# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 11

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-11
**Sayfa:** 623

---

1. Ey kalbin hayatı olan Hüsameddin! Altıncıya mensub olan kısma çokluk meyl cûş ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Ey kalbin hayatı olan Hüsameddin! Altıncıya ait olan kısma çokluk meyli coşuyor.

Hüsameddin Çelebi (k.s.) hazretlerine "Ey kalbin hayatı" diye yapılan hitap ile, onların Hz. Pîr efendimizin kalbî hayatından doğan manevî bir evlat olduğuna işaret buyrulur. Yani, ey kalbî hayatımdan doğan manevî evladım olan Hüsameddin hazretleri! Benim meylim ve rağbetim, Mesnevî-i Şerîf'in altıncı cildinde açıklanması takdir edilmiş olan ilahî bilgi ve sırların ortaya çıkarılmasına kaynamakta ve hareket etmektedir.

Hüsâmeddîn Çelebi (k.s) hazretlerine "Ey kalbin hayatı" diye vâki' olan hitâb ile onların Hz. Pîr efendimizin hayât-i kalbiyyelerinden mütevellid olan bir veled-i ma'nevî olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, ey hayât-ı kalbiyyemden mütevellid veled-i ma'nevîm olan Hüsâmeddîn hazretleri! Benim meyl ve rağbetim Mesnevî-i Şerîf'in VI. cildinde beyânı mukadder olan maârif ve esrâr-ı ilâhiyyenin ızhârına kaynamakta ve hareket etmektedir.

2. Senin gibi bir allâmenin cezbinden dolayı cihanda bir Hüsâmî-nâme deverân edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Senin gibi bir âlimin cezbetmesinden dolayı dünyada bir Hüsâmî-nâme dolaşır oldu.

Mesnevî-i Şerîf, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ricası ve iltiması üzerine yazılmış olduğundan, Hz. Pîr efendimiz bir ismini de "Hüsâmî-nâme" koymuşlardır. Ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin şerefli halleri, Sultan Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri tarafından yazılıp fakir tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb'da ayrıntılı olarak yer almaktadır.

Yani ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin gibi bir âlimin yüce ruhu çektiği için bu görünen âlemde bir Hüsâmî-nâme ellerde dönüp dolaşır oldu.

Mesnevî-i Şerîf Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ricâsı ve iltimâsı üzerine te'lif buyurulmuş olduğundan Hz. Pîr efendimiz bir ismini de "Hüsâmî-nâme" koymuşlardır. Ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ahvâl-i şerîfesi Sultân Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri tarafından yazılıp fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb'da mufassalan mündericdir.

Ya'ni ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin gibi bir allâmenin rûh-ı âlîsi çekmiş olduğu için bu âlem-i sûrette bir Hüsâmî-nâme ellerde dönüp dolaşıcı oldu. Ma-

1. Ey kalbin hayatı olan Hüsameddin! Altıncıya mensub olan kısma çokluk meyl cûş ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Ey kalbin hayatı olan Hüsameddin! Altıncıya ait olan kısma çokluk meyli coşuyor.

Hüsameddin Çelebi (k.s.) hazretlerine "Ey kalbin hayatı" diye yapılan hitap ile, onların Hz. Pîr efendimizin kalbî hayatından doğan manevî bir evlat olduğuna işaret buyurulur. Yani, ey kalbî hayatımdan doğan manevî evladım olan Hüsameddin hazretleri! Benim meyil ve rağbetim, Mesnevî-i Şerîf'in altıncı cildinde açıklanması takdir edilmiş olan ilahî bilgi ve sırların ortaya çıkarılmasına kaynamakta ve hareket etmektedir.

Hüsâmeddîn Çelebi (k.s) hazretlerine "Ey kalbin hayatı" diye vâki' olan hitâb ile onların Hz. Pîr efendimizin hayât-ı kalbiyyelerinden mütevellid olan bir veled-i ma'nevî olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, ey hayât-ı kalbiyyemden mütevellid veled-i ma'nevîm olan Hüsâmeddîn hazretleri! Benim meyl ve rağbetim Mesnevî-i Şerîf'in VI. cildinde beyânı mukadder olan maârif ve esrâr-ı ilâhiyyenin ızhârına kaynamakta ve hareket etmektedir.

2. Senin gibi bir allâmenin cezbinden dolayı cihanda bir Hüsâmî-nâme deverân edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Senin gibi bir âlimin cezbetmesi sebebiyle dünyada bir Hüsâmî-nâme dolaşır oldu.

Mesnevî-i Şerîf, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ricası ve iltiması üzerine yazılmış olduğundan, Hz. Pîr efendimiz bir ismini de "Hüsâmî-nâme" koymuşlardır. Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin şerefli hâlleri ise, Sultan Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri tarafından yazılıp bu fakir tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb'da ayrıntılı olarak yer almaktadır.

Yani ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin gibi bir âlimin yüce ruhu çektiği için, bu görünen âlemde bir Hüsâmî-nâme elden ele dolaşır oldu. İlâhî bilgilere vâkıf olma aşkında olan kimseler, senin sayende bu latif kitaptan faydalandılar. Bu Mesnevî-i Şerîf'in bir ismi de Hüsâmî-nâme'dir. Nitekim I. cildin 1173 numarasında طالب این سر اگر علامه ایست. نك حسام الدين كه سامی نامه ایست [yani "Bu sırrın talibi eğer âlim olsa... İşte "sâmî" adıyla anılan Hüsâmeddîn"] buyurulmuştur.

Mesnevî-i Şerîf Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ricâsı ve iltimâsı üzerine te'lif buyurulmuş olduğundan Hz. Pîr efendimiz bir ismini de "Hüsâmî-nâme" koymuşlardır. Ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ahvâl-i şerîfesi Sultân Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri tarafından yazılıp fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb'da mufassalan mündericdir.

Ya'ni ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin gibi bir allâmenin rûh-ı âlîsi çekmiş olduğu için bu âlem-i sûrette bir Hüsâmî-nâme ellerde dönüp dolaşıcı oldu. Ma-

ârif-i ilâhiyyeye vukūf aşkında bulunan kimseler senin yüzünden bu kitâb-ı latîfden istifade ettiler. Bu Mesnevî-i Şerîfin bir ismi de Hüsâmî-nâme'dir. Nitekim I. cildin 1173 numarasında طالب این سر اگر علامه ایست. نك حسام الدين كه سامی نامه ایست ]ya'ni "Bu sırrın tâlibi eğer allâme olsa... İşte "sâmî" nâm olan Hüsâmeddîn"] buyurulmuştur.

3. Ey ma'nevî! Mesnevî'nin tamamı hakkında altıncı kısmı sana hediye getiriyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Ey manevî! Mesnevî'nin tamamı hakkında altıncı kısmı sana hediye getiriyorum.

Bu şerefli beyitte, Mesnevî-i Şerif'in altı cilt üzerine düzenlenmiş olduğu belirtilmiş olduğundan, yedinci cilt adına olarak şurada burada bulunan kitabın uydurma bir şey olduğu açıktır. Özellikle Bombay'da basılmış olan nüshanın sekizinci sayfasında yer alan, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'e (İbn Arabî) ve Fusûsu'l-Hikem'e ait hezeyanlar, bu cildin Hz. Pîr (Mevlânâ) tarafından düzenlenmemiş olduğuna güçlü bir şahittir ki, ben o hezeyanların örnek olarak burada zikredilmesinden edep ederim.

Bu beyt-i şerîfte, Mesnevî-i Şerîfin altı cild üzerine tertîb buyurulmuş olduğu beyân edilmiş olduğundan yedinci cild nâmına olarak şurada burada bulunan kitabın uydurma bir şey olduğu meydandadır. Husûsiyle Bombay'da tab' edilmiş olan nüshanın sekizinci sahîfesinde münderic Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'e ve Fusûsu'l-Hikem'e âid hezeyânlar bu cildin Hz. Pîr tarafından tertîb buyurulmamış olduğuna bir şâhid-i belîğdir ki, fakîr o hezeyânların nümûne olarak burada zikrinden teeddüb ederim.

4. Bu altı suhufdan altı cihete nûr ver, tâ ki, onun etrafını tavaf etmeyen kimse tavaf etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Bu altı suhufdan altı cihete nûr ver, tâ ki, onun etrafını tavaf etmeyen kimse tavaf etsin!

Bu altı cilt Mesnevî-i Şerîf'in ilim ve irfan nurunu altı yöne, yani dünyanın her tarafında yaşayan insan bireylerine açıklama ve izah etme suretiyle saç; tâ ki, haberdar olmayanlar bu Mesnevî-i Şerîf'ten haberdar olsunlar da, o ilim ve irfanın âşıkları onun etrafında dönüp dolaşsınlar!

Bu altı cild Mesnevî-i Şerîfin nûr-ı ilim ve irfanını altı cihet, ya'ni dünyânın her tarafında sâkin olan efrâd-ı beşere şerh ve îzâh etmek sûretiyle saç, tâ ki, haberdar olmayanlar bu Mesnevî-i Şerîften haberdar olsunlar da, o ilim ve irfânın âşıkları onun etrafında dönüp dolaşsınlar!

5. Aşkın beş ve altı ile işi yoktur. Onun maksadı yârin cezbinin gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. Aşkın beş ve altı ile işi yoktur. Onun amacı sevgilinin çekiminden başka bir şey değildir.

Yani, Mesnevî-i Şerîf'te aşk konu edilmiştir; ve aşkın hâline sayı ve rakam uygun değildir. Aşk mutlaklık üzerinedir. Bu sebeple Mesnevî'nin cildi ister beş, ister altı olsun fark etmez. Çünkü aşkın amacı, sevgilinin onu ve onun sevgiliyi kendisine çekmesidir. Onun işi birlik iledir; çokluk ile değildir.

Ya'ni, Mesnevî-i Şerîf de aşk mevzû-ı bahstir; ve aşkın tavrına aded ve sayı münasib değildir. Aşk ıtlâk üzerinedir. Binâenaleyh Mesnevînin cildi ister beş, ister altı olsun müsâvîdir. Zîrâ aşkın maksadı, yâr onu ve o yârı kendisine çekmektir. Onun işi vahdet iledir; kesret ile değildir.

6. Ola ki, bundan sonra bir ruhsat erişe, söylenmesi lâyık olan sırlar söylene! ârif-i ilâhiyyeye vukūf aşkında bulunan kimseler senin yüzünden bu kitâb-ı latîfden istifade ettiler. Bu Mesnevî-i Şerîfin bir ismi de Hüsâmî-nâme'dir. Nitekim I. cildin 1173 numarasında طالب این سر اگر علامه ایست. نك حسام الدين كه سامی نامه ایست [ya'ni "Bu sırrın tâlibi eğer allâme olsa... İşte "sâmî" nâm olan Hüsâmeddîn"] buyurulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. Ola ki, bundan sonra bir ruhsat erişe, söylenmesi lâyık olan sırlar söylensin! İlahi bilgiyi bilenlere (ârif-i ilâhiyyeye) vakıf olma aşkında bulunan kimseler senin yüzünden bu latif kitaptan faydalandılar. Bu Mesnevî-i Şerîf'in bir ismi de Hüsâmî-nâme'dir. Nitekim birinci cildin 1173 numarasında طالب این سر اگر علامه ایست. نك حسام الدين كه سامی نامه ایست [yani "Bu sırrın talibi eğer allâme olsa... İşte "sâmî" nam olan Hüsâmeddîn"] buyurulmuştur.

3. Ey ma'nevî! Mesnevî'nin tamamı hakkında altıncı kısmı sana hediye getiriyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Ey manevî! Mesnevî'nin tamamı hakkında altıncı kısmı sana hediye getiriyorum.

Bu şerefli beyitte, Mesnevî-i Şerif'in altı cilt üzerine düzenlenmiş olduğu belirtilmiş olduğundan, yedinci cilt adına olarak şurada burada bulunan kitabın uydurma bir şey olduğu açıktır. Özellikle Bombay'da basılmış olan nüshanın sekizinci sayfasında yer alan, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'e (İbn Arabî) ve Fusûsu'l-Hikem'e ait hezeyanlar, bu cildin Hz. Pîr (Mevlânâ) tarafından düzenlenmemiş olduğuna güçlü bir şahittir ki, ben o hezeyanların örnek olarak burada zikredilmesinden edep ederim.

Bu beyt-i şerîfte, Mesnevî-i Şerîfin altı cild üzerine tertîb buyurulmuş olduğu beyân edilmiş olduğundan yedinci cild nâmına olarak şurada burada bulunan kitabın uydurma bir şey olduğu meydandadır. Husûsiyle Bombay'da tab' edilmiş olan nüshanın sekizinci sahîfesinde münderic Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'e ve Fusûsu'l-Hikem'e âid hezeyânlar bu cildin Hz. Pîr tarafından tertîb buyurulmamış olduğuna bir şâhid-i belîğdir ki, fakîr o hezeyânların nümûne olarak burada zikrinden teeddüb ederim.

4. Bu altı suhufdan altı cihete nûr ver, tâ ki, onun etrafını tavaf etmeyen kimse tavaf etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Bu altı suhufdan altı cihete nûr ver, tâ ki, onun etrafını tavaf etmeyen kimse tavaf etsin!

Bu altı cilt Mesnevî-i Şerîf'in ilim ve irfan nurunu altı yöne, yani dünyanın her tarafında yaşayan insan bireylerine açıklama ve izah etme suretiyle saç; tâ ki, haberdar olmayanlar bu Mesnevî-i Şerîf'ten haberdar olsunlar da, o ilim ve irfanın âşıkları onun etrafında dönüp dolaşsınlar!

Bu altı cild Mesnevî-i Şerîfin nûr-ı ilim ve irfanını altı cihet, ya'ni dünyânın her tarafında sâkin olan efrâd-ı beşere şerh ve îzâh etmek sûretiyle saç, tâ ki, haberdar olmayanlar bu Mesnevî-i Şerîften haberdar olsunlar da, o ilim ve irfânın âşıkları onun etrafında dönüp dolaşsınlar!

5. Aşkın beş ve altı ile işi yoktur. Onun maksadı yârin cezbinin gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. Aşkın beş ve altı ile işi yoktur. Onun amacı sevgilinin çekiminden başka bir şey değildir.

Yani, Mesnevî-i Şerîf'te aşk konu edilmiştir; ve aşkın hâline sayı ve rakam uygun değildir. Aşk mutlaklık üzerinedir. Bu sebeple Mesnevî'nin cildi ister beş, ister altı olsun fark etmez. Çünkü aşkın amacı, sevgilinin onu ve onun sevgiliyi kendisine çekmesidir. Onun işi birlik iledir; çokluk ile değildir.

Ya'ni, Mesnevî-i Şerîf de aşk mevzû-ı bahstir; ve aşkın tavrına aded ve sayı münasib değildir. Aşk ıtlâk üzerinedir. Binâenaleyh Mesnevînin cildi ister beş, ister altı olsun müsâvîdir. Zîrâ aşkın maksadı, yâr onu ve o yârı kendisine çekmektir. Onun işi vahdet iledir; kesret ile değildir.

6. Ola ki, bundan sonra bir ruhsat erişe, söylenmesi lâyık olan sırlar söylene! Fakat bu VI. cildin tasnîfi onun içindir ki, şâyet bu beş cildden sonra Hak tarafından bir izin ve ruhsat erişir de hâlim ve vaktim îcâbınca bu beş cildde söylenmemiş olan esrâr ve maârif-i ilâhiyye bu VI. cildde söylenmiş olur. "Güftenî"deki "yâ" liyâkat içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. Ola ki, bundan sonra bir ruhsat erişe, söylenmesi lâyık olan sırlar söylene! Fakat bu VI. cildin tasnîfi onun içindir ki, şâyet bu beş cildden sonra Hak tarafından bir izin ve ruhsat erişir de hâlim ve vaktim îcâbınca bu beş cildde söylenmemiş olan esrâr ve maârif-i ilâhiyye bu VI. cildde söylenmiş olur. "Güftenî"deki "yâ" liyâkat içindir.

7. Bir beyân ile ki, o bu örtülmüş olan kinâyelerden daha yakın olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. Bir açıklama ile ki, o bu örtülmüş olan kinâyelerden daha yakın olur.

Yani, bu altıncı ciltte söylenmesi gereken ilâhî sırlar ve bilgiler, Hak'ın izniyle öyle bir açıklama ve ifade ile söylenmiş olur ki, bundan önceki ciltlerde kapalı olarak söylenmiş olan ince kinâyeleri (üstü kapalı anlatımlar) içeren ifadelerden daha açık ve idrake daha yakın olur.

Ya'ni, bu VI. cildde söylenmesi lâyık olan esrâr ve maârif-i ilâhiyye izn-i Hak ile öyle bir beyân ve ibâre ile söylenmiş olur ki, bundan evvelki cildlerde kapalı olarak söylenmiş olan ince kinâyeleri hâvî ibârelerden daha açık ve idrâke daha yakın olur.

8. Sır, sır bilicinin gayrı ile ortak değildir. Sır münkirin kulağında sır değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Sır, sır bilicinin dışındaki kimseyle ortak değildir. Sır, inkâr edenin kulağında sır değildir.

Bununla birlikte, ilâhî sırlar ne kadar açık bir ifadeyle söylense de, bu sırları bilme ve anlama yatkınlığında olan ârifin dışındaki kimseyle ortak değildir. Çünkü ilâhî sır, bir inkâr edenin kulağında sır değildir. Nitekim vahdet-i vücûdu (varlığın birliği) inkâr eden zahir ehline bu vahdet sırrı ne kadar akla, nakle ve fennî örneklere dayalı olarak açıklansa da, bir kulağından girer diğer kulağından çıkar ve dar ve sınırlı fikriyle hayal ettiği küfürden korkarak yalanlar; ve bu yalanlamasının içinde birçok Kur'an âyetini ve sahih hadisi de inkâr ve yalanladığından habersiz olur.

Maahâzâ ne kadar açık ibâre ile söylense esrâr-ı ilâhiyye bu sırları bilmek ve anlamak isti'dâdında olan ârifin gayrı ile ortak değildir. Zîrâ sırr-ı ilâhî bir münkirin kulağında sır değildir. Nitekim vahdet-i vücûdu münkir olan ehl-i zâhire bu sırr-ı vahdet ne kadar aklî ve naklî ve fennî misâller ile îzâh edilse bir kulağından girer ve diğer kulağından çıkar ve dar ve mahdûd fikriyle tahayyül ettiği küfürden korkarak tekzîb eder; ve bu tekzîbinin zımmında bir çok âyât-i kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i sahîhayı da inkâr ve tekzîb ettiğinden gāfil olur.

9. Fakat Hak'dan da'vet vardır. Kabûl ve adem-i kabûl ile onun ne işi vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. Fakat Hak'tan davet vardır. Kabul ve kabul etmeme ile onun ne işi vardır?

Bu şerefli beyitte, Mâide Suresi'nde geçen يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Mâide, 5/67) yani "Ey Resulüm! Sana Rabbin tarafından indirilen şeyi tebliğ et! Ve eğer böyle yapmazsan risaleti tebliğ etmemiş olursun"; ve yine aynı surede ve Nur Suresi'nde geçen مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Mâide, 5/99; Nur, 24/45) yani "Resul üzerine vacip olan ancak tebliğdir" ayet-i kerimelerine işaret buyrulur.

Yani, her ne kadar inkârcılar Kur'an'ın inceliklerini ve sırlarını inkâr etseler de, peygamberlerin varisleri olan hakiki âlimlere, halkın tamamını davet etmeleri için Hak tarafından emir gelmiştir. Bu sebeple onlar, halkın tamamını davet ederler. Fakat bu altıncı cildin tasnifi şunun içindir ki, şayet bu beş ciltten sonra Hak tarafından bir izin ve ruhsat erişir de, hâlim ve vaktim gereğince bu beş ciltte söylenmemiş olan ilahi sırlar ve marifetler bu altıncı ciltte söylenmiş olur. "Güftenî"deki "ya" liyakat içindir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Mâide'de vaki يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Maide, 5/67) ya'ni "Ey Resûlüm! Sana Rabbin tarafından indirilen şeyi tebliğ et! Ve eğer böyle yapmazsan risâleti yapmamış olursun"; ve yine aynı sûrede ve sûre-i Nûr'da vaki مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Maide, 5/99; Nûr, 24/45) ya'ni "Resûl üzerine vacib olan ancak tebliğdir" âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur.

Ya'ni, her ne kadar münkirler dekāyık ve esrâr-ı kur'âniyyeyi inkâr ederler ise de peygamberlerin vârisleri olan ulemâ-i hakîkiyyeye âmme-i halkı da'vet için Hak tarafından emir vârid olmuştur. Binâenaleyh onlar, âmme-i Fakat bu VI. cildin tasnîfi onun içindir ki, şâyet bu beş cildden sonra Hak tarafından bir izin ve ruhsat erişir de hâlim ve vaktim îcâbınca bu beş cildde söylenmemiş olan esrâr ve maârif-i ilâhiyye bu VI. cildde söylenmiş olur. "Güftenî"deki "yâ" liyâkat içindir.

7. Bir beyân ile ki, o bu örtülmüş olan kinâyelerden daha yakın olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. Bir açıklama ile ki, o bu örtülmüş olan kinâyelerden daha yakın olur.

Yani, bu altıncı ciltte söylenmesi gereken ilâhî sırlar ve bilgiler, Hak'ın izniyle öyle bir açıklama ve ifade ile söylenmiş olur ki, bundan önceki ciltlerde kapalı olarak söylenmiş olan ince kinâyeleri (üstü kapalı anlatımlar) içeren ifadelerden daha açık ve idrake daha yakın olur.

Ya'ni, bu VI. cildde söylenmesi lâyık olan esrâr ve maârif-i ilâhiyye izn-i Hak ile öyle bir beyân ve ibâre ile söylenmiş olur ki, bundan evvelki cildlerde kapalı olarak söylenmiş olan ince kinâyeleri hâvî ibârelerden daha açık ve idrâke daha yakın olur.

8. Sır, sır bilicinin gayrı ile ortak değildir. Sır münkirin kulağında sır değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Sır, sır bilicinin dışındaki kimseyle ortak değildir. Sır, inkâr edenin kulağında sır değildir.

Bununla birlikte, ilâhî sırlar ne kadar açık bir ifadeyle söylense de, bu sırları bilme ve anlama yatkınlığında olan ârifin dışındaki kimseyle ortak değildir. Çünkü ilâhî sır, bir inkâr edenin kulağında sır değildir. Nitekim vahdet-i vücûdu (varlığın birliği) inkâr eden zahir ehline bu vahdet sırrı ne kadar akla, nakle ve fennî örneklere dayalı olarak açıklansa da, bir kulağından girer diğer kulağından çıkar ve dar ve sınırlı fikriyle hayal ettiği küfürden korkarak yalanlar; ve bu yalanlamasının içinde birçok Kur'an âyetini ve sahih hadisi de inkâr ve yalanladığından habersiz olur.

Maahâzâ ne kadar açık ibâre ile söylense esrâr-ı ilâhiyye bu sırları bilmek ve anlamak isti'dâdında olan ârifin gayrı ile ortak değildir. Zîrâ sırr-ı ilâhî bir münkirin kulağında sır değildir. Nitekim vahdet-i vücûdu münkir olan ehl-i zâhire bu sırr-ı vahdet ne kadar aklî ve naklî ve fennî misâller ile îzâh edilse bir kulağından girer ve diğer kulağından çıkar ve dar ve mahdûd fikriyle tahayyül ettiği küfürden korkarak tekzîb eder; ve bu tekzîbinin zımmında bir çok âyât-i kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i sahîhayı da inkâr ve tekzîb ettiğinden gāfil olur.

9. Fakat Hak'dan da'vet vardır. Kabûl ve adem-i kabûl ile onun ne işi vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. Fakat Hak'tan davet vardır. Kabul ve kabul etmeme ile onun ne işi vardır?

Bu şerefli beyitte, Mâide Suresi'nde geçen يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلْغَ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Mâide, 5/67) yani "Ey Resulüm! Sana Rabbin tarafından indirilen şeyi tebliğ et! Ve eğer böyle yapmazsan risaleti yapmamış olursun"; ve yine aynı surede ve Nur Suresi'nde geçen مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Mâide, 5/99; Nur, 24/45) yani "Resul üzerine vacip olan ancak tebliğdir" ayet-i kerimelerine işaret buyrulur.

Yani, her ne kadar inkârcılar Kur'an'ın inceliklerini ve sırlarını inkâr etseler de, peygamberlerin varisleri olan gerçek âlimlere, halkı davet etmeleri için Hak tarafından emir gelmiştir. Bu sebeple onlar, halkın kabul etmesi ve etmemesi ile ilgilenmeksizin bu ilahi emre uyarak davet ederler. Bu Mesnevî-i Şerif de o davet cinsindendir. İnkârcılar ister kabul etsinler, ister etmesinler fark etmez.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Mâide'de vaki يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلْغَ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Maide, 5/67) ya'ni "Ey Resûlüm! Sana Rabbin tarafından indirilen şeyi tebliğ et! Ve eğer böyle yapmazsan risâleti yapmamış olursun"; ve yine aynı sûrede ve sûre-i Nûr'da vaki مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Maide, 5/99; Nûr, 24/45) ya'ni "Resûl üzerine vacib olan ancak tebliğdir" âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur.

Ya'ni, her ne kadar münkirler dekāyık ve esrâr-ı kur'âniyyeyi inkâr ederler ise de peygamberlerin vârisleri olan ulemâ-i hakîkiyyeye âmme-i halkı da'vet için Hak tarafından emir vârid olmuştur. Binâenaleyh onlar, âmme-i halkın kabûl etmesi ve etmemesi ile alâkadar olmaksızın bu emr-i ilâhîye ittibâan da'vet ederler. Bu Mesnevî-i Şerîf dahi o da'vet cinsindendir. Münkirler ister kabûl etsinler, ister etmesinler müsâvîdir.

10. Nûh dokuz yüz yıl da'vet etti. Onun kavminin inkârı dembedem ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. Nûh dokuz yüz yıl davet etti. Onun kavminin inkârı sürekli arttı.

Bu şerefli beyitte, Ankebût Sûresi'nde bulunan "وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا" (Ankebut, 29/14) yani "Biz Nûh'u kavmine gönderdik. Onların içinde elli sene hariç olarak bin yıl kaldı" ayet-i kerimesine işaret edilir. Şerefli beyitte elli yılın çıkarılması, ayet-i kerimenin anlamına aykırı değildir. Bu, davet süresinin çokluğuna işaret etmekten ibarettir. İlk insanların boy, pos, kuvvet ve ömür bakımından şimdiki insanlardan çok farklı olduğu anlaşılır. Bilinir ki, insan oluş ağacının meyvesidir. Dünya eskidikçe meyvesinin azalması da doğaldır. Nasıl ki ağaç yaşlandıkça meyvesi de her yönden azalır. Dünyanın oluşumunun başlangıcında var olan iri cüsseli bitkiler ve hayvanlar şimdiki zamanlarda yok olmuştur. Yani, Nûh (a.s.) kavmini dokuz yüz elli sene davet etti ve davet ettikçe kavminin inkârı da arttı. Eğer bizim bu Mesnevî-i Şerîf'teki davetimizi inkâr edenler ve inkârlarında ısrarcı olanlar bulunursa şaşırmamak gerekir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ankebût'ta olan وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا (Ankebut, 29/14) ya'ni “Biz Nûh'u kavmine gönderdik. Onların içinde elli sene hâriç olarak bin yıl kaldı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Beyt-i şerîfte elli yılın hazfi âyet-i kerîmenin ma'nâsına muhalefet değildir. Müddet-i da'vetin çokluğuna işâretten ibarettir. İbtidâî insanların boyda, posda ve kuvvette ve ömürde şimdiki insanlardan pek farklı olduğu anlaşılır. Ma'lumdur ki, insan şecere-i kevnin meyvesidir. Arz eskidikçe meyvesinin tenâkusu dahi tabîîdir. Nitekim ağaç ihtiyarladıkça meyvesi de her vech ile tenâkus eder. Arzın bidâyet-i teşekkülünde olan cesîmü'l-cüsse nebâtât ve hayvânât şimdiki zamanlarda munkarızdır. Ya'ni, Nûh (a.s.) kavmini dokuz yüz elli sene da'vet etti ve da'vet ettikçe kavminin inkârı da ziyâdeleşti. Eğer bizim bu Mesnevî-i Şerîfteki da'vetimizi inkâr edenler ve inkârlarında musır olanlar bulunur ise taaccüb etmemelidir.

11. Hiç, söylemekten dizgini geri çekti mi? Hiç, sükût mağarasına geri geri sürtünerek gitti mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Hiç, söylemekten dizgini geri çekti mi? Hiç, sükût mağarasına geri geri sürtünerek gitti mi?

Nûh (a.s.) inkârcıların inkârına karşı hiç Hakk'ı söylemekten ve Hakk'a davet etmekten gayretinin dizginini geri çekti mi? Hiç sustu mu? "Hazîden", çocukların kıçın kıçın sürtünerek geri geri gitmesi anlamındadır.

Nûh (a.s.) münkirlerin inkârına karşı hiç Hakk'ı söylemekten ve Hakk'a da'vet etmekten himmetinin dizginini geriye çekti mi? Hiç sustu mu? “Hazîden", çocukların kıçın kıçın sürtünerek geri geri gitmesi ma'nâsınadır.

12. Dedi: "Köpeklerin sesinden ve ulumasından hiç kervân bir yoldan geri döner mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. Dedi: "Köpeklerin sesinden ve ulumasından hiç kervan bir yoldan geri döner mi?"

"Ulâlây", yüksek ses, kavga ve gürültü demektir. Yani, Nuh (a.s.)'dan Hak ve hakikati idrak etmeye âşık olan insanlar faydalandılar. Dünyevî zevk ve hazlara dalmış olup Hak ve hakikatten nefret eden insan bireylerinin yırtıcı köpeklerden farkı yoktur. Bu sebeple o yüce zat, inkârcıların kabul etmesi ve etmemesi ile ilgilenmeksizin bu ilâhî emre uyarak davet ederler. Bu Mesnevî-i Şerif de o davet cinsindendir. İnkârcılar ister kabul etsinler, ister etmesinler eşittir.

"Ulâlây", yüksek ses, kavga ve gürültü demektir. Ya'ni, Nûh (a.s.) dan Hak ve hakîkati idrâke âşık olan insanlar istifade ettiler. Ezvâk ve huzûzât-ı dünyeviyyeye müstağrak olup Hak ve hakikatten müteneffir olan efrâd-ı beşerin yırtıcı köpeklerden farkı yoktur. Binâenaleyh o hazret münkirlerin mu- halkın kabûl etmesi ve etmemesi ile alâkadar olmaksızın bu emr-i ilâhîye it-tibâan da'vet ederler. Bu Mesnevî-i Şerîf dahi o da'vet cinsindendir. Münkir-ler ister kabûl etsinler, ister etmesinler müsâvîdir.

10. Nûh dokuz yüz yıl da'vet etti. Onun kavminin inkârı dembedem ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. Nûh dokuz yüz yıl davet etti. Onun kavminin inkârı sürekli arttı.

Bu şerefli beyitte, Ankebût Sûresi'nde bulunan "وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا" (Ankebut, 29/14) yani "Biz Nûh'u kavmine gönderdik. Onların içinde elli sene hariç olarak bin yıl kaldı" ayet-i kerimesine işaret edilir. Şerefli beyitte elli yılın çıkarılması, ayet-i kerimenin anlamına aykırı değildir. Bu, davet süresinin çokluğuna işaret etmekten ibarettir. İlk insanların boyda, pos-da, kuvvette ve ömürde şimdiki insanlardan çok farklı olduğu anlaşılır. Bilinir ki, insan oluş ağacının meyvesidir. Dünya eskidikçe meyvesinin azalması da tabiidir. Nasıl ki ağaç yaşlandıkça meyvesi de her yönden azalır. Dünyanın oluşumunun başlangıcında olan iri cüsseli bitkiler ve hayvanlar şimdiki zamanlarda yok olmuştur. Yani, Nûh (a.s.) kavmini dokuz yüz elli sene davet etti ve davet ettikçe kavminin inkârı da arttı. Eğer bizim bu Şerefli Mesnevî'deki davetimizi inkâr edenler ve inkârlarında ısrarcı olanlar bulunursa şaşırmamak gerekir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ankebût'ta olan وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا (Ankebut, 29/14) ya'ni “Biz Nûh'u kavmine gönderdik. Onların içinde elli sene hâriç olarak bin yıl kaldı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Beyt-i şerîfte elli yılın hazfi âyet-i kerîmenin ma'nâsına muhalefet değildir. Müddet-i da'vetin çokluğuna işâretten ibarettir. İbtidâî insanların boyda, pos-da ve kuvvette ve ömürde şimdiki insanlardan pek farklı olduğu anlaşılır. Ma'lumdur ki, insan şecere-i kevnin meyvesidir. Arz eskidikçe meyvesinin tenâkusu dahi tabîîdir. Nitekim ağaç ihtiyarladıkça meyvesi de her vech ile tenâkus eder. Arzın bidâyet-i teşekkülünde olan cesîmü'l-cüsse nebâtât ve hayvânât şimdiki zamanlarda munkarızdır. Ya'ni, Nûh (a.s.) kavmini dokuz yüz elli sene da'vet etti ve da'vet ettikçe kavminin inkârı da ziyâdeleşti. Eğer bizim bu Mesnevî-i Şerîfteki da'vetimizi inkâr edenler ve inkârlarında musır olanlar bulunur ise taaccüb etmemelidir.

11. Hiç, söylemekten dizgini geri çekti mi? Hiç, sükût mağarasına geri geri sürtünerek gitti mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Hiç, söylemekten dizgini geri çekti mi? Hiç, sükût mağarasına geri geri sürtünerek gitti mi?

Nuh (a.s.) inkârcıların inkârına karşı hiç Hakk'ı söylemekten ve Hakk'a davet etmekten gayretinin dizginini geriye çekti mi? Hiç sustu mu? "Hazî-den", çocukların kıçın kıçın sürtünerek geri geri gitmesi anlamındadır.

Nûh (a.s.) münkirlerin inkârına karşı hiç Hakk'ı söylemekten ve Hakk'a da'vet etmekten himmetinin dizginini geriye çekti mi? Hiç sustu mu? “Hazî-den", çocukların kıçın kıçın sürtünerek geri geri gitmesi ma'nâsınadır.

12. Dedi: "Köpeklerin sesinden ve ulumasından hiç kervân bir yoldan geri dö-ner mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. Dedi: "Köpeklerin sesinden ve ulumasından hiç kervan bir yoldan geri döner mi?"

"Ulâlây", yüksek ses, kavga ve gürültü demektir. Yani, Nuh (a.s.)'dan Hak ve hakikati idrak etmeye âşık olan insanlar faydalandılar. Dünyevî zevk ve hazlara dalmış olup Hak ve hakikatten nefret eden insan bireylerinin yırtıcı köpeklerden farkı yoktur. Bu sebeple o hazret, inkârcıların muhalefetteki inat ve ısrarlarını görüp dedi ki: "Köpeklerin sesinden ve gürültüsünden hiçbir kervan ve hidayet kafilesi yollarından geri dönmezler."

“Ulâlây", yüksek ses, kavga ve gürültü demektir. Ya'ni, Nûh (a.s.) dan Hak ve hakîkati idrâke âşık olan insanlar istifade ettiler. Ezvâk ve huzûzât-ı dünyeviyyeye müstağrak olup Hak ve hakikatten müteneffir olan efrâd-ı be-şerin yırtıcı köpeklerden farkı yoktur. Binâenaleyh o hazret münkirlerin mu- halefetteki inâd ve ısrarlarını görüp dedi ki: "Köpeklerin sesinden ve gürültü- sünden hiçbir kervân ve kāfile-i hidâyet yollarından geri dönmezler."

13. Hiç, mehtab gecede köpeklerin kavgasından bedrin seyrinde koşması gevşek olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. Hiç, mehtaplı gecede köpeklerin kavgasından dolayı dolunayı seyretmekten geri kalmak gevşeklik olur mu?

14. Ay nûr saçar ve köpek "hav, hav" eder. Her bir kimse kendi hilkatine te- veccüh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. Ay nur saçar ve köpek "hav, hav" eder. Her bir kimse kendi yaratılışına yönelir.

Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ ay gibidirler ve tabiat karanlıklarını marifet nuru saçarak aydınlatırlar. Dolunay, nurunu saçarak seyrini ve devrini tamamladığı ve yeryüzündeki köpeklerin bağırışmalarının onun devrine ve nuruna bir zararı olmadığı gibi, peygamberler ve evliyâ da köpekler mesabesinde olan inkârcıların itirazlarına ve havlamalarına bakmayarak marifet nurunu saçarlar; ve yatkın olanlar o nurdan faydalanırlar. Onlar marifet nurunu bolca saçtıkça inkârcıların da itirazları ve beyinsizce meydana gelen hücumları devam eder. قُلْ كُلِّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) yani "Ey Resulüm! De ki: Herkes kendi tabiatı ve yolu üzerinde amel eder" ayet-i kerimesi gereğince bütün insan fertleri bu âlemde ezelde sabit hakikatinin yatkınlık diliyle meydana gelen talebi üzerine Hakk'ın ilişen ilâhî kazâsı gereğince hareket eder.

Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ay gibidirler ve tabîat karanlıkları- nı nûr-ı ma'rifet saçarak aydınlık ederler. Bedr, nûrunu saçarak seyrini ve devrini itmâm ettiği ve yeryüzündeki köpeklerin bağırışmalarının onun dev- rine ve nûruna bir zararı olmadığı gibi, enbiyâ ve evliyâ dahi köpekler mesâ- besinde olan münkirlerin i'tirâzlarına ve havlamalarına bakmayarak ma'rifet nûrunu saçarlar; ve müstaid olanlar o nûrdan müstefid olurlar. Onlar nûr-ı ma'rifeti ibzâl edip saçtıkça münkirlerin dahi i'tirâzları ve beyinsizce vâki' olan hücumları devam eder. قُلْ كُلِّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Ey resû- lüm! De ki: Herkes kendi tabîáti ve tarîkati üzerinde amel eder" âyet-i kerî- mesi mûcibince bilcümle efrâd-ı beşer bu âlemde ezelde ayn-ı sâbitesinin li- sân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebi üzerine Hakk'ın lâhık olan kazâ-yı ilâhîsi mûcibince hareket eder.

15. Kazâ her bir kimseye imtihan vaktinde onun o gevherine layık bir hizmet vermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. Kazâ, her bir kimseye imtihan vaktinde onun o cevherine uygun bir hizmet vermiştir.

"Kazâ", sabit hakikatlerin zâtî gereklilikleri olan yatkınlık ve kabiliyetleri dairesinde Hak'tan talep ettikleri şeyin ortaya çıkmasına dair Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür. "İmtihan"dan kasıt, dünya hayatıdır. Nasıl ki Yüce Allah Mülk sûresinde "Allah Teâlâ, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı" (Mülk, 67/2) buyurur. "Cevher"den kasıt, tekil sabit hakikatteki yatkınlık ve kabiliyettir. Yani, ilâhî kazâ, imtihan vakti olan bu dünya hayatında her bir kimseye onun ezelî yatkınlığına uygun bir hizmet vermiştir. Nasıl ki âyet-i kerîmede "Her bir kimse kendi tabiatı ve yaratılışına göre amel eder" (İsrâ, 17/84) buyrulur.

"Kaza", a'yân-ı sâbitenin iktizâ-yı zâtîleri olan isti'dâd ve kabiliyetleri dâ- iresinde Hak'tan taleb ettikleri şeyin zuhûruna Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâ- lîsidir. "İmtihan"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim Hak Teâlâ Mülk sûresinde خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni " Allâh Te- âlâ hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihân için mevti ve hayâtı ya- rattı" buyurur. "Gevher"den murâd, ayn-ı sâbitedeki isti'dâd ve kabiliyettir. Ya'ni, kazâ-yı ilâhî imtihân vakti olan bu hayât-ı dünyeviyyede her bir kim- seye onun isti'dâd-ı ezelîsine lâyık bir hizmet vermiştir. Nitekim âyet-i kerî- mede كُلّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi tabîati ve hil- hâlefetteki inâd ve ısrarlarını görüp dedi ki: "Köpeklerin sesinden ve gürültüsünden hiçbir kervân ve kāfile-i hidâyet yollarından geri dönmezler."

13. Hiç, mehtab gecede köpeklerin kavgasından bedrin seyrinde koşması gevşek olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. Hiç, mehtaplı gecede köpeklerin kavgasından dolayı dolunayı seyretmekten geri kalmak gevşeklik olur mu?

14. Ay nûr saçar ve köpek "hav, hav" eder. Her bir kimse kendi hilkatine teveccüh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. Ay ışık saçar ve köpek "hav, hav" eder. Herkes kendi yaratılışına yönelir.

Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ (Allah dostları) ay gibidirler ve tabiatın karanlıklarını marifet (Allah bilgisi) nuru saçarak aydınlatırlar. Dolunay, nurunu saçarak seyrini ve devrini tamamladığı ve yeryüzündeki köpeklerin bağırışmalarının onun devrine ve nuruna bir zararı olmadığı gibi, peygamberler ve evliyâ da köpekler hükmünde olan inkârcıların itirazlarına ve havlamalarına bakmayarak marifet nurunu saçarlar; ve yatkınlığı olanlar o nurdan faydalanırlar. Onlar marifet nurunu bolca saçtıkça inkârcıların da itirazları ve beyinsizce meydana gelen saldırıları devam eder. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) yani "Ey Resulüm! De ki: Herkes kendi tabiatı ve yolu üzerinde amel eder" ayet-i kerimesi gereğince bütün insan bireyleri bu âlemde, öncesiz olarak sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlık diliyle meydana gelen talebi üzerine, Hakk'ın kendisine ulaşan ilâhî kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) gereğince hareket eder.

Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ay gibidirler ve tabîat karanlıklarını nûr-ı ma'rifet saçarak aydınlık ederler. Bedr, nûrunu saçarak seyrini ve devrini itmâm ettiği ve yeryüzündeki köpeklerin bağırışmalarının onun devrine ve nûruna bir zararı olmadığı gibi, enbiyâ ve evliyâ dahi köpekler mesâbesinde olan münkirlerin i'tirâzlarına ve havlamalarına bakmayarak ma'rifet nûrunu saçarlar; ve müstaid olanlar o nûrdan müstefid olurlar. Onlar nûr-ı ma'rifeti ibzâl edip saçtıkça münkirlerin dahi i'tirâzları ve beyinsizce vâki' olan hücumları devam eder. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: Herkes kendi tabîati ve tarîkati üzerinde amel eder" âyet-i kerîmesi mûcibince bilcümle efrâd-ı beşer bu âlemde ezelde ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebi üzerine Hakk'ın lâhık olan kazâ-yı ilâhîsi mûcibince hareket eder.

15. Kazâ her bir kimseye imtihan vaktinde onun o gevherine layık bir hizmet vermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. Kazâ, her bir kişiye imtihan vaktinde onun o cevherine uygun bir hizmet vermiştir.

"Kazâ", sabit hakikatlerin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) zâtî gereklilikleri olan yatkınlık ve kabiliyetleri dairesinde Hak'tan talep ettikleri şeyin ortaya çıkmasına dair Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür. "İmtihan"dan kasıt, dünya hayatıdır. Nasıl ki Yüce Allah Mülk sûresinde خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) yani "Allah Teâlâ, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı" buyurur. "Cevher"den kasıt, tekil sabit hakikatteki yatkınlık ve kabiliyettir. Yani, ilâhî kazâ, imtihan vakti olan bu dünya hayatında her bir kişiye onun ezelî yatkınlığına uygun bir hizmet vermiştir. Nasıl ki ayet-i kerimede كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) yani "Her bir kişi kendi tabiatı ve yaratılışı üzerine amel eder" buyurulur. Ve hadis-i şerifte de فکل میسر لما خلق له yani "Her bir kişiye yaratılmış olduğu şey için kolaylık verilmiştir" buyurulmuştur. Bu sebeple mümine iman ve ibadet, fâsığa fısk ve fücur, kâfire küfür kolay ve hoş gelir.

"Kaza", a'yân-ı sâbitenin iktizâ-yı zâtîleri olan isti'dâd ve kabiliyetleri dâiresinde Hak'tan taleb ettikleri şeyin zuhûruna Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir. "İmtihan"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim Hak Teâlâ Mülk sûresinde خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni " Allâh Teâlâ hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihân için mevti ve hayâtı yarattı" buyurur. "Gevher"den murâd, ayn-ı sâbitedeki isti'dâd ve kabiliyettir. Ya'ni, kazâ-yı ilâhî imtihân vakti olan bu hayât-ı dünyeviyyede her bir kimseye onun isti'dâd-ı ezelîsine lâyık bir hizmet vermiştir. Nitekim âyet-i kerîmede كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi tabîati ve hil- kati üzerine amel eder" buyurulur. Ve hadîs-i şerîfte dahi فکل میسر لما خلق له ya'ni "Her bir kimseye yaratılmış olduğu şey için kolaylık verilmiştir" buyurulmuştur. Binâenaleyh mü'mine îmân ve ibâdet ve fâsığa fisk u fücûr ve kâfire küfür kolay ve hoş gelir.

16. Mâdemki köpek o maraz na'rasını bırakmaz, ben ayım, kendi seyrânımı nasıl bırakırım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. Mademki köpek o hastalık feryadını bırakmaz, ben ayım, kendi seyrânımı nasıl bırakırım?

Mademki köpek, tabiatında olan inkârcı sapkınlık illetinden kaynaklanan feryadı ve çığlığı bırakmaz, ben ise ilâhî bilgiler ve rabbânî hakikatler göğünün ayıyım, kendi yolumdaki seyrânımı ve hareketlerimi niçin bırakayım?

Mâdemki köpek tabîatında olan münkir illet-i dalâlletten neş'et eden na'rayı ve feryâdı bırakmaz, ben ise maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyye göğünün ayıyım, kendi mesleğimdeki seyrânımı ve harekâtımı niçin bırakayım?

17. Vaktaki sirke sirkeliği ziyade eder, binâenaleyh şekere ziyadelik vacib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. Sirke, sirkeliğini artırdığı zaman, bu sebeple şekere artış zorunlu olur.

Yani, sirke ile şekerden ve baldan oluşan "iskencübîn" (sirke ve baldan yapılan şerbet) şerbetinde sirke çok olursa, onun ekşiliğini dengelemek için şeker ve bal eklemesi zorunlu olur. Bu yüce beyitte, insanın nefsine ait sıfatları "sirke"ye ve ruhanî sıfatları "şeker"e ve "bal"a benzetilmiştir. Olgunlaşmamış insanda nefsine ait sıfatlar baskın olduğundan, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhanî sıfatları ile onun nefsine ait sıfatlarının dengelenmesine işaret edilir.

Ya'ni, sirke ile şekerden ve baldan terkîb olunan "iskencübîn" şerbetinde sirke çok olursa onun ekşiliğini ta'dîl için şeker ve bal ilâvesi vacib olur. Bu beyt-i şerîfte insanın sıfat-ı nefsâniyyesi "sirke"ye ve sıfât-ı rûhâniyyesi "şeker"e ve "bal"a teşbîh buyurulmuştur. İnsân-ı nâkısda sıfât-ı nefsâniyye gālib olduğundan insân-ı kâmilin sıfât-ı rûhâniyyesi ile onun sıfât-ı nefsâniyyesinin ta'dîline işaret buyurulur.

18. Kahır sirke, lutuf bal gibidir. Zîrâ her iskencübîn rüknü bu iki olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. Kahır sirke gibidir, lutuf bal gibidir. Çünkü her iskencübîn (sirke ve baldan yapılan şerbet) bu iki unsurdan oluşur.

Nefsânî sıfatlarla ortaya çıkış ilâhî kahır olup, bu kahır sirke gibidir; ruhanî sıfatlarla ortaya çıkış ise ilâhî lutuf olup, bu lutuf bal gibidir. İskencübîn şerbeti ise mizacı bozan safrayı giderip bedenin sağlığını düzeltmek için kullanılan bir terkip olduğundan ne pek ekşi ne de pek tatlı olmayıp mayhoş olması gerekir. Bu sebeple insân-ı kâmil, bal ve şeker gibi tatlı ve latif olan ruhanî halleriyle, noksan insanın sirke gibi ekşi olan nefsânî hallerini dengeler.

Sıfât-ı nefsâniyye ile zuhûr kahr-ı ilâhî olup, bu kahır sirke gibidir; ve sıfat-ı rûhâniyye ile zuhûr ise lutf-ı ilâhî olup, bu lutuf bal gibidir. İskencübîn şerbeti ise mizâcı bozan safrâyı def' edip bedenin sıhhatini ıslah için kullanılan bir terkîb olduğundan ne pek ekşi, ne de pek tatlı olmayıp mayhoş olmak lâzım gelir. Binâenaleyh insân-ı kâmil bal ve şeker gibi tatlı ve latîf olan ahvâl-i rûhiyyesi ile insân-ı nâkısın sirke gibi ekşi olan ahvâl-i nefsâniyyesini ta'dîl eder.

19. Eğer bal ayağını sirkeden eksik getirirse, o iskencübîn halel içinde gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. Eğer bal, ayağını sirkeden eksik getirirse, o iskencübîn (bal ve sirke karışımı şerbet) eksik olur.

Eğer bal gibi olan insân-ı kâmilin ruhanî sıfatlardan ortaya çıkan nasihatleri, sirke gibi olan nâkıs (eksik) insanın nefsanî sıfatlarına karşı gerçekleşmezse, "ruh kati üzerine amel eder" buyurulur. Ve hadîs-i şerîfte de "فکل میسر لما خلق له" yani "Her bir kimseye yaratılmış olduğu şey için kolaylık verilmiştir" buyurulmuştur. Bu sebeple mü'mine iman ve ibadet, fâsığa fısk (günah işleme) ve fücur (açıkça günah işleme), kâfire küfür kolay ve hoş gelir.

Eğer bal gibi olan insân-ı kâmilin sıfât-ı rûhâniyyeden zâhir olan nasîhatleri sirke gibi olan insân-ı nâkısın nefsânî sıfatlarına karşı vâki' olmazsa rûh kati üzerine amel eder" buyurulur. Ve hadîs-i şerîfte dahi فکل میسر لما خلق له ya'ni "Her bir kimseye yaratılmış olduğu şey için kolaylık verilmiştir" buyurulmuştur. Binâenaleyh mü'mine îmân ve ibâdet ve fâsığa fisk u fücûr ve kâfire küfür kolay ve hoş gelir.

16. Mâdemki köpek o maraz na'rasını bırakmaz, ben ayım, kendi seyrânımı nasıl bırakırım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. Mademki köpek o hastalık feryadını bırakmaz, ben ayım, kendi seyrânımı nasıl bırakırım?

Mademki köpek, tabiatında olan inkârcı sapkınlık illetinden kaynaklanan feryadı ve çığlığı bırakmaz, ben ise ilâhî bilgiler ve rabbânî hakikatler göğünün ayıyım, kendi yolumdaki seyrânımı ve hareketlerimi niçin bırakayım?

Mâdemki köpek tabîatında olan münkir illet-i dalâlletten neş'et eden na'rayı ve feryâdı bırakmaz, ben ise maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyye göğünün ayıyım, kendi mesleğimdeki seyrânımı ve harekâtımı niçin bırakayım?

17. Vaktaki sirke sirkeliği ziyade eder, binâenaleyh şekere ziyadelik vacib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. Sirke, sirkeliğini artırdığı zaman, bu sebeple şekere artış zorunlu olur.

Yani, sirke ile şekerden ve baldan oluşan "iskencübîn" (sirke ve baldan yapılan şerbet) şerbetinde sirke çok olursa, onun ekşiliğini dengelemek için şeker ve bal eklemesi zorunlu olur. Bu yüce beyitte, insanın nefsine ait sıfatları "sirke"ye ve ruhanî sıfatları "şeker"e ve "bal"a benzetilmiştir. Olgunlaşmamış insanda nefsine ait sıfatlar baskın olduğundan, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhanî sıfatları ile onun nefsine ait sıfatlarının dengelenmesine işaret edilir.

Ya'ni, sirke ile şekerden ve baldan terkîb olunan "iskencübîn" şerbetinde sirke çok olursa onun ekşiliğini ta'dîl için şeker ve bal ilâvesi vacib olur. Bu beyt-i şerîfte insanın sıfat-ı nefsâniyyesi "sirke"ye ve sıfât-ı rûhâniyyesi "şeker"e ve "bal"a teşbîh buyurulmuştur. İnsân-ı nâkısda sıfât-ı nefsâniyye gālib olduğundan insân-ı kâmilin sıfât-ı rûhâniyyesi ile onun sıfât-ı nefsâniyyesinin ta'dîline işaret buyurulur.

18. Kahır sirke, lutuf bal gibidir. Zîrâ her iskencübîn rüknü bu iki olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. Kahır sirke gibidir, lutuf bal gibidir. Çünkü her iskencübîn (sirke ve baldan yapılan şerbet) bu iki unsurdan oluşur.

Nefsânî sıfatlarla ortaya çıkış ilâhî kahır olup, bu kahır sirke gibidir; ruhanî sıfatlarla ortaya çıkış ise ilâhî lutuf olup, bu lutuf bal gibidir. İskencübîn şerbeti ise mizacı bozan safrayı giderip bedenin sağlığını düzeltmek için kullanılan bir terkip olduğundan ne pek ekşi ne de pek tatlı olmayıp mayhoş olması gerekir. Bu sebeple insân-ı kâmil, bal ve şeker gibi tatlı ve latif olan ruhanî halleriyle, noksan insanın sirke gibi ekşi olan nefsânî hallerini dengeler.

Sıfât-ı nefsâniyye ile zuhûr kahr-ı ilâhî olup, bu kahır sirke gibidir; ve sıfat-ı rûhâniyye ile zuhûr ise lutf-ı ilâhî olup, bu lutuf bal gibidir. İskencübîn şerbeti ise mizâcı bozan safrâyı def' edip bedenin sıhhatini ıslah için kullanılan bir terkîb olduğundan ne pek ekşi, ne de pek tatlı olmayıp mayhoş olmak lâzım gelir. Binâenaleyh insân-ı kâmil bal ve şeker gibi tatlı ve latîf olan ahvâl-i rûhiyyesi ile insân-ı nâkısın sirke gibi ekşi olan ahvâl-i nefsâniyyesini ta'dîl eder.

19. Eğer bal ayağını sirkeden eksik getirirse, o iskencübîn halel içinde gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. Eğer bal ayağını sirkeden eksik getirirse, o iskencübîn halel içinde gelir.

Eğer insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhanî sıfatlarından ortaya çıkan bal gibi nasihatleri, insân-ı nâkısın (olgunlaşmamış insan) sirke gibi nefsanî sıfatlarına karşı etkili olmazsa, ruh ile nefisten oluşan ve iskencübîn (sirke ve bal karışımı) hükmünde olan insân-ı nâkısta nefsanî sıfatlar üstün geldiği için, onun varlığında ve vücudunda bozukluk ortaya çıkar.

Eğer bal gibi olan insân-ı kâmilin sıfât-ı rûhâniyyeden zâhir olan nasîhatleri sirke gibi olan insân-ı nâkısın nefsânî sıfatlarına karşı vâki' olmazsa rûh ile nefisden mürekkeb ve iskencübîn mesâbesinde olan insân-ı nâkısda sıfât-ı nefsâniyye galib olduğu için onun vücûdunda ve varlığında bozukluk zuhûra gelir.

20. Kavim onun üzerine sirkeler döktüler. Derya Nûh'a şekeri ziyade döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. Kavim onun üzerine sirkeler döktüler. Deniz Nuh'a şekeri ziyade döktü.

Kavim, yani nefsanî olan topluluk, Nuh (a.s.) üzerine sirke gibi olan nefsanî sıfatlarının taşkınlığından dolayı saldırdılar. Yüce Allah'ın lütuf ve kerem denizi de Nuh (a.s.)'ın yüce ruhunda şeker gibi olan ruhani sıfatların ortaya çıkışını artırdı. "Nuh"tan maksat, her çağda ortaya çıkan insân-ı kâmillerdir. Çünkü her nebi velidir ve her veli de tanıtıcı nübüvvet (nübüvvet-i ta'rifiyye) ile nebîdir. Çünkü tabi olduğu peygamberin şeriatini güçlendirir. Nitekim hadis-i şerifte "Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" yani "Benim ümmetimin gerçek âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" buyurulmuştur.

Kavim ya'ni nefsânî olan tâife Nûh (a.s.) üzerine sirke gibi olan sıfat-ı nefsâniyyelerinin taşkınlığından dolayı tecavüz ettiler. Hak Teâlâ'nın lutuf ve kerem deryâsı da Nûh (a.s.)ın rûh-1 sâmîsinde şeker gibi olan sıfât-ı rûhâniyyenin zuhûrunu ziyâdeleştirdi. "Nûh"dan murâd, her asırda zuhûr eden insân-ı kâmillerdir. Zîrâ her nebî velîdir ve her velî dahi nübüvvet-i ta'rifiyye ile nebîdir. Zîrâ tâbi' olduğu peygamberin şerîatini takviye eder. Nitekim hadis-i şerifte علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ya'ni "Benim ümmetimin ulemâ-i hakîkiyyesi Benî-İsrâîl enbiyâsı gibidir" buyurulmuştur.

21. Şeker ona cûd bahrinden meded etti. Binâenaleyh âlemin ehli sirkeden ziyade etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. Şeker ona cömertlik denizinden yardım etti. Bu sebeple âlemin ehli sirkeden daha çok arttı.

"Şeker"den kasıt, ruhanî sıfatlardır; hilim ve yumuşaklık da ruhanî sıfatlardandır. Yani, Yüce Allah'ın cömertlik ve kerem denizinden Hz. Nuh'un ve her asırdaki insân-ı kâmillerin hilmine yardım ve destek oldu. Nasıl ki Uhud savaşında müşrikler Server-i âlem Efendimiz'in mübarek yüzlerini yaraladılar. Bu durum içinde, tam bir hilimle "Allah'ım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" buyurdular. Çünkü bu âlem, birbirine karşılık gelen ilâhî sıfatların ve isimlerin tecelli yeridir. Diğerlerine zıt olan ilâhî isimlerin gereği olarak bu suret âleminde muhalefetin devamı zorunludur. Nasıl ki birinci cildin 2504 numarasına denk gelen "Vaktaki renksizlik rengin esiri oldu, Musa, Musa ile savaşta oldu" beyt-i şerifinde bu konuda açıklamalar geçti.

"Şeker"den murâd, sıfât-ı rûhâniyyedir; ve hilim ve yumuşaklık sıfât-ı rûhâniyyedendir. Ya'ni, Hakk'ın cûd ve kerem deryâsından Hz. Nûh'un ve her asırdaki insân-ı kâmillerin hilmine meded ve yardım oldu. Nitekim Uhud gazâsında müşrikler Server-i âlem Efendimiz'in vech-i saâdetlerini yaraladılar. Bu hâl içinde kemâl-i hilmlerinden nasî اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Ya Rab! Kavmime hidâyet et! Zîrâ onlar bilmiyorlar!" buyurdular. Zîrâ bu âlem mütekābil olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Diğerlerine zid olan esmâ-i ilâhiyyenin îcâbı olarak bu âlem-i sûrette muhalefetin devamı zarûrîdir. Nitekim I. cildin 2504 numarasına musâdif olan چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد. موسئ با موسی در جنگ شد ya'ni "Vaktaki renksizlik rengin esîri oldu, Mûsâ, Mûsâ ile cenkte oldu" beyt-i şerîfinde bu bâbda îzâhâtı geçti.

22. Bin gibi bir kim olur? O velîdir. Belki o abdü'l-Aliyy yüz karndır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. Bin gibi bir kim olur? O velîdir. Aksine o Abdü'l-Aliyy yüz karndır.

"Karn", yüz veya seksen veya otuz sene anlamlarında kullanılır. "Aliyy", ilâhî isimlerdendir. "Abdü'l-Aliyy", Aliyy ism-i şerîfinin mazharı (tecelli yeri) olan ârif-i kâmildir (Allah'ı bilen olgun insan). Çünkü bu kâmil insan, kendisinde tecelli eden bu ism-i şerîf ile, nefisten oluşmuş ve şerbet (iskencübîn) mesabesinde olan nâkıs (eksik) insanda nefsanî sıfatlar üstün geldiği için, onun varlığında ve mevcudiyetinde bozukluk ortaya çıkar.

"Karn", yüz veyâ seksen veyâ otuz sene ma'nâlarında müsta'meldir. "Aliyy", esmâ-i ilâhiyyedendir. “Abdü'l-Aliyy", Aliyy ism-i şerîfinin mazharı olan ârif-i kâmildir. Zîrâ bu kâmil kendisinde mütecellî olan bu ism-i şerîf ile nefisden mürekkeb ve iskencübîn mesâbesinde olan insân-ı nâkısda sıfât-ı nefsâniyye galib olduğu için onun vücûdunda ve varlığında bozukluk zuhûra gelir.

20. Kavim onun üzerine sirkeler döktüler. Deryâ Nûh'a şekeri ziyâde döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. Kavim onun üzerine sirkeler döktüler. Deniz Nuh'a şekeri ziyade döktü.

Kavim, yani nefsanî olan topluluk, Nuh (a.s.) üzerine sirke gibi olan nefsanî sıfatlarının taşkınlığından dolayı tecavüz ettiler. Yüce Allah'ın lütuf ve kerem denizi de Nuh (a.s.)'ın yüce ruhunda şeker gibi olan ruhanî sıfatların ortaya çıkışını artırdı. "Nuh"tan maksat, her asırda ortaya çıkan insân-ı kâmillerdir. Çünkü her nebi velidir ve her veli de tanıtıcı peygamberlik (nübüvvet-i ta'rifiyye) ile nebîdir. Çünkü tabi olduğu peygamberin şeriatini güçlendirir. Nitekim hadis-i şerifte "Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" yani "Benim ümmetimin gerçek âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" buyurulmuştur.

Kavim ya'ni nefsânî olan tâife Nûh (a.s.) üzerine sirke gibi olan sıfat-ı nefsâniyyelerinin taşkınlığından dolayı tecavüz ettiler. Hak Teâlâ'nın lutuf ve kerem deryâsı da Nûh (a.s.)ın rûh-ı sâmîsinde şeker gibi olan sıfât-ı rûhâniyyenin zuhûrunu ziyâdeleştirdi. "Nûh"dan murâd, her asırda zuhûr eden insân-ı kâmillerdir. Zîrâ her nebî velîdir ve her velî dahi nübüvvet-i ta'rifiyye ile nebîdir. Zîrâ tâbi' olduğu peygamberin şerîatini takviye eder. Nitekim hadis-i şerifte علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ya'ni Benim ümmetimin ulemâ-i hakîkiyyesi Benî-İsrâîl enbiyâsı gibidir" buyurulmuştur.

21. Şeker ona cûd bahrinden meded etti. Binâenaleyh âlemin ehli sirkeden ziyâde etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. Şeker ona cömertlik denizinden yardım etti. Bu sebeple âlemin ehli sirkeden daha çok arttı.

"Şeker"den maksat, ruhanî sıfatlardır; hilim ve yumuşaklık da ruhanî sıfatlardandır. Yani, Hakk'ın cömertlik ve kerem denizinden Hz. Nuh'un ve her asırdaki insân-ı kâmillerin hilmine yardım ve destek oldu. Nasıl ki Uhud gazvesinde müşrikler Server-i Âlem Efendimiz'in mübarek yüzlerini yaraladılar. Bu hâl içinde, tam bir hilimle "Allah'ım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" buyurdular. Çünkü bu âlem, birbirine zıt olan ilahî sıfatların ve isimlerin tecelli yeridir. Diğerlerine zıt olan ilahî isimlerin gereği olarak, bu suret âleminde muhalefetin devamı zorunludur. Nasıl ki birinci cildin 2504 numarasına denk gelen "Vaktaki renksizlik rengin esiri oldu, Musa, Musa ile savaşta oldu" şerefli beytinde bu konuda açıklamalar geçti.

"Şeker"den murâd, sıfât-ı rûhâniyyedir; ve hilim ve yumuşaklık sıfât-ı rûhâniyyedendir. Ya'ni, Hakk'ın cûd ve kerem deryâsından Hz. Nûh'un ve her asırdaki insân-ı kâmillerin hilmine meded ve yardım oldu. Nitekim Uhud gazâsında müşrikler Server-i âlem Efendimiz'in vech-i saâdetlerini yaraladılar. Bu hâl içinde kemâl-i hilmlerinden nasî اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Ya Rab! Kavmime hidâyet et! Zîrâ onlar bilmiyorlar!" buyurdular. Zîrâ bu âlem mütekābil olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Diğerlerine zid olan esmâ-i ilâhiyyenin îcâbı olarak bu âlem-i sûrette muhalefetin devamı zarûrîdir. Nitekim I. cildin 2504 numarasına musâdif olan چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد. موسئ با موسی در جنگ شد ya'ni "Vaktaki renksizlik rengin esîri oldu, Mûsâ, Mûsâ ile cenkte oldu" beyt-i şerîfinde bu bâbda îzâhâtı geçti.

22. Bin gibi bir kim olur? O velîdir. Belki o abdü'l-Aliyy yüz karndır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. Bin gibi bir kim olur? O velîdir. Aksine o Abdü'l-Aliyy yüz nesildir.

"Karn", yüz veya seksen veya otuz yıl anlamlarında kullanılır. "Aliyy", ilahi isimlerdendir. "Abdü'l-Aliyy", Aliyy ism-i şerîfinin tecelli ettiği, olgun âriftir. Çünkü bu olgun kişi, kendisinde tecelli eden bu ism-i şerîfin gereği olarak yaratılmışlar üzerinde yüce bir makam ve mertebe sahibidir; ve bu yüce makam ve mertebe ancak ilim ve müşâhede ile beraber "Allah" ism-i câmiinin tecelli ettiği şerefli zâtta olur; ve bu zât bin velîye denk olan bir velîdir. Aksine o Abdü'l-Aliyy yüz neslin ehline denktir. Nitekim birinci cildin 2967 numarasına denk gelen beytinde de bu olgun ârif hakkında açıklamalar geçti. Ve Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in ikinci bölümünde de şöyle buyururlar: " وَمَا جَعَلْنَا عدتهم إلا فتنة " (Müddessir, 74/31) yani "Halkın bu sayması fitnedir." Örneğin halkın "bu birdir" ve onların "bu yüzdür" yani velîye "birdir" ve kalabalık halka "yüz bindir" demeleri büyük bir fitnedir. Hangi yüzden, hangi elliden, hangi altmıştan veya yüz binden bahsediyorsun? Sen şimdi o kalabalık halka altmış veya yüz veya yüz binlerce bindir, diyorsun ve velîye de bir! Halbuki onlar hiçtir; ve bu bir, bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا yani "Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve dirence gelince çoktur."

"Karn", yüz veyâ seksen veyâ otuz sene ma'nâlarında müsta'meldir. "Aliyy", esmâ-i ilâhiyyedendir. “Abdü'l-Aliyy", Aliyy ism-i şerîfinin mazharı olan ârif-i kâmildir. Zîrâ bu kâmil kendisinde mütecellî olan bu ism-i şerîf iktizâsınca mahlûkāt üzerinde ulüvv-i mekânet ve mertebe sahibidir; ve bu ulüvv-i mekânet ve mertebe ancak ilm ü müşâhede ile beraber "Allâh" ism-i câmiinin mazharı olan zât-ı şerîfte olur; ve bu zât bin velîye muâdil olan bir velîdir. Belki o abdü'l-Aliyy yüz karnın ehline muâdildir. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif olan beytinde de bu arif-i kâmil hakkında îzâhât geçti. Ve Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 2. faslında da şöyle buyururlar: " وَمَا جَعَلْنَا عدتهم إلا فتنة (Müddessir, 74/31) ya'ni "Halkın bu ta'dâdı fitnedir." Meselâ halkın “bu birdir" ve onların "bu yüzdür" ya'ni velîye "birdir" ve halk-ı kesîre "yüz bindir" demeleri fitne-i azîmedir. Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veyâ yüz binden bahsediyorsun? Sen şimdi o halk-ı kesîre altmış veya yüz veya yüz binlerce bindir, diyorsun ve velîye de bir! Halbuki onlar hiçtir; ve bu bir, bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا ya'ni "Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve mukavemete gelince çoktur."

23. Küp ki, ona deryadan yol ola, onun önünde Ceyhunlar diz çöker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Küp ki, ona denizden yol ola, onun önünde Ceyhunlar diz çöker.

"Küp"ten kasıt, zamanın kutbu olan insân-ı kâmilin şahsıdır. "Ceyhun nehri"nden kasıt, kutbun alt mertebesinde olan yüce evliyalardır. Çünkü zamanın kutbu, hakikat-i Muhammediyye'yi taşır ve kesintisiz olarak hakiki varlık denizinden feyiz alır ve aldığı feyizleri âlem ehline yatkınlıklarına göre dağıtır. Bu sebeple onun huzurunda Ceyhun nehri mesabesinde olan diğer velîler diz çökerler. Nitekim bu hâl Gavs-ı A'zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinde ortaya çıkmıştır ve bu hâli Mevlânâ Câmi' hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de naklederler. Özeti şudur:

"Bir gün Cenâb-ı Abdülkadir kendi odasında elli kadar şeyhin huzurunda marifet beyan ederdi. Söz arasında قدمى هذه على رقبة كل ولى الله yani "Benim bu iki ayağım her bir veliyullahın boynu üzerindedir" buyurdu. Orada hazır bulunan Şeyh Ali Hîtî kürsüye çıkıp ve şeyhin mübarek ayağını tutup boynu üstüne koydu ve şeyhin eteği altına girdi. Ve diğer şeyhler dahi boyunlarını ileriye uzattılar; ve yeryüzünde boyunlarını uzatmayan hiçbir velî kalmadı."

"Küp"ten murâd, kutb-ı zaman olan insân-ı kâmilin şahsıdır. "Ceyhun nehri"nden murâd, kutbun mâdûnu olan evliyâ-yı kiramdır. Zîrâ kutb-ı zamân hakîkat-i muhammediyyeyi hâmil olup lâ-yenkatı' vücûd-i hakîkî deryâsından feyz alır ve aldığı füyûzâtı ehl-i âleme isti'dâdlarına göre tevzî' eder. Bu sebeble onun huzûrunda Ceyhun nehri mesâbesinde olan diğer velîler diz çökerler. Nitekim bu hâl Gavs-1 A'zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinde zâhir olmuştur ve bu hâli Mevlânâ Câmi' hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de nakil buyururlar. Hülâsası şudur:

"Bir gün Cenâb-ı Abdülkadir kendi odasında elli kadar meşâyih huzûrunda beyân-ı ma'rifet eder idi. Esnâ-yı kelâmda قدمى هذه على رقبة كل ولى الله ya'ni "Benim bu iki ayaklarım her bir veliyyullâhın boynu üzerindedir" buyurdu. Orada hâzır bulunan Şeyh Alî Hîtî kürsüye çıkıp ve şeyhin mübarek ayağını tutup boynu üstüne koydu ve şeyhin eteği altına girdi. Vesâir meşâyih dahi boyunlarını ileriye uzattılar; ve yeryüzünde boyunlarını uzatmayan hiçbir velî kalmadı."

24. Hususiyle bu deryâ ki, bütün deryalar bu misal ve demdemeyi işittikleri vakit.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Özellikle bu deniz ki, bütün denizler bu misali ve sesi işittikleri zaman.

gereğince yaratılmışlar üzerinde yüce bir makam ve mertebe sahibidir; ve bu yüce makam ve mertebe ancak ilim ve müşâhede ile beraber "Allah" ism-i câmiinin (bütün isimleri kendinde toplayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olan şerefli zâtta olur; ve bu zât bin velîye denk olan bir velîdir. Aksine o Abdü'l-Aliyy (yüce kul) yüz asrın ehline denktir. Nasıl ki I. cildin 2967 numarasına denk gelen beytinde de bu ârif-i kâmil (olgun ârif) hakkında açıklamalar geçti. Ve Hz. Pîr (Mevlânâ) Fîhi Mâ Fîh'in 2. faslında da şöyle buyururlar: " وَمَا جَعَلْنَا عدتهم إلا فتنة (Müddessir, 74/31) yani "Halkın bu sayımı fitnedir." Örneğin halkın "bu birdir" ve onların "bu yüzdür" yani velîye "birdir" ve çok halka "yüz bindir" demeleri büyük bir fitnedir. Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veya yüz binden bahsediyorsun? Sen şimdi o çok halka altmış veya yüz veya yüz binlerce bindir, diyorsun ve velîye de bir! Halbuki onlar hiçtir; ve bu bir, bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا yani "Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve dirence gelince çoktur."

iktizâsınca mahlûkāt üzerinde ulüvv-i mekânet ve mertebe sahibidir; ve bu ulüvv-i mekânet ve mertebe ancak ilm ü müşâhede ile beraber "Allâh" ism-i câmiinin mazharı olan zât-ı şerîfte olur; ve bu zât bin velîye muâdil olan bir velîdir. Belki o abdü'l-Aliyy yüz karnın ehline muâdildir. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif olan beytinde de bu arif-i kâmil hakkında îzâhât geçti. Ve Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 2. faslında da şöyle buyururlar: " وَمَا جَعَلْنَا عدتهم إلا فتنة (Müddessir, 74/31) ya'ni "Halkın bu ta'dâdı fitnedir." Meselâ halkın “bu birdir" ve onların "bu yüzdür" ya'ni velîye "birdir" ve halk-ı kesîre "yüz bindir" demeleri fitne-i azîmedir. Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veyâ yüz binden bahsediyorsun? Sen şimdi o halk-ı kesîre altmış veya yüz veya yüz binlerce bindir, diyorsun ve velîye de bir! Halbuki onlar hiçtir; ve bu bir, bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا ya'ni "Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve mukavemete gelince çoktur."

23. Küp ki, ona deryadan yol ola, onun önünde Ceyhunlar diz çöker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Küp ki, ona denizden yol ola, onun önünde Ceyhunlar diz çöker.

"Küp"ten kasıt, zamanın kutbu olan insân-ı kâmilin şahsıdır. "Ceyhun nehri"nden kasıt, kutbun alt mertebesinde olan yüce evliyalardır. Çünkü zamanın kutbu, hakikat-i Muhammediyye'yi taşır ve kesintisiz olarak hakiki varlık denizinden feyiz alır ve aldığı feyizleri âlem ehline yatkınlıklarına göre dağıtır. Bu sebeple onun huzurunda Ceyhun nehri mesabesinde olan diğer velîler diz çökerler. Nitekim bu hâl Gavs-ı A'zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinde ortaya çıkmıştır ve bu hâli Mevlânâ Câmi' hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de naklederler. Özeti şudur:

"Bir gün Cenâb-ı Abdülkadir kendi odasında elli kadar şeyhin huzurunda marifet beyan ederdi. Söz arasında قدمى هذه على رقبة كل ولى الله yani "Benim bu iki ayağım her bir veliyullahın boynu üzerindedir" buyurdu. Orada hazır bulunan Şeyh Ali Hîtî kürsüye çıkıp ve şeyhin mübarek ayağını tutup boynu üstüne koydu ve şeyhin eteği altına girdi. Ve diğer şeyhler dahi boyunlarını ileriye uzattılar; ve yeryüzünde boyunlarını uzatmayan hiçbir velî kalmadı."

"Küp"ten murâd, kutb-ı zaman olan insân-ı kâmilin şahsıdır. "Ceyhun nehri"nden murâd, kutbun mâdûnu olan evliyâ-yı kiramdır. Zîrâ kutb-ı zamân hakîkat-i muhammediyyeyi hâmil olup lâ-yenkatı' vücûd-i hakîkî deryâsından feyz alır ve aldığı füyûzâtı ehl-i âleme isti'dâdlarına göre tevzî' eder. Bu sebeble onun huzûrunda Ceyhun nehri mesâbesinde olan diğer velîler diz çökerler. Nitekim bu hâl Gavs-1 A'zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinde zâhir olmuştur ve bu hâli Mevlânâ Câmi' hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de nakil buyururlar. Hülâsası şudur:

"Bir gün Cenâb-ı Abdülkadir kendi odasında elli kadar meşâyih huzûrunda beyân-ı ma'rifet eder idi. Esnâ-yı kelâmda قدمى هذه على رقبة كل ولى الله ya'ni "Benim bu iki ayaklarım her bir veliyyullâhın boynu üzerindedir" buyurdu. Orada hâzır bulunan Şeyh Alî Hîtî kürsüye çıkıp ve şeyhin mübarek ayağını tutup boynu üstüne koydu ve şeyhin eteği altına girdi. Vesâir meşâyih dahi boyunlarını ileriye uzattılar; ve yeryüzünde boyunlarını uzatmayan hiçbir velî kalmadı."

24. Hususiyle bu deryâ ki, bütün deryalar bu misal ve demdemeyi işittikleri vakit.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Özellikle bu deniz ki, bütün denizler bu misali ve demdemeyi (uğultuyu) işittikleri zaman.

25. Nâm-ı a'zam ekalle karîn oldu, diye onların ağızları bu şerm ü hacelden acı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. En büyük isim en aza yakın oldu, diye onların ağızları bu utanç ve sıkıntıdan acı oldu.

"Demdeme"nin çeşitli anlamları vardır. Burada "ses ve yankı" anlamı uygundur. "Hacel", utançtan şaşkına dönmek ve sersemlemek demektir (Ahterî). Yani, özellikle küpün yol bulduğu bu deniz, öyle bir hakikat denizidir ki, bütün zahirî denizler o sonsuz hakiki varlığın kendi isimlerine temsil ve benzetme yoluyla yakıştırıldığını ve bu temsilî sesi işittikleri zaman en büyük ismin en aza ve en aşağıya benzetilmek suretiyle yakın oldu, diye utanırlar; ve bu utanmadan ve hayâdan şaşkına dönmekten dolayı onların ağızları acı oldu, yani ağızlarının tadı kaçtı. Bu anlam, "denizler"den maksat zahirî denizler olduğuna göredir. Ve eğer "Allah" ism-i camiinin mazharı olup ilahi bilgi ve hakikat denizleri olan insân-ı kâmiller olursa, "Bu ism-i a'zamın izafî varlık sahibi olan "insan" isminin en azına ve en küçüğüne tecelli etmesinden ve yakın olmasından dolayı bu kâmiller utandılar; ve zilleti gerektiren insanlık mertebesine ve kulluğa özgü olan zevkleri kaçtı," anlamını vermek uygun görünür.

"Demdeme", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "sıyt ü sada" ma'nâsı münâsibdir. "Hacel", hayâdan mütehayyir ve medhûş olmak (Ahterî). Ya'ni, husûsiyle küpün yol bulduğu bu derya, öyle bir deryâ-yı hakîkattir ki, bütün sûrî deryalar o vücûd-i hakîkî-i nâmütenâhînin kendi nâmlarına temsîl ve teşbîh olunduğunu ve bu sadâ-yı temsîli işittikleri vakit en büyük nâm en aza ve en aşağıya teşbîh edilmek sûretiyle mukārin oldu, diye utanırlar; ve bu utanmadan ve hayâdan mütehayyir olmaktan dolayı onların ağızları acı oldu, ya'ni ağızlarının tadı kaçtı. Bu ma'nâ, “deryâlar"dan murâd, sûrî deryalar olduğuna göredir. Ve eğer "Allâh" ism-i câmiinin mazharı olup maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye deryaları olan insân-ı kâmiller olursa, "Bu ism-i a'zamın vücûdât-ı izâfiyye sahibi olan "insân" ism-i ekalline ve asgarına meclâ ve mukärin olmasından dolayı bu kâmiller utandılar; ve zilleti îcâbeden mertebe-i insâniyyete ve abdiyyete mahsûs olan zevkleri kaçtı", ma'nâsını vermek münasib görünür.

26. Bu cihânın o cihân ile kıranında, bu cihan utanmasından sıçrayıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Bu dünyanın o dünya ile karşılaştırılmasında, bu dünya utanmasından sıçrayıcı olur.

İkinci mısradaki "cehân", "cehîden" mastarından "sıçrayıcı" anlamındadır. Yani, bu yoğun olan suret âleminin o latif olan mana âlemine benzetme yoluyla yakın olması halinde bu yoğun suret âlemi utanmadan dolayı yerinden sıçrayıcı olur, yani varlığından fani ve yok olur.

İkinci mısra'daki "cehân", "cehîden" masdarından "sıçrayıcı" ma'nâsınadır. Ya'ni, bu kesif olan sûret âleminin o latîf olan ma'nâ âlemine teşbîh sûretiyle mukärin olması hâlinde bu kesif âlem-i sûret utanmadan dolayı yerinden sıçrayıcı olur, ya'ni varlığından fânî ve zâil olur.

27. Bu ibâre dar ve kāsır rütbelidir. Yoksa hassin ehass ile ne münasebeti vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Bu ifade dar ve yetersiz bir mertebededir. Yoksa en özelin özeli ile ne ilgisi vardır!

Fakat bu benzetme ve örnek konusunda bir mazeret vardır. Çünkü bu yoğun âlemde kullanılan kelimelerin ve ifadelerin mertebesi dar ve yetersizdir; ve mana âleminin hallerini ifade etmekten acizdir. Yoksa alçak ve en aşağı olan suret âleminin, en özelin özeli olan latif âlem ile ne ilgisi vardır! Bu temsiller ve benzetmeler bir dereceye kadar aklı yaklaştırmak içindir.

Fakat bu teşbîh ve misâl hususunda ma'zeret vardır. Zîrâ bu âlem-i kesîfde kullanılan elfâz ve ibârelerin mertebesi dardır ve käsırdır; ve âlem-i ma'nânın ahvâlini ifadeden âcizdir. Yoksa alçak ve esfel olan âlem-i sûretin hâssın hâssı olan âlem-i latîf ile ne münasebeti vardır! Bu temsîlât ve teşbîhât bir dereceye kadar akla takrîb içindir.

25. Nâm-ı a'zam ekalle karîn oldu, diye onların ağızları bu şerm ü hacelden acı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. En büyük isim en aza yakın oldu, diye onların ağızları bu utanç ve sıkıntıdan acı oldu.

"Demdeme" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "ses ve yankı" anlamı uygundur. "Hacel", utançtan şaşkına dönmek ve sersemlemek demektir (Ahteri). Yani, özellikle küpün yol bulduğu bu deniz, öyle bir hakikat denizidir ki, bütün zahirî denizler o sonsuz hakiki varlığın kendi adlarına temsil ve benzetme olunduğunu ve bu temsilî sesi işittikleri zaman en büyük ismin en aza ve en aşağıya benzetilmek suretiyle yakın oldu, diye utanırlar; ve bu utanmadan ve hayâdan şaşkına dönmekten dolayı onların ağızları acı oldu, yani ağızlarının tadı kaçtı. Bu anlam, "denizler"den maksat, zahirî denizler olduğuna göredir. Ve eğer "Allah" ism-i camiinin mazharı olup ilahi marifetler ve hakikatler denizleri olan insân-ı kâmiller olursa, "Bu ism-i a'zamın izafî varlıklar sahibi olan "insan" ism-i ekalline ve asgarına tecelli ve yakın olmasından dolayı bu kâmiller utandılar; ve zilleti gerektiren insaniyet ve kulluk mertebesine özgü olan zevkleri kaçtı", anlamını vermek uygun görünür.

"Demdeme", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "sıyt ü sada" ma'nâsı münâsibdir. "Hacel", hayâdan mütehayyir ve medhûş olmak (Ahteri). Ya'ni, husûsiyle küpün yol bulduğu bu derya, öyle bir deryâ-yı hakîkattir ki, bütün sûrî deryalar o vücûd-i hakîkî-i nâmütenâhînin kendi nâmlarına temsîl ve teşbîh olunduğunu ve bu sadâ-yı temsîli işittikleri vakit en büyük nâm en aza ve en aşağıya teşbîh edilmek sûretiyle mukārin oldu, diye utanırlar; ve bu utanmadan ve hayâdan mütehayyir olmaktan dolayı onların ağızları acı oldu, ya'ni ağızlarının tadı kaçtı. Bu ma'nâ, “deryâlar"dan murâd, sûrî deryalar olduğuna göredir. Ve eğer "Allâh" ism-i câmiinin mazharı olup maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye deryaları olan insân-ı kâmiller olursa, "Bu ism-i a'zamın vücûdât-ı izâfiyye sahibi olan "insân" ism-i ekalline ve asgarına meclâ ve mukärin olmasından dolayı bu kâmiller utandılar; ve zilleti îcâbeden mertebe-i insâniyyete ve abdiyyete mahsûs olan zevkleri kaçtı", ma'nâsını vermek münasib görünür.

26. Bu cihânın o cihân ile kıranında, bu cihan utanmasından sıçrayıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Bu dünyanın o dünya ile karşılaştırılmasında, bu dünya utanmasından sıçrayıcı olur.

İkinci mısradaki "cehân", "cehîden" mastarından "sıçrayıcı" anlamındadır. Yani, bu yoğun olan suret âleminin o latif olan mana âlemine benzetme yoluyla yakın olması halinde bu yoğun suret âlemi utanmadan dolayı yerinden sıçrayıcı olur, yani varlığından fani ve yok olur.

İkinci mısra'daki "cehân", "cehîden" masdarından "sıçrayıcı" ma'nâsınadır. Ya'ni, bu kesif olan sûret âleminin o latîf olan ma'nâ âlemine teşbîh sûretiyle mukärin olması hâlinde bu kesif âlem-i sûret utanmadan dolayı yerinden sıçrayıcı olur, ya'ni varlığından fânî ve zâil olur.

27. Bu ibâre dar ve kāsır rütbelidir. Yoksa hassin ehass ile ne münasebeti vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Bu ifade dar ve yetersiz bir mertebededir. Yoksa en özelin özeli ile ne ilgisi vardır!

Fakat bu benzetme ve örnek konusunda bir mazeret vardır. Çünkü bu yoğun âlemde kullanılan kelimelerin ve ifadelerin mertebesi dar ve yetersizdir; ve mana âleminin hallerini ifade etmekten acizdir. Yoksa alçak ve en aşağı olan suret âleminin, en özelin özeli olan latif âlem ile ne ilgisi vardır! Bu temsiller ve benzetmeler bir dereceye kadar aklı yaklaştırmak içindir.

Fakat bu teşbîh ve misâl hususunda ma'zeret vardır. Zîrâ bu âlem-i kesîfde kullanılan elfâz ve ibârelerin mertebesi dardır ve käsırdır; ve âlem-i ma'nânın ahvâlini ifadeden âcizdir. Yoksa alçak ve esfel olan âlem-i sûretin hâssın hâssı olan âlem-i latîf ile ne münasebeti vardır! Bu temsîlât ve teşbîhât bir dereceye kadar akla takrîb içindir.

28. Karga bağlarda kargaların na'rasını vurur; bülbül ne vakit latif olan sadasından nâkıs eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Karga bağlarda kargaların naralarını vurur; bülbül ne zaman latif olan sesinden eksiltir?

"Karga"dan kasıt, nefsanî ve cismanî (bedensel) olan kimsedir. "Bülbül"den kasıt, peygamberler ve evliya hazretleridir. Ve "bağ"dan kasıt, suretler âlemidir. Yani, nefsanî ve cismanî olan kimseler bu suretler âleminde, dış duyularının verdiği bilgilerle çirkin çirkin bağırırlar ve halka bu yanlış bilgilerini öğretmeye çalışırlar. Hakikat âleminin bülbülleri olan evliyanın ilim ve marifetleri ise, yatkın olanların ruhlarını şevke getirir. Bu sebeple onlar, bu nefsanî ve cismanî kimselerin çirkin sesleri karşısında hiçbir zaman latif seslerini azaltmazlar.

"Karga"dan murâd, nefsânî ve cismânî olan kimsedir. "Bülbül"den murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır. Ve "bâğ"dan murâd, âlem-i sûrettir. Ya'ni, nefsânî ve cismânî olan kimseler bu âlem-i sûrette havâss-i zâhirelerinin verdiği ma'lûmât ile çirkin çirkin bağırırlar ve halka bu eğri ilimlerini ta'lîm etmeye çalışırlar. Hakikat âleminin bülbülleri olan evliyânın ilim ve ma'rifetleri ise müstaidlerin rûhlarını şevke getirir. Binâenaleyh onlar bu nefsânî ve cismânî kimselerin çirkin sesleri karşısında hiçbir vakit latîf sadâlarını tenkîs etmezler.

29. Binâenaleyh bu "Yef'alü mâ yeşâ" pazarında her birinin ayrı müşterisi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Bu sebeple, "Dilediğini yapar" pazarında her birinin ayrı müşterisi vardır.

Yani, "Yef'alü mâ yeşâü", "Hak Teâlâ dilediğini yapar" (Âl-i İmrân, 3/40) ayet-i kerimesinin hükmü geçerli olduğu yerde, yani bu şehadet âleminde (görünen âlemde), imanın ve küfrün, tasdikin ve inkârın, itaatin ve fıskın ayrı ayrı müşterileri ve ehli vardır. Çünkü bu şehadet âlemi, ilahi isimlerin eserlerinin ortaya çıkış yeridir. Ve ilahi isimler Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudill (saptıran), Nâfi' (fayda veren) ve Dârr (zarar veren), Bâsıt (genişleten) ve Kabız (daraltan), Mu'tî (veren) ve Mâni' (engelleyen) gibi birbirine karşıt ve zıttır. Bu isimler, Hak'ın zâtından zuhur etmeyi isterler ve Hak da onlara rahmeten zuhurlarını murad eder. Bu sebeple, Hakk'ın kazâsı ve hükmü bu kesret âleminde (çokluk âleminde) isimlerin bütününe dayanır. Şimdi, Hâdî isminin mazharı (tecelli yeri) olan insan fertleri, peygamberlerin ve evliyanın beyan ettikleri marifetlerin ve hakikatlerin müşterisidir; ve Mudill isminin mazharı olan insan fertleri de bunların inkârcısı ve küfür ile fıskın müşterisidir.

Ya'ni, "Yef'alü mâ yeşâü", "Hak Teâlâ dilediğini yapar" (Âl-i İmrân, 3/40) âyet-i kerîmesinin hükmü cârî olduğu mahalde ya'ni bu âlem-i şehadette îmânın ve küfrün ve tasdîk ve inkârın ve tâat ve fıskın ayrı ayrı müşterileri ve ehli vardır. Zîrâ bu âlem-i şehadet esmâ-i ilâhiyye âsârının mahall-i zuhûrudur. Ve esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr ve Bâsıt ve Kabız ve Mu'tî ve Mâni' ilh... gibi mütekäbildir ve mütezâddır. Bu esmâ zât-ı Hak'dan zuhûru isterler ve Hak dahi onlara rahmeten zuhûrlarını murâd eder. Binâenaleyh Hakk'ın kazâsı ve hükmü bu âlem-i keserâtta esmânın küllîsine müsteniddir. İmdi Hâdî isminin mazharı olan efrâd-ı beşer enbiyânın ve evliyânın beyân ettikleri maârif ve hakāyıkın müşterîsidir; ve Mudill isminin mazharı olan efrâd-ı beşer dahi bunların münkiri ve küfür ve fıskın müşterisidir.

30. Dikenliğin mezesi ateşin gıdâsıdır. Gül kokusu sarhoşun dimağının gıdasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Dikenliğin mezesi ateşin gıdasıdır. Gül kokusu sarhoşun dimağının gıdasıdır.

[30] "Nukl", içki esnasında yenilen meze demektir. "Dikenler"den maksat, Mudill (saptıran), Dârr (zarar veren) ve Mâni' (engel olan) gibi celâlî isimlerin (Allah'ın azamet ve kahır ifade eden isimleri) tecelli ettiği kimselerdir ki, onların mezesi ve zevk aldığı anlamlar, insanları inkâr ettirmek ve onlara zarar vermektir. Bu anlamlar, ilahi celâlden kaynaklanır ve yine Hakk'ın celâlinin tecelli ettiği ateşe ilişkindirler ve ateşin gıdasıdırlar. Gül kokusu hükmünde olan marifetler (Allah bilgisi) ve hakikatler

[30] “Nukl”, içki esnasında yenilen meze demektir. "Dikenler"den murâd, Mudill ve Dârr ve Mâni' gibi esmâ-i celâliyyenin mazharı olan kimselerdir ki, onların mezesi ve zevk aldığı ma'nâlar inkâr ve ızrâr-ı nâsdır ki, bu ma'nâlar celâl-i ilâhiyyeden münbais olup yine celâl-i Hakk'ın mazharı olan ateşe mülhaktırlar ve ateşin gıdâsıdırlar. Gül kokusu mesâbesinde olan maârif ve hakāyık-ı

28. Karga bağlarda kargaların na'rasını vurur; bülbül ne vakit latif olan sadasından nâkıs eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Karga bağlarda kargaların naralarını vurur; bülbül ne zaman latif olan sesinden eksiltir?

"Karga"dan kasıt, nefsanî ve cismanî (bedensel) olan kimsedir. "Bülbül"den kasıt, peygamberler ve evliya hazretleridir. Ve "bağ"dan kasıt, suretler âlemidir. Yani, nefsanî ve cismanî olan kimseler bu suretler âleminde, dış duyularının verdiği bilgilerle çirkin çirkin bağırırlar ve halka bu yanlış bilgilerini öğretmeye çalışırlar. Hakikat âleminin bülbülleri olan evliyanın ilim ve marifetleri ise, yatkın olanların ruhlarını şevke getirir. Bu sebeple onlar, bu nefsanî ve cismanî kimselerin çirkin sesleri karşısında hiçbir zaman latif seslerini azaltmazlar.

"Karga"dan murâd, nefsânî ve cismânî olan kimsedir. "Bülbül"den murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır. Ve "bâğ"dan murâd, âlem-i sûrettir. Ya'ni, nefsânî ve cismânî olan kimseler bu âlem-i sûrette havâss-i zâhirelerinin verdiği ma'lûmât ile çirkin çirkin bağırırlar ve halka bu eğri ilimlerini ta'lîm etmeye çalışırlar. Hakikat âleminin bülbülleri olan evliyânın ilim ve ma'rifetleri ise müstaidlerin rûhlarını şevke getirir. Binâenaleyh onlar bu nefsânî ve cismânî kimselerin çirkin sesleri karşısında hiçbir vakit latîf sadâlarını tenkîs etmezler.

29. Binaenaleyh bu "Yef'alü mâ yeşâ" pazarında her birinin ayrı müşterisi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Bu "Dilediğini yapar" pazarında her birinin ayrı müşterisi vardır.

Yani, "يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ", "Yüce Allah dilediğini yapar" (Âl-i İmrân, 3/40) ayet-i kerimesinin hükmü geçerli olduğu yerde, yani bu görünen âlemde, imanın ve küfrün, tasdikin ve inkârın, itaatin ve fıskın ayrı ayrı müşterileri ve ehli vardır. Çünkü bu görünen âlem, ilahi isimlerin eserlerinin ortaya çıktığı yerdir. Ve ilahi isimler Hâdî (hidayet veren) ve Mudill (saptıran), Nâfi' (fayda veren) ve Dârr (zarar veren), Bâsıt (genişleten) ve Kabız (daraltan), Mu'tî (veren) ve Mâni' (engelleyen) gibi karşılıklı ve zıttır. Bu isimler Hak Zât'tan zuhur etmeyi isterler ve Hak da onlara rahmeten zuhurlarını murad eder. Bu sebeple Hakk'ın kazâsı ve hükmü bu çokluk âleminde isimlerin bütününe dayanır. Şimdi Hâdî isminin mazharı olan insan bireyleri, peygamberlerin ve evliyaların beyan ettikleri marifetlerin ve hakikatlerin müşterisidir; ve Mudill isminin mazharı olan insan bireyleri de bunların inkârcısı ve küfrün ve fıskın müşterisidir.

Ya'ni, "يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ", "Hak Teâlâ dilediğini yapar" (Âl-i İmrân, 3/40) âyet-i kerîmesinin hükmü cârî olduğu mahalde ya'ni bu âlem-i şehadette îmânın ve küfrün ve tasdîk ve inkârın ve tâat ve fıskın ayrı ayrı müşterileri ve ehli vardır. Zîrâ bu âlem-i şehadet esmâ-i ilâhiyye âsârının mahall-i zuhûrudur. Ve esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr ve Bâsıt ve Kabız ve Mu'tî ve Mâni' ilh... gibi mütekäbildir ve mütezâddır. Bu esmâ zât-ı Hak'dan zuhûru isterler ve Hak dahi onlara rahmeten zuhûrlarını murâd eder. Binâenaleyh Hakk'ın kazâsı ve hükmü bu âlem-i keserâtta esmânın küllîsine müsteniddir. İmdi Hâdî isminin mazharı olan efrâd-ı beşer enbiyânın ve evliyânın beyân ettikleri maârif ve hakāyıkın müşterîsidir; ve Mudill isminin mazharı olan efrâd-ı beşer dahi bunların münkiri ve küfür ve fıskın müşterisidir.

30. Dikenliğin mezesi ateşin gıdâsıdır. Gül kokusu sarhoşun dimağının gıdasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Dikenliğin mezesi ateşin gıdasıdır. Gül kokusu sarhoşun dimağının gıdasıdır.

"Nukl", içki esnasında yenilen meze demektir. "Dikenler"den kastedilen, Mudill (saptıran), Dârr (zarar veren) ve Mâni' (engel olan) gibi celâlî isimlerin (Allah'ın azamet ve kahır bildiren isimleri) tecelligâhı olan kimselerdir ki, onların mezesi ve zevk aldığı anlamlar, insanları inkâr ettirmek ve onlara zarar vermektir. Bu anlamlar ilâhî celâlden kaynaklanır ve yine Hakk'ın celâlinin tecelligâhı olan ateşe ilişkindirler ve ateşin gıdasıdırlar. Gül kokusu hükmünde olan peygamberlerin ve evliyânın marifetleri (Allah bilgisi) ve hakikatleri ise "Hâdî" (doğru yolu gösteren), "Nâfi" (fayda veren) ve "Mu'tî" (veren) gibi cemâlî isimlerin (Allah'ın güzellik ve lütuf bildiren isimleri) tecelligâhı olup ilâhî aşktan sarhoş olan kimselerin dimağlarının gıdasıdır.

[30] “Nukl”, içki esnasında yenilen meze demektir. "Dikenler"den murâd, Mudill ve Dârr ve Mâni' gibi esmâ-i celâliyyenin mazharı olan kimselerdir ki, onların mezesi ve zevk aldığı ma'nâlar inkâr ve ızrâr-ı nâsdır ki, bu ma'nâlar celâl-i ilâhiyyeden münbais olup yine celâl-i Hakk'ın mazharı olan ateşe mülhaktırlar ve ateşin gıdâsıdırlar. Gül kokusu mesâbesinde olan maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâ ise "Hâdî" ve "Nâfi" ve "Mu'tî" gibi esmâ-i cemâliyyenin mazharı olup aşk-ı ilâhîden sarhoş olan kimselerin dimağlarının gıdâsıdır.

31. Eğer pislik bizim indimizde zelîl olur ise domuza ve köpeğe şeker ve helva olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. Eğer pislik bizim katımızda değersiz olursa, domuza ve köpeğe şeker ve helva olur.

Yani, isimlerin özellikleri birbirine zıt ve karşıt olduğundan, bu zıt isimlerin tecelli yerleri de birbirine zıt olurlar. Örneğin, küfür ve inkâr kâfirin katında makbul iken müminin katında reddedilmiştir; aynı şekilde iman müminin katında makbul iken kâfirin ve inkârcının katında kınanmıştır. Bunun gibi, pislik ve leş insanların katında değersiz ve reddedilmiş olduğu hâlde, domuzun ve köpeğin katında makbul bir gıdadır ve şeker ve helva gibidir.

Ya'ni, hâssıyyet-i esmâ yekdiğerine zid ve mütekābil olduğundan bu zıd isimlerin mezâhiri dahi yekdiğerine zıd olurlar. Meselâ küfür ve inkâr kâfirin indinde makbûl ve mü'minin indinde merdûddur; ve kezâ îmân mü'minin indinde makbûl ve kâfirin ve münkirin indinde mezmûmdur. Bunun gibi pislik ve lâşe insanların indinde hakîr ve merdûd olduğu hâlde domuzun ve köpeğin indinde makbûl bir gıdâdır ve şeker ve helva gibidir.

32. Eğer pisler bu pislikleri yaparlarsa sular pâk etmeye teveccüh ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. Eğer pisler bu pislikleri yaparlarsa sular temizlemeye yönelirler.

Yani, nefsanî sıfatlarla kirlenmiş ve pis olanlar küfür ve zulüm pisliklerini yaparlarsa, berrak su hükmünde ve ruhanî olan peygamberler ve evliyalar da onları temizlemeye yönelirler. "Tenîden", burada yönelmek anlamındadır.

Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves ve pis olanlar küfür ve zulüm pisliklerini yaparlarsa berrak su mesâbesinde ve rûhânî olan enbiyâ ve evliyâ dahi onları temizlemeye teveccüh ederler. "Tenîden", burada teveccüh etmek ma'nâsınadır.

33. Gerçi yılanlar zehir saçıcılık ederler ve gerçi acılar bizi perîşân ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. Gerçi yılanlar zehir saçarlar ve gerçi acılar bizi perişan ederler.

Gerçi yılan gibi olan nefsanî ve cismanî kişiler, bizim inkârımız ile meşgul olarak zehir gibi olan kötü ahlâklarını ve inkâra dair olan kötü sözlerini etrafa saçarlar ve gerçi onların saçtıkları bu zehirler bizim iç dünyamızı etkiler ve perişan eder.

Gerçi yılan gibi olan nefsânî ve cismânî kimseler bizim inkârımız ile meşgül olarak zehir gibi olan kötü ahlâklarını ve inkâra dâir olan kötü sözlerini etrâfa saçarlar ve gerçi onların saçtıkları bu zehirler bizim bâtınımızı müteessir ve perîşân eder.

34. Arılar dağ ve kovan ve ağaç üzerinde baldan şeker dağarcığı koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. Arılar dağ, kovan ve ağaç üzerinde baldan şeker dağarcığı koyarlar.

"Nahl", bal arısı; "kündû", kovan; "enbân", dağarcık anlamlarındadır.

Yani, yılanlar mazhariyetleri (bir şeye mazhar olma, nail olma) gereği olarak zehir saçarlarsa, bal arıları hükmünde olan insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi bal gibi olan hakikatler ve ilahi bilgilerden şeker dağarcığı hükmündeki kitapları tasnif ederler. Ve sözler ve ifadeler ile bu ilim ve marifet ballarını kalplere ve dimağlara ulaştırırlar. Peygamberler ve evliyalar ise "Hâdî" (hidayet veren), "Nâfi" (fayda veren) ve "Mu'tî" (veren) gibi cemâlî isimlerin mazharı olup ilahi aşktan sarhoş olan kimselerin dimağlarının gıdasıdır.

"Nahl", bal arısı; "kündû", kovan; "enbân", dağarcık ma'nâlarınadır.

Ya'ni, yılanlar mazhariyetleri îcâbı olarak zehir saçarlarsa, bal arıları mesâbesinde olan insân-ı kâmiller dahi bal gibi olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden şeker dağarcığı mesâbesindeki kitabları tasnîf ederler. Ve elfâz ve ibâreler ile bu ilim ve ma'rifet ballarını kalblere ve dimâğlara îsâl ederler. enbiyâ ve evliyâ ise "Hâdî" ve "Nâfi" ve "Mu'tî" gibi esmâ-i cemâliyyenin mazharı olup aşk-ı ilâhîden sarhoş olan kimselerin dimağlarının gıdâsıdır.

31. Eğer pislik bizim indimizde zelîl olur ise domuza ve köpeğe şeker ve helva olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. Eğer pislik bizim katımızda değersiz olursa, domuza ve köpeğe şeker ve helva olur.

Yani, isimlerin özellikleri birbirine zıt ve karşıt olduğundan, bu zıt isimlerin tecelli yerleri de birbirine zıt olurlar. Örneğin, küfür ve inkâr kâfirin katında makbul iken müminin katında reddedilmiştir; aynı şekilde iman müminin katında makbul iken kâfirin ve inkârcının katında kınanmıştır. Bunun gibi, pislik ve leş insanların katında değersiz ve reddedilmiş olduğu hâlde, domuzun ve köpeğin katında makbul bir gıdadır ve şeker ve helva gibidir.

Ya'ni, hâssıyyet-i esmâ yekdiğerine zid ve mütekābil olduğundan bu zıd isimlerin mezâhiri dahi yekdiğerine zıd olurlar. Meselâ küfür ve inkâr kâfirin indinde makbûl ve mü'minin indinde merdûddur; ve kezâ îmân mü'minin indinde makbûl ve kâfirin ve münkirin indinde mezmûmdur. Bunun gibi pislik ve lâşe insanların indinde hakîr ve merdûd olduğu hâlde domuzun ve köpeğin indinde makbûl bir gıdâdır ve şeker ve helva gibidir.

32. Eğer pisler bu pislikleri yaparlarsa sular pâk etmeye teveccüh ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. Eğer pisler bu pislikleri yaparlarsa sular temizlemeye yönelirler.

Yani, nefsanî sıfatlarla kirlenmiş ve pis olanlar küfür ve zulüm pisliklerini yaparlarsa, berrak su hükmünde ve ruhanî olan peygamberler ve evliyalar da onları temizlemeye yönelirler. "Tenîden", burada yönelmek anlamındadır.

Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves ve pis olanlar küfür ve zulüm pisliklerini yaparlarsa berrak su mesâbesinde ve rûhânî olan enbiyâ ve evliyâ dahi onları temizlemeye teveccüh ederler. "Tenîden", burada teveccüh etmek ma'nâsınadır.

33. Gerçi yılanlar zehir saçıcılık ederler ve gerçi acılar bizi perîşân ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. Gerçi yılanlar zehir saçarlar ve gerçi acılar bizi perişan ederler.

Gerçi yılan gibi olan nefsanî ve cismanî kişiler, bizim inkârımız ile meşgul olarak zehir gibi olan kötü ahlâklarını ve inkâra dair olan kötü sözlerini etrafa saçarlar ve gerçi onların saçtıkları bu zehirler bizim iç dünyamızı etkiler ve perişan eder.

Gerçi yılan gibi olan nefsânî ve cismânî kimseler bizim inkârımız ile meşgül olarak zehir gibi olan kötü ahlâklarını ve inkâra dâir olan kötü sözlerini etrâfa saçarlar ve gerçi onların saçtıkları bu zehirler bizim bâtınımızı müteessir ve perîşân eder.

34. Arılar dağ ve kovan ve ağaç üzerinde baldan şeker dağarcığı koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. Arılar dağ, kovan ve ağaç üzerine baldan şeker dağarcığı koyarlar.

"Nahl", bal arısı; "kündû", kovan; "enbân", dağarcık anlamlarındadır. Yani, yılanlar mazhariyetleri (bir şeye mazhar olma, nail olma) gereği zehir saçarlarsa, bal arıları hükmünde olan insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) de bal gibi olan ilahi hakikatler ve marifetlerden (Allah'ı bilme) şeker dağarcığı hükmündeki kitapları tasnif ederler. Ve sözler ve ifadeler ile bu ilim ve marifet ballarını kalplere ve beyinlere ulaştırırlar.

"Nahl", bal arısı; "kündû", kovan; "enbân", dağarcık ma'nâlarınadır. Ya'ni, yılanlar mazhariyetleri îcâbı olarak zehir saçarlarsa, bal arıları mesâbesinde olan insân-ı kâmiller dahi bal gibi olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden şeker dağarcığı mesâbesindeki kitabları tasnîf ederler. Ve elfâz ve ibâreler ile bu ilim ve ma'rifet ballarını kalblere ve dimâğlara îsâl ederler.

35. Zehirler her ne kadar zehirlik ederlerse de, tiryaklar onları çabuk koparırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. Zehirler her ne kadar zehirleyici etki yapsalar da, tiryaklar onları çabukça ortadan kaldırırlar.

"Zehirler"den maksat, inkârcıların bâtıl düşünceleri ve bozuk inançlarıdır. "Tiryaklar"dan maksat ise, Allah dostlarının (evliyâullah) tasarrufudur (manevî gücü). Yani, bâtıl düşünce sahipleri ne kadar sözleriyle ve kitaplarıyla insanların zihinlerini zehirleseler de, insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tasarrufları (manevî güçleri) ve tiryaklarıyla o zehirleri çabucak def ederler.

Menkıbe: Nefahâtü'l-Üns'de nakledilmiştir ki: "Ulemâdan (âlimlerden) birisi nakletmiştir ki: "Şeyh Abdülkadir'in huzuruna vardım. Henüz delikanlıydım ve yanımda felsefî ilimlere dair bir kitap vardı. Şeyh benim kitabıma bakmadan ve adını sormadan: "Ey filan! Senin bu kitabın ne kötü bir arkadaştır! Git, bu kitabın yazılarını sil!" dedi. Ben şeyhin korkusundan, şeyhin huzurundan çıkayım, o kitabı eve bırakayım ve bir daha yanımda getirmeyeyim diye niyet ettim. Benim nefsim o kitabı silmekte gevşek davrandı. Çünkü o kitaptan bazı şeyler öğrenmiştim ve ben ona muhabbet etmiştim. Tam bu niyetle kalkmak istediğimde, şeyh bana baktı, bende bağlanmış gibi, kalkmaya takat kalmadı. Sonra dedi ki: "Kitabı bana ver!" Kitabımı açtığımda, bütün sayfalarını yazıdan boş gördüm. Şeyhin eline verdim. Onun yapraklarını çevirdi ve "Bu gibi kitap Kur'an'ın faziletlerindendir" dedi. Gördüm ki kitap güzel yazı ile yazılmış Fezâil-i Kur'ân'dır (Kur'an'ın Faziletleri). Ondan sonra dedi ki: "Kalbinde olmayan şeyi dilinle söylememeye tövbe ettin mi?" "Tövbe ettim" dedim. Ondan sonra: "Ayağa kalk!" dedi. Kalktım. O kitaptan ezberlediğim şeylerin hepsi hatırımdan silindi. Asla, şimdiye kadar da hatırıma gelmedi."

"Zehirler"den murâd, münkirlerin efkâr-ı bâtılesi ve i'tikādât-ı fâsidesidir. "Tiryaklar"dan murâd, evliyâullâhın tasarrufudur. Ya'ni, efkâr-ı bâtıle ashabı her ne kadar sözleriyle ve kitablarıyla ezhân-ı beşeri zehirlerler ise de insân-ı kâmiller tasarrufları tiryaklarıyla o zehirleri çabuk def' ederler.

Menkibe: Nefahâtü'l-Üns'de menkuldür ki: "Ulemâdan birisi nakletmiştir ki: "Şeyh Abdülkadir'in huzûruna vardım. Henüz delikanlı idim ve yanımda ulûm-i felâsifeden bir kitâb var idi. Şeyh benim kitabıma bakmadan ve adını sormadan: "Yâ filân! Senin bu kitabın ne fenâ arkadaştır! Git, bu kitâbın yazılarını sil!" dedi. Ben şeyhin korkusundan kasdettim ki, şeyhin huzûrundan çıkayım ve o kitâbı eve bırakayım ve bir daha yanımda beraber getirmeyeyim. Benim nefsim o kitabı silmekte müsâmaha etti. Zîrâ o kitâbdan ba'zı şeyler öğrenmiş idim ve ben ona muhabbet etmiş idim. Vaktâki bu niyet ile kalkmak istedim, şeyh bana baktı, bende bağlanmış gibi, kalkmağa tâkat kalmadı. Sonra dedi ki: "Kitâbı bana ver!" Vaktâki kitabımı açtım, bütün sayfalarını yazıdan hâlî gördüm. Şeyhin eline verdim. Onun yapraklarını çevirdi ve “Bu gibi kitâb fezâil-i Kur'ân'dır" dedi. Gördüm ki kitab güzel yazı ile yazılmış Fezâil-i Kur'ân'dır. Ondan sonra dedi ki: "Kalbinde olmayan şeyi dilin ile söylememeye tövbe ettin mi?" "Tövbe ettim" dedim. Ondan sonra: "Ayağa kalk!" dedi. Kalktım. O kitâbdan ezberlediğim şeylerin hepsi hâtırımdan silindi. Aslâ, şimdiye kadar da hâtırıma gelmedi."

36. Vaktaki bakasın bu cihân hep zerre zerre ile cenktir. Dîn kâfirlik ile olduğu gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Ne zaman ki bu cihana bakarsın, hep zerre zerre ile savaştadır. Din kâfirlikle olduğu gibi.

Yani, bu cihana dikkatle baktığın zaman, bütününü oluşturan zerrelerin birbirleriyle savaş ve kavga içinde olduğunu görürsün. Bunların savaşları ve kavgaları, dinin kâfirlikle savaşmasına benzer. Nasıl ki bu hâl, insan vücudunun incelenmesinde bilimsel olarak da sabit olmuştur. İnsan vücudunda birbirine zıt olan mikroplar arasında sürekli bir savaş meydana gelmektedir.

Ya'ni, bu cihâna dikkatle baktığın vakit hey'et-i mecmûasını teşkil eden zerrelerin birbirleriyle cenkte ve kavgada olduğunu görürsün. Bunların cenkleri ve kavgaları dînin kâfirlik ile cenk etmesine benzer. Nitekim bu hâl vücûd-i insânînin tedkîkinde fennen dahi sâbit olmuştur. Vücûd-i insânîde yekdiğerine muhâlif olan mikroplar arasında bir cenk-i dâimî vâki' olmaktadır.

35. Zehirler her ne kadar zehirlik ederlerse de, tiryâklar onları çabuk koparırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. Zehirler ne kadar zehirleseler de, tiryaklar onları çabuk giderirler.

"Zehirler"den kasıt, inkârcıların bâtıl fikirleri ve bozuk inançlarıdır. "Tiryaklar"dan kasıt ise, Allah dostlarının tasarrufudur (manevî gücü ve etkisi). Yani, bâtıl fikir sahipleri sözleriyle ve kitaplarıyla insanların zihinlerini ne kadar zehirleseler de, insân-ı kâmiller tasarruf tiryaklarıyla o zehirleri çabucak def ederler.

Menkıbe: Nefahâtü'l-Üns'te nakledilmiştir ki: "Ulemadan birisi nakletmiştir ki: "Şeyh Abdülkâdir'in huzuruna vardım. Henüz delikanlı idim ve yanımda felsefe ilimlerinden bir kitap vardı. Şeyh benim kitabıma bakmadan ve adını sormadan: "Ey filan! Senin bu kitabın ne kötü bir arkadaştır! Git, bu kitabın yazılarını sil!" dedi. Ben şeyhin korkusundan, şeyhin huzurundan çıkayım, o kitabı eve bırakayım ve bir daha yanımda getirmeyeyim diye düşündüm. Benim nefsim o kitabı silmekte gevşek davrandı. Çünkü o kitaptan bazı şeyler öğrenmiştim ve ben ona muhabbet etmiştim. Tam bu niyetle kalkmak istediğimde, şeyh bana baktı, bende bağlanmış gibi, kalkmaya takat kalmadı. Sonra dedi ki: "Kitabı bana ver!" Kitabımı açtığımda, bütün sayfalarını yazıdan boş gördüm. Şeyhin eline verdim. Onun yapraklarını çevirdi ve "Bu gibi kitap Kur'an'ın faziletleridir" dedi. Gördüm ki kitap güzel yazı ile yazılmış Kur'an'ın Faziletleri'dir. Ondan sonra dedi ki: "Kalbinde olmayan şeyi dilinle söylememeye tövbe ettin mi?" "Tövbe ettim" dedim. Ondan sonra: "Ayağa kalk!" dedi. Kalktım. O kitaptan ezberlediğim şeylerin hepsi hatırımdan silindi. Asla, şimdiye kadar da hatırıma gelmedi."

“Zehirler”den murâd, münkirlerin efkâr-ı bâtılesi ve i’tikâdât-ı fâsidesidir. “Tiryâklar”dan murâd, evliyâullâhın tasarrufudur. Ya’ni, efkâr-ı bâtıle ashâbı her ne kadar sözleriyle ve kitâblarıyla ezhân-ı beşerî zehirlerler ise de insân-ı kâmiller tasarrufları tiryâklarıyla o zehirleri çabuk def’ ederler.

Menkıbe: Nefahâtü’l-Üns’de menkuldür ki: “Ulemâdan birisi nakletmiştir ki: “Şeyh Abdülkâdir’in huzûruna vardım. Henüz delikanlı idim ve yanımda ulûm-i felâsifeden bir kitâb var idi. Şeyh benim kitâbıma bakmadan ve adını sormadan: “Yâ filân! Senin bu kitâbın ne fenâ arkadaştır! Git, bu kitâbın yazılarını sil!” dedi. Ben şeyhin korkusundan kasdettim ki, şeyhin huzûrundan çıkayım ve o kitâbı eve bırakayım ve bir daha yanımda berâber getirmeyeyim. Benim nefsim o kitâbı silmekte müsâmaha etti. Zîrâ o kitâbdan ba’zı şeyler öğrenmiş idim ve ben ona muhabbet etmiş idim. Vaktâki bu niyet ile kalkmak istedim, şeyh bana baktı, bende bağlanmış gibi, kalkmağa tâkat kalmadı. Sonra dedi ki: “Kitâbı bana ver!” Vaktâki kitâbımı açtım, bütün sayfalarını yazıdan hâlî gördüm. Şeyhin eline verdim. Onun yapraklarını çevirdi ve “Bu gibi kitâb fezâil-i Kur’ân’dır” dedi. Gördüm ki kitâb güzel yazı ile yazılmış Fezâil-i Kur’ân’dır. Ondan sonra dedi ki: “Kalbinde olmayan şeyi dilin ile söylememeye tövbe ettin mi?” “Tövbe ettim” dedim. Ondan sonra: “Ayağa kalk!” dedi. Kalktım. O kitâbdan ezberlediğim şeylerin hepsi hâtırımdan silindi. Aslâ, şimdiye kadar da hâtırıma gelmedi.”

36. Vaktâki bakasın bu cihân hep zerre zerre ile cenktir. Dîn kâfirlik ile olduğu gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Ne zaman ki bu cihana baksan, hep zerre zerre ile savaştadır. Din kâfirlikle olduğu gibi.

Yani, bu cihana dikkatle baktığın zaman, bütününü oluşturan zerrelerin birbirleriyle savaşta ve kavgada olduğunu görürsün. Bunların savaşları ve kavgaları, dinin kâfirlikle savaşmasına benzer. Nitekim bu hâl, insan vücudunun incelenmesinde bilimsel olarak da sabit olmuştur. İnsan vücudunda birbirine zıt olan mikroplar arasında sürekli bir savaş meydana gelmektedir.

Ya’ni, bu cihâna dikkatle baktığın vakit hey’et-i mecmûasını teşkil eden zerrelerin birbirleriyle cenkte ve kavgada olduğunu görürsün. Bunların cenkleri ve kavgaları dînin kâfirlik ile cenk etmesine benzer. Nitekim bu hâl vücûd-i insânînin tedkîkinde fennen dahi sâbit olmuştur. Vücûd-i insânîde yekdiğerine muhâlif olan mikroplar arasında bir cenk-i dâimî vâki’ olmaktadır.

37. O bir zerre sol tarafa ve o diğer zerre talebde sağ tarafa uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. O bir zerre sol tarafa ve o diğer zerre talepte sağ tarafa uçar.

"Sağ" ve "sol" ifadesi, zerrelerin karşıtlıklarını açıklamak içindir. Nasıl ki son bilimsel teorilere göre "atom" denilen zerrelerin pozitif ve negatif elektronlardan oluştuğu söz konusu olmaktadır; ve pozitif, negatifin zıddı ve karşıtıdır. Kısaca, her bir zerre, gerçek asıldan kendi varlığına ait feyzi (ilahi lütfu) almak konusunda birbirine karşıt talepte bulunur ve biri sola, diğeri sağa hareket eder. Ve bu hâl, isimlerin (Allah'ın isimlerinin) özelliklerinin birbirine zıt ve karşılıklı olmasındandır.

"Sağ" ve "sol" ta'bîri zerrelerin muhalefetlerini beyân içindir. Nitekim son nazariyyât-ı fenniyyeye göre "atom" ta'bîr olunan zerrelerin müsbet ve men-fi elektronlardan terekküb ettiği mevzû'-ı bahs olmaktadır; ve müsbet menfinin zıddı ve muhâlifidir. Velhâsıl her bir zerre asl-ı hakîkîden kendi varlığına âid feyzi almak hususunda birbirine muhâlif talebde bulunur ve biri sola ve diğeri sağa hareket eder. Ve bu hâl hâssıyyet-i esmânın yekdiğerine zıd ve mütekābil olmasındandır.

38. Bir zerre yukarı ve o diğer zerre baş aşağıdır. Meyilde onların fiilî cenklerini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. Bir zerre yukarı ve o diğer zerre baş aşağıdır. Meyilde onların fiilî savaşlarını gör!

Bir zerre yukarıya yönelirse, diğer zerre de baş aşağıya gider ve yönelme ve eğilim hususunda her ikisi fiilen birbirine karşıt hareket eder. Çünkü bu suret âlemi, fiiller âlemidir. Kuvvede (potansiyel olarak) var olan karşıtlıklar fiilen ortaya çıkar; ve fiilî karşıtlık ise duyu organlarıyla görülür. Onun için şerefli beyitte "gör" buyurulmuştur.

Bir zerre yukarıya müteveccih olursa, diğer zerre de baş aşağıya gider ve teveccüh ve meyil hususunda her ikisi fiilen birbirine muhalefet eder. Zîrâ bu âlem-i sûret âlem-i ef'âldir. Kuvvede olan muhalefetler fiilen zuhûr eder; ve muhalefet-i fiiliyye ise his gözüyle görülür. Onun için beyt-i şerîfte "gör" buyurulmuştur.

39. Fiilî olan cenk gizli olan cenktendir. Bu tehâlüfden o tehalüfü bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. Fiilî olan savaş, gizli olan savaştandır. Bu farklılıktan o farklılığı bil!

Fiilî olan savaş ve muhalefet, gizli ve kuvvede (potansiyel hâlde) olan savaş ve muhalefettendir. Bu sebeple, bu fiilî olan muhalefetten o gizli ve kuvvede olan savaşı ve muhalefeti bil! Ve o gizli olan muhalefet de esmâ (Allah'ın isimleri) muhalefetidir ki, duyu organlarıyla görülemez. Bunun için şerefli beyitte "bil!" buyurulmuştur. Çünkü görünen âlemden görünmeyen âleme akıl aracılığıyla geçilir.

Fiilî olan cenk ve muhalefet gizli ve kuvvede olan cenkden ve muhalefettendir. Binâenaleyh bu fiilî olan muhalefetten o gizli ve kuvvede olan cengi ve muhalefeti bil! Ve o gizli olan muhalefet dahi muhalefet-i esmâdır ki, his gözüyle görülemez. Bunun için beyt-i şerîfte "bil!" buyurulmuştur. Zîrâ zâhirden bâtına akıl vâsıtasıyla intikāl olunur.

40. Bir zerre ki o güneşte mahvoldu, onun cengi vasıf ve hesabdan dışarı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Bir zerre ki o güneşte yok oldu, onun savaşı vasıf ve hesaptan dışarı oldu.

"Güneş"ten kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Yani, bir zerre ki onun izafî varlığı hakiki varlıkta yok ve fani oldu, onun savaşı ve muhalefeti bu suret âleminde tavsife ve hesaba gelmez. Çünkü o zerre renk ve suret âleminden renksizlik ve suretsizlik âlemine geri dönmüştür. Nasıl ki Birinci cildin 2505 ve 2506 numaralarına denk gelen:

"Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'ni, bir zerre ki onun vücûd-i izâfîsi vücûd-i hakîkîde mahv ve fânî oldu, onun cengi ve muhalefeti bu âlem-i sûrette tavsîfe ve hesaba gelmez. Zîrâ o zerre renk ve sûret âleminden renksizlik ve sûretsizlik âlemine rücû' etmiştir. Nitekim I. cildin 2505 ve 2506 numaralarına musâdif olan:

37. O bir zerre sol tarafa ve o diğer zerre talebde sağ tarafa uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. O bir zerre sol tarafa ve o diğer zerre talepte sağ tarafa uçar.

"Sağ" ve "sol" ifadesi, zerrelerin karşıtlıklarını açıklamak içindir. Nasıl ki son bilimsel teorilere göre "atom" denilen zerrelerin pozitif ve negatif elektronlardan oluştuğu söz konusu olmaktadır; ve pozitif, negatifin zıddı ve karşıtıdır. Kısaca, her bir zerre, gerçek asıldan kendi varlığına ait feyzi (ilahi lütfu) almak konusunda birbirine karşıt talepte bulunur ve biri sola, diğeri sağa hareket eder. Ve bu hâl, isimlerin (Allah'ın isimlerinin) özelliklerinin birbirine zıt ve karşılıklı olmasındandır.

"Sağ" ve "sol" ta'bîri zerrelerin muhalefetlerini beyân içindir. Nitekim son nazariyyât-ı fenniyyeye göre "atom" ta'bîr olunan zerrelerin müsbet ve men-fi elektronlardan terekküb ettiği mevzû'-ı bahs olmaktadır; ve müsbet menfinin zıddı ve muhâlifidir. Velhâsıl her bir zerre asl-ı hakîkîden kendi varlığına âid feyzi almak hususunda birbirine muhâlif talebde bulunur ve biri sola ve diğeri sağa hareket eder. Ve bu hâl hâssıyyet-i esmânın yekdiğerine zıd ve mütekābil olmasındandır.

38. Bir zerre yukarı ve o diğer zerre baş aşağıdır. Meyilde onların fiilî cenklerini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. Bir zerre yukarı ve o diğer zerre baş aşağıdır. Meyilde onların fiilî savaşlarını gör!

Bir zerre yukarıya yönelirse, diğer zerre de baş aşağıya gider ve yönelme ve eğilim hususunda her ikisi fiilen birbirine karşıt hareket eder. Çünkü bu suret âlemi, fiiller âlemidir. Kuvvede (potansiyel olarak) var olan karşıtlıklar fiilen ortaya çıkar; ve fiilî karşıtlık ise duyu organlarıyla görülür. Onun için şerefli beyitte "gör" buyurulmuştur.

Bir zerre yukarıya müteveccih olursa, diğer zerre de baş aşağıya gider ve teveccüh ve meyil hususunda her ikisi fiilen birbirine muhalefet eder. Zîrâ bu âlem-i sûret âlem-i ef'âldir. Kuvvede olan muhalefetler fiilen zuhûr eder; ve muhalefet-i fiiliyye ise his gözüyle görülür. Onun için beyt-i şerîfte "gör" buyurulmuştur.

39. Fiilî olan cenk gizli olan cenktendir. Bu tehâlüfden o tehalüfü bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. Fiilî olan savaş, gizli olan savaştandır. Bu farklılıktan o farklılığı bil!

Fiilî olan savaş ve muhalefet, gizli ve kuvvede (potansiyel hâlde) olan savaş ve muhalefettendir. Bu sebeple, bu fiilî olan muhalefetten o gizli ve kuvvede olan savaşı ve muhalefeti bil! Ve o gizli olan muhalefet de esmâ (Allah'ın isimleri) muhalefetidir ki, duyu organlarıyla görülemez. Bunun için şerefli beyitte "bil!" buyurulmuştur. Çünkü görünen âlemden görünmeyen âleme akıl aracılığıyla geçilir.

Fiilî olan cenk ve muhalefet gizli ve kuvvede olan cenkden ve muhalefettendir. Binâenaleyh bu fiilî olan muhalefetten o gizli ve kuvvede olan cengi ve muhalefeti bil! Ve o gizli olan muhalefet dahi muhalefet-i esmâdır ki, his gözüyle görülemez. Bunun için beyt-i şerîfte "bil!" buyurulmuştur. Zîrâ zâhirden bâtına akıl vâsıtasıyla intikāl olunur.

40. Bir zerre ki o güneşte mahvoldu, onun cengi vasıf ve hesabdan dışarı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Bir zerre ki o güneşte yok oldu, onun savaşı vasıf ve hesaptan dışarı oldu.

"Güneş"ten kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Yani, bir zerre ki onun izafî varlığı hakiki varlıkta yok ve fani oldu, onun savaşı ve muhalefeti bu suret âleminde tavsife ve hesaba gelmez. Çünkü o zerre renk ve suret âleminden renksizlik ve suretsizlik âlemine geri dönmüştür. Nasıl ki Birinci cildin 2505 ve 2506 numaralarına denk gelen:

"Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'ni, bir zerre ki onun vücûd-i izâfîsi vücûd-i hakîkîde mahv ve fânî oldu, onun cengi ve muhalefeti bu âlem-i sûrette tavsîfe ve hesaba gelmez. Zîrâ o zerre renk ve sûret âleminden renksizlik ve sûretsizlik âlemine rücû' etmiştir. Nitekim I. cildin 2505 ve 2506 numaralarına musâdif olan:

41. Vaktaki zerreden nefs ve nefes mahvoldu, şimdi onun cengi ancak güneşin cengidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. Ne zaman ki zerreden nefs ve nefes yok oldu, şimdi onun savaşı ancak güneşin savaşıdır.

"Zerre"den kasıt, insana ait belirginleşme (taayyün-i beşerî); "nefs"ten kasıt, zerrenin özü; "nefes"ten kasıt, zerrenin sıfatı; "güneş"ten kasıt ise hakiki varlıktır. Yani, zerre hükmünde olan insanın özü ve sıfatı hakiki varlığın özünde ve sıfatında yok olduğu ve fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) mertebesine geldiği zaman, eğer bu hâl içinde ondan çevresine karşı bir muhalefet ortaya çıkarsa, onun muhalefeti hakiki varlığın muhalefeti olur; ve bu mertebeye "kurb-i ferâiz" (farzlarla yakınlık) derler. وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) yani "Ey resûlüm! Attığın vakit sen atmadın, aksine Yüce Allah attı" ve إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ (Fetih, 48/10) yani "Sana biat edenler ancak Allah'a biat ederler" ayet-i kerimelerinde bu makama işaret buyrulur.

"Zerre"den murâd, taayyün-i beşerî, "nefs"ten murâd, zerrenin zâtı ve "nefes"den murâd, zerrenin sıfatı, "güneş"den murâd, vücûd-i hakîkîdir. Ya'ni, zerre mesâbesinde olan beşerin zâtı ve sıfatı vücûd-i hakîkînin zâtında ve sıfatında mahvolduğu ve fenâ-fillah mertebesine geldiği vakit, eğer bu hâl içinde ondan muhîtine karşı bir muhalefet zuhûr ederse onun muhâlefeti vücûd-i hakîkînin muhalefeti olur; ve bu mertebeye "kurb-i ferâiz" derler. وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni "Ey resûlüm! Attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh Teâlâ attı" ve إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ (Fetih, 48/10) ya'ni "Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat ederler" âyet-i kerîmelerinde bu makāma işâret buyurulur.

42. Ondan hareket ve tab' ve sükûn gitti. Neden? "İnnâ ileyhi raciûn!"dan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Ondan hareket, tabiat ve sükûnet gitti. Neden? "Şüphesiz biz O'na döneceğiz!"den.

Yani, o zerreden kendiliğinden meydana gelen hareket, tabiat ve sükûnet yok olup, artık onun fiilleri, sıfatları ve hareketleri Hak ile meydana geldi. Bu neden böyle oldu? "Şüphesiz biz O'na döneceğiz!" (Bakara, 2/156) ayet-i kerimesinde açıklanan anlamın o zerreden fiilen ortaya çıkmasından dolayı böyle oldu.

Ya'ni, o zerreden kendiliği ile vâki' olan hareket ve tabîat ve sükûnet zâil olup, artık onun ef'âli ve sıfatı ve harekâtı Hak ile vâki' oldu. Bu neden böyle oldu? إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Bakara, 2/156) ya'ni "Biz muhakkak Hakk'a dönücüleriz!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan ma'nânın o zerreden fiilen zuhûrundan dolayı böyle oldu.

43. Biz senin bahrine kendimizden râci' olduk; ve aslın rada'ından müsterzı' olduk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. Biz senin denizine kendimizden döndük; ve aslının sütünden rızıklandık.

Bu kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlaşma) makamında bulunan insân-ı kâmillerin zerre kadar olan taayyünleri (belirginleşmeleri) derler ki: "Ey Allah'ım! Biz senin varlığının deryasına bu izafî varlık

Bu kurb-i ferâiz makāmında bulunan kâmillerin zerre mesâbesinde olan taayyünleri derler ki: "İlâhî! Biz senin varlığının deryâsına bu vücûd-i izâfi

41. Vaktaki zerreden nefs ve nefes mahvoldu, şimdi onun cengi ancak güneşin cengidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. Zerrede nefs ve nefes yok olduğunda, şimdi onun savaşı ancak güneşin savaşıdır.

"Zerre"den kasıt, beşerî taayyün (belirginleşme); "nefs"ten kasıt, zerrenin zâtı; "nefes"ten kasıt, zerrenin sıfatı; "güneş"ten kasıt ise hakiki varlıktır. Yani, zerre hükmünde olan insanın zâtı ve sıfatı, hakiki varlığın zâtında ve sıfatında yok olduğu ve fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) mertebesine ulaştığı zaman, eğer bu hâl içinde ondan çevresine karşı bir muhalefet ortaya çıkarsa, onun muhalefeti hakiki varlığın muhalefeti olur. Bu mertebeye "kurb-i ferâiz" (farzlarla yakınlık) derler. `وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى` (Enfâl, 8/17) yani "Ey Resûlüm! Attığın zaman sen atmadın, aksine Yüce Allah attı" ve `إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ` (Feth, 48/10) yani "Sana biat edenler ancak Allah'a biat ederler" ayet-i kerimelerinde bu makama işaret buyrulur.

"Zerre"den murâd, taayyün-i beşerî, "nefs"ten murâd, zerrenin zâtı ve "nefes"den murâd, zerrenin sıfatı, "güneş"den murâd, vücûd-i hakîkîdir. Ya'ni, zerre mesâbesinde olan beşerin zâtı ve sıfatı vücûd-i hakîkînin zâtında ve sıfatında mahvolduğu ve fenâ-fillah mertebesine geldiği vakit, eğer bu hâl içinde ondan muhîtine karşı bir muhalefet zuhûr ederse onun muhâlefeti vücûd-i hakîkînin muhalefeti olur; ve bu mertebeye "kurb-i ferâiz" derler. `وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى` (Enfâl, 8/17) ya'ni "Ey resûlüm! Attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh Teâlâ attı" ve `إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ` (Feth, 48/10) ya'ni "Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat ederler" âyet-i kerîmelerinde bu makāma işâret buyurulur.

42. Ondan hareket ve tab' ve sükûn gitti. Neden? "İnnâ ileyhi raciûn!"dan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Ondan hareket, tabiat ve sükûnet gitti. Neden? "Şüphesiz biz O'na döneceğiz!"den.

Yani, o zerreden kendiliğinden meydana gelen hareket, tabiat ve sükûnet yok olup, artık onun fiilleri, sıfatı ve hareketleri Hak ile meydana geldi. Bu neden böyle oldu? `إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ` (Bakara, 2/156) yani "Biz muhakkak Hakk'a dönücüleriz!" ayet-i kerimesinde açıklanan anlamın o zerreden fiilen ortaya çıkmasından dolayı böyle oldu.

Ya'ni, o zerreden kendiliği ile vâki' olan hareket ve tabîat ve sükûnet zâil olup, artık onun ef'âli ve sıfatı ve harekâtı Hak ile vâki' oldu. Bu neden böyle oldu? `إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ` (Bakara, 2/156) ya'ni "Biz muhakkak Hakk'a dönücüleriz!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan ma'nânın o zerreden fiilen zuhûrundan dolayı böyle oldu.

43. Biz senin bahrine kendimizden râci' olduk; ve aslın rada'ından müsterzı' olduk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. Biz senin denizine kendimizden döndük; ve aslın sütünden süt emmeyi istedik.

Bu kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlaşma) makamında bulunan insân-ı kâmillerin zerre kadar olan belirlenimleri derler ki: "Ey Allah'ım! Biz senin varlığının deryasına, bu izafî varlık âleminde bize ihsan etmiş olduğun kendiliğimizden ve bizliğimizden dönmek suretiyle ulaştık; ve asıl olan senin hakiki varlığından süt emmek için süt emmeyi isteyen olduk. Yani, fer'î (ikincil) olan izafî varlık âleminden yemek, içmek ve kuvvet almak istemedik. Ancak güç ve kuvveti senden almak istedik ve fer'î olan izafî varlık âlemini aradan kaldırdık.

Bu kurb-i ferâiz makāmında bulunan kâmillerin zerre mesâbesinde olan taayyünleri derler ki: "İlâhî! Biz senin varlığının deryâsına bu vücûd-i izâfi âleminde bize ihsân etmiş olduğun kendiliğimizden ve bizliğimizden rücû' etmek sûretiyle vâsıl olduk; ve asıl olan senin vücûd-i hakîkînden süt emmek için süt emmeyi isteyici olduk. Ya'ni fer' olan vücûd-i izâfî âleminden yemek ve içmek ve kuvvet almak istemedik. Ancak havl ve kuvveti senden almak istedik ve fer' olan vücûd-i izâfî âlemini aradan tayy ettik.

44. Ey guldan yolun fürû'unda kalmış olan! Ey usûlsüz! Usûlden az laf söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Ey gül dalının fer'inde kalmış olan! Ey usûlsüz! Usûlden az laf söyle!

Ey gülyabânî (cin, şeytan) hükmünde olan nefis ve şeytanın aldatmasından dolayı Hak yolunun fer'leri (ikincil derecedeki meseleleri) olan izafî varlık âleminin hayallerinde kalmış olan noksan insan! Ey hakiki asıldan süt emmemiş olan usûlsüz! Sülûk (tasavvuf yolculuğu) usûlünden az laf söyle! Bu şerefli beyit, kurb-i ferâiz (farz ibadetlerle Allah'a yakınlaşma) mertebesinde bulunan kâmillerin, sâlikleri teşvik etmek için yazdıkları kitaplardaki sülûk hallerine dair sözleri ezberleyip hakikatlerini anlamadıkları halde şuna buna marifet satanlara ve mürşidlik davasında bulunanlara hitaptır. Nasıl ki I. cildin 324 numarasına denk gelen: حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی ز آن فسون yani "Bir saf adama o efsundan okumak için, alçak adam, dervişlerin sözlerini çalar!" buyurulmuştu.

Ey gülyabânî mesâbesinde olan nefis ve şeytanın iğvâsından dolayı Hak yolunun fer'leri olan vücûd-i izâfî âleminin hayâlâtında kalmış olan insân-ı nâkıs! Ey asl-ı hakîkîden süt emmemiş olan usûlsüz! Usûl-i sülükten az lâf söyle! Bu beyt-i şerîf kurb-i ferâiz mertebesinde bulunan kâmillerin sâlikleri teşvîken yazdıkları kitablarda ahvâl-i sülûke dâir olan sözleri ezberleyip hakîkatlerini anlamadıkları hâlde şuna buna ma'rifet satanlara ve mürşidlik da'vâsında bulunanlara hitâbdır. Nitekim I. cildin 324 numarasına müsâdif olan: حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی ز آن فسون ya'ni "Bir sâf adama o füsûndan okumak için, alçak adam, dervîşlerin sözlerini çalar!" buyurulmuş idi.

45. Bizim cengimiz ve sulhümüz nûr-ı aynda bizden değildir, iki parmak arasındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Bizim savaşımız ve barışımız, varlığımızın özünde bizden değildir, iki parmak arasındadır.

"Ayn", burada "zât" anlamındadır. İkinci mısrada "Benî-Âdem'in kalpleri Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Yani, bizim barışımız ve savaşımız, uyumumuz ve karşıtlığımız Hakk'ın Zât'ının varlık nuru içinde meydana gelir. Bizim vehmedilmiş varlıklarımızdan değildir. Rahmân'ın parmakları mesabesinde olan isimlerinden ve sıfatlarından cemâlî ve celâlî olan iki parmağından, yani sıfatlarındandır. Yüce Allah, cemâlî ve celâlî isimlerinin eserleriyle bizim kalplerimizi dilediği gibi döndürür.

"Ayn", burada "zât" ma'nâsınadır. İkinci mısra'da ان قلوب بنى آدم بين العصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'ni "Benî-Âdem'in kalbleri Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'ni, bizim sulhümüz ve cengimiz ve muvafakatımız ve muhalefetimiz Zât-ı Hakk'ın nûr-ı vücûdu içinde vâki'dir. Bizim vücûdât-ı mevhûmemizden değildir. Rahman'ın parmakları mesâbesinde olan isimlerinden ve sıfatlarından cemâlî ve celâlî olan iki parmaklarından ya'ni sıfatlarındandır. Hak Teâlâ esmâ-i cemâliyye ve celâliyyesi âsârıyla bizim kalblerimizi dilediği gibi döndürür.

46. Fiilî cenk, tab'î cenk, kavlî cenk, cüzler arasında korkunç bir harbdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Fiilî savaş, tabiî savaş, sözlü savaş, parçalar arasında korkunç bir savaştır.

Bu suret âleminde parçalar, yani eşyalar arasındaki fiilî, tabiî ve sözlü savaşlar ve muhalefetler korkunç ve ardı arası kesilmeyen bir savaştır. Savaş ve âleminde bize ihsan etmiş olduğun kendiliğimizden ve bizliğimizden geri dönmek suretiyle ulaştık; ve asıl olan senin hakikî varlığından süt emmek için süt emmeyi isteyen olduk. Yani fer' (ikincil) olan izafî varlık âleminden yemek ve içmek ve kuvvet almak istemedik. Ancak güç ve kuvveti senden almak istedik ve fer' olan izafî varlık âlemini aradan kaldırdık.

Bu âlem-i sûrette cüzler ya'ni eşyâ arasındaki fiilî ve tab'î ve kavlî olan cenkler ve muhalefetler korkunç ve ardı arası kesilmez bir harbdir. Cenk ve âleminde bize ihsân etmiş olduğun kendiliğimizden ve bizliğimizden rücû' etmek sûretiyle vâsıl olduk; ve asıl olan senin vücûd-i hakîkînden süt emmek için süt emmeyi isteyici olduk. Ya'ni fer' olan vücûd-i izâfî âleminden yemek ve içmek ve kuvvet almak istemedik. Ancak havl ve kuvveti senden almak istedik ve fer' olan vücûd-i izâfî âlemini aradan tayy ettik.

44. Ey guldan yolun fürû'unda kalmış olan! Ey usûlsüz! Usûlden az laf söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Ey gül dalının fer'inde kalmış olan! Ey usûlsüz! Usûlden az laf söyle!

Ey gülyabânî (cin, şeytan) hükmünde olan nefis ve şeytanın aldatmasından dolayı Hak yolunun fer'leri (ikincil derecedeki meseleleri) olan izafî varlık âleminin hayallerinde kalmış olan noksan insan! Ey hakiki asıldan süt emmemiş olan usûlsüz! Sülûk (tasavvuf yolculuğu) usûlünden az laf söyle! Bu şerefli beyit, kurb-i ferâiz (farz ibadetlerle Allah'a yakınlaşma) mertebesinde bulunan kâmillerin, sâlikleri teşvik etmek için yazdıkları kitaplardaki sülûk hallerine dair sözleri ezberleyip hakikatlerini anlamadıkları halde şuna buna marifet satanlara ve mürşidlik davasında bulunanlara hitaptır. Nasıl ki I. cildin 324 numarasına denk gelen: حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی ز آن فسون yani "Bir saf adama o efsundan okumak için, alçak adam, dervişlerin sözlerini çalar!" buyurulmuştu.

Ey gülyabânî mesâbesinde olan nefis ve şeytanın iğvâsından dolayı Hak yolunun fer'leri olan vücûd-i izâfî âleminin hayâlâtında kalmış olan insân-ı nâkıs! Ey asl-ı hakîkîden süt emmemiş olan usûlsüz! Usûl-i sülükten az lâf söyle! Bu beyt-i şerîf kurb-i ferâiz mertebesinde bulunan kâmillerin sâlikleri teşvîken yazdıkları kitablarda ahvâl-i sülûke dâir olan sözleri ezberleyip hakîkatlerini anlamadıkları hâlde şuna buna ma'rifet satanlara ve mürşidlik da'vâsında bulunanlara hitâbdır. Nitekim I. cildin 324 numarasına müsâdif olan: حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی ز آن فسون ya'ni "Bir sâf adama o füsûndan okumak için, alçak adam, dervîşlerin sözlerini çalar!" buyurulmuş idi.

45. Bizim cengimiz ve sulhümüz nûr-ı aynda bizden değildir, iki parmak arasındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Bizim savaşımız ve barışımız, varlığımızın özünde bizden değildir, iki parmak arasındadır.

"Ayn", burada "zât" anlamındadır. İkinci mısrada "Benî-Âdem'in kalpleri Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Yani, bizim barışımız ve savaşımız, uyumumuz ve karşıtlığımız Hakk'ın Zât'ının varlık nuru içinde meydana gelir. Bizim vehmedilmiş varlıklarımızdan değildir. Rahmân'ın parmakları mesabesinde olan isimlerinden ve sıfatlarından cemâlî ve celâlî olan iki parmağından, yani sıfatlarındandır. Yüce Allah, cemâlî ve celâlî isimlerinin eserleriyle bizim kalplerimizi dilediği gibi döndürür.

"Ayn", burada "zât" ma'nâsınadır. İkinci mısra'da ان قلوب بنى آدم بين العصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'ni "Benî-Âdem'in kalbleri Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'ni, bizim sulhümüz ve cengimiz ve muvafakatımız ve muhalefetimiz Zât-ı Hakk'ın nûr-ı vücûdu içinde vâki'dir. Bizim vücûdât-ı mevhûmemizden değildir. Rahman'ın parmakları mesâbesinde olan isimlerinden ve sıfatlarından cemâlî ve celâlî olan iki parmaklarından ya'ni sıfatlarındandır. Hak Teâlâ esmâ-i cemâliyye ve celâliyyesi âsârıyla bizim kalblerimizi dilediği gibi döndürür.

46. Fiilî cenk, tab'î cenk, kavlî cenk, cüzler arasında korkunç bir harbdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Fiilî savaş, tabiî savaş, sözlü savaş, parçalar arasında korkunç bir savaştır.

Bu suret âleminde parçalar, yani eşyalar arasındaki fiilî, tabiî ve sözlü savaşlar ve muhalefetler korkunç ve ardı arası kesilmez bir savaştır. Savaş ve ihtilaflar cansız varlıklar ve bitkiler arasında tabiî olarak; hayvanlar arasında tabiî ve fiilî olarak; insanlar arasında ise tabiî, fiilî ve sözlü olarak meydana gelir.

Bu âlem-i sûrette cüzler ya'ni eşyâ arasındaki fiilî ve tab'î ve kavlî olan cenkler ve muhalefetler korkunç ve ardı arası kesilmez bir harbdir. Cenk ve ihtilafât cemâdât ve nebâtât arasında tab'an ve hayvânât arasında tab'an ve fiilen ve insanlar arasında tab'an ve fiilen ve kavlen vâki' olur.

47. Bu cihân bu cenkten kāim oluyor. Hallolmak için anâsıra bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. Bu cihan bu savaştan ayakta duruyor. Çözülmek için ana unsurlara bak!

Bu sebeple bu suret âleminin ayakta durması ve devamı savaş ve ihtilaftan kaynaklanıyor. Bu zor görünen meselenin çözümünü istersen ana unsurların hallerine bak! Örneğin, hep ateş olsa ve onun tabiatı gereği zıddı olan su olmasa hiçbir suret var olmaz. Aynı şekilde, hep su olsa ve hiç ateş ve hararet olmasa âlem donar ve hiçbir imar meydana gelmez; ve toprak ve hava olmasa yine imar oluşmaz. Bunlar bileşik ana unsurlardır. Kimyada isimleri zikredilen basit ana unsurların karışımları ve ihtilafları da böyledir; ve pozitif ve negatif elektriklerin ihtilafları da ortadadır.

Binâenaleyh bu sûret âleminin kıyâmı ve devamı cenk ve ihtilaftan neş'et ediyor. Bu müşkil görünen mes'elenin hallini istersen anâsırın ahvâline bak! Meselâ hep ateş olsa ve onun tab'an muhâlifi olan su olmasa hiçbir sûret mevcûd olmaz. Ve kezâ hep su olsa ve hiç ateş ve harâret olmasa âlem incimâd eder ve hiçbir ma'mûriyet vücûda gelmez; ve toprak ve hava olmasa yine ma'mûriyet hâsıl olmaz. Bunlar anâsır-ı mürekkebedir. Kimyâda isimleri zikrolunan anâsır-ı basîtanın imtizâcât ve ihtilafatı da böyledir; ve müsbet ve menfi olan elektriklerin ihtilafatı da meydandadır.

48. Dört unsur dört kavî direktir ki, onların üzerinde dünyanın tavanı müstevîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Dört unsur, dünyanın tavanının üzerinde durduğu dört güçlü direktir.

Bu suret âlemi olan dünyanın tavanı, ateş, su, toprak ve havadan oluşan dört bileşik unsurdan meydana gelmiştir; ve bu dört bileşik unsur, dünya tavanının dört güçlü direğidir. Nasıl ki terimde buna "erkân-ı erbaa" (dört rükün) da derler. Ve bu dört unsur, basit unsurların birbirine karışmasından ve ayrışmasından oluşmuştur. Nasıl ki ateş ve su, tabiî hikmet açısından birbirinin zıddıdır, fakat kimya açısından aynı unsurların ürünleridir. Çünkü bugünkü günde küremizin etrafında dalgalanan okyanus, hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmuştur.

Bu sûret âlemi olan dünyânın tavanı ateş, su, toprak ve havadan ibaret olan dört anâsır-ı mürekkebden tesviye olunmuştur; ve bu dört anâsır-ı mürekkeb dünyâ tavanının dört kuvvetli direğidir. Nitekim ıstılâhda buna "erkân-ı erbaa" dahi derler. Ve bu dört anâsır, anâsır-ı basîtanın yekdiğerine imtizâcât ve ihtilafatından husûle gelmiştir. Nitekim ateş ve su hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından birbirinin zıddıdır, fakat kimyâ nokta-i nazarından aynı anâsırın muhassalalarıdır. Zîrâ bugünkü günde küremizin etrafında dalgalanan bahr-i muhît müvellidü'l-mâ' ve müvellidü'l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir.

49. Her bir direk o diğerini kırıcıdır. Su direği o şerer direğini kırıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. Her bir direk o diğerini kırıcıdır. Su direği o şerare direğini kırıcıdır.

"Şerer", kıvılcım anlamına gelen "şerere" ve "şerâre"nin çoğuludur; burada ateşten kinayedir. Yani, tabiatları birbirinin zıddı olan bu dört direk birbirini kırıcı ve yıkıcıdır. Örneğin su direği ateş direğini kırıcı ve söndürücüdüdür. Çünkü suyun tabiatı soğuk ve yaştır; ve ateşin tabiatı onun zıddı olan sıcak ve kurudur; ve aynı şekilde havanın tabiatı sıcak ve yaştır. Çünkü hidrojen ile ihtilaflar cansızlar ve bitkiler arasında doğuştan ve hayvanlar arasında doğuştan ve fiilen ve insanlar arasında doğuştan, fiilen ve sözle meydana gelir.

"Şerer", kıvılcım ma'nâsına olan "şerere" ve "şerâre"nin cem'idir, burada ateşten kinâyedir. Ya'ni, tabîatleri birbirinin zıddı olan bu dört direk birbirini kırıcı ve yıkıcıdır. Meselâ su direği ateş direğini kırıcı ve söndürücüdür. Çünkü suyun tabîati soğuk ve yaştır; ve ateşin tabîati onun zıddı olan sıcak ve kurudur; ve kezâ havanın tabîati sıcak ve yaştır. Çünkü müvellidü'l-mâ' ile ihtilafât cemâdât ve nebâtât arasında tab'an ve hayvânât arasında tab'an ve fiilen ve insanlar arasında tab'an ve fiilen ve kavlen vâki' olur.

47. Bu cihân bu cenkten kāim oluyor. Hallolmak için anâsıra bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. Bu cihan bu savaştan ayakta duruyor. Çözülmek için ana unsurlara bak!

Bu sebeple bu suret âleminin ayakta durması ve devamı savaş ve ihtilaftan kaynaklanıyor. Bu zor görünen meselenin çözümünü istersen ana unsurların hallerine bak! Örneğin, hep ateş olsa ve onun tabiatı gereği zıddı olan su olmasa hiçbir suret var olmaz. Aynı şekilde, hep su olsa ve hiç ateş ve hararet olmasa âlem donar ve hiçbir imar meydana gelmez; ve toprak ve hava olmasa yine imar oluşmaz. Bunlar bileşik ana unsurlardır. Kimyada isimleri zikredilen basit ana unsurların karışımları ve ihtilafları da böyledir; ve pozitif ve negatif elektriklerin ihtilafları da ortadadır.

Binâenaleyh bu sûret âleminin kıyâmı ve devamı cenk ve ihtilaftan neş'et ediyor. Bu müşkil görünen mes'elenin hallini istersen anâsırın ahvâline bak! Meselâ hep ateş olsa ve onun tab'an muhâlifi olan su olmasa hiçbir sûret mevcûd olmaz. Ve kezâ hep su olsa ve hiç ateş ve harâret olmasa âlem incimâd eder ve hiçbir ma'mûriyet vücûda gelmez; ve toprak ve hava olmasa yine ma'mûriyet hâsıl olmaz. Bunlar anâsır-ı mürekkebedir. Kimyâda isimleri zikrolunan anâsır-ı basîtanın imtizâcât ve ihtilafatı da böyledir; ve müsbet ve menfi olan elektriklerin ihtilafatı da meydandadır.

48. Dört unsur dört kavî direktir ki, onların üzerinde dünyanın tavanı müstevîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Dört unsur, dünyanın tavanının üzerinde durduğu dört güçlü direktir.

Bu suret âlemi olan dünyanın tavanı, ateş, su, toprak ve havadan oluşan dört bileşik unsurdan meydana gelmiştir; ve bu dört bileşik unsur, dünya tavanının dört güçlü direğidir. Nasıl ki terimde buna "erkân-ı erbaa" (dört rükün) da derler. Ve bu dört unsur, basit unsurların birbirine karışmasından ve ayrışmasından oluşmuştur. Nasıl ki ateş ve su, tabiî hikmet açısından birbirinin zıddıdır, fakat kimya açısından aynı unsurların ürünleridir. Çünkü bugünkü günde küremizin etrafında dalgalanan okyanus, hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmuştur.

Bu sûret âlemi olan dünyânın tavanı ateş, su, toprak ve havadan ibaret olan dört anâsır-ı mürekkebden tesviye olunmuştur; ve bu dört anâsır-ı mürekkeb dünyâ tavanının dört kuvvetli direğidir. Nitekim ıstılâhda buna "erkân-ı erbaa" dahi derler. Ve bu dört anâsır, anâsır-ı basîtanın yekdiğerine imtizâcât ve ihtilafatından husûle gelmiştir. Nitekim ateş ve su hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından birbirinin zıddıdır, fakat kimyâ nokta-i nazarından aynı anâsırın muhassalalarıdır. Zîrâ bugünkü günde küremizin etrafında dalgalanan bahr-i muhît müvellidü'l-mâ' ve müvellidü'l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir.

49. Her bir direk o diğerini kırıcıdır. Su direği o şerer direğini kırıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. Her bir direk o diğerini kırıcıdır. Su direği o şerer direğini kırıcıdır.

"Şerer", kıvılcım anlamına gelen "şerere" ve "şerâre"nin çoğuludur; burada ateşten kinayedir. Yani, tabiatları birbirinin zıddı olan bu dört direk birbirini kırıcı ve yıkıcıdır. Örneğin su direği ateş direğini kırıcı ve söndürücüdür. Çünkü suyun tabiatı soğuk ve yaştır; ve ateşin tabiatı onun zıddı olan sıcak ve kurudur; ve aynı şekilde havanın tabiatı sıcak ve yaştır. Çünkü hidrojen ve oksijeni içerir; ve toprağın tabiatı soğuk ve kurudur; ve su, hava ve toprak basit cisimlerin sıvı, gaz ve katı hallerinin terkibinden ibarettir. Hararet bunlarda mevcuttur. Bu sebeple bunların her birinde birbirine uygun olan tabiatlar olduğu gibi birbirine zıt olan tabiatlar da mevcuttur. Zıt olan tabiatlar sebebiyle aralarında daima savaş ve anlaşmazlık vardır. Ve insan vücudu da bu dört temel unsurdan yaratılmıştır.

"Şerer", kıvılcım ma'nâsına olan "şerere" ve "şerâre"nin cem'idir, burada ateşten kinâyedir. Ya'ni, tabîatleri birbirinin zıddı olan bu dört direk birbirini kırıcı ve yıkıcıdır. Meselâ su direği ateş direğini kırıcı ve söndürücüdür. Çünkü suyun tabîati soğuk ve yaştır; ve ateşin tabîati onun zıddı olan sıcak ve kurudur; ve kezâ havanın tabîati sıcak ve yaştır. Çünkü müvellidü'l-mâ' ile müvellidü'l-humûzayı hâvîdir; ve toprağın tabîati soğuk ve kurudur; ve su, hava ve toprak ecsâm-i basîtanın mâyi' ve gaz ve sulb hallerinde terkîbinden ibârettir. Harâret bunlarda mündericdir. Binâenaleyh bunların her birinde birbirine muvâfık olan tabîatlar olduğu gibi birbirine zıd olan tabîatlar de mevcûddur. Zıd olan tabîatlar sebebiyle aralarında dâimâ cenk ve ihtilaf vardır. Ve vücûd-i insânî dahi bu dört rükünden yaratılmıştır.

50. Binaenaleyh halkın binası ezdâd üzerine oldu. Şübhesiz biz zarar ve fâide için cenkçiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. Bu sebeple halkın binası zıtlar üzerine oldu. Şüphesiz biz zarar ve fayda için savaşçıyız.

Cismanî olan yaratılışın binası, böyle tabiatları birbirine zıt olan maddeler üzerine kurulmuştur. Bunun için biz insanlar şüphesiz zarar ve fayda, yani menfaat çekmek ve zararı def etmek için savaş ve muhalefet içindeyiz.

Cismânî olan hilkatin binâsı böyle tabîatları birbirine zıd olan mâddeler üzerine kurulmuştur. Bunun için biz insanlar şübhesiz zarar ve fâide ya'ni celb-i menfaat ve def'-i mazarrat için cenk ve muhalefet içindeyiz.

51. Benim ahvalim o gayrın hilafıdır; her birisi eserde birbirine muhaliftir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. Benim hallerim o başkasınınkinin aksinedir; her biri eserde birbirine zıttır.

Örneğin benim hallerime bakılırsa bir halim diğer halimin başkası olduğu görülür ve her bir halimin eseri başka başka olup birbirine zıttır. Örneğin gülmem ağlamamın ve hareketim sükûnetimin ve sevincim kederimin ve açlığım tokluğumun vb. zıddıdır.

Meselâ benim hallerime bakılırsa bir hâlim diğer hâlimin gayrı olduğu görülür ve her bir hâlimin eseri başka başka olup birbirine muhâliftir. Meselâ gülmem ağlamamın ve hareketim sükûnetimin ve sevincim kederimin ve açlığım tokluğumun ilh... zıddıdır.

52. Mâdemki ben her dem kendi yolumu vuruyorum, başka kimse ile nasıl uygunluk ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. Mademki ben her an kendi yolumu tutuyorum, başka kimse ile nasıl uygunluk ederim?

Mademki ben kendi varlığımda renksizlik ve birlik yolunu bu renklerim ve farklılıklarım sebebiyle tutuyorum, başka kişilerle nasıl uygunluk ve birleşme sağlarım ve savaşmam ve farklılık içinde olmam? Çünkü o başkalarının halleri de benim hallerim gibidir.

Mâdemki ben kendi vücûdumda renksizlik ve vahdet yolunu bu renklerim ve ihtilaflarım sebebiyle vuruyorum, başka kimseler ile nasıl uygunluk ve ittihad ederim ve cenk ve ihtilaf etmem? Zîrâ o başkalarının ahvâli de benim ahvalim gibidir.

53. Ahvalim leşkerlerinin dalgasını gör! Her biri diğeri ile cenkte ve kîndedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Hâllerimin ordularının dalgasını gör! Her biri diğeriyle savaşta ve kin içindedir.

Benim hâllerim ordularının dalgasını gör ki, bir hâlim diğer hâlime uymaz ve her bir hâlim diğer hâlim ile savaşta ve kin ve zıtlık içindedir. Müvellidü'l-humûza (asit üretici) içerir; ve toprağın tabiatı soğuk ve kurudur; ve su, hava ve toprak basit cisimlerin sıvı, gaz ve katı hâllerinde terkibinden ibarettir. Hararet bunlarda içkindir. Bu sebeple bunların her birinde birbirine uygun olan tabiatlar olduğu gibi birbirine zıt olan tabiatlar da mevcuttur. Zıt olan tabiatlar sebebiyle aralarında daima savaş ve anlaşmazlık vardır. Ve insan vücudu da bu dört unsurdan yaratılmıştır.

Benim hâllerim ordularının dalgasını gör ki, bir hâlim diğer hâlime uymaz ve her bir hâlim diğer hâlim ile cenkte ve kîn ve zıddiyet içindedir. müvellidü'l-humûzayı hâvîdir; ve toprağın tabîati soğuk ve kurudur; ve su, hava ve toprak ecsâm-i basîtanın mâyi' ve gaz ve sulb hallerinde terkîbinden ibârettir. Harâret bunlarda mündericdir. Binâenaleyh bunların her birinde birbirine muvâfık olan tabîatlar olduğu gibi birbirine zıd olan tabîatlar de mevcûddur. Zıd olan tabîatlar sebebiyle aralarında dâimâ cenk ve ihtilaf vardır. Ve vücûd-i insânî dahi bu dört rükünden yaratılmıştır.

50. Binaenaleyh halkın binası ezdâd üzerine oldu. Şübhesiz biz zarar ve fâide için cenkçiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. Bu sebeple halkın binası zıtlar üzerine oldu. Şüphesiz biz zarar ve fayda için savaşçıyız.

Cismanî olan yaratılışın binası, böyle tabiatları birbirine zıt olan maddeler üzerine kurulmuştur. Bunun için biz insanlar şüphesiz zarar ve fayda, yani menfaat çekmek ve zararı def etmek için savaş ve muhalefet içindeyiz.

Cismânî olan hilkatin binâsı böyle tabîatları birbirine zıd olan mâddeler üzerine kurulmuştur. Bunun için biz insanlar şübhesiz zarar ve fâide ya'ni celb-i menfaat ve def'-i mazarrat için cenk ve muhalefet içindeyiz.

51. Benim ahvalim o gayrın hilafıdır; her birisi eserde birbirine muhaliftir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. Benim hallerim o başkasınınkinin aksinedir; her biri eserde birbirine zıttır.

Örneğin benim hallerime bakılırsa bir halim diğer halimin başkası olduğu görülür ve her bir halimin eseri başka başka olup birbirine zıttır. Örneğin gülmem ağlamamın ve hareketim sükûnetimin ve sevincim kederimin ve açlığım tokluğumun vb. zıddıdır.

Meselâ benim hallerime bakılırsa bir hâlim diğer hâlimin gayrı olduğu görülür ve her bir hâlimin eseri başka başka olup birbirine muhâliftir. Meselâ gülmem ağlamamın ve hareketim sükûnetimin ve sevincim kederimin ve açlığım tokluğumun ilh... zıddıdır.

52. Mâdemki ben her dem kendi yolumu vuruyorum, başka kimse ile nasıl uygunluk ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. Mademki ben her an kendi yolumu tutuyorum, başka kimse ile nasıl uygunluk ederim?

Mademki ben kendi varlığımda renksizlik ve birlik yolunu bu renklerim ve farklılıklarım sebebiyle tutuyorum, başka kişilerle nasıl uygunluk ve birleşme sağlarım ve savaşmam ve farklılık içinde olmam? Çünkü o başkalarının halleri de benim hallerim gibidir.

Mâdemki ben kendi vücûdumda renksizlik ve vahdet yolunu bu renklerim ve ihtilaflarım sebebiyle vuruyorum, başka kimseler ile nasıl uygunluk ve ittihad ederim ve cenk ve ihtilaf etmem? Zîrâ o başkalarının ahvâli de benim ahvalim gibidir.

53. Ahvalim leşkerlerinin dalgasını gör! Her biri diğeri ile cenkte ve kîndedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Hâllerimin askerlerinin dalgasını gör! Her biri diğeri ile savaşta ve kindedir.

Benim hâllerimin ordularının dalgasını gör ki, bir hâlim diğer hâlime uymaz ve her bir hâlim diğer hâlim ile savaşta ve kin ve zıtlık içindedir.

Benim hâllerim ordularının dalgasını gör ki, bir hâlim diğer hâlime uymaz ve her bir hâlim diğer hâlim ile cenkte ve kîn ve zıddiyet içindedir.

54. Kendinde böyle ağır cenklere bak! Binâenaleyh başkalarının sulh ümîdini tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

54. Kendinde böyle ağır savaşlara bak! Bu sebeple başkalarının barış ümidini tutma!

Ey Hakk Yolcusu! Kendi varlığındaki böyle ağır ve devamlı savaşlara bak! Başkalarının hallerini de kendi hallerine kıyas et de onların seninle barış ve uyum içinde bulunmalarından ümidini kes! Çünkü onlar da senin gibi çeşitli haller içindedir. Bu beytin ikinci mısraı Hint nüshalarında پس چه مشغولی بجنك دیگر آن şeklindedir. Yani "Kendi savaşının içindeyken niçin başkalarının savaşıyla meşgulsün?" demek olur.

Ey sâlik! Kendi vücûdundaki böyle ağır ve devamlı cenklere bak! Başkalarının hallerini de kendi hallerine kıyâs et de onların senin ile sulh ve muvâfakat içinde bulunmalarından ümîdini kes! Zîra onlar da senin gibi muhtelif haller içindedir. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında پس چه مشغولی بجنك دیگر آن suretindedir. Ya'ni "Kendi cengin içinde iken niçin başkalarının cengi ile meşgülsün?" demek olur.

55. Yâhud, meğerki, Hak seni bu cenkten kurtara! Seni bir renk olan sulh cihânına götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

55. Ya da, Hak seni bu savaştan kurtarsın! Seni tek renk olan barış dünyasına götürsün!

Ya da, Hak Teâlâ seni bir inayet cezbesi (ilahi çekim) ile bu yoğunluk ve cismaniyet âleminin unsuru olan savaşlardan kurtarsın ve seni basit şeylerden ve tek renkten ibaret olan ve barış âlemi olan ruhlar ve vahdet (birlik) âlemine götürsün.

Menkıbe: "Bir fakir, Abdülgafur-ı Lârî hazretlerini vefatından birkaç gün sonra bir gece rüyasında görmüş ve sormuş ki: "Acaba, ahiret âleminde aşk ve âşıklık ve güzel görünümlere gönül bağı olur mu?" Cevaben buyurmuşlar ki: "Ne söylersin! Asıl âşıklık bu âlemde mümkündür. Çünkü cisimler âleminin güzelliği, farklı parçaların birleşiminden meydana gelmiştir. O parçalar birbirine zıt olduğu için çabuk bozulur ve değişir ve gönül bağı kalmaz. Fakat bu âlemin güzelliği ki, basit şeylerin toplanmasından meydana gelmiştir, parçalar arasında zıtlık ve muhalefet yoktur. Fani ve yok olmaz ve asla bozulmaz ve değişmez. Onun için aşk ve âşıklık burada daima bir karar üzerinedir. Şu kadar var ki, ruhun bedene olan alakası sebebiyle ayrılığının başlangıcında birkaç gün ruh cevherine biraz karışıklık arız olur. Lakin dünyanın alakasını bertaraf edip saf ve pak olunca yine âşıklık zevkine ulaşır." (Reşahat'tan alınmıştır.)

Bu şerefli beyitte, cismaniyetten saf ve pak olan evliyanın bu dünya hayatında iken dahi, bu renksizlik ve birlik âlemine dahil olduklarına işaret buyurulur ki, bu hale "cennet-i âcil" (peşin cennet) tabir ederler.

Yâhud, meğerki, Hak Teâlâ seni bir cezbe-i inâyeti ile bu âlem-i kesâfet ve cismâniyyetin unsuru olan cenklerden kurtarsın ve seni besâitten ve bir renkten ibâret ve sulh âlemi olan ervâh ve vahdet âlemine götürsün.

Menkıbe: "Bir fakîr Abdülgafür-ı Lârî hazretlerini vefâtından birkaç gün sonra bir gece vakıasında görmüş ve sormuş ki: "Acabâ, âlem-i âhirette aşk ve âşıklık ve mezâhir-i cemîleye taalluk-ı hatır olur mu?" Cevâben buyurmuşlar ki: "Ne söylersin! Asıl âşıklık bu âlemde müyesserdir. Zîrâ âlem-i ecsâmın güzelliği eczâ-i muhtelife terkîbinden hâsıl olmuştur. O eczâ birbirine zıddiyeti sebebiyle çabuk bozulur ve değişir ve taalluk-ı hâtır kalmaz. Fakat bu âlemin güzelliği ki, besâitin cem'inden hâsıldır, eczâ beyninde ziddiyet ve muhalefet yoktur. Fânî ve zâil olmaz ve aslâ bozulmaz ve değişmez. Onun için aşk ve âşıklık burada dâimâ bir karâr üzerinedir. Şu kadar var ki, rûhun bedene olan alâkası sebebiyle ibtidâ-yı inkıtâ'ında birkaç gün cevher-i rûha biraz karışıklık ârız olur. Lâkin dünyânın alâkasını bertaraf edip sâf ve pâk olunca yine âşıklık zevkine vâsıl olur." (Reşahâťtan alınmıştır.)

Bu beyt-i şerîfte cismâniyetten sâf ve pâk olan evliyâullâhın bu hayât-ı dünyeviyyede iken dahi, bu renksizlik ve ittihâd âlemine dâhil olduklarına işâret buyurulur ki, bu hâle “cennet-i 'âcil” ta'bîr ederler.

56. O cihân-ı bâkî ve âbâddan gayrısı değildir. Zîrâ ki o terkib ezdâddan değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

56. O, bâkî (kalıcı) ve ebedî olan âlemden başkası değildir. Çünkü o, zıtların terkibinden (birleşiminden) oluşmamıştır.

54. Kendinde böyle ağır cenklere bak! Binâenaleyh başkalarının sulh ümîdini tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

54. Kendinde böyle ağır savaşlara bak! Bu sebeple başkalarının barış ümidini tutma!

Ey Hakk Yolcusu! Kendi varlığındaki böyle ağır ve devamlı savaşlara bak! Başkalarının hallerini de kendi hallerine kıyas et de onların seninle barış ve uyum içinde bulunmalarından ümidini kes! Çünkü onlar da senin gibi çeşitli haller içindedir. Bu beytin ikinci mısraı Hint nüshalarında پس چه مشغولی بجنك دیگر آن şeklindedir. Yani "Kendi savaşının içindeyken niçin başkalarının savaşıyla meşgulsün?" demek olur.

Ey sâlik! Kendi vücûdundaki böyle ağır ve devamlı cenklere bak! Başkalarının hallerini de kendi hallerine kıyâs et de onların senin ile sulh ve muvâfakat içinde bulunmalarından ümîdini kes! Zîra onlar da senin gibi muhtelif haller içindedir. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında پس چه مشغولی بجنك دیگر آن suretindedir. Ya'ni "Kendi cengin içinde iken niçin başkalarının cengi ile meşgülsün?" demek olur.

55. Yahud, meğerki, Hak seni bu cenkten kurtara! Seni bir renk olan sulh cihânına götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

55. Yahut, belki, Hak seni bu savaştan kurtarır! Seni tek renk olan barış dünyasına götürür!

Yahut, belki, Yüce Allah seni bir inayet cezbesiyle (ilahi çekimle) bu yoğunluk ve cismaniyet âleminin unsuru olan savaşlardan kurtarsın ve seni basit şeylerden ve tek renkten ibaret olan ve barış âlemi olan ruhlar ve vahdet (birlik) âlemine götürsün. Menkıbe: "Bir fakir, Abdülgafur-ı Lârî hazretlerini vefatından birkaç gün sonra bir gece rüyasında görmüş ve sormuş ki: "Acaba, ahiret âleminde aşk ve âşıklık ve güzel görünümlere gönül bağı olur mu?" Cevaben buyurmuşlar ki: "Ne söylersin! Asıl âşıklık bu âlemde mümkündür. Zira cisimler âleminin güzelliği, farklı parçaların birleşiminden meydana gelmiştir. O parçalar birbirine zıt olduğu için çabuk bozulur ve değişir ve gönül bağı kalmaz. Fakat bu âlemin güzelliği ki, basit şeylerin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir, parçalar arasında zıtlık ve muhalefet yoktur. Fani ve yok olmaz ve asla bozulmaz ve değişmez. Onun için aşk ve âşıklık burada daima bir karar üzerinedir. Şu kadar var ki, ruhun bedene olan alakası sebebiyle ayrılığının başlangıcında birkaç gün ruh cevherine biraz karışıklık arız olur. Lakin dünyanın alakasını bertaraf edip saf ve pak olunca yine âşıklık zevkine ulaşır." (Reşahat'tan alınmıştır.) Bu şerefli beyitte, cismaniyetten saf ve pak olan Allah dostlarının bu dünya hayatında iken dahi, bu renksizlik ve birlik âlemine dahil olduklarına işaret buyurulur ki, bu hale "cennet-i âcil" (peşin cennet) tabir ederler.

Yâhud, meğerki, Hak Teâlâ seni bir cezbe-i inâyeti ile bu âlem-i kesâfet ve cismâniyyetin unsuru olan cenklerden kurtarsın ve seni besâitten ve bir renkten ibâret ve sulh âlemi olan ervâh ve vahdet âlemine götürsün. Menkıbe: "Bir fakîr Abdülgafür-ı Lârî hazretlerini vefâtından birkaç gün sonra bir gece vakıasında görmüş ve sormuş ki: "Acabâ, âlem-i âhirette aşk ve âşıklık ve mezâhir-i cemîleye taalluk-ı hatır olur mu?" Cevâben buyurmuşlar ki: "Ne söylersin! Asıl âşıklık bu âlemde müyesserdir. Zîrâ âlem-i ecsâmın güzelliği eczâ-i muhtelife terkîbinden hâsıl olmuştur. O eczâ birbirine zıddiyeti sebebiyle çabuk bozulur ve değişir ve taalluk-ı hâtır kalmaz. Fakat bu âlemin güzelliği ki, besâitin cem'inden hâsıldır, eczâ beyninde ziddiyet ve muhalefet yoktur. Fânî ve zâil olmaz ve aslâ bozulmaz ve değişmez. Onun için aşk ve âşıklık burada dâimâ bir karâr üzerinedir. Şu kadar var ki, rûhun bedene olan alâkası sebebiyle ibtidâ-yı inkıtâ'ında birkaç gün cevher-i rûha biraz karışıklık ârız olur. Lâkin dünyânın alâkasını bertaraf edip sâf ve pâk olunca yine âşıklık zevkine vâsıl olur." (Reşahâťtan alınmıştır.) Bu beyt-i şerîfte cismâniyetten sâf ve pâk olan evliyâullâhın bu hayât-ı dünyeviyyede iken dahi, bu renksizlik ve ittihâd âlemine dâhil olduklarına işâret buyurulur ki, bu hâle “cennet-i 'âcil” ta'bîr ederler.

56. O cihân-ı bâkî ve âbâddan gayrısı değildir. Zîrâ ki o terkib ezdâddan değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

56. O, bâkî olan ve ebedî olan âlemden başkası değildir. Çünkü o, zıtların terkibinden oluşmamıştır.

"Abâd", Arapçada "ebed" kelimesinin çoğuludur; Farsçada ise "mamur olan yer" anlamına gelir. Burada her iki anlam da uygundur. Yani, o renksizlik ve birlik âlemi bâkîdir ve ebedlerin âlemidir; yahut mamur olan bir yerdir. Çünkü o âlem, cismaniyet âlemi gibi çeşitli unsurlardan ve birbirine zıt olan parçalardan meydana gelmemiştir.

"Abâd", Arabî'de "ebed"in cem'idir; Fârisî'de "ma'mûr olan mahal" ma'nâ-sınadır. Burada her ikisi de münasibdir. Ya'ni, o renksizlik ve ittihâd âlemi bâkîdir ve ebedlerin âlemidir; yâhud ma'mûr olan bir mahaldir. Zîrâ o âlem, cismâniyet âlemi gibi anâsır-ı muhtelifeden ve birbirine zid olan cüzlerden mürekkeb değildir.

57. Bu tefânî zidda zıddan gelir. Vaktāki zıd olmaz, bekādan gayrı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

57. Bu karşılıklı yok oluş, zıttan zıdda gelir. Zıt olmadığı zaman, bekadan başka bir şey olmaz.

"Tefânî", birbiriyle fânî olmak demektir. Yani, cismaniyet âlemindeki bu karşılıklı yok oluş, tabiatları gereği birbirine zıt ve muhalif olan şeylerden gelir. Mesela su ateşin zıddıdır ve ateş de suyun zıddıdır. Su ateşin varlığını söndürmek suretiyle ortadan kaldırdığı gibi, ateş de buharlaştırmak suretiyle suyun varlığını ortadan kaldırır. Renksizlik ve ruhanîlik âlemi ise zıtlardan oluşmadığı için böyle değildir. Orada zıt olmadığı için yok oluş da yoktur. Ancak beka (kalıcılık) vardır.

"Tefânî", birbiriyle fânî olmak demektir. Ya'ni, cismâniyet âlemindeki bu tefanî birbirine tab'an zid ve muhâlif olan şeylerden gelir. Meselâ su ateşin zıddıdır ve ateş dahi suyun zıddıdır. Su ateşin vücûdunu söndürmek sûretiyle izâle ettiği gibi, ateş dahi tebahhur ettirmek sûretiyle suyun vücûdunu orta-dan kaldırır. Renksizlik ve rûhâniyet âlemi ise ezdâddan mürekkeb olmadığı için böyle değildir. Orada zıd olmadığı için fenâ da yoktur. Ancak bekā vardır.

58. O Bî-nazîr, güneş ve onun zıddı olan zemherîr olmaz diye cennetten zıd-dı nefyetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

58. O Eşsiz Varlık, güneş ve onun zıddı olan zemherîr olmaz diye cennetten zıddı uzaklaştırdı.

Yani, zıt olmayan yerde kalıcılık olur; sözümüzün delilini istersen, o eşsiz olan Yüce Allah, İnsan Suresi'nde "لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا" (İnsan, 76/13) yani "Onlar cennette güneş ve zemherîr görmezler" sözüyle, kalıcılık yeri olan cennette zıtlık olmadığını beyan buyurdu. Çünkü güneş sıcaklığın kaynağıdır ve "zemherîr" şiddetli soğuk demektir; bunlar birbirinin zıddıdır. Burada şöyle bir soru akla gelir: "Dünya ve ahiret, ilahi isimlerin tecelli yerleridir ve isimlerin özellikleri birbirinin zıddı ve karşılığıdır. Cennette zıtlar olmayınca, ilahi isimlerin bazıları işlevsiz mi kalır? Halbuki isimlerin işlevsiz kalması caiz değildir." Cevap şudur ki: "Ahiret âleminde cennet, cemalî tecellilerin (güzellik ve lütuf tecellileri) tecelli yeridir; cehennem ise onun zıddı olan celalî tecellilerin (kahır ve azamet tecellileri) tecelli yeridir. Bu sebeple, karşılıklı ve zıt isimlerin tecelli yerleri farklı farklıdır. Onun için Şeyh-i Ekber hazretleri 'Dünya âlemi daha toplayıcıdır ve ahiret âlemi daha geniştir' buyururlar. Çünkü dünyada bir kişi üzerinde lezzet ve elem bir araya gelir. Ahirette ise elem ehli ve lezzet ehli farklı farklıdır."

Ya'ni, zıd olmayan yerde bekā olur, sözümüzün delîlini istersen O bî-na-zîr olan Hak Teâlâ sûre-i İnsan'da لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمهريراً (İnsan, 76/13) ya'ni "Onlar cennette güneş ve zemherîr görmezler" kelâmı ile mahall-i bekā olan cennette zıd olmadığını beyân buyurdu. Zîrâ güneş menba-ı harârettir ve "zemherîr", şiddetli soğuk demek olup birbirinin zıddıdır. Burada şöyle bir suâl vârid olur: "Dünyâ ve âhiret esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir ve hâssıy-yet-i esmâ yekdiğerinin zıddı ve mukābilidir. Cennette ezdâd olmayınca es-mâ-i ilâhiyyenin ba'zıları muattal mı olur? Halbuki ta'tîl-i esmâ câiz değidir." Cevâb budur ki: "Alem-i âhirette cennet mezâhir-i cemâliyyenin ve cehen-nem ise onun zıddı olan mezâhir-i celâliyyenin mahallidir. Binâenaleyh es-mâ-i mütekābile ve mütezâddenin mahall-i tecellîleri başka başkadır. Onun için cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri âlem-i dünyâ ecma' ve âlem-i âhiret ev-sa'dir" buyururlar. Zîrâ dünyada bir şahıs üzerinde lezzet ve elem ictimâ' eder. Ahirette ise elem ve lezzet ehli başka başkadır."

59. Renksizlik renklerin aslıdır. Cenklerin usûlü sulhler olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

59. Renksizlik renklerin aslıdır. Savaşların aslı barışlardır.

"Abâd", Arapçada "ebed" kelimesinin çoğuludur; Farsçada ise "imar edilmiş yer" anlamına gelir. Burada her iki anlam da uygundur. Yani, o renksizlik ve birlik âlemi kalıcıdır ve ebedlerin âlemidir; yahut imar edilmiş bir yerdir. Çünkü o âlem, cismaniyet âlemi gibi farklı unsurlardan ve birbirine zıt parçalardan oluşmuş değildir.

"Abâd", Arabî'de "ebed"in cem'idir; Fârisî'de "ma'mûr olan mahal" ma'nâsınadır. Burada her ikisi de münasibdir. Ya'ni, o renksizlik ve ittihâd âlemi bâkîdir ve ebedlerin âlemidir; yâhud ma'mûr olan bir mahaldir. Zîrâ o âlem, cismâniyet âlemi gibi anâsır-ı muhtelifeden ve birbirine zıd olan cüzlerden mürekkeb değildir.

57. Bu tefânî zıdda zıddan gelir. Vaktâki zıd olmaz, bekādan gayrı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

57. Bu yok oluş, zıttın zıttından gelir. Zıt olmadığı zaman, bekadan başka bir şey olmaz.

"Tefânî", birbiriyle fânî olmak demektir. Yani, cismaniyet âlemindeki bu yok oluş, birbirine tabiatı gereği zıt ve muhalif olan şeylerden gelir. Örneğin su ateşin zıttıdır ve ateş de suyun zıttıdır. Su, ateşin varlığını söndürmek suretiyle yok ettiği gibi, ateş de buharlaştırmak suretiyle suyun varlığını ortadan kaldırır. Renksizlik ve ruhanîlik âlemi ise zıtlardan oluşmadığı için böyle değildir. Orada zıt olmadığı için yok oluş da yoktur. Ancak beka (kalıcılık) vardır.

"Tefânî", birbiriyle fânî olmak demektir. Ya'ni, cismâniyet âlemindeki bu tefanî birbirine tab'an zıd ve muhâlif olan şeylerden gelir. Meselâ su ateşin zıddıdır ve ateş dahi suyun zıddıdır. Su ateşin vücûdunu söndürmek sûretiyle izâle ettiği gibi, ateş dahi tebahhur ettirmek sûretiyle suyun vücûdunu ortadan kaldırır. Renksizlik ve rûhâniyet âlemi ise ezdâddan mürekkeb olmadığı için böyle değildir. Orada zıd olmadığı için fenâ da yoktur. Ancak bekā vardır.

58. O Bî-nazîr, güneş ve onun zıddı olan zemherîr olmaz diye cennetten zıddı nefyetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

58. O Eşsiz Varlık, cennetten zıddı nefyetti (kaldırdı) ki güneş ve onun zıddı olan zemherîr (şiddetli soğuk) olmasın.

Yani, zıt olmayan yerde kalıcılık olur; sözümüzün delilini istersen, o eşsiz olan Yüce Allah, İnsan Suresi'nde "لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمهريراً" (İnsan, 76/13) yani "Onlar cennette güneş ve zemherîr görmezler" sözü ile kalıcılık yeri olan cennette zıt olmadığını bildirdi. Çünkü güneş sıcaklık kaynağıdır ve "zemherîr" şiddetli soğuk demektir; bunlar birbirinin zıddıdır. Burada şöyle bir soru akla gelir: "Dünya ve ahiret, ilahi isimlerin tecelli yerleridir ve isimlerin özellikleri birbirinin zıddı ve karşıtıdır. Cennette zıtlar olmayınca, ilahi isimlerin bazıları işlevsiz mi kalır? Hâlbuki isimlerin işlevsiz kalması caiz değildir." Cevap şudur ki: "Ahiret âleminde cennet cemalî tecellilerin (güzellik ve lütuf tecellileri) tecelli yeridir ve cehennem ise onun zıddı olan celalî tecellilerin (kahır ve azamet tecellileri) tecelli yeridir. Bu sebeple, birbirine karşıt ve zıt isimlerin tecelli yerleri farklı farklıdır. Bu yüzden Şeyh-i Ekber hazretleri 'dünya âlemi daha toplayıcıdır ve ahiret âlemi daha geniştir' buyururlar. Çünkü dünyada bir kişi üzerinde lezzet ve elem bir araya gelir. Ahirette ise elem ehli ve lezzet ehli farklı farklıdır."

Ya'ni, zıd olmayan yerde bekā olur, sözümüzün delîlini istersen O bî-nazîr olan Hak Teâlâ sûre-i İnsan'da لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمهريراً (İnsan, 76/13) ya'ni "Onlar cennette güneş ve zemherîr görmezler" kelâmı ile mahall-i bekā olan cennette zıd olmadığını beyân buyurdu. Zîrâ güneş menba-ı harârettir ve "zemherîr", şiddetli soğuk demek olup birbirinin zıddıdır. Burada şöyle bir suâl vârid olur: "Dünyâ ve âhiret esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir ve hâssıyyet-i esmâ yekdiğerinin zıddı ve mukābilidir. Cennette ezdâd olmayınca esmâ-i ilâhiyyenin ba'zıları muattal mı olur? Halbuki ta'tîl-i esmâ câiz değidir." Cevâb budur ki: "Alem-i âhirette cennet mezâhir-i cemâliyyenin ve cehennem ise onun zıddı olan mezâhir-i celâliyyenin mahallidir. Binâenaleyh esmâ-i mütekābile ve mütezâddenin mahall-i tecellîleri başka başkadır. Onun için cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri âlem-i dünyâ ecma' ve âlem-i âhiret evsa'dir" buyururlar. Zîrâ dünyada bir şahıs üzerinde lezzet ve elem ictimâ' eder. Ahirette ise elem ve lezzet ehli başka başkadır."

59. Renksizlik renklerin aslıdır. Cenklerin usûlü sulhler olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

59. Renksizlik renklerin aslıdır. Savaşların aslı barışlardır.

Bu beytin görünen anlamı şudur: Doğa bilimi açısından bilindiği üzere, güneşin ışığı beyaz ve renksiz görünür. Oysa bu ışık, eşyada gördüğümüz menekşe, çivit mavisi, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi rengin ve bunların dallarının aslıdır. Çünkü eşyanın kendilerine özgü bir rengi yoktur. Ancak sahip oldukları özellik sebebiyle, bu renksiz olan ışıkta gizli ve örtülü olan rengi emerler. Örneğin bir çiçeğin mavi görünmesi, kendisini oluşturan maddelerin bu yedi ışıktan altısını göstermeyerek yalnızca mavisini göstermesindendir. Bu sebeple doğa âleminde renksizlik renklerin aslı olur.

Savaşlar ve kavgalar da aynı şekilde barışlardan çıkar. Çünkü gerek maddi şahısların gerekse manevi şahıslar olan hükümetlerin çoğu durumu barış üzerinedir. Ne zaman ki aralarında menfaat çekme ve zarar defetme gerekliliği ortaya çıkar, bu barış hâlinden savaş ve kavga hâli belirir. Bu sebeple barışlar aslî ve savaşlar tali ve geçici birer hâl olur.

Beytin bâtınî anlamı şudur: "Renksizlik"ten kasıt, bütün sıfatları ve isimleri kapsayan Hakk'ın hakiki varlığıdır. "Renkler"den kasıt ise, isimlerin tecellileri olan izafî varlık âlemindeki belirlenmelerdir ki, bunların aslı o hakiki varlıktır. Nitekim yukarıda 40 numaralı beyitte bu konudaki açıklamalar geçti.

Bu beytin ma'nâ-yı zâhirîsi: Hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından ma'lûmdur ki, güneşin ziyâsı beyaz ve renksiz görünür. Halbuki bu ziyâ eşyâda gördüğümüz menekşe, çividî, mâî, yeşil, sarı ve turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi rengin ve bunların fürûâtının aslıdır. Zîrâ eşyânın kendilerine mahsûs bir rengi yoktur. Ancak hâiz oldukları hâssa sebebiyle bu renksiz olan ziyâda mündemiç ve mestûr olan rengi emer. Meselâ bir çiçeğin mâvi görünmesi kendisini teşkil eden mâddelerin bu yedi ziyâdan altısını göstermeyerek yalnız mâvisini göstermesindendir. Binâenaleyh âlem-i tabîatta renksizlik renklerin aslı olur.

Cenkler ve kavgalar dahi kezâlik sulhlerden çıkar. Zîrâ gerek eşhâs-ı mâddiyyenin ve gerek eşhâs-ı ma'neviyye olan hükümetlerin ekser-i ahvâli sulh üzerinedir. Vaktâki aralarında celb-i menfaat ve def-i mazarrat lüzûmu zâhir olur, bu sulh hâlinden cenk ve kavga hâli zuhûr eder. Binâenaleyh sulhler aslî ve cenkler fer'î ve ârizî birer hâl olur.

Beytin ma'nâ-yı bâtınîsi: "Renksizlik"den murâd, bilcümle sıfat ve esmâyı câmi' bulunan vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Renkler"den murâd, mezâhir-i esmâiyye olan vücûd-i izâfî âlemindeki taayyünâttır ki, bunların aslı o vücûd-i hakîkîdir. Nitekim yukarıda 40 numaraya müsâdif olan beyt-i şerîfte bu husûstaki îzâhât geçti.

60. Bu pür-gam olan hanenin aslı o cihandır. Her hicr ve firâkın aslı vasl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

60. Bu gam dolu evin aslı o cihandır. Her ayrılık ve firakın aslı kavuşmadır.

"Visâk", ev anlamındadır. "O cihan"dan kasıt, vahdet (birlik) mertebesidir; ve "gam dolu olan hane"den kasıt, bu şehadet (görünen) âlemidir. Yani, vahdet mertebesi, ilahi isim ve sıfatların birleştiği ve toplandığı bir mertebe olup renksizdi. Ne zaman ki vahdet mertebesi, vâhidiyyet (biriciklik) mertebesine, yani ilahi ilimdeki suretler mertebesine indi, isim ve sıfatların suretleri birbirinden ayrıldı. Fakat hiçbiri dış varlık ile mevcut değildi. Sonra bu ilimdeki suretlerin mazharları (tecelli yerleri) bu gam dolu dünya evinde ortaya çıktı. Bu sebeple vahdet mertebesi bu dünya evinin aslı oldu; ve vahdet mertebesinde ve ilimdeki suretler mertebesi olan vâhidiyyet mertebesinde hakiki varlıktan ayrılık ve ikilik yoktu. Bu sebeple dünya evinde ortaya çıkan her ayrılık ve firakın aslı kavuşma ve birlikti.

[60] "Visâk", ev ma'nâsınadır. "O cihân"dan murâd, mertebe-i vahdettir; ve "gam dolu olan hâne"den murâd, bu âlem-i şehadettir. Ya'ni, mertebe-i vahdet, esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin müttahid ve müctemi' olduğu bir mertebe olup bî-renk idi. Vaktâki mertebe-i vahdet mertebe-i vâhidiyyet ya'ni suver-i ilmiyye mertebesine tenezzül etti, esmâ ve sıfatın sûretleri yekdiğerinden temeyyüz etti. Fakat hiçbirisi vücûd-i hâricî ile mevcûd değil idiler. Sonra bu suver-i ilmiyyenin mezâhiri bu gam dolu olan dünyâ evinde zâhir oldu. Binâenaleyh mertebe-i vahdet bu dünyâ evinin aslı oldu; ve mertebe-i vahdette ve mertebe-i vâhidiyyet olan suver-i ilmiyye mertebesinde vücûd-i hakîkîden ayrılık ve ikilik yok idi. Binâenaleyh dünyâ evinde zâhir olan her hicr ve firâkın aslı vasl ve ittihâd idi.

61. Ey efendi! Biz neden bunun muhalifiyiz? Ve vahdet bu adedleri neden doğurur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

61. Ey efendi! Biz neden bunun muhalifiyiz? Ve vahdet bu sayıları neden doğurur?

Bu beytin görünen anlamı: Doğa bilimi açısından bilinir ki, güneşin ışığı beyaz ve renksiz görünür. Hâlbuki bu ışık, eşyada gördüğümüz menekşe, çivit mavisi, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi rengin ve bunların dallarının aslıdır. Çünkü eşyanın kendilerine özgü bir rengi yoktur. Ancak sahip oldukları özellik sebebiyle bu renksiz olan ışıkta gizli ve örtülü olan rengi emer. Örneğin bir çiçeğin mavi görünmesi, kendisini oluşturan maddelerin bu yedi ışıktan altısını göstermeyerek yalnız mavisini göstermesindendir. Buna göre doğa âleminde renksizlik renklerin aslı olur.

Savaşlar ve kavgalar da aynı şekilde barışlardan çıkar. Çünkü gerek maddî şahısların gerekse manevî şahıslar olan hükümetlerin çoğu durumu barış üzerinedir. Ne zaman ki aralarında menfaat çekme ve zarar defetme gerekliliği ortaya çıkar, bu barış hâlinden savaş ve kavga hâli belirir. Buna göre barışlar aslî ve savaşlar tâlî ve geçici birer hâl olur.

Beytin bâtınî anlamı: "Renksizlik"ten kasıt, bütün sıfat ve isimleri kendinde toplayan Hak'ın hakikî varlığıdır. "Renkler"den kasıt ise, isimlerin tecellileri olan izafî varlık âlemindeki taayyünlerdir (belirginleşmelerdir) ki, bunların aslı o hakikî varlıktır. Nitekim yukarıda 40 numaraya denk gelen şerefli beyitte bu husustaki açıklamalar geçti.

Bu beytin ma'nâ-yı zâhirîsi: Hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından ma'lûmdur ki, güneşin ziyâsı beyaz ve renksiz görünür. Halbuki bu ziyâ eşyâda gördüğümüz menekşe, çividî, mâî, yeşil, sarı ve turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi rengin ve bunların fürûâtının aslıdır. Zîrâ eşyânın kendilerine mahsûs bir rengi yoktur. Ancak hâiz oldukları hâssa sebebiyle bu renksiz olan ziyâda mündemiç ve mestûr olan rengi emer. Meselâ bir çiçeğin mâvi görünmesi kendisini teşkil eden mâddelerin bu yedi ziyâdan altısını göstermeyerek yalnız mâvisini göstermesindendir. Binâenaleyh âlem-i tabîatta renksizlik renklerin aslı olur.

Cenkler ve kavgalar dahi kezâlik sulhlerden çıkar. Zîrâ gerek eşhâs-ı mâddiyyenin ve gerek eşhâs-ı ma'neviyye olan hükümetlerin ekser-i ahvâli sulh üzerinedir. Vaktâki aralarında celb-i menfaat ve def-i mazarrat lüzûmu zâhir olur, bu sulh hâlinden cenk ve kavga hâli zuhûr eder. Binâenaleyh sulhler aslî ve cenkler fer'î ve ârizî birer hâl olur.

Beytin ma'nâ-yı bâtınîsi: "Renksizlik"den murâd, bilcümle sıfat ve esmâyı câmi' bulunan vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Renkler"den murâd, mezâhir-i esmâiyye olan vücûd-i izâfî âlemindeki taayyünâttır ki, bunların aslı o vücûd-i hakîkîdir. Nitekim yukarıda 40 numaraya müsâdif olan beyt-i şerîfte bu husûstaki îzâhât geçti.

60. Bu pür-gam olan hanenin aslı o cihandır. Her hicr ve firâkın aslı vasl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

60. Bu gam dolu evin aslı o cihandır. Her ayrılık ve firakın aslı kavuşmadır.

"Visâk", ev anlamındadır. "O cihan"dan kasıt, vahdet mertebesidir (birlik mertebesi); ve "gam dolu olan hane"den kasıt, bu şehadet âlemidir (görünen dünya). Yani, vahdet mertebesi, ilahi isim ve sıfatların birleştiği ve toplandığı bir mertebe olup renksizdi. Vahdet mertebesi, vahidiyet mertebesine yani ilahi suretler mertebesine indiği zaman, isim ve sıfatların suretleri birbirinden ayrıldı. Fakat hiçbirisi dış varlık ile mevcut değildi. Sonra bu ilahi suretlerin mazharları (tecelli yerleri) bu gam dolu dünya evinde ortaya çıktı. Bu sebeple vahdet mertebesi bu dünya evinin aslı oldu; ve vahdet mertebesinde ve vahidiyet mertebesi olan ilahi suretler mertebesinde hakiki varlıktan ayrılık ve ikilik yoktu. Bu sebeple dünya evinde ortaya çıkan her ayrılık ve firakın aslı kavuşma ve birlikti.

"[60] "Visâk", ev ma'nâsınadır. "O cihân"dan murâd, mertebe-i vahdettir; ve "gam dolu olan hâne"den murâd, bu âlem-i şehadettir. Ya'ni, mertebe-i vahdet, esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin müttahid ve müctemi' olduğu bir mertebe olup bî-renk idi. Vaktâki mertebe-i vahdet mertebe-i vâhidiyyet ya'ni suver-i ilmiyye mertebesine tenezzül etti, esmâ ve sıfatın sûretleri yekdiğerinden temeyyüz etti. Fakat hiçbirisi vücûd-i hâricî ile mevcûd değil idiler. Sonra bu suver-i ilmiyyenin mezâhiri bu gam dolu olan dünyâ evinde zâhir oldu. Binâenaleyh mertebe-i vahdet bu dünyâ evinin aslı oldu; ve mertebe-i vahdette ve mertebe-i vâhidiyyet olan suver-i ilmiyye mertebesinde vücûd-i hakîkîden ayrılık ve ikilik yok idi. Binâenaleyh dünyâ evinde zâhir olan her hicr ve firâkın aslı vasl ve ittihâd idi.

61. Ey efendi! Biz neden bunun muhalifiyiz? Ve vahdet bu adedleri neden doğurur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

61. Ey efendi! Biz neden bunun karşıtıyız? Ve vahdet bu sayıları neden doğurur?

Biz neden vahdetin karşıtıyız? Ve vahdet neden dolayı bu sayıları doğurur? Bu karşıtlığın delili ve sebebi aşağıdaki beyittedir. Bazı nüshalarda birinci mısra "این تخالف از چه آید و ز کجا" şeklindedir. Yani "Bu farklılık neden ve nereden gelir?" demek olur.

Biz neden vahdetin muhâlifiyiz? Ve vahdet neden dolayı bu adedleri doğurur? Bu muhâlefetin delîli ve sebebi âtîdeki beyttedir. Ba'zı nüshalarda birinci mısra این تخالف از چه آید و ز کجا suretindedir. Ya'ni "Bu tehâlüf neden ve nereden gelir?" demek olur.

62. Zîrâ ki biz fer'iz ve dört ezdâd asıldır. Asıl fer'de kendi huyunu îcâd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

62. Çünkü biz fer'iz (ikincil varlıklarız) ve dört zıt asıldır. Asıl, ikincil varlıkta kendi huyunu var etti.

Yani, vahdet mertebesi (birliğin derecesi) tenezzül ettiği (aşağı indiği) vâhidiyet mertebesinde (çokluk mertebesinde) temeyyüz eden (belirginleşen) esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) ilimdeki suretlerinin hükümlerini ve eserlerini ortaya çıkarmak için bu izafî varlık âleminde dört asıl meydana getirdi; onlar da ateş, hava, su ve topraktır. Bu dört asılın her birinin huyu ve tabiatı diğerine zıttır. Bizim bedenlerimiz de bu dört asılın ikincil varlığıdır ve onlardan oluşmuştur. Bu sebeple asıl olan bu dört bileşik unsur, kendilerinin ikincil varlığı olan bizim bedenlerimizde kendi huyları olan zıtlığı var etti.

Ya'ni, vahdet mertebesi tenezzül ettiği vâhidiyet mertebesinde temeyyüz eden esmâ suver-i ilmiyyesinin ahkâm ve âsârını ızhâr için bu vücûd-i îzâfi âleminde dört asıl peydâ etti; onlar da ateş, hava ve su ve topraktır. Bu dört aslın her birinin huyu ve tabîatı diğerine muhâliftir. Bizim cisimlerimiz dahi bu dört asılların fer'idir ve onlardan mürekkebdir. Binâenaleyh asıl olan bu dört anâsır-ı mürekkebe kendilerinin fer'i olan bizim cisimlerimizde kendi huyları olan muhalefeti îcâd etti.

63. Cân gevheri mâdemki fasılların arkasındadır, onun huyu bu değildir, Kibriya'nın huyudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. Can cevheri mademki fasılların arkasındadır, onun huyu bu değildir, Kibriya'nın huyudur.

Nurani cevher olan can ise bu görünen âlemde, bileşik unsurlar (anâsır-ı mürekkebe) arasındaki ayrılıkların ve farklılıkların arkasında ve dışındadır. Onun huyunda ve tabiatında bu farklı unsurların tabiatı ve huyu yoktur. Onun huyu Kibriya'nın, yani Yüce Allah hazretlerinin huyudur. Bu sebeple hadîs-i şerîfte "تخلقوا باخلاق الله" yani "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" buyurulmuştur ki, "Nefsani sıfatlardan temizlenip, ruhani sıfatlarla vasıflanın!" demektir. Çünkü ruh, Hakk'ın halifesidir. Buna göre, ilahi ahlâk ile vasıflanmıştır.

Cevher-i nûrânî olan cân ise bu âlem-i şehadette anâsır-ı mürekkebe arasındaki fasılların ve ayrılıkların arkasında ve haricindedir. Onun huyunda ve tabîatında bu anâsır-ı muhtelifenin tabîatı ve huyu yoktur. Onun huyu Kibriya'nın ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin huyudur. Bunun için hadîs-i şerîfte تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" buyurulmuştur ki, "Sıfât-ı nefsâniyyeden pâk olup, sıfât-ı rûhiyye ile muttasıf olunuz!" demektir. Zîrâ rûh halîfe-i Hak'tır. Binâenaleyh ahlâk-ı ilâhiyye ile muttasıftır.

64. Cenkleri gör ki, o sulhlerin asıllarıdır, Peygamber gibi ki, onun cengi Hudâ içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

64. Savaşları gör ki, onlar barışların asıllarıdır, Peygamber gibi ki, onun savaşı Allah içindir.

Örneğin, insanın bedenini oluşturan tabiatları birbirine zıt dört unsur arasındaki mücadeleden bedene ölüm gelir ve farklı unsurlar çözülür; ve bu unsurları oluşturan basit unsurlar da bu terkip kaydından kurtulup kendi asıllarıyla birleşir. Savaş ortadan kalkar ve barış meydana gelir. Ve aynı şekilde biz neden birliğin zıddıyız? Ve birlik neden dolayı bu sayıları doğurur? Bu zıtlığın delili ve sebebi aşağıdaki beyittedir. Bazı nüshalarda birinci mısra' "این تخالف از چه آید و ز کجا" şeklindedir. Yani "Bu zıtlık neden ve nereden gelir?" demek olur.

Meselâ insanın cismini terkîb eden tabîatları birbirine muhâlif dört anâsır arasındaki mücadeleden cisme ölüm ârız olur ve anâsır-ı muhtelife inhilâl eder; ve bu anâsırı terkîb eden anâsır-ı basîta dahi bu terkîb kaydından kurtulup kendi asıllarıyla ittihad eder. Cenk bertaraf ve sulh hâsıl olur. Ve kezâ Biz neden vahdetin muhâlifiyiz? Ve vahdet neden dolayı bu adedleri doğurur? Bu muhalefetin delîli ve sebebi âtîdeki beyttedir. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' این تخالف از چه آید و ز کجا suretindedir. Ya'ni "Bu tehâlüf neden ve nereden gelir?" demek olur.

62. Zîrâ ki biz fer'iz ve dört ezdâd asıldır. Asıl fer'de kendi huyunu îcâd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

62. Çünkü biz fer'iz (ikincil varlıklarız) ve dört zıt asıldır. Asıl, ikincil varlıkta kendi huyunu var etti.

Yani, vahdet mertebesi (birliğin derecesi) tenezzül ettiği (aşağı indiği) vâhidiyet mertebesinde (çokluk mertebesinde) temeyyüz eden (belirginleşen) esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) ilimdeki suretlerinin hükümlerini ve eserlerini ortaya çıkarmak için bu izafî varlık âleminde dört asıl meydana getirdi; onlar da ateş, hava, su ve topraktır. Bu dört asılın her birinin huyu ve tabiatı diğerine zıttır. Bizim bedenlerimiz de bu dört asılın ikincil varlığıdır ve onlardan oluşmuştur. Bu sebeple asıl olan bu dört bileşik unsur, kendilerinin ikincil varlığı olan bizim bedenlerimizde kendi huyları olan zıtlığı var etti.

Ya'ni, vahdet mertebesi tenezzül ettiği vâhidiyet mertebesinde temeyyüz eden esmâ suver-i ilmiyyesinin ahkâm ve âsârını ızhâr için bu vücûd-i îzâfi âleminde dört asıl peydâ etti; onlar da ateş, hava ve su ve topraktır. Bu dört aslın her birinin huyu ve tabîatı diğerine muhâliftir. Bizim cisimlerimiz dahi bu dört asılların fer'idir ve onlardan mürekkebdir. Binâenaleyh asıl olan bu dört anâsır-ı mürekkebe kendilerinin fer'i olan bizim cisimlerimizde kendi huyları olan muhalefeti îcâd etti.

63. Cân gevheri mâdemki fasılların arkasındadır, onun huyu bu değildir, Kibriya'nın huyudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. Can cevheri mademki fasılların arkasındadır, onun huyu bu değildir, Kibriya'nın huyudur.

Nurlu cevher olan can ise bu görünen âlemde, birleşik unsurlar arasındaki fasılların ve ayrılıkların arkasında ve dışındadır. Onun huyunda ve tabiatında bu çeşitli unsurların tabiatı ve huyu yoktur. Onun huyu Kibriya'nın, yani Yüce Allah hazretlerinin huyudur. Bunun için hadîs-i şerîfte "تخلقوا باخلاق الله" yani "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" buyurulmuştur ki, "Nefsânî sıfatlardan temizlenip, ruhanî sıfatlarla vasıflanınız!" demektir. Çünkü ruh, Hakk'ın halifesidir. Bu sebeple ilâhî ahlâk ile vasıflanmıştır.

Cevher-i nûrânî olan cân ise bu âlem-i şehadette anâsır-ı mürekkebe arasındaki fasılların ve ayrılıkların arkasında ve haricindedir. Onun huyunda ve tabîatında bu anâsır-ı muhtelifenin tabîatı ve huyu yoktur. Onun huyu Kibriya'nın ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin huyudur. Bunun için hadîs-i şerîf-te تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" buyurulmuştur ki, "Sıfât-ı nefsâniyyeden pâk olup, sıfât-ı rûhiyye ile muttasıf olunuz!" demektir. Zîrâ rûh halîfe-i Hak'tır. Binâenaleyh ahlâk-ı ilâhiyye ile muttasıftır.

64. Cenkleri gör ki, o sulhlerin asıllarıdır, Peygamber gibi ki, onun cengi Hudâ içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

64. Savaşları gör ki, onlar barışların asıllarıdır, tıpkı Peygamber gibi ki, onun savaşı Allah içindir.

Örneğin, insanın bedenini oluşturan tabiatları birbirine zıt dört unsur arasındaki mücadeleden bedene ölüm gelir ve farklı unsurlar çözülür; ve bu unsurları oluşturan basit unsurlar da bu terkip kaydından kurtulup kendi asıllarıyla birleşir. Savaş ortadan kalkar ve barış meydana gelir. Aynı şekilde Peygamber'in savaşı ve mücadelesi gibi ki, onun bu savaşı ve muhalefeti Hakk'ın birliğini öğretmek ve şirkten nehyetmek için gerçekleşti. Nitekim ayet-i kerimede يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهد الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظَ عَلَيْهِمْ (Tevbe, 9/73) yani "Ey peygamberim! Kâfirler ile ve münafıklar ile cihad ve harb et! Ve onlara kaba ve sert muamele yap!" buyurulmuştur. Çünkü insanların kalplerinde birlik inancı meydana geldiği zaman aralarındaki mücadele ve muhalefet kalkar ve genel barış meydana gelir. Bu sebeple bu savaşın aslı da barış olmuş olur.

Meselâ insanın cismini terkîb eden tabîatları birbirine muhâlif dört anâsır arasındaki mücadeleden cisme ölüm ârız olur ve anâsır-ı muhtelife inhilâl eder; ve bu anâsırı terkîb eden anâsır-ı basîta dahi bu terkîb kaydından kurtulup kendi asıllarıyla ittihad eder. Cenk bertaraf ve sulh hâsıl olur. Ve kezâ Peygamber'in cengi ve nizâ'ı gibi ki, onun bu cengi ve muhalefeti vahdaniyyet-i Hakk'ı ta'lim ve şirkten nehy için vâki' oldu. Nitekim âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهد الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظَ عَلَيْهِمْ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey peygamberim! Kâfirler ile ve münafiklar ile cihâd ve harb et! Ve onlara galîz ve haşîn muâmele yap!" buyurulmuştur. Zîrâ kulûb-i beşerde vahdet-i i'tikād hâsıl olduğu vakit aralarında nizâ' ve muhalefet kalkar ve sulh-ı umûmî hâsıl olur. Binâenaleyh bu cengin aslı da sulh olmuş olur.

65. Her iki cihanda galib ve muzafferdir. Bu galibin şerhi ağıza sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

65. Her iki cihanda gâlip ve muzafferdir. Bu gâlibin açıklaması ağıza sığmaz.

"Çîre", zafer bulmak, üstün gelmek ve cesur, kahraman anlamlarındadır (Burhân). Yani, Peygamber (a.s.) asıl olan barışa ulaşmak için savaş ve mücadele ettiğinden, her iki cihanda, yani dünyada ve ahirette kâfirlere ve münafıklara gâlip ve muzafferdir. Bu gâlip olan peygamberin hakikatini açıklamak ve beyan etmek ağıza, yani sözlere ve ifadelere sığmaz. Çünkü hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) sonsuz olan âlemi kuşatmıştır. Sözler ve ifadeler ise sınırlıdır; ve sınırlı olan şey, sınırsız olanı kuşatamaz.

"Çîre", zafer bulmak ve müstevlî olmak ve şücâ' ve dilâver ma'nâlarınadır (Burhân). Ya'ni, Peygamber asıl olan sulha vusûl için cenk ve nizâ' ettiğinden her iki cihânda ya'ni dünyâda ve âhirette küffâra ve münafıklara gālib ve muzafferdir. Bu galib olan peygamberin hakîkatini şerh ve beyân etmek ağıza ya'ni elfâz ve ibâreye sığmaz. Zîrâ hakikat-i muhammediyye nâmütenâhî olan âlemi muhîttir. Elfâz ve ibâre ise mahdûddur; ve mahdûd olan şey nâ-mahdûd olanı ihâta edemez.

66. Eğer Ceyhun'un suyunu çekmek mümkin değil ise, susamışlık kadardan kesilmek dahi mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

66. Eğer Ceyhun'un suyunu çekmek mümkün değil ise, susamışlık kadarından kesilmek dahi mümkün değildir.

Şu kadar var ki, gerek peygamberin ve gerek onun vârisleri olan insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) özelliklerini açıklamaktan büsbütün susmak da uygun değildir. Örneğin eğer Ceyhun nehrinin suyunu tamamıyla içmek mümkün olmasa bile, susamışlığı giderecek kadar olsun o nehirden kesilmek ve yüz çevirmek mümkün olmaz.

Şu kadar var ki, gerek peygamber ve gerek onun vârisleri olan insân-ı kâmillerin evsâfını beyândan büsbütün sükût etmek de münasib değildir. Meselâ eğer Ceyhun nehrinin suyunu tamâmiyle içmek kābil olmasa bile, susamışlığı def' edecek kadar olsun o nehirden kesilmek ve yüz çevirmek mümkin olmaz.

67. Eğer ma'nevî denizin susamışı oldun ise, Mesnevî adasında teferrüc et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

67. Eğer manevî denizin susamışı olduysan, Mesnevî adasında gezintiye çık!

"Atşân", susamış olan kimse demektir; "fürce" ise gamdan ve kederden kurtulmak ve gezintiye çıkmaktır. Yani, ey insan, eğer sen suretsiz olan mana denizinin susamışı isen, o mana denizi ortasında lafızlar ve ifadeler suretleriyle görünen bu Mesnevî-i Şerîf adasında bir gezintiye çık! Ve bu şehadet âleminin ve bedenin yoğunluğunun savaşlarından ve muhalefetlerinden ve gam ve kederlerinden kurtul! Peygamber'in savaşı ve mücadelesi gibi ki, onun bu savaşı ve muhalefeti Hakk'ın birliğini öğretmek ve şirkten sakındırmak için gerçekleşti. Nasıl ki ayet-i kerimede يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهد الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظَ عَلَيْهِمْ (Tevbe, 9/73) yani "Ey peygamberim! Kâfirler ile ve münafıklar ile cihat ve savaş et! Ve onlara sert ve haşin muamele yap!" buyurulmuştur. Çünkü insanların kalplerinde birlik inancı oluştuğu zaman aralarında mücadele ve muhalefet kalkar ve genel barış oluşur. Bu sebeple bu savaşın aslı da barış olmuş olur.

"Atşân", susamış olan kimse, "fürce", gamdan ve gussadan kurtulmak ve teferrüc etmek. Ya'ni, ey kimse, eğer sen sûretsiz olan ma'nâ denizinin susamışı isen, o ma'nâ denizi ortasında elfâz ve ibâre sûretleriyle zâhir olan bu Mesnevî-i Şerîf adasında bir teferrüc et! Ve bu âlem-i şehadet ve kesâfetin cenklerinden ve muhalefetlerinden ve gam ve gussalarından kurtul! Peygamber'in cengi ve nizâ'ı gibi ki, onun bu cengi ve muhalefeti vahdaniyyet-i Hakk'ı ta'lim ve şirkten nehy için vâki' oldu. Nitekim âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهد الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظَ عَلَيْهِمْ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey peygamberim! Kâfirler ile ve münafiklar ile cihâd ve harb et! Ve onlara galîz ve haşîn muâmele yap!" buyurulmuştur. Zîrâ kulûb-i beşerde vahdet-i i'tikād hâsıl olduğu vakit aralarında nizâ' ve muhalefet kalkar ve sulh-ı umûmî hâsıl olur. Binâenaleyh bu cengin aslı da sulh olmuş olur.

65. Her iki cihanda galib ve muzafferdir. Bu galibin şerhi ağıza sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

65. Her iki cihanda gâlip ve muzafferdir. Bu gâlibin açıklaması ağıza sığmaz.

"Çîre", zafer bulmak, üstün gelmek ve cesur, kahraman anlamlarındadır (Burhân). Yani, Peygamber (a.s.) asıl olan barışa ulaşmak için savaş ve mücadele ettiğinden, her iki cihanda, yani dünyada ve ahirette kâfirlere ve münafıklara gâlip ve muzafferdir. Bu gâlip olan peygamberin hakikatini açıklamak ve beyan etmek ağıza, yani sözlere ve ifadelere sığmaz. Çünkü hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) sonsuz olan âlemi kuşatmıştır. Sözler ve ifadeler ise sınırlıdır; ve sınırlı olan şey, sınırsız olanı kuşatamaz.

"Çîre", zafer bulmak ve müstevlî olmak ve şücâ' ve dilâver ma'nâlarınadır (Burhân). Ya'ni, Peygamber asıl olan sulha vusûl için cenk ve nizâ' ettiğinden her iki cihânda ya'ni dünyâda ve âhirette küffâra ve münafıklara gālib ve muzafferdir. Bu galib olan peygamberin hakîkatini şerh ve beyân etmek ağıza ya'ni elfâz ve ibâreye sığmaz. Zîrâ hakikat-i muhammediyye nâmütenâhî olan âlemi muhîttir. Elfâz ve ibâre ise mahdûddur; ve mahdûd olan şey nâ-mahdûd olanı ihâta edemez.

66. Eğer Ceyhun'un suyunu çekmek mümkin değil ise, susamışlık kadardan kesilmek dahi mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

66. Eğer Ceyhun'un suyunu çekmek mümkün değil ise, susamışlık kadarından kesilmek dahi mümkün değildir.

Şu kadar var ki, gerek peygamberin ve gerek onun vârisleri olan insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) özelliklerini açıklamaktan büsbütün susmak da uygun değildir. Örneğin eğer Ceyhun nehrinin suyunu tamamıyla içmek mümkün olmasa bile, susamışlığı giderecek kadar olsun o nehirden kesilmek ve yüz çevirmek mümkün olmaz.

Şu kadar var ki, gerek peygamber ve gerek onun vârisleri olan insân-ı kâmillerin evsâfını beyândan büsbütün sükût etmek de münasib değildir. Meselâ eğer Ceyhun nehrinin suyunu tamâmiyle içmek kābil olmasa bile, susamışlığı def' edecek kadar olsun o nehirden kesilmek ve yüz çevirmek mümkin olmaz.

67. Eğer ma'nevî denizin susamışı oldun ise, Mesnevî adasında teferrüc et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

67. Eğer manevî denizin susamışı olduysan, Mesnevî adasında gezintiye çık!

"Atşân", susamış olan kimse demektir; "fürce" ise gamdan ve kederden kurtulmak ve gezintiye çıkmaktır. Yani, ey insan, eğer sen suretsiz olan mana denizinin susamışı isen, o mana denizi ortasında lafızlar ve ifadeler suretleriyle görünen bu Mesnevî-i Şerif adasında bir gezintiye çık! Ve bu şehadet âleminin (görünen âlem) ve bedenin yoğunluğunun savaşlarından, muhalefetlerinden, gam ve kederlerinden kurtul!

"Atşân", susamış olan kimse, "fürce", gamdan ve gussadan kurtulmak ve teferrüc etmek. Ya'ni, ey kimse, eğer sen sûretsiz olan ma'nâ denizinin susamışı isen, o ma'nâ denizi ortasında elfâz ve ibâre sûretleriyle zâhir olan bu Mesnevî-i Şerîf adasında bir teferrüc et! Ve bu âlem-i şehadet ve kesâfetin cenklerinden ve muhalefetlerinden ve gam ve gussalarından kurtul!

68. O kadar fürce et ki, her nefeste Mesnevî'yi ancak ma'nevî göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

68. O kadar ayır ki, her nefeste Mesnevî'yi ancak manevî olarak göresin!

"Fürce", iki şey arasındaki yarık demektir. Burada "fürce"den kastedilen, lafız ile mana arasıdır. "Fürce-kün", "yar ve ayır!" demek olur. Lafız ile mana arasını o kadar yar ve ayır ki, Mesnevî'yi her nefeste lafızdan ve hikâye şekillerinden arınmış ve ancak manadan ibaret göresin!

"Fürce", iki şey arasındaki yarık demektir. Burada "fürce"den murâd, lafız ile ma'nâ arasıdır. "Fürce-kün", "yar ve ayır!" demek olur. Lafız ile ma'nâ arasını o kadar yar ve ayır ki, Mesnevî'yi her nefeste lafızdan ve hikâye sûretlerinden ârî ve ancak ma'nâdan ibâret göresin!

69. Vaktaki rüzgâr ırmağın suyunu saman çöpünden açar, su kendinin renksizliğini izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

69. Rüzgâr, ırmağın suyunu saman çöpünden ayırdığında, su kendi renksizliğini gösterir.

Çünkü mana su gibidir ve lafız saman çöpü gibidir. Örneğin, rüzgâr ırmağın suyundan çerçöpü ayırıp kenara attığı zaman, su kendi renksizliğini ve berraklığını gösterir. Bunun gibi, rahmanî feyz (ilahi lütuf) rüzgârı da mana ırmağının üzerindeki lafız ve harf çerçöplerini ayırıp açar ve berrak su hükmünde olan mananın saflığı ve berraklığı kalp ve akıl gözü önünde ortaya çıkar.

Zîrâ ma'nâ su ve lafız saman çöpü gibidir. Meselâ rüzgâr ırmağın suyundan çörçöpü açtığı ve sıyırıp kenara attığı vakit, su kendinin renksizliğini ve berraklığını gösterir. Bunun gibi feyz-i rahmânî rüzgârı dahi ma'nâ ırmağının üzerindeki elfâz ve hurûf çörçöpleri sıyırıp açar ve berrak su mesâbesinde olan ma'nânın saflığı ve berraklığı kalb ve akıl gözü önünde zâhir olur.

70. Mercânın taze dallarını gör! Cân suyundan meyveler bitmiş gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

70. Mercanın taze dallarını gör! Can suyundan meyveler bitmiş gör!

Manevi olan denizde biten ilahi bilgiler ve ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) mercanının taze ve şimdiye kadar görülmemiş ve işitilmemiş dallarını ve ayrıntılarını gör! İnsân-ı kâmilin şerefli ruhunun suyundan gelişip büyümüş olan marifet meyvelerini seyret! Ve ruhunun ağzıyla onları tam bir zevk ve lezzetle ye!

Ma'nevî olan deryâda biten maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye mercânının tâze ve şimdiye kadar görülmemiş ve işitilmemiş dallarını ve fürûâtını gör! İnsân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinin suyundan neşv ü nemâ bulmuş olan ma'rifet meyvelerini temâşâ et! Ve rûhunun ağzıyla onları kemâl-i zevk ile ve lezzetle ye!

71. Vaktaki harften ve sesten ve nefesten yektâ olur, o hepsini bırakır ve deryâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71. Harften, sesten ve nefesten tek olunca, o hepsini bırakır ve deniz olur.

Yani, mana denizine susamış olan kimse, o denizin ortasında lafızlar ve ifadeler suretleriyle görünen bu Mesnevî-i Şerîf adasında gezip, lafız ile mana arasını ayırt etmede derin bilgi ve meleke (alışkanlık) kazandığı zaman, deniz ortasındaki ada batıp denizde kaybolduğu gibi, bu Mesnevî'nin sureti de onun nazarında o mana denizinde batar; ve nefes vasıtasıyla çıkan sesten ve sözden tek ve arınmış olup suretten ayrılır. O kimse bunların hepsini bırakır. Kendisi zevk ve mana denizi olur.

Ya'ni, ma'nâ denizine susamış olan kimse o deryânın ortasında elfâz ve ibâre sûretleriyle zâhir olan bu Mesnevî-i Şerîf adasında teferrüc edip, lafız ile ma'nâ arasını ayırt etmekte rüsûh ve meleke peydâ ettiği vakit deniz ortasındaki ada batıp deryâda müstağrak olduğu gibi, bu Mesnevî'nin sûreti dahi onun nazarında o ma'nâ deryâsında batar; ve nefes vâsıtasıyla çıkan sesten ve sözden yektâ ve ârî olup sûretten ayrılır. O kimse bunların hepsini bırakır. Kendisi zevk ve ma'nâ deryâsı olur.

68. O kadar fürce et ki, her nefeste Mesnevî'yi ancak ma'nevî göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

68. O kadar aralık bırak ki, her nefeste Mesnevî'yi ancak manevî olarak göresin!

"Fürce", iki şey arasındaki aralık demektir. Burada "fürce"den kastedilen, lafız ile mana arasıdır. "Fürce-kün", "yar ve ayır!" demektir. Lafız ile mana arasını o kadar yar ve ayır ki, Mesnevî'yi her nefeste lafızdan ve hikâye şekillerinden arınmış ve ancak manadan ibaret göresin!

"Fürce", iki şey arasındaki yarık demektir. Burada "fürce"den murâd, la-fız ile ma'nâ arasıdır. "Fürce-kün", "yar ve ayır!" demek olur. Lafız ile ma'nâ arasını o kadar yar ve ayır ki, Mesnevîyi her nefeste lafızdan ve hikâye sû-retlerinden ârî ve ancak ma'nâdan ibâret göresin!

69. Vaktaki rüzgâr ırmağın suyunu saman çöpünden açar, su kendinin renk-sizliğini izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

69. Rüzgâr, ırmağın suyunu saman çöpünden ayırdığı zaman, su kendi renksizliğini gösterir.

Çünkü anlam su gibidir ve lafız saman çöpü gibidir. Örneğin rüzgâr, ırmağın suyundan çerçöpü ayırıp kenara attığı zaman, su kendi renksizliğini ve berraklığını gösterir. Aynı şekilde, rahmanî feyz (ilahi lütuf) rüzgârı da anlam ırmağının üzerindeki lafız ve harf çerçöplerini ayırıp açar ve berrak su hükmünde olan anlamın saflığı ve berraklığı kalp ve akıl gözü önünde belirir.

Zîrâ ma'nâ su ve lafız saman çöpü gibidir. Meselâ rüzgâr ırmağın suyun-dan çörçöpü açtığı ve sıyırıp kenara attığı vakit, su kendinin renksizliğini ve berraklığını gösterir. Bunun gibi feyz-i rahmânî rüzgârı dahi ma'nâ ırmağının üzerindeki elfâz ve hurûf çörçöpleri sıyırıp açar ve berrak su mesâbesinde olan ma'nânın saflığı ve berraklığı kalb ve akıl gözü önünde zahir olur.

70. Mercânın taze dallarını gör! Cân suyundan meyveler bitmiş gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

70. Mercanın taze dallarını gör! Can suyundan meyveler bitmiş gör!

Manevî olan deryada biten ilahi bilgiler ve ledün ilimleri mercanının taze ve şimdiye kadar görülmemiş ve işitilmemiş dallarını ve fer'î kısımlarını gör! İnsân-ı kâmilin şerefli ruhunun suyundan gelişip büyümüş olan marifet meyvelerini seyret! Ve ruhunun ağzıyla onları tam bir zevk ve lezzetle ye!

Ma'nevî olan deryâda biten maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye mer-cânının tâze ve şimdiye kadar görülmemiş ve işitilmemiş dallarını ve fürûâtı-nı gör! İnsân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinin suyundan neşv ü nemâ bulmuş olan ma'rifet meyvelerini temâşâ et! Ve rûhunun ağzıyla onları kemâl-i zevk ile ve lezzetle ye!

71. Vaktaki harften ve sesten ve nefesten yektâ olur, o hepsini bırakır ve der-yâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71. Harften, sesten ve nefesten tek olunca, o hepsini bırakır ve deniz olur.

Yani, mana denizine susamış olan kimse, o denizin ortasında lafızlar ve ibareler suretleriyle görünen bu Mesnevî-i Şerîf adasında gezip, lafız ile mana arasını ayırt etmede derin bilgi ve meleke (alışkanlık) kazandığı zaman, deniz ortasındaki ada batıp denizde kaybolduğu gibi, bu Mesnevî'nin sureti de onun nazarında o mana denizinde batar; ve nefes vasıtasıyla çıkan sesten ve sözden tek ve arınmış olup suretten ayrılır. O kimse bunların hepsini bırakır. Kendisi zevk ve mana denizi olur.

Ya'ni, ma'nâ denizine susamış olan kimse o deryânın ortasında elfâz ve ibâre sûretleriyle zahir olan bu Mesnevî-i Şerîf adasında teferrüc edip, lafız ile ma'nâ arasını ayırt etmekte rüsûh ve meleke peydâ ettiği vakit deniz ortasın-daki ada batıp deryâda müstağrak olduğu gibi, bu Mesnevî'nin sûreti dahi onun nazarında o ma'nâ deryâsında batar; ve nefes vâsıtasıyla çıkan sesten ve sözden yektâ ve ârî olup sûretten ayrılır. O kimse bunların hepsini bırakır. Kendisi zevk ve ma'nâ deryâsı olur.

72. Söz söyleyen ve sözü dinleyen ve sözler, her üçü sonunda cân olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

72. Söz söyleyen, sözü dinleyen ve sözler, her üçü sonunda can olurlar.

Mesnevî-i Şerîf bu şart dairesinde incelendiği takdirde, ondaki sözleri söyleyen, bu sözleri dinleyen ve sözlerin kendisi olan bu üç bağıntı ve mertebe ortadan kalkar. Hepsi can ve mana olurlar. Nasıl ki Hz. Pîr "Ben müridlerin iç dünyasında benim sözlerimden ortaya çıkan bir zevk ve hoşluğum; Allah, Allah! Sen o anı bulduğun ve o zevki tattığın zaman ganimet bil ve şükret ki, ben oyum!" buyurmuşlardır. Çünkü zevkteki birlik ruhtaki birliği, ruhtaki birlik de Hakk'taki birliği gerektirir. Ve çünkü ruh Hakk'ın halifesidir; halife ise halife tayin edenin aynısıdır. Mana âleminde bu üç şey birleşik olduğu hâlde, şekil âleminde her biri kendi mertebelerinde ayrı ayrıdır.

Mesnevî-i Şerîf bu şart dâiresinde mütâlaa olunduğu takdîrde ondaki sözleri söyleyen ve bu sözleri dinleyen ve sözlerin kendisi bu üç nisbet ve mertebe kalkar. Hepsi cân ve ma'nâ olurlar. Nitekim Hz. Pîr "Ben mürîdlerin bâtınında benim sözlerimden zâhir olan bir zevk ve hoşluğum; Allah, Allah! Sen o demi bulduğun ve o zevki tattığın vakit ganîmet tut ve şükret ki, ben oyum!" buyurmuşlardır. Zîrâ zevkte ittihad rûhta ittihâdı ve rûhta ittihad dahi Hak'ta ittihâdı mûcibdir. Ve zîrâ rûh Hakk'ın halîfesidir; ve halîfe ise müstahlifin aynıdır. Âlem-i ma'nâda bu üç şey müttahid olduğu hâlde âlem-i sûrette her birisi kendi mertebelerinde ayrı ayrıdır.

73. Ekmek veren ve ekmek alan ve pâk olan ekmek suretlerden sâde olurlar, toprak olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

73. Ekmek veren ve ekmek alan ve pâk olan ekmek, suretlerden arınır, toprak olurlar.

Örneğin, ekmeği veren, ekmeği alan ve ekmeğin kendisi birbirinden ayrıdır ve suret itibarıyla mertebeleri birbirine zıttır. Fakat bir yönden de anlamları birdir. Çünkü her üçü de kendi suretlerinden ve mertebelerinden soyunup saf ve sade oldukları zaman toprağa dönüşürler. Aslında her üçü de toprak olup bir idiler. Surete geldikleri zaman her biri bir mertebe kazanıp birbirinden ayrılırlar. Bu sebeple, yukarıda 61 numaralı beyitte açıklandığı gibi, bu sayılar vahdeti doğurdu. Sonunda onlar yine kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) geri döndüler.

Meselâ ekmeği veren ve ekmeği alan ve ekmeğin kendisi birbirinden ayrı ve sûrette mertebeleri birbirine muhâliftir. Fakat bir vecih ile de ma'nâları müttahiddir. Zîrâ her üçü kendi sûretlerinden ve mertebelerinden soyunup sâf ve sâde oldukları vakit toprağa munkalib olurlar. Aslında her üçü toprak olup müttahid idiler. Sûrete geldikleri vakit her birisi bir mertebe iktisab edip birbirinden ayrılırlar. Binâenaleyh yukarıda 61 numaralı beyitte beyân buyurulduğu vecih ile bu adedleri vahdet doğurdu. Nihâyet onlar yine kesretten vahdete rücû' ettiler.

74. Lakin onların ma'nası üç makāmda, mertebelerde hem ayrılıcı, hem dâim olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

74. Lakin onların anlamı üç makamda, mertebelerde hem ayrılır, hem de daimî olurlar.

Fakat onların anlamı ve hakikatleri üç makamda, yani ekmek vericilik, ekmek alıcılık ve ekmeklik mertebelerinde birbirinden ayrıdır. Çünkü ekmek vericilik, ekmek alıcılık gibi değildir; ekmeğin kendisi ise bunların hiçbirisine benzemez. Aksine, üçünün asılları da toprak olduğundan bu yönden asıl anlamları daimîdir. Bu sebeple onların anlamları, mertebeleri itibarıyla birbirinden ayrı ve asılları itibarıyla da birliktedir ve daimîdir.

Fakat onların ma'nâsı ve hakîkatleri üç makāmda ya'ni ekmek vericilik ve ekmek alıcılık ve ekmeklik mertebelerinde birbirinden ayrıdır. Zîrâ ekmek vericilik, ekmek alıcılık gibi değildir; ve ekmeğin kendisi ise bunların hiçbirisine benzemez. Velâkin üçünün asılları da toprak olduğundan bu cihetle ma'nâ-yı aslîleri dâimdir. Binâenaleyh onların ma'nâları, mertebeleri i'tibariyle birbirinden ayrı ve asılları i'tibariyle de ittihâdda ve dâimdir.

72. Söz söyleyen ve sözü dinleyen ve sözler, her üçü sonunda cân olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

72. Söz söyleyen, sözü dinleyen ve sözler, her üçü sonunda can olurlar.

Mesnevî-i Şerîf bu şart dairesinde incelendiği takdirde, ondaki sözleri söyleyen, bu sözleri dinleyen ve sözlerin kendisi olan bu üç bağıntı ve mertebe ortadan kalkar. Hepsi can ve mana olurlar. Nasıl ki Hz. Pîr "Ben müridlerin iç dünyasında benim sözlerimden ortaya çıkan bir zevk ve hoşluğum; Allah, Allah! Sen o anı bulduğun ve o zevki tattığın zaman ganimet bil ve şükret ki, ben oyum!" buyurmuşlardır. Çünkü zevkteki birlik ruhtaki birliği, ruhtaki birlik de Hakk'taki birliği gerektirir. Ve çünkü ruh Hakk'ın halifesidir; halife ise halife tayin edenin aynısıdır. Mana âleminde bu üç şey birleşik olduğu hâlde, şekil âleminde her biri kendi mertebelerinde ayrı ayrıdır.

Mesnevî-i Şerîf bu şart dâiresinde mütâlaa olunduğu takdîrde ondaki sözleri söyleyen ve bu sözleri dinleyen ve sözlerin kendisi bu üç nisbet ve mertebe kalkar. Hepsi cân ve ma'nâ olurlar. Nitekim Hz. Pîr "Ben mürîdlerin bâtınında benim sözlerimden zâhir olan bir zevk ve hoşluğum; Allah, Allah! Sen o demi bulduğun ve o zevki tattığın vakit ganîmet tut ve şükret ki, ben oyum!" buyurmuşlardır. Zîrâ zevkte ittihad rûhta ittihâdı ve rûhta ittihad dahi Hak'ta ittihâdı mûcibdir. Ve zîrâ rûh Hakk'ın halîfesidir; ve halîfe ise müstahlifin aynıdır. Âlem-i ma'nâda bu üç şey müttahid olduğu hâlde âlem-i sûrette her birisi kendi mertebelerinde ayrı ayrıdır.

73. Ekmek veren ve ekmek alan ve pâk olan ekmek suretlerden sâde olurlar, toprak olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

73. Ekmek veren ve ekmek alan ve pâk olan ekmek, suretlerden arınır, toprak olurlar.

Örneğin, ekmeği veren, ekmeği alan ve ekmeğin kendisi birbirinden ayrıdır ve suret itibarıyla mertebeleri birbirine zıttır. Fakat bir yönden de anlamları birdir. Çünkü her üçü de kendi suretlerinden ve mertebelerinden soyunup saf ve sade oldukları zaman toprağa dönüşürler. Aslında her üçü de toprak olup bir idiler. Surete geldikleri zaman her biri bir mertebe kazanıp birbirinden ayrılırlar. Bu sebeple, yukarıda 61 numaralı beyitte açıklandığı gibi, bu sayılar vahdeti doğurdu. Sonunda onlar yine kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) geri döndüler.

Meselâ ekmeği veren ve ekmeği alan ve ekmeğin kendisi birbirinden ayrı ve sûrette mertebeleri birbirine muhâliftir. Fakat bir vecih ile de ma'nâları müttahiddir. Zîrâ her üçü kendi sûretlerinden ve mertebelerinden soyunup sâf ve sâde oldukları vakit toprağa munkalib olurlar. Aslında her üçü toprak olup müttahid idiler. Sûrete geldikleri vakit her birisi bir mertebe iktisab edip birbirinden ayrılırlar. Binâenaleyh yukarıda 61 numaralı beyitte beyân buyurulduğu vecih ile bu adedleri vahdet doğurdu. Nihâyet onlar yine kesretten vahdete rücû' ettiler.

74. Lakin onların ma'nası üç makāmda, mertebelerde hem ayrılıcı, hem dâim olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

74. Lakin onların anlamı üç makamda, mertebelerde hem ayrılır, hem de daimî olurlar.

Fakat onların anlamı ve hakikatleri üç makamda, yani ekmek vericilik, ekmek alıcılık ve ekmeklik mertebelerinde birbirinden ayrıdır. Çünkü ekmek vericilik, ekmek alıcılık gibi değildir; ekmeğin kendisi ise bunların hiçbirisine benzemez. Aksine, üçünün asılları da toprak olduğundan bu yönden asıl anlamları daimîdir. Bu sebeple onların anlamları, mertebeleri itibarıyla birbirinden ayrı ve asılları itibarıyla da birliktedir ve daimîdir.

Fakat onların ma'nâsı ve hakîkatleri üç makāmda ya'ni ekmek vericilik ve ekmek alıcılık ve ekmeklik mertebelerinde birbirinden ayrıdır. Zîrâ ekmek vericilik, ekmek alıcılık gibi değildir; ve ekmeğin kendisi ise bunların hiçbirisine benzemez. Velâkin üçünün asılları da toprak olduğundan bu cihetle ma'nâ-yı aslîleri dâimdir. Binâenaleyh onların ma'nâları, mertebeleri i'tibariyle birbirinden ayrı ve asılları i'tibariyle de ittihâdda ve dâimdir.

75. Sûret toprak oldu. Fakat ma'na olmadı. Her kim "Oldu" derse sen ona "Hayır, olmadı" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

75. Şekil toprak oldu. Fakat anlam olmadı. Her kim "Oldu" derse sen ona "Hayır, olmadı" de!

Ekmek veren ve alan kişilerin ve ekmeğin şekilleri bozuldu. Kendi asıllarına dönüp toprak oldu. Fakat onların sıfatları itibarıyla olan anlamları, yani alıcılık ve vericilik ve ekmeklik sıfatları ve mertebeleri toprak olmadı. Çünkü bu sıfatlar ilmî olan şekillerdir. Her kim bu ilmî şekiller "Toprak oldu, yok oldu" derse, sen ona "Hayır, ilim şekli madde olan toprağa dönüşmez" diye cevap ver!

Ekmek veren ve alan şahısların ve ekmeğin sûretleri bozuldu. Kendi asıllarına rücû' edip toprak oldu. Fakat onların sıfatları i'tibariyle olan ma'nâları ya'ni alıcılık ve vericilik ve ekmeklik sıfatları ve mertebeleri toprak olmadı. Zîrâ bu sıfatlar ilmî olan sûretlerdir. Her kim bu suver-i ilmiyye "Toprak oldu, zâil oldu" derse, sen ona "Hayır, ilim sûreti mâdde olan toprağa inkılâb etmez" diye cevâb ver!

76. Rûh âleminde her üçü muntazırdır. Gâh sûretten kaçıcı ve gâh müstakırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

76. Ruh âleminde her üçü bekleyicidir. Bazen suretten kaçıcı ve bazen yerleşicidir.

Ruh âleminde bu her üç mertebeye ait olan mana, bekleyici bir hâlde durur. Bazen surete olan ilgiden kaçar ve ilim mertebesine geri döner; ve bazen suret mertebesinde yerleşici olur. Bilinmeli ki, قُلْ الروح من أمر ربي (İsrâ, 17/85) yani "Ey Resulüm de ki: Ruh Rabbimin emri ve şe'nidir" ayet-i kerimesi gereğince ruh ilahi bir oluş, durumdur. Şimdi ilahi sıfatlar ve Rabbanî oluşlardan her biri ilahi ilimde bir suret kazanıp, ondan sonra nuranî mücerret cevher olan ruh ve mana vasıtasıyla başkalık elbisesine bürünmüştür. Ondan sonra şehadet âleminde ilişki kuracağı suret, misal âleminde ve mutlak hayal âleminde ortaya çıkmış ve ondan sonra şehadet ve yoğunluk âleminde görünen surete ilişki kurmuştur. Bu sebeple herhangi bir şehadet suretinin ruhu misalî suret ve misalî suretin ruhu o nuranî mücerret cevher ve nuranî mücerret cevherin ruhu dahi sabit hakikat ve sabit hakikatin ruhu bir ilahi oluş ve o oluşun ruhu Hakk'ın Hayat sıfatı ve bu Hayat sıfatının ruhu dahi Hakk'ın mutlak zatı olmuş olur. Hakiki varlık ve sıfatlar âlemi ve varlık mertebeleri hakkında Birinci cildin 610, 625 numaralı beyitlerinde açıklamalar geçmiştir.

Rûh âleminde bu her üç mertebeye aid olan ma'nâ bekleyici bir hâlde durur. Ba'zan sûrete olan alâkadan kaçar ve ilim mertebesine rücû' eder; ve ba'zan sûret mertebesinde istikrar edici olur. Ma'lûm olsun ki, قُلْ الروح من أمر ربي (İsrâ, 17/85) ya'ni "Ey Resûlüm de ki: Rûh rabbimin emri ve şe'nidir" âyet-i kerîmesi mûcibince rûh şe'n-i ilâhîdir. İmdi sıfât-ı ilâhiyye ve şuûnât-ı rabbâniyyeden her biri ilm-i ilâhîde bir sûret iktisab edip ba'dehû cevher-i mücerred-i nûrânî olan rûh ve ma'nâ vâsıtasıyla gayriyet libâsına bürünmüştür. Ba'dehû âlem-i şehadette taalluk edeceği sûret, âlem-i misâlde ve hayâl-i mutlak âleminde peydâ olmuş ve ondan sonra âlem-i şehadet ve kesâfette zâhir olan sûrete taalluk etmiştir. Binâenaleyh herhangi sûret-i şehâdiyyenin rûhu sûret-i misâliyye ve sûret-i misâliyyenin rûhu o cevher-i mücerred-i nûrânî ve cevher-i mücerred-i nûrânînin rûhu dahi ayn-ı sâbite ve ayn- 1 sâbitenin rûhu bir şe'n-i ilâhî ve o şe'nin rûhu Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ve bu sıfat-ı Hayat'ın rûhu dahi zât-ı mutlak-ı Hak olmuş olur. Vücûd-i hakîkî ve âlem-i sıfat ve merâtib-i vücûd hakkında I. cildin 610, 625 numaralı beyitlerinde îzâhât geçmiştir.

77. "Sûretlere git!" diye emir gelir; gider; yine onun emrinden de mücerred olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

77. "Sûretlere git!" diye emir gelir; gider; yine onun emrinden de mücerred (soyutlanmış, maddî bağlardan arınmış) olur.

Anlam âleminde bekleyici olan ruha Yüce Allah'ın "Sûrete git!" diye meydana gelen emri üzerine o ruh ve anlam sûrete ilişir. Ve yine Yüce Allah'ın o ruha "Sûretten alakanı kes ve geri dön!" diye meydana gelen emri üzerine o sûretten soyunur ve alakasını keser ve tekrar anlam âlemine döner.

Ma'nâ âleminde bekleyici olan rûha Hak Teâlâ'nın "Sûrete git!" diye vâki' olan emri üzerine o rûh ve ma'nâ sûrete taalluk eder. Ve yine Hak Teâlâ'nın o rûha "Sûretten alâkanı kes ve geri dön!" diye vâki' olan emri üzerine o sûretten soyunur ve alakasını keser ve tekrar ma'nâ âlemine döner.

75. Sûret toprak oldu. Fakat ma'nâ olmadı. Her kim "Oldu" derse sen ona "Hayır, olmadı" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

75. Şekil toprak oldu. Fakat anlam olmadı. Her kim "Oldu" derse sen ona "Hayır, olmadı" de!

Ekmek veren ve alan kişilerin ve ekmeğin şekilleri bozuldu. Kendi asıllarına dönüp toprak oldu. Fakat onların sıfatları itibarıyla olan anlamları, yani alıcılık ve vericilik ve ekmeklik sıfatları ve mertebeleri toprak olmadı. Çünkü bu sıfatlar ilmî olan şekillerdir. Her kim bu ilmî şekiller "Toprak oldu, yok oldu" derse, sen ona "Hayır, ilim şekli madde olan toprağa dönüşmez" diye cevap ver!

Ekmek veren ve alan şahısların ve ekmeğin sûretleri bozuldu. Kendi asıllarına rücû' edip toprak oldu. Fakat onların sıfatları i'tibariyle olan ma'nâları ya'ni alıcılık ve vericilik ve ekmeklik sıfatları ve mertebeleri toprak olmadı. Zîrâ bu sıfatlar ilmî olan sûretlerdir. Her kim bu suver-i ilmiyye "Toprak oldu, zâil oldu" derse, sen ona "Hayır, ilim sûreti mâdde olan toprağa inkılâb etmez" diye cevab ver!

76. Rûh âleminde her üçü muntazırdır. Gâh sûretten kaçıcı ve gâh müstakırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

76. Ruh âleminde her üçü bekleyicidir. Kimi zaman suretten kaçıcı, kimi zaman da yerleşiktir.

Ruh âleminde, bu her üç mertebeye ait olan anlam bekleyici bir hâlde durur. Bazen surete olan ilgiden kaçar ve ilim mertebesine geri döner; ve bazen suret mertebesinde yerleşik olur. Bilinmeli ki, قُلْ الروح من أمر ربي (İsrâ, 17/85) yani "Ey Resulüm de ki: Ruh Rabbimin emri ve oluşudur" ayet-i kerimesi gereğince ruh ilahi bir oluştur. Şimdi, ilahi sıfatlardan ve Rabbanî oluşlardan her biri ilahi ilimde bir suret kazanıp, daha sonra nurani mücerret cevher olan ruh ve anlam vasıtasıyla başkalık elbisesine bürünmüştür. Daha sonra âlem-i şehadette (görünen âlem) ilişki kuracağı suret, âlem-i misalde (misal âlemi) ve mutlak hayal âleminde ortaya çıkmış ve ondan sonra âlem-i şehadet ve kesafette (maddi yoğunlukta) görünen surete ilişki kurmuştur. Bu sebeple, herhangi bir şehadet suretinin ruhu misal suretidir ve misal suretinin ruhu o nurani mücerret cevherdir ve nurani mücerret cevherin ruhu da sabit hakikattir ve sabit hakikatin ruhu bir ilahi oluştur ve o oluşun ruhu Hakk'ın Hayat sıfatıdır ve bu Hayat sıfatının ruhu da Hakk'ın mutlak zatı olmuş olur. Hakiki varlık ve sıfatlar âlemi ve varlık mertebeleri hakkında Birinci cildin 610, 625 numaralı beyitlerinde açıklamalar geçmiştir.

Rûh âleminde bu her üç mertebeye aid olan ma'nâ bekleyici bir hâlde durur. Ba'zan sûrete olan alâkadan kaçar ve ilim mertebesine rücû' eder; ve ba'zan sûret mertebesinde istikrar edici olur. Ma'lûm olsun ki, قُلْ الروح من أمر ربي (İsrâ, 17/85) ya'ni "Ey Resûlüm de ki: Rûh rabbimin emri ve şe'nidir" âyet-i kerîmesi mûcibince rûh şe'n-i ilâhîdir. İmdi sıfât-ı ilâhiyye ve şuûnât-ı rabbâniyyeden her biri ilm-i ilâhîde bir sûret iktisab edip ba'dehû cevher-i mücerred-i nûrânî olan rûh ve ma'nâ vâsıtasıyla gayriyet libâsına bürünmüştür. Ba'dehû âlem-i şehadette taalluk edeceği sûret, âlem-i misâlde ve hayâl-i mutlak âleminde peyda olmuş ve ondan sonra âlem-i şehadet ve kesâfette zâhir olan sûrete taalluk etmiştir. Binâenaleyh herhangi sûret-i şehâdiyyenin rûhu sûret-i misâliyye ve sûret-i misâliyyenin rûhu o cevher-i mücerred-i nûrânî ve cevher-i mücerred-i nûrânînin rûhu dahi ayn-ı sâbite ve ayn- 1 sâbitenin rûhu bir şe'n-i ilâhî ve o şe'nin rûhu Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ve bu sıfat-ı Hayat'ın rûhu dahi zât-ı mutlak-ı Hak olmuş olur. Vücûd-i hakîkî ve âlem-i sıfat ve merâtib-i vücûd hakkında I. cildin 610, 625 numaralı beyitlerinde îzâhât geçmiştir.

77. "Sûretlere git!" diye emir gelir; gider; yine onun emrinden de mücerred olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

77. "Sûretlere git!" diye emir gelir; gider; yine onun emrinden de mücerred (soyutlanmış, maddî bağlardan arınmış) olur.

Anlam âleminde bekleyici olan ruha Yüce Allah'ın "Sûrete git!" diye meydana gelen emri üzerine o ruh ve anlam sûrete ilişir. Ve yine Yüce Allah'ın o ruha "Sûretten alakanı kes ve geri dön!" diye meydana gelen emri üzerine o sûretten soyunur ve alakasını keser ve tekrar anlam âlemine döner.

Ma'nâ âleminde bekleyici olan rûha Hak Teâlâ'nın "Sûrete git!" diye vâki' olan emri üzerine o rûh ve ma'nâ sûrete taalluk eder. Ve yine Hak Teâlâ'nın o rûha "Sûretten alâkanı kes ve geri dön!" diye vâki' olan emri üzerine o sûretten soyunur ve alakasını keser ve tekrar ma'nâ âlemine döner.

78. Binaenaleyh onun "Halk onun içindir ve emir onun içindir" sözünü bil! Halk sürettir, emir onun üzerine binici olan cândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

78. Bu sebeple onun "Halk onun içindir ve emir onun içindir" sözünü bil! Halk surettir, emir onun üzerine binici olan candır.

Bu şerefli beyitte A'raf Suresi'nde geçen أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/54) yani "Yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, bizim bu sözlerimizden, Yüce Allah'ın bu ayet-i kerimede beyan buyurduğu üzere, halk âlemi ile emir âleminin Hakk'ın emrine tabi olduğunu bil! Çünkü halk âlemi, suret âlemi, zuhur âlemi ve mülk âlemidir. Emir âlemi ise bâtın âlemi ve melekût âlemidir ki, bu emir ve ilahi oluş o suret üzerine binici olur.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i A'raf'ta olan أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/54) ya'ni "Âlem-i halk ve âlem-i emr Allâh'ındır ki, onun şânı müteâlîdir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, bizim bu sözlerimizden Hak Teâlâ'nın bu âyet-i kerîmede beyân buyurduğu üzere âlem-i halk ile âlem-i emrin Hakk'ın emrine tâbi' olduğunu bil! Zîrâ âlem-i halk, âlem-i sûret ve âlem-i zûhûr ve âlem-i mülktür. Ve âlem-i emr, âlem-i bâtın ve âlem-i melekûttur ki, bu emir ve şe'n-i ilâhî o sûret üzerine binici olur.

79. Binici ve bin[il]miş şahın fermanındadır. Cisim dergahta ve cân bârgâhtadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

79. Binici ve binilen, şahın fermanındadır. Cisim dergâhta ve can bârgâhtadır.

"Dergâh", kapı yeri ve saray avlusu; ve "bârgâh", ruhsat yeri ve padişahın divanhanesi demektir. Yani, binici olan mana ile binilen suret, hakiki şah olan Hakk'ın fermanı altındadır. Cisim, hakiki şahın kapısı hükmünde olan aşağı âlemde ve can, şahın divanhanesinde ve huzurundadır.

"Dergâh", kapı mahalli ve saray havlusu; ve “bârgâh", ruhsat mahalli ve pâdişâhın dîvânhânesi demektir. Ya'ni, binici olan ma'nâ ile binilmiş olan sûret şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın fermânı altındadır. Cisim şâh-ı hakîkînin kapısı mesâbesinde olan âlem-i süflîde ve cân şâhın dîvânhânesinde ve huzûrundadır.

80. Vaktaki canları tekrar ulüv üzerine çağırır, nakîblerden "İnin!" diye ses [81] gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

80. Canları tekrar yücelik âlemine çağırdığında, nakîblerden "İnin!" diye ses gelir.

"Nakîb", sözlükte halkın iyisi ve hayırlısı, kethüda, kefil ve müfettiş demektir. Burada işleri idare etmekle görevli yüce melekler anlamındadır. Nitekim ayet-i kerimede قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكَ الْمَوْتِ الَّذِي وَكُلِّ بَكُمْ (Secde, 32/11) yani "Ey Resulüm! De ki: [Sizin canınızı alan] ölüm meleği size vekil kılındı" buyurulur. Yani Yüce Allah canları tekrar suretler âlemi olan aşağı âlemden, yüce âlem olan ruhlar âlemine çağırdığında, suretten manayı çekip almaya memur olan yüce melekler o canlara "Suret bineğinden ininiz!" diye seslenirler. Suretten manayı çekip almaya memur olan yüce meleklerin en büyüğü Azrail (a.s.)dır.

"Nakîb", lügatte halkın iyisi ve hayırlısı ve kethüdâ ve kefîl ve müfettiş demektir. Burada tedvîr-i emirde müvekkel olan melâike-i kirâm ma'nâsınadır. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكَ الْمَوْتِ الَّذِي وَكُلِّ بَكُمْ (Secde, 32/11) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: [Sizin cânınızı alan] ölüm meleği size tevkîl olundu" buyurulur. Ya'ni vaktaki Hak Teâlâ canları tekrâr âlem-i sûret olan âlem-i süflîden âlem-i ulvî olan âlem-i ervâha çağırır, sûretten ma'nâyı nez'e me'mûr olan melâike-i kirâm o canlara "Sûret merkebinden ininiz!" diye bağırırlar. Sûretten ma'nâyı nez'e me'mûr olan melâike-i kirâmın en büyüğü Azrail (a.s.)dır.

81. Bundan sonra söz ince olacaktır. Ateşi az yap! Onun odununu ziyade etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

81. Bundan sonra söz ince olacaktır. Ateşi az yap! Onun odununu ziyade etme!

İlâhî sırlarla ilgili olarak bundan sonra söylenecek olan sözler ince olacaktır. Ey Mevlânâ! Bundan sonra ateşli ve hararetli olan anlamları ve sırları

Esrâr-ı ilâhiyye hakkında bundan sonra söylenecek olan sözler ince olacaktır. Ey Mevlânâ! Bundan sonra ateşli ve harâretli olan ma'nâları ve es-

78. Binaenaleyh onun "Halk onun içindir ve emir onun içindir" sözünü bil! Halk sürettir, emir onun üzerine binici olan cândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

78. Bu sebeple onun "Halk onun içindir ve emir onun içindir" sözünü bil! Halk surettir, emir onun üzerine binici olan candır.

Bu şerefli beyitte A'raf Suresi'nde geçen أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/54) yani "Yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, bizim bu sözlerimizden, Yüce Allah'ın bu ayet-i kerimede beyan buyurduğu üzere, halk âlemi ile emir âleminin Hakk'ın emrine tabi olduğunu bil! Çünkü halk âlemi, suret âlemi, zuhur âlemi ve mülk âlemidir. Emir âlemi ise bâtın âlemi ve melekût âlemidir ki, bu emir ve ilahi oluş o suret üzerine binici olur.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i A'raf'ta olan أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/54) ya'ni "Âlem-i halk ve âlem-i emr Allâh'ındır ki, onun şânı müteâlîdir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, bizim bu sözlerimizden Hak Teâlâ'nın bu âyet-i kerîmede beyân buyurduğu üzere âlem-i halk ile âlem-i emrin Hakk'ın emrine tâbi' olduğunu bil! Zîrâ âlem-i halk, âlem-i sûret ve âlem-i zûhûr ve âlem-i mülktür. Ve âlem-i emr, âlem-i bâtın ve âlem-i melekûttur ki, bu emir ve şe'n-i ilâhî o sûret üzerine binici olur.

79. Binici ve bin[il]miş şahın fermanındadır. Cisim dergahta ve cân bârgâhtadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

79. Binici ve binilen, şahın fermanındadır. Cisim dergâhta ve can bârgâhtadır.

"Dergâh", kapı yeri ve saray avlusu; ve "bârgâh", ruhsat yeri ve padişahın divanhanesi demektir. Yani, binici olan mana ile binilen suret, hakiki şah olan Hakk'ın fermanı altındadır. Cisim, hakiki şahın kapısı hükmünde olan aşağı âlemde ve can, şahın divanhanesinde ve huzurundadır.

"Dergâh", kapı mahalli ve saray havlusu; ve “bârgâh", ruhsat mahalli ve pâdişâhın dîvânhânesi demektir. Ya'ni, binici olan ma'nâ ile binilmiş olan sûret şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın fermânı altındadır. Cisim şâh-ı hakîkînin kapısı mesâbesinde olan âlem-i süflîde ve cân şâhın dîvânhânesinde ve huzûrundadır.

80. Vaktaki canları tekrar ulüv üzerine çağırır, nakîblerden "İnin!" diye ses [81] gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

80. Canları tekrar yücelik âlemine çağırdığında, nakîblerden "İnin!" diye ses gelir.

"Nakîb", sözlükte halkın iyisi ve hayırlısı, kethüda, kefil ve müfettiş demektir. Burada işleri idare etmekle görevli yüce melekler anlamındadır. Nitekim ayet-i kerimede قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكَ الْمَوْتِ الَّذِي وَكُلِّ بَكُمْ (Secde, 32/11) yani "Ey Resulüm! De ki: [Sizin canınızı alan] ölüm meleği size vekil kılındı" buyurulur. Yani Yüce Allah canları tekrar suretler âlemi olan aşağı âlemden, yüce âlem olan ruhlar âlemine çağırdığında, suretten manayı çekip almaya memur olan yüce melekler o canlara "Suret bineğinden ininiz!" diye seslenirler. Suretten manayı çekip almaya memur olan yüce meleklerin en büyüğü Azrail (a.s.)dır.

"Nakîb", lügatte halkın iyisi ve hayırlısı ve kethüdâ ve kefîl ve müfettiş demektir. Burada tedvîr-i emirde müvekkel olan melâike-i kirâm ma'nâsınadır. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكَ الْمَوْتِ الَّذِي وَكُلِّ بَكُمْ (Secde, 32/11) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: [Sizin cânınızı alan] ölüm meleği size tevkîl olundu" buyurulur. Ya'ni vaktaki Hak Teâlâ canları tekrâr âlem-i sûret olan âlem-i süflîden âlem-i ulvî olan âlem-i ervâha çağırır, sûretten ma'nâyı nez'e me'mûr olan melâike-i kirâm o canlara "Sûret merkebinden ininiz!" diye bağırırlar. Sûretten ma'nâyı nez'e me'mûr olan melâike-i kirâmın en büyüğü Azrail (a.s.)dır.

81. Bundan sonra söz ince olacaktır. Ateşi az yap! Onun odununu ziyade etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

81. Bundan sonra söz ince olacaktır. Ateşi az yap! Onun odununu ziyade etme!

İlahi sırlarla ilgili olarak bundan sonra söylenecek olan sözler ince olacaktır. Ey Mevlânâ! Bundan sonra ateşli ve hararetli olan anlamları ve sırları az söyle. O ateşli anlamların odunu mesabesinde olan sözleri çoğaltma!

Esrâr-ı ilâhiyye hakkında bundan sonra söylenecek olan sözler ince olacaktır. Ey Mevlânâ! Bundan sonra ateşli ve harâretli olan ma'nâları ve es- rârı az söyle. O ateşli ma'nâların odunu mesâbesinde olan elfâzı çoğaltma!

82. Tâ ki, küçük olan çömlekler çabuk kaynamasın! İdraklerin çömleği küçüktür ve alçaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

82. Küçük çömlekler çabuk kaynamasın diye! İdraklerin çömleği küçüktür ve alçaktır.

Küçük çömlek ve tencere hükmünde olan idrakler çabuk kaynayıp, fikirler karma karışık olmasın diye. Çünkü avamın (halkın) idraklerinin çömleği ve tenceresi küçüktür; ve ateşli manalar karşısında alçaktır. Bu alçaklık onları çabuk kaynatır ve ateşten onları çabuk etkiler.

Tâ ki küçük çömlek ve tencere mesâbesinde olan idrâkler çabuk kaynayıp, fikirler karma karışık olmasın. Zîrâ avâmın idrâklerinin çömleği ve tenceresi küçüktür; ve âteşîn ma'nâlar önünde alçaktır. Bu alçaklık onları çabuk kaynatır ve ateşten onları çabuk müteessir eder.

83. Pak bir Sübhân ki, elmalık yapar, onları harf bulutunda gizler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

83. Pak bir Sübhân ki, elmalık yapar, onları harf bulutunda gizler.

"Sîbistân", elmalık demektir ki, güzel kokulu elma mesâbesinde olan sırlar ve anlamların ortaya çıktığı evliyâların varlığından kinâyedir. Yani, bununla birlikte bu ince anlamları ve sırları bu Mesnevî-i Şerîf beyitlerinin kelimeleri ve lafızları altında çok söyledik ve bundan sonra da söyleyeceğiz. Fakat Yüce Allah öyle mukaddes bir Sübhân'dır ki, anlamlar ve sırlar elmalığı olan evliyâların varlığını ortaya çıkarır ve onlardan ortaya çıkan kokulu elma mesâbesindeki sırları ve anlamları söz bulutu altında saklar; ve o bulutlardan dolayı idrâki zayıf olanlar o sırlara muttali olamazlar.

"Sîbistân", elmalık demektir ki, güzel kokulu elma mesâbesinde olan esrâr ve maânînin sudûr ettiği vücûd-i evliyâdan kinâyedir. Ya'ni, bununla berâber bu ince ma'nâları ve esrârı bu Mesnevî-i Şerîf beyitlerinin kelimeleri ve elfâzı altında çok söyledik ve bundan sonra da söyleyeceğiz. Fakat Hak Teâlâ öyle mukaddes bir Sübhân'dır ki, maânî ve esrâr elmalığı olan vücûd-i evliyâyı ızhâr eder ve onlardan sudûr eden kokulu elma mesâbesindeki esrâr ve maânîyi söz bulutu altında saklar; ve o bulutlardan dolayı idrâki zayıf olanlar o esrâra muttali' olamazlar.

84. Bu ses ve lafız güft ü gü bulutundan bir perde vardır ki, elmadan kokunun gayrı gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

84. Bu ses ve söz bulutundan bir perde vardır ki, elmadan kokudan başka bir şey gelmez.

Sırlara ve anlamlara ilişkin olan bu ses ve söz ve dedikodu bulutundan, kokulu elma mesabesindeki o sırlar ve anlamlar üzerine bir perde çekilmiştir ki, onların ancak kokusu duyulur; kendileri elde edilemez.

Esrâr ve maânîye mütaallık olan bu ses ve lafız ve kıyl ü kāl bulutundan kokulu elma mesâbesindeki o esrâr ve maânî üzerine bir perde çekilmiştir ki, onların ancak kokusu duyulur; kendileri istihsâl olunmaz.

85. Bâri sen bu kokuyu aklına ziyâde çek! Tâ ki, kulağını tutup seni aslın tarafına götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

85. Bari sen bu kokuyu aklına çok çek! Tâ ki, kulağını tutup seni aslın tarafına götürsün!

Ey Hakk Yolcusu! Bari sen bu sırlar ve anlamlar kokusunu aklına çok çek ve onlarla çok meşgul ol ki, o koku sana kılavuzluk edip kulağını tutarak seni aslın olan hakiki varlık tarafına götürsün! Sırları az söyle. O ateşli anlamların odunu mesabesinde olan sözleri çoğaltma!

Ey sâlik! Bâri sen bu esrâr ve maânî kokusunu aklına çok çek ve onlar ile çok meşgül ol ki, o koku sana kılavuzluk edip kulağını tutarak seni aslın olan vücûd-i hakîkî tarafına götürsün! rârı az söyle. O ateşli ma'nâların odunu mesâbesinde olan elfâzı çoğaltma!

82. Tâ ki, küçük olan çömlekler çabuk kaynamasın! İdraklerin çömleği küçüktür ve alçaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

82. Küçük çömlekler çabuk kaynamasın diye! İdraklerin çömleği küçüktür ve alçaktır.

Küçük çömlek ve tencere hükmünde olan idrakler çabuk kaynayıp, fikirler karma karışık olmasın diye. Çünkü avamın (halkın) idraklerinin çömleği ve tenceresi küçüktür; ve ateşli manalar karşısında alçaktır. Bu alçaklık onları çabuk kaynatır ve ateşten onları çabuk etkiler.

Tâ ki küçük çömlek ve tencere mesâbesinde olan idrâkler çabuk kaynayıp, fikirler karma karışık olmasın. Zîrâ avâmın idrâklerinin çömleği ve tenceresi küçüktür; ve âteşîn ma'nâlar önünde alçaktır. Bu alçaklık onları çabuk kaynatır ve ateşten onları çabuk müteessir eder.

83. Pak bir Sübhân ki, elmalık yapar, onları harf bulutunda gizler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

83. Pak bir Sübhân ki, elmalık yapar, onları harf bulutunda gizler.

"Sîbistân", elmalık demektir ki, güzel kokulu elma mesâbesinde olan sırlar ve anlamların ortaya çıktığı evliyâların varlığından kinâyedir. Yani, bununla birlikte bu ince anlamları ve sırları bu Mesnevî-i Şerîf beyitlerinin kelimeleri ve lafızları altında çok söyledik ve bundan sonra da söyleyeceğiz. Fakat Yüce Allah öyle mukaddes bir Sübhân'dır ki, anlamlar ve sırlar elmalığı olan evliyâların varlığını ortaya çıkarır ve onlardan ortaya çıkan kokulu elma mesâbesindeki sırları ve anlamları söz bulutu altında saklar; ve o bulutlardan dolayı idrâki zayıf olanlar o sırlara muttali olamazlar.

"Sîbistân", elmalık demektir ki, güzel kokulu elma mesâbesinde olan esrâr ve maânînin sudûr ettiği vücûd-i evliyâdan kinâyedir. Ya'ni, bununla berâber bu ince ma'nâları ve esrârı bu Mesnevî-i Şerîf beyitlerinin kelimeleri ve elfâzı altında çok söyledik ve bundan sonra da söyleyeceğiz. Fakat Hak Teâlâ öyle mukaddes bir Sübhân'dır ki, maânî ve esrâr elmalığı olan vücûd-i evliyâyı ızhâr eder ve onlardan sudûr eden kokulu elma mesâbesindeki esrâr ve maânîyi söz bulutu altında saklar; ve o bulutlardan dolayı idrâki zayıf olanlar o esrâra muttali' olamazlar.

84. Bu ses ve lafız güft ü gü bulutundan bir perde vardır ki, elmadan kokunun gayrı gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

84. Bu ses ve söz bulutundan bir perde vardır ki, elmadan kokudan başka bir şey gelmez.

Sırlara ve anlamlara ilişkin olan bu ses ve söz ve dedikodu bulutundan, kokulu elma mesabesindeki o sırlar ve anlamlar üzerine bir perde çekilmiştir ki, onların ancak kokusu duyulur; kendileri elde edilemez.

Esrâr ve maânîye mütaallık olan bu ses ve lafız ve kıyl ü kāl bulutundan kokulu elma mesâbesindeki o esrâr ve maânî üzerine bir perde çekilmiştir ki, onların ancak kokusu duyulur; kendileri istihsâl olunmaz.

85. Bâri sen bu kokuyu aklına ziyâde çek! Tâ ki, kulağını tutup seni aslın tarafına götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

85. Bari sen bu kokuyu aklına çok çek! Tâ ki, kulağını tutup seni aslın tarafına götürsün!

Ey Hakk Yolcusu! Bari sen bu sırlar ve manalar kokusunu aklına çok çek ve onlarla çok meşgul ol ki, o koku sana kılavuzluk edip kulağını tutarak seni aslın olan hakiki varlık tarafına götürsün!

Ey sâlik! Bâri sen bu esrâr ve maânî kokusunu aklına çok çek ve onlar ile çok meşgül ol ki, o koku sana kılavuzluk edip kulağını tutarak seni aslın olan vücûd-i hakîkî tarafına götürsün!

86. Kokuyu sakla! Nezleden perhîz et! Tenini avâmın soğuk bâd u budundan ört!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

86. Kokuyu sakla! Nezleden sakın! Bedenini halkın soğuk söz ve varlıklarından koru!

"Bâd", sözlükte hava anlamına gelir ve sözden kinayedir (Heft Kulzüm). "Bûd", varlık demektir (Bahar-ı Acem ve Burhân). Burada enaniyetten (benlikten) kinayedir. "Bâd u bûd-ı serd-i âmm", halkın soğuk ve anlamsız sözlerinden ve benliklerinden kinaye olur. "Nezle"den maksat, zahir ulemasının ve filozofların evliya ilimlerine aykırı olan istidlali (akıl yürütmeye dayalı) ilimlerini kabul etmekten kinaye olur. Yani, bu Mesnevî-i Şerîf'ten aldığın sırlar ve manalar kokusunu sakla ve zahir ulemasının ve filozofların hakikat ehlinin ilimlerine aykırı olan istidlali ilimlerini kabul edip, ruhunun koku alma duyusunu hasta etmekten sakın! Bedeninin kulağını halkın boş ve soğuk sözlerinden ve benliklerinden koru!

"Bad", lügatte havâ ma'nâsına olup, sözden kinâyedir (Heft Kulzüm). "Bûd", varlık (Bahar-ı Acem ve Burhân). Burada enâniyetten kinâyedir. "Bâd u bûd-ı serd-i âmm", avâmın soğuk ve ma'nâsız sözlerinden ve enâniyetlerinden kinâye olur. "Nezle"den murâd, ulemâ-i zâhirin ve feylesofların ulûm-i evliyâya muhâlif olan ulûm-i istidlâliyyelerini kabûlden kinâye olur. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîften aldığın esrâr ve maânî kokusunu sakla ve ulemâ-i zâhirin ve feylesofların ulûm-i muhakkıkîne muhâlif olan ulûm-i istidlâliyyelerini kabûl edip, meşâmm-ı ruhunu ma'lûl etmekten sakın! Cisminin kulağını avâmın boş ve soğuk sözlerinden ve enâniyetlerinden ört!

87. Tâ ki, senin meşâmmını eserden sıvamasın! Ey kimse! Onların hevaları kıştan daha soğuktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

87. Tâ ki, senin burnunu eserden sıvamasın! Ey kimse! Onların hevaları kıştan daha soğuktur.

Ey Hakk Yolcusu! Sonunda, halkın o boş sözlerinin ve onların kış mevsiminden daha soğuk olan nefse ait heveslerinin etkisi ruhunun burnunu sıvamasın! Ve sonuçta bu Mesnevî'den aldığın sırlar kokularını duymaz bir hâle gelirsin.

Ey sâlik! Nihâyet, avâmın o boş sözlerinin ve onların kış mevsiminden daha soğuk olan hevâ-yı nefsânîlerinin te'sîri ruhunun burnunu sıvamasın! Ve netîcede bu Mesnevîden aldığın esrâr kokularını duymaz bir hâle gelirsin.

88. Cemâd gibi donmuşturlar ve iri tenlidirler. Bunların nefesleri kar tepesinden sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

88. Cansız varlık gibi donmuşlardır ve iri tenlidirler. Bunların nefesleri kar tepesinden sıçrar.

O nefsanî ve cismanî olan avam (halk tabakası) cansız varlık ve buz gibi donmuşlardır ve çok çok yemeden ve içmeden iri cisimli olmuşlardır. Bunların cisimleri kar tepesi gibi donmuş bir hâlde olduğundan nefesleri ve sözleri de bu kar tepesinden soğuk olarak sıçrar ve ortaya çıkar.

O nefsânî ve cismânî olan avâm cemâd ve buz gibi donmuşlardır ve çok çok yemeden ve içmeden iri cisimli olmuşlardır. Bunların cisimleri kar tepesi gibi donmuş bir hâlde olduğundan nefesleri ve sözleri de bu kar tepesinden soğuk olarak sıçrar ve zâhir olur.

89. Vaktaki zemîn bu kardan kefen giye, Hüsâmeddîn'in güneşinin kılıcını vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

89. Vakit ki yeryüzü bu kardan kefen giye, Hüsâmeddîn'in güneşinin kılıcını vur!

Vakit ki cismin ve kalbin yeryüzü o avamın soğuk nefeslerinden donup ölmüş bir hâle gele ve onların kar tepesi gibi olan cisimlerinden esen kardan kefen giye, yani onların soğuk sözleri senin kalbinde yer tuta ve sana tesir ede, bir insân-ı kâmil olan halifem Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin güneş

Vaktāki zemîn-i cismin ve kalbin o avâmın soğuk nefeslerinden donup ölmüş bir hâle gele ve onların kar tepesi gibi olan cisimlerinden esen kardan kefen giye ya'ni onların soğuk sözleri senin kalbinde yer tuta ve sana te'sîr ede, bir insân-ı kâmil olan halîfem Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin güneş

86. Kokuyu sakla! Nezleden perhîz et! Tenini avâmın soğuk bâd u budundan ört!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

86. Kokuyu sakla! Nezleden perhiz et! Tenini halkın soğuk söz ve benliklerinden ört!

"Bâd", sözlükte hava anlamına gelip, sözden kinayedir (Heft Kulzüm). "Bûd", varlık (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Burada benlikten kinayedir. "Bâd u bûd-ı serd-i âmm", halkın soğuk ve anlamsız sözlerinden ve benliklerinden kinaye olur. "Nezle"den maksat, zahir ulemasının ve filozofların evliyanın ilimlerine aykırı olan istidlali ilimlerini kabul etmekten kinaye olur. Yani, bu Mesnevî-i Şerîf'ten aldığın sırlar ve anlamlar kokusunu sakla ve zahir ulemasının ve filozofların hakikat ehlinin ilimlerine aykırı olan istidlali ilimlerini kabul edip, ruhunun koku alma duyusunu hasta etmekten sakın! Bedeninin kulağını halkın boş ve soğuk sözlerinden ve benliklerinden ört!

"Bâd", lügatte havâ ma'nâsına olup, sözden kinâyedir (Heft Kulzüm). "Bûd", varlık (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Burada enâniyetten kinâyedir. "Bâd u bûd-ı serd-i âmm", avâmın soğuk ve ma'nâsız sözlerinden ve enâniyetlerinden kinâye olur. "Nezle"den murâd, ulemâ-i zâhirin ve feylesofların ulûm-i evliyâya muhâlif olan ulûm-i istidlâliyyelerini kabûlden kinâye olur. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîften aldığın esrâr ve maânî kokusunu sakla ve ulemâ-i zâhirin ve feylesofların ulûm-i muhakkıkîne muhâlif olan ulûm-i istidlâliyyelerini kabûl edip, meşâmm-ı ruhunu ma'lûl etmekten sakın! Cisminin kulağını avâmın boş ve soğuk sözlerinden ve enâniyetlerinden ört!

87. Tâ ki, senin meşâmmını eserden sıvamasın! Ey kimse! Onların hevaları kıştan daha soğuktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

87. Tâ ki, senin burnunu eserden sıvamasın! Ey kimse! Onların hevaları kıştan daha soğuktur.

Ey Hakk Yolcusu! Sonunda, avamın o boş sözlerinin ve onların kış mevsiminden daha soğuk olan nefse ait heveslerinin tesiri ruhunun burnunu sıvamasın! Ve neticede bu Mesnevî'den aldığın sırlar kokularını duymaz bir hâle gelirsin.

Ey sâlik! Nihâyet, avâmın o boş sözlerinin ve onların kış mevsiminden daha soğuk olan hevâ-yı nefsânîlerinin te'sîri ruhunun burnunu sıvamasın! Ve netîcede bu Mesnevî'den aldığın esrâr kokularını duymaz bir hâle gelirsin.

88. Cemâd gibi donmuşturlar ve iri tenlidirler. Bunların nefesleri kar tepesinden sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

88. Cansız varlık gibi donmuşlardır ve iri tenlidirler. Bunların nefesleri kar tepesinden sıçrar.

O nefsanî ve cismanî olan avam (halk tabakası) cansız varlık ve buz gibi donmuşlardır ve çok çok yemeden ve içmeden iri cisimli olmuşlardır. Bunların cisimleri kar tepesi gibi donmuş bir hâlde olduğundan nefesleri ve sözleri de bu kar tepesinden soğuk olarak sıçrar ve ortaya çıkar.

O nefsânî ve cismânî olan avâm cemâd ve buz gibi donmuşlardır ve çok çok yemeden ve içmeden iri cisimli olmuşlardır. Bunların cisimleri kar tepesi gibi donmuş bir hâlde olduğundan nefesleri ve sözleri de bu kar tepesinden soğuk olarak sıçrar ve zâhir olur.

89. Vaktaki zemîn bu kardan kefen giye, Hüsâmeddîn'in güneşinin kılıcını vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

89. Vakit ki yeryüzü bu kardan kefen giye, Hüsâmeddîn'in güneşinin kılıcını vur!

Vakit ki cismin ve kalbin yeryüzü o avamın soğuk nefeslerinden donup ölmüş bir hâle gele ve onların kar tepesi gibi olan cisimlerinden esen kardan kefen giye, yani onların soğuk sözleri senin kalbinde yer tuta ve sana etki ede, bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan halifem Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin güneş mesabesindeki şerefli ruhunun kılıcını o kefene vur! Ve o kardan oluşan soğuk kefeni kes ve yırt! Çünkü güneş karı eritir. "Hüsâm", keskin kılıç anlamına olduğundan dinin keskin kılıcı da kefeni keser ve yırtar.

Vaktāki zemîn-i cismin ve kalbin o avâmın soğuk nefeslerinden donup ölmüş bir hâle gele ve onların kar tepesi gibi olan cisimlerinden esen kardan kefen giye ya'ni onların soğuk sözleri senin kalbinde yer tuta ve sana te'sîr ede, bir insân-ı kâmil olan halîfem Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin güneş mesâbesindeki rûh-ı şerîfinin kılıcını o kefene vur! Ve o kardan hâsıl olan soğuk kefeni kes ve yırt! Zîrâ güneş karı eritir. "Hüsâm", keskin kılıç ma'nâsına olduğundan dînin keskin kılıcı da kefeni keser ve yırtar.

90. Agah ol! Şarktan Allah'ın kılıcı çıkar. O şarktan bu dergahı sıcak yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

90. Uyanık ol! Doğudan Allah'ın kılıcı çıkar. O doğudan bu dergâhı sıcak yap!

[91] Bu şerefli beyit, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitap olabilir. "Şark", güneş anlamındadır. Bundan kasıt, Hz. Mevlânâ'nın şerefli ruhudur; ve "seyfullah"tan kasıt, Mesnevî-i Şerif'tir. Yani, ey Hüsâmeddîn hazretleri! Uyanık ol! Bizim ruhumuzun güneşinden ilâhî hakikatler ve sırlar dolu ve Allah'ın kılıcı olan bu Mesnevî-i Şerif'i çekip çıkar ve bizim ruhumuzun güneşinden bu dergâhımızı hararete boğ! Nefsânî kimselerin düşmanlığı erisin!

[91] Bu beyt-i şerîf Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitâb olmak câizdir. "Şark", güneş ma'nâsınadır. Bundan murâd rûh-ı şerîf-i Hz. Mevlânâ'dır; ve "seyfullah"tan murâd, Mesnevî-i Şerîftir. Ya'ni, ey Hüsâmeddîn hazretleri! Agâh ol! bizim rûhumuzun güneşinden hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyye dolu ve Allâh'ın kılıcı olan bu Mesnevî-i Şerîfi cezbedip çıkar ve bizim rûhumuzun güneşinden bizim bu dergâhımızı harârete müstağrak kıl! Nefsânî kimselerin düşmanlığı erisin!

91. O güneş bu kara hançer vurur, dağlardan toprak üzerine seller döker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

91. O güneş bu kara hançer vurur, dağlardan toprak üzerine seller döker.

Çünkü bizim ruhumuzun güneşi, kar gibi soğuk olan nefsanî sıfatlara hançer vurur. Kar dağı gibi olan kalplerdeki donukluğu ve buzu eritir ve yumuşatır; ve beden toprağı üzerine selleri, yani gözyaşlarını döker.

Zîrâ bizim rûhumuz güneşinin sıcaklığı kar gibi soğuk olan nefsânî sıfatlara hançer vurur. Kar dağı gibi olan kalblerde donukluğu ve buzu eritir ve yumuşatır; ve cisim toprağı üzerine selleri ya'ni göz yaşlarını döker.

92. Zîra ki o şarkî ve garbî değildir. O müneccim ile gece ve gündüz harbîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

92. Çünkü o, doğulu ve batılı değildir. O, müneccim ile gece ve gündüz savaş hâlindedir.

Çünkü insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhu doğuya ve batıya ait değildir. O kâmil ruh, doğulu ve batılı olan güneşin tesirine ve tasarrufuna inanan müneccim ile gece ve gündüz savaş ve mücadele içinde olup der:

Zîrâ insân-ı kâmilin rûhu meşrıka ve mağribe mensûb değildir. O rûh-ı kâmil şarkî ve garbî olan güneşin te'sîrine ve tasarrufuna i'tikād eden müneccim ile gece ve gündüz harb ve cidâl içinde olup der:

93. Ki: "Niçin benden gayrı hüdâsız olan yıldızları alçaklıktan ve körlükten kıble yaptın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

93. Ki: "Niçin benden başka yol göstericisi olmayan yıldızları alçaklıktan ve körlükten kıble yaptın?"

Der ki: "Niçin beni bırakıp doğru yolu göstermeyen zahirî yıldızları idrakinin alçaklığından ve akıl ve kalp gözünün körlüğünden dolayı kendine kıble yaptın ve kâinatın işlerinin idaresinde onları etkili bildin? Çünkü gerçek etkileyici Yüce Allah'tır." Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Ra'd sûresinde يدبر الأمر يفصل الآيات (Ra'd, 13/2) yani "Yüce Allah işi idare eder ve ayetleri ayrıntılı olarak açıklar" buyurur - mertebesindeki şerefli ruhunun kılıcını o kefene vur! Ve o kardan oluşan soğuk kefeni kes ve yırt! Çünkü güneş karı eritir. "Hüsâm", keskin kılıç anlamına geldiğinden dinin keskin kılıcı da kefeni keser ve yırtar.

Der ki: "Niçin beni bırakıp doğru yolu göstermeyen sûrî yıldızları idrâkinin alçaklığından ve akıl ve kalb gözünün körlüğünden dolayı kendine kıble yaptın ve kâinâtın tedbîr-i umûrunda onları müessir bildin? Zîrâ müessir-i hakîkî Hak'tır." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Ra'd'da يدبر الأمر يفصل الآيات (Ra'd, 13/2) ya'ni "Hak Teâlâ emri tedbîr ve alâmetleri tafsîl eder" buyurur- mesâbesindeki rûh-ı şerîfinin kılıcını o kefene vur! Ve o kardan hâsıl olan soğuk kefeni kes ve yırt! Zîrâ güneş karı eritir. "Hüsâm", keskin kılıç ma'nâsına olduğundan dînin keskin kılıcı da kefeni keser ve yırtar.

90. Agah ol! Şarktan Allah'ın kılıcı çıkar. O şarktan bu dergahı sıcak yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

90. Uyanık ol! Doğudan Allah'ın kılıcı çıkar. O doğudan bu dergâhı sıcak yap!

[91] Bu şerefli beyit, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitap olabilir. "Şark", güneş anlamındadır. Bundan kasıt, Hz. Mevlânâ'nın şerefli ruhudur; ve "seyfullah"tan kasıt, Mesnevî-i Şerif'tir. Yani, ey Hüsâmeddîn hazretleri! Uyanık ol! Bizim ruhumuzun güneşinden ilâhî hakikatler ve sırlar dolu ve Allah'ın kılıcı olan bu Mesnevî-i Şerif'i çekip çıkar ve bizim ruhumuzun güneşinden bu dergâhımızı hararete boğ! Nefsânî kimselerin düşmanlığı erisin!

[91] Bu beyt-i şerîf Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitâb olmak câizdir. "Şark", güneş ma'nâsınadır. Bundan murâd rûh-ı şerîf-i Hz. Mevlânâ'dır; ve "seyfullah"tan murâd, Mesnevî-i Şerîftir. Ya'ni, ey Hüsâmeddîn hazretleri! Agâh ol! bizim rûhumuzun güneşinden hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyye dolu ve Allâh'ın kılıcı olan bu Mesnevî-i Şerîfi cezbedip çıkar ve bizim rûhumuzun güneşinden bizim bu dergâhımızı harârete müstağrak kıl! Nefsânî kimselerin düşmanlığı erisin!

91. O güneş bu kara hançer vurur, dağlardan toprak üzerine seller döker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

91. O güneş bu kara hançer vurur, dağlardan toprak üzerine seller döker.

Çünkü bizim ruhumuzun güneşi, kar gibi soğuk olan nefsanî sıfatlara hançer vurur. Kar dağı gibi olan kalplerdeki donukluğu ve buzu eritir ve yumuşatır; ve beden toprağı üzerine selleri, yani gözyaşlarını döker.

Zîrâ bizim rûhumuz güneşinin sıcaklığı kar gibi soğuk olan nefsânî sıfatlara hançer vurur. Kar dağı gibi olan kalblerde donukluğu ve buzu eritir ve yumuşatır; ve cisim toprağı üzerine selleri ya'ni göz yaşlarını döker.

92. Zîra ki o şarkî ve garbî değildir. O müneccim ile gece ve gündüz harbîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

92. Çünkü o, doğulu ve batılı değildir. O, müneccim ile gece ve gündüz savaş hâlindedir.

Çünkü insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhu doğuya ve batıya ait değildir. O kâmil ruh, doğulu ve batılı olan güneşin tesirine ve tasarrufuna inanan müneccim ile gece ve gündüz savaş ve mücadele içinde olup der:

Zîrâ insân-ı kâmilin rûhu meşrıka ve mağribe mensûb değildir. O rûh-ı kâmil şarkî ve garbî olan güneşin te'sîrine ve tasarrufuna i'tikād eden müneccim ile gece ve gündüz harb ve cidâl içinde olup der:

93. Ki: "Niçin benden gayrı hüdâsız olan yıldızları alçaklıktan ve körlükten kıble yaptın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

93. Ki: "Niçin benden başka, doğru yolu göstermeyen yıldızları alçaklıktan ve körlükten kıble yaptın?"

Der ki: "Niçin beni bırakıp, doğru yolu göstermeyen zahirî yıldızları, idrakinin alçaklığından ve akıl ile kalp gözünün körlüğünden dolayı kendine kıble yaptın ve kâinatın işlerinin idaresinde onları etkili bildin? Çünkü gerçek etkileyici Yüce Allah'tır." Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de Ra'd suresinde يدبر الأمر يفصل الآيات (Ra'd, 13/2) yani "Yüce Allah işi idare eder ve ayetleri ayrıntılı olarak açıklar" buyrulur. Ve insân-ı kâmilin ruhu ise Hakk'ın halifesidir. Bütün kâinat, hilafeti sebebiyle, ilahi emre dayanarak insân-ı kâmilin ruhunun idaresi altında zayıf ve güçsüzdür. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz'in işaretleri ayı yardı ve güneşi batışından geciktirdi.

Der ki: "Niçin beni bırakıp doğru yolu göstermeyen sûrî yıldızları idrâkinin alçaklığından ve akıl ve kalb gözünün körlüğünden dolayı kendine kıble yaptın ve kâinâtın tedbîr-i umûrunda onları müessir bildin? Zîrâ müessir-i hakîkî Hak'tır." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Ra'd'da يدبر الأمر يفصل الآيات (Ra'd, 13/2) ya'ni "Hak Teâlâ emri tedbîr ve alâmetleri tafsîl eder" buyurur- lur. Ve kâmilin rûhu ise Hakk'ın halîfesidir. Bilcümle kâinât hilâfeti hasebiy- le emr-i ilâhîye müsteniden insân-ı kâmilin ruhunun tedbîri altında zebûndur. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in işaretleri ayı yardı ve güneşi gurûbun- dan te'hîr buyurdu.

94. Hattâ sana o emînin Kur'ân'da "Lâ ühıbbü'l-âfilîn" diye vâki' olan makāli hoş gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

94. Hatta sana o güvenilir kişinin Kur'ân'da "Lâ ühıbbü'l-âfilîn" diye geçen sözü hoş gelmez.

"Güvenilir"den kasıt, İbrahim peygamber (a.s.)dır. "Nübî", Kur'ân anlamındadır. Yani, "Ey müneccim efendi veya heyet bilgini! Sen yıldızları ve gezegenleri yeryüzünde o kadar etkili bildin ki, nihayet yeryüzünde Allah'ın güvenilir kulu olan Hz. İbrahim'in yıldızlar ve güneş ve ay hakkında Kur'ân'da En'âm sûresinde beyan buyurulan لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) yani "Ben kaybolanları sevmem!" sözü sana hoş gelmez oldu." Bu ayet-i kerîme I. cildin 434 numarasına denk gelen اندرین وادی مرو بی این دلیل. لا أُحب الأفلین کو چون خلیل [yani "Bu vadide delilsiz gitme; Halil gibi "Ben zail olan şeyleri sevmem" de!"] beytinde geçti.

"Emîn"den murâd, İbrâhîm peygamber (a.s.)dır. "Nübî”, Kur'ân ma'nâsı- nadır. Ya'ni, "Ey müneccim efendi veyâ hey'et-şinâs! Sen yıldızları ve ve seyyâreleri arz üzerinde o kadar müessir bildin ki, nihâyet yeryüzünde Al- lâh'ın emîni olan Hz. İbrâhîm'in yıldızlar ve güneş ve ay hakkında Kur'ân'da sûre-i En'âm'da beyan buyurulan لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) ya'ni "Ben kay- bolanları sevmem!" sözü sana hoş gelmez oldu." Bu âyet-i kerîme I. cildin 434 numarasına müsâdif olan اندرین وادی مرو بی این دلیل. لا أُحب الأفلین کو چون خلیل [ya'ni "Bu vâdîde delîlsiz gitme; Halil gibi "Ben zail olan şeyleri sevmem" de!"] beytinde geçti.

95. Ayın huzurunda kuzahtan kemer bağladın. Ondan dolayı "Ve'nşekka'l-kamer"den incinirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

95. Ayın huzurunda kuzahtan kemer bağladın. Ondan dolayı "Ve'nşekka'l-kamer"den incinirsin.

"Kuzah", bir yerin adı ve şeytanın isimlerinden biridir. Bu sebeple gökkuşağına "kavs-i kuzah" (Kuzah yayı) demek mekruhtur, derler (Ahterî). Şerefli beyitte hem şeytana hem de gökkuşağına işaret vardır. Yani, "Ey müneccim! Sen ruhunun güneşi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismânî suretinin önünde, onun ruhundan aldığı ışıkla ay gibi parlak ve nurlu olan insân-ı kâmilin cismânî suretinin önünde şeytanın hizmetinde oldun. Veyahut gökkuşağı gibi geçici olan bir yıldız ilmiyle kemer bağladın. Ondan dolayı Kamer suresinde geçen وانشق القمر (Kamer, 54/1) yani 'Ay yarıldı' ayet-i kerimesinin görünen anlamından incinir ve tevil (yorum) cihetine gidersin."

"Kuzah", bir mevzi'in adı ve şeytanın isimlerinden biridir. Bu sebeble alâ- im-i semâya "kavs-i kuzah" demek mekrûhtur, derler (Ahterî). Beyt-i şerîfte hem şeytana ve hem de alâim-i semâya işâret vardır. Ya'ni, "Ey müneccim! Sen şems-i rûhundan aldığı ziyâ ile ay gibi parlak ve nûrlu olan insân-ı kâmi- lin sûret-i cismâniyyesi önünde şeytanın hizmetinde oldun. Veyâhud kavs-i kuzah mesâbesinde ârizî olan bir ilm-i nücûm ile kemer bağladın. Ondan do- layı sûre-i Kamer'de vâki' olan وانشق القمر (Kamer, 54/1) ya'ni "Ay yarıldı" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı zâhirîsinden incinir ve te'vil cihetine gidersin."

96. Buna münkirsin ki, "Güneş dürülüp büküldü." Güneş senin indinde yük- sek mertebelidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

96. Sen buna karşı çıkıyorsun ki, "Güneş dürülüp büküldü." Güneş senin katında yüksek mertebelidir.

Bu şerefli beyitte, Tekvîr Sûresi'nin başındaki إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Tekvîr, 81/1) [yani "Güneş katlanıp dürüldüğü zaman"] ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhu ise Hakk'ın halifesidir. Bütün kâinat, hilafeti sebebiyle, ilahi emre dayanarak insân-ı kâmilin ruhunun idaresi altında boyun eğmiştir. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz'in işaretleri ayı yardı ve güneşi batışından geciktirdi.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tekvîr'in başındaki إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Tekvîr, 81/1) [ya'ni "Güneş katlanıp dürüldüğü zaman"] âyet-i kerîmesine işâret buyuru- lur. Ve kâmilin rûhu ise Hakk'ın halîfesidir. Bilcümle kâinât hilâfeti hasebiy- le emr-i ilâhîye müsteniden insân-ı kâmilin ruhunun tedbîri altında zebûndur. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in işaretleri ayı yardı ve güneşi gurûbun- dan te'hîr buyurdu.

94. Hattâ sana o emînin Kur'ân'da "Lâ ühıbbü'l-âfilîn" diye vâki' olan makāli hoş gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

94. Hatta sana o güvenilir kişinin Kur'ân'da "Lâ ühıbbü'l-âfilîn" diye geçen sözü hoş gelmez.

"Güvenilir"den kasıt, İbrahim peygamber (a.s.)dır. "Nübî", Kur'ân anlamındadır. Yani, "Ey müneccim efendi veya heyet bilgini! Sen yıldızları ve gezegenleri yeryüzünde o kadar etkili bildin ki, nihayet yeryüzünde Allah'ın güvenilir kulu olan Hz. İbrahim'in yıldızlar ve güneş ve ay hakkında Kur'ân'da En'âm sûresinde beyan buyurulan لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) yani "Ben kaybolanları sevmem!" sözü sana hoş gelmez oldu." Bu ayet-i kerîme I. cildin 434 numarasına denk gelen اندرین وادی مرو بی این دلیل. لا أُحب الأفلین کو چون خلیل [yani "Bu vadide delilsiz gitme; Halil gibi "Ben zail olan şeyleri sevmem" de!"] beytinde geçti.

"Emîn"den murâd, İbrâhîm peygamber (a.s.)dır. "Nübî”, Kur'ân ma'nâsı- nadır. Ya'ni, "Ey müneccim efendi veyâ hey'et-şinâs! Sen yıldızları ve ve seyyâreleri arz üzerinde o kadar müessir bildin ki, nihâyet yeryüzünde Al- lâh'ın emîni olan Hz. İbrâhîm'in yıldızlar ve güneş ve ay hakkında Kur'ân'da sûre-i En'âm'da beyan buyurulan لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) ya'ni "Ben kay- bolanları sevmem!" sözü sana hoş gelmez oldu." Bu âyet-i kerîme I. cildin 434 numarasına müsâdif olan اندرین وادی مرو بی این دلیل. لا أُحب الأفلین کو چون خلیل [ya'ni "Bu vâdîde delîlsiz gitme; Halil gibi "Ben zail olan şeyleri sevmem" de!"] beytinde geçti.

95. Ayın huzurunda kuzahtan kemer bağladın. Ondan dolayı "Ve'nşekka'l-kamer"den incinirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

95. Ayın huzurunda kuzahtan kemer bağladın. Ondan dolayı "Ve'nşekka'l-kamer"den incinirsin.

"Kuzah", bir yerin adı ve şeytanın isimlerinden biridir. Bu sebeple gökkuşağına "kavs-i kuzah" (Kuzah yayı) demek mekruhtur, derler (Ahterî). Şerefli beyitte hem şeytana hem de gökkuşağına işaret vardır. Yani, "Ey müneccim! Sen ruhunun güneşi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismânî suretinin önünde, onun ruhundan aldığı ışıkla ay gibi parlak ve nurlu olan insân-ı kâmilin cismânî suretinin önünde şeytanın hizmetinde oldun. Veyahut gökkuşağı gibi geçici olan bir yıldız ilmiyle kemer bağladın. Ondan dolayı Kamer suresinde geçen وانشق القمر (Kamer, 54/1) yani 'Ay yarıldı' ayet-i kerimesinin görünen anlamından incinir ve tevil (yorum) cihetine gidersin."

"Kuzah", bir mevzi'in adı ve şeytanın isimlerinden biridir. Bu sebeble alâ- im-i semâya "kavs-i kuzah" demek mekrûhtur, derler (Ahterî). Beyt-i şerîfte hem şeytana ve hem de alâim-i semâya işâret vardır. Ya'ni, "Ey müneccim! Sen şems-i rûhundan aldığı ziyâ ile ay gibi parlak ve nûrlu olan insân-ı kâmi- lin sûret-i cismâniyyesi önünde şeytanın hizmetinde oldun. Veyâhud kavs-i kuzah mesâbesinde ârizî olan bir ilm-i nücûm ile kemer bağladın. Ondan do- layı sûre-i Kamer'de vâki' olan وانشق القمر (Kamer, 54/1) ya'ni "Ay yarıldı" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı zâhirîsinden incinir ve te'vil cihetine gidersin."

96. Buna münkirsin ki, "Güneş dürülüp büküldü." Güneş senin indinde yük- sek mertebelidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

96. Sen buna inkâr edersin ki, "Güneş dürülüp büküldü." Güneş senin katında yüksek mertebelidir.

Bu şerefli beyitte, Tekvîr suresinin başındaki إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Tekvîr, 81/1) [yani "Güneş katlanıp dürüldüğü zaman"] ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Küvvirat", tef'îl babından olan "tekvîr"in geçmiş zaman edilgen kipidir ve "tekvîr", Kâmûs'ta başa sarık sarmak, yere çarpmak, eşyayı biriktirip bohça gibi sarıp bağlamak ve savaşta süvariyi mızrakla dürtüp torba gibi top hâlinde yere düşürmek anlamlarına gösterilmiştir. Kıyamet gününde güneşin dürülüp bükülmesi, uzayda diğer gök cisimleri gibi, ateş buharı hâlinden sıvı ateş hâline ve sıvı ateş hâlinden de kabuk bağlayıp katı bir hâle gelmesine işaret buyurulmuş olur. Bu anlamda, astronomi bilginleri yıldız bilimi uzmanlarından ayrılır. Çünkü astronomi bilginleri, güneşin uzayda kabuk bağlayıp kararma zamanının geleceğini kabul ederler. Fakat yıldız bilimi uzmanları, fennin bu keşfinden habersiz olduklarından, onlar güneşin ve yıldızların kalıcılığına inanırlar. Bu sebeple, eğer onlar Müslüman değil iseler, bu ayet-i kerimenin anlamını mutlaka inkâr ederler. Ve eğer Müslüman iseler, türlü türlü yorumlar yaparlar. Cenâb-ı Pîr'in hitabı her iki zümreyedir. Yani, "Ey müneccim! Sen güneşin dürülüp büküleceği bir zaman geleceğine ondan dolayı inkâr edersin ki, senin katında güneşin mertebesi ve tasarrufu Hakk'ın tasarrufundan daha yüksektir."

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tekvîr'in başındaki إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Tekvîr, 81/1) [ya'ni "Güneş katlanıp dürüldüğü zaman"] âyet-i kerîmesine işâret buyuru- lur.. "Küvvirat", tef'îl bâbından olan "tekvîr”in mâzî meçhûl sîgasıdır ve "tek-vîr", Kāmûs'ta başa sarık sarmak ve yere çarpmak ve metâ'ı biriktirip bohça gibi sarıp bağlamak ve cenkte süvârîyi mızrakla dürtüp torba gibi tor top ye-re ilkä etmek ma'nâlarına gösterilmiştir. Kıyâmet gününde güneşin dürülüp bükülmesi fezâda sâir ecrâm gibi buhâr-ı nârî hâlinden mâyi'-i nârî hâline ve mâyi'-i nârî hâlinden dahi kışır bağlayıp sulb bir hâle gelmesine işaret buyu-rulmuş olur. Bu ma'nâda ilm-i hey'et ulemâsı ilm-i nücûm erbâbından ayrı-lır. Zîrâ hey'et ulemâsı güneşin fezâda kışır bağlayıp kararma zamânı gelece-ğini kabûl ederler. Fakat ilm-i nücûm erbâbı fennin bu keşfinden bî-haber ol-duklarından onlar güneşin ve yıldızların bekāsına kāildirler. Bu sebeble onlar müslümân değil iseler, bu âyet-i kerîmenin ma'nâsını mutlakā inkâr ederler. Ve eğer müslümân iseler türlü türlü te'vil ederler. Cenâb-ı Pîr'in hitâbı her iki tâifeyedir. Ya'ni, "Ey müneccim! Sen güneşin dürülüp büküleceği bir zaman geleceğine ondan dolayı münkirsin ki, senin indinde güneşin mertebesi ve ta-sarrufu Hakk'ın tasarrufundan daha yüksektir."

97. Havanın tasarrufunu yıldızdan gördün. "İze'n-necmü heva" sana nahoş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

97. Havanın tasarrufunu yıldızdan gördün. "İze'n-necmü heva" sana nahoş gelir.

Necm Sûresi'nin başındaki ayet-i kerime وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Necm 53/1) [yani "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] olduğu hâlde, şerefli beyitte "iza"nın "necm" kelimesinden sonra zikredilmesi, ayet-i kerimenin tahrifi değildir. Aksine, vezin zorunluluğu sebebiyle bu ayet-i kerimeye işaret etmek için düzenlenmiş bir ifadedir. Şerefli beytin birinci mısraındaki "hevâ", esintili hava anlamına gelir. Ve ikinci mısradaki "hevâ" hakkında müfessirler çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Müfessirlerin hoşuna gitmeyen anlam, düşme anlamına gelen hevâdır. Çünkü onlar göklerde yıldızlarla beraber kalıcılığı hayal ederler. Yani, "Ey müneccim! Sen havanın dönüp dolaşmasını, yani çeşitli mevsimlerde havanın soğuk, sıcak ve ılıman olmasını yıldızların dönüşünden gördün ve yıldızların düşmesine razı olmadın. Bu sebeple وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Necm, 53/1) [yani "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] ayet-i kerimesi senin hoşuna gitmez."

Sûre-i Necm'in başındaki ayet-i kerime وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Necm 53/1) [ya'ni "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] olduğu hâlde beyt-i şerîfte "iza"nın "necm" kelimesinden sonra zikir buyurulması âyet-i kerîmenin tahrîfi değildir. Belki zarûret-i vezin hasebiyle bu âyet-i kerîmeye işâret için tertib buyurulmuş bir ibâredir. Beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ındaki "hevâ", havâ-yı nesîmî ma'nâsına-dır. Ve ikinci mısra'daki "hevâ" hakkında müfessirler muhtelif mütâlaâtta bu-lunmuşlardır. Müneccimlerin hoşuna gitmeyen ma'nâ sukūt ma'nâsına olan hevâdır. Çünkü onlar efläkte yıldızlar ile berâber bekā tahayyül ederler. Ya'ni, "Ey müneccim! Sen havanın dönüp dolaşmasını ya'ni muhtelif mevsimlerde havanın soğuk ve sıcak ve mu'tedil olmasını yıldızların devrinden gördün ve yıldızların sukūtuna râzı olmadın. Onun için وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Necm, 53/1) [ya'ni "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] âyet-i kerîmesi senin hoşuna gitmez."

98. Halbuki ay ekmekten daha müessir olmaz. Ey kimse! Çok ekmek vardır ki, cânın ırkını keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

98. Halbuki ay ekmekten daha etkili olmaz. Ey kimse! Çok ekmek vardır ki, canın soyunu kurutur.

"Küvvirat", tef'îl babından olan "tekvîr"in geçmiş zaman edilgen kipidir ve "tekvîr", Kamus'ta başa sarık sarmak ve yere çarpmak ve malı biriktirip bohça gibi sarıp bağlamak ve savaşta süvariyi mızrakla dürtüp torba gibi top gibi yere atmak anlamlarına gösterilmiştir. Kıyamet gününde güneşin dürülüp bükülmesi, uzayda diğer gök cisimleri gibi, ateş buharı halinden ateş sıvısı haline ve ateş sıvısı halinden de kabuk bağlayıp katı bir hale gelmesine işaret buyrulmuş olur. Bu anlamda astronomi bilginleri, astroloji erbabından ayrılır. Çünkü astronomi bilginleri, güneşin uzayda kabuk bağlayıp kararma zamanının geleceğini kabul ederler. Fakat astroloji erbabı, fennin bu keşfinden habersiz olduklarından, onlar güneşin ve yıldızların kalıcılığına inanırlar. Bu sebeple onlar Müslüman değil iseler, bu ayet-i kerimenin anlamını mutlaka inkâr ederler. Ve eğer Müslüman iseler türlü türlü yorumlarlar. Cenab-ı Pir'in hitabı her iki zümreyedir. Yani, "Ey müneccim! Sen güneşin dürülüp büküleceği bir zaman geleceğine ondan dolayı inkârcısın ki, senin katında güneşin mertebesi ve tasarrufu Hakk'ın tasarrufundan daha yüksektir."

lur.. "Küvvirat", tef'îl bâbından olan "tekvîr”in mâzî meçhûl sîgasıdır ve "tek-vîr", Kāmûs'ta başa sarık sarmak ve yere çarpmak ve metâ'ı biriktirip bohça gibi sarıp bağlamak ve cenkte süvârîyi mızrakla dürtüp torba gibi tor top ye-re ilkā etmek ma'nâlarına gösterilmiştir. Kıyâmet gününde güneşin dürülüp bükülmesi fezâda sâir ecrâm gibi buhâr-ı nârî hâlinden mâyi'-i nârî hâline ve mâyi'-i nârî hâlinden dahi kışır bağlayıp sulb bir hâle gelmesine işaret buyu-rulmuş olur. Bu ma'nâda ilm-i hey'et ulemâsı ilm-i nücûm erbâbından ayrı-lır. Zîrâ hey'et ulemâsı güneşin fezâda kışır bağlayıp kararma zamânı gelece-ğini kabûl ederler. Fakat ilm-i nücûm erbâbı fennin bu keşfinden bî-haber ol-duklarından onlar güneşin ve yıldızların bekāsına kāildirler. Bu sebeble onlar müslümân değil iseler, bu âyet-i kerîmenin ma'nâsını mutlakā inkâr ederler. Ve eğer müslümân iseler türlü türlü te'vil ederler. Cenâb-ı Pîr'in hitâbı her iki tâifeyedir. Ya'ni, "Ey müneccim! Sen güneşin dürülüp büküleceği bir zaman geleceğine ondan dolayı münkirsin ki, senin indinde güneşin mertebesi ve ta-sarrufu Hakk'ın tasarrufundan daha yüksektir."

97. Havanın tasarrufunu yıldızdan gördün. "İze'n-necmü heva" sana nahoş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

97. Havanın tasarrufunu yıldızdan gördün. "İze'n-necmü heva" sana nahoş gelir.

Necm Sûresi'nin başındaki ayet-i kerime وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Necm 53/1) [yani "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] olduğu hâlde, şerefli beyitte "iza"nın "necm" kelimesinden sonra zikredilmesi ayet-i kerimenin tahrifi değildir. Aksine, vezin zorunluluğu sebebiyle bu ayet-i kerimeye işaret etmek için düzenlenmiş bir ifadedir. Şerefli beytin birinci mısraındaki "hevâ", nesimî hava (esinti) anlamındadır. İkinci mısradaki "hevâ" hakkında müfessirler farklı görüşler belirtmişlerdir. Müfessirlerin hoşuna gitmeyen anlam, düşme/batma anlamında olan "hevâ"dır. Çünkü onlar feleklerde yıldızlarla birlikte kalıcılık hayal ederler. Yani, "Ey müneccim! Sen havanın dönüp dolaşmasını, yani farklı mevsimlerde havanın soğuk, sıcak ve ılıman olmasını yıldızların dönüşünden gördün ve yıldızların batmasına razı olmadın. Bu sebeple وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Necm, 53/1) [yani "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] ayet-i kerimesi senin hoşuna gitmez."

Sûre-i Necm'in başındaki ayet-i kerime وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Necm 53/1) [ya'ni "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] olduğu hâlde beyt-i şerîfte "iza"nın "necm" kelimesinden sonra zikir buyurulması âyet-i kerîmenin tahrîfi değildir. Belki zarûret-i vezin hasebiyle bu âyet-i kerîmeye işâret için tertib buyurulmuş bir ibâredir. Beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ındaki "hevâ", havâ-yı nesîmî ma'nâsına-dır. Ve ikinci mısra'daki "hevâ" hakkında müfessirler muhtelif mütâlaâtta bu-lunmuşlardır. Müneccimlerin hoşuna gitmeyen ma'nâ sukūt ma'nâsına olan hevâdır. Çünkü onlar eflâkte yıldızlar ile berâber bekā tahayyül ederler. Ya'ni, "Ey müneccim! Sen havanın dönüp dolaşmasını ya'ni muhtelif mevsimlerde havanın soğuk ve sıcak ve mu'tedil olmasını yıldızların devrinden gördün ve yıldızların sukūtuna râzı olmadın. Onun için وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى Necm, 53/1) [ya'ni "Battığı zaman yıldıza andolsun!"] âyet-i kerîmesi senin hoşuna gitmez."

98. Halbuki ay ekmekten daha müessir olmaz. Ey kimse! Çok ekmek vardır ki, cânın ırkını keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

98. Halbuki ay ekmekten daha etkili olmaz. Ey kimse! Çok ekmek vardır ki, canın soyunu kurutur.

Yıldız ilmi, yedi gezegenin aşağı âlem olan bu yeryüzü üzerine hayırdan ve şerden olan etkilerini bildirir. Bu ilmin erbabı, saadet ve uğursuzluğun, hayır ve şerrin ancak yıldızların etkisinden olduğuna inanmışlar ve yıldızları hayır ve şerrin gerçek kaynağı bilmişlerdir. Böyle inananlar hakkında hadîs-i şerîfte مَنْ آمَنَ بِالنُّجُومِ فَقَدْ كَفَرَ yani “Yıldızlara inanan kimse kâfir oldu” buyurulur. Halbuki onların varlığı, ilâhî tasarrufların perdesidir ve bunlar kudret elinde birer araçtır. Hakikatte hayır ve şer Allah'tandır. Bu sebeple cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve sonraki beyitlerde bunların etkilerinin hiçliğini beyan buyururlar. Yani, ey müneccim! Sen ayın şiddetli etkisini beyan ediyorsun. Halbuki gökteki ay, yerdeki ekmekten ve gıdadan daha etkili değildir. Çünkü çok ekmek ve gıda vardır ki, canın kökünü kurutur; ve gıda, insan vücudunun gelişmesine hizmet ederken ölümüne de sebep olur. Sen ise o kimsenin ölümünü yıldızların etkilerine atfedersin. Gıdanın etkilerinden gafil bulunuyorsun. Bununla birlikte insanı öldüren hakikatte ne yıldızlar ne de gıdadır; اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ (Zümer, 39/42) yani “Yüce Allah nefisleri vefat ettirir” ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere ancak Yüce Allah hazretleridir; ve gerçek tasarruf sahibi ancak O'dur.

Ahkâm-ı nücûm ilmi seb'a-i seyyârenin âlem-i süflî olan bu arz üzerine hayırdan ve şerden olan te'sîrâtını bildirir. Bu ilmin erbâbı saâdet ve nuhûse-tin hayır ve şerrin ancak yıldızların te'sîrinden olduğuna îmân etmişler ve yıl-dızları hayır ve şerrin masdar-ı hakîkîsi bilmişlerdir. Böyle îmân edenler hak-kında hadîs-i şerîfte مَنْ آمَنَ بِالنُّجُومِ فَقَدْ كَفَرَ ya'ni “Nücûma îmân eden kimse kâfir oldu” buyurulur. Halbuki onların vücûdu tasarrufât-ı ilâhiyyenin perdesidir ve bunlar yed-i kudrette birer âlettir. Hakîkatte hayır ve şer Hak'tandır. Bu sebeble cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve âtîdeki beyitlerde bunların te'sîrâtının hiçliğini beyân buyururlar. Ya'ni, ey müneccim! Sen ayın te'sîr-i şedîdini be-yân ediyorsun. Halbuki gökteki ay yerdeki ekmekten ve gıdâdan daha te'sîr-li değildir. Zîrâ çok ekmek ve gıdâ vardır ki, cânın kökünü keser; ve gıdâ vü-cûd-i beşerin neşv ü nemâsına hâdim iken ölümüne de sebeb olur. Sen ise o kimsenin ölümünü yıldızların te'sîrâtına atfedersin. Gıdânın te'sîrâtından gâfil bulunuyorsun. Maahâzâ insanı öldüren hakîkatte ne yıldızlar ve ne gı-dâdır; اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ (Zümer, 39/42) ya'ni “Allâh Teâlâ nefisleri müteveffâ kı-lar” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere ancak Allâh Teâlâ hazret-leridir; ve mutasarrıf-ı hakîkî ancak odur.

99. Zühre muhakkak sudan daha müessir değildir. Ey, ne kadar çok su vardır ki, o vücûdu harâb eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

99. Zühre kesinlikle sudan daha etkili değildir. Ey, ne kadar çok su vardır ki, o vücudu harap eder.

"Zühre", yedi gezegenden birinin adıdır ki, astrologlar onu yeryüzünde neşe ve sevince sebep ve etkili bilirler. "Besâ"daki "elif" şaşkınlık içindir, "âb" kelimesine eklenen "elif" ise sözün düzeni ve vezin zorunluluğu içindir. Yani, Zühre yıldızı yeryüzündeki sudan daha etkili değildir. Ey müneccim! Ne çok su vardır ki, insanı boğmak suretiyle o su cismi harap etmiştir. Fakat sen gafletinden dolayı zahirde etkili olan suyu görmedin; yıldızların etkisine atfettin.

"Zühre", yedi seyyâreden birinin adıdır ki, ehl-i nücûm onu yeryüzünde ta-rab ve neşâta sebeb ve müessir bilirler. "Besâ"daki "elif" taaccüb için, "âb" ke-limesine ilâve olunan "elif" tertîb-i kelâm ve zarûret-i vezin içindir. Ya'ni, Züh-re yıldızı yeryüzündeki sudan daha te'sîrli değildir. Ey müneccim! Ne çok su vardır ki, insanı boğmak sûretiyle o su cismi harâb etmiştir. Fakat sen gafle-tinden dolayı zâhirde müessir olan suyu görmedin; yıldızların te'sîrine atfettin.

100. Onun muhabbeti senin cânındadır; ve dostun nasîhati senin kulağına pos-tun dışından vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

100. Onun muhabbeti senin canındadır; ve dostun nasihati senin kulağına postun dışından vurur.

Fakat ne çare ki حُبُّ الشَّيْءِ يُعْمِي وَ يُصِمُّ yani “Senin bir şeye olan muhabbetin seni kör ve sağır eder” hadis-i şerifi gereğince o yıldız ilminin muhabbeti senin canına işlemiş olduğundan senin canının dostu olan insân-ı kâmilin nasihati senin kulağına postun ve kabuğun dışarısından gelir. Yani o nasihat

Yıldız ilminin hükümleri, yedi gezegenin bu aşağı âlem olan yeryüzü üzerindeki hayırdan ve şerden olan tesirlerini bildirir. Bu ilmin erbabı (uzmanları) saadet ve uğursuzluğun, hayır ve şerrin ancak yıldızların tesirinden olduğuna iman etmişler ve yıldızları hayır ve şerrin gerçek kaynağı bilmişlerdir. Böyle iman edenler hakkında hadis-i şerifte من آمن بالنجوم فقد كفر yani “Yıldızlara iman eden kimse kâfir oldu” buyurulur. Halbuki onların varlığı ilahi tasarrufların perdesidir ve bunlar kudret elinde birer araçtır. Hakikatte hayır ve şer Hak'tandır. Bu sebeple cenab-ı Pir efendimiz bu ve sonraki beyitlerde bunların tesirlerinin hiçliğini beyan buyururlar. Yani, ey müneccim! Sen ayın şiddetli tesirini beyan ediyorsun. Halbuki gökteki ay yerdeki ekmekten ve gıdadan daha tesirli değildir. Zira çok ekmek ve gıda vardır ki, canın kökünü keser; ve gıda insan vücudunun gelişmesine hizmet ederken ölümüne de sebep olur. Sen ise o kimsenin ölümünü yıldızların tesirlerine atfedersin. Gıdanın tesirlerinden gafil bulunuyorsun. Maahaza insanı öldüren hakikatte ne yıldızlar ve ne gıdadır: الله يتوفى الأنفس (Zümer, 39/42) yani “Allah Teâlâ nefisleri vefat ettirir” ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere ancak Allah Teâlâ hazretleridir; ve gerçek tasarruf sahibi ancak O'dur.

Fakat ne çâreki حُبُّ الشَّيْءِ يُعْمِي وَ يُصِمُّ ya'ni “Senin bir şeye olan muhabbetin seni kör ve sağır eder” hadîs-i şerîfi mûcibince o ilm-i nücûmun muhabbeti senin cânına işlemiş olduğundan senin cânının dostu olan insân-ı kâmilin nasîhati senin kulağına postun ve kışrın dışarısından gelir. Ya'ni o nasîhat

Ahkâm-ı nücûm ilmi seb'a-i seyyârenin âlem-i süflî olan bu arz üzerine hayırdan ve şerden olan te'sîrâtını bildirir. Bu ilmin erbâbı saâdet ve nuhûsetin hayır ve şerrin ancak yıldızların te'sîrinden olduğuna îmân etmişler ve yıldızları hayır ve şerrin masdar-ı hakîkîsi bilmişlerdir. Böyle îmân edenler hakkında hadîs-i şerifte من آمن بالنجوم فقد كفر ya'ni “Nücûma îmân eden kimse kâfir oldu” buyurulur. Halbuki onların vücûdu tasarrufât-ı ilâhiyyenin perdesidir ve bunlar yed-i kudrette birer âlettir. Hakîkatte hayır ve şer Hak'tandır. Bu sebeble cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve âtîdeki beyitlerde bunların te'sîrâtının hiçliğini beyân buyururlar. Ya'ni, ey müneccim! Sen ayın te'sîr-i şedîdini beyân ediyorsun. Halbuki gökteki ay yerdeki ekmekten ve gıdâdan daha te'sîrli değildir. Zîrâ çok ekmek ve gıdâ vardır ki, cânın kökünü keser; ve gıdâ vücûd-i beşerin neşv ü nemâsına hadim iken ölümüne de sebeb olur. Sen ise o kimsenin ölümünü yıldızların te'sîrâtına atfedersin. Gıdânın te'sîrâtından gāfil bulunuyorsun. Maahâzâ insanı öldüren hakîkatte ne yıldızlar ve ne gıdâdır: الله يتوفى الأنفس (Zümer, 39/42) ya'ni “Allâh Teâlâ nefisleri müteveffâ kılar” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere ancak Allâh Teâlâ hazretleridir; ve mutasarrıf-ı hakîkî ancak odur.

99. Zühre muhakkak sudan daha müessir değildir. Ey, ne kadar çok su vardır ki, o vücudu harab eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

99. Zühre kesinlikle sudan daha etkili değildir. Ey, ne kadar çok su vardır ki, o vücudu harap eder.

"Zühre", yedi gezegenden birinin adıdır ki, astrologlar onu yeryüzünde neşe ve sevince sebep ve etkili bilirler. "Besâ"daki "elif" şaşkınlık içindir, "âb" kelimesine eklenen "elif" ise sözün düzeni ve vezin zorunluluğu içindir. Yani, Zühre yıldızı yeryüzündeki sudan daha etkili değildir. Ey astrolog! Ne çok su vardır ki, insanı boğmak suretiyle o su bedeni harap etmiştir. Fakat sen gafletinden dolayı görünen âlemde etkili olan suyu görmedin; yıldızların etkisine bağladın.

"Zühre", yedi seyyâreden birinin adıdır ki, ehl-i nücûm onu yeryüzünde tarab ve neşâta sebeb ve müessir bilirler. "Besâ"daki "elif" taaccüb için, "âb" kelimesine ilâve olunan "elif" tertîb-i kelâm ve zarûret-i vezin içindir. Ya'ni, Zühre yıldızı yeryüzündeki sudan daha te'sîrli değildir. Ey müneccim! Ne çok su vardır ki, insanı boğmak sûretiyle o su cismi harâb etmiştir. Fakat sen gafletinden dolayı zâhirde müessir olan suyu görmedin; yıldızların te'sîrine atfettin.

100. Onun muhabbeti senin cânındadır; ve dostun nasihati senin kulağına postun dışından vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

100. Onun sevgisi senin canındadır; ve dostun nasihati senin kulağına postun dışından vurur.

Fakat ne çare ki "Senin bir şeye olan muhabbetin seni kör ve sağır eder" hadis-i şerifi gereğince o yıldız ilminin sevgisi senin canına işlemiş olduğundan, senin canının dostu olan insân-ı kâmilin nasihati senin kulağına postun ve kabuğun dışarısından gelir. Yani o nasihat sana karşı, anlamın kabuğu ve dışı olan, ancak ses ve sözler gürültüsünden ibaret kalır.

Fakat ne çareki حبك الشئ يعمى و يصم ya'ni “Senin bir şeye olan muhabbetin seni kör ve sağır eder” hadîs-i şerîfi mûcibince o ilm-i nücûmun muhabbeti senin cânına işlemiş olduğundan senin cânının dostu olan insân-ı kâmilin nasîhati senin kulağına postun ve kışrın dışarısından gelir. Ya'ni o nasîhat sana karşı ma'nânın kışrı ve kabuğu olan ancak ses ve elfâz gürültüsünden ibâret kalır.

101. Ey filân! Bizim nasihatimiz sana te'sîr etmez. Bil ki, senin nasihatin dahi bize te'sîr etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

101. Ey filan! Bizim nasihatimiz sana etki etmez. Bil ki, senin nasihatin de bize etki etmez.

Ey filan müneccim! Bizim olgunca olan nasihatimiz sana etki etmez ve sen bozuk fikrinden vazgeçmezsin. Fakat bil ki, senin yıldız ilminin faydasını ispat ederek bize karşı gerçekleşen nasihatlerin de bize ve bize tabi olan kardeşlerimize etki etmez.

Ey filân müneccim! Bizim kâmilâne olan nasîhatimiz sana te'sîr etmez ve sen fikr-i sakîminden vazgeçmezsin. Fakat bil ki, senin ilm-i nücûmun fâidesini isbât ederek bize karşı vâki' olan nasîhatlerin dahi bize ve bize tâbi' olan ihvânımıza te'sîr etmez.

102. Meğer dosttan husûsî anahtar gele! Zîrâ semâvâtın kilidi onun layıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

102. Ancak dosttan özel anahtar gelebilir! Çünkü göklerin kilidi O'na layıktır.

"Cüz meğer" ifadesi bu Mesnevî-i Şerîf'te çok geçer. "Meğer" kelimesi "cüz" kelimesinin pekiştirmesidir. Bu şerefli beyitte, Zümer Suresi'nde geçen "Göklerin ve yerin anahtarları Allah'ındır" (Zümer, 39/63) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Özel anahtar"dan kasıt, Hakk'ın kuluna rahmet-i rahîmiyye (rahmetinin özel tecellisi) ile tecellîsidir ki, bu tecellî hidâyeti (doğru yolu bulmayı) gerektirir. Yani, ey müneccim (yıldız falcısı)! Kâmillerin (olgun insanların) nasihatlerine karşı senin kalbine ve aklına kilit vurulmuştur. Bu sebeple o nasihatlerin sana etkisi olmaz. Ancak, hakiki dost olan Yüce Allah tarafından sana rahmet-i rahîmiyye ile bir tecellî (ortaya çıkış) gerçekleşip bir hidâyet anahtarı gelsin de o kilit açılsın. Çünkü ayet-i kerimede beyan buyurulduğu üzere göklerin ve yerin kilitleri Yüce Allah'ın kudret eline layıktır.

“Cüz meger” ta'bîri bu Mesnevî-i Şerîfte çok geçer. “Meger” lafzı “cüz” lafzının te'kîdidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zümer'de vâki' olan لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Zümer, 39/63) ya'ni “Göklerin ve arzın kilitleri Allâh'ındır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. “Miftah-ı hâs”tan murâd, Hakk'ın kuluna rahmet-i rahîmiyye ile tecellîsidir ki, bu tecellî hidâyeti mûcibdir. Ya'ni, ey müneccim! Kâmillerin nasîhatlerine karşı senin kalbine ve aklına kilit vurulmuştur. Bundan dolayı o nasîhatlerin sana te'sîri olmaz. Meğerki, hakîkî dost olan Allâh Teâlâ hazretleri tarafından sana rahmet-i rahîmiyye ile tecellî vâki' olup bir hidâyet anahtarı gelsin de o kilit açılsın. Zîrâ âyet-i kerîmede beyân buyurulduğu üzere göklerin ve arzın kilitleri Allâh Teâlâ hazretlerinin yed-i kudretine lâyıktır.

103. Bu söz yıldız ve ay gibidir. Fakat Hakk'ın fermânı olmaksızın eser vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

103. Bu söz yıldız ve ay gibidir. Fakat Hakk'ın emri olmaksızın etki etmez.

Ey müneccim (yıldız falcısı)! O görünürdeki ayı ve yıldızı bırak! Bizim sözlerimizi kabul et! Çünkü bu sözlerimiz ruha olan etkide yıldız ve ay gibidir. Fakat o görünürdeki yıldız ve ay nasıl Hakk'ın emriyle etkili olursa, bu sözlerimiz de aynı şekilde Hakk'ın emri ve fermanıyla etkili olur.

Ey müneccim! O sûrî ayı ve yıldızı bırak! Bizim sözlerimizi kabûl et! Zîrâ bu sözlerimiz rûha olan te'sîrde yıldız ve ay gibidir. Fakat o sûrî olan yıldız ve ay nasıl Hakk'ın emriyle müessir olursa, bu sözlerimiz de öylece Hakk'ın emri ve fermânı ile müessir olur.

104. Bu yıldız cihetsizdir. Onun te'sîri vahiy isteyici olan kulaklar üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

104. Bu yıldız yönsüzdür. Onun etkisi vahiy isteyen kulaklar üzerine vurur.

Sana karşı anlamın kabuğu ve dışı olan, ancak ses ve söz gürültüsünden ibaret kalır.

sana karşı ma'nânın kışrı ve kabuğu olan ancak ses ve elfâz gürültüsünden ibâret kalır.

101. Ey filân! Bizim nasihatimiz sana te'sîr etmez. Bil ki, senin nasihatin dahi bize te'sîr etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

101. Ey filan! Bizim nasihatimiz sana etki etmez. Bil ki, senin nasihatin de bize etki etmez.

Ey filan müneccim! Bizim olgunca olan nasihatimiz sana etki etmez ve sen bozuk fikrinden vazgeçmezsin. Fakat bil ki, senin yıldız ilminin faydasını ispat ederek bize karşı gerçekleşen nasihatlerin de bize ve bize tabi olan kardeşlerimize etki etmez.

Ey filân müneccim! Bizim kâmilâne olan nasîhatimiz sana te'sîr etmez ve sen fikr-i sakîminden vazgeçmezsin. Fakat bil ki, senin ilm-i nücûmun fâidesini isbât ederek bize karşı vâki' olan nasîhatlerin dahi bize ve bize tâbi' olan ihvânımıza te'sîr etmez.

102. Meğer dosttan husûsî anahtar gele! Zîrâ semâvâtın kilidi onun layıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

102. Ancak dosttan özel anahtar gelebilir! Çünkü göklerin kilidi ona layıktır.

"Cüz meğer" ifadesi bu Mesnevî-i Şerîf'te çok geçer. "Meğer" kelimesi "cüz" kelimesinin pekiştirmesidir. Bu şerefli beyitte, Zümer Suresi'nde geçen "Göklerin ve yerin anahtarları Allah'ındır" (Zümer, 39/63) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Özel anahtar"dan maksat, Hakk'ın kuluna rahmet-i rahîmiyye (rahmetle tecelli etmesi) ile tecellîsidir ki, bu tecellî hidayeti gerektirir. Yani, ey müneccim! Kâmillerin nasihatlerine karşı senin kalbine ve aklına kilit vurulmuştur. Bundan dolayı o nasihatlerin sana etkisi olmaz. Ancak gerçek dost olan Yüce Allah hazretleri tarafından sana rahmet-i rahîmiyye ile bir tecellî gerçekleşip bir hidayet anahtarı gelsin de o kilit açılsın. Çünkü ayet-i kerimede beyan buyurulduğu üzere göklerin ve yerin kilitleri Yüce Allah hazretlerinin kudret eline layıktır.

"Cüz meger" ta'bîri bu Mesnevî-i Şerîfte çok geçer. "Meger" lafzı "cüz" lafzının te'kîdidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zümer'de vâki' olan لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Zümer, 39/63) ya'ni "Göklerin ve arzın kilitleri Allâh'ındır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Miftâh-ı hâs"tan murâd, Hakk'ın kuluna rahmet-i rahîmiyye ile tecellîsidir ki, bu tecellî hidâyeti mûcibdir. Ya'ni, ey müneccim! Kâmillerin nasîhatlerine karşı senin kalbine ve aklına kilit vurulmuştur. Bundan dolayı o nasîhatlerin sana te'sîri olmaz. Meğerki, hakîkî dost olan Allâh Teâlâ hazretleri tarafından sana rahmet-i rahîmiyye ile tecellî vâki' olup bir hidâyet anahtarı gelsin de o kilit açılsın. Zîrâ âyet-i kerîmede beyân buyurulduğu üzere göklerin ve arzın kilitleri Allâh Teâlâ hazretlerinin yed-i kudretine lâyıktır.

103. Bu söz yıldız ve ay gibidir. Fakat Hakk'ın fermânı olmaksızın eser vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

103. Bu söz yıldız ve ay gibidir. Fakat Hakk'ın emri olmaksızın etki etmez.

Ey müneccim (yıldız falcısı)! O görünürdeki ayı ve yıldızı bırak! Bizim sözlerimizi kabul et! Çünkü bu sözlerimiz ruha olan etkide yıldız ve ay gibidir. Fakat o görünürdeki yıldız ve ay nasıl Hakk'ın emriyle etkili olursa, bu sözlerimiz de aynı şekilde Hakk'ın emri ve fermanıyla etkili olur.

Ey müneccim! O sûrî ayı ve yıldızı bırak! Bizim sözlerimizi kabûl et! Zîrâ bu sözlerimiz rûha olan te'sîrde yıldız ve ay gibidir. Fakat o sûrî olan yıldız ve ay nasıl Hakk'ın emriyle müessir olursa, bu sözlerimiz de öylece Hakk'ın emri ve fermânı ile müessir olur.

104. Bu yıldız cihetsizdir. Onun te'sîri vahiy isteyici olan kulaklar üzerine vurur. Sûrî yıldızlar taayyün sahibi olduklarından sağ ve sol ve ön ve arka ve alt ve üst gibi altı cihet ile mukayyeddirler. Fakat yıldızlar ve ay mesâbesinde olan bizim nûrlu sözlerimiz âlem-i ma'nâdan olduklarından cihetler ile mukayyed değildirler. Onların te'sîri vahiy isteyici olan rûhların kulaklarına çarpar. "În sitâre" ile insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfine işaret olmak da câizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

104. Bu yıldız yönsüzdür. Onun etkisi vahiy isteyen kulaklar üzerine vurur. Maddi yıldızlar belirlenmiş bir varlığa sahip olduklarından sağ ve sol ve ön ve arka ve alt ve üst gibi altı yön ile sınırlıdırlar. Fakat yıldızlar ve ay mesabesinde olan bizim nurlu sözlerimiz mana âleminden olduklarından yönler ile sınırlı değildirler. Onların etkisi vahiy isteyen ruhların kulaklarına çarpar. "Bu yıldız" ile insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli ruhuna işaret olmak da mümkündür.

105. Der ki: "Cihetten cihatsıza kadar geliniz, tā ki, sizi ölüm kurdu yırtmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

105. Der ki: "Yönlü âlemden yönsüz âleme geliniz ki, ölüm kurdu sizi yırtmasın!"

Bu yönsüz yıldız der ki: "Yönlü âlemden, yani cismaniyet âleminden, yönsüz olan mana âlemine geliniz! Ve ruhunuz kuvvet bulsun da cismaniyet âlemine özgü olan ölüm ve helak kurdu sizi yırtmasın!" "Ölüm kurdunun yırtması"ndan kasıt, ruhun berzah âleminde nefsanî sıfatlarla bağlanıp, aşağı âlemden yüce âleme yükselememesidir. Nitekim Aziz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakayık'ta şöyle buyurur: "İç âlemi insana yakışır olmayan kimse hayvanlardandır, hatta hayvanlardan daha aşağıdır. Hayvanlar için yüce âleme yol yoktur. Çünkü yüce âlem temizlerin köşkü ve temizlik ve irfan sahiplerinin karargâhıdır. İlmi ve takvası olmayan kimsenin yeri aşağı âlemdir."

Bu cihetsiz yıldız der ki: "Cihetten ya'ni cismâniyet âleminden cihetsiz olan âlem-i ma'nâya geliniz! Ve rûhunuz kuvvet bulsun da cismaniyet âlemine mahsûs olan ölüm ve helâk kurdu sizi yırtmasın!" "Ölüm kurdunun yırtması"ndan murâd, rûhun âlem-i berzahda nefsânî sıfatlar ile bağlanıp, âlem-i süflîden âlem-i ulvîye urûc edememesidir. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'da şöyle buyurur: "Bâtını âdemî olmayan kimse behâyimdendir, belki behâyimden aşağıdır. Behâyim için âlem-i ulvîye yol yoktur. Zîrâ âlem-i ulvî kâşâne-i pâkân ve karârgâh-ı erbâb-ı tahâret ve irfândır. İlim ve takvâsı olmayan kimsenin mahalli âlem-i süflîdir."

106. Öyle ki, dünyanın güneşi onun inci saçıcı olan şa'şaasıdır. Sıfatta onun hufffaşıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

106. Öyle ki, dünyanın güneşi onun inci saçan parıltısıdır. Sıfat olarak onun yarasasıdır.

Yani, öyle ki, dünyanın maddî güneşi, hakkında "Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım" hadis-i kudsîsi vârid olan insân-ı kâmilin şerefli ruhunun inci saçan parıltısıdır; ve o maddî güneşin sıfatı, o kâmil ruhun karşısında yarasa kuşu mesabesindedir. Çünkü insân-ı kâmildeki esmâ (Allah'ın isimleri) cemiyeti maddî güneşte yoktur; ve mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hâllerinin özü ve tecelli yeri insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmilsiz Allah'ı görmek mümkün değildir. İnsân-ı kâmilde zât, sıfatlar, isimler ve fiiller bir aradadır; ve bu mertebe varlığın yedinci mertebesi olup, varoluşsal kemâl tenezzülleri (varlığın kemâl mertebelerinden aşağı inişleri) insân-ı kâmilde nihayet bulur. Buna göre maddî güneş parıltısını insân-ı kâmilin hakikatinden alır; ve insân-ı kâmilin hakikati önünde o maddî güneş, ışıktan gözleri kamaşan bir yarasa kuşuna benzer. Maddî yıldızlar taayyün (belirlenme, özgülleşme) sahibi olduklarından sağ ve sol ve ön ve arka ve alt ve üst gibi altı yön ile sınırlıdırlar. Fakat yıldızlar ve ay mesabesindeki nurlu sözlerimiz, mana âleminden olduklarından yönler ile sınırlı değildirler. Onların tesiri vahiy isteyen ruhların kulaklarına çarpar. "Bu yıldız" ile insân-ı kâmilin şerefli ruhuna işaret etmek de caizdir.

Ya'ni, öyleki, dünyânın sûrî güneşi, hakkında لو لاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Sen olmasa idin, eflâki yaratmazdım" hadîs-i kudsîsi vârid olan insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinin inci saçıcı olan şa'şaasıdır; ve o sûrî güneşin sıfatı o rûh-ı kâmilin karşısında yarasa kuşu mesâbesindedir. Zîrâ insân-ı kâmildeki cem'iyyet-i esmâiyye sûrî güneşte yoktur; ve vücûd-i mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının hülâsa-i meclâsı insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmilsiz Allah'ı görmek kābil değildir. İnsân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir; ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Binâenaleyh sûrî güneş şa'şaasını insân-ı kâmilin hakîkatinden alır; ve insân-ı kâmilin hakîkati önünde o sûrî güneş, ziyadan gözleri kamaşan bir yarasa kuşuna benzer. Sûrî yıldızlar taayyün sâhibi olduklarından sağ ve sol ve ön ve arka ve alt ve üst gibi altı cihet ile mukayyeddirler. Fakat yıldızlar ve ay mesâbesinde olan bizim nûrlu sözlerimiz âlem-i ma'nâdan olduklarından cihetler ile mukayyed değildirler. Onların te'sîri vahiy isteyici olan rûhların kulaklarına çarpar. "În sitâre" ile insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfine işâret olmak da câizdir.

105. Der ki: "Cihetten cihâtsıza kadar geliniz, tâ ki, sizi ölüm kurdu yırtmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

105. Der ki: "Yönlü olandan yönsüz olana kadar geliniz ki, ölüm kurdu sizi yırtmasın!"

Bu yönsüz yıldız der ki: "Yönlü olandan, yani cismaniyet âleminden, yönsüz olan mana âlemine geliniz! Ve ruhunuz kuvvet bulsun da cismaniyet âlemine özgü olan ölüm ve helak kurdu sizi yırtmasın!" "Ölüm kurdunun yırtması"ndan kasıt, ruhun berzah âleminde nefsanî sıfatlar ile bağlanıp, aşağı âlemden yüce âleme yükselememesidir. Nasıl ki Aziz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakâyık'ta şöyle buyurur: "İç âlemi insana yakışır olmayan kimse hayvanlardandır, hatta hayvanlardan daha aşağıdır. Hayvanlar için yüce âleme yol yoktur. Çünkü yüce âlem temizlerin köşkü ve temizlik ve irfan sahiplerinin karargâhıdır. İlim ve takvası olmayan kimsenin yeri aşağı âlemdir."

Bu cihetsiz yıldız der ki: "Cihetten ya'ni cismâniyet âleminden cihetsiz olan âlem-i ma'nâya geliniz! Ve rûhunuz kuvvet bulsun da cismaniyet âle-mine mahsûs olan ölüm ve helâk kurdu sizi yırtmasın!" "Ölüm kurdunun yırtması"ndan murâd, rûhun âlem-i berzahda nefsânî sıfatlar ile bağlanıp, âlem-i süflîden âlem-i ulviye urûc edememesidir. Nitekim Azîz Nesefî hazret-leri Zübdetü'l-Hakâyık'da şöyle buyurur: "Bâtını âdemî olmayan kimse behâyimdendir, belki behâyimden aşağıdır. Behâyim için âlem-i ulviye yol yoktur. Zîrâ âlem-i ulvî kâşâne-i pâkân ve ka-rârgâh-ı erbâb-ı tahâret ve irfândır. İlim ve takvâsı olmayan kimsenin mahal-li âlem-i süflîdir."

106. Öyle ki, dünyânın güneşi onun inci saçıçı olan şa'şaasıdır. Sıfatta onun huffâşıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

106. Öyle ki, dünyanın güneşi, insân-ı kâmilin inci saçan parıltısıdır. Sıfat olarak, o güneş insân-ı kâmilin karşısında bir yarasadır.

Yani, öyle ki, dünyanın görünen güneşi, hakkında "Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım" hadîs-i kudsîsi vârid olan insân-ı kâmilin şerefli ruhunun inci saçan parıltısıdır; ve o görünen güneşin sıfatı, o kâmil ruhun karşısında yarasa kuşu gibidir. Çünkü insân-ı kâmildeki ilahi isimlerin tümünü kendinde toplama özelliği görünen güneşte yoktur; ve mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hallerinin özü ve tecelli yeri insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmil olmadan Allah'ı görmek mümkün değildir. insân-ı kâmilde zât, sıfatlar, isimler ve fiiller bir aradadır; ve bu mertebe varlığın yedinci mertebesi olup, varlığın kemâlî inişleri insân-ı kâmilde sona erer. Bu sebeple görünen güneş parıltısını insân-ı kâmilin hakikatinden alır; ve insân-ı kâmilin hakikati önünde o görünen güneş, ışıktan gözleri kamaşan bir yarasa kuşuna benzer.

Ya'ni, öyleki, dünyânın sûrî güneşi, hakkında لَوْ لَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ ya'ni "Sen olmasa idin, eflâki yaratmazdım" hadîs-i kudsîsi vârid olan insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinin inci saçıçı olan şa'şaasıdır; ve o sûrî güneşin sıfatı o rûh-ı kâmilin karşısında yarasa kuşu mesâbesindedir. Zîrâ insân-ı kâmilde-ki cem'iyyet-i esmâiyye sûrî güneşte yoktur; ve vücûd-i mutlakın cemî'-i merâtib ve etvânının hülâsa-i meclâsı insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmilsiz Allâh'ı görmek kâbil değildir. İnsân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir; ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Binâenaleyh sûrî güneş şa'şaasını insân-ı kâmilin hakikatinden alır; ve insân-ı kâmilin ha-kîkati önünde o sûrî güneş, ziyâdan gözleri kamaşan bir yarasa kuşuna benzer.

107. Mâvi renkli olan yedi felek onun kulluğundadır. Peyk olan ay onun sıtması ve dıkkı içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

107. Mavi renkli olan yedi felek onun kulluğundadır. Peyk olan ay onun sıtması ve dıkkı içindedir.

"Teb", humma ve sıtma; "rıkk", kulluk ve kulluk etme ve "dıkk", insanı günden güne zayıflatan bir hastalıktır. "Yedi feleğin rengi mavi" olarak açıklanması, dış görünüşe göredir. Çünkü yeryüzünde bulunan bir kimse havayı mavi renkte görür. Bu mavi rengin sebebi, fizik biliminde açıklandığı üzere, yeryüzüne yaklaştıkça yoğunluğu artan hava tabakalarının güneş ışınlarının bir kısmını emerek diğerini yansıtma özelliğine sahip olmasıdır. Çünkü esintili hava, güneş tayfının maviye yakın ışınlarını yansıtır; ve bu renk elbette havanın asıl rengi değildir. Yani, ışığın mavi rengini emen esintili hava arasından görünen yedi felek, yani yedi gezegen, insân-ı kâmilin emri altındadır ve onun hizmetkârıdır. Çünkü güneş sistemi insân-ı kâmilin varlığının ortaya çıkması için yaratılmıştır. Arzın peyki olan ay, insân-ı kâmilin aşkının sıtması ve humması ve zayıflatması içindedir.

"Teb", hummâ ve sıtma; "rıkk", kulluk ve ubûdiyet ve "dıkk", insanı günden güne zayıflatan bir hastalıktır. "Yedi feleğin rengi mâvi" olarak beyân buyurulması zâhirî görünüşe nazarandır. Zîrâ arzda bulunan bir kimse havayı mâvi renkte görür. Bu mâvi rengin sebebi, hikmet-i tabîiyyede beyân buyurulduğu üzere, sath-ı zemîne yaklaştıkça kesâfeti artan tabakāt-ı havâiyye eşi'a-i şemsiyyenin bir kısmını massederek diğerini aksettirmek hâssasına mâlik olmasıdır. Zîrâ havâ-yı nesîmî tayf-ı şemsînin mâîye yakın bulunan şuâ'larını aksettirir; ve bu renk bittabi' havanın reng-i aslîsi değildir. Ya'ni ziyânın mâvi rengini masseden havâ-yı nesîmî arasından görünen yedi felek ya'ni seb'a-i seyyâre insân-ı kâmilin fermânı altındadır ve onun hâdimidir. Zîrâ manzûme-i şemsiyye insân-ı kâmilin zuhûr-ı vücûdu için mahlûktur. Arzın peyki olan ay, insân-ı kâmilin aşkının sıtması ve hummâsı ve zayıflatması içindedir.

108. Zühre mes'ele çengini ona vurmuş. Müşterî cân nakdi ile öne gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

108. Zühre meselesi ona çengini vurmuş. Müşteri can nakdi ile öne gelmiştir.

Bu şerefli beytin birinci mısraında güzel sanatlardan îhâm (iki anlamlılık) sanatı ve ikinci mısraında da söz güzelliklerinden cinas sanatı vardır. Çünkü birinci mısradaki "çeng", hem pençe hem de bir çeşit saz ve çalgı anlamındadır; ve yıldız bilimciler Zühre'ye "feleğin çalgıcısı" derler. Ve "Müşteri" lafzı ile "nakd" lafzı arasında da cinas vardır. Ve "Müşteri", yedi gezegenden birinin adı olduğu gibi sözlükte "satın alıcı" anlamına gelir; ve satın alıcı için nakit harcamak zorunludur. Yani, Zühre yıldızı el açıp insân-ı kâmilin feyzini dilenir. Veyahut insân-ı kâmilin varlığının ortaya çıkışından sevinç duyup çeng denilen sazı çalar; ve Müşteri yıldızı ruhanî tesirinin nakdini feda etmek için onun huzuruna gelmiştir.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sanayi'-i bedîiyyeden san'at-ı îhâm ve ikinci mısrâ'ında da muhassinât-ı kelâmiyyeden san'at-ı cinâs vardır. Zîrâ birinci mısra'daki "çeng", hem pençe ve hem bir nevi' saz ve çalgı ma'nâsınadır; ve Zühre'ye ehl-i nücûm "feleğin mutrıbı" derler. Ve "Müşterî" lafzıyla "nakd" lafzı arasında da mücâneset vardır. Ve "Müşterî", yedi seyyâreden birinin adı olduğu gibi lügatte "satın alıcı" ma'nâsına gelir; ve satın alıcı için nakit sarfı zarûrîdir. Ya'ni, Zühre yıldızı el açıp insân-ı kâmilin feyzini dilenir. Veyâhud insân-ı kâmilin zuhûr-ı vücudundan izhar-ı meserret edip çeng denilen sazı çalar; ve Müşterî yıldızı rûhâniyetinin nakdini fedâ için onun huzûruna gelmiştir.

109. Zühal onun elini öpmek hevesindedir. Fakat kendisini ona mahal görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

109. Zühal onun elini öpmek hevesindedir. Fakat kendisini ona layık görmez.

Zühal yıldızı, astroloji bilginlerine göre en büyük uğursuzluktur. Bu yıldız, uğursuzluktan saadete geçmek için insân-ı kâmilin elini öpmek ve ona yakınlaşmak hevesindedir.

Zühal yıldızı ehl-i nücûm indinde nahs-i ekberdir. Bu yıldız nuhûsetten saâdete intikāl için insân-ı kâmilin elini öpmek ve ona takarrüb etmek heve-

107. Mâvi renkli olan yedi felek onun kulluğundadır. Peyk olan ay onun sıtması ve dıkkı içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

107. Mavi renkli olan yedi felek onun kulluğundadır. Peyk olan ay onun sıtması ve dıkkı içindedir.

"Teb", humma ve sıtma; "rıkk", kulluk ve kulluk etme ve "dıkk", insanı günden güne zayıflatan bir hastalıktır. "Yedi feleğin rengi mavi" olarak açıklanması, dış görünüşe göredir. Çünkü yeryüzünde bulunan bir kimse havayı mavi renkte görür. Bu mavi rengin sebebi, fizik biliminde açıklandığı üzere, yeryüzüne yaklaştıkça yoğunluğu artan hava tabakalarının güneş ışınlarının bir kısmını emerek diğerini yansıtma özelliğine sahip olmasıdır. Çünkü esintili hava, güneş tayfının maviye yakın ışınlarını yansıtır; ve bu renk elbette havanın asıl rengi değildir. Yani, ışığın mavi rengini emen esintili hava arasından görünen yedi felek, yani yedi gezegen, insân-ı kâmilin emri altındadır ve onun hizmetkârıdır. Çünkü güneş sistemi insân-ı kâmilin varlığının ortaya çıkması için yaratılmıştır. Arzın peyki olan ay, insân-ı kâmilin aşkının sıtması ve humması ve zayıflatması içindedir.

"Teb", hummâ ve sıtma; "rıkk", kulluk ve ubûdiyet ve "dıkk", insanı günden güne zayıflatan bir hastalıktır. "Yedi feleğin rengi mâvi" olarak beyân buyurulması zâhirî görünüşe nazarandır. Zîrâ arzda bulunan bir kimse havayı mâvi renkte görür. Bu mâvi rengin sebebi, hikmet-i tabîiyyede beyân buyurulduğu üzere, sath-ı zemîne yaklaştıkça kesâfeti artan tabakāt-ı havâiyye eşi'a-i şemsiyyenin bir kısmını massederek diğerini aksettirmek hâssasına mâlik olmasıdır. Zîrâ havâ-yı nesîmî tayf-ı şemsînin mâîye yakın bulunan şuâ'larını aksettirir; ve bu renk bittabi' havanın reng-i aslîsi değildir. Ya'ni ziyânın mâvi rengini masseden havâ-yı nesîmî arasından görünen yedi felek ya'ni seb'a-i seyyâre insân-ı kâmilin fermânı altındadır ve onun hâdimidir. Zîrâ manzûme-i şemsiyye insân-ı kâmilin zuhûr-ı vücûdu için mahlûktur. Arzın peyki olan ay, insân-ı kâmilin aşkının sıtması ve hummâsı ve zayıflatması içindedir.

108. Zühre mes'ele çengini ona vurmuş. Müşterî cân nakdi ile öne gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

108. Zühre meselesi ona çengini vurmuş. Müşteri can nakdi ile öne gelmiştir.

Bu şerefli beytin birinci mısraında güzel sanatlardan îhâm (iki anlamlılık) sanatı ve ikinci mısraında da söz güzelliklerinden cinas sanatı vardır. Çünkü birinci mısradaki "çeng", hem pençe hem de bir çeşit saz ve çalgı anlamındadır; ve yıldız bilimciler Zühre'ye "feleğin çalgıcısı" derler. Ve "Müşteri" lafzı ile "nakd" lafzı arasında da cinas vardır. Ve "Müşteri", yedi gezegenden birinin adı olduğu gibi sözlükte "satın alıcı" anlamına gelir; ve satın alıcı için nakit harcamak zorunludur. Yani, Zühre yıldızı el açıp insân-ı kâmilin feyzini dilenir. Veyahut insân-ı kâmilin varlığının ortaya çıkışından sevinç duyup çeng denilen sazı çalar; ve Müşteri yıldızı ruhanî tesirinin nakdini feda etmek için onun huzuruna gelmiştir.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sanayi'-i bedîiyyeden san'at-ı îhâm ve ikinci mısrâ'ında da muhassinât-ı kelâmiyyeden san'at-ı cinâs vardır. Zîrâ birinci mısra'daki "çeng", hem pençe ve hem bir nevi' saz ve çalgı ma'nâsınadır; ve Zühre'ye ehl-i nücûm "feleğin mutrıbı" derler. Ve "Müşterî" lafzıyla "nakd" lafzı arasında da mücâneset vardır. Ve "Müşterî", yedi seyyâreden birinin adı olduğu gibi lügatte "satın alıcı" ma'nâsına gelir; ve satın alıcı için nakit sarfı zarûrîdir. Ya'ni, Zühre yıldızı el açıp insân-ı kâmilin feyzini dilenir. Veyâhud insân-ı kâmilin zuhûr-ı vücudundan izhar-ı meserret edip çeng denilen sazı çalar; ve Müşterî yıldızı rûhâniyetinin nakdini fedâ için onun huzûruna gelmiştir.

109. Zühal onun elini öpmek hevesindedir. Fakat kendisini ona mahal görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

109. Zühal onun elini öpmek hevesindedir. Fakat kendisini ona uygun görmez.

Zühal yıldızı, yıldız ilmiyle uğraşanlara göre en büyük uğursuzluktur. Bu yıldız, uğursuzluktan mutluluğa geçmek için insân-ı kâmilin elini öpmek ve ona yakınlaşmak hevesindedir. Fakat kendisinin hakikati buna uygun olmadığı için bu yakınlaşmayı kendisine uygun ve layık görmez.

Zühal yıldızı ehl-i nücûm indinde nahs-i ekberdir. Bu yıldız nuhûsetten saâdete intikāl için insân-ı kâmilin elini öpmek ve ona takarrüb etmek heve- sindedir. Fakat kendisinin hakîkati buna müsait olmadığı için bu takarrübü kendisine mahal ve lâyık görmez.

110. Merih elini ve ayağını ondan çok mecrûh etti. Ve o Utârid ondan yüz kalem kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

110. Merih elini ve ayağını ondan çok yaraladı. Ve o Utarid ondan yüz kalem kırdı.

Merih, yıldız bilimciler katında "feleğin celladı" olduğu hâlde, insân-ı kâmilin celâlinden (ilahi azametinden) onun eli ve ayağı yaralanmıştır; ve Utarid gezegeni, yıldız bilimciler katında "feleğin kâtibi" olduğu hâlde, insân-ı kâmilin kemâli (olgunluğu) karşısında onun çok kalemi kırılmıştır.

Merih ehl-i nücûm indinde "feleğin cellâdı" olduğu hâlde insân-ı kâmilin celâlinden onun eli ve ayağı mecrûh olmuştur; ve Utârid seyyâresi ehl-i nücûm indinde "feleğin kâtibi" olduğu hâlde insân-ı kâmilin kemâli muvâcehesinde onun çok kalemi kırılmıştır.

111. Hep bu yıldızlar müneccim ile cenktedir. Derler ki: "Ey, cânı bırakıp rengi ihtiyar etmiş olan sen!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

111. Hep bu yıldızlar müneccim ile cenktedir. Derler ki: "Ey, cânı bırakıp rengi ihtiyar etmiş olan sen!"

Bütün bu yıldızların ruhanî tesirleri müneccim ile savaş ve çekişme içindedirler. Derler ki: "Ey müneccim! Sen can olan insân-ı kâmili terk edip, cisim ve şekil ve renk olan bizleri seçtin!"

Bütün bu yıldızların rûhâniyetleri müneccim ile cenk ve nizâ'dadırlar. Derler ki: "Ey müneccim! Sen cân olan insân-ı kâmili terkedip, cisim ve sûret ve renk olan bizleri ihtiyâr ettin!"

112. “Cân odur ve biz hep renk ve yazılarız. Onun fikrinin her yıldızı yıldızların cânıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

112. “Can odur ve biz hep renk ve yazılarız. Onun fikrinin her yıldızı yıldızların canıdır."

Yani, “İnsân-ı kâmil bedensel şekilden ibaret değildir. Aksine o, bu bedensel şekilde görünen ilahi bir ruhtur ve latif bir anlamdır ve can ancak odur. Bizim hepimiz, yani güneş ve ay ve yıldızlar ise hep çeşitli renkler ve yazılar ve nakışlardan ibaretiz. O kâmilin her bir fikrinin manevi olan yıldızı, görünen yıldızların ruhu ve canıdır." Çünkü güneş sistemini oluşturan her bir gezegen, kendi üzerinde insân-ı kâmilin varlığının ortaya çıkması için yaratılmıştır. İlahi sureti ve Rabbanî emaneti kabul ve taşımaya, isimler topluluğundan ibaret olan semavatın ve arzın ve cansız varlıkların taayyünleri (belirginleşmeleri) uygun olmayıp ancak insân-ı kâmilin taayyünü uygun oldu. Bu hakikati idrak etmeyen filozoflar, tefekkürün ancak insan beyninin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım maddelerin zerrelerinin özel bir şekilde düzenlenmesinden meydana geldiğini belirterek anlamı ve ruhu inkâr ederler. Azot ve karbon perdesi arkasında hakiki varlığın zuhurundan ibaret olan bu özel düzenlenmededir. Fakat kendisinin hakikati buna uygun olmadığı için bu yakınlaşmayı kendisine yer ve layık görmez.

Ya'ni, “İnsân-ı kâmil sûret-i cismâniyyeden ibâret değildir. Belki o bu sûret-i cismâniyyede görünen bir rûh-ı ilâhî ve bir ma'nâ-yı latîftir ve cân ancak odur. Bizim hepimiz, ya'ni güneş ve ay ve yıldızlar ise hep muhtelif renkler ve yazılar ve nakışlardan ibâretiz. O kâmilin her bir fikrinin ma'nevî olan yıldızı sûrî olan yıldızların rûh ve cânıdır." Çünkü manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden her bir seyyâre kendi üzerinde insân-ı kâmilin zuhûr-ı vücûdu için mahlûktur. Cem'iyyet-i esmâiyyeden ibaret olan sûret-i ilâhiyyeyi ve emânet-i rabbâniyyeyi kabûl ve hamle semâvât ve arzın ve cemâdâtın taayyünâtı müsait olmayıp ancak insân-ı kâmilin taayyünü müsâid oldu. Bu hakîkati müdrik olmayan feylesoflar tefekkürün ancak dimâğ-ı âdemînin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım mevâd zerrelerinin tevazzu'-ı hâssından husûle geldiğini beyân ederek ma'nâyı ve rûhu inkâr ederler. Azot ve karbon perdesi arkasında vücûd-i hakîkînin zuhûrundan ibaret olan bu tevazzu'-1 hâs- sindedir. Fakat kendisinin hakîkati buna müsait olmadığı için bu takarrübü kendisine mahal ve lâyık görmez.

110. Merih elini ve ayağını ondan çok mecrûh etti. Ve o Utârid ondan yüz kalem kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

110. Merih elini ve ayağını ondan çok yaraladı. Ve o Utarid ondan yüz kalem kırdı.

Merih, yıldız bilimciler katında "feleğin celladı" olduğu hâlde, insân-ı kâmilin celâlinden (ilahi azametinden) onun eli ve ayağı yaralanmıştır; ve Utarid gezegeni, yıldız bilimciler katında "feleğin kâtibi" olduğu hâlde, insân-ı kâmilin kemâli (olgunluğu) karşısında onun çok kalemi kırılmıştır.

Merih ehl-i nücûm indinde "feleğin cellâdı" olduğu hâlde insân-ı kâmilin celâlinden onun eli ve ayağı mecrûh olmuştur; ve Utârid seyyâresi ehl-i nücûm indinde "feleğin kâtibi" olduğu hâlde insân-ı kâmilin kemâli muvâcehesinde onun çok kalemi kırılmıştır.

111. Hep bu yıldızlar müneccim ile cenktedir. Derler ki: "Ey, cânı bırakıp rengi ihtiyar etmiş olan sen!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

111. Hep bu yıldızlar müneccim ile cenktedir. Derler ki: "Ey, cânı bırakıp rengi ihtiyar etmiş olan sen!"

Bütün bu yıldızların ruhanî tesirleri müneccim ile savaş ve çekişme içindedirler. Derler ki: "Ey müneccim! Sen can olan insân-ı kâmili terk edip, cisim ve şekil ve renk olan bizleri seçtin!"

Bütün bu yıldızların rûhâniyetleri müneccim ile cenk ve nizâ'dadırlar. Derler ki: "Ey müneccim! Sen cân olan insân-ı kâmili terkedip, cisim ve sûret ve renk olan bizleri ihtiyâr ettin!"

112. “Cân odur ve biz hep renk ve yazılarız. Onun fikrinin her yıldızı yıldızların cânıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

112. “Can odur ve biz hep renk ve yazılarız. Onun fikrinin her yıldızı yıldızların canıdır."

Yani, “İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismanî suretten ibaret değildir. Aksine o, bu cismanî surette görünen ilahî bir ruhtur ve latif bir manadır ve can ancak odur. Bizim hepimiz, yani güneş ve ay ve yıldızlar ise hep çeşitli renkler ve yazılar ve nakışlardan ibaretiz. O kâmilin her bir fikrinin manevî olan yıldızı, suret âlemindeki yıldızların ruhu ve canıdır." Çünkü güneş sistemini oluşturan her bir gezegen, kendi üzerinde insân-ı kâmilin varlığının ortaya çıkması için yaratılmıştır. İlahî isimlerin toplamından ibaret olan ilahî sureti ve rabbanî emaneti kabul ve taşımaya semaların ve yerin ve cansız varlıkların taayyünleri (belirginleşmeleri) uygun olmayıp ancak insân-ı kâmilin taayyünü uygun oldu. Bu hakikati idrak etmeyen filozoflar, tefekkürün ancak insan beyninin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım maddî zerrelerin özel bir düzenlenişinden meydana geldiğini belirterek manayı ve ruhu inkâr ederler. Azot ve karbon perdesi arkasında hakikî varlığın ortaya çıkmasından ibaret olan bu özel düzenlenişin ne demek olduğunu bilmezler. İşte hakikî varlığın bu suretle ortaya çıkmasıdır ki, ilahlık küllî mefhumundan ibaret olan ilahî emanetleri taşımaya uygun oldu. Bu sebeple insân-ı kâmilin parlak yıldız mesabesinde olan her fikri, suret âlemindeki yıldızların canı ve ruhu oldu. Bazı nüshalarda ikinci mısra "کوکب هر فکر او جان نجوم" şeklindedir, "Onun her fikrinin yıldızı, yıldızların canıdır" demek olur.

Ya'ni, “İnsân-ı kâmil sûret-i cismâniyyeden ibâret değildir. Belki o bu sûret-i cismâniyyede görünen bir rûh-ı ilâhî ve bir ma'nâ-yı latîftir ve cân ancak odur. Bizim hepimiz, ya'ni güneş ve ay ve yıldızlar ise hep muhtelif renkler ve yazılar ve nakışlardan ibâretiz. O kâmilin her bir fikrinin ma'nevî olan yıldızı sûrî olan yıldızların rûh ve cânıdır." Çünkü manzûme-i şemsiyyeyi teşkil eden her bir seyyâre kendi üzerinde insân-ı kâmilin zuhûr-ı vücûdu için mahlûktur. Cem'iyyet-i esmâiyyeden ibaret olan sûret-i ilâhiyyeyi ve emânet-i rabbâniyyeyi kabûl ve hamle semâvât ve arzın ve cemâdâtın taayyünâtı müsait olmayıp ancak insân-ı kâmilin taayyünü müsâid oldu. Bu hakîkati müdrik olmayan feylesoflar tefekkürün ancak dimâğ-ı âdemînin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım mevâd zerrelerinin tevazzu'-ı hâssından husûle geldiğini beyân ederek ma'nâyı ve rûhu inkâr ederler. Azot ve karbon perdesi arkasında vücûd-i hakîkînin zuhûrundan ibaret olan bu tevazzu'-1 hâs- sın ne demek olduğunu bilmezler. İşte vücûd-i hakîkînin bu sûretle zuhûru- dur ki, mefhûm-i küllî-i ulûhiyyetten ibaret olan emânât-ı ilâhiyyeyi hamle müsâid oldu. Binâenaleyh insân-ı kâmilin parlak yıldız mesâbesinde olan her fikri, sûret âlemindeki yıldızların cânı ve rûhu oldu. Ba'zı nüshalarda ikinci misra کوکب هر فکر او جان نجوم suretindedir, "Onun her fikrinin yıldızı, yıldızla- rın cânıdır" demek olur.

113. Fikir nerede! Orada hep nûr-ı pak vardır. Ey fikirli! Bu fikir lafzı se- nin içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

113. Fikir nerede! Orada hep tertemiz nur vardır. Ey fikirli! Bu fikir sözü senin içindir.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mertebesi sende nerede! Ve fikir sözünün yeri var mıdır? O mertebede hep renkten ve şekilden uzak, arınmış ve tertemiz olan nur vardır. Ey fikir vasıtasıyla hakikatleri idrak etmeye çalışan kimse! Biz fikir sözünü senin aklına yaklaştırmak için söyledik. Çünkü fikir, bir daire ile sınırlı ve bağlı olan anlamlara denir. Nasıl ki bir fikir diğer bir fikrin aynısı değildir. Çünkü onların daireleri başka başkadır. İnsân-ı kâmilin şerefli ruhunda ve manasında ise böyle bir sınırlama ve bağ yoktur.

Insân-ı kâmil mertebe[si] sende nerede! Ve fikir sözünün yeri var mıdır? O mertebede hep renkten ve sûretten münezzeh ve mukaddes ve pâk olan nûr vardır. Ey fikir vâsıtasıyla hakāyıkı idrâke sa'y eden kimse! Biz fikir sö- zünü senin aklına yaklaştırmak için söyledik. Zîrâ fikir bir dâire ile mukay- yed ve bağlı olan ma'nâlara ıtlak olunur. Nitekim bir fikir diğer bir fikrin ay- nı değildir. Çünkü onların dâireleri başka başkadır. İnsân-ı kâmilin rûh-ı şe- rîfinde ve ma'nâsında ise böyle bir takayyüd ve bağ yoktur.

114. Her yıldız yukarıda hâne tutar. Bizim yıldızımız asla haneye sığmaz.,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

114. Her yıldız yukarıda bir yer edinir. Bizim yıldızımız asla bir yere sığmaz.

Yani, her yıldızın yukarıda ve uzayda hareket ettiği ve döndüğü bir yeri ve bir yörüngesi vardır. Bizim şerefli ruhumuz ise bir yere ve bir yörüngeye sığmaz.

Ya'ni, her yıldızın yukarıda ve fezâda seyr ettiği ve döndüğü bir hâne ve bir mahrek vardır. Bizim rûh-ı şerîfimiz ise bir hâneye ve bir mahreke sığmaz.

115. Tarafsız olan cân ne vakit mekâna gider? Na-mahdûd olan nûra ne va- kit had olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

115. Tarafsız olan can ne zaman mekâna gider? Sınırsız olan nura ne zaman sınır konulur?

Yani, yön ve cihet ile kayıtlı olmayan ruh ne zaman bir mekâna bağlı olur? Çünkü mekâna bağlı olmak, yön sahibi olan cismin özelliğidir ve cisim bir sınır ile sınırlıdır. Ruh ise sınırsız bir nurdur. Örneğin mum bir cisimdir. Boşlukta hacmi kadar bir yer kaplar. Fakat yandığı zaman onun ışığı bir sınır ile sınırlı değildir, her tarafa yayılır.

Ya'ni, taraf ve cihet ile mukayyed olmayan rûh ne vakit bir mekâna bağ- lı olur? Zîrâ mekâna bağlı olmak cihet sahibi olan cismin hâssasıdır ve cisim bir hudûd ile mahdûddur. Rûh ise hadsiz bir nûrdur. Meselâ mum bir cisim- dir. Boşlukta cesâmeti kadar bir yer kaplar. Fakat yandığı vakit onun ziyâsı bir had ile mahdûd değildir, her tarafa yayılır.

116. Fakat aşklı bir zayıf, anlamak için bir temsil ve tasvir ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

116. Fakat aşklı bir zayıf, anlamak için bir temsil ve tasvir ederler.

sın ne demek olduğunu bilmezler. İşte hakiki varlığın bu şekilde ortaya çıkışıdır ki, ilahlık külli kavramından ibaret olan ilahi emanetleri taşımaya uygun oldu. Bu sebeple insân-ı kâmilin parlak yıldız mesabesinde olan her fikri, suret alemindeki yıldızların canı ve ruhu oldu. Bazı nüshalarda ikinci mısra "Onun her fikrinin yıldızı, yıldızların canıdır" anlamına gelen "کوکب هر فکر او جان نجوم" şeklindedir.

sın ne demek olduğunu bilmezler. İşte vücûd-i hakîkînin bu sûretle zuhûru-dur ki, mefhûm-i küllî-i ulûhiyyetten ibaret olan emânât-ı ilâhiyyeyi hamle müsâid oldu. Binâenaleyh insân-ı kâmilin parlak yıldız mesâbesinde olan her fikri, sûret âlemindeki yıldızların cânı ve rûhu oldu. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' کوکب هر فکر او جان نجوم sûretindedir, "Onun her fikrinin yıldızı, yıldızların cânıdır" demek olur.

113. Fikir nerede! Orada hep nûr-ı pak vardır. Ey fikirli! Bu fikir lafzı senin içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

113. Fikir nerede! Orada hep tertemiz nur vardır. Ey fikirli! Bu fikir kelimesi senin içindir.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mertebesi sende nerede! Ve fikir sözünün yeri var mıdır? O mertebede hep renkten ve şekilden uzak, arınmış ve tertemiz olan nur vardır. Ey fikir vasıtasıyla hakikatleri idrak etmeye çalışan kimse! Biz fikir sözünü senin aklına yaklaştırmak için söyledik. Çünkü fikir, bir daire ile sınırlı ve bağlı olan anlamlara denir. Nasıl ki bir fikir diğer bir fikrin aynısı değildir. Çünkü onların daireleri başka başkadır. İnsân-ı kâmilin şerefli ruhunda ve manasında ise böyle bir sınırlama ve bağ yoktur.

İnsân-ı kâmil mertebe[si] sende nerede! Ve fikir sözünün yeri var mıdır? O mertebede hep renkten ve sûretten münezzeh ve mukaddes ve pâk olan nûr vardır. Ey fikir vâsıtasıyla hakāyıkı idrâke sa'y eden kimse! Biz fikir sözünü senin aklına yaklaştırmak için söyledik. Zîrâ fikir bir daire ile mukayyed ve bağlı olan ma'nâlara ıtlak olunur. Nitekim bir fikir diğer bir fikrin aynı değildir. Çünkü onların dâireleri başka başkadır. İnsân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinde ve ma'nâsında ise böyle bir takayyüd ve bağ yoktur.

114. Her yıldız yukarıda hâne tutar. Bizim yıldızımız asla haneye sığmaz.,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

114. Her yıldız yukarıda bir yer edinir. Bizim yıldızımız asla bir yere sığmaz.

Yani, her yıldızın yukarıda ve uzayda hareket ettiği ve döndüğü bir yeri ve bir yörüngesi vardır. Bizim şerefli ruhumuz ise bir yere ve bir yörüngeye sığmaz.

Ya'ni, her yıldızın yukarıda ve fezâda seyr ettiği ve döndüğü bir hâne ve bir mahrek vardır. Bizim rûh-ı şerîfimiz ise bir hâneye ve bir mahreke sığmaz.

115. Tarafsız olan cân ne vakit mekâna gider? Nâ-mahdûd olan nûra ne vakit had olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

115. Tarafsız olan can ne zaman mekâna gider? Sınırsız olan nura ne zaman sınır konulur?

Yani, yön ve taraf ile sınırlanmamış ruh ne zaman bir mekâna bağlı olur? Çünkü mekâna bağlı olmak, yön sahibi olan cismin özelliğidir ve cisim bir sınır ile sınırlıdır. Ruh ise sınırsız bir nurdur. Örneğin mum bir cisimdir. Boşlukta kendi büyüklüğü kadar bir yer kaplar. Fakat yandığı zaman onun ışığı bir sınır ile sınırlı değildir, her tarafa yayılır.

Ya'ni, taraf ve cihet ile mukayyed olmayan rûh ne vakit bir mekâna bağlı olur? Zîrâ mekâna bağlı olmak cihet sahibi olan cismin hâssasıdır ve cisim bir hudûd ile mahdûddur. Rûh ise hadsiz bir nûrdur. Meselâ mum bir cisimdir. Boşlukta cesâmeti kadar bir yer kaplar. Fakat yandığı vakit onun ziyâsı bir had ile mahdûd değildir, her tarafa yayılır.

116. Fakat aşklı bir zayıf, anlamak için bir temsil ve tasvir ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

116. Fakat aşklı bir zayıf, anlamak için bir temsil ve tasvir ederler.

Fakat ehlullah (Allah dostları), hakikatlere ait sözleri, bu hakikatleri bilmek ve anlamak aşkında olan aklı zayıf taliplere anlatmak için yıldız ve ay gibi misallerle tasvir edip söylerler ve bunları maddi suretlere benzetirler.

Fakat ehlullah hakāyıka müteallık sözleri bu hakāyıkı bilmek ve anlamak aşkında olan aklı zayıf tâliblere anlatmak için yıldız ve ay gibi misâller ile tasvîr edip söylerler ve bunları mâddî sûretlere benzetirler.

117. Misli olmaz. Fakat o misil olur. Tâ ki, donmuş olan aklı aça!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

117. Benzeri olmaz. Fakat o benzer olur. Tâ ki, donmuş olan aklı açsın!

"Misîl", misâl kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. "Güsîl", def etmek, bir kimseyi bir yere göndermek ve aday göstermek ve vedalaşmak (Burhan). Burada "göndermek" anlamı uygundur ki, açmaktan kinayedir. "Mücemmed", donmuş ve bağlanmış anlamındadır. Yani, o beyan olunan anlamlar o hakikatlerin misali ve benzeri ve dengi değildir, aksine misalidir. "Misal" ise kendisine benzetilen şeyin her yönüyle aynısı ve benzeri değildir. Bir yönden benzerse de diğer yönlerde benzemez. Kâmiller bu misalleri donmuş ve bağlanmış olan akılları açıp hakikatler tarafına göndermek için getirirler.

"Misîl", misâl kelimesinin imâle olunmuşudur. "Güsîl", def' etmek, bir kimseyi bir yere göndermek ve namzed etmek ve vedâ etmek (Burhân). Burada "göndermek" ma'nâsı münasibdir ki, açmaktan kinâyedir. "Mücemmed", donmuş ve bağlanmış ma'nâsınadır. Ya'ni, o beyân olunan ma'nâlar o hakāyıkın misâli ve nazîri ve küfüvü değildir, belki misâlidir. "Misâl" ise kendisine benzetilen şeyin her vecih ile aynı ve nazîri değildir. Bir cihetle benzerse de diğer cihetlerde benzemez. Kâmiller bu misâlleri donmuş ve bağlanmış olan akılları açıp hakāyık tarafına göndermek için getirirler.

118. Akıl keskindir, lakin ayağı gevşektir. Zîrâ ki gönül harab olmuştur ve ten sağlamdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

118. Akıl keskindir, lakin ayağı gevşektir. Çünkü gönül harap olmuştur ve ten sağlamdır.

Yani, geçim aklı (dünyevî işlerle ilgili akıl) görünen ilimleri ve dünyevî bilgileri idrak etme hususunda keskindir; ve bu aklın sahibi kılı kırk yarar. Fakat bu aklın ayağı hakikatlere doğru gitme hususunda gevşektir. Bu akıl sahibinin kalbine bu görünen ve çıkarımsal ilimler perde olduğu için viran ve haraptır; ve cismi sağlamdır, bol bol yer ve içer; ve riyâzât (nefsî perhizler) ile ruhunun kuvvetinin ortaya çıkışı usulüne yabancıdır.

Ya'ni, akl-ı maâş ulûm-i zâhiriyye ve dünyeviyyeyi idrak etmek husûsunda keskindir; ve bu aklın sahibi kılı kırk yarar. Fakat bu aklın ayağı hakāyıka doğru gitmek husûsunda gevşektir. Bu akıl sahibinin kalbine bu ulûm-i zâhiriyye ve istidlâliyye perde olduğu için vîrân ve harâbdır; ve cismi sağlamdır, bol bol yer ve içer; ve riyazatla kuvvet-i rûhunun zuhûru usûlüne yabancıdır.

119. Onların aklı dünyanın hazzında pek dolaşıktır. Onların fikirleri şehvetin terkinde hiçin hiçidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

119. Onların aklı dünyanın hazzında pek dolaşıktır. Onların fikirleri şehvetin terkinde hiçin hiçidir.

"Nukl", meze, lezzet ve haz anlamlarındadır. Yani, onların geçim akılları dünya lezzetinde çok dolaşıktır. Onların fikirleri, nefsanî şehvetin terk edilmesi konusunda hiçin hiçidir. Bilinir ki, zahir uleması (dinin dış yüzüyle ilgilenen âlimler) takvayı ancak Yüce Allah'tan korkma sebebiyle günahlardan sakınmaktan ibaret bilirler. Bu sebeple şeriatta izin verilen mübah şeylerle nefislerinin şehvetlerini tatmin ederler. Bu, şeriat mertebesidir. Tarikat mertebesindeki takva mübah şeylerden de-

Fakat ehlullah (Allah dostları), hakikatlere ait sözleri, bu hakikatleri bilmek ve anlamak aşkında olan aklı zayıf taliplere anlatmak için yıldız ve ay gibi misallerle tasvir edip söylerler ve bunları maddî suretlere benzetirler.

"Nukl", meze ve lezzet ve haz ma'nâlarınadır. Ya'ni, onların akl-ı maâşları dünyâ lezzetinde dolaşığın dolaşığıdır. Onların fikirleri şehvet-i nefsâniyyenin terki husûsunda hiçin hiçidir. Ma'lumdur ki, ulemâ-i zâhir takvâyı ancak Hak Teâlâ'dan havf sebebiyle maâsîden perhîz etmekten ibaret bilirler. Binâenaleyh şerîatte müsâade olunan mubâhât ile nefislerinin şehvetlerini tatmîn ederler. Bu şerîat mertebesidir. Tarîkat mertebesindeki takvâ mubâhâttan da-

Fakat ehlullah hakāyıka müteallık sözleri bu hakāyıkı bilmek ve anlamak aşkında olan aklı zayıf tâliblere anlatmak için yıldız ve ay gibi misâller ile tasvîr edip söylerler ve bunları mâddî sûretlere benzetirler.

117. Misli olmaz. Fakat o misil olur. Tâ ki, donmuş olan aklı aça!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

117. Benzeri olmaz. Fakat o benzer olur. Tâ ki, donmuş olan aklı açsın!

"Misîl", misâl kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. "Güsîl", def etmek, bir kimseyi bir yere göndermek ve aday göstermek ve vedâ etmek (Burhân). Burada "göndermek" anlamı uygundur ki, açmaktan kinâyedir. "Mücemmed", donmuş ve bağlanmış anlamınadır. Yani, o beyan olunan anlamlar o hakikatlerin misâli ve benzeri ve dengi değildir, aksine misâlidir. "Misâl" ise kendisine benzetilen şeyin her yönüyle aynısı ve benzeri değildir. Bir yönden benzerse de diğer yönlerden benzemez. Kâmiller bu misâlleri donmuş ve bağlanmış olan akılları açıp hakikatler tarafına göndermek için getirirler.

“Misîl”, misâl kelimesinin imâle olunmuşudur. “Güsîl”, def' etmek, bir kimseyi bir yere göndermek ve namzed etmek ve vedâ etmek (Burhân). Burada “göndermek” ma'nâsı münasibdir ki, açmaktan kinâyedir. “Mücemmed”, donmuş ve bağlanmış ma'nâsınadır. Ya'ni, o beyân olunan ma'nâlar o hakāyıkın misâli ve nazîri ve küfüvü değildir, belki misâlidir. “Misâl” ise kendisine benzetilen şeyin her vecih ile aynı ve nazîri değildir. Bir cihetle benzerse de diğer cihetlerde benzemez. Kâmiller bu misâlleri donmuş ve bağlanmış olan akılları açıp hakāyık tarafına göndermek için getirirler.

118. Akıl keskindir, lakin ayağı gevşektir. Zîrâ ki gönül harab olmuştur ve ten sağlamdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

118. Akıl keskindir, lakin ayağı gevşektir. Çünkü gönül harap olmuştur ve ten sağlamdır.

Yani, geçim aklı (dünyevî işlerle ilgili akıl) görünen ilimleri ve dünyevî bilgileri idrak etme hususunda keskindir; ve bu aklın sahibi kılı kırk yarar. Fakat bu aklın ayağı hakikatlere doğru gitme hususunda gevşektir. Bu akıl sahibinin kalbine bu görünen ve çıkarımsal ilimler perde olduğu için viran ve haraptır; ve cismi sağlamdır, bol bol yer ve içer; ve riyâzât (nefsî perhizler) ile ruhunun kuvvetinin ortaya çıkışı usulüne yabancıdır.

Ya'ni, akl-ı maâş ulûm-i zâhiriyye ve dünyeviyyeyi idrak etmek husûsunda keskindir; ve bu aklın sahibi kılı kırk yarar. Fakat bu aklın ayağı hakāyıka doğru gitmek husûsunda gevşektir. Bu akıl sahibinin kalbine bu ulûm-i zâhiriyye ve istidlâliyye perde olduğu için vîrân ve harâbdır; ve cismi sağlamdır, bol bol yer ve içer; ve riyazatla kuvvet-i rûhunun zuhûru usûlüne yabancıdır.

119. Onların aklı dünyanın hazzında pek dolaşıktır. Onların fikirleri şehvetin terkinde hiçin hiçidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

119. Onların aklı dünyanın hazzında pek dolaşıktır. Onların fikirleri şehvetin terkinde hiçin hiçidir.

"Nukl", meze ve lezzet ve haz anlamlarındadır. Yani, onların geçim akılları dünya lezzetinde çok dolaşıktır. Onların fikirleri nefsanî şehvetin terk edilmesi hususunda hiçin hiçidir. Bilinmelidir ki, zahir uleması takvayı ancak Yüce Allah'tan korkma sebebiyle günahlardan sakınmaktan ibaret bilirler. Bu sebeple şeriatta müsaade edilen mübahlarla nefislerinin şehvetlerini tatmin ederler. Bu, şeriat mertebesidir. Tarikat mertebesindeki takva ise mübahattan dahi kaçınarak nefse ait hazları terk etmektir. Nefsin sıfatları bu takva ile kırılır. Ruh kendi sıfatlarını ortaya çıkarmaya yol bulur. Hakikat mertebesindeki takva ise kişiyi Yüce Allah hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin hepsinden kaçınmaktır. Bu üçüncü mertebedeki takva tercih edilmedikçe hakikate ulaşmak mümkün değildir. Onun için İmam Ca'fer-i Sadık (r.a.) التقوى ان لا ترى فى قلبك شيئا سوى الله تعالى yani "Takva kalbinde Yüce Allah'tan başka bir şey görmemendir" buyurmuşlardır. Zahir ehli bu takvaya yabancıdırlar. Nitekim cenab-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 4. faslında şöyle buyururlar: "Zamanın alimleri ilimlerde kılı kırk yararlar. Kendilerine ait olmayan şeyi gayet iyi bilmişlerdir ve o ilimlerde onlara küllî bir kuşatma (ihâta-i külliyye) hasıl olmuştur; ve önemli olan ve cümleden ona daha lazım bulunan kendinin kendiliğini bilmez. "Bu caizdir; o caiz değildir; bu helaldir; o haramdır" diye her şeye helallik ve haramlıkla hükmeder. Halbuki kendisini bilmez ki, helal midir; haram mıdır; caiz midir; pak mıdır; yoksa na-pak mıdır? ilh..."

“Nukl”, meze ve lezzet ve haz ma'nâlarınadır. Ya'ni, onların akl-ı maâşları dünyâ lezzetinde dolaşığın dolaşığıdır. Onların fikirleri şehvet-i nefsâniyyenin terki husûsunda hiçin hiçidir. Ma'lumdur ki, ulemâ-i zâhir takvâyı ancak Hak Teâlâ'dan havf sebebiyle maâsîden perhîz etmekten ibaret bilirler. Binâenaleyh şerîatte müsâade olunan mubâhât ile nefislerinin şehvetlerini tatmîn ederler. Bu şerîat mertebesidir. Tarîkat mertebesindeki takvâ mubâhâttan da- hi ictinâb ederek huzûzât-ı nefsâniyyeyi terk etmektir. Nefsin sıfatları bu takvâ ile münkesir olur. Rûh kendi sıfatlarını ızhâra yol bulur. Hakikat mertebesindeki takvâ ise kişiyi Hak Teâlâ hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin hepsinden ictinâbdır. Bu üçüncü mertebedeki takvâ ihtiyâr olunmadıkça hakikate vusûl mümkin değildir. Onun için İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık (r.a.) التقوى ان لا ترى فى قلبك شيئا سوى الله تعالى ya'ni "Takvâ kalbinde Allâh Teâlâ'dan gayrı bir şey görmemendir" buyurmuşlardır. Ehl-i zâhir bu takvâya yabancıdırlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 4. faslında şöyle buyururlar: “Ehl-i zamânın âlimleri ulûmda kılı kırk yararlar. Kendilerine taalluku olmayan şeyi gāyet iyi bilmişlerdir ve o ulûmda onlara ihâta-i külliyye hâsıl olmuştur; ve mühim olan ve cümleden ona daha lâzım bulunan kendinin kendiliğini bilmez. “Bu câizdir; o câiz değildir; bu helâldir; o haramdır" diye her şeye hill ve hurmetle hükm eder. Halbuki kendisini bilmez ki, helâl midir; haram mıdır; câiz midir; pâk mıdır; yoksa nâ-pâk mıdır? ilh..."

120. Onların sadrı da'vâ vaktinde güneş gibidir. Onların sabrı takvâ vaktinde şimşek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

120. Onların göğsü iddia vaktinde güneş gibidir. Onların sabrı takva vaktinde şimşek gibidir.

"Sadr", burada reis ve büyük mertebe demektir. Yani, zahir ulemasının reisi ve büyük mertebede bulunanı, ilim ve bilgi iddiasında güneş gibi ortaya çıkıp etrafına zahirî ilimlerin nurlarını saçar. Fakat yukarıda zikredilen takvanın çeşitleri vaktinde onların sabırları şimşek gibi çabuk gider ve nefislerinin sıfatlarına karşı mücadeleye güç yetiremezler.

"Sadr", burada reîs ve büyük mertebe demektir. Ya'ni, ulemâ-i zâhirenin reîsi ve büyük mertebede bulunanı ilim ve bilgi da'vâsında güneş gibi zâhir olup etrâfına ulûm-i zâhiriyye nûrlarını saçar. Fakat yukarıda zikrolunan takvânın envâ'ı vaktinde onların sabırları şimşek gibi çabuk gider ve nefislerinin sıfatlarına karşı mücâhedeye kādir olamazlar.

121. Hünerlerde kendini gösterici bir âlimdir. Vefâ vaktinde âlem gibi vefâsızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

121. Hünerlerde kendini gösteren bir âlimdir. Vefa vaktinde âlem gibi vefasızdır.

Yani, o ulema reisi, görünen ilimlerde ve hünerlerde kendini halka gösterip benliğini ve nefsinin sıfatlarını tatmin eden bir âlimdir. Fakat vefa ve Hak yolunda muhabbet ve dostluk etmek hususunda dünya gibi vefasızdır. Nefsinin bir menfaati uğruna dostunu feda ediverir.

Ya'ni, o reîs-i ulemâ zâhirî ilimlerde ve hünerlerde kendini halka gösterip enâniyetini ve nefsinin sıfatlarını tatmîn edici olan bir âlimdir. Fakat vefâ ve Hak yolunda muhabbet ve dostluk etmek husûsunda dünyâ gibi vefâsızdır. Nefsinin bir menfaati uğrunda dostunu fedâ ediverir.

122. Kendini görücülük vaktinde dünyaya sığmaz. Boğazda ve mi'dede ekmek gibi kaybolmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

122. Kendini görücülük vaktinde dünyaya sığmaz. Boğazda ve midede ekmek gibi kaybolmuştur.

nefse ait hazları terk etmektir. Nefsin sıfatları bu takva ile kırılır. Ruh kendi sıfatlarını ortaya çıkarmaya yol bulur. Hakikat mertebesindeki takva ise kişiyi Yüce Allah hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin hepsinden kaçınmaktır. Bu üçüncü mertebedeki takva seçilmedikçe hakikate ulaşmak mümkün değildir. Onun için İmam Ca'fer-i Sadık (r.a.) التقوى ان لا ترى فى قلبك شيئا سوى الله تعالى yani "Takva, kalbinde Yüce Allah'tan başka bir şey görmemendir" buyurmuşlardır. Zahir ehli bu takvaya yabancıdırlar. Nitekim cenab-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 4. bölümünde şöyle buyururlar: "Zamanın âlimleri ilimlerde kılı kırk yararlar. Kendilerine ait olmayan şeyi gayet iyi bilmişlerdir ve o ilimlerde onlara küllî bir kuşatma hâsıl olmuştur; ve önemli olan ve cümleden ona daha lazım bulunan kendinin kendiliğini bilmez. "Bu caizdir; o caiz değildir; bu helaldir; o haramdır" diye her şeye helallik ve haramlıkla hükmeder. Halbuki kendisini bilmez ki, helal midir; haram mıdır; caiz midir; pak mıdır; yoksa napak mıdır? ilh..."

hi ictinâb ederek huzûzât-ı nefsâniyyeyi terk etmektir. Nefsin sıfatları bu takvâ ile münkesir olur. Rûh kendi sıfatlarını ızhâra yol bulur. Hakikat mertebesindeki takvâ ise kişiyi Hak Teâlâ hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin hepsinden ictinâbdır. Bu üçüncü mertebedeki takvâ ihtiyâr olunmadıkça hakikate vusûl mümkin değildir. Onun için İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık (r.a.) التقوى ان لا ترى فى قلبك شيئا سوى الله تعالى ya'ni "Takvâ kalbinde Allâh Teâlâ'dan gayrı bir şey görmemendir" buyurmuşlardır. Ehl-i zâhir bu takvâya yabancıdırlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 4. faslında şöyle buyururlar: “Ehl-i zamânın âlimleri ulûmda kılı kırk yararlar. Kendilerine taalluku olmayan şeyi gāyet iyi bilmişlerdir ve o ulûmda onlara ihâta-i külliyye hâsıl olmuştur; ve mühim olan ve cümleden ona daha lâzım bulunan kendinin kendiliğini bilmez. “Bu câizdir; o câiz değildir; bu helâldir; o haramdır" diye her şeye hill ve hurmetle hükm eder. Halbuki kendisini bilmez ki, helâl midir; haram mıdır; câiz midir; pâk mıdır; yoksa nâ-pâk mıdır? ilh..."

120. Onların sadrı da'vâ vaktinde güneş gibidir. Onların sabrı takvâ vaktinde şimşek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

120. Onların göğsü iddia vaktinde güneş gibidir. Onların sabrı takva vaktinde şimşek gibidir.

"Sadr", burada reis ve büyük mertebe demektir. Yani, zahir ulemasının reisi ve büyük mertebede bulunanı, ilim ve bilgi iddiasında güneş gibi ortaya çıkıp etrafına zahirî ilimlerin nurlarını saçar. Fakat yukarıda zikredilen takvanın çeşitleri vaktinde onların sabırları şimşek gibi çabuk gider ve nefislerinin sıfatlarına karşı mücadeleye güç yetiremezler.

"Sadr", burada reîs ve büyük mertebe demektir. Ya'ni, ulemâ-i zâhirenin reîsi ve büyük mertebede bulunanı ilim ve bilgi da'vâsında güneş gibi zâhir olup etrâfına ulûm-i zâhiriyye nûrlarını saçar. Fakat yukarıda zikrolunan takvânın envâ'ı vaktinde onların sabırları şimşek gibi çabuk gider ve nefislerinin sıfatlarına karşı mücâhedeye kādir olamazlar.

121. Hünerlerde kendini gösterici bir âlimdir. Vefâ vaktinde âlem gibi vefâsızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

121. Hünerlerde kendini gösteren bir âlimdir. Vefa vaktinde âlem gibi vefasızdır.

Yani, o ulema reisi, görünen ilimlerde ve hünerlerde kendini halka gösterip benliğini ve nefsinin sıfatlarını tatmin eden bir âlimdir. Fakat vefa ve Hak yolunda muhabbet ve dostluk etmek hususunda dünya gibi vefasızdır. Nefsinin bir menfaati uğruna dostunu feda ediverir.

Ya'ni, o reîs-i ulemâ zâhirî ilimlerde ve hünerlerde kendini halka gösterip enâniyetini ve nefsinin sıfatlarını tatmîn edici olan bir âlimdir. Fakat vefâ ve Hak yolunda muhabbet ve dostluk etmek husûsunda dünyâ gibi vefâsızdır. Nefsinin bir menfaati uğrunda dostunu fedâ ediverir.

122. Kendini görücülük vaktinde dünyaya sığmaz. Boğazda ve mi'dede ekmek gibi kaybolmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

122. Kendini beğenmişlik anında dünyaya sığmaz. Boğazda ve midede ekmek gibi kaybolmuştur.

Yani, bu zahirî ilimler (dış görünüşe ait bilgiler) sahipleri, kendini beğenmişlik ve halka kendini gösterme anında nefsini o kadar kabartır ki, kibrinden dünyaya sığmaz ve âlem halkını kendinden aşağıda görür. Fakat boğazının ve midesinin hazzını ve zevkini elde etme hevesinde, mideye gidip kaybolmuş ekmek gibi kendi benliğini kaybetmiştir ve nefsine ait hazlara dalmıştır.

Ya'ni, bu ulûm-i zâhiriyye erbâbı kendini görücülük ve halka kendini göstericilik vaktinde nefsini o kadar kabartır ki, kibrinden dünyâya sığmaz ve halk-ı âlemi kendinin aşağısında görür. Fakat boğazının ve mi'desinin hazzını ve zevkini istihsâl etmek hevesinde mi'deye gidip kaybolmuş ekmek gibi kendinin kendiliğini kaybetmiştir ve hazz-ı nefsânîsinde müstağrak olmuştur.

123. Onların bütün bu evsâfı iyi olur. Vaktaki iyiyi isteyici olur, kötü kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

123. Onların bütün bu vasıfları iyi olur. Ne zaman ki iyiyi isteyici olurlar, kötü kalmaz.

"İyiyi isteyici olmak"tan kasıt, insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) istemek ve aramaktır. Yani, o zâhir ulemasının bütün bu kötü vasıfları, iyi ve saf ruh olan insân-ı kâmili isteyici ve arayıcı oldukları zaman iyi olur ve kötülük kalmaz.

"İyiyi isteyici olmak"tan murâd, insân-ı kâmili istemek ve aramaktır. Ya'ni, o ulemâ-i zâhirin bütün bu kötü vasıfları iyi ve rûh-ı sâf olan insân-ı kâmili isteyici ve arayıcı oldukları vakit iyi olur ve fenâlık kalmaz.

124. Eğer benlik menî gibi kokmuş olursa câna ulaştığı vakit rûşenlik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

124. Eğer benlik meni gibi kokmuş olursa cana ulaştığı zaman aydınlık olur.

Yani, eğer benlik ve nefsanî enaniyet (benlik duygusu) kalpte kökleşmiş ve meni gibi kokmuş bir hâle gelmiş olsa bile, o kokmuş meni ana rahminde canlanıp dünyaya doğarak aydınlık bulduğu gibi, o zahirî âlimin kokmuş olan benliği de saf can olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kavuştuğu zaman karanlık olan bu tabiat anasının karnında ruhanîlik âlemine doğup aydınlık bulur.

Ya'ni, eğer benlik ve nefsânî enâniyet kalbte kökleşmiş ve menî gibi kokmuş bir hâle gelmiş olsa bile, o kokmuş menî ana rahminde canlanıp dünyâya doğarak aydınlık bulduğu gibi, o âlim-i zâhirînin kokmuş olan benliği de cân-ı sâf olan insân-ı kâmile mülâkî olduğu vakit karanlık olan bu tabîat anasının karnında rûhâniyet âlemine doğup aydınlık bulur.

125. Her bir cemâd ki, o nebâta teveccüh ede, onun bahtı ağacından hayat biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

125. Her bir cansız varlık ki, o bitkiye yönelirse, onun baht ağacından hayat biter.

Nasıl ki, bitki mertebesine yönelen her bir cansız varlık, o bitkinin yatkınlık ağacından bitkisel bir hayat bulur ve cansızlık mertebesinden bitkilik mertebesine yükselir.

Nitekim, nebât mertebesine teveccüh eden her bir cemâd o nebâtın isti'dâdı ağacından nebâtî bir hayât bulur ve cemâdlık mertebesinden nebâtlık mertebesine terakkî eder.

126. Her bir nebât ki o, câna teveccüh eder, Hızır gibi hayat çeşmesinden içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

126. Her bir bitki ki o, cana yönelir, Hızır gibi hayat çeşmesinden içer.

Aynı şekilde hayvanî ruha yönelen her bir bitki de Yüce Hızır'ın hayat suyu pınarından su içip daimî hayat bulduğu gibi hayat pınarından su içer ve bitki mertebesinden hayvan mertebesine yükselir. Yani, bu zâhirî ilimler sahipleri, kendilerini gösteriş ve halka kendini beğendirme zamanında nefsini o kadar kabartır ki, kibrinden dünyaya sığmaz ve âlem halkını kendinden aşağıda görür. Fakat boğazının ve midesinin hazzını ve zevkini elde etme hevesinde, mideye gidip kaybolmuş ekmek gibi kendiliğini kaybetmiştir ve nefsine ait hazlara dalmıştır.

Ve kezâ rûh-ı hayvânî tarafına teveccüh eden her bir nebât dahi Cenâb-ı Hızır'ın hayat suyu pınarından su içip hayât-ı dâimî bulduğu gibi hayat pınarından su içer ve nebât mertebesinden hayvan mertebesine terakkî eder. Ya'ni, bu ulûm-i zâhiriyye erbâbı kendini görücülük ve halka kendini göstericilik vaktinde nefsini o kadar kabartır ki, kibrinden dünyâya sığmaz ve halk-ı âlemi kendinin aşağısında görür. Fakat boğazının ve mi'desinin hazzını ve zevkini istihsâl etmek hevesinde mi'deye gidip kaybolmuş ekmek gibi kendinin kendiliğini kaybetmiştir ve hazz-ı nefsânîsinde müstağrak olmuştur.

123. Onların bütün bu evsâfı iyi olur. Vaktaki iyiyi isteyici olur, kötü kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

123. Onların bütün bu vasıfları iyi olur. Ne zaman ki iyiyi isteyici olurlar, kötü kalmaz.

"İyiyi isteyici olmak"tan kasıt, insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) istemek ve aramaktır. Yani, o zâhir ulemasının bütün bu kötü vasıfları, iyi ve saf ruh olan insân-ı kâmili isteyici ve arayıcı oldukları zaman iyi olur ve kötülük kalmaz.

"İyiyi isteyici olmak"tan murâd, insân-ı kâmili istemek ve aramaktır. Ya'ni, o ulemâ-i zâhirin bütün bu kötü vasıfları iyi ve rûh-ı sâf olan insân-ı kâmili isteyici ve arayıcı oldukları vakit iyi olur ve fenâlık kalmaz.

124. Eğer benlik menî gibi kokmuş olursa câna ulaştığı vakit rûşenlik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

124. Eğer benlik meni gibi kokmuş olursa cana ulaştığı zaman aydınlık olur.

Yani, eğer benlik ve nefsanî enaniyet (benlik duygusu) kalpte kökleşmiş ve meni gibi kokmuş bir hâle gelmiş olsa bile, o kokmuş meni ana rahminde canlanıp dünyaya doğarak aydınlık bulduğu gibi, o zahirî âlimin kokmuş olan benliği de saf can olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kavuştuğu zaman karanlık olan bu tabiat anasının karnında ruhanîlik âlemine doğup aydınlık bulur.

Ya'ni, eğer benlik ve nefsânî enâniyet kalbte kökleşmiş ve menî gibi kokmuş bir hâle gelmiş olsa bile, o kokmuş menî ana rahminde canlanıp dünyâya doğarak aydınlık bulduğu gibi, o âlim-i zâhirînin kokmuş olan benliği de cân-ı sâf olan insân-ı kâmile mülâkî olduğu vakit karanlık olan bu tabîat anasının karnında rûhâniyet âlemine doğup aydınlık bulur.

125. Her bir cemâd ki, o nebâta teveccüh ede, onun bahtı ağacından hayat biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

125. Her bir cansız varlık ki, o bitkiye yönelirse, onun baht ağacından hayat biter.

Nasıl ki, bitki mertebesine yönelen her bir cansız varlık, o bitkinin yatkınlık ağacından bitkisel bir hayat bulur ve cansızlık mertebesinden bitkilik mertebesine yükselir.

Nitekim, nebât mertebesine teveccüh eden her bir cemâd o nebâtın isti'dâdı ağacından nebâtî bir hayât bulur ve cemâdlık mertebesinden nebâtlık mertebesine terakkî eder.

126. Her bir nebât ki o, câna teveccüh eder, Hızır gibi hayat çeşmesinden içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

126. Her bir bitki ki o, cana yönelir, Hızır gibi hayat çeşmesinden içer.

Ve aynı şekilde hayvanî ruh tarafına yönelen her bir bitki de Hızır (a.s.)'ın hayat suyu pınarından su içip daimî hayat bulduğu gibi hayat pınarından su içer ve bitki mertebesinden hayvan mertebesine yükselir.

Ve kezâ rûh-ı hayvânî tarafına teveccüh eden her bir nebât dahi Cenâb-ı Hızır'ın hayat suyu pınarından su içip hayât-ı dâimî bulduğu gibi hayat pınarından su içer ve nebât mertebesinden hayvan mertebesine terakkî eder.

127. Vaktaki cân yüzünü tekrar cânan tarafına koyar, yükünü nihayetsiz ömre koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

127. Can, yüzünü tekrar sevgiliye çevirdiğinde, yükünü sonsuz ömre yükler.

Yani, hayvansal hayatı bulduktan sonra bu hayvansal ruh, yüzünü gerçek sevgili olan Hak tarafına çevirdiği zaman, yükünü yani bütün varlığını sonsuz bir ömre yani ebedî hayata yükler. Bu dönüşümler hakkındaki açıklamalar III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622'den 3633 numaraya kadar olan beyitlerde geçti.

Bir soranın bir vaize "Şehrin kalesinin duvarı üzerine konmuş olan bir kuştan, onun başı mı daha faziletli ve daha aziz ve daha şerefli ve daha değerli, yoksa onun kuyruğu mu?" diye sorusu. Vaizin onun anlayışı kadar sorana cevap vermesi.

"Rabaz", kale duvarı ve burcu demektir. Farsçası "bârû"dur. Bu şerefli açıklama yukarıdaki üç şerefli beytin anlamına bağlıdır.

Ya'ni, hayât-ı hayvaniyyeyi bulduktan sonra bu rûh-ı hayvânî tekrar yüzünü cânân-ı hakîkî olan Hak tarafına çevirdiği vakit, yükünü ya'ni bütün varlığını nihâyetsiz bir ömre ya'ni hayât-ı ebediyyeye koyar. Bu istihâlât hakkındaki îzâhât III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622'den 3633 numaraya kadar olan beyitlerde geçti.

Sâilin bir vâize "Şehrin kal'asının duvarı üzerine konmuş olan bir kuştan, onun başı mı daha fâzıldır ve daha azizdir ve daha şerîftir ve daha mükerremdir yâhud onun kuyruğu mu?" diye suâli. Vâizin onun anlayışı kadar sâile cevâb vermesi

"Rabaz", kal'a duvarı ve burcu demektir. Fârisî'si "bârû"dur. Bu sürh-ı şerîf yukarıdaki üç beyt-i şerîfin ma'nâsına merbûttur.

128. Bir gün bir sail bir vaize dedi ki: "Sen kürsünün pek âlî söyleyicisisin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

128. Bir gün bir dilenci bir vaize dedi ki: "Sen kürsünün pek yüce söyleyicisisin."

Yani, hoca efendinin birisi kürsüde bir topluluk karşısında vaaz ediyordu. Bir gün cemaatten biri çıkıp o vaiz efendiye sordu ki: "Ey vaiz efendi, sen kürsü üzerinde çok yüksek anlamlı sözler söylüyorsun."

Ya'ni, hoca efendinin birisi kürsüde bir meclis muvâcehesinde vaaz ediyordu. Bir gün cemâatten biri çıkıp o vâiz efendiye sordu ki: "Ey vâiz efendi, sen kürsü üzerinde çok yüksek ma'nâlı sözler söylüyorsun."

129. "Benim bir sualim vardır, ey lübab sahibi! Bu mecliste suâlime cevab ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

129. "Benim bir sorum vardır, ey öz sahibi! Bu mecliste soruma cevap ver!"

"Lübâb", her şeyin iyisi ve seçkini demektir (Kamus). Burada "akıl"dan kinaye olur. Yani, "Ey aklıselim sahibi olan vaiz efendi! Benim bir sorum

"Lübâb", her şeyin iyisi ve güzîdesi demektir (Kāmûs). Burada "akıl"dan kinâye olur. Ya'ni, "Ey akl-ı selîm sâhibi olan vâiz efendi! Benim bir suâlim

127. Vaktaki cân yüzünü tekrar cânan tarafına koyar, yükünü nihayetsiz ömre koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

127. Can, yüzünü tekrar sevgiliye çevirdiğinde, yükünü sonsuz ömre yükler.

Yani, hayvansal hayatı bulduktan sonra bu hayvansal ruh, yüzünü gerçek sevgili olan Hak tarafına çevirdiği zaman, yükünü yani bütün varlığını sonsuz bir ömre yani ebedî hayata yükler. Bu dönüşümler hakkındaki açıklamalar III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622'den 3633 numaraya kadar olan beyitlerde geçti.

Bir soranın bir vaize "Şehrin kalesinin duvarı üzerine konmuş olan bir kuştan, onun başı mı daha faziletli ve daha aziz ve daha şerefli ve daha değerli, yoksa onun kuyruğu mu?" diye sorusu. Vaizin onun anlayışı kadar sorana cevap vermesi.

"Rabaz", kale duvarı ve burcu demektir. Farsçası "bârû"dur. Bu şerefli açıklama yukarıdaki üç şerefli beytin anlamına bağlıdır.

Ya'ni, hayât-ı hayvaniyyeyi bulduktan sonra bu rûh-ı hayvânî tekrar yüzünü cânân-ı hakîkî olan Hak tarafına çevirdiği vakit, yükünü ya'ni bütün varlığını nihâyetsiz bir ömre ya'ni hayât-ı ebediyyeye koyar. Bu istihâlât hakkındaki îzâhât III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622'den 3633 numaraya kadar olan beyitlerde geçti.

Sâilin bir vâize "Şehrin kal'asının duvarı üzerine konmuş olan bir kuştan, onun başı mı daha fâzıldır ve daha azizdir ve daha şerîftir ve daha mükerremdir yâhud onun kuyruğu mu?" diye suâli. Vâizin onun anlayışı kadar sâile cevâb vermesi

"Rabaz", kal'a duvarı ve burcu demektir. Fârisî'si "bârû"dur. Bu sürh-ı şerîf yukarıdaki üç beyt-i şerîfin ma'nâsına merbûttur.

128. Bir gün bir sail bir vaize dedi ki: "Sen kürsünün pek âlî söyleyicisisin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

128. Bir gün bir dilenci bir vaize dedi ki: "Sen kürsünün pek yüce söyleyicisisin."

Yani, hoca efendinin birisi kürsüde bir topluluk karşısında vaaz ediyordu. Bir gün cemaatten biri çıkıp o vaiz efendiye sordu ki: "Ey vaiz efendi, sen kürsü üzerinde çok yüksek anlamlı sözler söylüyorsun."

Ya'ni, hoca efendinin birisi kürsüde bir meclis muvâcehesinde vaaz ediyordu. Bir gün cemâatten biri çıkıp o vâiz efendiye sordu ki: "Ey vâiz efendi, sen kürsü üzerinde çok yüksek ma'nâlı sözler söylüyorsun."

129. "Benim bir sualim vardır, ey lübab sahibi! Bu mecliste suâlime cevab ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

129. "Benim bir sorum vardır, ey öz sahibi! Bu mecliste soruma cevap ver!"

"Lübâb", her şeyin iyisi ve seçkini demektir (Kāmûs). Burada "akıl"dan kinaye (dolaylı anlatım) olur. Yani, "Ey akl-ı selîm (sağduyulu akıl) sahibi olan vâiz efendi! Benim bir sorum vardır. Sen o soruma bu mecliste cevap ver! Halk işitsinler. Ben ve halk faydalanalım!"

"Lübâb", her şeyin iyisi ve güzîdesi demektir (Kāmûs). Burada "akıl"dan kinâye olur. Ya'ni, "Ey akl-ı selîm sâhibi olan vâiz efendi! Benim bir suâlim vardır. Sen o suâlime bu mecliste cevab ver! Halk işitsinler. Ben ve halk müstefid olalım!"

130. "Burç üzerine bir kuş kondu. Başından ve kuyruğundan hangisi iyidir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

130. "Burç üzerine bir kuş kondu. Başından ve kuyruğundan hangisi iyidir?"

"Bârû", kalenin burcu demektir. Yani o kimse sorusunu tasvir edip dedi ki: "Kalenin burcu üzerine bir kuş kondu. Bu kuşun başı mı daha üstündür, yoksa kuyruğu mu daha üstündür?"

"Bârû", kal'anın burcu demektir. Ya'ni o kimse suâlini tasvîr edip dedi ki: "Kal'anın burcu üzerine bir kuş kondu. Bu kuşun başı mı efdaldir, yoksa kuyruğu mu efdaldir?"

131. Dedi: "Eğer onun yüzü şehre ve kuyruğu köye ise bil ki, onun yüzü kuyruğundan iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

131. Dedi: "Eğer onun yüzü şehre ve kuyruğu köye ise bil ki, onun yüzü kuyruğundan iyidir."

Vaiz cevap olarak dedi ki: "Eğer o kuşun yüzü şehir tarafına ve kuyruğu köy ve kasaba tarafına ise bil ki, o kuşun yüzü kuyruğundan daha üstündür."

Vâiz cevâben dedi ki: "Eğer o kuşun yüzü şehir tarafına ve kuyruğu köy ve karye tarafına ise bil ki, o kuşun yüzü kuyruğundan efdaldir."

132. "Ve eğer kuyruğu şehir tarafına ve onun yüzü köye ise, o kuyruğun toprağı ol ve onun yüzünden sıçra!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

132. "Ve eğer kuyruğu şehir tarafına ve onun yüzü köye ise, o kuyruğun toprağı ol ve onun yüzünden sıçra!"

"Ve eğer o kuş kuyruğunu şehir tarafına ve yüzünü de köy tarafına çevirmiş ise yüzünü bırak, kuyruğuna karşı mütevazı ol." "Cih", "cehîden" masdarının emir hâlidir. "Sıçra!" yani "kaç!" demektir. "Şehir"den kasıt, insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil, isimlerin topluluğuna (cem'iyyet-i esmâiyye: Allah'ın tüm isimlerinin tecelli ettiği varlık) mazhardır. Ve "köy"den kasıt, Hak'tan gafil olan dünya ehlidir. Çünkü onların varlıkları, isimlerin topluluğuna mazhar olmadığından köy gibidirler. "Kuş"tan kasıt, insan ruhudur. "Kuyruk"tan kasıt, cisimdir. "Yüz"den kasıt, ruhun himmetidir. Eğer bir ruhun himmeti insân-ı kâmili isteyici ve himmeti de ona yönelik olur ve kuyruğu olan cismi gaflet ehli tarafında bulunur ve onlar ile zorunlu olarak dünyevî işlerde bulunursa, yüzü cisminden daha üstündür. Ve fakat himmeti gaflet ehli ve dünya tarafına ve kuyruğu olan cismi de insân-ı kâmile yönelik olup onun hizmetinde bulunursa onun cismi ruhundan ve ruhunun himmetinden daha üstün olur. Çünkü insân-ı kâmil tarafına yönelik olan cisim, o insân-ı kâmilin tasarrufu ile hayvanî davranışlara yol bulamaz. Nitekim yukarıdaki 124 numaralı beyitte "Eğer benlik meni gibi kokmuş olursa, can olan insân-ı kâmile ulaştığı vakit aydınlık bulur" buyurulmuştu.

vardır. Sen o soruma bu mecliste cevap ver! Halk işitsinler. Ben ve halk faydalanalım!

"Ve eğer o kuş kuyruğunu şehir tarafına ve yüzünü de köy tarafına çevirmiş ise yüzünü bırak, kuyruğuna karşı mütevazı' ol." "Cih", "cehîden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Sıçra!" ya'ni "kaç!" demektir. "Şehir"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardır. Ve "köy"den murâd, Hak'tan gāfil olan ehl-i dünyâdır. Zîrâ onların vücûdları cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmadığından köy mesâbesindedirler. "Kuş"tan murâd, rûh-ı insânîdir. "Kuyruk"tan murâd, cisimdir. "Yüz"den murâd, rûhun himmetidir. Eğer bir rûhun himmeti insân-ı kâmili isteyici ve himmeti de ona müteveccih olur ve kuyruğu olan cismi ehl-i gaflet tarafına bulunur ve onlar ile bi'z-zarûr muâmelât-ı dünyeviyyede bulunur ise, yüzü cisminden efdaldir. Ve fakat himmeti ehl-i gaflet ve dünyâ tarafına ve kuyruğu olan cismi de insân-ı kâmile müteveccih olup onun hizmetinde bulunursa onun cismi rûhundan ve ruhunun himmetinden efdal olur. Zîrâ insân-ı kâmil tarafına müteveccih olan cisim o insân-ı kâmilin tasarrufu ile icrâ-yı hayvâniyyete yol bulamaz. Nitekim yukarıdaki 124 numaralı beyt-i şerîfte "Eğer benlik menî gibi kokmuş olursa, cân olan insân-ı kâmile ulaştığı vakit aydınlık bulur" buyurulmuş idi.

vardır. Sen o suâlime bu mecliste cevab ver! Halk işitsinler. Ben ve halk müstefid olalım!

130. "Burç üzerine bir kuş kondu. Başından ve kuyruğundan hangisi iyidir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

130. "Burç üzerine bir kuş kondu. Başından ve kuyruğundan hangisi iyidir?"

[131] "Bârû", kalenin burcu demektir. Yani o kimse sorusunu tasvir edip dedi ki: "Kalenin burcu üzerine bir kuş kondu. Bu kuşun başı mı daha üstündür, yoksa kuyruğu mu daha üstündür?"

[131] "Bârû", kal'anın burcu demektir. Ya'ni o kimse suâlini tasvîr edip dedi ki: "Kal'anın burcu üzerine bir kuş kondu. Bu kuşun başı mı efdaldir, yoksa kuyruğu mu efdaldir?"

131. Dedi: "Eğer onun yüzü şehre ve kuyruğu köye ise bil ki, onun yüzü kuyruğundan iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

131. Dedi: "Eğer onun yüzü şehre ve kuyruğu köye ise bil ki, onun yüzü kuyruğundan iyidir."

Vaiz cevap olarak dedi ki: "Eğer o kuşun yüzü şehir tarafına ve kuyruğu köy ve kasaba tarafına ise bil ki, o kuşun yüzü kuyruğundan daha üstündür."

Vâiz cevâben dedi ki: "Eğer o kuşun yüzü şehir tarafına ve kuyruğu köy ve karye tarafına ise bil ki, o kuşun yüzü kuyruğundan efdaldir."

132. "Ve eğer kuyruğu şehir tarafına ve onun yüzü köye ise, o kuyruğun toprağı ol ve onun yüzünden sıçra!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

132. "Ve eğer kuyruğu şehir tarafına ve onun yüzü köye ise, o kuyruğun toprağı ol ve onun yüzünden sıçra!"

"Ve eğer o kuş kuyruğunu şehir tarafına ve yüzünü de köy tarafına çevirmiş ise yüzünü bırak, kuyruğuna karşı mütevazı ol." "Cih", "cehîden" masdarının şimdiki zaman emir kipidir. "Sıçra!" yani "kaç!" demektir. "Şehir"den kasıt, insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil, isimlerin bütünlüğüne mazhardır. Ve "köy"den kasıt, Hak'tan gafil olan dünya ehlidir. Çünkü onların varlıkları, isimlerin bütünlüğüne mazhar olmadığından köy gibidirler. "Kuş"tan kasıt, insan ruhudur. "Kuyruk"tan kasıt, cisimdir. "Yüz"den kasıt, ruhun himmetidir. Eğer bir ruhun himmeti insân-ı kâmili isteyici ve himmeti de ona yönelik olur ve kuyruğu olan cismi gaflet ehli tarafında bulunur ve onlarla zorunlu olarak dünyevî işlerde bulunursa, yüzü cisminden daha üstündür. Ve fakat himmeti gaflet ehli ve dünya tarafına ve kuyruğu olan cismi de insân-ı kâmile yönelik olup onun hizmetinde bulunursa onun cismi ruhundan ve ruhunun himmetinden daha üstün olur. Çünkü insân-ı kâmil tarafına yönelik olan cisim, o insân-ı kâmilin tasarrufu ile hayvanî davranışlara yol bulamaz. Nitekim yukarıdaki 124 numaralı beyitte "Eğer benlik meni gibi kokmuş olursa, can olan insân-ı kâmile ulaştığı vakit aydınlık bulur" buyurulmuştu.

"Ve eğer o kuş kuyruğunu şehir tarafına ve yüzünü de köy tarafına çevirmiş ise yüzünü bırak, kuyruğuna karşı mütevazı' ol." "Cih", "cehîden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Sıçra!" ya'ni "kaç!" demektir. "Şehir"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardır. Ve "köy"den murâd, Hak'tan gāfil olan ehl-i dünyâdır. Zîrâ onların vücûdları cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmadığından köy mesâbesindedirler. "Kuş"tan murâd, rûh-ı insânîdir. "Kuyruk"tan murâd, cisimdir. "Yüz"den murâd, rûhun himmetidir. Eğer bir rûhun himmeti insân-ı kâmili isteyici ve himmeti de ona müteveccih olur ve kuyruğu olan cismi ehl-i gaflet tarafına bulunur ve onlar ile bi'z-zarûr muâmelât-ı dünyeviyyede bulunur ise, yüzü cisminden efdaldir. Ve fakat himmeti ehl-i gaflet ve dünyâ tarafına ve kuyruğu olan cismi de insân-ı kâmile müteveccih olup onun hizmetinde bulunursa onun cismi rûhundan ve ruhunun himmetinden efdal olur. Zîrâ insân-ı kâmil tarafına müteveccih olan cisim o insân-ı kâmilin tasarrufu ile icrâ-yı hayvâniyyete yol bulamaz. Nitekim yukarıdaki 124 numaralı beyt-i şerîfte "Eğer benlik menî gibi kokmuş olursa, cân olan insân-ı kâmile ulaştığı vakit aydınlık bulur" buyurulmuş idi.

133. Kuş yuvaya kadar kanat ile uçar. Ey âdemler! Ademin kanadı himmetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

133. Kuş yuvaya kadar kanat ile uçar. Ey insanlar! İnsanın kanadı himmetidir.

Yani, kuş kanadıyla yuvasına kadar uçtuğu gibi, insan ruhu da kendisinin yuvası olan ruhlar âlemine himmeti (manevî gayreti) ile uçar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 18. bölümünde şöyle buyururlar: "Yüce Allah size istediğinizi ihsan eder. Himmetinizin eriştiği makamı bağışlar. Zira الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته yani "Kuş kanatlarıyla ve mümin himmeti ile uçar." Yaratılmışlar üç sınıftır: Bir kısmı meleklerdir ki, onlar saf akıldırlar; ve onların itaati ve ibadeti ve zikri, tabiatları ve gıdaları ve yiyecekleri ve hayatlarıdır. Örneğin suda balıkların hayatı sudandır. Yatağı veya yastığı hep sudur. Onlar hakkında bu bir külfet değildir. Çünkü şehvetten arınmış ve temizdirler. Bu sebeple eğer o temiz olup asla şehvete tabi değil ise yahut nefsin sürüklemesiyle hevese meyletmez ise bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan temizdir ve onun asla mücadelesi yoktur. Eğer itaat eder ise onu itaat etmiş saymazlar. Çünkü onun tabiatı odur ve onsuz olamaz. Diğer sınıf hayvanlardır ki, onlar saf şehvettirler. Akılları engelleyici olmadığından onlara teklif (sorumluluk) gelmemiştir. Kaldı, akıl ve şehvetten oluşmuş olan zavallı insan: Onun yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına ve yılanlığı toprak tarafına çeker. Çekişme ve mücadele içindedir. من غلب عقله على شهوته فهو اعلى من الملائكة ومن غلب شهوته على عقله فهو ادنى من البهايم yani "Aklı şehvetine üstün gelen kimse meleklerden üstündür; ve şehveti aklına üstün gelen kimse de hayvanlardan aşağıdır." Şiir: Melek ilim ile gelişti; ve hayvan da cehalet ile gelişti. Ademoğlu iki çekişme arasında kaldı. Şimdi insanlardan bazıları o kadar akla tabi oldular ki, tamamen melek ve saf nur oldular. Onlar peygamberler ve evliyalardır ve korku ve ümitten kurtulmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Mecid'de beyan buyurulur: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Mâide, 5/69) [yani "Onlar üzerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."] Ve bazılarının akıllarına şehvet üstün geldiğinden sonunda tamamen hayvan hükmünü kazandılar. Ve bazıları mücadelede kaldılar ve onlar o topluluktur ki, içlerinde bir dert ve acı ve hasret ve feryat belirir; ve yaşayışlarından razı değildirler. Bunlar müminlerdir. Evliya onları

Ya'ni, kuş kanadıyla yuvasına kadar uçtuğu gibi, rûh-ı insânî dahi kendinin yuvası olan âlem-i ervâha himmeti ile uçar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 18. faslında şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ size matlûbunuzu ihsân eder. Himmetinizin eriştiği makāmı atâ kılar. Zîrâ الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته ya'ni "Kuş kanatlarıyla ve mü'min himmeti ile uçar." Mahlûkāt üç sınıftır: Bir kısmı melâikedir ki, onlar akl-ı mahzdırlar; ve onların tâati ve ibâdeti ve zikri, tabîatları ve gıdaları ve taâmları ve hayatlarıdır. Meselâ suda balıkların hayatı sudandır. Yatağı veya yastığı hep sudur. Onlar hakkında bu külfet değildir. Çünkü şehvetten mücerred ve pâktırlar. Binâenaleyh eğer o pâk olup aslâ şehvete tâbi' değil ise yâhud sâika-i nefs ile hevâya meyletmez ise bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan pâktır ve onun aslâ mücâhedesi yoktur. Eğer tâat eder ise onu tâat etmiş addetmezler. Çünkü onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Sınıf-ı diğer behâyimdir ki, onlar mahz-ı şehvettirler. Akl-ı zâcirleri olmadığından onlara teklîf vâki' olmamıştır. Kaldı, akıl ve şehvetten mürekkeb olan miskîn âdemî: Onun yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına ve yılanlığı toprak cânibine çeker. Keşâkeş ve nizâ' içindedir. من غلب عقله على شهوته فهو اعلى من الملائكة ومن غلب شهوته على عقله فهو ادنى من البهايم ya'ni "Aklı şehvetine galib olan kimse melâikeden a'lâdır; ve şehveti aklına galib olan kimse dahi behâyimden aşağıdır." Şiir: Melek ilim ile neşv ü nemâ buldu; ve hayvan da cehl ile neşv ü nemâ buldu. Ademoğlu iki tenâzü' arasında kaldı. Şimdi âdemîlerden ba'zıları o kadar akla mütâbaat ettiler ki, külliyen melek ve nûr-ı mahz oldular. Onlar enbiyâ ve evliyâdırlar ve havf u recâdan kurtulmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Mecid'de beyan buyurulur: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Mâide, 5/69) [ya'ni "Onlar üzerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."] Ve ba'zılarının akıllarına şehvet gālib olduğundan akıbet külliyen hayvan hükmünü iktisâb ettiler. Ve ba'zıları münâzaada kaldılar ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd ve renc ve hasret ve efgān zâhir olur; ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü'minlerdir. Evliyâ onları

133. Kuş yuvaya kadar kanat ile uçar. Ey âdemler! Âdemin kanadı himmetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

133. Kuş yuvaya kadar kanat ile uçar. Ey insanlar! İnsanın kanadı himmetidir (manevî gayretidir).

Yani, kuş kanadıyla yuvasına kadar uçtuğu gibi, insan ruhu da kendisinin yuvası olan ruhlar âlemine himmeti ile uçar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 18. bölümünde şöyle buyururlar: “Yüce Allah size istediğinizi ihsan eder. Himmetinizin eriştiği makamı verir. Zira يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهممته yani “Kuş kanatlarıyla ve mümin himmeti ile uçar.” Yaratılmışlar üç sınıftır: Bir kısmı meleklerdir ki, onlar saf akıldırlar; ve onların itaati ve ibadeti ve zikri, tabiatları ve gıdaları ve yiyecekleri ve hayatlarıdır. Örneğin suda balıkların hayatı sudandır. Yatağı veya yastığı hep sudur. Onlar hakkında bu bir külfet değildir. Çünkü şehvetten arınmış ve temizdirler. Bu sebeple eğer o temiz olup asla şehvete tabi değil ise yahut nefsin sürüklemesiyle hevese meyletmez ise bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan temizdir ve onun asla mücadelesi yoktur. Eğer itaat eder ise onu itaat etmiş saymazlar. Çünkü onun tabiatı odur ve onsuz olamaz. Diğer sınıf hayvanlardır ki, onlar saf şehvettirler. Akılları engelleyici olmadığından onlara teklif (sorumluluk) gelmemiştir. Kaldı, akıl ve şehvetten meydana gelmiş olan zavallı insan: Onun yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına ve yılanlığı toprak tarafına çeker. Çekişme ve mücadele içindedir. من غلب عقله على شهوته فهو أعلى من الملائكة ومن غلب شهوته على عقله فهو أدنى من البهائم yani “Aklı şehvetine üstün gelen kimse meleklerden yücedir; ve şehveti aklına üstün gelen kimse de hayvanlardan aşağıdır.” Şiir:

“Melek ilim ile gelişti; ve hayvan da cehalet ile gelişti. Âdemoğlu iki çekişme arasında kaldı.”

Şimdi insanlardan bazıları o kadar akla uydu ki, tamamen melek ve saf nur oldular. Onlar peygamberler ve evliyalardır ve korku ve ümitten kurtulmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de beyan buyurulur: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Mâide, 5/69) [yani “Onlar üzerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”] Ve bazılarının akıllarına şehvet üstün geldiğinden sonuçta tamamen hayvan hükmünü kazandılar. Ve bazıları mücadelede kaldılar ve onlar o topluluktur ki, içlerinde bir dert ve acı ve hasret ve feryat ortaya çıkar; ve yaşayışlarından razı değildirler. Bunlar müminlerdir. Evliyalar onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onları beklemektedirler; ve şeytanlar da onları esfelü's-sâfilîne (aşağıların aşağısına) kendi taraflarına çekmek için beklemektedirler.

Ya'ni, kuş kanadıyla yuvasına kadar uçtuğu gibi, rûh-ı insânî dahi kendinin yuvası olan âlem-i ervâha himmeti ile uçar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 18. faslında şöyle buyururlar: “Hak Teâlâ size matlûbunuzu ihsân eder. Himmetinizin eriştiği makâmı atâ kılar. Zîrâ يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهممته ya'ni “Kuş kanatlarıyla ve mü'min himmeti ile uçar.” Mahlûkât üç sınıftır: Bir kısmı melâikedir ki, onlar akl-ı mahzdırlar; ve onların tâati ve ibâdeti ve zikri, tabîatları ve gıdâları ve taâmları ve hayatlarıdır. Meselâ suda balıkların hayâtı sudandır. Yatağı veyâ yastığı hep sudur. Onlar hakkında bu külfet değildir. Çünkü şehvetten mücerred ve pâktırlar. Binâenaleyh eğer o pâk olup aslâ şehvete tâbi' değil ise yâhud sâika-i nefs ile hevâya meyletmez ise bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan pâktır ve onun aslâ mücâhedesi yoktur. Eğer tâat eder ise onu tâat etmiş ad-detmezler. Çünkü onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Sınıf-ı diğer behâyimdir ki, onlar mahz-ı şehvettirler. Akl-ı zâcirleri olmadığından onlara teklîf vâkı' olmamıştır. Kaldı, akıl ve şehvetten mürekkeb olan miskîn âdemî: Onun yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına ve yılanlığı toprak cânibine çeker. Keşâkeş ve nizâ' içindedir. من غلب عقله على شهوته فهو أعلى من الملائكة ومن غلب شهوته على عقله فهو أدنى من البهائم ya'ni “Aklı şehvetine gâlib olan kimse melâikeden a'lâdır; ve şehveti aklına gâlib olan kimse dahi behâyimden aşağıdır.” Şiir:

“Melek ilim ile neşv ü nemâ buldu; ve hayvan da cehl ile neşv ü nemâ buldu. Âdemoğlu iki tenâzü' arasında kaldı.”

Şimdi âdemîlerden ba'zıları o kadar akla mütâbaat ettiler ki, külliyen melek ve nûr-ı mahz oldular. Onlar enbiyâ ve evliyâdırlar ve havf u recâdan kurtulmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de beyân buyurulur: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Mâide, 5/69) [ya'ni “Onlar üzerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”] Ve ba'zılarının akıllarına şehvet gâlib olduğundan âkıbet külliyen hayvan hükmünü iktisâb ettiler. Ve ba'zıları münâzaada kaldılar ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd ve renc ve hasret ve efgân zâhir olur; ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü'minlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazır- dırlar; ve şeyâtîn dahi onları esfelü's-sâfilîne kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar."

134. Bir âşık ki, hayır ve şerde karışmış oldu, hayır ve şerre bakma; himmetine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

134. Bir âşık ki, hayır ve şerde karışmış oldu, hayır ve şerre bakma; himmetine bak!

"Âşık"tan kasıt, yukarıda açıklanan melekiyet (meleklik vasfı) ile hayvâniyet (hayvanlık vasfı) arasında çekişmede kalan müminlerdir; ve "hayır"dan kasıt, melekiyet ve "şer"den kasıt, hayvâniyettir. Yani melekiyet ile hayvâniyet arasında kalıp, çekişme hâlinde bulunan bir mümin âşığın bu hayır ve şerrine bakma! Sen onun himmetinin (yüksek gayretinin) yüce olması sebebiyle kendisinde oluşan derde ve evliya makamına olan özlemine bak!

"Aşık"tan murâd, yukarıda beyân olunan melekiyet ile hayvâniyet arasında münâzaada kalan mü'minlerdir; ve "hayır"dan murâd, melekiyet ve "şer"den murâd, hayvâniyettir. Ya'ni melekiyet ile hayvâniyet arasında kalıp, hâl-i münâzaada bulunan bir mü'min âşığın bu hayır ve şerrine bakma! Sen onun himmetinin âlî olması sebebiyle kendisinde hâsıl olan derde ve makām-ı evliyâya olan hasretine bak!

135. Doğan her ne kadar beyaz ve nazîrsiz olsa, mâdemki onun avı sıçan olur, hakîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

135. Doğan ne kadar beyaz ve eşsiz olsa da, mademki onun avı sıçan olur, değersizdir.

Av hizmetine alıştırılan doğan kuşu görünüşte ne kadar beyaz renkli, eşsiz ve latif olsa da, mademki o sıçan avlamayı adet edinmiştir, değersiz ve kıymetsiz olur. Bu sebeple onun görünüşüne itibar edilmez. Anlamındaki çirkinliğe bakılır. Bunun gibi bir kimse görünüşte mevki sahibi ve süslü kıyafetli olsa, fakat onun iç dünyası dünya sevgisiyle ve nefse ait sıfatlarla kirlenmiş olsa onun kıymeti olmaz. Çünkü gayesi alçaktır.

Av hizmetine alıştırılan doğan kuşu sûrette her ne kadar beyaz renkli ve emsâlsiz ve latîf olsa da, mâdemki o sıçan avlamayı âdet etmiştir, hakîr ve kıymetsiz olur. Binâenaleyh onun sûretine i'tibâr olunmaz. Ma'nâsındaki çirkinliğe nazar olunur. Bunun gibi bir kimse sûrette mevki' sâhibi ve müzeyyen kıyafetli olsa, fakat onun bâtını muhabbet-i dünyâ ile ve sıfat-ı nefsâniyye ile mülevves olsa onun kıymeti olmaz. Zîrâ himmeti alçaktır.

136. Ve eğer bir baykuş olsa ve onun meyli şâha olsa o iki yüz doğandır. Ondan sûret isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

136. Ve eğer bir baykuş olsa ve onun meyli şaha olsa o iki yüz doğandır. Ondan suret isteme!

"Cuğd", baykuş anlamına gelir ki, harabelerde öter ve insanlar arasında uğursuzluk ile meşhurdur. Yani, eğer surette hakir ve uğursuzluk ile meşhur olan bir baykuş olup onun meyli leşe değil şah tarafına olsa, o baykuş, [meyli] sıçan ve leş olan iki yüz doğandan daha üstün olur. Sen onun suretinin hakir olmasına bakma! Onun manası olan yüksek himmetine bak!

"Cuğd", baykuş ma'nâsınadır ki, harâbelerde öter ve nâs arasında uğursuzluk ile meşhûrdur. Ya'ni, eğer sûrette hakîr ve uğursuzluk ile meşhûr olan bir baykuş olup onun meyli cîfeye değil şâh tarafına olsa, o baykuş, [meyli] sıçan ve cîfe olan iki yüz doğandan efdal olur. Sen onun sûretinin hakîr olmasına bakma! Onun ma'nâsı olan yüksek himmetine bak!

137. Ademî bir hamur teknesi boyu üzeredir, gökten ve esîrden ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

137. İnsan, bir hamur teknesi boyundadır, gökten ve esîrden (esîr: gök kubbeyi doldurduğu varsayılan madde) daha üstün oldu.

kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazırdırlar (muntazır: bekleyen); ve şeytanlar dahi onları esfelü's-sâfilîne (esfelü's-sâfilîn: aşağıların aşağısına) kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar.

kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazır- dırlar; ve şeyâtîn dahi onları esfelü's-sâfilîne kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar."

134. Bir âşık ki, hayır ve şerde karışmış oldu, hayır ve şerre bakma; himmetine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

134. Bir âşık ki, hayır ve şerde karışmış oldu, hayır ve şerre bakma; himmetine bak!

"Âşık"tan kasıt, yukarıda açıklanan melekiyet (meleklik vasfı) ile hayvâniyet (hayvanlık vasfı) arasında çekişmede kalan müminlerdir; ve "hayır"dan kasıt, melekiyet ve "şer"den kasıt, hayvâniyettir. Yani melekiyet ile hayvâniyet arasında kalıp, çekişme hâlinde bulunan bir mümin âşığın bu hayır ve şerrine bakma! Sen onun himmetinin (yüksek gayretinin) yüce olması sebebiyle kendisinde oluşan derde ve evliya makamına olan özlemine bak!

"Aşık"tan murâd, yukarıda beyân olunan melekiyet ile hayvâniyet arasında münâzaada kalan mü'minlerdir; ve "hayır"dan murâd, melekiyet ve "şer"den murâd, hayvâniyettir. Ya'ni melekiyet ile hayvâniyet arasında kalıp, hâl-i münâzaada bulunan bir mü'min âşığın bu hayır ve şerrine bakma! Sen onun himmetinin âlî olması sebebiyle kendisinde hâsıl olan derde ve makām-ı evliyâya olan hasretine bak!

135. Doğan her ne kadar beyaz ve nazîrsiz olsa, mâdemki onun avı sıçan olur, hakîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

135. Doğan ne kadar beyaz ve eşsiz olsa da, mademki onun avı sıçan olur, değersizdir.

Av hizmetine alıştırılan doğan kuşu görünüşte ne kadar beyaz renkli, eşsiz ve latif olsa da, mademki o sıçan avlamayı adet edinmiştir, değersiz ve kıymetsiz olur. Bu sebeple onun görünüşüne itibar edilmez. Anlamındaki çirkinliğe bakılır. Bunun gibi bir kimse görünüşte mevki sahibi ve süslü kıyafetli olsa, fakat onun iç dünyası dünya sevgisiyle ve nefse ait sıfatlarla kirlenmiş olsa onun kıymeti olmaz. Çünkü gayesi alçaktır.

Av hizmetine alıştırılan doğan kuşu sûrette her ne kadar beyaz renkli ve emsâlsiz ve latîf olsa da, mâdemki o sıçan avlamayı âdet etmiştir, hakîr ve kıymetsiz olur. Binâenaleyh onun sûretine i'tibâr olunmaz. Ma'nâsındaki çirkinliğe nazar olunur. Bunun gibi bir kimse sûrette mevki' sâhibi ve müzeyyen kıyafetli olsa, fakat onun bâtını muhabbet-i dünyâ ile ve sıfat-ı nefsâniyye ile mülevves olsa onun kıymeti olmaz. Zîrâ himmeti alçaktır.

136. Ve eğer bir baykuş olsa ve onun meyli şâha olsa o iki yüz doğandır. Ondan sûret isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

136. Ve eğer bir baykuş olsa ve onun meyli şaha olsa o iki yüz doğandır. Ondan suret isteme!

"Cuğd", baykuş anlamına gelir ki, harabelerde öter ve insanlar arasında uğursuzluk ile meşhurdur. Yani, eğer surette hakir ve uğursuzluk ile meşhur olan bir baykuş olup onun meyli leşe değil şah tarafına olsa, o baykuş, [meyli] sıçan ve leş olan iki yüz doğandan daha üstün olur. Sen onun suretinin hakir olmasına bakma! Onun manası olan yüksek himmetine bak!

"Cuğd", baykuş ma'nâsınadır ki, harâbelerde öter ve nâs arasında uğursuzluk ile meşhûrdur. Ya'ni, eğer sûrette hakîr ve uğursuzluk ile meşhûr olan bir baykuş olup onun meyli cîfeye değil şâh tarafına olsa, o baykuş, [meyli] sıçan ve cîfe olan iki yüz doğandan efdal olur. Sen onun sûretinin hakîr olmasına bakma! Onun ma'nâsı olan yüksek himmetine bak!

137. Ademî bir hamur teknesi boyu üzeredir, gökten ve esîrden ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

137. Âdemî bir hamur teknesi boyu üzeredir, gökten ve esîrden ziyade oldu.

"Asumân"dan kasıt, belirli bir şekle sahip olan cisimlerdir; ve "esîr"den kasıt, uzayı kaplayan ve henüz belirli şekiller kazanmamış olan ilk maddedir ki, bu madde genel varlığın sahibidir. Bilinmeli ki, bütün eşyanın özü Hak'ın mutlak varlığıdır. Bu hakiki ve genel varlık, bütün kayıtlı varlıkların aslıdır. Bu sebeple her şey kendi aslına ulaşmaya istekli ve aşıktır. İnsan eşya ile Hak arasında bir berzah (geçiş noktası, ara âlem) olduğundan, her bir şey insanlık mertebesine gelmedikçe kendi aslı olan hakiki varlığa ulaşamaz. Her şey önce insanlık mertebesine gelmek ister ve insan da kendi aslı olan hakiki varlığa kavuşma aşkındadır. Fakat insan kendi kemaline ulaşmadıkça kendi aslından perde içinde kalır ve kendisine gelen eşya zerrelerini dahi perdeye düşürmüş ve israf etmiş olur. إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (En'âm, 6/141; A'râf, 7/31) yani "Allah israf edenleri sevmez" ayet-i kerimesi gereğince hesap gününde pek ağır bir sorumluluğa maruz kalır. Kendi kemaline ulaşan insan ise, görünüş itibarıyla bir hamur teknesinin boyu kadar bir cisimden ibaret olduğu halde, bu yüce anlamı itibarıyla gökten ve esîrden daha üstün olur.

"Asumân"dan murâd, sûret-i müteayyine sahibi olan ecrâmdır; ve "esîr"den murâd, fezâyı istîlâ edip henüz suver-i müteayyine iktisab etmemiş olan ilk mâddedir ki, bu mâdde vücûd-i âmm sahibidir. Ma'lûm olsun ki, bilcümle eşyânın hüviyeti vücûd-i mutlak-ı Hak'tır. Bu vücûd-i hakîkî ve vücûd-i âmm bilcümle vücûdât-ı mukayyedenin aslıdır. Binâenaleyh her şey kendi aslına vusûle müştâk ve âşıktır. İnsan eşyâ ile Hak arasında bir berzah olduğundan her bir şey mertebe-i insâniyyeye gelmedikçe kendi aslı olan vücûd-i hakîkîye vâsıl olamaz. Her şey evvelen mertebe-i insaniyyeye gelmek ve insan dahi kendi aslı olan vücûd-i hakîkîye vuslat aşkındadır. Fakat insan kendi kemâline vâsıl olmadıkça kendi aslından hicâb içinde kalır ve kendisine gelen eşyâ zerrâtını dahi hicâba düşürmüş ve israf etmiş olur. إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (En'âm, 6/141; A'râf, 7/31) ya'ni "Allah israf edenleri sevmez" âyet-i kerîmesi mûcibince muhasebe gününde pek ağır bir mes'ûliyete dûçâr olur. Kendi kemâline vâsıl olan insan ise sûret i'tibariyle bir hamur teknesinin boyu kadar bir cisimden ibaret olduğu hâlde bu azîm olan ma'nâsı i'tibariyle gökten ve esîrden efdal olur.

138. Bu gök hiç "Kerremnâ"yı işitti mi? Zîrâ bunu gamlar dolu olan âdemî işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

138. Bu gök hiç "Kerremnâ"yı işitti mi? Çünkü bunu gamlarla dolu olan insan işitti.

"Gamân", "gam" kelimesinin çoğuludur. Fars dilinde her ne kadar canlı varlıkların çoğulu "ân" ekiyle yapılsa da, hakikat ehli katında canlı olmayan bir şey bulunmadığından, Cenâb-ı Pîr efendimiz de diğer fasih ve muhakkik kişiler gibi "gam" kelimesini "ân" ekiyle çoğul yapmıştır. Yani bu gök hiç Hak'tan "Biz mükerrem kıldık" hitabını işitti mi? Çünkü bunu, idrakinden dolayı türlü türlü gamlara tutulmuş olan insanoğlu işitti. Nitekim İsra suresinde وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra, 17/70) yani "Biz insanoğlunu mükerrem kıldık" buyrulmuştur. Çünkü insanoğlundaki idrak hiçbir yaratılmışta yoktur.

"Gamân", "gam"ın cem'idir. Lisân-ı Fârisî'de her ne kadar zî-rûh olan şeylerin cem'i "ân" ile yapılırsa da ehl-i hakîkat indinde zî-rûh olmayan bir şey olmadığından Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi sâir fusahâ-yı muhakkıkîn gibi gam kelimesini "ân" ile cemi'lemişlerdir. Ya'ni bu gök hiç Hak'tan "Biz mükerrem kıldık" hitâbını işitti mi? Zîrâ bunu, idrâkinden dolayı türlü türlü gamlara mübtelâ olan benî-Âdem işitti. Nitekim sûre-i İsrâ'da وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'ni "Biz benî-Âdem'i mükerrem kıldık" buyuruldu. Zîrâ benî-Âdem'deki idrâk hiçbir mahlûkta yoktur.

139. Kimse güzelliği ve aklı ve ibâreleri ve hevesi yere ve göğe arzetti mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

139. Kimse güzelliği ve aklı ve ibareleri ve hevesi yere ve göğe arz etti mi?

Nitekim hiçbir kimse güzelliğini ve akla ait muhakemelerini ve sözlerini ve inkâr ve heveslerini yeryüzüne ve gökyüzüne hitaben söylemedi. Aksine bunları kendi gibi idrak sahibi olan insanlara söyledi. "Asuman"dan maksat, belirli bir şekle sahip olan cisimlerdir; ve "esir"den maksat, fezayı kaplayıp henüz belirli şekiller kazanmamış olan ilk maddedir ki, bu madde genel varlığa sahiptir. Bilinmeli ki, bütün eşyanın hüviyeti Hak'ın mutlak varlığıdır. Bu hakiki varlık ve genel varlık, bütün kayıtlı varlıkların aslıdır. Bu sebeple her şey kendi aslına ulaşmaya istekli ve aşıktır. İnsan eşya ile Hak arasında bir berzah (geçiş noktası) olduğundan, her bir şey insanlık mertebesine gelmedikçe kendi aslı olan hakiki varlığa ulaşamaz. Her şey öncelikle insanlık mertebesine gelmek ve insan dahi kendi aslı olan hakiki varlığa kavuşma aşkındadır. Fakat insan kendi kemaline ulaşmadıkça kendi aslından hicap (perde) içinde kalır ve kendisine gelen eşya zerrelerini dahi hicaba düşürmüş ve israf etmiş olur. إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (En'âm, 6/141; A'râf, 7/31) yani "Allah israf edenleri sevmez" ayet-i kerimesi gereğince muhasebe gününde pek ağır bir sorumluluğa maruz kalır. Kendi kemaline ulaşan insan ise şekil itibarıyla bir hamur teknesinin boyu kadar bir cisimden ibaret olduğu hâlde, bu yüce olan manası itibarıyla gökten ve esirden daha üstün olur.

Nitekim hiçbir kimse güzelliğini ve muhâkemât-ı akliyyesini ve sözlerini ve inkâr ve hevesâtını yeryüzüne ve gökyüzüne hitâben söylemedi. Belki bunları kendi gibi idrâk sahibi olan insanlara söyledi. "Asumân"dan murâd, sûret-i müteayyine sâhibi olan ecrâmdır; ve "esîr"den murâd, fezâyı istîlâ edip henüz suver-i müteayyine iktisâb etmemiş olan ilk mâddedir ki, bu mâdde vücûd-i âmm sâhibidir. Ma'lûm olsun ki, bilcümle eşyânın hüviyeti vücûd-i mutlak-ı Hak'tır. Bu vücûd-i hakîkî ve vücûd-i âmm bilcümle vücûdât-ı mukayyedenin aslıdır. Binâenaleyh her şey kendi aslına vusûle müştâk ve âşıktır. İnsan eşyâ ile Hak arasında bir berzah olduğundan her bir şey mertebe-i insâniyyeye gelmedikçe kendi aslı olan vücûd-i hakîkîye vâsıl olamaz. Her şey evvelen mertebe-i insâniyyeye gelmek ve insan dahi kendi aslı olan vücûd-i hakîkîye vuslat aşkındadır. Fakat insan kendi kemâline vâsıl olmadıkça kendi aslından hicâb içinde kalır ve kendisine gelen eşyâ zerrâtını dahi hicâba düşürmüş ve israf etmiş olur. إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (En'âm, 6/141; A'râf, 7/31) ya'ni "Allah israf edenleri sevmez" âyet-i kerîmesi mûcibince muhasebe gününde pek ağır bir mes'ûliyete dûçâr olur. Kendi kemâline vâsıl olan insan ise sûret i'tibariyle bir hamur teknesinin boyu kadar bir cisimden ibaret olduğu hâlde bu azîm olan ma'nâsı i'tibariyle gökten ve esîrden efdal olur.

138. Bu gök hiç "Kerremnâ"yı işitti mi? Zîrâ bunu gamlar dolu olan âdemî işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

138. Bu gök hiç "Kerremnâ"yı işitti mi? Çünkü bunu gamlarla dolu olan insan işitti.

"Gamân", "gam" kelimesinin çoğuludur. Fars dilinde her ne kadar canlı varlıkların çoğulu "ân" ekiyle yapılsa da, hakikat ehli katında canlı olmayan bir şey bulunmadığından, Cenâb-ı Pîr efendimiz de diğer fasih ve muhakkik kişiler gibi "gam" kelimesini "ân" ekiyle çoğul yapmıştır. Yani bu gök hiç Hak'tan "Biz mükerrem kıldık" hitabını işitti mi? Çünkü bunu, idrakinden dolayı türlü türlü gamlara tutulmuş olan insanoğlu işitti. Nitekim İsra suresinde وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra, 17/70) yani "Biz insanoğlunu mükerrem kıldık" buyrulmuştur. Çünkü insanoğlundaki idrak hiçbir yaratılmışta yoktur.

"Gamân", "gam"ın cem'idir. Lisân-ı Fârisî'de her ne kadar zî-rûh olan şeylerin cem'i "ân" ile yapılırsa da ehl-i hakîkat indinde zî-rûh olmayan bir şey olmadığından Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi sâir fusahâ-yı muhakkıkîn gibi gam kelimesini "ân" ile cemi'lemişlerdir. Ya'ni bu gök hiç Hak'tan "Biz mükerrem kıldık" hitâbını işitti mi? Zîrâ bunu, idrâkinden dolayı türlü türlü gamlara mübtelâ olan benî-Âdem işitti. Nitekim sûre-i İsrâ'da وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'ni "Biz benî-Âdem'i mükerrem kıldık" buyuruldu. Zîrâ benî-Âdem'deki idrâk hiçbir mahlûkta yoktur.

139. Kimse güzelliği ve aklı ve ibâreleri ve hevesi yere ve göğe arzetti mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

139. Kimse güzelliği, aklı, sözleri ve hevesi yere ve göğe arzetti mi?

Nasıl ki hiçbir kimse güzelliğini, akla dayalı muhakemelerini (muhakemât-ı akliyye), sözlerini ve inkâr ile heveslerini yeryüzüne ve gökyüzüne hitaben söylemedi. Aksine bunları kendisi gibi idrak sahibi olan insanlara söyledi.

Nitekim hiçbir kimse güzelliğini ve muhâkemât-ı akliyyesini ve sözlerini ve inkâr ve hevesâtını yeryüzüne ve gökyüzüne hitâben söylemedi. Belki bunları kendi gibi idrâk sahibi olan insanlara söyledi.

140. Hiç sen yüzün güzelliğini ve gümanda isabeti göğe izhar ettin mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

140. Hiç sen yüzünün güzelliğini ve sanıda isabeti göğe gösterdin mi?

[141] Hiç sen kendi yüzünün güzelliğini ve şüphe edilen bir meselede fikrinin doğruluğunu gökyüzüne gösterdin mi? Bunu yapmadın, çünkü gökyüzünün bunlardan haberi olamayacağını bilirsin. Bunları ancak kendin gibi bir idrak sahibi olan insana gösterirsin.

[141] Hiç sen kendi yüzünün güzelliğini ve şek olunan bir mes'elede fikrinin isabetini gökyüzüne izhar ettin mi? Bunu yapmadın, çünkü gökyüzünün bunlardan haberi olamayacağını bilirsin. Bunları ancak kendin gibi bir idrâk sâhibi olan insana ızhâr edersin.

141. Ey veled! Hamam sûretlerinin önünde sen hiç sîm-endâmını arz ettin mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

141. Ey evlat! Hamam resimlerinin önünde sen hiç gümüş bedenini gösterdin mi?

Ey evlat, yani ey oğul ifadesiyle Cenâb-ı Pîr, genç olan başlangıç seviyesindeki Hakk yolcusuna hitap ederler. Hz. Pîr zamanında hamamlarda elbise asılacak dolapların duvarlarına güzel kadın resimleri yapılır ve bunlara "câme-ken" (elbise koyma yeri) denilirmiş. "Hamam resimleri"nden kastedilen, bunlardır. Yani, ey oğul! Sen hamam resimlerinin önünde hiç gümüş gibi beyaz ve orantılı olan güzel bedenini gösterdin mi? Bunu yapmadın. Çünkü onlarda senin bedeninin güzelliğini takdir edip hayran olacak bir idrak yoktur.

Ey veled, ya'ni ey oğul ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr genç olan sâlik-i mübtedîye hitâb buyururlar. Hz. Pîr zamanında hamamlarda elbise asılacak dolapların duvarlarına güzel kadın resimleri yapılır ve bunlara "câme-ken" (جامه کن) ta'bîr edilir imiş. "Hamam sûretleri"nden murâd, bunlardır. Ya'ni, ey oğul! Sen hamam sûretlerinin önünde hiç gümüş gibi beyaz ve mütenâsib olan güzel endâmını arz ettin mi? Bunu yapmadın. Zîrâ onlarda senin endâmının güzelliğini takdîr edip meftûn olacak bir idrak yoktur.

142. O hûrîler gibi olan nakışlardan geçersin, yarım kör olan acûzeye cilve getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

142. O hûrîler gibi olan nakışlardan geçersin, yarım kör olan acûzeye cilve getirirsin.

O hûrî gibi güzel olan hamam resimlerine iltifat etmezsin, aksine yarım kör ve görüşü zayıf olan bir ihtiyar kadına karşı bile cilvelenirsin. Nasıl ki pek gençlik zamanında böyle yaşlı kadınlara karşı cilvelenmek birçok gencin başından geçmiştir.

O hûrî gibi güzel olan hamam resimlerine iltifat etmezsin, fakat yarım kör ve görüşü zayıf olan bir ihtiyar kadına karşı bile cilvelenirsin. Nitekim pek gençlik zamânında böyle yaşlı kadınlara karşı cilvelenmek birçok gençlerin başından geçmiştir.

143. Acûzede ne vardır ki, onlarda olmadı ki, o nakışlardan ziyâde seni kendine kaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

143. Yaşlı kadında ne vardır ki, onlarda olmadı da, o nakışlardan daha fazla seni kendine bağladı?

O yaşlı kadında, o hamam resimlerinde olmayan ne vardır ki, o yaşlı kadın seni o hamam resimlerinden daha fazla kendisine çekti?

O acûzede o hamam resimlerinde olmayan ne vardır ki, o acûze seni o hamam resimlerinden ziyâde kendisine çekti?

144. Sen söylemez isen beyânda ben söyleyim: Akıl ve his ve idrak ve tedbîr ve candır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

144. Sen söylemez isen beyanda ben söyleyeyim: Akıl ve his ve idrak ve tedbir ve candır.

140. Hiç sen yüzün güzelliğini ve gümanda isabeti göğe izhar ettin mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

140. Hiç sen yüzünün güzelliğini ve tahminde isabeti göğe gösterdin mi?

Hiç sen kendi yüzünün güzelliğini ve şüphe edilen bir meselede fikrinin isabetini gökyüzüne gösterdin mi? Bunu yapmadın, çünkü gökyüzünün bunlardan haberi olamayacağını bilirsin. Bunları ancak kendin gibi bir idrak sahibi olan insana gösterirsin.

Hiç sen kendi yüzünün güzelliğini ve şek olunan bir mes'elede fikrinin isabetini gökyüzüne izhar ettin mi? Bunu yapmadın, çünkü gökyüzünün bunlardan haberi olamayacağını bilirsin. Bunları ancak kendin gibi bir idrâk sâhibi olan insana ızhâr edersin.

141. Ey veled! Hamam sûretlerinin önünde sen hiç sîm-endâmını arz ettin mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

141. Ey evlat! Hamam resimlerinin önünde sen hiç gümüş bedenini gösterdin mi?

Ey evlat, yani ey oğul ifadesiyle Cenâb-ı Pîr, tasavvuf yoluna yeni girmiş genç Hakk Yolcusu'na hitap ederler. Hz. Pîr zamanında hamamlarda elbise asılacak dolapların duvarlarına güzel kadın resimleri yapılır ve bunlara "câme-ken" denilirmiş. "Hamam resimleri"nden kastedilen bunlardır. Yani, ey oğul! Sen hamam resimlerinin önünde hiç gümüş gibi beyaz ve orantılı olan güzel bedenini gösterdin mi? Bunu yapmadın. Çünkü onlarda senin bedeninin güzelliğini takdir edip hayran olacak bir idrak yoktur.

Ey veled, ya'ni ey oğul ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr genç olan sâlik-i mübtedîye hitâb buyururlar. Hz. Pîr zamanında hamamlarda elbise asılacak dolapların duvarlarına güzel kadın resimleri yapılır ve bunlara "câme-ken" )جامه کن( ta'bîr edilir imiş. "Hamam sûretleri"nden murâd, bunlardır. Ya'ni, ey oğul! Sen hamam sûretlerinin önünde hiç gümüş gibi beyaz ve mütenâsib olan güzel endâmını arz ettin mi? Bunu yapmadın. Zîrâ onlarda senin endâmının güzelliğini takdîr edip meftûn olacak bir idrak yoktur.

142. O hûrîler gibi olan nakışlardan geçersin, yarım kör olan acûzeye cilve getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

142. O hûrîler gibi olan nakışlardan geçersin, yarım kör olan acûzeye cilve getirirsin.

O hûrî gibi güzel olan hamam resimlerine iltifat etmezsin, aksine yarım kör ve görüşü zayıf olan bir ihtiyar kadına karşı bile cilvelenirsin. Nasıl ki pek gençlik zamanında böyle yaşlı kadınlara karşı cilvelenmek birçok gencin başından geçmiştir.

O hûrî gibi güzel olan hamam resimlerine iltifat etmezsin, fakat yarım kör ve görüşü zayıf olan bir ihtiyar kadına karşı bile cilvelenirsin. Nitekim pek gençlik zamânında böyle yaşlı kadınlara karşı cilvelenmek birçok gençlerin başından geçmiştir.

143. Acûzede ne vardır ki, onlarda olmadı ki, o nakışlardan ziyâde seni kendine kaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

143. Yaşlı kadında ne vardır ki, onlarda olmadı da, o nakışlardan daha fazla seni kendine bağladı?

O yaşlı kadında, o hamam resimlerinde olmayan ne vardır ki, o yaşlı kadın seni o hamam resimlerinden daha fazla kendisine çekti?

O acûzede o hamam resimlerinde olmayan ne vardır ki, o acûze seni o hamam resimlerinden ziyâde kendisine çekti?

144. Sen söylemez isen beyânda ben söyleyim: Akıl ve his ve idrak ve tedbîr ve candır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

144. Sen söylemez isen beyânda ben söyleyim: Akıl ve his ve idrak ve tedbîr ve candır.

Ey oğul! Sen onun sebebini söylemez isen, onu ben sana açıkça söyleyeyim ki: O kocakarıda seni kendine çeken şey akıl ve his ve idrak (anlama yeteneği) ve tedbir (önlem alma) ve candır. Bunlar onda olan canın ruhanî tesirleridir.

Ey oğul! Sen onun sebebini söylemez isen onu ben sana açıkça söyleyeyim ki: O acûzede seni kendine celb eden şey akıl ve his ve idrâk ve tedbîrdir. Bunlar onda olan cânın âsârıdır.

145. Acûzede karıştırış yapıcı cân vardır. Hamamların sûretinin ruhu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

145. Yaşlı kadında karıştırma yapan can vardır. Hamamların suretinin ruhu yoktur.

Yaşlı kadının suretine ve cismine karışan can vardır. Hamamlardaki suretlerde bu can yoktur.

Acûzenin sûretine ve cismine ihtilât edici cân vardır. Hamamlardaki sûretlerde bu cân yoktur.

146. Eğer hamamın sûreti kımıldarsa derhal yüz acûzeden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

146. Eğer hamamın sureti kımıldarsa derhal yüz kocakarıdan (çirkin kadından) vazgeçer.

Hamam suretleri cansız olduğu için onların güzelliklerine önem vermeyip canlı olan kocakarıya yönelirsin. Halbuki hamam suretleri farz edelim ki canlanıp kımıldamaya başlasa, o güzel suretlerin hareketleri seni birçok kocakarıya yönelmekten alıkoyup kendilerine çeker.

Hamam sûretleri cansız olduğu için onların güzelliklerine iltifat etmeyip canlı olan acûzeye meyledersin. Halbuki hamam sûretleri bilfarz canlanıp kımıldamaya başlasa o güzel sûretlerin hareketleri seni birçok acûzeye meyilden alıkoyup kendilerinin tarafına çeker.

147. Cân ne olur? Hayırdan ve şerden haberli, ihsân ile mesrûr ve zarardan ağlayıcı olandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

147. Can ne olur? Hayırdan ve şerden haberli, ihsan ile sevinçli ve zarardan ağlayıcı olandır.

Can nedir? diye sorarsan cevaben deriz ki: İnsanda hayrı ve şerri ayırt eden ve ihsan ile sevinçli, zarar isabet ettiği vakit ağlayıcı olan bir anlamdır.

Cân nedir? diye sorar isen cevâben deriz ki: İnsanda hayrı ve şerri temyîz eden ve ihsân ile mesrûr ve zarar isabet ettiği vakit ağlayıcı olan bir ma'nâdır.

148. Mâdemki cânın sırrı ve mahiyeti mahberdir, her kim ki, o daha âgâhtır, daha canlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

148. Mademki canın sırrı ve mahiyeti mahberdir, her kim ki o daha bilgili ve daha canlıdır.

"Mahber", mîmî mastar olup "hibret" anlamındadır; ve "hibret" zevkî ilimdir. Çünkü ilim, kesbî (kazanılmış) ve zevkî (tadılarak elde edilen) olmak üzere iki çeşittir. Örneğin, hiç baş ağrısı çekmemiş olan bir kimse, baş ağrısından şikâyet edenleri görmüş ve insanlara baş ağrısının musallat olduğunu bilmiştir. Ve bu, kesbî ilimdir. Fakat kendisinin başı ağrıdığı zaman, bu baş ağrısının nasıl bir şey olduğuna dair zevkî bir vukuf (derin bilgi) ve âgâhlık (farkındalık) elde etmiştir. Önceki hâlinde "âlim" idi, sonraki hâlinde "habîr" (haberdar, bilgili) oldu. İşte canın sırrı ve mahiyeti de zevkî ilimdir. Bu sebeple, her kimin canında bu âgâhlık ve zevkî ilim fazla ise, onun canı da kuvvetlidir.

Ey oğul! Sen onun sebebini söylemez isen, onu ben sana açıkça söyleyeyim ki: O acûzede seni kendine çeken şey akıl ve his ve idrak ve tedbirdir. Bunlar onda olan canın eserleridir.

“Mahber”, masdar-ı mîmî olup “hibret” ma'nâsınadır; ve “hibret” ilm-i zevkîdir. Zîrâ ilim kesbî ve zevkî olmak üzere iki nevi'dir. Meselâ hiç baş ağrısı çekmemiş olan bir kimse baş ağrısından şikâyet edenleri görmüş ve insanlara baş ağrısı musallat olduğunu bilmiştir. Ve bu ilm-i kesbîdir. Fakat kendisinin başı ağrıdığı vakit bu baş ağrısının nasıl bir şey olduğuna vukūf-ı zevkî ve âgâhlık hâsıl etmiştir. Evvelki hâlinde “âlim” idi, sonraki hâlinde “habîr” oldu. İşte cânın sırrı ve mâhiyeti dahi ilm-i zevkîdir. Binâenaleyh her kimin cânında bu âgâhlık ve ilm-i zevkî ziyâde ise onun cânı da kuvvetlidir.

Ey oğul! Sen onun sebebini söylemez isen onu ben sana açıkça söyleye-yim ki: O acûzede seni kendine celb eden şey akıl ve his ve idrâk ve tedbîr-dir. Bunlar onda olan cânın âsârıdır.

145. Acûzede karıştırış yapıcı cân vardır. Hamamların sûretinin ruhu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

145. Yaşlı kadında karıştırma yapan bir can vardır. Hamamların suretinin ruhu yoktur.

Yaşlı kadının suretine ve cismine karışan bir can vardır. Hamamlardaki suretlerde bu can yoktur.

Acûzenin sûretine ve cismine ihtilât edici cân vardır. Hamamlardaki sûret-lerde bu cân yoktur.

146. Eğer hamamın sûreti kımıldarsa derhal yüz acûzeden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

146. Eğer hamamın sureti kımıldarsa derhal yüz kocakarıdan yüz çevirirsin.

Hamam suretleri cansız olduğu için onların güzelliklerine iltifat etmeyip canlı olan kocakarıya yönelirsin. Halbuki hamam suretleri farz edelim ki canlanıp kımıldamaya başlasa, o güzel suretlerin hareketleri seni birçok kocakarıya yönelmekten alıkoyup kendilerine çeker.

Hamam sûretleri cansız olduğu için onların güzelliklerine iltifat etmeyip canlı olan acûzeye meyledersin. Halbuki hamam sûretleri bilfarz canlanıp kı-mıldamaya başlasa o güzel sûretlerin hareketleri seni birçok acûzeye meyil-den alıkoyup kendilerinin tarafına çeker.

147. Cân ne olur? Hayırdan ve şerden haberli, ihsân ile mesrûr ve zarardan ağlayıcı olandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

147. Can ne olur? Hayırdan ve şerden haberli, ihsan ile sevinçli ve zarardan ağlayıcı olandır.

Can nedir? diye sorarsan cevaben deriz ki: İnsanda hayrı ve şerri ayırt eden ve ihsan ile sevinçli ve zarar isabet ettiği vakit ağlayıcı olan bir anlamdır.

Cân nedir? diye sorar isen cevâben deriz ki: İnsanda hayrı ve şerri tem-yîz eden ve ihsân ile mesrûr ve zarar isabet ettiği vakit ağlayıcı olan bir ma'nâdır.

148. Mâdemki cânın sırrı ve mahiyeti mahberdir, her kim ki, o daha âgâhtır, daha canlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

148. Mademki canın sırrı ve mahiyeti mahberdir, her kim ki o daha bilgili ve daha canlıdır.

"Mahber", mîmî masdar olup "hibret" anlamındadır; ve "hibret" zevkî ilimdir (yaşayarak elde edilen bilgi). Çünkü ilim, kesbî (kazanılarak elde edilen) ve zevkî olmak üzere iki çeşittir. Örneğin, hiç baş ağrısı çekmemiş bir kimse, baş ağrısından şikâyet edenleri görmüş ve insanlara baş ağrısının musallat olduğunu bilmiştir. Ve bu, kesbî ilimdir. Fakat kendisinin başı ağrıdığı vakit, bu baş ağrısının nasıl bir şey olduğuna dair zevkî bir vukuf (derin bilgi) ve âgâhlık (farkındalık) elde etmiştir. Önceki hâlinde "âlim" idi, sonraki hâlinde "habîr" (deneyimle bilen) oldu. İşte canın sırrı ve mahiyeti de zevkî ilimdir. Bu sebeple, her kimin canında bu âgâhlık ve zevkî ilim fazla ise, onun canı da kuvvetlidir.

“Mahber”, masdar-ı mîmî olup “hibret” ma'nâsınadır; ve “hibret” ilm-i zevkîdir. Zîrâ ilim kesbî ve zevkî olmak üzere iki nevi'dir. Meselâ hiç baş ağ-rısı çekmemiş olan bir kimse baş ağrısından şikâyet edenleri görmüş ve in-sanlara baş ağrısı musallat olduğunu bilmiştir. Ve bu ilm-i kesbîdir. Fakat kendisinin başı ağrıdığı vakit bu baş ağrısının nasıl bir şey olduğuna vukūf-1 zevkî ve âgâhlık hâsıl etmiştir. Evvelki hâlinde “âlim” idi, sonraki hâlinde “habîr” oldu. İşte cânın sırrı ve mâhiyeti dahi ilm-i zevkîdir. Binâenaleyh her kimin cânında bu âgâhlık ve ilm-i zevkî ziyâde ise onun cânı da kuvvetlidir.

149. Ruhun te'sîri âgâhlık olur. Her kime bu ziyâdedir, Allah'a mensûb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

149. Ruhun etkisi uyanıklık olur. Her kime bu fazlaysa, Allah'a mensup olur.

Ruhun insana olan etkisi uyanıklık ve zevkî bilgi (doğrudan deneyimle elde edilen bilgi) olur. Her kimin yol hakkında bu uyanıklığı ve zevkî bilgisi fazlaysa, o kimse Allah'a mensup olur. Yani Allah'ı bilen ve Rabbanî âlim (Allah'a ait ilim sahibi) olur; ve bu ârif "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) narasını vuran saygıdeğer topluluktan olur. Çünkü gerçek varlık sahibini, kendi varlığında zevkî bilgi ile bilmiştir.

Rûhun insana olan te'sîri âgâhlık ve ilm-i zevkî olur. Her kimin tarîk hakkında bu âgâhlığı ve ilm-i zevkîsi ziyâde ise o kimse Allâh'a mensûb olur. Ya'ni ârif-billâh ve âlim-i rabbânî olur; ve bu ârif "ene'l-Hak" na'rasını vuran tâife-i muhteremeden olur. Zîrâ vücûd-i hakîkî sâhibini, kendi vücûdunda ilm-i zevkî ile bilmiştir.

150. Ey gönül mâdemki cânın iktizası âgâhlıktır, her kim ki, o âgâh olur, onun cânı kavîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

150. Ey gönül, mademki canın gerekliliği uyanıklıktır, her kim uyanık olursa, onun canı güçlüdür.

Bilinmeli ki, her bir ruh kendini ve kendi benzerini ve kendi başlangıcı olan Yüce Allah'ı idrak eder. Ruh kendi zâtı ile ayakta durur ve varlığını sürdürme konusunda bedene muhtaç değildir. Soyut olması yönünden cisimden farklıdır. Fakat yönetme ve tasarruf etme yönünden cisimle bağlantısı vardır; ve cisim, görünen âlemde ruhun şekli ve kemalinin ortaya çıktığı yerdir. Fakat cisimdeki nefsanî sıfatlar ruhun sıfatlarının perdesi olduğundan, nefsaniyet ve cismaniyet hükümlerine dalmış olanlar, yukarıda zikredilen ve canın gerekliliği olan üç mertebenin idrakinden gafil kalır ve onların canları idrak zayıflığı içinde kalır. Bu sebeple her kim bu cismaniyet âleminde bu üç mertebeden uyanık olursa, onun canı kuvvetli olur.

Ma'lum olsun ki, her bir rûh kendini ve kendi mislini ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. Rûh kendi zâtı ile kāim olup bekā hususunda bedene muhtaç değildir. Tecerrüd cihetinden cismin mugāyiridir. Fakat tedbîr ve tasarruf cihetinden cisme taalluku vardır; ve cisim âlem-i şehadette rûhun sûreti ve kemâlinin mazharıdır. Fakat cisimdeki sıfât-ı nefsâniyye rûhun sıfatlarının hicabı olduğundan nefsâniyet ve cismâniyet ahkâmında müstağrak olanlar yukarıda zikrolunan ve cânın iktizâsı bulunan üç mertebenin idrâkinden gafil bulunur ve onların canları za'f-ı idrâk içinde kalır. Binâenaleyh her kim bu cismâniyet âleminde bu üç mertebeden âgâh olursa onun cânı kuvvetli olur.

151. Muhakkak cân âlemi baştan başa âgâhlıktır. Her kim ki, cansızdır, dânişten boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

151. Şüphesiz can âlemi baştan başa uyanıklıktır. Her kim ki cansızdır, bilgiden yoksundur.

Yukarıda belirtildiği gibi can âlemi baştan başa Hak'tan uyanıklıktır. Bu sebeple her kim bedensel yoğunluğa (kesâfet-i cismâniyye) dalması sebebiyle ruhunun perdesini artırmış ve cansız bir halde kalmış ise hakikati idrak etmekten ve marifetten yoksundur. O kimse her ne kadar cismi ve hayvanî ruhu (rûh-ı hayvânî) yönünden diri görünse de hakikatte ölüdür. Nitekim hadîs-i şerîfte الناس كلهم موتى الا العالمون yani "İnsanların hepsi ölüdür, âlimler müstesna" buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

Yukarıda zikrolunduğu üzere cân âlemi baştan başa Hak'tan âgâhlıktır. Binâenaleyh her kim kesâfet-i cismâniyyede istiğrâkı hasebiyle rûhunun hicâbını artırmış ve cansız bir hâlde kalmış ise idrâk-i hakîkatten ve ma'rifetten boştur. O kimse her ne kadar cismi ve rûh-ı hayvânîsi cihetinden diri görünür ise de hakîkatte ölüdür. Nitekim hadîs-i şerîfte الناس كلهم موتى الا العالمون ya'ni "Nâsın hepsi ölüdür, âlimler müstesna" buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

149. Ruhun te'sîri âgâhlık olur. Her kime bu ziyâdedir, Allah'a mensûb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

149. Ruhun etkisi uyanıklık olur. Her kime bu fazlaysa, Allah'a mensup olur.

Ruhun insana olan etkisi uyanıklık ve zevkî bilgi (doğrudan tecrübe ile elde edilen bilgi) olur. Kimin Hakk yolu hakkında bu uyanıklığı ve zevkî bilgisi fazlaysa, o kimse Allah'a mensup olur. Yani Allah'ı bilen ve Rabbanî âlim (Allah'a ait ilim sahibi) olur; ve bu ârif "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) narasını vuran saygıdeğer topluluktan olur. Çünkü hakiki varlık sahibini, kendi varlığında zevkî bilgi ile bilmiştir.

Rûhun insana olan te'sîri âgâhlık ve ilm-i zevkî olur. Her kimin tarîk hak-kında bu âgâhlığı ve ilm-i zevkîsi ziyâde ise o kimse Allâh'a mensûb olur. Ya'ni ârif-billâh ve âlim-i rabbânî olur; ve bu ârif "ene'l-Hak" na'rasını vuran tâife-i muhteremeden olur. Zîrâ vücûd-i hakîkî sâhibini, kendi vücûdunda ilm-i zevkî ile bilmiştir.

150. Ey gönül mâdemki cânın iktizası âgâhlıktır, her kim ki, o âgâh olur, onun cânı kavîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

150. Ey gönül, mademki canın gerekliliği uyanıklıktır, her kim uyanık olursa, onun canı güçlüdür.

Bilinmeli ki, her bir ruh kendini ve kendi benzerini ve kendi başlangıcı olan Yüce Allah hazretlerini idrak edicidir. Ruh kendi zâtı ile ayakta durur ve varlığını sürdürme hususunda bedene muhtaç değildir. Soyutluk yönünden cisimden farklıdır. Fakat tedbir ve tasarruf yönünden cisimle bağlantısı vardır; ve cisim, görünen âlemde ruhun şekli ve kemâlinin ortaya çıktığı yerdir. Fakat cisimdeki nefsanî sıfatlar ruhun sıfatlarının perdesi olduğundan, nefsaniyet ve cismaniyet hükümlerine dalmış olanlar, yukarıda zikredilen ve canın gerekliliği olan üç mertebenin idrakinden gafil kalırlar ve onların canları idrak zayıflığı içinde kalır. Bu sebeple her kim bu cismaniyet âleminde bu üç mertebeden uyanık olursa, onun canı kuvvetli olur.

Ma'lum olsun ki, her bir rûh kendini ve kendi mislini ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. Rûh kendi zâtı ile kāim olup bekā hususunda bedene muhtaç değildir. Tecerrüd cihetinden cismin mugāyiridir. Fakat tedbîr ve tasarruf cihetinden cisme taalluku vardır; ve ci-sim âlem-i şehadette rûhun sûreti ve kemâlinin mazharıdır. Fakat cisimdeki sıfât-ı nefsâniyye rûhun sıfatlarının hicabı olduğundan nefsâniyet ve cismâ-niyet ahkâmında müstağrak olanlar yukarıda zikrolunan ve cânın iktizâsı bu-lunan üç mertebenin idrâkinden gafil bulunur ve onların canları za'f-ı idrâk içinde kalır. Binâenaleyh her kim bu cismâniyet âleminde bu üç mertebeden âgâh olursa onun cânı kuvvetli olur.

151. Muhakkak cân âlemi baştan başa âgâhlıktır. Her kim ki, cansızdır, dâ-nişten boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

151. Şüphesiz can âlemi baştan başa uyanıklıktır. Her kim ki cansızdır, bilgiden yoksundur.

Yukarıda zikredildiği üzere can âlemi baştan başa Hak'tan uyanıklıktır. Bu sebeple her kim bedensel yoğunlukta (maddî yoğunlukta) boğulması sebebiyle ruhunun perdesini artırmış ve cansız bir hâlde kalmış ise hakikati idrak etmekten ve marifetten (Allah'ı bilmekten) yoksundur. O kimse her ne kadar cismi ve hayvanî ruhu yönünden diri görünür ise de hakikatte ölüdür. Nitekim hadis-i şerifte الناس كلهم موتى الا العالمون yani "İnsanların hepsi ölüdür, âlimler müstesna" buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

Yukarıda zikrolunduğu üzere cân âlemi baştan başa Hak'tan âgâhlıktır. Binâenaleyh her kim kesâfet-i cismâniyyede istiğrâkı hasebiyle rûhunun hi-câbını artırmış ve cansız bir hâlde kalmış ise idrâk-i hakîkatten ve ma'rifet-ten boştur. O kimse her ne kadar cismi ve rûh-ı hayvânîsi cihetinden diri gö-rünür ise de hakîkatte ölüdür. Nitekim hadîs-i şerîfte الناس كلهم موتى الا العالمون ya'ni "Nâsın hepsi ölüdür, âlimler müstesna" buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendi-miz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

152. Mâdemki bu tabîattan hâriç haberler vardır, bu canlar o meydanda cemâddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

152. Mademki bu tabiattan dışarıda haberler vardır, bu canlar o alanda cansızdır.

Mademki bu tabiat âleminin dışarısında olan başka âlemlerin peygamberler ve evliyalar tarafından bizlere bildirilen haberleri vardır ki, onlar da misal, berzah, ruhlar ve sabit hakikatler âlemleridir. Bu sebeple bu tabiat âlemine özgü olan hayvani ve cismani ruhlar, bu zikredilen âlemler alanında cansız hükmündedirler. Çünkü hayvani ruhun hissi ve idraki bu cismaniyet âleminden ileriye geçmez.

Mâdemki bu tabîat âleminin haricinde olan başka âlemlerin enbiyâ ve evliyâ taraflarından bizlere bildirilen haberleri vardır ki, onlar da misal, berzah, ervâh ve a'yân-ı sabite âlemleridir. Binâenaleyh bu tabîat âlemine mahsûs olan hayvânî ve cismânî olan rûhlar bu zikrolunan âlemler meydanında cemâd hükmündedirler. Zîrâ rûh-ı hayvânînin hissi ve idrâki bu cismâniyet âleminden ileriye geçmez.

153. Evvelki cân dergâhın muzhiri oldu. Cânın cânı ise Allâh'ın mazharı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

153. İlk can, dergâhın ortaya çıkarıcısı oldu. Canın canı ise Allah'ın mazharı (tecelli yeri) oldu.

Birinci mısradaki "muzhir", if'âl babından ism-i fâildir (yapanı bildiren isim); ve ikinci mısradaki "mazhar", ism-i mekândır (bir şeyin ortaya çıktığı yer). "Dergâh", sarayın avlusu demektir ki, bundan kastedilen âlem-i tabîattır (doğa âlemi). Çünkü doğa âlemi, ilâhlığın görünür hâlidir. "İlk can"dan kastedilen, insan dünyaya geldiği zaman bedeninde ilk olarak ortaya çıkan hayvanî ruhtur ki, bu ruh, Hak dergâhı mesabesinde olan doğa âleminde oluşur; ve cisimler nasıl birbirinden farklı ise bu ruhlar da öylece birbirinden ayrıdır. Nasıl ki ikinci cildin 186 numarasına denk gelen "Tefrika rûh-ı hayvânîde olur. Nefs-i vâhid rûh-ı insânî olur" beytinde "Ayrılık hayvanî ruhta olur. Tek nefis insanî ruh olur" buyurulmuştu.

"Canın canı"ndan kastedilen, insanî ruhtur; ve bu ruh dergâhta değil, daima ilâhî huzurda olup, Allah'ın mazharıdır ve ayrılıktan arınmış olup daima birlik içindedir. İşte bu birlik sebebiyle insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) marifetlerinde asla ihtilaf olmaz. Marifetlerde aralarında ihtilaf olan velîlerin bu ihtilafları, onların cismanî ruhlarının bu tek ruhun nuruyla karışık olmasından kaynaklanır. Bu nurun etkisiyle bazı marifetlerde isabet ederler ve cismanî ruhlarının etkisiyle de hata ederler. Şerefli beytin anlam özeti şöyle olur: Hayvanî ruh—

Birinci mısra'daki "muzhir", if'âl babından ism-i fâildir; ve ikinci mısrâ'daki "mazhar", ism-i mekândır. "Dergâh", sarayın avlusu demektir ki, bundan murâd âlem-i tabîattır. Zîrâ âlem-i tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir. "Cân-ı evvel"den murâd, insan dünyaya geldiği zaman evvelen cisminde peyda olan rûh-ı hayvânîdir ki, bu rûh dergâh-ı Hak mesâbesinde olan âlem-i tabîatta tekevvün eder; ve ecsâm nasıl yekdiğerinden müteferrik ise bu rûhlar dahi öylece birbirinden ayrıdır. Nitekim II. cildin 186 numarasına musâdif olan تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد روح انسانی بود beytinde "Tefrika rûh-ı hayvânîde olur. Nefs-i vâhid rûh-ı insânî olur" buyurulmuş idi.

"Cânın cânı"ndan murâd, rûh-ı insânîdir; ve bu rûh dergâhta değil dâimâ huzûr-ı ilâhîde olup, Allâh'ın mazharıdır ve tefrika[dan] ârî olup dâimâ vahdet içindedir. İşte bu vahdet sebebiyle insân-ı kâmillerin ma'rifetlerinde aslâ ihtilaf olmaz. Maârifte aralarında ihtilaf olan velîlerin bu ihtilafları onların rûh-ı cismânîlerinin bu rûh-ı vâhidin nûruyla karışık olmasından neş'et eder. Bu nûrun te'sîriyle ba'zı maârifte isabet ederler ve rûh-ı cismânîlerinin te'sîriyle de hatâ ederler. Beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı şöyle olur: Rûh-ı hayvâ-

152. Mâdemki bu tabîattan hariç haberler vardır, bu canlar o meydanda cemâddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

152. Mademki bu tabiattan dışarıda haberler vardır, bu canlar o alanda cansızdır.

Mademki bu tabiat âleminin dışında olan başka âlemlerin peygamberler ve evliyalar tarafından bizlere bildirilen haberleri vardır ki, onlar da misal (benzerlikler), berzah (geçiş), ruhlar ve sabit hakikatler âlemleridir. Bu sebeple bu tabiat âlemine özgü olan hayvani ve cismani ruhlar, bu zikredilen âlemler alanında cansız hükmündedirler. Çünkü hayvani ruhun hissi ve idraki bu cismaniyet âleminden ileriye geçmez.

Mâdemki bu tabîat âleminin haricinde olan başka âlemlerin enbiyâ ve evliyâ taraflarından bizlere bildirilen haberleri vardır ki, onlar da misal, berzah, ervâh ve a'yân-ı sabite âlemleridir. Binâenaleyh bu tabîat âlemine mahsûs olan hayvânî ve cismânî olan rûhlar bu zikrolunan âlemler meydanında cemâd hükmündedirler. Zîrâ rûh-ı hayvânînin hissi ve idrâki bu cismâniyet âleminden ileriye geçmez.

153. Evvelki cân dergahın muzhiri oldu. Cânın cânı ise Allah'ın mazharı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

153. İlk can, dergâhın ortaya çıkarıcısı oldu. Canın canı ise Allah'ın mazharı oldu.

Birinci mısradaki "muzhir", if'âl babından ism-i fâildir (bir şeyi ortaya çıkaran, gösteren); ve ikinci mısradaki "mazhar", ism-i mekândır (bir şeyin ortaya çıktığı yer). "Dergâh", sarayın avlusu demektir ki, bundan kastedilen âlem-i kevn'dir. Çünkü âlem-i kevn, ulûhiyyetin görünüş yeridir. "İlk can"dan kastedilen, insan dünyaya geldiği zaman bedeninde ilk olarak ortaya çıkan rûh-ı hayvânîdir ki, bu ruh, Hak dergâhı hükmünde olan âlem-i kevn'de oluşur; ve bedenler nasıl birbirinden farklı ise bu ruhlar dahi öylece birbirinden ayrıdır. Nitekim II. cildin 186 numarasına denk gelen تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد روح انسانی بود beytinde "Ayrılık hayvanî ruhta olur. Tek nefis insanî ruh olur" buyurulmuş idi.

"Canın canı"ndan kastedilen, rûh-ı insânîdir; ve bu ruh dergâhta değil, daima ilâhî huzurda olup, Allah'ın mazharıdır ve ayrılıktan arınmış olup daima vahdet (birlik) içindedir. İşte bu vahdet sebebiyle insân-ı kâmillerin marifetlerinde asla ihtilaf olmaz. Marifette aralarında ihtilaf olan velîlerin bu ihtilafları, onların rûh-ı cismânîlerinin bu tek ruhun nuruyla karışık olmasından kaynaklanır. Bu nurun etkisiyle bazı marifetlerde isabet ederler ve rûh-ı cismânîlerinin etkisiyle de hata ederler. Şerefli beytin özet anlamı şöyle olur: Rûh-ı hayvânî, ism-i Zâhir'in mazharı olup, Hak dergâhı hükmünde olan tabiî bedeni ortaya çıkarandır. Fakat bu canın canı olan rûh-ı insânî ise, bütün isimleri toplayan "Allah" isminin eser ve hükümlerinin zuhûr yeridir.

Birinci mısra'daki "muzhir", if'âl babından ism-i fâildir; ve ikinci mısra'daki "mazhar", ism-i mekândır. "Dergâh", sarayın avlusu demektir ki, bundan murâd âlem-i tabîattır. Zîrâ âlem-i tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir. "Cân-ı evvel"den murâd, insan dünyaya geldiği zaman evvelen cisminde peydâ olan rûh-ı hayvânîdir ki, bu rûh dergâh-ı Hak mesâbesinde olan âlem-i tabîatta tekevvün eder; ve ecsâm nasıl yekdiğerinden müteferrik ise bu rûhlar dahi öylece birbirinden ayrıdır. Nitekim II. cildin 186 numarasına musâdif olan تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد روح انسانی بود beytinde "Tefrika rûh-ı hayvânîde olur. Nefs-i vâhid rûh-ı insânî olur" buyurulmuş idi.

"Cânın cânı"ndan murâd, rûh-ı insânîdir; ve bu rûh dergâhta değil dâimâ huzûr-ı ilâhîde olup, Allah'ın mazharıdır ve tefrika[dan] ârî olup dâimâ vahdet içindedir. İşte bu vahdet sebebiyle insân-ı kâmillerin ma'rifetlerinde aslâ ihtilaf olmaz. Maârifte aralarında ihtilaf olan velîlerin bu ihtilafları onların rûh-ı cismânîlerinin bu rûh-ı vâhidin nûruyla karışık olmasından neş'et eder. Bu nûrun te'sîriyle ba'zı maârifte isabet ederler ve rûh-ı cismânîlerinin te'sîriyle de hatâ ederler. Beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı şöyle olur: Rûh-ı hayvâ- nî ism-i Zâhir'in mazharı olup dergâh-ı Hak mesâbesinde olan cism-i tabîîyi ızhâr edicidir. Fakat bu cânın cânı olan rûh-ı insânî ise cemî'-i esmâyı câmi' olan "Allâh" isminin âsâr ve ahkâmının mahall-i zuhûrudur.

154. O melekler hep akıl ve cân idiler. Yeni cân geldi ki, onun cismi oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

154. O melekler hep akıl ve can idiler. Yeni can geldi ki, onun cismi oldular.

"Yeni can"dan kasıt, insan ruhudur. Yani, tabiat âleminde Âdem'in ortaya çıkışından önce unsurlardan oluşan melekler hep akıl ve can idiler. Çünkü akıl ruhun sıfatıdır ve her bir ruhun kendi mertebesine göre bir aklı vardır. Fakat yeni can olan insan ruhu geldi ki, onlar o canın cismi konumunda oldular. Çünkü meleklerin belirlenimlerinde bütün isimlere mazhar olma yatkınlığı yoktur. Onlar Sübbûh ve Kuddûs gibi bazı ilahi isimlerin mazharıdırlar. Fakat ne zaman ki Âdem'in cismine "Ona ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere ilahi ruh üflendi ve "Allah" ism-i camiinin mazharı olup yeryüzünde ilahi halife oldu. Unsurlardan oluşan meleklerin hepsi, yani ilahi doğal kuvvetler bu insan ruhunun cismi konumunda oldular.

"Yeni can"dan murâd, rûh-ı insânîdir. Ya'ni, âlem-i tabîatta Adem'in zuhûrundan evvel unsurî olan melâike hep akıl ve cân idiler. Zîrâ akıl rûhun sıfatıdır ve her bir rûhun kendi mertebesine göre bir aklı vardır. Fakat yeni cân olan rûh-ı insânî geldi ki, onlar o cânın cismi mesâbesinde oldular. Zîrâ meleklerin taayyünlerinde cemî'-i esmâya mazhariyet isti'dâdı yoktur. Onlar Sübbûh ve Kuddûs gibi bazı esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar. Fakat vaktâki Adem'in cismine ونفخت فيه من روحي )Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) ya'ni "Ben ona rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere rûh-ı ilâhî nefh olundu ve "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olup yeryüzünde halîfe-i ilâhî oldu. Melâike-i unsuriyyûnun cümlesi, ya'ni kuvâ-yı tabîiyye-i ilâhiyye bu rûh-ı insânînin cismi mesâbesinde oldular.

155. Vaktaki saâdetten dolayı o câna mülâkî oldular, ten gibi o ruha hadim oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

155. O cana saadet sebebiyle kavuştuklarında, ten gibi o ruha hizmetkâr oldular.

Çünkü Hak tarafından "Âdem'e secde ediniz!" (Bakara, 2/34) diye gelen emre itaat edip saadete erişmek için o unsurlardan yaratılmış melekler, yeni can olan insân-ı kâmilin ruhuna hizmet edici oldular.

Zira Hak tarafından أسجدوا لآدم )Bakara, 2/34) ya'ni "Adem'e secde ediniz!" diye vâki' olan emre itâat edip nâil-i saâdet olmak için o melâike-i unsuriyyûn yeni cân olan insan-ı kâmilin ruhuna hizmet edici oldular.

156. O İblîs ondan dolayı baş götürmüş idi. Cân ile bir olmadı. Zîra ölmüş uzuv idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

156. O İblis, bu sebeple baş kaldırmıştı. Can ile bir olmadı. Çünkü ölmüş uzuv idi.

O İblis, o insan ruhu ile bir olmadığı ve birleşemediği için o ruha baş eğmemişti. Çünkü İblis de her ne kadar hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati, evrensel nuru) cüzlerinden (parçalarından) ise de, o hakikatin ölmüş ve kurumuş bir unsuru (parçası) mesabesindeydi (yerindeydi).

O İblîs o rûh-ı insânî ile bir olmadığı ve ittihad edemediği için o rûha baş eğmemiş idi. Zîrâ İblîs dahi her ne kadar hakîkat-i muhammediyyenin cüz'iyyâtından ise de o hakîkatin ölmüş ve kurumuş bir unsuru mesâbesinde idi.

157. Vaktaki ona o olmadı, onun fedası olmadı. Eli bağlanıp cânın mutîi olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

157. Vaktaki ona o olmadı, onun fedası olmadı. Eli bağlanıp canın itaatkârı olmadı.

ne de Zâhir isminin tecellî yeri olup Hak dergâhı mesabesinde olan doğal bedeni ortaya çıkarıcıdır. Fakat bu canın canı olan insan ruhu ise, bütün isimleri kapsayan "Allah" isminin eserlerinin ve hükümlerinin zuhûr yeridir.

nî ism-i Zâhir'in mazharı olup dergâh-ı Hak mesâbesinde olan cism-i tabîîyi ızhâr edicidir. Fakat bu cânın cânı olan rûh-ı insânî ise cemî'-i esmâyı câmi' olan "Allâh" isminin âsâr ve ahkâmının mahall-i zuhûrudur.

154. O melekler hep akıl ve cân idiler. Yeni cân geldi ki, onun cismi oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

154. O melekler hep akıl ve can idiler. Yeni can geldi ki, onun cismi oldular.

"Yeni can"dan maksat, insan ruhudur. Yani, tabiat âleminde Âdem'in ortaya çıkışından önce unsurlardan oluşan melekler hep akıl ve can idiler. Çünkü akıl ruhun sıfatıdır ve her bir ruhun kendi mertebesine göre bir aklı vardır. Fakat yeni can olan insan ruhu geldi ki, onlar o canın cismi konumunda oldular. Çünkü meleklerin belirlenimlerinde bütün isimlere mazhar olma yatkınlığı yoktur. Onlar Sübbûh ve Kuddûs gibi bazı ilahi isimlerin mazharıdırlar. Fakat Âdem'in cismine "Ben ona ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere ilahi ruh üflendi ve "Allah" ism-i camiinin (bütün isimleri kendinde toplayan isim) mazharı olup yeryüzünde ilahi halife oldu. Unsurlardan oluşan meleklerin hepsi, yani ilahi tabiî kuvvetler bu insan ruhunun cismi konumunda oldular.

"Yeni can"dan murâd, rûh-ı insânîdir. Ya'ni, âlem-i tabîatta Adem'in zuhûrundan evvel unsurî olan melâike hep akıl ve cân idiler. Zîrâ akıl rûhun sıfatıdır ve her bir rûhun kendi mertebesine göre bir aklı vardır. Fakat yeni cân olan rûh-ı insânî geldi ki, onlar o cânın cismi mesâbesinde oldular. Zîrâ meleklerin taayyünlerinde cemî'-i esmâya mazhariyet isti'dâdı yoktur. Onlar Sübbûh ve Kuddûs gibi bazı esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar. Fakat vaktâki Adem'in cismine ونفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) ya'ni "Ben ona rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere rûh-ı ilâhî nefh olundu ve "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olup yeryüzünde halîfe-i ilâhî oldu. Melâike-i unsuriyyûnun cümlesi, ya'ni kuvâ-yı tabîiyye-i ilâhiyye bu rûh-ı insânînin cismi mesâbesinde oldular.

155. Vaktaki saâdetten dolayı o câna mülâkî oldular, ten gibi o ruha hadim oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

155. O cana saadet sebebiyle kavuştuklarında, o ruha ten gibi hizmetkâr oldular.

Çünkü Hak tarafından "Âdem'e secde ediniz!" (Bakara, 2/34) diye gelen emre itaat edip saadete erişmek için o unsurlardan yaratılmış melekler, yeni can olan insân-ı kâmilin ruhuna hizmet edici oldular.

Zira Hak tarafından أسجدوا لآدم (Bakara, 2/34) ya'ni "Adem'e secde ediniz!" diye vâki' olan emre itâat edip nâil-i saâdet olmak için o melâike-i unsuriyyûn yeni cân olan insan-ı kâmilin ruhuna hizmet edici oldular.

156. O İblîs ondan dolayı baş götürmüş idi. Cân ile bir olmadı. Zîra ölmüş uzuv idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

156. O İblis, bu sebeple baş kaldırmıştı. Can ile bir olmadı. Çünkü ölmüş uzuv idi.

O İblis, o insan ruhu ile bir olmadığı ve birleşemediği için o ruha baş eğmemişti. Çünkü İblis de her ne kadar hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati, evrensel nuru) cüzlerinden (parçalarından) ise de, o hakikatin ölmüş ve kurumuş bir unsuru (parçası) mesabesindeydi (yerindeydi).

O İblîs o rûh-ı insânî ile bir olmadığı ve ittihad edemediği için o rûha baş eğmemiş idi. Zîrâ İblîs dahi her ne kadar hakîkat-i muhammediyyenin cüz'iyyâtından ise de o hakîkatin ölmüş ve kurumuş bir unsuru mesâbesinde idi.

157. Vaktaki ona o olmadı, onun fedası olmadı. Eli bağlanıp cânın mutîi olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

157. Vaktaki ona o olmadı, onun fedası olmadı. Eli bağlanıp canın itaatkârı olmadı.

Birinci mısradaki birinci "o" zamiri "yek neşüd bâ-cân"a (can ile bir olmadı) aittir. İkinci "o" zamiri de insan ruhuna aittir. Yani İblis o insan ruhu ile birlik ve bütünlük sağlayamadı, bu sebeple o insan ruhuna kendisini de feda edemedi ve eli bağlı olarak o insan ruhuna itaat edici olmadı.

Birinci mısra'daki birinci “ân" zamîri "yek neşüd bâ-cân"a râci'dir. İkinci "ân" zamîri dahi rûh-ı insânîye raci'dir. Ya'ni vaktâki İblîs o rûh-ı insânî ile birlik ve ittihad olmadı, binâenaleyh o rûh-ı insânîye kendisini de fedâ edemedi ve eli bağlı olarak o rûh-ı insânîye itâat edici olmadı.

158. Eğer onun uzvu kırıldı ise cân nâkıs olmadı. Zîrâ o onun elindedir, var etmeye kādir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

158. Eğer onun uzvu kırıldı ise can eksilmedi. Çünkü o onun elindedir, var etmeye gücü yeter.

Bununla birlikte, o insan ruhunun uzvu mesabesinde olan İblis kırıldı ve onunla birleşmedi ise, bundan dolayı o insan ruhu eksilmedi. Çünkü o uzuv onun idaresi altındadır. İstediği zaman yine ona varlık verebilir. Bilinmeli ki, İblis, Mudill (saptıran) isminin en tam ve en mükemmel mazharı (tecelli yeri) olan bir ruhtur. Ruhlar mertebesi, ayrılık ve başkalıktan bir nevi üzerine zâtın dışarıda görünmesinden ibarettir ve bir olanın ikilik dairesinde görülmesi bu mertebeden başlar. Bu sebeple Mudill isminin hükümlerinin görünmeye başlaması bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir varlığın birbirine aykırı olarak iki görülmesi şirktir ve şirk ise dalaletin (sapıklığın) ta kendisidir; ve bu tarz görme vehim kuvvetinin özelliğidir. Şimdi bu kuvvet Mudill isminin mazharı olup İblis'in hakikatidir. Çünkü özelliği karıştırmaktır; ve İblis ismi de bundan türemiştir. Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in: "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve ben benim ile doğan şeytanı İslam ettim" buyurmaları insan nefsindeki vehme işarettir. Çünkü vehim kuvveti asla yalandan kaçınmaz; ve özelliği bütün kuvvetler üzerine üstün gelmektir; ve varlığından eser olmayan bir şeyi mevcut ve kendi özünde mevcut olan şeyi yok gösterir. Şimdi düşünen kuvvet aklın hükmüne tabi olursa ona "düşünen zâkire" ve eğer vehmin hükmüne tabi olursa ona "mütehayyile" (hayal eden) derler. İblisî hakikat, küllî akıl olan insanî hakikate diğer ilâhî kuvvetler gibi boyun eğmesi teklifine karşı "Ben ondan hayırlıyım!" (Sad, 38/76) dedi. Bu cevap kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir. Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, "vehme kuvveti" insanî kuvvetlerin bir cüz'ü ve uzvudur; ve nâkıs (eksik) insanın vehme kuvveti aklına galiptir. Fakat insân-ı kâmilin aklı vehme kuvvetini mağlup ve kendisine itaat ettirmiştir. "Şeytanım ellerim üzerinde itaat etti" hadis-i şerifinde bu anlama ve bu şerefli beyitte de bu hadis-i şerife işaret buyurulmuştur.

Maahâzâ o rûh-ı insânînin uzvu mesâbesinde olan İblîs kırıldı ve onunla ittihâd etmedi ise, bundan dolayı o rûh-ı insânî eksilmedi. Zîrâ o uzuv onun idâresi altındadır. İstediği vakit yine ona vücûd verebilir. Ma'lûm olsun ki, İblîs ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi ve ekmeli olan bir rûhtur. Mertebe-i ervâh ayrılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine zâtın hâriçte zuhûrundan ibarettir ve vâhidin ikilik dairesinde rü'yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mudill'in zuhûr-ı ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdiğerine mugāyir olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise ayn-ı dalâldir; ve bu tarz rü'yet kuvve-i vâhimenin şânıdır. İmdi bu kuvvet ism-i Mudill'in mazharı olup hakîkat-i İblîs'tir. Zîrâ şânı telbîstir; ve İblîs ismi de bundan müştaktır. Server-i âlem Efendimiz'in: "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve ben benim ile doğan şeytanı İslâm ettim" buyurmaları nefs-i insânîdeki vehme işarettir. Zîrâ kuvve-i vâhime asla kizbden ictinâb etmez; ve şânı bilcümle kuvâ üzerine isti'lâdır; ve vücudundan eser olmayan bir şeyi mevcûd ve hadd-i zâtında mevcûd olan şeyi ma'dûm gösterir. İmdi kuvve-i müfekkire aklın hükmüne tabi' olursa ona "zâkire-i müfekkire" ve eğer vehmin hükmüne tâbi' olursa ona "mütehayyile" derler. Hakîkat-i iblîsiyye, akl-ı küll olan hakîkat-i insâniyyeye diğer kuvâ-yı ulûhiyyet gibi serfürû etmesi teklifine karşı ١ أنا خير منه (Sad, 38/76) ya'ni "Ben ondan hayırlıyım!" dedi. Bu cevâb kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir. Bu îzâhâttan anlaşıldı ki, “kuvve-i vâhime" kuvâ-yı insâniyyenin bir cüz'ü ve uzvudur; ve insân-ı nâkısın kuvve-i vâhimesi aklına gāliptir. Fakat insân-ı kâmilin aklı kuvve-i vâhimesini mağlûb ve kendisine münkād etmiştir. اسلم شیطانى على يدى ya'ni "Şeytanım ellerim üzerinde münkād oldu" hadîs-i şerîfinde bu ma'nâya ve bu beyt-i şerîfte de bu hadîs-i şerîfe işaret buyurulmuştur.

159. Başka sır vardır. Hani başka kulak? O şekere müstaid olan dudu nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

159. Başka sır vardır. Hani başka kulak? O şekere yatkın olan dudu nerede?

Birinci mısradaki birinci "o" zamiri "can ile birleşmedi" ifadesine aittir. İkinci "o" zamiri de insan ruhuna aittir. Yani İblis o insan ruhu ile birlik ve beraberlik kuramadığı zaman, bu sebeple o insan ruhuna kendisini de feda edemedi ve eli bağlı olarak o insan ruhuna itaat eden olmadı.

Birinci mısra'daki birinci “ân" zamîri "yek neşüd bâ-cân"a râci'dir. İkinci "ân" zamîri dahi rûh-ı insânîye raci'dir. Ya'ni vaktâki İblîs o rûh-ı insânî ile birlik ve ittihad olmadı, binâenaleyh o rûh-ı insânîye kendisini de fedâ edemedi ve eli bağlı olarak o rûh-ı insânîye itâat edici olmadı.

158. Eğer onun uzvu kırıldı ise cân nâkıs olmadı. Zîrâ o onun elindedir, var etmeye kādir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

158. Eğer onun uzvu kırıldı ise can eksilmedi. Çünkü o onun elindedir, var etmeye gücü yeter.

Bununla birlikte, o insan ruhunun uzvu mesabesinde olan İblis kırıldı ve onunla birleşmedi ise, bundan dolayı o insan ruhu eksilmedi. Çünkü o uzuv onun idaresi altındadır. İstediği zaman yine ona varlık verebilir. Bilinmeli ki, İblis, Mudill (saptıran) isminin en tam ve en mükemmel mazharı (tecelli yeri) olan bir ruhtur. Ruhlar mertebesi, ayrılık ve başkalıktan bir nevi üzerine zâtın dışarıda görünmesinden ibarettir ve bir olanın ikilik dairesinde görülmesi bu mertebeden başlar. Bu sebeple Mudill isminin hükümlerinin görünmeye başlaması bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir varlığın birbirine aykırı olarak iki görülmesi şirktir ve şirk ise dalaletin (sapıklığın) ta kendisidir; ve bu tarz görme vehim kuvvetinin özelliğidir. Şimdi bu kuvvet Mudill isminin mazharı olup İblis'in hakikatidir. Çünkü özelliği karıştırmaktır; ve İblis ismi de bundan türemiştir. Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in: "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve ben benim ile doğan şeytanı İslam ettim" buyurmaları insan nefsindeki vehme işarettir. Çünkü vehim kuvveti asla yalandan kaçınmaz; ve özelliği bütün kuvvetler üzerine üstün gelmektir; ve varlığından eser olmayan bir şeyi mevcut ve kendi özünde mevcut olan şeyi yok gösterir. Şimdi düşünen kuvvet aklın hükmüne tabi olursa ona "düşünen zâkire" ve eğer vehmin hükmüne tabi olursa ona "mütehayyile" (hayal eden) derler. İblisî hakikat, küllî akıl olan insanî hakikate diğer ilâhî kuvvetler gibi boyun eğmesi teklifine karşı "Ben ondan hayırlıyım!" (Sad, 38/76) dedi. Bu cevap kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir. Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, "vehme kuvveti" insanî kuvvetlerin bir cüz'ü ve uzvudur; ve nâkıs (eksik) insanın vehme kuvveti aklına galiptir. Fakat insân-ı kâmilin aklı vehme kuvvetini mağlup ve kendisine itaat ettirmiştir. "Şeytanım ellerim üzerinde itaat etti" hadis-i şerifinde bu anlama ve bu şerefli beyitte de bu hadis-i şerife işaret buyurulmuştur.

Maahâzâ o rûh-ı insânînin uzvu mesâbesinde olan İblîs kırıldı ve onunla ittihâd etmedi ise, bundan dolayı o rûh-ı insânî eksilmedi. Zîrâ o uzuv onun idâresi altındadır. İstediği vakit yine ona vücûd verebilir. Ma'lûm olsun ki, İblîs ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi ve ekmeli olan bir rûhtur. Mertebe-i ervâh ayrılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine zâtın hâriçte zuhûrundan ibarettir ve vâhidin ikilik dairesinde rü'yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mudill'in zuhûr-ı ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdiğerine mugāyir olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise ayn-ı dalâldir; ve bu tarz rü'yet kuvve-i vâhimenin şânıdır. İmdi bu kuvvet ism-i Mudill'in mazharı olup hakîkat-i İblîs'tir. Zîrâ şânı telbîstir; ve İblîs ismi de bundan müştaktır. Server-i âlem Efendimiz'in: "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve ben benim ile doğan şeytanı İslâm ettim" buyurmaları nefs-i insânîdeki vehme işarettir. Zîrâ kuvve-i vâhime asla kizbden ictinâb etmez; ve şânı bilcümle kuvâ üzerine isti'lâdır; ve vücudundan eser olmayan bir şeyi mevcûd ve hadd-i zâtında mevcûd olan şeyi ma'dûm gösterir. İmdi kuvve-i müfekkire aklın hükmüne tabi' olursa ona "zâkire-i müfekkire" ve eğer vehmin hükmüne tâbi' olursa ona "mütehayyile" derler. Hakîkat-i iblîsiyye, akl-ı küll olan hakîkat-i insâniyyeye diğer kuvâ-yı ulûhiyyet gibi serfürû etmesi teklifine karşı ١ أنا خير منه (Sad, 38/76) ya'ni "Ben ondan hayırlıyım!" dedi. Bu cevâb kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir. Bu îzâhâttan anlaşıldı ki, “kuvve-i vâhime" kuvâ-yı insâniyyenin bir cüz'ü ve uzvudur; ve insân-ı nâkısın kuvve-i vâhimesi aklına gāliptir. Fakat insân-ı kâmilin aklı kuvve-i vâhimesini mağlûb ve kendisine münkād etmiştir. اسلم شیطانى على يدى ya'ni "Şeytanım ellerim üzerinde münkād oldu" hadîs-i şerîfinde bu ma'nâya ve bu beyt-i şerîfte de bu hadîs-i şerîfe işaret buyurulmuştur.

159. Başka sır vardır. Hani başka kulak? O şekere müstaid olan dudu nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

159. Başka sır vardır. Hani başka kulak? O şekere yatkın olan dudu nerede?

Yani, İblis'in o insan ruhu ile bir olmamasında ve birleşmemesinde başka sır vardır. Fakat o sırra muhatap olacak başka kulak, yani can ve sır kulağı nerede? Bu lezzetli sır şekerini yemeye yatkınlığı olan ruh dudusu hani?

Ya'ni, İblîs'in o rûh-ı insânî ile bir olmaması ve ittihâd etmemesinde başka sır vardır. Fakat o sırra muhatab olacak başka kulak ya'ni cân ve sır kulağı nerede? Bu lezîz olan sır şekerini yemeye isti'dâdı olan rûh dudusu hani?

160. Husûsî dudular için bir mühim şeker vardır. Umûmî duduların o taâm- [159] dan gözü bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

160. Özel dudular için önemli bir şeker vardır. Genel duduların o yiyecekten gözü bağlanmıştır.

"Tarf", sözlükte bakış anında göz kapağını kımıldatmak demektir, "göz" anlamında kullanılır. Burada göz anlamındadır. Yani, yatkınlıkları ilahi sırları ve marifetleri (Allah bilgisi) kabule uygun olan müminlerin seçkinleri için pek önemli ilahi sır şekeri vardır ki, onlar yatkın ruhlarının ağzıyla bunları yerler. Fakat müminlerin avamı (halk tabakası) o ilahi sırları bu Mesnevî sözleri arasında göremezler. Onların gözleri görmekten bağlanmıştır. Çünkü bakışları birliğe değil, çokluğa yöneliktir.

"Tarf", lügatte bakış zamanında göz kapağını kımıldatmak demektir, "göz" ma'nâsında kullanılır. Burada göz ma'nâsınadır. Ya'ni, isti'dâdları esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûle müsâid olan mü'minlerin havâssı için pek mühim esrâr-ı ilâhî şekeri vardır ki, onlar rûh-ı müstaidlerinin ağzıyla bunları yerler. Fakat mü'minlerin avâmmı o esrâr-ı ilâhiyyeyi bu elfaz-ı Mesnevî arasında göremezler. Onların gözleri görmekten bağlanmıştır. Zîrâ nazarları vahdete değil kesretedir.

161. Sûret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün failât değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

161. Şekil dervişi o zekâttan ne zaman tadar? O anlamdır, feûlün failât değildir.

Dervişliği şekil ve görüntüden ibaret sayan bir kimse, insân-ı kâmilin kalbine gelen ilahi sırlar ve bilgiler zekâtından tadar ve zevk alır mı? Çünkü bunlar sırf anlamdır. Yoksa aruz ilmi denizlerinin feûlün ve failât gibi vezinlerine sığdırılan sözlerden değildir. Yatkınlığı olan sâlikler o görünen sözlerde gizli olan anlamı kavrarlar. Halk ise o lafızlara bağlanıp kalır. Hâlbuki bu lafızlar, şeker gibi olan anlamlara göre saman gibidir. Halk ancak o saman ile yetinirler ve ondan zevk alırlar. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fih'in 19. bölümünde şöyle buyururlar:

"Anlama yönelmek ilk bakışta o kadar latif görünmez. Fakat gittikçe daha ziyade tatlı görünür. Şekil ise bunun aksinedir. Önce latif görünür, sonra o şekil ile ne kadar çok ülfet edersen soğursun. Kur'an'ın şekli nerede? Anlamı nerede? İnsana bak, şekli nerede, anlamı nerede? Eğer o şekilden anlam giderse bir an bile evinde tutmazlar."

Ve 17. bölümde dahi şöyle buyururlar:

"Huzuruma gelen dostların üzülmelerinden korkarak onunla meşgul olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terk ettiğim hâlde yine şiir söylemek gerekir; ve benim katımda şiirden daha kötü bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona, yani İblis'in o insan ruhu ile bir olmaması ve birleşmemesinde başka sır vardır. Fakat o sırra muhatap olacak başka kulak, yani can ve sır kulağı nerede? Bu lezzetli olan sır şekerini yemeye yatkınlığı olan ruh papağanı hani?

Dervîşliği sûret ve resimden ibaret addeden bir kimse mürşid-i kâmilin kalb-i şerîfine vârid olan esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin zekâtından tadar ve zevk alır mı? Zîrâ bunlar sırf ma'nâdır. Yoksa ilm-i arûz bahrlerinin feûlün ve fâilât gibi vezinlerine sığdırılan elfâzdan değildir. Müstaid olan sâlikler o elfaz-ı zâhirîde mündemiç olan ma'nâyı kavrarlar. Avâm ise o lafızlara bağlanıp kalır. Halbuki bu lafızlar şeker gibi olan ma'nâlara nazaran saman gibidir. Avâm ancak o saman ile iktifâ ederler ve ondan zevk alırlar. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fih'in 19. faslında şöyle buyururlar:

"Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilafınadır. Evvelen latif görünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede? Ma'nâsı nerede? İnsana nazar et, sûreti nerede, ma'nâsı nerede? Eğer o sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar."

Ve 17. fasılda dahi şöyle buyururlar:

"Huzûruma gelen ahbâbın melûl olmalarından havfen onunla meşgül olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terkettiğim hâlde yine şiir söylemek îcâb eder; ve benim indimde şiirden bed-ter [beter] bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona Ya'ni, İblîs'in o rûh-ı insânî ile bir olmaması ve ittihâd etmemesinde başka sır vardır. Fakat o sırra muhatab olacak başka kulak ya'ni cân ve sır kulağı nerede? Bu lezîz olan sır şekerini yemeye isti'dâdı olan rûh dudusu hani?

160. Husûsî dudular için bir mühim şeker vardır. Umûmî duduların o taâmdan gözü bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

160. Özel papağanlar için önemli bir şeker vardır. Genel papağanların o yiyecekten gözü bağlanmıştır.

"Tarf", sözlükte bakış anında göz kapağını kımıldatmak demektir, "göz" anlamında kullanılır. Burada göz anlamındadır. Yani, yatkınlıkları ilâhî sırları ve bilgileri kabule uygun olan müminlerin seçkinleri için pek önemli ilâhî sır şekeri vardır ki, onlar hazır ruhlarının ağzıyla bunları yerler. Fakat müminlerin avamı (halk tabakası) o ilâhî sırları bu Mesnevî sözleri arasında göremezler. Onların gözleri görmekten bağlanmıştır. Çünkü bakışları birliğe değil, çokluğa yöneliktir.

“Tarf”, lügatte bakış zamanında göz kapağını kımıldatmak demektir, “göz” ma'nâsında kullanılır. Burada göz ma'nâsınadır. Ya'ni, isti'dâdları esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûle müsâid olan mü'minlerin havâssı için pek mühim esrâr-ı ilâhî şekeri vardır ki, onlar rûh-ı müstaidlerinin ağzıyla bunları yerler. Fakat mü'minlerin avâmmı o esrâr-ı ilâhiyyeyi bu elfaz-ı Mesnevî arasında göremezler. Onların gözleri görmekten bağlanmıştır. Zîrâ nazarları vahdete değil kesretedir.

161. Sûret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün failât değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

161. Şekil dervişi o zekâttan ne zaman tadar? O anlamdır, feûlün failât değildir.

Dervişliği şekilden ve görünüşten ibaret sayan bir kimse, insân-ı kâmil mürşidin kutsal kalbine gelen ilâhî sırlar ve bilgiler zekâtından tadar ve zevk alır mı? Çünkü bunlar sırf anlamdır. Yoksa aruz ilmi denizlerinin feûlün ve fâilât gibi vezinlerine sığdırılan sözlerden değildir. Yatkınlığı olan Hakk Yolcuları o görünen sözlerde gizli olan anlamı kavrarlar. Halk ise o lafızlara bağlanıp kalır. Halbuki bu lafızlar şeker gibi olan anlamlara göre saman gibidir. Halk ancak o saman ile yetinirler ve ondan zevk alırlar. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 19. bölümünde şöyle buyururlar:

“Anlama yönelmek ilk bakışta o kadar latif görünmez. Fakat gittikçe daha ziyade tatlı görünür. Şekil ise bunun aksinedir. Önce latif görünür, sonra o şekil ile ne kadar çok ülfet edersen soğursun. Kur'an'ın şekli nerede? Anlamı nerede? İnsana bak, şekli nerede, anlamı nerede? Eğer o şekilden anlam giderse bir an bile evinde tutmazlar.”

Ve 17. bölümde de şöyle buyururlar:

“Huzuruma gelen dostların üzülmelerinden korkarak onunla meşgul olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terk ettiğim halde yine şiir söylemek icap eder; ve benim katımda şiirden daha kötü bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona benzer ki: Bir kimse misafirin arzusuna uyarak elini işkembeye sokup yıkar. Mademki misafir işkembe arzu etmiştir, benim için bu lazımdır ilh..."

Dervîşliği sûret ve resimden ibaret addeden bir kimse mürşid-i kâmilin kalb-i şerîfine vârid olan esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin zekâtından tadar ve zevk alır mı? Zîrâ bunlar sırf ma'nâdır. Yoksa ilm-i arûz bahrlerinin feûlün ve fâilât gibi vezinlerine sığdırılan elfâzdan değildir. Müstaid olan sâlikler o elfaz-ı zâhirîde mündemiç olan ma'nâyı kavrarlar. Avâm ise o lafızlara bağlanıp kalır. Halbuki bu lafızlar şeker gibi olan ma'nâlara nazaran saman gibidir. Avâm ancak o saman ile iktifâ ederler ve ondan zevk alırlar. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fih'in 19. faslında şöyle buyururlar:

“Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilafınadır. Evvelen latif görünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede? Ma'nâsı nerede? İnsana nazar et, sûreti nerede, ma'nâsı nerede? Eğer o sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar.”

Ve 17. fasılda dahi şöyle buyururlar:

“Huzûruma gelen ahbâbın melûl olmalarından havfen onunla meşgül olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terkettiğim hâlde yine şiir söylemek îcâb eder; ve benim indimde şiirden bed-ter [beter] bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona benzer ki: Bir kimse misafirin arzûsuna tebaan elini işkembeye sokup yıkar. Mâdemki misafir işkembe arzû etmiştir, benim için bu lâzımdır ilh..."

162. İsa'nın eşeğinden şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek hilkatte samanı beğenici geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

162. İsa'nın eşeğinden şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışında samanı beğenici geldi.

Örneğin İsa (a.s.)'ın eşeğinden görünürdeki şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışında gıdalar içinde samanı beğendi; ve yatkınlığı şekerden nefret etmekten ve samana rağbet etmekten ibaret oldu.

Meselâ Îsâ (a.s.)ın eşeğinden sûrî şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışında gıdalar içinde samanı beğendi; ve isti'dâdı şekerden nefret ve samana rağbet etmekten ibaret oldu.

163. Eğer şeker eşeğe tarab koparıcı olaydı, eşeğin önüne şeker kantarı döker idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

163. Eğer şeker eşeğe sevinç verici olsaydı, eşeğin önüne kantarla şeker dökerdi.

Yani, eğer şeker eşeği sevindirici bir gıda olsaydı, İsa (a.s.) eşeğin önüne kantarlar ile şeker dökerdi. Bu sebeple, İsevi meşrep (İsa'nın yolundan giden) olan insân-ı kâmil de, isti'datsız (yatkınlığı olmayan) dervişlerin önüne "feûlün" ve "fâilât" gibi vezinlere uydurulmuş söz samanlarını döker, çünkü onlar bunlardan hoşlanırlar; ve müstaid (yatkın) olan dervişler ise o samanları bırakıp içindeki şekerleri yerler. İşte bu Mesnevî-i Şerîf de bu türdendir. Bilinmeli ki, şiir söylemek mutlak olarak kötü değildir. Zira şiirler iki çeşittir. Birisi Kur'an ve hadislerin sırlarına ve ilahi marifetlere ve hakikatlere dair olan şiirlerdir ki, bunlar makbul ve mübarektir. Bu sebeple bu şiirlerin sahipleri, kendi marifetlerini halka satmak için değildir. Aksine, gaflet ehli olanları zarif sözleriyle uyandırmak içindir.

Diğer çeşidi ise: Halka kendi hünerlerini ve zekalarını gösterip hürmet kazanmak için gaflet ehli tarafından söylenen şiirlerdir ki, bunlar birtakım hayal kümelerinden ibarettir. Nasıl ki Cenab-ı Pir efendimizin büyük mahdumları Sultan Veled hazretleri bu iki çeşit şiir hakkında şöyle buyururlar: شعرًا يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُون "Hak aşığının şiiri bütün Kur'an tefsiridir. Şairin şiiri ise karnı tokun hararetidir veya sarımsaktan kaynaklanan hararettir. Aşığın şiiri Hakk'ın tecellisine olan hayretten ve kendinden geçmektendir. Şairin şiiri onun nefsani varlığının neticesidir. Nasıl ki benzersiz olan Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurur: Bir kimse misafirin arzusuna uyarak elini işkembeye sokup yıkar. Mademki misafir işkembe arzu etmiştir, benim için bu lazımdır ilh..."

Ya'ni, eğer şeker eşeği sevindirici bir gıda olaydı Îsâ (a.s.) eşeğin önüne kantarlar ile şeker dökerdi. Binâenaleyh îseviyyü'l-meşreb olan insân-ı kâmil dahi isti'dâtsız olan dervîşlerin önüne feûlün ve fâilât gibi vezinlere uydurulmuş elfâz samanlarını döker, çünkü onlar bunlardan hoşlanırlar; ve müstaid olan dervîşler ise o samanları bırakıp içindeki şekerleri yerler. İşte bu Mesnevî-i Şerîf dahi bu kabîldendir. Ma'lûm olsun ki, şiir söylemek mutlak mezmûm değildir. Zîrâ eş'âr iki nevi'dir. Birisi Kur'ân ve ahâdîsin esrârına ve maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan şiirlerdir ki, bunlar makbûl ve mübârektir. Binâenaleyh bu şiirlerin sahibleri, kendi ma'rifetlerini halka satmak için değildir. Belki ehl-i gafleti zarîf sözleriyle îkāz içindir.

Diğer nev'i ise: Halka kendi hünerlerini ve zekâlarını gösterip hürmet kazanmak için erbâb-ı gaflet tarafından söylenen şiirlerdir ki, bunlar birtakım hayâlât kümelerinden ibârettir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimizin büyük mahdumları Sultân Veled hazretleri bu iki nevi' şiirler hakkında şöyle buyururlar: شعرًا يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُون "Hak âşığının şiiri bütün tefsîr-i Kur'ân'dır. Şairin şiiri ise karnı tokun harâretidir veyâhud sarmısaktan mütevellid olan harârettir. Aşığın şiiri tecelli-i Hakk'a olan hayretten ve kendinden geçmektendir. Şairin şiiri onun nefsânî varlığının netîcesidir. Nitekim bî-çûn olan Hak Teâlâ onların hakkında sûre-i benzer ki: Bir kimse misafirin arzûsuna tebaan elini işkembeye sokup yıkar. Mâdemki misafir işkembe arzû etmiştir, benim için bu lâzımdır ilh..."

162. Îsâ'nın eşeğinden şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek hilkatte samanı beğenici geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

162. Îsâ'nın eşeğinden şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışta samanı beğenici geldi.

Örneğin Îsâ (a.s.)ın eşeğinden maddî şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışında gıdalar içinde samanı beğendi; ve yatkınlığı şekerden nefret etmekten ve samana rağbet etmekten ibaret oldu.

Meselâ Îsâ (a.s.)ın eşeğinden sûrî şeker esirgenmiş değildir. Fakat eşek yaratılışında gıdalar içinde samanı beğendi; ve isti'dâdı şekerden nefret ve samana rağbet etmekten ibaret oldu.

163. Eğer şeker eşeğe tarab koparıcı olaydı, eşeğin önüne şeker kantarı döker idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

163. Eğer şeker eşeğe sevinç veren bir şey olsaydı, eşeğin önüne kantarlarca şeker dökerdi.

Yani, eğer şeker eşeği sevindirici bir gıda olsaydı İsa (a.s.) eşeğin önüne kantarlar ile şeker dökerdi. Buna göre İsa meşrepli olan insân-ı kâmil de yatkınlığı olmayan dervişlerin önüne "feûlün" ve "fâilât" gibi vezinlere uydurulmuş söz samanlarını döker, çünkü onlar bunlardan hoşlanırlar; ve yatkınlığı olan dervişler ise o samanları bırakıp içindeki şekerleri yerler. İşte bu Mesnevî-i Şerîf de bu türdendir. Bilinmeli ki, şiir söylemek mutlak olarak kötü değildir. Çünkü şiirler iki çeşittir. Birisi Kur'an ve hadislerin sırlarına ve ilâhî bilgilere ve hakikatlere dair olan şiirlerdir ki, bunlar makbul ve mübarektir. Buna göre bu şiirlerin sahipleri, kendi bilgilerini halka satmak için değildir. Aksine gaflet ehli olanları zarif sözleriyle uyandırmak içindir. Diğer çeşidi ise: Halka kendi hünerlerini ve zekâlarını gösterip hürmet kazanmak için gaflet ehli tarafından söylenen şiirlerdir ki, bunlar birtakım hayal kümelerinden ibarettir. Nitekim Cenab-ı Pir efendimizin büyük mahdumları Sultan Veled hazretleri bu iki çeşit şiirler hakkında şöyle buyururlar:

شعرًا يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُون

"Hak âşığının şiiri bütün Kur'an tefsiridir. Şairin şiiri ise karnı tokun hararetidir veya sarımsaktan kaynaklanan hararettir. Aşığın şiiri Hakk'ın tecellisine olan hayretten ve kendinden geçmektir. Şairin şiiri onun nefsanî varlığının neticesidir. Nitekim benzersiz olan Yüce Allah onların hakkında sure-i

Ya'ni, eğer şeker eşeği sevindirici bir gıda olaydı Îsâ (a.s.) eşeğin önüne kantarlar ile şeker dökerdi. Binâenaleyh îseviyyü'l-meşreb olan insân-ı kâmil dahi isti'dâtsız olan dervîşlerin önüne feûlün ve fâilât gibi vezinlere uydurulmuş elfâz samanlarını döker, çünkü onlar bunlardan hoşlanırlar; ve müstaid olan dervîşler ise o samanları bırakıp içindeki şekerleri yerler. İşte bu Mesnevî-i Şerîf dahi bu kabîldendir. Ma'lûm olsun ki, şiir söylemek mutlak mezmûm değildir. Zîrâ eş'âr iki nevi'dir. Birisi Kur'ân ve ahâdîsin esrârına ve maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan şiirlerdir ki, bunlar makbûl ve mübârektir. Binâenaleyh bu şiirlerin sahibleri, kendi ma'rifetlerini halka satmak için değildir. Belki ehl-i gafleti zarîf sözleriyle îkāz içindir. Diğer nev'i ise: Halka kendi hünerlerini ve zekâlarını gösterip hürmet kazanmak için erbâb-ı gaflet tarafından söylenen şiirlerdir ki, bunlar birtakım hayâlât kümelerinden ibârettir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimizin büyük mahdumları Sultân Veled hazretleri bu iki nevi' şiirler hakkında şöyle buyururlar:

شعرًا يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُون

"Hak âşığının şiiri bütün tefsîr-i Kur'ân'dır. Şairin şiiri ise karnı tokun harâretidir veyâhud sarmısaktan mütevellid olan harârettir. Aşığın şiiri tecelli-i Hakk'a olan hayretten ve kendinden geçmektir. Şairin şiiri onun nefsânî varlığının netîcesidir. Nitekim bî-çûn olan Hak Teâlâ onların hakkında sûre-i

164. "Nahtimü alâ efvahihim" in ma'nâsını; bunu anla! Reh-reve mühim olan budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

164. "Ağızlarını mühürleriz"in anlamını; bunu anla! Yolcuya önemli olan budur.

Ey Hakk Yolcusu! الْيَوْمَ نَحْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ (Yasin, 36/65) yani "Bilinmiş günde onların ağızlarını mühürleriz" ayet-i kerimesinin anlamını böyle anla! Bu anlamı ahiret gününe özgü kılma! Çünkü dünya ve ahiret duraklarının herhangi birinde bulunmuş olsan, senin için bilinen gün o gündür. Bu sebeple kendi hâline bak! Kalbinin ağzı ilahi bilgi ve sırların şekerlerine karşı mühürlü mü, değil mi? Bu ayetin anlamını böyle anla! Çünkü Hak yolunun sâliki ve yolcusu için bunu anlamak önemlidir.

Ey sâlik! الْيَوْمَ نَحْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ (Yasin, 36/65) ya'ni “Ma'lûm olan günde onların ağızlarına mühür koyarız" âyet-i kerîmesinin ma'nâsını böyle anla! Bu ma'nâyı âhiret gününe hasretme! Zîrâ dünyâ ve âhiret mevtınlarının herhangi-sinde bulunmuş olsan, senin için ma'lûm olan gün o gündür. Binâenaleyh kendi hâline bak! Kalbinin ağzı maârif ve esrâr-ı ilâhiyye şekerlerine karşı mühürlü mü, değil mi? Bu âyetin ma'nâsını böyle anla! Zîrâ Hak yolunun sâliki ve reh-revi için bunu anlamak mühimdir.

165. Tâ ki, peygamberlerin hâteminin yolundan; ola ki, dudaktan ağır bağ kalka!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

165. Tâ ki, peygamberlerin sonuncusunun yolundan; ola ki, dudaktan ağır bağ kalksın!

"Hâtem", sözlükte üzerinde isim yazılı ve mühür olarak kullanılan yüzük demektir. Peygamberlik silsilesi âlemlerin Efendisi Hazreti Muhammed'in mübarek varlığı ile mühürlendiği ve kesildiği için yüce isimleri Kur'ân-ı Kerîm'de "hâtemü'n-nebiyyîn" (peygamberlerin sonuncusu) olarak buyurulmuştur. Yani, ey Hakk Yolcusu! Kendi hâline dikkat et ki, peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz'in feyizleri (manevî bereketleri) yolundan, belki, nefsanî sıfatlarla kapanmış olan kalbinin ağzından ağır bağ kalksın!

"Hâtem", lügatte üzerinde isim yazılı ve mühür hâlinde kullanılan yüzük demektir. Nübüvvet silsilesi Server-i âlem Efendimiz'in vücûd-i şerîfi ile mühürlendiği ve munkatı' olduğu için ism-i âlîleri Kur'ân-ı Kerîm'de "hâtemü'n-nebiyyîn" buyurulmuştur. Ya'ni, ey sâlik! Kendi hâline dikkat et, tâ ki, peygamberlerin hâtemi olan Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz'in füyûzâtı yolundan, câiz ki, sıfât-ı nefsâniyye ile kapanmış olan kalbinin ağzından ağır bağ kalksın!

166. Birtakım mühürler ki, peygamberler bıraktılar, onu Ahmed'e mensûb olan dîn ile yukarı kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

166. Bir takım mühürler ki, peygamberler bıraktılar, onu Ahmed'e mensup olan din ile yukarı kaldırdılar.

Yani, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'den (son peygamber) önce gelen peygamberler, ilâhî sırlar üzerine birtakım mühürler koydular ve o mühürleri Ahmedî din (İslam dini) vasıtasıyla yukarı kaldırdılar ve açtılar. Nitekim Hristiyanların İncil adını verdikleri Yuhanna tarafından yazılan bir kitapta, İsa (a.s.)'dan naklen şu ifadeler yazılır: "Ben artık sizinle çok konuşmam. Çünkü bu dünyanın sultanı geliyor. Ama bende onun hiç alâkası yoktur. Size daha söyleyeceğim çoktur, ama siz hâlâ onları tahammül etmeye muktedir değilsiniz. Nihayet o rûhu'l-Hak (hakikat ruhu) geldiği zaman sizi her hakka yöneltecek! Çünkü o kendinden söylemeyecektir; ama her ne işittiyse onu söyleyecek!" Ve Tevrat'ta dahi bu anlamda sözler vardır.

Ya'ni, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'den evvel gelen peygamberler esrâr-ı ilâhiyye üzerine birtakım mühürler koydular ve o mühürleri dîn-i Ahmedî vâsıtasıyla yukarı kaldırdılar ve açtılar. Nitekim hıristiyanların İncil nâmını verdikleri Yuhanna tarafından yazılan bir kitabda Îsâ (a.s.)dan naklen şu ibâreler yazılır: "Ben artık sizinle çok söyleşmem. Zîrâ bu dünyanın sultânı geliyor. Amma bende onun hiç alâkası yoktur. Size daha söyleyeceğim çoktur, amma siz hâlâ onları tahammül etmeye kādir değilsiniz. Nihayet o rûhu'l-Hak geldiği zaman sizi her hakka irşad ede! Zîrâ o kendinden söylemeyecektir; ammâ her ne işitti ise onu söyleye!" Ve Tevrât'ta dahi bu meâlde sözler

164. “Nahtimü alâ efvahihim”in ma’nâsını; bunu anla! Reh-reve mühim olan budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

164. "Ağızlarını mühürleriz"in anlamını; bunu anla! Hakk yolcusu için önemli olan budur.

Şuara Suresi'nde, "Şairlere azgınlar tâbi olur" (Şuara, 26/224) buyurdu.

Ey Hakk yolcusu! "O bilinen günde onların ağızlarına mühür vururuz" (Yâsîn, 36/65) ayet-i kerimesinin anlamını böyle anla! Bu anlamı ahiret gününe özgü kılma! Çünkü dünya ve ahiret mertebelerinin herhangi birinde bulunmuş olsan, senin için bilinen gün o gündür. Bu sebeple kendi hâline bak! Kalbinin ağzı ilahi bilgiler ve sırlar şekerlerine karşı mühürlü mü, değil mi? Bu ayetin anlamını böyle anla! Çünkü Hak yolunun sâliki ve yolcusu için bunu anlamak önemlidir.

Suara'da والشعراء يتبعهم الغاوون (Suara, 26/224) ya'ni "Şairlere azgınlar tabi' olur" buyurdu.

Ey sâlik! الْيَوْمَ نَحْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ (Yâsîn, 36/65) ya'ni “Ma’lûm olan günde onların ağızlarına mühür koyarız” âyet-i kerîmesinin ma’nâsını böyle anla! Bu ma’nâyı âhiret gününe hasretme! Zîrâ dünyâ ve âhiret mevtınlarının herhangisinde bulunmuş olsan, senin için ma’lûm olan gün o gündür. Binâenaleyh kendi hâline bak! Kalbinin ağzı maârif ve esrâr-ı ilâhiyye şekerlerine karşı mühürlü mü, değil mi? Bu âyetin ma’nâsını böyle anla! Zîrâ Hak yolunun sâliki ve reh-revi için bunu anlamak mühimdir.

165. Tâ ki, peygamberlerin hâteminin yolundan; ola ki, dudaktan ağır bağ kalka!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

165. Tâ ki, peygamberlerin sonuncusunun yolundan; ola ki, dudaktan ağır bağ kalksın!

"Hâtem", sözlükte üzerinde isim yazılı ve mühür olarak kullanılan yüzük demektir. Peygamberlik silsilesi âlemlerin Efendisi Hazreti Muhammed'in mübarek varlığı ile mühürlendiği ve kesildiği için yüce isimleri Kur'ân-ı Kerîm'de "hâtemü'n-nebiyyîn" (peygamberlerin sonuncusu) olarak buyurulmuştur. Yani, ey Hakk Yolcusu! Kendi hâline dikkat et ki, peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz'in feyizleri (manevî bereketleri) yolundan, belki, nefsanî sıfatlarla kapanmış olan kalbinin ağzından ağır bağ kalksın!

"Hâtem", lügatte üzerinde isim yazılı ve mühür hâlinde kullanılan yüzük demektir. Nübüvvet silsilesi Server-i âlem Efendimiz'in vücûd-i şerîfi ile mühürlendiği ve munkatı' olduğu için ism-i âlîleri Kur'ân-ı Kerîm'de "hâtemü'n-nebiyyîn" buyurulmuştur. Ya'ni, ey sâlik! Kendi hâline dikkat et, tâ ki, peygamberlerin hâtemi olan Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz'in füyûzâtı yolundan, câiz ki, sıfât-ı nefsâniyye ile kapanmış olan kalbinin ağzından ağır bağ kalksın!

166. Birtakım mühürler ki, peygamberler bıraktılar, onu Ahmed'e mensûb olan dîn ile yukarı kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

166. Peygamberlerin bıraktığı birtakım mühürleri, Ahmed'e (Hz. Muhammed'e) ait olan din ile yukarı kaldırdılar.

Yani, son peygamber Efendimiz'den önce gelen peygamberler, ilahi sırlar üzerine birtakım mühürler koydular ve o mühürleri Ahmedî din (İslam) aracılığıyla yukarı kaldırdılar ve açtılar. Nasıl ki Hristiyanların İncil adını verdikleri Yuhanna tarafından yazılan bir kitapta, İsa (a.s.)'dan naklen şu ifadeler yazılıdır: "Ben artık sizinle çok konuşmam. Çünkü bu dünyanın sultanı geliyor. Ama bende onun hiç alâkası yoktur. Size daha söyleyeceğim çoktur, ama siz hâlâ onları tahammül etmeye muktedir değilsiniz. Nihayet o ruhu'l-Hak (hakikat ruhu) geldiği zaman sizi her hakka yöneltecek! Çünkü o kendinden söylemeyecektir; ama her ne işittiyse onu söyleyecek!" Ve Tevrat'ta dahi bu anlamda sözler vardır. Ayrıntıları, 1288 Hicrî tarihinde basılıp yayımlanmış olan İzâhu'l-Merâm fi Keşfi'z-Zalâm isimli Türkçe bir risalede yer almaktadır.

Ya'ni, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'den evvel gelen peygamberler esrâr-ı ilahiyye üzerine birtakım mühürler koydular ve o mühürleri dîn-i Ahmedî vâsıtasıyla yukarı kaldırdılar ve açtılar. Nitekim hıristiyanların İncil nâmını verdikleri Yuhanna tarafından yazılan bir kitabda Îsâ (a.s.)dan naklen şu ibareler yazılır: "Ben artık sizinle çok söyleşmem. Zîrâ bu dünyanın sultânı geliyor. Amma bende onun hiç alâkası yoktur. Size daha söyleyeceğim çoktur, amma siz hâlâ onları tahammül etmeye kādir değilsiniz. Nihayet o ruhu'l-Hak geldiği zaman sizi her hakka irşad ede! Zîrâ o kendinden söylemeyecektir; ammâ her ne işitti ise onu söyleye!" Ve Tevrâtta dahi bu meâlde sözler vardır. Tafsîlâtı İzâhu'l-Merâm fi Keşfi'z-Zalâm isminde 1288 târîh-i hicrîsinde tab' ve neşredilmiş olan Türkçe bir risâlede münderiçtir.

167. Açılmamış kilitler gitmiş idi, "İnnâ fetahnâ"nın elinden açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

167. Açılmamış kilitler gitmiş idi, "İnnâ fetahnâ"nın elinden açıldı.

Yani, o peygamberlere inen Tevrat ve İncil gibi kutsal kitaplarda birtakım sırlar ve ilâhî bilgiler üzerinde açılmamış kilitler meydana gelmiş idi. Son Peygamber Efendimiz'e inen Kur'ân-ı Kerim'de إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مبينًا (Fetih, 48/1) yani "Ey resûlüm! Biz senin için açık bir fetih (açış) açtık" buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimenin hükmü görünen âlemde muhaliflere üstün gelme ve hidayet kapısını açma ve bâtınî âlemde de geçmiş ümmetlere açılmamış olan sırlar ve ilâhî hakikatler kapısını açma şekilleriyle fiilen gerçekleşmiştir; ve bu Mesnevî-i Şerif'in ortaya çıkışı o fiilî gerçekleşme cümlesindendir.

Ya'ni, o peygamberlere nâzil olan Tevrât ve İncil gibi kütüb-i mukaddesede birtakım esrâr ve maârif-i ilâhiyye üzerinde açılmamış kilitler vâki' olmuş idi. Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz'e nâzil olan Kur'ân-ı Kerim'de إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مبينًا (Fetih, 48/1) ya'ni "Ey resûlüm! Biz senin için âşikâr bir açış açtık" buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin hükmü zâhirde muhâliflere galebe ve hidâyet kapısını açmak ve bâtında da geçen ümmetlere açılmamış olan esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye kapısını açmak sûretleriyle fiilen tahakkuk etmiştir; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in zuhûru o fiilî olan tahakkuk cümlesindendir.

168. O, bu cihanda ve o cihanda şefî'dir. Bu cihanda dîn tarafına ve orada cennetler tarafına.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

168. O, bu dünyada ve o dünyada şefaatçidir. Bu dünyada din tarafına ve orada cennetler tarafına.

"Zî", Farsçada "taraf" anlamına gelir (Burhan). Yani, Son Peygamber Efendimiz dünyada ve ahirette Allah'ın kullarına şefaatçidir. Dünyada Hak din ve hidayet tarafına ve ahirette de rahat yeri olan cennetler tarafına şefaatçidir. Bazı nüshalarda "zî dîn" ve "zî cinân" yerine "der dîn" ve "der cinân" geçmektedir. Bu, "Dinde ve cennetlerde şefaatçidir" demek olur. Bazı nüshalarda "tâ dîn" ve "tâ cinân" geçmektedir. Bu, "Dine kadar ve cennetlere kadar şefaatçidir" demek olur.

"Zî", Fârisî'de "taraf" ma'nâsına gelir (Burhân). Ya'ni, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz dünyâda ve âhirette Allâh'ın kullarına şefâatçidir. Dünyâda dîn-i Hak ve hidâyet tarafına ve âhirette de mahall-i râhat olan cennetler tarafına şefâatçidir. Ba'zı nüshalarda "zî dîn" ve "zî cinân" yerine "der dîn" ve der cinân" vâki'dir. "Dînde ve cennetlerde şefî'dir" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tâ dîn” ve “tâ cinân” vâki'dir. "Dîne kadar ve cennetlere kadar şefî'dir" demek olur.

169. Bu cihânda der ki: "Sen onlara yol göster!" Ve o cihanda der ki: "Sen onlara ayı göster!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

169. Bu dünyada der ki: "Sen onlara yol göster!" Ve o dünyada der ki: "Sen onlara ayı göster!"

O âlemlerin Efendisi (s.a.v.) bu dünyada der ki: "Ey Rabbim! Sen ümmetime ve bütün insanlığa doğru yolu göster ve hidâyet et!" Ve o dünyada, yani ahiret âleminde der ki: "Ey Rabbim! Sen ümmetime ayı, yani cemâlini göster!" Ve bu şekilde niyaz eder; ve Hakk'ın nazlısı olan o peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) bu niyazının ve şefâatinin ilâhî katında kabul edileceğinden emin olduğu için, "سترون ربكم يوم القيامة كما ترون القمر ليلة البدر" yani "Siz Rabbinizi kıyamet gününde dolunay gecesinde ayı gördüğünüz gibi görürsünüz" hadis-i şerifi ile merhamet edilmiş ümmetine Allah'ın cemâlini görmeyi müjdeler. Tafsilatı, İzâhu'l-Merâm fi Keşfi'z-Zalâm isimli, 1288 hicrî tarihinde basılmış ve yayınlanmış olan Türkçe bir risalede yer almaktadır.

O Server-i âlem Efendimiz bu dünyâda der ki: "Yâ Rab! Sen ümmetime ve bilumûm beşere doğru yolu göster ve hidâyet et!" Ve o cihanda ya'ni âlem-i âhirette der ki: "Yâ Rab! Sen ümmetime ayı, ya'ni cemâlini göster!" Ve bu sûretle niyâz eder; ve Hakk'ın nâzenîni olan o Server-i enbiyâ Efendimiz bu niyâzının ve şefâatinin ind-i ilâhîde kabûlünden emîn bulunduğu için سترون ربكم يوم القيامة كما ترون القمر ليلة البدر ya'ni Siz Rabbinizi kıyamet gününde bedir gecesinde ayı gördüğünüz gibi görürsünüz" hadis-i şerîfi ile rü'yet-i cemâlullâhı ümmet-i merhûmesine tebşîr buyururlar. vardır. Tafsîlâtı İzâhu'l-Merâm fi Keşfi'z-Zalâm isminde 1288 târîh-i hicrîsinde tab' ve neşredilmiş olan Türkçe bir risâlede münderiçtir.

167. Açılmamış kilitler gitmiş idi, "İnnâ fetahnâ"nın elinden açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

167. Açılmamış kilitler gitmiş idi, "İnnâ fetahnâ"nın elinden açıldı.

Yani, o peygamberlere inen Tevrat ve İncil gibi kutsal kitaplarda birtakım sırlar ve ilahi bilgiler üzerinde açılmamış kilitler vardı. Son Peygamber Efendimiz'e inen Kur'an-ı Kerim'de إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مبينًا (Fetih, 48/1) yani "Ey Resulüm! Biz senin için apaçık bir fetih açtık" buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimenin hükmü, görünen anlamda karşıtlara üstün gelme ve hidayet kapısını açma, gizli anlamda ise geçmiş ümmetlere açılmamış olan sırlar ve ilahi hakikatler kapısını açma şekilleriyle fiilen gerçekleşmiştir; ve bu Mesnevî-i Şerif'in ortaya çıkışı o fiili gerçekleşmenin kapsamındandır.

Ya'ni, o peygamberlere nâzil olan Tevrât ve İncil gibi kütüb-i mukaddesede birtakım esrâr ve maârif-i ilâhiyye üzerinde açılmamış kilitler vâki' olmuş idi. Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz'e nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مبينًا (Feth, 48/1) ya'ni "Ey resûlüm! Biz senin için âşikâr bir açış açtık" buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin hükmü zâhirde muhâliflere galebe ve hidâyet kapısını açmak ve bâtında da geçen ümmetlere açılmamış olan esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye kapısını açmak sûretleriyle fiilen tahakkuk etmiştir; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in zuhûru o fiilî olan tahakkuk cümlesindendir.

168. O, bu cihanda ve o cihanda şefi'dir. Bu cihanda dîn tarafına ve orada cennetler tarafına.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

168. O, bu dünyada ve o dünyada şefaatçidir. Bu dünyada din tarafına ve orada cennetler tarafına.

"Zî", Farsçada "taraf" anlamına gelir (Burhan). Yani, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz (Peygamberlerin Sonuncusu Hz. Muhammed) dünyada ve ahirette Allah'ın kullarına şefaatçidir. Dünyada Hak din ve hidayet tarafına ve ahirette de rahat yeri olan cennetler tarafına şefaatçidir. Bazı nüshalarda "zî dîn" ve "zî cinân" yerine "der dîn" ve "der cinân" geçmektedir. Bu, "dinde ve cennetlerde şefaatçidir" demek olur. Bazı nüshalarda "tâ dîn" ve "tâ cinân" geçmektedir. Bu, "dine kadar ve cennetlere kadar şefaatçidir" demek olur.

"Zî", Fârisî'de "taraf" ma'nâsına gelir (Burhân). Ya'ni, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz dünyâda ve âhirette Allâh'ın kullarına şefâatçidir. Dünyâda dîn-i Hak ve hidâyet tarafına ve âhirette de mahall-i râhat olan cennetler tarafına şefâatçidir. Ba'zı nüshalarda "zî dîn" ve "zî cinân" yerine "der dîn" ve der cinân" vâki'dir. "Dînde ve cennetlerde şefî'dir" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tâ dîn" ve "tâ cinân" vâki'dir. "Dîne kadar ve cennetlere kadar şefî'dir" demek olur.

169. Bu cihânda der ki: "Sen onlara yol göster!" Ve o cihanda der ki: "Sen onlara ayı göster!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

169. Bu dünyada der ki: "Sen onlara yol göster!" Ve o dünyada der ki: "Sen onlara ayı göster!"

O âlemlerin Efendisi Peygamberimiz bu dünyada der ki: "Ey Rabbim! Sen ümmetime ve bütün insanlığa doğru yolu göster ve hidâyet et!" Ve o dünyada, yani ahiret âleminde der ki: "Ey Rabbim! Sen ümmetime ayı, yani cemâlini (güzelliğini) göster!" Ve bu şekilde niyaz eder; ve Hakk'ın nazlısı olan o peygamberlerin Efendisi, bu niyazının ve şefâatinin Allah katında kabul edileceğinden emin olduğu için, "Siz Rabbinizi kıyamet gününde bedir gecesinde ayı gördüğünüz gibi görürsünüz" hadis-i şerifi ile merhamet edilmiş ümmetine Allah'ın cemâlini görmeyi müjdeler.

O Server-i âlem Efendimiz bu dünyâda der ki: "Yâ Rab! Sen ümmetime ve bilumûm beşere doğru yolu göster ve hidâyet et!" Ve o cihanda ya'ni âlem-i âhirette der ki: "Yâ Rab! Sen ümmetime ayı, ya'ni cemâlini göster!" Ve bu sûretle niyâz eder; ve Hakk'ın nâzenîni olan o Server-i enbiyâ Efendimiz bu niyâzının ve şefâatinin ind-i ilâhîde kabûlünden emîn bulunduğu için سترون ربكم يوم القيامة كما ترون القمر ليلة البدر ya'ni "Siz Rabbinizi kıyamet gününde bedir gecesinde ayı gördüğünüz gibi görürsünüz" hadis-i şerîfi ile rü'yet-i cemâlullâhı ümmet-i merhûmesine tebşîr buyururlar.

170. Onun zuhurda ve kümûnda san'atı "Kavmime hidayet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" niyazıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

170. Onun görünüşte ve gizlilikte sanatı "Kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" niyazıdır.

O âlemlerin Efendisi'nin görünen ve görünmeyen sanatı, "Allah'ım! Kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" diye Allah'a yalvarmak ve kullara şefaat etmektir. O dünya ve ahiret sultanının bu yakarışı Uhud Savaşı'nda gerçekleşmiştir. Bilinir ki, bu savaşta Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek yüzleri ok darbesiyle yaralandı ve dişleri incindi. Bu hâl, acı ve kan içinde düşmanlara beddua etmedi. "Ey Rabbim! Kavmime hidayet et! Bu yaptıkları edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar. Onları mazur tut ve doğru yolu göster!" buyurdular. İşte bütün yaratılmışların sultanı olan Efendimiz'in görünen ve görünmeyen sanatı ve yüce sünneti, tüm yaratılmışlara böyle merhamet ve şefaat idi.

O Server-i âlem'in zâhirde ve bâtında san'ati اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Ey benim Allâhım! Kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diye Hakk'a münâcât ve kullara şefâat etmektir. O dünyâ ve âhiret sultânının bu münâcâtı Uhud gazâsında vâki' olmuştur. Ma'lûmdur ki, bu gazâda Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek yüzleri ok darbesiyle yaralandı ve dişleri incindi. Bu hâl ve veca' ve kan içinde düşmanlara bedduâ etmedi. "Yâ Rab! Kavmime hi- dâyet et! Bu yaptıkları edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar. Onları ma'zûr tut ve doğru yolu göster!" buyurdular. İşte bilcümle mahlûkātın sul- tânı olan Efendimiz'in zâhirde ve bâtında san'atı ve sünnet-i seniyyesi kâf- fe-i mahlûkāta böyle merhamet ve şefâat idi.

171. Her iki kapı onun kelâmından açılmıştır; iki alemde onun duası müstecâbtır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

171. Her iki kapı onun sözünden açılmıştır; iki âlemde onun duası kabul edilmiştir.

Her iki kapı, yani görünen ve görünmeyen âlemlerin kapıları, o yüce kişinin latif sözünden açılmış ve dünyada ve ahirette onun duası İlahi katında kabul edilmiştir.

Her iki kapı ya'ni zâhir ve bâtının kapıları o hazretin kelâm-ı latîfinden açılmış ve dünyada ve âhirette onun duâsı ind-i ilâhîde müstecâb olmuş- tur.

172. Bunun için o hâtem olmuştur. Cûdda onun ne misli oldu ve ne olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

172. Bu sebeple o, hâtem olmuştur. Cömertlikte onun ne benzeri oldu ne de olacaktır.

Yani, o şanlı peygambere Kur'an'da "Hâtemü'n-nebiyyîn" (Peygamberlerin sonuncusu) buyurulmasının sebebi şudur ki, cömertlikte onun benzeri ve dengi ne gelmiştir ne de gelecektir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de onun yüce şahsiyeti hakkında وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) yani "Ey Resulüm! Sen yüce bir ahlâk üzeresin" buyurulur. Cenâb-ı Pîr Efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Fîhi Mâ Fîh'in 21. bölümünde "bu ayet-i kerimede herkesin eziyetine katlanmak ve muhalefete tahammül etmek hususlarına işaret vardır" buyurmuşlardır.

Ya'ni, o Peygamber-i zîşâna Kur'ân'da "Hâtemü'n-nebiyyîn" "Peygam- berlerin hâtemidir" buyurulmasının sebebi budur ki, cömertlikte onun misli ve nazîri ne gelmiştir ve ne gelecektir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de hakk-ı âlî- lerinde وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) ya'ni "Ey resûlüm! sen azîm ahlâk üzerindesin" buyurulur. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fih'in 21. faslında "bu âyet-i kerîmede herkesin cevrine katlanmak ve muhâle tahammül etmek hu- sûslarına işâret vardır" buyurmuşlardır.

173. Vaktaki üstad san'atta ileri gitse, sen "San'atın hatmi senin üzerinde- dir!" demez misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

173. Usta sanatta ileri gittiğinde, "Sanatın sonu senin üzerindedir!" demez misin?

170. Onun zuhurda ve kümûnda san'atı "Kavmime hidayet et, zîrâ onlar bil- miyorlar!" niyazıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

170. Onun zuhurda ve gizlilikte sanatı "Kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" niyazıdır.

O âlemlerin Efendisi'nin görünen ve görünmeyen sanatı, "Ey benim Allah'ım! Kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" diye Allah'a yalvarmak ve kullara şefaat etmektir. O dünya ve ahiret sultanının bu yakarışı Uhud Savaşı'nda gerçekleşmiştir. Bilinmelidir ki, bu savaşta Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek yüzleri ok darbesiyle yaralandı ve dişleri incindi. Bu hâl, acı ve kan içinde düşmanlara beddua etmedi. "Ey Rabbim! Kavmime hidayet et! Bu yaptıkları edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar. Onları mazur gör ve doğru yolu göster!" buyurdular. İşte bütün yaratılmışların sultanı olan Efendimiz'in görünen ve görünmeyen sanatı ve yüce sünneti, tüm yaratılmışlara böyle merhamet ve şefaat idi.

O Server-i âlem'in zâhirde ve bâtında san'ati اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Ey benim Allâhım! Kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diye Hakk'a münâcât ve kullara şefâat etmektir. O dünyâ ve âhiret sultânının bu münâcâtı Uhud gazâsında vâki' olmuştur. Ma'lûmdur ki, bu gazâda Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek yüzleri ok darbesiyle yaralandı ve dişleri incindi. Bu hâl ve veca' ve kan içinde düşmanlara bedduâ etmedi. "Yâ Rab! Kavmime hidâyet et! Bu yaptıkları edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar. Onları ma'zûr tut ve doğru yolu göster!" buyurdular. İşte bilcümle mahlûkātın sultânı olan Efendimiz'in zâhirde ve bâtında san'atı ve sünnet-i seniyyesi kâffe-i mahlûkāta böyle merhamet ve şefâat idi.

171. Her iki kapı onun kelâmından açılmıştır; iki alemde onun duası müstecâbtır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

171. Her iki kapı onun sözünden açılmıştır; iki âlemde onun duası kabul edilmiştir.

Her iki kapı, yani görünen ve görünmeyen âlemlerin kapıları, o yüce kişinin latif sözünden açılmış ve dünyada ve ahirette onun duası İlahi katında kabul edilmiştir.

Her iki kapı ya'ni zâhir ve bâtının kapıları o hazretin kelâm-ı latîfinden açılmış ve dünyada ve âhirette onun duâsı ind-i ilâhîde müstecâb olmuştur.

172. Bunun için o hâtem olmuştur. Cûdda onun ne misli oldu ve ne olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

172. Bunun için o, son olmuştur. Cömertlikte onun ne benzeri oldu ne de olacaktır.

Yani, o şanlı peygambere Kur'an'da "Hâtemü'n-nebiyyîn" "Peygamberlerin sonuncusudur" denilmesinin sebebi budur ki, cömertlikte onun benzeri ve dengi ne gelmiştir ne de gelecektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de yüce şahsiyetleri hakkında وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) yani "Ey Resulüm! Sen yüce bir ahlak üzeresin" buyurulur. Cenab-ı Pir Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 21. bölümünde "bu ayet-i kerimede herkesin zulmüne katlanmak ve imkânsıza tahammül etmek hususlarına işaret vardır" buyurmuşlardır.

Ya'ni, o Peygamber-i zîşâna Kur'ân'da "Hâtemü'n-nebiyyîn" "Peygamberlerin hâtemidir" buyurulmasının sebebi budur ki, cömertlikte onun misli ve nazîri ne gelmiştir ve ne gelecektir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de hakk-ı âlîlerinde وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) ya'ni "Ey resûlüm! sen azîm ahlâk üzerindesin" buyurulur. Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 21. faslında "bu âyet-i kerîmede herkesin cevrine katlanmak ve muhâle tahammül etmek husûslarına işâret vardır" buyurmuşlardır.

173. Vaktaki üstad san'atta ileri gitse, sen "San'atın hatmi senin üzerindedir!" demez misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

173. Usta sanatta ileri gittiğinde, "Sanatın sonu senin üzerindedir!" demez misin?

"Dest bürden" (el uzatmak), öne geçmek ve ileri gitmekten kinayedir (Bahâr-ı Acem). Yani, herhangi bir sanatın ustası o sanatta akranlarından ve benzerlerinden ileriye gittiği ve hepsini geçtiği zaman sen o ustaya "Bu sanatın sonu senin üzerinde gerçekleşmiş, yani bu sanatın kemali seninle mühürlenmiştir," demez misin?

"Dest bürden", sebkat ve ileri gitrnekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, herhangi bir san'atın ustası o san'atta akrân ve emsâlinden ileriye gittiği ve hepsini geçtiği vakit sen o ustaya "Bu san'atın hatmi senin üzerinde vâki' olmuş, ya'ni bu san'atın kemâli senin ile mühürlenmiştir," demez misin?

174. Mühürleri açmakta sen Hâtem'sin. Rûh bağışlayıcılar cihanında da Hâtem'sin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

174. Mühürleri açmakta sen Hâtem'sin. Ruh bağışlayıcılar cihanında da Hâtem'sin!

Ey şanlı peygamber! İlahi sırlar ve hakikatler üzerine konulmuş olan mühürleri açmakta sen Hâtem'sin ve sonsun. Ruh ve mana bağışlayıcı olan peygamberler âleminde de, cömertlikte meşhur olan Hâtem-i Tâî ismindeki bir şahıs gibi pek çok cömertsin!

Ey Nebiyy-i zîşân! Esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye üzerine konulmuş olan mühürleri açmakta sen Hâtem'sin ve sonsun. Rûh ve ma'na bağışlayıcı olan peygamberler âleminde de, cömertlikte meşhûr olan Hâtem-i Tâî ismindeki bir şahıs gibi pek ziyâde cömertsin!

175. Ancak murad olan Muhammed'in işaretleridir. Hep küşâd içinde küşâd, küşâd içinde küşaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

175. Ancak kastedilen, Muhammed'in işaretleridir. Hep açılış içinde açılış, açılış içinde açılıştır.

Yani, "mühürleri açmakta Hâtem'sin" sözünden kastedilen, Muhammed (a.s.v.) Efendimiz'in hadis-i şeriflerindeki işaretlerdir ki, bunların hepsi ilahi sırları ve varlığın hakikatlerini açmak içinde açmaktır. Örneğin, sözlü hadis-i şeriflerinde عمالكم اعمالكم yani “Amilleriniz amellerinizdir” buyurdular. Bu söz, varlık âleminde öyle bir hakikattir ki, açıklandıkça iç içe birtakım anlam sırları ortaya çıkar ve anlaşılır ki, insan fertlerinin başında hâkim olan şey ancak kendi amelleridir; ve amellerin görünürde ve gizlide ne şekilde hâkim bulunduğunu açıklamak ve beyan etmek burada uzun sürer. Ve fiilî hadislerindeki sırlara da müşrikler ile Hudeybiye'de akdettikleri on senelik barış anlaşması neticesinde elde edilen faydalar şahittir; ve bu antlaşmada iç içe öyle sırlar vardır ki, bunlardan bazıları İslam tarihinde zikredilmiştir.

Zamanımızda ilerleyen bilim, nebevî hadislerdeki sırları peyderpey ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, hadis-i şerifte kadınlar hakkında ناقصات العقل والدين yani "Aklın ve dinin noksanlarıdır" buyurulmuştur. Münkirler bu hadise karşı "Çöl hayatı zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür, medeniyette kadınlar ile erkekler arasında asla fark yoktur" deyip dururken bugün bilim, kadın beyninin ortalama bir hesapla erkek beyninden 150 gram noksan olduğunu ortaya koymuş ve bunu his gözüyle gören bilim ehli bu iddialarından utanmışlardır. Şimdi akılda noksan olanların dinde de noksan olacakları tabiidir. Fakat ne yapa- "Dest bürden", öne geçmekten, ileri gitmekten kinayedir (Bahâr-ı Acem). Yani, herhangi bir sanatın ustası o sanatta akran ve emsallerinden ileriye gittiği ve hepsini geçtiği zaman sen o ustaya "Bu sanatın hatmi senin üzerinde gerçekleşmiş, yani bu sanatın kemali seninle mühürlenmiştir," demez misin?

Ya'ni, "mühürleri açmakta Hâtem'sin"den murâd, Muhammed (a.s.v.) Efendimiz'in hadîs-i şerîflerindeki işaretlerdir ki, bunların hepsi esrâr-ı ilâhiyyeyi ve hakāyık-ı vücûdiyyeyi açmak içinde açmaktır. Meselâ kavlî olan hadis-i şeriflerinde عمالكم اعمالكم ya'ni “Âmilleriniz amellerinizdir” buyurdular. Bu söz varlık âleminde öyle bir hakîkattir ki, teşrîh olundukça iç içe birtakım esrâr-ı maânî zâhir olur ve anlaşılır ki, efrâd-ı beşerin başında hâkim olan şey ancak kendi amelleridir; ve amellerin zâhirde ve bâtında ne sûretle hâkim bulunduğunu şerh ve beyân etmek burada uzundur. Ve hadîs-i fiilîlerindeki esrâra da müşrikler ile Hudeybiye'de akd ettikleri on senelik musâlaha netîcesinde elde edilen fevâid şâhittir; ve bu muâhedede iç içe öyle sırlar vardır ki, bunlardan ba'zıları târîh-i İslâm'da mezkûrdür.

Zamânımızda terakkî eden fen ahâdîs-i nebeviyyedeki esrârı peyderpey inkişaf ettirmektedir. Ezcümle hadîs-i şerîfte kadınlar hakkında ناقصات العقل والدين ya'ni "Aklın ve dînin nâkıslarıdır" buyurulmuştur. Münkirler bu hadîse karşı "Çöl hayatı zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür, medeniyette kadınlar ile erkekler arasında aslâ fark yoktur" deyip dururken bugün fen, kadın dimâğının vasatî bir hesab ile erkek dimâğından 150 gram noksan olduğunu meydâna koymuş ve bunu his gözüyle gören ehl-i fen bu iddialarından utanmışlardır. İmdi akılda nâkıs olanların dînde de nâkıs olacakları tabîîdir. Fakat ne yapa- "Dest bürden", sebkat ve ileri gitmekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, herhangi bir san'atın ustası o san'atta akrân ve emsâlinden ileriye gittiği ve hepsini geçtiği vakit sen o ustaya "Bu san'atın hatmi senin üzerinde vâki' olmuş, ya'ni bu san'atın kemâli senin ile mühürlenmiştir," demez misin?

174. Mühürleri açmakta sen Hâtem'sin. Rûh bağışlayıcılar cihanında da Hâtem'sin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

174. Mühürleri açmakta sen Hâtem'sin. Ruh bağışlayıcılar cihanında da Hâtem'sin!

Ey şanlı peygamber! İlahi sırlar ve hakikatler üzerine konulmuş olan mühürleri açmakta sen Hâtem'sin ve sonsun. Ruh ve mana bağışlayan peygamberler âleminde de, cömertlikte meşhur olan Hâtem-i Tâî ismindeki bir kişi gibi pek çok cömertsin!

Ey Nebiyy-i zîşân! Esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye üzerine konulmuş olan mühürleri açmakta sen Hâtem'sin ve sonsun. Rûh ve ma'nâ bağışlayıcı olan peygamberler âleminde de, cömertlikte meşhûr olan Hâtem-i Tâî ismindeki bir şahıs gibi pek ziyâde cömertsin!

175. Ancak murad olan Muhammed'in işaretleridir. Hep küşâd içinde küşâd, küşâd içinde küşaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

175. Ancak kastedilen, Muhammed'in işaretleridir. Hep açılış içinde açılış, açılış içinde açılıştır.

Yani, "mühürleri açmakta Hâtem'sin"den kastedilen, Muhammed (a.s.v.) Efendimiz'in hadîs-i şerîflerindeki işaretlerdir ki, bunların hepsi ilâhî sırları ve varoluş hakikatlerini açmak içinde açmaktır. Örneğin, sözlü olan hadîs-i şerîflerinde "عَمَالُكُمْ أَعْمَالُكُمْ" yani "Yöneticileriniz amellerinizdir" buyurdular. Bu söz, varlık âleminde öyle bir hakikattir ki, incelendikçe iç içe birtakım anlam sırları ortaya çıkar ve anlaşılır ki, insan fertlerinin başında hâkim olan şey ancak kendi amelleridir; ve amellerin görünürde ve görünmezde ne şekilde hâkim bulunduğunu açıklamak ve beyan etmek burada uzundur. Ve fiilî hadîslerindeki sırlara da müşrikler ile Hudeybiye'de akdettikleri on senelik barış antlaşması neticesinde elde edilen faydalar şahittir; ve bu antlaşmada iç içe öyle sırlar vardır ki, bunlardan bazıları İslâm tarihinde zikredilmiştir.

Zamanımızda ilerleyen bilim, peygamberlik hadîslerindeki sırları peyderpey ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, hadîs-i şerîfte kadınlar hakkında "نَاقِصَاتُ الْعَقْلِ وَالدِّينِ" yani "Aklın ve dinin noksanlarıdır" buyurulmuştur. Münkirler bu hadîse karşı "Çöl hayatı zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür, medeniyette kadınlar ile erkekler arasında asla fark yoktur" deyip dururken bugün bilim, kadın beyninin ortalama bir hesapla erkek beyninden 150 gram eksik olduğunu ortaya koymuş ve bunu his gözüyle gören bilim ehli bu iddialarından utanmışlardır. Şimdi akılda noksan olanların dinde de noksan olacakları tabiîdir. Fakat ne yapalım ki, kadın düşkünü olan halkın cahilleri arasında bu sakat fikir her gün körü körüne yayılmaktadır.

Ya'ni, "mühürleri açmakta Hâtem'sin"den murâd, Muhammed (a.s.v.) Efendimiz'in hadîs-i şerîflerindeki işaretlerdir ki, bunların hepsi esrâr-ı ilâhiy-yeyi ve hakāyık-ı vücûdiyyeyi açmak içinde açmaktır. Meselâ kavlî olan ha-dis-i şeriflerinde عمالكم اعمالكم ya'ni "Âmilleriniz amellerinizdir" buyurdular. Bu söz varlık âleminde öyle bir hakîkattir ki, teşrîh olundukça iç içe birtakım esrâr-ı maânî zâhir olur ve anlaşılır ki, efrâd-ı beşerin başında hâkim olan şey ancak kendi amelleridir; ve amellerin zâhirde ve bâtında ne sûretle hâkim bu-lunduğunu şerh ve beyân etmek burada uzundur. Ve hadîs-i fiilîlerindeki es-râra da müşrikler ile Hudeybiye'de akd ettikleri on senelik musâlaha netîcesinde elde edilen fevâid şâhittir; ve bu muâhedede iç içe öyle sırlar vardır ki, bunlardan ba'zıları târîh-i İslâm'da mezkûrdür.

Zamânımızda terakkî eden fen ahâdîs-i nebeviyyedeki esrârı peyderpey inkişaf ettirmektedir. Ezcümle hadîs-i şerîfte kadınlar hakkında ناقصات العقل والدين ya'ni "Aklın ve dînin nâkıslarıdır" buyurulmuştur. Münkirler bu hadîse karşı "Çöl hayatı zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür, medeniyette kadınlar ile erkekler arasında aslâ fark yoktur" deyip dururken bugün fen, kadın dimâğının vasatî bir hesab ile erkek dimâğından 150 gram noksan olduğunu meydâna koymuş ve bunu his gözüyle gören ehl-i fen bu iddialarından utanmışlardır. İmdi akılda nâkıs olanların dînde de nâkıs olacakları tabîîdir. Fakat ne yapa- lım ki, zen-perest olan cehele-i halk arasında bu fikr-i sakîm her gün körü körüne taammüm etmektedir.

176. Onun cânına, kudûmü üzerine ve onun evladlarının devrine yüz binlerce âferîn!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

176. Onun canına, gelişine ve onun evlatlarının devrine yüz binlerce aferin!

"Kudûm", gelmek demektir; bundan kasıt şanlı peygamberliğidir. "Devr", Muhammedî peygamberlik dönemidir. "Evlatlar"dan kasıt, Resûl'ün (a.s.) özellikle Ehl-i beyti değildir. Zira Cenâb-ı Peygamber'e yakınlık ya sadece görünüşte olur. Bu da ya dinen veya soyca olan yakınlıktır. Soyca olan yakınlık şerefli ve seyyidlerin, dinen olan yakınlık ise müçtehitlerden zahir ehlinin ve diğer zahir ulemasının ve salihlerin ve bütün müminlerin yakınlıklarıdır. Veyahut bu yakınlık sadece manen olur. Bu da umumen Allah dostlarının yakınlığıdır. Nitekim Selmân (r.a.) aslen İranlı olduğu halde Cenâb-ı Peygamber "Selmân bizim ehl-i beytimizdendir" buyurdu. Veyahut yakınlık hem görünüşte hem de manen olur. Bu durumda bu zatlar Resûl'ün (a.s.) makamına kâim olan halife ve imamlardır. Bu da evvel gelen büyük peygamberler ile sonra gelen insân-ı kâmil evliyaların yakınlıklarıdır. Şu halde tamamıyla muteber olan yakınlık evvela görünüş ve manayı birleştiren yakınlıktır; ve saniyen, manevi ruhani yakınlıktır. Salisen, dini görünüşteki yakınlıktır. Rabian, soyca görünüşteki yakınlıktır (Dâvûd-ı Kayserî, Fusûsu'l-Hikem Şerhinden özetle). Yani Muhammedî pak ruha ve onun şanlı peygamberliğine ve onun yukarıda zikrolunan evlatlarının derecelerine göre devrine yüzbinlerce aferin olsun!

"Kudûm", gelmek; bundan murâd bi'set-i seniyyedir. "Devr", devre-i nübüvvet-i muhammediyyedir. "Evladlar"dan murâd, Resûl (a.s.)ın bilhâssa Ehl-i beyti değildir. Zîrâ cenâb-ı Peygamber'e karâbet ya yalnız sûreten olur. Bu da ya dînen veya tıyneten olan karâbettir. Tıyneten olan karâbet şürefâ ve sâdâtın ve dînen olan karâbet dahi müctehidlerden ehl-i zâhirin vesâir ulemâ-i zâhirenin ve sulahânın ve bilcümle mü'minlerin karâbetleridir. Veyâhud bu karâbet yalnız ma'nen olur. Bu da umûmen evliyâullâhın karâbetidir. Nitekim Selmân (r.a.) aslen Îranlı olduğu hâlde Cenâb-ı Peygamber سلمان من اهل البيت ya'ni "Selmân bizim ehl-i beytimizdendir" buyurdu. Veyâhud karâbet hem sûreten ve hem de ma'nen olur. Bu sûrette bu zevât Resûl (a.s.)ın makāmına kāim olan halîfe ve imâmdırlar. Bu da evvel gelen ekâbir-i enbiyâ ile sonra gelen evliyâ-i kâmilînin karâbetleridir. Şu hâlde tamâmiyle mu'teber olan karâbet evvelen sûret ve ma'nâyı câmi' olan karâbettir; ve sâniyen, karâbet-i ma'neviyye-i rûhiyyedir. Sâlisen, karâbet-i sûriyye-i dîniyyedir. Râbian, karâbet-i sûriyye-i tıyniyyedir (Dâvûd-ı Kayserî, Fusûsu'l-Hikem Şerhinden hülâsaten). Ya'ni rûh-ı pâk-i Muhammedî'ye ve onun bi'set-i seniyyesine ve onun yukarıda zikrolunan evladlarının alâ-derecâtihim devrine yüzbinlerce âferîn olsun!

177. Onun mukbil olan halife-zâdeleri onun cân devletinin unsurundan doğmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

177. Onun bahtiyar halife-zâdeleri, onun can devletinin özünden doğmuşlardır.

"Unsur", sözlükte her şeyin aslı demektir; "halife-zâdeler"den kastedilen, fenâ (yok olma) ve bekā (varlıkta kalma) mertebelerine ulaşan kâmil ve mükemmel insanlardır. Bunlardan her birinin tarikattaki bağıntıları, Resûl-i Ekrem'in halifeleri olan seçkin dört dost (çehâr-ı yâr-ı güzîn) hazretlerinden birisinedir. Örneğin, Nakşibendî tarikatından yetişen kâmil ve mükemmel kişiler, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerinin evlatlarıdır; diğer yüce tarikatlardan yetişenler ise velayet şahı İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerinin evlatlarındandır. Bu iki halifenin tarikatları düzenli bir manevî silsile takip eder. Fakat Hz. Ömer ve Hz. Osman efendilerimizin evlatları ise her asırda böyle bir manevî silsile takip etmeyip münferit olarak ortaya çıkarlar. Bilinmeli ki, kadın düşkünü olan cahil halk arasında bu sakat fikir her gün körü körüne yayılmaktadır.

"Unsur", lügatte her şeyin aslı; "halîfe-zâdeler"den murâd, fenâ ve bekā mertebelerine vâsıl olan kâmil ve mükemmil insanlardır. Bunlardan her birinin tarîkatte nisbetleri Resûl-i Ekrem'in halîfeleri olan çehâr-ı yâr-ı güzîn hazarâtından birisinedir. Meselâ tarîkat-i Nakşbendiye'den yetişen kâmil ve mükemmiller Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerinin evlâdlarıdır; ve diğer turuk-ı aliyyeden yetişenler ise şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerinin evlâdlarındandır. Bu iki halîfenin tarîkleri muntazaman bir silsile-i ma'neviyye ta'kîb eder. Fakat Hz. Ömer ve Hz. Osmân efendilerimizin evlâdları ise her asırda böyle bir silsile-i ma'neviyye ta'kîb etmeyip münferiden zuhûr ederler. lım ki, zen-perest olan cehele-i halk arasında bu fikr-i sakîm her gün körü körüne taammüm etmektedir.

176. Onun cânına, kudûmü üzerine ve onun evladlarının devrine yüz binlerce âferîn!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

176. Onun canına, gelişine ve onun evlatlarının devrine yüz binlerce aferin!

"Kudûm", gelmek demektir; bundan kasıt şanlı peygamberliğidir. "Devr", Muhammedî peygamberlik dönemidir. "Evlatlar"dan kasıt, Resûl'ün (a.s.) özellikle Ehl-i beyti değildir. Zira Cenâb-ı Peygamber'e yakınlık ya sadece görünüşte olur. Bu da ya dinen veya soyca olan yakınlıktır. Soyca olan yakınlık şerefli ve seyyidlerin, dinen olan yakınlık ise müçtehitlerden zahir ehlinin ve diğer zahir ulemasının ve salihlerin ve bütün müminlerin yakınlıklarıdır. Veyahut bu yakınlık sadece manen olur. Bu da umumen Allah dostlarının yakınlığıdır. Nitekim Selmân (r.a.) aslen İranlı olduğu halde Cenâb-ı Peygamber "Selmân bizim ehl-i beytimizdendir" buyurdu. Veyahut yakınlık hem görünüşte hem de manen olur. Bu durumda bu zatlar Resûl'ün (a.s.) makamına kâim olan halife ve imamlardır. Bu da evvel gelen büyük peygamberler ile sonra gelen insân-ı kâmil evliyaların yakınlıklarıdır. Şu halde tamamıyla muteber olan yakınlık evvela görünüş ve manayı birleştiren yakınlıktır; ve saniyen, manevi ruhani yakınlıktır. Salisen, dini görünüşteki yakınlıktır. Rabian, soyca görünüşteki yakınlıktır (Dâvûd-ı Kayserî, Fusûsu'l-Hikem Şerhinden özetle). Yani Muhammedî pak ruha ve onun şanlı peygamberliğine ve onun yukarıda zikrolunan evlatlarının derecelerine göre devrine yüzbinlerce aferin olsun!

"Kudûm", gelmek; bundan murâd bi'set-i seniyyedir. "Devr", devre-i nübüvvet-i muhammediyyedir. "Evladlar"dan murâd, Resûl (a.s.)ın bilhâssa Ehl-i beyti değildir. Zîrâ cenâb-ı Peygamber'e karâbet ya yalnız sûreten olur. Bu da ya dînen veya tıyneten olan karâbettir. Tıyneten olan karâbet şürefâ ve sâdâtın ve dînen olan karâbet dahi müctehidlerden ehl-i zâhirin vesâir ulemâ-i zâhirenin ve sulahânın ve bilcümle mü'minlerin karâbetleridir. Veyâhud bu karâbet yalnız ma'nen olur. Bu da umûmen evliyâullâhın karâbetidir. Nitekim Selmân (r.a.) aslen Îranlı olduğu hâlde Cenâb-ı Peygamber سلمان من اهل البيت ya'ni "Selmân bizim ehl-i beytimizdendir" buyurdu. Veyâhud karâbet hem sûreten ve hem de ma'nen olur. Bu sûrette bu zevât Resûl (a.s.)ın makāmına kāim olan halîfe ve imâmdırlar. Bu da evvel gelen ekâbir-i enbiyâ ile sonra gelen evliyâ-i kâmilînin karâbetleridir. Şu hâlde tamâmiyle mu'teber olan karâbet evvelen sûret ve ma'nâyı câmi' olan karâbettir; ve sâniyen, karâbet-i ma'neviyye-i rûhiyyedir. Sâlisen, karâbet-i sûriyye-i dîniyyedir. Râbian, karâbet-i sûriyye-i tıyniyyedir (Dâvûd-ı Kayserî, Fusûsu'l-Hikem Şerhinden hülâsaten). Ya'ni rûh-ı pâk-i Muhammedî'ye ve onun bi'set-i seniyyesine ve onun yukarıda zikrolunan evladlarının alâ-derecâtihim devrine yüzbinlerce âferîn olsun!

177. Onun mukbil olan halife-zâdeleri onun cân devletinin unsurundan doğmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

177. Onun bahtiyar halife-zâdeleri, onun can devletinin özünden doğmuşlardır.

"Unsur", sözlükte her şeyin aslı demektir; "halife-zâdeler"den kasıt, fenâ (yok olma) ve bekā (varlıkta kalma) mertebelerine ulaşan kâmil ve mükemmil (olgun ve olgunlaştıran) insanlardır. Bunlardan her birinin tarikattaki bağıntısı, Resûl-i Ekrem'in halifeleri olan seçkin dört dost (çehâr-ı yâr-ı güzîn) hazretlerinden birisinedir. Örneğin, Nakşibendî tarikatından yetişen kâmil ve mükemmiller, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerinin evlatlarıdır; diğer yüce tarikatlardan yetişenler ise velayet şahı İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerinin evlatlarındandır. Bu iki halifenin tarikatları düzenli bir manevî silsile takip eder. Fakat Hz. Ömer ve Hz. Osman efendilerimizin evlatları ise her asırda böyle bir manevî silsile takip etmeyip münferiden (tek tek) ortaya çıkarlar. Şimdi, bu halifeler Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in küllî Muhammedî ruhundan ve yüce kalbinin özünden doğdukları gibi, onların bahtiyar evlatları da o özden doğarlar.

"Unsur", lügatte her şeyin aslı; "halîfe-zâdeler"den murâd, fenâ ve bekā mertebelerine vâsıl olan kâmil ve mükemmil insanlardır. Bunlardan her birinin tarîkatte nisbetleri Resûl-i Ekrem'in halîfeleri olan çehâr-ı yâr-ı güzîn hazarâtından birisinedir. Meselâ tarîkat-i Nakşbendiye'den yetişen kâmil ve mükemmiller Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerinin evlâdlarıdır; ve diğer turuk-ı aliyyeden yetişenler ise şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerinin evlâdlarındandır. Bu iki halîfenin tarîkleri muntazaman bir silsile-i ma'neviyye ta'kîb eder. Fakat Hz. Ömer ve Hz. Osmân efendilerimizin evlâdları ise her asırda böyle bir silsile-i ma'neviyye ta'kîb etmeyip münferiden zuhûr ederler. İmdi bu halîfeler Server-i âlem Efendimiz'in rûh-ı küllî-i Muhammedî'den ve kalb-i âlîsinin unsurundan doğdukları gibi onların mukbil olan evlâdları dahi o unsurdan doğarlar.

178. Eğer Bağdad'tan ve Herât'tan ve Rey'den olsa su ve çamur mizacı olmaksızın onun neslindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

178. Eğer Bağdat'tan ve Herat'tan ve Rey'den olsa su ve çamur mizacı olmaksızın onun neslindendir.

Yani, bu kâmil (olgun) ve mükemmil (olgunlaştıran) zatlar, örneğin ister Bağdat ve ister Herat ve ister Rey şehirlerinden ortaya çıksınlar, cismanî olan mizacın bağı ve ilgisi olmasa dahi Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin veya halifelerinin manevî pak nesillerindendir. Nasıl ki yukarıda 176 numaralı beyitte açıklandı.

Ya'ni, bu kâmil ve mükemmil olan zevât meselâ ister Bağdâd ve ister Herât ve ister Rey şehirlerinden neş'et etsinler cismânî olan mizâcın râbıtası ve alâkası olmasa dahi Resûl-i Ekrem hazretlerinin veyâ halîfelerinin nesl-i pâk-i ma'nevîlerindendir. Nitekim yukarıda 176 numaralı beyitte îzâh olundu.

179. Gül dalı her nerede biter, yine güldür; şarab küpü her nerede ki kaynar yine şarabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

179. Gül dalı her nerede biterse bitsin, yine güldür; şarap küpü her nerede kaynarsa kaynasın, yine şaraptır.

Örneğin, gül ağacının büyümesi için özel bir yer yoktur. Herhangi bir yerde bitmiş ve büyümüş olursa olsun, yine güldür. Aynı şekilde, şarap küpü her nerede kaynarsa kaynasın, yine şaraptır. Bunun özel bir yeri yoktur.

Meselâ gül ağacının neşv ü nemâsı için bir mahall-i mahsûs yoktur. Herhangi bir mahâlde bitmiş ve neşv ü nemâ bulmuş olursa olsun yine güldür. Kezâ şarâb küpü her nerede kaynarsa kaynasın yine şarabdır. Bunun mahall-i mahsûsu yoktur.

180. Eğer güneş mağribden zahir olsa, güneşin aynıdır, başka bir şey değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

180. Eğer güneş batıdan doğsa, güneşin kendisidir, başka bir şey değildir.

Örneğin, her zaman doğudan doğan güneş yerini değiştirip batıdan doğsa yine o güneştir. Yerini değiştirmekle başka bir şey olmaz. O halife-zâdeler (Allah'ın yeryüzündeki halifeleri) de bu örnekler gibi nerede ortaya çıkarlarsa çıksınlar, şekilleri ve biçimleri başka başka olsa da hakikatleri güneş gibi hep birdir. Çünkü hepsi yakin (şüphesiz bilgi) mertebesine ulaşmışlar ve zandan kurtulmuşlardır. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 32. bölümünde Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Yakin sıfatları, kâmil bir şeyhtir. Doğru olan hüsn-i zanlar (iyi düşünceler) dahi onun müridleridir. Zan farklı farklıdır. Böyle derece derece daha üstün ve daha fazla olan her bir zan yakine daha yakın ve inkârdan daha uzaktır. Nasıl ki, "Eğer Ebû Bekir'in imanı yeryüzü ehlinin imanı ile tartılsa onlara üstün gelirdi" hadis-i şerifinde işaret buyurulmuştur. Bütün doğru olan zanlar yakinden süt emerler ve artarlar; ve o süt emmek ve artış, ilim ve amel ile o zannın artışının elde edilmesinin alametidir. Bu şekilde o zanlar yakin mertebesine ulaşır." Şimdi bu halifeler Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in küllî Muhammedî ruhundan ve yüce kalbinin unsurundan doğdukları gibi onların bahtiyar evlatları dahi o unsurdan doğarlar.

Meselâ her vakit şarktan doğan güneş yerini değiştirip garbdan doğsa yine o güneştir. Yerini değiştirmekle başka bir şey olmaz. O halîfe-zâdeler dahi bu misâller gibi nerede zuhûr ederse etsinler, şekilleri ve sûretleri başka başka olsa da hakîkatleri güneş gibi hep birdir. Zîrâ hepsi mertebe-i yakîne vâsıl olmuşlar ve zandan kurtulmuşlardır. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 32. faslında Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Sıfât-ı yakın bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar dahi onun mürîdleridir. Zan mütefävittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakîne akreb ve inkârdan eb'addir. Nitekim لو وزن ایمان ابي بكر بایمان اهل الارض لرجحهم ya'ni "Eger Ebû Bekr'in îmânı ehl-i arzın îmânı ile tartılsa onlara râcih olurdu" hadîs-i şerîfinde işaret buyurulmuştur. Bütün savâb olan zanlar yakînden süt emerler ve ziyâdeleşirler; ve o süt emmek ve tezâyüd ilim ve amel ile o zannın tahsîl-i efzâyîşi alâmetidir. Bu sûretle o zanlar yakîn mertebesine İmdi bu halîfeler Server-i âlem Efendimiz'in rûh-ı küllî-i Muhammedî'den ve kalb-i âlîsinin unsurundan doğdukları gibi onların mukbil olan evlâdları dahi o unsurdan doğarlar.

178. Eğer Bağdad'tan ve Herât'tan ve Rey'den olsa su ve çamur mizacı olmaksızın onun neslindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

178. Eğer Bağdat'tan ve Herat'tan ve Rey'den olsa su ve çamur mizacı olmaksızın onun neslindendir.

Yani, bu kâmil (olgun) ve mükemmil (olgunlaştıran) zatlar, örneğin ister Bağdat ve ister Herat ve ister Rey şehirlerinden ortaya çıksınlar, cismanî olan mizacın bağı ve ilgisi olmasa dahi Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin veya halifelerinin manevî pak nesillerindendir. Nasıl ki yukarıda 176 numaralı beyitte açıklandı.

Ya'ni, bu kâmil ve mükemmil olan zevât meselâ ister Bağdâd ve ister Herât ve ister Rey şehirlerinden neş'et etsinler cismânî olan mizâcın râbıtası ve alâkası olmasa dahi Resûl-i Ekrem hazretlerinin veyâ halîfelerinin nesl-i pâk-i ma'nevîlerindendir. Nitekim yukarıda 176 numaralı beyitte îzâh olundu.

179. Gül dalı her nerede biter, yine güldür; şarab küpü her nerede ki kaynar yine şarabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

179. Gül dalı her nerede biterse bitsin, yine güldür; şarap küpü her nerede kaynarsa kaynasın, yine şaraptır.

Örneğin, gül ağacının büyümesi için özel bir yer yoktur. Herhangi bir yerde bitmiş ve büyümüş olursa olsun, yine güldür. Aynı şekilde, şarap küpü her nerede kaynarsa kaynasın, yine şaraptır. Bunun özel bir yeri yoktur.

Meselâ gül ağacının neşv ü nemâsı için bir mahall-i mahsûs yoktur. Herhangi bir mahâlde bitmiş ve neşv ü nemâ bulmuş olursa olsun yine güldür. Kezâ şarâb küpü her nerede kaynarsa kaynasın yine şarabdır. Bunun mahall-i mahsûsu yoktur.

180. Eğer güneş mağribden zahir olsa, güneşin aynıdır, başka bir şey değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

180. Eğer güneş batıdan doğsa, güneşin aynısıdır, başka bir şey değildir.

Örneğin, her zaman doğudan doğan güneş yerini değiştirip batıdan doğsa yine o güneştir. Yerini değiştirmekle başka bir şey olmaz. O halife-zâdeler (Allah'ın yeryüzündeki temsilcileri) de bu örnekler gibi nerede ortaya çıkarlarsa çıksınlar, şekilleri ve biçimleri başka başka olsa da hakikatleri güneş gibi hep birdir. Çünkü hepsi yakin (şüphesiz bilgi) mertebesine ulaşmışlar ve zandan kurtulmuşlardır. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 32. bölümünde Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Yakin sıfatları kâmil bir şeyhtir. Doğru olan hüsn-i zanlar (iyi düşünceler) dahi onun müridleridir. Zan farklı farklıdır. Böyle derece derece daha üstün ve daha fazla olan her bir zan yakine daha yakın ve inkârdan daha uzaktır. Nasıl ki "Eğer Ebû Bekir'in imanı yeryüzü ehlinin imanı ile tartılsa onlara üstün gelirdi" hadis-i şerifinde işaret buyurulmuştur. Bütün doğru olan zanlar yakinden süt emerler ve artarlar; ve o süt emmek ve artış, ilim ve amel ile o zannın artışının elde edilmesinin alametidir. Bu şekilde o zanlar yakin mertebesine gelirler ve yakinde fani olurlar. Çünkü o zanlar yakin oldukları zaman kalmazlar. Ve bu şeyh ile müridler, o yakin şeyhin ve onun müridlerinin cisimler âleminde ortaya çıkmış nakışlarıdır. Delili şudur ki: Bu nakışlar devirden devire ve asırdan asıra değişir; ve bu yakin şeyh ile onun doğru zanlardan ibaret olan evlatları, devirler ve asırlar boyunca değişime uğramaksızın âlemde ayakta dururlar. Diğer taraftan yanlış, sapkın ve inkârcı zanlar yakin şeyhin reddettiğidir; ve o zanlar her gün yakinden daha uzak ve daha zelil olurlar."

Meselâ her vakit şarktan doğan güneş yerini değiştirip garbdan doğsa yine o güneştir. Yerini değiştirmekle başka bir şey olmaz. O halîfe-zâdeler dahi bu misâller gibi nerede zuhûr ederse etsinler, şekilleri ve sûretleri başka başka olsa da hakîkatleri güneş gibi hep birdir. Zîrâ hepsi mertebe-i yakîne vâsıl olmuşlar ve zandan kurtulmuşlardır. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 32. faslında Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Sıfât-ı yakın bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar dahi onun mürîdleridir. Zan mütefävittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakîne akreb ve inkârdan eb'addir. Nitekim لو وزن ایمان ابي بكر بایمان اهل الارض لرجحهم ya'ni "Eger Ebû Bekr'in îmânı ehl-i arzın îmânı ile tartılsa onlara râcih olurdu" hadîs-i şerîfinde işaret buyurulmuştur. Bütün savâb olan zanlar yakînden süt emerler ve ziyâdeleşirler; ve o süt emmek ve tezâyüd ilim ve amel ile o zannın tahsîl-i efzâyîşi alâmetidir. Bu sûretle o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakîn oldukları vakit kalmazlar. Ve bu şeyh ile müridler, o şeyh-i yakînin ve onun müridlerinin âlem-i ecsâm-da zâhir olmuş nakışlarıdır. Delîli budur ki: Bu nakışlar devren-ba'de-devr ve karnen-ba'de-karn mütebeddildir; ve bu şeyh-i yakîn ile onun zunûn-ı savâb-dan ibaret olan evlâdları alâ-merri'l-edvâr ve'l-kurûn tebdîle uğramaksızın âlemde kāimdirler. Diğer taraftan zunûn-ı gālıt ve dâll ve münkir şeyh-i yakî-nin merdûdudur; ve o zanlar her gün yakînden eb'ad ve ezell (اذل) olurlar."

181. Ayıp toplayıcıları bu kelâmdan kör tut, ey Kirdigâr, hem de kendi settârlığın ile!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

181. Ey Yaratıcı, ayıp toplayıcılarını bu sözden kör et, hem de kendi örtücülüğün ile!

Hz. Pîr efendimiz de o güneşlerden biri olduğundan, bu Mesnevî-i Şerîflerine işaret ederek buyururlar ki: "Ey Rabbim! Halkın kusurlarını görüp, ayıplarını toplayıcı olan eksik akıl sahiplerinin gözlerini bizim bu sözlerimizden kör et! Hem de kendi "Settâr" (ayıpları örten) ism-i şerîfin ile bu sözleri onların bakışlarından ört!" Bilinmeli ki, bu Mesnevî-i Şerîf baştan aşağıya kadar ilâhî vahiy olduğundan onda kusur olma ihtimali yoktur. Bununla beraber, mütefekkir geçinen eksik akıl sahiplerinin bazıları tarafından boş itirazlar meydana gelmiştir. Nasıl ki sırası düştükçe onlar açıklandı.

Hz. Pîr efendimiz dahi o güneşlerden birisi olduğundan bu Mesnevî-i Şerîflerine işâreten buyururlar ki: "Yâ Rab! Halkın kusûrlarını görüp, ayıplarını toplayıcı olan ukūl-i nâkısa erbâbının gözlerini bizim bu sözlerimizden kör tut! Hem de kendi "Settâr" ism-i şerîfin ile bu kelâmları onların nazarlarından ört!" Ma'lûmdur ki, bu Mesnevî-i Şerîf baştan aşağıya kadar vahy-i ilâhî olduğundan onda kusûr olmak ihtimâli yoktur. Bununla beraber mütefekkir geçinen ukūl-i nâkısa erbâbının ba'zıları tarafından boş i'tirâzlar vâki' olmuştur. Nitekim sırası düştükçe onlar îzâh edildi.

182. Hak buyurdu: "Kötü fiilli olan huffâşın gözünü ben misalsiz olan güneşten bağlamışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

182. Hak buyurdu: "Kötü fiilli olan yarasanın gözünü ben eşsiz olan güneşten bağlamışım!"

Bazı nüshalarda "kötü fiilli" yerine "kötü düşünceli" ve "kötü ahlâklı" geçmiştir, "kötü düşünceli, kötü ahlâklı" demektir. "Yarasa kuşu"ndan kasıt, akıllarının gözü peygamberlerin ve evliyanın ilimlerinin nurundan kamaşan itirazcılardır. "Eşsiz güneş"ten kasıt, Cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli zâtları olmak mümkündür. Nitekim Divan-ı Kebirlerinde kendi mensuplarına hitaben şöyle buyururlar:

"Temiz zâtımın ve saltanatımın güneşinin hakkı için ki: Ey müridim! Ben seni bırakmam. Lütuf ile kaldırırım. Senin yüzüne kendi ışıklarımdan nur veririm. Senin başını mağfiret parmaklarının ucu ile kaşırım." gelirler ve kesin bilgide fani olurlar. Çünkü o zanlar kesin bilgi oldukları zaman kalmazlar. Ve bu şeyh ile müridler, o kesin bilgi sahibi şeyhin ve onun müridlerinin cisimler âleminde ortaya çıkmış nakışlarıdır. Delili şudur ki: Bu nakışlar devirden devire ve asırdan asıra değişir; ve bu kesin bilgi sahibi şeyh ile onun doğru zanlardan ibaret olan evlatları devirler ve asırlar boyunca değişime uğramaksızın âlemde ayaktadırlar. Diğer taraftan yanlış, sapkın ve inkârcı zanlar kesin bilgi sahibi şeyhin reddettiğidir; ve o zanlar her gün kesin bilgiden daha uzak ve daha zelil olurlar.

Ba'zı nüshalarda "bed-fiâl" yerine "bed-sigâl" ve "bed-hisâl" vâki' olmuştur, "kötü düşünceli, kötü ahlâklı" demek olur. "Yarasa kuşu"ndan murâd, akıllarının gözü ulûm-i enbiyâ ve evliyânın nûrundan kamaşan mu'terizlerdir. "Bî-misâl güneş"ten murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri olmak câizdir. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde kendi mensûblarına hitâben şöyle buyururlar:

"Zât-ı pâkim ve saltanatım güneşinin hakkı için ki: Ey müridim! Ben seni bırakmam. Lutuf ile kaldırırım. Senin yüzüne kendi şuâ'larımdan nûr veririm. Senin başını mağfiret parmaklarının önü ile kaşırırm." gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakîn oldukları vakit kalmazlar. Ve bu şeyh ile müridler, o şeyh-i yakînin ve onun müridlerinin âlem-i ecsâmda zâhir olmuş nakışlarıdır. Delîli budur ki: Bu nakışlar devren-ba'de-devr ve karnen-ba'de-karn mütebeddildir; ve bu şeyh-i yakîn ile onun zunûn-ı savâbdan ibaret olan evlâdları alâ-merri'l-edvâr ve'l-kurûn tebdîle uğramaksızın âlemde kāimdirler. Diğer taraftan zunûn-ı gālıt ve dâll ve münkir şeyh-i yakînin merdûdudur; ve o zanlar her gün yakînden eb'ad ve ezell (اذل) olurlar."

181. Ayıp toplayıcıları bu kelâmdan kör tut, ey Kirdigâr, hem de kendi settârlığın ile!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

181. Ayıp toplayıcıları bu sözden kör olsun, ey Yaratıcı, hem de kendi örtücülüğün ile!

Hz. Pîr efendimiz de o güneşlerden biri olduğundan bu Mesnevî-i Şerîflerine işaret ederek buyururlar ki: "Yâ Rab! Halkın kusurlarını görüp, ayıplarını toplayıcı olan eksik akıl sahiplerinin gözlerini bizim bu sözlerimizden kör et! Hem de kendi "Settâr" (ayıpları örten) ism-i şerîfin ile bu sözleri onların bakışlarından ört!" Bilinmeli ki, bu Mesnevî-i Şerîf baştan aşağıya kadar ilâhî vahiy olduğundan onda kusur olmak ihtimali yoktur. Bununla beraber mütefekkir geçinen eksik akıl sahiplerinin bazıları tarafından boş itirazlar meydana gelmiştir. Nitekim sırası geldikçe onlar açıklandı.

Hz. Pîr efendimiz dahi o güneşlerden birisi olduğundan bu Mesnevî-i Şerîflerine işâreten buyururlar ki: "Yâ Rab! Halkın kusûrlarını görüp, ayıplarını toplayıcı olan ukūl-i nâkısa erbâbının gözlerini bizim bu sözlerimizden kör tut! Hem de kendi "Settâr" ism-i şerîfin ile bu kelâmları onların nazarlarından ört!" Ma'lûmdur ki, bu Mesnevî-i Şerîf baştan aşağıya kadar vahy-i ilâhî olduğundan onda kusûr olmak ihtimali yoktur. Bununla beraber mütefekkir geçinen ukūl-i nâkısa erbâbının ba'zıları tarafından boş i'tirâzlar vâki' olmuştur. Nitekim sırası düştükçe onlar îzâh edildi.

182. Hak buyurdu: "Kötü fiilli olan huffâşın gözünü ben misalsiz olan güneşten bağlamışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

182. Hak buyurdu: "Kötü fiilli olan yarasanın gözünü ben eşsiz olan güneşten bağlamışım!"

Bazı nüshalarda "kötü fiilli" yerine "kötü düşünceli" ve "kötü ahlâklı" geçmiştir, "kötü düşünceli, kötü ahlâklı" demektir. "Yarasa kuşu"ndan kasıt, akıllarının gözü peygamberlerin ve evliyaların ilimlerinin nurundan kamaşan itirazcılardır. "Eşsiz güneş"ten kasıt, Cenâb-ı Pîr efendimizin yüce zâtları olmak mümkündür. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerinde kendi mensuplarına hitaben şöyle buyururlar: "Temiz zâtım ve saltanatım güneşinin hakkı için ki: Ey müridim! Ben seni bırakmam. Lütuf ile kaldırırım. Senin yüzüne kendi ışıklarımdan nur veririm. Senin başını mağfiret parmaklarının önü ile kaşırım." Veyahut "eşsiz güneş"ten kasıt, her asırda ferd (tekil varlık) ve sırr-ı Muhammedî'yi (Hz. Muhammed'in manevî sırrını) taşıyan kutbu'l-aktâb (kutubların kutbu) olmak da mümkündür. "Hak Teâlâ buyurdu" sözüyle "وتراهم ينظرون إليك وهم لا يبصرون" (A'raf, 7/198) yani "Ey Resûlüm! Sen o inkârcıları görürsün ki, sana bakarlar; hâlbuki onlar görmezler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Ba'zı nüshalarda "bed-fiâl" yerine "bed-sigâl" ve "bed-hisâl" vâki' olmuştur, "kötü düşünceli, kötü ahlâklı" demek olur. "Yarasa kuşu"ndan murâd, akıllarının gözü ulûm-i enbiyâ ve evliyânın nûrundan kamaşan mu'terizlerdir. "Bî-misâl güneş"ten murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri olmak câizdir. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerinde kendi mensûblarına hitâben şöyle buyururlar: "Zât-ı pâkim ve saltanatım güneşinin hakkı için ki: Ey müridim! Ben seni bırakmam. Lutuf ile kaldırırım. Senin yüzüne kendi şuâ'larımdan nûr veririm. Senin başını mağfiret parmaklarının önü ile kaşırırm." Veyâhud "bî-misâl güneş"ten murâd, her asırda ferd ve sırr-ı Muhamme-dî'yi hâmil olan kutbu'l-aktab olmak dahi kābildir. "Hak Teâlâ buyurdu" kavliyle وتراهم ينظرون إليك وهم لا يبصرون (A'raf, 7/198) ya'ni "Ey Resûlüm! Sen o münkirleri görürsün ki, sana nazar ederler; halbuki onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

183. Eksik ve nâkıs olan huffâşın nazarlarından o güneşin yıldızları da hafâdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

183. Eksik ve noksan olan yarasaların bakışlarından o güneşin yıldızları da gizliliktedir.

"O güneş"ten kasıt, kutbiyet makamında bulunan insân-ı kâmildir; ve "güneşin yıldızları"ndan kasıt, kutbun altında bulunan diğer evliyalardır. Nasıl ki I. cildin 2967 numaralı beytinde "خود جهان آن يك کسست او ابلهست. هر ستاره بر فلك جزو مهست" yani "Cihan muhakkak o bir kimsedir ve o eblehtir. Her yıldız felek üzerinde ayın bir parçasıdır" buyurulmuştu. Bazı nüshalarda "yıldızlar" ile "o güneş" arasında bağlaç vâvı vardır. Bu durumda "yıldızlar ve o güneş de gizliliktedir ve saklıdır" demek olur.

Çürük namusları kötülemek beyanındadır ki, onlar iman zevkinin engelleyicisi ve doğruluk zayıflığının delilidirler; ve yüz binlerce ahmağın yolunu kesici olmuşlardı. Nasıl ki o koyunlar o muhannesin yol kesicisi olmuşlardı ve geçmeye kadir olamadı; ve muhannesin "Senin koyunların beni ısırır mı?" diye çobandan sorması. Çoban dedi: "Eğer sen erkek isen ve sende erkeklik damarı var ise hepsi senin fedandır; ve eğer Veyahut "benzersiz güneş"ten kasıt, her asırda tek olan ve sırr-ı Muhammedî'yi (Hz. Muhammed'in manevi sırrını) taşıyan kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu) olmak da mümkündür. "Yüce Allah buyurdu" sözüyle وتراهم ينظرون إليك وهم لا يبصرون (A'raf, 7/198) yani "Ey Resulüm! Sen o inkarcıları görürsün ki, sana bakarlar; halbuki onlar görmezler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"O şems"ten murâd, makām-ı kutbiyyette bulunan insân-ı kâmildir; ve "güneşin yıldızları"ndan murâd, kutbun mâdûnunda bulunan sâir evliyâul-lahtır. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif beytinde خود جهان آن يك کسست او ابلهست. هر ستاره بر فلك جزو مهست ya'ni "Cihân muhakkak o bir kimse-dir ve o eblehtir. Her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür" buyurulmuş idi. Ba'zı nüshalarda "encüm" ile "ân şems" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûret-te "yıldızlar ve o güneş dahi hafâdadır ve gizlidir", demek olur.

Çürük nâmûsları zemmetmek beyânındadır ki, zevk-i îmânın mâni'i ve za'f-ı sıdkın delîlidirler; ve yüz binlerce ahmağın yolunu vurucu olmuş idiler. Nitekim o koyunlar o muhannesin yol vurucusu olmuş idiler ve geçmeğe kādir olmadı; ve muhannesin "Senin koyunların beni ısırır mı?" diye çobandan sorması. Çoban dedi: "Eğer sen merd isen ve sende merdlik damarı var ise hepsi senin fedândırlar; ve eğer Veyâhud "bî-misâl güneş"ten murâd, her asırda ferd ve sırr-ı Muhamme-dî'yi hâmil olan kutbu'l-aktâb olmak dahi kābildir. "Hak Teâlâ buyurdu" kavliyle وتراهم ينظرون إليك وهم لا يبصرون (A'raf, 7/198) ya'ni "Ey Resûlüm! Sen o münkirleri görürsün ki, sana nazar ederler; halbuki onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

183. Eksik ve nâkıs olan huffâşın nazarlarından o güneşin yıldızları da hafâdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

183. Eksik ve noksan olan yarasaların bakışlarından o güneşin yıldızları da gizliliktedir.

"O güneş"ten maksat, kutbiyet makamında bulunan insân-ı kâmildir; ve "güneşin yıldızları"ndan maksat, kutbun alt mertebesinde bulunan diğer evliyâullahtır. Nasıl ki Birinci cildin 2967 numarasına denk gelen beytinde, "Cihân muhakkak o bir kimsedir ve o eblehtir. Her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür" buyurulmuştu. Bazı nüshalarda "yıldızlar" ile "o güneş" arasında bağlaç olan "vav" harfi vardır. Bu durumda "yıldızlar ve o güneş de gizliliktedir ve saklıdır" demek olur.

Çürük namusları kötülemek beyanındadır ki, onlar iman zevkinin engeli ve doğruluk zayıflığının delilidirler; ve yüz binlerce ahmağın yolunu kesici olmuşlardı. Nasıl ki o koyunlar o muhannesin yol kesicisi olmuşlardı ve geçmeye güç yetiremedi; ve muhannesin "Senin koyunların beni ısırır mı?" diye çobandan sorması. Çoban dedi: "Eğer sen erkek isen ve sende erkeklik damarı var ise hepsi senin fedâlarındır; ve eğer muhannes isen her birisi senin için bir ejderhadır." Diğer muhannes vardır ki, koyunları görür, derhal yoldan geri döner, soramaz. "Eğer sorarsam koyunlar bana üşüşürler ve beni ısırırlar" diye korkar.

Bilinmeli ki, ırz ve namus iki çeşittir: Birisi hakiki ve sağlam; ve diğeri hayali ve çürüktür. Hakiki olan ırz ve namus insanın insanlığına ait olan güzel ve makbul ahlaktır ki, bu namusun ehli tecavüze tahammül edemezler; ve bu namus iman zevkinin ta kendisidir ve doğruluğun kuvvetine delildir. Örneğin bir kafir veya fasık tarafından mahremine tecavüz meydana geldiği zaman şiddetle engeller ve bu hususta asla müsamaha etmez. Ve hatalı ve çürük olan namus ise nefsin kibir ve kendini beğenmişliğinden kaynaklanan hallerdir. Örneğin bu namusun sahipleri bir yere gittiği zaman kendilerine karşı ayağa kalkılmamak veya ilmi bir tartışmada fikirlerine itiraz olunmak veya bir mecliste veya sofrada kendilerine aşağı bir yer tahsis olunmak gibi hallerden etkilenirler ve bunu nefislerinin izzetine tecavüz sayarlar. Halbuki Hakk yolunda bu hayali ve çürük namuslar iman zevkine engel ve doğruluğun zayıflığına delildir. Mürşid-i kâmil ise Hakk yoluna intisap edenlerin öncelikle bu hayali ve çürük olan namuslarını kırmak isterler. Zira sâlik nefsinin sıfatlarından kurtulmadıkça ruhunun sıfatlarıyla nitelenemez. Birçok kimseler haklarında hayırlı olan bu terbiye usulünden korktukları için Hakk yoluna giremezler. Bu sebeple bu çürük namus o ahmakların yollarını kesici olur. Hz. Pir efendimiz bu çürük namus sahipleri hakkında Divan-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar Beyit: "Kibir ve nefis sahipleri ne zaman şahın layığı olur? Bizim o şahımızın izzetinden yüz kibir sema halinde içindedir."

Bu şerefli beyit kibir ve azametlerinden dolayı, "Halk bize ne derler?" diye sema halinden kaçınanlara hitaptır. İşte ehlullahın kötüledikleri namus bu hayali ve çürük namustur. Nasıl ki Hz. Mısri-i Niyazi de şöyle buyurur: Beyit: Geçtim âd u sândan, çıktım ben o dükkândan Hep ırz ile vakârım yağmadır, alan alsın!

Cenab-ı Pir efendimiz bu kıssadan nefis ehli olanları, kadın tabiatlı ve korkak kimselere benzetip, iki sınıfa ayırırlar: Birisi: Mürşid-i kâmilin teslimiyette koyunlara benzeyen sâliklerini görüp onların hallerini kendi hayalinde olan çürük namusa aykırı bulur ve "Acaba, ben Hakk yoluna intisap etsem bu sâliklerin benim namusuma da tecavüzleri meydana gelir mi?" diye mürşid-i kâmile sorar. O hazret de der ki: "Eğer sen ilahi bir erkek isen ve sende ezelde bu mertlik damarı ve yatkınlığı var ise bunların hepsi sana ayak toprağı olurlar; ve eğer kadın tabiatlı ve hayal edilen namusundan korkar isen, her birisi senin için birer ejderhadır. Ve nefis ehlinin diğer kısmı da vardır ki, onlar bu sâliklerin hallerini görüp, "Belki bunlardan benim hayali namusuma ve kibir ve benliğime bir kötülük dokunur" diye mürşid-i kâmile sormaya ve yaklaşmaya bile cesaret edemezler ve Hakk yolundan kaçarlar. Bunlar o yarasa kuşlarına benzer ki, güneş gibi olan insân-ı kâmilin ve onların yıldızları olan sâliklerin nurundan gözleri kamaşır.

"O şems"ten murâd, makām-1 kutbiyyette bulunan insân-ı kâmildir; ve "güneşin yıldızları"ndan murâd, kutbun mâdûnunda bulunan sâir evliyâullahtır. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif beytinde خود جهان آن يك کسست او ابلهست. هر ستاره بر فلك جزو مهست ya'ni "Cihân muhakkak o bir kimsedir ve o eblehtir. Her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür" buyurulmuş idi. Ba'zı nüshalarda "encüm" ile "ân şems" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette "yıldızlar ve o güneş dahi hafâdadır ve gizlidir", demek olur.

Çürük nâmûsları zemmetmek beyânındadır ki, zevk-i îmânın mâni'i ve za'f-ı sıdkın delîlidirler; ve yüz binlerce ahmağın yolunu vurucu olmuş idiler. Nitekim o koyunlar o muhannesin yol vurucusu olmuş idiler ve geçmeğe kādir olmadı; ve muhannesin "Senin koyunların beni ısırır mı?" diye çobandan sorması. Çoban dedi: "Eğer sen merd isen ve sende merdlik damarı var ise hepsi senin fedândırlar; ve eğer muhannes isen her birisi senin için bir ejderhâdır." Diğer muhannes vardır ki, koyunları görür, derhal yoldan geri döner, soramaz. "Eğer sorarsam koyunlar bana üşerler ve beni ısırırlar" diye korkar

Ma'lûm olsun ki, ırz ve nâmus iki nevi'dir: Birisi hakîkî ve sağlam; ve diğeri hayâlî ve çürüktür. Hakîkî olan ırz ve nâmus insanın insanlığına taalluk eden ahlâk-ı hasene ve makbûledir ki, bu nâmusun ehli tecavüze tahammül edemezler; ve bu nâmus ayn-ı zevk-i îmândır ve sıdkın kuvvetine delîldir. Meselâ bir kâfir veyâ fâsık tarafından mahremine tecavüz vâki' olduğu vakit şiddetle men' eder ve bu husûsta aslâ müsâmaha etmez. Ve hatalı ve çürük olan nâmus ise nefsin kibir ve ucbünden neş'et eden hallerdir. Meselâ bu nâmusun sâhibleri bir mahalle gittiği vakit kendilerine karşı ayağa kalkılmamak veyâhud bir bahs-i ilmîde fikirlerine i'tirâz olunmak veya bir mecliste veyâ sofrada kendilerine aşağı bir mahal tahsîs olunmak gibi hallerden müteessir olurlar ve bunu nefislerinin izzetine tecavüz telakkî ederler. Halbuki tarîk-ı Hak'ta bu hayâlî ve çürük nâmuslar zevk-i îmâna mâni' ve sıdkın za'fına delîldir. Mürşid-i kâmil ise tarîk-ı Hakk'a intisâb edenlerin evvelen bu hayâlî ve çürük olan nâmuslarını kırmak isterler. Zîrâ sâlik nefsinin sıfatlarından kurtulmadıkça rûhunun sıfatlarıyla muttasıf olamaz. Birçok kimseler haklarında hayırlı olan bu terbiye usûlünden korktukları için tarîk-ı Hakk'a sülük edemezler. Binâenaleyh bu çürük nâmus o ahmakların yollarını vurucu olur. Hz. Pîr efendimiz bu çürük nâmus sâhibleri hakkında Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar Beyit: "Kibir ve nefis sâhibleri ne vakit şâhın lâyıkı olur? Bizim o şâhımızın izzetinden yüz kibriyâ hâl-i semâ' içindedir."

Bu beyt-i şerîf kibr u azametlerinden dolayı, "Halk bize ne derler?" diye hâl-i semâ'dan ictinâb edenlere hitâbdır. İşte ehlullâhın zemmettikleri nâmus bu hayâlî ve çürük nâmustur. Nitekim Hz. Mısrî-yi Niyâzî dahi şöyle buyurur: Beyit: Geçtim âd u sândan, çıktım ben o dükkândan Hep ırz ile vakârım yağmadır, alan alsın!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan ehl-i nefsi, kadın tabîatlı ve korkak kimselere teşbîh buyurup, iki sınıfa taksîm ederler: Birisi: Mürşid-i kâmilin muhannes isen her birisi senin için bir ejderhâdır." Diğer muhannes vardır ki, koyunları görür, derhal yoldan geri döner, soramaz. "Eğer sorarsam koyunlar bana üşerler ve beni ısırırlar" diye korkar

Ma'lûm olsun ki, ırz ve nâmus iki nevi'dir: Birisi hakîkî ve sağlam; ve diğeri hayâlî ve çürüktür. Hakîkî olan ırz ve nâmus insanın insanlığına taalluk eden ahlâk-ı hasene ve makbûledir ki, bu nâmusun ehli tecavüze tahammül edemezler; ve bu nâmus ayn-ı zevk-i îmândır ve sıdkın kuvvetine delîldir. Meselâ bir kâfir veyâ fâsık tarafından mahremine tecavüz vâki' olduğu vakit şiddetle men' eder ve bu husûsta aslâ müsâmaha etmez. Ve hatalı ve çürük olan nâmus ise nefsin kibir ve ucbünden neş'et eden hallerdir. Meselâ bu nâmusun sâhibleri bir mahalle gittiği vakit kendilerine karşı ayağa kalkılmamak veyâhud bir bahs-i ilmîde fikirlerine i'tirâz olunmak veya bir mecliste veyâ sofrada kendilerine aşağı bir mahal tahsîs olunmak gibi hallerden müteessir olurlar ve bunu nefislerinin izzetine tecavüz telakkî ederler. Halbuki tarîk-ı Hak'ta bu hayâlî ve çürük nâmuslar zevk-i îmâna mâni' ve sıdkın za'fına delîldir. Mürşid-i kâmil ise tarîk-ı Hakk'a intisâb edenlerin evvelen bu hayâlî ve çürük olan nâmuslarını kırmak isterler. Zîrâ sâlik nefsinin sıfatlarından kurtulmadıkça rûhunun sıfatlarıyla muttasıf olamaz. Birçok kimseler haklarında hayırlı olan bu terbiye usûlünden korktukları için tarîk-ı Hakk'a sülük edemezler. Binâenaleyh bu çürük nâmus o ahmakların yollarını vurucu olur. Hz. Pîr efendimiz bu çürük nâmus sâhibleri hakkında Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar Beyit: "Kibir ve nefis sâhibleri ne vakit şâhın lâyıkı olur? Bizim o şâhımızın izzetinden yüz kibriyâ hâl-i semâ' içindedir."

Bu beyt-i şerîf kibr u azametlerinden dolayı, "Halk bize ne derler?" diye hâl-i semâ'dan ictinâb edenlere hitâbdır. İşte ehlullâhın zemmettikleri nâmus bu hayâlî ve çürük nâmustur. Nitekim Hz. Mısrî-yi Niyâzî dahi şöyle buyurur: Beyit: Geçtim âd u sândan, çıktım ben o dükkândan Hep ırz ile vakârım yağmadır, alan alsın!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan ehl-i nefsi, kadın tabîatlı ve korkak kimselere teşbîh buyurup, iki sınıfa taksîm ederler: Birisi: Mürşid-i kâmilin teslîmiyette koyunlara müşâbih olan sâliklerini görüp onların hallerini kendi hayâlinde olan çürük nâmûsa muhâlif bulur ve "Acabâ, ben tarîk-ı Hakk'a intisâb etsem bu sâliklerin benim nâmûsuma da tecavüzleri vâki' olur mu?" diye mürşid-i kâmile sorar. O hazret dahi der ki: "Eğer sen merd-i ilâhî isen ve sende ezelde bu mertlik damarı ve isti'dâdı var ise bunların hepsi sana hâk-i pây olurlar; ve eğer kadın tabîatlı ve muhayyel olan nâmûsundan korkar isen, her birisi senin için birer ejderhâdır. Ve ehl-i nefsin diğer kısmı da vardır ki, onlar bu sâliklerin ahvâlini görüp, "Belki bunlardan benim nâmûs-ı muhayyeleme ve kibir ve enâniyetime bir fenâlık dokunur" diye mürşid-i kâmile sormaya ve yaklaşmaya bile cesâret edemezler ve tarîk-ı Hak'tan kaçarlar. Bunlar o yarasa kuşlarına benzer ki, güneş gibi olan insân-ı kâmilin ve onların yıldızları olan sâliklerin nûrundan gözleri kamaşır.

184. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Ey hidayet sultanının ruhunun parlaklığı, gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

184. Ey Hakk'ın nuru olan Hüsameddin! Ey hidayet sultanının ruhunun parlaklığı, gel!

"Sıkāl", kılıcı ve aynayı parlatmak demektir (Sarrâh). Letâifü'l-lüga'da "kitâb" vezninde, "saykal" anlamında gösterilmiştir. Değerli şârihlerden bazıları "sıkāl"ın ism-i masdar olduğunu söylemişlerdir. "Kılıç ve aynaya cila verecek âlet"tir. "Hidayet sultanının kılıcını parlatan âletsin"; ve bu durumda "Sultân-ı hüdâ"dan maksat, halkı bu Mesnevî-i Şerîf ile hidayet yoluna davet eden Hz. Pîr efendimizin mübarek zâtı olur. Bazı nüshalarda "ruh" ile "sultan" arasında atıf vâvı vardır. Bu durumda sıkāl, "ruh" ile "sultânü'l-hüdâ" olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin sıfatı olur.

“Sıkāl, kılıcı ve aynayı parlatmak demektir (Sarrâh). Letâifü'l-lüga'da "kitâb" vezninde, "saykal" ma'nâsında gösterilmiştir. Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "sıkāl" ism-i masdardır, demişlerdir. "Kılıç va aynaya cilâ verecek âlet"tir. "Hidâyet sultanının kılıcını parlatan âletsin"; ve bu sûrette "Sultân-ı hüdâ"dan maksad halkı bu Mesnevî-i Şerîf ile tarîk-ı hidâyete da'vet eden Hz. Pîr efendimizin zât-ı şerîfi olur. Ba'zı nüshalarda "rûh" ile "sultân" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette sıkāl, "rûh" ile “sultânü'l-hüdâ" Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin sıfatı olur.

185. Mesnevî ye açılmış mer'â ver, onun emsalinin sûretine rûh ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

185. Mesnevî'ye açılmış otlak ver, onun misallerinin suretine ruh ver!

"Mesrah", otlak ve mera demektir. "Meşruh" ise keşfedilmiş, açıklanmış ve genişletilmiş anlamına gelir. Yani, bu Mesnevî'yi benim ruhumdan cezbettiğin manalar ile genişletilmiş ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) otlağı yap! O Mesnevî'min misallerinin suretine can ver!

“Mesrah”, mer'â ve otlak; “meşrûh”, keşfolunmuş ve beyân olunmuş ve genişletilmiş demektir. Ya'ni, bu Mesnevîyi benim rûhumdan cezbettiğin ma'nâlar ile genişletilmiş ulûm-i ledünniyye mer'âsı yap! O Mesnevîmin mesellerinin sûretine cân ver!

186. Tâ ki, onun kelimeleri hep akıl ve cân olsunlar. Cân huldistânına uçucu olsunlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

186. Tâ ki, onun kelimeleri hep akıl ve can olsunlar. Can cennetine uçucu olsunlar!

teslimiyette koyunlara benzeyen sâliklerini (Hakk Yolcusu) görüp onların hâllerini kendi hayalinde olan çürük namusa aykırı bulur ve "Acaba, ben Hakk yoluna girsem bu sâliklerin benim namusuma da tecavüzleri meydana gelir mi?" diye insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sorar. O hazret de der ki: "Eğer sen ilâhî bir er isen ve sende öncesiz olarak bu mertlik damarı ve yatkınlığı var ise bunların hepsi sana ayak toprağı olurlar; ve eğer kadın tabiatlı ve hayalî olan namusundan korkar isen, her biri senin için birer ejderhadır. Ve nefis ehlinin diğer kısmı da vardır ki, onlar bu sâliklerin hâllerini görüp, "Aksine bunlardan benim hayalî namusuma ve kibir ve benliğime bir kötülük dokunur" diye insân-ı kâmile sormaya ve yaklaşmaya bile cesaret edemezler ve Hakk yolundan kaçarlar. Bunlar o yarasa kuşlarına benzer ki, güneş gibi olan insân-ı kâmilin ve onların yıldızları olan sâliklerin nurundan gözleri kamaşır.

teslîmiyette koyunlara müşâbih olan sâliklerini görüp onların hallerini kendi hayâlinde olan çürük nâmûsa muhâlif bulur ve "Acabâ, ben tarîk-ı Hakk'a intisâb etsem bu sâliklerin benim nâmûsuma da tecavüzleri vâki' olur mu?" diye mürşid-i kâmile sorar. O hazret dahi der ki: "Eğer sen merd-i ilâhî isen ve sende ezelde bu mertlik damarı ve isti'dâdı var ise bunların hepsi sana hâk-i pây olurlar; ve eğer kadın tabîatlı ve muhayyel olan nâmûsundan korkar isen, her birisi senin için birer ejderhâdır. Ve ehl-i nefsin diğer kısmı da vardır ki, onlar bu sâliklerin ahvâlini görüp, "Belki bunlardan benim nâmûs-ı muhayyeleme ve kibir ve enâniyetime bir fenâlık dokunur" diye mürşid-i kâmile sormaya ve yaklaşmaya bile cesâret edemezler ve tarîk-ı Hak'tan kaçarlar. Bunlar o yarasa kuşlarına benzer ki, güneş gibi olan insân-ı kâmilin ve onların yıldızları olan sâliklerin nûrundan gözleri kamaşır.

184. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Ey hidayet sultanının ruhunun parlaklığı, gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

184. Ey Hakk'ın nuru olan Hüsameddin! Ey hidayet sultanının ruhunun parlaklığı, gel!

"Sıkāl", kılıcı ve aynayı parlatmak demektir (Sarrâh). Letâifü'l-lüga'da "kitâb" vezninde, "saykal" anlamında gösterilmiştir. Değerli şârihlerden bazıları "sıkāl"ın ism-i masdar olduğunu söylemişlerdir. "Kılıç ve aynaya cila verecek âlet"tir. "Hidayet sultanının kılıcını parlatan âletsin"; ve bu durumda "Sultân-ı hüdâ"dan maksat, halkı bu Mesnevî-i Şerîf ile hidayet yoluna davet eden Hz. Pîr efendimizin mübarek zâtı olur. Bazı nüshalarda "ruh" ile "sultan" arasında atıf vâvı vardır. Bu durumda sıkāl, "ruh" ile "sultânü'l-hüdâ" olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin sıfatı olur.

“Sıkāl, kılıcı ve aynayı parlatmak demektir (Sarrâh). Letâifü'l-lüga'da "kitâb" vezninde, "saykal" ma'nâsında gösterilmiştir. Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "sıkāl" ism-i masdardır, demişlerdir. "Kılıç va aynaya cilâ verecek âlet"tir. "Hidâyet sultanının kılıcını parlatan âletsin"; ve bu sûrette "Sultân-ı hüdâ"dan maksad halkı bu Mesnevî-i Şerîf ile tarîk-ı hidâyete da'vet eden Hz. Pîr efendimizin zât-ı şerîfi olur. Ba'zı nüshalarda "rûh" ile "sultân" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette sıkāl, "rûh" ile “sultânü'l-hüdâ" Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin sıfatı olur.

185. Mesnevî ye açılmış mer'â ver, onun emsalinin sûretine rûh ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

185. Mesnevî'ye açılmış otlak ver, onun misallerinin suretine ruh ver!

"Mesrah", otlak ve mera demektir. "Meşruh" ise keşfedilmiş, açıklanmış ve genişletilmiş anlamına gelir. Yani, bu Mesnevî'yi benim ruhumdan cezbettiğin manalar ile genişletilmiş ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) otlağı yap! O Mesnevî'min misallerinin suretine can ver!

“Mesrah”, mer'â ve otlak; “meşrûh”, keşfolunmuş ve beyân olunmuş ve genişletilmiş demektir. Ya'ni, bu Mesnevîyi benim rûhumdan cezbettiğin ma'nâlar ile genişletilmiş ulûm-i ledünniyye mer'âsı yap! O Mesnevîmin mesellerinin sûretine cân ver!

186. Tâ ki, onun kelimeleri hep akıl ve cân olsunlar. Cân huldistânına uçucu olsunlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

186. Tâ ki, onun kelimeleri hep akıl ve can olsunlar. Can cennetine uçucu olsunlar!

"Huld", daim ve baki olmak, "huldistân" ise beka âlemi demektir. Yani, tâ ki, o Mesnevî'nin kelimeleri okuyanların ve dinleyenlerin gözünde baştan başa akıl ve can olsunlar. Daim ve baki olan can âlemine uçucu olsunlar!

"Huld", dâim ve bâkî olmak, "huldistân" âlem-i bekā demektir. Ya'ni, tâ ki, o Mesnevî'nin kelimeleri okuyanların ve dinleyenlerin nazarlarında baştan başa akıl ve cân olsunlar. Dâim ve bâkî olan cân âlemine uçucu olsunlar!

187. Yine senin sa'yin ile ervâhdan geldiler. Kelime tuzağı tarafına cem' edilmiş oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

187. Yine senin çabanla ruhlar âleminden geldiler. Kelime tuzağı tarafına toplanmış oldular.

"İstihkān", "hakn" kelimesinden türemiştir; ve "hakn", sütü tulum içine koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine eklemek demektir. Şerefli beyitte kelimeler "tulum"a ve kelimelere ait anlamlar da "süt"e benzetilmiştir. Yani, bu Şerefli Mesnevî'nin süt gibi latif olan anlamları, ruhlar ve anlamlar âleminden yine senin çabanla geldiler. Tulum mesabesinde (derecesinde) olan kelime tuzağı tarafına toplanmış oldular.

"İstihkān", "hakn"dan müştaktır; ve "hakn", sütü tuluma koyup cem' etmek ve sağıldıkça üzerine koymak demektir. Beyt-i şerîfte kelimeler "tulum"a ve kelimelere taalluk eden ma'nâlar da "süt"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîf'in süt gibi latîf olan ma'nâları, âlem-i ervâh ve ma'nâdan yine senin sa'yin ile geldiler. Tulum mesâbesinde olan kelime tuzağı tarafına cem' edilmiş oldular.

188. Senin ömrün cihanda Hazır [Hızır] gibi cân artırıcı ve el tutucu ve dâim olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

188. Senin ömrün dünyada Hızır gibi can artırıcı, el tutucu ve sürekli olsun.

Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmi hazretleri Hızır hakkında şöyle buyururlar:

"Fetâvâ-yı Sûfiyye kitabının I. Bölümünün 5. Faslında belirtilmiştir ki: Hızır (a.s.)ın ismi Belyâ bin Melkân'dır. "Hızır" denilmesinin sebebi şudur ki: Bir miktar toplanmış kuru ot üzerine oturdu. O otlar yeşillendi. Ebû Hureyre hazretlerinden merfûan rivâyet olunan hadis-i şerîfte buyurulur ki: اينما يصلى يخضر ماحوله yani "Nerede namaz kılsa etrafında olan şeyler yeşillenir." Ve İkrime hazretlerinden naklolunan hadis-i şerifte اينما يصلى yerine اينما يذهب 'dir: Yani "Nereye giderse etrafında olan şey yeşillenir" demektir. Buna göre "Hızır" lafzı onun lakabıdır ve "Hızır" lafzında üç söyleyiş vardır: Biri "Hazır" diğeri "Hızr" diğeri de "Hazr"dır. Mûsâ (a.s.)ın arkadaşıdır."

Bu şerefli beyitte kelimenin "Hazır" şekli zikredilmiş ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin şerefli ömürleri Hızır gibi uzun olmasına ve mana âleminde ve ruhanîlikte can artırıcı ve acizlerin ellerinden tutup Hakk'a ulaştırıcı ve can artırıcılıkta ve el tutuculukta cismaniyet âleminden çıktıktan sonra da sürekli olmasına dua buyurulmuştur. Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz Cenâb-ı Pîr'den sonra on iki sene irşat makamında bulunmuştur. "Huld", sürekli ve kalıcı olmak, "huldistân" beka âlemi demektir. Yani, ta ki, o Mesnevî'nin kelimeleri okuyanların ve dinleyenlerin gözlerinde baştan başa akıl ve can olsunlar. Sürekli ve kalıcı olan can âlemine uçucu olsunlar!

Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmi' hazretleri Hızır hakkında şöyle buyururlar:

"Fetâvâ-yı Sûfiyye kitabının I. Bâbının 5. Faslında mezkûrdür ki: Hızır (a.s.)ın ismi Belyâ bin Melkân'dır. "Hızır" denilmesinin sebebi budur ki: Bir mikdâr toplanmış kuru ot üzerine oturdu. O otlar yeşillendi. Ebû Hureyre hazretlerinden merfûan rivâyet olunan hadis-i şerîfte buyurulur ki: اينما يصلى يخضر ماحوله ya'ni "Nerede namaz kılsa etrafında olan şeyler yeşillenir." Ve İkrime hazretlerinden naklolunan hadis-i şerifte اينما يصلى yerine اينما يذهب 'dir: Ya'ni "Nereye giderse etrafında olan şey yeşillenir" demektir. Binâenaleyh "Hızır" lafzı onun lakabıdır ve "Hızır" lafzında üç lügat vardır: Biri "Hazır" diğeri "Hızr" diğeri de "Hazr"dır. Mûsâ (a.s.)ın musâhibidir."

Bu beyt-i şerîfte lügatin "Hazır" şekli zikredilmiş ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ömr-i şerîfleri Hızır gibi uzun olmasına ve âlem-i ma'nâda ve rûhâniyette cân artırıcı ve âcizlerin ellerinden tutup Hakk'a îsâl edici ve cân artırıcılıkta ve el tutuculukta cismâniyet âleminden çıktıktan sonra da dâim olmasına duâ buyurulmuştur. Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz Cenâb-ı Pîr'den sonra on iki sene makām-ı irşâdda bulunmuştur. "Huld", dâim ve bâkî olmak, "huldistân" âlem-i bekā demektir. Ya'ni, tâ ki, o Mesnevî'nin kelimeleri okuyanların ve dinleyenlerin nazarlarında baştan başa akıl ve cân olsunlar. Dâim ve bâkî olan cân âlemine uçucu olsunlar!

187. Yine senin sa'yin ile ervâhdan geldiler. Kelime tuzağı tarafına cem' edilmiş oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

187. Yine senin çabanla ruhlar âleminden geldiler. Kelime tuzağı tarafına toplanmış oldular.

"İstihkân", "hakn" kelimesinden türemiştir; ve "hakn", sütü tulum içine koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine eklemek demektir. Şerefli beyitte kelimeler "tulum"a ve kelimelere ait anlamlar da "süt"e benzetilmiştir. Yani, bu Şerefli Mesnevî'nin süt gibi latif olan anlamları, ruhlar ve anlamlar âleminden yine senin çabanla geldiler. Tulum hükmünde olan kelime tuzağı tarafına toplanmış oldular.

"İstihkān", "hakn"dan müştaktır; ve "hakn", sütü tuluma koyup cem' etmek ve sağıldıkça üzerine koymak demektir. Beyt-i şerîfte kelimeler "tulum"a ve kelimelere taalluk eden ma'nâlar da "süt"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîf 'in süt gibi latîf olan ma'nâları, âlem-i ervâh ve ma'nâdan yine senin sa'yin ile geldiler. Tulum mesâbesinde olan kelime tuzağı tarafına cem' edilmiş oldular.

188. Senin ömrün cihanda Hazır [Hızır] gibi cân artırıcı ve el tutucu ve dâim olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

188. Senin ömrün dünyada Hızır gibi can artırıcı ve el tutucu ve sürekli olsun.

Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmi' hazretleri Hızır hakkında şöyle buyururlar:

"Fetâvâ-yı Sûfiyye kitabının Birinci Bâbının Beşinci Faslında zikredilmiştir ki: Hızır (a.s.)ın ismi Belyâ bin Melkân'dır. "Hızır" denilmesinin sebebi budur ki: Bir miktar toplanmış kuru ot üzerine oturdu. O otlar yeşillendi. Ebû Hureyre hazretlerinden merfûan (Peygamber'e isnat edilerek) rivayet olunan hadis-i şerifte buyurulur ki: اينما يصلى يخضر ماحوله yani "Nerede namaz kılsa etrafında olan şeyler yeşillenir." Ve İkrime hazretlerinden naklolunan hadis-i şerifte اينما يصلى yerine اينما يذهب 'dir: Yani "Nereye giderse etrafında olan şey yeşillenir" demektir. Buna göre "Hızır" lafzı onun lakabıdır ve "Hızır" lafzında üç lügat vardır: Biri "Hazır" diğeri "Hızr" diğeri de "Hazr"dır. Mûsâ (a.s.)ın arkadaşıdır." Bu şerefli beyitte lügatin "Hazır" şekli zikredilmiş ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin şerefli ömrü Hızır gibi uzun olmasına ve maneviyat ve ruhanîlik âleminde can artırıcı ve âcizlerin ellerinden tutup Hakk'a ulaştırıcı ve can artırıcılıkta ve el tutuculukta cismaniyet âleminden çıktıktan sonra da sürekli olmasına dua buyurulmuştur. Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz Cenâb-ı Pîr'den sonra on iki sene irşat makamında bulunmuştur.

Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmi' hazretleri Hızır hakkında şöyle buyururlar:

"Fetâvâ-yı Sûfiyye kitabının I. Bâbının 5. Faslında mezkûrdür ki: Hızır (a.s.)ın ismi Belyâ bin Melkân'dır. "Hızır" denilmesinin sebebi budur ki: Bir mikdâr toplanmış kuru ot üzerine oturdu. O otlar yeşillendi. Ebû Hureyre hazretlerinden merfûan rivâyet olunan hadis-i şerîfte buyurulur ki: اينما يصلى يخضر ماحوله ya'ni "Nerede namaz kılsa etrafında olan şeyler yeşillenir." Ve İkrime hazretlerinden naklolunan hadis-i şerifte اينما يصلى yerine اينما يذهب 'dir: Ya'ni "Nereye giderse etrafında olan şey yeşillenir" demektir. Binâenaleyh "Hızır" lafzı onun lakabıdır ve "Hızır" lafzında üç lügat vardır: Biri "Hazır" diğeri "Hızr" diğeri de "Hazr"dır. Mûsâ (a.s.)ın musâhibidir." Bu beyt-i şerîfte lügatin "Hazır" şekli zikredilmiş ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ömr-i şerîfleri Hızır gibi uzun olmasına ve âlem-i ma'nâda ve rûhâniyette cân artırıcı ve âcizlerin ellerinden tutup Hakk'a îsâl edici ve cân artırıcılıkta ve el tutuculukta cismâniyet âleminden çıktıktan sonra da dâim olmasına duâ buyurulmuştur. Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz Cenâb-ı Pîr'den sonra on iki sene makām-ı irşâdda bulunmuştur.

189. Hızır ve İlyas gibi cihanda kalasın! Tâ ki, yeryüzü senin lutfundan gökyüzü olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

189. Hızır ve İlyas gibi dünyada kalasın! Tâ ki, yeryüzü senin lütfundan gökyüzü olsun!

İlyas (a.s.) Ba'lbek köyüne gönderilen bir peygamberin adıdır. Cenâb-ı İlyas, ruhanî mizacı sebebiyle melekî suretlerin mizacına ve cismanî mizacı sebebiyle de beşerî suretlerin mizacına mensup olduğundan, ruhanî suret yönünden ruhanî suretler olan meleklerle ünsiyet ve sohbet etti; ve cismanî sureti yönünden de cismanî suretler olan insanlarla ortaklık ve karışım içinde oldu. Buna göre Hz. İlyas iki sureti bir araya getirmiş olup, biriyle diğerinden perdelenmeksizin iki âlem arasında berzahiyet (iki şey arasında engel veya geçiş noktası olma) ile ortaya çıktı. Nitekim ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyasî'de (İlyas bölümünde) zikredilmiştir.

Yani, ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Hızır ve İlyas (a.s.) gibi dünyada hem cismaniyetinle hem de ruhanîyetinle ruh artırıcı ve el tutucu olarak kalasın! Tâ ki, kesâfet âlemi (yoğunluk âlemi) olan cismaniyet zemini senin lütfundan ruhanîyet göğü olsun!

İlyas (a.s.) Ba'lbek karyesine ba's olunan bir peygamberin ismidir. Cenâb-ı İlyâs mizâc-ı rûhânîsi hasebiyle suver-i melekiyye mizâcına ve mizâc-ı cismânîsi hasebiyle de suver-i beşeriyye mizacına mensûb olduğundan sûret-i rûhâniyye cihetinden suver-i rûhâniyye olan melâike ile ünsiyet ve musâhabet etti; ve sûret-i cismâniyyesi cihetinden dahi suver-i cismâniyye olan insanlar ile iştirâk ve muhâlata etti. Binâenaleyh Hz. İlyas iki sûreti câmi' olup, biriyle diğerinden hicâba düşmeksizin iki âlem arasında berzahiyet ile zâhir oldu. Nitekim tasfili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 İlyâsî'de mezkûrdur.

Ya'ni, ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Hızır ve İlyas (a.s.) gibi cihânda hem cismâniyetin ve hem de rûhâniyetin ile rûh artırıcı ve el tutucu olarak kalasın! Tâ ki, âlem-i kesâfet olan cismâniyet zemîni senin lutfundan rûhâniyet göğü olsun!

190. Eğer kötü gözün tumturâkı olmasa idi, senin lutfundan yüzden bir cüz'ünü söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

190. Eğer kötü gözün gösterişi olmasa idi, senin lütfundan yüzde birini söylerdim.

"Tumturak", "ululuk" anlamına gelen "tum" ile, hoşluk sesi ve yankısı anlamına gelen "turak" kelimelerinden oluşmuş olup, gösteriş, süslenme ve debdebe demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "tumturak", nazar değdirici gözün etkisinden kinayedir. "Kötü göz"den kasıt, haset sebebiyle "nazar değmek" dediğimiz kötü hâldir. Bu nazarın etkisi hakkındaki açıklamalar, beşinci cildin 506 numaralı beytinden itibaren geçmiştir. Yani, nazar değdirici olan kötü gözün etkisi olmasa idi, senin bu Mesnevî-i Şerîf'i benim ruhumdan çekme hususundaki lütfunun yüz parçasından bir parçasını olsun söylerdim.

"Tum-turâk" "ulüvv" ma'nâsına olan "tum" ile, hoşluk sıytı ve âvâzesi ma'nâsına olan "turâk" kelimelerinden mürekkeb olup hod-nümâlık ve tecemmül ve kerr u ferr demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "tum-turâk" nazar değdirici gözün te'sîrinden kinâyedir. "Kötü göz"den murâd, hased sebebiyle "nazar değmek" dediğimiz fenâ haldir. Bu nazarın te'sîri hakkındaki beyânât V. cildin 506 numaralı beytinden i'tibâren geçmiştir. Ya'ni, nazar değdirici olan kötü gözün te'sîri olmasa idi, senin bu Mesnevî-i Şerîfi benim rûhumdan çekmek husûsundaki lutfunun yüz cüz'ünden bir cüz'ünü olsun söylerdim.

191. Fakat zehr-ab efsunlu olan kötü gözden rûh eskitici darbeler yemişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

191. Fakat zehirli su efsunlu olan kötü gözden ruhu eskiten darbeler yemişim.

"Zehr-ab", "zehir" ve "âb" kelimeleri arasındaki bağlama edatının düşürülmesiyle yapılmış birleşik sıfattır. Yani, efsunu zehirli su olan kötü gözden cismanî ruhu bozup eskiten ve hasta eden darbeler yemişim. Bu sebeple bu dar-

"Zehr-ab", "zehir" ve "âb" kelimeleri arasındaki vâv-ı âtıfenin iskātıyla yapılmış vasf-ı terkîbîdir. Ya'ni, efsûnu zehirli su olan kötü gözden rûh-ı cismânîyi bozup eskitici ve hasta edici darbeler yemişim. Binâenaleyh bu dar-

189. Hızır ve İlyas gibi cihanda kalasın! Tâ ki, yeryüzü senin lutfundan gökyüzü olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

189. Hızır ve İlyas gibi dünyada kalasın! Tâ ki, yeryüzü senin lütfundan gökyüzü olsun!

İlyas (a.s.) Ba'lbek köyüne gönderilen bir peygamberin adıdır. Cenâb-ı İlyas, ruhanî mizacı sebebiyle melekî suretlerin mizacına ve cismanî mizacı sebebiyle de beşerî suretlerin mizacına mensup olduğundan, ruhanî suret yönünden ruhanî suretler olan meleklerle ünsiyet ve sohbet etti; ve cismanî sureti yönünden de cismanî suretler olan insanlarla ortaklık ve karışım içinde oldu. Buna göre Hz. İlyas iki sureti bir araya getirmiş olup, biriyle diğerinden perdelenmeksizin iki âlem arasında berzahiyet (iki şey arasında engel veya geçiş noktası olma) ile ortaya çıktı. Nitekim ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyasî'de (İlyas bölümünde) zikredilmiştir.

Yani, ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Hızır ve İlyas (a.s.) gibi dünyada hem cismaniyetinle hem de ruhanîyetinle ruh artırıcı ve el tutucu olarak kalasın! Tâ ki, kesâfet âlemi (yoğunluk âlemi) olan cismaniyet zemini senin lütfundan ruhanîyet göğü olsun!

İlyas (a.s.) Ba'lbek karyesine ba's olunan bir peygamberin ismidir. Cenâb-ı İlyâs mizâc-ı rûhânîsi hasebiyle suver-i melekiyye mizâcına ve mizâc-ı cismânîsi hasebiyle de suver-i beşeriyye mizacına mensûb olduğundan sûret-i rûhâniyye cihetinden suver-i rûhâniyye olan melâike ile ünsiyet ve musâhabet etti; ve sûret-i cismâniyyesi cihetinden dahi suver-i cismâniyye olan insanlar ile iştirâk ve muhâlata etti. Binâenaleyh Hz. İlyas iki sûreti câmi' olup, biriyle diğerinden hicâba düşmeksizin iki âlem arasında berzahiyet ile zâhir oldu. Nitekim tasfili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 İlyâsî'de mezkûrdur.

Ya'ni, ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Hızır ve İlyas (a.s.) gibi cihânda hem cismâniyetin ve hem de rûhâniyetin ile rûh artırıcı ve el tutucu olarak kalasın! Tâ ki, âlem-i kesâfet olan cismâniyet zemîni senin lutfundan rûhâniyet göğü olsun!

190. Eğer kötü gözün tumturâkı olmasa idi, senin lutfundan yüzden bir cüz'ünü söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

190. Eğer kötü gözün gösterişi olmasa idi, senin lütfundan yüzde birini söylerdim.

"Tumturak", "yücelik" anlamına gelen "tum" ile, hoş ses ve ahenk anlamına gelen "turak" kelimelerinden oluşmuş olup, gösteriş, süslenme ve debdebe demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "tumturak", nazar değdirici gözün etkisinden kinayedir. "Kötü göz"den maksat, haset sebebiyle "nazar değmek" dediğimiz kötü hâldir. Bu nazarın etkisi hakkındaki açıklamalar, beşinci cildin 506 numaralı beytinden itibaren geçmiştir.

Yani, nazar değdirici olan kötü gözün etkisi olmasa idi, senin bu Mesnevî-i Şerîf'i benim ruhumdan çekmek hususundaki lütfunun yüz parçasından bir parçasını olsun söylerdim.

"Tum-turâk" "ulüvv" ma'nâsına olan "tum" ile, hoşluk sıytı ve âvâzesi ma'nâsına olan "turâk" kelimelerinden mürekkeb olup hod-nümâlık ve tecemmül ve kerr u ferr demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "tum-turâk" nazar değdirici gözün te'sîrinden kinâyedir. "Kötü göz"den murâd, hased sebebiyle "nazar değmek" dediğimiz fenâ haldir. Bu nazarın te'sîri hakkındaki beyânât V. cildin 506 numaralı beytinden i'tibâren geçmiştir.

Ya'ni, nazar değdirici olan kötü gözün te'sîri olmasa idi, senin bu Mesnevî-i Şerîfi benim rûhumdan çekmek husûsundaki lutfunun yüz cüz'ünden bir cüz'ünü olsun söylerdim.

191. Fakat zehr-ab efsunlu olan kötü gözden rûh eskitici darbeler yemişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

191. Fakat zehirli su efsunlu olan kötü gözden ruhu eskiten darbeler yemişim.

"Zehr-ab", "zehir" ve "âb" kelimeleri arasındaki atıf vavının düşürülmesiyle yapılmış birleşik bir sıfattır. Yani, efsunu zehirli su olan kötü gözden cismanî ruhu bozup eskiten ve hasta eden darbeler yemişim. Bu sebeple bu darbelerin senin hakkında da meydana gelmesini istemem. Çünkü kötü nazarın Peygamber'in bedenine de etkili olduğu V. cildin 506 numaralı beyitlerinden itibaren söylenmişti.

"Zehr-ab", "zehir" ve "âb" kelimeleri arasındaki vâv-ı âtıfenin iskātıyla yapılmış vasf-ı terkîbîdir. Ya'ni, efsûnu zehirli su olan kötü gözden rûh-ı cismânîyi bozup eskitici ve hasta edici darbeler yemişim. Binâenaleyh bu dar- belerin senin hakkında da vukū'unu istemem. Zîrâ kötü nazarın cism-i Peygamberî'ye de müessir olduğu V. cildin 506 numaralı beytlerinden i'tibâren söylenilmiş idi.

192. Başkalarının halinin zikri işaretinden gayrı ile senin halinin şerhini beyana getireyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

192. Başkalarının hâlinin zikri işaretinden başka bir yolla senin hâlinin açıklamasını beyan edeyim.

Senin şerefli zâtına hasetçilerin nazar değmesi korkusundan dolayı, senin hâlinin açıklamasını ancak başkalarının hâlini zikretmek suretiyle işaretle beyan ederim.

Senin zât-ı şerîfine hasedçilerin nazar değmek korkusundan senin hâlinin şerhini ancak başkalarının hâlini zikretmek sûretiyle işaretle beyân ederim.

193. Bu bahâne dahi kalbe mensub olan destandandır ki, ondan gönül ayakları bir çamur içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

193. Bu bahane de kalbe ait olan hilelerdendir ki, ondan gönül ayakları bir çamur içindedir.

"Destan", burada "hile" demektir. "Bahane", özür anlamındadır. Yani ben bu nazar değme korkusundan dolayı senin hâlini başkalarının hâli içinde işaretle söyleme özrü de kalbe ait hallere mensup hile ve tedbir cinsindendir ki, bu hile ve tedbirden gönül ayakları böyle bir özür ve bahane çamuru içinde saplanıp kalmıştır. Çünkü kalbe ait haller de Hak'tandır.

“Destân”, burada “hîle” demektir. “Bahâne”, özür ma'nâsınadır. Ya'ni ben bu nazar değmek korkusundan dolayı senin hâlini başkalarının hâli içinde işaretle söylemek özrü dahi ahvâl-i kalbiyyeye mensûb hîle ve tedbîr cinsindendir ki, bu hîle ve tedbîrden gönül ayakları böyle bir özür ve bahâne çamuru içinde saplanıp kalmıştır. Zîrâ ahvâl-i kalbiyye dahi Hak'tandır.

194. Yüz gönül ve cân Sâni'in âşığı olmuş. Kötü göz yâ kötü kulak mâni' olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

194. Yüz gönül ve can, Sanatkâr'ın âşığı olmuş. Kötü göz ya da kötü kulak engel olmuştur.

"Sanatkâr"dan kasıt, gerçek Sanatkâr olan Hak'tır. Yani, birçok gönül ve can, gerçek Sanatkâr olan Hakk'ın âşığıdır. Böyleyken peygamberler kavimleri o gerçek Sanatkâr'ın bilgisine ve birliğine davet ettikleri zaman, o kavimlerin ileri gelenleri kıskançlıklarından dolayı o peygamberlere kötü gözle baktılar ve onların davetini yalanlamak için türlü türlü hileler yaptılar. Halkın sıradan fertlerinin kötü kulakları da o davetleri kabule engel oldu.

“Sâni”den murâd, Sâni'-i hakîkî olan Hak'tır. Ya'ni, birçok gönül ve cân Sâni'-i hakîkî olan Hakk'ın âşığıdır. Böyle iken peygamberler akvâmı o Sâni'-i hakîkînin ma'rifetine ve tevhîdine da'vet ettikleri vakit, o kavimlerin ekâbiri hasedlerinden dolayı o peygamberlere fenâ göz ile baktılar ve onların da'vetini tekzîb için türlü türlü tezvîrât yaptılar. Ahâd-i nâsın kötü kulakları dahi o da'vetleri kabûle mâni' oldu.

195. Biri de Resûl'ün amcası olan Ebû Tâlib'dir ki, Arablar'ın şen'ası ona korkunç göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

195. Biri de Resûl'ün amcası olan Ebû Tâlib'dir ki, Arapların çirkin görmesi ona korkunç göründü.

"Şen'a", çirkin saymak ve ayıplamak demektir. "Şün'a" kötü söylemek demektir. Bu beyitte her iki anlam da uygundur. Yani, kötü kulağın engel olması, bu tür şeylerin senin hakkında da meydana gelmesini istemem. Çünkü kötü bakışın Peygamber'in bedenine de etki ettiği, beşinci cildin 506 numaralı beyitlerinden itibaren söylenmişti.

“Şen'a”, çirkin addetmek ve ta'yîb etmek. “Şün'a” kötü söylemek. Beyt-i şerîfte her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, kötü kulağın mâni' olması nu- belerin senin hakkında da vukū'unu istemem. Zîrâ kötü nazarın cism-i Peygamberî'ye de müessir olduğu V. cildin 506 numaralı beytlerinden i'tibâren söylenilmiş idi.

192. Başkalarının halinin zikri işaretinden gayrı ile senin halinin şerhini beyana getireyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

192. Başkalarının hâlinin zikri işaretinden başka bir yolla senin hâlinin açıklamasını beyan edeyim.

Senin şerefli zâtına hasetçilerin nazar değmesi korkusundan dolayı, senin hâlinin açıklamasını ancak başkalarının hâlini zikretmek suretiyle işaretle beyan ederim.

Senin zât-ı şerîfine hasedçilerin nazar değmek korkusundan senin hâlinin şerhini ancak başkalarının hâlini zikretmek sûretiyle işaretle beyân ederim.

193. Bu bahâne dahi kalbe mensub olan destandandır ki, ondan gönül ayakları bir çamur içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

193. Bu bahane dahi kalbe ait olan hilelerdendir ki, ondan gönül ayakları bir çamur içindedir.

"Destan", burada "hile" demektir. "Bahane", özür anlamındadır. Yani ben bu nazar değme korkusundan dolayı senin hâlini başkalarının hâli içinde işaretle söyleme özrü dahi kalbe ait hallere mensup hile ve tedbir cinsindendir ki, bu hile ve tedbirden gönül ayakları böyle bir özür ve bahane çamuru içinde saplanıp kalmıştır. Çünkü kalbe ait haller dahi Hak'tandır.

"Destân", burada "hîle" demektir. "Bahâne", özür ma'nâsınadır. Ya'ni ben bu nazar değmek korkusundan dolayı senin hâlini başkalarının hâli içinde işaretle söylemek özrü dahi ahvâl-i kalbiyyeye mensûb hîle ve tedbîr cinsindendir ki, bu hîle ve tedbîrden gönül ayakları böyle bir özür ve bahâne çamuru içinde saplanıp kalmıştır. Zîrâ ahvâl-i kalbiyye dahi Hak'tandır.

194. Yüz gönül ve cân Sâni'in âşığı olmuş. Kötü göz yâ kötü kulak mâni' olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

194. Yüz gönül ve cân, Sanatkâr'ın âşığı olmuş. Kötü göz ya da kötü kulak engel olmuştur.

"Sanatkâr"dan kasıt, gerçek Sanatkâr olan Hak'tır. Yani, birçok gönül ve cân, gerçek Sanatkâr olan Hakk'ın âşığıdır. Böyleyken peygamberler kavimlerini o gerçek Sanatkâr'ın bilgisine ve birliğine davet ettikleri zaman, o kavimlerin ileri gelenleri kıskançlıklarından dolayı o peygamberlere kötü gözle baktılar ve onların davetini yalanlamak için türlü türlü hileler yaptılar. Halktan kişilerin kötü kulakları dahi o davetleri kabule engel oldu.

"Sâni"den murâd, Sâni'-i hakîkî olan Hak'tır. Ya'ni, birçok gönül ve cân Sâni'-i hakîkî olan Hakk'ın âşığıdır. Böyle iken peygamberler akvâmı o Sâni'-i hakîkînin ma'rifetine ve tevhîdine da'vet ettikleri vakit, o kavimlerin ekâbiri hasedlerinden dolayı o peygamberlere fenâ göz ile baktılar ve onların da'vetini tekzîb için türlü türlü tezvîrât yaptılar. Ahâd-i nâsın kötü kulakları dahi o da'vetleri kabûle mâni' oldu.

195. Biri de Resûl'ün amcası olan Ebû Tâlib'dir ki, Arablar'ın şen'ası ona korkunç göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

195. Biri de Resûl'ün amcası olan Ebû Tâlib'dir ki, Arapların çirkin görmesi ona korkunç göründü.

"Şen'a", çirkin saymak ve ayıplamak demektir. "Şün'a" ise kötü söz söylemek demektir. Bu şerefli beyitte her iki anlam da uygundur. Yani, kötü kulağın engel olması örneğinden biri de Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcası ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) hazretlerinin babası olan Ebû Talib'dir ki, Peygamberimiz onu gerçek Sanatkâr'ın (Allah'ın) birliğine davet ettiği zaman, Arapların kınaması, ayıplaması ve hakkında kötü söz söylemeleri ona korkunç göründü.

"Şen'a", çirkin addetmek ve ta'yîb etmek. "Şün'a" kötü söylemek. Beyt-i şerîfte her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, kötü kulağın mâni' olması nu- mûnesinden birisi dahi Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcası ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) hazretlerinin pederi olan Ebû Talib'dir ki, cenâb-ı Peygamber onu Sâni'-i hakîkînin tevhîdine da'vet ettiği vakit, Arablar'ın ta'n ve teşnî'i ve hakkında kötü söz söylemeleri ona korkunç göründü.

196. Dedi ki: Arab bana derler ki: "Kendi çocuğundan dolayı o mu'temed olan dîni döndürdü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

196. Dedi ki: Araplar bana derler ki: "Kendi çocuğundan dolayı o güvenilir dini değiştirdi!"

Ebû Tâlib dedi ki: "Arap kavmi, kendi büyütüp yetiştirdiği bir çocuğa uydu da milletin güvendiği dini değiştirdi!" diyerek bana neler söylerler ve beni ne kadar ayıplarlar. Ben ise onların bu kötü kınama ve ayıplamalarından son derece utanırım."

Ebû Tâlib dedi ki: "Arab kavmi kendi terbiye edip büyüttüğü bir çocuğa uydu da milletin mu'temedi olan dîni döndürdü!" diyerek bana neler söylerler ve beni ne derece ta'yîb ederler. Ben ise onların bu kötü ta'n ve teşnî'lerinden son derece arlanırım."

197. Ona dedi: "Ey amca! Sen bir şehadet söyle, tâ ki, senin için Hak ile husûmet edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

197. Ona dedi: "Ey amca! Sen bir şehadet söyle ki, senin için Hak ile husûmet edeyim!"

"Husûmet", çekişme ve mücadele anlamındadır. Şefaatte ısrarcı olmaktan kinayedir. Bazı nüshalarda husûmet yerine "şefaat" geçmiştir. Yani, Yüce Peygamber: "Ey amca! Sen bir kere olsun kelime-i şehadet olan "Lâ ilahe illallâh Muhammedün resûlullâh" de ki, yarın kıyamet gününde ben senin için ilahi huzurda şefaatte ısrarcı olayım ve sana şefaat edeyim!" buyurdu.

"Husûmet”, nizâ' ve cidâl ma'nâsınadır. Şefâatta musır olmaktan kinâyedir. Ba'zı nüshalarda husûmet yerine "şefâat" vâki' olmuştur. Ya'ni, Resûl-i Ekrem: "Ey amca! Sen bir kerre olsun kelime-i şehadet olan "Lâ ilahe illallâh Muhammedün resûlullâh" de; tâ ki, yarın rûz-i cezâda ben senin için huzûr-ı ilâhîde şefâata musır olayım ve sana şefâat edeyim!" buyurdu.

198. Dedi: "Fakat kulaktan fâş olur. İkiyi geçen her bir sır şayi' oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

198. Dedi: "Fakat kulaktan yayılır. İkiyi geçen her bir sır yayıldı."

Ebû Talib, bu peygamberlik teklifi üzerine dedi: "Eğer senin teklifini kabul edip kelime-i şehadet getirsem, kulaktan kulağa etrafa yayılır. Çünkü iki dudak veya iki kişi arasından geçen sır ve gizli şey herkes tarafından duyulur."

Ebû Talib bu teklîf-i nebevî üzerine dedi: "Eğer senin teklifini kabûl edip kelime-i şehadet getirsem kulaktan kulağa etrâfa yayılır. Zîrâ iki dudak veyâ iki kimse arasından geçen sır ve gizli şey herkes tarafından duyulur."

199. "Ben bu Arab'ın dilinde kalırım. Bu sebebden dolayı onların indinde hakîr olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

199. "Ben bu Arap'ın dilinde kalırım. Bu sebeple onların yanında hor görülürüm."

"Benim sana iman ettiğim etrafa yayılınca ben bu Arap kavminin diline düşerim. Beni kötülemeye başlarlar. Bu sebeple ben onların yanında sana imanım sebebiyle hor ve aşağılık olurum." Bilinmeli ki, Mekke'nin ileri gelenlerinden biri de Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcası ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) hazretlerinin babası olan Ebû Talib'dir ki, Peygamberimiz onu gerçek Sanatkâr'ın (Allah'ın) birliğine davet ettiği zaman, Arapların kınaması, ayıplaması ve hakkında kötü söz söylemeleri ona korkunç göründü.

"Benim sana îmân ettiğim etrâfa yayılınca ben bu Arab kavminin diline düşerim. Beni zemmetmeye başlarlar. Binâenaleyh ben onların indinde sana îmânım sebebiyle hakîr ve zelîl olurum." Ma'lumdur ki, Ebû Tâlib, Mek- mûnesinden birisi dahi Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcası ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) hazretlerinin pederi olan Ebû Talib'dir ki, cenâb-ı Peygamber onu Sâni'-i hakîkînin tevhîdine da'vet ettiği vakit, Arablar'ın ta'n ve teşnî'i ve hakkında kötü söz söylemeleri ona korkunç göründü.

196. Dedi ki: Arab bana derler ki: "Kendi çocuğundan dolayı o mu'temed olan dîni döndürdü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

196. Dedi ki: Araplar bana derler ki: "Kendi çocuğundan dolayı o güvenilir dini değiştirdi!"

Ebû Tâlib dedi ki: "Arap kavmi, kendi büyütüp yetiştirdiği bir çocuğa uydu da milletin güvendiği dini değiştirdi!" diyerek bana neler söylerler ve beni ne kadar ayıplarlar. Ben ise onların bu kötü kınama ve ayıplamalarından son derece utanırım."

Ebû Tâlib dedi ki: "Arab kavmi kendi terbiye edip büyüttüğü bir çocuğa uydu da milletin mu'temedi olan dîni döndürdü!" diyerek bana neler söyler- ler ve beni ne derece ta'yîb ederler. Ben ise onların bu kötü ta'n ve teşnî'le- rinden son derece arlanırım."

197. Ona dedi: "Ey amca! Sen bir şehadet söyle, tâ ki, senin için Hak ile hu- sûmet edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

197. Ona dedi: "Ey amca! Sen bir şehadet söyle ki, senin için Hak ile husûmet edeyim!"

"Husûmet", nizâ ve cidâl (çekişme ve mücadele) anlamındadır. Şefaatte ısrarcı olmaktan kinayedir. Bazı nüshalarda husûmet yerine "şefaat" geçmiştir. Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.): "Ey amca! Sen bir kere olsun kelime-i şehadet olan "Lâ ilahe illallâh Muhammedün resûlullâh" de ki, yarın ceza gününde ben senin için ilahi huzurda şefaatte ısrarcı olayım ve sana şefaat edeyim!" buyurdu.

"Husûmet”, nizâ' ve cidâl ma'nâsınadır. Şefâatta musır olmaktan kinâye- dir. Ba'zı nüshalarda husûmet yerine "şefâat" vâki' olmuştur. Ya'ni, Resûl-i Ekrem: "Ey amca! Sen bir kerre olsun kelime-i şehadet olan "Lâ ilahe illallâh Muhammedün resûlullâh" de; tâ ki, yarın rûz-i cezâda ben senin için huzûr-ı ilâhîde şefâata musır olayım ve sana şefâat edeyim!" buyurdu.

198. Dedi: "Fakat kulaktan fâş olur. İkiyi geçen her bir sır şayi' oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

198. Dedi: "Fakat kulaktan yayılır. İkiyi geçen her bir sır yayıldı."

Ebû Talib, bu peygamberlik teklifi üzerine dedi: "Eğer senin teklifini kabul edip kelime-i şehadet getirsem, kulaktan kulağa etrafa yayılır. Çünkü iki dudak veya iki kişi arasından geçen sır ve gizli şey herkes tarafından duyulur."

Ebû Talib bu teklîf-i nebevî üzerine dedi: "Eğer senin teklifini kabûl edip kelime-i şehadet getirsem kulaktan kulağa etrâfa yayılır. Zîrâ iki dudak veyâ iki kimse arasından geçen sır ve gizli şey herkes tarafından duyulur."

199. "Ben bu Arab'ın dilinde kalırım. Bu sebebden dolayı onların indinde hakîr olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

199. "Ben bu Arab'ın dilinde kalırım. Bu sebepten dolayı onların yanında hakir olurum."

"Benim sana iman ettiğim etrafa yayılınca ben bu Arap kavminin diline düşerim. Beni kötülemeye başlarlar. Bu sebeple ben onların yanında sana imanım sebebiyle hakir ve zelil olurum." Bilinmeli ki, Ebû Tâlib, Mekke eşrafından olup Peygamber'i sever ve müşriklerin saldırısına karşı korurdu. Resûl-i Ekrem hazretleri de onun imana gelmesi için çok çalışır ve ısrar ederdi. Sonunda إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحببت ولكنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) yani "Ey Resûlüm! Sen sevdiğin kimseye hidayet veremezsin, fakat Yüce Allah dilediği kimseye hidayet eder" ayet-i kerimesi nazil oldu.

"Benim sana îmân ettiğim etrâfa yayılınca ben bu Arab kavminin diline düşerim. Beni zemmetmeye başlarlar. Binâenaleyh ben onların indinde sa- na îmânım sebebiyle hakîr ve zelîl olurum." Ma'lumdur ki, Ebû Tâlib, Mek- ke eşrâfından olup cenâb-ı Peygamber'i sever ve müşriklerin tecavüzüne karşı himâye ederdi. Resûl-i Ekrem hazretleri de onun îmâna gelmesi için çok çalışır ve ısrar ederdi. Âkıbet إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحببت ولكنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) ya'ni "Ey resûlüm! Sen sevdiğin kimseye hidâyet-bahş olamazsın, fakat Allâh Teâlâ dilediği kimseye hidâyet eder" âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

200. Fakat ona lutf-ı ma-sebak olaydı, Hakk'ın cezbi ile beraber bu kötü gönüllülük ne vakit olurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

200. Fakat ona öncesiz lütuf olsaydı, Hakk'ın cezbi ile beraber bu kötü gönüllülük ne zaman olurdu!

Fakat eğer Ebû Tâlib'e öncesiz olarak Hakk'ın geçmiş ve kazâ edilmiş olan lütfu ve yardımı olsaydı, Yüce Allah'ın bu cezbi (ilahi çekim) ile beraber onda bu kötü gönüllülük ve ahmakların kınama ve ayıplamalarından ürkücülük olmazdı. Çünkü ilâhî ilimde mümin olduğu sabit olan kimsenin bu görünen âlemde mümin olmasına hiçbir engel olmaz.

Fakat eğer Ebû Tâlib'e ezelde Hakk'ın geçmiş ve kazâ edilmiş olan lutfu ve inâyeti olaydı, Hak Teâlâ'nın bu cezbi ile beraber onda bu kötü gönüllülük ve ahmakların ta'n ve teşnî'lerinden ürkücülük olmaz idi. Zîrâ ilm-i ilâhîde mü'min olduğu sâbit olan kimsenin bu âlem-i şehadette mü'min olmasına hiçbir mâni' olmaz.

201. Ey Huda! Habis olan ihtiyarların dûşahasından yardım isteyenlerin yardımcısısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

201. Ey Allah'ım! Kötü seçimlerin boyunduruğundan yardım isteyenlerin yardımcısısın.

"Gıyâs", yardım ve medet; "müstağîs", yardım isteyen demektir. "Dûşâha", suçluların boyunlarına geçirdikleri demirden ve ağaçtan yapılmış boyunduruk; ve vesvese ve tereddüt (Burhân). Burada her iki anlam da uygundur. Birinci anlama göre kalbe gelen birbirine zıt iki düşünce, suçluların boyunlarına geçirilen boyunduruğa benzetilmiştir. İkinci anlama göre de bir mesele hakkında kalbe gelen vesvese ve tereddüde işaret edilmiştir. İnsan bu iki farklı fikirden birini seçmek ve tercih etmek mecburiyetinde kalır. Eğer kötü tarafı seçerse bu seçim kötü ve fena; ve eğer iyi tarafı seçerse elbette bu seçim de iyi olur. Fakat insanın iyi gördüğü bazen kötü ve kötü gördüğü de iyi olur. Nitekim Bakara Suresi'nde buyurulur: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شيئًا وهو خير لكم وعسى أَنْ تُحِبُّوا شيئًا وهو شر لكم والله يعلم وأنتم لا تعلمون (Bakara, 2/216) yani "Olabilir ki, sizin hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; ve olabilir ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerlidir. Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz" buyurulur. İşte bu sebeple bu şerefli beyitte kötü ve fena olan seçimler ve tercihlerden dolayı Hz. Pîr, Hakk yolcularına Allah'tan yardım istemeyi öğretir. ke eşrafından olup cenab-ı Peygamber'i sever ve müşriklerin tecavüzüne karşı himaye ederdi. Resûl-i Ekrem hazretleri de onun imana gelmesi için çok çalışır ve ısrar ederdi. Sonunda إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) yani "Ey Resûlüm! Sen sevdiğin kimseye hidayet veremezsin, fakat Allah Teâlâ dilediği kimseye hidayet eder" ayet-i kerimesi nazil oldu.

"Gıyâs", yardım ve meded; "müstağîs", yardım isteyen demektir. "Dûşâha", mücrimlerin boyunlarına geçirdikleri demirden ve ağaçtan yapılmış boyunduruk; ve vesvese ve tereddüd (Burhân). Burada her iki ma'nâ dahi münâsibdir. Birinci ma'nâya göre kalbe vârid olan birbirine muhâlif iki düşünce, mücrimlerin boyunlarına geçirilen boyunduruğa teşbîh buyurulmuştur. İkinci ma'nâya göre de bir mes'ele hakkında kalbe vârid olan vesvese ve tereddüde işaret buyurulmuştur. İnsan bu iki muhtelif fikirden birini ihtiyâr ve intihâb etmek mecbûriyetinde kalır. Eğer fenâ tarafı ihtiyâr ederse bu ihtiyâr habîs ve fenâ; ve eğer iyi tarafı ihtiyâr ederse bittabi' bu ihtiyâr dahi iyi olur. Fakat insanın iyi gördüğü ba'zan fenâ ve fenâ gördüğü de iyi olur. Nitekim sûre-i Bakara'da buyurulur: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شيئًا وهو خير لكم وعسى أن تحبوا شيئًا وهو شر لكم والله يعلم وأنتم لا تعلمون (Bakara, 2/216) ya'ni “Câiz ki, sizin iğrendiğiniz şey sizin için hayırlı olsun; ve sevdiğiniz şey dahi câiz ki, sizin için şerli olsun. Allâh Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz" buyurulur. İşte bu sebebden dolayı bu beyt-i şerîfte habîs ve fenâ olan ihtiyârlar ve intihablardan dolayı Hz. Pîr sâliklere Hak'tan istimdâd etmeyi ta'lim buyururlar. ke eşrâfından olup cenâb-ı Peygamber'i sever ve müşriklerin tecavüzüne karşı himâye ederdi. Resûl-i Ekrem hazretleri de onun îmâna gelmesi için çok çalışır ve ısrar ederdi. Akibet إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحببت ولكنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) ya'ni "Ey resûlüm! Sen sevdiğin kimseye hidâyet-bahş olamazsın, fakat Allâh Teâlâ dilediği kimseye hidâyet eder" âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

200. Fakat ona lutf-ı ma-sebak olaydı, Hakk'ın cezbi ile beraber bu kötü gö- [199] nüllülük ne vakit olurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

200. Fakat ona geçmiş lütuf olsaydı, Hakk'ın cezbi ile beraber bu kötü gönüllülük ne zaman olurdu!

Fakat eğer Ebû Tâlib'e öncesiz olarak Hakk'ın geçmiş ve kazâ edilmiş olan lütfu ve yardımı olsaydı, Yüce Allah'ın bu cezbi ile beraber onda bu kötü gönüllülük ve ahmakların kınamalarından ve ayıplamalarından ürkücülük olmazdı. Çünkü ilâhî ilimde mümin olduğu sabit olan kimsenin bu görünen âlemde mümin olmasına hiçbir engel olmaz.

Fakat eğer Ebû Tâlib'e ezelde Hakk'ın geçmiş ve kazâ edilmiş olan lutfu ve inâyeti olaydı, Hak Teâlâ'nın bu cezbi ile beraber onda bu kötü gönüllü- lük ve ahmakların ta'n ve teşnî'lerinden ürkücülük olmaz idi. Zîrâ ilm-i ilâhî- de mü'min olduğu sâbit olan kimsenin bu âlem-i şehadette mü'min olmasına hiçbir mâni' olmaz.

201. Ey Huda! Habis olan ihtiyarların dûşahasından yardım isteyenlerin yardımcısısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

201. Ey Allah'ım! Kötü seçimler yapan yaşlıların sıkıntısından yardım isteyenlerin yardımcısısın.

"Gıyâs", yardım ve medet; "müstağîs", yardım isteyen demektir. "Dûşâha", suçluların boyunlarına geçirdikleri demirden ve ağaçtan yapılmış boyunduruk; ve vesvese ve tereddüt (Burhan). Burada her iki anlam da uygundur. Birinci anlama göre kalbe gelen birbirine zıt iki düşünce, suçluların boyunlarına geçirilen boyunduruğa benzetilmiştir. İkinci anlama göre de bir mesele hakkında kalbe gelen vesvese ve tereddüde işaret edilmiştir. İnsan bu iki farklı fikirden birini seçmek ve tercih etmek zorunda kalır. Eğer kötü tarafı seçerse bu seçim kötü ve fenadır; ve eğer iyi tarafı seçerse elbette bu seçim de iyi olur. Fakat insanın iyi gördüğü bazen kötü ve kötü gördüğü de iyi olur. Nitekim Bakara Suresi'nde buyurulur: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شيئًا وهو خير لكم وعسى أن تحبوا شيئًا وهو شر لكم والله يعلم وأنتم لا تعلمون (Bakara, 2/216) yani "Olabilir ki, sizin hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; ve sevdiğiniz bir şey de olabilir ki, sizin için şerlidir. Yüce Allah bilir, siz bilmezsiniz" buyurulur. İşte bu sebeple bu şerefli beyitte kötü ve fena olan seçimler ve tercihlerden dolayı Hz. Pîr (Mevlânâ) Hakk Yolcularına Allah'tan yardım istemeyi öğretir.

"Gıyâs", yardım ve meded; "müstağîs", yardım isteyen demektir. "Dûşâ- ha", mücrimlerin boyunlarına geçirdikleri demirden ve ağaçtan yapılmış bo- yunduruk; ve vesvese ve tereddüd (Burhân). Burada her iki ma'nâ dahi mü- nâsibdir. Birinci ma'nâya göre kalbe vârid olan birbirine muhâlif iki düşünce, mücrimlerin boyunlarına geçirilen boyunduruğa teşbîh buyurulmuştur. İkin- ci ma'nâya göre de bir mes'ele hakkında kalbe vârid olan vesvese ve tered- düde işaret buyurulmuştur. İnsan bu iki muhtelif fikirden birini ihtiyâr ve in- tihâb etmek mecbûriyetinde kalır. Eğer fenâ tarafı ihtiyâr ederse bu ihtiyâr habîs ve fenâ; ve eğer iyi tarafı ihtiyâr ederse bittabi' bu ihtiyâr dahi iyi olur. Fakat insanın iyi gördüğü ba'zan fenâ ve fenâ gördüğü de iyi olur. Nitekim sûre-i Bakara'da buyurulur : وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شيئًا وهو خير لكم وعسى أن تحبوا شيئًا وهو شر لكم والله يعلم وأنتم لا تعلمون (Bakara, 2/216) ya'ni “Câiz ki, sizin iğrendiğiniz şey sizin için hayırlı olsun; ve sevdiğiniz şey dahi câiz ki, sizin için şerli ol- sun. Allâh Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz" buyurulur. İşte bu sebebden dolayı bu beyt-i şerîfte habîs ve fenâ olan ihtiyârlar ve intihablardan dolayı Hz. Pîr sâ- liklere Hak'tan istimdâd etmeyi ta'lim buyururlar.

202. Ben kalbin mekrinden ve hîlesinden öyle mat oldum ki, figāndan kaldım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

202. Ben kalbin tuzağından ve hilesinden öyle mat oldum ki, feryattan kaldım.

Ben kalbin tuzağı olan bu iki yüzlü hatıralarının imtihanından öyle mağlup ve aciz bir hâle geldim ki, feryat ve figan etmeye dahi gücüm kalmadı.

Ben kalbin mekri olan bu iki yüzlü hâtıralarının imtihanından öyle mağlûb ve aciz bir hâle geldim ki, feryâd ü figān etmeye dahi mecâlim kalmadı.

203. Ben kim olurum, felek yüz kâr u bâr ile bu kemînden dolayı ihtiyardan feryad etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

203. Ben kim olurum, felek yüz iş ve güç ile bu pusudan dolayı ihtiyarlıktan feryat etti!

"Kâr u bâr", iş, güç ve meşguliyet; "kemîn", pusu demektir ve iki düşünce içinde gizlenmiş olan "isabet"ten kinayedir. Yani, ben suç ve büyüklük bakımından kim oluyorum ki, felek çarkı bu kadar büyüklüğü ile birçok ilahi tedbirin memuru ve meşgulü olduğu hâlde, iki düşünce içinde gizlenmiş olan isabetten dolayı ihtiyarlık sahibi olmaktan feryat etti. "Men ki bâşem" ifadesiyle Mü'min Suresi'nde yer alan لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ من خَلْق النَّاس (Mü'min, 40/57) yani "Göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından daha büyüktür" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Ve şerefli beytin genelinde de Ahzab Suresi'nin sonunda yer alan إِنَّا عَرَضنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِة . الخ (Ahzab, 33/72) [yani "Biz emaneti teklif ettik de göklere, yere ilh..."] ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Nasıl ki gelecek ayette açıklanacaktır.

“Kâr u bâr”, iş, güç ve meşgüliyet; "kemîn", pusu demek olup iki fikir içinde gizlenmiş olan "isâbet"ten kinâyedir. Ya'ni, ben cürüm ve cesâmet i'tibâriyle kim oluyorum ki, çarh-ı felek bu kadar cesâmeti ile birçok tedbîrât-ı ilahiyyenin me'mûru ve meşgülü olduğu hâlde iki fikir içinde gizlenmiş olan isâbetten dolayı ihtiyâr sahibi olmaktan feryad etti. "Men ki bâşem” ta'bîriyle sûre-i Mü'min'de olan لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ من خَلْق النَّاس (Mü'min, 40/57) ya'ni "Göklerin ve yerin halkı nâsın halkından daha büyüktür" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ve beyt-i şerîfin umûmunda da sûre-i Ahzab'ın nihayetinde olan . إِنَّا عَرَضنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِة . الخ (Ahzab, 33/72) [ya'ni "Biz emâneti teklif ettik de göklere, yere ilh..."] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Nitekim âtîdeki âyette tavzîh buyurulacaktır.

204. Dedi: "Ey kerîm ve halîm olan Hudâvend! İhtiyarın bu dûşâhasından bana emân ver."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

204. Dedi: "Ey kerîm ve halîm olan Hudâvend! İhtiyarın bu dûşâhasından bana emân ver."

Yani felek çarkı dedi ki: "Ey Kerîm ve Halîm olan Vâcibü'l-Vücûd (varlığı zorunlu olan) hazretleri! Boyunduruk gibi olan bu iki fikrin seçiminden ve tercihinden bana koruma ve güvence ver ve beni seçim sahibi olmaktan sakla!"

Ya'ni çarh-ı felek dedi ki: "Ey Kerîm ve Halîm olan Vâcibü'l-Vücûd hazretleri! Boyunduruk mesâbesinde olan bu iki fikrin ihtiyârından ve intihabından bana hifz ve emân ver ve beni ihtiyâr sahibi olmaktan sakla!"

205. Sırât-ı müstakîmin bir yola mensub olan cezbi, ey Kerîm, tereddüdün iki yolundan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

205. Doğru yolun bir yola ait olan cezbesi, ey Kerîm, tereddüdün iki yolundan daha iyidir.

"Râhe"deki "hâ" nispet içindir. "Sırât-ı müstakîm", doğru yol demektir. Yani, doğru yolun bir yola ait olan çekimi, ey Kerîm, iki fikir arasında meydana gelen tereddüdün bu iki yolundan daha iyidir. Yani doğru yolu gösteren fi-

“Râhe”deki “hâ”, nisbet içindir. "Sırât-ı müstakîm", doğru yol demektir. Ya'ni, doğru yolun bir yola mensûb olan çekişi, ey Kerîm, iki fikir arasında vâki' olan tereddüdün bu iki yolundan iyidir. Ya'ni doğru yolu gösteren fi-

202. Ben kalbin mekrinden ve hîlesinden öyle mat oldum ki, figāndan kaldım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

202. Ben kalbin tuzağından ve hilesinden öyle mat oldum ki, feryattan kaldım.

Ben kalbin tuzağı olan bu iki yüzlü hatıralarının imtihanından öyle mağlup ve aciz bir hâle geldim ki, feryat ve figan etmeye dahi gücüm kalmadı.

Ben kalbin mekri olan bu iki yüzlü hâtıralarının imtihanından öyle mağlûb ve aciz bir hâle geldim ki, feryâd ü figān etmeye dahi mecâlim kalmadı.

203. Ben kim olurum, felek yüz kâr u bâr ile bu kemînden dolayı ihtiyardan feryad etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

203. Ben kim olurum, felek yüzlerce iş ve güç ile bu pusudan dolayı ihtiyarlıktan feryat etti!

"Kâr u bâr", iş, güç ve meşguliyet; "kemîn", pusu demektir ve iki düşünce içinde gizlenmiş olan "isabet"ten kinayedir. Yani, ben suç ve büyüklük bakımından kim oluyorum ki, felek çarkı bu kadar büyüklüğü ile birçok ilahi tedbirin memuru ve meşgulü olduğu hâlde, iki düşünce içinde gizlenmiş olan isabetten dolayı ihtiyar sahibi olmaktan feryat etti. "Men ki bâşem" ifadesiyle Mü'min Suresi'nde geçen "Göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından elbette daha büyüktür." (Mü'min, 40/57) ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Beyt-i şerifin genelinde de Ahzab Suresi'nin sonunda yer alan "Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de..." (Ahzab, 33/72) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Nitekim ilerideki ayette açıklanacaktır.

“Kâr u bâr”, iş, güç ve meşgüliyet; "kemîn", pusu demek olup iki fikir içinde gizlenmiş olan "isâbet"ten kinâyedir. Ya'ni, ben cürüm ve cesâmet i'tibâriyle kim oluyorum ki, çarh-ı felek bu kadar cesâmeti ile birçok tedbîrât-ı ilahiyyenin me'mûru ve meşgülü olduğu hâlde iki fikir içinde gizlenmiş olan isâbetten dolayı ihtiyâr sahibi olmaktan feryad etti. "Men ki bâşem” ta'bîriyle sûre-i Mü'min'de olan لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ من خَلْق النَّاس (Mü'min, 40/57) ya'ni "Göklerin ve yerin halkı nâsın halkından daha büyüktür" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Ve beyt-i şerîfin umûmunda da sûre-i Ahzab'ın nihayetinde olan . إِنَّا عَرَضنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِة . الخ (Ahzab, 33/72) [ya'ni "Biz emâneti teklif ettik de göklere, yere ilh..."] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Nitekim âtîdeki âyette tavzîh buyurulacaktır.

204. Dedi: "Ey kerîm ve halîm olan Hudâvend! İhtiyarın bu dûşâhasından bana emân ver."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

204. Dedi: "Ey kerîm ve halîm olan Hudâvend! İhtiyarın bu dûşâhasından bana emân ver."

Yani felek çarkı dedi ki: "Ey Kerîm ve Halîm olan Vâcibü'l-Vücûd (varlığı zorunlu olan) hazretleri! Boyunduruk gibi olan bu iki fikrin seçiminden ve tercihinden bana koruma ve güvence ver ve beni seçim sahibi olmaktan sakla!"

Ya'ni çarh-ı felek dedi ki: "Ey Kerîm ve Halîm olan Vâcibü'l-Vücûd hazretleri! Boyunduruk mesâbesinde olan bu iki fikrin ihtiyârından ve intihabından bana hifz ve emân ver ve beni ihtiyâr sahibi olmaktan sakla!"

205. Sırât-ı müstakîmin bir yola mensub olan cezbi, ey Kerîm, tereddüdün iki yolundan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

205. Ey Kerîm, doğru yolun tek bir yola ait olan çekimi, tereddüdün iki yolundan daha iyidir.

"Râhe"deki "hâ" harfi, aitlik içindir. "Sırât-ı müstakîm", doğru yol demektir. Yani, doğru yolun tek bir yola ait olan çekimi, ey Kerîm, iki fikir arasında meydana gelen tereddüdün bu iki yolundan daha iyidir. Yani doğru yolu gösteren fikir tektir ve onda ikilik yoktur. Bu sebeple doğru yolun çekimi ancak tek bir yola ait olan bir çekimdir ve insanın bu çekimde seçme ve tercih etme hakkı olmaz. Tereddüd ise iki yola doğru çekim olduğundan insanın bu çekimde, "Hangisine gideyim?" diye bir seçme ve tercih etme hakkı olur ve bu iki fikirden birini beğenip uygular. Halbuki o beğendiği şeyin kendi zararına olması muhtemeldir.

"Râhe"deki "hâ", nisbet içindir. "Sırât-ı müstakîm", doğru yol demektir. Ya'ni, doğru yolun bir yola mensûb olan çekişi, ey Kerîm, iki fikir arasında vâki' olan tereddüdün bu iki yolundan iyidir. Ya'ni doğru yolu gösteren fi- kir birdir ve onda ikilik yoktur. Binâenaleyh doğru yolun çekişi ancak bir yola mensûb olan bir çekiştir ve insanın bu çekişte ihtiyâr ve intihabı olmaz. Tereddüd ise iki yola doğru çekiş olduğundan insanın bu çekişte, "Hangisine gideyim?" diye bir ihtiyâr ve intihabı olur ve bu iki fikirden birisini beğenip icrâ eder. Halbuki o beğendiği şeyin kendi zararına olması muhtemeldir.

206. Gerçi bu iki yoldan hep maksad sensin. Fakat bu ikilik muhakkak cân çekişmek geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

206. Gerçi bu iki yoldan hep maksat sensin. Fakat bu ikilik kesinlikle can çekişmek hâline geldi.

Bilinmeli ki, doğru yol ikidir. Birisi Hakk'ın razı olduğu ve diğeri ise gazap ettiği ve sevmediği yoldur. Bu yollardan birisi Hâdî (doğru yola ileten) isminin ve diğeri ise Mudill (saptıran) isminin yoludur. Nitekim Fâtiha sûresinde اهدنا الصراط المستقيم ۝ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (Fâtiha, 1/6-7) yani “Ey Rabbimiz! Bizi, kendilerine nimet verdiğin kimselerin doğru yoluna ilet; gazap ettiğin ve sapkınlardan olan kimselerin yoluna değil!” Şimdi “Hâdî" ve "Mudill" isimlerinin müsemmâsı (adlandırılan varlığı) Hak olduğundan hakikate bakılırsa her iki yoldan maksat ancak müsemmâ olan Hak'tır. Fakat Hakk'ın razı olduğu ve olmadığı bu iki yolu ayırt edip birini seçmekle uğraşmak can çekişmektir. Bu sebeple ilâhî cezbe (ilâhî çekim) ile tereddütsüz ve iradesiz olarak Hakk'ın razı olduğu yola gitmek elbette can çekişmekten daha hayırlıdır. Bu bahsin, ikinci cildin 1357 numaralı şerefli beytinin başındaki توفیق میان این دو حدیث که الرضا بالكفر كفر و در حدیث دیگر که من لم يرض بقضائي فليطلب رباً سوائی [yani “Küfre razı olmak küfürdür" hadîs-i şerîfi ile, "Her kim kazama razı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" anlamındaki hadîs-i kudsî arasının uzlaştırılması beyanındadır] şerefli şerhi ile bağlantısı vardır. Oradaki şerefli beyitlere yazılan açıklamaların incelenmesi gerekir.

Ma'lûm olsun ki, sırât-ı müstakîm ikidir. Birisi Hakk'ın râzı olduğu ve diğeri ise gazab ettiği ve sevmediği yoldur. Bu yollardan birisi ism-i Hâdî'nin ve diğeri ise ism-i Mudill'in yoludur. Nitekim sûre-i Fâtiha'da اهدنا الصراط المستقيم ۝ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (Fâtiha, 1/6-7) ya'ni “Yâ Rab! Bizi üzerlerine in'âm ettiğin kimselerin sırât-ı mütakîmine hidâyet et; üzerlerine gazab ettiğin ve dâllînden olan kimselerin sırâtına değil!” İmdi “Hâdî" ve "Mudill" isimlerinin müsemmâsı Hak olduğundan hakîkate nazar olunursa her iki yoldan maksûd ancak müsemmâ olan Hak'tır. Fakat Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı bu iki yolu ayırt edip birini ihtiyâr ile uğraşmak cân çekişmektir. Binâenaleyh cezb-i ilâhî ile tereddüdsüz ve ihtiyârsız olarak Hak'ın râzı olduğu yola gitmek elbette cân çekişmekten hayırlıdır. Bu bahsin II. cildin 1357 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki توفیق میان این دو حدیث که الرضا بالكفر كفر و در حدیث دیگر که من لم يرض بقضائي فليطلب رباً سوائی [ya'ni “Küfre razı olmak küfürdür" hadîs-i şerîfi ile, "Her kim kazama râzı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasının tevfiki beyânındadır] şerh-i şerîfi ile râbıtası vardır. Oradaki ebyât-ı şerîfeye yazılan îzâhâtın mütâlaası îcâb eder.

207. Gerçi bu iki yoldan senin gayrına azm yoktur. Fakat rezm aslâ bezm gibi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

207. Gerçi bu iki yoldan senin dışındakine yönelme yoktur. Fakat savaş asla eğlence gibi değildir.

Ey Rabbim! Gerçi bu razı olunmuş ve gazaba uğramış olan iki yoldan senin dışındakine yönelme ve teveccüh yoktur. Çünkü varlık ve oluşlar hep senindir. Fakat tereddüt içinde savaşmak ve boğuşmak, asla eğlence yani huzurda olmak gibi değildir. Varlık birdir ve onda ikilik yoktur. Bu sebeple doğru yolun çekişi ancak bir yola ait olan bir çekişmedir ve insanın bu çekişmede seçme ve tercih etme hakkı olmaz. Tereddüt ise iki yola doğru çekişme olduğundan insanın bu çekişmede, "Hangisine gideyim?" diye bir seçme ve tercih etme hakkı olur ve bu iki fikirden birini beğenip uygular. Halbuki o beğendiği şeyin kendi zararına olması muhtemeldir.

Ya Rab! Gerçi bu marzî ve mağzûb olan iki yoldan senin gayrına azim ve teveccüh yoktur. Zîrâ vücûd ve şuûnât hep senindir. Fakat tereddüd içinde rezm etmek ve boğuşmak, aslâ bezm ya'ni huzûrda olmak gibi değildir. kir birdir ve onda ikilik yoktur. Binâenaleyh doğru yolun çekişi ancak bir yola mensûb olan bir çekiştir ve insanın bu çekişte ihtiyâr ve intihabı olmaz. Tereddüd ise iki yola doğru çekiş olduğundan insanın bu çekişte, "Hangisine gideyim?" diye bir ihtiyâr ve intihabı olur ve bu iki fikirden birisini beğenip icrâ eder. Halbuki o beğendiği şeyin kendi zararına olması muhtemeldir.

206. Gerçi bu iki yoldan hep maksad sensin. Fakat bu ikilik muhakkak cân çekişmek geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

206. Gerçi bu iki yoldan hep maksat sensin. Fakat bu ikilik kesinlikle can çekişmek hâline geldi.

Bilinmeli ki, doğru yol ikidir. Birisi Allah'ın razı olduğu ve diğeri ise gazap ettiği ve sevmediği yoldur. Bu yollardan birisi Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin ve diğeri ise Mudill (saptıran) isminin yoludur. Nitekim Fatiha suresinde اهدنا الصراط المستقيم صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (Fatiha, 1/6-7) yani “Ey Rabbimiz! Bizi, kendilerine nimet verdiğin kimselerin doğru yoluna ilet; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!" buyrulmuştur. Şimdi “Hâdî" ve "Mudill" isimlerinin müsemması (adlandırılan varlığı) Allah olduğundan, hakikate bakılırsa her iki yoldan maksat ancak müsemma olan Allah'tır. Fakat Allah'ın razı olduğu ve olmadığı bu iki yolu ayırt edip birini seçmekle uğraşmak can çekişmektir. Bu sebeple, ilahi cezbe (çekim) ile tereddütsüz ve isteğe bağlı olmaksızın Allah'ın razı olduğu yola gitmek elbette can çekişmekten daha hayırlıdır. Bu konunun, II. cildin 1357 numaralı beyt-i şerifinin başındaki توفیق میان این دو حدیث که الرضا بالكفر كفر و در حدیث دیگر که من لم يرض بقضائي فليطلب رباً سوائی [yani “Küfre razı olmak küfürdür" hadis-i şerifi ile, "Her kim kazama razı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" anlamındaki hadis-i kudsi arasının uzlaştırılması beyanındadır] kırmızı yazılı açıklaması ile bağlantısı vardır. Oradaki şerefli beyitlere yazılan açıklamaların incelenmesi gerekir.

Ma'lûm olsun ki, sırât-ı müstakîm ikidir. Birisi Hakk'ın râzı olduğu ve diğeri ise gazab ettiği ve sevmediği yoldur. Bu yollardan birisi ism-i Hâdî'nin ve diğeri ise ism-i Mudill'in yoludur. Nitekim sure-i Fatiha'da . اهدنا الصراط المستقيم صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (Fatiha, 1/6-7) ya'ni “Yâ Rab! Bizi üzerlerine in'âm ettiğin kimselerin sırât-ı mütakîmine hidâyet et; üzerlerine gazab ettiğin ve dâllînden olan kimselerin sırâtına değil!" İmdi “Hâdî" ve "Mudill" isimlerinin müsemmâsı Hak olduğundan hakîkate nazar olunursa her iki yoldan maksûd ancak müsemmâ olan Hak'tır. Fakat Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı bu iki yolu ayırt edip birini ihtiyâr ile uğraşmak cân çekişmektir. Binâenaleyh cezb-i ilâhî ile tereddüdsüz ve ihtiyârsız olarak Hak'ın râzı olduğu yola gitmek elbette cân çekişmekten hayırlıdır. Bu bahsin II. cildin 1357 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki توفیق میان این دو حدیث که الرضا بالكفر كفر و در حدیث دیگر که من لم يرض بقضائي فليطلب رباً سوائی [ya'ni “Küfre razı olmak küfürdür" hadîs-i şerîfi ile, "Her kim kazama râzı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasının tevfiki beyânındadır] sürh-ı şerîfi ile râbıtası vardır. Oradaki ebyât-ı şerîfeye yazılan îzâhâtın mütâlaası îcâb eder.

207. Gerçi bu iki yoldan senin gayrına azm yoktur. Fakat rezm aslâ bezm gibi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

207. Gerçi bu iki yoldan senin gayrına yöneliş yoktur. Fakat savaş asla ziyafet gibi değildir.

Ey Rabbim! Gerçi bu razı olunmuş ve gazaba uğramış olan iki yoldan senin gayrına yöneliş ve teveccüh yoktur. Çünkü varlık ve oluşlar hep senindir. Fakat tereddüt içinde savaşmak ve boğuşmak, asla ziyafet yani huzurda olmak gibi değildir.

Ya Rab! Gerçi bu marzî ve mağzûb olan iki yoldan senin gayına azim ve teveccüh yoktur. Zîrâ vücûd ve şuûnât hep senindir. Fakat tereddüd içinde rezm etmek ve boğuşmak, aslâ bezm ya'ni huzûrda olmak gibi değildir.

208. Onun beyânını Kur'ân'da "Eşfakne en yahmilneha" âyetini Huda'dan dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

208. Onun açıklamasını Kur'ân'da "Onu yüklenmekten korktular" âyetini Allah'tan dinle!

Bu şerefli beyitte, Ahzab sûresinin sonunda yer alan "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik; imdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi" (Ahzab, 33/72) âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Emanet"ten maksat, ilâhî isim ve sıfatların kapsayıcılığıdır. Bu mazhariyet (erişme), teklifi (sorumluluğu), irâdeyi ve ihtiyârı (seçme özgürlüğünü) gerektirir. Yani bu seçme özgürlüğünden korkmanın ve kaçmanın açıklamasını, Ahzab sûresinde bulunan âyet-i kerîmede Allah'tan dinle ki, Yüce Allah emaneti kabul edip etmeyeceklerini göklerden, yerden ve dağlardan sordu. Onlar: "Ey Rabbimiz! Biz irâde ve seçme özgürlüğü sahibi olmaktan korkarız," deyip bu isim ve sıfatların kapsayıcılığını kabul etmekten yüz çevirdiler. Bu âyet-i kerîme hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 1989 numarasına denk gelen "Ve yoksa “Ondan korktular" ne vakit olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi" beytinde de geçti.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ahzab'ın sonunda olan إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzab, 33/72) ya'ni “Biz emaneti göklere, [dağlara] ve yere arzettik; imdi onu yüklenmekten istinkâf ettiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Emânet"ten murâd, câmiiyyet-i esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyedir. Bu mazhariyet teklîfi ve irâdeyi ve ihtiyârı îcâb eder. Ya'ni bu ihtiyârdan korkmanın ve kaçmanın beyânını sûre-i Ahzab'da olan âyet-i kerîmede Hak'tan dinle ki, Hak Teâlâ emâneti kabûl edip etmeyeceklerini göklerden ve yerden ve dağlardan sordu. Onlar: "Yâ Rab! Biz irâde ve ihtiyâr sahibi olmaktan korkarız, deyip bu esmâ ve sıfât câmiiyetini kabûl etmekten yüz çevirdiler." Bu âyet-i kerîme hakkındaki îzâhât I. cildin 1989 numarasına musâdif olan ور نه خود أشفقن منها چون بدی گرنه از بیمش دل که خون شدی [ya'ni "Ve yoksa “Ondan korktular" ne vakit olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi"] beytinde de geçti.

209. Bu tereddüd, "Benim hâlime bu mu iyidir, yahud o mu iyidir?" diye gönülde kavga gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

209. Bu tereddüt, "Benim hâlime bu mu iyidir, yoksa o mu iyidir?" diye gönülde kavga gibidir.

Yani, kalbe iki fikir geldiği zaman, "Bu iki fikirden benim hâlime bu mu iyidir, yoksa o mu iyidir?" diye bir tereddüt meydana gelir. Bu tereddüt ise gönülde bir savaş ve kavga gibidir.

Ya'ni, kalbe iki fikir geldiği vakit, "Bu iki fikirden benim hâlime bu mu iyidir, yoksa o mu iyidir?" diye bir tereddüd hâsıl olur. Bu tereddüd ise gönülde bir cenk ve kavga gibidir.

210. Tereddüdde korku ve iyilik ümîdi kerr u fer içinde birbirine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

210. Tereddütte korku ve iyilik ümidi, ileri geri hareket içinde birbirine çarpar.

Yani, savaşçılar savaş meydanında ileri geri hareket ederek nasıl birbirleriyle çarpışırsa, tereddüt içinde bu iki düşüncenin bilinmeyen sonuçları olan korku ve iyilik ümidi de kalpte ileri geri hareket ederek birbirleriyle öyle çarpışırlar.

Ya'ni, mübârizler harp meydanında kerr u ferde ya'ni ileri geri hareket etmekte nasıl birbirleriyle çarpışır ise, tereddüd içinde bu iki fikrin meçhûl netîceleri olan korku ve iyilik ümîdi dahi kalbde ileri geri hareket ederek birbirleriyle öyle çarpışırlar.

208. Onun beyânını Kur'ân'da "Eşfakne en yahmilneha" âyetini Huda'dan dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

208. Onun beyanını Kur'an'da "Eşfakne en yahmilneha" ayetini Allah'tan dinle!

Bu şerefli beyitte, Ahzab suresinin sonunda yer alan إِنَّا عَرَضَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzab, 33/72) yani "Biz emaneti göklere, [dağlara] ve yere arz ettik; şimdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Emanet"ten maksat, ilahi isim ve sıfatların kapsayıcılığıdır. Bu mazhariyet, teklifi (sorumluluk yüklemeyi), iradeyi ve ihtiyarı (seçme özgürlüğünü) gerektirir. Yani bu ihtiyardan korkmanın ve kaçmanın beyanını, Ahzab suresinde yer alan ayet-i kerimede Allah'tan dinle ki, Yüce Allah emaneti kabul edip etmeyeceklerini göklerden, yerden ve dağlardan sordu. Onlar: "Ey Rabbimiz! Biz irade ve ihtiyar sahibi olmaktan korkarız," deyip bu isim ve sıfatların kapsayıcılığını kabul etmekten yüz çevirdiler. Bu ayet-i kerime hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 1989 numarasına denk gelen ور نه خود أشفقن منها چون بدی گرنه از بیمش دل که خون شدی [yani "Ve yoksa “Ondan korktular" ne zaman olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi"] beytinde de geçti.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ahzab'ın sonunda olan إِنَّا عَرَضَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzab, 33/72) ya'ni “Biz emaneti göklere, [dağlara] ve yere arzettik; imdi onu yüklenmekten istinkâf ettiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Emânet"ten murâd, câmiiyyet-i esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyedir. Bu mazhariyet teklîfi ve irâdeyi ve ihtiyârı îcâb eder. Ya'ni bu ihtiyârdan korkmanın ve kaçmanın beyânını sûre-i Ahzab'da olan âyet-i kerîmede Hak'tan dinle ki, Hak Teâlâ emâneti kabûl edip etmeyeceklerini göklerden ve yerden ve dağlardan sordu. Onlar: "Yâ Rab! Biz irâde ve ihtiyâr sahibi olmaktan korkarız, deyip bu esmâ ve sıfât câmiiyetini kabûl etmekten yüz çevirdiler." Bu âyet-i kerîme hakkındaki îzâhât I. cildin 1989 numarasına musâdif olan ور نه خود أشفقن منها چون بدی گرنه از بیمش دل که خون شدی [ya'ni "Ve yoksa “Ondan korktular" ne vakit olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi"] beytinde de geçti.

209. Bu tereddüd, "Benim hâlime bu mu iyidir, yahud o mu iyidir?" diye gönülde kavga gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

209. Bu tereddüt, "Benim hâlime bu mu iyidir, yoksa o mu iyidir?" diye gönülde kavga gibidir.

Yani, kalbe iki fikir geldiği zaman, "Bu iki fikirden benim hâlime bu mu iyidir, yoksa o mu iyidir?" diye bir tereddüt meydana gelir. Bu tereddüt ise gönülde bir savaş ve kavga gibidir.

Ya'ni, kalbe iki fikir geldiği vakit, "Bu iki fikirden benim hâlime bu mu iyidir, yoksa o mu iyidir?" diye bir tereddüd hâsıl olur. Bu tereddüd ise gönülde bir cenk ve kavga gibidir.

210. Tereddüdde korku ve iyilik ümîdi kerr u fer içinde birbirine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

210. Tereddütte korku ve iyilik ümidi, ileri geri hareket içinde birbirine çarpar.

Yani, savaşçılar harp meydanında ileri geri hareket ederek nasıl birbirleriyle çarpışırsa, tereddüt içinde bu iki fikrin meçhul sonuçları olan korku ve iyilik ümidi de kalpte ileri geri hareket ederek birbirleriyle öyle çarpışırlar. Münacattan (Allah'a yakarış) ve iradenin fitnesinden ve iradenin sebeplerinin fitnesinden Allah'tan sığınak istemektir ki, gökler ve yerler iradeden ve iradenin sebeplerinden heybet aldılar ve korktular; ve insanın yaratılışı irade talebine ve kendisinin irade sebeplerine düşkün oldu. Nasıl ki hasta olsa kendi iradesini eksik görür. İrade sebebi olan sağlığı ister, ta ki onun iradesi artsın; ve makam ister, ta ki onun iradesi artsın! Ve Hakk'ın kahrının (ilahi gazabın) indiği yer, geçmiş ümmetlerde irade aşırılığı ve irade sebebi olmuştur. Kimse Firavun'u asla aç ve muhtaç görmemiştir.

Ya'ni, mübarizler harp meydanında kerr u ferde ya'ni ileri geri hareket etmekte nasıl birbirleriyle çarpışır ise, tereddüd içinde bu iki fikrin meçhûl netîceleri olan korku ve iyilik ümîdi dahi kalbde ileri geri hareket ederek birbirleriyle öyle çarpışırlar. Münâcâttan ve ihtiyârın fitnesinden ve ihtiyârın sebeblerinin fitnesinden Hak'tan melce' istemektir ki, gökler ve yerler ihtiyârdan ve ihtiyârın sebeblerinden heybet aldılar ve korktular; ve âdemînin hilkati ihtiyâr talebine ve kendinin esbâb-ı ihtiyârına harîs oldu. Nitekim hasta olsa kendi ihtiyârını nâkıs görür. Sebeb-i ihtiyâr olan sıhhati ister, tâ ki onun ihtiyârı artsın; ve mansıb ister, tâ ki onun ihtiyârı artsın! Ve Hakk'ın kahrının mahall-i nüzülü geçen ümmetlerde fart-ı ihtiyâr ve sebeb-i ihtiyâr olmuştur. Kimse Fir'avn'ı aslâ aç ve muhtaç görmemiştir

211. Evvelen bana cezir ve med senden erişti. Yoksa, ey Mecîd! Bu deniz sakin idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. Evvelen bana cezir ve med senden erişti. Yoksa, ey Mecîd! Bu deniz sakin idi.

Hz. Pîr efendimiz cezir ve med (denizdeki alçalma ve yükselme) ile şuna işaret buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîfi takrir buyurdukları sırada, esrar ve ilahi marifetler denizi olan yüce ruhlarından birtakım ilahi sırlar taşmak ister. Sonra ifşa etmesinde sakınca görüp susarlar. Bu hâl, denizin cezir ve meddi cinsinden olur. Bu sebeple münâcât edip buyururlar ki: "Ey Mecîd ve Azîz olan Rabbim! Bu Mesnevî-i Şerîfi kullarına ortaya koyma davası kalbimde senden zuhur etti; ve esrar ve marifetler denizi yaptığın ruhumun cezir ve meddi ve taşkınlığı ve tutkunluğu da öncesiz olarak senden erişti. Yoksa bu Mesnevî-i Şerîfin ortaya konmasından evvel ruhumun denizi sakin bir hâlde idi." Bu mana, II. cildin 193 numarasına denk gelen [yani "Deniz köpüğü ileri götürür ve bir set yapar; çeker ve çekmeden sonra da bir medd yapar"] beytinde de geçti. Münâcâttan ve ihtiyarın (seçme özgürlüğü) fitnesinden ve ihtiyarın sebeplerinin fitnesinden Hak'tan sığınak istemektir ki, gökler ve yerler ihtiyardan ve ihtiyarın sebeplerinden heybet aldılar ve korktular; ve insanın yaratılışı ihtiyar talebine ve kendinin ihtiyar sebeplerine düşkün oldu. Nasıl ki hasta olsa kendi ihtiyârını eksik görür. İhtiyar sebebi olan sıhhati ister, ta ki onun ihtiyarı artsın; ve makam ister, ta ki onun ihtiyarı artsın! Ve Hakk'ın kahrının iniş yeri, geçen ümmetlerde aşırı ihtiyar ve ihtiyar sebebi olmuştur. Kimse Firavun'u asla aç ve muhtaç görmemiştir.

Hz. Pîr efendimiz cezr ve med ile şuna işâret buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîfi takrîr buyurdukları sırada deryâ-yı esrâr ve maârif-i ilâhiyye olan rûh-ı âlîlerinden birtakım esrâr-ı ilâhiyye taşmak ister. Sonra ifşâsında mahzûr görüp keff-i lisân buyururlar. Bu hâl denizin cezir ve meddi kabîlinden olur. Bu sebeble münâcât edip buyururlar ki: "Ey Mecîd ve Azîz olan Rabbim! Bu Mesnevî-i Şerîfi kullarına ızhâr etmek da'vâsı kalbimde senden zuhûr etti; ve deryâ-yı esrâr ve maârif yaptığın rûhumun cezir ve meddi ve taşkınlığı ve tutkunluğu da evvelen senden erişti. Yoksa bu Mesnevî-i Şerîfin ızhârından evvel deryâ-yı rûhum sâkin bir hâlde idi." Bu ma'nâ II. cildin 193 numarasına müsâdif olan [ya'ni "Deniz köpüğü ileri götürür ve bir sed yapar; cerr eder ve cerden sonra da bir medd yapar"] beytinde de geçti. Münâcâttan ve ihtiyârın fitnesinden ve ihtiyârın sebeblerinin fitnesinden Hak'tan melce' istemektir ki, gökler ve yerler ihtiyârdan ve ihtiyârın sebeblerinden heybet aldılar ve korktular; ve âdemînin hilkati ihtiyâr talebine ve kendinin esbâb-ı ihtiyârına harîs oldu. Nitekim hasta olsa kendi ihtiyârını nâkıs görür. Sebeb-i ihtiyâr olan sıhhati ister, tâ ki onun ihtiyârı artsın; ve mansıb ister, tâ ki onun ihtiyârı artsın! Ve Hakk'ın kahrının mahall-i nüzülü geçen ümmetlerde fart-ı ihtiyâr ve sebeb-i ihtiyâr olmuştur. Kimse Fir'avn'ı aslâ aç ve muhtaç görmemiştir

211. Evvelen bana cezir ve med senden erişti. Yoksa, ey Mecîd! Bu deniz sakin idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. Önce bana cezir ve med senden ulaştı. Yoksa, ey Mecîd! Bu deniz sakin idi.

Hz. Pîr efendimiz cezir ve med ile şuna işaret buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîf'i anlatırken, sırlar ve ilahi bilgiler denizi olan yüce ruhlarından birtakım ilahi sırlar taşmak ister. Sonra bu sırları açıklamakta sakınca görüp dillerini tutarlar. Bu hâl, denizin cezir ve meddi (gelgitleri) gibidir. Bu sebeple münâcât edip buyururlar ki: "Ey Mecîd ve Azîz olan Rabbim! Bu Mesnevî-i Şerîf'i kullarına açıklama isteği kalbimde senden ortaya çıktı; ve sırlar ve bilgiler denizi yaptığın ruhumun cezir ve meddi, taşkınlığı ve tutkunluğu da önce senden ulaştı. Yoksa bu Mesnevî-i Şerîf'i açıklamadan önce ruh denizim sakin bir hâlde idi." Bu anlam, ikinci cildin 193 numarasına denk gelen, yani "Deniz köpüğü ileri götürür ve bir set yapar; geri çeker ve geri çekmeden sonra da bir med yapar" beytinde de geçti.

Hz. Pîr efendimiz cezr ve med ile şuna işâret buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîfi takrîr buyurdukları sırada deryâ-yı esrâr ve maârif-i ilâhiyye olan rûh-ı âlîlerinden birtakım esrâr-ı ilâhiyye taşmak ister. Sonra ifşasında mahzûr görüp keff-i lisân buyururlar. Bu hâl denizin cezir ve meddi kabîlinden olur. Bu sebeble münâcât edip buyururlar ki: "Ey Mecîd ve Azîz olan Rabbim! Bu Mesnevî-i Şerîfi kullarına ızhâr etmek da'vâsı kalbimde senden zuhûr etti; ve deryâ-yı esrâr ve maârif yaptığın rûhumun cezir ve meddi ve taşkınlığı ve tutkunluğu da evvelen senden erişti. Yoksa bu Mesnevî-i Şerîfin ızhârından evvel deryâ-yı rûhum sâkin bir hâlde idi." Bu ma'nâ II. cildin 193 numarasına müsâdif olan ya'ni "Deniz köpüğü ileri götürür ve bir sed yapar; cerr eder ve cerden sonra da bir medd yapar"] beytinde de geçti.

212. Bu tereddüdü dahi oradan bana verdin. Kerem cihetinden beni tereddüdsüz de et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

212. Bu tereddüdü dahi oradan bana verdin. Kerem cihetinden beni tereddütsüz de et!

"Bu açıklama ve gizleme tereddüdünü dahi bana o ruhumun deryasından verdin. Bari kerem yönünden benden bu açıklama ve gizleme hususundaki seçimi de kaldır; beni tereddütsüz de et!"

"Bu ifşâ ve ketm tereddüdünü dahi bana o rûhumun deryâsından verdin. Bâri kerem cihetinden benden bu ifşâ ve ketm hususundaki ihtiyârı da kaldır; beni tereddüdsüz de et!"

213. Beni imtihan ediyorsun. Ah, el-meded! Ey Huda! Erkekler senin imtihânından kadınlar gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

213. Beni imtihan ediyorsun. Ah, yardım! Ey Allah! Erkekler senin imtihanından kadınlar gibidir.

"İbtila", sözlükte imtihan ve tecrübe anlamındadır. Yani, "Ey Rabbim! Beni bu sırrı saklama ve açıklama tereddüdü içinde imtihan ediyorsun ve beni kendi isteğime bırakıyorsun. Ah, yardım! Ey Allah! Erkekler, yani insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), senin imtihanından dolayı kadınlar seviyesinde olan noksan insanlar gibi mağlup ve âcizdirler."

"İbtila", lügatte imtihân ve tecrübe ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâ Rab! Beni bu ketm ve ifşâ tereddüdü içinde imtihân ediyorsun ve beni ihtiyârıma bırakıyorsun. Ah, el-meded! Ey Huda! Erkekler ya'ni insân-ı kâmiller senin imtihanından dolayı kadınlar mesâbesinde olan nâkıs insanlar gibi mağlûb ve âcizdirler."

214. Bu ibtila ne vakte kadar? Ya Rab! Yapma! Bana bir mezheb bağışla! On mezhebli etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

214. Bu imtihan ne zamana kadar? Ya Rab! Yapma! Bana bir mezhep bağışla! On mezhepli etme!

"Ey Rabbim! Bu imtihan ne zamana kadar devam edecektir? Ey benim güzel Allah'ım! Bu imtihanı yapma! Beni sırları gizleme ve açığa vurma konusunda iradesiz bir hale koy! Bu hususta bana bir mezhep ve bir meşrep (tasavvufî yol) bağışla! Bu Mesnevî-i Şerîf'i iradem olmaksızın dilimden akıt! Beni böyle on mezhep ve meşrepli edip düşündürme!"

"Yâ Rab! Bu imtihân ne vakte kadar devam edecektir? Ey benim güzel Allâh'ım! Bu imtihanı yapma! Beni ketm ve ifşâ-yı esrâr husûsunda ihtiyârsız bir hâle koy! Bu husûsta bana bir mezheb ve bir meşreb bağışla! Bu Mesnevî-i Şerîf'i ihtiyârım olmaksızın lisânımdan cârî kıl! Beni böyle on mezheb ve meşrebli edip düşündürme!"

215. Kendimin palan biçimi gibi olan ihtiyarımdan zayıf ve arkası yaralı bir deveyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

215. Kendimin palan biçimi gibi olan irademden zayıf ve arkası yaralı bir deveyim.

"Palan", eyere karşılık olarak binek hayvanlarına vurdukları takım demektir. Yani, "Sırtı yaralı ve zayıf bir hayvana vurulan palan o hayvanı yürürken, nasıl o tarafa bu tarafa eğilim ettirirse, palana benzeyen benim iradem de hareketlerimde beni sarsak bir hâle getirir."

"Palan", eyere bedel olarak binek hayvanlarına vurdukları takım demektir. Ya'ni, "Sırtı yaralı ve zayıf bir hayvana vurulan palan o hayvanı yürürken, nasıl o tarafa bu tarafa meyil ettirirse, palana müşâbih olan benim ihtiyârım dahi harekâtımda beni sarsak bir hâle getirir."

216. Bu mahfe-gah bu ağır tarafa olur. O mahfe-gâh o tarafa çekici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

216. Bu mahfe-gâh (gizlenme yeri) bu ağır tarafa olur. O mahfe-gâh o tarafa çekici olur.

212. Bu tereddüdü dahi oradan bana verdin. Kerem cihetinden beni tereddüdsüz de et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

212. Bu tereddüdü dahi oradan bana verdin. Kerem cihetinden beni tereddütsüz de et!

"Bu açıklama ve gizleme tereddüdünü dahi bana o ruhumun deryasından verdin. Bari kerem yönünden benden bu açıklama ve gizleme hususundaki seçimi de kaldır; beni tereddütsüz de et!"

"Bu ifşâ ve ketm tereddüdünü dahi bana o rûhumun deryâsından verdin. Bâri kerem cihetinden benden bu ifşâ ve ketm hususundaki ihtiyârı da kaldır; beni tereddüdsüz de et!"

213. Beni imtihan ediyorsun. Ah, el-meded! Ey Huda! Erkekler senin imtihânından kadınlar gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

213. Beni imtihan ediyorsun. Ah, yardım! Ey Allah! Erkekler senin imtihanından kadınlar gibidir.

"İbtila", sözlükte imtihan ve tecrübe anlamındadır. Yani, "Ey Rabbim! Beni bu sırrı saklama ve açıklama tereddüdü içinde imtihan ediyorsun ve beni kendi isteğime bırakıyorsun. Ah, yardım! Ey Allah! Erkekler, yani insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), senin imtihanından dolayı kadınlar seviyesinde olan noksan insanlar gibi mağlup ve âcizdirler."

"İbtila", lügatte imtihân ve tecrübe ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâ Rab! Beni bu ketm ve ifşâ tereddüdü içinde imtihân ediyorsun ve beni ihtiyârıma bırakıyorsun. Ah, el-meded! Ey Huda! Erkekler ya'ni insân-ı kâmiller senin imtihanından dolayı kadınlar mesâbesinde olan nâkıs insanlar gibi mağlûb ve âcizdirler."

214. Bu ibtila ne vakte kadar? Ya Rab! Yapma! Bana bir mezheb bağışla! On mezhebli etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

214. Bu imtihan ne zamana kadar? Ya Rab! Yapma! Bana bir mezhep bağışla! On mezhepli etme!

"Ey Rabbim! Bu imtihan ne zamana kadar devam edecektir? Ey benim güzel Allah'ım! Bu imtihanı yapma! Beni sırları gizleme ve açığa vurma konusunda iradesiz bir hale koy! Bu hususta bana bir mezhep ve bir meşrep (tasavvufî yol) bağışla! Bu Mesnevî-i Şerîf'i iradem olmaksızın dilimden akıt! Beni böyle on mezhep ve meşrepli edip düşündürme!"

"Yâ Rab! Bu imtihân ne vakte kadar devam edecektir? Ey benim güzel Allâh'ım! Bu imtihanı yapma! Beni ketm ve ifşâ-yı esrâr husûsunda ihtiyârsız bir hâle koy! Bu husûsta bana bir mezheb ve bir meşreb bağışla! Bu Mesnevî-i Şerîf'i ihtiyârım olmaksızın lisânımdan cârî kıl! Beni böyle on mezheb ve meşrebli edip düşündürme!"

215. Kendimin palan biçimi gibi olan ihtiyarımdan zayıf ve arkası yaralı bir deveyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

215. Kendimin palan biçimi gibi olan irademden zayıf ve arkası yaralı bir deveyim.

"Palan", eyere karşılık olarak binek hayvanlarına vurdukları takım demektir. Yani, "Sırtı yaralı ve zayıf bir hayvana vurulan palan o hayvanı yürürken, nasıl o tarafa bu tarafa eğilim ettirirse, palana benzeyen benim iradem de hareketlerimde beni sarsak bir hâle getirir."

"Palan", eyere bedel olarak binek hayvanlarına vurdukları takım demektir. Ya'ni, "Sırtı yaralı ve zayıf bir hayvana vurulan palan o hayvanı yürürken, nasıl o tarafa bu tarafa meyil ettirirse, palana müşâbih olan benim ihtiyârım dahi harekâtımda beni sarsak bir hâle getirir."

216. Bu mahfe-gah bu ağır tarafa olur. O mahfe-gâh o tarafa çekici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

216. Bu mahfe-gâh bu ağır tarafa olur. O mahfe-gâh o tarafa çekici olur.

"Kejâve" ve "kecâve", deve üstünde insanın bineceği mahfeye (üstü kapalı, binek hayvanı üzerine konulan oturma yeri) derler. Bundan murat, birbirine muhalif olan iki fikirdir. Yani, "Deve üstündeki mahfeye benzeyen iki muhalif düşünceden birisi bazen bu ağır tarafa, yani icra (uygulama) tarafına meyleder; ve onun zıddı olan diğer fikir de o tarafa, yani icra etmeme tarafına çekici olur."

"Kejâve" ve "kecâve", deve üstünde insanın bineceği mahfeye derler. Bundan murâd birbirine muhâlif olan iki fikirdir. Ya'ni, "Deve üstündeki mahfeye müşâbih olan iki muhâlif düşünceden birisi gâh bu ağır tarafa, ya'ni icrâ tarafına meyil eder; ve onun muhâlifi olan diğer fikir dahi o tarafa ya'ni adem-i icrâ tarafına çekici olur."

217. Düzgün olmayan yükü benden bırak, tâ ki, ebrârın ravzasını göreyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

217. Düzgün olmayan yükü benden bırak, tâ ki, ebrârın ravzasını göreyim!

"Haml", mutlak yük ve "hıml", sırtta veya başta olan yük (Ahteri). Burada "hıml" anlamında olması uygundur. Bu yüce beytin zevkine ulaşmak için bir giriş gereklidir. Necmeddin-i Kübra (k.s.) hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyurur ki: "Yollar, sayıca çokluğuyla beraber üç türe sınırlıdır:

Birincisi: Amel sahiplerinin yoludur ki, zahirî amellerden çok oruç tutmak ve namaz kılmak ve Kur'ân okumak ve haccetmek vesaire iledir. Bu yol "tarîk-ı ahyâr"dır (iyilerin yolu); ve bu yol ile uzun zamanda Hak'ka ulaşanlar azın azıdır.

İkincisi: Ahlakı değiştirmede ve nefsi arındırmada ve kalbi temizlemede ve ruhu cilalamada bâtının mamuriyetine ilişkin olan şeyde mücâhedât ve riyâzât sahipleridir. Bu da "tarîk-ı ebrâr"dır (dürüstlerin yolu). Bu yol ile Hak'ka ulaşanlar önceki yoldan çoktur. Fakat bu yol ile Hak'ka ulaşmak onlardan dahi nadirlerdendir.

Üçüncüsü: Allah'a seyr edenlerin yoludur; ve o ehl-i muhabbetten (sevgi ehli) şâtır (çevik), sâbık (öne geçen) ve müsâri' (yarışan) olanların yoludur. Bu yol ile başlangıçlarında Hak'ka ulaşanlar diğerlerinin nihayetlerdeki [ulaşan]larından çoktur."

Bu açıklamalardan anlaşılır ki, "tarîk-ı şuttâr" (çeviklerin yolu), tarîk-ı ahyâr ve ebrârın üstündedir; ve Hz. Pîr efendimizin yüce yolu tarîk-ı şuttâr olduğu hâlde yüce beyitte ebrârın ravzasını (bahçesini) görmeye istekli olmaları nasıl olur? Buna göre bu yüce beyitte ebrârı, daha yüksek yola irşâd (doğru yola yönlendirme) için kendi yüce makamlarından tenezüüle (aşağı inmeye) işaret vardır. Zira ebrâr, ehl-i aşk ve muhabbetin esrarlarından (sırlarından) ve zevkinden hicabdadır (perdelidir); ve ebrâr, ahrâr (hürler) olan ehl-i muhabbet ve aşk gibi değildirler. Nitekim ebrâr ile ahrârın farkını cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin Dîbâce'sinde الأبرار فيه يأكلون ويشربون والأحرار منه يفرحون ويطربون yani "Ebrâr bu Mesnevî-i Şerîf'de kendi makamlarına ait olan maârif-i ilâhiyyeyi (ilahi bilgileri) yerler ve içerler; ve ahrâr o Mesnevîden ferahlanırlar ve tarablanırlar" buyurmuşlardır. Şu hâlde yüce beytin anlamının özeti böyle olur: "Birtakım esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi kabule ebrâr taifesinin mesleği ve meşrebi (yolu ve anlayışı) müsait olmadığından o esrârı ifşa mı edeyim, yoksa ketm (gizleme) mi edeyim? diye bende tereddüt hâsıl oluyor. Bu "Kejâve" ve "kecâve", deve üstünde insanın bineceği mahfeye (üstü kapalı tahtırevan) derler. Bundan murat birbirine muhalif olan iki fikirdir. Yani, "Deve üstündeki mahfeye benzeyen iki muhalif düşünceden birisi bazen bu ağır tarafa, yani icra (açıklama) tarafına meyil eder; ve onun muhalifi olan diğer fikir dahi o tarafa yani adem-i icra (açıklamama) tarafına çekici olur."

"Haml", mutlak yük ve "hıml", sırtta veyâ başta olan yük (Ahteri). Burada "hıml" ma'nâsında olmak münasibdir. Bu beyt-i şerîfin zevkine vusûl için bir mukaddime lâzımdır. Necmeddin-i Kübra (k.s.) hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyurur ki: "Turuk kesret-i adediyle beraber üç nev'e münhasırdır:

Evvelkisi: Erbâb-ı muâmelâtın tarîkıdır ki, zâhirî amellerden çok oruç tutmak ve namaz kılmak ve Kur'ân okumak ve haccetmek vesâire iledir. Bu tarîk "tarîk-ı ahyâr"dır; ve bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar azın azıdır.

İkincisi: Tebdîl-i ahlâkta ve tezkiye-i nefiste ve tasfiye-i kalbde ve tecliye-i rûhta bâtının ma'mûriyetine müteallık olan şeyde mücâhedât ve riyâzât ashâbıdır. Bu da "tarîk-ı ebrâr"dır. Bu tarîk ile Hakk'a vâsıl olanlar evvelki tarîkden çoktur. Fakat bu tarîk ile Hakk'a vusûl onlardan dahi nevâdirdendir.

Üçüncüsü: Allah'a seyr edenlerin tarîkıdır; ve o ehl-i muhabbetten şâtır ve sâbık ve müsâri' olanların tarîkıdır. Bu tarîk ile bidâyetlerinde Hakk'a vâsıl olanlar diğerlerinin nihayetlerdeki [vâsıl]larından çoktur."

Bu beyânâttan anlaşılır ki, "tarîk-ı şuttâr", tarîk-ı ahyâr ve ebrârın fevkındadır; ve Hz. Pîr efendimizin tarîk-ı âlîleri tarîk-ı şuttâr olduğu hâlde beyt-i şerîfte ebrârın ravzasını görmeye müştâk olmaları nasıl olur? Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte ebrârı, daha yüksek yola irşâd için kendi makām-ı âlîlerinden tenezüüle işaret vardır. Zîrâ ebrâr ehl-i aşk ve muhabbetin esrârından ve zevkinden hicabdadır; ve ebrâr, ahrâr olan ehl-i muhabbet ve aşk gibi değildirler. Nitekim ebrâr ile ahrârın farkını cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin Dîbâce'sinde الأبرار فيه يأكلون ويشربون والأحرار منه يفرحون ويطربون ya'ni "Ebrâr bu Mesnevî-i Şerîf 'de kendi makāmlarına aid olan maârif-i ilâhiyyeyi yerler ve içerler; ve ahrâr o Mesnevîden ferahlanırlar ve tarablanırlar" buyurmuşlardır. Şu hâlde beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Birtakım esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûle ebrâr tâifesinin mesleği ve meşrebi müsait olmadığından o esrârı ifşa mı edeyim, yoksa ketm mi edeyim? diye bende tereddüd hâsıl oluyor. Bu "Kejâve" ve "kecâve", deve üstünde insanın bineceği mahfeye derler. Bundan murâd birbirine muhâlif olan iki fikirdir. Ya'ni, "Deve üstündeki mahfeye müşâbih olan iki muhâlif düşünceden birisi gâh bu ağır tarafa, ya'ni icrâ tarafına meyil eder; ve onun muhâlifi olan diğer fikir dahi o tarafa ya'ni adem-i icrâ tarafına çekici olur."

217. Düzgün olmayan yükü benden bırak, tâ ki, ebrârın ravzasını göreyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

217. Düzgün olmayan yükü benden bırak, tâ ki, ebrârın ravzasını göreyim!

"Haml", mutlak yük ve "hıml", sırtta veya başta olan yük (Ahteri). Burada "hıml" anlamında olması uygundur. Bu yüce beytin zevkine ulaşmak için bir giriş gereklidir. Necmeddin-i Kübra (k.s.) hazretleri Usûl-i Aşere (on esas) adlı eserinde buyurur ki: "Yollar, sayıca çok olmalarıyla birlikte üç türe ayrılır:

Birincisi: Amel ehlinin yoludur ki, zahirî amellerden çok oruç tutmak, namaz kılmak, Kur'an okumak ve hac yapmak ve benzeri ibadetlerle olur. Bu yol "iyilerin yolu"dur; ve bu yolla uzun zamanda Hakk'a ulaşanlar çok azdır.

İkincisi: Ahlakı değiştirmede, nefsi arındırmada, kalbi temizlemede ve ruhu cilalamada bâtının mamuriyetine (iç dünyanın gelişmesine) ait olan şeyde mücahedeler (nefisle mücadeleler) ve riyazatlar (nefsî perhizler) sahiplerinin yoludur. Bu da "ebrârın (iyi kulların) yolu"dur. Bu yolla Hakk'a ulaşanlar önceki yoldan çoktur. Fakat bu yolla Hakk'a ulaşmak onlardan dahi nadirdir.

Üçüncüsü: Allah'a doğru seyredenlerin yoludur; ve o, muhabbet ehli (Allah sevgisiyle dolu olanlar) arasından şâtır (çevik), sâbık (öne geçen) ve müsâri' (hızla ilerleyen) olanların yoludur. Bu yolla başlangıçlarında Hakk'a ulaşanlar, diğerlerinin sonlarında ulaşanlarından çoktur."

Bu açıklamalardan anlaşılır ki, "şuttârın (hızla ilerleyenlerin) yolu", ahyârın (iyilerin) ve ebrârın (iyi kulların) yolunun üstündedir; ve Hz. Pîr efendimizin yüce yolu şuttârın yolu olduğu hâlde, yüce beyitte ebrârın ravzasını (bahçesini) görmeye istekli olmaları nasıl olur? Buna göre bu yüce beyitte ebrârı, daha yüksek yola irşad etmek (doğru yolu göstermek) için kendi yüce makamlarından tenezzüle (aşağı inmeye) işaret vardır. Çünkü ebrâr, aşk ve muhabbet ehlinin sırlarından ve zevkinden perdelidir; ve ebrâr, ahrâr (hürler) olan muhabbet ve aşk ehli gibi değildirler. Nitekim ebrâr ile ahrârın farkını cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin Dîbâce'sinde الأبرار فيه يأكلون ويشربون والأحرار منه يفرحون ويطربون yani "Ebrâr bu Mesnevî-i Şerîf'te kendi makamlarına ait olan ilahî marifetleri (bilgileri) yerler ve içerler; ve ahrâr o Mesnevî'den ferahlanırlar ve neşelenirler" buyurmuşlardır. Şu hâlde yüce beytin özet anlamı böyle olur: "Bir takım ilahî sırlar ve marifetleri kabule ebrâr taifesinin mesleği ve meşrebi (yolu ve karakteri) uygun olmadığından o sırları ifşa mı edeyim, yoksa gizli mi tutayım? diye bende tereddüt hâsıl oluyor. Bu tereddüt içinde bu sırları bazen açmak ve bazen örtmek tarafına meylediyorum. Bu tereddüt sırtımda düzensiz bir yük gibi oluyor. Yâ Rab! Bu düzgün olmayan tereddüt yükünü sırtımdan kaldır. Serbestçe ebrârın makamlarına ve ravzalarına tenezzül edeyim; ve onlara tereddütsüz olarak senin sırlarından ve ilahî marifetlerinden ve aşk hallerinden bahsedip irşad edeyim ve onları lütfun ile daha yüksek olan bir yola sevk edeyim ve bu marifetleri bolca verme ve irşad etme hususunda ebrâr arasında benim tereddüdüm ve seçme hakkım olmasın!"

"Haml", mutlak yük ve "hıml", sırtta veyâ başta olan yük (Ahteri). Burada "hıml" ma'nâsında olmak münasibdir. Bu beyt-i şerîfin zevkine vusûl için bir mukaddime lâzımdır. Necmeddin-i Kübra (k.s.) hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyurur ki: "Turuk kesret-i adediyle beraber üç nev'e münhasırdır:

Evvelkisi: Erbâb-ı muâmelâtın tarîkıdır ki, zâhirî amellerden çok oruç tutmak ve namaz kılmak ve Kur'ân okumak ve haccetmek vesâire iledir. Bu tarîk "tarîk-ı ahyâr"dır; ve bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar azın azıdır.

İkincisi: Tebdîl-i ahlâkta ve tezkiye-i nefiste ve tasfiye-i kalbde ve tecliye-i rûhta bâtının ma'mûriyetine müteallık olan şeyde mücâhedât ve riyâzât ashâbıdır. Bu da "tarîk-ı ebrâr"dır. Bu tarîk ile Hakk'a vâsıl olanlar evvelki tarîkden çoktur. Fakat bu tarîk ile Hakk'a vusûl onlardan dahi nevâdirdendir.

Üçüncüsü: Allah'a seyr edenlerin tarîkıdır; ve o ehl-i muhabbetten şâtır ve sâbık ve müsâri' olanların tarîkıdır. Bu tarîk ile bidâyetlerinde Hakk'a vâsıl olanlar diğerlerinin nihayetlerdeki [vâsıl]larından çoktur."

Bu beyânâttan anlaşılır ki, "tarîk-ı şuttâr", tarîk-ı ahyâr ve ebrârın fevkındadır; ve Hz. Pîr efendimizin tarîk-ı âlîleri tarîk-ı şuttâr olduğu hâlde beyt-i şerîfte ebrârın ravzasını görmeye müştâk olmaları nasıl olur? Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte ebrârı, daha yüksek yola irşâd için kendi makām-ı âlîlerinden tenezüüle işaret vardır. Zîrâ ebrâr ehl-i aşk ve muhabbetin esrârından ve zevkinden hicabdadır; ve ebrâr, ahrâr olan ehl-i muhabbet ve aşk gibi değildirler. Nitekim ebrâr ile ahrârın farkını cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin Dîbâce'sinde الأبرار فيه يأكلون ويشربون والأحرار منه يفرحون ويطربون ya'ni "Ebrâr bu Mesnevî-i Şerîf 'de kendi makāmlarına aid olan maârif-i ilâhiyyeyi yerler ve içerler; ve ahrâr o Mesnevîden ferahlanırlar ve tarablanırlar" buyurmuşlardır. Şu hâlde beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Birtakım esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûle ebrâr tâifesinin mesleği ve meşrebi müsait olmadığından o esrârı ifşa mı edeyim, yoksa ketm mi edeyim? diye bende tereddüd hâsıl oluyor. Bu tereddüd içinde bu esrârı gâh açmak ve gâh örtmek tarafına meyil ediyorum. Bu tereddüd sırtımda gayr-i muntazam bir yük gibi oluyor. Yâ Rab! Bu düzgün olmayan tereddüd yükünü sırtımdan kaldır. Serbestçe ebrârın makāmlarına ve ravzalarına tenezzül edeyim; ve onlara tereddüdsüz olarak senin esrâr ve maârif-i ilâhiyyenden ve ahvâl-i aşktan bahsedip irşâd edeyim ve onları lutfun ile daha yüksek olan bir yola sevkedeyim ve bu ibzâl-i maârif ve irşâd hususunda ebrâr arasında benim tereddüdüm ve ihtiyârım olmasın!"

218. Ashab-ı Kehf gibi cûd bağından otlayayım! İkāz cihetinden değil, belki onlar uyuyucudurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

218. Ashab-ı Kehf gibi cömertlik bağından otlayayım! Uyarı yönünden değil, aksine onlar uyuyucudurlar.

Senin cömertlik ve kereminin bağından sırlar ve ilimler yeşilliklerini akıl ve idrak ve uyanıklık yönünden değil, aksine Ashab-ı Kehf gibi kendinden geçme ve akıl ve idrakten uyumuşluk hâli içinde otlayayım!

Senin cûd ve kereminin bağından esrâr ve maârif yeşilliklerini akıl ve idrâk ve uyanıklık cihetinden değil, belki ashâb-ı Kehf gibi bîhodluk ve akıl ve idrâkten uyumuşluk hâli içinde otlayayım!

219. Sağ üzerine ve sol üzerine uyumuş olayım. İhtiyârsız olarak tok gibinin gayrı dönmeyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

219. Sağ üzerine ve sol üzerine uyumuş olayım. İradesiz olarak top gibi dönmeyeyim!

Yani "sağ"dan maksat, mülk âlemi (görünen dünya) ve "sol"dan maksat, melekût âlemidir (gayb âlemi). "Gû", top anlamına gelen "gûy" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, gerek mülk âlemine gerekse melekût âlemine yönelmede iradem olmasın! Dışarıdan uykuda görünen Ashâb-ı Kehf'in sağına ve soluna dönmesi gibi döneyim. Benim dönüşüm ancak cirit oyunlarında çevgân (cirit sopası) ile çevirdikleri topun dönmesi gibi olsun!

Ya'ni "sağ"dan murâd, âlem-i mülk ve "sol”dan murâd, âlem-i melekûttür. “Gû", top ma'nâsına olan "gûy" kelimesinin muhaffefidir. Ya'ni, gerek âlem-i mülke ve gerek âlem-i melekûte teveccühde ihtiyârım olmasın! Zâhirde uykuda olan ashâb-ı Kehf'in sağına ve soluna dönmesi gibi döneyim. Benim dönüşüm ancak cirit oyunlarında çevgân ile çeldikleri topun dönmesi gibi olsun!

220. Ey dînin Rabbi! Sağ tarafa yâhud sol tarafa yine senin taklîbin ile döneyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

220. Ey dinin Rabbi! Sağ tarafa yahut sol tarafa yine senin taklidin ile döneyim!

Bu beyitlerde Kehf Suresi'nde geçen وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) yani "Sen o Ashâb-ı Kehf'i uyanık zannediyorsun; hâlbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağa ve sola döndürürüz" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Birinci cildin 399 numarasına denk gelen حال عارف این بود بی خواب هم . گفت ایزد هم رقود زین مرم yani "Uykusuz dahi ârifin hâli budur. Hak Teâlâ "Onlar uyuyucudurlar" buyurur; bundan ürkme!" beytinde de bu anlam geçti. Tereddüt içinde bu sırları bazen açmak ve bazen örtmek tarafına meylediyorum. Bu tereddüt sırtımda düzensiz bir yük gibi oluyor. Yâ Rab! Bu düzgün olmayan tereddüt yükünü sırtımdan kaldır. Serbestçe ebrârın (iyilerin) makamlarına ve ravzalarına (bahçelerine) ineyim; ve onlara tereddütsüz olarak senin sırlarından ve ilâhî bilgilerinden ve aşk hallerinden bahsedip irşad edeyim ve onları lütfun ile daha yüksek olan bir yola sevk edeyim ve bu bilgileri bolca verme ve irşad etme hususunda ebrâr arasında benim tereddüdüm ve ihtiyarım olmasın!"

Bu beytlerde sûre-i Kehf'de vâki' وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) ya'ni "Sen o ashâb-ı Kehf'i uyanık zannediyorsun; halbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağa ve sola döndürürüz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. I. cildin 399 numarasına müsâdif olan حال عارف این بود بی خواب هم . گفت ایزد هم رقود زین مرم ya'ni "Uykusuz dahi ârifin hâli budur. Hak Teâlâ "Onlar uyuyucudurlar" buyurur; bundan ürkme!" beytinde de bu ma'nâ geçti. tereddüd içinde bu esrârı gâh açmak ve gâh örtmek tarafına meyil ediyorum. Bu tereddüd sırtımda gayr-i muntazam bir yük gibi oluyor. Yâ Rab! Bu düzgün olmayan tereddüd yükünü sırtımdan kaldır. Serbestçe ebrârın makāmlarına ve ravzalarına tenezzül edeyim; ve onlara tereddüdsüz olarak senin esrâr ve maârif-i ilâhiyyenden ve ahvâl-i aşktan bahsedip irşâd edeyim ve onları lutfun ile daha yüksek olan bir yola sevkedeyim ve bu ibzâl-i maârif ve irşâd hususunda ebrâr arasında benim tereddüdüm ve ihtiyârım olmasın!"

218. Ashâb-ı Kehf gibi cûd bağından otlayayım! İkāz cihetinden değil, belki onlar uyuyucudurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

218. Ashâb-ı Kehf gibi cömertlik bağından otlayayım! Uyarı yönünden değil, aksine onlar uyuyucudurlar.

Senin cömertlik ve kereminin bağından sırların ve ilâhî bilgilerin yeşilliklerini akıl, idrak ve uyanıklık yönünden değil, aksine Ashâb-ı Kehf gibi kendinden geçme ve akıl ile idrakten uyumuşluk hâli içinde otlayayım!

Senin cûd ve kereminin bağından esrâr ve maârif yeşilliklerini akıl ve idrâk ve uyanıklık cihetinden değil, belki ashâb-ı Kehf gibi bîhodluk ve akıl ve idrâkten uyumuşluk hâli içinde otlayayım!

219. Sağ üzerine ve sol üzerine uyumuş olayım. İhtiyarsız olarak tok gibinin gayrı dönmeyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

219. Sağ üzerine ve sol üzerine uyumuş olayım. İradesiz olarak top gibi dönmeyeyim!

Yani "sağ"dan kasıt, mülk âlemi ve "sol"dan kasıt, melekût âlemidir. "Gû", top anlamına gelen "gûy" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, gerek mülk âlemine gerekse melekût âlemine yönelmede iradem olmasın! Dışarıdan uykuda olan Ashâb-ı Kehf'in sağına ve soluna dönmesi gibi döneyim. Benim dönüşüm ancak cirit oyunlarında çevgân (ucu eğri değnek) ile çevirdikleri topun dönmesi gibi olsun!

Ya'ni "sağ"dan murâd, âlem-i mülk ve "sol”dan murâd, âlem-i melekûttür. “Gû", top ma'nâsına olan "gûy" kelimesinin muhaffefidir. Ya'ni, gerek âlem-i mülke ve gerek âlem-i melekûte teveccühde ihtiyârım olmasın! Zâhirde uykuda olan ashâb-ı Kehf'in sağına ve soluna dönmesi gibi döneyim. Benim dönüşüm ancak cirit oyunlarında çevgân ile çeldikleri topun dönmesi gibi olsun!

220. Ey dînin Rabbi! Sağ tarafa yahud sol tarafa yine senin taklibin ile döneyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

220. Ey dinin Rabbi! Sağ tarafa yahut sol tarafa yine senin döndürmenle döneyim!

Bu beyitlerde Kehf Suresi'nde geçen وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) yani "Sen o Ashâb-ı Kehf'i uyanık sanırsın; hâlbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağa ve sola döndürürüz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Birinci cildin 399 numarasına denk gelen حال عارف این بود بی خواب هم . گفت ایزد هم رقود زین مرم yani "Uykusuz dahi ârifin hâli budur. Yüce Allah "Onlar uyuyucudurlar" buyurur; bundan ürkme!" beytinde de bu anlam geçti.

Bu beytlerde sûre-i Kehf'de vaki' وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) ya'ni "Sen o ashâb-ı Kehf'i uyanık zannediyorsun; halbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağa ve sola döndürürüz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. I. cildin 399 numarasına müsâdif olan حال عارف این بود بی خواب هم . گفت ایزد هم رقود زین مرم ya'ni "Uykusuz dahi ârifin hâli budur. Hak Teâlâ "Onlar uyuyucudurlar" buyurur; bundan ürkme!" beytinde de bu ma'nâ geçti.

221. Yüz binlerce yıl havanın zerreleri gibi ihtiyarsız olarak uçmakta idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

221. Yüz binlerce yıl havanın zerreleri gibi irâdesiz olarak uçmaktaydım.

"Matâr", masdar-ı mîmîdir (mastar anlamı taşıyan isim), "uçmak" demektir. İsm-i mekân (yer ismi) olması da mümkündür. Yani, "Ruhum itibarıyla yüz binlerce yıl uçmaktaydım veya uçma mahalli ve varlığın özü olan sonsuz uzayda havanın zerreleri gibi irâdesiz oldum." Bu şerefli beyit, ikinci cildin 167 numarasına denk gelen "Pîr onlardır ki, âlem yok idi; onların cânı deryâ-yı cûd (cömertlik denizi) içinde idi" beytine bağlıdır. Oradaki açıklamaların ve ayrıntıların incelenmesi gereklidir.

“Matâr”, masdar-ı mîmîdir, “uçmak" demektir. İsm-i mekân olmak dahi câizdir. Ya'ni, “Rûhum i'tibariyle yüz binlerce yıl uçmakta veyâ uçmak mahalli ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı nâmütenâhîde havanın zerreleri gibi ihtiyârsız oldum." Bu beyt-i şerîf II. cildin 167 numarasına musadif olan پیر ایشانندکین عالم نبود. جان ایشان بود در دریای جود ya'ni "Pîr onlardır ki, âlem yok idi; onların cânı deryâ-yı cûd içinde idi" beytine merbûttur. Oradaki îzâhât ve tafsîlâtın mütâlaası lâzımdır.

222. Gerçi o vakit ve hal benim ferâmûşum olmuştur. Uyku içinde irtihal bana yadigar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

222. Gerçi o vakit ve hal benim unutulmuşum olmuştur. Uyku içinde göçmek bana yadigâr oldu.

"Gerçi o iradesizlik vaktini ve hâlini bu beden yoğunluğu âlemi olan dünyada unutmuş oldum. Fakat bu dünyadaki uyku hâli içindeki göçüş bana o vakit ve hâlin hatırası oldu." Nasıl ki uyku hâlini cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin 396, 397, 398, 399 numaralı beyitlerinde tasvir buyurmuşlardır.

“Gerçi o ihtiyârsızlık vaktini ve hâlini bu âlem-i kesâfet olan dünyâda unutmuş oldum. Fakat bu dünyadaki uyku hâli içindeki irtihâl bana o vakit ve hâlin hâtırası oldu." Nitekim uyku hâlini cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin 396, 397, 398, 399 numaralı beytlerinde tasvîr buyurmuşlardır.

223. Çarşah olan bu çarmıhdan kurtulurum. Bu münahdan cân mer'âsına sıçrarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

223. Dört şah olan bu çarmıhtan kurtulurum. Bu konaktan can merasına sıçrarım.

"Çarmıh"tan kasıt, cismi oluşturan katı, sıvı, gaz ve doğuştan gelen ısıdan ibaret olan dört unsurdur. İnsan ruhu bu dört unsura bağlanmıştır. "Çârşâh", eski zamanlarda suçluların boyunlarına geçirdikleri boyunduruk demektir ki, dört unsurun sıfatıdır. "Mesrah", mera ve otlak demektir. "Münâh", uyku yeri ve yolcunun indiği yer demektir ki, aşağı âlem olan bu dünyadan kinayedir. Yani, "Bu dünyada uyku vaktinde boyunduruk hükmünde olan dört unsurun kaydından kurtulurum ve gaflet uykusunun yeri olan bu dünyadan ve izafî varlıktan ve onun iradesinden can merasına sıçrarım!"

“Çarmıh"dan murâd, cismi teşkil eden sulb ve mâyi' ve gaz ve harâret-i garîziyyeden ibaret olan dört rükündür. Rûh-ı insânî bu dört rükne bağlanmıştır. "Çârşâh", eski zamanlarda mücrimlerin boyunlarına geçirdikleri boyunduruk demektir ki, erkân-ı erbaanın sıfatıdır. "Mesrah," mer'â ve otlak. "Münâh", uyku mahalli ve yolcunun nüzûl ettiği mahal demektir ki, âlem-i süflî olan bu dünyâdan kinâyedir. Ya'ni, "Bu dünyâda uyku vaktinde boyunduruk mesâbesinde olan anâsır-ı erbaa kaydından kurtulurum ve gaflet uykusunun mahalli olan bu dünyâdan ve izâfi varlıktan ve onun ihtiyârından cân mer'âsına sıçrarım!"

224. Kendimin o geçmiş olan günlerinin sütünü, ey Samed, uyku dâyesinden tadarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

224. Ey Samed, geçmiş günlerimin sütünü uyku dâyesinden tadarım!

221. Yüz binlerce yıl havanın zerreleri gibi ihtiyarsız olarak uçmakta idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

221. Yüz binlerce yıl havanın zerreleri gibi irâdesiz olarak uçmaktaydım.

"Matâr", masdar-ı mîmîdir, "uçmak" demektir. İsm-i mekân (yer ismi) olması da mümkündür. Yani, "Ruhum itibarıyla yüz binlerce yıl uçmaktaydım veya uçma mahalli ve varlığın özü olan sonsuz uzayda havanın zerreleri gibi irâdesizdim." Bu şerefli beyit, ikinci cildin 167 numaralı, yani "Pirler onlardır ki, âlem yoktu; onların canı cömertlik denizinin içindeydi" beytine bağlıdır. Oradaki açıklamaların ve ayrıntıların incelenmesi gerekir.

"Matâr", masdar-ı mîmîdir, “uçmak" demektir. İsm-i mekân olmak dahi câizdir. Ya'ni, “Rûhum i'tibariyle yüz binlerce yıl uçmakta veyâ uçmak mahalli ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı nâmütenâhîde havanın zerreleri gibi ihtiyârsız oldum." Bu beyt-i şerîf II. cildin 167 numarasına musadif olan ya'ni "Pîr onlardır ki, âlem yok idi; onların cânı deryâ-yı cûd içinde idi" beytine merbûttur. Oradaki îzâhât ve tafsîlâtın mütâlaası lâzımdır.

222. Gerçi o vakit ve hal benim ferâmûşum olmuştur. Uyku içinde irtihal bana yadigar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

222. Gerçi o vakit ve hal benim unutuşum olmuştur. Uyku içinde göçmek bana yadigâr oldu.

"Gerçi o iradesizlik vaktini ve hâlini bu maddi yoğunluk âlemi olan dünyada unutmuş oldum. Fakat bu dünyadaki uyku hâli içindeki göçmek bana o vakit ve hâlin hatırası oldu." Nasıl ki uyku hâlini cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin 396, 397, 398, 399 numaralı beyitlerinde tasvir buyurmuşlardır.

"Gerçi o ihtiyârsızlık vaktini ve hâlini bu âlem-i kesâfet olan dünyâda unutmuş oldum. Fakat bu dünyadaki uyku hâli içindeki irtihâl bana o vakit ve hâlin hâtırası oldu." Nitekim uyku hâlini cenâb-ı Pîr Efendimiz I. cildin 396, 397, 398, 399 numaralı beytlerinde tasvîr buyurmuşlardır.

223. Çarşah olan bu çarmıhdan kurtulurum. Bu münahdan cân mer'âsına sıçrarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

223. Dört şah olan bu çarmıhtan kurtulurum. Bu konaktan can merasına sıçrarım.

"Çarmıh"tan kasıt, cismi oluşturan katı, sıvı, gaz ve doğuştan gelen ısıdan ibaret olan dört unsurdur. İnsan ruhu bu dört unsura bağlanmıştır. "Çârşâh", eski zamanlarda suçluların boyunlarına geçirdikleri boyunduruk demektir ki, dört unsurun sıfatıdır. "Mesrah", mera ve otlak demektir. "Münâh", uyku yeri ve yolcunun indiği yer demektir ki, aşağı âlem olan bu dünyadan kinayedir. Yani, "Bu dünyada uyku vaktinde boyunduruk hükmünde olan dört unsurun kaydından kurtulurum ve gaflet uykusunun yeri olan bu dünyadan ve izafî varlıktan ve onun iradesinden can merasına sıçrarım!"

“Çarmıh"dan murâd, cismi teşkil eden sulb ve mâyi' ve gaz ve harâret-i garîziyyeden ibaret olan dört rükündür. Rûh-ı insânî bu dört rükne bağlanmıştır. "Çârşâh", eski zamanlarda mücrimlerin boyunlarına geçirdikleri boyunduruk demektir ki, erkân-ı erbaanın sıfatıdır. "Mesrah," mer'â ve otlak. "Münâh", uyku mahalli ve yolcunun nüzûl ettiği mahal demektir ki, âlem-i süflî olan bu dünyâdan kinâyedir. Ya'ni, "Bu dünyâda uyku vaktinde boyunduruk mesâbesinde olan anâsır-ı erbaa kaydından kurtulurum ve gaflet uykusunun mahalli olan bu dünyâdan ve izâfi varlıktan ve onun ihtiyârından cân mer'âsına sıçrarım!"

224. Kendimin o geçmiş olan günlerinin sütünü, ey Samed, uyku dâyesinden tadarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

224. Kendimin o geçmiş olan günlerinin sütünü, ey Samed, uyku dâyesinden tadarım!

Yani, "Kendimin o iradesizlik içinde geçmiş olan günlerinde ve ruh âleminde senin hakiki varlığından emdiğim sütü, ey izafî varlık âleminde bütün eşyanın muhtaç olduğu Allah'ım, bu dünyada uyku dâyesinden tadarım ve kendi varlığımdan ve irademden kurtulup rahat ederim."

Ya'ni, "Kendimin o ihtiyârsızlık içinde geçmiş olan günlerinde ve rûh âleminde senin hakîkî varlığından emdiğim sütü, ey vücûd-i izâfî âleminde cemî'-i eşyanın muhtâc [olduğu] Allâh'ım, bu dünyâda uyku dâyesinden tadarım ve kendi varlığımdan ve ihtiyârımdan kurtulup râhat ederim."

225. Cümle âlem kendi ihtiyarından ve vücudundan kendinin sermest olması tarafına kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

225. Bütün âlem, kendi iradesinden ve varlığından sarhoş olma tarafına kaçar.

Yani, bütün halkın avamı bile bu dünya hayatlarında kendi iradelerinden ve varlıklarından sarhoşluk ve kendinden geçme tarafına kaçarlar.

Ya'ni, bütün halkın avâmmı bile bu hayât-ı dünyeviyyelerinde kendi ihtiyârlarından ve varlıklarından sarhoşluk ve bîhodluk tarafına kaçarlar.

226. Ta ki, bir dem ayıklıktan kurtulalar, şarab ve düdük ayıbını kendi üzerlerine koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

226. Ta ki, bir an ayıklıktan kurtulsunlar, şarap ve düdük ayıbını kendi üzerlerine koyarlar.

"Zemr", düdük demektir. Burada her çeşit çalgı kastedilir. Yani, halktan avam tabakası bir an olsun ayıklıktan kurtulmak için şarap içip sarhoş olmayı ve düdük ile her çeşit çalgı çalma ayıbını seçerler ve "Bunlar ile gamımızı dağıtıyoruz" derler. Nitekim şair demiştir ki: (Mısra:) Gamı dağıtmak için araç ise kadehtir.

Bu sebeple halktan avam tabakası, içkinin beyne verdiği uyuşukluk ile ve çalgıların verdiği zevk ile kendi varlıklarından bir an olsun kurtulmayı isterler.

"Zemr", düdük demektir. Burada her nevi' çalgı murâd buyurulur. Ya'ni, avâmm-ı halk bir ân olsun ayıklıktan kurtulmaları için şarâb içip sarhoş olmak ve düdük ve her nevi' çalgı çalmak ayıbını ihtiyâr ederler ve "Bunlar ile def-i gam ediyoruz" derler. Nitekim şair demiştir ki: (Mısrâ:) Def-i gam etmek için âlet ise peymânedir

Binâenaleyh avâmm-ı halk içkinin dimâğa verdiği uyuşukluk ile ve çalgıların verdiği zevk ile kendi varlıklarından bir ân olsun kurtulmayı isterler.

227. Cümle bilmiştir ki, bu varlık tuzaktır. İhtiyara mensub olan fikir ve zikir cehennemdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

227. Cümle bilmiştir ki, bu varlık tuzaktır. İhtiyara mensup olan fikir ve zikir cehennemdir.

Bu sebeple gerek akıllı gerek gafil bütün dünya halkı, bu varlığın bir tuzak olduğunu ve iradeye bağlı olan hatıraların ve düşüncelerin insanı cehennem gibi yakıcı bir şey olduğunu bilmişlerdir.

Binâenaleyh gerek akıl ve gerek gāfil bütün halk-ı âlem bu varlığın bir tuzak olduğunu ve ihtiyâra mensûb olan hâtıraların ve düşüncelerin insanı cehennem gibi yakıcı bir şey olduğunu bilmişlerdir.

228. Ey mühtedî! Ya sarhoşluk ile ya şuğul ile kendiliklerinden bîhodluğa kaçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

228. Ey Hakk Yolcusu! Ya sarhoşlukla ya da meşguliyetle kendiliklerinden kendinden geçmeye kaçarlar.

Ey hidâyet bulan Hakk Yolcusu! Bu sebeple bu insanlar ya esrar ve içki gibi uyuşturucu maddelerin sarhoşluğuyla yahut başka bir meşguliyetle kendiliklerinden kendinden geçmeye ve varlıklarından yokluğa kaçarlar. Yani, "Kendimin o iradesizlik içinde geçmiş olan günlerinde ve ruh âleminde senin hakiki varlığından emdiğim sütü, ey izafî varlık âleminde bütün eşyanın muhtaç olduğu Allah'ım, bu dünyada uyku dadısından tadarım ve kendi varlığımdan ve irademden kurtulup rahat ederim."

Ey hidâyet bulan sâlik! Bu sebeble bu halk ya esrar ve içki gibi uyuşturucu maddelerin sarhoşluğu ile veyâhud diğer bir meşgale ile kendiliklerinden bîhodluğa ve varlıklarından yokluğa kaçarlar. Ya'ni, "Kendimin o ihtiyârsızlık içinde geçmiş olan günlerinde ve rûh âleminde senin hakîkî varlığından emdiğim sütü, ey vücûd-i izâfî âleminde cemî'-i eşyanın muhtâc [olduğu] Allâh'ım, bu dünyâda uyku dâyesinden tadarım ve kendi varlığımdan ve ihtiyârımdan kurtulup râhat ederim."

225. Cümle âlem kendi ihtiyarından ve vücudundan kendinin sermest olması tarafına kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

225. Bütün âlem, kendi iradesinden ve varlığından sarhoş olma tarafına kaçar.

Yani, bütün halkın avamı bile bu dünya hayatlarında kendi iradelerinden ve varlıklarından sarhoşluk ve kendinden geçme tarafına kaçarlar.

Ya'ni, bütün halkın avâmmı bile bu hayât-ı dünyeviyyelerinde kendi ihtiyârlarından ve varlıklarından sarhoşluk ve bîhodluk tarafına kaçarlar.

226. Ta ki, bir dem ayıklıktan kurtulalar, şarab ve düdük ayıbını kendi üzerlerine koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

226. Ta ki, bir an ayıklıktan kurtulsunlar, şarap ve düdük ayıbını kendi üzerlerine koyarlar.

"Zemr", düdük demektir. Burada her çeşit çalgı kastedilir. Yani, halktan avam tabakası bir an olsun ayıklıktan kurtulmak için şarap içip sarhoş olmayı ve düdük ile her çeşit çalgı çalma ayıbını seçerler ve "Bunlar ile gamımızı dağıtıyoruz" derler. Nitekim şair demiştir ki: (Mısra:) Gamı dağıtmak için araç ise kadehtir.

Bu sebeple halktan avam tabakası, içkinin beyne verdiği uyuşukluk ile ve çalgıların verdiği zevk ile kendi varlıklarından bir an olsun kurtulmayı isterler.

"Zemr", düdük demektir. Burada her nevi' çalgı murâd buyurulur. Ya'ni, avâmm-ı halk bir ân olsun ayıklıktan kurtulmaları için şarâb içip sarhoş olmak ve düdük ve her nevi' çalgı çalmak ayıbını ihtiyâr ederler ve "Bunlar ile def-i gam ediyoruz" derler. Nitekim şair demiştir ki: (Mısrâ:) Def-i gam etmek için âlet ise peymânedir

Binâenaleyh avâmm-ı halk içkinin dimâğa verdiği uyuşukluk ile ve çalgıların verdiği zevk ile kendi varlıklarından bir ân olsun kurtulmayı isterler.

227. Cümle bilmiştir ki, bu varlık tuzaktır. İhtiyara mensub olan fikir ve zikir cehennemdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

227. Cümle bilmiştir ki, bu varlık tuzaktır. İhtiyara mensup olan fikir ve zikir cehennemdir.

Bu sebeple gerek akıllı gerek gafil bütün dünya halkı, bu varlığın bir tuzak olduğunu ve iradeye bağlı olan hatıraların ve düşüncelerin insanı cehennem gibi yakıcı bir şey olduğunu bilmişlerdir.

Binâenaleyh gerek akıl ve gerek gāfil bütün halk-ı âlem bu varlığın bir tuzak olduğunu ve ihtiyâra mensûb olan hâtıraların ve düşüncelerin insanı cehennem gibi yakıcı bir şey olduğunu bilmişlerdir.

228. Ey mühtedî! Ya sarhoşluk ile ya şuğul ile kendiliklerinden bîhodluğa kaçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

228. Ey Hakk Yolcusu! Ya sarhoşlukla ya da meşguliyetle kendiliklerinden kendilerinden geçmeye kaçarlar.

Ey hidâyet bulan Hakk Yolcusu! Bu sebeple bu insanlar ya esrar ve içki gibi uyuşturucu maddelerin sarhoşluğuyla veyahut başka bir meşguliyetle kendiliklerinden kendilerinden geçmeye ve varlıklarından yokluğa kaçarlar.

Ey hidâyet bulan sâlik! Bu sebeble bu halk ya esrar ve içki gibi uyuşturucu maddelerin sarhoşluğu ile veyâhud diğer bir meşgale ile kendiliklerinden bîhodluğa ve varlıklarından yokluğa kaçarlar.

229. Nefsi o yokluktan geri çelesin. Zîrâ ki bîhûşluk içinde fermansız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

229. Nefsi o yokluktan geri çeviresin. Çünkü o, kendinden geçme hâli içinde buyruksuz oldu.

Fakat böyle içki ve esrar gibi uyuşturucu maddelerin etkisiyle meydana gelen o kendinden geçme hâlinden ve yokluktan nefsi geri çekmek gerekir. Çünkü o yapay kendinden geçme hâli içinde nefis, hayvani özgürlüğü kazanıp buyruksuz oldu, yani Hakk'ın emir ve buyruğunu dinlemez bir hâle geldi; ve o kendinden geçme hâli, kendi ayıklığı ve iradesinin sonucu olduğundan, bu bozuk sonuçtan bir hayır beklenemeyeceği açıktır. Nasıl ki cinayet, yaralama ve fuhuş gibi kötü hâller bu yapay kendinden geçme hâli içinde meydana geldi.

Fakat böyle içki ve esrar gibi uyuşturucu maddelerin te'sîriyle husûle gelen o bîhodluktan ve yokluktan nefsi geri çekmek lazımdır. Zîrâ ki o sun'î olan bîhûşluk içinde nefis hürriyet-i hayvâniyyeyi iktisab edip fermânsız oldu, ya'ni Hakk'ın emr u fermânını dinlemez bir hâle geldi; ve o bîhûşluk kendi ayıklığı ve ihtiyârı neticesi olduğundan bu fâsid netîceden bir hayır beklenemeyeceği meydandadır. Nitekim katl ve cerh ve fuhuş gibi kötü haller bu sun'î bîhûşluk içinde vâki' oldu.

230. Cin için ve ins için zamanın aktarının habsinden nüfûz etmeklik yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

230. Cin için ve insan için zamanın sınırlarından geçmek mümkün değildir.

Bu ve sonraki beyitlerde, Rahmân Sûresi'nde geçen "Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarından geçmeye gücünüz yeterse geçin. Ancak büyük bir güç olmadan geçemezsiniz." (Rahman, 55/33) ayet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ayet-i kerîmede "göklerin ve yerin sınırları" buyrulduğu hâlde, şerif beyitte "zamanın sınırlarının hapsi" denilmiştir. "Zaman", vaktin azına veya çoğuna verilen bir isimdir; ve zamanın oluşmasına sebep olan, gök cisimlerinden olan güneşin, ayın ve yerin dönüşüdür. Bu sebeple, şerif beyitte sebep olan gökler ve yer yerine, onlardan kaynaklanan "zaman" zikredilmiş olur ki, bu bir mecaz-ı mürseldir (bir sözcüğün, ilgili olduğu başka bir sözcük yerine kullanılması). Bilinir ki, maddî varlıklar zaman ve mekân hapishanesiyle sınırlıdır; ve insanın cismi, maddenin dört şeklinden, cinnin cismi ise hava ve hararetten ibaret olan iki şekilden oluşmuştur. Bu sebeple her iki topluluk da zamanın az ve çok taraflarının hapsi altındadır. Zamanın sınırlara izafe edilmesindeki incelik şudur: Cinnin cismi maddenin iki latif (ince) şeklinden oluştuğu için zamanın az tarafında hapsolur; ve insanın cismi ise maddenin gaz ve hararet gibi iki latif şekli ile katı ve sıvı gibi iki kesif (yoğun) şeklinden oluştuğundan zamanın çok tarafında hapsolur. Cinnin tabiat âlemindeki seyri süratle, insanın seyri ise yavaşlıkla gerçekleşir. Bu sebeple her iki topluluk da cismaniyetleri (bedensel yapıları) sebebiyle, varlığın kendisi olan ve fen ehli (bilim insanları) nezdinde "boşluk" tabir edilen fezaya (uzaya) çıkamaz. Fakat ruh, nûrânî (ışıklı) ve mücerred (soyut) bir cevher (öz) olduğundan onda asla yoğunluk yoktur; ve hakiki varlık ile kendi arasında ayrılık elbisesini taşıyan başka bir ayırıcı sınır da yoktur. Bu ruh, ilahi hidayet kuvveti ile o fezaya nüfuz edebilir. Bu anlam, birinci cildin 1952 numaralı beytinde de açıklanmıştır.

Bu ve âtîdeki beytlerde sûre-i Rahmân'da olan يا معشر الجن وَالْإِنس إن استطعتم أن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانِ (Rahman, 55/33) ya'ni “Ey cin ve ins tâifesi, eğer göklerin ve yerin câniblerinden geçmeye tâkatiniz varsa, geçin; kuvvetin gayrı ile geçemezsiniz” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ayet-i kerîmede “aktâri's-semâvâti ve'l-arz” buyurulduğu hâlde beyt-i şerîfte “habs-i aktâri'z-zemen” denilmiştir. “Zemen”, vaktin azına veyâ çoğuna ıtlak olunan bir isimdir; ve zamânın husûlüne sebeb ecrâm-ı semâviyyeden olan güneş ve ayın ve arzın devridir. Binâenaleyh beyt-i şerîfte sebeb olan semâvât ve arz yerine müsebbeb olan “zamân” zikredilmiş olur ki, mecâz-i mürseldir. Ma'lumdur ki, mâddiyât zaman ve mekân hapisleriyle mukayyeddir; ve insanın cismi, mâddenin dört şeklinden ve cinnin cismi ise hava ve harâretten ibaret olan iki şekilden mürekkebdir. Binâenaleyh her iki tâife dahi zamânın az ve çok taraflarının hapsi altındadır. Zamânın aktâra izâfesindeki incelik budur ki: Cism-i cin mâddenin iki şekl-i latîfinden mürekkeb olduğu için zamânın az tarafında mahbûs olur; ve insanın cismi ise mâddenin gaz ve harâret gibi iki şekl-i latîfi ile sulb ve mâyi' gibi iki şekl-i kesîfinden mürekkeb bulunduğundan zamânın çok tarafında mahbûs olur. Cinnin âlem-i tabîatta seyri sür'atle ve insanın seyri ise batâetle vâki' olur. Binâenaleyh her iki tâife cismâniyetleri hasebiyle ayn-ı vücûd olan ve ehl-i fen indinde “boşluk” ta'bîr olunan fezâya çıkamaz. Fakat rûh cevher-i mücerred-i nûrânî olduğundan onda asla kesâfet yoktur; ve vücûd-i hakîkî ile kendi arasında gayriyet libâsını hâiz başka hadd-i fâsıl dahi yoktur. Bu ruh hidâyet-i ilâhiyye kuvveti ile o fezâya nüfüz edebilir. Bu ma'nâ I. cildin 1952 numarası-

229. Nefsi o yokluktan geri çelesin. Zîrâ ki bîhûşluk içinde fermansız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

229. Nefsi o yokluktan geri çeviresin. Çünkü o, kendinden geçme hâli içinde buyruksuz oldu.

Fakat böyle içki ve esrar gibi uyuşturucu maddelerin etkisiyle meydana gelen o kendinden geçme hâlinden ve yokluktan nefsi geri çekmek gerekir. Çünkü o yapay kendinden geçme hâli içinde nefis, hayvani özgürlüğü kazanıp buyruksuz oldu, yani Hakk'ın emir ve buyruğunu dinlemez bir hâle geldi; ve o kendinden geçme hâli, kendi ayıklığı ve iradesinin sonucu olduğundan, bu bozuk sonuçtan bir hayır beklenemeyeceği açıktır. Nasıl ki cinayet, yaralama ve fuhuş gibi kötü hâller bu yapay kendinden geçme hâli içinde meydana geldi.

Fakat böyle içki ve esrar gibi uyuşturucu maddelerin te'sîriyle husûle gelen o bîhodluktan ve yokluktan nefsi geri çekmek lazımdır. Zîrâ ki o sun'î olan bîhûşluk içinde nefis hürriyet-i hayvâniyyeyi iktisab edip fermânsız oldu, ya'ni Hakk'ın emr u fermânını dinlemez bir hâle geldi; ve o bîhûşluk kendi ayıklığı ve ihtiyârı neticesi olduğundan bu fâsid netîceden bir hayır beklenemeyeceği meydandadır. Nitekim katl ve cerh ve fuhuş gibi kötü haller bu sun'î bîhûşluk içinde vâki' oldu.

230. Cin için ve ins için zamanın aktarının habsinden nüfûz etmeklik yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

230. Cin için ve insan için zamanın sınırlarından geçmek mümkün değildir.

Bu ve sonraki beyitlerde, Rahmân Suresi'nde geçen يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنس إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (Rahmân, 55/33) yani “Ey cin ve insan topluluğu, eğer göklerin ve yerin sınırlarından geçmeye gücünüz yeterse, geçin; bir güç olmaksızın geçemezsiniz” ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ayet-i kerimede “göklerin ve yerin sınırları” buyrulduğu hâlde, şerefli beyitte “zamanın sınırlarının hapsi” denilmiştir. “Zaman”, vaktin azına veya çoğuna verilen bir isimdir; ve zamanın oluşmasına sebep, gök cisimlerinden olan güneşin, ayın ve yerin devridir. Buna göre, şerefli beyitte sebep olan gökler ve yer yerine, müsebbep olan “zaman” zikredilmiş olur ki, bu bir mecaz-ı mürseldir (gönderilmiş mecaz). Bilinmelidir ki, maddiyat zaman ve mekân hapisleriyle sınırlıdır; ve insanın cismi, maddenin dört şeklinden, cinnin cismi ise hava ve hararetten ibaret olan iki şekilden oluşmuştur. Bu sebeple her iki topluluk da zamanın az ve çok taraflarının hapsi altındadır. Zamanın sınırlara izafe edilmesindeki incelik şudur ki: Cinnin cismi maddenin iki latif şeklinden oluştuğu için zamanın az tarafında hapsolur; ve insanın cismi ise maddenin gaz ve hararet gibi iki latif şekli ile katı ve sıvı gibi iki yoğun şeklinden oluştuğundan zamanın çok tarafında hapsolur. Cinnin tabiat âleminde seyri süratle ve insanın seyri ise yavaşlıkla gerçekleşir. Buna göre her iki topluluk da cismaniyetleri sebebiyle, varlığın özü olan ve fen ehli nezdinde “boşluk” tabir olunan fezaya çıkamaz. Fakat ruh, nurani ve soyut bir cevher olduğundan onda asla yoğunluk yoktur; ve hakiki varlık ile kendi arasında ayrılık elbisesini taşıyan başka bir ayırıcı sınır da yoktur. Bu ruh, ilahi hidayet kuvveti ile o fezaya nüfuz edebilir. Bu mana, birinci cildin 1952 numarasına denk gelen [yani “Rahmân Suresi'ndeki "Ey cin topluluğu!" ayetini oku da, "nüfuz etmeye güç yetirebilirsiniz"i anla!”] beytinde geçti.

Bu ve âtîdeki beytlerde sûre-i Rahmân'da olan يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنس إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (Rahmân, 55/33) ya'ni “Ey cin ve ins tâifesi, eğer göklerin ve yerin câniblerinden geçmeye tâkatiniz varsa, geçin; kuvvetin gayrı ile geçemezsiniz” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ayet-i kerîmede “aktâri's-semâvâti ve'l-arz” buyurulduğu hâlde beyt-i şerîfte “habs-i aktâri'z-zemen” denilmiştir. “Zemen”, vaktin azına veyâ çoğuna ıtlak olunan bir isimdir; ve zamânın husûlüne sebeb ecrâm-ı semâviyyeden olan güneş ve ayın ve arzın devridir. Binâenaleyh beyt-i şerîfte sebeb olan semâvât ve arz yerine müsebbeb olan “zamân” zikredilmiş olur ki, mecâz-i mürseldir. Ma'lûmdur ki, mâddiyât zaman ve mekân hapisleriyle mukayyeddir; ve insanın cismi, mâddenin dört şeklinden ve cinnin cismi ise hava ve harâretten ibaret olan iki şekilden mürekkebdir. Binâenaleyh her iki tâife dahi zamânın az ve çok taraflarının hapsi altındadır. Zamânın aktâra izâfesindeki incelik budur ki: Cism-i cin mâddenin iki şekl-i latîfinden mürekkeb olduğu için zamânın az tarafında mahbûs olur; ve insanın cismi ise mâddenin gaz ve harâret gibi iki şekl-i latîfi ile sulb ve mâyi' gibi iki şekl-i kesîfinden mürekkeb bulunduğundan zamânın çok tarafında mahbûs olur. Cinnin âlem-i tabîatta seyri sür'atle ve insanın seyri ise batâetle vâki' olur. Binâenaleyh her iki tâife cismâniyetleri hasebiyle ayn-ı vücûd olan ve ehl-i fen indinde “boşluk” ta'bîr olunan fezâya çıkamaz. Fakat rûh cevher-i mücerred-i nûrânî olduğundan onda asla kesâfet yoktur; ve vücûd-i hakîkî ile kendi arasında gayriyet libâsını hâiz başka hadd-i fâsıl dahi yoktur. Bu ruh hidâyet-i ilâhiyye kuvveti ile o fezâya nüfüz edebilir. Bu ma'nâ I. cildin 1952 numarası- na musâdif olan [ya'ni “Rah] مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ mân sûresindeki "Ey cin topluluğu!" âyetini oku da, "nüfüz etmeye güç ye- tirebilirsiniz"i anla!"] beytinde geçti.

231. Semâvât-ı ula'nın tecavîfinden sultan-ı hüdânın gayrı ile nüfûz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

231. Yüce göklerin boşluklarına hidayet sultanından başkasıyla nüfuz edilemez.

"Sultan", hükümdar, kahredici ve üstün gelen, delil ve kanıt, kudret anlamlarına gelir. "Tecvîf", bir şeyin içini boşaltmaktır; "tecâvîf", tecvîfin çoğuludur. "Tecâvîfi's-semâvâti'l-ula" ifadesiyle, cisimlerin yoğun belirlenimlerinden boşaltılmış olan sınırsız uzaya işaret edilir. Yani, ruhların gezinti yeri olan sınırsız uzaya nüfuz etmek ancak ilahi hidayet kudretiyle, cismaniyet (bedensellik) ruhanîlik mertebesine yükselip incelik kazandığı zaman gerçekleşir.

"Sultân”, hükümdâr, kāhir ve galib ve hüccet ve burhân ve kudret ma'nâ- larına gelir. "Tecvîf", bir şeyin içini boşaltmak; "tecâvîf", tecvîfin cem'idir. "Tecâvîfi's-semâvâti'l-ula" ta'bîriyle, ecrâmın taayyünât-ı kesîfesinden bo- şaltılmış olan fezâ-yı nâmütenâhîye işaret buyurulur. Ya'ni, ervâhın seyrân- gâhı olan fezâ-yı nâmütenâhîye nüfüz etmek ancak hidâyet-i ilâhiyye kud- reti ile cismâniyet, rûhâniyet mertebesine terakkî edip letâfet kesbeylediği va- kit vâki' olur.

232. Hüdâ ancak müttakînin ruhunu şihabların muhafazasından hifzeden bir sultân iledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

232. Allah, ancak takva sahibinin ruhunu, şihabların (ateş parçalarının) korumasından muhafaza eden bir sultan iledir.

Bu şerefli beyitte, Cin suresinde cin taifesinden naklen beyan buyurulan وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا (Cin, 72/8) yani "Biz göğe yaklaşmak istediğimizde o göğü kuvvetli bekçiler ve şihablar ile dolmuş bulduk" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Hırâs", müfâale babının ikinci masdarı olan "fiâl" veznindedir, "muhafaza etmek" demektir. "Şühüb", şihabın çoğuludur; "ateş şulesi ve şeytanlara atılan yıldızlar kümesi" demektir. "Yakî" "vikāye" masdarından ism-i fail olup "hifzeden" demektir. Yani, fezaya hidayet kudreti ile yani doğru yola gitmekten meydana gelen Hak kudreti ile nüfuz edilir. Hidayet dahi hakiki sultan olan Hakk'ın tasarrufu ile olur ki, o sultan takva sahibinin ruhunu semaya yükselişinde elektrik kıvılcımından veya yıldız kümelerinin korumasından muhafaza eder ve o ruha bu ateşlerin tesiri olmaz. Yani elektrik kıvılcımı ateştir ve ruh ise nurani, mücerred (soyut) bir cevherdir. Eğer bu nurani cevher nefsin ateşe mensup olan sıfatıyla yüklü ise, elektrik ateşi o sıfatların cinsinden olduğundan o nuru kuşatıp yükselişine mani olur ve ruhu tabiat alemine çevirir; ve bu elektrik kuvvetleri unsuri melekelerdir; ve melekeler iki çeşittir. Birisi rahmet melekeleri ve diğeri azap melekeleridir. na musâdif olan معشر جن سوره رحمن بخوان. تستطيعوا تنفذوا را بازخوان [yani "Rahman suresindeki "Ey cin topluluğu!" ayetini oku da, "nüfuz etmeye güç yetirebilirsiniz"i anla!] beytinde geçti.

Bu beyt-i şerîfte cin tâifesinden naklen sûre-i Cin'de beyân buyurulan وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا (Cin, 72/8) ya'ni "Biz göğe yaklaş- mak istediğimizde o göğü kuvvetli bekçiler ve şihablar ile dolmuş bulduk" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Hırâs", müfâale bâbının ikinci masda- rı olan "fiâl" veznindedir, "muhafaza etmek" demektir. “Şühüb”, şihabın cem'idir; "ateş şûlesi ve şeyâtîne atılan yıldızlar kümesi" demektir. "Yakî" "vikāye" masdarından ism-i fâil olup "hifzeden" demektir. Ya'ni, fezâya kudret-i hidâyet ile ya'ni doğru yola gitmekten mütehassıl olan kudret-i Hak ile nüfüz edilir. Hidâyet dahi sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın tasarrufu ile olur ki, o sultân müttakînin rûhunu semâya urûcunda şerâre-i elektirikiy- yeden veyâ yıldız kümelerinin muhafazasından hifzeder ve o rûha bu ateş- lerin te'sîri olmaz. Ya'ni şerâre-i elektirikiyye nârdır ve rûh ise cevher-i mü- cerred-i nûrânîdir. Eğer bu cevher-i nûrânî nefsin ateşe mensûb olan sıfa- tıyla mahmûl ise nâr-ı elektirikî o sıfatların cinsinden olduğundan o nûru ihâta edip urûcuna mâni' olur ve rûhu âlem-i tabîata çevirir; ve bu kuvâ- yı elektirikiyye melâike-i unsuriyyedir; ve melâike iki nevi'dir. Birisi melâ- ike-i rahmet ve diğeri melâike-i azâbdır. na musâdif olan معشر جن سوره رحمن بخوان. تستطيعوا تنفذوا را بازخوان [ya'ni “Rahmân sûresindeki "Ey cin topluluğu!" âyetini oku da, "nüfüz etmeye güç yetirebilirsiniz"i anla!] beytinde geçti.

231. Semâvât-ı ula'nın tecavîfinden sultan-ı hüdânın gayrı ile nüfûz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

231. Yüce göklerin boşluklarına hidayet sultanından başkasıyla nüfuz edilemez.

"Sultan", hükümdar, kahredici ve üstün gelen, delil ve kanıt, kudret anlamlarına gelir. "Tecvîf", bir şeyin içini boşaltmaktır; "tecâvîf", tecvîfin çoğuludur. "Tecâvîfi's-semâvâti'l-ula" ifadesiyle, cisimlerin yoğun belirlenimlerinden boşaltılmış olan sınırsız uzaya işaret edilir. Yani, ruhların seyran yeri olan sınırsız uzaya nüfuz etmek ancak ilahi hidayet kudretiyle, cismaniyet (bedensellik) ruhanîyet mertebesine yükselip incelik kazandığı zaman gerçekleşir.

"Sultân”, hükümdâr, kāhir ve galib ve hüccet ve burhân ve kudret ma'nâ-larına gelir. "Tecvîf", bir şeyin içini boşaltmak; "tecâvîf", tecvîfin cem'idir. "Tecâvîfi's-semâvâti'l-ula" ta'bîriyle, ecrâmın taayyünât-ı kesîfesinden boşaltılmış olan fezâ-yı nâmütenâhîye işaret buyurulur. Ya'ni, ervâhın seyrân-gâhı olan fezâ-yı nâmütenâhîye nüfüz etmek ancak hidâyet-i ilâhiyye kudreti ile cismâniyet, rûhâniyet mertebesine terakkî edip letâfet kesbeylediği vakit vâki' olur.

232. Hüdâ ancak müttakînin ruhunu şihabların muhafazasından hifzeden bir sultân iledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

232. Allah ancak takva sahibinin ruhunu, şihabların (ateş parçalarının) muhafazasından koruyan bir sultan iledir.

Bu şerefli beyitte, Cin suresinde cin taifesinden naklen beyan buyurulan وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا (Cin, 72/8) yani "Biz göğe yaklaşmak istediğimizde o göğü kuvvetli bekçiler ve şihablar ile dolmuş bulduk" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Hırâs", müfâale babının ikinci masdarı olan "fiâl" veznindedir, "muhafaza etmek" demektir. "Şühüb", şihabın çoğuludur; "ateş şulesi ve şeytanlara atılan yıldızlar kümesi" demektir. "Yakî", "vikāye" masdarından ism-i fâil olup "hifzeden" demektir. Yani, fezaya hidayet kudreti ile yani doğru yola gitmekten meydana gelen Hakk'ın kudreti ile nüfuz edilir. Hidayet dahi hakiki sultan olan Hakk'ın tasarrufu ile olur ki, o sultan takva sahibinin ruhunu semaya yükselişinde elektrik kıvılcımlarından veya yıldız kümelerinin muhafazasından korur ve o ruha bu ateşlerin tesiri olmaz. Yani elektrik kıvılcımı ateştir ve ruh ise nurani, soyut bir cevherdir. Eğer bu nurani cevher nefsin ateşe mensup olan sıfatıyla yüklü ise, elektrik ateşi o sıfatların cinsinden olduğundan o nuru kuşatıp yükselişine engel olur ve ruhu tabiat alemine çevirir; ve bu elektrik kuvvetleri unsuri meleklerdir; ve melekler iki çeşittir. Birisi rahmet melekleri ve diğeri azap melekleridir.

Bu beyt-i şerîfte cin tâifesinden naklen sûre-i Cin'de beyân buyurulan وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا (Cin, 72/8) ya'ni "Biz göğe yaklaşmak istediğimizde o göğü kuvvetli bekçiler ve şihablar ile dolmuş bulduk" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Hırâs", müfâale bâbının ikinci masdarı olan "fiâl" veznindedir, "muhafaza etmek" demektir. “Şühüb”, şihabın cem'idir; "ateş şûlesi ve şeyâtîne atılan yıldızlar kümesi" demektir. "Yakî" "vikāye" masdarından ism-i fâil olup "hifzeden" demektir. Ya'ni, fezâya kudret-i hidâyet ile ya'ni doğru yola gitmekten mütehassıl olan kudret-i Hak ile nüfüz edilir. Hidâyet dahi sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın tasarrufu ile olur ki, o sultân müttakînin rûhunu semâya urûcunda şerâre-i elektirikiyyeden veyâ yıldız kümelerinin muhafazasından hifzeder ve o rûha bu ateşlerin te'sîri olmaz. Ya'ni şerâre-i elektirikiyye nârdır ve rûh ise cevher-i mücerred-i nûrânîdir. Eğer bu cevher-i nûrânî nefsin ateşe mensûb olan sıfatıyla mahmûl ise nâr-ı elektirikî o sıfatların cinsinden olduğundan o nûru ihâta edip urûcuna mâni' olur ve rûhu âlem-i tabîata çevirir; ve bu kuvâyı elektirikiyye melâike-i unsuriyyedir; ve melâike iki nevi'dir. Birisi melâike-i rahmet ve diğeri melâike-i azâbdır.

233. Fânî olmadıkça hiçbir kimseye bârgâh-ı Kibriya'ya yol yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

233. Hiçbir kimseye fânî olmadıkça Yüce Allah'ın katına yol yoktur.

"Fânî olmak"tan kasıt, kulun kendi benliğinden ve varlığından geçip kendini Hakk'ın varlığında kaybolmuş görmesidir. Bu hâl, Allah katında kendi zilletini, acizliğini ve muhtaçlığını zevken (manevî bir tecrübe ile) bilmekten ibarettir. Yoksa akıl ve zekâ ile ve söz ile bilmek yeterli değildir. Bu zevk ve hâl sahibinin dışı ve içi, insanlarla olan ilişkilerinde daima yokluk ve tevazu içinde olur. Örneğin, birisi ona tecavüz etse veya ilmî bir fikrine karşı çıksa ve itiraz etse, affederek muamele eder ve yumuşaklıkla cevap verir; içinde asla kin ve nefret olmaz ve dışarıdan affetmiş görünüp sonra ondan ya sözle ya da fiille intikam almaya kalkmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir rubailerinde şöyle buyururlar: Açıklayıcı tercüme: "Kul kendinden ve nefsinden mutlak olarak fânî olmadıkça onun katında tevhid (Allah'ın birliği) kesinleşmez. Hakk'ın tevhidinin gerçek varlığı, kulun izafî varlığına hulul etmek (içine girmek) değildir. Senin kendi fikrinde zevken ve hâlen yok olmandır. Yoksa boş söz ile batıl, Hak olmaz."

Şimdi, böyle bir fenâya (yokluğa) ulaşmak ancak ilâhî aşk şarabını içip sarhoş olmakla olur.

"Fânî olmak"tan murâd, abd kendi enâniyetinden ve varlığından geçip kendini Hakk'ın varlığında müstağrak görmektir. Bu hâl huzûr-ı Hak'ta kendi zilletini ve aciz ve iftikārını zevkan bilmekten ibaret olur. Yoksa akıl ve zekâ ile ve söz ile bilmek kâfî değildir. Bu zevk ve hâl sahibinin zâhiri ve bâtını, halk ile olan muâmelâtında dâimâ yokluk ve tevâzu' içinde olur. Meselâ birisi tecavüz etse veya bir fikr-i ilmîsine muhalefet ve i'tirâz etse afv ile muâmele eder ve hilim ile cevab verir ve içinde asla buğuz ve kin olmaz ve zâhirde afv etmiş görünüp sonra ondan ya kavlen veyâ fiilen intikam almaya kalkmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: Îzâhan tercüme: "Kul kendinden ve nefsinden fanî-i mutlak olmadıkça onun indinde tevhîd muhakkak olmaz. Tevhîd-i Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi kulun vücûd-i izâfisine hulûl etmek değildir. Senin kendi fikrinde zevkan ve hâlen yok olmandır. Yoksa boş söz ile bâtıl Hak olmaz."

İmdi böyle bir fenâya nâiliyet ancak aşk-ı ilâhî şarabını içip sarhoş olmakla olur.

234. Feleğin mi'râcı nedir? Bu yokluktur. Aşıkların mezhebi ve dîni yokluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

234. Feleğin yükselişi nedir? Bu yokluktur. Âşıkların mezhebi ve dini yokluktur.

Ruhun hakiki varlık feleğine çıkabilmesi için merdiven nedir, bilir misin? İşte bu yokluktur. Bu sebeple Hak âşıklarının mezhebi ve dini yokluktur.

Rûhun vücûd-i hakîkî feleğine çıkabilmesi için merdiven nedir, bilir misin? İşte bu yokluktur. Binâenaleyh Hak âşıklarının mezhebi ve dîni yokluktur.

235. Aşk yolunda niyaz cihetinden Ayaz'ın mihrabı post ve çarık geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

235. Aşk yolunda niyaz yönünden Ayaz'ın mihrabı post ve çarık oldu.

Yani, aşk yolunda Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin nedimi olan Ayaz'ın acizlik ve niyaz yönünden mihrabı ve yönelme yeri kendisinin postu ve çarığı oldu. Ayaz'ın hikâyesi beşinci ciltte geçti. Ve "post ile çarık"tan maksadın ne olduğu da beşinci cildin 1918 numaralı beytinin başındaki kırmızı yazılı şerhte açıklandı.

Ya'ni, aşk yolunda Sultân Mahmûd-1 Gavnevî'nin nedîmi olan Ayâz'ın acz ve niyâz cihetinden mihrabı ve teveccüh mahalli kendinin postu ve çarığı oldu. Ayâz'ın kıssası V. cildde geçti. Ve "post ile çarık"tan murâd, ne olduğu dahi V. cildin 1918 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte îzah olundu.

233. Fânî olmadıkça hiçbir kimseye bârgâh-ı Kibriya'ya yol yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

233. Hiçbir kimseye fânî olmadıkça Yücelik Eşiği'ne yol yoktur.

"Fânî olmak"tan kasıt, kulun kendi benliğinden ve varlığından geçip kendini Hakk'ın varlığında kaybolmuş görmesidir. Bu hâl, Hak huzurunda kendi zilletini, acizliğini ve muhtaçlığını zevken (manevî bir tecrübe ile) bilmekten ibarettir. Yoksa akıl ve zekâ ile ve söz ile bilmek yeterli değildir. Bu zevk ve hâl sahibinin dışı ve içi, insanlarla olan ilişkilerinde daima yokluk ve tevazu içinde olur. Örneğin, birisi ona tecavüz etse veya ilmî bir fikrine karşı çıksa ve itiraz etse, affederek muamele eder ve yumuşaklıkla cevap verir; içinde asla kin ve nefret olmaz ve dışarıdan affetmiş görünüp sonra ondan ya sözle ya da fiille intikam almaya kalkmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir rubailerinde şöyle buyururlar:

"Kul kendinden ve nefsinden tam anlamıyla fânî olmadıkça onun katında tevhîd (Allah'ın birliği) gerçekleşmez. Hakk'ın tevhîdinin gerçek varlığı, kulun izafî varlığına hulûl etmek (içine girmek) değildir. Senin kendi düşüncende zevken ve hâlen yok olmandır. Yoksa boş söz ile bâtıl (yanlış) Hak olmaz."

Şimdi, böyle bir fenâya (yokluğa) ulaşmak ancak ilâhî aşk şarabını içip sarhoş olmakla olur.

"Fânî olmak"tan murâd, abd kendi enâniyetinden ve varlığından geçip kendini Hakk'ın varlığında müstağrak görmektir. Bu hâl huzûr-ı Hak'ta kendi zilletini ve aciz ve iftikārını zevkan bilmekten ibaret olur. Yoksa akıl ve zekâ ile ve söz ile bilmek kâfî değildir. Bu zevk ve hâl sahibinin zâhiri ve bâtını, halk ile olan muâmelâtında dâimâ yokluk ve tevâzu' içinde olur. Meselâ birisi tecavüz etse veya bir fikr-i ilmîsine muhalefet ve i'tirâz etse afv ile muâmele eder ve hilim ile cevab verir ve içinde asla buğuz ve kin olmaz ve zâhirde afv etmiş görünüp sonra ondan ya kavlen veyâ fiilen intikam almaya kalkmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar:

Îzâhan tercüme: "Kul kendinden ve nefsinden fanî-i mutlak olmadıkça onun indinde tevhîd muhakkak olmaz. Tevhîd-i Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi kulun vücûd-i izâfisine hulûl etmek değildir. Senin kendi fikrinde zevkan ve hâlen yok olmandır. Yoksa boş söz ile bâtıl Hak olmaz."

İmdi böyle bir fenâya nâiliyet ancak aşk-ı ilâhî şarabını içip sarhoş olmakla olur.

234. Feleğin mi'râcı nedir? Bu yokluktur. Aşıkların mezhebi ve dîni yokluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

234. Feleğin yükselişi nedir? Bu yokluktur. Âşıkların mezhebi ve dini yokluktur.

Ruhun hakiki varlık feleğine çıkabilmesi için merdiven nedir, bilir misin? İşte bu yokluktur. Bu sebeple Hak âşıklarının mezhebi ve dini yokluktur.

Rûhun vücûd-i hakîkî feleğine çıkabilmesi için merdiven nedir, bilir misin? İşte bu yokluktur. Binâenaleyh Hak âşıklarının mezhebi ve dîni yokluktur.

235. Aşk yolunda niyaz cihetinden Ayaz'ın mihrabı post ve çarık geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

235. Aşk yolunda niyaz yönünden Ayaz'ın mihrabı post ve çarık oldu.

Yani, aşk yolunda Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin nedimi olan Ayaz'ın acizlik ve niyaz yönünden mihrabı ve yönelme yeri kendisinin postu ve çarığı oldu. Ayaz'ın hikâyesi beşinci ciltte geçti. Ve "post ile çarık"tan maksadın ne olduğu da beşinci cildin 1918 numaralı beytinin başındaki kırmızı yazılı şerhte açıklandı.

Ya'ni, aşk yolunda Sultân Mahmûd-1 Gavnevî'nin nedîmi olan Ayâz'ın acz ve niyâz cihetinden mihrabı ve teveccüh mahalli kendinin postu ve çarığı oldu. Ayâz'ın kıssası V. cildde geçti. Ve "post ile çarık"tan murâd, ne olduğu dahi V. cildin 1918 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte îzah olundu.

236. Gerçi muhakkak o şahın mahbubu idi, zahir ve bâtını latîf ve güzel idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

236. Gerçi muhakkak o şahın sevgilisi idi, dışı ve içi latif ve güzel idi.

Gerçi o Ayaz muhakkak Gazneli Sultan Mahmud'un sevgilisi idi. Dışsal ve içsel edeplerle nitelenmişti. Beşinci ciltteki Ayaz kıssasında da açıklandığı üzere "Ayaz"dan kastedilen, insân-ı kâmildir; ve "sultan"dan kastedilen, gerçek şah olan Hak'tır; ve "Ayaz"dan kastedilenin Çelebi Hüsameddin (k.s.) hazretleri olması da mümkündür. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere Pir Efendimiz onların hallerini başkalarının kıssasında beyan buyuracaklarını zikretmişlerdi; ve Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da o hazretin halleri hakkında şöyle buyurur: "Bütün ashabın önderi ve tüm kutupların rehberi olup dışları ve içleri mücadelede idi; ve vera' (şüpheli şeylerden sakınma) ve takvada (Allah'tan korkup sakınma) aşırıya giderlerdi. Sonsuz edebe ve sınırsız doğruluğa sahip olup çok riyâzât (nefsî perhizler) yapar ve daima mücâhedât (nefisle mücadeleler) içinde olurlardı. Cömert bir tabiat ve yumuşak huylu bir karakter ile kalplerin hallerine vakıf ve sırlara aşina olup kapsamlı sözler söylerler ve söz ehli olanların hal ilimlerine ait zorlukları çözerlerdi; ve hakikatte Hz. Hüdavendigâr'ımızın tam mazharı (tecelli yeri) onlar idi."

Gerçi o Ayâz muhakkak Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin mahbûbu idi. Zâhirî ve bâtınî edebler ile muttasıf idi. V. cilddeki Ayaz kıssasında da îzah olunduğu üzere "Ayâz"dan murâd, insân-ı kâmildir; ve "sultân"dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'tır; ve "Ayâz"dan murâd, Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretleri olmak da câizdir. Zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere Cenâb-ı Pîr efendimiz onların ahvâlini başkalarının kıssasında beyân buyuracaklarını zikretmişler idi; ve Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da o hazretin ahvâli hakkında şöyle buyurur: "Kâffe-i ashâbın muktedâsı ve bilcümle aktâbın pîşvâsı olup zâhir ve bâtınları mücâhedede idi; ve vera' ve takvâda mübâlağa buyururlar idi. Edeb-i bî-gāye ve sıdk-ı bî-nihâyeye mâlik olup riyazat-ı kesîrede bulunur ve dâimâ mücâhedede olurlar idi. Tab'-ı kerîm ve sîret-i halîm ile ahvâl-i kulûba muttali' ve esrâra vâkıf olup kelimât-ı câmia söylerler ve ashâb-ı kālin ilm-i hallerine âid müşkilâtı hallederler idi; ve hakîkatte Hz. Hudavendigâr'ımızın mazhar-ı tamâmı onlar idi."

237. Kibirsiz ve riyasız ve kînsiz sultanın güzelliğine onun yüzü ayna olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

237. Kibirsiz, riyasız ve kinsiz sultanın güzelliğine onun yüzü ayna olmuştu.

Ayâz'ın, yani insân-ı kâmilin kalbinde ve iç dünyasında kibir, riya ve kin yoktu. Gerçek sultan olan Hakk'ın güzel isim ve sıfatlarının tümüne onun yüzü ayna ve ortaya çıkış yeri olmuştu. Bu beyitte Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin yüce hâllerine işaret edilmiş olması mümkündür; ve bu durumda "sultan"dan kasıt, Cenâb-ı Pîr efendimizin yüce zâtı olur. Nitekim bir yüce beytinde manevî saltanatlarına işaret ederek şöyle buyururlar: "Ben tahtından tabuta giden şah değilim. Ben öyle bir şahım ki, fermanımın ve buyruğumun yazısı 'Sonsuza dek kalıcıdır!' oldu."

Ayâz'ın, ya'ni insân-ı kâmilin kalbinde ve bâtınında kibir ve riyâ ve kin yok idi. Sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın güzel esmâ ve sıfatının mecmû'una onun yüzü ayna ve mahall-i zuhûr olmuş idi. Bu beyitte Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin hâl-i şerîflerine işaret buyurulmuş olmak câizdir; ve bu sûrette "sultân"dan murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri olur. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde saltanat-ı ma'neviyyelerine işâreten şöyle buyururlar: "Ben tahtından tabuta giden şâh değilim. Ben öyle bir şâhım ki, menşûrumun ve fermânımın yazısı "Hâlidîne ebedâ!" oldu."

238. Çünkü o kendi varlığından uzak oldu. Onun işinin müntehâsı ma'mûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

238. Çünkü o, kendi varlığından uzaklaştı. Onun işinin sonu mamur oldu.

236. Gerçi muhakkak o şahın mahbubu idi, zahir ve bâtını latîf ve güzel idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

236. Gerçi muhakkak o şahın sevgilisi idi, dışı ve içi latif ve güzel idi.

Gerçi o Ayaz muhakkak Gazneli Sultan Mahmud'un sevgilisi idi. Dışsal ve içsel edeplerle nitelenmişti. Beşinci ciltteki Ayaz kıssasında da açıklandığı üzere "Ayaz"dan kastedilen, insân-ı kâmildir; ve "sultan"dan kastedilen, gerçek şah olan Hak'tır; ve "Ayaz"dan kastedilenin Çelebi Hüsameddin (k.s.) hazretleri olması da mümkündür. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere Pir Efendimiz onların hallerini başkalarının kıssasında beyan buyuracaklarını zikretmişlerdi; ve Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da o hazretin halleri hakkında şöyle buyurur: "Bütün ashabın önderi ve tüm kutupların rehberi olup dışları ve içleri mücadelede idi; ve vera' (şüpheli şeylerden sakınma) ve takvada (Allah'tan korkup sakınma) aşırıya giderlerdi. Sonsuz edebe ve sınırsız doğruluğa sahip olup çok riyâzât (nefsî perhizler) yapar ve daima mücâhedât (nefisle mücadeleler) içinde olurlardı. Cömert bir tabiat ve yumuşak huylu bir karakter ile kalplerin hallerine vakıf ve sırlara aşina olup kapsamlı sözler söylerler ve söz ehli olanların hal ilimlerine ait zorlukları çözerlerdi; ve hakikatte Hz. Hüdavendigâr'ımızın tam mazharı (tecelli yeri) onlar idi."

Gerçi o Ayâz muhakkak Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin mahbûbu idi. Zâhirî ve bâtınî edebler ile muttasıf idi. V. cilddeki Ayaz kıssasında da îzah olunduğu üzere "Ayâz"dan murâd, insân-ı kâmildir; ve "sultân"dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'tır; ve "Ayâz"dan murâd, Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretleri olmak da câizdir. Zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere Cenâb-ı Pîr efendimiz onların ahvâlini başkalarının kıssasında beyân buyuracaklarını zikretmişler idi; ve Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da o hazretin ahvâli hakkında şöyle buyurur: "Kâffe-i ashâbın muktedâsı ve bilcümle aktâbın pîşvâsı olup zâhir ve bâtınları mücâhedede idi; ve vera' ve takvâda mübâlağa buyururlar idi. Edeb-i bî-gāye ve sıdk-ı bî-nihâyeye mâlik olup riyazat-ı kesîrede bulunur ve dâimâ mücâhedede olurlar idi. Tab'-ı kerîm ve sîret-i halîm ile ahvâl-i kulûba muttali' ve esrâra vâkıf olup kelimât-ı câmia söylerler ve ashâb-ı kālin ilm-i hallerine âid müşkilâtı hallederler idi; ve hakîkatte Hz. Hudavendigâr'ımızın mazhar-ı tamâmı onlar idi."

237. Kibirsiz ve riyasız ve kînsiz sultanın güzelliğine onun yüzü ayna olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

237. Kibirsiz, riyasız ve kinsiz sultanın güzelliğine onun yüzü ayna olmuştu.

Ayâz'ın, yani insân-ı kâmilin kalbinde ve iç dünyasında kibir, riya ve kin yoktu. Gerçek sultan olan Hakk'ın güzel isim ve sıfatlarının tümüne onun yüzü ayna ve ortaya çıkış yeri olmuştu. Bu beyitte Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin yüce hâllerine işaret edilmiş olması mümkündür; ve bu durumda "sultan"dan kasıt, Cenâb-ı Pîr efendimizin yüce zâtı olur. Nitekim bir yüce beytinde manevî saltanatlarına işaret ederek şöyle buyururlar: "Ben tahtından tabuta giden şah değilim. Ben öyle bir şahım ki, fermanımın ve buyruğumun yazısı 'Sonsuza dek kalıcıdır!' oldu."

Ayâz'ın, ya'ni insân-ı kâmilin kalbinde ve bâtınında kibir ve riyâ ve kin yok idi. Sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın güzel esmâ ve sıfatının mecmû'una onun yüzü ayna ve mahall-i zuhûr olmuş idi. Bu beyitte Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin hâl-i şerîflerine işaret buyurulmuş olmak câizdir; ve bu sûrette "sultân"dan murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri olur. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde saltanat-ı ma'neviyyelerine işâreten şöyle buyururlar: "Ben tahtından tabuta giden şâh değilim. Ben öyle bir şâhım ki, menşûrumun ve fermânımın yazısı "Hâlidîne ebedâ!" oldu."

238. Çünkü o kendi varlığından uzak oldu. Onun işinin müntehâsı ma'mûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

238. Çünkü o, kendi varlığından uzak oldu. Onun işinin sonu mamur oldu.

Çünkü o Ayaz, nefsinin hayal ettiği vehmedilmiş varlıktan ve nefse ait sıfatlardan uzak oldu. Bu sebeple onun işinin nihayeti mamur oldu ve şahın yanında sevgi makamını elde etti.

Çünkü o Ayâz nefsinin tahayyül ettiği mevhûm varlıktan ve sıfât-ı nefsâniyyeden uzak oldu. Binâenaleyh onun işinin nihâyeti ma'mûr oldu ve şâhın indinde mahbûbiyet makāmını ihrâz etti.

239. Ayaz'ın temkîni ondan dolayı pek kavî idi ki, kibir korkusundan ihtiraz eder idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

239. Ayaz'ın temkîni (tasavvufta istikamet üzere sebat ve kararlılık makamı) ondan dolayı pek kuvvetli idi ki, kibir korkusundan sakınırdı.

"Temkîn", sözlükte hafif mizaçlılığın karşıtı olan nitelik, vakar, usluluk, izzet ve kudret demektir. Tasavvuf terimlerinde ise, istikamet üzere sebat ve kararlılık makamıdır. Kul, yolda oldukça telvîn (hâlden hâle geçiş) sahibidir. Çünkü hâlden hâle ilerler ve vasıftan vasfa geçer. Vâsıl olduğu zaman muttasıl (ulaşmış, kavuşmuş) olur. Bu sebeple temkîn meydana gelir (Seyyid Şerif Cürcânî'nin Ta'rîfât adlı eserinden tercüme). Yani Ayaz'ın temkîni ondan dolayı pek kuvvetli idi ki, nefsinde kibir duygusu oluşacağı korkusundan çekinirdi ve daima zillet ve acz hâlini anardı.

"Temkîn", lügatte hiffet-i mizâc mukābili olan keyfiyet, vakār, usluluk, izzet ve kudret demektir. Istılâhât-ı sûfiyyede, istikāmet üzere rüsûh ve istikrâr makāmıdır. Abd tarîkte oldukça telvîn sahibidir. Zîrâ hâlden hâle terakkî ve vasıftan vasıfa intikāl eder. Vâsıl olduğu vakit muttasıl olur. Binâenaleyh temkîn husûle gelir (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). Ya'ni Ayâz'ın temkîni ondan dolayı pek kuvvetli idi ki, nefsinde kibir duygusu hâsıl olacağı korkusundan çekinir idi ve dâimâ hâl-i zillet ve aczini anar idi.

240. O mühezzeb olmuş idi ve kibir ve nefsin boynunu vurmuş gelmiş idi. [239]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

240. O, temizlenmiş idi ve kibir ile nefsin boynunu vurmuş olarak gelmiş idi.

"Mühezzeb", temizlenmiş demektir. Yani, o Ayâz'ın ahlakı ve tabiatı kusurlardan arınmış ve kalbi kederden saf olmuş ve kibrin ve nefsin boynunu vurup onları öldürmüş idi.

"Mühezzeb", temizlenmiş demektir. Ya'ni, o Ayâz'ın ahlâkı ve tabîatı kusûrlardan pâk ve kalbi küdûretten sâf olmuş ve kibrin ve nefsin boynunu vurup onları öldürmüş idi.

241. O hileleri ya ta'lîm için yahud korkudan uzak bir hikmet için ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

241. O hileleri ya öğretmek için yahut korkudan uzak bir hikmet için yapardı.

"Vecel", korku demektir. Yani, kibrini ve nefsini öldürmüş iken Ayâz'ın yine postuna ve çarığına bakma tedbirleri ve hileleri, padişahın diğer kullarına acizlik ve hiçlik öğretmek içindi. Yahut nefsinde kibir ve gurur oluşacağı korkusundan uzak bir hikmet ve anlam içindi. Çünkü insân-ı kâmiller hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Maide, 5/69) yani “Onlara korku ve hüzün yoktur” buyurulur.

"Vecel", korku demektir. Ya'ni, kibrini ve nefsini öldürmüş iken Ayâz'ın yine postuna ve çarığına bakma tedbîrleri ve hîleleri pâdişâhın diğer bendelerine acz ve hiçlik ta'lîmi için idi. Yahud nefsinde kibir ve gurûr hâsıl olacağı korkusundan uzak bir hikmet ve ma'nâ için idi. Zîrâ insân-ı kâmiller hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Maide, 5/69) ya'ni “Onlara korku ve hüzün yoktur” buyurulur.

242. Yahud çarığı görmek ona ondan dolayı makbûl oldu ki, yokluk nesîminden varlık bendidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

242. Yahut çarığı görmek ona ondan dolayı makbul oldu ki, yokluk rüzgarından varlık bağıdır.

"Nesîm", latif rüzgar demektir. Yani, Ayaz'a postunu ve çarığını görmek şu sebepten makbul geldi ki: O post ve çarık yokluğun, aczin ve zilletin latif rüzgarıdır. Çünkü o Ayaz, nefsinin hayal ettiği vehmedilmiş varlıktan ve nefse ait sıfatlardan uzak oldu. Bu sebeple onun işinin sonu mamur oldu ve şahın katında sevilme makamını elde etti.

"Nesîm", latîf rüzgâr. Ya'ni, Ayâz'a postunu ve çarığını görmek o sebebden makbûl geldi ki: O post ve çarık yokluk ve acz ve zilletin latîf rüzgârın- Çünkü o Ayâz nefsinin tahayyül ettiği mevhûm varlıktan ve sıfât-ı nefsâniyyeden uzak oldu. Binâenaleyh onun işinin nihâyeti ma'mûr oldu ve şâhın indinde mahbûbiyet makāmını ihrâz etti.

239. Ayaz'ın temkîni ondan dolayı pek kavî idi ki, kibir korkusundan ihtiraz eder idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

239. Ayaz'ın temkîni (tasavvufî bir makam: istikamet üzere sağlamlık ve kararlılık) ondan dolayı pek güçlü idi ki, kibir korkusundan sakınırdı.

"Temkîn", sözlükte hafif mizaçlı olmanın karşıtı olan nitelik, ağırbaşlılık, usluluk, izzet ve kudret demektir. Tasavvuf terimlerinde ise, istikamet üzere sağlamlık ve kararlılık makamıdır. Kul, yolda olduğu sürece telvîn (hâlden hâle geçiş) sahibidir. Çünkü hâlden hâle ilerler ve vasıftan vasfa geçer. Vâsıl olduğu zaman muttasıl (ulaşmış, birleşmiş) olur. Bu sebeple temkîn meydana gelir (Seyyid Şerif Cürcânî'nin Ta'rîfât'ından tercüme). Yani Ayaz'ın temkîni ondan dolayı pek kuvvetli idi ki, nefsinde kibir duygusu oluşacağı korkusundan çekinirdi ve daima zillet ve aczini anardı.

“Temkîn”, lügatte hiffet-i mizâc mukābili olan keyfiyet, vakār, usluluk, izzet ve kudret demektir. Istılâhât-ı sûfiyyede, istikāmet üzere rüsûh ve istikrâr makāmıdır. Abd tarîkte oldukça telvîn sahibidir. Zîrâ hâlden hâle terakkî ve vasıftan vasıfa intikāl eder. Vâsıl olduğu vakit muttasıl olur. Binâenaleyh temkîn husûle gelir (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). Ya'ni Ayâz'ın temkîni ondan dolayı pek kuvvetli idi ki, nefsinde kibir duygusu hâsıl olacağı korkusundan çekinir idi ve dâimâ hâl-i zillet ve aczini anar idi.

240. O mühezzeb olmuş idi ve kibir ve nefsin boynunu vurmuş gelmiş idi. [239]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

240. O, temizlenmiş idi ve kibir ile nefsin boynunu vurmuş gelmiş idi.

"Mühezzeb", temizlenmiş demektir. Yani, o Ayâz'ın ahlakı ve tabiatı kusurlardan pak ve kalbi kederden saf olmuş ve kibrin ve nefsin boynunu vurup onları öldürmüş idi.

“Mühezzeb”, temizlenmiş demektir. Ya'ni, o Ayâz’ın ahlâkı ve tabîatı kusûrlardan pâk ve kalbi küdûretten sâf olmuş ve kibrin ve nefsin boynunu vurup onları öldürmüş idi.

241. O hileleri ya ta'lîm için yahud korkudan uzak bir hikmet için ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

241. O hileleri ya öğretmek için yahut korkudan uzak bir hikmet için yapardı.

"Vecel", korku demektir. Yani, kibrini ve nefsini öldürmüş iken Ayâz'ın yine postuna ve çarığına bakma tedbirleri ve hileleri, padişahın diğer kullarına acizlik ve hiçlik öğretmek içindi. Yahut nefsinde kibir ve gurur oluşacağı korkusundan uzak bir hikmet ve anlam için idi. Çünkü insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Mâide, 5/69) yani "Onlara korku ve hüzün yoktur" buyurulur.

“Vecel”, korku demektir. Ya'ni, kibrini ve nefsini öldürmüş iken Ayâz’ın yine postuna ve çarığına bakma tedbîrleri ve hîleleri pâdişâhın diğer bendelerine acz ve hiçlik ta'lîmi için idi. Yahud nefsinde kibir ve gurûr hâsıl olacağı korkusundan uzak bir hikmet ve ma'nâ için idi. Zîrâ insân-ı kâmiller hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Mâide, 5/69) ya'ni “Onlara korku ve hüzün yoktur” buyurulur.

242. Yahud çarığı görmek ona ondan dolayı makbûl oldu ki, yokluk nesîminden varlık bendidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

242. Yahut çarığı görmek ona, yokluk rüzgârından varlık bağı olduğu için makbul oldu.

"Nesîm", latif rüzgâr demektir. Yani, Ayaz'a postunu ve çarığını görmek şu sebeple makbul geldi ki: O post ve çarık, yokluk, acizlik ve zilletin latif rüzgârından meydana gelen varlık bağıdır. Yani hakiki varlık, yokluktan ibaret olan izafî varlık (mutlak varlığa göre) hayallerine bağlanmıştır. "Akıldan habersiz olan sofistai (şüpheci) topluluğu, 'Âlem geçmekte olan bir hayaldir' der. Evet, âlem bir hayaldir; fakat daima bir hakikat tecelli etmektedir."

“Nesîm”, latîf rüzgâr. Ya'ni, Ayâz’a postunu ve çarığını görmek o sebebden makbûl geldi ki: O post ve çarık yokluk ve acz ve zilletin latîf rüzgârın- dan peyda olan varlık bağıdır. Ya'ni vücûd-i hakîkî yokluktan ibaret olan vücûd-i izâfî hayâlâtına bağlanmıştır. "Akıldan bî-haber olan sofistâî tâifesi, "Alem geçmekte olan bir hayâldir" der. Evet, âlem bir hayâldir; fakat dâimâ bir hakîkat cilvegerdir."

243. Tâ ki, dahme açılsın ki, o yokluk üzerinedir; tâ ki, o ıyşin ve yaşayışın nesîmini bulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

243. Ta ki, o dahme açılsın ki, o yokluk üzerinedir; ta ki, o yaşamın ve yaşayışın nesîmini bulsun!

"Dahme", lahit ve tabut ve kızgın devenin ağzından gelen köpük anlamlarına gelir (Burhan). Burada "dahme"den kastedilen, insan ruhunun lahdi ve tabutu olan unsurlardan meydana gelmiş bedendir ki, bu beden görünüşte var olan ve hakikatte yok olan ve ruhun tabutu ve kabri olan bir dahmedir; ve bu beden dahmesi yokluktan, acizlikten ve zilletten açılır; ve onda hapsolmuş olan insan ruhu özgürleşip latif bir yaşamın ve yaşayışın nesîmini bulur.

"Dahme", lahd ve tabut ve kızgın devenin ağzından gelen köpük ma'nâ-larınaadır (Burhân). Burada "dahme"den murâd, rûh-ı insânînin lahdi ve tabutu olan cism-i unsurîdir ki, bu cisim sûrette var görünen ve hakikatte yok olan ve rûhun tabutu ve kabri olan bir dahmedir; ve bu dahme-i cisim yokluktan ve aczden ve zilletten açılır; ve onda mahbûs olan rûh-ı insânî âzâd olup bir latîf ıyşin ve yaşayışın nesîmini bulur.

244. Bu merhalenin mülkü ve malı ve atlası hafif gidici olan cânın üzerinde zincirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

244. Bu merhalenin mülkü, malı ve atlası, hafif gidici olan canın üzerinde bir zincirdir.

"Merhale", menzil demektir. Bundan kasıt, ruhun indiği dünya ve izafî varlık âlemidir. Yani, bu dünyanın mülkü, malı, atlası ve süslü elbiseleri, hafif gidici olan insan ruhunun üzerinde bir zincir ve bağdır. Bilinmeli ki, dünyanın süsleri, onlara aşırı sevgi beslenip Allah'tan gaflet verdiği zaman kınanır. Nitekim I. cildin 997 numarasına denk gelen "چیست دنیا از خدا غافل بدن نی قماش و نقره و فرزند و زن" beytinde "Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır. Yoksa kumaş, gümüş, evlat ve kadın değildir" buyrulmuştu.

"Merhale", menzil demektir. Bundan murâd, rûhun nüzûl ettiği dünyâ ve vücûd-i izâfî âlemidir. Ya'ni, bu dünyânın mülkü ve malı ve atlası ve süslü elbiseleri ise hafif gidici olan rûh-ı insânînin üzerinde zincirdir ve bağdır. Ma'lûm olsun ki, dünyânın müzeyyenâtı onlara fart-ı muhabbet olunup Hak'tan gaflet verdiği vakit mezmûm olur. Nitekim I. cildin 997 numarasına müsâdif olan چیست دنیا از خدا غافل بدن نی قماش و نقره و فرزند و زن beytinde "Dün-yâ nedir? Hudâ'dan gafil olmaktır. Yoksa kumaş ve gümüş ve evlâd ve ka-dın değildir" buyurulmuş idi.

245. Altına mensûb olan zinciri gördü ve aldandı. Cân bir kuyu deliğinde sahrâdan kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

245. Altına ait olan zinciri gördü ve aldandı. Can, bir kuyu deliğinde çölde kaldı.

İnsan nefsi bu altın yaldızlı ve allı pullu zinciri ve bağı gördü ve bunların görünen gösterişine aldandı. İnsan ruhu, bir kuyu deliği mesabesinde olan, yokluktan meydana gelen varlık bağıdır. Yani hakiki varlık, yokluktan ibaret olan izafî varlık (mutlak varlığa göre) hayallerine bağlanmıştır. Akıldan habersiz olan sofist (gerçeği inkâr eden) topluluğu, "Âlem geçmekte olan bir hayaldir" der. Evet, âlem bir hayaldir; fakat daima bir hakikat tecelli etmektedir.

Nefs-i insânî bu altın yaldızlı ve allı pullu zinciri ve bağı gördü ve bun-ların zâhirî âlâyişine aldandı. Rûh-ı insânî bir kuyu deliği mesâbesinde olan dan peyda olan varlık bağıdır. Ya'ni vücûd-i hakîkî yokluktan ibaret olan vücûd-i izâfî hayâlâtına bağlanmıştır. Akıldan bî-haber olan sofistâî tâifesi, "Alem geçmekte olan bir hayâldir" der. Evet, âlem bir hayâldir; fakat dâimâ bir hakîkat cilvegerdir.

243. Tâ ki, dahme açılsın ki, o yokluk üzerinedir; tâ ki, o ıyşin ve yaşayışın nesîmini bulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

243. Ta ki, o dahme açılsın ki, o yokluk üzerinedir; ta ki, o yaşamın ve yaşayışın nesîmini bulsun!

"Dahme", lahit ve tabut ve kızgın devenin ağzından gelen köpük anlamlarındadır (Burhan). Burada "dahme"den kastedilen, insan ruhunun lahdi ve tabutu olan unsurlardan oluşmuş bedendir ki, bu beden görünüşte var olan ve hakikatte yok olan ve ruhun tabutu ve kabri olan bir dahmedir; ve bu beden dahmesi yokluktan ve acizlikten ve zilletten açılır; ve onda hapsolmuş olan insan ruhu özgür olup latif bir yaşamın ve yaşayışın nesîmini bulur.

"Dahme", lahd ve tabut ve kızgın devenin ağzından gelen köpük ma'nâlarına-dır (Burhân). Burada "dahme"den murâd, rûh-ı insânînin lahdi ve tabutu olan cism-i unsurîdir ki, bu cisim sûrette var görünen ve hakikatte yok olan ve rûhun tabutu ve kabri olan bir dahmedir; ve bu dahme-i cisim yokluktan ve aczden ve zilletten açılır; ve onda mahbûs olan rûh-ı insânî âzâd olup bir latîf ıyşin ve yaşayışın nesîmini bulur.

244. Bu merhalenin mülkü ve malı ve atlası hafif gidici olan cânın üzerinde zincirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

244. Bu merhalenin mülkü, malı ve atlası, hafif gidici olan canın üzerinde bir zincirdir.

"Merhale", menzil demektir. Bundan kasıt, ruhun indiği dünya ve izafî varlık âlemidir. Yani, bu dünyanın mülkü, malı, atlası ve süslü elbiseleri, hafif gidici olan insan ruhunun üzerinde bir zincir ve bağdır. Bilinmeli ki, dünyanın süsleri, onlara aşırı sevgi beslenip Allah'tan gaflet verdiği zaman kınanır. Nasıl ki, birinci cildin 997 numarasına denk gelen "چیست دنیا از خدا غافل بدن نی قماش و نقره و فرزند و زن" beytinde "Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır. Yoksa kumaş, gümüş, evlat ve kadın değildir" buyrulmuştu.

"Merhale", menzil demektir. Bundan murâd, rûhun nüzûl ettiği dünyâ ve vücûd-i izâfî âlemidir. Ya'ni, bu dünyânın mülkü ve malı ve atlası ve süslü elbiseleri ise hafif gidici olan rûh-ı insânînin üzerinde zincirdir ve bağdır. Ma'lûm olsun ki, dünyânın müzeyyenâtı onlara fart-ı muhabbet olunup Hak'tan gaflet verdiği vakit mezmûm olur. Nitekim I. cildin 997 numarasına müsâdif olan چیست دنیا از خدا غافل بدن نی قماش و نقره و فرزند و زن beytinde "Dün-yâ nedir? Hudâ'dan gafil olmaktır. Yoksa kumaş ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir" buyurulmuş idi.

245. Altına mensûb olan zinciri gördü ve aldandı. Cân bir kuyu deliğinde sahrâdan kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

245. Altına ait olan zinciri gördü ve aldandı. Can bir kuyu deliğinde sahradan kaldı.

İnsan nefsi bu altın yaldızlı ve allı pullu zinciri ve bağı gördü ve bunların görünen süsüne aldandı. İnsan ruhu, bir kuyu deliği mesafesinde olan tabiatın karanlıkları içine düştü ve ruhlar âlemi sahrasına yükselmekten geri kaldı.

Nefs-i insânî bu altın yaldızlı ve allı pullu zinciri ve bağı gördü ve bunların zâhirî âlâyişine aldandı. Rûh-ı insânî bir kuyu deliği mesâbesinde olan zulümât-ı tabîat içine düştü ve âlem-i ervâh sahrâsına urûc etmekten geri kaldı.

246. Onun sûreti cennet, ma'nâda cehennemdir. Zehir dolu bir yılan ve onun nakşı bir gül yüzlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

246. Onun sûreti cennet, ma'nâda cehennemdir. Zehir dolu bir yılan ve onun nakşı bir gül yüzlüdür.

Bu dünya merhalesinin sûreti ve görüneni süslü ve cennet gibi görünür. Fakat iç yüzü ve anlamı cehennemdir. Görüneni gül yüzlü bir nakış ve sûrettir ve fakat iç yüzü zehir dolu bir yılandır.

Bu merhale-i dünyânın sûreti ve zâhiri süslü ve cennet görünür. Fakat bâtını ve ma'nâsı cehennemdir. Zâhiri gül yüzlü bir nakış ve sûrettir ve fakat iç yüzü zehir dolu bir yılandır.

247. Gerçi mü'mine sakar zarar vermez. Fakat oradan geçmek dahi pek iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

247. Gerçi mü'mine cehennem zarar vermez. Fakat oradan geçmek dahi pek iyi olur.

Bununla birlikte, insan bireyleri ne özellikte olursa olsun, dışı latif ve içi korkunç olan bu dünya merhalesinde ortaya çıkar. Nasıl ki Meryem Sûresi'ndeki âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضيا . ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالمين فيها جثيا (Meryem, 19/71-72) yani "Sizden o cehenneme uğramayan hiçbir kimse yoktur. Bu cehenneme uğramak Rabbinin kesin hükmü ve kazâsı oldu. Bundan sonra sakınanları kurtarırız ve zâlimleri de diz çökmüş oldukları hâlde bırakırız" buyurulur. Şimdi, Peygamber'e tâbi olup şeriatın müsaadesi dairesinde bu yaldızlı ve zehirli dünyadan nasibini alan mü'minlere bu cehennem zarar vermez. Fakat riyâzâtı (nefsî perhizleri) ve mücâhedâtı (nefisle mücadeleleri) tercih etmek suretiyle bu nasibden dahi geçmek, cismin mahpusu olan insan ruhu için pek iyi olur.

Maahâzâ efrâd-ı beşer ne mâhiyette olursa olsun, dışı latîf ve içi korkunç olan bu merhale-i dünyâda zuhûr eder. Nitekim sûre-i Meryem'de olan âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضيا . ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالمين فيها جثيا (Meryem, 19/71-72) ya'ni "Sizden o cehenneme uğramayan hiçbir kimse yoktur. Bu cehenneme uğramak Rabb'inin hükm-i kat'îsi ve kazâsı oldu. Bundan sonra sakınanları kurtarırız ve zâlimleri de diz çökmüş oldukları hâlde bırakırız" buyurulur. İmdi Peygamber'e tâbi' olup şer'in müsaadesi dairesinde bu yaldızlı ve zehirli dünyadan nasîbini alan mü'minlere bu cehennem zarar vermez. Fakat riyâzâtı ve mücâhedâtı ihtiyâr etmek sûretiyle bu nasîbden dahi geçmek cismin mahbûsu olan rûh-ı insânî için pek iyi olur.

248. Gerçi cehennem ondan azabı uzak tutar. Fakat her bir halde cennet ona iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

248. Gerçi cehennem ondan azabı uzak tutar. Fakat her bir halde cennet ona iyidir.

Yani, gerçi şeriatın ve zahirin takvasına sahip olan müminden bu dünya cehennemi azabı uzak tutar. Fakat her halde zahiri takva ile beraber batıni takvayı (kalbin ve ruhun takvası) birleştirip bu dünyada iken peşin cennete girmek daha iyidir. Çeşitli yerlerde de açıklandığı üzere zahiri takva, Yüce Allah'tan korkma sebebiyle günahlardan sakınmak ve şer'î cevaz dairesinde nefsin hazzını vermektir. Bu mümin dünyada iken peşin cenneti bulamaz, fakat ahirette gecikmiş cenneti bulur. Batıni takva sahibi olan mümin ise bir tabiat karanlığı içine düştü ve ruhlar alemi sahrasına yükselmekten geri kaldı.

Ya'ni, gerçi takvâ-yı şerî ve zâhirî sâhibi olan mü'minden bu dünyâ cehennemi azabı uzak tutar. Fakat her hâlde takvâ-yı zâhirî ile beraber takvâ-yı bâtınîyi cem' edip bu dünyada iken cennet-i 'acile (عاجل) girmek daha iyidir. Muhtelif yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere takvâ-yı zâhirî Hak Teâlâ'dan havf sebebiyle günahlardan sakınmak ve cevâz-ı şer'î dâiresinde nefsin hazzını vermektir. Bu mü'min dünyada iken cennet-i 'acili (عاجل) bulamaz, fakat âhirette cennet-i 'acili (آجل) bulur. Takvâ-yı bâtınî sâhibi olan mü'min ise bir zulümât-ı tabîat içine düştü ve âlem-i ervâh sahrâsına urûc etmekten geri kaldı.

246. Onun sûreti cennet, ma'nâda cehennemdir. Zehir dolu bir yılan ve onun nakşı bir gül yüzlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

246. Onun sûreti cennet, ma'nâda cehennemdir. Zehir dolu bir yılan ve onun nakşı bir gül yüzlüdür.

Bu dünya merhalesinin sûreti ve görüneni süslü ve cennet gibi görünür. Fakat iç yüzü ve anlamı cehennemdir. Görüneni gül yüzlü bir nakış ve sûrettir ve fakat iç yüzü zehir dolu bir yılandır.

Bu merhale-i dünyânın sûreti ve zâhiri süslü ve cennet görünür. Fakat bâtını ve ma'nâsı cehennemdir. Zâhiri gül yüzlü bir nakış ve sûrettir ve fakat iç yüzü zehir dolu bir yılandır.

247. Gerçi mü'mine sakar zarar vermez. Fakat oradan geçmek dahi pek iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

247. Gerçi mü'mine cehennem zarar vermez. Fakat oradan geçmek dahi pek iyi olur.

Bununla birlikte, insan bireyleri ne özellikte olursa olsun, dışı latif ve içi korkunç olan bu dünya merhalesinde ortaya çıkar. Nasıl ki Meryem Sûresi'ndeki âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضيا . ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالمين فيها جثيا (Meryem, 19/71-72) yani "Sizden o cehenneme uğramayan hiçbir kimse yoktur. Bu cehenneme uğramak Rabbinin kesin hükmü ve kazâsı oldu. Bundan sonra sakınanları kurtarırız ve zâlimleri de diz çökmüş oldukları hâlde bırakırız" buyurulur. Şimdi, Peygamber'e tâbi olup şeriatın müsaadesi dairesinde bu yaldızlı ve zehirli dünyadan nasibini alan mü'minlere bu cehennem zarar vermez. Fakat riyâzâtı (nefsî perhizleri) ve mücâhedâtı (nefisle mücadeleleri) tercih etmek suretiyle bu nasibden dahi geçmek, cismin mahpusu olan insan ruhu için pek iyi olur.

Maahâzâ efrâd-ı beşer ne mâhiyette olursa olsun, dışı latîf ve içi korkunç olan bu merhale-i dünyâda zuhûr eder. Nitekim sûre-i Meryem'de olan âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضيا . ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالمين فيها جثيا (Meryem, 19/71-72) ya'ni "Sizden o cehenneme uğramayan hiçbir kimse yoktur. Bu cehenneme uğramak Rabb'inin hükm-i kat'îsi ve kazâsı oldu. Bundan sonra sakınanları kurtarırız ve zâlimleri de diz çökmüş oldukları hâlde bırakırız" buyurulur. İmdi Peygamber'e tâbi' olup şer'in müsaadesi dairesinde bu yaldızlı ve zehirli dünyadan nasîbini alan mü'minlere bu cehennem zarar vermez. Fakat riyâzâtı ve mücâhedâtı ihtiyâr etmek sûretiyle bu nasîbden dahi geçmek cismin mahbûsu olan rûh-ı insânî için pek iyi olur.

248. Gerçi cehennem ondan azabı uzak tutar. Fakat her bir halde cennet ona iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

248. Gerçi cehennem ondan azabı uzak tutar. Fakat her bir hâlde cennet ona iyidir.

Yani, gerçi şeriatın ve zahirin takvasına sahip olan müminden bu dünya cehennemi azabı uzak tutar. Fakat her hâlde zahirî takva ile beraber bâtınî takvayı bir araya getirip bu dünyada iken peşin cennete girmek daha iyidir. Çeşitli yerlerde de açıklandığı üzere zahirî takva, Yüce Allah'tan korkma sebebiyle günahlardan sakınmak ve şeriatın izin verdiği dairede nefsin hazzını vermektir. Bu mümin dünyada iken peşin cenneti bulamaz, fakat ahirette sonradan gelecek cenneti bulur. Bâtınî takva sahibi olan mümin ise bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında nefsin hazlarını terk edip riyâzât ve mücâhedâta devam eder. Bu mümin dünyada iken peşin cenneti bulduğu gibi ahirette de sonradan gelecek cenneti bulur.

Ya'ni, gerçi takvâ-yı şer'î ve zâhirî sâhibi olan mü'minden bu dünyâ cehennemi azabı uzak tutar. Fakat her hâlde takvâ-yı zâhirî ile beraber takvâ-yı bâtınîyi cem' edip bu dünyada iken cennet-i 'acile (عاجل) girmek daha iyidir. Muhtelif yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere takvâ-yı zâhirî Hak Teâlâ'dan havf sebebiyle günahlardan sakınmak ve cevâz-ı şer'î dâiresinde nefsin hazzını vermektir. Bu mü'min dünyada iken cennet-i 'acili (عاجل) bulamaz, fakat âhirette cennet-i 'acili (آجل) bulur. Takvâ-yı bâtınî sâhibi olan mü'min ise bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında nefsin huzûzâtını terkedip riyâzât ve mücâ-hedâta devâm eder. Bu mü'min dünyâda iken cennet-i ‘âcili (عاجل) bulduğu gibi âhirette de cennet-i âcili (آجل) bulur.

249. Ey nâkıslar! Bu bir gül yüzlüden sakının! Zîrâ sohbet vaktinde bir ce-hennem geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

249. Ey noksanlar! Bu bir gül yüzlüden sakının! Çünkü sohbet vaktinde bir cehennem geldi.

"Noksanlar"dan kasıt, nefislerinin sıfatı altında zayıf düşmüş ve yenilmiş olan sâliklerdir. Yani, ey Hakk yolunun sâlikleri! Bu dışı gül yüzlü ve içi zehirli bir yılan olan dünyadan ve onun güzel süslü suretlerinden sakının! Çünkü ona yaklaşıp sohbet ettiğiniz zaman, akıl ve idrak sahibi iseniz, onun bir cehennem olduğunu görürsünüz.

"Nâkıslar"dan murâd, nefislerinin sıfatı altında zebûn ve mağlûb olan sâ-liklerdir. Ya'ni, ey Hak yolunun sâlikleri! Bu zâhiri gül yüzlü ve iç yüzü ze-hirli bir yılan olan dünyâdan ve onun güzel süslü olan sûretlerinden sakının! Zîrâ ona yaklaşıp sohbet ettiğiniz vakit akıl ve idrâk sahibi iseniz onun bir ce-hennem olduğunu görürsünüz.

250. Bir efendinin Hindû bir kölesi var idi. Besleyip onu bir diri yaptı. [249]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

250. Bir efendinin Hintli bir kölesi vardı. Onu besleyip güçlü kıldı.

"Hintli", kâfir ve kul anlamlarındadır (Heft Kulzüm). Yani, bir efendinin savaş sonucunda kâfirlerden alınmış bir kölesi vardı. Zayıf ve cılız bir hâldeyken onu besleyip diri ve kuvvetli bir hâle getirdi. İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesi altında nefsin hazlarını terk edip riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedâta (nefisle mücadeleler) devam eder. Bu mümin dünyada iken peşin cenneti bulduğu gibi ahirette de sonradan gelecek cenneti bulur.

"Hindû", kâfir ve bende ve köle ma'nâlarınadır (Heft Kulzüm). Ya'ni, bir efendinin harb neticesinde kâfirlerden alınmış olan bir kölesi var idi. Zayıf ve cılız bir hâlde iken onu besleyip diri ve kuvvetli bir hâle getirdi. insân-ı kâmilin terbiyesi altında nefsin huzûzâtını terkedip riyâzât ve mücâhedâta devam eder. Bu mü'min dünyâda iken cennet-i 'âcili (عاجل) bulduğu gibi âhirette de cennet-i 'âcili (آجل) bulur.

249. Ey nâkıslar! Bu bir gül yüzlüden sakının! Zîrâ sohbet vaktinde bir cehennem geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

249. Ey noksanlar! Bu bir gül yüzlüden sakının! Çünkü sohbet vaktinde bir cehennem geldi.

"Noksanlar"dan kasıt, nefislerinin sıfatı altında zayıf ve yenik düşen Hakk Yolcularıdır. Yani, ey Hakk yolunun Hakk Yolcuları! Bu dışı gül yüzlü ve içi zehirli bir yılan olan dünyadan ve onun güzel süslü suretlerinden sakının! Çünkü ona yaklaşıp sohbet ettiğiniz vakit, akıl ve idrak sahibi iseniz onun bir cehennem olduğunu görürsünüz.

"Hevâ", muhabbet; "yârâ", kudret ve kuvvet ve cesaret ve mecal ve fırsat anlamlarındadır (Burhan).

"Nâkıslar"dan murâd, nefislerinin sıfatı altında zebûn ve mağlûb olan sâliklerdir. Ya'ni, ey Hak yolunun sâlikleri! Bu zâhiri gül yüzlü ve iç yüzü zehirli bir yılan olan dünyâdan ve onun güzel süslü olan sûretlerinden sakının! Zîrâ ona yaklaşıp sohbet ettiğiniz vakit akıl ve idrâk sahibi iseniz onun bir cehennem olduğunu görürsünüz.

"Hevâ", muhabbet; "yârâ", kudret ve kuvvet ve cesâret ve mecâl ve fırsat ma'nâlarınadır (Burhân).

250. Bir efendinin Hindû bir kölesi var idi. Besleyip onu bir diri yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

250. Bir efendinin Hindû bir kölesi vardı. Onu besleyip diri yaptı.

"Hindû", kâfir, bende ve köle anlamlarındadır (Heft Kulzüm). Yani, bir efendinin savaş sonucunda kâfirlerden alınmış bir kölesi vardı. Zayıf ve cılız bir haldeyken onu besleyip diri ve kuvvetli bir hale getirdi.

"Hindû", kâfir ve bende ve köle ma'nâlarınadır (Heft Kulzüm). Ya'ni, bir efendinin harb neticesinde kâfirlerden alınmış olan bir kölesi var idi. Zayıf ve cılız bir hâlde iken onu besleyip diri ve kuvvetli bir hâle getirdi.

251. Ona ilim ve âdabı tamâm öğretmiş idi. Onun kalbinde hüner şem'ini parlatmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

251. Ona ilim ve âdabı tamâm öğretmiş idi. Onun kalbinde hüner şem'ini parlatmış idi.

Efendi o köleye zamanında geçerli olan ilmi ve edebleri tamamen öğretmiş ve onun kalbini ve aklını ilim, hüner ve edeb nurlarıyla parlatmış idi.

Efendi o köleye zamânında mütedâvil olan ilmi ve edebleri tamâmiyle öğretmiş ve onun kalb ve aklını ilim ve hüner ve edeb nûrlarıyla parlatmış idi.

252. O ikrâm tertib edici olan efendi, o köleyi çocukluğundan beri lutuf kucağında naz ile beslemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

252. O ikram düzenleyici efendi, o köleyi çocukluğundan beri lütuf kucağında naz ile beslemişti.

253. Bu efendinin bir de latîf kızı var idi. Bir sîm-endam, bir nazlı, bir hoş gevher idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

253. Bu efendinin bir de latîf kızı var idi. Bir gümüş bedenli, bir nazlı, bir hoş cevher idi.

"Geş", güzel ve latîf ve yürüyüşü nazlı ve bakire ve şenlik anlamlarındadır (Burhân). "Sîm-endâm," vücudu gümüş gibi parlak ve beyaz olmaktan kinâyedir.

"Geş", güzel ve latîf ve reftârı nazlı ve bikr ve şâdımânlık ma'nâlarınadır (Burhân). "Sîm-endâm," vücûdu gümüş gibi parlak ve beyaz olmaktan kinâyedir.

254. Vaktaki kız mürâhık oldu, talibler ağır mehir bezl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Kız büluğ çağına yaklaştığında, talipler ağır mehirler teklif ettiler.

"Mürâhık", büluğ yaşına yaklaşmış olan çocuk demektir. "Kâbîn", mihr-i müeccel (ertelenmiş mehir) ve muaccel (peşin mehir) anlamındadır. Yani, bu kız büluğ yaşına yaklaştığı zaman isteyenler çoğaldı ve ağır ve çok miktarda mehirler teklif edip verdiler; ve bu çok paralar ile onun babasını tamahlandırmaya çalıştılar.

“Mürâhık”, bülüğ yaşına yaklaşmış olan çocuk. "Kâbîn", mihr-i müeccel ve muaccel ma'nâsınadır. Ya'ni, bu kız büluğ yaşına yaklaştığı vakit isteyenler çoğaldı ve ağır ve çok mikdârda mihirler teklif ve bezl ettiler; ve bu çok paralar ile onun babasını ıtmâ'a çalıştılar.

255. Her bir büyük kimse tarafından ona dembedem kız için bir hâze-ger erişir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

255. Her bir büyük kimse tarafından ona an be an kız için bir talip ulaşırdı.

"Haze" kelimesinin, "gāze" vezninde, birden fazla anlamı vardır. Gelin için gülden ve reyhanlardan yapılmış kubbe ve askı anlamına da gelir (Burhan). "Hâzeger", "gelin askıları yapan kimse" demektir. Burada talip anlamında kullanılmıştır. Yani, her bir zengin ve itibarlı kimse tarafından o efendiye zaman zaman kız için bir talip ulaşırdı. Bazı nüshalarda "hâzeger" yerine "hâhişger" geçmektedir ki, bu da "talip" anlamındadır.

"Haze", "gāze" vezninde, müteaddid ma'nâsı vardır. Gelin için gülden ve reyhanlardan yapılmış kubbe ve askı ma'nâsına da gelir (Burhân). “Hâzeger", "gelin askıları yapan kimse" demek olur. Burada tâlibden kinâyedir. Ya'ni, her bir zengin ve mu'teber kimse tarafından o efendiye vakit vakit kız için bir tâlib erişir idi. Ba'zı nüshalarda "hâzeger" yerine "hâhişger" vâki' olmuştur ki, "tâlib" ma'nâsınadır.

251. Ona ilim ve âdabı tamâm öğretmiş idi. Onun kalbinde hüner şem'ini parlatmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

251. Ona ilim ve âdabı tamâm öğretmiş idi. Onun kalbinde hüner şem'ini parlatmış idi.

Efendi o köleye zamanında geçerli olan ilmi ve edebleri tamamen öğretmiş ve onun kalbini ve aklını ilim, hüner ve edeb nurlarıyla parlatmış idi.

Efendi o köleye zamânında mütedâvil olan ilmi ve edebleri tamâmiyle öğretmiş ve onun kalb ve aklını ilim ve hüner ve edeb nûrlarıyla parlatmış idi.

252. O ikrâm tertib edici olan efendi, o köleyi çocukluğundan beri lutuf kucağında naz ile beslemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

252. O ikram düzenleyici efendi, o köleyi çocukluğundan beri lütuf kucağında naz ile beslemişti.

253. Bu efendinin bir de latîf kızı var idi. Bir sîm-endam, bir nazlı, bir hoş gevher idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

253. Bu efendinin bir de latîf kızı var idi. Bir gümüş bedenli, bir nazlı, bir hoş cevher idi.

"Geş", güzel ve latîf ve yürüyüşü nazlı ve bakire ve şenlik anlamlarındadır (Burhân). "Sîm-endâm," vücudu gümüş gibi parlak ve beyaz olmaktan kinâyedir.

"Geş", güzel ve latîf ve reftârı nazlı ve bikr ve şâdımânlık ma'nâlarınadır (Burhân). "Sîm-endâm," vücûdu gümüş gibi parlak ve beyaz olmaktan kinâyedir.

254. Vaktaki kız mürâhık oldu, talibler ağır mehir bezl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Kız büluğ çağına yaklaştığında, talipler ağır mehirler teklif ettiler.

"Mürâhık", büluğ yaşına yaklaşmış olan çocuk demektir. "Kâbîn", mihr-i müeccel (ertelenmiş mehir) ve muaccel (peşin mehir) anlamındadır. Yani, bu kız büluğ yaşına yaklaştığı zaman isteyenler çoğaldı ve ağır ve çok miktarda mehirler teklif edip verdiler; ve bu çok paralar ile onun babasını tamahlandırmaya çalıştılar.

“Mürâhık”, bülüğ yaşına yaklaşmış olan çocuk. "Kâbîn", mihr-i müeccel ve muaccel ma'nâsınadır. Ya'ni, bu kız büluğ yaşına yaklaştığı vakit isteyenler çoğaldı ve ağır ve çok mikdârda mihirler teklif ve bezl ettiler; ve bu çok paralar ile onun babasını ıtmâ'a çalıştılar.

255. Her bir büyük kimse tarafından ona dembedem kız için bir hâze-ger erişir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

255. Her bir büyük kimse tarafından ona an be an kız için bir talip ulaşırdı.

"Haze" kelimesinin, "gāze" vezninde, birden fazla anlamı vardır. Gelin için gülden ve reyhanlardan yapılmış kubbe ve askı anlamına da gelir (Burhan). "Hâzeger", "gelin askıları yapan kimse" demektir. Burada talip anlamında kullanılmıştır. Yani, her bir zengin ve itibarlı kimse tarafından o efendiye zaman zaman kız için bir talip ulaşırdı. Bazı nüshalarda "hâzeger" yerine "hâhişger" geçmektedir ki, bu da "talip" anlamındadır.

"Haze", "gāze" vezninde, müteaddid ma'nâsı vardır. Gelin için gülden ve reyhanlardan yapılmış kubbe ve askı ma'nâsına da gelir (Burhân). “Hâzeger", "gelin askıları yapan kimse" demek olur. Burada tâlibden kinâyedir. Ya'ni, her bir zengin ve mu'teber kimse tarafından o efendiye vakit vakit kız için bir tâlib erişir idi. Ba'zı nüshalarda "hâzeger" yerine "hâhişger" vâki' olmuştur ki, "tâlib" ma'nâsınadır.

256. Efendi dedi: "Malın sebâtı yoktur. Gündüz gelir, gece cihetlere gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

256. Efendi dedi: "Malın kalıcılığı yoktur. Gündüz gelir, gece çeşitli yönlere gider."

Efendi, böyle ağır mehir teklif eden zenginler hakkında kendi kendine dedi ki: "Malın kalıcılığı yoktur; elde kalmaz; gündüz kazanılır, gece çeşitli yönlere harcanıp gider."

Efendi, böyle ağır mihir teklif eden zenginler hakkında kendi kendine dedi ki: "Malın sebâtı yoktur; elde kalmaz; gündüz kazanılır, gece muhtelif cihetlere sarf olunup gider."

257. Hüsn-i sûretin de i'tibârı yoktur. Zîrâ yüz, bir diken yarasından sarı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

257. Güzel yüzün de itibarı yoktur. Çünkü yüz, bir diken yarasından sararır.

Yüz güzelliğinin de itibarı ve kıymeti yoktur. Çünkü o yüze bir diken batıp yara olsa, o yara ilerledikçe yüzün rengi sapsarı olur ve güzelliği gider.

Yüz güzelliğinin de i'tibârı ve kıymeti yoktur. Zîrâ o yüze bir diken batıp yara olsa o yara işledikçe yüzün rengi sapsarı olur ve güzelliği gider.

258. Büyük kimsenin oğulluğu dahi sehl olur. Zîrâ mala ve kudrete mağrûr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

258. Büyük kimsenin oğulluğu dahi önemsiz olur. Çünkü mala ve kudrete mağrur olur.

"Sehl" yumuşak ve kolay anlamına gelse de, burada "önemsiz ve kıymetsiz" olmaktan kinayedir. "Bâregî"nin çeşitli anlamları vardır. "Kudret" anlamına da gelir (Burhan). Burada "kudret ve iktidar" anlamı uygundur. Yani, zengin bir kimsenin oğlu olmanın da kıymeti ve önemi yoktur. Çünkü bu kimse de mala ve malî kudrete dayanıp mağrur olur; malda ise sebat yoktur.

"Sehl", yumuşak ve kolay ma'nâsına ise de burada "ehemmiyetsiz ve kıymetsiz" olmaktan kinâyedir. "Bâregî", müteaddid ma'nâsı vardır. "Kudret" ma'nâsına da gelir (Burhân). Burada "kudret ve iktidar" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, zengin bir kimsenin oğlu olmanın da kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. Zîrâ bu kimse de mala ve kudret-i mâliyyeye dayanıp mağrûr olur; ve malda ise sebât yoktur.

259. Ey, ne çok büyük kimsenin oğlu vardır ki, şûr u şerrden, kendi kötü fiilinden dolayı babanın ârı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

259. Ey, ne çok büyük kimsenin oğlu vardır ki, kargaşadan ve kötülükten, kendi kötü fiilinden dolayı babanın utancı oldu.

Hey gidi hey! Ne çok büyük ve asil kimselerin oğlu vardır ki, nefsin ve şeytanın kargaşasına ve kötülüğüne kapılmıştır; ve kendi kötü fiilinden dolayı babası için halk arasında bir leke olmuş ve babası onun kötü fiillerini görüp insanlardan utanmıştır. Meşhurdur ki, hikmet sahiplerinden Sokrat'a bir bey oğlu gelip şöyle demiştir: "Sen bir doğramacının oğlusun ve ben beyzadeyim." Sokrat cevaben: "Ey bedbaht! Senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor!" demiştir.

Hey gidi hey! Ne çok büyük ve asîl kimselerin oğlu vardır ki, nefis ve şeytanın şûr u şerrine kapılmıştır; ve kendi kötü fiilinden dolayı babası için halk arasında bir leke olmuş ve babası onun kötü fiillerini görüp nâsdan utanmıştır. Meşhûrdur ki, hükemâdan Sokrat'a bir bey oğlu gelip demiş ki: "Sen bir doğramacının oğlusun ve ben beyzâdeyim." Sokrat cevâben: "Ey bedbaht! Senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor!" demiştir.

260. Eğer nefis olursa da pür-hüner olana da az tap ve İblîs'den ibret al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

260. Eğer nefis olursa da hünerli olana da az tap ve İblis'ten ibret al!

"Nefis", kıymetinden dolayı esirgenen ve istenilip rağbet edilecek derecede güzel olan şey demektir. Yani, hüner ve bilgi sahibi olan kimse eğer

[259] "Nefis", kıymetinden dolayı esirgenen ve istenilip rağbet olunacak derecede güzel olan şey demektir. Ya'ni, hüner ve ma'lûmât sâhibi olan kimse eğer

256. Efendi dedi: "Malın sebâtı yoktur. Gündüz gelir, gece cihetlere gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

256. Efendi dedi: "Malın kalıcılığı yoktur. Gündüz gelir, gece çeşitli yönlere gider."

Efendi, böyle ağır mehir teklif eden zenginler hakkında kendi kendine dedi ki: "Malın kalıcılığı yoktur; elde kalmaz; gündüz kazanılır, gece çeşitli yönlere harcanıp gider."

Efendi, böyle ağır mihir teklif eden zenginler hakkında kendi kendine dedi ki: "Malın sebâtı yoktur; elde kalmaz; gündüz kazanılır, gece muhtelif cihetlere sarf olunup gider."

257. Hüsn-i sûretin de i'tibârı yoktur. Zîrâ yüz, bir diken yarasından sarı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

257. Güzel yüzün de itibarı yoktur. Çünkü yüz, bir diken yarasından sararır.

Yüz güzelliğinin de itibarı ve kıymeti yoktur. Çünkü o yüze bir diken batıp yara olsa, o yara ilerledikçe yüzün rengi sapsarı olur ve güzelliği gider.

Yüz güzelliğinin de i'tibârı ve kıymeti yoktur. Zîrâ o yüze bir diken batıp yara olsa o yara işledikçe yüzün rengi sapsarı olur ve güzelliği gider.

258. Büyük kimsenin oğulluğu dahi sehl olur. Zîrâ mala ve kudrete mağrûr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

258. Büyük kimsenin oğulluğu dahi önemsiz olur. Çünkü mala ve kudrete mağrur olur.

"Sehl" yumuşak ve kolay anlamına gelse de, burada "önemsiz ve kıymetsiz" olmaktan kinayedir. "Bâregî"nin çeşitli anlamları vardır. "Kudret" anlamına da gelir (Burhan). Burada "kudret ve iktidar" anlamı uygundur. Yani, zengin bir kimsenin oğlu olmanın da kıymeti ve önemi yoktur. Çünkü bu kimse de mala ve malî kudrete dayanıp mağrur olur; malda ise sebat yoktur.

"Sehl", yumuşak ve kolay ma'nâsına ise de burada "ehemmiyetsiz ve kıymetsiz" olmaktan kinâyedir. "Bâregî", müteaddid ma'nâsı vardır. "Kudret" ma'nâsına da gelir (Burhân). Burada "kudret ve iktidar" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, zengin bir kimsenin oğlu olmanın da kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. Zîrâ bu kimse de mala ve kudret-i mâliyyeye dayanıp mağrûr olur; ve malda ise sebât yoktur.

259. Ey, ne çok büyük kimsenin oğlu vardır ki, şûr u şerrden, kendi kötü fiilinden dolayı babanın arı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

259. Ey, ne çok büyük kimsenin oğlu vardır ki, kargaşadan ve kötülükten, kendi kötü fiilinden dolayı babanın arı oldu.

Hey gidi hey! Ne çok büyük ve asil kimselerin oğlu vardır ki, nefis ve şeytanın kargaşasına ve kötülüğüne kapılmıştır; ve kendi kötü fiilinden dolayı babası için halk arasında bir leke olmuş ve babası onun kötü fiillerini görüp insanlardan utanmıştır. Meşhurdur ki, hikmet sahiplerinden Sokrat'a bir bey oğlu gelip demiş ki: "Sen bir doğramacının oğlusun ve ben beyzadeyim." Sokrat cevaben: "Ey bedbaht! Senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor!" demiştir.

Hey gidi hey! Ne çok büyük ve asîl kimselerin oğlu vardır ki, nefis ve şeytanın şûr u şerrine kapılmıştır; ve kendi kötü fiilinden dolayı babası için halk arasında bir leke olmuş ve babası onun kötü fiillerini görüp nâsdan utanmıştır. Meşhûrdur ki, hükemâdan Sokrat'a bir bey oğlu gelip demiş ki: "Sen bir doğramacının oğlusun ve ben beyzâdeyim." Sokrat cevâben: "Ey bedbaht! Senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor!" demiştir.

260. Eğer nefis olursa da pür-hüner olana da az tap ve İblîs'den ibret al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

260. Eğer nefis olursa da pür-hüner olana da az tap ve İblîs'den ibret al!

"Nefis", kıymetinden dolayı esirgenen ve istenilip rağbet edilecek derecede güzel olan şey demektir. Yani, hüner ve bilgi sahibi olan kimse, eğer varlığı nadir ve nefis olan topluluktan olsa bile, ona az sevgi göster ve bu konuda İblis'ten ibret al! Çünkü böyle bir kimsenin nefsinde kibir ve kendini beğenmişlik olması kesindir. Nitekim İblis, ilim ve hünerde tek olduğu halde, kibir ve kendini beğenmişliğinden dolayı Âdem'e boyun eğmedi ve bu konuda ilahi emre karşı geldi ve kovuldu.

[259] "Nefis", kıymetinden dolayı esirgenen ve istenilip rağbet olunacak derecede güzel olan şey demektir. Ya'ni, hüner ve ma'lûmât sâhibi olan kimse eğer vücudu nâdir ve nefis olan tâifeden olsa bile ona az muhabbet et ve bu husûsta İblîs'den ibret al! Zîrâ böyle bir kimsenin nefsinde kibir ve ucüb olmak muhakkaktır. Nitekim İblîs, ilm ü hünerde yektâ olduğu hâlde kibir ve ucûbünden dolayı Âdem'e baş eğmedi ve bu husûsta emr-i ilâhîye muhalefet etti ve matrûd oldu.

261. Onun ilmi var idi. Vaktaki ona dîn aşkı olmadı, o Adem'den çamur nakşının gayrını görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

261. Onun ilmi vardı. Ona din aşkı olmadığında, o Âdem'den çamur nakşından başka bir şey görmedi.

"Din", sözlükte boyun eğme, ceza ve âdet anlamlarına gelir. Burada "boyun eğme" anlamı uygundur. Yani, İblis'in ilmi vardı. İblis'te boyun eğme ve itaat aşkı olmadığında ve bu ilim, onu kibir ve kendini beğenme sebebiyle isyankârlık tarafına çekti. Bu sebeple o İblis, topraktan yaratılan Âdem'in görünen suretini ve şeklini gördü ve onun manasını göremedi.

“Dîn”, lügatte inkıyâd ve cezâ ve âdet ma'nâlarına gelir. Burada “inkıyâd” ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, İblîs'in ilmi var idi. Vaktâki o İblîs'de inkıyâd ve itâat aşkı olmadı ve bu ilim, onu kibir ve ucüb sebebiyle serkeşlik tarafına çekti. Binâenaleyh o İblîs topraktan yaratılan Âdem'in sûret-i zâhiriyyesini ve şeklini gördü ve onun ma'nâsını göremedi.

262. Ey emîn! Gerçi ilmin inceliğini bilirsin; ondan sana iki gayb görücü göz açılmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

262. Ey emin! Gerçi ilmin inceliğini bilirsin; ondan sana iki gayb görücü göz açılmaz.

Ey şeriat ilminde güvenilir olan zahirî âlim! Gerçi zahirî ilimlerin inceliğini bilirsin; fakat bu zahirî ilimden kalbinin gayb âlemini gören iki gözü açılmaz. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 22. bölümünde şöyle buyururlar:

"Şüphe yoktur ki, bu fakihler uyanık ve zekâ sahibidirler ve on kişi hükmündedirler. Bağlı oldukları fende on görürler. Velâkin o âlem ile onların arasına "yecûz, lâ-yecûz", yani "bu caizdir ve o caiz değildir," kaidesinin korunması için bir duvar çekmişlerdir. Eğer o duvar onların perdesi olmasa, onu hiç okumazlar ve o iş boşta kalır ilh..."

Ey ilm-i şerîatte emîn olan âlim-i zâhirî! Gerçi ulûm-i zâhiriyyenin inceliğini bilirsin; fakat bu ilm-i zahirîden kalbinin âlem-i gaybı görücü olan iki gözü açılmaz. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 22. faslında şöyle buyururlar:

"Şek yoktur ki, bu fakihler hüşyâr ve sahib-i zekâvettirler ve on kimse hükmündedirler. Müntesib oldukları fende on görürler. Velâkin o âlem ile onların arasına "yecûz, lâ-yecûz", ya'ni "bu câizdir ve o câiz değildir," kāidesinin muhafazası için bir duvar çekmişlerdir. Eğer o duvar onların hicabı olmasa, onu hiç okumazlar ve o iş muattal kalır ilh..."

263. O bir sarık ve sakaldan başkasını görmez. Onun ziyâdeliğini ve noksânını muarriften sorar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

263. O, bir sarık ve sakaldan başkasını görmez. Onun fazlalığını ve eksikliğini tarif edenden sorar.

O zahir âliminin karşısına büyük sarıklı ve kaba sakallı bir kimse gelse, onun kalbinin hallerini görüp bilmez. Onun olgunluğunu ve eksikliğini tarif eden bir kimseden sorar. Varlığı nadir ve değerli olan bir topluluktan olsa bile ona az muhabbet et ve bu hususta İblis'ten ibret al! Çünkü böyle bir kimsenin nefsinde kibir ve kendini beğenmişlik olması kesindir. Nitekim İblis, ilim ve hünerde eşsiz olduğu halde kibir ve kendini beğenmişliğinden dolayı Adem'e boyun eğmedi ve bu hususta ilahi emre karşı geldi ve kovuldu.

O âlim-i zâhirî karşısına büyük sarıklı ve kaba sakallı bir kimse gelse, onun kalbinin ahvâlini görüp bilmez. Onun kemâlini ve noksânını bir ta'rîf edici kimseden sorar. vücudu nâdir ve nefis olan tâifeden olsa bile ona az muhabbet et ve bu husûsta İblîs'den ibret al! Zîrâ böyle bir kimsenin nefsinde kibir ve ucüb olmak muhakkaktır. Nitekim İblîs, ilm ü hünerde yektâ olduğu hâlde kibir ve ucûbünden dolayı Adem'e baş eğmedi ve bu husûsta emr-i ilâhîye muhalefet etti ve matrûd oldu.

261. Onun ilmi var idi. Vaktaki ona dîn aşkı olmadı, o Adem'den çamur nakşının gayrını görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

261. Onun ilmi vardı. Ne zaman ki onda din aşkı olmadı, o Âdem'den çamur nakşından başkasını görmedi.

"Din", sözlükte boyun eğme, ceza ve âdet anlamlarına gelir. Burada "boyun eğme" anlamı uygundur. Yani, İblis'in ilmi vardı. Ne zaman ki o İblis'te boyun eğme ve itaat aşkı olmadı ve bu ilim, onu kibir ve kendini beğenme sebebiyle isyankârlık tarafına çekti. Bu sebeple o İblis, topraktan yaratılan Âdem'in dış görünüşünü ve şeklini gördü ve onun manasını göremedi.

“Dîn”, lügatte inkıyâd ve cezâ ve âdet ma'nâlarına gelir. Burada “inkıyâd” ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, İblîs'in ilmi var idi. Vaktâki o İblîs'de inkıyâd ve itâat aşkı olmadı ve bu ilim, onu kibir ve ucüb sebebiyle serkeşlik tarafına çekti. Binâenaleyh o İblîs topraktan yaratılan Adem'in sûret-i zâhiriyyesini ve şeklini gördü ve onun ma'nâsını göremedi.

262. Ey emîn! Gerçi ilmin inceliğini bilirsin; ondan sana iki gayb görücü göz açılmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

262. Ey emin! Gerçi ilmin inceliğini bilirsin; ondan sana iki gayb görücü göz açılmaz.

Ey şeriat ilminde güvenilir olan zahirî âlim! Gerçi zahirî ilimlerin inceliğini bilirsin; fakat bu zahirî ilimden kalbinin gayb âlemini görücü olan iki gözü açılmaz. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 22. bölümünde şöyle buyururlar: "Şüphe yoktur ki, bu fakihler uyanık ve zekâ sahibidirler ve on kişi hükmündedirler. Bağlı oldukları fende on görürler. Velâkin o âlem ile onların arasına “yecûz, lâ-yecûz”, yani “bu caizdir ve o caiz değildir,” kaidesinin korunması için bir duvar çekmişlerdir. Eğer o duvar onların perdesi olmasa, onu hiç okumazlar ve o iş boşta kalır ilh..."

Ey ilm-i şerîatte emîn olan âlim-i zâhirî! Gerçi ulûm-i zâhiriyyenin inceliğini bilirsin; fakat bu ilm-i zahirîden kalbinin âlem-i gaybı görücü olan iki gözü açılmaz. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 22. faslında şöyle buyururlar: "Şek yoktur ki, bu fakihler hüşyâr ve sahib-i zekâvettirler ve on kimse hükmündedirler. Müntesib oldukları fende on görürler. Velâkin o âlem ile onların arasına “yecûz, lâ-yecûz”, ya'ni “bu câizdir ve o câiz değildir,” kāidesinin muhafazası için bir duvar çekmişlerdir. Eğer o duvar onların hicabı olmasa, onu hiç okumazlar ve o iş muattal kalır ilh..."

263. O bir sarık ve sakaldan başkasını görmez. Onun ziyâdeliğini ve noksânını muarriften sorar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

263. O, bir sarık ve sakaldan başkasını görmez. Onun fazlalığını ve eksikliğini tarif edenden sorar.

O zahirî âlimin karşısına büyük sarıklı ve kaba sakallı bir kimse gelse, onun kalbinin hallerini görüp bilmez. Onun olgunluğunu ve eksikliğini bir tarif edici kimseden sorar.

O âlim-i zâhirî karşısına büyük sarıklı ve kaba sakallı bir kimse gelse, onun kalbinin ahvâlini görüp bilmez. Onun kemâlini ve noksânını bir ta'rîf edici kimseden sorar.

264. Ey ârif! Sen muarriften fâriğsin. Muhakkak görürsün. Zîrâ tulu' edici nûrsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

264. Ey ârif! Sen tanıtandan bağımsızsın. Muhakkak görürsün. Çünkü doğan bir nur'sun!

"Ey ârif" hitabı, özellik itibarıyla Çelebi Hüsâmeddîn efendimize ve genellik itibarıyla kalp gözü açık olan bütün ârifleredir. "Bâziğ", doğan demektir. Yani, âriflerin karşılarına gelen bir kimsenin hallerini ve ahlâkını bir tanıtandan sormaya ihtiyaçları yoktur. Onlar doğrudan doğruya o kimsenin kalbine bakıp hallerine ve ahlâkına ve kemâline ve noksanına vâkıf olurlar. Çünkü اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله yani "Mü'minin firâsetinden sakının; çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" hadîs-i şerîfi gereğince onlar doğan ilâhî nurun kendisi olurlar. Nitekim IV. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu:

Tercüme: "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin soyunun derinliklerine kadar giderler. Aksine senin senelerce doğumundan evvel seni haller ile görmüş olurlar."

"Ey ârif", hitâbı hususiyet i'tibariyle Çelebi Hüsâmeddîn efendimize ve umûmiyet i'tibariyle kalb gözü açık olan bütün ârifleredir. "Bâziğ", tulû' edici demektir. Ya'ni, âriflerin karşılarına gelen bir kimsenin ahvâlini ve ahlâkını bir muarriften sormaya ihtiyaçları yoktur. Onlar doğrudan doğruya o kimsenin kalbine nazar edip ahvâline ve ahlâkına ve kemâline ve noksânına vâkıf olur. Zîrâ اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ o Allah'ın nûru ile nazar eder" hadîs-i şerîfi mûcibince onlar tulû' eden nûr-ı ilâhînin kendi olurlar. Nitekim IV. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

Tercüme: "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin nescinin ka'rına kadar giderler. Belki senin senelerce doğumundan evvel seni haller ile görmüş olurlar."

265. İşi takva ve dîn ve salah tutar. Zîrâ iki alemde felah ondan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

265. İşi takva, din ve salâh tutar. Çünkü iki âlemde kurtuluş ondan olur.

Yani, Hakk yolunda işi gören şey ancak takva (Allah'tan sakınma), din ve salâhtır (iyilik, doğruluk). Çünkü dünyada ve ahirette kurtuluş ve selamet ancak bunlardan olur. Dini ve salâhı olmayan kimsenin elindeki mal ve ilim, kötü kişinin elindeki silaha benzer. Bu sebeple böyle bir kimsenin başı bu silahlar ile dünyada türlü belalara uğrayacağı gibi, ahirette de türlü türlü azaplara tutulur.

Ya'ni, Hak yolunda işi gören şey ancak takvâ ve dîn ve salâhdır. Zîrâ dünyâda ve âhirette felâh ve necât ancak bunlardan olur. Dîni ve salâhı olmayan kimsenin elinde mal ve ilim, şakînin elindeki silâha benzer. Binâenaleyh böyle bir kimsenin başı bu silahlar ile dünyâda türlü belâlara uğrayacağı gibi, âhirette de türlü türlü azâblara giriftar olur.

266. Salih bir dâmâd ihtiyar etti ki, bütün kavim ve kabilenin fahri idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

266. Salih bir damat seçti ki, bütün kavim ve kabilenin övüncü idi.

Yani, efendi yukarıda açıklanan fikirlere göre salih ve dindar bir damat seçti ki, bu damadın varlığıyla bütün kavim ve kabilesi övünürdü.

"Hayl", cemâat ve tâife; "tebâr", Fârisî'de "akrabâ" ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, efendi yukarıda îzah olunan fikirlere binâen sâlih ve dindâr bir dâmâd ihtiyâr etti ki, bu dâmâdın vücûduyla bütün kavim ve kabîlesi iftihâr ederdi.

267. Sonra kadınlar dediler ki: "Onların malı yoktur. Büyüklüğü ve güzelliği ve istiklâli yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

267. Sonra kadınlar dediler ki: "Onların malı yoktur. Büyüklüğü, güzelliği ve bağımsızlığı yoktur."

264. Ey ârif! Sen muarriften fâriğsin. Muhakkak görürsün. Zîrâ tulu' edici nûrsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

264. Ey ârif! Sen tanıtandan bağımsızsın. Muhakkak görürsün. Çünkü doğan bir nur'sun!

"Ey ârif" hitabı, özellik itibarıyla Çelebi Hüsâmeddîn efendimize ve genellik itibarıyla kalp gözü açık olan bütün ârifleredir. "Bâziğ", doğan demektir. Yani, âriflerin karşılarına gelen bir kimsenin hallerini ve ahlakını bir tanıtandan sormaya ihtiyaçları yoktur. Onlar doğrudan doğruya o kimsenin kalbine bakıp hallerine ve ahlakına ve kemâline ve noksanına vâkıf olurlar. Çünkü اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله yani "Mü'minin firasetinden sakının; çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" hadîs-i şerîfi gereğince onlar doğan ilâhî nurun kendisi olurlar. Nitekim IV. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu: Tercüme: "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin neslinin derinliğine kadar giderler. Aksine senin senelerce doğumundan evvel seni haller ile görmüş olurlar."

"Ey ârif", hitâbı hususiyet i'tibariyle Çelebi Hüsâmeddîn efendimize ve umûmiyet i'tibariyle kalb gözü açık olan bütün ârifleredir. "Bâziğ", tulû' edici demektir. Ya'ni, âriflerin karşılarına gelen bir kimsenin ahvâlini ve ahlâkını bir muarriften sormaya ihtiyaçları yoktur. Onlar doğrudan doğruya o kimsenin kalbine nazar edip ahvâline ve ahlâkına ve kemâline ve noksânına vâkıf olur. Zira اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ o Allah'ın nûru ile nazar eder" hadîs-i şerîfi mûcibince onlar tulû' eden nûr-ı ilâhînin kendi olurlar. Nitekim IV. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin nescinin ka'rına kadar giderler. Belki senin senelerce doğumundan evvel seni haller ile görmüş olurlar."

265. İşi takva ve dîn ve salah tutar. Zîrâ iki alemde felah ondan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

265. İşi takva, din ve salâh tutar. Çünkü iki âlemde kurtuluş ondan olur.

Yani, Hakk yolunda işi gören şey ancak takva (Allah'tan sakınma), din ve salâhtır (iyilik, doğruluk). Çünkü dünyada ve ahirette kurtuluş ve selamet ancak bunlardan olur. Dini ve salâhı olmayan kimsenin elindeki mal ve ilim, kötü kişinin elindeki silaha benzer. Bu sebeple böyle bir kimsenin başı bu silahlar ile dünyada türlü belalara uğrayacağı gibi, ahirette de türlü türlü azaplara tutulur.

Ya'ni, Hak yolunda işi gören şey ancak takvâ ve dîn ve salâhdır. Zîrâ dünyâda ve âhirette felâh ve necât ancak bunlardan olur. Dîni ve salâhı olmayan kimsenin elinde mal ve ilim, şakînin elindeki silâha benzer. Binâenaleyh böyle bir kimsenin başı bu silahlar ile dünyâda türlü belâlara uğrayacağı gibi, âhirette de türlü türlü azâblara giriftar olur.

266. Salih bir dâmâd ihtiyar etti ki, bütün kavim ve kabilenin fahri idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

266. Salih bir damat seçti ki, bütün kavim ve kabilenin övüncü idi.

Yani, efendi yukarıda açıklanan fikirlere göre salih ve dindar bir damat seçti ki, bu damadın varlığıyla bütün kavim ve kabilesi övünürdü.

"Hayl", cemâat ve tâife; "tebâr", Fârisî'de "akrabâ" ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, efendi yukarıda îzah olunan fikirlere binâen sâlih ve dindâr bir dâmâd ihtiyâr etti ki, bu dâmâdın vücûduyla bütün kavim ve kabîlesi iftihâr ederdi.

267. Sonra kadınlar dediler ki: "Onların malı yoktur. Büyüklüğü ve güzelliği ve istiklâli yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

267. Sonra kadınlar dediler ki: "Onların malı yoktur. Büyüklüğü ve güzelliği ve bağımsızlığı yoktur."

"İstiklâl", sözlükte "yalnız olmak" demektir. Burada bağımsız olarak bir iş sahibi olmak anlamındadır. Yani, efendinin bu seçimi üzerine evin içinde bulunan kadınlar itiraz edip dediler ki: "Bu damadın malı yoktur; zengin değildir. Makam ve rütbe itibarıyla da bir büyüklüğü yoktur. Yüzünde güzellik dahi yoktur ve bağımsız olarak bir iş sahibi değildir." Çünkü kadınlar doğaları gereği dünyevî gösterişe düşkün olduklarından, onların gözünde din ve takva ve hâlin iyiliğinin bir değeri yoktur. Onların değeri zengine ve rütbe ve makam sahibine ve suret güzelliğinedir. Bu sebeple bu tabiatta olan erkekler dahi kadın hükmündedirler.

"İstiklâl", lügatte "yalnız olmak" demektir. Burada müstakıllen bir iş sâhibi olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, efendinin bu intihabı üzerine evin içinde bulunan kadınlar i'tirâz edip dediler ki: "Bu dâmâdın malı yoktur; zengin değildir. Mansıb ve rütbe i'tibariyle de bir büyüklüğü de yoktur. Yüzünde güzellik dahi yoktur ve müstakıllen bir iş sahibi değildir." Zîrâ kadınlar tab'an âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olduklarından onların nazarında dîn ve takvâ ve salâh-ı hâlin i'tibârı yoktur. Onların i'tibârı zengine ve rütbe ve mansıb sahibine ve sûret güzelliğinedir. Binâenaleyh bu tabîatte olan erkekler dahi kadın hükmündedirler.

268. Dedi: "Bunlar zühdün ve dînin tabi'idir. O yeryüzünde altınsız bir hazînedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

268. Dedi: "Bunlar zühdün ve dinin tabiidir. O yeryüzünde altınsız bir hazinedir."

Efendi, kadınların itirazına cevap olarak dedi ki: "Zenginlik, makam, güzellik ve işte bağımsızlık hep zühde ve dine bağlıdırlar. Çünkü dini ve takvası olmayan bir zengin, malını kısa zamanda israf ve telef edip muhtaç bir hale gelir. Rütbe ve makam sahibi de dinsizliği ve takvasızlığı yüzünden işlediği kötülükten dolayı azledilir ve rezil olur; içki ve diğer kötü alışkanlıklar yüzünden hastalanıp güzelliği kaybolur; istikametsizliği yüzünden işinin bağımsızlığı gider. Halbuki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Talak Suresi'nde وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) yani 'Kim ki, Yüce Allah'tan korkarsa onun için bir çıkış yolu kılar ve onu hesap etmediği yönden rızıklandırır' buyurduğundan, o takva sahibi kişi yeryüzünde altınsız bir hazine hükmündedir."

Efendi kadınların i'tirâzına cevâben dedi: "Zenginlik ve mansıb ve güzellik ve işde istiklâl hep zühde ve dîne tâbi'dirler. Zîrâ dîni ve takvâsı olmayan bir zengin malını az zamanda israf ve telef edip muhtâç bir hâle gelir. Rütbe ve mansıb sâhibi dahi dînsizliği ve takvâsızlığı yüzünden irtikāb ettiği fenâlıktan dolayı ma'zûl ve rüsvây olur; ve içki ve sâir sû-i isti'mâlât yüzünden hastalanıp güzelliği zâil olur; ve istikāmetsizliği yüzünden işinin istiklâli gider. Halbuki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Talak'da وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) ya'ni "Kim ki, Allâh Teâlâ'dan korkarsa onun için bir mahreç kılar ve onu hesab etmediği cihetten rızıklandırır" buyurulduğundan o müttakî yeryüzünde altınsız bir hazîne hükmündedir."

269. Vaktāki cidd ile, dest-i peymân ve bir nişan ve kumaş ile kızın tezvîci fâş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

269. Ciddiyetle, nişan hediyesi, bir nişan ve kumaş ile kızın evlendirilmesi duyuldu.

"Dest-i peymân", damadın gelin evine gönderdiği hediye ve geciktirilmiş mehir anlamlarındadır (Burhân). "Kumaş", ev eşyası ve mal anlamındadır (Burhân). "Nişan"dan kasıt, yüzük ve benzeri gibi evlilik nişanıdır. Kızın takva sahibi birine evlendirilmesi, gelin hediyesi, düğün eşyası ve evlilik nişanı ile ciddiyet kazanıp herkes tarafından duyuldu.

"Dest-i peymân", dâmâdın gelin evine gönderdiği hediye ve mihr-i müeccel ma'nâlarınadır (Burhân). "Kumâş”, ev eşyası ve meta' ma'nâsınadır (Burhân). "Nişân"dan murâd, yüzük vesâire gibi musâheret nişanıdır. Vaktâki kızın müttakîye tezvîci gelin hediyesi ve düğün eşyâsı ve musâheret nişânı ile kesb-i ciddiyet edip herkes tarafından duyuldu.

270. Müteakiben evde olan küçük köle çabuk hasta ve zayıf ve inleyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

270. Ardından evde olan küçük köle çabucak hasta, zayıf ve inleyici oldu.

"İstiklâl", sözlükte "yalnız olmak" demektir. Burada bağımsız olarak bir iş sahibi olmak anlamındadır. Yani, efendinin bu seçimi üzerine evin içindeki kadınlar itiraz edip dediler ki: "Bu damadın malı yoktur; zengin değildir. Makam ve rütbe itibarıyla da bir büyüklüğü yoktur. Yüzünde güzellik dahi yoktur ve bağımsız olarak bir iş sahibi değildir." Çünkü kadınlar doğaları gereği dünyevî gösterişlere düşkün olduklarından, onların gözünde din ve takva ile hâlin iyiliğinin bir değeri yoktur. Onların değeri zengine, rütbe ve makam sahibine ve suret güzelliğinedir. Bu sebeple bu tabiatta olan erkekler dahi kadın hükmündedirler.

"İstiklâl", lügatte "yalnız olmak" demektir. Burada müstakıllen bir iş sâhibi olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, efendinin bu intihabı üzerine evin içinde bulunan kadınlar i'tirâz edip dediler ki: "Bu dâmâdın malı yoktur; zengin değildir. Mansıb ve rütbe i'tibariyle de bir büyüklüğü de yoktur. Yüzünde güzellik dahi yoktur ve müstakıllen bir iş sahibi değildir." Zîrâ kadınlar tab'an âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olduklarından onların nazarında dîn ve takvâ ve salâh-ı hâlin i'tibârı yoktur. Onların i'tibârı zengine ve rütbe ve mansıb sahibine ve sûret güzelliğinedir. Binâenaleyh bu tabîatte olan erkekler dahi kadın hükmündedirler.

268. Dedi: "Bunlar zühdün ve dînin tabi'idir. O yeryüzünde altınsız bir hazînedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

268. Dedi: "Bunlar zühdün ve dinin tabiidir. O yeryüzünde altınsız bir hazinedir."

Efendi, kadınların itirazına cevap olarak dedi ki: "Zenginlik, makam, güzellik ve işte bağımsızlık hep zühde ve dine bağlıdırlar. Çünkü dini ve takvası olmayan bir zengin, malını kısa zamanda israf ve telef edip muhtaç bir hale gelir. Rütbe ve makam sahibi de dinsizliği ve takvasızlığı yüzünden işlediği kötülükten dolayı azledilir ve rezil olur; içki ve diğer kötü alışkanlıklar yüzünden hastalanıp güzelliği kaybolur; istikametsizliği yüzünden işinin bağımsızlığı gider. Halbuki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Talak Suresi'nde وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) yani 'Kim ki, Yüce Allah'tan korkarsa onun için bir çıkış yolu kılar ve onu hesap etmediği yönden rızıklandırır' buyurduğundan, o takva sahibi kişi yeryüzünde altınsız bir hazine hükmündedir."

Efendi kadınların i'tirâzına cevâben dedi: "Zenginlik ve mansıb ve güzellik ve işde istiklâl hep zühde ve dîne tâbi'dirler. Zîrâ dîni ve takvâsı olmayan bir zengin malını az zamanda israf ve telef edip muhtâç bir hâle gelir. Rütbe ve mansıb sâhibi dahi dînsizliği ve takvâsızlığı yüzünden irtikāb ettiği fenâlıktan dolayı ma'zûl ve rüsvây olur; ve içki ve sâir sû-i isti'mâlât yüzünden hastalanıp güzelliği zâil olur; ve istikāmetsizliği yüzünden işinin istiklâli gider. Halbuki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Talak'da وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) ya'ni "Kim ki, Allâh Teâlâ'dan korkarsa onun için bir mahreç kılar ve onu hesab etmediği cihetten rızıklandırır" buyurulduğundan o müttakî yeryüzünde altınsız bir hazîne hükmündedir."

269. Vaktāki cidd ile, dest-i peymân ve bir nişan ve kumaş ile kızın tezvîci fâş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

269. Ciddiyetle, nişan hediyesi, bir nişan ve kumaş ile kızın evlendirilmesi duyuldu.

"Dest-i peymân", damadın gelin evine gönderdiği hediye ve geciktirilmiş mehir anlamlarındadır (Burhân). "Kumaş", ev eşyası ve mal anlamındadır (Burhân). "Nişan"dan kasıt, yüzük ve benzeri gibi evlilik nişanıdır. Kızın takva sahibi birine evlendirilmesi, gelin hediyesi, düğün eşyası ve evlilik nişanı ile ciddiyet kazanıp herkes tarafından duyuldu.

"Dest-i peymân", dâmâdın gelin evine gönderdiği hediye ve mihr-i müeccel ma'nâlarınadır (Burhân). "Kumâş”, ev eşyası ve meta' ma'nâsınadır (Burhân). "Nişân"dan murâd, yüzük vesâire gibi musâheret nişanıdır. Vaktâki kızın müttakîye tezvîci gelin hediyesi ve düğün eşyâsı ve musâheret nişânı ile kesb-i ciddiyet edip herkes tarafından duyuldu.

270. Müteakiben evde olan küçük köle çabuk hasta ve zayıf ve inleyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

270. Hemen ardından evde olan küçük köle çabucak hasta, zayıf ve inleyici oldu.

Kızın takva sahibi biriyle evlendirileceği duyulmasını takiben efendinin evde büyüttüğü küçük Hintli köle derhal hastalandı ve zayıflamaya başladı.

Kızın müttakî[ye] tezvîci şâyi' olmasını müteâkib efendinin evde büyüttüğü küçük Hindû köle derhal hastalandı ve zayıflamaya başladı.

271. Dikk marazına mensûb hasta gibi erir idi. Onun illetini bir tabîb az anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

271. Dikk hastalığına yakalanmış hasta gibi eriyordu. Onun hastalığını bir tabip az anladı.

"Dıkk", bir hastalığın adıdır ki, sahibini günden güne zayıflatır. Yani, kul bu hastalığa uğramış olanlar gibi günden güne eriyordu. Maddiyat ile meşgul olan doktorlar onun hastalığını anlayamadı. Ancak bir doktor biraz anlayabildi ki, o doktor dahi akıl doktoru idi. Nasıl ki sonraki beyitte açıklanır.

"Dıkk", bir hastalığın adıdır ki, sâhibini günden güne zayıflatır. Ya'ni, köle bu hastalığa uğramış olanlar gibi günden güne erir idi. Mâddiyyat ile meşgül olan doktorlar onun hastalığını anlayamadı. Ancak bir doktor biraz anlayabildi ki, o doktor dahi akıl doktoru idi. Nitekim âtîdeki beyitte tavzîh buyurulur.

272. Akıl derdi ki: "Onun hastalığı gönüldendir. Gönül gamına cisim ilacı bâtıldır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

272. Akıl derdi ki: "Onun hastalığı gönüldendir. Gönül gamına cisim ilacı bâtıldır."

O hastalığı biraz anlayan akıl doktoru derdi ki: "O kölenin hastalığı maddî hastalıklardan değildir, aksine gönüldendir; ve gönül hastalığı manevîdir. Bu sebeple gönül gamına ve bu manevî hastalığa maddî olan bedenin ilacı bâtıldır ve etkili değildir."

O hastalığı biraz anlayan akıl doktoru derdi ki: "O kölenin hastalığı emrâz-ı mâddiyyeden değildir, belki gönüldendir; ve gönül hastalığı ma'nevîdir. Binâenaleyh gönül gamına ve bu ma'nevî hastalığa mâddî olan cismin ilacı bâtıldır ve müessir değildir."

273. Her ne kadar onun sînesinde yara geldi ise de, o kölecik kendi halinden dem vurmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

273. Her ne kadar onun göğsünde yara meydana geldiyse de, o kölecik kendi hâlinden bahsetmedi.

274. Bir gece kocası kadına dedi ki: "Sen tenhada onun hâlinden açık sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

274. Bir gece kocası kadına dedi ki: "Sen tenhada onun hâlinden açıkça sor!"

Efendi bir gece hanımına dedi ki: "Sen o kölenin hâlini açık bir şekilde kendisinden sor ve derdinin ne olduğunu anla!"

Efendi bir gece hanımına dedi ki: "Sen o kölenin hâlini açık bir sûrette kendinden sor ve derdi ne olduğunu anla!"

275. "Sen onun anası yerindesin. Ola ki, kendi gamını senin önünde izhar ede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

275. "Sen onun anası yerindesin. Ola ki, kendi gamını senin önünde açığa vura!"

276. Vaktaki hatun bu sözü dinledi, ertesi gün kölenin yanına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

276. Kadın bu sözü dinlediği vakit, ertesi gün kölenin yanına gitti.

Kızın takva sahibi biriyle evlendirileceği yayılmasının ardından, efendinin evde büyüttüğü küçük Hintli köle derhal hastalandı ve zayıflamaya başladı.

Kızın müttakî[ye] tezvîci şâyi' olmasını müteâkib efendinin evde büyüttüğü küçük Hindû köle derhal hastalandı ve zayıflamaya başladı.

271. Dikk marazına mensûb hasta gibi erir idi. Onun illetini bir tabîb az anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

271. Dikk hastalığına yakalanmış hasta gibi eriyordu. Onun hastalığını bir tabip az anladı.

"Dıkk", bir hastalığın adıdır ki, sahibini günden güne zayıflatır. Yani, kul bu hastalığa uğramış olanlar gibi günden güne eriyordu. Maddiyat ile meşgul olan doktorlar onun hastalığını anlayamadı. Ancak bir doktor biraz anlayabildi ki, o doktor dahi akıl doktoru idi. Nasıl ki sonraki beyitte açıklanır.

"Dıkk", bir hastalığın adıdır ki, sâhibini günden güne zayıflatır. Ya'ni, köle bu hastalığa uğramış olanlar gibi günden güne erir idi. Mâddiyyat ile meşgül olan doktorlar onun hastalığını anlayamadı. Ancak bir doktor biraz anlayabildi ki, o doktor dahi akıl doktoru idi. Nitekim âtîdeki beyitte tavzîh buyurulur.

272. Akıl derdi ki: "Onun hastalığı gönüldendir. Gönül gamına cisim ilacı bâtıldır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

272. Akıl derdi ki: "Onun hastalığı gönüldendir. Gönül gamına cisim ilacı bâtıldır."

O hastalığı biraz anlayan akıl doktoru derdi ki: "O kölenin hastalığı maddî hastalıklardan değildir, aksine gönüldendir; ve gönül hastalığı manevîdir. Bu sebeple gönül gamına ve bu manevî hastalığa maddî olan bedenin ilacı bâtıldır ve etkili değildir.

O hastalığı biraz anlayan akıl doktoru derdi ki: "O kölenin hastalığı emrâz-ı mâddiyyeden değildir, belki gönüldendir; ve gönül hastalığı ma'nevîdir. Binâenaleyh gönül gamına ve bu ma'nevî hastalığa mâddî olan cismin ilacı bâtıldır ve müessir değildir.

273. Her ne kadar onun sînesinde yara geldi ise de, o kölecik kendi halinden dem vurmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

273. Her ne kadar onun göğsünde yara meydana geldiyse de, o kölecik kendi hâlinden bahsetmedi.

274. Bir gece kocası kadına dedi ki: "Sen tenhada onun hâlinden açık sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

274. Bir gece kocası kadına dedi ki: "Sen tenhada onun hâlinden açıkça sor!"

Efendi bir gece hanımına dedi ki: "Sen o kölenin hâlini açık bir şekilde kendisinden sor ve derdinin ne olduğunu anla!"

Efendi bir gece hanımına dedi ki: "Sen o kölenin hâlini açık bir sûrette kendinden sor ve derdi ne olduğunu anla!"

275. "Sen onun anası yerindesin. Ola ki, kendi gamını senin önünde izhar ede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

275. "Sen onun anası yerindesin. Ola ki, kendi gamını senin önünde açığa vura!"

276. Vaktaki hatun bu sözü dinledi, ertesi gün kölenin yanına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

276. Kadın bu sözü dinlediği vakit, ertesi gün kölenin yanına gitti.

277. İmdi o hanım onun başını iki yüz şefkat ve nâz ve sulh ile taradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

277. Şimdi o hanım, onun başını iki yüz şefkat, naz ve barış ile taradı.

Hanım o kölenin başını ana gibi tam bir şefkat, naz ve iyilik ile okşaya okşaya taradı. "Sitî", "seyyidetî" kelimesinin kısaltılmış hâlidir.

Hanım o kölenin başını ana gibi şefkat-i kâmile ve nâz ve iyilik ile onu okşaya okşaya taradı. "Sitî", "seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir.

278. Şefkatli analar gibi ona yumuşaklık etti. Nihayet beyana geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

278. Şefkatli analar gibi ona yumuşaklık etti. Nihayet beyana geldi.

Hanım, köleye şefkatli analar gibi yumuşak ve halimane davrandı. Nihayet köle gizli derdini açıklamaya başladı.

Hanım köleye şefkatli analar gibi yumuşak ve halîmâne muâmele etti. Nihâyet köle gizli derdini ızhâra başladı.

279. "Senden benim ümîdim bu değil idi ki, kızı bir anûd olan yabancıya veresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

279. "Senden benim ümidim bu değildi ki, kızı inatçı bir yabancıya veresin!"

Köle sırrını açığa vurup dedi ki: "Ben senden kızı inatçı bir yabancı kimseye vereceğini zannetmezdim.

Köle sırrını meydana koyup dedi ki: "Ben senden kızı bir anûd olan yabancı kimseye vereceğini [zann]etmezdim.

280. "Bizim efendimizin evladı ve biz hasta-ciğeriz. Yazık olmaz mı ki, o başka yere gitsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

280. "Bizim efendimizin evladı ve biz hasta-ciğeriz. Yazık olmaz mı ki, o başka yere gitsin?"

"Ciğer", her şeyin ortasına da denir. "Hasta-ciğer", "kalbi yaralı" demektir. Yani, "Bizim efendi-zâdemiz olan kızcağız inatçı bir yabancıya nikâhlandığından dolayı kalbi yaralıdır; ve ben de onun vuslatına erişemediğimden dolayı kalbi yaralıyım. Ben sizin mahreminiz dururken onun böyle yabancı bir yere gitmesi yazık olmaz mı?"

[279] "Ciger", her şeyin vasatına da derler. "Hasta-ciger", "kalbi mecrûh" demek olur. Ya'ni, "Bizim efendi-zâdemiz olan kızcağız bir anûd yabancıya nikâh olunduğundan dolayı kalbi mecrûhtur; ve ben dahi onun nâil-i visâli olamadığımdan dolayı kalbi mecrûhum. Ben mahreminiz dururken onun böyle yabancı bir yere gitmesi yazık olmaz mı?"

281. O hâtûn ona gelen bir öfkeden istedi ki, ona vursun ve damdan aşağıya atsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

281. O kadın, kendisine gelen bir öfkeden dolayı ona vurmak ve damdan aşağıya atmak istedi.

Hanım, köleden bu sözleri işittiği zaman çok fazla öfkelendi. Onu dövmek ve hatta damdan aşağıya atıp helak etmek istedi.

Hanım köleden bu sözleri işittiği vakit pek ziyâde öfkelendi. Onu dövmek ve hattâ damdan aşağıya atıp helâk etmek istedi.

282. Dedi ki: "O bir anası kahpe Hindû kim oluyor ki, efendisinin kızına tama' duysun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Dedi ki: "O bir anası kahpe Hintli kim oluyor ki, efendisinin kızına tamah etsin?"

277. İmdi o hanım onun başını iki yüz şefkat ve nâz ve sulh ile taradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

277. Şimdi o hanım, onun başını iki yüz şefkat, naz ve barış ile taradı.

Hanım o kölenin başını ana gibi tam bir şefkat, naz ve iyilik ile okşaya okşaya taradı. "Sitî", "seyyidetî" kelimesinin kısaltılmış hâlidir.

Hanım o kölenin başını ana gibi şefkat-i kâmile ve nâz ve iyilik ile onu okşaya okşaya taradı. "Sitî", "seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir.

278. Şefkatli analar gibi ona yumuşaklık etti. Nihayet beyana geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

278. Şefkatli analar gibi ona yumuşaklık etti. Nihayet beyana geldi.

Hanım, köleye şefkatli analar gibi yumuşak ve halimane davrandı. Nihayet köle gizli derdini açıklamaya başladı.

Hanım köleye şefkatli analar gibi yumuşak ve halîmâne muâmele etti. Nihâyet köle gizli derdini ızhâra başladı.

279. "Senden benim ümîdim bu değil idi ki, kızı bir anûd olan yabancıya veresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

279. "Senden benim ümidim bu değildi ki, kızı inatçı bir yabancıya veresin!"

Köle sırrını açığa vurup dedi ki: "Ben senden kızı inatçı bir yabancı kimseye vereceğini zannetmezdim.

Köle sırrını meydana koyup dedi ki: "Ben senden kızı bir anûd olan yabancı kimseye vereceğini [zann]etmezdim.

280. "Bizim efendimizin evladı ve biz hasta-ciğeriz. Yazık olmaz mı ki, o başka yere gitsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

280. "Bizim efendimizin evladı ve biz hasta-ciğeriz. Yazık olmaz mı ki, o başka yere gitsin?"

"Ciğer", her şeyin ortasına da denir. "Hasta-ciğer", "kalbi yaralı" demektir. Yani, "Bizim efendi-zâdemiz olan kızcağız inatçı bir yabancıya nikâhlandığından dolayı kalbi yaralıdır; ve ben de onun vuslatına erişemediğimden dolayı kalbi yaralıyım. Ben sizin mahreminiz dururken onun böyle yabancı bir yere gitmesi yazık olmaz mı?"

[279] "Ciger", her şeyin vasatına da derler. "Hasta-ciger", "kalbi mecrûh" demek olur. Ya'ni, "Bizim efendi-zâdemiz olan kızcağız bir anûd yabancıya nikâh olunduğundan dolayı kalbi mecrûhtur; ve ben dahi onun nâil-i visâli olamadığımdan dolayı kalbi mecrûhum. Ben mahreminiz dururken onun böyle yabancı bir yere gitmesi yazık olmaz mı?"

281. O hâtûn ona gelen bir öfkeden istedi ki, ona vursun ve damdan aşağıya atsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

281. O kadın, kendisine gelen bir öfkeden dolayı ona vurmak ve damdan aşağıya atmak istedi.

Hanım, köleden bu sözleri işittiği zaman çok fazla öfkelendi. Onu dövmek ve hatta damdan aşağıya atıp helak etmek istedi.

Hanım köleden bu sözleri işittiği vakit pek ziyâde öfkelendi. Onu dövmek ve hattâ damdan aşağıya atıp helâk etmek istedi.

282. Dedi ki: "O bir anası kahpe Hindû kim oluyor ki, efendisinin kızına tama' duysun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Dedi ki: "O bir anası kahpe Hintli kim oluyor ki, efendisinin kızına tamah etsin?"

283. Dedi: "Sabır evladır." Kendisini tuttu. Efendiye dedi ki: "Bu acîbi dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

283. Dedi: "Sabır daha iyidir." Kendisini tuttu. Efendiye dedi ki: "Bu acayip şeyi dinle!"

Hanım yine kendi kendine, "Kölenin bu küstahlığına sabretmek ve ona karşı şiddetle davranmamak daha iyidir!" deyip kendisini ve öfkesini tuttu. Fakat efendisine dedi ki: "Bak, bu acayip olan hâli söyleyeyim de dinle!"

Hanım yine kendi kendine, "Kölenin bu küstahlığına sabır etmek ve ona karşı şiddetle muâmele etmemek evlâdır!" deyip kendisini ve öfkesini tuttu. Fakat efendisine dedi ki: "Bak, bu acîb olan hâli söyleyim de dinle!"

284. "Böyle köle bir hâin olsun! Biz zannetmiş idik ki, o mu'temeddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

284. "Böyle köle bir hain olsun! Biz zannetmiştik ki, o güvenilirdir."

"Gerra", köle ve hizmetçi ve berber ve tellak demektir ki, bu lafzı bir kimseyi aşağılamak için kullanırlar (Burhan). Yani, "Böyle adi bir köle hain olsun ha! Biz onu elimizde büyütüp terbiye ettiğimiz için ahlakına güvenilir bir varlık zannetmiştik!"

"Gerra", köle ve hizmetçi ve berber ve tellâk demektir ki, bu lafzı bir kimseyi tahkîr için kullanırlar (Burhân). Ya'ni, "Böyle âdî bir köle hâin olsun ha! Biz onu elimizde büyütüp terbiye ettiğimiz için ahlâkına i'timâd olunur bir mahlûk zannetmiş idik!"

## Efendinin kızın anasına: "Köleyi zecr etme; ben onu zecr etmeksizin tedbîr ile bu tama'dan vazgeçiririm ki, ne şiş yanar, ne de kebab çiğ kalır!" diye [sabır] emretmesi

285. Efendi dedi: "Ona söyle ki, onu keselim ve onu sana verelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

285. Efendi dedi: "Ona söyle ki, onu keselim ve onu sana verelim!"

Efendi hanıma dedi ki: "Köleye kızı vermek için söz kestiğimiz kimseden ayıralım ve o kızımızı sana verelim, diye söyle!" Hanım kendi kendine dedi ki: "Anası fahişe olan kıymetsiz bir köle kim oluyor ki, efendisinin kızına tamah edip gizlice onunla sevişsin! Buna nasıl tahammül edilir?"

Efendi hanıma dedi ki: "Köleye kızı vermek için söz kestiğimiz kimseden ayıralım ve o kızımızı sana verelim, diye söyle!" Hanım kendi kendine dedi ki: "Anası fahişe bir kıymetsiz köle kim oluyor ki, efendisinin kızına tama' edip gizlice onunla muâşaka etsin! Buna nasıl tahammül olunur?"

283. Dedi: "Sabır evladır." Kendisini tuttu. Efendiye dedi ki: "Bu acîbi dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

283. Dedi: "Sabır daha iyidir." Kendisini tuttu. Efendiye dedi ki: "Bu acayip şeyi dinle!"

Hanım yine kendi kendine, "Kölenin bu küstahlığına sabretmek ve ona karşı şiddetle davranmamak daha iyidir!" deyip kendisini ve öfkesini tuttu. Fakat efendisine dedi ki: "Bak, bu acayip olan hâli söyleyeyim de dinle!"

Hanım yine kendi kendine, "Kölenin bu küstahlığına sabır etmek ve ona karşı şiddetle muâmele etmemek evlâdır!" deyip kendisini ve öfkesini tuttu. Fakat efendisine dedi ki: "Bak, bu acîb olan hâli söyleyim de dinle!"

284. "Böyle köle bir hâin olsun! Biz zannetmiş idik ki, o mu'temeddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

284. "Böyle köle bir hain olsun! Biz zannetmiştik ki, o güvenilirdir."

"Gerra", köle ve hizmetçi ve berber ve tellak demektir ki, bu lafzı bir kimseyi aşağılamak için kullanırlar (Burhan). Yani, "Böyle adi bir köle hain olsun ha! Biz onu elimizde büyütüp terbiye ettiğimiz için ahlakına güvenilir bir varlık zannetmiştik!"

"Gerra", köle ve hizmetçi ve berber ve tellâk demektir ki, bu lafzı bir kimseyi tahkîr için kullanırlar (Burhân). Ya'ni, "Böyle âdî bir köle hâin olsun ha! Biz onu elimizde büyütüp terbiye ettiğimiz için ahlâkına i'timâd olunur bir mahlûk zannetmiş idik!"

## Efendinin kızın anasına: "Köleyi zecr etme; ben onu zecr etmeksizin tedbîr ile bu tama'dan vazgeçiririm ki, ne şiş yanar, ne de kebab çiğ kalır!" diye [sabır] emretmesi

285. Efendi dedi: "Ona söyle ki, onu keselim ve onu sana verelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

285. Efendi dedi: "Ona söyle ki, onu keselim ve onu sana verelim!"

Efendi hanıma dedi ki: "Köleye, kızı vermek için söz kestiğimiz kimseden ayıralım ve o kızımızı sana verelim, diye söyle!"

Efendi hanıma dedi ki: "Köleye kızı vermek için söz kestiğimiz kimseden ayıralım ve o kızımızı sana verelim, diye söyle!"

286. Tâ ki, mekr ile bunu onun gönlünden çıkaralım. Sen temâșâ et ki, onu nasıl def' ederim!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

286. Tâ ki, mekr ile bunu onun gönlünden çıkaralım. Sen temâşâ et ki, onu nasıl def' ederim!..

"Tâ ki bu vaat sebebiyle bu ayrılık gamını onun gönlünden çıkaralım. Bu gam çıktıktan sonra sen bak ki, ben nasıl bir tedbir ve hile ile ondan bu arzuyu def' ederim!"

"Tâ ki bu va'd sebebiyle bu iftirâk gamını onun gönlünden çıkaralım. Bu gam çıktıktan sonra sen bak ki, ben nasıl bir tedbîr ve hîle ile ondan bu arzûyu def' ederim!"

287. Sen onun gönlünü hoş et! De: "Doğru bil ki, bizim kızımız hakikaten senin çiftindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. Sen onun gönlünü hoş et! De: "Doğru bil ki, bizim kızımız hakikaten senin çiftindir."

Ey hanımım! Sen o kulun gönlünü vaat ile hoş et ve de ki: "Bu sözü doğru bil ki, hakikaten bizim kızımızın eşi olmaya sen layıksın!"

"Ey hanımım! Sen o kölenin gönlünü va'd ile hoş et ve de ki: “Bu sözü doğru bil ki, hakikaten bizim kızımızın eşi olmaya sen lâyıksın!"

288. Ey hoş müşterî! Biz bilmedik. Vaktāki bildik; sen daha evlâsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

288. Ey hoş müşteri! Biz bilmedik. Ne zaman ki bildik; sen daha uygunsun!

Ona de ki: "Ey kızımızın latîf (hoş, nazik) müşterisi! Biz senin ona talip olduğunu bilmiyorduk. Ne zaman ki şimdi bildik ve anladık. Sen ona eş olmaya başkasından daha layık ve uygunsun!"

Ona de ki: "Ey kızımızın latîf olan müşterîsi! Biz senin ona tâlib olduğunu bilmiyor idik. Vaktāki şimdi bildik ve anladık. Sen ona zevc olmaya başkasından daha lâyık ve evlâsın!"

289. Bizim ateşimiz dahi bizim ocağımızdadır. Leylâ bizim ve sen Mecnûn da bizim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

289. Bizim ateşimiz dahi bizim ocağımızdadır. Leylâ bizim ve sen Mecnûn da bizim!

"Sen ateş gibisin ve kızımız da ocak gibidir; aynı şekilde kızımız Leylâ ve sen de Mecnûn gibisiniz. İkiniz de bizim elimizdesiniz. Bu sebeple üzülmeye yer yoktur!"

"Sen ateş mesâbesindesin ve kızımız da ocak mesâbesindedir; ve kezâ kızımız Leylâ ve sen de Mecnûn mesâbesindesiniz. İkiniz de bizim elimizdesiniz. Binâenaleyh teessüf etmeye mahal yoktur!"

290. Nihayet latîf hayal ve tatlı fikir onun üzerine vursun. Tatlı fikir adamı semîz eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

290. Sonunda latîf hayal ve tatlı fikir onun üzerine vursun. Tatlı fikir insanı semizletir.

"Ey hanımım! Sen o köleye bunları söyle! Sonunda onun kalbinde latîf hayal ve fikir ortaya çıksın ve bu hastalık ondan gitsin. Çünkü tatlı fikir insanı semizletir."

"Ey hanımım! Sen o köleye bunları söyle! Âkıbet onun kalbinde latîf hayâl ve fikir peydâ olsun ve bu maraz ondan gitsin. Zîrâ tatlı fikir insanı semizletir."

286. Tâ ki, mekr ile bunu onun gönlünden çıkaralım. Sen temâșâ et ki, onu nasıl def' ederim!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

286. Tâ ki, mekr ile bunu onun gönlünden çıkaralım. Sen temâşâ et ki, onu nasıl def' ederim!..

Tâ ki bu vaat sebebiyle bu ayrılık gamını onun gönlünden çıkaralım. Bu gam çıktıktan sonra sen bak ki, ben nasıl bir tedbir ve hile ile ondan bu arzuyu def ederim!

Tâ ki bu va'd sebebiyle bu iftirâk gamını onun gönlünden çıkaralım. Bu gam çıktıktan sonra sen bak ki, ben nasıl bir tedbîr ve hîle ile ondan bu arzûyu def' ederim!

287. Sen onun gönlünü hoş et! De: "Doğru bil ki, bizim kızımız hakikaten senin çiftindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. Sen onun gönlünü hoş et! De: "Doğru bil ki, bizim kızımız hakikaten senin çiftindir."

Ey hanımım! Sen o kulun gönlünü vaat ile hoş et ve de ki: "Bu sözü doğru bil ki, hakikaten bizim kızımızın eşi olmaya sen lâyıksın!"

Ey hanımım! Sen o kölenin gönlünü va'd ile hoş et ve de ki: “Bu sözü doğru bil ki, hakikaten bizim kızımızın eşi olmaya sen lâyıksın!"

288. Ey hoş müşterî! Biz bilmedik. Vaktāki bildik; sen daha evlâsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

288. Ey hoş müşteri! Biz bilmedik. Ne zaman ki bildik; sen daha uygunsun!

Ona de ki: "Ey kızımızın latîf (hoş, nazik) müşterisi! Biz senin ona talip olduğunu bilmiyorduk. Ne zaman ki şimdi bildik ve anladık. Sen ona eş olmaya başkasından daha layık ve uygunsun!"

Ona de ki: "Ey kızımızın latîf olan müşterîsi! Biz senin ona tâlib olduğunu bilmiyor idik. Vaktāki şimdi bildik ve anladık. Sen ona zevc olmaya başkasından daha lâyık ve evlâsın!"

289. Bizim ateşimiz dahi bizim ocağımızdadır. Leylâ bizim ve sen Mecnûn da bizim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

289. Bizim ateşimiz dahi bizim ocağımızdadır. Leylâ bizim ve sen Mecnûn da bizim!

Sen ateş konumundasın ve kızımız da ocak konumundadır; aynı şekilde kızımız Leylâ ve sen de Mecnûn konumundasınız. İkiniz de bizim elimizdesiniz. Bu sebeple üzülmeye yer yoktur!

Sen ateş mesâbesindesin ve kızımız da ocak mesâbesindedir; ve kezâ kızımız Leylâ ve sen de Mecnûn mesâbesindesiniz. İkiniz de bizim elimizdesiniz. Binâenaleyh teessüf etmeye mahal yoktur!

290. Nihayet latîf hayal ve tatlı fikir onun üzerine vursun. Tatlı fikir ada[289]mı semîz eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

290. Sonunda latîf hayal ve tatlı fikir onun üzerine vursun. Tatlı fikir adamı semiz eder.

Ey hanımım! Sen o köleye bunları söyle! Sonunda onun kalbinde latîf hayal ve fikir ortaya çıksın ve bu hastalık ondan gitsin. Çünkü tatlı fikir insanı semizletir.

Ey hanımım! Sen o köleye bunları söyle! Âkıbet onun kalbinde latîf hayâl ve fikir peydâ olsun ve bu maraz ondan gitsin. Zîrâ tatlı fikir insanı semizletir.

291. Hayvan semîz olur; lakin aleften; benî âdem izzetten ve şereften semîzdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

291. Hayvan semiz olur; lakin yemden; insanoğlu izzetten ve şereften semizdir.

Her tür hayvan ancak yemekten ve içmekten semiz olur. Fakat insanoğlu izzet ve şeref sahibi oldukça kalbi ferahlar ve yediği, içtiği midesinde layıkıyla hazmolup, kendisine semizlik gelir.

Her nevi' hayvan ancak yemeden ve içmeden semîz olur. Fakat benî-Âdem izzet ve şeref sahibi oldukça kalbi ferahlanır ve yediği, içtiği mi'desinde lâyıkıyla hazmolup, kendisine semizlik gelir.

292. Benî-Âdem kulak yolundan semîz olur. Hayvan boğazdan ve içmeden semîz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

292. İnsan kulak yoluyla semizleşir. Hayvan boğazdan ve içmekten semizleşir.

Yani, Âdem oğlu kendisine sevinç ve ferahlık verecek sözleri dinlediği zaman semizleşir; gam ve elem verecek sözlerden ise etkilenip erir. Hayvan ise bol bol yemeden ve içmeden semizleşir. Çünkü onlarda insandaki düşünceler yoktur.

Ya'ni, Âdem oğlu kendisine sürür ve ferah verecek olan sözleri dinlediği vakit semirir; ve gam ve elem verecek olan sözlerden müteessir olup erir. Hayvan ise bol bol yemeden ve içmeden semirir. Zîrâ onlarda insandaki tefekkürât yoktur.

293. Hanım dedi: "Bu zelîl olan ârdan benim ağzım bu hususta ne vakit kımıldar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

293. Hanım dedi: "Bu zelil olan utançtan benim ağzım bu hususta ne zaman kımıldar?"

Efendinin bu tavsiyesini dinlediği zaman hanım dedi ki: "Ben böyle güzel vaatlere ilişkin olan sözleri bir köleye söylemekten utanırım ve sıkılırım. Ve bu utanç ve sıkılma başkalarına karşı olan utanca ve sıkılmaya benzemez; zelil ve hakir bir utançtır. Bu sebeple benim ağzım bu sözleri söylemek için nasıl hareket eder?"

Efendinin bu tavsiyesini dinlediği vakit hanım dedi ki: "Ben böyle güzel va'dlere müteallık olan sözleri bir köleye söylemekten arlanırım ve utanırım. Ve bu âr ve utanma başkalarına karşı olan âra ve utanmaya benzemez; zelîl ve hakîr bir ârdır. Binâenaleyh benim ağzım bu sözleri söylemek için nasıl hareket eder?"

294. "Böyle bir herzeyi onun için niçin çiğneyim? de... O İblîs huylu hâin ölsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

294. "Böyle bir boş sözü onun için niçin çiğneyeyim? de... O İblîs huylu hâin ölsün!"

"Jâj", boş söz ve hezeyan demektir. Yani, "Böyle boş vaatleri, iyi sözleri bir köleye karşı söylemek hezeyandan ibarettir. Bu sebeple ben ona karşı bunları niçin ağzıma alayım? Bırak o şeytan huylu hâin gebersin!"

"Jâj", herze ve boş söz ve hezeyân demektir. Ya'ni, "Böyle boş va'dleri, iyi sözleri bir köleye karşı söylemek hezeyândan ibarettir. Binâenaleyh ben ona karşı bunları niçin ağzıma alayım? Bırak o şeytan huylu hâin gebersin!"

295. Efendi dedi: "Hayır. Korkma, ona söz ver! Tâ ki, bu hoş lütuftan dolayı ondan illet gitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

295. Efendi dedi: "Hayır. Korkma, ona söz ver! Tâ ki, bu hoş lütuftan dolayı ondan hastalık gitsin!"

291. Hayvan semîz olur; lakin aleften; benî âdem izzetten ve şereften semîzdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

291. Hayvan semiz olur; lakin aleften; benî âdem izzetten ve şereften semizdir.

Her tür hayvan ancak yemekten ve içmekten semiz olur. Fakat insanoğlu izzet ve şeref sahibi oldukça kalbi ferahlar ve yediği, içtiği midesinde layıkıyla hazmolup, kendisine semizlik gelir.

Her nevi' hayvan ancak yemeden ve içmeden semîz olur. Fakat benî-Adem izzet ve şeref sahibi oldukça kalbi ferahlanır ve yediği, içtiği mi'desinde lâyıkıyla hazmolup, kendisine semizlik gelir.

292. Benî-Adem kulak yolundan semîz olur. Hayvan boğazdan ve içmeden semîz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

292. İnsanoğlu kulak yoluyla semizleşir. Hayvan boğazdan ve içmekten semizleşir.

Yani, insanoğlu kendisine sevinç ve ferahlık verecek sözleri dinlediği zaman semizleşir; gam ve keder verecek sözlerden etkilenip erir. Hayvan ise bol bol yemekten ve içmekten semizleşir. Çünkü onlarda insandaki düşünceler yoktur.

Ya'ni, Adem oğlu kendisine sürür ve ferah verecek olan sözleri dinlediği vakit semirir; ve gam ve elem verecek olan sözlerden müteessir olup erir. Hayvan ise bol bol yemeden ve içmeden semirir. Zîrâ onlarda insandaki tefekkürât yoktur.

293. Hanım dedi: "Bu zelîl olan ârdan benim ağzım bu hususta ne vakit kımıldar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

293. Hanım dedi: "Bu zelil olan utançtan benim ağzım bu hususta ne zaman kımıldar?"

Efendinin bu tavsiyesini dinlediği zaman hanım dedi ki: "Ben böyle güzel vaatlere ilişkin olan sözleri bir köleye söylemekten utanırım ve sıkılırım. Ve bu utanç ve sıkılma başkalarına karşı olan utanca ve sıkılmaya benzemez; zelil ve hakir bir utançtır. Bu sebeple benim ağzım bu sözleri söylemek için nasıl hareket eder?"

Efendinin bu tavsiyesini dinlediği vakit hanım dedi ki: "Ben böyle güzel va'dlere müteallık olan sözleri bir köleye söylemekten arlanırım ve utanırım. Ve bu âr ve utanma başkalarına karşı olan âra ve utanmaya benzemez; zelîl ve hakîr bir ârdır. Binâenaleyh benim ağzım bu sözleri söylemek için nasıl hareket eder?"

294. "Böyle bir herzeyi onun için niçin çiğneyim? de... O İblîs huylu hâin ölsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

294. "Böyle bir boş sözü onun için niçin çiğneyeyim? de... O İblîs huylu hâin ölsün!"

"Jâj", boş söz ve hezeyan demektir. Yani, "Böyle boş vaatleri, iyi sözleri bir köleye karşı söylemek hezeyandan ibarettir. Bu sebeple ben ona karşı bunları niçin ağzıma alayım? Bırak o şeytan huylu hâin gebersin!"

"Jâj", herze ve boş söz ve hezeyân demektir. Ya'ni, "Böyle boş va'dleri, iyi sözleri bir köleye karşı söylemek hezeyândan ibarettir. Binâenaleyh ben ona karşı bunları niçin ağzıma alayım? Bırak o şeytan huylu hâin gebersin!"

295. Efendi dedi: "Hayır. Korkma, ona söz ver! Tâ ki, bu hoş lütuftan dolayı ondan illet gitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

295. Efendi dedi: "Hayır. Korkma, ona söz ver! Tâ ki, bu hoş lütuftan dolayı ondan hastalık gitsin!"

296. "Ey dilber! Onun def'ini benim üzerime yaz! Bırak ki, o bârik-rîs sıhhat bulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

296. "Ey dilber! Onun def'ini benim üzerime yaz! Bırak ki, o bârik-rîs sıhhat bulsun!"

"Bârik resîden", bir işin sonuna tam olarak ulaşmak ve o işi layıkıyla sonlandırmak anlamında Farsça kinayelerdendir (Bahâr-ı Acem). "Bârik-rîs", terkip edilmiş bir sıfat olup, "işi istenilen şekilde bitirici" demektir. Köle bu vaatlerle bu evlilik işinin istenilen şekilde sonuçlanacağına inanacağı için "bârik-rîs" onun sıfatı olur. "Ey dilber olan hanımım! O kölenin kızımız üzerinden defedilmesini benim üzerime farz bil! Bırak ki, kendi inancınca işini istenilen şekilde bitirici olan köle sıhhat bulsun!"

"Bârik resîden", bir işin nihâyetine kemâliyle vâsıl olmak ve o işi lâyıkı ile nihâyetine eriştirmek ma'nâsında kinâyât-ı Acem'dendir (Bahâr-ı Acem). "Bârik-rîs", vasf-ı terkîbî olup, "işi matlûbuna muvâfik olarak bitirici" demek olur. Köle bu va'dler ile bu tezevvüc işinin matlûbuna muvâfik sûrette netîceleneceğine kāni' olacağı için “bârik-rîs" onun sıfatı olur. "Ey dilber olan hanımım! O kölenin kızımız üzerinden def'ini benim üzerime farz bil! Bırak ki, kendi i'tikādınca işini matlûbuna muvâfik bitirici olan köle sıhhat bulsun!"

297. Vaktaki hanım o hastaya böyle söyledi, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

297. Hanım o hastaya böyle söylediği vakit, naz ile salınmaktan yeryüzüne sığmadı.

Hanım, o gönül hastası olan köleye efendinin öğrettiği sözleri söylediği vakit, köle o kadar sevindi ki, naz ile salınarak yürümekten yeryüzüne sığmayacak bir hâle geldi. "Tebahtür", naz ile salınarak yürümek demektir.

Vaktâki hanım, o gönül hastası olan köleye efendinin ta'lîm ettiği sözleri söyledi, köle o kadar sevindi ki, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmayacak bir hâle geldi. "Tebahtür", naz ile salınarak yürümek demektir.

298. Cesîm ve semîz ve kırmızı oldu. Kırmızı gül gibi açıldı. O binlerce şükür söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

298. Cüsseli, semiz ve kırmızı oldu. Kırmızı gül gibi açıldı. O binlerce şükür söyledi.

Bu latif vaat üzerine köle günden güne semirdi ve yanakları kızardı ve kırmızı bir gül gibi açılıp güler yüzlü oldu. Maksadına ulaşacağı fikriyle birçok şükür etti.

Bu va'd-i latîf üzerine köle günden güne semirdi ve yanakları kızardı ve bir kırmızı gül gibi açılıp güler yüzlü oldu. Maksûduna nâil olacağı fikriyle bir çok şükür etti.

299. Vakit vakit derdi ki: "Ey benim hanımım, olmaya ki, bu hîle ve fen olsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

299. Vakit vakit derdi ki: "Ey benim hanımım, olmaya ki, bu hile ve fen olsun?"

Köle bu vaatlere inanmakla beraber içinde de bir şüphe olduğu için vakit vakit hanıma hitaben derdi ki: "Ey benim hanımım, sakın bu bana ettiğiniz evlilik vaadi hile ve bir sanat olmasın?" "Destan", hile demektir.

Köle bu va'dlere inanmakla beraber içinde de bir şübhe olduğu için vakit vakit hanıma hitâben derdi ki: "Ey benim hanımım, sakın bu bana ettiğiniz va'd-i tezvîc hîle ve bir sanîa olmasın?" "Destân", hîle demektir.

300. Efendi, "Ferec için bir vuslat tertib ettim!" diye cem'iyet ve bir da'vet yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

300. Efendi, "Kurtuluş için bir kavuşma düzenledim!" diye bir toplantı ve bir davet yaptı.

296. "Ey dilber! Onun def'ini benim üzerime yaz! Bırak ki, o bârik-rîs sıhhat bulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

296. "Ey dilber! Onun def'ini benim üzerime yaz! Bırak ki, o bârik-rîs sıhhat bulsun!"

"Bârik resîden", bir işin sonuna tam olarak ulaşmak ve o işi layıkıyla sonlandırmak anlamında Farsça kinayelerdendir (Bahâr-ı Acem). "Bârik-rîs", terkip edilmiş bir sıfat olup, "işi istenilen şekilde bitirici" demektir. Köle bu vaatlerle bu evlilik işinin istenilen şekilde sonuçlanacağına inanacağı için "bârik-rîs" onun sıfatı olur. "Ey dilber olan hanımım! O kölenin kızımız üzerinden defedilmesini benim üzerime farz bil! Bırak ki, kendi inancınca işini istenilen şekilde bitirici olan köle sıhhat bulsun!"

"Bârik resîden", bir işin nihâyetine kemâliyle vâsıl olmak ve o işi lâyıkı ile nihâyetine eriştirmek ma'nâsında kinâyât-ı Acem'dendir (Bahâr-ı Acem). "Bârik-rîs", vasf-ı terkîbî olup, "işi matlûbuna muvâfik olarak bitirici" demek olur. Köle bu va'dler ile bu tezevvüc işinin matlûbuna muvâfik sûrette netîceleneceğine kāni' olacağı için “bârik-rîs" onun sıfatı olur. "Ey dilber olan hanımım! O kölenin kızımız üzerinden def'ini benim üzerime farz bil! Bırak ki, kendi i'tikādınca işini matlûbuna muvâfik bitirici olan köle sıhhat bulsun!"

297. Vaktaki hanım o hastaya böyle söyledi, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

297. Hanım o hastaya böyle söylediği vakit, naz ile salınmaktan yeryüzüne sığmadı.

Hanım, o gönül hastası olan köleye efendinin öğrettiği sözleri söylediği vakit, köle o kadar sevindi ki, naz ile salınarak yürümekten yeryüzüne sığmayacak bir hâle geldi. "Tebahtür", naz ile salınarak yürümek demektir.

Vaktâki hanım, o gönül hastası olan köleye efendinin ta'lîm ettiği sözleri söyledi, köle o kadar sevindi ki, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmayacak bir hâle geldi. "Tebahtür", naz ile salınarak yürümek demektir.

298. Cesîm ve semîz ve kırmızı oldu. Kırmızı gül gibi açıldı. O binlerce şükür söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

298. Cüsseli, semiz ve kırmızı oldu. Kırmızı gül gibi açıldı. O binlerce şükür söyledi.

Bu latif vaat üzerine köle günden güne semirdi ve yanakları kızardı ve kırmızı bir gül gibi açılıp güler yüzlü oldu. Maksadına ulaşacağı fikriyle birçok şükür etti.

Bu va'd-i latîf üzerine köle günden güne semirdi ve yanakları kızardı ve bir kırmızı gül gibi açılıp güler yüzlü oldu. Maksûduna nâil olacağı fikriyle bir çok şükür etti.

299. Vakit vakit derdi ki: "Ey benim hanımım, olmaya ki, bu hîle ve fen olsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

299. Vakit vakit derdi ki: "Ey benim hanımım, olmaya ki, bu hile ve fen olsun?"

Köle bu vaatlere inanmakla beraber içinde de bir şüphe olduğu için vakit vakit hanıma hitaben derdi ki: "Ey benim hanımım, sakın bu bana ettiğiniz evlilik vaadi hile ve bir sanat olmasın?" "Destan", hile demektir.

Köle bu va'dlere inanmakla beraber içinde de bir şübhe olduğu için vakit vakit hanıma hitâben derdi ki: "Ey benim hanımım, sakın bu bana ettiğiniz va'd-i tezvîc hîle ve bir sanîa olmasın?" "Destân", hîle demektir.

300. Efendi, "Ferec için bir vuslat tertib ettim!" diye cem'iyet ve bir da'vet yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

300. Efendi, "Ferec için bir kavuşma düzenledim!" diye bir toplantı ve bir davet yaptı.

"Ferec", kölenin adıdır. Efendi, zihninde kurduğu bir hileye varlık kazandırmak için, "Ferec'i evlendiriyorum!" diye etrafa ilan edip bir düğün yemeği toplantısı yaptı ve dostlarını da davet etti.

"Ferec", kölenin adıdır. Efendi fikrinde kurduğu bir hîleye vücûd vermek için, "Ferec'i evlendiriyorum!" diye etrâfa i'lân edip bir velîme cem'iyeti yaptı ve ehibbâsını da da'vet etti.

301. Hattâ cemâat: "Ey Ferec, sana ittisâl, mübârek olsun!" diye aldattılar ve oyun ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

301. Hatta cemaat: "Ey Ferec, sana kavuşmak mübarek olsun!" diye aldattılar ve oyun ettiler.

"İşve-dâden", aldatmak; "gâl-dâden", oyun etmek (Burhan). Efendi, bu toplantı ve davetteki hilesini gizlice dostlarına anlatmış olduğundan, bu hususta efendinin oyununa vakıf idiler ve hileyi güçlendirmek için o cemaat: "Ey Ferec! Efendinin sihirbazlığına kavuşman sana mübarek olsun!" diye köleyi aldattılar ve oyun ettiler.

"İşve-dâden", aldatmak; "gâl-dâden", oyun etmek (Burhân). Efendi, bu cem'iyet ve da'vetteki hîlesini gizlice ehibbâbsına anlatmış olduğundan bu husûsta efendinin oyununa vâkıf idiler ve hîleyi takviye için o cemâat: "Ey Ferec! Efendinin sihriyetine ittisâlin sana mübarek olsun!" diye köleyi aldattılar ve oyun ettiler.

302. Akıbet o söz Ferec'e pek yakın oldu; illet ondan kökünden ve dibinden külliyyen gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

302. Sonunda o söz Ferec'e çok yakın oldu; hastalık ondan kökünden ve dibinden tamamen gitti.

Davetlilerin düzenlemesi üzerine kızın kendisine verileceği sözü köle Ferec'e çok yakın geldi. Bu sözün doğruluğuna kanaat oluştu. Bu sebeple o gönül hastalığı köleden tamamen yok oldu.

Da'vetlilerin tertîbi üzerine kızın kendisine verileceği sözü köle Ferec'e pek yakın geldi. Bu sözün doğruluğuna kanâat hâsıl etti. Binâenaleyh o gönül hastalığı köleden kâmilen zâil oldu.

303. Ondan sonra gerdek gecesinde fenn ile bir emrede kadın gibi kına bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

303. Ondan sonra gerdek gecesinde hile ile bir emrede kadın gibi kına bağladı.

"Gerdek", gelin odası ve gelinlik anlamlarına gelir. Burada "gelinlik" anlamı uygundur. "Kına", kına dedikleri bitkisel bir boyadır ki, kadınlar eskiden düğün gecesinde ellerine koyarlar ve parmaklarının uçları kırmızı renkte olurdu. O geceye de "kına gecesi" derlerdi. "Fenn", burada hile ve aldatma demektir. Bu davet ve toplantıdan sonra efendi, gelinlik yani kına gecesinde hile ve aldatma ile bıyıkları ve sakalı henüz çıkmamış ve henüz ergenliğe ermiş olan bir genç irisi delikanlıya kadın gibi kına koymuş ve onu bir kız şekline sokmuştu.

"Girdek", gelin odası ve gelinlik ma'nâlarınadır. Burada "gelinlik" ma'nâsı münasibdir. "Hınnâ", kına dedikleri nebâtî bir boyadır ki, kadınlar düğün gecesinde eskiden ellerine koyarlar ve parmaklarının uçları kırmızı renkte olur idi. O geceye de "kına gecesi" ta'bîr ederler idi. "Fenn", burada hîle ve hud'a demektir. Bu da'vet ve cem'iyetten sonra efendi, gelinlik ya'ni kına gecesinde hîle ve hud'a ile bıyıkları ve sakalı henüz çıkmamış ve henüz bülûğa ermiş olan bir genç irisi delikanlıya kadın gibi kına koymuş ve onu bir kız şekline sokmuş idi.

304. Onun bileğini gelin gibi pür-nakış etti. Binâenaleyh ona tavuk gösterdi, horoz verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

304. Onun bileğini gelin gibi nakışlarla süsledi. Bu sebeple ona tavuk gösterdi, horoz verdi.

"Ferec", kölenin adıdır. Efendi, aklında kurduğu bir hileye varlık vermek için, "Ferec'i evlendiriyorum!" diye etrafa ilan edip bir düğün yemeği cemiyeti düzenledi ve dostlarını da davet etti.

"Ferec", kölenin adıdır. Efendi fikrinde kurduğu bir hîleye vücûd vermek için, "Ferec'i evlendiriyorum!" diye etrâfa i'lân edip bir velîme cem'iyeti yaptı ve ehibbâsını da da'vet etti.

301. Hatta cemaat: "Ey Ferec, sana ittisal, mübarek olsun!" diye aldattılar ve oyun ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

301. Hatta cemaat: "Ey Ferec, sana kavuşmak mübarek olsun!" diye aldattılar ve oyun ettiler.

Efendi, bu topluluk ve davetteki hilesini gizlice dostlarına anlatmış olduğundan, bu hususta efendinin oyununa vakıf idiler ve hileyi pekiştirmek için o cemaat: "Ey Ferec! Efendinin sihrine kavuşman sana mübarek olsun!" diye köleyi aldattılar ve oyun ettiler.

"İşve-dâden", aldatmak; "gâl-dâden", oyun etmek (Burhân). Efendi, bu cem'iyet ve da'vetteki hîlesini gizlice ehibbâbsına anlatmış olduğundan bu husûsta efendinin oyununa vakıf idiler ve hîleyi takviye için o cemâat: "Ey Ferec! Efendinin sihriyetine ittisâlin sana mübarek olsun!" diye köleyi aldattılar ve oyun ettiler.

302. Akibet o söz Ferec'e pek yakın oldu; illet ondan kökünden ve dibinden külliyyen gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

302. Sonunda o söz Ferec'e çok yakın oldu; hastalık ondan kökünden ve dibinden tamamen gitti.

Davetlilerin düzenlemesi üzerine kızın kendisine verileceği sözü köle Ferec'e çok yakın geldi. Bu sözün doğruluğuna kanaat oluştu. Bu sebeple o gönül hastalığı köleden tamamen yok oldu.

Da'vetlilerin tertîbi üzerine kızın kendisine verileceği sözü köle Ferec'e pek yakın geldi. Bu sözün doğruluğuna kanâat hâsıl etti. Binâenaleyh o gönül hastalığı köleden kâmilen zâil oldu.

303. Ondan sonra gerdek gecesinde fenn ile bir emrede kadın gibi kına bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

303. Ondan sonra gerdek gecesinde hile ile bir emrede kadın gibi kına bağladı.

"Gerdek", gelin odası ve gelinlik anlamlarındadır. Burada "gelinlik" anlamı uygundur. "Hınna", kına dedikleri bitkisel bir boyadır ki, kadınlar eskiden düğün gecesinde ellerine koyarlar ve parmaklarının uçları kırmızı renkte olurdu. O geceye de "kına gecesi" derlerdi. "Fenn", burada hile ve aldatma demektir. Bu davet ve toplantıdan sonra efendi, gelinlik yani kına gecesinde hile ve aldatma ile bıyıkları ve sakalı henüz çıkmamış ve henüz ergenliğe ermiş olan iri bir delikanlıya kadın gibi kına koymuş ve onu bir kız şekline sokmuştu.

"Girdek", gelin odası ve gelinlik ma'nâlarınadır. Burada "gelinlik" ma'nâsı münasibdir. "Hınna", kına dedikleri nebâtî bir boyadır ki, kadınlar düğün gecesinde eskiden ellerine koyarlar ve parmaklarının uçları kırmızı renkte olur idi. O geceye de "kına gecesi" ta'bîr ederler idi, "Fenn", burada hîle ve hud'a demektir. Bu da'vet ve cem'iyetten sonra efendi, gelinlik ya'ni kına gecesinde hîle ve hud'a ile bıyıkları ve sakalı henüz çıkmamış ve henüz bülûğa ermiş olan bir genç irisi delikanlıya kadın gibi kına koymuş ve onu bir kız şekline sokmuş idi.

304. Onun bileğini gelin gibi pür-nakış etti. Binâenaleyh ona tavuk gösterdi, horoz verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

304. Onun bileğini gelin gibi pür-nakış etti. Bu sebeple ona tavuk gösterdi, horoz verdi.

Kız şekline sokulan o ergen oğlanın bileğine, eski zamanlarda gelinlerin bileklerine yapılan nakışlar gibi nakışlar yapılıp süslendi. Bu sebeple efendi, bu duruma bakılırsa, köleye tavuk gösterdi ve horoz verdi, yani dişi vereceği yerde erkek verdi.

Kız şekline sokulan o bâliğ oğlanın bileğine eski zamanlarda gelinlerin bileklerine yapılan nakışlar gibi nakışlar yapılıp süslendi. Binâenaleyh efendi şu vaz'iyete bakılırsa köleye tavuk gösterdi ve horoz verdi, ya'ni dişi vereceği yerde erkek verdi.

305. İyi gelinlerin baş örtüsünü ve elbisesini yakışıklı emrede o giydirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

305. İyi gelinlerin baş örtüsünü ve elbisesini yakışıklı emrede o giydirdi.

"Mıknaa", baş örtüsü; "geng" lafzının dokuz kadar anlamı vardır. Burada "güzel ve yakışıklı" anlamı uygundur; ve "küng", iri ve güçlü yapılı adam anlamına gelir (Burhân). Beyitte her iki anlam da uygun olur. Yani, efendi iyi ve muteber gelinlere giydirilen baş örtüsünü ve elbiseyi o yakışıklı ve güzel yahut iri vücutlu delikanlıya giydirdi.

"Mıknaa", baş örtüsü; "geng", lafzının dokuz kadar ma'nâsı vardır. Burada "güzel ve yakışıklı" ma'nâsı münasibdir; ve "küng", iri ve kavî heykelli adam ma'nâsına gelir (Burhân). Beyt-i şerîfte her iki ma'nâ da münasib olur. Ya'ni, efendi iyi ve mu'teber gelinlere giydirilen baş örtüsünü ve elbiseyi o yakışıklı ve güzel veyâhud iri vücûdlu delikanlıya giydirdi.

306. Halvet vaktinde şem'i çabuk söndürdü. Hindû öyle sert olan iri vücudlu delikanlı ile kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

306. Halvet vaktinde mumu çabuk söndürdü. Hintli, öyle sert olan iri vücutlu delikanlı ile kaldı.

Tüysüz delikanlıyı böyle süsleyip kadın şekline koyduktan sonra gelin odasına oturttular; ve o zamanda geçerli olan âdet üzere efendi, köleyi bu odaya gerdeğe koydu. Köle, delikanlının kız şeklinde olan parlak yüzünü görüp gerçekten kendisinin kız ile evlendirildiğine inandı ve efendi de köleyi odaya koyduktan sonra onları yalnız bırakarak yanan mumu hemen söndürdü; ve odada köle, güçlü, kuvvetli ve şehveti sert ve şiddetli olan delikanlı ile kaldı.

Tüysüz delikanlıyı böyle süsleyip kadın şekline koyduktan sonra gelin odasına oturttular; ve o zamanda cârî olan âdet vechi ile efendi köleyi bu odaya gerdeğe koydu. Köle delikanlının kız şeklinde olan parlak yüzünü görüp hakîkaten kendisinin kız ile evlendirildiğine inandı ve efendi de köleyi odaya koyduktan sonra onları yalnız bırakarak yanan mumu hemen söndürdü; ve odada köle güçlü, kuvvetli ve şehveti sert ve şedîd olan delikanlı ile kaldı.

307. Kölecik feryad ü figān ederdi. Kadınların definden, hariçten kimse işitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

307. Kölecik feryat ve figan ederdi. Kadınların def çalmasından dolayı, dışarıdan kimse işitmedi.

Kölecik kıza yaklaşmak için soyunur soyunmaz, o kuvvetli genç, aldığı talimatlar gereğince köleye sarılıp çirkin fiili işlemeye başladı. Köle delikanlı ile başa çıkamadığından feryat ve figan ederdi. Fakat kadınlar dışarıda def çalıp hep bir ağızdan şarkı söylemekte olduklarından, bu gürültü arasında kölenin feryadını dışarıdan işiten bir kimse olmadı.

Kölecik kıza takarrüb için soyunur soyunmaz o kuvvetli genç aldığı ta'lîmât mu'cibince köleye sarılıp fiil-i şenî' icrâsına başladı. Köle delikanlı ile başa çıkamadığından feryâd ü figān ederdi. Fakat kadınlar dışarıda def çalıp hep bir ağızdan şarkı söylemekte olduklarından bu vâveylâ arasında kölenin feryâdını dışarıdan işiten bir kimse olmadı.

308. Def ve el darbı ve erkeğin feryadının na'rası o na'ra vurucunun na'rasını gizledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

308. Savunma ve el darbesi ile erkeğin feryadının sesi, o sesi çıkaranın sesini gizledi.

Kız şekline sokulan o ergen oğlanın bileğine, eski zamanlarda gelinlerin bileklerine yapılan nakışlar gibi nakışlar yapılıp süslendi. Bu sebeple efendi, bu duruma bakılırsa köleye tavuk gösterdi ve horoz verdi, yani dişi vereceği yerde erkek verdi.

Kız şekline sokulan o bâliğ oğlanın bileğine eski zamanlarda gelinlerin bileklerine yapılan nakışlar gibi nakışlar yapılıp süslendi. Binâenaleyh efendi şu vaz'iyete bakılırsa köleye tavuk gösterdi ve horoz verdi, ya'ni dişi vereceği yerde erkek verdi.

305. İyi gelinlerin baş örtüsünü ve elbisesini yakışıklı emrede o giydirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

305. İyi gelinlerin başörtüsünü ve elbisesini yakışıklı emrede o giydirdi.

"Mıknaa", başörtüsü; "geng" lafzının dokuz kadar anlamı vardır. Burada "güzel ve yakışıklı" anlamı uygundur; ve "küng", iri ve güçlü yapılı adam anlamına gelir (Burhan). Beyit-i şerifte her iki anlam da uygun olur. Yani, efendi iyi ve muteber gelinlere giydirilen başörtüsünü ve elbiseyi o yakışıklı ve güzel veya iri vücutlu delikanlıya giydirdi.

“Mıknaa”, baş örtüsü; “geng”, lafzının dokuz kadar ma'nâsı vardır. Burada “güzel ve yakışıklı” ma'nâsı münasibdir; ve “küng”, iri ve kavî heykelli adam ma'nâsına gelir (Burhân). Beyt-i şerîfte her iki ma'nâ da münasib olur. Ya'ni, efendi iyi ve mu'teber gelinlere giydirilen baş örtüsünü ve elbiseyi o yakışıklı ve güzel veyâhud iri vücûdlu delikanlıya giydirdi.

306. Halvet vaktinde şem'i çabuk söndürdü. Hindû öyle sert olan iri vücudlu delikanlı ile kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

306. Halvet vaktinde mumu çabuk söndürdü. Hintli, öyle sert olan iri vücutlu delikanlı ile kaldı.

Tüysüz delikanlıyı böyle süsleyip kadın şekline koyduktan sonra gelin odasına oturttular; ve o zamanda geçerli olan âdet üzere efendi, köleyi bu odaya gerdeğe koydu. Köle, delikanlının kız şeklinde olan parlak yüzünü görüp gerçekten kendisinin kız ile evlendirildiğine inandı ve efendi de köleyi odaya koyduktan sonra onları yalnız bırakarak yanan mumu hemen söndürdü; ve odada köle, güçlü, kuvvetli ve şehveti sert ve şiddetli olan delikanlı ile kaldı.

Tüysüz delikanlıyı böyle süsleyip kadın şekline koyduktan sonra gelin odasına oturttular; ve o zamanda cârî olan âdet vechi ile efendi köleyi bu odaya gerdeğe koydu. Köle delikanlının kız şeklinde olan parlak yüzünü görüp hakîkaten kendisinin kız ile evlendirildiğine inandı ve efendi de köleyi odaya koyduktan sonra onları yalnız bırakarak yanan mumu hemen söndürdü; ve odada köle güçlü, kuvvetli ve şehveti sert ve şedîd olan delikanlı ile kaldı.

307. Kölecik feryad ü figān ederdi. Kadınların definden, hariçten kimse işitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

307. Kölecik feryat ve figan ederdi. Kadınların def çalmasından dolayı, dışarıdan kimse işitmedi.

Kölecik kıza yaklaşmak için soyunur soyunmaz, o kuvvetli genç, aldığı talimatlar gereğince köleye sarılıp çirkin fiili işlemeye başladı. Köle delikanlı ile başa çıkamadığından feryat ve figan ederdi. Fakat kadınlar dışarıda def çalıp hep bir ağızdan şarkı söylemekte olduklarından, bu gürültü arasında kölenin feryadını dışarıdan işiten bir kimse olmadı.

Kölecik kıza takarrüb için soyunur soyunmaz o kuvvetli genç aldığı ta'lîmât mu'cibince köleye sarılıp fiil-i şenî' icrâsına başladı. Köle delikanlı ile başa çıkamadığından feryâd ü figān ederdi. Fakat kadınlar dışarıda def çalıp hep bir ağızdan şarkı söylemekte olduklarından bu vâveylâ arasında kölenin feryâdını dışarıdan işiten bir kimse olmadı.

308. Def ve el darbı ve erkeğin feryadının na'rası o na'ra vurucunun na'rasını gizledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

308. Def ve el vurma ve erkeğin feryadının nârası, o nâra vurucunun nârasını gizledi.

Dışarıda def çalmalar ve el çırpmalar ve erkeklerin ve kadınların nâraları ve gazelleri, o gelin odasında nâra vuran kölenin nârasını ve feryadını bastırdı.

Dışarıda def çalmalar ve el çırpmalar ve erkeklerin ve kadınların na'raları ve gazelleri o gelin odasında na'ra vurucu olan kölenin na'rasını ve feryâdını bastırdı.

309. Gündüze kadar o Hindûcuğu sıktı. Un dağarcığı köpeğin önünde nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

309. Gündüze kadar o Hindûcuğu sıktı. Un dağarcığı köpeğin önünde nasıl olur?

Yani, o şehveti şiddetli olan delikanlı o köleciği sabaha kadar sıktı ve ona çirkin fiili icra etti. Delikanlı iştah bakımından bir köpeğe ve genç köle de un dağarcığına benzerdi. Köpeğin önünde bir un dağarcığı nasıl delik deşik olursa köle de o delikanlının önünde öyle oldu.

Ya'ni, o şehveti şedîd olan delikanlı o köleciği sabaha kadar sıktı ve ona fiil-i şenî' icra etti. Delikanlı iştihâda bir köpeğe ve genç köle de un dağarcığına müşâbih idi. Köpeğin önünde bir un dağarcığı nasıl delik deşik olursa köle de o delikanlının önünde öyle oldu.

310. Gündüz tas ve büyük bohça getirdiler. Dâmâd âdeti olarak Ferec hamama gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

310. Gündüz tas ve büyük bohça getirdiler. Damat âdeti olarak Ferec hamama gitti.

Sabah olunca hamam tası ve bir de çamaşır içeren büyük bohça getirdiler. Damatlara özgü olan âdet gereği gusül etmek için köle Ferec hamama gitti.

Sabah olunca hamam tası ve bir de çamaşırı hâvî büyük bohça getirdiler. Dâmâdlara mahsûs olan âdet vechi ile gusül etmek için köle Ferec hamama gitti.

311. O cân hastası külhancıların eski libası gibi mak'adı yırtılmış olarak hamama gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

311. O can hastası külhancıların eski elbisesi gibi makatı yırtılmış olarak hamama gitti.

"Kûn", makat; "tûn" hamam; "yâ", nispet için; "ân", çoğul içindir. "Tûniyân", külhancılar demektir. Gece delikanlının çirkin fiilinden canı yanmış olan o köle, külhancıların yırtık elbisesi gibi makatı yırtık bir hâlde, sanki bir kızla cinsel ilişkiye girmiş olan damat gibi hamama gitti.

"Kûn", mak'ad; "tûn" hamam; "yâ", nisbet için; "ân", cem' içindir. "Tûniyân", külhancılar demek olur. Gece delikanlının fiil-i şenî'inden canı yanmış olan o köle külhancıların yırtık elbisesi gibi mak'adı yırtık bir hâlde sanki bir kıza mukārenette bulunmuş olan dâmâd gibi hamama gitti.

312. Fisûs olarak gelin odasına geldi. Kız gelin gibi onun önüne oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Fisûs olarak gelin odasına geldi. Kız gelin gibi onun önüne oturdu.

"Fisûs", maskaralık ve zarafet etmek anlamına gelen "fisûsîden" mastarından türemiş bir isimdir. Birden fazla anlamı vardır. Burada "maskara" anlamı uygundur. Yani köle, hamamda yıkanıp gusül ettikten sonra maskara olarak gelin odasına geldi. Efendinin kızı, gece karanlıkta kendisine yakınlık gösteren gelinmiş gibi kölenin önüne oturdu. Dışarıda def çalmalar ve el çırpmalar ve erkeklerin ve kadınların naraları ve gazelleri, o gelin odasında nara atan kölenin narasını ve feryadını bastırdı.

"Fisûs", maskaralık ve zarâfet etmek ma'nâsına olan "fisûsîden" masdarından müştak isimdir. Müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "maskara" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni köle hamamda yıkanıp gusül ettikten sonra maskara olarak gelin odasına geldi. Efendinin kızı gece karanlıkta kendisine mukārenette bulunan gelin imiş gibi kölenin önüne oturdu. Dışarıda def çalmalar ve el çırpmalar ve erkeklerin ve kadınların na'raları ve gazelleri o gelin odasında na'ra vurucu olan kölenin na'rasını ve feryâdını bastırdı.

309. Gündüze kadar o Hindûcuğu sıktı. Un dağarcığı köpeğin önünde nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

309. Gündüze kadar o Hindûcuğu sıktı. Un dağarcığı köpeğin önünde nasıl olur?

Yani, o şehveti şiddetli olan delikanlı o köleciği sabaha kadar sıktı ve ona çirkin fiili icra etti. Delikanlı iştah bakımından bir köpeğe ve genç köle de un dağarcığına benzerdi. Köpeğin önünde bir un dağarcığı nasıl delik deşik olursa köle de o delikanlının önünde öyle oldu.

Ya'ni, o şehveti şedîd olan delikanlı o köleciği sabaha kadar sıktı ve ona fiil-i şenî' icra etti. Delikanlı iştihâda bir köpeğe ve genç köle de un dağarcığına müşâbih idi. Köpeğin önünde bir un dağarcığı nasıl delik deşik olursa köle de o delikanlının önünde öyle oldu.

310. Gündüz tas ve büyük bohça getirdiler. Dâmâd âdeti olarak Ferec hamama gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

310. Gündüz tas ve büyük bohça getirdiler. Damat âdeti olarak Ferec hamama gitti.

Sabah olunca hamam tası ve bir de çamaşır içeren büyük bohça getirdiler. Damatlara özgü olan âdet gereği gusül etmek için köle Ferec hamama gitti.

Sabah olunca hamam tası ve bir de çamaşırı hâvî büyük bohça getirdiler. Dâmâdlara mahsûs olan âdet vechi ile gusül etmek için köle Ferec hamama gitti.

311. O cân hastası külhancıların eski libası gibi mak'adı yırtılmış olarak hamama gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

311. O can hastası külhancıların eski elbisesi gibi makatı yırtılmış olarak hamama gitti.

"Kûn", makat; "tûn" hamam; "yâ", nispet için; "ân", çoğul içindir. "Tûniyân", külhancılar demektir. Gece delikanlının çirkin fiilinden canı yanmış olan o köle, külhancıların yırtık elbisesi gibi makatı yırtık bir hâlde, sanki bir kızla cinsel ilişkiye girmiş olan damat gibi hamama gitti.

"Kûn", mak'ad; "tûn" hamam; "yâ", nisbet için; "ân", cem' içindir. "Tûniyân", külhancılar demek olur. Gece delikanlının fiil-i şenî'inden canı yanmış olan o köle külhancıların yırtık elbisesi gibi mak'adı yırtık bir hâlde sanki bir kıza mukārenette bulunmuş olan dâmâd gibi hamama gitti.

312. Fisûs olarak gelin odasına geldi. Kız gelin gibi onun önüne oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Fisûs olarak gelin odasına geldi. Kız gelin gibi onun önüne oturdu.

"Fisûs", maskaralık ve zarafet etmek anlamına gelen "fisûsîden" (maskaralık yapmak) masdarından türemiş bir isimdir. Birden fazla anlamı vardır. Burada "maskara" anlamı uygundur. Yani köle hamamda yıkanıp gusül ettikten sonra maskara olarak gelin odasına geldi. Efendinin kızı gece karanlıkta kendisine yakınlaşan gelinmiş gibi kölenin önüne oturdu.

"Fisûs", maskaralık ve zarâfet etmek ma'nâsına olan "fisûsîden" masdarından müştak isimdir. Müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "maskara" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni köle hamamda yıkanıp gusül ettikten sonra maskara olarak gelin odasına geldi. Efendinin kızı gece karanlıkta kendisine mukārenette bulunan gelin imiş gibi kölenin önüne oturdu.

313. Onun anası, "Olmaya ki, o gündüz tecrübe eder!" orada bekçi olarak oturmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

313. Onun anası, "Olmaya ki, o gündüz tecrübe eder!" orada bekçi olarak oturmuş idi.

Kızın anası, aksine köle geceki tecavüzün kız tarafından yapılmamış olduğu düşüncesiyle onun bilinen uzvunu gündüz tecrübe eder ve meselenin hakikati ortaya çıkar diyerek gelin odasında bekçi olarak oturdu. Çünkü kayınvalidesinin huzurunda gelinin bilinen uzvunu yoklamak köle tarafından açık bir rezalet olurdu. Bu sebeple kızın anası orada oldukça buna cesaret edemez idi.

Kızın anası belki köle geceki tecavüzün kız tarafından yapılmamış olduğu mülâhazasıyla onun uzv-ı ma'hûdunu gündüz tecrübe eder ve mes'elenin hakîkati meydana çıkar, diyerek gelin odasında bekçi olarak oturdu. Zîrâ kayınvalidesinin huzurunda gelinin uzv-ı ma'hûdunu yoklamak köle tarafından açık bir rezâlet olurdu. Binâenaleyh kızın anası orada oldukça buna cesâret edemez idi.

314. Bir müddet ona husûmet cihetinden nazar etti. Sonra ona her iki eli ile on verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

314. Bir süre ona düşmanlık yönünden baktı. Sonra ona iki eliyle on verdi.

"İnâd", karşı gelmek, muhalefet etmek demektir. "Her iki el ile on vermek" iki ellerini açarak on parmak ile: "Nah sana! Alnını karışlayayım!" anlamında olan işareti vermektir. Yani, köle efendinin kızının yüzüne inat, düşmanlık ve muhalefet yönünden baktı. Baktı da, iki ellerini açıp on parmağı ile: "Nah sana! Alnını karışlayayım! Senin gibi kız mı olur!.." anlamında olan işareti verdi.

"İnâd", muâraza ve muhalefet etmek demektir. "Her iki el ile on vermek" iki ellerini açarak on parmak ile: "Nah sana! Alnını karışlayım!" ma'nâsında olan işareti vermektir. Ya'ni, köle efendinin kızının yüzüne inâd ve husûmet ve muhalefet cihetinden baktı. Baktı da, iki ellerini açıp on parmağı ile: "Nah sana! Alnını karışlayım! Senin gibi kız mı olur!.." ma'nâsında olan işareti verdi.

315. Dedi: "Muhakkak, kimseye senin gibi kötü fiilli na-hoş gelin ile ittisal olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

315. Dedi: "Kesinlikle, kimseye senin gibi kötü fiilli, nahoş gelin ile birleşme nasip olmasın!"

316. "Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. "Gündüz senin yüzün taze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!"

Bilinmeli ki, dış görünüşü müstehcen olan bu hikâyenin içi birtakım hakikatler ile doludur. Nitekim, V. cildin 2496 numaralı beytinin baş tarafındaki kırmızı yazılı şerhte bu anlam açıklanmıştır. Bu hikâyedeki işaretler de kısaca şunlardır: "Köle"den kasıt, nefislerinin kulu olan dünya ehlidir. "Efendi"den kasıt, insân-ı kâmil olan mürşittir. "Latif kız şekline konulan delikanlı", dış görünüşü süslü, çekici ve iştah açıcı görünen dünyadır. "Mumun sönüp karanlık olması"ndan kasıt, tabiî karanlıklardır. "Delikanlının karanlıkta köleye çirkin fiil işlemesiyle onun namusunu berbat etmesi", dünya ehlinin nefsanî hazlarına yönelmeleri sebebiyle sonunda maddî ve manevî bir belaya yakalanmalarıdır. Örneğin, zinaya düşkün olanlar çoğunlukla frengi hastalığına yakalanırlar.

Ma'lûm olsun ki, zâhiri müstehcen olan bu hikâyenin içi yüzü birtakım hakîkatler ile doludur. Nitekim, V. cildin 2496 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-ı şerîfte bu ma'nâ îzah olundu. Bu hikâyedeki işaretler de hülâsaten şunlardır: "Köle"den murâd, nefislerinin kulu olan dünyâ ehlidir. "Efendi"den murâd, mürşid-i kâmildir. "Latîf kız şekline konulan delikanlı" sûret-i zâhiresi müzeyyen ve süslü ve câlib-i iştihâ görünen dünyâdır. "Mumun sönüp karanlık olması"ndan murâd, zulümât-ı tabîiyyedir. "Delikanlının karanlıkta köleye fiil-i şenî' icrâsıyla onun nâmûsunu berbâd etmesi" huzûzât-ı nefsâniyyelerine müteveccih olan ehl-i dünyanın akıbet bir belâ-yı sûrî ve ma'nevîye giriftâr olmalarıdır. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar ekseriyâ firen-

313. Onun anası, "Olmaya ki, o gündüz tecrübe eder!" orada bekçi olarak oturmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

313. Onun anası, "Olmaya ki, o gündüz tecrübe eder!" orada bekçi olarak oturmuş idi.

Kızın anası, aksine köle geceki tecavüzün kız tarafından yapılmamış olduğu düşüncesiyle onun bilinen uzvunu gündüz tecrübe eder ve meselenin hakikati ortaya çıkar diyerek gelin odasında bekçi olarak oturdu. Çünkü kayınvalidesinin huzurunda gelinin bilinen uzvunu yoklamak köle tarafından açık bir rezalet olurdu. Bu sebeple kızın anası orada oldukça buna cesaret edemez idi.

Kızın anası belki köle geceki tecavüzün kız tarafından yapılmamış olduğu mülâhazasıyla onun uzv-ı ma'hûdunu gündüz tecrübe eder ve mes'elenin hakîkati meydana çıkar, diyerek gelin odasında bekçi olarak oturdu. Zîrâ kayınvalidesinin huzurunda gelinin uzv-ı ma'hûdunu yoklamak köle tarafından açık bir rezâlet olurdu. Binâenaleyh kızın anası orada oldukça buna cesâret edemez idi.

314. Bir müddet ona husûmet cihetinden nazar etti. Sonra ona her iki eli ile on verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

314. Bir süre ona düşmanlık yönünden baktı. Sonra ona iki eliyle on verdi.

"İnâd", karşı gelmek, muhalefet etmek demektir. "Her iki el ile on vermek" iki ellerini açarak on parmak ile: "Nah sana! Alnını karışlayayım!" anlamında olan işareti vermektir. Yani, köle efendinin kızının yüzüne inat, düşmanlık ve muhalefet yönünden baktı. Baktı da, iki ellerini açıp on parmağı ile: "Nah sana! Alnını karışlayayım! Senin gibi kız mı olur!.." anlamında olan işareti verdi.

"İnâd", muâraza ve muhalefet etmek demektir. "Her iki el ile on vermek" iki ellerini açarak on parmak ile: "Nah sana! Alnını karışlayım!" ma'nâsında olan işareti vermektir. Ya'ni, köle efendinin kızının yüzüne inâd ve husûmet ve muhalefet cihetinden baktı. Baktı da, iki ellerini açıp on parmağı ile: "Nah sana! Alnını karışlayım! Senin gibi kız mı olur!.." ma'nâsında olan işareti verdi.

315. Dedi: "Muhakkak, kimseye senin gibi kötü fiilli na-hoş gelin ile ittisal olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

315. Dedi: "Kesinlikle, kimseye senin gibi kötü fiilli, nahoş gelin ile birleşme nasip olmasın!"

316. "Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. "Gündüz senin yüzün taze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!"

Bilinmeli ki, dışı müstehcen olan bu hikâyenin içi yüzü birtakım hakikatler ile doludur. Nasıl ki, V. cildin 2496 numaralı beytinin baş tarafındaki kırmızı yazılı şerhte bu anlam açıklanmıştır. Bu hikâyedeki işaretler de kısaca şunlardır: "Köle"den maksat, nefislerinin kulu olan dünya ehlidir. "Efendi"den maksat, mürşid-i kâmildir (irşat eden, olgun rehber). "Latif kız şekline konulan delikanlı" ise dış görünüşü süslü ve çekici görünen dünyadır. "Mumun sönüp karanlık olması"ndan maksat, tabiî karanlıklardır. "Delikanlının karanlıkta köleye çirkin fiil icra etmesiyle onun namusunu berbat etmesi" ise nefse ait hazlarına yönelen dünya ehlinin sonunda bir zahirî ve manevî belaya yakalanmalarıdır. Örneğin, zinaya düşkün olanlar çoğunlukla frengi ve belsoğukluğu ve verem hastalıkları ile hasta olur; ve çok yiyip içmeye ve içkiye düşkün olanlar mide ve damar hastalıklarına uğrar. Bunlar bedenin zahirî belalarıdır. Manevî belaları ise ahiret hayatında ortaya çıkar. Şimdi, mürşid-i kâmil böyle haz ve nefsanî zevkine düşkün olanları hile ve aldatma ile dünyadan soğutur; ve köle, kızın alnını karışladığı gibi Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu) dahi mürşid-i kâmilin bu terbiyesi neticesinde dışı güzel ve içi çirkin olan dünyanın alnını karışlar ve "Kimse sana yaklaşmasın!", der. Nasıl ki ilerideki şerefli beyitlerde bu anlam açıklanır.

Ma'lum olsun ki, zâhiri müstehcen olan bu hikâyenin içi yüzü birtakım hakîkatler ile doludur. Nitekim, V. cildin 2496 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-ı şerîfte bu ma'nâ îzah olundu. Bu hikâyedeki işaretler de hülâsaten şunlardır: "Köle"den murâd, nefislerinin kulu olan dünyâ ehlidir. "Efendi"den murâd, mürşid-i kâmildir. "Latîf kız şekline konulan delikanlı" sûret-i zâhiresi müzeyyen ve süslü ve câlib-i iştihâ görünen dünyâdır. "Mumun sönüp karanlık olması"ndan murâd, zulümât-ı tabîiyyedir. "Delikanlının karanlıkta köleye fiil-i şenî' icrâsıyla onun nâmûsunu berbâd etmesi" huzûzât-ı nefsâniyyelerine müteveccih olan ehl-i dünyanın akıbet bir belâ-yı sûrî ve ma'nevîye giriftâr olmalarıdır. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar ekseriyâ firen. gi ve belsoğukluğu ve verem illetleri ile ma'lûl olur; ve çok yeyip içmeye ve içkiye mübtelâ olanlar mi'de ve damar hastalıklarına uğrar. Bunlar vücûdun sûrî belâlarıdır. Ma'nevî belâları ise hayât-ı uhreviyyede inkişaf eder. Şimdi, mürşid-i kâmil böyle haz ve zevk-i nefsânîsine meclûb olanları hîle ve hud'a ile dünyâdan soğutur; ve köle, kızın alnını karışladığı gibi sâlik-i tarîk-ı Hak dahi mürşid-i kâmilin bu terbiyesi neticesinde zâhiri güzel ve bâtını çirkin olan dünyanın alnını karışlar ve "Kimse sana yaklaşmasın!", der. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ îzâh buyurulur.

317. Bu cihanın bütün ni'metleri böyledir. Tecrübeden evvel uzaktan çok latîftir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

317. Bu dünyanın bütün nimetleri böyledir. Tecrübeden önce uzaktan çok hoştur.

318. Nazarda uzaktan su görünür, yakına gittiğin vakit o serâb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

318. Uzaktan bakıldığında su görünür, yakına gittiğin zaman o serap olur.

319. O kokmuş kocakarıdır ve çok yaltaklanmaktan kendisini yeni gelin gibi gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

319. O kokmuş kocakarıdır ve çok yaltaklanmaktan kendisini yeni gelin gibi gösterir.

O dünya, dışı çok süslü olduğu hâlde, içi kokmuş bir kocakarıdır. Kendisine yönelenlere karşı çok yaltaklanır ve cilve yapar. Bu cilveler ile kendisini yeni bir gelin gibi gösterir. Nitekim İbn Abbas (r.a.) hazretlerinden rivayet olunan hadîs-i şerîfte buyrulur: "Dünya kıyamet gününde kır saçlı ve çakır gözlü ve dişleri çıkık bir kocakarı suretinde getirilir. Halklara: "Bunu biliyor musunuz?" denilir. Halk cevaben: "Biz onu bilmekten Allah'a sığınırız!" derler. Denilir ki: "İşte bu sizin kendisi ile iftihar ettiğiniz ve onun üzerine birbirinizi öldürdüğünüz dünyadır." Bu şerefli beyitte bu peygamber hadisine işaret vardır.

O dünyâ zâhiri çok süslü olduğu hâlde, bâtını kokmuş bir kocakarıdır. Kendisine müteveccih olanlara karşı çok yaltaklanır ve cilve eder. Bu cilveler ile kendisini bir yeni gelin gibi gösterir. Nitekim İbn Abbas hazretlerinden rivâyet olunan hadîs-i şerîfte buyurulur: "Dünya kıyamet gününde kır saçlı ve çakır gözlü ve dişleri çıkık bir kocakarı sûretinde getirilir. Halâyıka: "Bunu biliyor musunuz?" denilir. Halk cevâben: "Biz onu bilmekten Allâh'a sığınırız!" derler. Denilir ki: "İşte bu sizin kendisi ile iftihâr ettiğiniz ve onun üzerine birbirinizi öldürdüğünüz dünyâdır." Bu beyt-i şerîfte bu hadîs-i nebevîye işaret vardır.

320. Sakın onun düzgününe aldanma! Onun zehir karışık olan şerbetini tatma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. Sakın onun düzgününe aldanma! Onun zehir karışık olan şerbetini tatma!

"Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün ve allık anlamındadır. Ey Hakk Yolcusu! Sakın, dünyanın süslü ve allı pullu olan görünen şekline aldanma! Onun nefse ait hazları ve zevkleri altında türlü türlü zehirler ve belâlar gizlidir.

"Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün ve allık ma'nâsınadır. Ey Hak yolunun sâliki! Sakın, dünyanın süslü ve allı pullu olan zâhirî sûretine aldanma! Onun huzûzâtı ve ezvâkı altında türlü türlü zehirler ve belâlar gizlidir.

321. Sabret! Zîra sabır sürürun anahtarıdır. Ta ki, Ferec gibi yüz zahmete düşmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Sabret! Çünkü sabır, sevincin anahtarıdır. Tâ ki, Ferec gibi yüz zahmete düşmeyesin!

ve belsoğukluğu ve verem hastalıklarıyla malul olur; ve çok yiyip içmeye ve içkiye düşkün olanlar mide ve damar hastalıklarına uğrar. Bunlar bedenin zahirî belalarıdır. Manevî belaları ise ahiret hayatında ortaya çıkar. Şimdi, insân-ı kâmil olan mürşid, böyle nefsanî haz ve zevkine düşkün olanları hile ve aldatma ile dünyadan soğutur; ve köle, kızın alnını karışladığı gibi, Hakk Yolcusu da insân-ı kâmil olan mürşidin bu terbiyesi sonucunda zahiri güzel ve batını çirkin olan dünyanın alnını karışlar ve "Kimse sana yaklaşmasın!" der. Nitekim aşağıdaki şerefli beyitlerde bu anlam açıklanır.

gi ve belsoğukluğu ve verem illetleri ile ma'lûl olur; ve çok yeyip içmeye ve içkiye mübtelâ olanlar mi'de ve damar hastalıklarına uğrar. Bunlar vücûdun sûrî belâlarıdır. Ma'nevî belâları ise hayât-ı uhreviyyede inkişaf eder. Şimdi, mürşid-i kâmil böyle haz ve zevk-i nefsânîsine meclûb olanları hîle ve hud'a ile dünyâdan soğutur; ve köle, kızın alnını karışladığı gibi sâlik-i tarîk-ı Hak dahi mürşid-i kâmilin bu terbiyesi neticesinde zâhiri güzel ve bâtını çirkin olan dünyanın alnını karışlar ve "Kimse sana yaklaşmasın!", der. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ îzâh buyurulur.

317. Bu cihanın bütün ni'metleri böyledir. Tecrübeden evvel uzaktan çok latîftir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

317. Bu dünyanın bütün nimetleri böyledir. Tecrübeden önce uzaktan çok hoştur.

318. Nazarda uzaktan su görünür, yakına gittiğin vakit o serâb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

318. Uzaktan bakıldığında su görünür, yakına gittiğin zaman o serap olur.

319. O kokmuş kocakarıdır ve çok yaltaklanmaktan kendisini yeni gelin gibi gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

319. O kokmuş kocakarıdır ve çok yaltaklanmaktan kendisini yeni gelin gibi gösterir.

O dünya, dışı çok süslü olduğu hâlde, içi kokmuş bir kocakarıdır. Kendisine yönelenlere karşı çok yaltaklanır ve cilve yapar. Bu cilveler ile kendisini yeni bir gelin gibi gösterir. Nitekim İbn Abbas (r.a.) hazretlerinden rivayet olunan hadîs-i şerîfte buyrulur: "Dünya kıyamet gününde kır saçlı ve çakır gözlü ve dişleri çıkık bir kocakarı suretinde getirilir. Halklara: "Bunu biliyor musunuz?" denilir. Halk cevaben: "Biz onu bilmekten Allah'a sığınırız!" derler. Denilir ki: "İşte bu sizin kendisi ile iftihar ettiğiniz ve onun üzerine birbirinizi öldürdüğünüz dünyadır." Bu şerefli beyitte bu peygamber hadisine işaret vardır.

O dünyâ zâhiri çok süslü olduğu hâlde, bâtını kokmuş bir kocakarıdır. Kendisine müteveccih olanlara karşı çok yaltaklanır ve cilve eder. Bu cilveler ile kendisini bir yeni gelin gibi gösterir. Nitekim İbn Abbas hazretlerinden rivâyet olunan hadîs-i şerîfte buyurulur: "Dünya kıyamet gününde kır saçlı ve çakır gözlü ve dişleri çıkık bir kocakarı sûretinde getirilir. Halâyıka: "Bunu biliyor musunuz?" denilir. Halk cevâben: "Biz onu bilmekten Allâh'a sığınırız!" derler. Denilir ki: "İşte bu sizin kendisi ile iftihâr ettiğiniz ve onun üzerine birbirinizi öldürdüğünüz dünyâdır." Bu beyt-i şerîfte bu hadîs-i nebevîye işaret vardır.

320. Sakın onun düzgününe aldanma! Onun zehir karışık olan şerbetini tatma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. Sakın onun düzgününe aldanma! Onun zehir karışık olan şerbetini tatma!

"Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün ve allık anlamındadır. Ey Hakk Yolcusu! Sakın, dünyanın süslü ve allı pullu olan görünen şekline aldanma! Onun nefse ait hazları ve zevkleri altında türlü türlü zehirler ve belalar gizlidir.

[319] "Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün ve allık ma'nâsınadır. Ey Hak yolunun sâliki! Sakın, dünyanın süslü ve allı pullu olan zâhirî sûretine aldanma! Onun huzûzâtı ve ezvâkı altında türlü türlü zehirler ve belâlar gizlidir.

321. Sabret! Zîra sabır sürürun anahtarıdır. Ta ki, Ferec gibi yüz zahmete düşmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Sabret! Çünkü sabır sevincin anahtarıdır. Tâ ki, Ferec gibi yüz zahmete düşmeyesin!

Ey Hakk Yolcusu! Eğer nefsin, görünüşte latif görünen bu dünyanın hazlarına ve zevklerine atılmak isterse, sabret ve onun altında gizli olan zehirleri ve belaları düşün! Çünkü sabır sevincin ve ferahın anahtarıdır ve bu sabır anahtarıyla senin vücudunda kilitli olan ruhunun hazinesi açılır. Bu dünyanın dar olan sahasından geniş olan ruhanîlik âlemine girersin ve ondan sonra köle Ferec gibi tabiî karanlıklar (maddî dünyanın getirdiği sıkıntılar) içinde türlü türlü zahmetlere düşmezsin.

Ey sâlik! Eğer nefsin zâhirde latîf görünen bu dünyânın huzûzât ve ezvâ-kına atılmak isterse sabret ve onun altında gizli olan zehirleri ve belâları düşün! Zîrâ sabır sürûrun ve ferahın anahtarıdır ve bu sabır anahtarıyla senin vücudunda kilitli olan ruhunun hazînesi açılır. Bu dünyanın dar olan sâhasından geniş olan rûhâniyet âlemine girersin ve ondan sonra köle Ferec gibi zulümât-ı tabîiyye içinde türlü türlü zahmetlere düşmezsin.

322. Onun tanesi âşikâr ve tuzağı gizlidir, onun in'âmı evvelden sana hoş görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

322. Onun tanesi âşikâr ve tuzağı gizlidir, onun in'âmı evvelden sana hoş görünür.

Dünyanın malı ve mülkü ve kadınları ve rütbe ve makamı, açıkça görünen tanedir. Bunların altında da gizli tuzak vardır. Dünyanın bu zikredilen nimet ve ihsanına kavuşmak, öncesiz olarak sana hoş görünür. Fakat bunlara gönül verip tutulduğun zaman bil ki, bunların altındaki gizli tuzağa yakalandın. Nasıl ki Hadîd Suresi'nde buyurulur: اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِب ولهو وزينة وتفاخر بينكم وتكاثر في الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْث أعْجَب الكفار نباته ثم يهيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا (Hadîd, 57/19) yani "Biliniz ki, dünya hayatı ancak oyundur ve boş meşguliyettir ve ziynettir ve aranızda övünmedir; mallarda ve evlatlarda çoğalmaktır. O dünya hayatı, bitirdiği bitkiyi görüp ekincilerin şaşırarak sevindikleri yağmura benzer. Sonra o bitkiyi kuruyup sararmış görürsün. Sonra da kuruluğundan un-ufak olur."

Onların beyanındadır ki, bu gurur yalnız o Hintliye olmadı; aksine her bir insan her bir merhalede böyle gurura müpteladır; ancak Allah'ın koruduğu kimse müstesnadır.

"Gurur", aldanmak demektir. Yani, bu aldanmak yalnız kıssası zikredilen köleye mahsus değildir. Aksine her bir insan gerek suret ve gerek mana Ey Hakk Yolcusu! Eğer nefsin, dışarıdan latif görünen bu dünyanın hazlarına ve zevklerine atılmak isterse sabret ve onun altında gizli olan zehirleri ve belaları düşün! Çünkü sabır, sevincin ve ferahın anahtarıdır ve bu sabır anahtarıyla senin vücudunda kilitli olan ruhunun hazinesi açılır. Bu dünyanın dar olan sahasından geniş olan ruhanî âleme girersin ve ondan sonra köle Ferec gibi bedenin yoğunluğu karanlıkları içinde türlü türlü zahmetlere düşmezsin.

Dünyanın malı ve mülkü ve kadınları ve rütbe ve mansıbı meydanda olan tânedir. Bunların altında da gizli tuzak vardır. Dünyânın bu zikrolunan in'âm ve ihsânına nailiyet evvelden sana hoş görünür. Fakat bunlara gönül verip meclûb olduğun vakit bil ki, bunların altındaki gizli tuzağa tutuldun. Nitekim sûre-i Hadîd'de buyurulur: اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِب ولهو وزينة وتفاخر بينكم وتكاثر في الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْث أعْجَب الكفار نباته ثم يهيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا (Hadîd, 57/19) ya'ni "Biliniz ki, dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşguliyettir ve zînet-tir ve aranızda tefähürdür; emvâlde ve evlâdda çoğalmaktır. O hayât-ı dün-yâ bitirdiği nebâtı görüp ekincilerin taaccüb ederek mesrûr oldukları yağmu-ra benzer. Sonra o nebâtı kuruyup sararmış görürsün. Sonra da kuruluğun-dan un-ufak olur."

Onların beyânındadır ki, bu gurûr yalnız o Hindû'ya olmadı; belki her bir âdem her bir merhalede böyle gurûra mübtelâdır; ancak Allah'ın hıfzettiği kimse müstesnâdır

"Gurûr", aldanmak demektir. Ya'ni, bu aldanmak yalnız kıssası zikrolu-nan köleye mahsûs değildir. Belki her bir âdem gerek sûret ve gerek ma'nâ Ey sâlik! Eğer nefsin zâhirde latîf görünen bu dünyânın huzûzât ve ezvâkına atılmak isterse sabret ve onun altında gizli olan zehirleri ve belâları düşün! Zîrâ sabır sürûrun ve ferahın anahtarıdır ve bu sabır anahtarıyla senin vücudunda kilitli olan ruhunun hazînesi açılır. Bu dünyanın dar olan sâhasından geniş olan rûhâniyet âlemine girersin ve ondan sonra köle Ferec gibi zulümât-ı tabîiyye içinde türlü türlü zahmetlere düşmezsin.

322. Onun tanesi âşikâr ve tuzağı gizlidir, onun in'âmı evvelden sana hoş görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

322. Onun tanesi âşikâr ve tuzağı gizlidir, onun in'âmı evvelden sana hoş görünür.

Dünyanın malı ve mülkü ve kadınları ve rütbe ve makamı açıkça görünen tanedir. Bunların altında da gizli tuzak vardır. Dünyanın bu zikredilen nimet ve ihsanına kavuşmak öncesiz olarak sana hoş görünür. Fakat bunlara gönül verip tutulduğun zaman bil ki, bunların altındaki gizli tuzağa yakalandın. Nitekim Hadîd Sûresi'nde buyurulur: اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِب ولهو وزينة وتفاخر بينكم وتكاثر في الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْث أعْجَب الكفار نباته ثم يهيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا (Hadîd, 57/19) yani "Biliniz ki, dünya hayatı ancak oyundur ve boş meşguliyettir ve ziynettir ve aranızda övünmedir; mallarda ve evlatlarda çoğalmaktır. O dünya hayatı, bitirdiği bitkiyi görüp ekincilerin şaşırarak sevindikleri yağmura benzer. Sonra o bitkiyi kuruyup sararmış görürsün. Sonra da kuruluğundan un-ufak olur."

Onların açıklamasındadır ki, bu aldanma yalnız o Hintliye olmadı; aksine her bir insan her bir merhalede böyle bir aldanmaya tutulmuştur; ancak Allah'ın koruduğu kimse müstesnadır.

"Gurûr", aldanmak demektir. Yani, bu aldanmak yalnız kıssası zikredilen köleye özgü değildir. Aksine her bir insan gerek suret ve gerek mana merhalelerinde ve menzillerinde böyle bir aldanma hâline tutulmuştur. Örneğin, dünya ehlini dünyanın malı ve mülkü ve makamı ve kadınları ve parası aldatır, uhrevî suretlerin zevklerinden zulmanî bir perdeye düşerler; ve hatta bir kısmı böyle zevkler ve hayat olduğunu inkâr bile ederler; ve ahiret ehli dahi Kur'an'da ve hadiste haber verilen uhrevî zevklere aldanıp, Hak Zât'tan nuranî perdelere düşerler. Ancak Yüce Allah hazretlerinin koruduğu kimseler bu zulmanî ve nuranî perdelerden korunmuş olup Hakk'a ulaşır ki, bunlar ehlullahtır (Allah dostlarıdır). Nitekim hadis-i şerifte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله yani "Dünya ahiret ehline haramdır; ve ahiret dünya ehline haramdır; ve onların ikisi de ehlullaha haramdır" buyurulur.

Dünyanın malı ve mülkü ve kadınları ve rütbe ve mansıbı meydanda olan tânedir. Bunların altında da gizli tuzak vardır. Dünyânın bu zikrolunan in'âm ve ihsânına nailiyet evvelden sana hoş görünür. Fakat bunlara gönül verip meclûb olduğun vakit bil ki, bunların altındaki gizli tuzağa tutuldun. Nitekim sûre-i Hadîd'de buyurulur: اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِب ولهو وزينة وتفاخر بينكم وتكاثر في الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْث أعْجَب الكفار نباته ثم يهيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا (Hadîd, 57/19) ya'ni "Biliniz ki, dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşguliyettir ve zînet-tir ve aranızda tefähürdür; emvâlde ve evlâdda çoğalmaktır. O hayât-ı dünyâ bitirdiği nebâtı görüp ekincilerin taaccüb ederek mesrûr oldukları yağmura benzer. Sonra o nebâtı kuruyup sararmış görürsün. Sonra da kuruluğundan un-ufak olur."

Onların beyânındadır ki, bu gurûr yalnız o Hindû'ya olmadı; belki her bir âdem her bir merhalede böyle gurûra mübtelâdır; ancak Allah'ın hıfzettiği kimse müstesnâdır

"Gurûr", aldanmak demektir. Ya'ni, bu aldanmak yalnız kıssası zikrolunan köleye mahsûs değildir. Belki her bir âdem gerek sûret ve gerek ma'nâ merhalelerinde ve menzillerinde böyle aldanmak hâline mübtelâdır. Meselâ, dünyâ ehlini dünyânın malı ve mülkü ve mansıbı ve kadınları ve parası aldatır, suver-i uhreviyyenin ezvâkından hicâb-ı zulmânîye düşerler; ve hattâ bir kısmı böyle ezvâk ve hayât olduğunu inkâr bile ederler; ve âhiret ehli dahi Kur'ân'da ve hadîste haber verilen ezvâk-ı uhreviyyeye aldanıp, Zât-ı Hak'tan hicâbât-ı nûrâniyyeye düşerler. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin muhâfaza buyurduğu kimseler bu zulmânî ve nûrânî hicablardan mahfûz olup Hakk'a vâsıl olur ki, bunlar ehlullahtır. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ ehl-i âhirete haramdır; ve âhiret ehl-i dünyâya haramdır; ve onların ikisi de ehlullâha haramdır" buyurulur.

323. Vaktaki ona ulaştın, ey kimse, sakın! Nedâmet içinde ne kadar zâr zâr ağlarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

323. Vaktaki ona ulaştın, ey kimse, sakın! Nedâmet içinde ne kadar zâr zâr ağlarsın.

Altında gizli tuzak bulunan dünyanın makamına, rütbesine, malına ve mülküne ulaştığın zaman, sakın bunlara aldanma! Çünkü altındaki tuzağa tutulup pişmanlık içinde çok ağlar ve inlersin. Bazı nüshalarda "ey sakın" yerine "ey uyanık" yazılmıştır. Bu da "Ey zeki ve uyanık!" anlamına gelir.

Vaktāki altında gizli tuzak bulunan dünyanın mansıbına ve rütbesine ve malına ve mülküne ulaştın, sakın bunlara aldanma! Zîrâ altındaki tuzağa tutulup nedâmet içinde çok ağlar ve inlersin. Ba'zı nüshalarda “ey zînhâr" yerine "ey hûşyâr" yazılmıştır. "Ey zeyrek ve ayık!" demek olur.

324. Beylik ve vezirlik ve şahlık adı, bâtınında ölüm ve derd ve cân vericiliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. Beylik, vezirlik ve şahlık adı, iç yüzünde ölüm, dert ve can vericiliktir.

Beylik, vezirlik ve hükümdarlık adı, dışarıdan şerefli ve izzetli görünür. Bu sebeple sahibine pek çok gurur ve kibir verir. Bu gurur, kibir ve benlik ise manevî anlamda ölümdür ve manevî helaktir; ve iç yüzü dert ve elemdir; ve bu adlar altında can vericiliktir.

Beylik ve vezirlik ve hükümdârlık adı, zâhirde şerefli ve izzetli görünür. Bu sebeble sahibine pek ziyâde gurûr ve kibir verir. Bu gurûr ve kibir ve enâniyet ise ma'nâda ölümdür ve helâk-i ma'nevîdir; ve iç yüzü derd ve elemdir; ve bu adlar altında cân vericiliktir.

325. Bende ol, yeryüzünde semend gibi git! Boyun üzerinde götürdükleri cenâze gibi değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

325. Bende ol, yeryüzünde kula at gibi git! Boyun üzerinde götürdükleri cenâze gibi değil!

"Semend", rengi sarıya yakın olan at anlamına gelir ki, Türkçede "kula at" derler. Yani, beylik ve vezirlik ve şahlık hevesinden vazgeç de, yeryüzünde kula at gibi yürü! Ve halkın yükünü çekip menfaatlerine hizmet et! Ve kibir ve azametten uzaklaş! Yeryüzünde halkın boyunları üzerinde taşıdıkları cenâze, merhalelerinde ve menzillerinde böyle aldanma hâline müpteladır. Örneğin, dünya ehlini dünyanın malı ve mülkü ve makamı ve kadınları ve parası aldatır, uhrevî suretlerin zevklerinden zulmanî perdeye düşerler; ve hatta bir kısmı böyle zevkler ve hayat olduğunu inkâr bile ederler; ve ahiret ehli dahi Kur'an'da ve hadiste haber verilen uhrevî zevklere aldanıp, Hak Zât'tan nuranî perdelere düşerler. Ancak Yüce Allah hazretlerinin koruduğu kimseler bu zulmanî ve nuranî perdelerden korunmuş olup Hakk'a ulaşır ki, bunlar ehlullahtır (Allah ehli). Nasıl ki hadis-i şerifte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله yani "Dünya ahiret ehline haramdır; ve ahiret dünya ehline haramdır; ve onların ikisi de ehlullaha haramdır" buyurulur.

"Semend", rengi sarıya mâil olan at ma'nâsınadır ki, Türkçe'de "kula at" derler. Ya'ni, beylik ve vezirlik ve şahlık hevesinden geç de, yeryüzünde kula at gibi yürü! Ve halkın yükünü çekip menfaatlerine hizmet et! Ve kibir ve azametten uzaklaş! Yeryüzünde halkın boyunları üzerinde taşıdıkları cenâze merhalelerinde ve menzillerinde böyle aldanmak hâline mübtelâdır. Meselâ, dünyâ ehlini dünyânın malı ve mülkü ve mansıbı ve kadınları ve parası aldatır, suver-i uhreviyyenin ezvâkından hicâb-ı zulmânîye düşerler; ve hattâ bir kısmı böyle ezvâk ve hayât olduğunu inkâr bile ederler; ve âhiret ehli dahi Kur'ân'da ve hadîste haber verilen ezvâk-ı uhreviyyeye aldanıp, Zât-ı Hak'tan hicâbât-ı nûrâniyyeye düşerler. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin muhâfaza buyurduğu kimseler bu zulmânî ve nûrânî hicablardan mahfûz olup Hakk'a vâsıl olur ki, bunlar ehlullahtır. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ ehl-i âhirete haramdır; ve âhiret ehl-i dünyâya haramdır; ve onların ikisi de ehlullâha haramdır" buyurulur.

323. Vaktaki ona ulaştın, ey kimse, sakın! Nedâmet içinde ne kadar zâr zâr ağlarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

323. Vaktaki ona ulaştın, ey kimse, sakın! Nedâmet içinde ne kadar zâr zâr ağlarsın.

Altında gizli tuzak bulunan dünyanın makamına, rütbesine, malına ve mülküne ulaştığın zaman, sakın bunlara aldanma! Çünkü altındaki tuzağa tutulup pişmanlık içinde çok ağlar ve inlersin. Bazı nüshalarda "ey sakın" yerine "ey uyanık" yazılmıştır. Bu da "Ey zeki ve uyanık!" anlamına gelir.

Vaktāki altında gizli tuzak bulunan dünyanın mansıbına ve rütbesine ve malına ve mülküne ulaştın, sakın bunlara aldanma! Zîrâ altındaki tuzağa tutulup nedâmet içinde çok ağlar ve inlersin. Ba'zı nüshalarda “ey zînhâr" yerine "ey hûşyâr" yazılmıştır. "Ey zeyrek ve ayık!" demek olur.

324. Beylik ve vezirlik ve şahlık adı, bâtınında ölüm ve derd ve cân vericiliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. Beylik, vezirlik ve şahlık adı, iç yüzünde ölüm, dert ve can vericiliktir.

Beylik, vezirlik ve hükümdarlık adı, dışarıdan şerefli ve izzetli görünür. Bu sebeple sahibine pek çok gurur ve kibir verir. Bu gurur, kibir ve benlik ise manevî anlamda ölümdür ve manevî helaktir; ve iç yüzü dert ve elemdir; ve bu adlar altında can vericiliktir.

Beylik ve vezirlik ve hükümdârlık adı, zâhirde şerefli ve izzetli görünür. Bu sebeble sahibine pek ziyâde gurûr ve kibir verir. Bu gurûr ve kibir ve enâniyet ise ma'nâda ölümdür ve helâk-i ma'nevîdir; ve iç yüzü derd ve elemdir; ve bu adlar altında cân vericiliktir.

325. Bende ol, yeryüzünde semend gibi git! Boyun üzerinde götürdükleri cenâze gibi değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

325. Bende ol, yeryüzünde semend gibi git! Boynun üzerinde götürdükleri cenaze gibi değil!

"Semend", rengi sarıya yakın olan at anlamına gelir ki, Türkçede "kula at" derler. Yani, beylik, vezirlik ve şahlık hevesinden vazgeç de, yeryüzünde kula at gibi yürü! Ve halkın yükünü çekip menfaatlerine hizmet et! Ve kibir ve azametten uzaklaş! Yeryüzünde halkın boyunları üzerinde taşıdıkları cenaze gibi yürüme! Çünkü beyler ve vezirler ve şahlar hizmetlerini halka yükletmek suretiyle yaşarlar. Halka hizmetleri için ücret de vermiş olsalar bile yine kendileri ücretle taşınan cenaze hükmünde olurlar.

"Semend", rengi sarıya mâil olan at ma'nâsınadır ki, Türkçe'de "kula at" derler. Ya'ni, beylik ve vezirlik ve şahlık hevesinden geç de, yeryüzünde kula at gibi yürü! Ve halkın yükünü çekip menfaatlerine hizmet et! Ve kibir ve azametten uzaklaş! Yeryüzünde halkın boyunları üzerinde taşıdıkları cenâze gibi yürüme! Zîrâ beyler ve vezîrler ve şâhlar hizmetlerini halka yükletmek sûretiyle yaşarlar. Halka hizmetleri için ücret de vermiş olsalar bile yine kendileri ücretle taşınan cenaze hükmünde olurlar.

326. Kefür olan cümleyi kendi hamâlı ister. Ölmüş olan süvar gibi ki, onu mezara götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

326. Nankör olan herkesi kendi hamalı ister. Ölmüş süvari gibi ki, onu mezara götürürler.

"Kefür", Yüce Allah'ın nimetlerine şükretmeyen kimse demektir; ve Yüce Allah'ın ihsanı olan sağ ve sağlam uzuvları kendi meşru ihtiyacında bizzat kullanmak, fiilî şükürdür. Bu sebeple, uzuvları sağ ve sağlam olup onlarla ihtiyacını temin etmek mümkün iken, bu ihtiyacını başkalarından beklemek nankörlük olur. Örneğin, susadığı vakit evinde bir bardak suyu kendi eliyle bulup içmek mümkün iken, beyefendi bu ihtiyacını hizmetçiden bekler; ve bu durumda halkın mezara götürdükleri ölmüş "süvari" yani cenaze gibi olup kendisini hemcinsinin boynunda taşıtır.

"Kefür", Hakk'ın ni'metlerine şükür etmeyen kimse demektir; ve Hakk'ın ihsânı olan sağ ve sâlim a'zâyı kendi meşrû' olan ihtiyacında bizzât kullanmak şükr-i fiilidir. Binâenaleyh a'zâsı sağ ve sâlim ve onlar ile ihtiyacını te'mîn etmek mümkin iken bu ihtiyacını başkalarından beklemek küfrân-ı ni'met olur. Meselâ, susadığı vakit evinde bir bardak suyu kendi eli ile bulup içmek kābil iken, beyefendi bu ihtiyacını hizmetçiden bekler; ve bu sûrette halkın mezâra götürdükleri ölmüş "süvâr" ya'ni cenâze gibi olup kendisini hemcinsinin boynunda taşıtır.

327. Rüyada her kimi tabut üzerinde görür isen rikabı âlî olan mansıbın farisi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. Rüyada her kimi tabut üzerinde görürsen, yüksek makamın süvarisi olur.

"Cenaze", içine ölü koydukları tabut; "rikâb" üzengi; "fâris", ata binen demektir. İkinci mısrada yüksek makam ata ve bu makama ulaşan kimse de biniciye benzetilmiştir. "Rikâbı âlî olmak", yüksek makam sahibi ata binip ayaklarını üzengiye taktığı zaman üzengi etrafında birçok tâbi'in (bağımlının) yürümesinden kinayedir. Yani, bir kimseyi rüyada tabut üzerinde görürsen, bunun yorumu şudur ki, o kimse yüksek bir makama ulaşır.

"Cinâze", içine ölü koydukları tabut; "rikâb" üzengi; "fâris", ata binen demektir. İkinci mısra'da yüksek mansıb ata ve bu mansıba nâil olan kimse de biniciye teşbîh buyurulmuştur. "Rikâbı âlî olmak", yüksek mansıb sâhibi ata binip ayaklarını üzengiye takdığı vakit üzengi etrafında birçok tevâbi'in yürümesinden kinâyedir. Ya'ni, bir kimseyi rü'yâda tabut üzerinde görür isen ta'bîri budur ki, o kimse yüksek bir mansıba nail olur.

328. Zîrâ ki o tabut halk üzerinde yüktür. Büyükler yükü halâyık üzerine bıraktılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

328. Çünkü o tabut halk üzerinde yüktür. Büyükler yükü halkın üzerine bıraktılar.

Bu şerefli beyit, rüya tabirinin gerektiren sebeplerindendir; ve bu rüya "keşf-i muhayyel" (hayal yoluyla keşif) türünden olur. Çünkü "keşf-i muhayyel" türünden olan rüyalar, rüyada görülen suretlerin anlamları ile dünyadaki suretlerin anlamları arasındaki bağıntılar bulunarak tabir edilir. Bu bağıntıların idraki ilahi ilham olduğu için rüya tabiri zordur ve onun değişmez bir kuralı yoktur. Çünkü beyler ve vezirler ve şahlar, hizmetlerini halka yükletmek suretiyle yaşarlar. Halka hizmetleri için ücret de vermiş olsalar bile yine kendileri ücretle taşınan cenaze hükmünde olurlar.

Bu beyt-i şerîf rü'yâ ta'bîrinin esbâb-ı mûcibesidir; ve bu rü'yâ "keşf-i muhayyel" nev'inden olur. Zîrâ "keşf-i muhayyel" nev'inden olan rü'yâlar rü'yâda görülen sûretlerin ma'nâları ile dünyadaki sûretlerin ma'nâları arasındaki münasebât bulunarak ta'bîr olunur. Bu münasebâtın idrâki ilhâm-ı ilâhî olduğu için rü'yâ ta'bîri müşkildir ve onun bir muttarid kāidesi yoktur. gibi yürüme! Zîrâ beyler ve vezîrler ve şâhlar hizmetlerini halka yükletmek sûretiyle yaşarlar. Halka hizmetleri için ücret de vermiş olsalar bile yine kendileri ücretle taşınan cenaze hükmünde olurlar.

326. Kefür olan cümleyi kendi hamâlı ister. Ölmüş olan süvar gibi ki, onu mezara götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

326. Nankör olan herkesi kendi hamalı ister. Ölmüş süvari gibi ki, onu mezara götürürler.

"Kefür", Allah'ın nimetlerine şükretmeyen kimse demektir; ve Allah'ın ihsanı olan sağ ve sağlam uzuvları kendi meşru ihtiyacında bizzat kullanmak, fiilî şükürdür. Bu sebeple, uzuvları sağ ve sağlam olup onlarla ihtiyacını temin etmek mümkün iken, bu ihtiyacını başkalarından beklemek nimete nankörlük olur. Örneğin, susadığı vakit evinde bir bardak suyu kendi eliyle bulup içmek mümkün iken, beyefendi bu ihtiyacını hizmetçiden bekler; ve bu şekilde halkın mezara götürdükleri ölmüş "süvari" yani cenaze gibi olup kendisini hemcinsinin boynunda taşıtır.

“Kefür”, Hakk'ın ni'metlerine şükür etmeyen kimse demektir; ve Hakk'ın ihsânı olan sağ ve sâlim a'zâyı kendi meşrû' olan ihtiyacında bizzât kullanmak şükr-i fiilidir. Binâenaleyh a'zâsı sağ ve sâlim ve onlar ile ihtiyacını te'mîn etmek mümkin iken bu ihtiyacını başkalarından beklemek küfrân-ı ni'met olur. Meselâ, susadığı vakit evinde bir bardak suyu kendi eli ile bulup içmek kābil iken, beyefendi bu ihtiyacını hizmetçiden bekler; ve bu sûrette halkın mezâra götürdükleri ölmüş “süvâr” ya'ni cenâze gibi olup kendisini hemcinsinin boynunda taşıtır.

327. Rü'yâda her kimi tabut üzerinde görür isen rikâbı âlî olan mansıbın fârisi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. Rüyada her kimi tabut üzerinde görürsen, makamı yüce olan bir mevkinin atlısı olur.

"Cenaze", içine ölü koydukları tabut; "rikâb" üzengi; "fâris", ata binen demektir. İkinci mısrada yüksek makam ata ve bu makama ulaşan kimse de biniciye benzetilmiştir. "Rikâbı âlî olmak", yüksek makam sahibi ata binip ayaklarını üzengiye taktığı zaman üzengi etrafında birçok tâbi'in yürümesinden kinayedir. Yani, bir kimseyi rüyada tabut üzerinde görürsen, bunun yorumu şudur ki, o kimse yüksek bir makama ulaşır.

“Cinâze”, içine ölü koydukları tabut; “rikâb” üzengi; “fâris”, ata binen demektir. İkinci mısra'da yüksek mansıb ata ve bu mansıba nâil olan kimse de biniciye teşbîh buyurulmuştur. “Rikâbı âlî olmak”, yüksek mansıb sâhibi ata binip ayaklarını üzengiye takdığı vakit üzengi etrafında birçok tevâbi'in yürümesinden kinâyedir. Ya'ni, bir kimseyi rü'yâda tabut üzerinde görür isen ta'bîri budur ki, o kimse yüksek bir mansıba nail olur.

328. Zîrâ ki o tabut halk üzerinde yüktür. Büyükler yükü halâyık üzerine bıraktılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

328. Çünkü o tabut halk üzerinde yüktür. Büyükler yükü halkın üzerine bıraktılar.

Bu şerefli beyit, rüya tabirinin gerektiren sebepleridir; ve bu rüya "keşf-i muhayyel" (hayal yoluyla keşif) türündendir. Çünkü "keşf-i muhayyel" türünden olan rüyalar, rüyada görülen şekillerin anlamları ile dünyadaki şekillerin anlamları arasındaki bağıntılar bulunarak tabir edilir. Bu bağıntıların idraki ilahi ilham olduğu için rüya tabiri zordur ve onun düzenli bir kuralı yoktur.

Bu beyt-i şerîf rü'yâ ta'bîrinin esbâb-ı mûcibesidir; ve bu rü'yâ “keşf-i muhayyel” nev'inden olur. Zîrâ “keşf-i muhayyel” nev'inden olan rü'yâlar rü'yâda görülen sûretlerin ma'nâları ile dünyadaki sûretlerin ma'nâları arasındaki münasebât bulunarak ta'bîr olunur. Bu münasebâtın idrâki ilhâm-ı ilâhî olduğu için rü'yâ ta'bîri müşkildir ve onun bir muttarid kāidesi yoktur.

329. Kendi yükünü kimse üzerine koyma, kendi üzerine koy! Serverliği az iste! Dervişlik iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Kendi yükünü kimse üzerine koyma, kendi üzerine koy! Başkanlığı az iste! Dervişlik iyidir.

İkinci mısradaki "kem taleb" yani "az iste" ifadesiyle Cenâb-ı Pîr efendimiz başka bir hakikate işaret buyururlar. O da şudur: İnsan bazı ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz kalır ve başka bir kimse için de bu ihtiyacın karşılanması kolayca mümkün olur; ve acizlere yardım etmek ibadet türünden olduğundan bu gibi hususlarda halka ihtiyaç arz etmek ve onlara yük yüklemek caiz olur. Yani, yükünü ve ihtiyacını bizzat taşımak ve karşılamak mümkün olduğu durumda başkalarına yükletme! Başkanlığı, şuna buna emir etmeyi az iste! Baş olup enaniyetle yaşamaktansa mütevazı derviş olmak iyidir.

İkinci mısra'daki "kem taleb" ya'ni "az iste" ta'bîri ile Cenâb-ı Pîr efendimiz diğer bir hakîkate işaret buyururlar. O da budur ki: İnsan ba'zı ihtiyacını te'mînden âciz kalır ve diğer bir kimse için de bu ihtiyacın te'mîni kolayca mümkin olur; ve âcizlere muâvenet ibâdet nev'inden olduğundan bu gibi husûsâtta halka arz-ı ihtiyaç etmek ve onlara yük yüklemek câiz olur. Ya'ni, yükünü ve ihtiyacını bizzât taşımak ve te'mîn etmek mümkin olduğu sûrette başkalarına yükletme! Serverliği, şuna buna emir etmeyi az iste! Baş olup enâniyetle yaşamaktan mütevazı' dervîş olmak iyidir.

330. Adamların boyunları merkebine göz dikme! Tâ ki, iki ayağına nikris gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. Adamların boyunlarına göz dikme! Tâ ki, iki ayağına nikris gelmesin!

"Nikris", çoğunlukla ayak topuk ve parmak eklemlerinde oluşan şiddetli ağrıdır. "Me-pâ", "pâyîden" mastarından nehy-i hâzırdır (olumsuz emir kipidir). "Daim olmak ve nazarda tutmak ve göz kaldırmamak" anlamlarına gelir. Burada "göz dikmek" anlamı uygundur. "Merkeb", binilecek yer demektir. Yani, ey kişi! İnsanların boyunlarına göz dikme! Ve hizmetlerini onların boyunlarına yükletme! Tâ ki, kibar hastalığı olan nikris illeti senin iki ayaklarına gelmesin!

“Nikris”, ekseriyâ ayak topuk ve parmakları mafsallarında hâsıl olan şiddetli veca'dır. “Me-pâ”, “pâyîden” masdarından nehy-i hâzırdır. “Dâim olmak ve nazarda tutmak ve göz kaldırmamak” ma'nâlarına gelir. Burada “göz dikmek” ma'nâsı münasibdir. “Merkeb”, binilecek mahal demektir. Ya'ni, ey kimse! İnsanların boyunları merkebine göz dikme! Ve hizmetlerini onların boyunlarına yükletme! Tâ ki, kibar hastalığı olan nikris illeti senin iki ayaklarına gelmesin!

331. Bir merkebe ki, ona sonunda on verirsin. Zîrâ bir şehire benzersin; halbuki harab bir köysün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

331. Bir eşeğe ki, ona sonunda on verirsin. Çünkü bir şehre benzersin; aksine harabe bir köysün.

"Eşek"ten kasıt, ruhun binek hayvanı olan bedendir. "On vermek", "iki elin on parmağı ile alnı karışlamak" demektir. Yani, ey kişi! Sen bedeninin rahatı için o bedeninle göreceğin işlerin yükünü adamların boyunlarına, eşeğine yükletirsin. Aksine, o rahat ettirdiğin bedenin nihayet ölüm sebebiyle işlevsiz kalır ve senin ruhuna asla faydası olmaz. O zaman onun alnını karışlarsın. Çünkü sen görünüşteki hayatınla gerçi mamur bir şehre benzersin; süslü elbisen, taranmış saçların ile kılığın ve kıyafetin dikkat çekicidir. Aksine sonuna bakarsan harabe bir köye benzersin.

“Merkeb”den murâd, rûhun binek hayvanı olan cisimdir. “On vermek”, “iki elin on parmağı ile alın karışlamak” demektir. Ya'ni, ey kimse! sen cisminin râhatı için o cismin ile göreceğin işlerin yükünü adamların boyunları merkebine yükletirsin. Halbuki, o râhat ettirdiğin cismin nihâyet ölüm sebebiyle muattal kalır ve senin ruhuna aslâ fâidesi olmaz. O vakit onun alnını karışlarsın. Zîrâ sen hayât-ı sûriyyen ile gerçi bir ma'mûr şehire benzersin; müzeyyen libâsın, taranmış saçların ile kılığın ve kıyafetin câlib-i nazardır. Halbuki sonuna bakarsan harâb bir köye benzersin.

329. Kendi yükünü kimse üzerine koyma, kendi üzerine koy! Serverliği az iste! Dervişlik iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Kendi yükünü kimse üzerine koyma, kendi üzerine koy! Başkanlığı az iste! Dervişlik iyidir.

İkinci mısradaki "kem taleb" yani "az iste" ifadesiyle Cenâb-ı Pîr efendimiz başka bir hakikate işaret buyururlar. O da şudur: İnsan bazı ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz kalır ve bu ihtiyacın karşılanması başka bir kimse için kolayca mümkün olur; acizlere yardım etmek ibadet türünden olduğundan, bu gibi hususlarda halka ihtiyaç arz etmek ve onlara yük yüklemek caiz olur. Yani, yükünü ve ihtiyacını bizzat taşımak ve karşılamak mümkün olduğu durumda başkalarına yükletme! Başkanlığı, şuna buna emir etmeyi az iste! Baş olup benlikle yaşamaktansa mütevazı derviş olmak iyidir.

İkinci mısra'daki "kem taleb" ya'ni "az iste" ta'bîri ile Cenâb-ı Pîr efendimiz diğer bir hakîkate işaret buyururlar. O da budur ki: İnsan ba'zı ihtiyacını te'mînden âciz kalır ve diğer bir kimse için de bu ihtiyacın te'mîni kolayca mümkin olur; ve âcizlere muâvenet ibâdet nev'inden olduğundan bu gibi husûsâtta halka arz-ı ihtiyaç etmek ve onlara yük yüklemek câiz olur. Ya'ni, yükünü ve ihtiyacını bizzât taşımak ve te'mîn etmek mümkin olduğu sûrette başkalarına yükletme! Serverliği, şuna buna emir etmeyi az iste! Baş olup enâniyetle yaşamaktan mütevazi' dervîş olmak iyidir.

330. Adamların boyunları merkebine göz dikme! Tâ ki, iki ayağına nikris gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. İnsanların boyunlarına göz dikme! Ta ki, iki ayağına nikris gelmesin!

"Nikris", çoğunlukla ayak topuk ve parmak eklemlerinde oluşan şiddetli bir ağrıdır. "Me-pâ", "pâyîden" mastarından türemiş bir olumsuz emir kipidir. "Devamlı olmak, gözetmek ve göz kaldırmamak" anlamlarına gelir. Burada "göz dikmek" anlamı uygundur. "Merkeb", binilecek yer demektir. Yani, ey kişi! İnsanların boyunlarına göz dikme! Ve hizmetlerini onların boyunlarına yükleme! Ta ki, büyüklerin hastalığı olan nikris illeti senin iki ayağına gelmesin!

"Nikris", ekseriyâ ayak topuk ve parmakları mafsallarında hâsıl olan şiddetli veca'dır. "Me-pâ", "pâyîden" masdarından nehy-i hâzırdır. "Dâim olmak ve nazarda tutmak ve göz kaldırmamak" ma'nâlarına gelir. Burada "göz dikmek" ma'nâsı münasibdir. “Merkeb", binilecek mahal demektir. Ya'ni, ey kimse! İnsanların boyunları merkebine göz dikme! Ve hizmetlerini onların boyunlarına yükletme! Tâ ki, kibar hastalığı olan nikris illeti senin iki ayaklarına gelmesin!

331. Bir merkebe ki, ona sonunda on verirsin. Zîrâ bir şehire benzersin; halbuki harab bir köysün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

331. Bir merkebe ki, ona sonunda on verirsin. Çünkü bir şehre benzersin; hâlbuki harap bir köysün.

"Merkep"ten maksat, ruhun binek hayvanı olan bedendir. "On vermek", "iki elin on parmağı ile alnı karışlamak" demektir. Yani, ey kişi! Sen bedeninin rahatı için, o bedeninle göreceğin işlerin yükünü adamların boyunlarına, merkebine yükletirsin. Hâlbuki o rahat ettirdiğin bedenin nihayet ölüm sebebiyle işlevsiz kalır ve senin ruhuna asla faydası olmaz. O vakit onun alnını karışlarsın. Çünkü sen görünüşteki hayatınla gerçi mamur bir şehre benzersin; süslü elbisen, taranmış saçların ile kılığın ve kıyafetin dikkat çekicidir. Hâlbuki sonuna bakarsan harap bir köye benzersin.

"Merkeb"den murâd, rûhun binek hayvanı olan cisimdir. "On vermek", "iki elin on parmağı ile alın karışlamak" demektir. Ya'ni, ey kimse! sen cisminin râhatı için o cismin ile göreceğin işlerin yükünü adamların boyunları merkebine yükletirsin. Halbuki, o râhat ettirdiğin cismin nihâyet ölüm sebebiyle muattal kalır ve senin ruhuna aslâ fâidesi olmaz. O vakit onun alnını karışlarsın. Zîrâ sen hayât-ı sûriyyen ile gerçi bir ma'mûr şehire benzersin; müzeyyen libâsın, taranmış saçların ile kılığın ve kıyafetin câlib-i nazardır. Halbuki sonuna bakarsan harâb bir köye benzersin.

332. Ona şimdi on ver ki, sana şehir gibi göründü. Akıbet yükü vîrânede açmak lazım gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Ona şimdi on ver ki, sana şehir gibi göründü. Sonunda yükü viranede açmak lazım gelmesin!

Mademki sonunda o cisminin alnını karışlayacaksın, sana mamur bir şehir gibi görünen o cisminin şimdi dünyevi hayatın devam ederken alnını karışla ve onun rahatını düşünme! Ta ki, nefsani olan amellerinin yükünü viraneden ibaret olan mezarda açmayasın! Ömer Hayyam'ın Rubaisi:

“Bir kuş gördüm ki, Tus şehrinin büyük kapısı üzerinde oturmuş ve Keykavus ismindeki padişahın kellesini de önüne koymuş idi. Kelleye hitaben derdi ki: "Yazık, yazık! Hani o senin askerlerinin çıngırak sesi? Nerede o davulların nağmesi?"

Mâdemki sonunda o cisminin alnını karışlayacaksın, sana ma'mûr bir şehir gibi görünen o cisminin şimdi hayât-ı dünyeviyyen devam ederken alnını karışla ve onun râhatını düşünme! Tâ ki, nefsânî olan amellerinin yükünü vîrâneden ibaret olan mezârda açmayasın! Rubâî-i Ömer Hayyâm:

“Bir kuş gördüm ki, Tüs şehrinin büyük kapısı üzerinde oturmuş ve Keykâvûs ismindeki pâdişâhın kellesini de önüne koymuş idi. Kelleye hitâben derdi ki: "Yazık, yazık! Hani o senin askerlerinin çıngırak sesi? Nerede o davulların nâlesi?"

333. Ona şimdi on ver ki, sana yüz bostan vardır. Tâ ki, aciz ve vîrâne tapıcı olmayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

333. Ona şimdi on ver ki, sana yüz bostan vardır. Tâ ki, aciz ve virane tapıcı olmayasın.

Yani sonunda harap olacak olan cisminin şimdi alnını karışla ki, sana ruhunun yüz bostanı ortaya çıksın. Ve bu dünya hayatında da aciz ve sonu viran olan cisme tapıcı olmayasın. Bu sebeple kendi işini kendin gör! Halkın boynuna yükletme! Ve bu hususta asla cisminin rahatını düşünme!

Ya'ni sonunda harâb olacak olan cisminin şimdi alnını karışla ki, sana rûhunun yüz bostanı inkişaf etsin. Ve bu hayât-ı dünyeviyyen de âciz ve sonu vîrân olan cisme tapıcı olmayasın. Binâenaleyh kendi işini kendin gör! Halkın boynuna yükletme! Ve bu husûsta aslâ cisminin râhatını düşünme!

334. Peygamber buyurdu ki: "Eğer Allah'tan cenneti istersen, kimseden bir şey isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

334. Peygamber buyurdu ki: "Eğer Allah'tan cenneti istersen, kimseden bir şey isteme!"

Bu ve sonraki beyitlerde Sevbân (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerife işaret edilir: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من يضمن لي شيئا اضمن له الجنة . قال ثوبان انا يا رسول الله . فقال عليه السلام لا تسأل الناس شيئا اضمن لك الجنة . فكان ثوبان لا يسأل الناس شيئا حتى سقط يوما سوطه فنزل واخذه ولا امر احدا ان يناوله . Yani "Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Bana kim bir şey garanti ederse, ben de ona cenneti garanti edeyim!" Sevbân dedi: "Ey Resûlullah, ben garanti ederim!" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "İnsanlardan bir şey isteme ki, sana cenneti garanti edeyim!"

Bu ve âtîdeki beyitlerde Sevbân (r.a.) hazretlerinden rivâyet olunan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من يضمن لي شيئا اضمن له الجنة . قال ثوبان انا يا رسول الله . فقال عليه السلام لا تسأل الناس شيئا اضمن لك الجنة . فكان ثوبان لا يسأل الناس شيئا حتى سقط يوما سوطه فنزل واخذه ولا امر احدا ان يناوله . Ya'ni “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: "Bana kim bir şey tekeffül eder ki, ben de ona cenneti tekeffül edeyim!" Sevbân dedi: "Yâ Resûlallâh, ben tekeffül ederim!" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "Nâstan bir şey isteme ki, sana cenneti tekeffül edeyim!"

332. Ona şimdi on ver ki, sana şehir gibi göründü. Akıbet yükü vîrânede açmak lazım gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Ona şimdi on ver ki, sana şehir gibi göründü. Sonunda yükü viranede açmak zorunda kalmayasın!

Mademki sonunda o cisminin alnını karışlayacaksın, sana mamur bir şehir gibi görünen o cisminin şimdi dünyevî hayatı devam ederken alnını karışla ve onun rahatını düşünme! Ta ki, nefsanî olan amellerinin yükünü viraneden ibaret olan mezarda açmayasın! Ömer Hayyam'ın rubaisi:

“Bir kuş gördüm ki, Tûs şehrinin büyük kapısı üzerinde oturmuş ve Keykâvûs ismindeki padişahın kellesini de önüne koymuş idi. Kelleye hitaben derdi ki: "Yazık, yazık! Hani o senin askerlerinin çıngırak sesi? Nerede o davulların inlemesi?"

Mâdemki sonunda o cisminin alnını karışlayacaksın, sana ma'mûr bir şehir gibi görünen o cisminin şimdi hayât-ı dünyeviyyen devam ederken alnını karışla ve onun râhatını düşünme! Tâ ki, nefsânî olan amellerinin yükünü vîrâneden ibaret olan mezârda açmayasın! Rubâî-i Ömer Hayyâm:

“Bir kuş gördüm ki, Tûs şehrinin büyük kapısı üzerinde oturmuş ve Keykâvûs ismindeki pâdişâhın kellesini de önüne koymuş idi. Kelleye hitâben derdi ki: "Yazık, yazık! Hani o senin askerlerinin çıngırak sesi? Nerede o davulların nâlesi?"

333. Ona şimdi on ver ki, sana yüz bostan vardır. Tâ ki, aciz ve vîrâne tapıcı olmayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

333. Ona şimdi on ver ki, sana yüz bostan vardır. Tâ ki, aciz ve virane tapıcı olmayasın.

Yani sonunda harap olacak olan cisminin şimdi alnını karışla ki, sana ruhunun yüz bostanı ortaya çıksın. Ve bu dünya hayatında da aciz ve sonu viran olan cisme tapıcı olmayasın. Bu sebeple kendi işini kendin gör! Halkın boynuna yükletme! Ve bu hususta asla cisminin rahatını düşünme!

Ya'ni sonunda harâb olacak olan cisminin şimdi alnını karışla ki, sana rûhunun yüz bostanı inkişaf etsin. Ve bu hayât-ı dünyeviyyen de âciz ve sonu vîrân olan cisme tapıcı olmayasın. Binâenaleyh kendi işini kendin gör! Halkın boynuna yükletme! Ve bu husûsta aslâ cisminin râhatını düşünme!

334. Peygamber buyurdu ki: "Eğer Allah'tan cenneti istersen, kimseden bir şey isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

334. Peygamber buyurdu ki: "Eğer Allah'tan cenneti istersen, kimseden bir şey isteme!"

Bu ve sonraki beyitlerde Sevbân (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerife işaret edilir: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من يضمن لي شيئا اضمن له الجنة . قال ثوبان انا يا رسول الله . فقال عليه السلام لا تسأل الناس شيئا اضمن لك الجنة . فكان ثوبان لا يسأل الناس شيئا حتى سقط يوما سوطه فنزل واخذه ولا امر احدا ان يناوله .

Yani Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Bana kim bir şey garanti ederse, ben de ona cenneti garanti edeyim!" Sevbân dedi: "Ey Resulullah, ben garanti ederim!" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "İnsanlardan bir şey isteme ki, sana cenneti garanti edeyim!" Bu sebeple Sevbân insanlardan bir şey istemez oldu. Hatta bir gün kamçısı düştü, hayvanından yere indi de onu aldı. Onun kendisine verilmesini kimseye emretmedi.

Bu ve âtîdeki beyitlerde Sevbân (r.a.) hazretlerinden rivâyet olunan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من يضمن لي شيئا اضمن له الجنة . قال ثوبان انا يا رسول الله . فقال عليه السلام لا تسأل الناس شيئا اضمن لك الجنة . فكان ثوبان لا يسأل الناس شيئا حتى سقط يوما سوطه فنزل واخذه ولا امر احدا ان يناوله .

Yani Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Bana kim bir şey tekeffül eder ki, ben de ona cenneti tekeffül edeyim!" Sevbân dedi: "Yâ Resûlallâh, ben tekeffül ederim!" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "Nâstan bir şey isteme ki, sana cenneti tekeffül edeyim!" Binâenaleyh Sevbân nâstan bir şey istemez oldu. Hattâ bir gün kamçısı düştü, hayvandan yere indi de aldı. Onun verilmesini kimseye emretmedi."

335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın cemâline senin için kefilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın cemâline senin için kefilim.

"Cennet", sözlükte ağaçları çok olan bir yerden ibarettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri yeryüzünü örter. Bu sebeple cennet "örtmek" anlamına gelen "cenn" lafzından türemiş olup, bu kelimenin bir kereye mahsus oluş bildiren masdarıdır (masdar-ı binâ-i merre). Zahir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) terminolojisinde ahiret yurdunun temiz ve güzel makamlarıdır ve bu makam güzel fiillerin ve salih amellerin cennetidir. Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu itibarıyla bu cennetin farklı dereceleri vardır. Arifler derler ki: Bu fiiller ve ameller cennetinden başka cennetler de vardır ki, onlara “sıfat cennetleri” derler; ve o, kulun ilahi kemal sıfatlarıyla vasıflanması ve ilahi ahlakla ahlaklanmasıdır. Bu cennet dahi kemal ehlinin mertebeleri gereğince farklıdır; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "zât cennetleri" derler. O da, özel kullarına ve Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) olan Yüce Allah hazretlerinin ve her birinin ayrı ayrı rablerden kendisine ait olan Rabbin zâtî tecellî ile zuhurundan ve kulun zâtta kendi zâtının yok olmasıyla o cennetlerde gizlenmesinden ibarettir. Şerefli beyitte sıfat cennetleri ile zât cennetlerine işaret buyurulur.

"Cennet", lügatte ağaçları çok olan bir zemînden ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri sath-ı arzı örter. Binâenaleyh cennet "setr" ma'nâsına olan "cenn" lafzından müştak olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzehe ve makāmât-ı tayyibesidir ve bu makām ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef'âlin ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibârıyla bu cennetin derecât-ı mütefavitesi vardır. Urefâ derler ki: Bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka cennetler de vardır ki, onlara “cennât-ı sıfat" derler; ve o abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisafı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına ve Rabbü'l-erbâb olan Allah-ı Zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine aid olan Rabb'in tecellî-i zâtî ile zuhûrundan ve abdin zâtta kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibarettir. Beyt-i şerîfte cennât-ı sıfat ile cennât-ı zâta işâret buyurulur.

336. O sahâbî bu kefaletten dolayı ıyâr oldu. Hattâ bir gün süvâr olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. O sahabî bu kefalet yüzünden iyâr oldu. Hatta bir gün süvari olmuştu.

"Iyâr", kitap vezninde zehap ve infilat anlamından isimdir; "bir şeyden sıyrılıp çıkar gibi gitmek"e denir (Kamus). Yani, sahabî olan Sevban hazretleri, Resûl-i Ekrem'in bu kefaletinden dolayı insanlardan bir şey isteme huyundan sıyrılıp gitti. Hatta bir gün hayvana binmişti.

"Iyâr", kitâb vezninde zehâb ve infilât ma'nâsından isimdir; "bir şeyden sıyrılıp çıkar gibi gitmek"e derler (Kāmûs). Ya'ni, sahabî olan Sevbân hazretleri Resûl-i Ekrem'in bu kefaletinden dolayı nâsdan bir şey istemek huyundan sıyrılıp gitti. Hattâ bir gün hayvana binmiş idi.

337. Onun elinden kamçı müstakîm olarak düştü. Aşağıya indi. Onu kimseden istemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. Onun elinden kamçı dosdoğru düştü. Aşağıya indi. Onu kimseden istemedi.

Sevbân (a.s.) hayvan üzerinde iken elinden kamçı dosdoğru ve dikine yere düştü. Yerde bulunanlardan, "Şu kamçıyı lütfen bana veriniz!" demedi. Bu sebeple Sevbân (a.s.) insanlardan bir şey istemez oldu. Hatta bir gün kamçısı düştü, hayvandan yere indi de aldı. Onun verilmesini kimseye emretmedi.

Sevbân hazretleri hayvan üstünde iken elinden kamçı müstakîmen ve amûden yere düştü. Yerde bulunanlardan, "Şu kamçıyı lütfen bana veriniz!" Binâenaleyh Sevbân nâstan bir şey istemez oldu. Hattâ bir gün kamçısı düştü, hayvandan yere indi de aldı. Onun verilmesini kimseye emretmedi."

335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın cemâline senin için kefilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın cemâline senin için kefilim.

"Cennet", sözlükte ağaçları çok olan bir yerden ibarettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri yeryüzünü örter. Bu sebeple cennet "örtmek" anlamına gelen "cenn" lafzından türemiş olup, bu kelimenin bir kereye mahsus oluş bildiren masdarıdır (masdar-ı binâ-i merre). Zahir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) terminolojisinde ahiret yurdunun temiz ve güzel makamlarıdır ve bu makam güzel fiillerin ve salih amellerin cennetidir. Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu itibarıyla bu cennetin farklı dereceleri vardır. Arifler derler ki: Bu fiiller ve ameller cennetinden başka cennetler de vardır ki, onlara “sıfat cennetleri” derler; ve o, kulun ilahi kemal sıfatlarıyla vasıflanması ve ilahi ahlakla ahlaklanmasıdır. Bu cennet dahi kemal ehlinin mertebeleri gereğince farklıdır; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "zât cennetleri" derler. O da, özel kullarına ve Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) olan Yüce Allah hazretlerinin ve her birinin ayrı ayrı rablerden kendisine ait olan Rabbin zâtî tecellî ile zuhurundan ve kulun zâtta kendi zâtının yok olmasıyla o cennetlerde gizlenmesinden ibarettir. Şerefli beyitte sıfat cennetleri ile zât cennetlerine işaret buyurulur.

"Cennet", lügatte ağaçları çok olan bir zemînden ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri sath-ı arzı örter. Binâenaleyh cennet "setr" ma'nâsına olan "cenn" lafzından müştak olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzehe ve makāmât-ı tayyibesidir ve bu makām ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef'âlin ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibârıyla bu cennetin derecât-ı mütefavitesi vardır. Urefâ derler ki: Bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka cennetler de vardır ki, onlara “cennât-ı sıfat" derler; ve o abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisafı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına ve Rabbü'l-erbâb olan Allah-ı Zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine aid olan Rabb'in tecellî-i zâtî ile zuhûrundan ve abdin zâtta kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibarettir. Beyt-i şerîfte cennât-ı sıfat ile cennât-ı zâta işâret buyurulur.

336. O sahâbî bu kefaletten dolayı ıyâr oldu. Hatta bir gün süvâr olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. O sahabî bu kefillikten dolayı ıyâr oldu. Hatta bir gün süvari olmuştu.

"Iyâr", "kitâb" vezninde "zehâb" (gitme) ve "infilât" (sıyrılıp çıkma) anlamından isimdir; "bir şeyden sıyrılıp çıkar gibi gitmek"e denir (Kâmûs). Yani, sahabî olan Sevbân hazretleri, Resûl-i Ekrem'in (a.s.) bu kefilliğinden dolayı insanlardan bir şey isteme huyundan sıyrılıp uzaklaştı. Hatta bir gün hayvana binmişti.

"Iyâr", kitâb vezninde zehâb ve infilât ma'nâsından isimdir; "bir şeyden sıyrılıp çıkar gibi gitmek"e derler (Kāmûs). Ya'ni, sahabî olan Sevbân hazretleri Resûl-i Ekrem'in bu kefaletinden dolayı nâsdan bir şey istemek huyundan sıyrılıp gitti. Hattâ bir gün hayvana binmiş idi.

337. Onun elinden kamçı müstakîm olarak düştü. Aşağıya indi. Onu kimseden istemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. Onun elinden kamçı doğruca düştü. Aşağıya indi. Onu kimseden istemedi.

Sevbân (r.a.) hayvan üstündeyken elinden kamçı doğruca ve dikine yere düştü. Yerde bulunanlardan, "Şu kamçıyı lütfen bana veriniz!" deyip istemedi: Hayvandan aşağıya indi, kendisi aldı. Çünkü o bu huydan sıyrılıp tamamen gitmişti.

Sevbân hazretleri hayvan üstünde iken elinden kamçı müstakîmen ve amûden yere düştü. Yerde bulunanlardan, "Şu kamçıyı lütfen bana veriniz!" deyip istemedi: Hayvandan aşağıya indi, kendisi aldı. Zîrâ o bu huydan sıyrılıp kâmilen gitmiş idi.

338. O kimse ki, onun atasından hiç kötü gelmez, bilir ve kendi hâhişi olmaksızın verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

338. O kimse ki, onun atasından hiç kötü gelmez, bilir ve kendi isteği olmaksızın verir.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp diyebilir ki: İnsanlar birbirine muhtaçken, kimseden bir şey istememek ilkesine nasıl uyulabilir? Fırıncı terziye ve kunduracıya, terzi ve kunduracı da fırıncıya, aynı şekilde hasta doktora ve doktor da hastaya muhtaçtır. Bunlar yaşamak için elbette birbirlerinden bir şey isterler. Cevap şudur ki: Gerek hadis-i şerifte gerekse şerefli beyitlerdeki tavsiye avama (halk tabakasına) yönelik değildir. Hakk Yolcusu olan sâlikler içindir. Çünkü avam gaflet ehlidir. Onlar birbirlerinden bir şey istemeksizin yaşayamazlar. Bu âlemin mamuriyeti ancak avamın birbirlerinden bir şey istemeleriyle ve birbirlerinin ihtiyacını karşılamalarıyla gerçekleşir. Âleme arkasını çevirip samimiyetle Hakk'a yönelen havas (seçkinler) sınıfının bu âlemin mamuriyeti ile işi yoktur. Bu sebeple onların tokluğu, giysisi ve sağlığı Hak'tandır. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 26. bölümünün sonunda Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

“Âlem gaflet ile ayakta durur. Eğer gaflet olmasa bu âlem varlığını sürdüremez; ve Hak aşkı, ahiret anısı, şükür ve vecd o âlemin mimarıdır. Eğer herkes bu yöne dönse hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız gerekir. Halbuki iki âlemin ayakta durması için Yüce Allah hazretleri burada bulunmamızı murad eder. Bu sebeple iki âlemin de mamur olması için biri gaflet ve biri uyanıklık olmak üzere iki hâkim tayin etti.”

Fakat hakikat, gaflet ehlinin mesleği değil, havasın mesleğidir. Çünkü Yüce Allah hazretleri insanın varlığını ve görme ve bilme gibi sıfatlarını kimseden bir şey istemeksizin ihsan etti; ve Hakk'ın bağışında ve ihsanında asla kötü bir şey yoktur. Bizim kötü gördüğümüz şeyler nispeten ve kendimize göre kötü gördüğümüz şeylerdir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in anılan bölümünde şöyle buyururlar:

“Bir takım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve karanlık içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makamda göze ve kulağa muhtaç değildir. Mademki lüzumu yoktur, Yüce Allah ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın katında gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır! Yahut cimrilik mi ediyor! Ancak lüzumu olan bir şeyi ihsan eder. Bir şeyi lüzumu olmaksızın verse o kimseye yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lütfu ve keremi yükü def edip istemedi: Hayvandan aşağıya indi, kendisi aldı. Çünkü o bu huydan sıyrılıp tamamen gitmiş idi.

Bu beyt-i şerîf bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: Kimseden bir şey istememek usûlüne nasıl riâyet olunabilir ki, insanlar birbirine muhtâçtır. Ekmekçi terziye ve kunduracıya ve terzi ve kunduracı dahi ekmekçiye ve kezâ hasta doktora ve doktor dahi hastaya muhtâçtır. Bunlar yaşamak için elbet birbirlerinden bir şey isterler. Cevâb budur ki: Gerek hadîs-i şerîfte ve gerek ebyât-ı şerîfedeki tavsiye avâmma değildir. Tarîk-ı Hak sâliklerinedir. Zîrâ avâm ehl-i gaflettir. Onlar birbirlerinden bir şey istemeksizin yaşayamazlar. Bu âlemin ma'mûriyeti ancak avâmmın yekdiğerinden bir şey istemeleriyle ve birbirlerinin ihtiyacını te'mîn etmeleriyle husûle gelir. Âleme arkasını çevirip sıdk ile Hakk'a teveccüh eden havâssın bu âlemin ma'mûriyeti ile işi yoktur. Binâenaleyh onların tokluğu ve kisvesi ve sıhhati Hak'tandır. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 26. faslının nihâyetinde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

“Âlem gaflet ile kāimdir. Eğer gaflet olmasa bu âlem bekā bulmaz; ve şevk-ı Hak ve yâd-ı âhiret ve şükür ve vecd o âlemin mi'mârıdır. Eğer herkes bu cihete dönse hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız lâzım gelir. Halbuki iki âlemin kıyâmı için Hak Teâlâ hazretleri burada bulunmamızı murâd eyler. Binâenaleyh iki âlemin de ma'mûr olması için biri gaflet ve biri yakaza olmak üzere iki hâkim nasbetti.”

Fakat hakîkat ehl-i gafletin mesleği değil, havâssın mesleğidir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri insanın vücudunu ve görme ve bilme gibi sıfatlarını kimseden bir şey istemeksizin ihsân etti; ve Hakk'ın atâsında ve ihsânında aslâ fenâ bir şey yoktur. Bizim fenâ gördüğümüz şeyler nisbî ve kendimize nazaran fenâ gördüğümüz şeylerdir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in mezkûr faslında şöyle buyururlar:

“Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve zulmet içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makāmda göze ve kulağa muhtâç değildir. Mâdemki lüzûmu yoktur, Hak Teâlâ ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın indinde gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır! Yâhud buhl mü ediyor! Ancak lüzûmu olan bir şeyi ihsân eder. Bir şeyi lüzûmu olmaksızın verse o kimseye yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lütfu ve keremi yükü def deyip istemedi: Hayvandan aşağıya indi, kendisi aldı. Zîrâ o bu huydan sıyrılıp kâmilen gitmiş idi.

338. O kimse ki, onun atasından hiç kötü gelmez, bilir ve kendi hâhişi olmaksızın verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

338. O kimse ki, onun atasından hiç kötü gelmez, bilir ve kendi hâhişi olmaksızın verir.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp diyebilir ki: "Kimseden bir şey istememek usulüne nasıl riayet edilebilir ki, insanlar birbirine muhtaçtır. Ekmekçi terziye ve kunduracıya, terzi ve kunduracı da ekmekçiye, aynı şekilde hasta doktora ve doktor da hastaya muhtaçtır. Bunlar yaşamak için elbette birbirlerinden bir şey isterler." Cevap şudur ki: Gerek hadis-i şerifte gerekse şerefli beyitlerdeki tavsiye avama (halk tabakasına) değildir. Hakk Yolunun sâliklerinedir. Çünkü avam, gaflet ehlidir. Onlar birbirlerinden bir şey istemeksizin yaşayamazlar. Bu âlemin mamuriyeti ancak avamın birbirlerinden bir şey istemeleriyle ve birbirlerinin ihtiyacını temin etmeleriyle meydana gelir. Âleme arkasını çevirip sadakatle Hakk'a yönelen havasın (seçkinlerin) bu âlemin mamuriyeti ile işi yoktur. Buna göre onların tokluğu, giysisi ve sıhhati Hak'tandır. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 26. bölümünün sonunda Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

“Âlem gaflet ile kâimdir. Eğer gaflet olmasa bu âlem beka bulmaz; ve şevk-ı Hak ve yâd-ı âhiret ve şükür ve vecd o âlemin mimârıdır. Eğer herkes bu cihete dönse hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız lazım gelir. Halbuki iki âlemin kıyamı için Hak Teâlâ hazretleri burada bulunmamızı murad eyler. Binaenaleyh iki âlemin de mamur olması için biri gaflet ve biri yakaza (uyanıklık) olmak üzere iki hâkim nasbetti.”

Fakat hakikat, gaflet ehlinin mesleği değil, havasın mesleğidir. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri insanın vücudunu ve görme ve bilme gibi sıfatlarını kimseden bir şey istemeksizin ihsan etti; ve Hakk'ın atâsında ve ihsanında asla kötü bir şey yoktur. Bizim kötü gördüğümüz şeyler nisbî ve kendimize nazaran kötü gördüğümüz şeylerdir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in zikredilen bölümünde şöyle buyururlar:

“Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve zulmet içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makamda göze ve kulağa muhtaç değildir. Mademki lüzumu yoktur, Hak Teâlâ ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın indinde gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır! Yahut buhl (cimrilik) mü ediyor! Ancak lüzumu olan bir şeyi ihsan eder. Bir şeyi lüzumu olmaksızın verse o kimseye yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lütfu ve keremi yükü def ettiği halde bir kimse üzerine nasıl yük vaz' eder? Mesela, dülgerin keser ve testere vesaire gibi aletlerini bir terziye verip "Al bununla iş gör!" desen ona yük olur. Binaenaleyh Hak Teâlâ bir şeyi ihtiyaca göre verir. Nitekim yer altında ve zulmet içinde yaşayan birtakım solucanlar vardır. Onlar hilkatleri icabınca bu âlemin zulmetine kani' ve razı olmuşlardır; ve o âleme muhtaç ve didara müştak değildirler. O çeşm-i basiret (gönül gözü) ve guş (kulak) ve huş (akıl) onların ne işine gelir? Bu âlemin kârını malik oldukları bu çeşm-i hissî (duyusal göz) ile icra ederler ve o tarafa azmetmezler. O halde onlara niçin çeşm-i basiret ihsan olunsun?"

Bu beyt-i şerîf bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: Kimseden bir şey istememek usûlüne nasıl riâyet olunabilir ki, insanlar birbirine muhtâçtır. Ekmekçi terziye ve kunduracıya ve terzi ve kunduracı dahi ekmekçiye ve kezâ hasta doktora ve doktor dahi hastaya muhtâçtır. Bunlar yaşamak için elbet birbirlerinden bir şey isterler. Cevâb budur ki: Gerek hadîs-i şerîfte ve gerek ebyât-ı şerîfedeki tavsiye avâmma değildir. Tarîk-ı Hak sâliklerinedir. Zîrâ avâm ehl-i gaflettir. Onlar birbirlerinden bir şey istemeksizin yaşayamazlar. Bu âlemin ma'mûriyeti ancak avâmmın yekdiğerinden bir şey istemeleriyle ve birbirlerinin ihtiyacını te'mîn etmeleriyle husûle gelir. Aleme arkasını çevirip sıdk ile Hakk'a teveccüh eden havâssın bu âlemin ma'mûriyeti ile işi yoktur. Binâenaleyh onların tokluğu ve kisvesi ve sıhhati Hak'tandır. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 26. faslının nihâyetinde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

“Âlem gaflet ile käimdir. Eğer gaflet olmasa bu âlem bekā bulmaz; ve şevk-ı Hak ve yâd-ı âhiret ve şükür ve vecd o âlemin mi'mârıdır. Eğer herkes bu cihete dönse hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız lâzım gelir. Halbuki iki âlemin kıyâmı için Hak Teâlâ hazretleri burada bulunmamızı murâd eyler. Binâenaleyh iki âlemin de ma'mûr olması için biri gaflet ve biri yakaza olmak üzere iki hâkim nasbetti.”

Fakat hakîkat ehl-i gafletin mesleği değil, havâssın mesleğidir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri insanın vücudunu ve görme ve bilme gibi sıfatlarını kimseden bir şey istemeksizin ihsân etti; ve Hakk'ın atâsında ve ihsânında aslâ fenâ bir şey yoktur. Bizim fenâ gördüğümüz şeyler nisbî ve kendimize nazaran fenâ gördüğümüz şeylerdir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in mezkûr faslında şöyle buyururlar:

“Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve zulmet içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makāmda göze ve kulağa muhtâç değildir. Mâdemki lüzûmu yoktur, Hak Teâlâ ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın indinde gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır! Yâhud buhl mü ediyor! Ancak lüzûmu olan bir şeyi ihsân eder. Bir şeyi lüzûmu olmaksızın verse o kimseye yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lütfu ve keremi yükü def ettiği hâlde bir kimse üzerine nasıl yük vaz' eder? Meselâ, dülgerin keser ve testere vesâire gibi âletlerini bir terziye verip "Al bununla iş gör!" desen ona yük olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir şeyi ihtiyaca göre verir. Nitekim yer altında ve zulmet içinde yaşayan birtakım solucanlar vardır. Onlar hilkatleri îcâbınca bu âlemin zulmetine kāni' ve râzı olmuşlardır; ve o âleme muhtâç ve dîdâra müştâk değildirler. O çeşm-i basîret ve gûş ve hûş onların ne işine gelir? Bu âlemin kârını mâlik oldukları bu çeşm-i hissî ile icrâ ederler ve o tarafa azmetmezler. O hâlde onlara niçin çeşm-i basîret ihsân olunsun?"

339. Ve eğer Hakk'ın emri ile istersen o câizdir. Öyle istek enbiyanın yoludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

339. Ve eğer Hakk'ın emri ile istersen o caizdir. Öyle istek peygamberlerin yoludur.

Eğer insanlardan bir şey istemek Hakk'ın emri ile olursa caizdir ve bu emre itaat ederek istemek lazımdır. Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Tevbe suresinde "خُذ من أموالهم صدقة تطهرهم وتزكيهم بها" (Tevbe, 9/103) yani "Ey Resulüm! Onların mallarından zekat sadakasını al ki, onları temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını artırıp bereketlendiresin!" buyurur; ve böyle isteme peygamberlerin yoludur.

Bilinmeli ki, peygamberlerin ilahi emir ile insanlardan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; aksine yine halkın muhtaç olanlarına dağıtmak içindir. Nasıl ki "إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرقاب والغارمين وفي سبيل الله وَابْنِ السبيل" (Tevbe, 9/60) yani "Sadakalar ancak fakirler ve miskinler ve zekat sadakasını toplamaya memur olanlar ve kalpleri imana alıştırılmış olanlar ve para karşılığında esirlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihat edenler ve malından ayrılmış olan yolcular içindir" buyurulur. Bu sebeple Peygamber'in insanlardan almaya memur olduğu sadakalar ve zekat, zikredilen sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin şer'i vasıfları fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Ve aynı şekilde evliyanın seçkinlerinden bazıları da ilahi emir ile insanlardan isteyip almak ve fakirlere dağıtmakla memur olurlar. Nasıl ki V. ciltte Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine meydana gelmiş ve o cildin 2680 numaralı beytinde "مدتی از اغنیا زر میستان پس بدرویشان مسکین میرسان" yani "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra aciz olan fakirlere eriştir!" buyurulmuştur.

Eğer nasdan bir şey istemek Hakk'ın emri ile olursa câizdir ve bu emre itâaten istemek lâzımdır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Tevbe'de خُذ من أموالهم صدقة تطهرهم وتزكيهم بها (Tevbe, 9/103) ya'ni "Ey Resûlüm! Onların mallarından sadaka-i zekâtı al ki, onları temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını ziyâde edesin!" buyurulur; ve böyle isteyiş peygamberlerin yoludur.

Ma'lûmdur ki, peygamberlerin emr-i ilâhî ile nâstan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; yine halkın muhtâç olanlarına dağıtmak içindir. Nitekim إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرقاب والغارمين وفي سبيل الله وَابْنِ السبيل (Tevbe, 9/60) ya'ni "Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me'mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukābilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından ayrılmış olan yolcular içindir" buyurulur. Binâenaleyh Peygamber'in nâstan almaya me'mûr olduğu sadakāt ve zekât zikrolunan sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin evsâf-ı şer'iyyeleri fıkıh kitablarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve kezâ havâss-ı evliyâdan ba'zıları dahi emr-i ilâhî ile nâsdan isteyip almak ve fakirlere tevzî' etmeye me'mûr olurlar. Nitekim V. cildde Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine vâki' olmuş ve o cildin 2680 numaralı beytinde مدتی از اغنیا زر میستان پس بدرویشان مسکین میرسان ya'ni "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra âciz olan fakirlere eriştir!"] buyurulmuştur.

340. Dost işaret ettiği vakit fena kalmaz. Küfür îmân oldu. Çünkü küfür onun içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

340. Dost işaret ettiği vakit fena kalmaz. Küfür iman oldu. Çünkü küfür onun içindir.

ettiği hâlde bir kimse üzerine nasıl yük yükler? Örneğin, dülgerin keser ve testere gibi aletlerini bir terziye verip "Al bununla iş gör!" desen ona yük olur. Bu sebeple Yüce Allah bir şeyi ihtiyaca göre verir. Nasıl ki yer altında ve karanlık içinde yaşayan birtakım solucanlar vardır. Onlar yaratılışları gereği bu âlemin karanlığına razı olmuşlardır; ve o âleme muhtaç ve görmeye istekli değildirler. O basiret gözü ve kulak ve akıl onların ne işine gelir? Bu âlemin işini sahip oldukları bu duyusal göz ile yaparlar ve o tarafa yönelmezler. O hâlde onlara niçin basiret gözü ihsan edilsin?

ettiği hâlde bir kimse üzerine nasıl yük vaz' eder? Meselâ, dülgerin keser ve testere vesâire gibi âletlerini bir terziye verip "Al bununla iş gör!" desen ona yük olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir şeyi ihtiyaca göre verir. Nitekim yer altında ve zulmet içinde yaşayan birtakım solucanlar vardır. Onlar hilkatleri îcâbınca bu âlemin zulmetine kāni' ve râzı olmuşlardır; ve o âleme muhtâç ve dîdâra müştâk değildirler. O çeşm-i basîret ve gûş ve hûş onların ne işine gelir? Bu âlemin kârını mâlik oldukları bu çeşm-i hissî ile icrâ ederler ve o tarafa azmetmezler. O hâlde onlara niçin çeşm-i basîret ihsân olunsun?"

339. Ve eğer Hakk'ın emri ile istersen o câizdir. Öyle istek enbiyanın yoludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

339. Eğer Hakk'ın emri ile istersen o caizdir. Böyle istek peygamberlerin yoludur.

Eğer insanlardan bir şey istemek Hakk'ın emri ile olursa caizdir ve bu emre itaat ederek istemek lazımdır. Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Tevbe Suresi'nde خُذ من أموالهم صدقة تطهرهم وتزكيهم بها (Tevbe, 9/103) yani "Ey Resulüm! Onların mallarından zekat sadakasını al ki, onları temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını artırabilesin!" buyurur; ve böyle istemek peygamberlerin yoludur. Bilinmeli ki, peygamberlerin ilahi emir ile insanlardan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; yine halkın muhtaç olanlarına dağıtmak içindir. Nitekim إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرقاب والغارمين وفي سبيل الله وَابْنِ السبيل (Tevbe, 9/60) yani "Sadakalar ancak fakirler ve miskinler ve zekat sadakasını toplamaya memur olanlar ve kalpleri imana alıştırılmış olanlar ve para karşılığında esirlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihat edenler ve malından ayrılmış olan yolcular içindir" buyurulur. Buna göre Peygamber'in insanlardan almaya memur olduğu sadakalar ve zekat, zikredilen sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin şer'i vasıfları fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Ve aynı şekilde evliyanın seçkinlerinden bazıları da ilahi emir ile insanlardan isteyip almak ve fakirlere dağıtmaya memur olurlar. Nitekim V. ciltte Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine meydana gelmiş ve o cildin 2680 numaralı beytinde مدتی از اغنیا زر میستان پس بدرویشان مسکین میرسان yani "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra aciz olan fakirlere eriştir!" buyurulmuştur.

Eğer nasdan bir şey istemek Hakk'ın emri ile olursa câizdir ve bu emre itâaten istemek lâzımdır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Tevbe'de خُذ من أموالهم صدقة تطهرهم وتزكيهم بها (Tevbe, 9/103) ya'ni "Ey Resûlüm! Onların mallarından sadaka-i zekâtı al ki, onları temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını ziyâde edesin!" buyurulur; ve böyle isteyiş peygamberlerin yoludur. Ma'lûmdur ki, peygamberlerin emr-i ilâhî ile nâstan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; yine halkın muhtâç olanlarına dağıtmak içindir. Nitekim إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرقاب والغارمين وفي سبيل الله وَابْنِ السبيل (Tevbe, 9/60) ya'ni "Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me'mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukābilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından ayrılmış olan yolcular içindir" buyurulur. Binâenaleyh Peygamber'in nâstan almaya me'mûr olduğu sadakāt ve zekât zikrolunan sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin evsâf-ı şer'iyyeleri fıkıh kitablarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve kezâ havâss-ı evliyâdan ba'zıları dahi emr-i ilâhî ile nâsdan isteyip almak ve fakirlere tevzî' etmeye me'mûr olurlar. Nitekim V. cildde Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine vâki' olmuş ve o cildin 2680 numaralı beytinde مدتی از اغنیا زر میستان پس بدرویشان مسکین میرسان ya'ni "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra âciz olan fakirlere eriştir!"] buyurulmuştur.

340. Dost işaret ettiği vakit fena kalmaz. Küfür îmân oldu. Çünkü küfür onun içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

340. Dost işaret ettiği zaman yokluk kalmaz. Küfür iman oldu. Çünkü küfür onun içindir.

Gerçek dost olan Yüce Allah emrettiği zaman yokluğun yokluğu kalmaz. Örneğin İbn Abbas hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte "لو يعلم صاحب المسئلة ما له فيها لم يسئل" yani "Dilenenler, dilenmekteki zilleti ve hakareti bilselerdi dilenmezlerdi." buyurulur. Ve Nahl Suresi'nde geçen "من كفر بالله من بعد إيمانه إلا من أكره وقلبه مُطْمَئِن بالإيمان" (Nahl, 16/106) yani "İmanından sonra Allah'ı inkâr eden kimse ilahi gazaba müstahak olur ise de, kalbi imana mutmain olduğu hâlde zorlanan ve mecbur bırakılan kimse küfür ederse müstesnadır" buyurulur. Bu sebeple, zorlanan ve mecbur bırakılan kimseden küfür amelleri ve sözleri sadır olsa bile, kalbi imana mutmain olduğu hâlde ondan sadır olan bu küfür, ilahi müsaade üzerine imanın ta kendisi olur. Nasıl ki Kureyş, ashab-ı kiramdan Ammar hazretlerini zorlayıp istedikleri küfür kelimesini söylettiler. Hz. Ammar ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem'e geldi. Cenab-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: "Ey Ammar! Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni küfür kelimesine zorlar ve mecbur bırakırsa, zahir dilinle onlara muvafakat et!" Sözün özü, Hakk'ın emri ve müsaadesi ile meydana gelen küfür iman olur. Çünkü bu tercih edilen küfür dahi Hak içindir.

Hakîkî dost olan Hak Teâlâ emir ettiği vakit fenânın fenâlığı kalmaz. Meselâ İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet buyurulan hadis-i şerifte لو يعلم صاحب المسئلة ما له فيها لم يسئل ya'ni "Sailler tese'ülde olan zillet ve hakāreti bilseler idi dilenmezler idi." Ve sûre-i Nahl'de vaki من كفر بالله من بعد إيمانه إلا من أكره وقلبه مُطْمَئِن بالإيمان (Nahl, 16/106) ya'ni "Îmânından sonra Allah'a küfür eden kimse gazab-i ilâhîye müstehak olur ise de kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh ve icbâr olunan kimse küfür ederse müstesnâdır" buyurulur. Binâenaleyh ikrâh ve icbâr olunan kimseden a'mâl ve akvâl-i küfr sâdır olsa kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ondan sâdır olan bu küfür müsaade-i ilâhî üzerine ayn-ı îmân olur. Nitekim Kureyş ashâb-ı kiramdan Ammâr hazretlerine ikrâh ve icbâr edip istedikleri kelime-i küfrü söylettiler. Hz. Ammar ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem'e geldi. Cenâb-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: "Ey Ammâr! Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni kelime-i küfre ikrâh ve icbâr ederse lisân-ı zâhir ile onlara muvâfakat et!" Velhâsıl Hakk'ın emri ve müsâadesi ile vâki' olan küfür îmân olur. Zîrâ bu ihtiyâr olunan küfür dahi Hak içindir.

341. Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.

Hakk'ın emri dairesinde yapılan her bir kötü fiil, yaratılmışların iyi gördüğü bütün fiillerden daha ileriye geçer ve onların ilerilerinden daha üstün olur. Nasıl ki, görünüşte bir suçu yokken Hızır (a.s.)'ın ergenlik çağına yaklaşmış bir çocuğu öldürmesi, Musa (a.s.)'ın şeriatinde ve bütün halkın gözünde kötü bir fiildi. Ne zaman ki Hızır (a.s.) o fiili Hakk'ın emri ile gerçekleştirdi, bu öldürme fiili, halkın iyi gördüğü o çocuğu korumaktan daha üstün oldu. Hızır (a.s.)'ın diğer fiilleri de bu kıyas üzeredir; ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) fiilleri de Hızır (a.s.)'ın fiilleri mertebesindedir.

Hakk'ın emri dairesinde yapılan her bir kötü halk-ı âlemin iyi gördüğü ef'âlin hepsinden daha ileriye geçer ve onların ilerilerinden efdal olur. Nitekim zâhirde bir kabahati yok iken bir mürâhik çocuğu Hızır (a.s.)ın öldürmesi, Mûsâ (a.s.)ın şerîatinde ve bilcümle halkın nazarında bir kötü [fiil] idi. Vaktâki Hızır (a.s.) o fiili Hakk'ın emri ile icrâ etti, bu fiil-i katl halkın iyi gördüğü o çocuğu sıyânetten daha efdal oldu. Hızır (a.s.)ın diğer fiilleri de bu kıyâs üzeredir; ve insân-ı kâmilin ef'âli dahi cenâb-ı Hızır'ın ef'âli menzilesindedir.

342. O sadefden eğer post dahi hasta olsa, on verme ki, onda yüz binlerce inci vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

342. O sedeften eğer kabuk dahi hasta olsa, onu verme ki, onda yüz binlerce inci vardır.

"O sedef"ten maksat şeriattir, "kabuk"tan maksat şeriatin zahiridir, "inci"den maksat hakikattir. Yani, o şeriat sedefinin zahiri, ilahi emirle icra olunan fiilden yaralanmış olsa dahi sen o fiilin alnını karışlama ve itiraz etme ki, ilahi emir olan o fiilin batınında birçok hakikat incisi vardır. Çünkü şeriat, hakikatin kabuğu ve dışıdır. Nitekim Musa (a.s.)'ın şeriatine muhalif olan Cenab-ı Hızır'ın fiilleri gibi.

Hakiki dost olan Yüce Allah emir ettiği vakit, fenanın fenalığı kalmaz. Örneğin İbn Abbas hazretlerinden rivayet buyurulan hadis-i şerifte "لو يعلم صاحب المسئلة ما له فيها لم يسئل" yani "Dilenenler, dilenmekte olan zillet ve hakareti bilselerdi dilenmezlerdi." Ve Nahl suresinde geçen "من كفر بالله من بعد إيمانه إلا من أكره وقلبه مُطْمَئِن بالإيمان" (Nahl, 16/106) yani "İmanından sonra Allah'a küfür eden kimse ilahi gazaba müstahak olur ise de, kalbi imana mutmain olduğu halde ikrah ve icbar olunan kimse küfür ederse müstesnadır" buyurulur. Buna göre, ikrah ve icbar olunan kimseden küfür amelleri ve sözleri sadır olsa, kalbi imana mutmain olduğu halde ondan sadır olan bu küfür, ilahi müsaade üzerine ayn-ı iman olur. Nitekim Kureyş, ashab-ı kiramdan Ammar hazretlerine ikrah ve icbar edip istedikleri küfür kelimesini söylettiler. Hz. Ammar ellerinden kurtulup ağlayarak Resul-i Ekrem'e geldi. Cenab-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: "Ey Ammar! Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni küfür kelimesine ikrah ve icbar ederse, zahir dil ile onlara muvafakat et!" Sözün özü, Hakk'ın emri ve müsaadesi ile meydana gelen küfür iman olur. Çünkü bu seçilen küfür dahi Hak içindir.

"O sadef"den murâd, şerîat, "post"tan murâd, şerîatin zahiri, “inci"den murâd, hakîkattir. Ya'ni, o şerîat sadefinin zâhiri emr-i ilâhî ile icra olunan fiilden mecrûh olsa dahi sen o fiilin alnını karışlama ve i'tirâz etme ki, emr-i ilâhî olan o fiilin bâtınında birçok hakîkat incisi vardır. Zîrâ şerîat hakîkatin postu ve kışrıdır. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın şerîatine muhâlif olan Cenâb-ı Hı-

Hakîkî dost olan Hak Teâlâ emir ettiği vakit fenânın fenâlığı kalmaz. Meselâ İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet buyurulan hadis-i şerifte لو يعلم صاحب المسئلة ما له فيها لم يسئل ya'ni "Sailler tese'ülde olan zillet ve hakāreti bilseler idi dilenmezler idi." Ve sûre-i Nahl'de vaki من كفر بالله من بعد إيمانه إلا من أكره وقلبه مُطْمَئِن بالإيمان (Nahl, 16/106) ya'ni "Îmânından sonra Allah'a küfür eden kimse gazab-i ilâhîye müstehak olur ise de kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh ve icbâr olunan kimse küfür ederse müstesnâdır" buyurulur. Binâenaleyh ikrâh ve icbâr olunan kimseden a'mâl ve akvâl-i küfr sâdır olsa kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ondan sâdır olan bu küfür müsaade-i ilâhî üzerine ayn-ı îmân olur. Nitekim Kureyş ashâb-ı kiramdan Ammâr hazretlerine ikrâh ve icbâr edip istedikleri kelime-i küfrü söylettiler. Hz. Ammar ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem'e geldi. Cenâb-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: "Ey Ammâr! Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni kelime-i küfre ikrâh ve icbâr ederse lisân-ı zâhir ile onlara muvâfakat et!" Velhâsıl Hakk'ın emri ve müsâadesi ile vâki' olan küfür îmân olur. Zîrâ bu ihtiyâr olunan küfür dahi Hak içindir.

341. Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.

Hakk'ın emri dairesinde yapılan her bir kötü fiil, yaratılmışların iyi gördüğü bütün fiillerden daha ileriye geçer ve onların ilerilerinden daha üstün olur. Nasıl ki, görünüşte bir suçu yokken Hızır (a.s.)'ın ergenlik çağına yaklaşmış bir çocuğu öldürmesi, Musa (a.s.)'ın şeriatinde ve bütün halkın gözünde kötü bir fiildi. Ne zaman ki Hızır (a.s.) o fiili Hakk'ın emri ile gerçekleştirdi, bu öldürme fiili, halkın iyi gördüğü o çocuğu korumaktan daha üstün oldu. Hızır (a.s.)'ın diğer fiilleri de bu kıyas üzeredir; ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) fiilleri de Hızır (a.s.)'ın fiilleri mertebesindedir.

Hakk'ın emri dairesinde yapılan her bir kötü halk-ı âlemin iyi gördüğü ef'âlin hepsinden daha ileriye geçer ve onların ilerilerinden efdal olur. Nitekim zâhirde bir kabahati yok iken bir mürâhik çocuğu Hızır (a.s.)ın öldürmesi, Mûsâ (a.s.)ın şerîatinde ve bilcümle halkın nazarında bir kötü [fiil] idi. Vaktâki Hızır (a.s.) o fiili Hakk'ın emri ile icrâ etti, bu fiil-i katl halkın iyi gördüğü o çocuğu sıyânetten daha efdal oldu. Hızır (a.s.)ın diğer fiilleri de bu kıyâs üzeredir; ve insân-ı kâmilin ef'âli dahi cenâb-ı Hızır'ın ef'âli menzilesindedir.

342. O sadefden eğer post dahi hasta olsa, on verme ki, onda yüz binlerce inci vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

342. O sedeften eğer kabuk dahi hasta olsa, on verme ki, onda yüz binlerce inci vardır.

"O sedef"ten kasıt şeriat, "kabuk"tan kasıt şeriatin görünen kısmı, "inci"den kasıt ise hakikattir. Yani, o şeriat sedefinin görünen kısmı ilâhî emirle icra edilen bir fiilden dolayı yaralı olsa dahi sen o fiilin alnını karışlama ve itiraz etme; çünkü ilâhî emir olan o fiilin bâtınında (iç yüzünde) birçok hakikat incisi vardır. Zira şeriat, hakikatin kabuğu ve dışıdır. Nitekim Musa (a.s.)'ın şeriatine muhalif olan Cenab-ı Hızır'ın ilâhî emre dayanan fiilleri içinde birçok hakikatler vardı ki, ayrıntısı tefsir kitaplarındadır.

"O sadef"den murâd, şerîat, "post"tan murâd, şerîatin zahiri, “inci"den murâd, hakîkattir. Ya'ni, o şerîat sadefinin zâhiri emr-i ilâhî ile icra olunan fiilden mecrûh olsa dahi sen o fiilin alnını karışlama ve i'tirâz etme ki, emr-i ilâhî olan o fiilin bâtınında birçok hakîkat incisi vardır. Zîrâ şerîat hakîkatin postu ve kışrıdır. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın şerîatine muhâlif olan Cenâb-ı Hı- zır'ın emr-i ilâhîye müstenid ef'âli zımmında birçok hakîkatler var idi ki, tafsîli tefsîr kitablarındadır.

343. Bu söz nihayet tutmaz, şahın tarafına geri dön! Ve hem doğanın mizacını yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

343. Bu söz nihayet bulmaz, şahın tarafına geri dön! Ve hem doğanın mizacını yap!

Yani, gerçek dost olan Hak emrettiği zaman yokluğun kalmaması ve küfrün iman olması sözünün ayrıntılarına son yoktur. Bu sebeple, kesret (çokluk) âlemine ait olan bu ayrıntılardan, gerçek bir olan şahın tarafına ve vahdet (birlik) âlemine geri dön! Ve avı avladıktan sonra şah tarafına geri dönen doğan kuşunun mizacını ve tabiatını icra et!

Ya'ni, dost-ı hakîkî olan Hak emr ettiği vakit fenâ kalmaması ve küfrün îmân olması sözünün tafsîlâtına nihâyet yoktur. Binâenaleyh âlem-i keserâta aid olan bu tafsîlâttan vâhid-i hakîkî olan şâhın tarafına ve vahdet âlemine geri dön! Ve avı avladıktan sonra şâh tarafına geri dönen doğan kuşunun mizâcını ve tabîatini icrâ et!

344. Hâlis altın gibi menba'a geri git! Tâ ki, senin ellerin on vermekten kurtulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

344. Hâlis altın gibi kaynağına geri dön! Tâ ki, senin ellerin ondan vermekten kurtulsun!

Birinci mısradaki "dehdehî", hâlis altın demektir. İkinci mısradaki "dehdihî", alın karışlamak ve nefret göstermekten kinayedir. Bu beyit, yukarıdaki 331 numaralı beyte bağlıdır ve onun devamıdır. Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin insan ruhun hâlis altın gibidir ve saf anlamdır. Bu sebeple surette kalma, hâlis altın gibi kendi asıl kaynağın olan mana âlemine geri dön! Tâ ki, cisminin hükümleri olan suret âlemine dalıp bilahare ellerinle o suret âleminin alnını karışlamayasın!

Birinci mısra'daki "dehdehî”, hâlis altın demektir. İkinci mısra'daki "dehdihî", alın karışlamak ve ızhâr-ı nefret etmekten kinâyedir. Bu beyt yukarıdaki 331 numaralı beyte merbûttur ve onun mâba'didir. Ya'ni, ey sâlik! Senin rûh-ı insânîn hâlis altın gibidir ve ma'nâ-yı sâftır. Binâenaleyh sûrette kalma, hâlis altın gibi kendi menba'-1 aslîn olan âlem-i ma'nâya geri git! Tâ ki, cisminin ahkâmı olan sûret âlemine dalıp bilâhare ellerin ile o sûret âleminin alnını karışlamayasın!

345. Bir sûrete ki, gönüle yol verirler, nedâmetten dolayı onun sonunda on verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

345. Bir surete ki, gönüle yol verirler, nedametten dolayı onun sonunda on verirler.

O kimseler ki, bir suretin sevgisine kalplerinde yol verirler, fakat sonunda o sevgiye pişman olup alınlarını karışlarlar ve nefret gösterirler. Nitekim cenab-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 19. bölümünde şöyle buyururlar: "Anlama yönelmek ilk anda o kadar latif görünmez. Fakat gittikçe daha ziyade tatlı görünür. Suret ise bunun aksinedir. İlk başta latif görünür, daha sonra o suret ile ne kadar çok ülfet edersen, soğursun. Kur'an'ın sureti nerede, anlamı nerede! İnsana bak! Sureti nerede, anlamı nerede! Eğer suretten anlam giderse bir an bile evinde tutmazlar." zır'ın ilahi emre dayalı fiilleri kapsamında birçok hakikatler vardı ki, ayrıntısı tefsir kitaplarındadır.

O kimseler ki, bir sûretin muhabbetine kalblerinde yol verirler, fakat sonunda o muhabbete pişman olup alnını karışlarlar ve nefret ızhâr ederler. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyururlar: "Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilafınadır. Evvelen latîf görünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen, soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede, ma'nâsı nerede! İnsana nazar et! Sûreti nerede, ma'nâsı nerede! Eğer sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar." zır'ın emr-i ilâhîye müstenid ef'âli zımmında birçok hakîkatler var idi ki, tafsîli tefsîr kitablarındadır.

343. Bu söz nihayet tutmaz, şahın tarafına geri dön! Ve hem doğanın mizacını yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

343. Bu söz nihayet bulmaz, şahın tarafına geri dön! Ve hem doğanın mizacını yap!

Yani, gerçek dost olan Hak emrettiği zaman yokluğun kalmaması ve küfrün iman olması sözünün ayrıntılarına son yoktur. Bu sebeple, kesret (çokluk) âlemine ait olan bu ayrıntılardan, gerçek bir olan şahın tarafına ve vahdet (birlik) âlemine geri dön! Ve avı avladıktan sonra şah tarafına geri dönen doğan kuşunun mizacını ve tabiatını icra et!

Ya'ni, dost-ı hakîkî olan Hak emr ettiği vakit fenâ kalmaması ve küfrün îmân olması sözünün tafsîlâtına nihâyet yoktur. Binâenaleyh âlem-i keserâta aid olan bu tafsîlâttan vâhid-i hakîkî olan şâhın tarafına ve vahdet âlemine geri dön! Ve avı avladıktan sonra şâh tarafına geri dönen doğan kuşunun mizâcını ve tabîatini icrâ et!

344. Hâlis altın gibi menba'a geri git! Tâ ki, senin ellerin on vermekten kurtulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

344. Hâlis altın gibi kaynağına geri dön! Tâ ki, senin ellerin ondan vermekten kurtulsun!

Birinci mısradaki "dehdehî", hâlis altın demektir. İkinci mısradaki "dehdihî", alın karışlamak ve nefret göstermekten kinayedir. Bu beyit, yukarıdaki 331 numaralı beyte bağlıdır ve onun devamıdır. Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin insan ruhun hâlis altın gibidir ve saf anlamdır. Bu sebeple surette kalma, hâlis altın gibi kendi asıl kaynağın olan mana âlemine geri dön! Tâ ki, cisminin hükümleri olan suret âlemine dalıp bilahare ellerinle o suret âleminin alnını karışlamayasın!

Birinci mısra'daki "dehdehî”, hâlis altın demektir. İkinci mısra'daki "dehdihî", alın karışlamak ve ızhâr-ı nefret etmekten kinâyedir. Bu beyt yukarıdaki 331 numaralı beyte merbûttur ve onun mâba'didir. Ya'ni, ey sâlik! Senin rûh-ı insânîn hâlis altın gibidir ve ma'nâ-yı sâftır. Binâenaleyh sûrette kalma, hâlis altın gibi kendi menba'-1 aslîn olan âlem-i ma'nâya geri git! Tâ ki, cisminin ahkâmı olan sûret âlemine dalıp bilâhare ellerin ile o sûret âleminin alnını karışlamayasın!

345. Bir sûrete ki, gönüle yol verirler, nedâmetten dolayı onun sonunda on verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

345. Bir surete ki, gönüle yol verirler, pişmanlıktan dolayı onun sonunda on verirler.

O kimseler ki, bir suretin sevgisine kalplerinde yol verirler, fakat sonunda o sevgiye pişman olup alınlarını karışlarlar ve nefret gösterirler. Nasıl ki cenâb-ı Pîr Efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Fihi Mâ Fîh'in 19. bölümünde şöyle buyururlar: "Anlama yönelmek ilk anda o kadar latif görünmez. Fakat gittikçe daha ziyade tatlı görünür. Suret ise bunun aksinedir. Önce latif görünür, daha sonra o suret ile ne kadar çok ülfet edersen, soğursun. Kur'an'ın sureti nerede, anlamı nerede! İnsana bak! Sureti nerede, anlamı nerede! Eğer suretten anlam giderse bir an bile evinde tutmazlar."

O kimseler ki, bir sûretin muhabbetine kalblerinde yol verirler, fakat sonunda o muhabbete pişman olup alnını karışlarlar ve nefret ızhâr ederler. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyururlar: "Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilafınadır. Evvelen latîf görünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen, soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede, ma'nâsı nerede! İnsana nazar et! Sûreti nerede, ma'nâsı nerede! Eğer sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar."

346. Hırsıza ki, o kesmek acılık verir; hırsızlığın zevkine kadın gibi on verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

346. Hırsıza ki, o kesmek acılık verir; hırsızlığın zevkine kadın gibi on verir.

Örneğin, hâkim, hırsızlığı sabit olan bir kimsenin şeriat gereği elinin kesilmesine hükmeder. O hırsıza elinin kesilmesinden bir acılık ve elem ortaya çıkar. İşte o hırsız, o cezanın uygulanması vaktinde hırsızlıktan duyduğu zevke kadın gibi iki elinin on parmağıyla "Nah sana!" der ve o zevke karşı nefretini gösterir. On parmakla alın karşılamak durumu çoğunlukla kadınlar tarafından yapıldığından "kadın gibi" denilmiştir.

Meselâ, hâkim hırsızlığı sabit olan bir kimsenin şer'an elinin kesilmesine hükmeder. O hırsıza elinin kesilmesinden bir acılık ve elem peyda olur. İşte o hırsız, o cezânın icrâsı vaktinde hırsızlıktan duyduğu zevke kadın gibi iki elinin on parmağıyla "Nah sana!" der ve o zevke karşı nefretini ızhâr eder. On parmakla alın karışlamak vaz'iyeti ekseriyâ kadınlar tarafından yapıldığından "kadın gibi" buyurulmuştur.

347. Hazîn elden on vermeyi gördün. On vermeyi bu kesilmiş elden gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

347. Hazin elden on vermeyi gördün. On vermeyi bu kesilmiş elden gör!

Yani, bu Hint kıssasında o Hintlinin hazin elinden sevdiği kızın alnını okşamasını gördün. Bu hırsızın kesilmiş olan elinden hırsızlık zevkine karşı alnı okşamayı da gör! Yani kölenin efendinin kızı ile evlenmesi kendisinin bir zevki idi; ve aynı şekilde hırsızın hırsızlığı dahi kendisince bir zevk idi. Şimdi görünür âleme ait olan bu zevklere neticede her ikisi de nefret gösterdi. Hz. Pîr (Mevlânâ) Fîhi Mâ Fîh'in 16. bölümünde şöyle buyururlar: "İnsanda bir aşk, bir talep, bir dert, bir ıstırap, bir istek vardır ki, eğer bu mülk âleminin yüz mislini verseler vazgeçmez ve rahat etmez. Bu halk her bir bilgiyi, mesleği, sanatı, makamı, ilimleri ve yıldız ilmini ve saireyi ayrıntılarıyla öğrenir; ve asla gönül rahat etmez. Çünkü amaçlanan şeyi elde etmemiştir. Nihayet sevgiliye "dil-ârâm" derler. Yani gönül onunla karar ve rahat eder. Böyle olunca sevgiliden başkasıyla nasıl rahat ve karar edebilir. Kısacası zevkler ve amaçlar merdiven gibidir. Mademki merdivenin basamakları ikamet ve durma yeri olmayıp geçmek içindir, ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk uyanık ve farkında olup merdivenin bu basamaklarında ömrünü zayi etmez."

Ya'ni, bu Hindû kıssasında o Hindû'nun hazîn elinden sevdiği kızın alnını karışlamayı gördün. Bu hırsızın kesilmiş olan elinden hırsızlık zevkine karşı alın karışlamayı da gör! Ya'ni kölenin efendinin kızı ile tezevvücü kendisinin bir zevki idi; ve kezâ hırsızın hırsızlığı dahi kendisince bir zevk idi. İmdi âlem-i sûrete âid olan bu zevklere netîcede her ikisi de nefret izhar etti. Hz. Pîr Fihi Mâ Fîh'in 16. faslında şöyle buyururlar: "İnsanda bir aşk, bir taleb, bir derd, bir ıztırâb, bir tekāzā vardır ki, eğer bu âlem-i mülkün yüz mislini verseler fâriğ ve müsterîh olmaz. Bu halk her bir ma'rifet ve hırfet ve san'at ve mansıbı ve ulûmu ve nücûmu ve sâireyi tafsîlâtıyla tahsîl eder; ve asla gönül müsterîh olmaz. Çünkü maksûd olan şeyi elde etmemiştir. Nihâyet ma'şûka "dil-ârâm" derler. Ya'ni gönül onunla karâr ve rahat eder. Böyle olunca ma'şûkun gayrı ile nasıl ârâm ve karâr edebilir. Bilcümle ezvâk ve makāsıd merdiven gibidir. Mâdemki merdivenin basamakları ikāmet ve tevakkuf mahalli olmayıp ubûr içindir, ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk bîdâr ve vâkıf olup merdivenin bu basamaklarında ömrünü zâyi' etmez."

348. Kalpazan ve kātil ve serseri acılık vaktinde ayşa böylece on verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Kalpazan, katil ve serseri, acı çektikleri vakitte yaşayışlarına böylece on verirler.

"Kallab", kalp para basan kişi; "hûnî", katil; "levend", Hakk'tan korkmayan ve halktan utanmayan kişi. Yani, kalpazan, katil ve serseri kişiler dahi zabıta eline geçip, cezaları verilip bu cezaların acılığını tattıkları zaman kendi yaşayışlarının zevkine böyle nefret gösterirler.

"Kallab", kalp para basan kimse; "hûnî”, kātil; "levend", Hak'dan korkmaz ve halktan utanmaz kimse. Ya'ni, kalpazan ve kātil ve serseri kimseler dahi zabıta eline geçip, cezaları verilip bu cezaların acılığını tattıkları vakit kendi yaşayışlarının zevkine böyle ızhâr-ı nefret ederler.

346. Hırsıza ki, o kesmek acılık verir; hırsızlığın zevkine kadın gibi on verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

346. Hırsıza ki, o kesmek acılık verir; hırsızlığın zevkine kadın gibi on verir.

Örneğin, hâkim, hırsızlığı sabit olan bir kimsenin şeriat gereği elinin kesilmesine hükmeder. O hırsıza elinin kesilmesinden bir acılık ve elem ortaya çıkar. İşte o hırsız, o cezanın uygulanması vaktinde hırsızlıktan duyduğu zevke kadın gibi iki elinin on parmağıyla "Nah sana!" der ve o zevke karşı nefretini gösterir. On parmakla alın karşılamak durumu çoğunlukla kadınlar tarafından yapıldığından "kadın gibi" denilmiştir.

Meselâ, hâkim hırsızlığı sabit olan bir kimsenin şer'an elinin kesilmesine hükmeder. O hırsıza elinin kesilmesinden bir acılık ve elem peyda olur. İşte o hırsız, o cezânın icrâsı vaktinde hırsızlıktan duyduğu zevke kadın gibi iki elinin on parmağıyla "Nah sana!" der ve o zevke karşı nefretini ızhâr eder. On parmakla alın karışlamak vaz'iyeti ekseriyâ kadınlar tarafından yapıldığından "kadın gibi" buyurulmuştur.

347. Hazîn elden on vermeyi gördün. On vermeyi bu kesilmiş elden gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

347. Hazin elden on vermeyi gördün. On vermeyi bu kesilmiş elden gör!

Yani, bu Hint kıssasında o Hintlinin hazin elinden sevdiği kızın alnını okşamasını gördün. Bu hırsızın kesilmiş olan elinden hırsızlık zevkine karşı alnı okşamayı da gör! Yani kölenin efendinin kızı ile evlenmesi kendisinin bir zevki idi; ve aynı şekilde hırsızın hırsızlığı dahi kendisince bir zevk idi. Şimdi görünür âleme ait olan bu zevklere neticede her ikisi de nefret gösterdi. Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh'in 16. bölümünde şöyle buyururlar:

"İnsanda bir aşk, bir istek, bir dert, bir ıstırap, bir talep vardır ki, eğer bu mülk âleminin yüz mislini verseler vazgeçmez ve rahatlamaz. Bu halk her bir bilgiyi ve mesleği ve sanatı ve makamı ve ilimleri ve yıldız ilmini ve saireyi ayrıntılarıyla öğrenir; ve asla gönül rahatlamaz. Çünkü istenen şeyi elde etmemiştir. Nihayet sevgiliye "gönül rahatlatan" derler. Yani gönül onunla karar ve rahat eder. Böyle olunca sevgiliden başkasıyla nasıl rahat ve karar edebilir. Bütün zevkler ve maksatlar merdiven gibidir. Mademki merdivenin basamakları ikamet ve durma yeri olmayıp geçmek içindir, ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk uyanık ve farkında olup merdivenin bu basamaklarında ömrünü zayi etmez."

Ya'ni, bu Hindû kıssasında o Hindû'nun hazîn elinden sevdiği kızın alnını karışlamayı gördün. Bu hırsızın kesilmiş olan elinden hırsızlık zevkine karşı alın karışlamayı da gör! Ya'ni kölenin efendinin kızı ile tezevvücü kendisinin bir zevki idi; ve kezâ hırsızın hırsızlığı dahi kendisince bir zevk idi. İmdi âlem-i sûrete âid olan bu zevklere netîcede her ikisi de nefret izhar etti. Hz. Pîr Fihi Mâ Fîh'in 16. faslında şöyle buyururlar:

"İnsanda bir aşk, bir taleb, bir derd, bir ıztırâb, bir tekāzā vardır ki, eğer bu âlem-i mülkün yüz mislini verseler fâriğ ve müsterîh olmaz. Bu halk her bir ma'rifet ve hırfet ve san'at ve mansıbı ve ulûmu ve nücûmu ve sâireyi tafsîlâtıyla tahsîl eder; ve asla gönül müsterîh olmaz. Çünkü maksûd olan şeyi elde etmemiştir. Nihayet ma'şûka "dil-ârâm" derler. Ya'ni gönül onunla karâr ve rahat eder. Böyle olunca ma'şûkun gayrı ile nasıl ârâm ve karâr edebilir. Bilcümle ezvâk ve makāsıd merdiven gibidir. Mâdemki merdivenin basamakları ikāmet ve tevakkuf mahalli olmayıp ubûr içindir, ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk bîdâr ve vâkıf olup merdivenin bu basamaklarında ömrünü zâyi' etmez."

348. Kalpazan ve kātil ve serseri acılık vaktinde ayşa böylece on verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Kalpazan, katil ve serseri, acı çekme vaktinde kendi yaşayışlarına böylece on verirler.

"Kallâb", kalp para basan kimse; "hûnî", katil; "levend", Hak'tan korkmayan ve halktan utanmayan kimse demektir. Yani, kalpazan ve katil ve serseri kimseler dahi zabıta eline geçip, cezaları verilip bu cezaların acılığını tattıkları vakit kendi yaşayışlarının zevkine böyle nefret gösterirler.

"Kallâb", kalp para basan kimse; "hûnî”, kātil; "levend", Hak'dan korkmaz ve halktan utanmaz kimse. Ya'ni, kalpazan ve kātil ve serseri kimseler dahi zabıta eline geçip, cezaları verilip bu cezaların acılığını tattıkları vakit kendi yaşayışlarının zevkine böyle ızhâr-ı nefret ederler.

349. Pervâne gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrar ateş tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Pervane gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrar ateş tarafına çeker.

Bu kimseler ceza acılığını gördükleri zaman pervane gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervane lambanın etrafında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrar o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim ayet-i kerimede وَلَوْ رَدُّوا لَعَادُوا لما نهوا عنهُ وَإِنَّهم كاذبون (En'âm, 6/28) yani "Kötü amel sahipleri azabı gördükleri zaman tövbe ederler; ve eğer rahata geri döndürülseler, kendilerinden yasaklanan şeye geri dönerlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar" buyurulur.

Bu kimseler cezâ acılığını gördükleri vakit pervâne gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervâne lambanın etrafında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrar o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ رَدُّوا لَعَادُوا لما نهوا عنهُ وَإِنَّهم كاذبون (En'âm, 6/28) ya'ni "Sû-i amel sahibleri azabı gördükleri vakit tövbe ederler; ve eğer râhata reddolunsalar, kendilerinden nehyolunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar" buyurulur.

350. Pervâne gibi uzaktan ateşi nûr gördü ve yükü o tarafa bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

350. Pervane gibi uzaktan ateşi nur gördü ve yükü o tarafa bağladı.

"Yükü bağlamak", yolculuk etmekten kinayedir. Yani, o kişi nefsine ait hazları uzaktan saf nur ve halis zevk gördü. Halbuki onların iç yüzü ateşti. Ateşi göremedi. Onun suretine aldanıp o tarafa yöneldi ve yolculuk etti. Nasıl ki pervane de lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrak edemez.

"Yükü bağlamak", sefer etmekten kinâyedir. Ya'ni, o kimse ezvâk-ı nefsâniyyeyi uzaktan nûr-ı sâf ve zevk-i hâlis gördü. Halbuki onların iç yüzü ateş idi. Ateşi göremedi. Onun sûretine aldanıp o tarafa teveccüh ve sefer etti. Nitekim pervâne dahi lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrâk edemez.

351. Vaktaki geldi, onun kanadını yaktı; kaçtı. Tekrar çocuklar gibi düştü ve göz yaşı döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Vaktaki geldi, onun kanadını yaktı; kaçtı. Tekrar çocuklar gibi düştü ve göz yaşı döktü.

"Milh rîhten", göz yaşı dökmekten kinayedir. Çünkü "milh", "tuz" demektir ve göz yaşı da tuzludur. Yani, o kimse evvelce cezasını görüp acılığını unuttuğu kötü amelin zevki tarafına geldiği vakit, pervane gibi onun kolu ve kanadı yandı; yine kaçtı ve çocuklar gibi düştü. Yani yakasını adalet pençesi yakaladı; ve cezanın acılığını tekrar tadıp göz yaşı döktü.

"Milh rîhten", göz yaşı dökmekten kinâyedir. Zîrâ "milh", "tuz" demektir ve göz yaşı da tuzludur. Ya'ni, vaktâki o kimse evvelce cezâsını görüp acılığını unuttuğu kötü amelin zevki tarafına geldi, pervâne gibi onun kolu ve kanadı yandı; yine kaçtı ve çocuklar gibi düştü. Ya'ni yakasını adâlet pençesi yakaladı; ve cezânın acılığını tekrar tadıp göz yaşı döktü.

352. Tekrar fâide zannı ve tama'ı üzerine kendisini ateşe çarptı. O mum çabuk&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

352. Tekrar fayda zannı ve tamahı üzerine kendisini ateşe çarptı. O mum çabuk

353. Tekrar yaktı. Yine geriye sıçradı. Gönül hırsı yine onu unutucu ve sarhoş etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

353. Tekrar yaktı. Yine geriye sıçradı. Gönül hırsı yine onu unutturucu ve sarhoş etti.

349. Pervâne gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrar ateş tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Pervane gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrar ateş tarafına çeker.

Bu kimseler ceza acılığını gördükleri zaman pervane gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervane lambanın etrafında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrar o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim ayet-i kerimede وَلَوْ رَدُّوا لَعَادُوا لما نهوا عنهُ وَإِنَّهم كاذبون (En'âm, 6/28) yani "Kötü amel sahipleri azabı gördükleri zaman tövbe ederler; ve eğer rahata geri döndürülseler, kendilerinden yasaklanan şeye geri dönerlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar" buyurulur.

Bu kimseler cezâ acılığını gördükleri vakit pervâne gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervâne lambanın etrafında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrar o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ رَدُّوا لَعَادُوا لما نهوا عنهُ وَإِنَّهم كاذبون (En'âm, 6/28) ya'ni "Sû-i amel sahibleri azabı gördükleri vakit tövbe ederler; ve eğer râhata reddolunsalar, kendilerinden nehyolunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar" buyurulur.

350. Pervâne gibi uzaktan ateşi nûr gördü ve yükü o tarafa bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

350. Pervane gibi uzaktan ateşi nur gördü ve yükü o tarafa bağladı.

[346] "Yükü bağlamak", yolculuk etmekten kinayedir. Yani, o kişi nefse ait hazları uzaktan saf nur ve halis zevk gördü. Halbuki onların iç yüzü ateşti. Ateşi göremedi. Onun şekline aldanıp o tarafa yöneldi ve yolculuk etti. Nasıl ki pervane de lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrak edemez.

[346] "Yükü bağlamak", sefer etmekten kinâyedir. Ya'ni, o kimse ezvâk-ı nefsâniyyeyi uzaktan nûr-ı sâf ve zevk-i hâlis gördü. Halbuki onların iç yüzü ateş idi. Ateşi göremedi. Onun sûretine aldanıp o tarafa teveccüh ve sefer etti. Nitekim pervâne dahi lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrâk edemez.

351. Vaktaki geldi, onun kanadını yaktı; kaçtı. Tekrar çocuklar gibi düştü ve göz yaşı döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Vaktaki geldi, onun kanadını yaktı; kaçtı. Tekrar çocuklar gibi düştü ve göz yaşı döktü.

"Milh rîhten", göz yaşı dökmekten kinayedir. Çünkü "milh", "tuz" demektir ve göz yaşı da tuzludur. Yani, o kimse evvelce cezasını görüp acılığını unuttuğu kötü amelin zevki tarafına geldiği vakit, pervane gibi onun kolu ve kanadı yandı; yine kaçtı ve çocuklar gibi düştü. Yani yakasını adalet pençesi yakaladı; ve cezanın acılığını tekrar tadıp göz yaşı döktü.

"Milh rîhten", göz yaşı dökmekten kinâyedir. Zîrâ "milh", "tuz" demektir ve göz yaşı da tuzludur. Ya'ni, vaktâki o kimse evvelce cezâsını görüp acılığını unuttuğu kötü amelin zevki tarafına geldi, pervâne gibi onun kolu ve kanadı yandı; yine kaçtı ve çocuklar gibi düştü. Ya'ni yakasını adâlet pençesi yakaladı; ve cezânın acılığını tekrar tadıp göz yaşı döktü.

352. Tekrar fâide zannı ve tama'ı üzerine kendisini ateşe çarptı. O mum çabuk&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

352. Tekrar fayda zannı ve tamahı üzerine kendisini ateşe çarptı. O mum çabuk

353. Tekrar yaktı. Yine geriye sıçradı. Gönül hırsı yine onu unutucu ve sarhoş etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

353. Tekrar yaktı. Yine geriye sıçradı. Gönül hırsı yine onu unutturucu ve sarhoş etti.

354. O zaman ki, yanmaktan geri sıçrar, Hindû gibi muma on verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

354. O zaman ki, yanmaktan geri sıçrar, Hindû gibi muma on verir.

Yani, nefsine ait hazlarını yerine getirmeye düşkün olan bir kimse, her bir zevkinin sonucunda bir belaya uğrayıp ateşe yanar ve yandığı zaman geri sıçrar, yani tövbe eder; ve kıssada hâli tasvir olunan köle, efendinin kızına karşı nasıl nefret gösterdi ve alnını karıştırdı ise, bu da nurlu bir şamdan ve mum gibi gördüğü zevkine karşı öylece nefretini gösterir de:

Ya'ni, ezvâk-ı nefsâniyyesini icrâya harîs olan bir kimse her bir zevkinin neticesinde bir belâya uğrayıp ateşe yanar ve yandığı vakit geri sıçrar, ya'ni tövbe eder; ve kıssada hâli tasvîr olunan köle, efendinin kızına karşı nasıl nefret ızhâr etti ve alnını karışladı ise, bu da nûrlu bir şem' ve mum mesâbesinde gördüğü zevkine karşı öylece nefretini ızhâr eder de:

355. Der ki: "Ey senin yüzün geceyi aydınlatıcı ay gibi parlak ve ey sohbette yalancı ve mağrûr yakıcı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Der ki: "Ey senin yüzün geceyi aydınlatıcı ay gibi parlak ve ey sohbette yalancı ve mağrur yakıcı!"

Yani, belaya düşen kimse "Ey uzaktan ay gibi parlak ve saf bir zevk gibi görünen ve fakat yakınlaşma ve sohbet vaktinde yalancı ve sahte ve aldananı yakıcı olan nefsanî zevk!" der. Nasıl ki Hindu yukarıda geçen 313 ve 314 numaralı beyitlerde şöyle demiş idi: "Muhakkak, kimseye senin gibi fiilli, nahoş gelin ile birleşme nasip olmasın! Gündüz senin yüzün taze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!" Şimdi nefsanî zevklerini icraya dalmış olanlar kendilerini bu zevklerin faili zannederler. Halbuki hakikatte kendileri bu zevklerin mef'ûlüdürler. Örneğin, zinaya müptela olanlar kendilerini zinanın faili zannederler. Bu iptila neticesinde frengi ve belsoğukluğu ve verem gibi illetlere uğradıkları vakit zinanın mef'ûlü olurlar; ve aynı şekilde içkiye müptela olanlar da böyledir. Onlar içkinin faili değildirler, aksine hakikatte mef'ûlüdürler.

Ya'ni, belâya düşen kimse "Ey uzaktan ay gibi parlak ve bir zevk-i sâf görünen ve fakat mukārenet ve sohbet vaktinde yalancı ve sahte ve aldananı yakıcı olan zevk-i nefsânî!" der. Nitekim Hindû yukarıda geçen 313 ve 314 numaralı beytlerde şöyle demiş idi: "Muhakkak, kimseye senin gibi fiilli, nâhoş gelin ile ittisâl olmasın! Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!" Şimdi ezvâk-ı nefsâniyyelerini icrâya münhemik olanlar kendilerini bu zevklerin fâili zannederler. Halbuki hakîkatte kendileri bu zevklerin mef'ûlüdürler. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar kendilerini zinânın fâili zannederler. Bu ibtilâ neticesinde firengi ve belsoğukluğu ve verem gibi illetlere uğradıkları vakit zinânın mef'ûlü olurlar; ve kezâ içkiye mübtelâ olanlar da böyledir. Onlar içkinin fâili değildirler, belki hakîkatte mef'ûlüdürler.

356. Tekrar onun hâtırından tövbe ve enîn gider. Zîrâ Rahmân kâziblerin mekrini gevşek yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. Tekrar onun hatırından tövbe ve inleme gider. Çünkü Rahman yalancıların tuzağını gevşek yapar.

Yani, yalancıların tövbesi tuzak ve hileden ibaret olduğundan, Rahman olan Yüce Allah onların bu tövbelerini beğenmedi ve gevşek tuttu.

Latife: Vaktiyle bir köyün azgınlarından biri, köy halkından birinin sığırını çalıp kesmiş. Halk bunu tutup gayet cahil bir köy imamının huzuruna getirmişler. Köy imamı da Kur'an'a el bastırıp buna tövbe teklif etmiş. Sığır hırsızı da şu şekilde bir tövbe etmiş: "Sübhanallah bu sığır, ne semiz idi o sığır! Bu beladan kurtulursam yine keserim bir sığır." İşte yalancıların tövbesi de sığır hırsızının tövbesi türünden olur.

Ya'ni, yalancıların tövbesi mekr ve hîleden ibaret olduğundan Rahmân olan Hak Teâlâ hazretleri onların bu tövbelerini beğenmedi ve gevşek tuttu.

Latîfe: Vaktiyle bir köyün azgınlarından bulunan birisi köy halkından birinin sığırını çalıp kesmiş. Halk bunu tutup gāyet câhil bir köy imâmının huzûruna getirmişler. Köy imâmı da mushafa el bastırıp buna tövbe teklif etmiş. Sığır hırsızı dahi şu sûretle bir tövbe etmiş: "Sübhânallâh bu sığır, ne semiz idi o sığır! Bu belâdan kurtulursam yine keserim bir sığır." İşte yalancıların tövbesi dahi sığır hırsızının tövbesi nev'inden olur.

354. O zaman ki, yanmaktan geri sıçrar, Hindû gibi muma on verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

354. O zaman ki, yanmaktan geri sıçrar, Hindû gibi muma on verir.

Yani, nefsine ait hazlarını yerine getirmeye düşkün olan bir kimse, her bir zevkinin sonucunda bir belaya uğrayıp ateşe yanar ve yandığı zaman geri sıçrar, yani tövbe eder; ve kıssada hâli tasvir olunan köle, efendinin kızına karşı nasıl nefret gösterdi ve alnını karıştırdı ise, bu da nurlu bir şamdan ve mum gibi gördüğü zevkine karşı öylece nefretini gösterir de:

Ya'ni, ezvâk-ı nefsâniyyesini icrâya harîs olan bir kimse her bir zevkinin neticesinde bir belâya uğrayıp ateşe yanar ve yandığı vakit geri sıçrar, ya'ni tövbe eder; ve kıssada hâli tasvîr olunan köle, efendinin kızına karşı nasıl nefret ızhâr etti ve alnını karışladı ise, bu da nûrlu bir şem' ve mum mesâbesinde gördüğü zevkine karşı öylece nefretini ızhâr eder de:

355. Der ki: "Ey senin yüzün geceyi aydınlatıcı ay gibi parlak ve ey sohbette yalancı ve mağrûr yakıcı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Der ki: "Ey senin yüzün geceyi aydınlatıcı ay gibi parlak ve ey sohbette yalancı ve mağrur yakıcı!"

Yani, belaya düşen kimse "Ey uzaktan ay gibi parlak ve saf bir zevk gibi görünen ve fakat yakınlaşma ve sohbet vaktinde yalancı ve sahte ve aldananı yakıcı olan nefsanî zevk!" der. Nasıl ki Hindu yukarıda geçen 313 ve 314 numaralı beyitlerde şöyle demiş idi: "Muhakkak, kimseye senin gibi fiilli, nahoş gelin ile birleşme nasip olmasın! Gündüz senin yüzün taze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!" Şimdi nefsanî zevklerini icraya dalmış olanlar kendilerini bu zevklerin faili zannederler. Halbuki hakikatte kendileri bu zevklerin mef'ûlüdürler. Örneğin, zinaya müptela olanlar kendilerini zinanın faili zannederler. Bu iptila neticesinde frengi ve belsoğukluğu ve verem gibi illetlere uğradıkları vakit zinanın mef'ûlü olurlar; ve aynı şekilde içkiye müptela olanlar da böyledir. Onlar içkinin faili değildirler, aksine hakikatte mef'ûlüdürler.

Ya'ni, belâya düşen kimse "Ey uzaktan ay gibi parlak ve bir zevk-i sâf görünen ve fakat mukārenet ve sohbet vaktinde yalancı ve sahte ve aldananı yakıcı olan zevk-i nefsânî!" der. Nitekim Hindû yukarıda geçen 313 ve 314 numaralı beytlerde şöyle demiş idi: "Muhakkak, kimseye senin gibi fiilli, nâhoş gelin ile ittisâl olmasın! Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!" Şimdi ezvâk-ı nefsâniyyelerini icrâya münhemik olanlar kendilerini bu zevklerin fâili zannederler. Halbuki hakîkatte kendileri bu zevklerin mef'ûlüdürler. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar kendilerini zinânın fâili zannederler. Bu ibtilâ neticesinde firengi ve belsoğukluğu ve verem gibi illetlere uğradıkları vakit zinânın mef'ûlü olurlar; ve kezâ içkiye mübtelâ olanlar da böyledir. Onlar içkinin fâili değildirler, belki hakîkatte mef'ûlüdürler.

356. Tekrar onun hâtırından tövbe ve enîn gider. Zîrâ Rahmân kâziblerin mekrini gevşek yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. Tekrar onun hatırından tövbe ve inleme gider. Çünkü Rahman, yalancıların tuzağını gevşek yapar.

Yani, yalancıların tövbesi tuzak ve hileden ibaret olduğundan, Rahman olan Yüce Allah onların bu tövbelerini beğenmedi ve gevşek tuttu.

Latife: Vaktiyle bir köyün azgınlarından biri, köy halkından birinin sığırını çalıp kesmiş. Halk bunu tutup gayet cahil bir köy imamının huzuruna getirmişler. Köy imamı da mushafa el bastırıp buna tövbe teklif etmiş. Sığır hırsızı da şu suretle bir tövbe etmiş: "Sübhanallah bu sığır, ne semiz idi o sığır! Bu beladan kurtulursam yine keserim bir sığır." İşte yalancıların tövbesi de sığır hırsızının tövbesi nevinden olur. Genel hakkında olan bu "Her ne vakit harp için ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü" manasındaki ayet-i kerimenin tevili

Bu ayet-i kerime Maide suresindedir; evveli şudur: والقينا بينهم العداوة والبغضاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كَلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (Maide, 5/14) yani "Biz Yahudilerin arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin bıraktık. Her ne vakit harp için ateş yaktılar ise Allah onları söndürdü; ve yeryüzünde fesada çalışırlar. Halbuki Allah müfsitleri sevmez." Bu ayet-i kerime özellik itibarıyla Yahudiler hakkındadır. Çünkü Yahudiler Tevrat hükümlerine değil, nefislerinin hevasına tabi oldular ve insan fertlerine hile ile tahakküme teşebbüs ettiler. Yüce Allah onlara muhtelif tarihlerde Buht-i Nasr'ı ve Mecusileri ve Müslümanları musallat kıldı. Nihayet hükümetsiz kaldılar. Ve İslam arasındaki Şiilik ve diğer kavimler arasındaki Masonluk ve Sovyetlik onlar tarafından gizli gizli kurulmuş dolaplardır. Ve İsa (a.s.)'ın dinini ifsat eden de onlardır. Nitekim tafsilatı I. ciltte geçti. Fakat bu ayet-i kerimenin ruhu ve manası umumiyet itibarıyla, gizli gizli hileler ile insanlığı ifsat etmeye ve hakikati söndürmeye çalışanların hepsine aittir. Nitekim Hz. Pir efendimiz tevil ederek ileride beyan buyururlar:

Ya'ni, yalancıların tövbesi mekr ve hîleden ibaret olduğundan Rahmân olan Hak Teâlâ hazretleri onların bu tövbelerini beğenmedi ve gevşek tuttu.

Latîfe: Vaktiyle bir köyün azgınlarından bulunan birisi köy halkından birinin sığırını çalıp kesmiş. Halk bunu tutup gāyet câhil bir köy imâmının huzûruna getirmişler. Köy imâmı da mushafa el bastırıp buna tövbe teklif etmiş. Sığır hırsızı dahi şu sûretle bir tövbe etmiş: "Sübhânallâh bu sığır, ne semiz idi o sığır! Bu belâdan kurtulursam yine keserim bir sığır." İşte yalancıların tövbesi dahi sığır hırsızının tövbesi nev'inden olur. Umûm hakkında olan bu "Her ne vakit harb için ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü" ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin te'vîli

Bu âyet-i kerîme sûre-i Mâide'dedir; evveli şudur: والقينا بينهم العداوة والبغضاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كَلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (Mâide, 5/14) ya'ni "Biz yahudilerin arasına kıyamete kadar adavet ve buğuz bıraktık. Her ne vakit harb için ateş yaktılar ise Allah onları söndürdü; ve yeryüzünde fesâda çalışırlar. Halbuki Allah müfsidleri sevmez." Bu âyet-i kerîme husûsiyet i'tibariyle yahûdîler hakkındadır. Zîrâ yahûdîler ahkâm-ı Tevrât'a değil, nefislerinin hevâsına tâbi' oldular ve efrâd-ı beşere hîle ile tahakküme teşebbüs ettiler. Hak Teâlâ onlara muhtelif tarihlerde Buht-i Nasr'ı ve mecûsîleri ve müslümanları musallat kıldı. Nihâyet hükûmetsiz kaldılar. Ve İslâm arasındaki Şîiyet ve akvâm-ı sâire arasındaki Masonluk ve Sovyetlik onlar tarafından gizli gizli kurulmuş dolaplardır. Ve Îsâ (a.s.)ın dînini ifsâd eden de onlardır. Nitekim tafsîli I. cildde geçti. Fakat bu âyet-i kerîmenin rûhu ve ma'nâsı umûmiyet i'tibariyle, gizli gizli hîleler ile ifsâd-ı beşeriyyete ve itfâ'-i hakîkate sa'y edenlerin kâffesine râci'dir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz te'vîlen âtîde beyân buyururlar:

357. Her ne vakit onlar harb ateşini yaktılar ise, Allah onların ateşini söndürdü, nihayet söndü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

357. Her ne zaman onlar savaş ateşini yaktılarsa, Allah onların ateşini söndürdü, sonunda söndü.

Yani, nefs ehli olan kimseler, ilahi emre karşı gelerek her ne zaman Allah ve Resulü'ne karşı savaş ateşini yaktılarsa, Yüce Allah onları fiillerinin uğursuz sonucuna düşürmek suretiyle onların karşı gelme ateşlerini söndürdü. Sonunda aciz kaldılar; ve nefsanî arzularının şiddeti ve karşı gelmeleri söndü.

Ya'ni, ehl-i nefs olan kimseler emr-i ilâhîye muhalefet ile her ne vakit Allah ve Resûlüne karşı harb ateşini yaktılar ise Allâhu Teâlâ onları fiillerinin uğursuz neticesine düşürmek sûretiyle onların muhalefet ateşlerini söndürdü. Nihâyet aciz kaldılar; ve hevâ-yı nefsânîlerinin şiddeti ve muhalefeti söndü.

358. Azmedip, dedi ki: "Ey gönül! Orada durma!" Unutucu olmuştur. Zîrâ ki azm ehli değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

358. Azmedip, dedi ki: "Ey gönül! Orada durma!" Unutucu olmuştur. Çünkü azim ehli değildir.

"Her ne vakit harp için ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü" anlamındaki bu ayet-i kerimenin genel tevili şöyledir: Bu ayet-i kerime Maide Suresi'ndedir; başlangıcı şudur: "Ve aralarına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık. Her ne zaman harp için bir ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü; ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah fesat çıkaranları sevmez." (Maide, 5/14). Yani "Biz Yahudilerin arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin bıraktık. Her ne vakit harp için ateş yaktılar ise Allah onları söndürdü; ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah fesat çıkaranları sevmez." Bu ayet-i kerime, özellik itibarıyla Yahudiler hakkındadır. Çünkü Yahudiler Tevrat'ın hükümlerine değil, nefislerinin heveslerine tabi oldular ve insanlara hile ile tahakküm etmeye teşebbüs ettiler. Yüce Allah onlara çeşitli tarihlerde Buht-i Nasr'ı ve Mecusileri ve Müslümanları musallat kıldı. Nihayet hükümetsiz kaldılar. Ve İslam arasındaki Şiilik ve diğer kavimler arasındaki Masonluk ve Sovyetlik onlar tarafından gizli gizli kurulmuş dolaplardır. Ve İsa (a.s.)'ın dinini ifsat eden de onlardır. Nasıl ki ayrıntısı birinci ciltte geçti. Fakat bu ayet-i kerimenin ruhu ve anlamı, genellik itibarıyla, gizli gizli hileler ile insanlığı ifsat etmeye ve hakikati söndürmeye çalışanların hepsine aittir. Nasıl ki Hz. Pir efendimiz tevil ederek aşağıda beyan buyururlar:

در عموم تأویل این آیت که كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَاهَا اللَّه Umûm hakkında olan bu "Her ne vakit harb için ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü" ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin te'vîli Bu âyet-i kerîme sûre-i Mâide'dedir; evveli şudur: والقينا بينهم العداوة والبغضاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كَلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَاهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (Mâide, 5/14) ya'ni "Biz yahudilerin arasına kıyamete kadar adavet ve buğuz bıraktık. Her ne vakit harb için ateş yaktılar ise Allah onları söndürdü; ve yeryüzünde fesâda çalışırlar. Halbuki Allah müfsidleri sevmez." Bu âyet-i kerîme husûsiyet i'tibariyle yahûdîler hakkındadır. Zîrâ yahûdîler ahkâm-ı Tevrât'a değil, nefislerinin hevâsına tâbi' oldular ve efrâd-ı beşere hîle ile tahakküme teşebbüs ettiler. Hak Teâlâ onlara muhtelif tarihlerde Buht-i Nasr'ı ve mecûsîleri ve müslümanları musallat kıldı. Nihâyet hükûmetsiz kaldılar. Ve İslâm arasındaki Şîiyet ve akvâm-ı sâire arasındaki Masonluk ve Sovyetlik onlar tarafından gizli gizli kurulmuş dolaplardır. Ve Îsâ (a.s.)ın dînini ifsâd eden de onlardır. Nitekim tafsîli I. cildde geçti. Fakat bu âyet-i kerîmenin rûhu ve ma'nâsı umûmiyet i'tibariyle, gizli gizli hîleler ile ifsâd-ı beşeriyyete ve itfa'-i hakîkate sa'y edenlerin kâffesine râci'dir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz te'vîlen âtîde beyân buyururlar:

357. Her ne vakit onlar harb ateşini yaktılar ise, Allah onların ateşini söndürdü, nihayet söndü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

357. Her ne zaman onlar savaş ateşini yaktılarsa, Allah onların ateşini söndürdü, sonunda söndü.

Yani, nefs ehli olan kimseler, ilahi emre karşı gelerek her ne zaman Allah ve Resulü'ne karşı savaş ateşini yaktılarsa, Yüce Allah onları fiillerinin uğursuz sonucuna düşürmek suretiyle onların karşı gelme ateşlerini söndürdü. Sonunda aciz kaldılar; ve nefsanî arzularının şiddeti ve karşı gelmeleri söndü.

Ya'ni, ehl-i nefs olan kimseler emr-i ilâhîye muhalefet ile her ne vakit Allah ve Resûlüne karşı harb ateşini yaktılar ise Allâhu Teâlâ onları fiillerinin uğursuz neticesine düşürmek sûretiyle onların muhalefet ateşlerini söndürdü. Nihâyet aciz kaldılar; ve hevâ-yı nefsânîlerinin şiddeti ve muhalefeti söndü.

358. Azmedip, dedi ki: "Ey gönül! Orada durma!" Unutucu olmuştur. Zîrâ ki azm ehli değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

358. Azmedip, dedi ki: "Ey gönül! Orada durma!" Unutucu olmuştur. Çünkü azim ehli değildir.

Bu acizlik üzerine azmedip kendi kendine dedi ki: "Ey gönül, artık orada, yani muhalefet ve nefse ait hazlar makamında durma!" Fakat kesin azim sahibi olmadığından o ahdini ve tövbesini unutucu olmuştur.

Bu acz üzerine azmedip kendi kendine dedi ki: "Ey gönül artık orada ya'ni muhalefet ve hevâ-yı nefsânî makāmında durma! Fakat azm-i kat'î sahibi olmadığından o ahdini ve tövbesini unutucu olmuştur.

359. Mâdemki ona bir sıdk tohumu ekilmiş olmadı, Hak onun üzerine onun nisyanını nasbetmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

359. Mademki ona bir doğruluk tohumu ekilmedi, Hak onun üzerine unutkanlığını yerleştirmiştir.

Mademki o nefse ait heves sahibi kişinin kalbine bir doğruluk ve dürüstlük tohumu ekilmedi ve öncesiz olarak kendisinin yatkınlığı ve kabiliyeti bu idi, bu sebeple Yüce Allah onun üzerine bu şekil âleminde dahi ahdini ve tövbesini unutturdu.

Mâdemki o hevâ-yı nefsânî sahibinin kalbine bir sıdk ve doğruluk tohumu ekilmiş olmadı ve ezeldeki isti'dâdı ve kabiliyeti bu idi, binâenaleyh Hak Teâlâ onun üzerine bu âlem-i sûrette dahi ahdini ve tövbesini unutturdu.

360. Gerçi çakmağı üzerine vurur; onun kıvılcımını Hakk'ın eli söndürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

360. Gerçi çakmağı üzerine vurur; onun kıvılcımını Hakk'ın eli söndürür.

"Ateş-zene" çakmak, "sitâre" kıvılcım demektir ve bundan kastedilen azim ve tövbedir. Yani, muhalefet sahibi kişi başına belâ geldiği zaman ayılır. Gönül çakmağını çakar. Ondan sıçrayan azim ve pişmanlık kıvılcımını Yüce Allah'ın irâde eli söndürür. Çünkü Hakk'ın iradesi ilmine, ilmi de bilinen şeye tâbidir; bilinen şey ise kulun tekil sabit hakikati ve onun yatkınlık ve kabiliyetidir.

[356] "Ateş-zene", çakmak; "sitâre", kıvılcım demek olup bundan murâd azim ve tövbedir. Ya'ni, gerçi muhalefet sahibi başına belâ geldiği vakit ayılır. Gönül çakmağını çakar. Ondan sıçrayan azim ve nedâmet kıvılcımını Hak Teâlâ'nın irâde eli söndürür. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir; ve "ma'lûm" ise abdin ayn-ı sâbitesi ve onun isti'dâd ve kabiliyetidir.

## Bu âyet-i kerîmenin takrîri hakkında yine bir kıssanın beyânıdır

361. Mu'temed gece içinde ayak sesi işitti. Çakmağı tuttu ki, ateş vursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

361. Güvenilir kişi gece içinde ayak sesi işitti. Çakmağı tuttu ki, ateş yaksın!

"Şerfe", genel olarak her sese ve özellikle ayak sesine denir. Farsça bir kelimedir, "şirfe" de telaffuz edilir (Burhan). Bir evin içinde kendisine itibar edilen bir kimse bir gece vakti bir ayak sesi işitti. Bunun kim olduğunu anlamak için kandili yakmak üzere çakmağı çaktı. Çünkü eski zamanlarda şimdi kullanılan kibrit olmadığından kibrit yerine çakmak kullanılırdı. Bu acizlik üzerine azmedip kendi kendine dedi ki: "Ey gönül artık orada yani muhalefet ve nefsin hevası makamında durma!" Fakat kesin azim sahibi olmadığından o ahdini ve tövbesini unutucu olmuştur.

"Şerfe", umûmen her sese ve husûsan ayak sesine derler. Lügat-i Fârisî'dir, "şirfe" de telaffuz olunur (Burhân). Bir evin içinde kendisine i'tibâr olunan bir kimse bir gece vakti bir ayak sesi işitti. Bunun kim olduğunu anlamak için kandili yakmak üzere çakmağı çaktı. Zîrâ eski zamanlarda şimdi kullanılan kibrit olmadığından kibrit yerine çakmak kullanılırdı. Bu acz üzerine azmedip kendi kendine dedi ki: "Ey gönül artık orada ya'ni muhalefet ve hevâ-yı nefsânî makāmında durma! Fakat azm-i kat'î sahibi olmadığından o ahdini ve tövbesini unutucu olmuştur.

359. Mâdemki ona bir sıdk tohumu ekilmiş olmadı, Hak onun üzerine onun nisyanını nasbetmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

359. Mademki ona bir doğruluk tohumu ekilmedi, Hak onun üzerine unutkanlığını yerleştirmiştir.

Mademki o nefse ait heves sahibi kişinin kalbine bir doğruluk ve dürüstlük tohumu ekilmedi ve öncesiz olarak kendisinin yatkınlığı ve kabiliyeti bu idi, bu sebeple Yüce Allah onun üzerine bu şekil âleminde dahi ahdini ve tövbesini unutturdu.

Mâdemki o hevâ-yı nefsânî sahibinin kalbine bir sıdk ve doğruluk tohumu ekilmiş olmadı ve ezeldeki isti'dâdı ve kabiliyeti bu idi, binâenaleyh Hak Teâlâ onun üzerine bu âlem-i sûrette dahi ahdini ve tövbesini unutturdu.

360. Gerçi çakmağı üzerine vurur; onun kwılcımını Hakk'ın eli söndürür. [356]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

360. Gerçi çakmağı üzerine vurur; onun kıvılcımını Hakk'ın eli söndürür.

"Ateş-zene", çakmak; "sitâre", kıvılcım demektir ve bundan kasıt azim ve tövbedir. Yani, gerçi muhalefet sahibi başına belâ geldiği zaman ayılır. Gönül çakmağını çakar. Ondan sıçrayan azim ve nedâmet kıvılcımını Yüce Allah'ın irâde eli söndürür. Çünkü Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye bağlıdır; ve "bilinen şey" ise kulun sabit hakikati (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve onun yatkınlık ve kabiliyetidir.

"Ateş-zene", çakmak; "sitâre", kıvılcım demek olup bundan murâd azim ve tövbedir. Ya'ni, gerçi muhalefet sahibi başına belâ geldiği vakit ayılır. Gönül çakmağını çakar. Ondan sıçrayan azim ve nedâmet kıvılcımını Hak Teâlâ'nın irâde eli söndürür. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir; ve "ma'lûm" ise abdin ayn-ı sâbitesi ve onun isti'dâd ve kabiliyetidir.

## Bu âyet-i kerîmenin takrîri hakkında yine bir kıssanın beyânıdır

361. Mu'temed gece içinde ayak sesi işitti. Çakmağı tuttu ki, ateş vursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

361. Güvenilir kişi gece içinde ayak sesi işitti. Çakmağı tuttu ki, ateş yaksın!

"Şerfe", genel olarak her sese ve özellikle ayak sesine denir. Farsça bir kelimedir, "şirfe" diye de telaffuz edilir (Burhan). Bir evin içinde kendisine güvenilen bir kimse bir gece vakti bir ayak sesi işitti. Bunun kim olduğunu anlamak için kandili yakmak üzere çakmağı çaktı. Çünkü eski zamanlarda şimdi kullanılan kibrit olmadığından kibrit yerine çakmak kullanılırdı.

"Şerfe", umûmen her sese ve husûsan ayak sesine derler. Lügat-i Fârisî'dir, "şirfe" de telaffuz olunur (Burhân). Bir evin içinde kendisine i'tibâr olunan bir kimse bir gece vakti bir ayak sesi işitti. Bunun kim olduğunu anlamak için kandili yakmak üzere çakmağı çaktı. Zîrâ eski zamanlarda şimdi kullanılan kibrit olmadığından kibrit yerine çakmak kullanılırdı.

362. Hırsız o zaman geldi onun önüne oturdu. O kav tuttuğu vakit harab ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. Hırsız o zaman geldi, onun önüne oturdu. O kav tuttuğu vakit harab ederdi.

"Sûhte", "kav" demektir ki, çakmaktan sıçrayan kıvılcımdan dolayı tutuşan bir maddedir. "Pest-kerden", harab etmek demektir. Yani, gece zifir gibi karanlık olduğundan hırsız, güvenilir kişinin çakmak çaktığını anlayınca karanlıkta gelip güvenilir kişinin önüne oturdu. O kav, çakmağın kıvılcımını tuttuğu vakit ateşi harab eder idi ve söndürürdü.

"Sûhte", "kav" demektir ki, çakmaktan sıçrayan kıvılcımdan dolayı tutu- şan bir mâddedir. "Pest-kerden", harâb etmek demektir. Ya'ni, gece zifir gibi karanlık olduğundan hırsız mu'temedin çakmak çakdığını anlayınca karan- lıkta gelip mu'temedin önüne oturdu. O kav çakmağın kıvılcımını tuttuğu va- kit ateşi harâb eder idi ve söndürürdü.

363. Oraya parmak ucunu koyardı, tâ ki, ateşin kıvılcımı fenâ ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

363. Oraya parmak ucunu koyardı, tâ ki, ateşin kıvılcımı yok olsun!

Hırsız, çakmaktan sıçrayan kıvılcım sönüp kav parlamasın ve ortalık aydınlanıp kendisi görünmesin diye, kıvılcımın sıçradığı yere parmağının ucunu koyar ve bastırırdı.

Hırsız çakmaktan sıçrayan kıvılcım sönüp kav parlamamak ve ortalık ay- dınlanıp kendisi görünmemek için kıvılcımın sıçradığı mahalle parmağının ucunu koyar va bastırır idi.

364. Efendi zannetti ki, kendinden sönüyor. O bunu bilmezdi ki, hırsız söndü- rüyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

364. Efendi zannetti ki, kendiliğinden sönüyor. O bunu bilmezdi ki, hırsız söndürüyor.

Güvenilir efendi zannederdi ki, çakmağın kıvılcımı kendiliğinden sönüyor. O bu kıvılcımın hırsız tarafından söndürüldüğünü gece karanlığı sebebiyle görüp bilmezdi.

Mu'temed efendi zannederdi ki, çakmağın kıvılcımı kendinden sönüyor. O bu kıvılcımın hırsız tarafından söndürüldüğünü gece karanlığı sebebiyle gö- rüp bilmez idi.

365. Efendi dedi: "Bu kav rutûbetli idi. Kıvılcım onun ıslaklığından çabuk sö- nüyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

365. Efendi dedi: "Bu kav rutubetliydi. Kıvılcım onun ıslaklığından çabuk sönüyordu!"

366. Çok zulmet ve karanlık idi. Kendi önünde olan bir ateş söndürücüyü ön- den görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. Çok zulmet ve karanlık idi. Kendi önünde olan bir ateş söndürücüyü ön- den görmedi.

367. Böyle bir ateş söndürücü onun kalbinde vardır. Kâfirin gözü ameşden görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

367. Böyle bir ateş söndürücü onun kalbinde vardır. Kâfirin gözü ameşten görmez.

"Ameş", gözün görmesinde zayıflık olması demektir ki, çoğu zaman o gözden su akar. Hakikati inkâr eden kimsenin kalbinde, peygamberlerin ve evliyaların kalplerinden sıçrayan hakikat kıvılcımlarının nurunu söndürücü olan bir hırs

"Ameş", gözün görmesinde zaaf olmak demektir ki, çok vakitlerde o göz- den su akar. Münkir-i hakikat olan kimsenin kalbinde enbiyâ ve evliyânın kalblerinden sıçrayan hakikat kıvılcımlarının nûrunu söndürücü olan bir hır-

362. Hırsız o zaman geldi onun önüne oturdu. O kav tuttuğu vakit harab ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. Hırsız o zaman geldi, onun önüne oturdu. O kav tuttuğu vakit harab ederdi.

"Sûhte", "kav" demektir ki, çakmaktan sıçrayan kıvılcımdan dolayı tutuşan bir maddedir. "Pest-kerden", harab etmek demektir. Yani, gece zifir gibi karanlık olduğundan hırsız, mu'temedin çakmak çaktığını anlayınca karanlıkta gelip mu'temedin önüne oturdu. O kav, çakmağın kıvılcımını tuttuğu vakit ateşi harab eder idi ve söndürürdü.

"Sûhte", "kav" demektir ki, çakmaktan sıçrayan kıvılcımdan dolayı tutuşan bir mâddedir. "Pest-kerden", harâb etmek demektir. Ya'ni, gece zifir gibi karanlık olduğundan hırsız mu'temedin çakmak çakdığını anlayınca karanlıkta gelip mu'temedin önüne oturdu. O kav çakmağın kıvılcımını tuttuğu vakit ateşi harâb eder idi ve söndürürdü.

363. Oraya parmak ucunu koyardı, tâ ki, ateşin kıvılcımı fenâ ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

363. Oraya parmak ucunu koyardı, tâ ki, ateşin kıvılcımı yok olsun!

Hırsız, çakmaktan sıçrayan kıvılcım sönüp kav parlamasın ve ortalık aydınlanıp kendisi görünmesin diye, kıvılcımın sıçradığı yere parmağının ucunu koyar ve bastırırdı.

Hırsız çakmaktan sıçrayan kıvılcım sönüp kav parlamamak ve ortalık aydınlanıp kendisi görünmemek için kıvılcımın sıçradığı mahalle parmağının ucunu koyar va bastırır idi.

364. Efendi zannetti ki, kendinden sönüyor. O bunu bilmezdi ki, hırsız söndürüyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

364. Efendi zannetti ki, kendiliğinden sönüyor. O bunu bilmezdi ki, hırsız söndürüyor.

Güvenilir efendi zannederdi ki, çakmağın kıvılcımı kendiliğinden sönüyor. O bu kıvılcımın hırsız tarafından söndürüldüğünü gece karanlığı sebebiyle görüp bilmezdi.

Mu'temed efendi zannederdi ki, çakmağın kıvılcımı kendinden sönüyor. O bu kıvılcımın hırsız tarafından söndürüldüğünü gece karanlığı sebebiyle görüp bilmez idi.

365. Efendi dedi: "Bu kav rutûbetli idi. Kıvılcım onun ıslaklığından çabuk sönüyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

365. Efendi dedi: "Bu kav rutubetliydi. Kıvılcım onun ıslaklığından çabuk sönüyordu!"

366. Çok zulmet ve karanlık idi. Kendi önünde olan bir ateş söndürücüyü önden görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. Çok zulmet ve karanlık idi. Kendi önünde olan bir ateş söndürücüyü önden görmedi.

367. Böyle bir ateş söndürücü onun kalbinde vardır. Kâfirin gözü ameşden görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

367. Böyle bir ateş söndürücü onun kalbinde vardır. Kâfirin gözü ameşden görmez.

"Ameş", gözün görmesinde zayıflık olması demektir ki, çoğu zaman o gözden su akar. Hakikati inkâr eden kimsenin kalbinde, peygamberlerin ve evliyaların kalplerinden sıçrayan hakikat kıvılcımlarının nurunu söndüren bir hırsız vardır; o kâfirin kalbinin ve aklının gözü, zayıflıktan dolayı tabiî karanlık içinde o hırsızı göremez.

"Ameş", gözün görmesinde zaaf olmak demektir ki, çok vakitlerde o gözden su akar. Münkir-i hakikat olan kimsenin kalbinde enbiyâ ve evliyânın kalblerinden sıçrayan hakikat kıvılcımlarının nûrunu söndürücü olan bir hır- sız vardır ki, o kâfirin kalbinin ve aklının gözü zaafdan zulmet-i tabîiyye içinde o hırsızı göremez.

368. Bir bilicinin kalbi niçin görmez? Dönen ile bir döndürücü vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

368. Bir bilicinin kalbi niçin görmez? Dönen ile bir döndürücü vardır.

O kâfir, akıl sahibi ve bir bilici olduğu hâlde, niçin onun kalbinin gözü, dönen bir şey ile beraber mutlaka bir döndürücü olduğunu göremiyor? Demek ki onun kalbinde hakikat nurunu söndüren bir hırsız vardır.

O kâfir akıl sahibi ve bir bilici olduğu hâlde niçin onun kalbinin gözü dönen bir şey ile beraber mutlaka bir döndürücü olduğunu göremiyor? Demekki onun kalbinde nûr-ı hakîkati söndürücü bir hırsız vardır.

369. Niçin demezsin ki: "Gündüz ve gece kendi kendine, bir sahibsiz olarak ne vakit gelir, ne vakit gider?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

369. Niçin demezsin ki: "Gündüz ve gece kendi kendine, bir sahibsiz olarak ne zaman gelir, ne zaman gider?"

Ey ilâhlığı inkâr eden kimse! Niçin demezsin ki: "Gece ve gündüz düzenli bir şekilde gidip geliyor. Bu düzen elbette bir sahibsiz değildir!" Örneğin, cebinde düzenli işleyen bir saatin kendi kendine var olduğunu ve akıllı bir sanatkâr tarafından yapılmadığını bir kimse sana söylese ona deli dersin. Acaba, bu düzenli işleyen güneş sistemi, bu saat makinesinden daha mı aşağı ve basittir? Senin saat hakkında verdiğin hükme bakılırsa senin deli dediğin kimseden daha deli olman gerekiyor. Bu sebeple eğer aklın varsa يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل (Hacc, 22/61) yani "Yüce Allah geceyi gündüze ve gündüzü de geceye dahil eder" ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere sanatkârın varlığını kabul etmen zorunludur.

Ey münkir-i ulûhiyyet olan kimse! Niçin demezsin ki: "Gece ve gündüz muntazam bir sûrette gidip geliyor. Bu intizam elbet bir sahibsiz değildir!" Meselâ cebinde muntazaman işleyen bir saatin kendi kendine vücûda geldiği ve bir âkıl-ı sâni' tarafından yapılmadığını bir kimse sana söylese ona deli dersin. Acaba, bu muntazaman işleyen manzûme-i şemsiyye, bu sâat makinasından daha mı aşağı ve basittir? Senin sâat hakkında verdiğin hükme bakılırsa senin deli dediğin kimseden daha deli olman lâzım geliyor. Binâenaleyh eğer aklın varsa يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل (Hacc, 22/61) ya'ni "Allâh Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü de geceye idhâl eder" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere vücûd-i sâni'i kabûl etmen zarûrîdir.

370. Ma'külât etrafını dolaşıyorsun. Ey zelîl! Kendinin böyle akılsızlığını gör! [366]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

370. Akla uygun olan şeylerin etrafında dolaşıyorsun. Ey zelil! Kendinin böyle akılsızlığını gör!

Ey doğal bilimlerle meşgul olan, ilâhlığı inkâr eden kişi! Güya sen akla uygun olan şeylerin etrafında dolaşıyor ve âlemin ve eşyanın oluşumu hakkında türlü türlü akli muhakemelerde bulunuyorsun. Halbuki senin aklın yukarıda açıklanan basit bir düşünceden bile yoksundur. Bu sebeple sen böyle akli muhakemelerle uğraşacağına, öncelikle kendinin bu derecedeki akılsızlığına bak da, "Ben niye yanlış yapıyorum?" diye utan!

Ey ulûm-i tabîiyye ile meşgül olan münkir-i ulûhiyyet! Gûyâ sen ma'kūlât etrâfını dolaşıyor ve tekevvün-i âlem ve eşyâ hakkında türlü türlü muhâkemât-ı akliyyede bulunuyorsun. Halbuki senin aklın yukarıda îzâh olunan basit bir düşünceden bile mahrûmdur. Binâenaleyh sen böyle muhâkemât-ı akliyye ile uğraşacağına evvelen kendinin bu derecedeki akılsızlığına bak da, ben niye halt ediyorum, diye utan!

371. Ey hünersiz! Söyle! Ev mi'mâr ile mi daha ma'küldür, yahud ki mi'mârsız mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

371. Ey hünersiz! Söyle! Ev mimar ile mi daha akla yatkındır, yoksa mimarsız mı?

vardır ki, o kâfirin kalbinin ve aklının gözü zayıflıktan dolayı tabiî karanlık içinde o hırsızı göremez.

sız vardır ki, o kâfirin kalbinin ve aklının gözü zaafdan zulmet-i tabîiyye içinde o hırsızı göremez.

368. Bir bilicinin kalbi niçin görmez? Dönen ile bir döndürücü vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

368. Bir bilicinin kalbi niçin görmez? Dönen ile bir döndürücü vardır.

O kâfir, akıl sahibi ve bir bilici olduğu hâlde, niçin onun kalbinin gözü, dönen bir şey ile beraber mutlaka bir döndürücü olduğunu göremiyor? Demek ki onun kalbinde hakikat nurunu söndürücü bir hırsız vardır.

O kâfir akıl sahibi ve bir bilici olduğu hâlde niçin onun kalbinin gözü dönen bir şey ile beraber mutlaka bir döndürücü olduğunu göremiyor? Demek-ki onun kalbinde nûr-ı hakîkati söndürücü bir hırsız vardır.

369. Niçin demezsin ki: "Gündüz ve gece kendi kendine, bir sahibsiz olarak ne vakit gelir, ne vakit gider?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

369. Niçin demezsin ki: "Gündüz ve gece kendi kendine, bir sahibsiz olarak ne zaman gelir, ne zaman gider?"

Ey ilâhlığı inkâr eden kimse! Niçin demezsin ki: "Gece ve gündüz düzenli bir şekilde gidip geliyor. Bu düzen elbette bir sahibsiz değildir!" Örneğin, cebinde düzenli işleyen bir saatin kendi kendine var olduğunu ve akıllı bir sanatkâr tarafından yapılmadığını bir kimse sana söylese ona deli dersin. Acaba, bu düzenli işleyen güneş sistemi, bu saat makinesinden daha mı aşağı ve basittir? Senin saat hakkında verdiğin hükme bakılırsa senin deli dediğin kimseden daha deli olman gerekiyor. Bu sebeple eğer aklın varsa يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل (Hacc, 22/61) yani "Yüce Allah geceyi gündüze ve gündüzü de geceye dahil eder" ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere sanatkârın varlığını kabul etmen zorunludur.

Ey münkir-i ulûhiyyet olan kimse! Niçin demezsin ki: "Gece ve gündüz muntazam bir sûrette gidip geliyor. Bu intizam elbet bir sahibsiz değildir!" Meselâ cebinde muntazaman işleyen bir saatin kendi kendine vücûda geldiği ve bir âkıl-ı sâni' tarafından yapılmadığını bir kimse sana söylese ona deli dersin. Acaba, bu muntazaman işleyen manzûme-i şemsiyye, bu sâat makinasından daha mı aşağı ve basittir? Senin sâat hakkında verdiğin hükme bakılırsa senin deli dediğin kimseden daha deli olman lâzım geliyor. Binâenaleyh eğer aklın varsa يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل (Hacc, 22/61) ya'ni "Allâh Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü de geceye idhâl eder" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere vücûd-i sâni'i kabûl etmen zarûrîdir.

370. Ma'külât etrafını dolaşıyorsun. Ey zelîl! Kendinin böyle akılsızlığını gör! [366]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

370. Akla uygun olan şeylerin etrafında dolaşıyorsun. Ey zelil! Kendinin böyle akılsızlığını gör!

Ey doğal bilimlerle meşgul olan, ilâhlığı inkâr eden kişi! Güya sen akla uygun olan şeylerin etrafında dolaşıyor ve âlemin ve eşyanın oluşumu hakkında türlü türlü akli muhakemelerde bulunuyorsun. Halbuki senin aklın yukarıda açıklanan basit bir düşünceden bile yoksundur. Bu sebeple sen böyle akli muhakemelerle uğraşacağına, öncelikle kendinin bu derecedeki akılsızlığına bak da, "Ben niye yanlış yapıyorum?" diye utan!

Ey ulûm-i tabîiyye ile meşgül olan münkir-i ulûhiyyet! Gûyâ sen ma'kūlât etrâfını dolaşıyor ve tekevvün-i âlem ve eşyâ hakkında türlü türlü muhâkemât-ı akliyyede bulunuyorsun. Halbuki senin aklın yukarıda îzâh olunan basit bir düşünceden bile mahrûmdur. Binâenaleyh sen böyle muhâkemât-ı akliyye ile uğraşacağına evvelen kendinin bu derecedeki akılsızlığına bak da, ben niye halt ediyorum, diye utan!

371. Ey hünersiz! Söyle! Ev mi'mâr ile mi daha ma'küldür, yâhud ki mi'mârsız mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

371. Ey hünersiz! Söyle! Ev mimar ile mi daha akla yatkındır, yoksa mimarsız mı?

"Bennâ", bina eden ve mimar demektir. Ey hünersiz efendi! Hele iyice bir düşün de söyle! Bir evin akıllı bir mimar tarafından yapılmış olması mı daha akla yatkın olur, yoksa mimarsız olarak kendi kendine varlık bulması mı akla yatkın olur? Ey tabiat ilmi âlimi efendi! Senin eksik aklın, sonsuz uzayı dolduran esire kadar çıkıyor ve cisimlerin esirî zerrelerin harekete gelmesinden oluştuğuna hükmediyor; o sükûnet hâlinde olan esirin zerrelerini harekete geçiren kimdir? Çünkü hiçbir şeyin sebepsiz sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete dönüştüremeyeceği kuralı yine senin okuduğun tabiat bilimleri düsturlarındandır. Şimdi sana meçhul kalan bir mesele çözülmüş gibi, nasıl mutlak failin yokluğuna hükmediyorsun? Bu hüküm son derece de bir akılsızlık eseri değil midir? Çünkü akıl burada hikmet sahibi bir Sanatkâr'ın varlığını kabule mecburdur.

“Bennâ”, binâ edici ve mi'mâr demektir. Ey hünersiz efendi! Hele iyice bir düşün de söyle! Bir evin bir akıl mi'mâr tarafından yapılmış olması mı daha ma'kül olur, yoksa mi'mârsız olarak kendi kendine vücûd bulması mı ma'kūl olur? Ey ilm-i tabîat âlimi efendi! Senin akl-ı nâkısın fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran esîre kadar çıkıyor ve ecrâmın zerrât-ı esîriyyenin harekete gelmesinden tekevvün ettiğine hükmediyor; o hâl-i sükûnette olan esîrin zerrelerini tahrîk eden kimdir? Zîrâ hiçbir şeyin sebebsiz sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemeyeceği kāidesi yine senin okuduğun ulûm-i tabîiyye düstûrlarındandır. Şimdi sence meçhûl kalan bir mes'ele halledilmiş gibi, nasıl fâil-i mutlakın yokluğuna hükmediyorsun? Bu hüküm son derece de bir akılsızlık eseri değil midir? Zîrâ akıl burada bir Sâni'-i Hakîm'in vücûdunu kabûle mecbûrdur.

372. Ey oğul! Yazı kâtib ile mi daha ma'küldür, yahud katibsiz mi? Düşün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

372. Ey oğul! Yazı, kâtip ile mi daha akla uygundur, yoksa kâtipsiz mi? Düşün!

Ey çocuk ve oğul konumunda olan inkârcı! Bir yazının kâtip tarafından yazılmış olması mı, yoksa kendi kendine, kâtipsiz olarak var olması mı akla uygundur? Elbette, akıl yazının bir kâtip tarafından yazılmış olduğuna hükmeder.

Ey çocuk ve oğul mesâbesinde olan münkir! Bir yazının kâtib tarafından yazılmış olması mı, yoksa kendi kendine, kâtibsiz olarak vücûd bulması mı akla mutâbıktır? Elbet, akıl yazının bir kâtib tarfından yazılmış olduğuna hükmeder.

373. Kulağın cimi ve gözün ayını ve femin mîmi... Ey müttehem! Bir katibsiz nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

373. Kulağın cimi ve gözün ayını ve ağzın mimi... Ey suçlanan! Bir kâtipsiz nasıl olur?

Yani, mademki akıl, yazının bir kâtip tarafından yazıldığına hükmediyor, ey akılsızlıkla suçlanan inkârcı! İnsanın başında cim (ج) harfine benzeyen kulak ve ayın harfine benzeyen göz ve mim harfine benzeyen ağız bir kâtipsiz olarak nasıl var olur?

Ya'ni, mâdemki, akıl yazının bir kâtib tarafından yazıldığına hükmediyor, ey akılsızlık ile müttehem olan münkir! İnsanın başında cîm (ج) harfine benzeyen kulak ve "ayın" harfine benzeyen göz ve "mim" harfine benzeyen ağız bir kâtibsiz olarak nasıl vücûda gelir?

374. Mum bir tutucusuzdan mı, yahud bir bilici olan tutucu ile mi rûşendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

374. Mum bir tutucusuzdan mı, yoksa bir bilici olan tutucu ile mi parlaktır?

"Gîrânende", tutucu demektir; ve "giriften" mastarı, "nigeh dâşten" anlamına da geldiğine göre "mumun düzenini koruyucu" demek olur. Çünkü petrol lambalarının icadından önce karanlığın giderilmesi için mum kullanılır ve onun fitili mumlara özgü olarak yapılmış olan makaslar ile ara sıra kesilip ışığına kuvvet verilirdi. Yani, mum bir gözcünün varlığı olmaksızın mı, yoksa bir bilici olan gözcünün varlığı ile mi parlak bir şekilde yanar? "Benna", bina edici ve mimar demektir. Ey hünersiz efendi! Hele iyice bir düşün de söyle! Bir evin akıllı bir mimar tarafından yapılmış olması mı daha makul olur, yoksa mimarsız olarak kendi kendine varlık bulması mı makul olur? Ey tabiat bilimi âlimi efendi! Senin eksik aklın sonsuz uzayı dolduran esire kadar çıkıyor ve cisimlerin esirî zerrelerin harekete gelmesinden oluştuğuna hükmediyor; o sükûnet hâlinde olan esirin zerrelerini harekete geçiren kimdir? Çünkü hiçbir şeyin sebepsiz sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete dönüştüremeyeceği kuralı yine senin okuduğun tabiat bilimleri düsturlarındandır. Şimdi sana meçhul kalan bir mesele halledilmiş gibi, nasıl mutlak failin yokluğuna hükmediyorsun? Bu hüküm son derece de bir akılsızlık eseri değil midir? Çünkü akıl burada hikmet sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabule mecburdur.

“Gîrânende”, tutucu demektir; ve “giriften” masdarı, “nigeh dâşten” ma'nâsına da geldiğine göre “mumun intizâmını muhafaza edici” demek olur. Zîrâ petrol lambalarının îcâdından evvel karanlığın def'i için mum kullanılır ve onun fitili mumlara mahsûs olarak yapılmış olan makaslar ile ara sıra kesilip ışığına kuvvet verilir idi. Ya'ni, mum bir gözcünün vücûdu olmaksızın mı, yoksa bir bilici olan gözcünün vücûdu ile mi parlak bir sûrette yanar? "Benna", binâ edici ve mi'mâr demektir. Ey hünersiz efendi! Hele iyice bir düşün de söyle! Bir evin bir akıl mi'mâr tarafından yapılmış olması mı daha ma'kül olur, yoksa mi'mârsız olarak kendi kendine vücûd bulması mı ma'kūl olur? Ey ilm-i tabîat âlimi efendi! Senin akl-ı nâkısın fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran esîre kadar çıkıyor ve ecrâmın zerrât-ı esîriyyenin harekete gelmesinden tekevvün ettiğine hükmediyor; o hâl-i sükûnette olan esîrin zerrelerini tahrîk eden kimdir? Zîrâ hiçbir şeyin sebebsiz sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemeyeceği kāidesi yine senin okuduğun ulûm-i tabîiyye düstûrlarındandır. Şimdi sence meçhûl kalan bir mes'ele halledilmiş gibi, nasıl fail-i mutlakın yokluğuna hükmediyorsun? Bu hüküm son derece de bir akılsızlık eseri değil midir? Zîrâ akıl burada bir Sâni'-i Hakîm'in vücûdunu kabûle mecbûrdur.

372. Ey oğul! Yazı kâtib ile mi daha ma'küldür, yahud katibsiz mi? Düşün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

372. Ey oğul! Yazı, kâtip ile mi daha akla uygundur, yoksa kâtipsiz mi? Düşün!

Ey çocuk ve oğul konumunda olan inkârcı! Bir yazının kâtip tarafından yazılmış olması mı, yoksa kendi kendine, kâtipsiz olarak var olması mı akla uygundur? Elbette, akıl yazının bir kâtip tarafından yazılmış olduğuna hükmeder.

Ey çocuk ve oğul mesâbesinde olan münkir! Bir yazının kâtib tarafından yazılmış olması mı, yoksa kendi kendine, kâtibsiz olarak vücûd bulması mı akla mutâbıktır? Elbet, akıl yazının bir kâtib tarfından yazılmış olduğuna hükmeder.

373. Kulağın cimi ve gözün ayını ve femin mîmi... Ey müttehem! Bir katibsiz nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

373. Kulağın cimi ve gözün ayını ve ağzın mimi... Ey suçlanan! Bir kâtipsiz nasıl olur?

Yani, mademki akıl, yazının bir kâtip tarafından yazıldığına hükmediyor, ey akılsızlıkla suçlanan inkârcı! İnsanın başında cim (ج) harfine benzeyen kulak ve ayın harfine benzeyen göz ve mim harfine benzeyen ağız bir kâtipsiz olarak nasıl var olur?

Ya'ni, mâdemki, akıl yazının bir kâtib tarafından yazıldığına hükmediyor, ey akılsızlık ile müttehem olan münkir! İnsanın başında cîm (ج) harfine benzeyen kulak ve "ayın" harfine benzeyen göz ve "mim" harfine benzeyen ağız bir kâtibsiz olarak nasıl vücûda gelir?

374. Mum bir tutucusuzdan mı, yahud bir bilici olan tutucu ile mi rûşendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

374. Mum bir tutucusuzdan mı, yoksa bir bilici olan tutucu ile mi aydınlıktır?

"Gîrânende", tutucu demektir; ve "giriften" mastarı, "nigeh dâşten" anlamına da geldiğine göre "mumun düzenini koruyucu" demek olur. Çünkü petrol lambalarının icadından önce karanlığın giderilmesi için mum kullanılır ve onun fitili mumlara özgü olarak yapılmış olan makaslar ile ara sıra kesilip ışığına kuvvet verilirdi. Yani, mum bir gözcünün varlığı olmaksızın mı, yoksa bir bilici olan gözcünün varlığı ile mi parlak bir şekilde yanar?

"Gîrânende", tutucu demektir; ve "giriften" masdarı, "nigeh dâşten" ma'nâsına da geldiğine göre "mumun intizâmını muhafaza edici" demek olur. Zîrâ petrol lambalarının îcâdından evvel karanlığın def'i için mum kullanılır ve onun fitili mumlara mahsûs olarak yapılmış olan makaslar ile ara sıra kesilip ışığına kuvvet verilir idi. Ya'ni, mum bir gözcünün vücûdu olmaksızın mı, yoksa bir bilici olan gözcünün vücûdu ile mi parlak bir sûrette yanar?

375. Bir güzel san'at, kör olan çolağın elinden mi, yahud bu görücünün elinden mi evlâ olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

375. Güzel bir sanat, kör olan çolağın elinden mi, yoksa bu görenin elinden mi daha iyi olur?

"Şell", çolak; "darîr", kör demektir. Yani, akıl güzel bir sanatın kör ve çolak olan bir kimsenin elinden değil, aksine gören ve elleri ve kolları sağlam olan bir kimsenin elinden geleceğine hükmeder.

"Şell", çolak; “darîr", kör demektir. Ya'ni, akıl güzel bir san'atın kör ve çolak olan bir kimsenin elinden değil, bilakis bir görücü ve elleri ve kolları sağlam olan bir kimsenin elinden geleceğine hükmeder.

376. İmdi, vaktaki bildin ki, seni kahreder, senin başın üzerine mihnet topuzunu vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

376. Şimdi, bildin ki, seni kahreder, senin başın üzerine mihnet topuzunu vurur.

Şimdi, ey ilâhlığı inkâr eden! Bu zikredilen akla uygun örneklerle, bir etkenin varlığı olmaksızın hiçbir eserin varlığa gelemeyeceğini bildin, bu sebeple bunu bil ki: Bu görünen âlemde ortaya çıkan kahrın ve belaların da gayb âleminde bir yaratıcısı vardır; ve hatta işte o gerçek etken sana da kahrı ile tecelli eder ve senin başına bu dünya hayatında bela ve mihnet topuzunu vurur. "Debbûs", "topuz" demektir.

İmdi, ey münkir-i ulûhiyyet! Bu zikrolunan ma'kül misâller ile bir müessirin vücûdu olmaksızın hiçbir eserin vücûda gelemeyeceğini bildin, binâenaleyh bunu bil ki: Bu âlem-i sûrette zahir olan kahrın ve belâların dahi âlem-i gaybda bir mûcidi vardır; ve hattâ işte o müessir-i hakîkî sana da kahrı ile mütecellî olur ve senin başına bu hayât-ı dünyeviyyende belâ ve mihnet topuzunu vurur. "Debbûs", "topuz" demektir.

377. Binâenaleyh onu bir Nemrûd gibi cenk ile def' et! Hadeng okunu hava üzerine onun tarafına çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Bu sebeple onu bir Nemrut gibi savaşarak def et! Hadeng okunu havaya doğru onun tarafına çek!

"Hadeng", bir ağaç ismidir ki, bu ağaçtan ok yaparlar; ve kadınların ellerine koydukları kına boyasını bundan çıkarırlar. "Tîr-i hadeng", hadeng ağacından yapılmış ok demektir. Bu sebeple ey ilâhlığı inkâr eden! Sen o hakiki etkileyiciden sana gelen kahra, belalara öfkelen de bir Nemrut gibi savaş ve harp ile onları def et bakalım! Ve o etkileyici tarafa havaya doğru hadeng okunu çek! Bilinmelidir ki, İbrahim (a.s.) zamanının hükümdarı Nemrut isminde bir şahıs idi. Cenab-ı İbrahim'e öfkelendi ve onun tanrısı saydığı gök tanrısına karşı harp edip öldürmek için havaya ok attı. Bu Nemrut, tabiî ilimlerden gafil ve son derece cahil ve ahmak bir kimse idi. Zamanımızın ilâhlığı inkâr eden mütefennin (fen bilimleriyle uğraşan) Nemrutları ise, görünüşte ilâhî kahrın vasıtaları olan tabiî halleri tabiî ilimlerle def etmeye çalışırlar. Fakat bu çalışma acizlik ve gevşeklikle sonuçlanır. İşte bir fennî örnek: Bilinmelidir ki, Yüce Allah insanlar arasında zinayı yasaklamıştır. İlâhlığı inkâr edenler ise zinayı caiz görürler. Fakat bu ilâhî emre muhalefet neticesinde

"Hadeng", bir ağacın ismidir ki, bu ağaçtan ok yaparlar; ve kadınların ellerine koydukları kına boyasını bundan çıkarırlar. "Tîr-i hadeng", hadeng ağacından ma'mûl ok demek olur. Binâenaleyh ey münkir-i ulûhiyyet! Sen o müessir-i hakîkîden sana gelen kahra, belâlara öfkelen de bir Nemrûd gibi cenk ve harb ile onları def' et bakalım! Ve o müessir tarafına hava üzerine hadeng okunu çek! Ma'lûmdur ki, İbrâhîm (a.s.) zamanının hükümdarı Nemrûd isminde bir şahıs idi. Cenâb-ı İbrâhîm'e öfkelendi ve onun tanrısı addettiği gök tanrısına karşı harb edip öldürmek için havaya ok attı. Bu Nemrûd ulûm-i tabîiyyeden gafil ve son derece câhil ve ahmak bir kimse idi. Zamânımızın münkir-i ulûhiyyet olan mütefennin Nemrûdları ise zâhirde kahr-ı ilahînin vasâiti olan ahvâl-i tabîiyyeyi ulûm-i tabîiyye ile def etmeye çalışırlar. Fakat bu çalışma acz ve fütûr ile neticelenir. İşte bir misal-i fennî: Ma'lumdur ki, Hak Teâlâ insanlar arasında zinâyı men' etmiştir. Münkir-i ulûhiyyet olanlar ise zinâyı câiz görürler. Fakat bu emr-i ilâhîye muhalefet neticesinde

375. Bir güzel san'at, kör olan çolağın elinden mi, yahud bu görücünün elinden mi evlâ olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

375. Güzel bir sanat, kör olan çolak kişinin elinden mi, yoksa gören kişinin elinden mi daha iyi olur?

"Şell", çolak; "darîr", kör demektir. Yani, akıl, güzel bir sanatın kör ve çolak bir kimsenin elinden değil, aksine gören ve elleri ile kolları sağlam olan bir kimsenin elinden geleceğine hükmeder.

"Şell", çolak; "darîr", kör demektir. Ya'ni, akıl güzel bir san'atın kör ve çolak olan bir kimsenin elinden değil, bilakis bir görücü ve elleri ve kolları sağlam olan bir kimsenin elinden geleceğine hükmeder.

376. İmdi, vaktaki bildin ki, seni kahreder, senin başın üzerine mihnet topuzunu vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

376. Şimdi, bildin ki, seni kahreder, senin başın üzerine mihnet topuzunu vurur.

Şimdi, ey ilâhlığı inkâr eden! Bu zikredilen akla uygun örneklerle, bir etkenin varlığı olmaksızın hiçbir eserin varlığa gelemeyeceğini bildin, bu sebeple bunu bil ki: Bu görünen âlemde ortaya çıkan kahrın ve belaların da gayb âleminde bir yaratıcısı vardır; ve hatta işte o gerçek etken sana da kahrı ile tecelli eder ve senin başına bu dünya hayatında bela ve mihnet topuzunu vurur. "Debbûs", "topuz" demektir.

İmdi, ey münkir-i ulûhiyyet! Bu zikrolunan ma'kül misâller ile bir müessirin vücûdu olmaksızın hiçbir eserin vücûda gelemeyeceğini bildin, binâenaleyh bunu bil ki: Bu âlem-i sûrette zahir olan kahrın ve belâların dahi âlem-i gaybda bir mûcidi vardır; ve hattâ işte o müessir-i hakîkî sana da kahrı ile mütecellî olur ve senin başına bu hayât-ı dünyeviyyende belâ ve mihnet topuzunu vurur. "Debbûs", "topuz" demektir.

377. Binâenaleyh onu bir Nemrûd gibi cenk ile def' et! Hadeng okunu hava üzerine onun tarafına çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Bu sebeple onu bir Nemrut gibi savaşla def et! Okunu hava üzerine onun tarafına çek!

"Hadeng", bir ağacın ismidir ki, bu ağaçtan ok yaparlar; ve kadınların ellerine koydukları kına boyasını bundan çıkarırlar. "Tîr-i hadeng", hadeng ağacından yapılmış ok demektir. Bu sebeple ey ilâhlığı inkâr eden! Sen o gerçek etkileyiciden sana gelen kahra, belâlara öfkelen de bir Nemrut gibi savaş ve harp ile onları def et bakalım! Ve o etkileyici tarafına hava üzerine hadeng okunu çek! Bilinmelidir ki, İbrahim (a.s.) zamanının hükümdarı Nemrut isminde bir şahıs idi. Cenâb-ı İbrahim'e öfkelendi ve onun tanrısı addettiği gök tanrısına karşı harp edip öldürmek için havaya ok attı. Bu Nemrut tabiî ilimlerden gafil ve son derece cahil ve ahmak bir kimse idi. Zamanımızın ilâhlığı inkâr eden mütefennin (fen bilimleriyle uğraşan) Nemrutları ise görünürde ilahî kahrın vasıtaları olan tabiî halleri tabiî ilimlerle def etmeye çalışırlar. Fakat bu çalışma acizlik ve gevşeklikle sonuçlanır. İşte bir fennî misal: Bilinmelidir ki, Yüce Allah insanlar arasında zinayı men etmiştir. İlâhlığı inkâr edenler ise zinayı caiz görürler. Fakat bu ilâhî emre muhalefet neticesinde frengi hastalığı suretinde bir ilâhî kahr ortaya çıkar. Buna karşı harp ve mücadele için mütefennin efendiler frengi serumunu keşfettiler ve frengi mikroplarını kandan izale ettiklerini zannettiler; ve gerçekten hastanın görünüründe bu öldürücü hastalığın alâmetleri olan çirkin yaralar zail oldu. Halbuki görünür alâmet mevcut iken hiçbir kimse bu hastaya kız vermez ve evlenemez idi. Bu alâmet zail olunca bu hasta sağlam aileler arasına girebildi. Fakat bilâhare anlaşıldı ki, bu hastalık bu serum ile gitmemiş. Kandaki mikroplar sinirlere iltica etmişler; ve bu sebeple hastalık başka bir devreye girmiş ve o hasta bu hastalığı aynen sağlam zevcesine de aşılamıştır. Bu mütefennin efendiler beşerî toplum için bu serumun daha fena bir netice verdiğini görünce tekrar savaşa ve mücadeleye başladılar. Bu defa hastaya tifo mikrobu aşıladılar. Hasta şiddetle tifoya tutuldu ve hâsıl olan şiddetli hararete bünyesi müsait olmayanlar öldü ve müsait olanların sinirlerindeki mikroplar gerçi mahvoldu, fakat hasta da insanlıktan çıktı; ve işler bir makine gibi behîmî (hayvanî) bir hâle girdi ve bunun çaresi bulunamadı. İşte bunlar hep ilâhî emre muhalefetin kahır ve cezasıdır. Bu sebeple ilâhî kahrın def'ine karşı fennî Nemrutluk dahi etkili değil!

"Hadeng", bir ağacın ismidir ki, bu ağaçtan ok yaparlar; ve kadınların ellerine koydukları kına boyasını bundan çıkarırlar. "Tîr-i hadeng", hadeng ağacından ma'mûl ok demek olur. Binâenaleyh ey münkir-i ulûhiyyet! Sen o müessir-i hakîkîden sana gelen kahra, belâlara öfkelen de bir Nemrûd gibi cenk ve harb ile onları def' et bakalım! Ve o müessir tarafına hava üzerine hadeng okunu çek! Ma'lûmdur ki, İbrâhîm (a.s.) zamanının hükümdarı Nemrûd isminde bir şahıs idi. Cenâb-ı İbrâhîm'e öfkelendi ve onun tanrısı addettiği gök tanrısına karşı harb edip öldürmek için havaya ok attı. Bu Nemrûd ulûm-i tabîiyyeden gafil ve son derece câhil ve ahmak bir kimse idi. Zamânımızın münkir-i ulûhiyyet olan mütefennin Nemrûdları ise zâhirde kahr-ı ilahînin vasâiti olan ahvâl-i tabîiyyeyi ulûm-i tabîiyye ile def' etmeye çalışırlar. Fakat bu çalışma acz ve fütûr ile neticelenir. İşte bir misal-i fennî: Ma'lûmdur ki, Hak Teâlâ insanlar arasında zinâyı men' etmiştir. Münkir-i ulûhiyyet olanlar ise zinâyı câiz görürler. Fakat bu emr-i ilâhîye muhalefet neticesinde firengi hastalığı sûretinde bir kahr-ı ilâhî zâhir olur. Buna karşı harb ve mücâdele için mütefennin efendiler firengi serumunu keşfettiler ve firengi mikroplarını kandan izâle ettiklerini zannettiler; ve filhakîka hastanın zâhirinde bu mühlik hastalığın alâimi olan çirkin yaralar zâil oldu. Halbuki alâmet-i zâhire mevcûd iken hiçbir kimse bu hastaya kız vermez ve evlenemez idi. Bu alâmet zâil olunca bu hasta sağlam âileler arasına girebildi. Fakat bilâhare anlaşıldı ki, bu hastalık bu serum ile gitmemiş. Kandaki mikroplar sinirlere ilticâ etmişler; ve bu sebeble hastalık başka bir devreye girmiş ve o hasta bu hastalığı aynen sağlam zevcesine de aşılamıştır. Bu mütefennin efendiler cem'iyyet-i beşeriyye için bu serumun daha fenâ bir netîce verdiğini görünce tekrâr cenge ve mücadeleye başladılar. Bu def'a hastaya tifo mikrobu aşıladılar. Hasta şiddetle tifoya tutuldu ve hâsıl olan şedîd harârete bünyesi müsâit olmayanlar öldü ve müsait olanların sinirlerindeki mikroplar gerçi mahvoldu, fakat hasta da insanlıktan çıktı; ve işler bir makina gibi behîmî bir hâle girdi ve bunun çâresi bulunamadı. İşte bunlar hep emr-i ilâhîye muhalefetin kahır ve cezasıdır. Binâenaleyh kahr-ı ilâhînin def'ine karşı fennî Nemrûdluk dahi müessir değil!

378. Nez'-i cânın def'i için Moğol askeri gibi gök üzerine ok at!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Can çekişmenin defedilmesi için Moğol askeri gibi gök üzerine ok at!

Moğol askerleri, can çekişme hâlinde bulunan bir Moğol'un canını almaya gelen Azrâîl'i (a.s.) kovmak için, kendi cahil inançlarına uyarak gökyüzüne ok atarlar ve bu oklar ile Hz. Azrâîl'i kovduklarını zannederler. Ey ilâhlığı inkâr eden! Sen de sana yönelen ilâhî kahra karşı bu cahiller gibi hareket et ve her türlü fennî tedbirlerini uygula! Bak, başa çıkabilir misin?

Moğol askerleri hâl-i ihtizârda bulunan bir Moğol'un cânını almaya gelen Azrâîl (a.s.)ı kovmak için kendi i'tikādât-ı câhilânelerine tebean gökyüzüne ok atarlar ve bu oklar ile Hz. Azrâîl'i kovduklarını zannederler. Ey münkir-i ulûhiyyet! Sen de sana teveccüh eden kahr-ı ilâhîye karşı bu câhiller gibi hareket et ve her türlü fennî tedbirlerini icrâ et! Bak, başa çıkabilir misin?

379. Yahud ondan kaç! Eğer kādir isen git! Mâdemki onun ucunda mukayyedsin, nasıl gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

379. Yahut ondan kaç! Eğer gücün yeterse git! Mademki onun ucunda kayıtlısın, nasıl gidersin?

Anlam, ikinci mısradaki "çûn" kelimelerinden birinin soru edatı, diğerinin ise tevkîtiyye (pekiştirme edatı) olması itibarıyla verilmiştir. Her ikisinin de soru edatı olması da caiz olur. Yani, "Sen Hakk'ın kudret elinde tutsaksın, nasıl gidersin, nasıl?" demek olur. Frengi hastalığı şeklinde bir ilâhî kahr (ezici güç) ortaya çıkar. Buna karşı savaş ve mücadele için fen bilgini efendiler frengi serumunu keşfettiler ve frengi mikroplarını kandan yok ettiklerini sandılar; ve gerçekten de hastanın dış görünüşünde bu öldürücü hastalığın belirtisi olan çirkin yaralar kayboldu. Halbuki dış belirti mevcutken hiçbir kimse bu hastaya kız vermez ve evlenemezdi. Bu belirti kaybolunca bu hasta sağlam aileler arasına girebildi. Fakat sonradan anlaşıldı ki, bu hastalık bu serum ile gitmemiş. Kandaki mikroplar sinirlere sığınmışlar; ve bu sebeple hastalık başka bir devreye girmiş ve o hasta bu hastalığı aynen sağlam eşine de aşılamıştır. Bu fen bilgini efendiler insan toplumu için bu serumun daha kötü bir sonuç verdiğini görünce tekrar savaşa ve mücadeleye başladılar. Bu defa hastaya tifo mikrobu aşıladılar. Hasta şiddetle tifoya yakalandı ve oluşan şiddetli ateşe bünyesi uygun olmayanlar öldü ve uygun olanların sinirlerindeki mikroplar gerçi mahvoldu, fakat hasta da insanlıktan çıktı; ve işler bir makine gibi hayvansı bir hâle girdi ve bunun çaresi bulunamadı. İşte bunlar hep ilâhî emre muhalefetin kahrı ve cezasıdır. Bu sebeple ilâhî kahrın def'ine karşı fennî Nemrutluk (bilimsel kibir) dahi etkili değildir!

Ma'nâ ikinci mısra'daki "çûn" kelimelerinden birisinin istifhâm ve diğerinin dahi tevkîtiyye olması i'tibariyle verilmiştir. Her ikisinin istifhâm için olması dahi câiz olur. Ya'ni, "Sen Hakk'ın yed-i kudretinde mahbûssun, nasıl gidersin, nasıl?" demek olur. firengi hastalığı sûretinde bir kahr-ı ilâhî zâhir olur. Buna karşı harb ve mücâdele için mütefennin efendiler firengi serumunu keşfettiler ve firengi mikroplarını kandan izâle ettiklerini zannettiler; ve filhakîka hastanın zâhirinde bu mühlik hastalığın alâimi olan çirkin yaralar zâil oldu. Halbuki alâmet-i zâhire mevcûd iken hiçbir kimse bu hastaya kız vermez ve evlenemez idi. Bu alâmet zâil olunca bu hasta sağlam âileler arasına girebildi. Fakat bilâhare anlaşıldı ki, bu hastalık bu serum ile gitmemiş. Kandaki mikroplar sinirlere ilticâ etmişler; ve bu sebeble hastalık başka bir devreye girmiş ve o hasta bu hastalığı aynen sağlam zevcesine de aşılamıştır. Bu mütefennin efendiler cem'iyyet-i beşeriyye için bu serumun daha fenâ bir netîce verdiğini görünce tekrâr cenge ve mücadeleye başladılar. Bu def'a hastaya tifo mikrobu aşıladılar. Hasta şiddetle tifoya tutuldu ve hâsıl olan şedîd harârete bünyesi müsâit olmayanlar öldü ve müsait olanların sinirlerindeki mikroplar gerçi mahvoldu, fakat hasta da insanlıktan çıktı; ve işler bir makina gibi behîmî bir hâle girdi ve bunun çâresi bulunamadı. İşte bunlar hep emr-i ilâhîye muhalefetin kahır ve cezasıdır. Binâenaleyh kahr-ı ilâhînin def'ine karşı fennî Nemrûdluk dahi müessir değil!

378. Nez'-i cânın def'i için Moğol askeri gibi gök üzerine ok at!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Can çekişmenin defedilmesi için Moğol askeri gibi gök üzerine ok at!

Moğol askerleri, can çekişme hâlinde bulunan bir Moğol'un canını almaya gelen Azrâîl'i (a.s.) kovmak için, kendi cahil inançlarına uyarak gökyüzüne ok atarlar ve bu oklar ile Hz. Azrâîl'i kovduklarını zannederler. Ey ilâhlığı inkâr eden! Sen de sana yönelen ilâhî kahra karşı bu cahiller gibi hareket et ve her türlü fennî tedbirlerini uygula! Bak, başa çıkabilir misin?

Moğol askerleri hâl-i ihtizârda bulunan bir Moğol'un cânını almaya gelen Azrâîl (a.s.)ı kovmak için kendi i'tikādât-ı câhilânelerine tebean gökyüzüne ok atarlar ve bu oklar ile Hz. Azrâîl'i kovduklarını zannederler. Ey münkir-i ulûhiyyet! Sen de sana teveccüh eden kahr-ı ilâhîye karşı bu câhiller gibi hareket et ve her türlü fennî tedbirlerini icrâ et! Bak, başa çıkabilir misin?

379. Yahud ondan kaç! Eğer kādir isen git! Mâdemki onun ucunda mukayyedsin, nasıl gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

379. Yahut ondan kaç! Eğer gücün yeterse git! Mademki onun ucunda kayıtlısın, nasıl gidersin?

Anlam, ikinci mısradaki "çûn" kelimelerinden birinin soru edatı ve diğerinin de zaman edatı olması itibarıyla verilmiştir. Her ikisinin de soru edatı olması da caiz olur. Yani, "Sen Hakk'ın kudret elinde tutsaksın, nasıl gidersin, nasıl?" demek olur.

Ma'nâ ikinci mısra'daki "çûn" kelimelerinden birisinin istifhâm ve diğerinin dahi tevkîtiyye olması i'tibariyle verilmiştir. Her ikisinin istifhâm için olması dahi câiz olur. Ya'ni, "Sen Hakk'ın yed-i kudretinde mahbûssun, nasıl gidersin, nasıl?" demek olur.

380. Ademde idin. Onun elinden kurtulamadın. Ey âciz! Onun elinden nasıl [376] kurtulursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Âdemde idin. Onun elinden kurtulamadın. Ey âciz! Onun elinden nasıl kurtulursun?

"Dest hûş", maskaralık ve mendil. Aciz ve zayıf ve el altında olmaktan kinayedir (Burhan). Yani, ey ilâhlığı inkâr eden kimse! Sen önceden bu şekil âleminde yoktun. Bu izafî varlık âlemine bu insan şeklinde gelmekten kurtulamadın. Hak seni asla senin görüşüne ve fikrine başvurmadan seni bu hâlde var etti. Başına bir bela geldiği zaman, "Ah, ne olurdu, keşke bu âleme gelmeseydim!" deyip durursun. Ey âciz! Hakk'ın kudret elinden yoklukta kurtulamadığın gibi bu izafî varlık âleminde de onun kudret elinden ve tasarrufundan kurtulamazsın. Sen onun varlığını inkâr ettiğin hâlde o seni bu şekil âleminde top gibi çevirip durur; ve sen ise körlüğünden o belaları ve kahrı tabiî hallerden görür ve bilirsin.

"Dest hûş", maskaralık ve mendil. Aciz ve zebûn ve el altında olmaktan kinâyedir (Burhân). Ya'ni, ey münkir-i ulûhiyyet olan kimse! Sen evvelce bu âlem-i sûrette yok idin. Bu vücûd-i izâfî âlemine bu sûret-i insâniyyede gelmekten kurtulamadın. Hak seni aslâ senin re'yine ve fikrine müracaat etmeksizin seni bu hey'ette vücûda getirdi. Başına bir belâ geldiği vakit, "Ah, ne olurdu, keşke bu âleme gelmese idim!" deyip durursun. Ey âciz! Hakk'ın yed-i kudretinden ademde kurtulamadığın gibi bu vücûd-i izâfî âleminde de onun yed-i kudretinden ve tasarrufundan kurtulamazsın. Sen onun varlığını inkâr ettiğin hâlde o seni bu âlem-i sûrette top gibi çeler durur; ve sen ise körlüğünden o belâları ve kahrı ahvâl-i tabîiyyeden görür ve bilirsin.

381. Arzû istemek kaçmak olur. Onun adli önünde takva kanını dökmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

381. Arzu istemek, kaçmak olur. Onun adaletinin önünde takva kanını dökmektir.

"Arzu"dan maksat, nefsanî ve cismanî olan isteklerdir. Bu nefsanî ve cismanî istekleri istemek, Hakk'ın isteğinden kaçmaktır. Çünkü Yüce Allah insanı kendi marifeti (bilgisi) için yaratmıştır; ve peygamberler ve evliyalar aracılığıyla insanları bu marifete davet etmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنسَ إِلَّا ليعبدون (Zariyat, 51/56) yani "Ben cinni ve insanı ibadet etmeleri için yarattım" buyurulur. İbn Abbas hazretleri "liya'büdûni" [Bana ibadet etmeleri için] ifadesini "li-ya'rifûni" [Beni tanımaları için] ile tefsir buyurmuşlardır. Çünkü ibadet, marifetten sonra olur. Bu sebeple insanların bu marifeti istemekten kaçıp kendi nefsanî isteklerini istemeleri, Hakk'ın adil olan emrinin önünde takva ve perhiz (sakınma) manevi şahsiyetinin kanını döküp öldürmektir.

"Arzû"dan maksad nefsânî, ve cismânî olan murâdlar ve isteklerdir. Bu nefsânî ve cismânî murâdları ve istekleri istemek Hakk'ın murâdından kaçmaktır. Zîrâ Hak Teâlâ insanı kendi ma'rifeti için yaratmıştır; ve enbiyâ ve evliyâ vâsıtasıyla insanları bu ma'rifete da'vet buyurmuştur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنسَ إِلَّا ليعبدون (Zariyat, 51/56) ya'ni "Ben cinni ve insi ibâdet etmeleri için yarattım" buyurulur. İbn Abbas hazretleri "liya'büdûni" [Bana ibâdet etmeleri için] ibâresini "li-ya'rifûni" [Beni tanımaları için] ile tefsîr buyurmuşlardır. Zîrâ ibâdet ma'rifetten sonra olur. Binâenaleyh insanların bu ma'rifeti istemekten kaçıp kendi nefsânî olan isteklerini istemeleri, Hakk'ın âdilâne olan emrinin önünde takvâ ve perhîz şahsiyyet-i ma'neviyyesinin kanını döküp öldürmektir.

382. Bu cihân tuzaktır ve onun tânesi arzûdur. Tânelerden kaç ve ondan getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

382. Bu dünya tuzaktır ve onun tuzağı arzudur. Tuzaklardan kaç ve ondan getir!

Birinci mısradaki "arzu", murat ve istek anlamındadır; ve ikinci mısradaki "âr zû", "âverden" (getirmek) mastarının şimdiki zaman emir kipi olan "âr" ile "ez" (den, dan) edatının kısaltılmış hâli olan "z"den ve bir de "o" zamirinden oluşmuştur. "Ondan getir!" de-

Birinci mısra'daki "ârzû", murâd ve istek ma'nâsınadır; ve ikinci mısrâ'daki “âr zû”, “âverden" masdarının emr-i hâzırı olan "âr" ile “ez" edâtının muhaffefinden ("z") ve bir de "o" zamirinden mürekkebdir. "Ondan getir!" de-

380. Ademde idin. Onun elinden kurtulamadın. Ey âciz! Onun elinden nasıl kurtulursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Yoklukta idin. Onun elinden kurtulamadın. Ey âciz! Onun elinden nasıl kurtulursun?

"Dest hûş", maskaralık ve mendil. Aciz ve zayıf ve el altında olmaktan kinayedir (Burhan). Yani, ey ilâhlığı inkâr eden kimse! Sen evvelce bu şekil âleminde yok idin. Bu izafî varlık âlemine bu insan şeklinde gelmekten kurtulamadın. Hak Teâlâ seni asla senin görüşüne ve fikrine başvurmadan seni bu şekilde var etti. Başına bir bela geldiği zaman, "Ah, ne olurdu, keşke bu âleme gelmeseydim!" deyip durursun. Ey âciz! Hakk'ın kudret elinden yoklukta kurtulamadığın gibi bu izafî varlık âleminde de onun kudret elinden ve tasarrufundan kurtulamazsın. Sen onun varlığını inkâr ettiğin hâlde o seni bu şekil âleminde top gibi çeler durur; ve sen ise körlüğünden o belaları ve kahrı tabiî hallerden görür ve bilirsin.

"Dest hûş", maskaralık ve mendil. Aciz ve zebûn ve el altında olmaktan kinâyedir (Burhân). Ya'ni, ey münkir-i ulûhiyyet olan kimse! Sen evvelce bu âlem-i sûrette yok idin. Bu vücûd-i izâfî âlemine bu sûret-i insâniyyede gelmekten kurtulamadın. Hak seni aslâ senin re'yine ve fikrine müracaat etmeksizin seni bu hey'ette vücûda getirdi. Başına bir belâ geldiği vakit, "Ah, ne olurdu, keşke bu âleme gelmese idim!" deyip durursun. Ey âciz! Hakk'ın yed-i kudretinden ademde kurtulamadığın gibi bu vücûd-i izâfî âleminde de onun yed-i kudretinden ve tasarrufundan kurtulamazsın. Sen onun varlığını inkâr ettiğin hâlde o seni bu âlem-i sûrette top gibi çeler durur; ve sen ise körlüğünden o belâları ve kahrı ahvâl-i tabîiyyeden görür ve bilirsin.

381. Arzû istemek kaçmak olur. Onun adli önünde takva kanını dökmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

381. Arzu istemek, kaçmak olur. Onun adaletinin önünde takva kanını dökmektir.

"Arzu"dan maksat, nefsanî ve cismanî olan isteklerdir. Bu nefsanî ve cismanî istekleri istemek, Hakk'ın isteğinden kaçmaktır. Çünkü Yüce Allah insanı kendi marifeti (bilgisi) için yaratmıştır; ve peygamberler ve evliyalar aracılığıyla insanları bu marifete davet etmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنسَ إِلَّا ليعبدون (Zariyat, 51/56) yani "Ben cinni ve insanı ibadet etmeleri için yarattım" buyurulur. İbn Abbas hazretleri "liya'büdûni" [Bana ibadet etmeleri için] ifadesini "li-ya'rifûni" [Beni tanımaları için] ile tefsir buyurmuşlardır. Çünkü ibadet, marifetten sonra olur. Bu sebeple insanların bu marifeti istemekten kaçıp kendi nefsanî isteklerini istemeleri, Hakk'ın adil olan emrinin önünde takva ve perhiz (sakınma) manevi şahsiyetinin kanını döküp öldürmektir.

"Arzû"dan maksad nefsânî, ve cismânî olan murâdlar ve isteklerdir. Bu nefsânî ve cismânî murâdları ve istekleri istemek Hakk'ın murâdından kaçmaktır. Zîrâ Hak Teâlâ insanı kendi ma'rifeti için yaratmıştır; ve enbiyâ ve evliyâ vâsıtasıyla insanları bu ma'rifete da'vet buyurmuştur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنسَ إِلَّا ليعبدون (Zariyat, 51/56) ya'ni "Ben cinni ve insi ibâdet etmeleri için yarattım" buyurulur. İbn Abbas hazretleri "liya'büdûni" [Bana ibâdet etmeleri için] ibâresini "li-ya'rifûni" [Beni tanımaları için] ile tefsîr buyurmuşlardır. Zîrâ ibâdet ma'rifetten sonra olur. Binâenaleyh insanların bu ma'rifeti istemekten kaçıp kendi nefsânî olan isteklerini istemeleri, Hakk'ın âdilâne olan emrinin önünde takvâ ve perhîz şahsiyyet-i ma'neviyyesinin kanını döküp öldürmektir.

382. Bu cihân tuzaktır ve onun tânesi arzûdur. Tânelerden kaç ve ondan getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

382. Bu dünya tuzaktır ve onun tuzağı arzudur. Tuzaklardan kaç ve ondan getir!

Birinci mısradaki "arzu", murat ve istek anlamındadır; ve ikinci mısradaki "âr zû", "âverden" (getirmek) mastarının şimdiki zaman emir kipi olan "âr" ile "ez" (den, dan) edatının kısaltılmışından ("z") ve bir de "o" zamirinden oluşmuştur. "Ondan getir!" demek olur; ve zamirin, yukarıdaki beyitte geçen takvaya (Allah korkusu ve emirlerine uygun yaşama) dönmesi uygundur. Yani, bu dünya tuzaktır ve o tuzağın tuzağı nefsin arzusu ve isteğidir. Tuzaklardan kaç ve Hakk'ın muradı olan takvadan getir! Hint şarihlerinden Mir Nurullah, "Der girîz ez dâmehâ-yı âz zû" nüshası üzerine görüşünü açıklayıp "âz"ın hırs, "zû"nun ise "zûd" (çabuk) kelimesinin kısaltılmışı olduğunu söylemiştir. Bu durumda anlam "Hırs tuzaklarından çabuk kaç!" demek olur.

Birinci mısra'daki "ârzû", murâd ve istek ma'nâsınadır; ve ikinci mısrâ'daki “âr zû”, “âverden" masdarının emr-i hâzırı olan "âr" ile “ez" edâtının muhaffefinden ("z") ve bir de "o" zamirinden mürekkebdir. "Ondan getir!" de- mek olur; ve zamir, yukarıda olan beyitteki takvâya râci' olmak münasibdir. Ya'ni, bu dünyâ tuzaktır ve o tuzağın tânesi nefsin arzûsu ve isteğidir. Tânelerden kaç ve Hakk'ın murâdı olan takvâdan getir! Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh "Der girîz ez dâmehâ-yı âz zû" nüshası üzerine beyân-ı mütâlaa edip "âz" hırs, "zû" "zûd" kelimesinin muheffefidir, demiştir. Bu sûrette ma'nâ "Hırs tuzaklarından çabuk kaç!" demek olur.

383. Vaktaki böyle gittin, yüz küşad gördün, vaktaki onun zıddına gittin yüz fesad gördün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

383. Böyle gittiğin zaman, yüz açıklık gördün; onun zıddına gittiğin zaman ise yüz bozukluk gördün.

"Güşâd", fetih ve hoşluk anlamındadır. Yani, nefsî hazlardan kaçmak ve takva getirmek suretiyle yaşadığın zaman, birçok fetih ve hoşluk gördün. Takvanın zıddına gidip nefsin istekleri doğrultusunda yaşadığın zaman ise bozukluk ve fesat gördün. Hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında rahat yüzü görmedin.

"Güşâd", fetih ve hoşluk ma'nâsınadır. Ya'ni, vaktāki böyle hazz-ı nefsânî tânelerinden kaçmak ve takvâ getirmek sûretiyle gittin ve yaşadın, birçok fetih ve hoşluk gördün. Vaktāki takvânın zıddına gittin ve nefsin murâdları dâiresinde yaşadın fesâd ve bozukluk gördün. Hem hayât-ı dünyeviyyen ve hem de hayât-ı uhreviyyende râhat yüzü görmedin.

384. Binâenaleyh Peygamber buyurdu ki: "Her ne kadar müftüler size hariçte kelâm-ı tavîl söylerse de, siz kalblerinizden fetvâ isteyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

384. Bu sebeple Peygamber buyurdu ki: "Her ne kadar müftüler size dışarıda uzun sözler söylese de, siz kalplerinizden fetva isteyin!"

"Hutûb", "hatb"ın çoğuludur; ve "hatb", talep etmek ve konuşmak anlamlarına gelir; ve "büyük iş" anlamına da gelir. Burada "uzun sözler" anlamına gelir. Yani, Peygamber Efendimiz "استفت قلبك وان افتاك المفتون" yani "Eğer müftüler sana fetva verseler dahi sen kalbinden fetva iste!" buyurdu. Bu sebeple bu peygamberî emre uygun olarak senin bir işin hakkında müftüler sana uzun sözler söylese bile sen o fetvanın senin nefsinin arzusuna uygun olup olmadığını incele ve kalbinden fetva iste! Eğer nefsinin arzusuna uygun ise takva yolunu seçip o fetvanın hükmünü uygulamaktan vazgeç!

"Hutûb", "hatb"ın cem'idir; ve "hatb", taleb etmek ve tekellüm etmek ma'nâlarınadır; ve "emr-i azîm" ma'nâsına da gelir. Burada "uzun sözler" ma'nâsına gelir. Ya'ni, Peygamber Efendimiz استفت قلبك وان افتاك المفتون ya'ni "Eğer müftîler sana fetvâ verirlerse dahi sen kalbinden fetvâ iste!" buyurdu. Binâenaleyh bu emr-i nebevîye tevfikan senin bir işin hakkında müftüler sana uzun sözler söylerse bile sen o fetvânın senin nefsinin arzûsuna uygun olup olmadığını tedkîk et ve kalbinden fetvâ iste! Eğer nefsinin arzûsuna uygun ise takvâ tarîkını ihtiyâr edip o fetvânın hükmünü icrâdan vazgeç!

385. Arzûyu bırak, tâ ki, ona rahm gelsin! Tecrübe ettin ki, ona böyle lâzım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

385. Arzuyu bırak ki, ona merhamet gelsin! Tecrübe ettin ki, ona böyle gereklidir.

Ey Hakk Yolcusu! Nefse ait arzuyu bırak ki, Yüce Allah senin hakkında rahmetiyle tecelli etsin! Çünkü bu kadar zaman nefsinin hazları ve istekleri peşinden koştun. Hak yolunda hiçbir ilerleme meydana gelmedi. Bu sebeple mekr (gizli yönlendirme) olur; ve zamir, yukarıdaki beyitteki takvaya dönmesi uygundur. Yani, bu dünya tuzaktır ve o tuzağın yemi nefsin arzusu ve isteğidir. Yemlerden kaç ve Hakk'ın muradı olan takvayı getir! Hint şârihlerinden Mîr Nûrullâh, "Der girîz ez dâmehâ-yı âz zû" nüshası üzerine görüşünü açıklayıp "âz"ın hırs, "zû"nun ise "zûd" kelimesinin kısaltılmışı olduğunu söylemiştir. Bu durumda anlam "Hırs tuzaklarından çabuk kaç!" demek olur.

Ey sâlik! Nefsânî olan arzûyu bırak! Tâ ki, Hak hazretleri senin hakkında rahmetiyle tecellî buyursun! Zîrâ bu kadar zaman nefsinin huzûzâtı ve istekleri arkasında koştun. Hak yolunda hiçbir terakkî hâsıl olmadı. Binâenaleyh mek olur; ve zamir, yukarıda olan beyitteki takvâya râci' olmak münasibdir. Ya'ni, bu dünyâ tuzaktır ve o tuzağın tânesi nefsin arzûsu ve isteğidir. Tânelerden kaç ve Hakk'ın murâdı olan takvâdan getir! Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh "Der girîz ez dâmehâ-yı âz zû" nüshası üzerine beyân-ı mütâlaa edip "âz" hırs, "zû" "zûd" kelimesinin muheffefidir, demiştir. Bu sûrette ma'nâ "Hırs tuzaklarından çabuk kaç!" demek olur.

383. Vaktaki böyle gittin, yüz küşad gördün, vaktaki onun zıddına gittin yüz fesad gördün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

383. Böyle gittiğin zaman, yüz açıklık gördün; onun zıddına gittiğin zaman ise yüz bozukluk gördün.

"Güşâd", fetih ve hoşluk anlamındadır. Yani, nefsî hazlardan kaçmak ve takva getirmek suretiyle yaşadığın zaman, birçok fetih ve hoşluk gördün. Takvanın zıddına gidip nefsin istekleri doğrultusunda yaşadığın zaman ise bozukluk ve fesat gördün. Hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında rahat yüzü görmedin.

"Güşâd", fetih ve hoşluk ma'nâsınadır. Ya'ni, vaktāki böyle hazz-ı nefsânî tânelerinden kaçmak ve takvâ getirmek sûretiyle gittin ve yaşadın, birçok fetih ve hoşluk gördün. Vaktāki takvânın zıddına gittin ve nefsin murâdları dâiresinde yaşadın fesâd ve bozukluk gördün. Hem hayât-ı dünyeviyyen ve hem de hayât-ı uhreviyyende râhat yüzü görmedin.

384. Binâenaleyh Peygamber buyurdu ki: "Her ne kadar müftüler size hariçte kelâm-ı tavîl söylerse de, siz kalblerinizden fetvâ isteyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

384. Bu sebeple Peygamber buyurdu ki: "Her ne kadar müftüler size dışarıda uzun sözler söylese de, siz kalplerinizden fetva isteyin!"

"Hutûb", "hatb"ın çoğuludur; ve "hatb", talep etmek ve konuşmak anlamlarına gelir; ve "büyük iş" anlamına da gelir. Burada "uzun sözler" anlamına gelir. Yani, Peygamber Efendimiz "استفت قلبك وان افتاك المفتون" yani "Eğer müftüler sana fetva verseler dahi sen kalbinden fetva iste!" buyurdu. Bu sebeple bu peygamberî emre uygun olarak senin bir işin hakkında müftüler sana uzun sözler söylese bile sen o fetvanın senin nefsinin arzusuna uygun olup olmadığını incele ve kalbinden fetva iste! Eğer nefsinin arzusuna uygun ise takva yolunu seçip o fetvanın hükmünü uygulamaktan vazgeç!

"Hutûb", "hatb"ın cem'idir; ve "hatb", taleb etmek ve tekellüm etmek ma'nâlarınadır; ve "emr-i azîm" ma'nâsına da gelir. Burada "uzun sözler" ma'nâsına gelir. Ya'ni, Peygamber Efendimiz استفت قلبك وان افتاك المفتون ya'ni "Eğer müftîler sana fetvâ verirlerse dahi sen kalbinden fetvâ iste!" buyurdu. Binâenaleyh bu emr-i nebevîye tevfikan senin bir işin hakkında müftüler sana uzun sözler söylerse bile sen o fetvânın senin nefsinin arzûsuna uygun olup olmadığını tedkîk et ve kalbinden fetvâ iste! Eğer nefsinin arzûsuna uygun ise takvâ tarîkını ihtiyâr edip o fetvânın hükmünü icrâdan vazgeç!

385. Arzûyu bırak, tâ ki, ona rahm gelsin! Tecrübe ettin ki, ona böyle lâzım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

385. Arzuyu bırak ki, ona merhamet gelsin! Tecrübe ettin ki, ona böyle gerekir.

Ey Hakk Yolcusu! Nefse ait arzuyu bırak! Ta ki, Yüce Allah senin hakkında rahmetiyle tecelli etsin! Çünkü bu kadar zaman nefsinin hazları ve istekleri peşinden koştun. Hakk yolunda hiçbir ilerleme olmadı. Bu sebeple,

Allah'ın rahmetiyle tecelli etmesi için tecrübe etmiş oldun ki, böyle nefsin arzularından vazgeçmek gerekir. Nasıl ki üstadım Es'ad Dede Efendi hazretleri Tevhid-nâme'lerinde şöyle buyururlar: Beyit: Şaşılacak şey, kırk yıl nefsin isteğini yerine getirdin de, evliyalar makamından neye ulaştın? Ve aynı şekilde Şemsî-i Sivâsî hazretleri buyurur: Sür, çıkar gayrı gönülden tâ tecellî ede Hak; Pâdişah konmaz saraya hâne ma'mûr olmadan.

Ey sâlik! Nefsânî olan arzûyu bırak! Tâ ki, Hak hazretleri senin hakkında rahmetiyle tecellî buyursun! Zîrâ bu kadar zaman nefsinin huzûzâtı ve istekleri arkasında koştun. Hak yolunda hiçbir terakkî hâsıl olmadı. Binâenaleyh

Hakk'ın rahmeti ile tecellîsi için tecrübe etmiş oldun ki, böyle nefsin arzûlarından geçmek lazım gelir. Nitekim üstâdım Es'ad Dede Efendi hazretleri Tevhîd-nâme'lerinde şöyle buyururlar Beyit: Aceb, kırk yıl murâd-ı nefsi verdin, Makām-ı evliyâdan neye erdin? Ve kezâ Şemsî-i Sivâsî hazretleri buyurur: Sür, çıkar gayrı gönülden tâ tecellî ede Hak; Pâdişah konmaz saraya hâne ma'mûr olmadan.

386. Mâdemki, sıçramaya kadir değilsin, binaenaleyh ona hizmet et, tâ ki, onun habsinden onun gülşenine gidesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

386. Mademki, sıçramaya gücün yetmiyor, bu sebeple ona hizmet et ki, onun hapsinden onun gül bahçesine gidesin!

Mademki, Hakk'ın kudret avucundan sıçrayıp kaçmaya gücün yetmiyor, bu sebeple onun emrini tut ve şeriatının rızası dairesinde hizmet et ki, onun hapsi olan tabiat ve cismaniyet âleminden çıkıp, onun gül bahçesi olan ruhlar âlemine gidesin!

Mâdemki, Hakk'ın kabza-i kudretinden sıçrayıp kaçmaya kādir değilsin, binâenaleyh onun emrini tut ve rızâ-yı şerîfi dâiresinde hizmet et, tâ ki, onun habsi olan âlem-i tabîat ve cismâniyetten çıkıp, onun gülşeni olan âlem-i ervâha gidesin!

387. Eğer sen dembedem murâkıb olur isen, ey azgın, adli ve hâkimi görürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

387. Eğer sen sürekli murakabe hâlinde olursan, ey azgın, adli ve hâkimi görürsün!

"Çûn", şart içindir. Yani, ey nefsin arzularını yerine getirmeye düşkün olan azgın! Eğer sen sürekli murakabe hâlinde olup kendi hâllerine dikkat edersen, Hakk'ın senin hakkındaki âdil hükmünü ve O'nun hâkim olduğunu görürsün. Çünkü senin her kötü fiilinin cezasını mutlaka bir taraftan sana verir; ve iyi fiilinin mükâfatını da sana er ya da geç ihsan eder.

“Çûn", şart içindir. Ya'ni, ey nefsin arzûlarını icrâya mübtelâ olan azgın! Eğer sen dembedem murâkıb olup kendi ahvâline dikkat edersen, Hakk'ın senin hakkındaki âdilâne olan hükmünü ve onun hâkim olduğunu görürsün. Zîrâ senin her kötü fiilinin cezasını mutlakā bir taraftan sana verir; ve iyi fiilinin mükâfâtını dahi sana er ve geç ihsân eder.

388. Ve eğer kendi gözünü ihticabdan bağlar isen, güneş kendi işini ne vakit terk eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Ve eğer kendi gözünü perdelenmekten bağlar isen, güneş kendi işini ne zaman terk eder?

Ve eğer sen akıl ve idrakinin gözünü Hakk'ın adaletli hükümlerinden ve onun hâkimiyetinden kapatır ve kendi hallerine dikkat etmez isen, güneş gibi fiilleriyle görünen Yüce Allah kendi işini, yani iyiye mükâfat ve kötüye ceza vermek işini hiç terk eder mi? Her kötülüğe karşı bir tokat yersin fakat bu tokatın nereden ve ne için geldiğinin farkında olmazsın.

Ve eğer sen akıl ve idrâkinin gözünü Hakk'ın âdilâne olan hükümlerinden ve onun hâkimliğinden kapar ve kendi ahvâline murâkıb olmaz isen, güneş gibi ef'âliyle zâhir olan Hak Teâlâ kendi işini ya'ni iyiye mükâfât ve kötüye cezâ vermek işini hiç terk eder mi? Her kötülüğe karşı bir tokat yersin fakat bu tokatın nereden ve ne için geldiğinin farkında olmazsın.

386. Mâdemki, sıçramaya kadir değilsin, binaenaleyh ona hizmet et, tâ ki, onun habsinden onun gülşenine gidesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

386. Mademki, sıçramaya gücün yetmiyor, bu sebeple ona hizmet et ki, onun hapsinden onun gül bahçesine gidesin!

Mademki, Hakk'ın kudret avucundan sıçrayıp kaçmaya gücün yetmiyor, bu sebeple onun emrini tut ve şeriatının rızası dairesinde hizmet et ki, onun hapsi olan tabiat ve cismaniyet âleminden çıkıp, onun gül bahçesi olan ruhlar âlemine gidesin!

Mâdemki, Hakk'ın kabza-i kudretinden sıçrayıp kaçmaya kādir değilsin, binâenaleyh onun emrini tut ve rızâ-yı şerîfi dâiresinde hizmet et, tâ ki, onun habsi olan âlem-i tabîat ve cismâniyetten çıkıp, onun gülşeni olan âlem-i ervâha gidesin!

387. Eğer sen dembedem murâkıb olur isen, ey azgın, adli ve hâkimi görürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

387. Eğer sen sürekli murakabe hâlinde olursan, ey azgın, adli ve hâkimi görürsün!

"Çûn", şart içindir. Yani, ey nefsin arzularını yerine getirmeye düşkün olan azgın! Eğer sen sürekli murakabe hâlinde olup kendi hâllerine dikkat edersen, Hakk'ın senin hakkındaki âdil hükmünü ve O'nun hâkim olduğunu görürsün. Çünkü senin her kötü fiilinin cezasını mutlaka bir taraftan sana verir; ve iyi fiilinin mükâfatını da sana er ya da geç ihsan eder.

“Çûn", şart içindir. Ya'ni, ey nefsin arzûlarını icrâya mübtelâ olan azgın! Eğer sen dembedem murâkıb olup kendi ahvâline dikkat edersen, Hakk'ın senin hakkındaki âdilâne olan hükmünü ve onun hâkim olduğunu görürsün. Zîrâ senin her kötü fiilinin cezasını mutlakā bir taraftan sana verir; ve iyi fiilinin mükâfâtını dahi sana er ve geç ihsân eder.

388. Ve eğer kendi gözünü ihticabdan bağlar isen, güneş kendi işini ne vakit terk eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Ve eğer kendi gözünü perdelenmekten bağlar isen, güneş kendi işini ne zaman terk eder?

Ve eğer sen akıl ve idrakinin gözünü Hakk'ın adaletli hükümlerinden ve onun hâkimiyetinden kapatır ve kendi hallerine dikkat etmez isen, güneş gibi fiilleriyle görünen Yüce Allah kendi işini, yani iyiye mükâfat ve kötüye ceza vermek işini hiç terk eder mi? Her kötülüğe karşı bir tokat yersin fakat bu tokatın nereden ve ne için geldiğinin farkında olmazsın.

Ve eğer sen akıl ve idrâkinin gözünü Hakk'ın âdilâne olan hükümlerinden ve onun hâkimliğinden kapar ve kendi ahvâline murâkıb olmaz isen, güneş gibi ef'âliyle zâhir olan Hak Teâlâ kendi işini ya'ni iyiye mükâfât ve kötüye cezâ vermek işini hiç terk eder mi? Her kötülüğe karşı bir tokat yersin fakat bu tokatın nereden ve ne için geldiğinin farkında olmazsın.

389. Vaktaki beyler hasedden dolayı kaynayıcı oldular, akıbet kendi şahlarına ta'ne vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

389. Beyler hasetten dolayı kaynamaya başladıklarında, sonunda kendi şahlarına dil uzattılar.

Yani, Sultan Mahmud'un Ayaz'a olan sevgisini beyler kıskandılar ve bu haset onların kalplerinde ızdırap ve kaynama meydana getirdi. Nihayet kendi şahlarına dil uzattılar ve itiraz ettiler.

Ya'ni, Sultân Mahmûd'un Ayâz'a olan muhabbetini beyler kıskandılar ve bu hased onların kalblerinde ıztırab ve kaynama peydâ etti. Nihâyet kendi şâhlarına ta'n ve i'tirâz ettiler.

390. Dediler ki: "Senin bu Ayaz'ının otuz aklı yoktur. O otuz beyin tahsî-[386] satını niçin yesin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

390. Dediler ki: "Senin bu Ayaz'ının otuz aklı yoktur. O otuz beyin tahsisatını niçin yesin?"

O beyler dediler ki: "Ey şahımız! Senin pek çok sevdiğin bu Ayaz'ında otuz kişinin aklı yoktur. Niçin ona otuz beye verdiğin tahsisatı ve maaşı veriyorsun? O bu otuz beyin tahsisatını ne hakla alıp yesin?"

O beyler dediler ki: "Ey şâhımız! Senin pek ziyâde sevdiğin bu Ayaz'ında otuz kişinin aklı yoktur. Niçin ona otuz beye verdiğin tahsîsâtı ve maaşı veriyorsun? O bu otuz beyin tahsîsâtını ne hak ile alıp yesin?"

391. Şâh o otuz bey ile av tutucu olarak sahrâ ve dağlık tarafına dışarıya gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

391. Şah, o otuz bey ile avcı olarak ovaya ve dağlık tarafa dışarıya gitti.

Bu konuda Hz. Pîr efendimiz, beşinci cildin 1857 numaralı beytinden itibaren başlayan Ayaz'ın kıssasına geri dönerler. Yani beyler, Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin çok sevdiği Ayaz'ı kıskandılar, aleyhinde bulundular. Padişah da o beylere ve Ayaz'ın takip ettiği yolun ve mesleğin karşıtlarına ve mutaassıplarına, Ayaz'ın faziletine, mertebesine ve yakınlığına, tahsisatının çokluğuna sebep olan halleri, aleyhinde delil ve itiraz kalmayacak şekilde açıkça gösterdi.

Bu bahiste Hz. Pîr efendimiz V. cildin 1857 numaralı beytinden i'tibâren başlayan Ayâz'ın kıssasına rücû' buyururlar. Ya'ni ümerâ Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin pek ziyâde sevdiği Ayâz'ı kıskandılar, aleyhinde bulundular. Pâdişah dahi o ümerâya ve Ayâz'ın ta'kîb ettiği yolun ve mesleğin mu'terizlerine ve mutaassıblarına Ayâz'ın fazlına ve mertebesine ve yakınlığına, tahsîsâtının çokluğuna sebeb olan ahvâli aleyhinde hüccet ve i'tirâz kalmayacak sûrette pâdişah o ümerâya açık gösterdi.

389. Vaktaki beyler hasedden dolayı kaynayıcı oldular, akıbet kendi şahlarına ta'ne vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

389. Beyler hasetten dolayı kaynamaya başladıklarında, sonunda kendi şahlarına dil uzattılar.

Yani, Sultan Mahmud'un Ayaz'a olan sevgisini beyler kıskandılar ve bu haset onların kalplerinde ızdırap ve kaynama meydana getirdi. Nihayet kendi şahlarına dil uzattılar ve itiraz ettiler.

Ya'ni, Sultân Mahmûd'un Ayâz'a olan muhabbetini beyler kıskandılar ve bu hased onların kalblerinde ıztırab ve kaynama peydâ etti. Nihâyet kendi şâhlarına ta'n ve i'tirâz ettiler.

390. Dediler ki: "Senin bu Ayâz'ının otuz aklı yoktur. O otuz beyin tahsîsâtını niçin yesin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

390. Dediler ki: "Senin bu Ayâz'ının otuz aklı yoktur. O otuz beyin tahsisatını niçin yesin?"

O beyler dediler ki: "Ey şahımız! Senin pek çok sevdiğin bu Ayâz'ında otuz kişinin aklı yoktur. Niçin ona otuz beye verdiğin tahsisatı ve maaşı veriyorsun? O bu otuz beyin tahsisatını ne hakla alıp yesin?"

O beyler dediler ki: "Ey şâhımız! Senin pek ziyâde sevdiğin bu Ayâz'ında otuz kişinin aklı yoktur. Niçin ona otuz beye verdiğin tahsîsâtı ve maaşı veriyorsun? O bu otuz beyin tahsîsâtını ne hak ile alıp yesin?"

391. Şâh o otuz bey ile av tutucu olarak sahrâ ve dağlık tarafına dışarıya gitti. Pâdişah beylerin bu ta'n ve i'tirâzı üzerine otuz beyi aldı, av avlamak için sarayından sahrâ ve dağlık tarafına dışarıya çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

391. Şah, o otuz bey ile avcı olarak ova ve dağlık tarafa dışarıya gitti. Padişah, beylerin bu kınama ve itirazı üzerine otuz beyi aldı, av avlamak için sarayından ova ve dağlık tarafa dışarıya çıktı.

392. O padişah uzaktan bir kervân gördü. Bir emîre dedi ki: "Ey mü'tefik! Git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

392. O padişah uzaktan bir kervan gördü. Bir emire dedi ki: "Ey mü'tefik! Git!"

"Mü'tefik", "ifk" ve "efk" kelimelerinden alınmıştır. "İfk/efk", yalan söylemek ve bir adamı bir şeyden geri döndürmek veya fikrini ve düşüncesini değiştirmek ve bir adamı amacından mahrum ve ümitsiz bırakmak anlamlarındadır (Kamus). "Kârbân" ve "kârvân", hayvan katarlarıyla yük taşıyan kafile anlamındadır. Yani, beylerle beraber ava çıkan o padişah uzaktan bir kervan gördü. O otuz beyden birine dedi ki: "Ey benim Ayaz hakkındaki fikrimi değiştiren veya Ayaz'a iftira eden bey! Git!"

"Mü'tefik", "ifk" ve "efk"den me'hûzdür. Ve "ifk/efk", yalan söylemek ve bir adamı bir şeyden geri döndürmek veyâhud re'yini ve fikrini döndürmek ve bir adamı maksûdundan mahrûm ve nevmîd etmek ma'nâlarınadır (Kāmûs). "Kârbân" ve "kârvân", hayvan katarlarıyla yük taşıyan kāfile ma'nâsınadır. Ya'ni, beyler ile beraber ava çıkan o padişah uzaktan bir kârbân gördü. O otuz beyden birine dedi ki: "Ey benim Ayâz hakkındaki fikrimi döndürücü veyâhud Ayâz'a iftirâ edici olan bey! Git!"

393. "Git, rasad üzerinde kervândan sor ki: Hangi şehirden erişiyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

393. "Git, rasat yerinde kervandan sor ki: Hangi şehirden geliyor?"

"Rasat", sözlükte gözetlemek ve beklemek demektir. Gökbilimciler (ehl-i hey'et) teriminde ise gök cisimlerinin (ecrâm) hallerini gözetlemek üzere yapılmış yüksek yer demektir. Burada "mirsâd", yani "gözetleme yeri" demek olur. Yani, şah o beye dedi ki: "Git, kervanın geçeceği bir yerde bekle ve sor ki, hangi şehirden çıkıp geliyor?"

"Rasad", lügatte gözetmek ve beklemek demektir. Ehl-i hey'et ıstılâhınca ahvâl-i ecrâmı gözetlemek üzere ittihâz edilmiş yüksek mahal demektir. Burada "mirsâd", ya'ni "gözetlemek mahalli" demek olur. Ya'ni, şâh o beye dedi ki: "Git, kervânın geçeceği bir yerde bekle ve sor ki, hangi şehirden çıkıp geliyor?"

394. Gitti ve sordu ve geldi. Dedi ki: "Rey'den!" Dedi: "Onun azmi nereye kadar?" O aciz kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

394. Gitti ve sordu ve geldi. Dedi ki: "Rey'den!" Dedi: "Onun azmi nereye kadar?" O aciz kaldı.

O bey, şahın emri gereğince gitti ve kervandan sordu ve padişahın huzuruna gelip dedi ki: "Efendim, bunlar Rey şehrinden çıkıp geliyorlarmış." Padişah o beye tekrar: "Onların yönelişi nereyedir ve nereye gidiyorlar?" diye sordu. Bey bu hususu araştırmamış olduğu için cevap vermekten aciz kaldı.

O bey şâhın emri mûcibince gitti ve kervândan sordu ve pâdişâhın huzûruna gelip dedi ki: "Efendim, bunlar Rey şehrinden çıkıp geliyorlar imiş." Pâdişah o beye tekrâr: "Onların teveccühü nereyedir ve nereye gidiyorlar?" diye sordu. Bey bu ciheti tahkik etmemiş olduğu için cevâb vermekten âciz kaldı.

395. Bir diğerine dedi: "Ey Bü'l-ala! Git, yine kervândan: Nereye kadar? diye sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. Bir diğeri ötekine dedi: "Ey Ebu'l-ala! Git, yine kervandan: 'Nereye kadar?' diye sor!"

"Ebu'l-ala", beylerden birinin ismi olması muhtemeldir. Yani, padişah beylerin bu kınama ve itirazı üzerine otuz beyi yanına aldı, av avlamak için sarayından ova ve dağlık tarafa dışarı çıktı.

"Bü'l-ala", beylerden birisinin ismi olmak muhtemeldir. Ya'ni, pâdişah ev- Pâdişah beylerin bu ta'n ve i'tirâzı üzerine otuz beyi aldı, av avlamak için sarayından sahrâ ve dağlık tarafına dışarıya çıktı.

392. O padişah uzaktan bir kervân gördü. Bir emîre dedi ki: "Ey mü'tefik! Git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

392. O padişah uzaktan bir kervan gördü. Bir emire dedi ki: "Ey mü'tefik! Git!"

"Mü'tefik", "ifk" ve "efk" kelimelerinden alınmıştır. "İfk/efk", yalan söylemek ve bir adamı bir şeyden geri döndürmek veya fikrini ve düşüncesini değiştirmek ve bir adamı amacından mahrum ve ümitsiz bırakmak anlamlarındadır (Kamus). "Kârbân" ve "kârvân", hayvan katarlarıyla yük taşıyan kafile anlamındadır. Yani, beylerle beraber ava çıkan o padişah uzaktan bir kervan gördü. O otuz beyden birine dedi ki: "Ey benim Ayaz hakkındaki fikrimi değiştiren veya Ayaz'a iftira eden bey! Git!"

"Mü'tefik", "ifk" ve "efk"den me'hûzdür. Ve "ifk/efk", yalan söylemek ve bir adamı bir şeyden geri döndürmek veyâhud re'yini ve fikrini döndürmek ve bir adamı maksûdundan mahrûm ve nevmîd etmek ma'nâlarınadır (Kāmûs). "Kârbân" ve "kârvân", hayvan katarlarıyla yük taşıyan kāfile ma'nâsınadır. Ya'ni, beyler ile beraber ava çıkan o padişah uzaktan bir kârbân gördü. O otuz beyden birine dedi ki: "Ey benim Ayâz hakkındaki fikrimi döndürücü veyâhud Ayâz'a iftirâ edici olan bey! Git!"

393. "Git, rasad üzerinde kervândan sor ki: Hangi şehirden erişiyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

393. "Git, rasat yerinde kervandan sor ki: Hangi şehirden geliyor?"

"Rasat", sözlükte gözetlemek ve beklemek demektir. Gökbilimciler (ehl-i hey'et) teriminde ise gök cisimlerinin (ecrâm) hallerini gözetlemek üzere yapılmış yüksek yer demektir. Burada "mirsâd", yani "gözetleme yeri" demek olur. Yani, şah o beye dedi ki: "Git, kervanın geçeceği bir yerde bekle ve sor ki, hangi şehirden çıkıp geliyor?"

"Rasad", lügatte gözetmek ve beklemek demektir. Ehl-i hey'et ıstılâhınca ahvâl-i ecrâmı gözetlemek üzere ittihâz edilmiş yüksek mahal demektir. Burada "mirsâd", ya'ni "gözetlemek mahalli" demek olur. Ya'ni, şâh o beye dedi ki: "Git, kervânın geçeceği bir yerde bekle ve sor ki, hangi şehirden çıkıp geliyor?"

394. Gitti ve sordu ve geldi. Dedi ki: "Rey'den!" Dedi: "Onun azmi nereye kadar?" O aciz kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

394. Gitti ve sordu ve geldi. Dedi ki: "Rey'den!" Dedi: "Onun azmi nereye kadar?" O aciz kaldı.

O bey, şahın emri gereğince gitti ve kervandan sordu ve padişahın huzuruna gelip dedi ki: "Efendim, bunlar Rey şehrinden çıkıp geliyorlarmış." Padişah o beye tekrar: "Onların yönelişi nereyedir ve nereye gidiyorlar?" diye sordu. Bey bu hususu araştırmamış olduğu için cevap vermekten aciz kaldı.

O bey şâhın emri mûcibince gitti ve kervândan sordu ve pâdişâhın huzûruna gelip dedi ki: "Efendim, bunlar Rey şehrinden çıkıp geliyorlar imiş." Pâdişah o beye tekrâr: "Onların teveccühü nereyedir ve nereye gidiyorlar?" diye sordu. Bey bu ciheti tahkik etmemiş olduğu için cevâb vermekten âciz kaldı.

395. Bir diğerine dedi: "Ey Bü'l-ala! Git, yine kervândan: Nereye kadar? diye sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. Bir diğerine dedi: "Ey Bü'l-ala! Git, yine kervandan: Nereye kadar? diye sor!"

"Bü'l-ala", beylerden birisinin ismi olması muhtemeldir. Yani, padişah evvelki beyin cevaptan aciz kaldığını görünce otuz beyden diğer birisine dedi ki: "Ey Ebü'l-ala! Git, yine kervandan nereye gittiğini sor!"

"Bü'l-ala", beylerden birisinin ismi olmak muhtemeldir. Ya'ni, pâdişah ev- velki beyin cevâbdan âciz kaldığını görünce otuz beyden diğer birisine dedi ki: "Ey Ebü'l-ala! Git, yine kervândan nereye gittiğini sor!"

396. Gitti ve geldi. "Yemen tarafına kadar!" dedi. "Ey mü'temen! Agâh ol! Onun yükü nedir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

396. Gitti ve geldi. "Yemen tarafına kadar!" dedi. "Ey güvenilir kişi! Haberdar ol! Onun yükü nedir?" dedi.

Bu ikinci bey de kervan tarafına gitti ve padişahın huzuruna gelip: "Efendim, Yemen tarafına gidiyorlarmış!" dedi. Padişah tekrar o beye: "Ey kendisine güvenilen bey! O kervanın götürdüğü yük ve eşyanın cinsi nedir?" diye sordu.

Bu ikinci bey dahi kervân tarafına gitti ve pâdişâhın huzûruna gelip: "Efendim, Yemen tarafına gidiyorlar imiş!" dedi. Padişah tekrar o beye: "Ey kendisine emniyet olunmuş olan bey! O kervânın götürdüğü yük ve eşyânın cinsi nedir?" diye sordu.

397. Hayran kaldı. Diğer bir emîre dedi ki: "Git, tekrar o taifenin yükünü sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

397. Hayran kaldı. Diğer bir emîre dedi ki: "Git, tekrar o topluluğun yükünü sor!"

"Nefer", topluluk ve cemaat anlamındadır. Bu ikinci bey de padişahın sorduğu sorunun cevabını veremeyip hayrette kaldı. Bu sebeple padişah diğer bir üçüncü beye dedi ki: "Git, tekrar o topluluğun yükünü sor!"

"Nefer", cemâat ve tâife ma'nâsınadır. Bu ikinci bey dahi pâdişâhın sorduğu suâlin cevabını veremeyip hayrette kaldı. Binâenaleyh padişah diğer bir üçüncü beye dedi ki: "Git, tekrar o tâifenin yükünü sor!"

398. Geri geldi. Dedi: "Her cinsten vardır. Onun çoğu Rey şehrine mensûb kâselerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

398. Geri geldi. Dedi: "Her cinsten vardır. Onun çoğu Rey şehrine mensup kâselerdir."

"Râzî", Rey şehrinin nispet ismidir. Çünkü "Rey" kelimesinin sonuna "elif" ve "zâ" eklendikten sonra nispet yâ'sı getirirler. Bu üçüncü bey de gidip kervandan sordu ve geri döndü. Dedi ki: "Efendim, bu kervanda her cins eşya vardır. Fakat eşyanın en çoğu Rey şehrine ait ve orada yapılmış olan kâselerdir."

“Râzî", Rey şehrinin ism-i mensûbudur. Zîrâ "Rey" kelimesinin âhirine "elif" ve "zâ" ilâve olunduktan sonra yâ-yı nisbî getirirler. Bu üçüncü bey dahi gidip kervândan sordu ve avdet etti. Dedi ki: "Efendim, bu kervânda her cins eşyâ vardır. Fakat eşyanın en çoğu Rey şehrine mensûb ve orada ma'mûl olan kâselerdir."

399. Dedi: "Rey şehrinden ne vakit çıktılar?" O mertebesi zayıf olan bey hayran kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

399. Dedi: "Rey şehrinden ne vakit çıktılar?" O mertebesi zayıf olan bey hayran kaldı.

"Pey" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Nişan, kasıt, irade ve mertebe anlamlarına gelir (Burhan). Padişah üçüncü beye sordu ki: "Bu kafile Rey şehrinden ne vakit çıkmışlardır?" Bu üçüncü bey de bu hususu tahkik edememiş olduğundan, mertebesi veya nişanı zayıf olan bu bey de bu soru karşısında hayrette kaldı. Belki beyin cevaptan âciz kaldığını görünce otuz beyden diğer birisine dedi ki: "Ey Ebü'l-ala! Git, yine kervandan nereye gittiğini sor!"

"Pey" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Nişân ve kasıd ve irâde ve mertebe ma'nâlarına gelir (Burhân). Pâdişah üçüncü beye sordu ki: “Bu kāfile Rey şehrinden ne vakit çıkmışlardır?" Bu üçüncü bey de bu ciheti tahkîk edememiş olduğundan mertebesi veyâ nişânı zayıf olan bu bey dahi bu suâl karşısında hayrette kaldı. velki beyin cevâbdan âciz kaldığını görünce otuz beyden diğer birisine dedi ki: "Ey Ebü'l-ala! Git, yine kervândan nereye gittiğini sor!"

396. Gitti ve geldi. "Yemen tarafına kadar!" dedi. "Ey mü'temen! Agâh ol! Onun yükü nedir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

396. Gitti ve geldi. "Yemen tarafına kadar!" dedi. "Ey güvenilir kişi! Haberdar ol! Onun yükü nedir?" dedi.

Bu ikinci bey de kervan tarafına gitti ve padişahın huzuruna gelip: "Efendim, Yemen tarafına gidiyorlarmış!" dedi. Padişah tekrar o beye: "Ey kendisine güvenilen bey! O kervanın götürdüğü yük ve eşyanın cinsi nedir?" diye sordu.

Bu ikinci bey dahi kervân tarafına gitti ve pâdişâhın huzûruna gelip: "Efendim, Yemen tarafına gidiyorlar imiş!" dedi. Padişah tekrar o beye: "Ey kendisine emniyet olunmuş olan bey! O kervânın götürdüğü yük ve eşyânın cinsi nedir?" diye sordu.

397. Hayran kaldı. Diğer bir emîre dedi ki: "Git, tekrar o taifenin yükünü sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

397. Hayran kaldı. Diğer bir emîre dedi ki: "Git, tekrar o topluluğun yükünü sor!"

"Nefer", topluluk ve cemaat anlamındadır. Bu ikinci bey de padişahın sorduğu sorunun cevabını veremeyip hayrette kaldı. Bu sebeple padişah diğer bir üçüncü beye dedi ki: "Git, tekrar o topluluğun yükünü sor!"

"Nefer", cemâat ve tâife ma'nâsınadır. Bu ikinci bey dahi pâdişâhın sorduğu suâlin cevabını veremeyip hayrette kaldı. Binâenaleyh padişah diğer bir üçüncü beye dedi ki: "Git, tekrar o tâifenin yükünü sor!"

398. Geri geldi. Dedi: "Her cinsten vardır. Onun çoğu Rey şehrine mensûb kâselerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

398. Geri geldi. Dedi: "Her cinsten vardır. Onun çoğu Rey şehrine mensup kâselerdir."

"Râzî", Rey şehrinin nispet ismidir. Çünkü "Rey" kelimesinin sonuna "elif" ve "zâ" eklendikten sonra nispet yâ'sı getirirler. Bu üçüncü bey de gidip kervandan sordu ve geri döndü. Dedi ki: "Efendim, bu kervanda her cins eşya vardır. Fakat eşyanın en çoğu Rey şehrine ait ve orada yapılmış olan kâselerdir."

“Râzî", Rey şehrinin ism-i mensûbudur. Zîrâ "Rey" kelimesinin âhirine "elif" ve "zâ" ilâve olunduktan sonra yâ-yı nisbî getirirler. Bu üçüncü bey dahi gidip kervândan sordu ve avdet etti. Dedi ki: "Efendim, bu kervânda her cins eşyâ vardır. Fakat eşyanın en çoğu Rey şehrine mensûb ve orada ma'mûl olan kâselerdir."

399. Dedi: "Rey şehrinden ne vakit çıktılar?" O mertebesi zayıf olan bey hayran kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

399. Dedi: "Rey şehrinden ne zaman çıktılar?" O mertebesi zayıf olan bey şaşırdı.

"Pey" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Nişan, kasıt, irade ve mertebe anlamlarına gelir (Burhan). Padişah üçüncü beye sordu ki: "Bu kafile Rey şehrinden ne zaman çıkmışlardır?" Bu üçüncü bey de bu hususu araştıramamış olduğundan, mertebesi veya nişanı zayıf olan bu bey de bu soru karşısında şaşkınlık içinde kaldı.

"Pey" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Nişân ve kasıd ve irâde ve mertebe ma'nâlarına gelir (Burhân). Pâdişah üçüncü beye sordu ki: “Bu kāfile Rey şehrinden ne vakit çıkmışlardır?" Bu üçüncü bey de bu ciheti tahkîk edememiş olduğundan mertebesi veyâ nişânı zayıf olan bu bey dahi bu suâl karşısında hayrette kaldı.

400. Böyle otuz emîre ve daha ziyâdeye kadar... Gevşek re'yli ve kerr ü ferde nâkıs idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

400. Böyle otuz emîre ve daha fazlasına kadar... Gevşek görüşlü ve ileri geri harekette yetersiz idiler.

"Kerr ü ferr", ileri geri hareket etmektir. Padişah, o beraberinde götürdüğü otuz emîri, birer birer araştırma yapmak üzere kervan tarafına gönderdi. O otuz emir ve hatta onlardan başka diğer beyler hep böyle gevşek görüşlü ve gidip gelmede yani cevap alıp getirmede yetersiz idiler. Hiçbirisi, soruya yer bırakmayacak şekilde kervanın durumlarını araştıramadılar.

"Kerr ü ferr", ileri geri hareket etmektir. Pâdişah o beraber götürdüğü otuz emîri birer birer tahkîkāt yapmak üzere kervân tarafına gönderdi. O otuz emir ve hatta onlardan başka diğer beyler hep böyle gevşek re'yli ve gidip gelmede ya'ni cevâb alıp getirmekte nâkıs idiler. Hiç birisi suâle meydan bırakmayacak sûrette kervânın ahvâlini tahkik edemediler.

401. Beylere dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayaz'ımı imtihan ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

401. Beylere dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayaz'ımı imtihan ettim."

Padişah, bu beylerin araştırmadaki eksikliklerini onların huzurunda kendilerince gösterince onlara dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayaz'ımın görüş ve düşüncesini ve zekâsının derecesini tecrübe ettim."

Pâdişah bu beylerin tahkîkāttaki eksikliklerini onların muvâcehesinde kendilerince gösterince onlara dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayâz'ımın re'y ü fikrini ve zekâsının derecesini tecrübe ettim."

402. "Dedim ki: "Kervândan sor ki, neredendir?" O gitti bu cümleyi tamâm olarak açık sordu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

402. "Dedim ki: "Kervandan sor, neredendir?" O gitti, bu cümleyi eksiksiz olarak açıkça sordu."

403. "Vasiyetsiz, işaretsiz, birer birer, onların halini şübhesiz ve şeksiz anladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. "Vasiyetsiz, işaretsiz, birer birer, onların halini şüphesiz ve şeksiz anladı."

Sorduğum şeylerin tahkikini tavsiye ve emir etmeksizin, kervanın hallerini tek tek tahkik edip şüphesiz ve şeksiz olarak anladı.

"Suâl ettiğim şeylerin tahkîkini tavsiye ve emir etmeksizin, kervânın hallerini birer birer tahkîk edip şübhesiz ve şeksiz olarak anladı."

404. "Her ne ki, bu otuz beyden otuz makāmda keşf oldu, ondan bir demde tamâm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

404. "Her ne ki, bu otuz beyden otuz makamda keşfedildi, ondan bir anda tamam oldu."

"Her ne soruyu ki, bu otuz beye sordum, bu otuz sorunun her birisi onlar için duraklama makamı oldu ve vasiyetlerim ve emrim üzerine sonradan keşfedildi ve anlaşıldı. Fakat Ayâz araştırmalarını mükemmel yapmış olduğu için o bu sorularımın cevabını bir anda tam olarak verdi. Bu sebeple onun hizmeti otuz beyin hizmetine karşılık oldu ve elbette araştırmaları dahi otuz beyin araştırmaları derece ve miktârında oldu."

"Her ne suâli ki, bu otuz beye sordum, bu otuz suâlin her birisi onlar için makām-ı tevakkuf oldu ve vesâyâ ve emrim üzerine sonradan keşf oldu ve anlaşıldı. Fakat Ayâz tahkîkātını mükemmel yapmış olduğu için o bu suâllerimin cevabını bir anda tamâm olarak verdi. Binâenaleyh onun hizmeti otuz beyin hizmetine mukābil oldu ve bittabi' tahkîkātı dahi otuz beyin tahkîkātı derece ve mikdârında oldu."

400. Böyle otuz emîre ve daha ziyâdeye kadar... Gevşek re'yli ve kerr ü ferde nâkıs idiler. [396]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

400. Böyle otuz emîre ve daha fazlasına kadar... Gevşek görüşlü ve ileri geri harekette (kerr ü ferr: ileri geri hareket) yetersiz idiler.

"Kerr ü ferr", ileri geri hareket etmektir. Padişah, o beraberinde götürdüğü otuz emîri, birer birer araştırma yapmak üzere kervan tarafına gönderdi. O otuz emir ve hatta onlardan başka diğer beyler hep böyle gevşek görüşlü ve gidip gelmede, yani cevap alıp getirmekte yetersiz idiler. Hiçbirisi, soruya yer bırakmayacak şekilde kervanın durumunu araştıramadılar.

"Kerr ü ferr", ileri geri hareket etmektir. Pâdişah o beraber götürdüğü otuz emîri birer birer tahkîkāt yapmak üzere kervân tarafına gönderdi. O otuz emir ve hatta onlardan başka diğer beyler hep böyle gevşek re'yli ve gidip gelmede ya'ni cevâb alıp getirmekte nâkıs idiler. Hiç birisi suâle meydan bırakmayacak sûrette kervânın ahvâlini tahkik edemediler.

401. Beylere dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayaz'ımı imtihan ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

401. Beylere dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayaz'ımı imtihan ettim."

Padişah, bu beylerin araştırmadaki eksikliklerini onların huzurunda kendilerince gösterince onlara dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayaz'ımın görüş ve düşüncesini ve zekâsının derecesini tecrübe ettim."

Pâdişah bu beylerin tahkîkāttaki eksikliklerini onların muvâcehesinde kendilerince gösterince onlara dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayâz'ımın re'y ü fikrini ve zekâsının derecesini tecrübe ettim."

402. "Dedim ki: "Kervândan sor ki, neredendir?" O gitti bu cümleyi tamâm olarak açık sordu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

402. "Dedim ki: "Kervandan sor, neredendir?" O gitti, bu cümleyi eksiksiz olarak açıkça sordu."

403. "Vasiyetsiz, işaretsiz, birer birer, onların halini şübhesiz ve şeksiz anladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. "Vasiyetsiz, işaretsiz, birer birer, onların halini şüphesiz ve şeksiz anladı."

Sorduğum şeylerin tahkikini tavsiye ve emir etmeksizin, kervanın hallerini tek tek tahkik edip şüphesiz ve şeksiz olarak anladı.

"Suâl ettiğim şeylerin tahkîkini tavsiye ve emir etmeksizin, kervânın hallerini birer birer tahkîk edip şübhesiz ve şeksiz olarak anladı."

404. "Her ne ki, bu otuz beyden otuz makāmda keşf oldu, ondan bir demde tamâm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

404. "Her ne ki, bu otuz beyden otuz makamda keşfedildi, ondan bir anda tamam oldu."

"Her ne soruyu ki, bu otuz beye sordum, bu otuz sorunun her birisi onlar için duraklama makamı oldu ve vasiyetlerim ve emrim üzerine sonradan keşfedildi ve anlaşıldı. Fakat Ayâz araştırmalarını mükemmel yapmış olduğu için o bu sorularımın cevabını bir anda tam olarak verdi. Bu sebeple onun hizmeti otuz beyin hizmetine karşılık oldu ve elbette araştırmaları dahi otuz beyin araştırmaları derece ve miktârında oldu."

"Her ne suâli ki, bu otuz beye sordum, bu otuz suâlin her birisi onlar için makām-ı tevakkuf oldu ve vesâyâ ve emrim üzerine sonradan keşf oldu ve anlaşıldı. Fakat Ayâz tahkîkātını mükemmel yapmış olduğu için o bu suâllerimin cevabını bir anda tamâm olarak verdi. Binâenaleyh onun hizmeti otuz beyin hizmetine mukābil oldu ve bittabi' tahkîkātı dahi otuz beyin tahkîkātı derece ve mikdârında oldu."

## Ümerânın o hücceti Cebriyâne şübhe ile mürâfaası ve şâhın onlara cevab vermesi

405. O emirler müteâkiben dediler ki: "Bu, inayetlerden bir fendir; sa'yin işi değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

405. O emirler hemen ardından dediler ki: "Bu, ilahi yardımlardan bir çeşittir; çalışmanın işi değildir."

"Fenn", çeşit demektir. Yani, o beyler Ayaz'ın kendilerine üstünlüğünü ispat eden bu olayın ardından Sultan Mahmud'a dediler ki: "Ayaz'ın bu dirayeti ve zekâsı Hakk'ın inayetinden bir çeşittir. Çalışmak ile elde edilen bir şey değildir."

"Fenn", nevi' demektir. Ya'ni, o beyler Ayâz'ın kendilerine rüçhânını isbât eden bu hâdiseyi müteakib Sultân Mahmûd'a dediler ki: "Ayaz'ın bu dirâyeti ve zekâsı Hakk'ın inâyetinden bir nevi'dir. Çalışmak ile hâsıl olan bir şey değildir."

406. Ayın güzel yüzü Hakk'ın kısmetidir. Gülün güzel kokusu tâli'in atâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

406. Ayın güzel yüzü Hakk'ın kısmetidir. Gülün güzel kokusu tâlihin bağışıdır.

Ay o güzel ve parlak yüzünü Yüce Allah'ın taksiminden buldu; ve gül o güzel kokuyu ezelî tâlihinin bağışından aldı.

Ay o güzel ve parlak yüzü Hak Teâlâ'nın taksîminden buldu; ve gül o güzel kokuyu tâli'-i ezelîsinin atâsından aldı.

407. Sultan dedi: "Nefisten doğan o şey taksîrin mahsûlü ve ictihadın dahlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

407. Sultan dedi: "Nefisten doğan o şey, kusurun ürünü ve içtihadın katkısıdır."

"Rey", ürün ve "dahl", gelir demektir. Yani, sultan o beylerin Cebriye mezhebine uygun olan cevaplarına karşı dedi ki: "İnsanın nefsinden ve şahsının özünden iki

"Rey", mahsûl ve “dahl", îrâd demektir. Ya'ni, sultân o beylerin Cebrîce olan cevablarına karşı dedi ki: "İnsanın nefsinden ve şahsının zâtından iki

## Ümerânın o hücceti Cebriyâne şübhe ile mürâfaası ve şâhın onlara cevab vermesi

405. O emirler müteakiben dediler ki: "Bu, inayetlerden bir fendir; sa'yin işi değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

405. O emirler ardından dediler ki: "Bu, ilahi yardımlardan bir türdür; çalışmanın işi değildir."

"Fen", tür demektir. Yani, o beyler Ayaz'ın kendilerine üstünlüğünü ispat eden bu olayın ardından Sultan Mahmud'a dediler ki: "Ayaz'ın bu dirayeti (becerisi) ve zekâsı Hakk'ın ilahi yardımından bir türdür. Çalışmak ile elde edilen bir şey değildir."

"Fenn", nevi' demektir. Ya'ni, o beyler Ayâz'ın kendilerine rüçhânını isbât eden bu hâdiseyi müteakib Sultân Mahmûd'a dediler ki: "Ayaz'ın bu dirâyeti ve zekâsı Hakk'ın inâyetinden bir nevi'dir. Çalışmak ile hâsıl olan bir şey değildir."

406. Ayın güzel yüzü Hakk'ın kısmetidir. Gülün güzel kokusu tâli'in atâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

406. Ayın güzel yüzü Hakk'ın kısmetidir. Gülün güzel kokusu tâlihin bağışıdır.

Ay o güzel ve parlak yüzünü Yüce Allah'ın taksiminden buldu; ve gül o güzel kokuyu ezelî tâlihinin bağışından aldı.

Ay o güzel ve parlak yüzü Hak Teâlâ'nın taksîminden buldu; ve gül o güzel kokuyu tâli'-i ezelîsinin atâsından aldı.

407. Sultan dedi: "Nefisten doğan o şey taksîrin mahsûlü ve ictihadın dahlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

407. Sultan dedi: "Nefisten doğan o şey, kusurun ürünü ve içtihadın (kişisel çabanın) sonucudur."

"Rey", ürün ve "dahl", sonuç demektir. Yani, sultan o beylerin Cebriye (insanın iradesini yok sayan) görüşüne uygun cevaplarına karşı dedi ki: "İnsanın nefsinden ve şahsının özünden iki şey doğar: Birincisi, yaptığı kusurun ve hatanın ürünüdür, o kötü bir şeydir; ve diğeri, çalışmasının sonucudur ki, o da faydalı bir şeydir." Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Câsiye Suresi'nde مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Casiye, 45/15) yani "Kim ki, salih amel işledi ise kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki, kötülük yaptı ise kendi aleyhinedir" buyrulur. Bu sebeple bu iki çeşit ürün ve sonucun meydana gelmesinde insanın seçme özgürlüğü vardır.

"Rey", mahsûl ve “dahl", îrâd demektir. Ya'ni, sultân o beylerin Cebrîce olan cevablarına karşı dedi ki: "İnsanın nefsinden ve şahsının zâtından iki şey doğar: Birisi, yaptığı taksîrin ve hatânın mahsûlüdür, o fenâ bir şeydir; Ve diğeri, çalışmasının îrâdıdır ki, o da fâideli bir şeydir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Câsiye'de مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Casiye, 45/15) ya'ni "Kim ki, amel-i sâlih işledi ise kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki, fenâlık yaptı ise kendi aleyhinedir" buyurulur. Binâenaleyh bu iki nevi' mahsûl ve îrâdın vücûda gelmesinde insanın ihtiyârı vardır.

408. Yoksa Adem ne vakit Huda'ya: “Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik!" der idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

408. Yoksa Âdem ne zaman Allah'a: "Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik!" derdi?

Eğer insanda irâde ve seçme özgürlüğü olmasaydı, Hz. Âdem (a.s.) ne zaman رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنْ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) yani "Ey Rabbimiz! Biz Havva ile beraber nefsimize zulmettik ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz elbette ziyana uğrayanlardan oluruz" diye Allah'a yakarırdı? Bu konu, birinci cildin 1505 numaralı beytinin baş tarafındaki şerh-i şerîfte de geçti.

"Eğer insanda irâde ve ihtiyâr olmasa idi, Hz. Adem (a.s.) ne vakit رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنْ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) ya'ni "Ey Rabbimiz! Biz Havvâ ile beraber nefsimize zulmettik ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz elbette ziyân edicilerden oluruz" diye Hakk'a münâcât ederdi? Bu bahis I. cildin 1505 numaralı beytinin baş tarafındaki şerh-i şerîfte de geçti.

409. Muhakkak derdi ki: "Bu günah bahttan idi. Mâdemki kaza bu idi, bizim hazmımız ne fâide eder?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

409. Muhakkak derdi ki: "Bu günah bahttan idi. Mademki kaza bu idi, bizim hazmımız ne fayda eder?"

Yani, "Hz. Adem eğer kendisinde irade ve seçme hakkı görmeseydi, muhakkak derdi ki: "Benden kaynaklanan bu günah, ezelî talihin gereğiydi. Mademki, bu fiilin benden meydana gelmesi ilahi kaza idi, bizim tedbir almamız ve seçme hakkımız ne fayda verir?" "Hazm", iki tedbir arasında ihtiyatlı davranmaktır. Nitekim III. cildin 2831 numaralı حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط . از دو آن گیری که دور است از خباط [yani "Hazm ne olur? İki tedbirle ihtiyatlı davranmaktır, o ikiden karmaşadan uzak olanı tutasın"] beytinde "hazm" hakkında açıklamalar geçti.

Ya'ni, "Hz. Adem eğer kendisinde ihtiyâr ve irâde görmese idi, muhakkak der idi ki: "Bu benden sâdır olan günâh tâli'-i ezelî iktizâsından idi. Mâdemki, bu fiilin benden sudûru kazâ-yı ilâhî idi, bizim hazm ve ihtiyârımız ne faide verir?" "Hazm", iki tedbîr arasında ihtiyât etmektir. Nitekim III. cildin 2831 numaralı حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط . از دو آن گیری که دور است از خباط [ya'ni "Hazm ne olur? İki tedbîrle ihtiyâttır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın"] beytinde "hazm" hakkında îzâhât geçti.

410. Bir İblîs ki, derdi ki: "Beni sen azdırdın. Bizim kadehimizi sen kırdın ve bizi dövüyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

410. Bir İblis ki, derdi ki: "Beni sen azdırdın. Bizim kadehimizi sen kırdın ve bizi dövüyorsun!"

Hz. Adem kendisinde irade görmeseydi, bir İblis gibi kendi kabahatini Hakk'a isnat eder, "Beni azdıran sensin, bizim itaat kadehini kırdın, sonra da niçin itaat etmedin ve asi oldun?" diye bizi dövüyorsun ve kahrediyorsun" derdi. şey doğar: Birisi, yaptığı kusurun ve hatanın ürünüdür, o kötü bir şeydir; Ve diğeri, çalışmasının getirisi/ürünüdür ki, o da faydalı bir şeydir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de Casiye suresinde مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Casiye, 45/15) yani "Kim ki, salih amel işlediyse kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki, kötülük yaptıysa kendi aleyhinedir" buyrulur. Bu sebeple bu iki çeşit ürünün ve getirinin meydana gelmesinde insanın seçme özgürlüğü vardır.

"Hz. Adem kendisinde irâde görmese idi, bir İblîs gibi kendi kabâhatini Hakk'a isnâd eder, "Beni azdıran sensin, bizim kadeh-i itâatimizi kırdın, sonra da niçin itâat etmedin ve âsî oldun?" diye bizi dövüyorsun ve kahrediyorsun" der idi." şey doğar: Birisi, yaptığı taksîrin ve hatânın mahsûlüdür, o fenâ bir şeydir; Ve diğeri, çalışmasının îrâdıdır ki, o da fâideli bir şeydir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Câsiye'de مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Casiye, 45/15) ya'ni "Kim ki, amel-i sâlih işledi ise kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki, fenâlık yaptı ise kendi aleyhinedir" buyurulur. Binâenaleyh bu iki nevi' mahsûl ve îrâdın vücûda gelmesinde insanın ihtiyârı vardır.

408. Yoksa Adem ne vakit Huda'ya: “Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik!" der idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

408. Yoksa Âdem ne zaman Allah'a: "Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik!" derdi?

Eğer insanda irâde ve seçme hakkı olmasaydı, Hz. Âdem (a.s.) ne zaman رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنْ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) yani "Ey Rabbimiz! Biz Havva ile beraber nefsimize zulmettik ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz elbette ziyana uğrayanlardan oluruz" diye Allah'a yalvarırdı? Bu konu, birinci cildin 1505 numaralı beytinin baş tarafındaki kırmızı yazılı şerhte de geçti.

"Eğer insanda irâde ve ihtiyâr olmasa idi, Hz. Adem (a.s.) ne vakit رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنْ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) ya'ni "Ey Rabbimiz! Biz Havvâ ile beraber nefsimize zulmettik ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz elbette ziyân edicilerden oluruz" diye Hakk'a münâcât ederdi? Bu bahis I. cildin 1505 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-ı şerîfte de geçti.

409. Muhakkak derdi ki: "Bu günah bahttan idi. Mâdemki kaza bu idi, bizim hazmımız ne fâide eder?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

409. Muhakkak derdi ki: "Bu günah bahttan idi. Mademki kaza bu idi, bizim hazmımız ne fayda eder?"

Yani, "Hz. Adem eğer kendisinde irade ve seçme hakkı görmeseydi, muhakkak derdi ki: "Benden kaynaklanan bu günah, ezelî talihin gereğiydi. Mademki, bu fiilin benden meydana gelmesi ilahi kaza idi, bizim tedbir almamız ve seçme hakkımız ne fayda verir?" "Hazm", iki tedbir arasında ihtiyatlı davranmaktır. Nitekim III. cildin 2831 numaralı حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط . از دو آن گیری که دور است از خباط [yani "Hazm ne olur? İki tedbirle ihtiyatlı davranmaktır, o ikiden karmaşadan uzak olanı tutasın"] beytinde "hazm" hakkında açıklamalar geçti.

Ya'ni, "Hz. Adem eğer kendisinde ihtiyâr ve irâde görmese idi, muhakkak der idi ki: "Bu benden sâdır olan günâh tâli'-i ezelî iktizâsından idi. Mâdemki, bu fiilin benden sudûru kazâ-yı ilâhî idi, bizim hazm ve ihtiyârımız ne faide verir?" "Hazm", iki tedbîr arasında ihtiyât etmektir. Nitekim III. cildin 2831 numaralı حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط . از دو آن گیری که دور است از خباط [ya'ni "Hazm ne olur? İki tedbîrle ihtiyâttır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın"] beytinde "hazm" hakkında îzâhât geçti.

410. Bir İblîs ki, derdi ki: "Beni sen azdırdın. Bizim kadehimizi sen kırdın ve bizi dövüyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

410. Bir İblis ki, derdi ki: "Beni sen azdırdın. Bizim kadehimizi sen kırdın ve bizi dövüyorsun!"

Hz. Adem kendisinde irâde görmeseydi, bir İblis gibi kendi kabahatini Hakk'a isnat eder, "Beni azdıran sensin, bizim itaat kadehini kırdın, sonra da niçin itaat etmedin ve âsi oldun?" diye bizi dövüyorsun ve kahrediyorsun" derdi.

"Hz. Adem kendisinde irâde görmese idi, bir İblîs gibi kendi kabâhatini Hakk'a isnâd eder, "Beni azdıran sensin, bizim kadeh-i itâatimizi kırdın, sonra da niçin itâat etmedin ve âsî oldun?" diye bizi dövüyorsun ve kahrediyorsun" der idi."

411. Belki kaza haktır ve kulun cehdi de haktır. Sakın, eski İblîs gibi bir gözlü olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

411. Aksine, kazâ haktır ve kulun çabası da haktır. Sakın, eski İblîs gibi bir gözlü olma!

"Halak", eski; "a'ver", burada "bir gözlü olmak" demektir. "Ey Cebrîye (kadercilik) görüşüne itiraz eden kimse! Evet, ilâhî kazâ haktır; çünkü ilâhî kazâ, öncesizlik âleminde kulun irâdesi ve talebi üzerine gerçekleşmiştir. Ve madem kulda öncesizlik âleminden beri irâde vardır, bu sebeple bu sûret âleminde de onun çabası ve çalışması haktır. Sakın, İblîs gibi bir gözlü olup, sadece mâna âlemini görme! Aksine iki gözlü olup, sûret âlemini de gör!" Bu ilâhî kazâ ve kulun irâdesi konusu, V. cildin 3116 numarasına denk gelen بازگونه زین سخن کاهل شد. منعکس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idrâki ve hatırı yansımış geldin"] beytinde uzun uzadıya açıklanmıştır.

"Halak", eski; "a'ver", burada "bir gözlü olmak" demektir. "Ey Cebrîce i'tirâz eden kimse! Evet, kazâ-yı ilâhî haktır; zîrâ kazâ-yı ilâhî âlem-i ezelde kulun irâdesi ve talebi üzerine vâki' olmuştur. Ve mâdem kulda âlem-i ezelden beri irâde vardır, binâenaleyh bu âlem-i sûrette dahi onun sa'yi ve çalışması haktır. Sakın, İblîs gibi bir gözlü olup, yalnız âlem-i ma'nâyı görme! Belki iki gözlü olup, âlem-i sûreti dahi gör!" Bu kazâ-yı ilâhî ve kulun irâdesi bahsi V. cildin 3116 numarasına musadif olan بازگونه زین سخن کاهل شد. منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun uzadıya îzah olunmuştur.

412. İki işte tereddüd içinde kalmışız. Bu tereddüd ihtiyarsız ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

412. İki işte tereddüt içinde kalmışız. Bu tereddüt, irade dışı ne zaman olur?

Yani biz insanlar, bu suret ve yoğunluk âleminde birbirine zıt olan iki işte "Bunu mu yapayım yoksa onu mu yapayım?" diye tereddüt içinde kalmışızdır. Eğer gerçekte bizde irade ve seçme hakkı olmasaydı, bu tereddüt meydana gelir miydi?

Ya'ni biz insanlar bu âlem-i sûret ve kesâfette birbirine zid olan iki işte "Bunu mu yapayım yoksa onu mu yapayım?" diye tereddüd içinde kalmışızdır. Eğer nefsü'l-emrde bizde irâde ve ihtiyâr olmasa bu tereddüd hâsıl olur mu idi?

413. İki eli ve ayağı bağlı olan ne vakit "Bunu mu yapayım, onu mu yapayım?" der?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. İki eli ve ayağı bağlı olan kişi ne zaman "Bunu mu yapayım, onu mu yapayım?" der?

414. Hiç benim fikrimde "Denize mi gideyim veya yukarıya mı uçayım?" diye bu tereddüd olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. Hiç benim fikrimde "Denize mi gideyim veya yukarıya mı uçayım?" diye bu tereddüt olur mu?

"Ser", burada fikir anlamındadır. Yani, hiç benim fikrimde "Balıklar gibi denize mi gireyim, yoksa kuşlar gibi havada mı uçayım?" diye bir tereddüt olur mu? Çünkü insan iradesini mümkün olan işlerde kullanır.

"Ser", burada fikir ma'nâsınadır. Ya'ni, hiç benim fikrimde "Balıklar gibi denize mi gireyim, yoksa kuşlar gibi havada mı uçayım?" diye bir tereddüd olur mu? Zîrâ insan irâdesini mümkin olan işlerde kullanır.

415. "Musul'a gideyim, yahud sihir için Babil'e kadar gideyim!" diye bu tereddüd vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

415. "Musul'a gideyim, yahut sihir öğrenmek için Babil'e kadar gideyim!" diye bu tereddüt vardır.

411. Belki kaza haktır ve kulun cehdi de haktır. Sakın, eski İblîs gibi bir gözlü olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

411. Aksine, kazâ haktır ve kulun çabası da haktır. Sakın, eski İblîs gibi bir gözlü olma!

"Halak", eski; "a'ver", burada "bir gözlü olmak" demektir. "Ey Cebrîye (kadercilik) görüşüne itiraz eden kimse! Evet, ilâhî kazâ haktır; çünkü ilâhî kazâ, öncesizlik âleminde kulun irâdesi ve talebi üzerine gerçekleşmiştir. Ve madem kulda öncesizlik âleminden beri irâde vardır, bu sebeple bu sûret âleminde de onun çabası ve çalışması haktır. Sakın, İblîs gibi bir gözlü olup, sadece mâna âlemini görme! Aksine iki gözlü olup, sûret âlemini de gör!" Bu ilâhî kazâ ve kulun irâdesi konusu, V. cildin 3116 numarasına denk gelen بازگونه زین سخن کاهل شد. منعکس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idrâki ve hatırı yansımış geldin"] beytinde uzun uzadıya açıklanmıştır.

"Halak", eski; "a'ver", burada "bir gözlü olmak" demektir. "Ey Cebrîce i'tirâz eden kimse! Evet, kazâ-yı ilâhî haktır; zîrâ kazâ-yı ilâhî âlem-i ezelde kulun irâdesi ve talebi üzerine vâki' olmuştur. Ve mâdem kulda âlem-i ezelden beri irâde vardır, binâenaleyh bu âlem-i sûrette dahi onun sa'yi ve çalışması haktır. Sakın, İblîs gibi bir gözlü olup, yalnız âlem-i ma'nâyı görme! Belki iki gözlü olup, âlem-i sûreti dahi gör!" Bu kazâ-yı ilâhî ve kulun irâdesi bahsi V. cildin 3116 numarasına musadif olan بازگونه زین سخن کاهل شد. منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun uzadıya îzah olunmuştur.

412. İki işte tereddüd içinde kalmışız. Bu tereddüd ihtiyarsız ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

412. İki işte tereddüt içinde kalmışız. Bu tereddüt, irade dışı ne zaman olur?

Yani biz insanlar, bu suret ve yoğunluk âleminde birbirine zıt olan iki işte "Bunu mu yapayım yoksa onu mu yapayım?" diye tereddüt içinde kalmışızdır. Eğer gerçekte bizde irade ve seçme hakkı olmasaydı, bu tereddüt meydana gelir miydi?

Ya'ni biz insanlar bu âlem-i sûret ve kesâfette birbirine zid olan iki işte "Bunu mu yapayım yoksa onu mu yapayım?" diye tereddüd içinde kalmışızdır. Eğer nefsü'l-emrde bizde irâde ve ihtiyâr olmasa bu tereddüd hâsıl olur mu idi?

413. İki eli ve ayağı bağlı olan ne vakit "Bunu mu yapayım, onu mu yapayım?" der?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. İki eli ve ayağı bağlı olan kişi ne zaman "Bunu mu yapayım, onu mu yapayım?" der?

414. Hiç benim fikrimde "Denize mi gideyim veya yukarıya mı uçayım?" diye bu tereddüd olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. Hiç benim fikrimde "Denize mi gideyim veya yukarıya mı uçayım?" diye bu tereddüt olur mu?

"Ser", burada fikir anlamındadır. Yani, hiç benim fikrimde "Balıklar gibi denize mi gireyim, yoksa kuşlar gibi havada mı uçayım?" diye bir tereddüt olur mu? Çünkü insan iradesini mümkün olan işlerde kullanır.

"Ser", burada fikir ma'nâsınadır. Ya'ni, hiç benim fikrimde "Balıklar gibi denize mi gireyim, yoksa kuşlar gibi havada mı uçayım?" diye bir tereddüd olur mu? Zîrâ insan irâdesini mümkin olan işlerde kullanır.

415. "Musul'a gideyim, yahud sihir için Babil'e kadar gideyim!" diye bu tereddüd vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

415. "Musul'a gideyim, yahut sihir için Babil'e kadar gideyim!" diye bu tereddüt vardır.

İnsan iradesini ancak mümkün olan işlerde kullanacağı için "Acaba, Musul şehrine mi gideyim veya sihir yapmayı bilen Babil şehri halkından sihir öğrenmek için oraya mı gideyim?" diye kendisinde bir tereddüt meydana gelir.

İnsan iradesini ancak mümkin olan işlerde sarf edeceği için "Acabâ, Musul şehrine mi gideyim veyâhud sihir yapmayı bilen Bâbil şehri ahâlîsinden sihir öğrenmek için oraya mı gideyim?" diye kendisinde bir tereddüd hâsıl olur.

416. Binâenaleyh tereddüd için bir kudret gerektir. Yoksa o bıyık üzerine gülme olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

416. Bu sebeple tereddüt için bir kudret gerekir. Yoksa o bıyık üzerine gülme olur.

Yani, mademki insanda birbirine aykırı olan iki iş hakkında bir tereddüt meydana geliyor, bu tereddüt kendisinde gizli olan irade kudretinden kaynaklanır. Eğer böyle bir kudret olmasa, tereddüt hâli bir alaydan ibaret olur.

Ya'ni, mâdemki insanda birbirine mugāyir olan iki iş hakkında bir tereddüd hâsıl oluyor, bu tereddüd kendisinde mündemiç olan irâde kudretinden münbaistir. Eğer böyle bir kudret olmasa hâl-i tereddüd bir istihzâdan ibaret olur.

417. Ey delikanlı! Kaza üzerine bahaneyi az koy! Kendi kabahatini başkaları üzerine niçin koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

417. Ey delikanlı! Kazâ üzerine bahaneyi az koy! Kendi kabahatini başkaları üzerine niçin koyarsın?

Ey ilâhî bilgilere yeni başlayan Hakk Yolcusu! Özrü, bahaneyi ve sebebi ilâhî kazâ üzerine az koy! Çünkü kazâ iki çeşittir: Birisi mübrem (kesinleşmiş), diğeri muallaktır (askıda kalmış, şarta bağlı). Mübrem kazâya karşı gerçi çabanın etkisi olmaz, fakat muallak kazânın def edilmesi için çabanın büyük etkisi vardır; ve ilâhî kazânın çoğu muallaktır. Bu sebeple sen ne mübrem kazâyı ne de muallak kazâyı bilmezsin. Bu bilinmezlik sebebiyle Yüce Allah sana çaba ve gayret ile emretti. Bu sebeple bu suret âleminde وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) yani “İnsan için ancak çabaladığı şey vardır” ayet-i kerimesi gereğince çalış ve tembel olma! Bu sebeple senin tembelliğinden dolayı başına bir felaket gelirse bunu ilâhî kazâdan bilme, kendi tasavvurundan bil!

Ey maârif-i ilâhiyyede mübtedî olan sâlik! Özrü ve bahâneyi ve sebebi kazâ-yı ilâhî üzerine az koy! Zîrâ kazâ iki nevi'dir: Birisi mübrem, diğeri muallaktır. "Kazâ-yı mübrem"e karşı gerçi sa'yin te'sîri olmaz, fakat "kazâ-yı muallak"ın def'i için sa'yin büyük te'sîri vardır; ve kazâ-yı ilâhînin çoğu muallaktır. Binâenaleyh sen ne kazâ-yı mübremi ve ne de kazâ-yı muallakı bilmezsin. Bu meçhûliyet sebebiyle Hak Teâlâ sana sa'y ve ictihâd ile emretti. Binâenaleyh bu âlem-i surette وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni “İnsan için sa'y ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince çalış ve tenbel olma! Binâenaleyh senin tenbelliğinden dolayı başına bir felâket gelirse bunu kazâ-yı ilâhîden bilme, kendi tasavvurundan bil!

418. Zeyd kan eder; ve onun kısası Amr'a mı? Amr şarab içer; şarab haddi Ahmed üzerine mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

418. Zeyd kan eder; ve onun kısası Amr'a mı? Amr şarap içer; şarap haddi Ahmed üzerine mi?

Yani örneğin, Zeyd adam öldürür; onun yerine Amr'ı kısas ederler mi? Ve örneğin, Amr şarap içer; şarap içmenin şer'î olan cezasını Ahmed hakkında mı tatbik ederler? وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى (En'âm, 6/164) yani "Kimsenin günahını kimse yüklenmez" ayet-i kerimesi gereğince herkes kendi günahının cezasını kendi çeker. İnsan iradesini ancak mümkün olan işlerde sarf edeceği için "Acaba, Musul şehrine mi gideyim veyahut sihir yapmayı bilen Babil şehri ahalisinden sihir öğrenmek için oraya mı gideyim?" diye kendisinde bir tereddüt hâsıl olur.

Ya'ni meselâ, Zeyd adam öldürür; onun yerine Amr'ı kısâs ederler mi? Ve meselâ, Amr şarâb içer; şarâb içmenin şer'î olan cezâsını Ahmed hakkında mı tatbik ederler? وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى (En'âm, 6/164) ya'ni "Kimsenin günahını kimse yüklenmez" âyet-i kerîmesi mûcibince herkes kendi günâhının cezâsını kendi çeker. İnsan iradesini ancak mümkin olan işlerde sarf edeceği için "Acabâ, Musul şehrine mi gideyim veyâhud sihir yapmayı bilen Bâbil şehri ahâlîsinden sihir öğrenmek için oraya mı gideyim?" diye kendisinde bir tereddüd hâsıl olur.

416. Binâenaleyh tereddüd için bir kudret gerektir. Yoksa o bıyık üzerine gülme olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

416. Bu sebeple tereddüt için bir kudret gerekir. Yoksa o bıyık üzerine gülme olur.

Yani, mademki insanda birbirine aykırı olan iki iş hakkında bir tereddüt meydana geliyor, bu tereddüt kendisinde gizli olan irade kudretinden kaynaklanır. Eğer böyle bir kudret olmasa, tereddüt hâli bir alaydan ibaret olur.

Ya'ni, mâdemki insanda birbirine mugāyir olan iki iş hakkında bir tereddüd hâsıl oluyor, bu tereddüd kendisinde mündemiç olan irâde kudretinden münbaistir. Eğer böyle bir kudret olmasa hâl-i tereddüd bir istihzâdan ibaret olur.

417. Ey delikanlı! Kaza üzerine bahaneyi az koy! Kendi kabahatini başkaları üzerine niçin koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

417. Ey delikanlı! Kader üzerine bahaneyi az koy! Kendi kabahatini başkaları üzerine niçin koyarsın?

Ey ilahi bilgilerde (maârif-i ilâhiyye) yeni başlayan Hakk Yolcusu (sâlik)! Özrü, bahaneyi ve sebebi ilahi kazâ (küllî hüküm) üzerine az koy! Çünkü kazâ iki çeşittir: Birisi mübrem (kesinleşmiş), diğeri muallaktır (şartlı). "Mübrem kazâ"ya karşı gerçi çabanın etkisi olmaz, fakat "muallak kazâ"nın def edilmesi (geri çevrilmesi) için çabanın büyük etkisi vardır; ve ilahi kazânın çoğu muallaktır. Bu sebeple sen ne mübrem kazâyı ne de muallak kazâyı bilmezsin. Bu bilinmezlik sebebiyle Yüce Allah sana çaba ve gayret ile emretti. Bu sebeple bu şekil âleminde "İnsan için ancak çalıştığı vardır" (Necm, 53/39) ayet-i kerimesi gereğince çalış ve tembel olma! Bu sebeple senin tembelliğinden dolayı başına bir felaket gelirse bunu ilahi kazâdan bilme, kendi tasavvurundan (düşüncenden) bil!

Ey maârif-i ilâhiyyede mübtedî olan sâlik! Özrü ve bahâneyi ve sebebi kazâ-yı ilâhî üzerine az koy! Zîrâ kazâ iki nevi'dir: Birisi mübrem, diğeri muallaktır. "Kazâ-yı mübrem"e karşı gerçi sa'yin te'sîri olmaz, fakat "kazâ-yı muallak"ın def'i için sa'yin büyük te'sîri vardır; ve kazâ-yı ilâhînin çoğu muallaktır. Binâenaleyh sen ne kazâ-yı mübremi ve ne de kazâ-yı muallakı bilmezsin. Bu meçhûliyet sebebiyle Hak Teâlâ sana sa'y ve ictihâd ile emretti. Binâenaleyh bu âlem-i surette وأن ليس للْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni “İnsan için sa'y ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince çalış ve tenbel olma! Binâenaleyh senin tenbelliğinden dolayı başına bir felâket gelirse bunu kazâ-yı ilâhîden bilme, kendi tasavvurundan bil!

418. Zeyd kan eder; ve onun kısası Amr'a mı? Amr şarab içer; şarab haddi Ahmed üzerine mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

418. Zeyd kan eder; ve onun kısası Amr'a mı? Amr şarap içer; şarap haddi Ahmed üzerine mi?

Yani örneğin, Zeyd adam öldürür; onun yerine Amr'ı kısas ederler mi? Ve örneğin, Amr şarap içer; şarap içmenin şer'î olan cezasını Ahmed hakkında mı uygularlar? وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وزر أخرى (En'âm, 6/164) yani "Kimsenin günahını kimse yüklenmez" ayet-i kerimesi gereğince herkes kendi günahının cezasını kendi çeker.

Ya'ni meselâ, Zeyd adam öldürür; onun yerine Amr'ı kısâs ederler mi? Ve meselâ, Amr şarâb içer; şarâb içmenin şer'î olan cezâsını Ahmed hakkında mı tatbik ederler? وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وزر أخرى (En'âm, 6/164) ya'ni "Kimsenin günahını kimse yüklenmez" âyet-i kerîmesi mûcibince herkes kendi günâhının cezâsını kendi çeker.

419. Kendi etrafını dolaş ve kendi cürmünü gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

419. Kendi etrafını dolaş ve kendi suçunu gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!

Bu sebeple, "Ne kusur işledim ki bu ilâhî belâ benim başıma geldi?" diye kendi etrafını dolaş. Yani kendi hallerini incele ve kendi kabahatini gör! Çünkü gelen belâ ve ceza senin fiilinin gölgesidir. Bu sebeple, gölge olan cezanın hareketini ve ortaya çıkışını, asıl olan kendi suçundan ve kabahatinden gör!

Binâenaleyh ne kusûr ettim ki, bu belâ-yı ilâhî benim başıma geldi, diye kendi etrafını dolaş. Ya'ni kendi ahvâlini tedkîk et ve kendi kabahatini gör! Zîrâ gelen belâ ve cezâ senin fiilinin gölgesidir. Binâenaleyh gölge olan cezâ-nın hareketini ve zuhûrunu asıl olan kendi cürmünden ve kabâhatinden gör!

420. Zîrâ emîrin cezası galat olmayacaktır. O görücü olan bey hasmı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

420. Çünkü emirin cezası yanlış olmayacaktır. O görücü olan bey düşmanı bilir.

"Pâdâş", ceza ve intikam demektir. "Emîr"den kasıt, Yüce Allah'tır. Yani, ey suçlu! Sana fiilinden dolayı bir ceza geldiği zaman bu ceza çok haklıdır. Çünkü hakiki emir olan Yüce Allah'ın tayin ettiği ceza asla yanlış olmaz. فَإِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Enfal, 8/39) yani "Muhakkak, Allah Teâlâ kulların işlediği ameli görücüdür" ayet-i kerimesi gereğince o hakiki bey, emrine muhalefet eden düşmanı görücüdür.

[416] “Pâdâş”, ceza ve intikām. “Emîr”den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, ey mücrim! Sana fiilinden dolayı bir cezâ geldiği vakit pek haklıdır. Zî-râ emîr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin ta'yîn buyurduğu cezâ aslâ yan-lış olmaz. فَإِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Enfal, 8/39) ya'ni “Muhakkak, Allâh Teâlâ kul-ların işlediği ameli görücüdür” âyet-i kerîmesi mûcibince o hakîkî bey emrine muhalefet eden hasmı görücüdür.

421. Vaktaki bal yedin, harâretin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücre-ti gece başkasına gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

421. Bal yediğin zaman, hararetin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücreti gece başkasına gelmez.

"Müzd-i rûz", yevmiye ve gündelik anlamındadır. Örneğin, bal yedin, balın tabiatında olan hararet başkasının vücudunda oluşmaz; aynı şekilde gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete hak kazandın, elbette bu ücret akşam olunca başkasına verilmez. İbadet ve kabahat (günah) de bu örneğe uygundur.

“Müzd-i rûz”, yevmiye ve gündelik ma'nâsınadır. Meselâ, bal yedin, ba-lın tab'ında olan harâret başkasının vücûdunda hâsıl olmaz; ve kezâ gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete müstahak oldun, bittabi' bu ücret akşam olun-ca başkasına verilmez. İbâdet ve kabâhat dahi bu misâle mutâbıktır.

422. Nede cehd ettin ki, o sana olmadı? Sen ne ektin ki, ekinin mahsûlü gel-medi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. Ne için çabaladın da o sana olmadı? Sen ne ektin de ekininin mahsulü gelmedi?

Yani, hangi bir hizmete çalıştın da onun sonucunu elde etmedin? Ve ne ektin de o ektiğin şeyin mahsulünü almadın? Bazı nüshalarda "bâ-tû ne-geşt" yerine "vâ tû negeşt" yazılmıştır. "Sana geri dönmedi" demek olur.

Ya'ni, hangi bir hizmete sa'y ettin ki, onun neticesini elde etmedin? Ve ne ektin ki, o ektiğin şeyin mahsûlünü almadın? Ba'zı nüshalarda “bâ-tû ne-geşt" yerine "vâ tû negeşt" yazılmıştır. "Sana râci' olmadı" demek olur.

423. Senin fiilin ki, senin cânından ve cisminden doğar, senin evladın gibi se-nin eteğini tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Senin fiilin ki, senin canından ve bedeninden doğar, senin evladın gibi senin eteğini tutar.

419. Kendi etrafını dolaş ve kendi cürmünü gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

419. Kendi etrafını dolaş ve kendi suçunu gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!

Bu sebeple "Ne kusur ettim ki, bu ilâhî belâ benim başıma geldi?" diye kendi etrafını dolaş. Yani kendi hâllerini incele ve kendi kabahatini gör! Çünkü gelen belâ ve ceza senin fiilinin gölgesidir. Bu sebeple gölge olan cezanın hareketini ve ortaya çıkışını asıl olan kendi suçundan ve kabahatinden gör!

Binâenaleyh ne kusûr ettim ki, bu belâ-yı ilâhî benim başıma geldi, diye kendi etrafını dolaş. Ya'ni kendi ahvâlini tedkîk et ve kendi kabahatini gör! Zîrâ gelen belâ ve cezâ senin fiilinin gölgesidir. Binâenaleyh gölge olan cezânın hareketini ve zuhûrunu asıl olan kendi cürmünden ve kabâhatinden gör!

420. Zîrâ emîrin cezası galat olmayacaktır. O görücü olan bey hasmı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

420. Çünkü emirin cezası yanlış olmayacaktır. O görücü olan bey düşmanı bilir.

"Pâdâş", ceza ve intikam demektir. "Emir"den kasıt, Yüce Allah'tır. Yani, ey suçlu! Sana fiilinden dolayı bir ceza geldiği vakit, bu çok haklıdır. Çünkü hakiki emir olan Yüce Allah'ın tayin buyurduğu ceza asla yanlış olmaz. "Muhakkak, Allah Teâlâ kulların işlediği ameli görücüdür" (Enfal, 8/39) ayet-i kerimesi gereğince, o hakiki bey, emrine karşı gelen düşmanı görücüdür.

[416] "Pâdâş”, ceza ve intikām. "Emîr"den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, ey mücrim! Sana fiilinden dolayı bir cezâ geldiği vakit pek haklıdır. Zîrâ emîr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin ta'yîn buyurduğu cezâ aslâ yanlış olmaz. فَإِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Enfal, 8/39) ya'ni "Muhakkak, Allâh Teâlâ kulların işlediği ameli görücüdür" âyet-i kerîmesi mûcibince o hakîkî bey emrine muhalefet eden hasmı görücüdür.

421. Vaktaki bal yedin, harâretin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücreti gece başkasına gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

421. Bal yediğin zaman, hararetin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücreti gece başkasına gelmez.

"Müzd-i rûz", yevmiye ve gündelik anlamındadır. Örneğin, bal yedin, balın doğasında olan hararet başkasının vücudunda oluşmaz; aynı şekilde gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete hak kazandın, doğal olarak bu ücret akşam olunca başkasına verilmez. İbadet ve kabahat (günah) de bu örneğe uygundur.

"Müzd-i rûz", yevmiye ve gündelik ma'nâsınadır. Meselâ, bal yedin, balın tab'ında olan harâret başkasının vücûdunda hâsıl olmaz; ve kezâ gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete müstahak oldun, bittabi' bu ücret akşam olunca başkasına verilmez. İbâdet ve kabâhat dahi bu misâle mutâbıktır.

422. Nede cehd ettin ki, o sana olmadı? Sen ne ektin ki, ekinin mahsûlü gelmedi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. Hangi konuda çaba gösterdin de o sana olmadı? Sen ne ektin de ekininin mahsulü gelmedi?

Yani, hangi bir hizmete çalıştın da onun sonucunu elde etmedin? Ve ne ektin de o ektiğin şeyin mahsulünü almadın? Bazı nüshalarda "bâ-tû negeşt" yerine "vâ tû negeşt" yazılmıştır. "Sana geri dönmedi" demek olur.

Ya'ni, hangi bir hizmete sa'y ettin ki, onun neticesini elde etmedin? Ve ne ektin ki, o ektiğin şeyin mahsûlünü almadın? Ba'zı nüshalarda “bâ-tû negeşt" yerine "vâ tû negeşt" yazılmıştır. "Sana râci' olmadı" demek olur.

423. Senin fiilin ki, senin cânından ve cisminden doğar, senin evladın gibi senin eteğini tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Senin fiilin ki, senin canından ve cisminden doğar, senin evladın gibi senin eteğini tutar.

Bu sûret âleminde her bir kişiden ortaya çıkan fiil, öncelikle ruhunda bir hatıra olarak belirir. Sonra o hatıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz (geçici nitelik) olan o fiil, bir evlat gibi insanın eteğine yapışır. Örneğin bir kimse intihar etmeyi düşünür. Bu düşüncenin sûret âleminde varlığı yoktur. Ne zaman ki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, his âleminde parçalanmak ve ölmekten ibaret olan neticesi ortaya çıkar. Bunun gibi bu his âleminde ortaya çıkan fiillerin neticeleri, berzah âleminde (ölümden sonraki âlem) birer sûretle ortaya çıkar ve insanın evladı gibi eteğine yapışır. İkinci ciltte 1406 ve beşinci ciltte dahi 2211 numaralı beyitlere başvurulsun.

Bu âlem-i sûrette her bir kişiden zâhir olan fiile evvelen rûhunda bir hâtıra olarak peydâ olur. Sonra o hâtıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz olan o fiil bir evlâd gibi insanın eteğine yapışır. Meselâ bir kimse intihar etmeyi düşünür. Bu düşüncenin âlem-i sûrette vücûdu yoktur. Vaktâki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, âlem-i histe paralanmak ve ölmekten ibaret olan netîcesi zâhir olur. Bunun gibi bu âlem-i histe zâhir olan ef'âlin netîceleri âlem-i berzahda birer sûretle zâhir olur ve insanın evlâdı gibi eteğine yapışır. II. cildde 1406 ve V. cildde dahi 2211 numaralı beyitlere müracaat olunsun.

424. Gaybda fiile sûret yaparlar. Hırsızlık fiiline bir dâr vurmazlar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

424. Gaybda fiile suret yaparlar. Hırsızlık fiiline bir darağacı vurmazlar mı?

İnsandan meydana gelen her bir fiil için gayb âleminde bir suret yaparlar ve o suret o fiilin neticesi olur. Nasıl ki bu suretler âleminde dahi fiillere uygun bir suret yapmazlar mı? Ve örneğin hırsızlık fiiline uygun ve karşılık olmak üzere bir darağacı koyarlar ve hırsızları asarlar. Bilinmelidir ki, "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz!" (Mâide, 5/38) ayet-i kerimesine göre şeriatta hırsızların cezası ellerini kesmektir; ve "el kesmek"; görünürde el kesmek demek olduğu gibi mecazen hırsızların ellerini hırsızlıktan men etmek ve kaldırmak anlamına da gelir. Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanına denk gelen Selçuklu hükümeti döneminde hırsızların vücudu ortadan kaldırılmak suretiyle ellerinin kesildiği anlaşılmaktadır; ve zamanımızda ise hapsedilerek insan toplumundan tecrit edilmek suretiyle elleri kesilmekte ve bu tedbir ile hırsızların görünürde elleri kesilmeksizin ve asılmak suretiyle vücutları ortadan kaldırılmaksızın ıslahları ümit edilmektedir. Fakat bu tedbirin semere vermediği de pek çok benzeriyle sabit oluyor.

İnsandan sâdır olan her bir fiil için âlem-i gaybda bir sûret yaparlar ve o sûret o fiilin netîcesi olur. Nitekim bu âlem-i sûrette dahi fiillere münasib bir sûret yapmazlar mı? Ve meselâ hırsızlık fiiline münasib ve mukābil olmak üzere bir darağacı vaz' ederler ve hırsızları asarlar. Ma'lûmdur ki, وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا (Mâide, 5/38) ya'ni "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz!" âyet-i kerîmesine nazaran şerîatte hırsızların cezası ellerini kesmektir; ve “el kesmek"; zâhirde el kesmek demek olduğu gibi mecâzen hırsızların ellerini hırsızlıktan men' etmek ve kaldırmak ma'nâsına da gelir. Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerine musâdif olan hükümet-i Selçûkıyye devrinde hırsızların vücûdu kaldırılmak sûretiyle ellerinin kesildiği anlaşılmaktadır; ve zamânımızda ise habs edilerek cem'iyyet-i beşeriyyeden tecrîd edilmek sûretiyle elleri kesilmekte ve bu tedbîr ile hırsızların zâhirde elleri kesilmeksizin ve asılmak sûretiyle vücûdları kaldırılmaksızın ıslâhları ümîd edilmektedir. Fakat bu tedbîrin semere vermediği de emsâl-i kesîresiyle sâbit oluyor.

425. Dâr ne vakit hırsızlığa benzer? Fakat o gayb-dân olan Hudâ'nın tasvîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

425. Darağacı ne zaman hırsızlığa benzer? Aksine o, gaybı bilen Allah'ın tasviridir.

Yani, darağacı bu görünen âlemde hırsızlığın şekline asla benzemez. Fakat gaybı bilen Yüce Allah, o fiile karşılık böyle bir darağacı şeklini tasvir eder. Gayb biliciliğin anlamı şudur ki: Hırsızlık kötü, insan toplumu için zararlı ve rahatsız edici bir fiildir. Fakat bu fiile karşı ne yapmalı ki, hem hırsız terbiye edilsin hem de bu kötü fiile niyet edenler niyetlerinden vazgeçsin. Bu görünen âlemde her bir kişiden ortaya çıkan fiil, öncelikle ruhunda bir hatıra olarak belirir. Sonra o hatıra, bedeninden fiil hâlinde doğar ve araz (geçici nitelik) olan o fiil, bir evlat gibi insanın eteğine yapışır. Örneğin bir kimse intihar etmeyi düşünür. Bu düşüncenin görünen âlemde varlığı yoktur. Ne zaman ki bu fikir bedene hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, duyular âleminde parçalanmak ve ölmekten ibaret olan neticesi ortaya çıkar. Bunun gibi bu duyular âleminde ortaya çıkan fiillerin neticeleri, berzah âleminde birer şekille ortaya çıkar ve insanın evladı gibi eteğine yapışır. İkinci ciltte 1406 ve beşinci ciltte dahi 2211 numaralı beyitlere başvurulabilir.

Ya'ni, darağacı bu âlem-i sûrette hırsızlığın sûretine asla benzemez. Fakat gaybı bilici olan Hak Teâlâ hazretleri o fiile mukābil böyle bir darağacı sûretini tasvîr eder. Gayb biliciliğin ma'nâsı budur ki: Hırsızlık fenâ ve cem'iyyet-i beşeriyye için muzırr ve müz'ic bir fiildir. Fakat bu fiile karşı ne yapmalı ki, hem hırsız te'dîb olunsun ve hem de bu fenâ fiile niyet edenler niyetlerinden Bu âlem-i sûrette her bir kişiden zâhir olan fiile evvelen rûhunda bir hâtıra olarak peydâ olur. Sonra o hâtıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz olan o fiil bir evlâd gibi insanın eteğine yapışır. Meselâ bir kimse intihar etmeyi düşünür. Bu düşüncenin âlem-i sûrette vücûdu yoktur. Vaktâki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, âlem-i histe paralanmak ve ölmekten ibaret olan netîcesi zâhir olur. Bunun gibi bu âlem-i histe zâhir olan ef'âlin netîceleri âlem-i berzahda birer sûretle zâhir olur ve insanın evlâdı gibi eteğine yapışır. II. cildde 1406 ve V. cildde dahi 2211 numaralı beyitlere müracaat olunsun.

424. Gaybda fiile sûret yaparlar. Hırsızlık fiiline bir dâr vurmazlar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

424. Gaybda fiile suret yaparlar. Hırsızlık fiiline bir darağacı vurmazlar mı?

İnsandan meydana gelen her bir fiil için gayb âleminde bir suret yaparlar ve o suret o fiilin neticesi olur. Nasıl ki bu suretler âleminde dahi fiillere uygun bir suret yapmazlar mı? Ve örneğin hırsızlık fiiline uygun ve karşılık olmak üzere bir darağacı koyarlar ve hırsızları asarlar. Bilinmelidir ki, "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz!" (Mâide, 5/38) ayet-i kerimesine göre şeriatta hırsızların cezası ellerini kesmektir; ve "el kesmek"; görünürde el kesmek demek olduğu gibi mecazen hırsızların ellerini hırsızlıktan men etmek ve kaldırmak anlamına da gelir. Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanına denk gelen Selçuklu hükümeti döneminde hırsızların vücudu ortadan kaldırılmak suretiyle ellerinin kesildiği anlaşılmaktadır; ve zamanımızda ise hapsedilerek insan toplumundan tecrit edilmek suretiyle elleri kesilmekte ve bu tedbir ile hırsızların görünürde elleri kesilmeksizin ve asılmak suretiyle vücutları ortadan kaldırılmaksızın ıslahları ümit edilmektedir. Fakat bu tedbirin semere vermediği de pek çok benzeriyle sabit oluyor.

İnsandan sâdır olan her bir fiil için âlem-i gaybda bir sûret yaparlar ve o sûret o fiilin netîcesi olur. Nitekim bu âlem-i sûrette dahi fiillere münasib bir sûret yapmazlar mı? Ve meselâ hırsızlık fiiline münasib ve mukābil olmak üzere bir darağacı vaz' ederler ve hırsızları asarlar. Ma'lûmdur ki, وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا (Mâide, 5/38) ya'ni "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz!" âyet-i kerîmesine nazaran şerîatte hırsızların cezası ellerini kesmektir; ve “el kesmek"; zâhirde el kesmek demek olduğu gibi mecâzen hırsızların ellerini hırsızlıktan men' etmek ve kaldırmak ma'nâsına da gelir. Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerine musâdif olan hükümet-i Selçûkıyye devrinde hırsızların vücûdu kaldırılmak sûretiyle ellerinin kesildiği anlaşılmaktadır; ve zamânımızda ise habs edilerek cem'iyyet-i beşeriyyeden tecrîd edilmek sûretiyle elleri kesilmekte ve bu tedbîr ile hırsızların zâhirde elleri kesilmeksizin ve asılmak sûretiyle vücûdları kaldırılmaksızın ıslâhları ümîd edilmektedir. Fakat bu tedbîrin semere vermediği de emsâl-i kesîresiyle sâbit oluyor.

425. Dâr ne vakit hırsızlığa benzer? Fakat o gayb-dân olan Hudâ'nın tasvîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

425. Darağacı ne zaman hırsızlığa benzer? Fakat o, gaybı bilen Allah'ın tasviridir.

Yani, darağacı bu görünen âlemde hırsızlığın şekline asla benzemez. Fakat gaybı bilici olan Yüce Allah, o fiile karşılık böyle bir darağacı şeklini tasvir eder. Gayb biliciliğin anlamı şudur ki: Hırsızlık kötü ve insan toplumu için zararlı ve rahatsız edici bir fiildir. Fakat bu fiile karşı ne yapmalı ki, hem hırsız terbiye edilsin hem de bu kötü fiile niyet edenler niyetlerinden vazgeçsinler. İşte bu yapılacak ceza, ilk başta bilinmezdir ve gayb âlemindedir. Gayb âleminde olanları bilici olan Yüce Allah, bilahare görünen âleme çıkacak olan bu hırsızlık hakkındaki ceza şeklini, öncelikle kanun koyucunun hayalinde tasvir eder ve sonra o hayalî şekle görünürde varlık verilir.

Ya'ni, darağacı bu âlem-i sûrette hırsızlığın sûretine asla benzemez. Fakat gaybı bilici olan Hak Teâlâ hazretleri o fiile mukābil böyle bir darağacı sûretini tasvîr eder. Gayb biliciliğin ma'nâsı budur ki: Hırsızlık fenâ ve cem'iyyet-i beşeriyye için muzırr ve müz'ic bir fiildir. Fakat bu fiile karşı ne yapmalı ki, hem hırsız te'dîb olunsun ve hem de bu fenâ fiile niyet edenler niyetlerinden vazgeçsinler. İşte bu yapılacak cezâ evvel emirde meçhûldür ve âlem-i gaybdadır. Âlem-i gaybda olanları bilici olan Hak Teâlâ bilâhare âlem-i zâhire çıkacak olan bu hırsızlık hakkındaki cezâ sûretini evvelen vâzı'-ı kānûnun hayâlinde tasvîr eder ve sonra o sûret-i hayâliyyeye zâhirde vücûd verilir.

426. Vaktaki zabıtanın kalbine "Adl için böyle sûret düz!” diye Hak ilhâm verdi;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

426. Zabıtanın kalbine "Adalet için böyle bir şekil düzenle!" diye Hak ilham verdiğinde;

"Şahne", şehrin muhafızı olan topluluk demektir. Farslar "hâ" harfinin sükûnuyla "şahneh" diye telaffuz ederler. Sarrâh'ta "şîn" harfinin kesresiyle "şıhne" olarak gösterilmiştir. Yani, gaybı bilen Yüce Allah, "Adalet için böyle bir darağacı şekli tertip et!" diye hâkimin ve icra memurlarının kalbine bir ilham verdi. Onlar da insan topluluğunu hırsızların şerrinden korumak için, başkalarına ibret olması üzere ona böyle bir ceza verdiler.

"Şahne", şehrin muhafızı olan tâife demektir. Fârisîler hâ'nın sükûnuyla "şahneh" telaffuz ederler. Sarrâh'da şîn'ın kesriyle "şıhne" gösterilmiştir. Ya'ni, gayb bilici olan Hak Teâlâ "Adl için böyle darağacı sûreti tertib et!" diye hâkimin ve icrâ me'mûrlarının kalbine bir ilhâm verdi. Onlar da cem'iyyet-i beşeriyyeyi hırsızların şerrinden muhafaza için, başkalarına ibret olmak üzere ona böyle bir cezâ verdiler.

427. Nihayet sen âlim ve âdil olursun. Kazâ adli ve sezâyı nasıl münasib verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

427. Sonunda sen âlim ve âdil olursun. Kazâ, adli ve cezayı nasıl uygun verir?

Yani, ey hâkim! Sonunda sen, Hakk'ın ilhamı ile hırsızlara verilecek cezayı bilici ve o cezayı uygulama emrinde adalet edici olursun. Böyle ilhamı ile kullarını âlim ve âdil yapan Yüce Allah'ın kazâsı, kulların fiillerine nasıl olur da uygunsuz adli ve cezayı verir? Bu imkânsız mı?

Ya'ni, ey hâkim! Nihâyet sen Hakk'ın ilhâmı ile hırsızlara verilecek cezâyı bilici ve o cezâyı tatbîk emrinde adâlet edici olursun. Böyle ilhâmı ile kullarını âlim ve âdil yapan Hak Teâlâ'nın kazâsı kulların fiillerine nasıl olur da münasebetsiz adli ve cezâyı verir? Bu mümkin mi?

428. Mâdemki hakim intihabında bunu yapar, bu hâkimlerin ahkemi nasıl yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

428. Mademki bir hâkim seçiminde bunu yapar, bu hâkimlerin en hükmedeni nasıl yapar?

"Güzîn", mef'ûl (edilgen) anlamında "seçilmiş" ve fâil (etken) anlamında "seçen" demektir (Burhan). "Ender-güzîn", "seçici olmakta" anlamındadır. Yani, mademki dünya hâkimi seçici olmakta böyle yapar ve kanuna aykırı olan bir fiile karşılık adil bir cezayı hayalinde canlandırır; ya bu hükmedenlerin en çok hükmedeni olan Yüce Allah'ın, emrine karşı gelenler hakkında ne yapacağını tasavvur et!

"Güzîn", mef'ûl ma'nâsında “intihâb edilmiş" ve fâil ma'nâsında "intihâb edici" demek olur (Burhân). "Ender-güzîn", "intihâb edici olmakta" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki dünyâ hâkimi intihâb edici olmakta böyle yapar ve kānûna muhâlif olan bir fiile mukābil ve âdilâne olan bir cezâyı hayâlinde tasvîr eder; ya bu hükmedicilerin en ziyâde hükmedicisi olan Hak Teâlâ hazretlerinin, emrine muhalefet edenler hakkında ne yapacağını tasavvur et!

429. Vaktāki arpa ekersin, arpanın gayrı bitmez. Karzı sen ettin, kimden rehin istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

429. Arpa ektiğin zaman, arpadan başka bir şey bitmez. Borcu sen yaptın, kimden rehin istersin?

Vazgeçsinler. İşte bu yapılacak ceza, başlangıçta bilinmeyendir ve gayb âlemindedir. Gayb âleminde olanları bilen Yüce Allah, daha sonra görünen âleme çıkacak olan bu hırsızlık hakkındaki ceza şeklini, önce kanun koyucunun hayalinde tasvir eder ve sonra o hayalî şekle görünürde varlık verilir.

vazgeçsinler. İşte bu yapılacak cezâ evvel emirde meçhûldür ve âlem-i gaybdadır. Âlem-i gaybda olanları bilici olan Hak Teâlâ bilâhare âlem-i zâhire çıkacak olan bu hırsızlık hakkındaki cezâ sûretini evvelen vâzı'-ı kānûnun hayâlinde tasvîr eder ve sonra o sûret-i hayâliyyeye zâhirde vücûd verilir.

426. Vaktaki zabıtanın kalbine "Adl için böyle sûret düz!” diye Hak ilhâm verdi;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

426. Zabıtanın kalbine "Adalet için böyle bir şekil düzenle!" diye Hak ilham verdiğinde;

"Şahne", şehrin muhafızı olan topluluk demektir. Farslar "hâ" harfinin sükûnuyla "şahneh" diye telaffuz ederler. Sarrâh'ta "şîn" harfinin kesresiyle "şıhne" olarak gösterilmiştir. Yani, gaybı bilen Yüce Allah, "Adalet için böyle bir darağacı şekli tertip et!" diye hâkimin ve icra memurlarının kalbine bir ilham verdi. Onlar da insan topluluğunu hırsızların şerrinden korumak için, başkalarına ibret olması üzere ona böyle bir ceza verdiler.

"Şahne", şehrin muhafızı olan tâife demektir. Fârisîler hâ'nın sükûnuyla "şahneh" telaffuz ederler. Sarrâh'da şîn'ın kesriyle "şıhne" gösterilmiştir. Ya'ni, gayb bilici olan Hak Teâlâ "Adl için böyle darağacı sûreti tertib et!" diye hâkimin ve icrâ me'mûrlarının kalbine bir ilhâm verdi. Onlar da cem'iyyet-i beşeriyyeyi hırsızların şerrinden muhafaza için, başkalarına ibret olmak üzere ona böyle bir cezâ verdiler.

427. Nihayet sen âlim ve âdil olursun. Kazâ adli ve sezâyı nasıl münasib verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

427. Sonunda sen âlim ve âdil olursun. Kazâ, adli ve cezayı nasıl uygun verir?

Yani, ey hâkim! Sonunda sen, Hakk'ın ilhamı ile hırsızlara verilecek cezayı bilici ve o cezayı uygulama emrinde adalet edici olursun. Böyle ilhamı ile kullarını âlim ve âdil yapan Yüce Allah'ın kazâsı, kulların fiillerine nasıl olur da uygunsuz adli ve cezayı verir? Bu imkânsız mı?

Ya'ni, ey hâkim! Nihâyet sen Hakk'ın ilhâmı ile hırsızlara verilecek cezâyı bilici ve o cezâyı tatbîk emrinde adâlet edici olursun. Böyle ilhâmı ile kullarını âlim ve âdil yapan Hak Teâlâ'nın kazâsı kulların fiillerine nasıl olur da münasebetsiz adli ve cezâyı verir? Bu mümkin mi?

428. Mâdemki hakim intihabında bunu yapar, bu hâkimlerin ahkemi nasıl yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

428. Mademki bir hâkim seçiminde bunu yapar, bu hâkimlerin en hükmedeni nasıl yapar?

"Güzîn", mef'ûl (edilgen) anlamında "seçilmiş" ve fâil (etken) anlamında "seçen" demektir (Burhan). "Ender-güzîn", "seçici olmakta" anlamındadır. Yani, mademki dünya hâkimi seçici olmakta böyle yapar ve kanuna aykırı olan bir fiile karşılık adil bir cezayı hayalinde canlandırır; ya bu hükmedenlerin en çok hükmedeni olan Yüce Allah'ın, emrine karşı gelenler hakkında ne yapacağını tasavvur et!

"Güzîn", mef'ûl ma'nâsında “intihâb edilmiş" ve fâil ma'nâsında "intihâb edici" demek olur (Burhân). "Ender-güzîn", "intihâb edici olmakta" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki dünyâ hâkimi intihâb edici olmakta böyle yapar ve kānûna muhâlif olan bir fiile mukābil ve âdilâne olan bir cezâyı hayâlinde tasvîr eder; ya bu hükmedicilerin en ziyâde hükmedicisi olan Hak Teâlâ hazretlerinin, emrine muhalefet edenler hakkında ne yapacağını tasavvur et!

429. Vaktāki arpa ekersin, arpanın gayrı bitmez. Karzı sen ettin, kimden rehin istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

429. Arpa ektiğin zaman, arpadan başka bir şey bitmez. Borcu sen yaptın, kimden rehin istersin?

Ey insan! Arpa ekersen arpa biçersin. Bu sebeple kötü bir fiil işlersen, onun cezası onun gibi kötü bir şey olur. Nasıl ki ayet-i kerimede "Kötülüğün cezası onun gibi kötü bir şeydir" (Şûrâ, 42/40) buyurulur. Örneğin, kötü bir şey yaptığın zaman, onun karşılığı olan ceza, alacaklı gibi er geç senin yakana yapışır. Çünkü senin nefsin o cezaya rehindir. Örneğin, ilahi emre aykırı olarak içkiye bağımlı oldun, kalp, mide ve bağırsak hastalıklarına borçlusun; ve bu alacaklılar senden senin nefsini rehin olarak isterler. Bunlar sonunda, alacaklılar gibi yakana yapışırlar ve sen de bunlara nefsini rehin vermiş olursun. Nasıl ki ayet-i kerimede "Her bir nefis kazandığı şeye rehindir" (Müddessir, 74/38) buyurulur.

Ey kimse! Arpa ekersen arpa biçersin. Binâenaleyh fenâ bir fiil işlersen onun cezâsı onun gibi bir fenâ bir şey olur. Nitekim âyet-i kerimede `وجزاء سيئة سيئة مثلها` (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenânın cezâsı onun gibi fenâ bir şeydir" buyurulur. Meselâ, bir fenâlık yaptığın vakit, onun mukābili olan cezâ, alacaklı gibi er geç senin yakana yapışır. Zîrâ senin nefsin o cezâya merhûndur. Meselâ, emr-i ilâhîye muhâlif olarak içkiye mübtelâ oldun, kalb ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına borçlusun; ve bu alacaklılar senden senin nefsini rehin olarak isterler. Bunlar akıbet, alacaklılar gibi yakana yapışırlar ve sen de bunlara nefsini rehin vermiş olursun. Nitekim âyet-i kerîmede `كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ` (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis kazandığı şeye merhûndur" buyurulur.

430. Kendi cürmünü diğer bir kimse üzerine koyma! Kendi aklını ve kulağını bu cezâya koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

430. Kendi suçunu başka bir kimsenin üzerine atma! Kendi aklını ve kulağını bu cezaya hazırla!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 416 numaralı beyte bağlıdır. Yani, başına bir felaket geldiği zaman, bunu ilâhî kazâdan bilme; kendi kötü fiilinden bil! Çünkü ilâhî kazâ, birçok yerde de açıklandığı üzere, senin talebine dayanarak meydana gelir. Örneğin, V. cildin 3116 numarasına denk gelen `بازگونه زین سخن کاهل شدی. منعکس ادراك و خاطر آمدی` [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı tersine döndün"] beytinde uzun ayrıntılar verildi. Bu sebeple sen kendi aklını ve kulağını fiiline terettüp edecek olan bu cezaya tut ve muhalefetten kork!

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 416 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, başına bir felâket geldiği vakit, bunu kazâ-yı ilâhîden bilme; kendi kötü fiilinden bil! Zîrâ kazâ-yı ilâhî, birçok yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere, senin talebine müsteniden vâki' olur. Ezcümle, V. cildin 3116 numarasına müsâdif olan `بازگونه زین سخن کاهل شدی. منعکس ادراك و خاطر آمدی` [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun tafsîlât verildi. Binâenaleyh sen kendi aklını ve kulağını fiiline terettüb edecek olan bu cezâya tut ve muhalefetten kork!

431. Cürmü kendi üzerine koy; zîrâ sen kendin ektin. Hakk'ın cezâsı ve adli ile sulh et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

431. Suçu kendi üzerine al; çünkü sen kendin ektin. Hakk'ın cezası ve adaleti ile barış!

Yani, suçu ve kabahati kendi üzerine al ve ilâhî kazâya bağlama! Çünkü sen istedin, Yüce Allah da senin istediğini verdi. Bu sebeple Hakk'ın senin aleyhinde hükmettiği ceza ile ve hakkında uyguladığı adalet ile barış ve asla itiraz etme!

Ya'ni, cürmü ve kabâhati kendi üzerine al ve kazâ-yı ilâhîye atfetme! Zîrâ sen istedin, Hak Teâlâ hazretleri dahi senin istediğini verdi. Binâenaleyh Hakk'ın senin aleyhinde hükmettiği cezâ ile ve hakkında tatbîk ettiği adâlet ile sulh et ve aslâ i'tirâz etme!

432. Rence sebeb fenâ yapmaklıktır. Fenâyı kendi fiilinden tanı, bahttan değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

432. Kötülüğe sebep, kötü iş yapmaktır. Kötülüğü kendi fiilinden tanı, şanstan değil!

Ey insan! Arpa ekersen arpa biçersin. Bu sebeple kötü bir iş yaparsan, onun cezası onun gibi kötü bir şey olur. Nasıl ki ayet-i kerimede `وجزاء سيئة سيئة مثلها` (Şûrâ, 42/40) yani "Kötülüğün cezası onun gibi kötü bir şeydir" buyurulur. Örneğin, bir kötülük yaptığın zaman, onun karşılığı olan ceza, alacaklı gibi er geç senin yakana yapışır. Çünkü senin nefsin o cezaya rehindir. Örneğin, ilahi emre aykırı olarak içkiye bağımlı oldun, kalp ve mide ve bağırsak hastalıklarına borçlusun; ve bu alacaklılar senden senin nefsini rehin olarak isterler. Bunlar sonunda, alacaklılar gibi yakana yapışırlar ve sen de bunlara nefsini rehin vermiş olursun. Nasıl ki ayet-i kerimede `كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ` (Müddessir, 74/38) yani "Her bir nefis kazandığı şeye rehindir" buyurulur.

Ey kimse! Arpa ekersen arpa biçersin. Binâenaleyh fenâ bir fiil işlersen onun cezâsı onun gibi bir fenâ bir şey olur. Nitekim âyet-i kerimede `وجزاء سيئة سيئة مثلها` (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenânın cezâsı onun gibi fenâ bir şeydir" buyurulur. Meselâ, bir fenâlık yaptığın vakit, onun mukābili olan cezâ, alacaklı gibi er geç senin yakana yapışır. Zîrâ senin nefsin o cezâya merhûndur. Meselâ, emr-i ilâhîye muhâlif olarak içkiye mübtelâ oldun, kalb ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına borçlusun; ve bu alacaklılar senden senin nefsini rehin olarak isterler. Bunlar akıbet, alacaklılar gibi yakana yapışırlar ve sen de bunlara nefsini rehin vermiş olursun. Nitekim âyet-i kerîmede `كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ` (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis kazandığı şeye merhûndur" buyurulur.

430. Kendi cürmünü diğer bir kimse üzerine koyma! Kendi aklını ve kulağını bu cezâya koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

430. Kendi suçunu başka bir kimsenin üzerine atma! Kendi aklını ve kulağını bu cezaya hazırla!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 416 numaralı beyte bağlıdır. Yani, başına bir felaket geldiği zaman, bunu ilâhî kazâdan bilme; kendi kötü fiilinden bil! Çünkü ilâhî kazâ, birçok yerde de açıklandığı üzere, senin talebine dayanarak meydana gelir. Örneğin, V. cildin 3116 numarasına denk gelen `بازگونه زین سخن کاهل شدی. منعکس ادراك و خاطر آمدی` [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı tersine döndün"] beytinde uzun ayrıntılar verildi. Bu sebeple sen kendi aklını ve kulağını fiiline terettüp edecek olan bu cezaya tut ve muhalefetten kork!

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 416 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, başına bir felâket geldiği vakit, bunu kazâ-yı ilâhîden bilme; kendi kötü fiilinden bil! Zîrâ kazâ-yı ilâhî, birçok yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere, senin talebine müsteniden vâki' olur. Ezcümle, V. cildin 3116 numarasına müsâdif olan `بازگونه زین سخن کاهل شدی. منعکس ادراك و خاطر آمدی` [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun tafsîlât verildi. Binâenaleyh sen kendi aklını ve kulağını fiiline terettüb edecek olan bu cezâya tut ve muhalefetten kork!

431. Cürmü kendi üzerine koy; zîrâ sen kendin ektin. Hakk'ın cezâsı ve adli ile sulh et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

431. Suçu kendi üzerine al; çünkü sen kendin ektin. Hakk'ın cezası ve adaleti ile barış!

Yani, suçu ve kabahati kendi üzerine al ve ilâhî kazâya bağlama! Çünkü sen istedin, Yüce Allah da senin istediğini verdi. Bu sebeple Hakk'ın senin aleyhinde hükmettiği ceza ile ve hakkında uyguladığı adalet ile barış ve asla itiraz etme!

Ya'ni, cürmü ve kabâhati kendi üzerine al ve kazâ-yı ilâhîye atfetme! Zîrâ sen istedin, Hak Teâlâ hazretleri dahi senin istediğini verdi. Binâenaleyh Hakk'ın senin aleyhinde hükmettiği cezâ ile ve hakkında tatbîk ettiği adâlet ile sulh et ve aslâ i'tirâz etme!

432. Rence sebeb fenâ yapmaklıktır. Fenâyı kendi fiilinden tanı, bahttan değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

432. Rencin sebebi kötü iş yapmaktır. Kötülüğü kendi fiilinden tanı, talihten değil!

Yani, ey Hakk Yolcusu, maddî ve manevî olan rencin ve elemin sebebi, senin ilâhî emre karşı gelmendir ve kötü hareketindir. Bu sebeple başına kötü bir hâl geldiği zaman bunu kendi fiilinden ve karşı gelişinden anla! Yoksa, bu kötülük benim bahtımın ve talihimin gereğidir, deme! Bilinmeli ki, Hak tarafından emir verme kulun hak edişi üzerine cereyan eder; ve kulun hâli neyi gerektiriyorsa Hak tarafından o verilir. Çünkü boyun eğmede etkili olan kulun hâlidir. Eğer kul Hakk'a boyun eğmişse Hak da cezanın uygunu ile ona boyun eğer. Ve eğer Hakk'a karşı gelmişse ve kulun hâli de affı gerektiriyorsa, Hak ona affı ve mağfireti ile boyun eğer. Ve eğer kulun yatkınlığı azarlanmayı talep ederse Hak ona kahır ve intikam ile boyun eğer. Bu konunun ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'dedir.

Ya'ni, ey sâlik, sûrî ve ma'nevî olan rence ve eleme sebeb, senin emr-i ilâhîye muhalefetindir ve fenâ hareketindir. Binâenaleyh başına bir fenâ hâl geldiği vakit bunu kendi fiilinden ve muhalefetinden anla! Yoksa, bu fenâlık benim bahtımın ve tâli'imin iktizâsıdır, deme! Ma'lum olsun ki, Hak tarafından emr-i i'tâ abdin istihkākı üzerine cereyan eder; ve abdin hâli neyi iktizâ ediyorsa Hak tarafından o verilir. Zîrâ inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Eğer abd Hakk'a münkād ise Hak dahi muvâfik-ı cezâ ile ona münkād olur. Ve eğer Hakk'a muhâlif ise ve abdin hâli de afvı iktizâ ediyorsa, Hak ona afvı ve mağfireti ile münkād olur. Ve eğer abdin isti'dâdı muâhezeyi taleb ederse Hak ona kahır ve intikām ile münkād olur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbîdedir.

433. O bahta nazar gözü şaşı eder. Köpeği pislik mahalline mensûb ve tenbel eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. O baht, bakış gözünü şaşı eder. Köpeği pislik yerine mensup ve tembel eder.

"Baht"tan maksat, kişinin sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlığıdır ve kader sırrı bu yatkınlığa dayanır. "Ahvel", eğri gören, şaşı demektir. Bilinmeli ki, bedensel perdeler içinde bulunan kimselerden kader sırrı gizlidir; ve "kader sırrına bakışın bedensel olanları şaşı etmesi" şudur: Bedensel bir kimse, Hakk'ın varlığı karşısında kendi varlığını da görür de der ki: Hak vardır, ben de varım ve eşya da vardır. Fakat benim sabit hakikatimin yatkınlığı ne ise Hak o yatkınlığa göre hükmetmiştir. Gerçi hakikat ehli nazarında Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur. Görünen eşya, gerçek varlığın isimler ve sıfatlar itibarıyla mertebelerinden başka bir şey değildir. Fakat her bir mertebesinde o gerçek varlığın bir hükmü vardır; ve bu maddi yoğunluk âlemindeki hükmünü peygamberler aracılığıyla çokluk âlemine tebliğ etmiştir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri buyurur. Rubâî:

"Ey tahkik sahibi ve sıdk ve yakın sıfatında sıddık olduğunu zannetmiş olan kimse! Gerçek varlığın her bir mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer bir mertebenin hükümlerini korumaz isen zındıksın."

Bu sebeple bedensel bir kimsenin kendi varlığını ispat etmekle beraber, kendini vehmedilmiş varlıklardan kurtulan evliyalar seviyesinde tutup, sırr-ı Yani, ey Hakk Yolcusu, zahirî ve manevî olan acıya ve eleme sebep, senin ilâhî emre karşı çıkışın ve kötü hareketindir. Bu sebeple başına kötü bir hâl geldiği vakit bunu kendi fiilinden ve karşı çıkışından anla! Yoksa, bu kötülük benim bahtımın ve talihimin gereğidir, deme! Bilinmeli ki, Hak tarafından emir verme, kulun hak edişi üzerine cereyan eder; ve kulun hâli neyi gerektiriyorsa Hak tarafından o verilir. Çünkü boyun eğmede etkili olan kulun hâlidir. Eğer kul Hakk'a boyun eğmiş ise Hak dahi cezaya uygun bir şekilde ona boyun eğer. Ve eğer Hakk'a karşı ise ve kulun hâli de affı gerektiriyorsa, Hak ona affı ve mağfireti ile boyun eğer. Ve eğer kulun yatkınlığı azarlanmayı talep ederse Hak ona kahır ve intikam ile boyun eğer. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Yakup Fassı'ndadır.

"Baht"tan murâd, kişinin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdıdır ve sırr-ı kader bu isti'dâda müsteniddir. "Ahvel", eğri gören, şaşı demektir. Ma'lûm olsun ki, hicâbât-ı cismâniyye içinde bulunan kimselerden sırr-ı kader mestûrdur; ve "sırr-ı kadere nazarın cismânîleri şaşı etmesi" budur ki: Bir cismânî kimse vücûd-i Hak muvâcehesinde kendi vücudunu da görür de der ki: Hak vardır, ben de varım ve eşyâ da vardır. Fakat benim ayn-ı sâbitemin isti'dâdı ne ise Hak o isti'dâda göre hükmetmiştir. Gerçi ehl-i hakikat nazarında vücûd-i Hak'tan gayrı bir vücûd yoktur. Zâhir olan eşyâ vücûd-ı hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfat merâtibinden başka bir şey değildir. Fakat her bir mertebesinde o vücûd-i hakîkînin bir hükmü vardır; ve bu âlem-i kesâfetteki hükmünü enbiyâ vâsıtasıyla âlem-i keserâta tebliğ etmiştir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri buyurur. Rubâî:

"Ey sâhib-i tahkik ve sıdk ve yakın sıfatında sıddîk olduğunu zannetmiş olan kimse! Vücûd-i hakîkînin her bir mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer bir merâtibin ahkâmını hıfz etmez isen zındıksın."

Binâenaleyh cismânî bir kimsenin kendi vücudunu isbât etmekle beraber, kendini vücûd-i mevhûmlarından kurtulan evliyâ mesâbesinde tutup, sırr-ı Ya'ni, ey sâlik, sûrî ve ma'nevî olan rence ve eleme sebeb, senin emr-i ilâhîye muhalefetindir ve fenâ hareketindir. Binâenaleyh başına bir fenâ hâl geldiği vakit bunu kendi fiilinden ve muhalefetinden anla! Yoksa, bu fenâlık benim bahtımın ve tâli'imin iktizâsıdır, deme! Ma'lum olsun ki, Hak tarafından emr-i i'tâ abdin istihkākı üzerine cereyan eder; ve abdin hâli neyi iktizâ ediyorsa Hak tarafından o verilir. Zîrâ inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Eğer abd Hakk'a münkād ise Hak dahi muvâfik-ı cezâ ile ona münkād olur. Ve eğer Hakk'a muhâlif ise ve abdin hâli de afvı iktizâ ediyorsa, Hak ona afvı ve mağfireti ile münkād olur. Ve eğer abdin isti'dâdı muâhezeyi taleb ederse Hak ona kahır ve intikām ile münkād olur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbîdedir.

433. O bahta nazar gözü şaşı eder. Köpeği pislik mahalline mensûb ve tenbel eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. O baht, bakış gözünü şaşı eder. Köpeği pislik yerine ait ve tembel eder.

"Baht"tan maksat, kişinin sabit hakikatinin yatkınlığıdır ve kader sırrı bu yatkınlığa dayanır. "Ahvel", eğri gören, şaşı demektir. Bilinmeli ki, bedensel perdeler içinde bulunan kimselerden kader sırrı gizlidir; ve "kader sırrına bakışın bedensel olanları şaşı etmesi" şudur ki: Bedensel bir kimse, Hakk'ın varlığı karşısında kendi varlığını da görür de der ki: Hak vardır, ben de varım ve eşya da vardır. Fakat benim sabit hakikatimin yatkınlığı ne ise Hak o yatkınlığa göre hükmetmiştir. Gerçi hakikat ehli nazarında Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur. Görünen eşya, hakiki varlığın isimler ve sıfatlar itibarıyla mertebelerinden başka bir şey değildir. Fakat her bir mertebesinde o hakiki varlığın bir hükmü vardır; ve bu yoğunluk âlemindeki hükmünü peygamberler vasıtasıyla kesret âlemine tebliğ etmiştir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri buyurur. Rubâî:

"Ey tahkik sahibi ve sıdk ve yakın sıfatında sıddık olduğunu zannetmiş olan kimse! Hakiki varlığın her bir mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer bir mertebenin hükümlerini korumaz isen zındıksın."

Buna göre bedensel bir kimsenin kendi varlığını ispat etmekle beraber, kendini vehmedilmiş varlıklardan kurtulan evliya seviyesinde tutup, kader sırrına bakması şaşı gibi yanlış ve eğri bir görüş olur; ve onun henüz köpek seviyesinde olan nefsi, kendi hazlarına düşkün olduğundan onu ilahi emre uyma hususunda tembel eder; ve "kühdân", yani pislik menzilinde olan dünyaya ait kılar; Ve kader sırrı hakkındaki ayrıntılar V. cildin 3054 ve 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

"Baht"tan murâd, kişinin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdıdır ve sırr-ı kader bu isti'dâda müsteniddir. "Ahvel", eğri gören, şaşı demektir. Ma'lûm olsun ki, hicâbât-ı cismâniyye içinde bulunan kimselerden sırr-ı kader mestûrdur; ve "sırr-ı kadere nazarın cismânîleri şaşı etmesi" budur ki: Bir cismânî kimse vücûd-i Hak muvâcehesinde kendi vücudunu da görür de der ki: Hak vardır, ben de varım ve eşyâ da vardır. Fakat benim ayn-ı sâbitemin isti'dâdı ne ise Hak o isti'dâda göre hükmetmiştir. Gerçi ehl-i hakikat nazarında vücûd-i Hak'tan gayrı bir vücûd yoktur. Zâhir olan eşyâ vücûd-ı hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfat merâtibinden başka bir şey değildir. Fakat her bir mertebesinde o vücûd-i hakîkînin bir hükmü vardır; ve bu âlem-i kesâfetteki hükmünü enbiyâ vâsıtasıyla âlem-i keserâta tebliğ etmiştir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri buyurur. Rubâî:

"Ey sâhib-i tahkik ve sıdk ve yakın sıfatında sıddîk olduğunu zannetmiş olan kimse! Vücûd-i hakîkînin her bir mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer bir merâtibin ahkâmını hıfz etmez isen zındıksın."

Binâenaleyh cismânî bir kimsenin kendi vücudunu isbât etmekle beraber, kendini vücûd-i mevhûmlarından kurtulan evliyâ mesâbesinde tutup, sırr-ı kadere nazar etmesi şaşı gibi yanlış ve eğri bir görüş olur; ve onun henüz köpek mesâbesinde olan nefsi, kendi huzûzâtının mübtelâsı olduğundan onu emr-i ilâhîye ittibâ' hususunda tenbel eder; ve "kühdân", ya'ni pislik menzilesinde olan dünyâya mensûb eder; Ve sırr-ı kader hakkındaki tafsîlât V. cildin 3054 ve 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

434. Ey delikanlı! Kendi nefsini müttehem kıl! Adlin cezasını az müttehem et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

434. Ey delikanlı! Kendi nefsini suçlu say! Adaletin cezasını az suçla!

"Az suçla!" ifadesiyle, kesinleşmiş ilâhî kazâya (Allah'ın küllî hükmüne) işaret edilir. Nasıl ki, Birinci cildin 1218 numaralı beytinde: چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [yani “Kazâ geldiği zaman posttan başkasını göremezsin; düşmanları dahi dosttan ayırt edemezsin”] ve 1257 numaralı beytinde de: چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [yani “İlâhî kazâ geldiği zaman ilim uykuya dalar; ay kararır, güneş de tutulur”] ve Beşinci cildin 1707 numaralı beytinde de: چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [yani “Kazâ geldiği zaman tabip ahmak olur; ve o ilaç dahi fayda vermede şaşırır”] buyrulmuştu. Çünkü bu kazâ, kader sırrına dayanır ve kader sırrı ise bilinmezdir. Bu ilâhî kazâ, kulun irâdesi ve tedbiri ile def edilemez. Bu sebeple bu hususta kula gerekli olan hâl, sabretmek ve Hakk'a dönüp münâcât etmektir.

"Az müttehem et!" ta'bîriyle kazâ-yı mübreme işâret buyurulur. Nitekim, I. cildin 1218 numarasına müsâdif olan beyitte چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'ni “Kazâ geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlıyamazsın”] ve 1257 numarasına müsâdif olan beyitte dahi چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'ni “Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur”] ve V. cildin 1707 numarasına müsâdif olan beytte hem چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [ya'ni “Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de azgın olur”] buyurulmuş idi. Zîrâ bu kazâ sırr-ı kadere müsteniddir ve sırr-ı kader ise meçhûldür. Bu kazâ-yı ilâhî kulun irâdesi ve tedbîri ile mündefi' olmaz. Binâenaleyh bu husûsta abde lâzım olan hâl, sabretmek ve Hakk'a rücû' edip münâcât eylemektir.

435. Mertçe tövbe et ve yola baş getir! Zîrâ “Fe-men ya'mel miskāle zerratin yerah”dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

435. Mertçe tövbe et ve yola baş eğ! Çünkü "Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür."

Ey tasavvuf yoluna yeni giren kişi! Daima tövbe et ve Allah'a yalvar ve Hak yoluna baş eğ! Çünkü tövbe hayırlı bir ameldir; ve yüce ayette فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (Zilzal, 99/7) yani "Kim ki, bir zerre ağırlığınca hayır işlerse, onun mükâfatını görür" buyurulmuştur. Nasıl ki Birinci cildin 849 numaralı beytinde چونکه غم بینی تو استغفار كن. غم بامر خالق آمد کار کن yani "Sen gam gördüğün zaman, istiğfar et! Gam, iş yapıcı olan Yaratıcı'nın emriyle geldi" buyurulmuştur.

Ey sâlik-i mübtedî! Dâimâ tövbe et ve Hakk'a yalvar ve Hak yoluna baş eğ! Zîrâ tövbe hayırlı bir ameldir; ve âyet-i kerîmede فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (Zilzal, 99/7) ya'ni “Kim ki, bir zerre miskāli hayır işlerse, onun mükâfâtını görür” buyurulmuştur. Nitekim I. cildin 849 numaralı beytinde چونکه غم بینی تو استغفار كن. غم بامر خالق آمد کار کن [ya'ni “Sen gam gördüğün vakit, istiğfâr et! Gam, iş yapıcı olan Hâlık'ın emriyle geldi”] buyurulmuştur.

436. Nefsin füsununa az mağrûr ol! Zîrâ Hakk'ın güneşi bir zerreyi örtmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

436. Nefsin aldatıcılığına az kapıl! Çünkü Hakk'ın güneşi hiçbir zerreyi örtmez.

Kadere bakması şaşı gibi yanlış ve eğri bir görüş olur; ve onun henüz köpek mertebesinde olan nefsi, kendi nefse ait hazlarının düşkünü olduğundan onu ilâhî emre uyma hususunda tembel eder; ve "kühdân", yani pislik menzilinde olan dünyaya mensup eder; Ve kader sırrı hakkındaki ayrıntılar V. cildin 3054 ve 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

kadere nazar etmesi şaşı gibi yanlış ve eğri bir görüş olur; ve onun henüz kö- pek mesâbesinde olan nefsi, kendi huzûzâtının mübtelâsı olduğundan onu emr-i ilâhîye ittibâ' hususunda tenbel eder; ve "kühdân", ya'ni pislik menzi- lesinde olan dünyaya mensûb eder; Ve sırr-ı kader hakkındaki tafsîlât V. cil- din 3054 ve 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

434. Ey delikanlı! Kendi nefsini müttehem kıl! Adlin cezasını az müttehem et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

434. Ey delikanlı! Kendi nefsini suçlu say! Adaletin cezasını az suçla!

"Az suçla!" ifadesiyle, kesinleşmiş ilâhî kazâya işaret edilir. Nasıl ki, Birinci cildin 1218 numaralı beytinde "Kazâ geldiği vakit posttan başkasını göremezsin; düşmanları dahi dosttan ayırt edemezsin" ve 1257 numaralı beytinde de "İlâhî kazâ geldiği vakit ilim uykuya dalar; ay kararır, güneş de tutulur" ve Beşinci cildin 1707 numaralı beytinde "Kazâ geldiği vakit tabip ahmak olur; ve o ilaç dahi fayda vermede şaşırır" buyrulmuştu. Çünkü bu kazâ, kader sırrına dayanır ve kader sırrı ise bilinmezdir. Bu ilâhî kazâ, kulun irâdesi ve tedbiri ile def edilemez. Bu sebeple bu hususta kula gerekli olan hâl, sabretmek ve Allah'a dönüp yakarmaktır.

"Az müttehem et!" ta'bîriyle kazâ-yı mübreme işâret buyurulur. Nitekim, I. cildin 1218 numarasına müsâdif olan beyitte چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'ni "Kazâ geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlıyamazsın"] ve 1257 numarasına müsâdif olan beyitte dahi چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'ni "Kazâ-yı ilâ- hî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] ve V. cildin 1707 numarasına müsâdif olan beytte چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [ya'ni "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de az- gın olur"] buyurulmuş idi. Zîrâ bu kazâ sırr-ı kadere müsteniddir ve sırr-ı ka- der ise meçhûldür. Bu kazâ-yı ilâhî kulun irâdesi ve tedbîri ile mündefi' ol- maz. Binâenaleyh bu husûsta abde lâzım olan hâl, sabretmek ve Hakk'a rü- cû' edip münâcât eylemektir.

435. Mertçe tövbe et ve yola baş getir! Zîrâ "Fe-men ya'mel miskāle zerra- tin yerah"dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

435. Mertçe tövbe et ve yola baş eğ! Çünkü "Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür."

Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş kişi! Daima tövbe et ve Allah'a yalvar ve Hak yoluna baş eğ! Çünkü tövbe hayırlı bir ameldir; ve Zilzal Suresi'nin 7. ayetinde, "Kim ki, bir zerre ağırlığınca hayır işlerse, onun mükâfatını görür" buyurulmuştur. Nasıl ki, birinci cildin 849 numaralı beytinde "Sen gam gördüğün zaman, istiğfar et! Gam, iş yapıcı olan Yaratıcı'nın emriyle geldi" buyurulmuştur.

Ey sâlik-i mübtedî! Dâimâ tövbe et ve Hakk'a yalvar ve Hak yoluna baş eğ! Zîrâ tövbe hayırlı bir ameldir; ve âyet-i kerîmede فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (Zilzal, 99/7) ya'ni "Kim ki, bir zerre miskāli hayır işlerse, onun mükâfâtını görür" buyurulmuştur. Nitekim I. cildin 849 numaralı beytinde چونکه غم بینی تو استغفار كن. غم بامر خالق آمد کار کن [ya'ni "Sen gam gördüğün vakit, istiğfâr et! Gam, iş yapıcı olan Hâlık'ın emriyle geldi"] buyurulmuştur.

436. Nefsin füsununa az mağrûr ol! Zîrâ Hakk'ın güneşi bir zerreyi örtmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

436. Nefsin aldatıcılığına az kapıl! Çünkü Hakk'ın güneşi hiçbir zerreyi örtmez.

"Az mağrur ol!" ifadesiyle nefsin şeriat dairesinde olan hakkına işaret edilir. Çünkü nefsin hilesi ve aldatıcılığı meşru ve gayrimeşru hazları da kapsar. Bu sebeple Hakk yolcusu sâlikin, nefsin meşru hazlar hakkındaki hilesine ve aldatıcılığına dahi az aldanması ve mücahede ve riyazata yönelmesi gerekir. Çünkü sâlikin nefsini, helak edecek derecede meşru haklarından mahrum etmesi caiz değildir. Nitekim hadis-i şerifte "Nefsin senin binek hayvanındır; ona yumuşaklıkla muamele et!" buyurulur. Yani nefsin seni meşru hazlara ve mübah şeylere yöneltmek üzere ortaya çıkan aldatıcılığına ve hilesine az aldan ki, o nefis, hilesi ve aldatıcılığı ile meşru ve gayrimeşru hazlara sevk eder; ve seni sevk ettiği hazların azı meşru, çoğu gayrimeşru olur. Çünkü Hakk'ın hakiki varlığının güneşi eşyanın zerrelerini örtmez, aksine ortaya çıkarır. Bu sebeple senin hayırlı ve şerli amellerinin zerreleri o hakiki varlıkta görünür.

"Az mağrûr ol!" ta'bîriyle nefsin şerîat dâiresinde olan hakkına işâret buyurulur. Zîrâ nefsin hîlesi ve füsûnu meşrû' ve gayr-i meşrû' olan huzûzâta da şâmildir. Binâenaleyh tarîk-ı Hak sâliki nefsin meşrû' olan huzûzât hakkındaki hîle ve füsûnuna dahi az aldanmak ve mücâhede ve riyâzâta meyletmek lâzım gelir. Zîrâ sâlikin nefsi helâk edecek derecede hukûk-ı meşrûasından mahrûm etmek câiz değildir. Nitekim hadis-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rıfk ile muâmele et!" buyurulur. Ya'ni nefsin seni huzûzât-ı meşrûaya ve mubâhâta meyil ettirmek üzere vâki' olan efsûnuna ve hîlesine az aldan ki, o nefis, hîlesi ve efsûnu ile meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzâta sevk eder; ve seni sevk ettiği huzûzâtın azı meşrû' ve çoğu gayr-i meşrû' olur. Zîrâ Hakk'ın vücûd-i hakîkîsinin güneşi zerrât-ı eşyayı örtmez, ızhâr eder. Binâenaleyh senin hayırlı ve şerli amellerinin zerreleri o vücûd-i hakîkîde zahir olur.

437. Ey müfîd! Bu cisme mensûb olan zerreler, bu cismânî güneşin önünde zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

437. Ey fayda veren! Bu bedene ait olan zerreler, bu bedensel güneşin önünde görünür.

Ey fayda alan! Nasıl ki bedensel olan zerreler, maddî güneşin ışık demetleri içinde görünür. İşte bunun gibi senin amellerinin zerreleri de o hakiki varlık güneşi içinde böylece görünür. Nasıl ki Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Âl-i İmrân, 3/5) yani “Yüce Allah'a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz” buyurulur.

Ey fâide alıcı! Nitekim cismânî olan zerreler sûrî güneşin huzemât-ı ziyâiyyesi içinde zahir olur. İşte bunun gibi senin zerrât-ı a'mâlin dahi o vücûd-i hakîkî güneşi içinde böylece zahir olur. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Âl-i İmrân, 3/5) ya'ni “Allâh Teâlâ'ya yerde ve gökte gizli bir şey yoktur" buyurulur.

438. Havâtır ve iftikâr zerreleri hakāyık güneşinin önünde aşikâr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

438. Hatıralar ve düşünce zerreleri hakikatler güneşinin önünde açıkça belirir.

"Hakikatler"den maksat, ilahi isim ve sıfatların ilimdeki suretleridir. "Güneş"ten maksat, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Yani, sadece görünen amel zerreleri değil, henüz fiil ve amellerle ortaya çıkmamış olan hatıra ve düşünce zerreleri dahi hakikatler güneşi olan Yüce Allah'ın huzurunda açıktır. Nitekim Mülk Suresi'nde وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أوْ اجْهَرُوا به إنه عليم بذات الصدور (Mülk, 67/13) yani "Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin; Yüce Allah kalplerde olan hatıraları ve düşünceleri bilir" buyurulur. "Az mağrur ol!" ifadesiyle nefsin şeriat dairesinde olan hakkına işaret buyurulur. Çünkü nefsin hilesi ve aldatması meşru ve gayrimeşru hazları da kapsar. Bu sebeple Hakk yolcusunun nefsin meşru hazlar hakkındaki hilesine ve aldatmasına az aldanması ve mücahede (nefisle mücadeleler) ve riyazatlara (nefsî perhizler) yönelmesi gerekir. Çünkü Hakk yolcusunun nefsini helak edecek derecede meşru haklarından mahrum etmesi caiz değildir. Nitekim hadis-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها yani "Nefsin senin binek hayvanındır; ona yumuşak davran!" buyurulur. Yani nefsin seni meşru hazlara ve mübah şeylere yöneltmek üzere ortaya çıkan aldatmasına ve hilesine az aldan ki, o nefis, hilesi ve aldatması ile meşru ve gayrimeşru hazlara sevk eder; ve seni sevk ettiği hazların azı meşru ve çoğu gayrimeşru olur. Çünkü Hakk'ın hakiki varlığının güneşi eşyanın zerrelerini örtmez, onları ortaya çıkarır. Bu sebeple senin hayırlı ve şerli amellerinin zerreleri o hakiki varlıkta zahir olur.

"Hakāyık"tan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir. "Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-yi Hak'tır. Ya'ni, yalnız zahir olan zerrât-ı a'mâl değil, henüz efâl ve a'mâl ile zâhir olmamış olan havâtır ve fikir zerreleri dahi hakāyık güneşi olan Hak Teâlâ'nın huzûrunda zâhirdir. Nitekim sûre-i Mülk'te وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أوْ اجْهَرُوا به إنه عليم بذات الصدور (Mülk, 67/13) ya'ni "Sözünüzü ister gizleyin, ister âşíkar edin; Allâh Teâlâ kalblerde olan havâtırı ve efkârı bilir" buyurulur. "Az mağrûr ol!" ta'bîriyle nefsin şerîat dâiresinde olan hakkına işâret buyurulur. Zîrâ nefsin hîlesi ve füsûnu meşrû' ve gayr-i meşrû' olan huzûzâta da şâmildir. Binâenaleyh tarîk-ı Hak sâliki nefsin meşrû' olan huzûzât hakkındaki hîle ve füsûnuna dahi az aldanmak ve mücâhede ve riyâzâta meyletmek lâzım gelir. Zîrâ sâlikin nefsi helâk edecek derecede hukûk-ı meşrûasından mahrûm etmek câiz değildir. Nitekim hadis-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rıfk ile muâmele et!" buyurulur. Ya'ni nefsin seni huzûzât-ı meşrûaya ve mubâhâta meyil ettirmek üzere vâki' olan efsûnuna ve hîlesine az aldan ki, o nefis, hîlesi ve efsûnu ile meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzâta sevk eder; ve seni sevk ettiği huzûzâtın azı meşrû' ve çoğu gayr-i meşrû' olur. Zîrâ Hakk'ın vücûd-i hakîkîsinin güneşi zerrât-ı eşyayı örtmez, ızhâr eder. Binâenaleyh senin hayırlı ve şerli amellerinin zerreleri o vücûd-i hakîkîde zahir olur.

437. Ey müfîd! Bu cisme mensûb olan zerreler, bu cismânî güneşin önünde zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

437. Ey fayda veren! Bu bedene ait olan zerreler, bu cismanî güneşin önünde görünür.

Ey fayda alan! Nasıl ki cismanî olan zerreler, maddî güneşin ışık demetleri içinde görünür. İşte bunun gibi senin amellerinin zerreleri de o hakiki varlık güneşi içinde böylece görünür. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Ali İmran 3/5) yani “Yüce Allah'a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz" buyrulur.

Ey fâide alıcı! Nitekim cismânî olan zerreler sûrî güneşin huzemât-ı ziyâiyyesi içinde zahir olur. İşte bunun gibi senin zerrât-ı a'mâlin dahi o vücûd-i hakîkî güneşi içinde böylece zahir olur. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Ali Imran 3/5) ya'ni “Allâh Teâlâ'ya yerde ve gökte gizli bir şey yoktur" buyurulur.

438. Havâtır ve iftikâr zerreleri hakāyık güneşinin önünde aşikâr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

438. Hatıra ve düşünce zerreleri hakikatler güneşinin önünde aşikâr olur.

"Hakikatler"den maksat, ilahi isim ve sıfatların ilimdeki suretleridir. "Güneş"ten maksat, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Yani, sadece görünen amellerin zerreleri değil, henüz fiiller ve amellerle ortaya çıkmamış olan hatıra ve fikir zerreleri dahi hakikatler güneşi olan Yüce Allah'ın huzurunda görünürdür. Nitekim Mülk Suresi'nde وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أوْ اجْهَرُوا به إنه عليم بذات الصدور (Mülk, 67/13) yani "Sözünüzü ister gizleyin, ister açıkça söyleyin; Yüce Allah kalplerde olan hatıraları ve fikirleri bilir" buyurulur.

O avcının hikâyesidir ki, kendisini ota sarmış idi ve kuşlar onu ot zannetmeleri için gül ve lale demetini kendi başı üzerine çekmiş idi; ve o zeyrek kuş "Bu bir adamdır, çünkü bu şekil üzerine ot görmemişimdir" diye biraz koku aldı. Ama tam olarak koku almadı ve onun hilesine aldandı. Çünkü ilk idrakte kesin bir karar vermedi. İkinci tuzağın idrakinde kesin bir karar verdi ve o hırs ve tamahıdır. Özellikle aşırı ihtiyaç ve fakirlik anında Peygamber (a.s.) "Fakirlik küfür olmaya yakındır" buyurdu.

"Avcı"dan maksat, hilekâr şeyhtir. "Gül ve lale destesi"nden maksat, zühd ve takva ehlinin tacı ve elbisesidir. "Kuşlar"dan maksat, Hakk Yolcusu olan sâliklerdir. Bunlar iki gruptur. Bir kısmı akıllı ve zeki, diğeri safdildir. Safdil kimseler o zahiri elbiseyi görüp hemen onun tuzağına düşerler; ve zeki

O avcının hikâyesidir ki, kendisini ota sarmış idi ve kuşlar onu ot zannetmeleri için gül ve lale demetini kendi başı üzerine çekmiş idi; ve o zeyrek kuş "Bu bir adamdır, çünkü bu şekil üzerine ot görmemişimdir" diye biraz koku aldı. Ama tam olarak koku almadı ve onun hilesine aldandı. Çünkü ilk idrakte kesin bir karar vermedi. İkinci tuzağın idrakinde kesin bir karar verdi ve o hırs ve tamahıdır. Özellikle aşırı ihtiyaç ve fakirlik anında Peygamber (a.s.) "كاد الفقر ان يكون كفراً" buyurdu.

"Avcı"dan maksat, hilekâr şeyhtir. "Gül ve lale destesi"nden maksat, zühd ve takva ehlinin tacı ve elbisesidir. "Kuşlar"dan maksat, Hakk Yolcusu olan sâliklerdir. Bunlar iki gruptur. Bir kısmı akıllı ve zeki, diğeri safdildir. Safdil kimseler o zahiri elbiseyi görüp hemen onun tuzağına düşerler; ve zeki kimseler onun nefsani bir kimse olduğu kokusunu alırlarsa da tam olarak fark edemezler ve onun hilesine aldanırlar. Bu zeki kimseler "Bu kimse acaba, kâmil mi, değil mi?" diye meydana gelen ilk idraklerinde kesin hükmü veremezler. Fakat hilekâr şeyh onlara dünyevi ve nefsani menfaatleri gösterdiği vakit, ona bağlanmak için kesin hükümlerini verirler. Onlar bu hilekâr şeyhin bu ikinci tuzağı ve hilesi üzerine idraklerinde kesin bir karar vermezler. O kesin karar vermeme de onların hırsı ve tamahıdır. Özellikle o kimselerin son derece fakirliği ve ihtiyacı olursa o hilekâr şeyhin "Bizim tekkeye gel! Bol bol ye, iç ve rahat et!" diye meydana gelen teklifini derhal kabul eder ve işin sonunu düşünemez. Çünkü Peygamber (a.s.) "كاد الفقر ان يكون كفراً" yani "Fakirlik küfür olmaya yakındır" buyurmuştur. Buna göre aşırı ihtiyaç ve fakirlik birçok veli ve akıllı kimseleri nefsani sıfatlar ve şeytani aldatmalar tuzaklarına düşürür; ve bu hilekâr şeyhler hakkında bu beyti söyleyen, ne güzel söylemiştir.

Şîn'ı şeytandan, hâ'yı hardan yani eşekten, ya'yı da Yezid'den topladılar "şeyh" lafzı ortaya geldi.

"Hakāyık"tan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir. "Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-yi Hak'tır. Ya'ni, yalnız zahir olan zerrât-ı a'mâl değil, henüz efâl ve a'mâl ile zâhir olmamış olan havâtır ve fikir zerreleri dahi hakāyık güneşi olan Hak Teâlâ'nın huzûrunda zâhirdir. Nitekim sûre-i Mülk'te وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أوْ اجْهَرُوا به إنه عليم بذات الصدور (Mülk, 67/13) ya'ni "Sözünüzü ister gizleyin, ister âşíkar edin; Allâh Teâlâ kalblerde olan havâtırı ve efkârı bilir" buyurulur.

O avcının hikâyesidir ki, kendisini ota sarmış idi ve kuşlar onu ot zannetmeleri için gül ve lâle demetini kendi başı üzerine çekmiş idi; ve o zeyrek kuş "Bu bir adamdır, zîrâ bu şekil üzerine ot görmemişimdir" diye biraz koku götürdü. Amma tamâm koku götürmedi ve onun hîlesine aldandı. Zîrâ evvelki idrâkte bir kātı' tutmadı. İkinci mekrin idrâkinde bir kātı' tuttu ve o hırs ve tama'dır. Hususiyle fart-ı hâcet ve fakr indinde Nebî (a.s.) "Fakr küfür olmaya yakındır" buyurdu

"Avcı'dan murâd, şeyh-i müzevvirdir. "Gül ve lâle destesi"nden murâd, ehl-i zühd ve takvânın tâcı ve libâsıdır. "Kuşlar"dan murâd, tâlib-i Hak olan sâliklerdir. Bunlar iki tâifedir. Bir kısmı âkıl ve zekî ve diğeri sâde-dildir. Sâ-de-dil kimseler o libâs-ı zâhirîyi görüp hemen onun tuzağına tutulurlar; ve zekî

O avcının hikâyesidir ki, kendisini ota sarmış idi ve kuşlar onu ot zannetmeleri için gül ve lâle demetini kendi başı üzerine çekmiş idi; ve o zeyrek kuş "Bu bir adamdır, zîrâ bu şekil üzerine ot görmemişimdir" diye biraz koku götürdü. Amma tamâm koku götürmedi ve onun hîlesine aldandı. Zîrâ evvelki idrâkte bir kātı' tutmadı. İkinci mekrin idrâkinde bir kātı' tuttu ve o hırs ve tama'dır. Hususiyle fart-ı hâcet ve fakr indinde Nebî (a.s.) "كاد الفقر ان يكون كفراً" buyurdu

"Avcı”dan murâd, şeyh-i müzevvirdir. "Gül ve lâle destesi"nden murâd, ehl-i zühd ve takvânın tâcı ve libâsıdır. "Kuşlar"dan murâd, tâlib-i Hak olan sâliklerdir. Bunlar iki tâifedir. Bir kısmı âkıl ve zekî ve diğeri sâde-dildir. Sâ-de-dil kimseler o libâs-ı zâhirîyi görüp hemen onun tuzağına tutulurlar; ve zekî kimseler onun nefsânî bir kimse olduğu kokusunu alır iseler de tamâ-mıyla fark edemezler ve onun hîlesine aldanırlar. Bu zekî kimseler "Bu kim-se acabâ, kâmil mi, değil mi?"diye vâki' olan ilk idrâklerinde kat'î hükmü veremezler. Fakat şeyh-i müzevvir onlara menâfi'-i dünyeviyye ve nefsâ-niyyeyi gösterdiği vakit, ona intisâb için hükm-i kat'îlerini verirler. Onlar bu şeyh-i müzevvirin bu ikinci mekri ve hîlesi üzerine idrâklerinde bir kātı' tut-mazlar. O kātı' dahi onların hırsı ve tama'ıdır. Husûsiyle o kimselerin son derece fakrı ve ihtiyacı olursa o şeyh-i müzevvirin "Bizim tekkeye gel! Bol bol ye, iç ve râhat et!" diye vâki' olan teklifini derhal kabûl eder ve işin so-nunu düşünemez. Zîrâ Nebî (a.s.) "كاد الفقر ان يكون كفراً" ya'ni "Fakr küfür ol-maya karîbdir" buyurmuştur. Binâenaleyh fart-ı ihtiyac ve fakr birçok velî ve âkıl kimseleri sıfât-ı nefsâniyye ve iğvâât-ı şeytâniyye tuzaklarına düşü-rür; ve bu müzevvir şeyhler hakkında bu beyti söyleyen, ne güzel söylemiş-tir.

Şîn'ı şeytandan, hâ'yı hardan ya'ni eşekten, ya'yı da Yezîd'den topladılar "şeyh" lafzı zuhûra geldi.

439. Bir kuş çimenzâr ortasına gitmiş idi. Orada av için tuzak var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

439. Bir kuş çimenlik ortasına gitmişti. Orada av için tuzak vardı.

"Mergzâr", yeşillik ve çimenlik anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügāt).

"Mergzâr", yeşillik ve çimenzâr ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt).

440. Yer üzerine birkaç tâne koymuş ve o avcı orada pusuda oturmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

440. Yer üzerine birkaç tane koymuş ve o avcı orada pusuda oturmuş idi.

441. Bîçâre av yoldan düşmek için kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

441. Zavallı av, yoldan çıkıp tuzağa düşmek için kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

Zavallı av, kendi yolundan tuzağa düşmek için, o avcı kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

Zavallı av, kendi yolundan tuzağa düşmek için, o avcı kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

442. Tanımamazlıktan dolayı kuşcağız o tarafa geldi; sonra bir tavaf etti; adamın önüne koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

442. Tanımamazlıktan dolayı kuşcağız o tarafa geldi; sonra bir tavaf etti; adamın önüne koştu.

443. Dedi: "Bu vahşiler arasında sahrâda yeşil giyici olarak sen kimsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

443. Dedi: "Bu vahşiler arasında çölde yeşil giyimli olarak sen kimsin?"

444. Dedi: "Munkatı' olan zâhid adamım. Buradan yaprak ve ot ile intifa' ediciyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

444. Dedi: "İnsanlardan uzaklaşmış olan zâhid adamım. Buradan yaprak ve ot ile faydalanıcıyım!"

"Munkatı'", münzevî ve insanlardan bir köşeye çekilen kişi demektir. Hint nüshalarında ikinci mısra' "باگیاه با حشيشي مقتنع" şeklindedir. Yani "Ot ve bitki ile kanaat ediciyim" demektir.

"Munkatı'", münzevî ve adamlardan bir köşeye çekilici, demek olur. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' باگیاه با حشيشي مقتنع sûretindedir. Ya'ni "Ot ve nebât ile kanâat ediciyim" demek olur.

445. "Zühd ve takvâyı dîn ve mezheb ihtiyar ettim. Zîrâ ki önümde eceli gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

445. "Zühd ve takvayı din ve mezhep edindim. Çünkü önümde eceli gördüm."

Bu sözler, Hakk Yolcusu'nu avlamak için hilekâr şeyhin büyüleri ve hileleridir. Hakikatte doğru sözlerdir. Fakat o hilekâr şeyhin hâli değildir.

Şîn'ı şeytandan, hâ'yı hardan yani eşekten, ya'yı da Yezîd'den topladılar, "şeyh" lafzı ortaya çıktı.

Bu sözler, sâliki avlamak için şeyh-i müzevvirin efsûnları ve hîleleridir. Hakîkatte doğru sözlerdir. Fakat o müzevvir şeyhin hâli değildir.

Şîn'ı şeytandan, hâ'yı hardan ya'ni eşekten, ya'yı da Yezîd'den topladılar "şeyh" lafzı zuhûra geldi.

439. Bir kuş çimenzâr ortasına gitmiş idi. Orada av için tuzak var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

439. Bir kuş çimenlik ortasına gitmişti. Orada av için tuzak vardı.

"Mergzâr", yeşillik ve çimenlik anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügāt).

"Mergzâr", yeşillik ve çimenzâr ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt).

440. Yer üzerine birkaç tâne koymuş ve o avcı orada pusuda oturmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

440. Yer üzerine birkaç tane koymuş ve o avcı orada pusuda oturmuş idi.

441. Bîçâre av yoldan düşmek için kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

441. Zavallı av, yoldan çıkıp tuzağa düşmek için kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

Zavallı av, kendi yolundan tuzağa düşmek için, o avcı kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

Zavallı av, kendi yolundan tuzağa düşmek için, o avcı kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

442. Tanımamazlıktan dolayı kuşcağız o tarafa geldi; sonra bir tavaf etti; adamın önüne koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

442. Tanımamazlıktan dolayı kuşcağız o tarafa geldi; sonra bir tavaf etti; adamın önüne koştu.

443. Dedi: "Bu vahşiler arasında sahrâda yeşil giyici olarak sen kimsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

443. Dedi: "Bu vahşiler arasında çölde yeşil giyimli olarak sen kimsin?"

444. Dedi: "Munkatı' olan zâhid adamım. Buradan yaprak ve ot ile intifa' ediciyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

444. Dedi: "İnsanlardan uzaklaşmış olan zâhid adamım. Buradan yaprak ve ot ile faydalanıcıyım!"

"Munkatı'", münzevî ve insanlardan bir köşeye çekilen kişi demektir. Hint nüshalarında ikinci mısra' "باگیاه با حشيشي مقتنع" şeklindedir. Yani "Ot ve bitki ile kanaat ediciyim" demektir.

"Munkatı'", münzevî ve adamlardan bir köşeye çekilici, demek olur. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' باگیاه با حشيشي مقتنع sûretindedir. Ya'ni "Ot ve nebât ile kanâat ediciyim" demek olur.

445. "Zühd ve takvâyı dîn ve mezheb ihtiyar ettim. Zîrâ ki önümde eceli gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

445. "Zühd ve takvâyı din ve mezhep edindim. Çünkü önümde eceli gördüm."

Bu sözler, Hakk Yolcusu'nu avlamak için hilekâr şeyhin büyüleri ve hileleridir. Hakikatte doğru sözlerdir. Fakat o hilekâr şeyhin hâli değildir.

Bu sözler, sâliki avlamak için şeyh-i müzevvirin efsûnları ve hîleleridir. Hakîkatte doğru sözlerdir. Fakat o müzevvir şeyhin hâli değildir.

446. Komşunun ölümü bana nasihat edici olmuştur. Benim kazancımı ve dükkânımı birbirine vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

446. Komşunun ölümü bana nasihat edici olmuştur. Benim kazancımı ve dükkânımı birbirine vurmuştur.

Bu şerefli beyitte "Nasihat olarak ölüm yeter" ve "Komşunun ölümü nasihat olarak sana yeter!" hadis-i şeriflerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfte كفا بالموت واعظا ya'ni "Nasîhat olarak ölüm kifayet eder" ve موت الجار كفا بك واعظا ya'ni "Komşunun ölümü nasîhat olarak sana yeter!" hadîs-i şerîflerine işaret buyurulur.

447. Mâdemki, sonunda fert kalacağım, her erkek ve kadın ile ülfet etmek gerekmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

447. Mademki, sonunda tek kalacağım, her erkek ve kadın ile dostluk kurmak gerekmez!

448. Nihayet mezâra teveccüh edeceğim. O iyi gelir ki, Ahad ile ülfet edeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

448. Sonunda mezara yöneleceğim. O iyi gelir ki, Ahad (Allah'ın birliği) ile ülfet edeyim!

"Mademki, sonunda bu kesret (çokluk) âleminden ayrılıp tek başıma kalacağım ve mezara gideceğim, halk ile ülfet etmekten ise, Hak ile ülfet etmek daha iyidir!" "Lahd", kabir demektir. Burada vezin için hâ'nın harekesiyle "lahad" buyurulmuştur.

"Mâdemki, sonunda bu âlem-i keserâttan ayrılıp tek başıma kalacağım ve mezâra gideceğim, halk ile ülfet etmekten ise, Hak ile ülfet etmek daha iyidir!" "Lahd", kabir demektir. Burada vezin için hâ'nın harekesiyle “lahad" buyurulmuştur.

449. Ey sanem! Mâdemki, çeneyi bağlayacaklar, o iyi gelir ki, pek az çene çalayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. Ey put gibi güzel sevgili! Mademki çeneyi bağlayacaklar, o iyi gelir ki, pek az çene çalayım.

"Zenah", çene demektir; "zenah-zeden" ise masal ve kıssa anlatmak, faydasız ve anlamsız söz söylemek ve övünmekten kinayedir (Burhan Lügatı'na göre). "Sanem"den kasıt, cismanî kimsedir. Yani, ey cismanî kimse! Mademki öldüğüm zaman usulüne uygun bir şekilde çenemi bağlayacaklardır, ölmeden önce az çene çalayım ve boş ve anlamsız sözlerden vazgeçeyim!

"Zenah", çene; "zenah-zeden", masal ve kıssa söylemek, fâidesiz ve ma'nâsız söz söylemek ve övünmekten kinâyedir (Burhân). "Sanem"den murâd, cismânî kimsedir. Ya'ni, ey cismânî kimse! Mâdemki, öldüğüm vakit usûl-i vecih ile çenemi bağlayacaklardır, ölmezden evvel az çene çalayım ve beyhûde ve ma'nâsız sözlerden vazgeçeyim!

450. Ey sırmalı libası ve kemeri öğrenmiş olan! Nihayet, senin libasın dikilme- miştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Ey sırmalı libası ve kemeri öğrenmiş olan! Nihayet, senin libasın dikilmemiştir.

Ey hayatında sırmalı elbiseler giymeyi ve kemer bağlamayı öğrenmiş olan kimse! Senin son giyeceğin, yani öldüğün zaman giyeceğin elbise, dikilmemiş bez parçasından ibaret kefendir.

Ey hayâtında sırmalı esvablar giymeyi ve kemer bağlamayı öğrenmiş olan kimse! Senin son giyeceğin, ya'ni öldüğün vakit giyeceğin libâs dikilmemiş bez parçasından ibaret kefendir.

446. "Komşunun ölümü bana nasihat edici olmuştur. Benim kazancımı ve dükkânımı birbirine vurmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

446. "Komşunun ölümü bana nasihat edici olmuştur. Benim kazancımı ve dükkânımı birbirine vurmuştur."

Bu şerefli beyitte "Nasihat olarak ölüm yeterlidir" ve "Komşunun ölümü nasihat olarak sana yeter!" hadis-i şeriflerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfte كفا بالموت واعظا ya'ni "Nasîhat olarak ölüm kifayet eder" ve موت الجار كفا بك واعظا ya'ni "Komşunun ölümü nasîhat olarak sana yeter!" hadîs-i şerîflerine işaret buyurulur.

447. "Mâdemki, sonunda fert kalacağım, her erkek ve kadın ile ülfet etmek gerekmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

447. "Mademki, sonunda tek kalacağım, her erkek ve kadın ile ülfet etmek gerekmez!"

448. "Nihayet mezâra teveccüh edeceğim. O iyi gelir ki, Ahad ile ülfet edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

448. "Sonunda mezara yöneleceğim. O iyi gelir ki, Ahad ile ülfet edeyim!"

"Mademki, sonunda bu çokluk âleminden ayrılıp tek başıma kalacağım ve mezara gideceğim, halk ile ülfet etmektense, Hak ile ülfet etmek daha iyidir!" "Lahd", kabir demektir. Burada vezin için hâ'nın harekesiyle “lahad" denilmiştir.

"Mâdemki, sonunda bu âlem-i keserâttan ayrılıp tek başıma kalacağım ve mezâra gideceğim, halk ile ülfet etmekten ise, Hak ile ülfet etmek daha iyidir!" "Lahd", kabir demektir. Burada vezin için hâ'nın harekesiyle “lahad" buyurulmuştur.

449. Ey sanem! Mâdemki, çeneyi bağlayacaklar, o iyi gelir ki, pek az çene çalayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. Ey put gibi güzel sevgili! Mademki çeneyi bağlayacaklar, o iyi gelir ki, pek az çene çalayım.

"Zenah", çene demektir; "zenah-zeden" ise masal ve kıssa anlatmak, faydasız ve anlamsız söz söylemek ve övünmekten kinayedir (Burhan Lügatı'na göre). "Sanem"den kasıt, cismanî kimsedir. Yani, ey cismanî kimse! Mademki öldüğüm zaman usulüne uygun bir şekilde çenemi bağlayacaklardır, ölmeden önce az çene çalayım ve boş ve anlamsız sözlerden vazgeçeyim!

"Zenah", çene; "zenah-zeden", masal ve kıssa söylemek, fâidesiz ve ma'nâsız söz söylemek ve övünmekten kinâyedir (Burhân). "Sanem"den murâd, cismânî kimsedir. Ya'ni, ey cismânî kimse! Mâdemki, öldüğüm vakit usûl-i vecih ile çenemi bağlayacaklardır, ölmezden evvel az çene çalayım ve beyhûde ve ma'nâsız sözlerden vazgeçeyim!

450. Ey sırmalı libası ve kemeri öğrenmiş olan! Nihayet, senin libasın dikilme- [446] miştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Ey sırmalı giysiyi ve kemeri öğrenmiş olan! Nihayet, senin giysin dikilmemiştir.

Ey hayatında sırmalı elbiseler giymeyi ve kemer bağlamayı öğrenmiş olan kimse! Senin son giyeceğin, yani öldüğün zaman giyeceğin giysi, dikilmemiş bez parçasından ibaret kefendir.

Ey hayâtında sırmalı esvablar giymeyi ve kemer bağlamayı öğrenmiş olan kimse! Senin son giyeceğin, ya'ni öldüğün vakit giyeceğin libâs dikilmemiş bez parçasından ibaret kefendir.

451. Toprağa teveccüh edelim ki, ondan bitmişiz. Gönlü niçin vefâsızlara bağlamışız?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

451. Toprağa yönelelim ki, ondan bitmişiz. Gönlü niçin vefasızlara bağlamışız?

Bizim bu bedenlerimiz topraktan meydana geldiği için, yine toprağa yönelelim ve ölüm hâlimizi düşünelim. Bu sebeple bize vefası olmayanlara kalplerimizi bağlayıp sevgi beslemeyelim!

Bizim bu cisimlerimiz topraktan peyda olduğu için, yine toprağa teveccüh edelim ve ölüm hâlimizi düşünelim. Binâenaleyh bize vefâsı olmayanlara kalblerimizi bağlayıp muhabbet etmeyelim!

452. Kadîmî ceddimiz ve akrabamız dört tabîattir. Biz âriyet akrabaya tama' bağladık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

452. Kadîmî ceddimiz ve akrabamız dört tabîattir. Biz âriyet akrabaya tama' bağladık.

Azîz Nesefî hazretleri Ma'rifet-i İnsân risâlesinde buyururlar: "Bilinmeli ki, toprak, su, hava ve ateş ana maddelerdir; ve her birinin bir şekli ve bir anlamı vardır. Her birinin şekli karanlıktır ve her birinin anlamı nurdur; ve her birinin şekline "anâsır" derler; ve her birinin anlamına "tabîat" derler. Buna göre dört anâsır ve dört tabîat olur; ve bunların hepsine "ana maddeler" derler. Bu ana maddeleri birbirine karıştırdıkları zaman, bu arada elbette parçaları birbirine benzeyen bir şey ortaya çıkar. İşte o "mizâc"tır; ve mizâcı imtizâctan (karışmaktan) almışlardır. Bu ön bilgileri öğrendin ve mizâcın anlamını bildin, şimdi bil ki, ana maddeleri birbirine karıştırdıkları zaman, elbette her dört şekli karıştırmış olurlar ve her dördün anlamını da karıştırmış olurlar. Her dördün şeklinden parçaları birbirine benzeyen bir şey ortaya çıkar: Ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem ruhta hem de cisimde olur. Ana maddeler, birbirleriyle karışmamış oldukları sürece, "anâsır ve tabâyi'" derler. Ve birbirine karıştıkları zaman, "mizâc" ortaya çıkar: "Cisim" ve "rûh" derler. Cisim ve rûh ve mevâlîdin (canlıların) nasıl ortaya çıktıklarını bildin, şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki, mertebelerde ortaya çıkar ve her bir mertebede bir isim alır: Cansız cisim ve bitki cismi ve hayvan cismi. İşte bu ruhtur ki, mertebelerde ortaya çıkar ve her bir mertebede bir isim alır: Cansız ruh, bitki ruhu, hayvan ruhu. Ve insan hayvan türlerinden bir türdür; ve işte mizâcın hakikati budur ve işte cismin hakikati budur ve işte ruhun hakikati budur ki, söylendi. Cisim mülk âlemindendir ve ruh melekût âlemindendir ve cisim halk âlemindendir ve ruh emir âlemindendir. Şimdi ruhun birden fazla olmadığı bilindiğine göre, ruhun tanımı o olur ki, ruh cevherdir ve cismin tamamlayıcısı ve hareket ettiricisidir. Bitki mertebesinde tabiat gereği ve hayvan mertebesinde isteğe bağlı olarak ve insan mertebesinde fiilen." Şimdi Azîz Nesefî hazretlerinin bu

Azîz Nesefî hazretleri Ma'rifet-i İnsân risâlesinde buyururlar: "Ma'lûm olsun ki, toprak, su, hava ve ateş ümmehâttırlar; ve her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve her birinin ma'nâsı nûrdur; ve her birinin sûretine "anâsır" derler; ve her birinin ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört anâsır ve dört tabîat olur; ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı birbirine karıştırırlar o şart ile ki, bu meyânda elbette müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda ola. İşte o "mizâc"tır; ve mizâcı imtizâctan almışlardır. Vaktāki bu mukaddemâtı öğrendin ve ma'nâ-yı mizâcı bildin, şimdi bil ki, ümmehâtı birbirine karıştırdıkları vakit, elbette her dört sûreti karıştırmış olurlar ve her dördün ma'nâsını da karıştırmış olurlar. Her dördün sûretinden müteşâbihü'l-eczâ bir şey peydâ olur: Ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem rûhta ve hem de cisimde olur. Ümmehât, yekdiğeriyle karışmamış oldukları müddetçe, "anâsır ve tabâyi'" derler. Ve yekdiğerine karıştıkları vakit, "mizâc" peyda olur: "Cisim" ve "rûh" derler. Vaktāki cisim ve rûh ve mevâlîdin nasıl peyda olduklarını bildin, şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki, merâtibde zahir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Cism-i cemâd ve cism-i nebât ve cism-i hayvân. İşte bu rûhtur ki, merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Rûh-ı cemâd, rûh-ı nebât, rûh-ı hayvân. Ve insan envâ'-ı hayvandan bir nevi'dir; ve işte hakîkat-i mizâc budur ve işte hakîkat-i cism budur ve işte hakîkat-i rûh budur ki, söylendi. Cisim âlem-i mülktendir ve rûh âlem-i melekûttendir ve cisim âlem-i halktandır ve rûh âlem-i emrdendir. İmdi rûhun birden ziyâde olmadığı ma'lûm olunca, rûhun ta'rîfi o olur ki, rûh cevherdir ve cismin mükemmili ve muharrikidir. Mertebe-i nebâtta bi't-tab' ve mertebe-i hayvânda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insânda bilfiil." İmdi Azîz Nesefî hazretlerinin bu

451. Toprağa teveccüh edelim ki, ondan bitmişiz. Gönlü niçin vefâsızlara bağlamışız?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

451. Toprağa yönelelim ki, ondan bitmişiz. Gönlü niçin vefasızlara bağlamışız?

Bizim bu bedenlerimiz topraktan meydana geldiği için, yine toprağa yönelelim ve ölüm hâlimizi düşünelim. Bu sebeple bize vefası olmayanlara kalplerimizi bağlayıp sevgi beslemeyelim!

Bizim bu cisimlerimiz topraktan peyda olduğu için, yine toprağa teveccüh edelim ve ölüm hâlimizi düşünelim. Binâenaleyh bize vefâsı olmayanlara kalblerimizi bağlayıp muhabbet etmeyelim!

452. Kadîmî ceddimiz ve akrabamız dört tabîattir. Biz âriyet akrabaya tama' bağladık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

452. Kadîmî ceddimiz ve akrabamız dört tabîattir. Biz âriyet akrabaya tama' bağladık.

Azîz Nesefî hazretleri Ma'rifet-i İnsân risâlesinde buyururlar: Bilinmeli ki, toprak, su, hava ve ateş ümmehâttırlar (ana maddeler); ve her birinin bir şekli ve bir anlamı vardır. Her birinin şekli karanlıktır ve her birinin anlamı nurdur; ve her birinin şekline "anâsır" (elementler) derler; ve her birinin anlamına "tabîat" (doğa) derler. Buna göre dört anâsır ve dört tabîat olur; ve bunların hepsine "ümmehât" derler. Bu ana maddeleri birbirine karıştırdıkları zaman, bu arada elbette parçaları birbirine benzeyen bir şey ortaya çıkar. İşte o "mizâc"tır (karışım); ve mizâcı imtizâctan (karışmaktan) almışlardır. Bu ön bilgileri öğrendin ve mizâcın anlamını bildin, şimdi bil ki, ana maddeleri birbirine karıştırdıkları zaman, elbette her dört şekli karıştırmış olurlar ve her dördün anlamını da karıştırmış olurlar. Her dördün şeklinden parçaları birbirine benzeyen bir şey ortaya çıkar: Ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem ruhta hem de cisimde olur. Ana maddeler, birbiriyle karışmamış oldukları sürece, "anâsır ve tabâyi'" (elementler ve doğalar) derler. Ve birbiriyle karıştıkları zaman, "mizâc" ortaya çıkar: "Cisim" ve "rûh" derler. Cisim ve rûhun ve mevâlidin (doğmuşların) nasıl ortaya çıktıklarını bildin, şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki, mertebelerde ortaya çıkar ve her bir mertebede bir ad alır: Cansız cisim ve bitki cismi ve hayvan cismi. İşte bu ruhtur ki, mertebelerde ortaya çıkar ve her bir mertebede bir ad alır: Cansız ruh, bitki ruhu, hayvan ruhu. Ve insan hayvan türlerinden bir türdür; ve işte mizâcın hakikati budur ve işte cismin hakikati budur ve işte ruhun hakikati budur ki, söylendi. Cisim mülk âlemindendir ve ruh melekût âlemindendir ve cisim halk âlemindendir ve ruh emir âlemindendir. Şimdi ruhun birden fazla olmadığı bilindiğine göre, ruhun tanımı o olur ki, ruh cevherdir ve cismin mükemmili ve hareket ettiricisidir. Bitki mertebesinde doğası gereği ve hayvan mertebesinde isteğe bağlı olarak ve insan mertebesinde fiilen. Şimdi Azîz Nesefî hazretlerinin bu

açıklamaları bu şerefli beytin şerhi makamında olduğundan başka söz ilavesine gerek yoktur.

Azîz Nesefî hazretleri Ma'rifet-i İnsân risâlesinde buyururlar: "Ma'lûm olsun ki, toprak, su, hava ve ateş ümmehâttırlar; ve her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve her birinin ma'nâsı nûrdur; ve her birinin sûretine "anâsır" derler; ve her birinin ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört anâsır ve dört tabîat olur; ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı birbirine karıştırırlar o şart ile ki, bu meyânda elbette müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda ola. İşte o "mizâc"tır; ve mizâcı imtizâctan almışlardır. Vaktâki bu mukaddemâtı öğrendin ve ma'nâ-yı mizâcı bildin, şimdi bil ki, ümmehâtı birbirine karıştırdıkları vakit, elbette her dört sûreti karıştırmış olurlar ve her dördün ma'nâsını da karıştırmış olurlar. Her dördün sûretinden müteşâbihü'l-eczâ bir şey peydâ olur: Ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem rûhta ve hem de cisimde olur. Ümmehât, yekdiğeriyle karışmamış oldukları müddetçe, "anâsır ve tabâyi'" derler. Ve yekdiğerine karıştıkları vakit, "mizâc" peyda olur: "Cisim" ve "rûh" derler. Vaktâki cisim ve rûh ve mevâlîdin nasıl peyda olduklarını bildin, şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki, merâtibde zahir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Cism-i cemâd ve cism-i nebât ve cism-i hayvân. İşte bu rûhtur ki, merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Rûh-ı cemâd, rûh-ı nebât, rûh-ı hayvân. Ve insan envâ'-ı hayvandan bir nevi'dir; ve işte hakîkat-i mizâc budur ve işte hakîkat-i cism budur ve işte hakîkat-i rûh budur ki, söylendi. Cisim âlem-i mülktendir ve rûh âlem-i melekûttendir ve cisim âlem-i halktandır ve rûh âlem-i emrdendir. İmdi rûhun birden ziyâde olmadığı ma'lûm olunca, rûhun ta'rîfi o olur ki, rûh cevherdir ve cismin mükemmili ve muharrikidir. Mertebe-i nebâtta bi't-tab' ve mertebe-i hayvânda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insânda bilfiil." İmdi Azîz Nesefî hazretlerinin bu

îzâhâtı bu beyt-i şerîfin şerhi makāmında olduğundan başka söz ilavesine hâcet yoktur.

453. Cisim-i Adem'i senelerce hem-sohbetliği ve hem-demliği anâsır ile tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

453. Adem'in cismi senelerce unsurlarla arkadaşlık ve yoldaşlık etti.

Yani, Adem'in cismi unsurlar ve tabiatlar arasında olup onlarla arkadaş ve yoldaş idi. Nitekim bu konudaki açıklamalar IV. cildin 3622'den 3633'e kadar olan beyitlerinde ve III. cildin 3887 numaralı beyti ile onu takip eden beyitlerde geçti.

Ya'ni, Adem'in cismi anâsır ve tabâyi' arasında olup onlar ile hem-sohbet ve hem-dem idi. Nitekim bu bâbtaki beyânât IV. cildin 3622 ilâ 3633 beyitlerinde ve III. cildin 3887 numaralı beyti ile onu takîb eden beyitlerde geçti.

454. Onun ruhu ise nüfustan ve ukūldandır. Rûh kendi asılları için imtina' etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

454. Onun ruhu ise nüfustan (nefislerden) ve akıllardandır. Ruh kendi asılları için imtina' (yüz çevirme) etmiştir.

"Nükûl", yüz çevirme ve imtina' (kaçınma) demektir. "Ukül" (akıllar) ve "nüfûs" (nefisler) ile kastedilen, mücerredât (maddeden soyut varlıklar) âleminden olan melekî ruhlardır. Nasıl ki yukarıda 154 numaralı beyitte "O melekler hep akıl ve can idiler ilh..." buyurulmuştu. Ruh da mücerredât âleminden olduğu için bunlar ruhun asıllarıdır. Şimdi, ruh mücerredât âleminden olduğu hâlde, cisme olan bağlantısı sebebiyle bu cismin hükümlerine dalmış olup kendi asıllarından yüz çevirmiştir.

“Nükûl", i'râz ve imtina' demektir. “Ukül" ve "nüfûs"dan murâd, mücerredâttan olan ervâh-ı melekiyyedir. Nitekim yukarıda 154 numaralı beyitte آن ملايك جمله عقل و جان بدند... الخ ya'ni "O melekler hep akıl ve cân idiler ilh..." buyurulmuş idi. Rûh dahi âlem-i mücerredâttan olduğu için bunlar rûhun asıllarıdır. İmdi rûh, âlem-i mücerredâttan olduğu hâlde cisme taalluku hasebiyle bu cismin ahkâmında müstağrak olup kendi asıllarından i'râz etmiştir.

455. Pür-safâ olan ukülden ve nüfûsdan câna nâme gelir. Der ki: "Ey vefâsız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

455. Safâ dolu akıllardan ve nefislerden cana mektup gelir. Der ki: "Ey vefâsız!"

Saf ve pak olan akıllardan ve nefislerden, yani melekî ruhlardan insan ruhuna mektup gelir de der ki: "Ey vefâsız!"

Saf ve pâk olan ukülden ve nüfûsdan, ya'ni ervâh-ı melekiyyeden rûh-ı insânîye nâme gelir de der ki: "Ey vefâsız!"

456. "Beş günlük dostçağızları buldun, yüzü eski dostlardan çevirdin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

456. "Beş günlük dostçağızları buldun, yüzü eski dostlardan çevirdin!"

"Beş günlük dostçağızlar"dan kasıt, tabiatlar (huy ve karakterler) ve ana unsurlardır (toprak, su, hava, ateş). Yani, "Ey insan ruhu, senin bedenini oluşturan ve birkaç günlük dostçağızlardan ibaret olan tabiatları ve ana unsurları buldun da, yüzünü soyut âlem ehli olan ve senin eski dostların olanlardan çevirdin!"

“Beş günlük dostçağızlar"dan murâd, tabâyi' ve anâsırdır. Ya'ni, "Ey rûh-ı insânî senin cismini teşkîl eden ve birkaç günlük dostçağızlardan ibaret bulunan tabâyi' ve anâsırı buldun, yüzünü âlem-i mücerredât ehlinden ve senin eski dostlarından çevirdin!"

457. Gerçi, çocuklar oyunda hoşturlar; gece onları çekici ev tarafına çekerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

457. Gerçi, çocuklar oyunda hoşturlar; gece onları çekici ev tarafına çekerler.

Gerçi, çocuklar evlerinin dışında diğer çocuklarla beraber oynadıkları oyunda hoşnut ve zevk içindedirler. Fakat, akşam olunca onların ebeveyni ve açıklamaları bu şerefli beytin şerhi makamında olduğundan başka söz eklemeye gerek yoktur.

Gerçi, çocuklar evlerinin haricinde diğer çocuklar ile beraber oynadıkları oyunda hoşturlar ve zevk içindedirler. Fakat, akşam olunca onların ebeveyni ve îzâhâtı bu beyt-i şerîfin şerhi makāmında olduğundan başka söz ilavesine hâcet yoktur.

453. Cisim-i Adem'i senelerce hem-sohbetliği ve hem-demliği anâsır ile tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

453. Adem'in cismi senelerce unsurlarla arkadaşlık ve yoldaşlık etti.

Yani, Adem'in cismi unsurlar ve tabiatlar arasında olup onlarla arkadaş ve yoldaş idi. Nitekim bu konudaki açıklamalar IV. cildin 3622'den 3633'e kadar olan beyitlerinde ve III. cildin 3887 numaralı beyti ile onu takip eden beyitlerde geçti.

Ya'ni, Adem'in cismi anâsır ve tabâyi' arasında olup onlar ile hem-sohbet ve hem-dem idi. Nitekim bu bâbtaki beyânât IV. cildin 3622 ilâ 3633 beyitlerinde ve III. cildin 3887 numaralı beyti ile onu takîb eden beyitlerde geçti.

454. Onun ruhu ise nüfustan ve ukūldandır. Rûh kendi asılları için imtina' etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

454. Onun ruhu ise nüfustan ve akıllardandır. Ruh kendi asılları için imtina' etmiştir (geri durmuştur).

"Nükûl", yüz çevirme ve geri durma demektir. "Akıllar" ve "nefisler"den kastedilen, mücerredâttan (maddeden soyut varlıklardan) olan melekî ruhlardır. Nasıl ki yukarıda 154 numaralı beyitte [yani "O melekler hep akıl ve can idiler ilh..."] آن ملايك جمله عقل و جان بدند... الخ buyrulmuştu. Ruh da mücerredât âleminden olduğu için bunlar ruhun asıllarıdır. Şimdi ruh, mücerredât âleminden olduğu hâlde cisme olan bağlantısı sebebiyle bu cismin hükümlerine dalmış olup kendi asıllarından yüz çevirmiştir.

“Nükûl", i'râz ve imtina' demektir. “Ukül" ve "nüfûs"dan murâd, mücerredâttan olan ervâh-ı melekiyyedir. Nitekim yukarıda 154 numaralı beyitte [ya'ni "O melekler hep akıl ve cân idiler ilh..."] آن ملايك جمله عقل و جان بدند... الخ buyurulmuş idi. Rûh dahi âlem-i mücerredâttan olduğu için bunlar rûhun asıllarıdır. İmdi rûh, âlem-i mücerredâttan olduğu hâlde cisme taalluku hasebiyle bu cismin ahkâmında müstağrak olup kendi asıllarından i'râz etmiştir.

455. Pür-safâ olan ukülden ve nüfûsdan câna nâme gelir. Der ki: "Ey vefâsız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

455. Safâ dolu akıllardan ve nefislerden cana mektup gelir. Der ki: "Ey vefâsız!"

Saf ve pak olan akıllardan ve nefislerden, yani melekî ruhlardan insan ruhuna mektup gelir de der ki: "Ey vefâsız!"

Saf ve pâk olan ukülden ve nüfûsdan, ya'ni ervâh-ı melekiyyeden rûh-ı insânîye nâme gelir de der ki: "Ey vefâsız!"

456. "Beş günlük dostçağızları buldun, yüzü eski dostlardan çevirdin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

456. "Beş günlük dostçağızları buldun, yüzü eski dostlardan çevirdin!"

"Beş günlük dostçağızlar"dan kasıt, tabiatlar (huy ve karakterler) ve ana unsurlardır. Yani, "Ey insan ruhu, senin bedenini oluşturan ve birkaç günlük dostçağızlardan ibaret olan tabiatları ve ana unsurları buldun da, yüzünü soyut âlem ehli olan eski dostlarından çevirdin!"

"Beş günlük dostçağızlar"dan murâd, tabâyi' ve anâsırdır. Ya'ni, "Ey rûh-ı insânî senin cismini teşkîl eden ve birkaç günlük dostçağızlardan ibaret bulunan tabâyi' ve anâsırı buldun, yüzünü âlem-i mücerredât ehlinden ve senin eski dostlarından çevirdin!"

457. Gerçi, çocuklar oyunda hoşturlar; gece onları çekici ev tarafına çekerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

457. Gerçi, çocuklar oyunda hoşturlar; gece onları çekici ev tarafına çekerler.

Gerçi, çocuklar evlerinin dışında diğer çocuklarla beraber oynadıkları oyunda hoşnut ve zevk içindedirler. Fakat, akşam olunca onların ebeveyni ve yakınları onları o zevklerinden ayırıp ev tarafına çekerler. Bunun gibi, dünya ehli de oyundan ibaret olan dünya hayatlarında zevk içindedirler, fakat ölüm geldiği vakit onları kendilerinin asıl karargâhı olan ahirete çekerler.

Gerçi, çocuklar evlerinin haricinde diğer çocuklar ile beraber oynadıkları oyunda hoşturlar ve zevk içindedirler. Fakat, akşam olunca onların ebeveyni ve taallukātı onları o zevklerinden ayırıp ev tarafına çekerler. Bunun gibi, ehl-i dün- yâ dahi oyundan ibaret olan hayât-ı dünyeviyyelerinde zevk içindedirler, fakat ölüm geldiği vakit onları kendilerinin karârgâh-ı aslîsi olan âhirete çekerler.

458. Küçük çocuk oyun vakti çaylak oldu. Hırsız ansızın esvabını ve pabucunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

458. Küçük çocuk oyun vakti çaylak oldu. Hırsız ansızın esvabını ve pabucunu götürdü.

Örneğin, küçük çocuk sokakta oyuna daldı ve vücûdu ısınınca elbisesini çıkardı ve bir yere koydu. Sonra da hırsız gelip ansızın, çocuğun meşguliyeti esnasında elbisesini ve ayakkabısını çalıp götürdü.

Meselâ, küçük çocuk sokakta oyuna daldı ve vücûdu harâretlenip elbisesini çıkardı ve bir yere koydu. Sonra da hırsız gelip ansızın, çocuğun meşgüliyeti esnasında esvabını ve ayakkabısını çalıp götürdü.

459. Öyle harâretle oyuna düştü ki, o külâh ve gömlek onun hatırından gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

459. Öyle bir hararetle oyuna daldı ki, o külah ve gömlek aklından çıktı.

460. Gece oldu; onun oyunu mededsiz oldu. Yüzü yoktur ki, ev tarafına gitsin. [456]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

460. Gece oldu; onun oyunu yardımsız kaldı. Yüzü yoktur ki, ev tarafına gitsin.

Bu beyitler dünya ehlinin hâllerinin örneğidir. "Elbise"den maksat, şeriat ve takva elbisesi ve "ayakkabı"dan maksat, ruhun evi olan ahirete bu takva elbisesi ve sıdk ile ihlas ayakkabısı ile gidilen sıdk ve ihlastır. Oyundan ibaret olan dünya işlerine dalanlar ise şeriat ve takva elbisesini ve sıdk ile ihlas ayakkabısını çıkarıp, büyük bir hırsla mal ve mülk toplamaya çalışırlar. Ne zaman ki ömür sona erer, akşam olur ve ahiret yurduna dönme zamanı gelir, bu boş oyunun asla faydası olmaz ve ahiret tarafına gidecek yüzü de kalmaz.

Bu beyitler ehl-i dünyâ ahvâlinin misâlidir. "Libâs"tan murâd, libâs-ı şerîat ve takvâ ve "ayakkabı"dan murâd, sıdk ve ihlâstır ki, rûhun evi olan âhirete bu libâs-ı takvâ ve sıdk u ihlâs pabucu ile gidilir. Oyundan ibaret olan dünyâ umûruna dalanlar ise libâs-ı şerîat ve takvâyı ve sıdk u ihlâs pabucunu çıkarıp, kemâl-i harâretle mal ve mülk cem'ine sa'y ederler. Vaktâki ömür âhir olup akşam olur ve dâr-ı âhirete avdet etmek zamânı gelir, bu boş oyunun aslâ fâidesi olmaz ve âhiret tarafına gidecek yüzü de kalmaz.

461. "Dünya ancak oyundur!"u işittin mi? Yükü havaya verdik, korkucu olduk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

461. "Dünya ancak oyundur!"u işittin mi? Yükü havaya verdik, korkucu olduk.

Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهْوٌ (Hadid, 57/20) yani “Dünya hayatı ancak oyundur ve boş meşgaledir!" ayet-i kerimesini işitmedin mi ki, sana yükletilen ilahi emanetler yükünü havaya verdin ve zayi ettin ve sonra da bu yükün hesabını verememek korkusuna düştün. Ve ahiret yurdu ve dünya hayatı hakkındaki açıklamalar V. cildin 3586 numaralı şerefli beytinin başındaki şerefli başlıkta geçti.

Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهْوٌ (Hadid, 57/20) ya'ni “Dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşgaledir!" âyet-i kerîmesini işitmedin mi ki, sana yükletilen emânât-i ilâhiyye yükünü havaya verdin ve zâyi' ettin ve sonra da bu yükün hesabını verememek korkusuna düştün. Ve dâr-ı âhiret ve hayât-i dünyeviyye hakkındaki îzâhât V. cildin 3586 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki sürh-ı şerîfte geçti.

462. Ondan evvelki gece olur ki, elbiseyi ara. Gündüzü dedikodu içinde zâyi' etme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

462. Ondan evvelki gece olur ki, elbiseyi ara. Gündüzü dedikodu içinde zâyi' etme.

İlgileri onları o zevklerinden ayırıp ev tarafına çekerler. Bunun gibi, dünya ehli de oyundan ibaret olan dünya hayatlarında zevk içindedirler, fakat ölüm geldiği vakit onları kendilerinin asıl karargâhı olan ahirete çekerler.

taallukātı onları o zevklerinden ayırıp ev tarafına çekerler. Bunun gibi, ehl-i dünyâ dahi oyundan ibaret olan hayât-ı dünyeviyyelerinde zevk içindedirler, fakat ölüm geldiği vakit onları kendilerinin karârgâh-ı aslîsi olan âhirete çekerler.

458. Küçük çocuk oyun vakti çaylak oldu. Hırsız ansızın esvabını ve pabucunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

458. Küçük çocuk oyun vakti çaylak oldu. Hırsız ansızın esvabını ve pabucunu götürdü.

Örneğin, küçük çocuk sokakta oyuna daldı ve vücûdu ısınınca elbisesini çıkardı ve bir yere koydu. Sonra da hırsız gelip ansızın, çocuğun meşguliyeti esnasında elbisesini ve ayakkabısını çalıp götürdü.

Meselâ, küçük çocuk sokakta oyuna daldı ve vücûdu harâretlenip elbisesini çıkardı ve bir yere koydu. Sonra da hırsız gelip ansızın, çocuğun meşgüliyeti esnasında esvabını ve ayakkabısını çalıp götürdü.

459. Öyle harâretle oyuna düştü ki, o külâh ve gömlek onun hatırından gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

459. Öyle bir hararetle oyuna daldı ki, o külah ve gömlek aklından çıktı.

460. Gece oldu; onun oyunu mededsiz oldu. Yüzü yoktur ki, ev tarafına gitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

460. Gece oldu; onun oyunu yardımsız kaldı. Yüzü yoktur ki, ev tarafına gitsin.

Bu beyitler dünya ehlinin hallerinin örneğidir. "Elbise"den maksat, şeriat ve takva elbisesi; "ayakkabı"dan maksat ise doğruluk ve ihlastır ki, ruhun evi olan ahirete bu takva elbisesi ve doğruluk ile ihlas ayakkabısı ile gidilir. Oyundan ibaret olan dünya işlerine dalanlar ise şeriat ve takva elbisesini ve doğruluk ile ihlas ayakkabısını çıkarıp, büyük bir hırsla mal ve mülk toplamaya çalışırlar. Ne zaman ki ömür sona erer, akşam olur ve ahiret yurduna dönme zamanı gelir, bu boş oyunun asla faydası olmaz ve ahiret tarafına gidecek yüzü de kalmaz.

[456] Bu beyitler ehl-i dünyâ ahvâlinin misâlidir. "Libâs"tan murâd, libâs-ı şerîat ve takvâ ve "ayakkabı"dan murâd, sıdk ve ihlâstır ki, rûhun evi olan âhirete bu libâs-ı takvâ ve sıdk u ihlâs pabucu ile gidilir. Oyundan ibaret olan dünyâ umûruna dalanlar ise libâs-ı şerîat ve takvâyı ve sıdk u ihlâs pabucunu çıkarıp, kemâl-i harâretle mal ve mülk cem'ine sa'y ederler. Vaktâki ömür âhir olup akşam olur ve dâr-ı âhirete avdet etmek zamânı gelir, bu boş oyunun aslâ fâidesi olmaz ve âhiret tarafına gidecek yüzü de kalmaz.

461. "Dünya ancak oyundur!"u işittin mi? Yükü havaya verdik, korkucu olduk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

461. "Dünya ancak oyundur!"u işittin mi? Yükü havaya verdik, korkucu olduk.

Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهْوٌ (Hadid, 57/20) yani “Dünya hayatı ancak oyundur ve boş meşgaledir!" ayet-i kerimesini işitmedin mi ki, sana yükletilen ilahi emanetler yükünü havaya verdin ve zayi ettin ve sonra da bu yükün hesabını verememek korkusuna düştün. Ve ahiret yurdu ve dünya hayatı hakkındaki açıklamalar V. cildin 3586 numaralı şerefli beytinin başındaki şerefli başlıkta geçti.

Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهْوٌ (Hadid, 57/20) ya'ni “Dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşgaledir!" âyet-i kerîmesini işitmedin mi ki, sana yükletilen emânât-i ilâhiyye yükünü havaya verdin ve zâyi' ettin ve sonra da bu yükün hesabını verememek korkusuna düştün. Ve dâr-ı âhiret ve hayât-i dünyeviyye hakkındaki îzâhât V. cildin 3586 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki sürh-ı şerîfte geçti.

462. Ondan evvelki gece olur ki, elbiseyi ara. Gündüzü dedikodu içinde zâyi' etme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

462. Ondan evvelki gece olur ki, elbiseyi ara. Gündüzü dedikodu içinde zâyi' etme.

Ömür sona ermeden ve dünya hayatının akşamı olmadan önce şeriat ve takva elbisesini ara! Ve dünya hayatı gündüzünü boş dedikodular içinde ziyan etme!

Ömür âhir ve hayât-ı dünyeviyyenin akşamı olmadan evvel şerîat ve takvâ libâsını ara! Ve hayât-ı dünyeviyye gündüzünü beyhûde dedikodular içinde zâyi' etme!

463. Ben sahrada bir halvet ihtiyâr etmişim. Ben halkı elbise hırsızı görmüşüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

463. Ben sahrada bir halvet ihtiyâr etmişim. Ben halkı elbise hırsızı görmüşüm.

Yani, avcı kuşa dedi ki: "Ben yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı halk arasından kaçıp sahrada bir yalnızlık seçtim. Çünkü ben halkı şeriat ve takva elbisesinin hırsızı gördüm."

Ya'ni, avcı kuşa dedi ki: "Ben yukarıda îzâh olunan sebeblerden dolayı halk arasından kaçıp sahrâda bir halvet ihtiyâr ettim. Zîrâ ben halkı şerîat ve takvâ libâsının hırsızı gördüm."

464. Ömrün yarısı gönül alıcıdan, ömrün yarısı düşmanların gussasından gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. Ömrün yarısı gönül alıcıdan, ömrün yarısı düşmanların gussasından gitti.

Ömrün yarısı gönül alıcı olan dostların arzusundan ve muhabbetinden, yarısı da düşmanlardan gelecek olan kötülüklerin kederinden ve gamından geçti.

"Ömrün yarısı gönül alıcı olan dostların arzusundan ve muhabbetinden ve yarısı da düşmanlardan gelecek olan fenâlıkların gussasından ve gamından geçti."

465. Cübbeyi o götürdü ve külâhı da bu götürdü. Biz küçük çocuk gibi oyunun garkı olmuşuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

465. Cübbeyi o götürdü ve külâhı da bu götürdü. Biz küçük çocuk gibi oyunun garkı olmuşuz!

"Şeriat ve takva elbisesini ve cübbesini o dostlar kaptı ve güzel ahlak külâhını da bu düşmanlar kaptı. Biz ise küçük çocuklar gibi oyuna dalmışız. Cübbenin ve külâhın gittiğinin farkında değiliz!"

"Şerîat ve takvâ libâsını ve cübbesini o dostlar kaptı ve ahlâk-ı hasene külâhını da bu düşmanlar kaptı. Biz ise küçük çocuklar gibi oyunda müstağrak olmuşuz. Cübbenin ve külâhın gittiğinin farkında değiliz!"

466. İşte ecel akşamı vakti yakın oldu. Bu oyunu bırak! Sana kifayet eder. Avdet etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

466. İşte ecel akşamı vakti yakın oldu. Bu oyunu bırak! Sana yeter. Geri dönme!

"Bessü", bâ harfinin üstünlü, şeddeli sîn harfinin ötreli okunuşuyla "hasbü" (yeter) anlamına gelir, "yeter ve kifayet eder" demektir. "Bessüke"deki "kâf", hitap kâfıdır. Yani, ey kişi! İşte ömrün sonuna geldi ve ecel akşamı geldi. Bu boş oyunu bırak! Şimdiye kadar oynadığın oyun sana yeter. Artık bu oyuna geri dönme!

"Bessü", bâ'nın fethi sîn-i müşeddedenin zammı ile “hasbü" ma'nâsınadır, "yetişir ve kifayet eder" demektir. "Bessüke"de "kâf", kâf-ı hitâb olur. Ya'ni, ey kimse! İşte ömrün nihâyetine erdi ve ecel akşamı geldi. Bu boş oyunu bırak! Şimdiye kadar oynadığın oyun sana kifayet eder. Artık bu oyuna avdet etme!.

467. Agah ol! Tövbeye süvar ol! Hırsıza yetiş. Elbiseni hırsızdan yine geri al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

467. Uyanık ol! Tövbeye bin! Hırsıza yetiş. Elbiseni hırsızdan yine geri al!

Ömür bitmeden ve dünya hayatının akşamı olmadan önce şeriat ve takva elbisesini ara! Ve dünya hayatı gündüzünü boş dedikodular içinde ziyan etme!

Ömür âhir ve hayât-ı dünyeviyyenin akşamı olmadan evvel şerîat ve takvâ libâsını ara! Ve hayât-ı dünyeviyye gündüzünü beyhûde dedikodular içinde zâyi' etme!

463. Ben sahrada bir halvet ihtiyâr etmişim. Ben halkı elbise hırsızı görmüşüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

463. Ben sahrada bir halvet ihtiyâr etmişim. Ben halkı elbise hırsızı görmüşüm.

Yani, avcı kuşa dedi ki: "Ben yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı halk arasından kaçıp sahrada bir yalnızlık seçtim. Çünkü ben halkı şeriat ve takva elbisesinin hırsızı gördüm."

Ya'ni, avcı kuşa dedi ki: "Ben yukarıda îzâh olunan sebeblerden dolayı halk arasından kaçıp sahrâda bir halvet ihtiyâr ettim. Zîrâ ben halkı şerîat ve takvâ libâsının hırsızı gördüm."

464. Ömrün yarısı gönül alıcıdan, ömrün yarısı düşmanların gussasından gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. Ömrün yarısı gönül alıcıdan, ömrün yarısı düşmanların gussasından gitti.

Ömrün yarısı gönül alıcı olan dostların arzusundan ve muhabbetinden, yarısı da düşmanlardan gelecek olan kötülüklerin kederinden ve gamından geçti.

"Ömrün yarısı gönül alıcı olan dostların arzusundan ve muhabbetinden ve yarısı da düşmanlardan gelecek olan fenâlıkların gussasından ve gamından geçti."

465. Cübbeyi o götürdü ve külâhı da bu götürdü. Biz küçük çocuk gibi oyunun garkı olmuşuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

465. Cübbeyi o götürdü ve külâhı da bu götürdü. Biz küçük çocuk gibi oyunun garkı olmuşuz!

"Şeriat ve takva elbisesini ve cübbesini o dostlar kaptı ve güzel ahlak külâhını da bu düşmanlar kaptı. Biz ise küçük çocuklar gibi oyuna dalmışız. Cübbenin ve külâhın gittiğinin farkında değiliz!"

"Şerîat ve takvâ libâsını ve cübbesini o dostlar kaptı ve ahlâk-ı hasene külâhını da bu düşmanlar kaptı. Biz ise küçük çocuklar gibi oyunda müstağrak olmuşuz. Cübbenin ve külâhın gittiğinin farkında değiliz!"

466. İşte ecel akşamı vakti yakın oldu. Bu oyunu bırak! Sana kifayet eder. Avdet etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

466. İşte ecel akşamı vakti yakın oldu. Bu oyunu bırak! Sana yeter. Geri dönme!

"Bessü", bâ harfinin üstünlü, şeddeli sîn harfinin ötreli okunuşuyla "hasbü" (yeter) anlamına gelir, "yeter ve kifayet eder" demektir. "Bessüke"deki "kâf", hitap kâfıdır. Yani, ey kişi! İşte ömrün sonuna geldi ve ecel akşamı geldi. Bu boş oyunu bırak! Şimdiye kadar oynadığın oyun sana yeter. Artık bu oyuna geri dönme!

"Bessü", bâ'nın fethi sîn-i müşeddedenin zammı ile “hasbü" ma'nâsınadır, "yetişir ve kifayet eder" demektir. "Bessüke"de "kâf", kâf-ı hitâb olur. Ya'ni, ey kimse! İşte ömrün nihâyetine erdi ve ecel akşamı geldi. Bu boş oyunu bırak! Şimdiye kadar oynadığın oyun sana kifayet eder. Artık bu oyuna avdet etme!.

467. Agah ol! Tövbeye süvar ol! Hırsıza yetiş. Elbiseni hırsızdan yine geri al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

467. Agah ol! Tövbeye süvar ol! Hırsıza yetiş. Elbiseni hırsızdan yine geri al!

Uyanık ol ve tövbe bineğine bin! Dost ve düşman hırsızlarına yetiş! Takva elbisesini dostlardan ve güzel ahlak külahını da düşmanlardan geri al ve onlardan kopup samimiyetle Hakk'a yönel!

Âgâh ol ve tövbe merkebine bin! Dost ve düşman hırsızlarına yetiş! Tak-vâ libâsını dostlardan ve ahlâk-ı hamîdiyye külâhını da düşmanlardan geri al ve onlardan munkatı' olup hulûs ile Hakk'a teveccüh et!

468. Tövbe merkebi acaib merkebdir. Bir lahzada aşağıdan felek üzerine koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

468. Tövbe merkebi acayip bir binektir. Bir anda aşağıdan gök üzerine koşar.

Tövbe merkebi acayip bir binektir. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz "Günahtan tövbe eden, günahı olmayan kimse gibidir" buyurmuşlardır. Mademki tövbe sebebiyle hiçbir günahın kalmamıştır, bu tövbe bineği seni aşağı âlemden bir anda yüce âleme koşturup çıkarır.

Tövbe merkebi acâib bir merkebdir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz التائب من الذنب كمن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden günâhı olmayan kimse gibidir" buyurmuşlardır. Mâdemki, tövbe sebebiyle hiçbir günahın kalmamıştır, bu merkeb-i tövbe seni âlem-i esfelden bir lahzada âlem-i bâlâya koşturup çıkarır.

469. Fakat merkebi hifz et ondan ki, o senin libâsını gizli çaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

469. Fakat merkebi ondan koru ki, o senin giysini gizlice çaldı.

Fakat bu tövbe merkebini iyi sakla ki, senin takva giysini gizlice çalan hırsızlar, senin bu merkebini de çalmasın ve ettiğin tövbeyi bozdurmasın. Çünkü heva ehli olan dostlar insanı kendi gidişlerine uydurmak isterler.

Fakat bu tövbe merkebini iyi sakla ki, o senin gizlice libâs-i takvânı çalan hırsızlar, senin bu merkebini de çalmasın ve ettiğin tövbeyi bozdurmasın. Zî-râ ehl-i hevâ olan dostlar insanı kendi gidişlerine uydurmak isterler.

470. Tâ ki, senin merkebini de çalmasın! Dembedem sen bu merkebi hifz et! [466]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

470. Tâ ki, senin merkebini de çalmasın! An be an sen bu merkebi koru!

Seni ilâhî emre aykırı bir fiil ve harekete davet edenlere uyma! Tövbeni hatırla ve bu tövbeyi bozmamaya çalış! Uyanık ol ve tövbe merkebine bin! Dost ve düşman hırsızlarına yetiş! Takva elbisesini dostlardan ve güzel ahlâk külahını da düşmanlardan geri al ve onlardan koparak samimiyetle Hakk'a yönel!

Seni muhalif-i emr-i ilâhî bir fiil ve harekete dâvet edenlere uyma! Tövbe-ni tahattur et ve bu tövbeyi bozmamaya çalış! Âgâh ol ve tövbe merkebine bin! Dost ve düşman hırsızlarına yetiş! Tak-vâ libâsını dostlardan ve ahlâk-ı hamîdiyye külâhını da düşmanlardan geri al ve onlardan munkatı' olup hulûs ile Hakk'a teveccüh et!

## O şahsın hikâyesidir ki, hırsızlar onun koçunu çaldılar. Bununla kanâat etmediler, hîle ile elbiselerini de çaldılar

468. Tövbe merkebi acaib merkebdir. Bir lahzada aşağıdan felek üzerine koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

468. Tövbe merkebi acayip bir binektir. Bir anda aşağıdan gök üzerine koşar.

Tövbe merkebi acayip bir binektir. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz "Günahtan tövbe eden, günahı olmayan kimse gibidir" buyurmuşlardır. Mademki tövbe sebebiyle hiçbir günahın kalmamıştır, bu tövbe bineği seni aşağı âlemden bir anda yüce âleme koşturup çıkarır.

Tövbe merkebi acâib bir merkebdir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz التائب من الذنب كمن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden günâhı olmayan kimse gibidir" buyurmuşlardır. Mâdemki, tövbe sebebiyle hiçbir günahın kalmamıştır, bu merkeb-i tövbe seni âlem-i esfelden bir lahzada âlem-i bâlâya koşturup çıkarır.

469. Fakat merkebi hifz et ondan ki, o senin libâsını gizli çaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

469. Fakat merkebi ondan koru ki, o senin giysini gizlice çaldı.

Fakat bu tövbe merkebini iyi sakla ki, senin takva giysini gizlice çalan hırsızlar, senin bu merkebini de çalmasın ve ettiğin tövbeyi bozdurmasın. Çünkü heva ehli olan dostlar insanı kendi gidişlerine uydurmak isterler.

Fakat bu tövbe merkebini iyi sakla ki, o senin gizlice libâs-i takvânı çalan hırsızlar, senin bu merkebini de çalmasın ve ettiğin tövbeyi bozdurmasın. Zî-râ ehl-i hevâ olan dostlar insanı kendi gidişlerine uydurmak isterler.

470. Tâ ki, senin merkebini de çalmasın! Dembedem sen bu merkebi hifz et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

470. Tâ ki, senin merkebini de çalmasın! An be an sen bu merkebi koru!

Seni ilâhî emre aykırı bir fiil ve harekete davet edenlere uyma! Tövbeni hatırla ve bu tövbeyi bozmamaya çalış!

[466] Seni muhalif-i emr-i ilâhî bir fiil ve harekete dâvet edenlere uyma! Tövbe-ni tahattur et ve bu tövbeyi bozmamaya çalış!

## O şahsın hikâyesidir ki, hırsızlar onun koçunu çaldılar. Bununla kanâat etmediler, hîle ile elbiselerini de çaldılar

471. O bir kimse koç tutardı, arkadan çekerdi. Hırsız koçu götürdü ve onun ipini kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

471. O bir kimse koç tutardı, arkadan çekerdi. Hırsız koçu götürdü ve onun ipini kesti.

Bir kimsenin koç koyunu vardı. Sokakta koyunun ipi bağlı olduğu hâlde, koyun o adamın arkasından gelirdi. O adam dalgın bir hâlde yürürken bir hırsız ipi kesip koyunu çaldı ve götürdü.

Bir kimsenin koç koyunu var idi. Sokakta koyunun ipi olduğu hâlde, koyun o adamın arkasından gelirdi. O adam dalgın bir hâlde yürürken bir hırsız ipi kesip koyunu çaldı ve götürdü.

472. Vaktaki âgâh oldu, götürülmüş, koç nerededir? diye, bulmak için sola ve sağa koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

472. Vaktaki âgâh oldu, götürülmüş, koç nerededir? diye, bulmak için sola ve sağa koşucu oldu.

Koç sahibi, koçun çalındığını anladığı zaman, onu bulmak için sağa ve sola koşarak aramaya başladı.

Vaktâki koç sahibi koçun çalındığını anladı, onu bulmak için sağa ve sola koşarak aramaya başladı.

473. O hırsızı bir koyunun başında gördü ki, “Vâveyleta” diye feryad ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

473. O hırsızı bir koyunun başında gördü ki, "Vâveyleta" diye feryat ederdi.

"Vâveyletâ", hüzün ve hasret için meydana gelen bir nidadır. Yani, koç sahibi koyunu ararken bir koyunun başında "Eyvah, eyvah!" diye feryat eden bir adama rast geldi ki, bu adam koçun hırsızı idi.

"Vâveyletâ", hüzün ve tahassür için vâki' olan nidâdır. Ya'ni, koç sahibi koyunu ararken bir koyunun başında "Eyvah, eyvah!" diye feryad eden bir adama rast geldi ki, bu adam koçun hırsızı idi.

474. Dedi: "Ey üstad! Neden nalânsın?" Dedi: "Altın kesem kuyuya düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

474. Dedi: "Ey üstad! Neden inliyorsun?" Dedi: "Altın kesem kuyuya düştü."

Koç sahibi o adamın hırsız olduğunu bilmediğinden, onun feryadına aldanıp dedi: "Ey üstad! Niçin böyle feryat ediyorsun?" Hırsız dahi cevap olarak dedi ki: "İçinde altın dolu olan kesem kuyuya düştü."

Koç sahibi o adamın hırsız olduğunu bilmediğinden, onun feryâdına aldanıp dedi: "Ey üstâd! Niçin böyle feryad ediyorsun?" Hırsız dahi cevâben dedi ki: "İçinde altın dolu olan kesem kuyuya düştü."

475. "Eğer içine gitmeye, dışarı çekmeye kādir isen, gönül hoşluğu ile sana muhakkak beşte birini veririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

475. "Eğer içeri girmeye, dışarı çekmeye gücün yeterse, gönül hoşluğu ile sana kesinlikle beşte birini veririm."

Yani, "Kuyuya inip kesemi çıkarmaya gücün yeterse, sana gönül rızasıyla kesemdeki altının beşte birini veririm."

Ya'ni, "Kuyuya inip kesemi çıkarmaya kādir olur isen, sana gönül rızâsıyla kesemdeki altının beşte birini veririm."

476. "Yüz dînârın beşte birini el ile alırsın." O dedi: "Muhakkak bu on koçun bahasıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

476. "Yüz dinarın beşte birini el ile alırsın." O dedi: "Muhakkak bu on koçun bahasıdır."

471. O bir kimse koç tutardı, arkadan çekerdi. Hırsız koçu götürdü ve onun ipini kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

471. O bir kimse koç tutardı, arkadan çekerdi. Hırsız koçu götürdü ve onun ipini kesti.

Bir kimsenin koç koyunu vardı. Sokakta koyunun ipi bağlı olduğu hâlde, koyun o adamın arkasından gelirdi. O adam dalgın bir hâlde yürürken bir hırsız ipi kesip koyunu çaldı ve götürdü.

Bir kimsenin koç koyunu var idi. Sokakta koyunun ipi olduğu hâlde, koyun o adamın arkasından gelirdi. O adam dalgın bir hâlde yürürken bir hırsız ipi kesip koyunu çaldı ve götürdü.

472. Vaktaki âgâh oldu, götürülmüş, koç nerededir? diye, bulmak için sola ve sağa koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

472. Vaktaki âgâh oldu, götürülmüş, koç nerededir? diye, bulmak için sola ve sağa koşucu oldu.

Koç sahibi, koçun çalındığını anladığı zaman, onu bulmak için sağa ve sola koşarak aramaya başladı.

Vaktâki koç sahibi koçun çalındığını anladı, onu bulmak için sağa ve sola koşarak aramaya başladı.

473. O hırsızı bir koyunun başında gördü ki, “Vâveyleta” diye feryad ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

473. O hırsızı bir koyunun başında gördü ki, "Vâveyleta" diye feryat ederdi.

"Vâveyletâ", hüzün ve hasret için meydana gelen bir nidadır. Yani, koç sahibi koyunu ararken bir koyunun başında "Eyvah, eyvah!" diye feryat eden bir adama rast geldi ki, bu adam koçun hırsızı idi.

"Vâveyletâ", hüzün ve tahassür için vâki' olan nidâdır. Ya'ni, koç sahibi koyunu ararken bir koyunun başında "Eyvah, eyvah!" diye feryad eden bir adama rast geldi ki, bu adam koçun hırsızı idi.

474. Dedi: "Ey üstad! Neden nalânsın?" Dedi: "Altın kesem kuyuya düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

474. Dedi: "Ey üstad! Neden inliyorsun?" Dedi: "Altın kesem kuyuya düştü."

Koç sahibi o adamın hırsız olduğunu bilmediğinden, onun feryadına aldanıp dedi: "Ey üstad! Niçin böyle feryat ediyorsun?" Hırsız dahi cevap olarak dedi ki: "İçinde altın dolu olan kesem kuyuya düştü."

Koç sahibi o adamın hırsız olduğunu bilmediğinden, onun feryâdına aldanıp dedi: "Ey üstâd! Niçin böyle feryad ediyorsun?" Hırsız dahi cevâben dedi ki: "İçinde altın dolu olan kesem kuyuya düştü."

475. "Eğer içine gitmeye, dışarı çekmeye kādir isen, gönül hoşluğu ile sana muhakkak beşte birini veririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

475. "Eğer içeri girmeye, dışarı çekmeye gücün yeterse, gönül hoşluğu ile sana kesinlikle beşte birini veririm."

Yani, "Kuyuya inip kesemi çıkarmaya gücün yeterse, sana gönül rızasıyla kesemdeki altının beşte birini veririm."

Ya'ni, "Kuyuya inip kesemi çıkarmaya kādir olur isen, sana gönül rızâsıyla kesemdeki altının beşte birini veririm."

476. "Yüz dînârın beşte birini el ile alırsın." O dedi: "Muhakkak bu on koçun bahasıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

476. "Yüz dinarın beşte birini el ile alırsın." O dedi: "Muhakkak bu on koçun bahasıdır."

Yani, "Kesemde yüz altın vardır. Bunun beşte biri olan yirmi altını kesenin içinden kendi elin ile alırsın." Koçu çalınan adam, bunu işitince dedi: "Bu yirmi altın on koçun bahasıdır."

Ya'ni, "Kesemde yüz altın vardır. Bunun beşte biri olan yirmi altını kesenin içinden kendi elin ile alırsın." Koçu çalınan adam, bunu işitince dedi: "Bu yirmi altın on koçun bahasıdır."

477. "Eğer bir kapı bağlandı ise, on kapı açıldı. Eğer bir koç gitti ise, Hak bedel olarak deve verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

477. "Eğer bir kapı kapandı ise, on kapı açıldı. Eğer bir koç gitti ise, Hak bedel olarak deve verdi."

478. Elbiselerini soyundu ve kuyuya gitti. O hırsız acele elbiseleri de götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

478. Elbiselerini soyundu ve kuyuya gitti. O hırsız aceleyle elbiseleri de götürdü.

479. Bir hâzım gerektir ki, yolu köye kadar götürsün. Hazm olmazsa tama' tâûn getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

479. Bir hazım gereklidir ki, yolu köye kadar götürsün. Hazım olmazsa tamah veba getirir.

"Hazım"ın tanımı, üçüncü cildin 2831 numaralı "Hazım ne olur? İki tedbirle ihtiyatlı olmaktır, o ikisinden karmaşadan uzak olanı tutasın!" beytinde geçti. "Veba", veba dedikleri hastalıktır. Burada öldürücü beladan kinayedir. "Yolu köye kadar götürmek", amaca ulaşmaktan kinayedir. Yani, bir hazımlı ve ihtiyatlı kimse lazımdır ki, istenilen menzile ulaşabilsin. Eğer bir kimsede ihtiyat olmazsa, tamahın sürüklemesiyle atıldığı her işte öldürücü bir belaya uğrar.

"Hazm”in târîfi III. cildin 2831 numarasına musâdif olan حزم چه بود از دو تدبیر احتیاط از دو آن گیری که دور است از خباط ya'ni "Hazm ne olur? İki tedbîrle ihtiyattır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın!"] beytinde geçti. "Tâûn”, vebâ dedikleri hastalıktır. Burada belâ-yı mühlikten kinâyedir. "Yolu köye kadar götürmek", maksûda vusûlden kinâyedir. Ya'ni, bir hâzım ve ihtiyatkâr kimse lâzımdır ki, menzil-i maksûda vâsıl olabilsin. Eğer bir kimsede ihtiyât olmazsa sâika-i tama' ile atıldığı her bir işte bir belâ-yı mühlike uğrar.

480. O bir fitne tabîatli bir hırsızdır. Hayal gibi, onun her dem bir sûreti vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. O, fitneci tabiatlı bir hırsızdır. Hayal gibi, onun her an bir sureti vardır.

"Fitneci tabiatlı olan hırsız"dan kasıt, nefis ve şeytandır. Çünkü nefis, kendi haz ve zevkine ait şeylerin hayalini her an kalpte canlandırır; şeytan da o hayali suretleri süsler ve fiilen ortaya çıkmasına teşvik eder.

[476] "Fitne tabîatli olan hırsız"dan murâd, nefis ve şeytandır. Zîrâ nefis kendinin hazzına ve zevkine âid şeylerin hayalini her dem kalbde tasvîr eder; ve şeytan dahi o hayâlî sûretleri süsler ve fiilen zuhûruna teşvik eder.

481. Hudâ'dan gayrı onun mekrini kimse bilmez. Hudâ'ya kaç ve o degādan kurtul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

481. Allah'tan başka onun tuzağını kimse bilmez. Allah'a kaç ve o hileden kurtul!

Yani, nefsin ve şeytanın o kadar acayip ve gizli hileleri vardır ki, onları Yüce Allah'tan başka kimse bilmez. Âlime ilim şeklinde, zâhide zühd şeklinde, âbide ibadet şeklinde, fâsıka çeşitli fısk (günahkârlık) şeklinde, kâfire küfrün farklı sıfatında ve zâlime çeşitli zulümler şeklinde ortaya çıkar. Buna göre Yani, "Kesemde yüz altın vardır. Bunun beşte biri olan yirmi altını kesenin içinden kendi elinle alırsın." Koçu çalınan adam, bunu işitince dedi: "Bu yirmi altın on koçun bedelidir."

Ya'ni, nefis ve şeytanın o kadar acîb ve gizli hîleleri vardır ki, onlan Hak Teâlâ'dan başka kimse bilmez. Âlime ilim sûretinde ve zâhide zühd sûretinde ve âbide ibâdet sûretinde ve fâsıka fiskın envâ'ı sûretinde ve kâfire küfrün muhtelif sıfatında ve zâlime envâ'-i mezâlimde zâhir olur. Binâenaleyh Ya'ni, "Kesemde yüz altın vardır. Bunun beşte biri olan yirmi altını kesenin içinden kendi elin ile alırsın." Koçu çalınan adam, bunu işitince dedi: "Bu yirmi altın on koçun bahasıdır."

477. "Eğer bir kapı bağlandı ise, on kapı açıldı. Eğer bir koç gitti ise, Hak bedel olarak deve verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

477. "Eğer bir kapı kapandı ise, on kapı açıldı. Eğer bir koç gitti ise, Hak bedel olarak deve verdi."

478. Elbiselerini soyundu ve kuyuya gitti. O hırsız acele elbiseleri de götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

478. Elbiselerini soyundu ve kuyuya gitti. O hırsız aceleyle elbiseleri de götürdü.

479. Bir hâzım gerektir ki, yolu köye kadar götürsün. Hazm olmazsa tama' tâûn getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

479. Bir ihtiyatlı kişi gereklidir ki, yolu köye kadar götürsün. İhtiyat olmazsa tamah veba getirir.

"Hazm" (ihtiyatlılık) tanımı, üçüncü cildin 2831 numaralı "حزم چه بود از دو تدبیر احتیاط از دو آن گیری که دور است از خباط" (yani "İhtiyat ne olur? İki tedbirle ihtiyatlı olmaktır, o ikisinden karmaşadan uzak olanı tutasın!") beytinde geçti. "Tâûn", veba dedikleri hastalıktır. Burada ölümcül beladan kinayedir. "Yolu köye kadar götürmek", amaca ulaşmaktan kinayedir. Yani, bir ihtiyatlı ve tedbirli kişi lazımdır ki, amaçlanan menzile ulaşabilsin. Eğer bir kimsede ihtiyat olmazsa, tamahın sürüklemesiyle atıldığı her işte ölümcül bir belaya uğrar.

"Hazm”in târîfi III. cildin 2831 numarasına musadif olan حزم چه بود از دو تدبیر احتیاط از دو آن گیری که دور است از خباط [ya'ni "Hazm ne olur? İki tedbîrle ihtiyattır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın!"] beytinde geçti. "Tâûn”, vebâ dedikleri hastalıktır. Burada belâ-yı mühlikten kinâyedir. "Yolu köye kadar götürmek", maksûda vusûlden kinâyedir. Ya'ni, bir hâzım ve ihtiyatkâr kimse lâzımdır ki, menzil-i maksûda vâsıl olabilsin. Eğer bir kimsede ihtiyât olmazsa sâika-i tama' ile atıldığı her bir işte bir belâ-yı mühlike uğrar.

480. O bir fitne tabîatli bir hırsızdır. Hayal gibi, onun her dem bir sûreti vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. O, fitneci tabiatlı bir hırsızdır. Hayal gibi, onun her an bir sureti vardır.

"Fitneci tabiatlı olan hırsız"dan kasıt, nefis ve şeytandır. Çünkü nefis, kendi haz ve zevkine ait şeylerin hayalini her an kalpte canlandırır; şeytan da o hayali suretleri süsler ve fiilen ortaya çıkmasına teşvik eder.

[476] "Fitne tabîatli olan hırsız"dan murâd, nefis ve şeytandır. Zîrâ nefis kendinin hazzına ve zevkine âid şeylerin hayalini her dem kalbde tasvîr eder; ve şeytan dahi o hayâlî sûretleri süsler ve fiilen zuhûruna teşvik eder.

481. Huda'dan gayrı onun mekrini kimse bilmez. Huda'ya kaç ve o degādan kurtul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

481. Allah'tan başka onun tuzağını kimse bilmez. Allah'a kaç ve o hileden kurtul!

Yani, nefsin ve şeytanın o kadar acayip ve gizli hileleri vardır ki, onları Yüce Allah'tan başka kimse bilmez. Alime ilim şeklinde, zâhide zühd şeklinde, âbide ibadet şeklinde, fâsıka günahın çeşitleri şeklinde, kâfire küfrün çeşitli sıfatında ve zâlime zulmün çeşitlerinde ortaya çıkar. Buna göre,

"Terehhüb", sözlükte, korkmak ve uzak olmak ve zâhidlik göstermek ve ibadet etmek anlamlarındadır. "Ruhbâniyet", İsa (a.s.)'ın dinine mensup olan âbid ve zâhidlerin yoludur ve V. cildin 574 numaralı beytinin başındaki şerif başlıkta da bu hadis-i şerif zikredilmiştir; ve onu takip eden şerif beyitlerde dahi ruhbâniyet hakkında açıklamalar geçmiştir. Fîhi Mâ Fîh'in 21. bölümünde de Hz. Pîr Efendimiz şöyle buyururlar:

"Peygamber (a.s.) “Lâ ruhbâniyyete fi'l-İslâm" ["İslam'da ruhbâniyet yoktur!"] buyurdu. Ruhbanlar için halvet yolu ve dağlarda sakin olmak ve kadın almamak ve dünyayı terk etmek vardır. Yüce Allah (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi. O da nedir? Cefalarını çekmek ve onların muhalefetlerini dinlemek ve onun üzerine çaba sarf etmek ve kendini terbiye etmek için kadın almaktır. وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظيم (Kalem, 68/4) [yani "Muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzeresin!"] ayet-i kerimesinde herkesin cefasına katlanmak ve muhalefete tahammül etmek hususlarına işaret buyurulur."

Ya'ni, nefis ve şeytanın o kadar acîb ve gizli hîleleri vardır ki, onlan Hak Teâlâ'dan başka kimse bilmez. Alime ilim sûretinde ve zâhide zühd sûretinde ve âbide ibâdet sûretinde ve fâsıka fıskın envâ'ı sûretinde ve kâfire küfrün muhtelif sıfatında ve zâlime envâ'-i mezâlimde zâhir olur. Binâenaleyh

"Terehhüb", lügatte, korkmak ve uzak olmak ve zâhidlik göstermek ve ibâdet etmek ma'nâlarınadır. "Rehbâniyet", Îsâ (a.s.)ın dînine mensûb olan âbid ve zâhidlerin mesleğidir ve V. cildin 574 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte de bu hadîs-i şerîf mezkûrdür; ve onu müteâkıb olan ebyât-ı şerîfede dahi ruhbâniyet hakkında îzâhât geçmiştir. Fihi Mâ Fih'in 21. faslında da Hz. Pîr Efendimiz şöyle buyururlar:

"Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi'l-İslâm" ["İslâm'da ruhbâniyet yoktur!"] buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyayı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi. O da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa'y etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır. وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Muhakkak ki sen büyük bir ahlâk üzeresin!"] âyet-i kerîmesinde herkesin cevrine katlanmak ve muhâle tahammül etmek husûslarına işâret buyurulur."

## Terehhüb hakkında kuşun avcı ile münâzarası ve Mustafâ (a.s.v.)ın "İslâm'da ruhbâniyet yoktur!" diye ümmetini nehyettiği bir terhîb hakkındadır

482. Kuş ona dedi: "Efendi, halvette durma! Dîn-i Ahmed için terehhüb iyi değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

482. Kuş ona dedi: "Efendi, halvette durma! Ahmed'in dini için ruhbanlık iyi değildir!"

Kuş avcıya dedi: "Efendi, böyle halvette ve tenha bir yerde durma! Çünkü Ahmed'in (a.s.v.) dininde, İsevîlerin yolu olan ruhbanlık iyi bir şey değildir!

فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ (Zâriyât, 51/50) yani “Allah'a kaçınız" ayet-i kerimesi gereğince onların hilelerinden ve fitnelerinden Yüce Allah'a kaç ve yalvar da kurtul!

"Terehhüb", sözlükte, korkmak ve uzak olmak ve zahitlik göstermek ve ibadet etmek anlamlarındadır. "Rehbâniyet", İsa'nın (a.s.) dinine mensup olan abid ve zahitlerin yoludur ve V. cildin 574 numaralı beytinin başındaki şerh başlığında da bu hadis-i şerif zikredilmiştir; ve onu takip eden şerif beyitlerde dahi ruhbanlık hakkında açıklamalar geçmiştir. Fihi Mâ Fih'in 21. bölümünde de Hz. Pîr Efendimiz şöyle buyururlar: "Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi'l-İslâm" ["İslam'da ruhbanlık yoktur!"] buyurdu. Ruhbanlar için halvet yolu ve dağlarda sakin olmak ve kadın almamak ve dünyayı terk etmek vardır. Yüce Allah (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi. O da nedir? Cefalarını çekmek ve onların muhalefetlerini dinlemek ve onun üzerine çaba göstermek ve kendini tereddütlü kılmak için kadın almaktır. وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظيم (Kalem, 68/4) [yani "Muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzeresin!"] ayet-i kerimesinde herkesin cefasına katlanmak ve muhalefete tahammül etmek hususlarına işaret buyurulur."

Kuş avcıya dedi: "Efendi, böyle halvette ve tenha bir mahalde durma! Zîrâ dîn-i Ahmed (a.s.v.) da Îsevîler'in mesleği olan terehhüb iyi bir şey değildir!

فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ (Zâriyât, 51/50) ya'ni “Allâh'a kaçınız" âyet-i kerîmesi mûcibince onların hîlelerinden ve fitnelerinden Hak Teâlâ'ya kaç ve yalvar da kurtul!

"Terehhüb", lügatte, korkmak ve uzak olmak ve zâhidlik göstermek ve ibâdet etmek ma'nâlarınadır. "Rehbâniyet", Îsâ (a.s.)ın dînine mensûb olan âbid ve zâhidlerin mesleğidir ve V. cildin 574 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte de bu hadîs-i şerîf mezkûrdür; ve onu müteâkıb olan ebyât-ı şerîfede dahi ruhbâniyet hakkında îzâhât geçmiştir. Fihi Mâ Fih'in 21. faslında da Hz. Pîr Efendimiz şöyle buyururlar: "Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi'l-İslâm" ["İslâm'da ruhbâniyet yoktur!"] buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyayı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi. O da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa'y etmek ve kendini mühez-zeb kılmak için kadın almaktır. وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Muhakkak ki sen büyük bir ahlâk üzeresin!"] âyet-i kerîmesinde herkesin cevirine katlanmak ve muhâle tahammül etmek husûslarına işâret buyurulur."

## Terehhüb hakkında kuşun avcı ile münâzarası ve Mustafâ (a.s.v.)ın "İslâm'da ruhbâniyet yoktur!" diye ümmetini nehyettiği bir terhîb hakkındadır

482. Kuş ona dedi: "Efendi, halvette durma! Dîn-i Ahmed için terehhüb iyi değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

482. Kuş ona dedi: "Efendi, halvette durma! Ahmed'in dini için ruhbanlık iyi değildir!"

Kuş avcıya dedi: "Efendi, böyle halvette (yalnız kalma, inzivaya çekilme) ve tenha bir yerde durma! Çünkü Ahmed'in (a.s.v.) dininde, İsevîlerin (Hz. İsa'ya inananların) yolu olan ruhbanlık iyi bir şey değildir!

Kuş avcıya dedi: "Efendi, böyle halvette ve tenha bir mahalde durma! Zîrâ dîn-i Ahmed (a.s.v.) da Îsevîler'in mesleği olan terehhüb iyi bir şey değildir!

483. "O Resûl terehhübden nehyetmiştir. Ey fuzûl! Niçin bir bid'ati tuttun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

483. "O Resûl, ruhbanlıktan nehyetmiştir. Ey boş işlerle uğraşan! Niçin bir bid'ati tuttun?"

"Bid'at", yeni bir âdet ve yol çıkarmak; "fuzûl" faydası olmayan anlamsız şeylerle meşgul olan kimse demektir. Yani, "O Resûl (a.s.) Muhammedî dinin Hakk Yolcularını, İsevîlerin mesleği olan ruhbanlıktan nehy ve men'etmiştir. Ey faydasız şeyle meşgul olan kimse! Niçin dinde yeni bir âdet ve yol tuttun?"

"Bid'at", yeni bir âdet ve yol çıkarmak; "fuzûl" fâidesi olmayan ma'nâsız şeyler ile meşgül olan kimse demektir. Ya'ni, "O Resûl (a.s.) dîn-i Muhammedî sâliklerini Îsevîler'in mesleği olan terehhübden nehy ve men'etmiştir. Ey fâidesiz şeyle meşgül olan kimse! Niçin dînde yeni bir âdet ve yol tuttun?"

484. Cum'a ve namazda cemaat, emr-i ma'ruf ve münkerden ihtiraz şarttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

484. Cuma ve cemaatle namaz, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak şarttır.

Yani, cuma günlerinde cemaatle cuma namazı şarttır. Nitekim Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretleri Gunyetü't-Tâlibîn isimli şerefli eserinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'den şu hadisi Hz. Câbir'den nakleder ki, tercümesi şudur: "Yüce Allah cuma namazını benim şu senemde ve şu şehrimde ve şu makamımda sizin üzerinize kıyamet gününe kadar farz kılmıştır; ve bir kimse cuma namazına yol bulup da benim hayatımda veya benden sonra inkâr ederek veya hafife alarak terk ederse ve halbuki onun da çevreden veya adaletli bir imamı olursa, Yüce Allah o kimsenin dağınıklığını ve perişanlığını toplamasın ve onu işlerde ve hususlarda mübarek kılmasın! Sizler uyanık ve dikkatli olunuz ki, tövbe edinceye kadar o kimsenin abdesti ve namazı ve haccı ve zekâtı makbul değildir ve onun için bereket dahi yoktur; ve eğer tövbe ederse Yüce Allah onun tövbesini kabul eder."

Ve beş vakit namazın cemaatle edası kuvvetli sünnet olduğu için terk edilmesi caiz değildir, cemaat şarttır; ve insanlara Hakk'ın emrettiği ile emretmek ve nehyettiği şeyden çekinmek şarttır. Bu şartlar ancak insanların arasına karışmak ile olur. Yalnızlıkta mümkün değildir.

Ya'ni, cum'a günlerinde cemâatle cum'a namazı şarttır. Nitekim Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretleri Gunyetü't-Tâlibîn ismindeki eser-i şerîfinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'den şu hadîsi Hz. Câbir'den nakleder ki, tercümesi şudur: "Allâh Teâlâ hazretleri cum'a namazını benim şu senemde ve şu şehrimde ve şu makāmımda sizin üzerinize ilâ-yevmi'l-kıyâm farz kılmıştır; ve bir kimse cum'a namâzına yol bulup da benim hayatımda veyâ benden sonra cuhûden (جحودا) veya istihfafen terk ederse ve halbuki onun da çevreden veyâ adâlet eden imâmı olursa, Allâh Teâlâ hazretleri ol kimsenin perâkendesini ve perîşânını cem'etmesin ve onu umûr ve husûsta mübarek kılmasın! Sizler âgâh ve mütenebbih olunuz ki, tâ ki, tövbe edinceye kadar o kimsenin abdesti ve namâzı ve haccı ve zekâtı makbûl değildir ve onun için bereket dahi yoktur; ve eğer tövbe ederse Allâhu Teâlâ onun tövbesini kabûl eder."

Ve beş vakit namazın cemâatle edâsı sünnet-i müekkede olduğu için terki câiz değildir, cemâat şarttır; ve nâsa Hakk'ın emrettiği ile emretmek ve nehyettiği şeyden çekinmek şarttır. Bu şartlar ancak insanların arasına karışmak ile olur. Halvette mümkin değildir.

485. Sabır altında kötü huyluların zahmetini çekmek, bulut gibi halaika menfaat vermek şarttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

485. Kötü huylu kişilerin zahmetini sabırla çekmek, bulut gibi halka fayda vermek şarttır.

Yani, insanlar arasına karışıp, kötü huylu kimseler tarafından kendisine isabet eden zahmet ve meşakkate sabredip şikâyet etmemek ve bulutun yağmuruyla halka nasıl fayda verirse, onun gibi, halka elinden gelen faydayı vermek şarttır.

Ya'ni, insanlar arasına karışıp, kötü huylu olan kimseler tarafından kendisine isabet eden zahmet ve meşakkate sabredip şikâyet etmemek ve bulut yağmuruyla halka nasıl fâide verirse, onun gibi, halka elinden gelen menfaati vermek şarttır.

483. "O Resûl terehhübden nehyetmiştir. Ey fuzûl! Niçin bir bid'ati tuttun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

483. "O Resûl, ruhbanlıktan nehyetmiştir. Ey boş işlerle uğraşan! Niçin bir bid'ati tuttun?"

"Bid'at", yeni bir âdet ve yol çıkarmak; "fuzûl" ise faydası olmayan anlamsız şeylerle meşgul olan kimse demektir. Yani, "O Resûl (a.s.), Muhammedî dinin sâliklerini, İsevîlerin yolu olan ruhbanlıktan nehy ve men' etmiştir. Ey faydasız şeyle meşgul olan kimse! Niçin dinde yeni bir âdet ve yol tuttun?"

"Bid'at", yeni bir âdet ve yol çıkarmak; "fuzûl" fâidesi olmayan ma'nâsız şeyler ile meşgül olan kimse demektir. Ya'ni, "O Resûl (a.s.) dîn-i Muhammedî sâliklerini Îsevîler'in mesleği olan terehhübden nehy ve men' etmiştir. Ey fâidesiz şeyle meşgül olan kimse! Niçin dînde yeni bir âdet ve yol tuttun?"

484. Cum'a ve namazda cemaat, emr-i ma'ruf ve münkerden ihtiraz şarttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

484. Cuma ve namazda cemaat, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak şarttır.

Yani, cuma günlerinde cemaatle cuma namazı şarttır. Nitekim Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretleri Gunyetü't-Tâlibîn isimli şerefli eserinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'den şu hadisi Hz. Câbir'den nakleder ki, tercümesi şudur: "Allah Teâlâ hazretleri cuma namazını benim şu senemde ve şu şehrimde ve şu makamımda sizin üzerinize kıyamet gününe kadar farz kılmıştır; ve bir kimse cuma namazına yol bulup da benim hayatımda veya benden sonra inkâr ederek veya küçümseyerek terk ederse ve halbuki onun da zulmeden veya adalet eden imamı olursa, Allah Teâlâ hazretleri o kimsenin dağınıklığını ve perişanlığını toplamasın ve onu işlerde ve hususlarda mübarek kılmasın! Sizler uyanık ve dikkatli olunuz ki, tövbe edinceye kadar o kimsenin abdesti ve namazı ve haccı ve zekâtı makbul değildir ve onun için bereket dahi yoktur; ve eğer tövbe ederse Allahu Teâlâ onun tövbesini kabul eder." Ve beş vakit namazın cemaatle edası sünnet-i müekkede (kuvvetli sünnet) olduğu için terk edilmesi caiz değildir, cemaat şarttır; ve insanlara Hakk'ın emrettiği ile emretmek ve nehyettiği şeyden çekinmek şarttır. Bu şartlar ancak insanların arasına karışmak ile olur. Halvette (yalnızlıkta) mümkün değildir.

Ya'ni, cum'a günlerinde cemâatle cum'a namazı şarttır. Nitekim Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretleri Gunyetü't-Tâlibîn ismindeki eser-i şerîfinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'den şu hadîsi Hz. Câbir'den nakleder ki, tercümesi şudur: "Allâh Teâlâ hazretleri cum'a namazını benim şu senemde ve şu şehrimde ve şu makāmımda sizin üzerinize ilâ-yevmi'l-kıyâm farz kılmıştır; ve bir kimse cum'a namâzına yol bulup da benim hayatımda veyâ benden sonra cuhûden (جحودا) veya istihfafen terk ederse ve halbuki onun da cevreden veyâ adâlet eden imâmı olursa, Allâh Teâlâ hazretleri ol kimsenin perâkendesini ve perîşânını cem' etmesin ve onu umûr ve husûsta mübarek kılmasın! Sizler âgâh ve mütenebbih olunuz ki, tâ ki, tövbe edinceye kadar o kimsenin abdesti ve namâzı ve haccı ve zekâtı makbûl değildir ve onun için bereket dahi yoktur; ve eğer tövbe ederse Allâhu Teâlâ onun tövbesini kabûl eder." Ve beş vakit namazın cemâatle edâsı sünnet-i müekkede olduğu için terki câiz değildir, cemâat şarttır; ve nâsa Hakk'ın emrettiği ile emretmek ve nehyettiği şeyden çekinmek şarttır. Bu şartlar ancak insanların arasına karışmak ile olur. Halvette mümkin değildir.

485. Sabır altında kötü huyluların zahmetini çekmek, bulut gibi halaika menfaat vermek şarttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

485. Kötü huylu kişilerin zahmetini sabırla çekmek, bulut gibi halka fayda vermek şarttır.

Yani, insanlar arasına karışıp, kötü huylu kimseler tarafından kendisine isabet eden zahmet ve meşakkate sabredip şikâyet etmemek ve bulutun yağmuruyla halka nasıl fayda verirse, onun gibi, halka elinden gelen faydayı vermek şarttır.

Ya'ni, insanlar arasına karışıp, kötü huylu olan kimseler tarafından kendisine isabet eden zahmet ve meşakkate sabredip şikâyet etmemek ve bulut yağmuruyla halka nasıl fâide verirse, onun gibi, halka elinden gelen menfaati vermek şarttır.

486. Ey baba! Nâsın hayırlısı nâsa nef' etmektir. Eğer bir taş değil isen, niçin kerpiçin harîfisin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

486. Ey baba! İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Eğer bir taş değilsen, niçin kerpiçin arkadaşısın?

"Harîf", iş ve sanat arkadaşı ve sohbet arkadaşı; "meder", tuğla ve moloz demektir. Şerefli beyitte "İnsanların en hayırlısı, insanlara fayda veren kimsedir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, "Ey kuru zühd (dünyadan el etek çekme) içinde ihtiyarlamış olan kimse! İnsanların en hayırlısı, hadis-i şerif gereğince, insanlara ilim ve marifet (Allah'ı bilme) ve nasihat ile ve diğer şekillerde yardımlar ile fayda veren kimsedir. Ve bu da halka karışmak ile olur; dağ ve taş arasında, tenha bir yerde oturmak ile değil. Eğer sen bir taş değilsen, niçin kerpiçin ve molozun sohbet arkadaşısın?"

"Harîf", iş ve san'at arkadaşı ve musâhib; "meder", tuğla ve moloz demektir. Beyt-i şerîfte خير الناس من ينفع الناس ya'ni "Nâsın hayırlısı nâsa menfaat veren kimsedir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey zühd-i huşk içinde ihtiyarlamış olan kimse! Nâsın hayırlısı, hadîs-i şerîf mûcibince, nâsa ilim ve ma'rifet ve nasîhat ile ve diğer sûrette yardımlar ile menfaat veren kimsedir. Ve bu da halka karışmak ile olur; dağ ve taş arasında, tenhâ bir mahalde oturmak ile değil. Eğer sen bir taş değil isen, niçin kerpiçin ve molozun musâhibisin?"

487. Ümmet-i merhûme ortasında ol! Ahmed'in sünnetini bırakma, mahkûm ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

487. Merhamet edilmiş ümmet arasında ol! Ahmed'in sünnetini bırakma, mahkûm ol!

Yani, "Merhamet edilmiş ümmet olan Muhammed (a.s.) ümmeti arasında yaşa! Topluluk arasına karışmak Ahmed (a.s.)ın yüce âdetidir. Kendi arzunun mahkûmu değil, bu yüce sünnetin mahkûmu ol!" Bu şerefli beyitte, "Benim bu ümmetim merhamet edilmiş ümmettir. Onlara ahirette azap yoktur. Onların azabı ancak fitneler, zelzeleler, katl ve belâ olarak dünyadadır" hadis-i şerifine işaret buyurulur.

Ya'ni, "Ümmet-i merhûme olan ümmet-i Muhammed (a.s.) arasında yaşa! Cem'iyet arasına karışmak Ahmed (a.s.)ın âdet-i seniyyesidir. Kendi arzûnun mahkûmu değil, bu sünnet-i seniyyenin mahkûmu ol!" Bu beyt-i şerîfte امتي هذه امة مرحومة ليس عليها عذاب في الآخرة انما عذابها في الدنيا الفتن والزلازل والقتل والبلا ya'ni "Benim bu ümmetim ümmet-i merhûmedir. Onlara âhirette azab yoktur. Onların azabı ancak fitneler ve zelzeleler ve katl ve belâ olarak dünyâdadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

488. Onun cevabında avcı dedi: "Ey ayyâr! Bunu ki, dedin, mutlak değildir. Akıl tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

488. Onun cevabında avcı dedi: "Ey ayyâr! Bunu ki, dedin, mutlak değildir. Akıl tut!"

"Ayyâr", aslında çok dönüp dolaşan kimseye derler. Sonra her haramiye ve hırsıza ıtlak olundu (Ahterî). Burada şiir gereği için teşdidsiz "ayâr" okunur. Farsçada, "hilekâr ve zeki ve âlim" anlamlarına da kullanılır. Ankaravî nüshasında "ey ayâr" hitap şeklindedir. Bazı nüshalarda avcının sıfatı olarak "sayyâd-ı ayâr" şeklindedir. Yani avcı, kuşun sözlerine cevaben dedi ki: "Ey çok dolaşan kuş! Bu senin söylediğin sözler mutlak olarak kabul olunamaz. Onlar bazı şartlar ile sınırlıdır. Bu sebeple aklını bu hususta layıkıyla kullan!" "Kuş"tan maksat, mürşid arayarak kapı kapı dolaşan sâliktir (Hakk Yolcusu).

"Ayyâr", aslında çok dönüp dolaşan kimseye derler. Sonra her harâmîye ve hırsıza ıtlak olundu (Ahterî). Burada zarûret-i şiir için teşdîdsiz "ayâr" okunur. Fârisî'de, "hîlekâr ve ve zekî ve âlim" ma'nâlarına da kullanılır. Ankaravî nüshasında "ey ayâr" hitâb sûretindedir. Ba'zı nüshalarda sayyâdın sıfatı olarak "sayyâd-ı ayâr" sûretindedir. Ya'ni avcı, kuşun sözlerine cevâben dedi ki: "Ey çok dolaşan kuş! Bu senin söylediğin sözler mutlak olarak kabûl olunamaz. Onlar ba'zı şartlar ile mukayyeddir. Binâenaleyh aklını bu husûsta lâyıkı ile kullan!" "Kuş"tan murâd, mürşid arayarak kapı kapı dolaşan sâliktir.

486. "Ey baba! Nâsın hayırlısı nâsa nef' etmektir. Eğer bir taş değil isen, niçin kerpiçin harîfisin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

486. "Ey baba! İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Eğer bir taş değilsen, niçin kerpiçin arkadaşısın?"

"Harîf", iş ve sanat arkadaşı ve sohbet arkadaşı; "meder", tuğla ve moloz demektir. Şerefli beyitte "İnsanların hayırlısı, insanlara fayda veren kimsedir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, "Ey kuru zühd (dünyadan el etek çekme) içinde ihtiyarlamış olan kimse! İnsanların hayırlısı, hadis-i şerif gereğince, insanlara ilim ve marifet (Allah bilgisi) ve nasihat ile ve diğer şekillerde yardımlar ile fayda veren kimsedir. Ve bu da halka karışmak ile olur; dağ ve taş arasında, tenha bir yerde oturmak ile değil. Eğer sen bir taş değilsen, niçin kerpiçin ve molozun sohbet arkadaşısın?"

"Harîf", iş ve san'at arkadaşı ve musâhib; "meder", tuğla ve moloz demektir. Beyt-i şerifte خير الناس من ينفع الناس ya'ni "Nâsın hayırlısı nâsa menfaat veren kimsedir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey zühd-i huşk içinde ihtiyarlamış olan kimse! Nâsın hayırlısı, hadîs-i şerîf mûcibince, nâsa ilim ve ma'rifet ve nasîhat ile ve diğer sûrette yardımlar ile menfaat veren kimsedir. Ve bu da halka karışmak ile olur; dağ ve taş arasında, tenha bir mahalde oturmak ile değil. Eğer sen bir taş değil isen, niçin kerpiçin ve molozun musâhibisin?"

487. "Ümmet-i merhûme ortasında ol! Ahmed'in sünnetini bırakma, mahkûm ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

487. "Ümmet-i merhûme ortasında ol! Ahmed'in sünnetini bırakma, mahkûm ol!"

Yani, "Rahmet olunmuş ümmet olan Muhammed (a.s.) ümmeti arasında yaşa! Topluluk arasına karışmak Ahmed (a.s.)'ın yüce âdetidir. Kendi arzunun mahkûmu değil, bu yüce sünnetin mahkûmu ol!" Bu şerefli beyitte "Benim bu ümmetim rahmet olunmuş bir ümmettir. Onlara ahirette azap yoktur. Onların azabı ancak fitneler, zelzeleler, katl ve belâ olarak dünyadadır" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Ya'ni, "Ümmet-i merhûme olan ümmet-i Muhammed (a.s.) arasında yaşa! Cem'iyet arasına karışmak Ahmed (a.s.)ın âdet-i seniyyesidir. Kendi arzûnun mahkûmu değil, bu sünnet-i seniyyenin mahkûmu ol!" Bu beyt-i şerifte امتي هذه امة مرحومة ليس عليها عذاب في الآخرة انما عذابها في الدنيا الفتن والزلازل والقتل والبلا ya'ni "Benim bu ümmetim ümmet-i merhûmedir. Onlara âhirette azab yoktur. Onların azabı ancak fitneler ve zelzeleler ve katl ve belâ olarak dünyâdadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

488. Onun cevabında avcı dedi: "Ey ayyâr! Bunu ki, dedin, mutlak değildir. Akıl tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

488. Onun cevabında avcı dedi: "Ey ayyâr! Bunu ki, dedin, mutlak değildir. Akıl tut!"

"Ayyâr", aslında çok dönüp dolaşan kimseye derler. Sonra her haramiye ve hırsıza ıtlak olundu (Ahterî). Burada şiir gereği için teşdidsiz "ayâr" okunur. Farsçada, "hilekâr ve zeki ve âlim" anlamlarına da kullanılır. Ankaravî nüshasında "ey ayâr" hitap şeklindedir. Bazı nüshalarda avcının sıfatı olarak "sayyâd-ı ayâr" şeklindedir. Yani avcı, kuşun sözlerine cevaben dedi ki: "Ey çok dolaşan kuş! Bu senin söylediğin sözler mutlak olarak kabul olunamaz. Onlar bazı şartlar ile sınırlıdır. Bu sebeple aklını bu hususta layıkıyla kullan!" "Kuş"tan maksat, mürşid arayarak kapı kapı dolaşan sâliktir (Hakk Yolcusu).

"Ayyâr", aslında çok dönüp dolaşan kimseye derler. Sonra her harâmîye ve hırsıza ıtlak olundu (Ahterî). Burada zarûret-i şiir için teşdîdsiz "ayâr" okunur. Fârisî'de, "hîlekâr ve ve zekî ve âlim" ma'nâlarına da kullanılır. Ankaravî nüshasında "ey ayâr" hitâb sûretindedir. Ba'zı nüshalarda sayyâdın sıfatı olarak "sayyâd-ı ayâr" sûretindedir. Ya'ni avcı, kuşun sözlerine cevâben dedi ki: "Ey çok dolaşan kuş! Bu senin söylediğin sözler mutlak olarak kabûl olunamaz. Onlar ba'zı şartlar ile mukayyeddir. Binâenaleyh aklını bu husûsta lâyıkı ile kullan!" "Kuş"tan murâd, mürşid arayarak kapı kapı dolaşan sâliktir.

489. Yalnızlık kötü dostlardan iyidir. İyi, kötü ile oturur ise kötü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

489. Yalnızlık kötü dostlardan iyidir. İyi, kötü ile oturursa kötü olur.

Yani, "Sen, insanlara karış ve yalnızlıktan vazgeç, diyorsun, ama senin bu sözün kemâl mertebesine gelmemiş olanlar için doğru değildir. Çünkü nefsanî sıfatları diri olan, fakat takvaya riayet etme azminde olan kimselerin tabiatleri, kötü arkadaşların kötülüklerini sünger gibi çeker ve onların sohbetlerinden çabuk etkilenir." Nitekim hadîs-i şerîfte `مثل الجليس السوء كنافخ الكير اما ان يحرق ثيابك واما ان تجد منه رائحة خبيثة` yani "Kötü arkadaşın misali, demircilerin körüğünü üfleyen gibidir; ya senin elbiseni yakar veyahut sen ondan kötü koku bulursun" buyurulur. Bu sebeple hâlinin düzelmesi kaydında olan bir kimse için yalnızlık kötü dostlardan iyidir.

Ya'ni, "Sen, nâsa karış ve halvetten vazgeç, diyorsun, amma senin bu sözün makām-ı kemâle gelmemiş olanlar için doğru değildir. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesi diri, fakat takvâya riâyet azminde olan kimselerin tabîatleri kötü arkadaşların kötülüklerini sünger gibi çeker ve onların sohbetlerinden çabuk müteessir olur." Nitekim hadîs-i şerîfte `مثل الجليس السوء كنافخ الكير اما ان يحرق ثيابك واما ان تجد منه رائحة خبيثة` ya'ni "Kötü arkadaşın meseli, demircilerin körüğünü üfleyen gibidir; ya senin elbiseni yakar veyâhud sen ondan fenâ koku bulursun" buyurulur. Binâenaleyh salâh-ı hâl kaydında olan bir kimse için yalnızlık kötü dostlardan iyidir."

490. Dedi: "Her kimin aklına rüsûh olmaya, akılın önünde o taş ve tuğla gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

490. Dedi: "Her kimin aklında sağlamlık yoksa, aklın önünde o taş ve tuğla gibidir."

Yani, avcı sözüne ek olarak tekrar dedi: "Aklında sağlamlık ve sebat olmayan ve şunun bunun fikriyle hareket eden kimse, aklı sağlam olan olgun kişinin yanında taş ve tuğla gibidir. Çünkü taş ve tuğla şunun bunun iradesi ve arzularıyla oraya buraya atılırlar."

Ya'ni, avcı sözüne ilâveten tekrâr dedi: "Aklında metânet ve sebât olmayan ve şunun bunun fikriyle hareket eden kimse, aklı metîn olan kâmilin indinde taş ve tuğla gibidir. Zîrâ taş ve tuğla şunun bunun irâde ve arzûlarıyla oraya buraya atılırlar."

491. Eşek gibidir o kimse ki, onun arzusu ekmektir. Onun sohbeti ruhbâniyetin aynıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

491. O kimse ki, arzusu ekmektir, eşek gibidir. Onun sohbeti ruhbâniyetin (dünyadan el etek çekme, inzivaya çekilme) aynısıdır.

"Ümniyet", meyil, arzu ve maksat demektir. Yani, arzusu ekmek ve bedensel faydalar tarafına olan kimse eşek gibidir. Örneğin, eşek bir hizmet ile yola sürülürken, ona yem gösterildiği zaman hemen yolundan kalır ve o tarafa meyleder. Bu sebeple böyle bir kimsenin sohbetinde bulunmak ve onunla arkadaş olmak, gerçek bir dosttan uzak ve yalnız kalmak demek olduğundan ruhbâniyetin ve halvetin (yalnız kalma, inziva) aynısı olur. Bazı nüshalarda `آنکه نانش امنیتست` yerine `آنکه بی اهلیتست` geçmektedir, bu da "O kimse ki, ehliyetsizdir" demek olur.

"Ümniyet", meyelân, arzû ve maksûd demektir. Ya'ni, arzûsu ekmek ve menâfi'-i cismâniyye tarafına olan kimse eşek gibidir. Meselâ eşek bir hizmet ile yola sürülürken, ona yem gösterildiği vakit derhal yolundan kalır ve o tarafa meyleder. Binâenaleyh böyle bir kimsenin sohbetinde bulunmak ve onunla arkadaş olmak, hakîkî bir dosttan uzak ve yalnız kalmak demek olduğundan ruhbâniyetin ve halvetin aynı olur. Ba'zı nüshalarda `آنکه نانش امنیتست` yerine `آنکه بی اهلیتست` vâki'dir, "O kimse ki, ehliyetsizdir" demek olur.

492. Onun aklı eşek gibi, yem tarafına olur. Ondan geç, bî-haber kalmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

492. Onun aklı eşek gibi, yem tarafına olur. Ondan geç, habersiz kalmayasın!

Onun aklı metanetsiz (sağlam olmayan) ve zayıf olduğundan eşek gibi, yem tarafına yani bedensel ve dünyevî çıkarlar tarafına olur. Bu sebeple böyle bir meta-

Onun aklı metânetsiz ve zayıf olduğundan eşek gibi, yem tarafına ya'ni menâfi'-i cismâniyye ve dünyeviyye tarafına olur. Binâenaleyh böyle metâ-

489. Yalnızlık kötü dostlardan iyidir. İyi, kötü ile oturur ise kötü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

489. Yalnızlık kötü dostlardan iyidir. İyi, kötü ile oturursa kötü olur.

Yani, "Sen, insanlara karış ve yalnızlıktan vazgeç, diyorsun, ama senin bu sözün kemâl makamına (olgunluk derecesine) gelmemiş olanlar için doğru değildir. Çünkü nefsanî sıfatları diri olan, fakat takvaya riayet etme azminde olan kimselerin tabiatleri kötü arkadaşların kötülüklerini sünger gibi çeker ve onların sohbetlerinden çabuk etkilenir." Nitekim hadîs-i şerîfte مثل الجليس السوء كنافخ الكير اما ان يحرق ثيابك واما ان تجد منه رائحة خبيثة yani "Kötü arkadaşın misali, demircilerin körüğünü üfleyen gibidir; ya senin elbiseni yakar veyahut sen ondan kötü koku alırsın" buyurulur. Bu sebeple hâlinin düzelmesi kaygısında olan bir kimse için yalnızlık kötü dostlardan iyidir.

Ya'ni, "Sen, nâsa karış ve halvetten vazgeç, diyorsun, amma senin bu sözün makām-ı kemâle gelmemiş olanlar için doğru değildir. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesi diri, fakat takvâya riâyet azminde olan kimselerin tabîatleri kötü arkadaşların kötülüklerini sünger gibi çeker ve onların sohbetlerinden çabuk müteessir olur." Nitekim hadîs-i şerîfte مثل الجليس السوء كنافخ الكير اما ان يحرق ثيابك واما ان تجد منه رائحة خبيثة ya'ni "Kötü arkadaşın meseli, demircilerin körüğünü üfleyen gibidir; ya senin elbiseni yakar veyâhud sen ondan fenâ koku bulursun" buyurulur. Binâenaleyh salâh-ı hâl kaydında olan bir kimse için yalnızlık kötü dostlardan iyidir."

490. Dedi: "Her kimin aklına rüsûh olmaya, akılın önünde o taş ve tuğla [484] gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

490. Dedi: "Her kimin aklında sağlamlık olmazsa, aklın önünde o taş ve tuğla [484] gibidir."

Yani, avcı sözüne ek olarak tekrar dedi: "Aklında sağlamlık ve sebat olmayan ve şunun bunun fikriyle hareket eden kimse, aklı sağlam olan insân-ı kâmilin yanında taş ve tuğla gibidir. Çünkü taş ve tuğla şunun bunun iradesi ve arzularıyla oraya buraya atılırlar."

Ya'ni, avcı sözüne ilâveten tekrâr dedi: "Aklında metânet ve sebât olmayan ve şunun bunun fikriyle hareket eden kimse, aklı metîn olan kâmilin indinde taş ve tuğla gibidir. Zîrâ taş ve tuğla şunun bunun irâde ve arzûlarıyla oraya buraya atılırlar."

491. Eşek gibidir o kimse ki, onun arzusu ekmektir. Onun sohbeti ruhbâniyetin aynıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

491. O kimse ki, arzusu ekmektir, eşek gibidir. Onun sohbeti ruhbanlığın aynısıdır.

"Ümniyet", meyil, arzu ve maksat demektir. Yani, arzusu ekmek ve bedensel faydalar tarafına olan kimse eşek gibidir. Örneğin, eşek bir hizmet ile yola sürülürken, ona yem gösterildiği zaman derhal yolundan kalır ve o tarafa meyleder. Bu sebeple böyle bir kimsenin sohbetinde bulunmak ve onunla arkadaş olmak, gerçek bir dosttan uzak ve yalnız kalmak demek olduğundan ruhbanlığın (dünya işlerinden el çekip ibadete yönelme) ve halvetin (yalnız kalma) aynısı olur. Bazı nüshalarda "آنکه نانش امنیتست" (O kimse ki, ekmeği arzusudur) yerine "آنکه بی اهلیتست" (O kimse ki, ehliyetsizdir) geçmektedir, bu da "O kimse ki, ehliyetsizdir" demek olur.

"Ümniyet", meyelân, arzû ve maksûd demektir. Ya'ni, arzûsu ekmek ve menâfi'-i cismâniyye tarafına olan kimse eşek gibidir. Meselâ eşek bir hizmet ile yola sürülürken, ona yem gösterildiği vakit derhal yolundan kalır ve o tarafa meyleder. Binâenaleyh böyle bir kimsenin sohbetinde bulunmak ve onunla arkadaş olmak, hakîkî bir dosttan uzak ve yalnız kalmak demek olduğundan ruhbâniyetin ve halvetin aynı olur. Ba'zı nüshalarda آنکه نانش امنیتست yerine آنکه بی اهلیتست vâki'dir, "O kimse ki, ehliyetsizdir" demek olur.

492. Onun aklı eşek gibi, yem tarafına olur. Ondan geç, bî-haber kalmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

492. Onun aklı eşek gibi, yem tarafına olur. Ondan geç, habersiz kalmayasın!

Onun aklı metanetsiz (sağlam olmayan) ve zayıf olduğundan eşek gibi, yem tarafına yani bedensel ve dünyevî çıkarlar tarafına yönelir. Bu sebeple, böyle metanetsiz akıllı olan kimsenin sohbetinden ve arkadaşlığından uzaklaş ki, ilahî hakikatlerden habersiz kalmayasın!

Onun aklı metânetsiz ve zayıf olduğundan eşek gibi, yem tarafına ya'ni menâfi'-i cismâniyye ve dünyeviyye tarafına olur. Binâenaleyh böyle metâ- netsiz akıllı olan kimsenin sohbetinden ve arkadaşlığından geç ki, hakāyık-ı ilâhiyyeden habersiz kalmayasın!

493. Zîrâ ki Hakk'ın gayrı hep parça parça olur; her bir gelici bir helâkten sonra o gelici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

493. Çünkü Hakk'ın dışındaki her şey parça parça olur; her gelen, bir helâktan sonra o gelen olur.

"Rufât", parça parça olmak (Sarrâh); "hayn", helâk olmak anlamındadır (Kâmûs). "Her bir gelici"den kasıt, ilâhî sıfat ve isimlerin eserleri olan mazharlardır. Yani Hakk'ın latîf zâtının dışındaki bu kesif ve şehâdet âlemine ait suretlerimiz hep parça parça olarak dağılır. Onun sıfatlarının ve isimlerinin eseri ve tecelli yeri olarak gelen her bir suret, kahredici tecelli ile helâk olduktan sonra, lütfedici tecelli ile var olup gelir. İlâhî sıfat ve isimlerin tecellisinde asla bir duraksama yoktur. Bu sebeple her gelen suret helâk olduktan sonra onun benzeri gelir. Nitekim Bakara suresinde "Biz bir âyeti bozar isek veyahut unutturur isek, ondan hayırlısını yahut mislini getiririz" (Bakara, 2/106) buyurulur. Değerli şârihlerin hepsi "hîn" kelimesini, "süre ve belirsiz vakit" anlamına almak suretiyle ikinci mısraa anlam vermişlerdir. Yani "Her bir gelici, belirsiz bir vakit sonra gelicidir" demek olur. Fakat birinci mısradaki "rufât" ve gelecek beyitte geçen "hâlik" lafızları karinesiyle, "hayn" kelimesinin ha harfinin üstün okunmasıyla "helâk" anlamına gelmesi bana daha uygun göründü.

"Rufât", parça parça olmak (Sarrâh); "hayn", helâk olmak ma'nâsınadır (Kāmûs). "Her bir gelici"den murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye âsârı olan mezâhirdir. Ya'ni zât-ı latîf-i Hakk'ın gayrı olan bu suver-i kesîfemiz ve şehâdiyyemiz hep parça parça olarak dağılır. Onun sıfatlarının ve isimlerinin âsârı ve meclâsı olarak gelen her bir sûret, tecellî-i kahrî ile helâk olduktan sonra, tecellî-i lutfi ile mevcûd olup gelir. Sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin tecellîsinde aslâ ta'til yoktur. Binâenaleyh her bir gelen sûret helâk olduktan sonra onun misli gelir. Nitekim sûre-i Bakara'da مَا نَنسخ مِنْ آيَة أو ننسها نأت بخير منها أو مثلها (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bir âyeti bozar isek veyâhud unutturúr isek, ondan hayırlısını yahud mislini getiririz" buyurulur. Şurrâh-ı kirâm hazarâtının kaffesi "hîn" kelimesini, "müddet ve vakt-i mübhem" ma'nâsına almak sûretiyle ikinci mısrâ'a ma'nâ vermişlerdir. Ya'ni "Her bir gelici, bir mübhem vakit sonra gelicidir" demek olur. Fakat birinci mısrâ'daki "rufât" ve âtîdeki beyitte gelen "hâlik" lafızları karînesiyle, "hayn" kelimesinin hâ'nın fethi ile "helâk" ma'nâsına olması fakîre daha zevkli göründü.

494. Her ne ki, o vechin gayrıdır, hâliktir. Mülk ve mâlik, o bir malikin aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

494. Her ne ki, o vechin gayrıdır, hâliktir. Mülk ve mâlik, o bir malikin aksidir.

"Vech", zât ve hakikat anlamındadır; ve eşyanın yoğun varlığı, latif zâtın gayrıdır. Bu sebeple Hak Zâtı'nın gayrı olan her şey helak olucudur. Eğer bu yoğun eşyada mülkiyet ve mâlikiyet görünüyor ise, bu sıfatlar hakikatte Hakk'ın sıfatları olup, bu sıfatlar o yoğun suretlere aksetmiş ve o suretler bu sıfatların tecelli yeri olmuştur. Bu sebeple mâlikiyet ve mülkiyet sıfatlarını taşıyan o yoğun suretler bozulduktan ve helak olduktan sonra, Hak'ın latif Zâtı bâki kalır; ve o sıfatlar dahi yukarıdaki beyitte izah olunduğu üzere başka tecellilere akset eder. Bu sebeple taayyün (belirginleşme) suretlerinden biri gelir, helak olur ve sonra diğeri gelir. Netsiz akıllı olan kimsenin sohbetinden ve arkadaşlığından geç ki, ilahi hakikatlerden habersiz kalmayasın!

"Vech", zât ve hakîkat ma'nâsınadır; ve eşyânın vücûd-i kesîfi, zât-ı latîfin gayrıdır. Binâenaleyh Zât-ı Hakk'ın gayrı olan her şey helâk olucudur. Eğer bu eşyâ-yı kesîfede mülkiyet ve mâlikiyet görünüyor ise, bu sıfatlar hakîkatte Hakk'ın sıfatları olup, bu sıfatlar o kesîf sûretlere aksetmiş ve o sûretler bu sıfatların meclâsı olmuştur. Binâenaleyh mâlikiyet ve mülkiyet sıfatlarını hâiz olan o kesîf sûretler bozulduktan ve helâk olduktan sonra, Zât-ı latîf-i Hak bâkî kalır; ve o sıfatlar dahi yukarıki beyitte îzah olunduğu üzere başka mezâhire akseder. Binâenaleyh suver-i taayyünâtın biri gelir, helâk olur ve sonra diğeri gelir. netsiz akıllı olan kimsenin sohbetinden ve arkadaşlığından geç ki, hakāyık-ı ilâhiyyeden habersiz kalmayasın!

493. Zîrâ ki Hakk'ın gayrı hep parça parça olur; her bir gelici bir helâkten sonra o gelici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

493. Çünkü Hakk'ın dışındaki her şey parça parça olur; her gelen, bir helâktan sonra o gelen olur.

"Rufât", parça parça olmak (Sarrâh); "hayn", helâk olmak anlamındadır (Kâmûs). "Her bir gelici"den kasıt, ilâhî sıfat ve isimlerin eserleri olan mazharlardır. Yani Hakk'ın latîf zâtının dışındaki bu kesif ve şehâdet âlemine ait suretlerimiz hep parça parça olarak dağılır. Onun sıfatlarının ve isimlerinin eseri ve tecelli yeri olarak gelen her bir suret, kahredici tecelli ile helâk olduktan sonra, lütfedici tecelli ile var olup gelir. İlâhî sıfat ve isimlerin tecellisinde asla bir duraksama yoktur. Bu sebeple her gelen suret helâk olduktan sonra onun benzeri gelir. Nitekim Bakara suresinde "Biz bir âyeti bozar isek veyahut unutturur isek, ondan hayırlısını yahut mislini getiririz" (Bakara, 2/106) buyurulur. Değerli şârihlerin hepsi "hîn" kelimesini, "süre ve belirsiz vakit" anlamına almak suretiyle ikinci mısraa anlam vermişlerdir. Yani "Her bir gelici, belirsiz bir vakit sonra gelicidir" demek olur. Fakat birinci mısradaki "rufât" ve gelecek beyitte geçen "hâlik" lafızları karinesiyle, "hayn" kelimesinin ha harfinin üstün okunmasıyla "helâk" anlamına gelmesi bana daha uygun göründü.

"Rufât", parça parça olmak (Sarrâh); "hayn", helâk olmak ma'nâsınadır (Kāmûs). "Her bir gelici"den murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye âsârı olan mezâhirdir. Ya'ni zât-ı latîf-i Hakk'ın gayrı olan bu suver-i kesîfemiz ve şehâdiyyemiz hep parça parça olarak dağılır. Onun sıfatlarının ve isimlerinin âsârı ve meclâsı olarak gelen her bir sûret, tecellî-i kahrî ile helâk olduktan sonra, tecellî-i lutfi ile mevcûd olup gelir. Sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin tecellîsinde aslâ ta'til yoktur. Binâenaleyh her bir gelen sûret helâk olduktan sonra onun misli gelir. Nitekim sûre-i Bakara'da مَا نَنسخ مِنْ آيَة أو ننسها نأت بخير منها أو مثلها (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bir âyeti bozar isek veyâhud unutturúr isek, ondan hayırlısını yahud mislini getiririz" buyurulur. Şurrâh-ı kirâm hazarâtının kaffesi "hîn" kelimesini, "müddet ve vakt-i mübhem" ma'nâsına almak sûretiyle ikinci mısrâ'a ma'nâ vermişlerdir. Ya'ni "Her bir gelici, bir mübhem vakit sonra gelicidir" demek olur. Fakat birinci mısrâ'daki "rufât" ve âtîdeki beyitte gelen "hâlik" lafızları karînesiyle, "hayn" kelimesinin hâ'nın fethi ile "helâk" ma'nâsına olması fakîre daha zevkli göründü.

494. Her ne ki, o vechin gayrıdır, hâliktir. Mülk ve mâlik, o bir malikin aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

494. Her ne ki, o vechin dışındadır, yok olucudur. Mülk ve mâlik, o bir mâlikin aksidir.

"Vech", zât ve hakikat anlamındadır; ve eşyanın yoğun varlığı, latif zâtın dışındadır. Bu sebeple Hak Zâtı'nın dışındaki her şey yok olucudur. Eğer bu yoğun eşyada mülkiyet ve mâlikiyet görünüyorsa, bu sıfatlar hakikatte Hakk'ın sıfatları olup, bu sıfatlar o yoğun suretlere yansımış ve o suretler bu sıfatların tecelli yeri olmuştur. Bu sebeple mâlikiyet ve mülkiyet sıfatlarını taşıyan o yoğun suretler bozulduktan ve yok olduktan sonra, Hak'ın latif Zâtı bâki kalır; ve o sıfatlar da yukarıdaki beyitte açıklandığı üzere başka tecellilere yansır. Bu sebeple taayyün (belirginleşme) suretlerinden biri gelir, yok olur ve sonra diğeri gelir.

"Vech", zât ve hakîkat ma'nâsınadır; ve eşyânın vücûd-i kesîfi, zât-ı latîfin gayrıdır. Binâenaleyh Zât-ı Hakk'ın gayrı olan her şey helâk olucudur. Eğer bu eşyâ-yı kesîfede mülkiyet ve mâlikiyet görünüyor ise, bu sıfatlar hakîkatte Hakk'ın sıfatları olup, bu sıfatlar o kesîf sûretlere aksetmiş ve o sûretler bu sıfatların meclâsı olmuştur. Binâenaleyh mâlikiyet ve mülkiyet sıfatlarını hâiz olan o kesîf sûretler bozulduktan ve helâk olduktan sonra, Zât-ı latîf-i Hak bâkî kalır; ve o sıfatlar dahi yukarıki beyitte îzah olunduğu üzere başka mezâhire akseder. Binâenaleyh suver-i taayyünâtın biri gelir, helâk olur ve sonra diğeri gelir.

495. Ey oğul! Gerçi, gölge dalın aksidir; gölgeden hiç meyve yiyemezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

495. Ey oğul! Gerçi, gölge dalın aksidir; gölgeden hiç meyve yiyemezsin.

Gölge her ne kadar ağaç dalının aksi ise de, sen hiç gölgeden meyve yiyebilir misin? Çünkü gölge hayâldir ve hayâlden faydalanmak mümkün değildir. Çünkü o hayâlî gölge, güneşin ışığıyla farklı durumlar alır ve nihayet, ışık dik olarak geldiği zaman o gölgeler ağaçta yok olup ortadan kalkar. Bunun gibi, bu maddi âlemde görünen suretler, ilâhî sıfat ve isimler dallarından yansıyan gölgelerdir. Zâtî tecellî (Allah'ın zâtının tecellî etmesi) güneşinin ışığı onların başlarına dik olarak geldiği zaman yok ve ortadan kalkarlar; ve onlardan faydalanma amacı, hayâlden faydalanma amacına eşit olur. Bazı nüshalarda şah (dal) yerine "şahs" (kişi) geçmiştir.

Gölge her ne kadar ağaç dalının aksi ise de, sen hiç gölgeden meyve yiyebilir misin? Zîrâ gölge hayâldir ve hayâlden intifa' etmek mümkin değildir. Çünkü o gölge hayâli, güneşin ziyasıyla muhtelif vaz'iyet alır ve nihâyet, ziyâ amûden geldiği vakit o gölgeler ağaçta mahvolup zâil olur. Bunun gibi, bu âlem-i kesâfette zâhir olan sûretler sıfât ve esmâ-i ilâhiyye dallarından akseden gölgelerdir. Tecellî-i zâtî güneşinin ziyâsı onların başlarına amûden vâki' olduğu vakit ma'dûm ve zâil olurlar; ve onlardan intifa' kasdı hayâlden intifa' kasdına müsâvî olur. Ba'zı nüshalarda şah (شاخ) yerine "şahs" vâki' olmuştur.

496. Agah ol! Gölgeden dalı taleb et! Müsebbibe git, sebebden hazer et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

496. Uyanık ol! Gölgeden dalı iste! Gerçek sebebe git, sebepten sakın!

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Bu izafî varlıklar gölgelerine bak da, ilâhî sıfatlar ve isimler dallarını iste! Gölgelerin varlığına sebep olan isim ve sıfatlardan dahi gerçek sebebe git ve sebeplere yapışmaktan çekin! Bu beyitte dahi bazı nüshalarda "şâh" (dal) yerine "şahs" (kişi) geçmektedir.

Binâenaleyh ey sâlik! Bu vücûdât-ı izâfiyye gölgelerine bak da, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye dallarını taleb et! Gölgelerin vücûduna sebeb olan esmâ ve sıfâttan dahi müsebbib-i hakîkîye git ve sebeblere yapışmaktan çekin! Bu beyitte dahi ba'zı nüshalarda “şâh" (شاخ) yerine "şahs" vâki'dir.

497. Cismânî olan dostun yüzü ölümedir. Onun sohbeti uğursuzdur, terk etmek gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

497. Cismânî olan dostun yüzü ölümedir. Onun sohbeti uğursuzdur, terk etmek gerektir.

Cismânî ve gölge hükmünde olan dostun yüzü ölüme, helâke ve yok olmaya doğrudur. Ona sarılmak, hayâle sarılmak olur. Bu sebeple onun huzuru ve sohbeti faydasız ve uğursuzdur. Çünkü seni hakikatten gaflete düşürür. Onu terk etmek gerektir.

Cismânî ve gölge mesâbesinde olan dostun yüzü ölüme ve helâke ve zevâle doğrudur. Ona sarılmak, hayâle sarılmak olur. Binâenaleyh onun huzûru ve sohbeti fâidesiz ve uğursuzdur. Zîrâ seni hakîkatten gaflete düşürür. Onu terk etmek gerektir.

498. Onun hükmü dahi onun kıtl hükmü olur. Ona "ölü" ta'bîr et! Çünkü ölü arayıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

498. Onun hükmü dahi onun benzeri hükmü olur. Ona "ölü" de! Çünkü ölü arayıcı olur.

"Kıtl", "benzer" demektir (Ahterî). Yani, cismanî olan sevgilinin sohbetini arayan ve isteyen kimsenin hükmü dahi, o cismanî sevgilinin hükmünün benzeri olur. Yani cismanî sevgilinin yüzü ölüme doğru olduğu gibi, onun arkadaşının yüzü dahi aynı şekilde ölüme doğru olur. Bu sebeple sen o kimseye "ölü" de! Çünkü o kimse yüzü ölüme doğru olan kimseyi arayıcı ve isteyici olur. Hind

"Kıtl", "misil" demektir (Ahterî). Ya'ni, cismânî olan yârin sohbetini arayan ve isteyen kimsenin hükmü dahi, o yâr-i cismânî hükmünün misli olur. Ya'ni yâr-i cismânînin yüzü ölüme doğru olduğu gibi, onun musahibinin yüzü dahi kezâlik ölüme doğru olur. Binâenaleyh sen o kimseye "ölü" ta'bîr et! Zîrâ o kimse yüzü ölüme doğru olan kimseyi arayıcı ve isteyici olur. Hind

495. Ey oğul! Gerçi, gölge dalın aksidir; gölgeden hiç meyve yiyemezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

495. Ey oğul! Gerçi, gölge dalın aksidir; gölgeden hiç meyve yiyemezsin.

Gölge her ne kadar ağaç dalının aksi ise de, sen hiç gölgeden meyve yiyebilir misin? Çünkü gölge hayâldir ve hayâlden faydalanmak mümkün değildir. Çünkü o hayâlî gölge, güneşin ışığıyla farklı durumlar alır ve nihayet, ışık dik olarak geldiği zaman o gölgeler ağaçta yok olup ortadan kalkar. Bunun gibi, bu yoğunluk âleminde görünen suretler, ilâhî sıfat ve isimler dallarından yansıyan gölgelerdir. Zâtî tecellî (Allah'ın zâtının tecellî etmesi) güneşinin ışığı onların başlarına dik olarak geldiği zaman yok ve zâil olurlar; ve onlardan faydalanma amacı, hayâlden faydalanma amacına eşit olur. Bazı nüshalarda "şah" yerine "şahs" geçmiştir.

Gölge her ne kadar ağaç dalının aksi ise de, sen hiç gölgeden meyve yiyebilir misin? Zîrâ gölge hayâldir ve hayâlden intifa' etmek mümkin değildir. Çünkü o gölge hayâli, güneşin ziyasıyla muhtelif vaz'iyet alır ve nihâyet, ziyâ amûden geldiği vakit o gölgeler ağaçta mahvolup zâil olur. Bunun gibi, bu âlem-i kesâfette zâhir olan sûretler sıfât ve esmâ-i ilâhiyye dallarından akseden gölgelerdir. Tecellî-i zâtî güneşinin ziyâsı onların başlarına amûden vâki' olduğu vakit ma'dûm ve zâil olurlar; ve onlardan intifa' kasdı hayâlden intifa' kasdına müsâvî olur. Ba'zı nüshalarda şah )شاخ( yerine "şahs" vâki' olmuştur.

496. Agah ol! Gölgeden dalı taleb et! Müsebbibe git, sebebden hazer et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

496. Uyanık ol! Gölgeden dalı iste! Gerçek sebebe git, sebepten sakın!

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) gölgelerine bak da, ilâhî sıfatlar ve isimler dallarını iste! Gölgelerin varlığına sebep olan isimler ve sıfatlardan dahi gerçek sebebe git ve sebeplere yapışmaktan çekin! Bu beyitte dahi bazı nüshalarda "şâh" (dal) yerine "şahs" (kişi) geçmektedir.

Binâenaleyh ey sâlik! Bu vücûdât-ı izâfiyye gölgelerine bak da, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye dallarını taleb et! Gölgelerin vücûduna sebeb olan esmâ ve sıfâttan dahi müsebbib-i hakîkîye git ve sebeblere yapışmaktan çekin! Bu beyitte dahi ba'zı nüshalarda “şâh" )شاخ( yerine "şahs" vâki'dir.

497. Cismânî olan dostun yüzü ölümedir. Onun sohbeti uğursuzdur, terk etmek gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

497. Cismânî olan dostun yüzü ölümedir. Onun sohbeti uğursuzdur, terk etmek gerektir.

Cismânî ve gölge hükmünde olan dostun yüzü ölüme, helâke ve yok olmaya doğrudur. Ona sarılmak, hayâle sarılmak olur. Bu sebeple onun huzuru ve sohbeti faydasız ve uğursuzdur. Çünkü seni hakikatten gaflete düşürür. Onu terk etmek gerektir.

Cismânî ve gölge mesâbesinde olan dostun yüzü ölüme ve helâke ve zevâle doğrudur. Ona sarılmak, hayâle sarılmak olur. Binâenaleyh onun huzûru ve sohbeti fâidesiz ve uğursuzdur. Zîrâ seni hakîkatten gaflete düşürür. Onu terk etmek gerektir.

498. Onun hükmü dahi onun kıtl hükmü olur. Ona "ölü" ta'bîr et! Çünkü ölü arayıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

498. Onun hükmü dahi onun benzeri hükmü olur. Ona "ölü" de! Çünkü ölü arayıcı olur.

"Kıtl", "benzer" demektir (Ahteri). Yani, bedensel olan sevgilinin sohbetini arayan ve isteyen kişinin hükmü dahi, o bedensel sevgilinin hükmünün benzeri olur. Yani bedensel sevgilinin yüzü ölüme doğru olduğu gibi, onun arkadaşının yüzü dahi aynı şekilde ölüme doğru olur. Bu sebeple sen o kişiye "ölü" de! Çünkü o kişi yüzü ölüme doğru olan kişiyi arayıcı ve isteyici olur. Hint nüshalarında "kıtl-i o buved" yerine "kıble-i o buved" geçmektedir. Bu durumda anlam: "Bedensel sevgiliyi arayan kişinin hükmü dahi, o bedensel kişinin kıblesi yani yönelme yeri olan ölüme olur" demektir.

"Kıtl", "misil" demektir (Ahteri). Ya'ni, cismânî olan yârin sohbetini arayan ve isteyen kimsenin hükmü dahi, o yâr-i cismânî hükmünün misli olur. Ya'ni yâr-i cismânînin yüzü ölüme doğru olduğu gibi, onun musahibinin yüzü dahi kezâlik ölüme doğru olur. Binâenaleyh sen o kimseye "ölü" ta'bîr et! Zîrâ o kimse yüzü ölüme doğru olan kimseyi arayıcı ve isteyici olur. Hind nüshalarında "kıtl-i o buved" yerine "kıble-i o buved" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: “Cismânî yâri arayan kimsenin hükmü dahi, o cismânî kimsenin kıb-lesi ya'ni mahall-i teveccühü olan ölüme olur" demektir.

499. Her kim bu kavim ile olursa, râhibdir; zîrâ tuğla ve taş ona sahibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. Her kim bu topluluk ile olursa, râhibdir; çünkü tuğla ve taş ona sahiptir.

Her kim yüzü ölüme doğru olan bu topluluk ile arkadaş olursa, o kimse insanlar arasından çekilip, dağ ve taş arasında yaşayan râhibdir. Çünkü ona tuğla ve taş mesabesinde olan cismanî arkadaş (bedensel dost) arkadaşlık eder.

Her kim yüzü ölüme doğru olan bu kavim ile musahib olursa, o kimse insanlar arasından çekilip, dağ ve taş arasında yaşayan rahibdir. Zîrâ ona tuğla ve taş mesâbesinde olan yâr-i cismânî musahibdir.

500. Halbuki, tuğla ve taş kimsenin yolunu vurmadı; bu tuğlalardan yüz bin-[489] lerce âfet erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

500. Halbuki, tuğla ve taş kimsenin yolunu vurmadı; bu tuğlalardan yüz binlerce âfet erişir.

Halbuki bir kimse, cismanî olan insanlardan dağlara ve taşlara kaçıp yaşasa, oradaki taşlar ve molozlar Hakk yolunu vuracak gücü taşımazlar. Fakat bu tuğla ve moloz hükmünde olan cismanî kimselerden, Hakk yolunun yolcularına birçok âfetler ve belalar gelir.

Halbuki bir kimse cismânî olan insanlardan dağlara ve taşlara kaçıp yaşasa, oradaki taşlar ve molozlar Hak yolunu vuracak kudreti hâiz olmazlar. Fakat bu tuğla ve moloz mesâbesinde olan cismânî kimselerden, Hak yolunun yolcularına birçok âfetler ve belâlar gelir.

501. Kuş ona dedi: "Binaenaleyh cihad o vakit olur ki, böyle yol vurucu yol ortasında ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

501. Kuş ona dedi: "Bu sebeple cihad o zaman olur ki, böyle yol kesici yol ortasında olsun!"

Kuş, rahiplik taslayan o hilekâr avcıdan bu sözleri dinleyip cevaben ona dedi ki: "Mücadele böyle yalnızlığın verdiği emniyet içinde olmaz. Cihad, yol ortasında yol kesici bir düşman olduğu zaman muteber olur."

Kuş râhiplik taslayan o hîlekâr avcıdan bu sözleri dinleyip cevâben ona dedi ki: "Mücâhede böyle yalnızlığın verdiği emniyet içinde olmaz. Cihâd yol ortasında yol vurucu bir düşman olduğu vakit mu'teber olur."

502. "Arslan adam, hifz ve yardım ve cenk için emîn olmayan yola gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

502. "Arslan adam, koruma ve yardım ve savaş için güvenli olmayan yola gelir."

Yani, "Cesur adam, yolcuları korumak ve onların esenliğine yardım etmek ve savaşmak için eşkıya tarafından saldırıya uğraması muhtemel olan ve güvenli olmayan yola gelir."

Ya'ni, "Şecî' adam, yolcuları muhafaza etmek ve onların selâmetine yardım ve cenk etmek için eşkiyâ tarafından taarruz olunması muhtemel olan ve emîn olmayan yola gelir."

503. "Mertlik damarı o vakit zahir olur ki, sefer edici düşmanların hem-rehi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

503. "Mertlik damarı o zaman ortaya çıkar ki, sefer eden düşmanların yol arkadaşı olur."

nüshalarında "kıtl-i o buved" yerine "kıble-i o buved" geçmektedir. Bu durumda anlam: "Cismanî sevgiliyi arayan kişinin hükmü dahi, o cismanî kişinin kıblesi yani yönelme yeri olan ölüme olur" demektir.

nüshalarında "kıtl-i o buved" yerine "kıble-i o buved" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: “Cismânî yâri arayan kimsenin hükmü dahi, o cismânî kimsenin kıb-lesi ya'ni mahall-i teveccühü olan ölüme olur" demektir.

499. Her kim bu kavim ile olursa, râhibdir; zîrâ tuğla ve taş ona sahibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. Her kim bu topluluk ile olursa, râhibdir; çünkü tuğla ve taş ona sahiptir.

Her kim yüzü ölüme doğru olan bu topluluk ile arkadaş olursa, o kimse insanlar arasından çekilip, dağ ve taş arasında yaşayan râhibdir. Çünkü ona tuğla ve taş mesabesinde olan cismanî arkadaş (bedensel dost) arkadaşlık eder.

Her kim yüzü ölüme doğru olan bu kavim ile musahib olursa, o kimse insanlar arasından çekilip, dağ ve taş arasında yaşayan rahibdir. Zîrâ ona tuğla ve taş mesâbesinde olan yâr-i cismânî musahibdir.

500. Halbuki, tuğla ve taş kimsenin yolunu vurmadı; bu tuğlalardan yüz bin-[489] lerce âfet erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

500. Halbuki, tuğla ve taş kimsenin yolunu vurmadı; bu tuğlalardan yüz binlerce âfet erişir.

Halbuki bir kimse, cismanî olan insanlardan dağlara ve taşlara kaçıp yaşasa, oradaki taşlar ve molozlar Hakk yolunu vuracak gücü taşımazlar. Fakat bu tuğla ve moloz hükmünde olan cismanî kimselerden, Hakk yolunun yolcularına birçok âfetler ve belalar gelir.

Halbuki bir kimse cismânî olan insanlardan dağlara ve taşlara kaçıp yaşasa, oradaki taşlar ve molozlar Hak yolunu vuracak kudreti hâiz olmazlar. Fakat bu tuğla ve moloz mesâbesinde olan cismânî kimselerden, Hak yolunun yolcularına birçok âfetler ve belâlar gelir.

501. Kuş ona dedi: "Binaenaleyh cihad o vakit olur ki, böyle yol vurucu yol ortasında ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

501. Kuş ona dedi: "Bu sebeple cihad o zaman olur ki, böyle yol kesici yol ortasında olsun!"

Kuş, rahiplik taslayan o hilekâr avcıdan bu sözleri dinleyip cevaben ona dedi ki: "Mücadele böyle yalnızlığın verdiği emniyet içinde olmaz. Cihad, yol ortasında yol kesici bir düşman olduğu zaman muteber olur."

Kuş râhiplik taslayan o hîlekâr avcıdan bu sözleri dinleyip cevâben ona dedi ki: "Mücâhede böyle yalnızlığın verdiği emniyet içinde olmaz. Cihâd yol ortasında yol vurucu bir düşman olduğu vakit mu'teber olur."

502. "Arslan adam, hifz ve yardım ve cenk için emîn olmayan yola gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

502. "Arslan adam, koruma ve yardım ve savaş için güvenli olmayan yola gelir."

Yani, "Cesur adam, yolcuları korumak ve onların esenliğine yardım etmek ve savaşmak için eşkıya tarafından saldırıya uğraması muhtemel olan ve güvenli olmayan yola gelir."

Ya'ni, "Şecî' adam, yolcuları muhafaza etmek ve onların selâmetine yardım ve cenk etmek için eşkiyâ tarafından taarruz olunması muhtemel olan ve emîn olmayan yola gelir."

503. "Mertlik damarı o vakit zahir olur ki, sefer edici düşmanların hem-rehi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

503. "Mertlik damarı o vakit ortaya çıkar ki, yolculuk eden düşmanların yol arkadaşı olur."

Mertlik damarı ve yiğitlik sıfatı bir adamda, yolcular düşmanların yoldaşı olduğu zaman belli olur. Çünkü yolculara karışmış olan eşkıyalar onları yolda sıkıştırıp soymaya teşebbüs ettikleri zaman o yiğit adam eşkıyalara karşı mertliğini gösterip onlar ile çarpışır.

"Mertlik damarı ve şecâat sıfatı bir adamda, yolcular düşmanların yoldaşı olduğu vakit belli olur. Zîrâ yolculara karışmış olan şakîler onları yolda sıkıştırıp soymaya teşebbüs ettikleri vakit o şecî' adam şakîlere karşı mertliğini gösterip onlar ile çarpışır."

504. Vaktaki o Resûl kılıç peygamberi olmuştur, onun ümmeti saf yırtıcıdırlar ve erdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. O Resûl kılıç peygamberi olduğu zaman, onun ümmeti saf yırtıcı ve erdirler.

Bu şerefli beyitte, "Ey resûlüm! Kâfirlere karşı cihat et!" anlamındaki "يَا أَيُّهَا النبي جَاهِدُ الْكُفَّارَ" (Tevbe, 9/73) ayet-i kerimesine ve "Ben kılıç peygamberiyim" anlamındaki "انا نبي السيف" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile görevlendirilmesi, kâfirlerin saldırılarına ve azgınlıklarına karşı müminlerin kendilerini savunmaları, bâtılı ortadan kaldırmaları ve Hakk'ı yerleştirmeleri içindir. Çünkü İslâm dini, kılıç ile değil, öncelikle öğütler ve akla uygun hakikatleri tebliğ etmekle başlamıştır. Kâfirler, kendilerine tebliğ edilen bu akla uygun hakikatleri çürütecek bir söz bulamayınca, öfkelenip delice kılıca sarıldılar. Bu sebeple Resûl-i Ekrem hazretleri de bu deli toplulukların ellerinden silahlarını almak için onlara karşı koymakla görevlendirildi. Nitekim bu hakikat Kur'ân-ı Kerîm'de, Enfal suresinde açık bir şekilde şöyle beyan buyrulur: "O kâfirler için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve savaş atlarını hazırlayınız ki, onunla Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutursunuz" (Enfal, 8/60) ve "Eğer onlar barışa yönelirlerse, sen de onlara karşı barışa yönel!" (Enfal, 8/61). Bu sebeple, bugün Hristiyan papazlarının, "İslâm dini kılıç ile yayılmıştır!" diye ileri sürdükleri iddiaları, bu Kur'ânî beyanlara karşı büyük bir iftiradır. Şimdi, Resûl-i Ekrem kılıç peygamberi olunca, onun ümmeti de düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.

Bu beyt-i şerifte يَا أَيُّهَا النبي جَاهِدُ الْكُفَّارَ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey resûlüm! küffâra cihâd et!" âyet-i kerimesiyle انا نبي السيف ya'ni Ben kılıç peygamberiyim" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile me'mûr olması küffârın tecavüzlerine ve azgınlıklarına karşı mü'minlerin nefislerini müdafaa ve bâtılı ibtâl ve Hakk'ı tesbît içindir. Zîrâ dîn-i İslâm, kılıç ile değil, evvelen nasâyih ve tebliğ-i hakāyık-ı ma'kūle ile başlamıştır. Vaktāki küffâr kendilerine tebliğ olunan bu hakāyık-ı ma'kūleyi ibtâl edecek söz bulamadılar, öfkelenip delice kılıca sarıldılar. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretleri dahi bu deli alaylarının ellerinden silahlarını almak için onlara mukābeleye me'mûr oldu. Nitekim bu hakikat Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir sûrette sûre-i Enfal'de böyle beyân buyurulur: وَأَعْدُوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قوة ومن رباط الخيل ترهبون به عدو الله وعدوكم (Enfal, 8/60) ya'ni "O küffâr için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve harb atlarını hazırlayınız ki, onunla Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutursunuz" وَإِن جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا (Enfâl, 8/61) ya'ni "Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi onlara karşı sulha meylet!" Binâenaleyh elyevm hıristiyan papazlarının, “İslâm dîni kılıç ile intişâr etmiştir!" diye vâki' olan iddiaları bu beyânât-ı kur'âniyyeye karşı büyük bir iftirâdır. İm­di, Resûl-i Ekrem nebiyy-i seyf olunca, onun ümmeti dahi düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.

505. Bizim dînimizde maslahat cenk ve heybettir. Dîn-i İsa'da maslahat mağara ve dağdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

505. Bizim dinimizde uygun olan yol savaş ve heybettir. İsa dininde uygun olan yol mağara ve dağdır.

"Maslahat", bir işin yapılması için iyi ve uygun olan yol anlamında kullanılır. "Şükûh", heybet demektir. Yani, bizim Muhammedî dinimizde yapılması uygun ve iyi olan yol, halk ile bir araya gelip, görünürde hakkı yok etmeye çalışan insan şeytanlarıyla ve içte nefis ve şeytan düşmanlarıyla savaşmaktır. "Mertlik damarı ve yiğitlik sıfatı bir adamda, yolcular düşmanların yoldaşı olduğu zaman belli olur. Çünkü yolculara karışmış olan eşkıyalar onları yolda sıkıştırıp soymaya kalkıştıkları zaman o yiğit adam eşkıyalara karşı mertliğini gösterip onlarla çarpışır."

"Maslahat", bir husûsun icrâsı için iyi ve münasib olan yol ma'nâsında müsta'meldir. "Şükûh", heybet demektir. Ya'ni, bizim dîn-i Muhammedîmizde icrâsı münasib ve iyi olan yol, halk ile ihtilât edip, zâhirde hakkı ibtâle çalışan insan şeytanlarıyla ve bâtında nefis ve şeytan düşmanlarıyla cenk "Mertlik damarı ve şecâat sıfatı bir adamda, yolcular düşmanların yoldaşı olduğu vakit belli olur. Zîrâ yolculara karışmış olan şakîler onları yolda sıkıştırıp soymaya teşebbüs ettikleri vakit o şecî' adam şakîlere karşı mertliğini gösterip onlar ile çarpışır."

504. Vaktaki o Resûl kılıç peygamberi olmuştur, onun ümmeti saf yırtıcıdırlar ve erdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. O Resûl kılıç peygamberi olduğu zaman, onun ümmeti saf yırtıcı ve erdirler.

Bu şerefli beyitte, "Ey resûlüm! Kâfirlere karşı cihat et!" anlamındaki "يَا أَيُّهَا النبي جَاهِدُ الْكُفَّارَ" (Tevbe, 9/73) ayet-i kerimesine ve "Ben kılıç peygamberiyim" anlamındaki "انا نبي السيف" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile görevlendirilmesi, kâfirlerin saldırılarına ve azgınlıklarına karşı müminlerin kendilerini savunmaları, bâtılı ortadan kaldırmaları ve Hakk'ı yerleştirmeleri içindir. Çünkü İslâm dini, kılıç ile değil, öncelikle öğütler ve akla uygun hakikatleri tebliğ etmekle başlamıştır. Kâfirler, kendilerine tebliğ edilen bu akla uygun hakikatleri çürütecek bir söz bulamayınca, öfkelenip delice kılıca sarıldılar. Bu sebeple Resûl-i Ekrem hazretleri de bu deli toplulukların ellerinden silahlarını almak için onlara karşı koymakla görevlendirildi. Nitekim bu hakikat Kur'ân-ı Kerîm'de, Enfal suresinde açık bir şekilde şöyle beyan buyrulur: "O kâfirler için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve savaş atlarını hazırlayınız ki, onunla Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutursunuz" (Enfal, 8/60) ve "Eğer onlar barışa yönelirlerse, sen de onlara karşı barışa yönel!" (Enfal, 8/61). Bu sebeple, bugün Hristiyan papazlarının, "İslâm dini kılıç ile yayılmıştır!" diye ileri sürdükleri iddiaları, bu Kur'ânî beyanlara karşı büyük bir iftiradır. Şimdi, Resûl-i Ekrem kılıç peygamberi olunca, onun ümmeti de düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.

Bu beyt-i şerifte يَا أَيُّهَا النبي جَاهِدُ الْكُفَّارَ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey resûlüm! küffâra cihâd et!" âyet-i kerimesiyle انا نبي السيف ya'ni Ben kılıç peygamberiyim" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile me'mûr olması küffârın tecavüzlerine ve azgınlıklarına karşı mü'minlerin nefislerini müdafaa ve bâtılı ibtâl ve Hakk'ı tesbît içindir. Zîrâ dîn-i İslâm, kılıç ile değil, evvelen nasâyih ve tebliğ-i hakāyık-ı ma'kūle ile başlamıştır. Vaktāki küffâr kendilerine tebliğ olunan bu hakāyık-ı ma'kūleyi ibtâl edecek söz bulamadılar, öfkelenip delice kılıca sarıldılar. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretleri dahi bu deli alaylarının ellerinden silahlarını almak için onlara mukābeleye me'mûr oldu. Nitekim bu hakikat Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir sûrette sûre-i Enfal'de böyle beyân buyurulur: وَأَعْدُوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قوة ومن رباط الخيل ترهبون به عدو الله وعدوكم (Enfal, 8/60) ya'ni "O küffâr için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve harb atlarını hazırlayınız ki, onunla Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutursunuz" وَإِن جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا (Enfâl, 8/61) ya'ni "Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi onlara karşı sulha meylet!" Binâenaleyh elyevm hıristiyan papazlarının, “İslâm dîni kılıç ile intişâr etmiştir!" diye vâki' olan iddiaları bu beyânât-ı kur'âniyyeye karşı büyük bir iftirâdır. İm­di, Resûl-i Ekrem nebiyy-i seyf olunca, onun ümmeti dahi düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.

505. Bizim dînimizde maslahat cenk ve heybettir. Dîn-i İsa'da maslahat mağara ve dağdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

505. Bizim dinimizde uygun olan savaş ve heybettir. İsa dininde uygun olan mağara ve dağdır.

"Maslahat", bir işin yapılması için iyi ve uygun olan yol anlamında kullanılır. "Şükûh", heybet demektir. Yani, bizim Muhammedî dinimizde yapılması uygun ve iyi olan yol, halk ile karışıp, görünürde hakkı yok etmeye çalışan insan şeytanlarıyla ve içte nefis ve şeytan düşmanlarıyla savaşmak ve onlara heybet vermek, korku salmaktır. Ve İsa (a.s.)'ın dininde yapılması iyi ve uygun olan şey ise, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara sığınmak ve oralarda ibadetle meşgul olmaktır. Çünkü Muhammed ümmeti ile İsa ümmetinin yatkınlıkları budur. Çünkü her bir peygambere risalet ilminden ümmetinin yatkınlığından ne fazla ne de eksik verilmiştir. Çünkü eğer eksik verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer fazla verilse güçlerinin dışında bir yükümlülük yapılmış olur.

Bilinmeli ki, Muhammed (a.s.v.)'ın peygamberliğinden sonra yeryüzünde bulunan insanların hepsi Muhammed ümmeti yatkınlığındadır. Nitekim Sebe suresinde وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا (Sebe, 34/28) yani "Ey Resulüm! Biz seni ancak bütün insanlara müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Buna göre bugün batılıların hükümlerine başvurduklarını iddia ettikleri İsevî şeriat yoktur. Çünkü onlar artık İsevî şeriat hükümlerine uyma yatkınlığında değildirler. Her ne kadar onlar sözle Kur'an'ı inkâr etseler de farkına varmaksızın fiilen onun hükümlerine riayet ederler. Bu halin görünen delili çoktur. Birkaçını saymak uygun olur.

1-İsevî şeriatta bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lazımdır. Muhammedî şeriatta, Bakara suresinde فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) yani "Kim ki, size tecavüz ederse, size tecavüz ettiği misliyle ona tecavüz edin!" buyurulmuş olduğundan kısas ve misliyle karşılık verme vardır. Batılıların hiçbirisi yediği tokat karşılığında diğer yanağını çevirme yatkınlığında değildir, derhal karşılık verir; ve hatta ağır bir söz karşılığında düello teklif eder.

2-İsevî şeriatta hükümdara vergisini kendi eliyle ve mütevazı bir şekilde getirmek lazımdır. Halbuki hükümdarlarına karşı tevazu şöyle dursun, o batılılar onların amellerine tahammül edemediler de, taç ve tahtlarını alt üst ettiler. Haksızlığa ve nefsanî tahakküme karşı kıyam, Muhammedî şeriatın gereğindendir. Çünkü hadis-i şerifte "Sizden biriniz bir münker (kötülük) görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men' etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!" buyurulmuştur.

3-Batılılar birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup içeri girmek için izin isterler ve onlar sözle inkâr ettikleri Kur'an-ı Kerim'in şu يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nur, 24/27) yani "Ey müminler, ehlinden izin almadıkça ve selam vermedikçe kendi evlerinizin dışındaki evlere girmeyiniz!" ayet-i kerimesinin hükmüne riayet ederler. Çünkü yatkınlıkları budur, başka türlü yapamazlar. Çok eşliliği inkâr ettikleri halde birden fazla metreslere ihtiyaç duymaları ve kadına ve güzel kokulara meyilleri de Muhammed ümmeti yatkınlığında olduklarının delilidir.

"Maslahat", bir husûsun icrâsı için iyi ve münasib olan yol ma'nâsında müsta'meldir. "Şükûh", heybet demektir. Ya'ni, bizim dîn-i Muhammedîmizde icrâsı münasib ve iyi olan yol, halk ile ihtilât edip, zâhirde hakkı ibtâle çalışan insan şeytanlarıyla ve bâtında nefis ve şeytan düşmanlarıyla cenk etmek ve onlara heybet ilkā etmektir. Ve Îsâ (a.s.)ın dîninde icrâsı iyi ve münâsib olan şey dahi, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara ilticâ ve oralarda ibâdetle meşgül olmaktır. Zîrâ ümmet-i Muhammed ile ümmet-i Îsâ'nın isti'dâdları budur. Çünkü her bir peygambere ilm-i risâletten ümmetinin isti'dâdından ne ziyâde ve ne de noksân verilmiştir. Zîrâ eğer noksân verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer ziyâde verilse tâkatleri haricinde teklif yapılmış olur.

Ma'lûm olsun ki, Muhammed (a.s.v.)ın bi'setinden sonra arz üzerinde bulunan beşerin kâffesi ümmet-i Muhammed isti'dâdındadır. Nitekim sûre-i Sebe'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةَ للنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا (Sebe, 34/28) ya'ni "Ey resûlüm! Biz seni ancak bütün nâsa müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh elyevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledikleri şerîat-i îseviyye yoktur. Çünkü onlar artık şerîat-i îseviyye ahkâmına ittibâ' isti'dâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur'ân'ı inkâr ederler ise de farkına varmaksızın fiilen onun ahkâmına riayet ederler. Bu hâlin delîl-i zâhirîsi çoktur. Birkaçını saymak münasib olur.

1-Şerîat-i îseviyyede bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lâzımdır. Şerîat-i muhammediyyede, sûre-i Bakara'da فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عليه بمثل ما اعتدى عليكم (Bakara, 2/194) ya'ni “Kim ki, size tecavüz ederse, size tecavüz ettiği misliyle ona tecavüz edin!" buyurulmuş olduğundan kısâs ve mukābele-i bi'l-misl vardır. Ehl-i garbın hiçbirisi yediği tokat mukābilinde diğer yanağını çevirmek isti'dâdında değildir, derhal mukābele eder; ve hattâ ağır bir söz mukābilinde düello teklif eder.

2-Şerîat-i îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle ve mütevâzıâne getirmek lazımdır. Halbuki hükümdârlarına karşı tevâzu' şöyle dursun, o ehl-i garb onların amellerine tahammül edemediler de, tâc ve tahtlarını alt üst ettiler. Haksızlığa ve tahakküm-i nefsânîye karşı kıyâm, şerîat-i muhammediyye iktizâsındandır. Zîrâ hadîs-i şerîfte "Sizden biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men' etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!" buyurulmuştur.

3-Ehl-i garb birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup dühûle izin isterler ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur'ân-ı Kerim'in şu يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) ya'ni "Ey mü'minler, ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe kendi evlerinizin gayrı olan evlere girmeyiniz!" âyet-i kerîmenin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ isti'dâdları budur, başka türlü yapamazlar. etmek ve onlara heybet ilkā etmektir. Ve Îsâ (a.s.)ın dîninde icrâsı iyi ve münâsib olan şey dahi, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara ilticâ ve oralarda ibâdetle meşgül olmaktır. Zîrâ ümmet-i Muhammed ile ümmet-i Îsâ'nın isti'dâdları budur. Çünkü her bir peygambere ilm-i risâletten ümmetinin isti'dâdından ne ziyâde ve ne de noksân verilmiştir. Zîrâ eğer noksân verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer ziyâde verilse tâkatleri haricinde teklif yapılmış olur.

Ma'lûm olsun ki, Muhammed (a.s.v.)ın bi'setinden sonra arz üzerinde bulunan beşerin kâffesi ümmet-i Muhammed isti'dâdındadır. Nitekim sûre-i Sebe'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا (Sebe, 34/28) ya'ni "Ey resûlüm! Biz seni ancak bütün nâsa müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh elyevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledikleri şerîat-i îseviyye yoktur. Çünkü onlar artık şerîat-i îseviyye ahkâmına ittibâ' isti'dâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur'ân'ı inkâr ederler ise de farkına varmaksızın fiilen onun ahkâmına riayet ederler. Bu hâlin delîl-i zâhirîsi çoktur. Birkaçını saymak münasib olur.

1-Şerîat-i îseviyyede bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lâzımdır. Şerîat-i muhammediyyede, sûre-i Bakara'da فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) ya'ni “Kim ki, size tecavüz ederse, size tecavüz ettiği misliyle ona tecavüz edin!" buyurulmuş olduğundan kısâs ve mukābele-i bi'l-misl vardır. Ehl-i garbın hiçbirisi yediği tokat mukābilinde diğer yanağını çevirmek isti'dâdında değildir, derhâl mukābele eder; ve hattâ ağır bir söz mukābilinde düello teklif eder.

2-Şerîat-i îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle ve mütevâzıâne getirmek lazımdır. Halbuki hükümdârlarına karşı tevâzu' şöyle dursun, o ehl-i garb onların amellerine tahammül edemediler de, tâc ve tahtlarını alt üst ettiler. Haksızlığa ve tahakküm-i nefsânîye karşı kıyâm, şerîat-i muhammediyye iktizâsındandır. Zîrâ hadîs-i şerîfte "Sizden biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men' etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!" buyurulmuştur.

3-Ehl-i garb birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup dühûle izin isterler ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur'ân-ı Kerîm'in şu يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) ya'ni "Ey mü'minler, ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe kendi evlerinizin gayrı olan evlere girmeyiniz!" âyet-i kerîmenin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ isti'dâdları budur, başka türlü yapamazlar. Taaddüd-i zevcâtı münkir oldukları hâlde müteaddid metreslere arz-ı ihtiyâc etmeleri ve kadına ve ıtriyâta meyilleri dahi ümmet-i Muhammed isti'dâdında olduklarının delîlidir.

506. Dedi ki: "Evet, şerr u şûr üzerine kuvvet ile vurmak için yârlik ve kuvvet olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

506. Dedi ki: "Evet, şer ve kötülük üzerine kuvvetle vurmak için yardım ve kuvvet olur."

Avcı kuşa cevap olarak dedi: "Evet, halk arasına karışıp dost kazanmak ve taraftar edinmek, sapkınlık ehline karşı koymak için yardım ve kuvvet hazırlamak demek olur."

Avcı kuşa cevâben dedi: "Evet, halk arasına karışıp dost kazanmak ve tarafdâr peydâ etmek, ehl-i dalâlete karşı mukābele etmek için muâvenet ve kuvvet ihzâr etmek demek olur."

507. "Bir kuvvet olmadığı vakit perhîz iyidir. Lâ-yutak'ın firârında kolay sıçra!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

507. "Bir kuvvet olmadığı zaman perhiz iyidir. Güç yetirilemeyenden kaçmada kolay sıçra!"

Böyle yardım edecek bir kuvvet olmadığı zaman, halk ile karışmaktan sakınmak iyidir. Bu sebeple güç yetirilemeyen beladan kaçmak hususunda kolayca hareket et! Nitekim "Güç yetirilemeyen şeyden kaçmak peygamberlerin sünnetidir" buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz müşrikler tarafından gösterilen şiddet üzerine Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret buyurdular ve Mûsâ (a.s.) kavmini alarak Fir'avn baskılarından Tîh Çölü'ne hicret buyurdu. Yûnus ve Sâlih (a.s.) ile diğer peygamberlerin bu şekilde hareketleri vardır.

"Böyle muâvenet edecek bir kuvvet olmadığı vakit, halk ile ihtilâttan sakınmak iyidir. Binâenaleyh tâkat getirilemeyen belâdan kaçmak hususunda kolayca hareket et!" Nitekim الفرار مما لا يطاق من سنة المرسلين ya'ni "Takat getirilemeyen şeyden kaçmak peygamberlerin sünnetidir" buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz müşrikler tarafından gösterilen şiddet üzerine Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret buyurdular ve Mûsâ (a.s.) kavmini alarak Fir'avn tazyîkātından Tîh Sahrâsı'na hicret buyurdu. Yûnus ve Sâlih (a.s.) ile diğer peygamberlerin bu sûretle hareketleri vardır.

508. Dedi: "İşe gönül doğruluğu gerektir. Yoksa dostlar dosta eksik gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

508. Dedi: "İşe gönül doğruluğu gerektir. Yoksa dostlar dosta eksik gelmez."

"Yâr"dan maksat, mürşit ve insân-ı kâmildir. "Kuş"tan maksat, Hakk'ı arayan kimsedir. "Avcı"dan maksat, riyakâr zahit (gösteriş düşkünü dindar)tir. Yani, "Hakk'ı arayan kimse riyakâr olan zahide dedi: "Sadık dost ve uygun mürşit bulmak için gönül doğruluğu lazımdır. Sen kötü zannı kaldırıp sadık bir mürid olursan, sana mürşit eksik olmaz; ve insân-ı kâmil sendeki içten doğruluğu görünce gelip seni bulur. Bu sebeple aradığın sadık dostu bulmuş olursun."

"Yâr"dan murâd, mürşid ve insân-ı kâmildir. "Kuş"tan murâd, tâlib-i Hak olan kimsedir. "Avcı"dan murâd, dahi riyâkâr zâhiddir. Ya'ni, "Tâlib-i Hak olan kimse riyâkâr olan zâhide dedi: "Yâr-i sâdık ve mürşid-i muvâfik bulmak için gönül doğruluğu lâzımdır. Sen kötü zannı kaldırıp bir mürîd-i sâdık olur isen, sana mürşid eksik olmaz; ve mürşid-i kâmil sendeki sıdk-ı bâtını görünce gelip seni bulur. Binâenaleyh aradığın yâr-i sâdıkı bulmuş olursun."

509. "Yâr ol, tâ ki, adedsiz yâr göresin! Zîrâ ki dostlarsız, yardımsız kalırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

509. "Dost ol ki, sayısız dost göresin! Çünkü dostsuz, yardımsız kalırsın!"

Bu sebeple sen gönülden bağlılıkla dost ol ki, sayısız insân-ı kâmili göresin! Çünkü Hakk'ın mülkünde insân-ı kâmilin sayısı sınırlı değildir. Onların çok eşliliği inkâr ettikleri hâlde birden fazla metres edinme ihtiyaçları ve kadına ve güzel kokulara olan eğilimleri de Muhammed ümmeti (a.s.) yatkınlığında olduklarının delilidir.

"Binâenaleyh sen gönül sıdkı ile yâr ol, tâ ki, sayısız insân-ı kâmili göresin! Zîrâ Hakk'ın mülkünde mürşid-i kâmilin adedi mahdûd değildir. Sen Taaddüd-i zevcâtı münkir oldukları hâlde müteaddid metreslere arz-ı ihtiyâc etmeleri ve kadına ve ıtriyâta meyilleri dahi ümmet-i Muhammed isti'dâdında olduklarının delîlidir.

506. Dedi ki: "Evet, şerr u şûr üzerine kuvvet ile vurmak için yârlik ve kuvvet olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

506. Dedi ki: "Evet, şer ve kötülük üzerine kuvvetle vurmak için yardım ve kuvvet olur."

Avcı kuşa cevap olarak dedi: "Evet, halk arasına karışıp dost kazanmak ve taraftar edinmek, sapkınlık ehline karşı koymak için yardım ve kuvvet hazırlamak demek olur."

Avcı kuşa cevâben dedi: "Evet, halk arasına karışıp dost kazanmak ve tarafdâr peydâ etmek, ehl-i dalâlete karşı mukābele etmek için muâvenet ve kuvvet ihzâr etmek demek olur."

507. "Bir kuvvet olmadığı vakit perhîz iyidir. Lâ-yutak'ın firârında kolay sıçra!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

507. "Bir kuvvet olmadığı zaman perhiz iyidir. Güç yetirilemeyenden kaçmada kolay sıçra!"

Böyle yardım edecek bir kuvvet olmadığı zaman, halk ile karışmaktan sakınmak iyidir. Bu sebeple güç yetirilemeyen beladan kaçmak hususunda kolayca hareket et! Nitekim "Güç yetirilemeyen şeyden kaçmak peygamberlerin sünnetidir" buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz müşrikler tarafından gösterilen şiddet üzerine Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret buyurdular ve Mûsâ (a.s.) kavmini alarak Fir'avn baskılarından Tîh Çölü'ne hicret buyurdu. Yûnus ve Sâlih (a.s.) ile diğer peygamberlerin bu şekilde hareketleri vardır.

"Böyle muâvenet edecek bir kuvvet olmadığı vakit, halk ile ihtilâttan sakınmak iyidir. Binâenaleyh tâkat getirilemeyen belâdan kaçmak hususunda kolayca hareket et!" Nitekim الفرار مما لا يطاق من سنة المرسلين ya'ni "Takat getirilemeyen şeyden kaçmak peygamberlerin sünnetidir" buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz müşrikler tarafından gösterilen şiddet üzerine Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret buyurdular ve Mûsâ (a.s.) kavmini alarak Fir'avn tazyîkātından Tîh Sahrâsı'na hicret buyurdu. Yûnus ve Sâlih (a.s.) ile diğer peygamberlerin bu sûretle hareketleri vardır.

508. Dedi: "İşe gönül doğruluğu gerektir. Yoksa dostlar dosta eksik gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

508. Dedi: "İşe gönül doğruluğu gerektir. Yoksa dostlar dosta eksik gelmez."

"Yâr"dan maksat, mürşit ve insân-ı kâmildir. "Kuş"tan maksat, Hakk'ı arayan kimsedir. "Avcı"dan maksat, riyakâr zahit (gösteriş düşkünü dindar)tir. Yani, "Hakk'ı arayan kimse riyakâr olan zahide dedi: "Sadık dost ve uygun mürşit bulmak için gönül doğruluğu lazımdır. Sen kötü zannı kaldırıp sadık bir mürid olursan, sana mürşit eksik olmaz; ve insân-ı kâmil sendeki içten doğruluğu görünce gelip seni bulur. Bu sebeple aradığın sadık dostu bulmuş olursun."

"Yâr"dan murâd, mürşid ve insân-ı kâmildir. "Kuş"tan murâd, tâlib-i Hak olan kimsedir. "Avcı"dan murâd, dahi riyâkâr zâhiddir. Ya'ni, "Tâlib-i Hak olan kimse riyâkâr olan zâhide dedi: "Yâr-i sâdık ve mürşid-i muvâfik bulmak için gönül doğruluğu lâzımdır. Sen kötü zannı kaldırıp bir mürîd-i sâdık olur isen, sana mürşid eksik olmaz; ve mürşid-i kâmil sendeki sıdk-ı bâtını görünce gelip seni bulur. Binâenaleyh aradığın yâr-i sâdıkı bulmuş olursun."

509. "Yâr ol, tâ ki, adedsiz yâr göresin! Zîrâ ki dostlarsız, yardımsız kalırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

509. "Dost ol ki, sayısız dost göresin! Çünkü dostsuz, yardımsız kalırsın!"

Bu sebeple sen gönül samimiyetiyle dost ol ki, sayısız insân-ı kâmili göresin! Çünkü Allah'ın mülkünde mürşid-i kâmilin (Allah'a ulaştıran olgun rehber) sayısı sınırlı değildir. Sen gönlünü doğrultamadığın için böyle dostsuz, yardımsız bir hâlde yalnız başına kalırsın.

Menkıbe: "Bir gün Ebû Saîd Ebu'l-Hayr ve Ebu'l-Kasım-ı Gürgânî (k.s.) Tûs şehrinde bir sedir üzerinde oturuyorlardı. Orada bulunan bir dervişin aklından: "Acaba, bugün yeryüzünde Yüce Allah'ın bunlardan daha büyük kulları var mıdır?" düşüncesi geçti. Ebû Saîd hazretleri o dervişe bakıp: "Her gün Ebû Saîd ve Ebu'l-Kasım gibi yetmiş bin kimse gelip geçmeyen bir mülk, küçük ve dar bir mülk olur" buyurdu." (Nefahâtü'l-Üns).

"Binâenaleyh sen gönül sıdkı ile yâr ol, tâ ki, sayısız insân-ı kâmili göresin! Zîrâ Hakk'ın mülkünde mürşid-i kâmilin adedi mahdûd değildir. Sen gönlünü doğrultamadığın için böyle yârsiz, yardımsız bir hâlde yalnız başına kalırsın.

Menkıbe: "Bir gün Ebû Saîd Ebu'l-Hayr ve Ebu'l-Kasım-ı Gürgânî (k.s.) Tûs şehrinde bir sadr üzerinde oturmuş idiler. Orada bulunan bir dervîşin hâtırından: "Acabâ, bugün yeryüzünde Hak Teâlâ'nın bunlardan daha büyük kulları var mıdır?" fikri geçti. Ebû Saîd hazretleri o dervîşe bakıp: "Her gün Ebû Saîd ve Ebu'l-Kasım gibi yetmiş bin kimse gelip geçmeyen bir mülk, küçük ve dar bir mülk olur" buyurdu." (Nefahâtü'l-Üns).

510. Şeytan kurttur ve sen Yûsuf gibisin. Ey safî! Ya'kūb'un eteğini bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

510. Şeytan kurttur ve sen Yusuf gibisin. Ey saf olan! Yakup'un eteğini bırakma!

Ey zâhid! Şeytan kurttur. Her an senin iç dünyanı ve ruhunu boğup helak etmek ister ve sen de Yusuf (a.s.) gibisin. Ey kalbi saf olan Hakk Yolcusu! Yakup (a.s.) makamında olan insân-ı kâmilin eteğini bırakma! Nitekim hadis-i şerifte: ان الشيطان ذئب الانسان كذئب الغنم يأخذ الشاة القاصية والدانية فاياكم والشعاب و عليكم بالجماعة والعامة والمسجد yani "Şüphesiz şeytan, uzak ve yakın koyunu kapan koyun kurdu gibi, insanın kurdudur. Dağılmaktan sakınınız ve cemaati, halkı ve mescidi kendinize gerekli biliniz!" buyrulur.

Ey zâhid! Şeytan kurttur. Her ân senin bâtınını ve ruhunu boğup helâk etmek ister ve sen de Yûsuf (a.s.) gibisin. Ey safvet-i kalb sahibi olan sâlik! Ya'kub (a.s.) mesâbesinde olan insân-ı kâmilin eteğini bırakma! Nitekim hadîs-i şerîfte: ان الشيطان ذئب الانسان كذئب الغنم يأخذ الشاة القاصية والدانية فاياكم والشعاب و عليكم بالجماعة والعامة والمسجد ya'ni "Muhakkak şeytan, uzak ve yakın koyunu kapan koyun kurdu gibi, insanın kurdudur. Dağılmaktan sakınınız ve cemâati ve âmmeyi ve mescidi üzerinize lâzım biliniz!" buyurulur.

511. Kurt ekseriyâ o vakit tutucu olur ki, bir yıllık koyun sürüden yalnız kendi başına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

511. Kurt çoğunlukla o zaman tutucu olur ki, bir yıllık koyun sürüden yalnız kendi başına gider.

"Şîşek", bir yıllık koyun demektir. Bundan kastedilen, henüz şeriat mertebesinde bulunup, bir mürşid-i kâmilin (tasavvuf yolunda rehberlik eden olgun kişi) eteğine sarılmayarak, tarikat mertebesine girmemiş olan kimsedir. Yani, şeytan çoğunlukla şeriat mertebesinde bulunan kimselere musallat olur ve onları nefislerinin hevesine tabi kılarak, bu şeriat mertebesinden ayırmaya çabalar. Tarikat ehli ise mürşidleri olan insân-ı kâmilin himayesi altında olduğundan, şeytanın onlara tecavüzü çoğunlukla sonuçsuz kalır. Nasıl ki ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem hazretlerinin etrafında toplanmış bulunurlar ve ayrılmazlar idi.

"Şîşek", bir yıllık koyun demektir. Bundan murâd, henüz mertebe-i şerîatte bulunup, bir mürşid-i kâmilin eteğine sarılmayarak, mertebe-i tarîkata girmemiş olan kimsedir. Ya'ni, şeytan ekseriyâ şerîat mertebesinde bulunan kimselere musallat olur ve onları nefislerinin hevâsına tâbi' kılıp, bu şerîat mertebesinden ayırmaya çabalar. Ehl-i tarîk ise mürşidleri olan insân-ı kâmilin himâyesi altında olduğundan, şeytanın onlara tecavüzü ekseriyâ semeresiz kalır. Nitekim ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem hazretlerinin etrafında müctemi' bulunurlar ve ayrılmazlar idi.

512. O kimse ki, cemaat ile sünneti terketti, böyle yırtıcı mahallinde kendi kanını içmedi mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

512. O kimse ki, cemaat ile sünneti terk etti, böyle yırtıcı yerinde kendi kanını içmedi mi?

Gönlünü doğrultamadığın için böyle yârsiz, yardımsız bir hâlde yalnız başına kalırsın. Menkıbe: "Bir gün Ebû Saîd Ebu'l-Hayr ve Ebu'l-Kasım-ı Gürgânî (k.s.) Tûs şehrinde bir sedir üzerinde oturmuş idiler. Orada bulunan bir dervişin aklından: "Acaba, bugün yeryüzünde Yüce Allah'ın bunlardan daha büyük kulları var mıdır?" fikri geçti. Ebû Saîd hazretleri o dervişe bakıp: "Her gün Ebû Saîd ve Ebu'l-Kasım gibi yetmiş bin kimse gelip geçmeyen bir mülk, küçük ve dar bir mülk olur" buyurdu." (Nefahâtü'l-Üns).

gönlünü doğrultamadığın için böyle yârsiz, yardımsız bir hâlde yalnız başına kalırsın. Menkıbe: "Bir gün Ebû Saîd Ebu'l-Hayr ve Ebu'l-Kasım-ı Gürgânî (k.s.) Tûs şehrinde bir sadr üzerinde oturmuş idiler. Orada bulunan bir dervîşin hâtırından: "Acabâ, bugün yeryüzünde Hak Teâlâ'nın bunlardan daha büyük kulları var mıdır?" fikri geçti. Ebû Saîd hazretleri o dervîşe bakıp: "Her gün Ebû Saîd ve Ebu'l-Kasım gibi yetmiş bin kimse gelip geçmeyen bir mülk, küçük ve dar bir mülk olur" buyurdu." (Nefahâtü'l-Üns).

510. Şeytan kurttur ve sen Yûsuf gibisin. Ey safî! Ya'kūb'un eteğini bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

510. Şeytan kurttur ve sen Yusuf gibisin. Ey saf olan! Yakup'un eteğini bırakma!

Ey zâhid! Şeytan kurttur. Her an senin iç dünyanı ve ruhunu boğup helak etmek ister ve sen de Yusuf (a.s.) gibisin. Ey kalbi saf olan Hakk Yolcusu! Yakup (a.s.) makamında olan insân-ı kâmilin eteğini bırakma! Nitekim hadis-i şerifte: ان الشيطان ذئب الانسان كذئب الغنم يأخذ الشاة القاصية والدانية فاياكم والشعاب و عليكم بالجماعة والعامة والمسجد yani "Şüphesiz şeytan, uzak ve yakın koyunu kapan koyun kurdu gibi, insanın kurdudur. Dağılmaktan sakınınız ve cemaati, halkı ve mescidi kendinize gerekli biliniz!" buyrulur.

Ey zâhid! Şeytan kurttur. Her ân senin bâtınını ve ruhunu boğup helâk etmek ister ve sen de Yûsuf (a.s.) gibisin. Ey safvet-i kalb sahibi olan sâlik! Ya'kub (a.s.) mesâbesinde olan insân-ı kâmilin eteğini bırakma! Nitekim hadîs-i şerîfte: ان الشيطان ذئب الانسان كذئب الغنم يأخذ الشاة القاصية والدانية فاياكم والشعاب و عليكم بالجماعة والعامة والمسجد ya'ni "Muhakkak şeytan, uzak ve yakın koyunu kapan koyun kurdu gibi, insanın kurdudur. Dağılmaktan sakınınız ve cemâati ve âmmeyi ve mescidi üzerinize lâzım biliniz!" buyurulur.

511. Kurt ekseriyâ o vakit tutucu olur ki, bir yıllık koyun sürüden yalnız kendi başına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

511. Kurt çoğunlukla o zaman tutucu olur ki, bir yıllık koyun sürüden yalnız kendi başına gider.

"Şîşek", bir yıllık koyun demektir. Bundan kastedilen, henüz şeriat mertebesinde bulunup, bir mürşid-i kâmilin (tasavvuf yolunda rehberlik eden olgun kişi) eteğine sarılmayarak, tarikat mertebesine girmemiş olan kimsedir. Yani, şeytan çoğunlukla şeriat mertebesinde bulunan kimselere musallat olur ve onları nefislerinin hevesine tabi kılarak, bu şeriat mertebesinden ayırmaya çabalar. Tarikat ehli ise mürşidleri olan insân-ı kâmilin himayesi altında olduğundan, şeytanın onlara tecavüzü çoğunlukla sonuçsuz kalır. Nasıl ki ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem hazretlerinin etrafında toplanmış bulunurlar ve ayrılmazlar idi.

"Şîşek", bir yıllık koyun demektir. Bundan murâd, henüz mertebe-i şerîatte bulunup, bir mürşid-i kâmilin eteğine sarılmayarak, mertebe-i tarîkata girmemiş olan kimsedir. Ya'ni, şeytan ekseriyâ şerîat mertebesinde bulunan kimselere musallat olur ve onları nefislerinin hevâsına tâbi' kılıp, bu şerîat mertebesinden ayırmaya çabalar. Ehl-i tarîk ise mürşidleri olan insân-ı kâmilin himâyesi altında olduğundan, şeytanın onlara tecavüzü ekseriyâ semeresiz kalır. Nitekim ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem hazretlerinin etrafında müctemi' bulunurlar ve ayrılmazlar idi.

512. O kimse ki, cemâat ile sünneti terketti, böyle yırtıcı mahallinde kendi kanını içmedi mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

512. O kimse ki, cemaat ile sünneti terk etti, böyle yırtıcı bir yerde kendi kanını içmedi mi?

Yani Yüce Peygamber'in (s.a.v.) güzel âdetleri, değerli sahabeleriyle toplanıp sohbet etmek ve onları dinî ihtiyaçlarında ve dünyevî işlerinde doğru yola iletmek idi. Buna göre bir kimse, insan topluluğuyla kaynaşma sünnetini ve âdetini terk eder ve yalnız başına bir köşeye çekilirse, yırtıcı şeytanın ve nefsin hüküm sürdüğü bu dünyada kendini manevî helake ve hatta maddî helake maruz bırakır.

Ya'ni Resûl-i Ekrem'in âdet-i seniyyeleri ashâb-ı kirâm ile toplanıp sohbet etmek ve onları ihtiyâcât-ı dîniyye ve muâmelât-ı dünyeviyyelerinde irşad buyurmak idi. Binâenaleyh bir kimse cem'iyyet-i beşeriyye ile ihtilât sünnetini ve âdetini terkeder ve yalnız başına bir köşeye çekilir ise, yırtıcı şeytanın ve nefsin hüküm sürdüğü bu dünyâda kendini helâk-i ma'nevîye ve hattâ helâk-i mâddîye ma'rûz bırakır.

513. Sünnet yoldur, cemaat yoldaş gibidir. Yolsuz ve yârsiz mazîka düşersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

513. Sünnet yoldur, cemaat yoldaş gibidir. Yolsuz ve yârsiz dar bir yere düşersin.

"Mazîk", "dar yer" demektir. Peygamberin yüce sünneti Hakk'a giden bir yoldur ve müminlerin topluluğu da yoldaş gibidir. Eğer o yola gitmez ve mümin yoldaşları terk edersen dar bir yere ve çıkmaz sokağa düşersin.

"Mazîk", "dar yer" demektir. Peygamberin sünnet-i seniyyesi Hakk'a giden bir yoldur ve mü'minlerin cem'iyyeti dahi yoldaş gibidir. Eğer o yola gitmez ve mü'min yoldaşları terkeder isen dar bir yere ve çıkmaz sokağa düşersin.

514. Sünnet yolu cemaat ile iyi olur. At atlar ile muhakkak daha iyi koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

514. Sünnet yolu cemaat ile iyi olur. At atlar ile muhakkak daha iyi koşar.

Peygamber'in Hakk'a ulaştıran yolu müminler topluluğu ile beraber olursa daha iyi olur. Çünkü yoldaki sarp yokuşlardan ve geçitlerden birbirlerini uyarırlar ve yürüyüşte birbirlerini teşvik ederler. Nitekim kesindir ki, atlar atlar ile beraber daha hızlı ve daha iyi koşarlar.

Peygamber'in Hakk'a îsâl eden yolu mü'minler cem'iyyeti ile beraber olursa daha iyi olur. Zîrâ yoldaki akabelerden ve geçitlerden birbirlerini îkāz ederler ve yürüyüşte birbirlerini teşvik ederler. Nitekim muhakkaktır ki, atlar atlar ile beraber daha hızlı ve daha iyi koşarlar.

515. Fakat her gümrahı hemrah bilme! Uyumuş olan gāfilleri âgâh bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

515. Fakat her yolunu şaşırmış olanı yoldaş bilme! Uyumuş olan gâfilleri uyanık bilme!

Fakat her yolunu şaşırmış olan kimseyi yoldaş bilme ve hakikatten gafil olan kimseleri uyanık ve bilgili bilme! Bu şerefli beyitlerde "yoldaşlar"dan kastedilen, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan Hakk Yolcusu topluluğudur. Onlar mürşitlerinin gösterdiği doğru yolda yürürler. Yoksa "topluluk"tan kastedilen, ne yaptıklarını bilmeyen ve din adına türlü türlü saçmalıklarda bulunan halkın avamı ve evliyanın hakikatlerini ve marifetlerini inkâr edip kendilerini halka kâmil ve çok bilgili gösteren cahiller değildir.

Fakat her yolunu şaşırmış olan kimseyi yoldaş bilme ve hakîkatten gāfil olan kimseleri âgâh ve uyanık bilme! Bu beyt-i şerîflerde "yoldaşlar"dan murâd, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlikler cemâatidir. Onlar mürşidlerinin gösterdiği doğru yolda yürürler. Yoksa "cemâat"ten murâd, ne yaptıklarını bilmeyen ve dîn nâmına türlü türlü hezeyânlarda bulunan avâmm-ı halk ve hakāyık ve maârif-i evliyâyı inkâr edip kendilerini halka kâmil ve allâme gösteren câhiller değildir.

516. Bir yoldaş iste ki, ondan yardım bulasın! Hem-dil ve hem-derd ve tâlib-i Ahad olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

516. Öyle bir yoldaş iste ki, ondan yardım bulasın! Gönüldaş, dert ortağı ve Allah'ı arayan olsun!

Yani, Yüce Peygamber'in (s.a.v.) yüce âdeti, değerli sahabeleriyle toplanıp sohbet etmek ve onları dinî ihtiyaçlarında ve dünyevî işlerinde doğru yola iletmek idi. Bu sebeple bir kimse, insan topluluğuyla bir araya gelme sünnetini ve âdetini terk eder ve yalnız başına bir köşeye çekilirse, yırtıcı şeytanın ve nefsin hüküm sürdüğü bu dünyada kendini manevî yıkıma ve hatta maddî yıkıma maruz bırakır.

Ya'ni Resûl-i Ekrem'in âdet-i seniyyeleri ashâb-ı kirâm ile toplanıp sohbet etmek ve onları ihtiyâcât-ı dîniyye ve muâmelât-ı dünyeviyyelerinde irşad buyurmak idi. Binâenaleyh bir kimse cem'iyyet-i beşeriyye ile ihtilât sünnetini ve âdetini terkeder ve yalnız başına bir köşeye çekilir ise, yırtıcı şeytanın ve nefsin hüküm sürdüğü bu dünyâda kendini helâk-i ma'nevîye ve hattâ helâk-i mâddîye ma'rûz bırakır.

513. Sünnet yoldur, cemaat yoldaş gibidir. Yolsuz ve yârsiz mazîka düşersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

513. Sünnet yoldur, cemaat yoldaş gibidir. Yolsuz ve yârsiz dar bir yere düşersin.

"Mazîk", "dar yer" demektir. Peygamberin yüce sünneti Hakk'a giden bir yoldur ve müminlerin topluluğu da yoldaş gibidir. Eğer o yola gitmez ve mümin yoldaşları terk edersen dar bir yere ve çıkmaz sokağa düşersin.

"Mazîk", "dar yer" demektir. Peygamberin sünnet-i seniyyesi Hakk'a giden bir yoldur ve mü'minlerin cem'iyyeti dahi yoldaş gibidir. Eğer o yola gitmez ve mü'min yoldaşları terkeder isen dar bir yere ve çıkmaz sokağa düşersin.

514. Sünnet yolu cemaat ile iyi olur. At atlar ile muhakkak daha iyi koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

514. Sünnet yolu cemaat ile iyi olur. At atlar ile muhakkak daha iyi koşar.

Peygamber'in Hakk'a ulaştıran yolu müminler topluluğu ile beraber olursa daha iyi olur. Çünkü yoldaki sarp yokuşlardan ve geçitlerden birbirlerini uyarırlar ve yürüyüşte birbirlerini teşvik ederler. Nitekim kesindir ki, atlar atlar ile beraber daha hızlı ve daha iyi koşarlar.

Peygamber'in Hakk'a îsâl eden yolu mü'minler cem'iyyeti ile beraber olursa daha iyi olur. Zîrâ yoldaki akabelerden ve geçitlerden birbirlerini îkāz ederler ve yürüyüşte birbirlerini teşvik ederler. Nitekim muhakkaktır ki, atlar atlar ile beraber daha hızlı ve daha iyi koşarlar.

515. Fakat her gümrahı hemrah bilme! Uyumuş olan gāfilleri âgâh bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

515. Fakat her yolunu şaşırmış olanı yoldaş bilme! Uyumuş olan gâfilleri uyanık bilme!

Fakat her yolunu şaşırmış olan kimseyi yoldaş bilme ve hakikatten gafil olan kimseleri uyanık ve bilgili bilme! Bu şerefli beyitlerde "yoldaşlar"dan kastedilen, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan Hakk Yolcusu topluluğudur. Onlar mürşitlerinin gösterdiği doğru yolda yürürler. Yoksa "topluluk"tan kastedilen, ne yaptıklarını bilmeyen ve din adına türlü türlü saçmalıklarda bulunan halkın avamı ve evliyanın hakikatlerini ve marifetlerini inkâr edip kendilerini halka kâmil ve çok bilgili gösteren cahiller değildir.

Fakat her yolunu şaşırmış olan kimseyi yoldaş bilme ve hakîkatten gāfil olan kimseleri âgâh ve uyanık bilme! Bu beyt-i şerîflerde "yoldaşlar"dan murâd, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlikler cemâatidir. Onlar mürşidlerinin gösterdiği doğru yolda yürürler. Yoksa "cemâat"ten murâd, ne yaptıklarını bilmeyen ve dîn nâmına türlü türlü hezeyânlarda bulunan avâmm-ı halk ve hakāyık ve maârif-i evliyâyı inkâr edip kendilerini halka kâmil ve allâme gösteren câhiller değildir.

516. Bir yoldaş iste ki, ondan yardım bulasın! Hem-dil ve hem-derd ve tâlib-i Ahad olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

516. Bir yoldaş iste ki, ondan yardım bulasın! Gönüldaş, derttaş ve Bir olan Allah'ı isteyen olsun!

Yani, sana Hak yolunda yardım edecek bir yoldaş ara ki, o yoldaşın kalbi, zikri ve amacı Bir olan Yüce Allah hazretlerine kavuşmaktan ibaret olup bu hususlarda seninle beraber olsun! Bu hâl ancak bir mürşid-i kâmilin (Allah'a ulaştıran olgun rehber) ve onun yakınında olan kişinin hâli olur. Aziz Nesefî hazretleri bir risalesinde ârif (Allah'ı bilen) ile sohbet hakkında şöyle buyururlar: "Ey derviş! Çok kimse vardır ki, ârife erişir ve onun o âriften hiçbir faydası olmaz. Bu ise iki hâlden boş değildir: Ya yatkınlığı yoktur veyahut amacı bir değildir. Yatkınlığı olmayan kimse sohbet ehlinden değildir; ve yatkınlığı olup da amacı bir olmayan hemsohbet olamaz. Çünkü hemsohbet hem-amaçlıdır. İki ya da daha fazla kimse beraber oldukları ve onların amacı da bir olduğu vakit hem-sohbet olurlar; ve eğer onların amacı bir değilse hem-sohbet olmazlar."

Ya'ni, sana Hak yolunda yardım edecek bir yoldaş ara ki, o yoldaşın kalbi ve virdi ve emeli Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerine vuslattan ibaret olup bu hususlarda seninle beraber olsun! Bu hâl ancak bir mürşid-i kâmilin ve onun mukarrebi olan zâtın hâli olur. Azîz Nesefî hazretleri bir risâlesinde sohbet-i ârif hakkında şöyle buyururlar: "Ey dervîş! Çok kimse vardır ki, ârife erişir ve onun o âriften hiçbir fâidesi olmaz. Bu ise iki hâlden hâlî değildir: Ya isti'dâdı yoktur veyâhud maksûdu müttahid değildir. İsti'dâdı olmayan kimse ehl-i sohbetten değildir; ve isti'dâdı olup da maksûdu müttahid olmayan hemsohbet olamaz. Çünkü hemsohbet hem-maksûddur. İki ya ziyâde kimse beraber oldukları ve onların maksûdu da bir olduğu vakit hem-sohbet olurlar; ve eğer onların maksûdu bir değilse hem-sohbet olmazlar."

517. Aklın düşmanı olan bir yoldaş değil!.. Senin elbiseni götürmek için bir fırsat arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

517. Aklın düşmanı olan bir yoldaş değil!.. Senin elbiseni götürmek için bir fırsat arar.

Arayacağın yoldaş öyle bir yoldaş olmasın ki, o kimse aklın düşmanı ve nefis ile şeytanın dostudur. Senin iman elbisesini çıkarmak için bir fırsat arar ve seni maddi ve manevi zararlara düşürür. Bu gibi kimseler, şeyh kılığında, zahitlerin yolunu gösteren yol kesici eşkıya zümresindendir.

Arayacağın yoldaş öyle bir yoldaş olmasın ki, o kimse aklın düşmanı ve nefis ve şeytanın dostudur. Senin îmân libâsını soymak için bir fırsat arar ve seni mâddî ve ma'nevî zararlara düşürür. Bu gibi kimseler meşâyıh libâsında, zâhidlerin revişini gösteren yol vurucu eşkıyâ zümresindendir.

518. Bir ukbe bulmak için seninle beraber gider ki, orada seni yağma edebilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

518. Seninle beraber gider ki, bir engel bulup orada seni yağmalayabilsin!

"Ukbe" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada "uçan kuşun yüksekliği ile alçaklığı arasındaki mesafe" anlamındadır. Bu beyitte, zâhidin ruhunun göğü ile bedeninin yeryüzü arasındaki seyrinin mesafesinden kinaye (üstü kapalı anlatım) vardır. "Nehbe", ganimet ve yağma demektir. Yani, hilekâr mürşit, bir süre senin mizacına göre şeriat dairesinde seninle beraber gider ve senin ruhanîliğin ile cismanîliğin arasındaki seyrini gözetler. Uçuşunda cismaniyete yakın bir mesafe gördüğü zaman, seni tamamen cismaniyete ve nefsaniyete düşürüp orada seni maddî ve manevî olarak yağmalar. "Akabe", dağ üzerindeki yol ve dağın tepesi anlamında olup, beyitte vezin zorunluluğu için kaf harfinin sükûnu (harekesizliği) ile "akbe-i" olması da caizdir. Fakat konu kuş ve avcı kıssası olduğundan önceki anlam uygun görüldü. Yani, sana Hak yolunda yardım edecek bir yoldaş ara ki, o yoldaşın kalbi, virdi (düzenli zikri) ve emeli, Ahad olan Yüce Allah hazretlerine kavuşmaktan ibaret olup bu hususlarda seninle beraber olsun! Bu hâl ancak bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve onun yakınında olan zatın hâli olur. Aziz Nesefî hazretleri bir risalesinde ârifin sohbeti hakkında şöyle buyururlar: "Ey derviş! Çok kimse vardır ki, ârife erişir ve onun o âriften hiçbir faydası olmaz. Bu ise iki hâlden uzak değildir: Ya isti'dadı (yatkınlığı) yoktur veyahut maksadı bir değildir. İsti'dadı olmayan kimse sohbet ehlinden değildir; ve isti'dadı olup da maksadı bir olmayan hemsohbet olamaz. Çünkü hemsohbet hem-maksattır. İki ya daha ziyade kimse beraber oldukları ve onların maksadı da bir olduğu vakit hemsohbet olurlar; ve eğer onların maksadı bir değilse hemsohbet olmazlar."

"Ukbe", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "uçan kuşun yüksekliği ile alçaklığı arasındaki mesâfe" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte zâhidin semâ-yı rûhu ile arz-ı cismi arasındaki seyrinin mesafesinden kinâye vardır. "Nehbe", gäret ve yağma demektir. Ya'ni, mürşid-i müzevvir bir müddet senin mizâcına göre şerîat dâiresinde beraber gider ve senin rûhâniyetin ile cismâniyetin arasındaki seyrini tarassud eder. Uçuşunda cismâniyete karîb bir mesafe gördüğü vakit, seni büsbütün cismâniyet ve nefsâniyete düşürüp orada seni mâddî ve ma'nevî olarak yağma eder. "Akabe", dağ üzerindeki yol ve dağın tepesi ma'nâsına olup, beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için kāf'ın sükûnu ile "akbe-i" olmak dahi câizdir. Fakat bahis kuş ve avcı kıssası olduğundan evvelki ma'nâ münasib görüldü. Ya'ni, sana Hak yolunda yardım edecek bir yoldaş ara ki, o yoldaşın kal-bi ve virdi ve emeli Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerine vuslattan ibâret olup bu hususlarda seninle beraber olsun! Bu hâl ancak bir mürşid-i kâmilin ve onun mukarrebi olan zâtın hâli olur. Azîz Nesefî hazretleri bir risâlesinde soh-bet-i ârif hakkında şöyle buyururlar: "Ey dervîş! Çok kimse vardır ki, ârife erişir ve onun o âriften hiçbir fâide-si olmaz. Bu ise iki hâlden hâlî değildir: Ya isti'dâdı yoktur veyâhud maksû-du müttahid değildir. İsti'dâdı olmayan kimse ehl-i sohbetten değildir; ve is-ti'dâdı olup da maksûdu müttahid olmayan hemsohbet olamaz. Çünkü hem-sohbet hem-maksûddur. İki ya [daha] ziyâde kimse beraber oldukları ve on-ların maksûdu da bir olduğu vakit hem-sohbet olurlar; ve eğer onların mak-sûdu bir değilse hem-sohbet olmazlar."

517. Aklın düşmanı olan bir yoldaş değil!.. Senin elbiseni götürmek için bir fırsat arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

517. Aklın düşmanı olan bir yoldaş değil!.. Senin elbiseni götürmek için bir fırsat arar.

Arayacağın yoldaş öyle bir yoldaş olmasın ki, o kimse aklın düşmanı ve nefis ile şeytanın dostudur. Senin iman elbisesini soymak için bir fırsat arar ve seni maddi ve manevi zararlara düşürür. Bu gibi kimseler, şeyhlerin elbisesinde, zahitlerin gidişatını gösteren yol kesici eşkıya zümresindendir.

Arayacağın yoldaş öyle bir yoldaş olmasın ki, o kimse aklın düşmanı ve nefis ve şeytanın dostudur. Senin îmân libâsını soymak için bir fırsat arar ve seni mâddî ve ma'nevî zararlara düşürür. Bu gibi kimseler meşâyıh libâsın-da, zâhidlerin revişini gösteren yol vurucu eşkıyâ zümresindendir.

518. Bir ukbe bulmak için seninle beraber gider ki, orada seni yağma edebil-sin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

518. Seninle beraber bir engel bulmak için gider ki, orada seni yağmalayabilsin!

"Ukbe" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada "uçan kuşun yüksekliği ile alçaklığı arasındaki mesafe" anlamındadır. Bu şerefli beyitte, zâhidin ruhunun göğü ile cisminin yeri arasındaki seyrinin mesafesinden kinaye vardır. "Nehbe", yağma ve talan demektir. Yani, aldatıcı mürşit bir süre senin mizacına göre şeriat dairesinde beraber gider ve senin ruhanîliğin ile cismanîliğin arasındaki seyrini gözetler. Uçuşunda cismanîliğe yakın bir mesafe gördüğü zaman, seni tamamen cismanîliğe ve nefsanîliğe düşürüp orada seni maddî ve manevî olarak yağmalar. "Akabe", dağ üzerindeki yol ve dağın tepesi anlamına gelip, şerefli beyitte vezin zorunluluğu için kaf harfinin sükûnu ile "akbe-i" olması da caizdir. Fakat konu kuş ve avcı kıssası olduğundan önceki anlam uygun görüldü.

"Ukbe", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "uçan kuşun yüksekliği ile alçaklı-ğı arasındaki mesâfe" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte zâhidin semâ-yı rûhu ile arz-ı cismi arasındaki seyrinin mesafesinden kinâye vardır. "Nehbe", gâret ve yağma demektir. Ya'ni, mürşid-i müzevvir bir müddet senin mizâcına göre şerîat dâiresinde beraber gider ve senin rûhâniyetin ile cismâniyetin arasın-daki seyrini tarassud eder. Uçuşunda cismâniyete karîb bir mesafe gördüğü vakit, seni büsbütün cismâniyet ve nefsâniyete düşürüp orada seni mâddî ve ma'nevî olarak yağma eder. "Akabe", dağ üzerindeki yol ve dağın tepesi ma'nâsına olup, beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için kāf'ın sükûnu ile "akbe-i" olmak dahi câizdir. Fakat bahis kuş ve avcı kıssası olduğundan evvelki ma'nâ münasib görüldü.

519. Kendi fâidesi için seninle dolaşır. Sakın onun şerbetinden içme ki, o zehirdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

519. Kendi faydası için seninle dolaşır. Sakın onun şerbetinden içme ki, o zehirdir!

Bu sebeple hilekâr şeyh ancak kendi faydası için senin mizacına ve isteğine uyar ve fırsat buldukça yanlış fikirler ile seni zehirler. Sakın onun fikir şerbetinden içme ki, o manevî zehirdir!

Binâenaleyh şeyh-i müzevvir ancak kendi fâidesi için senin mizâcına ve talebine uyar ve fırsat buldukça yanlış fikirler ile seni zehirler. Sakın onun şerbet-i fikrinden içme ki, o zehr-i ma'nevîdir!

520. Yahud, bir deve-gönüllü olur; korku gördüğü vakit sana rücû' için ders [505] söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

520. Yahut, bir deve gönüllü olur; korku gördüğü vakit sana geri dönmen için ders [505] verir.

"Eştür-dil", kin tutan adam, namert ve korkak kimsedir (Burhan). Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin Hak yolunda yoldaş edinmek istediğin kimse, yahut bir müzevvir şeyh olmaz da, görünüşte takva sahibi bir derviş görünen ve iç dünyasında korkak olan bir kimse olur; ve peygamberlerin ve evliyaların ilim ve marifetlerinin inceliklerini idrak edemediği için onları şeriata aykırı sayarak korkar ve inkâr eder; ve sana da, "Bu marifetlerin doğruluğuna inanmaktan vazgeç!" diye ders verir. Nitekim vahdet-i vücud meselesi bütün kâmil evliyaların inancı olduğu hâlde, tarikat ehli geçinen korkak bir topluluk bu meseleyi reddedip, "vahdet-i şühud" adıyla bir safsata silsilesi meydana getirmişlerdir ki, aklıselim bu saçmalıkları ve yanıltmaları kabul edemez. Esasen vahdet-i vücud meselesini Kur'an-ı Kerim'e ve nebevî hadislere dayanarak gayet makul bir şekilde Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde ve Cenab-ı Pir efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerif'in muhtelif yerlerinde beyan buyurdukları hâlde bu korkak ve namert topluluk onları dahi kabul etmeyip, bu saadet nişanlı zatları birer "hata eden müctehid" olarak görürler. Özellikle bu mesele I. cildin 610 numarasına denk gelen ما عدمهاییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما [yani "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fani gösterici bir mutlak varlıksın"] ve II. cildin 2932 numarasına denk gelen آنکه گوید جمله حقند احمقیست. وانکه گوید جمله باطل او شقیست [yani "O kimse ki, 'Hep Hak'tırlar' derse, bir ahmaktır; ve o kimse ki, 'Hep batıl' derse, o da şakidir"] beyitlerinde de açıklanmıştır.

"Eştür-dil", kin tutan adam, nâmerd ve korkak kimse (Burhân). Ya'ni, ey sâlik! Senin Hak yolunda yoldaş ittihâz etmek istediğin kimse, yâhud bir şeyh-i müzevvir olmaz da zâhirde müttakî bir dervîş görünen ve bâtınında korkak olan bir kimse olur; ve ulûm ve maârif-i enbiyâ ve evliyânın dekāyıkını idrâk edemediği için onları muhâlif-i şerîat adderek korkar ve inkâr eder; ve sana da, "Bu maârifin sıhhatine i'tikāddan rücû' et!" diye ders verir. Nitekim vahdet-i vücûd mes'elesi bilcümle evliyâ-i kümmelînin mu'tekadı olduğu hâlde, ehl-i tarîk geçinen korkak bir tâife bu mes'eleyi reddedip, "vahdet-i şühûd" nâmıyla bir silsile-i safsata vücûda getirmişlerdir ki, akl-ı selîm bu türrehât ve mugāletâtı kabûl edemez. Esâsen vahdet-i vücûd mes'elesini Kur'ân-ı Kerîm ve ahâdîs-i nebeviyyeye müsteniden gäyet ma'kül bir sûrette Cenâb-1 Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde ve Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerîf'in muhtelif mahallerinde beyân buyurdukları hâlde bu korkak ve nâmerd tâife onları dahi kabûl etmeyip, bu zevât-ı saâdet-simâtı birer "müctehid-i muhtî" telakkî ederler. Ezcümle bu mes'ele I. cildin 610 numarasına müsâdif olan ما عدمهاییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما [ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] ve II. cildin 2932 numarasına müsâdif olan آنکه گوید جمله حقند احمقیست. وانکه گوید جمله باطل او شقیست [ya'ni "O kimse ki, 'Hep Hak'tırlar' derse, bir ahmaktır; ve o kimse ki, 'Hep bâtıl' derse, o da şakîdir"] beyitlerinde de îzâh olunmuştur.

521. Bir deve-gönüllü yâri korkucu eder. Böyle yoldaşı velî değil, düşman bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

521. Deve gönüllü bir yâr, insanı korkak yapar. Böyle bir yoldaşı velî değil, düşman bil!

519. Kendi fâidesi için seninle dolaşır. Sakın onun şerbetinden içme ki, o zehirdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

519. Kendi faydası için seninle dolaşır. Sakın onun şerbetinden içme ki, o zehirdir!

Bu sebeple hilekâr şeyh ancak kendi faydası için senin mizacına ve isteğine uyar ve fırsat buldukça yanlış fikirler ile seni zehirler. Sakın onun fikir şerbetinden içme ki, o manevî zehirdir!

Binâenaleyh şeyh-i müzevvir ancak kendi fâidesi için senin mizâcına ve talebine uyar ve fırsat buldukça yanlış fikirler ile seni zehirler. Sakın onun şerbet-i fikrinden içme ki, o zehr-i ma'nevîdir!

520. Yâhud, bir deve-gönüllü olur; korku gördüğü vakit sana rücû' için ders [505] söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

520. Yahut, bir deve gönüllü olur; korku gördüğü vakit sana geri dönmen için ders söyler.

"Eştür-dil", kin tutan adam, namert ve korkak kimsedir (Burhan). Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin Hak yolunda yoldaş edinmek istediğin kimse, yahut bir hilekâr şeyh olmaz da, görünüşte müttakî (Allah'tan korkan) bir derviş gibi görünen ve iç dünyasında korkak olan bir kimse olur; ve peygamberlerin ve evliyanın ilim ve marifetlerinin (Allah bilgisi) inceliklerini idrak edemediği için onları şeriata aykırı sayarak korkar ve inkâr eder; ve sana da, "Bu marifetlerin doğruluğuna inanmaktan vazgeç!" diye ders verir. Nasıl ki vahdet-i vücûd (varlığın birliği) meselesi bütün kâmil evliyanın inancı olduğu hâlde, tarikat ehli geçinen korkak bir topluluk bu meseleyi reddedip, "vahdet-i şühûd" (görünenin birliği) adıyla bir safsata zinciri meydana getirmişlerdir ki, aklıselim bu boş sözleri ve yanıltmaları kabul edemez. Esasen vahdet-i vücûd meselesini Kur'ân-ı Kerîm ve peygamber hadislerine dayanarak gayet makul bir şekilde Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde ve Pîr efendimiz de bu Mesnevî-i Şerîf'in çeşitli yerlerinde beyan buyurdukları hâlde bu korkak ve namert topluluk onları dahi kabul etmeyip, bu saadet nişanlı zatları birer "müctehid-i muhtî" (hata eden müctehid) olarak görürler. Özellikle bu mesele I. cildin 610 numarasına denk gelen ما عدمهاییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما [yani "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir mutlak varlıksın"] ve II. cildin 2932 numarasına denk gelen آنکه گوید جمله حقند احمقیست. وانکه گوید جمله باطل او شقیست [yani "O kimse ki, 'Hep Hak'tırlar' derse, bir ahmaktır; ve o kimse ki, 'Hep bâtıl' derse, o da şakîdir"] beyitlerinde de açıklanmıştır.

"Eştür-dil", kin tutan adam, nâmerd ve korkak kimse (Burhân). Ya'ni, ey sâlik! Senin Hak yolunda yoldaş ittihâz etmek istediğin kimse, yâhud bir şeyh-i müzevvir olmaz da zâhirde müttakî bir dervîş görünen ve bâtınında korkak olan bir kimse olur; ve ulûm ve maârif-i enbiyâ ve evliyânın dekāyıkını idrâk edemediği için onları muhâlif-i şerîat adderek korkar ve inkâr eder; ve sana da, "Bu maârifin sıhhatine i'tikāddan rücû' et!" diye ders verir. Nitekim vahdet-i vücûd mes'elesi bilcümle evliyâ-i kümmelînin mu'tekadı olduğu hâlde, ehl-i tarîk geçinen korkak bir tâife bu mes'eleyi reddedip, "vahdet-i şühûd" nâmıyla bir silsile-i safsata vücûda getirmişlerdir ki, akl-ı selîm bu türrehât ve mugāletâtı kabûl edemez. Esâsen vahdet-i vücûd mes'elesini Kur'ân-ı Kerîm ve ahâdîs-i nebeviyyeye müsteniden gäyet ma'kül bir sûrette Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde ve Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde beyân buyurdukları hâlde bu korkak ve nâmerd tâife onları dahi kabûl etmeyip, bu zevât-ı saâdet-simâtı birer "müctehid-i muhtî" telakkî ederler. Ezcümle bu mes'ele I. cildin 610 numarasına müsâdif olan ما عدمهاییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما [ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] ve II. cildin 2932 numarasına müsadif olan آنکه گوید جمله حقند احمقیست. وانکه گوید جمله باطل او شقیست [ya'ni "O kimse ki, 'Hep Hak'tırlar' derse, bir ahmaktır; ve o kimse ki, 'Hep bâtıl' derse, o da şakîdir"] beyitlerinde de îzâh olunmuştur.

521. Bir deve-gönüllü yârî korkucu eder. Böyle yoldaşı velî değil, düşman bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

521. Bir deve-gönüllü yârî korkucu eder. Böyle yoldaşı velî değil, düşman bil!

Böyle deve-gönüllü ve korkak bir kimse, kendi arkadaşını da marifet yolunda korkak yapar. Hak yolunda böyle bir yoldaşı velî değil, ilâhî marifet ve hakikatler yolunu kesen bir düşman bil!

Böyle bir deve-gönüllü ve korkak kimse kendi refîkını da tarîk-ı ma'rifette korkak yapar. Hak yolunda böyle yoldaşı velî değil, maârif ve hakâyık-ı ilâhiyye yolunu vurucu bir düşman bil!

522. O yol vurucu, yâri yoldan götürür. Kadın altına düşen kimse erkek olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. O yol kesici, sevgiliyi yoldan çıkarır. Kadın altına düşen kimse erkek olmaz.

Bu korkak kimse kadın hükmündedir. Kendi yoldaşını dahi doğru yoldan geri çevirir. Bu sebeple böyle kadın gibi olan korkak bir kimseyi mürşid (manevi rehber) edinip onun tasarrufu ve idaresi altında kalan kimse erkek değildir. Burada ikinci bir yön üzerine de bir anlam ortaya çıkar. O da şudur ki: Korkak kimsenin bu korkusu kendi nefsine olan sevgisinden kaynaklanır; ve nefis kadın hükmündedir. Bu sebeple kadın hükmünde olan nefsinin saptırmasıyla peygamberlerin ve evliyanın ilimlerini inkâr ve Kur'an'ın ve hadislerin anlamlarını te'vil (yorumlayarak aslî anlamından uzaklaştırma) eden bir kimse bir Allah eri ve kâmil bir mürşid değildir. Nasıl ki bu gibi kimseler hakkında I. cildin 1098 numarasına denk gelen "کرده تأویل حرف بکر را خویش را تأویل کن نه ذکر را" [yani "Bikr olan kelimeyi te'vil etmişsin; sen Kur'an'ı değil kendini te'vil et!"] ve 1099 numarasına denk gelen "بر هوا تأویل قرآن میکنی. پست و کر شد از تو معنی سنی" [yani "Kur'an'ı hevâ (nefsî arzu) üzerine te'vil ediyorsun; yüksek olan anlam senden dolayı alçak ve eğri oldu"] beyitleri geçti.

Bu korkak kimse kadın mesâbesindedir. Kendi yoldaşını dahi doğru yoldan geri çevirir. Binâenaleyh böyle kadın gibi olan korkak bir kimseyi mürşid ittihâz edip onun taht-ı tasarruf ve idaresi altında kalan kimse erkek değildir. Burada ikinci bir vecih üzerine de bir ma'nâ vârid olur. O da budur ki: Korkak kimsenin bu korkusu kendi nefsine olan muhabbetinden mütevelliddir; ve nefis kadın mesâbesindedir. Binâenaleyh kadın mesâbesinde olan nefsinin tahrîfi ile ulûm-i enbiyâ ve evliyâyı inkâr ve maânî-yi Kur'ân ve ahâdîsi te'vîl eden bir kimse bir merd-i Hudâ ve bir mürşid-i kâmil değildir. Nitekim bu gibi kimseler hakkında I. cildin 1098 numarasına müsâdif olan کرده تأویل حرف بکر را خویش را تأویل کن نه ذکر را [ya'ni “Bikr olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil kendini te'vîl et!”] ve 1099 numarasına müsâdif olan بر هوا تأویل قرآن میکنی. پست و کر شد از تو معنی سنی [ya'ni “Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu”] beyitleri geçti.

523. Yol cân oyunculuğudur. Her bir guyşede her bir şişe canlının def'inde bir âfet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

523. Yol, can oyunculuğudur. Her bir ormanda, her bir narin canlının defedilmesinde bir afet vardır.

"Gıyşe" kelimesinin birden fazla anlamı vardır, burada "orman" anlamındadır. "Şîşecân", şişe gibi çabuk etkilenip kırılan can demektir. Narin ve namert kimseden kinayedir. Bazı nüshalarda "gıyşe-i" yerine "bîşe-i" geçmektedir ki, bu da "orman" demektir; ve bazı nüshalarda da "ıyşe-i" geçmektedir ki, "dirilik ve yaşayış" anlamındadır. Her üç kelimenin anlamı da uygundur. Yani, Hak yolu can oyunculuğu ve nefsi feda etmekten ibarettir. O yolda karşılaşılacak olan her bir geçitte ve ormanda her bir narin ve namert kimsenin defedilmesi hususunda bir afet vardır. Yani korkak ve kadın tabiatlı olan kimseler geçip gidemesinler diye Hak yolunda nefsin her bir mertebesinde ilahi imtihanlar vardır ki, bu imtihanlar türlü türlü afetler içinde gerçekleşir. Örneğin sâlik (Hakk Yolcusu) nefs-i emmâreden (kötülüğü emreden nefis) levvâmeye (kendini kınayan nefis) terakki ettiği vakit türlü türlü imtihanlara maruz kalır. Böyle bir deve-gönüllü ve korkak kimse kendi arkadaşını da marifet yolunda korkak yapar. Hak yolunda böyle yoldaşı veli değil, ilahi marifet ve hakikatler yolunu vuran bir düşman bil!

"Gıyşe", müteaddid ma'nâsı vardır, burada "orman" ma'nâsınadır. “Şîşecân", şişe gibi çabuk müteessir olup kırılan cân demektir. Nâzik ve nâmerd kimseden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "gıyşe-i" yerine "bîşe-i" vâki'dir ki, bu da "orman" demektir; ve ba'zı nüshalarda dahi "ıyşe-i" vâki'dir ki, “dirilik ve yaşayış" ma'nâsınadır. Her üç kelimenin ma'nâsı da münasibdir. Ya'ni, Hak yolu cân oyunculuğu ve fedâ-yı nefsten ibârettir. O yolda tesadüf edilecek olan her bir geçide ve ormanda her bir nâzik ve nâmerd kimsenin def'i hususunda bir âfet vardır. Ya'ni korkak ve kadın tabîatli olan kimseler geçip gidemesinler diye Hak yolunda nefsin her bir mertebesinde imtihânât-ı ilâhiyye vardır ki, bu imtihânlar türlü türlü âfetler içinde vâki' olur. Meselâ sâlik nefs-i emmâreden levvâmeye terakkî ettiği vakit türlü türlü imtihânlara Böyle bir deve-gönüllü ve korkak kimse kendi refîkını da tarîk-ı ma'rifette korkak yapar. Hak yolunda böyle yoldaşı velî değil, maârif ve hakâyık-ı ilâhiyye yolunu vurucu bir düşman bil!

522. O yol vurucu, yâri yoldan götürür. Kadın altına düşen kimse erkek olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. O yol kesici, sevgiliyi yoldan çıkarır. Kadın altına düşen kimse erkek olmaz.

Bu korkak kimse kadın hükmündedir. Kendi yoldaşını dahi doğru yoldan geri çevirir. Bu sebeple böyle kadın gibi olan korkak bir kimseyi mürşid (manevi rehber) edinip onun tasarrufu ve idaresi altında kalan kimse erkek değildir. Burada ikinci bir yön üzerine de bir anlam ortaya çıkar. O da şudur ki: Korkak kimsenin bu korkusu kendi nefsine olan sevgisinden kaynaklanır; ve nefis kadın hükmündedir. Bu sebeple kadın hükmünde olan nefsinin saptırmasıyla peygamberlerin ve evliyanın ilimlerini inkâr ve Kur'an'ın ve hadislerin anlamlarını te'vil (yorumlayarak aslî anlamından uzaklaştırma) eden bir kimse bir Allah eri ve kâmil bir mürşid değildir. Nasıl ki bu gibi kimseler hakkında I. cildin 1098 numarasına denk gelen "کرده تأویل حرف بکر را خویش را تأویل کن نه ذکر را" [yani "Bikr olan kelimeyi te'vil etmişsin; sen Kur'an'ı değil kendini te'vil et!"] ve 1099 numarasına denk gelen "بر هوا تأویل قرآن میکنی. پست و کر شد از تو معنی سنی" [yani "Kur'an'ı hevâ (nefsî arzu) üzerine te'vil ediyorsun; yüksek olan anlam senden dolayı alçak ve eğri oldu"] beyitleri geçti.

Bu korkak kimse kadın mesâbesindedir. Kendi yoldaşını dahi doğru yoldan geri çevirir. Binâenaleyh böyle kadın gibi olan korkak bir kimseyi mürşid ittihâz edip onun taht-ı tasarruf ve idaresi altında kalan kimse erkek değildir. Burada ikinci bir vecih üzerine de bir ma'nâ vârid olur. O da budur ki: Korkak kimsenin bu korkusu kendi nefsine olan muhabbetinden mütevelliddir; ve nefis kadın mesâbesindedir. Binâenaleyh kadın mesâbesinde olan nefsinin tahrîfi ile ulûm-i enbiyâ ve evliyâyı inkâr ve maânî-yi Kur'ân ve ahâdîsi te'vîl eden bir kimse bir merd-i Hudâ ve bir mürşid-i kâmil değildir. Nitekim bu gibi kimseler hakkında I. cildin 1098 numarasına müsâdif olan کرده تأویل حرف بکر را خویش را تأویل کن نه ذکر را [ya'ni “Bikr olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil kendini te'vîl et!”] ve 1099 numarasına müsâdif olan بر هوا تأویل قرآن میکنی. پست و کر شد از تو معنی سنی [ya'ni “Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu”] beyitleri geçti.

523. Yol cân oyunculuğudur. Her bir guyşede her bir şişe canlının def'inde bir âfet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

523. Yol can oyunculuğudur. Her bir ormanda her bir nâzik canlının defedilmesinde bir afet vardır.

"Gıyşe" kelimesinin birden fazla anlamı vardır, burada "orman" anlamındadır. "Şîşecân", şişe gibi çabuk etkilenip kırılan can demektir. Nâzik ve nâmerd kimseden kinayedir. Bazı nüshalarda "gıyşe-i" yerine "bîşe-i" geçmektedir ki, bu da "orman" demektir; ve bazı nüshalarda da "ıyşe-i" geçmektedir ki, "dirilik ve yaşayış" anlamındadır. Her üç kelimenin anlamı da uygundur. Yani, Hakk yolu can oyunculuğu ve nefsi feda etmekten ibarettir. O yolda karşılaşılacak olan her bir geçitte ve ormanda her bir nâzik ve nâmerd kimsenin defedilmesi hususunda bir afet vardır. Yani korkak ve kadın tabiatlı olan kimseler geçip gidemesinler diye Hakk yolunda nefsin her bir mertebesinde ilâhî imtihanlar vardır ki, bu imtihanlar türlü türlü afetler içinde gerçekleşir. Örneğin sâlik (Hakk Yolcusu) nefs-i emmâreden (kötülüğü emreden nefis) levvâmeye (kendini kınayan nefis) yükseldiği zaman türlü türlü imtihanlara maruz kalır. Eğer bu imtihanlara tahammül ederse nefs-i mülhimeye (ilham alan nefis) yükselir ve orada da imtihanlara maruz kalır. Eğer mukavemet edemezse yine nefs-i emmâreye düşer.

“Gıyşe”, müteaddid ma'nâsı vardır, burada “orman” ma'nâsınadır. “Şîşecân”, şişe gibi çabuk müteessir olup kırılan cân demektir. Nâzik ve nâmerd kimseden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda “gıyşe-i” yerine “bîşe-i” vâki'dir ki, bu da “orman” demektir; ve ba'zı nüshalarda dahi “ıyşe-i” vâki'dir ki, “dirilik ve yaşayış” ma'nâsınadır. Her üç kelimenin ma'nâsı da münasibdir. Ya'ni, Hak yolu cân oyunculuğu ve fedâ-yı nefsten ibârettir. O yolda tesadüf edilecek olan her bir geçide ve ormanda her bir nâzik ve nâmerd kimsenin def'i hususunda bir âfet vardır. Ya'ni korkak ve kadın tabîatli olan kimseler geçip gidemesinler diye Hak yolunda nefsin her bir mertebesinde imtihânât-ı ilâhiyye vardır ki, bu imtihânlar türlü türlü âfetler içinde vâki' olur. Meselâ sâlik nefs-i emmâreden levvâmeye terakkî ettiği vakit türlü türlü imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer bu imtihânlara tahammül ederse nefs-i mülhimeye terakkî eder ve orada da imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer mukavemet edemezse yine nefs-i emmâreye sukūt eder.

524. Dîn yolu o cihetten şerr u şûr doludur. Zîrâ her muhannes gevherin yolu değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

524. Din yolu o yönden şer ve şûr ile doludur. Çünkü her korkağın yolu değildir.

"Şer ve şûr"dan kasıt, hayaller ve bozuk inkârdır. "Muhannes", kadın tabiatlı ve korkak kimsedir. "Din"den kasıt, dinin iç yüzü, vahdet sırrı ve yakîn mertebesidir. Yani, vahdet sırrına ve yakîn mertebesine giden yol, her kadın gibi korkak mizaçlı olan kimsenin yolu olmadığı için, bu gibi kimseleri korkutup geri çevirecek hayaller ve inkâr şer ve şûrlarıyla doludur. Nitekim V. cildin 2655 numaralı beytinde: Yani "Yakîn ehlinin yol kesicisi olan bu hayalden dolayı, din ehli yetmiş iki millet oldu" buyurulmuştu.

Fakir bunlardan birine "Vahdet-i vücud yoktur, diyorsun, ya kesret-i vücud mu vardır?" diye sordum. "Evet, kesret-i vücud vardır" dedi. Cenab-ı Pir efendimiz bu korkak ve vehimli (kuruntulu) topluluk hakkında II. cildin 3627, 3628 ve 3629 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: Yani, "Eğer bir şaşıya "Ay birdir!" dersen, sana der ki: "Bu ikidir. Birliğinde bir şüphe vardır!" Ve eğer bir kimse onunla alay edip güler de, "İkidir!", derse, doğru kabul eder. Bu hal kötü huyluların layığıdır. Yalan yalanlar üzerine toplanır. Kötü olan şeyler kötülere parladı ve parlak göründü."

III. cildin 1253 numaralı beytinde dahi vahdet-i vücuda irşat (doğru yolu gösterme) ederek şöyle buyururlar: Tercümesi, "Ve eğer bakışını, Hakk'ın vücud nuruna tutarsan, ikilikten ve sonlu olan cismin sayılarından ve adetlerinden kurtulursun." maruz kalır. Eğer bu imtihanlara tahammül ederse nefs-i mülhimeye (ilham alan nefis mertebesi) terakki eder ve orada da imtihanlara maruz kalır. Eğer mukavemet edemezse yine nefs-i emmareye (kötülüğü emreden nefis mertebesi) düşer.

"Şerr u şûr"dan murâd, hayâlât ve inkâr-ı fâsidedir. "Muhannes", kadın tabîatli ve korkak kimse. "Dîn"den murâd, dînin iç yüzü, sırr-ı vahdet ve mertebe-i yakîndir. Ya'ni, sırr-ı vahdete ve mertebe-i yakîne giden yol her kadın gibi korkak mizâclı olan kimsenin yolu olmadığı için, bu gibi kimseleri korkutup geri çevirecek hayâlât ve inkâr şerr u şûrlarıyla doludur. Nitekim V. cildin 2655 numaralı beytinde: Ya'ni "Ehl-i yakînin yol vurucusu olan bu hayâlden dolayı, ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu" buyurulmuş idi.

Fakîr bunlardan birisine "Vahdet-i vücûd yoktur, diyorsun, ya kesret-i vücûd mu vardır?" diye sordum. "Evet, kesret-i vücûd vardır" dedi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu korkak ve vehhâm tâife hakkında II. cildin 3627, 3628 ve 3629 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: Ya'ni, "Eğer bir şaşıya "Ay birdir!" der isen, sana der ki: "Bu ikidir. Birliğinde bir şek vardır!" Ve eğer bir kimse onunla istihzâ edip güler de, "İkidir!", derse, doğru addeder. Bu hâl kötü huyluların lâyığıdır. Yalan yalanlar üzerine toplanır. Kötü olan şeyler kötülere fürûğ vurdu ve parlak göründü."

III. cildin 1253 numaralı beytinde dahi vahdet-i vücûda irşâden şöyle buyururlar: Tercümesi, "Ve eğer nazarı, Hakk'ın nûr-ı vücuduna tutarsan, ikilikten ve müntehî olan cismin adedlerinden ve sayılarından kurtulursun." ma'rûz kalır. Eğer bu imtihânlara tahammül ederse nefs-i mülhimeye terakkî eder ve orada da imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer mukavemet edemezse yine nefs-i emmâreye sukūt eder.

524. Dîn yolu o cihetten şerr u şûr doludur. Zîrâ her muhannes gevherin yolu değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

524. Din yolu o yönden hayaller ve inkârlarla doludur. Çünkü her korkak ve kadın tabiatlı kişinin yolu değildir.

"Şerr u şûr"dan kasıt, hayaller ve yanlış inkârdır. "Muhannes", kadın tabiatlı ve korkak kimsedir. "Din"den kasıt, dinin iç yüzü, vahdet sırrı (birliğin gizli hakikati) ve yakin mertebesidir (kesin bilgi derecesi). Yani, vahdet sırrına ve yakin mertebesine giden yol, her kadın gibi korkak mizaçlı olan kimsenin yolu olmadığı için, bu gibi kimseleri korkutup geri çevirecek hayaller ve inkâr şerleriyle doludur. Nasıl ki V. cildin 2655 numaralı beytinde: "Yani "Yakin ehlinin yol kesicisi olan bu hayalden dolayı, din ehli yetmiş iki millet oldu" buyurulmuştu.

Ben bunlardan birine "Vahdet-i vücud yoktur, diyorsun, ya kesret-i vücud (çokluk varlığı) mu vardır?" diye sordum. "Evet, kesret-i vücud vardır" dedi. Cenab-ı Pîr efendimiz bu korkak ve vehimli (kuruntulu) topluluk hakkında II. cildin 3627, 3628 ve 3629 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: Yani, "Eğer bir şaşıya "Ay birdir!" dersen, sana der ki: "Bu ikidir. Birliğinde bir şüphe vardır!" Ve eğer bir kimse onunla alay edip güler de, "İkidir!", derse, doğru kabul eder. Bu hâl kötü huyluların layığıdır. Yalan yalanlar üzerine toplanır. Kötü olan şeyler kötülere parladı ve parlak göründü."

III. cildin 1253 numaralı beytinde dahi vahdet-i vücuda irşat (doğru yolu gösterme) ederek şöyle buyururlar: Tercümesi, "Ve eğer bakışını, Hakk'ın varlık nuruna tutarsan, ikilikten ve sonlu olan cismin sayılarından ve adetlerinden kurtulursun."

"Şerr u şûr"dan murâd, hayâlât ve inkâr-ı fâsidedir. "Muhannes", kadın tabîatli ve korkak kimse. "Dîn"den murâd, dînin iç yüzü, sırr-ı vahdet ve mertebe-i yakîndir. Ya'ni, sırr-ı vahdete ve mertebe-i yakîne giden yol her kadın gibi korkak mizâclı olan kimsenin yolu olmadığı için, bu gibi kimseleri korkutup geri çevirecek hayâlât ve inkâr şerr u şûrlarıyla doludur. Nitekim V. cildin 2655 numaralı beytinde: Ya'ni "Ehl-i yakînin yol vurucusu olan bu hayâlden dolayı, ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu" buyurulmuş idi.

Fakîr bunlardan birisine "Vahdet-i vücûd yoktur, diyorsun, ya kesret-i vücûd mu vardır?" diye sordum. "Evet, kesret-i vücûd vardır" dedi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu korkak ve vehhâm tâife hakkında II. cildin 3627, 3628 ve 3629 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: Ya'ni, "Eğer bir şaşıya "Ay birdir!" der isen, sana der ki: "Bu ikidir. Birliğinde bir şek vardır!" Ve eğer bir kimse onunla istihzâ edip güler de, "İkidir!", derse, doğru addeder. Bu hâl kötü huyluların lâyığıdır. Yalan yalanlar üzerine toplanır. Kötü olan şeyler kötülere fürûğ vurdu ve parlak göründü."

III. cildin 1253 numaralı beytinde dahi vahdet-i vücûda irşâden şöyle buyururlar: Tercümesi, "Ve eğer nazarı, Hakk'ın nûr-ı vücuduna tutarsan, ikilikten ve müntehî olan cismin adedlerinden ve sayılarından kurtulursun."

525. Yolda bu korku nefislerin imtihanıdır. Kepeğin temyîzine elek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

525. Yolda bu korku, nefislerin imtihanıdır. Kepeğin ayrılmasına yarayan elek gibidir.

Bilinmeli ki, din yolunda bedensel ve düşünsel mücadele imtihanları vardır ki, bunlar insanın nefsine ilişkindir. Bedensel mücadele, boş söz söylemekten susmak, açlık, uykusuzluk, uzlet (yalnız kalma) ve Hak tarafından gelen musibetlere sabretmek gibi hususlardır. Nitekim Bakara Suresi'ndeki ayet-i kerimede şöyle buyrulur: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/155) yani "Biz sizi korkudan, açlıktan ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme cinsinden bir şey ile imtihan ederiz ve sabredenlere müjde ver!"

Düşünsel mücadeleye gelince, bu da insân-ı kâmilin telkin edeceği inançları kabul ve miras alınan inançları terk etmektir. Bu mücadele öncekinden daha zordur. Çünkü miras alınan inançlar taklidîdir (taklide dayalıdır) ve mürşidin telkin ettiği inanç ise tahkikîdir (araştırmaya dayalıdır). Taklitten geçmedikçe tahkike ulaşmak mümkün değildir. Bu anlamda Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur. Beyit:

Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git; Bildiklerini terk et, irfâna erdim dersen.

Menkıbe: Nakşî büyüklerinden Mevlânâ Sa'deddîn-i Kâşgarî hazretlerine intisap eden (bağlanan) zahir ulemasından Alâeddîn Âbîzî kendi diliyle diyor ki: İntisabım gününde Sa'deddîn hazretleri bana nefy ü isbat (inkar ve ispat) yolunu öğrettiler. O ispatta dediler ki: "Her ne kadar zahir uleması tevil ederlerse de إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) [yani “Allah her şeyi kuşatıcıdır"] ayet-i kerimesinin şehadeti (şahitliği) gereğince Yüce Allah hazretlerinin bizzat bütün eşyayı kuşatıcı olduğuna inanmak lazımdır." Mevlânâ hazretlerinin bu sözünden çok korktum. Korktuğumu feraset (sezgi) ile anladılar. Buyurdular ki: "Zahir ehli demişlerdir ki, Yüce Allah bütün eşyayı ilmi ile kuşatmıştır. وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) [yani "Muhakkak ki Yüce Allah her şeyi ilmi ile kuşatmıştır"] ayet-i kerimesi buna delildir. Hiç olmazsa buna inanmak lazımdır. Çünkü bu mertebeye inanmak lazımdır." Bu sözden gönlüm hoş oldu. Diğer bir günde Mevlânâ hazretlerinin şerefli huzurlarına vardım. Buyurdular ki: "Mevlânâ Alâeddîn, fayda yoktur; kuşatma ve beraberliğin zâtî olduğuna inanmak lazımdır. Tahkik ehlinin inancı budur."

Şimdi, yatkınlığı olmayan kimseler, kâmil mürşidin bu gibi telkinlerine tahammül edemeyip, korkar ve kaçarlar.

İşte bu gibi bedensel ve inançsal imtihanlar, undaki kepeği elemek için kullanılan bir elek gibidir.

Ma'lûm olsun ki, dîn yolunda cismen ve fikren mücâhede imtihânları vardır ki, bunlar insanın nefsine taalluk eder. Cismen mücâhede boş söz söylemekten sükût, açlık, uykusuzluk, uzlet ve Hak tarafından gelen musîbetlere sabretmek gibi husûsâttır. Nitekim sûre-i Bakara'da olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/155) ya'ni "Biz sizi korkudan, açlıktan ve emvâl ve nefis ve semerâttan noksan cinsinden bir şey ile imtihân ederiz ve sabredenlere müjde ver!"

Fikren mücâhedeye gelince, bu da insân-ı kâmilin telkîn edeceği i'tikādâtı kabûl ve akāid-i mevrûseyi terktir. Bu mücâhede evvelkinden daha müşkildir. Zîrâ akāid-i mevrûse taklîdî ve mürşidin telkîn ettiği i'tikād ise tahkîkîdir. Taklîdden geçmedikçe tahkîka vusûl mümkin değildir. Bu ma'nâda Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur. Beyt:

Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git; Bildiklerini terk et, irfâna erdim dersen.

Menkıbe: Pîrân-ı Nakşiyye'den Mevlânâ Sa'deddîn-i Kâşgarî hazretlerine intisâb eden ulemâ-i zâhirden Alâeddîn Âbîzî kendi lisânıyla diyor ki: İntisâbım gününde Sa'deddîn hazretleri bana nefy ü isbât tarîkını ta'lîm buyurdular. O isbâtta dediler ki: Her ne kadar ulemâ-i zâhir te'vîl ederler ise de إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) [ya'ni “Allah her şeyi kuşatıcıdır"] âyet-i kerîmesinin şehadeti mûcibince Hak Teâlâ hazretlerinin bizzât cemî'-i eşyayı muhît idiğine i'tikād etmek lâzımdır." Mevlânâ hazretlerinin bu sözünden gāyet korktum. Korktuğumu firâset ile anladılar. Buyurdular ki: "Ehl-i zâhir demişlerdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ cemî'-i eşyayı ilmi ile muhittir. وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) [ya'ni "Muhakkak ki Allâh Teâlâ her şeyi ilmi ile kuşatmıştır"] âyet-i kerîmesi buna delîldir. Hiç olmazsa buna i'tikād etmek lâzımdır. Zîrâ bu mertebeye i'tikād lâzımdır." Bu sözden gönlüm hoş oldu. Diğer bir günde Mevlânâ hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardım. Buyurdular ki: "Mevlânâ Alâeddîn, fâide yoktur; ihâta ve maiyyet, zâtî idiğine i'tikād lâzımdır. Ehl-i tahkîkın mu'tekadı budur."

İmdi, isti'dâdı olmayan kimseler mürşid-i kâmilin bu gibi telkînâtına tahammül edemeyip, korkar ve kaçarlar.

İşte bu gibi cismânî ve i'tikādî olan imtihânlar, undaki kepeği elemek için kullanılan bir elek mesâbesindedir.

525. Yolda bu korku nefislerin imtihânıdır. Kepeğin temyîzine elek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

525. Yolda bu korku, nefislerin imtihanıdır. Kepeğin ayrılması için elek gibidir.

Bilinmeli ki, din yolunda bedensel ve düşünsel mücadele imtihanları vardır ki, bunlar insanın nefsine ilişkindir. Bedensel mücadele, boş söz söylemekten susmak, açlık, uykusuzluk, yalnızlık ve Hak tarafından gelen musibetlere sabretmek gibi hususlardır. Nitekim Bakara suresinde yer alan ayet-i kerimede şöyle buyrulur: `وَلَنَبْلُوَنَّكُم بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ` (Bakara, 2/155) yani “Biz sizi korkudan, açlıktan ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme cinsinden bir şey ile imtihan ederiz ve sabredenlere müjde ver!” Düşünsel mücadeleye gelince, bu da insân-ı kâmilin telkin edeceği inançları kabul ve miras alınan inançları terk etmektir. Bu mücadele öncekinden daha zordur. Çünkü miras alınan inançlar taklidî (taklide dayalı) ve mürşidin telkin ettiği inanç ise tahkikîdir (araştırmaya dayalıdır). Taklitten geçmedikçe tahkike ulaşmak mümkün değildir. Bu anlamda Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur. Beyit:

Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git; Bildiklerini terk et, irfâna erdim dersen.

Menkıbe: Nakşî büyüklerinden Mevlânâ Sa'deddîn-i Kâşgarî hazretlerine intisap eden zahir ulemasından Alâeddîn Âbîzî kendi diliyle diyor ki: İntisabım gününde Sa'deddîn hazretleri bana nefy ü isbat (varlığı inkâr ve ispat) yolunu öğrettiler. O ispatta dediler ki: Her ne kadar zahir uleması tevil ederlerse de `إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطٌ` (Fussilet, 41/54) [yani “Allah her şeyi kuşatıcıdır”] ayet-i kerimesinin şehadeti gereğince Yüce Allah hazretlerinin bizzat bütün eşyayı kuşattığına inanmak lazımdır.” Mevlânâ hazretlerinin bu sözünden çok korktum. Korktuğumu feraset (sezgi) ile anladılar. Buyurdular ki: “Ehl-i zahir demişlerdir ki, Allah Sübhanehu ve Teâlâ bütün eşyayı ilmi ile kuşatmıştır. `وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا` (Talâk, 65/12) [yani “Muhakkak ki Yüce Allah her şeyi ilmi ile kuşatmıştır”] ayet-i kerimesi buna delildir. Hiç olmazsa buna inanmak lazımdır. Çünkü bu mertebeye inanmak lazımdır.” Bu sözden gönlüm hoş oldu. Diğer bir günde Mevlânâ hazretlerinin şerefli huzurlarına vardım. Buyurdular ki: “Mevlânâ Alâeddîn, fayda yoktur; kuşatma ve beraberliğin zâtî olduğuna inanmak lazımdır. Ehl-i tahkikin (gerçeği araştıranların) inancı budur.”

Şimdi, yatkınlığı olmayan kimseler mürşid-i kâmilin bu gibi telkinlerine tahammül edemeyip, korkar ve kaçarlar.

İşte bu gibi bedensel ve inançsal imtihanlar, undaki kepeği elemek için kullanılan bir elek mesabesindedir.

Ma'lûm olsun ki, dîn yolunda cismen ve fikren mücâhede imtihânları vardır ki, bunlar insanın nefsine taalluk eder. Cismen mücâhede boş söz söylemekten sükût, açlık, uykusuzluk, uzlet ve Hak tarafından gelen musîbetlere sabretmek gibi husûsâttır. Nitekim sûre-i Bakara'da olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: `وَلَنَبْلُوَنَّكُم بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ` (Bakara, 2/155) ya'ni “Biz sizi korkudan, açlıktan ve emvâl ve nefis ve semerâttan noksan cinsinden bir şey ile imtihân ederiz ve sabredenlere müjde ver!” Fikren mücâhedeye gelince, bu da insân-ı kâmilin telkîn edeceği i'tikâdâtı kabûl ve akâid-i mevrûseyi terktir. Bu mücâhede evvelkinden daha müşküldir. Zîrâ akâid-i mevrûse taklîdî ve mürşidin telkîn ettiği i'tikâd ise tahkîkîdir. Taklîdden geçmedikçe tahkîka vusûl mümkün değildir. Bu ma'nâda Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur. Beyt:

Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git; Bildiklerini terk et, irfâna erdim dersen.

Menkıbe: Pîrân-ı Nakşiyye'den Mevlânâ Sa'deddîn-i Kâşgarî hazretlerine intisâb eden ulemâ-i zâhirden Alâeddîn Âbîzî kendi lisânıyla diyor ki: İntisâbım gününde Sa'deddîn hazretleri bana nefy ü isbât tarîkını ta'lîm buyurdular. O isbâtta dediler ki: Her ne kadar ulemâ-i zâhir te'vîl ederler ise de `إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطٌ` (Fussilet, 41/54) [ya'ni “Allâh her şeyi kuşatıcıdır”] âyet-i kerîmesinin şehâdeti mûcibince Hak Teâlâ hazretlerinin bizzât cemî'-i eşyâyı muhît idiğine i'tikâd etmek lâzımdır.” Mevlânâ hazretlerinin bu sözünden gâyet korktum. Korktuğumu firâset ile anladılar. Buyurdular ki: “Ehl-i zâhir demişlerdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ cemî'-i eşyâyı ilmi ile muhîttir. `وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا` (Talâk, 65/12) [ya'ni “Muhakkak ki Allâh Teâlâ her şeyi ilmi ile kuşatmıştır”] âyet-i kerîmesi buna delîldir. Hiç olmazsa buna i'tikâd etmek lâzımdır. Zîrâ bu mertebeye i'tikâd lâzımdır.” Bu sözden gönlüm hoş oldu. Diğer bir günde Mevlânâ hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardım. Buyurdular ki: “Mevlânâ Alâeddîn, fâide yoktur; ihâta ve maiyyet, zâtî idiğine i'tikâd lâzımdır. Ehl-i tahkîkın mu'tekadı budur.”

İmdi, isti'dâdı olmayan kimseler mürşid-i kâmilin bu gibi telkînâtına tahammül edemeyip, korkar ve kaçarlar.

İşte bu gibi cismânî ve i'tikâdî olan imtihânlar, undaki kepeği elemek için kullanılan bir elek mesâbesindedir.

526. Yol ne ola? Ayakların izi dolu ola! Yâr kim ola? Re'ylerin merdiveni ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

526. Yol ne ola? Ayakların izi dolu ola! Yâr kim ola? Re'ylerin merdiveni ola!

Yani, Hak yolu odur ki, o yolda yürümüş ve ayak izi bırakmış olanlar çok olur. Bu yol, hakikati araştıran peygamberlerin ve velîlerin yürüyüp iz bıraktıkları yoldur ki, onların hepsi bu yoldan Hakk'a ulaşmışlardır. Her kim onların gittikleri yolun dışında olan taklitçi yollara giderse, o yolda kalır ve onun ayak izleri kesilir. Çünkü taklitçi olan zahir uleması (dış görünüşe önem veren âlimler) yolda nefis ve şeytan kurtlarına yenik düşer ve içlerinde fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebelerine ulaşan bir kimse bulunmaz. Onlara bu mertebelerden bahsedildiği zaman, inkâr bile ederler. Bu sebeple yol, ancak evliyanın gittiği yoldur. Ve gerçek dost kimdir, bilir misin? Görüşlerin ve fikirlerin merdiveni olup, senin aklını ve görüşünü kuvvetlendiren ve ilerleten kimsedir; ve akıl ve görüşü ilerleten ve fikri yükselten dost ise, hakikati araştıran bâtın ulemasıdır (iç hakikatlere önem veren âlimler). Zahir uleması senin aklını ve görüşünü kendisi gibi yarı yolda bırakır ve seni fikrî sınırlılık çukuruna düşürür; ve bu fikrin adına da "ehl-i sünnet ve'l-cemâat" fikridir, diye ad koyar.

Ya'ni, Hak yolu odur ki, o yolda yürümüş ve ayak izi bırakmış olanlar çok olur. Bu yol ehl-i tahkîk olan peygamberlerin ve velîlerin yürüyüp iz bıraktıkları yoldur ki, onların cümlesi bu yoldan Hakk'a vâsıl olmuşlardır. Her kim onların gittikleri yolun gayrı olan ehl-i taklîd yollarına giderse, o yolda kalır ve onun ayak izleri munkatı' olur. Zîrâ ehl-i taklîd olan ulemâ-i zâhir yolda nefis ve şeytan kurtlarına mağlûb olup içlerinde fenâ-fillâh ve bekā-billâh mertebelerine vâsıl olan bir kimse bulunmaz. Onlara bu mertebelerden bahis olunduğu vakit, inkâr bile ederler. Binâenaleyh yol, ancak evliyânın gittiği yoldur. Ve yâr-i sâdık kimdir, bilir misin? Re'ylerin ve fikirlerin merdiveni olup, senin aklını ve re'yini kuvvetlendiren ve terakkî ettiren kimsedir; ve akıl ve re'yi terakkî ettiren ve fikri yükselten yâr ise, ehl-i tahkîk olan ulemâ-i bâtındır. Ulemâ-i zâhir senin aklını ve re'yini kendisi gibi yarı yolda bırakır ve seni mahdûdiyyet-i fikriyye çukuruna düşürür; ve bu fikrin adına da "ehl-i sünnet ve'l-cemâat" fikridir, diye ad koyar.

527. Tutayım ki, o kurt sana ihtiyattan dolayı gelmez; cem'iyetsiz o neşâtı bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

527. Diyelim ki, o kurt sana ihtiyatlı davrandığın için gelmez; topluluk olmadan o neşeyi bulamazsın.

Ey zahirî âlim ve ey taklitçi efendi! Farz edeyim ki, o nefis ve şeytan kurtları halktan kaçıp son derece şeriat dairesinde ihtiyatlı davrandığından dolayı sana gelmiyor ve sana zarar vermiyor, fakat din ehli olan kardeşlerinin topluluğu olmaksızın istenen neşeyi ve ruhani sevinci kalbinde bulamazsın. Aksine, uzlette (yalnızlıkta) ve halvette (inzivada) kalbinde bir sıkıntı ve kabız (manevi daralma) duyarsın.

Ey âlim-i zâhirî ve ey mukallid efendi! Farz edeyim ki, o nefis ve şeytan kurtları halktan kaçıp son derece şerîat dâiresinde ihtiyât ettiğinden dolayı sana gelmiyor ve sana zarar vermiyor, fakat ehl-i dîn olan kardeşlerinin cem'iyeti olmaksızın matlûb olan neşât ve sürûr-ı rûhânîyi kalbinde bulamazsın. Belki uzlette ve halvette kalbinde bir sıkıntı ve kabz duyarsın.

528. O kimse ki, bir yolda o hoş gider, onun seyri refîkler ile yüz kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

528. O kimse ki, bir yolda o hoş gider, onun seyri yoldaşlar ile yüz kat olur.

Bu yüce beyitte önceki hâlden ilerlemeye işaret buyurulur. Yani, yukarıdan beri üç hâl açıklanmış idi: Birisi, halk ile karışıp taklit ehli yolunda yürümek; diğeri, halk ile karışmayı kesip halvette (yalnızlıkta), şeriat dairesinde ihtiyat etmek ve diğeri de bu yüce beyitte açıklandığı üzere halvette ruhanî zevk bulmaktır. Yani, halvette ve uzlette (yalnızlıkta) ruhanî zevk bulan kimse, bu taklit yolundan geçip tahkik (gerçeği araştırma) ehli olan yoldaşlar ile beraber yü-

Bu beyt-i şerîfte evvelki hâlden terakkîye işaret buyurulur. Ya'ni, yukarıdan beri üç hâl beyân buyurulmuş idi: Birisi, halk ile ihtilât edip ehl-i taklîd yolunda yürümek; diğeri, halk ile ihtilâtı kesip halvette, şerîat dâiresinde ihtiyât etmek ve diğeri dahi bu beyt-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere halvette zevk-i rûhânî bulmaktır. Ya'ni, halvette ve uzlette zevk-i rûhânî bulan kimse, bu taklîd yolundan geçip ehl-i tahkîkden olan refikler ile beraber yü-

526. Yol ne ola? Ayakların izi dolu ola! Yâr kim ola? Re'ylerin merdiveni ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

526. Yol ne ola? Ayakların izi dolu ola! Yâr kim ola? Re'ylerin merdiveni ola!

Yani, Hak yolu odur ki, o yolda yürümüş ve ayak izi bırakmış olanlar çok olur. Bu yol, hakikati araştıran peygamberlerin ve velîlerin yürüyüp iz bıraktıkları yoldur ki, onların hepsi bu yoldan Hakk'a ulaşmışlardır. Her kim onların gittikleri yolun dışında olan taklitçi yollara giderse, o yolda kalır ve onun ayak izleri kesilir. Çünkü taklitçi olan zahir uleması (dış görünüşe önem veren âlimler) yolda nefis ve şeytan kurtlarına yenik düşer ve içlerinde fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebelerine ulaşan bir kimse bulunmaz. Onlara bu mertebelerden bahsedildiği zaman, inkâr bile ederler. Bu sebeple yol, ancak evliyanın gittiği yoldur. Ve gerçek dost kimdir, bilir misin? Görüşlerin ve fikirlerin merdiveni olup, senin aklını ve görüşünü kuvvetlendiren ve ilerleten kimsedir; ve akıl ve görüşü ilerleten ve fikri yükselten dost ise, hakikati araştıran bâtın ulemasıdır (iç hakikatlere önem veren âlimler). Zahir uleması senin aklını ve görüşünü kendisi gibi yarı yolda bırakır ve seni fikrî sınırlılık çukuruna düşürür; ve bu fikrin adına da "ehl-i sünnet ve'l-cemâat" fikridir, diye ad koyar.

Ya'ni, Hak yolu odur ki, o yolda yürümüş ve ayak izi bırakmış olanlar çok olur. Bu yol ehl-i tahkîk olan peygamberlerin ve velîlerin yürüyüp iz bıraktıkları yoldur ki, onların cümlesi bu yoldan Hakk'a vâsıl olmuşlardır. Her kim onların gittikleri yolun gayrı olan ehl-i taklîd yollarına giderse, o yolda kalır ve onun ayak izleri munkatı' olur. Zîrâ ehl-i taklîd olan ulemâ-i zâhir yolda nefis ve şeytan kurtlarına mağlûb olup içlerinde fenâ-fillâh ve bekā-billâh mertebelerine vâsıl olan bir kimse bulunmaz. Onlara bu mertebelerden bahis olunduğu vakit, inkâr bile ederler. Binâenaleyh yol, ancak evliyânın gittiği yoldur. Ve yâr-i sâdık kimdir, bilir misin? Re'ylerin ve fikirlerin merdiveni olup, senin aklını ve re'yini kuvvetlendiren ve terakkî ettiren kimsedir; ve akıl ve re'yi terakkî ettiren ve fikri yükselten yâr ise, ehl-i tahkîk olan ulemâ-i bâtındır. Ulemâ-i zâhir senin aklını ve re'yini kendisi gibi yarı yolda bırakır ve seni mahdûdiyyet-i fikriyye çukuruna düşürür; ve bu fikrin adına da "ehl-i sünnet ve'l-cemâat" fikridir, diye ad koyar.

527. Tutayım ki, o kurt sana ihtiyattan dolayı gelmez; cem'iyetsiz o neşâtı bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

527. Diyelim ki, o kurt sana ihtiyatlı davrandığın için gelmez; topluluk olmadan o neşeyi bulamazsın.

Ey zahirî âlim ve ey taklitçi efendi! Farz edeyim ki, o nefis ve şeytan kurtları halktan kaçıp son derece şeriat dairesinde ihtiyatlı davrandığından dolayı sana gelmiyor ve sana zarar vermiyor, fakat din ehli olan kardeşlerinin topluluğu olmaksızın istenen neşeyi ve ruhani sevinci kalbinde bulamazsın. Aksine, uzlette (yalnızlıkta) ve halvette (inzivada) kalbinde bir sıkıntı ve kabız (manevi daralma) duyarsın.

Ey âlim-i zâhirî ve ey mukallid efendi! Farz edeyim ki, o nefis ve şeytan kurtları halktan kaçıp son derece şerîat dâiresinde ihtiyât ettiğinden dolayı sana gelmiyor ve sana zarar vermiyor, fakat ehl-i dîn olan kardeşlerinin cem'iyeti olmaksızın matlûb olan neşât ve sürûr-ı rûhânîyi kalbinde bulamazsın. Belki uzlette ve halvette kalbinde bir sıkıntı ve kabz duyarsın.

528. O kimse ki, bir yolda o hoş gider, onun seyri refîkler ile yüz kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

528. O kimse ki, bir yolda o hoş gider, onun seyri yoldaşlar ile yüz kat olur.

Bu şerefli beyitte, önceki hâlden ilerlemeye işaret buyurulur. Yani, yukarıdan beri üç hâl açıklanmış idi: Birincisi, halk ile karışıp taklit ehli yolunda yürümek; diğeri, halk ile karışmayı kesip halvette, şeriat dairesinde ihtiyat etmek ve diğeri de bu şerefli beyitte açıklandığı üzere halvette ruhanî zevk bulmaktır. Yani, halvette ve uzlette ruhanî zevk bulan kimse, bu taklit yolundan geçip tahkik ehli (hakikati araştıranlar) olan yoldaşlar ile beraber yürürse, onun Hakk'a doğru olan bu yürüyüşü yüz kat olur ve yüce mertebelere ulaşır.

Bu beyt-i şerîfte evvelki hâlden terakkîye işaret buyurulur. Ya'ni, yukarıdan beri üç hâl beyân buyurulmuş idi: Birisi, halk ile ihtilât edip ehl-i taklîd yolunda yürümek; diğeri, halk ile ihtilâtı kesip halvette, şerîat dâiresinde ihtiyât etmek ve diğeri dahi bu beyt-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere halvette zevk-i rûhânî bulmaktır. Ya'ni, halvette ve uzlette zevk-i rûhânî bulan kimse, bu taklîd yolundan geçip ehl-i tahkîkden olan refikler ile beraber yü- rürse, onun Hakk'a doğru olan bu yürüyüşü yüz kat olur ve âlî merâtibe vâ-sıl olur.

529. Ey fakîr! Eşek, galîzlik ile yârândan neşâta gelir, kuvvet kabul edici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

529. Ey fakir! Eşek, kabalık ile yoldaşlarından neşeye gelir, kuvvet kabul edici olur.

Ey zahit fakir! Eşeğin tabiatında kabalık ve kalınlık olduğu hâlde, yolda kendi gibi eşekler ile beraber yürüdüğü vakit şevk ve neşeye gelir ve yol yürümek hususunda kuvvetlenir.

Ey zâhid-i fakîr! Eşeğin tabîatinde kabalık ve kalınlık olduğu hâlde, yolda kendi gibi eşekler ile beraber yürüdüğü vakit şevk ve neşâta gelir ve yol yürümek husûsunda kuvvetlenir.

530. Her bir eşek ki, kervândan yalnız gider, onun üzerine yol zahmetinden [514] yüz kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

530. Her bir eşek ki, kervandan yalnız gider, onun üzerine yol zahmetinden yüz kat olur.

Kervandan ayrı ve yalnız yol giden eşek üzerine o yolun zahmeti çöker ve o yol ona yüz misli uzun gelir.

Kervândan ayrı ve yalnız yol giden eşek üzerine o yolun zahmeti çöker ve o yol ona yüz misli uzun gelir

531. Yalnız o sahraya gitmek için ne kadar ziyade övendire ve ne kadar ziyade sopa yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

531. Yalnız o sahraya gitmek için ne kadar çok övendire ve ne kadar çok sopa yer.

"Sîh", şiş demektir. Burada hayvanı yürütmek için kullanılan ucu sivri değnektir ki, ona "övendire" derler. Yani, yalnız başına ve o arkadaşlarından ayrı olarak sahra yoluna sevk edilen eşek yolda ağır yürümeye başladığı zaman ne kadar çok övendire ve sopa yer.

“Sîh”, şiş demektir. Burada hayvanı yürütmek için kullanılan ucu sivri değnekdir ki, ona “övendire” derler. Ya'ni, yalnız başına ve o arkadaşlarından ayrı olarak sahrâ yoluna sevkedilen eşek yolda ağır yürümeye başladığı vakit ne kadar ziyâde övendire ve sopa yer.

532. O eşek sana der ki: "Hoş, dinle! Eğer eşek değil isen böyle yalnız gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

532. O eşek sana der ki: "Hoş, dinle! Eğer eşek değil isen böyle yalnız gitme!

Ey Hakk Yolcusu! O eşek sana hâl diliyle der ki: İyi dinle! Eğer eşek gibi ahmak değilsen böyle Hak yoluna yalnız gitme! Bu yüce beyitlerde, Hak yoluna kâmil bir mürşidin terbiyesine girmeksizin giden Hakk Yolcularına nasihat vardır. Çünkü mürşitsiz Hak yoluna giden ve müridler topluluğundan kaçıp kendi düşüncesiyle birtakım mücâhedât ve riyâzâta girişen kimseler bu yolda birçok darbelere ve tehlikelere maruz kalırlar. Nasıl ki Hz. Mısrî-i Niyâzî bu anlama işaret ederek şöyle buyurur. Beyit: Ehlini bul o illerin, sarpın geçersin bellerin; Yırtar yalnız gideni, kurt ve pars aslan hepsi. Eğer, onun Hakk'a doğru olan bu yürüyüşü yüz kat olur ve yüce mertebelere ulaşır.

Ey sâlik! O eşek sana lisân-ı hâl ile der ki: İyi dinle! Eğer eşek gibi ahmak değil isen böyle Hak yoluna yalnız gitme! Bu beyt-i şerîflerde Hak yoluna bir mürşid-i kâmil terbiyesine girmeksizin giden sâliklere nasîhat vardır. Zîrâ mürşidsiz Hak yoluna giden ve müridler cem'iyetinden kaçıp kendi fikriyle birtakım mücâhedât ve riyâzâta teşebbüs eden kimseler bu yolda birçok darbeler ve tehlikelere ma'rûz kalırlar. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî bu ma'nâya işâreten şöyle buyurur. Beyt: Ehlini bul ol illerin, sarpın geçersin bellerin; Yırtar yalnız gideni, kurd u pelenk arslan kamu. rürse, onun Hakk'a doğru olan bu yürüyüşü yüz kat olur ve âlî merâtibe vâsıl olur.

529. Ey fakîr! Eşek, galîzlik ile yârândan neşâta gelir, kuvvet kabul edici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

529. Ey fakir! Eşek, kabalık ile yoldaşlarından neşeye gelir, kuvvet kabul edici olur.

Ey zahit fakir! Eşeğin tabiatında kabalık ve kalınlık olduğu hâlde, yolda kendi gibi eşekler ile beraber yürüdüğü vakit şevk ve neşeye gelir ve yol yürümek hususunda kuvvetlenir.

Ey zâhid-i fakîr! Eşeğin tabîatinde kabalık ve kalınlık olduğu hâlde, yolda kendi gibi eşekler ile beraber yürüdüğü vakit şevk ve neşâta gelir ve yol yürümek husûsunda kuvvetlenir.

530. Her bir eşek ki, kervândan yalnız gider, onun üzerine yol zahmetinden [514] yüz kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

530. Her bir eşek ki, kervandan yalnız gider, onun üzerine yol zahmetinden yüz kat olur.

Kervandan ayrı ve yalnız yol giden eşek üzerine o yolun zahmeti çöker ve o yol ona yüz misli uzun gelir.

Kervândan ayrı ve yalnız yol giden eşek üzerine o yolun zahmeti çöker ve o yol ona yüz misli uzun gelir

531. Yalnız o sahraya gitmek için ne kadar ziyade övendire ve ne kadar ziyade sopa yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

531. Yalnız o sahraya gitmek için ne kadar çok övendire ve ne kadar çok sopa yer.

"Sîh", şiş demektir. Burada hayvanı yürütmek için kullanılan ucu sivri değnektir ki, ona "övendire" derler. Yani, yalnız başına ve o arkadaşlarından ayrı olarak sahra yoluna sevk edilen eşek yolda ağır yürümeye başladığı zaman ne kadar çok övendire ve sopa yer.

“Sîh”, şiş demektir. Burada hayvanı yürütmek için kullanılan ucu sivri değnekdir ki, ona “övendire” derler. Ya'ni, yalnız başına ve o arkadaşlarından ayrı olarak sahrâ yoluna sevkedilen eşek yolda ağır yürümeye başladığı vakit ne kadar ziyâde övendire ve sopa yer.

532. O eşek sana der ki: “Hoş, dinle! Eğer eşek değil isen böyle yalnız gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

532. O eşek sana der ki: “Hoş, dinle! Eğer eşek değil isen böyle yalnız gitme!

Ey Hakk Yolcusu! O eşek sana hâl diliyle der ki: İyi dinle! Eğer eşek gibi ahmak değilsen böyle Hak yoluna yalnız gitme! Bu yüce beyitlerde, Hak yoluna kâmil bir mürşidin (manevi rehber) terbiyesine girmeksizin giden Hakk Yolcularına öğüt vardır. Çünkü mürşitsiz Hak yoluna giden ve müridler (mürşide bağlanmış kişiler) topluluğundan kaçıp kendi fikriyle birtakım mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzâta (nefsî perhizler) girişen kimseler bu yolda birçok darbelere ve tehlikelere maruz kalırlar. Nasıl ki Hz. Mısrî-i Niyâzî bu anlama işaret ederek şöyle buyurur. Beyit:

Ehlini bul o illerin, sarpını geçersin bellerin; Yırtar yalnız gideni, kurt ve pars aslan hepsi.

Ey sâlik! O eşek sana lisân-ı hâl ile der ki: İyi dinle! Eğer eşek gibi ahmak değil isen böyle Hak yoluna yalnız gitme! Bu beyt-i şerîflerde Hak yoluna bir mürşid-i kâmil terbiyesine girmeksizin giden sâliklere nasîhat vardır. Zîrâ mürşidsiz Hak yoluna giden ve müridler cem'iyetinden kaçıp kendi fikriyle birtakım mücâhedât ve riyâzâta teşebbüs eden kimseler bu yolda birçok darbeler ve tehlikelere ma'rûz kalırlar. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî bu ma'nâya işâreten şöyle buyurur. Beyt:

Ehlini bul ol illerin, sarpın geçersin bellerin; Yırtar yalnız gideni, kurd u pelenk arslan kamu.

533. O kimse ki, rasadda yalnız hoş gider, refîkler ile şübhesiz daha hoş gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

533. O kimse ki, gözlemde yalnız hoş gider, yoldaşlar ile şüphesiz daha hoş gider.

"Rasad", burada geniş yol anlamına gelen "mirsâd" makamında kullanılmıştır. Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp diyebilir ki: "Ben evliyanın eserlerini inceliyorum ve onlarda gördüğüm öğütlerle amel ediyorum ve güzel güzel de gidiyorum!" Cevap şudur ki: "Yoldaşlar ile beraber olursan daha hoş gidersin ve daha çabuk ve zahmetsiz isteğine ulaşırsın."

"Rasad", burada geniş yol ma'nâsına olan "mirsâd" makāmında müsta'meldir. Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: "Ben evliyânın âsârını mütâlaa ve onlarda gördüğüm nasâyih ile amel ediyorum ve güzel güzel de gidiyorum!" Cevâb budur ki: "Refikler ile beraber olursan daha hoş gidersin ve daha çabuk ve zahmetsiz matlûbuna vâsıl olursun."

534. Her bir peygamber bu doğru olan yolda mu'cize gösterdi ve yoldaşlar istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

534. Her bir peygamber bu doğru yolda mucize gösterdi ve yoldaşlar istedi.

Nasıl ki her bir peygamber doğru olan bu Hak yolunda kendisine tâbi' yoldaşlar bulmak için mucize gösterdi ve tâbi' olanları bu yolda yoldaş ve arkadaş edindi; onlar da birbirleriyle yoldaş ve arkadaş oldular. Nasıl ki İsa (a.s.) "Benim Allah'a yardımcılarım kimlerdir?" (Al-i İmran, 3/52) buyurdu; ve halkın içinden bazıları çıkıp "Biz Allah'ın yardımcılarıyız ve Allah'a iman ettik" (Al-i İmran, 3/52) dediler.

Nitekim her bir peygamber doğru olan bu Hak yolunda kendisine tâbi' yoldaşlar bulmak için mu'cize gösterdi ve tâbi' olanları bu yolda refîk ve ashâb ittihâz etti ve onlar dahi birbirleriyle refik ve yoldaş oldular. Nitekim Îsâ (a.s.) مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ (Al-i İmrân, 3/52) ya'ni "Benim Allah'a yardımcılarım kimlerdir?" buyurdu; ve halkın içinden ba'zıları çıkıp نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهُ آمَنَّا بالله (Al-i İmrân, 3/52) ya'ni "Biz Allah'ın yardımcılarıyız ve Allah'a îmân ettik" dediler.

535. Eğer duvarların yârlığı olmasa, ne vakit evler ve anbarlar zâhir olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

535. Eğer duvarların yârlığı (yardımı) olmasa, evler ve ambarlar ne zaman ortaya çıkar?

536. Her bir duvar eğer ayrı olursa, tavan havada nasıl muallak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

536. Her bir duvar ayrı olursa, tavan havada nasıl asılı kalır?

Topluluğun ve bir araya gelmenin açık faydasının örneği şudur: Dört duvarın bir araya toplanması sebebiyle evin ve ambarların tavanı onlara dayanır ve binalar ortaya çıkar. Eğer duvarlar birleşmeyip ayrı ayrı olsa, tavan var olmaz ve bina da meydana gelmez. Ve hadis-i şerifte müminlerin bir araya gelmesine işaretle "المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا" yani "Mümin mümin için birbirini kuvvetlendiren bina gibidir" buyurulur.

Cem'iyetin ve toplanmanın fâidesinin misâl-i zâhirîsi budur ki: Dört duvarın bir araya toplanması sebebiyle evin ve anbarların tavanı onlara istinad eder ve binalar zâhir olur. Eğer duvarlar birleşmeyip ayrı ayrı olsa, tavan vücûda gelmez ve binâ da hâsıl olmaz. Ve hadîs-i şerîfte mü'minlerin içtimâına işareten المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا ya'ni "Mü'min mü'min için birbirini kuvvetlendiren binâ gibidir" buyurulur.

537. Eğer mürekkeb ve kalemin yardımı olmasa kâğıtların yüzü üzerine ne vakit yazı düşer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

537. Eğer mürekkep ve kalemin yardımı olmasa, kâğıtların yüzüne ne zaman yazı düşer?

533. O kimse ki, rasadda yalnız hoş gider, refîkler ile şübhesiz daha hoş gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

533. O kimse ki, gözlemde yalnız hoş gider, yoldaşlar ile şüphesiz daha hoş gider.

"Rasad", burada geniş yol anlamına gelen "mirsâd" makamında kullanılmıştır. Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp diyebilir ki: "Ben evliyanın eserlerini inceliyorum ve onlarda gördüğüm öğütlerle amel ediyorum ve güzel güzel de gidiyorum!" Cevap şudur ki: "Yoldaşlar ile beraber olursan daha hoş gidersin ve daha çabuk ve zahmetsiz isteğine ulaşırsın."

"Rasad", burada geniş yol ma'nâsına olan "mirsâd" makāmında müsta'meldir. Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: "Ben evliyânın âsârını mütâlaa ve onlarda gördüğüm nasâyih ile amel ediyorum ve güzel güzel de gidiyorum!" Cevâb budur ki: "Refikler ile beraber olursan daha hoş gidersin ve daha çabuk ve zahmetsiz matlûbuna vâsıl olursun."

534. Her bir peygamber bu doğru olan yolda mu'cize gösterdi ve yoldaşlar istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

534. Her bir peygamber bu doğru yolda mucize gösterdi ve yoldaşlar istedi.

Nasıl ki her bir peygamber doğru olan bu Hak yolunda kendisine tâbi' yoldaşlar bulmak için mucize gösterdi ve tâbi' olanları bu yolda yoldaş ve arkadaş edindi; onlar da birbirleriyle yoldaş ve arkadaş oldular. Nasıl ki İsa (a.s.) "Benim Allah'a yardımcılarım kimlerdir?" (Al-i İmran, 3/52) buyurdu; ve halkın içinden bazıları çıkıp "Biz Allah'ın yardımcılarıyız ve Allah'a iman ettik" (Al-i İmran, 3/52) dediler.

Nitekim her bir peygamber doğru olan bu Hak yolunda kendisine tâbi' yoldaşlar bulmak için mu'cize gösterdi ve tâbi' olanları bu yolda refîk ve ashâb ittihâz etti ve onlar dahi birbirleriyle refik ve yoldaş oldular. Nitekim Îsâ (a.s.) مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ (Al-i İmrân, 3/52) ya'ni "Benim Allah'a yardımcılarım kimlerdir?" buyurdu; ve halkın içinden ba'zıları çıkıp نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهُ آمَنَّا بالله (Al-i İmrân, 3/52) ya'ni "Biz Allah'ın yardımcılarıyız ve Allah'a îmân ettik" dediler.

535. Eğer duvarların yârlığı olmasa, ne vakit evler ve anbarlar zahir olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

535. Eğer duvarların yardımı olmasa, evler ve ambarlar ne zaman ortaya çıkar?

536. Her bir duvar eğer ayrı olursa, tavan havada nasıl muallak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

536. Her bir duvar ayrı olursa, tavan havada nasıl asılı kalır?

Topluluğun ve bir araya gelmenin açık faydasının örneği şudur: Dört duvarın bir araya toplanması sebebiyle evin ve ambarların tavanı onlara dayanır ve binalar ortaya çıkar. Eğer duvarlar birleşmeyip ayrı ayrı olsa, tavan var olmaz ve bina da meydana gelmez. Ve hadis-i şerifte müminlerin bir araya gelmesine işaretle "المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا" yani "Mümin mümin için birbirini kuvvetlendiren bina gibidir" buyurulur.

Cem'iyetin ve toplanmanın fâidesinin misâl-i zâhirîsi budur ki: Dört duvarın bir araya toplanması sebebiyle evin ve anbarların tavanı onlara istinad eder ve binalar zâhir olur. Eğer duvarlar birleşmeyip ayrı ayrı olsa, tavan vücûda gelmez ve binâ da hâsıl olmaz. Ve hadîs-i şerîfte mü'minlerin içtimâına işareten المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا ya'ni "Mü'min mü'min için birbirini kuvvetlendiren binâ gibidir" buyurulur.

537. Eğer mürekkeb ve kalemin yardımı olmasa kâğıtların yüzü üzerine ne vakit yazı düşer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

537. Eğer mürekkep ve kalemin yardımı olmasa, kâğıtların yüzüne ne zaman yazı düşer?

Toplulukta bulunan faydanın bir örneği de şudur ki, mürekkep ile kalem bir yerde toplanmasa, kâğıtlara yazı yazılıp ilimlerin her türlüsü tespit edilemez.

Cem'iyetteki fâidenin bir misali de budur ki, mürekkeb ile kalem bir yerde cem' olmasa, kâğıtlara yazı yazılıp ilimlerin her türlüsü tesbît edilemez.

538. Bu bir hasırı ki, bir kimse döşer, eğer birbirine bitiştirmesen onu rüzgâr götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

538. Bir kimsenin serdiği bu hasırı, eğer birbirine bitiştirmesen, rüzgâr onu götürür.

Nasıl ki, hasırı oluşturan sazların bir araya toplanması dahi toplulukta bulunan faydanın örneğidir. Eğer o sazlar bir yere toplanıp birbirleriyle birleşmese, hasır meydana gelip ondan faydalanılamaz. O sazlar ayrı ayrı bir hâlde kalsa, rüzgâr onları dağıtır.

Nitekim, hasırı teşkil eden çöplerin bir araya toplanması dahi cem'iyetteki fâidenin misâlidir. Eğer o çöpler bir yere toplanıp birbirleriyle birleşmese, hasır vücûda gelip istifade edilemez. O çöpler ayrı ayrı bir hâlde kalsa, rüzgâr onları dağıtır.

539. Vaktaki Hak her bir cinsten iki çift yarattı, binâenaleyh neticeler cem'iyetten zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

539. Hak her bir cinsten iki çift yarattığı zaman, bu sebeple sonuçlar bir araya gelmekten ortaya çıktı.

Bu şerefli beyitte, "Biz her bir şey cinsinden çift yarattık, umulur ki, hatırlarsınız ve düşünürsünüz!" (Zâriyât, 51/49) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, Yüce Allah eşyanın her cinsinden etkileyen ve etkilenen, yani fail (eden) ve münfail (edilen) yarattı. Bu sebeple, bu fail ile münfailin bir araya gelmesinden sonuçlar meydana geldi. Örneğin, cansız varlıklarda bunların bir araya gelmesinden kimyasal bir etkileşim oluşur. Bitkide döllenme vasıtasıyla çiçek ve meyve ortaya çıkar; ve hayvanda erkek ve dişinin bir araya gelmesiyle yavru doğar.

Bu beyt-i şerîfte وَمَنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (Zâriyât, 51/49) ya'ni "Biz her bir şey cinsinden çift yarattık, umulur ki, tezekkür ve tahattur edersiniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, Hak Teâlâ eşyânın her cinsinden müessir ve müesserrün-fih ya'ni fâil ve münfail yarattı. Binâenaleyh bu fâil ile münfailin ictimâından netîceler hâsıl oldu. Meselâ cemâdda bunların ictimâ'ından bir taâmül-i kîmyevî hâsıl olur. Nebâtta ilkāh vâsıtasıyla çiçek ve meyve zuhûr eder; ve hayvanda erkek ve dişinin ictimâıyla yavru doğar.

540. İhtizâzdan dolayı o söyledi ve o söyledi. Onların bahsi bu ma'nâda uzun [524] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

540. Titreşimden dolayı o söyledi ve o söyledi. Onların bahsi bu anlamda uzun oldu.

"İhtizâz", titremek ve kımıldamak demektir. Yani, gerek kuş mesabesinde olan Hakk yolcusunun ve gerek avcı mesabesinde olan zâhidin kalplerinde sükûnet olmadığından, kendi fikirleri dairesinde titreşim ve hareket vardı. Kuş, halk ile iç içe olmanın faydasından bahsetti; ve avcı da halktan kaçıp uzleti (yalnızlığı) ve halveti (inzivayı) tercih etmenin lüzumunu söyledi; ve iddialarını ispat etmek için birbirlerine deliller getirdiler. Sözün özü, onların bu anlamlardaki bahisleri uzadı durdu.

"İhtizâz", titremek ve kımıldamak. Ya'ni, gerek kuş mesâbesinde olan sâlikin ve gerek avcı mesâbesinde olan zâhidin kalblerinde sükûnet olmadığından, kendi fikirleri dairesinde ihtizâz ve hareket var idi. Kuş halk ile ihtilâtın fâidesinden bahsetti; ve avcı dahi halktan kaçıp uzleti ve halveti ihtiyâr etmenin lüzûmunu söyledi; ve da'vâlarını isbât için birbirlerine delîller getirdiler. Velhâsıl onların bu ma'nâlardaki bahisleri uzadı durdu.

541. Mesnevî'yi çabuk ve dilhah et! Mâcerâyı müčez ve kısa et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

541. Mesnevî'yi çabuk ve gönle hoş gelen yap! Macerayı özlü ve kısa et!

Toplulukta bulunan faydanın bir örneği de şudur ki, mürekkep ile kalem bir yerde toplanmasa, kâğıtlara yazı yazılıp ilimlerin her türlüsü tespit edilemez.

Cem'iyetteki fâidenin bir misali de budur ki, mürekkeb ile kalem bir yerde cem' olmasa, kâğıtlara yazı yazılıp ilimlerin her türlüsü tesbît edilemez.

538. Bu bir hasırı ki, bir kimse döşer, eğer birbirine bitiştirmesen onu rüzgâr götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

538. Bir kimsenin serdiği bu hasırı, eğer birbirine bitiştirmesen, rüzgâr onu götürür.

Nasıl ki, hasırı oluşturan sazların bir araya toplanması dahi toplulukta bulunan faydanın örneğidir. Eğer o sazlar bir yere toplanıp birbirleriyle birleşmese, hasır meydana gelip ondan faydalanılamaz. O sazlar ayrı ayrı bir hâlde kalsa, rüzgâr onları dağıtır.

Nitekim, hasırı teşkil eden çöplerin bir araya toplanması dahi cem'iyetteki fâidenin misâlidir. Eğer o çöpler bir yere toplanıp birbirleriyle birleşmese, hasır vücûda gelip istifade edilemez. O çöpler ayrı ayrı bir hâlde kalsa, rüzgâr onları dağıtır.

539. Vaktaki Hak her bir cinsten iki çift yarattı, binâenaleyh neticeler cem'iyetten zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

539. Hak her bir cinsten iki çift yarattığı zaman, bu sebeple sonuçlar bir araya gelmekten ortaya çıktı.

Bu şerefli beyitte, "Biz her bir şey cinsinden çift yarattık, umulur ki, hatırlarsınız ve düşünürsünüz!" (Zâriyât, 51/49) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, Yüce Allah eşyanın her cinsinden etkileyen ve etkilenen, yani fail (eden) ve münfail (edilen) yarattı. Bu sebeple, bu fail ile münfailin bir araya gelmesinden sonuçlar meydana geldi. Örneğin, cansız varlıklarda bunların bir araya gelmesinden kimyasal bir etkileşim oluşur. Bitkide döllenme vasıtasıyla çiçek ve meyve ortaya çıkar; ve hayvanda erkek ve dişinin bir araya gelmesiyle yavru doğar.

Bu beyt-i şerîfte وَمَنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (Zâriyât, 51/49) ya'ni "Biz her bir şey cinsinden çift yarattık, umulur ki, tezekkür ve tahattur edersiniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, Hak Teâlâ eşyânın her cinsinden müessir ve müesserrün-fih ya'ni fâil ve münfail yarattı. Binâenaleyh bu fâil ile münfailin ictimâından netîceler hâsıl oldu. Meselâ cemâdda bunların ictimâ'ından bir taâmül-i kîmyevî hâsıl olur. Nebâtta ilkāh vâsıtasıyla çiçek ve meyve zuhûr eder; ve hayvanda erkek ve dişinin ictimâıyla yavru doğar.

540. İhtizâzdan dolayı o söyledi ve o söyledi. Onların bahsi bu ma'nâda uzun [524] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

540. Titreşimden dolayı o söyledi ve o söyledi. Onların bahsi bu anlamda uzun oldu.

"İhtizâz", titremek ve kımıldamak demektir. Yani, gerek kuş mesabesinde olan Hakk yolcusunun ve gerek avcı mesabesinde olan zâhidin kalplerinde sükûnet olmadığından, kendi fikirleri dairesinde titreşim ve hareket vardı. Kuş, halk ile iç içe olmanın faydasından bahsetti; ve avcı da halktan kaçıp uzleti (yalnızlığı) ve halveti (inzivayı) tercih etmenin lüzumunu söyledi; ve iddialarını ispat etmek için birbirlerine deliller getirdiler. Sözün özü, onların bu anlamlardaki bahisleri uzadı durdu.

"İhtizâz", titremek ve kımıldamak. Ya'ni, gerek kuş mesâbesinde olan sâlikin ve gerek avcı mesâbesinde olan zâhidin kalblerinde sükûnet olmadığından, kendi fikirleri dairesinde ihtizâz ve hareket var idi. Kuş halk ile ihtilâtın fâidesinden bahsetti; ve avcı dahi halktan kaçıp uzleti ve halveti ihtiyâr etmenin lüzûmunu söyledi; ve da'vâlarını isbât için birbirlerine delîller getirdiler. Velhâsıl onların bu ma'nâlardaki bahisleri uzadı durdu.

541. Mesnevî'yi çabuk ve dilhah et! Mâcerâyı müčez ve kısa et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

541. Mesnevî'yi çabuk ve gönül dileğine uygun yap! Macerayı kısa ve özlü yap!

"Çabuk", hızlı hareket eden, az zamanda çok mesafe kat eden; "dilhah", gönül dileği; "mûcez", kısa söz demektir. Hz. Pîr Efendimiz (Mevlânâ) kendi şerefli zâtına hitaben buyururlar ki: Onların uzayan bahislerini anlatmaktan vazgeç! Mesnevî'yi hızlandır ve gönlün dileği şekilde yap! Kuşun ve avcının aralarında geçen bahsi kısa kes ve özlü söyle ki, okuyanlar usanmasınlar!

"Çabuk", serîu'l-hareket az zamanda çok mesafe kat' eden; "dilhah", gö-nül dileği; "mûcez", muhtasar söz demektir. Hz. Pîr Efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: Onların uzayan bahislerini beyândan vazgeç! Mesnevîyi tesrî' et ve gönlün dileği vechiyle yap! Kuşun ve avcının aralarında cereyân eden bahsi kısa kes ve muhtasar söyle ki, okuyanlar usanmasınlar!

542. Ondan sonra ona dedi ki: "Buğday kimindir?" Dedi: "Vasîsiz yetîmden emânettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

542. Ondan sonra ona dedi ki: "Buğday kimindir?" Dedi: "Vasîsiz yetîmden emânettir."

Ondan sonra kuş buğdayı görüp avcıya, "Buğday kimindir?" diye sordu. Avcı da cevaben dedi ki: "O buğday vasîsiz yetimden emanettir."

Ondan sonra kuş buğdayı görüp avcıya, "Buğday kimindir?" diye sordu. Avcı dahi cevâben dedi ki: "O buğday vasîsiz yetîmden emânettir."

543. "Benim indimde emânet olan yetîmlerin malıdır. Zîrâ ki bizi mü'temen zannederler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

543. "Benim yanımda emanet olan yetimlerin malıdır. Çünkü bizi güvenilir sanırlar."

"Kuş"tan kasıt, nefsinin hazlarına düşkün olan Hakk Yolcusu ve "avcı"dan kasıt, kendi çıkarı için şunu bunu avlayıp başına toplamak isteyen yalancı iddiacıdır. "Mü'temen", kendisine güvenilen kimsedir. Yalancı iddiacı, haz düşkünü Hakk Yolcusunu avlamak için kendisini, halkın güvenilir kişisi olarak göstermek üzere yetimin vasisi gibi tanıtmıştır.

"Kuş"tan murâd, hazz-ı nefsine meclûb olan sâlik ve "avcı"dan murâd, kendi menfaati için şunu bunu avlayıp başına toplamak isteyen müddeî-i müzevvirdir. "Mü'temen", kendisine emniyet olunan kimse. Müddeî-i müzevvır harîs-i haz olan sâliki avlamak için kendisini, halkın emîni bildirmek üzere yetîmin vasîsi göstermiştir.

544. Dedi: "Ben muztarrım ve mecrûh-ı hâlim. Murdar şimdi bana helâldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

544. Dedi: "Ben çaresizim ve yaralı bir haldeyim. Murdar şimdi bana helâldir."

Kuş, nefsine ait hazzına kavuşmak için şer'î bir delil getirip dedi ki: "Ben açlıktan çaresizlik içindeyim. Yaralı bir haldeyim, yani hasta bir durumdayım. Bu sebeple ölü ve domuz eti yemek haram olduğu halde Yüce Allah Bakara Suresi'nde فمن اضطر غير باغ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْم عليهِ (Bakara, 2/173) yani "Bir kimse bu haramları zaruretle yemeye mecbur olsa ve zaruret miktarını aşmayarak yese, onun üzerine günah yoktur" buyurduğu için, şu anda murdar ve haram olan yetimin malı bana helal olur." Çünkü zaruret, yasak olan şeyleri şeriaten mübah kılar.

Kuş, hazz-ı nefsânîsine kavuşmak için bir delîl-i şer'î getirip dedi ki: "Ben açlıktan ıztırâr içindeyim. Mecrûh-hâlim, ya'ni hasta bir hâldeyim. Binâenaleyh ölü ve domuz eti yemek harâm olduğu hâlde Hak Teâlâ sûre-i Bakara'da فمن اضطر غير باغ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْم عليهِ (Bakara, 2/173) ya'ni “Bir kimse bu harâmları zarûretle yemeye mecbur olsa ve zarûret mikdârını tecavüz etmeyerek yese, onun üzerine günâh yoktur" buyurduğu cihetle, şu anda murdâr ve harâm olan yetîmin malı bana helâl olur." Zîrâ zarûret memnû' olan şeyleri şer'an mubâh kılar.

545. "Agâh ol, ey emîn ve sofu ve muhterem! Bir izin ile o buğdaydan yerim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

545. "Agâh ol, ey emîn ve sofu ve muhterem! Bir izin ile o buğdaydan yerim!"

"Çabuk", hızlı hareket eden, kısa zamanda çok mesafe kat eden demektir; "dilhah", gönül dileği demektir; "mûcez", kısa söz demektir. Hz. Pîr Efendimiz, kendi şerefli zâtına hitaben buyururlar ki: Onların uzayan bahislerini anlatmaktan vazgeç! Mesnevî'yi hızlandır ve gönlün dilediği şekilde yap! Kuşun ve avcının arasında geçen bahsi kısa kes ve özlü söyle ki, okuyanlar usanmasınlar!

"Çabuk", serîu'l-hareket az zamanda çok mesafe kat' eden; "dilhah", gö-nül dileği; "mûcez", muhtasar söz demektir. Hz. Pîr Efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: Onların uzayan bahislerini beyândan vazgeç! Mesnevîyi tesrî' et ve gönlün dileği vechiyle yap! Kuşun ve avcının aralarında cereyân eden bahsi kısa kes ve muhtasar söyle ki, okuyanlar usanmasınlar!

542. Ondan sonra ona dedi ki: "Buğday kimindir?" Dedi: "Vasîsiz yetîmden emânettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

542. Ondan sonra ona dedi ki: "Buğday kimindir?" Dedi: "Vasîsiz yetîmden emânettir."

Ondan sonra kuş buğdayı görüp avcıya, "Buğday kimindir?" diye sordu. Avcı da cevaben dedi ki: "O buğday vasîsiz yetimden emanettir."

Ondan sonra kuş buğdayı görüp avcıya, "Buğday kimindir?" diye sordu. Avcı dahi cevâben dedi ki: "O buğday vasîsiz yetîmden emânettir."

543. "Benim indimde emânet olan yetîmlerin malıdır. Zîrâ ki bizi mü'temen zannederler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

543. "Benim yanımda emanet olan yetimlerin malıdır. Çünkü bizi güvenilir sanırlar."

"Kuş"tan kasıt, nefsinin hazlarına düşkün olan Hakk Yolcusu ve "avcı"dan kasıt, kendi çıkarı için şunu bunu avlayıp başına toplamak isteyen yalancı iddiacıdır. "Mü'temen", kendisine güvenilen kimsedir. Yalancı iddiacı, haz düşkünü Hakk Yolcusunu avlamak için kendisini, halkın güvenilir kişisi olarak göstermek üzere yetimin vasisi gibi tanıtmıştır.

"Kuş"tan murâd, hazz-ı nefsine meclûb olan sâlik ve "avcı"dan murâd, kendi menfaati için şunu bunu avlayıp başına toplamak isteyen müddeî-i müzevvirdir. "Mü'temen", kendisine emniyet olunan kimse. Müddeî-i müzevvır harîs-i haz olan sâliki avlamak için kendisini, halkın emîni bildirmek üzere yetîmin vasîsi göstermiştir.

544. Dedi: "Ben muztarrım ve mecrûh-ı hâlim. Murdar şimdi bana helâldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

544. Dedi: "Ben çaresizim ve yaralı bir haldeyim. Murdar şimdi bana helâldir."

Kuş, nefsine ait hazzına kavuşmak için şer'î bir delil getirip dedi ki: "Ben açlıktan çaresizlik içindeyim. Yaralı bir haldeyim, yani hasta bir durumdayım. Bu sebeple ölü ve domuz eti yemek haram olduğu halde Yüce Allah Bakara Suresi'nde فمن اضطر غير باغ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْم عليهِ (Bakara, 2/173) yani "Bir kimse bu haramları zaruretle yemeye mecbur olsa ve zaruret miktarını aşmayarak yese, onun üzerine günah yoktur" buyurduğu için, şu anda murdar ve haram olan yetimin malı bana helal olur." Çünkü zaruret, yasak olan şeyleri şeriaten mübah kılar.

Kuş, hazz-ı nefsânîsine kavuşmak için bir delîl-i şer'î getirip dedi ki: "Ben açlıktan ıztırâr içindeyim. Mecrûh-hâlim, ya'ni hasta bir hâldeyim. Binâenaleyh ölü ve domuz eti yemek harâm olduğu hâlde Hak Teâlâ sûre-i Bakara'da فمن اضطر غير باغ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْم عليهِ (Bakara, 2/173) ya'ni “Bir kimse bu harâmları zarûretle yemeye mecbur olsa ve zarûret mikdârını tecavüz etmeyerek yese, onun üzerine günâh yoktur" buyurduğu cihetle, şu anda murdâr ve harâm olan yetîmin malı bana helâl olur." Zîrâ zarûret memnû' olan şeyleri şer'an mubâh kılar.

545. "Agâh ol, ey emîn ve sofu ve muhterem! Bir izin ile o buğdaydan yerim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

545. "Agâh ol, ey emîn ve sofu ve muhterem! Bir izin ile o buğdaydan yerim!"

"Bilinmeli ki, ey yetimin emini, sofu ve muhterem olan zâhid efendi! Ben şer'î bir izin ile bu buğdaydan yerim ve açlığı gideririm."

"Âgâh ol, ey yetîmin emîni ve sofu ve muhterem olan zâhid efendi! Ben izn-i şer'î ile bu buğdaydan yerim ve açlığı def' ederim."

546. Dedi: "Zaruretin müftüsü de sensin. Eğer zarûretsiz yer isen mücrim olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

546. Dedi: "Zaruretin müftüsü de sensin. Eğer zaruret olmaksızın yersen günahkâr olursun."

Avcı, yani zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) dedi: "Ey kuş! Varlığında bu zarureti hisseden sensin. Bu sebeple kendi duyguna göre fetvayı veren de sensin. Ben senin hâlini bilemem ki, senin için fetva vereyim. Eğer nefsinde böyle bir ihtiyaç ve zaruret hissetmediğin hâlde nefsanî hırsın sürüklemesiyle yetim malını yersen, Allah katında günahkâr olursun. Eğer böyle bir zaruret hissedersen senin için yemeye izin vardır."

Avcı, ya'ni zâhid dedi: "Ey kuş! Vücudunda bu zarûreti hisseden sensin. Binâenaleyh kendi duyguna göre fetvâyı veren de sensin. Ben senin hâlini bilemem ki, senin için fetvâ vereyim. Eğer nefsinde böyle bir ihtiyaç ve zarûret hissetmediğin hâlde hırs-ı nefsânî sâikasıyla mâl-1 yetîmi yer isen, Hak indinde mücrim ve günâhkâr olursun. Eğer böyle bir zarûret hissedersen senin için yemeye ruhsat vardır."

547. "Ve eğer zarûret var ise dahi perhîz iyidir, ve eğer yer isen, bâri onun zamân (=zımân)ını ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

547. "Ve eğer zaruret var ise dahi perhiz iyidir, ve eğer yer isen, bari onun zamanını ver!"

Ve eğer nefsinde böyle bir zaruret hissedip de azimet yolunu (daha zor ve faziletli olan yolu) seçerek perhiz edersen daha iyi olur; ve eğer ruhsat yolunu (daha kolay ve izin verilmiş olan yolu) seçip yer isen, bari o yetim malından yediğin miktarın bedelini tazmin et! Çünkü zaruret, başkasının hakkını ortadan kaldırmaz.

"Ve eğer nefsinde böyle bir zarûret hissedip de azîmet yolunu ihtiyâr ederek perhîz edersen daha iyi olur; ve eğer ruhsat yolunu ihtiyâr edip yer isen, bâri o mâl-1 yetîmden yediğin mikdârın bedelini tazmîn et! Zîrâ iztırâr gayrın hakkını ibtâl etmez."

548. Sonra kuş o zaman kendine daldı. Onun tevseni yuları çekmekten başını aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

548. Sonra kuş o zaman kendine daldı. Onun azgın atı yuları çekmekten başını aldı.

"Tevsen", azgın ve serkeş at demektir. Yani, kuş avcının bu sözlerini dinledikten sonra kendi kendine düşünmeye daldı ve onun azgın at hükmünde olan nefsi kendi hazzına ve şehvetine karşı yuları çekmekten başını aldı. Yani hazzına saldırdı ve serkeşleşip yuları çekilmez bir hâle geldi.

"Tevsen", harûn ve serkeş at demektir. Ya'ni, kuş avcının bu sözlerini dinledikten sonra kendi kendine tefekküre daldı ve onun serkeş at mesâbesinde olan nefsi kendi hazzına ve şehvetine karşı yuları çekmekten başını aldı. Ya'ni hazzına saldırdı ve serkeşlenip yuları çekilmez bir hâle geldi.

549. Vaktāki buğdayı yedi, tuzakta kaldı. Ne kadar Yâsîn ve En'âm okudu...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

549. Vaktaki buğdayı yedi, tuzakta kaldı. Ne kadar Yâsîn ve En'âm okudu...

O buğdayı yiyip hazzına ve isteğine ulaştığında, kurulmuş olan tuzağa yakalandı. O tuzaktan kurtulmak için ne kadar Yâsîn ve En'âm sûrelerini okudu... Halbuki, bunların asla faydası olmazdı. Çünkü Kur'an'ın nuru ve

"Uyanık ol, ey yetimin emini ve sofu ve muhterem olan zahit efendi! Ben şer'î izinle bu buğdaydan yerim ve açlığı gideririm."

Vaktāki o buğdayı yedi ve hazzına ve murâdına erdi, kurulmuş olan tuzağa tutuldu. O tuzaktan kurtulmak için ne kadar Yâsîn ve En'âm sûre-i şerîfelerini okudu... Halbuki, bunların aslâ fâidesi olmazdı. Zîrâ nûr-ı Kur'ân ve

"Âgâh ol, ey yetîmin emîni ve sofu ve muhterem olan zâhid efendi! Ben izn-i şer'î ile bu buğdaydan yerim ve açlığı def' ederim."

546. Dedi: "Zaruretin müftüsü de sensin. Eğer zarûretsiz yer isen mücrim olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

546. Dedi: "Zaruretin müftüsü de sensin. Eğer zaruret olmaksızın yersen günahkâr olursun."

Avcı, yani zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) dedi: "Ey kuş! Varlığında bu zarureti hisseden sensin. Bu sebeple kendi duyguna göre fetvayı veren de sensin. Ben senin hâlini bilemem ki, senin için fetva vereyim. Eğer nefsinde böyle bir ihtiyaç ve zaruret hissetmediğin hâlde nefsanî hırsın sürüklemesiyle yetim malını yersen, Allah katında günahkâr olursun. Eğer böyle bir zaruret hissedersen senin için yemeye izin vardır."

Avcı, ya'ni zâhid dedi: "Ey kuş! Vücudunda bu zarûreti hisseden sensin. Binâenaleyh kendi duyguna göre fetvâyı veren de sensin. Ben senin hâlini bilemem ki, senin için fetvâ vereyim. Eğer nefsinde böyle bir ihtiyaç ve zarûret hissetmediğin hâlde hırs-ı nefsânî sâikasıyla mâl-1 yetîmi yer isen, Hak indinde mücrim ve günâhkâr olursun. Eğer böyle bir zarûret hissedersen senin için yemeye ruhsat vardır."

547. "Ve eğer zarûret var ise dahi perhîz iyidir, ve eğer yer isen, bâri onun zamân (=zımân)ını ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

547. "Ve eğer zaruret var ise dahi perhiz iyidir, ve eğer yer isen, bari onun zamanını ver!"

Ve eğer nefsinde böyle bir zaruret hissedip de azimet yolunu (daha zor ve faziletli olan yolu) seçerek perhiz edersen daha iyi olur; ve eğer ruhsat yolunu (daha kolay ve izin verilmiş olan yolu) seçip yer isen, bari o yetim malından yediğin miktarın bedelini tazmin et! Çünkü zaruret, başkasının hakkını ortadan kaldırmaz.

"Ve eğer nefsinde böyle bir zarûret hissedip de azîmet yolunu ihtiyâr ederek perhîz edersen daha iyi olur; ve eğer ruhsat yolunu ihtiyâr edip yer isen, bâri o mâl-1 yetîmden yediğin mikdârın bedelini tazmîn et! Zîrâ iztırâr gayrın hakkını ibtâl etmez."

548. Sonra kuş o zaman kendine daldı. Onun tevseni yuları çekmekten başını aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

548. Sonra kuş o zaman kendine daldı. Onun azgın atı yuları çekmekten başını aldı.

"Tevsen", azgın ve serkeş at demektir. Yani, kuş avcının bu sözlerini dinledikten sonra kendi kendine düşünmeye daldı ve onun azgın at hükmünde olan nefsi kendi hazzına ve şehvetine karşı yuları çekmekten başını aldı. Yani hazzına saldırdı ve serkeşleşip yuları çekilmez bir hâle geldi.

"Tevsen", harûn ve serkeş at demektir. Ya'ni, kuş avcının bu sözlerini dinledikten sonra kendi kendine tefekküre daldı ve onun serkeş at mesâbesinde olan nefsi kendi hazzına ve şehvetine karşı yuları çekmekten başını aldı. Ya'ni hazzına saldırdı ve serkeşlenip yuları çekilmez bir hâle geldi.

549. Vaktāki buğdayı yedi, tuzakta kaldı. Ne kadar Yûsîn ve En'âm okudu...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

549. Buğdayı yediği vakit, tuzakta kaldı. Ne kadar Yâsîn ve En'âm okudu...

O buğdayı yediği ve hazzına ve muradına erdiği vakit, kurulmuş olan tuzağa tutuldu. O tuzaktan kurtulmak için ne kadar Yâsîn ve En'âm sûrelerini okudu... Halbuki, bunların asla faydası olmazdı. Çünkü Kur'an'ın nuru ve dua, mazur olanlar ve mazlumlar hakkında etkilidir. Hırs ve tamah sahiplerinin okuması ve duası, hırsızların okumasına ve duasına benzer. Çünkü hırsız bir evi soyacağı vakit, yakalanmamak için dua etse ve okusa, asla etkisi olmaz. "Fah", "tuzak" demektir, Türkçede tahrif ile "fak" derler.

Vaktāki o buğdayı yedi ve hazzına ve murâdına erdi, kurulmuş olan tuzağa tutuldu. O tuzaktan kurtulmak için ne kadar Yâsîn ve En'âm sûre-i şerîfelerini okudu... Halbuki, bunların aslâ fâidesi olmazdı. Zîrâ nûr-ı Kur'ân ve duâ ma'zûrlar ve mazlûmlar hakkında müessirdir. Erbâb-ı hırs ve tama'ın okuması ve duâsı hırsızların okumasına ve duâsına benzer. Zîrâ hırsız bir evi soyacağı vakit, tutulmamak için duâ etse ve okusa, aslâ te'sîri olmaz. "Fah", "tuzak" demektir, Türkçe'de tahrîf ile "fak" derler.

550. Aciz kaldıktan sonra efsûn ne ve âh ne!.. Bu kara duman ondan evvel gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

550. Aciz kaldıktan sonra efsun ne ve ah ne!.. Bu kara duman ondan evvel gereklidir.

"Efsun", burada dua okumak ve özel kişilerin okudukları azimetler (cinleri veya kötü ruhları kovmak için okunan dualar) demektir. Bazı nüshalarda "efsus" geçmektedir ki, bu da "eyvah!" diye üzülmek anlamındadır. Bu şerefli beyitte "Bizim azabımızı gördükleri vakit, imanları onlara fayda vermez!" anlamındaki Mü'min Suresi, 40/85. ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, tuzağa düşüp azaba yakalandıktan sonra dua okumak veya "eyvah!" diye üzülmek ve ah edip inlemek ne fayda verir! Bu kara duman hükmünde olan eyvahların ve ah edip inlemelerin azap gelmeden evvel insanın içinden çıkması lazımdır.

"Efsûn", burada duâ okumak ve ehl-i havâssın okudukları azîmetler demektir. Ba'zı nüshalarda "efsûs" [vâki'dir ki,] bu da "eyvah!" diye teessüf etmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifte فلم يك ينفعهم إيمانهم لما رأوا بأسنًا (Mü'min, 40/85) ya'ni "Bizim azabımızı gördükleri vakit, îmânları onlara menfaat vermez!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, tuzağa tutulup, azâba giriftâr olduktan sonra duâ okumak veyâhud "eyvah!" diye teessüf etmek ve âh u enîn eylemek ne fâide verir! Bu kara duman mesâbesinde olan evyâhın ve âh u enînin azâb gelmezden evvel insanın içinden çıkması lâzımdır.

551. O zaman ki, hırs ve heves kımıldadı, o zaman de ki: "Ey feryâda erişici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

551. O zaman ki, hırs ve heves kımıldadı, o zaman de ki: "Ey feryâda erişici!"

Yani, nefsin hırsı ve hevesi kımıldadığı ve harekete geldiği zaman, Yüce Allah'a yalvarıp de ki: "Ey feryâda erişici olan Rabbim! Benim imdâdıma yetiş ki, bu hırs ve hevesin sürüklemesiyle tuzağa düşmeyeyim!"

Ya'ni, nefsin hırsı ve hevesi kımıldadığı ve harekete geldiği vakit, Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp de ki: "Ey feryâda erişici olan Rabbim! Benim imdâdıma yetiş ki, bu hırs ve heves sâikasıyla tuzağa tutulmayayım!"

552. Zîrâ o zaman Basra'nın harabından evveldir. Ola ki, Basra şikestten dahi kurtulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

552. Çünkü o zaman Basra'nın harabından öncedir. Belki Basra yıkımdan dahi kurtulur!

Bu şerefli beyit, belanın meydana gelmesinden önce çaresine bakmak gerektiğini açıklamak için söylenen bir darb-ı mesel'e (atasözüne) dayanmaktadır. Nasıl ki, bir belanın meydana gelmesinden sonra onu def etmeye (gidermeye) teşebbüs edildiği zaman, "Ba'de harabi'l-Basra" yani "Basra şehrinin harabından sonra" derler. Bu darb-ı mesel tarihi bir olaydan doğmuştur. Vaktiyle düşman Basra şehrine saldırmış. Bu saldırıyı Bağdat halifesine haber vermişler. Halife bu habere kulak asmamış. Düşman Basra şehrini harab ettikten sonra asker göndermiş. Basra halkı, "Düşman şehri harab ettikten sonra askerin ne faydası olur?" demişler. Burada dua, mazur ve mazlumlar hakkında etkilidir. Hırs ve tamah sahiplerinin okuması ve duası, hırsızların okumasına ve duasına benzer. Çünkü hırsız bir evi soyacağı zaman, yakalanmamak için dua etse ve okusa, asla tesiri olmaz. "Fah", "tuzak" demektir, Türkçede tahrif ile "fak" derler.

Bu beyt-i şerîf belânın vuküundan evvel çâresine bakmak lâzım geldiğini beyân için îrâd olunan bir darb-ı mesele müsteniddir. Nitekim vukūundan sonra bir belânın def'ine teşebbüs olunduğu vakit, "Ba'de harabi'l-Basra" ya'ni "Basra şehrinin harâbından sonra" derler. Bu darb-ı mesel târîhî bir vak'adan neş'et etmiştir. Vaktiyle düşman Basra şehrine tecavüz etmiş. Bu tecavüzü Bağdâd halîfesine haber vermişler. Halîfe bu habere kulak asmamış. Düşman Basra şehrini harâb ettikten sonra asker göndermiş. Basra ahâlîsi, "Düşman şehri harâb ettikten sonra askerin ne fâidesi olur?" demişler. Bura- duâ ma'zûrlar ve mazlûmlar hakkında müessirdir. Erbâb-ı hırs ve tama'ın okuması ve duâsı hırsızların okumasına ve duâsına benzer. Zîrâ hırsız bir evi soyacağı vakit, tutulmamak için duâ etse ve okusa, aslâ te'sîri olmaz. "Fah", "tuzak" demektir, Türkçe'de tahrîf ile "fak" derler.

550. Aciz kaldıktan sonra efsûn ne ve âh ne!.. Bu kara duman ondan evvel gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

550. Aciz kaldıktan sonra efsun ne ve ah ne!.. Bu kara duman ondan evvel gereklidir.

"Efsun", burada dua okumak ve özel kişilerin okudukları azimetler (cinleri veya kötü ruhları kovmak için okunan dualar) demektir. Bazı nüshalarda "efsus" geçmektedir ki, bu da "eyvah!" diye üzülmek anlamındadır. Bu şerefli beyitte "Bizim azabımızı gördükleri vakit, imanları onlara fayda vermez!" anlamındaki Mü'min Suresi, 40/85. ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, tuzağa düşüp azaba yakalandıktan sonra dua okumak veya "eyvah!" diye üzülmek ve ah edip inlemek ne fayda verir! Bu kara duman hükmünde olan eyvahların ve ah edip inlemelerin azap gelmeden evvel insanın içinden çıkması lazımdır.

"Efsûn", burada duâ okumak ve ehl-i havâssın okudukları azîmetler demektir. Ba'zı nüshalarda "efsûs" [vâki'dir ki,] bu da "eyvah!" diye teessüf etmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifte فلم يك ينفعهم إيمانهم لما رأوا بأسنًا (Mü'min, 40/85) ya'ni "Bizim azabımızı gördükleri vakit, îmânları onlara menfaat vermez!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, tuzağa tutulup, azâba giriftâr olduktan sonra duâ okumak veyâhud "eyvah!" diye teessüf etmek ve âh u enîn eylemek ne fâide verir! Bu kara duman mesâbesinde olan evyâhın ve âh u enînin azâb gelmezden evvel insanın içinden çıkması lâzımdır.

551. O zaman ki, hırs ve heves kımıldadı, o zaman de ki: "Ey feryada erişici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

551. O zaman ki, hırs ve heves kımıldadı, o zaman de ki: "Ey feryada erişici!"

Yani, nefsin hırsı ve hevesi kımıldadığı ve harekete geldiği zaman, Yüce Allah'a yalvarıp de ki: "Ey feryada erişici olan Rabbim! Benim imdadıma yetiş ki, bu hırs ve hevesin sürüklemesiyle tuzağa düşmeyeyim!"

Ya'ni, nefsin hırsı ve hevesi kımıldadığı ve harekete geldiği vakit, Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp de ki: "Ey feryâda erişici olan Rabbim! Benim imdâdıma yetiş ki, bu hırs ve heves sâikasıyla tuzağa tutulmayayım!"

552. Zîra o zaman Basra'nın harabından evveldir. Ola ki, Basra şikestten dahi kurtulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

552. Çünkü o zaman Basra'nın harap olmasından öncedir. Belki Basra yıkımdan dahi kurtulur!

Bu şerefli beyit, belanın meydana gelmesinden önce çaresine bakmak gerektiğini açıklamak için söylenen bir darb-ı mesel'e (atasözüne) dayanır. Nitekim, bir bela meydana geldikten sonra onu def etmeye (gidermeye) teşebbüs edildiği zaman, "Ba'de harabi'l-Basra" yani "Basra şehrinin harap olmasından sonra" derler. Bu darb-ı mesel, tarihî bir olaydan doğmuştur. Vaktiyle düşman Basra şehrine saldırmış. Bu saldırıyı Bağdat halifesine haber vermişler. Halife bu habere kulak asmamış. Düşman Basra şehrini harap ettikten sonra asker göndermiş. Basra halkı, "Düşman şehri harap ettikten sonra askerin ne faydası olur?" demişler. Burada "Basra"dan kastedilen, kalp şehridir ki, hırs ve heva (nefsin boş arzuları) ve heves düşmanları kalbi istila edip (ele geçirip) onun iman ve ihlas ile olan mamurluğunu (şenliğini) harap ederler. Yani, hırs ve heva düşmanları kalbi istila ve iman ve ihlası tahrip etmeden önce Hakk'a yalvar ki, kalbinin şehri o düşmanlara mağlubiyetten kurtulsun!

Bu beyt-i şerîf belânın vuküundan evvel çâresine bakmak lâzım geldiğini beyân için îrâd olunan bir darb-ı mesele müsteniddir. Nitekim vukūundan sonra bir belânın def'ine teşebbüs olunduğu vakit, "Ba'de harabi'l-Basra" ya'ni "Basra şehrinin harâbından sonra" derler. Bu darb-ı mesel târîhî bir vak'adan neş'et etmiştir. Vaktiyle düşman Basra şehrine tecavüz etmiş. Bu tecavüzü Bağdâd halîfesine haber vermişler. Halîfe bu habere kulak asmamış. Düşman Basra şehrini harâb ettikten sonra asker göndermiş. Basra ahâlîsi, "Düşman şehri harâb ettikten sonra askerin ne fâidesi olur?" demişler. Bura- da "Basra"dan murâd, kalb şehridir ki, hırs ve hevâ ve heves düşmanları kalbi istîlâ edip onun îmân ve ihlâs ile olan ma'mûrluğunu harâb ederler. Ya'ni, hırs ve hevâ düşmanları kalbi istîlâ ve îmân ve ihlâsı tahrîb etmezden evvel Hakk'a yalvar ki, kalbinin şehri o düşmanlara mağlûbiyetten kurtulsun!

553. Ey benim ağlayıcım! Ey benim evladı ölmüş olan ağlayıcım! Basra'nın ve Musul'un hedminden evvel benim için ağla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

553. Ey benim ağlayıcım! Ey benim evladı ölmüş olan ağlayıcım! Basra'nın ve Musul'un yıkımından önce benim için ağla!

"Sâkil", evladı ölüp yalnız kalan kadın demektir. "Basra", bilinen bir şehrin adıdır. Sözlük anlamı "yumuşak, küfeki taşı" demektir. Burada kastedilen, müminin ince ve yumuşak olan kalbidir. "Musul" da aynı şekilde bilinen bir şehrin adıdır ve sözlük anlamı "ulaştırıcı ve eriştirici" demektir. Bundan kastedilen ise, Hakk yolcusunun Hakk yolunda binek hayvanı olan nefsine işaret buyrulur. Bu şerefli beyit, Hakk yolcusunun ruhunun dilinden olması uygundur. Yani, Hakk yolcusunun ruhu hitap edip der ki: "Ey benim ağlayıcım ve ey benim ölmüş olan evladım üzerine feryat edicim olan kimse! Hırs ve heves ve şeytan düşmanlarının senin iman ve ihlas ile yumuşak olan kalbini ve Hakk yolunun binek hayvanı olan itaatkâr nefsini yıkıp harap etmesinden önce benim için ağla!"

"Sâkil", evlâdı ölüp yalnız kalan kadın. "Basra", ma'lûm olan bir şehrin adıdır. Lügat ma'nâsı "yumuşak, küfeki taşı" demektir. Burada murâd mü'minin rakîk ve yumuşak olan kalbidir. "Mûsıl”, dahi kezâlik ma'lum bir şehrin adı olup lügat ma'nâsı "îsâl edici ve ulaştırıcı" demektir. Bundan murâd dahi sâlikin Hak yolunda matıyyesi olan nefse işaret buyurulur. Bu beyt-i şerîf sâlikin rühunun lisânından olmak münasibdir. Ya'ni, sâlikin rûhu hitâb edip der ki: "Ey benim ağlayıcım ve ey benim ölmüş olan evlâdı üzerine feryâd edicim olan kimse! Hırs ve heves ve şeytan düşmanlarının senin îmân ve ihlâs ile yumuşak olan kalbini ve Hak yolunun matıyyesi olan nefs-i mutî'ini yıkıp harâb etmezden evvel benim için ağla!"

554. Benim ölümümden evvel benim üzerime nevha et ve başına toprak saç! Ölümümden sonra nevha etme ve sabret!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

554. Benim ölümümden önce benim için ağıt yak ve başına toprak saç! Ölümümden sonra ağıt yakma ve sabret!

"İtefir", başa toprak saçmak anlamına gelen "i'tifar" masdarından emir kipidir. Yani, hırs, heves ve şeytanın üstün gelmesiyle meydana gelecek olan benim manevî ölümümden önce ağıt yak ve feryat et ve Hakk'a yalvar ve başına toprak saç! Benim manevî helakımdan sonra feryat etme ve bu ilahi kazaya sabret!

"İtefir", başa toprak saçmak ma'nâsına olan "i'tifar" masdarından emr-i hâzırdır. Ya'ni, hırs ve heves ve şeytan galebesiyle vâki' olacak olan benim ma'nevî ölümümden evvel nevha ve feryâd et ve Hakk'a yalvar ve başına toprak saç! Benim helâk-i ma'nevîmden sonra feryâd etme ve bu kazâ-yı ilâhîye sabret!

555. Benim helâkimden evvel firâk içinde benim için ağla! Firak tûfânından sonra ağlamayı bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

555. Benim helâkimden evvel ayrılık içinde benim için ağla! Ayrılık tufanından sonra ağlamayı bırak!

"Sübûr", helâk demektir; "nevâ" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada "uzaklık ve ayrılık" demektir; bazı nüshalarda ise "tevâ" yazılmıştır ki, "harâblık" anlamına gelir. "Halli", "terk et!" anlamında bir emir fiilidir. Yani, Hak'tan uzaklık ve ayrılığı meydana gelen "Basra"dan kasıt, kalp şehridir ki, hırs, heves ve nefsanî arzular düşmanları kalbi istila edip onun iman ve ihlas ile olan mamurluğunu harap ederler. Yani, hırs ve heves düşmanları kalbi istila edip iman ve ihlası tahrip etmeden evvel Hakk'a yalvar ki, kalbinin şehri o düşmanlara mağlup olmaktan kurtulsun!

"Sübûr", helâk; “neva", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "bu'd ve firâk" demektir; ve ba'zı nüshalarda "tevâ" yazılmıştır ki, “harâblık" ma'nâsınadır. "Halli", "terk et!" ma'nâsında emirdir. Ya'ni, Hak'tan bu'd ve firâkı vâki' olan da "Basra"dan murâd, kalb şehridir ki, hırs ve hevâ ve heves düşmanları kalbi istîlâ edip onun îmân ve ihlâs ile olan ma'mûrluğunu harâb ederler. Ya'ni, hırs ve hevâ düşmanları kalbi istîlâ ve îmân ve ihlâsı tahrîb etmezden evvel Hakk'a yalvar ki, kalbinin şehri o düşmanlara mağlûbiyetten kurtulsun!

553. "Ey benim ağlayıcım! Ey benim evladı ölmüş olan ağlayıcım! Basra'nın ve Musul'un hedminden evvel benim için ağla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

553. "Ey benim ağlayıcım! Ey benim evladı ölmüş olan ağlayıcım! Basra'nın ve Musul'un yıkımından önce benim için ağla!"

"Sâkil", evladı ölüp yalnız kalan kadındır. "Basra", bilinen bir şehrin adıdır. Sözlük anlamı "yumuşak, küfeki taşı" demektir. Burada kastedilen, müminin ince ve yumuşak olan kalbidir. "Musul" da aynı şekilde bilinen bir şehrin adıdır ve sözlük anlamı "ulaştırıcı ve eriştirici" demektir. Bundan kastedilen de, Hakk yolcusunun Hakk yolunda binek hayvanı olan nefsine işaret edilmesidir. Bu şerefli beyit, Hakk yolcusunun ruhunun dilinden olması münasiptir. Yani, Hakk yolcusunun ruhu hitap edip der ki: "Ey benim ağlayıcım ve ey benim ölmüş olan evladı üzerine feryat edicim olan kimse! Hırs ve heves ve şeytan düşmanlarının senin iman ve ihlas ile yumuşak olan kalbini ve Hakk yolunun binek hayvanı olan itaatkâr nefsini yıkıp harap etmesinden önce benim için ağla!"

"Sâkil", evlâdı ölüp yalnız kalan kadın. "Basra", ma'lûm olan bir şehrin adıdır. Lügat ma'nâsı "yumuşak, küfeki taşı" demektir. Burada murâd mü'minin rakîk ve yumuşak olan kalbidir. "Mûsıl”, dahi kezâlik ma'lum bir şehrin adı olup lügat ma'nâsı "îsâl edici ve ulaştırıcı" demektir. Bundan murâd dahi sâlikin Hak yolunda matıyyesi olan nefse işaret buyurulur. Bu beyt-i şerîf sâlikin rühunun lisânından olmak münasibdir. Ya'ni, sâlikin rûhu hitâb edip der ki: "Ey benim ağlayıcım ve ey benim ölmüş olan evlâdı üzerine feryâd edicim olan kimse! Hırs ve heves ve şeytan düşmanlarının senin îmân ve ihlâs ile yumuşak olan kalbini ve Hak yolunun matıyyesi olan nefs-i mutî'ini yıkıp harâb etmezden evvel benim için ağla!"

554. "Benim ölümümden evvel benim üzerime nevha et ve başına toprak saç! Ölümümden sonra nevha etme ve sabret!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

554. "Benim ölümümden önce benim için ağıt yak ve başına toprak saç! Ölümümden sonra ağıt yakma ve sabret!"

"İtefir", başa toprak saçmak anlamına gelen "i'tifar" mastarından emir kipidir. Yani, hırs, heves ve şeytanın üstün gelmesiyle meydana gelecek olan benim manevî ölümümden önce ağıt yak ve feryat et ve Hakk'a yalvar ve başına toprak saç! Benim manevî helakımdan sonra feryat etme ve bu ilâhî kazâya sabret!

"İtefir", başa toprak saçmak ma'nâsına olan "i'tifar" masdarından emr-i hâzırdır. Ya'ni, hırs ve heves ve şeytan galebesiyle vâki' olacak olan benim ma'nevî ölümümden evvel nevha ve feryâd et ve Hakk'a yalvar ve başına toprak saç! Benim helâk-i ma'nevîmden sonra feryâd etme ve bu kazâ-yı ilâhîye sabret!

555. "Benim helâkimden evvel firâk içinde benim için ağla! Firak tûfânından sonra ağlamayı bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

555. "Benim helâkimden önce ayrılık içinde benim için ağla! Ayrılık tufanından sonra ağlamayı bırak!"

"Sübûr", helâk demektir; "nevâ" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada "uzaklık ve ayrılık" demektir; bazı nüshalarda ise "tevâ" yazılmıştır ki, "harâblık" anlamındadır. "Halli", "terk et!" anlamında bir emir fiilidir. Yani, Hak'tan uzaklık ve ayrılığın meydana geldiği manevî helâkimden önce benim için ağla! Uzaklık ve ayrılık tufanı meydana geldikten sonra ağlamayı bırak! Bu üç Arapça beyit, insân-ı kâmil tarafından kendisine bağlı olan Hakk Yolcusu'na hitap olarak da caizdir. Yani ben zahirî hayatta iken benden faydalan; zahirî ölümümle ayrılık hâsıl olduktan sonra benim değerimi bilip ağlamak fayda vermez, demek olur. Fakat önceki yorum daha uygun görünür.

"Sübûr", helâk; “neva", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "bu'd ve firâk" demektir; ve ba'zı nüshalarda "tevâ" yazılmıştır ki, “harâblık" ma'nâsınadır. "Halli", "terk et!" ma'nâsında emirdir. Ya'ni, Hak'tan bu'd ve firâkı vâki' olan helâk-i ma'nevîmden evvel benim için ağla! Bu'd ve firâk tûfânı vâki' olduktan sonra ağlamayı bırak! Bu üç beyt-i Arabî insân-ı kâmil tarafından kendisine müntesib olan sâlike hitâb olmak da câizdir. Ya'ni ben hayât-ı sûrîde iken benden istifade et; mevt-i sûrîm ile firâk hâsıl olduktan sonra benim kadrimi bilip ağlamak fâide vermez, demek olur. Fakat evvelki tevcîh daha münasib görünür.

556. O zaman ki, şeytan yol vurucu oldu, o zaman Yâsîn okumak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

556. O zaman ki, şeytan yol kesici oldu, o zaman Yâsîn okumak gerekir.

Ey Hakk Yolcusu! Şeytan yol kesici olduğu zaman Yâsîn-i şerîf sûresini okumak ve Allah'a sığınmak lâzımdır. Şeytan ordusuyla beraber kalbinin şehrini zapt ettikten sonra Yâsîn-i şerîf okumanın faydası yoktur.

Ey sâlik! Şeytan yolunu vurucu olduğu vakit Yâsîn-i şerîf sûresini okumak ve Hakk'a sığınmak lâzımdır. Şeytan ordusuyla beraber kalbinin şehrini zabt ettikten sonra Yâsîn-i şerîf okumanın fâidesi yoktur.

557. Ondan evvel ki, kervân vurulmuş ola, o zaman sopanı vur, ey bekçi!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

557. Kervan vurulmuş olmadan önce, o zaman sopanı vur, ey bekçi!

"Kervan"dan kasıt, Hak yoluna yönelmiş olan ruhanî kuvvetlerdir. Yani, ey Hakk Yolcusu'nun akıl bekçisi! Ruhanî kuvvetler kervanı şeytanın ve avanesinin eşkıyalarına mağlup olmadan önce sopayı vurup o Hakk Yolcusu'nu gaflet uykusundan uyandır!

"Kervân"dan murâd, Hak yoluna müteveccih olan kuvâ-yı rûhâniyyedir. Ya'ni, ey sâlikin akıl bekçisi! Kuvâ-yı rûhâniyye kervânı şeytan ve avanesi eşkıyâsının mağlûbu olmazdan evvel sopayı vurup o sâliki gaflet uykusundan uyandır!

## O bekçinin hikâyesidir ki, hırsızlar tâcirlerin eşyasını külliyyen götürünceye kadar sükût etti; ondan sonra hay-huy ve bekçilik etti.

558. Bir bekçi uyudu ve hırsız eşyayı götürdü. Yükleri her bir toprağın altına tıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

558. Bir bekçi uyudu ve hırsız eşyayı götürdü. Yükleri her bir toprağın altına tıktı.

Manevî helâkimden önce benim için ağla! Uzaklık ve ayrılık tufanı meydana geldikten sonra ağlamayı bırak! Bu üç Arapça beyit, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafından kendisine bağlı olan sâlike (Hakk Yolcusu) hitap olarak da caizdir. Yani ben zahirî hayatta iken benden faydalan; zahirî ölümüm ile ayrılık meydana geldikten sonra benim değerimi bilip ağlamak fayda vermez, demek olur. Fakat önceki yorum daha uygun görünür.

helâk-i ma'nevîmden evvel benim için ağla! Bu'd ve firâk tûfânı vâki' olduktan sonra ağlamayı bırak! Bu üç beyt-i Arabî insân-ı kâmil tarafından kendisine müntesib olan sâlike hitâb olmak da câizdir. Ya'ni ben hayât-ı sûrîde iken benden istifade et; mevt-i sûrîm ile firâk hâsıl olduktan sonra benim kadrimi bilip ağlamak fâide vermez, demek olur. Fakat evvelki tevcîh daha münasib görünür.

556. O zaman ki, şeytan yol vurucu oldu, o zaman Yâsîn okumak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

556. O zaman ki, şeytan yol kesici oldu, o zaman Yâsîn okumak gerekir.

Ey Hakk Yolcusu! Şeytan yol kesici olduğu zaman Yâsîn-i şerîf sûresini okumak ve Allah'a sığınmak lâzımdır. Şeytan ordusuyla beraber kalbinin şehrini zapt ettikten sonra Yâsîn-i şerîf okumanın faydası yoktur.

Ey sâlik! Şeytan yolunu vurucu olduğu vakit Yâsîn-i şerîf sûresini okumak ve Hakk'a sığınmak lâzımdır. Şeytan ordusuyla beraber kalbinin şehrini zabt ettikten sonra Yâsîn-i şerîf okumanın fâidesi yoktur.

557. Ondan evvel ki, kervân vurulmuş ola, o zaman sopanı vur, ey bekçi!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

557. Kervan vurulmuş olmadan önce, o zaman sopanı vur, ey bekçi!

"Kervan"dan kasıt, Hak yoluna yönelmiş olan ruhanî kuvvetlerdir. Yani, ey Hakk Yolcusu'nun akıl bekçisi! Ruhanî kuvvetler kervanı şeytanın ve avanesinin eşkıyalarına mağlup olmadan önce sopayı vurup o Hakk Yolcusu'nu gaflet uykusundan uyandır!

"Kervân"dan murâd, Hak yoluna müteveccih olan kuvâ-yı rûhâniyyedir. Ya'ni, ey sâlikin akıl bekçisi! Kuvâ-yı rûhâniyye kervânı şeytan ve avanesi eşkıyâsının mağlûbu olmazdan evvel sopayı vurup o sâliki gaflet uykusundan uyandır!

## O bekçinin hikâyesidir ki, hırsızlar tâcirlerin eşyasını külliyyen götürünceye kadar sükût etti; ondan sonra hay-huy ve bekçilik etti.

558. Bir bekçi uyudu ve hırsız eşyayı götürdü. Yükleri her bir toprağın altına tıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

558. Bir bekçi uyudu ve hırsız eşyayı götürdü. Yükleri her bir toprağın altına tıktı.

Bir kervanın bekçisi, o kervanın konakladığı bir yerde gece uyudu ve hırsızlar gelip kervanın eşyasını ve yüklerini çalarak götürdüler ve onları toprak altına tıkıp sakladılar.

Bir kervânın bekçisi o kervânın konduğu bir mahalde gece uyudu ve hırsızlar gelip kervânın eşyasını ve yüklerini çalarak götürdüler ve onları toprak altına tıkıp sakladılar.

559. Gündüz oldu, o kervân uyandı. Yükleri ve gümüşleri ve develeri gitmiş gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

559. Gündüz oldu, o kervan uyandı. Yükleri ve gümüşleri ve develeri gitmiş gördü.

Sabah oldu, o kervan halkı uykularından uyandılar. Yüklerin ve gümüş paraların ve develerin gitmiş olduğunu gördüler.

Sabah oldu, o kervân halkı uykularından uyandılar. Yüklerin ve gümüş paraların ve develerin gitmiş olduğunu gördüler.

560. Binâenaleyh ona dediler: "Ey bekçi, söyle ki, ne oldu? Bu eşyâ ve bu es- [544] bâb nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

560. Bu sebeple ona dediler: "Ey bekçi, söyle bakalım, ne oldu? Bu eşyalar ve bu eşyaları taşıyan develer nerede?"

Bu durum üzerine kervan halkı bekçiye hitaben dediler: "Ey bekçi! Bu kervan halkının eşyası ve nakil vasıtası olan bu develer ne oldu? Söyle bakalım, bunlar nerede?"

Bu hâl üzerine kervân halkı bekçiye hitâben dediler: "Ey bekçi! Bu kervân halkının eşyası ve esbâb-ı nakl olan bu develer ne oldu? Söyle bakalım, bunlar nerede?"

561. Dedi: Hırsızlar nikāb içinde geldiler. Yükleri acele önümden götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

561. Dedi: Hırsızlar nikap içinde geldiler. Yükleri acele önümden götürdüler.

Bekçi onlara cevap olarak dedi: "Hırsızlar yüzleri nikaplı ve maskeli olduğu hâlde geldiler ve eşyayı gözümün önünde acele alıp götürdüler."

Bekçi onlara cevâben dedi: "Hırsızlar yüzleri nikāblı ve maskeli olduğu hâlde geldiler ve eşyayı gözümün önünde acele alıp götürdüler."

562. Cemâat ona dediler ki: "Ey kum tepesi gibi, sen ne yapıyor idin? Ey baştan arta kalan, sen kimsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

562. Cemaat ona dediler ki: "Ey kum tepesi gibi, sen ne yapıyordun? Ey baştan arta kalan, sen kimsin?"

"Tell", tepe demektir; "kavm", insan cemaati demektir; "mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşya demektir. Kervan ahalisi bekçiye dediler ki: "Ey kum tepesi gibi cansız olan kimse! Hırsızlar eşyayı götürürken sen ne yapıyordun? Ey ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşya gibi olan kimse! Bu kervan arasında nesin, kimsin ve vazifen nedir?

"Tell", tepe; "kavm", insan cemâati; "mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşya. Kervân ahâlîsi bekçiye dediler ki: "Ey kum tepesi gibi câmid olan kimse! Hırsızlar eşyayı götürürken sen ne yapıyor idin? Ey ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşyâ gibi olan kimse! Bu kervân arasında ne[sin], kimsin ve vazîfen nedir?

563. Dedi: "Ben bir kimse idim? Onlar silahlı ve şecaatli ve heybetli taife idiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

563. Dedi: "Ben kimdim ki? Onlar silahlı, cesur ve heybetli bir topluluktu."

Bir kervanın bekçisi, kervanın konakladığı bir yerde gece uyudu ve hırsızlar gelip kervanın eşyalarını ve yüklerini çalarak götürdüler ve onları toprağın altına tıkıp sakladılar.

Bir kervânın bekçisi o kervânın konduğu bir mahalde gece uyudu ve hırsızlar gelip kervânın eşyâsını ve yüklerini çalarak götürdüler ve onları toprak altına tıkıp sakladılar.

559. Gündüz oldu, o kervân uyandı. Yükleri ve gümüşleri ve develeri gitmiş gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

559. Gündüz oldu, o kervan uyandı. Yükleri ve gümüşleri ve develeri gitmiş gördü.

Sabah oldu, o kervan halkı uykularından uyandılar. Yüklerin ve gümüş paraların ve develerin gitmiş olduğunu gördüler.

Sabah oldu, o kervân halkı uykularından uyandılar. Yüklerin ve gümüş paraların ve develerin gitmiş olduğunu gördüler.

560. Binâenaleyh ona dediler: “Ey bekçi, söyle ki, ne oldu? Bu eşyâ ve bu esbâb nerede?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

560. Bu sebeple ona dediler: “Ey bekçi, söyle ki, ne oldu? Bu eşyalar ve bu sebepler nerede?”

Bu durum üzerine kervan halkı bekçiye hitaben dediler: “Ey bekçi! Bu kervan halkının eşyası ve nakil sebebi olan bu develer ne oldu? Söyle bakalım, bunlar nerede?”

Bu hâl üzerine kervân halkı bekçiye hitâben dediler: “Ey bekçi! Bu kervân halkının eşyâsı ve esbâb-ı nakl olan bu develer ne oldu? Söyle bakalım, bunlar nerede?”

561. Dedi: Hırsızlar nikâb içinde geldiler. Yükleri acele önümden götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

561. Dedi: Hırsızlar peçe içinde geldiler. Yükleri acele önümden götürdüler.

Bekçi onlara cevaben dedi: “Hırsızlar yüzleri peçeli ve maskeli olduğu hâlde geldiler ve eşyayı gözümün önünde acele alıp götürdüler.”

Bekçi onlara cevâben dedi: “Hırsızlar yüzleri nikâblı ve maskeli olduğu hâlde geldiler ve eşyâyı gözümün önünde acele alıp götürdüler.”

562. Cemâat ona dediler ki: “Ey kum tepesi gibi, sen ne yapıyor idin? Ey baştan arta kalan, sen kimsin?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

562. Cemaat ona dediler ki: “Ey kum tepesi gibi, sen ne yapıyordun? Ey baştan arta kalan, sen kimsin?”

“Tell”, tepe; “kavm”, insan cemaati; “mürde-rîg”, ölünün başından arta kalan eşya. Kervan ahalisi bekçiye dediler ki: “Ey kum tepesi gibi cansız olan kimse! Hırsızlar eşyayı götürürken sen ne yapıyordun? Ey ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşya gibi olan kimse! Bu kervan arasında nesin, kimsin ve görevin nedir?

“Tell”, tepe; “kavm”, insan cemâati; “mürde-rîg”, ölünün başından arta kalan eşyâ. Kervân ahâlisi bekçiye dediler ki: “Ey kum tepesi gibi câmid olan kimse! Hırsızlar eşyâyı götürürken sen ne yapıyor idin? Ey ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşyâ gibi olan kimse! Bu kervân arasında nesin, kimsin ve vazîfen nedir?

563. Dedi: “Ben bir kimse idim? Onlar silâhlı ve şecâatli ve heybetli tâife idiler.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

563. Dedi: "Ben kimdim ki? Onlar silahlı, cesur ve heybetli bir topluluktu."

Bekçi, kervan ehline cevap olarak dedi: "Ben yalnız başıma idim. Hırsızlar ise silahlı, çok sayıda, heybetli ve şekilleri, duruşları korkunç ve kalabalık adamlardı; karşı koyamadım."

Bekçi cevâben kervân ehline dedi: "Ben yalnız başıma idim. Hırsızlar ise silâhlı ve çok ve heybetli ve şekil ve heybetleri korkunç ve kalabalık adamlar idi; mukavemet edemedim."

564. Dedi: "Eğer cenge ümîdin nâkıs ise: "Ey kerîmler, sıçrayın!" diye bir na'ra vur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

564. Dedi: "Eğer savaşa dair ümidin eksik ise: "Ey cömertler, sıçrayın!" diye bir nara at."

Kervan halkı bekçiye cevap olarak dedi: "Eğer onlara karşı savaşma ve karşılık verme ümidi sende eksik oldu ise: "Ey cömertler, kalkın, yetişin!" diye bir bağırsaydın!"

Kervân halkı bekçiye cevâben dedi: "Eğer onlara karşı cenk ve mukābele etmek ümîdi sende nâkıs oldu ise: "Ey kerîmler, kalkın, yetişin!" diye bir bağıra idin!"

565. Dedi: “O zaman: "Sus! yoksa amansız seni öldürürüz!" diye bıçak ve kılıç gösterdiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

565. Dedi: “O zaman: "Sus! Yoksa amansız seni öldürürüz!" diye bıçak ve kılıç gösterdiler."

Bekçi onlara cevap olarak dedi: "Hırsızlar saldırıları sırasında bana: "Sus! Eğer bağırırsan sana acımaksızın ve aman vermeksizin seni öldürürüz!" dediler. Ve bıçak ve kılıç gösterdiler. Ben de korkup bağıramadım."

Bekçi onlara cevâben dedi: "Hırsızlar hücûmları vaktinde bana: "Sus! Eğer bağırır isen sana acımaksızın ve aman vermeksizin seni öldürürüz!" dediler. Ve bıçak ve kılıç gösterdiler. Ben de korkup bağıramadım."

566. “O zaman korkudan ben ağız bağladım. Bu zaman hey-hây ve feryad ü figān ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

566. “O zaman korkudan ben ağız bağladım. Bu zaman hey-hây ve feryat ve figan ederim.”

"Hey-hây", savaş ve karışıklıkta yapılan şamata ve gürültüdür. Yani, "Hırsızların saldırısı vaktinde korkudan ağzımı kapadım. Şimdi bağırırım ve feryat ve figan ederim. Çünkü ölüm korkusu yoktur."

"Hey-hây", cenk ve karışıklıkta edilen şamata ve gürültü. Ya'ni, "Hırsızların hücûmu vaktinde korkudan ağzımı kapadım. Şimdi bağırırım ve feryâd ü figān ederim. Zîrâ ölüm korkusu yoktur."

567. “O zaman söz söylemem için nefesim bağlandı. Bu zaman istediğin kadar hey edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

567. “O zaman söz söylemem için nefesim bağlandı. Bu zaman istediğin kadar hey edeyim!"

"Ki, dem-zenem" ifadesindeki "ki" sebep bildirmek içindir. "Hey-kerden", nara atmak ve feryat etmekten kinayedir. Bazı nüshalarda "hey" yerine "mey" geçmektedir. "Dem-zeden", söz söylemek demektir. Yani, "Hırsızların hücumu vaktinde söz söylemem için gerekli olan nefesim bağlandı ve tutuldu. Şimdi korku gittiği için nefesim serbesttir. Bu sebeple istediğin kadar feryat edeyim!"

Bekçi cevaben kervan ehline dedi: "Ben yalnız başıma idim. Hırsızlar ise silahlı ve çok sayıda ve heybetli ve şekil ve heybetleri korkunç ve kalabalık adamlardı; karşı koyamadım."

"Ki, dem-zenem" ibâresindeki "ki" ta'lîl içindir. "Hey-kerden", na'ra ve feryâd etmekten kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "hey" yerine "mey" vâki'dir. "Dem-zeden", söz söylemek demektir. Ya'ni, "Hırsızların hücumu vaktinde söz söylemem için lâzım olan nefesim bağlandı ve tutuldu. Şimdi korku gittiği için nefesim serbesttir. Binâenaleyh istediğin kadar feryâd edeyim!"

Bekçi cevâben kervân ehline dedi: "Ben yalnız başıma idim. Hırsızlar ise silâhlı ve çok ve heybetli ve şekil ve heybetleri korkunç ve kalabalık adamlar idi; mukavemet edemedim."

564. Dedi: "Eğer cenge ümîdin nâkıs ise: "Ey kerîmler, sıçrayın!" diye bir na'ra vur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

564. Dedi: "Eğer savaşa dair ümidin eksik ise: "Ey cömertler, sıçrayın!" diye bir nara at."

Kervan halkı bekçiye cevap olarak dedi: "Eğer onlara karşı savaşma ve karşılık verme ümidi sende eksik oldu ise: "Ey cömertler, kalkın, yetişin!" diye bir bağırsaydın!"

Kervân halkı bekçiye cevâben dedi: "Eğer onlara karşı cenk ve mukābele etmek ümîdi sende nâkıs oldu ise: "Ey kerîmler, kalkın, yetişin!" diye bir bağıra idin!"

565. Dedi: “O zaman: "Sus! yoksa amansız seni öldürürüz!" diye bıçak ve kılıç gösterdiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

565. Dedi: “O zaman: "Sus! Yoksa amansız seni öldürürüz!" diye bıçak ve kılıç gösterdiler."

Bekçi onlara cevap olarak dedi: "Hırsızlar saldırıları sırasında bana: "Sus! Eğer bağırırsan sana acımaksızın ve aman vermeksizin seni öldürürüz!" dediler. Ve bıçak ve kılıç gösterdiler. Ben de korkup bağıramadım."

Bekçi onlara cevâben dedi: "Hırsızlar hücûmları vaktinde bana: "Sus! Eğer bağırır isen sana acımaksızın ve aman vermeksizin seni öldürürüz!" dediler. Ve bıçak ve kılıç gösterdiler. Ben de korkup bağıramadım."

566. “O zaman korkudan ben ağız bağladım. Bu zaman hey-hây ve feryad ü figān ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

566. “O zaman korkudan ben ağız bağladım. Bu zaman hey-hây ve feryat ve figan ederim.”

"Hey-hây", savaş ve karışıklıkta yapılan şamata ve gürültüdür. Yani, "Hırsızların saldırısı vaktinde korkudan ağzımı kapadım. Şimdi bağırırım ve feryat ve figan ederim. Çünkü ölüm korkusu yoktur."

"Hey-hây", cenk ve karışıklıkta edilen şamata ve gürültü. Ya'ni, "Hırsızların hücûmu vaktinde korkudan ağzımı kapadım. Şimdi bağırırım ve feryâd ü figān ederim. Zîrâ ölüm korkusu yoktur."

567. “O zaman söz söylemem için nefesim bağlandı. Bu zaman istediğin kadar hey edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

567. “O zaman söz söylemem için nefesim bağlandı. Bu zaman istediğin kadar hey edeyim!"

"Ki, dem-zenem" ifadesindeki "ki" sebep bildirmek içindir. "Hey-kerden", nara atmak ve feryat etmekten kinayedir. Bazı nüshalarda "hey" yerine "mey" geçmektedir. "Dem-zeden", söz söylemek demektir. Yani, "Hırsızların hücumu vaktinde söz söylemem için gerekli olan nefesim bağlandı ve tutuldu. Şimdi korku gittiği için nefesim serbesttir. Bu sebeple istediğin kadar feryat edeyim!"

"Ki, dem-zenem" ibâresindeki "ki" ta'lîl içindir. "Hey-kerden", na'ra ve feryâd etmekten kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "hey" yerine "mey" vâki'dir. "Dem-zeden", söz söylemek demektir. Ya'ni, "Hırsızların hücumu vaktinde söz söylemem için lâzım olan nefesim bağlandı ve tutuldu. Şimdi korku gittiği için nefesim serbesttir. Binâenaleyh istediğin kadar feryâd edeyim!"

568. Vaktaki senin ömrünü rüsvay edici olan şeytan götürdü, Eûzü ve Fâtiha tuzsuz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

568. Şeytan senin ömrünü rezil edici bir şekilde götürdüğünde, Eûzü ve Fâtiha tatsız ve tuzsuz olur.

"Fâzıha" kelimesi, ism-i fâilin dişil şekli olup "rezil edici" anlamına gelir. Bu kelimenin dişil olarak zikredilmesi, "div"den (şeytan) maksadın nefis olduğuna işaret eder. Çünkü nefis dişildir. "Bî-nemek", tatsız ve tuzsuz demektir. Yani, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) senin ömrünü seni rezil etmek suretiyle boşuna harcattığında, artık "Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" (Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım) demek ve Fâtiha-i şerîfe okumak tatsız ve tuzsuz olur. Çünkü şeytan meşrebinde olan nefs-i emmâre sana yapacağını yapmış ve senin ömrünü israf ettirmiştir. Bu durum, bekçinin kervan soyulduktan sonra feryat etmesine benzer.

"Fâzıha", ism-i fâilin müennes sîgası olup "rüsvây edici" demektir. Bu kelimenin müennes olarak zikri, “dîv"den murâd, nefis olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ nefis müennestir. "Bî-nemek", tatsız ve tuzsuz demektir. Ya'ni, vaktāki nefs-i emmâre senin ömrünü seni rüsvây etmek sûretiyle boşuna sarf ettirdi, artık, "Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" demek ve Fâtiha-i şerîfe okumak tatsız ve tuzsuz olur. Zîrâ şeytan meşrebinde olan nefs-i emmâre sana yapacağını yapmış ve senin ömrünü israf ettirmiştir. Bu hâl bekçinin kervân soyulduktan sonra feryâd etmesine benzer.

569. Gerçi şimdi nâle etmek tuzsuz olur; muhakkak gaflet ondan daha tuzsuzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

569. Gerçi şimdi inlemek tatsız olur; muhakkak gaflet ondan daha tatsızdır.

Gerçi iş işten geçtikten sonra inlemek ve feryat etmek tatsız ve tuzsuz bir şey olur, fakat israf edilerek geçirilen ömre üzülmeyip gaflet etmek ve قُلْ يَا عبادي الذين أسرفوا على أنفسهم لا تقنطوا من رحمة الله (Zümer, 39/53) yani "Ey benim nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesip ümitsiz olmayın!" ayet-i kerimesine dayanarak Hakk'a yalvarıp inlememek ondan daha tatsız ve tuzsuz olur.

Gerçi iş işten geçtikten sonra nâle ve feryâd etmek tatsız ve tuzsuz bir şey olur, fakat isrâf edilerek geçirilen ömre teessüf etmeyip gaflet etmek ve قُلْ يَا عبادي الذين أسرفوا على أنفسهم لا تقنطوا من رحمة الله (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey benim nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesip me'yûs olmayın!" âyet-i kerîmesine istinâden Hakk'a yalvarıp nâle etmemek ondan daha tatsız ve tuzsuz olur.

570. Böyle de olsa tuzsuz dahi nâle et! De ki: "Ey Azîz! Zelîllere nazar et!" [544]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

570. Böyle de olsa tuzsuz dahi nâle et! De ki: "Ey Azîz! Zelîllere nazar et!" [544]

Böyle bir süre ömrün israf edilmiş olsa bile, varsın tatsız ve tuzsuz olsun, yine Hakk'a yakarıp ve yalvarıp de ki: "Ey Azîz olan Yaratıcım! Nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) kahredici elinde zelil olan bu kullarına rahmetinle bak!"

Böyle bir müddet ömrün israf edilmiş olsa bile, varsın tatsız ve tuzsuz olsun, yine Hakk'a münâcât edip ve yalvarıp de ki: "Ey Azîz olan Hâlik'ım! Nefs-i emmârenin yed-i kahrında zelîl olan bu kullarına rahmetinle nazar et!"

571. "Vakitli veyahud vakitsiz olsun, Kādir'sin. Ey İlâh! Bir şey senden ne vakit fevt olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

571. "Vakitli veya vakitsiz olsun, Kadir'sin. Ey İlâh! Bir şey senden ne zaman kaçar!"

Bu zelil kulun, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) tuzağına düşmeden önce gaflet ettim, sana yalvarmadım. Şimdi tuzağa düşüp, iş işten geçtikten sonra yalvarıyorum. Sen beni bu tuzaktan kurtarmaya kadirsin. Çünkü ey benim Allah'ım! Senin lütfun bir zaman ile sınırlı değildir. Zaman ile sınırlı olan biz aciz kullarız.

"Bu zelîl kulun, nefs-i emmârenin tuzağına tutulmadan evvel gaflet ettim, sana yalvarmadım. Şimdi tuzağa tutulup, iş işten geçtikten sonra yalvarıyorum. Sen beni bu tuzaktan kurtarmaya kādirsin. Zîrâ ey benim Allah'ım! Senin lütfun bir vakit ile mukayyed değildir. Vakit ile mukayyed olan biz âciz

568. Vaktaki senin ömrünü rüsvay edici olan şeytan götürdü, Eûzü ve Fâtiha tuzsuz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

568. Şeytan senin ömrünü rezil edici bir şekilde götürdüğünde, Eûzü ve Fâtiha tatsız ve tuzsuz olur.

"Fâzıha" kelimesi, ism-i fâilin dişil şekli olup "rezil edici" anlamına gelir. Bu kelimenin dişil olarak zikredilmesi, "div"den (şeytan) maksadın nefis olduğuna işaret eder. Çünkü nefis dişildir. "Bî-nemek", tatsız ve tuzsuz demektir. Yani, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) senin ömrünü seni rezil etmek suretiyle boşuna harcattığında, artık "Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" (Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım) demek ve Fâtiha-i şerîfe okumak tatsız ve tuzsuz olur. Çünkü şeytan meşrebinde olan nefs-i emmâre sana yapacağını yapmış ve senin ömrünü israf ettirmiştir. Bu durum, bekçinin kervan soyulduktan sonra feryat etmesine benzer.

"Fâzıha", ism-i fâilin müennes sîgası olup "rüsvây edici" demektir. Bu kelimenin müennes olarak zikri, “dîv"den murâd, nefis olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ nefis müennestir. "Bî-nemek", tatsız ve tuzsuz demektir. Ya'ni, vaktāki nefs-i emmâre senin ömrünü seni rüsvây etmek sûretiyle boşuna sarf ettirdi, artık, "Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" demek ve Fâtiha-i şerîfe okumak tatsız ve tuzsuz olur. Zîrâ şeytan meşrebinde olan nefs-i emmâre sana yapacağını yapmış ve senin ömrünü israf ettirmiştir. Bu hâl bekçinin kervân soyulduktan sonra feryâd etmesine benzer.

569. Gerçi şimdi nâle etmek tuzsuz olur; muhakkak gaflet ondan daha tuzsuzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

569. Gerçi şimdi inlemek tatsız olur; muhakkak gaflet ondan daha tatsızdır.

Gerçi iş işten geçtikten sonra inlemek ve feryat etmek tatsız ve tuzsuz bir şey olur, fakat israf edilerek geçirilen ömre üzülmeyip gaflet etmek ve قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) yani "Ey benim nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesip ümitsiz olmayın!" ayet-i kerimesine dayanarak Hakk'a yalvarıp inlememek ondan daha tatsız ve tuzsuz olur.

Gerçi iş işten geçtikten sonra nâle ve feryâd etmek tatsız ve tuzsuz bir şey olur, fakat isrâf edilerek geçirilen ömre teessüf etmeyip gaflet etmek ve قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey benim nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesip me'yûs olmayın!" âyet-i kerîmesine istinâden Hakk'a yalvarıp nâle etmemek ondan daha tatsız ve tuzsuz olur.

570. Böyle de olsa tuzsuz dahi nâle et! De ki: "Ey Azîz! Zelîllere nazar et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

570. Böyle de olsa tuzsuz dahi nâle et! De ki: "Ey Azîz! Zelîllere nazar et!"

Böyle bir süre ömrün israf edilmiş olsa bile, varsın tatsız ve tuzsuz olsun, yine Hakk'a yalvarıp ve yakarıp de ki: "Ey Azîz olan Yaratıcım! Nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) kahredici elinde zelil olan bu kullarına rahmetinle bak!"

Böyle bir müddet ömrün israf edilmiş olsa bile, varsın tatsız ve tuzsuz olsun, yine Hakk'a münâcât edip ve yalvarıp de ki: "Ey Azîz olan Hâlik'ım! Nefs-i emmârenin yed-i kahrında zelîl olan bu kullarına rahmetinle nazar et!"

571. "Vakitli veyahud vakitsiz olsun, Kādir'sin. Ey İlâh! Bir şey senden ne vakit fevt olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

571. "Vakitli veya vakitsiz olsun, Kadir'sin. Ey İlâh! Bir şey senden ne zaman kaybolur!"

Bu zelil kulun, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) tuzağına tutulmadan önce gaflet ettim, sana yalvarmadım. Şimdi tuzağa tutulup, iş işten geçtikten sonra yalvarıyorum. Sen beni bu tuzaktan kurtarmaya kadirsin. Çünkü ey benim Allah'ım! Senin lütfun bir vakit ile sınırlı değildir. Vakit ile sınırlı olan biz aciz kullarız. Bu sebeple bir vakitte bizden kaybolan şey senin ilâhlık katında ne zaman kaybolur!..

"Bu zelîl kulun, nefs-i emmârenin tuzağına tutulmadan evvel gaflet ettim, sana yalvarmadım. Şimdi tuzağa tutulup, iş işten geçtikten sonra yalvarıyorum. Sen beni bu tuzaktan kurtarmaya kādirsin. Zîrâ ey benim Allah'ım! Senin lütfun bir vakit ile mukayyed değildir. Vakit ile mukayyed olan biz âciz kullardır. Binâenaleyh bir vakitte bizden fevt olan şey senin ind-i ulûhiyyetinde ne vakit fevt olur!.."

572. “Lâ te’sev alâ mâ fateküm”ün şahıdır. Onun kudretinden ne vakit matlûb kaybolur?!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

572. "Elinizden kaçırdığınız şeye üzülmeyin!" sözünün şahıdır. Onun kudretinden ne zaman istenen şey kaybolur?!.

Bu şerefli beyit, Pîr'in dilinden irşat (doğru yolu gösterme) olarak gelmiştir. Yani, Yüce Allah Hadîd Suresi'nde "Elinizden kaçırdığınız şeye üzülmeyin ve size gelene sevinmeyin!" (Hadîd, 57/23) buyurmuştur. Bu sözün şahıdır. O yüce şanlı Yaratıcı'nın kudret hazinesinden kulların istediği şey ne zaman kaybolur ve elden gider?

Bu beyt-i şerîf lisân-ı Pîr'den irşâden vâki'dir. Ya'ni, Hak Teâlâ sûre-i Hadîd'de لَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ (Hadîd, 57/23) ya'ni "Fevt olan şey üzerine me'yûs olmayın ve gelen şey ile ferahlanmayın!" sözünün şâhıdır. O Hâlik-ı azîmü'ş-şânın kudretinin hazînesinden ne vakit kulların matlûbu kayıp ve fevt olur?

## Kuşun kendi giriftârlığını zâhidin fiiline ve fikrine ve riyâsına havâle etmesi ve zâhidin kuşa cevâb vermesidir

573. O kuş dedi: "Bu onun sezâsı olur ki, zâhidlerin füsûnunu dinleye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

573. O kuş dedi: "Bu, zâhidlerin büyüsünü dinleyenin cezası olur!"

Kuş tuzağa tutulduktan sonra dedi ki: "Bu tuzağa tutulmak ve özgürlüğünü kaybetmek, zâhidlerin büyüsünü ve hilesini dinleyenlerin cezası ve lâyıkıdır."

Kuş tuzağa tutulduktan sonra dedi ki: "Bu tuzağa tutulmak ve hürriyetini kaybetmek zâhidlerin füsûnunu ve hîlesini dinleyenlerin sezâsı ve lâyığıdır."

574. Zâhid dedi: "Hayır, o neşşafın sezasıdır ki, o yetimlerin malını güzâf olarak yiye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

574. Zâhid dedi: "Hayır, o neşşafın cezasıdır ki, o yetimlerin malını boş yere yesin!"

"Neşşâf", şeddâd veznindedir; "arkadaşlarını beklemeye sabredemeyip, henüz tencerede bulunan pişmiş yemeğe ekmek batırarak yiyen kimse" demektir (Kāmûs). Bu anlama göre bu kelime beyt-i şerîfte vezin zorunluluğu için kullanılmıştır. Buna göre bir zamanda bizden kaybolan şey senin ilâhî katında ne zaman kaybolur!.."

"Neşşâf", şeddâd veznindedir; "arkadaşlarını beklemeye sabredemeyip, henüz tencerede bulunan pişmiş yemeğe ekmek batırarak yiyen kimse" demektir (Kāmûs). Bu ma'nâya göre bu kelime beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için kullardır. Binâenaleyh bir vakitte bizden fevt olan şey senin ind-i ulûhiyyetinde ne vakit fevt olur!.."

572. “Lâ tesev alâ mâ fatekümün şahıdır. Onun kudretinden ne vakit matlûb kaybolur?!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

572. "Lâ tesev alâ mâ fateküm" (kaybettiğiniz şeye üzülmeyin) sözünün şahididir. Onun kudretinden ne zaman istenen şey kaybolur?!.

Bu şerefli beyit, Pîr'in dilinden yol gösterme amacıyla söylenmiştir. Yani, Yüce Allah'ın Hadîd Suresi'nde geçen "لَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ" (Hadîd, 57/23) ayetinin, yani "Elden kaçan şey üzerine ümitsizliğe düşmeyin ve size gelen şey ile sevinmeyin!" sözünün şahididir. O yüce yaratıcının kudret hazinesinden kulların istediği şey ne zaman kaybolur ve elden gider?

Bu beyt-i şerîf lisân-ı Pîr'den irşâden vâki'dir. Ya'ni, Hak Teâlâ sûre-i Hadîd'de لَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ (Hadîd, 57/23) ya'ni "Fevt olan şey üzerine me'yûs olmayın ve gelen şey ile ferahlanmayın!" sözünün şâhıdır. O Hâlik-ı azîmü'ş-şânın kudretinin hazînesinden ne vakit kulların matlûbu kayıp ve fevt olur?

## Kuşun kendi giriftârlığını zâhidin fiiline ve fikrine ve riyâsına havâle etmesi ve zâhidin kuşa cevâb vermesidir

573. O kuş dedi: "Bu onun sezâsı olur ki, zahidlerin füsûnunu dinleye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

573. O kuş dedi: "Bu, zâhidlerin aldatmacasını dinleyenin cezası olur!"

Kuş tuzağa tutulduktan sonra dedi ki: "Bu tuzağa tutulmak ve hürriyetini kaybetmek, zâhidlerin aldatmacasını ve hilesini dinleyenlerin cezası ve lâyığıdır."

Kuş tuzağa tutulduktan sonra dedi ki: "Bu tuzağa tutulmak ve hürriyetini kaybetmek zâhidlerin füsûnunu ve hîlesini dinleyenlerin sezâsı ve lâyığıdır."

574. Zahid dedi: "Hayır, o neşşafın sezasıdır ki, o yetimlerin malını güzâf olarak yiye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

574. Zahit dedi: "Hayır, o, neşşafın cezasıdır ki, o yetimlerin malını boş yere yiye!"

"Neşşâf", şeddâd veznindedir; "arkadaşlarını beklemeye sabredemeyip, henüz tencerede bulunan pişmiş yemeğe ekmek batırarak yiyen kimse" demektir (Kāmûs). Bu anlama göre bu kelime beyitte vezin zorunluluğu için şeddesiz okunur. "Nişâf", "neşefe"nin çoğuludur. Süt sağılırken sütün yüzünde ortaya çıkan köpükler demektir (Kamûs). "Neşâf", her şeyden suyu kendisine çekmek anlamına gelir (Müntehabü'l-Lügāt). Bu anlamların hepsi hırstan ve menfaat elde etmekten kinayedir. "Güzâf", boş, beyhude ve çok ve hesapsız anlamlarındadır. Burada "beyhude ve anlamsız" demektir. Yetimlerin malını gereksiz yere yemek, nefsin fetvasıyla şeriat sınırını aşmaktan kinayedir. Yani avcı kuşa dedi ki: "Hayır, senin bu tuzağa tutulman benim hilem sebebiyle değildir. Aksine, hırs ve menfaat elde etme sebebiyle nefsinin verdiği fetva üzerine gereksiz yere şeriat sınırını aşmanın hak ettiği cezasıdır. Eğer senin bu hırsın olmasaydı, benim hilemin sana karşı etkisi olmazdı."

“Neşşâf”, şeddâd veznindedir; “arkadaşlarını beklemeye sabredemeyip, henüz tencerede bulunan pişmiş yemeğe ekmek batırarak yiyen kimse” demektir (Kāmûs). Bu ma'nâya göre bu kelime beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için şeddesiz okunur. "Nişâf", "neşefe"nin cem'idir. Süt sağılırken sütün yüzünde zuhûr eden köpükler demektir (Kamûs). "Neşâf", her şeyden suyu kendisine çekmek ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). Bu ma'nâların cümlesi hırstan ve celb-i menfaatten kinâye olur. "Güzâf", herze, beyhûde ve çok ve hesabsız ma'nâlarınadır. Burada "beyhûde ve ma'nâsız" demektir. Yetîmlerin malını fuzûlî olarak yemek, nefsin fetvâsı ile hadd-i şer'îyi tecavüz etmekten kinâye olur. Ya'ni avcı kuşa dedi ki: "Hayır, senin bu tuzağa tutulman benim hîlem sebebi ile değildir. Belki hırs ve celb-i menfaat sebebiyle nefsinin verdiği fetvâ üzerine fuzûlî olarak hadd-i şer'îyi tecavüz etmenin cezâ-yı sezâsıdır. Eğer senin bu hırsın olmasa idi, benim hîlemin sana karşı te'sîri olmazdı."

575. Ondan sonra nevha-gerliğe başladı ki, tuzak ve avcı derdden titreyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

575. Ondan sonra feryat etmeye başladı ki, tuzak ve avcı dertten titreyici oldu.

Kuş, avcıdan bu sözü işittikten sonra kendi kabahatini anlayıp feryat etmeye başladı ve öyle şiddetle feryat etti ki, onun derdi ve elemi tuzağa ve avcıya tesir edip onlar da titrediler.

Kuş avcıdan bu sözü işittikten sonra kendi kabâhatini anlayıp feryâda başladı ve öyle şiddetle feryâd edicilik yaptı ki, onun derd ve elemi tuzağa ve avcıya te'sîr edip onlar da titrediler.

576. Dedi ki: "Kalbin tenâkuzlarından sırtım kırıldı. Ey cân, gel, başımın üzerine el sür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

576. Dedi ki: "Kalbin çelişkilerinden sırtım kırıldı. Ey can, gel, başımın üzerine el sür!"

"Kalbin çelişkileri"nden kasıt, birbirine zıt ve aykırı olan fikirler ve hatıralardır. "Can"dan kasıt, gerçek sevgili olan Hak'tır. Yani kuş tuzağa tutulduktan sonra Yüce Allah'a yakarmaktan başka çare bulamayıp, yakarmaya başladı ve dedi ki: "Ey gerçek sevgili olan Rabbim! Kalbimin çeşitli fikirlerinden ve hatıralarından sırtım kırıldı ve belim bükülüp kambur oldum. Çok aciz bir halde kaldım. Acizlere ve zelillere merhamet senin şanındandır. İmdadıma yetiş! Gel, benim başımı lütfunun eli ile okşa!"

"Kalbin tenâkuzları"ndan murâd, birbirine zid ve muhâlif olan fikirler ve hâtıralardır. "Cân"dan murâd, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'tır. Ya'ni kuş tuzağa tutulduktan sonra Hak Teâlâ'ya münâcâttan başka çâre bulamayıp, münâcâta başladı ve dedi ki: "Ey ma'şûk-ı hakîkî olan Rabbim! Kalbimin muhtelif fikirlerinden ve hâtıralarından sırtım kırıldı ve belim bükülüp kambur oldum. Pek âciz bir hâlde kaldım. Acizlere ve zelîllere merhamet senin şânındandır. İmdâdıma yetiş! Gel, benim başımı lütfunun eli ile okşa!"

577. "Senin elinin altında benim başıma bir rahat vardır. Senin elin sarhoşluk bağışlayıcılıkta bir âyettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

577. "Senin elinin altında benim başıma bir rahat vardır. Senin elin sarhoşluk bağışlayıcılıkta bir ayettir."

Ey sevgilim! Senin lütuf elinin altında çeşitli düşüncelerle perişan olan başım sükûnet bulur, rahat eder ve senin okşayışından dolayı ben zevk ve sevincin sarhoşu olurum. Bu sebeple senin lütuf elin sarhoşluk bağışlayıcılık hususunda bir alâmet ve nişan olur. Yani senin lütuf elinin okşaması sâ- şeddesiz okunur. "Nişâf", "neşefe"nin çoğuludur. Süt sağılırken sütün yüzünde ortaya çıkan köpükler demektir (Kamûs). "Neşâf", her şeyden suyu kendisine çekmek anlamındadır (Müntehabü'l-Lügāt). Bu anlamların hepsi hırstan ve menfaat elde etmekten kinayedir. "Güzâf", boş söz, beyhude ve çok ve hesapsız anlamlarındadır. Burada "beyhude ve anlamsız" demektir. Yetimlerin malını fuzulî olarak yemek, nefsin fetvasıyla şeriat sınırını aşmaktan kinaye olur. Yani avcı kuşa dedi ki: "Hayır, senin bu tuzağa tutulman benim hilem sebebiyle değildir. Aksine hırs ve menfaat elde etme sebebiyle nefsinin verdiği fetva üzerine fuzulî olarak şeriat sınırını aşmanın hak ettiği cezasıdır. Eğer senin bu hırsın olmasaydı, benim hilemin sana karşı etkisi olmazdı."

"Ey ma'şûkum! Senin lütuf elinin altında muhtelif fikirler ile perîşân olan başım sükût bulup, râhat eder ve senin okşamandan dolayı ben zevk ve sürûrun sarhoşu olurum. Binâenaleyh senin lütuf elin sarhoşluk bağışlayıcılık hususunda bir alâmet ve nişân olur. Ya'ni senin dest-i lütfunun okşaması sâ- şeddesiz okunur. "Nişâf", "neşefe"nin cem'idir. Süt sağılırken sütün yüzünde zuhûr eden köpükler demektir (Kamûs). "Neşâf", her şeyden suyu kendisine çekmek ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). Bu ma'nâların cümlesi hırstan ve celb-i menfaatten kinâye olur. "Güzâf", herze, beyhûde ve çok ve hesabsız ma'nâlarınadır. Burada "beyhûde ve ma'nâsız" demektir. Yetîmlerin malını fuzûlî olarak yemek, nefsin fetvâsı ile hadd-i şerîyi tecavüz etmekten kinâye olur. Ya'ni avcı kuşa dedi ki: "Hayır, senin bu tuzağa tutulman benim hîlem sebebi ile değildir. Belki hırs ve celb-i menfaat sebebiyle nefsinin verdiği fetvâ üzerine fuzûlî olarak hadd-i şer'îyi tecavüz etmenin cezâ-yı sezâsıdır. Eğer senin bu hırsın olmasa idi, benim hîlemin sana karşı te'sîri olmazdı."

575. Ondan sonra nevha-gerliğe başladı ki, tuzak ve avcı derdden titreyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

575. Ondan sonra feryat etmeye başladı ki, tuzak ve avcı dertten titreyici oldu.

Kuş, avcıdan bu sözü işittikten sonra kendi kabahatini anlayıp feryat etmeye başladı ve öyle şiddetle feryat etti ki, onun derdi ve elemi tuzağa ve avcıya tesir edip onlar da titrediler.

Kuş avcıdan bu sözü işittikten sonra kendi kabâhatini anlayıp feryâda başladı ve öyle şiddetle feryâd edicilik yaptı ki, onun derd ve elemi tuzağa ve avcıya te'sîr edip onlar da titrediler.

576. Dedi ki: "Kalbin tenâkuzlarından sırtım kırıldı. Ey cân, gel, başımın üzerine el sür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

576. Dedi ki: "Kalbin çelişkilerinden sırtım kırıldı. Ey can, gel, başımın üzerine el sür!"

"Kalbin çelişkileri"nden kasıt, birbirine zıt ve aykırı olan fikirler ve hatıralardır. "Can"dan kasıt, gerçek sevgili olan Hak'tır. Yani kuş tuzağa tutulduktan sonra Yüce Allah'a yakarmaktan başka çare bulamayıp, yakarmaya başladı ve dedi ki: "Ey gerçek sevgili olan Rabbim! Kalbimin çeşitli fikirlerinden ve hatıralarından sırtım kırıldı ve belim bükülüp kambur oldum. Çok aciz bir halde kaldım. Acizlere ve zelillere merhamet senin şanındandır. İmdadıma yetiş! Gel, benim başımı lütfunun eli ile okşa!"

"Kalbin tenâkuzları"ndan murâd, birbirine zid ve muhâlif olan fikirler ve hâtıralardır. "Cân"dan murâd, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'tır. Ya'ni kuş tuzağa tutulduktan sonra Hak Teâlâ'ya münâcâttan başka çâre bulamayıp, münâcâta başladı ve dedi ki: "Ey ma'şûk-ı hakîkî olan Rabbim! Kalbimin muhtelif fikirlerinden ve hâtıralarından sırtım kırıldı ve belim bükülüp kambur oldum. Pek âciz bir hâlde kaldım. Acizlere ve zelîllere merhamet senin şânındandır. İmdâdıma yetiş! Gel, benim başımı lütfunun eli ile okşa!"

577. "Senin elinin altında benim başıma bir rahat vardır. Senin elin sarhoşluk bağışlayıcılıkta bir âyettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

577. "Senin elinin altında benim başıma bir rahat vardır. Senin elin sarhoşluk bağışlayıcılıkta bir ayettir."

"Ey sevgilim! Senin lütuf elinin altında çeşitli düşüncelerle perişan olan başım sükûnet bulup rahat eder ve senin okşayışından dolayı ben zevk ve sevincin sarhoşu olurum. Bu sebeple senin lütuf elin sarhoşluk bağışlayıcılık hususunda bir alâmet ve nişan olur. Yani senin lütuf elinin okşaması, Hakk Yolcusu'nun fenâ makamına (varlığını Allah'ta yok etme mertebesi) ulaşması için bir alâmet ve bir nişan olur." Bazı nüshalarda "sekr-bahşî" (sarhoşluk bağışlayıcı) yerine "şükr-bahşî" (şükür bağışlayıcı) geçmektedir. Bu, "Senin elin şükür bağışlayıcılıkta bir nişan olur" demektir. Yani "Ey benim Rabbim! Sen bir kulunun başını lütuf elinle okşarsan, senin elin o kulunu senin her bir tecelline (Allah'ın isim ve sıfatlarının varlık âleminde görünmesi) karşı şükredici yapar ve tabiatına uygun gelmeyen tecellilerine karşı asla şikâyet etmez bir hâle getirir" demek olur.

"Ey ma'şûkum! Senin lütuf elinin altında muhtelif fikirler ile perîşân olan başım sükût bulup, râhat eder ve senin okşamandan dolayı ben zevk ve sürûrun sarhoşu olurum. Binâenaleyh senin lütuf elin sarhoşluk bağışlayıcılık hususunda bir alâmet ve nişân olur. Ya'ni senin dest-i lütfunun okşaması sâ- likin makām-ı fenâya vusûlü için bir alâmet ve bir nişân olur." Ba'zı nüshalarda "sekr-bahşî" yerine "şükr-bahşî" vâki'dir. "Senin elin şükür bağışlayıcılıkta bir nişân olur" demektir. Ya'ni "Ey benim Rabbim! Sen bir kulunun başını dest-i lütfunla okşar isen, senin elin o kulunu senin her bir tecellîne karşı şükür edici yapar ve tab'ına mülayim gelmeyen tecellilerine karşı aslâ şikâyet etmez bir hâle getirir" demek olur.

578. Kendi sâyeni başımın üzerinden kaldırma! Kararsızım, kararsızım, kararsız!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

578. Kendi gölgeni başımın üzerinden kaldırma! Kararsızım, kararsızım, kararsız!..

Bu şerefli beyitte "kararsızım" ifadesinin üç defa zikredilmesiyle nefsin üç mertebesindeki telvinine (hâlden hâle geçişine) işaret edilir. Çünkü Hakk Yolcusu, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefs), levvâme (kendini kınayan nefs) ve mülhime (ilham alan nefs) mertebelerinde daima kararsızdır ve hâlden hâle geçiş içindedir. Nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefs) makamına gelinceye kadar Hakk Yolcusu bu kararsızlıklardan kurtulamaz. Bu mertebelerin her birinde nefsin türlü türlü tuzaklara tutulması mümkündür. Bu sebeple Hakk Yolcusu, bu mertebeleri ve zorlu geçitlerini ancak Hakk'ın lütfu ile geçebilir. Yukarıdaki 522 ve 523 numaralı beyitlere de bakılsın.

Bu beyt-i şerîfte "kararsızım" ta'bîrinin üç defa zikriyle nefsin üç mertebesindeki telvînine işaret buyurulur. Zîrâ sâlik nefs-i emmâre, levvâme ve mülhime mertebelerinde dâimâ kararsızdır ve telvîn içindedir. Nefs-i mutmainne makāmına gelinceye kadar sâlik bu kararsızlıklardan kurtulamaz. Bu mertebelerin her birinde nefsin türlü türlü tuzaklara tutulması mümkindir. Binâenaleyh sâlik, bu merâtibi ve akabelerini ancak Hakk'ın lütfu ile geçebilir. Yukarıdaki 522 ve 523 numaralı beyitlere de mürâcaat buyurulsun.

579. Ey servinin ve yaseminin reşki, senin gamında uykular benim gözümden usandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

579. Ey servinin ve yaseminin kıskandığı, senin gamında uykular benim gözümden usandı.

"Ey zâtî güzelliğine servi ağacının ve yasemin çiçeğinin güzelliği kıskançlık duyan sevgilim! Senin gamında uykular gözümden usandı, yani gece uykularım kaçtı."

"Ey cemâl-i zâtîsine servi ağacının ve yasemin çiçeğinin güzelliği reşk eden ma'şûkum! Senin gamında uykular gözümden usandı, ya'ni gece uykularım kaçtı."

580. Gerçi lâyık değilim. Eğer bir dem, bir nâ-sezâyı bir gam içinde sorsan ne olur? [564]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

580. Gerçi lâyık değilim. Eğer bir an, uygunsuz bir şeyi bir gam içinde sorsan ne olur? [564]

"Ey sevgilim! Gerçi ben senin lütfuna lâyık değilim. Fakat iltifatına lâyık olmayan bir âşığın hâlini gam içinde sorsan ne olur ve senin yüce şanına bir eksiklik gelir mi?"

"Ey ma'şûkum! Gerçi ben senin lütfuna lâyık değilim. Fakat iltifatına lâyık olmayan bir âşığın hâlini gam içinde sorsan ne olur ve senin şân-ı azîmine noksân ârız olur mu?"

581. Muhakkak ademe ne istihkāk var idi ki, senin lütfun onun üzerine böyle kapılar açtı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

581. Hiçliğe ne hak vardı ki, senin lütfun onun üzerine böyle kapılar açtı?

Fakat fenâ (yokluk) makamına ulaşmak için bir alâmet ve bir nişan olur." Bazı nüshalarda "sekr-bahşî" (sarhoşluk veren) yerine "şükr-bahşî" (şükür bağışlayan) geçmektedir. "Senin elin şükür bağışlayıcılıkta bir nişan olur" demektir. Yani "Ey benim Rabbim! Sen bir kulunun başını lütuf elinle okşarsan, senin elin o kulunu senin her bir tecelline karşı şükür edici yapar ve tabiatına uygun gelmeyen tecellilerine karşı asla şikâyet etmez bir hâle getirir" demek olur.

likin makām-ı fenâya vusûlü için bir alâmet ve bir nişân olur." Ba'zı nüshalarda "sekr-bahşî" yerine "şükr-bahşî" vâki'dir. "Senin elin şükür bağışlayıcılıkta bir nişân olur" demektir. Ya'ni "Ey benim Rabbim! Sen bir kulunun başını dest-i lütfunla okşar isen, senin elin o kulunu senin her bir tecellîne karşı şükür edici yapar ve tab'ına mülayim gelmeyen tecellilerine karşı asla şikâyet etmez bir hâle getirir" demek olur.

578. "Kendi sâyeni başımın üzerinden kaldırma! Kararsızım, kararsızım, kararsız!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

578. "Kendi gölgeni başımın üzerinden kaldırma! Kararsızım, kararsızım, kararsız!.."

Bu şerefli beyitte "kararsızım" ifadesinin üç defa zikredilmesiyle nefsin üç mertebesindeki telvinine (hâlden hâle geçişine) işaret edilir. Çünkü Hakk Yolcusu nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), levvâme (kendini kınayan nefis) ve mülhime (ilham alan nefis) mertebelerinde daima kararsızdır ve hâlden hâle geçiş içindedir. Nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis) makamına gelinceye kadar Hakk Yolcusu bu kararsızlıklardan kurtulamaz. Bu mertebelerin her birinde nefsin türlü türlü tuzaklara tutulması mümkündür. Bu sebeple Hakk Yolcusu, bu mertebeleri ve zorluklarını ancak Hakk'ın lütfu ile geçebilir. Yukarıdaki 522 ve 523 numaralı beyitlere de bakılsın.

Bu beyt-i şerîfte "kararsızım" ta'bîrinin üç def'a zikriyle nefsin üç mertebesindeki telvînine işaret buyurulur. Zîrâ sâlik nefs-i emmâre, levvâme ve mülhime mertebelerinde dâimâ kararsızdır ve telvîn içindedir. Nefs-i mutmainne makāmına gelinceye kadar sâlik bu kararsızlıklardan kurtulamaz. Bu mertebelerin her birinde nefsin türlü türlü tuzaklara tutulması mümkindir. Binâenaleyh sâlik, bu merâtibi ve akabelerini ancak Hakk'ın lütfu ile geçebilir. Yukarıdaki 522 ve 523 numaralı beyitlere de müracaat buyurulsun.

579. "Ey servinin ve yaseminin reşki, senin gamında uykular benim gözümden usandı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

579. "Ey servinin ve yaseminin kıskandığı, senin gamında uykular benim gözümden usandı."

"Ey zâtî güzelliğine servi ağacının ve yasemin çiçeğinin güzelliği imrenen sevgilim! Senin gamında uykular gözümden usandı, yani gece uykularım kaçtı."

"Ey cemâl-i zâtîsine servi ağacının ve yasemin çiçeğinin güzelliği reşk eden ma'şûkum! Senin gamında uykular gözümden usandı, ya'ni gece uykularım kaçtı."

580. "Gerçi lâyık değilim. Eğer bir dem, bir nâ-sezâyı bir gam içinde sorsan ne olur?" [564]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

580. "Gerçi lâyık değilim. Eğer bir an, uygunsuz birini bir gam içinde sorsan ne olur?"

"Ey sevgilim! Gerçi ben senin lütfuna lâyık değilim. Fakat iltifatına lâyık olmayan bir âşığın hâlini gam içinde sorsan ne olur ve senin yüce şanına bir eksiklik gelir mi?"

"Ey ma'şûkum! Gerçi ben senin lütfuna lâyık değilim. Fakat iltifatına lâyık olmayan bir âşığın hâlini gam içinde sorsan ne olur ve senin şân-ı azîmine noksân ârız olur mu?"

581. Muhakkak ademe ne istihkāk var idi ki, senin lütfun onun üzerine böyle kapılar açtı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

581. Hiçliğin ne hakkı vardı ki, senin lütfun onun üzerine böyle kapılar açtı?

"Hiçlik"ten kasıt, kulun ilâhî ilimde sabit olan hakikatidir ki, bu sabit oluş onun bir ameline ve hak edişine dayanmaz. Bu sebeple bu şerefli beyitte "hak ediş"ten kasıt, amellerden meydana gelen liyakattır. Yoksa mutlak ezelî yatkınlık değildir. Çünkü sabit hakikatlerin her birinde mevcut olan yatkınlık üzerine varlık bahşedilmesi gerçekleşmiştir ve ilâhî lütuf onun üzerine ilâhî isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkması için kapılar açmıştır.

"Adem"den murâd, abdin ilm-i ilâhîde sabit olan hakîkatidir ki, bu sübût onun bir ameline ve istihkākına müstenid değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "istihkāk"dan murâd, amellerden husûle gelen liyâkattır. Yoksa mutlak isti'dâd-i ezelî değildir. Zîrâ a'yân-ı sâbitenin her birinde mevcûd olan isti'dâd üzerine ifâza-i vücûd vâki' olmuştur ve lutf-ı ilâhî onun üzerine esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru için kapılar açmıştır.

582. Uyuz toprağa kerem te'sîr etti. His nûrundan on gevheri der-ceyb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

582. Uyuz toprağa kerem tesir etti. His nurundan on cevheri cebine koydu.

"Gergîn", uyuz demektir. Burada kastedilen, çorak olan topraktır. "Asîb", çarpmak ve çarpışmak ve tesir etmek anlamındadır. "His nurundan on cevher"den kastedilen, beş dış duyu ve beş iç duyudur. Nitekim ilerideki şerefli beyitte açıklanır. Yani, İlahi! Senin keremin çorak olan toprağa çarptı ve tesir etti. O topraktan önce bitki, sonra hayvan ve sonra da beş dış ve beş iç olmak üzere on his nurunu cebine koyan insan ortaya çıktı. Ve insanın ortaya çıkışı hakkında III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622 numarasından 3633 numaralarına kadar olan beyitlerde ayrıntılar geçti; Ve Fîhi Mâ Fih'in 27. bölümünde de Pîr efendimiz bu anlam hakkında şöyle buyururlar:

"Sen önce toprak idin, Yüce Allah seni bitki âlemine getirdi ve bitki âleminden yolculuk ettin. Alaka (embriyonun ilk hali) ve mudğa (çiğnenmiş et parçası gibi) âlemine geldin. Ondan sonra hayvan âlemine ve oradan insan âlemine yolculuk ettin. Kerametler, Yüce Allah'ın sana böyle bir yolculuğu yakın kılmasıdır. Bu geldiğin yollarda ve menzillerde geleceğin ve hangi yoldan geleceğin hiç hatırında ve vehminde (sanı) yok idi. Vakti geldiğinde ve seni getirdiklerinde, şimdi açıkça geldiğini görüyorsun. İşte seni böyle başka türlü türlü yüz âleme getireceklerdir. İnkar etme ve ondan haber verirlerse kabul et!"

"Gergîn", uyuz demektir. Burada murâd, çorak olan topraktır. "Asîb", çarpmak ve müsâdeme ve te'sîr etmek ma'nâsınadır. "His nûrundan on gevher"den murâd, havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtınedir, Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte tavzîh buyurulur. Ya'ni, İlâhî! Senin keremin çorak olan toprağa çarptı ve te'sîr etti. O topraktan evvelen nebât, sonra hayvân ve sonra da beş zâhir ve beş bâtın olmak üzere on his nûrunu ceybine koyan beşer zuhûr etti. Ve zuhûr-ı beşer hakkında III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622 numarasından 3633 numaralarına kadar olan beyitlerde tafsîlât geçti; Ve Fîhi Mâ Fih'in 27. faslında da cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar:

"Sen evvelen toprak idin, Hak Teâlâ seni âlem-i nebâta getirdi ve âlem-i nebâttan sefer ettin. Alaka ve mudğa âlemine geldin. Ondan sonra âlem-i hayvânîye ve oradan âlem-i insânîye sefer ettin. Kerâmât, Hak Teâlâ'nın sana böyle bir seferi karîb kılmasıdır. Bu geldiğin yollarda ve menzillerde geleceğin ve hangi tarîkdan vürûd eyleyeceğin hiç hâtırında ve vehminde yok idi. Vaktaki geldin ve seni getirdiler, şimdi âşikâre olarak geldiğini görüyorsun. İşte seni böyle başkaca türlü türlü yüz âleme getireceklerdir. Münkir olma ve ondan haber verirlerse kabûl et!"

583. Beş hiss-i zahir ve beş bâtın ki, murdar olan nutfe ondan beşer oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

583. Beş dış ve beş iç duyu ki, murdar olan nutfe ondan insan oldu.

Beş dış duyu şunlardır: Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma kuvvetlerinden ibarettir; ve beş iç duyu şunlardır: Hiss-i müşterek (ortak duyu), hayâl, hafıza, vehim ve mutasarrıfa (tasarruf eden) kuvvetlerinden ibarettir. İnsan vücudunda gizli olan pis nutfe, bu on duyunun faaliyetiyle "insan" mertebesine yükseldi. Çünkü nutfe, şehvetin galebesinden dolayı akar ve şehveti harekete geçiren ise bu kuvvetlerdir. "Adem"den kasıt, kulun ilâhî ilimde sabit olan hakikatidir ki, bu sabitlik onun bir ameline ve hak edişine dayanmaz. Bu sebeple bu şerefli beyitte "hak ediş"ten kasıt, amellerden meydana gelen liyakattır. Yoksa mutlak ezelî yatkınlık değildir. Çünkü sabit hakikatlerin her birinde mevcut olan yatkınlık üzerine varlık bahşedilmesi gerçekleşmiştir ve ilâhî lütuf, onun üzerine ilâhî isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkması için kapılar açmıştır.

Beş hiss-i zâhir ki: Görme, işitme, koklama, tatma ve tutma kuvvetlerinden ibârettir; ve beş hiss-i bâtın ki: Hiss-i müşterek, hayâl, hafıza, vâhime ve mutasarrıfa kuvvetlerinden ibârettir. Vücûd-i insânîde mündemiç olan pis nutfe bu on hissin fa'âliyetinden "beşer" mertebesine terakkî etti. Zîrâ nutfe galebe-i şehvetten dolayı akar ve şehvetin muharriki ise bu kuvvetlerdir. "Adem"den murâd, abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatidir ki, bu sübût onun bir ameline ve istihkākına müstenid değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "istihkāk"dan murâd, amellerden husûle gelen liyâkattır. Yoksa mutlak isti'dâd-ı ezelî değildir. Zîrâ a'yân-ı sâbitenin her birinde mevcûd olan isti'dâd üzerine ifâza-i vücûd vâki' olmuştur ve lutf-ı ilâhî onun üzerine esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru için kapılar açmıştır.

582. Uyuz toprağa kerem te'sîr etti. His nûrundan on gevheri der-ceyb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

582. Uyuz toprağa kerem tesir etti. His nurundan on cevheri cebine koydu.

"Gergîn", uyuz demektir. Burada kastedilen, çorak olan topraktır. "Asîb", çarpmak, çarpışmak ve tesir etmek anlamındadır. "His nurundan on cevher"den kastedilen, beş zahirî duyu ve beş batınî duyudur. Nitekim ilerideki şerefli beyitte açıklanır. Yani, İlahi! Senin keremin çorak olan toprağa çarptı ve tesir etti. O topraktan önce bitki, sonra hayvan ve sonra da beş zahirî ve beş batınî olmak üzere on duyu nurunu cebine koyan insan ortaya çıktı. Ve insanın ortaya çıkışı hakkında III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622 numarasından 3633 numaralarına kadar olan beyitlerde ayrıntılar geçti; Ve Fîhi Mâ Fih'in 27. bölümünde de Pir efendimiz bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Sen önce toprak idin, Yüce Allah seni bitki âlemine getirdi ve bitki âleminden yolculuk ettin. Alaka (embriyonun ilk hali) ve mudğa (çiğnenmiş et parçası gibi) âlemine geldin. Ondan sonra hayvan âlemine ve oradan insan âlemine yolculuk ettin. Kerametler, Yüce Allah'ın sana böyle bir yolculuğu yakın kılmasıdır. Bu geldiğin yollarda ve menzillerde geleceğin ve hangi yoldan geleceğin hiç hatırında ve sanında yok idi. Vakti geldiğinde ve seni getirdiklerinde, şimdi açıkça geldiğini görüyorsun. İşte seni böyle başka türlü türlü yüz âleme getireceklerdir. İnkar etme ve ondan haber verirlerse kabul et!"

"Gergîn", uyuz demektir. Burada murâd, çorak olan topraktır. "Asîb", çarpmak ve müsâdeme ve te'sîr etmek ma'nâsınadır. "His nûrundan on gevher"den murâd, havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtınedir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte tavzîh buyurulur. Ya'ni, İlâhî! Senin keremin çorak olan toprağa çarptı ve te'sîr etti. O topraktan evvelen nebât, sonra hayvân ve sonra da beş zâhir ve beş bâtın olmak üzere on his nûrunu ceybine koyan beşer zuhûr etti. Ve zuhûr-ı beşer hakkında III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622 numarasından 3633 numaralarına kadar olan beyitlerde tafsîlât geçti; Ve Fîhi Mâ Fih'in 27. faslında da cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Sen evvelen toprak idin, Hak Teâlâ seni âlem-i nebâta getirdi ve âlem-i nebâttan sefer ettin. Alaka ve mudğa âlemine geldin. Ondan sonra âlem-i hayvânîye ve oradan âlem-i insânîye sefer ettin. Kerâmât, Hak Teâlâ'nın sana böyle bir seferi karîb kılmasıdır. Bu geldiğin yollarda ve menzillerde geleceğin ve hangi tarîkdan vürûd eyleyeceğin hiç hâtırında ve vehminde yok idi. Vaktaki geldin ve seni getirdiler, şimdi âşikâre olarak geldiğini görüyorsun. İşte seni böyle başkaca türlü türlü yüz âleme getireceklerdir. Münkir olma ve ondan haber verirlerse kabûl et!"

583. Beş hiss-i zahir ve beş bâtın ki, murdâr olan nutfe ondan beşer oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

583. Beş dış ve beş iç duyu ki, murdar olan nutfe ondan beşer oldu.

Beş dış duyu şunlardır: Görme, işitme, koklama, tatma ve tutma kuvvetlerinden ibarettir; ve beş iç duyu şunlardır: Hiss-i müşterek (duyuların ortak merkezi), hayâl, hâfıza, vâhime (sanı gücü) ve mutasarrıfa (tasarruf eden güç) kuvvetlerinden ibarettir. İnsan vücudunda gizli olan pis nutfe (meni) bu on duyunun faaliyetiyle "beşer" (insan) mertebesine yükseldi. Çünkü nutfe, şehvetin baskın gelmesinden dolayı akar ve şehvetin harekete geçiricisi ise bu kuvvetlerdir. Bazı nüshalarda "murdar nutfe" yerine "ölü nutfe" geçmektedir. Bu durumda "Ölü ve cansız olan nutfe o kuvvetlerden beşer oldu" anlamına gelir.

Beş hiss-i zâhir ki: Görme, işitme, koklama, tatma ve tutma kuvvetlerinden ibârettir; ve beş hiss-i bâtın ki: Hiss-i müşterek, hayâl, hâfıza, vâhime ve mutasarrıfa kuvvetlerinden ibârettir. Vücûd-i insânîde mündemiç olan pis nutfe bu on hissin fa'âliyetinden "beşer" mertebesine terakkî etti. Zîrâ nutfe galebe-i şehvetten dolayı akar ve şehvetin muharriki ise bu kuvvetlerdir. Ba'zı nüshalarda "nutfe-i murdar" yerine "nutfe-i mürde" vâki'dir. "Ölü ve câmid olan nutfe o kuvvetlerden beşer oldu" demek olur.

584. Ey âlî olan nûr! Senin tevfîkın olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına istihzâdan başka nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

584. Ey yüce nur! Senin tevfîkin olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına alay etmekten başka nedir?

"Tevfik", Yüce Allah hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve razı olduğu şeye uygun kılması demektir. "Nur", ilahi isimlerdendir. "Yüce nur"dan maksat, Yüce Allah'tır. Bu şerefli beyitte, "Sonra tövbe etsinler diye onlara tövbe nasip etti" (Tevbe, 9/118) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime gereğince kulun tövbesi ve dönüşü, öncelikle Hakk'ın tövbesine ve dönüşüne bağlıdır ki, bu da Hakk'ın kuluna tövbeye muvaffakiyet ihsan etmesidir. Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: "Bu ayet-i kerime, tövbeyi terk edenler için bir özür öğretisidir. Ne zaman ki 'Niçin tövbe etmedin?' diye kendilerine soru sorulur, onlar bu sorunun ardından özür dileyip derler ki: 'Ey Rabbimiz! Sen bizlere tövbe eden ve dönen olmadın, bu sebeple biz de tövbe edemedik.'" Bu tefsir, Hz. Şeyh-i Ekber'in asilere verdiği bir müjdedir. Yani, ey yüce Nur! Senin tevfîkin olmaksızın yapılmış olan tövbe ve dönüş, esassız ve temelsiz bir tövbe ve dönüştür. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz anlam ile alay etmekten başka nedir!

"Tevfik", Allâh Teâlâ hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve râzı olduğu şeye muvâfık kılması, demektir. "Nûr", esmâ-i ilâhiyyedendir. "Nûr-ı bülend"den murâd, Hak Teâlâ'dır. Bu beyt-i şerifte ثم تاب عليهم ليتوبوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onlara rücû' etmeleri için, rücû' etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince kulun tövbesi ve rücû'u evvelen Hakk'ın tövbesine ve rücû'una muallaktır ki, bu da Hakk'ın kuluna tövbeye muvaffakıyyet ihsânıdır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîme tövbeyi terk edenler için bir özür ta'lîmidir. Vaktaki "Niçin tövbe etmedin?" diye kendilerine suâl vâki' olur, onlar bu suâli müteâkıben i'tizâr edip derler ki: "Yâ Rab! Sen bizlere taib ve râci' olmadın, binâenaleyh biz de tövbe edemedik." Bu tefsîr Hz. Şeyh-i Ekber'in âsîlere verdiği bir müjdedir. Ya'ni, ey âlî olan Nûr! Senin tevfikın olmaksızın yapılmış olan tövbe ve rücû' esassız ve temelsiz bir tövbe ve rücûdur. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz ma'nâ ile istihzâ etmekten başka nedir!..

585. Tövbenin bir bir bıyıklarını koparırsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

585. Tövbenin bıyıklarını tek tek yolarsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!

"Seblet ber-kenden", bıyık yolmak; âciz ve zelil bırakmaktan kinayedir (Bahar-ı Acem). Yani, ey Rabbim! Kul hakkındaki lütfun kesinlikle tövbeye bağlı değildir. Bu sebeple sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakırsın. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'inde, Fetih Sûresi'nde "Göklerin ve yerlerin mülkü Yüce Allah'ındır, dilediği kimseyi bağışlar" (Fetih, 48/14) buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun bağışlanması senin lütfunun bileceği iştir. Çünkü tövbe senin "Tevvâb" ism-i şerîfinin gölgesi ve yansımasıdır. O ism-i şerîfin müsemmâsı olan latif zâtın ise, isyan karanlığı üzerine tecelli eden parlak ay gibidir. Ay ışığının ulaştığı yerlerde nasıl gölge kalmazsa, senin latif zâtının tecellisi vaktinde de isimlerin gölgeleri öylece yok olur. Çünkü mazharlar isimlerin, isimler sıfatların ve sıfatlar zâtın perdeleridir. Zât ortaya çıkınca perdeler kalkar. Bazı nüshalarda "nutfe-i murdâr" yerine "nutfe-i mürde" geçmektedir. Bu da "Ölü ve cansız olan nutfe o kuvvetlerden insan oldu" demek olur.

"Seblet ber-kenden", bıyık yolmak; âciz ve zelîl bırakmaktan kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, yâ Rab! Kul hakkındaki lütfun mutlakā tövbeye muallak değildir. Binâenaleyh sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakırsın. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i Fetih'de ولله ملك السماوات والأرض يغفر لمن يشاء (Fetih, 48/14) ya'ni "Göklerin ve yerlerin mülkü Állâh Teâlâ'nındır, dilediği kimseyi mağfiret eder" buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun mağfireti lütfunun bileceği iştir. Zîrâ tövbe senin "Tevvâb" ism-i şerîfinin sâyesi ve zıllıdır. O ism-i şerîfin müsemmâsı olan zât-ı latîfin ise, zulmet-i isyân üzerine mütecellî olan parlak ay gibidir. Ay ışığının vâsıl olduğu yerlerde nasıl, gölge kalmazsa, senin zât-ı latîfinin tecellîsi vaktinde dahi esmâ gölgeleri de öylece zâil olur. Zîrâ mezâhir esmânın ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın perdeleridir. Zât zahir olunca perdeler kalkar. Ba'zı nüshalarda "nutfe-i murdâr" yerine "nutfe-i mürde" vâki'dir. "Ölü ve câmid olan nutfe o kuvvetlerden beşer oldu" demek olur.

584. Ey âlî olan nûr! Senin tevfîkın olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına istihzâdan başka nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

584. Ey yüce nur! Senin tevfîkin olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına alay etmekten başka nedir?

"Tevfik", Yüce Allah hazretlerinin, kulların fiilini sevdiği ve razı olduğu şeye uygun kılması demektir. "Nur", ilahi isimlerdendir. "Yüce nur"dan maksat, Yüce Allah'tır. Bu şerefli beyitte, "Sonra tövbe etsinler diye onlara tövbe nasip etti" (Tevbe, 9/118) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime gereğince kulun tövbesi ve dönüşü, öncelikle Hakk'ın tövbesine ve dönüşüne bağlıdır ki, bu da Hakk'ın kuluna tövbeye muvaffakiyet ihsan etmesidir. Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: "Bu ayet-i kerime, tövbeyi terk edenler için bir özür öğretisidir. Ne zaman ki 'Niçin tövbe etmedin?' diye kendilerine soru sorulur, onlar bu sorunun ardından özür dileyip derler ki: 'Ey Rabbimiz! Sen bizlere tövbe eden ve dönen olmadın, bu sebeple biz de tövbe edemedik.'" Bu tefsir, Hz. Şeyh-i Ekber'in asilere verdiği bir müjdedir. Yani, ey yüce Nur! Senin tevfîkin olmaksızın yapılmış olan tövbe ve dönüş, esassız ve temelsiz bir tövbe ve dönüştür. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz anlam ile alay etmekten başka nedir!

"Tevfik", Allâh Teâlâ hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve râzı olduğu şeye muvâfık kılması, demektir. "Nûr", esmâ-i ilâhiyyedendir. "Nûr-ı bülend"den murâd, Hak Teâlâ'dır. Bu beyt-i şerifte ثم تاب عليهم ليتوبوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onlara rücû' etmeleri için, rücû' etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince kulun tövbesi ve rücû'u evvelen Hakk'ın tövbesine ve rücû'una muallaktır ki, bu da Hakk'ın kuluna tövbeye muvaffakıyyet ihsânıdır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîme tövbeyi terk edenler için bir özür ta'lîmidir. Vaktaki "Niçin tövbe etmedin?" diye kendilerine suâl vâki' olur, onlar bu suâli müteâkıben i'tizâr edip derler ki: "Yâ Rab! Sen bizlere taib ve râci' olmadın, binâenaleyh biz de tövbe edemedik." Bu tefsîr Hz. Şeyh-i Ekber'in âsîlere verdiği bir müjdedir. Ya'ni, ey âlî olan Nûr! Senin tevfîkın olmaksızın yapılmış olan tövbe ve rücû' esassız ve temelsiz bir tövbe ve rücûdur. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz ma'nâ ile istihzâ etmekten başka nedir!..

585. Tövbenin bir bir bıyıklarını koparırsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

585. Tövbenin bıyıklarını bir bir yolarsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!

"Seblet ber-kenden", bıyık yolmak; aciz ve zelil bırakmaktan kinayedir (Bahar-ı Acem). Yani, ey Rabbim! Kul hakkındaki lütfun mutlaka tövbeye bağlı değildir. Bu sebeple sen tövbeyi aciz ve kıymetsiz bir halde de bırakırsın. Çünkü Kur'an-ı Kerim'inde Fetih Suresi'nde "Göklerin ve yerlerin mülkü Yüce Allah'ındır, dilediği kimseyi bağışlar" (Fetih, 48/14) buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun bağışlanması, lütfunun bileceği iştir. Çünkü tövbe senin "Tevvâb" (tövbeleri kabul eden) ism-i şerifinin gölgesi ve yansımasıdır. O ism-i şerifin işaret ettiği latif zâtın ise, isyanın karanlığı üzerine tecelli eden parlak ay gibidir. Ay ışığının ulaştığı yerlerde nasıl gölge kalmazsa, senin latif zâtının tecellisi vaktinde de isimlerin gölgeleri öylece yok olur. Çünkü mazharlar (tecelli yerleri) isimlerin, isimler sıfatın ve sıfatlar zâtın perdeleridir. Zât ortaya çıkınca perdeler kalkar.

"Seblet ber-kenden", bıyık yolmak; âciz ve zelîl bırakmaktan kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, yâ Rab! Kul hakkındaki lütfun mutlaka tövbeye muallak değildir. Binâenaleyh sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakırsın. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i Fetih'de ولله ملك السماوات والأرض يغفر لمن يشاء (Fetih, 48/14) ya'ni "Göklerin ve yerlerin mülkü Allâh Teâlâ'nındır, dilediği kimseyi mağfiret eder" buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun mağfireti lütfunun bileceği iştir. Zîrâ tövbe senin "Tevvâb" ism-i şerîfinin sâyesi ve zıllıdır. O ism-i şerîfin müsemmâsı olan zât-ı latîfin ise, zulmet-i isyân üzerine mütecellî olan parlak ay gibidir. Ay ışığının vâsıl olduğu yerlerde nasıl, gölge kalmazsa, senin zât-ı latîfinin tecellîsi vaktinde dahi esmâ gölgeleri de öylece zâil olur. Zîrâ mezâhir esmânın ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın perdeleridir. Zât zahir olunca perdeler kalkar.

586. Ey senden dükkânım ve menzilim vîrân olan! Gönlümü sıktığın vakit nasıl nâle etmeyeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

586. Ey senden dükkânım ve menzilim viran olan! Gönlümü sıktığın vakit nasıl inlemeyeyim?

"Dükkân"dan maksat, ilahi isim ve sıfatların eserlerinin tecelli yeri olan izafî varlık ve cisimdir; ve "menzil"den maksat, ruhun temkin makamıdır (sabitlik, yerleşmişlik hali). "Gönlün sıkılması"ndan maksat, Hakk'ın kalbe kahredici ve celalli tecellisi ile tecelli etmesidir. Yani, ey zâtî tecellisinden cismimin hareketleri ve ruhumun temkin makamı bozulmuş ve viran olmuş maşukum! Sen kahır ve celal ile kalbime tecelli ettiğin vakit nasıl inleyip feryat etmeyeyim?

Bu beyitlerde Hz. Pir efendimiz kendi zevk ve yüce hallerine işaret buyururlar. Çünkü ehlullah (Allah dostları) biri "telvin" (halden hale geçiş) ve diğeri "temkin" (sabitlik, yerleşmişlik) olmak üzere iki hal içinde bulunurlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî (k.s.) efendimiz "telvin" hakkında buyururlar ki: "Bu telvin, kulun 'haller' içinde intikalidir (bir halden diğerine geçmesidir); ve birçok kimsenin nazarında bu telvin noksan bir makamdır. Halbuki bizim nazarımızda makamların en kamilidir. Onun hali, Hak Teâlâ'nın كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن (Rahmân, 55/29) [yani "O, her an yeni bir iştedir"] şerefli kelamında kendi hakkında buyurduğu haldir."

Ve temkin hakkında da şöyle buyururlar: "Temkin, bizim nazarımızda telvin içinde temkindir; ve o Hakk'a vasıl olanların (ulaşanların) halidir."

Telvin içinde temkin güç bir haldir. Zira temkin içinde olmayan telvin, meczupların (cezbe ehlinin) halleri olacağından noksanların halidir. Onlar bu hal içinde şeriat hükümlerini tatil dahi ederler. Kamiller ve Hakk'a vasıl olanlar böyle değildir. Nitekim Hz. Pir efendimize sema halinde iken fetva almaya gelirler ve hazret dahi o hal içinde şer'i hüküm ne ise onu yazıp verirler idi. Nitekim tafsilatı Menakıplar'da (menkıbeler kitaplarında) kayıtlıdır. İşte bu hal telvin içinde temkindir; ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin buyurduğu makamların en mükemmeli olan telvin budur. Buna göre telvin sahibini anlamak, temkin sahibini anlamaktan daha güç ve incedir.

"Dükkân"dan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsârının mahall-i tecellîsi olan vücûd-i izâfî ve cisimdir; ve "menzil"den murâd, rûhun makām-ı temkînidir. "Gönlün sıkılması"ndan murâd, Hakk'ın kalbe tecellî-i kahrîsi ve celâlîsi ile tecellîsidir. Ya'ni, ey tecellî-i zâtîsinden cismimin harekâtı ve rûhumun makām-ı temkîni muhtel ve vîrân olan ma'şûkum! Sen kahır ve celâl ile kalbime tecellî ettiğin vakit nasıl nâle ve feryâd etmeyeyim?...

Bu beyitlerde Hz. Pîr efendimiz kendi zevk ve hâl-i âlîlerine işaret buyururlar. Zîrâ ehlullâh biri “telvîn" ve diğeri "temkîn" olmak üzere iki hâl içinde bulunurlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) efendimiz “telvîn" hakkında buyururlar ki: "Bu telvîn abdin "ahval" içinde intikālidir; ve çok kimselerin indinde bu telvîn nâkıs olan bir makāmdır. Halbuki bizim indimizde makāmların en kâmilidir. Onun hâli Hak Teâlâ'nın كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن (Rahmân, 55/29) [ya'ni "O, her ân yeni bir iştedir"] kelâm-ı şerîfinde kendi hakkında buyurduğu haldir."

Ve temkîn hakkında da şöyle buyururlar: "Temkîn, bizim indimizde telvînde temkîndir; ve o Hakk'a vâsıl olanların hâlidir."

Telvîn içinde temkîn güç bir haldir. Zîrâ temkîn içinde olmayan telvîn mecâzîbin ahvâli olacağından nâkısların hâlidir. Onlar bu hal içinde ahkâm-ı şerîatı ta'tîl dahi ederler. Kâmiller ve Hakk'a vâsıllar böyle değildir. Nitekim Hz. Pîr efendimize hâl-i semâ'da iken fetvâ almaya gelirler ve hazret dahi o hâl içinde ahkâm-ı şer'î ne ise onu yazıp verirler idi. Nitekim tafsîli Menâkıblar'-da mündericdir. İşte bu hâl telvîn içinde temkîndir; ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin buyurduğu ekmel-i makāmât olan telvîn budur. Binâenaleyh sâhib-i telvîni anlamak, sâhib-i temkîni anlamaktan daha güç ve incedir.

587. Nasıl kaçarım? Zîra ki sensiz diri yoktur. Senin hudavendliğin olmaksızın bendelik vücudumuz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

587. Nasıl kaçarım? Çünkü sensiz diri yoktur. Senin efendiliğin olmaksızın kulluk varlığımız yoktur.

Ey maşukum! Ben senin kahredici ve celalli olan tecellinden nasıl kaçarım? Çünkü kulun hayatı senin Hayat sıfatının ışığından ve yansımasındandır. Bu sebeple ihsan ve bağışta bulunan efendilik olmaksızın kulun varlığı yoktur. Çünkü kulun izafî varlığı ve var oluşu senin hakiki olan varlığındandır.

Ey ma'şûkum! Ben senin kahrî ve celâlî olan tecellînden nasıl kaçarım? Zîrâ kulun hayâtı senin sıfat-ı Hayat'ının pertevinden ve aksindendir. Binâenaleyh ihsân ve atâ edici efendilik olmaksızın kulun vücûdu yoktur. Zîrâ kulun vücûd-i izâfisi ve varlığı senin hakîkî olan varlığındandır.

586. Ey senden dükkânım ve menzilim vîrân olan! Gönlümü sıktığın vakit nasıl nâle etmeyeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

586. Ey senden dükkânım ve menzilim viran olan! Gönlümü sıktığın vakit nasıl inlemeyeyim?

"Dükkân"dan maksat, ilahi isim ve sıfatların eserlerinin tecelli yeri olan izafî varlık ve cisimdir; "menzil"den maksat ise ruhun temkin makamıdır (manevi durağanlık hali). "Gönlün sıkılması"ndan maksat, Hakk'ın kalbe kahredici ve celalli tecellisiyle görünmesidir. Yani, ey zâtî tecellinden cismimin hareketleri ve ruhumun temkin makamı bozulmuş ve viran olmuş maşukum! Sen kahır ve celal ile kalbime tecelli ettiğin zaman nasıl inleyip feryat etmeyeyim?

Bu beyitlerde Hz. Pir efendimiz kendi zevk ve yüce hallerine işaret buyururlar. Çünkü Allah dostları biri "telvin" (manevi hallerde değişim) ve diğeri "temkin" (manevi durağanlık) olmak üzere iki hal içinde bulunurlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi (k.s.) efendimiz "telvin" hakkında buyururlar ki: "Bu telvin, kulun 'haller' içinde hareket etmesidir; ve birçok kimsenin nazarında bu telvin eksik bir makamdır. Halbuki bizim nazarımızda makamların en kamilidir. Onun hali, Hak Teâlâ'nın كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن (Rahmân, 55/29) [yani "O, her an yeni bir iştedir"] şerefli kelamında kendi hakkında buyurduğu haldir."

Ve temkin hakkında da şöyle buyururlar: "Temkin, bizim nazarımızda telvin içinde temkindir; ve o, Hakk'a ulaşanların halidir."

Telvin içinde temkin zor bir haldir. Çünkü temkin içinde olmayan telvin, mecazi cezbedilenlerin halleri olacağından, eksiklerin halidir. Onlar bu hal içinde şeriat hükümlerini dahi iptal ederler. Kamiller ve Hakk'a ulaşanlar böyle değildir. Nitekim Hz. Pir efendimize sema halinde iken fetva almaya gelirler ve hazret dahi o hal içinde şer'i hüküm ne ise onu yazıp verirlerdi. Nitekim ayrıntısı Menkıbeler'de yazılıdır. İşte bu hal telvin içinde temkindir; ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin buyurduğu makamların en mükemmeli olan telvin budur. Bu sebeple telvin sahibini anlamak, temkin sahibini anlamaktan daha zor ve incedir.

"Dükkân"dan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsârının mahall-i tecellîsi olan vücûd-i izâfî ve cisimdir; ve "menzil"den murâd, rûhun makām-ı temkînidir. "Gönlün sıkılması"ndan murâd, Hakk'ın kalbe tecellî-i kahrîsi ve celâlîsi ile tecellîsidir. Ya'ni, ey tecellî-i zâtîsinden cismimin harekâtı ve rûhumun makām-ı temkîni muhtel ve vîrân olan ma'şûkum! Sen kahır ve celâl ile kalbime tecellî ettiğin vakit nasıl nâle ve feryâd etmeyeyim?...

Bu beyitlerde Hz. Pîr efendimiz kendi zevk ve hâl-i âlîlerine işaret buyururlar. Zîrâ ehlullâh biri “telvîn" ve diğeri "temkîn" olmak üzere iki hâl içinde bulunurlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) efendimiz “telvîn" hakkında buyururlar ki: "Bu telvîn abdin "ahval" içinde intikālidir; ve çok kimselerin indinde bu telvîn nâkıs olan bir makāmdır. Halbuki bizim indimizde makāmların en kâmilidir. Onun hâli Hak Teâlânın كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن (Rahmân, 55/29) [ya'ni "O, her ân yeni bir iştedir"] kelâm-ı şerîfinde kendi hakkında buyurduğu haldir."

Ve temkîn hakkında da şöyle buyururlar: "Temkîn, bizim indimizde telvînde temkîndir; ve o Hakk'a vâsıl olanların hâlidir."

Telvîn içinde temkîn güç bir haldir. Zîrâ temkîn içinde olmayan telvîn mecâzîbin ahvâli olacağından nâkısların hâlidir. Onlar bu hal içinde ahkâm-ı şerîatı ta'tîl dahi ederler. Kâmiller ve Hakk'a vâsıllar böyle değildir. Nitekim Hz. Pîr efendimize hâl-i semâ'da iken fetvâ almaya gelirler ve hazret dahi o hâl içinde ahkâm-ı şer'î ne ise onu yazıp verirler idi. Nitekim tafsîli Menâkıblar'da mündericdir. İşte bu hâl telvîn içinde temkîndir; ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin buyurduğu ekmel-i makāmât olan telvîn budur. Binâenaleyh sâhib-i telvîni anlamak, sâhib-i temkîni anlamaktan daha güç ve incedir.

587. Nasıl kaçarım? Zîra ki sensiz diri yoktur. Senin hudavendliğin olmaksızın bendelik vücudumuz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

587. Nasıl kaçarım? Çünkü sensiz diri yoktur. Senin efendiliğin olmaksızın kulluk varlığımız yoktur.

Ey maşukum! Ben senin kahredici ve celalli olan tecellinden nasıl kaçarım? Çünkü kulun hayatı senin Hayat sıfatının ışığından ve yansımasındandır. Bu sebeple ihsan ve bağışta bulunan efendilik olmaksızın kulun varlığı yoktur. Çünkü kulun izafî varlığı ve var oluşu senin hakiki olan varlığındandır.

Ey ma'şûkum! Ben senin kahrî ve celâlî olan tecellînden nasıl kaçarım? Zîrâ kulun hayâtı senin sıfat-ı Hayat'ının pertevinden ve aksindendir. Binâenaleyh ihsân ve atâ edici efendilik olmaksızın kulun vücûdu yoktur. Zîrâ kulun vücûd-i izâfisi ve varlığı senin hakîkî olan varlığındandır.

588. Ey cânın usûlü! Benim cânımı sen al! Zîrâ ki sensiz candan melûl olmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

588. Ey canın asılları! Benim canımı sen al! Çünkü sensiz candan bıkmışım.

"Usûl", asıl kelimesinin çoğuludur. Burada "asıl" kelimesinin çoğul olarak zikredilmesindeki işaret şudur ki, insanın bedeninde doğal ruh, bitkisel ruh ve hayvansal ruh bir aradadır; ve onların toplam hâline insani ruh ilişkindir; ve her bir ruh, insanın bedenine yayılmış bir asıl olup, bu asılların hepsinde sıfatları ve isimleriyle tecelli eden Yüce Allah'tır; ve isimler sıfatın, sıfatlar zâtın ve mazharlar (tecelli yerleri) bunların hepsinin perdesidir; ve zâtî tecelliye mazhar olmayan can ise isim, sıfat ve mazhar perdeleri arkasında perdelenmiştir. Bu anlamlara göre Pir efendimiz buyururlar ki: Ey canın asılları! Benim canımı zâtî tecellinin etkisi altına al! Çünkü senin zâtî tecelline mazhar olmayan ve sıfat, isim ve mazhar perdeleri arkasında kalan candan usanmışım.

"Usûl", aslın cem'idir. Burada "asl"ın cemi' olarak zikrinde işâret budur ki, insanın cisminde rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtî ve rûh-ı hayvânî müctemi'dir; ve onların hey'et-i mecmûasına rûh-ı insânî taalluk etmiştir; ve her bir rûh insanın cismine sârî olan bir asıl olup, bu asılların hepsinde sıfât ve esmâsıyla mütecellî olan Hak'tır; ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın ve mezâhir bunların cümlesinin perdesidir; ve tecellî-i zâtîye mazhar olmayan cân ise esmâ ve sıfât ve mezâhir perdeleri arkasında hicabdadır. Bu ma'nâlara binâen cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Ey cânın asılları! Benim cânımı tecellî-i zâtînin istîlâsı altına al! Zîrâ senin tecellî-i zâtîne mazhar olmayan ve sıfat ve esmâ ve mezâhir perdeleri arkasında kalan candan usanmışım.

589. Ben delilik fenni üzere âşığım! Ferhenglikten ve ferzânelikten tokum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

589. Ben delilik türü üzere âşığım! İlimden ve bilgelikten tokum!

"Ferheng", ilim, bilgi, edep demektir. "Ferzâne", hikmet sahibi, âlim, akıllı, soyut ve hür anlamlarındadır (Burhan). "Fenn", tür, sınıf ve çeşit demektir. Yani, ben delilik tarzı üzere âşığım. İlim ve edepten ve hikmet sahibi olmaktan doydum. Yani ilim ve edep ve hikmet sahibi olma tarzlarını çok kullandım ve hepsinden bıktım. Şimdi ise delicesine Hakk'ın âşığıyım. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Atıp dilden ilimleri, kendimi benden gafil edeyim; Sevgilinin huzuruna çok bilmiş gitmek lâyık değildir."

"Ferheng", ilim, dâniş, edeb demektir. "Ferzâne", hakîm, âlim, âkıl, mücerred ve hür ma'nâlarınadır (Burhân). "Fenn", nevi', sınıf ve çeşit demektir. Ya'ni, ben delilik tarzı üzere âşığım. İlm ü edebden ve hakimlikten doydum. Ya'ni ilm ü edeb ve hakîmlik tarzlarını çok isti'mâl ettim ve hepsinden bıktım. Şimdi ise delicesine Hakk'ın âşığıyım. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu eyleyim benden beni gafil; Huzûr-ı dilbere lâyık değildir zû-fünün gitmek"

590. Vaktaki haya bir yırtılır, sırrı açık söylerim. Bu sabır ve zahîr ve irtiâş-[574]tan ne vakte kadar?..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

590. Vakti geldiğinde haya perdesi yırtılır, sırrı açıkça söylerim. Bu sabır, karın buruntusu, zorlukla nefes alma ve titremekten ne zamana kadar?..

"Zahîr", karın buruntusu, dizanteri, zorlukla nefes alma ve inleme demektir. "İrtiâş", bedenin istemsiz olarak titremesidir. Yani, maşukuma karşı aşkın şiddetiyle haya perdesi yırtıldığında, vahdet sırrını ve onun tecellilerini açıklarım.

"Zahîr", karın buruntusu ve dizanteri ve zorlukla nefes almak ve nâle etmek. "İrtiâş”, bedenin ihtiyârsız olarak titremesi. Ya'ni, vaktâki ma'şûkuma karşı sâika-i aşk ile hayâ perdesi yırtılır, sırr-ı vahdeti ve onun tecelliyâtı es-

588. Ey cânın usûlü! Benim cânımı sen al! Zîrâ ki sensiz candan melûl olmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

588. Ey canın asılları! Benim canımı sen al! Çünkü sensiz candan bıkmışım.

"Usûl", asıl kelimesinin çoğuludur. Burada "asıl" kelimesinin çoğul olarak zikredilmesindeki işaret şudur ki, insanın bedeninde doğal ruh, bitkisel ruh ve hayvansal ruh bir aradadır; ve onların toplam hâline insani ruh ilişkindir; ve her bir ruh, insanın bedenine yayılmış bir asıl olup, bu asılların hepsinde sıfatları ve isimleriyle tecelli eden Yüce Allah'tır; ve isimler sıfatın, sıfatlar zâtın ve mazharlar (tecelli yerleri) bunların hepsinin perdesidir; ve zâtî tecelliye mazhar olmayan can ise isim, sıfat ve mazhar perdeleri arkasında perdelenmiştir. Bu anlamlara göre Pir efendimiz buyururlar ki: Ey canın asılları! Benim canımı zâtî tecellinin etkisi altına al! Çünkü senin zâtî tecelline mazhar olmayan ve sıfat, isim ve mazhar perdeleri arkasında kalan candan usanmışım.

"Usûl", aslın cem'idir. Burada "asl"ın cemi' olarak zikrinde işâret budur ki, insanın cisminde rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtî ve rûh-ı hayvânî müctemi'dir; ve onların hey'et-i mecmûasına rûh-ı insânî taalluk etmiştir; ve her bir rûh insanın cismine sârî olan bir asıl olup, bu asılların hepsinde sıfât ve esmâsıyla mütecellî olan Hak'tır; ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın ve mezâhir bunların cümlesinin perdesidir; ve tecellî-i zâtîye mazhar olmayan cân ise esmâ ve sıfât ve mezâhir perdeleri arkasında hicabdadır. Bu ma'nâlara binâen cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Ey cânın asılları! Benim cânımı tecellî-i zâtînin istîlâsı altına al! Zîrâ senin tecellî-i zâtîne mazhar olmayan ve sıfat ve esmâ ve mezâhir perdeleri arkasında kalan candan usanmışım.

589. Ben delilik fenni üzere âşığım! Ferhenglikten ve ferzânelikten tokum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

589. Ben delilik türü üzere âşığım! İlimden ve bilgelikten tokum!

"Ferheng", ilim, bilgi, edep demektir. "Ferzâne", hikmet sahibi, âlim, akıllı, soyutlanmış ve hür anlamlarındadır (Burhan). "Fenn", tür, sınıf ve çeşit demektir. Yani, ben delilik tarzı üzere âşığım. İlim ve edepten ve hikmet sahibi olmaktan doydum. Yani ilim ve edep ve hikmet sahibi olma tarzlarını çok kullandım ve hepsinden bıktım. Şimdi ise delicesine Hakk'ın âşığıyım. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: زدانشها بشویم دل ز خود خود را کنم غافل که پیش دلبر مقبل نشايد ذو فنون رفتن Nazmen tercüme: "Atıp dilden ilimleri, kendimi benden gafil edeyim; Sevgilinin huzuruna çok bilgili gitmek lâyık değildir."

"Ferheng", ilim, dâniş, edeb demektir. "Ferzâne", hakîm, âlim, âkıl, mücerred ve hür ma'nâlarınadır (Burhân). "Fenn", nevi', sınıf ve çeşit demektir. Ya'ni, ben delilik tarzı üzere âşığım. İlm ü edebden ve hakimlikten doydum. Ya'ni ilm ü edeb ve hakîmlik tarzlarını çok isti'mâl ettim ve hepsinden bıktım. Şimdi ise delicesine Hakk'ın âşığıyım. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: زدانشها بشویم دل ز خود خود را کنم غافل که پیش دلبر مقبل نشايد ذو فنون رفتن Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu eyleyim benden beni gafil; Huzûr-ı dilbere lâyık değildir zû-fünün gitmek"

590. Vaktaki haya bir yırtılır, sırrı açık söylerim. Bu sabır ve zahîr ve irtiâş-tan ne vakte kadar?..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

590. Vakti geldiğinde haya bir yırtılır, sırrı açık söylerim. Bu sabır ve karın ağrısı ve titreme ne zamana kadar?..

"Zahîr", karın buruntusu ve dizanteri ve zorlukla nefes almak ve inlemek demektir. "İrtiâş", bedenin iradesiz olarak titremesi demektir. Yani, maşukuma karşı aşkın şimşeğiyle haya perdesi yırtıldığı zaman, vahdet sırrını ve onun tecellilerinin sırlarını açıkça söylerim. Önüme haya perdesi çekildiği zaman sabrederim ve sırları açıklayamadığım için içimde sıkıntı oluşur ve vücuduma titreme gelir. Ah, bu sabır ve iç ağrısı ve titreme ne zamana kadar sürecektir?...

"Zahîr", karın buruntusu ve dizanteri ve zorlukla nefes almak ve nâle etmek. "İrtiâş”, bedenin ihtiyârsız olarak titremesi. Ya'ni, vaktâki ma'şûkuma karşı sâika-i aşk ile hayâ perdesi yırtılır, sırr-ı vahdeti ve onun tecelliyâtı es- rârını açık söylerim. Önüme hayâ perdesi çekildiği vakit sabr ederim ve esrâ-rı faş edemediğim için içimde sıkıntı peyda olur ve vücuduma titreme gelir. Ah, bu sabır ve iç ağrısı ve titreme ne vakte kadar sürecektir?...

591. Sicâf gibi haya içinde gizli oldum. Bu yorgan altından ansızın sıçrayayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

591. Perde gibi haya içinde gizli oldum. Bu yorgan altından ansızın sıçrayayım!

"Sicâf", "kitâb" vezninde, "perde"ye denir, örtme anlamındadır. Bir görüşe göre de birbirine çatallı, aralarında aralık bulunan iki perdedir. Her birine "secf" ve "sicâf" derler (Kamûs). Yani, çatal gibi haya içinde gizlendim. Artık bu haya yorganı ve örtüsü altından ansızın sıçrayayım! "Haya", yekpare, büyük perde arkasında gizli kalan çatal perdelere benzetilmiştir.

"Sicâf", kitâb vezninde, "perde"ye derler, setr ma'nâsına. Bir kavle göre de birbirlerine çatal, aralarında aralık bulunan iki perdedir. Her birine "secf" ve "sicâf" derler (Kamûs). Ya'ni, çatal gibi hayâ içinde gizlendim. Artık bu hayâ yorganı ve sütresi altından ansızın sıçrayayım! "Hayâ", yekpâre, büyük perde rakasında gizli kalan çatal perdelere teşbîh buyurulmuştur.

592. Ey refîkler! Yâr yolları bağladı. Topal âhûyuz ve o av arslanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

592. Ey arkadaşlar! Yâr yolları bağladı. Topal ceylanız ve o avcı aslandır.

Ey Hakk yolunun arkadaşları! Âşık ile maşukun birleşmesi ve vahdet sırrı (bir olma gizemi) hakkında size birtakım açıklamalar vermek isterdim. Fakat o hakiki maşuk, söz yollarını bağladı. Biz büyük, topal bir ceylan gibiyiz. O da bu topal ceylanı avlamak niyetinde olan aslandır.

Ey Hak yolunun arkadaşları! Aşık ile ma'şûkun ittihâdı ve sırr-ı vahdeti hakkında size birtakım îzâhât vermek isterdim. Fakat o ma'şûk-ı hakîkî ke-lâm yollarını bağladı. Biz büyük, topal âhû gibiyiz. O da bu topal âhûyu av-lamak azminde bulunan arslandır.

593. Bir kan içici erkek arslanın pençesinde teslîm ve rızâdan gayrı bir çare nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

593. Bir kan içici erkek arslanın pençesinde teslimiyet ve rızadan başka bir çare nerede?

Bizim durumumuz, Hakk'ın kudret ve tasarruf elinde, kan içici bir erkek arslanın pençesine düşmüş bir ceylanın durumuna benzer. Bu durumda teslimiyet ve rızadan başka bir çare var mıdır? Çünkü Yüce Allah يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ ve يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ yani "Dilediğini işler" (Âl-i İmrân, 3/40) ve "Dilediği şeye hükmeder" (Mâide, 5/1).

Hakk'ın yed-i kudret ve tasarrufunda bizim vaz'iyetimiz bir kan içici er-kek arslanın pençesine düşmüş olan bir âhûnun vaz'iyetine benzer. Bu vaz'iyet içinde teslîm ve rızâdan başka bir çâre var mıdır? Zîrâ Hak Teâlâ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ ve يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ ya'ni "Dilediğini işler" (Al-i İmrân, 3/40) ve “Dile-diği şeye hükmeder" (Mâide, 5/1).

594. O güneş gibi uyku ve yeme tutmaz. Rûhları yemeksiz ve uykusuz yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

594. O, güneş gibi uyku ve yeme tutmaz. Ruhları yemeksiz ve uykusuz yapar.

Yüce Allah'ın zât-ı şerîfi, "Onu ne bir uyuklama ne de uyku tutar" (Bakara, 2/255) ayet-i kerimesi gereğince uyku tutmaz ve "O yedirir, fakat yedirilmez" (En'âm, 6/14) ayet-i kerimesi gereğince de yemek yemekten münezzehtir. İnsan ruhunun sırlarını açıkça söylerim. Önüme haya perdesi çekildiği zaman sabrederim ve sırları açıklayamadığım için içimde sıkıntı oluşur ve vücuduma titreme gelir. Ah, bu sabır ve iç ağrısı ve titreme ne zamana kadar sürecektir?...

Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı şerîfi لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلا نَوْمٌ (Bakara, 2/255) ya'ni "Hak Teâlâ'ya mızganmak ve uyku ârız olmaz" âyet-i kerîmesi mûcibince uyku tutmaz ve هُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) ya'ni "O yedirir ve yedirilmez" âyet-i kerîmesi mûcibince dahi yemek yemekten münezzehdir. Rûh-ı insânî- rârını açık söylerim. Önüme hayâ perdesi çekildiği vakit sabr ederim ve esrâ-rı faş edemediğim için içimde sıkıntı peyda olur ve vücuduma titreme gelir. Ah, bu sabır ve iç ağrısı ve titreme ne vakte kadar sürecektir?...

591. Sicâf gibi haya içinde gizli oldum. Bu yorgan altından ansızın sıçrayayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

591. Perde gibi haya içinde gizli oldum. Bu yorgan altından ansızın sıçrayayım!

"Sicâf", kitap vezninde, "perde" demektir, örtme anlamındadır. Bir görüşe göre de birbirine çatallanmış, aralarında aralık bulunan iki perdedir. Her birine "secf" ve "sicâf" derler (Kamûs). Yani, çatal gibi haya içinde gizlendim. Artık bu haya yorganı ve örtüsü altından ansızın sıçrayayım! "Haya", tek parça, büyük perde arkasında gizli kalan çatal perdelere benzetilmiştir.

“Sicâf”, kitâb vezninde, “perde”ye derler, setr ma'nâsına. Bir kavle göre de birbirlerine çatal, aralarında aralık bulunan iki perdedir. Her birine “secf” ve “sicâf” derler (Kamûs). Ya'ni, çatal gibi hayâ içinde gizlendim. Artık bu hayâ yorganı ve sütresi altından ansızın sıçrayayım! “Hayâ”, yekpâre, büyük perde rakasında gizli kalan çatal perdelere teşbîh buyurulmuştur.

592. Ey refîkler! Yâr yolları bağladı. Topal âhûyuz ve o av arslanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

592. Ey arkadaşlar! Yâr yolları bağladı. Topal ceylanız ve o avcı aslandır.

Ey Hakk yolunun arkadaşları! Âşık ile maşukun birleşmesi ve vahdet sırrı (bir olma gizemi) hakkında size birtakım açıklamalar vermek isterdim. Fakat o hakiki maşuk, söz yollarını bağladı. Biz büyük, topal bir ceylan gibiyiz. O da bu topal ceylanı avlamak niyetinde olan aslandır.

Ey Hak yolunun arkadaşları! Aşık ile ma'şûkun ittihâdı ve sırr-ı vahdeti hakkında size birtakım îzâhât vermek isterdim. Fakat o ma'şûk-ı hakîkî kelâm yollarını bağladı. Biz büyük, topal âhû gibiyiz. O da bu topal âhûyu avlamak azminde bulunan arslandır.

593. Bir kan içici erkek arslanın pençesinde teslîm ve rızâdan gayrı bir çare nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

593. Bir kan içici erkek arslanın pençesinde teslimiyet ve rızadan başka bir çare nerede?

Bizim durumumuz, Hakk'ın kudret ve tasarruf elinde, kan içici bir erkek arslanın pençesine düşmüş bir ceylanın durumuna benzer. Bu durum içinde teslimiyet ve rızadan başka bir çare var mıdır? Çünkü Yüce Allah يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ yani "Dilediğini işler" (Âl-i İmrân, 3/40) ve "Dilediği şeye hükmeder" (Mâide, 5/1).

Hakk'ın yed-i kudret ve tasarrufunda bizim vaz'iyetimiz bir kan içici erkek arslanın pençesine düşmüş olan bir âhûnun vaz'iyetine benzer. Bu vaz'iyet içinde teslîm ve rızâdan başka bir çâre var mıdır? Zîrâ Hak Teâlâ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ ya'ni "Dilediğini işler" (Al-i İmrân, 3/40) ve “Dilediği şeye hükmeder" (Mâide, 5/1).

594. O güneş gibi uyku ve yeme tutmaz. Rûhları yemeksiz ve uykusuz yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

594. O, güneş gibi uyku ve yeme tutmaz. Ruhları yemeksiz ve uykusuz yapar.

Yüce Allah'ın zât-ı şerîfi, "Onu ne bir uyuklama ne de uyku tutar" (Bakara, 2/255) ayet-i kerimesi gereğince uyku tutmaz ve "O yedirir, fakat yedirilmez" (En'âm, 6/14) ayet-i kerimesi gereğince de yemek yemekten münezzehtir. İnsan ruhunu kendi halifesi kabul ettiği için, onu da kendisine benzetmek amacıyla yemeksiz ve uykusuz yapar.

Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı şerîfi لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلا نَوْمٌ (Bakara, 2/255) ya'ni "Hak Teâlâ'ya mızganmak ve uyku ârız olmaz" âyet-i kerîmesi mûcibince uyku tutmaz ve هُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) ya'ni "O yedirir ve yedirilmez" âyet-i kerîmesi mûcibince dahi yemek yemekten münezzehdir. Rûh-ı insânî- yi kendi halîfesi ittihâz buyurduğu cihetle onu da kendisine benzetmek için yemeksiz ve uykusuz yapar.

595. Der ki: "Gel, ben yahud benim hem-huyum ol, tâ ki, tecellîde benim yüzümü göresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

595. Der ki: "Gel, ben yahut benim huyumda ol, tâ ki, tecellîde benim yüzümü göresin!"

Yani, Yüce Allah'tan insan ruhuna hitaben buyurulur ki: "Ey insan ruhu! Gel, zâtî tecellîm ile senin benliğin gitsin de ben ol ve benim benliğimde fânî ol!" Yahut "Esmâ ve sıfat tecellîlerimi tam olarak kabul ederek benim ahlâkımla ahlâklan ve تخلقوا باخلاق الله yani "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar ol, tâ ki, benim yüzümü göresin!"

Bilinmeli ki, müşâhede (gözlem, idrak) hakkında muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) sözleri çoktur. Burada onların zikri (anılması) uzun olur. Özeti şudur ki: "Hakk'ın Cemâlini müşâhede eden ehlullah (Allah dostları) iki çeşittir:

Birincisi, zâtî tecellî ile kendisinde varlık ve benlik eseri kalmamış olan topluluktur ki, bunların görüşü Hakk'ın kendisini görüşüdür. Bu mertebede görülen ve gören ve gösteren hep Hak'tır. Bu mertebenin zevkine ve idrakine akıl vasıtasıyla ulaşmak mümkün değildir. Çünkü akıl bu mertebenin sözlerini saçma ve anlamsız sayıp güler.

İkinci topluluk, zâtî tecellî çeşnisini (tadını) tatmayıp Hakk'ı mazharlarda (tecellî yerlerinde), esmâ ve sıfat aynalarında görürler. Bu esmâ ve sıfat tecellîleri hakkında söz söylemek ve sâliklerin (Hakk yolcularının) akıllarının gözlerini açmak mümkündür. Çünkü akıl bu mertebenin sözlerini kabul eder ve hakikî varlığın birliğine ilmen vakıf olur. Fakat bu müşâhedenin sahibi olan ehlullahın zevkini sadece ilim ile elde edemez. Bu zevk ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülûk (manevî yolculuk) vasıtasıyla elde edilir. Beyt-i şerîfte bu iki çeşit müşâhedeye işaret buyurulmuştur.

Ya'ni, Zât-ı Hak'tan rûh-ı insânîye hitâben buyurulur ki: "Ey rûh-1 insânî! Gel, tecellî-i zâtîm ile senin senliğin gitsin de ben ol ve benim benliğimde fânî ol!" Veyâhud "Tecellî-i esmâiyyemi ve sıfâtiyyemi kâmilen kabûl ederek benim ahlâkım ile ahlâklan ve تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar ol, tâ ki, benim yüzümü göresin!"

Ma'lum olsun ki, müşâhede hakkında muhakkıkların sözleri çoktur. Burada onların zikri uzun olur. Hülâsası budur ki: "Cemâl-i Hakk'ı müşâhede eden ehlullâh iki nevi'dir:

Birisi, tecellî-i zâtî ile kendisinde vücûd ve varlık eseri kalmamış olan tâifedir ki, bunların görüşü Hakk'ın kendisini görüşüdür. Bu mertebede görülen ve gören ve gösteren hep Hak'tır. Bu mertebenin zevkine ve idrâkine akıl vâsıtasıyla vusûl mümkin değildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini türrehât ve saçma addedip güler.

İkinci tâife, tecellî-i zâtî çeşnisini tatmayıp Hakk'ı mezâhirde, esmâ ve sıfât aynalarında görürler. Bu esmâ ve sıfât tecelliyâtı hakkında söz söylemek ve sâliklerin akıllarının gözlerini açmak kābildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini kabûl eder ve vücûd-i hakîkînin vahdetine ilmen ıttıla' hâsıl eder. Fakat bu müşâhedenin sahibi olan ehlullâhın zevkini mahz-ı ilm ile tahsîl edemez. Bu zevk ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülûk vâsıtasıyla hâsıl olur. Beyt-i şerîfte bu iki nevi' müşâhedeye işaret buyurulmuştur.

596. "Ve eğer görmese idin ne vakit böyle deli olurdun? Toprak idin, diriltmenin talibi oldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

596. "Ve eğer görmeseydin ne zaman böyle deli olurdun? Toprak idin, diriltmenin talibi oldun."

"Ey halifem olan ruh! Eğer sen beni öncesiz olarak görmeseydin, ne zaman bu izafî varlık âleminde benim aşkımdan deli olurdun? Sen bu izafî varlık âleminde başlangıçta toprak idin, zâtî yatkınlık diliyle diriltmenin talibi oldun ve insan olmayı istedin." Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: yi kendi halifesi kabul ettiği için onu da kendisine benzetmek için yemeksiz ve uykusuz yapar.

"Ey halîfem olan rûh! Eğer sen beni ezelde görmese idin, ne vakit bu vücûd-i izâfî âleminde benim aşkımdan deli olurdun? Sen bu vücûd-i izâfî âleminde evvelen toprak idin, lisân-ı isti'dâd ile diriltmenin talibi oldun ve insan olmayı istedin." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: yi kendi halîfesi ittihâz buyurduğu cihetle onu da kendisine benzetmek için yemeksiz ve uykusuz yapar.

595. Der ki: "Gel, ben yahud benim hem-huyum ol, tâ ki, tecellîde benim yüzümü göresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

595. Der ki: "Gel, ben ol yahut benimle aynı huya sahip ol ki, tecellîde benim yüzümü göresin!"

Yani, Hak Zât'tan insan ruhuna hitaben buyrulur ki: "Ey insan ruhu! Gel, benim zâtî tecellîm ile senin senliğin gitsin de ben ol ve benim benliğimde fani ol!" Yahut "Benim esmâ ve sıfat tecellîlerimi tam olarak kabul ederek benim ahlakımla ahlaklan ve تخلقوا باخلاق الله yani 'Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız!' hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar ol ki, benim yüzümü göresin!"

Bilinmeli ki, müşâhede (gözlem, görme) hakkında muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) sözleri çoktur. Burada onların zikri uzun olur. Özeti şudur ki: "Cemâl-i Hakk'ı (Allah'ın güzelliğini) müşâhede eden ehlullah (Allah dostları) iki çeşittir:

Birincisi, zâtî tecellî ile kendisinde varlık eseri kalmamış olan topluluktur ki, bunların görüşü Hakk'ın kendisini görüşüdür. Bu mertebede görülen ve gören ve gösteren hep Hak'tır. Bu mertebenin zevkine ve idrakine akıl vasıtasıyla ulaşmak mümkün değildir. Zira akıl bu mertebenin sözlerini saçma ve anlamsız addedip güler.

İkinci topluluk, zâtî tecellî çeşnisini tatmayıp Hakk'ı mazharlarda (tecellî yerlerinde), esmâ ve sıfat aynalarında görürler. Bu esmâ ve sıfat tecellîleri hakkında söz söylemek ve sâliklerin (Hakk Yolcularının) akıllarının gözlerini açmak kabildir (mümkündür). Zira akıl bu mertebenin sözlerini kabul eder ve hakiki varlığın birliğine ilmen ıttıla (bilgi) hasıl eder. Fakat bu müşâhedenin sahibi olan ehlullahın zevkini sadece ilim ile tahsil edemez. Bu zevk ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülûk (manevi yolculuk) vasıtasıyla hasıl olur. Beyt-i şerîfte bu iki çeşit müşâhedeye işaret buyrulmuştur.

Ya'ni, Zât-ı Hak'tan rûh-ı insânîye hitâben buyurulur ki: "Ey rûh-ı insânî! Gel, tecellî-i zâtîm ile senin senliğin gitsin de ben ol ve benim benliğimde fânî ol!" Veyâhud "Tecellî-i esmâiyyemi ve sıfâtiyyemi kâmilen kabûl ederek benim ahlâkım ile ahlâklan ve تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar ol, tâ ki, benim yüzümü göresin!"

Ma'lum olsun ki, müşâhede hakkında muhakkıkların sözleri çoktur. Burada onların zikri uzun olur. Hülâsası budur ki: "Cemâl-i Hakk'ı müşâhede eden ehlullâh iki nevi'dir:

Birisi, tecellî-i zâtî ile kendisinde vücûd ve varlık eseri kalmamış olan tâifedir ki, bunların görüşü Hakk'ın kendisini görüşüdür. Bu mertebede görülen ve gören ve gösteren hep Hak'tır. Bu mertebenin zevkine ve idrâkine akıl vâsıtasıyla vusûl mümkin değildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini türrehât ve saçma addedip güler.

İkinci tâife, tecellî-i zâtî çeşnisini tatmayıp Hakk'ı mezâhirde, esmâ ve sıfât aynalarında görürler. Bu esmâ ve sıfât tecelliyâtı hakkında söz söylemek ve sâliklerin akıllarının gözlerini açmak kābildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini kabûl eder ve vücûd-i hakîkînin vahdetine ilmen ıttıla' hâsıl eder. Fakat bu müşâhedenin sahibi olan ehlullâhın zevkini mahz-ı ilm ile tahsîl edemez. Bu zevk ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülûk vâsıtasıyla hâsıl olur. Beyt-i şerîfte bu iki nevi' müşâhedeye işaret buyurulmuştur.

596. "Ve eğer görmese idin ne vakit böyle deli olurdun? Toprak idin, diriltmenin talibi oldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

596. "Ve eğer görmeseydin ne zaman böyle deli olurdun? Topraktın, diriltmenin talibi oldun."

"Ey halifem olan ruh! Eğer sen beni öncesiz olarak görmeseydin, ne zaman bu izafî varlık âleminde benim aşkımdan deli olurdun? Sen bu izafî varlık âleminde başlangıçta topraktın, zâtî yatkınlık diliyle diriltmenin talibi oldun ve insan olmayı istedin." Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar:

"Ey halîfem olan rûh! Eğer sen beni ezelde görmese idin, ne vakit bu vücûd-i izâfî âleminde benim aşkımdan deli olurdun? Sen bu vücûd-i izâfî âleminde evvelen toprak idin, lisân-ı isti'dâd ile diriltmenin talibi oldun ve insan olmayı istedin." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar:

597. Eğer sana tarafsızdan o alef vermese idi, senin cânının gözü niçin o tarafta kalmıştır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

597. Eğer sana tarafsızdan o alef vermeseydi, senin canının gözü niçin o tarafta kalmıştır?

"Tarafsız"dan kasıt, ruhlar âlemidir. "Alef"ten kasıt ise, ruhun gıdası olan aşk ve Hakk'ı bilmektir. Yani, eğer gerçek maşuk sana o tarafsız ve yönsüz olan ruhanîyet âleminden canının gıdası olan aşkı ve Hakk'ı bilmeyi vermeseydi, senin ruhunun gözü o ruhanîyet âlemine dikilip kalır mıydı?

"Tarafsız"dan murâd, âlem-i ervâhtır. "Alef"ten murâd, rûhun gıdâsı olan aşk ve ma'rifet-i Hak'tır. Ya'ni, eğer ma'şûk-ı hakîkî sana o tarafsız ve cihetsiz olan rûhâniyet âleminden cânının gıdâsı olan aşkı ve ma'rifeti vermese idi, senin ruhunun gözü o rûhâniyet âlemine dikilip kalır mı idi?

598. Kedi ondan dolayı delik üzerinde mu'tekif oldu ki, o delikten o mu'telif oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

598. Kedi o delikten dolayı delik üzerinde itikâfa çekildi ki, o delikten o alışkanlık kazandı.

"İ'tikâf", nefsi hapsetmek ve bir yerde kalmak demektir. Yani, nasıl ki kedi bir delikten fare ile alışkanlık kazandığı ve gıda bulduğu için kendisini o deliğin önünde hapsetti ve kaldı ve sürekli o deliğe yöneldi.

"İ'tikâf", nefsi habsedip bir yerde kalmak demektir. Ya'ni, nitekim kedi bir delikten fâre ile mu'telif olduğu ve gıda bulduğu için nefsini o deliğin önünde habsedip kaldı ve mütemâdiyen o deliğe müteveccih oldu.

599. Diğer kedi de damı dolaşır ki, o kuşun şikârından taâm bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

599. Diğer kedi de damı dolaşır ki, o kuşun avından yiyecek bulsun!

Bazı kediler fare yemez. Böyle fare yemeye alışmayan bir kedi de kuş avlayarak yiyeceğini bulmak için damda dolaşır durur ve bakışı, yiyeceği tarafına olur.

Ba'zı kediler fâre yemez. Böyle fâre yemeye alışmayan bir kedi de kuş avlayarak gıdâsını bulmak için damda dolaşır durur ve nazarı, gıdâsı tarafına olur.

600. O birine çulhalık kıble oldu ve o biri maâş için bekçi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

600. O birine çulhacılık kıble oldu ve o biri geçim için bekçi oldu.

597. Eğer sana tarafsızdan o alef vermese idi, senin cânının gözü niçin o tarafta kalmıştır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

597. Eğer sana tarafsızdan o alef vermeseydi, senin canının gözü niçin o tarafta kalmıştır?

"Tarafsız"dan kasıt, ruhlar âlemidir. "Alef"ten kasıt ise, ruhun gıdası olan aşk ve Hakk'ı bilmektir. Yani, eğer gerçek maşuk sana o tarafsız ve yönsüz olan ruhanîyet âleminden canının gıdası olan aşkı ve Hakk'ı bilmeyi vermeseydi, senin ruhunun gözü o ruhanîyet âlemine dikilip kalır mıydı?

"Tarafsız"dan murâd, âlem-i ervâhtır. "Alef"ten murâd, rûhun gıdâsı olan aşk ve ma'rifet-i Hak'tır. Ya'ni, eğer ma'şûk-ı hakîkî sana o tarafsız ve cihetsiz olan rûhâniyet âleminden cânının gıdâsı olan aşkı ve ma'rifeti vermese idi, senin ruhunun gözü o rûhâniyet âlemine dikilip kalır mı idi?

598. Kedi ondan dolayı delik üzerinde mu'tekif oldu ki, o delikten o mu'telif oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

598. Kedi o delikten dolayı delik üzerinde itikâfa çekildi ki, o delikten o alışkanlık kazandı.

"İ'tikâf", nefsi hapsetmek ve bir yerde kalmak demektir. Yani, nasıl ki kedi bir delikten fare ile alışkanlık kazandığı ve gıda bulduğu için kendisini o deliğin önünde hapsetti ve kaldı ve sürekli o deliğe yöneldi.

"İ'tikâf", nefsi habsedip bir yerde kalmak demektir. Ya'ni, nitekim kedi bir delikten fâre ile mu'telif olduğu ve gıda bulduğu için nefsini o deliğin önünde habsedip kaldı ve mütemâdiyen o deliğe müteveccih oldu.

599. Diğer kedi de damı dolaşır ki, o kuşun şikârından taâm bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

599. Diğer kedi de damı dolaşır ki, o kuşun avından yiyecek bulsun!

Bazı kediler fare yemez. Böyle fare yemeye alışmayan bir kedi de kuş avlayarak yiyeceğini bulmak için damda dolaşır durur ve bakışı, yiyeceği tarafına olur.

Ba'zı kediler fâre yemez. Böyle fâre yemeye alışmayan bir kedi de kuş avlayarak gıdâsını bulmak için damda dolaşır durur ve nazarı, gıdâsı tarafına olur.

600. O birine çulhalık kıble oldu ve o biri maâş için bekçi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

600. O birine çulhalık kıble oldu ve o biri geçim için bekçi oldu.

Her yaratılmış, gıdasını aldığı yere yöneldi. Örneğin birisi geçimini sağlamak için çulhalık sanatına yöneldi ve o diğeri de maaş almak için bekçi oldu. "Câmegî", maaş ve tayin anlamlarındadır.

[584] Her mahlûk gıdâsını aldığı yere müteveccih oldu. Meselâ birisi maîşetini te'mîn için çulhalık san'atına teveccüh etti ve o diğeri de maâş almak için bekçi oldu. "Câmegî", maâş ve ta'yîn ma'nâlarınadır.

601. Ve o biri işsiz ve yüzü lâ-mekânadır ki, o taraftan ona sen gıdâ-yı cân verdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

601. Ve o biri işsiz ve yüzü mekânsızlığa dönüktür ki, o taraftan ona sen can gıdası verdin.

Ey gerçek rızık veren Rabbim! Görünen âlemde bir iş güç ile meşgul olmayıp yüzünü ruhanî âleme çevirmiş olan bir kulunun bedenine ait olan maddî gıdayı ve ruhuna ait olan manevî gıdayı sen mekânsız olan ruhanî âlemden ve gayb âleminden ona verdin.

Menkıbe: "Bir kişi Ebu'l-Abbâs Kassâb-ı Âmilî (k.s.) hazretlerinin huzuruna gelip ondan kerametler istedi. Hazret ona cevaben buyurdu ki: "Ne meydana geldiğini görmüyor musun? Bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olsun; ona bir şey göstersinler ve onu cezb etsinler, Bağdat'ta Şiblî'nin önüne sevk etsinler ve Bağdat'tan Mekke'ye ve Mekke'den Medine'ye ve Medine'den Kudüs-i Şerîf'e götürsünler ve Kudüs'te Hızır (a.s.)ı ona göstersinler ve onu kabul etmesini Hızır'ın kalbine ilka etsinler ve onunla sohbet etsin!.. Ve buraya getirsinler ve âlem halkı ona yönelsin. Hatta meyhanelerden gelip karanlıklardan bıkıp usansınlar ve tövbe etsinler ve nimetlerini feda etsinler ve âlemin dört bir yanından yanmışlar gelip bizden Hakk'ı istesinler!.. Bundan daha fazla keramet mi olur?" O kişi dedi ki: "Ey şeyh! Benim göreceğim bir keramet lazımdır." Hz. Şeyh yine cevaben buyurdu ki: "Biz kasap gibi avamdan birinin oğlu olduğumuz halde büyüklerin makamına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim ve bu duvarlar üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin ve mülkü ve padişahlığı yok iken bizim gibi bir kimse velayet sahibi olsun; aletsiz ve kesbsiz rızık yesin ve halka yedirsin!.. Bunlar keramet değil midir?"

Ey Rezzâk-ı hakîkî olan Rabbim! Zâhirde bir iş güç ile meşgül olmayıp yü- zünü rûhâniyet âlemine çevirmiş olan bir kulunun cismine aid olan gıdâ-yı sûrîyi ve ruhuna aid olan gıdâ-yı ma'nevîyi sen lâ-mekân olan rûhâniyet âle- minden ve âlem-i gaybdan ona verdin.

Menkıbe: "Bir şahıs Ebu'l-Abbâs Kassâb-ı Âmilî (k.s.) hazretlerinin huzû- runa gelip ondan kerâmât istedi. Hazret ona cevâben buyurdu ki: "Ne vâki' olduğunu görmüyor musun? Bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olsun; ona bir şey göstersinler ve onu cezb etsinler, Bağdad'da Şiblî'nin önü- ne sevk etsinler ve Bağdad'dan Mekke'ye ve Mekke'den Medîne'ye ve Me- dîne'den Kudüs-i Şerîf'e götürsünler ve Kudüs'te Hızır (a.s.)ı ona göstersin- ler ve onu kabûl etmesini Hızır'ın kalbine ilkâ etsinler ve onunla sohbet et- sin!.. Ve buraya getirsinler ve âlem halkı ona müteveccih olsun. Hattâ mey- hânelerden gelip zulmetlerden bîzâr olsunlar ve tövbe etsinler ve ni'metlerini fedâ etsinler ve etraf-ı âlemden yanmışlar gelip bizden Hakk'ı istesinler!.. Bundan ziyâde kerâmet mi olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim görece- ğim bir kerâmet lâzımdır." Hz. Şeyh yine cevâben buyurdu ki: "Biz kasap gi- bi avâmdan birinin oğlu olduğumuz hâlde büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim ve bu duvarlar üzerimize yıkılmasın ve bu ev üs- tümüze çökmesin ve mülkü ve pâdişâhlığı yok iken bizim gibi bir kimse ve- lâyet sahibi olsun; âletsiz ve kesbsiz rızık yesin ve halâyıka yedirsin!.. Bun- lar kerâmet değil midir?"

602. İşi o tutar ki, Hakk'a mürid oldu. Onun kârı için her bir kardan ke- sildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

602. İşi o tutar ki, Hakk'a mürid oldu. Onun kârı için her bir kardan kesildi.

Asıl iş yapan kimse bu dünya hayatında ancak Hakk'ın istediği iş ile meşgul olup Hakk'ın muradından başka olan işler ile meşguliyetten kesilen ve Hakk'ı isteyen kimsedir. Her yaratılmış, gıdasını aldığı yere yöneldi. Örneğin birisi geçimini sağlamak için dokumacılık sanatına yöneldi ve o diğeri de maaş almak için bekçi oldu. "Câmegî", maaş ve tayin anlamlarındadır.

Asıl iş yapan kimse bu hayât-ı dünyeviyyede ancak Hakk'ın istediği iş ile meşgül olup Hakk'ın murâdının gayrı olan işler ile meşgüliyetten kesilen ve Hakk'ı isteyici olan kimsedir. Her mahlûk gıdâsını aldığı yere müteveccih oldu. Meselâ birisi maîşetini te'mîn için çulhalık san'atına teveccüh etti ve o diğeri de maâş almak için bekçi oldu. "Câmegî", maâş ve ta'yîn ma'nâlarınadır.

601. Ve o biri işsiz ve yüzü la-mekânadır ki, o taraftan ona sen gıdâ-yı cân verdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

601. Ve o biri işsiz ve yüzü mekânsızlığa dönüktür ki, o taraftan ona sen can gıdasını verdin.

Ey gerçek rızık veren Rabbim! Görünen âlemde bir iş güç ile meşgul olmayıp yüzünü ruhanî âleme çevirmiş olan bir kulunun bedenine ait olan maddî gıdayı ve ruhuna ait olan manevî gıdayı sen, mekânsız olan ruhanî âlemden ve gayb âleminden ona verdin.

Menkıbe: "Bir kişi Ebu'l-Abbas Kassâb-ı Âmilî (k.s.) hazretlerinin huzuruna gelip ondan keramet istedi. Hazret ona cevap olarak buyurdu ki: "Ne meydana geldiğini görmüyor musun? Bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olsun; ona bir şey göstersinler ve onu cezb etsinler, Bağdat'ta Şiblî'nin önüne sevk etsinler ve Bağdat'tan Mekke'ye ve Mekke'den Medine'ye ve Medine'den Kudüs-i Şerîf'e götürsünler ve Kudüs'te Hızır (a.s.)ı ona göstersinler ve onu kabul etmesini Hızır'ın kalbine ilka etsinler ve onunla sohbet etsin!.. Ve buraya getirsinler ve âlem halkı ona yönelsin. Hatta meyhanelerden gelip karanlıklardan bıkmış olsunlar ve tövbe etsinler ve nimetlerini feda etsinler ve dünyanın dört bir yanından yanmışlar gelip bizden Hakk'ı istesinler!.. Bundan daha fazla keramet mi olur?" O kişi dedi ki: "Ey şeyh! Benim göreceğim bir keramet lazımdır." Hz. Şeyh yine cevap olarak buyurdu ki: "Biz kasap gibi avamdan birinin oğlu olduğumuz hâlde büyüklerin makamına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim ve bu duvarlar üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin ve mülkü ve padişahlığı yok iken bizim gibi bir kimse velayet sahibi olsun; aletsiz ve kesbsiz rızık yesin ve insanlara yedirsin!.. Bunlar keramet değil midir?"

Ey Rezzâk-ı hakîkî olan Rabbim! Zâhirde bir iş güç ile meşgül olmayıp yüzünü rûhâniyet âlemine çevirmiş olan bir kulunun cismine aid olan gıdâ-yı sûrîyi ve ruhuna aid olan gıdâ-yı ma'nevîyi sen lâ-mekân olan rûhâniyet âleminden ve âlem-i gaybdan ona verdin.

Menkıbe: "Bir şahıs Ebu'l-Abbas Kassâb-ı Âmilî (k.s.) hazretlerinin huzûruna gelip ondan kerâmât istedi. Hazret ona cevâben buyurdu ki: "Ne vâki' olduğunu görmüyor musun? Bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olsun; ona bir şey göstersinler ve onu cezb etsinler, Bağdad'da Şiblî'nin önüne sevk etsinler ve Bağdad'dan Mekke'ye ve Mekke'den Medîne'ye ve Medîne'den Kudüs-i Şerîf'e götürsünler ve Kudüs'te Hızır (a.s.)ı ona göstersinler ve onu kabûl etmesini Hızır'ın kalbine ilkâ etsinler ve onunla sohbet etsin!.. Ve buraya getirsinler ve âlem halkı ona müteveccih olsun. Hatta meyhânelerden gelip zulmetlerden bîzâr olsunlar ve tövbe etsinler ve ni'metlerini fedâ etsinler ve etraf-ı âlemden yanmışlar gelip bizden Hakk'ı istesinler!.. Bundan ziyâde kerâmet mi olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim göreceğim bir kerâmet lâzımdır." Hz. Şeyh yine cevâben buyurdu ki: "Biz kasap gibi avâmdan birinin oğlu olduğumuz hâlde büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim ve bu duvarlar üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin ve mülkü ve pâdişâhlığı yok iken bizim gibi bir kimse velâyet sahibi olsun; âletsiz ve kesbsiz rızık yesin ve halâyıka yedirsin!.. Bunlar kerâmet değil midir?"

602. İşi o tutar ki, Hakk'a mürid oldu. Onun kârı için her bir kardan kesildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

602. İşi o tutar ki, Hakk'a mürid oldu. Onun kârı için her bir kardan kesildi.

Asıl iş yapan kimse, bu dünya hayatında ancak Allah'ın istediği iş ile meşgul olup, Allah'ın isteğinden başka işlerle meşgul olmaktan kesilen ve Allah'ı isteyen kimsedir.

Asıl iş yapan kimse bu hayât-ı dünyeviyyede ancak Hakk'ın istediği iş ile meşgül olup Hakk'ın murâdının gayrı olan işler ile meşgüliyetten kesilen ve Hakk'ı isteyici olan kimsedir.

603. Başkaları çocuklar gibi bu birkaç gün, rihlet gecesine kadar oyun yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

603. Başkaları çocuklar gibi bu birkaç gün, göç gecesine kadar oyun yaparlar.

"Terhâl", gitmek ve göç etmek ve göç etmek anlamındadır. Başka kimseler, birkaç günlük ömürden ibaret olan bu dünya hayatında, ahirete göç etme gecesine kadar, çocuklar gibi oyun ile meşgul olurlar. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Hadîd, 57/20) yani "Dünya hayatı ancak oyun ve boş meşguliyettir" buyurulur.

"Terhâl", gitmek ve göç etmek ve rihlet etmek ma'nâsınadır. Başka kimseler birkaç günlük ömürden ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyede, âhirete rihlet etmek gecesine kadar, çocuklar gibi oyun ile meşgül olurlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Hadîd, 57/20) Ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve boş meşgüliyettir" buyurulur.

604. Bir uykulu ki o, uyanıklıkdan dolayı sıçrar, vesvâs dâyesi ona işve verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

604. Bir uykulu ki o, uyanıklıktan dolayı sıçrar, vesvese dâyesi ona işve verir.

"Vesvese", gizli ses anlamına gelen "vesvese"ye denir, "vesvese veren" anlamında da kullanılır. Bu durumda şeytanın ismi olur. "Dâye", çocuğa bakan bakıcı demektir. "İşve-dâden", aldatmak anlamındadır. Yani, bu dünya hayatında gaflet uykusu içinde bulunan bir kimse "Bu hayat fânidir, bizden evvel gelenler ahirete gittiler, mutlaka biz de gideceğiz. Ahiret hayatına lazım olan amel ile meşgul olayım!" diye bazen o gafletten uyanır. Fakat vesvese dâyesi onu aldatıp, yine çocuk gibi uyutur. Der ki:

"Vesvâs", savt-ı hafi ma'nâsına olan "vesvese"ye derler, "müvesvis" ma'nâsında da kullanılır. Bu sûrette şeytanın ismi olur. "Dâye", çocuğa bakan mürebbî demektir. "İşve-dâden", aldatmak ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ hayatında gaflet uykusu içinde bulunan bir kimse "Bu hayat fanîdir, bizden evvel gelenler âhirete gittiler, mutlaka biz de gideceğiz. Hayât-ı uhreviyyeye lâzım olan amel ile meşgül olayım!" diye ba'zan o gafletten uyanır. Fakat vesvese dâyesi onu aldatıp, yine çocuk gibi uyutur. Der ki:

605. "Git uyu, ey cân! Biz bırakmayız ki, bir kimse seni uykudan sıçratsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

605. "Git uyu, ey can! Biz bırakmayız ki, bir kimse seni uykudan sıçratsın!"

Yani, "Ey uyanmak isteyen can! Git, uykuna devam et. Biz bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) seni bu gaflet uykusundan uyandırmasına engel oluruz ve seni uyandırmaya bırakmayız."

Ya'ni, "Ey uyanmak isteyen cân! Git, uykuna devâm et. Biz bir insân-ı kâmilin seni bu gaflet uykusundan uyandırmasına mâni' oluruz ve seni uyandırmaya bırakmayız."

606. Sen de kendini uyku kökünden koparırsın; susamış gibi ki, o suyun sesini işitir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

606. Sen de kendini uyku kökünden koparırsın; susamış gibi ki, o suyun sesini işitir.

Ey Hakk yolcusu! O vesveseye veya vesvese verene karşı senin de yapacağın şey şudur: Suyun sesini işiten bir susamış gibi kendini bu gaflet uykusunun kökünden koparmak ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuruna koşmaktır.

Ey tâlib-i Hak! O vesveseye veyâ müvesvise karşı senin de yapacağın odur ki, suyun sesini işiten bir susamış gibi kendini bu gaflet uykusunun kökünden koparmak ve insân-ı kâmilin huzûruna koşmaktır.

607. Ben susamışların kulağına suyun sesiyim. Gökten yağmur gibi erişirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

607. Ben susamışların kulağına suyun sesiyim. Gökten yağmur gibi erişirim.

603. Başkaları çocuklar gibi bu birkaç gün, rihlet gecesine kadar oyun yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

603. Başkaları çocuklar gibi bu birkaç gün, göç gecesine kadar oyun yaparlar.

"Terhâl", gitmek ve göç etmek ve göç etmek anlamındadır. Başka kimseler, birkaç günlük ömürden ibaret olan bu dünya hayatında, ahirete göç etme gecesine kadar, çocuklar gibi oyun ile meşgul olurlar. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Hadîd, 57/20) yani "Dünya hayatı ancak oyun ve boş meşguliyettir" buyurulur.

"Terhâl", gitmek ve göç etmek ve rihlet etmek ma'nâsınadır. Başka kimseler birkaç günlük ömürden ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyede, âhirete rihlet etmek gecesine kadar, çocuklar gibi oyun ile meşgül olurlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Hadîd, 57/20) Ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve boş meşgüliyettir" buyurulur.

604. Bir uykulu ki o, uyanıklıkdan dolayı sıçrar, vesvâs dâyesi ona işve verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

604. Bir uykulu ki o, uyanıklıktan dolayı sıçrar, vesvese dâyesi ona işve verir.

"Vesvese", gizli ses anlamına gelen "vesvese"ye denir, "vesvese veren" anlamında da kullanılır. Bu durumda şeytanın ismi olur. "Dâye", çocuğa bakan bakıcı demektir. "İşve-dâden", aldatmak anlamındadır. Yani, bu dünya hayatında gaflet uykusu içinde bulunan bir kimse "Bu hayat fânidir, bizden evvel gelenler ahirete gittiler, mutlaka biz de gideceğiz. Ahiret hayatına lazım olan amel ile meşgul olayım!" diye bazen o gafletten uyanır. Fakat vesvese dâyesi onu aldatıp, yine çocuk gibi uyutur. Der ki:

"Vesvâs", savt-ı hafi ma'nâsına olan "vesvese"ye derler, "müvesvis" ma'nâsında da kullanılır. Bu sûrette şeytanın ismi olur. "Dâye", çocuğa bakan mürebbî demektir. "İşve-dâden", aldatmak ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ hayatında gaflet uykusu içinde bulunan bir kimse "Bu hayat fanîdir, bizden evvel gelenler âhirete gittiler, mutlaka biz de gideceğiz. Hayât-ı uhreviyyeye lâzım olan amel ile meşgül olayım!" diye ba'zan o gafletten uyanır. Fakat vesvese dâyesi onu aldatıp, yine çocuk gibi uyutur. Der ki:

605. "Git uyu, ey cân! Biz bırakmayız ki, bir kimse seni uykudan sıçratsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

605. "Git uyu, ey can! Biz bırakmayız ki, bir kimse seni uykudan sıçratsın!"

Yani, "Ey uyanmak isteyen can! Git, uykuna devam et. Biz bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) seni bu gaflet uykusundan uyandırmasına engel oluruz ve seni uyandırmaya bırakmayız."

Ya'ni, "Ey uyanmak isteyen cân! Git, uykuna devâm et. Biz bir insân-ı kâmilin seni bu gaflet uykusundan uyandırmasına mâni' oluruz ve seni uyandırmaya bırakmayız."

606. Sen de kendini uyku kökünden koparırsın; susamış gibi ki, o suyun sesini işitir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

606. Sen de kendini uyku kökünden koparırsın; susamış gibi ki, o suyun sesini işitir.

Ey Hakk yolcusu! O vesveseye veya vesvese verene karşı senin de yapacağın şey şudur: Suyun sesini işiten bir susamış gibi kendini bu gaflet uykusunun kökünden koparmak ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuruna koşmaktır.

Ey tâlib-i Hak! O vesveseye veyâ müvesvise karşı senin de yapacağın odur ki, suyun sesini işiten bir susamış gibi kendini bu gaflet uykusunun kökünden koparmak ve insân-ı kâmilin huzûruna koşmaktır.

607. Ben susamışların kulağına suyun sesiyim. Gökten yağmur gibi erişirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

607. Ben susamışların kulağına suyun sesiyim. Gökten yağmur gibi erişirim.

Bu beyit, genel olarak insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve özel olarak Hz. Pîr'in dilindendir. Ben, Hakk'a kavuşmaya susamış olan talep edenlerin kulağına suyun sesiyim ve Hakk'a kavuşmaya aracıyım. Gökten yağmur gibi erişirim ve hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden ilâhî rahmeti ulaştırırım.

Bu beyit umûmen insân-ı kâmil ve hususan Hz. Pîr lisânındandır. Ben Hakk'a vusûle susamış olan tâliblerin kulağına suyun sesiyim ve Hakk'a vusûle vâsıtayım. Gökten yağmur gibi erişirim ve hakikat-i muhammediyye mertebesinden rahmet-i ilâhiyyeyi ulaştırırım.

608. Ey âşık, sıçra! Iztırab getir. Su sesi ve susamış ve sonra da uyku, ha!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

608. Ey âşık, sıçra! Iztırap getir. Su sesi ve susamış ve sonra da uyku, ha!

Ey Hakk'ın âşığı ve talibi! Bu gaflet uykusundan sıçra! Nefse ait kayıtlamalardan (kuyûd-i nefsâniyye) kurtulmak için çırpın! Meydanda suyun sesi olan insân-ı kâmil bulunsun ve senin gibi bir susamış da olsun ve sonra da gaflet uykusu devam etsin, ha! Bu layık mıdır?

Ey Hakk'ın âşığı ve tâlibi! Bu gaflet uykusundan sıçra! Kuyûd-i nefsâniyyeden kurtulmak için çırpın! Meydanda suyun sesi olan insân-ı kâmil bulunsun ve senin gibi bir susamış da olsun ve sonra da gaflet uykusu devâm etsin, ha! Bu lâyık mıdır?

609. Evvel zamanda bir âşık var idi. Kendi asrında ahdin bekçisi olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

609. Evvel zamanda bir âşık vardı. Kendi çağında ahdin bekçisi olmuştu.

İkinci mısradaki birinci "ahd", vaat etmek ve söz vermek; ikinci "ahd" ise "çağ ve zaman" anlamlarındadır. Yani, geçmiş zamanda bir âşık vardı ve kendi zamanında verdiği bir sözün ve vaadin bekçisi olmuştu.

İkinci mısra'daki birinci "ahd", va'detmek ve söz vermek ve ikinci "ahd", "asır ve zaman" ma'nâlarınadır. Ya'ni, geçmiş zamanda bir âşık var idi ve kendi zamânında verdiği bir sözün ve va'din bekçisi olmuş idi.

610. Kendi ayının vaslı kaydında mat olan şâh ve kendi şâhenşâhının matı idi. Bu beyit umûmen insân-ı kâmil ve hususan Hz. Pîr lisânındandır. Ben Hakk'a vusûle susamış olan tâliblerin kulağına suyun sesiyim ve Hakk'a vu-sûle vâsıtayım. Gökten yağmur gibi erişirim ve hakikat-i muhammediyye mertebesinden rahmet-i ilâhiyyeyi ulaştırırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

610. Kendi ayının vasıl olma kaydında mat olan şah ve kendi şahenşahının matı idi.

Bu beyit genel olarak insân-ı kâmil ve özel olarak Hz. Pîr'in dilindendir. Ben Hakk'a kavuşmaya susamış olan taliplerin kulağına suyun sesiyim ve Hakk'a kavuşmaya aracıyım. Gökten yağmur gibi erişirim ve hakikat-i muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden ilâhî rahmeti ulaştırırım.

608. Ey âşık, sıçra! Iztırab getir. Su sesi ve susamış ve sonra da uyku, ha!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

608. Ey âşık, sıçra! Iztırab getir. Su sesi ve susamış ve sonra da uyku, ha!

Ey Hakk Yolcusu ve talibi! Bu gaflet uykusundan sıçra! Nefsânî kayıt-lardan kurtulmak için çırpın! Meydanda su sesi olan insân-ı kâmil bulun-sun ve senin gibi bir susamış da olsun ve sonra da gaflet uykusu devam et-sin, ha! Bu uygun mudur?

Ey Hakk'ın âşığı ve tâlibi! Bu gaflet uykusundan sıçra! Kuyûd-i nefsâniy-yeden kurtulmak için çırpın! Meydanda suyun sesi olan insân-ı kâmil bulun-sun ve senin gibi bir susamış da olsun ve sonra da gaflet uykusu devâm et-sin, ha! Bu lâyık mıdır?

609. Evvel zamanda bir âşık var idi. Kendi asrında ahdin bekçisi olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

609. Evvel zamanda bir âşık vardı. Kendi çağında ahdin bekçisi olmuştu.

İkinci mısradaki birinci "ahd", vaat etmek ve söz vermek; ikinci "ahd" ise "çağ ve zaman" anlamlarındadır. Yani, geçmiş zamanda bir âşık vardı ve kendi zamanında verdiği bir sözün ve vaadin bekçisi olmuştu.

İkinci mısra'daki birinci "ahd", va'detmek ve söz vermek ve ikinci "ahd", "asır ve zaman" ma'nâlarınadır. Ya'ni, geçmiş zamanda bir âşık var idi ve kendi zamânında verdiği bir sözün ve va'din bekçisi olmuş idi.

610. Kendi ayının vaslı kaydında mat olan şâh ve kendi şâhenşâhının matı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

610. Kendi ayının vuslatı kaydında mat olan şah ve kendi şahenşahının matı idi.

"Ay"dan kasıt, sevgili; "mat", satranç oyunu terimlerinden olup, "mağlup" anlamındadır. "Şah" da satranç oyununda kullanılan taşlardan birinin ismidir. Bu oyun şahın mat olmasıyla sonuçlanır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kesret âlemini (çokluk âlemi) satranç oyunu tahtasına ve insan fertlerini de satranç oyunu taşlarına benzetirler. Yani, o âşık, ay gibi sevgilisine kavuşmak arzusu içinde mat ve mağlup olan şah gibi idi; ve fakat kendi şahenşahı olan sevgilisinin mağlubu idi. "Şah-mat", sıfat tamlaması olup, "mat", şahın sıfatı olur; ve eğer isim tamlaması olursa, "matın şahı" demek olur. Bu durumda mat ve mağlup tabiriyle âşığın nefsine ve şah tabiriyle de izafî ruhuna işaret buyurulmuş olur. Ve "şahenşah"tan yani "şahların şahı"ndan kasıt da, Hak ve ikinci "mat"tan kasıt da, âşığın ruhu olur. Yani, o âşığın nefsi ruhunun mağlubu ve ruhu da kendi şahenşahı olan Hakk'ın mağlubu idi, demek olur. Çünkü nefis, ruhun mağlubu olmadıkça Hak yoluna yönelemez; ve ruh da Hakk'ın tecellîsinin mağlubu olmadıkça sâlik (Hakk Yolcusu) fenâ makamına ulaşamaz.

"Ay"dan murâd, ma'şûk; “mât", satranç oyunu ıstılâhlarından olup, "mağlûb" ma'nâsınadır. “Şâh” dahi satranç oyununda kullanılan şekillerden birisinin ismidir. Bu oyun şâhın mat olmasıyla netîcelenir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âlem-i keserâtı satranç oyunu tahtasına ve efrâd-ı beşeri dahi satranç oyunu eşkâline teşbîh buyururlar. Ya'ni, o âşık ay gibi ma'şûkuna kavuşmak kaydı içinde mat ve mağlûb olan şâh gibi idi; ve fakat kendi şâhenşâhı olan ma'şûkunun mağlûbu idi. "Şâh-mât", terkîb-i tavsîfî olup, “mât", şâhın sıfatı olur; ve eğer terkîb-i izâfi olursa, "matın şâhı" demek olur. Bu sûrette mât ve mağlûb ta'bîriyle âşığın nefsine ve şâh ta'bîriyle de rûh-ı izâfisine işaret buyurulmuş olur. Ve "şâhenşâh"dan ya'ni "şahların şâhı"ndan murâd dahi, Hak ve ikinci "mât"tan murâd da, âşığın ruhu olur. Ya'ni, o âşığın nefsi ruhunun mağlûbu ve rûhu da kendi şâhenşâhı olan Hakk'ın mağlûbu idi, demek olur. Zîrâ nefis, rûhun mağlûbu olmadıkça Hak yoluna teveccüh edemez; ve rûh dahi Hakk'ın tecellîsinin mağlûbu olmadıkça sâlik makām-ı fenâya vâsıl olamaz.

611. Akibet, arayıcı bulucu olur. Zîrâ sürür sabırdan doğucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

611. Sonunda, arayan bulur. Çünkü sevinç sabırdan doğar.

"Ferec", gamın zıddı olan "sevinç" demektir. Bu yüce beyitte "Sabır sevincin anahtarıdır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, o âşık maşukunu arayan oldu ve onun ayrılığına sabır ve tahammül etti, nihayet onun bu sabrından maşukunun ona iltifat etmesi sonucu ortaya çıktı ve aradığı maşukunu buldu.

"Ferec", gamın zıddı olan “sürûr" demektir. Bu beyt-i şerifte الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, o âşık ma'şûkunu arayıcı oldu ve onun firâkına sabır ve tahammül etti, nihâyet onun bu sabrından ma'şûkunun ona iltifatı neticesi zuhûr etti ve aradığı ma'şûkunu buldu.

612. Bir gün onun yâri dedi ki: "Bu gece gel, zîrâ senin için lûbya pişirdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

612. Bir gün onun yâri dedi ki: "Bu gece gel, çünkü senin için börülce pişirdim!"

"Börülce", börülce demektir; burada mutlak yemek ve ziyafet kastedilir. Yani, bir gün o âşığın maşuku dedi: "Bu gece gel, senin için bir ziyafet hazırladım!"

"Lûbya", böğrülce [börülce] demek olup, burada mutlak taâm ve ziyafet murâd olunur. Ya'ni, bir gün o âşığın ma'şûku dedi: "Bu gece gel, senin için bir ziyafet tertîb ettim!"

613. "Filân odada gece yarısına kadar otur, tâ ki, gece yarısı talebsiz geleyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

613. "Filan odada gece yarısına kadar otur ki, gece yarısı isteksiz geleyim!"

Yani, "Filan odada beni gece yarısına kadar bekle! Ben senin davetin olmaksızın gelirim ve sohbet ederiz." "Ay"dan kasıt, maşuktur; "mat", satranç oyunu terimlerinden olup, "mağlup" anlamındadır. "Şah" da satranç oyununda kullanılan taşlardan birinin ismidir. Bu oyun şahın mat olmasıyla sonuçlanır. Cenab-ı Pir efendimiz bu kesret âlemini (çokluk âlemi) satranç tahtasına ve insan fertlerini de satranç taşlarına benzetirler. Yani, o âşık ay gibi maşukuna kavuşma arzusu içinde mat ve mağlup olan şah gibiydi; ve fakat kendi şahenşahı olan maşukunun mağlubuydu. "Şah-mat", sıfat tamlaması olup, "mat", şahın sıfatı olur; ve eğer belirtili isim tamlaması olursa, "matın şahı" demek olur. Bu durumda mat ve mağlup tabiriyle âşığın nefsine ve şah tabiriyle de izafî ruhuna (bağıntılı ruh) işaret edilmiş olur. Ve "şahenşah"tan yani "şahların şahı"ndan kasıt da, Hak ve ikinci "mat"tan kasıt da, âşığın ruhu olur. Yani, o âşığın nefsi ruhunun mağlubu ve ruhu da kendi şahenşahı olan Hakk'ın mağlubu idi, demek olur. Çünkü nefis, ruhun mağlubu olmadıkça Hak yoluna yönelemez; ve ruh da Hakk'ın tecellîsinin mağlubu olmadıkça sâlik (Hakk Yolcusu) fenâ makamına (yok olma makamı) ulaşamaz.

Ya'ni, "Filân odada beni gece yarısına kadar bekle! Ben senin da'vetim olmaksızın gelirim ve sohbet ederiz." "Ay"dan murâd, ma'şûk; “mât", satranç oyunu ıstılâhlarından olup, "mağlûb" ma'nâsınadır. “Şâh” dahi satranç oyununda kullanılan şekillerden birisinin ismidir. Bu oyun şâhın mat olmasıyla netîcelenir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âlem-i keserâtı satranç oyunu tahtasına ve efrâd-ı beşeri dahi satranç oyunu eşkâline teşbîh buyururlar. Ya'ni, o âşık ay gibi ma'şûkuna kavuşmak kaydı içinde mat ve mağlûb olan şâh gibi idi; ve fakat kendi şâhenşâhı olan ma'şûkunun mağlûbu idi. "Şâh-mât", terkîb-i tavsîfî olup, “mât", şâhın sıfatı olur; ve eğer terkîb-i izâfi olursa, "matın şâhı" demek olur. Bu sûrette mât ve mağlûb ta'bîriyle âşığın nefsine ve şâh ta'bîriyle de rûh-ı izâfisîne işaret buyurulmuş olur. Ve "şâhenşâh"dan ya'ni "şahların şâhı"ndan murâd dahi, Hak ve ikinci "mât"tan murâd da, âşığın ruhu olur. Ya'ni, o âşığın nefsi ruhunun mağlûbu ve rûhu da kendi şâhenşâhı olan Hakk'ın mağlûbu idi, demek olur. Zîrâ nefis, rûhun mağlûbu olmadıkça Hak yoluna teveccüh edemez; ve rûh dahi Hakk'ın tecellîsinin mağlûbu olmadıkça sâlik makām-ı fenâya vâsıl olamaz.

611. Akibet, arayıcı bulucu olur. Zîrâ sürür sabırdan doğucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

611. Sonunda, arayan bulur. Çünkü sevinç sabırdan doğar.

"Ferec", gamın zıddı olan "sevinç" demektir. Bu yüce beyitte "Sabır sevincin anahtarıdır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, o âşık maşukunu arayan oldu ve onun ayrılığına sabır ve tahammül etti, nihayet onun bu sabrından maşukunun ona iltifat etmesi sonucu ortaya çıktı ve aradığı maşukunu buldu.

"Ferec", gamın zıddı olan “sürûr" demektir. Bu beyt-i şerifte الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, o âşık ma'şûkunu arayıcı oldu ve onun firâkına sabır ve tahammül etti, nihâyet onun bu sabrından ma'şûkunun ona iltifatı neticesi zuhûr etti ve aradığı ma'şûkunu buldu.

612. Bir gün onun yâri dedi ki: "Bu gece gel, zîrâ senin için lûbya pişirdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

612. Bir gün onun yâri dedi ki: "Bu gece gel, çünkü senin için börülce pişirdim!"

"Börülce", börülce demektir; burada mutlak yemek ve ziyafet kastedilir. Yani, bir gün o âşığın maşuku dedi: "Bu gece gel, senin için bir ziyafet hazırladım!"

"Lûbya", böğrülce [börülce] demek olup, burada mutlak taâm ve ziyafet murâd olunur. Ya'ni, bir gün o âşığın ma'şûku dedi: "Bu gece gel, senin için bir ziyafet tertîb ettim!"

613. "Filân odada gece yarısına kadar otur, tâ ki, gece yarısı talebsiz geleyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

613. "Filân odada gece yarısına kadar otur, tâ ki, gece yarısı talebsiz geleyim!"

Yani, "Filân odada beni gece yarısına kadar bekle! Ben senin davetin olmaksızın gelirim ve sohbet ederiz."

Ya'ni, "Filân odada beni gece yarısına kadar bekle! Ben senin da'vetim olmaksızın gelirim ve sohbet ederiz."

614. Merd kurban etti ve ekmekler bahş etti. Zîrâ onun ayı toz altından zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

614. Adam kurban etti ve ekmekler bağışladı. Çünkü onun ayı toz altından ortaya çıktı.

O âşık adam, maşukunun vaadinden sevinerek kurban kesti ve fakirlere ekmekler ve yiyecekler dağıttı. Çünkü onun ay gibi parlak olan sevgilisi ümitsizlik tozu altından ortaya çıktı.

O âşık olan adam, ma'şûkunun va'dinden mesrûr olarak kurbân kesti ve fukarâya ekmekler ve taâmlar dağıttı. Zîrâ onun ay gibi parlak olan matlûbu ümîdsizlik tozu altından zûhûr etti.

615. O harâret tutucu o yâr-i gārın va'di ümîdi üzerine, gece odada oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

615. O harareti tutan, o mağara arkadaşının vaadi ümidi üzerine, gece odada oturdu.

O aşkın hararetine sahip olan adam, o mağara arkadaşı olan sevgilisinin vaadinden doğan kavuşma ümidi üzerine gece o tarif edilen odada oturdu. "Germ", hararet ve "gürm", gam ve keder anlamına gelir. Burada bu iki anlam da uygundur. "Hararet tutucu" veya "gam tutucu" demek olur.

O aşkın harâretine mâlik olan adam, o yâr-i gāri olan ma'şûkunun va'dinden mütehassıl ümîd-i vuslat üzerine gece o ta'rîf olunan odada oturdu. "Germ", harâret ve "gürm", gam ve endûh ma'nâsınadır. Burada bu iki ma'nâ da münasibdir. "Harâret tutucu" veyâ "gam tutucu" demek olur.

616. Gece yarısından sonra onun yari, onun dildarı va'din sâdığı olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

616. Gece yarısından sonra onun yari, onun dildarı va'din sâdığı olarak geldi.

O âşığın ma'şûku gece yarısı geçtikten sonra va'dinin doğruluğunu göstererek ve verdiği sözü tutarak o odaya geldi.

O âşığın ma'şûku gece yarısı geçtikten sonra va'dinin doğruluğunu göstererek ve verdiği sözü tutarak o odaya geldi.

617. Kendi âşığını düşüp uyumuş gördü. Onun yeninden biraz yırttı,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

617. Kendi âşığını düşüp uyumuş gördü. Onun yeninden biraz yırttı,

618. "Sen çocuksun, bunu al da oyun oyna!" diye cebine birkaç ceviz koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

618. "Sen çocuksun, bunu al da oyun oyna!" diye cebine birkaç ceviz koydu.

"Girdgân", ceviz demektir. Yani sevgili, vaadi gereğince odaya geldi ve sevdiğini yatıp uyumuş bir hâlde gördü. Geldiğine işaret olmak üzere onun kolunun yenini biraz yırttı ve "Aşk yiğitlerin işidir, sen ise henüz çocuksun, aşktan haberin yoktur, bu cevizleri al da, kendi meşrebinde olan çocuklar ile oyun oyna!" anlamını ima etmek üzere cebine de birkaç ceviz koydu. "Nerd", sözlükte tavla oyunu demektir. Burada mutlak olarak oyun anlamında kullanılmıştır.

"Girdgân", ceviz demektir. Ya'ni ma'şûk va'di mûcibince odaya geldi ve ma'şûkunu yatıp uyumuş bir hâlde gördü. Geldiğine işaret olmak üzere onun kolunun yenini biraz yırttı ve "Aşk merdlerin işidir, sen ise henüz çocuksun, aşktan haberin yoktur, bu cevizleri al da, kendi meşrebinde olan çocuklar ile oyun oyna!" demek ma'nâsını îmâ etmek üzere cebine de birkaç ceviz koydu. "Nerd", lügatte tavla oyunu demektir. Burada mutlakan oyun ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur.

619. Seher vaktinde âşık uykudan uyandı. Yenini ve cevizleri gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

619. Seher vaktinde âşık uykudan uyandı. Yenini ve cevizleri gördü.

614. Merd kurban etti ve ekmekler bahş etti. Zîrâ onun ayı toz altından zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

614. Adam kurban etti ve ekmekler bağışladı. Çünkü onun ayı toz altından ortaya çıktı.

O âşık adam, maşukunun vaadinden sevinerek kurban kesti ve fakirlere ekmekler ve yiyecekler dağıttı. Çünkü onun ay gibi parlak olan sevgilisi ümitsizlik tozu altından ortaya çıktı.

O âşık olan adam, ma'şûkunun va'dinden mesrûr olarak kurbân kesti ve fukarâya ekmekler ve taâmlar dağıttı. Zîrâ onun ay gibi parlak olan matlûbu ümîdsizlik tozu altından zûhûr etti.

615. O harâret tutucu o yâr-i gārın va'di ümîdi üzerine, gece odada oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

615. O harareti tutan, o mağara arkadaşının vaadi ümidi üzerine, gece odada oturdu.

O aşkın hararetine sahip olan adam, o mağara arkadaşı olan sevgilisinin vaadinden doğan kavuşma ümidi üzerine gece o tarif edilen odada oturdu. "Germ", hararet ve "gürm", gam ve keder anlamına gelir. Burada bu iki anlam da uygundur. "Hararet tutucu" veya "gam tutucu" demek olur.

O aşkın harâretine mâlik olan adam, o yâr-i gāri olan ma'şûkunun va'dinden mütehassıl ümîd-i vuslat üzerine gece o ta'rîf olunan odada oturdu. "Germ", harâret ve "gürm", gam ve endûh ma'nâsınadır. Burada bu iki ma'nâ da münasibdir. "Harâret tutucu" veyâ "gam tutucu" demek olur.

616. Gece yarısından sonra onun yari, onun dildarı va'din sâdığı olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

616. Gece yarısından sonra onun yari, onun dildarı va'din sâdığı olarak geldi.

O âşığın ma'şûku gece yarısı geçtikten sonra va'dinin doğruluğunu göstererek ve verdiği sözü tutarak o odaya geldi.

O âşığın ma'şûku gece yarısı geçtikten sonra va'dinin doğruluğunu göstererek ve verdiği sözü tutarak o odaya geldi.

617. Kendi âşığını düşüp uyumuş gördü. Onun yeninden biraz yırttı,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

617. Kendi âşığını düşüp uyumuş gördü. Onun yeninden biraz yırttı,

618. "Sen çocuksun, bunu al da oyun oyna!" diye cebine birkaç ceviz koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

618. "Sen çocuksun, bunu al da oyun oyna!" diye cebine birkaç ceviz koydu.

"Girdgân", ceviz demektir. Yani sevgili, vaadi gereğince odaya geldi ve sevgilisini yatıp uyumuş bir halde gördü. Geldiğine işaret olmak üzere onun kolunun yenini biraz yırttı ve "Aşk erkeklerin işidir, sen ise henüz çocuksun, aşktan haberin yoktur, bu cevizleri al da, kendi meşrebinde olan çocuklar ile oyun oyna!" demek anlamını ima etmek üzere cebine de birkaç ceviz koydu. "Nerd", sözlükte tavla oyunu demektir. Burada mutlak olarak oyun anlamında kullanılmıştır.

"Girdgân", ceviz demektir. Ya'ni ma'şûk va'di mûcibince odaya geldi ve ma'şûkunu yatıp uyumuş bir hâlde gördü. Geldiğine işâret olmak üzere onun kolunun yenini biraz yırttı ve "Aşk merdlerin işidir, sen ise henüz çocuksun, aşktan haberin yoktur, bu cevizleri al da, kendi meşrebinde olan çocuklar ile oyun oyna!" demek ma'nâsını îmâ etmek üzere cebine de birkaç ceviz koydu. "Nerd", lügatte tavla oyunu demektir. Burada mutlakan oyun ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur.

619. Seher vaktinde âşık uykudan uyandı. Yenini ve cevizleri gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

619. Seher vaktinde âşık uykudan uyandı. Yenini ve cevizleri gördü.

Âşık seher vaktine kadar uykuda kaldı ancak seher vaktinde uyandı. Yeninin yırtılmış olduğunu ve cebindeki cevizleri gördü.

Aşık seher vaktine kadar uykuda kaldı ancak seher vaktinde uyandı. Yeninin yırtılmış olduğunu ve cebindeki cevizleri gördü.

620. Dedi: "Bizim şâhımız hep sıdk ve vefâdır. O şey ki, bize erişir, o da bizdendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

620. Dedi: "Bizim şâhımız hep doğruluk ve vefadır. O şey ki, bize erişir, o da bizdendir."

Bu latif bahiste Mevlânâ (r.a.) efendimiz şu hadis-i şerife işaret ederler: اذا مضى شطر الليل او ثلثاه ينزل الله الى سماء الدنيا فيقول هل من داع فيستجاب له وهل من مستغفر فيغفر له وهل من سائل فيعطى سؤاله . Yani Gecenin yarısı yahut üçte ikisi geçtiği vakit Yüce Allah dünya semasına iner de: "Dua eden var mı?" der; onun duasını kabul eder ve: "İstiğfar eden var mı?" der; onu bağışlar. Ve: "İsteyen var mı?" der; onun istediğini verir." İbrahim Hakkı hazretleri Marifetname'lerinde şöyle buyururlar:

"Evliya yoluna giden üç özellikle gitmiştir: 1-Zaruret hususunda açlığı def edecek kadar az yer. 2-Pek ziyade uyku galebe ederse hafif bir uyku ile def eder. 3-Söz söylemek zaruri olduğu vakit kısa söyler. Uykusu çok olan kimsenin canı hasta ve işi güçtür."

Şimdi, "aşık"tan maksat, Hak yolunun sâlikidir ve "maşuk"tan maksat, Hak'tır. Eğer sâlik Resul-i Ekrem hazretlerinin ve o hazrete tabi bulunan bütün evliyanın yolu olan gece uykusuzluğunu ve ibadeti tercih etmezse, gece yarısından sonra meydana gelecek olan ilahi özel tecelliden mahrum olur; ve Yüce Allah o sâlikin ruhunun cebine çocukların oynadıkları ceviz mesabesinde olan birtakım rüyaları doldurur. Çünkü salih rüya, yolun çocuklarını (tarikatın başlangıcındaki sâlikleri) oyalayan birtakım suretlerden ibarettir. Nitekim Hz. Pir Efendimiz bir beytlerinde şöyle buyururlar. Beyit:

"Mâdemki ben, güneş mesâbesinde olan cemâl-i Hakk'ın bendesiyim, hep güneşten bahsederim. Ne geceyim, ne de geceye tapıcıyım ki, hadîs-i hâbdan ya'ni rü'yâdan bahsedeyim!"

Buna göre başlangıç seviyesindeki sâliklere tecelli rüyada ve evliyaya olan çeşitli tecelliler ise uyanıklıkta meydana gelir. Yüce Allah kendi yoluna yönelen başlangıç seviyesindeki sâlikleri oyun mesabesinde olan latif rüya suretleriyle taltif ettiği için, aşık seher vaktinde uyandıktan sonra der ki: "Bizim hakiki şahımız Aşık seher vaktine kadar uykuda kaldı ancak seher vaktinde uyandı. Yeninin yırtılmış olduğunu ve cebindeki cevizleri gördü.

Bu bahs-i latîfte Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz şu hadîs-i şerîfe işaret buyururlar: اذا مضى شطر الليل او ثلثاه ينزل الله الى سماء الدنيا فيقول هل من داع فيستجاب له وهل من مستغفر فيغفر له وهل من سائل فيعطى سؤاله . Yani Gecenin yarısı yâhud iki sülüsü geçtiği vakit Allâh Teâlâ semâ-i dünyaya iner de: "Duâ eden var mı?" der; onun duâsını kabûl eder ve: "İstiğfar eden var mı?" der; onu mağfiret eder. Ve: "İsteyen var mı?" der; onun istediğini verir." İbrâhîm Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'lerinde şöyle buyururlar:

"Evliyâ yoluna giden üç haslet ile gitmiştir: 1-Zarûret husûsunda açlığı def' edecek kadar az yer. 2-Pek ziyâde uyku galebe ederse hafif bir uyku ile def' eder. 3-Söz söylemek zarûrî olduğu vakit kısa söyler. Uykusu çok olan kimsenin cânı hasta ve işi güçtür."

İmdi, "âşık"tan murâd, Hak yolunun sâlikidir ve "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır. Eğer sâlik Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve o hazrete tâbi' bulunan bilcümle evliyânın tarîkı olan gece uykusuzluğunu ve ibâdeti ihtiyâr etmezse, gece yarısından sonra vâki' olacak olan tecellî-i hâss-ı ilâhîden mahrûm olur; ve Hak Teâlâ o sâlikin ruhunun cebine çocukların oynadıkları ceviz mesâbesinde olan birtakım rü'yâları doldurur. Zîrâ rü'yâ-yı sâliha etfâl-i tarîkı oyalayan birtakım sûretlerden ibarettir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz bir beytlerinde şöyle buyururlar. Beyit:

"Mâdemki ben, güneş mesâbesinde olan cemâl-i Hakk'ın bendesiyim, hep güneşten bahsederim. Ne geceyim, ne de geceye tapıcıyım ki, hadîs-i hâbdan ya'ni rü'yâdan bahsedeyim!"

Binâenaleyh mübtedî olan sâliklere tecellî rü'yâda ve evliyâya olan tecelliyât-ı muhtelife ise uyanıklıkta vâki' olur. Hak Teâlâ kendi yoluna teveccüh eden mübtedî sâlikleri oyun mesâbesinde olan latîf rü'yâ sûretleriyle taltîf ettiği için, âşık seher vaktinde uyandıktan sonra der ki: "Bizim hakîkî şâhımız Aşık seher vaktine kadar uykuda kaldı ancak seher vaktinde uyandı. Yeninin yırtılmış olduğunu ve cebindeki cevizleri gördü.

620. Dedi: "Bizim şâhımız hep sıdk ve vefâdır. O şey ki, bize erişir, o da bizdendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

620. Dedi: "Bizim şahımız hep doğruluk ve vefadır. O şey ki, bize erişir, o da bizdendir."

Bu latif bahiste Mevlânâ (r.a.) efendimiz şu hadis-i şerife işaret ederler: اذا مضى شطر الليل او ثلثاه ينزل الله الى سماء الدنيا فيقول هل من داع فيستجاب له وهل من مستغفر فيغفر له وهل من سائل فيعطى سؤاله. Yani Gecenin yarısı yahut üçte ikisi geçtiği zaman Yüce Allah dünya semasına iner de: "Dua eden var mı?" der; onun duasını kabul eder ve: "İstiğfar eden var mı?" der; onu bağışlar. Ve: "İsteyen var mı?" der; onun istediğini verir." İbrahim Hakkı hazretleri Marifetname'lerinde şöyle buyururlar:

"Evliya yoluna giden üç özellikle gitmiştir: 1-Zaruret hususunda açlığı giderecek kadar az yer. 2-Pek çok uyku bastırırsa hafif bir uyku ile onu giderir. 3-Söz söylemek zorunlu olduğu zaman kısa söyler. Uykusu çok olan kimsenin canı hasta ve işi güçtür."

Şimdi, "aşık"tan maksat, Hak yolunun sâlikidir ve "maşuk"tan maksat, Hak'tır. Eğer sâlik Resul-i Ekrem hazretlerinin ve o hazrete tabi bulunan bütün evliyaların yolu olan gece uykusuzluğunu ve ibadeti tercih etmezse, gece yarısından sonra meydana gelecek olan ilahi özel tecelliden mahrum olur; ve Yüce Allah o sâlikin ruhunun cebine çocukların oynadıkları ceviz değerinde olan birtakım rüyaları doldurur. Çünkü salih rüya, yolun çocuklarını (mübtedî sâlikleri) oyalayan birtakım suretlerden ibarettir. Nitekim Hz. Pir Efendimiz bir beytinde şöyle buyururlar. Beyit:

"Mâdemki ben, güneş mesâbesinde olan cemâl-i Hakk'ın bendesiyim, hep güneşten bahsederim. Ne geceyim, ne de geceye tapıcıyım ki, hadîs-i hâbdan ya'ni rü'yâdan bahsedeyim!"

Buna göre başlangıç seviyesindeki sâliklere tecelli rüyada ve evliyalara olan çeşitli tecelliler ise uyanıklıkta meydana gelir. Yüce Allah kendi yoluna yönelen başlangıç seviyesindeki sâlikleri oyun değerinde olan latif rüya suretleriyle taltif ettiği için, aşık seher vaktinde uyandıktan sonra der ki: "Bizim hakiki şahımız olan Hak, doğruluk ve vefa dedikleri anlamın kendisidir. O hakiki şahtan bize ulaşan lütuflar bizim yatkınlığımıza ve hallerimize göredir. Biz aşkta eksik olduğumuz için bizim hatırımızı mertebemize göre sorar ve taltif eder."

Bu bahs-i latîfte Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz şu hadîs-i şerîfe işaret buyururlar: اذا مضى شطر الليل او ثلثاه ينزل الله الى سماء الدنيا فيقول هل من داع فيستجاب له وهل من مستغفر فيغفر له وهل من سائل فيعطى سؤاله . Yani Gecenin yarısı yâhud iki sülüsü geçtiği vakit Allâh Teâlâ semâ-i dünyaya iner de: "Duâ eden var mı?" der; onun duâsını kabûl eder ve: "İstiğfar eden var mı?" der; onu mağfiret eder. Ve: "İsteyen var mı?" der; onun istediğini verir." İbrâhîm Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'lerinde şöyle buyururlar:

"Evliyâ yoluna giden üç haslet ile gitmiştir: 1-Zarûret husûsunda açlığı def' edecek kadar az yer. 2-Pek ziyâde uyku galebe ederse hafif bir uyku ile def' eder. 3-Söz söylemek zarûrî olduğu vakit kısa söyler. Uykusu çok olan kimsenin cânı hasta ve işi güçtür."

İmdi, "âşık"tan murâd, Hak yolunun sâlikidir ve "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır. Eğer sâlik Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve o hazrete tâbi' bulunan bilcümle evliyânın tarîkı olan gece uykusuzluğunu ve ibâdeti ihtiyâr etmezse, gece yarısından sonra vâki' olacak olan tecellî-i hâss-ı ilâhîden mahrûm olur; ve Hak Teâlâ o sâlikin ruhunun cebine çocukların oynadıkları ceviz mesâbesinde olan birtakım rü'yâları doldurur. Zîrâ rü'yâ-yı sâliha etfâl-i tarîkı oyalayan birtakım sûretlerden ibarettir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz bir beytlerinde şöyle buyururlar. Beyit:

"Mâdemki ben, güneş mesâbesinde olan cemâl-i Hakk'ın bendesiyim, hep güneşten bahsederim. Ne geceyim, ne de geceye tapıcıyım ki, hadîs-i hâbdan ya'ni rü'yâdan bahsedeyim!"

Binâenaleyh mübtedî olan sâliklere tecellî rü'yâda ve evliyâya olan tecelliyât-ı muhtelife ise uyanıklıkta vâki' olur. Hak Teâlâ kendi yoluna teveccüh eden mübtedî sâlikleri oyun mesâbesinde olan latîf rü'yâ sûretleriyle taltîf ettiği için, âşık seher vaktinde uyandıktan sonra der ki: "Bizim hakîkî şâhımız olan Hak sıdk u vefâ dedikleri ma'nânın kendisidir. O şâh-ı hakîkîden bize vâsıl olan lütuflar bizim isti'dâdımıza ve ahvâlimize göredir. Biz aşkta nâkıs olduğumuz için bizim hâtırımızı mertebemize göre sorar ve taltîf eder."

621. Ey uykusuz gönül! Biz bundan emîniz. Bekçi gibi, dam üzerinde sopacağız vururuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

621. Ey uykusuz gönül! Biz bundan eminiz. Bekçi gibi, dam üzerinde sopamızı vururuz.

Bu beyit insân-ı kâmil'in dilindendir. Ey Allah'ın sevgilisi olan şanlı peygamberin (a.s.) izine tâbi olan uykusuz gönül! Biz maşukun, bizim hatırımızın cevizlerle sorulmasından eminiz. Çünkü biz bekçi gibi, bu sûret ve cisim âlemi damının üzerinde geceleri uykudan uzak olarak sopamızı vururuz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu anlamı açıklayarak bir beytinde şöyle buyurur: Nazmen tercüme: "Bütün halk uykuda, ben gönlü yaralı daima uyanık; Gözlerim gökyüzünde yıldız sayar. Öyle bir gitti ki gözden ebediyen gelmez uyku, Öldü uykum içerek ayrılığın zehrini ey yâr!"

Bu beyit insân-ı kâmil lisânındandır. Ey mahbûb-ı Huda olan Nebiyy-i zîşânın isrine tâbi' olan uykusuz gönül! Biz ma'şûkun bizim hâtırımızın cevizler ile sorulmasından emîniz. Zîrâ biz bekçi gibi, bu âlem-i sûret ve cisim damının üzerinde geceleri uykudan fâriğ olarak sopamızı vururuz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı beyânen bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Cümle halk uykuda, ben dil-şüde dâim-i bîdâr; Gözlerim rûy-1 felekte istâre sayar. Öyle bir gitti ki gözden ebedî gelmez hâb, Öldü uykum içerek zehr-i firâkın ey yâr!"

622. Bizim cevizlerimiz bu değirmende kırıldı. Gamdan her ne söyler isek muhakkak azdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

622. Bizim cevizlerimiz bu değirmende kırıldı. Gamdan her ne söyler isek muhakkak azdır.

"Cevizler"den kastedilen, gerek rüyadaki gerekse uyanıklıktaki oluşa ait suretlerdir; ve "değirmen"den kastedilen, açlık, susuzluk, uykusuzluk ve susma gibi riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler)dır. "Gam"dan kastedilen, nefsin mücâhedât ve riyâzât içindeki sıkıntılarıdır. Yani, bizim çocuk oyuncağı olan cevizler hükmündeki oluşa ait suretlere olan ilgilerimiz riyâzât ve mücâhedât değirmeninde kırıldı. Bu mücâhedât ve riyâzât içinde nefsimizin çektiği gamlardan ve sıkıntılardan her ne söylesek azdır.

"Cevizler"den murâd, gerek rü'yâdaki ve gerek uyanıklıktaki suver-i kevniyyedir; ve "değirmen"den murâd, açlık ve susuzluk ve uykusuzluk ve sükût gibi riyâzât ve mücâhedâttır. "Gam"dan murâd, nefsin mücâhedât ve riyâzât içindeki sıkıntılarıdır. Ya'ni, bizim çocuk oyuncağı olan cevizler mesâbesindeki suver-i kevniyyeye olan alâkalarımız riyâzât ve mücâhedât değirmeninde kırıldı. Bu mücâhedât ve riyâzât içinde nefsimizin çektiği gamlardan ve sıkıntılardan her ne söylesek azdır.

623. Ey levm edici! Bu mâcerâ salası ne zamâna kadardır? Bundan sonra deliye nasihati az ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

623. Ey kınayan! Bu macera çağrısı ne zamana kadardır? Bundan sonra deliye nasihati az ver!

olan Hak, sadakat ve vefa dedikleri anlamın kendisidir. O gerçek şahtan bize ulaşan lütuflar, bizim yatkınlığımıza ve hallerimize göredir. Biz aşkta eksik olduğumuz için, bizim gönlümüzü mertebemize göre sorar ve taltif eder.

olan Hak sıdk u vefâ dedikleri ma'nânın kendisidir. O şâh-ı hakîkîden bize vâsıl olan lütuflar bizim isti'dâdımıza ve ahvâlimize göredir. Biz aşkta nâkıs olduğumuz için bizim hâtırımızı mertebemize göre sorar ve taltîf eder."

621. Ey uykusuz gönül! Biz bundan emîniz. Bekçi gibi, dam üzerinde sopacağız vururuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

621. Ey uykusuz gönül! Biz bundan eminiz. Bekçi gibi, dam üzerinde sopamızı vururuz.

Bu beyit insân-ı kâmil'in dilindendir. Ey Allah'ın sevgilisi olan şanlı peygamberin (a.s.) izine tâbi olan uykusuz gönül! Biz maşukun, bizim hatırımızın cevizlerle sorulmasından eminiz. Çünkü biz bekçi gibi, bu sûret ve cisim âlemi damının üzerinde geceleri uykudan uzak olarak sopamızı vururuz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu anlamı açıklayarak bir beytinde şöyle buyurur: Nazmen tercüme: "Bütün halk uykuda, ben gönlü yaralı daima uyanık; Gözlerim gökyüzünde yıldız sayar. Öyle bir gitti ki gözden ebediyen gelmez uyku, Öldü uykum içerek ayrılığın zehrini ey yâr!"

Bu beyit insân-ı kâmil lisânındandır. Ey mahbûb-ı Huda olan Nebiyy-i zîşânın isrine tâbi' olan uykusuz gönül! Biz ma'şûkun bizim hâtırımızın cevizler ile sorulmasından emîniz. Zîrâ biz bekçi gibi, bu âlem-i sûret ve cisim damının üzerinde geceleri uykudan fâriğ olarak sopamızı vururuz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı beyânen bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Cümle halk uykuda, ben dil-şüde dâim-i bîdâr; Gözlerim rûy-1 felekte istâre sayar. Öyle bir gitti ki gözden ebedî gelmez hâb, Öldü uykum içerek zehr-i firâkın ey yâr!"

622. Bizim cevizlerimiz bu değirmende kırıldı. Gamdan her ne söyler isek muhakkak azdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

622. Bizim cevizlerimiz bu değirmende kırıldı. Gamdan her ne söyler isek muhakkak azdır.

"Cevizler"den kastedilen, gerek rüyadaki gerekse uyanıklıktaki oluşa ait suretlerdir; ve "değirmen"den kastedilen, açlık, susuzluk, uykusuzluk ve susma gibi riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler)dır. "Gam"dan kastedilen, nefsin mücâhedât ve riyâzât içindeki sıkıntılarıdır. Yani, bizim çocuk oyuncağı olan cevizler hükmündeki oluşa ait suretlere olan ilgilerimiz riyâzât ve mücâhedât değirmeninde kırıldı. Bu mücâhedât ve riyâzât içinde nefsimizin çektiği gamlardan ve sıkıntılardan her ne söylesek azdır.

"Cevizler"den murâd, gerek rü'yâdaki ve gerek uyanıklıktaki suver-i kevniyyedir; ve "değirmen"den murâd, açlık ve susuzluk ve uykusuzluk ve sükût gibi riyâzât ve mücâhedâttır. "Gam"dan murâd, nefsin mücâhedât ve riyâzât içindeki sıkıntılarıdır. Ya'ni, bizim çocuk oyuncağı olan cevizler mesâbesindeki suver-i kevniyyeye olan alâkalarımız riyâzât ve mücâhedât değirmeninde kırıldı. Bu mücâhedât ve riyâzât içinde nefsimizin çektiği gamlardan ve sıkıntılardan her ne söylesek azdır.

623. Ey levm edici! Bu mâcerâ salası ne zamâna kadardır? Bundan sonra deliye nasihati az ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

623. Ey kınayan! Bu olay çağrısı ne zamana kadardır? Bundan sonra deliye nasihati az ver!

"Âzil", kınayan, azarlayan ve darılıp azarlayan demektir. "Sala", davet anlamındadır. Bazı nüshalarda "sala" yerine "suda" geçmektedir, bu da "baş ağrısı" demektir. "Mâcerâ", cereyan eden ve meydana gelen şey demektir. Yani, ey kınayıcı! İnsanlar arasında geçerli olan ve meydana gelen akıl dairesi tavrına ne zamana kadar beni davet edip durursun? Ben ilahi aşkın delisi olmuşum ve akıl dairesi tavrından çıkmışım. Bu sebeple benim gibi bir deliye "Gel, akıl dairesine geri dön!" diye az nasihat ver ve boşuna çeneni yorma! Çünkü akıl ile aşk bir yerde birleşmez. Nitekim I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu:

Yani "Cüz'î akıl aşkı inkâr eder; her ne kadar sahip görünse de, o akıl, sözle ve fiille bizim yarimiz olur; hâl hükmüne geldiği zaman hiç olur." Bu sebeple aşkı inkâr eden akıl, maşukun ayrılık ve firak sebebidir.

"Âzil", kınayan, itâb ve zemmeden ve darılıp azarlayan demektir. "Sala", da'vet ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "salâ" yerine "suda" vâki'dir, “baş ağrısı" demek olur. "Mâcerâ", cereyan eden ve vâki' olan şey demektir. Ya'ni, ey kınayıcı! Beşer arasında cârî ve vâki' olan tavr-ı akıl dâiresine ne zamâna kadar beni da'vet edip durursun? Ben aşk-ı ilâhînin delisi olmuşum ve tavr-ı akl dâiresinden çıkmışım. Binâenaleyh benim gibi bir deliye "Gel, akıl dâiresine avde et!" diye az nasîhat ver ve boşuna çeneni yorma! Zîrâ akıl ile aşk bir yerde müctemi' olmaz. Nitekim I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

Ya'ni "Akl-ı cüz'î aşkı münkir olur; her ne kadar sahib görünür ise de, o akıl, kavil ile ve fiil ile bizim yârimiz olur; hâl hükmüne geldiğin vakit hiç olur." Binâenaleyh aşkı münkir olan akıl ma'şûkun sebeb-i hicrân ve firâkıdır.

624. Ben hicrânın işvesini dinlemek istemem. Tecrübe ettim, ne kadar tecrübe edeceğim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

624. Ben ayrılığın aldatmasını dinlemek istemem. Tecrübe ettim, daha ne kadar tecrübe edeceğim?

"Uşve", gece uzaktan görülen ateş ve bilinmeyen bir işi yapmak anlamına gelir (Şemsü'l-Lügat). "İşve", naz ve cilve anlamına mecazdır; ve "aldatma" anlamında da kullanılır (Bahar-ı Acem). Burada "aldatma" anlamı uygundur. Şu hâlde "işve-i hicrân"dan (ayrılığın aldatması) kastedilen, sır sahibi görünmek suretiyle insanı aldatan fakat hâl hükmünde hiç olan akıldan ibaret olur. Yani, ben ayrılığın aldatması olan aklı dinlemek istemem. Çünkü bu aklın, maşuktan ayrılığın sebebi olduğunu tecrübe ettim. Bu tecrübe edilmiş bir şeyi daha ne zamana kadar tecrübe edeceğim!

"Uşve", gece uzaktan görülen ateş ve bilinmeyen bir işi mürtekib olmak (Şemsü'l-Lügat). "İşve", naz ve kirişme ma'nâsına mecâzdır; ve "firîb ve aldatma" ma'nâsında da kullanılır (Bahar-ı Acem). Burada "aldatma" ma'nâsı münasibdir. Şu hâlde “işve-i hicrân"dan murâd, sâhib-i sır görünmek sûretiyle insanı aldatan ve fakat hâl hükmünde hiç olan akıldan ibaret olur. Ya'ni, ben işve-i hicrân olan aklı dinlemek istemem. Zîrâ bu aklın sebeb-i hicrân-ı ma'şûk olduğunu tecrübe ettim. Bu tecrübe olunmuş bir şeyi daha ne zamâna kadar tecrübe edeceğim!

625. Her ne ki, şûrişin ve deliliğin gayrıdır, bu yolda uzaklık ve yabancılıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

625. Karışıklık ve delilikten başka her ne varsa, bu yolda uzaklık ve yabancılıktır.

"Şûriş", karışıklık demektir; burada cüz'î aklın tavrına aykırı hareket etmekten kinayedir. "Delilik"ten maksat ise, Hakk'ın güzelliğinin perdesi olan kevnî suretlerin (yaratılmış varlıkların) hükümlerine karşı kayıtsız kalmak ve sadece Hak'tan haberdar olmaktır. Yani, cüz'î aklın tavrı dairesinde hareket etmek ve kevnî suretlerin hükümleriyle sınırlı olmak, Hak yolunda uzaklık ve yabancılıktır.

"Âzil", kınayan, azarlayan ve darılıp çıkışan demektir. "Sala", davet anlamına gelir. Bazı nüshalarda "salâ" yerine "suda" geçmektedir ki, "baş ağrısı" demektir. "Mâcerâ", cereyan eden ve meydana gelen şey demektir. Yani, ey kınayıcı! İnsanlar arasında geçerli olan ve meydana gelen akıl tavrı dairesine ne zamana kadar beni davet edip durursun? Ben ilahi aşkın delisi olmuşum ve akıl tavrı dairesinden çıkmışım. Bu sebeple benim gibi bir deliye "Gel, akıl dairesine geri dön!" diye az nasihat ver ve boşuna çeneni yorma! Çünkü akıl ile aşk bir yerde birleşmez. Nasıl ki I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu:

Yani "Cüz'î akıl aşkı inkâr eder; her ne kadar sahip görünse de, o akıl, sözle ve fiille bizim yardımcımız olur; hâl hükmüne geldiği vakit hiç olur."

Bu sebeple aşkı inkâr eden akıl, maşukun ayrılık ve firak sebebidir.

"Şûriş", karışıklık demek olup, burada akl-ı cüz'î tavrına muhâlif hareketten kinâyedir. "Delilik"ten murâd, dahi, cemâl-i Hakk'ın hicabı olan suver-i kevniyye ahkâmına karşı kayıdsız kalmak ve ancak Hak'tan âgâh olmaktır. Ya'ni, akl-ı cüz'î tavrı dairesinde hareket etmek ve suver-i kevniyye ahkâmıyla mukayyed olmak Hak yolunda uzaklık ve yabancılıktır.

“Âzil”, kınayan, itâb ve zemmeden ve darılıp azarlayan demektir. "Sala", da'vet ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "salâ" yerine "suda" vâki'dir, “baş ağrısı" demek olur. "Mâcerâ", cereyan eden ve vâki' olan şey demektir. Ya'ni, ey kınayıcı! Beşer arasında cârî ve vâki' olan tavr-ı akıl dâiresine ne zamâna kadar beni da'vet edip durursun? Ben aşk-ı ilâhînin delisi olmuşum ve tavr-ı akl dâiresinden çıkmışım. Binâenaleyh benim gibi bir deliye "Gel, akıl dâiresine avde et!" diye az nasîhat ver ve boşuna çeneni yorma! Zîrâ akıl ile aşk bir yerde müctemi' olmaz. Nitekim I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

Ya'ni "Akl-ı cüz'î aşkı münkir olur; her ne kadar sahib görünür ise de, o akıl, kavil ile ve fiil ile bizim yârimiz olur; hâl hükmüne geldiğin vakit hiç olur."

Binâenaleyh aşkı münkir olan akıl ma'şûkun sebeb-i hicrân ve firâkıdır.

624. Ben hicrânın işvesini dinlemek istemem. Tecrübe ettim, ne kadar tecrübe edeceğim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

624. Ben ayrılığın aldatmasını dinlemek istemem. Tecrübe ettim, daha ne kadar tecrübe edeceğim?

"Uşve", gece uzaktan görülen ateş ve bilinmeyen bir işi yapmak anlamına gelir (Şemsü'l-Lügat). "İşve", naz ve cilve anlamına mecazdır; ve "aldatma" anlamında da kullanılır (Bahar-ı Acem). Burada "aldatma" anlamı uygundur. Şu hâlde "işve-i hicrân"dan (ayrılığın aldatması) kastedilen, sır sahibi görünmek suretiyle insanı aldatan fakat hâl hükmünde hiç olan akıldan ibaret olur. Yani, ben ayrılığın aldatması olan aklı dinlemek istemem. Çünkü bu aklın, maşuktan ayrılığın sebebi olduğunu tecrübe ettim. Bu tecrübe edilmiş bir şeyi daha ne zamana kadar tecrübe edeceğim!

"Uşve", gece uzaktan görülen ateş ve bilinmeyen bir işi mürtekib olmak (Şemsü'l-Lügat). "İşve", naz ve kirişme ma'nâsına mecâzdır; ve "firîb ve aldatma" ma'nâsında da kullanılır (Bahar-ı Acem). Burada "aldatma" ma'nâsı münasibdir. Şu hâlde “işve-i hicrân"dan murâd, sâhib-i sır görünmek sûretiyle insanı aldatan ve fakat hâl hükmünde hiç olan akıldan ibaret olur. Ya'ni, ben işve-i hicrân olan aklı dinlemek istemem. Zîrâ bu aklın sebeb-i hicrân-ı ma'şûk olduğunu tecrübe ettim. Bu tecrübe olunmuş bir şeyi daha ne zamâna kadar tecrübe edeceğim!

625. Her ne ki, şûrişin ve deliliğin gayrıdır, bu yolda uzaklık ve yabancılıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

625. Bu yolda, karışıklık ve deliliğin dışında olan her şey, uzaklık ve yabancılıktır.

"Şûriş", karışıklık demektir; burada ise cüz'î aklın (sınırlı akıl) tavrına aykırı hareket etmekten kinayedir. "Delilik"ten kasıt ise, Hakk'ın güzelliğinin perdesi olan kevnî suretlerin (yaratılmış varlıkların biçimleri) hükümlerine karşı kayıtsız kalmak ve sadece Hak'tan haberdar olmaktır. Yani, cüz'î aklın tavrı dairesinde hareket etmek ve kevnî suretlerin hükümleriyle kayıtlı olmak, Hak yolunda uzaklık ve yabancılıktır.

"Şûriş", karışıklık demek olup, burada akl-ı cüz'î tavrına muhâlif hareketten kinâyedir. "Delilik"ten murâd, dahi, cemâl-i Hakk'ın hicabı olan suver-i kevniyye ahkâmına karşı kayıdsız kalmak ve ancak Hak'tan âgâh olmaktır. Ya'ni, akl-ı cüz'î tavrı dairesinde hareket etmek ve suver-i kevniyye ahkâmıyla mukayyed olmak Hak yolunda uzaklık ve yabancılıktır.

626. Haydi, benim ayağıma o zinciri koy! Zîrâ tedbîr zincirini kopardım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

626. Haydi, benim ayağıma o zinciri koy! Çünkü tedbir zincirini kopardım.

Ey kınayan kimse! Haydi gel, benim irade ve seçme özgürlüğümün ayağına o aşk zincirini koy! Çünkü ben aklın birbirine bağlı ve zincirlenmiş olan tedbirini kopardım ve attım.

Ey levm edici olan kimse! Haydi gel, benim irâde ve ihtiyârımın ayağına o aşk zincirini koy! Zîrâ ben aklın müteselsil ve zincirlenmiş olan tedbîrini kopardım ve attım.

627. Benim o mukbil olan nigârımın kıvırcık zülfünden gayrı eğer iki yüz zincir getirirsen koparırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

627. Benim o makbul sevgilimin kıvırcık saçından başka eğer iki yüz zincir getirirsen koparırım.

"Ca'd", kıvırcık saç demektir. "Kıvırcık saçlar" zincir halkasına benzediği ve ilahi isim ve sıfatların hükümleri ve eserleri bu görünen âlemde birbirine bağlı bir şekilde ortaya çıktığı için, "sevgilinin kıvırcık saçı" ifadesiyle ilahi isim ve sıfatlara işaret edilmiştir. "Mukbil", makbul anlamındadır. Yani, ilahi aşk yolunda benim deliliğimi bağlayan ancak, makbul sevgili olan Hakk'ın isim ve sıfatlarının hükümleri ve eserleridir. Eğer bu isim ve sıfatın tecellisi benim akıl dairesindeki hareketimi ve temkinimi gerektirirse, öyle yaparım; ve eğer coşkumu ve değişkenliğimi gerektirirse öyle ortaya çıkarım. Asla halkın ayıplamasından ve kınamasından çekinmem. Bu sebeple bu ilahi isim ve sıfat zincirlerinden başka ilim ve mantık ve muhakeme, kaide ve usul gibi iki yüz türlü zincir getirsen hepsini kırarım ve hiçbirisiyle kayıtlı olmam.

“Ca'd”, kıvırcık saç demektir. “Kıvırcık saçlar” zincir halkasına benzediği ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı bu âlem-i şehadette müteselsil bir sûrette zâhir olduğu için, “nigârın kıvırcık zülfü” ta'bîri ile esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeye işaret buyurulmuştur. “Mukbil”, makbûl ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı ilâhî yolunda benim delîliğimi bağlayan ancak, nigâr-ı makbûl olan Hakk'ın esmâ ve sıfatının ahkâm ve âsârıdır. Eğer bu esmâ ve sıfatın tecellîsi benim tavr-ı akıl dâiresindeki hareketimi ve temkînimi îcâb ederse, öyle yaparım; ve eğer şûrişimi ve telvînimi îcâb ederse öyle zâhir olurum. Aslâ halkın ta'yîbinden ve levminden çekinmem. Binâenaleyh bu esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye zincirlerinden başka ilim ve mantık ve muhâkeme, kâide ve usûl gibi iki yüz türlü zincir getirsen hepsini kırarım ve hiçbirisiyle mukayyed olmam.

628. Ey kardeş! Aşk ve nâmûs doğru değildir. Ey âşık! Nâmûs kapısı üzerinde durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

628. Ey kardeş! Aşk ve namus bir arada olmaz. Ey âşık! Namus kapısı üzerinde durma!

"Namus", kanun, kural, usul, ırz, nam ve şöhret anlamlarındadır. Yani, aşk ile aklın tavrının gereği olan namusun bir araya gelmesi doğru değildir. Bu sebeple ey âşık, namus kapısı üzerinde durma ve "Eğer aşkın sürüklemesiyle aklın tavrı dışında hareket edersem halk bana ne der?" deme! Aksine maşukun iradesine tabi ol; halk ne derlerse desinler. Nasıl ki üçüncü cildin 4708 numaralı beytinde şöyle buyurulmuştu: Tercüme: "Aşkın çalgıcısı sema vaktinde bunu çalar: Kulluk bağ, efendilik baş ağrısıdır."

“Nâmûs”, kānûn, kāide ve usûl ve ırz ve nâm ve şöhret ma'nâlarınadır. Ya'ni, aşk ile tavr-ı akıl îcâbı olan nâmûsun ictimâ'ı doğru değildir. Binâenaleyh ey âşık, nâmûs kapısı üzerinde durma ve "Eğer sâika-i aşk ile aklın tavrı hâricinde hareket edersem halk bana ne der?" deme! Belki ma'şûkun irâdesine tâbi' ol; halk ne derlerse desinler. Nitekim III. cildin 4708 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Aşkın mutrıbı vakt-i semâ'da bunu çalar: Bendelik bağ ve efendilik baş ağrısıdır."

626. Haydi, benim ayağıma o zinciri koy! Zîrâ tedbîr zincirini kopardım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

626. Haydi, benim ayağıma o zinciri koy! Çünkü tedbir zincirini kopardım.

Ey kınayan kimse! Haydi gel, benim irade ve seçme özgürlüğümün ayağına o aşk zincirini koy! Çünkü ben aklın birbirine bağlı ve zincirlenmiş olan tedbirini kopardım ve attım.

Ey levm edici olan kimse! Haydi gel, benim irâde ve ihtiyârımın ayağına o aşk zincirini koy! Zîrâ ben aklın müteselsil ve zincirlenmiş olan tedbîrini kopardım ve attım.

627. Benim o mukbil olan nigârımın kıvırcık zülfünden gayrı eğer iki yüz zincir getirirsen koparırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

627. Benim o makbul sevgilimin kıvırcık saçından başka, eğer iki yüz zincir getirirsen koparırım.

"Ca'd", kıvırcık saç demektir. "Kıvırcık saçlar" zincir halkasına benzediği ve ilahi isim ve sıfatların hükümleri ve eserleri bu görünen âlemde birbirini takip eden bir şekilde ortaya çıktığı için, "sevgilinin kıvırcık saçı" ifadesiyle ilahi isim ve sıfatlara işaret edilmiştir. "Mukbil", makbul anlamındadır. Yani, ilahi aşk yolunda benim deliliğimi bağlayan ancak, makbul sevgili olan Hakk'ın isim ve sıfatlarının hükümleri ve eserleridir. Eğer bu isim ve sıfatın tecellisi benim akıl dairesindeki hareketimi ve temkinimi gerektirirse, öyle yaparım; ve eğer coşkumu ve değişkenliğimi gerektirirse öyle ortaya çıkarım. Asla halkın ayıplamasından ve kınamasından çekinmem. Bu sebeple bu ilahi isim ve sıfat zincirlerinden başka ilim ve mantık ve muhakeme, kaide ve usul gibi iki yüz türlü zincir getirsen hepsini kırarım ve hiçbirisiyle kayıtlı olmam.

"Ca'd", kıvırcık saç demektir. "Kıvırcık saçlar" zincir halkasına benzediği ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı bu âlem-i şehadette müteselsil bir sûrette zahir olduğu için, "nigârın kıvırcık zülfü" ta'bîri ile esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeye işaret buyurulmuştur. "Mukbil", makbûl ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı ilâhî yolunda benim delîliğimi bağlayan ancak, nigâr-ı makbûl olan Hakk'ın esmâ ve sıfatının ahkâm ve âsârıdır. Eğer bu esmâ ve sıfatın tecellîsi benim tavr-ı akıl dâiresindeki hareketimi ve temkînimi îcâb ederse, öyle yaparım; ve eğer şûrişimi ve telvînimi îcâb ederse öyle zâhir olurum. Aslâ halkın ta'yîbinden ve levminden çekinmem. Binâenaleyh bu esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye zincirlerinden başka ilim ve mantık ve muhakeme, kāide ve usûl gibi iki yüz türlü zincir getirsen hepsini kırarım ve hiçbirisiyle mukayyed olmam.

628. Ey kardeş! Aşk ve nâmûs doğru değildir. Ey âşık! Nâmûs kapısı üzerinde durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

628. Ey kardeş! Aşk ve namus bir arada olmaz. Ey âşık! Namus kapısı üzerinde durma!

"Namus", kanun, kural, usul, ırz, nam ve şöhret anlamlarındadır. Yani, aşk ile aklın tavrının gereği olan namusun bir araya gelmesi doğru değildir. Bu sebeple ey âşık, namus kapısı üzerinde durma ve "Eğer aşkın sürüklemesiyle aklın tavrı dışında hareket edersem halk bana ne der?" deme! Aksine maşukun iradesine tabi ol; halk ne derlerse desinler. Nasıl ki üçüncü cildin 4708 numaralı beytinde şöyle buyurulmuştu: Tercüme: "Aşkın çalgıcısı sema vaktinde bunu çalar: Kulluk bağ, efendilik baş ağrısıdır."

“Nâmûs”, kānûn, kāide ve usûl ve ırz ve nâm ve şöhret ma'nâlarınadır. Ya'ni, aşk ile tavr-ı akıl îcâbı olan nâmûsun ictimâ'ı doğru değildir. Binâenaleyh ey âşık, nâmûs kapısı üzerinde durma ve "Eğer sâika-i aşk ile aklın tavrı hâricinde hareket edersem halk bana ne der?" deme! Belki ma'şûkun irâdesine tâbi' ol; halk ne derlerse desinler. Nitekim III. cildin 4708 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Aşkın mutrıbı vakt-i semâ'da bunu çalar: Bendelik bağ ve efendilik baş ağrısıdır."

629. O vakit geldi ki, ben çaylak olayım; nakşı bırakayım, baştan başa cân olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

629. O vakit geldi ki, ben çaylak olayım; nakşı bırakayım, baştan başa cân olayım!

Yani, oluş âlemindeki suretlerden (maddî şekillerden) tamamen soyunma vakti geldi. Bu sebeple artık cisim nakşını ve suretini bırakıp baştan başa can olayım!

Ya'ni, suver-i kevniyyeden büsbütün soyunmak vakti geldi. Binâenaleyh artık cisim nakşını ve sûretini bırakıp baştan başa cân olayım!

630. Ey utanma ve düşünmenin düşmanı! Gel ki, utanma ve hayâ perdesini yırttım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

630. Ey utanma ve düşünmenin düşmanı! Gel ki, utanma ve hayâ perdesini yırttım.

Ey utanma ve düşünmenin düşmanı olan ilâhî aşk, gel ki, gece ve gündüz benim gönlümün yâri ol! Çünkü ben artık utanmanın ve hayânın perdesini halka karşı yırttım ve halk benim hakkımda “Ne söylerlerse söylesinler!” dedim.

Ey utanma ve düşünmenin düşmanı olan aşk-ı ilâhî, gel ki, gece ve gündüz benim gönlümün yâri ol! Zîrâ ben artık utanmanın ve hayânın perdesini halka karşı yırttım ve halk benim hakkımda “Ne söylerlerse söylesinler!” dedim.

631. Ey sihirbazlıktan dolayı cânın uykusunu bağlamış olan! Katı gönüllü acıb yâr ki, âlemde sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

631. Ey sihirbazlıktan dolayı canın uykusunu bağlamış olan! Âlemde katı gönüllü acayip sevgili sensin!

"Yârâ"daki elifin, şaşkınlık elifi olması uygundur. "Canın uykusu"ndan kasıt, oluş âlemindeki suretlere olan bağlılıktır. Yani, ey ilahi aşk! Sihirbazlık yaptın ve efsun okudun. Sonunda canı oluş âlemindeki bağlılıklardan kurtardın. Eşine karşı şiddet gösteren acayip sevgili âlemde ancak sensin! Nitekim aşk hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: "Aşk benim üzerime en büyük büyüyü okudu. Can o büyüyü işitti, artık uyumuyor." İkinci mısraın anlamında başka bir vecih (yorum) daha gelir: "Yârâ ki"deki "ki", soru edatı olmak ihtimali vardır. Bu durumda anlam "Âlemde katı gönüllü acayip sevgili kimdir? Ey aşk, sensin!" demek olur.

“Yârâ”daki elif, elif-i taaccüb olmak münasibdir. “Canın uykusu”ndan murâd, suver-i kevniyyeye olan alâkadır. Ya'ni, ey aşk-ı ilâhi! sihirbazlık yaptın ve efsûn okudun. Nihâyet cânı alâkāt-ı kevniyyeden kurtardın. Karînine karşı şiddet gösteren yâr-i acîb âlemde ancak sensin! Nitekim aşk hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: “Aşk benim üzerime en büyük füsûnu okudu. Cân o efsûnu işitti, artık uyumuyor.” İkinci mısrâ'ın ma'nâsında diğer bir vecih dahi vârid olur: “Yârâ ki"de "ki", istifhâm için olmak ihtimali vardır. Bu sûrette ma'nâ "Katı gönüllü acîb yâr âlemde kimdir? Ey aşk, sensin!" demek olur.

632. Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, ey binici, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

632. Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, ey binici, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!

Bu şerefli beyitte aşktan maşuka geçiş buyrulmuştur. Yani, "Ey cisim bineğinin binicisi olan gerçek maşuk! Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!" "Binici"den kasıt, Hakk'ın gerçek varlığıdır. Çünkü

Bu beyt-i şerîfte aşktan ma'şûka intikāl buyurulmuştur. Ya'ni, "Ey merkeb-i cismin binicisi olan ma'şûk-ı hakîkî! Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!" "Binici"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Zî-

629. O vakit geldi ki, ben çaylak olayım; nakşı bırakayım, baştan başa cân olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

629. O vakit geldi ki, ben çaylak olayım; nakşı bırakayım, baştan başa cân olayım!

Yani, oluş âlemindeki suretlerden (maddî şekillerden) tamamen soyunma vakti geldi. Bu sebeple artık cisim nakşını ve suretini bırakıp baştan başa can olayım!

Ya'ni, suver-i kevniyyeden büsbütün soyunmak vakti geldi. Binâenaleyh artık cisim nakşını ve sûretini bırakıp baştan başa cân olayım!

630. Ey utanma ve düşünmenin düşmanı! Gel ki, utanma ve hayâ perdesini yırttım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

630. Ey utanma ve düşünmenin düşmanı! Gel ki, utanma ve hayâ perdesini yırttım.

Ey utanma ve düşünmenin düşmanı olan ilâhî aşk, gel ki, gece ve gündüz benim gönlümün yâri ol! Çünkü ben artık utanmanın ve hayânın perdesini halka karşı yırttım ve halk benim hakkımda “Ne söylerlerse söylesinler!” dedim.

Ey utanma ve düşünmenin düşmanı olan aşk-ı ilâhî, gel ki, gece ve gündüz benim gönlümün yâri ol! Zîrâ ben artık utanmanın ve hayânın perdesini halka karşı yırttım ve halk benim hakkımda “Ne söylerlerse söylesinler!” dedim.

631. Ey sihirbazlıktan dolayı cânın uykusunu bağlamış olan! Katı gönüllü acıb yâr ki, âlemde sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

631. Ey sihirbazlıktan dolayı canın uykusunu bağlamış olan! Âlemde katı gönüllü acayip sevgili sensin!

"Yârâ"daki elifin, şaşkınlık elifi olması uygundur. "Canın uykusu"ndan kasıt, oluş âlemindeki suretlere olan ilgidir. Yani, ey ilahi aşk! Sihirbazlık yaptın ve efsun okudun. Sonunda canı oluş âlemindeki ilgilerden kurtardın. Eşine karşı şiddet gösteren acayip sevgili âlemde ancak sensin! Nitekim aşk hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Divan-ı Kebir'lerinde şöyle buyururlar: عشق بر من فسون اعظم خواند جان شنید آن فسون نمی خسپد "Aşk benim üzerime en büyük efsunu okudu. Can o efsunu işitti, artık uyumuyor."

İkinci mısraın anlamında başka bir vecih (yorum) daha gelir: "Yârâ ki"deki "ki"nin, soru edatı olması ihtimali vardır. Bu durumda anlam "Âlemde katı gönüllü acayip sevgili kimdir? Ey aşk, sensin!" demek olur.

“Yârâ”daki elif, elif-i taaccüb olmak münasibdir. “Canın uykusu”ndan murâd, suver-i kevniyyeye olan alâkadır. Ya'ni, ey aşk-ı ilâhi! sihirbazlık yaptın ve efsûn okudun. Nihâyet cânı alâkāt-ı kevniyyeden kurtardın. Karînine karşı şiddet gösteren yâr-i acîb âlemde ancak sensin! Nitekim aşk hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: عشق بر من فسون اعظم خواند جان شنید آن فسون نمی خسپد “Aşk benim üzerime en büyük füsûnu okudu. Cân o efsûnu işitti, artık uyumuyor.”

İkinci mısrâ'ın ma'nâsında diğer bir vecih dahi vârid olur: “Yârâ ki"de "ki", istifhâm için olmak ihtimali vardır. Bu sûrette ma'nâ "Katı gönüllü acîb yâr âlemde kimdir? Ey aşk, sensin!" demek olur.

632. Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, ey binici, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

632. Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, ey binici, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!

Bu şerefli beyitte aşktan maşuka geçiş buyrulmuştur. Yani, "Ey cisim bineğinin binicisi olan gerçek maşuk! Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!" "Binici"den kasıt, Hakk'ın gerçek varlığıdır. Çünkü Hak, bütün belirlenimlerin (taayyünât) hüviyetidir. Ve Pir efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinde bu anlamı aşağıdaki beyitte şöyle beyan buyururlar: "Ey cisim! Senin sırtında kim olduğundan haberin var mıdır? Ayağı felek üstüne koy ki, senin yârin peridir. Bir kimsenin hamalı oldun ki, bütün ömründe güneş senin nuruna bakmaya kadir olmaz."

Bu beyt-i şerîfte aşktan ma'şûka intikāl buyurulmuştur. Ya'ni, "Ey merkeb-i cismin binicisi olan ma'şûk-ı hakîkî! Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!" "Binici"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Zî- râ Hak bilcümle taayyünâtın hüviyetidir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitte [şöyle] beyân buyururlar: "Ey cisim! Senin sırtında kim olduğundan haberin var mıdır? Ayağı felek üstüne koy ki, senin yârin peridir. Bir kimsenin hamalı oldun ki, bütün ömründe güneş senin nûruna bakmaya kādir olmaz."

633. Bakmadıkça onun gönlü ne vakit hoş olur? Ey bizim gönlümüz! Onun hânedân ve menzilidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

633. Bakmadıkça onun gönlü ne zaman hoş olur? Ey bizim gönlümüz! Onun hânedân ve menzilidir.

"Hânedân", burada "ev ve ocak" demektir. Yani, aşk bir ateştir ki, ilişki kurduğu kalbi yakmadıkça o aşkın gönlü hoş olmaz. Ey maşuk! Bizim gönlümüz senin aşkının evi, barkı ve ocağıdır. "Aşkın gönlü hoş olmak", aşkın kemâlinden (olgunluğundan) kinayedir.

"Hânedân", burada "ev ve ocak" demektir. Ya'ni, aşk bir ateştir ki, taalluk ettiği kalbi yakmadıkça o aşkın gönlü hoş olmaz. Ey ma'şûk! Bizim gönlümüz senin aşkının evi, barkı ve ocağıdır. "Aşkın gönlü hoş olmak", aşkın kemâlinden kinâyedir.

634. Kendi evini yakar isen yak! Kimdir o kimse ki, “Câiz olmaz!" desin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

634. Kendi evini yakar isen yak! Kimdir o kimse ki, “Câiz olmaz!" desin?

Ey gerçek sevgili! Kendi evin olan âşığının kalbini aşkının ateşiyle yakar isen yak! Senin bu yakmana ve yıkmana karşı "Câiz değildir, niçin yakıyorsun?" diye itiraz edecek bir kimse yoktur.

Ey ma'şûk-ı hakîkî! Kendi evin olan âşığının kalbini âteş-i aşkın ile yakar isen yak! Senin bu yakmana ve tahrîbine karşı "Câiz değildir, niçin yakıyorsun?" diye i'tiraz edecek bir kimse yoktur.

635. Ey kükremiş arslan! Bu evi iyi yak! Aşığın evi böyle daha evladır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

635. Ey kükremiş aslan! Bu evi iyi yak! Âşığın evi böyle daha uygundur.

"Şîr-i mest", kızgın ve kükremiş aslan anlamına gelir ve celâlî tecellî sahibi olan Hak'tan kinayedir (üstü kapalı anlatım). Yani, ey celâlî ve kahredici tecellîlerin sahibi olan sevgilim! Hem senin hem de benim evimiz olan bu kalbi iyi yak! Onda senin aşkının ateşinden başka bir şey kalmasın. Çünkü âşığın kalp evi bu hâlde olması daha uygun ve münasiptir.

"Şîr-i mest", kızgın ve kükremiş arslan ma'nâsına olup, tecellî-i celâlî sâhibi olan Hak'tan kinâyedir. Ya'ni, ey tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyye sahibi olan ma'şûkum! Hem senin ve hem de benim evimiz olan bu kalbi iyi yak! Onda senin aşkının ateşinden başka bir şey kalmasın. Zîrâ âşığın kalb evi bu hâlde olmak daha evlâ ve münasibdir.

636. Bundan sonra bu yanmayı kıble edeyim. Zîrâ ki ben şem'im; yanma ile aydınlığım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

636. Bundan sonra bu yanmayı kıble edineyim. Çünkü ben mumum; yanma ile aydınlığım.

Zira Hak, bütün taayyünlerin (belirginleşmelerin) hüviyetidir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinde bu anlamı aşağıdaki beyitte şöyle beyan buyururlar: "Ey cisim! Senin sırtında kim olduğundan haberin var mıdır? Ayağı felek üstüne koy ki, senin yârin peridir. Bir kimsenin hamalı oldun ki, bütün ömründe güneş senin nuruna bakmaya kadir olmaz."

râ Hak bilcümle taayyünâtın hüviyetidir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitte [şöyle] beyân buyururlar: "Ey cisim! Senin sırtında kim olduğundan haberin var mıdır? Ayağı felek üstüne koy ki, senin yârin peridir. Bir kimsenin hamalı oldun ki, bütün ömründe güneş senin nûruna bakmaya kādir olmaz."

633. Bakmadıkça onun gönlü ne vakit hoş olur? Ey bizim gönlümüz! Onun hânedân ve menzilidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

633. Bakmadıkça onun gönlü ne zaman hoş olur? Ey bizim gönlümüz! Onun hânedân ve menzilidir.

"Hânedân", burada "ev ve ocak" demektir. Yani, aşk bir ateştir ki, ilişki kurduğu kalbi yakmadıkça o aşkın gönlü hoş olmaz. Ey maşuk! Bizim gönlümüz senin aşkının evi, barkı ve ocağıdır. "Aşkın gönlü hoş olmak", aşkın kemâlinden (olgunluğundan) kinayedir.

"Hânedân", burada "ev ve ocak" demektir. Ya'ni, aşk bir ateştir ki, taalluk ettiği kalbi yakmadıkça o aşkın gönlü hoş olmaz. Ey ma'şûk! Bizim gönlümüz senin aşkının evi, barkı ve ocağıdır. "Aşkın gönlü hoş olmak", aşkın kemâlinden kinâyedir.

634. Kendi evini yakar isen yak! Kimdir o kimse ki, “Câiz olmaz!" desin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

634. Kendi evini yakar isen yak! Kimdir o kimse ki, “Câiz olmaz!" desin?

Ey gerçek sevgili! Kendi evin olan âşığının kalbini aşkının ateşiyle yakar isen yak! Senin bu yakmana ve yıkmana karşı "Câiz değildir, niçin yakıyorsun?" diye itiraz edecek bir kimse yoktur.

Ey ma'şûk-ı hakîkî! Kendi evin olan âşığının kalbini âteş-i aşkın ile yakar isen yak! Senin bu yakmana ve tahrîbine karşı "Câiz değildir, niçin yakıyorsun?" diye i'tiraz edecek bir kimse yoktur.

635. Ey kükremiş arslan! Bu evi iyi yak! Aşığın evi böyle daha evladır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

635. Ey kükremiş aslan! Bu evi iyi yak! Âşığın evi böyle daha uygundur.

"Şîr-i mest", kızgın ve kükremiş aslan anlamına gelir ve celâlî tecellî sahibi olan Hak'tan kinayedir (üstü kapalı anlatım). Yani, ey celâlî ve kahredici tecellîlerin sahibi olan sevgilim! Hem senin hem de benim evimiz olan bu kalbi iyi yak! Onda senin aşkının ateşinden başka bir şey kalmasın. Çünkü âşığın kalp evi bu hâlde olması daha uygun ve münasiptir.

"Şîr-i mest", kızgın ve kükremiş arslan ma'nâsına olup, tecellî-i celâlî sâhibi olan Hak'tan kinâyedir. Ya'ni, ey tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyye sahibi olan ma'şûkum! Hem senin ve hem de benim evimiz olan bu kalbi iyi yak! Onda senin aşkının ateşinden başka bir şey kalmasın. Zîrâ âşığın kalb evi bu hâlde olmak daha evlâ ve münasibdir.

636. Bundan sonra bu yanmayı kıble edeyim. Zîrâ ki ben şem'im; yanma ile aydınlığım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

636. Bundan sonra bu yanmayı kıble edineyim. Çünkü ben mumum; yanmakla aydınlığım.

Senin aşk ateşinle yandıktan sonra, bu yanmayı kendime kıble ve rehber edineyim. Çünkü ben yoğun bedenimle mum gibiyim. Mum yanmakla ışık verdiği gibi, ben de senin aşk ateşinden ortaya çıkan nur ile etrafı aydınlatırım.

Senin âteş-i aşkın ile yandıktan sonra, bu yanmayı kendime kıble ve rehber edeyim. Zîrâ ki ben cism-i kesîfim ile şem' mesâbesindeyim. Şem' yanmak ile ziyâ verdiği gibi, ben de senin âteş-i aşkından zahir olan nûr ile etrâfı aydınlatırım.

637. Ey baba! Bu gece uykuyu bırak! Bir gecelik, uykusuzlar mahallesinde gez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

637. Ey baba! Bu gece uykuyu bırak! Bir gecelik, uykusuzlar mahallesinde gez!

"Yek şebî"deki "ya", masdariyettir (mastar eki). "Uykusuzların mahallesi", evliyâullahın (Allah dostlarının) mesleğinden (yolundan) kinâyedir (dolaylı anlatımdır). Yani, ey senelerce uykuya dalıp ihtiyarlamış ve ailenin babası olmuş olan kimse! Bu dalgın uykular sebebiyle Hak yolunda ilerleyemedin. Bari bu gece uykuyu bırak da, bir gecelik olsun, uykusuzlar mahallesinde gez ve evliyâullahın mesleğinde yürü!

“Yek şebî”deki “ya”, masdariyettir. “Uykusuzların mahallesi”, evliyâullahın mesleğinden kinâyedir. Ya'ni, ey senelerce uykuya dalıp ihtiyarlamış ve âilenin babası olmuş olan kimse! Bu dalgın uykular sebebiyle Hak yolunda terakkî edemedin. Bâri bu gece uykuyu bırak da, bir gecelik olsun, uykusuzlar mahallesinde gez ve evliyâullâhın mesleğinde yürü!

638. Bak bunlara ki, deli olmuşlardır. Vuslat sebebiyle pervâne gibi ölmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

638. Bak bunlara ki, deli olmuşlardır. Vuslat sebebiyle pervâne gibi ölmüşlerdir.

Bak bu uykularını feda eden Hakk dostlarına ki, onlar Hakk'ın güzelliğinin delisi olmuşlardır ve aşklarının şiddeti onları aşkta fani kılmış ve Hakk'a ulaştırmıştır. Pervaneler nasıl muma çarpıp yanarak ölmüşlerse, onlar da Hakk'ın güzelliğinin mumuna çarpıp pervaneler gibi ölmüşler ve tamamen kendilerinden geçmişlerdir.

Bak bu uykularını fedâ eden evliyâ-yı Hakk'a ki, onlar cemâl-i Hakk'ın delisi olmuşlardır ve şiddet-i aşkları onları aşkta fânî ve Hakk'a vâsıl etmiştir. Pervâneler nasıl muma çarpıp yanarak ölmüşler ise, onlar da cemâl-i Hakk'ın şem'ine çarpıp pervâneler gibi ölmüşler ve tamâmiyle kendilerinden geçmişlerdir.

639. Bak, halkın gemileri aşkın garkıdır. Gûyâ aşkın boğazı bir ejderhâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

639. Bak, halkın gemileri aşkın garkıdır. Sanki aşkın boğazı bir ejderha oldu.

Bak, halkın beden gemileri bu izafî varlık âleminde hep aşka gark olmuştur. Sanki aşkın boğazı bir ejderha olmuş da, onların hepsini yutmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 55. bölümünde şöyle buyururlar: "Yüce Allah'taki muhabbet (sevgi) bütün âlemde ve yaratılmışlarda, Mecusî'de, Yahudi'de ve Hristiyan'da ve bütün varlıklarda gizlidir. Bir kimse kendi yaratıcısını nasıl sevmez? Muhabbet onda gizlidir. Ancak engeller onu gizli kılar. Engeller ortadan kalkınca, o muhabbet ortaya çıkar. Varlıklar ne demek?! Yokluk bile var olmak için coşku içindedir... ilh."

Bak, halkın cisim gemileri bu vücûd-i izâfî âleminde hep aşka gark olmuştur. Sanki aşkın boğazı bir ejderhâ olmuş da, onların hepsini yutmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 55. faslında şöyle buyururlar: “Hakk-ı Bârî'deki muhabbet bütün âlem ve halâyıkta, mecûsî, yahûdî ve nasrânîde ve cümle mevcûdâtta kâmindir. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir. Ancak mevâni' onu mahcûb kılar. Mevâni' mürtefi' olunca, o muhabbet zâhir olur. Mevcûdât ne demek?! Adem bile mevcûd olmak için cûşiştedir... ilh.”

640. Bir ejderhadır ki, görünmez. Halbuki gönül kapıcıdır. Dağ gibi olan akıl için o kehrübâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

640. Bir ejderhadır ki, görünmez. Aksine gönül kapıcıdır. Dağ gibi olan akıl için o kehribardır.

Senin aşk ateşinle yandıktan sonra, bu yanmayı kendime kıble ve rehber edineyim. Çünkü ben yoğun bedenimle mum gibiyim. Mum yanmakla ışık verdiği gibi, ben de senin aşk ateşinden ortaya çıkan nur ile etrafı aydınlatırım.

Senin âteş-i aşkın ile yandıktan sonra, bu yanmayı kendime kıble ve reh- ber edeyim. Zîrâ ki ben cism-i kesîfim ile şem' mesâbesindeyim. Şem' yan- mak ile ziyâ verdiği gibi, ben de senin âteş-i aşkından zahir olan nûr ile et- râfı aydınlatırım.

637. Ey baba! Bu gece uykuyu bırak! Bir gecelik, uykusuzlar mahallesinde gez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

637. Ey baba! Bu gece uykuyu bırak! Bir gecelik, uykusuzlar mahallesinde gez!

"Yek şebî"deki "ya", masdariyettir (mastar eki). "Uykusuzların mahallesi", Allah dostlarının (evliyâullah) yolundan kinayedir. Yani, ey senelerce uykuya dalıp ihtiyarlamış ve ailenin babası olmuş olan kimse! Bu dalgın uykular sebebiyle Hak yolunda ilerleyemedin. Bari bu gece uykuyu bırak da, bir gecelik olsun, uykusuzlar mahallesinde gez ve Allah dostlarının yolunda yürü!

"Yek şebî"deki "ya", masdariyettir. "Uykusuzların mahallesi", evliyâulla- hın mesleğinden kinâyedir. Ya'ni, ey senelerce uykuya dalıp ihtiyarlamış ve âilenin babası olmuş olan kimse! Bu dalgın uykular sebebiyle Hak yolunda terakkî edemedin. Bâri bu gece uykuyu bırak da, bir gecelik olsun, uykusuz- lar mahallesinde gez ve evliyâullâhın mesleğinde yürü!

638. Bak bunlara ki, deli olmuşlardır. Vuslat sebebiyle pervâne gibi ölmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

638. Bak bunlara ki, deli olmuşlardır. Vuslat sebebiyle pervâne gibi ölmüşlerdir.

Bak bu uykularını feda eden Hakk evliyalarına ki, onlar Hakk'ın güzelliğinin delisi olmuşlardır ve aşklarının şiddeti onları aşkta fani ve Hakk'a ulaşmış kılmıştır. Pervaneler nasıl muma çarpıp yanarak ölmüşler ise, onlar da Hakk'ın güzelliğinin mumuna çarpıp pervaneler gibi ölmüşler ve tamamen kendilerinden geçmişlerdir.

Bak bu uykularını fedâ eden evliyâ-yı Hakk'a ki, onlar cemâl-i Hakk'ın delisi olmuşlardır ve şiddet-i aşkları onları aşkta fânî ve Hakk'a vâsıl etmiş- tir. Pervâneler nasıl muma çarpıp yanarak ölmüşler ise, onlar da cemâl-i Hakk'ın şem'ine çarpıp pervâneler gibi ölmüşler ve tamâmiyle kendilerinden geçmişlerdir.

639. Bak, halkın gemileri aşkın garkıdır. Guya aşkın boğazı bir ejderha oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

639. Bak, halkın gemileri aşkın garkıdır. Güya aşkın boğazı bir ejderha oldu.

Bak, halkın beden gemileri bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âleminde hep aşka batmıştır. Sanki aşkın boğazı bir ejderha olmuş da, onların hepsini yutmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 55. bölümünde şöyle buyururlar:

"Yüce Allah'taki muhabbet bütün âlem ve yaratılmışlarda, mecûsî, yahûdî ve hristiyanda ve bütün varlıklarda gizlidir. Bir kimse yaratıcısını nasıl sevmez? Muhabbet onda gizlidir. Ancak engeller onu gizli kılar. Engeller ortadan kalkınca, o muhabbet ortaya çıkar. Varlıklar ne demek?! Yokluk bile var olmak için coşku içindedir... ilh."

Bak, halkın cisim gemileri bu vücûd-i izâfî âleminde hep aşka gark olmuş- tur. Sanki aşkın boğazı bir ejderha olmuş da, onların hepsini yutmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 55. faslında şöyle buyururlar:

"Hakk-ı Bârî'deki muhabbet bütün âlem ve halâyıkta, mecûsî, yahûdî ve nasrânîde ve cümle mevcûdâtta kâmindir. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir. Ancak mevâni' onu mahcûb kılar. Mevâni' mür- tefi' olunca, o muhabbet zahir olur. Mevcûdât ne demek?! Adem bile mevcûd olmak için cûşiştedir... ilh."

640. Bir ejderhadır ki, görünmez. Halbuki gönül kapıcıdır. Dağ gibi olan akıl için o kehrübâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

640. Bir ejderhadır ki, görünmez. Halbuki gönül kapıcıdır. Dağ gibi olan akıl için o kehribardır.

Aşk bir ejderhadır; duyu organlarıyla görülmez, fakat gönülleri kapar ve yutar. Dağ gibi sağlam ve köklü olan akılları, kehribarın çöpü kaptığı gibi kapar. "Kehribar", çöp kapan ve "kührüba", dağ kapan demek olur. İki anlam da burada uygun düşer.

Aşk bir ejderhâdır; His gözüyle görülmez, fakat gönüller kapar ve yutar. Dağ gibi metîn ve râsih olan akılları kehrübânın çöpü kaptığı gibi kapar. "Kehrübâ", çöp kapan ve "kührübâ", dağ kapan demek olur. İki ma'nâ da burada münasib olur.

641. Her attârın aklı ki, ondan âgâh oldu, tablaları ırmak suyuna döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

641. Her attârın aklı ki, ondan haberdar oldu, tablalarını ırmak suyuna döktü.

"Tabla", esnafın içine birtakım satılacak eşya koydukları kaptır. "Attâr", güzel kokulu maddeler ve ıtriyat satan kimsedir. Bu şerefli beyitte Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin menkıbesine işaret buyrulur. Mevlânâ Câmî hazretleri o menkıbeyi Nefahâtü'l-Üns'te şöyle beyan buyururlar:

"Hz. Attâr'ın tövbesine sebep bu idi ki: Bir gün attârlık dükkânında alışverişle meşgul idi. Bir derviş çıkageldi ve birkaç defa "Allah rızası için bir şey ver!" dedi. Hz. Attâr dervişe kulak asmadı. Derviş: "Ey efendi! Sen nasıl öleceksin?" dedi. Attâr dahi cevaben: "Senin öldüğün gibi", dedi. Derviş: "Acayip şey! Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" dedi. Attâr: "Evet!" dedi. Dervişin ağaçtan yapılmış bir keşkülü var idi, başının altına koydu ve hemen "Allah!" dedi ve can verdi. Hz. Attâr müteessir olup dükkânını dağıttı ve ehllullah (Allah dostları) yoluna başladı."

Hz. Attâr hicretin 627 senesinde Muhammed Hârezmşâh zamanında Cengiz istilası esnasında 124 yaşında olduğu halde şehit olarak vefat etmiştir. Yani Ferîdüddîn-i Attâr ve benzeri zatların aklı aşktan haberdar olduğu vakit mal ve metâını yokluk ırmağı içine döktü ve fakirlik yolunu seçti.

"Tabla", esnafın içine birtakım satılacak eşya koydukları kaptır. "Attâr”, güzel kokulu maddeler ve itriyât satan kimsedir. Bu beyt-i şerîfte Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin menkıbesine işaret buyurulur. Mevlânâ Câmî hazretleri o menkıbeyi Nefahâtü'l-Üns'de şöyle beyân buyururlar:

"Hz. Attâr'ın tövbesine sebeb bu idi ki: Bir gün attârlık dükkânında alışverişle meşgül idi. Bir dervîş çıkageldi ve birkaç def'a "Allah rızâsı için bir şey ver!" dedi. Hz. Attâr dervîşe kulak asmadı. Dervîş: "Ey efendi! Sen nasıl öleceksin?" dedi. Attâr dahi cevâben: "Senin öldüğün gibi", dedi. Dervîş: "Acîb şey! Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" dedi. Attâr: "Evet!" dedi. Dervîşin ağaçtan yapılmış bir keşkülü var idi, başının altına koydu ve hemen "Allâh!" dedi ve cân verdi. Hz. Attâr müteessir olup dükkânını dağıttı ve ehllullâh tarîkına şürü' etti."

Hz. Attâr hicretin 627 senesinde Muhammed Hârezmşâh zamânında Cengiz istîlâsı esnâsında 124 yaşında olduğu hâlde şehîden vefât etmiştir. Ya'ni Ferîdüddîn-i Attâr ve emsâli zevâtın aklı aşktan âgâh olduğu vakit mal ve metâ'ını yokluk ırmağı içine döktü ve tarîk-ı fakrı ihtiyâr etti.

642. Git ki, bu ırmaktan ebede kadar yukarı gelemezsin. Hakka ki, onun için bir küfüv olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

642. Git ki, bu ırmaktan sonsuza dek yukarı gelemezsin. Hakikaten, onun için bir denk olmadı.

Ey Hakk'ın âşığı! Git ki, bu fânilik ve yokluk ırmağından sonsuza dek yukarı çıkıp kendi benliğini bulamazsın. Sen Hak'ta fânî olduktan sonra zannetme ki, Hak olursun. Hâşâ! Aslında senin varlığın yoktur ki, bir Hak, bir de sen var olasın. Çünkü bu öyle bir fânilik ve yokluktur ki, onda asla hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) ve ittihâd (Allah ile birleşme) yoktur. Eğer senin Hak olman gerekseydi, senin Hak Teâlâ'ya denk ve benzer olman icap ederdi. Halbuki Hak Teâlâ İhlâs sûresinde "Hiçbir kimse onun benzeri olmadı" (İhlâs, 112/4) buyurur. Bu fânilik hâli akıl ve zekâ ile anlaşılan bir hâl değildir; tatmayan bilmez. Aşk bir ejderhadır; his gözüyle görülmez, fakat gönülleri kapar ve yutar. Dağ gibi sağlam ve köklü olan akılları kehribarın çöpü kaptığı gibi kapar. "Kehribar", çöp kapan ve "kührüba", dağ kapan demek olur. İki anlam da burada uygun olur.

Ey Hakk'ın âşığı! Git ki, bu fenâ ve yokluk ırmağından ebede kadar yukarı çıkıp kendinin kendiliğini bulamazsın. Sen Hak'ta fânî olduktan sonra zannetme ki, Hak olursun. Hâşâ! Haddizâtında senin vücûdun yoktur ki, bir Hak, bir de sen mevcûd olasın. Zîrâ bu öyle bir fenâ ve yokluktur ki, onda aslâ hulûl ve ittihâd yoktur. Eğer senin Hak olman lâzım gelse, senin Hak Teâlâ'ya küfüv ve nazîr olman îcâb eder. Halbuki Hak Teâlâ sûre-i İhlas'ta وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ (İhlâs, 112/4) ya'ni "Hiçbir kimse onun nazîri olmadı” buyurur. Bu fenâ hâli akıl ve zekâ ile anlaşılan bir hâl değildir; tatmayan bil- Aşk bir ejderhâdır; His gözüyle görülmez, fakat gönüller kapar ve yutar. Dağ gibi metîn ve râsih olan akılları kehrübânın çöpü kaptığı gibi kapar. "Kehrübâ", çöp kapan ve "kührübâ", dağ kapan demek olur. İki ma'nâ da burada münasib olur.

641. Her attârın aklı ki, ondan âgâh oldu, tablaları ırmak suyuna döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

641. Her attârın aklı ki, ondan haberdar oldu, tablalarını ırmak suyuna döktü.

"Tabla", esnafın içine birtakım satılacak eşya koydukları kaptır. "Attâr”, güzel kokulu maddeler ve ıtriyat satan kimsedir. Bu şerefli beyitte Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin menkıbesine işaret buyurulur. Mevlânâ Câmî hazretleri o menkıbeyi Nefahâtü'l-Üns'de şöyle beyan buyururlar:

"Hz. Attâr'ın tövbesine sebep bu idi ki: Bir gün attârlık dükkânında alışverişle meşgul idi. Bir derviş çıkageldi ve birkaç defa "Allah rızası için bir şey ver!" dedi. Hz. Attâr dervişe kulak asmadı. Derviş: "Ey efendi! Sen nasıl öleceksin?" dedi. Attâr dahi cevaben: "Senin öldüğün gibi", dedi. Derviş: "Acayip şey! Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" dedi. Attâr: "Evet!" dedi. Dervişin ağaçtan yapılmış bir keşkülü var idi, başının altına koydu ve hemen "Allah!" dedi ve can verdi. Hz. Attâr müteessir olup dükkânını dağıttı ve ehllullah (Allah dostları) yoluna girdi."

Hz. Attâr hicretin 627 senesinde Muhammed Hârezmşâh zamanında Cengiz istilası esnasında 124 yaşında olduğu halde şehit olarak vefat etmiştir. Yani Ferîdüddîn-i Attâr ve benzeri zatların aklı aşktan haberdar olduğu vakit mal ve eşyasını yokluk ırmağı içine döktü ve fakirlik yolunu seçti.

"Tabla", esnafın içine birtakım satılacak eşya koydukları kaptır. "Attâr”, güzel kokulu maddeler ve itriyât satan kimsedir. Bu beyt-i şerîfte Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin menkıbesine işaret buyurulur. Mevlânâ Câmî hazret-leri o menkıbeyi Nefahâtü'l-Üns'de şöyle beyân buyururlar:

"Hz. Attâr'ın tövbesine sebeb bu idi ki: Bir gün attârlık dükkânında alışverişle meşgül idi. Bir dervîş çıkageldi ve birkaç def'a "Allah rızâsı için bir şey ver!" dedi. Hz. Attâr dervîşe kulak asmadı. Dervîş: "Ey efendi! Sen nasıl öle-ceksin?" dedi. Attâr dahi cevâben: "Senin öldüğün gibi", dedi. Dervîş: "Acîb şey! Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" dedi. Attâr: "Evet!" dedi. Dervî-şin ağaçtan yapılmış bir keşkülü var idi, başının altına koydu ve hemen "Al-lâh!" dedi ve cân verdi. Hz. Attâr müteessir olup dükkânını dağıttı ve ehllul-lâh tarîkına şürü' etti."

Hz. Attâr hicretin 627 senesinde Muhammed Hârezmşâh zamânında Cen-giz istîlâsı esnasında 124 yaşında olduğu hâlde şehîden vefât etmiştir. Ya'ni Ferîdüddîn-i Attâr ve emsâli zevâtın aklı aşktan âgâh olduğu vakit mal ve metâ'ını yokluk ırmağı içine döktü ve tarîk-ı fakrı ihtiyâr etti.

642. Git ki, bu ırmaktan ebede kadar yukarı gelemezsin. Hakka ki, onun için bir küfüv olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

642. Git ki, bu ırmaktan sonsuza dek yukarı gelemezsin. Hakikaten, onun için bir denk olmadı.

Ey Hakk'ın âşığı! Git ki, bu fânilik ve yokluk ırmağından sonsuza dek yukarı çıkıp kendi benliğini bulamazsın. Sen Hak'ta fânî olduktan sonra zannetme ki, Hak olursun. Asla! Esasen senin varlığın yoktur ki, bir Hak, bir de sen var olasın. Çünkü bu öyle bir fânilik ve yokluktur ki, onda asla hulûl (bir varlığın diğerine girmesi) ve ittihâd (birleşme) yoktur. Eğer senin Hak olman gerekseydi, senin Hak Teâlâ'ya denk ve benzer olman icap ederdi. Halbuki Hak Teâlâ İhlas Suresi'nde وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ (İhlâs, 112/4) yani "Hiçbir kimse onun benzeri olmadı" buyurur. Bu fânilik hâli akıl ve zekâ ile anlaşılan bir hâl değildir; tatmayan bilmez. Bu konudaki akli açıklamalar, II. cildin 1724 numarasına denk gelen آنکه گفت انى مرضت لم تعد من شدم رنجور او تنها نشد yani "Odur ki 'Ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Ben hasta oldum ve O yalnız olmadı'" beyti ile onu takip eden beyitlerde geçti.

Ey Hakk'ın âşığı! Git ki, bu fenâ ve yokluk ırmağından ebede kadar yu-karı çıkıp kendinin kendiliğini bulamazsın. Sen Hak'ta fânî olduktan sonra zannetme ki, Hak olursun. Hâşâ! Haddizâtında senin vücûdun yoktur ki, bir Hak, bir de sen mevcûd olasın. Zîrâ bu öyle bir fenâ ve yokluktur ki, onda aslâ hulûl ve ittihâd yoktur. Eğer senin Hak olman lâzım gelse, senin Hak Teâlâ'ya küfüv ve nazîr olman îcâb eder. Halbuki Hak Teâlâ sûre-i İhlas'ta وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ (İhlâs, 112/4) ya'ni "Hiçbir kimse onun nazîri olmadı” bu-yurur. Bu fenâ hâli akıl ve zekâ ile anlaşılan bir hâl değildir; tatmayan bil- Bu bâbtaki îzâhât-ı akliyye II. cildin 1724 numarasına musadif olan آنکه گفت انى مرضت لم تعد من شدم رنجور او تنها نشد ya'ni Odur ki 'Ben hasta oldum, beni iyâdet etmedin. Ben hasta oldum ve O yalnız olmadı'] beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde geçti.

643. Ey müzevvir! Göz aç ve gör! Ne vakte kadar, onu ve bunu bilmem, diyeceksin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

643. Ey hilekâr! Gözünü aç ve gör! Ne zamana kadar, onu ve bunu bilmem, diyeceksin?

Ey, "kâmilim!" diye halkı aldatan hilekâr ve yalancı şeyh efendi! Sen, fenâ ehlinin (Allah'ta yok olma mertebesine ulaşmış kişilerin) akla yaklaştırmak için söyledikleri sözleri ezberledin ve halka karşı kendini Hak'ta fânî olmuş (Allah'ta yok olmuş) gibi gösterip, "onu ve bunu, yani Ali'yi ve Velî'yi ayırt etmez bir haldeyim," deyip duruyorsun. Ve güya bu kesret âleminde (çokluk âleminde) Hakk'ı müşahede ettiğini (gördüğünü) anlatmak istiyorsun. Gözünü aç ve hakikati gör ki, sen hakikatte Hakk'a değil kendine tapıyorsun ve davet ettiğin biçareleri de kendine tapmaya davet ediyorsun.

Ey, kâmilim! diye halkı aldatan müzevvir ve yalancı şeyh efendi! Sen ehl-i fenânın akla takrîb için söyledikleri sözleri ezberledin ve halka karşı kendini Hak'ta fânî olmuş gibi gösterip, onu ve bunu, ya'ni Ali'yi ve Velî'yi farketmez bir hâldeyim, deyip duruyorsun. Ve gûyâ bu âlem-i keserâtta Hakk'ı müşâhede ettiğini anlatmak istiyorsun. Gözünü aç ve hakîkati gör ki, sen hakîkatte Hakk'a değil kendine tapıyorsun ve da'vet ettiğin bîçâreleri de kendine tapmaya da'vet ediyorsun.

644. Riyâ ve mahrumluk vebâsından yukarı gel! Hayy u Kayyum'a mensub olan cihana gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

644. Riyâ ve mahrumluk vebasından yukarı gel! Hayy ve Kayyûm'a mensup olan cihana gel!

Yani, veba hastalığı gibi vücudunu baştan ayağa kadar kaplayan riyâ ve mahrumluk hastalığından yukarı gel ve nefsaniyet âleminden çık! Hayy ve Kayyûm'a mensup olan cihana gel! Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Bu 'ben' tefekkür yönünden ne zaman keşfedilir? Bu 'ben' yokluktan sonra açığa çıktı. Bu akıllar, kaybolmuşu aramakta, yani kaybolmuşu aramakta hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) ve ittihad (Allah ile birleşme) çukuruna düşer. Ey yakınlık yönünden güneşin ışığında yıldız gibi fani olmuş Ayaz! Aksine sen nutfe gibi tene dönüşmüşsün, iftira edilmiş olan hulûl ve ittihad yönünden değil!" Bu konudaki akli açıklamalar II. cildin 1724 numarasına denk gelen آنکه گفت انى مرضت لم تعد من شدم رنجور او تنها نشد yani Odur ki 'Ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Ben hasta oldum ve O yalnız olmadı'] beyti ile onu takip eden beyitlerde geçti.

Ya'ni, vebâ illeti gibi vücudunu baştan ayağa kadar istîlâ eden riyâ ve mahrûmluk hastalığından yukarı gel ve nefsâniyet âleminden çık! Hayy u mez. Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf oldu. Bu akıllar iftikādda, ya'ni kaybolmuşu aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer. Ey iktirâb cihetinden güneşin şuâ'ında yıldız gibi fânî olmuş Ayâz! Belki sen nutfe gibi tene mübeddelsin, müfteten olan hulûl ve ittihad cihetinden değil!" Bu bâbtaki îzâhât-ı akliyye II. cildin 1724 numarasına musadif olan آنکه گفت انى مرضت لم تعد من شدم رنجور او تنها نشد ya'ni Odur ki 'Ben hasta oldum, beni iyâdet etmedin. Ben hasta oldum ve O yalnız olmadı'] beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde geçti.

643. Ey müzevvir! Göz aç ve gör! Ne vakte kadar, onu ve bunu bilmem, diyeceksin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

643. Ey hilekâr! Gözünü aç ve gör! Ne zamana kadar, onu ve bunu bilmem, diyeceksin?

Ey, "kâmilim!" diye halkı aldatan hilekâr ve yalancı şeyh efendi! Sen, fenâ ehlinin (Allah'ta yok olma mertebesine ulaşmış kişilerin) akla yaklaştırmak için söyledikleri sözleri ezberledin ve halka karşı kendini Hak'ta fânî olmuş (Allah'ta yok olmuş) gibi gösterip, "onu ve bunu, yani Ali'yi ve Velî'yi ayırt etmez bir haldeyim," deyip duruyorsun. Ve güya bu kesret âleminde (çokluk âleminde) Hakk'ı müşahede ettiğini (gördüğünü) anlatmak istiyorsun. Gözünü aç ve hakikati gör ki, sen hakikatte Hakk'a değil kendine tapıyorsun ve davet ettiğin biçareleri de kendine tapmaya davet ediyorsun.

Ey, kâmilim! diye halkı aldatan müzevvir ve yalancı şeyh efendi! Sen ehl-i fenânın akla takrîb için söyledikleri sözleri ezberledin ve halka karşı kendini Hak'ta fânî olmuş gibi gösterip, onu ve bunu, ya'ni Ali'yi ve Velî'yi farketmez bir hâldeyim, deyip duruyorsun. Ve gûyâ bu âlem-i keserâtta Hakk'ı müşâhede ettiğini anlatmak istiyorsun. Gözünü aç ve hakîkati gör ki, sen hakîkatte Hakk'a değil kendine tapıyorsun ve da'vet ettiğin bîçâreleri de kendine tapmaya da'vet ediyorsun.

644. Riyâ ve mahrumluk vebâsından yukarı gel! Hayy u Kayyum'a mensub olan cihana gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

644. Riyâ ve mahrumluk vebasından yukarı gel! Hayy ve Kayyûm'a mensup olan cihana gel!

Yani, veba hastalığı gibi vücudunu baştan ayağa kadar istila eden riyâ ve mahrumluk hastalığından yukarı gel ve nefsaniyet âleminden çık! Hayy ve Kayyûm olan Hakk'a mensup ruhanîlik âlemine gir ve ruhun Hakk'ın halifesi olduğunu gör!

Ya'ni, vebâ illeti gibi vücudunu baştan ayağa kadar istîlâ eden riyâ ve mahrûmluk hastalığından yukarı gel ve nefsâniyet âleminden çık! Hayy u Kayyûm olan Hakk'a mensûb rûhâniyet âlemine gir ve rûhun halîfe-i Hak olduğunu gör!

645. Tâ ki, görmüyorum görüyorum olsun ve senin bu bilmemlerin biliyorum olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

645. Ta ki, "görmüyorum" dediğin "görüyorum" olsun ve senin bu "bilmem"lerin "biliyorum" olsun!

Yani, ruhanî âleme girip Hak'ta fani olduktan sonra, beka-billah (Allah ile kalıcılık) mertebesine ulaşırsan, mahvdan (benliğin yok olmasından) sahva (ayılma, kendine gelme) gelip, önceden fenâ ehline (yokluk makamında olanlara) takliden "Bilmem!" dediğin şeylerin hepsini bilir bir hâle gelirsin; ve o vakit Hakk'ın hakiki varlığının mertebelerini idrak edip her bir mertebenin hakkını verirsin.

Ya'ni, rûhâniyet âlemine girip Hak'ta fânî olduktan sonra, bekā-billâh mertebesine vâsıl olursan, mahvdan sahva gelip, evvelce ehl-i fenâya taklîden "Bilmem!" dediğin şeylerin hepsini bilir bir hâle gelirsin; ve o vakit vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini idrak edip her bir mertebenin hakkını verirsin.

646. Mestlikten geç ve mestlik bağışlayıcı ol! Bu telvînden onun istivâsına naklet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

646. Mestlikten geç ve mestlik bağışlayıcı ol! Bu telvînden onun istivâsına naklet!

Bu yüce beyitten, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesinde olanların mürşid (manevî rehber) ve rehber olamayacaklarına işaret buyurulur. "Telvîn" (renkten renge girme), sâliklerin (Hakk yolcusu) renkten renge girmelerine ve hâlden hâle geçmelerine denir. "İstiva" (karar kılma), burada "karar etmek" anlamına gelip, telvînin karşıtı olan "temkîn" (manevî sağlamlık) makamına işaret buyurulur. Yani, ey fenânın sarhoşu olan sâlik! Bu mertebede kalma! Çünkü fenâ hâli telvîn makamıdır. Bu sebeple Hak sarhoşluğundan geç ve sahva (ayılma) ve ayıklık mertebesine gelip, gaflet ehli olanlara sarhoşluk bağışlayıcı ol! Çünkü bekā-billâh (Allah ile kalma) hâli temkîn ve istivâ hâlidir.

Bu beyt-i şerîften fenâ-fillâh mertebesinde olanların mürşid ve rehber olamayacaklarına işaret buyurulur. "Telvîn", sâliklerin renkten renge girmelerine ve hâlden hâle intikāl etmelerine derler. "İstiva", burada "karâr etmek" demek olup, telvînin mukābili olan "temkîn" makāmına işâret buyurulur. Ya'ni, ey fenânın sarhoşu olan sâlik! Bu mertebede kalma! Zîrâ fenâ hâli telvîn makāmıdır. Binâenaleyh Hak sarhoşluğundan geç ve sahva ve ayıklık mertebesine gelip, ehl-i gaflete sarhoşluk bağışlayıcı ol! Zîrâ bekā-billâh hâli temkîn ve istivâ hâlidir.

647. Bu mestlikten ne kadar nazlanırsan kâfidir. Her mahalle başında bu kadar mest vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

647. Bu sarhoşluktan ne kadar nazlanırsan yeterlidir. Her mahalle başında bu kadar sarhoş vardır.

Bu şerefli beyitteki "sarhoşluk"tan kasıt, gaflet ehli olan zahir ulemasının sarhoşluğudur ki, onlar istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ilimlerinden dolayı olgunluk iddiasında bulunurlar ve bu ilimleriyle övünürler. Nasıl ki hikmet ve kimya ilmi âlimleri bu ilimlerin sarhoşudur; ve felsefede mahir olanlar dahi bu felsefenin sarhoşudur; ve aynı şekilde tıp ve astronomi gibi çeşitli ilimlerin uzmanları dahi uzmanlıklarıyla övünüp, bu ilimlerin sarhoşudurlar. Fakat bu olgunluk iddiasında bulunanların arasında her yönden bir birlik yoktur. Birçok meselede birbirlerinin fikrini çürütürler; ve böyle sarhoşlar her yerde ve her memlekette çoktur. Yani, ey zahir âlimi! Bu istidlâlî olan ilmin sarhoşluğunu bırak, Kayyûm (varlıkları ayakta tutan) olan Hakk'a mensup ruhanîyet âlemine gir ve ruhun Hakk'ın halifesi olduğunu gör!

Bu beyt-i şerîfteki "mestlik"ten murâd, ehl-i gaflet olan ulemâ-i zâhirenin mestliğidir ki, onlar istidlâlî olan ilimlerinden dolayı kemâl da'vâsında bulunurlar ve bu ilimleriyle iftihâr ederler. Nitekim ilm-i hikmet ve kimyâ âlimleri bu ilimlerin sarhoşudur; ve felsefede mâhir olanlar dahi bu felsefenin mestidir; ve kezâlik tebâbet ve hey'et gibi ulûm-i muhtelifenin mütehassısları dahi ihtisaslarıyla iftihâr edip, bu ilimlerin sarhoşudurlar. Fakat bu kemâl da'vâsında bulunanların arasında her vecih ile ittihâd yoktur. Birçok mes'elelerde birbirlerinin fikrini cerh ederler; ve böyle sarhoşlar her tarafta ve her memlekette mebzûldür. Ya'ni, ey âlim-i zâhirî! Bu istidlâlî olan ilmin sarhoşluğun- Kayyûm olan Hakk'a mensûb rûhâniyet âlemine gir ve rûhun halîfe-i Hak olduğunu gör!

645. Tâ ki, görmüyorum görüyorum olsun ve senin bu bilmemlerin biliyorum olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

645. Ta ki, "görmüyorum" dediğin "görüyorum" olsun ve senin bu "bilmem"lerin "biliyorum" olsun!

Yani, ruhanî âleme girip Hak'ta fani olduktan sonra, beka-billah (Allah ile kalıcılık) mertebesine ulaşırsan, mahvdan (benliğin yok olmasından) sahva (ayılma, kendine gelme) gelip, önceden fenâ ehline (yokluk makamında olanlara) takliden "Bilmem!" dediğin şeylerin hepsini bilir bir hâle gelirsin; ve o vakit Hakk'ın hakiki varlığının mertebelerini idrak edip her bir mertebenin hakkını verirsin.

Ya'ni, rûhâniyet âlemine girip Hak'ta fânî olduktan sonra, bekā-billâh mertebesine vâsıl olursan, mahvdan sahva gelip, evvelce ehl-i fenâya taklîden "Bilmem!" dediğin şeylerin hepsini bilir bir hâle gelirsin; ve o vakit vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini idrak edip her bir mertebenin hakkını verirsin.

646. Mestlikten geç ve mestlik bağışlayıcı ol! Bu telvînden onun istivâsına naklet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

646. Mestlikten geç ve mestlik bağışlayıcı ol! Bu telvînden onun istivâsına naklet!

Bu yüce beyitten, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesinde olanların mürşid (manevî rehber) ve rehber olamayacaklarına işaret buyurulur. "Telvîn" (renkten renge girme), sâliklerin (Hakk yolcusu) renkten renge girmelerine ve hâlden hâle geçmelerine denir. "İstiva" (karar kılma), burada "karar etmek" anlamına gelip, telvînin karşıtı olan "temkîn" (manevî sağlamlık) makamına işaret buyurulur. Yani, ey fenânın sarhoşu olan sâlik! Bu mertebede kalma! Çünkü fenâ hâli telvîn makamıdır. Bu sebeple Hak sarhoşluğundan geç ve sahva (ayılma) ve ayıklık mertebesine gelip, gaflet ehli olanlara sarhoşluk bağışlayıcı ol! Çünkü bekā-billâh (Allah ile kalma) hâli temkîn ve istivâ hâlidir.

Bu beyt-i şerîften fenâ-fillâh mertebesinde olanların mürşid ve rehber olamayacaklarına işaret buyurulur. "Telvîn", sâliklerin renkten renge girmelerine ve hâlden hâle intikāl etmelerine derler. "İstiva", burada "karâr etmek" demek olup, telvînin mukābili olan "temkîn" makāmına işâret buyurulur. Ya'ni, ey fenânın sarhoşu olan sâlik! Bu mertebede kalma! Zîrâ fenâ hâli telvîn makāmıdır. Binâenaleyh Hak sarhoşluğundan geç ve sahva ve ayıklık mertebesine gelip, ehl-i gaflete sarhoşluk bağışlayıcı ol! Zîrâ bekā-billâh hâli temkîn ve istivâ hâlidir.

647. Bu mestlikten ne kadar nazlanırsan kâfidir. Her mahalle başında bu kadar mest vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

647. Bu sarhoşluktan ne kadar nazlanırsan yeterlidir. Her mahalle başında bu kadar sarhoş vardır.

Bu şerefli beyitteki "sarhoşluk"tan kasıt, gaflet ehli olan zahir ulemasının sarhoşluğudur ki, onlar istidlali (akıl yürütmeye dayalı) ilimlerinden dolayı olgunluk iddiasında bulunurlar ve bu ilimleriyle övünürler. Nasıl ki hikmet ve kimya ilmi âlimleri bu ilimlerin sarhoşudur; ve felsefede mahir olanlar dahi bu felsefenin sarhoşudur; ve aynı şekilde tıp ve astronomi gibi çeşitli ilimlerin uzmanları dahi uzmanlıklarıyla övünüp, bu ilimlerin sarhoşudurlar. Fakat bu olgunluk iddiasında bulunanların arasında her yönden bir birlik yoktur. Birçok meselede birbirlerinin fikrini çürütürler; ve böyle sarhoşlar her yerde ve her memlekette boldur. Yani, ey zahir âlimi! Bu istidlali ilmin sarhoşluğundan dolayı ne kadar nazlanıp durursun?.. Bu kadar nazlanman ve övünmen yeterlidir. Her mahallenin başında ve her tarafta böyle sarhoşların sayısı çoktur. Bu çokluk ise değersizdir ve asla kıymeti yoktur. Bu sebeple övünmeye ve nazlanmaya değmez.

Bu beyt-i şerîfteki "mestlik"ten murâd, ehl-i gaflet olan ulemâ-i zâhirenin mestliğidir ki, onlar istidlâlî olan ilimlerinden dolayı kemâl da'vâsında bulunurlar ve bu ilimleriyle iftihâr ederler. Nitekim ilm-i hikmet ve kimyâ âlimleri bu ilimlerin sarhoşudur; ve felsefede mâhir olanlar dahi bu felsefenin mestidir; ve kezâlik tebâbet ve hey'et gibi ulûm-i muhtelifenin mütehassısları dahi ihtisaslarıyla iftihâr edip, bu ilimlerin sarhoşudurlar. Fakat bu kemâl da'vâsında bulunanların arasında her vecih ile ittihâd yoktur. Birçok mes'elelerde birbirlerinin fikrini cerh ederler; ve böyle sarhoşlar her tarafta ve her memlekette mebzûldür. Ya'ni, ey âlim-i zâhirî! Bu istidlâlî olan ilmin sarhoşluğun- dan dolayı ne kadar nazlanıp durursun?.. Bu kadar nazlanman ve tefähürün kâfidir. Her mahallenin başında ve her tarafta böyle sarhoşların adedi çoktur. Bu çokluk ise hakîrdir ve asla kıymeti yoktur. Binâenaleyh iftihâra ve nazlanmaya değmez.

648. Eğer iki âlem yârin sermesti dolu olsa, hep bir olurlar ve o bir hakîr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

648. Eğer iki âlem yârin sarhoşu ile dolu olsa, hepsi bir olurlar ve o bir hakir değildir.

Eğer dünya ve ahiret, gerçek sevgili olan Hakk'ın sarhoşu ile dolu olsa, aralarında asla anlaşmazlık olmaz, hepsi bir ve tek bir kişi hükmünde olurlar; ve onların şahsen çoklukları içinde meydana gelen birlikleri ve beraberlikleri zelil ve hakir değildir. Çünkü onların maşukları şerefli ve azizdir; ve onların birlikleri de bu aziz ve şerefli olan maşuklarının etrafında meydana gelmiştir.

Eğer dünyâ ve âhiret yâr-i hakîkî olan Hakk'ın sarhoşu ile dolu olsa, aralarında asla ihtilaf olmaz, hepsi bir ve şahs-ı vâhid hükmünde olurlar; ve onların şahsen çoklukları içinde vâki' olan ittihadları ve birlikleri zelîl ve hakîr değildir. Çünkü onların ma'şûkları şerîf ve azîzdir; ve onların ittihâdları da bu azîz ve şerîf olan ma'şûklarının etrafında vâki' olmuştur.

649. Bu çokluktan bir hakîrlik gelmez. Hakîr kim olur? Nâra mensub olan bir ten-perest!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

649. Bu çokluktan bir hakirlik gelmez. Hakir kim olur? Ateşe mensup olan bir tenperest!

Bu sebeple, gerçek dost olan Hakk'ın sarhoşlarının görünüşte çok olmalarından dolayı bu çokluğa hakirlik ve zillet gelmez. Çünkü bunlar, nura mensup olan gerçek maşukun âşıklarıdır. Hakir olan kimdir, bilir misin? Ateşe mensup olan bir ten besleyicidir. Çünkü ten ve cisim, yoğunluk ve unsurlar âlemindendir. Yoğunluk ve unsurlar ise nura değil, ateşe mensuptur.

Binâenaleyh bu yâr-i hakîkî olan Hak sarhoşlarının sûrette çok olmalarından dolayı bu çokluğa hakîrlik ve zillet gelmez. Zîrâ bunlar nûra mensûb olan ma'şûk-ı hakîkînin âşığıdırlar. Hakîr olan kimdir, bilir misin? Nâra mensûb olan bir ten besleyicidir. Zîrâ ten ve cisim âlem-i kesâfet ve unsuriyâttandır. Kesâfet ve unsuriyât ise nûra değil, nâra mensûbdur.

650. Eğer cihan güneşin nûrundan dolu olsa, iltihabı hoş olan o harâret ne vakit hakîr olur? [634]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

650. Eğer dünya güneşin nuruyla dolu olsa, o parlaması hoş olan sıcaklık ne zaman değersizleşir?

"İltihab", burada "ışık saçmak" demektir. Yani, her çokluğun değersiz ve kıymetsiz olmayacağının örneği şudur ki, eğer güneşin nuru ve ışığı dünyayı kaplasa ve o ışık her yere nüfuz etse, o parlaması latif olan sıcaklık zelil, değersiz ve kıymetsiz olur mu? Çünkü o ışık, parıltı ve sıcaklıktan çiçeklere ve eşyaya türlü türlü renkler ve bitkilere ve hayvanlara hayat gelir.

“İltihab”, burada “şu'le vermek” demektir. Ya'ni, her çokluğun hakîr ve kıymetsiz olmayacağının misâli budur ki, eğer güneşin nûru ve ziyâsı cihânı kaplasa ve o ziyâ her yere nüfüz etse, o parlaması latîf olan harâret zelîl ve hakîr ve kıymetsiz olur mu? Zîrâ o şu'le ve ziyâdan ve harâretten çiçeklere ve eşyaya türlü türlü renkler ve nebâtât ve hayvânâta hayat gelir.

651. Fakat bu cümle ile beraber daha yukarı salın! Zîra Allah'ın arzı geniş ve râm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

651. Fakat bu cümle ile beraber daha yukarı salın! Çünkü Allah'ın arzı geniş ve itaatkâr oldu.

dan dolayı ne kadar nazlanıp durursun?.. Bu kadar nazlanman ve övünmen yeterlidir. Her mahallenin başında ve her tarafta böyle sarhoşların sayısı çoktur. Bu çokluk ise değersizdir ve asla kıymeti yoktur. Bu sebeple övünmeye ve nazlanmaya değmez.

dan dolayı ne kadar nazlanıp durursun?.. Bu kadar nazlanman ve tefähürün kâfidir. Her mahallenin başında ve her tarafta böyle sarhoşların adedi çoktur. Bu çokluk ise hakîrdir ve aslâ kıymeti yoktur. Binâenaleyh iftihâra ve nazlanmaya değmez.

648. Eğer iki âlem yârin sermesti dolu olsa, hep bir olurlar ve o bir hakîr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

648. Eğer iki âlem yârin sarhoşu ile dolu olsa, hepsi bir olurlar ve o bir hakir değildir.

Eğer dünya ve ahiret, gerçek sevgili olan Hakk'ın sarhoşu ile dolu olsa, aralarında asla anlaşmazlık olmaz, hepsi bir ve tek bir kişi hükmünde olurlar; ve onların şahsen çoklukları içinde meydana gelen birlikleri ve beraberlikleri zelil ve hakir değildir. Çünkü onların maşukları şerefli ve azizdir; ve onların birlikleri de bu aziz ve şerefli olan maşuklarının etrafında meydana gelmiştir.

Eğer dünyâ ve âhiret yâr-i hakîkî olan Hakk'ın sarhoşu ile dolu olsa, aralarında aslâ ihtilaf olmaz, hepsi bir ve şahs-ı vâhid hükmünde olurlar; ve onların şahsen çoklukları içinde vâki' olan ittihadları ve birlikleri zelîl ve hakîr değildir. Çünkü onların ma'şûkları şerîf ve azîzdir; ve onların ittihâdları da bu azîz ve şerîf olan ma'şûklarının etrafında vâki' olmuştur.

649. Bu çokluktan bir hakîrlik gelmez. Hakîr kim olur? Nâra mensub olan bir ten-perest!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

649. Bu çokluktan bir hakirlik gelmez. Hakir kim olur? Ateşe mensup olan bir tenperest!

Bu sebeple, gerçek dost olan Hakk'ın sarhoşlarının görünüşte çok olmalarından dolayı bu çokluğa hakirlik ve zillet gelmez. Çünkü bunlar, nura mensup olan gerçek maşukun âşıklarıdır. Hakir olan kimdir, bilir misin? Ateşe mensup olan bir ten besleyicidir. Çünkü ten ve cisim, yoğunluk ve unsurlar âlemindendir. Yoğunluk ve unsurlar ise nura değil, ateşe mensuptur.

Binâenaleyh bu yâr-i hakîkî olan Hak sarhoşlarının sûrette çok olmalarından dolayı bu çokluğa hakîrlik ve zillet gelmez. Zîrâ bunlar nûra mensûb olan ma'şûk-ı hakîkînin âşığıdırlar. Hakîr olan kimdir, bilir misin? Nâra mensûb olan bir ten besleyicidir. Zîrâ ten ve cisim âlem-i kesâfet ve unsuriyâttandır. Kesâfet ve unsuriyât ise nûra değil, nâra mensûbdur.

650. Eğer cihan güneşin nûrundan dolu olsa, iltihabı hoş olan o harâret ne vakit hakîr olur? [634]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

650. Eğer dünya güneşin nuruyla dolu olsa, parlaması hoş olan o sıcaklık ne zaman değersizleşir? [634]

"İltihab", burada "parlamak" demektir. Yani, her çokluğun değersiz ve kıymetsiz olmayacağının örneği şudur ki, eğer güneşin nuru ve ışığı dünyayı kaplasa ve o ışık her yere nüfuz etse, o parlaması latif olan sıcaklık zelil, değersiz ve kıymetsiz olur mu? Çünkü o parlamadan, ışıktan ve sıcaklıktan çiçeklere ve eşyaya türlü türlü renkler, bitkilere ve hayvanlara hayat gelir.

"İltihab", burada "şu'le vermek" demektir. Ya'ni, her çokluğun hakîr ve kıymetsiz olmayacağının misâli budur ki, eğer güneşin nûru ve ziyâsı cihânı kaplasa ve o ziyâ her yere nüfüz etse, o parlaması latîf olan harâret zelîl ve hakîr ve kıymetsiz olur mu? Zîrâ o şu'le ve ziyâdan ve harâretten çiçeklere ve eşyaya türlü türlü renkler ve nebâtât ve hayvânâta hayat gelir.

651. Fakat bu cümle ile beraber daha yukarı salın! Zîra Allah'ın arzı geniş ve râm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

651. Fakat bu cümle ile beraber daha yukarı salın! Çünkü Allah'ın arzı geniş ve râm oldu.

"Râm" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "boyun eğmiş" anlamı uygun görünür. Bu şerefli beyitte fenâ makamında bulunan Hakk Yolcularına öğüt vardır. Yani, Hak sarhoşluğunun şerefi ve yüceliği ile beraber, ey Hakk Yolcusu, daha yukarı salın! Ve bu mertebenin üstü olan bekā-billâh (Allah ile kalıcılık) mertebesine yükselmeye çalış! Çünkü Yüce Allah'ın arzı ve varlık mülkü geniştir; ve bu geniş olan varlık arzı, şerefli yaratılan Âdemoğluna boyun eğmiş ve itaatkârdır.

"Râm" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "münkād" ma'nâsı münasib görünür. Bu beyt-i şerîfte makām-ı fenâda bulunan sâliklere nasîhat vardır. Ya'ni, Hak sarhoşluğunun şerâfeti ve izzeti ile beraber, ey sâlik, daha yukarı salın! Ve bu mertebenin fevkı olan bekā-billâh mertebesine terakkîye çalış! Zîrâ Allâh Teâlâ'nın arzı ve mülk-i vücûdu geniştir; ve bu geniş olan arz-ı vücûd mükerrem olarak yaratılan benî-Âdem'e râm ve münkāddır.

652. Gerçi bu mestlik kır renkli doğan gibidir; zemîn-i kudste ondan daha âlîsi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

652. Gerçi bu sarhoşluk kır renkli doğan gibidir; kutsiyet âleminde ondan daha yücesi vardır.

Gerçi bu Hak sarhoşluğu ve fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesi kır renkli ve değerli doğan kuşu gibidir. Çünkü bu mertebede bulunan Hakk Yolcusunu halk olgun sanıp etrafına toplanırlar. Bu sebeple kır renkli avcı doğan, kuşları nasıl avlar ise, bu fenâ-fillâhtaki sarhoşluk hâli de böyle halkı avlayıcı olur. Fakat kutsiyet âleminde bu mertebeden daha yüksek olan bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesi vardır.

Bilinmeli ki, fenâ-fillâh mertebesinde bulunan bir kimsenin nazarında halkın varlığı gizlidir ve halk arasında kendisinin sarhoşluğu da açıktır. Bu sebeple halk onu olgun sanıp ondan yardım isterler. Fakat bekā-billâh makamında bulunan olgun kişinin nazarında hem halkın hem de Hakk'ın varlığı müşahede edilir ve onların halk arasında yaşayışı bu görünen âlemin hükümlerine de uygun olduğundan, halk bu olgun kişileri kendi hallerine kıyas edip ayırt edemezler; ve ilâhî cezbelilerin çoğu bu fenâ-fillâh mertebesinde bulunan Hakk Yolcularıdır ki, onlar o makamdan ilerleyememişlerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 41. faslında şöyle buyururlar:

"Bütün halk cezbelilerin ziyaretine giderler. Ve "Belki bu odur!" derler. Doğrudur; böyle bir şey vardır. Fakat yerinde hata etmişlerdir. O şey akla sığmaz. Akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişanı dediğimizdir. Gerçekten peygamberlerin ve evliyanın bir hâli vardır ki, ifadeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve can ondan kuvvet alır ve beslenir. Etrafını devir ettikleri cezbelide bu anlam yoktur ve halleri değişmez ve onlar ile rahat etmezler. Halbuki halk onlar ile rahat ettiklerini zannederler... ilh."

Gerçi bu Hak sarhoşluğu ve fenâ-fillâh mertebesi kır renkli ve mu'teber olan doğan kuşu gibidir. Çünkü bu mertebede bulunan sâliki halk kâmil zannedip etrâfına toplanırlar. Binâenaleyh kır renkli avcı doğan, kuşları nasıl avlar ise, bu fenâ-fillâhtaki mestlik hâli de böyle halkı avlayıcı olur. Fakat âlem-i kudste bu mertebeden daha yüksek olan bekā-billâh mertebesi vardır.

Ma'lum olsun ki, fenâ-fillâh mertebesinde bulunan bir kimsenin nazarında halkın vücûdu muhtefidir ve halk arasında kendisinin sarhoşluğu da zâhirdir. Binâenaleyh halk onu kâmil zannedip ondan istimdâd ederler. Fakat bekā-billâh makāmında bulunan kâmilin nazarında hem halkın ve hem de Hakk'ın vücûdu meşhûd ve onların halk arasında yaşayışı bu âlem-i zâhirin ahkâmına da muvâfik olduğundan, halk bu kâmilleri kendi hallerine kıyas edip fark edemezler; ve mecâzîb-i ilâhiyyenin çoğu bu fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâliklerdir ki, onlar o makāmdan terakkî edememişlerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 41. faslında şöyle buyururlar:

"Bütün halk mecâzîbin ziyaretine giderler. Ve "Belki bu odur!" derler. Doğrudur; böyle bir şey vardır. Fakat mahallinde galat etmişlerdir. O şey akla sığmaz. Akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişanı dediğimizdir. Filvâki' enbiyâ ve evliyânın bir hâli vardır ki, ifadeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve cân ondan kuvvet alır ve perverde olur. Etrafını devir ettikleri mecâzîbde bu ma'nâ yoktur ve halleri tebeddül etmez ve onlar ile ârâm etmezler. Halbuki halk onlar ile ârâm ettiklerini zannederler... ilh."

653. Git, imtiyaz içinde, rûh üfleyicilikte ve mest ve mest yapıcı bir İsrafil ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

653. Git, imtiyaz içinde, ruh üfleyicilikte ve mest ve mest edici bir İsrafil ol!

"Râm" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "boyun eğmiş" anlamı uygun görünür. Bu şerefli beyitte fenâ makamında (Allah'ta yok olma hâli) bulunan sâliklere (Hakk yolcusu) nasihat vardır. Yani, Hak sarhoşluğunun şerefi ve yüceliği ile beraber, ey sâlik, daha yukarı salın! Ve bu mertebenin üstü olan bekâ-billâh (Allah ile var olma hâli) mertebesine yükselmeye çalış! Çünkü Yüce Allah'ın arzı ve varlık mülkü geniştir; ve bu geniş olan varlık arzı, şerefli olarak yaratılan Âdemoğluna boyun eğmiş ve itaatkârdır.

"Râm" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "münkād" ma'nâsı münasib görünür. Bu beyt-i şerîfte makām-ı fenâda bulunan sâliklere nasîhat vardır. Ya'ni, Hak sarhoşluğunun şerâfeti ve izzeti ile beraber, ey sâlik, daha yukarı salın! Ve bu mertebenin fevkı olan bekā-billâh mertebesine terakkîye çalış! Zîrâ Allâh Teâlâ'nın arzı ve mülk-i vücûdu geniştir; ve bu geniş olan arz-ı vücûd mükerrem olarak yaratılan benî-Âdem'e râm ve münkāddır.

652. Gerçi bu mestlik kır renkli doğan gibidir; zemîn-i kudste ondan daha âlîsi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

652. Gerçi bu sarhoşluk kır renkli doğan gibidir; kutsiyet âleminde ondan daha yücesi vardır.

Gerçi bu Hak sarhoşluğu ve fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesi kır renkli ve değerli doğan kuşu gibidir. Çünkü bu mertebede bulunan Hakk Yolcusunu halk olgun sanıp etrafına toplanırlar. Bu sebeple kır renkli avcı doğan, kuşları nasıl avlar ise, bu fenâ-fillâhtaki sarhoşluk hâli de böyle halkı avlayıcı olur. Fakat kutsiyet âleminde bu mertebeden daha yüksek olan bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesi vardır.

Bilinmeli ki, fenâ-fillâh mertebesinde bulunan bir kimsenin nazarında halkın varlığı gizlidir ve halk arasında kendisinin sarhoşluğu da açıktır. Bu sebeple halk onu olgun sanıp ondan yardım isterler. Fakat bekā-billâh makamında bulunan olgun kişinin nazarında hem halkın hem de Hakk'ın varlığı müşahede edilir ve onların halk arasında yaşayışı bu görünen âlemin hükümlerine de uygun olduğundan, halk bu olgun kişileri kendi hallerine kıyas edip ayırt edemezler; ve ilâhî cezbelilerin çoğu bu fenâ-fillâh mertebesinde bulunan Hakk Yolcularıdır ki, onlar o makamdan ilerleyememişlerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 41. faslında şöyle buyururlar:

"Bütün halk cezbelilerin ziyaretine giderler. Ve "Belki bu odur!" derler. Doğrudur; böyle bir şey vardır. Fakat yerinde hata etmişlerdir. O şey akla sığmaz. Akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişanı dediğimizdir. Gerçekten peygamberlerin ve evliyanın bir hâli vardır ki, ifadeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve can ondan kuvvet alır ve beslenir. Etrafını devir ettikleri cezbelide bu anlam yoktur ve halleri değişmez ve onlar ile rahat etmezler. Halbuki halk onlar ile rahat ettiklerini zannederler... ilh."

Gerçi bu Hak sarhoşluğu ve fenâ-fillâh mertebesi kır renkli ve mu'teber olan doğan kuşu gibidir. Çünkü bu mertebede bulunan sâliki halk kâmil zannedip etrâfına toplanırlar. Binâenaleyh kır renkli avcı doğan, kuşları nasıl avlar ise, bu fenâ-fillâhtaki mestlik hâli de böyle halkı avlayıcı olur. Fakat âlem-i kudste bu mertebeden daha yüksek olan bekā-billâh mertebesi vardır.

Ma'lum olsun ki, fenâ-fillâh mertebesinde bulunan bir kimsenin nazarında halkın vücûdu muhtefidir ve halk arasında kendisinin sarhoşluğu da zâhirdir. Binâenaleyh halk onu kâmil zannedip ondan istimdâd ederler. Fakat bekā-billâh makāmında bulunan kâmilin nazarında hem halkın ve hem de Hakk'ın vücûdu meşhûd ve onların halk arasında yaşayışı bu âlem-i zâhirin ahkâmına da muvâfik olduğundan, halk bu kâmilleri kendi hallerine kıyas edip fark edemezler; ve mecâzîb-i ilâhiyyenin çoğu bu fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâliklerdir ki, onlar o makāmdan terakkî edememişlerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 41. faslında şöyle buyururlar:

"Bütün halk mecâzîbin ziyaretine giderler. Ve "Belki bu odur!" derler. Doğrudur; böyle bir şey vardır. Fakat mahallinde galat etmişlerdir. O şey akla sığmaz. Akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişanı dediğimizdir. Filvâki' enbiyâ ve evliyânın bir hâli vardır ki, ifadeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve cân ondan kuvvet alır ve perverde olur. Etrafını devir ettikleri mecâzîbde bu ma'nâ yoktur ve halleri tebeddül etmez ve onlar ile ârâm etmezler. Halbuki halk onlar ile ârâm ettiklerini zannederler... ilh."

653. Git, imtiyaz içinde, rûh üfleyicilikte ve mest ve mest yapıcı bir İsrafil ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

653. Git, imtiyaz içinde, ruh üfleyicilikte ve mest ve mest yapıcı bir İsrafil ol!

Yani, ey fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesinde bulunan sâlik! Git, diğer Hak sarhoşlarının arasından ayrılıp bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesine yüksel ve onlardan bu şekilde ayrıcalıklı ol! İsrafil (a.s.) nasıl sûrunu üfleyip ölüleri diriltir ise, sen de bu kemâl makamında gaflet içinde ölü hükmünde olan insanlara manevî hayat üfleyicilik hususunda bir İsrafil ol ve ayıklık içinde mest ol! Ve sâlikleri fenâ fillâh makamına yükseltici ve Hakk'ın sarhoşu yapıcı bir İsrafil ol!

Ya'ni, ey fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâlik! Git, diğer Hak sarhoşlarının arasından ayrılıp bekā-billâh mertebesine terakkî et ve onlardan bu sûretle mümtaz ol! İsrafil (a.s.) nasıl sûrunu üfleyip ölüleri diriltir ise, sen de bu makām-ı kemâlde gaflet içinde ölü mesâbesinde olan insanlara hayât-ı ma'nevî üfleyicilik husûsunda bir İsrafil ol ve sahv ve ayıklık içinde mest ol! Ve sâlikleri fenâ fillâh makāmına terakkî ettirici ve Hakk'ın sarhoşu yapıcı bir İsrafil ol!

654. Mestin kalbine vaktāki mizah endîşe oldu, iş, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

654. Sarhoşun kalbine mizah düşüncesi geldiği zaman, iş, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" oldu.

"Mizah", latife ve boş söz söylemek anlamındadır. Burada "şatah" (tasavvufta coşkunluk hâlinde söylenen söz) anlamı kastedilir. Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Tasavvuf Terimleri adlı eserlerinde şöyle buyururlar: "Şatah", kendisinde ahmaklık ve iddia kokusu olan söze denir ve o, hakikat ehli olanlardan nadiren meydana gelir." Bu sebeple bu şathiyeler, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamında bulunan Hakk yolcularında çok olur. Yani, Hakk'ın sarhoşu olan Hakk yolcularının kalbine mizah ve şatah fikri üstün geldiği zaman, bu sebeple onların işi, "Bunu bilmem ve onu bilmem, yani kesret âlemini (çokluk âlemini) fark edemem ve ayırt edemem!" demek oldu. Hâlbuki kesret âlemi, hakiki varlığın mertebelerinden bir mertebe olup his âleminde meydana gelir ve onun hükümlerine riayet etmek gerekir. Bu sebeple, Hakk sarhoşları olan fenâ-fillâh mertebesindeki Hakk yolcularından çoğunlukla şeriat hükümlerini terk etmek gibi yanlış hareketler meydana gelir ve onlara uymak asla caiz değildir. Çünkü bunlar, varlık mertebelerinin hükümlerine riayet edemezler. Bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesinde olan kâmil insanlar ise bunların aksinedir.

"Mizâh", latîfe ve lağv söz söylemek ma'nâsınadır. Burada “şatah" ma'nâsı murâd buyurulur. Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'lerinde buyururlar ki: "Şatah", kendisinde hamâkat ve da'vâ kokusu olan söze derler ve o muhakkıklardan nâdiren vâki' olur." Binâenaleyh bu şathiye fenâ-fillâh makāmında bulunan sâliklerde çok olur. Ya'ni, Hakk'ın mesti olan sâliklerin kalbine vaktāki mizâh ve şatah fikri gālib oldu, binâenaleyh onların işi, "Bunu bilmem ve onu bilmem, ya'ni âlem-i keserâtı fark ve temyîz edemem!" demek oldu. Halbuki âlem-i keserât vücûd-i hakîkînin merâtibinden bir mertebe olup âlem-i histe vâki'dir ve onun ahkâmına riâyet lâzımdır. Bu sebeble bu Hak sarhoşları olan fenâ-fillâh mertebesindeki sâliklerden ekseriyâ ta'tîl-i ahkâm-ı şerîat gibi eğri hareketler vâki' olur ve onlara iktidâ aslâ câiz değildir. Zîrâ bunlar merâtib-i vücudun ahkâmına riayet edemezler. Bekā-billâh mertebesinde olan kâmiller ise bunların hilafınadır.

655. "Bunu bilmem ve onu bilmem!" ne içindir? Onu ki, biliyoruz kimdir; demen içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

655. "Bunu bilmem ve onu bilmem!" ne içindir? Onu ki, kim olduğunu biliyoruz; demen içindir.

Evet, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" deyip Hakk'ın dışındaki çoklukları (mâsivâ) inkâr etmek vardır. Fakat bu sözler ne içindir, bilir misin? Bu eşya çokluklarında isimler ve sıfatlar itibarıyla görünenin kim olduğunu biliyorum, demen içindir. Yani Hakk'ın dışındaki şeyleri inkâr edip gerçek varlığı bu çokluklarda ispat etmek içindir. Yoksa, onu, bunu bilmem, demek o gerçek varlığın mertebelerini inkâr ve nefy için değildir. Çünkü gerçek varlığın mertebeleri sabittir ve o mertebelerin her birinin ayrı ayrı hükümleri vardır; ve bir kâmil ve ârif için o mertebelerin hükümlerine riayet etmek zorunludur. Yani, ey fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesinde bulunan Hakk Yolcusu! Git, diğer Hak sarhoşlarının arasından ayrılıp bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesine yüksel ve onlardan bu şekilde ayrıcalıklı ol! İsrafil (a.s.) nasıl sûrunu üfleyip ölüleri diriltirse, sen de bu kemâl makamında gaflet içinde ölü hükmünde olan insanlara manevî hayat üfleyicilik hususunda bir İsrafil ol ve ayıklık içinde mest ol! Ve Hakk Yolcularını fenâ fillâh makamına yükseltici ve Hakk'ın sarhoşu yapıcı bir İsrafil ol!

Evet, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" deyip Hakk'ın mâsivâsı olan keserâtı nefy etmek vardır. Fakat bu sözler ne içindir, bilir misin? Bu keserât-ı eşyâda bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât zâhir olanın kim olduğunu biliyorum, demen içindir. Ya'ni mâsivâ-yı Hakk'ı nefyedip vücûd-i hakîkîyi bu keserâtta isbât etmek içindir. Yoksa, onu, bunu bilmem, demek o vücûd-i hakîkînin merâtibini inkâr ve nefy için değildir. Zîrâ vücûd-i hakîkînin merâtibi sâbittir ve o merâtibten her birinin ayrı ayrı ahkâmı vardır; ve bir kâmil ve ârif için o merâtibin ahkâmına riâyet etmek vâcibtir. Ya'ni, ey fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâlik! Git, diğer Hak sarhoşlarının arasından ayrılıp bekā-billâh mertebesine terakkî et ve onlardan bu sûretle mümtaz ol! İsrafil (a.s.) nasıl sûrunu üfleyip ölüleri diriltir ise, sen de bu makām-ı kemâlde gaflet içinde ölü mesâbesinde olan insanlara hayât-ı ma'nevî üfleyicilik husûsunda bir İsrafil ol ve sahv ve ayıklık içinde mest ol! Ve sâlikleri fenâ fillâh makāmına terakkî ettirici ve Hakk'ın sarhoşu yapıcı bir İsrafil ol!

654. Mestin kalbine vaktāki mizah endîşe oldu, iş, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

654. Sarhoşun kalbine mizah düşüncesi geldiği zaman, iş, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" oldu.

"Mizah", latife ve boş söz söylemek anlamındadır. Burada "şatah" (tasavvufta coşkunluk hâlinde söylenen, dışarıdan bakıldığında şeriata aykırı gibi görünen söz) anlamı kastedilmiştir. Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'lerinde (tasavvuf terimleri sözlüğü) şöyle buyururlar: "Şatah", kendisinde ahmaklık ve iddia kokusu olan söze denir ve o, muhakkıklardan (hakikati bilenlerden) nadiren meydana gelir.

Bu sebeple bu şathiye, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamında bulunan sâliklerde çok olur. Yani, Hakk'ın sarhoşu olan sâliklerin kalbine mizah ve şatah fikri üstün geldiği zaman, bu sebeple onların işi, "Bunu bilmem ve onu bilmem, yani kesret âlemini (çokluk âlemi, maddî dünya) fark edemem ve ayırt edemem!" demek oldu.

Hâlbuki kesret âlemi, hakiki varlığın mertebelerinden bir mertebe olup his âleminde (duyularla algılanan âlem) meydana gelir ve onun hükümlerine riayet etmek gereklidir.

Bu sebeple, Hak sarhoşları olan fenâ-fillâh mertebesindeki sâliklerden çoğunlukla şeriat hükümlerini askıya almak gibi yanlış hareketler meydana gelir ve onlara uymak asla caiz değildir. Çünkü bunlar, varlık mertebelerinin hükümlerine riayet edemezler. Bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesinde olan kâmiller (olgun kişiler) ise bunların aksinedir.

"Mizâh", latîfe ve lağv söz söylemek ma'nâsınadır. Burada “şatah" ma'nâsı murâd buyurulur. Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'lerinde buyururlar ki: "Şatah", kendisinde hamâkat ve da'vâ kokusu olan söze derler ve o muhakkıklardan nâdiren vâki' olur."

Binâenaleyh bu şathiye fenâ-fillâh makāmında bulunan sâliklerde çok olur. Ya'ni, Hakk'ın mesti olan sâliklerin kalbine vaktāki mizâh ve şatah fikri gālib oldu, binâenaleyh onların işi, "Bunu bilmem ve onu bilmem, ya'ni âlem-i keserâtı fark ve temyîz edemem!" demek oldu.

Halbuki âlem-i keserât vücûd-i hakîkînin merâtibinden bir mertebe olup âlem-i histe vâki'dir ve onun ahkâmına riâyet lâzımdır.

Bu sebeble bu Hak sarhoşları olan fenâ-fillâh mertebesindeki sâliklerden ekseriyâ ta'tîl-i ahkâm-ı şerîat gibi eğri hareketler vâki' olur ve onlara iktidâ aslâ câiz değildir. Zîrâ bunlar merâtib-i vücudun ahkâmına riayet edemezler. Bekā-billâh mertebesinde olan kâmiller ise bunların hilafınadır.

655. "Bunu bilmem ve onu bilmem!" ne içindir? Onu ki, biliyoruz kimdir; demen içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

655. "Bunu bilmem ve onu bilmem!" ne içindir? Onu ki, kim olduğunu biliyoruz, demen içindir.

Evet, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" deyip Hakk'ın dışındaki varlıklar olan kesretleri (çoklukları) inkâr etmek vardır. Fakat bu sözler ne içindir, bilir misin? Bu eşya kesretinde (varlıkların çokluğunda) isimler ve sıfatlar itibarıyla görünenin kim olduğunu biliyorum, demen içindir. Yani Hakk'ın dışındaki varlıkları inkâr edip hakiki varlığı bu kesretlerde ispat etmek içindir. Yoksa, onu, bunu bilmem demek, o hakiki varlığın mertebelerini inkâr ve reddetmek için değildir. Çünkü hakiki varlığın mertebeleri sabittir ve o mertebelerden her birinin ayrı ayrı hükümleri vardır; ve bir kâmil ve ârif için o mertebelerin hükümlerine riayet etmek zorunludur.

Evet, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" deyip Hakk'ın mâsivâsı olan keserâtı nefy etmek vardır. Fakat bu sözler ne içindir, bilir misin? Bu keserât-ı eşyâda bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât zâhir olanın kim olduğunu biliyorum, demen içindir. Ya'ni mâsivâ-yı Hakk'ı nefyedip vücûd-i hakîkîyi bu keserâtta isbât etmek içindir. Yoksa, onu, bunu bilmem, demek o vücûd-i hakîkînin merâtibini inkâr ve nefy için değildir. Zîrâ vücûd-i hakîkînin merâtibi sâbittir ve o merâtibten her birinin ayrı ayrı ahkâmı vardır; ve bir kâmil ve ârif için o merâtibin ahkâmına riâyet etmek vâcibtir.

656. Nefy sözde isbat içindir. Nefyi bırak, isbattan başla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

656. Nefy sözde ispat içindir. Nefyi bırak, ispattan başla!

Yani, nefy (yokluk) içeren bir söz söylenirse, bu, mutlak bir şeyin varlığını ispat etmek içindir. Bu sebeple nefyi bırak ve ispattan söz söylemeye başla! Yani eğer, bu maddi âlemin suretleri yoktur ve vehmedilmiştir diye nefy edilirse, bil ki, bu, Hakk'ın hakiki varlığını ispat etmek içindir. Zira bu izafî varlıkların, hakiki tek bir varlık olmaksızın ayakta durması mümkün değildir. Bütün maddi suretlerin ve taayyünlerin (belirginleşmelerin) Kayyım'ı (her şeyi ayakta tutan) Hak'tır; ve bu taayyün (belirginleşme) mazharlarında zâtı ve sıfatları ile ve isimleri ile görünen Hak'tır. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadid, 57/3) yani "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurulur. Bu sebeple Hakk'ı kendi vücudunda ve bütün mevcutlarda ispat et ve onu kendinden ayrı görme! Nasıl ki ayet-i kerimede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) yani "Biz o kimseye şahdamarından daha yakınız" buyurulur ve aynı şekilde وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) yani "Biz ona sizden daha yakınız ve fakat siz görmezsiniz" buyurulur. Hz. Mısrî-i Niyâzî'nin beyti: Öyle sanırdım ayrıyım; dost gayrıdır, ben gayrıyım. Benden görüp işiteni, bildim ki, o cânân imiş.

Ya'ni, nefyi mutazammın olan bir söz söylenirse, mutlak bir şeyin varlığı isbât içindir. Binâenaleyh nefyi bırak ve isbâttan söz söylemeye başla! Ya'ni eğer, bu âlem-i kesâfetin sûretleri yoktur ve mevhûmdur, diye nefy edilirse bil ki, vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek içindir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye-nin vücûd-i vâhid-i hakîkî olmaksızın kıyâmı mümkin değildir. Bilcümle su-ver-i kesîfenin ve taayyünâtın Kayyûm'u Hak'tır; ve bu mezâhir-i taayyünât-ta zât ve sıfatı ile ve esmâsı ile Zâhir olan Hak'tır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadid, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ı kendi vücudunda ve cemî'-i mevcûdâtta isbât et ve onu kendinden ayrı görme! Nitekim âyet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni "Biz o kimseye şahda-marından daha yakınız" buyurulur ve kezâ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâ-kıa, 56/85) ya'ni "Biz ona sizden daha yakınız ve fakat siz görmezsiniz" bu-yurulur. Beyt-i Hz. Mısrî-i Niyâzî: Öyle sanırdım ayrıyım; dost gayrıdır, ben gayrıyım. Benden görüp işiteni, bildim ki, o cânân imiş.

657. Haydi "Bu yoktur ve o yoktur"u bırak. O ki, O vardır, O'nu öne getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

657. Haydi "Bu yoktur ve o yoktur"u bırak. O ki, O vardır, O'nu öne getir!

Yani, ey fenâ (yokluk) mertebesinde bulunan sarhoş! Haydi, "Bu yoktur ve o yoktur" sözünü bırak! Çünkü "bu yoktur ve o yoktur" diyerek kesret (çokluk) âlemini inkâr etmek, Hakk'ın hakiki varlığının mertebelerini inkâr etmektir. Bu ise marifette (bilgide) eksikliktir. Çünkü o hakiki tek varlık, her bir mertebesinde hem ayniyet (aynı olma) hem de gayriyet (başka olma) ile sabittir. Bu sebeple, bu kesret âleminde sadece gayriyet yönünü dikkate alıp Hakk'ın Zât'ını eşyadan inkâr etmek doğru değildir. Bu sebeple, o hakiki varlık ki, kendisinin her bir mertebesinde sabittir, inkâr etmekten vazgeç de O'nu öne getir ve ispat et!

Ya'ni, ey fenâ mertebesinde bulunan sarhoş! Haydi, "Bu yoktur ve o yok-tur" sözünü bırak! Zîrâ bu yoktur ve o yoktur diye âlem-i keserâtı nefy et-mek vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini nefy ve inkâr etmektir. Bu ise ma'ri-fette nâkıslıktır. Zîrâ o vücûd-i vâhid-i hakîkî her bir mertebesinde hem ay-niyet ve hem de gayriyet ile sâbittir. Binâenaleyh bu âlem-i keserâtta yalnız gayriyet cihetini nazar-ı i'tibâra alıp Hakk'ın zâtını eşyâdan nefyetmek doğ-ru değildir. Binâenaleyh o vücûd-i hakîkî ki, kendinin her bir mertebesinde sâbittir, nefy ve inkârdan geç de O'nu ileri getir ve isbât et!

658. Nefyi bırak ve ancak vara tap! Ey baba! Bunu o sarhoş Türk'ten öğren!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

658. Nefyi bırak ve ancak vara tap! Ey baba! Bunu o sarhoş Türk'ten öğren!

Yani, tezahürlerin ve çoklukların nefyini (yokluğunu) bırak ve onlarda görünen ve hakiki varlık ile var olan Hakk'ın Zât'ını ispat et ve ona tap ve ona yönelip

Ya'ni, mezâhirin ve keserâtın nefyini bırak ve onlarda zâhir ve vücûd-i hakîkî ile var olan zât-ı Hakk'ı isbât et ve ona tap ve ona müteveccih olup

656. Nefy sözde isbat içindir. Nefyi bırak, isbattan başla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

656. Nefy sözde ispat içindir. Nefyi bırak, ispattan başla!

Yani, nefy (yokluk) içeren bir söz söylenirse, bu mutlak bir şeyin varlığını ispat etmek içindir. Bu sebeple nefyi bırak ve ispattan söz söylemeye başla! Yani eğer, bu maddi âlemin suretleri yoktur ve vehmedilmiştir diye nefy edilirse, bil ki bu, Hakk'ın hakiki varlığını ispat etmek içindir. Zira bu izafî varlıkların, hakiki tek bir varlık olmaksızın ayakta durması mümkün değildir. Bütün maddi suretlerin ve taayyünlerin (belirginleşmelerin) Kayyûm'u (her şeyi ayakta tutan) Hak'tır; ve bu taayyün (belirginleşme) mazharlarında (tecelli yerlerinde) zâtı ve sıfatı ile ve isimleri ile görünen Hak'tır. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) yani "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurulur. Bu sebeple Hakk'ı kendi varlığında ve bütün mevcutlarda ispat et ve onu kendinden ayrı görme! Nasıl ki âyet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) yani "Biz o kimseye şahdamarından daha yakınız" buyurulur ve aynı şekilde وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) yani "Biz ona sizden daha yakınız ve fakat siz görmezsiniz" buyurulur. Hz. Mısrî-i Niyâzî'nin beyti: Öyle sanırdım ayrıyım; dost gayrıdır, ben gayrıyım. Benden görüp işiteni, bildim ki, o cânân imiş.

Ya'ni, nefyi mutazammın olan bir söz söylenirse, mutlak bir şeyin varlığı isbât içindir. Binâenaleyh nefyi bırak ve isbâttan söz söylemeye başla! Ya'ni eğer, bu âlem-i kesâfetin sûretleri yoktur ve mevhûmdur, diye nefy edilirse bil ki, vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek içindir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyyenin vücûd-i vâhid-i hakîkî olmaksızın kıyâmı mümkin değildir. Bilcümle suver-i kesîfenin ve taayyünâtın Kayyûm'u Hak'tır; ve bu mezâhir-i taayyünâtta zât ve sıfatı ile ve esmâsı ile Zâhir olan Hak'tır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ı kendi vücudunda ve cemî'-i mevcûdâtta isbât et ve onu kendinden ayrı görme! Nitekim âyet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni "Biz o kimseye şahdamarından daha yakınız" buyurulur ve kezâ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) ya'ni "Biz ona sizden daha yakınız ve fakat siz görmezsiniz" buyurulur. Beyt-i Hz. Mısrî-i Niyâzî: Öyle sanırdım ayrıyım; dost gayrıdır, ben gayrıyım. Benden görüp işiteni, bildim ki, o cânân imiş.

657. Haydi "Bu yoktur ve o yoktur"u bırak. O ki, O vardır, O'nu öne getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

657. Haydi "Bu yoktur ve o yoktur"u bırak. O ki, O vardır, O'nu öne getir!

Yani, ey fenâ (yok olma) mertebesinde bulunan sarhoş! Haydi, "Bu yoktur ve o yoktur" sözünü bırak! Çünkü "bu yoktur ve o yoktur" diyerek kesret âlemini (çokluk âlemini) inkâr etmek, Hak'ın hakiki varlığının mertebelerini inkâr etmektir. Bu ise marifette (bilgide) eksikliktir. Çünkü o hakiki tek varlık, her bir mertebesinde hem ayniyet (aynı olma) hem de gayriyet (başka olma) ile sabittir. Bu sebeple, bu kesret âleminde sadece gayriyet yönünü dikkate alıp Hak'ın zâtını eşyadan inkâr etmek doğru değildir. Bu sebeple o hakiki varlık ki, kendinin her bir mertebesinde sabittir, inkârdan vazgeç de O'nu ileri getir ve ispat et!

Ya'ni, ey fenâ mertebesinde bulunan sarhoş! Haydi, "Bu yoktur ve o yoktur" sözünü bırak! Zîrâ bu yoktur ve o yoktur diye âlem-i keserâtı nefy etmek vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini nefy ve inkâr etmektir. Bu ise ma'rifette nâkıslıktır. Zîrâ o vücûd-i vâhid-i hakîkî her bir mertebesinde hem ayniyet ve hem de gayriyet ile sâbittir. Binâenaleyh bu âlem-i keserâtta yalnız gayriyet cihetini nazar-ı i'tibâra alıp Hakk'ın zâtını eşyâdan nefyetmek doğru değildir. Binâenaleyh o vücûd-i hakîkî ki, kendinin her bir mertebesinde sâbittir, nefy ve inkârdan geç de O'nu ileri getir ve isbât et!

658. Nefyi bırak ve ancak vara tap! Ey baba! Bunu o sarhoş Türk'ten öğren!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

658. Nefyi bırak ve ancak var olana tap! Ey baba! Bunu o sarhoş Türk'ten öğren!

Yani, görünüşlerin ve çoklukların nefyini (yokluğunu) bırak ve onlarda görünen ve gerçek varlık ile var olan Hakk'ın Zât'ını ispat et ve ona tap ve ona yönelip ibadet et! Ey nefy (yokluk) içinde ihtiyarlamış olan sâlik (Hakk yolcusu)! Bu ispat meselesini, ileride kıssası gelecek olan sarhoş Türk beyinden öğren! Bilinmeli ki, her bir insan evladı anasından doğup kendini ve çevresini idrak etmeye başladığı zaman, öncelikle bu çok sayıdaki belirlenimleri görür; ve onların çeşitli tasarrufları ve etkileri altında kalıp iç hallerden habersiz bulunur; ve bir kimsenin kendi üzerinde etkili ve tasarruf sahibi bildiği her şey onun ilahıdır. Çünkü "ilah" cins ismi olup, hak olsun veya batıl olsun her bir tasarruf sahibine ve etkileyene söylenir. Nitekim Casiye Suresi'nde "Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?" (Casiye, 45/23) buyurulur. Bunun için kelime-i şehadet, nefy ve isbattan oluşan "Lâ ilâhe illallah" şeklinde gerçekleşir. "Lâ ilâhe" ile yalancı mabutlar ve tasarruf sahipleri nefy olunur (yok sayılır) ve sonra gerçek mabut olan "Allah" ispat olunur. Çünkü bu yüce isim ancak gerçek mabuda söylenir. Ve "ilah" ve "Allah" kelimeleri hakkında Mesnevi şarihi İsmail Rusuhî Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki Fatiha-i Şerife tefsirinde faydalı ayrıntılar vardır.

Mahmur olan Türk beyinin sabah vakti şarabında çalgıcı istemesidir; ve "Allah Teâlâ'nın evliyası için hazırladığı bir şarap vardır ki, içtikleri zaman sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları zaman pak olurlar ilh..." hadisinin tefsiridir. "Her kim mücerred (bekar) ise o şaraptan içmek için; Şarap sırlar küpünde ondan dolayı kaynar." ibadet et! Ey nefy (yokluk) içinde ihtiyarlamış olan sâlik (Hakk yolcusu)! Bu ispat meselesini, ileride kıssası gelecek olan sarhoş Türk beyinden öğren! Bilinmeli ki, her bir insan evladı anasından doğup kendini ve çevresini idrak etmeye başladığı zaman, öncelikle bu çok sayıdaki belirlenimleri görür; ve onların çeşitli tasarrufları ve etkileri altında kalıp iç hallerden habersiz bulunur; ve bir kimsenin kendi üzerinde etkili ve tasarruf sahibi bildiği her şey onun ilahıdır. Çünkü "ilah" cins ismi olup, hak olsun veya batıl olsun her bir tasarruf sahibine ve etkileyene söylenir. Nitekim Casiye Suresi'nde "Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?" (Casiye, 45/23) buyurulur. Bunun için kelime-i şehadet, nefy ve isbattan oluşan "Lâ ilâhe illallah" şeklinde gerçekleşir. "Lâ ilâhe" ile yalancı mabutlar ve tasarruf sahipleri nefy olunur (yok sayılır) ve sonra gerçek mabut olan "Allah" ispat olunur. Çünkü bu yüce isim ancak gerçek mabuda söylenir. Ve "ilah" ve "Allah" kelimeleri hakkında Mesnevi şarihi İsmail Rusuhî Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki Fatiha-i Şerife tefsirinde faydalı ayrıntılar vardır.

Mahmur olan Türk beyinin sabah vakti şarabında çalgıcı istemesidir; ve "Allah Teâlâ'nın evliyası için hazırladığı bir şarap vardır ki, içtikleri zaman sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları zaman pak olurlar ilh..." hadisinin tefsiridir. "Her kim mücerred (bekar) ise o şaraptan içmek için; Şarap sırlar küpünde ondan dolayı kaynar." Allah Teâlâ buyurur: "Muhakkak iyiler bir kadehten içerler ki, onun mizacı kafurdur" (İnsan, 76/5). "Bu şarap ki, sen içiyorsun, haramdır; biz helalin gayrını içmiyoruz. Çalış, ta yoktan var olasın ve Allah'ın şarabından sarhoş olasın!"

"Mahmur", sarhoş olan ve sarhoşluk sebebiyle sersem olan kimse anlamlarındadır. "Sabuh", sabah vakti içilen şarap demektir. "Türk Emiri"nden maksat, mutavassıt (orta derecede) olan sâliktir. Çünkü Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Sema'da mutavassıtlara fayda vardır. Çünkü Hak mestliği onlara sema'dan ve çalgıcıdan zuhur eder. Müntehiler (sona erenler) ise sema'sız Hakk'ın mestidirler." Ve sema' hakkındaki açıklamalar IV. cildin 728 numaralı beytinden itibaren yer almaktadır. Bu şerhte işaret buyurulan hadis-i şerifin tamamı şudur: "Allah'ın bir şarabı vardır ki, onu evliyası için hazırlamıştır. İçtikleri zaman sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları zaman temiz ve pak olurlar; ve pak oldukları zaman hafif olurlar; ve hafif oldukları zaman ruhen uçarlar; ve uçtukları zaman neşelenirler; ve ruh aleminde kaim oldukları zaman hayran olurlar. Beşeriyet karartısı kalktığı zaman ilahi sırları çekerler ve beşeriyetleri eridiği ve fani oldukları zaman halis olurlar. Kendi hüviyetlerine eriştikleri zaman maksatlarına ulaşırlar; ve ulaştıkları zaman Hakkani varlık ile baki olurlar; ve baki oldukları zaman Melik-i Muktedir (güçlü hükümdar) katında sıdk makamında mülk sahibi olurlar; ve vahdet sırrını buldukları zaman dahi bu sözü söylerler ki, onu ancak Hak sarhoşları anlar."

"Şarap sırlar küpünde ilh..." bu şerefli beyitte zikredilen "şarap" hadis-i şerifte sıfatı beyan buyurulan şaraptır. Yani, o manevi şarap, nefsani sıfatlardan soyunmuş olan sâliklerin içmesi için ilahi sırlar küpü içinde kaynar durur. Ve bu manevi şarap hakkında Hak Teâlâ Dehr (İnsan) Suresi'nde "Muhakkak iyiler bir kadehten içerler ki...ilh." (İnsan, 76/5) buyurur. Ayet-i kerimede zikredilen "kafûr" hakkında müfessirlerin çeşitli görüşleri vardır. İbrahim-i Şuttar (k.s.) Ayine-i Hakayık-nüma ismindeki kitabında buyurur ki: "Hakikat ehli, ahadiyet mertebesine "ayn-ı kafûr" tabiriyle de işaret ederler. Çünkü bu mertebe isimler, sıfatlar ve fiiller renklerinden aridir ve hiçbir renk ile renklenmiş değildir." (Cevahir-i Gaybi). Bu anlama göre ayet-i kerimede beyan buyurulan manevi şarap, mutlak Zât'ın tecelliyatıyla karışmış olan bir kadehten içilir. "Bu şarap ki sen içiyorsun... ilh." Yani, ey nefsani ve cismani olan kimse! Bu senin içtiğin ispirtolu şarap ve diğer içkiler şer'an haramdır. Hakk'ın tecelliyatının aynası olan aklı berbat edip, insanı hayvandan daha aşağı bir dereceye düşürür. Bizim içtiğimiz manevi şarap ise, aklı ve kalbi cilalar ve insanı melekiyet mertebesine ve ondan daha yukarıya yükseltir. Çalış ki, yok hükmünde olan bu izafi varlık aleminden yükselip Hakkani varlık ile var olasın ve Hakk'ın bu manevi şarabından sarhoş olasın!

Ya'ni, mezâhirin ve keserâtın nefyini bırak ve onlarda zâhir ve vücûd-i hakîkî ile var olan zât-ı Hakk'ı isbât et ve ona tap ve ona müteveccih olup ibâdet et! Ey nefy içinde ihtiyârlamış olan sâlik! Bu isbât mes'elesini âtîde kıssası gelecek olan sarhoş Türk beyinden öğren! Ma'lûm olsun ki, her bir ferd-i beşer anasından doğup kendini ve muhîtini idrak etmeye başladığı vakit, evvelen bu taayyünât-ı kesîreyi görür; ve onların tasarrufat ve teessürât-ı muhtelifesi altında kalıp bâtın-ı ahvâlden bî-haber bulunur; ve bir kimsenin kendi üzerinde müessir ve mutasarrıf bildiği her şey onun ilâhıdır. Zîrâ “ilâh” ism-i cins olup, hak olsun ve bâtıl olsun her bir mutasarrıfa ve müessire ıtlak olunur. Nitekim sûre-i Câsiye'de أفرأيت من اتخذ إلهه هواه (Casiye, 45/23) Ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz eyleyen kimseyi gördün mü?" buyurulur. Bunun için kelime-i şehadet nefy ve isbâttan mürekkeb olan “Lâ ilâhe illallah" sûretinde vâki'dir. “Lâ ilâhe" ile yalancı ma'bûdlar ve mutasarrıflar nefy olunur ve sonra ma'bûd-ı hakîkî olan "Allâh" isbât olunur. Zîrâ bu ism-i celîl ancak ma'bûd-ı hakîkîye ıtlâk olunur. Ve "ilâh" ve "Allâh" kelimeleri hakkında şârih-i Mesnevî İsmâîl Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki Fâtiha-i Şerîfe tefsîrinde tafsîlât-ı müfide vardır.

Mahmûr olan Türk beyinin sabâh vakti şarabında çalgıcı istemesidir; ve "Allâh Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarâb vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit pâk olurlar ilh..." hadîsinin tefsîridir. "Her kim mücerred ise o meyden içmek için; Mey esrâr küpünde ondan dolayı kaynar." ibâdet et! Ey nefy içinde ihtiyârlamış olan sâlik! Bu isbât mes'elesini âtîde kıssası gelecek olan sarhoş Türk beyinden öğren! Ma'lûm olsun ki, her bir ferd-i beşer anasından doğup kendini ve muhîtini idrak etmeye başladığı vakit, evvelen bu taayyünât-ı kesîreyi görür; ve onların tasarrufat ve teessürât-ı muhtelifesi altında kalıp bâtın-ı ahvâlden bî-haber bulunur; ve bir kimsenin kendi üzerinde müessir ve mutasarrıf bildiği her şey onun ilâhıdır. Zîrâ “ilâh” ism-i cins olup, hak olsun ve bâtıl olsun her bir mutasarrıfa ve müessire ıtlak olunur. Nitekim sûre-i Câsiye'de أفرأيت من اتخذ إلهه هواه (Câsiye, 45/23) Ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz eyleyen kimseyi gördün mü?" buyurulur. Bunun için kelime-i şehadet nefy ve isbâttan mürekkeb olan “Lâ ilâhe illallah" sûretinde vâki'dir. “Lâ ilâhe" ile yalancı ma'bûdlar ve mutasarrıflar nefy olunur ve sonra ma'bûd-ı hakîkî olan "Allâh" isbât olunur. Zîrâ bu ism-i celîl ancak ma'bûd-ı hakîkîye ıtlâk olunur. Ve "ilâh" ve "Allâh" kelimeleri hakkında şârih-i Mesnevî İsmâîl Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki Fâtiha-i Şerîfe tefsîrinde tafsîlât-ı müfide vardır.

Mahmûr olan Türk beyinin sabâh vakti şarabında çalgıcı istemesidir; ve "Allâh Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarâb vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit pâk olurlar ilh..." hadîsinin tefsîridir. "Her kim mücerred ise o meyden içmek için; Mey esrâr küpünde ondan dolayı kaynar." Allâh Teâlâ buyurur: "Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki, onun mizâcı kâfûrdur" (İnsân, 76/5). "Bu mey ki, sen içiyorsun, harâmdır; biz helâlin gayrını içmiyoruz. Çalış, tâ yoktan var olasın ve Hudâ'nın şarabından sarhoş olasın!"

"Mahmûr", sarhoş olan ve sarhoşluk sebebiyle sersem olan kimse ma'nâlarınadır. "Sabûh", sabah vakti içilen şarâb demektir. "Emîr-i Türk"ten murâd, mutavassıt olan sâliktir. Zîrâ Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Semâ'da mutavassıtlara fâide vardır. Zîrâ Hak mestliği onlara semâ'dan ve mutribdan zuhûr eder. Müntehîler ise semâ'sız Hakk'ın mestidirler." Ve semâ' hakkındaki îzâhât IV. cildin 728 numaralı beytinden i'tibâren münderiçtir. Bu sürh-ı şerîfte işaret buyurulan hadis-i şerîfin tamâmı şudur: ان لله تعالى شرابا اعده لاوليائه اذا شربوا سكروا واذا سكروا طابوا واذا طابوا طاشوا واذا طاشوا طاروا واذا طاروا طربوا واذا قاموا هاموا واذا شخصوا جروا واذا ذابوا خلصوا واذا بلغوا وصلوا واذا وصلوا بقوا واذا بقوا صاروا ملوكا في مقعد صدق عند مليك مقتدر واذا وجدوا هذا يقولون قولا لا يفهمه الا السكارى Ya'ni "Allah'ın bir şarabı vardır ki, onu evliyâsı için hazırlamıştır. İçtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit tayyib ve pâk olurlar; ve pâk oldukları vakit hafif olurlar; ve hafif oldukları vakit rûhen uçarlar; ve uçtukları vakit neşât ederler; ve rûh âleminde käim oldukları vakit hayrân olurlar. Beşeriyet karartısı kalktığı vakit esrâr-ı ilâhîyi cerr ederler ve beşeriyetleri eridiği ve fanî oldukları vakit hâlis olurlar. Kendi hüviyetlerine eriştikleri vakit maksadlarına vâsıl olurlar; ve vâsıl oldukları vakit vücûd-i Hakkānî ile bâkî olurlar; ve bâkî oldukları vakit Melîk-i Muktedir indinde mak'ad-i sıdkda mülük olurlar; ve sırr-ı vahdeti buldukları vakit dahi bu sözü söylerler ki, onu ancak Hak sarhoşları anlar."

"Mey der hum-ı esrâr ilh..." bu beyt-i şerîfte mezkûr olan "mey" hadîs-i şerîfte sıfatı beyân buyurulan meydir. Ya'ni, o şarâb-ı ma'nevî, sıfât-ı nefsâniyyeden soyunmuş olan sâliklerin içmesi için esrâr-ı ilâhiyye küpü içinde kaynar durur. Ve bu şarâb-ı ma'nevî hakkında Hak Teâlâ sûre-i Dehr (İnsan)'da . إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ ... الخ )İnsan, 76/5) [ya'ni “Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki...ilh."] buyurur. Ayet-i kerîmede mezkûr olan "kâfür" hakkında müfessirlerin muhtelif mütâlaâtı vardır. İbrâhîm-i Şuttâr (k.s.) Ayîne-i Hakāyık-nümâ ismindeki kitâbında buyurur ki: "Ehl-i hakîkat mertebe-i ahadiyyeye "ayn-ı kâfûr" ta'bîriyle de işaret ederler. Zîrâ bu mertebe esmâ ve sıfât ve ef'âl renklerinden ârîdir ve hiçbir renk ile renklenmiş değildir." (Cevâ- Allâh Teâlâ buyurur: "Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki, onun mizâcı kâfûrdur" (İnsân, 76/5). "Bu mey ki, sen içiyorsun, harâmdır; biz helâlin gayrını içmiyoruz. Çalış, tâ yoktan var olasın ve Hudâ'nın şarabından sarhoş olasın!"

"Mahmûr", sarhoş olan ve sarhoşluk sebebiyle sersem olan kimse ma'nâlarına-dır. "Sabûh", sabah vakti içilen şarâb demektir. "Emîr-i Türk"ten murâd, mutavassıt olan sâliktir. Zîrâ Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Semâ'da mutavassıtlara fâide vardır. Zîrâ Hak mestliği onlara semâ'dan ve mutribdan zuhûr eder. Müntehîler ise semâ'sız Hakk'ın mestidirler." Ve semâ' hakkındaki îzâhât IV. cildin 728 numaralı beytinden i'tibâren münderiçtir. Bu sürh-ı şerîfte işaret buyurulan hadis-i şerîfin tamâmı şudur: ان لله تعالى شرابا اعده لاوليائه اذا شربوا سكروا واذا سكروا طابوا واذا طابوا طاشوا واذا طاشوا طاروا واذا طاروا طربوا واذا قاموا هاموا واذا شخصوا جروا واذا ذابوا خلصوا واذا بلغوا وصلوا واذا وصلوا بقوا واذا بقوا Ya'ni صاروا ملوكا في مقعد صدق عند مليك مقتدر واذا وجدوا هذا يقولون قولا لا يفهمه الا السكارى "Allah'ın bir şarabı vardır ki, onu evliyâsı için hazırlamıştır. İçtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit tayyib ve pâk olurlar; ve pâk oldukları vakit hafif olurlar; ve hafif oldukları vakit rûhen uçarlar; ve uçtukları vakit neşât ederler; ve rûh âleminde kāim oldukları vakit hayrân olurlar. Beşeriyet karartısı kalktığı vakit esrâr-ı ilâhîyi cerr ederler ve beşeriyetleri eridiği ve fânî oldukları vakit hâlis olurlar. Kendi hüviyetlerine eriştikleri vakit maksadlarına vâsıl olurlar; ve vâsıl oldukları vakit vücûd-i Hakkānî ile bâkî olurlar; ve bâkî oldukları vakit Melîk-i Muktedir indinde mak'ad-i sıdkda mülûk olurlar; ve sırr-ı vahdeti buldukları vakit dahi bu sözü söylerler ki, onu ancak Hak sarhoşları anlar."

"Mey der hum-ı esrâr ilh..." bu beyt-i şerîfte mezkûr olan "mey" hadîs-i şerîfte sıfatı beyân buyurulan meydir. Ya'ni, o şarâb-ı ma'nevî, sıfât-ı nefsâniyyeden soyunmuş olan sâliklerin içmesi için esrâr-ı ilâhiyye küpü içinde kaynar durur. Ve bu şarâb-ı ma'nevî hakkında Hak Teâlâ sûre-i Dehr (İnsân)'da . إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ ... الخ (İnsân, 76/5) [ya'ni “Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki...ilh."] buyurur. Âyet-i kerîmede mezkûr olan "kâfür" hakkında müfessirlerin muhtelif mütâlaâtı vardır. İbrâhîm-i Şuttâr (k.s.) Âyîne-i Hakāyık-nümâ ismindeki kitâbında buyurur ki: "Ehl-i hakîkat mertebe-i ahadiyyeye "ayn-ı kâfûr" ta'bîriyle de işaret ederler. Zîrâ bu mertebe esmâ ve sıfât ve ef'âl renklerinden ârîdir ve hiçbir renk ile renklenmiş değildir." (Cevâ- hir-i Gaybî). Bu ma'nâya göre âyet-i kerîmede beyân buyurulan şarâb-ı ma'nevî, zât-ı mutlakın tecelliyâtıyla memzûc ve karışmış olan bir kadehten içilir. “În mey ki tu mî-horî... ilh." Ya'ni, ey nefsânî ve cismânî olan kimse! Bu senin içtiğin ispirtolu şarâb vesâir içki şer'an harâmdır. Tecelliyât-ı Hakk'ın meclâsı olan aklı berbat edip, insanı hayvandan daha aşağı bir derekeye düşürür. Bizim içtiğimiz ma'nevî şarâb ise, aklı ve kalbi cilâlandırır ve insanı melekiyet mertebesine ve ondan daha yukarıya terakkî ettirir. Çalış ki, yok hükmünde olan bu vücûd-i izâfî âleminden yükselip vücûd-i Hakkānî ile var olasın ve Hakk'ın bu şarâb-ı ma'nevîsinden sarhoş olasın!

659. Bir acemi Türk seher vaktinde uyandı ve şarabın sersemliğinden dolayı mutrib isteyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

659. Bir acemi Türk seher vaktinde uyandı ve şarabın sersemliğinden dolayı mutrib isteyici oldu.

"Acemi", sözlükte sözü layıkıyla becerip söyleyemeyen ve işte mahir olmayan başlangıç seviyesindeki kimse demektir. "Mutrib", saz çalan ve gazel ve şarkı gibi müzik eserlerini tegannî eden (makamla okuyan) kimsedir. Yani, orta seviyede bir Hakk Yolcusu seher vakti uyandı ve ilahi zikirden dolayı kendisine arız olan sarhoşluktan ve kendinden geçme halinden dolayı, güzel ses ile kaside okuyucu bir mutrib istedi.

"A'cemî", lügatte sözü lâyıkıyla becerip söyleyemeyen ve işte mâhir olmayan mübtedî kimse demektir. "Mutrıb", saz çalan ve gazel ve şarkı gibi âsâr-ı mûsîkiyyeyi tegannî eden kimsedir. Ya'ni, bir sâlik-i mutavassit seher vakti uyandı ve zikr-i ilâhîden dolayı kendisine ârız olan sarhoşluktan ve bî-hûşluktan dolayı, güzel ses ile kasîde okuyucu bir mutrib istedi.

660. Cân mutrıbı sarhoşların mûnisi olur, mezesi ve gıdâsı ve kuvveti o olur. [644]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

660. Can mutrıbı sarhoşların dostu olur, mezesi ve gıdası ve kuvveti o olur. [644]

"Nukl", içki içenlerin yedikleri meze; "kût", gıda demektir. Bilinmeli ki, "mutrıb", "ıtrâb"dan türemiş bir fail ismidir. Aslı "tarab"dır ve "tarab", çoğunlukla sevinçten ve neşeden insana gelen bir hafifliktir. Buna göre "mutrıb", sözlükte "insana hafiflik verici" demek olur. Bu genel anlama göre "mutrıb", biri ruhanî ve diğeri cismanî olmak üzere iki çeşittir. "Ruhanî mutrıb" insân-ı kâmildir ki, hakikatlere ve marifetlere dair sözleriyle insanın ruhuna, nefsaniyet sıfatlarının üstün gelmesinden oluşan ağırlığı ve sıkıntıyı giderir; ve cismanî olan mutrıb da çalgıcılar ve şarkıcılardır. Bunlar da bazı haller sebebiyle nefse gelen sıkıntıyı hafifletir ve gamı giderir. Nefsanî ve cismanî olan kimselerin can kulakları ruhanî mutrıba karşı kapalıdır, ancak, cismanî mutrıba karşı açıktır; ve bu cismanî olan mutrıbın nağmelerinden nefisteki sıkıntı kalkar; ve oluşan hafiflik sebebiyle nefsin sıkıntıları harekete gelir. Örneğin, fuhşa eğilimli olan nefis fuhuş ister ve içkiye eğilimli olan (hir-i Gaybi). Bu anlama göre ayet-i kerimede belirtilen manevî şarap, mutlak zâtın tecellileriyle karışmış olan bir kadehten içilir. "În mey ki tu mî-horî... ilh." Yani, ey nefsanî ve cismanî olan kimse! Bu senin içtiğin ispirtolu şarap ve diğer içkiler şeriaten haramdır. Hakk'ın tecellilerinin aynası olan aklı berbat edip, insanı hayvandan daha aşağı bir dereceye düşürür. Bizim içtiğimiz manevî şarap ise, aklı ve kalbi cilalar ve insanı melekiyet mertebesine ve ondan daha yukarıya yükseltir. Çalış ki, yok hükmünde olan bu izafî varlık âleminden yükselip Hakk'ın varlığı ile var olasın ve Hakk'ın bu manevî şarabından sarhoş olasın!

"Nukl", içki içenlerin yedikleri meze; "kūt", gıdâ demektir. Ma'lûm olsun ki, “mutrıb”, “ıtrâb"dan ism-i fâildir. Aslı "tarab"dır ve "tarab", ekseriyâ sevinçten ve sürûrdan insana ârız olan bir hafifliktir. Binâenaleyh "mutrıb”, lügatte "insana hafiflik verici" demek olur. Bu ma'nâ-yı umûmîye göre "mutrıb", biri rûhânî ve diğeri cismânî olmak üzere iki nevi'dir. “Mutrıb-ı rûhânî” insân-ı kâmildir ki, hakāyık ve maârife dâir olan sözleriyle insanın ruhuna nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti ve ağırlığı def' eder; ve cismânî olan mutrib dahi sâzendeler ve hânendelerdir. Bunlar da ba'zı ahvâl sebebiyle nefse ârız olan sıkleti tahfîf ve def'-i gam eder. Nefsânî ve cismânî olan kimselerin cân kulakları mutrib-ı rûhânîye karşı kapalıdır, ancak, mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır; ve bu cismânî olan mutrıbın nağmelerinden nefisteki sıklet kalkar; ve hâsıl olan hiffet sebebiyle nefsin sıkletleri harekete gelir. Meselâ, fuhşa mütemâyil olan nefis fuhuş ister ve içkiye mütemâyil olan hir-i Gaybi). Bu ma'nâya göre âyet-i kerîmede beyân buyurulan şarâb-ı ma'nevî, zât-ı mutlakın tecelliyâtıyla memzûc ve karışmış olan bir kadehten içilir. “În mey ki tu mî-horî... ilh." Ya'ni, ey nefsânî ve cismânî olan kimse! Bu senin içtiğin ispirtolu şarâb vesâir içki şer'an harâmdır. Tecelliyât-ı Hakk'ın meclâsı olan aklı berbat edip, insanı hayvandan daha aşağı bir derekeye düşürür. Bizim içtiğimiz ma'nevî şarâb ise, aklı ve kalbi cilâlandırır ve insanı melekiyet mertebesine ve ondan daha yukarıya terakkî ettirir. Çalış ki, yok hükmünde olan bu vücûd-i izâfî âleminden yükselip vücûd-i Hakkānî ile var olasın ve Hakk'ın bu şarâb-ı ma'nevîsinden sarhoş olasın!

659. Bir acemi Türk seher vaktinde uyandı ve şarabın sersemliğinden dolayı mutrib isteyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

659. Bir acemi Türk seher vaktinde uyandı ve şarabın sersemliğinden dolayı mutrib isteyici oldu.

"A'cemî", sözlükte sözü layıkıyla becerip söyleyemeyen ve işte usta olmayan başlangıç seviyesindeki kişi demektir. "Mutrıb", saz çalan ve gazel ve şarkı gibi müzik eserlerini tegannî eden (makamla okuyan) kimsedir. Yani, orta seviyede bir Hakk Yolcusu seher vakti uyandı ve ilâhî zikirden dolayı kendisine arız olan sarhoşluktan ve kendinden geçme halinden dolayı, güzel ses ile kaside okuyucu bir mutrib istedi.

“A'cemî”, lügatte sözü lâyıkıyla becerip söyleyemeyen ve işte mâhir olmayan mübtedî kimse demektir. “Mutrıb”, saz çalan ve gazel ve şarkı gibi âsâr-ı mûsîkiyyeyi tegannî eden kimsedir. Ya'ni, bir sâlik-i mutavassit seher vakti uyandı ve zikr-i ilâhîden dolayı kendisine ârız olan sarhoşluktan ve bî-hûşluktan dolayı, güzel ses ile kasîde okuyucu bir mutrib istedi.

660. Cân mutrıbı sarhoşların mûnisi olur, mezesi ve gıdâsı ve kuvveti o olur. [644]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

660. Can mutrıbı sarhoşların dostu olur, mezesi ve gıdası ve kuvveti o olur. [644]

"Nukl", içki içenlerin yedikleri meze; "kūt", gıda demektir. Bilinmeli ki, "mutrıb", "ıtrâb"dan ism-i fâildir. Aslı "tarab"dır ve "tarab", çoğunlukla sevinçten ve neşeden insana arız olan bir hafifliktir. Bu sebeple "mutrıb", lügatte "insana hafiflik verici" demek olur. Bu genel anlama göre "mutrıb", biri ruhanî ve diğeri cismanî olmak üzere iki çeşittir. "Mutrıb-ı ruhanî" insân-ı kâmildir ki, hakikatlere ve ilahî bilgilere dair olan sözleriyle insanın ruhuna nefsaniyet sıfatlarının üstün gelmesinden oluşan sıkleti ve ağırlığı giderir; ve cismanî olan mutrıb da saz çalanlar ve şarkı söyleyenlerdir. Bunlar da bazı haller sebebiyle nefse arız olan sıkleti hafifletir ve gamı giderir. Nefsanî ve cismanî olan kimselerin can kulakları mutrıb-ı ruhanîye karşı kapalıdır, ancak, mutrıb-ı cismanîye karşı açıktır; ve bu cismanî olan mutrıbın nağmelerinden nefisteki sıklet kalkar; ve oluşan hafiflik sebebiyle nefsin sıkletleri harekete gelir. Örneğin, fuhşa eğilimli olan nefis fuhuş ister ve içkiye eğilimli olan nefis içki ister ve oyun ve eğlencelere eğilimli olanlar da bunları isterler. Bu sebeple böyle kimseler hakkında mutrıb zararlıdır. Fakat nefsaniyet sıfatlarıyla mücadele içinde bulunan sâliklerin can kulakları mutrıb-ı ruhanîye ve cisim kulakları da mutrıb-ı cismanîye karşı açıktır. Bu sebeple "mutrıb-ı ruhanî" bunların ruhuna, nefsaniyet sıfatlarının üstün gelmesinden oluşan sıkleti, hakikatlere ve ilahî bilgilere dair olan sözleriyle giderir ve onlar kendilerinde hafiflik bulurlar. Eğer bu esnada mutrıb-ı cismanî de tegannîye başlarsa onların bu hafifliği artar ve kendilerinde vecd (coşkunluk) hali ortaya çıkar; ve cisimlerinde, dönmek ve benzeri şekilde hareket etmek gibi ölçü dışı vaziyetler meydana gelir. Bu sebeple mutrıb-ı cismanî bunlar için zararlı değildir. Kendi haline basiret (gerçeği görme yeteneği) üzere vakıf olan her bir kimse, bu hususta kendisinin müftüsüdür, dışarıdan fetva istemeye gerek yoktur. Bu açıklamalara göre bu şerefli beyitte "can mutrıbı"ndan kastedilen, hem mürşid-i kâmil (olgun rehber) ve hem de mutrıb-ı cismanî olmak caizdir. Yani, ruhu coşturan kimse manevî sarhoşların dostu olur. O mutrıb o sarhoşların mezesi ve gıdası ve kuvveti olur.

“Nukl”, içki içenlerin yedikleri meze; “kūt”, gıdâ demektir. Ma'lûm olsun ki, “mutrıb”, “ıtrâb"dan ism-i fâildir. Aslı "tarab"dır ve "tarab", ekseriyâ sevinçten ve sürûrdan insana ârız olan bir hafifliktir. Binâenaleyh "mutrıb”, lügatte "insana hafiflik verici" demek olur. Bu ma'nâ-yı umûmîye göre "mutrıb", biri rûhânî ve diğeri cismânî olmak üzere iki nevi'dir. “Mutrıb-ı rûhânî” insân-ı kâmildir ki, hakāyık ve maârife dâir olan sözleriyle insanın ruhuna nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti ve ağırlığı def' eder; ve cismânî olan mutrib dahi sâzendeler ve hânendelerdir. Bunlar da ba'zı ahvâl sebebiyle nefse ârız olan sıkleti tahfîf ve def'-i gam eder. Nefsânî ve cismânî olan kimselerin cân kulakları mutrib-ı rûhânîye karşı kapalıdır, ancak, mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır; ve bu cismânî olan mutrıbın nağmelerinden nefisteki sıklet kalkar; ve hâsıl olan hiffet sebebiyle nefsin sıkletleri harekete gelir. Meselâ, fuhşa mütemâyil olan nefis fuhuş ister ve içkiye mütemâyil olan nefis içki ister ve oyun ve lehviyâta mütemâyil olanlar dahi bunları isterler. Binâenaleyh böyle kimseler hakkında mutrıb muzırdır. Fakat sıfât-ı nefsâniyye ile mücâhede içinde bulunan sâliklerin cân kulakları mutrıb-ı rûhânîye ve cisim kulakları da mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır. Binâenaleyh "mutrib-ı rûhânî" bunların rûhuna, nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözleriyle def' eder ve onlar kendilerinde hiffet bulurlar. Eğer bu esnâda mutrıb-ı cismânî dahi tegannîye başlarsa onların bu hiffeti tezâyüd edip kendilerinde vecd hâli zuhûr eder; ve cisimlerinde, dönmek vesâir sûrette hareket etmek gibi i'tidâl hâricinde vaz'iyetler vücûda gelir. Binâenaleyh mutrıb-ı cismânî bunlar için muzır değildir. Kendi hâline basîret üzere vakıf olan her bir kimse, bu husûsta kendisinin müftüsüdür, hâriçten fetvâ istemeye hâcet yoktur. Bu îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîfte "can mutrıbı"ndan murâd, hem mürşid-i kâmil ve hem de mutrıb-ı cismânî olmak câizdir. Ya'ni, rûhu itrâb edici olan kimse ma'nevî sarhoşların mûnisi olur. O mutrıb o sarhoşların mezesi ve gıdâsı ve kütü olur.

661. Mutrıb onları sarhoşluk tarafına çekti. Sarhoşluğu tekrar mutrıbın deminden tattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

661. Mutrıb onları sarhoşluk tarafına çekti. Sarhoşluğu tekrar mutrıbın deminden tattı.

Birinci mısradaki "mutrıb", ruhanî mutrıb (manevî neşelendiren) ve ikinci mısradaki "mutrıb", cismanî mutrıbdır (bedenî neşelendiren). "Dem", nefes anlamına gelip, burada cismanî mutrıbın nağmeleri kastedilir. Yani, ruhanî mutrıb olan insân-ı kâmil mürşidin beyan ettiği hakikatleri ve Rabbanî bilgileri o sâlikler can kulağı ile dinlediler; ve o mutrıb onları manevî sarhoşluk tarafına çekti. Bu sâlikler tekrar cismanî mutrıbın latif demini ve nağmelerini dinlediler, bu manevî sarhoşlukları arttı. Bu sebeple bu cismanî mutrıb bunlar hakkında zararlı olmadı. Aksine sarhoşluk üzerine sarhoşluk getirdi.

Birinci mısra'daki "mutrıb”, mutrıb-ı rûhânî ve ikinci mısra'daki "mutrıb", mutrıb-ı cismânîdir. "Dem", nefes ma'nâsına olup, burada mutrıb-ı cismânînin nağmeleri murâd buyurulur. Ya'ni, mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmilin beyân buyurduğu hakāyık ve maârif-i rabbânîyi o sâlikler cân kulağı ile dinlediler; ve o mutrıb onları ma'nevî sarhoşluk tarafına çekti. Bu sâlikler tekrâr mutrib-ı cismânînin latîf demini ve nağmelerini dinlediler, bu ma'nevî sarhoşlukları arttı. Binâenaleyh bu mutrib-ı cismânî bunlar hakkında muzır olmadı. Belki sarhoşluk üzerine sarhoşluk getirdi.

662. O, şarab-ı Hakk'ı o mutrib sebebiyle götürür; ve bu, cisim şarabını bu mutribdan otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

662. O, Hakk'ın şarabını o mutrip (çalgıcı) sebebiyle götürür; ve bu, cisim şarabını bu mutripten otlar.

"Çerîden", otlamak demektir. Burada "içmek"ten kinayedir. Bu kelimenin kullanılması, cismanî olan kimselerin hayvanlıklarına işarettir. Yani, o ruhanî olan Hakk Yolcusu, Hakk'ın manevî şarabını o ruhanî mutrip sebebiyle getirdi, elde etti ve içti. Fakat ruhanî mutripten nasibi olmayan cismanî kimse, nefis içki ister ve oyun ile eğlencelere meyilli olanlar da bunları isterler. Bu sebeple böyle kimseler hakkında mutrip zararlıdır. Fakat nefsanî sıfatlarla mücadele içinde bulunan Hakk Yolcularının can kulakları ruhanî mutribe ve cisim kulakları da cismanî mutribe karşı açıktır. Bu sebeple "ruhanî mutrip", ruhlarına, nefsaniyet sıfatlarının üstün gelmesinden oluşan ağırlığı, hakikatler ve ilahî bilgilere dair sözleriyle giderir ve onlar kendilerinde hafiflik bulurlar. Eğer bu sırada cismanî mutrip de şarkı söylemeye başlarsa, onların bu hafifliği artar ve kendilerinde vecd (coşkunluk) hali ortaya çıkar; ve cisimlerinde, dönmek ve benzeri şekilde hareket etmek gibi normalin dışında durumlar meydana gelir. Bu sebeple cismanî mutrip bunlar için zararlı değildir. Kendi haline basiret üzere vakıf olan her bir kimse, bu hususta kendisinin müftüsüdür, dışarıdan fetva istemeye gerek yoktur. Bu açıklamalara göre bu şerefli beyitte "can mutribi"nden kastedilen, hem mürşid-i kâmil (olgun rehber) ve hem de cismanî mutrip olmak caizdir. Yani, ruhu coşturan kimse manevî sarhoşların dostu olur. O mutrip o sarhoşların mezesi, gıdası ve kuvveti olur.

"Çerîden", otlamak demektir. Burada "içmek"ten kinâyedir. Bu kelimenin isti'mâli, cismânî olan kimselerin hayvaniyetlerine işarettir. Ya'ni, o rûhânî olan sâlik Hakk'ın şarâb-ı ma'nevîsini o rûhânî mutrıb sebebiyle getirdi ve istihsâl etti ve içti. Fakat mutrıb-ı rûhânîden nasîbi olmayan cismânî kimse, nefis içki ister ve oyun ve lehviyâta mütemâyil olanlar dahi bunları isterler. Binâenaleyh böyle kimseler hakkında mutrıb muzırdır. Fakat sıfât-ı nefsâniyye ile mücâhede içinde bulunan sâliklerin cân kulakları mutrıb-ı rûhânîye ve cisim kulakları da mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır. Binâenaleyh "mutrib-ı rûhânî" bunların rûhuna, nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözleriyle def' eder ve onlar kendilerinde hiffet bulurlar. Eğer bu esnâda mutrıb-ı cismânî dahi tegannîye başlarsa onların bu hiffeti tezâyüd edip kendilerinde vecd hâli zuhûr eder; ve cisimlerinde, dönmek vesâir sûrette hareket etmek gibi i'tidâl hâricinde vaz'iyetler vücûda gelir. Binâenaleyh mutrıb-ı cismânî bunlar için muzır değildir. Kendi hâline basîret üzere vakıf olan her bir kimse, bu husûsta kendisinin müftüsüdür, hâriçten fetvâ istemeye hâcet yoktur. Bu îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîfte "can mutrıbı"ndan murâd, hem mürşid-i kâmil ve hem de mutrıb-ı cismânî olmak câizdir. Ya'ni, rûhu itrâb edici olan kimse ma'nevî sarhoşların mûnisi olur. O mutrıb o sarhoşların mezesi ve gıdâsı ve kütü olur.

661. Mutrıb onları sarhoşluk tarafına çekti. Sarhoşluğu tekrar mutrıbın deminden tattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

661. Mutrıb onları sarhoşluk tarafına çekti. Sarhoşluğu tekrar mutrıbın deminden tattı.

Birinci mısradaki "mutrıb", ruhanî mutrıb (manevî neşelendiren) ve ikinci mısradaki "mutrıb", cismanî mutrıbdır (bedenî neşelendiren). "Dem", nefes anlamına gelip, burada cismanî mutrıbın nağmeleri kastedilir. Yani, ruhanî mutrıb olan insân-ı kâmil mürşidin beyan ettiği hakikatleri ve Rabbanî bilgileri o sâlikler can kulağı ile dinlediler; ve o mutrıb onları manevî sarhoşluk tarafına çekti. Bu sâlikler tekrar cismanî mutrıbın latif demini ve nağmelerini dinlediler, bu manevî sarhoşlukları arttı. Bu sebeple bu cismanî mutrıb bunlar hakkında zararlı olmadı. Aksine sarhoşluk üzerine sarhoşluk getirdi.

Birinci mısra'daki "mutrıb”, mutrıb-ı rûhânî ve ikinci mısra'daki "mutrıb", mutrıb-ı cismânîdir. "Dem", nefes ma'nâsına olup, burada mutrıb-ı cismânînin nağmeleri murâd buyurulur. Ya'ni, mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmilin beyân buyurduğu hakāyık ve maârif-i rabbânîyi o sâlikler cân kulağı ile dinlediler; ve o mutrıb onları ma'nevî sarhoşluk tarafına çekti. Bu sâlikler tekrâr mutrib-ı cismânînin latîf demini ve nağmelerini dinlediler, bu ma'nevî sarhoşlukları arttı. Binâenaleyh bu mutrib-ı cismânî bunlar hakkında muzır olmadı. Belki sarhoşluk üzerine sarhoşluk getirdi.

662. O, şarab-ı Hakk'ı o mutrib sebebiyle götürür; ve bu, cisim şarabını bu mutribdan otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

662. O, Hakk'ın şarabını o mutrip (çalgıcı) sebebiyle götürür; ve bu, cisim şarabını bu mutripten otlar.

"Çerîden", otlamak demektir. Burada "içmek"ten kinayedir (dolaylı anlatım). Bu kelimenin kullanılması, cismanî (bedensel) olan kimselerin hayvanî yönlerine işarettir. Yani, o ruhanî olan Hakk Yolcusu, Hakk'ın manevî şarabını o ruhanî mutrip sebebiyle getirdi, elde etti ve içti. Fakat ruhanî mutripten nasibi olmayan cismanî kimse, üzüm suyundan yapılmış olan bu zahirî şarabı cismanî olan mutrip sebebiyle otladı ve içti. Çünkü bilinir ki, içkiye düşkün olanlar karşılarında bir de çalgı ve hanende (şarkıcı) isterler ve bu çalgı sebebiyle nefsanî neşeleri (hazları) iki kat olur, kalkıp raks etmeye (dans etmeye) ve göbek atmaya başlarlar. Nasıl ki ruhanî mutripten sarhoş olup cismanî mutripten bu sarhoşlukları artan Hakk Yolcuları da raks ve sema'a (dönmeye) başlarlar.

"Çerîden", otlamak demektir. Burada "içmek"ten kinâyedir. Bu kelimenin isti'mâli, cismânî olan kimselerin hayvaniyetlerine işarettir. Ya'ni, o rûhânî olan sâlik Hakk'ın şarâb-ı ma'nevîsini o rûhânî mutrıb sebebiyle getirdi ve istihsâl etti ve içti. Fakat mutrıb-ı rûhânîden nasîbi olmayan cismânî kimse, üzüm suyundan ma'mûl olan bu sûrî şarabı cismânî olan mutrıb sebebiyle otladı ve içti. Zîrâ ma'lûmdur ki, içkiye mübtelâ olanlar karşılarında bir de çalgı ve hânende isterler ve bu çalgı sebebiyle nefsânî neş'eleri iki kat olur, kalkıp raks etmeye ve göbek atmaya başlarlar. Nitekim mutrıb-ı rûhânîden sarhoş olup mutrıb-ı cismânîden bu sarhoşlukları artan sâlikler dahi raks ve semâ'a başlarlar.

663. Her ikisi sözde bir nâm tutar ise de, fakat bu Hasan'dan o Hasan'a kadar fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

663. Her ikisi sözde bir isim taşısa da, fakat bu Hasan'dan o Hasan'a kadar fark vardır.

"Hasen", sözlükte güzel, hoş ve iyi anlamındadır. "Şettâ", ayrı, dağınık ve farklı demektir. Yani, mutrıb (çalgıcı) ve sarhoşluk ve raks (oyun) sözde ve lafızda birer isimdir ve isimler görünüşte birbirinin aynıdır. Fakat anlamlarına göre birisi ruhun ve insanlığın zevki ve güzelliği, diğeri nefsin neşesi ve hayvanlığın zevkidir. Bu sebeple aralarındaki fark, ruh ile nefis ve insanlık ile hayvanlık arasındaki fark oranındadır; ve bu "güzel"den o "güzel"e kadar çok fark vardır. Bu şerefli beyitte IV. ciltte "Hasan" adlı iki vezirin ahlakı arasındaki farka da işaret buyurulmuş olur ki, adı geçen cildin 1239 ve 1240 numaralı beyitlerinde şairin dilinden şöyle buyurulmuştu: Tercüme: "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden cevher huylu yüz vezir ve sahip gelir. Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından ey can, yüz ip bükmek mümkündür."

"Hasen", lügatte güzel ve hoş ve iyi ma'nâsınadır. "Şettâ", ayrı ve dağınık ve müteferrik demektir. Ya'ni, mutrıb ve sarhoşluk ve raks sözde ve lafızda birer isimdir ve isimler sûrette birbirinin aynıdır. Fakat ma'nâlarına nazaran birisi rûhun ve insanlığın zevki ve güzelliği ve diğeri nefsin neş'esi ve hayvanlığın zevkidir. Binâenaleyh aralarındaki fark, rûh ile nefis ve insanlık ile hayvanlık arasındaki fark nisbetindedir; ve bu "güzel"den o "güzel"e kadar çok fark vardır. Bu beyt-i şerîfte IV. cildde "Hasan” adlı iki vezîrin ahlâkı arasındaki farka da işaret buyurulmuş olur ki, mezkûr cildin 1239 ve 1240 numaralı beytlerinde şairin lisânından şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden cevher huylu yüz vezîr ve sahib gelir. Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından ey cân, yüz ip bükmek mümkindir."

664. Arada lafza mensub bir iştibah vardır. Fakat âsumândan rîsmâna kadar nerede!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

664. Sözde bir benzerlikten kaynaklanan bir karışıklık vardır. Fakat gök ile ip arasındaki fark gibi, nerede o, nerede bu!..

Yani, isimlerin görünüşte, lafızda aynı olması, anlamları hakkında da şüphe uyandırır. Örneğin, ârifler insân-ı kâmile "mutrıb" (çalgıcı, neşelendiren) ve ilâhî aşka "şarâb" derler. Cismânîler (bedensel zevklere düşkün olanlar) "mutrıb" ve "şarâb" sözlerini işittikleri zaman, kendilerince bilinen mutrıbı ve şarabı anlarlar. Fakat bunların arasındaki fark, gök anlamındaki "âsumân" ile ip anlamına gelen "rîsmân" arasındaki fark kadardır. O nerede, bu nerede! Üzüm suyundan yapılmış olan bu maddî şarabı, bedensel olan mutrıb sebebiyle içti ve keyiflendi. Çünkü bilinir ki, içkiye düşkün olanlar karşılarında bir de çalgı ve şarkıcı isterler ve bu çalgı sebebiyle nefsânî neşeleri iki kat olur, kalkıp raks etmeye ve göbek atmaya başlarlar. Nasıl ki ruhanî mutrıbdan sarhoş olup, cismânî mutrıbdan bu sarhoşlukları artan sâlikler (Hakk Yolcusu) dahi raks ve semâ'a başlarlar.

Ya'ni, isimlerin sûrette lafızda beraber olması ma'nâları hakkında da şübhe îrâs eder. Meselâ, ârifler insân-ı kâmile "mutrıb" ve aşk-ı ilâhîye "şarâb" derler. Cismânîler "mutrıb" ve "şarâb" sözlerini işittikleri vakit kendilerince ma'lûm olan mutrıbı ve şarabı anlarlar. Fakat bunların arasındaki fark gök ma'nâsındaki "âsumân" ile ip ma'nâsına gelen "rîsmân" arasındaki fark nisbetindedir. O nerede, bu nerede! üzüm suyundan ma'mûl olan bu sûrî şarabı cismânî olan mutrib sebebiyle otladı ve içti. Zîrâ ma'lûmdur ki, içkiye mübtelâ olanlar karşılarında bir de çalgı ve hânende isterler ve bu çalgı sebebiyle nefsânî neş'eleri iki kat olur, kalkıp raks etmeye ve göbek atmaya başlarlar. Nitekim mutrıb-ı rûhânîden sarhoş olup mutrıb-ı cismânîden bu sarhoşlukları artan sâlikler dahi raks ve semâ'a başlarlar.

663. Her ikisi sözde bir nâm tutar ise de, fakat bu Hasan'dan o Hasan'a kadar fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

663. Her ikisi sözde bir isim taşısa da, fakat bu Hasan'dan o Hasan'a kadar fark vardır.

"Hasen", sözlükte güzel, hoş ve iyi anlamındadır. "Şettâ", ayrı, dağınık ve farklı demektir. Yani, mutrıb (çalgıcı) ve sarhoşluk ve raks (oyun) sözde ve lafızda birer isimdir ve isimler görünüşte birbirinin aynıdır. Fakat anlamlarına göre birisi ruhun ve insanlığın zevki ve güzelliği, diğeri nefsin neşesi ve hayvanlığın zevkidir. Bu sebeple aralarındaki fark, ruh ile nefis ve insanlık ile hayvanlık arasındaki fark oranındadır; ve bu "güzel"den o "güzel"e kadar çok fark vardır. Bu şerefli beyitte IV. ciltte "Hasan" adlı iki vezirin ahlakı arasındaki farka da işaret buyurulmuş olur ki, adı geçen cildin 1239 ve 1240 numaralı beyitlerinde şairin dilinden şöyle buyurulmuştu: Tercüme: "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden cevher huylu yüz vezir ve sahip gelir. Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından ey can, yüz ip bükmek mümkündür."

"Hasen", lügatte güzel ve hoş ve iyi ma'nâsınadır. "Şettâ", ayrı ve dağınık ve müteferrik demektir. Ya'ni, mutrıb ve sarhoşluk ve raks sözde ve lafızda birer isimdir ve isimler sûrette birbirinin aynıdır. Fakat ma'nâlarına nazaran birisi rûhun ve insanlığın zevki ve güzelliği ve diğeri nefsin neş'esi ve hayvanlığın zevkidir. Binâenaleyh aralarındaki fark, rûh ile nefis ve insanlık ile hayvanlık arasındaki fark nisbetindedir; ve bu "güzel"den o "güzel"e kadar çok fark vardır. Bu beyt-i şerîfte IV. cildde "Hasan” adlı iki vezîrin ahlâkı arasındaki farka da işaret buyurulmuş olur ki, mezkûr cildin 1239 ve 1240 numaralı beytlerinde şairin lisânından şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden cevher huylu yüz vezîr ve sahib gelir. Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından ey cân, yüz ip bükmek mümkindir."

664. Arada lafza mensub bir iştibâh vardır. Fakat âsumândan rîsmâna kadar nerede!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

664. Arada lafza ait bir yanlış anlama vardır. Fakat gökten ipe kadar nerede!..

Yani, isimlerin görünüşte lafızda beraber olması, anlamları hakkında da şüphe doğurur. Örneğin, ârifler insân-ı kâmile "mutrıb" (çalgıcı, neşelendiren) ve ilâhî aşka "şarap" derler. Cismânîler "mutrıb" ve "şarap" sözlerini işittikleri zaman kendilerince bilinen mutrıbı ve şarabı anlarlar. Fakat bunların arasındaki fark, gök anlamındaki "âsumân" ile ip anlamına gelen "rîsmân" arasındaki fark oranındadır. O nerede, bu nerede!

Ya'ni, isimlerin sûrette lafızda beraber olması ma'nâları hakkında da şübhe îrâs eder. Meselâ, ârifler insân-ı kâmile "mutrıb" ve aşk-ı ilâhîye "şarâb" derler. Cismânîler "mutrıb" ve "şarâb" sözlerini işittikleri vakit kendilerince ma'lûm olan mutrıbı ve şarabı anlarlar. Fakat bunların arasındaki fark gök ma'nâsındaki "âsumân" ile ip ma'nâsına gelen "rîsmân" arasındaki fark nisbetindedir. O nerede, bu nerede!

665. Lafzın iştiraki dâimâ yol vurucudur. Kâfirin ve mü'minin iştiraki cisim- dedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

665. Kelimenin ortaklığı daima yol kesicidir. Kâfirin ve müminin ortaklığı cisimdedir.

Kelimenin ortaklığı ve şekilde bir olması daima idrak yolunu kesicidir. Şekilde ortak olanların anlamda ortak olmaları gerekmez. Örneğin, mümin ve kâfir cisimleri itibarıyla şekilde ortaktırlar; fakat anlamları birbirinin zıddı olan inkâr ve imandan ibarettir. Nasıl ki şekle itibar olmadığı Münafikun Suresi'nde şöyle beyan buyurulur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münafikun, 63/4) Yani "Ey Resulüm! Sen o münafıkları gördüğün zaman onların cisimlerinin uyumu ve düzeni seni hayran bırakır ve şaşırtır; ve fasih bir şekilde söz söyledikleri zaman onların sözlerini dinlersin. Halbuki onlar duvara dayanmış odunlara benzerler; içleri boştur."

Lafzın iştiraki ve sûrette bir olması dâimâ idrâk yolunu vurucudur. Sûrette müşterek olanların ma'nâda müşterek olmaları lâzım gelmez. Meselâ, mü'min ve kâfir cisimleri i'tibariyle sûrette müşterektirler; fakat ma'nâları birbirinin zıddı olan inkâr ve îmândan ibarettir. Nitekim sûrete i'tibâr olmadığı sûre-i Münafikūn'da şöyle beyan buyurulur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münafikun, 63/4) Ya'ni "Ey Resûlüm! Sen o münafık- ları gördüğün vakit onların cisimlerinin tenâsübü ve intizâmı seni i'câb eder ve hayrete düşürür; ve fasâhat ile söz söyledikleri vakit onların sözlerini dinlersin. Halbuki onlar duvara dayanmış odunlara benzerler; içleri koftur."

666. Cisimler ağızları bağlanmış testiler gibidir; tâ ki, her testide ne olur, ona bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

666. Cisimler, ağızları bağlanmış testiler gibidir; tâ ki, her testide ne olduğuna bak!

667. O cisim testisi âb-ı hayat doludur; bu cismin testisi ölüm zehrinden doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

667. O cisim testisi âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) doludur; bu cismin testisi ölüm zehrinden doludur.

O insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cisim testisi, âb-ı hayat olan ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) ve Rabbanî bilgiler ile doludur; bu gafil ve cismanî olan kimsenin cisminin testisi de ölüm zehri olan cehalet ve hayvani sıfatlar ile doludur.

O ârif-i kâmilin cisim testisi âb-ı hayât olan ulûm-i ledünniyye ve ma'ârif-i rabbâniyye ile doludur; ve bu gāfil ve cismânî olan kimsenin cisminin testisi dahi ölüm zehri olan cehl ve sıfât-ı hayvâniyye ile doludur.

668. Eğer mazrûfa nazar tutarsan şahsın; ve eğer onun zarfına bakarsan yolu şaşırmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

668. Eğer mazrufa bakarsan şahıssın; eğer onun zarfına bakarsan yolu şaşırmışsın!

Eğer sen insanların mazrufu (içeriği) olan anlamlarına bakar ve değer verirsen, anlam âleminin şahsısın; ve eğer onların zarfı (kabı) olan cisimlerine bakar ve giyimlerine, kuşamlarına, süslerine ve dış görünüşlerindeki düzenlerine bakıp aldanırsan şaşkınsın!

Eğer sen insanların mazrûfu olan ma'nâlarına bakar ve i'tibâr edersen ma'nâ âleminin şâhısın; ve eğer onların zarfı olan cisimlerine bakar ve giyimlerine ve kuşamlarına ve süslerine ve zâhirî intizâmlarına bakıp aldanır isen şaşkınsın!

669. Lafzı bu cisme müşabih bil! Onun ma'nâsı içeride cân gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

669. Lafzı bu cisme benzer bil! Onun anlamı içeride can gibidir.

670. Cismin gözü dâimâ cismi görücü olur. Cânın gözü fen dolu olan cânı görücü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

670. Cismin gözü daima cismi görür. Canın gözü fena dolu olan canı görür.

665. Lafzın iştiraki dâimâ yol vurucudur. Kâfirin ve mü'minin iştiraki cisimdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

665. Kelimenin ortaklığı daima yol kesicidir. Kâfirin ve müminin ortaklığı bedendedir.

Kelimenin ortaklığı ve şekilde bir olması daima idrak yolunu kesicidir. Şekilde ortak olanların anlamda ortak olmaları gerekmez. Örneğin, mümin ve kâfir bedenleri itibarıyla şekilde ortaktırlar; fakat anlamları birbirinin zıddı olan inkâr ve imandan ibarettir. Nasıl ki şekle itibar olmadığı Münafikun Suresi'nde şöyle beyan buyurulur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ (Münafikun, 63/4) Yani "Ey Resulüm! Sen o münafıkları gördüğün zaman onların bedenlerinin uyumu ve düzeni seni hayran bırakır ve şaşırtır; ve fasih bir şekilde söz söyledikleri zaman onların sözlerini dinlersin. Halbuki onlar duvara dayanmış odunlara benzerler; içleri boştur."

Lafzın iştiraki ve sûrette bir olması dâimâ idrâk yolunu vurucudur. Sûrette müşterek olanların ma'nâda müşterek olmaları lâzım gelmez. Meselâ, mü'min ve kâfir cisimleri i'tibariyle sûrette müşterektirler; fakat ma'nâları birbirinin zıddı olan inkâr ve îmândan ibarettir. Nitekim sûrete i'tibâr olmadığı sûre-i Münafikūn'da şöyle beyan buyurulur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ (Münafikun, 63/4) Ya'ni "Ey Resûlüm! Sen o münafıkları gördüğün vakit onların cisimlerinin tenâsübü ve intizâmı seni i'câb eder ve hayrete düşürür; ve fasâhat ile söz söyledikleri vakit onların sözlerini dinlersin. Halbuki onlar duvara dayanmış odunlara benzerler; içleri koftur."

666. Cisimler ağızları bağlanmış testiler gibidir; tâ ki, her testide ne olur, ona bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

666. Cisimler, ağızları bağlanmış testiler gibidir; tâ ki, her testide ne olduğuna bak!

667. O cisim testisi âb-ı hayat doludur; bu cismin testisi ölüm zehrinden doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

667. O cisim testisi âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) doludur; bu cismin testisi ölüm zehrinden doludur.

O insân-ı kâmilin cisim testisi, ledünnî ilimler (Allah katından gelen ilimler) ve rabbanî bilgiler olan âb-ı hayat ile doludur; bu gafil ve cismanî (bedensel) olan kimsenin cisminin testisi de ölüm zehri olan cehalet ve hayvansal sıfatlarla doludur.

O ârif-i kâmilin cisim testisi âb-ı hayât olan ulûm-i ledünniyye ve ma-ârif-i rabbâniyye ile doludur; ve bu gāfil ve cismânî olan kimsenin cisminin testisi dahi ölüm zehri olan cehl ve sıfât-ı hayvâniyye ile doludur.

668. Eğer mazrûfa nazar tutarsan şahsın; ve eğer onun zarfına bakarsan yolu şaşırmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

668. Eğer mazrufa bakarsan şahıssın; eğer onun zarfına bakarsan yolu şaşırmışsın!

Eğer sen insanların mazrufu (içeriği) olan anlamlarına bakar ve değer verirsen, anlam âleminin şahsısın; ve eğer onların zarfı (kabı) olan cisimlerine bakar ve giyimlerine, kuşamlarına, süslerine ve dış görünüşlerindeki düzenlerine bakıp aldanırsan şaşkınsın!

Eğer sen insanların mazrûfu olan ma'nâlarına bakar ve i'tibâr edersen ma'nâ âleminin şâhısın; ve eğer onların zarfı olan cisimlerine bakar ve giyimlerine ve kuşamlarına ve süslerine ve zâhirî intizâmlarına bakıp aldanır isen şaşkınsın!

669. Lafzı bu cisme müşabih bil! Onun ma'nâsı içeride cân gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

669. Lafzı bu cisme benzer bil! Onun anlamı içeride can gibidir.

670. Cismin gözü dâimâ cismi görücü olur. Cânın gözü fen dolu olan cânı görücü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

670. Cismin gözü daima cismi görür. Canın gözü fena dolu olan canı görür.

671. Binâenaleyh Mesnevî lafızlarının nakşından sürete mensub olan dâlldir ve ma'nâya mensub olan hâdîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

671. Bu sebeple Mesnevî lafızlarının nakşından (yazılışından) sûrete ait olan dâldir (sapıktır) ve manaya ait olan hâdîdir (doğru yolu bulucudur).

Yani, Mesnevî-i Şerîf'te "mey" ve "mutrıb" ve "dilber" ve "ma'şûk" gibi lafızlar vardır. Eğer bir sûrete ait ve cismanî olan kimse bu "mey"i üzüm suyundan yapılan şaraba ve "mutrıb"ı da şurada burada gazel okuyan ve çalgı çalan hânende ve sâzendeye ve "dilber" ve "ma'şûk"u da güzel kadınlara yorarsa ve bu kelimelerin manalarını zâhire (dış görünüşe) sınırlı kılarsa dâll (sapıtmış) ve şaşkın olur. Ve eğer bunların manalarına intikal edip (geçip), meyi ilâhî aşk şarabı ve mutrıbı da ruhu tatmin eden insân-ı kâmil ve dilber ve ma'şûku da hakikî sevgili olan Hak anlarsa hâdî (doğru yolu bulucu) olur ve doğru yolu bulucu olur. Çünkü bunlar sûfîlerin ıstılahlarıdır (teknik terimleridir); ve bu ıstılahlar bâtınî halleri (içsel durumları) akla yaklaştırmak için zâhirî hallere (dışsal durumlara) benzetilmek suretiyle konulmuştur. Nasıl ki Fîhi Mâ Fih'in 23. faslının bir fıkrasında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Sana haram olan şaraptan veya afyondan veya esrardan bir sebepten zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının hepsinden razı olmuyor musun? Onları affetmiyor musun? Ellerini ve ayaklarını öpmüyor musun? Kâfir ile mümin bu saatte senin nazarında tek bir şey oluyor. İşte Şeyh Salahaddîn'de bu zevkin aslı ve bu zevkin harareti vardır. Hâl böyle iken, Allah korusun onun böyle bir kimseye nasıl buğzu (nefreti) ve garazı (kini) olur?"

Ya'ni, Mesnevî-i Şerîfte "mey" ve "mutrıb" ve "dilber" ve "ma'şûk" gibi lafızlar vardır. Eğer bir sûrete mensûb ve cismânî olan kimse bu “mey"i üzüm suyundan yapılan şaraba ve "mutrıb"ı da şurada burada gazel okuyan ve çalgı çalan hânende ve sâzendeye ve "dilber" ve "ma'şûk"u da güzel kadınlara hamleder ve bu kelimelerin ma'nâlarını zâhire mahsûr kılarsa dâll ve şaşkın olur. Ve eğer bunların ma'nâlarına intikāl edip, meyi aşk-ı ilâhî şarâbı ve mutrıbı da rûhu tatrîb eden insân-ı kâmil ve dilber ve ma'şûku da mahbûb-ı hakîkî olan Hak anlarsa hâdî olur ve doğru yolu bulucu olur. Zîrâ bunlar sûfiyyûnun ıstılâhlarıdır; ve bu ıstılâhlar ahvâl-i bâtıneyi akla takrîb için ahvâl-i zâhireye teşbîh edilmek sûretiyle vaz' edilmiştir. Nitekim Fîhi Mâ Fih'in 23. faslının bir fıkrasında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Sana harâm olan şarâbdan veya afyondan veyâ esbâbdan bir sebebden zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının kâffesinden râzı olmuyor musun? Onları afv etmiyor musun? Ellerini ve ayaklarını öpmüyor musun? Kâfir ile mü'min bu sâatte senin nazarında şey'-i vâhid oluyor. İşte Şeyh Salahaddîn'de bu zevkin aslı ve bu zevkin harrı vardır. Hâl böyle iken, maâzallâh onun böyle bir kimseye nasıl buğzu ve garazı olur?"

672. Kur'ân'da buyurdu ki: "Bu Kur'ân gönülden ba'zısına hâdî ve ba'zısına mudilldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

672. Kur'ân'da buyurdu ki: "Bu Kur'ân gönülden bazısına yol gösterici ve bazısına saptırıcıdır.

Bu şerefli beyitte Bakara Suresi'nde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً وما يصل به إِلَّا الْفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) Yani "Bu Kur'ân sebebiyle çok kimse sapıklığa düşer ve çok kimse de doğru yolu bulur; ve onun sebebiyle sapıklığa düşenler ancak fasıklardır." Yani Yüce Allah buyurdu ki: Bu Kur'ân, kalp yönünden bazı kimselerin doğru yolu bulmasına sebep olur ve bazı kimselerin de sapıklığına sebep olur. Nitekim birinci cildin 1099 numaralı beytinde bu anlama dair şöyle buyurulmuştu:

Tercüme: "Sen Kur'ân'ı nefsanî heves üzerine yorumluyorsun; yüksek olan anlam senden dolayı alçak ve eğri oldu."

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً وما يصل به إِلَّا الْفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) Ya'ni “Bu Kur'ân sebebiyle çok kimse dalâlete düşer ve çok kimse de hidâyet bulur; ve onun sebebiyle dalâlete düşenler ancak fâsıklardır." Ya'ni Hak Teâlâ buyurdu ki: Bu Kur'ân kalb cihetinden ba'zı kimselerin hidâyetine sebeb olur ve ba'zı kimselerin dahi dalâletine sebeb olur. Nitekim I. cildin 1099 numaralı beytinde bu ma'nâya dâir şöyle buyurulmuş idi:

Tercüme: "Sen Kur'ân'ı hevâ-yı nefsânî üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden alçak ve eğri oldu."

671. Binâenaleyh Mesnevî lafızlarının nakşından sürete mensub olan dâlldir ve ma'nâya mensub olan hâdîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

671. Buna göre Mesnevî lafızlarının nakşından, şekle ait olan sapıktır ve anlama ait olan doğru yolu bulucudur.

Yani, Mesnevî-i Şerîf'te "mey" ve "mutrıb" ve "dilber" ve "ma'şûk" gibi lafızlar vardır. Eğer bir şekle ait ve cismanî olan kimse bu "mey"i üzüm suyundan yapılan şaraba ve "mutrıb"ı da şurada burada gazel okuyan ve çalgı çalan hânende ve sâzendeye ve "dilber" ve "ma'şûk"u da güzel kadınlara yorarsa ve bu kelimelerin anlamlarını görünenle sınırlı kılarsa sapık ve şaşkın olur. Ve eğer bunların anlamlarına geçip, meyi ilâhî aşk şarabı ve mutrıbı da ruhu neşelendiren insân-ı kâmil ve dilber ve ma'şûku da gerçek sevgili olan Hak anlarsa doğru yolu bulucu olur ve doğru yolu bulur. Çünkü bunlar sûfîlerin terimleridir; ve bu terimler içsel halleri akla yaklaştırmak için dışsal hallere benzetilmek suretiyle konulmuştur. Nasıl ki Fîhi Mâ Fih'in 23. bölümünün bir fıkrasında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Sana haram olan şaraptan veya afyondan veya esrardan bir sebeple zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının hepsinden razı olmuyor musun? Onları affetmiyor musun? Ellerini ve ayaklarını öpmüyor musun? Kâfir ile mümin bu saatte senin nazarında tek bir şey oluyor. İşte Şeyh Salahaddin'de bu zevkin aslı ve bu zevkin sıcaklığı vardır. Hal böyle iken, Allah korusun onun böyle bir kimseye nasıl buğzu ve garazı olur?"

Ya'ni, Mesnevî-i Şerîfte "mey" ve "mutrıb" ve "dilber" ve "ma'şûk" gibi lafızlar vardır. Eğer bir sûrete mensûb ve cismânî olan kimse bu “mey"i üzüm suyundan yapılan şaraba ve "mutrıb"ı da şurada burada gazel okuyan ve çalgı çalan hânende ve sâzendeye ve "dilber" ve "ma'şûk"u da güzel kadınlara hamleder ve bu kelimelerin ma'nâlarını zâhire mahsûr kılarsa dâll ve şaşkın olur. Ve eğer bunların ma'nâlarına intikāl edip, meyi aşk-ı ilâhî şarâbı ve mutrıbı da rûhu tatrîb eden insân-ı kâmil ve dilber ve ma'şûku da mahbûb-ı hakîkî olan Hak anlarsa hâdî olur ve doğru yolu bulucu olur. Zîrâ bunlar sûfiyyûnun ıstılâhlarıdır; ve bu ıstılâhlar ahvâl-i bâtıneyi akla takrîb için ahvâl-i zâhireye teşbîh edilmek sûretiyle vaz' edilmiştir. Nitekim Fîhi Mâ Fih'in 23. faslının bir fıkrasında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Sana harâm olan şarâbdan veya afyondan veyâ esbâbdan bir sebebden zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının kâffesinden râzı olmuyor musun? Onları afv etmiyor musun? Ellerini ve ayaklarını öpmüyor musun? Kâfir ile mü'min bu sâatte senin nazarında şey'-i vâhid oluyor. İşte Şeyh Salahaddîn'de bu zevkin aslı ve bu zevkin harrı vardır. Hal böyle iken, maâzallâh onun böyle bir kimseye nasıl buğzu ve garazı olur?"

672. Kur'ân'da buyurdu ki: "Bu Kur'ân gönülden ba'zısına hâdî ve ba'zısına mudilldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

672. Kur'ân'da buyurdu ki: "Bu Kur'ân gönülden bazısına yol gösterici ve bazısına saptırıcıdır."

Bu şerefli beyitte Bakara sûresinde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً وما يصل به إِلَّا الْفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) Yani "Bu Kur'ân sebebiyle çok kimse sapıklığa düşer ve çok kimse de doğru yolu bulur; ve onun sebebiyle sapıklığa düşenler ancak fâsıklardır." Yani Yüce Allah buyurdu ki: Bu Kur'ân kalp yönünden bazı kimselerin doğru yolu bulmasına sebep olur ve bazı kimselerin de sapıklığına sebep olur. Nitekim I. cildin 1099 numaralı beytinde bu anlama dair şöyle buyurulmuştu:

Tercüme: "Sen Kur'ân'ı nefsinin hevesi üzerine yorumluyorsun; yüksek olan anlam senden dolayı alçak ve eğri oldu."

Bu beyt-i şerîfte şûre-i Bakara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً وما يصل به إِلَّا الْفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) Ya'ni “Bu Kur'ân sebebiyle çok kimse dalâlete düşer ve çok kimse de hidâyet bulur; ve onun sebebiyle dalâlete düşenler ancak fâsıklardır." Ya'ni Hak Teâlâ buyurdu ki: Bu Kur'ân kalb cihetinden ba'zı kimselerin hidâyetine sebeb olur ve ba'zı kimselerin dahi dalâletine sebeb olur. Nitekim I. cildin 1099 numaralı beytinde bu ma'nâya dâir şöyle buyurulmuş idi:

Tercüme: "Sen Kur'ân'ı hevâ-yı nefsânî üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden alçak ve eğri oldu."

673. "Allah, Allah!" Mâdemki arif "mey" dedi, arifin indinde ma'dûm olan ne vakit şey olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

673. "Allah, Allah!" Mademki arif "mey" dedi, arifin katında yok olan ne zaman bir şey olur.

"Allah, Allah!", sakın ha, sakın ha! Yani "sakın ha, sakın ha!" demek olur. Yani sakın ha! Mademki, Allah'ı bilen arif kişi mey ve şaraptan bahsetti, bil ki, böyle bir şey manada mevcuttur. Çünkü arifin katında maddi ve şeklî olan şarap yoktur ve vehmedilmiştir; ve arif böyle yok olan bir şeye varlık verip ondan bahsetmez ve ona bir şey demez. Bu sebeple o arif "şarap" dediği zaman sen bu şarabı üzüm suyundan yapılmış olan şarap anlama!

"Allah, Allah!", zinhâr, zinhâr! Ya'ni "sakın ha, sakın ha!" demek olur. Ya'ni sakın ha! Mâdemki, ârif-billâh olan kimse mey ve şarâbdan bahsetti, bil ki, böyle bir şey ma'nâda mevcuddur. Zîrâ ârifin indinde mâddî ve sûrî olan şarâb yoktur ve mevhûmdur; ve ârif böyle yok olan bir şeye vücûd verip ondan bahsetmez ve ona bir şey demez. Binâenaleyh o ârif "şarâb" dediği vakit sen bu şarabı üzüm suyundan yapılmış olan şarâb anlama!

674. Vaktaki senin anlayışın şeytanın maddesi olur, ne vakit senin için Rahmân meyinin vehmi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

674. Senin anlayışın şeytanın maddesi olduğu zaman, ne zaman senin için Rahmân meyinin vehmi olur?

Ey cismanî ve maddî olan kimse! Senin bu mey ve şarap lafzından anlayışın, şeytanın içkisi olan zahirî şarap olduğu zaman, artık Rahmân'ın şarabı olan ilahi aşk şarabı senin vehmine (gerçek olmayan tahayyülüne) gelmez. "Şeytanın şarabı"ndan maksat, eğer bozuk fikirler olursa anlam böyle olur. Senin anlayışın şeytanın sana içirdiği bozuk fikirlere dayanır ve sen bu bozuk fikirler şarabından sarhoş olursan, Rahmân'ın şarabı olan aşk şarabı ve Hakk dostlarının zevki senin anlayışına değil, vehmine bile gelmez.

Ey cismânî ve mâddî olan kimse! Vaktāki senin bu mey ve şarâb lafzından anlayışın, şeytanın içkisi olan sûrî şarâb olur, artık Rahmân'ın şarabı olan aşk-ı ilâhi şarabı senin vehmine gelmez. "Bâde-i şeytân"dan murâd, eğer efkâr-ı fâside olursa ma'na böyle olur. Senin anlayışın şeytanın sana içirdiği efkâr-ı fâsideye müstenid olur ve sen bu fasid fikirler şarabından sarhoş olursan, Rahmân'ın şarabı olan aşk şarabı ve evliyâ-yı Hakk'ın zevki senin fehmine değil, vehmine bile gelmez.

675. Bu ikisi; mutrıb şarab ile ortaktırlar. Bu ona ve o buna; acele getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

675. Bu ikisi; mutrıb şarap ile ortaktırlar. Bu ona ve o buna; acele getir!

Yani, cismanî olan mutrıb (çalgıcı/şarkıcı) zahirî olan şarap ile ortak ve müşterektir. Çünkü zahirî şarabı içenler, cismanî ve nefsanî neşelerinin artması için karşılarında şarkıcı ve çalgıcı isterler. Bu sebeple mutrıb içkiye ve içki de mutrıba aceleyle ihtiyaç arz eder. Bunun gibi, ruhanî mutrıb olan insân-ı kâmilin vücudu ile ilahî aşk şarabı ortak ve müşterektirler. Bunlar birbirlerinin ayrılmaz parçaları gibidir.

Ya'ni, cismânî olan mutrib sûrî olan şarâb ile ortak ve müşterektir. Zîrâ sûrî şarabı içenler neş'e-i cismâniyye ve nefsâniyyelerinin tezyîdi için karşılarında hânende ve sâzende isterler. Binâenaleyh mutrıb içkiye ve içki de mutrıba acele arz-ı ihtiyac eder. Bunun gibi, mutrıb-ı rûhânî olan insân-ı kâmilin vücudu ile şarâb-ı aşk-ı ilâhî ortak ve müşterektirler. Bunlar birbirlerinin lâzım ve melzûmu kabîlindendir.

676. Pür-humarlar mutrıbın deminden otlarlar. Mutrıblar onları meyhane tarafına götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

676. Sarhoşlar, çalgıcının nefesinden otlarlar. Çalgıcılar onları meyhane tarafına götürürler.

673. "Allah, Allah!" Mâdemki arif "mey" dedi, arifin indinde ma'dûm olan ne vakit şey olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

673. "Allah, Allah!" Mademki arif "mey" dedi, arifin katında yok olan ne zaman bir şey olur.

"Allah, Allah!", sakın ha, sakın ha! Yani "sakın ha, sakın ha!" demek olur. Yani sakın ha! Mademki, Allah'ı bilen arif kişi mey ve şaraptan bahsetti, bil ki, böyle bir şey manada mevcuttur. Çünkü arifin katında maddi ve şeklî olan şarap yoktur ve vehmedilmiştir; ve arif böyle yok olan bir şeye varlık verip ondan bahsetmez ve ona bir şey demez. Bu sebeple o arif "şarap" dediği zaman sen bu şarabı üzüm suyundan yapılmış olan şarap anlama!

"Allah, Allah!", zinhâr, zinhâr! Ya'ni "sakın ha, sakın ha!" demek olur. Ya'ni sakın ha! Mâdemki, ârif-billâh olan kimse mey ve şarâbdan bahsetti, bil ki, böyle bir şey ma'nâda mevcuddur. Zîrâ ârifin indinde mâddî ve sûrî olan şarâb yoktur ve mevhûmdur; ve ârif böyle yok olan bir şeye vücûd verip ondan bahsetmez ve ona bir şey demez. Binâenaleyh o ârif "şarâb" dediği vakit sen bu şarabı üzüm suyundan yapılmış olan şarâb anlama!

674. Vaktaki senin anlayışın şeytanın maddesi olur, ne vakit senin için Rahmân meyinin vehmi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

674. Senin anlayışın şeytanın maddesi olduğu zaman, ne zaman senin için Rahmân meyinin vehmi olur?

Ey cismanî ve maddî olan kimse! Senin bu mey ve şarap lafzından anlayışın, şeytanın içkisi olan zahirî şarap olduğu zaman, artık Rahmân'ın şarabı olan ilahi aşk şarabı senin vehmine (gerçek olmayan tahayyülüne) gelmez. "Şeytanın şarabı"ndan maksat, eğer bozuk fikirler olursa anlam böyle olur. Senin anlayışın şeytanın sana içirdiği bozuk fikirlere dayanır ve sen bu bozuk fikirler şarabından sarhoş olursan, Rahmân'ın şarabı olan aşk şarabı ve Hakk dostlarının zevki senin anlayışına değil, vehmine bile gelmez.

Ey cismânî ve mâddî olan kimse! Vaktāki senin bu mey ve şarâb lafzından anlayışın, şeytanın içkisi olan sûrî şarâb olur, artık Rahmân'ın şarabı olan aşk-ı ilâhi şarabı senin vehmine gelmez. "Bâde-i şeytân"dan murâd, eğer efkâr-ı fâside olursa ma'na böyle olur. Senin anlayışın şeytanın sana içirdiği efkâr-ı fâsideye müstenid olur ve sen bu fasid fikirler şarabından sarhoş olursan, Rahmân'ın şarabı olan aşk şarabı ve evliyâ-yı Hakk'ın zevki senin fehmine değil, vehmine bile gelmez.

675. Bu ikisi; mutrıb şarab ile ortaktırlar. Bu ona ve o buna; acele getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

675. Bu ikisi; mutrıb şarap ile ortaktırlar. Bu ona ve o buna; acele getir!

Yani, cismanî olan mutrıb (çalgıcı/şarkıcı) zahirî olan şarap ile ortak ve müşterektir. Çünkü zahirî şarabı içenler, cismanî ve nefsanî neşelerinin artması için karşılarında şarkıcı ve çalgıcı isterler. Bu sebeple mutrıb içkiye ve içki de mutrıba aceleyle ihtiyaç arz eder. Bunun gibi, ruhanî mutrıb olan insân-ı kâmilin vücudu ile ilahî aşk şarabı ortak ve müşterektirler. Bunlar birbirlerinin ayrılmaz parçaları gibidir.

Ya'ni, cismânî olan mutrib sûrî olan şarâb ile ortak ve müşterektir. Zîrâ sûrî şarabı içenler neş'e-i cismâniyye ve nefsâniyyelerinin tezyîdi için karşılarında hânende ve sâzende isterler. Binâenaleyh mutrıb içkiye ve içki de mutrıba acele arz-ı ihtiyac eder. Bunun gibi, mutrıb-ı rûhânî olan insân-ı kâmilin vücudu ile şarâb-ı aşk-ı ilâhî ortak ve müşterektirler. Bunlar birbirlerinin lâzım ve melzûmu kabîlindendir.

676. Pür-humarlar mutrıbın deminden otlarlar. Mutrıblar onları meyhane tarafına götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

676. Sarhoşluktan sonra sersemlemiş olanlar, çalgıcının nefesinden otlarlar. Çalgıcılar onları meyhane tarafına götürürler.

"Humâr", sarhoşluktan sonra başta kalan sersemlik ve kendinden geçme demektir. Yani, sarhoşlar çalgıcının sözünden ve nağmesinden faydalanırlar. Eğer çalgıcı zahirî ve cismanî ise, zahirî içkiden sarhoş olanları zahirî meyhane tarafına götürür; ve eğer ruhanî ise, manevî sarhoşları hakikat meyhanesine götürür.

"Humâr", sarhoşluktan sonra başta kalan sersemlik ve bî-hûşluk demektir. Ya'ni, sarhoşlar mutrıbın sözünden ve nağmesinden müstefid olurlar. Eğer mutrıb sûrî ve cismânî ise sûrî içkiden sarhoş olanları sûrî meyhâne tarafına götürür; ve eğer rûhânî ise ma'nevî sarhoşları hakîkat meyhanesine götürür.

677. O mutrib meydanın başı ve bu onun sonudur. Gönül onun çevgânında top gibi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

677. O mutrib meydanın başı ve bu onun sonudur. Gönül onun çevgânında top gibi olmuştur.

"Dil şüde" bazı nüshalarda böyle ayrı olarak yazılmıştır. Bu durumda anlam tercümede olduğu gibidir; ve bazı nüshalarda da bitişik olarak "dil-şüde" yazılmıştır. Bu durumda birleşik sıfat olup, âşık ve sarhoş anlamına gelir ve mısraın anlamı "Sarhoş, top gibi, mutribin çevgânındadır" demek olur. Yani, o mutrib, sarhoşluk âleminin ve meydanının başıdır; ve bu meyhane ise o meydanın sonudur. Bu sebeple mutrib gönlü veya sarhoşu cirit oyunundaki top gibi deminin ve nağmelerinin çevgânıyla o meydanda çeler durur.

"Dil şüde", ba'zı nüshalarda böyle ayrı olarak yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ tercümede olan vecih ile olur; ve ba'zı nüshalarda dahi bitişik olarak "dil-şüde" yazılmıştır. Bu sûrette vafs-ı terkîbî olup, âşık ve sarhoş ma'nâsına gelir ve mısrâ'ın ma'nâsı "Sarhoş, top gibi, mutrıbın çevgânındadır" demek olur. Ya'ni, o mutrıb, sarhoşluk âleminin ve meydanının başıdır; ve bu meyhâne ise o meydanın sonudur. Binâenaleyh mutrıb gönlü veyâ sarhoşu cirit oyunundaki top gibi deminin ve nağmelerinin çevgânıyla o meydanda çeler durur.

678. O şey ki, başta vardır, kulak oraya gider. Eğer başta safrâ varsa, o şey sevdâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

678. O şey ki, başta vardır, kulak oraya gider. Eğer başta safrâ varsa, o şey sevdâ olur.

Bu şerefli beyitte, güzel sanatlardan "irsâl-i mesel" (atasözü veya darb-ı mesel kullanma) sanatı vardır. O da şudur ki: Mutribi dinleyenlerin ruh yapısı, beden yapısına karşılık tutulmuştur. Eski tıbba vakıf olanların bildiği gibi, gıdanın birinci hazmı ağızda dişler vasıtasıyla olur. Sonra gıda mideye gider. Midenin harareti ile pişer, keylûs (midede hazmedilmiş gıda) hâline gelir. Buna ikinci hazım derler. Bu keylûsun posaları mideden bağırsaklara iner ve ince kısımlarını da damarlar çeker ve damarlara gidenler dahi tekrar pişer. Ona "keymûs" (bağırsaklarda hazmedilmiş gıda) derler. Bu, üçüncü hazımdır. Burada suyun fazlası böbreklerden süzülüp mesaneye gider ve idrar olur. Bu fazla sular gittikten sonra o gıda kalıntısı tekrar pişer. Dört karışım (humus, kan, safra, sevda) meydana gelir. Biraz çiğ olarak kalana "balgam" ve onun altında kalana "kan" ve onun altında olana "safra" derler. Bu pişmelerden sonra biraz daha yanmaya (ihtirâk) sağlam olarak kalan maddeye "sevda" derler. Eğer "safra"nın yanması fazla olursa "sevda" hıltına (vücut sıvısı) dönüşür; ve safranın galebesi (üstün gelmesi) yüzünden sevdanın artması beyne baygınlık verir. Beden yapısında bu hâl meydana geldiği gibi, "Humâr", sarhoşluktan sonra başta kalan sersemlik ve baygınlık demektir. Yani, sarhoşlar mutribin sözünden ve nağmesinden faydalanırlar. Eğer mutrib maddî ve cismanî ise maddî içkiden sarhoş olanları maddî meyhane tarafına götürür; ve eğer ruhanî ise manevî sarhoşları hakikat meyhanesine götürür.

Bu beyt-i şerîfte sanayi'-i bedîiyyeden "irsâl-i mesel" san'atı vardır. O da budur ki: Mutrıbı dinleyenlerin bünye-i rûhu bünye-i cisme mukābil tutulmuştur. Tabâbet-i atîkaya vakıf olanların indinde ma'lumdur ki, gıdânın birinci hazmı ağızda dişler vâsıtasıyla olur. Sonra gıdâ mi'deye gider. Mi'denin harâreti ile pişer, keylûs hâline gelir. Buna ikinci hazım derler. Bu keylûsun posaları mi'deden bağırsaklara iner ve incelerini de damarlar cezb eder ve damarlara gidenler dahi tekrar pişer. Ona "keymûs" derler. Bu, üçüncü hazımdır. Burada suyun fazlası böbreklerden süzülüp mesâneye gider ve idrâr olur. Bu fazla sular gittikten sonra o bakıyye-i gıdâ tekrar pişer. İhtilât-ı erbaa peydâ olur. Biraz çiğ olarak kalana "balgam" ve onun altında kalana "kan" ve onun altında olana "safra" derler. Bu pişmelerden sonra biraz daha ihtirâka sâlim olarak kalan mâddeye "sevda" derler. Eğer "safra"nın ihtirâkı ziyâde olursa "sevda" hıltına inkılâb eder; ve galebe-i safrâ yüzünden sevdânın tezâyüdü dimâğa bî-hûşluk verir. Bünye-i cismde bu hâl vâki' olduğu gibi bün- “Humâr”, sarhoşluktan sonra başta kalan sersemlik ve bî-hûşluk demek-tir. Ya’ni, sarhoşlar mutrıbın sözünden ve nağmesinden müstefîd olurlar. Eğer mutrıb sûrî ve cismânî ise sûrî içkiden sarhoş olanları sûrî meyhâne ta-rafına götürür; ve eğer rûhânî ise ma’nevî sarhoşları hakîkat meyhânesine götürür.

677. O mutrıb meydanın başı ve bu onun sonudur. Gönül onun çevgânında top gibi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

677. O mutrıb meydanın başı ve bu onun sonudur. Gönül onun çevgânında top gibi olmuştur.

"Dil şüde" bazı nüshalarda böyle ayrı olarak yazılmıştır. Bu durumda anlam, tercümede olan şekil ile olur; ve bazı nüshalarda dahi bitişik olarak "dil-şüde" yazılmıştır. Bu durumda terkibî bir sıfat olup, âşık ve sarhoş anlamına gelir ve mısraın anlamı "Sarhoş, top gibi, mutrıbın çevgânındadır" demek olur. Yani, o mutrıb, sarhoşluk âleminin ve meydanının başıdır; ve bu meyhane ise o meydanın sonudur. Bu sebeple mutrıb, gönlü veya sarhoşu cirit oyunundaki top gibi, deminin ve nağmelerinin çevgânıyla o meydanda çeler durur.

“Dil şüde”, ba’zı nüshalarda böyle ayrı olarak yazılmıştır. Bu sûrette ma’nâ tercümede olan vecih ile olur; ve ba’zı nüshalarda dahi bitişik olarak “dil-şüde” yazılmıştır. Bu sûrette vafs-ı terkîbî olup, âşık ve sarhoş ma’nâsı-na gelir ve mısrâ’ın ma’nâsı “Sarhoş, top gibi, mutrıbın çevgânındadır” de-mek olur. Ya’ni, o mutrıb, sarhoşluk âleminin ve meydanının başıdır; ve bu meyhâne ise o meydanın sonudur. Binâenaleyh mutrıb gönlü veyâ sarhoşu cirit oyunundaki top gibi deminin ve nağmelerinin çevgânıyla o meydanda çeler durur.

678. O şey ki, başta vardır, kulak oraya gider. Eğer başta safrâ varsa, o şey sev-dâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

678. O şey ki, başta vardır, kulak oraya gider. Eğer başta safrâ varsa, o şey sev-dâ olur.

Bu şerefli beyitte, edebî sanatlardan "irsâl-i mesel" (atasözü kullanma) sanatı vardır. O da şudur ki: Müzisyeni dinleyenlerin ruh yapısı, beden yapısına karşılık tutulmuştur. Eski tıbba vâkıf olanların bildiği üzere, gıdanın birinci hazmı ağızda dişler vasıtasıyla olur. Sonra gıda mideye gider. Midenin harareti ile pişer, keylûs (midede sindirilmiş gıda) hâline gelir. Buna ikinci hazım derler. Bu keylûsun posaları mideden bağırsaklara iner ve ince kısımlarını da damarlar çeker ve damarlara gidenler dahi tekrar pişer. Ona "keymûs" (kan yapıcı madde) derler. Bu, üçüncü hazımdır. Burada suyun fazlası böbreklerden süzülüp mesaneye gider ve idrar olur. Bu fazla sular gittikten sonra o gıda kalıntısı tekrar pişer. Dört hılt (kan, balgam, safra, sevda) meydana gelir. Biraz çiğ olarak kalana "balgam" ve onun altında kalana "kan" ve onun altında olana "safrâ" derler. Bu pişmelerden sonra biraz daha yanmaya sağlam olarak kalan maddeye "sevdâ" derler. Eğer "safrâ"nın yanması fazla olursa "sevdâ" hıltına dönüşür; ve safranın galebesi (üstün gelmesi) yüzünden sevdânın artması dimağa (beyne) baygınlık verir. Beden yapısında bu hâl meydana geldiği gibi ruh yapısında dahi bunun benzeri meydana gelir. Birinci yön şudur ki, eğer ruhun idraklerinde bünyenin safrasına denk olan keserât (çokluklar) ve mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) muhabbeti varsa, müzisyenin nağmelerinden bu safrâ ve mâsivâ sevgisi alevlenip sevdâya, yani tabiî karanlıklara dönüşür. İkinci yön şudur ki, "safrâ"dan maksat, Hak sevgisi ve "sevda"dan maksat, eşyanın çokluklarının ve Hak dışındaki şeylerin kararması ve yok olmasıdır. Yani eğer ruhun idraklerinde bünyenin safrasına benzer olan Hak sevgisi varsa, müzisyenin nağmelerinden bu muhabbet büsbütün parlayıp o sarhoşun nazarından tabiî karanlıklar fani ve yok olur; ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu anlama işaret buyururlar: Beyit: "O ruhtan hâsıl olan safrâ, gerçi başın sevdâsını artırır, fakat yed-i beyzâyı (Hz. Musa'nın elinin beyazlaşması mucizesi) böyle sevdâdan bulurlar." Sözün özü, ruhun idraklerinde her ne varsa, ruhun kulağı kendi idrakleri tarafına gider. Nasıl ki beden yapısında safrâ üstün gelirse o safrâ sevda olur.

Bu beyt-i şerîfte sanâyi’-i bedîiyyeden “irsâl-i mesel” san’atı vardır. O da budur ki: Mutrıbı dinleyenlerin bünye-i rûhu bünye-i cisme mukâbil tutul-muştur. Tabâbet-i atîkaya vâkıf olanların indinde ma’lûmdur ki, gıdânın bi-rinci hazmı ağızda dişler vâsıtasıyla olur. Sonra gıdâ mi’deye gider. Mi’denin harâreti ile pişer, keylûs hâline gelir. Buna ikinci hazım derler. Bu keylûsun posaları mi’deden bağırsaklara iner ve incelerini de damarlar cezb eder ve da-marlara gidenler dahi tekrâr pişer. Ona “keymûs” derler. Bu, üçüncü hazım-dır. Burada suyun fazlası böbreklerden süzülüp mesâneye gider ve idrâr olur. Bu fazla sular gittikten sonra o bakıyye-i gıdâ tekrâr pişer. İhtilât-ı erbaa pey-dâ olur. Biraz çiğ olarak kalana “balgam” ve onun altında kalana “kan” ve onun altında olana “safrâ” derler. Bu pişmelerden sonra biraz daha ihtirâka sâlim olarak kalan maddeye “sevdâ” derler. Eğer “safrâ”nın ihtirâkı ziyâde olursa “sevdâ” hıltına inkılâb eder; ve galebe-i safrâ yüzünden sevdânın te-zâyüdü dimağa bî-hûşluk verir. Bünye-i cismde bu hâl vâkı’ olduğu gibi bün- ye-i rûhta dahi bunun nazîri vâki' olur. Birinci vech budur ki, eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına muâdil olan keserât ve mâsivâ muhabbeti varsa mutrıbın nağmelerinden bu safrâ ve hubb-i mâsivâ alevlenip sevdâya, ya'ni zulümât-ı tabîiyyeye inkılâb eder. İkinci vech budur ki, "safrâ"dan murâd, muhabbet-i Hak ve "sevda"dan murâd, keserât-ı eşyânın ve mâsivâ-yı Hakk'ın kararması ve fenâsıdır. Ya'ni eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına mümâsil olan muhabbet-i Hak varsa mütrıbın nağmelerinden bu muhabbet büsbütün parlayıp o sarhoşun nazarından zulümât-ı tabîiyye fânî ve nâ-bûd olur; ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: Beyt: "O rûhtan hâsıl olan safrâ, gerçi başın sevdâsını artırır, fakat yed-i beyzâyı böyle sevdâdan bulurlar." Velhâsıl, rûhun idrâkâtında her ne varsa, rûhun kulağı kendi idrâkâtı tarafına gider. Nitekim bünye-i cismde safrâ gālib olursa o safrâ sevda olur.

679. Ondan sonra bu ikisi bî-hûşluğa giderler. Vâlid ve mevlûd orada bir olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

679. Ondan sonra bu ikisi kendinden geçme hâline giderler. Baba ve çocuk orada bir olurlar.

Bu şerefli beyitte, ruhanî çalgıcı olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşit ile Hakk'a sarhoş olan müridin hâline işaret buyrulur. Yani, sarhoş ile çalgıcı, meydanın sonu olan meyhaneye gittikten sonra her ikisi de kendinden geçerler; ve her ikisi de manen birleşip, o fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) meyhanesinde "vâlid" yani çalgıcı ve "mevlûd" yani sarhoş bir olurlar; ve kesret âleminin (çokluk âlemi) gerektirdiği senlik ve benlik aradan kalkar. Nasıl ki, maddî şaraptan bile hâsıl olan kendinden geçme hâlinin sonucu yukarıda 671 numaralı beyitte açıklanmıştır.

Bu beyt-i şerîfte mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmil ile mest-i Hak olan mürîdin hâline işaret buyurulur. Ya'ni, sarhoş ile mutrıb meydanın nihâyeti olan meyhaneye gittikten sonra her ikisi de bî-hûş olurlar; ve her ikisi de ma'nen ittihad edip, o fenâ-fillâh meyhanesinde "vâlid" ya'ni mutrib ve "mevlûd" ya'ni sarhoş bir olurlar; ve âlem-i keserâtın iktizâsı olan senlik ve benlik aradan kalkar. Nitekim sûrî meyden bile hâsıl olan bî-hûşluğun netîcesi yukarıda 671 numaralı beyitte îzâh edilmiştir.

680. Vaktaki şâdî ve gam sulh ettiler, bizim Türk'ümüz mutrıbları uyandırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

680. Ne zaman ki sevinç ve keder barıştılar, bizim Türk'ümüz çalgıcıları uyandırdı.

[664] "Türk"ten maksat, özellikle Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz olmak ve genel olarak her bir mürid olmak; "çalgıcılar"dan maksat ise özellikle Cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli zâtları ve genel olarak her bir insân-ı kâmil olmak uygun görünür. "Çalgıcı" kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi, insân-ı kâmillerin ilerideki anlamlarda birleşmesine işarettir. Yani, ne zaman ki Hakk'a sarhoş olan talip ve ruhun idraklerinde de bunun benzeri gerçekleşir. Birinci yön şudur ki, eğer ruhun idraklerinde bedenin safrasına denk gelen kesretler (çokluklar) ve mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) muhabbeti varsa, çalgıcının nağmelerinden bu safra ve mâsivâ sevgisi alevlenip sevdaya, yani tabiî karanlıklara dönüşür. İkinci yön şudur ki, "safra"dan maksat, Hakk sevgisi ve "sevda"dan maksat, eşyanın kesretlerinin ve Hakk dışındaki şeylerin kararması ve yok olmasıdır. Yani eğer ruhun idraklerinde bedenin safrasına benzeyen Hakk sevgisi varsa, çalgıcının nağmelerinden bu muhabbet tamamen parlayıp o sarhoşun nazarından tabiî karanlıklar fani ve yok olur; ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu anlama işaret buyururlar: Beyit: "O ruhtan hâsıl olan safra, gerçi başın sevdasını artırır, fakat yed-i beyzâyı (Hz. Musa'nın elinin parlaması mucizesi) böyle sevdadan bulurlar." Sözün özü, ruhun idraklerinde her ne varsa, ruhun kulağı kendi idrakleri tarafına gider. Nasıl ki cisim bedeninde safra galip olursa o safra sevda olur.

[664] "Türk"den murâd, husûsan Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz olmak ve umûmen her [bir] mürid olmak ve "mutrıblar”dan murâd dahi husûsen, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri ve umûmen her bir insân-ı kâmil olmak münasib görünür. "Mutrıb"ın cem' olarak zikri insân-ı kâmillerin âtîde ma'nâlarda ittihâdına işarettir. Ya'ni, vaktāki mest-i Hak olan tâlib ve ye-i rûhta dahi bunun nazîri vâki' olur. Birinci vech budur ki, eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına muâdil olan keserât ve mâsivâ muhabbeti varsa mutrıbın nağmelerinden bu safrâ ve hubb-i mâsivâ alevlenip sevdâya, ya'ni zulümât-ı tabîiyyeye inkılâb eder. İkinci vech budur ki, "safrâ"dan murâd, muhabbet-i Hak ve "sevda"dan murâd, keserât-ı eşyânın ve mâsivâ-yı Hakk'ın kararması ve fenâsıdır. Ya'ni eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına mümâsil olan muhabbet-i Hak varsa mütrıbın nağmelerinden bu muhabbet büsbütün parlayıp o sarhoşun nazarından zulümât-ı tabîiyye fânî ve nâ-bûd olur; ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: Beyt: "O rûhtan hâsıl olan safrâ, gerçi başın sevdâsını artırır, fakat yed-i beyzâyı böyle sevdâdan bulurlar." Velhâsıl, rûhun idrâkâtında her ne varsa, rûhun kulağı kendi idrâkâtı tarafına gider. Nitekim bünye-i cismde safrâ gālib olursa o safrâ sevda olur.

679. Ondan sonra bu ikisi bî-hûşluğa giderler. Vâlid ve mevlûd orada bir olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

679. Ondan sonra bu ikisi kendinden geçme hâline giderler. Baba ve çocuk orada bir olurlar.

Bu şerefli beyitte, ruhanî çalgıcı olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşit ile Hakk'a sarhoş olan müridin hâline işaret buyrulur. Yani, sarhoş ile çalgıcı, meydanın sonu olan meyhaneye gittikten sonra her ikisi de kendinden geçerler; ve her ikisi de manen birleşip, o fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) meyhanesinde "vâlid" yani çalgıcı ve "mevlûd" yani sarhoş bir olurlar; ve kesret âleminin (çokluk âlemi) gerektirdiği senlik ve benlik aradan kalkar. Nasıl ki, maddî şaraptan bile hâsıl olan kendinden geçme hâlinin sonucu yukarıda 671 numaralı beyitte açıklanmıştır.

Bu beyt-i şerîfte mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmil ile mest-i Hak olan mürîdin hâline işaret buyurulur. Ya'ni, sarhoş ile mutrıb meydanın nihâyeti olan meyhaneye gittikten sonra her ikisi de bî-hûş olurlar; ve her ikisi de ma'nen ittihad edip, o fenâ-fillâh meyhanesinde "vâlid" ya'ni mutrib ve "mevlûd" ya'ni sarhoş bir olurlar; ve âlem-i keserâtın iktizâsı olan senlik ve benlik aradan kalkar. Nitekim sûrî meyden bile hâsıl olan bî-hûşluğun netîcesi yukarıda 671 numaralı beyitte îzâh edilmiştir.

680. Vaktaki şâdî ve gam sulh ettiler, bizim Türk'ümüz mutrıbları uyandırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

680. Ne zaman ki sevinç ve keder barıştılar, bizim Türk'ümüz çalgıcıları uyandırdı.

[664] "Türk"ten maksat, özellikle Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz olmak ve genel olarak her bir mürid olmak ve "çalgıcılar"dan maksat da özellikle, Cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli zâtları ve genel olarak her bir insân-ı kâmil olmak uygun görünür. "Çalgıcı" kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi, insân-ı kâmillerin gelecekteki anlamlarda birleşmesine işarettir. Yani, ne zaman ki Hakk'a sarhoş olan talip ve ruhanî çalgıcı olan mürşid-i kâmil sevinçte ve kederde birleştiler, bizim Türk'ümüz çalgıcıları uyandırıp söze başladı.

[664] "Türk"den murâd, husûsan Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz olmak ve umûmen her [bir] mürid olmak ve "mutrıblar”dan murâd dahi husûsen, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri ve umûmen her bir insân-ı kâmil olmak münasib görünür. "Mutrıb"ın cem' olarak zikri insân-ı kâmillerin âtîde ma'nâlarda ittihâdına işarettir. Ya'ni, vaktāki mest-i Hak olan tâlib ve

mutrib-ı rûhânî olan mürşid-i kâmil sürûrda ve gamda ittihad ettiler, bizim Türk'ümüz mutrıbları îkāz edip söze girdi.

681. Mutrib hab-nak bir beyte başladı. Dedi ki: "Ey görmediğim kimse, bana bir kadeh sun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

681. Mutrib, uyku veren bir beyte başladı. Dedi ki: "Ey görmediğim kimse, bana bir kadeh sun!"

Ruhanî mutrib (ilahi aşkı terennüm eden kişi) olan insân-ı kâmil, bu kesret âlemine (çokluk âlemi) karşı uyku getirici olan bir beyti okumaya başladı da, dedi ki: "Ey his gözüyle görmediğim mutlak zât! Bana zâtî tecellî (Allah'ın özünden gelen görünme) şarabının kadehini sun!"

Mutrib-1 rûhânî olan insân-ı kâmil bu âlem-i keserâta karşı uyku getirici olan bir beyti okumaya başladı da, dedi ki: "Ey his gözüyle görmediğim zât-ı mutlak! Bana bir tecellî-i zâtî şarabının kadehini sun!"

682. "Sen benim vechimsin. Eğer ben onu görmezsem aceb değildir. Yakınlığın gāyesi hicab-ı iştibahtır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

682. "Sen benim vechimsin. Eğer ben onu görmezsem şaşılacak bir şey değildir. Yakınlığın amacı şüphe perdesidir."

"Sen benim vechim, hakikatim ve hüviyetimsin. Eğer ben kendi vechimi ve hakikatimi bu kadar yakınlık ile beraber göremezsem şaşılmaz. Çünkü yakınlığın amacı ve sonu, şüphe ve karışıklığa sebep olan perde ve örtüdür." Zira çok yakın olan şey, yakınlığının ve görünürlüğünün şiddetinden dolayı gözden gizli kalır. Yüce ve Ulu Zât (Allah) Kur'ân-ı Kerim'de ونحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) yani "Biz insana şahdamarından daha yakınız;" ve وهو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) yani "O sizinle beraberdir, nerede olsanız" buyurduğu halde, bu yakınlığın şiddeti görülmemeye sebep olur. Örneğin, bir kitap göze çok yakın tutulsa, bu yakınlık görmeye engel olur. Yazıları asla görünmez ve okunamaz; aynı şekilde güneşin ışığı çok fazla yayılmış ve göze nüfuz ettiği halde, insan bakışının önce bu ışığa ve sonra da eşyaya düştüğünü fark edemez. Zira ışık, yakınlığının ve görünürlüğünün şiddetinden dolayı gizlenmiştir. Hz. Hüdâyî'nin (k.s.) beyti: Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra?

"Sen benim vechim ve hakîkatim ve hüviyetimsin. Eğer ben kendi vechimi ve hakîkatimi bu kadar yakınlık ile beraber göremezsem taaccüb olunmaz. Zî-râ yakınlığın gāyesi ve nihâyeti iştibâh ve iltibâsı mûcib olan hicâb ve perde-dir." Zîrâ pek yakın olan şey şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gözden gizli kalır. Zât-ı Ecell ü A'la hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ونحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'ni "Biz insana şahdamarından daha yakınız;" وهو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) ya'ni "O sizinle beraberdir, nerede olsanız" buyurduğu hâlde bu şiddet-i kurb adem-i rü'yete sebeb olur. Meselâ, bir kitâb göze pek yakın tutul-sa bu yakınlık rü'yete mâni' olur. Yazıları asla görünmez ve okunamaz; ve ke-zâ güneşin ziyâsı pek ziyâde münteşir ve göze nüfüz ettiği hâlde insan naza-rının evvelâ bu ziyâya ve sonra da eşyaya vâki' olduğunu fark edemez. Zîrâ ziyâ şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gizlenmiştir. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra?

683. "Sen benim aklımsın. Girift olan iltibasın çokluğundan dolayı, eğer ben Sen'i görmezsem acib değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

683. "Sen benim aklımsın. Karışık olan belirsizliğin çokluğundan dolayı, eğer ben Seni görmezsem şaşılacak bir şey değildir."

"Müştebek", pencere kafesi ve balık ağı gibi örülmüş, birbirine karışmış ve girift olmuş olan; "iltibas", örtülü ve belirsiz olmak ve karışıp karmaşık olmak anlamındadır. Yani, "Ey hakiki varlık! Mademki benim hakikatim ve ruhanî çalgıcı olan insân-ı kâmil (olgun insan) mürşid sevinçte ve kederde birleşti, bizim Türk'ümüz çalgıcıları uyandırıp söze girdi.

"Müştebek", pencere kafesi ve balık ağı gibi örülmüş ve birbirine karışmış ve girift olmuş olan; "iltibâs", örtülü ve belirsiz olmak ve ihtilât edip karışık ol-mak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey vücûd-ı hakîkî! Mâdemki, benim hakîkatim ve mutrib-ı rûhânî olan mürşid-i kâmil sürûrda ve gamda ittihad ettiler, bizim Türk'ümüz mutrıbları îkāz edip söze girdi.

681. Mutrib hab-nak bir beyte başladı. Dedi ki: "Ey görmediğim kimse, bana bir kadeh sun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

681. Mutrib, uyku getirici bir beyte başladı. Dedi ki: "Ey görmediğim kimse, bana bir kadeh sun!"

Ruhanî mutrib olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), bu kesret (çokluk) âlemine karşı uyku getirici olan bir beyti okumaya başladı da, dedi ki: "Ey his gözüyle görmediğim mutlak Zât! Bana zâtî tecellî (Allah'ın özünden gelen görünme) şarabının kadehini sun!"

Mutrib-ı rûhânî olan insân-ı kâmil bu âlem-i keserâta karşı uyku getirici olan bir beyti okumaya başladı da, dedi ki: "Ey his gözüyle görmediğim zât-ı mutlak! Bana bir tecellî-i zâtî şarabının kadehini sun!"

682. "Sen benim vechimsin. Eğer ben onu görmezsem aceb değildir. Yakınlığın gāyesi hicab-ı iştibahtır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

682. "Sen benim yüzümsün. Eğer ben onu görmezsem şaşılacak bir şey değildir. Yakınlığın amacı şüphe perdesidir."

"Sen benim yüzüm, hakikatim ve hüviyetimsin. Eğer ben kendi yüzümü ve hakikatimi bu kadar yakınlıkla beraber göremezsem şaşılmaz. Çünkü yakınlığın amacı ve sonu, şüphe ve karışıklığa sebep olan perde ve örtüdür." Zira çok yakın olan şey, yakınlığının ve görünürlüğünün şiddetinden dolayı gözden gizli kalır. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de ونحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) yani "Biz insana şahdamarından daha yakınız;" ve وهو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) yani "O sizinle beraberdir, nerede olsanız" buyurduğu halde, bu yakınlığın şiddeti görülmemeye sebep olur. Örneğin, bir kitap göze çok yakın tutulsa, bu yakınlık görmeye engel olur. Yazıları asla görünmez ve okunamaz; aynı şekilde güneşin ışığı çok fazla yayılmış ve göze nüfuz ettiği halde insan, bakışının önce bu ışığa ve sonra da eşyaya düştüğünü fark edemez. Zira ışık, yakınlığının ve görünürlüğünün şiddetinden dolayı gizlenmiştir. Hz. Hüdâyî'nin (k.s.) beyti: Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra?

"Sen benim vechim ve hakîkatim ve hüviyetimsin. Eğer ben kendi vechimi ve hakîkatimi bu kadar yakınlık ile beraber göremezsem taaccüb olunmaz. Zî-râ yakınlığın gāyesi ve nihâyeti iştibâh ve iltibâsı mûcib olan hicâb ve perde-dir." Zîrâ pek yakın olan şey şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gözden gizli kalır. Zât-ı Ecell ü A'la hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ونحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'ni "Biz insana şahdamarından daha yakınız;" وهو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) ya'ni "O sizinle beraberdir, nerede olsanız" buyurduğu hâlde bu şiddet-i kurb adem-i rü'yete sebeb olur. Meselâ, bir kitâb göze pek yakın tutul-sa bu yakınlık rü'yete mâni' olur. Yazıları asla görünmez ve okunamaz; ve ke-zâ güneşin ziyâsı pek ziyâde münteşir ve göze nüfüz ettiği hâlde insan nazarının evvelâ bu ziyâya ve sonra da eşyaya vâki' olduğunu fark edemez. Zîrâ ziyâ şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gizlenmiştir. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra?

683. "Sen benim aklımsın. Girift olan iltibasın çokluğundan dolayı, eğer ben Sen'i görmezsem acib değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

683. "Sen benim aklımsın. Karışıklığın çokluğundan dolayı, eğer ben Seni görmezsem şaşılacak bir şey değildir."

"Müştebek", pencere kafesi ve balık ağı gibi örülmüş, birbirine karışmış ve girift olmuş olan; "iltibas" ise örtülü ve belirsiz olmak, karışıp birbirine girmek anlamındadır. Yani, "Ey hakiki varlık! Mademki benim hakikatim ve kimliğim Sensin ve benim belirlenimim Senin varlığın ile ortaya çıkmaktadır, şüphesiz ki benim aklım da Sen olursun. Fakat beş dış duyu ile idrak edilen somut şeylere dayalı fikirler ile beş iç duyu ile idrak edilen akılla kavranan şeylere dayalı fikirlerin birbirine karışıp girift bir hâle gelmiş olmasından dolayı aklımda tecelli edenin Sen olduğunu göremezsem şaşılacak bir şey değildir."

"Müştebek", pencere kafesi ve balık ağı gibi örülmüş ve birbirine karışmış ve girift olmuş olan; "iltibâs", örtülü ve belirsiz olmak ve ihtilât edip karışık olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey vücûd-ı hakîkî! Mâdemki, benim hakîkatim ve hüviyetim Sen'sin ve benim taayyünüm Sen'in vücûdun ile zâhirdir, şübhesiz ki, benim aklım dahi Sen olursun. Fakat havâss-i hamse-i zâhire ile idrâk olunan mahsûsâta müstenid fikirler ile havâss-i hamse-i bâtine ile idrâk olunan ma'kūlâta müstenid fikirlerin birbirine karışıp girift bir hâle gelmiş olmasından dolayı aklımda mütecellî olanın Sen olduğunu göremezsem acîb değildir."

684. Sen şahdamardan daha yakın geldin. Ne kadar "Ya" diyeyim? “Ya" uzak içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

684. Sen şahdamardan daha yakın geldin. Ne kadar "Ya" diyeyim? “Ya" uzak içindir.

"Sen, Kâf sûresinin 16. ayetinde buyurduğun وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ yani “Muhakkak biz insanı yarattık, onun nefsinin vesvese ettiği şeyi de biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" ayeti gereğince bana şahdamarımdan daha yakın geldin. Ben ne kadar "yâ İlâhî!” ve “yâ Rab!" diye "ya" seslenme edatını kullanıp dururum? Halbuki bu "yâ” seslenme edatı çoğu zaman uzak olan bir kimse için kullanılır." Bu sebeple Sen benim hakikatim ve aklım olduğun ve bana şahdamarımdan daha yakın olduğun hâlde uzakta imişsin gibi "yâ" diye hitap etmem ne içindir?

"Sen, Kâf sûre-i şerîfesinde buyurduğun وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) ya'ni “Muhakkak biz insanı yarattık, onun nefsinin vesvese ettiği şeyi de biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" âyet-i kerîmesi mûcibince bana şahdamarımdan daha yakın geldin. Ben ne kadar "yâ İlâhî!” ve “yâ Rab!" diye "ya" edât-ı nidâsını kullanıp dururum? Halbuki bu "yâ” edât-ı nidâsı çok kerre uzak olan bir kimse için kullanılır." Binâenaleyh Sen benim hakîkatim ve aklım olduğun ve bana şâhdamarımdan daha yakın olduğun hâlde uzakta imişsin gibi "yâ" diye hitâb etmem ne içindir?

685. "Belki ıssız sahrada nidâ etmem ile, benim ile beraber olan kimseyi beni gayrete getiren kimselerden saklamak için onları şaşırtırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

685. "Aksine, ıssız çölde seslenmemle, benimle beraber olan kimseyi beni kıskandıran kimselerden saklamak için onları şaşırtırım."

"Kıfâr", ıssız çöl demektir ki, burada kastedilen, kesret (çokluk) ve taayyünler (belirginleşmeler) âlemidir. "Benimle beraber olan kimse" ifadesinden kastedilen, Hakk'ın hakiki varlığıdır. "Kıskandıran kimseler"den kastedilen ise, müminlerin avam tabakasından olan zahir ulemasıdır ki, onlar bu kesret âleminde zâtî kuşatmayı kabul etmeyip, ancak ilmî kuşatmayı ispat ederler. Bu sebeple eşyayı Hakk'ın zâtından uzak ve kendilerini ayrı bilirler. Hadis-i şerifte "Benim ümmetimde şirk, pürüzsüz bir taş üzerindeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir" buyurulduğundan, bu taife gizli şirk sahipleridir ve bu hususta hakikat ehlinin karşıtlarıdır. Bu sebeple bunların ruh ve akıl gözlerinin eşyada Hakk'ı müşahede edebilme kuvveti olmadığından, kâmiller (olgun insanlar) ve muhakkikler (hakikati araştıranlar) gayret saikiyle bunların yanında kendi müşahedelerine ait olan sözleri söylemekten çekinirler; ve kendi sevgilileri ve maşukları olan Hakk'ı bunların kör gözlerinden bile saklarlar. Şerefli beytin anlamının özeti şudur: Benim hüviyetim Sensin ve benim belirginleşmem Senin varlığın ile görünürdür, şüphesiz ki, benim aklım dahi Sen olursun. Fakat zahirî beş duyu ile idrak edilen duyulara dayalı fikirler ile batınî beş duyu ile idrak edilen akla dayalı fikirlerin birbirine karışıp iç içe geçmiş olmasından dolayı aklımda tecelli edenin Sen olduğunu göremezsem şaşılacak bir durum değildir.

"Kıfâr", ıssız sahrâ demektir ki, burada murâd, âlem-i keserât ve taayyünâttır. "Benimle beraber olan kimse" ta'bîrinden murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Gayrete getiren, kıskandıran kimseler"den murâd, mü'minlerin avâmmı olan ulemâ-i zâhiredir ki, onlar bu âlem-i keserâtta ihâta-i zâtiyyeyi kabûl etmeyip, ancak ihâta-i ilmiyyeyi isbât ederler. Binâenaleyh eşyayı Hakk'ın zâtından uzak ve kendilerini ayrı bilirler. Hadis-i şerifde الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk musaffâ bir mahaldeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir" buyurulduğundan bu tâife şirk-i ahfâ sâhibleridir ve bu husûsta ehl-i hakîkatin muârızlarıdır. Binâenaleyh bunların rûh ve akıl gözlerinin eşyâda Hakk'ı müşâhede edebilmek kuvveti olmadığından kâmiller ve muhakkıklar sâika-i gayretle bunların yanında kendi müşâhedelerine aid olan sözleri söylemekden tevakkî ederler; ve kendi mahbub ve ma'şûkları olan Hakk'ı bunların kör gözlerinden bile saklarlar. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı: hüviyetim Sen'sin ve benim taayyünüm Sen'in vücûdun ile zâhirdir, şübhesiz ki, benim aklım dahi Sen olursun. Fakat havâss-i hamse-i zâhire ile idrâk olunan mahsûsâta müstenid fikirler ile havâss-i hamse-i bâtine ile idrâk olunan ma'kūlâta müstenid fikirlerin birbirine karışıp girift bir hâle gelmiş olmasından dolayı aklımda mütecellî olanın Sen olduğunu göremezsem acîb değildir."

684. Sen şahdamardan daha yakın geldin. Ne kadar "Ya" diyeyim? “Ya" uzak içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

684. Sen şahdamardan daha yakın geldin. Ne kadar "Ya" diyeyim? “Ya" uzak içindir.

"Sen, Kâf sûresinin şerifinde buyurduğun وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) yani “Muhakkak biz insanı yarattık, onun nefsinin vesvese ettiği şeyi de biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" ayet-i kerimesi gereğince bana şahdamarımdan daha yakın geldin. Ben ne kadar "yâ İlâhî!” ve “yâ Rab!" diye "ya" nida edatını kullanıp dururum? Halbuki bu "yâ” nida edatı çok kere uzak olan bir kimse için kullanılır." Bu sebeple Sen benim hakikatim ve aklım olduğun ve bana şahdamarımdan daha yakın olduğun hâlde uzakta imişsin gibi "yâ" diye hitap etmem ne içindir?

"Sen, Kâf sûre-i şerîfesinde buyurduğun وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni “Muhakkak biz insanı yarattık, onun nefsinin vesvese ettiği şeyi de biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" âyet-i kerîmesi mûcibince bana şahdamarımdan daha yakın geldin. Ben ne kadar "yâ İlâhî!” ve “yâ Rab!" diye "ya" edât-ı nidâsını kullanıp dururum? Halbuki bu "yâ” edât-ı nidâsı çok kerre uzak olan bir kimse için kullanılır." Binâenaleyh Sen benim hakîkatim ve aklım olduğun ve bana şâhdamarımdan daha yakın olduğun hâlde uzakta imişsin gibi "yâ" diye hitâb etmem ne içindir?

685. "Belki ıssız sahrâda nidâ etmem ile, benim ile beraber olan kimseyi beni gayrete getiren kimselerden saklamak için onları şaşırtırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

685. "Aksine, ıssız çölde seslenmemle, benimle beraber olan kimseyi beni kıskandıran kimselerden saklamak için onları şaşırtırım."

"Kıfâr", ıssız çöl demektir ki, burada kastedilen, kesretler (çokluklar) ve taayyünler (belirginleşmeler) âlemidir. "Benimle beraber olan kimse" ifadesinden kastedilen, Hak'ın hakiki varlığıdır. "Gayrete getiren, kıskandıran kimseler"den kastedilen, müminlerin avamından olan zahir ulemasıdır ki, onlar bu kesretler âleminde zâtî kuşatmayı kabul etmeyip, ancak ilmî kuşatmayı ispat ederler. Bu sebeple eşyayı Hak'ın zâtından uzak ve kendilerini ayrı bilirler. Hadis-i şerifte الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا yani "Benim ümmetimde şirk, pürüzsüz bir taş üzerindeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir" buyurulduğundan, bu zümre gizli şirk (şirk-i ahfâ) sahipleridir ve bu hususta hakikat ehlinin karşıtlarıdır. Bu sebeple, bunların ruh ve akıl gözlerinin eşyada Hak'ı müşahede edebilme kuvveti olmadığından, kâmiller ve muhakkıklar (gerçekleri araştıranlar), kıskançlık saikiyle bunların yanında kendi müşahedelerine ait olan sözleri söylemekten çekinirler; ve kendi sevgilileri ve maşukları olan Hak'ı bunların kör gözlerinden bile saklarlar. Şerefli beytin anlam özeti şöyledir:

"Kıfâr", ıssız sahrâ demektir ki, burada murâd, âlem-i keserât ve taayyünâttır. "Benimle beraber olan kimse" ta'bîrinden murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Gayrete getiren, kıskandıran kimseler"den murâd, mü'minlerin avâmmı olan ulemâ-i zâhiredir ki, onlar bu âlem-i keserâtta ihâta-i zâtiyyeyi kabûl etmeyip, ancak ihâta-i ilmiyyeyi isbât ederler. Binâenaleyh eşyayı Hakk'ın zâtından uzak ve kendilerini ayrı bilirler. Hadis-i şerifde الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk musaffâ bir mahaldeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir" buyurulduğundan bu tâife şirk-i ahfâ sâhibleridir ve bu husûsta ehl-i hakîkatin muârızlarıdır. Binâenaleyh bunların rûh ve akıl gözlerinin eşyâda Hakk'ı müşâhede edebilmek kuvveti olmadığından kâmiller ve muhakkıklar sâika-i gayretle bunların yanında kendi müşâhedelerine aid olan sözleri söylemekden tevakkî ederler; ve kendi mahbub ve ma'şûkları olan Hakk'ı bunların kör gözlerinden bile saklarlar. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı:

## Körün Mustafâ (a.s.)ın evine gelmesi ve Aişe (r.a.)nın körün önünden kaçması ve Resûl'ün: "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor" demesi ve Aişe'nin Resûlullâh (s.a.v.)e cevab vermesi

686. Peygamber huzuruna kör geldi. Dedi ki: "Ey her hamurun fırınına ne-va-bahş edici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

686. Peygamber huzuruna kör geldi. Dedi ki: "Ey her hamurun fırınına neva bahşedici!"

Belki ben, uzakta olan kimseler hakkında kullanılan "yâ" nidâ edatıyla, bu kesret âlemi (çokluk âlemi) çöllerinde onun için hitap ederim ki, "Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir" (Hadid, 57/4) ayet-i kerimesi gereğince, benimle beraber olan hakiki sevgiliyi, beni gayrete getiren ve beni kıskandıran gizli şirk (şirk-i ahfâ) sahiplerinden saklayayım ve onları bu hitabımla yanılgıya düşüreyim ve şaşırtayım!" Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz, bu cildin ileride gelecek olan beyitlerinde bu anlama işaret ederek şöyle buyururlar: Tercüme: "Ey putperest! Mademki şaşıların eşiyiz, müşrikçe konuşmak lazım gelir. O birlik, o vasıf ve hâl tarafındandır. Kelam meydanına ikilikten başkası gelmez. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle, ya ağzını dikip hoşça sus. Ya nöbetleşe bazen sus ve bazen söz söyle; şaşılar gibi davul çal, vesselam."

İnşallah, ileride bu beyitlere geldiğimizde yeterli açıklamalar yazılacaktır.

Belki ben uzakda olan kimseler hakkında kullanılan "yâ” edât-ı nidâsı ile bu âlem-i keserât çöllerinde onun için hitâb ederim ki, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) [ya'ni "Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesi mûcibince benim ile beraber olan mahbûb-i hakîkîyi beni gayrete getiren ve beni kıskandıran şirk-i ahfâ sâhiblerinden saklayayım ve onları bu hitâbım ile galata düşüreyim ve şaşırtayım!" Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu cildin âtîde gelecek olan beyitlerinde bu ma'nâya işâreten şöyle buyururlar: Tercüme: "Ey putperest! Mâdemki şaşıların eşiyiz, müşrikçe konuşmak lâzım gelir. O birlik, o vasf ü hâl tarafındandır. Kelâm meydânına ikilikten başkası gelmez. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle, ya ağızını dikip hoş sâkit kıl. Ya nöbet ile ba'zan sükût et ve ba'zan söz söyle; şaşılar gibi davul çal, vesselâm."

İnşâallâhu Teâlâ âtîde bu beytlere geldiğimizde îzâhât-ı kâfiye yazılacaktır.

## Körün Mustafâ (a.s.)ın evine gelmesi ve Aişe (r.a.)nın körün önünden kaçması ve Resûl'ün: "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor" demesi ve Aişe'nin Resûlullâh (s.a.v.)e cevab vermesi

686. Peygamber huzuruna kör geldi. Dedi ki: "Ey her hamurun fırınına nevâ-bahş edici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

686. Peygamber huzuruna kör geldi. Dedi ki: "Ey her hamurun fırınına nevâ-bahş edici!"

"Darîr", kör, âmâ demektir. "Neva"nın birçok anlamı vardır. Burada revnak (canlılık, parlaklık) ve kuvvet anlamları uygundur. "Hamur"dan kasıt, çeşitli unsurlardan yoğrulmuş ve bir araya getirilmiş olan bedensel varlıktır. "Fırın"dan kasıt ise, bedenin kalıbıdır. Yani, Peygamber'in huzuruna bir âmâ geldi. Dedi ki: "Ey bedensel varlık hamurunun fırını olan kalıba ilâhî aşk ateşi ile canlılık ve kuvvet veren şanlı peygamber."

"Darîr", kör, a'mâ demektir. "Neva", birçok ma'nâları vardır. Burada rev-nak, kuvvet ma'nâları münasibdir. "Hamîr [hamur]"den murâd, muhtelif anâsırdan yoğurulmuş ve terkîb edilmiş olan vücûd-i cismânîdir. “Fırın"dan murâd, cismin kalıbıdır. Ya'ni, huzûr-ı Risâletpenâhî'ye bir a'mâ geldi. Dedi ki: "Ey vücûd-i cismânî hamurunun fırını olan kalıba aşk-ı ilâhî ateşi ile rev-nak ve kuvvet bahş edici olan Nebiyy-i zîşân."

687. "Ey sen! Suyun beyisin ve ben susamışım. Ey benim sâkîm, yardım, yardım!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

687. "Ey sen! Suyun beyisin ve ben susamışım. Ey benim sâkîm, yardım, yardım!.."

"Ey sen ki, ilâhî bilgiler (maarif-i ilâhiyye) ve ledünnî ilimler (ulûm-i ledünniyye) suyunun beyisin ve ben de o ilimlerin ve bilgilerin susamışıyım; ey benim su vericim, yardım isterim, yardım!.."

"Ey sen ki, maarif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye suyunun beyisin ve ben de o ulûm ve maârifin susamışıyım; ey benim su vericim, yardım isterim, yardım!.."

688. Vaktāki o kör acele içeriye geldi, Aişe örtünmek için kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

688. O kör aceleyle içeriye geldiği zaman, Ayşe örtünmek için kaçtı.

689. Zîra ki o pak olan hâtun reşk-nak olan Resûl'ün gayûrluğundan âgah idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

689. Çünkü o pak kadın, kıskanç olan Resûl'ün mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan hâlinden haberdardı.

"Reşk-nâk", kıskanç; "gayûr", mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan demektir. Yani, çünkü Resûl-i Ekrem hazretlerinin (Hz. Muhammed'in) nazikliğini ve hassasiyetini bilen müminlerin annesi Aişe (r.a.) hazretleri, kıskanç olan şanlı peygamberin mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan hâline vakıf idi.

"Reşk-nâk", kıskanç; "gayûr", mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan demektir. Ya'ni, zîrâ ki Resûl-i Ekrem hazretlerinin nâzikliği ve hassasiyetini müdrik olan ümmü'l-mü'minîn Aişe (r.a.) hazretleri kıskanç olan Resûl-i zîşânın gayûrluğuna vakıf idi.

690. Her kim ki, ziyade yakışıklıdır, onun reşki ziyade olur, ey oğullar! Zî-râ ki reşk nazdan kalkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

690. Her kim ki, çok yakışıklıdır, onun kıskançlığı çok olur, ey oğullar! Çünkü kıskançlık nazdan kaynaklanır.

"Benûn", oğul anlamına gelen "ibn" kelimesinin çoğuludur. "Naz", istiğna (kendini yeterli görme), nezaket ve letafet (incelik) demektir. Yani, her kim çok yakışıklı ve güzellik sahibi ise, onun sevgilisini kıskanması çok olur. Çünkü ey marifette (bilgi ve irfanda) tecrübesiz olan oğullar! Biliniz ki, kıskanma naz, istiğna ve letafetten meydana gelir. Sözün özü, iyi düşünülürse kıskançlığın kaynağı nazdır.

"Benûn", oğul ma'nâsına olan "ibn"in cem'idir. "Nâz", istiğnâ ve nezâket ve letâfet demektir. Ya'ni, her kim ziyâde yakışıklı ve cemâl sahibi ise onun ma'şûkunu kıskanması ziyâde olur. Zîrâ ey ma'rifette tecrübesiz olan oğul-lar! Biliniz ki, kıskanma naz ve istiğnâ ve letâfetten husûle gelir. Velhâsıl iyi teemmül olunursa reşkin menşei nazdır.

691. Bunak kocakarılar kocalarına câriye verirler. Çünkü çirkinlikden ve ih-tiyarlıkdan âgahdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

691. Bunak kocakarılar kocalarına câriye verirler. Çünkü çirkinlikten ve ihtiyarlıktan haberdardırlar.

"Darîr", kör, âmâ demektir. "Neva"nın birçok anlamı vardır. Burada revnak (parlaklık, canlılık) ve kuvvet anlamları uygundur. "Hamîr [hamur]"dan kasıt, çeşitli unsurlardan yoğrulmuş ve bir araya getirilmiş olan cismanî vücuttur. "Fırın"dan kasıt, cismin kalıbıdır. Yani, Peygamber Efendimiz'in huzuruna bir âmâ geldi. Dedi ki: "Ey cismanî vücut hamurunun fırını olan kalıba ilâhî aşk ateşi ile parlaklık ve kuvvet veren şanlı peygamber."

"Darîr", kör, a'mâ demektir. "Neva", birçok ma'nâları vardır. Burada rev-nak, kuvvet ma'nâları münasibdir. "Hamîr [hamur]"den murâd, muhtelif anâsırdan yoğurulmuş ve terkîb edilmiş olan vücûd-i cismânîdir. “Fırın"dan murâd, cismin kalıbıdır. Ya'ni, huzûr-ı Risâletpenâhî'ye bir a'mâ geldi. Dedi ki: "Ey vücûd-i cismânî hamurunun fırını olan kalıba aşk-ı ilâhî ateşi ile rev-nak ve kuvvet bahş edici olan Nebiyy-i zîşân."

687. "Ey sen! Suyun beyisin ve ben susamışım. Ey benim sâkîm, yardım, yardım!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

687. "Ey sen! Suyun beyisin ve ben susamışım. Ey benim sâkîm, yardım, yardım!.."

"Ey sen ki, ilâhî bilgiler (maarif-i ilâhiyye) ve ledünnî ilimler (ulûm-i ledünniyye) suyunun beyisin ve ben de o ilimlerin ve bilgilerin susamışıyım; ey benim su vericim, yardım isterim, yardım!.."

"Ey sen ki, maarif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye suyunun beyisin ve ben de o ulûm ve maârifin susamışıyım; ey benim su vericim, yardım isterim, yardım!.."

688. Vaktāki o kör acele içeriye geldi, Aişe örtünmek için kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

688. O kör aceleyle içeriye geldiği zaman, Ayşe örtünmek için kaçtı.

689. Zîra ki o pak olan hâtun reşk-nak olan Resûl'ün gayûrluğundan âgah idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

689. Çünkü o pak kadın, kıskanç olan Resûl'ün mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan hâlinden haberdardı.

"Reşk-nâk", kıskanç; "gayûr", mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan demektir. Yani, çünkü Resûl-i Ekrem hazretlerinin (Hz. Muhammed'in) nazikliğini ve hassasiyetini bilen müminlerin annesi Aişe (r.a.) hazretleri, kıskanç olan şanlı peygamberin mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan hâline vakıf idi.

"Reşk-nâk", kıskanç; "gayûr", mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan demektir. Ya'ni, zîrâ ki Resûl-i Ekrem hazretlerinin nâzikliği ve hassasiyetini müdrik olan ümmü'l-mü'minîn Aişe (r.a.) hazretleri kıskanç olan Resûl-i zîşânın gayûrluğuna vakıf idi.

690. Her kim ki, ziyade yakışıklıdır, onun reşki ziyade olur, ey oğullar! Zî-râ ki reşk nazdan kalkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

690. Her kim ki, çok yakışıklıdır, onun kıskançlığı çok olur, ey oğullar! Çünkü kıskançlık nazdan kaynaklanır.

"Benûn", oğul anlamına gelen "ibn" kelimesinin çoğuludur. "Naz", istiğna (kendini yeterli görme), nezaket ve letafet (incelik) demektir. Yani, her kim çok yakışıklı ve güzellik sahibi ise, onun sevgilisini kıskanması çok olur. Çünkü ey marifette (bilgi ve irfanda) tecrübesiz olan oğullar! Biliniz ki, kıskanma naz, istiğna ve letafetten meydana gelir. Sözün özü, iyi düşünülürse kıskançlığın kaynağı nazdır.

"Benûn", oğul ma'nâsına olan "ibn"in cem'idir. "Nâz", istiğnâ ve nezâket ve letâfet demektir. Ya'ni, her kim ziyâde yakışıklı ve cemâl sahibi ise onun ma'şûkunu kıskanması ziyâde olur. Zîrâ ey ma'rifette tecrübesiz olan oğul-lar! Biliniz ki, kıskanma naz ve istiğnâ ve letâfetten husûle gelir. Velhâsıl iyi teemmül olunursa reşkin menşei nazdır.

691. Bunak kocakarılar kocalarına câriye verirler. Çünkü çirkinlikden ve ih-tiyarlıkdan âgahdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

691. Bunak kocakarılar kocalarına câriye verirler. Çünkü çirkinlikten ve ihtiyarlıktan haberdardırlar.

"Kummâ" kelimesi Türkçe olup "câriye" ve "cinsel gücü artıran ilaç" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "câriye" demektir. "Gende-pîr" ise bunak kocakarı anlamındadır. Yani, sen görmez misin ki, kıskançlık kadınların doğal hâli iken bunak kocakarılar kıskançlıktan vazgeçip kocalarına câriye verirler. Çünkü ihtiyarlıktan kaynaklanan çirkinliklerinin farkındadırlar ve onlarda kıskançlığın kaynağı olan naz ve istiğna (nazlanma ve kendini beğenme) hâli kalmamıştır.

"Kummâ", Türkçe olup "câriye" ve "kuvve-i bâhı tezyîd eden ilâç" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "câriye" demekdir. "Gende-pîr", bunak kocakarı ma'nâsınadır. Ya'ni, sen görmez misin ki, kıskançlık kadınların hâl-i tabîîleri iken bunak kocakarılar kıskançlıkdan vazgeçip kocalarına câriye verirler. Çünkü ihtiyarlıkdan hâsıl olan çirkinliklerine vakıfdırlar ve onlarda kıskançlığın menşei olan nâz ve istiğnâ hâli kalmamışdır.

692. Her iki âlemde Ahmed'e mensûb olan cemâl gibi ne vakit olmuştur? İyi kimse Hâlık'ın ferri ona avn olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

692. Her iki âlemde Ahmed'e ait olan güzellik gibi ne zaman olmuştur? İyi kimse Yaratıcı'nın nuru ona yardım olmuştur.

"Ferr", nur ve azamet demektir. Bilinmeli ki, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in kaydedilmiş şerefli özelliklerinden anlaşıldığı üzere, dış görünüşlerinde ve mübarek bedenlerinde pek büyük bir uyum ve güzellik vardı; ve manevî güzelliği ise tarif ve vasfetmeye sığacak bir şey değildir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz hem dünya açısından hem de ahiret açısından güzellik sahibi idi; ve güzelliğin ve zarafetin bu birleşimini taşıyan ne bir peygamber ne de bir velî gelmemiştir. Bu güzellik birleşimi o yüce zâta Yüce Allah'ın yardımı ve inayeti olmuştur.

"Ferr", nûr ve azamet demektir. Ma'lûmdur ki, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in mazbût olan şemâil-i şerîfelerinden anlaşıldığı üzere vech-i zâhirlerinde ve cism-i saâdetlerinde pek büyük bir tenâsüb ve melâhat var idi; ve cemâl-i ma'nevîsi ise ta'rîf ve tavsîfe sığar bir şey değildir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem Efendimiz hem dünyâca ve hem de âhiretçe sâhib-i cemâl idi; ve cemâlin ve melâhatin bu cem'iyetini hâiz olan ne bir nebî ve ne de bir velî gelmemiştir. Bu cem'iyyet-i cemâliyye o hazrete Hâlık Teâlâ hazretlerinin avn ve inâyeti olmuştur.

693. Her iki âlemin nazları ona erişir. Gayret o güneşe yüz kat erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

693. Her iki âlemin nazları ona erişir. Gayret o güneşe yüz kat erişir.

İkinci mısra' "غيرت آن خورشید را صد تو رسد" şeklindedir ve kafiye sebebiyle mef'ûl edatı olan "râ" "sadtû"dan sonra gelmiştir. Anlam karinesi bu düzenlemeyi gerektirir. Yani, mademki şanlı peygamberimiz (s.a.v.) hem zâhirde hem de bâtında bu derece cemâlî bir bütünlüğe sahipti, bu sebeple zâhir âleminin ve bâtın âleminin bütün naz ve istiğnalarını da taşıyordu; ve mademki kıskançlık ve gayretin esası ve kaynağı nazdır, bu sebeple o dünya ve âhiret güneşine gayret ve kıskançlık da yüz kat olarak ortaya çıkar.

İkinci mısra' غیرت آن خورشید را صد تو رسد takdirinde olup kafiye sebebiyle edât-ı mef'ûl olan "râ" "sadtû"dan sonra gelmiştir. Karîne-i ma'nâ bu takdîri îcâb eder. Ya'ni, mâdemki, Resûl-i zîşân Efendimiz zâhirde ve bâtında bu derece cem'iyyet-i cemâliyyeyi hâiz idi, binâenaleyh âlem-i zâhirin ve âlem-i bâtının bütün nâz ve istiğnâlarını hâiz idi; ve mâdemki, reşk ve gayretin esâsı ve menşei nazdır, binâenaleyh o dünyâ ve âhiret güneşine gayret ve kıskançlık dahi yüz kat olarak ârız olur.

694. Der ki: "Ben Zühal'e topu bıraktım. Ey yıldızlar! Haydi, yüzünüzü çekiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

694. Der ki: "Ben Satürn'e topu bıraktım. Ey yıldızlar! Haydi, yüzünüzü çekiniz!"

"Keyvân", Satürn gezegenine denir. Astronomi ilminin açıklamasına göre, bu gezegen Dünya'dan 750 kat büyüktür. Kendi ekseni etrafındaki hareketini 10 saat 14 dakikada tamamlar. Sekiz kadar uydusu yani ayı ve bir de halkası vardır. "Zâpe" ismi "Kummâ" olup, Türkçe'de "cariye" ve "cinsel gücü artıran ilaç" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "cariye" demektir. "Gende-pîr", bunak kocakarı anlamındadır. Yani, sen görmez misin ki, kıskançlık kadınların doğal hâlleri iken bunak kocakarılar kıskançlıktan vazgeçip kocalarına cariye verirler. Çünkü yaşlılıktan kaynaklanan çirkinliklerinin farkındadırlar ve onlarda kıskançlığın kaynağı olan naz ve istiğna (nazlanma ve kendini beğenme) hâli kalmamıştır.

"Keyvân", Zühal seyyâresine derler. İlm-i hey'etin beyânına göre, bu seyyâre arzdan 750 def'a büyüktür. Hareket-i mihveriyyesini 10 sâat 14 dakîkada bitirir. Sekiz kadar peyki ya'ni ayı ve bir de halkası vardır. "Zâpe" ismi "Kummâ", Türkçe olup "câriye" ve "kuvve-i bâhı tezyîd eden ilâç" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "câriye" demekdir. "Gende-pîr", bunak kocakarı ma'nâsınadır. Ya'ni, sen görmez misin ki, kıskançlık kadınların hâl-i tabîîleri iken bunak kocakarılar kıskançlıkdan vazgeçip kocalarına câriye verirler. Çünkü ihtiyarlıkdan hâsıl olan çirkinliklerine vakıfdırlar ve onlarda kıskançlığın menşei olan nâz ve istiğnâ hâli kalmamışdır.

692. Her iki alemde Ahmed'e mensub olan cemâl gibi ne vakit olmuştur? İyi kimse Hâlık'ın ferri ona avn olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

692. Her iki âlemde Ahmed'e ait olan güzellik gibi ne zaman olmuştur? İyi kimse Yaratıcı'nın nuru ona yardım olmuştur.

"Ferr", nur ve azamet demektir. Bilinmeli ki, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in kaydedilmiş şemail-i şerifelerinden anlaşıldığı üzere, dış görünüşlerinde ve mübarek bedenlerinde pek büyük bir uyum ve güzellik vardı; ve manevî güzelliği ise tarif ve vasfetmeye sığacak bir şey değildir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz hem dünya hem de ahiret açısından güzellik sahibiydi; ve güzelliğin ve melahatin bu birleşimini taşıyan ne bir peygamber ne de bir velî gelmemiştir. Bu güzellik birleşimi o hazrete Yüce Allah'ın yardımı ve inayeti olmuştur.

"Ferr", nûr ve azamet demektir. Ma'lûmdur ki, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in mazbût olan şemail-i şerîfelerinden anlaşıldığı üzere vech-i zâhirlerinde ve cism-i saâdetlerinde pek büyük bir tenâsüb ve melâhat var idi; ve cemâl-i ma'nevîsi ise ta'rîf ve tavsîfe sığar bir şey değildir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem Efendimiz hem dünyaca ve hem de âhiretçe sâhib-i cemâl idi; ve cemâlin ve melâhatin bu cem'iyetini hâiz olan ne bir nebî ve ne de bir velî gelmemiştir. Bu cem'iyyet-i cemâliyye o hazrete Hâlık Teâlâ hazretlerinin avn ve inâyeti olmuştur.

693. Her iki âlemin nazları ona erişir. Gayret o güneşe yüz kat erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

693. Her iki âlemin nazları ona erişir. Gayret o güneşe yüz kat erişir.

İkinci mısra "غيرت آن خورشید را صد تو رسد" şeklindedir ve kafiye sebebiyle mef'ûl edatı olan "râ" "sadtû"dan sonra gelmiştir. Anlam karinesi bu düzenlemeyi gerektirir. Yani, mademki şanlı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zâhirde ve bâtında bu derece cemâlî bir bütünlüğe sahipti, bu sebeple zâhir âleminin ve bâtın âleminin bütün naz ve istiğnalarını (nazlanmalarını ve kimseye muhtaç olmama hâllerini) da sahipti; ve mademki kıskançlık ve gayretin esası ve kaynağı nazdır, bu sebeple o dünya ve âhiret güneşine gayret ve kıskançlık da yüz kat olarak ortaya çıkar.

İkinci mısra غیرت آن خورشید را صد تو رسد takdirinde olup kafiye sebebiyle edât-ı mef'ûl olan "râ" "sadtû"dan sonra gelmiştir. Karîne-i ma'nâ bu takdîri îcâb eder. Ya'ni, mâdemki, Resûl-i zîşân Efendimiz zâhirde ve bâtında bu derece cem'iyyet-i cemâliyyeyi hâiz idi, binâenaleyh âlem-i zâhirin ve âlem-i bâtının bütün nâz ve istiğnâlarını hâiz idi; ve mâdemki, reşk ve gayretin esâsı ve menşei nazdır, binâenaleyh o dünyâ ve âhiret güneşine gayret ve kıskançlık dahi yüz kat olarak ârız olur.

694. Der ki: "Ben Zühal'e topu bıraktım. Ey yıldızlar! Haydi, yüzünüzü çekiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

694. Der ki: "Ben Zühal'e topu bıraktım. Ey yıldızlar! Haydi, yüzünüzü çekiniz!"

"Keyvân", Zühal gezegenine derler. Astronomi ilminin açıklamasına göre, bu gezegen dünyadan 750 defa büyüktür. Kendi ekseni etrafındaki hareketini 10 saat 14 dakikada bitirir. Sekiz kadar uydusu yani ayı ve bir de halkası vardır. "Zâpe" ismi verilmiş olan bir ayının büyüklüğü bizim ayımız kadardır. Etrafında hava tabakası bulunduğu ve bulutlar oluştuğu tahmin edildiğinden bazı astronomlar bu gezegenin meskûn (yerleşim yeri) olduğunu zannediyorlar. Bu aylar ve bu halkası sayesinde geceleri güneş sistemimizi oluşturan diğer gezegenlerden daha parlak ve aydınlıktır. Buna göre "Zühal gezegeni" ile kastedilen, vücudun vâhidiyyet (Allah'ın birliği ve isimlerinin tecellî ettiği mertebe) mertebesine işaret buyurulur ki, bu mertebeye "hakîkat-i insâniyye" (insanî hakikat) de derler. Ruh ve misâl (maddî olmayan âlem) ve şehadet (görünen âlem) mertebelerinin üstündedir; ve diğer birçok isimleri de vardır. Ve bu mertebenin üstünde vahdet (birlik) mertebesi vardır ki, ona "hakîkat-i muhammediyye" (Muhammedî hakikat) derler. "Topu bırakmak"tan kastedilen, üstün gelmekten kinayedir. "Yıldızlar"dan kastedilen, insanlık fertlerinin akıllı ve hikmet sahibi olanlarıdır. Yani, o manevî güneş olan Hâtem-i enbiyâ (peygamberlerin sonuncusu) Efendimiz hâl diliyle buyururlar ki: "Benim hakikat-i muhammediyyem Zühal gezegeni mesabesinde (düzeyinde) olan hakîkat-i insâniyye mertebesinin üstündedir ve bu mertebeyi kuşatmıştır. Ey hakikatleri ve sabit hakikatleri bu mertebede oluşmuş olan akıllı ve hikmet sahibi yıldızlar! Benim nurumun önünde irfan (bilgi ve sezgi) nurunuzu ortaya koymaktan vazgeçip yüzlerinizi örtün!"

"Keyvân", Zühal seyyâresine derler. İlm-i hey'etin beyânına göre, bu seyyâre arzdan 750 def'a büyüktür. Hareket-i mihveriyyesini 10 sâat 14 dakîkada bitirir. Sekiz kadar peyki ya'ni ayı ve bir de halkası vardır. "Zâpe" ismi verilmiş olan bir ayının cesâmeti bizim ayımız kadardır. Etrafında hava tabakası bulunduğu ve bulutlar teşekkül ettiği tahmin olunduğundan ba'zı hey'et-şinâslar bu seyyârenin meskûn olduğunu zannediyorlar. Bu aylar ile bu halkası sâyesinde geceleri manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden diğer seyyârelerden daha parlak ve aydınlıktır. Binâenaleyh "Zühal seyyâresi"yle murâd, vücûdun mertebe-i vâhidiyyetine işaret buyurulur ki, bu mertebeye "hakîkat-i insâniyye" dahi derler. Rûh ve misâl ve şehadet mertebelerinin fevkıdır; ve diğer bir çok isimleri de vardır. Ve bu mertebenin fevkında mertebe-i vahdet vardır ki, ona "hakîkat-i muhammediyye" derler. "Topu bırakmak"tan murâd, isti'lâ etmekten kinâyedir. "Yıldızlar"dan murâd, efrâd-ı beşeriyyenin ukalâsı ve hükemâsıdır. Ya'ni, o ma'nevî güneş olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz lisân-ı hâl ile buyururlar ki: "Benim hakikat-i muhammediyyem Zühal seyyâresi mesâbesinde olan hakîkat-i insâniyye mertebesinin fevkindedir ve bu mertebeyi muhîttir. Ey hakîkatleri ve a'yân-ı sâbiteleri bu mertebede mütekevvin olan ukalâ ve hükemâ yıldızları! Benim nûrumun önünde nûr-ı irfanınızı ızhâr etmekten vazgeçip yüzlerinizi örtün!"

695. Benim nazîrsiz olan şuâımda "la" olunuz; ve yoksa benim nûrumun önünde rüsvâ olursunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

695. Benim eşsiz ışığımda "yok" olunuz; yoksa benim nurumun önünde rezil olursunuz.

Yani, "Benim eşi benzeri olmayan irfan nurumun önünde hiç olunuz; yoksa benim o nurumun önünde rezil ve rüsvâ olursunuz. Nitekim zamanın akıl sahipleri ve filozofları, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin kadınlar hakkındaki "Akılları ve dinleri eksiktir" sözünü, çöl zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür diye reddetmişlerdi. Yakın zamanda tıp bilimi, kadınların beyninin erkeklerin beyninden ortalama 150 gram eksik olduğunu ispat edince rezil ve rüsvâ oldular; ve diğer nebevî hadislerin hakikatlerini de günümüz bilimleri peyderpey ortaya koymaktadır.

Ya'ni, "Benim nazîri olmayan nûr-ı irfânımın önünde hiç olunuz; ve yoksa benim o nûrumun önünde rezîl ü rüsvâ olursunuz. Nitekim ukalâ vü hükemâyı zamâne Resûl-i Ekrem hazretlerinin kadınlar hakkındaki ناقصات العقل والدين ya'ni "Akılları ve dînleri eksiktir" sözü, çöl zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür" diye reddetmişlerdi. Ahîren fenn-i tabâbet kadınların dimâğını erkeklerin dimâğından vasatî bir hesab ile 150 gram noksan olduğunu isbât edince rezîl ü rüsvâ oldular; ve diğer ahâdîs-i nebeviyyenin hakāyıkını dahi fünûn-ı hazıra peyderpey ızhâr etmektedir.

696. Kerem cihetinden ben her gece gāib olurum. Ne vakit giderim? Ancak "Gidiyorum" diye gösteririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

696. Kerem yönünden ben her gece kaybolurum. Ne zaman giderim? Ancak "Gidiyorum" diye gösteririm.

"Her bir gece"den kastedilen, zaman zaman yeryüzü halkı üzerinde hâkim olan bâtıl fikir ve inançların karanlıklarıdır. Bu karanlık fikir ve inançlar her bir zamanda insanlar arasında farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. "Kerem yönü"nden kastedilen, verilmiş olan bir ayın büyüklüğü bizim ayımız kadardır. Etrafında hava tabakası bulunduğu ve bulutlar oluştuğu tahmin edildiğinden bazı astronomlar bu gezegenin meskûn olduğunu zannediyorlar. Bu aylar ve bu halkası sayesinde geceleri güneş sistemimizi oluşturan diğer gezegenlerden daha parlak ve aydınlıktır. Buna göre "Zühal gezegeni"yle kastedilen, varlığın vahidiyet mertebesine işaret buyurulur ki, bu mertebeye "insanî hakikat" de derler. Ruh, misâl ve şehadet mertebelerinin üstündedir; ve diğer birçok isimleri de vardır. Ve bu mertebenin üstünde vahdet mertebesi vardır ki, ona "Muhammedî hakikat" derler. "Topu bırakmak"tan kastedilen, üstün gelmekten kinâyedir. "Yıldızlar"dan kastedilen, insanlık fertlerinin akıllıları ve hikmet sahipleridir. Yani, o manevî güneş olan Peygamberlerin Sonuncusu Efendimiz hâl diliyle buyururlar ki: "Benim Muhammedî hakikatim, Zühal gezegeni mesabesinde olan insanî hakikat mertebesinin üstündedir ve bu mertebeyi kuşatmıştır. Ey hakikatleri ve sabit hakikatleri bu mertebede oluşmuş olan akıllılar ve hikmet sahipleri yıldızları! Benim nurumun önünde irfan nurunuzu göstermekten vazgeçip yüzlerinizi örtün!"

"Her bir gece"den murâd, vakit vakit ehl-i arz üzerinde hâkim olan efkâr ve akāid-i bâtıle zulmetleridir. Bu efkâr ve akāid-i muzlime her bir zamanda beşer arasında birer şekilde tezahür etmiştir. "Kerem ciheti"nden murâd, ço- verilmiş olan bir ayının cesâmeti bizim ayımız kadardır. Etrafında hava taba- kası bulunduğu ve bulutlar teşekkül ettiği tahmîn olunduğundan ba'zı hey'et-şinâslar bu seyyârenin meskûn olduğunu zannediyorlar. Bu aylar ile bu halkası sâyesinde geceleri manzûme-i şemsiyyemizi teşkîl eden diğer sey- yârelerden daha parlak ve aydınlıktır. Binâenaleyh "Zühal seyyâresi"yle mu- râd, vücûdun mertebe-i vâhidiyyetine işaret buyurulur ki, bu mertebeye "ha- kîkat-i insâniyye" dahi derler. Rûh ve misâl ve şehadet mertebelerinin fev- kıdır; ve diğer bir çok isimleri de vardır. Ve bu mertebenin fevkınde merte- be-i vahdet vardır ki, ona "hakîkat-i muhammediyye" derler. "Topu bırak- mak"tan murâd, isti'lâ etmekten kinâyedir. "Yıldızlar"dan murâd, efrâd-ı be- şeriyyenin ukalâsı ve hükemâsıdır. Ya'ni, o ma'nevî güneş olan Hâtem-i en- biyâ Efendimiz lisân-ı hâl ile buyururlar ki: "Benim hakikat-i muhammediy- yem Zühal seyyâresi mesâbesinde olan hakîkat-i insâniyye mertebesinin fev- kindedir ve bu mertebeyi muhîttir. Ey hakîkatleri ve a'yân-ı sâbiteleri bu mer- tebede mütekevvin olan ukalâ ve hükemâ yıldızları! Benim nûrumun önün- de nûr-ı irfanınızı ızhâr etmekten vazgeçip yüzlerinizi örtün!"

695. Benim nazîrsiz olan şuâımda "lâ" olunuz; ve yoksa benim nûrumun önünde rüsvâ olursunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

695. Benim eşsiz olan ışığımda "yok" olunuz; yoksa benim nurumun önünde rezil olursunuz.

Yani, "Benim eşi benzeri olmayan irfan nurumun önünde hiç olunuz; yoksa benim o nurumun önünde rezil ve rüsvâ olursunuz. Nasıl ki zamanın akıl sahipleri ve filozofları, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin kadınlar hakkındaki "Akılları ve dinleri eksiktir" sözünü, çöl zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür diye reddetmişlerdi. Yakın zamanda tıp bilimi, kadınların beyninin erkeklerin beyninden ortalama olarak 150 gram eksik olduğunu ispat edince rezil ve rüsvâ oldular; ve diğer peygamber hadislerinin hakikatlerini de günümüz bilimleri peyderpey ortaya koymaktadır.

Ya'ni, "Benim nazîri olmayan nûr-ı irfânımın önünde hiç olunuz; ve yoksa benim o nûrumun önünde rezîl ü rüsvâ olursunuz. Nitekim ukalâ vü hükemâ-yı zamâne Resûl-i Ekrem hazretlerinin kadınlar hakkındaki ناقصات العقل والدين ya'ni "Akılları ve dînleri eksiktir" sözü, çöl zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür" diye reddetmişlerdi. Ahîren fenn-i tabâbet kadınların dimâğını erkeklerin dimâ-ğından vasatî bir hesab ile 150 gram noksan olduğunu isbât edince rezîl ü rüs-vâ oldular; ve diğer ahâdîs-i nebeviyyenin hakāyıkını dahi fünûn-ı hâzıra peyderpey ızhâr etmektedir.

696. Kerem cihetinden ben her gece gāib olurum. Ne vakit giderim? Ancak "Gidiyorum" diye gösteririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

696. Kerem yönünden ben her gece kaybolurum. Ne zaman giderim? Ancak "Gidiyorum" diye gösteririm.

"Her bir gece"den kastedilen, zaman zaman yeryüzü halkı üzerinde hâkim olan yanlış düşünce ve inançların karanlıklarıdır. Bu karanlık düşünce ve inançlar her zamanda insanlar arasında farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. "Kerem yönü"nden kastedilen, çocukların oyunda büyükler tarafından serbest bırakılması gibi, insanların iç dünyalarının serbest bırakılmasıdır. Çünkü oluş ve bozuluş âlemini kuşatan Muhammedî hakikattir. Eğer Muhammedî tasarruflar her an gerçekleşseydi, hiçbir ferdin o tasarrufa karşı koymaya gücü kalmazdı. Yani, "Benim Muhammedî hakikatim ışığı şiddetli olan bir güneştir. Ben zaman zaman tabiî karanlığın hüküm sürdüğü bu kesret âleminde kaybolur ve halk üzerindeki tasarrufu terk ederim. Fakat zannetmeyiniz ki, giderim ve kaybolurum. Hayır! Kendimi gitmiş ve tasarrufu terk etmiş gösteririm. Nasıl ki maddî güneş de batar. Onun batışı tamamen gitmesi değildir. Tekrar doğmak üzere gider."

"Her bir gece"den murâd, vakit vakit ehl-i arz üzerinde hâkim olan efkâr ve akāid-i bâtıle zulmetleridir. Bu efkâr ve akāid-i muzlime her bir zamanda beşer arasında birer şekilde tezahür etmiştir. "Kerem ciheti"nden murâd, ço- cukların oyunda büyükler tarafından serbest bırakılması gibi bevâtın-ı beşerin serbest bırakılmasıdır. Zîrâ âlem-i kevni muhît olan hakîkat-i muhammediyyedir. Eğer tasarrufât-ı muhammediyye her ân vâki' olsa hiçbir ferdin o tasarrufa mukābeleye mecâli kalmazdı. Ya'ni, "Benim hakîkat-i muhammediyyem ziyâsı şedîd olan bir güneştir. Ben vakit vakit zulmet-i tabîiyyenin hükm-fermâ olduğu bu âlem-i keserâtta gâib olur ve âmme üzerinde tasarrufu terk ederim. Fakat zannetmeyiniz ki, giderim ve kaybolurum. Hayır! Kendimi gitmiş ve tasarrufu terk etmiş gösteririm. Nitekim sûrî güneş dahi gurûb eder. Onun gurûbu külliyyen gitmesi değildir. Tekrar doğmak üzere gider."

697. Tâ ki, siz bensiz bir gece yarasa gibi bu uçma mahallinin etrafında kanat çarparak uçasınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

697. Tâ ki, siz bensiz bir gece yarasa gibi bu uçma yerinin etrafında kanat çırparak uçasınız!

"Matâr", uçma yeri demektir. Bundan kastedilen tabiat âlemi ve kesretlerdir (çokluklar, maddî varlıklar). Yani, "Onun için gitmiş görünürüm ki, siz serbest kalıp bir süre bu tabiat âlemi karanlığında, bu kesretler meydanında istediğiniz gibi kanat çırpıp uçasınız!"

"Matâr", uçma mahalli demektir. Bundan murâd âlem-i tabîat ve keserâttır. Ya'ni, "Onun için gitmiş görünürüm ki, siz serbest kalıp bir müddet bu âlem-i tabîat karanlığında, bu keserât meydânında istediğiniz gibi kanat çarpıp uçasınız!"

698. Tâvuslar gibi bir kanat arz ediniz. Sarhoş doğan ve serkeş ve mu'cib olunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

698. Tavus kuşları gibi bir kanat gösteriniz. Sarhoş doğan ve serkeş ve kendini beğenmiş olunuz!

"Tavus kanadı"ndan kastedilen, cüz'î akıllara parlak görünen süslü felsefî fikirlerdir. İkinci mısradaki "bâz" kelimesinin kuşları avlayan "doğan kuşu" anlamına gelmesi uygundur. "Mest", "bâz"ın sıfatıdır. "Serkeş", itaatsiz ve boyun eğmeyen kimse; "mu'cib", kendini beğenmiş demektir. Yani, "Bu serbest hareketleriniz esnasında cüz'î akıl sahiplerine tavus kanadı gibi parlak ve süslü görünen fikirlerinizi ve hünerlerinizi gösteriniz ve benliğinizin sarhoşu olunuz; ve bu sarhoşluğunuz içinde doğan kuşu gibi insanları kendi fikirlerinizi kabule davet edip avlayınız; ve benim getirdiğim ilahî bilgilere ve ledünnî ilimlere karşı bu benliğiniz sebebiyle serkeş ve itaatsiz ve kendi bâtıl fikirlerinizi beğenici olunuz!"

"Tâvus kanadı"ndan murâd, ukūl-i cüz'iyyeye parlak görünen süslü efkâr-ı felsefiyyedir. İkinci mısra'daki "bâz" kelimesinin kuşları avlayan "doğan kuşu" ma'nâsına olması münasibdir. "Mest", "bâz"ın sıfatıdır. "Serkeş", itâatsiz ve inkıyâdsız olan kimse; "mu'cib", kendini beğenen demektir. Ya'ni, "Bu serbest harekâtınız esnasında ukūl-i cüz'iyye erbâbına tâvus kanadı gibi parlak ve süslü görünen fikirlerinizi ve hünerlerinizi arz ediniz ve benliğinizin sarhoşu olunuz; ve bu sarhoşluğunuz içinde doğan kuşu gibi efrâd-ı beşeri kendi efkârınızı kabûle da'vet edip avlayınız; ve benim getirdiğim maârif-i ilâhiyyeye ve ulûm-i ledünniyyeye karşı bu benliğiniz sebebiyle serkeş ve itâatsiz ve kendi efkâr-ı bâtılenizi beğenici olunuz!"

699. O kendinizin çirkin tertib edici olan ayağınıza bakınız. Çarık gibi ki, o Ayaz'ın şem'i idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

699. O kendinizin çirkin tertip edici olan ayağınıza bakınız. Çarık gibi ki, o Ayaz'ın mumu idi.

Çocukların oyunda büyükler tarafından serbest bırakılması gibi, insanların iç âlemlerinin (bevâtın-ı beşer) serbest bırakılmasıdır. Çünkü oluş ve bozuluş âlemini kuşatan Muhammedî hakikattir. Eğer Muhammedî tasarruflar her an meydana gelseydi, hiçbir ferdin o tasarrufa karşı koymaya gücü kalmazdı. Yani, "Benim Muhammedî hakikatim ışığı şiddetli olan bir güneştir. Ben zaman zaman tabiî karanlığın hüküm sürdüğü bu kesret âleminde (âlem-i keserât) kaybolur ve halk üzerindeki tasarrufu terk ederim. Fakat zannetmeyiniz ki, giderim ve kaybolurum. Hayır! Kendimi gitmiş ve tasarrufu terk etmiş gösteririm. Nasıl ki görünen güneş de batar. Onun batması tamamen gitmesi değildir. Tekrar doğmak üzere gider."

cukların oyunda büyükler tarafından serbest bırakılması gibi bevâtın-ı beşerin serbest bırakılmasıdır. Zîrâ âlem-i kevni muhît olan hakîkat-i muhammediyyedir. Eğer tasarrufât-ı muhammediyye her ân vâki' olsa hiçbir ferdin o tasarrufa mukābeleye mecâli kalmazdı. Ya'ni, "Benim hakîkat-i muhammediyyem ziyâsı şedîd olan bir güneştir. Ben vakit vakit zulmet-i tabîiyyenin hükm-fermâ olduğu bu âlem-i keserâtta gäib olur ve âmme üzerinde tasarrufu terk ederim. Fakat zannetmeyiniz ki, giderim ve kaybolurum. Hayır! Kendimi gitmiş ve tasarrufu terk etmiş gösteririm. Nitekim sûrî güneş dahi gurûb eder. Onun gurûbu külliyyen gitmesi değildir. Tekrar doğmak üzere gider."

697. Tâ ki, siz bensiz bir gece yarasa gibi bu uçma mahallinin etrafında kanat çarparak uçasınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

697. Tâ ki, siz bensiz bir gece yarasa gibi bu uçma yerinin etrafında kanat çırparak uçasınız!

"Matâr", uçma yeri demektir. Bundan kastedilen tabiat âlemi ve kesretlerdir (çokluklar, maddî varlıklar). Yani, "Onun için gitmiş görünürüm ki, siz serbest kalıp bir süre bu tabiat âlemi karanlığında, bu kesretler meydanında istediğiniz gibi kanat çırpıp uçasınız!"

"Matâr", uçma mahalli demektir. Bundan murâd âlem-i tabîat ve keserâttır. Ya'ni, "Onun için gitmiş görünürüm ki, siz serbest kalıp bir müddet bu âlem-i tabîat karanlığında, bu keserât meydânında istediğiniz gibi kanat çarpıp uçasınız!"

698. Tâvuslar gibi bir kanat arz ediniz. Sarhoş doğan ve serkeş ve mu'cib olunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

698. Tavus kuşları gibi bir kanat arz edin. Sarhoş doğan ve serkeş ve kendini beğenmiş olun!

"Tavus kanadı"ndan kastedilen, cüz'î akıllara (bireysel akıllara) parlak görünen süslü felsefî fikirlerdir. İkinci mısradaki "bâz" kelimesinin kuşları avlayan "doğan kuşu" anlamına gelmesi uygundur. "Mest" (sarhoş), "bâz"ın sıfatıdır. "Serkeş", itaatsiz ve boyun eğmeyen kimse; "mu'cib", kendini beğenen demektir. Yani, "Bu serbest hareketleriniz esnasında bireysel akıl sahiplerine tavus kanadı gibi parlak ve süslü görünen fikirlerinizi ve hünerlerinizi arz edin ve benliğinizin sarhoşu olun; ve bu sarhoşluğunuz içinde doğan kuşu gibi insan bireylerini kendi fikirlerinizi kabule davet edip avlayın; ve benim getirdiğim ilahî bilgilere ve ledünnî ilimlere (Allah katından gelen gizli bilgilere) karşı bu benliğiniz sebebiyle serkeş ve itaatsiz ve kendi bâtıl fikirlerinizi beğenici olun!"

"Tâvus kanadı"ndan murâd, ukül-i cüz'iyyeye parlak görünen süslü efkâr-ı felsefiyyedir. İkinci mısra'daki "bâz" kelimesinin kuşları avlayan "doğan kuşu" ma'nâsına olması münasibdir. "Mest", "bâz"ın sıfatıdır. "Serkeş", itâatsiz ve inkıyâdsız olan kimse; "mu'cib", kendini beğenen demektir. Ya'ni, "Bu serbest harekâtınız esnasında ukūl-i cüz'iyye erbâbına tâvus kanadı gibi parlak ve süslü görünen fikirlerinizi ve hünerlerinizi arz ediniz ve benliğinizin sarhoşu olunuz; ve bu sarhoşluğunuz içinde doğan kuşu gibi efrâd-ı beşeri kendi efkârınızı kabûle da'vet edip avlayınız; ve benim getirdiğim maârif-i ilâhiyyeye ve ulûm-i ledünniyyeye karşı bu benliğiniz sebebiyle serkeş ve itâatsiz ve kendi efkâr-1 bâtılenizi beğenici olunuz!"

699. O kendinizin çirkin tertib edici olan ayağınıza bakınız. Çarık gibi ki, o Ayaz'ın şem'i idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

699. O kendinizin çirkin tertip edici olan ayağınıza bakınız. Çarık gibi ki, o Ayaz'ın mumu idi.

"Ayak"tan kastedilen, cüz'î akıldır (ferdî akıl). "Zeşt-sâz", birleşik bir sıfat olup "çirkin tertip edici" demektir. Yani, "O kendinizin çirkin ve kötü sonuçlar tertip edici ve ortaya çıkarıcı cüz'î aklınızın hiçliğine ve kıymetsizliğine bakınız. O cüz'î akıl, yukarıda hikâyesi geçen Ayaz'ın çarığına benzer ki, o çarık Ayaz'ın idraki önünde bir mum ve ışık kaynağı idi; ve ona bakıp idrakini nurlandırır ve kendisinin hiçliğini hatırlardı. Siz de Ayaz gibi o cüz'î aklın hiçliğine bakıp idrakinizi nurlandırsanız olmaz mı?" Nasıl ki cüz'î akıl hakkında Birinci cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde ve diğer yerlerde açıklamalar geçti.

"Ayak"tan murâd, akl-ı cüz'îdir. "Zeşt-sâz", vasf-ı terkîbî olup "çirkin tertîb edici" demek olur. Ya'ni, "O kendinizin çirkin ve fenâ netîceler tertib edici ve çıkarıcı akl-ı cüz'înizin hiçliğine ve kıymetsizliğine bakınız. O akl-ı cüz'î yukarıda kıssası geçen Ayâz'ın çarığına benzer ki, o çarık Ayaz'ın idrāki önünde bir şem' ve ziyâ menba'ı idi; ve ona bakıp idrâkini nûrlandırır ve kendinin hiçliğini tahattur eder idi. Siz de Ayaz gibi o akl-ı cüz'înin hiçliğine bakıp idrâkinizi nûrlandırsanız olmaz mı?" Nitekim akl-ı cüz'i hakkında I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beytlerinde ve sâir mahalllerde îzâhât geçti.

700. Sabah vakti te'dîb için yüz gösteririm, tâ ki, benlikten dolayı ehl-i şimal- [684] den olmayasınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

700. Sabah vakti terbiye etmek için yüz gösteririm, tâ ki, benlikten dolayı kuzey ehli [684] olmayasınız!

"Sabah vakti"nden maksat, hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati) tasarruflara başlamasıdır. Yani, "Ne zaman ki yeryüzü ehli, bu cüz'î akılların parlak safsatalarına kapılıp sapıklık içinde ilerlerler, ben de Ahmedî tasarruflarımla onları terbiye etmek için çeşitli şekillerde görünür ve insanların kalplerinde etkili olurum. Bu tasarrufları, sizin benlikten dolayı kuzey ehli ve sapıklık ehli olmamanız için yaparım." Nitekim zamanımızda bu Muhammedi tasarruflar, Hristiyan misyonerlerinin son derece gayretlerine rağmen Batı ehli arasında baş göstermektedir ve ihtida (İslam'a girme) günden güne çoğalmaktadır. Bunun bir örneği Kâbil'de (Afganistan'da) Enîs adlı, 15 Şaban 1354 ve 13 Teşrin-i Sani 935 tarihli Farsça mecmuada görülmüştür. Şöyle ki: İngiliz prenseslerinden Sara Vak Hanım, niçin Müslüman olduğuna dair Londra'da ayrıntılı bir nutuk söylemiş ve radyo vasıtasıyla dünyaya da yayılmıştır. Bu nurlu hanım diyor ki: "Bana niçin Müslüman olduğumu soruyorlar. Ben de cevaben diyorum: Onun için Müslüman oldum ki, İslam medeniyet ve ahlak ve fazilet dinidir. Onun için Müslüman oldum ki, İslam insanın ferdî, maddî ve sosyal ve manevî olan ihtiyaçlarını tamamen temin eder. Onun için Müslüman oldum ki, İslam itimat ve iman kaynağını bizim ruhumuzda ortaya çıkarır. Onun için Müslüman oldum ki, İslam bütün dinlerin en sadesi ve en yücesidir. Bu böyle iken niçin Müslüman olmayayım ve niçin bu "hanif din"in esaslarına teslim olmayayım?"

"Sabah vakti"nden murâd, hakikat-i muhammediyyenin tasarrufâta mübâşeretidir. Ya'ni, "Vaktâki ehl-i arz bu ukūl-i cüz'iyyenin parlak safsatalarına kapılıp dalâlette pûyân olurlar, ben tasarrufât-ı ahmediyyem ile onları te'dîb için suver-i muhtelifede zâhir ve kulûb-i beşerde müessir olurum. Bu tasarrufâtı sizin benlikten dolayı ehl-i şimâl ve ehl-i dalâletten olmamanız için yaparım." Nitekim zamânımızda bu tasarrufât-ı muhammediyye, hıristiyan misyonerlerinin son derece gayretlerine rağmen ehl-i garb indinde baş göstermektedir ve ihtidâ günden güne çoğalmaktadır. Bir numûnesi Kâbil'de (Afganistan'da) Enîs adlı 15 Şa'bân 1354 ve 13 Teşrîn-i Sânî 935 târîhli Fârisî mecmûada görülmüştür. Şöyle ki: İngiliz prenseslerinden Sara Vak (سارا واك) Hanım niçin müslümân olduğuna dair Londra'da mufassal bir nutuk söylemiş ve radyo vâsıtasıyla dünyaya da münteşir olmuştur. Bu nûrlu hanım diyor ki: "Bana niçin müslüman olduğumu soruyorlar. Ben de cevâben diyorum: Onun için müslüman oldum ki, İslâm medeniyet ve ahlâk ve fazîlet dînidir. Onun için müslüman oldum ki, İslâm insanın infirâdî, maddî ve ictimâî ve ma'nevî olan ihtiyaçlarını tamâmen te'mîn eder. Onun için müslüman oldum ki, İslâm i'timâd ve îmân menba'ını bizim rûhumuzda ızhâr eder. Onun için müslümân oldum ki, İslâm bütün dînlerin en sâdesi ve en âlîsidir. Bu böyle iken niçin müslüman olmayayım ve niçin bu "dîn-i hanîf"in mebâdîsine teslîm olmayayım?"

701. Onu terk et ki, bu söz uzundur. Kün! emri uzunluktan nehy etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

701. Onu terk et ki, bu söz uzundur. "Ol!" emri uzunluktan men etmiştir.

"Ayak"tan kastedilen, cüz'î akıldır (bireysel akıl). "Zeşt-sâz", birleşik bir sıfat olup "çirkin tertip edici" demektir. Yani, "Siz kendi çirkin ve kötü sonuçlar tertip edici ve ortaya çıkarıcı cüz'î aklınızın hiçliğine ve kıymetsizliğine bakınız. O cüz'î akıl, yukarıda kıssası geçen Ayaz'ın çarığına benzer ki, o çarık Ayaz'ın idrakinin önünde bir mum ve ışık kaynağı idi; ve ona bakıp idrakini aydınlatır ve kendisinin hiçliğini hatırlardı. Siz de Ayaz gibi o cüz'î aklın hiçliğine bakıp idrakinizi aydınlatsanız olmaz mı?" Nasıl ki cüz'î akıl hakkında Birinci cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde ve diğer yerlerde açıklamalar geçti.

"Ayak"tan murâd, akl-ı cüz'îdir. "Zeşt-sâz", vasf-ı terkîbî olup "çirkin tertîb edici" demek olur. Ya'ni, "O kendinizin çirkin ve fenâ netîceler tertib edici ve çıkarıcı akl-ı cüz'înizin hiçliğine ve kıymetsizliğine bakınız. O akl-ı cüz'î yukarıda kıssası geçen Ayâz'ın çarığına benzer ki, o çarık Ayaz'ın idrāki önünde bir şem' ve ziyâ menba'ı idi; ve ona bakıp idrâkini nûrlandırır ve kendinin hiçliğini tahattur eder idi. Siz de Ayaz gibi o akl-ı cüz'înin hiçliğine bakıp idrâkinizi nûrlandırsanız olmaz mı?" Nitekim akl-ı cüz'i hakkında I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beytlerinde ve sâir mahalllerde îzâhât geçti.

700. "Sabah vakti te'dîb için yüz gösteririm, tâ ki, benlikten dolayı ehl-i şimal-[684] den olmayasınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

700. "Sabah vakti terbiye etmek için yüz gösteririm, tâ ki, benlikten dolayı ehl-i şimal'den olmayasınız!"

"Sabah vakti"nden maksat, hakikat-i Muhammediye'nin (Hz. Muhammed'in hakikatinin) tasarruflara (ilahi işlere) başlamasıdır. Yani, "Ne zaman ki yeryüzü halkı bu cüz'î akılların parlak safsatalarına kapılıp sapkınlık içinde yürürler, ben Ahmedî (Hz. Muhammed'e ait) tasarruflarımla onları terbiye etmek için çeşitli suretlerde (şekillerde) görünür ve insanların kalplerinde etkili olurum. Bu tasarrufları, sizin benlikten dolayı ehl-i şimal (cehennem ehli) ve sapkınlardan olmamanız için yaparım." Nitekim zamanımızda bu Muhammedî tasarruflar, Hristiyan misyonerlerinin son derece gayretlerine rağmen Batı halkı arasında baş göstermektedir ve ihtida (İslam'a girme) günden güne çoğalmaktadır. Bunun bir örneği Kâbil'de (Afganistan'da) Enîs adlı, 15 Şaban 1354 ve 13 Teşrin-i Sani 935 tarihli Farsça bir dergide görülmüştür. Şöyle ki: İngiliz prenseslerinden Sara Vak Hanım, niçin Müslüman olduğuna dair Londra'da ayrıntılı bir konuşma yapmış ve radyo aracılığıyla dünyaya da yayılmıştır. Bu nurlu hanım diyor ki: "Bana niçin Müslüman olduğumu soruyorlar. Ben de cevaben diyorum: Onun için Müslüman oldum ki, İslam medeniyet, ahlak ve fazilet dinidir. Onun için Müslüman oldum ki, İslam insanın bireysel, maddi, toplumsal ve manevi olan ihtiyaçlarını tamamen temin eder. Onun için Müslüman oldum ki, İslam itimat ve iman kaynağını bizim ruhumuzda ortaya çıkarır. Onun için Müslüman oldum ki, İslam bütün dinlerin en sadesi ve en yücesidir. Bu böyleyken niçin Müslüman olmayayım ve niçin bu "hanif dinin" (doğru ve hak dinin) esaslarına teslim olmayayım?"

"Sabah vakti"nden murâd, hakikat-i muhammediyyenin tasarrufâta mübâşeretidir. Ya'ni, "Vaktâki ehl-i arz bu ukūl-i cüz'iyyenin parlak safsatalarına kapılıp dalâlette pûyân olurlar, ben tasarrufât-ı ahmediyyem ile onları te'dîb için suver-i muhtelifede zâhir ve kulûb-i beşerde müessir olurum. Bu tasarrufâtı sizin benlikten dolayı ehl-i şimâl ve ehl-i dalâletten olmamanız için yaparım." Nitekim zamânımızda bu tasarrufât-ı muhammediyye, hıristiyan misyonerlerinin son derece gayretlerine rağmen ehl-i garb indinde baş göstermektedir ve ihtidâ günden güne çoğalmaktadır. Bir numûnesi Kâbil'de (Afganistân'da) Enîs adlı 15 Şa'bân 1354 ve 13 Teşrîn-i Sânî 935 târîhli Fârisî mecmûada görülmüştür. Şöyle ki: İngiliz prenseslerinden Sara Vak (سارا واك) Hanım niçin müslümân olduğuna dair Londra'da mufassal bir nutuk söylemiş ve radyo vâsıtasıyla dünyaya da münteşir olmuştur. Bu nûrlu hanım diyor ki: "Bana niçin müslüman olduğumu soruyorlar. Ben de cevâben diyorum: Onun için müslüman oldum ki, İslâm medeniyet ve ahlâk ve fazîlet dînidir. Onun için müslüman oldum ki, İslâm insanın infirâdî, maddî ve ictimâî ve ma'nevî olan ihtiyaçlarını tamâmen te'mîn eder. Onun için müslüman oldum ki, İslâm i'timâd ve îmân menba'ını bizim rûhumuzda ızhâr eder. Onun için müslümân oldum ki, İslâm bütün dînlerin en sâdesi ve en âlîsidir. Bu böyle iken niçin müslüman olmayayım ve niçin bu "dîn-i hanîf"in mebâdîsine teslîm olmayayım?"

701. Onu terk et ki, bu söz uzundur. Kün! emri uzunluktan nehy etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

701. Onu terk et ki, bu söz uzundur. "Kün!" emri uzunluktan nehy etmiştir.

Bu şerefli beyitte, pir efendimiz kendi şerefli zâtına hitap edip şöyle buyurur: Ey Mevlânâ! Ahmedî tasarruflara dair olan bu sözü terk et! Çünkü bu tasarrufların bazen terk edilmesi ve bazen de ortaya konulması, izahına başlansa sözün çok fazla uzayacağı birçok sırra ve hakikate dayanır. Hâlbuki bu terk ve tasarrufu ortaya koyma, Hakk'ın "Kün!" (Ol!) emrine dayanır; ve işte o "Kün!" emri, beyanı uzun olan bu sırlar ve hakikatlerin ortaya konulmasını yasaklamıştır. Eğer "Emr-kün" terkibî bir vasıf olursa, "emir edici" anlamına gelir ve murat edilen, Yüce Allah veya hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) olur. Yani, emir edici olan Yüce Allah veya Ahmedî tasarruf, uzunluktan nehy etmiştir.

Mustafa (s.a.v.)'in Aişe (r.a.)'yı: "Ne saklanıyorsun? Saklanma! Çünkü âmâ seni görmüyor!" diye imtihan etmesidir. Hatta açıkça anlaşılsın ki, Aişe, Mustafa (a.s.)'ın iç dünyasından haberdar mıdır? Yahut zahirî sözün taklitçisi midir?

"Kelâm-ı zâhirin mukallidi olmak", gayret ve kıskançlık sözünün hakiki anlamına nüfuz etmeyip takliden hareket etmektir. Yani, Peygamber Efendimiz'in huzuruna âmâ geldi, Aişe (r.a.) ondan kaçtı. Hz. Aişe validemiz, Resûl-i Ekrem hazretlerinin iç dünyasındaki gayret ve kıskançlığa vakıf olarak mı kaçtı, yoksa Peygamber Efendimiz'in iç dünyasına vakıf olmayıp, sadece "Kadınların erkekten tesettürü (örtünmesi) lazımdır" sözüne takliden mi kaçtı? diye Peygamber Efendimiz onu tecrübe etti; ve "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor!" dedi. Aişe hazretleri de "O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem sizin latif zâtınızın iç dünyasındaki gayrete dokunur!" diye cevap verdi.

Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey Mevlânâ! Tasarrufât-ı ahmediyyeye dâir olan bu sözü terk et! Zîrâ bu tasarrufâtın ba'zan terki va ba'zan ızhârı birçok sırlara ve hakîkatlere müsteniddir ki, bunların îzâhına başlansa söz pek ziyâde uzar. Halbuki bu terk ve ızhâr-ı tasarruf Hakk'ın "Kün!" emrine müsteniddir; ve işte o "Kün!" emri beyânı uzun olan bu esrâr ve hakāyıkın ızhârını nehy etmiştir. "Emr-kün", vasf-ı terkîbî olursa "emr edici" ma'nâsına olup murâd, Hak Teâlâ veyâ hakîkat-i muhammediyye olur. Ya'ni, emr edici olan Hak Teâlâ veyâ tasarruf-ı Ahmedî uzunluktan nehy etmiştir.

Mustafa (s.a.v.)in Aişe (r.a.)yı: "Ne saklanıyorsun? Saklanma! Zîrâ a'mâ seni görmüyor!" diye imtihan etmesidir. Hattâ zahir ola ki, Aişe, Mustafâ (a.s.)ın zamîrinden âgâh mıdır? Yâhud kelâm-ı zâhirin mukallidi midir?

"Kelâm-ı zâhirin mukallidi olmak", gayret ve kıskançlık sözünün ma'nâyı hakîkatine nüfüz etmeyip taklîden hareket etmektir. Ya'ni huzûr-ı Risâletpenâhîye a'mâ geldi, Aişe (r.a.) ondan kaçtı. Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem hazretlerinin zamîr-i saâdetlerindeki gayrete ve kıskançlığa vakıf olarak mı kaçtı, yoksa zamîr-i Risâletpenâhîye vakıf olmayıp, ancak "Kadınların erkekten tesettürü lâzımdır" sözüne taklîden mi kaçtı? diye cenâb-ı Peygamber onu tecrübe buyurdu; ve "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor!" dedi. Aişe hazretleri dahi "O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem zât-ı latîfinizin zamîrindeki gayrete dokunur!" diye cevab verdi.

702. Peygamber imtihan için buyurdu: “O seni görmüyor, ondan az saklan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

702. Peygamber imtihan için buyurdu: “O seni görmüyor, ondan az saklan!"

Bu şerefli beyitte pir efendimiz kendi şerefli zâtına hitap edip buyururlar ki: Ey Mevlânâ! Ahmedî tasarruflara dair olan bu sözü terk et! Çünkü bu tasarrufların bazen terk edilmesi ve bazen açığa vurulması, izahına başlansa sözün çok uzayacağı birçok sırra ve hakikate dayanır. Hâlbuki bu terk ve tasarrufu açığa vurma, Hakk'ın "Ol!" emrine dayanır; ve işte o "Ol!" emri, beyanı uzun olan bu sırlar ve hakikatlerin açığa vurulmasını yasaklamıştır. "Emr-i kün" (Ol emri), terkibî bir vasıf olursa "emir edici" anlamına gelir ve murat, Yüce Allah veya hakikat-i Muhammediyye olur. Yani, emir edici olan Yüce Allah veya Ahmedî tasarruf, uzunluktan nehyetmiştir.

Mustafa (s.a.v.)'in Aişe (r.a.)'yı: "Ne saklanıyorsun? Saklanma! Çünkü âmâ seni görmüyor!" diye imtihan etmesidir. Hatta Aişe'nin, Mustafa (a.s.)'ın içinden geçenleri biliyor mu, yoksa zahirî sözün taklitçisi mi olduğu ortaya çıksın diye.

"Kelâm-ı zahirin mukallidi olmak", gayret ve kıskançlık sözünün hakiki anlamına nüfuz etmeyip takliden hareket etmektir. Yani Peygamber Efendimiz'in huzuruna âmâ geldi, Aişe (r.a.) ondan kaçtı. Hz. Aişe validemiz Resûl-i Ekrem hazretlerinin saadetli içindeki gayrete ve kıskançlığa vakıf olarak mı kaçtı, yoksa Peygamber Efendimiz'in içinden geçenlere vakıf olmayıp, ancak "Kadınların erkekten örtünmesi lazımdır" sözüne takliden mi kaçtı? diye Peygamber Efendimiz onu tecrübe etti; ve "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor!" dedi. Aişe hazretleri de "O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem sizin latif zâtınızın içindeki gayrete dokunur!" diye cevap verdi.

Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey Mevlânâ! Tasarrufât-ı ahmediyyeye dâir olan bu sözü terk et! Zîrâ bu tasarrufâtın ba'zan terki va ba'zan ızhârı birçok sırlara ve hakîkatlere müsteniddir ki, bunların îzâhına başlansa söz pek ziyâde uzar. Halbuki bu terk ve ızhâr-ı tasarruf Hakk'ın "Kün!" emrine müsteniddir; ve işte o "Kün!" emri beyânı uzun olan bu esrâr ve hakāyıkın ızhârını nehy etmiştir. "Emr-kün", vasf-ı terkîbî olursa "emr edici" ma'nâsına olup murâd, Hak Teâlâ veyâ hakîkat-i muhammediyye olur. Ya'ni, emr edici olan Hak Teâlâ veyâ tasarruf-ı Ahmedî uzunluktan nehy etmiştir.

Mustafa (s.a.v.)in Aişe (r.a.)yı: "Ne saklanıyorsun? Saklanma! Zîrâ a'mâ seni görmüyor!" diye imtihan etmesidir. Hattâ zahir ola ki, Aişe, Mustafâ (a.s.)ın zamîrinden âgâh mıdır? Yâhud kelâm-ı zâhirin mukallidi midir?

"Kelâm-ı zâhirin mukallidi olmak", gayret ve kıskançlık sözünün ma'nâyı hakîkatine nüfüz etmeyip taklîden hareket etmektir. Ya'ni huzûr-ı Risâletpenâhîye a'mâ geldi, Aişe (r.a.) ondan kaçtı. Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem hazretlerinin zamîr-i saâdetlerindeki gayrete ve kıskançlığa vakıf olarak mı kaçtı, yoksa zamîr-i Risâletpenâhîye vakıf olmayıp, ancak "Kadınların erkekten tesettürü lâzımdır" sözüne taklîden mi kaçtı? diye cenâb-ı Peygamber onu tecrübe buyurdu; ve "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor!" dedi. Aişe hazretleri dahi "O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem zât-ı latîfinizin zamîrindeki gayrete dokunur!" diye cevab verdi.

702. Peygamber imtihan için buyurdu: “O seni görmüyor, ondan az saklan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

702. Peygamber imtihan için buyurdu: “O seni görmüyor, ondan az saklan!"

Yani, âmâ hücre-i saadete (Peygamber'in eşlerine ayrılan odalara) girince, Aişe (r.a.)'yı denemek için Resûl-i Ekrem (a.s.) buyurdu ki: "Ey Aişe! O âmâ seni görmüyor; bu sebeple örtünme konusunda zahmet etme!"

Ya'ni, a'mâ hücre-i saâdete girince Âişe (r.a.)yı tecrübe için Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Yâ Aişe! O a'mâ seni görmüyor; binâenaleyh tesettür husûsunda külfet etme!"

703. Aişe: "O beni görmüyorsa, ben onu görüyorum!" diye elleriyle işaret etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

703. Aişe: "O beni görmüyorsa, ben onu görüyorum!" diye elleriyle işaret etti.

Yani, Hz. Aişe annemiz, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kendisine karşı olan gayretini (koruma ve kıskançlık duygusunu) bildiği için: "Ey Allah'ın Resûlü! Görme iki taraftan gerçekleşir. O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem sizin mübarek kalbinizdeki gayrete dokunur." anlamını anlatmak için, sesini de yabancıya işittirmeyerek elleriyle işaret etti; ve bu durumuyla, zahirî sözün taklitçisi olmadığını gösterdi. Bilinmeli ki, tesettür emrinin kaynağı gayret ve kıskançlıktır; ve kıskançlığın kaynağı da yukarıda açıklandığı üzere güzellik ve yakışıklılıktır; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl (güzellik) ile tecellîsi (ortaya çıkışı) daha mükemmel olduğundan, güzel olan kadınların hassas olan kocaları tarafından kıskanılması doğal bir hâl olur; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından açıklanmıştır. Şimdi, tabiatlarında eşlerine karşı kıskançlık olmayan erkeklerde hassasiyet ve nezaket yoktur. Onlar yaratılış bahçesinde bitmiş yabani otlara benzerler. Çünkü onların "güzellik" ve "aşk" ile alakaları yoktur. Kadınlara karşı yalnız hayvani şehvet ile hissederler. Şehvetlerini giderdikten sonra eşlerine karşı kayıtsız kalıp içlerinde gayret ve kıskançlık hissetmezler. Bu sebeple, surette ve sirette güzel olan Aişe annemiz hakkında Resûl-i Ekrem hazretlerinin hassas ve nazik olan mübarek kalplerinde onlara karşı gayret ve kıskançlık hissetmemeleri mümkün değildir; ve Aişe annemiz de baştan başa pak ruh olan Resûl-i Ekrem hazretleri hakkında da aynı his ile hissediyordu.

Ya'ni, Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kendi üzerine olan gayretini ve kıskançlığını bildiği için: "Yâ Resûlallah! Rü'yet iki taraftan vâki' olur. O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem kalb-i saâdetinizdeki gayrete dokunur." Ma'nâsını tefhîmen, sesini de nâ-mahreme işittirmeyerek elleriyle işaret etti; ve bu vaz'iyeti ile kelâm-ı zâhirin mukallidi olmadığını gösterdi. Ma'lûm olsun ki, tesettür emrinin menşei gayret ve kıskançlıktır; ve kıskançlığın menşei de yukarıda îzâh olunduğu üzere güzellik ve yakışıklılıktır; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi ekmel olduğundan sâhib-i cemâl olan kadınların hassâs olan zevcleri tarafından kıskanılması tabîî bir hâl olur; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından îzâh buyurulmuştur. Şimdi tabîatlarında zevcelerine karşı kıskançlık olmayan erkeklerde hassasiyet ve nezaket yoktur. Onlar bâğ-ı hilkatte bitmiş yabânî otlara benzerler. Zîrâ onların "hüsn" ve "aşk" ile alakaları yoktur. Kadınlara karşı yalnız şehvet-i hayvaniyye ile mütehassistirler. Şehvetlerini kazâ ettikten sonra zevclerine karşı lâkayt kalıp bâtınlarında gayret ve kıskançlık hissetmezler. Binâenaleyh sûrette ve sîrette güzel olan Aişe vâlidemiz hakkında Resûl-i Ekrem hazretlerinin hassâs ve nâzik olan kalb-i saâdetlerinde onlara karşı gayret ve kıskançlık hissetmemeleri mümkin değildir; ve Aişe vâlidemiz dahi baştan başa rûh-ı pâk olan Resûl-i Ekrem hazretleri hakkında da aynı his ile mütehassis idi.

704. Rûhun güzelliği üzerine aklın gayreti vardır. Bu nasuh teşbîhattan ve teşmîlden doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

704. Ruhun güzelliği üzerine aklın gayreti vardır. Bu, nasihat edici ve saf teşbihler ve teşmil ile doludur.

"Nasuh", mübalağa ile "nasihat edici" ve "halis ve saf" anlamlarına gelir. Bu şerefli beyitte ruh karinesiyle ikinci anlam uygun görünür; ve "ruh"tan maksat, küllî Muhammedî ruhtur (Hz. Muhammed'in ruhu). Yani, kıskançlığın ve gayretin kaynağı mademki güzelliktir; bu sebeple küllî ruhun güzelliği üzerine aklın gayreti vardır. Yani, âmâ saadet odasına girince Hz. Ayşe'yi (r.a.) denemek için Resûl-i Ekrem (a.s.) buyurdu ki: "Ey Ayşe! O âmâ seni görmüyor; bu sebeple örtünme hususunda zahmet etme!"

“Nasûh”, mübâlağa ile "nasîhat edici" ve "hâlis ve sâf" ma'nâlarına gelir. Bu beyt-i şerîfte rûh karînesiyle ikinci ma'nâ münasib görünür; ve "rûh”dan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. Ya'ni, kıskançlığın ve gayretin menşei mâdemki güzelliktir; binâenaleyh rûh-ı küllînin güzelliği üzerine aklın gayre- Ya'ni, a'mâ hücre-i saâdete girince Âişe (r.a.)yı tecrübe için Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Yâ Aişe! O a'mâ seni görmüyor; binâenaleyh tesettür husûsunda külfet etme!"

703. Aişe: "O beni görmüyorsa, ben onu görüyorum!" diye elleriyle işaret etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

703. Aişe: "O beni görmüyorsa, ben onu görüyorum!" diye elleriyle işaret etti.

Yani, Hz. Aişe annemiz, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kendisine karşı olan gayretini (koruma ve sahiplenme duygusu) ve kıskançlığını bildiği için: "Ey Allah'ın Resûlü! Görme iki taraftan gerçekleşir. O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem sizin mübarek kalbinizdeki gayrete dokunur." anlamını anlatmak için, sesini de yabancıya işittirmeyerek elleriyle işaret etti; ve bu durumuyla zahirî sözün taklitçisi olmadığını gösterdi. Bilinmeli ki, tesettür emrinin kaynağı gayret ve kıskançlıktır; ve kıskançlığın kaynağı da yukarıda açıklandığı üzere güzellik ve yakışıklılıktır; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl (güzellik) ile tecellîsi (ortaya çıkışı) daha mükemmel olduğundan, güzel olan kadınların hassas olan eşleri tarafından kıskanılması doğal bir hâl olur; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından açıklanmıştır. Şimdi, tabiatlarında eşlerine karşı kıskançlık olmayan erkeklerde hassasiyet ve nezaket yoktur. Onlar yaratılış bahçesinde bitmiş yabani otlara benzerler. Çünkü onların "hüsn" (güzellik) ve "aşk" ile ilgileri yoktur. Kadınlara karşı yalnız hayvani şehvet ile hissederler. Şehvetlerini giderdikten sonra eşlerine karşı kayıtsız kalıp içlerinde gayret ve kıskançlık hissetmezler. Bu sebeple, surette ve sirette güzel olan Aişe annemiz hakkında Resûl-i Ekrem hazretlerinin hassas ve nazik olan mübarek kalplerinde onlara karşı gayret ve kıskançlık hissetmemeleri mümkün değildir; ve Aişe annemiz de baştan başa pak ruh olan Resûl-i Ekrem hazretleri hakkında da aynı his ile hissediyordu.

Ya'ni, Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kendi üzerine olan gayretini ve kıskançlığını bildiği için: "Yâ Resûlallah! Rü'yet iki taraftan vâki' olur. O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem kalb-i saâdetinizdeki gayrete dokunur." Ma'nâsını tefhîmen, sesini de nâ-mahreme işittirmeyerek elleriyle işaret etti; ve bu vaz'iyeti ile kelâm-ı zâhirin mukallidi olmadığını gösterdi. Ma'lûm olsun ki, tesettür emrinin menşei gayret ve kıskançlıktır; ve kıskançlığın menşei de yukarıda îzâh olunduğu üzere güzellik ve yakışıklılıktır; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi ekmel olduğundan sâhib-i cemâl olan kadınların hassâs olan zevcleri tarafından kıskanılması tabîî bir hâl olur; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından îzâh buyurulmuştur. İmdi tabîatlarında zevcelerine karşı kıskançlık olmayan erkeklerde hassasiyet ve nezaket yoktur. Onlar bâğ-ı hilkatte bitmiş yabânî otlara benzerler. Zîrâ onların "hüsn" ve "aşk" ile alakalan yoktur. Kadınlara karşı yalnız şehvet-i hayvaniyye ile mütehassistirler. Şehvetlerini kazâ ettikten sonra zevclerine karşı lâkayt kalıp bâtınlarında gayret ve kıskançlık hissetmezler. Binâenaleyh sûrette ve sîrette güzel olan Aişe vâlidemiz hakkında Resûl-i Ekrem hazretlerinin hassâs ve nâzik olan kalb-i saâdetlerinde onlara karşı gayret ve kıskançlık hissetmemeleri mümkin değildir; ve Aişe vâlidemiz dahi baştan başa rûh-ı pâk olan Resûl-i Ekrem hazretleri hakkında da aynı his ile mütehassis idi.

704. Rûhun güzelliği üzerine aklın gayreti vardır. Bu nasuh teşbîhattan ve teşmîlden doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

704. Ruhun güzelliği üzerine aklın gayreti vardır. Bu nasuh teşbihlerle ve temsillerle doludur.

"Nasuh", mübalağa ile "nasihat edici" ve "halis ve saf" anlamlarına gelir. Bu şerefli beyitte ruh karinesiyle ikinci anlam uygun görünür; ve "ruh"tan maksat, küllî Muhammedî ruhtur. Yani, kıskançlığın ve gayretin menşei mademki güzelliktir; buna göre küllî ruhun güzelliği üzerine aklın gayreti ve kıskançlığı vardır. Onun için bu pak ve saf olan küllî ruhun tarifi muhakkiklerin (gerçekleri araştıranların) sözlerinde teşbihlere ve temsillerle vaki olmuştur; ve bu temsilat ve teşbihlere dayanan beyanlarda dahi ihtilaflar vardır ki, bu ihtilaflar Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (k.s.) hazretlerinin fakir tarafından tercüme ve şerh edilen "et-Tedbiratü'l-İlahiyye fi Islahı Memleketi'l-İnsaniyye" ismindeki şerefli kitabın birinci babının bir faslında ayrıntılı olarak zikredilmiştir. Cenab-ı Şeyh-i Ekber hazretleri orada bu ihtilafları beyan ettikten sonra buyururlar ki: ولم نرجح احد هذه الاقوال مع العلم ان الحق في احدها لقول القائل ان الخليفة قد ابی واذا ابی شیئا ابیته yani "Biz söz söyleyenin hakikatini bildiğimiz halde "Doğrusu şu sözdür" diye bu çeşitli sözlerden birini tercih etmedik. Çünkü bu sözleri beyan ettiğimiz sırada halife olan küllî ruh onun izahından kaçındı ve imtina etti; ve bir şeyden halife kaçındığı ve imtina ettiği vakit ben dahi ondan kaçınır ve imtina ederim." Anlaşılır ki, bu kaçınma ve imtina dahi ruh üzerine aklın gayretinden ve kıskançlığındandır.

“Nasûh”, mübâlağa ile "nasîhat edici" ve "hâlis ve sâf" ma'nâlarına gelir. Bu beyt-i şerîfte rûh karînesiyle ikinci ma'nâ münasib görünür; ve "rûh”dan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. Ya'ni, kıskançlığın ve gayretin menşei mâdemki güzelliktir; binâenaleyh rûh-ı küllînin güzelliği üzerine aklın gayre- ti ve kıskançlığı vardır. Onun için bu pâk ve sâf olan rûh-ı küllînin ta'rîfi muhakkıkların kelâmlarında teşbîhlere ve temsîllere müsteniden vaki' olmuştur; ve bu temsîlât ve teşbîhâta müstenid olan beyânâtta dahi ihtilaflar vardır ki, bu ihtilaflar Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin fakîr tarafından tercüme ve şerh edilen et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye" ismindeki kitâb-ı şerîfin birinci bâbının bir faslında mufassalan mezkûrdür. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri orada bu ihtilafatı beyân ettikten sonra buyururlar ki: ولم نرجح احد هذه الاقوال مع العلم ان الحق في احدها لقول القائل ان الخليفة قد ابی واذا ابی شیئا ابیته ya'ni "Biz kavl-i kāilin hakikatini bildiğimiz hâlde "Doğrusu şu kavildir" diye bu akvâl-i muhtelifeden birisini tercih etmedik. Zîrâ bu akvâli beyân ettiğimiz sırada halîfe olan rûh-ı küllî onun îzâhından ibâ ve imtinâ' eyledi; ve bir şeyden halîfe ibâ ve imtina' eylediği vakit ben dahi ondan ibâ ve imtina' ederim." Anlaşılır ki, bu ibâ ve imtina' dahi rûh üzerine aklın gayretinden ve kıskançlığındandır.

705. Böyle gizlilik ile beraber ki, bu rûh için vardır; akıl onun üzerine niçin böyle kıskançtır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

705. Böyle bir gizlilikle beraber ki, bu ruh için vardır; akıl onun üzerine niçin böyle kıskançtır?

Yani, o saf, halis ve güzel olan ruh bu kadar gizli ve örtülü olduğu hâlde evliyanın akıllarının onun üzerine gayreti, kıskançlığı ve teşbihler ve temsiller ile açıklamaları ne içindir? Bakılırsa böyle gizli ve örtülü olan bir şeyin kıskanılmaması gerekirdi. Nitekim Şihabeddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif'te buyurur ki:

"Ruhun bilgisi ve onu idrak etmenin zirvesi gayet yüce ve erişilmezdir. Akılların kemendi ile ona ulaşmak mümkün olmaz. Keşif ehli (mükâşefe ehli) onun keşfini kıskanıp ancak işaret diliyle açıklamalarda bulunmuşlardır. Yüce Allah katında en şerefli bir varlık ve en yakın bir müşahede edilen şey "ruh-ı a'zam"dır. Zira Yüce Allah onu "ruhûmden" (Hicr, 15/29) ve "ruhûmuzdan" (Enbiyâ, 21/91) yüce beyanı ile kendisine izafe buyurdu. Büyük Âdem, ilk halife, ilahi tercüman, varlığın anahtarı, yaratma kalemi ve ruhlar ordusu onun vasıflarındandır..."

Ya'ni, o sâf ve hâlis ve güzel olan rûh bu kadar gizli ve mestûr olduğu hâlde ukūl-i evliyânın onun üzerine gayreti ve kıskançlığı ve teşbîhât ve temsîlât ile beyânâtı ne içindir? Bakılırsa böyle gizli ve mestûr olan bir şey kıskanılmamak lâzım idi. Nitekim Şihâbeddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif de buyurur ki:

"Rûhun ma'rifeti ve onun zirve-i idraki gāyet refî' ve menî'dir. Kemend-i ukül ile ona vusûl müyesser olmaz. Erbâb-ı mükâşefe onun keşfini kıskanıp ancak zebân-ı işâret ile beyânâtta bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerîf bir mevcûd ve en yakın bir meşhûd "rûh-ı a'zam"dır. Zira Hak Teâlâ onu من روحى (Hicr, 15/29) ya'ni "Benim ruhumdan" ve من روحنا (Enbiyâ, 21/91) ya'ni “Bizim rûhumuzdan" beyân-ı âlîsi ile kendisine izâfe buyurdu. Adem-i kebîr, halife-i ûlâ, tercümân-ı ilâhî, miftâh-ı vücûd, kalem-i îcâd ve cünd-i ervâh onun evsâfındandır ilh..."

706. Ey kıskanç huylu! Kimden saklıyorsun? O ki, onun nûru onun yüzünü örtmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

706. Ey kıskanç huylu! Kimden saklıyorsun? O ki, onun nuru onun yüzünü örtmüştür.

ve kıskançlığı vardır. Onun için bu pak ve saf olan küllî ruhun tanımı, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) sözlerinde teşbihlere ve temsillerle gerçekleşmiştir; ve bu temsiller ve teşbihlere dayanan açıklamalarda dahi ihtilaflar vardır ki, bu ihtilaflar Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin fakir tarafından tercüme ve şerh edilen "et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye" ismindeki şerefli kitabın birinci bölümünün bir faslında ayrıntılı olarak zikredilmiştir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri orada bu ihtilafları beyan ettikten sonra buyururlar ki: ولم نرجح احد هذه الاقوال مع العلم ان الحق في احدها لقول القائل ان الخليفة قد ابی واذا ابی شیئا ابیته yani "Biz, söz söyleyenin hakikatini bildiğimiz hâlde 'Doğrusu şu sözdür' diye bu farklı sözlerden birini tercih etmedik. Çünkü bu sözleri beyan ettiğimiz sırada halife olan küllî ruh, onun açıklanmasından kaçındı ve imtina etti; ve bir şeyden halife kaçındığı ve imtina ettiği zaman ben dahi ondan kaçınırım ve imtina ederim." Anlaşılır ki, bu kaçınma ve imtina dahi ruh üzerine aklın gayretinden ve kıskançlığındandır.

ti ve kıskançlığı vardır. Onun için bu pâk ve sâf olan rûh-ı küllînin ta'rîfi muhakkıkların kelâmlarında teşbîhlere ve temsîllere müsteniden vaki' olmuştur; ve bu temsîlât ve teşbîhâta müstenid olan beyânâtta dahi ihtilaflar vardır ki, bu ihtilaflar Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin fakîr tarafından tercüme ve şerh edilen et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye" ismindeki kitâb-ı şerîfin birinci bâbının bir faslında mufassalan mezkûrdür. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri orada bu ihtilafatı beyân ettikten sonra buyururlar ki: ولم نرجح احد هذه الاقوال مع العلم ان الحق في احدها لقول القائل ان الخليفة قد ابی واذا ابی شیئا ابیته ya'ni "Biz kavl-i kāilin hakikatini bildiğimiz hâlde "Doğrusu şu kavildir" diye bu akvâl-i muhtelifeden birisini tercih etmedik. Zîrâ bu akvâli beyân ettiğimiz sırada halîfe olan rûh-ı küllî onun îzâhından ibâ ve imtinâ' eyledi; ve bir şeyden halîfe ibâ ve imtina' eylediği vakit ben dahi ondan ibâ ve imtina' ederim." Anlaşılır ki, bu ibâ ve imtina' dahi rûh üzerine aklın gayretinden ve kıskançlığındandır.

705. Böyle gizlilik ile beraber ki, bu rûh için vardır; akıl onun üzerine niçin böyle kıskançtır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

705. Bu ruh için böyle bir gizlilik varken, akıl ona niçin bu kadar kıskançtır?

Yani, o saf, halis ve güzel olan ruh bu kadar gizli ve örtülü olduğu hâlde, evliyanın akıllarının ona karşı gayreti, kıskançlığı ve onu teşbihler ve temsillerle açıklamaları ne içindir? Bakılırsa, böyle gizli ve örtülü olan bir şeyin kıskanılmaması gerekirdi. Nitekim Şihabeddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif adlı eserinde şöyle buyurur: "Ruhun bilgisi ve onu idrak etmenin zirvesi gayet yüce ve erişilmezdir. Akıl kemendiyle ona ulaşmak mümkün olmaz. Keşif ehli (erbâb-ı mükâşefe) onun keşfini kıskanıp ancak işaret diliyle açıklamalarda bulunmuşlardır. Yüce Allah katında en şerefli bir varlık ve en yakın bir müşahede edilen şey "ruh-ı a'zam"dır. Zira Yüce Allah onu "Benim ruhumdan" (Hicr, 15/29) ve "Bizim ruhumuzdan" (Enbiyâ, 21/91) yüce beyanıyla kendisine izafe buyurdu. Büyük Âdem, ilk halife, ilahi tercüman, varlığın anahtarı, yaratma kalemi ve ruhlar ordusu onun vasıflarındandır..."

Ya'ni, o sâf ve hâlis ve güzel olan rûh bu kadar gizli ve mestûr olduğu hâlde ukūl-i evliyânın onun üzerine gayreti ve kıskançlığı ve teşbîhât ve temsîlât ile beyânâtı ne içindir? Bakılırsa böyle gizli ve mestûr olan bir şey kıskanılmamak lâzım idi. Nitekim Şihâbeddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif de buyurur ki: "Rûhun ma'rifeti ve onun zirve-i idraki gāyet refî' ve menî'dir. Kemend-i ukül ile ona vusûl müyesser olmaz. Erbâb-ı mükâşefe onun keşfini kıskanıp ancak zebân-ı işâret ile beyânâtta bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerîf bir mevcûd ve en yakın bir meşhûd "rûh-ı a'zam"dır. Zira Hak Teâlâ onu من روحى (Hicr, 15/29) ya'ni "Benim ruhumdan" ve من روحنا (Enbiyâ, 21/91) ya'ni “Bizim rûhumuzdan" beyân-ı âlîsi ile kendisine izâfe buyurdu. Adem-i kebîr, halife-i ûlâ, tercümân-ı ilâhî, miftâh-ı vücûd, kalem-i îcâd ve cünd-i ervâh onun evsâfındandır ilh..."

706. Ey kıskanç huylu! Kimden saklıyorsun? O ki, onun nûru onun yüzünü örtmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

706. Ey kıskanç huylu! Kimden saklıyorsun? O ki, onun nûru onun yüzünü örtmüştür.

Ey kıskanç huylu akıl! O saf ve temiz ruhu kimden saklıyorsun? Onun kendi nuru kendi yüzünü örtmüştür. Bu sebeple senin kıskanıp örtmene gerek yoktur. Bilinmeli ki, Hak'ın mutlak varlığı, vahidiyet mertebesinden sonra, ilahi suretler sebebiyle küllî ruh mertebesine inmiştir. Bu sebeple bu mertebe, ayrılık ve başkalıktan bir tür üzerine, Hakk'ın Zâtı'nın Hayat sıfatı ile gizlilik mertebesinden görünürlük mertebesine gelmesinden ibarettir; ve Yüce Allah ruhu hiçbir sebeple değil, ancak zâtının zâtî gerekliliği ile ortaya çıkardı. "Emr" ile işaret olunması bu sebebledir. Diğer şeyleri de ruh vasıtasıyla ortaya çıkardı ki, ona da "halk" derler. Bu sebeple ruh, zuhurunun şiddetinden dolayı nazarlardan gizli kalmıştır. Çünkü yaratılış âleminde ruh pek ziyade açıktır. Bütün hareketler ve idrakler, Hakk'ın Hayat sıfatının mazharı olan ruh iledir. Örneğin güneş ışığı pek aşikâr ve her yere yayılmış ve her yere sirayet etmiş iken insan, bakışının evvela ışığa ve sonra da eşyaya yöneldiğini bilmez, ilk bakışta eşyayı gördüğünü zanneder. Bu sebeple ışığın kendi nurunu, zuhurunun şiddeti sebebiyle yine kendisi örttüğü gibi, ruhun nuru dahi bu kadar şiddetli zuhuru olduğu halde yine kendisi örtmüş olur.

Ey kıskanç huylu olan akıl! O rûh-ı sâfi ve pâki kimden saklıyorsun? Onun kendi nûru kendi yüzünü örtmüştür. Binâenaleyh senin kıskanıp örtmene hâcet yoktur. Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mutlak-ı Hak vâhidiyet mertebesinden sonra suver-i ilmiyye hasebiyle rûh-ı küllî mertebesine tenezzül etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe ayrılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine Zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile mertebe-i hafâdan mertebe-i zuhûra gelmesinden ibârettir; ve Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyeti ile ızhâr etti. "Emr" ile işaret olunması bu sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile ızhâr etti ki, ona da "halk" derler. Binâenaleyh rûh şiddet-i zuhûrundan dolayı nazarlardan gizli kalmıştır. Zîrâ âlem-i halkda rûh pek ziyâde zâhirdir. Bilcümle harekât ve idrâkât Hakk'ın sıfât-ı Hayat'ının mazharı olan rûh iledir. Meselâ güneş ziyâsı pek âşikâr ve müstevlî ve her yere sârî iken insan, nazarının evvelâ ziyâya ve sonra da eşyâya vâki' olduğunu bilmez, ilk nazarda eşyayı gördüğünü zanneder. Binâenaleyh ziyânın kendi nûrunu şiddet-i zuhûru sebebiyle yine kendisi örttüğü gibi, rûhun nûru dahi bu kadar şiddet-i zuhûru olduğu hâlde yine kendisi örtmüş olur.

707. Bu güneş nikābsız gider. Onun nûrunun fartı onun yüzüne nikabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

707. Bu güneş örtüsüz gider. Onun nurunun aşırılığı onun yüzüne örtüdür.

Bu en büyük ruh güneşi, yaratılmışlar âleminden örtüsüz olarak görünür. Fakat onun nurunun sınırı, aşırılığı ve şiddeti o ruhun yüzüne örtü olmuş ve onu örtmüştür. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Bu rûh-ı a'zam güneşi âlem-i halkdan nikābsız olarak zâhirdir. Fakat onun nûrunun haddi, tecavüzü ve şiddeti o rûhun yüzüne nikāb olmuş ve onu örtmüştür. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

708. Ey kıskanç! Kimden gizlersin ki, güneş ondan eser görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

708. Ey kıskanç! Kimden gizlersin ki, güneş ondan eser görmez.

Ey kıskanç olan akıl! O ruhu kimden gizlersin ki, bu görünen güneş o insan ruhundan eser görmez; ve insan bu ruh sebebiyle diğer yaratılmışlardan daha değerli ve şerefli olmuştur; ve nasıl ki o en yüce ruh hakkında "لولاك لولاك لما خلقت الافلاك" yani "Eğer sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" buyurulmuştur.

Ey kıskanç olan akıl! O rûhu kimden gizlersin ki, bu sûrî güneş o rûh-ı insânîden eser görmez; ve insan bu rûh sebebiyle sâir mahlûkāttan daha mükerrem ve şerîf olmuştur; ve nitekim o rûh-ı a'zam hakkında لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Eğer sen olmasa idin eflâki yaratmazdım" buyurulmuştur.

709. Cismimde kıskançlık ondan daha ziyâdedir ki, onu kendimden dahi gizlemek isterim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

709. Cismimde kıskançlık ondan daha fazladır ki, onu kendimden bile gizlemek isterim.

O ruhu ortaya çıkarma hususundaki kıskançlık cismimde o derece şiddetlidir ki, onu kendimden bile saklamak isterim; hatta bu şiddet kendimden saklama duygusundan bile ileri geçmiştir. Ey kıskanç huylu olan akıl! O saf ve temiz ruhu kimden saklıyorsun? Onun kendi nuru kendi yüzünü örtmüştür. Bu sebeple senin kıskanıp örtmene gerek yoktur. Bilinmeli ki, Hak'ın mutlak varlığı, vahidiyet (birlik) mertebesinden sonra, ilimdeki suretler (a'yân-ı sâbite) gereğince küllî ruh mertebesine inmiştir. Bu sebeple bu mertebe, ayrılık ve başkalıktan bir nevi üzerine, Hak Zât'ının Hayat sıfatı ile gizlilik mertebesinden görünürlük mertebesine gelmesinden ibarettir; ve Yüce Allah ruhu hiçbir sebeple değil, ancak zâtının zâtî gerekliliği ile ortaya çıkardı. "Emr" (ilahi buyruk) ile işaret olunması bu sebeptendir. Diğer şeyleri de ruh vasıtasıyla ortaya çıkardı ki, ona da "halk" (yaratma) derler. Bu sebeple ruh, zuhurunun (ortaya çıkışının) şiddetinden dolayı nazarlardan gizli kalmıştır. Çünkü yaratılmışlar âleminde ruh pek ziyade görünürdür. Bütün hareketler ve idrakler, Hak'ın Hayat sıfatının mazharı (tecelli yeri) olan ruh iledir. Örneğin güneş ışığı pek aşikâr, her yeri kaplayan ve her yere yayılan iken insan, bakışının evvela ışığa ve sonra da eşyaya düştüğünü bilmez, ilk bakışta eşyayı gördüğünü zanneder. Bu sebeple ışığın kendi nurunu, zuhurunun şiddeti sebebiyle yine kendisi örttüğü gibi, ruhun nuru dahi bu kadar zuhur şiddeti olduğu hâlde yine kendisi örtmüş olur.

O rûhu izhâr husûsundaki kıskançlık cismimde o derece şiddetlidir ki, onu kendimden bile saklamak isterim; ve hatta bu şiddet kendimden saklamak duygusundan bile ileri geçmiştir. Ey kıskanç huylu olan akıl! O rûh-ı sâfi ve pâki kimden saklıyorsun? Onun kendi nûru kendi yüzünü örtmüştür. Binâenaleyh senin kıskanıp örtmene hâcet yoktur. Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mutlak-ı Hak vâhidiyet mertebesinden sonra suver-i ilmiyye hasebiyle rûh-ı küllî mertebesine tenezzül etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe ayrılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine Zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile mertebe-i hafâdan mertebe-i zuhûra gelmesinden ibârettir; ve Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyeti ile ızhâr etti. "Emr" ile işaret olunması bu sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile ızhâr etti ki, ona da "halk" derler. Binâenaleyh rûh şiddet-i zuhûrundan dolayı nazarlardan gizli kalmıştır. Zîrâ âlem-i halkda rûh pek ziyâde zâhirdir. Bilcümle harekât ve idrâkât Hakk'ın sıfât-ı Hayat'ının mazharı olan rûh iledir. Meselâ güneş ziyâsı pek âşikâr ve müstevlî ve her yere sârî iken insan, nazarının evvelâ ziyâya ve sonra da eşyâya vâki' olduğunu bilmez, ilk nazarda eşyayı gördüğünü zanneder. Binâenaleyh ziyânın kendi nûrunu şiddet-i zuhûru sebebiyle yine kendisi örttüğü gibi, rûhun nûru dahi bu kadar şiddet-i zuhûru olduğu hâlde yine kendisi örtmüş olur.

707. Bu güneş nikābsız gider. Onun nûrunun fartı onun yüzüne nikabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

707. Bu güneş örtüsüz gider. Onun nurunun aşırılığı onun yüzüne örtüdür.

Bu en büyük ruh güneşi, yaratılmışlar âleminden örtüsüz olarak görünür. Fakat onun nurunun sınırı, aşırılığı ve şiddeti o ruhun yüzüne örtü olmuş ve onu örtmüştür. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Bu rûh-ı a'zam güneşi âlem-i halkdan nikābsız olarak zâhirdir. Fakat onun nûrunun haddi, tecavüzü ve şiddeti o rûhun yüzüne nikāb olmuş ve onu örtmüştür. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

708. Ey kıskanç! Kimden gizlersin ki, güneş ondan eser görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

708. Ey kıskanç! Kimden gizlersin ki, güneş ondan eser görmez.

Ey kıskanç olan akıl! O ruhu kimden gizlersin ki, bu görünen güneş o insan ruhundan eser görmez; ve insan bu ruh sebebiyle diğer yaratılmışlardan daha değerli ve şerefli olmuştur; ve nasıl ki o en yüce ruh hakkında "لولاك لولاك لما خلقت الافلاك" yani "Eğer sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" buyurulmuştur.

Ey kıskanç olan akıl! O rûhu kimden gizlersin ki, bu sûrî güneş o rûh-ı insânîden eser görmez; ve insan bu rûh sebebiyle sâir mahlûkāttan daha mükerrem ve şerîf olmuştur; ve nitekim o rûh-ı a'zam hakkında لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Eğer sen olmasa idin eflâki yaratmazdım" buyurulmuştur.

709. Cismimde kıskançlık ondan daha ziyâdedir ki, onu kendimden dahi gizlemek isterim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

709. Cismimde kıskançlık ondan daha fazladır ki, onu kendimden dahi gizlemek isterim.

O ruhu açığa çıkarma hususundaki kıskançlık cismimde o derece şiddetlidir ki, onu kendimden bile saklamak isterim; ve hatta bu şiddet kendimden saklamak duygusundan bile ileri geçmiştir.

O rûhu izhâr husûsundaki kıskançlık cismimde o derece şiddetlidir ki, onu kendimden bile saklamak isterim; ve hatta bu şiddet kendimden saklamak duygusundan bile ileri geçmiştir.

710. Benim ağır ahenkli olan kıskançlığımın ateşinden ben iki gözüm ve iki [694] kulağım ile cenkdeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

710. Benim ağır ahenkli olan kıskançlığımın ateşinden ben iki gözüm ve iki kulağım ile savaş hâlindeyim.

"Ahenk" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "tavır ve tarz" anlamı uygundur. Yani, benim bir kıskançlığım vardır ki, bu ruhun ortaya çıkışına karşı ağır bir tavır sergiler. Ben o kıskançlığımın ateşinden iki gözüm ve kulağım ile bile savaş ve mücadele hâlindeyim. Yani o ruhun yaratılmışlar âleminde ortaya çıkışını ve görülmesini kendi gözümden bile kıskanırım; ve onun sözünü de kendi kulağımdan kıskanırım.

"Ahenk", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "reviş ve tarz" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, benim bir kıskançlığım vardır ki, bu rûhun ızhârına karşı ağır revişlidir. Ben o kıskançlığımın ateşinden iki gözüm ve kulağım ile bile cenkdeyim ve muhârebedeyim. Ya'ni o rûhun âlem-i halkta zuhûrunu ve müşâhedesini kendi gözümden bile kıskanırım; ve onun sözünü de kendi kulağımdan kıskanırım.

711. Ey cân ve gönül! Mâdemki böyle bir reşkin vardır, binaenaleyh ağzını kapa ve söylemeyi bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

711. Ey can ve gönül! Mademki böyle bir kıskançlığın vardır, bu sebeple ağzını kapa ve söylemeyi bırak!

712. Eğer susarsam, korkarım ki, o güneş diğer taraftan hicabı yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

712. Eğer susarsam, korkarım ki, o güneş diğer taraftan perdeyi yırtar.

Burada "güneş"ten kasıt, Hak'ın zâtıdır. Yani, ben kıskançlık sebebiyle o saf ruhun bilgisine ait sözleri söylemekten susarsam, o halife olan en yüce ruhun halefi bulunan Hak'ın zâtı, onu ortaya çıkarmak için başka taraftan perdeyi ve örtüyü yırtar ve kaldırır ve benim kıskançlığım ve suskunluğum boşuna olur. Çünkü Hak'ın zâtının mazharlarda (tecelli yerlerinde) görünmeye meyli vardır.

Burada "güneş"ten murâd, zât-ı Hak'tır. Ya'ni, ben kıskançlık sebebiyle o rûh-1 sâfın ma'rifetine müteallık sözleri söylemekten susar isem, o halîfe olan rûh-ı a'zamın müstahlifi bulunan zât-ı Hak onu ızhâr için başka taraftan hicâbı ve perdeyi yırtar ve kaldırır ve benim kıskançlığım ve sükûtum boş olur. Zîrâ zât-ı Hakk'ın mezâhirde zuhûra meyli vardır.

713. Susmaklıkta bizim sözümüz pek zahir olur. Zîrâ men' etmekten o meyil daha ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

713. Susmakta bizim sözümüz çok daha açıkça belirir. Çünkü men etmekten o meyil daha fazla olur.

Yani, eğer susarsak, bizim sözümüz daha fazla açıkça belirir. Çünkü içte olan düşünceler hapsolup kalmak istemez. Bu sebeple o düşünceleri söz ile ortaya çıkmaktan men etmek, onların ortaya çıkmaya olan eğilimlerini çoğaltmak ve şiddetlendirmek olur. Çünkü hadis-i şerifte "Muhakkak Yüce Allah Âdem'i kendi sureti yani sıfatı üzerine yaratmıştır" buyurulur. Yüce Allah, ahadiyet (birlik) zâtında gizli ve saklı olan sıfat ve isimlerinin ortaya çıkması için meydana gelen taleplerini kabul ettiği gibi, insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi o sıfat ile belirip, içindeki düşünceleri harf ve ses ile açığa vurmaya meyleder. Eğer onları harf ve ses ile açığa vurmaz ve susarsa, onun içinde bu açığa vurma eğilimi daha fazla olur.

Ya'ni, eğer susar isek, bizim sözümüz daha ziyâde zâhir olur. Zîrâ bâtında olan efkâr habs olup kalmak istemez. Binâenaleyh o efkârı söz ile zuhûrdan men' etmek onların zuhûra olan meyillerini çoğaltmak ve şiddetlendirmek olur. Zira hadis-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته ya'ni “Muhakkak Allâh Teâlâ Adem'i kendi sûreti ya'ni sıfatı üzerine yaratmıştır” buyurulur. Hak Teâlâ zât-ı ahadiyyesinde mahfi ve meknûz olan sıfât ve esmâsının zuhûr için vâki' olan taleblerini is'af buyurduğu gibi insân-ı kâmil dahi o sıfat ile zâhir olup, bâtınındaki efkârı harf ve savt ile ızhâra meyleder. Eğer onları harf ve savt ile ızhâr etmez ve sükût ederse, onun bâtınında bu ızhâr meyli daha ziyâde olur.

710. Benim ağır âhenkli olan kıskançlığımın ateşinden ben iki gözüm ve iki [694] kulağım ile cenkdeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

710. Benim ağır ahenkli olan kıskançlığımın ateşinden ben iki gözüm ve iki kulağım ile cenkdeyim.

"Ahenk" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "tavır ve tarz" anlamı uygundur. Yani, benim bir kıskançlığım vardır ki, bu ruhun ortaya çıkmasına karşı ağır bir tavır sergiler. Ben o kıskançlığımın ateşinden iki gözüm ve kulağım ile bile savaş halindeyim ve mücadele ediyorum. Yani o ruhun oluş ve bozuluş âleminde (kevn âlemi) zuhurunu ve müşahadesini kendi gözümden bile kıskanırım; ve onun sözünü de kendi kulağımdan kıskanırım.

"Ahenk", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "reviş ve tarz" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, benim bir kıskançlığım vardır ki, bu rûhun ızhârına karşı ağır revişlidir. Ben o kıskançlığımın ateşinden iki gözüm ve kulağım ile bile cenkdeyim ve muhârebedeyim. Ya'ni o rûhun âlem-i halkta zuhûrunu ve müşâhedesini kendi gözümden bile kıskanırım; ve onun sözünü de kendi kulağımdan kıskanırım.

711. Ey cân ve gönül! Mâdemki böyle bir reşkin vardır, binaenaleyh ağzını kapa ve söylemeyi bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

711. Ey can ve gönül! Mademki böyle bir kıskançlığın vardır, bu sebeple ağzını kapa ve söylemeyi bırak!

712. Eğer susarsam, korkarım ki, o güneş diğer taraftan hicabı yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

712. Eğer susarsam, korkarım ki, o güneş diğer taraftan perdeyi yırtar.

Burada "güneş"ten kasıt, Hak'ın zâtıdır. Yani, ben kıskançlık sebebiyle o saf ruhun bilgisine ait sözleri söylemekten susarsam, o halife olan en yüce ruhun halefi bulunan Hak'ın zâtı, onu ortaya çıkarmak için başka taraftan perdeyi ve örtüyü yırtar ve kaldırır ve benim kıskançlığım ve suskunluğum boşuna olur. Çünkü Hak'ın zâtının mazharlarda (tecelli yerlerinde) görünmeye meyli vardır.

Burada "güneş"ten murâd, zât-ı Hak'tır. Ya'ni, ben kıskançlık sebebiyle o rûh-1 sâfın ma'rifetine müteallık sözleri söylemekten susar isem, o halîfe olan rûh-ı a'zamın müstahlifi bulunan zât-ı Hak onu ızhâr için başka taraftan hicâbı ve perdeyi yırtar ve kaldırır ve benim kıskançlığım ve sükûtum boş olur. Zîrâ zât-ı Hakk'ın mezâhirde zuhûra meyli vardır.

713. Susmaklıkta bizim sözümüz pek zahir olur. Zîrâ men' etmekten o meyil daha ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

713. Susmakta bizim sözümüz pek açıkça belirir. Çünkü men etmekten o meyil daha fazla olur.

Yani, eğer susarsak, bizim sözümüz daha fazla açıkça belirir. Çünkü içte olan düşünceler hapsolup kalmak istemez. Bu sebeple o düşünceleri söz ile ortaya çıkmaktan men etmek, onların ortaya çıkmaya olan eğilimlerini çoğaltmak ve şiddetlendirmek olur. Çünkü hadis-i şerifte "Muhakkak Yüce Allah Âdem'i kendi sureti yani sıfatı üzerine yaratmıştır" buyurulur. Yüce Allah, ahadiyet (birlik) zâtında gizli ve saklı olan sıfat ve isimlerinin ortaya çıkması için meydana gelen taleplerini yerine getirdiği gibi, insân-ı kâmil de o sıfat ile belirip, içindeki düşünceleri harf ve ses ile açığa vurmaya eğilim gösterir. Eğer onları harf ve ses ile açığa vurmaz ve susarsa, onun içinde bu açığa vurma eğilimi daha fazla olur.

Ya'ni, eğer susar isek, bizim sözümüz daha ziyâde zâhir olur. Zîrâ bâtında olan efkâr habs olup kalmak istemez. Binâenaleyh o efkârı söz ile zuhûrdan men' etmek onların zuhûra olan meyillerini çoğaltmak ve şiddetlendirmek olur. Zira hadis-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ Adem'i kendi sûreti ya'ni sıfatı üzerine yaratmıştır" buyurulur. Hak Teâlâ zât-ı ahadiyyesinde mahfi ve meknûz olan sıfât ve esmâsının zuhûr için vâki' olan taleblerini is'af buyurduğu gibi insân-ı kâmil dahi o sıfat ile zâhir olup, bâtınındaki efkârı harf ve savt ile ızhâra meyleder. Eğer onları harf ve savt ile ızhâr etmez ve sükût ederse, onun bâtınında bu ızhâr meyli daha ziyâde olur.

714. Eğer deniz kükrer ise onun kükremesi köpük olur. “Bilinmeye muhabbet ettim”in kaynaması olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

714. Eğer deniz kükrerse, onun kükremesi köpük olur. "Bilinmeye muhabbet ettim"in kaynaması olur.

"Gurred", aslanın bağırıp kükremesi olan "gurrîden" masdarından şimdiki zaman fiilidir. "Bahr"dan kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır. İkinci mısrada "Ben bir gizli hazine idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım" hadis-i kudsîsine işaret buyurulur. Bu hadis-i kudsî hakkındaki açıklamalar IV. cildin 2530 numaralı beytinin baş tarafındaki şerhte geçti; ve bu hadis-i kudsîyi Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 46. bölümünde de şerh buyurmuşlardır. Yani, eğer hakiki varlık deryası aslan gibi kükrer ve coşarsa, onun kükremesi ve coşması, köpük hükmünde olan izafî varlık (mutlak varlığa göre) âlemindeki tecelliler olur; ve bu coşma, hadis-i kudsîde beyan buyurulduğu üzere "Bilinmeye muhabbet ettim" sözünden anlaşılan zuhura (ortaya çıkmaya) olan muhabbetin kaynaması ve harekete gelmesi olur. Bu sebeple insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakikatleri ve marifetleri (bilgileri) ortaya koyması dahi Hakk'ın zuhura olan muhabbetinden kaynaklanır.

“Gurred”, arslanın bağırıp kükremesi olan “gurrîden” masdarından fiil-i muzâri’dir. “Bahr”den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak’tır. İkinci mısrâ’da `كنت كنزا مخفيا فأحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف` ya’ni “Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım” hadîs-i kudsîsi-ne işâret buyurulur. Bu hadîs-i kudsî hakkındaki îzâhât IV. cildin 2530 numaralı beytin baş tarafındaki şürhde geçti; ve bu hadîs-i kudsîyi Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh’lerinin 46. faslında da şerh buyurmuşlardır. Ya’ni, eğer vücûd-i hakîkî deryâsı arslan gibi kükrer ve coşarsa onun kükremesi ve coşması köpük mesâbesinde olan vücûd-i izâfî âlemindeki mezâhir olur; ve bu coşma hadîs-i kudsîde beyân buyurulduğu üzere “Bilinmeye muhabbet ettim” kelâmından anlaşılan zuhûra olan muhabbetin kaynaması ve harekete gelmesi olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin izhâr-ı hakâyık ve maârif buyurması dahi Hakk’ın zuhûra olan muhabbetinden neş’et eder.

715. Söz söylemek o bir pencereyi bağlamaktır. Söz izhârının aynı örtmekliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

715. Söz söylemek, o bir pencereyi kapatmaktır. Sözü açığa vurmak, aynı zamanda örtmektir.

Gerçi ilâhî sırlara dair söz söylemek, o zuhur penceresini görünen âlemde kapatmaktır. Fakat bu görünen âlemde harf ve ses ile o sırları açığa vurmak da, anlamdan ibaret olan o hakikatin yüzünü kapatmaktır ve örtmektir. Çünkü görünen, bâtının perdesidir. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beytinde şöyle buyururlar: "Ey benim diken gibi fikrimden dolayı gül bahçesi gönlünün ayıbı olan! Bu söylemek ve benim bu sözüm, benim iç hallerim üzerinde perdedir."

Gerçi esrâr-ı ilâhiyyeye dâir söz söylemek o zuhûr penceresini âlem-i zâhirde kapamaktır. Fakat bu âlem-i zâhirde harf ve savt ile o esrârı izhâr etmek dahi ma’nâdan ibâret olan o hakîkatin yüzünü kapamaktır ve örtmektir. Zîrâ zâhir bâtının perdesidir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: “Ey benim diken gibi fikrimden dolayı zamîr-i gülzârının ayıbı olan! Bu söylemek ve benim bu kâlim benim ahvâl-i bâtınem üzerinde perdedir.”

716. Gülün yüzüne bülbül gibi na’ra vur, tâ ki, onları gül kokusundan meşgûl edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

716. Gülün yüzüne bülbül gibi na'ra vur ki, onları gül kokusundan meşgul edesin!

Yani, mademki susmak zuhur penceresini kapamaktır ve söylemek dahi mananın ve hakikatin yüzünü örtmektir, bu sebeple ey insân-ı kâmil, gül gibi olan o hakikatin güzelliğine bu görünen âlemde bülbül gibi na'ra vur ve bu Mesne-

Ya’ni, mâdemki susmak zuhûr penceresini kapamaktır ve söylemek dahi ma’nânın ve hakîkatin yüzünü örtmektir, binâenaleyh ey insân-ı kâmil gül gibi olan o hakîkatin cemâline bu âlem-i zâhirde bülbül gibi na’ra vur ve bu Mesne-

714. Eğer deniz kükrer ise onun kükremesi köpük olur. "Bilinmeye muhabbet ettim"in kaynaması olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

714. Eğer deniz kükrerse, onun kükremesi köpük olur. "Bilinmeye muhabbet ettim"in kaynaması olur.

"Gurred", aslanın bağırıp kükremesi olan "gurriden" masdarından şimdiki zaman fiilidir. "Bahr"den kasıt, Hak'ın gerçek varlığıdır. İkinci mısrada "Ben bir gizli hazine idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" hadis-i kudsîsine işaret buyurulur. Bu hadis-i kudsî hakkındaki açıklamalar IV. cildin 2530 numaralı beytinin baş tarafındaki kırmızı yazıda geçti; ve bu hadis-i kudsîyi Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 46. bölümünde de şerh buyurmuşlardır. Yani, eğer gerçek varlık deryası aslan gibi kükrer ve coşarsa, onun kükremesi ve coşması, köpük mesabesinde olan izafî varlık âlemindeki tezahürler olur; ve bu coşma, hadis-i kudsîde beyan buyurulduğu üzere "Bilinmeye muhabbet ettim" sözünden anlaşılan zuhura olan muhabbetin kaynaması ve harekete gelmesi olur. Bu sebeple insân-ı kâmilin hakikatleri ve marifetleri ortaya koyması dahi Hakk'ın zuhura olan muhabbetinden kaynaklanır.

"Gurred", arslanın bağırıp kükremesi olan "gurriden" masdarından fiil-i muzâri'dir. "Bahr"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. İkinci mısra'da كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Bu hadis-i kudsî hakkındaki îzâhât IV. cildin 2530 numaralı beytin baş tarafındaki sürhde geçti; ve bu hadîs-i kudsîyi Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 46. faslında da şerh buyurmuşlardır. Ya'ni, eğer vücûd-i hakîkî deryâsı arslan gibi kükrer ve coşarsa onun kükremesi ve coşması köpük mesâbesinde olan vücûd-i izâfî âlemindeki mezâhir olur; ve bu coşma hadîs-i kudsîde beyân buyurulduğu üzere "Bilinmeye muhabbet ettim" kelâmından anlaşılan zuhûra olan muhabbetin kaynaması ve harekete gelmesi olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin ızhâr-ı hakāyık ve maârif buyurması dahi Hakk'ın zuhûra olan muhabbetinden neş'et eder.

715. Söz söylemek o bir pencereyi bağlamaklıktır. Söz ızharının aynı örtmekliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

715. Söz söylemek, o bir pencereyi kapatmaktır. Sözün ortaya çıkışı, aynı zamanda örtmektir.

Gerçi ilâhî sırlara dair söz söylemek, o zuhûr penceresini görünen âlemde kapatmaktır. Fakat bu görünen âlemde harf ve ses ile o sırları ortaya çıkarmak da, anlamdan ibaret olan o hakikatin yüzünü kapatmaktır ve örtmektir. Çünkü görünen, bâtının perdesidir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beytinde şöyle buyururlar. Beyit: "Ey benim diken gibi fikrimden dolayı gül bahçesi gönlünün ayıbı olan! Bu söylemek ve benim bu sözüm, benim iç hallerim üzerinde perdedir."

Gerçi esrâr-ı ilâhiyyeye dâir söz söylemek o zuhûr penceresini âlem-i zâhirde kapamaktır. Fakat bu âlem-i zâhirde harf ve savt ile o esrârı ızhâr etmek dahi ma'nâdan ibaret olan o hakîkatin yüzünü kapamaktır ve örtmektir. Zîrâ zâhir bâtının perdesidir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Ey benim diken gibi fikrimden dolayı zamîr-i gülzârının ayıbı olan! Bu söylemek ve benim bu kālim benim ahvâl-i bâtınem üzerinde perdedir."

716. Gülün yüzüne bülbül gibi na'ra vur, tâ ki, onları gül kokusundan meşgûl edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

716. Gülün yüzüne bülbül gibi na'ra vur ki, onları gül kokusundan meşgul edesin!

Yani, mademki susmak zuhur penceresini kapamaktır ve söylemek dahi mananın ve hakikatin yüzünü örtmektir, bu sebeple ey insân-ı kâmil, gül gibi olan o hakikatin güzelliğine bu görünen âlemde bülbül gibi na'ra vur ve bu Mesnevî-i Şerif'te ahenkli olan nazım ile söz söyle; tâ ki, zevken ve hâlen bu hakikate ulaşmamış olanları bu gülün kokusundan meşgul edesin! Ve maşukun olan gülü kıskandığın için o yabancıları bu gülün kokusundan gafil kılasın!

Ya'ni, mâdemki susmak zuhûr penceresini kapamaktır ve söylemek dahi ma'nânın ve hakîkatin yüzünü örtmektir, binâenaleyh ey insân-ı kâmil gül gibi olan o hakîkatin cemâline bu âlem-i zâhirde bülbül gibi na'ra vur ve bu Mesne- vî-i Şerîf'de âhenkdâr olan nazm ile söz söyle; tâ ki, zevkan ve hâlen bu hakîkate vâsıl olmamış olanları bu gülün kokusundan meşgül edesin! Ve ma'şûkun olan gülü kıskandığın için o nâ-mahremleri bu gülün kokusundan gafil kılasın!

717. Onların kulakları meşgül oluncaya kadar söyle, onların akılları gülün yüzü tarafına uçmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

717. Onların kulakları meşgul oluncaya kadar söyle, onların akılları gülün yüzü tarafına uçmasın!

Bu nâ-mahrem (hakikatlere yabancı) kişilerin kulakları, bu hakikatlere ve bilgilere dair sözlerle meşgul oluncaya kadar söyle! Ve kıskançlık ve gayret sebebiyle onların akıllarını kulakları tarafına çevir! Tâ ki, onların akıllarının gözü, senin maşukun olan gülün yüzü tarafına uçmasın ve dönmesin! Bu sözler, Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, anlamdan nasipsiz ve sadece dış görünüşe düşkün olanlar hakkındadır. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde کی چشد درویش صورت زآن زکات. معنیست آن نی فعول فاعلات [yani "Suret dervişi o zekâttan ne vakit tadar? O anlamdır, feûlün failât değildir"] buyurulmuş idi.

Bu nâ-mahremlerin kulakları bu hakāyık ve maârife dâir olan sözler ile meşgül oluncaya kadar söyle! Ve kıskançlık ve gayret sebebiyle onların akıllarını kulakları tarafına çevir! Tâ ki, onları akıllarının gözü senin ma'şûkun olan gülün yüzü tarafına uçmasın ve dönmesin! Bu sözler Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından ma'nâdan bî-nasîb ve sûrete meclûb olanlar hakkındadır. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde کی چشد درویش صورت زآن زکات. معنیست آن نی فعول فاعلات ]ya'ni "Suret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün failât değildir"] buyurulmuş idi.

718. Bu güneşin önünde ki, o çok rûşendir, hakîkatte her bir delîl yol vurucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

718. Bu güneşin önünde ki, o çok parlaktır, hakikatte her bir delil yol kesicidir.

Çok parlak olan bu hakikat güneşinin önünde akli delile dayanan her bir söz yol kesicidir ve perdedir. Çünkü güneşin varlığının delili yine güneş olur. Görünen güneşin varlığını ispat etmek için delil getirmek anlamsız olur. Nitekim I. cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب گر دلیلت باید ازوی رو متاب yani "Güneşin delili güneş geldi; eğer sana delil lazım ise, ondan yüz çevirme!" buyurulmuştu. Şerif'te ahenkli olan nazımla söz söyle; ta ki, zevken ve hâlen bu hakikate ulaşmamış olanları bu gülün kokusundan meşgul edesin! Ve maşukun olan gülü kıskandığın için o yabancıları bu gülün kokusundan gafil kılasın!

Çok parlak olan bu hakikat güneşinin önünde delîl-i aklîye müstenid olan her bir söz yol vurucudur ve hicabdır. Zîrâ güneşin vücûdunun delîli yine güneş olur. Zahir olan güneşin vücudunu isbât için delîl getirmek abes olur. Nitekim I. cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب گر دلیلت باید ازوی رو متاب ya'ni "Güneşin delîli güneş geldi; eğer sana delîl lâzım ise, ondan yüz çevirme!" buyurulmuş idi. vî-i Şerîf'de âhenkdâr olan nazm ile söz söyle; tâ ki, zevkan ve hâlen bu hakîkate vâsıl olmamış olanları bu gülün kokusundan meşgül edesin! Ve ma'şûkun olan gülü kıskandığın için o nâ-mahremleri bu gülün kokusundan gafil kılasın!

## O mutrıbın hikâyesidir ki, Türk beyinin işret meclisinde bu gazeli okumaya başladı: "Gül müsün, yâ sûsen misin, yâ servi misin,

717. Onların kulakları meşgül oluncaya kadar söyle, onların akılları gülün yüzü tarafına uçmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

717. Onların kulakları meşgul oluncaya kadar söyle, onların akılları gülün yüzü tarafına uçmasın!

Bu nâ-mahrem (hakikatlere yabancı) kişilerin kulakları, bu hakikatlere ve bilgilere dair sözlerle meşgul oluncaya kadar söyle! Ve kıskançlık ve gayret sebebiyle onların akıllarını kulakları tarafına çevir! Tâ ki, onların akıllarının gözü, senin maşukun olan gülün yüzü tarafına uçmasın ve dönmesin! Bu sözler, Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, anlamdan nasipsiz ve sadece dış görünüşe düşkün olanlar hakkındadır. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde کی چشد درویش صورت زآن زکات. معنیست آن نی فعول فاعلات [yani "Suret dervişi o zekâttan ne vakit tadar? O anlamdır, feûlün failât değildir"] buyurulmuş idi.

Bu nâ-mahremlerin kulakları bu hakāyık ve maârife dâir olan sözler ile meşgül oluncaya kadar söyle! Ve kıskançlık ve gayret sebebiyle onların akıllarını kulakları tarafına çevir! Tâ ki, onları akıllarının gözü senin ma'şûkun olan gülün yüzü tarafına uçmasın ve dönmesin! Bu sözler Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından ma'nâdan bî-nasîb ve sûrete meclûb olanlar hakkındadır. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde کی چشد درویش صورت زآن زکات. معنیست آن نی فعول فاعلات ]ya'ni "Suret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün failât değildir"] buyurulmuş idi.

718. Bu güneşin önünde ki, o çok rûşendir, hakîkatte her bir delîl yol vurucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

718. Bu güneşin önünde ki, o çok parlaktır, hakikatte her bir delil yol kesicidir.

Çok parlak olan bu hakikat güneşinin önünde akli delile dayanan her bir söz yol kesicidir ve perdedir. Çünkü güneşin varlığının delili yine güneş olur. Görünen güneşin varlığını ispat etmek için delil getirmek anlamsız olur. Nitekim birinci cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب گر دلیلت باید ازوی رو متاب yani "Güneşin delili güneş geldi; eğer sana delil lazım ise, ondan yüz çevirme!" buyurulmuş idi. Yahut ay mısın? Bilmem! Bu perişan aşıktan ne istersin? Bilmem! Türk'ün o çalgıcıya "Bildiğini söyle!" diye bağırması ve çalgıcının beye cevap vermesidir.

"Sûsen", bir gülün ismidir ki, o dört çeşittir: Biri beyaz olur, ortasında dili vardır. Ona "sûsen-i âzâd" derler; ve diğeri mavi olur, ona da "sûsen-i ezrak" derler; ve bir diğeri sarı olur, ona da "sûsen-i Hatâî" derler. Dördüncüsü sarı ve beyaz ve mavi karışık renkli olur. Buna da "sûsen-i âsumânî" derler (Burhan). Bazı nüshalarda "bî-dil" yerine "mecnûn" geçmektedir.

Çok parlak olan bu hakikat güneşinin önünde delîl-i aklîye müstenid olan her bir söz yol vurucudur ve hicabdır. Zîrâ güneşin vücûdunun delîli yine güneş olur. Zahir olan güneşin vücudunu isbât için delîl getirmek abes olur. Nitekim I. cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب گر دلیلت باید ازوی رو متاب ya'ni "Güneşin delîli güneş geldi; eğer sana delîl lâzım ise, ondan yüz çevirme!" buyurulmuş idi. yahud ay mısın? Bilmem! Bu perîşân âşıktan ne istersin? Bilmem! Türkün o mutrıba "Bildiğini söyle!" diye bağırması ve mutrıbın beye cevab vermesidir

"Sûsen", bir gülün ismidir ki, o dört nevi'dir: Biri beyaz olur, ortasında dili vardır. Ona "sûsen-i âzâd" derler; ve diğeri mâvi olur, ona da "sûsen-i ezrak" derler; ve bir diğeri sarı olur, ona da "sûsen-i Hatâî" derler. Dördüncüsü sarı ve beyaz ve mâvi karışık renkli olur. Buna da "sûsen-i âsumânî" derler (Burhân). Ba'zı nüshalarda "bî-dil" yerine "mecnûn" vâki'dir.

## O mutrıbın hikâyesidir ki, Türk beyinin işret meclisinde bu gazeli okumaya başladı: "Gül müsün, yâ sûsen misin, yâ servi misin,

719. Mutrıb sarhoş olan Türk'ün önünde, nağme hicabı içinde "Elest" esrârına başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

719. Mutrıb, sarhoş olan Türk'ün önünde, nağme perdesi içinde "Elest" sırlarını söylemeye başladı.

Yani, mutrıb, sarhoş olan Türk beyinin önünde sazını çalarak müzik nağmelerinin perdeleri içinde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabının gerçekleştiği ruhlar âleminin sırlarını söylemeye başladı. Nasıl ki Hz. Pîr'e kırk sene hizmet etmiş olan Sultan Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da şöyle buyurur: "Şarkı sesi âşıklara ondan dolayı hoş gelir ki, Elest meclisinde ruhanî olan hoş seslerle ünsiyet etmiş ve onun dinleme safasıyla beslenmiş idiler. Bugün, ki nefs ve bedenin yoğunluğu âleminde tutsak ve o ruhanî âlemden uzak olmuşlardır, o latif ve hoş seslerden bir koku idrak kulağına ulaşınca hüzünlü gönül aşırı şevkten ıstırap ve coşkuya gelir ve cismi de buna uyarak harekete geçirir."

Ya'ni, mutrıb sarhoş olan Türk beyinin önünde sazını çalarak mûsikî nağmeleri perdelerinin içinde ألست بربكم (A'raf, 7/172) ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhın esrârını söylemeye başladı. Nitekim Hz. Pîr'e kırk sene hizmet etmiş olan Sultân Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da şöyle buyurur: "Avâz-ı gınâ âşıklara ondan dolayı hoş gelir ki, bezm-i elestte rûhânî olan hoş sadâlar ile ünsiyet etmiş ve onun safâ-yı istimâ'ıyla perverde olmuş idiler. Bugün, ki âlem-i nefs ve küdûret-i vücûdda giriftâr ve o âlem-i rûhânîden dûr olmuşlardır, o latif ve hoş sadâlardan bir şemme gûş-i idrâkine vâsıl olunca dil-i mahzûn gāyet-i şevkden ıztırâb ve cûşa gelir ve cismi bi'l-mütâbaa harekete getirir."

720. "Ben bilmem ki, sen ay mısın, yahud put musun? Acaba, benden ne is[704] tiyorsun? Bilmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

720. "Ben bilmem ki, sen ay mısın, yahut put musun? Acaba, benden ne istiyorsun? Bilmem!"

"Vesen", putperestlerin taptıkları put anlamındadır. Yani, mutrip (şarkı söyleyen) teganni (şarkı söyleme) ile dedi ki: "Ey hakiki varlık! Sen bu tegannileri ve kesretler (çokluklar) âlemini varlığın ile nurlandıran ay mısın? Yahut bu tegannilerin kendisi misin? Bilmem! Bu taayyünler (belirginleşmeler) ve kesretler âlemi içinde benden nasıl bir hizmet istiyorsun? Bilmem!"

yahut ay mısın? Bilmem! Bu perişan âşıktan ne istersin? Bilmem!"

"Vesen", putperestlerin taptıkları put ma'nâsınadır. Ya'ni, mutrib tegannî ile dedi ki: "Ey vücûd-i hakîkî! Sen bu teganniyâtı ve âlem-i keserâtı varlığın ile nûrlandıran ay mısın? Yâhud bu teganniyâtın kendisi misin? Bilmem! Bu âlem-i taayyünât ve keserât içinde benden nasıl bir hizmet istiyorsun? Bilmem!"

yahud ay mısın? Bilmem! Bu perîşân âşıktan ne istersin? Bilmem!"

## Türkün o mutrıba "Bildiğini söyle!" diye bağırması ve mutrıbın beye cevab vermesidir

719. Mutrıb sarhoş olan Türk'ün önünde, nağme hicabı içinde "Elest" esrârına başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

719. Mutrıb, sarhoş olan Türk'ün önünde, nağme perdesi içinde "Elest" sırlarını söylemeye başladı.

Yani, mutrıb, sarhoş olan Türk beyinin önünde sazını çalarak müzik nağmelerinin perdeleri içinde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabının gerçekleştiği ruhlar âleminin sırlarını söylemeye başladı. Nasıl ki Hz. Pîr'e kırk sene hizmet etmiş olan Sultan Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da şöyle buyurur:

"Şarkı sesi âşıklara ondan dolayı hoş gelir ki, elest meclisinde ruhanî olan hoş seslerle ünsiyet etmiş ve onun dinleme safasıyla beslenmiş idiler. Bugün, ki nefs âleminde ve vücudun bulanıklığında tutsak olmuşlar ve o ruhanî âlemden uzaklaşmışlardır, o latif ve hoş seslerden bir koku idrak kulağına ulaşınca hüzünlü gönül aşırı şevkten ıstırap ve coşkuya gelir ve cismi de buna bağlı olarak harekete geçirir."

Ya'ni, mutrıb sarhoş olan Türk beyinin önünde sazını çalarak mûsikî nağmeleri perdelerinin içinde ألست بربكم (A'raf, 7/172) ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhın esrârını söylemeye başladı. Nitekim Hz. Pîr'e kırk sene hizmet etmiş olan Sultân Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da şöyle buyurur:

“Avâz-ı gınâ âşıklara ondan dolayı hoş gelir ki, bezm-i elestte rûhânî olan hoş sadâlar ile ünsiyet etmiş ve onun safâ-yı istimâ'ıyla perverde olmuş idiler. Bugün, ki âlem-i nefs ve küdûret-i vücûdda giriftâr ve o âlem-i rûhânîden dûr olmuşlardır, o latif ve hoş sadâlardan bir şemme gûş-i idrâkine vâsıl olunca dil-i mahzûn gāyet-i şevkden ıztırâb ve cûşa gelir ve cismi bi'l-mütâbaa harekete getirir."

720. "Ben bilmem ki, sen ay mısın, yahud put musun? Acaba, benden ne is- [704] tiyorsun? Bilmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

720. "Ben bilmem ki, sen ay mısın, yahut put musun? Acaba, benden ne istiyorsun? Bilmem!"

"Vesen", putperestlerin taptıkları put anlamındadır. Yani, mutrip (şarkı söyleyen) teganni (şarkı söyleme) ile dedi ki: "Ey hakiki varlık! Sen bu tegannileri ve kesretler (çokluklar) âlemini varlığın ile nurlandıran ay mısın? Yahut bu tegannilerin kendisi misin? Bilmem! Bu taayyünler (belirginleşmeler) ve kesretler âlemi içinde benden nasıl bir hizmet istiyorsun? Bilmem!"

"Vesen", putperestlerin taptıkları put ma'nâsınadır. Ya'ni, mutrib tegannî ile dedi ki: "Ey vücûd-i hakîkî! Sen bu teganniyâtı ve âlem-i keserâtı varlığın ile nûrlandıran ay mısın? Yâhud bu teganniyâtın kendisi misin? Bilmem! Bu âlem-i taayyünât ve keserât içinde benden nasıl bir hizmet istiyorsun? Bilmem!"

721. Ben bilmem ki, acaba sana ne hizmet getireyim? Susayım mı, yahud seni lafza getireyim mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

721. Ben bilmem ki, acaba sana ne hizmet getireyim? Susayım mı, yahut seni lafza getireyim mi?

"Tenzeden", susmak demektir. "Tâ çi"deki "tâ" şaşkınlık içindir. Yani, "Ey hakiki varlık! Ben bilmem ki, bu kesret âleminde (çokluk dünyasında) senin şerefli muradına uygun olarak ne hizmet edeyim? Senin sırlarına ilişkin sözler söylemekten susayım mı, yoksa sözler ve ifadeler ile bu sırlardan bahsedeyim mi?"

"Tenzeden", susmak demektir. "Tâ çi"deki "tâ" taaccüb içindir. Ya'ni, "Ey vücûd-i hakîkî! Ben bilmem ki, bu âlem-i keserâtta senin murâd-ı şerîfine muvâfik olarak ne hizmet edeyim? Senin esrârına müteallık sözler söylemekten susayım mı, yoksa elfâz ve ibârât ile bu esrârdan bahs edeyim mi?"

722. Bu acibdir ki, sen benden ayrı değilsin! Bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

722. Bu şaşırtıcıdır ki, sen benden ayrı değilsin! Bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim?

"Nerede olsanız O sizinle beraberdir." (Hadîd, 57/4) ayet-i kerimesi gereğince şaşırtıcıdır ki, sen benden ayrı değilsin. Bununla birlikte sana bir mekân (yer) isnat edemem. Bu sebeple bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim? Yani ben sen değilim, diyemem. Benim varlığımın sınırı ayrı ve senin varlığının sınırı ayrı olur. Bu ise senin sonsuz olan varlığını sınırlamak olur; ve eğer "Ben senim, sen de bensin!" desem seni benim sınırlı varlığıma hapsetmiş olurum. Sözün özü, senin nerede ve benim nerede olduğumu belirleyip bilemem.

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'ni “Nerede olsanız o sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince acîbdir ki, sen benden ayrı değilsin. Bununla berâber sana mekân isbât edemem. Binâenaleyh bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim? Ya'ni ben sen değilim, diyemem. Benim vücudumun hudûdu ayrı ve senin vücudunun hudûdu ayı olur. Bu ise senin bî-nihâye olan vücûdunu tahdîd etmek olur; ve eğer "Ben senim, sen de bensin!" desem seni benim vücûd-i mahdûduma hasretmiş olurum. Velhâsıl senin nerede ve benim nerede olduğumu ta'yîn edip bilemem."

723. Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin? Gâh sîneye, gâh hûna çekersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

723. Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin? Kâh sinene, kâh kana çekersin!

"Ber", sine ve göğüs anlamındadır. Burada yakınlık kastedilir. "Hûn", "kan" anlamına geldiği gibi "kendilik ve benlik" anlamına da gelir (Burhan). Yani, "Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin ve kullanırsın? Bazen sinene yani yakınlığa çekersin; o zaman ben kendimi görmem; ancak seni görürüm ve "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) nârasını atarım. Bazen beni benliğim ve hodbînliğim (bencilliğim) tarafına çekersin. O zaman kendimi senden ayrı ve kul görürüm." Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. bölümünde şöyle buyururlar:

"Ene'l-Hak" iddiası büyük bir tevazudur. Zira "Ben Allah'ın kuluyum" diyen kimse iki varlık ispat eder. Birisi kendisi için ve diğeri de Allah içindir. Fakat "ene'l-Hak" diyen kimse kendisini yok edip ve hiçe sayıp "ene'l-Hak" der. Yani "Ben yokum, hep O'dur. Allah'tan başka varlık yoktur. Ben

"Ber", sîne ve göğüs ma'nâsınadır. Burada kurb ve yakınlık murâd olunur. “Hûn”, “kan" ma'nâsına geldiği gibi "kendilik ve hodbînlik" ma'nâsına da gelir (Burhân). Ya'ni, "Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin ve kullanırsın? Ba'zan sîneye ya'ni yakınlığa çekersin; o vakit ben kendimi görmem; ancak seni görürüm ve "ene'l-Hak" na'rasını vururum. Ba'zan beni benliğim ve hodbînliğim tarafına çekersin. O vakit kendimi senden ayrı ve abd görürüm." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar:

"Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Huda'yım" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendisi için ve diğeri de Huda içindir.. Fakat "ene'l-Hak" diyen kimse kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip "ene'l-Hak" der. Ya'ni "Ben yokum, hep odur. Huda'dan başka mevcûd yoktur. Ben

721. Ben bilmem ki, acaba sana ne hizmet getireyim? Susayım mı, yahud seni lafza getireyim mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

721. Ben bilmem ki, acaba sana ne hizmet getireyim? Susayım mı, yahut seni lafza getireyim mi?

"Tenzeden", susmak demektir. "Tâ çi"deki "tâ" şaşkınlık içindir. Yani, "Ey hakiki varlık! Ben bilmem ki, bu kesret âleminde (çokluk dünyasında) senin şerefli muradına uygun olarak ne hizmet edeyim? Senin sırlarına ilişkin sözler söylemekten susayım mı, yoksa sözler ve ifadeler ile bu sırlardan bahsedeyim mi?"

"Tenzeden", susmak demektir. "Tâ çi"deki "tâ" taaccüb içindir. Ya'ni, "Ey vücûd-i hakîkî! Ben bilmem ki, bu âlem-i keserâtta senin murâd-ı şerîfine muvâfik olarak ne hizmet edeyim? Senin esrârına müteallık sözler söylemekten susayım mı, yoksa elfâz ve ibârât ile bu esrârdan bahs edeyim mi?"

722. Bu acibdir ki, sen benden ayrı değilsin! Bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

722. Bu şaşırtıcıdır ki, sen benden ayrı değilsin! Bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim?

"Nerede olsanız O sizinle beraberdir." (Hadîd, 57/4) ayet-i kerimesi gereğince şaşırtıcıdır ki, sen benden ayrı değilsin. Bununla birlikte sana bir mekân (yer) isnat edemem. Bu sebeple bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim? Yani ben sen değilim, diyemem. Benim varlığımın sınırı ayrı ve senin varlığının sınırı ayrı olur. Bu ise senin sonsuz olan varlığını sınırlamak olur; ve eğer "Ben senim, sen de bensin!" desem seni benim sınırlı varlığıma hapsetmiş olurum. Sözün özü, senin nerede ve benim nerede olduğumu belirleyip bilemem.

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'ni “Nerede olsanız o sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince acîbdir ki, sen benden ayrı değilsin. Bununla berâber sana mekân isbât edemem. Binâenaleyh bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim? Ya'ni ben sen değilim, diyemem. Benim vücudumun hudûdu ayrı ve senin vücudunun hudûdu ayı olur. Bu ise senin bî-nihâye olan vücûdunu tahdîd etmek olur; ve eğer "Ben senim, sen de bensin!" desem seni benim vücûd-i mahdûduma hasretmiş olurum. Velhâsıl senin nerede ve benim nerede olduğumu ta'yîn edip bilemem."

723. Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin? Gâh sîneye, gâh hûna çekersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

723. Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin? Kâh sinene, kâh kana çekersin!

"Ber", sine ve göğüs anlamındadır. Burada yakınlık kastedilir. "Hûn", "kan" anlamına geldiği gibi "kendilik ve bencillik" anlamına da gelir (Burhan). Yani, "Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin ve kullanırsın? Bazen sineye, yani yakınlığa çekersin; o zaman ben kendimi görmem; ancak seni görürüm ve 'ene'l-Hak' (Ben Hakk'ım) narasını atarım. Bazen beni benliğim ve bencilliğim tarafına çekersin. O zaman kendimi senden ayrı ve kul görürüm." Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. bölümünde şöyle buyururlar:

"Ene'l-Hak" iddiası büyük bir tevazudur. Zira "Ben Allah'ın kuluyum" diyen kimse iki varlık ispat eder. Birisi kendisi için ve diğeri de Allah içindir. Fakat "ene'l-Hak" diyen kimse kendisini yok edip ve hiçe sayıp "ene'l-Hak" der. Yani "Ben yokum, hep O'dur. Allah'tan başka varlık yoktur. Ben tamamen mutlak yokluk ve hiçim!" der. Bu makamda tevazu daha fazladır. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar ilh...

"Ber", sîne ve göğüs ma'nâsınadır. Burada kurb ve yakınlık murâd olunur. “Hûn”, “kan" ma'nâsına geldiği gibi "kendilik ve hodbînlik" ma'nâsına da gelir (Burhân). Ya'ni, "Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin ve kullanırsın? Ba'zan sîneye ya'ni yakınlığa çekersin; o vakit ben kendimi görmem; ancak seni görürüm ve "ene'l-Hak" na'rasını vururum. Ba'zan beni benliğim ve hodbînliğim tarafına çekersin. O vakit kendimi senden ayrı ve abd görürüm." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar:

"Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Huda'yım" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendisi için ve diğeri de Huda içindir.. Fakat "ene'l-Hak" diyen kimse kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip "ene'l-Hak" der. Ya'ni "Ben yokum, hep odur. Huda'dan başka mevcûd yoktur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar ilh..."

724. Dudağı böylece "Bilmem!" e açtı. "Ben bilmem, ben bilmem!"i saz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

724. Dudağını böylece "Bilmem!" demeye açtı. "Ben bilmem, ben bilmem!"i saz etti.

Yani, o mutrıb (çalgıcı) söylediği gazelde ağzını böylece "Bilmem!" demeye açtı ve sazını da "Ben bilmem, ben bilmem!" redifli bir gazel ile çalmaya başladı.

Ya'ni, o mutrıb söylediği gazelde ağzını böylece "Bilmem!" demeye açtı ve sazını da "Ben bilmem, ben bilmem!" redîfli bir gazel ile çalmağa başladı.

725. Vaktaki "Bilmiyorum" hadden gitti, taaccübden dolayı bizim Türk'ümüzün bu terâneden gönlü tutuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

725. "Bilmiyorum" sözü haddini aştığında, şaşkınlıktan dolayı bizim Türk'ümüzün gönlü bu terâneden sıkıldı.

"Şigift", acayip ve garip şey demektir. "Harâre", burada terâne ve birkaç sazdan çıkan ses ve birkaç kişinin boğazından çıkan nağmeler ve mutlak ses anlamına da gelir. Yani mutribin "Bilmiyorum" diye gazel okuması ve sazı çalması haddini aştığında ve çoğaldığında, şaşkınlıktan dolayı bu terâneden bizim Türk beyimizin gönlü sıkıldı ve içi daraldı.

"Şigift", acîb ve garîb şey demektir. "Harâre", burada terâne ve birkaç sazdan çıkan sadâ ve birkaç kimsenin hançeresinden çıkan nağmeler ve mutlak sadâ ma'nâsına da gelir. Ya'ni vaktāki mutrıbın "Bilmiyorum" diye gazel okuması ve sazı çalması hadden aştı ve çoğaldı, taaccübden dolayı bu terâneden bizim Türk beyimizin gönlü tutuldu ve içi sıkıldı.

726. O Türk sıçradı ve topuzu yukarılara kadar çekti. Mutrıbın başı üzerine erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

726. O Türk sıçradı ve topuzu yukarılara kadar çekti. Mutrıbın başı üzerine erişti.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. İkinci mısradaki "ulâhâ" kelimesini şerh eden âlimlerin hepsi "aleyhâ" okumuşlar ve birtakım zorlama yorumlarda bulunmuşlardır. Aksine bu kelime "yukarı" ve "yüksek" anlamına gelen "ulâ" ile Farsça çoğul eki olan "hâ"dan oluşmuştur. Bu durumda "ulâhâ", "yukarılara ve yükseklere kadar" demek olur; ve anlamda zorlamaya da gerek kalmaz. Yani, Türk beyinin "Bilmemler"den içi sıkıldı, hemen topuzu kaptı ve vurmak üzere yukarılara kadar kaldırarak mutrıbın başı ucuna geldi.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. İkinci mısra'daki "ulâhâ" kelimesini şurrâh-ı kirâmın hepsi "aleyhâ" okumuşlar ve birtakım tekellüflü mütalaalarda bulunmuşlardır. Halbuki bu kelime "yukarı" ve "yüksek" ma'nâsına olan "ulâ" ile Fârisî edât-ı cemi' olan "hâ"dan mürekkebdir. Bu sûrette "ulâhâ", "yukarılara ve yükseklere kadar" demek olur; ve ma'nâda külfete de hâcet kalmaz. Ya'ni, Türk beyinin “Bilmemler"den içi sıkıldı, hemen topuzu kaptı ve vurmak üzere yukarılara kadar kaldırarak mutribın başı ucuna geldi.

727. Bir çavuş eliyle topuzu tuttu ve dedi ki: "Hayır! Bu zamanda mutrib öldürücülük kötüdür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

727. Bir çavuş eliyle topuzu tuttu ve dedi ki: "Hayır! Bu zamanda mutrib öldürücülük kötüdür!"

Beyin çavuşlarından birisi, beyin yukarılara kaldırdığı topuzu tuttu ve mutribin başına indirilmesine meydan bırakmadı. Ve dedi ki: "Ey bey! Bu işret meclisinde mutrib öldürücülüğe kalkışmak kötü bir hâldir!" külliyen mutlak yokluk ve hiçim!" der. Bu makamda tevazu (alçakgönüllülük) fazladır. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar ilh..."

Beyin çavuşlarından birisi beyin yukarılara kaldırdığı topuzu tuttu ve mutrıbın başına indirilmesine meydan bırakmadı. Ve dedi ki: "Ey bey! Bu işret meclisinde mutrıb öldürücülüğe kıyâm etmek fenâ bir haldir!" külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar ilh..."

724. Dudağı böylece "Bilmem!" e açtı. "Ben bilmem, ben bilmem!"i saz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

724. Dudağını böylece "Bilmem!" demeye açtı. "Ben bilmem, ben bilmem!"i saz etti.

Yani, o mutrıb (çalgıcı) söylediği gazelde ağzını böylece "Bilmem!" demeye açtı ve sazını da "Ben bilmem, ben bilmem!" redifli bir gazel ile çalmaya başladı.

Ya'ni, o mutrıb söylediği gazelde ağzını böylece "Bilmem!" demeye açtı ve sazını da "Ben bilmem, ben bilmem!" redîfli bir gazel ile çalmağa başladı.

725. Vaktaki "Bilmiyorum" hadden gitti, taaccübden dolayı bizim Türk'ümüzün bu terâneden gönlü tutuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

725. "Bilmiyorum" sözü haddini aştığında, şaşkınlıktan dolayı bizim Türk'ümüzün gönlü bu terâneden sıkıldı.

"Şigift", acayip ve garip şey demektir. "Harâre", burada terâne ve birkaç sazdan çıkan ses ve birkaç kişinin boğazından çıkan nağmeler ve mutlak ses anlamına da gelir. Yani mutribin "Bilmiyorum" diye gazel okuması ve sazı çalması haddini aştığında ve çoğaldığında, şaşkınlıktan dolayı bu terâneden bizim Türk beyimizin gönlü sıkıldı ve içi daraldı.

"Şigift", acîb ve garîb şey demektir. "Harâre", burada terâne ve birkaç sazdan çıkan sadâ ve birkaç kimsenin hançeresinden çıkan nağmeler ve mutlak sadâ ma'nâsına da gelir. Ya'ni vaktāki mutrıbın "Bilmiyorum" diye gazel okuması ve sazı çalması hadden aştı ve çoğaldı, taaccübden dolayı bu terâneden bizim Türk beyimizin gönlü tutuldu ve içi sıkıldı.

726. O Türk sıçradı ve topuzu yukarılara kadar çekti. Mutrıbın başı üzerine erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

726. O Türk sıçradı ve topuzu yukarılara kadar çekti. Mutrıbın başı üzerine erişti.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. İkinci mısradaki "ulâhâ" kelimesini şerh eden âlimlerin hepsi "aleyhâ" okumuşlar ve birtakım zorlama yorumlarda bulunmuşlardır. Aksine bu kelime "yukarı" ve "yüksek" anlamına gelen "ulâ" ile Farsça çoğul eki olan "hâ"dan oluşmuştur. Bu durumda "ulâhâ", "yukarılara ve yükseklere kadar" demek olur; ve anlamda zorlamaya da gerek kalmaz. Yani, Türk beyinin "Bilmemler"den içi sıkıldı, hemen topuzu kaptı ve vurmak üzere yukarılara kadar kaldırarak mutrıbın başı ucuna geldi.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. İkinci mısra'daki "ulâhâ" kelimesini şurrâh-ı kirâmın hepsi "aleyhâ" okumuşlar ve birtakım tekellüflü mütalaalarda bulunmuşlardır. Halbuki bu kelime "yukarı" ve "yüksek" ma'nâsına olan "ulâ" ile Fârisî edât-ı cemi' olan "hâ"dan mürekkebdir. Bu sûrette "ulâhâ", "yukarılara ve yükseklere kadar" demek olur; ve ma'nâda külfete de hâcet kalmaz. Ya'ni, Türk beyinin “Bilmemler"den içi sıkıldı, hemen topuzu kaptı ve vurmak üzere yukarılara kadar kaldırarak mutribın başı ucuna geldi.

727. Bir çavuş eliyle topuzu tuttu ve dedi ki: "Hayır! Bu zamanda mutrib öldürücülük kötüdür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

727. Bir çavuş eliyle topuzu tuttu ve dedi ki: "Hayır! Bu zamanda mutrib öldürücülük kötüdür!"

Beyin çavuşlarından birisi, beyin yukarılara kaldırdığı topuzu tuttu ve mutribin başına indirilmesine meydan bırakmadı. Ve dedi ki: "Ey bey! Bu işret meclisinde mutrib öldürücülüğe kalkışmak kötü bir hâldir!"

Beyin çavuşlarından birisi beyin yukarılara kaldırdığı topuzu tuttu ve mutrıbın başına indirilmesine meydan bırakmadı. Ve dedi ki: "Ey bey! Bu işret meclisinde mutrıb öldürücülüğe kıyâm etmek fenâ bir haldir!"

728. Dedi: "Onun hadsiz ve adedsiz tekrarı benim tab'ımı dövdü ve ben de onun başını döverim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

728. Dedi: "Onun hadsiz ve sayısız tekrarı benim tabiatımı yordu ve ben de onun başını döverim!"

Bey, çavuşa cevap olarak dedi: "Ve onun hadsiz ve sayısız 'Bilmem'leri tekrarı benim içimi sıktı ve tabiatımı yordu. Bu sebeple ben de bu topuz ile onun başını döverim!" "Mer", adet ve sayı demektir.

Bey çavuşa cevâben dedi: "Ve onun hadsiz ve sayısız "Bilmem"leri tekrârı benim içimi sıktı ve tab'ımı dövdü. Binâenaleyh ben de bu topuz ile onun başını döverim!" "Mer", aded ve sayı demektir.

729. "Ey deyyûs! Bilmiyorsan b.. yeme! Eğer biliyor isen maksûd üzerine çal!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

729. "Ey deyyûs! Bilmiyorsan b.. yeme! Eğer biliyor isen maksûd üzerine çal!"

"Kaltabân", deyyûs ve pezevenk demektir. "Güh", necâset (pislik) anlamına gelen "gûh" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, Türk beyi çavuşun engellemesi üzerine her ne kadar gürzü çalgıcıya vurmadı ise de, öfkesini alamayıp sövdü ve saydı. "Bilmiyorsan bırak, boş konuşma! Eğer biliyor isen bildiğini söyle, sazını gerektiği gibi çal!" dedi.

"Kaltabân", deyyûs ve pezevenk demektir. "Güh", necâset ma'nâsına olan "gûh"ün muhaffefidir. Ya'ni, Türk beyi çavuşun men'i üzerine her ne kadar gürzü mutrıba vurmadı ise de, öfkesini alamayıp sövdü ve saydı. "Bilmiyorsan bırak, hezeyân etme! Eğer biliyor isen bildiğini söyle, sazını lâyık-ı vechi ile çal!" dedi.

730. "Ey ahmak! Onu söyle ki, onu biliyorsun. "Bilmem, bilmem"i çekme!" [714]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

730. "Ey ahmak! Onu söyle ki, onu biliyorsun. "Bilmem, bilmem"i çekme!" [714]

"Gîc", perişan, dağınık ve zihni karışık olan kimse demektir. Yani, "Ey zihni karışık olan kimse! Bildiğini söyle! Şiirinin nakaratını "Bilmem, bilmem" yapma!"

"Gîc", perîşân ve perâkende ve dimâğı muhtel olan kimse demektir. Ya'ni, "Ey dimâğı muhtel olan kimse! Bildiğini söyle! Gazelinin nakarâtını “Bilmem, bilmem" yapma!"

731. Ben: "Hey miri! Neredensin?" diye sorarım. Sen dersin ki: "Belh'den değil, Herât'tan değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

731. Ben: "Hey miri! Neredensin?" diye sorarım. Sen dersin ki: "Belh'den değil, Herât'tan değil!"

Hint şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri, "Hey mirî" Türkçe'dir ve Türkler hitapta kullanırlar, diyor; ve Burhan'da "Bir kimse ile kadr ve mertebede ve büyüklükte beraberlik etmek ve fenalıkta birleşmek" anlamlarına gösterilmiştir. Bu anlamlara göre "Hey arkadaş!" diye tercüme edilmek uygun olur. Arnavutlar'ın "Hey muri" diye birbirlerine yaptıkları hitaplar galiba buradan geçmiştir. Yani, "Ey mutrip! Örneğin ben sana "Hey arkadaş! Nerelisin?" diye soruyorum. Sen de cevap olarak diyorsun ki: "Belh şehrinden değilim, Herât şehrinden değilim."

Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri "Hey mirî" Türkçe'dir ve Türkler muhâtabâtta kullanırlar, diyor; ve Burhân'da "Bir kimse ile kadr ve mertebede ve büyüklükte beraberlik etmek ve fenâlıkda ittihad etmek" ma'nâlarına gösterilmiştir. Bu ma'nâlara göre "Hey arkadaş!" diye tercüme edilmek münasib olur. Arnavutlar'ın "Hey muri" diye birbirlerine vâki' olan hitâblan gālibâ buradan intikal etmiştir. Ya'ni, "Ey mutrib! Meselâ ben sana "Hey arkadaş! Nerelisin?" diye soruyorum. Sen de cevâben diyorsun ki: "Belh şehrinden değilim, Herât şehrinden değilim."

728. Dedi: "Onun hadsiz ve adedsiz tekrarı benim tab'ımı dövdü ve ben de onun başını döverim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

728. Dedi: "Onun hadsiz ve sayısız tekrarı benim tabiatımı yordu ve ben de onun başını döverim!"

Bey, çavuşa cevap olarak dedi: "Ve onun hadsiz ve sayısız 'Bilmem'leri tekrarı benim içimi sıktı ve tabiatımı yordu. Bu sebeple ben de bu topuz ile onun başını döverim!" "Mer", adet ve sayı demektir.

Bey çavuşa cevâben dedi: "Ve onun hadsiz ve sayısız "Bilmem"leri tekrârı benim içimi sıktı ve tab'ımı dövdü. Binâenaleyh ben de bu topuz ile onun başını döverim!" "Mer", aded ve sayı demektir.

729. "Ey deyyûs! Bilmiyorsan b.. yeme! Eğer biliyor isen maksûd üzerine çal!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

729. "Ey deyyûs! Bilmiyorsan pislik yeme! Eğer biliyor isen maksat üzerine çal!"

"Kaltaban", deyyûs ve pezevenk demektir. "Güh", pislik anlamına gelen "gûh" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, Türk beyi çavuşun engellemesi üzerine her ne kadar gürzü çalgıcıya vurmadı ise de, öfkesini tutamayıp sövdü ve saydı. "Bilmiyorsan bırak, saçmalama! Eğer biliyor isen bildiğini söyle, sazını gerektiği gibi çal!" dedi.

"Kaltabân”, deyyûs ve pezevenk demektir. "Güh", necâset ma'nâsına olan "gûh"ün muhaffefidir. Ya'ni, Türk beyi çavuşun men'i üzerine her ne kadar gürzü mutrıba vurmadı ise de, öfkesini alamayıp sövdü ve saydı. "Bilmiyorsan bırak, hezeyân etme! Eğer biliyor isen bildiğini söyle, sazını lâyık-ı vechi ile çal!" dedi.

730. "Ey ahmak! Onu söyle ki, onu biliyorsun. "Bilmem, bilmem"i çekme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

730. "Ey ahmak! Onu söyle ki, onu biliyorsun. "Bilmem, bilmem"i çekme!"

"Gîc", perişan, dağınık ve zihni karışık kimse demektir. Yani, "Ey zihni karışık kimse! Bildiğini söyle! Şiirinin nakaratını "Bilmem, bilmem" yapma!"

[714] "Gîc", perîşân ve perâkende ve dimâğı muhtel olan kimse demektir. Ya'ni, "Ey dimâğı muhtel olan kimse! Bildiğini söyle! Gazelinin nakarâtını “Bilmem, bilmem" yapma!"

731. Ben: "Hey miri! Neredensin?" diye sorarım. Sen dersin ki: "Belh'den değil, Herât'tan değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

731. Ben: "Hey miri! Neredensin?" diye sorarım. Sen dersin ki: "Belh'den değil, Herât'tan değil!"

Hint şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri, "Hey mirî" Türkçe'dir ve Türkler hitapta kullanırlar, diyor; ve Burhan'da "Bir kimse ile kadr ve mertebede ve büyüklükte beraberlik etmek ve fenalıkta birleşmek" anlamlarına gösterilmiştir. Bu anlamlara göre "Hey arkadaş!" diye tercüme edilmek uygun olur. Arnavutlar'ın "Hey muri" diye birbirlerine yaptıkları hitaplar galiba buradan geçmiştir. Yani, "Ey mutrip! Örneğin ben sana "Hey arkadaş! Nerelisin?" diye soruyorum. Sen de cevap olarak diyorsun ki: "Belh şehrinden değilim, Herât şehrinden değilim."

Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri "Hey mirî" Türkçe'dir ve Türkler muhâtabâtta kullanırlar, diyor; ve Burhân'da "Bir kimse ile kadr ve mertebede ve büyüklükte beraberlik etmek ve fenâlıkda ittihad etmek" ma'nâlarına gösterilmiştir. Bu ma'nâlara göre "Hey arkadaş!" diye tercüme edilmek münasib olur. Arnavutlar'ın "Hey muri" diye birbirlerine vâki' olan hitâblan gālibâ buradan intikal etmiştir. Ya'ni, "Ey mutrib! Meselâ ben sana "Hey arkadaş! Nerelisin?" diye soruyorum. Sen de cevâben diyorsun ki: "Belh şehrinden değilim, Herât şehrinden değilim."

732. "Bağdad'dan değil, Musul'dan değil, Tırâz'dan değil! Değil, değil de, uzun yolu çekersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

732. "Bağdat'tan değil, Musul'dan değil, Tıraz'dan değil! Değil, değil de, uzun yolu çekersin."

"Tıraz", burada Çin sınırında bir şehrin ismidir. Yani, "Bağdat'tan değilim, Musul'dan da değilim ve Tıraz şehrinden de değilim" dersin ve "değil, değil" diyerek uzatıp durursun.

"Tırâz", burada Çin hududunda bir şehrin ismidir. Ya'ni, "Bağdad'dan değilim, Musul'dan da değilim ve Tırâz şehrinden de değilim" dersin ve "değil, değil" diyerek uzatıp durursun."

733. "Muhakkak "Ben neredenim" de, kurtul! Burada tenkîh-i menât ahmaklıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

733. "Kesinlikle 'Ben neredenim?' de ve kurtul! Burada 'tenkîh-i menât' (hükmün dayanağını arındırma) ahmaklıktır."

Bazı nüshalarda bu beyit şu şekilde yer almaktadır:

"Kesinlikle, şayet nereli isen söyle, kurtul; bu yerde tenkîh-i menât var mıdır?"

"Tenkîh", sözlükte temizlemek ve fazlalıkları giderip atmak; "menât" ise geri dönülecek yer, merci demektir; ayrıca bir şeye asılmak ve talep edilen, istenen şey anlamlarına da gelir. Usûl-i fıkıh (İslam hukuku metodolojisi) teriminde ise, bir hususa ait olan hükmü, o hususları soyutlayarak genelleştirmekten ibarettir. Bu sebeple burada "tenkîh-i menât" tabiri, kendi mensup olduğu şehri belirlemek için birçok şehrin adını sayıp dökerek mensup olduğu şehirden soyutlamak anlamına gelir ki, "Nerelisin?" diye sorulan bir kimsenin böyle tenkîh-i menât yoluyla cevap vermeye kalkışması elbette ahmaklık olur.

Ba'zı nüshalarda bu beyit şu sûretle vâki'dir:

"Muhakkak, şâyet nereli isen söyle, kurtul; bu mahalde tenkîh-i menât var mıdır?"

"Tenkîh", lügatte temizlemek ve zâid olanları giderip atmak; "menât", rücû' edecek yer, merci' demektir; ve bir şeye asılmak ve matlab ve maksûd ma'nâlarına da gelir. Usûl-i fıkıh ıstılâhında bir husûsa müteallık olan hükmü o husûsât tecrit edilmek sûretiyle umûmîleştirmekten ibarettir. Binâenaleyh burada "tenkîh-i menât" ta'bîri kendi mensûb olduğu şehri ta'yîn için bir çok şehirlerin adını sayıp dökerek mensûb olduğu şehirden tecrîd etmek demek olur ki, "Nerelisin?" diye sorulan bir kimsenin böyle tenkîh-i menât sûretiyle cevaba tasaddîsi bittabi' hamâkat olur.

734. "Yahud sordum ki: "Ey aç! Ne yedin?" Sen dersin ki: "Şarab değil ve kebab değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

734. "Yahut sordum ki: "Ey aç! Ne yedin?" Sen dersin ki: "Şarap değil ve kebap değil!"

"Nâ-şitâb", mâhitâb vezninde, sabahtan beri bir şey yememiş olan aç kimseye derler. "Nâ-şitâ" ve "nâ-hâr" da bu anlama gelir (Burhân). Nâ-şitâb'da "ey" nida harfi düşmüştür. Yani, "Yahut ben sordum ki: "Ey karnı aç olan kimse! Ne yedin?" Sen de cevap olarak dersin ki: "Şarap değil ve kebap da değil!"

“Nâ-şitâb", mâhitâb vezninde sabahdan beri bir şey yememiş olan aç kimseye derler. "Nâ-şitâ" ve "nâ-hâr" dahi bu ma'nâyadır (Burhân). Nâ-şitâbda "ey" harf-i nidâsı mahzûfdur. Ya'ni, "Yahud ben sordum ki: "Ey karnı aç olan kimse! Ne yedin?" Sen de cevâben dersin ki: "Şarab değil ve kebab da değil!"

735. "Ne pastırma ve tirit ve ne mercimek!" O şeyi ki, yedin, yalnız ve ancak onu söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

735. "Ne pastırma, ne tirit, ne de mercimek!" Yediğin şeyi, yalnız ve ancak onu söyle!"

732. Bağdad'dan değil, Musul'dan değil, Tırâz'dan değil! Değil, değil de, uzun yolu çekersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

732. Bağdat'tan değil, Musul'dan değil, Tıraz'dan değil! Değil, değil de, uzun yolu çekersin.

"Tıraz", burada Çin sınırında bir şehrin ismidir. Yani, "Bağdat'tan değilim, Musul'dan da değilim ve Tıraz şehrinden de değilim" dersin ve "değil, değil" diyerek uzatıp durursun.

"Tırâz", burada Çin hududunda bir şehrin ismidir. Ya'ni, "Bağdad'dan değilim, Musul'dan da değilim ve Tırâz şehrinden de değilim" dersin ve "değil, değil" diyerek uzatıp durursun."

733. Muhakkak "Ben neredenim" de, kurtul! Burada tenkîh-i menât ahmaklıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

733. Şüphesiz "Ben neredenim" de, kurtul! Burada tenkîh-i menât (bir hükmün dayanağını gereksiz unsurlardan arındırma) ahmaklıktır.

Bazı nüshalarda bu beyit şu şekilde yer alır: "Şüphesiz, şayet nereli isen söyle, kurtul; bu yerde tenkîh-i menât var mıdır?"

"Tenkîh", sözlükte temizlemek ve fazla olanları giderip atmak; "menât", geri dönülecek yer, merci demektir; ve bir şeye asılmak ve istenen, amaçlanan anlamlarına da gelir. Usûl-i fıkıh teriminde ise bir hususa ait olan hükmü o hususlardan arındırmak suretiyle genelleştirmekten ibarettir. Buna göre burada "tenkîh-i menât" tabiri, kendi mensup olduğu şehri belirlemek için birçok şehrin adını sayıp dökerek mensup olduğu şehirden arındırmak demek olur ki, "Nerelisin?" diye sorulan bir kimsenin böyle tenkîh-i menât yoluyla cevap vermeye kalkışması elbette ahmaklık olur.

Ba'zı nüshalarda bu beyit şu sûretle vâki'dir: "Muhakkak, şâyet nereli isen söyle, kurtul; bu mahalde tenkîh-i menât var mıdır?"

"Tenkîh", lügatte temizlemek ve zâid olanları giderip atmak; "menât", rücû' edecek yer, merci' demektir; ve bir şeye asılmak ve matlab ve maksûd ma'nâlarına da gelir. Usûl-i fıkıh ıstılâhında bir husûsa müteallık olan hükmü o husûsât tecrit edilmek sûretiyle umûmîleştirmekten ibarettir. Binâenaleyh burada "tenkîh-i menât" ta'bîri kendi mensûb olduğu şehri ta'yîn için bir çok şehirlerin adını sayıp dökerek mensûb olduğu şehirden tecrîd etmek demek olur ki, "Nerelisin?" diye sorulan bir kimsenin böyle tenkîh-i menât sûretiyle cevaba tasaddîsi bittabi' hamâkat olur.

734. Yahud sordum ki: "Ey aç! Ne yedin?" Sen dersin ki: "Şarab değil ve kebab değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

734. Yahut sordum ki: "Ey aç! Ne yedin?" Sen dersin ki: "Şarap değil ve kebap değil!"

"Nâ-şitâb", mâhitâb vezninde, sabahtan beri bir şey yememiş olan aç kimseye derler. "Nâ-şitâ" ve "nâ-hâr" da bu anlamdadır (Burhan). Nâ-şitâb'da "ey" nida harfi düşmüştür. Yani, "Yahut ben sordum ki: "Ey karnı aç olan kimse! Ne yedin?" Sen de cevaben dersin ki: "Şarap değil ve kebap da değil!""

"Nâ-şitâb", mâhitâb vezninde sabahdan beri bir şey yememiş olan aç kimseye derler. "Nâ-şitâ" ve "nâ-hâr" dahi bu ma'nâyadır (Burhân). Nâ-şitâbda "ey" harf-i nidâsı mahzûfdur. Ya'ni, "Yahud ben sordum ki: "Ey karnı aç olan kimse! Ne yedin?" Sen de cevâben dersin ki: "Şarab değil ve kebab da değil!""

735. Ne pastırma ve tirit ve ne mercimek!" O şeyi ki, yedin, yalnız ve ancak onu söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

735. Ne pastırma, ne tirit, ne de mercimek!" Yediğin şeyi, yalnız ve ancak onu söyle!

Yani, "Pastırma yemedim, tirit yemedim ve mercimek de yemedim!" deyip uzatırsın. Ne yediysen yalnız ve ancak o yediğin şeyi söyle! Maksada yeterlidir."

Ya'ni, "Pastırma yemedim, tirit yemedim ve mercimek dahi yemedim!" deyip, uzatırsın. Ne yedin ise yalnız ve ancak o yediğin şeyi söyle! Maksada kâfidir."

736. "Bu uzun söz çiğneyicilik ne içindir?" Mutrıb dedi: “Zîrâ ki maksûdum gizlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

736. "Bu uzun söz çiğneyicilik ne içindir?" Mutrıb dedi: “Çünkü maksadım gizlidir."

Yani, "Değil, değil" diye uzun sözleri ağızda çiğnemek ve olumsuzlamaya ait olan sözleri uzatmak ne içindir? Ve bunda ne fayda vardır?" Mutrıb Türk beyine cevap olarak dedi ki: "Benim olumsuzlamaya ait sözleri uzatmakta gizli bir maksadım vardır."

Ya'ni, "Değil, değil" diye uzun sözleri ağızda çiğnemek ve nefye dâir olan sözleri uzatmak ne içindir? Ve bunda ne fâide vardır?" Mutrıb Türk beyine cevâben dedi ki: "Benim nefye dâir sözleri uzatmakta gizli maksadım vardır."

737. "İsbat senin nefyinden evvel ürker. İsbâttan koku götürmen için nefyettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

737. "İspat senin inkârından önce ürker. İspattan koku almaman için inkâr ettim."

Bilinmeli ki, yukarıda da açıklandığı üzere "mutrıb"dan (ilahi aşkı terennüm eden) maksat, insân-ı kâmildir; ve acemi olan "Türk beyi"nden maksat da, makam, mevki, mal ve mülk sevgisiyle sarhoş olan dünya ehlidir. insân-ı kâmil bunların karşısında, bu dünyalıkların fani, vehmedilmiş ve yok olduğundan bahseder. Kendilerinin sevgilisi ve âşık olduğu bu dünyalıkların inkârı dünya ehlinin nefislerine ağır gelir de derler ki: "Ey efendi! Bu dünyalıklar nasıl yok olur? Eğer maksadın Hakk'ı ispat etmek ise sadece onu söyle! Bize bu yeter. Yoksa gerçekte sabit olan bu ispatı inkâr etme!" insân-ı kâmil de onlara cevaben buyurur ki: "Sen Hakk'ın gayrı olan bu ispatı inkâr edip onların sevgisini kalbinden çıkarmadan önce Hakk'ın ispatı senden ürker. Bu ispattan asla bir koku alamazsın. Çünkü Yüce Allah insanın içinde iki kalp yaratmadı ki, birine Hakk'ın ve diğerine de halkın sevgisini koysun ve bu iki sevgiyi göğsünde toplasın. Nitekim Ahzab suresinde buyrulur: مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِن قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab 33/4) yani “Yüce Allah bir adam için onun göğsünde iki kalp yaratmadı."

Ma'lum olsun ki, yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "mutrıb"dan murâd, insân-ı kâmildir; ve acemî olan "Türk beyi"nden murâd dahi, câh ve mansıb ve mal ve mülk muhabbeti ile sarhoş olan ehl-i dünyâdır. İnsân-ı kâmil bunların muvâcehesinde, bu keserâtın fânî ve mevhûm ve yok olduğundan bahseder. Kendilerinin mahbûbu ve ma'şûku olan bu keserâtın nefyi ehl-i dünyânın nefislerine ağır gelir de derler ki: "Ey efendi! Bu keserât nasıl yok olur? Eğer murâdın Hakk'ı isbat etmek ise ancak onu söyle! Bize bu yetişir. Yoksa nefsü'l-emrde sabit olan bu isbâtı nefy etme!" Insân-ı kâmil dahi onlara cevaben buyurur ki: "Sen Hakk'ın gayrı olan bu isbâtı nefy edip onların muhabbetini kalbinden çıkarmazdan evvel Hakk'ın isbâtı senden ürker. Bu isbâttan aslâ bir koku alamazsın. Zîrâ Hak Teâlâ insanın içinde iki kalb yaratmadı ki, birisine Hakk'ın ve diğerine de halkın muhabbetini koysun ve bu iki muhabbeti sadrında cem' etsin. Nitekim sûre-i Ahzab'da buyurulur: مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِن قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab 33/4) ya'ni “Allâh Teâlâ bir adam için onun sadrında iki kalb yaratmadı."

738. "Bu sazı nefy ile nâğmeye getirdim. Vaktaki ölürsün, ölüm sırrı söyler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

738. "Bu sazı yokluk ile nağmeye getirdim. Ne zaman ki ölürsün, ölüm sırrı söyler."

Bu sebeple bu sazı ve sözü önce yokluk ile terennüm ettim, ey gafil. Allah'tan başkasının sevgisi senin nefsine ve bedenine ilişkindir. Bu sevginin ruhunla asla bir bağlantısı yoktur. Ne zaman ki nefsin riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sayesinde ölür, bu ölüm sana yokluğun sırrının ne olduğunu söyler. Yani, "Pastırma yemedim, tirit yemedim ve mercimek dahi yemedim!" deyip, uzatırsın. Ne yediysen yalnız ve ancak o yediğin şeyi söyle! Maksada yeterlidir.

"Binâenaleyh bu sazı ve sözü evvelâ nefy ile tegannî ettim, ey gāfil. Mâsivâ-yı Hakk'ın muhabbeti senin nefsine ve cismâniyetine taalluk eder. Bu muhabbet ile aslâ rûhunun alâkası yoktur. Vaktāki nefsin riyâzât ve mücâhedât sâyesinde ölür, bu ölüm sana nefyin sırrı ne olduğunu söyler." Ya'ni, "Pastırma yemedim, tirit yemedim ve mercimek dahi yemedim!" deyip, uzatırsın. Ne yedin ise yalnız ve ancak o yediğin şeyi söyle! Maksada kâfidir."

736. "Bu uzun söz çiğneyicilik ne içindir?" Mutrıb dedi: “Zîrâ ki maksûdum gizlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

736. "Bu uzun söz çiğneyicilik ne içindir?" Mutrıb dedi: “Çünkü maksadım gizlidir."

Yani, "Değil, değil" diye uzun sözleri ağızda çiğnemek ve olumsuzlamaya ait olan sözleri uzatmak ne içindir? Ve bunda ne fayda vardır?" Mutrıb Türk beyine cevap olarak dedi ki: "Benim olumsuzlamaya ait sözleri uzatmakta gizli bir maksadım vardır."

Ya'ni, "Değil, değil" diye uzun sözleri ağızda çiğnemek ve nefye dâir olan sözleri uzatmak ne içindir? Ve bunda ne fâide vardır?" Mutrıb Türk beyine cevâben dedi ki: "Benim nefye dâir sözleri uzatmakta gizli maksadım vardır."

737. "İsbat senin nefyinden evvel ürker. İsbâttan koku götürmen için nefyettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

737. "İspat senin inkârından önce ürker. İspattan koku almaman için inkâr ettim."

Bilinmeli ki, yukarıda da açıklandığı üzere "mutrıb"dan (ilahi aşkı terennüm eden) maksat, insân-ı kâmildir; ve acemi olan "Türk beyi"nden maksat da, makam, mevki, mal ve mülk sevgisiyle sarhoş olan dünya ehlidir. insân-ı kâmil bunların karşısında, bu dünyalıkların fani, vehmedilmiş ve yok olduğundan bahseder. Kendilerinin sevgilisi ve âşık olduğu bu dünyalıkların inkârı dünya ehlinin nefislerine ağır gelir de derler ki: "Ey efendi! Bu dünyalıklar nasıl yok olur? Eğer maksadın Hakk'ı ispat etmek ise sadece onu söyle! Bize bu yeter. Yoksa gerçekte sabit olan bu ispatı inkâr etme!" insân-ı kâmil de onlara cevaben buyurur ki: "Sen Hakk'ın gayrı olan bu ispatı inkâr edip onların sevgisini kalbinden çıkarmadan önce Hakk'ın ispatı senden ürker. Bu ispattan asla bir koku alamazsın. Çünkü Yüce Allah insanın içinde iki kalp yaratmadı ki, birine Hakk'ın ve diğerine de halkın sevgisini koysun ve bu iki sevgiyi göğsünde toplasın. Nitekim Ahzab suresinde buyrulur: مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِن قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab 33/4) yani “Yüce Allah bir adam için onun göğsünde iki kalp yaratmadı."

Ma'lum olsun ki, yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "mutrıb"dan murâd, insân-ı kâmildir; ve acemî olan "Türk beyi"nden murâd dahi, câh ve mansıb ve mal ve mülk muhabbeti ile sarhoş olan ehl-i dünyâdır. İnsân-ı kâmil bunların muvâcehesinde, bu keserâtın fânî ve mevhûm ve yok olduğundan bahseder. Kendilerinin mahbûbu ve ma'şûku olan bu keserâtın nefyi ehl-i dünyânın nefislerine ağır gelir de derler ki: "Ey efendi! Bu keserât nasıl yok olur? Eğer murâdın Hakk'ı isbat etmek ise ancak onu söyle! Bize bu yetişir. Yoksa nefsü'l-emrde sabit olan bu isbâtı nefy etme!" Insân-ı kâmil dahi onlara cevaben buyurur ki: "Sen Hakk'ın gayrı olan bu isbâtı nefy edip onların muhabbetini kalbinden çıkarmazdan evvel Hakk'ın isbâtı senden ürker. Bu isbâttan aslâ bir koku alamazsın. Zîrâ Hak Teâlâ insanın içinde iki kalb yaratmadı ki, birisine Hakk'ın ve diğerine de halkın muhabbetini koysun ve bu iki muhabbeti sadrında cem' etsin. Nitekim sûre-i Ahzab'da buyurulur: مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِن قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab 33/4) ya'ni “Allâh Teâlâ bir adam için onun sadrında iki kalb yaratmadı."

738. "Bu sazı nefy ile nâğmeye getirdim. Vaktaki ölürsün, ölüm sırrı söyler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

738. "Bu sazı yoklukla nağmeye getirdim. Ne zaman ki ölürsün, ölüm sırrı söyler."

Bu sebeple bu sazı ve sözü önce yoklukla terennüm ettim, ey gafil. Allah'tan başkasının sevgisi senin nefsine ve bedenine ilişkindir. Bu sevginin ruhunla asla bir ilgisi yoktur. Ne zaman ki nefsin riyâzât ve mücâhedât sayesinde ölür, bu ölüm sana yokluğun sırrının ne olduğunu söyler. Peygamber (a.s.)'ın "Ölmezden evvel ölünüz!" sözünün tefsiri ve Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin beyti: "Ey dost! Eğer sen dirilik istersen ölmezden evvel öl; çünkü İdris böyle ölümden dolayı bizden evvel cennetlik oldu."

موتوا قبل ان تموتوا hadis-i şerifi hakkındaki açıklamalar IV. cildin 2265 ve 2266 numaralarına denk gelen: [Yani "Ey delikanlı ölümden evvel ölüm emindir, Mustafa bize böyle buyurdu. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel hepiniz ölünüz!"; fitneler ile ölürsünüz"] beyitlerinde de geçti. Hakîm Senâî hazretlerinin şerefli beytinin açıklaması şudur ki: İdris (a.s.) zorlu riyâzât ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiî kirliliklerden ve arızî olan eksikliklerden temizlemiş ve sonunda ruhanîyeti hayvaniyetine üstün gelmekle bu kesret (çokluk) âleminden çoğunlukla sıyrılıp çıkmış ve melekler ve mücerret (maddeden arınmış) ruhlar ile muhatap olmuş idi. Bu sebeple ey kimse, eğer sen de böyle dirilik istersen zorunlu olan ölümden evvel öl!

"Binâenaleyh bu sazı ve sözü evvelâ nefy ile tegannî ettim, ey gāfil. Mâsivâ-yı Hakk'ın muhabbeti senin nefsine ve cismâniyetine taalluk eder. Bu muhabbet ile aslâ rûhunun alâkası yoktur. Vaktāki nefsin riyâzât ve mücâhedât sâyesinde ölür, bu ölüm sana nefyin sırrı ne olduğunu söyler." Peygamber (a.s.)ın "Ölmezden evvel ölünüz!" kavlinin tefsîri ve Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin beyti: "Ey dost! Eğer sen dirilik istersen ölmezden evvel öl; zîrâ İdrîs böyle ölümden dolayı bizden evvel cennetlik oldu."

موتوا قبل ان تموتوا hadîs-i şerîfi hakkındaki îzâhât IV. cildin 2265 ve 2266 numaralarına musâdif olan: [Ya'ni "Ey delikanlı ölümden evvel ölüm emndir, Mustafa bize böyle buyurdu. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel hepiniz ölünüz!"; fitneler ile ölürsünüz"] beyitlerinde de geçti. Hakîm Senâî hazretlerinin beyt-i şerîfinin îzâhı budur ki: İdris (a.s.) riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvâniyye ve küdûrât-ı tabîiyyeden ve ârizî olan nakāyıstan temizlemiş ve âkıbet rûhâniyeti hayvâniyeti üzerine galebe etmekle bu âlem-i keserâttan ekseriyâ sıyrılıp çıkmış ve melâike ve ervâh-ı mücerrede ile muhâtabâtta bulunmuş idi. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen de böyle dirilik istersen ıztırârî olan ölümden evvel öl!

739. Çokluk can çekiştin, halbuki perdedesin. Zîrâ ki ölmek asıl idi, getirmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

739. Çok can çekiştin, halbuki perdedesin. Çünkü ölmek asıl idi, bunu yapmadın.

Ey zahirî âlim! Şeriat dairesinde amel edip çok can çekiştin ve zahmetler çektin. Halbuki henüz Hak'tan hicap ve perde içindesin. Çünkü kendi nefsini fani bilmek ve hâlen onun sıfatlarından sıyrılıp çıkmak ve ölmek asıl idi. Sen ise bunu yapmadın ve nefsin hâlâ diridir.

Peygamber (a.s.)ın "Ölmezden evvel ölünüz!" sözünün tefsiri ve Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin beyti: "Ey dost! Eğer sen dirilik istersen ölmezden evvel öl; çünkü İdris böyle ölümden dolayı bizden evvel cennetlik oldu."

موتوا قبل ان تموتوا hadis-i şerifi hakkındaki açıklamalar IV. cildin 2265 ve 2266 numaralarına denk gelen:

[Yani "Ey delikanlı ölümden evvel ölüm emindir, Mustafa bize böyle buyurdu. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel hepiniz ölünüz!"; fitneler ile ölürsünüz"] beyitlerinde de geçti. Hakîm Senâî hazretlerinin şerefli beytinin açıklaması şudur ki: İdris (a.s.) zorlu riyâzât (nefsî perhizler) ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiî kirliliklerden ve arızî olan eksikliklerden temizlemiş ve sonunda ruhanî tesirleri hayvani yönüne üstün gelmekle bu kesret (çokluk) âleminden çoğunlukla sıyrılıp çıkmış ve melekler ve mücerret (maddeden arınmış) ruhlar ile muhatap olmuş idi. Bu sebeple ey kimse, eğer sen de böyle dirilik istersen zorunlu olan ölümden evvel öl!

Ey âlim-i zâhirî! Şerîat dairesinde amel edip çok can çekiştin ve zahmetler çektin. Halbuki henüz Hak'tan hicâb ve perde içindesin. Zîrâ ki kendi nefsini fânî bilmek ve hâlen onun sıfatlarından sıyrılıp çıkmak ve ölmek asıl idi. Sen ise bunu yapmadın ve nefsin hâlâ diridir.

Peygamber (a.s.)ın "Ölmezden evvel ölünüz!" kavlinin tefsîri ve Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin beyti: "Ey dost! Eğer sen dirilik istersen ölmezden evvel öl; zîrâ İdrîs böyle ölümden dolayı bizden evvel cennetlik oldu."

موتوا قبل ان تموتوا hadîs-i şerîfi hakkındaki îzâhât IV. cildin 2265 ve 2266 numaralarına musâdif olan:

[Ya'ni "Ey delikanlı ölümden evvel ölüm emndir, Mustafa bize böyle buyurdu. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel hepiniz ölünüz!"; fitneler ile ölürsünüz"] beyitlerinde de geçti. Hakîm Senâî hazretlerinin beyt-i şerîfinin îzâhı budur ki: İdris (a.s.) riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvâniyye ve küdûrât-ı tabîiyyeden ve ârizî olan nakāyıstan temizlemiş ve âkıbet rûhâniyeti hayvâniyeti üzerine galebe etmekle bu âlem-i keserâttan ekseriyâ sıyrılıp çıkmış ve melâike ve ervâh-ı mücerrede ile muhâtabâtta bulunmuş idi. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen de böyle dirilik istersen ıztırârî olan ölümden evvel öl!

739. Çokluk can çekiştin, halbuki perdedesin. Zîrâ ki ölmek asıl idi, getirmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

739. Çok can çekiştin, halbuki perdedesin. Çünkü ölmek asıl idi, getirmedin.

Ey zahirî âlim! Şeriat dairesinde amel edip çok can çekiştin ve zahmetler çektin. Halbuki henüz Hak'tan hicap ve perde içindesin. Çünkü kendi nefsini fani bilmek ve hâlen onun sıfatlarından sıyrılıp çıkmak ve ölmek asıl idi. Sen ise bunu yapmadın ve nefsin hâlâ diridir.

Ey âlim-i zâhirî! Şerîat dairesinde amel edip çok can çekiştin ve zahmetler çektin. Halbuki henüz Hak'tan hicâb ve perde içindesin. Zîrâ ki kendi nefsini fânî bilmek ve hâlen onun sıfatlarından sıyrılıp çıkmak ve ölmek asıl idi. Sen ise bunu yapmadın ve nefsin hâlâ diridir.

740. Sen ölmedikçe can çekişmen tamâm değildir. Merdivenin kemâli olmaksızın dama gelemezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

740. Sen ölmedikçe can çekişmen tamam değildir. Merdivenin kemali olmaksızın dama gelemezsin.

Nefsinin sıfatlarından sıyrılıp ölmedikçe şeriat dairesinde çektiğin zahmetler tamam değildir ve Hak ile senin arandaki perdeler yırtılmaz. Örneğin merdivenin basamaklarını tamamen çıkamaz isen dama da çıkamazsın.

Nefsinin sıfatlarından sıyrılıp ölmedikçe şerîat dâiresinde çektiğin zahmetler tamâm değildir ve Hak ile senin arandaki hicâblar ve perdeler yırtılmaz. Meselâ merdivenin basamaklarını tamâmen çıkamaz isen dama da çıkamazsın.

741. Vaktāki yüz basamaktan iki basamak eksik olur, sa'y edici dama namahrem olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

741. Ne zaman ki yüz basamaktan iki basamak eksik olur, çabalayan kişi dama yabancı kalır.

Örneğin, yüz basamaklı merdiven ile yüksek bir dama çıkmak isteyen bir kimse doksan sekiz basamak çıksa ve iki basamak eksik olsa, o dama çıkmaya çalışan kimse dama yabancı kalır. Yani dama ulaşıp çıkamaz. Bunun gibi, Hakk'a ulaşmak için şeriat ve tarikat merdiveninin basamakları vardır. En son basamağı, nefsinin vehmedilmiş olan varlığını terk edip ölmektir ve kalbinde nefsine ait olan bağları kesmektir. Beyit:

Bir kıl ucu kadar kalpte nefse ait bir bağ var ise, Hakk'a ulaşmada mahrumiyet yerindedir ve zorunludur. Her kimin bu zünnârı (nefse bağlılık simgesi) varsa, ilahi haremde ve Rabbanî dergâhta yabancıdır.

Meselâ yüz basamak merdiven ile yüksek bir dama çıkmak isteyen bir kimse doksan sekiz basamak çıksa ve iki basamak eksik olsa o dama çıkmağa çalışan kimse dama nâ-mahrem olur. Ya'ni dama vâsıl olup çıkamaz. Bunun gibi Hakk'a vusûl için şerîat ve tarîkat merdiveninin basamakları vardır. En son basamağı nefsinin mevhûm olan varlığını terk edip ölmektir ve kalbinde nefsine müteallık olan alakaları kesmektir. Beyit:

Bir kıl ucu kadar kalbde nefse taalluk var ise, Hakk'a vusûlde mahrûmluk becâdır ve zarûrîdir. Her kimin bu zünnârı varsa harem-i ilâhîde ve dergâh-ı rabbânîde nâ-mahremdir ve yabancıdır.

742. Eğer ip yüz arşından bir arşın eksik olursa su kuyudan kovaya ne vakit gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

742. Eğer ip yüz arşından bir arşın eksik olursa su kuyudan kovaya ne zaman gider?

Örneğin, yüz arşın derinliği olan bir kuyuya sarkıtılan ip eğer yüz arşından bir arşın eksik olursa kuyunun suyu kovaya dolmaz.

Meselâ yüz arşın derinliği olan bir kuyuya sarkıtılan ip eğer yüz arşından bir arşın eksik olursa kuyunun suyu kovaya dolmaz.

743. Ey bey! Ona son yükü koymazsan bu geminin batmasını bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

743. Ey bey! Ona son yükü koymazsan bu geminin batmasını bulamazsın.

"Men", batman ve "menü'l-ahîr", son batman demektir ki, "son yük" kastedilir. Yani, bir gemi taşıma kapasitesini aldığı hâlde batmaz. Fakat ona bu taşıma kapasitesinden fazla son yükü yükletirsen o vakit batar. Bu vehmedilmiş

"Men", batman ve "menü'l-ahîr", son batman demektir ki, "son yük" murâd olunur. Ya'ni, bir gemi hadd-i istîâbîsini aldığı hâlde batmaz. Fakat ona bu hadd-i istîâbîden fazla son yükü yükletir isen o vakit batar. Bu mevhûm

740. Sen ölmedikçe can çekişmen tamâm değildir. Merdivenin kemâli olmaksızın dama gelemezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

740. Sen ölmedikçe can çekişmen tamam değildir. Merdivenin kemali olmaksızın dama gelemezsin.

Nefsinin sıfatlarından sıyrılıp ölmedikçe şeriat dairesinde çektiğin zahmetler tamam değildir ve Hak ile senin arandaki perdeler yırtılmaz. Örneğin merdivenin basamaklarını tamamen çıkamaz isen dama da çıkamazsın.

Nefsinin sıfatlarından sıyrılıp ölmedikçe şerîat dâiresinde çektiğin zahmetler tamâm değildir ve Hak ile senin arandaki hicâblar ve perdeler yırtılmaz. Meselâ merdivenin basamaklarını tamâmen çıkamaz isen dama da çıkamazsın.

741. Vaktāki yüz basamaktan iki basamak eksik olur, sa'y edici dama namahrem olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

741. Vakti geldiğinde yüz basamaktan iki basamak eksik olursa, çabalayan kişi dama yabancı kalır.

Örneğin, yüz basamaklı merdivenle yüksek bir dama çıkmak isteyen bir kimse doksan sekiz basamak çıksa ve iki basamak eksik kalsa, o dama çıkmaya çalışan kimse dama yabancı kalır. Yani dama ulaşıp çıkamaz. Bunun gibi, Hak'ka ulaşmak için şeriat ve tarikat merdiveninin basamakları vardır. En son basamağı, nefsinin vehmedilmiş olan varlığını terk edip ölmektir ve kalbinde nefsine ilişkin olan bağları kesmektir.

Kalpte bir kıl ucu kadar nefse ilişkin bir bağ varsa, Hak'ka ulaşmada mahrumiyet yerindedir ve zorunludur. Her kimin bu zünnârı (nefse ait bağları) varsa, ilahi haremde ve rabbani dergâhta yabancıdır.

Meselâ yüz basamak merdiven ile yüksek bir dama çıkmak isteyen bir kimse doksan sekiz basamak çıksa ve iki basamak eksik olsa o dama çıkmağa çalışan kimse dama nâ-mahrem olur. Ya'ni dama vâsıl olup çıkamaz. Bunun gibi Hakk'a vusûl için şerîat ve tarîkat merdiveninin basamakları vardır. En son basamağı nefsinin mevhûm olan varlığını terk edip ölmektir ve kalbinde nefsine müteallık olan alâkaları kesmektir.

Bir kıl ucu kadar kalbde nefse taalluk var ise, Hakk'a vusûlde mahrûmluk becâdır ve zarûrîdir. Her kimin bu zünnârı varsa harem-i ilâhîde ve dergâh-ı rabbânîde nâ-mahremdir ve yabancıdır.

742. Eğer ip yüz arşından bir arşın eksik olursa su kuyudan kovaya ne vakit gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

742. Eğer ip yüz arşından bir arşın eksik olursa su kuyudan kovaya ne zaman gider?

Örneğin, yüz arşın derinliği olan bir kuyuya sarkıtılan ip eğer yüz arşından bir arşın eksik olursa kuyunun suyu kovaya dolmaz.

Meselâ yüz arşın derinliği olan bir kuyuya sarkıtılan ip eğer yüz arşından bir arşın eksik olursa kuyunun suyu kovaya dolmaz.

743. Ey bey! Ona son yükü koymazsan bu geminin batmasını bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

743. Ey bey! Ona son yükü koymazsan bu geminin batmasını bulamazsın.

"Men", batman ve "menü'l-ahîr", son batman demektir ki, "son yük" kastedilir. Yani, bir gemi taşıma kapasitesini aldığı hâlde batmaz. Fakat ona bu taşıma kapasitesinden fazla son yükü yükletirsen o vakit batar. Bu vehmedilmiş olan izafî varlık gemisi de şeriatin ve tarikatın tekliflerini taşıma kapasitesine kadar yüklenebilir. Fakat hakiki varlık denizinde batmaz. Onun bu varlık denizinde batması "mevt-i ihtiyârî" (iradî ölüm) ile olur ki, bu ölüm gemiye yüklenen son yüktür. Yukarıda birkaç yerde açıklandığı üzere nefsin ölümü dört çeşittir: Mevt-i ebyaz, mevt-i esved, mevt-i ahmar ve mevt-i ahdardır. "Mevt-i ebyaz", yani beyaz ölüm açlıktır. "Mevt-i esved", yani kara ölüm halkın cefasına ve ezasına tahammül edip asla şikâyet etmemektir. "Mevt-i ahmer", yani kızıl ölüm nefsin arzularına muhalefet etmek ve istediğini yapmamaktır. "Mevt-i ahdar", yani yeşil ölüm eski püskü elbiseler giyip halkın nazarında hakir görünmek ve nefsin bu hakaretten etkilenmemesidir. Bir kimsenin nefsi bu dört ölüm ile öldüğü vakit Hakk'a ulaşır.

"Men", batman ve "menü'l-ahîr", son batman demektir ki, "son yük" murâd olunur. Ya'ni, bir gemi hadd-i istîâbîsini aldığı hâlde batmaz. Fakat ona bu hadd-i istîâbîden fazla son yükü yükletir isen o vakit batar. Bu mevhûm olan vücûd-i izâfi gemisi dahi şerîatin ve tarîkatin tekliflerini hadd-i istîâbîsi- ne kadar yüklenebilir. Fakat vücûd-i hakîkî deryâsında batmaz. Onun bu vü- cûd deryâsında batması "mevt-i ihtiyârî" ile olur ki, bu mevt gemiye yükle- nilen son yüktür. Yukarılarda birkaç yerde îzâh olunduğu üzere nefsin ölümü dört nevi'dir: Mevt-i ebyaz, mevt-i esved, mevt-i ahmar ve mevt-i ahdardır. "Mevt-i ebyaz", ya'ni beyaz ölüm açlıktır. "Mevt-i esved", ya'ni kara ölüm halkın cefâsına ve ezâsına tahammül edip asla şikâyet etmemektir. “Mevt-i ahmer", ya'ni kızıl ölüm nefsin arzûlarına muhalefet etmek ve istediğini yap- mamaktır. "Mevt-i ahdar", ya'ni yeşil ölüm eski püskü elbiseler giyip halkın nazarında hakîr görünmek ve nefsi bu hakāretten müteessir olmamaktır. Bir kimsenin nefsi bu dört ölüm ile öldüğü vakit Hakk'a vâsıl olur.

744. Son batmanı asıl bil, zîrâ o târıktır. Vesvâs ve gayy gemisini batırıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

744. Son batmanı asıl bil, çünkü o târıktır. Vesvâs ve gayy gemisini batırıcıdır.

"Târık", vurmak, mıtrıka ile vurmak, kırmak anlamlarına gelen "tark" masdarının ism-i fâilidir (yapanı bildiren isim). "Vesvâs", kalbe gelen kötü düşünce ve gizli ses ve şeytanın ismidir. "Gayy", sapkınlığa düşmek, azgın ve ümitsizlik demektir (Müntehabü'l-Lügāt). Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) gemisine yüklenecek olan son yükü ve iradî ölümü asıl bil! Çünkü bu son yük, vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlığı ve benliği vurup kırıcıdır; ve kötü düşüncelerin ve azgınlığın gemisi olan nefsi, hakiki varlık denizinde batırıcıdır.

"Târık", vurmak, mıtrıka ile vurmak, kırmak ma'nâlarına olan "tark" masdarının ism-i fâilidir. "Vesvâs", kalbe hutûr eden fenâ düşünce ve savt-1 hafi ve şeytânın ismi. "Gayy", dalâlete düşmek, azgın ve ümîdsizlik demek- tir (Müntehabü'l-Lügāt). Bu vücûd-i izâfi gemisine bu yüklenilecek olan son yükü ve mevt-i ihtiyârîyi asıl bil! Zîrâ bu son yük mevhûm olan varlığı ve enâniyeti vurup kırıcıdır; ve kötü düşüncelerin ve azgınlığın gemisi olan nef- si vücûd-i hakîkî deryâsında batırıcıdır.

745. İdrak gemisi müstağrak olduğu vakit mâvi kubbenin güneşi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

745. İdrak gemisi battığı zaman mavi kubbenin güneşi olur.

"Mavi kubbe"den kastedilen, gökkubbedir ki, onun mavi görünmesi yeryüzüne yaklaştıkça yoğunluğu artan hava tabakalarında ışığın yansımasından ileri gelir. "Güneş"ten kastedilen, insân-ı kâmildir. Yani, akıl ve idrak gemisi bu ihtiyari ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile hakiki varlık denizinde battığı zaman bu idrak sahibi insân-ı kâmil olur; ve o insân-ı kâmil de bu mavi kubbe altındaki yeryüzünde yaşayan insanların güneşi olup onların nefse ait sıfatlarla kararan akıllarını aydınlatır. Bilinmeli ki, bu insân-ı kâmil yukarıda zikredilen dört ölüm ile öldükten sonra güzel yese ve güzel giyinse ona zarar vermez. Zira ondaki vehmedilmiş olan benlik kalkmış, yerine Hakk'ın benliği gelmiştir. Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde bu benlik hakkında açıklamalar verilmiştir. İzafi varlık (vücûd-ı izâfî) gemisi de şeriatin ve tarikatın tekliflerini kaldırabileceği sınıra kadar yüklenebilir. Fakat hakiki varlık denizinde batmaz. Onun bu varlık denizinde batması "ihtiyari ölüm" (mevt-i ihtiyârî) ile olur ki, bu ölüm gemiye yüklenilen son yüktür. Yukarıda birkaç yerde açıklandığı üzere nefsin ölümü dört çeşittir: Beyaz ölüm (mevt-i ebyaz), kara ölüm (mevt-i esved), kızıl ölüm (mevt-i ahmar) ve yeşil ölüm (mevt-i ahdar)dır. "Beyaz ölüm", yani açlıktır. "Kara ölüm", yani halkın cefasına ve ezasına tahammül edip asla şikayet etmemektir. "Kızıl ölüm", yani nefsin arzularına muhalefet etmek ve istediğini yapmamaktır. "Yeşil ölüm", yani eski püskü elbiseler giyip halkın nazarında hakir görünmek ve nefsi bu hakaretten etkilenmemektir. Bir kimsenin nefsi bu dört ölüm ile öldüğü zaman Hakk'a ulaşır.

"Mâvi kubbe"den murâd, gökkubbesidir ki, onun mavi görünmesi yeryü- züne yaklaştıkça kesâfeti artan tabakāt-ı havaiyyede ziyanın in'ikâsından ileri gelir. "Güneş"ten murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, akıl ve idrâk gemisi bu mevt-i ihtiyârî ile vücûd-i hakîkî deryâsında müstağrak olduğu vakit bu id- râk sahibi insân-ı kâmil olur; ve o insân-ı kâmil dahi bu mâvi kubbe altında- ki arz üzerinde yaşayan insanların güneşi olup onların sıfât-ı nefsâniyye ile kararan akıllarını nûrlandırır. Ma'lum olsun ki, bu insân-ı kâmil yukarıda zik- rolanan dört mevt ile öldükten sonra güzel yese ve güzel giyinse ona zarar vermez. Zîrâ ondaki mevhûm olan enâniyet kalkmış, yerine Hakk'ın enâni- yeti gelmiştir. Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde bu enâniyet hakkında îzâhât verilmiştir. olan vücûd-i izâfi gemisi dahi şerîatin ve tarîkatin tekliflerini hadd-i istîâbîsi-ne kadar yüklenebilir. Fakat vücûd-i hakîkî deryâsında batmaz. Onun bu vü-cûd deryâsında batması "mevt-i ihtiyârî" ile olur ki, bu mevt gemiye yükle-nilen son yüktür. Yukarılarda birkaç yerde îzâh olunduğu üzere nefsin ölümü dört nevi'dir: Mevt-i ebyaz, mevt-i esved, mevt-i ahmar ve mevt-i ahdardır. "Mevt-i ebyaz", ya'ni beyaz ölüm açlıktır. "Mevt-i esved", ya'ni kara ölüm halkın cefâsına ve ezâsına tahammül edip asla şikâyet etmemektir. “Mevt-i ahmer", ya'ni kızıl ölüm nefsin arzûlarına muhalefet etmek ve istediğini yap-mamaktır. "Mevt-i ahdar", ya'ni yeşil ölüm eski püskü elbiseler giyip halkın nazarında hakîr görünmek ve nefsi bu hakāretten müteessir olmamaktır. Bir kimsenin nefsi bu dört ölüm ile öldüğü vakit Hakk'a vâsıl olur.

744. Son batmanı asıl bil, zîrâ o târıktır. Vesvâs ve gayy gemisini batırıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

744. Son batmanı asıl bil, çünkü o vurucudur. Vesvese ve azgınlık gemisini batırıcıdır.

"Târık", vurmak, mıtrıka ile vurmak, kırmak anlamlarına gelen "tark" masdarının ism-i fâilidir. "Vesvâs", kalbe gelen kötü düşünce ve gizli ses ve şeytanın ismidir. "Gayy", sapkınlığa düşmek, azgın ve ümitsizlik demektir (Müntehabü'l-Lügāt). Bu izafî varlık gemisine yüklenecek olan bu son yükü ve iradî ölümü (nefsin isteklerini terk etme) asıl bil! Çünkü bu son yük, vehmedilmiş olan varlığı ve benliği vurup kırıcıdır; ve kötü düşüncelerin ve azgınlığın gemisi olan nefsi, hakiki varlık denizinde batırıcıdır.

"Târık", vurmak, mıtrıka ile vurmak, kırmak ma'nâlarına olan "tark" masdarının ism-i fâilidir. "Vesvâs", kalbe hutûr eden fenâ düşünce ve savt-1 hafi ve şeytânın ismi. "Gayy", dalâlete düşmek, azgın ve ümîdsizlik demek-tir (Müntehabü'l-Lügāt). Bu vücûd-i izâfi gemisine bu yüklenilecek olan son yükü ve mevt-i ihtiyârîyi asıl bil! Zîrâ bu son yük mevhûm olan varlığı ve enâniyeti vurup kırıcıdır; ve kötü düşüncelerin ve azgınlığın gemisi olan nef-si vücûd-i hakîkî deryâsında batırıcıdır.

745. İdrak gemisi müstağrak olduğu vakit mâvi kubbenin güneşi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

745. İdrak gemisi battığı zaman mavi kubbenin güneşi olur.

"Mavi kubbe"den kastedilen, gökkubbedir ki, onun mavi görünmesi, yeryüzüne yaklaştıkça yoğunluğu artan hava tabakalarında ışığın yansımasından kaynaklanır. "Güneş"ten kastedilen, insân-ı kâmildir. Yani, akıl ve idrak gemisi bu iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile hakiki varlık denizinde battığı zaman, bu idrak sahibi insân-ı kâmil olur; ve o insân-ı kâmil de bu mavi kubbe altındaki yeryüzünde yaşayan insanların güneşi olup onların nefse ait sıfatlarla kararan akıllarını nurlandırır. Bilinmeli ki, bu insân-ı kâmil yukarıda zikredilen dört ölüm ile öldükten sonra güzel yese ve güzel giyinse ona zarar vermez. Çünkü ondaki vehmedilmiş benlik kalkmış, yerine Hakk'ın benliği gelmiştir. Nasıl ki, V. cildin 4141, 4142, 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde bu benlik hakkında açıklamalar verilmiştir.

"Mâvi kubbe"den murâd, gökkubbesidir ki, onun mavi görünmesi yeryü-züne yaklaştıkça kesâfeti artan tabakāt-ı havaiyyede ziyanın in'ikâsından ileri gelir. "Güneş"ten murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, akıl ve idrâk gemisi bu mevt-i ihtiyârî ile vücûd-i hakîkî deryâsında müstağrak olduğu vakit bu id-râk sahibi insân-ı kâmil olur; ve o insân-ı kâmil dahi bu mâvi kubbe altında-ki arz üzerinde yaşayan insanların güneşi olup onların sıfât-ı nefsâniyye ile kararan akıllarını nûrlandırır. Ma'lum olsun ki, bu insân-ı kâmil yukarıda zik-rolunan dört mevt ile öldükten sonra güzel yese ve güzel giyinse ona zarar vermez. Zîrâ ondaki mevhûm olan enâniyet kalkmış, yerine Hakk'ın enâni-yeti gelmiştir. Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde bu enâniyet hakkında îzâhât verilmiştir.

746. Vaktaki ölmedin, cân çekişmen uzun oldu, sabah vaktinde mat ol, ey süslü şem'!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

746. Madem ki ölmedin, can çekişmen uzun sürdü, sabah vaktinde mat ol, ey süslü mum!

"Tırâz", elbiselere dikilen şeritler, sırmalar ve süslerdir; "şem'-i tırâz" ise, uzun yaldızlı nakışlar yapılmış olan mumdur. Bundan kastedilen, istidlâlî ilimlerle (akıl yürütmeye dayalı ilimler) kendilerini süslemiş ve etrafına şöhret salan kimselerdir ki, onların etrafına faydalanma amacıyla birçok talip toplanıp nurlanmak isterler. Yani, ey süslü mum hükmünde olan zâhirî âlim! Madem ki nefsin ölmedi, o zâhirî ilimlerle Hak Teâlâ'ya ulaşmak için can çekişmen ve zahmet çekmen uzadı; gururunu bırak da, Hakk'ın evliyasına mat ve mağlup ol!

"Tırâz", elbiselere dikilen şeritler ve sırmalar ve süsler; "şem'-i tırâz", uzun yaldızlı nakışlar yapılmış olan mum. Bundan murâd ulûm-i istidlâliyye ile kendilerini süslemiş ve etrafına şöhret salan kimselerdir ki, onların etrâfına istifâde maksadıyla birçok tâlibler toplanıp nûrlanmak isterler. Ya'ni, ey süslü mum mesâbesinde olan âlim-i zâhirî! Vaktāki nefsin ölmedi, o ulûm-i zâhiriyye ile Hazret'e vusûl için cân çekişmen ve zahmet çekmen uzadı; gurûrunu bırak da, evliyâ-yı Hakk'a mat ve mağlûb ol!

747. Bizim yıldızlarımız gizli olmadıkça bil ki, cihanın güneşi gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

747. Bil ki, bizim yıldızlarımız gizli olmadıkça, cihanın güneşi gizlidir.

"Yıldızlar"dan kasıt, beş dış duyu ve beş iç duyudur. Yani, ey istidlâlî (çıkarımsal) bilgi sahibi olan kimse! Bizim on duyumuz, yani dış ve iç duyularımız, Hakk'ın velîlerinin (Allah dostlarının) mağlûbu olup onların nuru altında gizli kalmadıkça, bil ki, cihanın güneşi olan Hakk'ın Zât'ı gizli kalır. Çünkü seni bu dış ve iç duyuların kaydından ancak Hakk'ın velîsi ve insân-ı kâmil kurtarır. Sen Hakk'ın velîsi aracılığıyla, elde ettiğin istidlâlî bilgilerden ve bu duyuların kaydından kendini kurtarmadıkça sana Hakk'ın Zât'ı görünmez. Nasıl ki I. cildin 576 numaralı beytinde "بی حس و بی گوش و بی فکرت شوید تا خطاب ارجعي را بشنوید" [yani "İrci' (Rabbine dön) hitabını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"] buyrulmuştu.

"Yıldızlar"dan murâd, havâss-i hamse-i zâhire va havâss-i hamse-i bâtinedir. Ya'ni, ey ilm-i istidlâlî sahibi olan kimse! Bizim meşâir-i aşeremiz ya'ni havâss-ı zâhire ve bâtınemiz evliyâ-yı Hakk'ın mağlûbu olup onun nûru altında gizli kalmadıkça bil ki, cihânın güneşi olan zât-ı Hak mahfi kalır. Zîrâ seni bu havâss-ı zâhire ve bâtıne kaydından kurtaracak ancak veliyy-i Hak ve insân-ı kâmildir. Sen veliyy-i Hak vâsıtasıyla, elde ettiğin ulûm-i istidlâliyyeden ve bu havâss kaydından yakanı kurtarmadıkça sana zât-ı Hak zahir olmaz. Nitekim I. cildin 576 numaralı beytinde بی حس و بی گوش و بی فکرت شوید تا خطاب ارجعي را بشنوید [ya'ni "İrci" hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"] buyurulmuş idi.

748. Topuzu kendine vur, benliği kır! Zîrâ ki cisim gözü kulağın pamuğu geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Topuzu kendine vur, benliği kır! Çünkü cisim gözü kulağın pamuğu gibidir.

Topuzu kendi nefsine vur ve nefsindeki benliği ve enâniyeti (benlik duygusu) kır ve dağıt! Çünkü cismin gözü kulağın pamuğudur. Çünkü sen insân-ı kâmile cisminin gözüyle bakıp şöyle dersin: "O da benim gibi bir insandır; ve okumuş ve kitaplar karıştırmış bir kimsedir. Niçin ona tâbi olup sözünü dinleyeyim? Onun söyleyeceği sözleri ben de bilirim!" Bu sebeple görünen göz, iç kulağını tıkayan bir pamuk hükmünde olur.

Topuzu kendi nefsine vur ve nefsindeki benliği ve enâniyeti kır ve dağıt! Zîrâ ki cismin gözü kulağın pamuğudur. Zîrâ sen kâmile cisminin gözüyle bakıp dersin ki: "O da benim gibi bir insandır; ve okumuş ve kitablar karıştırmış bir kimsedir. Niçin ona tâbi' olup sözünü dinleyeyim? Onun söyleyeceği sözleri ben de bilirim!" Binâenaleyh zâhirî göz bâtın kulağını tıkayan bir pamuk mesâbesinde olur.

746. Vaktaki ölmedin, cân çekişmen uzun oldu, sabah vaktinde mat ol, ey süslü şem'!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

746. Madem ki ölmedin, can çekişmen uzun sürdü, sabah vaktinde mat ol, ey süslü mum!

"Tırâz", elbiselere dikilen şeritler, sırmalar ve süslerdir; "şem'-i tırâz" ise, uzun yaldızlı nakışlar yapılmış olan mumdur. Bundan kastedilen, istidlâlî ilimlerle (akıl yürütmeye dayalı ilimler) kendilerini süslemiş ve etrafına şöhret salan kimselerdir ki, onların etrafına faydalanma amacıyla birçok talip toplanıp nurlanmak isterler. Yani, ey süslü mum hükmünde olan zâhirî âlim! Madem ki nefsin ölmedi, o zâhirî ilimlerle Hak Teâlâ'ya ulaşmak için can çekişmen ve zahmet çekmen uzadı; gururunu bırak da, Hakk'ın evliyasına mat ve mağlup ol!

"Tırâz", elbiselere dikilen şeritler ve sırmalar ve süsler; "şem'-i tırâz", uzun yaldızlı nakışlar yapılmış olan mum. Bundan murâd ulûm-i istidlâliyye ile kendilerini süslemiş ve etrafına şöhret salan kimselerdir ki, onların etrâfına istifâde maksadıyla birçok tâlibler toplanıp nûrlanmak isterler. Ya'ni, ey süslü mum mesâbesinde olan âlim-i zâhirî! Vaktāki nefsin ölmedi, o ulûm-i zâhiriyye ile Hazret'e vusûl için cân çekişmen ve zahmet çekmen uzadı; gurûrunu bırak da, evliyâ-yı Hakk'a mat ve mağlûb ol!

747. Bizim yıldızlarımız gizli olmadıkça bil ki, cihanın güneşi gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

747. Bil ki, bizim yıldızlarımız gizli olmadıkça, cihanın güneşi gizlidir.

"Yıldızlar"dan kastedilen, beş dış duyu (havâss-ı hamse-i zâhire) ve beş iç duyudur (havâss-ı hamse-i bâtıne). Yani, ey istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) bilgi sahibi olan kimse! Bizim on duyumuz, yani dış ve iç duyularımız, Hakk'ın velîlerinin (evliyâ-yı Hakk) mağlûbu olup onların nuru altında gizli kalmadıkça, bil ki, cihanın güneşi olan Hak Zât'ı gizli kalır. Çünkü seni bu dış ve iç duyuların kaydından kurtaracak ancak Hakk'ın velîsi ve insân-ı kâmildir. Sen Hakk'ın velîsi aracılığıyla, elde ettiğin istidlâlî bilgilerden ve bu duyuların kaydından kendini kurtarmadıkça sana Hak Zât'ı görünmez. Nasıl ki, I. cildin 576 numaralı beytinde "İrci" (Rabbine dön) hitabını işitmeniz için, hissiz, kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyurulmuştu.

"Yıldızlar"dan murâd, havâss-i hamse-i zâhire ve havâss-i hamse-i bâtinedir. Ya'ni, ey ilm-i istidlâlî sahibi olan kimse! Bizim meşâir-i aşeremiz ya'ni havâss-ı zâhire ve bâtınemiz evliyâ-yı Hakk'ın mağlûbu olup onun nûru altında gizli kalmadıkça bil ki, cihânın güneşi olan zât-ı Hak mahfi kalır. Zîrâ seni bu havâss-ı zâhire ve bâtıne kaydından kurtaracak ancak veliyy-i Hak ve insân-ı kâmildir. Sen veliyy-i Hak vâsıtasıyla, elde ettiğin ulûm-i istidlâliyeden ve bu havâss kaydından yakanı kurtarmadıkça sana zât-ı Hak zahir olmaz. Nitekim I. cildin 576 numaralı beytinde بی حس و بی گوش و بی فکرت شوید تا خطاب ارجعي را بشنوید [ya'ni "İrci" hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"] buyurulmuş idi.

748. Topuzu kendine vur, benliği kır! Zîrâ ki cisim gözü kulağın pamuğu geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Topuzu kendine vur, benliği kır! Çünkü cisim gözü kulağın pamuğu gibidir.

Topuzu kendi nefsine vur ve nefsindeki benliği ve enâniyeti (benlik duygusu) kır ve dağıt! Çünkü cismin gözü kulağın pamuğudur. Çünkü sen insân-ı kâmile cisminin gözüyle bakıp şöyle dersin: "O da benim gibi bir insandır; ve okumuş ve kitaplar karıştırmış bir kimsedir. Niçin ona tâbi olup sözünü dinleyeyim? Onun söyleyeceği sözleri ben de bilirim!" Bu sebeple görünen göz, iç kulağını tıkayan bir pamuk hükmünde olur.

Topuzu kendi nefsine vur ve nefsindeki benliği ve enâniyeti kır ve dağıt! Zîrâ ki cismin gözü kulağın pamuğudur. Zîrâ sen kâmile cisminin gözüyle bakıp dersin ki: "O da benim gibi bir insandır; ve okumuş ve kitablar karıştırmış bir kimsedir. Niçin ona tâbi' olup sözünü dinleyeyim? Onun söyleyeceği sözleri ben de bilirim!" Binâenaleyh zâhirî göz bâtın kulağını tıkayan bir pamuk mesâbesinde olur.

749. Ey denî! Topuzu muhakkak kendine vurursun; benim fiillerimde bu benlik senin aksindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

749. Ey alçak kişi! Topuzu muhakkak kendine vurursun; benim fiillerimde bu benlik senin yansıman/aksindir.

Bu beyit, mutrip (çalgıcı) konumunda olan insân-ı kâmilin dilinden, Türk emiri konumunda olan dünya ehline bir hitaptır. "Gürz"den kasıt, itirazdır. Yani, ey alçak kişi! Gürzü ve itiraz topuzunu kendi üzerine vurursun; benim fiillerimde sana görünen bu benlik senin yansıman/aksindir; yani ben bir ayna konumundayım, bende gördüğün haller ve fiiller senin yansıman/aksindir. Mısrî Niyâzî'nin (k.s.) beyti: Halk içinde bir aynayım, her kim bir an bakar kendi yüzünü görür; ne görürse kendi yüzünü görür, ister iyi, ister kötü görsün.

Bu beyit mutrib mesâbesinde olan insân-ı kâmilin lisânından emîr-i Türk mesâbesinde olan ehl-i dünyâya hitâbdır. "Gürz"den murâd, i'tirâzdır. Ya'ni, ey denî! Gürzü ve i'tirâz topuzunu kendi üzerine vurursun; benim fiillerimde sana zâhir olan bu benlik senin aksindir; ya'ni ben bir ayna mesâbesindeyim, bende gördüğün haller ve fiiller senin aksindir. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Halk içre bir âyîneyim her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün, ger yahşi, ger yaman görür

750. Kendi aksini benim sûretimde görmüşsün, kendinin kıtâline cûş etmişsin. [734]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

750. Kendi yansımanı benim suretimde görmüşsün, kendi öldürmene coşmuşsun.

Bende gördüğün benlik benim benliğim değildir. Aksine sen kendi benliğinin yansımasını ayna gibi benim suretimde görmüşsün ve kendi nefsine öfkelenip bana değil, kendi öldürmene saldırmışsın.

Bende gördüğün benlik benim benliğim değildir. Belki sen kendi benliğinin aksini ayna gibi benim sûretimde görmüşsün ve kendi nefsine öfkelenip bana değil kendi kıtâline hücûm etmişsin.

751. O bir arslan gibi ki, kuyuya aşağıya gitti. O kendi aksini kendi hasmı zannetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

751. O, bir aslan gibi ki, kuyuya aşağıya gitti. O, kendi aksini kendi düşmanı zannetti.

Nasıl ki Birinci ciltte av hayvanları kıssasında açıklandığı üzere, tavşanın hilesi ile aslan bir kuyuya gidip kuyu içinde kendi aksini ve hayalini görerek onu kendi düşmanı zannetmiş ve üzerine atılarak kuyuda boğulmuştu.

Nitekim I. cildde av hayvanları kıssasında beyân olunduğu üzere tavşanın hîlesi ile arslan bir kuyuya gidip kuyu içinde kendi aksini ve hayâlini görerek onu kendi düşmanı zannetmiş ve üzerine atılarak kuyuda boğulmuş idi.

752. Nefy bir şeksiz vücudun zıddı olur, tâ ki, zıddı zıddan biraz bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

752. Yokluk, şüphesiz bir varlığın zıddı olur, tâ ki zıddı zıddından biraz bilesin.

Bu beyit, mutrıbın (çalgıcının) Türk emîrine verdiği cevaptandır. Yani, ey bey! Bil ki şüphesiz bir şeyin yokluğu, başka bir şeyin varlığının ispatıdır. Tâ ki, ispatın zıddı olan yokluktan, o yokluğun zıddı olan ispatı biraz bilesin ve anlayasın! Buna göre ben bu ispatın ve kesretlerin (çoklukların) varlığını yok saydığım zaman, bu yokluğun zıddı olan Hakk'ın hakiki varlığını ispat ederim. Nitekim "lâ ilâhe illallâh" kelime-i şehadetinde "lâ ilâhe" ile, evvelâ kesretler âleminde tasarruf sahibi olduğu zannedilen tabiî ve unsurlara ait kuvvetler yok sayılır ve ondan sonra hakiki tasarruf sahibi olan "Allâh" ispat olunur.

Bu beyit mutrıbın emîr-i Türke olan cevabı cümlesindendir. Ya'ni, ey bey! Bilki şübhesiz bir şeyin nefyi diğer bir şeyin vücûdunun ve varlığının isbâtıdır. Tâ ki, isbâtın zıddı olan nefiyden o nefyin zıddı olan isbâtı biraz bilesin ve anlayasın! Binâenaleyh ben bu isbâtın ve keserâtın vücûdunu nefy ettiğim vakit bu nefyin zıddı olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât ederim. Nitekim “lâ ilâhe ilallâh" kelime-i şehadetinde "lâ ilâhe" ile, evvelen âlem-i keserâtta mutasarrıf olduğu zannolunan kuvâ-yı tabîiyye ve unsuriyye nefy olunur ve ondan sonra mutasarrıf-ı hakîkî olan "Allâh" isbât olunur.

749. Ey denî! Topuzu muhakkak kendine vurursun; benim fiillerimde bu benlik senin aksindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

749. Ey alçak kişi! Topuzu muhakkak kendine vurursun; benim fiillerimde bu benlik senin aksindir.

Bu beyit, mutrip (ilahi aşkı terennüm eden) konumunda olan insân-ı kâmilin dilinden, Türk emiri (dünya ehli, dünyevî işlerle meşgul olan) konumunda olan dünya ehline bir hitaptır. "Gürz"den kasıt, itirazdır. Yani, ey alçak kişi! Gürzü ve itiraz topuzunu kendi üzerine vurursun; benim fiillerimde sana görünen bu benlik senin aksindir; yani ben bir ayna konumundayım, bende gördüğün haller ve fiiller senin aksindir. Mısrî Niyâzî'nin (k.s.) beyti şöyledir: Halk içinde bir aynayım, her kim bir an bakar görür. Her ne görürse kendi yüzünü görür, ister iyi, ister kötü görsün.

Bu beyit mutrib mesâbesinde olan insân-ı kâmilin lisânından emîr-i Türk mesâbesinde olan ehl-i dünyâya hitâbdır. “Gürz”den murâd, i’tirâzdır. Ya’ni, ey denî! Gürzü ve i’tirâz topuzunu kendi üzerine vurursun; benim fiillerimde sana zâhir olan bu benlik senin aksindir; ya’ni ben bir ayna mesâbesindeyim, bende gördüğün haller ve fiiller senin aksindir. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Halk içre bir âyîneyim her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün, ger yahşi, ger yaman görür

750. Kendi aksini benim sûretimde görmüşsün, kendinin kıtâline cûş etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

750. Kendi yansımanı benim suretimde görmüşsün, kendinin öldürülmesine coşmuşsun.

Bende gördüğün benlik benim benliğim değildir. Aksine sen kendi benliğinin yansımasını ayna gibi benim suretimde görmüşsün ve kendi nefsine öfkelenip bana değil kendi öldürülmene saldırmışsın.

Bende gördüğün benlik benim benliğim değildir. Belki sen kendi benliğinin aksini ayna gibi benim sûretimde görmüşsün ve kendi nefsine öfkelenip bana değil kendi kıtâline hücûm etmişsin.

751. O bir arslan gibi ki, kuyuya aşağıya gitti. O kendi aksini kendi hasmı zannetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

751. O, bir aslan gibi ki, kuyuya aşağıya gitti. O, kendi aksini kendi düşmanı zannetti.

Nasıl ki Birinci ciltte av hayvanları kıssasında açıklandığı üzere, tavşanın hilesi ile aslan bir kuyuya gidip kuyu içinde kendi aksini ve hayalini görerek onu kendi düşmanı zannetmiş ve üzerine atılarak kuyuda boğulmuştu.

Nitekim I. cildde av hayvanları kıssasında beyân olunduğu üzere tavşanın hîlesi ile arslan bir kuyuya gidip kuyu içinde kendi aksini ve hayâlini görerek onu kendi düşmanı zannetmiş ve üzerine atılarak kuyuda boğulmuş idi.

752. Nefy bir şeksiz vücûdun zıddı olur, tâ ki, zıddı zıddan biraz bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

752. Yokluk, şüphesiz bir varlığın zıddı olur, tâ ki, zıddı zıddan biraz bilesin.

Bu beyit, mutribin Türk beyine verdiği cevabın cümlesindendir. Yani, ey bey! Bil ki, şüphesiz bir şeyin yokluğu, diğer bir şeyin varlığının ve mevcudiyetinin ispatıdır. Tâ ki, ispatın zıddı olan yokluktan, o yokluğun zıddı olan ispatı biraz bilesin ve anlayasın! Bu sebeple ben bu ispatın ve kesretin (çokluk, maddî âlem) varlığını yok saydığım zaman, bu yokluğun zıddı olan Hakk'ın hakiki varlığını ispat ederim. Nasıl ki “Lâ ilâhe illallah” kelime-i şehadetinde “Lâ ilâhe” ile, öncelikle kesret âleminde tasarruf sahibi olduğu sanılan tabiî ve unsurlara ait kuvvetler yok sayılır ve ondan sonra hakiki tasarruf sahibi olan “Allah” ispat olunur.

Bu beyit mutribın emîr-i Türke olan cevâbı cümlesindendir. Ya’ni, ey bey! Bilki şübhesiz bir şeyin nefyî diğer bir şeyin vücûdunun ve varlığının isbâtıdır. Tâ ki, isbâtın zıddı olan nefiyden o nefiyin zıddı olan isbâtı biraz bilesin ve anlayasın! Binâenaleyh ben bu isbâtın ve keserâtın vücûdunu nefy ettiğim vakit bu nefyin zıddı olan vücûd-ı hakîkî-i Hakk’ı isbât ederim. Nitekim “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ” kelime-i şehâdetinde “لَا إِلٰهَ” ile, evvelen âlem-i keserâtta mutasarrıf olduğu zannolunan kuvâ-yı tabîiyye ve unsuriyye nefy olunur ve ondan sonra mutasarrıf-ı hakîkî olan “Allâh” isbât olunur.

753. Bu zaman nefyin zıddından gayrı i'lâm yoktur. Bu neş'ette tuzaksız bir dem yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

753. Bu zamanda, yokluğun zıddından başka bir bildirme yoktur. Bu oluşumda tuzaksız bir an yoktur.

Bu zamanda, yani Hakk'ın dışındaki ve mutlak varlığın zıddı olan vehmedilmiş izafî varlık zamanında, zıddı yok etmekten başka bildirme ve haber verme yolu yoktur. Çünkü başkasının varlığına inanmakla birlikte Hakk'ın varlığının birliğini ve mutlak varlığın müşahedesini anlamak ve idrak etmek imkânsızdır. Bu yoğunluk âlemi, vehmedilmiş başkalık üzerine kurulmuştur; şeriat da ikilik vehmi üzerine dayanır. Bu sebeple, bu vehmedilmiş varlık oluşumu olan dünya hayatında, başkası ve başkalık tuzağı olmayan bir an yoktur; ve bu vehmedilmiş başkalık, hakiki varlığın perdesidir.

Bu zamanda ya'ni Hakk'ın gayrı ve vücûd-i mutlakın zıddı olan vücûd-i mevhûm-i izâfi zamânında, nefy-i zıd etmekten başka i'lâm etmek ve bildirmek tarîkı yoktur. Zîrâ gayrın vücuduna i'tikād ile beraber vücûd-i Hakk'ın vahdetini ve vücûd-i mutlakın şühûdunu anlamak ve idrak etmek muhâldir. Bu kesâfet âlemi gayriyyet-i mevhûme üzerine binâ olunmuştur; ve şerîat dahi vehm-i isneyniyyet üzerine müsteniddir. Binâenaleyh bu mevhûm varlık neş'eti olan hayât-i dünyeviyyede gayr ve gayriyet tuzağı olmayan bir dem yoktur; ve bu gayriyyet-i mevhûme vücûd-i hakîkînin hicabıdır.

754. Ey zü-lübab! O sana hicabsız gerek ise ölümü ihtiyâr et ve o hicabı yırt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

754. Ey öz sahipleri! O sana perdesiz gerekirse ölümü seç ve o perdeyi yırt!

"Lübâb", her şeyin iyisi ve seçilmişi ve her şeyin safı demektir. Bundan maksat ruhtur. Ey saf ve seçkin ruh sahibi olan kimse! Eğer gerçek varlığı, başkalık perdesi olmaksızın sana gözlemlemek gerekirse, kendinin bu vehmedilmiş başkalığa sebep olan varlığını inkâr et ve ölümü seç ve o başkalık perdesini ve engelini yırt! Nasıl ki hadîs-i şerifte "Muhakkak siz Rabbinizi, ölmedikçe göremezsiniz!" buyurulmuştur.

“Lübâb”, her şeyin iyisi ve seçilmişi ve her şeyin hâlisi demektir. Bundan murâd rûhtur. Ey rûh-i hâlis ve güzîde sâhibi olan kimse! Eğer vücûd-i hakîkîyi hicab-i gayriyyet olmaksızın sana müşâhede etmek lâzım ise kendinin bu gayriyyet-i mevhûmeye sebeb olan vücudunu nefy et ve ölümü ihtiyâr et ve o gayriyet perdesini ve hicabını yırt! Nitekim hadîs-i şerifte انكم لن تروا ربكم عزوجل حتى تموتوا ya'ni “Muhakkak siz Rabbinizi, ölmedikçe göremezsiniz!” buyurulmuştur.

755. Öyle bir ölüm değil ki, bir mezâra gidesin. Tebdile mensub olan ölümdür ki, bir nûra gidesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

755. Öyle bir ölüm değil ki, bir mezara gidesin. Başka bir hale geçmeye ait olan ölümdür ki, bir nura gidesin!

Ölümden maksat, seni mezara götüren zorunlu ve doğal ölüm değildir. Çünkü doğal ölümde insan cinsi ortaktır. Bizim maksadımız, kulluk sıfatlarının Hak sıfatlarına dönüşmesi ve vehmedilmiş varlığın hakiki varlıkta yok olması suretiyle olan iradî ölümdür ki, bu ölüm vasıtasıyla hakiki varlığın nuruna gidersin.

Ölümden maksad, seni mezâra götüren mevt-i ıztırârî ve tabîî değildir. Zîrâ tabîî ölümde cins-i beşer müşterektir. Bizim maksadımız sıfât-ı abdâniyyenin sıfât-ı hakkāniyyeye tebdîli ve vücûd-i mevhûmun vücûd-i hakîkîde fânî olması sûretiyle olan ihtiyârî ölümdür ki, bu ölüm vâsıtasıyla nûr-ı vücûd-i hakîkîye gidersin.

756. Merd bâliğ oldu ve o çocukluk öldü. Bir Rumî oldu, zencînin boyası yontuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

756. Adam ergenliğe ulaştı ve o çocukluk öldü. Bir Rumî oldu, zencinin boyası yontuldu.

753. Bu zaman nefyin zıddından gayrı i'lâm yoktur. Bu neş'ette tuzaksız bir dem yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

753. Bu zamanda, yokluğun zıddından başka bir bildirme yoktur. Bu oluşumda tuzaksız bir an yoktur.

Bu zamanda, yani Hakk'ın dışındaki ve mutlak varlığın zıddı olan vehmedilmiş izafî varlık zamanında, zıddı yok etmekten başka bildirme ve haber verme yolu yoktur. Çünkü başkasının varlığına inanmakla birlikte Hakk'ın varlığının birliğini ve mutlak varlığın müşahedesini anlamak ve idrak etmek imkânsızdır. Bu yoğunluk âlemi, vehmedilmiş başkalık üzerine kurulmuştur; şeriat da ikilik vehmi üzerine dayanır. Bu sebeple, bu vehmedilmiş varlık oluşumu olan dünya hayatında, başkası ve başkalık tuzağı olmayan bir an yoktur; ve bu vehmedilmiş başkalık, hakiki varlığın perdesidir.

Bu zamanda ya'ni Hakk'ın gayrı ve vücûd-i mutlakın zıddı olan vücûd-i mevhûm-i izâfi zamânında, nefy-i zıd etmekten başka i'lâm etmek ve bildirmek tarîkı yoktur. Zîrâ gayrın vücuduna i'tikād ile beraber vücûd-i Hakk'ın vahdetini ve vücûd-i mutlakın şühûdunu anlamak ve idrak etmek muhâldir. Bu kesâfet âlemi gayriyyet-i mevhûme üzerine binâ olunmuştur; ve şerîat dahi vehm-i isneyniyyet üzerine müsteniddir. Binâenaleyh bu mevhûm varlık neş'eti olan hayât-i dünyeviyyede gayr ve gayriyet tuzağı olmayan bir dem yoktur; ve bu gayriyyet-i mevhûme vücûd-i hakîkînin hicabıdır.

754. Ey zü-lübab! O sana hicabsız gerek ise ölümü ihtiyâr et ve o hicabı yırt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

754. Ey akıl sahibi! O sana perdesiz gerekirse ölümü seç ve o perdeyi yırt!

"Lübâb", her şeyin iyisi ve seçilmişi ve her şeyin özü demektir. Bundan kasıt ruhtur. Ey saf ve seçkin ruh sahibi olan kimse! Eğer gerçek varlığı, başkalık perdesi olmaksızın sana gözlemlemek gerekirse, kendinin bu vehmedilmiş başkalığa sebep olan varlığını yok et ve ölümü seç ve o başkalık perdesini ve engelini yırt! Nitekim hadîs-i şerifte "انكم لن تروا ربكم عزوجل حتى تموتوا" yani "Muhakkak siz Rabbinizi, ölmedikçe göremezsiniz!" buyurulmuştur.

"Lübâb", her şeyin iyisi ve seçilmişi ve her şeyin hâlisi demektir. Bundan murâd rûhtur. Ey rûh-i hâlis ve güzîde sâhibi olan kimse! Eğer vücûd-i hakîkîyi hicab-i gayriyyet olmaksızın sana müşâhede etmek lâzım ise kendinin bu gayriyyet-i mevhûmeye sebeb olan vücudunu nefy et ve ölümü ihtiyâr et ve o gayriyet perdesini ve hicabını yırt! Nitekim hadîs-i şerifte انكم لن تروا ربكم عزوجل حتى تموتوا ya'ni "Muhakkak siz Rabbinizi, ölmedikçe göremezsiniz!" buyurulmuştur.

755. Öyle bir ölüm değil ki, bir mezâra gidesin. Tebdile mensub olan ölümdür ki, bir nûra gidesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

755. Öyle bir ölüm değil ki, bir mezara gidesin. Başka bir hale geçmeye ait olan ölümdür ki, bir nura gidesin!

Ölümden maksat, seni mezara götüren zorunlu ve doğal ölüm değildir. Çünkü doğal ölümde insan cinsi ortaktır. Bizim maksadımız, kulluk sıfatlarının Hak sıfatlarına dönüşmesi ve vehmedilmiş varlığın hakiki varlıkta yok olması suretiyle olan iradî ölümdür ki, bu ölüm vasıtasıyla hakiki varlığın nuruna gidersin.

Ölümden maksad, seni mezâra götüren mevt-i ıztırârî ve tabîî değildir. Zîrâ tabîî ölümde cins-i beşer müşterektir. Bizim maksadımız sıfât-ı abdâniyyenin sıfât-ı hakkāniyyeye tebdîli ve vücûd-i mevhûmun vücûd-i hakîkîde fânî olması sûretiyle olan ihtiyârî ölümdür ki, bu ölüm vâsıtasıyla nûr-ı vücûd-i hakîkîye gidersin.

756. Merd bâliğ oldu ve o çocukluk öldü. Bir Rumî oldu, zencînin boyası yontuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

756. Adam ergenliğe ulaştı ve o çocukluk öldü. Bir Rumî oldu, zencinin boyası yontuldu.

"Değişime ait olan ölüm"ün örneği şudur: Küçük bir çocuk büyüyüp ergenliğe ulaştığı zaman, onun çocukluğu erkekliğe dönüştü; aynı şekilde kapkara bir zencinin boyası ve rengi kazındığı zaman beyaz renkli bir Rumî'ye dönüştü. Bunun gibi, vehmedilmiş başkalığında (gayriyyet-i mevhûme: kişinin kendisini Hak'tan ayrı sanması) boğulmuş olan bir kimse bu vehminden arındı ve nazarında Hak'ın hakiki varlığı (vücûd-i hakîkî-i Hak) ortaya çıktı; ve kendinin kendiliğini terk etti ve öldü ve Hak'ın hakiki varlığı ile ayakta durdu. Bazı nüshalarda "beçgî" yerine "tıflî" (çocukluk) geçmektedir.

"Tebdîle mensûb olan ölüm"ün misâli budur ki: Bir küçük çocuk büyüdü-ğü ve bülûğa erdiği vakit onun çocukluğu erkekliğe tebeddül etti; ve kezâ kapkara bir zencînin boyası ve rengi kazındığı vakit beyaz renkli bir Rûmî'ye mübeddel oldu. Bunun gibi gayriyyet-i mevhûmesinde müstağrak olan bir kimse bu vehminden tecerrüd etti ve nazarında vücûd-i hakîkî-i Hak zâhir ol-du; ve kendinin kendiliğini terketti ve öldü ve vücûd-i hakîkî-i Hak ile kāim oldu. Ba'zı nüshalarda "beçgî" yerine "tıflî" vâki'dir.

757. Toprak altın oldu, topraklık hey'eti kalmadı. Gam sürûr oldu, gamnâklik dikeni kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

757. Toprak altın oldu, topraklık hâli kalmadı. Gam sevinç oldu, gam dikenliği kalmadı.

Bu ölümün diğer örnekleri de şudur: Toprak altına dönüştü ve topraklık hâli kalmadı ve topraklıktan öldü; aynı şekilde gam ve keder dediğimiz hâl sevince dönüştü; kalbine batan gam dikenliği kalmadı ve gam öldü, yerine sevinç geldi.

Bu ölümün diğer misâlleri de budur ki: Toprak altına tebeddül etti ve top-raklık hey'eti kalmadı ve topraklıktan öldü; ve kezâ gam ve keder dediğimiz hâl sürûra tebeddül etti; kalbine batan gamnâklik dikeni kalmadı ve gam öl-dü, yerine sürûr geldi.

758. Mustafa bundan dolayı dedi ki: "Ey esrâr isteyici! İster misin ki, ölüyü diri göresin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

758. Mustafa bu sebeple dedi ki: "Ey sırlar isteyicisi! İster misin ki, ölüyü diri göresin?"

759. "Diriler gibi arz üzerinde yürür, halbuki onların cânı göğe gitmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

759. "Diriler gibi yeryüzünde yürür, halbuki onların canı göğe gitmiştir."

760. "Onun cânına bu demde yukarıda bir mesken vardır. Eğer ölürse onun rû-huna nakil yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

760. "Onun canına bu anda yukarıda bir mesken vardır. Eğer ölürse onun ruhuna nakil yoktur."

Bu beyitlerde Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretleri hakkında buyurulan şu hadîs-i şerîfe işaret edilir: من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشي على وجه الارض فلينظر الى ابي بكر yani "Kim ki, yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebû Bekr'e baksın." Nitekim aşağıdaki beyitlerde açıklanır. Yani, iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile ölmüş olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) ile diğer her zamanda mevcut olan Allah dostlarının (evliyâullah) cisimleri yeryüzünde yürüdüğü hâlde ruhları yüce âlemdedir. Onların ruhlarına, cisimleri bu dünya hayatında iken bu yüce âlemde bir mesken vardır. Buna göre, eğer onlar bütün insan bedenlerinin maruz kalması zorunlu olan doğal ölüm (mevt-i tabîî) ile ölürlerse, onların ruhlarına bir yerden bir yere intikal etmek yoktur. "Değişime ait olan ölüm"ün misali şudur ki: Bir küçük çocuk büyüdüğü ve ergenliğe ulaştığı zaman onun çocukluğu erkekliğe dönüştü; ve aynı şekilde kapkara bir zencinin boyası ve rengi kazındığı zaman beyaz renkli bir Rumî'ye dönüştü. Bunun gibi, vehmedilmiş (mevhûm) başkalığında (gayriyyet) boğulmuş olan bir kimse bu vehminden soyutlandı ve nazarında Hak'ın hakiki varlığı (vücûd-ı hakîkî-i Hak) ortaya çıktı; ve kendinin kendiliğini terk etti ve öldü ve Hak'ın hakiki varlığı ile kaim oldu. Bazı nüshalarda "beçgî" yerine "tıflî" geçmektedir.

Bu beyitlerde Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretleri hakkında buyurulan şu hadîs-i şerîfe işâret olunur: من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشي على وجه الارض فلينظر الى ابي بكر ya'ni "Kim ki, yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebu Bekr'e baksın." Nitekim aşağıdaki beyitlerde tavzîh buyurulur. Ya'ni, mevt-i ihtiyârî ile ölmüş olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) ile diğer her zamanda mevcûd olan evliyâullâhın cisimleri yeryüzürde yürüdüğü hâlde rûhları âlem-i ulvîdedir. Onların rûhlarına cisimleri bu hayât-ı dünyeviyyede iken bu âlem-i ulvîde bir mesken vardır. Binâenaleyh eğer onlar bilcümle ecsâm-ı be-şerin ma'rûz kalmaları zarûrî olan mevt-i tabîî ile ölürler ise, onların rûhları-na bir mahalden bir mahalle intikāl etmek yoktur. "Tebdîle mensûb olan ölüm"ün misâli budur ki: Bir küçük çocuk büyüdüğü ve bülûğa erdiği vakit onun çocukluğu erkekliğe tebeddül etti; ve kezâ kapkara bir zencînin boyası ve rengi kazındığı vakit beyaz renkli bir Rûmî'ye mübeddel oldu. Bunun gibi gayriyyet-i mevhûmesinde müstağrak olan bir kimse bu vehminden tecerrüd etti ve nazarında vücûd-i hakîkî-i Hak zâhir oldu; ve kendinin kendiliğini terketti ve öldü ve vücûd-i hakîkî-i Hak ile kāim oldu. Ba'zı nüshalarda "beçgî" yerine "tıflî" vâki'dir.

757. Toprak altın oldu, topraklık hey'eti kalmadı. Gam sürûr oldu, gamnâklik dikeni kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

757. Toprak altın oldu, topraklık görünümü kalmadı. Gam sevinç oldu, gamlılık dikeni kalmadı.

Bu ölümün diğer örnekleri de şunlardır: Toprak altına dönüştü ve topraklık görünümü kalmadı ve topraklıktan öldü; aynı şekilde gam ve keder dediğimiz hâl sevince dönüştü; kalbine batan gamlılık dikeni kalmadı ve gam öldü, yerine sevinç geldi.

Bu ölümün diğer misâlleri de budur ki: Toprak altına tebeddül etti ve topraklık hey'eti kalmadı ve topraklıktan öldü; ve kezâ gam ve keder dediğimiz hâl sürûra tebeddül etti; kalbine batan gamnâklik dikeni kalmadı ve gam öldü, yerine sürûr geldi.

758. Mustafâ bundan dolayı dedi ki: "Ey esrâr isteyici! İster misin ki, ölüyü diri göresin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

758. Mustafa (s.a.v.) bundan dolayı dedi ki: "Ey sırlar isteyicisi! İster misin ki, ölüyü diri göresin?"

759. "Diriler gibi arz üzerinde yürür, halbuki onların cânı göğe gitmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

759. "Diriler gibi yeryüzünde yürür, halbuki onların canı göğe gitmiştir."

760. "Onun cânına bu demde yukarıda bir mesken vardır. Eğer ölürse onun rûhuna nakil yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

760. "Onun canına bu anda yukarıda bir mesken vardır. Eğer ölürse onun ruhuna nakil yoktur."

Bu beyitlerde Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretleri hakkında buyurulan şu hadis-i şerife işaret olunur: من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشي على وجه الارض فلينظر الى ابي بكر yani "Kim ki, yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebû Bekr'e baksın." Nasıl ki aşağıdaki beyitlerde açıklanır. Yani, mevt-i ihtiyârî (iradî ölüm) ile ölmüş olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) ile diğer her zamanda mevcut olan evliyâullahın (Allah dostlarının) cisimleri yeryüzünde yürüdüğü hâlde ruhları yüce âlemdedir. Onların ruhlarına cisimleri bu dünya hayatında iken bu yüce âlemde bir mesken vardır. Bu sebeple eğer onlar bütün insan bedenlerinin maruz kalmaları zorunlu olan doğal ölüm ile ölürler ise, onların ruhlarına bir yerden bir yere intikal etmek yoktur.

Bu beyitlerde Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretleri hakkında buyurulan şu hadîs-i şerîfe işâret olunur: من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشي على وجه الارض فلينظر الى ابي بكر ya'ni "Kim ki, yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebu Bekr'e baksın." Nitekim aşağıdaki beyitlerde tavzîh buyurulur. Ya'ni, mevt-i ihtiyârî ile ölmüş olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) ile diğer her zamanda mevcud olan evliyâullâhın cisimleri yeryüzürde yürüdüğü hâlde rûhları âlem-i ulvîdedir. Onların rûhlarına cisimleri bu hayât-ı dünyeviyyede iken bu âlem-i ulvîde bir mesken vardır. Binâenaleyh eğer onlar bilcümle ecsâm-ı beşerin ma'rûz kalmaları zarûrî olan mevt-i tabîî ile ölürler ise, onların rûhlarına bir mahalden bir mahalle intikāl etmek yoktur.

761. Zîrâ ki o ölümden evvel nakil etmiştir. Bu, ölmekle fehme gelir, akıl ile değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

761. Çünkü o, ölümden önce nakil etmiştir. Bu, ölmekle anlaşılır, akıl ile değil!

Çünkü onların ruhları bu doğal ölümden önce kendi meskenleri olan yüce âleme intikal etmiştir. Bu anlam, doğal ölümle ölmeden önce iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile ölmek suretiyle anlaşılır. Yoksa akıl ve zekâ ile anlaşılır bir şey değildir.

Zîrâ ki onların rûhları bu tabîî ölümden evvel kendi meskenleri olan âlem-i ulvîye intikāl etmiştir. Bu ma'nâ mevt-i tabîî ile ölmezden evvel mevt-i ihtiyârî ile ölmek sûretiyle anlaşılır. Yoksa akıl ve zeķâ ile anlaşılır şey değildir.

762. Nakil olur; avâmmın canının nakli gibi değil. Bir makāmdan bir makāma olan nakil gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

762. Nakil olur; avamın canının nakli gibi değil. Bir makamdan bir makama olan nakil gibidir.

Evet, iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile ölenlerin ruhu dahi "Her nefis ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân 3/185) ayet-i kerimesi gereğince bu cisimden alakasını kesmek suretiyle intikal eder; fakat bu nakil avamın nakli gibi değildir. Aksine bu nakil, bir makamdan bir makama nakil etmek türündendir. Avamın ruhunun nakli ise böyle değildir. Çünkü onlar ahirete kendilerinin vehmedilmiş varlıklarıyla ve vücutlarıyla intikal ettikleri ve dünya hayatlarında iradî ölüm ile ölmedikleri için ruhları bu vehmedilmiş varlıklarının ve vücutlarının hapsi içinde ve haşr u neşrde türlü türlü sıkıntılar çeker. Şemsî-i Sivâsî'nin (k.s.) beyti:

"Ölmeden önce ölünüz" sırrına mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü, sur üflenmeden!

Ve hadis-i şerifte "Agâh ol! Allah'ın dostları ölmezler, aksine bir diyardan bir diyara nakil ederler" buyurulur.

Evet, mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin ruhu dahi كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân 3/185) ya'ni "Her br nefis ölümü tadıcıdır" âyet-i kerîmesi mûcibince bu cisimden alâkasını kesmek sûretiyle intikal eder; fakat bu nakil avâmmın nakli gibi değildir. Belki bu nakil bir makāmdan bir makāma nakil etmek kabîlindendir. Avâmmın ruhunun nakli ise böyle değildir. Zîrâ onlar âhirete kendilerinin mevhûm varlıklarıyla ve vücûdlarıyla intikāl ettikleri ve hayât-ı dünyeviyyelerinde mevt-i ihtiyârî ile ölmedikleri için rûhları bu mevhûm varlıklarının ve vücûdlarının habsi içinde ve haşr u neşrde türlü türlü sıkıntılar çeker. Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.):

"Mûtû kable en temûtû" sırrına mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü, nefha-i sûr olmadan!

Ve hadîs-i şerîfte الا ان اولياء الله لا يموتون بل ينقلون من دار الى دار ya'ni "Âgâh ol! Evliyâullâh ölmezler, belki bir dârdan bir dâra nakil ederler" buyurulur.

763. Her kim zâhiren yeryüzünde böyle yürüyen bir ölüyü görmek isterse,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

763. Her kim görünüşte yeryüzünde böyle yürüyen bir ölüyü görmek isterse,

764. Ebû Bekr-i nakîyi gör, de! Sıddıklıktan mahşerlerin beyi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

764. Temiz Ebû Bekir'i gör, de! Sıddıklıktan mahşerlerin beyi oldu.

"Nakî", temiz ve pâk demektir. "Sıddîk", sözlükte daima tasdik eden ve doğrulayan kimse; "mahşer", toplanılacak yer. Yani, iradî ölümle ölüp yeryüzünde yürüyen kimseyi görmek isteyen kişiye de ki: Nefsani ve beşerî sıfatlardan temiz ve pâk olan Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine bak!

“Nakî”, pâk ve nazîf demektir. "Sıddîk", lügatte dâimâ tasdîk eden ve doğrulayan kimse; "mahşer", cem' olacak yer. Ya'ni, mevt-i ihtiyârî ile ölüp yeryüzünde yürüyen kimseyi görmek isteyen kimseye de ki: Sıfât-ı nefsâniyye ve beşeriyyeden pâk ve nazîf olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine bak!

761. Zîrâ ki o ölümden evvel nakil etmiştir. Bu, ölmekle fehme gelir, akıl ile değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

761. Çünkü o, ölümden önce nakil etmiştir. Bu, ölmekle anlaşılır, akıl ile değil!

Çünkü onların ruhları bu doğal ölümden önce kendi meskenleri olan yüce âleme intikal etmiştir. Bu anlam, doğal ölümle ölmeden önce iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile ölmek suretiyle anlaşılır. Yoksa akıl ve zekâ ile anlaşılır bir şey değildir.

Zîrâ ki onların rûhları bu tabîî ölümden evvel kendi meskenleri olan âlem-i ulvîye intikāl etmiştir. Bu ma'nâ mevt-i tabîî ile ölmezden evvel mevt-i ihtiyârî ile ölmek sûretiyle anlaşılır. Yoksa akıl ve zeķâ ile anlaşılır şey değildir.

762. Nakil olur; avâmmın canının nakli gibi değil. Bir makāmdan bir makāma olan nakil gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

762. Nakil olur; avamın canının nakli gibi değil. Bir makamdan bir makama olan nakil gibidir.

Evet, iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile ölenlerin ruhu dahi كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân 3/185) yani "Her nefis ölümü tadıcıdır" ayet-i kerimesi gereğince bu cisimden alakasını kesmek suretiyle intikal eder; fakat bu nakil avamın nakli gibi değildir. Aksine bu nakil bir makamdan bir makama nakil etmek türündendir. Avamın ruhunun nakli ise böyle değildir. Çünkü onlar ahirete kendilerinin vehmedilmiş varlıklarıyla ve vücutlarıyla intikal ettikleri ve dünya hayatlarında iradî ölüm ile ölmedikleri için ruhları bu vehmedilmiş varlıklarının ve vücutlarının hapsi içinde ve haşr u neşrde türlü türlü sıkıntılar çeker. Şemsî-i Sivâsî'nin (k.s.) beyti:

“Mûtû kable en temûtû” (ölmeden önce ölünüz) sırrına mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü, sûr üflenmeden!

Ve hadis-i şerifte الا ان اولياء الله لا يموتون بل ينقلون من دار الى دار yani “Agâh ol! Allah'ın dostları ölmezler, aksine bir diyardan bir diyara nakil ederler” buyurulur.

Evet, mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin ruhu dahi كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân 3/185) ya'ni "Her br nefis ölümü tadıcıdır" âyet-i kerîmesi mûcibince bu cisimden alâkasını kesmek sûretiyle intikal eder; fakat bu nakil avâmmın nakli gibi değildir. Belki bu nakil bir makāmdan bir makāma nakil etmek kabîlindendir. Avâmmın ruhunun nakli ise böyle değildir. Zîrâ onlar âhirete kendilerinin mevhûm varlıklarıyla ve vücûdlarıyla intikāl ettikleri ve hayât-ı dünyeviyyelerinde mevt-i ihtiyârî ile ölmedikleri için rûhları bu mevhûm varlıklarının ve vücûdlarının habsi içinde ve haşr u neşrde türlü türlü sıkıntılar çeker. Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.):

“Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü, nefha-i sûr olmadan!

Ve hadîs-i şerîfte الا ان اولياء الله لا يموتون بل ينقلون من دار الى دار ya'ni “Âgâh ol! Evliyâullâh ölmezler, belki bir dârdan bir dâra nakil ederler” buyurulur.

763. Her kim zâhiren yeryüzünde böyle yürüyen bir ölüyü görmek isterse,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

763. Her kim görünüşte yeryüzünde böyle yürüyen bir ölüyü görmek isterse,

764. Ebû Bekr-i nakîyi gör, de! Sıddıklıktan mahşerlerin beyi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

764. Temiz Ebû Bekir'i gör, de! Sıddıklıktan mahşerlerin beyi oldu.

"Nakî", temiz ve pâk demektir. "Sıddîk", sözlükte daima tasdik eden ve doğrulayan kimse; "mahşer", toplanılacak yer. Yani, iradî ölümle ölüp yeryüzünde yürüyen kimseyi görmek isteyen kişiye de ki: Nefsani ve beşerî sıfatlardan temiz ve pâk olan Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine bak! O, Resûl-i Ekrem hazretlerini bütün sözlerinde, fiillerinde ve hallerinde tasdik ediciliğinden dolayı dünya ve ahiret meclislerinin beyi oldu. Bazı nüshalarda "emîrü'l-mü'minîn" (müminlerin emiri) şeklinde geçmiştir, anlamı açıktır.

“Nakî”, pâk ve nazîf demektir. "Sıddîk", lügatte dâimâ tasdîk eden ve doğrulayan kimse; "mahşer", cem' olacak yer. Ya'ni, mevt-i ihtiyârî ile ölüp yeryüzünde yürüyen kimseyi görmek isteyen kimseye de ki: Sıfât- nefsâniyye ve beşeriyyeden pâk ve nazîf olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine bak! O Resûl-i Ekrem hazretlerini bilcümle akvâlinde ve ef'âlinde ve ahvâlinde tasdîk ediciliğinden dolayı dünyâ ve âhiret mecma'larının beyi oldu. Ba'zı nüshalarda "emîrü'l-mü'minîn" vâki' olmuştur, ma'nâsı zâhirdir.

765. Bu neş'ette Sıddık'a bak! Haşra kadar tasdıkı ziyade edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

765. Bu oluşumda Sıddık'a bak! Kıyamete kadar tasdikini artır!

Yani, bu beşerî oluşumda Sıddık'ın (r.a.) şerefli hâllerine bak ve onu kendine rehber edin ki, manevî ve maddî kıyamete kadar Kur'an'ın ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin bütün yüce beyanlarını tasdik ve ikrar etmeyi artırıp inancını yakin (şüpheye yer bırakmayan bilgi) mertebesine getiresin; ve cüz'î aklın (sınırlı akıl) hükmüne tabi olup, "Yeryüzünde cismi yürüsün de ruhu yüce âleme intikal etmiş olsun, bu nasıl olur?" demeyesin ve feylesofça şüphelere düşmeyesin!

Ya'ni, bu neş'et-i beşeriyyede Sıddîk (r.a.)ın ahvâl-i şerîfesine bak ve onu kendine rehber ittihâz et ki, haşr-i ma'nevî ve sûrîye kadar Kur'ân'ın ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin bilcümle âlî beyânlarını, tasdîk ve ikrârı ziyâde edip i'tikādını yakın mertebesine getiresin; ve akl-ı cüz'înin hükmüne tâbi' olup, "Arz üzerinde cismi yürüsün de rûhu âlem-i bâlâya intikal etmiş olsun, bu nasıl olur?" demeyesin ve feylesofça şübhelere düşmeyesin!

766. Böyle olunca Muhammed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zîra ki hall ü akdin fenâsında halloldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

766. Böyle olunca Muhammed, peşin olarak yüz kıyamet idi. Çünkü çözme ve bağlamanın yok oluşunda çözüldü.

"Nakd" kelimesinin birçok anlamı vardır. Bunlardan biri de bir şeyin değerini peşin ve acele vermek anlamıdır. Burada "acele kıyamet" anlamı uygun olur. İkinci mısradaki birinci "hall", erimek ve ikinci "hall", düğümü çözmek anlamındadır. Bilinmeli ki, kıyametin çeşitleri vardır:

Birincisi: Her an ve saatte meydana gelen kıyamettir ki, âlemler her an gayb âleminden şehadet âlemine ve şehadet âleminden gayb âlemine girer; ve bu âlemlerin bozulmuşları ve oluşmuşları ve manaları ve cisimleri gibi bütün çeşitlerinin şehadet âleminden gayb âlemine ve gayb âleminden şehadet âlemine girip çıkmasını kuşatıcı bir şekilde ancak Yüce Allah bilir. Buna "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler. Çünkü bu ilim, ilahi hayret zevkinden ibarettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.

İkinci kıyamet: Doğal ve zorunlu ölümdür. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz "من مات فقد قامت قيامته" yani "Ölen kimsenin kıyameti kopar" buyurur.

Üçüncü kıyamet: İradî ve ihtiyari ölümdür. Hakk Yolcusu bu ölüm ve kıyametten sonra suret âleminde ahiret neşesi (ahiret hayatının başlangıcı) üzerine yaşar. İşte buna dayanır ki, ölülere açığa çıkan haller, Hakk Yolcusu'na da sülûkü (manevi yolculuğu) sırasında açığa çıkar; ve bu hale "küçük kıyamet" adını verirler.

Dördüncü kıyamet: Allah'ı bilen arifler (Allah'ı tanıyanlar) hazaratına fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh'tan (Allah ile var olma) sonra tam bir vahdet (birlik) ve kesretlerin (çoklukların) yok olma halinin ortaya çıkmasıdır. Arifin nefsinde meydana gelen bu tecelliye de "büyük kıyamet" derler. O Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerini bütün sözlerinde ve fiillerinde ve hallerinde tasdik ediciliğinden dolayı dünya ve ahiret meclislerinin beyi oldu. Bazı nüshalarda "müminlerin emiri" olarak geçmiştir, anlamı açıktır.

"Nakd", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bunlardan birisi de bir şeyin kıymetini peşin ve acele vermek ma'nâsıdır. Burada kıyamet-i 'âcil ma'nâsı münasib olur. İkinci mısrâ'daki birinci “hall”, erimek ve ikinci "hall", düğümü çözmek ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, kıyâmetin envâ'ı vardır:

Birincisi: Her ân ve sâatte vukū' bulan kıyamettir ki, avâlim her ânda gaybdan şehadete ve âlem-i şehadetten âlem-i gayba dâhil olur; ve bu âvâlimin fâsidât ve kâinât ve maânî ve ecsâm gibi bilcümle envâ'ının âlem-i şehâdetten âlem-i gayba ve gaybdan şehadete girip çıkmasını ihâta tarîkıyla ancak cenâb-ı Hak bilir. Buna "teceddüd-i emsâl" derler. Zîrâ bu ilim hibret-i ilâhiyye zevkinden ibarettir. Bunda hiç kimsenin iştiraki yoktur.

İkinci kıyamet: Mevt-i tabîî ve ıztırârîdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz من مات فقد قامت قيامته ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" buyurulur.

Üçüncü kıyâmet: Mevt-i irâdî ve ihtiyârîdir. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlem-i sûrette neş'e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mübtenîdir ki, ölülere münkeşif olan haller hîn-i sülükünde sâlike de münkeşif olur; ve bu hâle "kıyâmet-i suğrâ" tesmiye ederler.

Dördüncü kıyâmet: Arifin-billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekā-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Arifin nefsinde vâki' olan bu tecellîye de "kıyâmet-i kübra" derler. O Resûl-i Ekrem hazretlerini bilcümle akvâlinde ve ef'âlinde ve ahvâlinde tasdîk ediciliğinden dolayı dünyâ ve âhiret mecma'larının beyi oldu. Ba'zı nüshalarda "emîrü'l-mü'minîn" vâki' olmuştur, ma'nâsı zâhirdir.

765. Bu neş'ette Sıddık'a bak! Haşra kadar tasdıkı ziyade edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

765. Bu oluşumda Sıddık'a bak! Kıyamete kadar tasdikini artır!

Yani, bu beşerî oluşumda Sıddık'ın (r.a.) şerefli hâllerine bak ve onu kendine rehber edin ki, manevî ve maddî kıyamete kadar Kur'an'ın ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin bütün yüce beyanlarını tasdik ve ikrar etmeyi artırıp inancını yakin (şüpheye yer bırakmayan bilgi) mertebesine getiresin; ve cüz'î aklın (sınırlı akıl) hükmüne tabi olup, "Yeryüzünde cismi yürüsün de ruhu yüce âleme intikal etmiş olsun, bu nasıl olur?" demeyesin ve feylesofça şüphelere düşmeyesin!

Ya'ni, bu neş'et-i beşeriyyede Sıddîk (r.a.)ın ahvâl-i şerîfesine bak ve onu kendine rehber ittihâz et ki, haşr-i ma'nevî ve sûrîye kadar Kur'ân'ın ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin bilcümle âlî beyânlarını, tasdîk ve ikrârı ziyâde edip i'tikādını yakın mertebesine getiresin; ve akl-ı cüz'înin hükmüne tâbi' olup, "Arz üzerinde cismi yürüsün de rûhu âlem-i bâlâya intikal etmiş olsun, bu nasıl olur?" demeyesin ve feylesofça şübhelere düşmeyesin!

766. Böyle olunca Muhammed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zîra ki hall ü akdin fenâsında halloldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

766. Böyle olunca Muhammed, peşin olarak yüz kıyamet idi. Çünkü çözme ve bağlamanın yok oluşunda çözüldü.

"Nakd" kelimesinin birçok anlamı vardır. Bunlardan biri de bir şeyin değerini peşin ve acele vermek anlamıdır. Burada "acele kıyamet" anlamı uygun olur. İkinci mısradaki birinci "hall", erimek ve ikinci "hall", düğümü çözmek anlamındadır. Bilinmeli ki, kıyametin çeşitleri vardır:

Birincisi: Her an ve saatte meydana gelen kıyamettir ki, âlemler her an gayb âleminden görünen âleme ve görünen âlemden gayb âlemine girer; ve bu âlemlerin bozulmuşları ve varlıkları ve manaları ve cisimleri gibi bütün çeşitlerinin görünen âlemden gayb âlemine ve gayb âleminden görünen âleme girip çıkmasını kuşatıcı bir şekilde ancak Yüce Allah bilir. Buna "emsalin yenilenmesi" (teceddüd-i emsâl) derler. Çünkü bu ilim, ilahi hayretin zevkinden ibarettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.

İkinci kıyamet: Doğal ve zorunlu ölümdür. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Ölen kimsenin kıyameti kopar" buyurur.

Üçüncü kıyamet: İradî ve isteğe bağlı ölümdür. Hakk Yolcusu bu ölüm ve kıyametten sonra, şekil âleminde ahiret neşesi (neş'e-i âhiret) üzerine yaşar. İşte buna dayanır ki, ölülere açığa çıkan haller, Hakk Yolcusu'na da seyr-ü sülûkü sırasında açığa çıkar; ve bu hâle "küçük kıyamet" (kıyâmet-i suğrâ) adını verirler.

Dördüncü kıyamet: Allah'ı bilen arifler (ârifîn-billâh) hazretlerine, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh'tan (Allah ile var olma) sonra tam bir birlik (vahdet-i tâmme) ve kesretin (çokluğun) ortadan kalkması (inkıhâr-ı keserât) halinin ortaya çıkmasıdır. Arif'in nefsinde meydana gelen bu tecelliye de "büyük kıyamet" (kıyâmet-i kübra) derler.

"Nakd", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bunlardan birisi de bir şeyin kıymetini peşin ve acele vermek ma'nâsıdır. Burada kıyamet-i 'âcil ma'nâsı münasib olur. İkinci mısrâ'daki birinci “hall”, erimek ve ikinci "hall", düğümü çözmek ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, kıyâmetin envâ'ı vardır:

Birincisi: Her ân ve sâatte vukū' bulan kıyamettir ki, avâlim her ânda gaybdan şehadete ve âlem-i şehadetten âlem-i gayba dâhil olur; ve bu âvâlimin fâsidât ve kâinât ve maânî ve ecsâm gibi bilcümle envâ'ının âlem-i şehâdetten âlem-i gayba ve gaybdan şehadete girip çıkmasını ihâta tarîkıyla ancak cenâb-ı Hak bilir. Buna "teceddüd-i emsâl" derler. Zîrâ bu ilim hibret-i ilâhiyye zevkinden ibarettir. Bunda hiç kimsenin iştiraki yoktur.

İkinci kıyamet: Mevt-i tabîî ve ıztırârîdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz من مات فقد قامت قيامته ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" buyurulur.

Üçüncü kıyâmet: Mevt-i irâdî ve ihtiyârîdir. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlem-i sûrette neş'e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mübtenîdir ki, ölülere münkeşif olan haller hîn-i sülükünde sâlike de münkeşif olur; ve bu hâle "kıyâmet-i suğrâ" tesmiye ederler.

Dördüncü kıyâmet: Arifin-billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekā-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Arifin nefsinde vâki' olan bu tecellîye de "kıyâmet-i kübra" derler.

767. Ahmed cihanda ikinci def'a doğmuştır; o ayânda yüz kıyamet idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

767. Ahmed dünyada ikinci defa doğmuştur; o, açıkça yüz kıyamet idi.

Tasavvuf ehli katında sabittir ki, Hakk Yolcusu için iki doğuş vardır. Birincisi, anasının karnından tabiat âlemine ve diğeri de tabiat âleminden hakikat âleminedir. Buna “ikinci doğuş” derler. Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz analarından doğdukları zaman, yüce fıtratları sebebiyle tabiat âlemine değil, hakikat âlemine de doğdular. Bu sebeple bu tabiat âlemine nefs-i emmâre ile gelmediler. Nitekim çocukluklarından peygamberliklerine kadar geçen zaman zarfında kendilerinden bir takım harikalar ortaya çıkmıştır ki, bunlara “irhâsât” (peygamberlik öncesi olağanüstü haller) derler. Bu irhâsâtın ayrıntıları siyer kitaplarında geçtiğinden burada zikri uzun olur. Yani, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz bu kesret (çokluk) âlemine ikinci defa doğmuş olarak geldiler; ve bu ikinci doğuşları hakikat âlemine idi. Bu sebeple onların şerefli halleri görünüşte yüz kıyamet idi ve kıyametin aynısı idi. Çünkü kıyamet, çoklukların ve taayyünâtın (belirginleşmelerin) nazarlarda fani olmasından ibarettir. Beşinci kıyamet: Bütün kâinat için vaat edilmiş olan kıyamettir ki, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا (Hac, 22/7) yani "Kıyamet gelicidir, onda şüphe yoktur!" buyurur. Bunlardan her an ve saatte meydana gelen kıyamet peşin ve acil kıyamet olup bu mana Birinci cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Şimdi sana her lahza ölüm ve geri dönüş vardır; ve Mustafâ (a.s.): "Dünya bir saattir" buyurdu. Bütün âlem her an fani olur, tekrar beka içinde ortaya çıkar. Âlem daima yürümek ve oturmak içindedir; bir an soyunmaktan ve giyinmekten hali değildir."

Bu iradî ve ihtiyari ölüm ile fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh (Allah ile var olma) hallerindeki kıyametler dahi peşin ve acil olan kıyametlerdendir. Şimdi Resûl-i Ekrem hazretleri "Dünya bir an ve bir saattir" buyurduğu cihetle o hazret bu taayyünât (belirginleşmeler) ve kesif suretlerin çözülmesi ve düğümlenmesinin ve soyunup giyinmesinin fena bulması içinde halloldu ve eridi. Bu sebeple peşin ve acil olan yüz kıyamet oldu. Yani yukarıda zikredilen birinci ve üçüncü ve dördüncü peşin ve acil kıyametlerin kendisi oldu ve bu kıyametleri hal ve zevk (manevi tecrübe) yoluyla gördü.

Sûfiyye indinde mukarrerdir ki, sâlik için iki doğuş vardır. Birisi, anasının karnından tabîat âlemine ve diğeri de tabîat âleminden hakikat âleminedir. Buna “velâdet-i sâniye” derler. Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz analarından doğdukları vakit âlî olan fıtratları cihetiyle âlem-i tabîata değil, âlem-i hakîkate de doğdular. Binâenaleyh bu âlem-i tabiata nefs-i emmâre ile gelmediler. Nitekim çocukluklarından bi'set-i seniyyelerine kadar geçen zaman zarfında kendilerinden birtakım hârikalar zuhûr etmiştir ki, bunlara “irhâsât” derler. Bu irhâsâtın tasfilâtı kütüb-i siyerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur. Ya'ni, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz bu âlem-i keserâta ikinci def'a doğmuş olarak geldiler; ve bu ikinci doğuşları âlem-i hakîkate idi. Binâenaleyh onların ahvâl-i şerîfeleri zâhirde yüz kıyamet idi ve kıyâmetin aynı idi. Zîrâ kıyamet keserât ve taayyünâtın nazarlarda fânî olmasından ibarettir. Beşinci kıyâmet: Bilcümle kâinât için mev'ûd olan kıyâmettir ki, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا (Hac, 22/7) ya'ni "Kıyâmet gelicidir, onda şübhe yoktur!" buyurur. Bunlardan her ân ve sâatte vâki' olan kıyâmet peşin ve 'âcil kıyâmet olup bu ma'nâ I. cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralı beytlerinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır; ve Mustafâ (a.s.): "Dünya bir sâattir" buyurdu. Cümle âlem her dem fânî olur, tekrar bekā içinde zâhir olur. Âlem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir; bir ân soyunmaktan ve giyinmekten hâlî değildir."

Bu mevt-i irâdî ve ihtiyârî ile fenâ-fillâh ve bekā-billâh hallerindeki kıyâmetler dahi peşin ve 'âcil olan kıyâmetlerdendir. İmdi Resûl-i Ekrem hazretleri "Dünya bir ân ve bir sâattir" buyurduğu cihetle o hazret bu taayyünât ve suver-i kesîfenin çözülmesi ve düğümlenmesinin ve hal' ve lübsünün fenâsı içinde halloldu ve eridi. Binâenaleyh peşin ve 'âcil olan yüz kıyamet oldu. Ya'ni yukarıda zikrolunan birinci ve üçüncü ve dördüncü peşin ve 'âcil kıyâmetlerin kendisi oldu ve bu kıyâmetleri hâlen ve zevkan gördü.

767. Ahmed cihanda ikinci def'a doğmuştır; o ayânda yüz kıyamet idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

767. Ahmed dünyada ikinci defa doğmuştur; o görünüşte yüz kıyamet idi.

Sûfîlere göre sabittir ki, sâlik (Hakk Yolcusu) için iki doğuş vardır. Birincisi, anasının karnından tabiat âlemine (maddi dünyaya) ve diğeri de tabiat âleminden hakikat âlemine (manevi dünyaya)dir. Buna "velâdet-i sâniye" (ikinci doğuş) derler. Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz analarından doğdukları zaman yüce fıtratları sebebiyle tabiat âlemine değil, hakikat âlemine de doğdular. Bu sebeple bu tabiat âlemine nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ile gelmediler. Nasıl ki çocukluklarından peygamberliklerine kadar geçen zaman zarfında kendilerinden birtakım harikalar ortaya çıkmıştır ki, bunlara "irhâsât" (peygamberlik öncesi olağanüstü haller) derler. Bu irhâsâtın ayrıntıları siyer kitaplarında yazılı olduğundan burada zikri uzun olur. Yani, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz bu kesret (çokluk) âlemine ikinci defa doğmuş olarak geldiler; ve bu ikinci doğuşları hakikat âlemine idi. Bu sebeple onların şerefli halleri görünüşte yüz kıyamet idi ve kıyametin aynısı idi. Çünkü kıyamet, çokluk ve taayyünâtın (belirginleşmelerin) nazarlarda fani olmasından ibarettir.

Sûfiyye indinde mukarrerdir ki, sâlik için iki doğuş vardır. Birisi, anasının karnından tabîat âlemine ve diğeri de tabîat âleminden hakikat âleminedir. Buna "velâdet-i sâniye" derler. Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz analarından doğdukları vakit âlî olan fıtratları cihetiyle âlem-i tabîata değil, âlem-i hakîkate de doğdular. Binâenaleyh bu âlem-i tabiata nefs-i emmâre ile gelmediler. Nitekim çocukluklarından bi'set-i seniyyelerine kadar geçen zaman zarfında kendilerinden birtakım hârikalar zuhûr etmiştir ki, bunlara "irhâsât" derler. Bu irhâsâtın tasfilâtı kütüb-i siyerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur. Ya'ni, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz bu âlem-i keserâta ikinci def'a doğmuş olarak geldiler; ve bu ikinci doğuşları âlem-i hakîkate idi. Binâenaleyh onların ahvâl-i şerîfeleri zâhirde yüz kıyamet idi ve kıyâmetin aynı idi. Zîrâ kıyamet keserât ve taayyünâtın nazarlarda fânî olmasından ibarettir.

768. Ondan, "Ey kıyamet! Kıyamete kadar ne kadar yoldur?" diye kıyameti sormuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

768. Ondan, "Ey kıyamet! Kıyamete kadar ne kadar yoldur?" diye kıyameti sormuşlardır.

Bu şerefli beyit, ashab-ı kiramın "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet ne zamandır?" şeklindeki sorularına karşılık, Hz. Pîr Efendimiz tarafından Peygamber'in hâl diliyle (sözsüz anlatımıyla) bir hakikatin beyanıdır. Yani ashab-ı kiram, kıyametin kendisi olan Resûl-i Ekrem hazretlerinden: "Ey kıyametin özü! Maddi kıyamete kadar ne kadar yol vardır?" diye sormuşlardır.

Bu beyt-i şerîf ashab-ı kiramın متى قيام الساعة يا رسول الله ya'ni "Ey Allâh'ın resûlü! Kıyamet ne vakittir?" diye vâki' olan suallerine intikālen Hz. Pîr Efendimiz tarafından lisân-ı hâl-i Nebevî'ye atfen bir hakîkatin beyânıdır. Ya'ni ashâb-ı kirâm kıyâmetin aynı olan Resûl-i Ekrem hazretlerinden: "Ey ayn-ı kıyâmet! Sûrî kıyâmete kadar ne kadar yol vardır?" diye sormuşlardır.

769. Hâl dili ile çokluk derdi ki: "Mahşerden haşrı bir kimse sorar mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

769. Hâl dili ile çokluk derdi ki: "Mahşerden haşrı bir kimse sorar mı?"

Resûl-i Ekrem (a.s.) hâl dili ile cevap olarak çokluk buyururlardı ki: "Ben mahşerin kendisiyim. Mahşeri gören bir kimseye o mahşerden haşrı sormak uygun mudur? Benim tabiî âdetler dışındaki hallerimi görün ve nefse ait ve beşerî sıfatlarla ilgisi olmayan fiillerime bakın! Nefsimde dirilik görüyor musunuz? Hiç benim tabiî âdetlere esir olduğumu gördünüz mü? Bütün işlerimde muamelemin Hak ile olduğuna vâkıf olmadınız mı?"

Resûl-i Ekrem hazretleri hâl dili ile cevâben çokluk buyururlardı ki: "Ben mahşerin kendisiyim. Mahşeri gören bir kimseye o mahşerden haşrı sormak câiz mi? Benim ahkâm-ı tabîat haricindeki ahvâlimi görün ve sıfât-ı nefsâniyye ve beşeriyye ile alakası olmayan fiillerime bakın! Nefsimde dirilik görüyor musunuz? Hiç benim ahkâm-ı tabîata esîr olduğumu gördünüz mü? Bilcümle umûrumda muamelemin Hak ile olduğuna vakıf olmadınız mı?"

770. O hoş haberli olan Resûl, ey kerîmler, bunun için: "Ölümden evvel ölünüz!" remzini söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

770. O hoş haberli Resûl, ey kerîmler, bunun için: "Ölümden evvel ölünüz!" remzini söylerdi.

Ey kerîm olanlar! İşte yukarıdaki anlamı yüce sahâbelere anlatmak için o haberleri hoş ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri "Tabiî ölüm ile ölmeden evvel kendi isteğinizle ölünüz!" işaretini söylerdi. Bazı nüshalarda "kable mevtin" yerine "kable mûtû" yani "Ölmenizden evvel ölünüz!" geçmektedir.

Ey kerîm olanlar! İşte yukarıdaki ma'nâyı ashâb-ı kirâma anlatmak için o heberleri hoş ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri "Tabîî ölüm ile ölmezden evvel ihtiyârınız ile ölünüz!" işaretini söylerdi. Ba'zı nüshalarda "kable mevtin" yerine "kable mûtû" ya'ni "Ölmenizden evvel ölünüz!" vaki'dir.

771. "Nitekim ben ölümden evvel ölmüşüm; ben suyt ve savtı o taraftan getirmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

771. "Nitekim ben ölümden evvel ölmüşüm; ben suyt ve savtı o taraftan getirmişim!"

"Sıyt", güzel anılma, iyi ün ve şöhret demektir. Yani, "Nitekim ben doğal ölümle ölmeden önce tabiat âleminde öldüm ve hakikat âlemine doğdum. Bu sebeple ben bu âlem ve dünyadaki ün ve şöhreti ve sesi o hakikat âleminden getirdim. Bu sebeple o hakikat âleminden getirdiğim ün ve ses bu dünyada söndürülemez."

"Sıyt", zikr-i cemîl, iyi nâm ve şöhret. Ya'ni, "Nitekim ben mevt-i tabîî ile ölmezden evvel âlem-i tabîatta öldüm ve âlem-i hakikat tarafına doğdum. Binâenaleyh ben bu âlem ve dünyadaki nâm ve şöhreti ve sadâyı o âlem-i hakîkat tarafından getirdim. Binâenaleyh o âlem-i hakikatten getirdiğim sıyt u sadâ bu dünyâda söndürülmez."

768. Ondan, "Ey kıyamet! Kıyamete kadar ne kadar yoldur?" diye kıyameti sormuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

768. Ondan, "Ey kıyamet! Kıyamete kadar ne kadar yoldur?" diye kıyameti sormuşlardır.

Bu şerefli beyit, yüce sahabelerin "Ey Allah'ın Resulü! Kıyamet ne zamandır?" diye sordukları sorulara atfen, Hz. Pîr Efendimiz tarafından Peygamber'in hâl diliyle bir hakikatin beyanıdır. Yani yüce sahabeler, kıyametin kendisi olan Resûl-i Ekrem hazretlerinden: "Ey kıyametin özü! Maddi kıyamete kadar ne kadar yol vardır?" diye sormuşlardır.

Bu beyt-i şerîf ashâb-ı kirâmın متى قيام الساعة يا رسول الله ya'ni "Ey Allâh'ın resûlü! Kıyamet ne vakittir?" diye vâki' olan suallerine intikālen Hz. Pîr Efendimiz tarafından lisân-ı hâl-i Nebevî'ye atfen bir hakîkatin beyânıdır. Ya'ni ashâb-ı kirâm kıyâmetin aynı olan Resûl-i Ekrem hazretlerinden: "Ey ayn-ı kıyâmet! Sûrî kıyâmete kadar ne kadar yol vardır?" diye sormuşlardır.

769. Hâl dili ile çokluk derdi ki: "Mahşerden haşrı bir kimse sorar mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

769. Hâl dili ile çokluk derdi ki: "Mahşerden haşrı bir kimse sorar mı?"

Resûl-i Ekrem (a.s.) hâl dili ile cevap olarak çokluk buyururlardı ki: "Ben mahşerin kendisiyim. Mahşeri gören bir kimseye o mahşerden haşrı sormak uygun mudur? Benim tabiî âdetler dışındaki hallerimi görün ve nefse ait ve beşerî sıfatlarla ilgisi olmayan fiillerime bakın! Nefsimde dirilik görüyor musunuz? Hiç benim tabiî âdetlere esir olduğumu gördünüz mü? Bütün işlerimde muamelemin Hak ile olduğuna vâkıf olmadınız mı?"

Resûl-i Ekrem hazretleri hâl dili ile cevâben çokluk buyururlardı ki: "Ben mahşerin kendisiyim. Mahşeri gören bir kimseye o mahşerden haşrı sormak câiz mi? Benim ahkâm-ı tabîat haricindeki ahvâlimi görün ve sıfât-ı nefsâniyye ve beşeriyye ile alakası olmayan fiillerime bakın! Nefsimde dirilik görüyor musunuz? Hiç benim ahkâm-ı tabîata esîr olduğumu gördünüz mü? Bilcümle umûrumda muamelemin Hak ile olduğuna vakıf olmadınız mı?"

770. O hoş haberli olan Resûl, ey kerîmler, bunun için: "Ölümden evvel ölünüz!" remzini söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

770. O hoş haberli Resûl, ey kerîmler, bunun için: "Ölümden evvel ölünüz!" remzini söylerdi.

Ey kerîm olanlar! İşte yukarıdaki anlamı yüce sahâbelere anlatmak için o haberleri hoş ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri "Tabiî ölüm ile ölmeden evvel kendi isteğinizle ölünüz!" işaretini söylerdi. Bazı nüshalarda "kable mevtin" yerine "kable mûtû" yani "Ölmenizden evvel ölünüz!" geçmektedir.

Ey kerîm olanlar! İşte yukarıdaki ma'nâyı ashâb-ı kirâma anlatmak için o heberleri hoş ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri "Tabîî ölüm ile ölmezden evvel ihtiyârınız ile ölünüz!" işaretini söylerdi. Ba'zı nüshalarda "kable mevtin" yerine "kable mûtû" ya'ni "Ölmenizden evvel ölünüz!" vaki'dir.

771. "Nitekim ben ölümden evvel ölmüşüm; ben suyt ve savtı o taraftan getirmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

771. "Nitekim ben ölümden evvel ölmüşüm; ben suyt ve savtı o taraftan getirmişim!"

"Sıyt", güzel anılma, iyi ün ve şöhret demektir. Yani, "Nitekim ben doğal ölümle ölmeden önce tabiat âleminde öldüm ve hakikat âlemine doğdum. Bu sebeple ben bu âlem ve dünyadaki ün ve şöhreti ve sesi o hakikat âleminden getirdim. Bu sebeple o hakikat âleminden getirdiğim ün ve ses bu dünyada söndürülemez."

"Sıyt", zikr-i cemîl, iyi nâm ve şöhret. Ya'ni, "Nitekim ben mevt-i tabîî ile ölmezden evvel âlem-i tabîatta öldüm ve âlem-i hakikat tarafına doğdum. Binâenaleyh ben bu âlem ve dünyadaki nâm ve şöhreti ve sadâyı o âlem-i hakîkat tarafından getirdim. Binâenaleyh o âlem-i hakikatten getirdiğim sıyt u sadâ bu dünyâda söndürülmez."

772. Binaenaleyh kıyamet ol, kıyameti gör! Bu her şeyi görmenin şartıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

772. Buna göre kıyamet ol, kıyameti gör! Bu, her şeyi görmenin şartıdır.

Buna göre, ey Hakk Yolcusu! Resûl-i Ekrem'in bu tavsiyesi üzerine sen de ölmeden önce öl de, kıyametin kendisi ol ve kıyameti zevken (tadılarak) ve hâlen (yaşanarak) gör! Çünkü bu "olmak", her şeyi görmenin şartıdır. Örneğin, ergen olmayan bir çocuğa cinsel ilişkinin lezzetinden bahsedilse anlamaz. Ergen olup cinsel ilişki hali fiilen kendisinden ortaya çıkıp o lezzeti kendi nefsinde bulduktan sonra görmüş olur. İşte her şeyde kendi nefsinde bulmak ve görmek için "olmak" şarttır; ve "bilmek", olmak gibi değildir.

Binâenaleyh, ey sâlik! Resûl-i Ekrem'in bu tavsiyesi üzerine sen dahi ölmezden evvel öl de, kıyâmetin aynı ol ve kıyâmeti zevkan ve hâlen gör! Zîrâ bu "olmak” her şeyi görmenin şartıdır. Meselâ bâliğ olmayan bir çocuğa lezzet-i cimâ'dan bahsedilse anlamaz. Bâliğ olup cimâ' hâli fiilen kendinden zuhûr edip o lezzeti nefsinde bulduktan sonra görmüş olur. İşte her şeyde nefsinde bulmak ve görmek için "olmak" şarttır; ve "bilmek", olmak gibi değildir.

773. Tâ ki, o olmasan onu tamâm bilmezsin. İster o envâr yahud zalâm olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

773. Tâ ki, o olmasan onu tamâm bilmezsin. İster o nurlar yahut karanlıklar olsun.

Yani, sen bir şeyin kendisi ve "özü" olmadıkça o şeyi tamamiyle ve mükemmel bir şekilde bilemezsin. O şey ister nurlar cinsinden olsun, isterse karanlıklar cinsinden olsun. Nurlar tabiriyle ruha ve karanlıklar tabiriyle de yoğun varlık içinde kazanılan mutlak kulluk makamına işaret buyrulur. Çünkü âlimler ve filozoflar ruh hakkında birçok tanımlamada bulunmuşlardır. Fakat bu tanımlamalar çıkarımsal olan bilgiye dayanır. Zevk ve tecrübe açısından ruhu bilmek değildir. Ne zaman ki Hakk Yolcusu, insân-ı kâmilin terbiyesi altında yaptığı mücadele ve riyâzât neticesinde ruhanî tecelliye nail olur ve bu tecelli ile ruhunda fani olup nefsin esaretinden kurtulur; bu sebeple ruhunun "özü" ve kendisi olmak suretiyle ruhunu zevken ve hâlen bilir. Aynı şekilde bu varlıksal yoğunluk ve tabiî karanlık içinde gaflet ehlinin kulluktan bahsetmesi dahi Hakk'ın kulluğunu bilmek değildir. Çünkü kulun, mabudunda zevken ve hâlen ve fiilen fani olması lazımdır. Hâlbuki nefs ehli olanlar zevken ve fiilen ve hâlen nefislerinin kulluğunda fani oldukları hâlde dille Hakk'ın kulluğundan bahsederler. Bunların "Hakk'ın kuluyuz" demeleri hakikatte doğrudur. Fakat hallerine ve zevklerine nazaran doğru değildir. Bekā-billâh (Allah ile bâki olma) mertebesinde bulunan bir kâmilin nazarında bütün eşyada görünen Hak'tır. Bu sebeple o, bu suret ve taayyün (belirginleşme) âleminde zevken ve hâlen ve fiilen ancak Hakk'ın mutlak kuludur.

Ya'ni, sen bir şeyin kendi ve "ayn"ı olmadıkça o şeyi tamâmiyle ve kemâli ile bilemezsin. O şey ister envâr cinsinden olsun, isterse zalâm cinsinden olsun. Envâr ta'bîriyle rûha ve zalâm ta'bîriyle de vücûd-i kesîf içinde iktisâb olunan abdiyyet-i mahza makāmına işâret buyurulur. Zîrâ ulemâ ve hükemâ rûh hakkında birçok ta'rîfâtta bulunmuşlardır. Fakat bu ta'rîfât istidlâlî olan ilme müsteniddir. Zevk ve hibret cihetinden rûhu bilmek değildir. Vaktâki sâlik insân-ı kâmilin terbiyesi altında yaptığı mücâhede ve riyazat netîcesinde tecellî-i rûhânîye nâil olur ve bu tecellî ile rûhunda fânî olup nefsin esâretinden kurtulur; binâenaleyh ruhunun "ayn"ı ve kendi olmak sûretiyle rûhunu zevkan ve hâlen bilir. Kezâlik bu kesâfet-i vücûdiyye ve zulmet-i tabîiyye içinde ehl-i gafletin abdiyetten bahsetmesi dahi Hakk'ın kulluğunu bilmek değildir. Zîrâ abd, ma'bûdunda zevkan ve hâlen ve fiilen fânî olmak lâzımdır. Halbuki ehl-i nefs olanlar zevkan va fiilen ve hâlen nefslerinin kulluğunda fânî oldukları hâlde lisânen Hakk'ın kulluğundan bahsederler. Bunların "Hakk'ın kuluyuz" demeleri hakîkatte doğrudur. Fakat hallerine ve zevklerine nazaran doğru değildir. Bekā-billâh mertebesinde bulunan bir kâmilin nazarında bilcümle eşyâda zâhir olan Hak'tır. Binâenaleyh o, bu âlem-i sûret ve taayyünde zevkan ve hâlen ve fiilen ancak Hakk'ın abd-i mahzıdır.

774. Akıl olursan aklı kemâlen bilirsin; aşk olursan aşkı bâlden bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

774. Akıl olursan aklı tam olarak bilirsin; aşk olursan aşkı hâlden bilirsin.

"Bâl", kalp ve hâl demektir. Yani, örneğin aklı ve aşkı tarif ile bilmek ve anlamak mümkün değildir. Bu sebeple aklın kendisi olduğun zaman aklın ne

"Bâl", kalb ve hâl demektir. Ya'ni, meselâ aklı ve aşkı ta'rîf ile bilmek ve anlamak mümkin değildir. Binâenaleyh aklın kendi olduğun vakit aklın ne

772. Binaenaleyh kıyamet ol, kıyameti gör! Bu her şeyi görmenin şartıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

772. Buna göre kıyamet ol, kıyameti gör! Bu, her şeyi görmenin şartıdır.

Buna göre, ey Hakk Yolcusu! Resûl-i Ekrem'in bu tavsiyesi üzerine sen de ölmeden önce öl de, kıyametin kendisi ol ve kıyameti zevken (tadılarak) ve hâlen (yaşanarak) gör! Çünkü bu "olmak", her şeyi görmenin şartıdır. Örneğin, ergen olmayan bir çocuğa cinsel ilişkinin lezzetinden bahsedilse anlamaz. Ergen olup cinsel ilişki hali fiilen kendisinden ortaya çıkıp o lezzeti kendi nefsinde bulduktan sonra görmüş olur. İşte her şeyde kendi nefsinde bulmak ve görmek için "olmak" şarttır; ve "bilmek", olmak gibi değildir.

Binâenaleyh, ey sâlik! Resûl-i Ekrem'in bu tavsiyesi üzerine sen dahi ölmezden evvel öl de, kıyâmetin aynı ol ve kıyâmeti zevkan ve hâlen gör! Zîrâ bu "olmak” her şeyi görmenin şartıdır. Meselâ bâliğ olmayan bir çocuğa lezzet-i cimâ'dan bahsedilse anlamaz. Bâliğ olup cimâ' hâli fiilen kendinden zuhûr edip o lezzeti nefsinde bulduktan sonra görmüş olur. İşte her şeyde nefsinde bulmak ve görmek için "olmak" şarttır; ve "bilmek", olmak gibi değildir.

773. Tâ ki, o olmasan onu tamâm bilmezsin. İster o envâr yahud zalâm olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

773. Ta ki, o olmasan onu tam olarak bilemezsin. İster o nurlar yahut karanlıklar olsun.

Yani, sen bir şeyin kendisi ve "özü" olmadıkça o şeyi tamamiyle ve mükemmel bir şekilde bilemezsin. O şey ister nurlar cinsinden olsun, isterse karanlıklar cinsinden olsun. Nurlar tabiriyle ruha ve karanlıklar tabiriyle de yoğun varlık içinde kazanılan mutlak kulluk makamına işaret buyrulur. Çünkü âlimler ve filozoflar ruh hakkında birçok tanımlamada bulunmuşlardır. Fakat bu tanımlamalar çıkarıma dayalı olan bilgiye dayanır. Zevk ve tecrübe yönünden ruhu bilmek değildir. Ne zaman ki Hakk Yolcusu, insân-ı kâmilin terbiyesi altında yaptığı mücadele ve riyâzât neticesinde ruhanî tecelliye nail olur ve bu tecelli ile ruhunda fani olup nefsin esaretinden kurtulur; bu sebeple ruhunun "özü" ve kendisi olmak suretiyle ruhunu zevken ve hâlen bilir. Aynı şekilde bu varlıksal yoğunluk ve doğal karanlık içinde gaflet ehlinin kulluktan bahsetmesi dahi Hakk'ın kulluğunu bilmek değildir. Çünkü kulun, mabudunda zevken ve hâlen ve fiilen fani olması lazımdır. Halbuki nefs ehli olanlar zevken ve fiilen ve hâlen nefislerinin kulluğunda fani oldukları halde dille Hakk'ın kulluğundan bahsederler. Bunların "Hakk'ın kuluyuz" demeleri hakikatte doğrudur. Fakat hallerine ve zevklerine nazaran doğru değildir. Bekā-billâh (Allah ile bâki olma) mertebesinde bulunan bir kâmilin nazarında bütün eşyada zahir olan Hak'tır. Bu sebeple o, bu suret ve taayyün (belirginleşme) âleminde zevken ve hâlen ve fiilen ancak Hakk'ın mutlak kuludur.

Ya'ni, sen bir şeyin kendi ve "ayn"ı olmadıkça o şeyi tamâmiyle ve kemâli ile bilemezsin. O şey ister envâr cinsinden olsun, isterse zalâm cinsinden olsun. Envâr ta'bîriyle rûha ve zalâm ta'bîriyle de vücûd-i kesîf içinde iktisâb olunan abdiyyet-i mahza makāmına işâret buyurulur. Zîrâ ulemâ ve hükemâ rûh hakkında birçok ta'rîfâtta bulunmuşlardır. Fakat bu ta'rîfât istidlalî olan ilme müsteniddir. Zevk ve hibret cihetinden rûhu bilmek değildir. Vaktâki sâlik insân-ı kâmilin terbiyesi altında yaptığı mücâhede ve riyazat netîcesinde tecellî-i rûhânîye nâil olur ve bu tecellî ile rûhunda fânî olup nefsin esâretinden kurtulur; binâenaleyh ruhunun "ayn"ı ve kendi olmak sûretiyle rûhunu zevkan ve hâlen bilir. Kezâlik bu kesâfet-i vücûdiyye ve zulmet-i tabîiyye içinde ehl-i gafletin abdiyetten bahsetmesi dahi Hakk'ın kulluğunu bilmek değildir. Zîrâ abd, ma'bûdunda zevkan ve hâlen ve fiilen fânî olmak lâzımdır. Halbuki ehl-i nefs olanlar zevkan va fiilen ve hâlen nefslerinin kulluğunda fânî oldukları hâlde lisânen Hakk'ın kulluğundan bahsederler. Bunların "Hakk'ın kuluyuz" demeleri hakîkatte doğrudur. Fakat hallerine ve zevklerine nazaran doğru değildir. Bekā-billâh mertebesinde bulunan bir kâmilin nazarında bilcümle eşyâda zahir olan Hak'tır. Binâenaleyh o, bu âlem-i sûret ve taayyünde zevkan ve hâlen ve fiilen ancak Hakk'ın abd-i mahzıdır.

774. Akıl olursan aklı kemâlen bilirsin; aşk olursan aşkı bâlden bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

774. Akıl olursan aklı tam olarak bilirsin; aşk olursan aşkı hâlden bilirsin.

"Bâl", kalp ve hâl demektir. Yani, örneğin aklı ve aşkı tanımlayarak bilmek ve anlamak mümkün değildir. Bu sebeple aklın kendisi olduğun zaman aklın ne demek olduğunu tam olarak bilirsin; ve aşk denilen anlamın kendisi olduğun zaman dahi kalp ve hâl yönünden aşkın ne olduğunu bilirsin.

"Bâl", kalb ve hâl demektir. Ya'ni, meselâ aklı ve aşkı ta'rîf ile bilmek ve anlamak mümkin değildir. Binâenaleyh aklın kendi olduğun vakit aklın ne demek olduğunu kemâli ile bilirsin; ve aşk denilen ma'nânın kendi olduğun vakit dahi kalb ve hâl cihetinden aşkın ne olduğunu bilirsin.

775. Eğer bunun layıkında idrak olaydı, ben bu ma'nânın burhânını açık söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

775. Eğer bunun layıkıyla idrak edilmesi mümkün olsaydı, ben bu anlamın delilini açıkça söylerdim.

Eğer bu sırları hazmetmeye yatkın ve layık bir idrak olsaydı, ben "Her şeyi görmek için o şeyin tekil hakikati olmak şarttır" iddiasının delilini ve kanıtını apaçık bir şekilde bu Mesnevî-i Şerîf'te söylerdim. Çünkü Mesnevî-i Şerîf, seçkinlerin ve halkın okumasına sunulmuştur. Hâlbuki herkesin idraki bu sırları hazmetmeye uygun değildir.

Eğer bu esrârı hazmetmeye müstaid ve lâyık idrâk olsa idi, ben "Her şeyi görmek için o şeyin "ayn"ı olmak şarttır" da'vâsının burhânını ve delîlini apaçık bir sûrette bu Mesnevî-i Şerîfte söylerdim. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf havâs ve avâmmın mütâlaasına ma'rûzdur. Halbuki herkesin idrâki bu esrârı hazmetmeye müsâid değildir.

776. Eğer incir yiyici bir misafir kuş erişirse, bu tarafta incir çok hakîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

776. Eğer incir yiyici bir misafir kuş erişirse, bu tarafta incir çok hakîrdir.

"Bu taraf"tan kasıt, Hz. Pîr efendimizin yüce zâtlarıdır. "İncir"den kasıt, ilâhî sırlara ait sözdür. Bu ilâhî sırlara ait sözün incire benzetilmesindeki benzerlik yönü şudur: İncirin kabuğu, içinde bulunan ballarını ve çekirdeklerini örtmüştür. Sözün görünen kısmı da incirin kabuğu gibidir; ve içinde gizli olan birçok sır ve incelik de ballar ve çekirdekler gibidir. Yani, bizim varlığımızda birçok ilâhî sır vardır ve çokluktan dolayı yanımızda o kadar değerli değildir. Eğer bu inciri yemeye yatkın ve lâyık bir misafir kuş, yani bir ârif (Allah'ı bilen kişi) gelirse onu yiyebilir.

"Bu taraf"tan murâd, Hz. Pîr efendimizin zât-i şerîfleridir. "İncir"den murâd, esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelâmdır. Bu esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelâmın incire teşbîh buyurulmasında vech-i şebeh budur ki: İncirin kabuğu, içinde mevcûd olan ballarını ve çekirdeklerini setr etmiştir. Kelâmın zâhiri de incirin kabuğu gibi; ve içinde mündemiç olan birçok esrâr ve nükteler dahi ballar ve çekirdekler gibidir. Ya'ni, bizim vücudumuzda birçok esrâr-ı ilâhiyye vardır ve kesretten dolayı indimizde o kadar kıymetdâr değildir.Eğer bu inciri yemeye müstaid ve lâyık bir misafir kuş ya'ni bir ârif gelirse onu yiyebilir.

777. Bütün âlemde olan gerek erkekler ve gerek kadınlar, dembedem nezi'de ölmektedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

777. Bütün âlemde olan gerek erkekler ve gerek kadınlar, an be an can çekişerek ölmektedirler.

Yani, bütün âlemde yaşamakta olan erkek ve dişi, an be an hep can çekişmekte ve ölmektedirler. Fakat böyle her an can çekişip ölmekte olduklarını bilmezler. Çünkü yukarıda 766 numaralı beyitte açıklandığı üzere, âlem halkının hepsi "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) içindedirler; ve teceddüd-i emsâl hakkındaki açıklamaların I. cildin 2066 numarasına denk gelen ناید آن الا که بر خاصان پدید (O, ancak özel kişilere görünür) demek olduğunu tam olarak bilirsin; ve aşk denilen anlamın kendin olduğun zaman dahi kalp ve hal açısından aşkın ne olduğunu bilirsin. Beyit: "Birisi "Aşıklık nedir?" diye sordu: "Benim gibi olursan bilirsin!" diye cevap verdim."

Ya'ni, bütün âlemde yaşamakta olan erkek ve dişi dembedem hep cân çekişmekte ve ölmektedirler. Fakat böyle her ân cân çekişip ölmekte olduklarına vakıf değildirler. Zîrâ yukarıda 766 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere halk-ı âlemin kâffesi "teceddüd-i emsâl" içindedirler; ve teceddüd-i emsâl hakkındaki îzâhât I. cildin 2066 numarasına musâdif olan ناید آن الا که بر خاصان پدید demek olduğunu kemâli ile bilirsin; ve aşk denilen ma'nânın kendi olduğun vakit dahi kalb ve hâl cihetinden aşkın ne olduğunu bilirsin. Beyit: "Birisi "Aşıklık nedir?" diye sordu: "Benim gibi olursan bilirsin!" diye cevab verdim."

775. Eğer bunun layıkında idrak olaydı, ben bu ma'nânın burhânını açık söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

775. Eğer bunun layıkıyla idrak edilmesi mümkün olsaydı, ben bu anlamın delilini açıkça söylerdim.

Eğer bu sırları hazmetmeye yatkın ve layık bir idrak olsaydı, ben "Her şeyi görmek için o şeyin tekil hakikati olmak şarttır" iddiasının delilini ve kanıtını apaçık bir şekilde bu Mesnevî-i Şerîf'te söylerdim. Çünkü Mesnevî-i Şerîf, seçkinlerin ve halkın okumasına sunulmuştur. Hâlbuki herkesin idraki bu sırları hazmetmeye uygun değildir.

Eğer bu esrârı hazmetmeye müstaid ve lâyık idrâk olsa idi, ben "Her şeyi görmek için o şeyin "ayn"ı olmak şarttır" da'vâsının burhânını ve delîlini apaçık bir sûrette bu Mesnevî-i Şerîfte söylerdim. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf havâs ve avâmmın mütâlaasına ma'rûzdur. Halbuki herkesin idrâki bu esrârı hazmetmeye müsâid değildir.

776. Eğer incir yiyici bir misafir kuş erişirse, bu tarafta incir çok hakîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

776. Eğer incir yiyici bir misafir kuş erişirse, bu tarafta incir çok hakîrdir.

"Bu taraf"tan kasıt, Hz. Pîr efendimizin yüce zâtıdır. "İncir"den kasıt, ilâhî sırlara ait sözdür. Bu ilâhî sırlara ait sözün incire benzetilmesindeki benzerlik yönü şudur: İncirin kabuğu, içinde bulunan ballarını ve çekirdeklerini örtmüştür. Sözün görünen kısmı da incirin kabuğu gibidir; ve içinde gizli olan birçok sır ve incelik de ballar ve çekirdekler gibidir. Yani, bizim varlığımızda birçok ilâhî sır vardır ve çokluklarından dolayı yanımızda o kadar değerli değildir. Eğer bu inciri yemeye yatkın ve lâyık bir misafir kuş, yani bir ârif gelirse onu yiyebilir.

"Bu taraf"tan murâd, Hz. Pîr efendimizin zât-i şerîfleridir. "İncir"den murâd, esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelâmdır. Bu esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelâmın incire teşbîh buyurulmasında vech-i şebeh budur ki: İncirin kabuğu, içinde mevcûd olan ballarını ve çekirdeklerini setr etmiştir. Kelâmın zâhiri de incirin kabuğu gibi; ve içinde mündemiç olan birçok esrâr ve nükteler dahi ballar ve çekirdekler gibidir. Ya'ni, bizim vücudumuzda birçok esrâr-ı ilâhiyye vardır ve kesretten dolayı indimizde o kadar kıymetdar değildir. Eğer bu inciri yemeye müstaid ve lâyık bir misafir kuş ya'ni bir ârif gelirse onu yiyebilir.

777. Bütün âlemde olan gerek erkekler ve gerek kadınlar, dembedem nezi'de ölmektedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

777. Bütün âlemde olan gerek erkekler ve gerek kadınlar, an be an can çekişerek ölmektedirler.

Yani, bütün âlemde yaşamakta olan erkek ve dişi, an be an hep can çekişmekte ve ölmektedirler. Fakat böyle her an can çekişip ölmekte olduklarına vakıf değildirler. Çünkü yukarıda 766 numaralı beyitte izah olunduğu üzere âlem halkının hepsi "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) içindedirler; ve teceddüd-i emsâl hakkındaki izahat I. cildin 2066 numarasına denk gelen

ناید آن الا که بر خاصان پدید

beytinde geçti.

Ya'ni, bütün âlemde yaşamakta olan erkek ve dişi dembedem hep cân çekişmekte ve ölmektedirler. Fakat böyle her ân cân çekişip ölmekte olduklarına vakıf değildirler. Zîrâ yukarıda 766 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere halk-ı âlemin kâffesi "teceddüd-i emsâl" içindedirler; ve teceddüd-i emsâl hakkındaki îzâhât I. cildin 2066 numarasına musâdif olan ناید آن الا که بر خاصان پدید

bâkîler halk-ı cedîdden lebs içindedirler"] beytinde geçti.

778. Onların o sözlerini vasiyetler say ki, baba o demde oğula söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

778. Onların o sözlerini, babanın o anda oğluna söylediği vasiyetler say ki.

Mademki insanlar her an ölmektedirler, onların o anda söyledikleri sözleri ve babanın bu an içinde oğluna söylediği sözü, doğal ölüm hâlinde bir kimsenin söylediği vasiyetler seviyesinde tut! Ve ey bu sözleri dinleyen kimse, sen de bunların arasındasın! Kendi hâlini de böyle bil!

Mâdemki insanlar her ân ölmektedirler, onların o demde söyledikleri söz-leri ve babanın bu ân içinde oğula söylediği sözü, mevt-i tabîî hâlinde bir kimsenin söylediği vasiyetler mesâbesinde tut! Ve ey bu sözleri dinleyen kim-se, sen de bunların arasındasın! Kendi hâlini de böyle bil!

779. Tâ ki, bu sebeble ibret ve rahmet bitsin! Tâ ki, buğzun ve hasedin ve kî-nin kökü kesilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

779. Ta ki, bu sebeple ibret ve rahmet tamamlansın! Ta ki, buğzun, hasedin ve kinin kökü kesilsin!

Ta ki, bu biliş ve anlayış sebebiyle kalplerde ibret ve hemcinsine merhamet duyguları ortaya çıksın! Ve ta ki, bu sebeple kişinin hemcinsine buğzunun, hasedinin ve kininin kökü kalbinden kesilsin! Çünkü buğz, haset ve kin gibi kötü duygular nefislerde kalıcılık vehminden (sadece sanıda var olan kalıcılık) doğar. Geçicilik ve ölüm fikri kalplerde yerleştiği zaman bu duygular kökleşemez.

Tâ ki, bu biliş ve anlayış sebebiyle kalblerde ibret ve hemcinsine merha-met duyguları peydâ olsun! Ve tâ ki, bu sebeble kişinin hemcinsine buğzu-nun ve hasedinin ve kîninin kökü kalbinden kesilsin! Zîrâ buğz ve hased ve kîn gibi fenâ duygular nefislerde bâkîlik vehminden doğar. Fânîlik ve ölüm fikri kalblerde yerleştiği vakit bu duygular kökleşemez.

780. Sen o niyet ile akrabâya bak! Tâ ki, onun nez'inden senin kalbin yan-[764] sın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

780. Sen o niyet ile akrabaya bak! Tâ ki, onun can çekişmesinden senin kalbin yansın!

Şimdi sen akrabaya ve kendi yakınlarına ve arkadaşlarına bu fânilik niyeti ile bak! Bu bakış sebebiyle kalbinde oluşan merhametten dolayı onların doğal ölümle ruhları bedenlerinden can çekişerek ayrıldığı zaman kalbin yansın ve onların hâllerine üzül!

İmdi sen akrabâya ve kendi karîn ve musahiblerine bu fânîlik niyeti ile bak! Bu nazar sebebiyle kalbinde hâsıl olan merhametten dolayı onların mevt-i tabîî ile rûhları bedenlerinden nez' olunduğu vakit kalbin yansın ve onların hallerine müteessir ol!

781. Her gelici gelicidir, onu nakd bil! Dostu nez'de ve fakdde bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

781. Her gelen gelicidir, onu peşin bil! Dostu ölümde ve yoklukta bil!

"Nakd", peşin ve hazır olmak; "fakd", kayıp ve belirsiz olmak demektir. Yani, çünkü gayb tarafından her gelen, mutlaka gelicidir. Çünkü onun gelmesi takdir edilmiştir; ve doğal ölümün gelmesi her canlı için Allah katında takdir edilmiştir; ve Allah katında geçmiş, şimdi ve gelecek yoktur. Bunlar, belirlenmişlikler âlemine özgü itibarlardır. Bu sebeple sen hakikate bak da, her yani "O, ancak özel kişilere açıkça görünerek gelir; diğerleri yeni yaratılış elbisesi içindedirler" beytinde geçti.

“Nakd”, peşin ve hâzır; “fakd”, gāib ve belirsiz olmak demektir. Ya'ni, zî-râ cânib-i gaybdan her bir gelici olan mutlakā gelicidir. Çünkü onun gelmesi mukadderdir; ve mevt-i tabîînin gelmesi her bir zî-ruh için ind-i ilâhîde mu-kadderdir; ve ind-i ilâhîde mâzî ve hâl ve müstakbel yoktur. Bunlar taayyü-nât âlemine mahsûs i'tibârâttır. Binâenaleyh sen hakîkate nazar et de, her ya'ni "O, ancak hâslara zahir olarak gelir; bâkîler halk-ı cedídden lebs içindedirler"] beytinde geçti.

778. Onların o sözlerini vasiyetler say ki, baba o demde oğula söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

778. Onların o sözlerini, babanın o anda oğluna söylediği vasiyetler say ki.

Mademki insanlar her an ölmektedirler, onların o anda söyledikleri sözleri ve babanın bu an içinde oğluna söylediği sözü, doğal ölüm hâlinde bir kimsenin söylediği vasiyetler seviyesinde tut! Ve ey bu sözleri dinleyen kimse, sen de bunların arasındasın! Kendi hâlini de böyle bil!

Mâdemki insanlar her ân ölmektedirler, onların o demde söyledikleri söz-leri ve babanın bu ân içinde oğula söylediği sözü, mevt-i tabîî hâlinde bir kimsenin söylediği vasiyetler mesâbesinde tut! Ve ey bu sözleri dinleyen kim-se, sen de bunların arasındasın! Kendi hâlini de böyle bil!

779. Tâ ki, bu sebeble ibret ve rahmet bitsin! Tâ ki, buğzun ve hasedin ve kî-nin kökü kesilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

779. Ta ki, bu sebeple ibret ve rahmet tamamlansın! Ta ki, buğzun, hasedin ve kinin kökü kesilsin!

Ta ki, bu biliş ve anlayış sebebiyle kalplerde ibret ve hemcinsine merhamet duyguları ortaya çıksın! Ve ta ki, bu sebeple kişinin hemcinsine buğzunun, hasedinin ve kininin kökü kalbinden kesilsin! Çünkü buğz, haset ve kin gibi kötü duygular nefislerde kalıcılık vehminden (sadece sanıda var olan kalıcılık) doğar. Geçicilik ve ölüm fikri kalplerde yerleştiği zaman bu duygular kökleşemez.

Tâ ki, bu biliş ve anlayış sebebiyle kalblerde ibret ve hemcinsine merha-met duyguları peydâ olsun! Ve tâ ki, bu sebeble kişinin hemcinsine buğzu-nun ve hasedinin ve kîninin kökü kalbinden kesilsin! Zîrâ buğz ve hased ve kîn gibi fenâ duygular nefislerde bâkîlik vehminden doğar. Fânîlik ve ölüm fikri kalblerde yerleştiği vakit bu duygular kökleşemez.

780. Sen o niyet ile akrabâya bak! Tâ ki, onun nez'inden senin kalbin yan-[764] sın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

780. Sen o niyet ile akrabaya bak! Tâ ki, onun can çekişmesinden senin kalbin yansın!

Şimdi sen akrabaya ve kendi yakınlarına ve arkadaşlarına bu fânilik niyeti ile bak! Bu bakış sebebiyle kalbinde oluşan merhametten dolayı onların doğal ölümle ruhları bedenlerinden can çekişerek ayrıldığı zaman kalbin yansın ve onların hâllerine üzül!

İmdi sen akrabâya ve kendi karîn ve musahiblerine bu fânîlik niyeti ile bak! Bu nazar sebebiyle kalbinde hâsıl olan merhametten dolayı onların mevt-i tabîî ile rûhları bedenlerinden nez' olunduğu vakit kalbin yansın ve onların hallerine müteessir ol!

781. Her gelici gelicidir, onu nakd bil! Dostu nez'de ve fakdde bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

781. Her gelen gelicidir, onu peşin bil! Dostu can çekişmede ve yoklukta bil!

"Nakd", peşin ve hazır; "fakd", kayıp ve belirsiz olmak demektir. Yani, çünkü gayb tarafından gelen her şey mutlaka gelicidir. Çünkü onun gelmesi takdir edilmiştir; ve doğal ölümün gelmesi her canlı için Allah katında takdir edilmiştir; ve Allah katında geçmiş, hâl ve gelecek yoktur. Bunlar, taayyünler (belirginleşmeler) âlemine özgü kabullerdir. Bu sebeple sen hakikate bak da, her takdir edilmiş olan geliciyi peşin yani hazır ve peşin bil! Böyle olunca kendi dostunu can çekişme hâlinde ve kaybolmakta bil!

"Nakd", peşin ve hâzır; "fakd", gāib ve belirsiz olmak demektir. Ya'ni, zî-râ cânib-i gaybdan her bir gelici olan mutlakā gelicidir. Çünkü onun gelmesi mukadderdir; ve mevt-i tabîînin gelmesi her bir zî-ruh için ind-i ilâhîde mu-kadderdir; ve ind-i ilâhîde mâzî ve hâl ve müstakbel yoktur. Bunlar taayyü-nât âlemine mahsûs i'tibârâttır. Binâenaleyh sen hakîkate nazar et de, her mukadder olan geliciyi nakd ya'ni peşin ve hâzır bil! Böyle olunca kendi dostunu hâlet-i nez'de ve gâib olmakta bil!

782. Eğer garazlar bu nazardan hicab olursa, bu garazları ceybden dışarıya koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

782. Eğer kişisel çıkarlar bu bakışa perde olursa, bu kişisel çıkarları cepten dışarıya koy!

"Hicîb", hicâb kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani, bu şekilde hakikate bakmaktan sana nefsanî olan kişisel çıkarlar perde ve engel olursa, fani ve araz (sonradan var olan) türünden olan bu kişisel çıkarları cebinden, yani kalbinden dışarıya bırak!

"Hicîb", hicâb kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, bu sûretle hakîkate nazardan sana nefsânî olan garazlar hicâb ve perde olur ise fânî ve araz nev'inden olan bu garazları ceybinden ya'ni kalbinden dışarıya bırak!

783. Ve eğer kādir değil isen kuru bir acz üzerine durma! Bil ki acize bir güzîde mu'ciz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

783. Ve eğer gücün yetmiyorsa, kuru bir acizlik üzerinde durma! Bil ki acize bir seçkin aciz bırakıcı vardır.

Yani, eğer bu bakışta ve nefsanî amaçları kalbinden çıkarmakta ve bu düşünceyi def etmek hususunda aciz isen, kuru bir acizlik üzerinde durma; ve "Ne yapayım? Bu duyguları kalbimden çıkarmak elimde değildir!" deme!.. Bil ki acizi seçkin bir aciz bırakıcı ve acizlik içine düşürücü vardır ki, o seçkin aciz bırakıcı da Yüce Allah hazretleridir. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 24. bölümünde Pir efendimiz şöyle buyururlar: "O endişeleri sende meydana getiren Yüce Allah'tır; ve sen onları yüz bin çabayla ve lâ havle ile kendinden def edemezsin."

Ya'ni, eğer bu nazarda ve nefsânî garazları kalbinden çıkarmak ve bu düşünceyi def etmek husûsunda âciz isen bir kuru acz üzerinde durma; ve "Ne yapayım? Bu duyguları kalbimden çıkarmak elimde değildir!" deme!.. Bil ki âcizi bir güzîde âciz edici ve acz içine düşürücü vardır ki, o güzîde mu'ciz dahi Hak Teâlâ hazretleridir. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 24. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "O endîşeleri sende peydâ eden Hak Teâlâ'dır; ve sen onları yüz bin cehd ile ve lâ-havle ile kendinden def edemezsin."

784. Acz bir zincirdir. Sana zincir koydu. Gözü zincir koyucuya açmak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

784. Acizlik bir zincirdir. Sana zincir koydu. Gözü zincir koyana açmak gerekir.

Şimdi acizlik, Yüce Allah hazretlerinin sana koyduğu bir zincirdir. Bu sebeple sen bu acizlik zincirine bakma da, sana bu zinciri ve bu bağı koyan Yüce Allah'a bak!

İmdi acz Hak Teâlâ hazretlerinin sana koyduğu bir zincirdir. Binâenaleyh sen bu acz zincirine bakma da, sana bu zinciri ve bu bağı koyan Hak Teâlâ'ya bak!

785. Binâenaleyh tazarru' et, de ki: "Ey yaşamanın Hadî'si! Açık idim, bağlanmış oldum; bu nedendir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

785. Bu sebeple yalvar da, de ki: "Ey yaşamanın Hâdî'si! Açık idim, bağlanmış oldum; bu nedendir?"

Bu sebeple Yüce Allah'a yalvar da, de ki: "Ey bu yoğunluk ve tabiat karanlığı âleminde meydana gelen yaşayışın Hâdî'si ve doğru yolu göstericisi! Ben açık, bağsız ve serbest idim. Bu gibi fikirlerle bağlandım. Acaba bu neden dolayıdır? Ve bu zincir ne sebeple benim üzerime bağlandı?" Mukadder olan geliciyi peşin ve hazır bil! Böyle olunca kendi dostunu can çekişme hâlinde ve kaybolmakta bil!

Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretlerine yalvar da, de ki: "Ey bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat içinde vâki' olan yaşayışın Hâdî'si ve doğru yolu gösterici! Ben açık ve bağsız ve serbest idim. Bu gibi fikirler ile bağlandım. Acabâ bu neden dolayıdır? Ve bu zincir ne sebeble benim üzerime bağlandı?" mukadder olan geliciyi nakd ya'ni peşin ve hâzır bil! Böyle olunca kendi dostunu hâlet-i nez'de ve gāib olmakta bil!

782. Eğer garazlar bu nazardan hicab olursa, bu garazları ceybden dışarıya koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

782. Eğer kişisel çıkarlar bu bakışa perde olursa, bu kişisel çıkarları cepten dışarıya koy!

"Hicîb", hicâb kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani, bu şekilde hakikate bakmaktan sana nefsanî olan kişisel çıkarlar perde ve engel olursa, fani ve araz (sonradan var olan) türünden olan bu kişisel çıkarları cebinden, yani kalbinden dışarıya bırak!

"Hicîb", hicâb kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, bu sûretle hakîkate nazardan sana nefsânî olan garazlar hicâb ve perde olur ise fânî ve araz nev'inden olan bu garazları ceybinden ya'ni kalbinden dışarıya bırak!

783. Ve eğer kādir değil isen kuru bir acz üzerine durma! Bil ki acize bir güzîde mu'ciz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

783. Ve eğer gücün yetmiyorsa, kuru bir acizlik üzerinde durma! Bil ki acize bir seçkin aciz bırakıcı vardır.

Yani, eğer bu bakışta ve nefsanî amaçları kalbinden çıkarmakta ve bu düşünceyi def etmek hususunda aciz isen, kuru bir acizlik üzerinde durma; ve "Ne yapayım? Bu duyguları kalbimden çıkarmak elimde değildir!" deme!.. Bil ki acizi seçkin bir aciz bırakıcı ve acizlik içine düşürücü vardır ki, o seçkin aciz bırakıcı da Yüce Allah hazretleridir. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 24. bölümünde Pir efendimiz şöyle buyururlar: "O endişeleri sende meydana getiren Yüce Allah'tır; ve sen onları yüz bin çabayla ve lâ havle ile kendinden def edemezsin."

Ya'ni, eğer bu nazarda ve nefsânî garazları kalbinden çıkarmak ve bu düşünceyi def etmek husûsunda âciz isen bir kuru acz üzerinde durma; ve "Ne yapayım? Bu duyguları kalbimden çıkarmak elimde değildir!" deme!.. Bil ki âcizi bir güzîde âciz edici ve acz içine düşürücü vardır ki, o güzîde mu'ciz dahi Hak Teâlâ hazretleridir. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 24. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "O endîşeleri sende peydâ eden Hak Teâlâ'dır; ve sen onları yüz bin cehd ile ve lâ-havle ile kendinden def edemezsin."

784. Acz bir zincirdir. Sana zincir koydu. Gözü zincir koyucuya açmak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

784. Acizlik bir zincirdir. Sana zincir koydu. Gözü zincir koyana açmak gerekir.

Şimdi acizlik, Yüce Allah hazretlerinin sana koyduğu bir zincirdir. Bu sebeple sen bu acizlik zincirine bakma da, sana bu zinciri ve bu bağı koyan Yüce Allah'a bak!

İmdi acz Hak Teâlâ hazretlerinin sana koyduğu bir zincirdir. Binâenaleyh sen bu acz zincirine bakma da, sana bu zinciri ve bu bağı koyan Hak Teâlâ'ya bak!

785. Binâenaleyh tazarru' et, de ki: "Ey yaşamanın Hadî'si! Açık idim, bağlanmış oldum; bu nedendir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

785. Bu sebeple yalvar, de ki: "Ey yaşamanın Hâdî'si (doğru yolu göstereni)! Açık idim, bağlanmış oldum; bu nedendir?"

Bu sebeple Yüce Allah'a yalvar da, de ki: "Ey bu yoğunluk âlemi ve tabiat karanlığı içinde meydana gelen yaşayışın Hâdî'si ve doğru yolu göstericisi! Ben açık, bağsız ve serbest idim. Bu gibi fikirler ile bağlandım. Acaba bu neden dolayıdır? Ve bu zincir ne sebeple benim üzerime bağlandı?"

Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretlerine yalvar da, de ki: "Ey bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat içinde vâki' olan yaşayışın Hâdî'si ve doğru yolu gösterici! Ben açık ve bağsız ve serbest idim. Bu gibi fikirler ile bağlandım. Acabâ bu neden dolayıdır? Ve bu zincir ne sebeble benim üzerime bağlandı?"

786. Ayağı şer içinde pek sıkı basmışım ki, muhakkak senin kahrından ben dembedem ziyandayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

786. Ayağım şer içinde pek sıkı basmışım ki, muhakkak senin kahrından ben an be an ziyandayım!

Bu şerefli beyitte Asr Suresi'nin 103/2-3. ayetinde geçen "Muhakkak insan elbette ziyan içindedir. İman edenler ve salih amel işleyenler müstesnâdır" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, bu yoğunluk âleminde nefsanî sıfatlarla yaratılmış olan insanlar, bu sıfatlarının gerekliliklerine tabi olduklarından maddeten ve manen ziyan içinde olurlar. Maddi ziyanları şudur ki: Yemede, içmede, gezmede ve söylemede, velhasıl tüm cismanî muamelelerinde israf ettiklerinden türlü türlü hastalıklara uğrarlar; ve manen ziyan şudur ki: Ruhani zevklerinden mahrum ve uhrevi hallerinden gafil bulunurlar. Buna göre bu kimseler, sırf şer olan cismaniyet ve nefsaniyet âleminde ayaklarını sıkı basarlar. Bu halleri içinde ilahi kahrı kendi üzerlerine çekmiş ve davet etmiş olurlar. İlahi emirlerin ve şeriatın çizdiği sınırlar dairesinde hareketin kurtuluş sebebi olacağına iman edip amel edenler bu ziyandan müstesna ve hariç kalırlar. Yani, ey Hakk Yolcusu! Hakk'a yalvarıp de ki: "İlahi, ben sırf şer olan nefsimin sıfatlarının hüküm sürdüğü tabiat âlemi sahasında ayağımı pek sıkı bastım; ve an be an üzerime senin kahrını çekip maddi ve manevi ziyan ve tehlike içinde kaldım!"

Bu beyt-i şerîfte Ve'l-Asr sûre-i şerîfinde vaki إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي حُسْر . إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصالحات (Asr, 103/2-3) ya'ni "Muhakkak insan elbette ziyan içindedir. Îmân edenler ve sâlih amel işleyenler müstesnâdır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, bu âlem-i kesâfette sıfât-ı nefsâniyye ile yaratılmış olan insanlar bu sıfatlarının îcâbâtına tabi' olduklarından mâddeten ve ma'nen ziyân içinde olurlar. Mâddî ziyânları budur ki: Yemede ve içmede ve gezmede ve söylemede velhâsıl muâmelât-i cismâniyyelerinin kâffesinde israf ettiklerinden türlü türlü marazlara uğrarlar; ve ma'nen ziyân budur ki: Ezvâk-ı rûhâniyyelerinden mahrem ve ahvâl-i uhreviyyelerinden gâfil bulunurlar. Binâenaleyh bu kimseler şerr-i mahz olan cismâniyet ve nefsâniyet âleminde ayaklarını sıkı basarlar. Bu halleri içinde kahr-ı ilâhîyi kendi üzerlerine celb ve da'vet etmiş olurlar. Evâmir-i ilâhiyyenin ve şerîatın çizdiği hudûd dâiresinde hareketin sebeb-i necât olacağına îmân edip amel edenler bu ziyândan müstesnâ ve hâriç kalırlar. Ya'ni, ey sâlik! Hakk'a yalvarıp de ki: “İlâhî, ben şerr-i mahz olan nefsimin sıfatlarının hüküm sürdüğü âlem-i tabîat sahasında ayağımı pek sıkı bastım; ve dembedem üzerime senin kahrını celb edip mâddî ve ma'nevî ziyân ve hazer içinde kaldım!"

787. Senin nasihatlerinden sağır olmuşum; put kırıcı da'vâsını edip put yapıcı olmuşum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

787. Senin nasihatlerinden sağır olmuşum; put kırıcı davasını edip put yapıcı olmuşum!

"Ey Allah'ım! Senin Kur'ân-ı Kerîm'de açıkladığın ve şanlı Peygamberinin ve yüce evliyalarının yaptıkları nasihatlere karşı sağır oldum ve onlara kulak asmadım. Dilimle "lâ ilahe illallâh" diye tevhid kelimesini söyledim; ve "lâ ilahe" ile bu yoğunluk âleminde sevilen ve senden başka olan suret putlarını kırıp "illallâh" ile ancak senin varlığını ispat davasında bulundum. Fakat diğer taraftan benzerlerim ve hallerim ile bu putlardan birisi olan nefsime ve kendimin kendiliğine varlık vererek put yapıcı oldum."

"İlâhî! Senin Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurduğun ve Peygamber-i zîşânının ve evliyâ-yı kirâmının ettikleri nasîhatlere karşı sağır oldum ve onlara kulak asmadım. Lisânen “lâ ilahe illallâh" diye kelime-i tevhîdi söyledim; ve “lâ ilâhe” ile bu âlem-i kesâfette muhabbet olunan ve senin gayrın olan sûret putlarını kırıp "illallâh" ile ancak vücudunu isbât da'vâsında bulundum. Fakat diğer taraftan emsâlim ve ahvâlim ile bu putlardan birisi olan nefsime ve kendimin kendiliğine vücûd vererek put yapıcı oldum."

788. Sana sun'u yad etmek mi, yahud ölümü yad etmek mi daha farzdır? Ölüm sonbahar gibi, sen asıl ve yaprak gibisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

788. Sana sanatı anmak mı, yoksa ölümü anmak mı daha farzdır? Ölüm sonbahar gibidir, sen ise asıl ve yaprak gibisin.

786. Ayağı şer içinde pek sıkı basmışım ki, muhakkak senin kahrından ben dembedem ziyandayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

786. Ayağım şer içinde pek sıkı basmışım ki, muhakkak senin kahrından ben an be an ziyandayım!

Bu şerefli beyitte Asr Suresi'nin "Muhakkak insan elbette ziyan içindedir. İman edenler ve salih amel işleyenler müstesnadır" (Asr, 103/2-3) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, bu yoğunluk âleminde nefsanî sıfatlarla yaratılmış olan insanlar, bu sıfatlarının gerekliliklerine tabi olduklarından maddeten ve manen ziyan içinde olurlar. Maddi ziyanları şudur ki: Yemede, içmede, gezmede ve söylemede, velhasıl tüm cismanî muamelelerinde israf ettiklerinden türlü türlü hastalıklara uğrarlar; ve manen ziyan şudur ki: Ruhani zevklerinden mahrum ve uhrevi hallerinden gafil bulunurlar. Buna göre bu kimseler, sırf şer olan cismaniyet ve nefsaniyet âleminde ayaklarını sıkı basarlar. Bu halleri içinde ilahi kahrı kendi üzerlerine celp ve davet etmiş olurlar. İlahi emirlerin ve şeriatın çizdiği sınırlar dairesinde hareketin kurtuluş sebebi olacağına iman edip amel edenler bu ziyandan müstesna ve hariç kalırlar. Yani, ey Hakk Yolcusu! Hakk'a yalvarıp de ki: "İlahi, ben sırf şer olan nefsimin sıfatlarının hüküm sürdüğü tabiat âlemi sahasında ayağımı pek sıkı bastım; ve an be an üzerime senin kahrını celp edip maddi ve manevi ziyan ve tehlike içinde kaldım!"

Bu beyt-i şerîfte Ve'l-Asr sûre-i şerîfinde vaki إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي حُسْر . إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (Asr, 103/2-3) ya'ni "Muhakkak insan elbette ziyan içindedir. Îmân edenler ve sâlih amel işleyenler müstesnâdır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, bu âlem-i kesâfette sıfât-ı nefsâniyye ile yaratılmış olan insanlar bu sıfatlarının îcâbâtına tabi' olduklarından mâddeten ve ma'nen ziyân içinde olurlar. Mâddî ziyânları budur ki: Yemede ve içmede ve gezmede ve söylemede velhâsıl muâmelât-i cismâniyyelerinin kâffesinde israf ettiklerinden türlü türlü marazlara uğrarlar; ve ma'nen ziyân budur ki: Ezvâk-ı rûhâniyyelerinden mahrem ve ahvâl-i uhreviyyelerinden gâfil bulunurlar. Binâenaleyh bu kimseler şerr-i mahz olan cismâniyet ve nefsâniyet âleminde ayaklarını sıkı basarlar. Bu halleri içinde kahr-ı ilâhîyi kendi üzerlerine celb ve da'vet etmiş olurlar. Evâmir-i ilâhiyyenin ve şerîatın çizdiği hudûd dâiresinde hareketin sebeb-i necât olacağına îmân edip amel edenler bu ziyândan müstesnâ ve hâriç kalırlar. Ya'ni, ey sâlik! Hakk'a yalvarıp de ki: “İlâhî, ben şerr-i mahz olan nefsimin sıfatlarının hüküm sürdüğü âlem-i tabîat sahasında ayağımı pek sıkı bastım; ve dembedem üzerime senin kahrını celb edip mâddî ve ma'nevî ziyân ve hazer içinde kaldım!"

787. Senin nasihatlerinden sağır olmuşum; put kırıcı da'vâsını edip put yapıcı olmuşum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

787. Senin nasihatlerinden sağır olmuşum; put kırıcı davasını edip put yapıcı olmuşum!

"Ey Allah'ım! Senin Kur'ân-ı Kerîm'de açıkladığın ve şanlı Peygamberinin ve yüce evliyalarının yaptıkları nasihatlere karşı sağır oldum ve onlara kulak asmadım. Dilimle "lâ ilahe illallâh" diye tevhid kelimesini söyledim; ve "lâ ilahe" ile bu yoğunluk âleminde sevilen ve senden başka olan suret putlarını kırıp "illallâh" ile ancak senin varlığını ispat davasında bulundum. Fakat diğer taraftan benzerlerim ve hallerim ile bu putlardan birisi olan nefsime ve kendimin kendiliğine varlık vererek put yapıcı oldum."

"İlâhî! Senin Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurduğun ve Peygamber-i zîşânının ve evliyâ-yı kirâmının ettikleri nasîhatlere karşı sağır oldum ve onlara kulak asmadım. Lisânen “lâ ilahe illallâh" diye kelime-i tevhîdi söyledim; ve “lâ ilâhe” ile bu âlem-i kesâfette muhabbet olunan ve senin gayrın olan sûret putlarını kırıp "illallâh" ile ancak vücudunu isbât da'vâsında bulundum. Fakat diğer taraftan emsâlim ve ahvâlim ile bu putlardan birisi olan nefsime ve kendimin kendiliğine vücûd vererek put yapıcı oldum."

788. Sana sun'u yad etmek mi, yahud ölümü yad etmek mi daha farzdır? Ölüm sonbahar gibi, sen asıl ve yaprak gibisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

788. Sana sanatı anmak mı, yoksa ölümü anmak mı daha farzdır? Ölüm sonbahar gibi, sen asıl ve yaprak gibisin.

Bu şerefli beyitte ve gelecek beyitlerde, Pir efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) irşat (doğru yolu gösterme) maksadıyla buyurur ki: Ey gafil, sana Hakk'ın sanatı olan bu cismi anıp onunla meşgul olmak mı daha farz ve gerekli, yoksa bu cismin başına gelmesi kesin olan ölümü anıp o vakit için hazırlanmak mı farzdır? Çünkü ölüm sonbahar gibidir ve senin cismin ise ağacın gövdesi ve yaprağı gibidir. Sonbahar geldiği zaman ağacın faaliyetinden ve yapraklarından bir eser kalmadığı gibi, ölüm geldiği zaman dahi Hakk'ın sanatı olan bu cisim ağacından ve onun yaprakları hükmünde olan fiil ve hareketlerden eser kalmaz. Senin benliğin ruhanîyet âlemine intikal eder. Bu sebeple ölümü anıp meşgul olmak ve ahirete yarayan ameli işlemek farzdır.

Bu beyt-i şerîfte ve âtîdeki beytlerde cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden buyurulur ki: Ey gafil sana Hakk'ın sun'u olan bu cismi yâd edip onunla meşgül olmak mı daha farz ve lâzımdır, yoksa bu cismin başına gelmesi muhakkak olan ölümü yâd edip o vakit için hazırlanmak mı farzdır? Zîrâ ölüm sonbahar gibi ve senin cismin ise ağacın sâkı ve yaprağı gibidir. Sonbahar geldiği vakit ağacın fa'âliyetinden ve yapraklarından bir eser kalmadığı gibi ölüm geldiği vakit dahi Hakk'ın sun'u olan bu cisim ağacının ve onun yaprakları mesâbesinde olan ef'âl ve harekâttan eser kalmaz. Senin senliğin rûhâniyet âlemine intikāl eder. Binâenaleyh ölümü yâd edip meşgül olmak ve âhirete yarayan ameli işlemek farzdır.

789. Senelerce bu ölüm davulcuk çalar. Senin kulağın vakitsiz hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

789. Senelerce bu ölüm davulcuğu çalar. Senin kulağın vakitsiz hareket eder.

Sonbahar gibi olan bu ölüm senelerce davulcuğu çalar. Yani seneden seneye yaşlanırsın ve bedeninde türlü türlü bozukluklar ortaya çıkar. Dişlerin ağrır ve dökülür ve vücudunu ağrılar ve sızılar kaplar; ve miden gıdayı güçlükle hazmeder ve bağırsaklarında atalet (tembellik) meydana gelip günden güne zayıflık oluşur. İşte bu haller ölümün sana davul çalmasıdır; ve sen ancak bu zamanda peygamberlere ve evliyaya kulak vermeye başlarsın. Fakat bu hâl kulağının vakitsiz dinlemesi ve hareket etmesidir. Zira bedeninde bu vasiyetleri yerine getirmeye kuvvet kalmamıştır; ve iktidarsızlık sebebiyle yaptığın amelleri tamamıyla yapamazsın. Nasıl ki I. cildin 2338 numaralı beytinde "دردها از مرگ می آید رسول از رسولش رو مگردان ای فضول" yani "Hastalıklar ölümden elçi olarak gelir. Onun elçisinden, ey fuzûl, yüz çevirme!" ve 2335 numaralı beytinde dahi "دان که هر رنج زمردن پاره ایست. جزو مرگ از خود بران گر چاره ایست" yani "Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır. Eğer çare varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!" buyurulmuş idi.

Sonbahar gibi olan bu ölüm senelerce davulcuk çalar. Ya'ni seneden seneye yaşlanırsın ve cisminde türlü türlü bozukluklar zuhûr eder. Dişlerin ağrır ve dökülür ve vücûdunu ağrılar ve sızılar kaplar; ve mi'den gıdâyı güçlük ile hazmeder ve bağırsaklarında atâlet peyda olup günden güne zaaf ârız olur. İşte bu haller ölümün sana davulcuk çalmasıdır; ve sen ancak bu zamanda enbiyâ ve evliyâya kulak tutmaya başlarsın. Fakat bu hâl kulağının vakitsiz dinlemesi ve hareket etmesidir. Zîrâ cisminde bu vesâyâyı icrâya kuvvet kalmamıştır; ve adem-i iktidar sebebiyle yaptığın amelleri tamâmiyle yapamazsın. Nitekim I. cildin 2338 numaralı beytinde دردها از مرگ می آید رسول از رسولش رو مگردان ای فضول ya'ni Marazlar ölümden elçi olarak gelir. Onun elçisinden, ey fuzûl, yüz çevirme!" ve 2335 numaralı beytinde dahi دان که هر رنج زمردن پاره ایست. جزو مرگ از خود بران گر چاره ایست ya'ni Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır. Eğer çâre varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!" buyurulmuş idi.

790. Nez'de candan "Ah ölüm!" der! Ölüm seni bu zaman mı kendinden âgâh [774] etti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

790. Can çekişmede candan "Ah ölüm!" der! Ölüm seni bu zaman mı kendinden haberdar etti?

Vaktaki böyle bir gafil, can çekişme hastalığına yakalanır, can ve gönülden "ah ölüm!" diye feryat eder. Ey biçare, ölüm seni kendinden ancak bu zaman mı haberdar etti?

Vaktaki böyle bir gāfil illet-i nez'e gelir, cân u gönülden "âh ölüm!" diye feryâd eder. A bîçâre, ölüm seni kendinden ancak bu zaman mı âgâh etti?

791. Bu ölümün boğazı na'radan tutuldu. Onun davulu darb-ı acibden yarıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

791. Bu ölümün boğazı naradan tutuldu. Onun davulu acayip vuruştan yarıldı.

789. Senelerce bu ölüm davulcuk çalar. Senin kulağın vakitsiz hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

789. Senelerce bu ölüm davulcuk çalar. Senin kulağın vakitsiz hareket eder.

Bu şerefli beyitte ve sonraki beyitlerde, Pir efendimiz irşat ederek buyurur ki: Ey gafil, sana Hak'ın sanatı olan bu cismi anıp onunla meşgul olmak mı daha farz ve gerekli, yoksa bu cismin başına gelmesi kesin olan ölümü anıp o vakit için hazırlanmak mı farzdır? Çünkü ölüm sonbahar gibidir ve senin cismin ise ağacın gövdesi ve yaprağı gibidir. Sonbahar geldiği vakit ağacın faaliyetinden ve yapraklarından bir eser kalmadığı gibi, ölüm geldiği vakit dahi Hak'ın sanatı olan bu cisim ağacının ve onun yaprakları mesabesinde olan fiil ve hareketlerden eser kalmaz. Senin senliğin ruhanî âleme intikal eder. Bu sebeple ölümü anıp meşgul olmak ve ahirete yarayan ameli işlemek farzdır.

Sonbahar gibi olan bu ölüm senelerce davulcuk çalar. Yani seneden seneye yaşlanırsın ve cisminde türlü türlü bozukluklar ortaya çıkar. Dişlerin ağrır ve dökülür ve vücudunu ağrılar ve sızılar kaplar; ve miden gıdayı güçlükle hazmeder ve bağırsaklarında atalet peyda olup günden güne zayıflık arız olur. İşte bu haller ölümün sana davulcuk çalmasıdır; ve sen ancak bu zamanda peygamberlere ve evliyaya kulak vermeye başlarsın. Fakat bu hal kulağının vakitsiz dinlemesi ve hareket etmesidir. Çünkü cisminde bu vasiyetleri icraya kuvvet kalmamıştır; ve iktidarsızlık sebebiyle yaptığın amelleri tamamıyla yapamazsın. Nitekim 1. cildin 2338 numaralı beytinde دردها از مرگ می آید رسول از رسولش رو مگردان ای فضول yani "Hastalıklar ölümden elçi olarak gelir. Onun elçisinden, ey fuzul, yüz çevirme!" ve 2335 numaralı beytinde dahi دان که هر رنج زمردن پاره ایست. جزو مرگ از خود بران گر چاره ایست yani "Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır. Eğer çare varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!" buyurulmuş idi.

Bu beyt-i şerîfte ve âtîdeki beytlerde cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden buyurulur ki: Ey gafil sana Hakk'ın sun'u olan bu cismi yâd edip onunla meşgül olmak mı daha farz ve lâzımdır, yoksa bu cismin başına gelmesi muhakkak olan ölümü yâd edip o vakit için hazırlanmak mı farzdır? Zîrâ ölüm sonbahar gibi ve senin cismin ise ağacın sâkı ve yaprağı gibidir. Sonbahar geldiği vakit ağacın fa'âliyetinden ve yapraklarından bir eser kalmadığı gibi ölüm geldiği vakit dahi Hakk'ın sun'u olan bu cisim ağacının ve onun yaprakları mesâbesinde olan ef'âl ve harekâttan eser kalmaz. Senin senliğin rûhâniyet âlemine intikāl eder. Binâenaleyh ölümü yâd edip meşgül olmak ve âhirete yarayan ameli işlemek farzdır.

Sonbahar gibi olan bu ölüm senelerce davulcuk çalar. Ya'ni seneden seneye yaşlanırsın ve cisminde türlü türlü bozukluklar zuhûr eder. Dişlerin ağrır ve dökülür ve vücûdunu ağrılar ve sızılar kaplar; ve mi'den gıdâyı güçlük ile hazmeder ve bağırsaklarında atâlet peydâ olup günden güne zaaf ârız olur. İşte bu haller ölümün sana davulcuk çalmasıdır; ve sen ancak bu zamanda enbiyâ ve evliyâya kulak tutmaya başlarsın. Fakat bu hâl kulağının vakitsiz dinlemesi ve hareket etmesidir. Zîrâ cisminde bu vesâyâyı icrâya kuvvet kalmamıştır; ve adem-i iktidar sebebiyle yaptığın amelleri tamâmiyle yapamazsın. Nitekim I. cildin 2338 numaralı beytinde دردها از مرگ می آید رسول از رسولش رو مگردان ای فضول ya'ni Marazlar ölümden elçi olarak gelir. Onun elçisinden, ey fuzûl, yüz çevirme!" ve 2335 numaralı beytinde dahi دان که هر رنج زمردن پاره ایست. جزو مرگ از خود بران گر چاره ایست ya'ni Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır. Eğer çâre varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!" buyurulmuş idi.

790. Nez'de candan "Ah ölüm!" der! Ölüm seni bu zaman mı kendinden âgâh etti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

790. Can çekişmede candan "Ah ölüm!" der! Ölüm seni bu zaman mı kendinden haberdar etti?

Ne zaman ki böyle gafil bir kişi can çekişme hastalığına yakalanır, can ve gönülden "ah ölüm!" diye feryat eder. Ey biçare, ölüm seni kendinden ancak bu zaman mı haberdar etti?

Vaktaki böyle bir gāfil illet-i nez'e gelir, cân u gönülden "âh ölüm!" diye feryâd eder. A bîçâre, ölüm seni kendinden ancak bu zaman mı âgâh etti?

791. Bu ölümün boğazı na'radan tutuldu. Onun davulu darb-ı acibden yarıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

791. Bu ölümün boğazı nâradan tutuldu. Onun davulu acayip darbeden yarıldı.

Yani, bu ölüm her an "Geliyorum!" diye o kadar nâralar attı ki, bu nâralardan onun boğazı kısıldı ve haber vermek için çaldığı davula o kadar şiddetli ve acayip darbeler indirdi ki, bu darbelerden davul patladı.

Ya'ni, bu ölüm her ân "Geliyorum!" diye o kadar na'ralar attı ki, bu na'ralardan onun boğazı kısıldı ve haber vermek için çaldığı davula o kadar şiddetli ve acîb darbeler indirdi ki, bu darbelerden davul patladı.

792. Kendini dekāyıka dokudun. Ölümün işaretini bu zaman mı anladın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

792. Kendini ince meselelere dokudun. Ölümün işaretini bu zaman mı anladın?

Ey zahirî âlim! Kendini ince meselelere ve derin ilimlere dokudun ve karıştırdın. Birçok zor meseleyi çözmek suretiyle aklını ve zekânı âlemlere gösterdin. Fakat nasıl oldu da ölümün "Geliyorum!" diye verdiği işaretleri anlayamadın ve dünya hayatının sürekliliğini sağlamaya çalışıp durdun? Ölüm işaretini elin, ayağın iş yapamaz hâle geldiği bu zamanda mı anladın?

Ömrünü boşa harcayan ve ölüm vakti o daracık zamanda tövbe ve istiğfar etmeye kalkışan bir gafilin durumu, her sene aşure günlerinde Halep halkından Şiîlerin Antakya Kapısı'nda matem tutmasına ve garip bir şairin seferden gelip "Bu feryat ne matemi?" diye sormasına benzetilmiştir.

"Ta'ziye", sözlükte sabır dilemek ve musibet sahibine teselli olacak sözü söylemek demektir. Burada matem tutmaktan kinayedir. "Aşure günleri"nden kasıt, İmam Hüseyin hazretlerinin Kerbela'da şehit oldukları Muharrem günleridir. "Antakya Kapısı", Halep şehrini kuşatan eski kalenin Antakya şehri tarafına açılan kapısıdır. "Şiî", Resûlullah'ın ailesine muhabbet iddiasında bulunan topluluğun ismidir.

Ey âlim-i zâhirî! Kendini dekāyıka ve ince ince ilimlere dokudun ve karıştırdın. Birçok müşkil mes'eleleri halletmek sûretiyle akıl ve zekânı âlemlere gösterdin. Fakat nasıl oldu da ölümün "Geliyorum!" diye verdiği işaretleri anlayamadın ve hayât-i dünyeviyyenin istikrarını te'mîne çalıştın durdun? Ölüm işaretini elin, ayağın amelden sâkıt olduğu bu zamanda mı anladın?

Ömrü zâyi' eden ve ölüm vakti o dara dar olan zamanda tövbe ve istiğfâr etmeye teşebbüs eden bir muğaffelin her sene aşûre (âşûrâ) günlerinde Antakya Kapısı'nda ehl-i Haleb Şîa'sının mâtem tutmasına ve garîb şairin seferden erişmesine ve "Bu feryâd ne mâtemdir?" diye sormasına teşbîhtir

"Ta'ziye", lügatte sabr ettirmek ve sahib-i musîbete müteselli olacak sözü söylemek demektir. Burada mâtem tutmaktan kinâyedir. "Aşûre (âşûrâ) günleri"nden murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'da şehîd oldukları Muharrem günleridir. "Antakya Kapısı", Haleb şehrini ihâta eden eski kalenin Antakya şehri tarafına açılan kapısıdır. “Şîa", âl-i Resûlullah'a muhabbet da'vâsında bulunan tâifenin ismidir.

793. Aşûre günü bütün Haleb ahâlîsi Antakya Kapısı'nda geceye kadar;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

793. Aşûre günü bütün Halep halkı Antakya Kapısı'nda geceye kadar;

Yani, bu ölüm her an "Geliyorum!" diye o kadar naralar attı ki, bu naralardan onun boğazı kısıldı ve haber vermek için çaldığı davula o kadar şiddetli ve acayip darbeler indirdi ki, bu darbelerden davul patladı.

Ya'ni, bu ölüm her ân "Geliyorum!" diye o kadar na'ralar attı ki, bu na'ralardan onun boğazı kısıldı ve haber vermek için çaldığı davula o kadar şiddetli ve acîb darbeler indirdi ki, bu darbelerden davul patladı.

792. Kendini dekāyıka dokudun. Ölümün işaretini bu zaman mı anladın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

792. Kendini ince meselelere dokudun. Ölümün işaretini bu zaman mı anladın?

Ey zahirî âlim! Kendini ince meselelere ve derin ilimlere dokudun ve karıştırdın. Birçok zor meseleyi çözmek suretiyle aklını ve zekânı âlemlere gösterdin. Fakat nasıl oldu da ölümün "Geliyorum!" diye verdiği işaretleri anlayamadın ve dünya hayatının sürekliliğini sağlamaya çalıştın durdun? Ölüm işaretini, elin ayağın iş yapamaz hâle geldiği bu zamanda mı anladın?

Ömrünü boşa harcayan ve ölüm vakti o daracık zamanda tövbe ve istiğfar etmeye kalkışan bir gafilin durumu, her sene aşûre günlerinde Halep Şiası'nın Antakya Kapısı'nda matem tutmasına ve garip şairin seferden gelip "Bu feryat ne matemi?" diye sormasına benzetilmiştir.

"Ta'ziye", lügatte sabır dilemek ve musibet sahibine teselli olacak sözü söylemek demektir. Burada matem tutmaktan kinayedir. "Aşûre günleri"nden kasıt, İmam Hüseyin hazretlerinin Kerbela'da şehit oldukları Muharrem günleridir. "Antakya Kapısı", Halep şehrini kuşatan eski kalenin Antakya şehri tarafına açılan kapısıdır. "Şia", Resûlullah'ın ailesine muhabbet iddiasında bulunan topluluğun ismidir.

Ey âlim-i zâhirî! Kendini dekāyıka ve ince ince ilimlere dokudun ve karıştırdın. Birçok müşkil mes'eleleri halletmek sûretiyle akıl ve zekânı âlemlere gösterdin. Fakat nasıl oldu da ölümün "Geliyorum!" diye verdiği işaretleri anlayamadın ve hayât-i dünyeviyenin istikrarını te'mîne çalıştın durdun? Ölüm işaretini elin, ayağın amelden sâkıt olduğu bu zamanda mı anladın?

Ömrü zâyi' eden ve ölüm vakti o dara dar olan zamanda tövbe ve istiğfâr etmeye teşebbüs eden bir muğaffelin her sene aşûre (âşûrâ) günlerinde Antakya Kapısı'nda ehl-i Haleb Şîa'sının mâtem tutmasına ve garîb şairin seferden erişmesine ve "Bu feryâd ne mâtemdir?" diye sormasına teşbîhtir

"Ta'ziye", lügatte sabr ettirmek ve sahib-i musîbete müteselli olacak sözü söylemek demektir. Burada mâtem tutmaktan kinâyedir. "Aşûre (âşûrâ) günleri"nden murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbela'da şehîd oldukları Muharrem günleridir. "Antakya Kapısı", Haleb şehrini ihâta eden eski kalenin Antakya şehri tarafına açılan kapısıdır. “Şîa", âl-i Resûlullah'a muhabbet da'vâsında bulunan tâifenin ismidir.

793. Aşûre günü bütün Haleb ahâlîsi Antakya Kapısı'nda geceye kadar;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

793. Aşure günü bütün Halep halkı Antakya Kapısı'nda geceye kadar;

794. Erkek ve kadın bir cem'-i azîm toplanır. O hanedanın matemini mukîm tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

794. Erkek ve kadın büyük bir topluluk toplanır. O hanedanın matemini tutar.

795. Şîa aşûrede Kerbelâ için bükâ içinde nâle ve nevha ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

795. Şiîler aşurede Kerbelâ için ağlayarak inler ve feryat ederler.

Yani, Muharrem ayının onuncu gününe denk gelen güne "aşure günü" derler; ve o günde bilinen aşure yemeğini pişirip halka dağıtırlar ve sevabını Kerbelâ'da Yezid'in askerleri elinde şehit olan İmam Hüseyin efendimizin temiz ruhuna ve diğer yüce şehitlerin ruhlarına hediye ederler; ve bir taraftan da o yüce hanedanın matemini tutarlar; ve bu esnada Antakya Kapısı'nda erkek ve kadın birçok halk toplanır. Kısaca Şiî topluluğu ağlayarak Kerbelâ'da meydana gelen üzücü olay için feryat ve figan ederler.

Ya'ni, Muharrem ayının onuncu gününe musâdif olan güne "aşûre günü" derler; ve o günde ma'lûm olan aşûre taâmını pişirip halka dağıtırlar ve sevabını Kerbela'da Yezîd'in askeri ellerinde şehîd olan İmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı şerîfine ve sâir şühedâ-yı kirâmın ervâhına hediye ederler; ve bir taraftan da o hânedân-ı kirâmın mâtemini mukîm tutarlar; ve bu esnâda Antakya Kapısı'nda erkek ve kadın birçok halk toplanır. Velhâsıl Şîa tâifesi ağlayarak Kerbela'da olan vak'a-i müessife için feryad ü figān ederler.

796. O hânedânın Yezîd'den ve Şimr'den gördüğü zulümleri ve imtihanı sayarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

796. O hanedanın Yezid'den ve Şimr'den gördüğü zulümleri ve imtihanı sayarlar.

Bilinmeli ki "Yezid", Şam'da vali iken İmam Ali (a.s.) efendimize isyan edip hükümdarlığını ilan eden Muaviye'nin oğludur. Babasından sonra saltanat tahtını kirletti. Şimr ise, Yezid'in askerî fertlerinden olup "Şimr zi'l-cevşen" dedikleri lanetlenmiş kişidir ki, İmam Hüseyin efendimizi şehit etme cüretinde bulundu. Yani Şia topluluğu, o Peygamberlik hanedanının Yezid'den ve lanetli Şimr'den gördüğü zulümleri ve onlar hakkında bu hadisede meydana gelen ilahi imtihanı mersiyeler ve şiirler okuyarak sayıp dökerler.

"Yezîd", ma'lûm olduğu üzere Şâm'da vâlî iken İmâm Alî (k.A.v.) efendimize isyân edip hükümdârlığını i'lân eden Muâviye'nin oğludur. Babasından sonra taht-ı saltanatı telvîs etti; ve Şimr, Yezîd'in askeri efrâdından olup "Şimr zi'l-cevşen" dedikleri mel'ûndur ki, İmâm Hüseyin efendimizi şehîd etmek cür'etinde bulundu. Ya'ni Şîa tâifesi o hânedân-ı Nübüvvet'in Yezîd'den ve Şimr-i laînden gördüğü zulümleri ve onlar hakkında bu hadisede vâki' olan imtihân-ı ilâhîyi mersiyeler ve şiirler okuyup sayar dökerler.

797. Na'raları veyl ü veşt içinde giderdi. Bütün sahrâyı ve çölü doldurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

797. Na'raları vay ve tepinme içinde giderdi. Bütün sahrayı ve çölü doldururdu.

"Veyl", vay ve eyvah diye bağırmak ve musibet hakkında feryat etmektir (Burhan). "Veşt", rakkas ve rakkaslık demektir (Burhan). Burada tepinmekten kinayedir. Yani, Şia taifesi "eyvah!" diye bağırıp tepinirler ve na'raları sahraları ve çölleri doldurur ve inletirdi. Bazı nüshalarda birinci mısra' از غریو ونعره ها در سرگزشت şeklinde geçmektedir; "Sergüzeşt (başından geçen olaylar) hakkında olan feryatlardan ve na'ralardan bütün sahra ve çöl dolardı" demek olur.

"Veyl", vay ve eyvah diye bağırmak ve musîbet hakkında figān etmek (Burhân). "Veşt", rakkās ve rakkāslık demektir (Burhân). Burada tepinmekten kinâyedir. Ya'ni, Şîa tâifesi "eyvah!" diye bağırıp tepinirler ve na'raları sahrâları ve çölleri doldurur ve inletir idi. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' از غریو ونعره ها در سرگزشت sûretinde vaki'dir; "Sergüzeşt hakkında olan feryâdlardan ve na'ralardan bütün sahrâ ve çöl dolar idi" demek olur.

794. Erkek ve kadın bir cem'-i azîm toplanır. O hanedanın matemini mukîm tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

794. Erkek ve kadın büyük bir topluluk toplanır. O hanedanın matemini tutar.

795. Şîa aşûrede Kerbelâ için bükâ içinde nâle ve nevha ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

795. Şiîler aşurede Kerbelâ için ağlayarak inler ve feryat ederler.

Yani, Muharrem ayının onuncu gününe denk gelen güne "aşure günü" derler; ve o günde bilinen aşure yemeğini pişirip halka dağıtırlar ve sevabını Kerbelâ'da Yezid'in askerleri elinde şehit olan İmam Hüseyin efendimizin temiz ruhuna ve diğer yüce şehitlerin ruhlarına hediye ederler; ve bir taraftan da o yüce hanedanın matemini tutarlar; ve bu esnada Antakya Kapısı'nda erkek ve kadın birçok halk toplanır. Kısaca Şiî topluluğu ağlayarak Kerbelâ'da meydana gelen üzücü olay için feryat ve figan ederler.

Ya'ni, Muharrem ayının onuncu gününe musâdif olan güne "aşûre günü" derler; ve o günde ma'lûm olan aşûre taâmını pişirip halka dağıtırlar ve sevabını Kerbela'da Yezîd'in askeri ellerinde şehîd olan İmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı şerîfine ve sâir şühedâ-yı kirâmın ervâhına hediye ederler; ve bir taraftan da o hânedân-ı kirâmın mâtemini mukîm tutarlar; ve bu esnâda Antakya Kapısı'nda erkek ve kadın birçok halk toplanır. Velhâsıl Şîa tâifesi ağlayarak Kerbela'da olan vak'a-i müessife için feryad ü figān ederler.

796. O hânedânın Yezîd'den ve Şimr'den gördüğü zulümleri ve imtihanı sayarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

796. O hanedanın Yezid'den ve Şimr'den gördüğü zulümleri ve imtihanı sayarlar.

Bilinmeli ki "Yezid", Şam'da vali iken İmam Ali (a.s.) efendimize isyan edip hükümdarlığını ilan eden Muaviye'nin oğludur. Babasından sonra saltanat tahtını kirletti. Şimr ise, Yezid'in askerî fertlerinden olup "Şimr zi'l-cevşen" dedikleri lanetlenmiş kişidir ki, İmam Hüseyin efendimizi şehit etme cüretinde bulundu. Yani Şia topluluğu, o Peygamberlik hanedanının Yezid'den ve lanetli Şimr'den gördüğü zulümleri ve onlar hakkında bu hadisede meydana gelen ilahi imtihanı mersiyeler ve şiirler okuyarak sayıp dökerler.

"Yezîd", ma'lûm olduğu üzere Şâm'da vâlî iken İmâm Alî (k.A.v.) efendimize isyân edip hükümdârlığını i'lân eden Muâviye'nin oğludur. Babasından sonra taht-ı saltanatı telvîs etti; ve Şimr, Yezîd'in askeri efrâdından olup "Şimr zi'l-cevşen" dedikleri mel'ûndur ki, İmâm Hüseyin efendimizi şehîd etmek cür'etinde bulundu. Ya'ni Şîa tâifesi o hânedân-ı Nübüvvet'in Yezîd'den ve Şimr-i laînden gördüğü zulümleri ve onlar hakkında bu hadisede vâki' olan imtihân-ı ilâhîyi mersiyeler ve şiirler okuyup sayar dökerler.

797. Na'raları veyl ü veşt içinde giderdi. Bütün sahrâyı ve çölü doldurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

797. Na'raları vay ve tepinme içinde giderdi. Bütün sahrayı ve çölü doldururdu.

"Veyl", vay ve eyvah diye bağırmak ve musibet hakkında feryat etmektir (Burhan). "Veşt", rakkas ve rakkaslık demektir (Burhan). Burada tepinmekten kinayedir. Yani, Şia taifesi "eyvah!" diye bağırıp tepinirler ve na'raları sahraları ve çölleri doldurur ve inletirdi. Bazı nüshalarda birinci mısra' از غریو ونعره ها در سرگزشت şeklinde geçmektedir; "Sergüzeşt (başından geçen olaylar) hakkında olan feryatlardan ve na'ralardan bütün sahra ve çöl dolardı" demek olur.

"Veyl", vay ve eyvah diye bağırmak ve musîbet hakkında figān etmek (Burhân). "Veşt", rakkās ve rakkāslık demektir (Burhân). Burada tepinmekten kinâyedir. Ya'ni, Şîa tâifesi "eyvah!" diye bağırıp tepinirler ve na'raları sahrâları ve çölleri doldurur ve inletir idi. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' از غریو ونعره ها در سرگزشت sûretinde vaki'dir; "Sergüzeşt hakkında olan feryâdlardan ve na'ralardan bütün sahrâ ve çöl dolar idi" demek olur.

798. Bir garib büyük şair aşûre günü yoldan erişti ve o efgānı işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

798. Bir garip büyük şair aşure günü yoldan geldi ve o feryadı işitti.

"Garîbî"deki "ya", belirsizlik "ya"sıdır, belirsiz bir kişiye dâhil olur. "Şairî"deki "ya", yüceltme "ya"sıdır ve sanatı ispat "ya"sı olması da mümkündür. Yani, kimliği bilinmeyen bir garip büyük şair yoldan Halep'e geldi, Şia topluluğunun feryatlarını işitti.

"Garîbî"de "ya", yâ-yı tenkîrdir, bir şahs-ı gayr-i muayyene dâhil olur. “Şairî"de “yâ”, yâ-yı ta'zîmdir ve isbât-i san'at "ya"sı olmak dahi câizdir. Ya'ni, şahsı ma'lûm olmayan bir garîb büyük şair yoldan Haleb'e erişti, Şîa tâifesinin figānlarını işitti.

799. Şehri bıraktı ve o tarafa ré'y etti. O heyhayın cüst ü cûyünü kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

799. Şehri bıraktı ve o tarafa yöneldi. O şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı amaçladı.

"Heyhây", şamata ve gürültü demektir. Yani, şair şehre girmekten vazgeçti ve Antakya Kapısı'ndaki kalabalık tarafına gitmeyi uygun gördü. Çünkü o şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı amaçladı.

"Heyhây", şamata ve gürültü. Ya'ni, şair şehre girmekten sarf-ı nazar etti ve Antakya Kapısı'ndaki kalabalık tarafına gitmeyi re'y etti. Çünkü o şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı kasd etti.

800. "İftikādda bu gam nedir, bu mâtem kimin üzerine vaki' oldu?" diye sora sora gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

800. "Kaybolan bir şeyi arayışta bu gam nedir, bu matem kimin üzerine meydana geldi?" diye sora sora gitti.

"İftikād", kaybolan bir şeyi isteyip aramaktır. Yani, sebebi kendisinden gizli ve bilinmeyen bu matem hakkında bilgi almak için rastladığı kimselere "Bu gamın sebebi nedir ve bu matem kimin içindir?" diye sora sora kalabalık tarafına doğru gitti ve dedi ki:

"İftikād", gaib olan bir şeyi isteyip aramak. Ya'ni, sebebi kendisinden gäib ve meçhûl olan bu mâtem hakkında ma'lûmât almak için rast geldiği kimselere "Bu gamın sebebi nedir ve bu mâtem kimin içindir?" diye sora sora kalabalık tarafına doğru gitti ve dedi ki:

801. "Bu büyük reîs olur ki, öldü; böyle mecma' küçük iş olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

801. "Bu büyük reis olur ki, öldü; böyle mecma' küçük iş olmaz!"

"Bu ölen kimse büyük bir hükümdar veya hükümet reisi olmalıdır. Çünkü böyle bir toplanma ve halkın bir araya gelmesi küçük bir iş değildir!"

"Bu ölen kimse büyük bir hükümdâr veyâ reîs-i hükümet olmalıdır. Zîrâ böyle mecma' ve halkın toplanması küçük bir iş değildir!"

802. "Onun adını elkābını bana beyan ediniz! Zîrâ ben garîbim, siz köy ahâlîsisiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

802. "Onun adını ve lakaplarını bana açıklayınız! Çünkü ben yabancıyım, siz köy halkısınız!"

Şair, orada toplanan halka hitaben şöyle dedi: "Bu ölen kişinin adını ve lakaplarını bana açıklayınız. Çünkü ben bu şehirde yabancıyım. Siz ise bu köyün halkındansınız!" "Lakaplar"dan kasıt, eski zamanlarda vezirlere ve valilere "emînü'd-devle" (devletin güvenilir kişisi) ve "muînü'l-memâlik" (memleketlerin yardımcısı) gibi verilen unvanlardır ki, bu unvanlar...

Şair orada toplanan halka hitâben dedi ki: "Bu ölen zâtın adını ve elkābını bana beyân ediniz. Zîrâ ben bu şehirde garîbim ve yabancıyım. Siz ise bu köy ahâlîsindensiniz!" "Elkab"dan murâd, eski zamanlarda vezîrlere ve vâlîlere "emînü'd-devle" ve "muînü'l-memâlik" gibi verilen lakablardır ki, bu la-

798. Bir garib büyük şair aşûre günü yoldan erişti ve o efgānı işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

798. Bir garip büyük şair aşure günü yoldan geldi ve o feryadı işitti.

"Garîbî"deki "ya", belirsizlik "ya"sıdır, belirsiz bir kişiye dâhil olur. "Şairî"deki "ya", yüceltme "ya"sıdır ve sanatı ispat "ya"sı olması da mümkündür. Yani, kimliği bilinmeyen bir garip büyük şair yoldan Halep'e geldi, Şia topluluğunun feryatlarını işitti.

"Garîbî"de "ya", yâ-yı tenkîrdir, bir şahs-ı gayr-i muayyene dâhil olur. “Şairî"de “yâ”, yâ-yı ta'zîmdir ve isbât-i san'at "ya"sı olmak dahi câizdir. Ya'ni, şahsı ma'lûm olmayan bir garîb büyük şair yoldan Haleb'e erişti, Şîa tâifesinin figānlarını işitti.

799. Şehri bıraktı ve o tarafa ré'y etti. O heyhayın cüst ü cûyünü kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

799. Şehri bıraktı ve o tarafa yöneldi. O şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı amaçladı.

"Heyhây", şamata ve gürültü demektir. Yani, şair şehre girmekten vazgeçti ve Antakya Kapısı'ndaki kalabalık tarafına gitmeyi uygun gördü. Çünkü o şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı amaçladı.

"Heyhây", şamata ve gürültü. Ya'ni, şair şehre girmekten sarf-ı nazar etti ve Antakya Kapısı'ndaki kalabalık tarafına gitmeyi re'y etti. Çünkü o şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı kasd etti.

800. "İftikādda bu gam nedir, bu mâtem kimin üzerine vaki' oldu?" diye sora sora gitti. [784]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

800. "Kaybolan bir şeyi arayışta bu üzüntü nedir, bu matem kimin üzerine meydana geldi?" diye sora sora gitti.

"İftikād", kaybolan bir şeyi isteyip aramaktır. Yani, sebebi kendisinden gizli ve bilinmeyen bu matem hakkında bilgi almak için rastladığı kimselere "Bu üzüntünün sebebi nedir ve bu matem kimin içindir?" diye sora sora kalabalık tarafına doğru gitti ve dedi ki:

"İftikād", gaib olan bir şeyi isteyip aramak. Ya'ni, sebebi kendisinden gäib ve meçhûl olan bu mâtem hakkında ma'lûmât almak için rast geldiği kimselere "Bu gamın sebebi nedir ve bu mâtem kimin içindir?" diye sora sora kalabalık tarafına doğru gitti ve dedi ki:

801. "Bu büyük reîs olur ki, öldü; böyle mecma' küçük iş olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

801. "Bu büyük reis olur ki, öldü; böyle mecma' küçük iş olmaz!"

"Bu ölen kimse büyük bir hükümdar veya hükümet reisi olmalıdır. Çünkü böyle bir toplanma ve halkın bir araya gelmesi küçük bir iş değildir!"

"Bu ölen kimse büyük bir hükümdâr veyâ reîs-i hükümet olmalıdır. Zîrâ böyle mecma' ve halkın toplanması küçük bir iş değildir!"

802. "Onun adını elkābını bana beyan ediniz! Zîrâ ben garbim, siz köy qhalîsisiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

802. "Onun adını, lakaplarını bana bildirin! Çünkü ben yabancıyım, siz köy halkısınız!"

Şair, orada toplanan halka hitaben dedi ki: "Bu ölen kişinin adını ve lakaplarını bana bildirin. Çünkü ben bu şehirde yabancıyım. Siz ise bu köyün halkındansınız!" "Lakaplar"dan kasıt, eski zamanlarda vezirlere ve valilere "devletin güveniliri" ve "memleketlerin yardımcısı" gibi verilen lakaplardır ki, bu lakaplar hâlâ İran'da dahi geçerlidir. Birinci mısradaki "dihîd", "dâden" (vermek) mastarının şimdiki zaman emir kipinin çoğuludur. İkinci mısradaki "dihîd" ise köy anlamına gelen "dih" ile çoğul muhatap eki olan "îd" kelimesinden oluşmuştur.

Şair orada toplanan halka hitâben dedi ki: "Bu ölen zâtın adını ve elkābını bana beyân ediniz. Zîrâ ben bu şehirde garîbim ve yabancıyım. Siz ise bu köy ahâlîsindensiniz!" "Elkab"dan murâd, eski zamanlarda vezîrlere ve vâlîlere "emînü'd-devle" ve "muînü'l-memâlik" gibi verilen lakablardır ki, bu la- kablar el-ân Îrân'da dahi cârîdir. Birinci mısra'daki "dihîd", "dâden" masdarının emr-i hâzırının cem'idir. İkinci mısra'daki "dihîd” köy ma'nâsına olan "dih" ile cem'-i muhatab edâtı olan "îd" kelimesinden mürekkebdir.

803. Onun adı ve âdeti ve evsâfı nedir? Tâ ki, onun lütuflarından mersiye söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

803. Onun adı, âdeti ve vasıfları nedir? Tâ ki, onun lütuflarından mersiye söyleyeyim!

"Pîşe", burada âdet demektir. "Mersiye", vefat eden kişinin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bahseden hüzünlü şiirdir. Yani, "Bu ölen zatın adını ve güzel âdetlerini ve sıfatlarını söyleyin, tâ ki, onun lütuflarından bahsederek mersiye söyleyeyim!"

"Pîşe", burada âdet demektir. "Mersiye", vefât eden kimsenin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bâhis olan hüzünlü şiirdir. Ya'ni, “Bu ölen zâtın adını ve güzel âdetlerini ve sıfatlarını söyleyin, tâ ki, onun lütuflarından bâhisle mersiye söyleyeyim!"

804. Mersiye tertib edeyim, zîrâ şair adamım, tâ ki, buradan berg ve lâleng götüreyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

804. Mersiye düzenleyeyim, çünkü şair bir adamım, tâ ki buradan yiyecek ve sofra artığı götüreyim!

"Berg" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "yiyecek ve gıda" demektir. "Lâleng", sofra artığı ve dilenciye verilen ekmek parçalarıdır (Burhan). Yani, "Bu mateme ben de katılıp mersiye düzenleyeyim. Çünkü şiir söylemekte maharetim vardır. Söylediğim şiiri size beğendireyim. Nihayet bu sebeple buradan kendime yiyecek ve kıymetsiz gıdalar tedarik etmiş olurum."

Bu şerefli beyitte, ihsan almak ümidiyle şiir söyleyen şairlerin kıymetsizliğine işaret vardır.

"Berg" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "yiyecek ve gıdâ" demektir. "Lâleng", sofra artığı ve dilenciye verilen ekmek parçalarıdır (Burhân). Ya'ni, “Bu mâteme ben de iştirak edip mersiye tertib edeyim. Zîrâ şiir söylemekte mahâretim vardır. Söylediğim şiiri size beğendireyim. Nihâyet bu sebeble buradan kendim yiyecek ve kıymetsiz gıdalar tedarik etmiş olurum."

Bu beyt-i şerîfte ihsân almak ümidiyle şiir söyleyen şairlerin kıymetsizliğine işâret vardır.

805. O birisi ona dedi ki: "Hey! Deli misin? Sen Şîa değil, hanenin düşmanı mısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

805. O birisi ona dedi ki: "Hey! Deli misin? Sen Şîa değil, hanenin düşmanı mısın?"

Halktan birisi o şaire dedi ki: "Yahu, sen deli misin? Galiba sen Şîa değilsin. Yoksa Nübüvvet hanedanının düşmanı mısın?"

Ahâlîden birisi o şâire dedi ki: "Yâhu, sen deli misin? Gālibâ sen Şîa değilsin. Yoksa hânedân-ı Nübüvvet'in düşmanı mısın?"

806. Aşûre günü olduğunu bilmiyor musun? Bir cânın mâtemi ki, bir karndan efdaldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

806. Aşure günü olduğunu bilmiyor musun? Bir canın matemidir ki, bir asırdan daha üstündür.

"Karn", bazılarına göre seksen ve bazılarına göre otuz senelik bir süredir. "Bir can"dan kasıt, İmam Hüseyin (a.s.) hazretlerinin yüce ruhlarıdır. Yani bu gelenekler hâlâ İran'da da geçerlidir. Birinci mısradaki "dihîd", "dâden" (vermek) mastarının şimdiki zaman emir kipinin çoğuludur. İkinci mısradaki "dihîd" ise köy anlamına gelen "dih" ile çoğul muhatap eki olan "îd" kelimesinden oluşmuştur.

"Karn", ba'zılarına göre seksen ve ba'zılarına göre otuz senelik müddettir. "Bir can"dan murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin rûh-ı âlîleridir. Ya'ni kablar el-ân Îrân'da dahi cârîdir. Birinci mısra'daki "dihîd", "dâden" masdarının emr-i hâzırının cem'idir. İkinci mısra'daki "dihîd” köy ma'nâsına olan "dih" ile cem'-i muhatab edâtı olan "îd" kelimesinden mürekkebdir.

803. "Onun adı ve âdeti ve evsâfı nedir? Tâ ki, onun lütuflarından mersiye söyleyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

803. "Onun adı ve âdeti ve vasıfları nedir? Tâ ki, onun lütuflarından mersiye söyleyeyim!"

"Pîşe", burada âdet demektir. "Mersiye", vefat eden kişinin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bahseden hüzünlü şiirdir. Yani, "Bu ölen zatın adını ve güzel âdetlerini ve sıfatlarını söyleyin, tâ ki, onun lütuflarından bahsederek mersiye söyleyeyim!"

"Pîşe", burada âdet demektir. "Mersiye", vefât eden kimsenin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bâhis olan hüzünlü şiirdir. Ya'ni, “Bu ölen zâtın adını ve güzel âdetlerini ve sıfatlarını söyleyin, tâ ki, onun lütuflarından bahisle mersiye söyleyeyim!"

804. "Mersiye tertib edeyim, zîrâ şair adamım, tâ ki, buradan berg ve lâleng götüreyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

804. "Mersiye düzenleyeyim, çünkü şair bir adamım, tâ ki, buradan yiyecek ve ekmek parçaları götüreyim!"

"Berg" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "yiyecek ve gıda" demektir. "Lâleng", sofra artığı ve dilenciye verilen ekmek parçalarıdır (Burhan). Yani, "Bu mateme ben de katılıp mersiye düzenleyeyim. Çünkü şiir söylemekte maharetim vardır. Söylediğim şiiri size beğendireyim. Nihayet bu sebeple buradan kendime yiyecek ve kıymetsiz gıdalar tedarik etmiş olurum." Bu şerefli beyitte, ihsan almak ümidiyle şiir söyleyen şairlerin kıymetsizliğine işaret vardır.

"Berg" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "yiyecek ve gıdâ" demektir. "Lâleng", sofra artığı ve dilenciye verilen ekmek parçalarıdır (Burhân). Ya'ni, “Bu mâteme ben de iştirak edip mersiye tertib edeyim. Zîrâ şiir söylemekte mahâretim vardır. Söylediğim şiiri size beğendireyim. Nihâyet bu sebeble buradan kendim yiyecek ve kıymetsiz gıdalar tedarik etmiş olurum." Bu beyt-i şerîfte ihsân almak ümidiyle şiir söyleyen şairlerin kıymetsizliğine işâret vardır.

805. O birisi ona dedi ki: "Hey! Deli misin? Sen Şîa değil, hanenin düşmanı mısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

805. O birisi ona dedi ki: "Hey! Deli misin? Sen Şîa değil, hanenin düşmanı mısın?"

Halktan birisi o şaire dedi ki: "Yahu, sen deli misin? Galiba sen Şîa değilsin. Yoksa Nübüvvet hanedanının düşmanı mısın?"

Ahâlîden birisi o şâire dedi ki: "Yâhu, sen deli misin? Gālibâ sen Şîa değilsin. Yoksa hânedân-ı Nübüvvet'in düşmanı mısın?"

806. "Aşûre günü olduğunu bilmiyor musun? Bir cânın mâtemi ki, bir karndan efdaldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

806. "Aşure günü olduğunu bilmiyor musun? Bir canın matemi ki, bir nesilden daha üstündür."

"Nesil", bazılarına göre seksen ve bazılarına göre otuz senelik bir süredir. "Bir can"dan kasıt, İmam Hüseyin hazretlerinin yüce ruhudur. Yani

"Karn", ba'zılarına göre seksen ve ba'zılarına göre otuz senelik müddettir. "Bir can"dan murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin rûh-ı âlîleridir. Ya'ni

807. Bu gussa mü'minin indinde ne vakit hakîr olur? Küpe aşkı kulağın aşkı kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

807. Bu üzüntü müminin yanında ne zaman değersiz olur? Küpe aşkı kulağın aşkı kadardır.

"Ey şair efendi! Sen bugün Muharrem'in 10'u ve aşure günü olduğunu ve bir karndan (yüzyıldan) daha üstün olan bu günde İmam Hüseyin hazretlerinin mateminin tutulduğunu bilmiyor musun?"

"Gûşvâr", küpe demektir. Yani, İmam Hüseyin hazretleri hakkında reva görülen zulmün gamı ve kederi, müminlerin yanında değersiz ve önemsiz bir şey olamaz. Bu gam ve keder bir küpe gibidir; ve kalpler de kulak gibidir; ve her kulak her küpeyi taşımaya dayanıklı değildir. Çünkü küpeye olan meyil ve aşk kulağın yatkınlığı kadar olur. Bu sebeple ey şair, bu Kerbela'nın acı veren olayının üzüntüsünü ve gamını galiba değersiz gördün ki, bu matem gününden gafil oldun!" "Kulak"tan kasıt, Resûl-i Ekrem hazretleri ve "küpe"den kasıt da İmam Hüseyin efendimiz olmak caizdir. Yani, "İmam Hüseyin hazretlerine olan aşk ve muhabbet Resûl-i Ekrem hazretlerine olan aşk ve muhabbet oranındadır."

"Ey şâir efendi! Sen bugün Muharrem'in 10 u ve aşûre günü olduğunu ve bir karndan efdal olan bu günde İmâm Hüseyin hazretlerinin mâtemi tutulduğunu bilmiyor musun?"

"Gûşvâr", küpe demektir. Ya'ni, İmâm Hüseyin hazretleri hakkında revâ görülen zulmün gamı ve kederi, mü'minlerin indinde hakîr ve ehemmiyetsiz bir şey olamaz. Bu gam ve keder bir küpe gibidir; ve kalbler dahi kulak gibidir; ve her kulak her küpeyi taşımaya mütehammil değildir. Çünkü küpeye olan meyil ve aşk kulağın isti'dâdı kadar [olur]. Binâenaleyh ey şair, bu Kerbelâ vak'a-i müessifesinin gussasını ve gamını galiba hakîr gördün ki, bu mâtem gününden gafil oldun!" "Kulak"tan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleri ve "küpe"den murâd dahi İmâm Hüseyin efendimiz olmak câizdir. Ya'ni, “İmâm Hüseyin hazretlerine olan aşk ve muhabbet Resûl-i Ekrem hazretlerine olan aşk ve muhabbet nisbetindedir."

808. Mü'minin indinde o pâk olan ruhun matemi yüz tûfân-ı Nuh'dan daha meşhur olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

808. Müminin yanında o pak olan ruhun matemi, yüz Nuh tufanından daha meşhur olur.

## Haleb Şîası'nın ta'nı için o şairin nükte söylemesi

809. Dedi: "Evet, fakat Vezîd'in devri hani? Bu gam ne vakit olmuştur? Niçin buraya geç erişti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

809. Dedi: "Evet, fakat Yüce Allah'ın devri hani? Bu gam ne zaman olmuştur? Niçin buraya geç erişti?"

807. Bu gussa mü'minin indinde ne vakit hakîr olur? Küpe aşkı kulağın aşkı kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

807. Bu üzüntü müminin yanında ne zaman değersiz olur? Küpe aşkı kulağın aşkı kadardır.

"Gûşvâr", küpe demektir. Yani, İmam Hüseyin hazretleri hakkında reva görülen zulmün gamı ve kederi, müminlerin yanında değersiz ve önemsiz bir şey olamaz. Bu gam ve keder bir küpe gibidir; kalpler de kulak gibidir; her kulak her küpeyi taşımaya dayanıklı değildir. Çünkü küpeye olan meyil ve aşk kulağın yatkınlığı kadar olur. Bu sebeple ey şair, bu Kerbela'nın acı veren olayının üzüntüsünü ve gamını galiba değersiz gördün ki, bu matem gününden gafil oldun! "Kulak"tan maksat, Resûl-i Ekrem hazretleri ve "küpe"den maksat da İmam Hüseyin efendimiz olmak caizdir. Yani, "İmam Hüseyin hazretlerine olan aşk ve muhabbet Resûl-i Ekrem hazretlerine olan aşk ve muhabbet oranındadır."

"Gûşvâr", küpe demektir. Ya'ni, İmâm Hüseyin hazretleri hakkında revâ görülen zulmün gamı ve kederi, mü'minlerin indinde hakîr ve ehemmiyetsiz bir şey olamaz. Bu gam ve keder bir küpe gibidir; ve kalbler dahi kulak gibidir; ve her kulak her küpeyi taşımaya mütehammil değildir. Çünkü küpeye olan meyil ve aşk kulağın isti'dâdı kadar [olur]. Binâenaleyh ey şair, bu Kerbelâ vak'a-i müessifesinin gussasını ve gamını galibâ hakîr gördün ki, bu mâtem gününden gafil oldun!" "Kulak"tan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleri ve "küpe"den murâd dahi İmâm Hüseyin efendimiz olmak câizdir. Ya'ni, “İmâm Hüseyin hazretlerine olan aşk ve muhabbet Resûl-i Ekrem hazretlerine olan aşk ve muhabbet nisbetindedir."

808. Mü'minin indinde o pâk olan ruhun matemi yüz tûfân-ı Nuh'dan daha meşhur olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

808. Müminin yanında o pak olan ruhun matemi, yüz Nuh tufanından daha meşhur olur.

## Haleb Şîası'nın ta'nı için o şairin nükte söylemesi

809. Dedi: "Evet, fakat Yezîd'in devri hani? Bu gam ne vakit olmuştur? Niçin buraya geç erişti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

809. Dedi: "Evet, fakat Yezîd'in devri hani? Bu gam ne zaman olmuştur? Niçin buraya geç erişti?"

Şair cevaben dedi: "Evet, İmam Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'daki acı olayı Nuh (a.s.)'ın tufanından daha meşhur olduğu ve İslam tarihi sayfalarında bunun uzun uzadıya ayrıntılarının bulunduğunu biliyorum. Fakat Yezîd'in lanetli devri nerede? Bu gam müminlere olalı asır geçmiştir. Bu gam buraya niçin böyle geç ulaştı? Siz bu gamı ve matemi ancak Muharrem'in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun matemini ancak bu güne mi sınırlıyorsunuz? Çünkü hissedilen hakiki gam ve matem hiçbir an kalpten çıkmaz. Sizin bu gamı ve matemi bu güne sınırlamanıza bakılırsa bu matemin bir riya (ikiyüzlülük) ve nifak (ara bozma) merasiminden ibaret olduğu anlaşılır."

Şair cevâben dedi: "Evet, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'daki vak'a-i elîmesi Nûh (a.s.) in tûfânından daha meşhûr olduğu ve târîh-i İslâm sahîfelerinde bunun uzun uzadıya tafsîlâtı bulunduğunu biliyorum. Fakat Yezîd'in devr-i mel'aneti nerede? Bu gam mü'minlere vâki' olalı asır geçmiştir. Bu gam buraya niçin böyle geç vâsıl oldu? Siz bu gamı ve mâtemi ancak Muharrem'in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun mâtemini ancak bu güne mi hasrediyorsunuz? Zîrâ hissedilen hakîkî gam ve mâtem hiçbir ân kalbden çıkmaz. Sizin bu gamı ve mâtemi bu güne hasretmenize bakılırsa bu mâtemin bir riyâ ve nifâk merasiminden ibaret olduğu anlaşılır."

810. Körlerin gözü o hasareti gördü; sağırların kulağı o hikâyeyi işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

810. Körlerin gözü o hasarı gördü; sağırların kulağı o hikâyeyi işitti.

"Körlerin gözü bile Resûlullâh'ın Ehl-i beyt'ine (Peygamber ailesine) karşı yapılan o hasarı ve zararı gördü; sağırların kulağı bile o hikâyeyi işitti."

"Körlerin gözü bile Ehl-i beyt-i Resûlullâh'a karşı yapılan o hasâreti ve ziyânı gördü; sağırların kulağı bile o hikâyeyi işitti."

811. Siz şimdiye kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi mâtemden elbisenizi yırtarsınız?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

811. Siz şimdiye kadar uyumuş muydunuz ki, şimdi matemden elbisenizi yırtarsınız?

"Azzâ", musibete sabretmek ve sıkıntı ve şiddet demektir, hafifletilerek "azâ" da okunur. Yani, "Siz Muharrem'in onuna ve aşure gününe kadar uyumuş muydunuz ki, şimdi kalbinizde gam ve keder hissettiniz de böyle matemden ve musibetten dolayı elbiselerinizi yırtarak feryat edersiniz?"

"Azzâ", musîbete sabretmek ve sıkıntı ve şiddet demektir, tahfif ile “azâ" dahi okunur. Ya'ni, "Siz Muharrem'in 10 una ve aşûre gününe kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi kalbinizde gam ve keder hissetiniz de böyle mâtemden ve musîbetten dolayı elbiselerinizi yırtarak feryâd edersiniz?"

812. Binâenaleyh ey uyumuşlar! Kendi üzerinize mâtem yapınız! Zîrâ ki bu ağır uyku fenâ bir şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

812. Bu sebeple ey uyumuşlar! Kendinize mâtem yapınız! Çünkü bu ağır uyku kötü bir şeydir.

"Bu sebeple ey hakikatin hâlinden habersiz olan gafiller! Kendi hâlinize ağlayın ve mâtem tutun! "Kerbelâ'da İmâm Hüseyin (a.s.) ve ümmetin diğer salihleri şehit oldu!" diye feryat edeceğinize, kendinizin kötü bir ölümden ibaret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!"

"Binâenaleyh ey hakîkat-i hâlden bî-haber olan gäfiller! Kendi hâlinize ağlayın ve mâtem tutun! "Kerbelâ'da İmâm Hüseyin hazretleri ve sâir sulehâ-yı ümmet şehîd oldu!" diye feryâd edeceğinize kendinizin fenâ bir ölümden ibaret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!"

813. Sultânî olan rûh bir zindandan sıçradı. Niye elbiseyi yırtalım ve niçin eli çiğneyelim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

813. Sultanî olan ruh bir zindandan sıçradı. Niye elbiseyi yırtalım ve niçin eli çiğneyelim?

Şair cevaben dedi ki: "Evet, İmam Hüseyin hazretlerinin Kerbela'daki acı olayı Nuh (a.s.)'ın tufanından daha meşhur olduğu ve İslam tarihi sayfalarında bunun uzun uzadıya ayrıntılarının bulunduğu biliyorum. Fakat Yezid'in lanetli dönemi nerede? Bu keder müminlere meydana geleli asır geçmiştir. Bu keder buraya niçin böyle geç ulaştı? Siz bu kederi ve matemi ancak Muharrem'in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun matemini ancak bu güne mi sınırlıyorsunuz? Çünkü hissedilen gerçek keder ve matem hiçbir an kalpten çıkmaz. Sizin bu kederi ve matemi bu güne sınırlamanıza bakılırsa bu matemin bir riya ve nifak merasiminden ibaret olduğu anlaşılır."

Şair cevâben dedi: "Evet, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'daki vak'a-i elîmesi Nûh (a.s.)ın tûfânından daha meşhûr olduğu ve târîh-i İslâm sahîfelerinde bunun uzun uzadıya tafsîlâtı bulunduğunu biliyorum. Fakat Yezîd'in devr-i mel'aneti nerede? Bu gam mü'minlere vâki' olalı asır geçmiştir. Bu gam buraya niçin böyle geç vâsıl oldu? Siz bu gamı ve mâtemi ancak Muharrem'in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun mâtemini ancak bu güne mi hasrediyorsunuz? Zîrâ hissedilen hakîkî gam ve mâtem hiçbir ân kalbden çıkmaz. Sizin bu gamı ve mâtemi bu güne hasretmenize bakılırsa bu mâtemin bir riyâ ve nifâk merasiminden ibaret olduğu anlaşılır."

810. Körlerin gözü o hasareti gördü; sağırların kulağı o hikâyeyi işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

810. Körlerin gözü o zararı gördü; sağırların kulağı o hikâyeyi işitti.

Körlerin gözü bile Resûlullâh'ın Ehl-i beyt'ine (Peygamber ailesine) karşı yapılan o zararı ve ziyânı gördü; sağırların kulağı bile o hikâyeyi işitti.

Körlerin gözü bile Ehl-i beyt-i Resûlullâh'a karşı yapılan o hasâreti ve ziyânı gördü; sağırların kulağı bile o hikâyeyi işitti.

811. Siz şimdiye kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi mâtemden elbisenizi yırtarsınız?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

811. Siz şimdiye kadar uyumuş muydunuz ki, şimdi matemden elbisenizi yırtarsınız?

"Azzâ", musibete sabretmek ve sıkıntı ve şiddet demektir, hafifletilerek "azâ" da okunur. Yani, "Siz Muharrem'in onuna ve aşure gününe kadar uyumuş muydunuz ki, şimdi kalbinizde gam ve keder hissettiniz de böyle matemden ve musibetten dolayı elbiselerinizi yırtarak feryat edersiniz?"

"Azzâ", musîbete sabretmek ve sıkıntı ve şiddet demektir, tahfif ile “azâ" dahi okunur. Ya'ni, "Siz Muharrem'in 10 una ve aşûre gününe kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi kalbinizde gam ve keder hissetiniz de böyle mâtemden ve musîbetten dolayı elbiselerinizi yırtarak feryâd edersiniz?"

812. Binâenaleyh ey uyumuşlar! Kendi üzerinize mâtem yapınız! Zîrâ ki bu ağır uyku fenâ bir şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

812. Bu sebeple ey uyumuşlar! Kendinize mâtem yapınız! Çünkü bu ağır uyku kötü bir şeydir.

Bu sebeple ey hakikatin hâlinden habersiz olan gâfiller! Kendi hâlinize ağlayın ve mâtem tutun! "Kerbelâ'da İmâm Hüseyin (a.s.) ve ümmetin diğer sâlihleri şehit oldu!" diye feryat edeceğinize, kendinizin kötü bir ölümden ibaret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!

Binâenaleyh ey hakîkat-i hâlden bî-haber olan gâfiller! Kendi hâlinize ağlayın ve mâtem tutun! "Kerbelâ'da İmâm Hüseyin hazretleri ve sâir sulehâ-yı ümmet şehîd oldu!" diye feryâd edeceğinize kendinizin fenâ bir ölümden ibaret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!

813. Sultânî olan rûh bir zindandan sıçradı. Niye elbiseyi yırtalım ve niçin eli çiğneyelim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

813. Sultanî olan ruh bir zindandan sıçradı. Niye elbiseyi yırtalım ve niçin eli çiğneyelim?

Tercüme, "sultanî" kelimesindeki "ya" harfinin nispet için olduğu ve "sultanî" kelimesinin ruhun sıfatı olduğu kabul edilerek yapılmıştır. Bu şekilde beyt-i şerifin anlamında genellik olur. Eğer "ya" harfi birlik için ve "sultanî" kelimesi tamlanan olursa, tercüme "Bir sultanın ruhu zindandan sıçrar" demek olur; ve bu durumda beyt-i şerifin anlamında özellik olur, İmam Hüseyin efendimizin yüce ruhları kastedilir. Yani, "Sultanî ruh veya bir sultanın ruhu dünya zindanından ve cisim hapsinden sıçradı ve lütuf âlemine uçtu. Bundan dolayı niye matem tutup elbiselerimizi yırtalım ve niçin üzüntümüzden dolayı elimizi ısırıp çiğneyelim?!"

Tercüme, "sultânî"de "ya" nisbet için ve "sultânî”, rûhun sıfatı olduğuna göre yapılmıştır. Bu süretle beyt-i şerîfin ma'nâsında umûmiyet olur. Eğer "yâ" vahdet için ve “sultânî” muzâfun-ileyh olursa tercüme "Bir sultânın rûhu zindandan sıçrar" demek olur; ve bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsında husûsiyet olur, İmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı âlîleri murâd buyurulur. Ya'ni, “Rûh-ı sultânî veyâhud bir sultânın rûhu dünyâ zindanından ve cisim habsinden sıçradı ve âlem-i letâfete uçtu. Bundan dolayı niye mâtem tutup elbiselerimizi yırtalım ve niçin teessüfümüzden dolayı elimizi ısırıp çiğneyelim?!"

814. "Mâdemki onlar dînin hüsrevi olmuşlardır, bağı kırdıkları vakit sürür vakti oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

814. "Mademki onlar dinin hüsrevi olmuşlardır, bağı kırdıkları vakit sevinç vakti oldu!"

Mademki ruh sultanı sahipleri olan o yüce kişiler dinin ve ahiret aleminin sultanı ve şahı olmuşlardır, bu cisim bağını kopardıkları vakit onlar için elbette sevinç vakti olur.

Nitekim Feridun b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı menkıbede şöyle buyurur: "Padişah -Sultan Alaüddin-i Selçukî- çoğu vakitlerde Sultanü'l-ulema hazretlerinin ziyaretlerine gelip istifade ederdi; ve o saadetli zata tam bir bağlılıkla yönelmişti. Mevlana Sultanü'l-ulema efendimiz de çoğu zamanlarda sultanın yanına teşrif edip taht üzerinde beraber otururlardı; ve hitap ettikleri vakit "Melik!" diye hitap ederlerdi. Nakledilir ki, bir defa buyurdular: "Melik, ben padişahım. Sen de padişahsın. Senin saltanatın gözlerin açık oldukça kalıcıdır. Benim saltanatım ise gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır." Ve Hudavendigârımız (r.a.) efendimizin buyurdukları aşağıdaki beyit bu makamdandır: Nazmen tercüme: "Ben o tabuta giden şah değilim, tahtından; "Sonsuza dek kalıcıdır!"dır, fermanımın yazısı."

"Mâdemki rûh-ı sultânî sâhibleri olan zevât-i kirâm dînin ve âlem-i âhiretin sultânı ve şâhı olmuşlardır, bu cisim bağını kopardıkları vakit onlar için elbette sürür vakti olur."

Nitekim Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı menâkıbda şöyle buyurur: "Padişah -Sultân Alâüddîn-i Selçûkî- ekser-i vakitlerde Sultânu'l-ulemâ hazretlerinin ziyaretlerine gelip istifade buyurur idi; ve zât-ı saâdet-penâhîlerine irâdet-i küllî ile müteveccih idi. Mevlânâ Sultânu'l-ulemâ efendimiz dahi ekser-i evkätte nezd-i sultânı teşrîf buyurup taht üzerinde beraber otururlar idi; ve hitâb ettikleri vakit "Melik!" diye hitâb buyururlar idi. Menküldür ki, bir def'a buyurdular: "Melik, ben pâdişâhım. Sen de pâdişahsın. Senin saltanatın gözlerin açık oldukça bâkîdir. Benim saltanatım ise gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır." Ve Hudavendigârımız (r.a.) efendimizin buyurdukları beyt-i âtî bu makāmdandır: Nazmen tercüme: "Ben o tâbûta giden şâh değilim, tahtından; "Hâlidîne ebedâ!"dır, rakam-ı menşûrum."

815. "Devlet şadurvânının tarafına koştular. Bukağıyı ve zinciri attılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

815. "Devlet şadırvanının tarafına koştular. Bukağıyı ve zinciri attılar."

"Şadırvan", büyük perde, padişah otağı olan çadırın tozluk perdesi, gölgelik, nakışlı döşeme, büyük yaygı ve bina kubbelerinin altı anlamlarındadır. Çeviri, "sultanî" kelimesindeki "ya" nispet için ve "sultanî" ruhun sıfatı olduğuna göre yapılmıştır. Bu şekilde şerefli beytin anlamında genellik olur. Eğer "ya" vahdet için ve "sultanî" tamlanan olursa, çeviri "Bir sultanın ruhu zindandan sıçrar" demek olur; ve bu şekilde şerefli beytin anlamında özgüllük olur, İmam Hüseyin efendimizin yüce ruhları kastedilir. Yani, "Sultan ruh veya bir sultanın ruhu dünya zindanından ve cisim hapsinden sıçradı ve letafet âlemine uçtu. Bundan dolayı niye matem tutup elbiselerimizi yırtalım ve niçin teessüfümüzden dolayı elimizi ısırıp çiğneyelim?!"

"Şâdurvân", büyük perde, pâdişâh otağı olan çadırın tozluk perdesi, gölgelik, nakışlı döşeme, büyük yaygı ve binâ kubbelerinin altı ma'nâlarınadır Tercüme, "sultânî"de "yâ" nisbet için ve "sultânî”, rûhun sıfatı olduğuna göre yapılmıştır. Bu sûretle beyt-i şerîfin ma'nâsında umûmiyet olur. Eğer "yâ" vahdet için ve “sultânî” muzâfun-ileyh olursa tercüme "Bir sultânın rûhu zindandan sıçrar" demek olur; ve bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsında husûsiyet olur, İmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı âlîleri murâd buyurulur. Ya'ni, “Rûh-ı sultânî veyâhud bir sultânın rûhu dünyâ zindanından ve cisim habsinden sıçradı ve âlem-i letâfete uçtu. Bundan dolayı niye mâtem tutup elbiselerimizi yırtalım ve niçin teessüfümüzden dolayı elimizi ısırıp çiğneyelim?!"

814. Mâdemki onlar dînin hüsrevi olmuşlardır, bağı kırdıkları vakit sürür vakti oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

814. Mademki onlar dinin hüsrevi olmuşlardır, bağı kırdıkları vakit sevinç vakti oldu!

"Mademki ruh sultanı sahipleri olan yüce kişiler dinin ve ahiret aleminin sultanı ve şahı olmuşlardır, bu cisim bağını kopardıkları vakit onlar için elbette sevinç vakti olur." Nasıl ki Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı menkıbede şöyle buyurur: "Padişah -Sultan Alâüddîn-i Selçûkî- çoğu zamanlarda Sultânu'l-ulemâ hazretlerinin ziyaretlerine gelip istifade ederdi; ve yüce zatlarına tam bir bağlılıkla yönelmişti. Mevlânâ Sultânu'l-ulemâ efendimiz de çoğu zamanlarda sultanın yanına teşrif edip taht üzerinde beraber otururlardı; ve hitap ettikleri vakit "Melik!" diye hitap ederlerdi. Nakledilir ki, bir defa buyurdular: "Melik, ben padişahım. Sen de padişahsın. Senin saltanatın gözlerin açık oldukça kalıcıdır. Benim saltanatım ise gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır." Ve Hudavendigârımız (r.a.) efendimizin buyurdukları aşağıdaki beyit bu makamdandır:

Nazmen tercüme: "Ben o tabuta giden şah değilim, tahtından; "Sonsuza dek kalıcıdır!"dır, fermanımın yazısı."

"Mâdemki rûh-ı sultânî sâhibleri olan zevât-i kirâm dînin ve âlem-i âhiretin sultânı ve şâhı olmuşlardır, bu cisim bağını kopardıkları vakit onlar için elbette sürür vakti olur." Nitekim Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı menâkıbda şöyle buyurur: "Padişah -Sultân Alâüddîn-i Selçûkî- ekser-i vakitlerde Sultânu'l-ulemâ hazretlerinin ziyaretlerine gelip istifade buyurur idi; ve zât-ı saâdet-penâhîlerine irâdet-i küllî ile müteveccih idi. Mevlânâ Sultânu'l-ulemâ efendimiz dahi ekser-i evkätte nezd-i sultânı teşrîf buyurup taht üzerinde beraber otururlar idi; ve hitâb ettikleri vakit "Melik!" diye hitâb buyururlar idi. Menküldür ki, bir def'a buyurdular: "Melik, ben pâdişâhım. Sen de pâdişahsın. Senin saltanatın gözlerin açık oldukça bâkîdir. Benim saltanatım ise gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır." Ve Hudavendigârımız (r.a.) efendimizin buyurdukları beyt-i âtî bu makāmdandır:

Nazmen tercüme: "Ben o tâbûta giden şâh değilim, tahtından; "Hâlidîne ebedâ!"dır, rakam-ı menşûrum."

815. Devlet şadurvânının tarafına koştular. Bukağıyı ve zinciri attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

815. Devlet şadırvanının tarafına koştular. Bukağıyı ve zinciri attılar.

"Şadırvan", büyük perde, padişah otağı olan çadırın tozluk perdesi, gölgelik, nakışlı döşeme, büyük yaygı ve bina kubbelerinin altı anlamlarına gelir (Burhan). "Künde", suçluların ayaklarına bağladıkları bukağıdır. Yani, "Sultanî ruh sahipleri devletin, yani hakiki şah olan Hakk'ın yakınlığına ve 'mak'ad-ı sıdk'a (doğruluk makamına) koştular. Bu cisim bukağısını ve zincirini latif ruhlarından kopararak bu cismaniyet zindanına fırlatıp attılar."

"Şâdurvân", büyük perde, pâdişâh otağı olan çadırın tozluk perdesi, gölgelik, nakışlı döşeme, büyük yaygı ve binâ kubbelerinin altı ma'nâlarınadır (Burhân). "Künde", mücrimlerin ayaklarına bağladıkları bukağı. Ya'ni, “Rûh-ı sultânî sâhibleri devletin ya'ni şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kurbuna ve "mak'ad-i sıdk"a koştular. Bu cisim bukağısını ve zincirini rûh-ı latîflerinden kopararak bu cismâniyet zindanına fırlatıp attılar."

816. Eğer sen onlardan bir zerre âgâh isen mülk ve şâhenşâhlık ve letafet günüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

816. Eğer sen onlardan bir zerre haberdar isen mülk ve şâhenşâhlık ve letafet günüdür.

Ey kişi! Eğer sen manevî sultanların hallerinden bir zerre haberdar isen, onlar hakkında meydana gelen doğal ölüm ve şehitlik gününün mülk ve şâhenşâhlık ve letafet günü olduğunu bilir ve matem tutmaya gerek görmezsin. "Geş", letafet ve güzellik anlamındadır. Bazı nüshalarda birinci mısra' "روز عیش است و گهی شاهنشهی" şeklinde geçer; bu da "Yaşayış günü ve şâhenşâhlık vaktidir" demek olur.

Ey kimse! Eğer sen ma'nevî sultânların ahvâlinden bir zerre âgâh isen onlar hakkında vâki' olan tabîî ölüm ve şehîdlik gününün mülk ve şâhenşâhlık ve letâfet günü olduğunu bilir ve mâtem tutmaya lüzûm görmezsin. "Geş", letâfet ve güzellik ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' روز عیش است و گهی شاهنشهی vaki'dir; "Yaşayış günü ve şâhenşâhlık vaktidir" demek olur.

817. Ve eğer âgâh değil isen git, kendi üzerine ağla! Zîrâ ki naklin ve mahşerin inkârındasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

817. Ve eğer haberdar değilsen git, kendi üzerine ağla! Çünkü naklin (ruh göçünün) ve mahşerin (dirilişin) inkârındasın.

Ve eğer ruh-ı sultanînin (ilahi ruhun) cisimden alakasını kestikten sonraki hâline bir zerre kadar haberdar değilsen git, kendi hâline ağla ve yas tut! Çünkü ruhun beka âlemine (sonsuzluk âlemine) intikalini ve mahşerin (dirilişin) vukuunu bu gibi manevî sultanların intikallerine ağlamak ve yas tutmak suretiyle inkâr etmiş olursun. Çünkü onların bu tabiî ölümlerini ve şehitlik mertebesini kazanmalarını kötü görüyorsun. Halbuki o sultanlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Nasıl ki velayet şahı İmam Ali (k.A.v.) efendimizin dilinden kendilerini şehit edeceği açığa çıkmış olan İbn Mülcem'e hitaben I. cildin 3984 numaralı beyti ile onu takip eden beyitlerde şöyle buyurulmuştu:

Tercümesi: "Fakat ey İbn Mülcem! Gamsız ol! Senin ahirette şefaatçin benim! Ben ruhun efendisiyim, tenin kölesi değilim. Benim katımda bu cismin bir kıymeti yoktur. Ben tenim olmadan dahi yiğit oğlu yiğitim. Hançer ve kılıç benim fesleğenim oldu. Tenin ölümü benim bezmim (eğlence yerim) ve nergis bahçem oldu." (Burhan). "Künde", suçluların ayaklarına bağladıkları bukağı. Yani, “Ruh-ı sultanî sahipleri devletin yani hakikî şah olan Hakk'ın yakınlığına ve "mak'ad-i sıdk"a (doğruluk makamına) koştular. Bu cisim bukağısını ve zincirini latif ruhlarından kopararak bu cismaniyet zindanına fırlatıp attılar.”

Ve eğer rûh-ı sultânînin cisimden alâkasını kestikten sonraki hâline bir zerre âgâh değil isen git, kendi hâline ağla ve mâtem tut! Zîrâ rûhun âlem-i bekāya intikālini ve mahşerin vukūunu bu gibi ma'nevî sultânların intikāllerine ağlamak ve mâtem tutmak sûretiyle inkâr etmiş olursun. Çünkü onların bu tabîî ölümlerini ve mertebe-i şehadeti ihrâz etmelerini fenâ görüyorsun. Halbuki o sultânlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm Ali (k.A.v.) efendimizin lisânından kendilerini şehîd edeceği mekşûf olan İbn Mülcem'e hitâben I. cildin 3984 numaralı beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi:

Tercümesi: "Fakat ey İbn Mülcem! Gamsız ol! Senin âhirette şefi'in benim! Ben rûhun efendisiyim, tenin kölesi değilim. Benim indimde bu cismin bir kıymeti yoktur. Ben tenim olmadan dahi yiğit oğlu yiğitim. Hançer ve kılıç benim fesleğenim oldu. Tenin ölümü benim bezmim ve nergistânım oldu." (Burhân). "Künde", mücrimlerin ayaklarına bağladıkları bukağı. Ya'ni, “Rûh-ı sultânî sâhibleri devletin ya'ni şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kurbuna ve "mak'ad-i sıdk"a koştular. Bu cisim bukağısını ve zincirini rûh-ı latîflerinden kopararak bu cismâniyet zindanına fırlatıp attılar."

816. Eğer sen onlardan bir zerre âgâh isen mülk ve şâhenşâhlık ve letafet günüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

816. Eğer sen onlardan bir zerre haberdar isen mülk ve şâhenşâhlık ve letafet günüdür.

Ey kişi! Eğer sen manevî sultanların hallerinden bir zerre haberdar isen, onlar hakkında meydana gelen doğal ölüm ve şehitlik gününün mülk ve şâhenşâhlık ve letafet günü olduğunu bilir ve matem tutmaya gerek görmezsin. "Geş", letafet ve güzellik anlamındadır. Bazı nüshalarda birinci mısra' "روز عیش است و گهی شاهنشهی" şeklinde geçer; bu da "Yaşayış günü ve şâhenşâhlık vaktidir" demek olur.

Ey kimse! Eğer sen ma'nevî sultânların ahvâlinden bir zerre âgâh isen onlar hakkında vâki' olan tabîî ölüm ve şehîdlik gününün mülk ve şâhenşâhlık ve letâfet günü olduğunu bilir ve mâtem tutmaya lüzûm görmezsin. "Geş", letâfet ve güzellik ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' روز عیش است و گهی شاهنشهی vaki'dir; "Yaşayış günü ve şâhenşâhlık vaktidir" demek olur.

817. Ve eğer âgâh değil isen git, kendi üzerine ağla! Zîrâ ki naklin ve mahşerin inkârındasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

817. Eğer haberdar değilsen git, kendi üzerine ağla! Çünkü nakli (ruh göçünü) ve mahşeri inkâr ediyorsun.

Eğer ruh-ı sultanînin (ilahi ruhun) cisimden alakasını kestikten sonraki hâline bir zerre kadar haberdar değilsen git, kendi hâline ağla ve yas tut! Çünkü ruhun beka âlemine (sonsuzluk âlemine) intikalini ve mahşerin (kıyametin) vukuunu, bu gibi manevî sultanların intikallerine ağlamak ve yas tutmak suretiyle inkâr etmiş olursun. Çünkü onların bu tabiî ölümlerini ve şehadet mertebesini elde etmelerini kötü görüyorsun. Halbuki o sultanlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Nitekim Şah-ı velayet İmam Ali (k.A.v.) efendimizin dilinden, kendilerini şehit edeceği açıkça bilinen İbn Mülcem'e hitaben I. cildin 3984 numaralı beyti ile onu takip eden beyitlerde şöyle buyurulmuştu: Tercümesi: "Fakat ey İbn Mülcem! Gamsız ol! Senin ahirette şefaatçin benim! Ben ruhun efendisiyim, tenin kölesi değilim. Benim katımda bu cismin bir kıymeti yoktur. Ben tenim olmadan dahi yiğit oğlu yiğidim. Hançer ve kılıç benim fesleğenim oldu. Tenin ölümü benim meclisim ve nergis bahçem oldu."

Ve eğer rûh-ı sultânînin cisimden alâkasını kestikten sonraki hâline bir zerre âgâh değil isen git, kendi hâline ağla ve mâtem tut! Zîrâ rûhun âlem-i bekāya intikālini ve mahşerin vukūunu bu gibi ma'nevî sultânların intikāllerine ağlamak ve mâtem tutmak sûretiyle inkâr etmiş olursun. Çünkü onların bu tabîî ölümlerini ve mertebe-i şehadeti ihrâz etmelerini fenâ görüyorsun. Halbuki o sultânlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm Ali (k.A.v.) efendimizin lisânından kendilerini şehîd edeceği mekşûf olan İbn Mülcem'e hitâben I. cildin 3984 numaralı beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: Tercümesi: "Fakat ey İbn Mülcem! Gamsız ol! Senin âhirette şefi'in benim! Ben rûhun efendisiyim, tenin kölesi değilim. Benim indimde bu cismin bir kıymeti yoktur. Ben tenim olmadan dahi yiğit oğlu yiğitim. Hançer ve kılıç benim fesleğenim oldu. Tenin ölümü benim bezmim ve nergistânım oldu."

818. Senin harab olan kalbin ve dînin üzerine nevha et ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

818. Senin harap olan kalbin ve dinin üzerine ağla ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor.

Yani, ey kişi! Sen her ne kadar dilinle öldükten sonra dirilmeyi ve ölümden sonra hayatı kabul etmekte isen de, ölene ağlamak ve matem tutmak bu dil ile kabulünü fiilen yalanlamaktadır. Bu hâl, kalbinin ve dininin haraplığını gösterir. Bu sebeple ona buna ağlayacağına kendi dininin ve kalbinin haraplığına ağla! Çünkü sen ölen kimsenin ancak bu eski toprağa gittiğini görüyorsun. Halbuki toprağa giden yine topraktan meydana gelen cisimdir. Ruhun toprak ile ne alakası vardır? Nasıl ki, Cenab-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 61. bölümünde şöyle buyururlar:

"Taziye sahibi mezarın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrafını tavaf eder ve öper. Yani "O yüzüğü burada, burada zayi ettim" der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Yüce Allah, hikmet gereği ruhu beden ile bir iki gün birleştirmek için bu kadar sanat yaptı ve kudretini gösterdi. Eğer insan bedeni ile beraber bir an mezarın içinde otursa, deli olma korkusu vardır. Şekil durağından ve kokmuş bedenden ruhun sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Yüce Allah korkutmak için onu bir alamet kıldı. Ta ki, insanların kalbinde kabir vahşetinden ve toprağın karanlığından bir korku meydana gelsin!"

Ya'ni, ey kimse! Sen her ne kadar lisânen ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti ve ölümden sonra hayâtı ikrâr etmekte isen de ölene ağlamak ve mâtem tutmak bu ikrâr-ı lisânını fiilen tekzîb etmektedir. Bu hâl kalbinin ve dîninin harâblığını gösterir. Binâenaleyh ona buna ağlayacağına kendi dîninin ve kalbinin harâblığına ağla! Zîrâ sen ölen kimsenin ancak bu eski toprağa gittiğini görüyorsun. Halbuki toprağa giden yine topraktan peyda olan cisimdir. Rûhun toprak ile ne alakası vardır? Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 61. faslında şöyle buyururlar:

"Sâhib-i ta'ziye mezârın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve öper. Ya'ni "O yüzüğü burada, burada zâyi' ettim" der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıb ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi. Eğer insan kalıbı ile beraber bir lahza mezârın içinde otursa dîvâne olmak havfı vardır. Sûret durağından ve kokmuş kalıbdan rûhun sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı. Tâ ki, insanların kalbinde vahşet-i kabrden ve toprağın zulmetinden bir korku peyda ola!"

819. Ve eğer görüyor ise arka tutucu ve gönül tevdî edici ve gözü tok olucu olarak niçin cesûr olmaz? Ve kezâ Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerinin intikālleri hakkında bir gazel-i latîflerinde şöyle buyururlar: "Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihânın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve "Yazık, yazık!" deme! Şeytânın ayranına düşersen yazık olan o olur. Benim cenâzemi gördüğün vakit "Firâk, firâk!" deme! Benim için mülâkāt-ı visâl o zaman olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

819. Ve eğer görüyor ise, arka tutucu ve gönül tevdi edici ve gözü tok olucu olarak niçin cesur olmaz? Ve aynı şekilde Hz. Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) zât-ı şeriflerinin vefatları hakkında latif bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihanın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve "Yazık, yazık!" deme! Şeytanın ayranına düşersen yazık olan o olur. Benim cenazemi gördüğün vakit "Ayrılık, ayrılık!" deme! Benim için kavuşma buluşması o zaman olur."

818. Senin harab olan kalbin ve dînin üzerine nevha et ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

818. Harap olan kalbine ve dinine ağla ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor.

Yani, ey kişi! Sen her ne kadar dilinle "ölümden sonra diriliş"i ve ölümden sonra hayatı ikrar etmekte isen de, ölüye ağlamak ve yas tutmak bu dil ile ikrarını fiilen yalanlamaktadır. Bu hal, kalbinin ve dininin harap olduğunu gösterir. Bu sebeple ona buna ağlayacağına, kendi dininin ve kalbinin haraplığına ağla! Çünkü sen ölen kimsenin ancak bu eski toprağa gittiğini görüyorsun. Halbuki toprağa giden yine topraktan meydana gelen bedendir. Ruhun toprak ile ne ilgisi vardır? Nitekim efendimiz Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 61. bölümünde şöyle buyururlar:

"Taziye sahibi mezarın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrafını tavaf eder ve öper. Yani 'O yüzüğü burada, burada kaybettim' der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Yüce Allah, hikmet gereği ruhu bedenle bir iki gün birleştirmek için bu kadar sanat yaptı ve kudretini gösterdi. Eğer insan bedeniyle beraber bir an mezarın içinde otursa, deli olma korkusu vardır. Beden durağından ve kokmuş bedenden ruhun sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Yüce Allah, korkutmak için onu bir alamet kıldı. Ta ki, insanların kalbinde kabir vahşetinden ve toprağın karanlığından bir korku meydana gelsin!"

Ya'ni, ey kimse! Sen her ne kadar lisânen ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti ve ölümden sonra hayâtı ikrâr etmekte isen de ölene ağlamak ve mâtem tutmak bu ikrâr-ı lisânını fiilen tekzîb etmektedir. Bu hâl kalbinin ve dîninin harâblığını gösterir. Binâenaleyh ona buna ağlayacağına kendi dîninin ve kalbinin harâblığına ağla! Zîrâ sen ölen kimsenin ancak bu eski toprağa gittiğini görüyorsun. Halbuki toprağa giden yine topraktan peydâ olan cisimdir. Rûhun toprak ile ne alâkası vardır? Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 61. faslında şöyle buyururlar:

"Sâhib-i ta'ziye mezârın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve öper. Ya'ni "O yüzüğü burada, burada zâyi' ettim" der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıb ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi. Eğer insan kalıbı ile beraber bir lahza mezârın içinde otursa dîvâne olmak havfı vardır. Sûret durağından ve kokmuş kalıbdan rûhun sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı. Tâ ki, insanların kalbinde vahşet-i kabrden ve toprağın zulmetinden bir korku peydâ ola!"

819. Ve eğer görüyor ise arka tutucu ve gönül tevdî edici ve gözü tok olucu olarak niçin cesûr olmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

819. Ve eğer görüyor ise arka tutucu ve gönül teslim edici ve gözü tok olucu olarak niçin cesur olmaz?

"Puşt-dâr", "arka tutucu" demektir ve ölümün ilahi vuslatın yardımcısı olmasına işaret edilir. "Dil-sipâr", terkibî bir sıfat olup "gönlü ölüme teslim edici" demektir. "Çeşm-sîr", "gözü tok" demektir ve cismaniyet âleminden kalb gözünün doyması ve bıkması demektir. Yani, ey kişi! Eğer senin kalbinin gözü ahiret hayatını görüyor ise niçin ölümü ilahi vuslatın yardımcısı bilerek ve kendini ölüme teslim ederek ve gözü bu dünya hayatından doyup bıkmış olarak bu doğal ölüme karşı cesur olmaz da korkar?

"Puşt-dâr", "arka tutucu" demek olup ölümün muîn-i visâl-i ilâhî olmasına işâret buyurulur. "Dil-sipâr", vasf-ı terkîbî olup "gönlü ölüme teslîm edici" demek olur. "Çeşm-sîr", "gözü tok" demek olup cismâniyet âleminden kalb gözünün doyması ve bıkması demek olur. Ya'ni, ey kimse! Eğer senin kalbinin gözü hayât-ı uhreviyyeyi görüyor ise niçin ölümü muîn-i visâl-i ilâhî bilerek ve kendini ölüme teslîm ederek ve gözü bu hayât-ı dünyeviyyeden doyup bıkmış olarak bu tabîî ölüme karşı cesûr olmaz da korkar?

820. Yüzünde din meyinden ferahlık nerede? Eğer deryayı gördün ise sahî olan [804] kef nerde?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

820. Yüzünde din şarabından ferahlık nerede? Eğer denizi gördün ise cömert olan el nerede?

"Ferruh", mübarek demektir ve "yakışıklı ve parlak yüz" anlamına da gelir. Çünkü bu kelime "fer" ile "ruh" kelimelerinden oluşmuştur (Burhan). "Kef", "el, avuç" anlamına geldiği gibi "köpük" anlamına da gelir. Burada "el" anlamı açık ve "köpük" anlamı gizli ve bâtınîdir. Yani, eğer sen ruhtan zerre kadar haberdar olduysan, yüzünde din şarabından mübareklik ve parlaklık oluşması gerekirdi. O mübareklik sende nerede? Ve eğer ruhtan haberdar olduysan ve ruhun gözüyle hakiki varlık denizini gördüysen, bu cismaniyete karşı cömert el nerededir ki, o hakiki varlık karşısında o cismi ve cismaniyeti bolca harcayabilesin! Gizli olan anlam şudur ki: Eğer sen varlık denizini gördün ve denizin kendisi olduysan, coşup köpük saçman ve Hakk'ın sıfatlarıyla görünmen nerede?

"Ferruh", mübarek demektir ve "yakışıklı ve parlak yüz" ma'nâsına da gelir. Zira bu kelime "fer" ile "ruh"dan mürekkebdir (Burhân). "Kef", "el, avuç" ma'nâsına geldiği gibi "köpük" ma'nâsına da gelir. Burada "el" ma'nâsı zâhir ve "köpük" ma'nâsı mermûz ve bâtındır. Ya'ni, eğer sen rûhtan zerre kadar âgâh oldun ise yüzünde dîn şarabından mübâreklik ve parlaklık hâsıl olmak lâzım idi. O mübareklik sende nerede? Ve eğer rûhtan âgâh oldun ve rûhun gözüyle vücûd-i hakîkî deryâsını gördün ise, bu cismâniyete karşı cömert el nerededir ki, o vücûd-ı hakîkî müvâcehesinde o cismi ve cismâniyeti ibzâl edesin! Mermûz olan ma'nâ budur ki: Eğer sen deryayı vücûdu gördün ve ayn-ı deryâ oldun ise cûş ü hurûş edip bol köpük saçman ve sıfât-ı Hak ile zâhir olman nerede?

821. O kimse ki, ırmağı gördü, suyu esirgemez. Hususiyle o kimse ki, o deryayı ve bulutu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

821. O kimse ki, ırmağı gördü, suyu esirgemez. Özellikle o kimse ki, o denizi ve bulutu gördü.

"Irmak"tan maksat, ruhanî tecelli (ilahi nurun ruhaniyet yoluyla görünmesi) ve "derya"dan maksat, Rahmanî tecelli (Allah'ın rahmetinin tecellisi) ve "mîğ" yani "bulut"tan maksat, Hak'ın sıfatları ve "su"dan maksat, cömertlik ve bağış olduğu anlaşılır. Yani, ruhanî tecelliye nail olan kimse, insanlardan cömertliği ve bağışı esirgemez. Hele Rahmanî tecelliye nail olup hakiki varlığı idrak eden ve bütün eşyada Hak'ın sıfatlarını müşahede eden kimsede cömertlik ve bağış hususunda asla cimrilik ve hasislik olmaz. "Puşt-dâr", "arka tutucu" demek olup ölümün ilahi vuslatın yardımcısı olmasına işaret buyrulur. "Dil-sipâr", terkibi bir vasıf olup "gönlü ölüme teslim edici" demek olur. "Çeşm-sîr", "gözü tok" demek olup cismaniyet âleminden kalp gözünün doyması ve bıkması demek olur. Yani, ey kimse! Eğer senin kalbinin gözü uhrevi hayatı görüyor ise niçin ölümü ilahi vuslatın yardımcısı bilerek ve kendini ölüme teslim ederek ve gözü bu dünyevi hayattan doyup bıkmış olarak bu tabii ölüme karşı cesur olmaz da korkar?

"Irmak"tan murâd, tecellî-i rûhânî ve "deryâ"dan murâd, tecellî-i rahmânî ve "mîğ" ya'ni "bulut"tan murâd, sıfât-ı Hak ve "su"dan murâd, bezl ü atâ olduğu anlaşılır. Ya'ni, tecellî-i rûhânîye nâil olan kimse halktan bezl ü atâyı esirgemez. Hele tecellî-i rahmânîyye nâil olup vücûd-i hakîkîyi idrâk eden ve bilcümle eşyâda sıfât-ı Hakk'ı müşâhede eden kimsede bezl ü atâ hususunda aslâ buhl ve hasîslik olmaz. "Puşt-dâr", "arka tutucu" demek olup ölümün muîn-i visâl-i ilâhî olması- na işâret buyurulur. "Dil-sipâr", vasf-ı terkîbî olup "gönlü ölüme teslîm edici" demek olur. "Çeşm-sîr", "gözü tok" demek olup cismâniyet âleminden kalb gözünün doyması ve bıkması demek olur. Ya'ni, ey kimse! Eğer senin kalbi- nin gözü hayât-ı uhreviyyeyi görüyor ise niçin ölümü muîn-i visâl-i ilâhî bi- lerek ve kendini ölüme teslîm ederek ve gözü bu hayât-ı dünyeviyyeden do- yup bıkmış olarak bu tabîî ölüme karşı cesûr olmaz da korkar?

820. Yüzünde din meyinden ferahlık nerede? Eğer deryayı gördün ise sahî olan [804] kef nerde?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

820. Yüzünde din şarabından ferahlık nerede? Eğer deryayı gördün ise cömert olan el nerede?

"Ferruh", mübarek demektir ve "yakışıklı ve parlak yüz" anlamına da gelir. Çünkü bu kelime "fer" ile "ruh" kelimelerinden oluşmuştur (Burhan). "Kef", "el, avuç" anlamına geldiği gibi "köpük" anlamına da gelir. Burada "el" anlamı açık ve "köpük" anlamı gizli ve bâtındır. Yani, eğer sen ruhtan zerre kadar haberdar olduysan yüzünde din şarabından mübareklik ve parlaklık oluşması gerekirdi. O mübareklik sende nerede? Ve eğer ruhtan haberdar olduysan ve ruhun gözüyle hakiki varlık deryasını gördüysen, bu cismaniyete karşı cömert el nerededir ki, o hakiki varlık karşısında o cismi ve cismaniyeti bolca harcayasın! Gizli olan anlam şudur ki: Eğer sen varlık deryasını gördün ve deryanın kendisi olduysan coşup taşarak bol köpük saçman ve Hakk'ın sıfatları ile görünmen nerede?

"Ferruh", mübarek demektir ve "yakışıklı ve parlak yüz" ma'nâsına da gelir. Zira bu kelime "fer" ile "ruh"dan mürekkebdir (Burhân). "Kef", "el, avuç" ma'nâsına geldiği gibi "köpük" ma'nâsına da gelir. Burada "el" ma'nâsı zâhir ve "köpük" ma'nâsı mermûz ve bâtındır. Ya'ni, eğer sen rûh- tan zerre kadar âgâh oldun ise yüzünde dîn şarabından mübâreklik ve par- laklık hâsıl olmak lâzım idi. O mübareklik sende nerede? Ve eğer rûhtan âgâh oldun ve rûhun gözüyle vücûd-i hakîkî deryâsını gördün ise, bu cismâ- niyete karşı cömert el nerededir ki, o vücûd-ı hakîkî müvâcehesinde o cismi ve cismâniyeti ibzâl edesin! Mermûz olan ma'nâ budur ki: Eğer sen derya- yı vücûdu gördün ve ayn-ı deryâ oldun ise cûş ü hurûş edip bol köpük saç- man ve sıfât-ı Hak ile zâhir olman nerede?

821. O kimse ki, ırmağı gördü, suyu esirgemez. Hususiyle o kimse ki, o der- yayı ve bulutu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

821. O kimse ki, ırmağı gördü, suyu esirgemez. Özellikle o kimse ki, o denizi ve bulutu gördü.

"Irmak"tan kasıt, ruhanî tecelli (ruhun ortaya çıkışı) ve "derya"dan kasıt, Rahmanî tecelli (Allah'ın rahmetinin ortaya çıkışı) ve "mîğ" yani "bulut"tan kasıt, Hakk'ın sıfatları ve "su"dan kasıt, bağış ve ihsan olduğu anlaşılır. Yani, ruhanî tecelliye nail olan kimse, insanlardan bağış ve ihsanı esirgemez. Hele Rahmanî tecelliye nail olup hakiki varlığı idrak eden ve bütün eşyada Hakk'ın sıfatlarını müşahede eden kimsede bağış ve ihsan hususunda asla cimrilik ve hasislik olmaz. Hakk'ın rızık vericiliğini ve onun rahmet hazinelerini görmeyen hırslı adamın bir karıncaya benzetilmesidir ki, büyük saman harmanında bir buğday tanesine çabalar ve hücum eder ve titrer ve aceleyle çeker; o harmanın genişliğini göremez.

"Irmak"tan murâd, tecellî-i rûhânî ve "deryâ"dan murâd, tecellî-i rahmâ- nî ve "mîğ" ya'ni "bulut"tan murâd, sıfât-ı Hak ve "su"dan murâd, bezl ü atâ olduğu anlaşılır. Ya'ni, tecellî-i rûhânîye nâil olan kimse halktan bezl ü atâyı esirgemez. Hele tecellî-i rahmânîyye nâil olup vücûd-i hakîkîyi idrâk eden ve bilcümle eşyâda sıfât-ı Hakk'ı müşâhede eden kimsede bezl ü atâ hususunda aslâ buhl ve hasîslik olmaz. Hakk'ın rezzāklığı ve onun rahmet hazînelerini görmeyen harîs adamın bir karıncaya teşbîhidir ki, büyük saman harmanında bir buğday tânesine sa'y eder ve hücum eder ve titrer ve ta'cîl ile çeker; o harmanın genişliğini göremez

822. Karınca tâne üzerine o sebeble titreyici olur ki, latîf harmanlardan kör olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

822. Karınca, o sebeple tane üzerine titreyici olur ki, latif harmanlardan kördür.

"Amyân", amâ sahibi yani "kör" demektir (Akrabü'l-mevârid). "Karınca"dan maksat, hırslı adamdır ki, Yüce Allah'ın Hicr suresinde `وإن من شَيْء إلا عندنا خزائنه وما ننزله إِلَّا بِقَدَرٍ معلوم` (Hicr, 15/21) yani "Bizim katımızda hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur ve biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz" ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu hazinelerinden kördür ve gafildir. Bu sebeple o karınca hükmünde olan adam, o hazineden gelen bir tane üzerine cimri ve titreyici olur.

“Amyân”, amâ sahibi ya'ni "kör" demektir (Akrabü'l-mevârid). "Karınca"dan murâd, harîs adamdır ki, Hak Teâlâ'nın sûre-i Hicr'de `وإن من شَيْء إلا عندنا خزائنه وما ننزله إِلَّا بِقَدَرٍ معلوم` (Hicr, 15/21) ya'ni bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur ve o şeyi ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu hazînelerinden kördür ve gāfildir. Bu sebeble o karınca mesâbesinde olan adam o hazîneden gelen bir tâne üzerine bahîl ve titreyici olur.

823. O tâneyi hırs ve korku ile çeker; zîra öyle bir azîm yığını görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

823. O taneyi hırs ve korku ile çeker; çünkü öyle büyük bir yığın görmez.

"Çâş", samandan ayrılmış ve temizlenmiş mahsûl yığınıdır (Burhân). Yani, karınca mesabesinde olan o kimse, eline geçen o taneyi hırs ile ve aç kalmak korkusu ile çeker. Çünkü körlüğünden dolayı öyle büyük bir buğday yığınını ve ilâhî hazineyi göremez.

"Çâş", samandan ayrılmış ve temizlenmiş mahsûl yığını (Burhân). Ya'ni, karınca mesâbesinde olan o kimse o eline geçen tâneyi hırs ile ve aç kalmak korkusu ile çeker. Zîrâ körlüğünden dolayı öyle bir azîm buğday yığınını ve hazîne-i ilâhîyi göremez.

824. Harman sahibi der ki: "Hey, ey kimse! Körlükten dolayı senin indinde ma'dûm olan bir şeydir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

824. Harman sahibi der ki: "Hey, ey kimse! Körlükten dolayı senin indinde yok olan bir şeydir."

Harman sahibi, yani Yüce Allah buyurur ki: "Hey! Kendine gel, ey çaresiz adam! Yok ve hiç olan bir şey, körlükten dolayı senin katında kıymetli bir şey olmuştur. Yoksa bu hazinemin genişliğine göre senin eline

Harman sâhibi, ya'ni Hak Teâlâ hazretleri buyurur ki: "Hey! Kendine gel, ey bîçâre adam! Ma'dûm ve hiç olan bir şey körlükten dolayı senin indinde kıymetli bir şey olmuştur. Yoksa bu hazînemin vüs'atine nazaran senin eline

822. Karınca tâne üzerine o sebeble titreyici olur ki, latîf harmanlardan kör olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

822. Karınca tane üzerine o sebeple titreyici olur ki, latif harmanlardan kördür.

"Amyân", amâ sahibi yani "kör" demektir (Akrabü'l-mevârid). "Karınca"dan maksat, hırslı adamdır ki, Yüce Allah'ın Hicr suresinde "Ve hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın; biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz." (Hicr, 15/21) ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu hazinelerinden kördür ve gafildir. Bu sebeple o karınca mesabesinde olan adam o hazineden gelen bir tane üzerine cimri ve titreyici olur.

“Amyân”, amâ sahibi ya'ni "kör" demektir (Akrabü'l-mevârid). "Karınca"dan murâd, harîs adamdır ki, Hak Teâlâ'nın sûre-i Hicr'de وإن من شَيْء إلا عندنا خزائنه وما ننزله إِلَّا بِقَدَرٍ معلوم (Hicr, 15/21) ya'ni bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur ve o şeyi ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu hazînelerinden kördür ve gāfildir. Bu sebeble o karınca mesâbesinde olan adam o hazîneden gelen bir tâne üzerine bahîl ve titreyici olur.

823. O tâneyi hırs ve korku ile çeker; zîra öyle bir azîm yığını görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

823. O taneyi hırs ve korku ile çeker; çünkü öyle büyük bir yığın görmez.

"Çâş", samandan ayrılmış ve temizlenmiş mahsûl yığınıdır (Burhân). Yani, karınca mesabesinde olan o kimse, eline geçen o taneyi hırs ile ve aç kalmak korkusu ile çeker. Çünkü körlüğünden dolayı öyle büyük bir buğday yığınını ve ilâhî hazineyi göremez.

"Çâş", samandan ayrılmış ve temizlenmiş mahsûl yığını (Burhân). Ya'ni, karınca mesâbesinde olan o kimse o eline geçen tâneyi hırs ile ve aç kalmak korkusu ile çeker. Zîrâ körlüğünden dolayı öyle bir azîm buğday yığınını ve hazîne-i ilâhîyi göremez.

824. Harman sahibi der ki: "Hey, ey kimse! Körlükten dolayı senin indinde ma'dûm olan bir şeydir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

824. Harman sahibi der ki: "Hey, ey kimse! Körlükten dolayı senin indinde ma'dûm olan bir şeydir."

Harman sahibi, yani Yüce Allah buyurur ki: "Hey! Kendine gel, ey çaresiz adam! Yok ve hiç olan bir şey, körlükten dolayı senin katında kıymetli bir şey olmuştur. Yoksa bu hazinemin genişliğine göre senin eline geçen mal ve mülkün ne kıymeti vardır ki, o değersiz ve hiç olan bir şey üzerine bu kadar titrersin?"

Harman sâhibi, ya'ni Hak Teâlâ hazretleri buyurur ki: "Hey! Kendine gel, ey bîçâre adam! Ma'dûm ve hiç olan bir şey körlükten dolayı senin indinde kıymetli bir şey olmuştur. Yoksa bu hazînemin vüs'atine nazaran senin eline geçen mâl ve mülkün ne kıymeti vardır ki, o hakîr ve hiç olan bir şey üzerine bu kadar titrersin?"

825. Sen bizim hazînelerimizden onu görmüşsün ki, o tâneye cân ile sarılmışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

825. Sen bizim hazînelerimizden onu görmüşsün ki, o tâneye cân ile sarılmışsın!

Ey şuuru ve idraki eksik olan kimse! Sen bizim bağış ve ihsanımızın harmanlarından ve hazînelerinden ancak o eline geçen taneyi görmüşsün ki, o hiç olan taneye can ile dört elle sarılmışsın!

"Ey şuûru ve idrāki nâkıs olan kimse! Sen bizim atâ ve ihsânımızın harmanlarından ve hazînelerinden ancak o eline geçen tâneyi görmüşsün ki, o hiç olan tâneye cân ile dört el ile sarılmışsın!"

826. Ey sûrette zerre olan! Keyvân'ı gör. Topal karıncasın, git, Süleyman'ı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

826. Ey görünüşte zerre olan! Keyvân'ı gör. Topal karıncasın, git, Süleyman'ı gör!

"Keyvân", Satürn gezegeninin ismidir. Astronomi bilginlerinin incelemelerine göre Dünya küresinden 750 kat daha büyüktür. Yani, ey görünüşte ve cisimde yıldızların ve Dünya'nın büyüklüğüne göre zerre olan insan! Üzerinde yaşadığın Dünya'dan 750 kat daha büyük olan Satürn gezegenini gör! Nasıl ki Mü'min Suresi'nde, لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Mü'min, 40/57) yani "Göklerin ve yerin cismanî yaratılışları elbette insanların cismanî yaratılışlarından daha büyüktür ve fakat insanların çoğu bilmezler!" buyurulur. Bu sebeple ey insan! Bir defa kendi cismine bak ve bir de üzerinde yaşadığın Dünya'nın ve Dünya'dan daha büyük olan Satürn'ün cismaniyetine bak! Eğer bir oranlama yaparsan sen bu Dünya üzerinde gezen topal bir karıncasın. Şimdi hırs ile yapıştığın taneyi bırak da, git sana ve Dünya'ya ve Satürn'e varlık bahşeden Süleyman'ı yani Yüce Allah hazretlerini gör! Ve O'nun Yaratıcı ve Rızık Verici olduğuna güven!

"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Ehl-i hey'etin tedkîkātına nazaran küre-i Arz'dan 750 def'a daha büyüktür. Ya'ni, ey sûrette ve cisimde yıldızların ve arzın cesâmetine nazaran zerre olan insân! Üzerinde yaşadığın arzdan 750 def'a daha büyük olan Zühal seyyâresini gör! Nitekim sûre-i Mü'min'de لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Mü'min, 40/57) ya'ni "Göklerin ve yerin halk-ı cismanîleri elbette nâsın halk-ı cismânîlerinden daha büyüktür ve fakat nâsın çoğu bilmezler!" buyurulur. Binâenaleyh ey insân! Bir def'a kendinin cismine bak ve bir de üzerinde yaşadığın Arz'ın ve Arz'dan daha büyük olan Zühal'in cismâniyetine bak! Eğer bir nisbet yaparsan sen bu Arz üzerinde gezen topal bir karıncasın. İmdi hırs ile yapıştığın tâneyi bırak da, git sana ve Arz'a ve Zühal'e vücûd bahşeden Süleymân'ı ya'ni Hak Teâlâ hazretlerini gör! Ve onun Hâlık ve Rezzâk olduğuna i'timâd et!

827. Sen bu cisim değilsin, gözsün! Eğer cânı görmüş isen cisimden kurtulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

827. Sen bu cisim değilsin, gözsün! Eğer cânı görmüş isen cisimden kurtulursun.

Ey kişi! Sen bu cisimden ibaret değilsin; sen kâinatın hakikatlerini görmeye yatkın olan gözsün! Eğer kalbinin ve iç âleminin gözü ile cânı gördün ise, bu görünen gözle cismi ve cismaniyeti görmekten kurtulursun. Bazı nüshalarda birinci mısra "تونه این چشم بل آن دیده" şeklindedir. Yani "Sen bu görünen gözden ibaret değilsin. Aksine eşyanın hakikatlerini görmeye yatkın olan gözsün!" demek olur. Geçen mal ve mülkün ne kıymeti vardır ki, o değersiz ve hiç olan bir şey üzerine bu kadar titrersin?

Ey kimse! Sen bu cisimden ibâret değilsin; sen kâinâtın hakāyıkını görmeye müstaid olan gözsün! Eğer kalbinin ve bâtınının gözü ile cânı gördün ise bu zâhir gözü ile cismi ve cismâniyeti görmekten kurtulursun. Ba'zı nüshalarda birinci mısra تونه این چشم بل آن دیده suretindedir. Ya'ni "Sen bu zâhir gözünden ibâret değilsin. Belki hakāyık-ı eşyayı görmeye müstaid olan gözsün!" demek olur. geçen mâl ve mülkün ne kıymeti vardır ki, o hakîr ve hiç olan bir şey üzerine bu kadar titrersin?"

825. "Sen bizim hazînelerimizden onu görmüşsün ki, o tâneye cân ile sarılmışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

825. "Sen bizim hazînelerimizden onu görmüşsün ki, o tâneye cân ile sarılmışsın!"

"Ey şuuru ve idraki eksik olan kimse! Sen bizim bağış ve ihsanımızın harmanlarından ve hazînelerinden ancak o eline geçen taneyi görmüşsün ki, o hiç olan taneye can ile dört elle sarılmışsın!"

"Ey şuûru ve idrāki nâkıs olan kimse! Sen bizim atâ ve ihsânımızın harmanlarından ve hazînelerinden ancak o eline geçen tâneyi görmüşsün ki, o hiç olan tâneye cân ile dört el ile sarılmışsın!"

826. Ey sûrette zerre olan! Keyvân'ı gör. Topal karıncasın, git, Süleyman'ı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

826. Ey görünüşte zerre olan! Keyvân'ı gör. Topal karıncasın, git, Süleyman'ı gör!

"Keyvân", Satürn gezegeninin ismidir. Astronomi bilginlerinin incelemelerine göre Dünya küresinden 750 kat daha büyüktür. Yani, ey görünüşte ve cisimde yıldızların ve Dünya'nın büyüklüğüne göre zerre olan insan! Üzerinde yaşadığın Dünya'dan 750 kat daha büyük olan Satürn gezegenini gör! Nasıl ki Mü'min Suresi'nde, لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Mü'min, 40/57) yani "Göklerin ve yerin cismanî yaratılışları elbette insanların cismanî yaratılışlarından daha büyüktür ve fakat insanların çoğu bilmezler!" buyurulur. Bu sebeple ey insan! Bir defa kendi cismine bak ve bir de üzerinde yaşadığın Dünya'nın ve Dünya'dan daha büyük olan Satürn'ün cismaniyetine bak! Eğer bir oranlama yaparsan sen bu Dünya üzerinde gezen topal bir karıncasın. Şimdi hırs ile yapıştığın taneyi bırak da, git sana ve Dünya'ya ve Satürn'e varlık bahşeden Süleyman'ı yani Yüce Allah hazretlerini gör! Ve O'nun Yaratıcı ve Rızık Verici olduğuna güven!

"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Ehl-i hey'etin tedkîkātına nazaran küre-i Arz'dan 750 def'a daha büyüktür. Ya'ni, ey sûrette ve cisimde yıldızların ve arzın cesâmetine nazaran zerre olan insân! Üzerinde yaşadığın arzdan 750 def'a daha büyük olan Zühal seyyâresini gör! Nitekim sûre-i Mü'min'de لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Mü'min, 40/57) ya'ni "Göklerin ve yerin halk-ı cismanîleri elbette nâsın halk-ı cismânîlerinden daha büyüktür ve fakat nâsın çoğu bilmezler!" buyurulur. Binâenaleyh ey insân! Bir def'a kendinin cismine bak ve bir de üzerinde yaşadığın Arz'ın ve Arz'dan daha büyük olan Zühal'in cismâniyetine bak! Eğer bir nisbet yaparsan sen bu Arz üzerinde gezen topal bir karıncasın. İmdi hırs ile yapıştığın tâneyi bırak da, git sana ve Arz'a ve Zühal'e vücûd bahşeden Süleymân'ı ya'ni Hak Teâlâ hazretlerini gör! Ve onun Hâlık ve Rezzâk olduğuna i'timâd et!

827. Sen bu cisim değilsin, gözsün! Eğer cânı görmüş isen cisimden kurtulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

827. Sen bu cisim değilsin, gözsün! Eğer canı görmüş isen cisimden kurtulursun.

Ey kişi! Sen bu cisimden ibaret değilsin; sen kâinatın hakikatlerini görmeye yatkın olan gözsün! Eğer kalbinin ve iç âleminin gözü ile canı gördün ise bu görünen göz ile cismi ve cismaniyeti görmekten kurtulursun. Bazı nüshalarda birinci mısra' "تونه این چشم بل آن دیده" şeklindedir. Yani "Sen bu görünen gözden ibaret değilsin. Aksine eşyanın hakikatlerini görmeye yatkın olan gözsün!" demek olur.

Ey kimse! Sen bu cisimden ibâret değilsin; sen kâinâtın hakāyıkını görmeye müstaid olan gözsün! Eğer kalbinin ve bâtınının gözü ile cânı gördün ise bu zâhir gözü ile cismi ve cismâniyeti görmekten kurtulursun. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' تونه این چشم بل آن دیده suretindedir. Ya'ni "Sen bu zâhir gözünden ibâret değilsin. Belki hakāyık-ı eşyayı görmeye müstaid olan gözsün!" demek olur.

828. Ademî gözdür; bâkîsi et ve deridir. Onun gözü her neyi görmüştür o o şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

828. Âdemî gözdür; gerisi et ve deridir. Onun gözü her neyi görmüşse o, o şeydir.

Yani, insan gözden ve görmekten ibarettir. Bu görüş, insanın şuûrunun (bilincinin) ve idrâkinin (algısının) nurudur ve gerisi et ve deriden ibarettir. Bu şuûr ve idrâk nuru ondan kalkarsa, cansız bir varlıktan ibaret kalır. İnsanın bu şuûr nuru ile ve bâtın gözüyle gördüğü bir şey, hakikatte bir şeydir. Görünen nuruyla gördüğü şey ise cisim ve cismaniyetten ibaret olup, hakikatte hiçbir şey değildir ve asla kıymeti yoktur. Buna göre, insanın gözü her neyi görmüşse, o göz o şeyden ibarettir. Yani, insanın gözü ancak hiçbir kıymeti olmayan cismi ve cismaniyeti görüyor ise, onun gözünün kıymeti de bu gördüğü şey kadardır ve kıymetsizdir; ve eğer cisimde ve cismaniyette tecelli eden Hakk'ın hakiki varlığını görüyor ise, bu gözün ve bu nur sahibinin kıymeti de bu gördüğü şeyin kıymeti ve itibarı kadardır. Bazı nüshalarda birinci mısradaki "gûşt" yerine "lahm" geçmektedir. Aynı anlamı ifade eder. Bu şerefli beytin benzeri, birinci cildin 1430 numarasına denk gelen şu şerefli beyittir: آدمی دیده است و باقی پوستست. دید آنست آنکه دید دوستست [yani] "İnsan gözdür ve gerisi kabuktur. Görmek, dostu görmektir." Bilinmeli ki, Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) efendimiz, Fusûsu'l-Hikem'de Adem Fassı'nda insan hakkında şöyle buyururlar: فسمي هذا المذكور انسانا وخليفة فاما انسانيته فلعموم نشئته وحصره الحقايق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمي انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم Yani "Şimdi bu zikredilen insan ve halife olarak adlandırıldı. Onun insanlığına gelince, onun yaratılışının genelliğinden ve bütün hakikatleri kuşatmasından dolayıdır; ve o, kendisiyle bakışın gerçekleştiği gözden Hak için gözbebeği mesabesindedir; ve basar (görme) ile ifade edilen odur. İşte bunun için insan olarak adlandırıldı. Çünkü Hak onunla halkına baktı ve onlara rahmet etti." Bu beyanların açıklamaları, fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte yer almaktadır.

Ya'ni, insan gözden ve görmekten ibarettir. Bu görüş insanın şuûrunun ve idrâkinin nûrudur ve bâkîsi et ve deriden ibârettir. Bu şuûr ve idrâk nûru ondan kalkarsa cemâddan ibâret kalır. İnsanın bu nûr-ı şuûr ile ve bâtın gözüyle gördüğü bir şey hakîkatte bir şeydir. Zâhir nûruyla gördüğü şey ise cisim ve cismâniyetten ibaret olup hakîkatte hiçbir şey değildir ve aslâ kıymeti yoktur. Binâenaleyh insanın gözü her neyi görmüş ise o göz o şeyden ibarettir. Ya'ni insanın gözü ancak hiçbir kıymeti olmayan cismi ve cismâniyeti görüyor ise onun gözünün kıymeti dahi bu gördüğü şey kadardır ve kıymetsizdir; ve eğer cisimde ve cismâniyette mütecellî olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı görüyor ise bu gözün ve bu nûr sahibinin kıymeti de bu gördüğü şeyin kıymeti ve i'tibârı kadardır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki "gûşt" yerine "lahm" vâki'dir. Aynı ma'nâyı ifade eder. Bu beyt-i şerîfin nazîri I. cildin 1430 numarasına musâdif olan آدمی دیده است و باقی پوستست. دید آنست آنکه دید دوستست [ya'ni] "İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur"] beyt-i şerîfidir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de insan hakkında şöyle buyururlar: فسمي هذا المذكور انسانا وخليفة فاما انسانيته فلعموم نشئته وحصره الحقايق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمي انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم Ya'ni "İmdi bu mezkûr insan ve halîfe tesmiye olundu. Onun insanlığına gelince, onun neş'etinin umûmundan ve hakāyıkın hepsini hasredici olduğundan dolayıdır; ve o kendisiyle nazar vâki' olan gözden Hak için gözbebeği mesâbesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu. Zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti." Bu beyânâtın îzâhâtı fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte münderiçtir.

829. Küpün gözü derya tarafına açılmış olduğu vakit bir küp dağı nemden gark eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

829. Küpün gözü derya tarafına açılmış olduğu vakit bir küp dağı nemden gark eder.

"Küp"ten kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli bedeni; "deniz"den kasıt, Hak'ın hakiki varlığı ve "dağ"dan kasıt, Firavun ve Nemrut gibi görünen güce sahip kişilerdir. Yani, örneğin görünürde bir küpün içine denizin bağlantısı olup denizden daima

"Küp"ten murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi; "deniz"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak ve "dağ"dan murâd, Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbı. Ya'ni, mesela zâhirde bir küpün içine denizin ittisâli olup denizden dâimâ

828. Ademî gözdür; bâkîsi et ve deridir. Onun gözü her neyi görmüştür o o şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

828. Ademî gözdür; bâkîsi et ve deridir. Onun gözü her neyi görmüştür o o şeydir.

Yani, insan gözden ve görmekten ibarettir. Bu görüş, insanın şuûrunun (bilincinin) ve idrâkinin (algısının) nurudur ve geri kalanı et ve deriden ibarettir. Bu şuûr ve idrâk nuru ondan kalkarsa, cansız bir varlıktan ibaret kalır. İnsanın bu şuûr nuruyla ve bâtın (iç) gözüyle gördüğü bir şey, hakikatte bir şeydir. Görünen nuruyla gördüğü şey ise cisim ve cismaniyetten ibaret olup, hakikatte hiçbir şey değildir ve asla kıymeti yoktur. Buna göre, insanın gözü her neyi görmüş ise, o göz o şeyden ibarettir. Yani, insanın gözü ancak hiçbir kıymeti olmayan cismi ve cismaniyeti görüyor ise, onun gözünün kıymeti dahi bu gördüğü şey kadardır ve kıymetsizdir; ve eğer cisimde ve cismaniyette tecelli eden Hakk'ın hakiki varlığını görüyor ise, bu gözün ve bu nur sahibinin kıymeti de bu gördüğü şeyin kıymeti ve itibarı kadardır. Bazı nüshalarda birinci mısradaki "gûşt" yerine "lahm" geçmektedir. Aynı anlamı ifade eder. Bu şerefli beytin benzeri, I. cildin 1430 numarasına denk gelen "آدمی دیده است و باقی پوستست. دید آنست آنکه دید دوستست" [yani "İnsan gözdür ve geri kalanı kabuktur. Görmek, dostu görmektir"] şerefli beytidir. Bilinmeli ki, Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Ademî Fassı'nda insan hakkında şöyle buyururlar:

فسمي هذا المذكور انسانا وخليفة فاما انسانيته فلعموم نشئته وحصره الحقايق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمي انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم

Yani "Şimdi bu zikredilen insan ve halife olarak adlandırıldı. Onun insanlığına gelince, onun yaratılışının genel olmasından ve bütün hakikatleri kuşatmasından dolayıdır; ve o, kendisiyle bakışın gerçekleştiği gözden Hak için gözbebeği (insan-ı ayn) mesabesindedir; ve basar (görme) ile ifade edilen odur. İşte bunun için insan olarak adlandırıldı. Çünkü Hak onunla halkına baktı ve onlara rahmet etti." Bu beyanatın açıklamaları, fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte yer almaktadır.

Ya'ni, insan gözden ve görmekten ibarettir. Bu görüş insanın şuûrunun ve idrâkinin nûrudur ve bâkîsi et ve deriden ibârettir. Bu şuûr ve idrâk nûru ondan kalkarsa cemâddan ibâret kalır. İnsanın bu nûr-ı şuûr ile ve bâtın gözüyle gördüğü bir şey hakîkatte bir şeydir. Zâhir nûruyla gördüğü şey ise cisim ve cismâniyetten ibaret olup hakîkatte hiçbir şey değildir ve asla kıymeti yoktur. Binâenaleyh insanın gözü her neyi görmüş ise o göz o şeyden ibarettir. Ya'ni insanın gözü ancak hiçbir kıymeti olmayan cismi ve cismâniyeti görüyor ise onun gözünün kıymeti dahi bu gördüğü şey kadardır ve kıymetsizdir; ve eğer cisimde ve cismâniyette mütecellî olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı görüyor ise bu gözün ve bu nûr sahibinin kıymeti de bu gördüğü şeyin kıymeti ve i'tibârı kadardır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki "gûşt" yerine "lahm" vâki'dir. Aynı ma'nâyı ifade eder. Bu beyt-i şerîfin nazîri I. cildin 1430 numarasına musâdif olan آدمی دیده است و باقی پوستست. دید آنست آنکه دید دوستست [ya'ni "İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur"] beyt-i şerîfidir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de insan hakkında şöyle buyururlar:

فسمي هذا المذكور انسانا وخليفة فاما انسانيته فلعموم نشئته وحصره الحقايق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمي انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم

Ya'ni "Imdi bu mezkûr insan ve halîfe tesmiye olundu. Onun insanlığına gelince, onun neş'etinin umûmundan ve hakāyıkın hepsini hasredici olduğundan dolayıdır; ve o kendisiyle nazar vâki' olan gözden Hak için gözbebeği mesâbesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu. Zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti." Bu beyânâtın îzâhâtı fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte münderiçtir.

829. Küpün gözü derya tarafına açılmış olduğu vakit bir küp dağı nemden gark eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

829. Küpün gözü denize açıldığı zaman bir küp dağı nemden boğar.

"Küp"ten maksat, insân-ı kâmilin şerefli bedenidir; "deniz"den maksat, Hakk'ın hakiki varlığı ve "dağ"dan maksat, Firavun ve Nemrut gibi görünen güce sahip kişilerdir. Yani, örneğin görünürde bir küpün içine denizin bağlantısı olup denizden ona daima su gelirse, o küp koca bir dağı suya boğar. Bunun gibi insân-ı kâmilin zayıf olan bedenine Hakk'ın hakiki varlığı denizinden kuvvet ve yardım gelirse, dağ gibi güçlü olan Firavun ve Nemrut gibi görünen güce sahip kişileri mağlup eder.

“Küp”ten murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi; “deniz”den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak ve “dağ”dan murâd, Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbı. Ya'ni, mesela zâhirde bir küpün içine denizin ittisâli olup denizden dâimâ ona su gelirse, o küp bir koca dağı suya gark eder. Bunun gibi insân-ı kâmilin zaîf olan cismine vücûd-i hakîkî-i Hak deryasından kuvvet ve imdâd gelirse, dağ gibi kavî olan Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbını mağlûb eder.

830. Vaktaki küpün canından deryaya yol oldu, küp Ceyhun'a galebe getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

830. Küpün canından denize yol olduğu vakit, küp Ceyhun'a üstün gelir.

"Üştülüm" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada "üstün gelme" demektir (Burhan). "Ceyhun"dan kasıt, akli ve istidlali ilim sahipleridir. Yani, insân-ı kâmilin şerefli ruhu, varlık denizi olan Hak tarafına yol bulduğu zaman, o insân-ı kâmil, akli ve istidlali ilimlerini halk arasında Ceyhun nehri gibi akıtan zahiri ilim sahiplerine de üstün gelir. Nasıl ki Yunus Emre hazretleri bu hâli bir kasidesinin beytinde remizle (işaretle) beyan etmiştir: Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.

Yani bir sinek gibi zayıf görünen bir derviş, bir kartal gibi saldırgan ve tartışmacı olan zahiri bir âlimi tartışmasında mağlup etti. Bu hâl yalan değildir. Ben de ümmi ve hakir bir derviş iken bu hâl benim de başıma geldi, demek olur.

[814] "Üştülüm" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada "galebe" demektir (Burhân). "Ceyhun"dan murâd, ulûm-i akliyye ve istidlâliyye erbabıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfi varlık deryâsı olan Hak tarafına yol bulduğu vakit o insân-ı kâmil ulûm-i akliyye ve istidlâliyyesini halk arasında Ceyhun nehri gibi akıtan ulûm-i zâhire erbâbına da galebe çalar. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bu hâli bir kasîdesinin beytinde remz ile beyân etmiştir: Beyt: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.

Ya'ni bir sinek gibi zayıf görünen bir dervîş bir kartal gibi saldırıcı ve bahsedici olan bir âlim-i zâhirîyi bahsinde mağlûb etti. Bu hâl yalan değildir. Ben de ümmî ve hakîr bir dervîş iken bu hâl benim de başıma geldi, demek olur.

831. O sebebden "Kul!" güfte-i derya olur, her neyi ki, nutk-i Ahmedî söyleyici oldu;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

831. O sebeple "De ki!" sözü deniz olur, Ahmedî nutuk her neyi söylemişse;

Yani, denizden su alan küp mesabesindeki insân-ı kâmil cisminin, Hak'ın hakiki varlık denizine bitişmesi sebebiyledir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber'in bedeni lisanıyla gelen قُلْ هو الله أحد (İhlas, 112/1) [yani "De ki: O Allah tektir"], قُلْ يا عبادي (Zümer, 39/10, 53) [yani "De ki: Ey kullarım!"], قُلْ تعالوا (En'âm, 6/151) [yani "De ki: Geliniz"] ve benzeri kerîm âyetler denizin sözü ve kelâmı oldu. Nitekim IV. cildin 2115 numarasına denk gelen beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است yani "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir" buyrulmuştu; ve aynı şekilde Ahmed (a.s.)a ait olan nutuk, her neyi söylemişse.

Ya'ni, denizden su alan küp mesâbesindeki insân-ı kâmil cisminin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsına ittisâli sebebiyledir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de cism-i Nebevî'nin lisânıyla vârid olan قُلْ هو الله أحد (İhlas, 112/1) [ya'ni "De ki: O Allah ahaddir"], قُلْ يا عبادي (Zümer, 39/10, 53) [ya'ni "De ki: Ey kullarım!"], قُلْ تعالوا (En'âm, 6/151) [ya'ni "De ki: Geliniz"] ve emsâli âyât-i kerîme deryânın güftesi ve kelâmı oldu. Nitekim IV. cildin 2115 numarasına müsâdif olan beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است ya'ni "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir" buyurulmuş idi; ve kezâ Ahmed (a.s.)a mensûb olan nutuk, her neyi söyleyici olursa.

832. Onun kelâmı hep denizin incisi oldu. Zîrâ onun kalbinin deryaya nüfuzu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

832. Onun sözü hep denizin incisi oldu. Çünkü onun kalbinin denize nüfuzu oldu.

Ona su gelirse, o küp koca bir dağı suya batırır. Bunun gibi insân-ı kâmilin zayıf olan bedenine Hak'ın hakiki varlık denizinden kuvvet ve yardım gelirse, dağ gibi güçlü olan Firavun ve Nemrut gibi görünen kuvvet sahiplerini mağlup eder.

ona su gelirse, o küp bir koca dağı suya gark eder. Bunun gibi insân-ı kâmilin zaîf olan cismine vücûd-i hakîkî-i Hak deryasından kuvvet ve imdâd gelirse, dağ gibi kavî olan Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbını mağlûb eder.

830. Vaktaki küpün canından deryaya yol oldu, küp Ceyhun'a galebe getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

830. Küpün canından denize yol olduğu vakit, küp Ceyhun'a üstün gelir.

"Üştülüm" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada "üstün gelme" demektir (Burhan). "Ceyhun"dan kasıt, akli ve istidlali ilim sahipleridir. Yani, insân-ı kâmilin şerefli ruhu, varlık denizi olan Hak tarafına yol bulduğu zaman, o insân-ı kâmil, akli ve istidlali ilimlerini halk arasında Ceyhun nehri gibi akıtan zahiri ilim sahiplerine de üstün gelir. Nasıl ki Yunus Emre hazretleri bu hâli bir kasidesinin beytinde remizle (işaretle) beyan etmiştir: Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.

Yani bir sinek gibi zayıf görünen bir derviş, bir kartal gibi saldırgan ve tartışmacı olan zahiri bir âlimi tartışmasında mağlup etti. Bu hâl yalan değildir. Ben de ümmi ve hakir bir derviş iken bu hâl benim de başıma geldi, demek olur.

[814] "Üştülüm" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada "galebe" demektir (Burhân). "Ceyhun"dan murâd, ulûm-i akliyye ve istidlâliyye erbabıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfi varlık deryâsı olan Hak tarafına yol bulduğu vakit o insân-ı kâmil ulûm-i akliyye ve istidlâliyyesini halk arasında Ceyhun nehri gibi akıtan ulûm-i zâhire erbâbına da galebe çalar. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bu hâli bir kasîdesinin beytinde remz ile beyân etmiştir: Beyt: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.

Ya'ni bir sinek gibi zayıf görünen bir dervîş bir kartal gibi saldırıcı ve bahsedici olan bir âlim-i zâhirîyi bahsinde mağlûb etti. Bu hâl yalan değildir. Ben de ümmî ve hakîr bir dervîş iken bu hâl benim de başıma geldi, demek olur.

831. O sebebden "Kul!" güfte-i derya olur, her neyi ki, nutk-i Ahmedî söyleyici oldu;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

831. O sebeple "De ki!" sözü deniz olur, Ahmedî nutuk her neyi söyleyici olduysa;

Yani, denizden su alan küp mesabesindeki insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cisminin, Hak'ın hakiki varlık denizine bitişmesi sebebiyledir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de Nebî'nin cisminin diliyle gelen قُلْ هو الله أحد (İhlâs, 112/1) [yani "De ki: O Allah ahaddir"], قُلْ يَا عِبَادِي (Zümer, 39/10, 53) [yani "De ki: Ey kullarım!"], قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [yani "De ki: Geliniz"] ve benzeri yüce ayetler denizin sözü ve kelamı oldu. Nasıl ki IV. cildin 2115 numarasına denk gelen beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است yani "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir" buyurulmuş idi; ve aynı şekilde Ahmed (a.s.)a ait olan nutuk, her neyi söyleyici olursa.

Ya'ni, denizden su alan küp mesâbesindeki insân-ı kâmil cisminin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsına ittisâli sebebiyledir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de cism-i Nebevî'nin lisânıyla vârid olan قُلْ هو الله أحد (İhlâs, 112/1) [ya'ni "De ki: O Allah ahaddir"], قُلْ يَا عِبَادِي (Zümer, 39/10, 53) [ya'ni "De ki: Ey kullarım!"], قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [ya'ni "De ki: Geliniz"] ve emsâli âyât-i kerîme deryânın güftesi ve kelâmı oldu. Nitekim IV. cildin 2115 numarasına müsâdif olan beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است ya'ni "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir" buyurulmuş idi; ve kezâ Ahmed (a.s.)a mensûb olan nutuk, her neyi söyleyici olursa.

832. Onun kelâmı hep denizin incisi oldu. Zîrâ onun kalbinin deryaya nüfuzu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

832. Onun sözü hep denizin incisi oldu. Çünkü onun kalbinin denize nüfuzu oldu.

Yani, onun sözü ve şerefli hadisleri hep o tek ve biricik Hak varlığı denizinin incisi ve hakikatleri ve marifetleri olur. Nitekim Necm suresinde وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ (Necm, 53/3-4) yani "Peygamber nefsanî arzusundan konuşmaz, ancak vahyolunan vahyi söyler" buyurulur. Çünkü o hazretin şerefli kalbinin o hakiki varlık denizine nüfuzu vardır. Farsçada "dâl" harfinin "zâl" harfine dönüşmesi Fars dili kaidelerinden olduğundan "nüfûz" kelimesine kafiye olmak üzere "bûd" kelimesi "zâl" ile "bûz" telaffuz edilir.

Ya'ni, onun kelâmı ve ahâdîs-i şerîfesi hep o vücûd-i vâhid-i Hak deryâsının incisi ve hakāyık ve maârifi olur. Nitekim Ve'n-Necm sûresinde وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber hevâ-yı nefsânîden söylemez, ancak vahyolunan vahyi söyler" buyurulur. Zîrâ o hazretin kalb-i şerîfinin o deryâ-yı vücûd-i hakîkîye nüfûzu vardır. Fârisî'de "dâl" harfinin "zâl" harfine kalbi lisân-ı Fârisî'de kāideden olduğundan "nüfûz" kelimesine kāfiye olmak üzere "bûd" kelimesi "zâl" ile "bûz" telaffuz olunur.

833. Mâdemki deryânın vergisi bizim köyümüzden olur, bir balıkta derya olması ne acibdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

833. Mademki denizin vergisi bizim köyümüzden olur, bir balıkta deniz olması ne şaşırtıcıdır!

"Vergi"den ve "atâ"dan (bağıştan) kasıt, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi hakikatler ile marifetlerdir. "Deniz"den kasıt, Hak'ın mutlak varlığı, "küp"ten kasıt ise kayıtlı varlık olan cisimdir. "Balık"tan kasıt, esmaları ve sıfatlarıyla oluş âleminde görünen hakiki varlık denizinde kayıtlı varlığıyla yüzen, Allah'ı bilen âriftir. Bu şerefli beyitte Cenâb-ı Pîr efendimiz, Hakk Yolcularının gözünü insân-ı kâmil tarafına açmak için buyururlar ki: Mademki varlık denizinin dâdı (lezzeti) ve bağışı olan ledün ilimleri ve ilahi marifetler biz âriflerin kayıtlı varlıklarımızdan ortaya çıkıyor, bu sebeple o denizde yüzen bir balıktan, yani bir ârif-billâhtan denizin kendisi olmasına şaşılır mı? Bazı nüshalarda "der mâhî" (balıkta) yerine "ver mâhî" (eğer balık) yazılmıştır. Bu durumda anlam "Eğer bir balık deniz olursa şaşılır mı?" demek olup, insân-ı kâmilin gaybeti (gözden kaybolması) yönüne işaret buyurulmuş olur. Ve kayıtlı varlıkların hakiki varlığın "ayn"ı (özü) veya gayrı (başka bir şeyi) olduğu hakkındaki açık izahatlar IV. cildin 2129 numarasına denk gelen "Bu senin tenin eğer âdem teni olaydı, âdem teni gibi hançerden gāib olurdu" beytinde geçti. Bu nazik ve karmaşık konuların birleştirilerek incelenmesi faydalı olur.

"Vergi"den ve "atâ"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve hakāik ve maârif-i ilâhiyyedir. "Derya"dan murâd, vücûd-i mutlak-ı Hak, "küp"ten murâd, vücûd-i mukayyed olan cisimdir. "Balık"tan murâd, esmâ ve sıfatıyla âlem-i kevnde zâhir olan vücûd-i hakîkî deryâsında vücûd-i mukayyed ile yüzen ârif-billâhtır. Bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz sâliklerin gözünü insân-ı kâmil tarafına açmak için buyururlar ki: Mâdemki deryâ-yı vücûdun dâdı ve atâsı olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye biz âriflerin vücûdât-i mukayyedemizden zâhir oluyor, binâenaleyh o deryâda yüzen bir balıktan bir ârif-billâhta deryânın kendisi olmasına taaccüb olunur mu? Ba'zı nüshalarda "der mâhî" yerine "ver mâhî" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ "Eğer bir balık deryâ olursa taaccüb olunur mu?" demek olup, insân-ı kâmilin gaybeti cihetine işaret buyurulmuş olur. Ve vücûdât-i mukayyede vücûd-i hakîkînin “ayn"ı veyâ gayrı olduğu hakkında açık îzâhât IV. cildin 2129 numarasına müsâdif olan این تن تو گر تن مردم بدی چون تن مردم ز خنجر گم شدی [ya'ni "Bu senin tenin eğer âdem teni olaydı, âdem teni gibi hançerden gāib olurdu"] beytinde geçti. Bu nâzik ve gāmız bahislerin birleştirilerek mütâlaası fâideli olur.

834. His gözü memerr olan nakış üzerinde donmuş. Sen onu memerr görüyorsun ve o müstakardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

834. His gözü, geçit olan nakış üzerinde donmuş. Sen onu geçit görüyorsun ve o sabittir.

"Memerr", geçiş yolu ve geçit yeridir. "Tuş", "tû-eş" zamirlerinin kısaltılmışıdır. "Sen onu" demektir. Yani, ey zahirî grup! Bu cisim ve his gözü, zamanın ve senelerin geçiş yolu olan insân-ı kâmilin nakşı ve cismanî sureti üzerinde donup kalmıştır. Zamanın geçişiyle onun saçının, sakalının — Yani, onun sözü ve şerefli hadisleri hep o tek Hak varlığı denizinin incisi ve hakikatleri ve marifetleri olur. Nitekim Necm Suresi'nde وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ (Necm, 53/3-4) yani "Peygamber nefsanî arzusundan konuşmaz, ancak vahyolunan vahyi söyler" buyurulur. Çünkü o hazretin şerefli kalbinin o hakikî varlık denizine nüfuzu (içine işleyişi) vardır. Farsçada "dâl" harfinin "zâl" harfine dönüşmesi Farsça dilinde bir kural olduğundan "nüfüz" kelimesine kafiye olmak üzere "bûd" kelimesi "zâl" ile "bûz" olarak telaffuz edilir.

"Memerr", güzergâh ve geçit mahalli. "Tuş", "tû-eş" zamirlerinin muhaffefidir. "Sen onu" demek olur. Ya'ni, ey zâhirî gürûhu! Bu cisim ve his gözü zamânın ve senelerin güzergâhı olan insân-ı kâmilin nakşı ve sûret-i cismâniyyesi üzerinde donmuş kalmıştır. Mürûr-ı zaman ile onun saçının, sakalı- Ya'ni, onun kelâmı ve ahâdîs-i şerîfesi hep o vücûd-i vâhid-i Hak deryâsının incisi ve hakāyık ve maârifi olur. Nitekim Ve'n-Necm sûresinde وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber hevâ-yı nefsânîden söylemez, ancak vahyolunan vahyi söyler" buyurulur. Zîrâ o hazretin kalb-i şerîfinin o deryâ-yı vücûd-i hakîkîye nüfûzu vardır. Fârisî'de "dâl" harfinin "zâl" harfine kalbi lisân-ı Fârisî'de kāideden olduğundan "nüfüz" kelimesine kāfiye olmak üzere "bûd" kelimesi "zâl" ile "bûz" telaffuz olunur.

833. Mâdemki deryânın vergisi bizim köyümüzden olur, bir balıkta derya olması ne acibdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

833. Mademki denizin vergisi bizim köyümüzden olur, bir balıkta deniz olması ne şaşırtıcıdır!

"Vergi"den ve "atâ"dan (bağıştan) kasıt, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi hakikatler ile marifetlerdir. "Deniz"den kasıt, Hak'ın mutlak varlığı, "küp"ten kasıt ise kayıtlı varlık olan cisimdir. "Balık"tan kasıt, esmaları ve sıfatlarıyla oluş âleminde görünen hakiki varlık denizinde kayıtlı varlığıyla yüzen, Allah'ı bilen âriftir. Bu şerefli beyitte Pir Efendimiz, Hakk Yolcularının gözünü insân-ı kâmil tarafına açmak için şöyle buyururlar: Mademki varlık denizinin dâdı (lezzeti) ve bağışı olan ledün ilimleri ve ilahi marifetler biz âriflerin kayıtlı varlıklarımızdan ortaya çıkıyor, bu sebeple o denizde yüzen bir balıktan, yani Allah'ı bilen bir ârifte denizin kendisi olmasına şaşılır mı? Bazı nüshalarda "der mâhî" (balıkta) yerine "ver mâhî" (eğer balık) yazılmıştır. Bu durumda anlam "Eğer bir balık deniz olursa şaşılır mı?" demek olup, insân-ı kâmilin gaybeti (görünmezliği) yönüne işaret edilmiş olur. Ve kayıtlı varlıkların hakiki varlığın "ayn"ı (özü) veya gayrı (başka bir şeyi) olduğu hakkındaki açık izahlar IV. cildin 2129 numarasına denk gelen "این تن تو گر تن مردم بدی چون تن مردم ز خنجر گم شدی" yani "Bu senin bedenin eğer insan bedeni olsaydı, insan bedeni gibi hançerden kaybolurdu" beytinde geçti. Bu hassas ve derin konuların birleştirilerek incelenmesi faydalı olur.

"Vergi"den ve "atâ"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve hakāik ve maârif-i ilâhiyyedir. "Derya"dan murâd, vücûd-i mutlak-ı Hak, "küp"ten murâd, vücûd-i mukayyed olan cisimdir. "Balık"tan murâd, esmâ ve sıfatıyla âlem-i kevnde zâhir olan vücûd-i hakîkî deryâsında vücûd-i mukayyed ile yüzen ârif-billâhtır. Bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz sâliklerin gözünü insân-ı kâmil tarafına açmak için buyururlar ki: Mâdemki deryâ-yı vücûdun dâdı ve atâsı olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye biz âriflerin vücûdât-i mukayyedemizden zâhir oluyor, binâenaleyh o deryâda yüzen bir balıktan bir ârif-billâhta deryânın kendisi olmasına taaccüb olunur mu? Ba'zı nüshalarda "der mâhî" yerine "ver mâhî" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ "Eğer bir balık deryâ olursa taaccüb olunur mu?" demek olup, insân-ı kâmilin gaybeti cihetine işaret buyurulmuş olur. Ve vücûdât-i mukayyede vücûd-i hakîkînin “ayn"ı veyâ gayrı olduğu hakkında açık îzâhật IV. cildin 2129 numarasına müsadif olan این تن تو گر تن مردم بدی چون تن مردم ز خنجر گم شدی ya'ni Bu senin tenin eğer âdem teni olaydı, âdem teni gibi hançerden gäib olurdu"] beytinde geçti. Bu nâzik ve gāmız bahislerin birleştirilerek mütâlaası fâideli olur.

834. His gözü memerr olan nakış üzerinde donmuş. Sen onu memerr görüyorsun ve o müstakardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

834. His gözü, geçit olan nakış üzerinde donmuş. Sen onu geçit görüyorsun ve o kalıcıdır.

"Memerr", güzergâh ve geçit yeridir. "Tuş", "tû-eş" zamirlerinin kısaltılmışıdır. "Sen onu" demektir. Yani, ey zahirî grup! Bu cisim ve his gözü, zamanın ve senelerin geçidi olan insân-ı kâmilin nakşı ve cismanî sureti üzerinde donup kalmıştır. Zamanın geçişiyle onun saçının, sakalının ağardığını ve ihtiyarladığını ve fani olduğunu görür. Bu bakış, his ve zaman gözünün ancak insân-ı kâmil suretinin ve nakşının hakiki varlığa karşı olan başkalığına ait olan bir görüştür. Gerçek durum, his gözünün görüşü gibi değildir. Sen o nakşı böyle bir geçit yeri görürsün. Halbuki insân-ı kâmilin nakşında Hakk'ın varlığının ayniyeti (birliği) yönü de vardır. Bu açıdan o nakış geçit değil, kalıcılık yeridir. Nasıl ki bu ayniyet ve başkalık meselesi IV. cildin 2129 numaralı beytinde açıklandı. Beyit: "Allah'ın erleri olan insân-ı kâmiller Allah olmaz; lâkin Allah'tan da ayrı olmaz."

Ve Hz. Pîr efendimiz bir beytinde bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya iyi zan edersen ne olur?!"

İnsân-ı kâmil olmayan kişi bu zevki bilmediği için sırf onun cisminin başkalığına inanır ve ayniyetini inkâr eder; ve biri Hakk'ın, diğeri de halkın varlığı olmak üzere iki varlık ispat eder ve bir olan varlığı iki görür.

"Memerr", güzergâh ve geçit mahalli. "Tuş", "tû-eş" zamirlerinin muhaffefidir. "Sen onu" demek olur. Ya'ni, ey zâhirî gürûhu! Bu cisim ve his gözü zamânın ve senelerin güzergâhı olan insân-ı kâmilin nakşı ve sûret-i cismâniyyesi üzerinde donmuş kalmıştır. Mürûr-ı zaman ile onun saçının, sakalı- nın ağardığını ve ihtiyarladığını ve fânî olduğunu görür. Bu bakış his ve za- man gözünün ancak insân-ı kâmil sûretinin ve nakşının vücûd-i hakîkîye karşı olan gayriyetine taalluk eden bir görüştür. Hakikat-i hâl his gözünün görüşü gibi değildir. Sen o nakşı böyle bir geçit mahalli görürsün. Halbuki in- sân-ı kâmilin nakşında vücûd-i Hakk'ın ayniyeti ciheti de vardır. Bu i'tibâr ile o nakış memerr değil istikrar mahallidir. Nitekim bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi IV. cildin 2129 numaralı beytinde îzâh olundu. Beyit: "Hudâ'nın merdleri olan insân-ı kâmiller Hudâ olmaz; lâkin Hudâ'dan da ayrı olmaz."

Ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edersen ne olur?!..."

İnsân-ı kâmil olmayan bu zevki bilmediği için sırf onun cisminin gayriye- tine kāil ve ayniyetini münkir olur; ve biri Hakk'ın, diğeri de halkın vücûdu olmak üzere iki varlık isbât eder ve bir olan varlığı iki görür.

835. Bu ikilik şaşının görüşünün vasfıdır; yoksa evvel âhir, ahir evveldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

835. Bu ikilik şaşının görüşünün vasfıdır; yoksa öncesiz olan sonrasız, sonrasız olan öncesizdir.

Bu iki görme biçimi, şaşı durumunda olan his gözünün özelliklerindendir. Çünkü yaratılmışların bütün şekilleri, hakiki varlık deryasında oluşur ve yine o deryada yok olurlar. Hakk'ın öncesizlik ve sonrasızlık sıfatları, bir yönden Hakk'ın zâtından başka olan o nakışlardan ve suretlerden ortaya çıkar. Yoksa hakiki varlığa göre öncesiz olan sonrasız, sonrasız olan da öncesizdir; ve öncesizliğin ve sonrasızlığın birbirlerine göre farklılıkları, izafî varlıklara ve sınırlı varlıklara nispet iledir. Hakk'a nispetle öncesiz olan sonrasızın, sonrasız olan da öncesizin aynısıdır. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Men arafe nefsehû fe-kad arafe Rabbehû (Nefsini bilen Rabbini bilir) risalesinde şöyle buyururlar: "İki âlemde de Yüce Allah'tan başkasını görmezsin, bilakis iki âlemin varlığı onların ismi ve müsemmasıdır ve onların varlığı şüphesiz ve tereddütsüz O'dur. Ve sen Allah Teâlâ'nın hiçbir şey yaratmadığını görmezsin, bilakis O'nu her gün varlığının veya sıfatlarının zuhurunda bir şe'nde görürsün, keyfiyetsiz olarak. Çünkü O, Evvel'dir, Âhir'dir, Bâtın'dır, Zâhir'dir. Vahdaniyetiyle zuhur etti ve ferdaniyetiyle bâtın oldu. O, Evvel'dir."

* Bu risale Abdullah b. Mes'ûd Balyanî'nindir. (Neşredenler) nın ağardığını ve ihtiyarladığını ve fânî olduğunu görür. Bu bakış, his ve zaman gözünün ancak insân-ı kâmil suretinin ve nakşının hakiki varlığa karşı olan farklılığına ait olan bir görüştür. Hakikatin durumu his gözünün görüşü gibi değildir. Sen o nakşı böyle bir geçit yeri görürsün. Halbuki insân-ı kâmilin nakşında Hakk'ın varlığının ayniyeti yönü de vardır. Bu itibarla o nakış geçit değil, kalıcı bir yerdir. Nitekim bu ayniyet ve gayriyet meselesi IV. cildin 2129 numaralı beytinde izah olundu. Beyit: "Huda'nın erleri olan insân-ı kâmiller Huda olmaz; lakin Huda'dan da ayrı olmaz."

Ve Hz. Pir efendimiz bir beytinde bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edersen ne olur?!..."

İnsân-ı kâmil olmayan, bu zevki bilmediği için sırf onun cisminin farklılığına inanır ve ayniyetini inkâr eder; ve biri Hakk'ın, diğeri de halkın varlığı olmak üzere iki varlık ispat eder ve bir olan varlığı iki görür.

Bu iki görmeklik şaşı mesâbesinde olan his gözünün evsâfındandır. Zîrâ bilcümle suver-i kâinât vücûd-i hakîkî deryâsında mütekevvin olup yine o deryâda zâil olurlar. Hakk'ın evveliyet ve âhiriyet sıfatları bir cihetle zât-ı Hakk'ın gayrı olan o nakışlardan ve sûretlerden zâhir olur. Yoksa vücûd-i ha- kîkîye nazaran evvel âhir ve âhir dahi evveldir; ve evveliyet ve âhiriyetin bir- birlerine nazaran gayriyetleri vücûdât-ı izâfiyye ve mukayyedeye nisbet ile- dir. Hakk'a nisbetle evvel âhirin ve âhir dahi evvelin aynıdır. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Men arafe nefsehû fe-kad arafe Rabbehû risâlesinde şöyle buyururlar : ولا ترى في الدارين سوى الله تعالى بل وجود الدارين اسمهما و مسماهما ووجودهما هو بلا شك ولا ريب ولا ترى ان الله تعالى خلق شيئاً قط بل تراه كل يوم هو في شأن من اظهار وجوده او صفاته بلا كيفية لانه هو الاول والآخر والباطن والظاهر ظهر بوحدانيته وبطن بفردانيته هو الاول

* Bu risâle Abdullah b. Mes'ûd Balyanî'nindir. (Neşredenler) nın ağardığını ve ihtiyarladığını ve fânî olduğunu görür. Bu bakış his ve zaman gözünün ancak insân-ı kâmil sûretinin ve nakşının vücûd-i hakîkîye karşı olan gayriyetine taalluk eden bir görüştür. Hakikat-i hâl his gözünün görüşü gibi değildir. Sen o nakşı böyle bir geçit mahalli görürsün. Halbuki insân-ı kâmilin nakşında vücûd-i Hakk'ın ayniyeti ciheti de vardır. Bu i'tibâr ile o nakış memerr değil istikrar mahallidir. Nitekim bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi IV. cildin 2129 numaralı beytinde îzâh olundu. Beyit: "Hudâ'nın merdleri olan insân-ı kâmiller Hudâ olmaz; lâkin Hudâ'dan da ayrı olmaz."

Ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edersen ne olur?!..."

İnsân-ı kâmil olmayan bu zevki bilmediği için sırf onun cisminin gayriyetine kāil ve ayniyetini münkir olur; ve biri Hakk'ın, diğeri de halkın vücûdu olmak üzere iki varlık isbât eder ve bir olan varlığı iki görür.

835. Bu ikilik şaşının görüşünün vasfıdır; yoksa evvel âhir, ahir evveldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

835. Bu ikilik, şaşının görüşünün özelliğidir; yoksa öncesiz olan sonrasızdır, sonrasız olan öncesizdir.

Bu iki görüş, şaşı durumunda olan his gözünün özelliklerindendir. Çünkü yaratılmışların bütün suretleri hakiki varlık denizinde oluşur ve yine o denizde yok olurlar. Hakk'ın öncesizlik ve sonrasızlık sıfatları, bir yönden Hakk'ın Zât'ından başka olan o nakışlardan ve suretlerden ortaya çıkar. Yoksa hakiki varlığa göre öncesiz olan sonrasızdır ve sonrasız olan da öncesizdir; ve öncesizliğin ve sonrasızlığın birbirlerine göre farklılıkları, izafî ve kayıtlı varlıklara nispet iledir. Hakk'a nispetle öncesiz olan sonrasızın aynıdır ve sonrasız olan da öncesizin aynıdır. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri "Men arafe nefsehû fe-kad arafe Rabbehû" (Nefsini bilen Rabbini bilir) risalesinde şöyle buyururlar: ولا ترى في الدارين سوى الله تعالى بل وجود الدارين اسمهما و مسماهما ووجودهما هو بلا شك ولا ريب ولا ترى ان الله تعالى خلق شيئاً قط بل تراه كل يوم هو في شأن من اظهار وجوده او صفاته بلا كيفية لانه هو الاول والآخر والباطن والظاهر ظهر بوحدانيته وبطن بفردانيته هو الاول

* Bu risale Abdullah b. Mes'ûd Balyanî'nindir. (Neşredenler) Yani: "Ve iki âlemde Allah Teâlâ'dan başkasını görmezsin. Belki şüphesiz ve tereddütsüz iki âlemin varlığı ve onların isimleri ve müsemmâları ve varlıkları Hakk'ın Zât'ıdır; ve muhakkak sen Allah Teâlâ'nın ebediyen bir şey yarattığını görmezsin. Belki sen onu, keyfiyetsiz bir şekilde, kendi sıfatını ve varlığını her an bir durumda ortaya koyarken görürsün. Çünkü Evvel ve Âhir ve Bâtın ve Zâhir O'dur. Vahdaniyeti ile zâhir oldu ve ferdaniyeti ile bâtın oldu. O, Zât'ı ile ve kayyûmiyeti ile öncesizdir; O, deymûmiyeti (sürekli varlığı) ile sonrasızdır" ilh...

Bu iki görmeklik şaşı mesâbesinde olan his gözünün evsâfındandır. Zîrâ bilcümle suver-i kâinât vücûd-i hakîkî deryâsında mütekevvin olup yine o deryâda zâil olurlar. Hakk'ın evveliyet ve âhiriyet sıfatları bir cihetle zât-ı Hakk'ın gayrı olan o nakışlardan ve sûretlerden zâhir olur. Yoksa vücûd-i hakîkîye nazaran evvel âhir ve âhir dahi evveldir; ve evveliyet ve âhiriyetin birbirlerine nazaran gayriyetleri vücûdât-ı izâfiyye ve mukayyedeye nisbet iledir. Hakk'a nisbetle evvel âhirin ve âhir dahi evvelin aynıdır. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Men arafe nefsehû fe-kad arafe Rabbehû* risâlesinde şöyle buyururlar: ولا ترى في الدارين سوى الله تعالى بل وجود الدارين اسمهما و مسماهما ووجودهما هو بلا شك ولا ريب ولا ترى ان الله تعالى خلق شيئاً قط بل تراه كل يوم هو في شأن من اظهار وجوده او صفاته بلا كيفية لانه هو الاول والآخر والباطن والظاهر ظهر بوحدانيته وبطن بفردانيته هو الاول

* Bu risâle Abdullah b. Mes'ûd Balyanî'nindir. (Neşredenler) Ya'ni Ve dâreynde Allâh Teâlâ'nın gayrını görmezsin. Belki bilâ-şek ve lâ-reyb dâreynin vücûdu ve onların isimleri ve müsemmâları ve vücûdları Hakk'ın zâtıdır; ve muhakkak sen Allâh Teâlâ'yı ebedî bir şey halk eyledi görmezsin. Belki sen onu bilâ-keyfiyyet kendi sıfatını ve vücudunu ızhârdan her ânda bir şânda görürsün. Zîrâ Evvel ve Âhir ve Bâtın ve Zâhir odur. Vahdâniyeti ile zâhir ve ferdâniyeti ile bâtın oldu. O, zâtı ile ve kayyûmiyeti ile evveldir; o, deymûmiyeti ile âhirdir ilh..."

836. Hey! Bu neden ma'lûm olur? Ba'sden. Ba'si iste! Ba's hakkında az bahset!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

836. Hey! Bu neden bilinir? Ba'stan. Ba'sı iste! Ba's hakkında az bahset!

"Hey", korkutma ve tehdit yönünden bir kimseyi uyandırmak için kullanılan bir sesleniştir. Bundan anlaşılır ki, şerefli beyitteki sorunun zâhirî ve istidlâlî bir âlim tarafından sorulduğuna işaret buyrulur. Yani "Ey zâhirî âlim, eğer sen 'Hey! Kendine gel. Bu iki görmenin şaşılığın özelliklerinden olduğunu ve ilkinin son, sonuncusunun ilk olduğunu neden bildin?' diye sorarsan cevaben deriz ki: 'Ey zâhirî âlim! Bu hâl ba'stan bilinir ve anlaşılır. Sen bu dünya hayatında iken ba'sı iste de kürsüler üzerinde doğal ölümden sonra gelecek olan ba's hakkında istidlâlî olan ilmin ile az bahset!'" "Ba's", lügatte ölüyü diriltmek, göndermek ve ortaya çıkarmak anlamlarına gelir. Burada "ölüyü diriltmek" anlamındadır ki, bundan kastedilen, iradî ölüm ile ölüp Hak'ta fânî olduktan sonra Hak ile bâkî olmak ve başka bir ifadeyle fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) ve bekā-billah (Allah ile var olma) hallerinin gerçekleşmesi ve bedensel varlığın Hakk'a ait varlığa dönüşmesidir; ve vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı hâlen ve zevken bu ba'stan sonra bilinir ve anlaşılır.

“Hey”, tahvîf ve tehdîd cihetinden bir kimseyi âgâh etmek için kullanılan nidâdır. Bundan anlaşılır ki, beyt-i şerîfteki suâlin bir âlim-i zâhirî ve istidlâlî tarafından îrâdına işâret buyurulur. Ya'ni “Ey âlim-i zâhirî, eğer sen “Hey! Kendine gel. Bu iki görmek şaşılığın evsâfından olduğunu ve evvelin âhir ve âhirin evvel olduğunu neden bildin?” diye sorarsan cevâben deriz ki: “Ey âlim-i zâhirî! Bu hâl ba'sden bilinir ve anlaşılır. Sen bu hayât-ı dünyeviyyede iken ba'si iste de kürsüler üzerinde mevt-i tabîîden sonra gelecek olan ba's hakkında istidlâlî olan ilmin ile az bahset!” “Ba's”, lügatte ölüyü diriltmek, göndermek ve ızhâr etmek ma'nâlarına gelir. Burada “ölüyü diriltmek” ma'nâsınadır ki, bundan murâd, mevt-i ihtiyârî ile ölüp Hak'ta fânî olduktan sonra Hak ile bâkî olmak ve ta'bîr-i diğer ile fenâ-fillah ve bekā-billah hallerinin husûlü ve vücûd-i abdânînin vücûd-i Hakkānî'ye tebdîlidir; ve vahdet-i vücûd sırrı hâlen ve zevkan bu ba'sden sonra bilinir ve anlaşılır.

837. Ba'sin şartı evvelen ölmektir. Zîra ki ba's ölmüşten diri etmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

837. Dirilişin şartı öncelikle ölmektir. Çünkü diriliş, ölmüşü diri etmektir.

Dirilişi görmek için şart öncelikle ölmektir; ve iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile öncelikle bir kişinin kıyameti kopmaktır. Nasıl ki kıyametin çeşitleri hakkındaki açıklamalar yukarıda 766 numaralı beyitte geçti. Çünkü dirilişin lügat anlamı "ölmüşü diriltmek"tir.

Ba'si görmek için şart evvelen ölmektir; ve mevt-i ihtiyârî ile evvelen bir kişinin kıyâmeti kopmaktır. Nitekim kıyâmetin envâ'ı hakkındaki îzâhât yukarıda 766 numaralı beyitte geçti. Zîrâ ba'sin ma'nâ-yı lügavîsi “ölmüşü diriltmek”tir.

838. Bütün âlem bundan dolayı yolu galat ettiler. Zîrâ ademden korkarlar, halbuki o penâh geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

838. Bütün âlem bundan dolayı yolu yanlış anladılar. Çünkü yokluktan korkarlar, hâlbuki o sığınak geldi.

Yani iki dünyada da Yüce Allah'tan başkasını görmezsin. Aksine, şüphesiz ve kesinlikle iki dünyanın varlığı ve onların isimleri ve müsemmâları (adlandırılan şeyleri) ve varlıkları Hakk'ın zâtıdır; ve muhakkak sen Yüce Allah'ın ebedî bir şey yarattığını görmezsin. Aksine sen onu, niteliksiz bir şekilde, kendi sıfatını ve varlığını her an bir durumda ortaya koyarken görürsün. Çünkü Evvel ve Âhir ve Bâtın ve Zâhir O'dur. Vahdâniyeti (birliği) ile zâhir (görünen) ve ferdâniyeti (tekliği) ile bâtın (gizli) oldu. O, zâtı ile ve kayyûmiyeti (her şeyi ayakta tutması) ile evveldir; o, deymûmiyeti (devamlılığı) ile âhirdir vb...

Ya'ni Ve dâreynde Allâh Teâlâ'nın gayrını görmezsin. Belki bila-şek ve lâ-reyb dâreynin vücûdu ve onların isimleri ve müsemmâları ve vücûdları Hakk'ın zâtıdır; ve muhakkak sen Allâh Teâlâ'yı ebedî bir şey halk eyledi görmezsin. Belki sen onu bila-keyfiyyet kendi sıfatını ve vücudunu ızhârdan her ânda bir şânda görürsün. Zîrâ Evvel ve Ahir ve Bâtın ve Zahir odur. Vahdâniyeti ile zâhir ve ferdâniyeti ile bâtın oldu. O, zâtı ile ve kayyûmiyeti ile evveldir; o, deymûmiyeti ile âhirdir ilh..."

836. Hey! Bu neden ma'lûm olur? Ba'sden. Ba'si iste! Ba's hakkında az bahset!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

836. Hey! Bu neden bilinir? Ba'stan. Ba'sı iste! Ba's hakkında az bahset!

"Hey", korkutma ve tehdit yönünden bir kimseyi uyandırmak için kullanılan bir sesleniştir. Bundan anlaşılır ki, şerefli beyitteki sorunun zâhirî ve istidlâlî bir âlim tarafından sorulduğuna işaret buyrulur. Yani "Ey zâhirî âlim, eğer sen 'Hey! Kendine gel. Bu iki görmenin şaşılığın özelliklerinden olduğunu ve ilkinin son, sonuncusunun ilk olduğunu neden bildin?' diye sorarsan cevaben deriz ki: 'Ey zâhirî âlim! Bu hâl ba'stan bilinir ve anlaşılır. Sen bu dünya hayatında iken ba'sı iste de kürsüler üzerinde doğal ölümden sonra gelecek olan ba's hakkında istidlâlî olan ilmin ile az bahset!'" "Ba's", lügatte ölüyü diriltmek, göndermek ve ortaya çıkarmak anlamlarına gelir. Burada "ölüyü diriltmek" anlamındadır ki, bundan kastedilen, iradî ölüm ile ölüp Hak'ta fânî olduktan sonra Hak ile bâkî olmak ve başka bir ifadeyle fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) ve bekā-billah (Allah ile var olma) hallerinin gerçekleşmesi ve bedensel varlığın Hakk'a ait varlığa dönüşmesidir; ve vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı hâlen ve zevken bu ba'stan sonra bilinir ve anlaşılır.

“Hey”, tahvîf ve tehdîd cihetinden bir kimseyi âgâh etmek için kullanılan nidâdır. Bundan anlaşılır ki, beyt-i şerîfteki suâlin bir âlim-i zâhirî ve istidlâlî tarafından îrâdına işâret buyurulur. Ya'ni “Ey âlim-i zâhirî, eğer sen “Hey! Kendine gel. Bu iki görmek şaşılığın evsâfından olduğunu ve evvelin âhir ve âhirin evvel olduğunu neden bildin?” diye sorarsan cevâben deriz ki: “Ey âlim-i zâhirî! Bu hâl ba'sden bilinir ve anlaşılır. Sen bu hayât-ı dünyeviyyede iken ba'si iste de kürsüler üzerinde mevt-i tabîîden sonra gelecek olan ba's hakkında istidlâlî olan ilmin ile az bahset!” “Ba's”, lügatte ölüyü diriltmek, göndermek ve ızhâr etmek ma'nâlarına gelir. Burada “ölüyü diriltmek” ma'nâsınadır ki, bundan murâd, mevt-i ihtiyârî ile ölüp Hak'ta fânî olduktan sonra Hak ile bâkî olmak ve ta'bîr-i diğer ile fenâ-fillah ve bekā-billah hallerinin husûlü ve vücûd-i abdânînin vücûd-i Hakkānî'ye tebdîlidir; ve vahdet-i vücûd sırrı hâlen ve zevkan bu ba'sden sonra bilinir ve anlaşılır.

837. Ba'sin şartı evvelen ölmektir. Zîra ki ba's ölmüşten diri etmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

837. Dirilişin şartı öncelikle ölmektir. Çünkü diriliş, ölmüşü diri etmektir.

Dirilişi görmek için şart öncelikle ölmektir; ve iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile öncelikle bir kişinin kıyameti kopmaktır. Nasıl ki kıyametin çeşitleri hakkındaki açıklamalar yukarıda 766 numaralı beyitte geçti. Çünkü dirilişin lügat anlamı "ölmüşü diriltmek"tir.

Ba'si görmek için şart evvelen ölmektir; ve mevt-i ihtiyârî ile evvelen bir kişinin kıyâmeti kopmaktır. Nitekim kıyâmetin envâ'ı hakkındaki îzâhât yukarıda 766 numaralı beyitte geçti. Zîrâ ba'sin ma'nâ-yı lügavîsi “ölmüşü diriltmek”tir.

838. Bütün âlem bundan dolayı yolu galat ettiler. Zîrâ ademden korkarlar, halbuki o penâh geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

838. Bütün âlem bu yüzden yolu şaşırdılar. Çünkü yokluktan korkarlar, hâlbuki o sığınak geldi.

Bilinmeli ki, yokluk iki çeşittir. Birincisi "mutlak yokluk"tur ki, ondan hiçbir şeyin ortaya çıkmasına imkân yoktur. Çünkü ortaya çıkma ve görünme, varlığın şânıdır. Diğeri "izafî yokluk" ve "itibarî yokluk" ve "kayıtlı yokluk" dediklerimizdir ki, bu yokluk mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında bir berzahtan (geçiş alanı) ibarettir; ve bu yokluk, çekirdeğin içindeki ağacın ve babanın sulbündeki çocuğun suretleri gibidir. Yani, kuvve hâlinde mevcut ve fiilen yok olan şeyler izafî yokluktadır. Şerefli beyitte zikredilen yokluk bu yokluktur. Yani, bütün âlem yok olacaklarını zannettikleri ve bu izafî yokluktan korktukları için yollarını şaşırdılar. Halbuki bu izafî varlığı nazardan düşürüp kendi vehmedilmiş olan varlığından fânî olmak ve ancak Hakk'ın hakikî varlığını ispat etmek sığınak ve penah geldi. Çünkü bu fena (yok olma) neticesinde Hakk'ın varlığıyla kâim olmak devleti ve saadeti vardır.

Ma'lûm olsun ki, adem iki nevi'dir. Birisi "adem-i mutlak"tır ki, ondan hiçbir şey sudûruna imkân yoktur. Zîrâ sudûr ve zuhûr vücûdun ve varlığın şânıdır. Diğeri "adem-i izâfî" ve "adem-i i'tibârî" ve "adem-i mukayyed" dedikleridir ki, bu adem vücûd-i mutlak ile adem-i mutlak arasında bir berzahdan ibarettir; ve bu adem çekirdeğin içindeki ağacın ve pederin sulbündeki veledin sûretleri gibidir. Ya'ni bi'l-kuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ adem-i izâfidedir. Beyt-i şerîfte mezkûr olan adem bu ademdir. Ya'ni, cümle âlem yok olacaklarını zannettikleri ve bu adem-i izâfiden korktukları için yollarını şaşırdılar. Halbuki bu vücûd-i izâfiyi nazardan ıskāt edip kendi mevhûm olan varlığından fânî olmak ve ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek melce' ve penâh geldi. Zîrâ bu fenâ neticesinde vücûd-i Hakkānî ile kāim olmak devlet ve saâdeti vardır.

839. İlmi nereden isteriz? İlmin terkinden. Sulhü nereden isteriz? Sulhün terkinden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

839. İlmi nereden isteriz? İlmin terk edilmesinden. Sulhü nereden isteriz? Sulhün terk edilmesinden.

"Silm", sulh demektir. Yani, zevkî ilmi nereden isteriz? Aklî ve istidlâlî (çıkarıma dayalı) ilmin terk edilmesinden isteriz. Çünkü aklî ve istidlâlî ilim, beş zahirî ve bâtınî duyunun ürünüdür; ve bu duyular ise cismanî olanın kapsamındandır; ve cismanî zevkler ve haller, ruhanî zevkler ve hallerden çok uzaktır. Bu sebeple, bu fani olan cismin ürünü olan ilmi terk etmek gerekir; ve hakiki âlemin sulhü ve selameti nereden olur? Bu cismaniyet âleminin sulhünü terk etmekten olur. Yani cismaniyet âleminde nefis ve şeytan ile savaşmak gerekir ki, hakikat âleminin sulhü ve selameti meydana gelsin. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bir beytinde şöyle buyurur: يك حمله مردانه مستانه بكرديم تا علم بداديم وبمعلوم رسيديم "Mertçe ve sarhoşça bir hamle ettik. Hatta ilmi de verdik ve ma'lûma eriştik."

"Silm", sulh demektir. Ya'ni, ilm-i zevkîyi nereden isteriz? İlm-i aklî ve istidlâlînin terkinden isteriz. Zîrâ ilm-i aklî ve istidlâlî havâss-i hamse-i zâhir ve bâtınenin mahsûlüdür; ve bu havâss ise cismânînin müştemilâtındandır; ve ezvâk ve ahvâl-i cismiyye ezvâk ve ahvâl-i rûhiyyeden pek uzaktır. Binâenaleyh bu fânî olan cismin mahsûlü olan ilmi terketmek lâzımdır; ve âlem-i hakîkînin sulhü ve selâmeti nereden olur? Bu cismâniyet âleminin sulhünü terketmekten olur. Ya'ni cismâniyet âleminde nefis ve şeytan ile muhârebe etmek lâzımdır ki, hakîkat âleminin sulhü ve selâmeti husûle gelsin. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: يك حمله مردانه مستانه بكرديم تا علم بداديم وبمعلوم رسيديم "Mertçe ve sarhoşça bir hamle ettik. Hatta ilmi de verdik ve ma'lûma eriştik."

840. Varı nerden isteriz? Varın terkinden. Sibi nerden isteriz? Kudretin terkinden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

840. Varlığı nereden isteriz? Varlığın terk edilmesinden. Gücü nereden isteriz? Kudretin terk edilmesinden.

"Sîb", elma ve şaşkın, sersemlemiş, meşguliyet içinde ve işte çıraklık (Burhân). "Dest" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "kudret ve tâkat" (güç ve takat) anlamındadır. Yani, hakikatte var olan Hakk'ı nereden isteriz? Bilinmeli ki, yokluk iki çeşittir. Birisi "mutlak yokluk"tur ki, ondan hiçbir şeyin ortaya çıkmasına imkân yoktur. Çünkü ortaya çıkma ve görünme, varlığın ve var oluşun özelliğidir. Diğeri "izafî yokluk" ve "itibarî yokluk" ve "kayıtlı yokluk" dediklerimizdir ki, bu yokluk mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında bir berzahtan (geçiş noktasından) ibarettir; ve bu yokluk, çekirdeğin içindeki ağacın ve babanın sulbündeki (belindeki) çocuğun suretleri gibidir. Yani, kuvve hâlinde mevcut ve fiilen yok olan şeyler izafî yokluktadır. Şerefli beyitte zikredilen yokluk bu yokluktur. Yani, bütün âlem yok olacaklarını zannettikleri ve bu izafî yokluktan korktukları için yollarını şaşırdılar. Hâlbuki bu izafî varlığı gözden çıkarıp kendi vehmedilmiş olan varlığından fani olmak ve ancak Hakk'ın hakiki varlığını ispat etmek sığınak ve dayanak oldu. Çünkü bu fena (yok olma) neticesinde Hakk'ın varlığı ile kaim olmak (varlığını sürdürmek) devleti ve saadeti vardır.

"Sîb", elma ve sergeşte ve medhûş ve meşgâlede ve işte çıraklık (Burhân). "Dest", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kudret ve tâkat" ma'nâsınadır. Ya'ni, hakikatte var olan Hakk'ı nereden isteriz? Hakîkatte Ma'lûm olsun ki, adem iki nevi'dir. Birisi "adem-i mutlak"tır ki, ondan hiçbir şey sudûruna imkân yoktur. Zîrâ sudûr ve zuhûr vücûdun ve varlığın şânıdır. Diğeri "adem-i izâfî" ve "adem-i i'tibârî" ve "adem-i mukayyed" dedikleridir ki, bu adem vücûd-i mutlak ile adem-i mutlak arasında bir berzahdan ibarettir; ve bu adem çekirdeğin içindeki ağacın ve pederin sulbündeki veledin sûretleri gibidir. Ya'ni bi'l-kuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ adem-i izâfidedir. Beyt-i şerîfte mezkûr olan adem bu ademdir. Ya'ni, cümle âlem yok olacaklarını zannettikleri ve bu adem-i izâfiden korktukları için yollarını şaşırdılar. Halbuki bu vücûd-i izâfiyi nazardan ıskāt edip kendi mevhûm olan varlığından fânî olmak ve ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek melce' ve penâh geldi. Zîrâ bu fenâ neticesinde vücûd-i Hakkānî ile kāim olmak devlet ve saâdeti vardır.

839. İlmi nereden isteriz? İlmin terkinden. Sulhü nereden isteriz? Sulhün terkinden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

839. İlmi nereden isteriz? İlmin terk edilmesinden. Barışı nereden isteriz? Barışın terk edilmesinden.

"Silm", barış demektir. Yani, zevkî ilmi nereden isteriz? Aklî ve istidlâlî (çıkarımsal) ilmin terk edilmesinden isteriz. Çünkü aklî ve istidlâlî ilim, beş zahirî ve bâtınî duyunun ürünüdür; ve bu duyular ise cismanî olanın kapsamındandır; ve cismanî zevkler ve haller, ruhanî zevkler ve hallerden çok uzaktır. Bu sebeple, bu fani olan cismin ürünü olan ilmi terk etmek gerekir; ve hakiki âlemin barışı ve selameti nereden olur? Bu cismaniyet âleminin barışını terk etmekten olur. Yani cismaniyet âleminde nefis ve şeytan ile mücadele etmek gerekir ki, hakikat âleminin barışı ve selameti meydana gelsin. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bir beytinde şöyle buyurur:

"Mertçe ve sarhoşça bir hamle ettik. Hatta ilmi de verdik ve ma'lûma eriştik."

"Silm", sulh demektir. Ya'ni, ilm-i zevkîyi nereden isteriz? İlm-i aklî ve istidlâlînin terkinden isteriz. Zîrâ ilm-i aklî ve istidlâlî havâss-i hamse-i zâhir ve bâtınenin mahsûlüdür; ve bu havâss ise cismânînin müştemilâtındandır; ve ezvâk ve ahvâl-i cismiyye ezvâk ve ahvâl-i rûhiyyeden pek uzaktır. Binâenaleyh bu fânî olan cismin mahsûlü olan ilmi terketmek lâzımdır; ve âlem-i hakîkînin sulhü ve selâmeti nereden olur? Bu cismâniyet âleminin sulhünü terketmekten olur. Ya'ni cismâniyet âleminde nefis ve şeytan ile muhârebe etmek lâzımdır ki, hakîkat âleminin sulhü ve selâmeti husûle gelsin. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

"Mertçe ve sarhoşça bir hamle ettik. Hatta ilmi de verdik ve ma'lûma eriştik."

840. Varı nerden isteriz? Varın terkinden. Sibi nerden isteriz? Kudretin ter- [824] kinden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

840. Varlığı nereden isteriz? Varlığı terk etmekten. Şaşkınlığı nereden isteriz? Kudreti terk etmekten.

"Sîb", elma, şaşkın, sersemlemiş, meşgul ve işte çıraklık (Burhan). "Dest" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "kudret ve tâkat" (güç ve takat) anlamındadır. Yani, hakikatte var olan Hakk'ı nereden isteriz? Hakikatte vehmedilmiş olan varlığı terk etmekten; ve hakiki varlık denizinde şaşkınlığı ve hayranlığı nereden isteriz? Cismin vehmedilmiş kudret ve takatini terk etmekten isteriz.

"Sîb", elma ve sergeşte ve medhûş ve meşgâlede ve işte çıraklık (Burhân). "Dest", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kudret ve tâkat" ma'nâsınadır. Ya'ni, hakikatte var olan Hakk'ı nereden isteriz? Hakîkatte mevhûm olan varı terk etmekten; ve vücûd-i hakîkî deryâsında sergeşteliği ve hayranlığı nereden isteriz? Cismin kudret ve tâkat-i mevhûmesini terk etmekten isteriz.

841. Ey ne güzel yardımcı! Sen yok görücü olan gözü dahi var görücü edebilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

841. Ey ne güzel yardımcı! Sen yok görücü olan gözü dahi var görücü edebilirsin.

Ey ne güzel yardımcı olan Yaratıcımız! Sen hakikatte yok olan cismaniyet âlemini görücü olan gözü dahi lütfun ile kendinin hakiki olan varlığını görücü edebilirsin.

Ey ne güzel yardımcı olan Hâlıkımız! Sen hakîkatte yok olan cismâniyet âlemini görücü olan gözü dahi lutfun ile kendinin hakîkî olan varlığını görücü edebilirsin.

842. Bir göz ki, o ademden zahir geldi, varlığın zâtını hep ma'dûm gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

842. Bir göz ki, o yokluktan açıkça geldi, varlığın özünü hep yok saydı.

Bu cismanî olan bir göz ki, izafî yokluktan ortaya çıktı, varlığın özünü ve hakikatini hep yok gördü; o gözün gördüğü ancak vehmedilmiş olan izafî varlık ve cismaniyet âlemi oldu.

Bu cismânî olan bir göz ki, adem-i izâfiden zuhûra geldi, varlığın zâtını ve hakîkatini hep yok gördü; o gözün gördüğü ancak mevhûm olan vücûd-i izâfî ve cismâniyet âlemi oldu.

843. Eğer iki göz değişmiş ve enver olursa bu muntazam olan cihan mahşer olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

843. Eğer iki göz değişmiş ve daha nurlu olursa, bu düzenli cihan mahşer olur.

Eğer bu bedenin iki gözünün görüşü değişmiş ve kalp gözünün görüşüne tâbi' olup çok fazla nurlanmış olursa, bu düzenli ve güzel tertip edilmiş cihan ve bu suret âlemi öyle bir gözün önünde mahşer olur. Yani öyle bir gözün önünde kıyamet kopmuş ve cennet ehli ile cehennem ehli ayrılmış olur. Nasıl ki Birinci ciltte, âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in (s.a.v.) evlatlığı olan Hz. Zeyd'in kıssasında, Hz. Zeyd'in dilinden 3570 numaralı beyitte şöyle buyurulmuştu: Tercümesi: "Ey Resûlallah, haşrin sırrını söyleyeyim; cihanda bugün neşri ortaya koyayım!" Ve bu mana hakkında Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şeriflerinde de şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Ölmüşler gibi sûra üflenmeyi beklemem. Aşk her zaman efsunundan bana bir can verir." vehmedilmiş olan varlığı terk etmekten; ve hakiki varlık deryasında şaşkınlığı ve hayranlığı nereden isteriz? Bedenin vehmedilmiş kudret ve takatini terk etmekten isteriz.

Eğer bu cismin iki gözünün görüşü değişmiş ve kalb gözünün görüşüne tâbi' olup pek ziyâde nûrlanmış olursa, bu muntazam ve güzel tertib edilmiş cihân ve bu sûret âlemi öyle bir gözün önünde mahşer olur. Ya'ni öyle bir gözün önünde kıyâmet kopmuş ve ehl-i cennet ile ehl-i cehennem ayrılmış olur. Nitekim I. cildde, Server-i âlem Efendimiz'in oğulluğu olan Hz. Zeyd'in kıssasında cenâb-ı Zeyd'in lisânından 3570 numaralı beyitte şöyle buyurulmuş idi: Tercümesi: "Yâ Resûlallâh, haşrın sırrını söyleyeyim; cihânda bugün neşri ızhâr edeyim!" Ve bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde de şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Nefh-ı sûra intizarım yoktur ölmüşler gibi. Aşk her dâim efsûnundan bana bir cân verir." mevhûm olan varı terk etmekten; ve vücûd-i hakîkî deryâsında sergeşteliği ve hayranlığı nereden isteriz? Cismin kudret ve tâkat-i mevhûmesini terk etmekten isteriz.

841. Ey ne güzel yardımcı! Sen yok görücü olan gözü dahi var görücü edebilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

841. Ey ne güzel yardımcı! Sen yok görücü olan gözü dahi var görücü edebilirsin.

Ey ne güzel yardımcı olan Yaratıcımız! Sen hakikatte yok olan cismaniyet âlemini görücü olan gözü dahi lütfun ile kendinin hakiki olan varlığını görücü edebilirsin.

Ey ne güzel yardımcı olan Hâlıkımız! Sen hakîkatte yok olan cismâniyet âlemini görücü olan gözü dahi lutfun ile kendinin hakîkî olan varlığını görücü edebilirsin.

842. Bir göz ki, o ademden zahir geldi, varlığın zâtını hep ma'dûm gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

842. Bir göz ki, o yokluktan açıkça geldi, varlığın özünü hep yok saydı.

Bu cismanî olan bir göz ki, izafî yokluktan ortaya çıktı, varlığın özünü ve hakikatini hep yok gördü; o gözün gördüğü ancak vehmedilmiş olan izafî varlık ve cismaniyet âlemi oldu.

Bu cismânî olan bir göz ki, adem-i izâfiden zuhûra geldi, varlığın zâtını ve hakîkatini hep yok gördü; o gözün gördüğü ancak mevhûm olan vücûd-i izâfî ve cismâniyet âlemi oldu.

843. Eğer iki göz değişmiş ve enver olursa bu muntazam olan cihan mahşer olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

843. Eğer iki göz değişmiş ve daha nurlu olursa, bu düzenli cihan mahşer olur.

Eğer bu bedenin iki gözünün görüşü değişmiş ve kalp gözünün görüşüne tâbi olup çok fazla nurlanmış olursa, bu düzenli ve güzel tertip edilmiş cihan ve bu suret âlemi öyle bir gözün önünde mahşer olur. Yani öyle bir gözün önünde kıyamet kopmuş ve cennet ehli ile cehennem ehli ayrılmış olur. Nitekim birinci ciltte, âlemlerin efendisi Peygamberimiz'in (s.a.v.) evlatlığı olan Hz. Zeyd'in kıssasında, Hz. Zeyd'in dilinden 3570 numaralı beyitte şöyle buyrulmuştu:

Tercümesi: "Ey Resûlallah, haşrin sırrını söyleyeyim; cihanda bugün neşri (dirilişi) ortaya koyayım!" Ve bu mana hakkında Hz. Pîr efendimiz bir şerefli beytinde de şöyle buyururlar. Beyit:

Nazmen tercüme: "Ölmüşler gibi sûra üflenmeyi bekleyişim yoktur. Aşk her zaman efsunundan bana bir can verir."

Eğer bu cismin iki gözünün görüşü değişmiş ve kalb gözünün görüşüne tâbi' olup pek ziyâde nûrlanmış olursa, bu muntazam ve güzel tertib edilmiş cihân ve bu sûret âlemi öyle bir gözün önünde mahşer olur. Ya'ni öyle bir gözün önünde kıyâmet kopmuş ve ehl-i cennet ile ehl-i cehennem ayrılmış olur. Nitekim I. cildde, Server-i âlem Efendimiz'in oğulluğu olan Hz. Zeyd'in kıssasında cenâb-ı Zeyd'in lisânından 3570 numaralı beyitte şöyle buyurulmuş idi:

Tercümesi: "Yâ Resûlallâh, haşrın sırrını söyleyeyim; cihânda bugün neşri ızhâr edeyim!" Ve bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde de şöyle buyururlar. Beyit:

Nazmen tercüme: "Nefh-ı sûra intizarım yoktur ölmüşler gibi. Aşk her dâim efsûnundan bana bir cân verir."

844. Ondan dolayı bu hakāyık nâ-tamâm görünür; zîrâ bu hamlar üzerine onun fehmi harâm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

844. Bu sebeple bu hakikatler eksik görünür; çünkü bu ham kişilere onu anlamak haramdır.

Fakat nefsi diri ve cisim gözü faal olan ham kişilerin görüp anlamaları haram olduğu için, eşyanın bu hakikatleri ve âlemin bu düzeni onlara eksik ve noksan görünür. Örneğin bir kurt bir koyunu parçalayıp yer; ve kurdu da bir aslan parçalayıp yer. Gafil bir kişi, his gözüyle bunu zulüm ve haksızlık olarak görür. Çünkü eşyanın hakikatlerinden perdelidir. Hakikat ehli ise bunda asla zulüm ve tecavüz görmez. O ancak varlığın hakikatini ve onun sıfat ve isimlerinin hükümlerinin akışını görür. Nasıl ki ehlullahtan (Allah dostlarından) bir zata: "Hakk'ı zulümden ne ile uzak tuttun?" diye sormuşlar. Cevaben demiş ki: "Mülkünde kendinden başkasını bırakmadım." Şu halde zalim kim ve zulüm kime olur?

Fakat nefsi diri ve cisim gözü fa'âl olan hamların görüp anlamaları harâm olduğu için bu hakāyık-ı eşyâ ve bu intizâm-ı âlem onlara nâ-tamâm ve eksik görünür. Meselâ bir kurt bir koyunu parçalayıp yer; ve kurdu da bir arslan parçalayıp yer. Bir gāfil his gözüyle bunu zulüm ve haksızlık görür. Zîrâ eşyânın hakāyıkından hicâbdadır. Ehl-i hakîkat ise bunda asla zulüm ve taaddî görmez. O ancak hakikat-i vücûdu ve onun sıfât ve esmâsı ahkâmının cereyânını görür. Nitekim ehlullahdan bir zâta: "Hakk'ı zulümden ne ile berî kıldın?" diye sormuşlar. Cevâben demiş ki: "Mülkünde kendinden gayrını bırakmadım." Şu hâlde zâlim kim ve zulüm kime olur?

845. Hak her ne kadar sahî ise de hoş olan cennetlerin ni'meti cehennemlik üzerine muharrem oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

845. Hak her ne kadar cömert olsa da, hoş olan cennetlerin nimeti cehennemlik üzerine haram kılındı.

"Muharrem", haram kılınmış olan şeydir. "Sahî", burada "cömert ve cömertlik sahibi" anlamındadır. Nasıl ki hadis-i şerifte: ان الله هو السخى yani "Cömert olan muhakkak, ancak Allah Teâlâ'dır" buyurulur. Yani cennetin latif nimetleri cehennemlik üzerine haram kılınmıştır. Çünkü cehennemliğin yatkınlığı bu latif nimeti kabule hazır değildir. Gerçi Yüce Allah hazretleri mutlak cömerttir, nimetini kullarından esirgemez, fakat o latif nimetlerden hoşlanmayana da o nimeti vermek israf olur. Cenab-ı Hak ise Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapandır), her şeyi yerli yerine koyar.

"Muharrem", haram edilmiş olan şey. "Sahî", burada "cevâd ve sahib-i cûd ve kerem" ma'nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerîfte : ان الله هو السخى ya'ni "Sahî olan muhakkak, ancak Allâh Teâlâ'dır" buyurulur. Ya'ni cennetin latîf ni'metleri cehennemlik üzerine harâm kılınmıştır. Zîrâ cehennemliğin isti'dâdı bu latîf ni'meti kabûle müstaid değildir. Gerçi Hak Teâlâ hazretleri cevâd-1 mutlaktır, ni'metini kullarından esirgemez, fakat o latîf ni'metlerden hoşlanmayana da o ni'meti vermek israf olur. Cenâb-ı Hak ise Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine vaz' buyurur.

846. Huldün balı onun ağzına acı gelir. Çünkü huldün ahdine vefâ edicilerden olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

846. Cennetin balı onun ağzına acı gelir. Çünkü cennetin ahdine vefa edenlerden olmadı.

"Huld", cennet demektir. Yani, o cehennemlik ağzına cennetin balı acı gelir ve ondan lezzet alamaz. Nasıl ki pislik böceği gül kokusundan azap duyar ve helak olur. O hayvan pisliğinden lezzet ve zevk bulur. Çünkü cehennem ehli, öncesiz olarak Allah'a verdikleri sözü tutmadılar ve ahitlerini bozdular; ve onların bu ahitlerine vefa etmemeleri kendi tabiatları ve zâtî yatkınlıkları gereği oldu. Bu sebeple bu dünyada cehennem ehli cennetin nimetleri cinsinden olan şeylerden lezzet alamazlar.

"Huld", cennet demektir. Ya'ni, o cehennemlik ağzına cennetin balı acı gelir ve ondan lezzet alamaz. Nitekim necâset böcüğü gül kokusundan muazzeb ve helâk olur. O hayvân pisliğinden lezzet ve zevk bulur. Çünkü ehl-i cehennem ezelde Hakk'a verdikleri sözü tutmadılar ve ahidlerini bozdular; ve onların bu ahidlerine vefâ etmemeleri kendi tabîatları ve isti'dâdları iktizâsından oldu. Binâenaleyh bu dünyâda ehl-i cehennem cennetin ni'metleri cin

844. Ondan dolayı bu hakāyık nâ-tamâm görünür; zîrâ bu hamlar üzerine onun fehmi harâm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

844. Bu sebeple bu hakikatler eksik görünür; çünkü bu ham kişilere onu anlamak haramdır.

Fakat nefsi diri ve cisim gözü faal olan ham kişilerin görüp anlamaları haram olduğu için, eşyanın bu hakikatleri ve âlemin bu düzeni onlara eksik ve noksan görünür. Örneğin bir kurt bir koyunu parçalayıp yer; ve kurdu da bir aslan parçalayıp yer. Gafil bir kişi, his gözüyle bunu zulüm ve haksızlık olarak görür. Çünkü eşyanın hakikatlerinden perdelidir. Hakikat ehli ise bunda asla zulüm ve tecavüz görmez. O ancak varlığın hakikatini ve onun sıfat ve isimlerinin hükümlerinin akışını görür. Nasıl ki ehlullahtan (Allah dostlarından) bir zata: "Hakk'ı zulümden ne ile uzak tuttun?" diye sormuşlar. Cevaben demiş ki: "Mülkünde kendinden başkasını bırakmadım." Şu halde zalim kim ve zulüm kime olur?

Fakat nefsi diri ve cisim gözü fa'âl olan hamların görüp anlamaları harâm olduğu için bu hakāyık-ı eşyâ ve bu intizâm-ı âlem onlara nâ-tamâm ve eksik görünür. Meselâ bir kurt bir koyunu parçalayıp yer; ve kurdu da bir arslan parçalayıp yer. Bir gāfil his gözüyle bunu zulüm ve haksızlık görür. Zîrâ eşyânın hakāyıkından hicâbdadır. Ehl-i hakîkat ise bunda asla zulüm ve taaddî görmez. O ancak hakikat-i vücûdu ve onun sıfât ve esmâsı ahkâmının cereyânını görür. Nitekim ehlullahdan bir zâta: "Hakk'ı zulümden ne ile berî kıldın?" diye sormuşlar. Cevâben demiş ki: "Mülkünde kendinden gayrını bırakmadım." Şu hâlde zâlim kim ve zulüm kime olur?

845. Hak her ne kadar sahî ise de hoş olan cennetlerin ni'meti cehennemlik üzerine muharrem oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

845. Hak her ne kadar cömert olsa da, hoş olan cennetlerin nimeti cehennemlik üzerine haram kılındı.

"Muharrem", haram kılınmış şey demektir. "Sahî", burada "cömert ve cömertlik sahibi" anlamındadır. Nitekim hadis-i şerifte: ان الله هو السخى yani "Cömert olan muhakkak, ancak Allah Teâlâ'dır" buyurulur. Yani cennetin latif nimetleri cehennemlik üzerine haram kılınmıştır. Çünkü cehennemliğin yatkınlığı bu latif nimeti kabule hazır değildir. Gerçi Yüce Allah hazretleri mutlak cömerttir, nimetini kullarından esirgemez, fakat o latif nimetlerden hoşlanmayana da o nimeti vermek israf olur. Cenab-ı Hak ise Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapan), her şeyi yerli yerine koyar.

"Muharrem", haram edilmiş olan şey. "Sahî", burada "cevâd ve sahib-i cûd ve kerem" ma'nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerîfte : ان الله هو السخى ya'ni "Sahî olan muhakkak, ancak Allâh Teâlâ'dır" buyurulur. Ya'ni cennetin latîf ni'metleri cehennemlik üzerine harâm kılınmıştır. Zîrâ cehennemliğin isti'dâdı bu latîf ni'meti kabûle müstaid değildir. Gerçi Hak Teâlâ hazretleri cevâd-ı mutlaktır, ni'metini kullarından esirgemez, fakat o latîf ni'metlerden hoşlanmayana da o ni'meti vermek israf olur. Cenâb-ı Hak ise Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine vaz' buyurur.

846. Huldün balı onun ağzına acı gelir. Çünkü huldün ahdine vefâ edicilerden olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

846. Cennetin balı onun ağzına acı gelir. Çünkü cennetin ahdine vefa edenlerden olmadı.

"Huld", cennet demektir. Yani, o cehennemlik ağzına cennetin balı acı gelir ve ondan lezzet alamaz. Nasıl ki pislik böceği gül kokusundan azap duyar ve helak olur. O hayvan pisliğinden lezzet ve zevk bulur. Çünkü cehennem ehli, öncesiz olarak Allah'a verdikleri sözü tutmadılar ve ahitlerini bozdular; ve onların bu ahitlerine vefa etmemeleri kendi tabiatları ve yatkınlıkları gereği oldu. Bu sebeple bu dünyada cehennem ehli, cennetin nimetleri cinsinden olan peygamberlerin ve evliyanın marifetlerini (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatlerini dinlemek istemediler. Nefse ve bedene ait zevklere dair sözler onlara hoş geldi.

"Huld", cennet demektir. Ya'ni, o cehennemlik ağzına cennetin balı acı gelir ve ondan lezzet alamaz. Nitekim necâset böcüğü gül kokusundan muazzeb ve helâk olur. O hayvân pisliğinden lezzet ve zevk bulur. Çünkü ehl-i cehennem ezelde Hakk'a verdikleri sözü tutmadılar ve ahidlerini bozdular; ve onların bu ahidlerine vefâ etmemeleri kendi tabîatları ve isti'dâdları iktizâsından oldu. Binâenaleyh bu dünyâda ehl-i cehennem cennetin ni'metleri cin- sinden olan maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâyı dinlemek istemediler. Nefsânî ve cismânî olan zevklere âid sözler onlara hoş geldi.

847. Size dahi tacirlikte müşterî olmazsa, eli ne vakit kımıldar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

847. Size de tacirlikte müşteri olmazsa, eliniz ne zaman kımıldar?

"Sevdâger", tacir demektir. Yüce Allah'ın cehennem ehline cennetin nimetlerini haram etmesinin örneği şudur: Örneğin, size de ticarette müşteri olmadığı zaman eliniz mal çıkarıp göstermeye hareket eder mi? Elbette etmez. Mademki cehennem ehli cennet nimetlerinin müşterisi değildir, bu sebeple Yüce Allah da onlara cennetin nimetlerini göstermez; aynı şekilde peygamberler ve evliyalar da kalp cennetinin nimetleri olan ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi marifetleri (Allah'ı bilme bilgileri) cehennem tabiatında olan nefsin mağlûplarına arz etmeyi uygun görmezler.

"Sevdâger", tâcir demektir. Hakk'ın ehl-i cehenneme cennetin ni'metlerini haram etmesinin misâli budur ki: Meselâ size de ticarette müşterî olmadığı vakit eliniz metâ' çıkarıp göstermeğe hareket eder mi? Bittabi' etmez. Mâdemki ehl-i cehennem cennet ni'metlerinin müşterîsi değildir, binâenaleyh Hak dahi onlara cennetin ni'metlerini göstermez; ve kezâ enbiyâ ve evliyâ dahi kalb cennetinin ni'metleri olan ulûm-i ledünniyyeyi ve maârif-i ilâhiyyeyi cehennem tabîatinde olan nefsin mağlûblarına arz etmeyi münasib görmezler.

848. Görmek ne vakit satın almağa ehil olur? O aldatma bakışı ve dolaşma olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

848. Görmek ne zaman satın almaya uygun olur? O, aldatma bakışı ve dolaşma olur.

"Nezâre", görmek ve bakmak demektir (Bahâr-ı Acem). "Gûl", ahmak, aldatma ve mekr (Burhân) demektir. Burada "aldatma ve mekr" anlamları uygundur. Yani, bir kumaşa ve eşyaya bakmak, satın almaya uygun ve ona ait bir bakış değildir. O, aldatma bakışı, dönüp dolaşma bakışı olur. "Gerdîden" masdarı aşağıdaki beyte bağlıdır.

"Nezâre", görmek ve bakmak demektir (Bahâr-ı Acem). "Gûl", ahmak, aldatma ve mekr (Burhân). Burada "aldatma ve mekr" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, bir kumaşa ve metâ'a bakmak satın almağa mensûb ve ehil olan bir bakış değildir. O aldatma bakışı, dönüp dolaşma bakışı olur. "Gerdîden" masdarı aşağıdaki beyte merbûttur.

849. Sora sora ki, bu kaçadır ve o kaçadır? Vakit geçirmek ve eğlenmek için!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

849. Şunu sorarak: "Bu kaça ve o kaça?" Vakit geçirmek ve eğlenmek için!

Yani, o aldatıcı bakış, pazarda vakit geçirmek ve alay etmek için "Bu kaça ve o kaça?" diye diye sorarak dönüp dolaşma olur. "Ta'bîr" kelimesi, burada "ubûr"dan, yani "geçirmek" anlamında kullanılmıştır.

Ya'ni, o aldatma bakışı pazarda vakit geçirmek ve alay etmek için bu kaça ve o kaça? diye diye sora sora dönüp dolaşma olur. "Ta'bîr", burada "ubûr"dan, "geçirmek" ma'nâsında müsta'meldir.

850. Meta'ı senden iç sıkıntısından dolayı ister. O kimse müşterî ve meta' is[834] teyici değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

850. Malı senden iç sıkıntısından dolayı ister. O kimse müşteri ve mal isteyici değildir.

"Kâle", mal ve kumaş; "melûlî", iç sıkıntısı demektir. Yani, pazarda eğlenmek için dönüp dolaşan kimse gerçekte müşteri ve kumaş satın alıcı değildir. Onun bu davranışı, içindeki sıkıntıyı gidermek içindir. Peygamberlerin ve evliyaların (Allah dostlarının) marifetlerini (Allah bilgisi) ve hakikatlerini dinlemek istemediler. Nefsânî ve cismânî (bedensel) zevklere ait sözler onlara hoş geldi.

"Kâle", metâ ve kumaş; "melûlî", iç sıkıntısı. Ya'ni, pazarda eğlenmek için dönüp dolaşan kimse hakikatte müşterî ve kumaş satın alıcı değildir. Onun bu muamelesi içindeki sıkıntının def'i içindir. sinden olan maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâyı dinlemek istemediler. Nefsânî ve cismânî olan zevklere âid sözler onlara hoş geldi.

847. Size dahi tacirlikte müşterî olmazsa, eli ne vakit kımıldar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

847. Size de tacirlikte müşteri olmazsa, eliniz ne zaman kımıldar?

"Sevdâger", tacir demektir. Yüce Allah'ın cehennem ehline cennetin nimetlerini haram etmesinin örneği şudur: Örneğin, size de ticarette müşteri olmadığı zaman eliniz mal çıkarıp göstermeye hareket eder mi? Elbette etmez. Mademki cehennem ehli cennet nimetlerinin müşterisi değildir, bu sebeple Yüce Allah da onlara cennetin nimetlerini göstermez; aynı şekilde peygamberler ve evliyalar da kalp cennetinin nimetleri olan ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi marifetleri (Allah'ı bilme bilgileri) cehennem tabiatında olan nefsin mağlûplarına arz etmeyi uygun görmezler.

"Sevdâger", tâcir demektir. Hakk'ın ehl-i cehenneme cennetin ni'metlerini haram etmesinin misâli budur ki: Meselâ size de ticarette müşterî olmadığı vakit eliniz metâ' çıkarıp göstermeğe hareket eder mi? Bittabi' etmez. Mâdemki ehl-i cehennem cennet ni'metlerinin müşterîsi değildir, binâenaleyh Hak dahi onlara cennetin ni'metlerini göstermez; ve kezâ enbiyâ ve evliyâ dahi kalb cennetinin ni'metleri olan ulûm-i ledünniyyeyi ve maârif-i ilâhiyyeyi cehennem tabîatinde olan nefsin mağlûblarına arz etmeyi münasib görmezler.

848. Görmek ne vakit satın almağa ehil olur? O aldatma bakışı ve dolaşma olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

848. Görmek ne zaman satın almaya uygun olur? O, aldatma bakışı ve dolaşma olur.

"Nezâre", görmek ve bakmak demektir (Bahâr-ı Acem). "Gûl", ahmak, aldatma ve mekr (Burhân) demektir. Burada "aldatma ve mekr" anlamları uygundur. Yani, bir kumaşa ve eşyaya bakmak, satın almaya uygun ve ona ait bir bakış değildir. O, aldatma bakışı, dönüp dolaşma bakışı olur. "Gerdîden" masdarı aşağıdaki beyte bağlıdır.

"Nezâre", görmek ve bakmak demektir (Bahâr-ı Acem). "Gûl", ahmak, aldatma ve mekr (Burhân). Burada "aldatma ve mekr" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, bir kumaşa ve metâ'a bakmak satın almağa mensûb ve ehil olan bir bakış değildir. O aldatma bakışı, dönüp dolaşma bakışı olur. "Gerdîden" masdarı aşağıdaki beyte merbûttur.

849. Sora sora ki, bu kaçadır ve o kaçadır? Vakit geçirmek ve eğlenmek için!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

849. Şunu sorarak: "Bu kaça ve o kaça?" Vakit geçirmek ve eğlenmek için!

Yani, o aldatıcı bakış, pazarda vakit geçirmek ve alay etmek için "Bu kaça ve o kaça?" diye diye sorarak dönüp dolaşma olur. "Ta'bîr" kelimesi, burada "ubûr"dan, yani "geçirmek" anlamında kullanılmıştır.

Ya'ni, o aldatma bakışı pazarda vakit geçirmek ve alay etmek için bu kaça ve o kaça? diye diye sora sora dönüp dolaşma olur. "Ta'bîr", burada "ubûr"dan, "geçirmek" ma'nâsında müsta'meldir.

850. Meta'ı senden iç sıkıntısından dolayı ister. O kimse müşterî ve meta' is-[834] teyici değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

850. Meta'ı senden iç sıkıntısından dolayı ister. O kimse müşteri ve meta' isteyici değildir.

"Kâle", meta ve kumaş; "melûlî", iç sıkıntısı demektir. Yani, pazarda eğlenmek için dönüp dolaşan kimse hakikatte müşteri ve kumaş satın alıcı değildir. Onun bu davranışı içindeki sıkıntının giderilmesi içindir.

"Kâle", metâ ve kumaş; "melûlî", iç sıkıntısı. Ya'ni, pazarda eğlenmek için dönüp dolaşan kimse hakikatte müşterî ve kumaş satın alıcı değildir. Onun bu muamelesi içindeki sıkıntının def'i içindir.

851. Metâ'ı yüz kerre gördü ve geri verdi. Elbiseyi ne vakit ölçtü, o hava ölçtü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

851. Malı yüz kere gördü ve geri verdi. Elbiseyi ne zaman ölçtü, o havayı ölçtü.

Yani, o eğlenmek ve vakit geçirmek için pazarı dükkân dükkân dolaşan kimse kumaşı birçok defa gördü ve bir bahane bulup yine geri verdi. Böyle bir kimse elbiselik kumaşı ölçmedi, o ancak havayı ölçtü. Bunun gibi, irfan ehlinin kapılarını dolaşıp marifet müşterisi gibi görünen nefsanî heves sahipleri de bir kapıda duramazlar. Onların maksatları marifet almak değil, vakit geçirmek ve nefislerini eğlendirmektir. İşittikleri ilim ve marifete birtakım boş itirazlar yapıp reddederler. Onlar kâmillerden marifet değil, hava alırlar.

Ya'ni, o eğlenmek ve vakit geçirmek için pazarı dükkân dükkân dolaşan kimse kumaşı birçok defa gördü ve bir bahane bulup yine geri verdi. Böyle bir kimse elbiselik kumaşı ölçmedi, o ancak havayı ölçtü. Bunun gibi ehl-i irfânın kapılarını dolaşıp ma'rifet müşterîsi gibi görünen hevâ-yı nefsânî sâhibleri dahi bir kapıda duramazlar. Onların maksadları ma'rifet almak değil, vakit geçirmek ve nefislerini eğlendirmektir. İşittikleri ilm u ma'rifete birtakım vâhî i'tirâzlar yapıp reddederler. Onlar kâmillerden ma'rifet değil, hava alırlar.

852. Müşterînin kudümü ve kerr ü ferri nerede! Maskaralığa mensubun ve serserînin mizahı nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

852. Müşterinin gelişi ve ileri geri hareketi nerede! Maskaralığa mensup olanın ve serserinin mizahı nerede!

"Kudûm", yoldan bir yere gelmek; "kerr ü ferr", ileri geri hareket etmek; "mizâh", şaka ve latife; "gengel", şaka, zarafet ve mizah ve maskaralık (Burhan). Yani, gerçek müşterinin bir dükkâna gelişi ve pazarlık konusunda ileri geri hareketi nerede, maskaralığa mensup birinin ve serserinin eğlenmesi ve mizahı nerede!

"Kudûm", yoldan bir mahalle gelmek; "kerr ü ferr", ileri geri hareket etmek; “mizâh”, hezl ve latîfe; "gengel", hezl ve zarâfet ve mizâh ve maskaralık (Burhân). Ya'ni, hakîkî müşterinin bir dükkâna gelişi ve pazarlık husûsunda ileri geri hareketi nerede, maskaralığa mensûb birinin ve serserînin eğlenmesi ve mizâhı nerede!

853. Mâdemki onun mülkünde bir habbe olmaz, maskaralık kasdının gayrı olan bir cübbeyi ne istesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

853. Mademki onun mülkünde bir zerre bile olmaz, maskaralık kastından başka bir cübbeyi ne istesin?

"Pey" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "kast ve irade" anlamı uygundur. Yani, mademki böyle bir kimsenin mülkünde bir zerre ve cebinde bir para bile bulunmaz, bu sebeple onun kastı ve iradesi ancak maskaralık cübbesi ve elbisesidir. Yoksa satın alınan kumaştan yapılacak cübbe değildir.

"Pey", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "kasd ve irâde" ma'nası münasibdir. Ya'ni, mâdemki, böyle bir kimsenin mülkünde bir habbe ve cebinde bir para bile bulunmaz, binâenaleyh onun kasdı ve irâdesi ancak maskaralık cübbesi ve libâsıdır. Yoksa satın alınan kumaştan yapılacak cübbe değildir.

854. Ticarette onun bir sermâyesi yoktur. Binâenaleyh ha onun çirkin şahsı, ha bir gölge!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

854. Ticarette onun bir sermayesi yoktur. Bu sebeple ha onun çirkin şahsı, ha bir gölge!

Ticarette ve alışverişte o kimsenin mademki bir sermayesi ve parası yoktur, bu sebeple ister onun çirkin şahsı ve kalıbı olsun, ister bir gölge olsun eşittir. Yani, ilim ve marifete yatkınlığı olmayan bir kimsenin kâmil hu-

Ticarette ve alış verişte o kimsenin mâdemki bir sermâyesi ve parası yoktur, binâenaleyh ister onun çirkin şahsı ve kalıbı olsun, ister bir gölge olsun müsâvîdir. Ya'ni, ilim ve ma'rifete isti'dâdı olmayan bir kimsenin kâmil hu-

851. Metâ'ı yüz kerre gördü ve geri verdi. Elbiseyi ne vakit ölçtü, o hava ölçtü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

851. Malı yüz kere gördü ve geri verdi. Elbiseyi ne zaman ölçtü, o havayı ölçtü.

Yani, o eğlenmek ve vakit geçirmek için pazarı dükkân dükkân dolaşan kimse kumaşı birçok defa gördü ve bir bahane bulup yine geri verdi. Böyle bir kimse elbiselik kumaşı ölçmedi, o ancak havayı ölçtü. Bunun gibi, irfan ehlinin kapılarını dolaşıp marifet müşterisi gibi görünen nefsanî heves sahipleri de bir kapıda duramazlar. Onların maksatları marifet almak değil, vakit geçirmek ve nefislerini eğlendirmektir. İşittikleri ilim ve marifete birtakım boş itirazlar yapıp reddederler. Onlar kâmillerden marifet değil, hava alırlar.

Ya'ni, o eğlenmek ve vakit geçirmek için pazarı dükkân dükkân dolaşan kimse kumaşı birçok defa gördü ve bir bahane bulup yine geri verdi. Böyle bir kimse elbiselik kumaşı ölçmedi, o ancak havayı ölçtü. Bunun gibi ehl-i irfânın kapılarını dolaşıp ma'rifet müşterîsi gibi görünen hevâ-yı nefsânî sâhibleri dahi bir kapıda duramazlar. Onların maksadları ma'rifet almak değil, vakit geçirmek ve nefislerini eğlendirmektir. İşittikleri ilm u ma'rifete birtakım vâhî i'tirâzlar yapıp reddederler. Onlar kâmillerden ma'rifet değil, hava alırlar.

852. Müşterînin kudümü ve kerr ü ferri nerede! Maskaralığa mensubun ve serserînin mizahı nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

852. Müşterinin gelişi ve ileri geri hareketi nerede! Maskaralığa mensup olanın ve serserinin mizahı nerede!

"Kudûm", yoldan bir yere gelmek; "kerr ü ferr", ileri geri hareket etmek; "mizâh", şaka ve latife; "gengel", şaka, zarafet ve mizah ve maskaralık (Burhan). Yani, gerçek müşterinin bir dükkâna gelişi ve pazarlık konusunda ileri geri hareketi nerede, maskaralığa mensup birinin ve serserinin eğlenmesi ve mizahı nerede!

"Kudûm", yoldan bir mahalle gelmek; "kerr ü ferr", ileri geri hareket etmek; “mizâh”, hezl ve latîfe; "gengel", hezl ve zarâfet ve mizâh ve maskaralık (Burhân). Ya'ni, hakîkî müşterinin bir dükkâna gelişi ve pazarlık husûsunda ileri geri hareketi nerede, maskaralığa mensûb birinin ve serserînin eğlenmesi ve mizâhı nerede!

853. Mâdemki onun mülkünde bir habbe olmaz, maskaralık kasdının gayrı olan bir cübbeyi ne istesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

853. Mademki onun mülkünde bir zerre bile olmaz, maskaralık kastından başka bir cübbeyi ne istesin?

"Pey" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "kast ve irade" anlamı uygundur. Yani, mademki böyle bir kimsenin mülkünde bir zerre ve cebinde bir para bile bulunmaz, bu sebeple onun kastı ve iradesi ancak maskaralık cübbesi ve elbisesidir. Yoksa satın alınan kumaştan yapılacak cübbe değildir.

"Pey", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "kasd ve irâde" ma'nası münasibdir. Ya'ni, mâdemki, böyle bir kimsenin mülkünde bir habbe ve cebinde bir para bile bulunmaz, binâenaleyh onun kasdı ve irâdesi ancak maskaralık cübbesi ve libâsıdır. Yoksa satın alınan kumaştan yapılacak cübbe değildir.

854. Ticarette onun bir sermâyesi yoktur. Binâenaleyh ha onun çirkin şahsı, ha bir gölge!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

854. Ticarette onun bir sermayesi yoktur. Bu sebeple ha onun çirkin şahsı, ha bir gölge!

Ticarette ve alışverişte o kimsenin mademki bir sermayesi ve parası yoktur, bu sebeple ister onun çirkin şahsı ve kalıbı olsun, ister bir gölge olsun eşittir. Yani, ilim ve marifete yatkınlığı olmayan bir kimsenin insân-ı kâmil huzurundaki hâli bir gölge mesabesindedir. Onun şahsının hükmü yoktur; ve onların irfan ehli kapılarını dolaşmalarında bir fayda beklenmez.

Ticarette ve alış verişte o kimsenin mâdemki bir sermâyesi ve parası yoktur, binâenaleyh ister onun çirkin şahsı ve kalıbı olsun, ister bir gölge olsun müsâvîdir. Ya'ni, ilim ve ma'rifete isti'dâdı olmayan bir kimsenin kâmil hu- zûrundaki hâli bir gölge mesâbesindedir. Onun şahsının hükmü yoktur; ve onların ehl-i irfan kapılarını dolaşmalarında bir fâide me'mûl değildir.

855. Bu dünya pazarında mâye altındır; orada mâye aşk ve yaş olan iki gözdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

855. Bu dünya pazarında sermaye altındır; orada sermaye aşk ve yaş olan iki gözdür.

Yani, bu dünya pazarlarında geçerli olan sermaye altın ve paradır. Fakat o hakikat âleminde geçerli olan ve işe yarayan şey ise ilâhî aşk ve bu aşk sebebiyle ağlayan iki gözdür. Parası olmayanlar bu dünya çarşılarından elleri boş olarak evlerine döndükleri gibi, aşkı ve gözyaşı olmayan kimseler de hakikat âlemi olan ahirette elleri boş kalırlar.

Ya'ni, bu dünyâ pazarlarında mu'teber olan sermâye altındır ve paradır. Fakat o âlem-i hakîkatte mu'teber olan ve geçen şey ise aşk-ı ilâhî ve bu aşk sebebiyle ağlayan iki gözdür. Parası olmayan bu dünyâ çarşılarından elleri boş olarak evlerine döndükleri gibi aşkı ve göz yaşı olmayan kimseler dahi âlem-i hakîkat olan âhirette elleri boş kalırlar.

856. Her kim ki, o mâyesiz pazara gitti, ömrü gitti; o ham ve salınarak avdet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

856. Her kim ki, o sermayesiz pazara gitti, ömrü gitti; o ham ve salınarak geri döndü.

"Teft", hararet ve acele etme, koşma ve salınarak yürüme anlamlarındadır (Burhan). Burada "salınarak yürüme" anlamı uygundur. Yani her kim aşk ve gözyaşı sermayesi olmaksızın hakikat âlemi pazarına giderse, bu dünyada ömrü ve hayatı boşuna geçti; ve böyle bir kimse bu dünya hayatı ocağında pişmemiş ve ham olarak sallana sallana hakiki evi olan ahirete geri döndü.

“Teft”, harâret ve ta'cîl ve şitâb ve hırâm ve hırâmân ma'nâlarınadır (Burhân). Burada “hırâmân ya'ni salınarak” ma'nâsı münasibdir. Ya'ni her kim aşk ve göz yaşı sermâyesi olmaksızın âlem-i hakîkat pazarına giderse bu dünyâda ömrü ve hayatı boşuna geçti; ve böyle bir kimse bu hayât-ı dünyâ ocağında pişmemiş ve ham olarak sallana sallana hakîkî evi olan âhirete avdet etti.

857. “Hey birader! Nerede idin?” “Hiçbir yerde!” “Hey! Yemek için ne pişirdin?” “Hiç, aş!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

857. “Hey birader! Nerede idin?” “Hiçbir yerde!” “Hey! Yemek için ne pişirdin?” “Hiç, aş!”

Örneğin, dünya pazarına parasız ve eğlence için giden bir kimseye birisi sorup dese ki: “Hey birader! Nerede idin?” “Hiçbir yerde değildim” diye cevap verecektir; ve aynı şekilde: “Hey birader! Yemek için ne pişirdin?” diye sorsa: “Hiç aşı pişirdim” diye cevap verecektir. “Bâ”, “ibâ” kelimesinin kısaltılmışıdır; ve “ibâ” mutlak olarak “aş ve yemek” anlamına gelir (Burhan).

Meselâ dünyâ pazarına parasız ve eğlence için giden kimseye birisi sorup dese ki: “Hey birâder! Nerede idin?” “Hiçbir yerde değildim” diye cevâb verecektir; ve kezâ: “Hey birâder! Yemek için ne pişirdin?” diye sorsa: “Hiç aşı pişirdim” diye cevâb verecektir. “Bâ”, “ibâ” kelimesinin muhaffefidir; ve “ibâ” mutlakan “aş ve yemek” ma'nâsına gelir (Burhân).

858. Sen müşterî ol, tâ ki, benim elim kımıldasın. Benim gebe olan ma'denim la'l doğursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

858. Sen müşteri ol ki, benim elim kımıldasın. Benim gebe olan madenim lâl doğursun.

"Abest", hamile ve gebe demektir. Bu ve sonraki beyitler, Pîr efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) yüce zâtına atfen beyan edilmiştir. Yani, ey kapıma gelen, gezdiğin yerdeki hâlin bir gölge gibidir. Onun şahsının hükmü yoktur; ve onların irfan ehli kapılarını dolaşmalarında beklenen bir fayda yoktur.

“Abest”, hâmile ve gebe demektir. Bu ve âtîdeki beytler cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîflerine izâfeten beyân buyurulmuştur. Ya'ni, ey kapıma ge- zûrundaki hâli bir gölge mesâbesindedir. Onun şahsının hükmü yoktur; ve onların ehl-i irfân kapılarını dolaşmalarında bir fâide me'mûl değildir.

855. Bu dünyâ pazarında mâye altındır; orada mâye aşk ve yaş olan iki gözdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

855. Bu dünya pazarında sermaye altındır; orada sermaye aşk ve yaş olan iki gözdür.

Yani, bu dünya pazarlarında geçerli olan sermaye altındır ve paradır. Fakat o hakikat âleminde geçerli olan ve işe yarayan şey ise ilâhî aşk ve bu aşk sebebiyle ağlayan iki gözdür. Parası olmayanlar bu dünya çarşılarından elleri boş olarak evlerine döndükleri gibi, aşkı ve gözyaşı olmayan kimseler de hakikat âlemi olan ahirette elleri boş kalırlar.

Ya'ni, bu dünyâ pazarlarında mu'teber olan sermâye altındır ve paradır. Fakat o âlem-i hakîkatte mu'teber olan ve geçen şey ise aşk-ı ilâhî ve bu aşk sebebiyle ağlayan iki gözdür. Parası olmayan bu dünyâ çarşılarından elleri boş olarak evlerine döndükleri gibi aşkı ve göz yaşı olmayan kimseler dahi âlem-i hakîkat olan âhirette elleri boş kalırlar.

856. Her kim ki, o mâyesiz pazara gitti, ömrü gitti; o ham ve salınarak avdet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

856. Her kim ki, o sermayesiz pazara gitti, ömrü gitti; o ham ve salınarak geri döndü.

"Teft", hararet, acele, çabukluk, salınma ve salınarak yürüme anlamlarındadır (Burhan). Burada "salınarak yürüme yani salınarak" anlamı uygundur. Yani her kim aşk ve gözyaşı sermayesi olmaksızın hakikat âlemi pazarına giderse, bu dünyada ömrü ve hayatı boşuna geçti; ve böyle bir kimse bu dünya hayatı ocağında pişmemiş ve ham olarak sallana sallana hakiki evi olan ahirete geri döndü.

“Teft”, harâret ve ta'cîl ve şitâb ve hırâm ve hırâmân ma'nâlarınadır (Burhân). Burada “hırâmân ya'ni salınarak” ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni her kim aşk ve göz yaşı sermâyesi olmaksızın âlem-i hakîkat pazarına giderse bu dünyâda ömrü ve hayâtı boşuna geçti; ve böyle bir kimse bu hayât-ı dünyâ ocağında pişmemiş ve ham olarak sallana sallana hakîkî evi olan âhirete avdet etti.

857. “Hey birâder! Nerede idin?” “Hiçbir yerde!” “Hey! Yemek için ne pişirdin?” “Hiç, aş!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

857. “Ey birader! Nerede idin?” “Hiçbir yerde!” “Ey! Yemek için ne pişirdin?” “Hiç, aş!”

Örneğin dünya pazarına parasız ve eğlence için giden bir kimseye birisi sorup dese ki: “Ey birader! Nerede idin?” “Hiçbir yerde değildim” diye cevap verecektir; ve aynı şekilde: “Ey birader! Yemek için ne pişirdin?” diye sorsa: “Hiç aşı pişirdim” diye cevap verecektir. “Bâ”, “ibâ” kelimesinin kısaltılmışıdır; ve “ibâ” mutlaka “aş ve yemek” anlamına gelir (Burhan).

Meselâ dünyâ pazarına parasız ve eğlence için giden kimseye birisi sorup dese ki: “Hey birâder! Nerede idin?” “Hiçbir yerde değildim” diye cevâb vere-cektir; ve kezâ: “Hey birâder! Yemek için ne pişirdin?” diye sorsa: “Hiç aşı pi-şirdim” diye cevâb verecektir. “Bâ”, “ibâ” kelimesinin muhaffefidir; ve “ibâ” mutlaka “aş ve yemek” ma'nâsına gelir (Burhân).

858. Sen müşterî ol, tâ ki, benim elim kımıldasın. Benim gebe olan ma'denim la'l doğursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

858. Sen müşteri ol ki, benim elim kımıldasın. Benim gebe olan madenim lâl doğursun.

"Âbest", hamile ve gebe demektir. Bu ve sonraki beyitler, Pîr efendimizin şerefli zâtına nispetle açıklanmıştır. Yani, ey kapıma gelen kimse! Gerçek müşteri ol ki, ilim ve marifet saçma konusunda benim konuşma gücüm harekete gelsin! Benim ilim ve marifete gebe olan madenim ve kâmil ruhum, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) lâlini ve cevherini doğursun! Bu anlam hakkında Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 27. bölümünde şöyle buyururlar: "Söz, dinleyicinin yatkınlığı kadar gelir. O ne kadar emer ve beslenirse, hikmet sütü o kadar iner ve ortaya çıkar. O emmeyince hikmet de dışarı çıkmaz ve yüz göstermez. 'Şaşılacak şey! Niçin söz ortaya çıkmıyor?' dersin. Şaşılacak şey! Sen sözü niçin çekmiyorsun? Sana işitme gücünü vermeyen o yüce Zât, konuşana da konuşma isteğini vermiyor."

“Âbest”, hâmile ve gebe demektir. Bu ve âtîdeki beytler cenâb-ı Pîr efen-dimizin zât-ı şerîflerine izâfeten beyân buyurulmuştur. Ya'ni, ey kapıma ge- len kimse! Hakîkî müşterî ol, tâ ki, ilim ve ma'rifet ibzâli hususunda benim kuvve-i nutkıyyem harekete gelsin! Benim ilim ve ma'rifete gebe olan ma'denim ve rûh-ı kâmilim ulûm-i ledünniyye la'lini ve cevherini doğursun! Bu ma'nâ hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 27. faslında şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin. Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezbetmiyorsun? Sana kuvvet-i istimâ'ı vermeyen Zât-ı azîmü'ş-şân kāile de dâiye-i kelâmı vermiyor."

859. Gerçi ki, müşterî gevşek ve soğuktur, dîn da'vetini et ki, da'vet vâriddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

859. Gerçi müşteri gevşek ve soğuktur, din davetini yap ki, davet gelmiştir.

Kapıma gelen ilim ve marifet müşterisi gerçi gevşek ve soğuktur ve aşksızdır. Ey Mevlânâ! Sen onu dine davet et! Çünkü Muhammedî mirasım sebebiyle içime, halkı davet etme hakkında ilahi emir gelmiştir.

Kapıma gelen ilim ve ma'rifet müşterîsi gerçi gevşek ve soğuktur ve aşksızdır. Ey Mevlânâ! Sen onu dîne da'vet et! Zîrâ verâset-i muhammediyyem hasebiyle bâtınıma da'vet-i halk hakkında emr-i ilâhî vârid olmuştur.

860. Doğanı uçur, rûh güvercinini tut! Da'vet yolunda Nûh'un tarîkını tut! [844]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

860. Doğanı uçur, ruh güvercinini tut! Davet yolunda Nuh'un yolunu tut! [844]

"Hamâm", güvercin demektir. Ey Mevlânâ! Ruh kuşlarını avlamakta doğan kuşu gibi avcı olan kâmil ruhu uçur. Hakk yolu sâliklerinin güvercin gibi olan ruhunu tut ve avla! Davet yolunda Nuh (a.s.)'ın sözlerini ve nasihatlerini dinlememek suretiyle halk o hazrete eziyet ve cefa etmişlerdi. Sen de o hazret gibi halkın eziyetine ve cefasına sabrederek davetinde gevşeklik gösterme! Nasıl ki Maide suresinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitaben: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Maide, 5/67) yani "Ey peygamber! Sana Rabbinden indirileni halka tebliğ et! Ve eğer böyle yapmazsan onun risaletini tebliğ etmemiş olursun" buyurulmuştur.

"Hamâm”, güvercin demektir. Ey Mevlânâ! rûh kuşlarını avlamakta doğan kuşu gibi avcı olan rûh-ı kâmili uçur. Hak yolu sâliklerinin güvercin gibi olan rûhunu tut ve avla! Da'vet yolunda Nûh (a.s.)ın sözlerini ve nasîhatlerini dinlememek sûretiyle halk o hazrete ezâ ve cefâ etmişler idi. Sen de o hazret gibi halkın ezâsına ve cefâsına sabrederek da'vetinde fütûr getirme! Nitekim sûre-i Mâide'de Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitaben: يا أيها الرسول بلغ ما أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Maide, 5/67) ya'ni "Ey peygamber! Sana indirilen şeyi halka tebliğ eyle! Ve eğer böyle yapmazsan onun risâletini tebliğ etmemiş olursun" buyurulmuştur.

861. Kirdigar için bir hizmet et! Halâyıkın kabulü ve reddi ile sana ne iş vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

861. Yaratıcı için bir hizmet et! Halkın kabulü ve reddi ile senin ne işin vardır?

Gerçek fail olan Hak için bir hizmet et! Halk ister kabul etsin, ister etmesin. Halkın kabul etmesi veya etmemesi ile senin ne işin vardır? Ey kişi! Gerçek müşteri ol ki, ilim ve marifet (Allah'ı bilme) sunma hususunda benim konuşma gücüm harekete geçsin! Benim ilim ve marifete gebe olan madenim ve kâmil ruhum, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) incisini ve cevherini doğursun! Bu mana hakkında Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 27. bölümünde şöyle buyururlar: "Söz, dinleyenin yatkınlığı kadar gelir. O ne kadar emer ve beslenirse, hikmet sütü o kadar iner ve ortaya çıkar. O emmeyince hikmet de dışarı çıkmaz ve yüz göstermez. "Şaşılacak şey! Niçin söz ortaya çıkmıyor?" dersin. Şaşılacak şey! Sen sözü niçin cezbetmiyorsun? Sana işitme gücünü vermeyen o yüce Zât, konuşana da söz söyleme isteğini vermiyor."

Fâil-i hakîkî olan Hak için bir hizmet et! Halk ister kabûl etsin, ister etmesin. Halâyıkın kabûl etmesi veyâ etmemesi ile senin ne işin vardır? len kimse! Hakîkî müşterî ol, tâ ki, ilim ve ma'rifet ibzâli hususunda benim kuvve-i nutkıyyem harekete gelsin! Benim ilim ve ma'rifete gebe olan ma'denim ve rûh-ı kâmilim ulûm-i ledünniyye la'lini ve cevherini doğursun! Bu ma'nâ hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 27. faslında şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin. Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezbetmiyorsun? Sana kuvvet-i istimâ'ı vermeyen Zât-ı azîmü'ş-şân kāile de dâiye-i kelâmı vermiyor."

859. Gerçi ki, müşterî gevşek ve soğuktur, dîn da'vetini et ki, da'vet vâriddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

859. Gerçi müşteri gevşek ve soğuktur, din davetini yap ki, davet gelmiştir.

Kapıma gelen ilim ve marifet müşterisi gerçi gevşek ve soğuktur ve aşksızdır. Ey Mevlânâ! Sen onu dine davet et! Çünkü Muhammedî mirasım sebebiyle içime, halkı davet etme hakkında ilahi emir gelmiştir.

Kapıma gelen ilim ve ma'rifet müşterîsi gerçi gevşek ve soğuktur ve aşksızdır. Ey Mevlânâ! Sen onu dîne da'vet et! Zîrâ verâset-i muhammediyyem hasebiyle bâtınıma da'vet-i halk hakkında emr-i ilâhî vârid olmuştur.

860. Doğanı uçur, rûh güvercinini tut! Da'vet yolunda Nuh'un tarîkını tut! [844]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

860. Doğanı uçur, ruh güvercinini tut! Davet yolunda Nuh'un yolunu tut! [844]

"Hamâm", güvercin demektir. Ey Mevlânâ! Ruh kuşlarını avlamakta doğan kuşu gibi avcı olan kâmil ruhu uçur. Hakk yolu sâliklerinin güvercin gibi olan ruhunu tut ve avla! Davet yolunda Nuh (a.s.)'ın sözlerini ve nasihatlerini dinlememek suretiyle halk o hazrete eziyet ve cefa etmişlerdi. Sen de o hazret gibi halkın eziyetine ve cefasına sabrederek davetinde gevşeklik gösterme! Nasıl ki Maide suresinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitaben: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Maide, 5/67) yani "Ey peygamber! Sana indirilen şeyi halka tebliğ et! Ve eğer böyle yapmazsan onun risaletini tebliğ etmemiş olursun" buyurulmuştur.

"Hamâm”, güvercin demektir. Ey Mevlânâ! rûh kuşlarını avlamakta doğan kuşu gibi avcı olan rûh-ı kâmili uçur. Hak yolu sâliklerinin güvercin gibi olan rûhunu tut ve avla! Da'vet yolunda Nûh (a.s.)ın sözlerini ve nasîhatlerini dinlememek sûretiyle halk o hazrete ezâ ve cefâ etmişler idi. Sen de o hazret gibi halkın ezâsına ve cefâsına sabrederek da'vetinde fütûr getirme! Nitekim sûre-i Mâide'de Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitaben: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Maide, 5/67) ya'ni "Ey peygamber! Sana indirilen şeyi halka tebliğ eyle! Ve eğer böyle yapmazsan onun risâletini tebliğ etmemiş olursun" buyurulmuştur.

861. Kirdigar için bir hizmet et! Halâyıkın kabulü ve reddi ile sana ne iş vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

861. Yaratıcı için bir hizmet et! Halkın kabulü ve reddi ile senin ne işin var?

Gerçek fail olan Hak için bir hizmet et! Halk ister kabul etsin, ister etmesin. Halkın kabul etmesi veya etmemesi ile senin ne işin vardır? Bu, bir evin kapısı üzerinde gece yarısı sahur davulunu çalan bir kişinin hikâyesidir. Komşusu ona dedi ki: "Sonuçta gece yarısıdır, seher vakti değildir; ve diğer taraftan o da vardır ki, bu evde kimse yoktur. Kimin için çalıyorsun?" Ve davulcunun ona cevap vermesi

Fâil-i hakîkî olan Hak için bir hizmet et! Halk ister kabûl etsin, ister etmesin. Halâyıkın kabûl etmesi veyâ etmemesi ile senin ne işin vardır? O şahsın hikâyesidir ki, bir evin kapısı üzerinde gece yarısı sahûr davulunu çalardı. Komşu ona dedi ki: "Nihayet gece yarısıdır, seher değildir; ve diğer taraftan o da vardır ki, bu evde bir kimse yoktur. Kimin için çalıyorsun?" Ve mutrıbın ona cevâb vermesi

862. O biri bir kapı üzerinde sahûrluk çalardı. Bir dergâh idi. Bir büyücek rivâk idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

862. O biri bir kapı üzerinde sahûrluk çalardı. Bir dergâh idi. Bir büyücek rivâk idi.

"Sahûr", ramazanda imsak vaktinden önce yenilen yemek anlamındadır. "Dergeh", saray avlusu. "Rivâk", ev önü (Burhan). Yani, bir kimse birtakım beyitler söyleyerek bir konağın avlusunda ve bir büyük evin, konağının önünde sahûrluk yani evin içindekileri uyandırmak için davul çalardı.

"Sahûr", ramazanda imsâk vaktinden evvel yenilen yemek ma'nâsınadır. "Dergeh", saray avlusu. "Rivâk", ev önü (Burhân). Ya'ni, bir kimse birtakım beyitler tegannî ederek bir konağın avlusunda ve bir büyük evin, konağının önünde sahûrluk ya'ni evin içindekileri uyandırmak için davul çalardı.

863. Gece yarısı cidd ile sahûrluk çalardı. Ona bir kāil dedi ki: "Ey Müstemid!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

863. Gece yarısı ciddiyetle sahûr çalardı. Ona bir söyleyen dedi ki: "Ey Müstemid!"

"Müstemid", talep edici demektir. Bazı nüshalarda "müstebid" (kendi kendine iş yapan ve kendi görüşüyle hareket eden) geçmektedir. Yani, sahûr davulunu çalan kimse davulu ciddiyetle ve tam bir önemle çalardı. Ona söyleyen kimse dedi ki: "Ey evdekileri uyandırmak isteyen kimse!"

"Müstemid", taleb edici demektir. Ba'zı nüshalarda "müstebid" vâki'dir; "kendi kendine iş yapan ve kendi re'yiyle hareket eden" demektir. Ya'ni, sahûr davulunu çalan kimse davulu cidd ile ve kemâl-i ehemmiyyet ile çalardı. Ona söyleyici kimse dedi ki: "Ey evdekileri uyandırmak isteyen kimse!"

864. "Evvelen bu sahûru seher vakti çal! Bu şerr u şûrun vakti gece yarısı olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

864. "Öncelikle bu sahuru seher vakti çal! Bu kötülük ve gürültünün vakti gece yarısı olmaz!"

O kişinin hikâyesidir ki, bir evin kapısı üzerinde gece yarısı sahur davulunu çalardı. Komşu ona dedi ki: "Sonuçta gece yarısıdır, seher vakti değildir; ve diğer taraftan o da vardır ki, bu evde hiç kimse yoktur. Kimin için çalıyorsun?" Ve davulcunun ona cevap vermesi

O şahsın hikâyesidir ki, bir evin kapısı üzerinde gece yarısı sahûr davulunu çalardı. Komşu ona dedi ki: "Nihayet gece yarısıdır, seher değildir; ve diğer taraftan o da vardır ki, bu evde bir kimse yoktur. Kimin için çalıyorsun?" Ve mutrıbın ona cevâb vermesi

862. O biri bir kapı üzerinde sahûrluk çalardı. Bir dergâh idi. Bir büyücek rivâk idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

862. O biri bir kapı üzerinde sahûrluk çalardı. Bir dergâh idi. Bir büyücek rivâk idi.

"Sahûr", ramazanda imsak vaktinden önce yenilen yemek anlamındadır. "Dergeh", saray avlusu. "Rivâk", ev önü (Burhan). Yani, bir kimse birtakım beyitler söyleyerek bir konağın avlusunda ve bir büyük evin, konağının önünde sahûrluk yani evin içindekileri uyandırmak için davul çalardı.

"Sahûr", ramazanda imsâk vaktinden evvel yenilen yemek ma'nâsınadır. "Dergeh", saray avlusu. "Rivâk", ev önü (Burhân). Ya'ni, bir kimse birtakım beyitler tegannî ederek bir konağın avlusunda ve bir büyük evin, konağının önünde sahûrluk ya'ni evin içindekileri uyandırmak için davul çalardı.

863. Gece yarısı cidd ile sahûrluk çalardı. Ona bir kāil dedi ki: "Ey Müstemid!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

863. Gece yarısı ciddiyetle sahûr çalardı. Ona bir söyleyen dedi ki: "Ey Müstemid!"

"Müstemid", talep edici demektir. Bazı nüshalarda "müstebid" (kendi kendine iş yapan ve kendi görüşüyle hareket eden) geçmektedir. Yani, sahûr davulunu çalan kimse davulu ciddiyetle ve tam bir önemle çalardı. Ona söyleyen kimse dedi ki: "Ey evdekileri uyandırmak isteyen kimse!"

"Müstemid", taleb edici demektir. Ba'zı nüshalarda "müstebid" vâki'dir; "kendi kendine iş yapan ve kendi re'yiyle hareket eden" demektir. Ya'ni, sahûr davulunu çalan kimse davulu cidd ile ve kemâl-i ehemmiyyet ile çalardı. Ona söyleyici kimse dedi ki: "Ey evdekileri uyandırmak isteyen kimse!"

864. "Evvelen bu sahûru seher vakti çal! Bu şerr u şûrun vakti gece yarısı olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

864. "Önce bu sahuru seher vakti çal! Bu şer ve şamatayı gece yarısı yapma!"

"Ey davulcu, bu sahur davulunu imsak ve seher vaktine doğru çal! Bu insanları tatlı uykularından uyandırma şerrinin ve şamatasının vakti gece yarısı değildir." Bazı nüshalarda ikinci mısra' "Ey sabırsız! Gece yarısı feryat etme!" şeklindedir.

"Ey davulcu olan, bu sahûr davulunu imsâk ve seher vaktine doğru çal! Bu adamları tatlı uykularından uyandırmak şerrinin ve şamatanın vakti gece yarısı değildir." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' نیم شب افغان مکن ای ناصبور ya'ni "Ey sabırsız! Gece yarısı efgān etme!" sûretindedir.

865. Diğeri odur ki: Ey bü'l-heves! Anla ki, Bu evin içinde muhakkak bir kimse var mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

865. Diğeri odur ki: Ey hevesli kişi! Anla ki, Bu evin içinde kesinlikle bir kimse var mıdır?

"Bü'l-heves", akılsız, cahil ve budala kimse demektir. Yani, "İkincisi budur ki: Ey budala! Bu evin içinde uykularından uyandırılacak kesinlikle birtakım kimseler var mıdır, yok mudur? Anla da sonra davulunu çal!"

"Bü'l-heves", akılsız, câhil ve budala kimse demektir. Ya'ni, "İkincisi budur ki: Ey budala! Bu evin içinde uykularından uyandırılacak muhakkak birtakım kimseler var mıdır, yok mudur? Anla da sonra davulunu çal!"

866. Burada şeytanın ve perinin gayrı kimse yoktur. Vaktini niçin zâyi' ediyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

866. Burada şeytandan ve periden başka kimse yoktur. Vaktini niçin boşa harcıyorsun?

Farsçada "zeden" mastarı (mastar: fiil kökü) bağlama göre çeşitli anlamlara gelir. Burada "etmek" anlamı uygundur. Yani, "Bu evin içinde cinlerden ve şeytanlardan başka bir kimse yoktur. Davulunu kime çalıyorsun? Niçin vaktini boşuna geçiriyorsun?"

Fârisî'de "zeden" masdarı karîneye göre müteaddid ma'nâlara gelir. Burada "etmek" ma'nası münasibdir. Ya'ni, "Bu evin içinde cinler ve şeytanlardan başka bir kimse yoktur. Davulunu kime çalıyorsun? Niçin vaktini boşuna geçiriyorsun?"

867. Defi bir kulak için çalıyorsun. Kulak nerede? Bilmek için akıl gerektir. Akıl nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

867. Defi bir kulak için çalıyorsun. Kulak nerede? Bilmek için akıl gerektir. Akıl nerede?

Bilinmeli ki, bu kıssa, kıssadan önce geçen beyitlere bağlı olup, bir temsildir. "Sahur davulu çalan"dan maksat insân-ı kâmildir; ve "boş evden" maksat, ilahi hakikatleri ve bilgileri kabule yatkın olmayan insanlardır. Bu sebeple bu kıssanın içinde hep bu anlamlar gizlidir.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssa, kıssadan evvel geçen beyitlere merbût olup, bir temsîldir. "Sahûr [davulu] çalan"dan murâd insân-ı kâmildir; ve "boş evden" murâd, hakāyık ve maarif-i ilâhiyyeyi kabûle müstaid olmayan insanlardır. Binâenaleyh bu kıssanın zımnında hep bu ma'nâlar mündemiştir.

868. Dedi: "Dedin; cevabı çâkerden dinle; tâ ki, tahayyürde ve ıztırabda kalmayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

868. Dedi: "Dedin; cevabı kuldan dinle; tâ ki, şaşkınlıkta ve ıstırapta kalmayasın!"

Yani, sahur çalan davulcu itiraz eden kimseye cevap olarak dedi: "Mademki bana 'Boş vakit geçiriyorsun, davulunu çalma!' dedin; şimdi bu kuldan ve Allah'ın kulundan verilecek cevabı dinle de şaşkınlıkta ve ıstırapta kalma!" "Ey davulcu olan, bu sahur davulunu imsak ve seher vaktine doğru çal! Bu adamları tatlı uykularından uyandırmak şerrinin ve gürültünün vakti gece yarısı değildir." Bazı nüshalarda ikinci mısra' نیم شب افغان مکن ای ناصبور yani "Ey sabırsız! Gece yarısı feryat etme!" şeklindedir.

Ya'ni, sahûr çalan davulcu i'tiraz eden kimseye cevâben dedi: “Mâdemki bana boş vakit geçiriyorsun, davulunu çalma! dedin; şimdi bu çâkerden ve Allah'ın kulundan verilecek cevabı dinle de tahayyürde ve ıztırâbda kalma!" "Ey davulcu olan, bu sahûr davulunu imsâk ve seher vaktine doğru çal! Bu adamları tatlı uykularından uyandırmak şerrinin ve şamatanın vakti gece yarısı değildir." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' نیم شب افغان مکن ای ناصبور ya'ni "Ey sabırsız! Gece yarısı efgān etme!" sûretindedir.

865. Diğeri odur ki: Ey bü'l-heves! Anla ki, Bu evin içinde muhakkak bir kimse var mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

865. Diğeri odur ki: Ey hevesli kişi! Anla ki, Bu evin içinde kesinlikle bir kimse var mıdır?

"Bü'l-heves", akılsız, cahil ve budala kimse demektir. Yani, "İkincisi budur ki: Ey budala! Bu evin içinde uykularından uyandırılacak kesinlikle birtakım kimseler var mıdır, yok mudur? Anla da sonra davulunu çal!"

"Bü'l-heves", akılsız, câhil ve budala kimse demektir. Ya'ni, "İkincisi budur ki: Ey budala! Bu evin içinde uykularından uyandırılacak muhakkak birtakım kimseler var mıdır, yok mudur? Anla da sonra davulunu çal!"

866. Burada şeytanın ve perinin gayrı kimse yoktur. Vaktini niçin zâyi' ediyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

866. Burada şeytandan ve periden başka kimse yoktur. Vaktini niçin boşa harcıyorsun?

Farsçada "zeden" mastarı (mastar: fiil kökü) bağlama göre çeşitli anlamlara gelir. Burada "etmek" anlamı uygundur. Yani, "Bu evin içinde cinlerden ve şeytanlardan başka bir kimse yoktur. Davulunu kime çalıyorsun? Niçin vaktini boşuna geçiriyorsun?"

Fârisî'de "zeden" masdarı karîneye göre müteaddid ma'nâlara gelir. Burada "etmek" ma'nası münasibdir. Ya'ni, "Bu evin içinde cinler ve şeytanlardan başka bir kimse yoktur. Davulunu kime çalıyorsun? Niçin vaktini boşuna geçiriyorsun?"

867. Defi bir kulak için çalıyorsun. Kulak nerede? Bilmek için akıl gerektir. Akıl nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

867. Defi bir kulak için çalıyorsun. Kulak nerede? Bilmek için akıl gerektir. Akıl nerede?

Bilinmeli ki, bu kıssa, kıssadan önce geçen beyitlere bağlı olup, bir temsildir. "Sahur davulu çalan"dan maksat insân-ı kâmildir; ve "boş evden" maksat, ilahi hakikatleri ve bilgileri kabule yatkın olmayan insanlardır. Bu sebeple bu kıssanın içinde hep bu anlamlar gizlidir.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssa, kıssadan evvel geçen beyitlere merbût olup, bir temsîldir. "Sahûr [davulu] çalan"dan murâd insân-ı kâmildir; ve "boş evden" murâd, hakāyık ve maarif-i ilâhiyyeyi kabûle müstaid olmayan insanlardır. Binâenaleyh bu kıssanın zımnında hep bu ma'nâlar mündemiştir.

868. Dedi: "Dedin; cevabı çâkerden dinle; tâ ki, tahayyürde ve ıztırabda kalmayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

868. Dedi: "Dedin; cevabı kuldan dinle; tâ ki, şaşkınlıkta ve ıstırapta kalmayasın!"

Yani, sahur çalan davulcu itiraz eden kimseye cevap olarak dedi: "Mademki bana 'Boş vakit geçiriyorsun, davulunu çalma!' dedin; şimdi bu kuldan ve Allah'ın kulundan verilecek cevabı dinle de şaşkınlıkta ve ıstırapta kalma!"

Ya'ni, sahûr çalan davulcu i'tiraz eden kimseye cevâben dedi: “Mâdemki bana boş vakit geçiriyorsun, davulunu çalma! dedin; şimdi bu çâkerden ve Allah'ın kulundan verilecek cevabı dinle de tahayyürde ve ıztırâbda kalma!"

869. Vâkıa bu dem senin indinde gece yarısıdır; benim indimde tarab sabahı yakın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

869. Gerçek şu ki, senin katında bu an gece yarısıdır; benim katımda ise neşe sabahı yakın oldu.

"Gece yarısı"ndan kastedilen, tabiat âleminin karanlığıdır; "subh-ı tarab", yani "neşe sabahı"ndan kastedilen ise hakikat güneşinin doğmasının yaklaşmasıdır. Yani, tabiat karanlığına batmış olan cismanî kimseye insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cevap olarak şöyle buyurur: "Senin katında bu dünya hayatı, tabiat âleminin karanlığıdır. Benim katımda ise hakikat güneşinin doğması yaklaşan neşe sabahıdır."

"Gece yarısı"ndan murâd, tabîat âleminin karanlığı; "subh-ı tarab", ya'ni "sürür sabahı"ndan murâd, hakîkat güneşinin doğmasının yaklaşması. Ya'ni zulmet-i tabîatta müstağrak olan cismânî kimseye insân-ı kâmil cevâben buyurur ki: "Senin indinde bu hayât-ı dünyeviyye tabîat âleminin karanlığıdır. Benim indimde ise hakîkat güneşinin doğması yaklaşan sürür sabahıdır."

870. Her bir inkisâr benim önümde zafer oldu. Bütün geceler gözümün önünde gündüz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

870. Her bir kırılma benim önümde zafer oldu. Bütün geceler gözümün önünde gündüz oldu.

"Şikest", hafifletilmiş mastarıdır. Kırılma ve alçakgönüllülükten kinayedir ki, maksat insân-ı kâmilin sözlerini itirazsız dinlemek ve kabul etmektir. "Geceler"den maksat, tabiat karanlığı içinde boğulmuş olan cismanî kimselerdir. Yani, "Her bir kırılma ve alçakgönüllülük benim katımda zaferdir; ve nefse ait sıfatlar askerlerine karşı bir galibiyettir. Bu alçakgönüllülük geceler gibi olan cismanî kimselerden dahi olsa, benim katımda o kimse ruhunun nurunun galibiyeti ile gündüz gibi parlak olur."

"Şikest", masdar-ı tahfifidir. İnkisâr ve tevâzu'dan kinâyedir ki, murâd insân-ı kâmilin sözlerini bilâ-i'tirâz dinlemek ve kabul etmektir. "Geceler"den murâd, zulmet-i tabîat içinde müstağrak olan cismânî kimselerdir. Ya'ni, "Her bir inkisâr ve tevâzu' benim indimde zaferdir; ve sıfât-ı nefsâniyye askerlerine galebedir. Bu tevâzu' geceler gibi olan cismânî kimselerden dahi olsa benim indimde o kimse nûr-ı rûhunun galebesi ile gündüz gibi parlak olur."

871. Senin önünde Nil nehrinin suyu kandır. Ey nebîl! Benim önümde kan değildir; sudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

871. Senin önünde Nil nehrinin suyu kandır. Ey yüce kişi! Benim önümde kan değildir; sudur.

"Nebîl", zekâ, meziyet ve ilim sahibi olan kişidir. Burada kendi bilgisine güvenen kişiye karşı küçümseyerek yapılan bir hitaptır. Yani, ey zâhirî ilmine ve zekâsına mağrur olup itiraz eden cismanî (maddî) kimse! Senin önünde Nil nehri gibi olan marifet ve hakikat akışları, kan gibi kötülenmiştir. Benim önümde o ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) kan değildir, sudur ve âb-ı hayattır (ölümsüzlük suyudur). Nitekim Hz. Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) zamanında huzurunda bulunan bir cismanî kimsenin kalbine gelen bâtıl bir itiraza cevaben Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 71. bölümünde şöyle buyururlar:

"Derler ki: "Ne âlim ve zekî kimsedir! Şimdi, acele etme ve ömrü bu kadar kısalığı ile beraber birkaç kelime içinde tüket ve meşakkatler ve kitaplar ve ilimler senin olsun; bir daha gelmeyiz." Hiç gelme! Hakk'ı gelmemek ile tehdit mi ediyorsun? Eğer gelir isen kendin için geliyorsun."

"Nebîl", zekâ ve meziyet ve ilim sahibi olan kimse. Burada kendi bilgisine i'timâd eden kimseye karşı tezyîfen vâki' olan bir hitâbdır. Ya'ni, ey ilm-i zâhirîsine ve zekâsına mağrûren mu'teriz olan cismânî kimse! Senin önünde Nil nehri gibi olan maârif ve hakāyık cereyânları, kan gibi mezmûmdur. Benim önümde o ulûm-i ledünniyye kan değildir, sudur ve âb-ı hayattır." Nitekim zamân-ı Hz. Pîr'de huzûrda bulunan bir cismânî kimsenin kalbine vârid olan bir i'tirâz-ı bâtıla cevâben Fihi Mâ Fih'lerinin 71. faslında şöyle buyururlar:

"Derler ki: "Ne âlim ve zekî kimsedir! Şimdi, acele etme ve ömrü bu kadar kısalığı ile beraber birkaç kelime içinde tüket ve meşakkatler ve kitablar ve ilimler senin olsun; bir daha gelmeyiz." Hiç gelme! Hakk'ı gelmemek ile tehdîd mi ediyorsun? Eğer gelir isen kendin için geliyorsun."

869. Vâkıa bu dem senin indinde gece yarısıdır; benim indimde tarab sabahı yakın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

869. Gerçek şu ki, senin katında bu an gece yarısıdır; benim katımda ise neşe sabahı yakın oldu.

"Gece yarısı"ndan kastedilen, tabiat âleminin karanlığıdır; "subh-ı tarab", yani "neşe sabahı"ndan kastedilen ise hakikat güneşinin doğmasının yaklaşmasıdır. Yani, tabiat karanlığına batmış olan cismanî kimseye insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cevap olarak şöyle buyurur: "Senin katında bu dünya hayatı, tabiat âleminin karanlığıdır. Benim katımda ise hakikat güneşinin doğması yaklaşan neşe sabahıdır."

"Gece yarısı"ndan murâd, tabîat âleminin karanlığı; "subh-ı tarab", ya'ni "sürür sabahı"ndan murâd, hakîkat güneşinin doğmasının yaklaşması. Ya'ni zulmet-i tabîatta müstağrak olan cismânî kimseye insân-ı kâmil cevâben buyurur ki: "Senin indinde bu hayât-ı dünyeviyye tabîat âleminin karanlığıdır. Benim indimde ise hakîkat güneşinin doğması yaklaşan sürür sabahıdır."

870. Her bir inkisar benim önümde zafer oldu. Bütün geceler gözümün önünde gündüz oldu. [854]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

870. Her bir kırılma benim önümde zafer oldu. Bütün geceler gözümün önünde gündüz oldu. [854]

"Şikest", hafifletme masdarıdır. Kırılma ve tevazudan (alçakgönüllülükten) kinayedir ki, maksat insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sözlerini itirazsız dinlemek ve kabul etmektir. "Geceler"den maksat, tabiat karanlığı içinde boğulmuş olan cismanî (bedensel) kimselerdir. Yani, "Her bir kırılma ve tevazu benim katımda zaferdir; ve nefsanî sıfatlar askerlerine karşı bir galibiyettir. Bu tevazu geceler gibi olan cismanî kimselerden dahi olsa, benim katımda o kimse ruhunun nurunun galibiyeti ile gündüz gibi parlak olur."

"Şikest", masdar-ı tahfifidir. İnkisâr ve tevâzu'dan kinâyedir ki, murâd insân-ı kâmilin sözlerini bilâ-i'tirâz dinlemek ve kabul etmektir. "Geceler"den murâd, zulmet-i tabîat içinde müstağrak olan cismânî kimselerdir. Ya'ni, "Her bir inkisâr ve tevâzu' benim indimde zaferdir; ve sıfât-ı nefsâniyye askerlerine galebedir. Bu tevâzu' geceler gibi olan cismânî kimselerden dahi olsa benim indimde o kimse nûr-ı rûhunun galebesi ile gündüz gibi parlak olur."

871. Senin önünde Nil nehrinin suyu kandır. Ey nebîl! Benim önümde kan değildir; sudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

871. Senin önünde Nil nehrinin suyu kandır. Ey nebîl! Benim önümde kan değildir; sudur.

"Nebîl", zekâ, meziyet ve ilim sahibi olan kimse demektir. Burada kendi bilgisine güvenen kimseye karşı küçümseyerek yapılan bir hitaptır. Yani, ey zâhirî ilmine ve zekâsına mağrur olup itiraz eden cismanî kimse! Senin önünde Nil nehri gibi olan marifet ve hakikat akışları, kan gibi kötülenmiştir. Benim önümde o ledünnî ilimler kan değildir, sudur ve âb-ı hayattır. Nitekim Hz. Pîr'in zamanında huzurda bulunan bir cismanî kimsenin kalbine gelen bâtıl bir itiraza cevaben Fîhi Mâ Fîh'lerinin 71. bölümünde şöyle buyururlar:

"Derler ki: "Ne âlim ve zekî kimsedir! Şimdi, acele etme ve ömrü bu kadar kısalığı ile beraber birkaç kelime içinde tüket ve meşakkatler ve kitaplar ve ilimler senin olsun; bir daha gelmeyiz." Hiç gelme! Hakk'ı gelmemek ile tehdit mi ediyorsun? Eğer gelir isen kendin için geliyorsun."

"Nebîl", zekâ ve meziyet ve ilim sahibi olan kimse. Burada kendi bilgisine i'timâd eden kimseye karşı tezyîfen vâki' olan bir hitâbdır. Ya'ni, ey ilm-i zâhirîsine ve zekâsına mağrûren mu'teriz olan cismânî kimse! Senin önünde Nil nehri gibi olan maârif ve hakāyık cereyânları, kan gibi mezmûmdur. Benim önümde o ulûm-i ledünniyye kan değildir, sudur ve âb-ı hayattır." Nitekim zamân-ı Hz. Pîr'de huzûrda bulunan bir cismânî kimsenin kalbine vârid olan bir i'tirâz-ı bâtıla cevâben Fîhi Mâ Fîh'lerinin 71. faslında şöyle buyururlar:

"Derler ki: "Ne âlim ve zekî kimsedir! Şimdi, acele etme ve ömrü bu kadar kısalığı ile beraber birkaç kelime içinde tüket ve meşakkatler ve kitablar ve ilimler senin olsun; bir daha gelmeyiz." Hiç gelme! Hakk'ı gelmemek ile tehdîd mi ediyorsun? Eğer gelir isen kendin için geliyorsun."

872. Senin hakkında o demir ve mermerdir. Dâvûd nebî önünde mumdur ve münkāddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

872. Senin hakkında o demir ve mermerdir. Dâvûd nebî önünde mumdur ve itaatkârdır.

Ey cismanî kişi! O ilahi bilgiler ve hakikatler senin önünde demir ve mermer gibi katı ve çetindir. Fakat Dâvûd nebî (a.s.) gibi olan insân-ı kâmillerin yanında mum gibi yumuşaktır ve onların idraklerine boyun eğmiş ve itaatkârdır. Nasıl ki Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) yani "Biz demiri onun için yumuşattık" buyurulur.

Ey cismânî kimse! O maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye senin önünde demir ve mermer gibi katı ve çetindir. Fakat Dâvûd nebî (a.s.) gibi olan kâmillerin indinde mum gibi yumuşaktır ve onların idrâklerine râm ve münkāddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) ya'ni "Biz demiri onun için yumuşattık" buyurulur.

873. Senin önünde dağdır. Çok ağır ve cemâddır. Dâvûd'un önünde o üstâd ve mutrıbdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

873. Senin önünde dağdır. Çok ağır ve cemâddır. Dâvûd'un önünde o üstâd ve mutrıbdır.

Ey cismanî varlık! O marifetler ve hakikatler senin önünde dağ gibi çok ağırdır, donuktur. Aksine, Dâvûd peygamber (a.s.) mertebesinde olan insân-ı kâmiller önünde ruha neşe veren bir ustadır. Nasıl ki Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerim'de يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ (Sebe, 34/10) yani "Ey dağlar, Dâvûd ile beraber tegannî edin" buyurulur.

Ey cismânî! O maârif ve hakāyık senin önünde dağ gibi çok ağırdır, donuktur. Halbuki Dâvûd nebî mesâbesinde olan kâmiller önünde rûha tarab verici üstâddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerim'de يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ (Sebe, 34/10) ya'ni "Ey dağlar, Dâvûd ile beraber tegannî edin" buyurulur.

874. Senin önünde o taş kırıntıları sakittir. Ahmed'in önünde o fasîh ve duâ okuyucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

874. Senin önünde o taş kırıntıları sessizdir. Ahmed'in önünde o açıkça konuşan ve dua okuyandır.

Ey cismanî olan kimse! Senin önünde o taş kırıntıları sessiz ve cansızdır. Halbuki Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek ellerinde o, açıkça konuşan bir şekilde dua okuyucu ve kelime-i tevhidi söyleyicidir. Nitekim kıssası I. cildin 2189 numaralı beytinden itibaren geçti.

Ey cismânî olan kimse! Senin önünde o taş kırıntıları sâkit ve câmiddir. Halbuki Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek ellerinde o fasîh bir sûrette duâ okuyucu ve kelime-i tevhîdi söyleyicidir. Nitekim kıssası I. cildin 2189 numaralı beytinden i'tibâren geçti.

875. Senin önünde mescidin direği bir ölüdür. Ahmed'in önünde gönlü götürülmüş bir âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

875. Senin önünde mescidin direği bir ölüdür. Ahmed'in önünde gönlü götürülmüş bir âşıktır.

Nasıl ki kıssası aynı şekilde birinci cildin 2145 numaralı beytinden itibaren geçti. Yani, ey cismanî! Senin duyu organlarının gözü önünde mescidin direği bir ölüdür. Hiç sesi çıkmaz. Fakat o direk Ahmed (a.s.v.) önünde gönlünü kaptırmış olan bir âşıktır.

Nitekim kıssası kezâ I. cildin 2145 numaralı beytinden i'tibâren geçti. Ya'ni, ey cismânî! Senin his gözünün önünde mescidin direği bir ölüdür. Hiç sesi çıkmaz. Fakat o direk Ahmed (a.s.v.) önünde gönlünü kaptırmış olan bir âşıktır.

872. Senin hakkında o demir ve mermerdir. Dâvûd nebî önünde mumdur ve münkāddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

872. Senin hakkında o demir ve mermerdir. Dâvûd nebî önünde mumdur ve itaatkârdır.

Ey cismanî kişi! O ilahi bilgiler ve hakikatler senin önünde demir ve mermer gibi katı ve çetindir. Fakat Dâvûd nebî (a.s.) gibi olan insân-ı kâmillerin yanında mum gibi yumuşaktır ve onların idraklerine boyun eğmiş ve itaatkârdır. Nasıl ki Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) yani "Biz demiri onun için yumuşattık" buyurulur.

Ey cismânî kimse! O maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye senin önünde demir ve mermer gibi katı ve çetindir. Fakat Dâvûd nebî (a.s.) gibi olan kâmillerin indinde mum gibi yumuşaktır ve onların idrâklerine râm ve münkāddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) ya'ni "Biz demiri onun için yumuşattık" buyurulur.

873. Senin önünde dağdır. Çok ağır ve cemâddır. Dâvûd'un önünde o üstâd ve mutrıbdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

873. Senin önünde dağdır. Çok ağır ve cemâddır. Dâvûd'un önünde o üstâd ve mutrıbdır.

Ey cismanî varlık! O marifetler ve hakikatler senin önünde dağ gibi çok ağırdır, donuktur. Aksine, Dâvûd peygamber (a.s.) mertebesinde olan insân-ı kâmiller önünde ruha neşe veren bir ustadır. Nasıl ki Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerim'de يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ (Sebe, 34/10) yani "Ey dağlar, Dâvûd ile beraber tegannî edin" buyurulur.

Ey cismânî! O maârif ve hakāyık senin önünde dağ gibi çok ağırdır, donuktur. Halbuki Dâvûd nebî mesâbesinde olan kâmiller önünde rûha tarab verici üstâddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerim'de يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ (Sebe, 34/10) ya'ni "Ey dağlar, Dâvûd ile beraber tegannî edin" buyurulur.

874. Senin önünde o taş kırıntıları sakittir. Ahmed'in önünde o fasîh ve duâ okuyucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

874. Senin önünde o taş kırıntıları sessizdir. Ahmed'in önünde o açıkça konuşan ve dua okuyandır.

Ey cismanî olan kimse! Senin önünde o taş kırıntıları sessiz ve cansızdır. Halbuki Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek ellerinde o, açıkça konuşan bir şekilde dua okuyucu ve kelime-i tevhidi söyleyicidir. Nitekim kıssası I. cildin 2189 numaralı beytinden itibaren geçti.

Ey cismânî olan kimse! Senin önünde o taş kırıntıları sâkit ve câmiddir. Halbuki Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek ellerinde o fasîh bir sûrette duâ okuyucu ve kelime-i tevhîdi söyleyicidir. Nitekim kıssası I. cildin 2189 numaralı beytinden i'tibâren geçti.

875. Senin önünde mescidin direği bir ölüdür. Ahmed'in önünde gönlü götürülmüş bir âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

875. Senin önünde mescidin direği bir ölüdür. Ahmed'in önünde gönlü götürülmüş bir âşıktır.

Nasıl ki kıssası aynı şekilde birinci cildin 2145 numaralı beytinden itibaren geçti. Yani, ey cismanî! Senin duyu organlarının gözü önünde mescidin direği bir ölüdür. Hiç sesi çıkmaz. Fakat o direk Ahmed (a.s.v.) önünde gönlünü kaptırmış olan bir âşıktır.

Nitekim kıssası kezâ I. cildin 2145 numaralı beytinden i'tibâren geçti. Ya'ni, ey cismânî! Senin his gözünün önünde mescidin direği bir ölüdür. Hiç sesi çıkmaz. Fakat o direk Ahmed (a.s.v.) önünde gönlünü kaptırmış olan bir âşıktır.

876. Bütün cihanın eczâsı avâm indinde ölüdür. Halbuki Huda'nın indinde ârif ve râmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

876. Bütün cihanın parçaları halk katında ölüdür. Aksine Allah katında bilen ve itaat edendir.

Bütün bu cismaniyet âleminin parçaları, ruhanîyet âleminden habersiz olan halk katında ölüdür. Aksine Allah katında bilendir ve Hakk'ın emrini işitip itaat edicidir. Nasıl ki üçüncü cildin 1018 numarasında "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz! Âlem parçalarının gürültüsünü işitiniz!" buyurulmuş idi.

Bütün bu cismâniyet âleminin eczâsı rûhâniyet âleminden bî-haber olan avâmın indinde ölüdür. Halbuki Hudâ'nın indinde ârifdir ve Hakk'ın emrini işitip itâat edicidir. Nitekim III. cildin 1018 numarasında از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.

877. "Evde, sarayda kimse yoktur, bu davulu niçin çalıyorsun?" diye o şeyi ki söyledin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

877. "Evde, sarayda kimse yoktur, bu davulu niçin çalıyorsun?" diye o şeyi ki söyledin."

Yani, "Ey itiraz eden! Bana söylediğin şeyin cevabı şudur ki:"

Ya'ni, "Ey mu'teriz! Bana söylediğin şeyin cevabı budur ki:"

878. "Bu halk Hak için altınlar verirler. Yüz hayrın ve mescidin temelini koyarlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

878. "Bu halk Hak için altınlar verirler. Yüz hayrın ve mescidin temelini koyarlar."

Yani, "Bu mümin olan halk, Hakk'ın rızasını elde etmek için altınlar ve paralar harcayıp çeşmeler, imarethaneler ve mektepler gibi hayırlar ve mescitler yaparlar."

Ya'ni, "Bu mü'min olan halk Hakk'ın rızâsını tahsîl için altınlar ve paralar sarf edip çeşmeler ve imârethâneler ve mektebler gibi hayır ve mescidler yaparlar."

879. Uzak olan hac yolunda malı ve teni, mest olan âşıklar nasıl oynarlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

879. Uzak olan hac yolunda malı ve teni, mest olan âşıklar nasıl oynarlar?

"Dûr-dest", uzak mesafeden kinayedir. Yani, uzak mesafesi olan hac yolunda Hak aşkının sarhoşu olan kimseler mallarını ve bedenlerini nasıl oynarlar ve feda ederler? "Çûn" kelimesi soru için olursa anlamı tercümedeki gibi olur; ve eğer benzetme için olursa şerefli beytin tercümesi "Uzak olan hac yolunda malı ve teni halk mest olan âşıklar gibi oynarlar, feda ederler" demek olur.

"Dûr-dest", uzak mesafeden kinâyedir. Ya'ni, uzak mesafesi olan hac yolunda aşk-ı Hak sarhoşu olan kimseler mallarını ve cisimlerini nasıl oynarlar ve fedâ ederler? "Çûn", istifhâm için olursa ma'nâ tercümedeki gibi olur; ve eğer teşbîh için olursa beyt-i şerîfin tercümesi "Uzak olan hac yolunda malı ve teni halk mest olan âşıklar gibi oynarlar, fedâ ederler" demek olur.

880. Hiç derler mi ki, o ev boştur? Belki hanenin sahibi gizli olan cândır. [864]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

880. Hiç derler mi ki, o ev boştur? Aksine, evin sahibi gizli olan cândır. [864]

"Muhtebî", "ihtiba"dan ism-i fâildir (yapanı bildiren isim), "gizlenen ve örtünen" demektir. Yani, para harcayan ve bedensel zahmeti seçen kimseler hiç derler mi,

"Muhtebî", "ihtiba"dan ism-i fâildir, "gizlenici ve örtünücü" demektir. Ya'ni, para sarf eden ve beden zahmetini ihtiyâr eden kimseler hiç derler mi,

876. Bütün cihanın eczâsı avâm indinde ölüdür. Halbuki Huda'nın indinde ârif ve râmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

876. Bütün cihanın parçaları halk katında ölüdür. Aksine Allah katında bilen ve itaat edendir.

Bütün bu cismaniyet âleminin parçaları, ruhanîyet âleminden habersiz olan halk katında ölüdür. Aksine Allah katında bilendir ve Hakk'ın emrini işitip itaat edicidir. Nasıl ki üçüncü cildin 1018 numarasında "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz! Âlem parçalarının gürültüsünü işitiniz!" buyurulmuş idi.

Bütün bu cismâniyet âleminin eczâsı rûhâniyet âleminden bî-haber olan avâmın indinde ölüdür. Halbuki Hudâ'nın indinde ârifdir ve Hakk'ın emrini işitip itâat edicidir. Nitekim III. cildin 1018 numarasında از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.

877. "Evde, sarayda kimse yoktur, bu davulu niçin çalıyorsun?" diye o şeyi ki söyledin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

877. "Evde, sarayda kimse yoktur, bu davulu niçin çalıyorsun?" diye o şeyi ki söyledin."

Yani, "Ey itiraz eden! Bana söylediğin şeyin cevabı şudur ki:"

Ya'ni, "Ey mu'teriz! Bana söylediğin şeyin cevabı budur ki:"

878. "Bu halk Hak için altınlar verirler. Yüz hayrın ve mescidin temelini koyarlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

878. "Bu halk Hak için altınlar verirler. Yüz hayrın ve mescidin temelini koyarlar."

Yani, "Bu mümin olan halk, Hakk'ın rızasını elde etmek için altınlar ve paralar harcayıp çeşmeler, imarethaneler ve mektepler gibi hayırlar ve mescitler yaparlar."

Ya'ni, "Bu mü'min olan halk Hakk'ın rızâsını tahsîl için altınlar ve paralar sarf edip çeşmeler ve imârethâneler ve mektebler gibi hayır ve mescidler yaparlar."

879. Uzak olan hac yolunda malı ve teni, mest olan âşıklar nasıl oynarlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

879. Uzak olan hac yolunda malı ve teni, mest olan âşıklar nasıl oynarlar?

"Dûr-dest", uzak mesafeden kinayedir. Yani, uzak mesafesi olan hac yolunda Hak aşkının sarhoşu olan kimseler mallarını ve bedenlerini nasıl oynarlar ve feda ederler? "Çûn" kelimesi soru için olursa anlamı tercümedeki gibi olur; ve eğer benzetme için olursa şerefli beytin tercümesi "Uzak olan hac yolunda malı ve teni halk mest olan âşıklar gibi oynarlar, feda ederler" demek olur.

"Dûr-dest", uzak mesafeden kinâyedir. Ya'ni, uzak mesafesi olan hac yolunda aşk-ı Hak sarhoşu olan kimseler mallarını ve cisimlerini nasıl oynarlar ve fedâ ederler? "Çûn", istifhâm için olursa ma'nâ tercümedeki gibi olur; ve eğer teşbîh için olursa beyt-i şerîfin tercümesi "Uzak olan hac yolunda malı ve teni halk mest olan âşıklar gibi oynarlar, fedâ ederler" demek olur.

880. Hiç derler mi ki, o ev boştur? Belki hanenin sahibi gizli olan cândır. [864]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

880. Hiç derler mi ki, o ev boştur? Aksine, hanenin sahibi gizli olan cândır. [864]

"Muhtebî", "ihtiba"dan (gizlenme, örtünme) türemiş bir fail ismidir, "gizlenici ve örtünücü" anlamına gelir. Yani, para harcayan ve beden zahmetini seçen kimseler hiç derler mi, "Biz Kâbe'ye gidiyoruz ama içi boştur?" Aksine derler ki, "Kâbe evinin sahibi gizli, nazarlardan örtülü olan candır." Bazı nüshalarda ikinci mısra' "این سخن کی گوید آن کس آگهه شدم" şeklinde meydana gelmiştir, bu da "Bu sözü ne zaman söyler o kimse ki, o bir âgahtır (bilgili kişidir)" demek olur.

"Muhtebî", "ihtiba"dan ism-i fâildir, "gizlenici ve örtünücü" demektir. Ya'ni, para sarf eden ve beden zahmetini ihtiyâr eden kimseler hiç derler mi, "Biz Ka'be'ye gidiyoruz amma içi boştur?" Belki derler ki, "Hâne-i Ka'be'nin sâhibi gizli, nazarlardan örtülü olan candır." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' این سخن کی گوید آن کس آگهه شدم suretinde [vâki'dir,] “Bu sözü ne vakit söyler o kimse ki, o bir âgâhtır" demek olur.

881. Dostun sarayını daimâ dolu görür o kimse ki, ona nûr-ı ilâhîden ziya vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

881. O kimse ki, kendisine ilâhî nurdan ışık vardır, dostun sarayını daima dolu görür.

Hakk'ın nurundan ışık ve aydınlık alan kimsenin kalp gözü, dostun sarayı olan Kâbe'yi daima O'nun tecellilerinden (ilâhî varlığın görünür hâle gelmesi) ve varlığından dolu görür. Çünkü Kâbe, "Allah" ism-i zâtının (Allah'ın öz isminin) mazharıdır (tecelli yeri) ve ism-i zât ise bütün isimleri ve sıfatları kapsar. Bu sebeple Kâbe'nin görüneni, his gözüyle bakıldığı zaman boş görünür. Fakat basiret gözü (kalp gözü) onu, Hakk'ın türlü tecellileriyle ve kutsal ruhlarla dolu görür.

Hakk'ın nûrundan ziyâ ve aydınlık alan kimsenin kalb gözü dostun sarâyı olan Ka'be'yi dâimâ onun tecelliyâtından ve varlığından dolu görür. Zîrâ Ka'be "Allâh" ism-i zâtının mazharıdır ve ism-i zât ise bilcümle esmâ ve sıfatı câmi'dir. Binâenaleyh Ka'be'nin zâhiri his gözüyle bakıldığı vakit boş görünür. Fakat basar-ı basîret onu envâ'-ı tecelliyât-ı Hak ile ve ervâh-ı kudsiyân ile dolu görür.

882. Cem'iyetten ve kalabalıktan dolu olan çok sarây âkıbet görücülerin gözü önünde boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

882. Kalabalıktan ve cemiyetten dolu olan çok saray, sonunda görenlerin gözünde boştur.

Yani, cisim kalabalıklarından ve cemiyetlerinden dolu olan çok saraylar ve evler vardır ki, sonunda gören ehlullahın (Allah dostlarının) nazarında boştur. Çünkü cismanî kimselerin kalabalıkları ve toplantıları kısa bir süreye sınırlıdır. Doğal ölüm ile o kısa süre içinde kaybolup giderler ve manadan boş olduklarından "hiç" hükmündedirler.

Ya'ni, cisim cem'iyetlerinden ve kalabalıklarından dolu olan çok saraylar ve evler vardır ki, âkıbet görücü olan ehlullâhın nazarında boştur. Zîrâ cismânî kimselerin kalabalıkları ve toplantıları kısa bir müddete münhasırdır. Mevt-i tabîî ile o kısa müddet zarfında kaybolur giderler ve ma'nâdan boş olduklarından "hiç" hükmündedirler.

883. Her kimi istersen Ka'be'de ara! Tâ ki, o derhal yüz önünde zahir olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

883. Kimi istersen Kâbe'de ara! Tâ ki, o hemen önünde görünsün!

Yani, Kâbe, zât isminin (Allah'ın öz isminin) tecelli yeri olduğundan, mana âleminde o kadar kalabalıktır ki, kimi istersen o Kâbe'de ara ki, o aradığın kimse hemen karşında görünsün. Çünkü her bir ilâhî ismin tecelli yeri olan kimse, o zât isminin çadırı altındadır.

Ya'ni, Ka'be ism-i zâtın mazharı olduğundan âlem-i ma'nâda o kadar kalabalıktır ki, her kimi istersen o Ka'be'de ara ki, o aradığın kimse derhal karşında zahir olsun. Zîrâ her bir ism-i ilâhînin mazharı olan kimse o ism-i zâtın çadırı altındadır.

884. Bir sûret ki, o fâhir ve âlî ola, o Beytullah'tan ne vakit boş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

884. Bir suret ki, o güzel ve yüce ola, o Beytullah'tan ne zaman boş olur?

"Fâhir", güzel ve nefis ve saltanatlı olan demektir. "Bir suret"ten kastedilen, ehassu'l-havâss (en seçkin veliler) olan evliyanın özü olan insân-ı kâmildir. Yani, güzel ve "Biz Kâbe'ye gidiyoruz ama içi boştur?" Aksine derler ki, "Kâbe evinin sahibi gizli, nazarlardan örtülü olan candır." Bazı nüshalarda ikinci mısra şeklinde [geçer,] "Bu sözü ne zaman söyler o kimse ki, o bir âgâhtır (uyanık, bilgili kişidir)" demek olur.

"Fâhir", güzel ve nefis ve saltanatlı olan demektir. "Bir sûret"ten murâd, ehassu'l-havâss olan evliyânın zübdesi olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, güzel ve "Biz Ka'be'ye gidiyoruz amma içi boştur?" Belki derler ki, "Hâne-i Ka'be'nin sâhibi gizli, nazarlardan örtülü olan candır." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' suretinde [vâki'dir,] “Bu sözü ne vakit söyler o kimse ki, o bir âgâhtır" demek olur.

881. Dostun sarayını daimâ dolu görür o kimse ki, ona nûr-ı ilâhîden ziya vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

881. O kimse ki kendisine ilâhî nurdan aydınlık vardır, dostun sarayını daima dolu görür.

Hakk'ın nurundan aydınlık alan kimsenin kalp gözü, dostun sarayı olan Kâbe'yi daima O'nun tecellilerinden ve varlığından dolu görür. Çünkü Kâbe, "Allah" ism-i zâtının mazharıdır (tecelli yeridir) ve ism-i zât ise bütün isimleri ve sıfatları kapsar. Bu sebeple Kâbe'nin dışı, his gözüyle bakıldığı zaman boş görünür. Fakat basiret gözü (içgörü), onu Hakk'ın türlü tecellileriyle ve kutsal ruhlarla dolu görür.

Hakk'ın nûrundan ziyâ ve aydınlık alan kimsenin kalb gözü dostun sarayı olan Ka'be'yi dâimâ onun tecelliyâtından ve varlığından dolu görür. Zîrâ Ka'be "Allâh" ism-i zâtının mazharıdır ve ism-i zât ise bilcümle esmâ ve sıfatı câmi'dir. Binâenaleyh Ka'be'nin zâhiri his gözüyle bakıldığı vakit boş görünür. Fakat basar-ı basîret onu envâ'-ı tecelliyât-ı Hak ile ve ervâh-ı kudsiyân ile dolu görür.

882. Cem'iyetten ve kalabalıktan dolu olan çok sarây âkıbet görücülerin gözü önünde boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

882. Kalabalıktan ve cemiyetten dolu olan çok saray, sonunda görenlerin gözünde boştur.

Yani, cisim kalabalıklarından ve cemiyetlerinden dolu olan çok saraylar ve evler vardır ki, sonunda gören ehlullahın (Allah dostlarının) nazarında boştur. Çünkü cismanî kimselerin kalabalıkları ve toplantıları kısa bir süreye sınırlıdır. Doğal ölüm ile o kısa süre içinde kaybolup giderler ve manadan boş olduklarından "hiç" hükmündedirler.

Ya'ni, cisim cem'iyetlerinden ve kalabalıklarından dolu olan çok saraylar ve evler vardır ki, âkıbet görücü olan ehlullâhın nazarında boştur. Zîrâ cismânî kimselerin kalabalıkları ve toplantıları kısa bir müddete münhasırdır. Mevt-i tabîî ile o kısa müddet zarfında kaybolur giderler ve ma'nâdan boş olduklarından "hiç" hükmündedirler.

883. Her kimi istersen Ka'be'de ara! Tâ ki, o derhal yüz önünde zahir olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

883. Kimi istersen Kâbe'de ara! Tâ ki, o hemen önünde görünsün!

Yani, Kâbe, zât isminin (Allah'ın öz isminin) tecelli yeri olduğundan, mana âleminde o kadar kalabalıktır ki, kimi istersen o Kâbe'de ara ki, o aradığın kimse hemen karşında görünsün. Çünkü her bir ilâhî ismin tecelli yeri olan kimse, o zât isminin çadırı altındadır.

Ya'ni, Ka'be ism-i zâtın mazharı olduğundan âlem-i ma'nâda o kadar kalabalıktır ki, her kimi istersen o Ka'be'de ara ki, o aradığın kimse derhal karşında zahir olsun. Zîrâ her bir ism-i ilâhînin mazharı olan kimse o ism-i zâtın çadırı altındadır.

884. Bir sûret ki, o fâhir ve âlî ola, o Beytullah'tan ne vakit boş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

884. Bir suret ki, o görkemli ve yüce olsun, o Allah'ın evinden ne zaman boş olur?

"Fâhir", güzel ve nefis ve saltanatlı olan demektir. "Bir suret"ten kastedilen, ehassu'l-havâss (en seçkin veliler) olan evliyaların özü olan insân-ı kâmildir. Yani, güzel ve saltanatlı ve yüce olan insân-ı kâmilin cismanî sureti, Allah'ın evi olan kalpten ne zaman boş olur? Çünkü hadîs-i kudsîde: لا يسعنى ارضي ولا سمائي ولكن يسعني قلب عبد المؤمن التقي النقي yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Bu sebeple insân-ı kâmilin kalbi de Kâbe gibi ism-i zâtın (Allah'ın öz isminin) mazharı (tecelli yeri) olduğundan, her kim ne ararsa o insân-ı kâmilin kalbinde bulsun.

"Fâhir", güzel ve nefis ve saltanatlı olan demektir. "Bir sûret"ten murâd, ehassu'l-havâss olan evliyânın zübdesi olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, güzel ve saltanatlı ve âlî olan insân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesi Allah'ın beyti olan kalbden ne vakit boş olur? Zîrâ hadîs-i kudsîde: لا يسعنى ارضي ولا سمائي ولكن يسعني قلب عبد المؤمن التقي النقي ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin kalbi dahi Ka'be gibi ism-i zâtın mazharı olduğundan, her kim ne ararsa o insân-ı kâmilin kalbinde bulsun.

885. O ritâcdan münezzeh olarak hazır olur; bâkî insanlar ihtiyac için hazır olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

885. O, ritâcdan münezzeh olarak hazır olur; diğer insanlar ihtiyaç için hazır olur.

"Ritâc", ortasında küçük bir kapısı olan büyük kapalı kapıya denir (Kāmûs). Bu kapıdan kastedilen, insan gafletidir. Yani, o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) daima Hakk'ın huzurunda hazır bulunur; ve ilâhî huzurun kapalı kapısı olan insan gafleti kapısı onun önünde bulunur; ve o, insanî gerekliliklerden olan gafletten uzaktır. Diğer insanlar ise o insan gafleti kapısının önünde ve izzet dergâhında ancak ihtiyaçlarından dolayı hazır olurlar. O kapıdan, kimisi uhrevî nimetleri, kimisi de mal, sıhhat, evlat ve uzun ömür gibi dünyevî nimet ve rahatı ister. İhtiyaçları olmadığı zaman huzurdan gâfildirler.

"Ritâc", ortasında küçük bir kapı olan büyük kapalı kapıya derler (Kāmûs). Bu kapıdan murâd, gaflet-i beşeriyyedir. Ya'ni, o insân-ı kâmil dâimâ huzûr-ı Hak'ta hâzır bulunur; ve huzûr-ı ilâhînin kapalı kapısı olan gaflet-i beşeriyye kapısı onun önünde bulunur; ve o îcâbât-ı beşeriyyeden olan gafletten münezzehtir. Diğer insanlar ise o gaflet-i beşeriyye kapısının önünde ve dergâh-ı izzette ancak ihtiyaclarından dolayı hazır olurlar. O kapıdan, kimi niam-ı uhreviyyeyi ve kimi mal ve sıhhat ve evlâd ve tûl-i ömür gibi ni'met ve râhat-ı dünyeviyyeyi ister. İhtiyacları olmadığı vakit huzûrdan gāfildirler.

886. Hiç derler mi ki: "Bu lebbeykleri nidâsız ediyoruz, nihayet niçin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

886. Hiç derler mi ki: "Bu lebbeykleri çağrısız yapıyoruz, sonunda niçin?"

Malını ve bedeninin rahatını feda ederek Kâbe'ye gidenler hiç derler mi ki: "Biz hac esnasında "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lâ-şerîke leke lebbeyk!" yani "Ey benim Allah'ım! Ne emrin olursa yapmaya hazırım. Varlıkta senin ortağın yoktur. Emret, yapmaya hazırım!" diye bağırıyoruz. Hiç cevap aldığımız yoktur. Mademki böyle bağırmalara cevap veren yoktur, bu sebeple niçin bağırıp duruyoruz?"

Malını ve cisminin râhatını fedâ ederek Ka'be'ye gidenler hiç derler mi ki: "Biz hac esnasında "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lâ-şerîke leke lebbeyk!" ya'ni "Ey benim Allâh'ım! Ne emrin olursa icrâya hâzırım. Vücûdda senin şerîkin yoktur. Emret, icrâya muntazırım!" diye bağırıyoruz. Hiç cevâb aldığımız yoktur. Mâdemki böyle bağırmalara cevab veren yoktur, binâenaleyh niçin bağırıp duruyoruz?"

887. Belki bir tevfik ki, lebbeyk getirir, her lahza Ahad'den bir nidâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

887. Aksine, öyle bir ilâhî yardım vardır ki, her an Ahad'den gelen bir çağrıya "Lebbeyk!" dedirtir.

Hayır! Bize ait olan bir ilâhî yardım ve Hak'tan gelen bir başarı vardır ki, bu yardım bize "Lebbeyk!" diye bağırmayı getirir. Bu sebeple bizim bu "Lebbeyk!" diye bağırmalarımız, her an Ahad olan Hak Teâlâ'nın zâtından gelen bir çağrı ve bizlerden ortaya çıkan bir cevaptır. Nitekim üçüncü cildin 192 numaralı beytinin baş tarafındaki kırmızı yazılı şerhte "Allah demek, muhtaç olanın Hak'ka 'Lebbeyk!' demesinin aynısıdır" yani "Muhtaç olan kimsenin, saltanatlı ve yüce olan insân-ı kâmilin cismanî sureti, Allah'ın evi olan kalpten ne zaman boş olur?" denir. Çünkü hadîs-i kudsîde: "Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin takvalı ve temiz mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Bu sebeple insân-ı kâmilin kalbi de Kâbe gibi ism-i zâtın mazharı olduğundan, her kim ne ararsa o insân-ı kâmilin kalbinde bulsun.

Hayır! Bize bir tevfîk-i ilâhî ve muvaffakıyyet-i Hak vardır ki, bu tevfik bizlere "Lebbeyk!" diye bağırma getirir. Binâenaleyh bizim bu "lebbeyk" diye bağırmalarımız her lahza Ahad olan zât-ı Hak'tan bir nidâdır ve bir cevâbtır ki, bizlerden zahir olur. Nitekim III. cildin 192 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-i şerîfte الله گفتن نیازمند عين لبيك گفتن حقست ya'ni "Niyâz-mend olan kimsenin saltanatlı ve âlî olan insân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesi Allah'ın beyti olan kalbden ne vakit boş olur? Zîrâ hadîs-i kudsîde: لا يسعنى ارضي ولا سمائي ولكن يسعني قلب عبد المؤمن التقي النقي ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin kalbi dahi Ka'be gibi ism-i zâtın mazharı olduğundan, her kim ne ararsa o insân-ı kâmilin kalbinde bulsun.

885. O ritâcdan münezzeh olarak hazır olur; bâkî insanlar ihtiyac için hazır olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

885. O, ritâcdan münezzeh olarak hazır olur; diğer insanlar ihtiyaç için hazır olur.

"Ritâc", ortasında küçük bir kapısı olan büyük kapalı kapıya denir (Kāmûs). Bu kapıdan kastedilen, insan gafletidir. Yani, o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) daima Hakk'ın huzurunda hazır bulunur; ve ilâhî huzurun kapalı kapısı olan insan gafleti kapısı onun önünde bulunur; ve o, insanî gerekliliklerden olan gafletten uzaktır. Diğer insanlar ise o insan gafleti kapısının önünde ve izzet dergâhında ancak ihtiyaçlarından dolayı hazır olurlar. O kapıdan, kimisi uhrevî nimetleri, kimisi de mal, sıhhat, evlat ve uzun ömür gibi dünyevî nimet ve rahatı ister. İhtiyaçları olmadığı zaman huzurdan gâfildirler.

"Ritâc", ortasında küçük bir kapı olan büyük kapalı kapıya derler (Kāmûs). Bu kapıdan murâd, gaflet-i beşeriyyedir. Ya'ni, o insân-ı kâmil dâimâ huzûr-ı Hak'ta hâzır bulunur; ve huzûr-ı ilâhînin kapalı kapısı olan gaflet-i beşeriyye kapısı onun önünde bulunur; ve o îcâbât-ı beşeriyyeden olan gafletten münezzehtir. Diğer insanlar ise o gaflet-i beşeriyye kapısının önünde ve dergâh-ı izzette ancak ihtiyaclarından dolayı hazır olurlar. O kapıdan, kimi niam-ı uhreviyyeyi ve kimi mal ve sıhhat ve evlâd ve tûl-i ömür gibi ni'met ve râhat-ı dünyeviyyeyi ister. İhtiyacları olmadığı vakit huzûrdan gāfildirler.

886. Hiç derler mi ki: "Bu lebbeykleri nidâsız ediyoruz, nihayet niçin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

886. Hiç derler mi ki: "Bu lebbeykleri çağrısız yapıyoruz, sonunda niçin?"

Malını ve bedeninin rahatını feda ederek Kâbe'ye gidenler hiç derler mi ki: "Biz hac esnasında "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lâ-şerîke leke lebbeyk!" yani "Ey benim Allah'ım! Ne emrin olursa yapmaya hazırım. Varlıkta senin ortağın yoktur. Emret, yapmaya hazırım!" diye bağırıyoruz. Hiç cevap aldığımız yoktur. Mademki böyle bağırmalara cevap veren yoktur, bu sebeple niçin bağırıp duruyoruz?"

Malını ve cisminin râhatını fedâ ederek Ka'be'ye gidenler hiç derler mi ki: "Biz hac esnasında "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lâ-şerîke leke lebbeyk!" ya'ni "Ey benim Allâh'ım! Ne emrin olursa icrâya hâzırım. Vücûdda senin şerîkin yoktur. Emret, icrâya muntazırım!" diye bağırıyoruz. Hiç cevâb aldığımız yoktur. Mâdemki böyle bağırmalara cevab veren yoktur, binâenaleyh niçin bağırıp duruyoruz?"

887. Belki bir tevfik ki, lebbeyk getirir, her lahza Ahad'den bir nidâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

887. Aksine, öyle bir ilahi yardım vardır ki, her an Ahad'den gelen bir seslenişe "Lebbeyk!" dedirtir.

Hayır! Bize ait bir ilahi yardım ve Hak'tan gelen bir başarı vardır ki, bu yardım bize "Lebbeyk!" diye bağırmayı getirir. Bu sebeple bizim bu "lebbeyk" diye bağırmalarımız, her an Ahad olan Hak Teâlâ'nın zâtından gelen bir sesleniş ve bizlerden ortaya çıkan bir cevaptır. Nitekim III. cildin 192 numaralı beytinin baş tarafındaki şerhte "الله گفتن نیازمند عين لبيك گفتن حقست" yani "İhtiyaç sahibi kimsenin "Allah" demesi, Hakk'ın "lebbeyk" demesinin aynısıdır" diye açıklanmıştı. Ve bu anlam, bu şerhin içerdiği beyitlerde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Hayır! Bize bir tevfîk-i ilâhî ve muvaffakıyyet-i Hak vardır ki, bu tevfik bizlere "Lebbeyk!" diye bağırma getirir. Binâenaleyh bizim bu "lebbeyk" diye bağırmalarımız her lahza Ahad olan zât-ı Hak'tan bir nidâdır ve bir cevâbtır ki, bizlerden zahir olur. Nitekim III. cildin 192 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-1 şerîfte الله گفتن نیازمند عين لبيك گفتن حقست ya'ni "Niyâz-mend olan kimsenin "Allah" demesi Hakk'ın "lebbeyk" demesinin aynı" olduğu beyân buyurulmuş idi. Ve bu ma'nâ bu sürhün ihtivâ ettiği beyitlerde tafsîl ve îzâh edilmiştir.

888. Ben koku ile bilirim ki, bu köşk ve saray cân bezmi ve onun toprağı kimyâ vâki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

888. Ben koku ile bilirim ki, bu köşk ve saray can meclisi ve onun toprağı kimya oldu.

"Kimya", bakıra karıştırıldığında zerreciklerini altına dönüştüren iksir anlamındadır ki, eski kimya erbabı bunu saklarlar ve kimseye açıklamazlar. Yani, mutrip (ilahi aşkla coşan) olan insân-ı kâmil der ki: Bu Hakk'ın köşkü ve sarayı olan Kâbe-i Muazzama'nın can meclisi ve kutsal ruhların toplanma yeri olduğunu ve onun toprağının kimya ve iksir olduğunu ruhumun koku alma duyusundan aldığım koku ile bilirim. Yani onun toprağında öyle bir özellik madeni vardır ki, cismanîleri ruhanî bir hale getirir.

"Kîmyâ”, bakıra karıştırıldığı hâlde zerrâtını altına tebdîl eden iksîr ma'nâsınadır ki, kîmyâ-yı atîk erbâbı bunu saklarlar ve kimseye ifşa etmezler. Ya'ni, mutrib olan insân-ı kâmil der ki: Bu Hakk'ın köşkü ve sarayı olan Ka'be-i Muazzama'nın cân bezmi ve ervâh-ı kudsiyyenin ictimâgâhı ve onun toprağı kîmyâ ve iksîr olduğunu meşâmm-ı rûhumdan aldığım koku ile bilirim. Ya'ni onun toprağında bir hâssıyyet ma'deni vardır ki, cismânîleri rûhânî bir hâle getirir.

889. Kendi bakırımı zîr u bem tarîkı üzere ebede kadar onun kimyasına vurayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

889. Kendi bakırımı ince ve kalın ses yoluyla sonsuza dek onun kimyasına vurayım!

"Zîr u bem", müzik teriminde ince ve kalın sese denir. Burada gizli ve açık yakarış ve münâcât (Allah'a yöneliş) kastedilir. Yani, kendimin bakır hükmünde olan cismanî şeklimi ve varlığımı gizli ve açık münâcâtlarım ve yakarışlarımla o Kâbe'nin iksirine vurayım ve karıştırayım!

"Zîr u bem", mûsikî ıstılâhında ince ve kalın sadâya derler. Burada hafi ve cehrî niyâz ve münâcât murâd buyurulur. Ya'ni, kendimin bakır mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyemi ve varlığımı hafi ve cehrî münâcâtlarım ve niyâzlarım ile o Ka'be'nin iksîrine vurayım ve karıştırayım!

890. Nihayet böyle sahûr darbından inci saçıcılıkta ve bahşayişte denizler cûşa [874] gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

890. Sonunda böyle sahur davulundan inci saçmada ve bağışlamada denizler coşsun!

Yani, sonunda böyle tabiat âleminin karanlığında gaflet uykusuna dalanları uyandırmak ve nefsin sıfatlarından onlara oruç tutturmak ve perhiz ettirmek için sahur davulu hükmünde olan ilahi hakikatler ve bilgilerden bahsederim; ve bunu, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) incilerini saçmada ve ilahi bağışı dağıtma hususunda Hakk'ın rahmet ve inayet denizleri kaynasın ve dalgalansın diye yaparım.

Ya'ni, nihâyet böyle âlem-i tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalanları uyandırmak ve nefsin sıfatlarından onlara oruç tutturmak ve perhîz ettirmek için sahûr davulu mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahsederim; ve bunu ulûm-i ledünniyye incilerini saçıcılıkta ve atâ-yı ilâhîyi tevzî' husûsunda Hakk'ın rahmet ve inâyet deryaları kaynasın ve dalgalansın diye yaparım.

891. Halk kıtâl ve kâr-zâr safında Kirdigar için cân oynarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

891. Halk, savaş ve mücadele safında Yaratıcı için canlarını ortaya koyarlar.

"Allah" demenin Hakk'ın "lebbeyk" (buyur ey kulum) demesinin aynısı olduğu belirtilmişti. Ve bu anlam, bu bölümün içerdiği beyitlerde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

"Allah" demesi Hakk'ın "lebbeyk" demesinin aynı" olduğu beyân buyurulmuş idi. Ve bu ma'nâ bu sürhün ihtivâ ettiği beyitlerde tafsîl ve îzâh edilmiştir.

888. Ben koku ile bilirim ki, bu köşk ve saray cân bezmi ve onun toprağı kimyâ vâki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

888. Ben koku ile bilirim ki, bu köşk ve saray can meclisi ve onun toprağı kimya oldu.

"Kimya", bakıra karıştırıldığında zerreciklerini altına dönüştüren iksir anlamındadır ki, eski kimya erbabı bunu saklarlar ve kimseye açıklamazlar.

Yani, mutrip (ilahi aşkı terennüm eden) olan insân-ı kâmil der ki: Bu Hakk'ın köşkü ve sarayı olan Kâbe-i Muazzama'nın can meclisi ve kutsal ruhların toplanma yeri ve onun toprağının kimya ve iksir olduğunu ruhumun koku alma duyusundan aldığım koku ile bilirim. Yani onun toprağında öyle bir özellik madeni vardır ki, cismanîleri ruhanî bir hale getirir.

"Kîmyâ”, bakıra karıştırıldığı hâlde zerrâtını altına tebdîl eden iksîr ma'nâsınadır ki, kîmyâ-yı atîk erbâbı bunu saklarlar ve kimseye ifşa etmezler.

Ya'ni, mutrib olan insân-ı kâmil der ki: Bu Hakk'ın köşkü ve sarayı olan Ka'be-i Muazzama'nın cân bezmi ve ervâh-ı kudsiyyenin ictimâgâhı ve onun toprağı kîmyâ ve iksîr olduğunu meşâmm-ı rûhumdan aldığım koku ile bilirim. Ya'ni onun toprağında bir hâssıyyet ma'deni vardır ki, cismânîleri rûhânî bir hâle getirir.

889. Kendi bakırımı zîr u bem tarîkı üzere ebede kadar onun kimyasına vurayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

889. Kendi bakırımı ince ve kalın ses yoluyla sonsuza dek onun kimyasına vurayım!

"Zîr u bem", müzik teriminde ince ve kalın sese denir. Burada gizli ve açık yakarış ve münâcât (Allah'a yöneliş) kastedilir. Yani, kendimin bakır hükmünde olan cismanî şeklimi ve varlığımı gizli ve açık münâcâtlarım ve yakarışlarımla o Kâbe'nin iksirine vurayım ve karıştırayım!

"Zîr u bem", mûsikî ıstılâhında ince ve kalın sadâya derler. Burada hafi ve cehrî niyâz ve münâcât murâd buyurulur. Ya'ni, kendimin bakır mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyemi ve varlığımı hafi ve cehrî münâcâtlarım ve niyâzlarım ile o Ka'be'nin iksîrine vurayım ve karıştırayım!

890. Nihayet böyle sahûr darbından inci saçıcılıkta ve bahşayişte denizler cûşa [874] gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

890. Sonunda böyle sahur davulundan inci saçmada ve bağışlamada denizler coşsun!

Yani, sonunda böyle tabiat âleminin karanlığında gaflet uykusuna dalanları uyandırmak ve nefsin sıfatlarından onlara oruç tutturmak ve perhiz ettirmek için sahur davulu hükmünde olan ilahi hakikatler ve bilgilerden bahsederim; ve bunu, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) incilerini saçmada ve ilahi bağışı dağıtma hususunda Hakk'ın rahmet ve inayet denizleri kaynasın ve dalgalansın diye yaparım.

Ya'ni, nihâyet böyle âlem-i tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalanları uyandırmak ve nefsin sıfatlarından onlara oruç tutturmak ve perhîz ettirmek için sahûr davulu mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahsederim; ve bunu ulûm-i ledünniyye incilerini saçıcılıkta ve atâ-yı ilâhîyi tevzî' husûsunda Hakk'ın rahmet ve inâyet deryaları kaynasın ve dalgalansın diye yaparım.

891. Halk kıtâl ve kâr-zâr safında Kirdigâr için cân oynarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

891. Halk, savaş ve mücadele safında Yaratıcı için canlarını ortaya koyarlar.

Görmez misin ki, halk, Hac Suresi'nde geçen وَجَاهَدُوا فِي الله حَقَّ جِهَادِهِ (Hac, 22/78) yani "Allah yolunda hakkıyla cihat edin!" emrine uyarak, savaş ve harp safında Hakk'ın rızasını elde etmek için canlarını feda ederler. "Kâr-zâr", savaş ve harp demektir. Şerefli beyitteki "kâr-zâr"ın hem maddî hem de manevî olan cihada kapsamı vardır.

Görmez misin ki, halk sûre-i Hac'da vâki' وَجَاهَدُوا فِي الله حَقَّ جِهَادِهِ (Hac, 22/78) ya'ni "Hak yolunda hakk-ı cihâd ile cihâd edin!" emrine tebaan kıtâl ve harb safında Hakk'ın rızâsını tahsîl için canlarını fedâ ederler. "Kâr-zâr", cenk ve harb demektir. Beyt-i şerîfteki "kâr-zâr"ın sûrî ve ma'nevî olan cihâda şumûlü vardır.

892. O biri belâ içinde Eyyub gibi ve o biri sabır edicilikte Ya'kūb gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

892. O biri bela içinde Eyyub gibi ve o biri sabır edicilikte Yakub gibidir.

Nefis ve şeytan ile olan manevî mücadelede birisi Eyyub (a.s.) gibi Hak tarafından yönelen belaya dayanır ve asla şikâyet etmez; ve diğer biri de Yakub (a.s.) gibi istenen ve sevilenin ayrılığına sabır edici olur.

Nefis ve şeytan ile olan cihâd-ı ma'nevîde birisi Eyyûb (a.s.) gibi Hak tarafından müteveccih olan belâya tahammül eder ve asla şikâyet etmez; ve diğer biri de Ya'kūb (a.s.) gibi matlûb ve ma'şûkunun firâkına sabır edici olur.

893. Yüz binlerce halk teşne ve gamlı olarak Hak için tama'dan dolayı bir cehd ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

893. Yüz binlerce halk, susamış ve gamlı olarak, Hak için tamahkârlıktan dolayı bir çaba gösterirler.

Birçok halk, Hakk'ın lütuf ve yardımına susamış ve Hakk'ın güzelliğinin ayrılığından dolayı gamlı olarak, sırf ilahi rızayı elde etmek için, O'nun lütuf ve yardımına tamahkârlıktan dolayı çaba ve gayret gösterirler.

Birçok halk Hakk'ın lutuf ve inâyetinin susamışı ve cemâl-i Hakk'ın firâkından dolayı gamlı olarak mahzâ rızâ-yı ilâhiyi tahsîl için onun lutuf ve inâyetine tama'dan dolayı cehd ve gayret ederler.

894. Ben dahi Gafûr olan Hudavend için kapıda onun ümîdi ile sahûr çalarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

894. Ben de Gafûr olan Allah için kapıda O'nun ümidiyle sahur çalarım.

Ben de Gafûr, yani halkın ayıplarını ve kabahatlerini örtücü olan Yüce Allah hazretlerinin rızasını elde etmek için, izzet dergâhının kapısı olan bu görünen âlemde, o ilâhî rızanın ümidiyle, tabiat karanlığında gaflet uykusuna dalan halkı uyandırmak için sahur davulunu çalarım.

Ben dahi Gafûr ya'ni halkın ayıplarını ve kabahatlerini örtücü olan Hak Teâlâ hazretlerinin rızâsını tahsîl için dergâh-ı izzetin kapısı olan bu âlem-i sûrette o rızâ-yı ilâhînin ümîdi ile tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalan halkı uyandırmak için sahûr davulunu çalarım.

895. Müşterî ister misin ki, ondan altın götüresin? Ey cân! Hak'tan iyi müşterî ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

895. Müşteri ister misin ki, ondan altın götüresin? Ey can! Hak'tan daha iyi müşteri ne zaman olur?

Bu hitap, insân-ı kâmilin şerefli nefsine olduğu gibi, bütün müminlere de bir hitaptır. Yani, ey can, müşteri ister misin ki, ondan altın gibi en yüksek ve en değerli bir menfaati elde edesin? Halkı bırak da kendine Hakk'ı müşteri edin! Çünkü Yüce Allah Tevbe Suresi'nde şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) yani "Allah Teâlâ müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır." Görmez misin ki, halk Hac Suresi'nde geçen وَجَاهَدُوا فِي الله حَقَّ جهاده (Hac, 22/78) yani "Allah yolunda hakkıyla cihat edin!" emrine uyarak, savaş ve harp saflarında Hakk'ın rızasını kazanmak için canlarını feda ederler. "Kâr-zâr", cenk ve harp demektir. Şerefli beyitteki "kâr-zâr"ın hem maddî hem de manevî olan cihada kapsamı vardır.

Bu hitâb insân-ı kâmilin nefs-i şerîfine olduğu gibi bilcümle mü'minlere de hitâb olur. Ya'ni, ey cân, müşterî ister misin ki, ondan altın gibi en yüksek ve en aziz olan bir menfaati eline getiresin? Halkı bırak da kendine Hakk'ı müşterî et! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe'de إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini Görmez misin ki, halk sûre-i Hac'da vaki وَجَاهَدُوا فِي الله حَقَّ جهاده )Hac, 22/78) ya'ni "Hak yolunda hakk-ı cihâd ile cihâd edin!" emrine tebaan kıtâl ve harb safında Hakk'ın rızâsını tahsîl için canlarını fedâ ederler. "Kâr-zâr", cenk ve harb demektir. Beyt-i şerîfteki "kâr-zâr"ın sûrî ve ma'nevî olan cihâ-da şumûlü vardır.

892. O biri belâ içinde Eyyub gibi ve o biri sabır edicilikte Ya'kūb gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

892. O biri bela içinde Eyyub gibi ve o biri sabır edicilikte Yakub gibidir.

Nefis ve şeytan ile olan manevî mücadelede birisi Eyyub (a.s.) gibi Hak tarafından yönelen belaya dayanır ve asla şikâyet etmez; ve diğer biri de Yakub (a.s.) gibi istenen ve sevilenin ayrılığına sabır edici olur.

Nefis ve şeytan ile olan cihâd-ı ma'nevîde birisi Eyyûb (a.s.) gibi Hak tarafından müteveccih olan belâya tahammül eder ve asla şikâyet etmez; ve diğer biri de Ya'kūb (a.s.) gibi matlûb ve ma'şûkunun firâkına sabır edici olur.

893. Yüz binlerce halk teşne ve gamlı olarak Hak için tama'dan dolayı bir cehd ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

893. Yüz binlerce halk, susamış ve gamlı olarak, Hak için tamahkârlıktan dolayı bir çaba gösterirler.

Birçok halk, Hakk'ın lütuf ve yardımına susamış ve Hakk'ın güzelliğinin ayrılığından dolayı gamlı olarak, sırf ilahi rızayı elde etmek için, O'nun lütuf ve yardımına tamahkârlıktan dolayı çaba ve gayret gösterirler.

Birçok halk Hakk'ın lutuf ve inâyetinin susamışı ve cemâl-i Hakk'ın firâkından dolayı gamlı olarak mahzâ rızâ-yı ilâhiyi tahsîl için onun lutuf ve inâyetine tama'dan dolayı cehd ve gayret ederler.

894. Ben dahi Gafûr olan Hudavend için kapıda onun ümîdi ile sahûr çalarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

894. Ben de Gafûr olan Allah için kapıda O'nun ümidiyle sahur çalarım.

Ben de Gafûr, yani halkın ayıplarını ve kabahatlerini örtücü olan Yüce Allah hazretlerinin rızasını elde etmek için, izzet dergâhının kapısı olan bu görünen âlemde, o ilâhî rızanın ümidiyle, tabiat karanlığında gaflet uykusuna dalan halkı uyandırmak için sahur davulunu çalarım.

Ben dahi Gafûr ya'ni halkın ayıplarını ve kabahatlerini örtücü olan Hak Teâlâ hazretlerinin rızâsını tahsîl için dergâh-ı izzetin kapısı olan bu âlem-i sûrette o rızâ-yı ilâhînin ümîdi ile tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalan halkı uyandırmak için sahûr davulunu çalarım.

895. Müşterî ister misin ki, ondan altın götüresin? Ey cân! Hak'tan iyi müşterî ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

895. Müşteri ister misin ki, ondan altın götüresin? Ey can! Hak'tan iyi müşteri ne zaman olur?

Bu hitap, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli nefsine olduğu gibi, bütün müminlere de hitap olur. Yani, ey can, müşteri ister misin ki, ondan altın gibi en yüksek ve en değerli bir menfaati eline geçiresin? Halkı bırak da kendine Hakk'ı müşteri et! Çünkü Yüce Allah, Tevbe Suresi'nde (9/111) "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek karşılığında satın almıştır" buyurdu. Bu sebeple, halka beğendirecek hizmetlerden vazgeç de Yüce Allah'ın beğeneceği hizmetlere çalış! Bu ayet-i kerime hakkındaki beyitlerden birisi, I. cildin 2749 numarasında yer alan در پزیر از فضل الله اشترى ای خداوند این خم و کوزه مرا [yani "Ey efendim! Bu benim küpümü ve testimi 'Allah iştera' [Allah satın aldı] fazlından kabul et!"] beytinde ve diğeri, II. cildin 2427 numaralı olan مشترئ من خدایست او مرا می کشد بالا که الله اشتری [yani "Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki 'Allâhe'ştera'"] ve bir diğeri de V. cildin 1463 numaralı [yani "Bizim müşterimiz Allah'dır, satın aldı. Uyanık ol, her müşterinin gamından çok yukarı gel!"] beyitlerinde geçti.

Bu hitâb insân-ı kâmilin nefs-i şerîfine olduğu gibi bilcümle mü'minlere de hitâb olur. Ya'ni, ey cân, müşterî ister misin ki, ondan altın gibi en yüksek ve en aziz olan bir menfaati eline getiresin? Halkı bırak da kendine Hakk'ı müşterî et! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe'de إن الله اشترى من المؤمنين أنفسهم وَأَمْوَالَهُمْ بأَنَّ لَهم الجنة )Tevbe, 9/111) ya'ni Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" buyurdu. Binâenaleyh halka beğendirecek hizmetlerden vazgeç de Allâh Teâlâ'nın beğeneceği hizmetlere çalış! Bu âyet-i kerîme hakkındaki beyitlerden birisi I. cildin 2749 numarasında vâki' در پزیر از فضل الله اشترى ای خداوند این خم و کوزه مرا [ya'ni "Ey efendim! Bu benim küpümü ve testimi "Allah iştera" [Allah satın aldı] fazlından kabûl et!"] beytinde ve diğeri II. cildin 2427 numaralı olan مشترئ من خدایست او مرا می کشد بالا که الله اشتری [ya'ni "Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki 'Allâhe'ştera'"] ve bir değeri dahi V. cildin 1463 numaralı [ya'ni "Bizim müşterimiz Allah'dır, iştirâ eyledi. Âgâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!"] beyitlerinde geçti.

896. Senin malından bir dağarcık neces satın alır, iktibās edilmiş bir nûr-ı zamîr verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

896. Senin malından bir dağarcık pislik satın alır, iktibâs edilmiş (alınmış) bir iç ışık verir.

"Enbân", koyun derisinden yapılmış dağarcık ve zenbil demektir; "neces" ise aynen pislik ve murdar olan şeydir; "muktebes", iktibâstan türemiş ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç) ve "iktibâs", "ateş alevi almak ve ilim öğrenmek" anlamlarına gelir. Yani Yüce Allah'ın insandan satın aldığı şey, bir dağarcık dolusu aynen pislik olan kokmuş bir cisimdir; ve ona karşılık, altın yığınlarından daha değerli olan kendi zâtının nurundan alınan aşk ateşinin bir alevini senin kalbine ve içine ihsan eder ki, bu aynen cennettir. Hazret-i Pîr (Mevlânâ) efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 53. bölümünde bu anlamda şöyle buyururlar: "İnsanın vücudu bir çöplük gibidir. Gübre yığını, ancak gübre yığını! Eğer değerli ise, onda padişahın mührü olduğu içindir."

"Enbân", koyun derisinden yapılmış olan dağarcık ve zenbil; "neces" ayn-ı neces ve murdar olan şeydir; "muktebes", iktibâstan ism-i mef'ûldür ve "iktibâs", "ateş şu'lesi almak ve ilim istifade etmek" ma'nâlarına gelir. Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin insandan satın aldığı şey, bir dağarcık ayn-ı neces olan kokmuş bir cisimdir; ve ona mukābil altın yığınlarından daha azîz olan nûr-ı zâtından alınan âteş-i aşkın bir şu'lesini senin kalbine ve zamîrine ihsân eder ki, bu ayn-ı cennettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 53. faslında bu ma'nâda şöyle buyururlar: "İnsanın vücûdu bir mezbele misâlidir. Gübre yığını, ancak gübre yığını! Eğer azîz ise onda hâtem-i pâdişâh olduğu içindir."

897. Fânî olan bu cisim buzunu alır, bizim vehmimizden hariç bir mülk verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

897. Fânî olan bu cisim buzunu alır, bizim vehmimizden hariç bir mülk verir.

Yani, Yüce Allah fânî ve sadece sanıda var olan bir varlık sahibi olan bu cisim buzunu alıp, kendi varlığının güneşi ile eritir. O cismin hakikatine öyle bir elbise giydirir ve öyle bir mülk ve tasarruf verir ki, bu lütuf ve nimet bizim vehmimize sığmaz. Nitekim hadîs-i kudsîde: اعددت لعبادي الصالحين مالا عين رات ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر yani "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve insan kalbine gelmedik şeyler hazırladım" buyurulur.

Ya'ni, Hak Teâlâ fânî ve bir mevhûm varlık sahibi olan bu cisim buzunu alıp, kendi varlığının güneşi ile eritir. O cismin hakîkatine öyle bir libâs giydirir ve öyle bir mülk ve tasarruf verir ki, bu lutuf ve ni'met bizim vehmimize sığmaz. Nîtekim hadîs-i kudside : اعددت لعبادي الصالحين مالا عين رات ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'ni "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurulur.

898. Göz yaşından birkaç katre alır, şekerin reşk ettiği Kevser'i verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

898. Gözyaşından birkaç damla alır, şekerin kıskandığı Kevser'i verir.

ve mallarını cennet karşılığında satın aldı" buyurdu. Bu sebeple halka beğendirecek hizmetlerden vazgeç de Yüce Allah'ın beğeneceği hizmetlere çalış! Bu ayet-i kerime hakkındaki beyitlerden birisi I. cildin 2749 numarasında vâki' ای خداوند این خم و کوزه مرا در پزیر از فضل الله اشترى [yani “Ey efendim! Bu benim küpümü ve testimi “Allah iştera” [Allah satın aldı] fazlından kabul et!”] beytinde ve diğeri II. cildin 2427 numaralı olan مشترئ من خدایست او مرا می کشد بالا که الله اشتری [yani “Benim müşterim Allah’tır. O beni yukarıya çeker ki ‘Allâhe’ştera”] ve bir diğeri dahi V. cildin 1463 numaralı [yani “Bizim müşterimiz Allah’tır, satın aldı. Âgâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!”] beyitlerinde geçti.

ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" buyurdu. Binâenaleyh halka be- ğendirecek hizmetlerden vazgeç de Allâh Teâlâ'nın beğeneceği hizmetlere ça- lış! Bu âyet-i kerîme hakkındaki beyitlerden birisi I. cildin 2749 numarasın- da vâki' ای خداوند این خم و کوزه مرا در پزیر از فضل الله اشترى [ya'ni “Ey efendim! Bu benim küpümü ve testimi “Allah iştera” [Allah satın aldı] fazlından kabûl et!”] beytinde ve diğeri II. cildin 2427 numaralı olan مشترئ من خدایست او مرا می کشد بالا که الله اشتری [ya'ni “Benim müşterim Hudâ’dır. O beni yukarıya çe- ker ki ‘Allâhe’ştera”] ve bir değeri dahi V. cildin 1463 numaralı [ya’ni “Bi- zim müşterimiz Allah’dır, iştirâ eyledi. Âgâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!”] beyitlerinde geçti.

896. Senin malından bir dağarcık neces satın alır, iktibās edilmiş bir nûr-ı za- mîr verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

896. Senin malından bir dağarcık pislik satın alır, karşılığında ödünç alınmış bir iç ışığı verir.

"Enbân", koyun derisinden yapılmış dağarcık ve zenbil demektir; "neces" ise pisliğin kendisi ve murdar olan şeydir; "muktebes", iktibâstan türemiş ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç) ve "iktibâs", "ateş alevi almak ve ilim öğrenmek" anlamlarına gelir. Yani Yüce Allah'ın insandan satın aldığı şey, bir dağarcık dolusu pisliğin kendisi olan kokmuş bir bedendir; ve ona karşılık, altın yığınlarından daha değerli olan kendi zâtının nurundan alınan aşk ateşinin bir alevini senin kalbine ve içine ihsan eder ki, bu cennetin ta kendisidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ) Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 53. bölümünde bu anlamda şöyle buyurur: "İnsanın bedeni bir çöplük gibidir. Gübre yığını, ancak gübre yığını! Eğer değerli ise, onda padişahın mührü olduğu içindir."

"Enbân", koyun derisinden yapılmış olan dağarcık ve zenbil; "neces" ayn-ı neces ve murdar olan şeydir; "muktebes", iktibâstan ism-i mef'ûldür ve "iktibâs", "ateş şu'lesi almak ve ilim istifade etmek" ma'nâlarına gelir. Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin insandan satın aldığı şey, bir dağarcık ayn-ı neces olan kokmuş bir cisimdir; ve ona mukābil altın yığınlarından daha azîz olan nûr-ı zâtından alınan âteş-i aşkın bir şu'lesini senin kalbine ve zamîrine ih- sân eder ki, bu ayn-ı cennettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 53. faslında bu ma'nâda şöyle buyururlar: "İnsanın vücûdu bir mezbele misâlidir. Gübre yığını, ancak gübre yığını! Eğer azîz ise onda hâtem-i pâdişâh olduğu içindir."

897. Fânî olan bu cisim buzunu alır, bizim vehmimizden hariç bir mülk verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

897. Fani olan bu cisim buzunu alır, bizim vehmimizden hariç bir mülk verir.

Yani, Yüce Allah fani ve sadece sanıda var olan bir varlık sahibi olan bu cisim buzunu alıp, kendi varlığının güneşi ile eritir. O cismin hakikatine öyle bir elbise giydirir ve öyle bir mülk ve tasarruf verir ki, bu lütuf ve nimet bizim sanımıza sığmaz. Nitekim hadis-i kudside: اعددت لعبادي الصالحين مالا عين رات ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر yani "Ben salih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve insan kalbine gelmedik şeyler hazırladım" buyurulur.

Ya'ni, Hak Teâlâ fânî ve bir mevhûm varlık sahibi olan bu cisim buzunu alıp, kendi varlığının güneşi ile eritir. O cismin hakîkatine öyle bir libâs giy- dirir ve öyle bir mülk ve tasarruf verir ki, bu lutuf ve ni'met bizim vehmimi- ze sığmaz. Nîtekim hadîs-i kudside: اعددت لعبادي الصالحين مالا عين رات ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'ni "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işit- medik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurulur.

898. Göz yaşından birkaç katre alır, şekerin reşk ettiği Kevser'i verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

898. Göz yaşından birkaç damla alır, şekerin kıskandığı Kevser'i verir.

Yüce Allah, ilâhî aşk sebebiyle dökülen göz yaşından birkaç damlayı alır, lezzetine ve tatlılığına şekerlerin haset edeceği bir Kevser'i verir. "Kevser", "çok hayır" anlamına geldiği gibi, ahiret âleminin maddî nimetlerinden "cennette bir nehrin adı"dır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) onun övgüsü hakkında "Baldan tatlı ve sütten beyaz ve kardan soğuk ve köpükten hafiftir" buyurmuştur. Bu nebevî ifadeler, dünya ehlinin kullandığı diller ile temsilen gerçekleşmiştir. Yoksa o ilâhî nimet, gözler ile görülmemiş ve kulaklar ile işitilmemiş olan şeydir.

Hak Teâlâ aşk-ı ilâhî [sebebiyle] dökülen göz yaşından birkaç katreyi alır, lezzetine ve tatlılığına şekerlerin hased edeceği bir Kevser'i verir. "Kevser", "hayr-ı kesîr" ma'nâsına geldiği gibi âlem-i âhiretin sûrî ni'metlerinden "cennet'te bir nehrin adı"dır. Resûl-i Ekrem Efendimiz onun medhi hakkında "Baldan tatlı ve sütten beyaz ve kardan soğuk ve köpükten hafiftir" buyurmuştur. Bu ta'bîrât-ı nebeviyye ehl-i dünyanın kullandığı lügatler ile temsîlen vâki' olmuştur. Yoksa o ni'met-i ilâhiyye gözler ile görülmemiş ve kulaklar ile işitilmemiş olan şeydir.

899. Sevda ve dûd dolu olan âhı alır, her aha yüz câh ve fâide verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

899. Sevda ve duman dolu olan ahı alır, her aha yüz cah ve fayda verir.

"Sevda", burada aşk ve muhabbet; "duman", duman, gam ve keder ve soluk ve nefes anlamlarındadır; burada "gam" anlamı uygundur. Yani, Yüce Allah kullarından aşk ve muhabbet ve gam dolu olan "ah" nidasıyla çıkan nefesi alır ki, bu nefes bir havadan ibarettir. Bu her "ah" ile çıkarılan havaya ve nefese karşılık yüz manevî mertebe ve ruhanî fayda ihsan eder.

"Sevda", burada aşk ve muhabbet; "dûd", duman, gam ve gussa ve soluk ve nefes ma'nâlarınadır; burada "gam" ma'nası münasibdir. Ya'ni, Hak Teâlâ kullarından aşk ve muhabbet ve gam dolu olan "âh" nidâsıyla çıkan nefesi alır ki, bu nefes bir havadan ibarettir. Bu her "âh" ile çıkarılan havaya ve nefese mukābil yüz merteb-i ma'neviyye ve fâide-i rûhâniyye ihsân eder.

900. Bir ah rüzgârı ki, göz yaşı [bulutul sürdü, bir Halil'e o sebeble "evvâh" [884] ta'bîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

900. Bir ah rüzgârı ki, gözyaşı bulutunu sürdü, bu sebeple bir Halil'e "evvâh" denildi.

"Evvâh", mübâlağa ile ism-i fâil olup "çok âh eden" demektir. Yani, gözyaşını sürükleyen ve akıtan bir âh rüzgârı ve havası sebebiyle Yüce Allah İbrâhîm (a.s.)a “evvâh” dedi. Nitekim Tevbe sûresinde: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأواه حليم (Tevbe, 9/114) yani "Muhakkak İbrâhîm çok âh eden, halîm biridir"; ve Hûd sûresinde: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لحليم أواه منيب (Hûd, 11/75) yani "Muhakkak, İbrâhîm halîm ve çok âh eden olarak Hakk'a yönelendir" buyurulur. Bir kimse Resûl-i Ekrem'e "Benden hataları yok eden şey nedir?" diye sordu. Cevaben: الدموع والخضوع والامراض yani "Gözyaşı ve huşu ve hastalıklar!" buyurdu (Bülgatü'l-Gavvâs'tan).

"Evvâh", mübâlağa ile ism-i fâil olup "çok âh edici" demektir. Ya'ni, göz yaşını süren ve akıtan bir âh rüzgârı ve havası sebebiyle Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s.)a “evvâh” ta'bîr buyurdu. Nitekim sûre-i Tevbe'de: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأواه حليم (Tevbe, 9/114) ya'ni "Muhakkak İbrâhîm çok âh edici olan halîmdir"; ve sûre-i Hûd'da: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لحليم أواه منيب (Hûd, 11/75) ya'ni "Muhakkak, İbrâhîm [halîm ve] çok âh edici olarak Hakk'a rücû' edicidir" buyurulur. Bir kimse Resûl-i Ekrem'e "Benden hatâları mahveden şey nedir?" diye sordu. Cevâben: الدموع والخضوع والامراض ya'ni "Göz yaşı ve huzû' ve hastalıklar!" buyurdu (Bülgatü'l-Gavvâs'dan).

901. Agâh ol! Bu bî-nazîr olan harâret pazarında eskileri sat ve sağlam mülkü al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

901. Bil ki! Bu eşsiz hararet pazarında eskileri sat ve sağlam mülkü al!

"Germ", hararet demektir ve burada aşkın harareti kastedilir. "Nakd", kalp paranın karşılığı olan "sağlam ve sağlam" demektir. Yani, ey Hakk yolcusu, Yüce Allah ilahi aşk sebebiyle dökülen gözyaşından birkaç damlayı alır, lezzetine ve tatlılığına şekerlerin haset edeceği bir Kevser'i verir. "Kevser", "çok hayır" anlamına geldiği gibi ahiret âleminin maddi nimetlerinden "cennette bir nehrin adı"dır. Resûl-i Ekrem Efendimiz onun övgüsü hakkında "Baldan tatlı ve sütten beyaz ve kardan soğuk ve köpükten hafiftir" buyurmuştur. Bu nebevî ifadeler, dünya ehlinin kullandığı dillerle temsilen gerçekleşmiştir. Yoksa o ilahi nimet, gözlerle görülmemiş ve kulaklarla işitilmemiş olan şeydir.

"Germ", harâret demek olup burada harâret-i aşk murâd buyurulur. "Nakd", kalp mukābili olan “sağ ve sağlam" demektir. Ya'ni, ey Hak yolu- Hak Teâlâ aşk-ı ilâhî [sebebiyle] dökülen göz yaşından birkaç katreyi alır, lezzetine ve tatlılığına şekerlerin hased edeceği bir Kevser'i verir. "Kevser", "hayr-ı kesîr" ma'nâsına geldiği gibi âlem-i âhiretin sûrî ni'metlerinden "cennet'te bir nehrin adı"dır. Resûl-i Ekrem Efendimiz onun medhi hakkında "Baldan tatlı ve sütten beyaz ve kardan soğuk ve köpükten hafiftir" buyurmuştur. Bu ta'bîrât-ı nebeviyye ehl-i dünyanın kullandığı lügatler ile temsîlen vâki' olmuştur. Yoksa o ni'met-i ilâhiyye gözler ile görülmemiş ve kulaklar ile işitilmemiş olan şeydir.

899. Sevda ve dûd dolu olan âhı alır, her aha yüz câh ve fâide verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

899. Sevda ve duman dolu olan ahı alır, her aha yüz cah ve fayda verir.

"Sevda", burada aşk ve muhabbet; "duman", duman, gam ve keder ve soluk ve nefes anlamlarındadır; burada "gam" anlamı uygundur. Yani, Yüce Allah kullarından aşk ve muhabbet ve gam dolu olan "ah" nidasıyla çıkan nefesi alır ki, bu nefes bir havadan ibarettir. Bu her "ah" ile çıkarılan havaya ve nefese karşılık yüz manevî mertebe ve ruhanî fayda ihsan eder.

"Sevda", burada aşk ve muhabbet; "dûd", duman, gam ve gussa ve soluk ve nefes ma'nâlarınadır; burada "gam" ma'nası münasibdir. Ya'ni, Hak Teâlâ kullarından aşk ve muhabbet ve gam dolu olan "âh" nidâsıyla çıkan nefesi alır ki, bu nefes bir havadan ibarettir. Bu her "âh" ile çıkarılan havaya ve nefese mukābil yüz merteb-i ma'neviyye ve fâide-i rûhâniyye ihsân eder.

900. Bir ah rüzgârı ki, göz yaşı [bulutul sürdü, bir Halil'e o sebeble "evvâh" [884] ta'bîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

900. Bir ah rüzgârı ki, gözyaşı bulutunu sürdü, bu sebeple bir Halil'e "evvâh" tabir etti.

"Evvâh", mübalağa ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup "çok ah edici" demektir. Yani, gözyaşını sürükleyen ve akıtan bir ah rüzgârı ve havası sebebiyle Yüce Allah, İbrahim (a.s.)a “evvâh” diye hitap etti. Nitekim Tevbe suresinde: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأواه حليم (Tevbe, 9/114) yani "Muhakkak İbrahim çok ah eden, halimdir"; ve Hud suresinde: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لحليم أواه منيب (Hud, 11/75) yani "Muhakkak, İbrahim [halim ve] çok ah edici olarak Hakk'a dönendir" buyurulur. Bir kimse Resûl-i Ekrem'e "Benden hataları yok eden şey nedir?" diye sordu. Cevaben: الدموع والخضوع والامراض yani "Gözyaşı ve huşu ve hastalıklar!" buyurdu (Bülgatü'l-Gavvâs'tan).

"Evvâh", mübâlağa ile ism-i fâil olup "çok âh edici" demektir. Ya'ni, göz yaşını süren ve akıtan bir âh rüzgârı ve havası sebebiyle Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s.)a “evvâh” ta'bîr buyurdu. Nitekim sûre-i Tevbe'de: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأواه حليم (Tevbe, 9/114) ya'ni "Muhakkak İbrâhîm çok âh edici olan halîmdir"; ve sûre-i Hûd'da: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لحليم أواه منيب (Hûd, 11/75) ya'ni "Muhakkak, İbrâhîm [halîm ve] çok ấh edici olarak Hakk'a rücû' edicidir" buyurulur. Bir kimse Resûl-i Ekrem'e "Benden hatâları mahveden şey nedir?" diye sordu. Cevâben: الدموع والخضوع والامراض ya'ni Göz yaşı ve huzû' ve hastalıklar!" buyurdu (Bülgatü'l-Gavvâs'dan).

901. Agâh ol! Bu bî-nazîr olan harâret pazarında eskileri sat ve sağlam mülkü al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

901. Bil ki! Bu eşsiz hararet pazarında eskileri sat ve sağlam mülkü al!

"Germ", hararet demektir ve burada aşk harareti kastedilir. "Nakd", kalp karşılığı olan "sağlam ve sağlam" demektir. Yani, ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu)! Bu eşi ve benzeri olmayan aşk harareti pazarında, bu eski dünyanın milyonlarca defa kullanılmış azot, karbon ve kireç gibi maddi unsurlarından oluşan cisim kalıbını ve malı mülkü, bu değersiz şeylere müşteri olduğunu lütuf ile bildiren Hakk'a sat ve onun karşılığında gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği sağlam bir mülkü al!

"Germ", harâret demek olup burada harâret-i aşk murâd buyurulur. "Nakd", kalp mukābili olan “sağ ve sağlam" demektir. Ya'ni, ey Hak yolu- nun sâliki! Bu nazîri ve misâli olmayan harâret-i aşk pazarında bu eski dünyânın milyonlar def'a kullanılmış azot ve karbon ve kils gibi maddî unsurlarından terekküb eden kālıb-ı cismi ve mâl ve mülkü, bu müzahrafâta müşterî olduğunu lutfen beyân buyuran Hakk'a sat ve onun mukābilinde gözler görmedik ve kulaklar işitmedik sağlam bir mülkü al!

902. Ve eğer senin yolunu bir şek ve reyb vurursa, enbiya tâcirlerini sened yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

902. Eğer yoluna bir şüphe ve tereddüt düşerse, peygamber tacirlerini kendine dayanak yap!

Ve eğer "Benim bu bedenim, malım ve mülküm sınırlıdır; vaat edilen sağlam mülk ise sınırsızdır. Bu sebeple sınırlı olanı sınırsız olana nasıl feda edeyim?" diye senin Hakk'a giden yoluna bir şüphe ve tereddüt düşerse, fiilleriyle ve eserleriyle açıkça görünen insanların akıllı kişileri olan peygamberleri ve onların eserleri olan en seçkin veli tacirlerini kendine dayanak ve belge yap ki, onlar sınırlı olanı sınırsız olana sattılar; ve sınırlı olanı sınırsız olana satmak suretiyle yaptıkları ticaret sonucunda onlarda nasıl bir kudret ve tasarruf (manevi güç ve etki) oluştuğunu his gözüyle gör de, şüphe ve tereddüt şeytanını kalbinden kov!

Ve eğer "Benim bu cismim ve mal ve mülküm mahsüstür ve mev'ûd olan sağlam mülk ise gayr-i mahsüstür. Binâenaleyh mahsûsü gayr-i mahsûse nasıl fedâ edeyim?" diye senin Hakk'a giden yolunu bir şek ve şübhe vurursa, beşerin akıllıları olduğu fiilleriyle ve eserleriyle mahsüsen zâhir olan enbiyâ ve onların eserleri olan ehassu'l-havâs evliyâ tâcirlerini kendine sened ve vesîka yap ki, onlar mahsüsü gayr-i mahsûse sattılar; ve mahsûsü gayr-i mahsûse satmak sûretiyle yaptıkları ticaret neticesinde onlarda nasıl bir kudret ve tasarruf hâsıl olduğunu his gözüyle gör de, şek ve şübhe şeytanını kalbinden kov!

903. O şehinşâh onların bahtını o kadar ziyâde etti ki, dağ onların yükünü çekmekte kādir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

903. O padişah onların bahtını o kadar artırdı ki, dağ onların yükünü çekmeye güç yetiremez.

O bahtiyar kişilerin kendilerine özgü olanı, kendilerine özgü olmayana satmaları ve feda etmeleri yüzünden, mutlak padişah olan Yüce Allah onların bahtını, devletini ve tasarruf güçlerini o kadar artırdı ki, dağlar bile onların yükünü ve azametini yüklenmeye güç yetiremez. Nasıl ki onların bu ticaretleri sonucunda her birinden türlü mucizeler ve türlü kerametler ortaya çıktı ve duyu organlarıyla da görüldü. Ey Hakk Yolcusu! Bu eşi benzeri olmayan aşk harareti pazarında, bu eski dünyanın milyonlarca defa kullanılmış azot, karbon ve kireç gibi maddî unsurlarından oluşan beden kalıbını, mal ve mülkü, bu değersiz şeylere müşteri olduğunu lütfedip beyan buyuran Hakk'a sat ve onun karşılığında gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği sağlam bir mülk al!

O saâdetlilerin mahsûsü gayr-i mahsûse satmaları ve fedâ etmeleri yüzünden şehinşâh-ı mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri onların bahtını ve devletini ve kudret-i tasarruflarını o kadar ziyâde etti ki, dağlar bile onların yükünü ve azametini yüklenmeye kadir olmaz. Nitekim onların bu ticaretleri netîcesinde her birerlerinden türlü mu'cizeler ve türlü kerâmetler sâdır oldu ve his gözleriyle de görüldü. nun sâliki! Bu nazîri ve misâli olmayan harâret-i aşk pazarında bu eski dünyânın milyonlar def'a kullanılmış azot ve karbon ve kils gibi maddî unsurlarından terekküb eden kālıb-ı cismi ve mâl ve mülkü, bu müzahrafâta müşterî olduğunu lutfen beyân buyuran Hakk'a sat ve onun mukābilinde gözler görmedik ve kulaklar işitmedik sağlam bir mülkü al!

902. Ve eğer senin yolunu bir şek ve reyb vurursa, enbiya tâcirlerini sened yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

902. Eğer yoluna bir şüphe ve tereddüt düşerse, peygamber tacirlerini kendine dayanak yap!

Ve eğer "Benim bu bedenim, malım ve mülküm sınırlıdır; vaat edilen sağlam mülk ise sınırsızdır. Bu sebeple sınırlı olanı sınırsız olana nasıl feda edeyim?" diye senin Hakk'a giden yoluna bir şüphe ve tereddüt düşerse, fiilleriyle ve eserleriyle açıkça görünen insanların akıllı kişileri olan peygamberleri ve onların eserleri olan en seçkin veli tacirlerini kendine dayanak ve belge yap ki, onlar sınırlı olanı sınırsız olana sattılar; ve sınırlı olanı sınırsız olana satmak suretiyle yaptıkları ticaret sonucunda onlarda nasıl bir kudret ve tasarruf (manevi güç ve etki) oluştuğunu his gözüyle gör de, şüphe ve tereddüt şeytanını kalbinden kov!

Ve eğer "Benim bu cismim ve mal ve mülküm mahsüstür ve mev'ûd olan sağlam mülk ise gayr-i mahsüstür. Binâenaleyh mahsûsü gayr-i mahsûse nasıl fedâ edeyim?" diye senin Hakk'a giden yolunu bir şek ve şübhe vurursa, beşerin akıllıları olduğu fiilleriyle ve eserleriyle mahsüsen zâhir olan enbiyâ ve onların eserleri olan ehassu'l-havâs evliyâ tâcirlerini kendine sened ve vesîka yap ki, onlar mahsüsü gayr-i mahsûse sattılar; ve mahsûsü gayr-i mahsûse satmak sûretiyle yaptıkları ticaret neticesinde onlarda nasıl bir kudret ve tasarruf hâsıl olduğunu his gözüyle gör de, şek ve şübhe şeytanını kalbinden kov!

903. O şehinşâh onların bahtını o kadar ziyâde etti ki, dağ onların yükünü çekmekte kādir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

903. O padişah, onların bahtını o kadar artırdı ki, dağ onların yükünü çekmeye güç yetiremez.

O bahtiyar kişilerin, kendilerine özgü olanı, kendilerine özgü olmayana satmaları ve feda etmeleri yüzünden, mutlak padişah olan Yüce Allah, onların bahtını, devletini ve tasarruf güçlerini o kadar artırdı ki, dağlar bile onların yükünü ve azametini yüklenmeye güç yetiremez. Nasıl ki, onların bu ticaretleri sonucunda her birinden türlü mucizeler ve türlü kerametler ortaya çıktı ve duyu organlarıyla da görüldü. idi; ve Hristiyanlardan birçok kimse ona tabi olup dinlerini gizli tutarlardı. Kendisi İsrailoğulları peygamberleri gibi tanıtıcı peygamberlik sahibi ve İsa (a.s.)'ın şeriatini güçlendiren bir peygamberdi. Musul civarında hüküm süren ve "Eflun" isminde yaptıkları bir puta tapan zalim padişah tarafından türlü türlü işkencelere maruz bırakıldı; ve zahiri ölümle şehit edildiği halde Yüce Allah mucize olarak tekrar onu dört defa diriltti. Bu mucizeleri gören o zalim hükümdar ve tebaası onu sihirbaz sayıp iman etmediler. Yüce Allah onları bir buluttan ateş yağdırmak suretiyle helak etti." Ayrıntısı Ravzatü's-Safâ'da ve tefsir kitaplarında yer almaktadır. Firavun'un sihirbazları hakkındaki işkence ve azap ise Kur'an-ı Kerim'de ve tefsir kitaplarında yer almaktadır; ve bu Şerif Mesnevi'nin III. cildinde de geçti. Şimdi burada cüz'i akılların idrak etmekten aciz kaldığı bir hal vardır. O da şudur ki: Bir kimsenin bedenine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı halde o acılara nasıl dayanır? Cevaben deriz ki: Bunun sırrı Hadîd suresinde geçen فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (Hadîd, 57/13) yani “Müminler ile inkarcılar arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azap cihetindendir” ayet-i kerimesidir. İnkarcılar müminlere azap ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikam aldıklarını zannederler. Zahiren böyle görünür. Fakat müminler o zalimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Aksine bir zevk ve lezzet duyarlar. Nasıl ki birçok müminlerin ölürken ölümden lezzet duyduklarını söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. İşte Bilal hazretlerinin ve Firavun'un sihirbazlarının ve Cercis (a.s.)'ın hali de böyledir. Fakat inkarcılar kendi bedenlerinde duydukları acıyı onlara da duyurduklarını zannederler. Bu beyanat hurafeler değildir. Aksine Yüce Allah'ın bu tabiat aleminde gösterdiği bir harikadır. Tatmayan bilmez.

O saâdetlilerin mahsûsü gayr-i mahsûse satmaları ve fedâ etmeleri yüzünden şehinşâh-ı mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri onların bahtını ve devletini ve kudret-i tasarruflarını o kadar ziyâde etti ki, dağlar bile onların yükünü ve azametini yüklenmeye kadir olmaz. Nitekim onların bu ticaretleri netîcesinde her birerlerinden türlü mu'cizeler ve türlü kerâmetler sâdır oldu ve his gözleriyle de görüldü. idi; ve Nasârâ'dan birçok kimseler ona tâbi' olup dinlerini gizli tutarlar idi. Kendisi Benî-İsrâîl peygamberleri gibi nübüvvet-i ta'rîfiyye sahibi ve Îsâ (a.s.)ın şerîatini takviye eden bir peygamber idi. Musul civârında hükümrân olup "Eflûn" isminde yaptıkları bir puta tapan zâlim padişah tarafından türlü türlü işkencelere ma'rûz bırakıldı; Ve mevt-i sûrî ile şehîd edildiği hâlde Hak Teâlâ mu'cize olarak tekrâr onu dört def'a diriltti. Bu mu'cizeleri gören o zâlim hükümdâr ve tebeası onu sihirbaz addedip îmân etmediler. Hak Teâlâ onları bir buluttan ateş yağdırmak sûretiyle helâk etti." Tafsîli Ravzatü's-Safâ'da ve tefsîr kitablarında münderiçtir. Fir'avn'un sihirbazları hakkındaki işkence ve azâb ise Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsîr kitablarında münderiçtir; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in III. cildinde de geçti. İmdi burada ukul-i cüz'iyyenin idrâkden âciz kaldığı bir hâl vardır. O da budur ki: Bir kimsenin cismine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı hâlde o acılara nasıl tahammül eder? Cevâben deriz ki: Bunun sırrı sûre-i Hadîd'de vâki' فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (Hadîd, 57/13) ya'ni “Mü'minler ile münkirler arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azâb cihetindendir” âyet-i kerîmesidir. Münkirler mü'minlere azâb ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikām aldıklarını zannederler. Zâhiren böyle görünür. Fakat mü'minler o zâlimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Belki bir zevk ve lezzet duyarlar. Nitekim birçok mü'minlerin ölürken ölümden lezzet duyduklarını söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. İşte Bilâl hazretlerinin ve Fir'avn'ın sihirbazlarının ve Cercîs (a.s.)ın hâli de böyledir. Fakat münkirler kendi cisimlerinde duydukları acıyı onlara dahi duyurduklarını zannederler. Bu beyânât hurâfât değildir. Belki Allâh Teâlâ'nın bu âlem-i tabîatta gösterdiği bir hârikadır. Tatmayan bilmez.

## Mustafa (a.s.v.)ın muhabbetinden dolayı Bilal'in Hicâz'ın harâretinde o kuşluk vakitlerinde "Ahad, Ahad!" demesinin kıssasıdır.

904. O Bilal teni hâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

904. O Bilal tenini ateşe feda ederdi. Onun efendisi terbiye etmek için onu döverdi.

O Bilal-i Habeşî (r.a.) mübarek bedenini Muhammed aşkı uğrunda diken dalı darbelerine feda ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi düşüncesine göre o yüce kişiyi terbiye etmek için o diken dalı ile döverdi.

O Bilal-i Habeşî (r.a.) cism-i şerîfini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te'dîb için o diken dalı ile döverdi.

905. Derdi ki: "Niçin sen Ahmed'i yad ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

905. Derdi ki: "Niçin sen Ahmed'i anıyorsun? Sen yokluk kölesisin. Benim dinimi inkâr edensin!"

idi; ve Hristiyanlardan birçok kimseler ona tâbi olup dinlerini gizli tutarlardı. Kendisi İsrailoğulları peygamberleri gibi tanıtıcı peygamberlik sahibi ve İsa (a.s.)ın şeriatini güçlendiren bir peygamberdi. Musul civarında hüküm süren ve "Eflun" isminde yaptıkları bir puta tapan zalim padişah tarafından türlü türlü işkencelere maruz bırakıldı; ve zahirî ölümle şehit edildiği hâlde Yüce Allah mucize olarak tekrar onu dört defa diriltti. Bu mucizeleri gören o zalim hükümdar ve tebaası onu sihirbaz sayıp iman etmediler. Yüce Allah onları bir buluttan ateş yağdırmak suretiyle helak etti." Ayrıntısı Ravzatü's-Safa'da ve tefsir kitaplarında kayıtlıdır. Firavun'un sihirbazları hakkındaki işkence ve azap ise Kur'an-ı Kerim'de ve tefsir kitaplarında kayıtlıdır; ve bu Mesnevi-i Şerif'in III. cildinde de geçti.

Şimdi burada cüz'î akılların idrak etmekten aciz kaldığı bir hâl vardır. O da şudur ki: Bir kimsenin bedenine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı hâlde o acılara nasıl tahammül eder? Cevaben deriz ki: Bunun sırrı Hadid suresinde geçen `فَضَرَبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ` (Hadid, 57/13) yani “Müminler ile inkârcılar arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azap cihetindendir" ayet-i kerimesidir. İnkârcılar müminlere azap ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikam aldıklarını zannederler. Zahiren böyle görünür. Fakat müminler o zalimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Aksine bir zevk ve lezzet duyarlar. Nasıl ki birçok müminin ölürken ölümden lezzet duyduklarını söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. İşte Bilal hazretlerinin ve Firavun'un sihirbazlarının ve Cercis (a.s.)ın hâli de böyledir. Fakat inkârcılar kendi bedenlerinde duydukları acıyı onlara dahi duyurduklarını zannederler. Bu beyanat hurafeler değildir. Aksine Yüce Allah'ın bu tabiat âleminde gösterdiği bir harikadır. Tatmayan bilmez.

idi; ve Nasârâ'dan birçok kimseler ona tâbi' olup dinlerini gizli tutarlar idi. Kendisi Benî-İsrâîl peygamberleri gibi nübüvvet-i ta'rîfiyye sahibi ve Îsâ (a.s.)ın şerîatini takviye eden bir peygamber idi. Musul civârında hükümrân olup "Eflûn" isminde yaptıkları bir puta tapan zâlim padişah tarafından türlü türlü işkencelere ma'rûz bırakıldı; Ve mevt-i sûrî ile şehîd edildiği hâlde Hak Teâlâ mu'cize olarak tekrâr onu dört def'a diriltti. Bu mu'cizeleri gören o zâlim hükümdâr ve tebeası onu sihirbaz addedip îmân etmediler. Hak Teâlâ onları bir buluttan ateş yağdırmak sûretiyle helâk etti." Tafsîli Ravzatü's-Safa'da ve tefsîr kitablarında münderiçtir. Fir'avn'un sihirbazları hakkındaki işkence ve azâb ise Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsîr kitablarında münderiçtir; ve bu Mesnevî-i Şerîfin III. cildinde de geçti.

İmdi burada ukul-i cüz'iyyenin idrâkden âciz kaldığı bir hâl vardır. O da budur ki: Bir kimsenin cismine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı hâlde o acılara nasıl tahammül eder? Cevâben deriz ki: Bunun sırrı sûre-i Hadîd'de vâki `فَضَرَبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ` (Hadid, 57/13) ya'ni “Mü'minler ile münkirler arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azâb cihetindendir" âyet-i kerîmesidir. Münkirler mü'minlere azâb ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikām aldıklarını zannederler. Zâhiren böyle görünür. Fakat mü'minler o zâlimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Belki bir zevk ve lezzet duyarlar. Nitekim birçok mü'minlerin ölürken ölümden lezzet duyduklarını söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. İşte Bilâl hazretlerinin ve Fir'avn'ın sihirbazlarının ve Cercîs (a.s.)ın hâli de böyledir. Fakat münkirler kendi cisimlerinde duydukları acıyı onlara dahi duyurduklarını zannederler. Bu beyânât hurâfât değildir. Belki Allâh Teâlâ'nın bu âlem-i tabîatta gösterdiği bir hârikadır. Tatmayan bilmez.

904. O Bilal teni hâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

904. O Bilal tenini ateşe feda ederdi. Onun efendisi terbiye etmek için onu döverdi.

O Bilal-i Habeşî (r.a.) mübarek bedenini Muhammed aşkı uğrunda diken dalı darbelerine feda ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi düşüncesine göre o yüce kişiyi terbiye etmek için o diken dalı ile döverdi.

O Bilal-i Habeşî (r.a.) cism-i şerîfini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te'dîb için o diken dalı ile döverdi.

905. Derdi ki: "Niçin sen Ahmed'i yad ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

905. Derdi ki: "Niçin sen Ahmed'i anıyorsun? Kötü bir kölesin. Benim dinimin inkârcısısın!"

O Yahudi, Hz. Bilal'i döverken derdi ki: "Sen niçin Müslümanların peygamberi olduğunu iddia eden Ahmed'in adını anıyorsun? Demek ki kötü bir kölesin. Benim dinimin de inkârcısısın!" "Bende-i bed" (kötü köle) ifadesi, eğer bir hitap ise, "ey" nida edatı düşmüş olup "ey kötü köle!" anlamına gelir. Sıfat olduğu takdirde ise "bende-i bedî" (kötü köle) takdirinde olup, hitap yası düşmüş olur.

O yahûdî Hz. Bilâl'i döverken derdi ki: "Sen niçin müslümânların peygam-beri olduğunu da'vâ eden Ahmed'in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!" "Bende-i bed", hitâb olursa "ey" edât-ı nidâsı mahzûf olup "ey fenâ bende!" demek olur. Sıfat olduğu takdirde "bende-i bedî" takdîrinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihar için "Ahad!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihar için "Ahad!" derdi.

O Yahudi, Hicaz'ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilal'e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilal ise iftihar için, yani "Benim tevessül ettiğim din yüce bir dindir. Bu yüzden çektiğim acı ve zorluk ile iftihar ederim!" demek anlamında olarak "Ahad!" derdi ve şerefli bedenine batan dikenlere karşı kayıtsız kalırdı.

O yahûdî Hicâz'ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl'e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya'ni "Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!" demek ma'nâsında olarak "Ahad!" derdi ve vücûd-i şerîfine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.

907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun kulağına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

907. Hatta Sıddîk o taraftan aceleyle geçti. O "Ahad!" sözü onun kulağına gitti.

Hatta Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilal-i Habeşî'nin dövüldüğü taraftan acele bir şekilde geçti. Hz. Bilal'in "Ahad, Ahad!" diye bağırması cenâb-ı Sıddîk'ın kulağına ulaştı.

Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilal-i Habeşî'nin dövüldüğü taraftan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilal'in "Ahad, Ahad!" diye bağırması cenâb-ı Sıddîk'ın kulağına gitti.

908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşina kokusu buluyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşina kokusu buluyordu.

Hz. Sıddîk bu "Ahad" kelimesini işittiği zaman gözleri yaş ile doldu ve hassas olan şerefli kalbi de elem ve keder ile doldu. Çünkü o hazret bu "Ahad" kelimesinden bir bildik ve tanıdık kokusu buluyordu.

Hz. Sıddîk bu "Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve rakîk olan kalb-i şerîfi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad" kelimesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu.

909. Ondan sonra onu tenha gördü. Nasihat verdi. Dedi ki: "Cühudlardan i'tikādı gizli tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

909. Ondan sonra onu yalnız gördü. Nasihat verdi. Dedi ki: "İnancını Yahudilerden gizli tut!"

Bu tesadüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasihat verdi. Buyurdu ki: "Sen şimdi bir Yahudinin kölesisin. Hür değilsin. Yahudiler arasındasın. Bu sebeple inancını Yahudilerden sakla!" Bu şerefli beyitte, inkârcılar ve münafıklar arasında bulunan bir müminin inancını saklaması gerektiğine işaret buyurulur. O Yahudi Hz. Bilâl'i döverken derdi ki: "Sen niçin Müslümanların peygamberi olduğunu iddia eden Ahmed'in adını anıyorsun? Demek kötü kölesin. Benim dinimin de inkârcısısın!" "Bende-i bed" hitap olursa "ey" nida edatı düşmüş olup "ey kötü köle!" demek olur. Sıfat olduğu takdirde "bende-i bedî" takdirinde olup hitap yası düşer.

Bu tesadüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: "Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değilsin. Yahûdîler arasındasın. Binâenaleyh i'tikādını yahûdîlerden sakla!" Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münâfiklar arasında bulunan bir mü'minin i'tikādını saklaması lâzım geldiğine işâret buyurulur. O yahûdî Hz. Bilâl'i döverken derdi ki: "Sen niçin müslümânların peygam-beri olduğunu da'vâ eden Ahmed'in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!" "Bende-i bed", hitâb olursa "ey" edât-ı nidâsı mahzûf olup "ey fenâ bende!" demek olur. Sıfat olduğu takdirde "bende-i bedî" takdîrinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihar için "Ahad!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihar için "Ahad!" derdi.

O Yahudi, Hicaz'ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilal'e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilal ise iftihar için, yani "Benim tevessül ettiğim din yüce bir dindir. Bu yüzden çektiğim acı ve zorluk ile iftihar ederim!" demek anlamında olarak "Ahad!" derdi ve şerefli bedenine batan dikenlere karşı kayıtsız kalırdı.

O yahûdî Hicâz'ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl'e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya'ni "Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!" demek ma'nâsında olarak "Ahad!" derdi ve vücûd-i şerîfine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.

907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun kulağına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

907. Hatta Sıddîk o taraftan aceleyle geçti. O "Ahad!" sözü onun kulağına gitti.

Hatta Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilal-i Habeşî'nin dövüldüğü taraftan acele bir şekilde geçti. Hz. Bilal'in "Ahad, Ahad!" diye bağırması cenâb-ı Sıddîk'ın kulağına ulaştı.

Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilal-i Habeşî'nin dövüldüğü taraftan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilal'in "Ahad, Ahad!" diye bağırması cenâb-ı Sıddîk'ın kulağına gitti.

908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşina kokusu buluyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşina kokusu buluyordu.

Hz. Sıddîk bu "Ahad" kelimesini işittiği zaman gözleri yaş ile doldu ve hassas olan şerefli kalbi de elem ve keder ile doldu. Çünkü o hazret bu "Ahad" kelimesinden bir bildik ve tanıdık kokusu buluyordu.

Hz. Sıddîk bu "Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve rakîk olan kalb-i şerîfi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad" kelimesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu.

909. Ondan sonra onu tenha gördü. Nasihat verdi. Dedi ki: "Cühudlardan i'tikādı gizli tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

909. Ondan sonra onu yalnız gördü. Nasihat verdi. Dedi ki: "Yahudilerden inancı gizli tut!"

Bu tesadüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasihat verdi. Buyurdu ki: "Sen şimdi bir yahudinin kölesisin. Hür değilsin. Yahudiler arasındasın. Bu sebeple inancını yahudilerden sakla!" Bu şerefli beyitte, inkârcılar ve münafıklar arasında bulunan bir müminin inancını saklaması gerektiğine işaret buyurulur.

Bu tesadüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: "Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değilsin. Yahûdîler arasındasın. Binâenaleyh i'tikādını yahûdîlerden sakla!" Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münâfiklar arasında bulunan bir mü'minin i'tikādını saklaması lâzım geldiğine işâret buyurulur.

910. "Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe [894] ettim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

910. "Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe ettim!"

Hz. Sıddîk nasihat etmeye devam edip buyurdu ki: "Yüce Allah insanın içini ve sırrını bilicidir. Muradını inkâr edenlerden gizli tut!" Hz. Bilal buyurdu ki: "Ey büyük ve himmeti yüce olan şerefli zat! Senin nasihatini kabul ettim ve hareketimden geri döndüm." "Kâm", murat ve maksat; "hümâm" büyük kimse ve himmeti yüce olan demektir. Bu şerefli beyitte "tövbe"den kastedilen, onun lügat anlamı olan geri dönmektir; yoksa şer'î tövbe değildir. Çünkü şer'î tövbe muhalefetten geri dönmektir; ve Hz. Bilal ise azimetle (Allah'ın emirlerini en güçlü şekilde yerine getirme) hareket etmiştir; ve azimet tam itaate muhalefet değildir. Buna göre Hz. Sıddîk'ın nasihati "Azimetten vazgeç, ruhsatı (kolaylığı) seç!" demek olur.

Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: "Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!" Hz. Bilal buyurdu ki: "Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerîf! Senin nasîhatını kabul ettim ve hareketimden rücû' ettim." "Kâm”, murâd ve maksûd; "hümâm” büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte "tevbe"den murâd, onun ma'nâ-yı lügavîsi olan rücû'dur; yoksa şer'î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer'î muhalefetten rücû'dur; ve Hz. Bilâl ise azîmetle hareket etmiştir; ve azîmet tâat-i kâmile muhalefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk'ın nasîhatı "Azîmetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!" demek olur.

911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.

912. Yine "Ahad"ın ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

912. Yine "Ahad"ın ve diken darbesinin yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve kıvılcım parladı.

Hz. Sıddîk (Hz. Ebubekir) yine Hz. Bilal'in "Ahad!" diye bağırdığını işitti ve efendisinin de yine on diken dalının darbeleriyle döverek mübarek vücudunu yaraladığını duydu. O mübarek zatın kalbinden hararet, aşk ateşi ve kıvılcımlar parladı. "Şerâr" kıvılcımlar demektir. Burada hararetle çıkan ah'lardan kinayedir.

Hz. Sıddîk yine Hz. Bilal'in "Ahad!" diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerîfini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerîfinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. "Şerâr" kıvılcımlar demektir. Burada harâretle çıkan âhlardan kinâyedir.

913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.

Hz. Sıddîk yine Hz. Bilâl'e inancını Yahudilerden saklaması için nasihat verdi. O hazret de inancını açığa vurmaktan tövbe etti. Fakat onun şerefli kalbine Muhammedî aşk ve Ahadî aşk (Allah'a ait aşk) hâkim olduğundan, bu aşk onun tövbesini ve geri dönüşünü çiğnedi ve yuttu.

Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl'e i'tikādını yahûdîlerden saklaması için nasîhat verdi. O hazret dahi i'tikādını ızhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerîfine aşk-ı Muhammedî ve aşk-ı Ahadî müstevlî olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû'unu çiğnedi ve yuttu.

914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O âkıbet tövbeden bîzâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

914. Bu türden tövbe etmek çok oldu. O, sonunda tövbeden bıktı.

910. "Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe [894] ettim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

910. "Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe ettim!"

Hz. Sıddîk nasihat etmeye devam edip buyurdu ki: "Yüce Allah insanın içini ve sırrını bilicidir. Muradını inkâr edenlerden gizli tut!" Hz. Bilal buyurdu ki: "Ey büyük ve himmeti yüce olan şerefli zat! Senin nasihatini kabul ettim ve hareketimden geri döndüm." "Kâm", murat ve maksat; "hümâm" büyük kimse ve himmeti yüce olan demektir. Bu şerefli beyitte "tövbe"den kastedilen, onun lügat anlamı olan geri dönmektir; yoksa şer'î tövbe değildir. Çünkü şer'î tövbe muhalefetten geri dönmektir; ve Hz. Bilal ise azimetle (Allah'ın emirlerini en güçlü şekilde yerine getirme) hareket etmiştir; ve azimet tam itaate muhalefet değildir. Buna göre Hz. Sıddîk'ın nasihati "Azimetten vazgeç, ruhsatı (kolaylığı) seç!" demek olur.

Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: "Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!" Hz. Bilal buyurdu ki: "Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerîf! Senin nasîhatını kabul ettim ve hareketimden rücû' ettim." "Kâm”, murâd ve maksûd; "hümâm” büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte "tevbe"den murâd, onun ma'nâ-yı lügavîsi olan rücû'dur; yoksa şer'î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer'î muhalefetten rücû'dur; ve Hz. Bilâl ise azîmetle hareket etmiştir; ve azîmet tâat-i kâmile muhalefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk'ın nasîhatı "Azîmetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!" demek olur.

911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.

912. Yine "Ahad"ın ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

912. Yine "Ahad"ın ve diken darbesinin yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve kıvılcım parladı.

Hz. Sıddîk (Hz. Ebubekir) yine Hz. Bilal'in "Ahad!" diye bağırdığını işitti ve efendisinin de yine on diken dalının darbeleriyle döverek mübarek vücudunu yaraladığını duydu. O mübarek zatın kalbinden hararet, aşk ateşi ve kıvılcımlar parladı. "Şerâr" kıvılcımlar demektir. Burada hararetle çıkan ah'lardan kinayedir.

Hz. Sıddîk yine Hz. Bilal'in "Ahad!" diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerîfini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerîfinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. "Şerâr" kıvılcımlar demektir. Burada harâretle çıkan âhlardan kinâyedir.

913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.

Hz. Sıddîk yine Hz. Bilâl'e inancını Yahudilerden saklaması için nasihat verdi. O hazret de inancını açığa vurmaktan tövbe etti. Fakat onun şerefli kalbine Muhammedî aşk ve Ahadî aşk (Allah'a ait aşk) hâkim olduğundan, bu aşk onun tövbesini ve geri dönüşünü çiğnedi ve yuttu.

Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl'e i'tikādını yahûdîlerden saklaması için nasîhat verdi. O hazret dahi i'tikādını ızhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerîfine aşk-ı Muhammedî ve aşk-ı Ahadî müstevlî olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû'unu çiğnedi ve yuttu.

914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O âkıbet tövbeden bîzar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

914. Bu türden tövbe etmek çok oldu. O sonunda tövbeden bıkıp usandı.

"Nemat", yol, tarikat ve tür anlamlarındadır. Yani, Hz. Bilal'in aşkın üstün gelmesiyle bozduğu tövbeler çok defa meydana geldi. O hazret sonunda böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bıkıp usandı ve "Ahad, Ahad!" nidasını artık Yahudiler arasında hiç çekinmeksizin açıkça belirtti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

"Nemat", yol ve tarîk ve nevi' ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hz. Bilal'in aşk galebesiyle bozduğu tövbeler çok def'a vâki' oldu. O hazret akıbet böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve "Ahad, Ahad!" nidâsını artık yahûdîler arasında hiç çekinmeksizin ızhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

915. Açığa vurdu, bedenini belaya teslim etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!"

Bu sebeple inancını Yahudiler arasında açıkça gösterdi ve şerefli bedenini de onların yapacağı işkenceye ve azaba teslim etti de dedi ki: "Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey ilahi aşka karşı meydana gelen tövbe ve geri dönüşlerin düşmanı!" Resûl-i Ekrem Efendimiz'e "tövbelerin düşmanı" denilmesinin sırrı Fîhi Mâ Fîh'in 27. bölümünde şöyle buyurulur:

"Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)'e birisi gelip: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "İleri gel ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "Dikkat et ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" sözünü tekrar etti. Buyurdular ki: "Şimdi sebat et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!" Mustafa (s.a.v.) zamanında birisi gelip dedi: "Ben bu dini istemiyorum. Vallahi, istemiyorum. Bu dini geri al! Senin dinine girdiğim günden beri bir gün rahat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlat gitti, hürmet kalmadı!" Cevaben buyurdular ki: "Haşa ki, bizim dinimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hanesini süpürmedikçe ve onu لَا يَمَسَهُ إِلَّا المطهرون (Vâkıa, 56/79) [yani "Ona tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez"] ayet-i celilesi gereğince temizlemedikçe gittiği mahalden geri gelsin!" O nasıl bir maşuktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı baki kaldıkça cemalini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini feda etmedikçe nasıl onun visaline layık olursun? Maşuk yüzünü göstermek için tamamen kendinden ve alemden bizar ve kendine düşman olman lazımdır. Bir gönülde karar eden bizim dinimiz onu Hakk'a ulaştırmadıkça ve onu lüzumsuz olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh..."

Binâenaleyh i'tikādını yahûdîler arasında ızhâr etti ve cism-i şerîfini de onların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: "Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey aşk-ı ilâhîye karşı vâki' olan tövbe ve rücû'ların düşmanı! Resûl-i Ekrem Efendimiz'e "tövbelerin düşmanı" buyurulmasının sırrı Fihi Mâ Fih'in 27. faslında şöyle buyurulur:

"Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)e birisi gelip: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "İleri gel ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "Dikkat et ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" sözünü tekrar etti. Buyurdular ki: "Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!" Zamân-ı Mustafa (s.a.v.) de birisi gelip dedi: "Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dînine girdiğim günden beri bir gün rahat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlât gitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: "Hâşâ ki, bizim dînimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onu لَا يَمَسَهُ إِلَّا المطهرون (Vâkıa, 56/79) [ya'ni "Ona tam bir sûrette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez"] âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiği mahalden geri gelsin!"O nasıl bir ma'şûktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma'şûk yüzünü göstermek için bi'l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olman lâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk'a îsâl etmedikçe ve onu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh..."

916. "Ey benim tenim ve ey benim damarım senden dolu olan! Ona tövbe sığmak nerede olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

916. "Ey benim tenim ve ey benim damarım senden dolu olan! Ona tövbe sığmak nerede olur?"

"Nemat", yol, tarikat ve tür anlamlarındadır. Yani, Hz. Bilal'in aşkın üstün gelmesiyle bozduğu tövbeler çok defa meydana geldi. O hazret, sonunda böyle sonuçlanmayan tövbeden dahi bıkkınlık duydu ve "Ahad, Ahad!" nidasını artık Yahudiler arasında hiç çekinmeksizin açıkça belirtti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

"Nemat", yol ve tarîk ve nevi' ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hz. Bilal'in aşk ga-lebesiyle bozduğu tövbeler çok def'a vâki' oldu. O hazret akıbet böyle sonugel-meyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve "Ahad, Ahad!" nidâsını artık yahûdî-ler arasında hiç çekinmeksizin ızhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri dehiçe saydı.

915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

915. Açığa vurdu, bedenini belaya teslim etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!"

Bu sebeple inancını Yahudiler arasında açığa vurdu ve şerefli bedenini de onların yapacağı işkenceye ve azaba teslim etti de dedi ki: "Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey ilahi aşka karşı meydana gelen tövbe ve geri dönüşlerin düşmanı!" Resûl-i Ekrem Efendimiz'e "tövbelerin düşmanı" buyurulmasının sırrı Fîhi Mâ Fîh'in 27. bölümünde şöyle buyurulur:

"Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)'e birisi gelip: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "İleri gel ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "Dikkat et ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" sözünü tekrar etti. Buyurdular ki: "Şimdi sebat et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!" Mustafa (s.a.v.) zamanında birisi gelip dedi: "Ben bu dini istemiyorum. Vallahi, istemiyorum. Bu dini geri al! Senin dinine girdiğim günden beri bir gün rahat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlat gitti, hürmet kalmadı!" Cevaben buyurdular ki: "Haşa ki, bizim dinimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hanesini süpürmedikçe ve onu لَا يَمَسَهُ إِلَّا المطهرون (Vâkıa, 56/79) [yani "Ona tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez"] ayet-i celilesi gereğince temizlemedikçe gittiği mahalden geri gelsin!" O nasıl bir maşuktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı baki kaldıkça cemalini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini feda etmedikçe nasıl onun visaline layık olursun? Maşuk yüzünü göstermek için tamamen kendinden ve alemden bizar ve kendine düşman olman lazımdır. Bir gönülde karar eden bizim dinimiz onu Hakk'a ulaştırmadıkça ve onu lüzumsuz olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh..."

Binâenaleyh i'tikādını yahûdîler arasında ızhâr etti ve cism-i şerîfini deonların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: "Ey Muhammed(a.s.v.) ve ey aşk-ı ilâhîye karşı vâki' olan tövbe ve rücû'ların düşmanı! Re-sûl-i Ekrem Efendimiz'e "tövbelerin düşmanı" buyurulmasının sırrı Fîhi MâFîh'in 27. faslında şöyle buyurulur:

"Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)e birisi gelip: "Ben seni seviyorum!" dedi. Bu-yurdular ki: "İleri gel ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" dedi.Buyurdular ki: "Dikkat et ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!"sözünü tekrar etti. Buyurdular ki: "Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldü-receğim! Vay senin hâline!" Zamân-ı Mustafa (s.a.v.)de birisi gelip dedi:"Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dîni-ne girdiğim günden beri bir gün rahat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlâtgitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: "Hâşâ ki, bizim dînimiz onukökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onuلَا يَمَسَهُ إِلَّا المطهرون (Vâkıa, 56/79) [ya'ni "Ona tam bir sûrette temizlenmiş olan-lardan başkası el süremez"] âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiğimahalden geri gelsin!"O nasıl bir ma'şûktur ki, sende nefsine olan muhabbe-tin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendi-ni fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma'şûk yüzünü göster-mek için bi'l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olmanlâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk'a îsâl etmedikçe veonu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh..."

916. "Ey benim tenim ve ey benim damarım senden dolu olan! Ona tövbe sığ-mak nerede olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

916. "Ey benim tenim ve ey benim damarım senden dolu olan! Ona tövbe sığınmak nerede olur?"

917. Bundan sonra tövbeyi gönülden çıkarayım! Huld hayatından nasıl tövbe ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

917. Bundan sonra tövbeyi gönülden çıkarayım! Sonsuz hayatı nasıl terk ederim?

"Huld", daimî ve kalıcı olmak demektir. "Hayât-ı huld" (sonsuz hayat), ebedî hayat anlamına gelip, ilâhî aşk ile ruhanî olan yaşayıştan kinayedir. Yani, "Bundan sonra tövbe etmek fikrini gönülden çıkarayım! Çünkü ruhanî olan zevkli bir yaşayıştan nasıl tövbe ederim?"

"Huld", dâim ve bâkî olmak demektir. "Hayât-ı huld", hayât-ı ebediyye ma'nâsına olup, aşk-ı ilâhî ile rûhânî olan yaşayıştan kinâyedir. Ya'ni, "Bundan sonra tövbe etmek fikrini gönülden çıkarayım! Zîrâ ruhânî olan zevkli bir yaşayıştan nasıl tövbe ederim?"

918. Aşk kahhardır ve ben aşkın makhûruyum. Aşkın şûrundan şeker gibi tatlı oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

918. Aşk kahredicidir ve ben aşkın mağlûbuyum. Aşkın şûrundan şeker gibi tatlı oldum.

Aşk, bedensel ve nefse ait olan hayatı ve yaşayışı kahredicidir; ve o aşk benim bedensel ve nefse ait sıfatlarımı kahretmiş ve ruhanî sıfatlarımı ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple ben, aşkın bedensel sûretimde meydana getirdiği şûrdan (karışıklık, coşkunluk) ve kargaşalıktan dolayı şeker gibi tatlı oldum ve ruhanî bir yaşayış içine daldım.

"Aşk cismânî ve nefsânî olan hayatı ve yaşayışı kahredicidir; ve o aşk benim cismânî ve nefsânî olan sıfatlarımı kahretmiş ve sıfât-ı rûhâniyyetimi ızhâr etmiştir. Binâenaleyh ben aşkın sûret-i cismâniyyemde vukūa getirdiği şûrdan ve kargaşalıktan dolayı şeker gibi tatlı oldum ve rûhânî bir yaşayış içine daldım."

919. Ey sert rüzgâr! Senin önünde saman çöpüyüm. Ben nereye düşeceğimi ne bilirim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

919. Ey sert rüzgâr! Senin önünde saman çöpüyüm. Ben nereye düşeceğimi ne bilirim?

"Sert rüzgâr"dan kasıt, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) aşkıdır. Yani "Ey sert rüzgâr gibi olan Muhammedî aşk! Ben senin huzurunda bir saman çöpü gibiyim. Sen estiğin zaman beni nerelere götüreceğini ve nerelere düşeceğimi bilemem." Nasıl ki hadîs-i şerifte "Kalb, çölde bir kuş tüyü gibidir; rüzgâr onu istediği gibi içine ve dışına çevirir" buyurulur.

"Tünd bâd", ya'ni "sert rüzgâr"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aşkıdır. Ya'ni "Ey sert rüzgâr gibi olan aşk-ı Muhammedî! Ben senin huzûrunda bir saman çöpü gibiyim. Sen estiğin vakit beni nerelere götüreceğini ve nerelere düşeceğimi bilemem." Nitekim hadîs-i şerifte القلب كريشة في فلاة يقلبها الرياح كيف يشاء ظهراً وبطناً ya'ni "Kalb sahrada bir kuş tüyü gibidir; rüzgâr onu istediği gibi içine ve dışına çevirir" buyurulur.

920. Gerek hilalim, gerek Bilal'im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

920. İster hilâl olayım, ister Bilal olayım, koşarım; senin güneşinin muktedîsi (ardından gideni) olurum!

Ey benim bedenim ve bütün damarlarım senin aşkından ve sevginden dolu olan Muhammed (a.s.)! Böyle aşk ile dolu olan o bedene nasıl tövbe sığar?

Ey benim cismim ve bütün damarlarım senin aşkından ve muhabbetinden dolu olan Muhammed (a.s.)! Böyle aşk ile dolu olan o cisme nasıl tövbe sığar?

917. Bundan sonra tövbeyi gönülden çıkarayım! Huld hayatından nasıl tövbe ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

917. Bundan sonra tövbeyi gönülden çıkarayım! Huld hayatından nasıl tövbe ederim?

"Huld", sürekli ve kalıcı olmak demektir. "Hayât-ı huld", ebedî hayat anlamına gelip, ilâhî aşk ile ruhanî olan yaşayıştan kinayedir (üstü kapalı anlatım). Yani, "Bundan sonra tövbe etmek fikrini gönülden çıkarayım! Çünkü ruhanî olan zevkli bir yaşayıştan nasıl tövbe ederim?"

"Huld", dâim ve bâkî olmak demektir. "Hayât-ı huld", hayât-ı ebediyye ma'nâsına olup, aşk-ı ilâhî ile rûhânî olan yaşayıştan kinâyedir. Ya'ni, "Bundan sonra tövbe etmek fikrini gönülden çıkarayım! Zîrâ rûhânî olan zevkli bir yaşayıştan nasıl tövbe ederim?"

918. Aşk kahhârdır ve ben aşkın makhûruyum. Aşkın şûrundan şeker gibi tatlı oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

918. Aşk kahredicidir ve ben aşkın mağlûbuyum. Aşkın şûrundan şeker gibi tatlı oldum.

Aşk, cismanî ve nefsanî olan hayatı ve yaşayışı kahredicidir; ve o aşk benim cismanî ve nefsanî olan sıfatlarımı kahretmiş ve ruhanî sıfatlarımı ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple ben, aşkın cismanî suretimde meydana getirdiği şûrdan (karışıklık, gürültü) ve kargaşalıktan dolayı şeker gibi tatlı oldum ve ruhanî bir yaşayış içine daldım.

"Aşk cismânî ve nefsânî olan hayâtı ve yaşayışı kahredicidir; ve o aşk benim cismânî ve nefsânî olan sıfatlarımı kahretmiş ve sıfât-ı rûhâniyyetimi izhâr etmiştir. Binâenaleyh ben aşkın sûret-i cismâniyyemde vukûa getirdiği şûrdan ve kargaşalıktan dolayı şeker gibi tatlı oldum ve rûhânî bir yaşayış içine daldım."

919. Ey sert rüzgâr! Senin önünde saman çöpüyüm. Ben nereye düşeceğimi ne bilirim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

919. Ey sert rüzgâr! Senin önünde saman çöpüyüm. Ben nereye düşeceğimi ne bilirim?

"Sert rüzgâr"dan kasıt, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) aşkıdır. Yani "Ey sert rüzgâr gibi olan Muhammedî aşk! Ben senin huzurunda bir saman çöpü gibiyim. Sen estiğin zaman beni nerelere götüreceğini ve nerelere düşeceğimi bilemem." Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Kalp çölde bir kuş tüyü gibidir; rüzgâr onu istediği gibi içine ve dışına çevirir" buyurulur.

"Tünd bâd", ya'ni "sert rüzgâr"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aşkıdır. Ya'ni "Ey sert rüzgâr gibi olan aşk-ı Muhammedî! Ben senin huzûrunda bir saman çöpü gibiyim. Sen estiğin vakit beni nerelere götüreceğini ve nerelere düşeceğimi bilemem." Nitekim hadîs-i şerîfte القلب كريشة في فلاة يقلبها الرياح كيف يشاء ظهراً وبطناً ya'ni "Kalp sahrâda bir kuş tüyü gibidir; rüzgâr onu istediği gibi içine ve dışına çevirir" buyurulur.

920. Gerek hilâlim, gerek Bilâl'im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

920. Gerek hilâlim, gerek Bilâl'im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!

İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi olup koşarım! Senin güneş gibi olan Muhammedî küllî ruha uyarım ve ay güneşin etrafında koştuğu gibi nur alıp koşarım.

"İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi' olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedî'ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrafında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."

921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.

Örneğin, ay ister dolunay hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki gibi ince ve küçük olsun, onun büyüklük ve küçüklük ile ne bağıntısı vardır? Onun yaratılış durumu, gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve dönmektir; ve bu dönüşü esnasında her bir durumda ondan ışık almaktır.

Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münasebeti vardır? Onun vaz'iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmektir; ve bu devri esnasında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.

922. Her kim ki, kazaya bir karar verir, kendinin bıyığına istihzâ eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

922. Her kim ki, kazaya bir karar verir, kendisinin bıyığına alay eder.

"Rîş-hand", bileşik bir sıfat olup "sakala gülücü" demektir ki, alaydan kinayedir (Bahâr-ı Acem). "Seblet", "bıyık" anlamına gelip "seblet hod rîş-hand kerden" demek, kendisiyle alay etmek ve kendini maskara etmek demektir. Bu şerefli beyitte aşk, ilâhî kazaya benzetilmiştir. Yani, aşkın hükmü ve etkisi altında zayıf düşen kimse, ilâhî kaza sonucunda yenik düşen ve zayıf olan kimseye benzer. Nasıl ki ilâhî kazaya karşı her kim sebat etmek ve onunla mücadele etmek isterse kendisiyle alay eder.

"Rîş-hand", vasf-ı terkîbî olup "sakala gülücü" demektir ki, istihzâdan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Seblet", "bıyık" ma'nâsına olup "seblet hod rîş-hand kerden" demek, kendisiyle istihzâ etmek ve kendini maskara etmek demek olur. Bu beyt-i şerîfte aşk kazâ-yı ilâhîye teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, aşkın hükmü ve te'sîri altında zebûn olan kimse, kazâ-yı ilâhî neticesinde mağlûb ve zebûn olan kimseye benzer. Nitekim kazâ-yı ilâhîye karşı her kim sebât etmek ve onunla pençeleşmek isterse kendisi ile istihzâ eder.

923. Rüzgâr önünde bir saman yaprağı, sonra karâr, ha! Bir kıyamet, sonra iş kasdı, ha!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

923. Rüzgâr önünde bir saman yaprağı, sonra karar, ha! Bir kıyamet, sonra iş kasdı, ha!

Yani, aşk ve ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) sert bir rüzgâr gibidir. İnsan da bunların önünde bir saman çöpü gibidir. Sert rüzgâr essin, sonra da saman çöpü kımıldamayarak yerinde dursun! Bu olur mu? Örneğin kıyamet kopsun, sonra da o kıyamet karışıklığı arasında bir insan kendi özel bir işiyle meşgul olsun! Bu imkânlı mı? İşte aşk da sert rüzgâr ve kıyamet gibidir. Aşk geldiği zaman insan kendine mâlik olmaz.

Ya'ni, aşk ve kazâ-yı ilâhî bir sert rüzgâr gibidir. İnsan dahi bunların önünde bir saman çöpü gibidir. Sert rüzgâr essin, sonra da saman çöpü kımıldamayarak yerinde dursun! Bu olur mu? Meselâ kıyamet kopsun, sonra da o kıyâmet karışıklığı arasında bir insan kendinin husûsî bir işi ile meşgül olsun! Bu mümkin mi? İşte aşk dahi sert rüzgâr ve kıyamet gibidir. Aşk geldiği vakit insan kendine mâlik olmaz.

924. "Aşkın elinde dağarcık içinde kediyim. Bir dem aşkın yukarısında ve bir dem aşağısındayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

924. "Aşkın elinde dağarcık içinde kediyim. Bir an aşkın yukarısında ve bir an aşağısındayım."

"İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi' olup koşarım! Senin güneş gibi olan Muhammedî küllî ruha uyarım ve ay güneşin etrafında koştuğu gibi nur alıp koşarım."

"İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi' olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedî'ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrafında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."

921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.

Örneğin, ay ister dolunay hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki gibi ince ve küçük olsun, onun büyüklük ve küçüklük ile ne bağıntısı vardır? Onun yaratılış durumu, gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve dönmektir; ve bu dönüşü esnasında her bir durumda ondan ışık almaktır.

Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münasebeti vardır? Onun vaz'iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmektir; ve bu devri esnasında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.

922. Her kim ki, kazaya bir karar verir, kendinin bıyığına istihzâ eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

922. Her kim ki, kazaya bir karar verir, kendisinin bıyığına alay eder.

"Rîş-hand", bileşik bir sıfat olup "sakala gülücü" demektir ki, alaydan kinayedir (Bahâr-ı Acem). "Seblet", "bıyık" anlamına gelip "seblet hod rîş-hand kerden" demek, kendisiyle alay etmek ve kendini maskara etmek demektir. Bu şerefli beyitte aşk, ilâhî kazaya benzetilmiştir. Yani, aşkın hükmü ve etkisi altında zayıf düşen kimse, ilâhî kaza sonucunda yenik düşen ve zayıf olan kimseye benzer. Nasıl ki ilâhî kazaya karşı her kim sebat etmek ve onunla mücadele etmek isterse kendisiyle alay eder.

"Rîş-hand", vasf-ı terkîbî olup "sakala gülücü" demektir ki, istihzâdan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Seblet", "bıyık" ma'nâsına olup "seblet hod rîş-hand kerden" demek, kendisiyle istihzâ etmek ve kendini maskara etmek demek olur. Bu beyt-i şerîfte aşk kazâ-yı ilâhîye teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, aşkın hükmü ve te'sîri altında zebûn olan kimse, kazâ-yı ilâhî neticesinde mağlûb ve zebûn olan kimseye benzer. Nitekim kazâ-yı ilâhîye karşı her kim sebât etmek ve onunla pençeleşmek isterse kendisi ile istihzâ eder.

923. Rüzgâr önünde bir saman yaprağı, sonra karâr, ha! Bir kıyamet, sonra iş kasdı, ha!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

923. Rüzgâr önünde bir saman yaprağı, sonra karar, ha! Bir kıyamet, sonra iş kasdı, ha!

Yani, aşk ve ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) sert bir rüzgâr gibidir. İnsan da bunların önünde bir saman çöpü gibidir. Sert rüzgâr essin, sonra da saman çöpü kımıldamayarak yerinde dursun! Bu olur mu? Örneğin kıyamet kopsun, sonra da o kıyamet karışıklığı arasında bir insan kendi özel bir işiyle meşgul olsun! Bu imkânlı mı? İşte aşk da sert rüzgâr ve kıyamet gibidir. Aşk geldiği zaman insan kendine mâlik olmaz.

Ya'ni, aşk ve kazâ-yı ilâhî bir sert rüzgâr gibidir. İnsan dahi bunların önünde bir saman çöpü gibidir. Sert rüzgâr essin, sonra da saman çöpü kımıldamayarak yerinde dursun! Bu olur mu? Meselâ kıyamet kopsun, sonra da o kıyâmet karışıklığı arasında bir insan kendinin husûsî bir işi ile meşgül olsun! Bu mümkin mi? İşte aşk dahi sert rüzgâr ve kıyamet gibidir. Aşk geldiği vakit insan kendine mâlik olmaz.

924. "Aşkın elinde dağarcık içinde kediyim. Bir dem aşkın yukarısında ve bir dem aşağısındayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

924. "Aşkın elinde dağarcık içinde kediyim. Bir an aşkın yukarısında ve bir an aşağısındayım."

Ben aşkın elinde dağarcık içine konulmuş bir kedi gibiyim. O dağarcığın ağzı bağlı olduğu için içindeki kedi dışarıya çıkma arzusuyla bir an tırmanıp dağarcığın yukarısına ve ağız tarafına çıkar. Ve bir an da aşağısına ve dip tarafına iner; ve asla dışarıya çıkamaz; çırpınıp durur. Ben de bu haldeyim. Bu aşktan sıyrılıp çıkmak istediğim halde bir türlü çıkamam; çırpınır dururum.

Ben aşkın elinde dağarcık içine konulmuş bir kedi gibiyim. O dağarcık ağzı bağlı olduğu için içindeki kedi dışarıya çıkmak arzûsuyla bir ân tırma-nıp dağarcığın yukarısına ve ağız tarafına çıkar. Ve bir ân dahi aşağısına ve dip tarafına iner; ve aslâ dışarıya çıkamaz; çırpınıp durur. Ben de bu hâlde-yim. Bu aşktan sıyrılıp çıkmak istediğim hâlde bir türlü çıkamam; çırpınır dururum.

925. "O beni başının etrafına döndürür. Ne altında ârâm tutarım, ne de üs-tünde!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

925. "O beni başının etrafına döndürür. Ne altında rahat ederim, ne de üstünde!"

Ben aşk dağarcığının içindeyim. O dağarcık beni bazen baş tarafına döndürür. Ağzı ve baş tarafı kapalı olduğu için çıkamam. Bazen alt tarafına çevirir. O torbanın dibine düşerim. Sözün özü, o dağarcığın ve torbanın ne altında ne de üstünde asla kararım ve sükûnetim yoktur!

"Ben aşk dağarcığının içindeyim. O dağarcık beni gâh baş tarafına döndü-rür. Ağzı ve baş tarafı kapalı olduğu için çıkamam. Gâh alt tarafına çevirir. O torbanın dibine düşerim. Velhâsıl o dağarcığın ve torbanın ne altında ve ne de üstünde asla karârım ve sükûnetim yoktur!"

926. Aşıklar şedîd sele düşmüşlerdir, aşkın hükmüne gönül koymuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

926. Âşıklar şiddetli sele düşmüşlerdir, aşkın hükmüne gönül koymuşlardır.

Aşk, şiddetle akan bir sele benzer. Âşıklar bu selin içine düşmüşlerdir. Bu kuvvetli ve şiddetli selin içinden çabalayıp çıkamazlar. Bu sebeple aşkın hükmüne razı olup kendilerini o akıntıya bırakmışlardır.

Aşk şiddetle akan bir sele benzer. Aşıklar bu selin içine düşmüşlerdir. Bu kuvvetli ve şiddetli selin içinden çabalayıp çıkamazlar. Binâenaleyh aşkın hükmüne râzı olup kendilerini o akıntıya bırakmışlardır.

927. Dönme yerinde değirmen taşı gibi, gece ve gündüz kararsız dönücü ve nâ-le edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

927. Dönme yerinde değirmen taşı gibi, gece ve gündüz kararsız dönücü ve inleyici/feryat edicidir.

"Medâr", dönme yeri demektir, "devr" (dönme) mastarından ism-i mekândır (yer ismi). Yani, âşıklar dönme mahallinde olan değirmen taşı gibi kararsız ve durmaksızın dönücü ve inleyici/feryat edicidir.

"Medâr", dönme yeri demektir, "devr" masdarından ism-i mekândır. Ya'ni, âşıklar dönme mahallinde olan değirmen taşı gibi kararsız ve durmak-sızın dönücü ve nâle edicidir.

928. Onun dönüşü ırmak arayıcılara şâhiddir. Hattâ kimse demesin ki, o ir-mak rakiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

928. Onun dönüşü ırmak arayıcılara şâhittir. Hatta kimse demesin ki, o ırmak rakiktir.

"Cûy", ırmak demektir; "cû", cüsten (aramak) mastarının şimdiki zaman emir kipidir. "Cûy-cû" birleşik bir sıfat olup, "ırmak isteyici ve arayıcı" anlamına gelir, "cûy-cûyân" ise bu birleşik sıfatın çoğuludur. Çünkü "ırmak arayıcı" canlı olduğundan, çoğulu kural gereği "Ben aşkın elinde dağarcık içine konulmuş bir kedi gibiyim. O dağarcık ağzı bağlı olduğu için içindeki kedi dışarıya çıkmak arzusuyla bir an tırmanıp dağarcığın yukarısına ve ağız tarafına çıkar. Ve bir an dahi aşağısına ve dip tarafına iner; ve asla dışarıya çıkamaz; çırpınıp durur. Ben de bu haldeyim. Bu aşktan sıyrılıp çıkmak istediğim halde bir türlü çıkamam; çırpınır dururum."

“Cûy”, ırmak; “cû", cüsten masdarının emr-i hâzırıdır. "Cûy-cû" vasf-1 terkîbî olup, "ırmak isteyici ve arayıcı" demektir, "cûy-cûyân” bu vasf-ı ter-kîbînin cem'idir. Zîrâ "ırmak arayıcı" zî-ruh olduğundan cem'i kâideten "Ben aşkın elinde dağarcık içine konulmuş bir kedi gibiyim. O dağarcık ağzı bağlı olduğu için içindeki kedi dışarıya çıkmak arzûsuyla bir ân tırmanıp dağarcığın yukarısına ve ağız tarafına çıkar. Ve bir ân dahi aşağısına ve dip tarafına iner; ve aslâ dışarıya çıkamaz; çırpınıp durur. Ben de bu hâldeyim. Bu aşktan sıyrılıp çıkmak istediğim hâlde bir türlü çıkamam; çırpınır dururum."

925. O beni başının etrafına döndürür. Ne altında ârâm tutarım, ne de üstünde!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

925. O beni başının etrafına döndürür. Ne altında huzur bulurum, ne de üstünde!

"Ben aşk dağarcığının içindeyim. O dağarcık beni bazen baş tarafına döndürür. Ağzı ve baş tarafı kapalı olduğu için çıkamam. Bazen alt tarafına çevirir. O torbanın dibine düşerim. Sözün özü, o dağarcığın ve torbanın ne altında ne de üstünde asla kararım ve sükûnetim yoktur!"

"Ben aşk dağarcığının içindeyim. O dağarcık beni gâh baş tarafına döndürür. Ağzı ve baş tarafı kapalı olduğu için çıkamam. Gâh alt tarafına çevirir. O torbanın dibine düşerim. Velhâsıl o dağarcığın ve torbanın ne altında ve ne de üstünde asla karârım ve sükûnetim yoktur!"

926. Aşıklar şedîd sele düşmüşlerdir, aşkın hükmüne gönül koymuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

926. Âşıklar şiddetli sele düşmüşlerdir, aşkın hükmüne gönül koymuşlardır.

Aşk, şiddetle akan bir sele benzer. Âşıklar bu selin içine düşmüşlerdir. Bu kuvvetli ve şiddetli selin içinden çabalayıp çıkamazlar. Bu sebeple aşkın hükmüne razı olup kendilerini o akıntıya bırakmışlardır.

Aşk şiddetle akan bir sele benzer. Aşıklar bu selin içine düşmüşlerdir. Bu kuvvetli ve şiddetli selin içinden çabalayıp çıkamazlar. Binâenaleyh aşkın hükmüne râzı olup kendilerini o akıntıya bırakmışlardır.

927. Dönme yerinde değirmen taşı gibi, gece ve gündüz kararsız dönücü ve nâle edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

927. Dönme yerinde değirmen taşı gibi, gece ve gündüz kararsız dönücü ve inleyici/feryat edicidir.

"Medâr", dönme yeri demektir, "devr" (dönme) mastarından ism-i mekândır (yer ismi). Yani, âşıklar dönme yerinde olan değirmen taşı gibi kararsız ve durmaksızın dönücü ve inleyici/feryat edicidir.

"Medâr", dönme yeri demektir, "devr" masdarından ism-i mekândır. Ya'ni, âşıklar dönme mahallinde olan değirmen taşı gibi kararsız ve durmaksızın dönücü ve nâle edicidir.

928. Onun dönüşü ırmak arayıcılara şâhiddir. Hattâ kimse demesin ki, o ırmak rakiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

928. Onun dönüşü ırmak arayıcılara şahittir. Hatta kimse demesin ki, o ırmak durgundur.

"Cûy", ırmak; "cû", cüsten (akmak) masdarının şimdiki zaman emir kipidir. "Cûy-cû" birleşik sıfat olup, "ırmak isteyici ve arayıcı" demektir, "cûy-cûyân" bu birleşik sıfatın çoğuludur. Çünkü "ırmak arayıcı" canlı olduğundan çoğulu kural gereği "ân" ile gelir. Yani, aşk akıcı bir ırmak ve âşığın vücudu da ırmaktan gelen su ile dönen değirmen taşı gibidir. Bu sebeple aşk ırmağının varlığına delil ve şahit arayanlar o âşığın değirmen taşı gibi vücudunun dönüşünü görsünler. Bu dönüşü gören kimseler demesinler ki, o ırmak durgun ve hareketsiz bir haldedir.

“Cûy”, ırmak; “cû", cüsten masdarının emr-i hâzırıdır. "Cûy-cû" vasf-ı terkîbî olup, "ırmak isteyici ve arayıcı" demektir, "cûy-cûyân” bu vasf-ı terkîbînin cem'idir. Zîrâ "ırmak arayıcı" zî-ruh olduğundan cem'i kâideten "ân" ile gelir. Ya'ni, aşk akıcı bir ırmak ve âşığın vücûdu da ırmaktan gelen su ile dönen değirmen taşı gibidir. Binâenaleyh aşk ırmağının vücuduna delîl ve şâhid arayıcılar o âşığın değirmen taşı gibi vücûdunun dönüşünü görsünler. Bu dönüşü gören kimseler demesinler ki, o ırmak râkid ve durgun bir hâldedir.

929. Eğer sen pusuda ırmağı görmüyor isen, dışarıya mensub olan dolabın dönüşünü gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

929. Eğer sen pusuda ırmağı görmüyor isen, dışarıya ait olan dolabın dönüşünü gör!

Eğer sen pusuda ve içte olan aşk ırmağını görmüyor isen, dışarıda ve görünen âlemde dolap gibi dönen âşığın cismini ve güneş sistemlerinin gezegenlerini gör!

Eğer sen pusuda ve bâtında olan aşk ırmağını görmüyor isen, dışarıda ve zâhirde dolap gibi dönen âşığın cismini ve manzûme-i şemsiyyelerin seyyârelerini gör!

930. Mâdemki ondan feleğe bir karar yoktur, ey gönül, yıldız gibi bir rahat arama! [914]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

930. Mademki ondan feleğe bir karar yoktur, ey gönül, yıldız gibi bir rahat arama! [914]

Mademki o aşk ırmağından felek çarkına ve gök cisimlerine bir karar ve sükûnet yoktur, ey cisim içinde sürekli hareket hâlinde bulunan gönül! Sen de yıldızlar ve gök cisimleri gibi bir rahat ve sükûnet arama ve isteme! Çünkü bunun imkânı yoktur. Hz. Pîr'in beyti: "Aşk hançerinden paralanmış olan gönül, bütün gece yıldız gibi dönmektedir. Benim uykum serkeş olan ma'şûkumun seherinden âvâre olmuştur."

Mâdemki o aşk ırmağından çarh-ı feleğe ve ecrâm-ı semâviyyeye bir karâr ve sükûnet yoktur, ey cisim içinde hareket-i dâime hâlinde bulunan gönül! Sen dahi yıldızlar ve ecrâm gibi bir râhat ve sükûnet arama ve isteme! Zîrâ bunun imkânı yoktur. Beyt-i Hz. Pîr: "Aşk hançerinden paralanmış olan gönül, bütün gece yıldız gibi dönmektedir. Benim uykum serkeş olan ma'şûkumun seherinden âvâre olmuştur."

931. Eğer dala bir el vurur isen ne vakit bırakır? Her nereye ittisal yapsan keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

931. Eğer dala bir el vurursan ne zaman bırakır? Her nereye bağlantı kursan keser.

"Dal"dan kastedilen, fer'î olan izafî varlıktır. Yani, ey insan! Eğer sen bu izafî varlık âleminde, hakikatin aslının fer'i olan bir cisme ve şekle âşık olup, ona el uzatırsan, o hakikî asıl, gayretinden dolayı seni ne zaman kendi hâline bırakır? Her nereye bağlantı ve ilişki kursan, o bağlantıyı ve ilişkiyi keser ve koparır. "ân" ile gelir. Yani, aşk akıcı bir ırmak ve âşığın varlığı da ırmaktan gelen su ile dönen değirmen taşı gibidir. Bu sebeple aşk ırmağının varlığına delil ve şahit arayanlar, o âşığın değirmen taşı gibi varlığının dönüşünü görsünler. Bu dönüşü gören kimseler demesinler ki, o ırmak durgun bir hâldedir.

"Dal"dan murâd, fer' olan vücûd-i izâfidir. Ya'ni, ey kimse! Eğer sen bu vücûd-i izâfî âleminde asl-ı hakîkatin fer'i olan bir cisme ve sûrete âşık olup, ona el uzatır isen o asl-ı hakîkî gayretinden dolayı ne vakit seni kendi hâline bırakır? Her nereye ittisâl ve irtibât peydâ etsen, o ittisâli ve irtibâtı keser ve koparır. "ân" ile gelir. Ya'ni, aşk akıcı bir ırmak ve âşığın vücûdu da ırmaktan gelen su ile dönen değirmen taşı gibidir. Binâenaleyh aşk ırmağının vücuduna delîl ve şâhid arayıcılar o âşığın değirmen taşı gibi vücûdunun dönüşünü görsünler. Bu dönüşü gören kimseler demesinler ki, o ırmak râkid ve durgun bir hâldedir.

929. Eğer sen pusuda ırmağı görmüyor isen, dışarıya mensub olan dolabın dönüşünü gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

929. Eğer sen pusuda ırmağı görmüyor isen, dışarıya ait olan dolabın dönüşünü gör!

Eğer sen pusuda ve içte olan aşk ırmağını görmüyor isen, dışarıda ve görünen âlemde dolap gibi dönen âşığın cismini ve güneş sistemlerinin gezegenlerini gör!

Eğer sen pusuda ve bâtında olan aşk ırmağını görmüyor isen, dışarıda ve zâhirde dolap gibi dönen âşığın cismini ve manzûme-i şemsiyyelerin seyyârelerini gör!

930. Mâdemki ondan feleğe bir karar yoktur, ey gönül, yıldız gibi bir rahat arama! [914]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

930. Mademki ondan feleğe bir karar yoktur, ey gönül, yıldız gibi bir rahat arama! [914]

Mademki o aşk ırmağından felek çarkına ve gök cisimlerine bir karar ve sükûnet yoktur, ey cisim içinde sürekli hareket hâlinde bulunan gönül! Sen de yıldızlar ve gök cisimleri gibi bir rahat ve sükûnet arama ve isteme! Çünkü bunun imkânı yoktur. Hz. Pîr'in beyti:

“Aşk hançerinden paralanmış olan gönül, bütün gece yıldız gibi dönmektedir. Benim uykum serkeş olan ma'şûkumun seherinden âvâre olmuştur.”

Mâdemki o aşk ırmağından çarh-ı feleğe ve ecrâm-ı semâviyyeye bir karâr ve sükûnet yoktur, ey cisim içinde hareket-i dâime hâlinde bulunan gönül! Sen dahi yıldızlar ve ecrâm gibi bir râhat ve sükûnet arama ve isteme! Zîrâ bunun imkânı yoktur. Beyt-i Hz. Pîr:

“Aşk hançerinden paralanmış olan gönül, bütün gece yıldız gibi dönmektedir. Benim uykum serkeş olan ma'şûkumun seherinden âvâre olmuştur.”

931. Eğer dala bir el vurur isen ne vakit bırakır? Her nereye ittisal yapsan keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

931. Eğer dala bir el vurursan ne zaman bırakır? Her nereye bağlantı kursan keser.

"Dal"dan maksat, fer'î olan izafî varlıktır. Yani, ey insan! Eğer sen bu izafî varlık âleminde, hakikatin aslının fer'i olan bir cisme ve şekle âşık olup ona el uzatırsan, o hakiki asıl, gayretinden dolayı seni ne zaman kendi hâline bırakır? Her nereye bağlantı ve ilişki kurarsan, o bağlantıyı ve ilişkiyi keser ve koparır.

“Dal”dan murâd, fer' olan vücûd-i izâfidir. Ya'ni, ey kimse! Eğer sen bu vücûd-i izâfî âleminde asl-ı hakîkatin fer'i olan bir cisme ve sûrete âşık olup, ona el uzatır isen o asl-ı hakîkî gayretinden dolayı ne vakit seni kendi hâline bırakır? Her nereye ittisâl ve irtibât peydâ etsen, o ittisâli ve irtibâtı keser ve koparır.

932. Eğer sen kaderin tedvîrini görmüyor isen, anâsırda kaynayışa ve dönüşe bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

932. Eğer sen kaderin idaresini görmüyor isen, ana unsurlardaki kaynayışa ve dönüşe bak!

Eğer sen bu yoğunluk ve cismaniyet âleminde ilâhî kaderin idaresini ve tasarrufunu basiret gözüyle görmüyor isen, his gözüyle basit ana unsurların birbirlerine karşı olan itme ve çekme gibi dönüşlerine ve kaynayışlarına ve kimyasal etkileşimlerine bak!

Eğer sen bu âlem-i kesâfette ve cismâniyette kader-i ilâhînin tedvîrini ve tasarrufunu basîret gözü ile görmüyor isen, his gözü ile anâsır-ı basîtanın birbirlerine karşı olan def' ve cezb gibi dönüşlerine ve kaynayışlarına ve taâmül-i kimyeviyyelerine bak!

933. Zîra ki o hâşak ü kefin dönüşleri şerefli olan denizin kaynayışından olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

933. Çünkü o çörçöp ve köpüğün dönüşleri, şerefli olan denizin kaynamasından meydana gelir.

"Çörçöp" anlamına gelen "hâşâk" ile ana unsurlardan oluşan yoğun suretlere ve "köpük" anlamına gelen "kef" ile de cisimleri oluşturan basit ana unsurlara işaret buyrulur. "Şerefli deniz"den maksat aşktır. Yani, bileşik cisimlerin ve onları oluşturan basit ana unsurların dönüşleri, hareketleri ve kimyasal etkileşimleri, şerefli olan aşk denizinin kaynamasından meydana gelir. Çünkü her biri kendi asılları olan hakiki varlığa ulaşmak isterler. Nitekim Birinci cildin baş tarafındaki 4 numaralı beyitte هر کسی کو دورماند از اصل خویش باز جوید روزگار وصل خویش yani "Kendi aslından uzak düşen her bir kimse tekrar kendi kavuşma zamanını arar ve ister" buyrulmuştu.

“Çörçöp” ma'nâsına olan “hâşâk ile anâsırdan mürekkeb olan suver-i kesîfeye ve “köpük” ma'nâsına olan “kef” ile de ecsâmı terkîb eden anâsır-ı basîtaya işâret buyurulur. “Şerefli deniz”den murâd, aşktır. Ya'ni, ecsâm-ı mürekkebenin ve onları terkîb eden anâsır-ı basîtanın dönüşleri ve hareketleri ve taâmül-i kimyeviyyeleri, şerefli olan aşk deryâsının kaynayışından olur. Zîrâ her birisi kendi asılları olan vücûd-i hakîkîye vâsıl olmak isterler. Nitekim I. cildin baş tarafındaki 4 numaralı beytte هر کسی کو دورماند از اصل خویش باز جوید روزگار وصل خویش ya'ni “Kendi aslından uzak düşen her bir kimse tekrar kendi vaslının zamânını arar ve ister” buyurulmuş idi.

934. Hurûşda sergerdân olan rüzgârı gör! Onun emrinin önünde denizi kaynamada gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

934. Uğultuyla başı dönmüş rüzgârı gör! Onun emrinin önünde denizi kaynamakta gör!

"Hurûş", çağırma, bağırma, şamata; "sergerdân", başı dönmüş ve sersem demektir. Yani, uğultu ve gürültüyle eserek önüne gelen şeyleri devirme hususunda kendinden geçmiş ve sersem olmuş olan rüzgârı ve Hakk'ın emrinin önünde büyük dalgalarla kabarıp kaynayan denizi gör.

“Hurûş”, çağırma, bağırma, şamata; “sergerdân”, başı dönmüş ve sersem demektir. Ya'ni, uğultu ve gürültü ile eserek önüne gelen şeyleri devirmek hususunda kendisinden geçmiş ve sersem olmuş olan rüzgârı ve Hakk'ın emrinin önünde büyük dalgalar ile kabarıp kaynayan denizi gör.

935. Güneş ve ay büyük değirmenin öküzüdür. Etrafı dönerler ve hifzederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

935. Güneş ve ay büyük değirmenin öküzüdür. Etrafı dönerler ve korurlar.

Güneş ve ay, uzayda büyük bir değirmen hükmünde olan bir sistemin iki öküzüdür. Güneş kendi ekseni etrafında veya uzayda kendisine bağlı olan gezegenlerle birlikte kendisine özgü bir eksende döner ve çekim gücüyle o gezegenleri uzaya fırlamaktan korur. Ay da dünya etrafında hem kendi ekseni etrafında hem de dünya ile beraber güneşin etrafında döner ve

Güneş ve ay fezâda büyük değirmen mesâbesinde olan bir manzûmenin iki öküzüdür. Güneş kendi mihveri etrafında veyâhud fezâda kendi tevâbi'i olan seyyârât ile beraber kendine mahsûs olan bir mihverde döner ve câzibesiyle o seyyârâtı fezâya fırlamaktan hifzeder. Ve ay dahi arz etrafında hem kendi mihveri etrafında ve hem de arz ile beraber güneşin etrafında döner ve

932. Eğer sen kaderin tedvîrini görmüyor isen, anâsırda kaynayışa ve dönüşe bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

932. Eğer sen kaderin idaresini görmüyor isen, ana unsurlardaki kaynayışa ve dönüşe bak!

Eğer sen bu yoğunluk ve cismaniyet âleminde ilâhî kaderin idaresini ve tasarrufunu basiret gözüyle görmüyor isen, his gözüyle basit ana unsurların birbirlerine karşı olan itme ve çekme gibi dönüşlerine ve kaynayışlarına ve kimyasal etkileşimlerine bak!

Eğer sen bu âlem-i kesâfette ve cismâniyette kader-i ilâhînin tedvîrini ve tasarrufunu basîret gözü ile görmüyor isen, his gözü ile anâsır-ı basîtanın birbirlerine karşı olan def' ve cezb gibi dönüşlerine ve kaynayışlarına ve taâmül-i kimyeviyyelerine bak!

933. Zîra ki o hâşak ü kefin dönüşleri şerefli olan denizin kaynayışından olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

933. Çünkü o çörçöp ve köpüğün dönüşleri, şerefli olan denizin kaynamasından meydana gelir.

"Çörçöp" anlamına gelen "hâşâk" ile ana unsurlardan oluşan yoğun suretlere ve "köpük" anlamına gelen "kef" ile de cisimleri oluşturan basit ana unsurlara işaret buyrulur. "Şerefli deniz"den maksat aşktır. Yani, bileşik cisimlerin ve onları oluşturan basit ana unsurların dönüşleri, hareketleri ve kimyasal etkileşimleri, şerefli olan aşk denizinin kaynamasından meydana gelir. Çünkü her biri kendi asılları olan hakiki varlığa ulaşmak isterler. Nitekim Birinci cildin baş tarafındaki 4 numaralı beyitte هر کسی کو دورماند از اصل خویش باز جوید روزگار وصل خویش yani "Kendi aslından uzak düşen her bir kimse tekrar kendi kavuşma zamanını arar ve ister" buyrulmuştu.

“Çörçöp” ma'nâsına olan “hâşâk ile anâsırdan mürekkeb olan suver-i kesîfeye ve “köpük” ma'nâsına olan “kef” ile de ecsâmı terkîb eden anâsır-ı basîtaya işâret buyurulur. “Şerefli deniz”den murâd, aşktır. Ya'ni, ecsâm-ı mürekkebenin ve onları terkîb eden anâsır-ı basîtanın dönüşleri ve hareketleri ve taâmül-i kimyeviyyeleri, şerefli olan aşk deryâsının kaynayışından olur. Zîrâ her birisi kendi asılları olan vücûd-i hakîkîye vâsıl olmak isterler. Nitekim I. cildin baş tarafındaki 4 numaralı beytte هر کسی کو دورماند از اصل خویش باز جوید روزگار وصل خویش ya'ni “Kendi aslından uzak düşen her bir kimse tekrar kendi vaslının zamânını arar ve ister” buyurulmuş idi.

934. Hurûşda sergerdân olan rüzgârı gör! Onun emrinin önünde denizi kaynamada gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

934. Uğultuyla başı dönmüş rüzgârı gör! Onun emrinin önünde denizi kaynamakta gör!

"Hurûş", çağırma, bağırma, şamata; "sergerdân", başı dönmüş ve sersem demektir. Yani, uğultu ve gürültüyle eserek önüne gelen şeyleri devirme hususunda kendinden geçmiş ve sersem olmuş olan rüzgârı ve Hakk'ın emrinin önünde büyük dalgalarla kabarıp kaynayan denizi gör.

“Hurûş”, çağırma, bağırma, şamata; “sergerdân”, başı dönmüş ve sersem demektir. Ya'ni, uğultu ve gürültü ile eserek önüne gelen şeyleri devirmek hususunda kendisinden geçmiş ve sersem olmuş olan rüzgârı ve Hakk'ın emrinin önünde büyük dalgalar ile kabarıp kaynayan denizi gör.

935. Güneş ve ay büyük değirmenin öküzüdür. Etrafı dönerler ve hifzederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

935. Güneş ve ay, büyük değirmenin öküzüdür. Etrafı dönerler ve korurlar.

Güneş ve ay, uzayda büyük değirmen hükmünde olan bir sistemin iki öküzüdür. Güneş kendi ekseni etrafında veya uzayda kendisine bağlı olan gezegenlerle beraber kendisine özgü bir eksende döner ve çekim gücüyle o gezegenleri uzaya fırlamaktan korur. Ay da dünya etrafında hem kendi ekseni etrafında hem de dünya ile beraber güneşin etrafında döner ve dünya üzerinde henüz bilimin keşfedemediği koruma işlerini görür. "Harâs" büyük değirmen anlamındadır (Burhân).

Güneş ve ay fezâda büyük değirmen mesâbesinde olan bir manzûmenin iki öküzüdür. Güneş kendi mihveri etrafında veyâhud fezâda kendi tevâbi'i olan seyyârât ile beraber kendine mahsûs olan bir mihverde döner ve câzibesiyle o seyyârâtı fezâya fırlamaktan hifzeder. Ve ay dahi arz etrafında hem kendi mihveri etrafında ve hem de arz ile beraber güneşin etrafında döner ve arz üzerinde henüz fennin keşfedemediği muhafaza işlerini görür. "Harâs" büyük değirmen ma'nâsınadır (Burhân).

936. Yıldızlar dahi hâne hane koşarlar. Her bir sa'd ve nahsin merkebi olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

936. Yıldızlar dahi ev ev koşarlar. Her bir uğurun ve uğursuzluğun binek taşı olurlar.

Bu şerefli beyit, astroloji bakış açısına göre açıklanmıştır. "Yıldızlar"dan kasıt, yeryüzünün dışında kalan güneş sistemi içindeki gök cisimleridir ki, bunlara on iki burçtan ayrı ayrı evler tahsis edilmiştir. Astroloji uzmanları, bu gök cisimlerinden her birinin bu burç evlerine denk gelmesinden bir hüküm çıkarırlar; ve bu gök cisimlerinden her birinin bir tabiatı ve özelliği vardır. Gök cisimlerinin isimleri ve özellikleri ile evlerin isimleri aşağıdaki tabloda özetle gösterilmiştir.

Tablo içeriği: 1-Tabiatlar ve özellikler | 2-Uğursuzluğa meyilli | 3-Küçük uğur | 4-Büyük uğursuzluk | 5-Büyük uğur | 6-Küçük uğursuzluk | 7-Küçük uğur | 8-Karışık: Uğur ile uğur, uğursuzluk ile uğursuzluk 2-Gök cisimlerinin isimleri | Güneş | Ay | Zühal | Müşteri | Merih | Zühre | Utarid 3-Asıl evleri | Aslan | Yengeç | Kova-Oğlak | Yay-Balık | Koç-Akrep | Boğa-Terazi | Başak-İkizler 4-Vebal evi | Kova | Oğlak | Aslan-Yengeç | İkizler-Başak | Boğa-Terazi | Koç-Akrep | Yay-Balık 5-Şeref evi | Koç | Boğa | Terazi | Yengeç | Oğlak | Balık | Başak 6-Düşüş evi | Terazi | Akrep | Koç | Oğlak | Yengeç | Başak | Balık

Yani, uzayda yıldızlar burçlarda ev ev koşarlar ve dönerler. Her bir uğurun ve uğursuzluğun binek taşı ve ortaya çıkış yeri olurlar.

Bu beyt-i şerîf ilm-i nücûm nokta-i nazarına göre beyân buyurulmuştur. "Yıldızlar"dan murâd, arzın hâricinde kalan manzûme dâhilindeki ecrâmdır ki, bunlara on iki burçtan ayrı ayrı hâneler tahsîs olunmuştur. İlm-i nücûm erbâbı bu ecrâmdan her birinin bu burç hânelerine tesadüfünden bir hüküm çıkarırlar; ve bu ecrâmdam her birinin bir tabîati ve hâssıyeti vardır. Ecrâmın isimleri ve hâssıyetleri ve hânelerin isimleri âtîdeki cedvelde hülâsaten gösterilmiştir.

Tablo içeriği: 1-Tabîatlar ve hâssıyetler | 2-Nuhûsete mâildir | 3-Sa'd-i asgar | 4-Nahs-i ekber | 5-Sa'd-i ekber | 6-Nahs-i asgar | 7-Sa'd-i asgar | 8-Mümtezic: Sa'd ile sa'd nahs ile nahs 2-Ecrâmın isimleri | Güneş | Ay | Zühal | Müşteri | Merih | Zühre | Utârid 3-Aslî hâneleri | Esed | Seretân | Delv-Cedy | Kavs-Hût | Hamel-Akreb | Sevr-Mîzan | Sünbüle-Cevzâ 4-Vebâl hânesi | Delv | Cedy | Esed-Seretân | Cevzâ-Sünbüle | Sevr-Mîzan | Hamel-Akreb | Kavs-Hût 5-Şeref hânesi | Hamel | Sevr | Mîzân | Seretân | Cedy | Hût | Sünbüle 6-Hubût hânesi | Mizan | Akreb | Hamel | Cedy | Seretân | Sünbüle | Hût

Ya'ni, fezâda yıldızlar burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Her bir sa'din ve uğurun ve nahsin ve uğursuzluğun merkebi ve mazharı olurlar.

937. Hey! Feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin havassin kâhil ve gevşek ayaklıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

937. Hey! Feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin duyuların zayıf ve gevşek ayaklıdır.

"Hey", uyarı ve hatırlatma kelimesidir. Yani, hey, efendi! Felek çarkının yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin bu beş zahirî ve batınî duyuların o yıldızların hallerini bilme hususunda tembeldir ve gevşek ayaklıdır. Arz üzerinde henüz fennin keşfedemediği koruma işlerini görür. "Harâs" büyük değirmen anlamındadır (Burhân).

"Hey", tenbîh ve ihtar kelimesidir. Ya'ni, hey, efendi! Çarh-ı feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin bu havâss-i hamse-i zâhiren ve bâtınen o yıldızların ahvâline vakıf olmak hususunda tenbeldir ve gevşek ayaklıdır. arz üzerinde henüz fennin keşfedemediği muhafaza işlerini görür. "Harâs" büyük değirmen ma'nâsınadır (Burhân).

936. Yıldızlar dahi hâne hane koşarlar. Her bir sa'd ve nahsin merkebi olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

936. Yıldızlar dahi ev ev koşarlar. Her bir uğurun ve uğursuzluğun biniti olurlar.

Bu şerefli beyit, astroloji (ilm-i nücûm) bakış açısına göre açıklanmıştır. "Yıldızlar"dan kasıt, yeryüzünün dışında kalan güneş sistemi (manzûme) içindeki gök cisimleridir ki, bunlara on iki burçtan ayrı ayrı evler tahsis edilmiştir. Astroloji uzmanları (ilm-i nücûm erbâbı), bu gök cisimlerinden her birinin bu burç evlerine denk gelmesinden bir hüküm çıkarırlar; ve bu gök cisimlerinden her birinin bir tabiatı ve özelliği vardır. Gök cisimlerinin isimleri ve özellikleri ile evlerin isimleri aşağıdaki tabloda özetle gösterilmiştir.

Yani, uzayda yıldızlar burçlarda ev ev koşarlar ve dönerler. Her bir uğurun ve uğursuzluğun biniti ve tecelli yeri olurlar.

Bu beyt-i şerîf ilm-i nücûm nokta-i nazarına göre beyân buyurulmuştur. "Yıldızlar"dan murâd, arzın hâricinde kalan manzûme dâhilindeki ecrâmdır ki, bunlara on iki burçtan ayrı ayrı hâneler tahsîs olunmuştur. İlm-i nücûm erbâbı bu ecrâmdan her birinin bu burç hânelerine tesadüfünden bir hüküm çıkarırlar; ve bu ecrâmdam her birinin bir tabîati ve hâssıyeti vardır. Ecrâmın isimleri ve hâssıyetleri ve hânelerin isimleri âtîdeki cedvelde hülâsaten gösterilmiştir.

Ya'ni, fezâda yıldızlar burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Her bir sa'din ve uğurun ve nahsin ve uğursuzluğun merkebi ve mazharı olurlar.

937. Hey! Feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin havassin kâhil ve gevşek ayaklıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

937. Hey! Feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin duyuların tembel ve gevşek ayaklıdır.

"Hey", uyarı ve hatırlatma kelimesidir. Yani, hey, efendi! Felek çarkının yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin bu beş zahirî ve beş bâtınî duyuların o yıldızların hâllerine vâkıf olmak hususunda tembeldir ve gevşek ayaklıdır. İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyti şöyle ikinci bir vecih ile de tercüme buyurmuşlardır: "Hey! Eğer ki, feleğin yıldızları devir ediyorlar ise senin duyuların dahi tembel ve gevşek ayaklı mıdır?" Yani felek çarkının yıldızları burçtan burca ve hane hane dönüyorlar ise senin beş zahirî ve beş bâtınî duyuların dahi tembel midirler? Ve devir hususunda gevşek ayaklı mıdırlar? Onların devri ve hareketi yok mudur? Hayır! Onlar da devir etmektedirler.

"Hey", tenbîh ve ihtar kelimesidir. Ya'ni, hey, efendi! Çarh-ı feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin bu havâss-i hamse-i zâhiren ve bâtınen o yıldızların ahvâline vakıf olmak hususunda tenbeldir ve gevşek ayaklıdır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyti şöyle ikinci bir vecih ile de tercüme buyurmuşlardır: "Hey! Eğer ki, feleğin yıldızları devir ediyorlar ise senin havâssın dahi kâhil ve gevşek ayaklı mıdır?" Ya'ni çarh-ı feleğin yıldızları burçtan burca ve hâne hâne dönüyorlar ise senin beş zâhir ve beş bâtın olan havâssın dahi tenbel midirler? Ve devir hususunda gevşek ayaklı mıdırlar? Onların devri ve hareketi yok mudur? Hayır! Onlar da devir etmektedirler.

938. Bizim göz ve kulak ve akıl yıldızlarımız gece nerededirler? Ve uyanıklıkta nerededirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

938. Bizim göz, kulak ve akıl yıldızlarımız gece nerededirler? Ve uyanıklıkta nerededirler?

Görmüyor musun, bizim nurlarıyla yıldızlara benzeyen göz ve kulak gibi beş duyumuz (havâss-ı hamse) ve akıl ve fikir gibi iç duyularımız (havâss-ı bâtıne) gece uyku vaktinde nerededirler? Onlar uyku zamanında bu maddi âlemden (âlem-i kesâfet) bağlantılarını kesip hayâl ve rüya âlemine dalarlar; ve o âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve o âlemin hallerine göre düşünürler. Gündüz ve uyanıklık zamanında da o hayâl âleminden bu maddi âleme dönerler. Bu âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve bu âlemin hallerini düşünürler. Bu sebeple onların da bu şekilde dönüşleri ve hareketleri vardır.

Görmüyor musun, bizim nûrlarıyla yıldızlara benzeyen göz ve kulak gibi havâss-i hamsemiz ve akıl ve fikir gibi havâss-i bâtınemiz gece uyku vaktinde nerededirler? Onlar uyku zamânında bu âlem-i kesâfetten alâkalarını kesip hayâl ve rü'yâ âlemine dalarlar; ve o âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve o âlemin ahvâline göre düşünürler. Gündüz ve uyanıklık zamânında dahi o âlem-i hayâlden bu âlem-i kesâfete dönerler. Bu âlemin sûretlerini görür ve seslerini işitirler ve bu âlemin ahvâlini düşünürler. Binâenaleyh onların da bu sûretle dönüşleri ve hareketleri vardır.

939. Gâh visal sa'di ve gönül hoşluğu içindedir, gâh firâk ve bî-hûşluk nahsi içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

939. Bazen kavuşma mutluluğu ve gönül hoşluğu içindedir, bazen ayrılık ve kendinden geçme uğursuzluğu içindedir.

Yani, özel yıldızlarımız dahi burçlarda ev ev koşarlar ve dönerler. Bazen istediklerine ve muratlarına ulaşma saadeti içindedirler; bazen muratlarından ayrılık sebebiyle şiddetli kederden kendilerinden geçme uğursuzluğu içindedirler.

Ya'ni, havâss yıldızlarımız dahi burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Ba'zan matlûblarına ve murâdlarına vâsıl olmak saâdeti içindedirler; ba'zan murâdlarından ayrılık sebebiyle şiddet-i gamdan kendilerinden geçmek nahsi ve uğursuzluğu içindedirler.

940. Feleğin ayı mâdemki bu dönmek içindedir, gâh karanlık ve bir zaman aydınlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

940. Feleğin ayı mademki bu dönme hâli içindedir, bazen karanlık ve bir zaman aydınlıktır.

Yani, feleğin görünen ayı mademki bu dönme hâli içindedir, bir tarafı bazen güneşten ışık alamamak suretiyle karanlıktır ve bir zaman da ışık almak suretiyle aydınlıktır. Bunun gibi bizim varlığımızda görünen ay gibi dönme hâli içinde bulunan kalbimiz dahi, bazen bir yüzü hakikat güneşi tarafı- İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyti şöyle ikinci bir vecih ile de tercüme buyurmuşlardır: "Hey! Eğer ki, feleğin yıldızları devir ediyorlar ise senin havâssın (duyuların) dahi kâhil (tembel) ve gevşek ayaklı mıdır?" Yani felek çarkının yıldızları burçtan burca ve hane hane dönüyorlar ise senin beş zahir ve beş batın olan havâssın dahi tembel midirler? Ve dönme hususunda gevşek ayaklı mıdırlar? Onların dönmesi ve hareketi yok mudur? Hayır! Onlar da dönmektedirler.

Ya'ni, feleğin sûrî olan ayı mâdemki bu dönme hâli içindedir, bir tarafı ba'zan güneşten ziyâ alamamak sûretiyle karanlıktır ve bir zaman dahi ziyâ almak sûretiyle aydınlıktır. Bunun gibi bizim vücûdumuzda sûrî ay gibi dönme hâli içinde bulunan kalbimiz dahi, ba'zan bir yüzü hakîkat güneşi tarafı- İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyti şöyle ikinci bir vecih ile de tercüme buyurmuşlardır: "Hey! Eğer ki, feleğin yıldızları devir ediyorlar ise senin havâssın dahi kâhil ve gevşek ayaklı mıdır?" Ya'ni çarh-ı feleğin yıldızları burçtan burca ve hâne hâne dönüyorlar ise senin beş zâhir ve beş bâtın olan havâssın dahi tenbel midirler? Ve devir hususunda gevşek ayaklı mıdırlar? Onların devri ve hareketi yok mudur? Hayır! Onlar da devir etmektedirler.

938. Bizim göz ve kulak ve akıl yıldızlarımız gece nerededirler? Ve uyanıklıkta nerededirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

938. Bizim göz, kulak ve akıl yıldızlarımız gece nerededirler? Ve uyanıklıkta nerededirler?

Görmüyor musun, bizim nurlarıyla yıldızlara benzeyen göz ve kulak gibi beş duyumuz (havâss-ı hamse) ve akıl ve fikir gibi iç duyularımız (havâss-ı bâtıne) gece uyku vaktinde nerededirler? Onlar uyku zamanında bu maddi âlemden (âlem-i kesâfet) bağlantılarını kesip hayâl ve rüya âlemine dalarlar; ve o âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve o âlemin hallerine göre düşünürler. Gündüz ve uyanıklık zamanında da o hayâl âleminden bu maddi âleme dönerler. Bu âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve bu âlemin hallerini düşünürler. Bu sebeple onların da bu şekilde dönüşleri ve hareketleri vardır.

Görmüyor musun, bizim nûrlarıyla yıldızlara benzeyen göz ve kulak gibi havâss-i hamsemiz ve akıl ve fikir gibi havâss-i bâtınemiz gece uyku vaktinde nerededirler? Onlar uyku zamânında bu âlem-i kesâfetten alâkalarını kesip hayâl ve rü'yâ âlemine dalarlar; ve o âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve o âlemin ahvâline göre düşünürler. Gündüz ve uyanıklık zamânında dahi o âlem-i hayâlden bu âlem-i kesâfete dönerler. Bu âlemin sûretlerini görür ve seslerini işitirler ve bu âlemin ahvâlini düşünürler. Binâenaleyh onların da bu sûretle dönüşleri ve hareketleri vardır.

939. Gâh visal sa'di ve gönül hoşluğu içindedir, gâh firâk ve bî-hûşluk nahsi içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

939. Bazen kavuşma mutluluğu ve gönül hoşluğu içindedir, bazen ayrılık ve kendinden geçme uğursuzluğu içindedir.

Yani, özel yıldızlarımız dahi burçlarda ev ev koşarlar ve dönerler. Bazen istediklerine ve muratlarına ulaşma saadeti içindedirler; bazen muratlarından ayrılık sebebiyle şiddetli kederden kendilerinden geçme uğursuzluğu içindedirler.

Ya'ni, havâss yıldızlarımız dahi burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Ba'zan matlûblarına ve murâdlarına vâsıl olmak saâdeti içindedirler; ba'zan murâdlarından ayrılık sebebiyle şiddet-i gamdan kendilerinden geçmek nahsi ve uğursuzluğu içindedirler.

940. Feleğin ayı mâdemki bu dönmek içindedir, gâh karanlık ve bir zaman ay-[924] dınlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

940. Feleğin ayı mademki bu dönme hâli içindedir, bazen karanlık ve bir zaman aydınlıktır.

Yani, feleğin maddî olan ayı mademki bu dönme hâli içindedir, bir tarafı bazen güneşten ışık alamamak suretiyle karanlıktır ve bir zaman da ışık almak suretiyle aydınlıktır. Bunun gibi bizim varlığımızda maddî ay gibi dönme hâli içinde bulunan kalbimiz de, bazen bir yüzü hakikat güneşi tarafına yönelip nur alır ve bazen de bu yoğunluk ve çokluk âlemi tarafına yönelip doğal karanlık içinde kalır.

Ya'ni, feleğin sûrî olan ayı mâdemki bu dönme hâli içindedir, bir tarafı ba'zan güneşten ziyâ alamamak sûretiyle karanlıktır ve bir zaman dahi ziyâ almak sûretiyle aydınlıktır. Bunun gibi bizim vücûdumuzda sûrî ay gibi dönme hâli içinde bulunan kalbimiz dahi, ba'zan bir yüzü hakîkat güneşi tarafı- na müteveccih olup nûr alır ve ba'zan dahi bu âlem-i kesâfet ve keserât tarafına müteveccih olup zulmet-i tabîiyye içinde kalır.

941. Gâh bal ve süt gibi bahar ve yaz, gâh karın ve zemherinin siyaset mahallidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

941. Bazen bal ve süt gibi bahar ve yaz, bazen de kar ve zemherinin siyaset yeridir.

Yeryüzünün yüzeyi de bu dönme sebebiyle bazen bal ve süt gibi tatlı ve yumuşak baharın ve yazın, bazen de karın ve zemherinin siyaset icra ettiği yerdir. Yani yeryüzü bazen Hak'ın cemâlî tecellileri (güzellik ve lütuf tecellileri) ile latif ve bazen de Hak'ın celâlî tecellileri (azamet ve kahır tecellileri) ile korkunç bir hâl ve manzara kazanır. Dünya hükmünde olan insan bedeni de böyledir. Bir vakit bahar ve yaz hükmünde olan gençliğin ve bir vakit de kış hükmünde olan ihtiyarlığın ortaya çıkış yeridir.

Küre-i arzın yüzü dahi bu dönmek sebebiyle ba'zan bal ve süt gibi tatlı ve yumuşak baharın ve yazın ve ba'zan dahi karın ve zemherinin siyaset icrâ ettiği mahaldir. Ya'ni sath-ı arz ba'zan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak ile latîf ve ba'zan dahi tecelliyât-ı celâliyye-i Hak ile korkunç bir hâl ve manzara iktisâb eder. Arz mesâbesinde olan cism-i beşer dahi böyledir. Bir vakit bahar ve yaz mesâbesinde olan gençliğin ve bir vakit dahi kış mesâbesinde olan ihtiyarlığın meclâsıdır.

942. Mâdemki külliyat onun önünde top gibidir, onun çevgânının musahharı ve secde edicisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

942. Mademki külliyat onun önünde top gibidir, onun çevgânının boyun eğeni ve secde edicisidir.

"Sahra", boyun eğmiş, itaatkâr ve boyunduruk altına alınmış demektir. "Secde-kün", birleşik sıfattır, "secde edici" anlamına gelir. Bu beyit, sonraki beytin başlangıcıdır; ve sonraki beyit bunun haberi ve tamamlayıcısıdır. Yani, ey kişi! Mademki, gök cisimleri ve yeryüzünün bütünsel yapısı gibi külliyat, ilâhî takdirlerin tasarrufu önünde top gibi çevrilmektedir ve Hakk'ın kudret çevgânının itaatkârı ve secde edeni ve baş eğenidir;

"Sahra", zebûn ve mutî' ve musahhar demektir. "Secde-kün", vasf-ı terkîbîdir, "secde edici" demek olur. Bu beyt âtîdeki beytin mübtedâsıdır; ve âtîdeki beyit bunun haberi ve mütemmimidir. Ya'ni, ey kimse! Mâdemki, ecrâm-ı semâviyye ve arzın hey'et-i mecmûası gibi külliyât takdîrât-ı ilâhiyyenin tasarrufu önünde top gibi çelinmektedir ve Hakk'ın kudret çevgânının mutî'i ve secde ve serfürû edicisidir;

943. Ey gönül, sen ki, bu yüz binden bir cüzsün, onun hükmünün önünde nasıl kararsız olmazsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

943. Ey gönül, sen ki, bu yüz binden bir cüzsün, onun hükmünün önünde nasıl kararsız olmazsın?

Ey gönül! Sen, bu güneş sistemini oluşturan güneş, ay, gezegenler ve elementler gibi maddelerin örneğin yüz binde birisin; senin bütünün olan bu eşya, Hakk'ın kudreti ve hükmü altında top gibi çevrilip döndüğü ve kararsız olduğu hâlde, sen onun hüküm ve kazâsının önünde nasıl sükûnet içinde kalabilirsin? Şüphe yok ki, senin her bir saniyen ve dakikan, Hakk'ın birbirine benzemeyen tecellîleri (ilâhî görünüşleri) altında zayıftır. Bazen Hakk'a yönelip nur alır ve bazen de bu yoğunluk ve çokluk âlemi tarafına yönelip tabiî karanlık içinde kalır.

Ey gönül! Sen bu manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden güneş, ay, seyyârât ve unsuriyyât gibi mevâddın meselâ yüz binde birisin, senin külliyâtın olan bu eşyâ Hakk'ın kudreti ve hükmü altında top gibi çelinip döndüğü ve bî-karâr olduğu hâlde sen onun hüküm ve kazâsının önünde nasıl sükûnet içinde kalabilirsin? Şübhe yok ki, senin her bir sâniyen ve dakîkan Hakk'ın birbirine benzemeyen tecelliyâtı altında zebûndur. na müteveccih olup nûr alır ve ba'zan dahi bu âlem-i kesâfet ve keserât tarafına müteveccih olup zulmet-i tabîiyye içinde kalır.

941. Gâh bal ve süt gibi bahar ve yaz, gâh karın ve zemherinin siyaset mahallidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

941. Bazen bal ve süt gibi bahar ve yaz, bazen de kar ve zemherinin siyaset yeridir.

Yeryüzünün yüzeyi de bu dönme sebebiyle bazen bal ve süt gibi tatlı ve yumuşak baharın ve yazın, bazen de karın ve zemherinin siyaset icra ettiği yerdir. Yani yeryüzü bazen Hak'ın cemâlî tecellileri (güzellik ve lütuf tecellileri) ile latif ve bazen de Hak'ın celâlî tecellileri (azamet ve kahır tecellileri) ile korkunç bir hâl ve manzara kazanır. Dünya hükmünde olan insan bedeni de böyledir. Bir vakit bahar ve yaz hükmünde olan gençliğin ve bir vakit de kış hükmünde olan ihtiyarlığın ortaya çıkış yeridir.

Küre-i arzın yüzü dahi bu dönmek sebebiyle ba'zan bal ve süt gibi tatlı ve yumuşak baharın ve yazın ve ba'zan dahi karın ve zemherinin siyaset icrâ ettiği mahaldir. Ya'ni sath-ı arz ba'zan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak ile latîf ve ba'zan dahi tecelliyât-ı celâliyye-i Hak ile korkunç bir hâl ve manzara iktisâb eder. Arz mesâbesinde olan cism-i beşer dahi böyledir. Bir vakit bahar ve yaz mesâbesinde olan gençliğin ve bir vakit dahi kış mesâbesinde olan ihtiyarlığın meclâsıdır.

942. Mâdemki külliyat onun önünde top gibidir, onun çevgânının musahharı ve secde edicisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

942. Mademki külliyat onun önünde top gibidir, onun çevgânının (çevgeninin) musahharı (boyun eğeni) ve secde edicisidir.

"Sahra", zebun (güçsüz), itaatkâr ve boyun eğen demektir. "Secde-kün", birleşik sıfattır, "secde edici" demek olur. Bu beyit, sonraki beytin mübtedâsıdır (öznesidir); ve sonraki beyit bunun haberi (yüklemi) ve tamamlayıcısıdır. Yani, ey kişi! Mademki, gök cisimleri ve yeryüzünün bütünlüğü gibi külliyat (bütün varlıklar) ilahi takdirlerin tasarrufu önünde top gibi çevrilmektedir ve Hakk'ın kudret çevgânının itaatkârı ve secde ve baş eğenidir;

“Sahra”, zebûn ve mutî' ve musahhar demektir. “Secde-kün”, vasf-ı terkîbîdir, “secde edici” demek olur. Bu beyt âtîdeki beytin mübtedâsıdır; ve âtîdeki beyit bunun haberi ve mütemmimidir. Ya'ni, ey kimse! Mâdemki, ecrâm-ı semâviyye ve arzın hey'et-i mecmûası gibi külliyât takdîrât-ı ilâhiyyenin tasarrufu önünde top gibi çelinmektedir ve Hakk'ın kudret çevgânının mutî'i ve secde ve serfürû edicisidir;

943. Ey gönül, sen ki, bu yüz binden bir cüzsün, onun hükmünün önünde nasıl kararsız olmazsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

943. Ey gönül, sen ki, bu yüz binden bir cüzsün, onun hükmünün önünde nasıl kararsız olmazsın?

Ey gönül! Sen bu güneş sistemini oluşturan güneş, ay, gezegenler ve elementler gibi maddelerin örneğin yüz binde birisin; senin külliyatın olan bu eşya, Hakk'ın kudreti ve hükmü altında top gibi çevrilip döndüğü ve kararsız olduğu hâlde, sen onun hüküm ve kazâsının önünde nasıl sükûnet içinde kalabilirsin? Şüphe yok ki, senin her bir saniyen ve dakikan, Hakk'ın birbirine benzemeyen tecellîleri (ortaya çıkışları) altında zayıftır.

Ey gönül! Sen bu manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden güneş, ay, seyyârât ve unsuriyyât gibi mevâddın meselâ yüz binde birisin, senin külliyâtın olan bu eşyâ Hakk'ın kudreti ve hükmü altında top gibi çelinip döndüğü ve bî-karâr olduğu hâlde sen onun hüküm ve kazâsının önünde nasıl sükûnet içinde kalabilirsin? Şübhe yok ki, senin her bir sâniyen ve dakîkan Hakk'ın birbirine benzemeyen tecelliyâtı altında zebûndur.

944. Emîrin hükmünde bir binek hayvanı gibi gâh ahırda hapis ve gâh gezme yerinde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

944. Emîrin hükmünde bir binek hayvanı gibi bazen ahırda hapis, bazen gezme yerinde ol!

"Sütûr", binek hayvanı; "mesîr", yer ismi olursa "gezme yeri", mîmî mastar olursa "gezmek ve seyretmek" demektir. Yani, ey gönül! Madem sen Hakk'ın kudret ve tecellilerinin (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileri) esirisin, bu sebeple o gerçek emîrin hükmü altında bir binek hayvanı gibi ol! İsterse o seni bu tabiat âlemi ahırında hapseder, isterse yularından tutup seni ruhanîlik âleminde gezdirir.

"Sütûr", binek hayvanı; "mesîr", ism-i mekân olursa "gezme mahalli", masdar-ı mîmî olursa "gezmek ve seyr etmek" demek olur. Ya'ni, ey gönül! Mâdem sen kudret ve tecelliyât-ı Hakk'ın esîrisin, binâenaleyh o emîr-i hakîkînin hükmü altında bir binek hayvanı gibi ol! İsterse o seni bu âlem-i tabîat ahırında habseder, isterse yularından tutup seni rûhâniyet âleminde gezdirir.

945. Vaktaki seni bir çiviye bağlar, bağlanmış ol! Vaktaki çözer, sıçrayıcı ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

945. Vaktaki seni bir çiviye bağlar, bağlanmış ol! Vaktaki çözer, sıçrayıcı ol!

Ey gönül! İlâhî kazâ seni bu sûret âleminde bir kayıt ile sınırlı kılarsa, bil ki bu bağ ilâhî kazâdır. Kurtulmak için boşuna çabalama! Vaktaki seni tabiat ve sûret bağından çözer, git ve sıçra ve serbest ol! Fakat bu sıçrayışta eğrilik yapma!

Ey gönül! Kazâ-yı ilâhî seni bu âlem-i sûrette bir kayıd ile mukayyed kılarsa, bilki bu bağ kazâ-yı ilâhîdir. Kurtulmak için beyhûde çabalanma! Vaktâki seni tabîat ve sûret bağından çözer, git ve sıçta ve serbest ol! Fakat bu sıçrayışta eğrilik yapma!

946. Güneş felekte eğri sıçrarsa kara yüzlülük içinde ona küsûf verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

946. Güneş felekte eğri sıçrarsa, kara yüzlülük içinde ona tutulma verir.

Mevlânâ efendimiz bu şerefli beyitte tutulmayı eski bilginlerin görüşüne göre açıklamışlardır. Çünkü kendi zamanlarında bilginler arasında meşhur olan fikir buydu. Mesnevî-i Şerîf'te Hz. Pîr efendimizin yüce mesleği, dinin usullerinden olmayan fikirlerde meşhur görüşe muhalefet etmemektir. Ve eski bilginler, "tutulma", güneş ile ayın "re's" ve "zeneb ukdeleri"nde (Ay'ın yörüngesinin ekliptik düzlemi kestiği noktalar) bir dakika üzerinde bir araya gelmesi vaktinde olur, derler. Ve bu durum güneşin eğri hareketi olarak kabul edilirdi. Cenâb-ı Pîr efendimiz, ilerideki şerefli beyitten anlaşılacağı üzere, yüce âdetleri gereğince "zeneb ukdesi" anlamından insanların eğri hareketlerine geçiş yapmışlardır. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf'te eski bilginlerin görüşünün zikredilmesi, Mevlânâ efendimizin bu fikirde olduklarına delil olamaz. Çünkü III. cildin 26 numarasına denk gelen "ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد در از" yani "Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur" beytinde keşfen mikropların varlığını haber verir. Ve yine [2. cildin] 42 numarasına denk gelen "آفتابا ترك این گلشن کنی تاکه تحت الارض را روشن کنی" yani "Ey güneş! Arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin" beytinde arzın dönüşüne işaret buyuran

Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyt-i şerîfte küsûfu eski ulemânın kavline göre beyân buyurmuşlardır. Zîrâ zamân-ı şerîflerinde hükemâ arasında meşhûr olan fikir bu idi. Mesnevî-i Şerîfte Hz. Pîr efendimiz meslek-i âlîleri usûl-i dînden olmayan fikirlerde kavl-i meşhûra muhalefet etmemekdir. Ve eski hükemâ, “küsûf", güneş ile ayın "re's" ve "zeneb ukdeleri"nde dakîka-i vâhide üzerinde ictimâ'ı vaktinde olur, derler. Ve bu vaz'iyet güneşin eğri hareketi telakkî olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyt-i şerîften anlaşılacağı üzere âdet-i seniyyeleri mûcibince "zeneb ukdesi" ma'nasından insanların eğri hareketlerine intikāl buyurmuşlardır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfte eski hükemânın kavlinin zikri cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu fikirde olduklarına delîl olamaz. Zîrâ III. cildin 26 numarasına müsadif olan ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد در از ya'ni "Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur"] beytinde keşfen mikropların vücûdunu haber verir. Ve yine [2. cildin] 42 numarasına müsadif olan آفتابا ترك این گلشن کنی تاکه تحت الارض را روشن کنی ya'ni "Ey güneş! Arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin"] beytinde arzın devrine işaret buyuran

944. Emîrin hükmünde bir binek hayvanı gibi gâh ahırda hapis ve gâh gezme yerinde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

944. Emîrin hükmünde bir binek hayvanı gibi bazen ahırda hapis, bazen gezme yerinde ol!

"Sütûr", binek hayvanı; "mesîr", yer ismi olursa "gezme yeri", mîmî mastar olursa "gezmek ve seyretmek" demektir. Yani, ey gönül! Madem sen Hakk'ın kudret ve tecellilerinin (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileri) esirisin, bu sebeple o gerçek emîrin hükmü altında bir binek hayvanı gibi ol! İsterse o seni bu tabiat âlemi ahırında hapseder, isterse yularından tutup seni ruhanîlik âleminde gezdirir.

"Sütûr", binek hayvanı; "mesîr", ism-i mekân olursa "gezme mahalli", masdar-ı mîmî olursa "gezmek ve seyr etmek" demek olur. Ya'ni, ey gönül! Mâdem sen kudret ve tecelliyât-ı Hakk'ın esîrisin, binâenaleyh o emîr-i hakîkînin hükmü altında bir binek hayvanı gibi ol! İsterse o seni bu âlem-i tabîat ahırında habseder, isterse yularından tutup seni rûhâniyet âleminde gezdirir.

945. Vaktaki seni bir çiviye bağlar, bağlanmış ol! Vaktaki çözer, sıçrayıcı ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

945. Vaktaki seni bir çiviye bağlar, bağlanmış ol! Vaktaki çözer, sıçrayıcı ol!

Ey gönül! İlâhî kazâ seni bu sûret âleminde bir kayıt ile sınırlı kılarsa, bil ki bu bağ ilâhî kazâdır. Kurtulmak için boşuna çabalama! Vaktaki seni tabiat ve sûret bağından çözer, git ve sıçra ve serbest ol! Fakat bu sıçrayışta eğrilik yapma!

Ey gönül! Kazâ-yı ilâhî seni bu âlem-i sûrette bir kayıd ile mukayyed kılarsa, bilki bu bağ kazâ-yı ilâhîdir. Kurtulmak için beyhûde çabalanma! Vaktâki seni tabîat ve sûret bağından çözer, git ve sıçta ve serbest ol! Fakat bu sıçrayışta eğrilik yapma!

946. Güneş felekte eğri sıçrarsa kara yüzlülük içinde ona küsûf verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

946. Güneş felekte eğri sıçrarsa kara yüzlülük içinde ona küsûf verir.

Mevlânâ efendimiz bu şerefli beyitte küsûfu eski âlimlerin görüşüne göre açıklamışlardır. Çünkü kendi zamanlarında bilginler arasında meşhur olan fikir buydu. Mesnevî-i Şerîf'te Hz. Pîr efendimizin yüce mesleği, dinin esaslarından olmayan fikirlerde meşhur görüşe muhalefet etmemektir. Ve eski bilginler, "küsûf", güneş ile ayın "re's" ve "zeneb ukdeleri"nde bir dakika üzerinde bir araya gelmesi vaktinde olur, derler. Ve bu durum güneşin eğri hareketi kabul edilirdi. Cenâb-ı Pîr efendimiz, sonraki şerefli beyitten anlaşılacağı üzere, yüce âdetleri gereğince "zeneb ukdesi" anlamından insanların eğri hareketlerine geçiş yapmışlardır. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf'te eski bilginlerin görüşünün zikredilmesi Mevlânâ efendimizin bu fikirde olduğuna delil olamaz. Çünkü III. cildin 26 numarasına denk gelen ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد در از yani "Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur" beytinde keşfen mikropların varlığını haber verir. Ve yine [2. cildin] 42 numarasına denk gelen آفتابا ترك این گلشن کنی تاکه تحت الارض را روشن کنی yani "Ey güneş! Arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin" beytinde arzın dönüşüne işaret buyuran Hz. Pîr efendimiz nasıl bu fikirde olabilir? Mesnevî-i Şerîf'te meşhur görüş üzerine meydana gelen açıklamalar çoktur. Örneğin meşhur görüşe göre kurban edilen İsmail (a.s.)'dır. Mesnevî-i Şerîf'te de birçok yerde kurban edilenin İsmail (a.s.) olduğu zikredilmiştir. Halbuki Dîvân-ı Kebir'de اسحق نبی باید بودن قربان شده خاک در من yani "Benim kapımın toprağında kurban olmuş İshak Nebî olmak gerektir" buyurulduğuna göre Cenâb-ı Pîr katında keşfen kurban edilen İshak (a.s.)'dır. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri de bunu Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-ı İshakî'de açıklamışlardır.

Beytin açıklaması: Yani güneş felekte eğri hareket ederse, onun bu eğri hareketi küsûfa sebep olup ona kara yüzlülük verir.

Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyt-i şerîfte küsûfu eski ulemânın kavline göre beyân buyurmuşlardır. Zîrâ zamân-ı şerîflerinde hükemâ arasında meşhûr olan fikir bu idi. Mesnevî-i Şerîfte Hz. Pîr efendimiz meslek-i âlîleri usûl-i dînden olmayan fikirlerde kavl-i meşhûra muhalefet etmemekdir. Ve eski hükemâ, “küsûf", güneş ile ayın "re's" ve "zeneb ukdeleri"nde dakîka-i vâhide üzerinde ictimâ'ı vaktinde olur, derler. Ve bu vaz'iyet güneşin eğri hareketi telakkî olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyt-i şerîften anlaşılacağı üzere âdet-i seniyyeleri mûcibince "zeneb ukdesi" ma'nasından insanların eğri hareketlerine intikāl buyurmuşlardır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfte eski hükemânın kavlinin zikri cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu fikirde olduklarına delîl olamaz. Zîrâ III. cildin 26 numarasına müsadif olan ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد در از ya'ni "Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur"] beytinde keşfen mikropların vücûdunu haber verir. Ve yine [2. cildin] 42 numarasına müsadif olan آفتابا ترك این گلشن کنی تاکه تحت الارض را روشن کنی ya'ni "Ey güneş! Arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin"] beytinde arzın devrine işaret buyuran Hz. Pîr efendimiz nasıl bu fikirde olabilir? Mesnevî-i Şerîf'te kavl-i meşhûr üzerine vâki' olan beyânât çoktur. Ezcümle kavl-i meşhûra göre zebîh İsmâîl (a.s.) dır.. Mesnevî-i Şerîf'te de müteaddid mahâlde zebîhin İsmâîl (a.s.) olduğu mezkûrdür. Halbuki Dîvân-ı Kebir'de اسحق نبی باید بودن قربان شده خاک در من [ya'ni "Benim kapımın toprağında kurbân olmuş İshak Nebî olmak gerektir"] buyurulduğuna göre cenâb-ı Pîr indinde keşfen zebîh İshak (a.s.) dır. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri de bunu Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-1 Ishâkî'de beyân buyurmuşlardır.

Beytin îzâhı: Ya'ni güneş felekte eğri hareket ederse onun bu eğri hareketi küsûfa sebeb olup ona kara yüzlülük verir.

947. Zenebden perhîz et! Agah ol! Akıl tut, tâ ki, tencere gibi kara yüzlü olmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

947. Kuyruktan sakın! Uyanık ol! Akıllı ol ki, tencere gibi kara yüzlü olmayasın!

"Kuyruk"tan kasıt, şeriatın belirlediği sınırın dışına çıkmaktır. Yani, ey gönül! Güneş, eğri hareketiyle kuyruk düğümünde kara yüzlü olduğu gibi, sen de şeriat sınırının dışında hareket etmekle tencere gibi kara yüzlü, isli ve paslı olursun. Bu sebeple, eğer ilâhî kazâ seni serbest ve kendi görüşünle hareket etmeye bırakırsa, günahtan ve şeriata muhalefetten sakın ve aklını başına al!

"Zeneb"den murâd, şer'in ta'yîn ettiği hudûdun hâricine çıkmak. Ya'ni, ey gönül! Güneş eğri hareketi ile zeneb ukdesinde kara yüzlü olduğu gibi sen de hadd-i şer'î hâricinde hareket etmekle tencere gibi kara yüzlü ve isli ve paslı olursun. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî seni serbest ve re'yinle harekete bırakırsa günâhtan ve şer'e muhalefetten sakın ve aklını başına al!

948. Buluta da ateşîn kamçı vururlar. Derler ki: "Öyle git, böyle değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

948. Buluta da ateşten kamçı vururlar. Derler ki: "Öyle git, böyle değil!"

Görünen bulutlara vurulan "ateşten kamçı"dan kastedilen, elektrik kıvılcımıdır ki, ona "şimşek" derler. Bu, tabiî kuvvetlerden bir kuvvettir. Bu şerefli beyitte Tirmizî'nin İbn Abbâs (a.s.) hazretlerinden rivayet ettiği şu hadise işaret buyurulur: ملك من ملائكة الله موكل بالسحاب معه محاريق من نار يسوق بها السحاب حيث شاء الله yani "Allah'ın meleklerinden bir melek vardır ki, buluta görevlendirilmiştir. Onunla beraber ateşten mahârîk (ateşli kamçılar) vardır ki, onunla bulutları Allah'ın dilediği yöne sevk eder." Yani Hakk'ın melekleri ve tayin buyurduğu kuvvetleri buluta "Şu istikamette git, o istikamette gitme!" diye ateşli kamçıyı ve elektrik akımlarını vururlar.

Zâhirî bulutlara vurulan "âteşîn kamçı"dan murâd, şerâre-i elektrikiyyedir ki, ona “şimşek" derler. Kuvâ-yı tabîiyyeden bir kuvvettir. Bu beyt-i şerîfte Tirmizî'nin İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet ettiği şu hadîse işaret buyurulur: ملك من ملائكة الله موكل بالسحاب معه محاريق من نار يسوق بها السحاب حيث شاء الله ya'ni "Allah'ın meleklerinden bir melek vardır ki, buluta müvekkeldir. Onunla beraber ateşten mahârîk vardır ki, onunla bulutları Allah'ın dilediği cihete sevkeder." Ya'ni Hakk'ın melekleri ve ta'yîn buyurduğu kuvvetleri buluta "Şu istikāmette git, o istikāmette gitme!" diye ateşli kamçıyı ve elektrik cereyanlarını vururlar.

949. "Filân vâdiye yağdır, bu tarafa yağdırma; kulak tut!" diye ona gûş-mâl vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

949. "Filan vadiye yağdır, bu tarafa yağdırma; kulak tut!" diye ona kulak çekerler.

Hz. Pîr efendimiz nasıl bu fikirde olabilir? Mesnevî-i Şerîf'te meşhur söz üzerine meydana gelen açıklamalar çoktur. Örneğin meşhur söze göre kurban edilen İsmail (a.s.)'dır. Mesnevî-i Şerîf'te de birçok yerde kurban edilenin İsmail (a.s.) olduğu zikredilmiştir. Halbuki Dîvân-ı Kebir'de اسحق نبی باید بودن قربان شده خاک در من [yani "Benim kapımın toprağında kurban olmuş İshak Nebî olmak gerektir"] buyurulduğuna göre cenâb-ı Pîr katında keşfen kurban edilen İshak (a.s.)'dır. Nasıl ki Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri de bunu Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-ı İshakî'de beyan buyurmuşlardır.

Hz. Pîr efendimiz nasıl bu fikirde olabilir? Mesnevî-i Şerîf'te kavl-i meşhûr üzerine vâki' olan beyânât çoktur. Ezcümle kavl-i meşhûra göre zebîh İsmâîl (a.s.) dır.. Mesnevî-i Şerîf'te de müteaddid mahâlde zebîhin İsmâîl (a.s.) olduğu mezkûrdür. Halbuki Dîvân-ı Kebir'de اسحق نبی باید بودن قربان شده خاک در من [ya'ni "Benim kapımın toprağında kurbân olmuş İshak Nebî olmak gerektir"] buyurulduğuna göre cenâb-ı Pîr indinde keşfen zebîh İshak (a.s.) dır. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri de bunu Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-1 Ishâkî'de beyân buyurmuşlardır.

947. Zenebden perhîz et! Agah ol! Akıl tut, tâ ki, tencere gibi kara yüzlü olmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

947. Kuyruklu yıldızdan sakın! Uyanık ol! Aklını kullan ki, tencere gibi kara yüzlü olmayasın!

Beytin açıklaması: Yani güneş felekte (gök küresinde) eğri hareket ederse, onun bu eğri hareketi güneş tutulmasına sebep olur ve ona kara yüzlülük verir.

"Kuyruklu yıldız"dan kasıt, şeriatın belirlediği sınırın dışına çıkmaktır. Yani, ey gönül! Güneş eğri hareketiyle kuyruklu yıldız düğümünde (ay düğümleri: gezegenlerin yörüngelerinin kesişim noktaları) kara yüzlü olduğu gibi, sen de şeriat sınırının dışında hareket etmekle tencere gibi kara yüzlü, isli ve paslı olursun. Bu sebeple eğer ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) seni serbest bırakır ve kendi görüşünle hareket etmene izin verirse, günahtan ve şeriata muhalefetten sakın ve aklını başına al!

Beytin îzâhı: Ya'ni güneş felekte eğri hareket ederse onun bu eğri hareketi küsûfa sebeb olup ona kara yüzlülük verir.

"Zeneb"den murâd, şer'in ta'yîn ettiği hudûdun hâricine çıkmak. Ya'ni, ey gönül! Güneş eğri hareketi ile zeneb ukdesinde kara yüzlü olduğu gibi sen de hadd-i şer'î hâricinde hareket etmekle tencere gibi kara yüzlü ve isli ve paslı olursun. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî seni serbest ve re'yinle harekete bırakırsa günâhtan ve şer'e muhalefetten sakın ve aklını başına al!

948. Buluta da ateşîn kamçı vururlar. Derler ki: "Öyle git, böyle değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

948. Buluta da ateşli kamçı vururlar. Derler ki: "Öyle git, böyle değil!"

Görünen bulutlara vurulan "ateşli kamçı"dan kastedilen, elektrik kıvılcımıdır ki, ona "şimşek" derler. Bu, tabiî kuvvetlerden bir kuvvettir. Bu şerefli beyitte Tirmizî'nin İbn Abbâs (a.s.) hazretlerinden rivayet ettiği şu hadise işaret buyurulur: ملك من ملائكة الله موكل بالسحاب معه محاريق من نار يسوق بها السحاب حيث شاء الله :yani "Allah'ın meleklerinden bir melek vardır ki, buluta görevlendirilmiştir. Onunla beraber ateşten mahârîk (ateşli kamçılar) vardır ki, onunla bulutları Allah'ın dilediği yöne sevk eder." Yani Hakk'ın melekleri ve tayin buyurduğu kuvvetleri buluta "Şu yöne git, o yöne gitme!" diye ateşli kamçıyı ve elektrik akımlarını vururlar.

Zâhirî bulutlara vurulan "âteşîn kamçı"dan murâd, şerâre-i elektrikiyyedir ki, ona “şimşek" derler. Kuvâ-yı tabîiyyeden bir kuvvettir. Bu beyt-i şerîfte Tirmizî'nin İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet ettiği şu hadîse işaret buyurulur: ملك من ملائكة الله موكل بالسحاب معه محاريق من نار يسوق بها السحاب حيث شاء الله :ya'ni "Allah'ın meleklerinden bir melek vardır ki, buluta müvekkeldir. Onunla beraber ateşten mahârîk vardır ki, onunla bulutları Allah'ın dilediği cihete sevkeder." Ya'ni Hakk'ın melekleri ve ta'yîn buyurduğu kuvvetleri buluta "Şu istikāmette git, o istikāmette gitme!" diye ateşli kamçıyı ve elektrik cereyanlarını vururlar.

949. "Filân vâdiye yağdır, bu tarafa yağdırma; kulak tut!" diye ona gûş-mâl vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

949. "Filan vadiye yağdır, bu tarafa yağdırma; kulak ver!" diye ona kulak burun verirler.

Yani, "Yağmuru filan vadiye yağdır; bu tarafa yağdırma; ilahi emri dinle; ona karşı gelme!" diye melekler, yani ilahi kuvvetler (kuvâ-yı ilâhiyye) o bulutlara kulak burun verirler, yani uyarılar ve hatırlatmalar yaparlar.

Ya'ni, "Yağmuru filân vâdiye yağdır; bu tarafa yağdırma; emr-i ilâhîyi dinle; ona muhalefet etme!" diye melekler ya'ni kuvâ-yı ilâhiyye o bulutlara gûş-mâl verirler, ya'ni tenbîhât ve ihtârât icrâ ederler.

950. Senin aklın bir güneşten ziyâde değildir. O bir fikirde ki, nehy geldi, durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

950. Senin aklın bir güneşten daha fazla değildir. O bir fikirde ki, yasak geldi, durma!

Ey insan! Senin aklın, güneş gibi olan küllî akıldan daha fazla değildir; ve küllî akıl sahibi, âlemlerin Efendisi Peygamberimiz ve onun vârisleri olan seçkin evliyalardır. Sana gelen bir fikir hakkında ki, o küllî akıl tarafından yasak geldi, Haşr Sûresi'nde geçen "Resûlün size getirdiği şeyi alınız ve sizi nehyettiği şeyden dahi kaçınınız!" (Haşr, 59/7) ayet-i kerimesi gereğince artık o fikir üzerinde durma!

Ey kimse! Senin aklın güneş gibi olan akl-ı küllden ziyâde değildir; ve akl-ı küll sahibi Server-i âlem Efendimiz ve onun vârisleri olan ehassu'l-havâs evliyâdır. Sana vârid olan bir fikir hakkında ki, o akl-ı küll tarafından nehy geldi, sûre-i Haşr'da vaki olan وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُول فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنه فانتهوا (Haşr, 59/7) ya'ni "Resûlün size getirdiği şeyi alınız ve sizi nehyettiği şeyden dahi kaçınınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince artık o fikir üzerinde durma!

951. Ey akıl! Sen adımını dahi eğri koyma, tâ ki, onun o küsûfu öne gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

951. Ey akıl! Sen adımını dahi eğri koyma ki, onun o tutulması öne gelmesin!

Bu sebeple, ey ilâhî yükümlülüğe ehil olan muteber akıl! Sen yalnız yasaklanan şeyden kaçmak değil, aksine dünyevî hayatındaki atacağın adımları dahi o küllî akıl sahibinin adımlarına uydur; ve onun adımlarını örnek yap! Çünkü onun adımları dışında atılan her adım eğridir. Görünen güneş eğri hareketten dolayı tutulmaya uğradığı gibi sen dahi küllî akıl sahibinin adımlarına ve yüce sünnetine aykırı olan eğri adımlarından ve eğri fikirlerinden dolayı tutulmaya uğrayıp kararmayasın!

Binâenaleyh, ey teklîf-i ilâhîye ehil olan akl-ı mu'teber! Sen yalnız nehyolunan şeyden kaçmak değil, belki hayât-ı dünyeviyyendeki atacağın adımları dahi o akl-ı küll sahibinin adımlarına uydur; ve onun adımlarını örnek yap! Zîrâ onun adımları haricinde atılan eğridir. Zâhirî güneş eğri hareketten küsûfa uğradığı gibi sen dahi akl-ı küll sahibinin adımlarına ve sünnet-i seniyyesine muhalif olan eğri adımlarından ve eğri fikirlerinden dolayı küsûfa uğrayıp kararmayasın!

952. Vaktaki günah kemter ola, güneşin yarısını münkesif ve yarısını parlak nûr görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

952. Günah az olduğu zaman, güneşin yarısını tutulmuş ve yarısını parlak ışıklı görürsün.

Günah ve karşı çıkma az olduğu zaman, görünen güneş gibi akıl güneşinin yarısı tutulmuş ve kararmış, yarısı ise nurlu ve parlak görünür ve kısmi bir tutulmaya uğrar.

Günâh ve muhalefet kemter ve ziyâde az olduğu vakit, zâhirî güneş gibi akıl güneşinin yarısı münkesif ve kararmış ve yarısı nûrlu ve parlak görünür ve küsûf-i cüz'îye uğrar.

953. Der ki: "Cürüm mikdarıyla seni tutarım. Adlde ve cezâda takdîr bu olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

953. Der ki: "Seni suçun miktarıyla tutarım. Adalette ve cezada takdir bu olur."

Yani, "Yağmuru filan vadiye yağdır; bu tarafa yağdırma; ilahi emri dinle; ona karşı gelme!" diye melekler, yani ilahi kuvvetler, o bulutlara kulaklarını çekerler, yani uyarılar ve hatırlatmalar yaparlar.

Ya'ni, "Yağmuru filân vâdiye yağdır; bu tarafa yağdırma; emr-i ilâhîyi dinle; ona muhalefet etme!" diye melekler ya'ni kuvâ-yı ilâhiyye o bulutlara gûş-mâl verirler, ya'ni tenbîhât ve ihtârât icrâ ederler.

950. Senin aklın bir güneşten ziyade değildir. O bir fikirde ki, nehy geldi, durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

950. Senin aklın bir güneşten daha fazla değildir. O bir fikirde ki, yasaklama geldi, durma!

Ey kişi! Senin aklın, güneş gibi olan küllî akıldan daha fazla değildir; ve küllî akıl sahibi, âlemlerin efendisi Peygamberimiz ve onun vârisleri olan seçkin evliyalardır. Sana gelen bir fikir hakkında ki, o küllî akıl tarafından yasaklama geldi, Haşr Sûresi'nde geçen "Resûlün size getirdiği şeyi alınız ve sizi yasakladığı şeyden de kaçınınız!" (Haşr, 59/7) ayet-i kerimesi gereğince artık o fikir üzerinde durma!

Ey kimse! Senin aklın güneş gibi olan akl-ı küllden ziyâde değildir; ve akl-ı küll sahibi Server-i âlem Efendimiz ve onun vârisleri olan ehassu'l-havâs evliyâdır. Sana vârid olan bir fikir hakkında ki, o akl-ı küll tarafından nehy geldi, sûre-i Haşr'da vâki' olan وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُول فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنه فانتهوا (Haşr, 59/7) ya'ni "Resûlün size getirdiği şeyi alınız ve sizi nehyettiği şeyden dahi kaçınınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince artık o fikir üzerinde durma!

951. Ey akıl! Sen adımını dahi eğri koyma, tâ ki, onun o küsûfu öne gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

951. Ey akıl! Sen adımını dahi eğri koyma ki, onun o tutulması öne gelmesin!

Bu sebeple, ey ilâhî yükümlülüğe ehil olan muteber akıl! Sen yalnız yasaklanan şeyden kaçmak değil, aksine dünyevî hayatındaki atacağın adımları dahi o küllî akıl sahibinin adımlarına uydur; ve onun adımlarını örnek yap! Çünkü onun adımları dışında atılan her adım eğridir. Görünen güneş eğri hareketten dolayı tutulmaya uğradığı gibi sen dahi küllî akıl sahibinin adımlarına ve yüce sünnetine aykırı olan eğri adımlarından ve eğri fikirlerinden dolayı tutulmaya uğrayıp kararmayasın!

Binâenaleyh, ey teklîf-i ilâhîye ehil olan akl-ı mu'teber! Sen yalnız nehyolunan şeyden kaçmak değil, belki hayât-ı dünyeviyyendeki atacağın adımları dahi o akl-ı küll sahibinin adımlarına uydur; ve onun adımlarını örnek yap! Zîrâ onun adımları haricinde atılan eğridir. Zâhirî güneş eğri hareketten küsûfa uğradığı gibi sen dahi akl-ı küll sahibinin adımlarına ve sünnet-i seniyyesine muhalif olan eğri adımlarından ve eğri fikirlerinden dolayı küsûfa uğrayıp kararmayasın!

952. Vaktaki günah kemter ola, güneşin yarısını münkesif ve yarısını parlak nûr görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

952. Günah az olduğu zaman, güneşin yarısını tutulmuş ve yarısını parlak ışıklı görürsün.

Günah ve karşı çıkma az olduğu zaman, görünen güneş gibi akıl güneşinin yarısı tutulmuş ve kararmış, yarısı ise nurlu ve parlak görünür ve kısmi bir tutulmaya uğrar.

Günâh ve muhalefet kemter ve ziyâde az olduğu vakit, zâhirî güneş gibi akıl güneşinin yarısı münkesif ve kararmış ve yarısı nûrlu ve parlak görünür ve küsûf-i cüz'îye uğrar.

953. Der ki: "Cürüm mikdarıyla seni tutarım. Adlde ve cezâda takdîr bu olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

953. Der ki: "Seni suç miktarınca tutarım. Adalette ve cezada takdir bu olur."

Yüce Allah, akıl güneşinin bu kısmî tutulmasıyla işaret buyurup der ki: "Seni suçunun ve kabahatlerinin derecesine göre sorumlu tuttum. Çünkü adalet uygulamakta ve ceza vermekte benim takdirim bu olur. Çünkü adalet ve ceza, suç ve kabahat ile orantılı olmak gerekir."

Hak Teâlâ akıl güneşinin bu küsûf-i cüz'îsi ile işaret buyurup der ki: "Seni cürmün ve kabâhatinin derecesine göre muâhaze ettim. Zîrâ adâlet icrâ etmekte ve cezâ vermekte benim takdîrim bu olur. Zîrâ adâlet ve cezâ cürüm ve kabâhat ile mütenâsib olmak lâzım gelir."

954. İster iyi ve ister kötü, açık ve örtülü bütün eşya üzerine semî'iz ve basîriz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

954. İster iyi ve ister kötü, açık ve örtülü bütün eşya üzerine işitici ve görücüyüz!

"Biz iyi ve kötü ve açık ve gizli olan her şeyin, isti'dâd (yatkınlık) diliyle meydana gelen taleplerini işitici ve onların fiillerini ve hareketlerini görücüyüz!"

"Biz iyi ve kötü ve açık ve gizli olan her şeyin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleblerini işitici ve onların ef'âl ve harekâtını görücüyüz!"

955. Ey baba! Bundan geç. Yeni gün oldu. Halk Hallâk'tan hoş-bedfûz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

955. Ey baba! Bundan vazgeç. Yeni gün oldu. Halk, Hallâk'tan hoş-bedfûz oldu.

"Bedfûz", ağız içi anlamına gelir; "betnûz" ve "petnûz" da aynı anlamdaki kelimelerdir. "Hoş-bedfûz", birleşik bir sıfattır; sıfatın, nitelenenden önce zikredilmesiyle yapılmıştır, "ağzı tatlı ve latif olan" demektir. "Nevrûz"dan kasıt, yeni bir ilahi tecellidir (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması). Bu şerefli beyitte Hz. Pîr, kendi şerefli zatına hitap edip şöyle buyurur: Ey ilahi bilgilere (maârif-i ilâhiyye) düşkün olanların babası! Bu zamandaki sözlerden vazgeç! Yeni bir ilahi tecelli meydana geldi ve istidat (yatkınlık, kabiliyet) sahibi olan halkın ruh ağızları, Hallâk (yaratıcı) hazretlerinin bizlere olan bu tecellisinden hoş, tatlı ve latif oldu. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "Halk bu nevrûzun bereketiyle latif ve hoş ahlaktan dolayı mesut oldu" anlamına gelen "خلق از اخلاق خوش فیروز شد" şeklindedir.

"Bedfûz", ağız içi ma'nâsınadır; "betnûz" ve "petnûz" dahi lügattir. "Hoş-bedfûz", vasf-ı terkîbîdir; sıfat, mevsûftan mukaddem zikredilmek sûretiyle yapılmıştır, “ağzı tatlı ve latîf olan" demektir. "Nevrûz"dan murâd, yeni bir tecellî-i ilâhîdir. Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey maârif-i ilâhiyye müştâklarının babası! Bu zamandaki sözlerden vazgeç! Yeni bir tecellî-i ilâhî vâki' oldu ve isti'dâd sahibi olan halkın rûh ağızları Hallâk hazretlerinin bizlere olan bu tecellîsinden hoş ve tatlı ve latîf oldu. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' خلق از اخلاق خوش فیروز شد ya'ni "Halk bu nevrûzun bereketiyle latîf ve hoş ahlâktan dolayı mes'ûd oldu" demek olur.

956. Cân suyu bizim ırmağımıza tekrar geldi. Bizim şâhımız bizim köyümüze yine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

956. Can suyu bizim ırmağımıza tekrar geldi. Bizim şahımız bizim köyümüze yine geldi.

"Can suyu"ndan maksat, Hakk'ın tecellîsidir (Allah'ın isim ve sıfatlarının varlık âleminde görünmesi) ki, bu tecellî zâtî (özden kaynaklanan), sıfatî (sıfatlara ait) ve esmâî (isimlere ait) olur. "Irmak"tan maksat ruhtur. "Köy"den maksat, maddî bedendir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bizim latîf ruhumuza Hakk'ın yeni bir tecellîsi meydana geldi. Bu sebeple bizim hakikî şahımız olan Yüce Allah hazretleri, tecellîleriyle bizim köyümüz olan cismânî sûretimize tenezzül buyurdu. Yüce Allah, akıl güneşinin bu cüz'î tutulması ile işaret buyurup der ki: "Seni suçunun ve kabahatlerinin derecesine göre cezalandırdım. Çünkü adalet icra etmekte ve ceza vermekte benim takdirim bu olur. Çünkü adalet ve ceza, suç ve kabahat ile orantılı olmak gerekir."

"Can suyu"ndan murâd, Hakk'ın tecellîsidir ki, bu tecellî zâtî ve sıfatî ve esmâî olur. "Irmak"tan murâd rûhtur. "Köy"den murâd, cism-i sûrîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bizim rûh-ı latîfimize Hakk'ın yeni bir tecellîsi vâki' oldu. Binâenaleyh bizim şâh-ı hakîkîmiz olan Hak Teâlâ hazretleri tecelliyâtıyla bizim köyümüz olan sûret-i cismâniyyemize tenezzül buyurdu. Hak Teâlâ akıl güneşinin bu küsûf-i cüz'îsi ile işaret buyurup der ki: "Seni cürmün ve kabâhatinin derecesine göre muâhaze ettim. Zîrâ adâlet icrâ etmekte ve cezâ vermekte benim takdîrim bu olur. Zîrâ adâlet ve cezâ cürüm ve kabâhat ile mütenâsib olmak lâzım gelir."

954. İster iyi ve ister kötü, açık ve örtülü bütün eşya üzerine semî'iz ve basîriz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

954. İster iyi ve ister kötü, açık ve örtülü bütün eşya üzerine işitici ve görücüyüz!

"Biz iyi ve kötü ve açık ve gizli olan her şeyin, isti'dâd (yatkınlık) diliyle meydana gelen taleplerini işitici ve onların fiillerini ve hareketlerini görücüyüz!"

"Biz iyi ve kötü ve açık ve gizli olan her şeyin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleblerini işitici ve onların ef'âl ve harekâtını görücüyüz!"

955. Ey baba! Bundan geç. Yeni gün oldu. Halk Hallâk'tan hoş-bedfûz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

955. Ey baba! Bundan vazgeç. Yeni gün oldu. Halk, Hallâk'tan hoş-bedfûz oldu.

"Bedfûz", ağız içi anlamına gelir; "betnûz" ve "petnûz" da aynı anlamdaki kelimelerdir. "Hoş-bedfûz", birleşik bir sıfattır; sıfatın, nitelenenden önce zikredilmesiyle yapılmıştır, "ağzı tatlı ve latif olan" demektir. "Nevrûz"dan kasıt, yeni bir ilahi tecellidir (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması). Bu şerefli beyitte Hz. Pîr, kendi şerefli zatına hitap edip şöyle buyurur: Ey ilahi bilgilere (maârif-i ilâhiyye) düşkün olanların babası! Bu zamandaki sözlerden vazgeç! Yeni bir ilahi tecelli meydana geldi ve istidat (yatkınlık, kabiliyet) sahibi olan halkın ruh ağızları, Hallâk (yaratıcı) hazretlerinin bizlere olan bu tecellisinden hoş, tatlı ve latif oldu. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "Halk bu nevrûzun bereketiyle latif ve hoş ahlaktan dolayı mesut oldu" anlamına gelen "خلق از اخلاق خوش فیروز شد" şeklindedir.

"Bedfûz", ağız içi ma'nâsınadır; "betnûz" ve "petnûz" dahi lügattir. "Hoş-bedfûz", vasf-ı terkîbîdir; sıfat, mevsûftan mukaddem zikredilmek sûretiyle yapılmıştır, “ağzı tatlı ve latîf olan" demektir. "Nevrûz"dan murâd, yeni bir tecellî-i ilâhîdir. Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey maârif-i ilâhiyye müştâklarının babası! Bu zamandaki sözlerden vazgeç! Yeni bir tecellî-i ilâhî vâki' oldu ve isti'dâd sahibi olan halkın rûh ağızları Hallâk hazretlerinin bizlere olan bu tecellîsinden hoş ve tatlı ve latîf oldu. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' خلق از اخلاق خوش فیروز شد ya'ni "Halk bu nevrûzun bereketiyle latîf ve hoş ahlâktan dolayı mes'ûd oldu" demek olur.

956. Cân suyu bizim ırmağımıza tekrar geldi. Bizim şâhımız bizim köyümüze yine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

956. Can suyu bizim ırmağımıza tekrar geldi. Bizim şahımız bizim köyümüze yine geldi.

"Can suyu"ndan kasıt, Hakk'ın tecellîsidir (Allah'ın isim ve sıfatlarının varlık âleminde görünmesi) ki, bu tecellî zâta ait, sıfatlara ait ve isimlere ait olur. "Irmak"tan kasıt ruhtur. "Köy"den kasıt, bedensel biçimdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bizim latîf ruhumuza Hakk'ın yeni bir tecellîsi meydana geldi. Bu sebeple bizim hakiki şahımız olan Yüce Allah hazretleri tecellîleriyle bizim köyümüz olan bedensel biçimimize tenezzül buyurdu.

"Can suyu"ndan murâd, Hakk'ın tecellîsidir ki, bu tecellî zâtî ve sıfatî ve esmâî olur. "Irmak"tan murâd rûhtur. "Köy"den murâd, cism-i sûrîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bizim rûh-ı latîfimize Hakk'ın yeni bir tecellîsi vâki' oldu. Binâenaleyh bizim şâh-ı hakîkîmiz olan Hak Teâlâ hazretleri tecelliyâtıyla bizim köyümüz olan sûret-i cismâniyyemize tenezzül buyurdu.

957. Baht salınır ve etek çeker, tövbe bozuculuk nevbetini çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

957. Baht salınır ve etek çeker, tövbe bozuculuk nevbetini çalar.

"Baht"tan kasıt, ezelî tâlih ve ikbaldir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte ezelî tâlihi, uzun eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıp gezen bir güzele benzetirler. Yani, baht ve ezelî ikbal güzeli şu anda eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıyor. İlahi sırları açığa vurmamak hususunda yapılan tövbeyi bozmak için nevbet çalıyor. "Nevbet çalmak", eski zamanlarda rütbe alan ikbal sahiplerinin kapısında mehterlerin müzik çalarak o kişinin ikbalini ve rütbesini halka ilan etmesi demektir.

"Baht"tan murâd, tâli' ve ikbâl-i ezelîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte tâli'-i ezelîyi uzun eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıp gezen bir dil- bere teşbîh buyururlar. Ya'ni, baht ve ikbâl-i ezelî dilberi şu sırada eteklerini toplayarak nazlı nazlı hırâmân oluyor. Esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etmemek husû- sunda vâki' olan tövbeyi bozmak için nevbet çalıyor. "Nevbet çalmak", eski zamanlarda rütbe alan erbâb-ı ikbâlin kapısında mehterlerin muzika çalarak o kimsenin ikbâlini ve rütbesini halka i'lân etmek demektir.

958. Tövbeyi diğer def'a seylab götürdü; fırsat geldi, bekçiyi uyku götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

958. Tövbeyi diğer defa sel alıp götürdü; fırsat geldi, bekçiyi uyku götürdü.

Tövbeyi tekrar aşk seli alıp götürdü. Çünkü tövbe, Hak'ka yakınlık için bir vesiledir. Bu sebeple tövbe, Hak'tan perdelenme vaktinde, ortaya çıkışıyla uzaklaşmaya sebep olan muhalefetten Hak tarafına dönmek demektir. Hâlbuki Hak'ka kavuşma hâlinde ve yakınlık elde edildiğinde Hak'ka dönmeye yer kalmaz. Çünkü dönme, Hak göz önünde olmadığı zaman olur. Hak göz önünde olunca tövbenin ve dönmenin anlamı ve imkânı kalmaz. Bu sebeple bu tecelli vaktinde, perdelenme vaktinin bekçisi olan akıl uykuya yatar.

Tövbeyi tekrar aşk seli aldı, götürdü. Zîrâ tövbe kurb-i Hak için vesîledir. Binâenaleyh tövbe Hak'tan hicâb vaktinde, zuhûruyla mûcib-i bu'd olan mu- halefetten Hak tarafına dönmek demektir. Halbuki Hakk'a vuslat hâlinde ve kurb husûlünde Hakk'a rücû'a mahal kalmaz. Çünkü rücû', nazarında Hak meşhûd olmadığı vakit olur. Hak meşhûd olunca tövbenin ve rücû'un ma'na- sı ve imkânı kalmaz. Binâenaleyh bu tecellî vaktinde hicâb vaktinin bekçisi olan akıl uykuya yatar.

959. Her humâra mensub olan sarhoş oldu ve bâde içti. Bu gece eşyayı rehin edeceğiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

959. Her humara mensup olan sarhoş oldu ve bade içti. Bu gece eşyayı rehin edeceğiz.

"Humâr", sarhoşluktan sonra ortaya çıkan sersemliktir. "Raht"tan kasıt, izafî varlığın (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) hükümleri ve eserleridir. Yani, daha önce gerçekleşen Hak tecellisi (Allah'ın görünmesi) şarabının humarına mensup olan her bir kimse, tekrar gerçekleşen bu tecelli üzerine sarhoş oldu ve aşk şarabını içti. Artık bu gece kendi varlığımızın yükünü ve eşyasını, yani sıfatlarını hakiki varlığa rehin edeceğiz; yani kendi varlığımızı Hakk'ın varlığına hapsedeceğiz.

"Humâr", sarhoşluktan sonra ârız olan sersemlik. "Raht"tan murâd, vü- cûd-i izâfinin ahkâm ve âsârı. Ya'ni, evvelce vâki' olan tecellî-i Hak şarabı- nın humârına mensûb olan her bir kimse tekrâr vâki' olan bu tecellî üzerine sarhoş oldu ve aşk bâdesini içti. Artık bu gece kendi varlığımızın yükünü ve eşyasını ya'ni sıfatlarını vücûd-i hakîkîye rehin edeceğiz, ya'ni kendi varlığı- mızı Hakk'ın varlığına da habsedeceğiz.

960. Cânın cân artırıcı olan şarab-ı la'linden bizim la'limiz içinde la'l içinde [944] la'l vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

960. Canın can artırıcı olan kırmızı şarabından bizim kırmızı dudağımız içinde kırmızı dudak içinde kırmızı dudak vardır.

957. Baht salınır ve etek çeker, tövbe bozuculuk nevbetini çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

957. Baht salınır ve etek çeker, tövbe bozuculuk nevbetini çalar.

"Baht"tan kasıt, ezelî talih ve ikbaldir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte ezelî talihi, uzun eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıp gezen bir güzele benzetirler. Yani, ezelî baht ve ikbal güzeli şu anda eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıyor. İlahi sırları açığa vurmamak hususunda edilen tövbeyi bozmak için nevbet çalıyor. "Nevbet çalmak", eski zamanlarda rütbe alan ikbal sahiplerinin kapısında mehterlerin müzik çalarak o kişinin ikbalini ve rütbesini halka ilan etmesi demektir.

"Baht"tan murâd, tâli' ve ikbâl-i ezelîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte tâli'-i ezelîyi uzun eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıp gezen bir dil-bere teşbîh buyururlar. Ya'ni, baht ve ikbâl-i ezelî dilberi şu sırada eteklerini toplayarak nazlı nazlı hırâmân oluyor. Esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etmemek husû-sunda vâki' olan tövbeyi bozmak için nevbet çalıyor. "Nevbet çalmak", eski zamanlarda rütbe alan erbâb-ı ikbâlin kapısında mehterlerin muzika çalarak o kimsenin ikbâlini ve rütbesini halka i'lân etmek demektir.

958. Tövbeyi diğer def'a seylab götürdü; fırsat geldi, bekçiyi uyku götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

958. Tövbeyi diğer defa sel alıp götürdü; fırsat geldi, bekçiyi uyku götürdü.

Tövbeyi tekrar aşk seli alıp götürdü. Çünkü tövbe, Hak'ka yakınlık için bir vesiledir. Bu sebeple tövbe, Hak'tan perdelenme vaktinde, ortaya çıkışıyla uzaklaşmaya sebep olan muhalefetten Hak tarafına dönmek demektir. Halbuki Hak'ka kavuşma halinde ve yakınlık elde edildiğinde Hak'ka dönmeye yer kalmaz. Çünkü dönme, nazarında Hak görünür olmadığı vakit olur. Hak görünür olunca tövbenin ve dönmenin anlamı ve imkânı kalmaz. Bu sebeple bu tecelli vaktinde, perdelenme vaktinin bekçisi olan akıl uykuya yatar.

Tövbeyi tekrar aşk seli aldı, götürdü. Zîrâ tövbe kurb-i Hak için vesîledir. Binâenaleyh tövbe Hak'tan hicâb vaktinde, zuhûruyla mûcib-i bu'd olan mu-halefetten Hak tarafına dönmek demektir. Halbuki Hakk'a vuslat hâlinde ve kurb husûlünde Hakk'a rücû'a mahal kalmaz. Çünkü rücû', nazarında Hak meşhûd olmadığı vakit olur. Hak meşhûd olunca tövbenin ve rücû'un ma'na-sı ve imkânı kalmaz. Binâenaleyh bu tecellî vaktinde hicâb vaktinin bekçisi olan akıl uykuya yatar.

959. Her humâra mensub olan sarhoş oldu ve bâde içti. Bu gece eşyayı rehin edeceğiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

959. Her humâra mensup olan sarhoş oldu ve bâde içti. Bu gece eşyayı rehin edeceğiz.

"Humâr", sarhoşluktan sonra ortaya çıkan sersemliktir. "Raht"tan kasıt, izafî varlığın (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) hükümleri ve eserleridir. Yani, daha önce meydana gelen Hak tecellîsi (Allah'ın görünmesi) şarabının humârına ait olan her bir kimse, tekrar meydana gelen bu tecellî üzerine sarhoş oldu ve aşk şarabını içti. Artık bu gece kendi varlığımızın yükünü ve eşyasını, yani sıfatlarını hakikî varlığa rehin edeceğiz, yani kendi varlığımızı Hakk'ın varlığına da hapsedeceğiz.

"Humâr", sarhoşluktan sonra ârız olan sersemlik. "Raht"tan murâd, vü-cûd-i izâfinin ahkâm ve âsârı. Ya'ni, evvelce vâki' olan tecellî-i Hak şarabı-nın humârına mensûb olan her bir kimse tekrâr vâki' olan bu tecellî üzerine sarhoş oldu ve aşk bâdesini içti. Artık bu gece kendi varlığımızın yükünü ve eşyasını ya'ni sıfatlarını vücûd-i hakîkîye rehin edeceğiz, ya'ni kendi varlığı-mızı Hakk'ın varlığına da habsedeceğiz.

960. Cânın cân artırıcı olan şarab-ı la'linden bizim la'limiz içinde la'l içinde [944] la'l vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

960. Canı artıran la'l renkli şaraptan, bizim la'limizin içinde la'l içinde la'l vardır.

"Şarâb-ı la'l", la'l renkli olan aşk şarabı demektir. "La'l-i cân-fezâ" (canı artıran la'l), şarâb-ı la'lin sıfatı olur. Bazı nüshalarda “şarâb-ı la'l-i cân" ile “cân-fezâ" arasında atıf vâvı (ve bağlacı) vardır. Bu durumda la'l-i cân-fezâ, şarâb-ı la'lin açıklayıcı atfı olur. İkinci mısradaki birinci "la'l"den kasıt, kalbin üçüncü mertebesidir; ve bu mertebe aşk ve muhabbet yeridir; ve nuru kırmızıdır. "Bizim la'limiz"den kasıt, Hz. Pîr efendimizin kutsal kalpleridir. "Cân"dan kasıt, Hak'tır. Yani, Hakk'ın canı artıran ve ruhu kuvvetlendiren la'l renkli aşk şarabından, bizim la'l renkli nur sahibi olan kalbimizin üçüncü mertebesinin içinde o la'l renkli aşk şarabı vardır, demek olur.

Bilinmeli ki, her sâlikin (Hakk yolcusunun) kendi neşesinin kabiliyet ve zâtî yatkınlığı gereğince bir mi'racı vardır; ve sâlikin mi'racı, kalbin yedi tavrı kendisine keşfolunduğu zaman tamam olur.

Birinci tavır: Şeriat mertebesidir. Bu mertebenin nuru mavidir. İkinci tavır: Tarikat mertebesidir. Onun nuru sarıdır. Üçüncü tavır: Ruh makamı ve marifet yurdudur; ve onun nuru kırmızıdır. Bu tavırda aşk şarabını içirip sâliki sarhoş ederler. Dördüncü tavır: Mükâşefe (perdenin kalkmasıyla hakikatleri görme), müşâhede (gözlemleme) ve rü'yet (görme) mertebesidir; ve onun nuru beyazdır. Sâliki bu mertebede ortaya çıkan hâle vuslat hâli derler. Beşinci tavır: Kalp cennetidir ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsis olunmuştur. Dünya ve ahiret muhabbetinin ve aşk âleminin bu mertebede yeri yoktur. Bu mertebenin nuru yeşildir. Altıncı tavır: İlm-i ledünnî (Allah katından gelen ilim) yeridir. Bu tavra "beytü'l-hikme" (hikmet evi) de derler. Bunun nuru karadır. Yedinci tavır: İlahi sırların hazinesidir. Ona "beytü'l-izzet" (izzet evi) de derler. Bu tavır, kalb-i ekmelin (en kâmil kalbin) tavrıdır. Bu tavırda nefis, kalp ve akıl ve ruh ve sır itibarları kalkar. Nefis makamında itibar olunan manevi varlığa "ruh-ı kudsî" (kutsal ruh) derler. Bu makamdaki zat, kesret (çokluk) ve vahdet (birlik) âleminde uçar. Bu makamın nuru renksiz ve nişansızdır. (Şerh-i Ma'nevî'den özetlenmiştir.)

Şimdi insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bu tavırlardan her birine tenezzül edip sâlikleri yatkınlıklarına göre terbiye buyururlar. Bu sebeple bu kutsal beyitte cenâb-ı Pîr efendimiz, la'l renkli aşk şarabını huzurda olan sâliklere, kutsal kalplerinin üçüncü mertebe ve tavrına inerek dağıtmış ve sâkîlik etmiş oluyorlar.

"Şarâb-ı la'l", la'l renkli olan aşk şarabı demektir. "La'l-i cân-fezâ", şarâb-ı la'lin sıfatı olur. Ba'zı nüshalarda “şarâb-ı la'l-i cân" ile “cân-fezâ" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette la'l-i cân-fezâ, şarâb-ı la'lin atf-ı müfessiri olur. İkinci mısrâ'daki birinci "la'l"den murâd, kalbin üçüncü mertebesidir; ve bu mertebe aşk ve muhabbet mahallidir; ve nûru kırmızıdır. "Bizim la'limiz"den murâd, Hz. Pîr efendimizin kalb-i şerîfleridir. "Cân"dan murâd, Hak'tır. Ya'ni, Hakk'ın cân artırıcı ve rûhu kuvvetlendirici olan la'l renkli aşk şarabından bizim la'l renkli nûr sahibi olan kalbimizin üçüncü mertebesinin içinde o la'l renkli aşk şarabı vardır, demek olur.

Ma'lûm olsun ki, her sâlikin kendi neş'esinin kābiliyet ve isti'dâdı iktizâsınca bir mi'râcı vardır; ve sâlikin mi'râcı kalbin yedi tavrı kendisine keşfolunduğu vakit tamâm olur.

Birinci tavır: Mertebe-i şerîattir. Bu mertebenin nûru mâvidir. İkinci tavır: Mertebe-i tarîkattir. Onun nûru sarıdır. Üçüncü tavır: Makām-ı rûh ve dâr-ı ma'rifettir; ve onun nûru kırmızıdır. Bu tavırda aşk şarabını içirip sâliki sarhoş ederler. Dördüncü tavır: Mükâşefe ve müşâhede ve rü'yet mertebesidir; ve onun nûru beyazdır. Sâlike bu mertebede zuhûr eden hâle hâl-i vuslat derler. Beşinci tavır: Cennet-i kalbdir ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsîs olunmuştur. Dünyâ ve âhiret muhabbetinin ve aşk âleminin bu mertebede yeri yoktur. Bu mertebenin nûru yeşildir. Altıncı tavır: İlm-i ledünnî mahallidir. Bu tavra "beytü'l-hikme" dahi derler. Bunun nûru karadır. Yedinci tavır: Mahzen-i esrâr-ı ilâhîdir. Ona "beytü'l-izzet" dahi derler. Bu tavır kalb-i ekmelin tavrıdır. Bu tavırda nefis, kalb ve akıl ve rûh ve sır i'tibârları kalkar. Nefis makāmında i'tibâr olunan vücûd-i ma'nevîye "rûh-ı kudsî" derler. Bu makāmdaki zât âlem-i kesret ve vahdette tayerân eder. Bu makāmın nûru renksiz ve nişânsızdır. (Şerh-i Ma'nevîden hülâsadır.)

İmdi insân-ı kâmil bu tavırlardan her birine tenezzül edip sâlikleri isti'dâdlarına göre terbiye buyururlar. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz la'l renkli aşk şarabını huzûrda olan sâliklere kalb-i şerîflerinin üçüncü mertebe ve tavrına bi't-tenezzül dağıtmış ve sâkîlik etmiş oluyorlar.

961. Meclis gönül parlatıcı olarak yine hurrem oldu. Kalk, kötü gözü def' için üzerlik yak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

961. Meclis, gönül parlatıcı olarak yine neşeli oldu. Kalk, kötü gözü def etmek için üzerlik yak!

"Şarâb-ı la'l", la'l (kırmızı) renkli olan aşk şarabı demektir. "La'l-i cân-fezâ", aşk şarabının sıfatı olur. Bazı nüshalarda “şarâb-ı la'l-i cân" ile “cân-fezâ" arasında atıf vâvı (bağlaç) vardır. Bu durumda la'l-i cân-fezâ, aşk şarabının açıklayıcı atfı olur. İkinci mısradaki birinci "la'l"den maksat, kalbin üçüncü mertebesidir; ve bu mertebe aşk ve muhabbet yeridir; ve nuru kırmızıdır. "Bizim la'limiz"den maksat, Hz. Pîr efendimizin yüce kalpleridir. "Cân"dan maksat, Hak'tır. Yani, Hakk'ın can artırıcı ve ruhu kuvvetlendirici olan la'l renkli aşk şarabından, bizim la'l renkli nur sahibi olan kalbimizin üçüncü mertebesinin içinde o la'l renkli aşk şarabı vardır, demek olur.

Bilinmeli ki, her Hakk Yolcusunun kendi neşesinin kabiliyet ve yatkınlığı gereğince bir mi'racı vardır; ve Hakk Yolcusunun mi'racı, kalbin yedi tavrı kendisine keşfolunduğu zaman tamam olur.

Birinci tavır: Şeriat mertebesidir. Bu mertebenin nuru mavidir. İkinci tavır: Tarikat mertebesidir. Onun nuru sarıdır. Üçüncü tavır: Ruh makamı ve marifet yurdudur; ve onun nuru kırmızıdır. Bu tavırda aşk şarabını içirip Hakk Yolcusunu sarhoş ederler. Dördüncü tavır: Mükâşefe (perdenin kalkmasıyla görülen hakikatler), müşâhede (gözlem) ve rü'yet (görme) mertebesidir; ve onun nuru beyazdır. Hakk Yolcusuna bu mertebede ortaya çıkan hâle vuslat hâli derler. Beşinci tavır: Kalp cennetidir ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsis olunmuştur. Dünya ve ahiret muhabbetinin ve aşk âleminin bu mertebede yeri yoktur. Bu mertebenin nuru yeşildir. Altıncı tavır: İlm-i ledünnî (Allah katından gelen ilim) yeridir. Bu tavra "beytü'l-hikme" (hikmet evi) de derler. Bunun nuru karadır. Yedinci tavır: İlahi sırların hazinesidir. Ona "beytü'l-izzet" (izzet evi) de derler. Bu tavır, en kâmil kalbin tavrıdır. Bu tavırda nefis, kalp ve akıl ve ruh ve sır itibarları kalkar. Nefis makamında itibar olunan manevi varlığa "ruh-ı kudsî" (kutsal ruh) derler. Bu makamdaki zat, kesret (çokluk) ve vahdet (birlik) âleminde uçar. Bu makamın nuru renksiz ve nişansızdır. (Şerh-i Ma'nevî'den özetlenmiştir.)

Şimdi insân-ı kâmil bu tavırlardan her birine tenezzül edip Hakk Yolcularını yatkınlıklarına göre terbiye buyururlar. Bu sebeple bu yüce beyitte cenâb-ı Pîr efendimiz, la'l renkli aşk şarabını huzurda olan Hakk Yolcularına, yüce kalplerinin üçüncü mertebe ve tavrına tenezzül ederek dağıtmış ve sâkilik etmiş oluyorlar.

"Şarâb-ı la'l", la'l renkli olan aşk şarabı demektir. "La'l-i cân-fezâ", şarâb-ı la'lin sıfatı olur. Ba'zı nüshalarda “şarâb-ı la'l-i cân" ile “cân-fezâ" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette la'l-i cân-fezâ, şarâb-ı la'lin atf-ı müfessiri olur. İkinci mısrâ'daki birinci "la'l"den murâd, kalbin üçüncü mertebesidir; ve bu mertebe aşk ve muhabbet mahallidir; ve nûru kırmızıdır. "Bizim la'limiz"den murâd, Hz. Pîr efendimizin kalb-i şerîfleridir. "Cân"dan murâd, Hak'tır. Ya'ni, Hakk'ın cân artırıcı ve rûhu kuvvetlendirici olan la'l renkli aşk şarabından bizim la'l renkli nûr sahibi olan kalbimizin üçüncü mertebesinin içinde o la'l renkli aşk şarabı vardır, demek olur.

Ma'lûm olsun ki, her sâlikin kendi neş'esinin kābiliyet ve isti'dâdı iktizâsınca bir mi'râcı vardır; ve sâlikin mi'râcı kalbin yedi tavrı kendisine keşfolunduğu vakit tamâm olur.

Birinci tavır: Mertebe-i şerîattir. Bu mertebenin nûru mâvidir. İkinci tavır: Mertebe-i tarîkattir. Onun nûru sarıdır. Üçüncü tavır: Makām-ı rûh ve dâr-ı ma'rifettir; ve onun nûru kırmızıdır. Bu tavırda aşk şarabını içirip sâliki sarhoş ederler. Dördüncü tavır: Mükâşefe ve müşâhede ve rü'yet mertebesidir; ve onun nûru beyazdır. Sâlike bu mertebede zuhûr eden hâle hâl-i vuslat derler. Beşinci tavır: Cennet-i kalbdir ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsîs olunmuştur. Dünyâ ve âhiret muhabbetinin ve aşk âleminin bu mertebede yeri yoktur. Bu mertebenin nûru yeşildir. Altıncı tavır: İlm-i ledünnî mahallidir. Bu tavra "beytü'l-hikme" dahi derler. Bunun nûru karadır. Yedinci tavır: Mahzen-i esrâr-ı ilâhîdir. Ona "beytü'l-izzet" dahi derler. Bu tavır kalb-i ekmelin tavrıdır. Bu tavırda nefis, kalb ve akıl ve rûh ve sır i'tibârları kalkar. Nefis makāmında i'tibâr olunan vücûd-i ma'nevîye "rûh-ı kudsî" derler. Bu makāmdaki zât âlem-i kesret ve vahdette tayerân eder. Bu makāmın nûru renksiz ve nişânsızdır. (Şerh-i Ma'nevîden hülâsadır.)

İmdi insân-ı kâmil bu tavırlardan her birine tenezzül edip sâlikleri isti'dâdlarına göre terbiye buyururlar. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz la'l renkli aşk şarabını huzûrda olan sâliklere kalb-i şerîflerinin üçüncü mertebe ve tavrına bi't-tenezzül dağıtmış ve sâkîlik etmiş oluyorlar.

961. Meclis gönül parlatıcı olarak yine hurrem oldu. Kalk, kötü gözü def' için üzerlik yak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

961. Meclis, gönül parlatıcı olarak yine neşeli oldu. Kalk, kötü gözü defetmek için üzerlik yak!

"Sipend", "üzerlik tohumu" demektir ki, hasetçilerin nazarı değmesin diye tütsü yaparlar. Burada "sipend yakmak", mecazî olan varlığı yok etmekten kinayedir. Nitekim bu beyitlerde de işaret edilmiştir. Beyit: "Şehir parlatıcı olan güzelliği daha çok göster; gösterdiğin zaman da onun üzerine üzerlik yak! Senin o güzelliğin nedir? Senin sarhoşluğundur. Senin o üzerlik tohumu nedir? Senin varlığındır." Yani irfan ve zikir meclisimiz, bu meclis ehlinin kalplerinin nurunu parlatıcı olarak neşeli oldu ve latif haller meydana geldi. Kalk, ey Hakk Yolcusu! Bu aşk şarabının sarhoşluğu içinde mecazî varlığını yok et! Ve bu varlığı yok etme içinde nefsanî ve hasetçi olan kimselerin kınamasının asla sana etkisi olmasın!

"Sipend", "üzerlik tohumu" demektir ki, hasedçilerin nazarı değmesin için tütsü yaparlar. Burada "sipend yakmak" mecâzî olan varlığı nefyetmekten kinâyedir. Nitekim bu beyitlerde de işaret olunmuştur. Beyit: "Şehir parlatıcı olan cemâli ziyâde göster; gösterdiğin vakit de onun üzerine üzerlik yak! Senin o cemâlin nedir? Senin sarhoşluğundur. Senin o üzerlik tohumu nedir? Senin varlığındır." Ya'ni meclis-i irfan ve zikrimiz bu meclis ehlinin kalblerinin nûrunu parlatıcı olarak hurrem oldu ve latîf haller oldu. Kalk, ey sâlik! Bu aşk şarabının sarhoşluğu içinde vücûd-i mecâzîni nefyet! Ve bu nefy-i vücûd içinde nefsânî ve hasûd olan kimselerin ta'nının aslâ sana te'sîri olmasın!

962. Sarhoşların na'rası bana hoş gelir. Ey cân! Ebede kadar bana böyle gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

962. Sarhoşların narası bana hoş gelir. Ey can! Sonsuza dek bana böyle gerektir.

Yani, meclisimizde lâl renkli aşk şarabını içen sarhoşların narası bana hoş ve latif gelir. Ey can, yani ey Hakk Yolcusu! Bana ve benim mürşitliğime lazım olan şey, sonsuza dek senin böyle ilahi aşk ile nara atman ve Hak sarhoşu olmandır.

Ya'ni, meclisimizde la'l renkli şarâb-ı aşkı içen sarhoşların na'rası bana hoş ve latîf gelir. Ey cân, ya'ni ey sâlik! Bana ve benim mürşidliğime lâzım olan şey ebede kadar senin böyle aşk-ı ilâhî ile na'ra atmandır ve Hak sarhoşu olmandır.

963. İşte, bir Hilal bir Bilal ile yar oldu; diken yarası ona gül ve gülzar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

963. İşte, bir Hilal bir Bilal ile yar oldu; diken yarası ona gül ve gül bahçesi oldu.

"Bir Hilal"den maksat, riyâzâtın çokluğu ve mücâhedenin şiddeti sebebiyle şerefli vücutları zayıf düşen ve ilâhî aşk sarhoşu olup Pir'in huzurunda nara atan ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olması muhtemeldir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da (Sipehsâlâr'ın Menkıbeleri) onlar hakkında şöyle buyurulur: "Hudavendigâr (Mevlânâ) hakikatleri açıklamaya meşgul oldukları her bir vakitte Çelebi'ye ruhanî inayetlerden öyle bir inayet hâsıl olurdu ki, tamamen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letafetinden şaşkın kalır idi..."

Ve başka bir zât olması da muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyurulur: "Bir gün Hudavendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashaptan bir grup evin içinde hakikatler ve manalar bahsiyle meşgul idiler. Onlardan birisi şevk ve zevkin şiddeti sebebiyle hararetli ciğerinden sert bir âh çekti ilh..." "Sipend", "üzerlik tohumu" demektir ki, hasetçilerin nazarı değmesin diye tütsü yaparlar. Burada "sipend yakmak" mecazî olan varlığı nefyetmekten (yok saymaktan) kinâyedir. Nitekim bu beyitlerde de işaret olunmuştur. Beyit: "Şehir parlatıcı olan cemâli ziyâde göster; gösterdiğin vakit de onun üzerine üzerlik yak! Senin o cemâlin nedir? Senin sarhoşluğundur. Senin o üzerlik tohumu nedir? Senin varlığındır." Yani irfan ve zikir meclisimiz bu meclis ehlinin kalplerinin nurunu parlatıcı olarak şenlendi ve latif haller oldu. Kalk, ey Hakk Yolcusu! Bu aşk şarabının sarhoşluğu içinde mecazî vücudunu yok et! Ve bu vücudu yok etme içinde nefsanî ve hasetçi olan kimselerin kınamasının asla sana tesiri olmasın!

"Bir Hilal"den murâd, kesret-i riyazat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerîfleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı ilâhî olup huzûr-ı Pîr'de na'ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlârda onlar hakkında şöyle buyurulur: "Hudavendigâr takrîr-i hakāyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî'ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..."

Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-1 Sipehsâlârda şöyle buyurulur: "Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh..." "Sipend", "üzerlik tohumu" demektir ki, hasedçilerin nazarı değmesin için tütsü yaparlar. Burada "sipend yakmak" mecâzî olan varlığı nefyetmekten kinâyedir. Nitekim bu beyitlerde de işaret olunmuştur. Beyit: "Şehir parlatıcı olan cemâli ziyâde göster; gösterdiğin vakit de onun üzerine üzerlik yak! Senin o cemâlin nedir? Senin sarhoşluğundur. Senin o üzerlik tohumu nedir? Senin varlığındır." Ya'ni meclis-i irfan ve zikrimiz bu meclis ehlinin kalblerinin nûrunu parlatıcı olarak hurrem oldu ve latîf haller oldu. Kalk, ey sâlik! Bu aşk şarabının sarhoşluğu içinde vücûd-i mecâzîni nefyet! Ve bu nefy-i vücûd içinde nefsânî ve hasûd olan kimselerin ta'nının aslâ sana te'sîri olmasın!

962. Sarhoşların na'rası bana hoş gelir. Ey cân! Ebede kadar bana böyle gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

962. Sarhoşların narası bana hoş gelir. Ey can! Sonsuza dek bana böyle gerektir.

Yani, meclisimizde lâl renkli aşk şarabını içen sarhoşların narası bana hoş ve latif gelir. Ey can, yani ey Hakk Yolcusu! Bana ve benim mürşitliğime lazım olan şey, sonsuza dek senin böyle ilahi aşk ile nara atman ve Hak sarhoşu olmandır.

Ya'ni, meclisimizde la'l renkli şarâb-ı aşkı içen sarhoşların na'rası bana hoş ve latîf gelir. Ey cân, ya'ni ey sâlik! Bana ve benim mürşidliğime lâzım olan şey ebede kadar senin böyle aşk-ı ilâhî ile na'ra atmandır ve Hak sarhoşu olmandır.

963. İşte, bir Hilal bir Bilal ile yar oldu; diken yarası ona gül ve gülzar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

963. İşte, bir Hilal bir Bilal ile yar oldu; diken yarası ona gül ve gülzar oldu.

"Bir Hilal"den kasıt, riyâzâtların çokluğu ve mücâhedelerin şiddeti sebebiyle şerefli vücutları zayıf düşmüş olan ve ilâhî aşk sarhoşu olup Pîr'in huzurunda nara atan ve âh eden Çelebi Hüsâmeddin efendimiz olması muhtemeldir. Nasıl ki Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ında onlar hakkında şöyle buyrulur: "Hudavendigâr hakikatleri açıklamakla meşgul oldukları her bir vakitte Çelebi'ye ruhanî tesirlerden öyle bir inayet hâsıl olurdu ki, tamamen kendini kaybedip, uzun süre zevkinden ve o hâlin letafetinden şaşkın kalırdı..."

Ve başka bir zât olması da muhtemeldir. Nasıl ki yine Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ında şöyle buyrulur: "Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashaptan bir grup evin içinde hakikatler ve manalar bahsiyle meşgul idiler. Onlardan birisi şevkin ve zevkin şiddeti sebebiyle hararetli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh..." Sâliklerin âh edip, nara atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin düşünceleri Fîhi Mâ Fîh'lerinin 40. faslında şu şekilde zikredilmiştir: "Hallerin farklılığına göre bazen âh etmezsen zevk gider; ve eğer böyle olmasaydı Yüce Allah إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأَوَّاهُ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) [Şüphesiz ki, İbrahim çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmazdı; ve hiçbir itaati açığa vurmamak lazımdır. Çünkü açığa vurmak da zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk elde etmek için söylüyorsun. Eğer zevki giderici ise, zevk elde etmek için, zevki ortadan kaldıran şeye girişiyorsun." Ve Hz. Pîr'in bu hitabı, huzurda evlatlardan birinin "âh" etmesine karşı diğer birinin, "Ah ettin, zevk gitti. Ah etme, zevk gitmesin!" diye meydana gelen itirazına cevaptı. Yani, işte şimdi huzurumuzda bulunan bir Hilal ilâhî aşk ile feryat etmek hususunda, geçmiş zamandaki bir Bilal'e yar ve arkadaş oldu. Yahudinin vurduğu diken yarası Hz. Bilal'e tesir etmediği gibi bu Hilal'e de diken yarası mesabesinde olan meşakkatler, riyâzâtlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzar oldu.

"Bir Hilal"den murâd, kesret-i riyazat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerîfleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı ilâhî olup huzûr-ı Pîr'de na'ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlârda onlar hakkında şöyle buyurulur: "Hudavendigâr takrîr-i hakāyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî'ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..."

Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-1 Sipehsâlârda şöyle buyurulur: "Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh..." Sâliklerin âh edip, na'ra atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlaaları Fîhi Mâ Fîh'lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür: "İhtilaf-ı ahvâle binâen ba'zan âh etmezsen zevk gider; ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأَوَّاهُ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâati ızhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ ızhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi'-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun." Ve Hz. Pîr'in bu hitâbı huzûrda evlâdlardan birinin "âh" etmesine karşı diğer birinin, "Ah ettin, zevk gitti. Ah etme, zevk gitmesin!" diye vâki' olan i'tirâzına cevâb idi. Ya'ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilal aşk-ı ilâhî ile feryad etmek hususunda, geçmiş zamandaki bir Bilal'e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilal'e müessir olmadığı gibi bu Hilal'e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyazatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu."

964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbalin gülşeni oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin canı ikbalin gülşeni oldu.

Hz. Bilâl (a.s.) derdi ki: "Gerçekten, Yahudi'nin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime ait olan canım, manevî yükseliş ve devletin gül bahçesi oldu." Bazı nüshalarda "can" ile "cisim" arasında bağlaç olan "ve" vardır. Bu durumda anlam, "Hem canım hem de cismim yükselişin gül bahçesi oldu" demek olur ki, bu da "Cismimdeki maddi yoğunluk kalktı ve ruh hükmünü kazandı ve manevî devletin gül bahçesi oldu" demekten kinayedir.

Hz. Bilâl derdi ki: "Vâkıa, yahûdînin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma'neviyyenin gülşeni oldu." Ba'zı nüshalarda "cân" ile "cisim" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma'nâ "Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu" demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmünü iktisâb etti ve devlet-i ma'nevînin gülşeni oldu" demekten kinâyedir.

965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir. Benim cânım o Vedûd'un mesti ve harabıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

965. Cisim, Yahudi'nin dikenlerinin yarası önündedir. Benim canım o Vedûd'un sarhoşu ve harabıdır.

"Vedûd", esmâ-i hüsnâdandır (Allah'ın güzel isimleri). Sözlük anlamı "muhabbet edici" demektir. Yani, benim cismim görünüşte Yahudi'nin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat ruhum, kullarına Vedûd olan Yüce Allah hazretlerinin sarhoşu ve harabıdır. Bu sebeple bu manevî zevk, bedensel acının perdesi olur.

“Vedûd", esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma'nası "muhabbet edici" demektir. Ya'ni, benim cismim zâhirde yahûdînin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullarına Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harâbıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma'nevî elem-i cismânînin hicabı olur.

966. Câna mensub olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihriban olan yârin kokusu bana erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

966. Cana ait olan koku benim canım tarafına ulaşır. Şefkatli olan sevgilinin kokusu bana ulaşır.

Hakk Yolcularının ah edip, nara atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin görüşleri Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 40. bölümünde şu şekilde anılmıştır: "Hallerin farklılığına göre bazen ah etmezsen zevk gider; ve eğer böyle olmasaydı Yüce Allah إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأَوَّاهُ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) [Şüphesiz ki, İbrahim çok ah edip yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmazdı; ve hiçbir ibadeti açığa vurmamak gerekir. Çünkü açığa vurmak da zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk elde etmek için söylüyorsun. Eğer zevki giderici ise, zevk elde etmek için, zevki ortadan kaldıran şeye girişiyorsun." Ve Hz. Pîr'in bu hitabı, huzurda evlatlardan birinin "ah" etmesine karşı diğer birinin, "Ah ettin, zevk gitti. Ah etme, zevk gitmesin!" diye meydana gelen itirazına cevaptı.

Yani, işte şimdi huzurumuzda bulunan bir Hilal, ilahi aşk ile feryat etmek konusunda, geçmiş zamandaki bir Bilal'e dost ve arkadaş oldu. Yahudinin vurduğu diken yarası Hz. Bilal'e etki etmediği gibi bu Hilal'e de diken yarası hükmünde olan zorluklar, riyâzât ve şiddetli mücâhedât gül ve gül bahçesi oldu.

Sâliklerin âh edip, na'ra atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlaaları Fîhi Mâ Fîh'lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür: "İhtilâf-ı ahvâle binâen ba'zan âh etmezsen zevk gider; ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأَوَّاهُ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâati ızhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ ızhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi'-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun." Ve Hz. Pîr'in bu hitâbı huzûrda evlâdlardan birinin "âh" etmesine karşı diğer birinin, "Ah ettin, zevk gitti. Ah etme, zevk gitmesin!" diye vâki' olan i'tirazına cevâb idi.

Ya'ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilal aşk-ı ilâhî ile feryad etmek hususunda, geçmiş zamandaki bir Bilal'e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilal'e müessir olmadığı gibi bu Hilal'e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyazatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu."

964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbalin gülşeni oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin canı ikbalin gülşeni oldu.

Hz. Bilâl (a.s.) derdi ki: "Gerçekten, Yahudi'nin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime ait olan canım, manevî yükseliş ve devletin gül bahçesi oldu." Bazı nüshalarda "can" ile "cisim" arasında bağlaç olan "ve" vardır. Bu durumda anlam, "Hem canım hem de cismim yükselişin gül bahçesi oldu" demek olur ki, bu da "Cismimdeki maddi yoğunluk kalktı ve ruh hükmünü kazandı ve manevî devletin gül bahçesi oldu" demekten kinayedir.

Hz. Bilâl derdi ki: "Vâkıa, yahûdînin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma'neviyyenin gülşeni oldu." Ba'zı nüshalarda "cân" ile "cisim" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma'nâ "Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu" demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmünü iktisâb etti ve devlet-i ma'nevînin gülşeni oldu" demekten kinâyedir.

965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir. Benim cânım o Vedûd'un mesti ve harabıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

965. Cisim, Yahudi'nin dikenlerinin yarası önündedir. Benim canım o Vedûd'un sarhoşu ve harabıdır.

"Vedûd", esmâ-i hüsnâdandır (Allah'ın güzel isimleri). Sözlük anlamı "muhabbet edici" demektir. Yani, benim cismim görünüşte Yahudi'nin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat ruhum, kullarına Vedûd olan Yüce Allah hazretlerinin sarhoşu ve harabıdır. Bu sebeple bu manevî zevk, bedensel acının perdesi olur.

“Vedûd", esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma'nası "muhabbet edici" demektir. Ya'ni, benim cismim zâhirde yahûdînin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullarına Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harâbıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma'nevî elem-i cismânînin hicabı olur.

966. Câna mensub olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihriban olan yârin kokusu bana erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

966. Cana ait olan koku benim canım tarafına erişir. Mihriban olan yârin kokusu bana erişir.

"Cânî"deki "yâ" nispet (aitlik) için olursa "can"dan maksat, Hak olur. Yani, canların canı olan Yüce Allah'a ait koku benim ruhum tarafına erişir; ve ruhum tarafından da o mihriban ve Rahîm olan gerçek yârin kokusu bu cismim ile beraber olan benim benliğime erişir. Ve eğer "cânî"deki "yâ" vahdet (birlik) için olursa bundan maksat, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Yani, bir canın ve Muhammedî ruhun kokusu benim canım tarafına erişir. Ümmetine şefkatli ve mihriban olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vasıtasıyla şaşkın ve perişan olurum.

“Cânî"deki "yâ" nisbet için olursa "cân"dan murâd, Hak olur. Ya'ni, can- ların cânı olan Hak Teâlâ'ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile beraber olan benim benliğime erişir. Ve eğer "cânî"deki “ya” vah- det için olursa bundan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya'ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedî'nin kokusu benim cânım tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.

967. Mustafâ mi'râc tarafından geldi. Onun Bilal üzerine "Habbezâ lî hab- beza!" demesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

967. Mustafa mi'râc tarafından geldi. Onun Bilal üzerine "Habbezâ lî hab- beza!" demesi oldu.

"Habbeza", aferin ve takdir için kullanılan bir ifadedir. Yani, Resûl-i Ekrem hazretleri mi'râcdan döndükleri zaman Bilal-i Habeşî hazretlerine: يا بلال حبذا لى حبذا yani "Ey Bilal! Sen benim için övülmüşsün ve ümmetimin iyi ve hayırlı fertlerindensin!" buyurdular. Bu övgünün sebebi şudur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi'râc esnasında önlerinde Bilal-i Habeşî hazretlerinin nalınlarının tıkırtısını işitmişlerdi; ve bundan bahsettikten sonra bu sözü söylediler. Bu beyit yukarıdaki 963 numaralı beyte bağlıdır. Yani, Bilal-i Habeşî hazretleri mi'râc tecellîsinde Resûl-i Ekrem hazretleriyle beraber bulunduğu gibi, huzurumuzda Bilal'in yâri olan bir Hilal dahi bize olan ilâhî tecellîde beraberdir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem hazretlerinin yüce sünnetine dayanarak biz de o Hilal'e: يا هلال حبذا لى حبذا yani "Ey Hilal! Sen benim için övülmüşsün ve iyi ve hayırlısın!" deriz.

"Habbeza", âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta'bîrdir. Ya'ni, Resûl-i Ek- rem hazretleri mi'râcdan avdet buyurdukları vakit Bilal-i Habeşî hazretleri- ne: يا بلال حبذا لى حبذا ya'ni "Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmeti- min iyi ve hayırlı efrâdındansın!" buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi'râc esnasında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretle- rinin na'linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan son- ra bu sözü söylediler. Bu beyit yukarıdaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, Bilal-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi'râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilal'in yâri olan bir Hilal dahi bize olan tecellî-i ilâhîde beraberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilal'e : يا هلال حبذا لى حبذا ya'ni "Yâ Hi- lâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!"] deriz.

968. Vaktaki Sıddık doğru sözlü olan Bilal'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

968. Sıddık, doğru sözlü Bilal'den bunu işittiği vakit, onun tövbesinden el yıkadı.

Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri, sözünü özü gibi dosdoğruca açıklayan Bilal-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi vazgeçmeyi işittiği vakit, artık onun tövbesinden ümidini kesti ve nasihati terketti. "Dest şüsten", el yıkamak, terk etmekten kinayedir. "Cânî"deki "yâ" nispet için olursa "can"dan maksat, Hak olur. Yani, canların canı olan Yüce Allah'a ait koku benim ruhum tarafına erişir; ve ruhum tarafından dahi o şefkatli ve Rahîm olan gerçek dostun kokusu bu cismim ile beraber olan benim benliğime erişir. Ve eğer "cânî"deki "yâ" vahdet için olursa bundan maksat, Efendimiz Muhammedî (s.a.v.)'nin küllî ruhu olur. Yani, bir canın ve Muhammedî ruhun kokusu benim canım tarafına erişir. Ümmetine şefkatli ve merhametli olan dostun kokusu bana erişir ve bu koku vasıtasıyla coşarım.

Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilal-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû'u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. "Dest şüsten", el yıkamak, terk etmekten kinâyedir. “Cânî"deki "yâ" nisbet için olursa "cân"dan murâd, Hak olur. Ya'ni, can-ların cânı olan Hak Teâlâ'ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile beraber olan benim benliğime erişir. Ve eğer "cânî"deki “ya” vah-det için olursa bundan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya'ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedî'nin kokusu benim cânım tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.

967. Mustafâ mi'râc tarafından geldi. Onun Bilal üzerine "Habbezâ lî hab-beza!" demesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

967. Mustafa (a.s.) miraçtan geldi. Onun Bilal üzerine "Ne güzel bana, ne güzel!" demesi oldu.

"Habbeza", övgü ve takdir için kullanılan bir ifadedir. Yani, Resûl-i Ekrem hazretleri miraçtan döndükleri zaman Bilal-i Habeşî hazretlerine: "يا بلال حبذا لى حبذا" yani "Ey Bilal! Sen benim için övülmeye layıksın ve ümmetimin iyi ve hayırlı fertlerindensin!" buyurdular. Bu övgünün sebebi şudur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri miraç esnasında önlerinde Bilal-i Habeşî hazretlerinin nalınlarının tıkırtısını işitmişlerdi; ve bundan bahsettikten sonra bu sözü söylediler. Bu beyit yukarıdaki 963 numaralı beyte bağlıdır. Yani, Bilal-i Habeşî hazretleri miraç tecellisinde Resûl-i Ekrem hazretleriyle beraber bulunduğu gibi, huzurumuzda Bilal'in yâri olan bir Hilal dahi bize olan ilâhî tecellide beraberdir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem hazretlerinin yüce sünnetine dayanarak biz de o Hilal'e: "يا هلال حبذا لى حبذا" yani "Ey Hilal! Sen benim için övülmeye layıksın ve iyi ve hayırlısın!" deriz.

"Habbeza", âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta'bîrdir. Ya'ni, Resûl-i Ek-rem hazretleri mi'râcdan avdet buyurdukları vakit Bilal-i Habeşî hazretleri-ne: يا بلال حبذا لى حبذا ya'ni "Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmeti-min iyi ve hayırlı efrâdındansın!" buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi'râc esnasında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretle-rinin na'linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan son-ra bu sözü söylediler. Bu beyit yukarıdaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, Bilal-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi'râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilal'in yâri olan bir Hilal dahi bize olan tecellî-i ilâhîde beraberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilal'e : يا هلال حبذا لى حبذا ya'ni "Yâ Hi-lâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!"] deriz.

968. Vaktaki Sıddık doğru sözlü olan Bilal'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

968. Sıddık, doğru sözlü Bilal'den bunu işittiği vakit, onun tövbesinden el yıkadı.

Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri, sözünü özü gibi dosdoğruca açıklayan Bilal-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi geri dönüşü işittiği vakit, artık onun tövbesinden ümidini kesti ve nasihati terk etti. "Dest şüsten", el yıkamak, terk etmekten kinayedir.

Yani, Sıddîk (r.a.) müşriklerin Hz. Bilal'e eziyet ve zulüm ettikleri yere geri döndü ve Hz. Bilal'in o kadar eziyet ve cefaya rağmen yine "Ahad, Ahad!" dediğini ve Yahudilerin Hz. Bilal'e karşı kinlerinin ve düşmanlıklarının şiddetlendiğini gördü; ve bu gördüğü hâli Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzurunda anlattı; ve Hz. Bilal'in Yahudilerden satın alınması hakkında istişare ettiler. Bu olayın ayrıntısı Tefsîr-i Begavî'de ve Sîret-i Halebî'de yer almaktadır.

Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilal-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû'u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. "Dest şüsten", el yıkamak, terk etmekten kinâyedir.

Ya'ni, Sıddîk (r.a.) müşriklerin Hz. Bilal'e eziyet ve zulüm ettikleri mahalle geri döndü ve Hz. Bilal'in o kadar ezâ ve cefâya rağmen yine "Ahad, Ahad!" dediğini ve cühûdların Hz. Bilal'e karşı kinlerinin ve düşmanlıklarının şiddetlendiğini gördü; ve bu gördüğü hâli Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûrunda hikâye etti; ve Hz. Bilal'in cühûdlardan satın alınması hakkında istişare ettiler. Bu vak'anın tafsîli Tefsîr-i Begavîde ve Sîret-i Halebîde münderiçtir.

969. Ondan sonra Sıddik, Mustafa'nın huzurunda o vefâlı Bilal'in hâlini söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

969. Ondan sonra Sıddık, Mustafa'nın huzurunda o vefâlı Bilal'in hâlini söyledi.

Yani, Hz. Ebu Bekir es-Sıddık, Hz. Bilal'in hâlini tekrar gördükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzuruna geldi ve aşkında vefâlı olan Hz. Bilal'in hâlini anlattı.

Ya'ni, Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk Cenâb-ı Bilal'in hâlini tekrar gördükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûruna geldi ve aşkında vefâlı olan Hz. Bilâl'in hâlini söyledi.

970. Dedi ki: "O felek ölçücü, mübarek olan kalbi çevik şimdi senin aşkında [954] ve tuzağındadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

970. Dedi ki: "O felek ölçücü, mübarek olan kalbi çevik şimdi senin aşkında ve tuzağındadır."

"Felek-peyma", birleşik bir sıfattır, "felek ölçücü" anlamındadır. Bundan kastedilen, peygamberin mirâcında Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) ile beraber bulunmasıdır. Nasıl ki yukarıda 967 numaralı beyitte geçti. Bazı nüshalarda "bâl" yerine "fâl" yazılmıştır. "Meymûn-fâl", talihi mübarek olan demektir. Yani, "Ey Resûlallah! Şerefli zâtınla mirâcda beraber olan ve mübarek kalbi aşkta çevik bulunan Hz. Bilal şimdi senin aşkına ve aşkının tuzağına düşkündür."

"Felek-peyma", vasf-ı terkîbîdir, "felek ölçücü" ma'nâsınadır. Bundan murâd mi'râc-ı nebevîde Server-i âlem Efendimiz ile beraber bulunmasıdır. Nitekim yukarıda 967 numaralı beyitte geçti. Ba'zı nüshalarda “bâl" yerine "fâl" yazılmıştır. “Meymûn-fâl", tâli'i mübarek olan demektir. Ya'ni, "Yâ Resûlallah! Zât-ı şerîfinle mi'râcda beraber olan ve kalb-i mübâreği aşkta çevik bulunan Hz. Bilal şimdi senin aşkına ve aşkının tuzağına mübtelâdır."

969. Ondan sonra Sıddik, Mustafa'nın huzurunda o vefâlı Bilal'in hâlini söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

969. Ondan sonra Sıddık, Mustafa'nın huzurunda o vefâlı Bilal'in hâlini söyledi.

Yani, Hz. Ebu Bekir es-Sıddık, Hz. Bilal'in hâlini tekrar gördükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzuruna geldi ve aşkında vefâlı olan Hz. Bilal'in hâlini anlattı.

Ya'ni, Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk Cenâb-ı Bilal'in hâlini tekrar gördükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûruna geldi ve aşkında vefâlı olan Hz. Bilâl'in hâlini söyledi.

970. Dedi ki: "O felek ölçücü, mübarek olan kalbi çevik şimdi senin aşkında [954] ve tuzağındadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

970. Dedi ki: "O felek ölçücü, mübarek olan kalbi çevik şimdi senin aşkında ve tuzağındadır."

"Felek-peyma", birleşik bir sıfattır, "felek ölçücü" anlamındadır. Bundan kastedilen, peygamberin mirâcında Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) ile beraber bulunmasıdır. Nasıl ki yukarıda 967 numaralı beyitte geçti. Bazı nüshalarda "bâl" yerine "fâl" yazılmıştır. "Meymûn-fâl", talihi mübarek olan demektir. Yani, "Ey Resûlallah! Şerefli zâtınla mirâcda beraber olan ve mübarek kalbi aşkta çevik bulunan Hz. Bilal şimdi senin aşkına ve aşkının tuzağına düşkündür."

"Felek-peyma", vasf-ı terkîbîdir, "felek ölçücü" ma'nâsınadır. Bundan murâd mi'râc-ı nebevîde Server-i âlem Efendimiz ile beraber bulunmasıdır. Nitekim yukarıda 967 numaralı beyitte geçti. Ba'zı nüshalarda “bâl" yerine "fâl" yazılmıştır. “Meymûn-fâl", tâli'i mübarek olan demektir. Ya'ni, "Yâ Resûlallah! Zât-ı şerîfinle mi'râcda beraber olan ve kalb-i mübâreği aşkta çevik bulunan Hz. Bilal şimdi senin aşkına ve aşkının tuzağına mübtelâdır."

971. Sultanın doğanıdır, o baykuşlardan zahmettedir; o azîm hazîne pislik içine medfûn olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

971. Sultanın doğanıdır, o baykuşlardan zahmettedir; o azîm hazîne pislik içine medfûn olmuştur.

Bilâl-i Habeşî (r.a.) hazretleri, gerçek sultan olan Hakk'ın yakın dostudur ve bir şahın kolunda beslediği bir doğan kuşu gibidir. O, baykuş gibi olan müşriklerden işkence içindedir. O Hz. Bilâl, büyük bir nur ve iman cevheri hazinesidir. Pislik yığını mesabesinde olan müşrikler arasında gömülmüş kalmıştır. Çünkü Yüce Allah müşrikler hakkında إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجس (Tevbe, 9/28) yani "Müşrikler ancak necistir yani pisliğin aynısıdır" buyurmuştur. "Cuğd", baykuş demektir.

Bilâl-i Habeşî hazretleri sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın mukarrebidir ve bir şâhın kolunda beslediği bir doğan kuşu gibidir. O baykuş gibi olan müşriklerden işkence içindedir. O Hz. Bilâl bir azîm nûr ve cevher-i îmân hazînesidir. Pislik yığını mesâbesinde olan müşrikler arasında gömülmüş kalmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ müşrikler hakkında إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجس (Tevbe, 9/28) ya'ni "Müşrikler ancak necestir ya'ni pisliğin aynıdır" buyurmuştur. "Cuğd", baykuş demektir.

972. Baykuşlar doğana zulmediyorlar. Onun kanadını bir günahı olmaksızın yoluyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

972. Baykuşlar doğana zulmediyorlar. Onun kanadını bir günahı olmaksızın yoluyorlar.

973. Onun kabahati budur ki, ancak doğandır. İmdi, Yûsuf'un kabahati güzellikten başka nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

973. Onun kabahati budur ki, ancak doğandır. Şimdi, Yûsuf'un kabahati güzellikten başka nedir?

Hz. Bilâl'in kabahati ancak hakiki şah olan Hakk'ın doğan kuşu olması ve ona yakın bulunmasıdır ve içindeki güzelliktir. Nasıl ki Yûsuf (a.s.)'ın kardeşleri nezdindeki kabahati ancak onun güzelliği olmuştur.

Hz. Bilâl'in kabahati ancak şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın doğan kuşu olması ve ona yakın bulunmasıdır ve bâtınındaki güzelliktir. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri indindeki kabahati ancak onun güzelliği olmuştur.

974. Baykuşun zâd u budu vîrâne olur. Ondan dolayı doğan üzerine onların cühûd öfkesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

974. Baykuşun yeri yurdu virane olur. Ondan dolayı doğan üzerine onların Yahudi öfkesi olur.

"Zâd u bûd", yer ve yurt ve geçim sebepleri demektir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Yani, baykuşların yeri ve yurdu ve geçim sebepleri virane ve harap yerler olur. Doğan kuşunun yeri ve yurdu ve geçim sebepleri ise padişahın köşkü ve sarayı ve bileğidir. Bu sebeple süflî olan baykuşlar ulvî olan doğanı bu ulviyetinden dolayı çekemezler. Onun hakkında Yahudilere özgü olan şiddetli bir öfke beslerler.

"Zâd u bûd", yer ve yurt ve esbâb-ı maîşet demektir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Ya'ni, baykuşların yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti vîrâne ve harâb yerler olur. Doğan kuşunun yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti ise pâdişâhın köşkü ve sarayı ve bileğidir. Binâenaleyh süflî olan baykuşlar ulvî olan doğanı bu ulviyetinden dolayı çekemezler. Onun hakkında çıfıtlara mahsûs olan şiddetli bir öfke beslerler.

975. Derler ki: "Niçin o diyârdan yâhud o şehriyârin köşkünden ve bileğinden yâd getiriyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

975. Derler ki: "Niçin o diyardan yahut o hükümdarın köşkünden ve bileğinden söz ediyorsun?"

971. Sultanın doğanıdır, o baykuşlardan zahmettedir; o azîm hazîne pislik içine medfûn olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

971. Sultanın doğanıdır, o baykuşlardan zahmettedir; o azîm hazîne pislik içine medfûn olmuştur.

Bilal-i Habeşî (a.s.) gerçek sultan olan Hakk'ın yakın kullarındandır ve bir şahın kolunda beslediği bir doğan kuşu gibidir. O, baykuş gibi olan müşriklerden işkence görmektedir. O Hz. Bilal, büyük bir nur ve iman cevheri hazinesidir. Pislik yığını hükmünde olan müşrikler arasında gömülmüş kalmıştır. Çünkü Yüce Allah müşrikler hakkında "Müşrikler ancak necistir, yani pisliğin aynıdır" (Tevbe, 9/28) buyurmuştur. "Cuğd", baykuş demektir.

Bilal-i Habeşî hazretleri sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın mukarrebidir ve bir şâhın kolunda beslediği bir doğan kuşu gibidir. O baykuş gibi olan müşriklerden işkence içindedir. O Hz. Bilâl bir azîm nûr ve cevher-i îmân hazînesidir. Pislik yığını mesâbesinde olan müşrikler arasında gömülmüş kalmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ müşrikler hakkında إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجس (Tevbe, 9/28) ya'ni "Müşrikler ancak necestir ya'ni pisliğin aynıdır" buyurmuştur. "Cuğd", baykuş demektir.

972. Baykuşlar doğana zulmediyorlar. Onun kanadını bir günahı olmaksızın yoluyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

972. Baykuşlar doğana zulmediyorlar. Onun kanadını bir günahı olmaksızın yoluyorlar.

973. Onun kabahati budur ki, ancak doğandır. İmdi, Yûsuf'un kabahati güzellikten başka nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

973. Onun kabahati budur ki, ancak doğandır. Şimdi, Yusuf'un kabahati güzellikten başka nedir?

Hz. Bilal'in kabahati ancak gerçek şah olan Hakk'ın doğan kuşu olması ve ona yakın bulunmasıdır ve içindeki güzelliktir. Nasıl ki Yusuf (a.s.)'ın kardeşleri nezdindeki kabahati ancak onun güzelliği olmuştur.

Hz. Bilal'in kabahati ancak şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın doğan kuşu olması ve ona yakın bulunmasıdır ve bâtınındaki güzelliktir. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri indindeki kabahati ancak onun güzelliği olmuştur.

974. Baykuşun zâd u bûdu vîrâne olur. Ondan dolayı doğan üzerine onların cühûd öfkesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

974. Baykuşun yurdu ve geçim kaynağı virane olur. Bu sebeple doğana karşı onların Yahudi öfkesi olur.

"Zâd u bûd", yer ve yurt ve geçim sebepleri demektir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Yani, baykuşların yeri ve yurdu ve geçim sebepleri virane ve harap yerler olur. Doğan kuşunun yeri ve yurdu ve geçim sebepleri ise padişahın köşkü ve sarayı ve bileğidir. Bu sebeple süflî (aşağılık) olan baykuşlar ulvî (yüce) olan doğanı bu yüceliğinden dolayı çekemezler. Onun hakkında Yahudilere özgü olan şiddetli bir öfke beslerler.

"Zâd u bûd", yer ve yurt ve esbâb-ı maîşet demektir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Ya'ni, baykuşların yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti vîrâne ve harâb yerler olur. Doğan kuşunun yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti ise pâdişâhın köşkü ve sarayı ve bileğidir. Binâenaleyh süflî olan baykuşlar ulvî olan doğanı bu ulviyetinden dolayı çekemezler. Onun hakkında çıfıtlara mahsûs olan şiddetli bir öfke beslerler.

975. Derler ki: "Niçin o diyârdan yahud o şehriyârin köşkünden ve bileğinden yâd getiriyorsun?" Baykuş mesâbesinde olan münkirler mü'mine derler ki: "Niçin sen bize Hak'tan ve hakîkatten bahsediyorsun? Ve şehriyâr-i hakîkî olan Hakk'a ezeldeki yakınlıktan dem vuruyorsun? Biz böyle şeyler düşünmek istemeyiz. Bu dünyada yeyip içmek ve zevk etmek dururken niçin Hak ve âhiret hayâlleriyle içimizin râhatını selb edip kendimizi bu dünyanın her türlü zevklerinden mahrûm edelim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

975. Derler ki: "Niçin o diyardan yahut o hükümdarın köşkünden ve bileğinden söz ediyorsun?" Baykuş mesabesinde olan inkârcılar mü'mine derler ki: "Niçin sen bize Hak'tan ve hakikatten bahsediyorsun? Ve gerçek hükümdar olan Hakk'a ezeldeki yakınlıktan söz ediyorsun? Biz böyle şeyler düşünmek istemeyiz. Bu dünyada yiyip içmek ve zevk etmek dururken niçin Hak ve ahiret hayalleriyle içimizin rahatını alıp kendimizi bu dünyanın her türlü zevklerinden mahrum edelim?"

976. "Baykuşların mahallesinde fuzûlluk ediyorsun, fitne ve teşvîş bırakıyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

976. "Baykuşların mahallesinde boş işlerle uğraşıyorsun, fitne ve kargaşa bırakıyorsun!"

"Biz bu dünya harabesinin baykuşlarıyız. Sen bizim mahallemizde boş işlerle ve boş sözlerle gevezelik ediyorsun. Bizim dünya hayatımıza fitne ve kargaşa bırakıyorsun ve rahatımızı kaçırıyorsun. Bu sebeple sen bu halkın düşmanısın!"

"Biz bu dünyâ harâbesinin baykuşlarıyız. Sen bizim mahallemizde fuzûlluk ve boş sözler ile gevezelik ediyorsun. Bizim hayât-ı dünyeviyyemize fitne ve teşvîş bırakıyorsun ve râhatımızı kaçırıyorsun. Binâen[aleyh] sen bu halkın düşmanısın!"

977. "Bizim meskenimiz ki, esîrin reşki oldu, harâbe ve hakîr ad ta'bîr ediyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

977. "Bizim meskenimiz ki, esîrin kıskançlık duyduğu yer oldu, harabe ve değersiz adını veriyorsun!"

Bizim meskenimiz olan bu dünyayı esîr âlemi kıskanır. Çünkü esîr âlemi, suretsiz, latif bir sıvıdan ibarettir. Çokluktan ve güzel güzel şekillerden ve suretlerden bomboştur. Bu dünya ise güzel bağların, bostanların ve latif kadınların ve türlü türlü tatlı yemeklerin ve içkilerin suretleriyle doludur. Dünyanın bu kadar güzelliği ve mamurluğu varken sen bizi soğutmak için ona harabedir, viranedir, diye türlü türlü değersiz adlar verip duruyorsun.

"Bizim meskenimiz olan bu dünyayı âlem-i esîr kıskanır. Zîrâ âlem-i esîr sûretsiz bir seyyâle-i latîfeden ibarettir. Keserâttan ve güzel güzel eşkâl ve sûretlerden bomboştur. Bu dünyâ ise güzel bağların, bostanların ve latîf kadınların ve türlü türlü tatlı yemeklerin ve içkilerin sûretleriyle doludur. Dünyânın bu kadar güzelliği ve ma'mûrluğu var iken sen bizi soğutmak için ona harâbedir, vîrânedir, diye türlü türlü hakîr adlar verip duruyorsun."

978. "Sahtekârlık getirdin ki, tâ bizim baykuşlarımız seni şah ve reîs yapsınlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

978. "Sahtekârlık getirdin ki, bizim baykuşlarımız seni şah ve reis yapsınlar!"

"Şeyd", sahtekârlık, riyakârlık (Burhan). Yani, "Bu ifadelerin ile bize sahtekârlık ve riyakârlık getirdin. Sen bu sahtekârlığı bizim gönlümüzü dünyadan ve dünyevi lezzetlerden geçirip bizim başımızda şah ve reis olmak için yapıyorsun. Yoksa bu senin dediğin şeylerin hiçbirisinin aslı yoktur ve ancak hurafelerden ibarettir."

"Şeyd", sahtekârlık, riyâkârlık (Burhân). Ya'ni, "Bu ifadelerin ile bize sahtekârlık ve riyâkârlık getirdin. Sen bu sahtekârlığı bizim gönlümüzü dünyâdan ve lezâiz-i dünyeviyyeden geçirip bizim başımızda şâh ve reîs olmak için yapıyorsun. Yoksa bu senin dediğin şeylerin hiçbirisinin aslı yoktur ve ancak hurâfâttan ibarettir."

979. "Onlarda sevdâî olan vehmi peyda ediyorsun! Bu firdevsin adını vîrân ediyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

979. "Onlarda sevdadan kaynaklanan vehmi ortaya çıkarıyorsun! Bu cennetin adını viran ediyorsun!"

Baykuş konumunda olan inkârcılar mü'mine derler ki: "Niçin sen bize Hak'tan ve hakikatten bahsediyorsun? Ve gerçek hükümdar olan Hakk'a ezeldeki yakınlıktan söz ediyorsun? Biz böyle şeyler düşünmek istemeyiz. Bu dünyada yiyip içmek ve zevk etmek dururken niçin Hak ve ahiret hayalleriyle içimizin rahatını alıp kendimizi bu dünyanın her türlü zevklerinden mahrum edelim?"

Baykuş mesâbesinde olan münkirler mü'mine derler ki: "Niçin sen bize Hak'tan ve hakîkatten bahsediyorsun? Ve şehriyâr-i hakîkî olan Hakk'a ezeldeki yakınlıktan dem vuruyorsun? Biz böyle şeyler düşünmek istemeyiz. Bu dünyada yeyip içmek ve zevk etmek dururken niçin Hak ve âhiret hayâlleriyle içimizin râhatını selb edip kendimizi bu dünyanın her türlü zevklerinden mahrûm edelim?"

976. "Baykuşların mahallesinde fuzûlluk ediyorsun, fitne ve teşvîş bırakıyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

976. "Baykuşların mahallesinde boş işlerle uğraşıyorsun, fitne ve kargaşa bırakıyorsun!"

"Biz bu dünya harabesinin baykuşlarıyız. Sen bizim mahallemizde boş işlerle ve boş sözlerle gevezelik ediyorsun. Bizim dünya hayatımıza fitne ve kargaşa bırakıyorsun ve rahatımızı kaçırıyorsun. Bu sebeple sen bu halkın düşmanısın!"

"Biz bu dünyâ harâbesinin baykuşlarıyız. Sen bizim mahallemizde fuzûlluk ve boş sözler ile gevezelik ediyorsun. Bizim hayât-ı dünyeviyyemize fitne ve teşvîş bırakıyorsun ve râhatımızı kaçırıyorsun. Binâen[aleyh] sen bu halkın düşmanısın!"

977. "Bizim meskenimiz ki, esîrin reşki oldu, harâbe ve hakîr ad ta'bîr ediyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

977. "Bizim meskenimiz ki, esîrin kıskançlık duyduğu yer oldu, harabe ve değersiz adını veriyorsun!"

Bizim meskenimiz olan bu dünyayı esîr âlemi kıskanır. Çünkü esîr âlemi, suretsiz, latif bir sıvıdan ibarettir. Çokluktan ve güzel güzel şekillerden ve suretlerden bomboştur. Bu dünya ise güzel bağların, bostanların ve latif kadınların ve türlü türlü tatlı yemeklerin ve içkilerin suretleriyle doludur. Dünyanın bu kadar güzelliği ve mamurluğu varken sen bizi soğutmak için ona harabedir, viranedir, diye türlü türlü değersiz adlar verip duruyorsun.

"Bizim meskenimiz olan bu dünyayı âlem-i esîr kıskanır. Zîrâ âlem-i esîr sûretsiz bir seyyâle-i latîfeden ibarettir. Keserâttan ve güzel güzel eşkâl ve sûretlerden bomboştur. Bu dünyâ ise güzel bağların, bostanların ve latîf kadınların ve türlü türlü tatlı yemeklerin ve içkilerin sûretleriyle doludur. Dünyânın bu kadar güzelliği ve ma'mûrluğu var iken sen bizi soğutmak için ona harâbedir, vîrânedir, diye türlü türlü hakîr adlar verip duruyorsun."

978. "Sahtekârlık getirdin ki, tā bizim baykuşlarımız seni şah ve reîs yapsınlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

978. "Sahtekârlık getirdin ki, bizim baykuşlarımız seni şah ve reis yapsınlar!"

"Şeyd", sahtekârlık, riyakârlık demektir (Burhan). Yani, "Bu ifadelerinle bize sahtekârlık ve riyakârlık getirdin. Sen bu sahtekârlığı, bizim gönlümüzü dünyadan ve dünyevi hazlardan geçirip bizim başımızda şah ve reis olmak için yapıyorsun. Yoksa bu senin dediğin şeylerin hiçbirinin aslı yoktur ve ancak hurafelerden ibarettir."

"Şeyd", sahtekârlık, riyâkârlık (Burhân). Ya'ni, "Bu ifadelerin ile bize sahtekârlık ve riyâkârlık getirdin. Sen bu sahtekârlığı bizim gönlümüzü dünyâdan ve lezâiz-i dünyeviyyeden geçirip bizim başımızda şâh ve reîs olmak için yapıyorsun. Yoksa bu senin dediğin şeylerin hiçbirisinin aslı yoktur ve ancak hurâfâttan ibarettir."

979. "Onlarda sevdâî olan vehmi peyda ediyorsun! Bu firdevsin adını vîrân ediyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

979. "Onlarda sevdâî olan vehmi peyda ediyorsun! Bu firdevsin adını vîrân ediyorsun!"

"Tenîden", birkaç anlama gelir, burada "ortaya çıkarmak" demektir. "Sevdâ", burada "bozuk hayal" anlamındadır. "Sevdâî", "bozuk hayale ait" demek olur. "Firdevs", meyveli bahçe demektir. Yani, "Sen bu dünya halkında bozuk hayale ait olan vehmi (gerçek olmayan tahayyülü) ortaya çıkarıyorsun. Bu meyveli ve latif olan dünya bahçesinin adını değiştirip, virane ve harabe diyorsun ve bu halkın keyfini bozmaya ve kaçırmaya çabalıyorsun!"

"Tenîden", birkaç ma'naya gelir, burada "peydâ etmek" demektir. "Sevdâ", burada "hayâl-i fâsid" ma'nâsınadır. "Sevdâî", "hayâl-i fâside mensûb" demek olur. "Firdevs", meyveli bostan demektir. Ya'ni, "Sen bu dünyâ halkında hayâl-i fâside mensûb olan vehim peydâ ediyorsun. Bu meyveli ve latîf olan dünyâ bostanının adını değiştirip, vîrâne ve harâbe diyorsun ve bu halkın keyfini bozmaya ve kaçırmaya çabalıyorsun!"

980. "Ey sıfatları fenâ olan! Senin başına o kadar vururuz ki, sahtekârlığı ve saçmaları terkedersin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

980. "Ey sıfatları kötü olan! Senin başına o kadar vururuz ki, sahtekârlığı ve saçmaları terk edersin!"

"Türrehât", sözlükte "büyük caddeden ayrılan ince yol" demektir. Mecaz yoluyla "boş ve saçma sözler"e denir; meşâyihin (tasavvuf büyüklerinin) şathiyyâtına (vecde gelerek söyledikleri sözler) da derler. Yani, "Ey müminlik iddiasında bulunan kötü sıfatlı kimse! Sana o kadar işkence ederiz ki, sonunda bu sahtekârlıktan ve hurafelerden vazgeçersin!"

"Türrehât", lügatte "büyük caddeden ayrılan ince yol" demektir. İstiâre tarîkıyla "boş ve saçma sözler"e ıtlak olunur; şathiyyât-ı meşâyihe da derler. Ya'ni, "Ey mü'minlik da'vâsında bulunan fenâ sıfatlı kimse! Sana o kadar işkence ederiz ki, nihâyet bu sahtekârlıktan ve hurâfâttan vazgeçersin!"

981. "Maşrık önünde onu çarmıh ediyorlar, cismi çıplak olarak ona diken dalı vuruyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

981. "Doğu yönünde onu çarmıha geriyorlar, cismi çıplak olarak ona diken dalı vuruyorlar."

Yani, Hz. Sıddîk, Resûl-i Ekrem'e yukarıdaki sözleri söyledikten sonra buyurdu ki: "Ey Allah'ın Resulü! O müşrikler Hz. Bilâl'i güneş karşısında sırtüstü yatırıp, çarmıha geriyorlar. Cismi çıplak olduğu hâlde ona diken dalı ile vuruyorlar."

Ya'ni, Hz. Sıddîk, Resûl-i Ekrem'e yukarıdaki sözleri söyledikten sonra buyurdu ki: "Yâ Resûlallah! Hz. Bilâl'i o müşrikler güneş karşısında arka üstü yatırıp, çarmıha geriyorlar. Cismi çıplak olduğu hâlde ona diken dalı ile vuruyorlar."

982. "Onun cisminden yüz yerde kan fışkırıyor. O "Ahad!" diyor ve baş koyuyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

982. "Onun bedeninden yüz yerde kan fışkırıyor. O "Ahad!" diyor ve baş koyuyor."

Diken dalı vurdukça Hz. Bilâl'in bedeninden yüz yerden kan fışkırıyor. Fakat o hazret bu şiddetli işkenceye ve azaba tahammül edip, "Ahad!" diye bağırıyor ve ilâhî kazâya baş koyuyor.

"Diken dalı vurdukça Hz. Bilâl'in cisminden yüz yerden kan fışkırıyor. Fakat o hazret bu şiddetli işkenceye ve azâba tahammül edip, "Ahad!" diye bağırıyor ve kazâ-yı ilâhîye baş koyuyor."

983. "Dîni gizli tut! Laîn cühûdlardan başı ört!" diye nasihatler verdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

983. "Dini gizli tut! Lanetlenmiş Yahudilerden başını ört!" diye nasihatler verdim."

984. "Aşıktır; ona kıyamet gelmiştir. Hattâ tövbe kapısı onun üzerine bağlanmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

984. "Aşıktır; ona kıyamet gelmiştir. Hatta tövbe kapısı onun üzerine kapanmıştır."

"Tenîden", birkaç anlama gelir, burada "ortaya çıkarmak" demektir. "Sevda", burada "bozuk hayal" anlamındadır. "Sevdâî", "bozuk hayale ait" demek olur. "Firdevs", meyveli bahçe demektir. Yani, "Sen bu dünya halkında bozuk hayale ait olan vehim ortaya çıkarıyorsun. Bu meyveli ve latif olan dünya bahçesinin adını değiştirip, virane ve harabe diyorsun ve bu halkın keyfini bozmaya ve kaçırmaya çalışıyorsun!"

"Tenîden", birkaç ma'naya gelir, burada "peydâ etmek" demektir. "Sevdâ", burada "hayâl-i fâsid" ma'nâsınadır. "Sevdâî", "hayâl-i fâside mensûb" demek olur. "Firdevs", meyveli bostan demektir. Ya'ni, "Sen bu dünyâ halkında hayâl-i fâside mensûb olan vehim peydâ ediyorsun. Bu meyveli ve latîf olan dünyâ bostanının adını değiştirip, vîrâne ve harâbe diyorsun ve bu halkın keyfini bozmaya ve kaçırmaya çabalıyorsun!"

980. "Ey sıfatları fenâ olan! Senin başına o kadar vururuz ki, sahtekârlığı ve saçmaları terkedersin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

980. "Ey sıfatları fani olan! Senin başına o kadar vururuz ki, sahtekârlığı ve saçmaları terk edersin!"

"Türrehât", sözlükte "büyük caddeden ayrılan ince yol" demektir. Mecaz yoluyla "boş ve saçma sözler"e denir; meşâyihin (tasavvuf büyüklerinin) şathiyyâtına (vecde gelerek söyledikleri, dışarıdan bakıldığında şeriata aykırı gibi görünen sözler) da derler. Yani, "Ey müminlik iddiasında bulunan fani sıfatlı kimse! Sana o kadar işkence ederiz ki, sonunda bu sahtekârlıktan ve hurafelerden vazgeçersin!"

"Türrehât", lügatte "büyük caddeden ayrılan ince yol" demektir. İstiâre tarîkıyla "boş ve saçma sözler"e ıtlak olunur; şathiyyât-ı meşâyihe da derler. Ya'ni, "Ey mü'minlik da'vâsında bulunan fenâ sıfatlı kimse! Sana o kadar işkence ederiz ki, nihâyet bu sahtekârlıktan ve hurâfättan vazgeçersin!"

981. "Maşrık önünde onu çarmıh ediyorlar, cismi çıplak olarak ona diken dalı vuruyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

981. "Doğu yönünde onu çarmıha geriyorlar, cismi çıplak olarak ona diken dalı vuruyorlar."

Yani, Hz. Sıddîk, Resûl-i Ekrem'e yukarıdaki sözleri söyledikten sonra buyurdu ki: "Ey Allah'ın Resulü! O müşrikler Hz. Bilâl'i güneş karşısında sırtüstü yatırıp, çarmıha geriyorlar. Cismi çıplak olduğu hâlde ona diken dalı ile vuruyorlar."

Ya'ni, Hz. Sıddîk, Resûl-i Ekrem'e yukarıdaki sözleri söyledikten sonra buyurdu ki: "Yâ Resûlallah! Hz. Bilâl'i o müşrikler güneş karşısında arka üstü yatırıp, çarmıha geriyorlar. Cismi çıplak olduğu hâlde ona diken dalı ile vuruyorlar."

982. "Onun cisminden yüz yerde kan fışkırıyor. O "Ahad!" diyor ve baş koyuyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

982. "Onun bedeninden yüz yerde kan fışkırıyor. O "Ahad!" diyor ve baş koyuyor."

Diken dalı vurdukça Hz. Bilal'in bedeninden yüz yerden kan fışkırıyor. Fakat o hazret bu şiddetli işkenceye ve azâba tahammül edip, "Ahad!" diye bağırıyor ve ilâhî kazâya baş koyuyor.

"Diken dalı vurdukça Hz. Bilal'in cisminden yüz yerden kan fışkırıyor. Fakat o hazret bu şiddetli işkenceye ve azâba tahammül edip, "Ahad!" diye bağırıyor ve kazâ-yı ilâhîye baş koyuyor."

983. "Dîni gizli tut! Laîn cühûdlardan başı ört!" diye nasihatler verdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

983. "Dini gizli tut! Lanetlenmiş Yahudilerden başını ört!" diye nasihatler verdim."

984. "Aşıktır; ona kıyamet gelmiştir. Hatta tövbe kapısı onun üzerine bağlanmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

984. "Aşıktır; ona kıyamet gelmiştir. Hatta tövbe kapısı onun üzerine bağlanmıştır."

Hz. Bilâl, Hakk'ın ve Resûlü'nün âşığıdır. موتوا قبل ان تموتوا [yani "Ölmeden evvel ölünüz!"] emri gereğince ölmeden evvel ölmüş ve onun kıyameti kopmuştur; ve hatta onun üzerine kıyamette kapanması vaat edilen tövbe kapısı kapanmıştır.

Hz. Bilâl Hakk'ın ve Resûlü'nün âşığıdır. موتوا قبل ان تموتوا [ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz!"] emri mûcibince ölmeden evvel ölmüş ve onun kıyameti kopmuştur; ve hatta onun üzerine kıyâmette kapanması mev'ûd olan tövbe kapısı kapanmıştır."

985. Aşıklık ve tövbe yahud sabır imkânı... Ey cân! Bu çok galîz ve muhal olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

985. Aşıklık ve tövbe yahut sabır imkânı... Ey can! Bu çok kaba ve imkânsız olur.

Bir taraftan aşıklık, bir taraftan da aşıklığın hallerini açığa vurmaktan tövbe etmek yahut kendini zapt edip aşıklığın coşkunluğunu meydana çıkarmamak için sabretme imkânı bir yerde birleşmez. Bu hallerin birleşmesi pek kaba bir imkânsızlık olur.

Bir taraftan âşıklık, bir taraftan da âşıklığın ahvâlini ızhâr etmekten tövbe etmek yahud kendini zabtedip âşıklığın şûrîdeliğini meydana çıkarmamak için sabr etmek imkânı bir yerde cem' olmaz. Bu ahvâlin cem'i pek galîz bir muhâl olur.

986. Tövbe kurtcağız ve aşk ejderha gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Huda'nın vasfıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

986. Tövbe küçük kurt gibidir ve aşk ejderha gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Allah'ın vasfıdır.

"Kirm", böcek türünden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi çeşitleri vardır. Bilinmeli ki, "tövbe"nin iki anlamı vardır: Birisi lügat anlamı, diğeri şer'î anlamıdır. Lügat anlamı mutlak olarak "geri dönmek"tir. Şer'î anlamı ise "günahdan itaate geri dönmek"tir. Bu şerefli beyitteki tövbe, şer'î tövbedir; ve şer'î tövbe ise ancak yaratılmışın vasfı olur. Çünkü Yüce Allah hazretleri günahdan itaate geri dönmekten münezzehtir. Fakat lügat anlamı itibarıyla tövbe Allah'ın dahi vasfı olur. Nitekim ayet-i kerimede "ثم تاب عليهم ليتوبوا" (Tevbe, 9/118) yani "Yüce Allah onların günahdan itaate geri dönmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve "et-Tevvâb" Yüce Allah hazretlerinin şerefli isimlerindendir. Bu husustaki incelemeler Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 64. Bâb'ında Hz. Şeyh-i Ekber tarafından beyan buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Buna göre Allah'ın onlara dönmesi ve geri dönüşü onları uzaklıktan yakınlığa çekmek içindir; ve Allah'ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikredilen anlamda asla ortak değildir. Lakin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Yüce Allah'ındır. Çünkü ayet-i kerimede "يحبهم ويحبونه" (Maide, 5/54) yani "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı sever" buyurulur. Buna göre Yüce Allah evvelen şerefli zâtını muhabbetle vasıflandırdı. Sonra da bu vasfı kullarına verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin anlamı Allah ile halk arasında ortak bir vasıf olur. Bu vasıf töv- "Hz. Bilal Allah'ın ve Resûlü'nün âşığıdır. "موتوا قبل ان تموتوا" [yani "Ölmeden evvel ölünüz!"] emri gereğince ölmeden evvel ölmüş ve onun kıyameti kopmuştur; ve hatta onun üzerine kıyamette kapanması vaat edilen tövbe kapısı kapanmıştır."

"Kirm", böcek nev'inden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi envâ'ı vardır. Ma'lum olsun ki, "tövbe [:tevbe]"nin iki ma'nası vardır: Birisi ma'nâ-yı lügavî, diğeri ma'nâ-yı şer'îdir. Ma'nâ-yı lügavî alelıtlâk "rücû'" etmektir. Ma'nâ-yı şer'îsi "ma'siyetten tâate rücû"dur. Bu beyt-i şerîfteki tövbe, tövbe-i şer'îdir; ve tövbe-i şer'î ise ancak mahlûkun vasfı olur. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ma'siyetten tâate rücû'dan münezzehtir. Fakat ma'nâ-yı lügavî i'tibariyle tövbe Hakk'ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerimede ثم تاب عليهم ليتوبوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onların ma'siyetten tâate rücû' etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve "et-Tevvâb" Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. Bu husûstaki tedkîkāt Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 64. Bâb'ında Hz. Şeyh-i [Ekber] tarafından beyân buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Binâenaleyh Hakk'ın onlara dönmesi ve rücû'u onları bu'dden kurba çekmek için olur; ve Hakk'ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikrolunan ma'nâda aslâ müşterek değildir. Lakin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Hak Teâlâ'nındır. Çünkü âyet-i kerîmede يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) ya'ni "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı sever" buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ evvelen zât-ı şerîfini muhabbetle tavsîf buyurdu. Sonra da bu vasfı kullarına verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin ma'nâsı Hak ile halk arasında müşterek bir vasıf olur. Bu vasıf töv- "Hz. Bilal Hakk'ın ve Resûlü'nün âşığıdır. موتوا قبل ان تموتوا [ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz!"] emri mûcibince ölmeden evvel ölmüş ve onun kıyameti kopmuştur; ve hatta onun üzerine kıyâmette kapanması mev'ûd olan tövbe kapısı kapanmıştır."

985. Aşıklık ve tövbe yahud sabır imkânı... Ey cân! Bu çok galîz ve muhal olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

985. Aşıklık ve tövbe yahut sabır imkânı... Ey can! Bu çok kaba ve imkânsız olur.

Bir taraftan aşıklık, bir taraftan da aşıklığın hallerini açığa vurmaktan tövbe etmek yahut kendini zapt edip aşıklığın coşkunluğunu meydana çıkarmamak için sabretme imkânı bir yerde birleşmez. Bu hallerin birleşmesi pek kaba bir imkânsızlık olur.

Bir taraftan âşıklık, bir taraftan da âşıklığın ahvâlini ızhâr etmekten tövbe etmek yahud kendini zabtedip âşıklığın şûrîdeliğini meydana çıkarmamak için sabr etmek imkânı bir yerde cem' olmaz. Bu ahvâlin cem'i pek galîz bir muhâl olur.

986. Tövbe kurtcağız ve aşk ejderha gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Huda'nın vasfıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

986. Tövbe küçük bir kurt gibidir ve aşk ejderha gibidir. Tövbe halkın vasfıdır ve o Allah'ın vasfıdır.

"Kirm", böcek türünden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi çeşitleri vardır. Bilinmeli ki, "tövbe"nin iki anlamı vardır: Birisi lügat anlamı, diğeri şer'î anlamıdır. Lügat anlamı mutlak olarak "geri dönmek"tir. Şer'î anlamı ise "günahdan itaate geri dönmek"tir. Bu şerefli beyitteki tövbe, şer'î tövbedir; ve şer'î tövbe ise ancak yaratılmışın vasfı olur. Zira Yüce Allah hazretleri günahdan itaate geri dönmekten münezzehtir. Fakat lügat anlamı itibarıyla tövbe Allah'ın da vasfı olur. Nitekim ayet-i kerimede ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا (Tevbe, 9/118) yani "Yüce Allah onların günahdan itaate geri dönmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve "et-Tevvâb" Yüce Allah hazretlerinin şerefli isimlerindendir. Bu husustaki incelemeler Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 64. Bâb'ında Hz. Şeyh-i Ekber tarafından beyan buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Buna göre Allah'ın onlara dönmesi ve geri dönüşü onları uzaklıktan yakınlığa çekmek içindir; ve Allah'ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikredilen anlamda asla ortak değildir. Lakin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Yüce Allah'ındır. Çünkü ayet-i kerimede يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ (Maide, 5/54) yani "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı sever" buyurulur. Buna göre Yüce Allah evvelen şerefli zâtını muhabbetle vasıflandırdı. Sonra da bu vasfı kullarına verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin anlamı Allah ile halk arasında ortak bir vasıf olur. Bu vasıf tövbe vasfına benzemez. Şerefli beyitte bu inceliklere işaret buyurulur. Yani, kulun vasfı olan günahdan itaate geri dönmek bir kurt mesabesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderha gibidir. Aşk üstün geldiği vakit kulun vasıfları fani olur ve onda Allah'ın vasfı ortaya çıkar.

"Kirm", böcek nev'inden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi envâ'ı vardır. Ma'lum olsun ki, "tövbe [:tevbe]"nin iki ma'nası vardır: Birisi ma'nâ-yı lügavî, diğeri ma'nâ-yı şer'îdir. Ma'nâ-yı lügavî alelıtlâk "rücû'" etmektir. Ma'nâ-yı şer'îsi "ma'siyetten tâate rücû"dur. Bu beyt-i şerîfteki tövbe, tövbe-i şer'îdir; ve tövbe-i şer'î ise ancak mahlûkun vasfı olur. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ma'siyetten tâate rücû'dan münezzehtir. Fakat ma'nâ-yı lügavî i'tibariyle tövbe Hakk'ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerimede ثم تاب عليهم ليتوبوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onların ma'siyetten tâate rücû' etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve "et-Tevvâb" Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. Bu husûstaki tedkîkāt Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 64. Bâb'ında Hz. Şeyh-i [Ekber] tarafından beyân buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Binâenaleyh Hakk'ın onlara dönmesi ve rücû'u onları bu'dden kurba çekmek için olur; ve Hakk'ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikrolunan ma'nâda aslâ müşterek değildir. Lakin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Hak Teâlâ'nındır. Çünkü âyet-i kerîmede يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) ya'ni "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı sever" buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ evvelen zât-ı şerîfini muhabbetle tavsîf buyurdu. Sonra da bu vasfı kullarına verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin ma'nâsı Hak ile halk arasında müşterek bir vasıf olur. Bu vasıf töv- be vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işaret buyurulur. Ya'ni, kulun vasfı olan ma'siyetten tâate rücû' bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderha gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfı fânî olur ve onda vasf-ı Hudâ zâhir olur.

987. Aşk bî-niyaz olan Hudâ'nın evsafındandır. Aşıklık onun gayrı üzerine mecâz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

987. Aşk, ihtiyaçsız olan Allah'ın sıfatlarındandır. Aşıklık, O'nun dışındaki varlıklar üzerine mecazî olur.

Aşk, ihtiyaçsız ve gereksinimden uzak olan Hakk'ın vasıflarındandır. Nitekim kudsî hadiste "كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف" yani "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Halkı beni bilsinler diye yarattım" buyurulur. Buna göre, Hakk'ın muhabbeti ve aşkı ancak kendi zâtına ve güzelliğine olur; ve kulun Hakk'a olan aşkı dahi anlamda Hak aşkı ile ortak olup, hakikî aşk olur. Fakat kulun, Hakk'ın gayrı kabul edilen bu mecazî ve izafî varlık âleminde vehmedilmiş suretlere olan aşkı ise "mecazî aşk" olur.

Aşk niyazsız ve ihtiyaçtan müstağnî olan Hakk'ın vasıflarındandır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Halkı beni bilsinler diye yarattım" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ın muhabbeti ve aşkı ancak kendi zâtına ve cemâline olur; ve kulun Hakk'a olan aşkı dahi ma'nâda aşk-ı Hak ile müşterek olup, aşk-ı hakîkî olur. Fakat kulun Hakk'ın gayn i'tibâr olunan bu vücûd-i mecâzî ve izâfi âleminde suver-i mevhûmeye olan aşkı ise "aşk-ı mecâzî" olur.

988. Zîrâ ki, o güzellik boyalı altın gelmiştir; onun zahiri nûr, bâtını duman gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

988. Çünkü o güzellik boyalı altın gelmiştir; onun görüneni nur, bâtını duman gelmiştir.

Çünkü bu izafî varlık âlemindeki vehmedilmiş suretlerin güzelliği yaldızlı ve boyalı altın gibidir. Dışı nurlu ve parlak, içi duman gibi kapkaradır. Örneğin, çok güzel bir kadının bedeninin iç yüzüne bakılırsa bir gübre yığınıdır; fakat dışı Hakk'ın mutlak güzelliğinden yansıyan bir parlaklıktır. Bazı nüshalarda "hüsn" yerine "bakır" anlamında olan "mis" yazılmıştır. Bu durumda anlam "Çünkü o bakır hükmünde olan beden yaldızlı altın hükmündedir" demek olur.

Zîrâ ki, bu vücûd-i izâfî âlemindeki suver-i mevhûmenin güzelliği yaldızlı ve boyalı altın mesâbesindedir. Dışı nûrlu ve parlak ve içi duman-gibi kapkaradır. Meselâ gāyet güzel bir kadının cisminin iç yüzüne bakılırsa bir gübre yığınıdır; fakat dışı Hakk'ın hüsn-i mutlakından mün'akis bir parlaklıktır. Ba'zı nüshalarda "hüsn" yerine "bakır" ma'nâsında olan "miss" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ “Zîrâ ki, o bakır mesâbesinde olan cisim yaldızlı altın mesâbesindedir" demek olur.

989. Vaktâki nûr gider ve duman zahir olur, o zaman mecâzî olan aşk donar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

989. Işık gittiği ve duman belirdiği zaman, mecazî aşk donar.

Yani, o yansıyan ışık yaşlılık, hastalık veya doğal ölümle gittiği zaman, onun duman gibi kapkara olan iç yüzü ortaya çıkar ve o ışığın âşıkları artık o cismin yüzüne bile bakmaz bir hâle gelirler ve o mecazî aşk da donar ve geçersiz olur. Beyit, bu inceliklere işaret eder. Yani, kulun vasfı olan günah işlemekten ibadete dönmek bir kurt gibidir. Aşk ise bu kurda göre ejderha gibidir. Aşk üstün geldiği zaman kulun vasıfları yok olur ve onda Allah'ın vasfı belirir.

Ya'ni, vaktâki o nûr-ı mün'akis ihtiyarlık ve hastalık veyâhud mevt-i tabîî ile gider, onun duman gibi kapkara olan iç yüzü meydana çıkar ve o pertevin âşıkları artık o cismin yüzüne bile bakmaz bir hâle gelirler ve o aşk-ı mecâzî de donar ve bâtıl olur. be vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işaret buyurulur. Ya'ni, kulun vasfı olan ma'siyetten tâate rücû' bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderha gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfı fânî olur ve onda vasf-ı Huda zâhir olur.

987. Aşk bî-niyaz olan Huda'nın evsafındandır. Aşıklık onun gayrı üzerine mecâz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

987. Aşk, ihtiyaçsız olan Allah'ın sıfatlarındandır. Âşıklık, O'ndan başkası üzerine mecazî olur.

Aşk, niyazsız ve ihtiyaçtan uzak olan Hakk'ın vasıflarındandır. Nitekim kudsî hadiste " كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف " yani "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Halkı beni bilsinler diye yarattım" buyrulur. Bu sebeple Hakk'ın muhabbeti ve aşkı ancak kendi zâtına ve cemâline olur; ve kulun Hakk'a olan aşkı dahi anlamda Hak aşkı ile ortak olup, hakikî aşk olur. Fakat kulun, Hakk'ın gayrı kabul edilen bu mecazî ve izafî varlık âleminde vehmedilmiş suretlere olan aşkı ise "mecazî aşk" olur.

Aşk niyazsız ve ihtiyaçtan müstağnî olan Hakk'ın vasıflarındandır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Halkı beni bilsinler diye yarattım" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ın muhabbeti ve aşkı ancak kendi zâtına ve cemâline olur; ve kulun Hakk'a olan aşkı dahi ma'nâda aşk-ı Hak ile müşterek olup, aşk-ı hakîkî olur. Fakat kulun Hakk'ın gayrı i'tibâr olunan bu vücûd-i mecâzî ve izâfi âleminde suver-i mevhûmeye olan aşkı ise "aşk-ı mecâzî" olur.

988. Zîrâ ki, o güzellik boyalı altın gelmiştir; onun zâhiri nûr, bâtını duman gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

988. Çünkü o güzellik boyalı altın gelmiştir; onun görüneni nur, bâtını duman gelmiştir.

Çünkü bu izafî varlık âlemindeki vehmedilmiş suretlerin güzelliği yaldızlı ve boyalı altın gibidir. Dışı nurlu ve parlak, içi duman gibi kapkaradır. Örneğin, çok güzel bir kadının bedeninin iç yüzüne bakılırsa bir gübre yığınıdır; fakat dışı Hak'ın mutlak güzelliğinden yansıyan bir parlaklıktır. Bazı nüshalarda "hüsn" yerine "bakır" anlamında olan "miss" yazılmıştır. Bu durumda anlam "Çünkü o bakır hükmünde olan beden yaldızlı altın hükmündedir" demek olur.

Zîrâ ki, bu vücûd-i izâfî âlemindeki suver-i mevhûmenin güzelliği yaldızlı ve boyalı altın mesâbesindedir. Dışı nûrlu ve parlak ve içi duman-gibi kapkaradır. Meselâ gāyet güzel bir kadının cisminin iç yüzüne bakılırsa bir gübre yığınıdır; fakat dışı Hakk'ın hüsn-i mutlakından mün'akis bir parlaklıktır. Ba'zı nüshalarda "hüsn" yerine "bakır" ma'nâsında olan "miss" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ “Zîrâ ki, o bakır mesâbesinde olan cisim yaldızlı altın mesâbesindedir" demek olur.

989. Vaktâki nûr gider ve duman zâhir olur, o zaman mecâzî olan aşk donar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

989. Ne zaman ki nur gider ve duman ortaya çıkar, o zaman mecazî olan aşk donar.

Yani, ne zaman ki o yansıyan nur, ihtiyarlık ve hastalık veya tabiî ölüm ile gider, onun duman gibi kapkara olan iç yüzü meydana çıkar ve o ışığın âşıkları artık o cismin yüzüne bile bakmaz bir hâle gelirler ve o mecazî aşk da donar ve geçersiz olur.

Ya'ni, vaktâki o nûr-ı mün'akis ihtiyarlık ve hastalık veyâhud mevt-i tabîî ile gider, onun duman gibi kapkara olan iç yüzü meydana çıkar ve o pertevin âşıkları artık o cismin yüzüne bile bakmaz bir hâle gelirler ve o aşk-ı mecâzî de donar ve bâtıl olur.

990. O güzellik kendi aslı tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây ve kötü kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

990. O güzellik kendi aslı tarafına gider. Cisim kokmuş, rezil ve kötü kalır.

Böyle bir zamanda o cisimdeki güzellik, kendi aslı olan mutlak güzellik tarafına gider. Cisim kokmuş ve rezil bir hâle gelir. Yanından geçenler kötü kokusundan burunlarını tıkayıp geçerler.

Böyle bir zamanda o cisimdeki güzellik kendi aslı olan hüsn-i mutlak tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây bir hâle gelir. Yanından geçenler fenâ kokusundan burunlarını tıkayıp geçerler.

991. Ayın nûru yine ayın tarafına dönücü olur. Ayın aksi kara duvardan geri gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

991. Ayın nuru yine ayın tarafına döner. Ayın yansıması kara duvardan geri gider.

Nasıl ki ayın yansıması kara duvara vurduğu zaman duvar aydınlık olur. Fakat ay batınca nuru da beraberce batıp kara duvardan geri gider ve duvar yine kapkara kalır.

Nitekim ayın aksi kara duvara vurduğu vakit duvar aydınlık olur. Fakat ay gurûb edince nûru dahi berâberce gurûb edip kara duvardan geri gider ve duvar yine kapkara kalır.

992. Binâenaleyh su ve çamur nigarsız kalır. O aysız duvar dev gibi kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

992. Bu sebeple su ve çamur güzellikten yoksun kalır. O aysız duvar dev gibi kalır.

"Nigâr"dan kasıt, güzellik ve olgunluk ile nur ve kemaldir. "Su ve çamur"dan kasıt, cisimdir. Yani, Hakk'ın mutlak güzelliğinin parıltısı çekilince topraktan yaratılmış olan beden güzellikten yoksun kalır. Nasıl ki ayın nurundan yoksun kalan duvar dev gibi korkunç ve kapkara bir halde kalır.

"Nigâr"dan murâd, hüsn ü cemâl ve nûr u kemâldir. "Su ve çamur"dan murâd, cisimdir. Ya'ni, Hakk'ın hüsn-i mutlakının pertevi çekilince topraktan mahlûk olan cesed hüsn ü cemâlsiz kalır. Nitekim ayın nûrundan hâlî kalan duvar dev gibi korkunç ve kapkara bir hâlde kalır.

993. Kalpın ki, altın onun yüzünden sıçradı, o altın kendi ma'denine gitti oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

993. Kalbin ki, altın onun yüzünden sıçradı, o altın kendi madenine gitti oturdu.

Yani, üzerine altın yaldız sürülerek kalp (sahte) bir altın hâline getirilen paranın üzerindeki bu altın yaldız sıçrayıp ve silinip kendi cinsi olan altın madenine gitti, karıştı.

Ya'ni, üzerine altın yaldız sürülerek kalp bir altın hâline getirilen paranın üzerindeki bu altın yaldız sıçrayıp ve silinip kendi cinsi olan altın ma'denine gitti, karıştı.

994. Binaenaleyh rüsvây olan bakır duman gibi kalır. Onun âşığı ondan pek kara yüzlü kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

994. Bu sebeple rüsvay olan bakır duman gibi kalır. Onun aşığı ondan pek kara yüzlü kalır.

Yani, itibarsız ve zelil olan bakır, o altın yaldızın gitmesiyle duman gibi kapkara kalır; ve o kalp altının aşığı olan kimse de ümitsiz ve hayal kırıklığına uğramış bir halde kalır.

Ya'ni, i'tibarsız ve zelîl olan bakır o altın yaldızın gitmesiyle duman gibi kapkara kalır; ve o kalp altının âşığı olan kimse de me'yûs ve inkisâr-ı hayâle uğramış bir hâlde kalır.

990. O güzellik kendi aslı tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây ve kötü kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

990. O güzellik kendi aslı tarafına gider. Cisim kokmuş, rezil ve kötü kalır.

Böyle bir zamanda o cisimdeki güzellik, kendi aslı olan mutlak güzellik tarafına gider. Cisim kokmuş ve rezil bir hâle gelir. Yanından geçenler kötü kokusundan burunlarını tıkayıp geçerler.

Böyle bir zamanda o cisimdeki güzellik kendi aslı olan hüsn-i mutlak tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây bir hâle gelir. Yanından geçenler fenâ kokusundan burunlarını tıkayıp geçerler.

991. Ayın nûru yine ayın tarafına dönücü olur. Ayın aksi kara duvardan geri gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

991. Ayın nuru yine ayın tarafına döner. Ayın yansıması kara duvardan geri gider.

Nasıl ki ayın yansıması kara duvara vurduğu zaman duvar aydınlık olur. Fakat ay batınca nuru da beraberce batıp kara duvardan geri gider ve duvar yine kapkara kalır.

Nitekim ayın aksi kara duvara vurduğu vakit duvar aydınlık olur. Fakat ay gurûb edince nûru dahi berâberce gurûb edip kara duvardan geri gider ve duvar yine kapkara kalır.

992. Binâenaleyh su ve çamur nigarsız kalır. O aysız duvar dev gibi kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

992. Bu sebeple su ve çamur güzellikten yoksun kalır. O aysız duvar dev gibi kalır.

"Nigâr"dan kasıt, güzellik ve olgunluk ile nur ve kemaldir. "Su ve çamur"dan kasıt, cisimdir. Yani, Hakk'ın mutlak güzelliğinin parıltısı çekilince topraktan yaratılmış olan beden güzellikten yoksun kalır. Nasıl ki ayın nurundan yoksun kalan duvar dev gibi korkunç ve kapkara bir halde kalır.

"Nigâr"dan murâd, hüsn ü cemâl ve nûr u kemâldir. "Su ve çamur"dan murâd, cisimdir. Ya'ni, Hakk'ın hüsn-i mutlakının pertevi çekilince topraktan mahlûk olan cesed hüsn ü cemâlsiz kalır. Nitekim ayın nûrundan hâlî kalan duvar dev gibi korkunç ve kapkara bir hâlde kalır.

993. Kalpın ki, altın onun yüzünden sıçradı, o altın kendi ma'denine gitti oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

993. Kalbin ki, altın onun yüzünden sıçradı, o altın kendi madenine gitti oturdu.

Yani, üzerine altın yaldız sürülerek kalp (sahte) bir altın hâline getirilen paranın üzerindeki bu altın yaldız sıçrayıp ve silinip kendi cinsi olan altın madenine gitti, karıştı.

Ya'ni, üzerine altın yaldız sürülerek kalp bir altın hâline getirilen paranın üzerindeki bu altın yaldız sıçrayıp ve silinip kendi cinsi olan altın ma'denine gitti, karıştı.

994. Binaenaleyh rüsvây olan bakır duman gibi kalır. Onun âşığı ondan pek kara yüzlü kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

994. Bu sebeple rüsvay olan bakır duman gibi kalır. Onun aşığı ondan pek kara yüzlü kalır.

Yani, itibarsız ve zelil olan bakır, o altın yaldızın gitmesiyle duman gibi kapkara kalır; ve o kalp altının aşığı olan kimse de ümitsiz ve hayal kırıklığına uğramış bir halde kalır.

Ya'ni, i'tibarsız ve zelîl olan bakır o altın yaldızın gitmesiyle duman gibi kapkara kalır; ve o kalp altının âşığı olan kimse de me'yûs ve inkisâr-ı hayâle uğramış bir hâlde kalır.

995. Görücülerin aşkı altın ma'denine olur. Şübhesiz, her gün daha ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

995. Görücülerin aşkı altın madenine olur. Şüphesiz, her gün daha ziyade olur.

"Görücüler"den maksat, basiret gözü açık olan âriflerdir. "Altın madeni"nden murat, Hakk'ın mutlak güzelliğidir. Yani, âriflerin aşkı Hakk'ın mutlak güzelliğine olur; ve şüphesiz onların aşkı her an artar. Çünkü Hakk'ın güzelliği zâtîdir, izafî varlıklardaki güzellik gibi arızî değildir.

"Görücüler"den maksad, basar-ı basîreti açık olan âriflerdir. "Altın ma'de- ni"nden murâd, cemâl-i mutlak-ı Hak'tır. Ya'ni, âriflerin aşkı Hakk'ın cemâl-i mutlakına olur; ve şübhesiz onların aşkı her ân ziyâdeleşir. Zîrâ Hakk'ın hüsn ü cemâli zâtîdir, vücûdât-ı izâfiyyedeki hüsn ü cemâl gibi ârizî değildir.

996. Zîrâ ki, ma'denin altınlıkta şerîki olmaz. Merhaba, ey altının cânı! Se- nin hakkında şek yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

996. Çünkü madenin altınlıkta ortağı olmaz. Merhaba, ey altının canı! Senin hakkında şüphe yoktur.

Yani, altın madeninin ve kaynağının altınlığına ortak olmadığı gibi, Hakk'ın mutlak güzelliğine ortak yoktur. Merhaba, ey bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) âleminde görünen güzelliklerin ruhu olan mutlak aşk güzelliği! Senin altınlığında ve güzelliğinde asla şüphe yoktur; ve sahtelik ve eğretilik asla akla gelmez.

Ya'ni, altın ma'deninin ve menba'ının altınlığına ortak olmadığı gibi hüsn-i mutlak-ı Hakk'ın güzelliğine ortak yoktur. Merhaba, ey bu vücû- dât-ı izâfiyye âleminde görünen güzelliklerin rûhu olan hüsn-i mutlak-ı aşk! Senin altınlığında ve güzelliğinde asla şübhe yoktur; ve kalplık ve iğ- retilik aslâ fikre vârid olmaz.

997. Her kim bir kalpı ma'denin şerîki ederse altın lâ-mekân olan ma'dene kadar geri gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

997. Her kim bir kalbi madenin ortağı yaparsa, altın mekânsız olan madene kadar geri gider.

Yani, her kim bir kalp altın değerinde olan yaratılmışın güzelliğini, altın madeni ve kaynağı olan mutlak güzelliğe ortak yaparsa, o yaratılmışa yansıyan mutlak güzelliğin parıltısı, mekândan uzak olan o mutlak güzellik tarafına geri gider.

Ya'ni, her kim bir kalp altın mesâbesinde olan mahlûkun güzelliğini altın ma'deni ve menba'ı olan hüsn-i mutlaka ortak yaparsa, o mahlûka mün'akis olan hüsn-i mutlakın pertevi mekândan münezzeh olan o hüsn-i mutlak ta- rafına geri gider.

998. Aşık ve ma'şûk çırpınmaktan ölmüş, girdabdan su gitmiş balık kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

998. Âşık ve maşuk çırpınmaktan ölmüş, girdaptan su gitmiş balık kalmıştır.

"Girdap", denizde ve nehirde suların dolap gibi dönüp dolaştığı yer demektir. Şemsü'l-Lügat'ta "girdap", "su dalgası" anlamına gösterilmiştir. Yani, o yaratılmış olan âşık, maşukundaki o geçici güzelliğin kalmadığını ve maşuk dahi kendisinin naz ve edasına sebep olan o güzelliğin ihtiyarlık ve hastalık sebebiyle kendisinden gittiğini görünce ıstıraptan ve çırpınmaktan ölmüş bir hâle gelirler. Bunların hâli, su dalgası giderek karada susuz kalmış olan balığa benzer.

"Girdab", denizde ve nehirde suların dolap gibi dönüp dolaştığı mahal de- mektir. Şemsü'l-Lügaťta "girdâb", "su dalgası" ma'nâsına gösterilmiştir. Ya'ni, o mahlûk olan âşık, ma'şûkundaki o ârizî güzelliğin kalmadığı ve ma'şûk dahi kendisinin nâz ve edâsına sebeb olan o güzelliğin ihtiyarlık ve hastalık sebebiyle kendisinden gittiğini görünce iztırâbdan ve çırpınmaktan ölmüş bir hâle gelirler. Bunların hâli su dalgası giderek karada susuz kalmış olan balığa benzer.

995. Görücülerin aşkı altın ma'denine olur. Şübhesiz, her gün daha ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

995. Görücülerin aşkı altın madenine olur. Şüphesiz, her gün daha ziyade olur.

"Görücüler"den maksat, basiret gözü açık olan âriflerdir (Allah'ı bilenler). "Altın madeni"nden kastedilen, Hak'ın mutlak güzelliğidir. Yani, âriflerin aşkı Hak'ın mutlak güzelliğine olur; ve şüphesiz onların aşkı her an artar. Çünkü Hak'ın güzelliği ve cemâli zâtîdir, izafî varlıklardaki güzellik ve cemâl gibi sonradan kazanılmış değildir.

"Görücüler"den maksad, basar-ı basîreti açık olan âriflerdir. "Altın ma'deni"nden murâd, cemâl-i mutlak-ı Hak'tır. Ya'ni, âriflerin aşkı Hakk'ın cemâl-i mutlakına olur; ve şübhesiz onların aşkı her ân ziyâdeleşir. Zîrâ Hakk'ın hüsn ü cemâli zâtîdir, vücûdât-ı izâfiyyedeki hüsn ü cemâl gibi ârizî değildir.

996. Zîrâ ki, ma'denin altınlıkta şerîki olmaz. Merhaba, ey altının cânı! Senin hakkında şek yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

996. Çünkü madenin altınlıkta ortağı olmaz. Merhaba, ey altının canı! Senin hakkında şüphe yoktur.

Yani, altın madeninin ve kaynağının altınlığına ortak olmadığı gibi, Hakk'ın mutlak güzelliğine ortak yoktur. Merhaba, ey bu izafî varlıklar âleminde görünen güzelliklerin ruhu olan mutlak aşk güzelliği! Senin altınlığında ve güzelliğinde asla şüphe yoktur; ve sahtelik ve eğretilik asla akla gelmez.

Ya'ni, altın ma'deninin ve menba'ının altınlığına ortak olmadığı gibi hüsn-i mutlak-ı Hakk'ın güzelliğine ortak yoktur. Merhaba, ey bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde görünen güzelliklerin rûhu olan hüsn-i mutlak-ı aşk! Senin altınlığında ve güzelliğinde aslâ şübhe yoktur; ve kalplık ve iğretilik aslâ fikre vârid olmaz.

997. Her kim bir kalpı ma'denin şerîki ederse altın lâ-mekân olan ma'dene kadar geri gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

997. Her kim bir kalpı madenin ortağı yaparsa, altın mekânsız olan madene kadar geri gider.

Yani, her kim bir kalp altın değerinde olan yaratılmışın güzelliğini, altın madeni ve kaynağı olan mutlak güzelliğe ortak yaparsa, o yaratılmışa yansıyan mutlak güzelliğin parıltısı, mekândan uzak olan o mutlak güzellik tarafına geri gider.

Ya'ni, her kim bir kalp altın mesâbesinde olan mahlûkun güzelliğini altın ma'deni ve menba'ı olan hüsn-i mutlaka ortak yaparsa, o mahlûka mün'akis olan hüsn-i mutlakın pertevi mekândan münezzeh olan o hüsn-i mutlak tarafına geri gider.

998. Aşık ve ma'şûk çırpınmaktan ölmüş, girdabdan su gitmiş balık kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

998. Âşık ve maşuk çırpınmaktan ölmüş, girdaptan su gitmiş balık kalmıştır.

"Girdap", denizde ve nehirde suların dolap gibi dönüp dolaştığı yer demektir. Şemsü'l-Lügat'ta "girdap", "su dalgası" anlamına gösterilmiştir. Yani, o yaratılmış olan âşık, maşukundaki o geçici güzelliğin kalmadığını ve maşuk dahi kendisinin naz ve edasına sebep olan o güzelliğin ihtiyarlık ve hastalık sebebiyle kendisinden gittiğini görünce ıstıraptan ve çırpınmaktan ölmüş bir hâle gelirler. Bunların hâli, su dalgası giderek karada susuz kalmış olan balığa benzer.

"Girdab", denizde ve nehirde suların dolap gibi dönüp dolaştığı mahal demektir. Şemsü'l-Lügaťta "girdâb", "su dalgası" ma'nâsına gösterilmiştir. Ya'ni, o mahlûk olan âşık, ma'şûkundaki o ârizî güzelliğin kalmadığı ve ma'şûk dahi kendisinin nâz ve edâsına sebeb olan o güzelliğin ihtiyarlık ve hastalık sebebiyle kendisinden gittiğini görünce iztırâbdan ve çırpınmaktan ölmüş bir hâle gelirler. Bunların hâli su dalgası giderek karada susuz kalmış olan balığa benzer.

999. Aşk-ı rabbânî kemâlin güneşidir. Emr onun nûrudur. Halaik gölgeler gi- bidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

999. Rabbanî aşk, kemâlin güneşidir. Emir onun nurudur. Yaratılmışlar gölgeler gibidir.

"Rabbanî aşk"tan kasıt, "Ben gizli bir hazine idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" hadis-i kudsîsinde açıklanan ilahi sevgidir; ve bu rabbanî aşk ve ilahi sevgi, kemâlin güneşidir. Çünkü bu ilahi sevgi, ilahi sıfatların ve isimlerin kemâllerini ortaya çıkarmıştır. "Emir"den kasıt, Hakk'ın "Ol!" emridir; ve bu "Ol!" emri, o rabbanî aşkın nurudur. Çünkü ilahi isimlerin ve sıfatların suretlerini ilahi ilimde ortaya çıkarmıştır. Yaratılmışlar ise, bu ilahi ilimde ortaya çıkan sabit hakikatlerin gölgeleridir. Bu şerefli beyit, yukarıda 987 numarada geçen "Aşk, bî-niyaz olan Hudâ'nın vasıflarındandır" beytine bağlıdır.

"Aşk-ı rabbânî"den murad كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف [ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım"] hadîs-i kudsî[sin]de beyân buyurulan hubb-ı ilâhîdir; ve bu aşk-ı rabbânî ve hubb-i ilâhî kemâlin güneşidir. Çünkü bu hubb-ı ilâhî sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin kemâllerini ızhâr etmiştir. "Emr"den murâd, Hakk'ın "Kün!" emridir; ve bu "Kün!" emri o aşk-ı rabbânînin nûrudur. Zîrâ esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin sûretlerini ilm-i ilâhîde ızhâr etti. Halâik ise bu ilm-i ilâhîde zuhûr eden a'yân-ı sabitenin gölgeleridir. Bu beyt-i şerîf yukarıda 987 numarada geçen عشق زاوصاف خدای بی نیاز [ya'ni "Aşk bî-niyâz olan Hudâ'nın evsâfındandır"] beytine merbûttur.

1000. Vaktaki Mustafa bu kıssadan hoş açıldı, rağbeti ziyade oldu da ona söyledi. [984]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1000. Mustafa bu kıssadan hoşnut olup, rağbeti arttığında ona söyledi.

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz bu Bilal kıssasından hoşnut oldu ve mübarek kalbi açıldı; Resûl-i Ekrem hazretlerinin bu kıssayı etraflıca dinlemeye rağbeti arttı. Sıddık (r.a.) hazretleri de o şanlı peygambere söyledi.

Vaktaki Mustafa (a.s.v.) Efendimiz bu Bilâl kıssasından hoşhâl oldu ve kalb-i şerîfleri açıldı; Resûl-i Ekrem hazretleri'nin bu kıssayı etrafıyla dinlemeye rağbeti ziyâde oldu. Sıddîk (r.a.) hazretleri dahi o Nebiyy-i zîşâna söyledi.

1001. Vaktaki Mustafâ gibi bir dinleyici buldu, onun her kılının ucu ayrı bir dil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1001. Mustafa gibi bir dinleyici bulduğunda, onun her kılının ucu ayrı bir dil oldu.

Hz. Sıddîk (r.a.) peygamberlerin efendisi Mustafa (a.s.) Efendimiz gibi bir dinleyici buldu; bu kıssayı anlatma hususunda her kılının ucu bir dil olup söyledikçe söyledi ve dilediği şekilde ayrıntılandırdı.

Hz. Sıddîk (r.a.) Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.) Efendimiz gibi bir dinleyici buldu; bu kıssayı anlatmak husûsunda her kılının ucu bir dil olup söyledikçe söyledi ve dilediği vecihle tafsîl etti.

1002. Mustafâ ona dedi ki: "Şimdi çare nedir?" Dedi: "Bu bende, muhakkak ona müşteridir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1002. Mustafâ ona dedi ki: "Şimdi çare nedir?" Dedi: "Bu bende, muhakkak ona müşteridir."

Resûl-i Ekrem hazretleri kıssayı ayrıntılı olarak dinledikten sonra Sıddîk hazretlerine buyurdu ki: "Şimdi çare nedir? Bu kâfirin elinden Bilâl'i ne şekilde kurtaralım?" Cenâb-ı Sıddîk cevaben dedi ki: "Bu Hakk'ın kulu, muhakkak ona müşteridir, yani elbette ve elbette ben onu satın alacağım!"

Resûl-i Ekrem hazretleri kıssayı tafsîlen dinledikten sonra Sıddîk hazretlerine buyurdu ki: "Şimdi çâre nedir? Bu kâfirin elinden Bilâl'i ne vecihle kurtaralım?" Cenâb-ı Sıddîk cevâben dedi ki: "Bu Hakk'ın kulu, muhakkak ona müşteridir, ya'ni elbette ve elbette ben onu satın alacağım!"

999. Aşk-ı rabbânî kemâlin güneşidir. Emr onun nûrudur. Halaik gölgeler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

999. Rabbanî aşk, kemâlin güneşidir. Emir onun nurudur. Yaratılmışlar gölgeler gibidir.

"Rabbanî aşk"tan kastedilen, "Ben bir gizli hazine idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" hadis-i kudsîsinde açıklanan ilahi sevgidir; ve bu rabbanî aşk ve ilahi sevgi, kemâlin güneşidir. Çünkü bu ilahi sevgi, ilahi sıfatların ve isimlerin kemâllerini ortaya çıkarmıştır. "Emir"den kastedilen, Hakk'ın "Ol!" emridir; ve bu "Ol!" emri, o rabbanî aşkın nurudur. Zira ilahi isimlerin ve sıfatların suretlerini ilahi ilimde ortaya çıkarmıştır. Yaratılmışlar ise, bu ilahi ilimde ortaya çıkan sabit hakikatlerin gölgeleridir. Bu şerefli beyit, yukarıda 987 numarada geçen "Aşk, ihtiyaçsız olan Allah'ın vasıflarındandır" beytine bağlıdır.

"Aşk-ı rabbânî"den murad كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف [ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım"] hadîs-i kudsî[sin]de beyân buyurulan hubb-ı ilâhîdir; ve bu aşk-ı rabbânî ve hubb-i ilâhî kemâlin güneşidir. Çünkü bu hubb-ı ilâhî sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin kemâllerini ızhâr etmiştir. "Emr"den murâd, Hakk'ın "Kün!" emridir; ve bu "Kün!" emri o aşk-ı rabbânînin nûrudur. Zîrâ esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin sûretlerini ilm-i ilâhîde ızhâr etti. Halâik ise bu ilm-i ilâhîde zuhûr eden a'yân-ı sâbitenin gölgeleridir. Bu beyt-i şerîf yukarıda 987 numarada geçen عشق زاوصاف خدای بی نیاز [ya'ni "Aşk bî-niyâz olan Hudâ'nın evsâfındandır"] beytine merbûttur.

1000. Vaktaki Mustafa bu kıssadan hoş açıldı, rağbeti ziyade oldu da ona söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1000. Mustafa bu kıssadan hoşlandı, rağbeti arttı da ona söyledi.

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz bu Bilal kıssasından hoşnut oldu ve mübarek kalpleri açıldı; Resûl-i Ekrem hazretlerinin bu kıssayı etraflıca dinlemeye rağbeti arttı. Sıddık (r.a.) hazretleri de o şanlı peygambere söyledi.

Vaktaki Mustafa (a.s.v.) Efendimiz bu Bilâl kıssasından hoşhâl oldu ve kalb-i şerîfleri açıldı; Resûl-i Ekrem hazretleri'nin bu kıssayı etrafıyla dinlemeye rağbeti ziyâde oldu. Sıddîk (r.a.) hazretleri dahi o Nebiyy-i zîşâna söyledi.

1001. Vaktaki Mustafâ gibi bir dinleyici buldu, onun her kılının ucu ayrı bir dil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1001. Mustafa gibi bir dinleyici bulduğunda, onun her kılının ucu ayrı bir dil oldu.

Hz. Sıddîk (r.a.) peygamberlerin efendisi Mustafa (a.s.) Efendimiz gibi bir dinleyici buldu; bu kıssayı anlatma hususunda her kılının ucu bir dil olup söyledikçe söyledi ve dilediği şekilde ayrıntılandırdı.

Hz. Sıddîk (r.a.) Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.) Efendimiz gibi bir dinleyici buldu; bu kıssayı anlatmak husûsunda her kılının ucu bir dil olup söyledikçe söyledi ve dilediği vecihle tafsîl etti.

1002. Mustafâ ona dedi ki: "Şimdi çare nedir?" Dedi: "Bu bende, muhakkak ona müşteridir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1002. Mustafâ ona dedi ki: "Şimdi çare nedir?" Dedi: "Bu bende, muhakkak ona müşteridir."

Resûl-i Ekrem hazretleri kıssayı ayrıntılı olarak dinledikten sonra Sıddîk hazretlerine buyurdu ki: "Şimdi çare nedir? Bu kâfirin elinden Bilâl'i ne şekilde kurtaralım?" Cenâb-ı Sıddîk cevaben dedi ki: "Bu Hakk'ın kulu, muhakkak ona müşteridir, yani elbette ve elbette ben onu satın alacağım!"

Resûl-i Ekrem hazretleri kıssayı tafsîlen dinledikten sonra Sıddîk hazretlerine buyurdu ki: "Şimdi çâre nedir? Bu kâfirin elinden Bilâl'i ne vecihle kurtaralım?" Cenâb-ı Sıddîk cevâben dedi ki: "Bu Hakk'ın kulu, muhakkak ona müşteridir, ya'ni elbette ve elbette ben onu satın alacağım!"

1003. Her bahayı ki söyler, onu satın alırım. Ziyâna ve hayf-ı zahire bakmam!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1003. Her fiyatı ki söyler, onu satın alırım. Zarara ve zahirî haksızlığa bakmam!

"Hayf", eziyet ve zulüm demektir. Yani, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Ey Resûlallah! Ben onu muhakkak satın alacağım ve fiyatı için o kâfir ne kadar söylerse vereceğim. Bu hususta asla zahirî olan zarara ve o Yahudi'nin zulmüne ve eziyetine bakmayacağım!"

"Hayf", cevir ve zulüm. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Yâ Resûlallâh! Ben onu muhakkak satın alacağım ve bahâsı için o kâfir her ne mikdâr söylerse vereceğim. Bu husûsta asla zâhirî olan ziyâna ve o yahûdînin zulmüne ve cevrine bakmayacağım!"

1004. Zîrâ o yeryüzünde Allah'ın esîri gelmiştir. Allah düşmanının öfkesinin suhresi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1004. Çünkü o yeryüzünde Allah'ın esiri gelmiştir. Allah düşmanının öfkesinin maskarası olmuştur.

"Suhre", maskaralığa almak demektir. Türkçede "sarakaya almak ve eğlencesi olmak" demek olur. Yani, "O Hz. Bilal yeryüzünde para ile alınıp satılan bir kul ve Allah'ın bir esiri olarak gelmiştir. Allah'ın düşmanı olan Yahudi'nin öfkesinin maskarası ve eğlencesi olmuştur."

Mustafa (a.s.)'ın: "Mademki Bilal (r.a.)'a müşteri oluyorsun, elbette onlar inat yönünden onun bedelini artıracaklardır. Bu fazilette beni kendine ortak et! Benim vekilim ol ve yarı bedelini benden al!" diye Sıddık (r.a.)'a vasiyet etmesidir.

"Suhre", maskaralığa almak demektir. Türkçe'de "sarakaya almak ve eğlencesi olmak" demek olur. Ya'ni, "O Hz. Bilal yeryüzünde para ile alınıp satılan bir kul ve Allah'ın bir esîri olarak gelmiştir. Allah'ın düşmanı olan yahûdînin öfkesinin maskarası ve eğlencesi olmuştur."

Mustafa (a.s.)ın: "Mâdemki Bilâl (r.a.)a müşterî oluyorsun, elbette onlar inâd cihetinden onun bahâsını ziyâde edeceklerdir. Bu fazîlette beni kendine şerîk et! Benim vekîlim ol ve yarı bahasını benden al!" diye Sıddîk (r.a.)a vasiyet etmesidir

1005. Mustafa ona dedi ki: "Ey ikbal isteyici! Bunda ben senin ortağın olurum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1005. Mustafa ona dedi ki: "Ey ikbal isteyici! Bunda ben senin ortağın olurum!"

1003. Her bahayı ki söyler, onu satın alırım. Ziyâna ve hayf-ı zahire bakmam!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1003. Her fiyatı ki söyler, onu satın alırım. Zarara ve zahirî haksızlığa bakmam!

"Hayf", eziyet ve zulüm demektir. Yani, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Ey Resûlallah! Ben onu muhakkak satın alacağım ve fiyatı için o kâfir ne kadar söylerse vereceğim. Bu hususta asla zahirî olan zarara ve o Yahudi'nin zulmüne ve eziyetine bakmayacağım!"

"Hayf", cevir ve zulüm. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Yâ Resûlallâh! Ben onu muhakkak satın alacağım ve bahâsı için o kâfir her ne mikdâr söylerse vereceğim. Bu husûsta asla zâhirî olan ziyâna ve o yahûdînin zulmüne ve cevrine bakmayacağım!"

1004. Zîrâ o yeryüzünde Allah'ın esîri gelmiştir. Allah düşmanının öfkesinin suhresi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1004. Çünkü o, yeryüzünde Allah'ın esiri olarak gelmiştir. Allah düşmanının öfkesinin maskarası olmuştur.

"Suhre", maskaralığa almak demektir. Türkçede "sarakaya almak ve eğlencesi olmak" demek olur. Yani, "O Hz. Bilal yeryüzünde para ile alınıp satılan bir kul ve Allah'ın bir esiri olarak gelmiştir. Allah'ın düşmanı olan Yahudi'nin öfkesinin maskarası ve eğlencesi olmuştur."

"Suhre", maskaralığa almak demektir. Türkçe'de "sarakaya almak ve eğlencesi olmak" demek olur. Ya'ni, "O Hz. Bilal yeryüzünde para ile alınıp satılan bir kul ve Allah'ın bir esîri olarak gelmiştir. Allah'ın düşmanı olan yahûdînin öfkesinin maskarası ve eğlencesi olmuştur."

1005. Mustafa ona dedi ki: "Ey ikbal isteyici! Bunda ben senin ortağın olurum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1005. Mustafa ona dedi ki: "Ey ikbal isteyici! Bunda ben senin ortağın olurum!"

Mustafa (a.s.) Efendimiz Hz. Sıddîk'a buyurdu ki: "Ey Allah katında ikbal ve devlet isteyen Ebu Bekr es-Sıddîk! Ben bu satın alma konusunda senin ortağın olurum!" Bazı nüshalarda ikinci mısra در خریدن میشوم انباز تو şeklindedir; "Satın almakta senin ortağın olurum" demektir.

Mustafa (a.s.) Efendimiz Hz. Sıddîk'a buyurdu ki: "Ey Allah'ın indinde ikbâl ve devlet isteyici olan Ebu Bekr es-Sıddîk! Ben bu satın alma hususunda senin ortağın olurum!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısra در خریدن میشوم انباز تو suretindedir; "Satın almakta senin ortağın olurum" demektir.

1006. "Sen yarıya mensub vekilim ol! Benim için müşterî ol! Benden semeni kabûl et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1006. "Sen yarıya ait vekilim ol! Benim için müşteri ol! Benden bedeli kabul et!"

"Nîmî"deki "ya" nispet içindir. Yani, "Ey Sıddîk! Bu satın almanın yarısına ait olmak üzere benim Bilal'i satın almama vekilim ol! Bu sebeple Bilal'e benim için de müşteri ol ve satın aldıktan sonra verdiğin bedelin yarısını da benden al!" Bazı nüshalarda "bâş" ile "nîmî" arasında atıf vâvı olup تو وکیلم باش و نیمی بهر من şeklindedir. Anlamı "Sen vekilim ol ve benim için yarıya ait müşteri ol! Benden bedeli kabul et!" demektir.

“Nîmî"deki “ya" nisbet içindir. Ya'ni, "Ey Sıddîk! Bu iştirânın yarısına mensûb olmak üzere benim Bilal'in iştirâsına vekîlim ol! Binâenaleyh Bilâl'e benim için dahi müşterî ol ve satın aldıktan sonra verdiğin semenin ve bedelin yarısını da benden al!" Ba'zı nüshalarda “bâş" ile "nîmî" arasında vâv-ı atife olup تو وکیلم باش و نیمی بهر من suretindedir. Ma'nâsı "Sen vekîlim ol ve benim için yarıya mensûb müşterî ol! Benden semeni kabûl et!" demektir.

1007. Dedi: "Yüz hizmet edeyim!" O zaman o bî-amân olan cühûdun evi tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1007. Dedi: "Yüz hizmet edeyim!" O zaman o acımasız Yahudi'nin evi tarafına gitti.

Yani, Sıddîk hazretleri bu peygamber vasiyeti üzerine: "Ey Allah'ın Resulü! Bu hususta birçok hizmetler ve gayretler edeyim!" dedi; ve o zaman Bilal'in sahibi olan o acımasız Yahudi'nin evi tarafına gitti.

Ya'ni, Sıddîk hazretleri bu vasiyet-i peygamberî üzerine: "Yâ Resûlallah! Bu husûsta birçok hizmetler ve gayretler edeyim!" dedi; ve o zaman Bilal'in mâliki olan o bî-amân cühûdun evi tarafına gitti.

1008. Kendi kendine dedi: "Ey baba! Cevheri çocukların elinden satın alabilmek çok kolaydır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1008. Kendi kendine dedi: "Ey baba! Cevheri çocukların elinden satın alabilmek çok kolaydır!"

"Ey baba" ifadesiyle Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ruhların babası" olduğuna işaret edilir. Yani, Hz. Sıddîk (a.s.) Bilal'i satın almaya giderken yolda kendi kendine şöyle dedi: "Ey ruhların babası olan şanlı peygamber! Bilal bir pırlanta ve elmas parçasıdır. Böyle bir cevheri çocuk hükmünde olan dünya ehlinin elinden satın alabilmek çok kolay olur!"

"Ey baba" ta'bîriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ebu'l-ervâh" olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'i satın almaya giderken yolda kendi kendine şöyle dedi: "Ey ebu'l-ervâh olan Nebiyy-i zîşân! Bilal bir pırlanta ve elmas parçasıdır. Böyle bir cevheri çocuk mesâbesinde olan ehl-i dünyanın elinden satın alabilmek pek kolay olur!"

1009. Bu akıl ve îmânı gül olan şeytan mülk-i dünya ile bu ahmak çocuklardan satın alıyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1009. Bu akıl ve imanı gül olan şeytan, dünya mülkü ile bu ahmak çocuklardan satın alıyor.

Mustafa (a.s.) Efendimiz, Hz. Sıddîk'a şöyle buyurdu: "Ey Allah katında ikbal ve devlet isteyen Ebu Bekr es-Sıddîk! Ben bu satın alma konusunda senin ortağın olurum!" Bazı nüshalarda ikinci mısra "در خریدن میشوم انباز تو" şeklindedir; bu da "Satın almakta senin ortağın olurum" demektir.

Mustafa (a.s.) Efendimiz Hz. Sıddîk'a buyurdu ki: "Ey Allah'ın indinde ikbâl ve devlet isteyici olan Ebu Bekr es-Sıddîk! Ben bu satın alma hususunda senin ortağın olurum!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısra در خریدن میشوم انباز تو suretindedir; "Satın almakta senin ortağın olurum" demektir.

1006. Sen yarıya mensûb vekilim ol! Benim için müşterî ol! Benden semeni kabûl et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1006. Sen yarıya ait vekilim ol! Benim için müşteri ol! Benden bedeli kabul et!

"Nîmî"deki "ya" nispet içindir. Yani, "Ey Sıddîk! Bu satın almanın yarısına ait olmak üzere benim Bilal'i satın almama vekilim ol! Bu sebeple Bilal'e benim için de müşteri ol ve satın aldıktan sonra verdiğin bedelin yarısını da benden al!" Bazı nüshalarda "bâş" ile "nîmî" arasında atıf vâvı olup تو وکیلم باش و نیمی بهر من şeklindedir. Anlamı "Sen vekilim ol ve benim için yarıya ait müşteri ol! Benden bedeli kabul et!" demektir.

“Nîmî"deki “ya" nisbet içindir. Ya'ni, "Ey Sıddîk! Bu iştirânın yarısına mensûb olmak üzere benim Bilal'in iştirâsına vekîlim ol! Binâenaleyh Bilâl'e benim için dahi müşterî ol ve satın aldıktan sonra verdiğin semenin ve bedelin yarısını da benden al!" Ba'zı nüshalarda “bâş" ile "nîmî" arasında vâv-ı atıfe olup تو وکیلم باش و نیمی بهر من suretindedir. Ma'nâsı "Sen vekîlim ol ve benim için yarıya mensûb müşterî ol! Benden semeni kabûl et!" demektir.

1007. Dedi: "Yüz hizmet edeyim!" O zaman o bî-amân olan cühûdun evi tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1007. Dedi: "Yüz hizmet edeyim!" O zaman o acımasız Yahudi'nin evi tarafına gitti.

Yani, Sıddîk hazretleri bu peygamber vasiyeti üzerine: "Ey Allah'ın Resulü! Bu hususta birçok hizmetler ve gayretler edeyim!" dedi; ve o zaman Bilal'in sahibi olan o acımasız Yahudi'nin evi tarafına gitti.

Ya'ni, Sıddîk hazretleri bu vasiyet-i peygamberî üzerine: "Yâ Resûlallah! Bu husûsta birçok hizmetler ve gayretler edeyim!" dedi; ve o zaman Bilal'in mâliki olan o bî-amân cühûdun evi tarafına gitti.

1008. Kendi kendine dedi: "Ey baba! Cevheri çocukların elinden satın alabilmek çok kolaydır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1008. Kendi kendine dedi: "Ey baba! Cevheri çocukların elinden satın alabilmek çok kolaydır!"

"Ey baba" ifadesiyle Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ruhların babası" olduğuna işaret edilir. Yani, Hz. Sıddîk (a.s.) Bilal'i satın almaya giderken yolda kendi kendine şöyle dedi: "Ey ruhların babası olan şanlı peygamber! Bilal bir pırlanta ve elmas parçasıdır. Böyle bir cevheri çocuk hükmünde olan dünya ehlinin elinden satın alabilmek çok kolay olur!"

"Ey baba" ta'bîriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ebu'l-ervâh" olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'i satın almaya giderken yolda kendi kendine şöyle dedi: "Ey ebu'l-ervâh olan Nebiyy-i zîşân! Bilal bir pırlanta ve elmas parçasıdır. Böyle bir cevheri çocuk mesâbesinde olan ehl-i dünyanın elinden satın alabilmek pek kolay olur!"

1009. Bu akıl ve îmânı gül olan şeytan mülk-i dünya ile bu ahmak çocuklardan satın alıyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1009. Bu akıl ve imanı, gül olan şeytan dünya mülkü ile bu ahmak çocuklardan satın alıyor.

"Gül", cin taifesinin bir türüdür ki, yerleşim yerlerinden uzak mahallerde ve dağ yollarında türlü türlü şekillerde ortaya çıkıp yolcuların yollarını şaşırtır ve onları tehlikeye düşürür. Burada şeytanın sıfatıdır. Çünkü şeytan da Hak yolunun sâliklerini şaşırtıp manevî helake götürür. Bazı nüshalarda "tıflân-ı gûl" yerine, "kavm-i cehûl" geçmektedir; "pek ziyade cahil kavim" demek olur. Bu beyit önceki beytin anlamını destekleyen bir örnektir. Yani, çocuklardan cevheri almak kolaydır. Nasıl ki Hak yolunu şaşırtıcı olan şeytan bu ahmak çocuklardan veya bu pek cahil olan kavimden aklı ve imanı dünya mülküne satın alıyor.

"Gül", cin tâifesinin bir nevi'dir ki, ma'mûrelerden uzak mahallerde ve dağ yollarında türlü türlü şekillerde zâhir olup yolcuların yollarını şaşırtır ve onları tehlikeye düşürür. Burada şeytanın sıfatıdır. Zîrâ şeytan dahi Hak yolunun sâliklerini şaşırtıp helâk-i ma'nevîye götürür. Bazı nüshalarda "tıflân-ı gûl" yerine, "kavm-i cehûl" vaki'dir; "pek ziyâde câhil kavim" demek olur. Bu beyit evvelki beytin ma'nâsını müeyyid bir misâldir. Ya'ni, çocuklardan gevheri almak kolaydır. Nitekim Hak yolunu şaşırtıcı olan şeytan bu ahmak çocuklardan veyâhud bu pek câhil olan kavimden aklı ve îmânı dünya mülküne satın alıyor.

1010. Murdara öyle süs verir ki, onlardan iki yüz gülzarı satın alır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1010. Murdara öyle süs verir ki, onlardan iki yüz gül bahçesini satın alır.

Yani, "Dünya bir leştir ve onun talibi köpeklerdir" hadis-i şerifi gereğince, leşten ibaret olan bu dünyaya o yol kesici olan şeytan öyle süs ve ziynet verir ki, o dünyaya meyil ve muhabbet eden kimselerden, bu leş karşılığında iki yüz gül bahçesi değerinde olan ruhun zevklerini satın alır. Dünya sevgisine dalan kimseler artık ruhun zevkleri olan imana, ledün ilimlerine (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ve Rabbanî hakikatlere düşman olurlar.

Ya'ni الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun talibi köpeklerdir" hadîs-i şerîfi mûcibince cîfe ve leşden ibaret olan bu dünyaya o yol vurucu olan şeytan öyle süs ve zînet verir ki, o dünyaya meyil ve muhabbet eden kimselerden bu cîfe mukābilinde iki yüz gülzâr mesâbesinde olan rûhun ezvâkını satın alır. Dünyâ muhabbetine dalan kimseler artık rûhun zevkleri olan îmâna ve ulûm-i ledünniyyeye ve hakāyık-ı rabbâniyyeye düşman olurlar.

1011. Sihir ile öyle mehtab ölçer ki, alçaklardan yüz kimseyi sihir ile kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1011. Sihir ile öyle ay ışığı ölçer ki, alçaklardan yüz kişiyi sihir ile kapar.

Nasıl ki sihirbazlar sihir aracılığıyla ay ışığını kumaş gibi gösterip müşterilerine ölçerler ve çerçöp cinsinden olan ahmaklardan bu yaptığı sihir sebebiyle keseler dolusu para alırlar; ve kendilerine özgü olan paraya karşılık hayal verirler. Bunun gibi bu dünyevî suretler de izafî yokluk âleminde isim ve sıfat aylarının ışıklarından ibarettir. Şeytan dünya ehlinin vehim kuvvetlerinde (gerçek olmayan tahayyül güçlerinde) tasarruf edip, bunlara imanları karşılığında bu ışıkları ölçerler de verirler. Ne zaman ki doğal ölüm gelir, hakikat âlemine elleri boş olarak giderler.

Nitekim sihirbazlar sihir vâsıtasıyla ay ışığını kumaş gibi gösterip müşterîlerine ölçerler ve çörçöp makūlesi olan ahmaklardan bu yaptığı sihir sebebiyle keseler dolu[su] para alırlar; Ve mahsüs olan paraya mukābil hayâl verirler. Bunun gibi bu suver-i dünyeviyye dahi adem-i izâfî âleminde esmâ ve sıfat aylarının ışıklarından ibarettir. Şeytan ehl-i dünyanın kuvve-i vâhime-lerinde tasarruf edip, bunlara îmânları mukābilinde bu ışıkları ölçerler de verirler. Vaktāki mevt-i tabîî gelir, âlem-i hakîkate elleri boş olarak giderler.

1012. Enbiya onlara tacirlik öğrettiler. Onların önünde dîn şem'ini parlattılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1012. Peygamberler onlara tacirliği öğrettiler. Onların önünde din mumunu parlattılar.

Peygamberler bu dünya ehline gerçek ticaret yolunu gösterdiler. Tevbe Suresi'nde geçen "Muhakkak Allah Teâlâ müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı" (Tevbe, 9/111) ayet-i kerimesinde açıklanan ticarete teşvik, "Gül" cin taifesinin bir türüdür ki, yerleşim yerlerinden uzak mahallerde ve dağ yollarında türlü türlü şekillerde ortaya çıkıp yolcuların yollarını şaşırtır ve onları tehlikeye düşürür. Burada şeytanın sıfatıdır. Çünkü şeytan da Hakk yolunun sâliklerini şaşırtıp manevî helake götürür. Bazı nüshalarda "tıflân-ı gûl" yerine, "kavm-i cehûl" geçmektedir; bu da "pek ziyade cahil kavim" demektir. Bu beyit, önceki beytin anlamını destekleyen bir örnektir. Yani, çocuklardan cevheri almak kolaydır. Nasıl ki Hakk yolunu şaşırtıcı olan şeytan, bu ahmak çocuklardan veya bu pek cahil olan kavimden aklı ve imanı dünya mülküne satın alıyor.

Peygamberler bu ehl-i dünyaya hakîkî olan ticaret yolunu gösterdiler. sûre-i Tevbe'de vaki إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِن المُؤمِنِينَ أَنفُسَهم وأموالهم بأنَّ لَهُمْ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan ticarete teşvik "Gül", cin tâifesinin bir nevi'dir ki, ma'mûrelerden uzak mahallerde ve dağ yollarında türlü türlü şekillerde zâhir olup yolcuların yollarını şaşırtır ve onları tehlikeye düşürür. Burada şeytanın sıfatıdır. Zîrâ şeytan dahi Hak yolunun sâliklerini şaşırtıp helâk-i ma'nevîye götürür. Bazı nüshalarda "tıflân-ı gûl" yerine, "kavm-i cehûl" vaki'dir; "pek ziyâde câhil kavim" demek olur. Bu beyit evvelki beytin ma'nâsını müeyyid bir misâldir. Ya'ni, çocuklardan gevheri almak kolaydır. Nitekim Hak yolunu şaşırtıcı olan şeytan bu ahmak çocuklardan veyâhud bu pek câhil olan kavimden aklı ve îmânı dünyâ mülküne satın alıyor.

1010. Murdara öyle süs verir ki, onlardan iki yüz gülzarı satın alır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1010. Murdara öyle süs verir ki, onlardan iki yüz gül bahçesini satın alır.

[994] Yani, "Dünya bir leştir ve onun talibi köpeklerdir" hadis-i şerifi gereğince, leşten ibaret olan bu dünyaya o yol kesici olan şeytan öyle süs ve ziynet verir ki, o dünyaya meyil ve muhabbet eden kimselerden bu leş karşılığında iki yüz gül bahçesi değerinde olan ruhun zevklerini satın alır. Dünya sevgisine dalan kimseler artık ruhun zevkleri olan imana ve ledün ilimlerine (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ve Rabbanî hakikatlere düşman olurlar.

[994] Ya'ni الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun talibi köpeklerdir" hadîs-i şerîfi mûcibince cîfe ve leşden ibaret olan bu dünyâya o yol vurucu olan şeytan öyle süs ve zînet verir ki, o dünyâya meyil ve muhabbet eden kimselerden bu cîfe mukābilinde iki yüz gülzâr mesâbesinde olan rûhun ezvâkını satın alır. Dünyâ muhabbetine dalan kimseler artık rûhun zevkleri olan îmâna ve ulûm-i ledünniyyeye ve hakāyık-ı rabbâniyyeye düşman olurlar.

1011. Sihir ile öyle mehtab ölçer ki, alçaklardan yüz kimseyi sihir ile kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1011. Sihir ile öyle mehtap ölçer ki, alçaklardan yüz kimseyi sihir ile kapar.

Nasıl ki sihirbazlar sihir vasıtasıyla ay ışığını kumaş gibi gösterip müşterilerine ölçerler ve çörçöp cinsinden olan ahmaklardan bu yaptığı sihir sebebiyle keseler dolusu para alırlar; ve kendilerine özgü olan paraya karşılık hayal verirler. Bunun gibi bu dünyevî suretler de izafî yokluk âleminde isim ve sıfat aylarının ışıklarından ibarettir. Şeytan dünya ehlinin vehim kuvvetlerinde tasarruf edip, bunlara imanları karşılığında bu ışıkları ölçerler de verirler. Ne zaman ki doğal ölüm gelir, hakikat âlemine elleri boş olarak giderler.

Nitekim sihirbazlar sihir vâsıtasıyla ay ışığını kumaş gibi gösterip müşterîlerine ölçerler ve çörçöp makūlesi olan ahmaklardan bu yaptığı sihir sebebiyle keseler dolu[su] para alırlar; Ve mahsüs olan paraya mukābil hayâl verirler. Bunun gibi bu suver-i dünyeviyye dahi adem-i izâfî âleminde esmâ ve sıfat aylarının ışıklarından ibarettir. Şeytan ehl-i dünyânın kuvve-i vâhimelerinde tasarruf edip, bunlara îmânları mukābilinde bu ışıkları ölçerler de verirler. Vaktâki mevt-i tabîî gelir, âlem-i hakîkate elleri boş olarak giderler.

1012. Enbiyâ onlara tâcirlik öğrettiler. Onların önünde dîn şem'ini parlattılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1012. Peygamberler onlara tüccarlığı öğrettiler. Onların önünde din mumunu parlattılar.

Peygamberler bu dünya ehline gerçek olan ticaret yolunu gösterdiler. Tevbe suresinde geçen "Muhakkak Yüce Allah müminlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın aldı" (Tevbe, 9/111) ayet-i kerimesinde belirtilen ticarete teşvik ettiler ve dediler ki: "İşte bu tabiat karanlığı içinde size din mumunu ve ışığını yaktık. Sihirbaz olan şeytanın size sattığı şeyin gerçek bir meta olmayıp, ancak bir ay ışığından ibaret olduğunu görünüz ve fani hayatı baki hayata değişmeyiniz!"

Peygamberler bu ehl-i dünyâya hakîkî olan ticâret yolunu gösterdiler. sûre-i Tevbe'de vâki إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan ticârete teşvik ettiler ve dediler ki: "İşte bu tabîat karanlığı içinde size dîn şem'ini ve ışığını yaktık. Sihirbaz olan şeytanın size sattığı şeyin hakîkî bir metâ' olmayıp, ancak bir ay ışığından ibaret olduğunu görünüz ve hayât-ı fâniyeyi hayât-ı bâkıyeye değişmeyiniz!"

1013. Sâhir olan gul şeytan sihir ve cenkten dolayı enbiyayı onların nazarında çirkin gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1013. Sihirbaz cin şeytan, sihir ve savaştan dolayı peygamberleri onların gözünde çirkin gösterdi.

Gulyabânî gibi yol şaşırtıcı olan sihirbaz şeytan, dünya ehline karşı yaptığı sihir ve peygamberlere karşı yaptığı savaş ve düşmanlık sebebiyle, bu dünya ehlinin gözünde peygamberleri çirkin gösterdi ve dedi ki: "Bu peygamberler, bu latif olan dünya hayatını size çirkin gösterip başınızda hâkim olmak istiyorlar. Onların sözleri boştur ve hurafedir. Hiç onların haber verdikleri ahirete gidip gelen var mıdır ki, onların bu haberlerinin doğruluğuna şahitlik etsinler?" Şeytan bu gibi telkinleriyle dünya ehlinin akıllarını ve muhakemelerini körleştirdi.

Gulyabânî gibi yol şaşırtıcı olan sihirbaz şeytan ehl-i dünyaya karşı yaptığı sihir ve enbiyâya karşı yaptığı cenk ve husûmet cihetinden bu ehl-i dünyanın nazarına peygamberleri çirkin gösterdi ve dedi ki: "Bu peygamberler bu latîf olan hayât-ı dünyeviyyeyi size çirkin gösterip başınızda hâkim olmak istiyorlar. Onların sözleri boştur ve hurâfâttır. Hiç onların haber verdikleri âhirete gidip gelen var mıdır ki, onların bu ihbârâtının doğruluğuna şehadet etsinler?" Şeytan bu gibi ilkāâtıyla ehl-i dünyânın akıllarını ve muhâkemelerini körleştirdi.

1014. Düşman sihirbazlık ile çirkin kılar. Nihayet zevc ve zevce arasında talâk vâki' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1014. Düşman sihirbazlık ile çirkin kılar. Sonunda karı ile koca arasında boşanma meydana gelir.

"Cüft ü şû", "karı ile koca" demektir ve burada ruh ile nefisten kinayedir (üstü kapalı anlatım). "Talâk", bir şeyden el çekmek ve salıvermek ve nikâhtan doğan sözleşmeyi bozmak demektir. Yani, insanoğlunun düşmanı olan şeytan, sihirbazlık ile nefsanî ve cismanî zevkleri güzel ve ruhanî zevkleri çirkin kılar; ve ruh ile nefis arasında boşanma meydana gelir. Çünkü ruhun amacı Hak'tır; nefsin amacı ise dünyevî süslerdir. Bu sebeple birbirlerine zıt olurlar; ve sonunda dünya ehlinin ruhu bu ayrılık sebebiyle bu dünya hayatında da garip ve hüzünlü bir hâlde kalır.

"Cüft u şû", "zevc ve zevce" demek olup burada rûh ile nefisten kinâyedir. "Talâk", bir şeyden el çekmek ve salıvermek ve nikâhtan olan akdi bozmak demektir. Ya'ni, benî-Âdem'in düşmanı olan şeytan, sihirbazlık ile ezvâk-ı nefsâniyye ve cismâniyyeyi latîf ve ezvâk-ı rûhâniyyeyi çirkin kılar; ve rûh ile nefis arasında talâk vâki' olur. Çünkü rûhun kasdı Hak'tır; ve nefsin kasdı ise âlâyiş-i dünyeviyyedir. Binâenaleyh birbirlerine zıd olurlar; ve nihâyet ehl-i dünyanın ruhu bu ayrılık sebebiyle bu hayât-ı dünyeviyyede de garîb ve mahzûn bir hâlde kalır.

1015. Onların gözlerini bir sihir ile diktiler; nihayet böyle cevheri çörçöpe sattılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1015. Onların gözlerini bir sihir ile diktiler; nihayet böyle cevheri çörçöpe sattılar.

Şeytan ve onun yandaşları, bu dünya ehlinin akıl gözlerini böyle bir sihir ile hakikat âlemine karşı diktiler ve kapattılar; ve duyu organlarını maddiyat ve tabiat (doğanın maddî yönü) âlemine açtılar. Nihayet bu ahmaklar, ruh gibi latif (ince, nazik) bir nuranî cevheri, çörçöp (değersiz şeyler) hükmünde olan dünya mülküne sattılar. Ettiler ve dediler ki: "İşte bu tabiat karanlığı içinde size din mumunu ve ışığını yaktık. Sihirbaz olan şeytanın size sattığı şeyin gerçek bir mal olmayıp, ancak bir ay ışığından ibaret olduğunu görünüz ve fani hayatı baki hayata değişmeyiniz!"

Şeytan ve avenesi bu ehl-i dünyanın akıl gözlerini böyle bir sihir ile âlem-i hakîkate karşı diktiler ve kapadılar; ve his gözlerini maddiyât ve tab'iyyet (طبعیت) âlemine açtılar. Nihayet bu ahmaklar böyle rûh gibi latîf bir cevher-i nûrânîyi çörçöp mesâbesinde olan dünya mülküne sattılar. ettiler ve dediler ki: "İşte bu tabîat karanlığı içinde size dîn şem'ini ve ışığını yaktık. Sihirbaz olan şeytanın size sattığı şeyin hakîkî bir metâ' olmayıp, ancak bir ay ışığından ibaret olduğunu görünüz ve hayât-ı fâniyeyi hayât-ı bâkıyeye değişmeyiniz!"

1013. Sâhir olan gul şeytan sihir ve cenkten dolayı enbiyayı onların nazarında çirkin gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1013. Sihirbaz cin şeytan, sihir ve savaştan dolayı peygamberleri onların gözünde çirkin gösterdi.

Gulyabânî gibi yol şaşırtıcı olan sihirbaz şeytan, dünya ehline karşı yaptığı sihir ve peygamberlere karşı yaptığı savaş ve düşmanlık sebebiyle, bu dünya ehlinin gözünde peygamberleri çirkin gösterdi ve dedi ki: "Bu peygamberler, bu latif olan dünya hayatını size çirkin gösterip başınızda hâkim olmak istiyorlar. Onların sözleri boştur ve hurafedir. Hiç onların haber verdikleri ahirete gidip gelen var mıdır ki, onların bu haberlerinin doğruluğuna şahitlik etsinler?" Şeytan bu gibi telkinleriyle dünya ehlinin akıllarını ve muhakemelerini körleştirdi.

Gulyabânî gibi yol şaşırtıcı olan sihirbaz şeytan ehl-i dünyaya karşı yaptığı sihir ve enbiyâya karşı yaptığı cenk ve husûmet cihetinden bu ehl-i dünyanın nazarına peygamberleri çirkin gösterdi ve dedi ki: "Bu peygamberler bu latîf olan hayât-ı dünyeviyyeyi size çirkin gösterip başınızda hâkim olmak istiyorlar. Onların sözleri boştur ve hurâfâttır. Hiç onların haber verdikleri âhirete gidip gelen var mıdır ki, onların bu ihbârâtının doğruluğuna şehadet etsinler?" Şeytan bu gibi ilkāâtıyla ehl-i dünyânın akıllarını ve muhâkemelerini körleştirdi.

1014. Düşman sihirbazlık ile çirkin kılar. Nihayet zevc ve zevce arasında talâk vâki' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1014. Düşman sihirbazlık ile çirkin kılar. Sonunda karı ile koca arasında boşanma meydana gelir.

"Cüft ü şû", "karı ve koca" demektir; burada ruh ile nefisten kinayedir (üstü kapalı anlatım). "Talâk", bir şeyden el çekmek, salıvermek ve nikâh akdini bozmak demektir. Yani, insanoğlunun düşmanı olan şeytan, sihirbazlık ile nefsanî ve cismanî zevkleri güzel, ruhanî zevkleri ise çirkin kılar; ve ruh ile nefis arasında boşanma meydana gelir. Çünkü ruhun amacı Hak'tır; nefsin amacı ise dünyevî süslerdir. Bu sebeple birbirlerine zıt olurlar; ve sonunda dünya ehlinin ruhu bu ayrılık sebebiyle bu dünya hayatında da garip ve hüzünlü bir hâlde kalır.

"Cüft u şû", "zevc ve zevce" demek olup burada rûh ile nefisten kinâyedir. "Talâk", bir şeyden el çekmek ve salıvermek ve nikâhtan olan akdi bozmak demektir. Ya'ni, benî-Âdem'in düşmanı olan şeytan, sihirbazlık ile ezvâk-ı nefsâniyye ve cismâniyyeyi latîf ve ezvâk-ı rûhâniyyeyi çirkin kılar; ve rûh ile nefis arasında talâk vâki' olur. Çünkü rûhun kasdı Hak'tır; ve nefsin kasdı ise âlâyiş-i dünyeviyyedir. Binâenaleyh birbirlerine zıd olurlar; ve nihâyet ehl-i dünyânın ruhu bu ayrılık sebebiyle bu hayât-ı dünyeviyyede de garîb ve mahzûn bir hâlde kalır.

1015. Onların gözlerini bir sihir ile diktiler; nihayet böyle cevheri çörçöpe sattılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1015. Onların gözlerini bir sihir ile diktiler; nihayet böyle cevheri çörçöpe sattılar.

Şeytan ve onun yandaşları, bu dünya ehlinin akıl gözlerini böyle bir sihir ile hakikat âlemine karşı diktiler ve kapattılar; ve his gözlerini maddiyat ve tabiîlik (doğaya ait olma) âlemine açtılar. Nihayet bu ahmaklar, ruh gibi latif bir nuranî cevheri, çörçöp hükmünde olan dünya mülküne sattılar.

Şeytan ve avenesi bu ehl-i dünyanın akıl gözlerini böyle bir sihir ile âlem-i hakîkate karşı diktiler ve kapadılar; ve his gözlerini maddiyât ve tab'iyyet (طبعیت) âlemine açtılar. Nihayet bu ahmaklar böyle rûh gibi latîf bir cevher-i nûrânîyi çörçöp mesâbesinde olan dünya mülküne sattılar.

1016. Bu cevher her iki alemden daha âlîdir. "Haydi! Bu câhil çocuktan satın al, zîrâ o eşektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1016. Bu cevher her iki âlemden daha yücedir. "Haydi! Bu cahil çocuktan satın al, çünkü o eşektir!"

Hâlbuki bu ruh cevheri her iki âlemden, yani dünyadan ve ahiretten daha yücedir. Çünkü Yüce Allah bu ruhu "Ona ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinde İlahi Zât'ına nispet etmiştir. "Ey Sıddîk! Haydi, bu mücessem (cisimleşmiş) ruh olan Bilal'i, bu cahil çocuk hükmünde olan Yahudi'den satın al! Çünkü o, ahmaklıkta eşek gibidir ve Hz. Bilal'in kıymetini bilmez!"

Halbuki bu cevher-i rûh her iki âlemden ya'ni dünyâdan ve âhiretten daha âlîdir. Çünkü Hak Teâlâ bu rûhu ونفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29) [ya'ni "Ona rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinde zât-ı ulûhiyyetine izâfe buyurmuştur. "Ey Sıddîk! Haydi, bu rûh-ı mücessem olan Bilâl'i bu câhil çocuk mesâbesinde olan yahûdîden satın al! Zîrâ o hamâkatte eşek mesâbesindedir ve Hz. Bilâl'in kıymetini bilmez!"

1017. Eşek önünde eşek boncuğu ve cevher birdir. O eşeğin deryanın incisi hakkında bir şekki vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1017. Eşek önünde eşek boncuğu ve cevher birdir. O eşeğin deryanın incisi hakkında bir şüphesi vardır.

"Har-mühre", at ve eşeklere takılan mavi boncuklar demektir. İkinci mısradaki "eşek", Türkçedir. Çünkü eşeğin katında eşek boncuğu ile elmas ve inci tanesi gibi cevherler eşittir. O eşek konumunda olan kâfirin, Hakk'ın hakiki varlık deryasının incisi olan Bilâl ve diğer insân-ı kâmil olan peygamberler ve evliyalar hakkında bir şüphesi vardır ve onların üstünlüğü hakkında tereddüt içindedir.

"Har-mühre", at ve eşeklere takılan mâvi boncuklar demektir. İkinci mısrâ'daki "eşek", Türkçe'dir. Zîrâ eşeğin indinde eşek boncuğu ile elmas ve inci tânesi gibi cevherler müsâvîdir. O eşek mesâbesinde olan kâfirin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsının incisi olan Bilâl ve sâir insân-ı kâmil olan enbiyâ ve evliyâ hakkında bir şekki vardır ve onların efdaliyeti hakkında şübhededir.

1018. O deryânın ve onun gevherlerinin münkiridir. Hayvan ne vakit inci ve süs isteyici olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1018. O, o denizin ve onun incilerinin inkârcısıdır. Hayvan ne zaman inci ve süs isteyici olur?

Hayvanî ruh ile yaşayan bu dünya ehli, hakiki varlık denizini ve onun cevherleri ve incileri olan peygamberleri ve evliyayı inkâr eder. Bu sebeple onlar, incinin ve süsün zevkini ve kıymetini bilmeyen hayvandır.

Rûh-ı hayvânî ile yaşayan bu ehl-i dünyâ vücûd-i hakîkî deryâsını ve onun cevherleri ve incileri olan enbiyâ ve evliyâyı münkirdir. Binâenaleyh onlar incinin ve süsün zevkini ve kıymetini bilmeyen hayvandır.

1019. Hudâ hayvanın başına koymamıştır ki, o la'l kaydında ve inciye tapıcı olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1019. Allah hayvanın başına koymamıştır ki, o, la'l kaydında ve inciye tapıcı olsun!

Yüce Allah, "Müzill" (zelil edici) isminin mazharı olan hayvanın beyinlerine la'l ve inci kaydını ve zevkini koymamıştır. Bu sebeple hayvan mertebesinde olan dünya ehli de la'l ve inci mertebesinde olan peygamberler ve evliyanın ilimlerinden zevk almaz.

Hak Teâlâ “Müzill" [Zelîl edici] isminin mazharı olan hayvanın dimâğlarına la'l ve inci kaydını ve zevkini koymamıştır. Binâenaleyh hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyâ dahi la'l ve inci mesâbesinde olan ulûm-i enbiyâ ve evliyâdan zevk almaz.

1016. Bu cevher her iki alemden daha âlîdir. "Haydi! Bu câhil çocuktan satın al, zîrâ o eşektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1016. Bu cevher her iki âlemden daha yücedir. "Haydi! Bu cahil çocuktan satın al, çünkü o eşektir!"

Hâlbuki bu ruh cevheri her iki âlemden, yani dünyadan ve ahiretten daha yücedir. Çünkü Yüce Allah bu ruhu, "Ona ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinde İlahi Zât'ına nispet etmiştir. "Ey Sıddık! Haydi, bu cisimleşmiş ruh olan Bilal'i, bu cahil çocuk hükmünde olan Yahudi'den satın al! Çünkü o, ahmaklıkta eşek gibidir ve Hz. Bilal'in kıymetini bilmez!"

Halbuki bu cevher-i rûh her iki âlemden ya'ni dünyâdan ve âhiretten daha âlîdir. Çünkü Hak Teâlâ bu rûhu وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي (Hicr, 15/29) [ya'ni "Ona rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinde zât-ı ulûhiyyetine izâfe buyurmuştur. "Ey Sıddîk! Haydi, bu rûh-ı mücessem olan Bilâl'i bu câhil çocuk mesâbesinde olan yahûdîden satın al! Zîrâ o hamâkatte eşek mesâbesindedir ve Hz. Bilâl'in kıymetini bilmez!"

1017. Eşek önünde eşek boncuğu ve cevher birdir. O eşeğin deryanın incisi hakkında bir şekki vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1017. Eşek önünde eşek boncuğu ve cevher birdir. O eşeğin deryanın incisi hakkında bir şüphesi vardır.

"Har-mühre", at ve eşeklere takılan mavi boncuklar demektir. İkinci mısradaki "eşek", Türkçedir. Çünkü eşeğin katında eşek boncuğu ile elmas ve inci tanesi gibi cevherler eşittir. O eşek konumunda olan kâfirin, Hakk'ın hakiki varlık deryasının incisi olan Bilâl ve diğer insân-ı kâmil olan peygamberler ve evliyalar hakkında bir şüphesi vardır ve onların üstünlüğü hakkında tereddüt içindedir.

"Har-mühre", at ve eşeklere takılan mâvi boncuklar demektir. İkinci mısrâ'daki "eşek", Türkçe'dir. Zîrâ eşeğin indinde eşek boncuğu ile elmas ve inci tânesi gibi cevherler müsâvîdir. O eşek mesâbesinde olan kâfirin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsının incisi olan Bilâl ve sâir insân-ı kâmil olan enbiyâ ve evliyâ hakkında bir şekki vardır ve onların efdaliyeti hakkında şübhededir.

1018. O deryânın ve onun gevherlerinin münkiridir. Hayvan ne vakit inci ve süs isteyici olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1018. O, o denizin ve onun incilerinin inkârcısıdır. Hayvan ne zaman inci ve süs isteyici olur?

Hayvanî ruh ile yaşayan bu dünya ehli, hakiki varlık denizini ve onun cevherleri ve incileri olan peygamberleri ve evliyayı inkâr eder. Bu sebeple onlar, incinin ve süsün zevkini ve kıymetini bilmeyen hayvandır.

Rûh-ı hayvânî ile yaşayan bu ehl-i dünyâ vücûd-i hakîkî deryâsını ve onun cevherleri ve incileri olan enbiyâ ve evliyâyı münkirdir. Binâenaleyh onlar incinin ve süsün zevkini ve kıymetini bilmeyen hayvandır.

1019. Hudâ hayvanın başına koymamıştır ki, o la'l kaydında ve inciye tapıcı olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1019. Allah hayvanın başına koymamıştır ki, o, la'l kaydında ve inciye tapıcı olsun!

Yüce Allah, "Müzill" (zelil edici) isminin mazharı olan hayvanın beyinlerine la'l ve inci kaydını ve zevkini koymamıştır. Bu sebeple hayvan mertebesinde olan dünya ehli de la'l ve inci mertebesinde olan peygamberler ve evliyanın ilimlerinden zevk almaz.

Hak Teâlâ “Müzill" [Zelîl edici] isminin mazharı olan hayvanın dimâğlarına la'l ve inci kaydını ve zevkini koymamıştır. Binâenaleyh hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyâ dahi la'l ve inci mesâbesinde olan ulûm-i enbiyâ ve evliyâdan zevk almaz.

1020. Hiç eşeklerin küpesini gördün mü? Eşeğin kulağı ve aklı yeşillikte olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1020. Hiç eşeklerin küpesini gördün mü? Eşeğin kulağı ve aklı yeşillikte olur.

Sen hiç eşeğin kulağında küpe gördün mü? Eşeğin kulağı, eşek anırmasından kaynaklanan nefsanî şehvet tarafında; aklı da yeşilliklerde ve çayırlıklarda olur. Yani hayvan seviyesinde olan dünya ehli insanların kulaklarında, pırlanta küpe değerindeki peygamberlerin ve evliyaların ilimleri ve hikmetleri kalmaz. Onların kulaklarında nefsanî şehvetlere ve bedensel hazlara ait sözler kalır; gözleri de yeşillik ve çayırlık gibi olan dünya mülkü tarafındadır. Çünkü hayvanî ruhun özelliği budur.

Sen hiç eşeğin kulağında küpe gördün mü? Eşeğin kulağı eşek anırmasından mütevellid şehvet-i nefsâniyye tarafında ve aklı da yeşilliklerde ve çayırlıklarda olur. Ya'ni hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyanın kulaklarında pırlanta küpe mesâbesinde olan ulûm ve hikemiyyât-ı enbiyâ ve evliyâ kalmaz. Onların kulaklarında şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyeye müteallık sözler kalır; ve gözleri de yeşillik ve çayırlık mesâbesinde olan mülk-i dünyâ tarafındadır. Çünkü rûh-ı hayvânînin hâssası budur.

1021. Ey dost! Ahsenü't-takvîm'i Ve't-Tîn'de oku ki, cân azîz gevherdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1021. Ey dost! Ahsenü't-takvîm'i Ve't-Tîn sûresinde oku ki, can aziz bir cevherdir.

Ey sonsuz hayat dostu! Ve't-Tîn ve'z-Zeytun sûresinde geçen لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tîn, 95/4) yani "Biz muhakkak insanı en güzel biçimde yarattık" ayet-i kerimesini oku ve bundan anla ki, insan ruhu aziz bir cevherdir. Çünkü Yüce Allah, bütün azaları düzenli ve yerli yerinde olmak üzere yarattığı insan bedenine bu nuranî cevheri üflemeyi uygun gördü; ve bu yüzden insanın dışını ve içini en güzel ve dengeli bir şekilde düzenledi. Ancak bedenin hükmü altında mağlup olanların hayvandan farkı olmadı ve yalnız ruhun hükmü altında kaybolanların da melekten farkı olmadı. Fakat bedenin ve ruhun hükümlerini şeriat ve ilahi kanun dairesinde uygulayanlar ise insân-ı kâmil olup bu ayet-i kerimenin hükmü gereğince "en güzel biçim" sahibi oldu. Bu ayet-i kerime, V. cildin 960 numaralı beytinin başındaki kırmızı yazılı şerhte geçti.

Ey hayât-ı bakıye dostu! Ve't-Tîni ve'z-Zeytun sûresinde لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tîn, 95/4) ya'ni "Biz muhakkak insanı ahsen-i takvimde yarattık" âyet-i kerîmesini oku ve bundan anla ki, rûh-ı insânî azîz cevherdir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri bütün a'zâsı muntazam ve yerli yerinde olmak üzere yarattığı cism-i insânîye bu cevher-i nûrânînin nefhini münasib gördü; ve bu yüzden insanın zâhirini ve bâtınını en güzel ve mu'tedil bir sûrette tesviye buyurdu. Ancak cismin hükmü altında mağlûb olanların hayvandan farkı olmadı ve yalnız rûhun hükmü altında müstağrak olanların dahi melekten farkı olmadı. Fakat cismin ve rûhun hükümlerini şerîat ve kānûn-ı ilâhî dâiresinde icrâ edenler ise insân-ı kâmil olup bu âyet-i kerîmenin hükmü mûcibince "ahsen-i takvîm" sâhibi oldu. Bu âyet-i kerîme V. cildin 960 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte geçti.

1022. O "ahsenü't-takvîm" arştan ziyadedir. "Ahsenü't-takvîm" o fikirden hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1022. O "ahsenü't-takvîm" arştan daha fazladır. "Ahsenü't-takvîm" o düşünceden dışarıdadır.

"Ahsenü't-takvîm" kelimesi kesme işaretiyle okunması gerekir; ve "o" zamirleri ahsen-i takvîme aittir. Bu beyit bazı nüshalarda şu şekildedir: احسن التقويم از عرشش فزون. احسن التقويم از فكرت برون yani "Ahsenü't-takvîm olan insân-ı kâmil, Yüce Allah'ın arşından daha fazladır ve daha üstündür. Ahsen-i takvîm olan insan düşünceden dışarıdadır; ve onun hâli ve şanı düşünme yoluyla anlaşılamaz" demektir.

Bilinmeli ki, "insan"dan maksat ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilimle değildir. Bütün ilâhî isim ve sıfatların hükümleri kendisi-

"Ahsenü't-takvîm", kat' ile okunmak îcâb eder; ve "o" zamîrleri ahsen-i takvîme râci'dir. Bu beyit ba'zı nüshalarda bu vecih iledir: احسن التقويم از عرشش فزون. احسن التقويم از فكرت برون ya'ni "Ahsenü't-takvîm olan insân-ı kâmil Hak Teâlâ'nın arşından artıktır ve efdaldir. Ahsen-i takvîm olan insan fikirden hâriçtir; ve onun hâl ve şânı tefekkür tarîkıyla anlaşılamaz" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, "insan"dan maksad ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilmen değildir. Bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâmı kendisi-

1020. Hiç eşeklerin küpesini gördün mü? Eşeğin kulağı ve aklı yeşillikte olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1020. Hiç eşeklerin küpesini gördün mü? Eşeğin kulağı ve aklı yeşillikte olur.

Sen hiç eşeğin kulağında küpe gördün mü? Eşeğin kulağı, eşek anırmasından kaynaklanan nefsanî şehvet tarafında; aklı da yeşilliklerde ve çayırlıklarda olur. Yani hayvan seviyesinde olan dünya ehli insanların kulaklarında, pırlanta küpe değerindeki peygamberlerin ve evliyaların ilimleri ve hikmetleri kalmaz. Onların kulaklarında nefsanî şehvetlere ve bedensel hazlara ait sözler kalır; gözleri de yeşillik ve çayırlık gibi olan dünya mülkü tarafındadır. Çünkü hayvanî ruhun özelliği budur.

Sen hiç eşeğin kulağında küpe gördün mü? Eşeğin kulağı eşek anırmasından mütevellid şehvet-i nefsâniyye tarafında ve aklı da yeşilliklerde ve çayırlıklarda olur. Ya'ni hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyanın kulaklarında pırlanta küpe mesâbesinde olan ulûm ve hikemiyyât-ı enbiyâ ve evliyâ kalmaz. Onların kulaklarında şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyeye müteallık sözler kalır; ve gözleri de yeşillik ve çayırlık mesâbesinde olan mülk-i dünyâ tarafındadır. Çünkü rûh-ı hayvânînin hâssası budur.

1021. Ey dost! Ahsenü't-takvîm'i Ve't-Tîn'de oku ki, cân azîz gevherdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1021. Ey dost! Ahsenü't-takvîm'i Ve't-Tîn sûresinde oku ki, can aziz bir cevherdir.

Ey sonsuz hayat dostu! Ve't-Tîn ve'z-Zeytun sûresinde geçen لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tîn, 95/4) yani "Biz muhakkak insanı en güzel biçimde yarattık" ayet-i kerimesini oku ve bundan anla ki, insan ruhu aziz bir cevherdir. Çünkü Yüce Allah, bütün azaları düzenli ve yerli yerinde olmak üzere yarattığı insan bedenine bu nuranî cevheri üflemeyi uygun gördü; ve bu yüzden insanın dışını ve içini en güzel ve dengeli bir şekilde düzenledi. Ancak bedenin hükmü altında mağlup olanların hayvandan farkı olmadı ve yalnız ruhun hükmü altında kaybolanların da melekten farkı olmadı. Fakat bedenin ve ruhun hükümlerini şeriat ve ilahi kanun dairesinde uygulayanlar ise insân-ı kâmil olup bu ayet-i kerimenin hükmü gereğince "en güzel biçim" sahibi oldu. Bu ayet-i kerime, V. cildin 960 numaralı beytinin başındaki kırmızı yazılı şerhte geçti.

Ey hayât-ı bakıye dostu! Ve't-Tîni ve'z-Zeytun sûresinde لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tîn, 95/4) ya'ni "Biz muhakkak insanı ahsen-i takvimde yarattık" âyet-i kerîmesini oku ve bundan anla ki, rûh-ı insânî azîz cevherdir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri bütün a'zâsı muntazam ve yerli yerinde olmak üzere yarattığı cism-i insânîye bu cevher-i nûrânînin nefhini münasib gördü; ve bu yüzden insanın zâhirini ve bâtınını en güzel ve mu'tedil bir sûrette tesviye buyurdu. Ancak cismin hükmü altında mağlûb olanların hayvandan farkı olmadı ve yalnız rûhun hükmü altında müstağrak olanların dahi melekten farkı olmadı. Fakat cismin ve rûhun hükümlerini şerîat ve kānûn-ı ilâhî dâiresinde icrâ edenler ise insân-ı kâmil olup bu âyet-i kerîmenin hükmü mûcibince "ahsen-i takvîm" sâhibi oldu. Bu âyet-i kerîme V. cildin 960 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte geçti.

1022. O "ahsenü't-takvîm" arştan ziyadedir. "Ahsenü't-takvîm" o fikirden hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1022. O "ahsenü't-takvîm" arştan daha fazladır. "Ahsenü't-takvîm" o fikirden dışarıdadır.

"Ahsenü't-takvîm", kesme işaretiyle okunması gerekir; ve "o" zamirleri ahsen-i takvîme aittir. Bu beyit bazı nüshalarda şu şekildedir: احسن التقويم از عرشش فزون. احسن التقويم از فكرت برون yani "Ahsenü't-takvîm olan insân-ı kâmil, Yüce Allah'ın arşından daha üstün ve daha faziletlidir. Ahsen-i takvîm olan insan fikirden dışarıdadır; ve onun hâli ve şanı düşünme yoluyla anlaşılamaz" demek olur.

Bilinmeli ki, "insan"dan maksat ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilimle değildir. Bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların hükümleri kendisinde fiilen ortaya çıkar. Yani insân-ı kâmilde diriltme ve öldürme, var etme ve yok etme, engelleme ve verme gibi sonsuz ilâhî sıfatlar fiilen ortaya çıkar. Nitekim peygamberlerin mucizeleri ve evliyaların kerametleri bunun delilidir. Noksan insan kendisinde bu zuhurun olmadığını gördüğü için insân-ı kâmilin hâlini kendi hâline kıyas edip inkâr eder ve kendi noksanını idrak edemez. Varlığın mutlaklık mertebesinde sıfatlar ve sıfatın eserleri olan isimler ve isimlerin eserleri olan fiiller yoktur. Ne zaman ki oluş mertebelerine iner, fiiller ortaya çıkar; ve şehadet mertebesinde yoğun taayyünler (belirginleşmeler) elbisesine büründüğü zaman sıfatlar ve isimler ve fiiller daha açıkça belirir. Buna göre "Allah" ism-i camii (bütün isimleri toplayan isim) evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının (ilk, son, görünen ve gizli olanın) bütününün ismi olur; ve mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hallerinin tecelli yeri âlem ve onun özü ve hulâsası "âdem" (insan) olmuş olur. Âlemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek mümkün değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfatlar ve isimler ve fiiller bir aradadır; ve bu mertebe varlığın yedinci mertebesi olup, varoluşsal kemâl tenezzülleri insân-ı kâmilde nihayet bulur; ve mutlak varlığın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve halinde müşahade edilmez. Bu sebeple insân-ı kâmili düşünme yoluyla bilmek ve anlamak mümkün olamaz.

"Ahsenü't-takvîm", kat' ile okunmak îcâb eder; ve "o" zamîrleri ahsen-i takvîme râci'dir. Bu beyit ba'zı nüshalarda bu vecih iledir: احسن التقويم از عرشش فزون. احسن التقويم از فكرت برون ya'ni "Ahsenü't-takvîm olan insân-ı kâmil Hak Teâlâ'nın arşından artıktır ve efdaldir. Ahsen-i takvîm olan insan fikirden hâriçtir; ve onun hâl ve şânı tefekkür tarîkıyla anlaşılamaz" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, "insan"dan maksad ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilmen değildir. Bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâmı kendisi- nde fiilen zâhir olur. Ya'ni insân-ı kâmilde ihyâ ve imâte ve îcâd ve i'dâm ve men' ve i'tâ gibi ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zâhir olur. Nitekim mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-i evliyâ bunun delîlidir. İnsân-ı nâkıs kendisinde bu zuhûr olmadığını gördüğü için insân-ı kâmilin hâlini kendi hâline kıyâs edip inkâr eder ve kendi noksanını idrak edemez. Vücûdun mertebe-i itlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan ef'âl yoktur. Vaktāki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef'âl zahir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına bütündüğü vakit sıfât ve esmâ ve ef'âl azhar olur. Binâenaleyh "Allâh" ism-i câmi'i evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey'et-i mecmûasının ismi olur; ve vücûd-i mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası "âdem" olmuş olur. Alemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek kābil değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir; ve bu mertebe vücudun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-i mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Bu sebeble insân-ı kâmili tefekkür tarîkıyla bilmek ve anlamak mümkin olamaz.

1023. Eğer bu mümteni'in kıymetini söylersem ben yanarım, müstemi' dahi yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1023. Eğer bu imkânsız olanın kıymetini söylersem ben yanarım, dinleyen de yanar.

Bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hâlini, şanını ve vasıflarını söz ile anlatmak imkânsızdır ve muhâldir. Fakat onun kıymeti hakkında söylenebilecek sözler vardır. Eğer bu vasfı muhâl olan insân-ı kâmilin kıymetini söylersem onun aşkının ateşinden ben yanarım ve dinleyenler de yanar.

Bilinmeli ki, insân-ı kâmil asıl olarak peygamberlerin sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz'dir; ve makam-ı mahmûd (övülmüş makam) ancak kendilerine özgüdür; ve bütün ilâhî isim ve sıfatların eserleri, şerefli zâtlarında dengeli bir şekilde görünür. Diğer insân-ı kâmillerden her birinin kemâli (olgunluğu) miras yoluyladır; ve her birinin birer gâlip ismi vardır. Bu sebeple bu şerefli beyitte Muhammedî kemâlâta (Hz. Muhammed'e ait olgunluklara) işaret buyurulmuş olur.

Bu insân-ı kâmilin hâl ve şânını ve evsâfını söz ile anlatmak mümteni'dir ve muhâldir. Fakat onun kıymeti hakkında söylenebilecek sözler vardır. Eğer bu tavsîfi muhâl olan insân-ı kâmilin kıymetini söylersem onun aşkının ateşinden ben yanarım ve dinleyenler dahi yanar.

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil bi'l-asâle Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir; Ve makām-ı mahmûd ancak kendilerine mahsûstur; ve bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsârı zât-ı şerîflerinde vech-i i'tidâl üzere zâhirdir. Diğer insân-ı kâmillerden her birinin kemâli bi'l-verâsedir; ve her birinin birer ism-i gālibi vardır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte kemâlât-ı muhammediyyeye işâret buyurulmuş olur.

1024. Burada dudağı bağla ve eşeği bu tarafa sürme! Bu Sıddîk o eşekler tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1024. Burada dudağı bağla ve eşeği bu tarafa sürme! Bu Sıddîk o eşekler tarafına gitti.

fiilen ortaya çıkar. Yani insân-ı kâmilde diriltme ve öldürme, var etme ve yok etme, engelleme ve verme gibi sonsuz ilahi sıfatlar fiilen ortaya çıkar. Nitekim peygamberlerin mucizeleri ve evliyanın kerametleri bunun delilidir. Eksik insan, kendisinde bu zuhurun olmadığını gördüğü için insân-ı kâmilin hâlini kendi hâline kıyas edip inkâr eder ve kendi noksanını idrak edemez. Varlığın mutlaklık mertebesinde sıfatlar ve sıfatın eserleri olan isimler ve isimlerin eserleri olan fiiller yoktur. Ne zaman ki oluş mertebelerine iner, fiiller ortaya çıkar; ve şehadet mertebesinde yoğun belirlenimler elbisesine büründüğü vakit sıfatlar ve isimler ve fiiller daha açık olur. Buna göre "Allah" ism-i câmi'i evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının bütününün ismi olur; ve mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hallerinin tecelli yeri âlem ve onun özü ve hulâsası "âdem" olmuş olur. Âlemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek mümkün değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfatlar ve isimler ve fiiller bir aradadır; ve bu mertebe varlığın yedinci mertebesi olup, varlığa ait kemâlât tenezzülleri insân-ı kâmilde nihayet bulur; ve mutlak varlığın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve halinde müşahade edilmez. Bu sebeple insân-ı kâmili tefekkür yoluyla bilmek ve anlamak mümkün olamaz.

nde fiilen zâhir olur. Ya'ni insân-ı kâmilde ihyâ ve imâte ve îcâd ve i'dâm ve men' ve i'tâ gibi ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zâhir olur. Nitekim mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-i evliyâ bunun delîlidir. İnsân-ı nâkıs kendisinde bu zuhûr olmadığını gördüğü için insân-ı kâmilin hâlini kendi hâline kıyâs edip inkâr eder ve kendi noksanını idrâk edemez. Vücûdun mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan ef'âl yoktur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef'âl zâhir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit sıfât ve esmâ ve ef'âl azhar olur. Binâenaleyh "Allâh" ism-i câmi'i evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey'et-i mecmûasının ismi olur; ve vücûd-i mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası "âdem" olmuş olur. Âlemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek kābil değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir; ve bu mertebe vücudun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-i mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Bu sebeble insân-ı kâmili tefekkür tarîkıyla bilmek ve anlamak mümkin olamaz.

1023. Eğer bu mümteni'in kıymetini söylersem ben yanarım, müstemi' dahi yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1023. Eğer bu imkânsız olanın kıymetini söylersem ben yanarım, dinleyen de yanar.

Bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hâlini, şanını ve vasıflarını söz ile anlatmak imkânsızdır ve muhâldir. Fakat onun kıymeti hakkında söylenebilecek sözler vardır. Eğer bu vasfı muhâl olan insân-ı kâmilin kıymetini söylersem onun aşkının ateşinden ben yanarım ve dinleyenler de yanar.

Bilinmeli ki, insân-ı kâmil asıl olarak peygamberlerin sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz'dir; ve makam-ı mahmûd (övülmüş makam) ancak kendilerine özgüdür; ve bütün ilâhî isim ve sıfatların eserleri, şerefli zâtlarında dengeli bir şekilde görünür. Diğer insân-ı kâmillerden her birinin kemâli (olgunluğu) miras yoluyladır; ve her birinin birer gâlip ismi vardır. Bu sebeple bu şerefli beyitte Muhammedî kemâlâta (Hz. Muhammed'e ait olgunluklara) işaret buyurulmuş olur.

Bu insân-ı kâmilin hâl ve şânını ve evsâfını söz ile anlatmak mümteni'dir ve muhâldir. Fakat onun kıymeti hakkında söylenebilecek sözler vardır. Eğer bu tavsîfi muhâl olan insân-ı kâmilin kıymetini söylersem onun aşkının ateşinden ben yanarım ve dinleyenler dahi yanar.

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil bi'l-asâle Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir; Ve makām-ı mahmûd ancak kendilerine mahsûstur; ve bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsârı zât-ı şerîflerinde vech-i i'tidâl üzere zâhirdir. Diğer insân-ı kâmillerden her birinin kemâli bi'l-verâsedir; ve her birinin birer ism-i gālibi vardır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte kemâlât-ı muhammediyyeye işâret buyurulmuş olur.

1024. Burada dudağı bağla ve eşeği bu tarafa sürme! Bu Sıddîk o eşekler tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1024. Burada dudağı bağla ve eşeği bu tarafa sürme! Bu Sıddîk o eşekler tarafına gitti.

Ey Mevlânâ! Bu kıymet beyânı (değer açıklaması) hususunda ağzını kapa ve cisim merkebini (beden eşeğini) kelâm (söz) tarafına sürme! Zira söz ve ses cisim merkebinin (beden eşeğinin) özelliğidir. Sözün özü, bu Sıddîk (r.a.) Bilâl'i satın almak için her biri eşek mesabesinde (değerinde) olan o kâfirlerin tarafına gitti.

Ey Mevlânâ! Bu kıymet beyânı husûsunda ağzını kapa ve cisim merkebini kelâm tarafına sürme! Zîrâ söz ve ses cisim merkebinin hâssasıdır. Velhâsıl bu Sıddîk (r.a.) Bilâl'i satın almak için her biri eşek mesâbesinde olan o kâfirlerin tarafına gitti.

1025. Kapının halkasını çaldı. Vaktâki kapıyı açtı, bî-hod olarak o cühûdun evine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1025. Kapının halkasını çaldı. Kapıyı açtığında, kendinden geçmiş olarak o Yahudi'nin evine gitti.

Yahudi'nin kapısının halkasını çaldı. O Yahudi kapıyı açtığında, Hz. Sıddîk kendinden geçmiş bir hâlde o Yahudi'nin evine girdi.

Yahûdînin kapısının halkasını çaldı. Vaktâki o yahûdî kapıyı açtı, Hz. Sıddîk kendinden geçmiş bir hâlde o cühûdun evine girdi.

1026. Bî-hod ve sermest ve pür-âteş olarak oturdu. Onun ağzından çok acı sözler fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1026. Kendinden geçmiş, sarhoş ve ateşli olarak oturdu. Onun ağzından çok acı sözler fırladı.

Kendinden geçmiş, sarhoş ve Hakk yolunda ateşli ve öfkeli olarak oturdu. Bu hâl içinde onun mübarek ağzından Yahudi'ye karşı çok acı sözler fırladı.

Kendinden geçmiş ve sarhoş ve Hak yolunda ateşli ve öfkeli olarak oturdu. Bu hâl içinde onun mübarek ağzından yahûdîye karşı çok acı sözler fırladı.

1027. Dedi ki: "Bu Allah'ın velîsini niçin dövüyorsun? Ey aydınlığın düşmanı! Bu ne hıkddır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1027. Dedi ki: "Bu Allah'ın velîsini niçin dövüyorsun? Ey aydınlığın düşmanı! Bu ne hıkddır?"

"Hıkd", kin demektir. Yani, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Bu Allah'ın velîsi ve dostu olan Bilâl'i niçin dövüyorsun, ey aydınlığın ve iman nurunun düşmanı? Bu sendeki kin nasıl bir kindir ki, sende insanlığa özgü olan insaf ve merhametten hiçbir iz bırakmıyor?"

"Hıkd", kîn demektir. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Bu Allah'ın velîsi ve dostu olan Bilâl'i niçin dövüyorsun, ey aydınlığın ve îmân nûrunun düşmanı? Bu sendeki kîn nasıl bir kîndir ki, sende insanlığa mahsûs olan insâf ve merhametten hiçbir eser bırakmıyor?"

1028. "Eğer kendi dîninde sana bir sıdk varsa, senin gönlün sadık üzerine nasıl zulüm veriyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1028. "Eğer kendi dininde sana bir doğruluk varsa, senin gönlün doğru olana nasıl zulüm ediyor?"

Ey inkârcı! Senin kendi dinine doğru bir imanın varsa, bil ki, bu doğruluk ve dürüstlük, senin çabadaki zorlaman ile sana gelmiş değildir. Bu, bâtınî bir iştir. Senin bir dinin olduğu gibi Bilal'in de bir dini vardır. Onun dinine olan sadakati ve doğruluğu da aynı şekilde ona zorlama ile gelmiş değildir. Bu sebeple, kendi elinde olmayan bir inanç ve kanaat üzerindeki doğruluğa karşı bütün dinler zulmü ve eziyeti uygun görmezler. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de de Ey Mevlânâ! Bu kıymet beyanı hususunda ağzını kapa ve beden merkebini kelam tarafına sürme! Çünkü söz ve ses beden merkebinin özelliğidir. Sözün özü, bu Sıddîk (r.a.) Bilal'i satın almak için her biri eşek mesabesinde olan o kâfirlerin tarafına gitti.

"Ey münkir! Senin kendi dînine doğru bir îmânın varsa, bil ki, bu sıdk ve doğruluk, senin sa'ydeki tekellüfün ile sana gelmiş değildir. Bu bir emr-i bâtınîdir. Senin bir dînin olduğu gibi Bilal'in dahi bir dîni vardır. Onun dînine olan sadâkati ve doğruluğu dahi kezâlik ona tekellüf ile gelmiş değildir. Binâenaleyh kendi elinde olmayan bir i'tikād ve kanâat üzerindeki sıdka karşı bilcümle edyân zulmü ve cevri revâ görmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de dahi Ey Mevlânâ! Bu kıymet beyânı husûsunda ağzını kapa ve cisim merkebini kelâm tarafına sürme! Zîrâ söz ve ses cisim merkebinin hâssasıdır. Velhâsıl bu Sıddîk (r.a.) Bilâl'i satın almak için her biri eşek mesâbesinde olan o kâfirlerin tarafına gitti.

1025. Kapının halkasını çaldı. Vaktâki kapıyı açtı, bî-hod olarak o cühûdun evine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1025. Kapının halkasını çaldı. Kapıyı açtığında, kendinden geçmiş olarak o Yahudi'nin evine gitti.

Yahudi'nin kapısının halkasını çaldı. O Yahudi kapıyı açtığında, Hz. Sıddîk kendinden geçmiş bir hâlde o Yahudi'nin evine girdi.

Yahûdînin kapısının halkasını çaldı. Vaktâki o yahûdî kapıyı açtı, Hz. Sıddîk kendinden geçmiş bir hâlde o cühûdun evine girdi.

1026. Bî-hod ve sermest ve pür-âteş olarak oturdu. Onun ağzından çok acı sözler fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1026. Kendinden geçmiş, sarhoş ve ateşli olarak oturdu. Onun ağzından çok acı sözler fırladı.

Kendinden geçmiş, sarhoş ve Hakk yolunda ateşli ve öfkeli olarak oturdu. Bu hâl içinde onun mübarek ağzından Yahudi'ye karşı çok acı sözler fırladı.

Kendinden geçmiş ve sarhoş ve Hak yolunda ateşli ve öfkeli olarak oturdu. Bu hâl içinde onun mübarek ağzından yahûdîye karşı çok acı sözler fırladı.

1027. Dedi ki: "Bu Allah'ın velîsini niçin dövüyorsun? Ey aydınlığın düşmanı! Bu ne hıkddır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1027. Dedi ki: "Bu Allah'ın velîsini niçin dövüyorsun? Ey aydınlığın düşmanı! Bu ne hıkddır?"

"Hıkd", kin demektir. Yani, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Bu Allah'ın velîsi ve dostu olan Bilâl'i niçin dövüyorsun, ey aydınlığın ve iman nurunun düşmanı? Bu sendeki kin nasıl bir kindir ki, sende insanlığa özgü olan insaf ve merhametten hiçbir iz bırakmıyor?"

"Hıkd", kîn demektir. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Bu Allah'ın velîsi ve dostu olan Bilâl'i niçin dövüyorsun, ey aydınlığın ve îmân nûrunun düşmanı? Bu sendeki kîn nasıl bir kîndir ki, sende insanlığa mahsûs olan insâf ve merhametten hiçbir eser bırakmıyor?"

1028. "Eğer kendi dîninde sana bir sıdk varsa, senin gönlün sadık üzerine nasıl zulüm veriyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1028. "Eğer kendi dininde sana bir doğruluk varsa, senin gönlün doğru olan üzerine nasıl zulüm veriyor?"

Ey inkârcı! Senin kendi dinine doğru bir imanın varsa, bil ki, bu doğruluk ve dürüstlük, senin çabadaki zorlanman ile sana gelmiş değildir. Bu, bâtınî (içsel) bir iştir. Senin bir dinin olduğu gibi Bilal'in de bir dini vardır. Onun dinine olan sadakati ve doğruluğu da aynı şekilde ona zorlanma ile gelmiş değildir. Bu sebeple, kendi elinde olmayan bir inanç ve kanaat üzerindeki doğruluğa karşı bütün dinler zulmü ve eziyeti uygun görmezler. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de de لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ (Bakara, 2/256) yani "Dinde zorlama yoktur" buyurulur. Böyle olunca, eğer sen dininde doğru isen, gönlün dininde doğru olan Bilal üzerine nasıl zulme izin veriyor?

"Ey münkir! Senin kendi dînine doğru bir îmânın varsa, bil ki, bu sıdk ve doğruluk, senin sa'ydeki tekellüfün ile sana gelmiş değildir. Bu bir emr-i bâtınîdir. Senin bir dînin olduğu gibi Bilal'in dahi bir dîni vardır. Onun dînine olan sadâkati ve doğruluğu dahi kezâlik ona tekellüf ile gelmiş değildir. Binâenaleyh kendi elinde olmayan bir i'tikād ve kanâat üzerindeki sıdka karşı bilcümle edyân zulmü ve cevri revâ görmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de dahi لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ (Bakara, 2/256) ya'ni "Dinde ikrah yoktur” buyurulur. Böyle olunca, eğer sen dîninde sâdık isen, gönlün dîninde sâdık olan Bilâl üzerine nasıl zulme cevaz veriyor?"

1029. "Ey sen! Cühûdluk dîninde dişisin. Zîra sen bir şehzade üzerine bu gü- mânı tutarsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1029. "Ey sen! Yahudilik dininde dişisin. Çünkü sen bir şehzade üzerine bu zannı taşırsın."

"Mâde", dişi demektir. Yani, "Ey Hak dininin inkârcısı! Sen bâtıl olan Yahudilik dininde dahi erkek değilsin, aksine kadın gibi dönek tabiatlısın! Çünkü sen, doğruluk ve dürüstlük şahı olan peygamberlerin sonuncusunun manevî evladı olan Bilâl (a.s.) üzerine de kendin gibi yalancılık şüphesini taşırsın. Onu da kendin gibi dininde taklitçi sayarsın!"

Bilinmeli ki, Ümeyye b. Halef, Uhud savaşında öldürülen müşriklerden Übeyy b. Halef'in kardeşidir. Pir efendimiz (Mevlânâ) Ümeyye b. Halef'in Yahudi olduğunu beyan buyurmasına bakılırsa, bu şahsın putperestliği terk edip Yahudiliği kabul etmiş olduğu anlaşılır. Hint şarihlerinden Bahru'l-ulûm hazretleri ise, Hz. Mevlânâ'nın Ümeyye b. Halef'e "Yahudi" demesinden yüce maksatlarının inkârcılık ve kâfirlik olduğunu söyler. Ve gerçekten de Şemsü'l-Lügāt'ta "cühûd" (جهود) kâfir anlamına gösterilmiştir.

"Mâde", dişi demektir. Ya'ni, "Ey dîn-i Hakk'ın münkiri! Sen bâtıl olan cü- hûdluk dîninde dahi erkek değilsin, belki kadın gibi dönek tabîatlisin! Zîrâ sen sıdk ve doğruluk şâhı olan Hâtem-i enbiyânın veled-i ma'nevîsi cenâb-ı Bi- lâl'in üzerine de kendin gibi yalancılık şübhesini tutarsın. Onu da kendin gi- bi dîninde mukallid addedersin!"

Ma'lûm olsun ki, Ümeyye b. Halef Uhud gazâsında maktûl olan müşrik- lerden Übeyy b. Halef'in kardeşidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Ümeyye b. Halef'in yahûdî olduğunu beyân buyurmasına bakılırsa bu şahsın putperestliği terke- dip, yahûdîliği kabûl etmiş olduğu anlaşılır. Hind şârihlerinden Bahru'l-ulûm hazretleri ise, Hz. Mevlânâ'nın Ümeyye b. Halef'e "cühûd" buyurmasından maksad-ı âlîleri münkirlik ve kâfirliktir, diyor. Ve filhakîka Şemsü'l-Lügāť te chud" (جهود) kâfir ma'nâsına gösterilmiştir.

1030. "Ey ebed nefrîninin merdûdu! Cümleye kendinin eğri yapıcı olan aynan- dan bakma!" [1014]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1030. "Ey ebedî lânetin reddedilmişi! Her şeye kendi eğri gösteren aynandan bakma!"

"Nefrîn", sövme, lânet etme, kötü dua etme demektir. Yani, "Ey ebedî lânetin reddedilmişi ve ebedî bedbaht! Senin kalbinin aynası, bu bedbahtlık ve lânetlenmişlik sebebiyle sana her şeyi eğri gösteriyor. Bu sebeple sen herkesin hâline, senin bu eğri gösteren aynandan bakma ki, doğruları da eğri görmeyesin!"

"Nefrîn", sövme, la'net etme, fenâ duâ etme demektir. Ya'ni, "Ey ebed la'netinin reddolunmuşu ve şakî-i ebedî! Senin kalbinin aynası bu şekāvet ve mel'ûniyet sebebiyle sana her şeyi eğri gösteriyor. Binâenaleyh sen herkesin hâline senin bu eğri gösterici olan aynandan bakma ki, doğruları da eğri gör- meyesin!"

1031. O şey ki, o demde Sıddık'ın dudağından sıçradı, eğer söylersem sen eli- ni ayağını kaybedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1031. O şey ki, o anda Sıddık'ın dudağından sıçradı, eğer söylersem sen elini ayağını kaybedersin.

Hz. Sıddık'ın o kâfire karşı o anda mübarek ağzından çıkan ve ilahi hakikatlere ve sırlara dokunan sözleri eğer burada söylersem ve açıklarsam, ey hakikat talep edeni, sen kendinden geçer ve iki elini ve ayağını kaybedersin. لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ (Bakara, 2/256) yani "Dinde zorlama yoktur" buyrulur. Böyle olunca, eğer sen dininde sadık isen, gönlün dininde sadık olan Bilal üzerine nasıl zulme cevaz veriyor?

Hz. Sıddîk'ın o kâfire karşı o anda mübarek ağzından çıkan ve hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeye temâs eden sözleri eğer burada söylersem ve îzâh edersem, ey tâlib-i hakîkat, sen kendinden geçer ve iki elini ve ayağını kaybedersin, لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ (Bakara, 2/256) ya'ni "Dinde ikrah yoktur” buyurulur. Böyle olunca, eğer sen dîninde sâdık isen, gönlün dîninde sâdık olan Bilâl üzerine nasıl zulme cevaz veriyor?"

1029. "Ey sen! Cühûdluk dîninde dişisin. Zîra sen bir şehzade üzerine bu gümânı tutarsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1029. "Ey sen! Yahudilik dininde dişisin. Çünkü sen bir şehzade hakkında bu zannı taşırsın."

"Mâde", dişi demektir. Yani, "Ey Hakk dininin inkârcısı! Sen bâtıl olan yahudilik dininde bile erkek değilsin, aksine kadın gibi dönek tabiatlısın! Çünkü sen doğruluk ve dürüstlük şahı olan peygamberlerin sonuncusunun manevî evladı olan Bilal (a.s.) hakkında da kendin gibi yalancılık şüphesini taşırsın. Onu da kendin gibi dininde taklitçi sayarsın!"

Bilinmeli ki, Ümeyye b. Halef, Uhud Savaşı'nda öldürülen müşriklerden Übeyy b. Halef'in kardeşidir. Pir efendimizin Ümeyye b. Halef'in Yahudi olduğunu belirtmesine bakılırsa, bu şahsın putperestliği terk edip Yahudiliği kabul etmiş olduğu anlaşılır. Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri ise, Mevlânâ'nın Ümeyye b. Halef'e "cühûd" demesinden yüce maksadının inkârcılık ve kâfirlik olduğunu söyler. Ve gerçekten de Şemsü'l-Lügāt'ta "cühûd" (جهود) kâfir anlamına gösterilmiştir.

"Mâde", dişi demektir. Ya'ni, "Ey dîn-i Hakk'ın münkiri! Sen bâtıl olan cühûdluk dîninde dahi erkek değilsin, belki kadın gibi dönek tabîatlisin! Zîrâ sen sıdk ve doğruluk şâhı olan Hâtem-i enbiyânın veled-i ma'nevîsi cenâb-ı Bilâl'in üzerine de kendin gibi yalancılık şübhesini tutarsın. Onu da kendin gibi dîninde mukallid addedersin!"

Ma'lûm olsun ki, Ümeyye b. Halef Uhud gazâsında maktûl olan müşriklerden Übeyy b. Halef'in kardeşidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Ümeyye b. Halef'in yahûdî olduğunu beyân buyurmasına bakılırsa bu şahsın putperestliği terkedip, yahûdîliği kabûl etmiş olduğu anlaşılır. Hind şârihlerinden Bahru'l-ulûm hazretleri ise, Hz. Mevlânâ'nın Ümeyye b. Halef'e "cühûd" buyurmasından maksad-ı âlîleri münkirlik ve kâfirliktir, diyor. Ve filhakîka Şemsü'l-Lügāť'te "cühûd" (جهود) kâfir ma'nâsına gösterilmiştir.

1030. [1014] "Ey ebed nefrîninin merdûdu! Cümleye kendinin eğri yapıcı olan aynandan bakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1030. [1014] "Ey ebedî lânetlenmenin reddedilmişi! Her şeye kendi eğri gösteren aynandan bakma!"

"Nefrîn", sövme, lânet etme, kötü dua etme demektir. Yani, "Ey ebedî lânetlenmenin reddedilmişi ve sonsuz bedbaht! Senin kalbinin aynası bu bedbahtlık ve lânetlenmişlik sebebiyle sana her şeyi eğri gösteriyor. Bu sebeple sen herkesin hâline senin bu eğri gösteren aynandan bakma ki, doğruları da eğri görmeyesin!"

"Nefrîn", sövme, la'net etme, fenâ duâ etme demektir. Ya'ni, "Ey ebed la'netinin reddolunmuşu ve şakî-i ebedî! Senin kalbinin aynası bu şekāvet ve mel'ûniyet sebebiyle sana her şeyi eğri gösteriyor. Binâenaleyh sen herkesin hâline senin bu eğri gösterici olan aynandan bakma ki, doğruları da eğri görmeyesin!"

1031. O şey ki, o demde Sıddık'ın dudağından sıçradı, eğer söylersem sen elini ayağını kaybedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1031. O şey ki, o anda Sıddık'ın dudağından sıçradı, eğer söylersem sen elini ayağını kaybedersin.

Hz. Sıddîk'ın o kâfire karşı o anda mübarek ağzından çıkan ve ilâhî hakikatlere ve sırlara dokunan sözleri eğer burada söylersem ve açıklarsam, ey hakikat talep edeni, sen kendinden geçer ve iki elini ve ayağını kaybedersin, yani amel âleti olan elini ve ayağını kullanamazsın. Çünkü bu sözler kader sırrına ilişkindir.

Hz. Sıddîk'ın o kâfire karşı o anda mübarek ağzından çıkan ve hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeye temâs eden sözleri eğer burada söylersem ve îzâh edersem, ey tâlib-i hakîkat, sen kendinden geçer ve iki elini ve ayağını kaybedersin, ya'ni amel âleti olan elini ve ayağını kullanamazsın. Zîrâ bu sözler sırr-ı kadere taalluk eder.

1032. O hikmetlerin kaynakları Fırat gibi onun ağzından bî-cihattan akıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1032. O hikmetlerin kaynakları Fırat gibi onun ağzından yönsüz bir şekilde akıcı oldu.

"Yenâbî'", pınar ve kaynak anlamına gelen "yenbû'" kelimesinin çoğuludur. "Fırat", Basra körfezine akan meşhur nehrin adı olduğu gibi "tatlı su" anlamına da gelir. Yani, Hz. Sıddîk'ın mübarek ağzından çıkan ilahi hikmetler ve sırların pınarları ve kaynakları, Fırat nehri veya tatlı su gibi, yönlerden münezzeh olan Yüce Allah tarafından akıcı oldu. Çünkü Hz. Sıddîk insân-ı kâmil idi ve insân-ı kâmilin sözü ve fiilleri, Hakk'ın sözü ve fiilleridir.

"Yenâbî'", pınar ve kaynak ma'nâsına olan "yenbû'"kelimesinin cem'idir. "Furat", Basra körfezine akan meşhûr nehrin adı olduğu gibi "tatlı su" ma'nâsına da gelir. Ya'ni, Hz. Sıddîk'ın mübarek ağzından çıkan ilâhî hikmetler ve esrârın pınarları ve kaynakları Fırat nehri veyâ tatlı su gibi cihetlerden münezzeh olan Hak Teâlâ tarafından akıcı oldu. Zîrâ Hz. Sıddîk insân-ı kâmil idi ve insân-ı kâmilin kelâmı ve efâli, kelâm ve efâl-i Hak'tır.

1033. O bir taş gibi ki, bir su akıcı oldu, ne yanından ne ortasından maya tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1033. O bir taş gibidir ki, bir su akıcı oldu, ne yanından ne ortasından maya tutar.

Hz. Sıddîk'ın mübarek bedeninden ses ve zahirî sözlerle çıkan hikmetli sözler ve ilahi sırlar, Musa (a.s.)'ın asasını vurması sebebiyle bir taştan ve kayadan fışkıran tatlı su gibiydi. O taş ne yanından ne de ortasından bir su mayası ve maddesini taşımıyordu. Nasıl ki Bakara Suresi'nde وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) yani "Vaktiyle Musa kavmi için su istediğinde, biz 'Asanı taşa vur!' dedik. Ondan on iki pınar kaynadı" buyurulur.

Hz. Sıddîk'ın cism-i mübârekinden ses ve elfâz-ı sûrî ile sâdır olan hikemiyyât ve esrâr-ı ilâhiyye Mûsâ (a.s.)ın asâsını vurması sebebiyle bir taştan ve kayadan fışkıran tatlı su gibi idi. O taş ne yanından ve ne de ortasından bir su mayası ve maddesini hâiz değil idi. Nitekim sûre-i Bakara'da وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) ya'ni “Vaktâki Mûsâ kavmine su vermek istedi, biz "Ásânı taşa vur!" dedik. Ondan on iki pınar kaynadı" buyurulur.

1034. Hak o taşı kendine siper edip mîna renkli olan suyu açmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1034. Hak o taşı kendisine siper edip billur renkli olan suyu açmıştır.

Yüce Allah o taşı kendi fiiline siper edip havanın mavi rengi yansıyan suyu, o taştan akıtmıştır. Çünkü Yüce Allah fiillerini bu izafî varlıklar perdeleri ve siperleri arkasından ortaya çıkarır. Beyit: Hak kulundan intikamını yine kuluyla alır? Ledün ilmini (Allah katından gelen gizli ilim) bilmeyen onu kul yaptı sanır. Her işin faili Odur, kul elinden işlenir; Karada ya da denizde onsuz sanma bir çöp kıpırdar.

Hak Teâlâ o taşı kendi fiiline siper edip havanın mâî [mâvi] rengi akseden suyu, o taştan akıtmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ ef'âlini bu vücûdât-ı izâfiyye perdeleri ve siperleri arkasından ızhar eder. Beyit: Hak kulundan intikāmın yine abdiyle alır? Bilmeyen ilm-i ledünnü ânı abd etti sanır. Fâili oldur her işin, abd elinden işlenir; Berr ü yâ bahr içre onsuz sanma bir çöp deprenir.

1035. Yine öylecedir ki, senin gözünün pınarından nûru o buhlsüz ve fütürsuz akıcı etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1035. Yine öylecedir ki, senin gözünün pınarından nuru o, cimriliksiz ve gevşekliksiz akıcı kılmıştır.

Yani amel aleti olan elini ve ayağını kullanamazsın. Çünkü bu sözler kader sırrına ilişkindir.

ya'ni amel âleti olan elini ve ayağını kullanamazsın. Zîrâ bu sözler sırr-ı kadere taalluk eder.

1032. O hikmetlerin kaynakları Fırat gibi onun ağzından bî-cihattan akıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1032. O hikmetlerin kaynakları Fırat gibi onun ağzından yönsüz bir şekilde akıcı oldu.

"Yenâbî'", pınar ve kaynak anlamına gelen "yenbû'" kelimesinin çoğuludur. "Furat", Basra körfezine akan meşhur nehrin adı olduğu gibi "tatlı su" anlamına da gelir. Yani, Hz. Sıddîk'ın mübarek ağzından çıkan ilâhî hikmetler ve sırların pınarları ve kaynakları, Fırat nehri veya tatlı su gibi, yönlerden münezzeh olan Yüce Allah tarafından akıcı oldu. Çünkü Hz. Sıddîk insân-ı kâmil idi ve insân-ı kâmilin sözü ve fiilleri, Allah'ın sözü ve fiilleridir.

"Yenâbî'", pınar ve kaynak ma'nâsına olan "yenbû'" kelimesinin cem'idir. "Furat", Basra körfezine akan meşhûr nehrin adı olduğu gibi "tatlı su" ma'nâsına da gelir. Ya'ni, Hz. Sıddîk'ın mübarek ağzından çıkan ilâhî hikmetler ve esrârın pınarları ve kaynakları Fırat nehri veyâ tatlı su gibi cihetlerden münezzeh olan Hak Teâlâ tarafından akıcı oldu. Zîrâ Hz. Sıddîk insân-ı kâmil idi ve insân-ı kâmilin kelâmı ve ef'âli, kelâm ve ef'âl-i Hak'tır.

1033. O bir taş gibi ki, bir su akıcı oldu, ne yanından ne ortasından maya tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1033. O bir taş gibidir ki, bir su akıcı oldu, ne yanından ne ortasından maya tutar.

Hz. Sıddîk'ın mübarek bedeninden ses ve zahirî sözlerle çıkan hikmetli sözler ve ilahi sırlar, Musa (a.s.)'ın asasını vurması sebebiyle bir taştan ve kayadan fışkıran tatlı su gibiydi. O taş ne yanından ne de ortasından bir su mayası ve maddesini barındırmıyordu. Nasıl ki Bakara Suresi'nde وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) yani "Vaktaki Musa kavmine su vermek istedi, biz 'Asanı taşa vur!' dedik. Ondan on iki pınar kaynadı" buyurulur.

Hz. Sıddîk'ın cism-i mübârekinden ses ve elfâz-ı sûrî ile sâdır olan hikemiyyât ve esrâr-ı ilâhiyye Mûsâ (a.s.)'ın asâsını vurması sebebiyle bir taştan ve kayadan fışkıran tatlı su gibi idi. O taş ne yanından ve ne de ortasından bir su mayası ve maddesini hâiz değil idi. Nitekim sûre-i Bakara'da وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) ya'ni “Vaktāki Mûsâ kavmine su vermek istedi, biz "Asânı taşa vur!" dedik. Ondan on iki pınar kaynadı" buyurulur.

1034. Hak o taşı kendine siper edip mîna renkli olan suyu açmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1034. Hak o taşı kendisine siper edip billur renkli olan suyu açmıştır.

Yüce Allah o taşı kendi fiiline siper edip havanın mavi rengi yansıyan suyu, o taştan akıtmıştır. Çünkü Yüce Allah fiillerini bu izafî varlıklar perdeleri ve siperleri arkasından ortaya çıkarır. Beyit: Hak kulundan intikamını yine kuluyla alır? Ledün ilmini (Allah katından gelen gizli ilim) bilmeyen onu kul yaptı sanır. Her işin faili Odur, kul elinden işlenir; Karada ya da denizde onsuz sanma bir çöp kıpırdar.

Hak Teâlâ o taşı kendi fiiline siper edip havanın mâî [mâvi] rengi akseden suyu, o taştan akıtmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ ef'âlini bu vücûdât-ı izâfiyye perdeleri ve siperleri arkasından ızhar eder. Beyit: Hak kulundan intikāmın yine abdiyle alır? Bilmeyen ilm-i ledünnü ânı abd etti sanır. Fâili oldur her işin, abd elinden işlenir; Berr ü yâ bahr içre onsuz sanma bir çöp deprenir.

1035. Yine öyledir ki, senin gözünün pınarından nûru o buhlsüz ve fütûrsuz akıcı etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1035. Yine öyledir ki, senin gözünün pınarından nuru o, cimriliksiz ve yorgunluksuz akıcı etmiştir.

Yüce Allah, harika bir şekilde kayadan suyu akıttığı gibi, yine böylece bir harika olarak senin cansız varlık cinsinden olan ana unsurlardan (bedeni oluşturan temel maddeler) meydana gelmiş gözünün pınarından görme nurunu cimriliksiz ve yorgunluksuz olarak su gibi akıcı etmiştir.

Hak Teâlâ hârika olarak kayadan suyu akıttığı gibi, yine böylece bir hârika olarak senin cemâd nev'inden olan eczâ-yı anâsırdan mürekkeb gözünün pınarından nûr-ı rü'yeti buhlsüz ve yorgunluksuz olarak su gibi akıcı etmiştir.

1036. O mayayı ne yağdan, ne deriden tutar; Dost îcadda yüz örtücülük etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1036. O mayayı ne yağdan, ne deriden tutar; Dost yaratmada yüz örtücülük etti.

O göz pınarı, bu görme özelliğini ve cevherini, gözü oluşturan ne yağ tabakasından ne de deriden alır. Çünkü göz yedi tabakadan oluşmuştur. Bunlara tıp teriminde, sulbiyye, meşîmiyye, şebîkiyye, zücâciyye, ankebûtiyye, inebiyye, karîbe derler. Bu tabakaların her biri kimyasal olarak tahlil edilirse, cansız türünden olan basit elementlerden başka bir şey olmadığı görülür. Ancak bu element parçaları özel bir konum dairesinde toplandığından, ışık veren cisimlerden ayrılarak görünen bir ışın hattı oluşturan çok ince ve narin bir maddeyi kabul etmeye uygun olur; ve sonuç olarak cisimde eşyayı görme hâli meydana gelir. Eğer hakikat nazarıyla bakılırsa, bu görme fiili de bir harikadır ve Yüce Allah'ın bu göz perdesi arkasından meydana gelen bir tecellîsidir (ilahi bir görünümüdür). Cisimlerde görme fiilini yaratmak için gerçek Dost olan Yüce Allah, gözün bu yedi tabakasını yüz örtücülüğü yaptı ve kendisinin fiilî tecellîsini örttü. Maddiyata dalmış olanlar ancak bu gözün yedi tabakasını gördüler ve görme özelliğini bunlardan bildiler.

O göz pınarı bu nûr-ı rü'yet hâssasını ve cevherini gözü terkîb eden ne yağ tabakasından, ne de deriden alır. Zîrâ göz yedi tabakadan mürekkebdir. Bunlara tıp ıstılâhında, sulbiyye, meşîmiyye, şebîkiyye, zücâciyye, ankebûtiyye, inebiyye, karîbe derler. Bu tabakaların her biri bilkimya tahlil olunursa, cemâd nev'inden olan anâsır-ı basîtadan başka bir şey olmadığı görülür. Ancak bu eczâ-yı anâsır bir vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmış olduğundan, ziyâdâr cisimlerden ayrılarak bir hatt-ı şuâ'-ı mer'î teşkil eden gāyet dakîk ve rakîk bir maddeyi kabûle müsait olur; ve binnetîce cisimde eşyayı görmek hâli vuku'a gelir. Eğer nazar-ı hakikatle bakılırsa, bu görmek fiili dahi bir hârikadır, ve Hak Teâlâ'nın bu göz perdesi arkasından vâki' olan bir tecellîsidir. Cisimlerde görmek fiilini îcat için Dost-ı hakîkî olan Hak Teâlâ gözün bu yedi tabakasını yüz örtücülüğü yaptı ve kendisinin tecellî-i fiilîsini örttü. Maddiyyâtta müstağrak olanlar ancak bu gözün yedi tabakasını gördüler ve hâssa-i rü'yeti bunlardan bildiler.

1037. Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını müdriktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1037. Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını idrak eder.

Kulağın boşluğunda ve deliğinde, o kulağın sesi çeken havası, o sesin kelâmının doğrusunu ve yalanını idrak edicidir. Bilinmeli ki, ses, havayı tazyikle (basınçla) titreşime getirerek o havanın kulağa ulaşmasından ibarettir. Kulak uzvunun (organının) oluşumu da aynı şekilde, cansız (cemâd) türünden olan unsurların özel bir konum dairesinde toplanmasından başka bir şey değildir. Bu sebeple hava, söz söyleyen kimsenin bu kelâmını bizim kulağımızın deliğine getiriyor ve biz de o sözün doğruluğunu ve yalanını idrak ediyoruz.

Kulağın boşluğunda ve deliğinde o kulağın sadâyı çekici olan havası o sadânın kelâmının doğrusunu ve yalanını idrâk edicidir. Ma'lumdur ki, sadâ havayı bittazyîk ihtizâza getirerek o havanın kulağa vâsıl olmasından ibârettir. Kulak uzvunun teşekkülü dahi kezâ cemâd nev'inden olan anâsırın vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmasından başka bir şey değildir. Binâenaleyh hava söz söyleyen kimsenin bu kelâmını bizim kulağımızın deliğine getiriyor ve biz de o sözün doğruluğunu ve yalanını idrak ediyoruz.

1038. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve savtını kabûl eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1038. O küçük kemikteki o hava nedir ki, kıssa okuyucunun harfini ve sesini kabul eder.

Yüce Allah harika bir şekilde kayadan suyu akıttığı gibi, yine böylece bir harika olarak senin cansız varlık türünden olan unsurların parçalarından oluşmuş gözünün pınarından görme nurunu cimriliksiz ve yorgunluksuz olarak su gibi akıcı kılmıştır.

Hak Teâlâ hârika olarak kayadan suyu akıttığı gibi, yine böylece bir hârika olarak senin cemâd nev'inden olan eczâ-yı anâsırdan mürekkeb gözünün pınarından nûr-ı rü'yeti buhlsüz ve yorgunluksuz olarak su gibi akıcı etmiştir.

1036. O mayayı ne yağdan, ne deriden tutar; Dost îcadda yüz örtücülük etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1036. O mayayı ne yağdan, ne deriden tutar; Dost yaratmada yüz örtücülük etti.

O göz pınarı, bu görme özelliğini ve cevherini, gözü oluşturan ne yağ tabakasından ne de deriden alır. Çünkü göz yedi tabakadan oluşmuştur. Bunlara tıp teriminde, sulbiyye, meşîmiyye, şebîkiyye, zücâciyye, ankebûtiyye, inebiyye, karîbe derler. Bu tabakaların her biri kimyasal olarak tahlil edilirse, cansız türünden olan basit elementlerden başka bir şey olmadığı görülür. Ancak bu element parçaları özel bir konum dairesinde toplandığından, ışık veren cisimlerden ayrılarak görünen bir ışın hattı oluşturan çok ince ve narin bir maddeyi kabul etmeye uygun olur; ve sonuç olarak cisimde eşyayı görme hâli meydana gelir. Eğer hakikat nazarıyla bakılırsa, bu görme fiili de bir harikadır ve Yüce Allah'ın bu göz perdesi arkasından meydana gelen bir tecellîsidir (ilahi bir görünümüdür). Cisimlerde görme fiilini yaratmak için gerçek Dost olan Yüce Allah, gözün bu yedi tabakasını yüz örtücülüğü yaptı ve kendisinin fiilî tecellîsini örttü. Maddiyata dalmış olanlar ancak bu gözün yedi tabakasını gördüler ve görme özelliğini bunlardan bildiler.

O göz pınarı bu nûr-ı rü'yet hâssasını ve cevherini gözü terkîb eden ne yağ tabakasından, ne de deriden alır. Zîrâ göz yedi tabakadan mürekkebdir. Bunlara tıp ıstılâhında, sulbiyye, meşîmiyye, şebîkiyye, zücâciyye, ankebûtiyye, inebiyye, karîbe derler. Bu tabakaların her biri bilkimya tahlil olunursa, cemâd nev'inden olan anâsır-ı basîtadan başka bir şey olmadığı görülür. Ancak bu eczâ-yı anâsır bir vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmış olduğundan, ziyâdâr cisimlerden ayrılarak bir hatt-ı şuâ'-ı mer'î teşkil eden gāyet dakîk ve rakîk bir maddeyi kabûle müsait olur; ve binnetîce cisimde eşyayı görmek hâli vuku'a gelir. Eğer nazar-ı hakikatle bakılırsa, bu görmek fiili dahi bir hârikadır, ve Hak Teâlâ'nın bu göz perdesi arkasından vâki' olan bir tecellîsidir. Cisimlerde görmek fiilini îcat için Dost-ı hakîkî olan Hak Teâlâ gözün bu yedi tabakasını yüz örtücülüğü yaptı ve kendisinin tecellî-i fiilîsini örttü. Maddiyyâtta müstağrak olanlar ancak bu gözün yedi tabakasını gördüler ve hâssa-i rü'yeti bunlardan bildiler.

1037. Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını müdriktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1037. Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını idrak eder.

Kulağın boşluğunda ve deliğinde, o kulağın sesi çeken havası, o sesin kelâmının doğrusunu ve yalanını idrak edicidir. Bilinmeli ki, ses, havayı tazyikle (basınçla) titreşime getirerek o havanın kulağa ulaşmasından ibarettir. Kulak uzvunun (organının) oluşumu da aynı şekilde, cansız (cemâd) türünden olan unsurların özel bir konum dairesinde toplanmasından başka bir şey değildir. Bu sebeple hava, söz söyleyen kimsenin bu kelâmını bizim kulağımızın deliğine getiriyor ve biz de o sözün doğruluğunu ve yalanını idrak ediyoruz.

Kulağın boşluğunda ve deliğinde o kulağın sadâyı çekici olan havası o sadânın kelâmının doğrusunu ve yalanını idrâk edicidir. Ma'lumdur ki, sadâ havayı bittazyîk ihtizâza getirerek o havanın kulağa vâsıl olmasından ibârettir. Kulak uzvunun teşekkülü dahi kezâ cemâd nev'inden olan anâsırın vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmasından başka bir şey değildir. Binâenaleyh hava söz söyleyen kimsenin bu kelâmını bizim kulağımızın deliğine getiriyor ve biz de o sözün doğruluğunu ve yalanını idrak ediyoruz.

1038. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve savtını kabûl eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1038. O küçük kemikteki o hava nedir ki, kıssa okuyucunun harfini ve sesini kabul eder.

Bu kulağın küçük kemiğinde bulunan o hava, nasıl bir havadır ki, kıssa ve hikâye anlatanın sesini ve sözünü kabul eder. Bilinmeli ki, kulağın içinde davul derisi gibi ince, gergin bir zar ve o zarda da biraz hava vardır. Dış havanın dalgaları sesi kulağın deliğine getirip o işitme zarına çarpar. Beyin o sesi duyar ve ondaki sözün anlamını idrak eder. Bu aletlerin hepsi cansız varlık cinsindendir. Nasıl oluyor da cansız varlıkta bu idrak özelliği ortaya çıkıyor? Hakikat gözüyle bakılırsa bu da harika türündendir.

Bu kulağın küçük kemiğinde olan o hava, ne havadır ki, kıssa ve hikâye söyleyicinin sesini ve sözünü kabul eder. Ma'lûmdur ki, kulağın içinde davul derisi gibi ince, gerilmiş bir deri ve o deride de biraz hava vardır. Havâ-yı hâricî dalgaları sadâyı kulağın deliğine getirip o tabl-1 sem'îye çarpar. Dimâğ o sadâyı duyar ve ondaki kelâmın ma'nâsını idrâk eder. Bu âletlerin hepsi cemâd cinsindendir. Nasıl oluyor da cemâdda bu idrâk hâssası zuhûra geliyor? Nazar-ı hakikatle bakılırsa bu da hârika nev'indendir.

1039. Kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. İki alemde Hâlık'ın gayrı kimse yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1039. Kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. İki âlemde Yaratıcı'dan başka kimse yoktur.

Bu sebeple kulağın içindeki kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. Dünyada ve ahirette Yüce Yaratıcı'nın hakiki varlığından başka bir varlık yoktur. Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrını idrak edenler, bu izafî varlıklar perdelerini kaldırıp, bu hakiki varlığı sıfatları, isimleri ve fiilleriyle dünyada ve ahirette müşahede ederler.

Binâenaleyh kulağın içindeki kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. Dünyâda ve âhirette Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı hakîkîsinden gayrı bir varlık yoktur. Vahdet-i vücûd sırrını idrâk edenler bu vücûdât-ı izâfiyye perdelerini kaldırıp, bu vücûd-ı hakîkîyi sıfât ve esmâ ve ef'âli ile dünyada ve âhirette müşâhede ederler.

1040. İhticabsız müstemi' O'dur, kāil O'dur. Zîrâ ki ey müsab, iki kulak [1024] baştandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1040. İşitmeyen O'dur, söyleyen O'dur. Çünkü ey geri döndürülmüş olan, iki kulak baştandır.

"Müsab", burada "ircâ' olunmuş" demektir. Şimdi, ey Hakk Yolcusu! Bu izafî varlıklar perdeleri ve örtüleri gözünden kalktığı zaman görürsün ki, dinleyen de Hak'tır, söyleyen de Hak'tır, ey kendi varlığının aslı olan Hakk'a geri döndürülmüş olan kimse... Çünkü hadîs-i şerifte "İki kulak baş cümlesindendir" buyurulmuştur. Buna göre abdest alırken başa mesh verildikten sonra eller ayrıca ıslatılmaksızın kulaklara da mesh verilir. Yani kulaklar her ne kadar görünüşte bağımsız bir organ gibi görünse de hakikatte baş cümlesindendir. Bunun gibi Sıddîk (r.a.) ve genel olarak insân-ı kâmiller her ne kadar görünüşte taayyün (belirginleşme, ferdiyet kazanma) açısından Hakk'ın gayrı görünse de hakikatte insân-ı kâmil Hak'tır ki, onun kendi taayyünü ve hatta bütün taayyünler onun gözünden kalkmış ve bütün eşyada Hak zât ve sıfatlar ve isimler ve fiiller ile onun gözünde belirmiştir.

Bu sözleri ikilik vehm ve zevkinde ve kendi vehmedilmiş varlıklarında boğulmuş olan zahir uleması idrak edemezler; ve kendi hayallerinde kurdukları şeriat ağına aykırı görüp inkâr ederler; ve vahdet-i vücûda ait olan Kur'an ayetlerini ve şerif hadisleri- Bu kulağın küçük kemiğinde olan o hava, ne havadır ki, kıssa ve hikâye söyleyicinin sesini ve sözünü kabul eder. Bilinmelidir ki, kulağın içinde davul derisi gibi ince, gerilmiş bir deri ve o deride de biraz hava vardır. Dış hava dalgaları sesi kulağın deliğine getirip o işitme zarına çarpar. Beyin o sesi duyar ve ondaki kelamın anlamını idrak eder. Bu aletlerin hepsi cansız cinsindendir. Nasıl oluyor da cansızda bu idrak hassası ortaya çıkıyor? Hakikat gözüyle bakılırsa bu da harika nev'indendir.

"Müsab", burada "ircâ' olunmuş" demektir. İmdi, ey Hak yolunun sâliki! Bu vücûdât-ı izâfiyye hicâbları ve perdeleri nazarından kalktığı vakit görürsün ki, dinleyen de Hak'tır, söyleyen de Hak'tır, ey kendi vücûdunun aslı olan Hakk'a ircâ' olunmuş olan kimse... Zîrâ ki hadîs-i şerifte الاذنان من رأس ya'ni "İki kulak baş cümlesindendir" buyurulmuştur. Binâenaleyh abdest alırken başa mesh verildikten sonra eller ayrıca ıslatılmaksızın kulaklara da mesh verilir. Ya'ni kulaklar her ne kadar zâhirde uzv-ı müstakil görünür ise de hakîkatte baş cümlesindendir. Bunun gibi Sıddîk (r.a.) ve bilumûm insân-ı kâmiller her ne kadar zâhirde taayyün cihetinden Hakk'ın gayrı görünür ise de hakîkatte insân-ı kâmil Hak'tır ki, onun kendi taayyünü ve hatta bilcümle taayyünât onun nazarından kalkmış ve bilcümle eşyâda Hak zât ve sıfât ve esmâ' ve ef'âl ile onun nazarında zâhir olmuştur.

Bu sözleri ikilik vehm ve zevkinde ve kendi mevhûm varlıklarında müstağrak olan ulemâ-i zâhir idrak edemezler; ve kendi hayâllerinde kurdukları şerîat şebekesine muhâlif görüp inkâr ederler; ve vahdet-i vücûda âid olan âyât-i kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i şerî- Bu kulağın küçük kemiğinde olan o hava, ne havadır ki, kıssa ve hikâye söyleyicinin sesini ve sözünü kabul eder. Ma'lûmdur ki, kulağın içinde davul derisi gibi ince, gerilmiş bir deri ve o deride de biraz hava vardır. Havâ-yı hâricî dalgaları sadâyı kulağın deliğine getirip o tabl-1 sem'îye çarpar. Dimâğ o sadâyı duyar ve ondaki kelâmın ma'nâsını idrâk eder. Bu âletlerin hepsi cemâd cinsindendir. Nasıl oluyor da cemâdda bu idrâk hâssası zuhûra geliyor? Nazar-ı hakikatle bakılırsa bu da hârika nev'indendir.

1039. Kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. İki âlemde Hâlık'ın gayrı kimse yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1039. Kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. İki âlemde Yaratıcı'dan başka kimse yoktur.

Bu sebeple kulağın içindeki kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. Dünyada ve ahirette Yüce Allah hazretlerinin hakiki varlığından başka bir varlık yoktur. Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrını idrak edenler, bu izafî varlıklar perdelerini kaldırıp, bu hakiki varlığı sıfatları, isimleri ve fiilleri ile dünyada ve ahirette müşahede ederler.

Binâenaleyh kulağın içindeki kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. Dünyâda ve âhirette Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı hakîkîsinden gayrı bir varlık yoktur. Vahdet-i vücûd sırrını idrâk edenler bu vücûdât-ı izâfiyye perdelerini kaldırıp, bu vücûd-ı hakîkîyi sıfât ve esmâ ve ef'âli ile dünyâda ve âhirette müşâhede ederler.

1040. İhticabsız müstemi' O'dur, kāil O'dur. Zîrâ ki ey müsâb, iki kulak [1024] baştandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1040. Perdesiz dinleyici O'dur, söyleyen O'dur. Çünkü ey geri döndürülmüş kişi, iki kulak baştandır.

"Müsâb", burada "geri döndürülmüş" demektir. Şimdi, ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu)! Bu izafî varlıklar perdeleri ve engelleri ortadan kalktığı zaman görürsün ki, dinleyen de Hakk'tır, söyleyen de Hakk'tır, ey kendi varlığının aslı olan Hakk'a geri döndürülmüş olan kimse... Çünkü hadîs-i şerîfte "İki kulak baş cümlesindendir" buyurulmuştur. Bu sebeple abdest alırken başa mesh verildikten sonra eller ayrıca ıslatılmaksızın kulaklara da mesh verilir. Yani kulaklar her ne kadar görünüşte bağımsız bir organ gibi görünse de hakikatte baş cümlesindendir. Bunun gibi Sıddîk (r.a.) ve genel olarak insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) her ne kadar görünüşte taayyün (belirginleşme) açısından Hakk'ın gayrı (başka) görünseler de hakikatte insân-ı kâmil Hakk'tır ki, onun kendi taayyünü ve hatta bütün taayyünât (belirginleşmeler) onun nazarından kalkmış ve bütün eşyada Hakk zât ve sıfatlar ve isimler ve fiiller ile onun nazarında ortaya çıkmıştır. Bu sözleri ikilik vehminde (sanısında) ve zevkinde ve kendi vehmedilmiş varlıklarında boğulmuş olan zahir uleması idrak edemezler; ve kendi hayallerinde kurdukları şeriat ağına muhalif (karşıt) görüp inkâr ederler; ve vahdet-i vücûda (varlığın birliği) ait olan Kur'an ayetlerini ve şerif hadisleri "Müteşâbihâttır (anlamı kapalıdır)!" deyip geçerler. Yüce Allah gizli hikmetinden dolayı, bunların kalplerine bu Kur'an ayetlerinin ve şerif hadislerin yüksek anlamlarını anlamak aşkını koymamıştır.

“Müsâb”, burada “ircâ' olunmuş” demektir. İmdi, ey Hak yolunun sâliki! Bu vücûdât-ı izâfiyye hicâbları ve perdeleri nazarından kalktığı vakit görürsün ki, dinleyen de Hak'tır, söyleyen de Hak'tır, ey kendi vücûdunun aslı olan Hakk'a ircâ' olunmuş olan kimse... Zîrâ ki hadîs-i şerîfte الاذنان من رأس ya'ni "İki kulak baş cümlesindendir" buyurulmuştur. Binâenaleyh abdest alırken başa mesh verildikten sonra eller ayrıca ıslatılmaksızın kulaklara da mesh verilir. Ya'ni kulaklar her ne kadar zâhirde uzv-ı müstakil görünür ise de hakîkatte baş cümlesindendir. Bunun gibi Sıddîk (r.a.) ve bilumûm insân-ı kâmiller her ne kadar zâhirde taayyün cihetinden Hakk'ın gayrı görünür ise de hakîkatte insân-ı kâmil Hak'tır ki, onun kendi taayyünü ve hatta bilcümle taayyünât onun nazarından kalkmış ve bilcümle eşyâda Hak zât ve sıfât ve esmâ' ve ef'âl ile onun nazarında zâhir olmuştur. Bu sözleri ikilik vehm ve zevkinde ve kendi mevhûm varlıklarında müstağrak olan ulemâ-i zâhir idrak edemezler; ve kendi hayâllerinde kurdukları şerîat şebekesine muhâlif görüp inkâr ederler; ve vahdet-i vücûda âid olan âyât-i kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i şerî- feyi "Müteşâbihâttır!" deyip geçerler. Hak Teâlâ hikmet-i hafiyyesinden dolayı, bunların kalblerine bu âyât-i kur'âniyyenin ve ahâdîs-i şerîfenin yüksek ma'nâlarını anlamak aşkını koymamıştır.

1041. Dedi: "Eğer sana onun üzerine merhamet geliyorsa, ey ikrâm huylu, altın ver, onu al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1041. Dedi: "Eğer sana onun üzerine merhamet geliyorsa, ey ikrâm huylu, altın ver, onu al!"

Yani, Hz. Sıddîk, Bilâl'in efendisi olan kâfire birçok hararetli ve acı sözler söyledikten sonra, kâfir bu etkileyici sözlerin hiçbirinden etkilenmeyerek cevaben dedi: "Eğer Bilâl'e yaptığım ceza ve işkenceden dolayı ona acıyorsan, ey ikram huylu, altın ver, onu benden satın al!" Çünkü Yüce Allah kâfirlerin kalplerini mana âlemine kapamış ve ancak suret âlemine açmıştır.

Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'in efendisi olan kâfire birçok harâretli ve acı sözleri söyledikten sonra, kâfir bu müessir sözlerin hiçbirinden müteessir olmayarak cevâben dedi: "Eğer Bilal'e yaptığım cezâ ve işkenceden dolayı ona acıyorsan, ey ikrâm huylu, altın ver, onu benden satın al!" Zîrâ Hak Teâlâ kâfirlerin kalblerini âlem-i ma'nâya kapamış ve ancak âlem-i sûrete açmıştır.

1042. "Mâdemki, kalbin yanıyor, onu benden satın al! Senin müşkilin meûnetsiz hallolmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1042. "Mademki kalbin yanıyor, onu benden satın al! Senin zorluğun yardım olmadan çözülmez."

"Meûnet", sözlük kökeninde "yük ve zorluk" demektir. Irak'ta "harç ve masraf" anlamında kullanılır. Çünkü "masraf" onu üstlenen kişinin boynunda bir yüktür; ve bazıları "mal harcamak" anlamındadır demişlerdir. Bazı nüshalarda "meûnet" yerine "maûnet" (معونت) geçmektedir. Anlamı "salâh ehli (doğru yolda olanlar) kişileri sıkıntıdan kurtarmak için Hak tarafından yaratılan sebep" demektir. Burada her iki anlam da uygundur. Yani kâfir dedi ki: "Mademki kalbin Bilal'in işkence görmesine yanıyor, onu benden satın al! Senin bu zorluğun mal harcamadan çözülmez."

"Meûnet", asl-ı lügatte "yük ve meşakkat" demektir. Irak'ta "harç ve masraf" ma'nâsında kullanılır. Zîrâ "masraf" onu mütekeffil olan kimsenin boynunda bir yüktür; ve ba'zıları "mal sarfetmek" ma'nasındadır, demişlerdir. Ba'zı nüshalarda "meûnet" yerine "maûnet" (معونت) vâki'dir. Ma'nâsı "salâh ehlini mihnetten kurtarmak için Hak tarafından halkolunan sebeb" demektir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir. Ya'ni kâfir dedi ki: "Mâdemki kalbin Bilal'in işkencede olmasına yanıyor, onu benden satın [al!]; senin bu müşkilin mal sarfı olmaksızın hallolmaz."

1043. Dedi: "Yüz hizmet, beş yüz sücûd edeyim! İyi bir kölem vardır; fakat cühuddur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1043. Dedi: "Yüz hizmet, beş yüz secde edeyim! İyi bir kölem vardır; fakat Yahudi'dir."

Hz. Sıddîk cevaben dedi: "Allah'ın rızası için birçok hizmet ve beş yüz secde edeyim! Benim bir kölem vardır; fakat kâfirdir."

Hz. Sıddîk cevâben dedi: Rızâ-yı ilâhî için birçok hizmet ve beş yüz secde edeyim! Benim bir kölem vardır; fakat kâfirdir."

1044. "Cismi beyazdır ve onun kalbi karadır; al! Mukābilinde cismi kara ve kalbi münîri ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1044. "Cismi beyazdır ve onun kalbi karadır; al! Karşılığında cismi kara ve kalbi aydınlık olanı ver!"

"Müteşâbihâttır (anlamı kapalı ayetlerdir)!" deyip geçerler. Yüce Allah, gizli hikmetinden dolayı, bunların kalplerine bu Kur'an ayetlerinin ve şerefli hadislerin yüksek anlamlarını anlama aşkını koymamıştır.

feyi "Müteşâbihâttır!" deyip geçerler. Hak Teâlâ hikmet-i hafiyyesinden dolayı, bunların kalblerine bu âyât-i kur'âniyyenin ve ahâdîs-i şerîfenin yüksek ma'nâlarını anlamak aşkını koymamıştır.

1041. Dedi: "Eğer sana onun üzerine merhamet geliyorsa, ey ikrâm huylu, altın ver, onu al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1041. Dedi: "Eğer sana onun üzerine merhamet geliyorsa, ey ikrâm huylu, altın ver, onu al!"

Yani, Hz. Sıddîk, Bilâl'in efendisi olan kâfire birçok hararetli ve acı sözler söyledikten sonra, kâfir bu etkileyici sözlerin hiçbirinden etkilenmeyerek cevaben dedi: "Eğer Bilâl'e yaptığım ceza ve işkenceden dolayı ona acıyorsan, ey ikram huylu, altın ver, onu benden satın al!" Çünkü Yüce Allah kâfirlerin kalplerini mana âlemine kapamış ve ancak suret âlemine açmıştır.

Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'in efendisi olan kâfire birçok harâretli ve acı sözleri söyledikten sonra, kâfir bu müessir sözlerin hiçbirinden müteessir olmayarak cevâben dedi: "Eğer Bilal'e yaptığım cezâ ve işkenceden dolayı ona acıyorsan, ey ikrâm huylu, altın ver, onu benden satın al!" Zîrâ Hak Teâlâ kâfirlerin kalblerini âlem-i ma'nâya kapamış ve ancak âlem-i sûrete açmıştır.

1042. "Mâdemki, kalbin yanıyor, onu benden satın al! Senin müşkilin meûnetsiz hallolmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1042. "Mademki kalbin yanıyor, onu benden satın al! Senin zorluğun yardım olmadan çözülmez."

"Meûnet", kelimenin kökeninde "yük ve meşakkat" demektir. Irak'ta "harç ve masraf" anlamında kullanılır. Çünkü "masraf" onu üstlenen kişinin boynunda bir yüktür; ve bazıları "mal harcamak" anlamındadır, demişlerdir. Bazı nüshalarda "meûnet" yerine "maûnet" (معونت) geçmektedir. Anlamı "salâh (iyilik) ehli kişileri sıkıntıdan kurtarmak için Hak tarafından yaratılan sebep" demektir. Burada her iki anlam da uygundur. Yani kâfir dedi ki: "Mademki kalbin Bilal'in işkencede olmasına yanıyor, onu benden satın al!; senin bu zorluğun mal harcamadan çözülmez."

"Meûnet", asl-ı lügatte "yük ve meşakkat" demektir. Irak'ta "harç ve masraf" ma'nâsında kullanılır. Zîrâ "masraf" onu mütekeffil olan kimsenin boynunda bir yüktür; ve ba'zıları "mal sarfetmek" ma'nâsındadır, demişlerdir. Ba'zı nüshalarda "meûnet" yerine "maûnet" (معونت) vâki'dir. Ma'nâsı "salâh ehlini mihnetten kurtarmak için Hak tarafından halkolunan sebeb" demektir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir. Ya'ni kâfir dedi ki: "Mâdemki kalbin Bilal'in işkencede olmasına yanıyor, onu benden satın [al!]; senin bu müşkilin mal sarfı olmaksızın hallolmaz."

1043. Dedi: "Yüz hizmet, beş yüz sücûd edeyim! İyi bir kölem vardır; fakat cühuddur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1043. Dedi: "Yüz hizmet, beş yüz secde edeyim! İyi bir kölem vardır; fakat Yahudidir."

Hz. Sıddîk cevaben dedi: İlahi rıza için birçok hizmet ve beş yüz secde edeyim! Benim bir kölem vardır; fakat kâfirdir.

Hz. Sıddîk cevâben dedi: Rızâ-yı ilâhî için birçok hizmet ve beş yüz secde edeyim! Benim bir kölem vardır; fakat kâfirdir.

1044. "Cismi beyazdır ve onun kalbi karadır; al! Mukābilinde cismi kara ve kalbi münîri ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1044. "Cismi beyazdır ve onun kalbi karadır; al! Karşılığında cismi kara ve kalbi aydınlık olanı ver!"

"Bendeki kölenin cismi beyaz ve görünüşü güzeldir. Fakat kâfir olduğundan kalbi ve manası karadır. Bunu al ve karşılığında cismi kara ve kalbi iman nuru ile parlak olan Bilal'i ver!"

"Bendeki kölenin cismi beyaz ve sûreti güzeldir. Fakat kâfir olduğundan kalbi ve ma'nâsı karadır. Bunu al ve mukābilinde cismi kara ve kalbi nûr-ı îmân ile parlak olan Bilal'i ver!"

1045. Müteakiben gönderdi ve o hümâm getirdi. El-Hak, o gulâm pek yakışıklı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1045. Sonra gönderdi ve o yüce kişi getirdi. Gerçekten, o köle pek yakışıklı idi.

Bu sözün ardından kâfir, Hz. Sıddîk'ı köleyi getirmesi için evine gönderdi; ve o yüce ve aziz olan Hz. Sıddîk köleyi getirdi; ve o köle gerçekten pek yakışıklı idi.

Bu sözü müteâkıben kâfir Hz. Sıddîk'ı köleyi getirmesi için devlethanesine gönderdi; ve o hümâm ve azîz olan Hz. Sıddîk köleyi getirdi; ve o köle hakîkaten pek yakışıklı idi.

1046. Öyle ki, o kâfir hayran kaldı. Onun taş gibi olan o kalbi hemen yerinden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1046. Öyle ki, o kâfir hayran kaldı. Onun taş gibi olan o kalbi hemen yerinden gitti.

O köle o kadar güzeldi ki, kâfir onu gördüğü zaman hayrete düştü ve onun taş gibi katı olan kalbi, Bilal'i verip bu köleyi alma tarafına yöneldi.

O köle o kadar güzel idi ki, kâfir onu gördüğü vakit hayrette kaldı ve onun taş gibi katı olan kalbi Bilal'i verip bu köleyi almak tarafına meyletti.

1047. Sûret-perestlerin hâli bu olur. Onların taşı bir sûretten mum gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1047. Şekilperestlerin hâli bu olur. Onların taşı bir şekilden mum gibi olur.

Şekle tapan ve anlamdan habersiz olan kimselerin hâli böyle olur. Onların taş gibi katı olan kalpleri bir güzel şekli görünce mum gibi yumuşak bir hâle gelir.

Sûrete tapan ve ma'nâdan gafil olan kimselerin hâli böyle olur. Onların taş gibi katı olan kalbleri bir güzel sûreti görünce mum gibi yumuşak bir hâle gelir.

1048. Tekrar inad etti ve râzı olmadı. Dedi ki: "Bunun üzerine hiç büdsüz ziyâde ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1048. Tekrar inat etti ve razı olmadı. Dedi ki: "Bunun üzerine mutlaka daha fazla ver!"

"Bî-hîç-büd", burada "lâ-büd" anlamına gelip "mutlak ve her hâlde ve elbette ve zorunlu" demektir. Yani bu güzel köleyi alıp Bilal'i vermeye kâfirin kalbi meyletti ise de küfrün imana olan düşmanlığı yüzünden tekrar inat etti ve görünüşte razı olmadı; dedi ki: "Bu köle üzerine mutlaka bir şey daha ver!"

"Bî-hîç-büd", burada "lâ-büd" ma'nâsına olup "mutlak ve her hâlde ve elbette ve zarûrî" demek olur. Ya'ni bu güzel köleyi alıp Bilal'i vermeye kâfirin kalbi meyletti ise de küfrün îmâna olan husûmeti yüzünden tekrar inâd etti ve zâhirde râzı olmadı; dedi ki: "Bu köle üzerine mutlaka bir şey daha ver!"

1049. Bir nisab gümüş dahi onun üzerine ziyade etti, hatta ki, o cühûdun hırsı râzı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1049. Bir nisap gümüş daha onun üzerine ekledi, öyle ki, o Yahudi'nin hırsı razı oldu.

"Bendeki kölenin bedeni beyaz ve görünüşü güzeldir. Fakat kâfir olduğundan kalbi ve manası karadır. Bunu al ve karşılığında bedeni kara ve kalbi iman nuru ile parlak olan Bilal'i ver!"

"Bendeki kölenin cismi beyaz ve sûreti güzeldir. Fakat kâfir olduğundan kalbi ve ma'nâsı karadır. Bunu al ve mukābilinde cismi kara ve kalbi nûr-ı îmân ile parlak olan Bilal'i ver!"

1045. Müteakiben gönderdi ve o hümâm getirdi. El-Hak, o gulâm pek yakışıklı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1045. Sonra gönderdi ve o yüce kişi getirdi. Gerçekten, o köle pek yakışıklı idi.

Bu sözün ardından kâfir, Hz. Sıddîk'ı köleyi getirmesi için evine gönderdi; ve o yüce ve aziz olan Hz. Sıddîk köleyi getirdi; ve o köle gerçekten pek yakışıklı idi.

Bu sözü müteâkıben kâfir Hz. Sıddîk'ı köleyi getirmesi için devlethanesine gönderdi; ve o hümâm ve azîz olan Hz. Sıddîk köleyi getirdi; ve o köle hakîkaten pek yakışıklı idi.

1046. Öyle ki, o kâfir hayran kaldı. Onun taş gibi olan o kalbi hemen yerinden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1046. Öyle ki, o kâfir hayran kaldı. Onun taş gibi olan o kalbi hemen yerinden gitti.

O köle o kadar güzeldi ki, kâfir onu gördüğü zaman hayrete düştü ve onun taş gibi katı olan kalbi, Bilal'i verip bu köleyi alma tarafına yöneldi.

O köle o kadar güzel idi ki, kâfir onu gördüğü vakit hayrette kaldı ve onun taş gibi katı olan kalbi Bilal'i verip bu köleyi almak tarafına meyletti.

1047. Sûret-perestlerin hâli bu olur. Onların taşı bir sûretten mum gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1047. Şekilperestlerin hâli bu olur. Onların taşı bir şekilden mum gibi olur.

Şekle tapan ve anlamdan habersiz olan kimselerin hâli böyle olur. Onların taş gibi katı olan kalpleri bir güzel şekli görünce mum gibi yumuşak bir hâle gelir.

Sûrete tapan ve ma'nâdan gafil olan kimselerin hâli böyle olur. Onların taş gibi katı olan kalbleri bir güzel sûreti görünce mum gibi yumuşak bir hâle gelir.

1048. Tekrar inad etti ve râzı olmadı. Dedi ki: "Bunun üzerine hiç büdsüz ziyâde ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1048. Tekrar inat etti ve razı olmadı. Dedi ki: "Bunun üzerine mutlaka daha fazla ver!"

"Bî-hîç-büd", burada "lâ-büd" anlamına gelip "mutlak ve her hâlde ve elbette ve zorunlu" demektir. Yani bu güzel köleyi alıp Bilal'i vermeye kâfirin kalbi meyletti ise de küfrün imana olan düşmanlığı yüzünden tekrar inat etti ve görünüşte razı olmadı; dedi ki: "Bu köle üzerine mutlaka bir şey daha ver!"

"Bî-hîç-büd", burada "lâ-büd" ma'nâsına olup "mutlak ve her hâlde ve elbette ve zarûrî" demek olur. Ya'ni bu güzel köleyi alıp Bilal'i vermeye kâfirin kalbi meyletti ise de küfrün îmâna olan husûmeti yüzünden tekrar inâd etti ve zâhirde râzı olmadı; dedi ki: "Bu köle üzerine mutlaka bir şey daha ver!"

1049. Bir nisab gümüş dahi onun üzerine ziyade etti, hatta ki, o cühûdun hırsı râzı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1049. Bir nisap gümüş daha onun üzerine ekledi, öyle ki, o Yahudi'nin hırsı razı oldu.

"Nisap", üzerine zekâtın farz olduğu malın aslına denir ki, çeşitli mallar hakkında farklıdır. Örneğin altının nisabı yirmi miskaldir ve gümüşün nisabı iki yüz dirhemdir. Yani yirmi miskal altına ve iki yüz dirhem gümüşe sahip olan kimseye bunların zekâtını vermesi gerekir. Şerefli beyitte bir nisap gümüş buyrulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilave etmiş olur. Yani Cenab-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ekledi, öyle ki, o kâfirin nefsanî hırsı Bilal'i vermeye razı oldu.

"Nisâb", üzerine zekât vâcib olan asl-ı mâla derler ki, emvâl-i muhtelife hakkında mütefâvittir. Meselâ altının nisâbı yirmi miskaldir ve gümüşün nisâbı iki yüz dirhemdir. Ya'ni yirmi miskâl altına ve iki yüz dirhem gümüşe mâlik olan kimseye bunların zekâtını vermek lâzım gelir. Beyt-i şerîfte bir nisâb gümüş buyurulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurmuş olur. Ya'ni cenâb-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurdu, hattâ ki, o kâfirin hırsı nefsânîsi Bilâl'i vermeye râzı oldu.

## Kâfirin gülmesi ve bu akidde Sıddîk (r.a.)ın aldanmış olduğunu zannetmesi

1050. O taş kalbli kâfir alay ve ta'n ve hıyânet ve kîn cihetinden kahkaha attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1050. O taş kalpli kâfir, alay, kınama, hıyanet ve kin yüzünden kahkaha attı.

Hz. Sıddîk, beyaz köle ile birlikte iki yüz dirhem gümüş verip Hz. Bilâl'i satın aldıktan sonra, o taş gibi katı yürekli müşrik, "Hiç böyle kıymetsiz bir köleye bu kadar kıymetli bedel verilir mi?" diye alay etti, küçümsedi ve kınadı; kalbindeki hıyanet ve kinin etkisiyle bir de kahkaha atarak güldü.

Hz. Sıddîk beyaz köle ile beraber iki yüz dirhem gümüşü verip, cenâb-ı Bilâl'i aldıktan sonra o taş gibi katı yürekli olan müşrik, hiç böyle kıymetsiz bir köleye bu kadar kıymetli bedel verilir mi, diye alay ve istihzâ ve ta'n etti; ve kalbindeki hıyânet ve kîn sâikasıyla bir de kahkaha ile güldü.

1051. Sıddîk ona dedi: "Bu gülüş ne idi?" Suâlin cevabında o gülmeyi artırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1051. Sıddîk ona dedi: "Bu gülüş ne idi?" Suâlin cevabında o gülmeyi artırdı.

Hz. Sıddîk kâfire: "Senin bu kahkaha ile gülmenin sebebi nedir?" diye sordu. Bu soruşa cevap olarak kâfir daha ziyade gülmeye başladı.

Hz. Sıddîk kâfire: "Senin bu kahkaha ile gülmenin sebebi nedir?" diye sordu. Bu soruşa cevab olarak kâfir daha ziyâde gülmeye başladı.

1052. Dedi: "Eğer bu kara kölenin müşteriliğinde senin ciddin ve hamâkatin olmasa idi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1052. Dedi: "Eğer bu kara kölenin müşteriliğinde senin ciddiyetin ve ahmaklığın olmasa idi...

"Nisâb", üzerine zekâtın farz olduğu malın aslına denir ki, çeşitli mallar hakkında farklılık gösterir. Örneğin altının nisâbı yirmi miskaldir ve gümüşün nisâbı iki yüz dirhemdir. Yani yirmi miskal altına ve iki yüz dirhem gümüşe sahip olan kişiye bunların zekâtını vermesi gerekir. Şerefli beyitte bir nisâb gümüş buyrulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha eklemiş olur. Yani cenâb-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ekledi, hatta o kâfirin nefsanî hırsı Bilâl'i vermeye razı oldu.

"Nisâb", üzerine zekât vâcib olan asl-ı mâla derler ki, emvâl-i muhtelife hakkında mütefâvittir. Meselâ altının nisâbı yirmi miskaldir ve gümüşün nisâbı iki yüz dirhemdir. Ya'ni yirmi miskâl altına ve iki yüz dirhem gümüşe mâlik olan kimseye bunların zekâtını vermek lâzım gelir. Beyt-i şerîfte bir nisâb gümüş buyurulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurmuş olur. Ya'ni cenâb-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurdu, hattâ ki, o kâfirin hırsı nefsânîsi Bilâl'i vermeye râzı oldu.

## Kâfirin gülmesi ve bu akidde Sıddîk (r.a.)ın aldanmış olduğunu zannetmesi

1050. O taş kalbli kâfir alay ve ta'n ve huyânet ve kîn cihetinden kahkaha attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1050. O taş kalpli kâfir, alay, kınama, hıyanet ve kin sebebiyle kahkaha attı.

Hz. Sıddîk, beyaz köle ile birlikte iki yüz dirhem gümüşü verip Hz. Bilâl'i aldıktan sonra, o taş gibi katı yürekli müşrik, "Hiç böyle kıymetsiz bir köleye bu kadar kıymetli bedel verilir mi?" diye alay etti, küçümsedi ve kınadı; kalbindeki hıyanet ve kinin itkisiyle bir de kahkaha ile güldü.

Hz. Sıddîk beyaz köle ile beraber iki yüz dirhem gümüşü verip, cenâb-ı Bilâl'i aldıktan sonra o taş gibi katı yürekli olan müşrik, hiç böyle kıymetsiz bir köleye bu kadar kıymetli bedel verilir mi, diye alay ve istihzâ ve ta'n etti; ve kalbindeki hıyânet ve kîn sâikasıyla bir de kahkaha ile güldü.

1051. Sıddîk ona dedi: "Bu gülüş ne idi?" Suâlin cevabında o gülmeyi artırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1051. Sıddîk ona dedi: "Bu gülüş ne idi?" Suâlin cevabında o gülmeyi artırdı.

Hz. Sıddîk kâfire: "Senin bu kahkaha ile gülmenin sebebi nedir?" diye sordu. Bu soruşa cevap olarak kâfir daha ziyade gülmeye başladı.

Hz. Sıddîk kâfire: "Senin bu kahkaha ile gülmenin sebebi nedir?" diye sordu. Bu soruşa cevab olarak kâfir daha ziyâde gülmeye başladı.

1052. Dedi: "Eğer bu kara kölenin müşteriliğinde senin ciddin ve hamâkatin olmasa idi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1052. Dedi: "Eğer bu kara kölenin müşteriliğinde senin ciddiyetin ve hamâkatin olmasa idi...

"Garâm", "hamâkat (ahmaklık) ve aşk ve azap ve helâk" anlamlarına gelir. Burada "hamâkat ve aşk" anlamları uygundur. Yani, kâfir gülmekle beraber soruya cevap olarak dedi ki: "Eğer bu kara kölenin müşteriliğinde senin ciddiyetin ve çaban ve hamâkatin yahut aşkın olmasa idi..." Bazı nüshalarda "garâm" yerine "ihtimâm" (özen gösterme) geçmektedir; bu durumda "çaban ve kastın olmasa idi" demek olur. Bu beyit, sonraki beyit ile tamamlanır.

"Garâm", "hamâkat ve aşk ve azâb ve helâk" ma'nâlarına gelir. Burada "hamâkat ve aşk" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, kâfir gülmekle beraber suâle cevâben dedi ki: "Eğer bu kara kölenin müşterîliğinde senin cidd ü sa'yin ve hamâkatin veyâhud aşkın olmasa idi..." Ba'zı nüshalarda "garâm" yerine "ihtimâm" vakı'dır; "ikdâm ve kasdın olmasa idi" demek olur. Bu beyit âtî-deki beyit ile tamâm olur.

1053. "Ben inaddan kaynamaz idim. Muhakkak bunun onda birine onu satar idim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1053. "Ben inattan kaynaklanmazdım. Muhakkak bunun onda birine onu satardım!"

Yani, "Ben senin Bilal'i satın alma hususundaki gayretini ve aşkını gördüm. Beyaz köleye değişmemek ve daha fazla bedel talep etmek hususunda inat ettim. Eğer senin bu gayretin ve aşkın olmasaydı muhakkak bu kara köleyi senin bana verdiğin bedelin onda bir kıymetine satardım!"

Ya'ni, "Ben senin Bilâl'i satın almak hususundaki gayretini ve aşkını gördüm. Beyaz köleye değişmemek ve daha ziyâde bedel taleb etmek husûsunda inâd ettim. Eğer senin bu gayretin ve aşkın olmasa idi muhakkak bu kara köleyi senin bana verdiğin bedelin onda bir kıymetine satardım!"

1054. “Zîra o benim indimde yarım dânge değmez. Onun bahasını sen feryad ile ağır yaptın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1054. “Çünkü o benim katımda yarım dânge bile etmez. Onun değerini sen feryat ile ağırlaştırdın."

"Bâng", ses, feryat ve yüksek ses anlamındadır. Yani, "O kara kölenin benim katımda değeri yarım dânge bile etmez. Bir “dâng”, iki kırat ağırlığı; ve bir "kırat", beş arpa ağırlığıdır. Yani, "Bu kölenin iki buçuk arpa ağırlığı kadar değeri yoktur. Sen feryadın ve birçok ağır sözlerin ile onun değerini çoğalttın ve ağırlaştırdın!"

"Bâng", ses ve feryâd ve yüksek ses ma'nâsınadır. Ya'ni, "O kara kölenin benim indimde kıymeti yarım dânge bile değmez. Bir “dâng”, iki kırat ağırlığı; ve bir "kırât", beş arpa ağırlığıdır. Ya'ni, "Bu kölenin iki buçuk arpa ağırlığı kadar kıymeti yoktur. Sen feryâdın ve birçok ağır sözlerin ile onun kıymetini çoğalttın ve ağırlaştırdın!"

1055. Müteâkiben, Hz. Sıddîk ona cevab verdi. Dedi ki: "Ey gabî! Çocuk gibi bir cevheri bir cevize verdin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1055. Ardından, Hz. Sıddîk ona cevap verdi. Dedi ki: "Ey ahmak! Çocuk gibi bir cevheri bir cevize verdin!"

Hz. Sıddîk, kâfirin alay ederek söylediği söze karşılık buyurdu ki: "Ey ahmak cahil! Bilâl bir cevherdir. Benim sana verdiğim köle ile para bir ceviz değerindedir. Sen bir pırlantayı çocuklar gibi bir cevize değiştin. Sonra da bununla övünüp benimle alay ediyorsun!"

Hz. Sıddîk kâfirin istihzâ ederek söylediği söze cevâben buyurdu ki: "Ey ahmak câhil! Bilâl bir cevherdir. Benim sana verdiğim köle ile para bir ceviz mesâbesindedir. Sen bir pırlantayı çocuklar gibi bir cevize değiştin. Sonra da bununla iftihâr edip benim ile istihzâ ediyorsun!"

1056. "Zîrâ o benim indimde iki kevne değer. Ben onun cânına nazırım, sen rengine!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1056. "Çünkü o benim katımda iki cihana bedeldir. Ben onun canına bakarım, sen rengine!"

"Garâm", "aşırı düşkünlük, aşk, azap ve helak" anlamlarına gelir. Burada "aşırı düşkünlük ve aşk" anlamları uygundur. Yani, kâfir gülmekle beraber soruya cevap olarak dedi ki: "Eğer bu kara köleyi satın almanda senin ciddiyetin, çaban, aşırı düşkünlüğün veya aşkın olmasaydı..." Bazı nüshalarda "garâm" yerine "ihtimâm" (özen gösterme) kelimesi geçer; bu durumda "çaban ve kastın olmasaydı" demek olur. Bu beyit, sonraki beyit ile tamamlanır.

"Garâm", "hamâkat ve aşk ve azâb ve helâk" ma'nâlarına gelir. Burada "hamâkat ve aşk" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, kâfir gülmekle beraber suâle cevâben dedi ki: "Eğer bu kara kölenin müşterîliğinde senin cidd ü sa'yin ve hamâkatin veyâhud aşkın olmasa idi..." Ba'zı nüshalarda "garâm" yerine "ihtimâm" vakı'dır; "ikdâm ve kasdın olmasa idi" demek olur. Bu beyit âtî-deki beyit ile tamâm olur.

1053. Ben inaddan kaynamaz idim. Muhakkak bunun onda birine onu satar idim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1053. Ben inattan kaynamaz idim. Muhakkak bunun onda birine onu satar idim!

Yani, "Ben senin Bilal'i satın alma hususundaki gayretini ve aşkını gördüm. Beyaz köleye değişmemek ve daha fazla bedel talep etmek hususunda inat ettim. Eğer senin bu gayretin ve aşkın olmasa idi muhakkak bu kara köleyi senin bana verdiğin bedelin onda bir kıymetine satardım!"

Ya'ni, "Ben senin Bilâl'i satın almak hususundaki gayretini ve aşkını gördüm. Beyaz köleye değişmemek ve daha ziyâde bedel taleb etmek husûsunda inâd ettim. Eğer senin bu gayretin ve aşkın olmasa idi muhakkak bu kara köleyi senin bana verdiğin bedelin onda bir kıymetine satardım!"

1054. Zîra o benim indimde yarım dânge değmez. Onun bahasını sen feryad ile ağır yaptın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1054. Çünkü o benim yanımda yarım dânge bile etmez. Onun değerini sen feryat ile artırdın.

"Bâng", ses, feryat ve yüksek ses anlamındadır. Yani, "O kara kölenin benim yanımda değeri yarım dânge bile etmez. Bir “dâng”, iki kırat ağırlığı; ve bir "kırat", beş arpa ağırlığıdır. Yani, "Bu kölenin iki buçuk arpa ağırlığı kadar değeri yoktur. Sen feryadın ve birçok ağır sözlerin ile onun değerini çoğalttın ve artırdın!"

"Bâng", ses ve feryâd ve yüksek ses ma'nâsınadır. Ya'ni, "O kara kölenin benim indimde kıymeti yarım dânge bile değmez. Bir “dâng”, iki kırat ağırlığı; ve bir "kırât", beş arpa ağırlığıdır. Ya'ni, "Bu kölenin iki buçuk arpa ağırlığı kadar kıymeti yoktur. Sen feryâdın ve birçok ağır sözlerin ile onun kıymetini çoğalttın ve ağırlaştırdın!"

1055. Müteâkiben, Hz. Sıddîk ona cevab verdi. Dedi ki: "Ey gabî! Çocuk gibi bir cevheri bir cevize verdin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1055. Ardından, Hz. Sıddîk ona cevap verdi. Dedi ki: "Ey ahmak! Çocuk gibi bir cevheri bir cevize verdin!"

Hz. Sıddîk, kâfirin alay ederek söylediği söze karşılık buyurdu ki: "Ey ahmak cahil! Bilâl bir cevherdir. Benim sana verdiğim köle ile para bir ceviz değerindedir. Sen bir pırlantayı çocuklar gibi bir cevize değiştin. Sonra da bununla övünüp benimle alay ediyorsun!"

Hz. Sıddîk kâfirin istihzâ ederek söylediği söze cevâben buyurdu ki: "Ey ahmak câhil! Bilâl bir cevherdir. Benim sana verdiğim köle ile para bir ceviz mesâbesindedir. Sen bir pırlantayı çocuklar gibi bir cevize değiştin. Sonra da bununla iftihâr edip benim ile istihzâ ediyorsun!"

1056. Zîrâ o benim indimde iki kevne değer. Ben onun cânına nazırım, sen rengine!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1056. Çünkü o benim katımda iki âleme bedeldir. Ben onun canına bakarım, sen rengine!

Çünkü Hz. Bilal'in değeri benim katımda dünya ve ahiret âlemlerinin toplamına karşılık gelir. Ben onun iç yüzüne ve canına bakıyorum ve ona göre değer biçiyorum; sen ise dış görünüşüne ve bedeninin rengine bakıyorsun da değer veremiyorsun!

"Zîrâ Hz. Bilal'in kıymeti benim indimde dünyâ ve âhiret âlemlerinin mecmû'una tekabül eder. Ben onun bâtınına ve cânına bakıyorum ve ona göre kıymet takdîr ediyorum; sen ise zâhirine ve cisminin rengine bakıyorsun da kıymet veremiyorsun!"

1057. "Kızıl altındır; o, bu ahmak-istânın hasedinden dolayı kara renge bulaşık gelmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1057. "Kızıl altındır; o, bu ahmaklar diyarının kıskançlığından dolayı kara renge bulaşmış gelmiştir."

"Tâb", bir şeyin başka bir şeye katılarak kendi rengini vermesi anlamında da kullanılır. O şey ister aydınlık ve sıcaklık olsun, ister dolaşıklık ve bükülme anlamında olsun (Bahar-ı Acem). Bu sebeple "siyeh-tâb", kara renge bulaşmış demektir. "Kede", yer ismi edatıdır. "Ahmak-kede", ahmaklar diyarı ve ahmakların yeri demektir ki, bundan kastedilen dünyadır. Yani, “O Hz. Bilâl'in manası ve ruhu kızıl altındır. O, bedenen kara renge bulaşmış bir hâlde ortaya çıkmıştır. Batını nurlu olduğu hâlde onun dış görünüşünün böyle kara renkli oluşu, bu ahmakların yeri ve maddi yoğunluk mahalli olan dünyanın ve dünya ehlinin kıskançlıklarından dolayıdır ki, dış görünüşe önem veren dünya ehli onun bu çirkin dış görünüşüne bakıp iç yüzünden habersiz kalırlar ve ona hor bakışla baktıklarından manevî saltanatını kıskanamazlar ve haset edemezler.”

"Tâb", bir şey bir şeye mülhak olup kendi rengini vermesi ma'nâsında da müsta'meldir. O şey ister aydınlık ve harâret olsun, ister dolaşıklık ve in'itâf ma'nâsına olsun (Bahar-1 Acem). Binâenaleyh "siyeh-tâb", kara renge bulaşık demek olur. "Kede", ism-i mekân edâtıdır. "Ahmak-kede", ahmak-istân ve ahmak mahalli demek olur ki, bundan murâd dünyâdır. Ya'ni, “O Hz. Bilâl'in ma'nâsı ve rûhu kızıl altındır. O cismen kara renge bulaşık bir hâlde zâhir olmuştur. Bâtını nûrlu olduğu hâlde onun zâhirinin böyle kara renkli oluşu, bu ahmakların yeri ve mahall-i kesâfet olan dünyanın ve dünyâ ehlinin hasedlerinden dolayıdır ki, zâhir-perest olan ehl-i dünyâ onun bu çirkin zâhirine bakıp bâtınından bî-haber kalırlar ve ona nazar-ı hakāretle baktıklarından saltanat-ı ma'nevîsini kıskanamazlar ve hased edemezler."

1058. Cisimlerin bu yedi renk olan gözü nikābdan dolayı o rûhu idrak edemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1058. Cisimlerin bu yedi renk olan gözü perdeden dolayı o ruhu idrak edemez.

Bu beyte birkaç yönden anlam verilebilir: Birinci yön: "Yedi renk", "göz"ün sıfatı olur; ve "yedi renk"ten kastedilen, cisim gözünün yedi tabakası olur ki, bunların isimleri yukarıda 1036 numaralı beyitte geçti; ve yukarıdaki çeviri bu yöne göredir.

İkinci yön: "Yedi renk", cisimlerin sıfatı olur ve cisimlerin yedi renkli olması, ışıkta bulunan menekşe, çivit mavisi, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi rengi kabule yatkın olmaları demek olur. Bu yöne göre çeviri böyle olur: "Yedi renk olan cisimlerin gözü perdeden dolayı o ruhu idrak edemez."

Üçüncü yön: "Yedi", rengin sıfatı olmayıp tamlanan olmasıdır. Bu tamlama, aitlik tamlaması olup, mülkiyet ve özgülük anlamını ifade eder. Bu durumda çeviri şöyle olur: "Cisimlerin bu yedi renge özgü olan gözü perdeden dolayı o ruhu idrak edemez." Yani cisimlerin gözü ancak latifelerden bu yedi [rengi] “Çünkü Hz. Bilal'in kıymeti benim katımda dünya ve ahiret alemlerinin toplamına karşılık gelir. Ben onun bâtınına ve canına bakıyorum ve ona göre kıymet takdir ediyorum; sen ise zahirine ve cisminin rengine bakıyorsun da kıymet veremiyorsun!”

Bu beyte birkaç vecih ile ma'nâ verilebilir: Birinci vecih: "Heft renk", "dîde"nin sıfatı olur; ve "yedi renk"ten murâd, cisim gözünün yedi tabakası olur ki, bunların isimleri yukarıda 1036 numaralı beyitte geçti; ve yukarıdaki tercüme bu veche göredir.

İkinci vecih: "Heft renk", cisimlerin sıfatı olur ve cisimlerin yedi renkli olması ziyâda bulunan menekşe, çivîdî, mâvi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi renkleri kabûle müstaid olmaları demek olur. Bu veche göre tercüme böyle olur: "Yedi renk olan cisimlerin gözü nikābdan dolayı o rûhu idrak edemez."

Üçüncü vecih: "Heft", rengin sıfatı olmayıp muzâf olmasıdır. Bu izâfet izâfet-i lâmiyye olup, mülkiyet ve ihtisâs ma'nâsını ifade eder. Bu sûrette tercüme şöyle olur: "Cisimlerin bu yedi renge mahsûs olan gözü nikābdan dolayı o rûhu idrâk edemez." Ya'ni cisimlerin gözü ancak letâiften bu yedi [rengi] “Zîrâ Hz. Bilal'in kıymeti benim indimde dünyâ ve âhiret âlemlerinin mec-mû'una tekabül eder. Ben onun bâtınına ve cânına bakıyorum ve ona göre kıymet takdîr ediyorum; sen ise zâhirine ve cisminin rengine bakıyorsun da kıymet veremiyorsun!”

1057. Kızıl altındır; o, bu ahmak-istânın hasedinden dolayı kara renge bulaşık gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1057. Kızıl altındır; o, bu ahmaklar diyarının hasedinden dolayı kara renge bulaşık gelmiştir.

"Tâb", bir şeyin başka bir şeye katılarak kendi rengini vermesi anlamında da kullanılır. O şey ister aydınlık ve sıcaklık olsun, ister dolaşıklık ve eğilme anlamında olsun (Bahâr-ı Acem). Bu sebeple "siyeh-tâb", kara renge bulaşık demektir. "Kede", yer ismi edatıdır. "Ahmak-kede", ahmaklar diyarı ve ahmakların yeri demektir ki, bundan kasıt dünyadır. Yani, “O Hz. Bilâl'in (a.s.) manası ve ruhu kızıl altındır. O, bedenen kara renge bulaşık bir hâlde ortaya çıkmıştır. İç âlemi nurlu olduğu hâlde onun dışının böyle kara renkli oluşu, bu ahmakların yeri ve maddi yoğunluk mahalli olan dünyanın ve dünya ehlinin hasetlerinden dolayıdır ki, dış görünüşe önem veren dünya ehli onun bu çirkin dışına bakıp iç âleminden habersiz kalırlar ve ona hakaret nazarıyla baktıklarından manevî saltanatını kıskanamazlar ve haset edemezler.”

"Tâb", bir şey bir şeye mülhak olup kendi rengini vermesi ma'nâsında da müsta'meldir. O şey ister aydınlık ve harâret olsun, ister dolaşıklık ve in'itâf ma'nâsına olsun (Bahâr-ı Acem). Binâenaleyh "siyeh-tâb", kara renge bulaşık demek olur. "Kede", ism-i mekân edâtıdır. "Ahmak-kede", ahmak-istân ve ahmak mahalli demek olur ki, bundan murâd dünyâdır. Ya'ni, “O Hz. Bilâl'in ma'nâsı ve rûhu kızıl altındır. O cismen kara renge bulaşık bir hâlde zâhir olmuştur. Bâtını nûrlu olduğu hâlde onun zâhirinin böyle kara renkli oluşu, bu ahmakların yeri ve mahall-i kesâfet olan dünyanın ve dünyâ ehlinin hasedlerinden dolayıdır ki, zâhir-perest olan ehl-i dünyâ onun bu çirkin zâhirine bakıp bâtınından bî-haber kalırlar ve ona nazar-ı hakāretle baktıklarından saltanat-ı ma'nevîsini kıskanamazlar ve hased edemezler."

1058. Cisimlerin bu yedi renk olan gözü nikābdan dolayı o rûhu idrak edemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1058. Cisimlerin bu yedi renk olan gözü perdeden dolayı o ruhu idrak edemez.

Bu beyte birkaç yönden anlam verilebilir:

Birinci yön: "Yedi renk", "göz"ün sıfatı olur; ve "yedi renk"ten kastedilen, cisim gözünün yedi tabakası olur ki, bunların isimleri yukarıda 1036 numaralı beyitte geçti; ve yukarıdaki çeviri bu yöne göredir.

İkinci yön: "Yedi renk", cisimlerin sıfatı olur ve cisimlerin yedi renkli olması, ışıkta bulunan menekşe, çivit mavisi, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi rengi kabul etmeye yatkın olmaları demektir. Bu yöne göre çeviri şöyle olur: "Yedi renk olan cisimlerin gözü perdeden dolayı o ruhu idrak edemez."

Üçüncü yön: "Yedi", rengin sıfatı olmayıp tamlama olmasıdır. Bu tamlama, aitlik tamlaması olup, mülkiyet ve özgülük anlamını ifade eder. Bu durumda çeviri şöyle olur: "Cisimlerin bu yedi renge özgü olan gözü perdeden dolayı o ruhu idrak edemez." Yani cisimlerin gözü ancak inceliklerden bu yedi [rengi] görür ve daha ince olan ruh bunların ötesinde olduğundan bu renkler ruha perde olup duyu gözü o pek latif olan ruhu göremez, demek olur.

Bu beyte birkaç vecih ile ma'nâ verilebilir:

Birinci vecih: "Heft renk", "dîde"nin sıfatı olur; ve "yedi renk"ten murâd, cisim gözünün yedi tabakası olur ki, bunların isimleri yukarıda 1036 numaralı beyitte geçti; ve yukarıdaki tercüme bu veche göredir.

İkinci vecih: "Heft renk", cisimlerin sıfatı olur ve cisimlerin yedi renkli olması ziyâda bulunan menekşe, çivîdî, mâvi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi renkleri kabûle müstaid olmaları demek olur. Bu veche göre tercüme böyle olur: "Yedi renk olan cisimlerin gözü nikābdan dolayı o rûhu idrak edemez."

Üçüncü vecih: "Heft", rengin sıfatı olmayıp muzâf olmasıdır. Bu izâfet izâfet-i lâmiyye olup, mülkiyet ve ihtisâs ma'nâsını ifade eder. Bu sûrette tercüme şöyle olur: "Cisimlerin bu yedi renge mahsûs olan gözü nikābdan dolayı o rûhu idrâk edemez." Ya'ni cisimlerin gözü ancak letâiften bu yedi [rengi] görür ve eltaf olan rûh bunların verâsında olduğundan bu renkler rûha nikāb olup his gözü o pek latîf olan rûhu göremez, demek olur.

1059. Eğer satmakta ziyade mekîslik ede idin, ben kendimin bütün mal ve mülkümü verir idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1059. Eğer satmakta aşırı cimrilik etseydin, ben kendimin bütün mal ve mülkümü verirdim.

"Mekîs", bir malı değerinden eksik fiyatla almak ve bir malı almakta veya satmakta hırs göstermek ve cimrilik etmek anlamına gelen "meks" mastarından türemiştir. "Yâ" mastar içindir. Yani "Bilâl'i satma konusunda eğer aşırı hırs ve cimrilik etmiş ve daha çok para istemiş olsaydın, ben kendimin bütün mal ve mülkümü verirdim."

“Mekîs”, bir malı değerinden eksik pahâ ile almak ve bir malı almakta veyâ satmakta hırs göstermek ve hasîslik etmek ma'nâsına olan “meks” masdarından müştakdır. “Yâ” masdariyet içindir. Ya'ni “Bilâl'i satmak husûsunda eğer ziyâde harîslik ve hasîslik etmiş ve daha çok para istemiş olsa idin ben kendimin bütün mal ve mülkümü verir idim.

1060. Ve eğer mekîsi artıra idin, ben ikdâmdan dolayı bir etek altını başkasından ödünç alırdım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1060. Ve eğer kalmayı artırsaydın, ben ikdamdan (çaba ve gayretten) dolayı bir etek altını başkasından ödünç alırdım.

“Ve eğer sen Bilâl'i pahalı satmak konusunda hırs göstermeyi artırsaydın, ben ihtimam (özen gösterme) ve ikdamdan (çaba ve gayretten) dolayı başkasından bir etek dolusu altını ödünç alıp sana verirdim.”

“Ve eğer sen Bilâl'i pahalı satmak hususunda hırs göstermeyi artıra idin ben ihtimâm ve ikdâmdan dolayı başkasından bir etek dolusu altını istikrâz edip sana verirdim.”

1061. Kolay verdin, zîrâ ki ucuz buldun! İnciyi görmedin, hokkayı yarmadın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1061. Kolay verdin, çünkü ucuz buldun! İnciyi görmedin, kutuyu yarmadın!

1062. Başı bağlı hokkayı senin cehlin verdi. Çabuk görürsün ki, ne gabna düşdün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1062. Başı bağlı hokkayı senin cehaletin verdi. Çabuk görürsün ki, ne aldanışa düştün!

Hz. Bilal, ağzı kapalı bir hokka (mürekkep kabı) gibiydi ve onun latif ruhu inci gibi kıymetliydi. Sen o inciyi görmedin; çünkü iç yüzünü ve ruhunu görmedin; kolayca sattın; çünkü ucuz bulmuştun. Bu sebeple, ağzı kapalı bir inci hokkasını senin cehaletin böyle kolayca verdi. Fakat bu satıştaki zararını, gözün ölüm vasıtasıyla gayb âlemine açıldığı zaman görürsün ve ne derece zarara ve ziyana uğramış olduğunu anlarsın. "Gabn", satışta zarar ve ziyan anlamına gelir.

“Hz. Bilal ağzı kapalı bir hokka mesâbesinde idi ve onun rûh-ı latîfi inci gibi kıymetli idi. Sen o inciyi görmedin; çünkü bâtınını ve ruhunu görmedin; kolay sattın; çünkü ucuz bulmuş idin. Binâenaleyh ağzı kapalı bir inci hokkasını senin cehlin böyle kolay verdi. Fakat bu satıştaki ziyânını gözün ölüm vâsıtasıyla âlem-i gayba açıldığı vakit görürsün ve ne derece ziyâna ve zarara uğramış olduğunu anlarsın.” “Gabn”, satışta zarar ve ziyân ma'nâsınadır.

1063. La'l dolu bir hokkayı havaya verdin. Bir zenci gibi sen kara yüzlülükte mesrûrsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1063. La'l dolu bir hokkayı havaya verdin. Bir zenci gibi sen kara yüzlülükte mesrûrsun!

görür ve lütufkâr olan ruh bunların ötesinde olduğundan bu renkler ruha örtü olup his gözü o pek latif olan ruhu göremez, demek olur.

görür ve eltaf olan rûh bunların verâsında olduğundan bu renkler rûha nikāb olup his gözü o pek latîf olan rûhu göremez, demek olur.

1059. Eğer satmakta ziyade mekîslik ede idin, ben kendimin bütün mal ve mülkümü verir idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1059. Eğer satmakta çok pazarlık etseydin, ben kendimin bütün mal ve mülkümü verirdim.

"Mekîs", bir malı değerinden eksik fiyatla almak ve bir malı almakta veya satmakta hırs göstermek ve cimrilik etmek anlamına gelen "meks" mastarından türemiştir. "Yâ" mastar içindir. Yani "Bilâl'i satma konusunda eğer çok hırs ve cimrilik etmiş ve daha çok para istemiş olsaydın ben kendimin bütün mal ve mülkümü verirdim."

"Mekîs", bir malı değerinden eksik pahâ ile almak ve bir malı almakta veyâ satmakta hırs göstermek ve hasîslik etmek ma'nâsına olan "meks" masdarından müştakdır. "Yâ" masdariyet içindir. Ya'ni "Bilâl'i satmak husûsunda eğer ziyâde harîslik ve hasîslik etmiş ve daha çok para istemiş olsa idin ben kendimin bütün mal ve mülkümü verir idim."

1060. Ve eğer mekîsi artıra idin, ben ikdâmdan dolayı bir etek altını başkasından ödünç alırdım. [1044]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1060. Ve eğer kalışını artırsaydın, ben ikdamdan (gayret ve çabadan) dolayı bir etek altını başkasından ödünç alırdım.

"Ve eğer sen Bilal'i pahalı satmak konusunda hırs göstermeyi artırsaydın, ben ihtimam (özen gösterme) ve ikdamdan (gayret ve çabadan) dolayı başkasından bir etek dolusu altını borç alıp sana verirdim."

"Ve eğer sen Bilâl'i pahalı satmak hususunda hırs göstermeyi artıra idin ben ihtimâm ve ikdâmdan dolayı başkasından bir etek dolusu altını istikrâz edip sana verirdim."

1061. Kolay verdin, zîrâ ki ucuz buldun! İnciyi görmedin, hokkayı yarmadın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1061. Kolay verdin, çünkü ucuz buldun! İnciyi görmedin, kutuyu yarmadın!

1062. Başı bağlı hokkayı senin cehlin verdi. Çabuk görürsün ki, ne gabna düşdün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1062. Başı bağlı hokkayı senin cehaletin verdi. Çabuk görürsün ki, ne aldanışa düştün!

Hz. Bilal, ağzı kapalı bir hokka (mürekkep hokkası) gibiydi ve onun latif ruhu inci gibi kıymetliydi. Sen o inciyi görmedin; çünkü içini ve ruhunu görmedin; kolayca sattın; çünkü ucuz bulmuştun. Bu sebeple, ağzı kapalı bir inci hokkasını senin cehaletin böyle kolayca verdi. Fakat bu satıştaki zararını, gözün ölüm vasıtasıyla gayb âlemine açıldığı zaman görürsün ve ne derece zarara ve ziyana uğramış olduğunu anlarsın. "Gabn", satışta zarar ve ziyan anlamına gelir.

"Hz. Bilal ağzı kapalı bir hokka mesâbesinde idi ve onun rûh-ı latîfi inci gibi kıymetli idi. Sen o inciyi görmedin; çünkü bâtınını ve ruhunu görmedin; kolay sattın; çünkü ucuz bulmuş idin. Binâenaleyh ağzı kapalı bir inci hokkasını senin cehlin böyle kolay verdi. Fakat bu satıştaki ziyânını gözün ölüm vâsıtasıyla âlem-i gayba açıldığı vakit görürsün ve ne derece ziyâna ve zarara uğramış olduğunu anlarsın." "Gabn", satışta zarar ve ziyân ma'nâsınadır.

1063. La'l dolu bir hokkayı havaya verdin. Bir zenci gibi sen kara yüzlülükte mesrûrsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1063. Lal dolu bir hokkayı havaya verdin. Bir zenci gibi sen kara yüzlülükte sevinçlisin!

Bilâl'in bedeni lal dolu bir hokka gibiydi. Sen onu hava gibi olan fani mala verdin ve bu manevi zararın farkına varmadın. Bir zenci, kara yüzlülük içinde kendi yaşayışından nasıl sevinçli ise, sen de bu zarar ve ziyan içinde sevinçli bir hâldesin!

"Bilâl'in cismi la'l dolu bir hokka mesâbesinde idi. Sen onu hava mesâbesinde olan mâl-ı fânîye verdin ve bu zarar-ı ma'nevînin farkına varmadın. Bir zenci, kara yüzlülük içinde kendi yaşayışından nasıl mesrûr ise, sen de bu zarar ve ziyân içinde mesrûr bir hâldesin!"

1064. Akıbet çokluk "Vâ-hasreta!" dersin. Bir kimse muhakkak baht u devleti satar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1064. Sonunda çokça "Vay hasretim!" dersin. Bir kimse muhakkak bahtını ve devletini satar mı?

Bu dünya hayatının sonu ölümdür. Bu sebeple ölüm sebebiyle gözün gayb âlemine açıldığı zaman, sonunda çok çok "Vay hasretim!" dersin; ve bir insân-ı kâmilin kıymetini bilemediğin için yanar tutuşursun. Elinde bir devlet ve uygun talih vardı. Hiçbir kimse elindeki bahtı ve devletini böyle satar mı?

Bu hayât-ı dünyanın sonu ölümdür. Binâenaleyh ölüm sebebiyle gözün âlem-i gayba açıldığı vakit, âkıbet çok çok "Vâ-hasretâ!" dersin; ve bir insân-ı kâmilin kıymetini bilemediğin için yanar tutuşursun. Elinde bir devlet ve uygun tâli' var idi. Hiçbir kimse elindeki bahtı ve devleti böyle satar mı?

1065. Baht gulâmâna libas ile erişti. Senin bedbaht olan gözün zahirin gayrını görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1065. Baht, kölelere elbise ile erişti. Senin bedbaht olan gözün görünenin dışını görmedi.

Baht ve devlet sana köle olan Bilâl'in bedensel şekli ile erişti; fakat senin bedbaht olan gözün ancak Bilâl'in görünenini gördü ve iç yüzünden habersiz oldu.

Baht u devlet sana köle olan Bilâl'in sûret-i cismâniyyesi ile erişti; fakat senin bedbaht olan gözün ancak Bilal'in zâhirini gördü ve bâtınından gafil oldu.

1066. O sana kendi bendeliğini gösterdi; senin çirkin huyun ona mekr ve fen etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1066. O sana kendi kulluğunu gösterdi; senin çirkin huyun ona tuzak ve hile yaptı.

Hz. Bilâl, iç âleminde sultan olduğu hâlde, dış görünüşte alçakgönüllülük gösterip sana kendisinin köleliğini gösterdi. Fakat senin çirkin huyun ve küfrü tercih eden yatkınlığın, onu da küfre döndürmek için tuzak ve hile yaptı; ve birtakım işkenceleri onun hakkında uygun gördün.

Hz. Bilâl bâtında sultân olduğu hâlde zâhirde tevâzu' edip sana kendisinin köleliğini gösterdi. Fakat senin çirkin huyun ve küfrü ihtiyâr eden isti'dâdın onu da küfre ircâ' için mekr ve fen yaptı; ve birtakım işkenceleri onun hakkında revâ gördün.

1067. Ey herze çiğneyici! Bu esrarı kara ve teni beyazı putperestçe al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1067. Ey boş söz çiğneyici! Bu sırları kara ve teni beyazı putperestçe al!

"Jâj", boş söz, hezeyan, lüzumsuz söz, bâtıl söz demektir. "Jâj-hâ", "hâyîden" mastarının şimdiki zaman emir kipiyle yapılmış birleşik sıfattır; "boş ve hezeyan çiğneyici ve söyleyici" demektir. "Esrâr", sırrın çoğuludur ve "sır", bâtın demektir. Çoğul olarak zikredilmesi, bâtının "sadr", "kalb", "rûh" ve "akıl" gibi mertebeleri olmasındandır. Yani, "Benim bu alışverişte aldatıldığımı zanneden, 'Bilâl'in cismi lâl dolu bir kutu mesabesindeydi. Sen onu hava mesabesindeki fani mala verdin ve bu manevi zararın farkına varmadın. Bir zenci, kara yüzlülüğü içinde kendi yaşayışından nasıl memnunsa, sen de bu zarar ve ziyan içinde memnun bir haldesin!' der."

"Jâj", herze, hezeyân, lüzûmsuz söz, bâtıl söz demektir. "Jâj-hâ”, “hâyîden" masdarının emr-i hâzııyla yapılmış vasf-ı terkîbîdir; "herze ve hezeyân çiğneyici ve söyleyici" demektir. "Esrâr", sırrın cem'idir ve "sır", bâtın demektir. Cem' olarak zikri bâtının "sadr", "kalb" ve "rûh" ve "akıl" gibi merâtibi olmasından nâşîdir. Ya'ni, "Benim bu alış verişte aldandığımı zanneden, "Bilâl'in cismi la'l dolu bir hokka mesâbesinde idi. Sen onu hava mesâbesinde olan mâl-ı fânîye verdin ve bu zarar-ı ma'nevînin farkına varmadın. Bir zenci, kara yüzlülük içinde kendi yaşayışından nasıl mesrûr ise, sen de bu zarar ve ziyân içinde mesrûr bir hâldesin!"

1064. Akıbet çokluk "Vâ-hasreta!" dersin. Bir kimse muhakkak baht u devleti satar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1064. Sonunda çoklukla "Vay hâlime!" dersin. Bir kimse muhakkak bahtını ve devletini satar mı?

Bu dünya hayatının sonu ölümdür. Bu sebeple ölüm sebebiyle gözün gayb âlemine açıldığı zaman, sonunda çok çok "Vay hâlime!" dersin; ve bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kıymetini bilemediğin için yanar tutuşursun. Elinde bir devlet ve uygun talih vardı. Hiçbir kimse elindeki bahtı ve devleti böyle satar mı?

"Bu hayât-ı dünyanın sonu ölümdür. Binâenaleyh ölüm sebebiyle gözün âlem-i gayba açıldığı vakit, âkıbet çok çok "Vâ-hasretâ!" dersin; ve bir insân-ı kâmilin kıymetini bilemediğin için yanar tutuşursun. Elinde bir devlet ve uygun tâli' var idi. Hiçbir kimse elindeki bahtı ve devleti böyle satar mı?"

1065. Baht gulâmâna libas ile erişti. Senin bedbaht olan gözün zahirin gayrını görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1065. Baht, kölelere elbise ile erişti. Senin bedbaht olan gözün, görünenin dışındakini görmedi.

Baht ve devlet sana köle olan Bilâl'in bedensel şekliyle erişti; fakat senin bedbaht olan gözün ancak Bilâl'in görünenini gördü ve iç yüzünden gafil oldu.

"Baht u devlet sana köle olan Bilâl'in sûret-i cismâniyyesi ile erişti; fakat senin bedbaht olan gözün ancak Bilâl'in zâhirini gördü ve bâtınından gafil oldu."

1066. O sana kendi bendeliğini gösterdi; senin çirkin huyun ona mekr ve fen etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1066. O sana kendi kulluğunu gösterdi; senin çirkin huyun ona tuzak ve hile yaptı.

Hz. Bilâl, bâtında (iç âlemde) sultan olduğu hâlde, zâhirde (dışarıda) tevazu gösterip sana kendisinin köleliğini gösterdi. Fakat senin çirkin huyun ve küfrü tercih eden yatkınlığın, onu da küfre döndürmek için tuzak ve hile yaptı; ve birtakım işkenceleri onun hakkında uygun gördün.

"Hz. Bilâl bâtında sultân olduğu hâlde zâhirde tevâzu' edip sana kendisinin köleliğini gösterdi. Fakat senin çirkin huyun ve küfrü ihtiyâr eden isti'dâdın onu da küfre ircâ' için mekr ve fen yaptı; ve birtakım işkenceleri onun hakkında revâ gördün."

1067. Ey herze çiğneyici! Bu esrarı kara ve teni beyazı putperestçe al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1067. Ey boş söz çiğneyici! Bu sırları kara ve teni beyaz putperestçe al!

"Jâj", boş söz, hezeyan, lüzumsuz söz, batıl söz demektir. "Jâj-hâ", "hâyîden" (çiğnemek) mastarının şimdiki zaman emir kipiyle yapılmış birleşik sıfattır; "boş ve hezeyan çiğneyici ve söyleyici" demektir. "Esrâr", sırrın çoğuludur ve "sır", bâtın (iç yüz) demektir. Çoğul olarak zikredilmesi, bâtının "sadr" (göğüs), "kalb" (kalp), "rûh" (ruh) ve "akıl" gibi mertebeleri olmasından kaynaklanır. Yani, "Benim bu alışverişte aldatıldığımı zanneden ey boş söz söyleyici! Benim sana verdiğim, iç yüzü kara ve cismi beyaz olan bu köleyi, putperestlere özgü bir arzu ve sevinçle al!"

"Jâj", herze, hezeyân, lüzûmsuz söz, bâtıl söz demektir. "Jâj-hâ”, “hâyîden" masdarının emr-i hâzııyla yapılmış vasf-ı terkîbîdir; "herze ve hezeyân çiğneyici ve söyleyici" demektir. "Esrâr", sırrın cem'idir ve "sır", bâtın demektir. Cem' olarak zikri bâtının "sadr", "kalb" ve "rûh" ve "akıl" gibi merâtibi olmasından nâşîdir. Ya'ni, "Benim bu alış verişte aldandığımı zanneden, ey herze söyleyici! Bu benim sana verdiğim bâtını kara ve cismi beyaz olan köleyi putperestlere mahsûs olan bir arzû ve sevinç ile al!"

1068. "Bu senin için ve o benim içindir. Biz kâr ettik, ey kâfir! Agâh ol! Dîniniz sizin için ve dînim benim içindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1068. "Bu senin için ve o benim içindir. Biz kâr ettik, ey kâfir! Uyanık ol! Dininiz sizin için ve dinim benim içindir!"

"Bu içi kara ve bedeni beyaz köle senin içindir ve sana lâyıktır; ve içi nur ve bedeni kara olan Bilâl benim içindir ve bana lâyıktır. Bu alışverişte biz kâr ettik, ey kâfir! Bizim kitabımızda لكم دينكم ولي دين (Kafirûn, 109/6) [yani "Sizin dininiz size ve benim dinim banadır"] buyrulmuştur."

"Bu bâtını kara ve cismi beyaz köle senin içindir ve sana lâyıktır; ve bâtını nûr ve cismi kara olan Bilâl benim içindir ve bana lâyıktır. Bu alış verişte biz kâr ettik, ey kâfir! Bizim kitabımızda لكم دينكم ولي دين (Kafirûn, 109/6) [ya'ni "Sizin dîniniz size ve benim dînim banadır"] buyurulmuştur."

1069. "Muhakkak putperestlerin lâyığı bu olur: Onun çulu atlas, onun atı ağaçtan olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1069. "Muhakkak putperestlerin lâyığı bu olur: Onun çulu atlas, onun atı ağaçtan olur."

"Çul", Türkçede "çul" denilen şey olup burada atın üzerine örttükleri örtü anlamındadır. Yani, "Görünen şekillere sevgi besleyenler putperesttir ve puta tapanların lâyığı da içleri iğrenç, dışları süslü ve çekici olanlara aldanmaktır. Bunların kullandıkları çul atlastandır, fakat bindikleri at tahtadandır. Yani cisimleri ve dış görünüşleri atlas gibi parlak ve ruhları ise hayvanî ruhtur; ve hayvanî ruhları tahtadan at gibidir, bunların süslü ve parlak cisimlerini taşır."

"Cul", Türkçe'de "çul" denilen şey olup burada atın üzerine örttükleri örtü ma'nâsınadır. Ya'ni, "Zâhirî sûretlere muhabbet edenler putperesttir ve puta tapanların lâyığı da bâtınları iğrenç ve zâhirleri süslü ve câzib olanlara aldanmaktır. Bunların kullandıkları çul atlastandır, fakat bindikleri at tahtadandır. Ya'ni cisimleri ve sûret-i zâhireleri atlas gibi parlak ve rûhları ise rûh-ı hayvânîdir; ve rûh-ı hayvânîleri tahtadan at mesâbesinde olup bunların süslü ve parlak cisimlerini taşır."

1070. "Duman ve ateş dolu olan kâfirlerin mezarı gibidir. Halbuki hariçten [1054] yüz nakış ve nigar bağlanmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1070. "Duman ve ateş dolu olan kâfirlerin mezarı gibidir. Halbuki dışarıdan yüz nakış ve süs bağlanmıştır."

Şekle önem verenler, içi duman ve ateş dolu, dışı türlü türlü nakışlar ve oymalar ile süslenmiş mermer taşlı olan kâfirlerin mezarına benzer. Görünenleri ve bedenleri süslü, içleri ve ruhları ise duman ve ateş doludur.

"Sûrete i'tibâr edenler içi duman ve ateş ve dışı türlü türlü nakışlar ve oymacıklar ile süslenmiş mermer taşlı olan kâfirlerin mezârına benzer. Zâhirleri ve cisimleri süslü ve bâtınları ve rûhları duman ve ateş doludur."

1071. "Zâlimlerin malı gibi, dışarısı cemâldir; halbuki içinden o mazlumun kanı ve vebâlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1071. "Zalimlerin malı gibi, dışarısı güzelliktir; halbuki içinden o mazlumun kanı ve vebalidir."

"Onlar, zalimlerin kazandıkları mala benzerler ki, o malın dışına bakılırsa güzel köşkler, bağlar, bahçeler, havuzlar ve fıskiyeler görünür. Fakat iç yü- ey herze söyleyici! Bu benim sana verdiğim bâtını kara ve cismi beyaz olan köleyi putperestlere mahsus olan bir arzu ve sevinç ile al!"

"Onlar zâlimlerin kazandıkları mala benzerler ki, o malın dışına bakılırsa güzel köşkler, bağlar, bahçeler ve havuzlar ve fiskıyeler görünür. Fakat iç yü- ey herze söyleyici! Bu benim sana verdiğim bâtını kara ve cismi beyaz olan köleyi putperestlere mahsûs olan bir arzû ve sevinç ile al!"

1068. "Bu senin için ve o benim içindir. Biz kâr ettik, ey kâfir! Agâh ol! Dîniniz sizin için ve dînim benim içindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1068. "Bu senin için ve o benim içindir. Biz kâr ettik, ey kâfir! Agâh ol! Dîniniz sizin için ve dînim benim içindir!"

Bu, bâtını kara ve cismi beyaz köle senin içindir ve sana lâyıktır; ve bâtını nur ve cismi kara olan Bilâl benim içindir ve bana lâyıktır. Bu alışverişte biz kâr ettik, ey kâfir! Bizim kitabımızda لكم دينكم ولي دين (Kâfirûn, 109/6) [yani "Sizin dininiz size ve benim dinim banadır"] buyurulmuştur.

"Bu bâtını kara ve cismi beyaz köle senin içindir ve sana lâyıktır; ve bâtını nûr ve cismi kara olan Bilâl benim içindir ve bana lâyıktır. Bu alış verişte biz kâr ettik, ey kâfir! Bizim kitabımızda لكم دينكم ولي دين (Kâfirûn, 109/6) [ya'ni "Sizin dîniniz size ve benim dînim banadır"] buyurulmuştur."

1069. "Muhakkak putperestlerin lâyığı bu olur: Onun çulu atlas, onun atı ağaçtan olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1069. "Muhakkak putperestlerin lâyığı bu olur: Onun çulu atlas, onun atı ağaçtan olur."

"Çul", Türkçede "çul" denilen şey olup burada atın üzerine örttükleri örtü anlamındadır. Yani, "Görünen şekillere sevgi besleyenler putperesttir ve puta tapanların lâyığı da içleri iğrenç, dışları süslü ve çekici olanlara aldanmaktır. Bunların kullandıkları çul atlastandır, fakat bindikleri at tahtadandır. Yani cisimleri ve dış görünüşleri atlas gibi parlak ve ruhları ise hayvanî ruhtur; ve hayvanî ruhları tahtadan at gibidir, bunların süslü ve parlak cisimlerini taşır."

"Cul", Türkçe'de "çul" denilen şey olup burada atın üzerine örttükleri örtü ma'nâsınadır. Ya'ni, "Zâhirî sûretlere muhabbet edenler putperesttir ve puta tapanların lâyığı da bâtınları iğrenç ve zâhirleri süslü ve câzib olanlara aldanmaktır. Bunların kullandıkları çul atlastandır, fakat bindikleri at tahtadandır. Ya'ni cisimleri ve sûret-i zâhireleri atlas gibi parlak ve rûhları ise rûh-ı hayvânîdir; ve rûh-ı hayvânîleri tahtadan at mesâbesinde olup bunların süslü ve parlak cisimlerini taşır."

1070. "Duman ve ateş dolu olan kâfirlerin mezarı gibidir. Halbuki hariçten yüz nakış ve nigar bağlanmıştır." [1054]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1070. "Duman ve ateş dolu olan kâfirlerin mezarı gibidir. Halbuki dışarıdan yüz nakış ve süs bağlanmıştır."

Şekle önem verenler, içi duman ve ateş dolu, dışı türlü türlü nakışlar ve oymacıklarla süslenmiş mermer taşlı olan kâfirlerin mezarına benzer. Görünenleri ve bedenleri süslü, içleri ve ruhları duman ve ateş doludur.

"Sûrete i'tibâr edenler içi duman ve ateş ve dışı türlü türlü nakışlar ve oymacıklar ile süslenmiş mermer taşlı olan kâfirlerin mezârına benzer. Zâhirleri ve cisimleri süslü ve bâtınları ve rûhları duman ve ateş doludur."

1071. "Zâlimlerin malı gibi, dışarısı cemâldir; halbuki içinden o mazlumun kanı ve vebâlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1071. "Zalimlerin malı gibi, dışarısı güzelliktir; halbuki içinden o mazlumun kanı ve vebalidir."

Onlar, zalimlerin kazandıkları mala benzerler ki, o malın dışına bakılırsa güzel köşkler, bağlar, bahçeler ve havuzlar ve fıskiyeler görünür. Fakat iç yüzüne bakılırsa o süslemeler mazlumların kanı ve vebalidir; ve ahiret hayatında azaptır.

"Onlar zâlimlerin kazandıkları mala benzerler ki, o malın dışına bakılırsa güzel köşkler, bağlar, bahçeler ve havuzlar ve fiskıyeler görünür. Fakat iç yü- züne bakılırsa o müzeyyenât mazlûmların kanı ve vebâldir; ve hayât-ı uhreviyyede azabdır."

1072. "Münafık gibi, hariçten oruç ve namaz ve içinden nebâtsız kara topraktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1072. "Münafık gibi, dıştan oruç ve namaz, içinden bitkisiz kara topraktır."

Şekle önem verenler münafıklar gibidir; çünkü münafıklar, görünüşte müminlere benzemek için bedenleriyle dıştan oruç ve namaz gibi güzel ameller işlerler; fakat iç yüzlerine bakılırsa, bu bedensel amellerinin asla onlara faydası yoktur. Onların bedenleri, bitkilerin bitmediği kara toprağa benzer. Kara topraktan nasıl ürün elde edilemezse, onların görünüşlerinden ve bedenlerinden de öylece ürün elde edilemez.

"Sûrete i'tibâr edenler münafıklar gibidir; zîrâ münafıklar zâhiren mü'minlere benzemek için cisimleriyle hâriçten oruç ve namaz gibi güzel ameller işlerler; fakat iç yüzlerine bakılırsa, bu a'mâl-i cismâniyyelerinin aslâ onlara faidesi yoktur. Onların cisimleri nebâtât bitmeyen kara toprağa benzer. Kara topraktan nasıl semere hâsıl olmazsa, onların zâhirlerinde ve cisimlerinden de öylece semere hâsıl olmaz."

1073. "Gök gürlemesi dolu, boş bulut gibi ki, onda ne yerin nef'i ne de buğday gıdâsı vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1073. "Gök gürlemesi, içinde ne yerin faydası ne de buğday gıdası bulunan boş bulut gibidir."

"Kurr u kur", gök gürlemesi; "bürr", buğday demektir. Yani, "Şekilci kişiler, gök gürlemesi dolu, fakat yağmurdan boş ve arınmış olan buluta benzerler ki, öyle bir bulutun ne toprağa faydası vardır ne de yerden buğday gıdası bitmesine yarar. Kuru bir gürültüden ibarettir."

"Kurr u kur", gök gürlemesi; "bürr", buğday demektir. Ya'ni, "Sûret-perestler gök gürlemesi dolu, fakat yağmurdan boş ve hâlî olan buluta benzerler ki, öyle bir bulutun ne toprağa fâidesi vardır ve ne de yerden buğday gıdâsı bitmesine yarar. Kuru bir gürültüden ibârettir."

1074. "Mekr va'di ve yalan söz gibi ki, onun sonu rüsvâ ve evveli fürûğludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1074. "Mekr va'di ve yalan söz gibi ki, onun sonu rüsvâ ve evveli fürûğludur."

Sûret güzelliği, birini aldatmak için verilen va'de ve yalan söze benzer. Bu va'd ve yalan söz başlangıçta parlak ve nurlu görünür, fakat sonunda o va'din boş ve sözün yalan olduğu ortaya çıkınca nuru ve parlaklığı kalmaz. Yok oluşu ve rezilliği ortaya çıkar.

"Sûret güzelliği, birini aldatmak için edilen va'de ve yalan söze benzer. Bu va'd ve yalan söz evvelâ parlak ve nûrlu görünür, fakat sonunda o va'din boş ve sözün yalan olduğu meydana çıkınca nûru ve parlaklığı kalmaz. Zevâli ve rüsvâlığı zâhir olur."

1075. Ondan sonra o mihnet dişinin zahmından hilal gibi olan Bilal'in elini tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1075. Ondan sonra o mihnet dişinin yarasından hilal gibi olan Bilal'in elini tuttu.

"Dırs", "diş" demektir. Mihnet, yırtıcı bir hayvana benzetilmiştir ve Hz. Bilal'i ısırmış ve yaralamış demektir. "Hilal", burada diş ve kulakta olan kirleri temizlemek için kemikten veya ağaçtan yapılan ince bir alet anlamına gelir. O süs eşyalarına bakılırsa, onlar mazlumların kanı ve vebalidir; ve ahiret hayatında azaptır.

"Dırs", "diş" demektir. Mihnet, yırtıcı bir hayvana teşbîh buyurulup, Hz. Bilâl'i ısırmış ve yaralamış demek olur. "Hılâl", burada diş ve kulakta olan kirleri ayıklamak için kemikten veyâ ağaçtan yapılan ince bir âlet ma'nâsına- züne bakılırsa o müzeyyenât mazlûmların kanı ve vebâldir; ve hayât-ı uhre-viyyede azabdır."

1072. Münafık gibi, hariçten oruç ve namaz ve içinden nebâtsız kara top-raktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1072. Münafık gibi, dıştan oruç ve namaz, içinden ise bitkisiz kara topraktır.

Görünüşe önem verenler münafıklar gibidir; çünkü münafıklar, görünüşte müminlere benzemek için bedenleriyle dıştan oruç ve namaz gibi güzel ameller işlerler; fakat iç yüzlerine bakılırsa, bu bedensel amellerinin asla onlara faydası yoktur. Onların bedenleri, bitkilerin bitmediği kara toprağa benzer. Kara topraktan nasıl ürün elde edilemezse, onların görünüşlerinden ve bedenlerinden de öylece ürün elde edilemez.

"Sûrete i'tibâr edenler münafıklar gibidir; zîrâ münafıklar zâhiren mü'min-lere benzemek için cisimleriyle hâriçten oruç ve namaz gibi güzel ameller iş-lerler; fakat iç yüzlerine bakılırsa, bu a'mâl-i cismâniyyelerinin aslâ onlara fa-idesi yoktur. Onların cisimleri nebâtât bitmeyen kara toprağa benzer. Kara-topraktan nasıl semere hâsıl olmazsa, onların zâhirlerinde ve cisimlerinden de-öylece semere hâsıl olmaz."

1073. Gök gürlemesi dolu, boş bulut gibi ki, onda ne yerin nef'i ne de buğday-gıdâsı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1073. Gök gürlemesi dolu, boş bulut gibidir ki, onda ne yerin faydası ne de buğday gıdası vardır.

"Kurr u kur", gök gürlemesi; "bürr", buğday demektir. Yani, "Şekilperestler gök gürlemesi dolu, fakat yağmurdan boş ve hâlî olan buluta benzerler ki, öyle bir bulutun ne toprağa faydası vardır ve ne de yerden buğday gıdası bitmesine yarar. Kuru bir gürültüden ibarettir."

"Kurr u kur", gök gürlemesi; "bürr", buğday demektir. Ya'ni, "Sûret-pe-restler gök gürlemesi dolu, fakat yağmurdan boş ve hâlî olan buluta benzer-ler ki, öyle bir bulutun ne toprağa fâidesi vardır ve ne de yerden buğday gı-dâsı bitmesine yarar. Kuru bir gürültüden ibârettir."

1074. Mekr va'di ve yalan söz gibi ki, onun sonu rüsvâ ve evveli fürûğludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1074. Tuzak vaadi ve yalan söz gibidir ki, onun sonu rezillik ve evveli parıltılıdır.

Şekil güzelliği, birini aldatmak için verilen vaade ve yalan söze benzer. Bu vaat ve yalan söz başlangıçta parlak ve nurlu görünür, fakat sonunda o vaadin boş ve sözün yalan olduğu ortaya çıkınca nuru ve parlaklığı kalmaz. Yok oluşu ve rezilliği belirginleşir.

"Sûret güzelliği, birini aldatmak için edilen va'de ve yalan söze benzer. Bu-va'd ve yalan söz evvelâ parlak ve nûrlu görünür, fakat sonunda o va'din-boş ve sözün yalan olduğu meydana çıkınca nûru ve parlaklığı kalmaz. Ze-vâli ve rüsvâlığı zâhir olur."

1075. Ondan sonra o mihnet dişinin zahmından hilal gibi olan Bilal'in elini-tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1075. Ondan sonra o mihnet dişinin yarasından hilal gibi olan Bilal'in elini tuttu.

"Dırs", "diş" demektir. Mihnet, yırtıcı bir hayvana benzetilerek, Hz. Bilal'i ısırmış ve yaralamış demek olur. "Hilal", burada diş ve kulakta olan kirleri ayıklamak için kemikten veya ağaçtan yapılan ince bir alet anlamına gelir. Yani, Hz. Sıddîk (a.s.) makul sözleriyle kafiri azarladıktan sonra mihnet dişinin yarasından hilal gibi incelmiş olan Hz. Bilal'in elini tuttu.

"Dırs", "diş" demektir. Mihnet, yırtıcı bir hayvana teşbîh buyurulup, Hz.-Bilâl'i ısırmış ve yaralamış demek olur. "Hılâl", burada diş ve kulakta olan-kirleri ayıklamak için kemikten veyâ ağaçtan yapılan ince bir âlet ma'nâsına- dır. Ya'ni, Hz. Sıddîk ma'kül sözleriyle kâfiri tevbîh ettikten sonra mihnet dişinin yarasından hılâl gibi incelmiş olan Hz. Bilal'in elini tuttu.

1076. Bir hlâl oldu, bir ağıza yol buldu; bir tatlı dilli tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1076. Bir hilâl oldu, bir ağıza yol buldu; bir tatlı dilli tarafına koştu.

Hz. Bilal, mihnet (sıkıntı) dişinden bir hilâl gibi inceldi; bir ağıza, yani peygamberlerin efendisi Efendimiz'in mutlu kalplerine girmeye yol buldu. Bir tatlı dilli olan o şanlı peygamber tarafına koştu.

Hz. Bilal mihnet dişinden bir hılâl gibi inceldi; bir ağıza ya'ni Server-i enbiyâ Efendimiz'in kalb-i saâdetlerine girmeye yol buldu. Bir tatlı dilli olan o Nebiyy-i zîşân tarafına koştu.

1077. O hasta vaktāki Mustafa'nın yüzünü gördü, arkası üzerine baygın düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1077. O hasta, Mustafa'nın yüzünü gördüğü zaman, arkası üzerine baygın düştü.

"Harra mağşiyyen", Arapça "arka üzerine baygın bir hâlde düşmek" anlamına gelir ve "fütâd o ber-kafa", bu Arapça cümlenin Farsçaya tercümesidir. Yani, o yaralı olan Hz. Bilal, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek yüzünü gördü, arkası üzerine baygın bir hâlde düştü.

"Harra mağşiyyen", Arapça "arka üzerine baygın bir hâlde düşmek" ma'nâsına olup "fütâd o ber-kafa", bu cümle-i arabiyyenin Fârisî'ye tercümesidir. Ya'ni, o mecrûh olan Hz. Bilal, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek yüzünü gördü, arkası üzerine baygın bir hâlde düştü.

1078. Geç vakte kadar baygın ve bî-hûş kaldı. Vaktaki kendine geldi, sürûrdan göz yaşı sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1078. Geç vakte kadar baygın ve kendinden geçmiş kaldı. Vaktaki kendine geldi, sevinçten göz yaşı döktü.

Hz. Bilâl sırt üstü düştüğü zaman uzun bir süre baygın ve kendinden geçmiş bir hâlde kaldı. Bir zaman sonra kendine geldiği zaman sevincinden ağlamaya başladı.

Hz. Bilâl arka üstü düştüğü vakit bir çok zaman baygın ve kendinden geçmiş bir hâlde kaldı. Neden sonra kendine geldiği vakit sevincinden ağlamaya başladı.

1079. Mustafâ onu kendi kucağına çekti. Ona erişen bir atâyı kimse ne bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1079. Mustafa onu kendi kucağına çekti. Ona ulaşan bir bağışı kimse ne bilir?

Hz. Bilal ayıldıktan sonra Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri onu kendi kucağına çekti. Bu an içinde Server-i âlem Efendimiz (a.s.) tarafından Bilal'e ulaşan bir bağışı ve ihsanı kimse bilemez; ve bu bahşişin mahiyetini ve kıymetini hiçbir kimse takdir edemez; çünkü o, zevkî ve vicdanî bir haldir.

Hz. Bilal ayıldıktan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri onu kendi kucağına çekti. Bu ân içinde Server-i âlem Efendimiz tarafından cenâb-ı Bilal'e erişen bir atâyı ve ihsânı kimse bilemez; ve bu bahşişin mâhiyetini ve kıymetini hiçbir kimse takdîr edemez; zîrâ o zevkî ve vicdânî bir haldir.

1080. İksîre çarpan bir bakır, tevfîr dolu hazîneye uğrayan bir müflis nasıl olur? [1064]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1080. İksire çarpan bir bakır, tevfîr (çoğaltma, kazanma) dolu hazineye uğrayan bir müflis nasıl olur?

"Tevfir", çoğaltmak, kazanmak ve mal toplamak anlamlarında da kullanılır. Yani, Hz. Bilal'in bedeni bakır ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin zâtı iksir gibidir. Yani, Hz. Sıddîk (a.s.) makul sözleriyle kâfiri azarladıktan sonra, mihnet dişinin yarasından hilâl gibi incelmiş olan Hz. Bilal'in elini tuttu.

"Tevfir", çoğaltmak, kazanmak ve mal cem' etmek ma'nâlarında da müsta'meldir. Ya'ni, Hz. Bilâl'in cismi bakır ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin zât-ı dır. Ya'ni, Hz. Sıddîk ma'kül sözleriyle kâfiri tevbîh ettikten sonra mihnet di-şinin yarasından hılâl gibi incelmiş olan Hz. Bilal'in elini tuttu.

1076. Bir hlâl oldu, bir ağıza yol buldu; bir tatlı dilli tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1076. Bir hilâl oldu, bir ağıza yol buldu; bir tatlı dilli tarafına koştu.

Hz. Bilal, mihnet dişinden bir hilâl gibi inceldi; bir ağıza, yani peygamberlerin efendisi Efendimiz'in mutlu kalbine girmeye yol buldu. Bir tatlı dilli olan o şanlı peygamber tarafına koştu.

Hz. Bilal mihnet dişinden bir hılâl gibi inceldi; bir ağıza ya'ni Server-i en-biyâ Efendimiz'in kalb-i saâdetlerine girmeye yol buldu. Bir tatlı dilli olan o Nebiyy-i zîşân tarafına koştu.

1077. O hasta vaktāki Mustafa'nın yüzünü gördü, arkası üzerine baygın düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1077. O hasta, Mustafa'nın yüzünü gördüğü zaman, arkası üzerine baygın düştü.

"Harra mağşiyyen", Arapça "arka üzerine baygın bir hâlde düşmek" anlamına gelir ve "fütâd o ber-kafa", bu Arapça cümlenin Farsçaya çevirisidir. Yani, o yaralı olan Hz. Bilal, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek yüzünü gördü, arkası üzerine baygın bir hâlde düştü.

"Harra mağşiyyen", Arapça "arka üzerine baygın bir hâlde düşmek" ma'nâsına olup "fütâd o ber-kafa", bu cümle-i arabiyyenin Fârisî'ye tercüme-sidir. Ya'ni, o mecrûh olan Hz. Bilal, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek yüzünü gördü, arkası üzerine baygın bir hâlde düştü.

1078. Geç vakte kadar baygın ve bî-hûş kaldı. Vaktaki kendine geldi, sürür-dan göz yaşı sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1078. Geç vakte kadar baygın ve kendinden geçmiş kaldı. Kendine geldiği vakit, sevincinden gözyaşı döktü.

Hz. Bilâl arka üstü düştüğü zaman, uzun bir süre baygın ve kendinden geçmiş bir hâlde kaldı. Bir müddet sonra kendine geldiği vakit, sevincinden ağlamaya başladı.

Hz. Bilâl arka üstü düştüğü vakit bir çok zaman baygın ve kendinden geç-miş bir hâlde kaldı. Neden sonra kendine geldiği vakit sevincinden ağlamaya başladı.

1079. Mustafâ onu kendi kucağına çekti. Ona erişen bir atâyı kimse ne bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1079. Mustafa onu kendi kucağına çekti. Ona erişen bir atâyı kimse ne bilir?

Hz. Bilal ayıldıktan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri onu kendi kucağına çekti. Bu an içinde Server-i âlem Efendimiz tarafından cenâb-ı Bilal'e erişen bir atâyı (ilahi bağış) ve ihsanı kimse bilemez; ve bu bahşişin mahiyetini ve kıymetini hiçbir kimse takdir edemez; çünkü o zevkî ve vicdanî bir haldir.

Hz. Bilal ayıldıktan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri onu kendi kucağına çekti. Bu ân içinde Server-i âlem Efendimiz tarafından cenâb-ı Bilal'e erişen bir atâyı ve ihsânı kimse bilemez; ve bu bahşişin mâhiyetini ve kıymetini hiç-bir kimse takdîr edemez; zîrâ o zevkî ve vicdânî bir haldir.

1080. İksîre çarpan bir bakır, tevfîr dolu hazîneye uğrayan bir müflis nasıl olur? [1064]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1080. İksire çarpan bir bakır, tevfîr dolu hazineye uğrayan bir müflis nasıl olur? [1064]

"Tevfir", çoğaltmak, kazanmak ve mal toplamak anlamlarında da kullanılır. Yani, Hz. Bilâl'in bedeni bakır ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin mübarek zâtları iksir (değersiz madeni altına çeviren madde) hükmündeydi; ve Hz. Bilâl müflis (iflas etmiş) ve Resûl-i Ekrem ise ruhun nurunu ziyadesiyle çoğaltan bir nur hazinesiydi. İksire çarpan bakır altın ve tevfîr dolu hazineye uğrayan müflis zengin olduğu gibi Hz. Bilâl de manada altın ve zengin oldu.

"Tevfir", çoğaltmak, kazanmak ve mal cem' etmek ma'nâlarında da müs-ta'meldir. Ya'ni, Hz. Bilâl'in cismi bakır ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin zât-ı saâdetleri iksîr mesâbesinde idi; ve Hz. Bilâl müflis ve Resûl-i Ekrem ise rûhun nûrunu ziyâde çoğaltan bir nûr hazînesi idi. İksîre çarpan bakır altın ve hazîne-i pür-tevfire uğrayan müflis zengin olduğu gibi Hz. Bilâl dahi ma'nâda altın ve zengin oldu.

1081. Pejmürde bir balık denize düştü; kaybolmuş kervân doğru yola vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1081. Pejmürde bir balık denize düştü; kaybolmuş kervân doğru yola vurdu.

Hz. Bilal'in peygamber huzuruna gelmesi, solmuş ve hâlleri değişmiş bir balığın denize düşüp canlanması ve yolunu kaybetmiş bir kervânın doğru yolu bulması gibidir.

Hz. Bilal'in huzûr-ı nebevîye gelmesi solmuş ve ahvali tagayyür etmiş bir balığın denize düşüp canlanması ve yolunu kaybetmiş olan bir kervânın doğru yolu bulması kabîlinden idi.

1082. O hitabları ki, Nebî o demde söyledi, eğer geceye ede idi, gecelikten çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1082. O hitapları ki, Peygamber o anda söyledi, eğer geceye etseydi, gecelikten çıkardı.

Yani, Resûl-i Ekrem hazretleri o anda Bilal'e ettiği hitapları farz edelim ki karanlık geceye etmiş olsaydı, gece gecelikten çıkar ve nurlanıp gündüz olurdu.

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri o anda cenâb-ı Bilal'e ettiği hitâbları bilfarz karanlık geceye etmiş olsa idi, gece gecelikten çıkar ve nûrlanıp gündüz olurdu.

1083. O gece sabah gibi aydınlık gündüz olurdu; ben o ıstılâhı açık söyleyemem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1083. O gece sabah gibi aydınlık gündüz olurdu; ben o ıstılâhı açık söyleyemem.

"Istılâh", sözlükte "bir grubun bir şey üzerinde anlaşması ve âdet, gelenek ve birbirleriyle barışması" anlamlarındadır. Burada birinci anlam kastedilir. Bu şerefli açıklamalardan, Resûl-i Ekrem (a.s.) tarafından Bilâl'e yapılan hitapların tevhid sırrına ve ilâhî hakikatlere dair olduğu anlaşılır.

Çünkü tevhid sırlarının ve ilâhî hakikatlerin ifadeleri ve ıstılâhları, avamın kullandığı ifadelere ve ıstılâhlara benzemez. Yani, Resûl-i Ekrem'in tevhid sırrına ve ilâhî hakikatlere dair olan hitapları karanlık geceye yapılsa gündüz olurdu. Ben o ıstılâhları burada açık bir şekilde söylemem. Nitekim bu gibi sırlar Kur'an ayetlerinde ve şerefli hadislerde rumuzlarla açıklanmıştır; ve Mevlânâ Efendimiz de bu sırları bu Mesnevî-i Şerîf'te kıssa ve efsane perdeleri altına saklamışlardır.

"Istılâh", lügatte "bir tâifenin bir şey üzerine ittifakı ve resm ve âyin ve yekdiğeriyle sulh etmek" ma'nâlarınadır. Burada birinci ma'nâ murâd buyurulur. Bu beyânât-ı şerîfeden Resûl-i Ekrem hazretleri tarafından Bilâl'e olan hitâbâtın sırr-ı tevhîde ve hakāyık-ı ilâhîye dâir olduğu anlaşılır.

Zîrâ esrâr-ı tevhîdin ve hakāyık-ı ilâhiyyenin ibâreleri ve ıstılâhları avâmmın kullandığı ibârelere ve ıstılâhlara benzemez. Ya'ni, Resûl-i Ekrem'in sırr-ı tevhîde ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan hitâbları karanlık geceye olsa gündüz olurdu. Ben o ıstılâhları burada açık bir sûrette söylemem. Nitekim bu gibi esrâr âyât-ı kur'âniyyede ve ahâdîs-i şerîfede rumûz ile beyân buyurulmuştur; ve cenâb-ı Mevlânâ Efendimiz dahi bu esrârı bu Mesnevî-i Şerîfte kissa ve efsâne perdeleri altına saklamışlardır.

1084. Muhakkak sen bilirsin ki, Hamel'de olan bir güneş nebâta ve ham hurmaya ne söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1084. Şüphesiz sen bilirsin ki, Koç burcunda olan bir güneş bitkiye ve ham hurmaya ne söyler.

"Koç", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş Koç burcuna geçtiği zaman ilkbahar olur, gece ve gündüz eşitlenir ve bitkilerde büyüme ve gelişme, mutlulukları iksir değerindeydi; ve Hz. Bilâl fakir, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ise ruhun nurunu daha da çoğaltan bir nur hazinesi idi. İksire çarpan bakır altın olduğu ve bol hazineye uğrayan fakir zengin olduğu gibi, Hz. Bilâl de manen altın ve zengin oldu.

"Hamel", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş Hamel burcuna intikal ettiği vakit ilkbahar ve gece ve gündüz müsâvî olur ve nebâtâtta neşv ü nemâ fey- saâdetleri iksîr mesâbesinde idi; ve Hz. Bilâl müflis ve Resûl-i Ekrem ise rû-hun nûrunu ziyâde çoğaltan bir nûr hazînesi idi. İksîre çarpan bakır altın ve hazîne-i pür-tevfire uğrayan müflis zengin olduğu gibi Hz. Bilâl dahi ma'nâ-da altın ve zengin oldu.

1081. Pejmürde bir balık denize düştü; kaybolmuş kervân doğru yola vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1081. Pejmürde bir balık denize düştü; kaybolmuş kervân doğru yola vurdu.

Hz. Bilal'in peygamber huzuruna gelmesi, solmuş ve hâlleri değişmiş bir balığın denize düşüp canlanması ve yolunu kaybetmiş bir kervânın doğru yolu bulması gibidir.

Hz. Bilal'in huzûr-ı nebevîye gelmesi solmuş ve ahvali tagayyür etmiş bir balığın denize düşüp canlanması ve yolunu kaybetmiş olan bir kervânın doğru yolu bulması kabîlinden idi.

1082. O hitabları ki, Nebî o demde söyledi, eğer geceye ede idi, gecelikten çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1082. O hitapları ki, Peygamber o anda söyledi, eğer geceye etseydi, gecelikten çıkardı.

Yani, Resûl-i Ekrem hazretleri o anda Bilal'e ettiği hitapları farz edelim ki karanlık geceye etmiş olsaydı, gece gecelikten çıkar ve nurlanıp gündüz olurdu.

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri o anda cenâb-ı Bilal'e ettiği hitâbları bilfarz karanlık geceye etmiş olsa idi, gece gecelikten çıkar ve nûrlanıp gündüz olurdu.

1083. O gece sabah gibi aydınlık gündüz olurdu; ben o ıstılâhı açık söyleyemem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1083. O gece sabah gibi aydınlık gündüz olurdu; ben o terimi açıkça söyleyemem.

"Istılâh" kelimesi, sözlükte "bir grubun bir şey üzerinde anlaşması ve âdet, gelenek ve birbirleriyle barışmak" anlamlarına gelir. Burada birinci anlam kastedilmiştir. Bu şerefli açıklamalardan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretleri tarafından Bilâl'e yapılan hitapların tevhid sırrına ve ilahi hakikatlere dair olduğu anlaşılır. Çünkü tevhid sırlarının ve ilahi hakikatlerin ifadeleri ve terimleri, halkın kullandığı ifadelere ve terimlere benzemez. Yani, Resûl-i Ekrem'in tevhid sırrına ve ilahi hakikatlere dair olan hitapları karanlık geceye söylenseydi gündüz olurdu. Ben o terimleri burada açık bir şekilde söylemem. Nasıl ki bu gibi sırlar Kur'an ayetlerinde ve şerefli hadislerde sembollerle açıklanmıştır; ve Mevlânâ Efendimiz de bu sırları bu Mesnevî-i Şerîf'te hikâye ve efsane perdeleri altına saklamışlardır.

"Istılâh", lügatte "bir tâifenin bir şey üzerine ittifakı ve resm ve âyin ve yek-diğeriyle sulh etmek" ma'nâlarınadır. Burada birinci ma'nâ murâd buyurulur. Bu beyânât-ı şerîfeden Resûl-i Ekrem hazretleri tarafından Bilâl'e olan hitâbâtın sırr-ı tevhîde ve hakāyık-ı ilâhîye dâir olduğu anlaşılır. Zîrâ esrâr-ı tevhîdin ve hakāyık-ı ilâhiyyenin ibâreleri ve ıstılâhları avâmmın kullandığı ibârelere ve ıstılâhlara benzemez. Ya'ni, Resûl-i Ekrem'in sırr-ı tevhîde ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan hitâbları karanlık geceye olsa gündüz olurdu. Ben o ıstılâhları burada açık bir sûrette söylemem. Nitekim bu gibi esrâr âyât-ı kur'âniyyede ve ahâdîs-i şerîfede rumûz ile beyân buyurulmuştur; ve cenâb-ı Mevlânâ Efendimiz dahi bu esrârı bu Mesnevî-i Şerîf'te kissa ve efsâne perdeleri altına saklamışlardır.

1084. Muhakkak sen bilirsin ki, Hamel'de olan bir güneş nebâta ve ham hurmaya ne söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1084. Şüphesiz sen bilirsin ki, Koç burcunda olan bir güneş bitkiye ve ham hurmaya ne söyler.

"Hamel", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş Koç burcuna geçtiği zaman ilkbahar olur ve gece ile gündüz eşitlenir ve bitkilerde büyüme ve gelişme feyzi başlar. "Dekal", hurmanın bozuk ve çürümüş olanıdır (Ahteri). "ed-Dekal", erdeüt't-temr (Akrabü'l-Mevârid); yani "hurmanın en kötüsü" demektir. Burada "ham hurma"dan kinayedir. Yani, sen astronomi bilimine vâkıf isen şüphesiz güneş Koç burcunda iken yeryüzünde olan bitkilere ve ham hurmaya ne söylediğini ve ne derece etki ettiğini bilirsin. Burada Resûl-i Ekrem (s.a.v.) güneşe ve Bilâl'in vücudu da bitkilere ve ham hurmaya benzetilmiştir.

"Hamel", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş Hamel burcuna intikal ettiği vakit ilkbahar ve gece ve gündüz müsâvî olur ve nebâtâtta neşv ü nemâ fey- zi başlar. "Dekal", hurmanın fâsidi ve bozuğu (Ahteri). "ed-Dekal", erdeüt't-temr (Akrabü'l-Mevârid); ya'ni "hurmanın en fenâsı" demek olur. Burada "ham hurma"dan kinâyedir. Ya'ni, sen ilm-i hey'ete vâkıf isen muhakkak güneş Hamel burcunda iken yeryüzünde olan nebâtâta ve ham hurmaya ne söylediğini ve ne derece te'sîr ettiğini bilirsin. Burada Resûl-i Ekrem hazretleri güneşe ve Bilâl'in vücûdu dahi nebâtâta ve ham hurmaya teşbîh buyurulmuştur.

1085. Muhakkak sen bilirsin ki, o tatlı su dahi fesleğenlere fidanlara ne söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1085. Muhakkak sen bilirsin ki, o tatlı su dahi fesleğenlere fidanlara ne söyler.

Bu yüce beyitte, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin yüce sözleri tatlı suya benzetilmiştir ve müminlerin ruhları da fesleğenlere ve fidanlara benzetilmiştir.

Bu beyt-i şerîfte Resûl-i Ekrem hazretlerinin kelâm-ı âlîleri âb-ı zülâle ve tatlı suya ve mü'minlerin ervâhı da fesleğenlere ve fidanlara teşbîh buyurulmuştur.

1086. Hakk'ın sun'u bütün cihanın cüz'lerine efsûnculardan nefes ve söz gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1086. Hakk'ın sanatı, bütün cihanın cüz'lerine efsuncuların nefesi ve sözü gibidir.

Bu şerefli beyitte, özel terbiyeden genel terbiyeye geçiş buyrulur. Çünkü terbiye ikidir: Biri genel, diğeri özeldir. Özel terbiye, peygamberlerin ve evliyanın beşerî terbiyeleridir. Yüce Allah, kullarına rahmet olmak üzere peygamberleri ve evliyayı gönderdi. Bu özel terbiye, genel terbiyeden bir daldır; ve bu özel terbiye, kulların iradelerine ve seçimlerine bağlıdır. Eğer peygamberlere ve evliyaya tabi olup bu özel terbiyeyi kabul etmezlerse, zorla ve kahredici bir şekilde genel terbiye altına girerler; ve Yüce Allah onları, fiillerinin tecellileriyle, sebepler ve eserler perdeleri arkasından hakikat derecesine erişinceye kadar terbiye eder. Bu genel terbiye, bütün eşyayı kapsar. Bu sebeple, Hakk'ın sanatı ve ilahi fiiller, bütün cihanın parçalarını terbiye etmek için efsun okuyanların, yani özel terbiyede peygamberlerin ve evliyanın nefesi ve sözü gibi etkilidir.

Bu beyt-i şerîfte terbiye-i husûsiyyeden terbiye-i umûmiyeye intikāl buyurulur. Zîrâ terbiye ikidir: Biri umûmî ve diğeri husûsîdir. Terbiye-i husûsî enbiyâ ve evliyânın beşeri terbiyeleridir. Hak Teâlâ kullarına rahmet olmak üzere enbiyâ ve evliyâyı gönderdi. Bu terbiye-i husûsî terbiye-i umûmiyyeden bir fer'dir; ve bu terbiye-i husûsî kulların irâde ve ihtiyârlarına tabi'dir. Eğer enbiyâ ve evliyâya tâbi' olup bu husûsî terbiyeyi kabûl etmezlerse cebren ve kahren terbiye-i umûmî altına girerler; ve Hak Teâlâ onları tecelliyât-ı ef'âli ile esbâb ve âsâr perdeleri arkasından derece-i hakîkate erişinceye kadar terbiye eder. Bu terbiye-i umumiyye bilcümle eşyaya şâmildir. Binâenaleyh sun'-i Hak ve ef'âl-i ilâhiyye bütün eczâ-yı cihânı terbiye için efsûn okuyanların ya'ni terbiye-i husûsiyyede enbiyâ ve evliyânın nefesi ve sözü gibi müessirdir.

1087. Halık'ın cezbi eserlere ve sebeblere harfsiz ve dudaksız yüz gizli söz söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1087. Yaratıcının cezbi, eserlere ve sebeplere harfsiz ve dudaksız yüz gizli söz söyler.

"Eserler"den ve "sebepler"den kasıt, izafî varlık âleminin suretleridir. "Cezb", sözlükte "çekmek" demektir. Bundan kasıt, Hakk'ın zâtî kayyûmiyyetiyle (varlıkları ayakta tutmasıyla) ilâhî muradı dairesinde çekmesidir. Yani Yaratıcı'nın izafî varlık âlemindeki suretleri çekmesidir. "Dekal", hurmanın bozuk ve çürük olanıdır (Ahteri). "ed-Dekal", erdeüt't-temr (Akrabü'l-Mevârid); yani "hurmanın en kötüsü" demektir. Burada "ham hurma"dan kinayedir. Yani, sen astronomi ilmine vâkıf isen muhakkak güneş Koç burcunda iken yeryüzünde olan bitkilere ve ham hurmaya ne söylediğini ve ne derece tesir ettiğini bilirsin. Burada Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri güneşe ve Bilal'in vücudu dahi bitkilere ve ham hurmaya benzetilmiştir.

"Eserler"den ve "sebebler"den murâd, vücûd-ı izâfi âleminin sûretleridir. "Cezb", lügatte "çekmek" demektir. Bundan murâd, Hakk'ın kayyûmiyyet-i zâtiyyesiyle murâd-ı ilâhîsi dâiresinde çekmesidir. Ya'ni Hâlık'ın vücûd-ı izâ- zi başlar. "Dekal", hurmanın fâsidi ve bozuğu (Ahteri). "ed-Dekal", erdeüt't-temr (Akrabü'l-Mevârid); ya'ni "hurmanın en fenâsı" demek olur. Burada "ham hurma"dan kinâyedir. Ya'ni, sen ilm-i hey'ete vâkıf isen muhakkak güneş Hamel burcunda iken yeryüzünde olan nebâtâta ve ham hurmaya ne söylediğini ve ne derece te'sîr ettiğini bilirsin. Burada Resûl-i Ekrem hazretleri güneşe ve Bilal'in vücûdu dahi nebâtâta ve ham hurmaya teşbîh buyurulmuştur.

1085. Muhakkak sen bilirsin ki, o tatlı su dahi fesleğenlere fidanlara ne söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1085. Muhakkak sen bilirsin ki, o tatlı su dahi fesleğenlere fidanlara ne söyler.

Bu yüce beyitte, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin yüce sözleri tatlı suya benzetilmiştir ve müminlerin ruhları da fesleğenlere ve fidanlara benzetilmiştir.

Bu beyt-i şerîfte Resûl-i Ekrem hazretlerinin kelâm-ı âlîleri âb-ı zülâle ve tatlı suya ve mü'minlerin ervâhı da fesleğenlere ve fidanlara teşbîh buyurulmuştur.

1086. Hakk'ın sun'u bütün cihanın cüz'lerine efsûnculardan nefes ve söz gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1086. Hakk'ın sanatı, bütün cihanın cüz'lerine efsuncuların nefesi ve sözü gibidir.

Bu şerefli beyitte, özel terbiyeden genel terbiyeye geçiş buyrulur. Çünkü terbiye ikidir: Biri genel, diğeri özeldir. Özel terbiye, peygamberlerin ve evliyanın beşerî terbiyeleridir. Yüce Allah, kullarına rahmet olmak üzere peygamberleri ve evliyayı gönderdi. Bu özel terbiye, genel terbiyeden bir daldır; ve bu özel terbiye, kulların iradelerine ve seçimlerine bağlıdır. Eğer peygamberlere ve evliyaya tabi olup bu özel terbiyeyi kabul etmezlerse, zorla ve kahredici bir şekilde genel terbiye altına girerler; ve Yüce Allah onları, fiillerinin tecellileriyle, sebepler ve eserler perdeleri arkasından hakikat derecesine erişinceye kadar terbiye eder. Bu genel terbiye, bütün eşyayı kapsar. Bu sebeple, Hakk'ın sanatı ve ilahi fiiller, bütün cihanın parçalarını terbiye etmek için efsun okuyanların, yani özel terbiyede peygamberlerin ve evliyanın nefesi ve sözü gibi etkilidir.

Bu beyt-i şerîfte terbiye-i husûsiyyeden terbiye-i umûmiyeye intikāl buyurulur. Zîrâ terbiye ikidir: Biri umûmî ve diğeri husûsîdir. Terbiye-i husûsî enbiyâ ve evliyânın beşeri terbiyeleridir. Hak Teâlâ kullarına rahmet olmak üzere enbiyâ ve evliyâyı gönderdi. Bu terbiye-i husûsî terbiye-i umûmiyyeden bir fer'dir; ve bu terbiye-i husûsî kulların irâde ve ihtiyârlarına tabi'dir. Eğer enbiyâ ve evliyâya tâbi' olup bu husûsî terbiyeyi kabûl etmezlerse cebren ve kahren terbiye-i umûmî altına girerler; ve Hak Teâlâ onları tecelliyât-ı ef'âli ile esbâb ve âsâr perdeleri arkasından derece-i hakîkate erişinceye kadar terbiye eder. Bu terbiye-i umumiyye bilcümle eşyaya şâmildir. Binâenaleyh sun'-i Hak ve ef'âl-i ilâhiyye bütün eczâ-yı cihânı terbiye için efsûn okuyanların ya'ni terbiye-i husûsiyyede enbiyâ ve evliyânın nefesi ve sözü gibi müessirdir.

1087. Halık'ın cezbi eserlere ve sebeblere harfsiz ve dudaksız yüz gizli söz söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1087. Yaratıcının çekimi, eserlere ve sebeplere harfsiz ve dudaksız yüz gizli söz söyler.

"Eserler"den ve "sebepler"den kastedilen, izafî varlık âleminin suretleridir. "Cezb", sözlükte "çekmek" demektir. Bundan kastedilen, Hakk'ın zâtî kayyûmiyyeti (varlıkları ayakta tutması) ile ilâhî iradesi dairesinde çekmesidir. Yani Yaratıcının izafî varlık âlemini zâtî kayyûmiyyeti ile ilâhî iradesi dairesinde çekmesi, o âlemin eserlerine ve sebeplerine kelâmsız ve dudaksız birçok gizli sözler söyler. Bu sebeple o eserler ve sebepler Hakk'ın iradesi dairesinde faaliyet gösterirler. Özel terbiyede peygamberlerin ve evliyanın sözleri vardır; ve bu sözler onların dudaklarından ve ağızlarından çıkar. Ancak genel terbiyede söz ve dudak kullanılmaz.

"Eserler"den ve "sebebler"den murâd, vücûd-ı izâfi âleminin sûretleridir. "Cezb", lügatte "çekmek" demektir. Bundan murâd, Hakk'ın kayyûmiyyet-i zâtiyyesiyle murâd-ı ilâhîsi dâiresinde çekmesidir. Ya'ni Hâlık'ın vücûd-ı izâ- fî âlemini kayyûmiyyet-i zâtiyyesiyle murâd-ı ilâhîsi dairesinde çekmesi, o âlemin eserlerine ve sebeblerine kelâmsız ve dudaksız birçok gizli sözler söyler. Binâenaleyh o eserler ve sebebler murâd-ı Hak dairesinde fa'âliyet gösterirler. Terbiye-i hususiyyede enbiyâ ve evliyânın kelâmları vardır; ve bu kelâmlar onların dudaklarından ve ağızlarından çıkar. Fakat terbiye-i umumiyyede kelâm ve dudak müsta'mel değildir.

1088. Değil ki, te'sîr, kaderden ma'mûl değildir. Fakat onun te'sîri ondan ma'kūl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1088. Etki, kaderden meydana gelmiş değildir, denilemez. Aksine, onun etkisi akıl ile kavranamaz.

Birinci mısra iki olumsuzluk üzerine kurulmuştur; ve iki olumsuzluktan bir olumlu anlam çıkar. Bu sebeple, etki kaderden meydana gelmiştir, demek olur. Yani, bu sebepler ve eserler âleminde etkileyici olan kaderdir; ve kader bu genel ve özel terbiyede etkileyicidir. Çünkü "kader sırrı" (kaderin gizli hakikati), eşyanın yatkınlık diliyle gerçekleşen talepleri üzerine Hakk'ın hükmüdür. İşin hakikati böyle iken, bu çokluk âleminde duyu organlarına çarpan ancak sebepler ve eserlerdir. O sebepler ve eserlerde etkileyici olan kader akıl ile kavranamaz, yani akıl yürütülerek düşünülemez; ve kader sırrı hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 626 numaralı beytine denk gelen "این نه جبرست معنی جباریست. ذكر جباری برای زاریست" [yani "Bu, cebir değildir; bu, cebrî olma anlamıdır. Cebrî olmanın zikri yakarış içindir"] beytinde geçti ve başka yerlerde de sırası geldikçe açıklandı.

Birinci mısra' iki nefy üzerine mürettebdir; ve iki nefyden bir müsbet çıkar. Binâenaleyh te'sîr kaderden ma'mûldür, demek olur. Ya'ni, bu esbâb ve âsâr âleminde müessir olan kaderdir; ve kader bu terbiye-i umumiyye ve husûsiyyede müessirdir. Zîrâ "sırr-ı kader" eşyânın lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleri üzerine Hakk'ın hükmüdür. İşin hakîkati böyle iken bu âlem-i keserâtta his gözlerine çarpan ancak esbâb ve âsârdır. O esbâb ve âsârda müessir olan kader ma'kul olmaz, ya'ni taakkul olunup düşünülemez; ve sırr-ı kader hakkındaki îzâhât I. cildin 626 numarasına musâdif olan این نه جبرست معنی جباریست. ذكر جباری برای زاریست [ya'ni "Bu, cebr değildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir"] beytinde geçti ve başka yerlerde de sırası düştükçe îzah olundu.

1089. Vaktāki akıl usûlde mukallid olur, ey fazûl, onu fürû'da mukallid bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1089. Akıl usûlde taklitçi olursa, ey faziletli kişi, onu fürû'da da taklitçi bil!

"Fazûl", "mübalağa ile fazilet sahibi" anlamına gelir ve bu hitap Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine uygun düşer; ve bu hitap hem bu beyte hem de aşağıdaki beyte ait olması muhtemeldir. Yani, ey fazilet sahibi olan Hüsâmeddîn Çelebi! Ne zaman ki cüz'î akıl, bu izafî varlık âlemindeki sebeplerin ve eserlerin asılları olan ilahi sıfatları ve isimleri idrak etmede peygamberlerin ve evliyanın keşiflerinin taklitçisidir, sen o cüz'î aklı, o isim ve sıfatların mazharları ve fer'i olan eşya suretlerinin tesirlerini bilmekte de taklitçi bil! Çünkü bu mazharlar ve eşya suretleri isim ve sıfatların perdesidir ve isim ve sıfatlar da Hakk'ın zâtının perdesidir. Cüz'î akıl ise ilk bakışta eşyayı ve eşyanın tesirlerini görür ve kader sırrından gafil ve hicap içinde olur; ve kader sırrı ise sabit hakikatler âlemi olup peygamberlere bile nübüvvet yönleriyle değil, ancak velayet yönleriyle mün- fî âlemini zâtî kayyûmiyetiyle ilahi muradı dairesinde çekmesi, o âlemin eserlerine ve sebeplerine kelamsız ve dudaksız birçok gizli sözler söyler. Bu sebeple o eserler ve sebepler Hak muradı dairesinde faaliyet gösterirler. Özel terbiyede peygamberlerin ve evliyanın sözleri vardır; ve bu sözler onların dudaklarından ve ağızlarından çıkar. Fakat genel terbiyede kelam ve dudak kullanılmaz.

"Fazûl", "mübâlağa ile fazîlet sâhibi" ma'nâsına olup bu hitâb Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine olmak münasibdir; ve bu hitâb hem bu beyte ve hem de aşağıdaki beyte râci' olmak muhtemeldir. Ya'ni, ey fazîlet sahibi olan Hüsâmeddîn Çelebi! Vaktāki akl-ı cüz'î bu vücûd-ı izâfî âlemindeki esbâb ve âsârın asılları olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi idrâkte enbiyâ ve evliyâ hazarâtının keşiflerinin mukallididir, sen o akl-ı cüz'îyi, o esmâ ve sıfatın mezâhiri ve fer'i olan suver-i eşyânın te'sîrâtını bilmekte dahi mukallid bil! Zîrâ bu mezâhir ve suver-i eşyâ esmâ ve sıfatın perdesi ve esmâ ve sıfât dahi zât-ı Hakk'ın perdesidir. Akl-ı cüz'î ise vehleten eşyayı ve eşyânın te'sîrâtını görür ve sırr-ı kaderden gafil ve hicâb içinde olur; ve sırr-ı kader ise a'yân-ı sâbite âlemi olup enbiyâya bile cihet-i nübüvvetleriyle değil, ancak cihet-i velâyetleriyle mün- fî âlemini kayyûmiyyet-i zâtiyyesiyle murâd-ı ilâhîsi dairesinde çekmesi, o âlemin eserlerine ve sebeblerine kelâmsız ve dudaksız birçok gizli sözler söyler. Binâenaleyh o eserler ve sebebler murâd-ı Hak dairesinde fa'âliyet gösterirler. Terbiye-i hususiyyede enbiyâ ve evliyânın kelâmları vardır; ve bu kelâmlar onların dudaklarından ve ağızlarından çıkar. Fakat terbiye-i umumiyyede kelâm ve dudak müsta'mel değildir.

1088. Değil ki, te'sîr, kaderden ma'mûl değildir. Fakat onun te'sîri ondan ma'kūl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1088. Etki, kaderden meydana gelmiş değildir, denilemez. Aksine, onun etkisi akıl ile kavranamaz.

Birinci mısra iki olumsuzluk üzerine kurulmuştur; ve iki olumsuzluktan bir olumlu anlam çıkar. Bu sebeple, etki kaderden meydana gelmiştir, demek olur. Yani, bu sebepler ve eserler âleminde etkileyici olan kaderdir; ve kader bu genel ve özel terbiyede etkileyicidir. Çünkü "kader sırrı" (kaderin gizli hakikati), eşyanın yatkınlık diliyle gerçekleşen talepleri üzerine Hakk'ın hükmüdür. İşin hakikati böyle iken, bu çokluk âleminde duyu organlarına çarpan ancak sebepler ve eserlerdir. O sebepler ve eserlerde etkileyici olan kader akıl ile kavranamaz, yani akıl yürütülerek düşünülemez; ve kader sırrı hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 626 numaralı beytine denk gelen "این نه جبرست معنی جباریست. ذكر جباری برای زاریست" [yani "Bu, cebir değildir; bu, cebrî olma anlamıdır. Cebrî olmanın zikri yakarış içindir"] beytinde geçti ve başka yerlerde de sırası geldikçe açıklandı.

Birinci mısra' iki nefy üzerine mürettebdir; ve iki nefyden bir müsbet çıkar. Binâenaleyh te'sîr kaderden ma'mûldür, demek olur. Ya'ni, bu esbâb ve âsâr âleminde müessir olan kaderdir; ve kader bu terbiye-i umumiyye ve husûsiyyede müessirdir. Zîrâ "sırr-ı kader" eşyânın lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleri üzerine Hakk'ın hükmüdür. İşin hakîkati böyle iken bu âlem-i keserâtta his gözlerine çarpan ancak esbâb ve âsârdır. O esbâb ve âsârda müessir olan kader ma'kul olmaz, ya'ni taakkul olunup düşünülemez; ve sırr-ı kader hakkındaki îzâhât I. cildin 626 numarasına musâdif olan این نه جبرست معنی جباریست. ذكر جباری برای زاریست [ya'ni "Bu, cebr değildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir"] beytinde geçti ve başka yerlerde de sırası düştükçe îzah olundu.

1089. Vaktāki akıl usûlde mukallid olur, ey fazûl, onu fürû'da mukallid bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1089. Ey faziletli kişi, akıl usûlde taklitçi olduğunda, onu fürûda da taklitçi bil!

"Fazûl", "abartılı bir şekilde fazilet sahibi" anlamına gelir ve bu hitap Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine uygun düşer; bu hitap hem bu beyte hem de aşağıdaki beyte ait olması muhtemeldir. Yani, ey fazilet sahibi Hüsâmeddîn Çelebi! Ne zaman ki cüz'î akıl, bu izafî varlık âlemindeki sebeplerin ve eserlerin asılları olan ilâhî sıfatları ve isimleri idrak etmede peygamberlerin ve evliyanın keşiflerinin taklitçisidir, sen o cüz'î aklı, o isimlerin ve sıfatların mazharları ve fer'i olan eşyanın suretlerinin tesirlerini bilmekte de taklitçi bil! Çünkü bu mazharlar ve eşyanın suretleri isimlerin ve sıfatların perdesidir ve isimler ve sıfatlar da Hak Zât'ının perdesidir. Cüz'î akıl ise ilk bakışta eşyayı ve eşyanın tesirlerini görür ve kader sırrından gafil ve perde içinde olur; kader sırrı ise sabit hakikatler âlemi olup peygamberlere bile nübüvvet yönleriyle değil, ancak velayet yönleriyle açığa çıkar; ve evliyanın da ancak en seçkinlerine açığa çıkar. Bu sebeple bu ilim ve marifette peygamberlerin ve evliyanın keşiflerini taklit etmek zorunludur.

"Fazûl", "mübâlağa ile fazîlet sâhibi" ma'nâsına olup bu hitâb Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine olmak münasibdir; ve bu hitâb hem bu beyte ve hem de aşağıdaki beyte râci' olmak muhtemeldir. Ya'ni, ey fazîlet sahibi olan Hüsâmeddîn Çelebi! Vaktāki akl-ı cüz'î bu vücûd-ı izâfî âlemindeki esbâb ve âsârın asılları olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi idrâkte enbiyâ ve evliyâ hazarâtının keşiflerinin mukallididir, sen o akl-ı cüz'îyi, o esmâ ve sıfatın mezâhiri ve fer'i olan suver-i eşyânın te'sîrâtını bilmekte dahi mukallid bil! Zîrâ bu mezâhir ve suver-i eşyâ esmâ ve sıfatın perdesi ve esmâ ve sıfât dahi zât-ı Hakk'ın perdesidir. Akl-ı cüz'î ise vehleten eşyayı ve eşyânın te'sîrâtını görür ve sırr-ı kaderden gafil ve hicâb içinde olur; ve sırr-ı kader ise a'yân-ı sâbite âlemi olup enbiyâya bile cihet-i nübüvvetleriyle değil, ancak cihet-i velâyetleriyle mün- keşif olur; ve evliyânın dahi ancak ehassu'l-havâssına inkişaf eder. Binâenaleyh bu ilim ve ma'rifette enbiyâ ve evliyânın keşiflerini taklîd zarûrîdir.

1090. Eğer akıl, "Merâm nasıl olur?" diye sorarsa, öyle söyle ki: "Sen bilmezsin vesselâm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1090. Eğer akıl, "Maksat nasıl olur?" diye sorarsa, öyle söyle ki: "Sen bilmezsin vesselâm!"

Yukarıdaki beyitte geçen "ey faziletli" hitabı bu beyte de ait olduğu takdirde anlam şöyle olur: Ey fazilet sahibi olan Hüsâmeddîn! Eğer cüz'î akıl (sınırlı akıl) sahibi olan bir kimse, "Hakk'ın sanatı, dünya parçalarına nasıl kelamsız söz söyler ve bu âlemde kader sırrı nedir ve usulde taklitçi olanın fer'î meselelerde de taklitçi olması ne demektir ve bunlardan maksat ve meram nedir?" diye sorarsa, "O öyle bir şeydir ki, sen onu zevken (yaşayarak) ve hâlen (hal olarak) bilemezsin vesselâm!" diye cevap ver! Çünkü bunlar fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) ve bekā-billah (Allah ile var olma) halleri içinde keşfen (manevî açılımla) idrak olunur. İlmen idrakleri ancak keşif sahibi olan peygamberlerin ve evliyanın haberlerine takliden (onların sözlerine uyarak) gerçekleşir. Çünkü aklî ilim, şüphe ve tereddütten uzak değildir. Fakat zevkî (yaşantısal) ve vicdanî ilimde asla şüphe olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde Bilâl'in bu kadar işkenceye rağmen imanda ve kâfirin dahi Hz. Sıddîk'ın bu kadar acı nasihatlerine rağmen küfürde ve surete (dış görünüşe) düşkünlükte ısrarlarına ve ikisinin bu halinde de kader sırrının etkili olduğuna işaret buyurmuşlardır.

Yukarıki beyitte olan "ey fazûl" hitâbı bu beyte de râci' olduğu takdîrde ma'nâ şöyle olur: Ey fazîlet sahibi olan Hüsâmeddîn! Eğer akl-ı cüz'î sâhibi olan bir kimse, "Hakk'ın sun'u eczâ-yı cihâna nasıl kelâmsız söz söyler ve bu âlemde sırr-ı kader nedir ve usûlde mukallid olanın fürû'da dahi mukallid olması ne demektir ve bunlardan murâd ve merâm nedir?" diye sorarsa, "O öyle bir şeydir ki, sen onu zevkan ve hâlen bilemezsin vesselâm!" diye cevâb ver! Zîrâ bunlar fenâ-fillah ve bekā-billah halleri içinde keşfen idrâk olunur. İlmen idrâkleri ancak sahib-i keşf olan enbiyâ ve evliyânın ihbârlarına taklîden vâki' olur. Zîrâ ilm-i aklî şekden ve şübheden hâlî değildir. Fakat ilm-i zevkî ve vicdânîde aslâ şek olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde Bilâl'in bu kadar işkenceye rağmen îmânda ve kâfirin dahi Hz. Sıddîk'ın bu kadar acı nasâyihine rağmen küfürde ve sûrete meclûbiyette ısrarlarına ve ikisinin bu hâlinde de sırr-ı kaderin müessir olduğuna işâret buyurmuşlardır.

## Mustafa (s.a.v.)in: "Sana vasiyet ettim ki, benim müşâreketim ile satın al! Sen niçin yalnız kendin için satın aldın?" diye Sıddîk (r.a.)a muâtebe kılması ve Sıddîk (r.a.)ın özür söylemesi

1091. Dedi: "Ey Sıddik! Nihayet sana demedim mi ki, mekrümette beni ortak et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1091. Dedi: "Ey Sıddık! Sonunda sana demedim mi ki, gizli yönlendirmemde beni ortak et!"

keşif olur; ve evliyânın dahi ancak seçkinler seçkinine (ehassu'l-havâss) açılır. Bu sebeple bu ilim ve marifette peygamberlerin ve evliyânın keşiflerini taklit etmek zorunludur.

keşif olur; ve evliyânın dahi ancak ehassu'l-havâssına inkişaf eder. Binâenaleyh bu ilim ve ma'rifette enbiyâ ve evliyânın keşiflerini taklîd zarûrîdir.

1090. Eğer akıl, "Merâm nasıl olur?" diye sorarsa, öyle söyle ki: "Sen bilmezsin vesselâm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1090. Eğer akıl, "Maksat nasıl olur?" diye sorarsa, öyle söyle ki: "Sen bilmezsin vesselâm!"

Yukarıdaki beyitte geçen "ey faziletli" hitabı bu beyte de ait olduğu takdirde anlam şöyle olur: Ey fazilet sahibi olan Hüsâmeddîn! Eğer cüz'î akıl (sınırlı akıl) sahibi olan bir kimse, "Hakk'ın sanatı, dünya parçalarına nasıl kelamsız söz söyler ve bu âlemde kader sırrı nedir ve usulde taklitçi olanın fer'î meselelerde de taklitçi olması ne demektir ve bunlardan maksat ve meram nedir?" diye sorarsa, "O öyle bir şeydir ki, sen onu zevken (yaşayarak) ve hâlen (hal olarak) bilemezsin vesselâm!" diye cevap ver! Çünkü bunlar fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) ve bekā-billah (Allah ile var olma) halleri içinde keşfen (manevî açılımla) idrak olunur. İlmen idrakleri ancak keşif sahibi olan peygamberlerin ve evliyanın haberlerine takliden (onların sözlerine uyarak) gerçekleşir. Çünkü aklî ilim, şüphe ve tereddütten uzak değildir. Fakat zevkî (yaşantısal) ve vicdanî ilimde asla şüphe olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde Bilâl'in bu kadar işkenceye rağmen imanda ve kâfirin dahi Hz. Sıddîk'ın bu kadar acı nasihatlerine rağmen küfürde ve surete (dış görünüşe) düşkünlükte ısrarlarına ve ikisinin bu halinde de kader sırrının etkili olduğuna işaret buyurmuşlardır.

Yukarıki beyitte olan "ey fazûl" hitâbı bu beyte de râci' olduğu takdîrde ma'nâ şöyle olur: Ey fazîlet sahibi olan Hüsâmeddîn! Eğer akl-ı cüz'î sâhibi olan bir kimse, "Hakk'ın sun'u eczâ-yı cihâna nasıl kelâmsız söz söyler ve bu âlemde sırr-ı kader nedir ve usûlde mukallid olanın fürû'da dahi mukallid olması ne demektir ve bunlardan murâd ve merâm nedir?" diye sorarsa, "O öyle bir şeydir ki, sen onu zevkan ve hâlen bilemezsin vesselâm!" diye cevâb ver! Zîrâ bunlar fenâ-fillah ve bekā-billah halleri içinde keşfen idrâk olunur. İlmen idrâkleri ancak sahib-i keşf olan enbiyâ ve evliyânın ihbârlarına taklîden vâki' olur. Zîrâ ilm-i aklî şekden ve şübheden hâlî değildir. Fakat ilm-i zevkî ve vicdânîde aslâ şek olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde Bilâl'in bu kadar işkenceye rağmen îmânda ve kâfirin dahi Hz. Sıddîk'ın bu kadar acı nasâyihine rağmen küfürde ve sûrete meclûbiyette ısrarlarına ve ikisinin bu hâlinde de sırr-ı kaderin müessir olduğuna işâret buyurmuşlardır.

## Mustafa (s.a.v.)in: "Sana vasiyet ettim ki, benim müşâreketim ile satın al! Sen niçin yalnız kendin için satın aldın?" diye Sıddîk (r.a.)a muâtebe kılması ve Sıddîk (r.a.)ın özür söylemesi

1091. Dedi: "Ey Sıddik! Nihayet sana demedim mi ki, mekrümette beni ortak et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1091. Dedi: "Ey Sıddık! Sonunda sana demedim mi ki, cömertliğimde beni ortak et!"

"Mekrümet", kerem (cömertlik), cûd (cömertlik), sehâ (cömertlik), izzet (değer) ve şeref demektir. Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) buyurdu ki: "Ey Sıddık! Sonunda ben sana beni bu cömertliğe, kereme ve şerefe ortak et ve Bilal'i ortaklaşa satın al demedim mi?"

"Mekrümet", kerem, cûd, sehâ, izzet ve şeref demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey Sıddîk! Nihayet ben sana beni bu sehâya ve kereme ve şerefe ortak et ve Bilâl'i ortaklaşa satın al! [demedim mi?]"

1092. Dedi: "Biz senin mahallenin iki köleleriyiz. Ben onu senin yüzünden âzâd ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1092. Dedi: "Biz senin mahallenin iki köleleriyiz. Ben onu senin yüzünden âzâd ettim."

Hz. Sıddîk (a.s.) cevaben dedi: "Ey Resûlallah! Şirket ve ortaklık, benim senin yüce zâtın ile eşit olduğum anlamını ima eder. Hâlbuki ben ve Bilâl ikimiz de senin köleleriniz; ve ben o Bilâl'i satın alıp, senin yüce zâtın için âzâd ettim. Bu sebeple onu senin yüce zâtın satın alıp âzâd etmiş oldu; ve bu şekilde eşitlik sanısı ortadan kalktı."

Hz. Sıddîk cevâben dedi: "Yâ Resûlallah! Şirket ve ortaklık benim zât-ı şerîfin ile müsâvî olduğum ma'nâsını îhâm eder. Halbuki, ben ve Bilâl ikimiz dahi senin köleleriniz; ve ben o Bilâl'i satın alıp, zât-ı şerîfin için âzâd ettim. Binâenaleyh onu zât-ı şerîfin satın alıp âzâd etmiş oldu; ve bu sûretle müsâvât vehmi ortadan kalktı."

1093. "Sen beni köle ve yâr-i gār tut. Sakın, ben hiç âzâdlık istemem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1093. "Sen beni köle ve mağara arkadaşı tut. Sakın, ben asla özgürlük istemem!"

"Zînhâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "sakın ha!" anlamı uygundur. "Ey Resûlallah, beni özgürlüğü kabul etmez bir köle ve kendine mağara arkadaşı ve sırdaş edin!"

"Zînhâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "sakın ha!" ma'nâsı münasibdir. "Yâ Resûlallâh, beni âzâd kabûl etmez bir köle ve kendine yâr-i gār ve mahrem-i esrâr ittihâz et!"

1094. "Zîra bana senin köleliğinden âzâdlık vardır. Sensiz benim üzerime bir mihnet ve cevr vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1094. "Çünkü bana senin kulluğundan özgürlük vardır. Sensiz benim üzerime bir sıkıntı ve eziyet vardır."

"Çünkü ben sana kul oldukça bedenimin ve nefsimin kulluğundan kurtulur ve özgür olurum; ve sen olmazsan benim üzerime nefsimin sıkıntısı ve ruhum üzerine eziyeti ve zulmü vardır."

"Zîrâ ben sana köle oldukça cismimin ve nefsimin köleliğinden kurtulur ve âzâd olurum; ve sen olmazsan benim üzerime nefsimin mihneti ve rûhum üzerine cevri ve zulmü vardır."

1095. “Ey cihânı ıstıfâdan diri etmiş, ammı has etmiş, hususiyle de beni!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1095. "Ey cihanı seçmekle diri etmiş, geneli özel kılmış, özellikle de beni!.."

"Istıfâ'", seçmek ve tercih etmek ve bir şeyi halis ve saf yapmak demektir. Yani, "Ey insanlık dünyasını hayvanî ruh bulanıklığından arındırıp, insanî ruh ile diri etmiş ve avam mertebesinde olan kimseleri havas (seçkinler) mertebesine yükseltmiş ve özellikle beni marifet makamına yükseltmiş olan şanlı peygamber!" "Mekrümet", kerem, cömertlik, bağış, izzet ve şeref demektir. Yani, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey Sıddîk! Nihayet ben sana beni bu cömertliğe ve kereme ve şerefe ortak et ve Bilal'i ortaklaşa satın al! [demedim mi?]"

"Istıfā'", seçmek ve ihtiyâr etmek ve bir şeyi hâlis ve saf yapmak demektir. Ya'ni, "Ey beşeriyet cihânını rûh-ı hayvânî bulanıklığından sâf edip, rûh-ı insânî ile diri etmiş ve avâm mertebesinde olan kimseleri havâs mertebesine terakkî ettirmiş ve husûsiyle beni makām-ı ma'rifete yükseltmiş olan Nebiyy-i zîşân!" "Mekrümet", kerem, cûd, sehâ, izzet ve şeref demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey Sıddîk! Nihayet ben sana beni bu sehâya ve kereme ve şerefe ortak et ve Bilâl'i ortaklaşa satın al! [demedim mi?]"

1092. Dedi: "Biz senin mahallenin iki köleleriyiz. Ben onu senin yüzünden âzâd ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1092. Dedi: "Biz senin mahallenin iki köleleriyiz. Ben onu senin yüzünden âzâd ettim."

Hz. Sıddîk (a.s.) cevaben dedi: "Ey Resûlallah! Şirket ve ortaklık, benim senin yüce zâtın ile eşit olduğum anlamını ima eder. Hâlbuki ben ve Bilâl ikimiz de senin köleleriniz; ve ben o Bilâl'i satın alıp, senin yüce zâtın için âzâd ettim. Bu sebeple onu senin yüce zâtın satın alıp âzâd etmiş oldu; ve bu şekilde eşitlik sanısı ortadan kalktı."

Hz. Sıddîk cevâben dedi: "Yâ Resûlallah! Şirket ve ortaklık benim zât-ı şerîfin ile müsâvî olduğum ma'nâsını îhâm eder. Halbuki, ben ve Bilâl ikimiz dahi senin köleleriniz; ve ben o Bilâl'i satın alıp, zât-ı şerîfin için âzâd ettim. Binâenaleyh onu zât-ı şerîfin satın alıp âzâd etmiş oldu; ve bu sûretle müsâvât vehmi ortadan kalktı."

1093. "Sen beni köle ve yâr-i gār tut. Sakın, ben hiç âzâdlık istemem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1093. "Sen beni köle ve mağara arkadaşı tut. Sakın, ben asla özgürlük istemem!"

"Zînhâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "sakın ha!" anlamı uygundur. "Ey Resûlallah, beni özgürlüğü kabul etmez bir köle ve kendine mağara arkadaşı ve sırdaş edin!"

"Zînhâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "sakın ha!" ma'nâsı münasibdir. "Yâ Resûlallâh, beni âzâd kabûl etmez bir köle ve kendine yâr-i gār ve mahrem-i esrâr ittihâz et!"

1094. "Zîra bana senin köleliğinden âzâdlık vardır. Sensiz benim üzerime bir mihnet ve cevr vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1094. "Çünkü bana senin kulluğundan özgürlük vardır. Sensiz benim üzerime bir sıkıntı ve eziyet vardır."

"Çünkü ben sana kul oldukça bedenimin ve nefsimin kulluğundan kurtulur ve özgür olurum; ve sen olmazsan benim üzerime nefsimin sıkıntısı ve ruhum üzerine eziyeti ve zulmü vardır."

"Zîrâ ben sana köle oldukça cismimin ve nefsimin köleliğinden kurtulur ve âzâd olurum; ve sen olmazsan benim üzerime nefsimin mihneti ve rûhum üzerine cevri ve zulmü vardır."

1095. “Ey cihânı ıstıfâdan diri etmiş, ammı has etmiş, hususiyle de beni!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1095. “Ey cihanı seçmekle diri etmiş, geneli özel kılmış, özellikle de beni!.."

"Istıfâ'", seçmek ve tercih etmek ve bir şeyi halis ve saf yapmak demektir. Yani, "Ey insanlık dünyasını hayvanî ruhun bulanıklığından arındırıp, insanî ruh ile diri etmiş ve avam mertebesinde olan kimseleri havas (seçkinler) mertebesine yükseltmiş ve özellikle beni marifet makamına yükseltmiş olan şanlı peygamber!"

"Istıfā'", seçmek ve ihtiyâr etmek ve bir şeyi hâlis ve saf yapmak demektir. Ya'ni, "Ey beşeriyet cihânını rûh-ı hayvânî bulanıklığından sâf edip, rûh-ı insânî ile diri etmiş ve avâm mertebesinde olan kimseleri havâs mertebesine terakkî ettirmiş ve husûsiyle beni makām-ı ma'rifete yükseltmiş olan Nebiyy-i zîşân!"

1096. Cânım gençlikte rü'yâlar gördü ki, güneşin kursu bana selâm kıldı. Benim rûhum gençlikte birtakım rü'yâlar gördü. Şöyle ki: Gökteki sûrî güneş bana selâm verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1096. Canım gençlikte rüyalar gördü ki, güneşin kursu bana selam kıldı. Benim ruhum gençlikte birtakım rüyalar gördü. Şöyle ki: Gökteki zahirî güneş bana selam verdi.

1097. O beni yerden göğe çekti; irtikādan dolayı onun refiki olmuş idim. O güneş beni yerden göğe çekti; ve yerden göğe terakkî ettirmekten dolayı ben o güneşin gökte refiki olmuş idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1097. O beni yerden göğe çekti; yükselmekten dolayı onun arkadaşı olmuştum. O güneş beni yerden göğe çekti; ve yerden göğe yükseltmekten dolayı ben o güneşin gökte arkadaşı olmuştum.

1098. Dedim: "Bu mâhûlyâ ve muhâl idi. Hiçbir müstahîl vasf-ı hâl olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1098. Dedim: "Bu, bir kuruntu ve imkânsız bir şeydi. Hiçbir imkânsız şey, hâlin vasfı olur mu?"

"Mâhûlya" ve "mâlîhûlya", beynin sevda-yı hâm (işlenmemiş sevda) ile karışması; "müstahîl", imkânsızın talibi ve mümkün olmayan şeyi isteyici demektir. Yani Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Benim güneşle beraber gökte bulunmam, görünen âlemde bir beyin kuruntusu ve imkânsız bir şeydi. Hiç, imkânsız olan bir şey, hâl olan bu görünen hayatın vasfı olur mu? Yani görünen âlemde bedenen göğe çıkmak ve güneşin arkadaşı olmak mümkün olur mu?"

“Mâhûlya” ve “mâlîhûlya”, dimâğın sevda-vı hâm ile muhtel olması; “müstahîl", muhâlin talibi ve mümkin olmayan şeyi isteyici demektir. Ya'ni Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Benim güneşle beraber gökte bulunmam zâhirde bir hayâl-i dimâğî ve muhâl bir şey idi. Hiç, bir müstahîl olan şey, hâl olan bu hayât-ı zâhirenin vasfı olur mu? Ya'ni zâhirde cismen göğe çıkmak ve güneşin refiki olmak mümkin olur mu?"

1099. Vaktâki seni gördüm, kendimi gördüm. Âferin, o hoş kîş olan aynaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1099. Seni gördüğüm zaman kendimi gördüm. Aferin o hoş "kîş" olan aynaya!

"Kîş" kelimesi, din, mezhep ve millet anlamlarına geldiği gibi, satranç oyununda şahı kalesinden kaldırmak ve kuşları kovmak için kullanılan bir sözcüktür. Başka anlamları da vardır (Burhan). Burada "kuşları kaçırmak için kullanılan sözcük"ten kinaye olması uygundur; Türkçede "Kış, kış!" derler. Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin mübarek varlığı, nefsanî sıfatlar kuşlarını "kış!" sözüyle kovan ve ruhanî sıfatları gösteren bir aynaya benzetilmiştir. Yani, "Ey Resûlallah! Mübarek zâtını gördüğüm zaman, dış âlemde kuruntu sandığım göğe çıkmanın ve güneşe yoldaş olmanın manevî âlemde mümkün olduğunu gördüm. Çünkü seni gördüm, mana göğünde senin hakikat güneşinle kendi ruhumu beraber gördüm. Latif 'kış kış'larla nefsanî sıfatlar kuşlarını kovan senin mübarek varlığının aynasına aferin!"

"Kîş”, dîn, mezheb ve millet ma'nâlarına geldiği gibi, satranç oyununda şahı hânesinden kaldırmak ve kuşları kovmak için kullanılan lafızdır. Diğer ma'nâları da vardır (Burhân). Burada "kuşları kaçırmak için kullanılan lafız"-dan kinâye olmak münasibdir; Türkçe "Kış, kış!" derler. Resûl-i Ekrem hazretlerinin vücûd-ı şerîfi sıfât-ı nefsâniyye kuşlarını "kış!" lafzıyla kovucu ve sıfât-ı rûhâniyyeyi gösterici bir aynaya teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, “Yâ Resûlallâh! Vaktâki zât-ı şerîfini gördüm, âlem-i zâhirde mâlîhulyâ bildiğim göğe çıkmanın ve güneşe refik olmanın âlem-i ma'nâda mümkin olduğunu gördüm. Zîrâ seni gördüm, ma'nâ göğünde senin şems-i hakîkatinle kendi rûhumu beraber gördüm. Latîf "kış kış"lar ile sıfât-ı nefsâniyye kuşlarını kovan senin vücûd-ı şerîfinin aynasına âferin!"

1096. Cânır gençlikte rüyalar gördü ki, güneşin kursu bana selâm kıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1096. Canım gençlikte rüyalar gördü ki, güneşin kursu bana selam kıldı.

Benim ruhum gençlikte birtakım rüyalar gördü. Şöyle ki: Gökteki görünen güneş bana selam verdi.

Benim rûhum gençlikte birtakım rü'yâlar gördü. Şöyle ki: Gökteki sûrî güneş bana selâm verdi.

1097. O beni yerden göğe çekti; irtikādan dolayı onun refiki olmuş idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1097. O beni yerden göğe çekti; yükselmekten dolayı onun yoldaşı olmuş idim.

O güneş beni yerden göğe çekti; ve yerden göğe yükseltmekten dolayı ben o güneşin gökte yoldaşı olmuş idim.

O güneş beni yerden göğe çekti; ve yerden göğe terakkî ettirmekten dolayı ben o güneşin gökte refiki olmuş idim.

1098. Dedim: "Bu mahulya ve muhal idi. Hiçbir müstahil vasf-ı hâl olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1098. Dedim: "Bu, kuruntu ve imkânsız bir şeydi. Hiçbir imkânsız şey, hâlin vasfı olur mu?"

"Mâhûlya" ve "mâlîhûlya", beynin ham sevda ile bozulması; "müstahîl", imkânsız olanın talibi ve mümkün olmayan şeyi isteyici demektir. Yani Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Benim güneşle beraber gökte bulunmam, görünüşte bir beyin kuruntusu ve imkânsız bir şeydi. Hiç, imkânsız olan bir şey, hâl olan bu görünen hayatın vasfı olur mu? Yani görünüşte bedenen göğe çıkmak ve güneşin arkadaşı olmak mümkün olur mu?"

“Mâhûlya” ve “mâlîhûlya”, dimâğın sevda-vı hâm ile muhtel olması; “müstahîl", muhâlin talibi ve mümkin olmayan şeyi isteyici demektir. Ya'ni Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Benim güneşle beraber gökte bulunmam zâhirde bir hayâl-i dimâğî ve muhâl bir şey idi. Hiç, bir müstahîl olan şey, hâl olan bu hayât-ı zâhirenin vasfı olur mu? Ya'ni zâhirde cismen göğe çıkmak ve güne-şin refiki olmak mümkin olur mu?"

1099. Vaktaki seni gördüm, kendimi gördüm. Aferin, o hoş kîş olan aynaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1099. Seni gördüğüm zaman kendimi gördüm. Aferin, o hoş "kîş" olan aynaya!

"Kîş" kelimesi, din, mezhep ve millet anlamlarına geldiği gibi, satranç oyununda şahı karesinden kaldırmak ve kuşları kovmak için kullanılan bir sözcüktür. Başka anlamları da vardır (Burhan). Burada "kuşları kaçırmak için kullanılan sözcük"ten kinaye olması uygundur; Türkçede "Kış, kış!" derler. Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübarek varlığı, nefsanî sıfatlar kuşlarını "kış!" sözcüğüyle kovan ve ruhanî sıfatları gösteren bir aynaya benzetilmiştir. Yani, "Ey Resûlallah! Mübarek zatınızı gördüğüm zaman, dış âlemde kuruntu sandığım göğe çıkmanın ve güneşe yoldaş olmanın manevî âlemde mümkün olduğunu gördüm. Çünkü seni gördüm, mana göğünde senin hakikat güneşinle kendi ruhumu beraber gördüm. Latif 'kış kış'larla nefsanî sıfatlar kuşlarını kovan senin mübarek varlığının aynasına aferin!"

"Kîş”, dîn, mezheb ve millet ma'nâlarına geldiği gibi, satranç oyununda şahı hânesinden kaldırmak ve kuşları kovmak için kullanılan lafızdır. Diğer ma'nâları da vardır (Burhân). Burada "kuşları kaçırmak için kullanılan lafız"-dan kinâye olmak münasibdir; Türkçe "Kış, kış!" derler. Resûl-i Ekrem haz-retlerinin vücûd-ı şerîfi sıfât-ı nefsâniyye kuşlarını "kış!" lafzıyla kovucu ve sıfât-ı rûhâniyyeyi gösterici bir aynaya teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, “Yâ Re-sûlallâh! Vaktâki zât-ı şerîfini gördüm, âlem-i zâhirde mâlîhulyâ bildiğim gö-ğe çıkmanın ve güneşe refik olmanın âlem-i ma'nâda mümkin olduğunu gör-düm. Zîrâ seni gördüm, ma'nâ göğünde senin şems-i hakîkatinle kendi rûhu-mu beraber gördüm. Latîf "kış kış"lar ile sıfât-ı nefsâniyye kuşlarını kovan senin vücûd-ı şerîfinin aynasına âferin!"

1100. Vaktaki seni gördüm, muhalim hal oldu; benim cânım müstağrak-ı iclal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1100. Vaktaki seni gördüm, imkânsızım mümkün oldu; benim canım yüceliğe batmış oldu.

"Seni gördüğüm zaman, imkânsız gördüğüm suret mümkün oldu ve anladım ki, gördüğüm rüya dışarıda imkânsız fakat içte mümkündür. Bu sebeple şimdi benim canım senin güneş gibi olan en yüce ruhuna batmış oldu."

"Vaktāki seni gördüm, muhâl gördüğüm süret hâl oldu ve anladım ki, gördüğüm rü'yâ zâhirde muhâl ve fakat bâtında hâldir. Binâenaleyh şimdi benim cânım senin güneş gibi olan rûh-ı a'zamının müstağrakı oldu."

1101. Ey beldelerin ruhu! Vaktaki seni gördüm, bu güneşin muhabbeti gözümden düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1101. Ey beldelerin ruhu! Seni gördüğüm zaman, bu güneşin sevgisi gözümden düştü.

Ey beldelerin ruhu olan şanlı peygamber! Seni gördüğüm zaman, bu maddî güneşin sevgisi gözümden düştü. Çünkü maddî güneş hayvanî ruha kuvvet verir, senin hakikat güneşin ise insanî ruha dirilik verir.

"Ey beldelerin rûhu olan Nebiyy-i zîşân! Vaktāki seni gördüm, bu sûrî güneşin muhabbeti gözümden düştü. Zîrâ sûrî güneş rûh-ı hayvânîye kuvvet verir ve senin şems-i hakîkatin ise rûh-ı insânîye dirilik verir."

1102. Benim gözüm senden âlî-himmet oldu. Çimene horluğun gayrı ile nazar etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1102. Benim gözüm senden daha yüce himmetli oldu. Çimene horluktan başka bir şeyle bakmaz.

"Benim gözümün ve güneşimimin amacı ve himmeti yükseldi. His gözleri, çekici olan bu dünyanın yeşilliklerine ve çimenlerine ancak zillet ve hakaretle bakar; ve onların güzelliklerini ve inceliklerini senin güzelliğin ve inceliğin karşısında hiç mertebesinde görür." Bazı nüshalarda "çimen" yerine "zemen" geçmektedir, bu da "zaman" anlamına gelen zahirî hayattan kinayedir. Yani zahirî hayat benim nazarımda değersiz oldu, demektir.

"Benim gözümün ve güneşimin kasdı ve himmeti yükseldi. His gözlerini câzib olan bu dünyanın yeşilliklerine ve çimenlerine ancak zillet ve hakāretle nazar eder; ve onların güzelliklerini ve letâfetlerini senin güzelliğin ve letâfetin muvâcehesinde hiç menzilesinde görür." Ba'zı nüshalarda - "çimen" yerine "zemen" vâki'dir, "zamân" ma'nâsına olan hayât-ı sûrîden kinâyedir. Ya'ni hayât-ı sûrî nazarımda hakîr oldu, demek olur.

1103. Nûr istedim, muhakkak nûrun nûrunu gördüm. Hûrîler istedim, hûrilerin reşkini gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1103. Nur istedim, kesinlikle nurun nurunu gördüm. Huriler istedim, hurilerin kıskançlığını gördüm.

"Hur", gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan sevgili anlamına gelen "havra" kelimesinin çoğuludur. Cennet sevgililerinin vasfıdır. Bu beyitte iki yön vardır. Birinci yön, yukarıdaki çeviriye uygundur. Yani, "Nur görmek istedim, kesinlikle nur olan Hakk'ın zâtının nuru olan pak ruhunu gördüm. Cennet hurilerini görmek istedim, senin hurilerinin kıskandığı ve haset ettiği hakikat-i Muhammediyye'nin güzelliğini gördüm."

"Hûr", gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan mahbûbe ma'nâsına olan "havrâ'" kelimesinin cem'idir. Cennet mahbûbelerinin vasfıdır. Bu beyitte iki vecih vardır. Birinci vecih, yukarıki tercümeye mutâbıktır. Ya'ni, "Nûr görmek istedim, muhakkak nûr olan zât-ı Hakk'ın nûru olan rûh-ı pâkini gördüm. Cennet hûrîlerini görmek istedim, senin hûrîlerin kıskandığı ve hased ettiği hakikat-i muhammediyyenin cemâlini gördüm."

1100. Vaktaki seni gördüm, muhalim hal oldu; benim cânım müstağrak-ı ic- [1084] lal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1100. Seni gördüğüm zaman, imkânsız gördüğüm şey gerçek oldu; benim canım yüceliğe gark oldu.

Seni gördüğüm zaman, imkânsız gördüğüm suret gerçek oldu ve anladım ki, gördüğüm rüya görünüşte imkânsız, fakat içyüzünde gerçektir. Bu sebeple şimdi benim canım senin güneş gibi olan en yüce ruhuna gark oldu.

Vaktāki seni gördüm, muhâl gördüğüm süret hâl oldu ve anladım ki, gördüğüm rü'yâ zâhirde muhâl ve fakat bâtında hâldir. Binâenaleyh şimdi benim cânım senin güneş gibi olan rûh-ı a'zamının müstağrakı oldu.

1101. Ey beldelerin ruhu! Vaktaki seni gördüm, bu güneşin muhabbeti gözümden düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1101. Ey beldelerin ruhu! Seni gördüğüm zaman, bu güneşin sevgisi gözümden düştü.

Ey beldelerin ruhu olan şanlı peygamber (a.s.)! Seni gördüğüm zaman, bu görünen güneşin sevgisi gözümden düştü. Çünkü görünen güneş hayvani ruha kuvvet verir ve senin hakiki güneşin ise insani ruha dirilik verir.

Ey beldelerin rûhu olan Nebiyy-i zîşân! Vaktāki seni gördüm, bu sûrî güneşin muhabbeti gözümden düştü. Zîrâ sûrî güneş rûh-ı hayvânîye kuvvet verir ve senin şems-i hakîkatin ise rûh-ı insânîye dirilik verir.

1102. Benim gözüm senden âlî-himmet oldu. Çimene horluğun gayrı ile nazar etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1102. Benim gözüm senden daha yüce himmet sahibi oldu. Çimene horluktan başka bir şekilde bakmaz.

Benim gözümün ve güneşimin amacı ve himmeti yükseldi. His gözlerini cezbeden bu dünyanın yeşilliklerine ve çimenlerine ancak zillet ve hakaretle bakar; ve onların güzelliklerini ve inceliklerini senin güzelliğin ve inceliğin karşısında hiç hükmünde görür." Bazı nüshalarda "çimen" yerine "zaman" kelimesi vardır, bu da zahirî hayattan (dünyevi yaşamdan) kinayedir. Yani zahirî hayat benim nazarımda değersiz oldu, demek olur.

Benim gözümün ve güneşimin kasdı ve himmeti yükseldi. His gözlerini câzib olan bu dünyanın yeşilliklerine ve çimenlerine ancak zillet ve hakāretle nazar eder; ve onların güzelliklerini ve letâfetlerini senin güzelliğin ve letâfetin muvâcehesinde hiç menzilesinde görür." Ba'zı nüshalarda - "çimen" yerine "zemen" vâki'dir, "zamân" ma'nâsına olan hayât-ı sûrîden kinâyedir. Ya'ni hayât-ı sûrî nazarımda hakîr oldu, demek olur.

1103. Nûr istedim, muhakkak nûrun nûrunu gördüm. Hûrîler istedim, hûrilerin reşkini gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1103. Nûr istedim, muhakkak nûrun nûrunu gördüm. Hûrîler istedim, hûrilerin kıskançlığını gördüm.

"Hûr", gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan sevgili anlamına gelen "havrâ'" kelimesinin çoğuludur. Cennet sevgililerinin vasfıdır. Bu beyitte iki yön vardır. Birinci yön, yukarıdaki tercümeye uygundur. Yani, "Nûr görmek istedim, muhakkak nûr olan Hak Zât'ının nûru olan pâk ruhunu gördüm. Cennet hûrîlerini görmek istedim, senin hûrîlerinin kıskandığı ve haset ettiği hakikat-i Muhammediyye'nin güzelliğini gördüm." İkinci yön: Birinci "nûr"dan kasıt Hak Zât'ıdır ve ikinci "nûr"dan kasıt, Hak'ın halifesi olan ruhtur. Beyitlerde geçen "hod", "kendi" anlamına gelir. Yani, "Nûr görmek istedim, kendimi nûrun nûru ve Hak Zât'ının halifesi olan ruhumu gördüm. Hûr istedim, kendimi hûrîlerin kıskançlığı olarak gördüm" demek olur; Ve bu anlam yukarıdaki 1099 numaralı beyitte geçen چون ترا دیدم بدیدم خویش را آفرین آن آینه خوش کیش را [yani "Vaktaki seni gördüm, kendimi gördüm. Aferin, o hoş kîş olan aynaya!"] beytine bağlı bulunur.

"Hûr", gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan mahbûbe ma'nâsına olan "havrâ'" kelimesinin cem'idir. Cennet mahbûbelerinin vasfıdır. Bu beyitte iki vecih vardır. Birinci vecih, yukarıki tercümeye mutâbıktır. Ya'ni, "Nûr görmek istedim, muhakkak nûr olan zât-ı Hakk'ın nûru olan rûh-ı pâkini gördüm. Cennet hûrîlerini görmek istedim, senin hûrîlerin kıskandığı ve hased ettiği hakikat-i muhammediyyenin cemâlini gördüm." İkinci vecih: Birinci "nûr"dan murâd zât-ı Hak'tır ve ikinci "nûr"dan murâd, halîfe-i Hak olan rûhdur. Beyitlerde mezkûr olan "hod", "kendi" ma'nâ-sına olur. Ya'ni, "Nûr görmek istedim, kendimi nûrun nûru ve zât-ı Hakk'ın halîfesi olan rûhumu gördüm. Hûr istedim, kendimi hûrîlerin reşki gördüm" demek olur; Ve bu ma'nâ yukarıki 1099 numaralı beyitte geçen چون ترا دیدم بدیدم خویش را آفرین آن آینه خوش کیش را [ya'ni "Vaktaki seni gördüm, kendimi gördüm. Aferin, o hoş kîş olan aynaya!"] beytine merbût bulunur.

1104. Latif ve sîm-ten bir Yusuf istedim, ben sende ikinci Yusuf'u gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1104. Latif ve gümüş tenli bir Yusuf istedim, ben sende ikinci Yusuf'u gördüm.

"Latif ve gümüş tenli bir Yusuf görmek istedim. Ben senin aynanda ikinci Yusuf'u gördüm." "İkinci Yusuf"tan maksat, Hz. Sıddık'ın (a.s.) latif ruhlarıdır ki, diğer kâmil ruhlar gibi hakikat-i Muhammediyye'de (Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hakikati) gizlidir. Bazı nüshalarda "Yusuf-ı sânî" (ikinci Yusuf) yerine "Yusufistan" (Yusuf diyarı) geçmektedir. Bundan maksat da küllî Muhammedî ruhtur ki, onda her biri Yusuf gibi latif olan kâmillerin ruhları gizlidir.

"Latîf ve gümüş tenli bir Yûsuf görmek istedim. Ben senin aynanda ikinci Yûsuf'u gördüm. "İkinci Yûsuf"dan murâd, Hz. Sıddîk'ın rûh-ı latîfleridir ki, sâir ervâh-ı kâmilîn gibi hakîkat-i muhammediyyede mündemiştir. Ba'zı nüshalarda "Yûsuf-ı sânî" yerine "Yûsufistân" vâki'dir. Bundan murâd dahi rûh-ı küllî-yi Muhammedî'dir ki, onda her biri Yûsuf gibi latîf olan kâmillerin ervâhı mündemiştir.

1105. “Cüst ü câu içinde cennet arkasında idim; senin her cüz'ünden cennet göründü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1105. "Arayış içinde cennetin ardındaydım; senin her cüz'ünden cennet göründü."

"Ben cenneti arayıp tarıyordum ve cennetin ardında koşuyordum ve cenneti görmek istiyordum. Ey Resûlallah! Senin her cüz'ünden bana cennet göründü." "Cennet"ten maksat, burada güzel ahlâktır; ve güzel ahlâk, Allah bilgisi (ma'rifetullâh) neticesidir. Nasıl ki hadis-i şerifte "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurulmuştur. Çünkü iyi ahlâk, dünya hayatında cennet olduğu gibi, ahiret hayatında da güzel suretlere bürünerek cennetin ta kendisi olur. Kötü ahlâk ise, dünya hayatında sahibine azap olduğu için cehennemin ta kendisidir; ve ahiret hayatında da çirkin suretlere bürünerek cehennemin ta kendisi olur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise, "Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin" (Kalem, 68/4) ayet-i kerimesi gereğince baştan başa güzel ahlâk idiler.

"Ben cenneti arayıp taramakta idim ve cennet arkasında koşuyor idim ve cenneti görmek istiyor idim. Yâ Resûlallâh! Senin her cüz'ünden bana cennet göründü." "Cennet"ten murâd, burada mekârim-i ahlâktır; ve mekârim-i ahlâk ma'rifetullâh netîcesidir. Nitekim hadis-i şerifte بعثت لا تمم مكارم الاخلاق ya'ni "Ben mekârim-i ahlâkı tamâm etmekliğim için gönderildim" buyurulmuştur. Zîrâ iyi ahlâk hayât-ı dünyeviyyede cennet olduğu gibi hayât-ı uhreviyyede de suver-i cemîleye mütemessil olarak ayn-ı cennet olur. Kötü ahlâk ise hayât-ı dünyeviyyesinde sahibine azâb olduğu cihetle ayn-ı cehennemdir; ve hayât-ı uhreviyyede dahi suver-i kabîhaya mütemessil olarak ayn-ı cehennem olur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلق عظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin"] âyet-i kerîmesi mûcibince baştan başa mekârim-i ahlâk idiler.

1106. "Bu bana nisbetle medh ve senâdır. Bu sana nisbetle kadh ve hicivdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1106. "Bu bana göre övgü ve yüceltmedir. Bu sana göre yergi ve hicivdir."

İkinci vecih: Birinci "nur"dan kasıt Hak'ın zâtıdır ve ikinci "nur"dan kasıt, Hak'ın halifesi olan ruhtur. Beyitlerde geçen "hod" kelimesi, "kendi" anlamına gelir. Yani, "Nur görmek istedim, kendimi nurun nuru ve Hak zâtının halifesi olan ruhumu gördüm. Huri istedim, kendimi hurilerin kıskandığı bir güzellikte gördüm" demektir; ve bu anlam yukarıdaki 1099 numaralı beyitte geçen چون ترا دیدم بدیدم خویش را آفرین آن آینه خوش کیش را [yani "Seni gördüğüm zaman kendimi gördüm. Aferin o hoş huylu aynaya!"] beytine bağlıdır.

İkinci vecih: Birinci "nûr"dan murâd zât-ı Hak'tır ve ikinci "nûr"dan murâd, halîfe-i Hak olan rûhdur. Beyitlerde mezkûr olan "hod", "kendi" ma'nâsına olur. Ya'ni, "Nûr görmek istedim, kendimi nûrun nûru ve zât-ı Hakk'ın halîfesi olan rûhumu gördüm. Hûr istedim, kendimi hûrîlerin reşki gördüm" demek olur; Ve bu ma'nâ yukarıki 1099 numaralı beyitte geçen چون ترا دیدم بدیدم خویش را آفرین آن آینه خوش کیش را [ya'ni "Vaktaki seni gördüm, kendimi gördüm. Aferin, o hoş kîş olan aynaya!"] beytine merbût bulunur.

1104. Latif ve sîm-ten bir Yusuf istedim, ben sende ikinci Yusuf'u gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1104. Latif ve gümüş tenli bir Yusuf istedim, ben sende ikinci Yusuf'u gördüm.

"Latif ve gümüş tenli bir Yusuf görmek istedim. Ben senin aynanda ikinci Yusuf'u gördüm." "İkinci Yusuf"tan maksat, Hz. Sıddık'ın (a.s.) latif ruhlarıdır ki, diğer kâmil ruhlar gibi hakikat-i Muhammediyye'de (Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hakikati) gizlidir. Bazı nüshalarda "Yusuf-ı sânî" (ikinci Yusuf) yerine "Yusufistan" (Yusuf diyarı) geçmektedir. Bundan maksat da küllî Muhammedî ruhtur ki, onda her biri Yusuf gibi latif olan kâmillerin ruhları gizlidir.

"Latîf ve gümüş tenli bir Yûsuf görmek istedim. Ben senin aynanda ikinci Yûsuf'u gördüm. "İkinci Yûsuf"dan murâd, Hz. Sıddîk'ın rûh-ı latîfleridir ki, sâir ervâh-ı kâmilîn gibi hakîkat-i muhammediyyede mündemiştir. Ba'zı nüshalarda "Yûsuf-ı sânî" yerine "Yûsufistân" vâki'dir. Bundan murâd dahi rûh-ı küllî-yi Muhammedî'dir ki, onda her biri Yûsuf gibi latîf olan kâmillerin ervâhı mündemiştir.

1105. “Cüst ü câu içinde cennet arkasında idim; senin her cüz'ünden cennet göründü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1105. "Arayış içinde cennetin ardındaydım; senin her cüz'ünden cennet göründü."

"Ben cenneti arayıp tarıyordum ve cennetin ardında koşuyordum ve cenneti görmek istiyordum. Ey Resûlallah! Senin her cüz'ünden bana cennet göründü." "Cennet"ten maksat, burada güzel ahlâktır; ve güzel ahlâk, Allah bilgisi (ma'rifetullâh) neticesidir. Nasıl ki hadis-i şerifte "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurulmuştur. Çünkü iyi ahlâk, dünya hayatında cennet olduğu gibi, ahiret hayatında da güzel suretlere bürünerek cennetin ta kendisi olur. Kötü ahlâk ise, dünya hayatında sahibine azap olduğu için cehennemin ta kendisidir; ve ahiret hayatında da çirkin suretlere bürünerek cehennemin ta kendisi olur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise, "Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin" (Kalem, 68/4) ayet-i kerimesi gereğince baştan başa güzel ahlâk idiler.

"Ben cenneti arayıp taramakta idim ve cennet arkasında koşuyor idim ve cenneti görmek istiyor idim. Yâ Resûlallâh! Senin her cüz'ünden bana cennet göründü." "Cennet"ten murâd, burada mekârim-i ahlâktır; ve mekârim-i ahlâk ma'rifetullâh netîcesidir. Nitekim hadis-i şerifte بعثت لا تمم مكارم الاخلاق ya'ni "Ben mekârim-i ahlâkı tamâm etmekliğim için gönderildim" buyurulmuştur. Zîrâ iyi ahlâk hayât-ı dünyeviyyede cennet olduğu gibi hayât-ı uhreviyyede de suver-i cemîleye mütemessil olarak ayn-ı cennet olur. Kötü ahlâk ise hayât-ı dünyeviyyesinde sahibine azâb olduğu cihetle ayn-ı cehennemdir; ve hayât-ı uhreviyyede dahi suver-i kabîhaya mütemessil olarak ayn-ı cehennem olur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلق عظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin"] âyet-i kerîmesi mûcibince baştan başa mekârim-i ahlâk idiler.

1106. "Bu bana nisbetle medh ve senâdır. Bu sana nisbetle kadh ve hicivdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1106. "Bu bana nispetle övgü ve yüceltmedir. Bu sana nispetle yerme ve hicivdir."

"Kadh", sözlükte "ayıplamak, kınamak" demektir; "hicâ", övgünün zıddı olan yermedir. Yani "Ey Resûlallah! Benim bu söylediğim sözler, benim mertebeme göre senin şerefli hakkın için övgü ve yüceltmedir. Fakat mertebenin yüksekliğine göre yerme, ayıplama, kınama ve hicivdir."

"Kadh", lügatte "ta'yîb etmek ta'n etmek;" "hicâ", medhin zıddı olan zemdir. Ya'ni "Yâ Resûlallah! Benim bu söylediğim sözler benim mertebeme nisbetle senin hakk-ı şerîfinde medh ve senâdır. Fakat mertebenin yüksekliğine nisbetle kadh ve ta'yîb ve ta'n ve hiciv ve zemdir."

1107. Mûsâ-yı kelîmin huzurunda saf çoban adamın Huda'yı medhi gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1107. Musa kelîmin huzurunda saf çoban adamın Allah'ı övmesi gibidir.

"Ey Resûlallah! Benim seni övmem, Musa Kelîmullah'ın (a.s.) huzurunda saf ve sade gönüllü çobanın kendi mertebesine göre Yüce Allah hazretlerini övmesi türündendir."

"Yâ Resûlallah! Benim seni medhetmem Mûsâ Kelîmullâh (a.s.)ın huzûrunda sâf ve sâde-dil çobanın kendi mertebesine göre Hak Teâlâ hazretlerini medh etmesi kabîlindendir."

1108. Dedi ki: "Senin bitini arayayım! Sana süt vereyim! Senin çarığını dikeyim ve önüne koyayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1108. Dedi ki: "Senin bitini arayayım! Sana süt vereyim! Senin çarığını dikeyim ve önüne koyayım!"

Nasıl ki o saf çoban dedi ki: "Ey Yaratıcım! Senin bitlerini arayıp ayıklayayım! Sana süt getireyim! Senin çarığını dikip önüne koyayım!" Bu kıssa, ikinci cildin 1707 numaralı beytinin başındaki başlıktan başlar.

Nitekim o sâf çoban dedi ki: "Ey Hâlıkım! Senin bitlerini arayıp ayıklayayım! Sana süt getireyim! Senin çarığını dikip önüne koyayım!" Bu kıssa II. cildin 1707 numaralı beytinin başındaki sürhden başlar.

1109. Hak onun kadhını azîm medhde tuttu. Eğer sen dahi merhamet edersen acib olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1109. Hak onun ayıplamasını büyük övgüde tuttu. Eğer sen de merhamet edersen şaşılmaz.

"Be-medhî"de "ba" harfi, taraf belirtmek içindir ve "ya" harfi, yüceltme içindir. Yani "Yüce Allah, o saf çobanın hakikatte ayıplama ve yerme olan sözlerini büyük övgü mertebesinde tuttu. Nasıl ki ikinci cildin 1739 ve 1740 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştu:

[Yani] "Her bir kimseye bir huy koymuşum; her bir kimseye bir terim vermişim. Onun hakkında övgü ve senin hakkında yermedir; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir." "Ey Resûlallah! Eğer hakikatte ayıplama olan benim bu övgülerimi, mertebemin düşüklüğüne merhameten övgü olarak kabul edersen şaşılmaz. Çünkü sen ilahi ahlak ile ahlaklanmışsın!" "Kadh", lügatte "ayıplamak, kınamak" demektir; "hicâ", övgünün zıddı olan yermedir. Yani "Ey Resûlallah! Benim bu söylediğim sözler, benim mertebeme göre senin şerefli hakkın için övgü ve senadır. Fakat mertebenin yüksekliğine göre ayıplama, kınama, hiciv ve yermedir."

"Be-medhî"de "ba", tarafiyet ve "ya", ta'zîm içindir. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri o sâf çobanın hakîkatte kadh ve zem olan sözlerini büyük medh mertebesinde tuttu. Nitekim II. cildin 1739, 1740 numaralı beytlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Her bir kimseye bir sîret koymuşum; her bir kimseye bir ıstılâh vermişim. Onun hakkında medh ve senin hakkında zemdir; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir."] "Yâ Resûlallah! Eğer hakîkatte kadh olan benim bu medhlerimi mertebemin dûnluğuna merhameten medh olarak kabûl edersen acîb olmaz. Zîrâ sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıksın!" "Kadh", lügatte "ta'yîb etmek ta'n etmek;" "hicâ", medhin zıddı olan zemdir. Ya'ni "Yâ Resûlallah! Benim bu söylediğim sözler benim mertebeme nisbetle senin hakk-ı şerîfinde medh ve senâdır. Fakat mertebenin yüksekliğine nisbetle kadh ve ta'yîb ve ta'n ve hiciv ve zemdir."

1107. Mûsâ-yı kelîmin huzurunda saf çoban adamın Huda'yı medhi gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1107. Musa kelîmin huzurunda saf çoban adamın Allah'ı övmesi gibidir.

"Ey Resûlallah! Benim seni övmem, Musa Kelîmullah'ın (a.s.) huzurunda saf ve sade gönüllü çobanın kendi mertebesine göre Yüce Allah hazretlerini övmesi türündendir."

"Yâ Resûlallah! Benim seni medhetmem Mûsâ Kelîmullâh (a.s.)ın huzûrunda sâf ve sâde-dil çobanın kendi mertebesine göre Hak Teâlâ hazretlerini medh etmesi kabîlindendir."

1108. Dedi ki: "Senin bitini arayayım! Sana süt vereyim! Senin çarığını dikeyim ve önüne koyayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1108. Dedi ki: "Senin bitini arayayım! Sana süt vereyim! Senin çarığını dikeyim ve önüne koyayım!"

Nasıl ki o saf çoban dedi ki: "Ey Yaratıcım! Senin bitlerini arayıp ayıklayayım! Sana süt getireyim! Senin çarığını dikip önüne koyayım!" Bu kıssa, ikinci cildin 1707 numaralı beytinin başındaki başlıktan başlar.

Nitekim o sâf çoban dedi ki: "Ey Hâlıkım! Senin bitlerini arayıp ayıklayayım! Sana süt getireyim! Senin çarığını dikip önüne koyayım!" Bu kıssa II. cildin 1707 numaralı beytinin başındaki sürhden başlar.

1109. Hak onun kadhını azîm medhde tuttu. Eğer sen dahi merhamet edersen acib olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1109. Hak onun ayıplamasını büyük övgüde tuttu. Eğer sen de merhamet edersen şaşılmaz.

"Be-medhî"deki "ba", taraf bildirme ve "ya", yüceltme içindir. Yani "Yüce Allah hazretleri o saf çobanın hakikatte ayıplama ve kötüleme olan sözlerini büyük övgü mertebesinde tuttu. Nasıl ki ikinci cildin 1739, 1740 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştu:

[Yani] "Her bir kimseye bir huy koymuşum; her bir kimseye bir terim vermişim. Onun hakkında övgü ve senin hakkında yergi; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir."

"Ey Resûlallah! Eğer hakikatte ayıplama olan benim bu övgülerimi, mertebemin düşüklüğüne merhameten övgü olarak kabul edersen şaşılmaz. Çünkü sen ilahi ahlak ile ahlaklanmışsın!"

"Be-medhî"de "ba", tarafiyet ve "ya", ta'zîm içindir. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri o sâf çobanın hakîkatte kadh ve zem olan sözlerini büyük medh mertebesinde tuttu. Nitekim II. cildin 1739, 1740 numaralı beytlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Her bir kimseye bir sîret koymuşum; her bir kimseye bir ıstılâh vermişim. Onun hakkında medh ve senin hakkında zemdir; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir."

"Yâ Resûlallah! Eğer hakîkatte kadh olan benim bu medhlerimi mertebemin dûnluğuna merhameten medh olarak kabûl edersen acîb olmaz. Zîrâ sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıksın!"

1110. Ey akılların ve vehimlerin verâsı! Fehimlerin kusûruna merhamet buyur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1110. Ey akılların ve vehimlerin ötesi! Anlayışların kusuruna merhamet buyur!

"Ey hakikat-i Muhammediyesi akılların ve vehimlerin arkasında ve üstünde olan Resûl-i Ekrem Efendimiz! Biz seni aklımızın erdiği ve vehmimizin yetişebildiği sözlerle överiz. Bizim anlayışımızın eksikliğine ve âcizliğine merhamet buyur!"

"Ey hakikat-i muhammediyyesi akılların ve vehimlerin arkasında ve fevkinde olan Resûl-i Ekrem Efendimiz! Biz seni aklımızın erdiği ve vehmimizin yetişebildiği elfaz ile medh ederiz. Bizim anlayışımızın eksikliğine ve âcizliğine merhamet buyur!"

1111. Ey âşıklar! Yeni edici olan eski cihandan yeni ikbal erişti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1111. Ey âşıklar! Yeni edici olan eski cihandan yeni ikbal erişti!

"Nev-kün", terkip sıfatı olup "yeni edici" demektir. "Eski cihân"dan maksat, gayb âlemidir. Yani, "Ey hakikat âşıkları! Zaman zaman yeni edici ve yenilik gösterici olan gayb âleminden yeni bir hakikat öğreticisi ve yeni bir ikbal olan şanlı peygamber erişti!"

"Nev-kün", vasf-ı terkîbî olup “yeni edici" demektir. "Eski cihân"dan murâd, âlem-i gaybdır. Ya'ni, "Ey hakikat âşıkları! Vakit vakit yeni edici ve yenilik gösterici olan âlem-i gaybdan yeni bir muallim-i hakîkat ve yeni ikbâl olan Peygamber-i zîşân erişti!"

1112. O cihandan ki, o bîçârenin çaresini dileyicidir. Dünyanın yüz binlerce nadiresi ondadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1112. O cihandan ki, o biçarenin çaresini dileyicidir. Dünyanın yüz binlerce nadiresi ondadır.

O yeni ikbal, o cihandan geldi ki, o cihan, çaresizin çaresini dileyicidir; ve gayb âlemi öyle bir âlemdir ki, görünen âlem olan bu dünyanın binlerce nadirliği ve acayip şeyi onda gizlidir.

"O yeni ikbâl, o cihandan geldi ki, o cihân, çâresizin çâresini dileyicidir; ve cihân-ı gayb öyle bir âlemdir ki, âlem-i zâhir olan bu dünyanın binlerce nâdiresi ve acâibi onda mündemiştir."

1113. Ey kavim! Müjde olsun! Sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak, sıkıntı zâil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1113. Ey kavim! Müjde olsun! Sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak, sıkıntı zâil oldu.

Ey tabiat âlemi içinde bunalan hakikat talep edenler! Müjdeler olsun ki, artık sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak, cismaniyet ve nefsaniyet âleminin verdiği sıkıntı gitti.

"Ey tabîat âlemi içinde bunalan hakîkat talibleri! Müjdeler olsun ki, artık sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak cismâniyet ve nefsâniyet âleminin verdiği sıkıntı gitti."

1114. Bir güneş "Ey Bilal! Bizi dinlendir!" diye tekāzāda hilalin evine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1114. Bir güneş "Ey Bilal! Bizi dinlendir!" diye talepte hilalin evine gitti.

"Kâze", mutlak menzil ve ev ve ziraat eden çiftçilerin tarla kenarında sazdan ve tahtadan yaptıkları oda anlamlarındadır (Burhan). Burada "hakir ev"den kinayedir. "Tekāzā", talep demektir. "Güneş"ten maksat, Resûl-i Ekrem hazretlerinin en yüce ruhları ve "hilal"den maksat, Hz. Bilal'in ruhudur. Güneşten ışık alan "ay" yeni görünmeye başladığı vakit "hilal" hâlinde

"Kâze", mutlak menzil ve hâne ve zirâat eden rençberlerin tarla kenarında sazdan ve tahtadan yaptıkları oda ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "hakîr ev"den kinâyedir. "Tekāzā", taleb demektir. "Güneş"ten murâd, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûh-ı a'zamları ve "hilal"den murâd, Hz. Bilal'in rûhudur. Güneşten ziyâ alan "ay" yeni görünmeye başladığı vakit "hilal" hâlinde

1110. "Ey akılların ve vehimlerin verâsı! Fehimlerin kusûruna merhamet buyur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1110. "Ey akılların ve vehimlerin ötesi! Anlayışların kusuruna merhamet buyur!"

[1094] "Ey hakikat-i muhammediyyesi akılların ve vehimlerin arkasında ve üstünde olan Resûl-i Ekrem Efendimiz! Biz seni aklımızın erdiği ve vehmimizin yetişebildiği sözlerle överiz. Bizim anlayışımızın eksikliğine ve âcizliğine merhamet buyur!"

[1094] "Ey hakikat-i muhammediyyesi akılların ve vehimlerin arkasında ve fevkinde olan Resûl-i Ekrem Efendimiz! Biz seni aklımızın erdiği ve vehmimizin yetişebildiği elfaz ile medh ederiz. Bizim anlayışımızın eksikliğine ve âcizliğine merhamet buyur!"

1111. "Ey âşıklar! Yeni edici olan eski cihandan yeni ikbal erişti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1111. "Ey âşıklar! Yeni edici olan eski cihandan yeni ikbal erişti!"

"Nev-kün", terkibî bir vasıf olup "yeni edici" demektir. "Eski cihân"dan maksat, gayb âlemidir. Yani, "Ey hakikat âşıkları! Zaman zaman yeni edici ve yenilik gösterici olan gayb âleminden yeni bir hakikat öğreticisi ve yeni bir ikbal olan şanlı Peygamber (s.a.v.) geldi!"

"Nev-kün", vasf-ı terkîbî olup “yeni edici" demektir. "Eski cihân"dan murâd, âlem-i gaybdır. Ya'ni, "Ey hakikat âşıkları! Vakit vakit yeni edici ve yenilik gösterici olan âlem-i gaybdan yeni bir muallim-i hakîkat ve yeni ikbal olan Peygamber-i zîşân erişti!"

1112. “O cihandan ki, o bîçârenin çaresini dileyicidir. Dünyanın yüz binlerce nadiresi ondadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1112. "O cihandan ki, o biçarenin çaresini dileyicidir. Dünyanın yüz binlerce nadir güzelliği ondadır."

O yeni ikbal, o cihandan geldi ki, o cihan, çaresizin çaresini dileyicidir; ve gayb âlemi öyle bir âlemdir ki, görünen âlem olan bu dünyanın binlerce nadir güzelliği ve acayip şeyi onda gizlidir.

"O yeni ikbal, o cihandan geldi ki, o cihan, çâresizin çâresini dileyicidir; ve cihan-ı gayb öyle bir âlemdir ki, âlem-i zâhir olan bu dünyanın binlerce nâdiresi ve acâibi onda mündemiştir."

1113. "Ey kavim! Müjde olsun! Sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak, sıkıntı zâil oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1113. "Ey kavim! Müjde olsun! Sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak, sıkıntı zâil oldu."

"Ey tabiat âlemi içinde bunalan hakikat talep edenler! Müjdeler olsun ki, artık sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak cismaniyet ve nefsaniyet (bedensel ve nefsî) âleminin verdiği sıkıntı gitti."

"Ey tabîat âlemi içinde bunalan hakîkat talibleri! Müjdeler olsun ki, artık sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak cismâniyet ve nefsâniyet âleminin verdiği sıkıntı gitti."

1114. "Bir güneş "Ey Bilal! Bizi dinlendir!" diye tekāzāda hilalin evine gitti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1114. "Bir güneş "Ey Bilal! Bizi dinlendir!" diye talep ederek hilalin evine gitti."

"Kâze", mutlak menzil ve ev ve ziraat eden çiftçilerin tarla kenarında sazdan ve tahtadan yaptıkları oda anlamlarındadır (Burhan). Burada "hakir ev"den kinayedir. "Tekāzā", talep demektir. "Güneş"ten kastedilen, Resûl-i Ekrem hazretlerinin en büyük ruhları ve "hilal"den kastedilen, Hz. Bilal'in ruhudur. Güneşten ışık alan "ay" yeni görünmeye başladığı vakit "hilal" halinde olduğu ve Bilal dahi küllî Muhammedî ruhtan kuvvet alıp yeni ortaya çıktığı için onun ruhu hilale benzetilmiştir. "Hilalin evine gitmek", Resûl-i Ekrem'in Bilal'in ruhuna yönelmesidir. Yani, “Bir büyük güneş olan Muhammedî ruh, bu küllî ruha nazaran hakir bir ev mesabesinde olan Bilal'in hilal ruhuna "Ey Bilal! Bizi, latif sesin ile ezan oku da dinlendir!" diye hitap edip talep ve istek içinde olarak gitti." Nitekim I. cildin 2016 numarasına denk gelen جان کمالست و ندای او کمال . مصطفی فرمود ارحنا يا بلال [yani "Can kemaldir ve onun nidası da kemaldir. Mustafa "Ey Bilal, bizi dinlendir!" buyurdu"] beytinde de bu anlam geçti. Şerh eden büyük âlimler, “hilal"den kastedilenin, ileride kıssası gelecek olan Hilal adlı kölenin Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından ziyaretine işaret buyurulduğunu yazmışlardır. Bu da caizdir.

"Kâze", mutlak menzil ve hâne ve zirâat eden rençberlerin tarla kenarında sazdan ve tahtadan yaptıkları oda ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "hakîr ev"den kinâyedir. "Tekāzā", taleb demektir. "Güneş"ten murâd, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûh-ı a'zamları ve "hilal"den murâd, Hz. Bilal'in rûhudur. Güneşten ziyâ alan "ay" yeni görünmeye başladığı vakit "hilal" hâlinde olduğu ve Bilâl dahi rûh-ı küllî-i Muhammedî'den kuvvet alıp yeni zâhir olduğu için onun rûhu hilâle teşbîh buyurulmuştur. "Hilalin hânesine gitmek", Resûl-i Ekrem'in Bilal'in ruhuna teveccüh buyurmalarıdır. Ya'ni, “Bir büyük güneş olan rûh-ı Muhammedî bu rûh-ı küllîye nazaran hakîr bir ev mesâbesinde olan Bilal'in rûh-ı hilâline "Ey Bilal! Bizi, latîf sesin ile ezân oku da dinlendir!" diye hitâb edip tekāzâ ve taleb içinde olarak gitti." Nitekim I. cildin 2016 numarasına musâdif olan جان کمالست و ندای او کمال . مصطفی فرمود ارحنا يا بلال [ya'ni "Cân kemâldir ve onun nidâsı da kemâldir. Mustafa "Ey Bilal, bizi dinlendir!" buyurdu"] beytinde de bu ma'nâ geçti. Şurrâh-ı kirâm, “hilâl"den murâd, âtîde kıssası gelecek olan Hilâl adlı kölenin Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından ziyâretine işâret buyurulduğunu yazmışlardır. Bu da câizdir.

1115. Düşman korkusundan dudak altından söylerdin. Onların körlüğüne minare üzerine git, söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1115. Düşman korkusundan dudak altından söylerdin. Onların körlüğüne minare üzerine git, söyle!

Bu şerefli beyit, Resûl-i Ekrem (a.s.) tarafından Bilâl'e hitaben söylenmiştir. Yani, "Ey Bilal! Sen düşman korkusundan dolayı ilâhî birliği ve benim peygamberliğimi dudak altından ve gizli söylerdin. Şimdi o düşmanın körlüğüne minare üzerine git de bağıra bağıra söyle ve "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden resûlullâh" sözlerini halka ilan et!"

Bu beyt-i şerîf Resûl-i Ekrem hazretleri tarafından Bilâl'e hitâben vâki'dir. Ya'ni, "Ey Bilal! Sen düşman korkusundan dolayı tevhîd-i ilâhîyi ve benim nübüvvetimi dudak altından ve gizli söylerdin. Şimdi o düşmanın körlüğüne minâre üzerine git de bağıra bağıra söyle ve "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden resûlullâh" sözlerini halka i'lân et!"

1116. Müjdeci her gamlının kulağına üfler. Kalk, ey müdbir! İkbal yolunu tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1116. Müjdeci her gamlının kulağına üfler. Kalk, ey talihsiz! Talih yolunu tut!

"Demîden", sözlükte "nefes etmek ve üflemek" demektir. Müjdeci, söz aracılığıyla müjdesini verdiği zaman doğal olarak nefesini ve sesini çıkarır ve bu sesi hava, dinleyenin kulağına taşır. Buna göre bu müjde, müjdecinin müjdelenen kişinin kulağına üflemesi olur. Nitekim yukarıda geçen 1037 ve 1038 numaralı beyitlerde:

[Yani "Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun sözünün doğrusunu ve yalanını idrak eder. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve sesini kabul eder"] buyurulmuş idi. olduğu ve Bilal de küllî Muhammedî ruhtan kuvvet alıp yeni ortaya çıktığı için onun ruhu hilale benzetilmiştir. "Hilalin hanesine gitmek", Resûl-i Ekrem'in Bilal'in ruhuna yönelmesidir. Yani, “Büyük bir güneş olan Muhammedî ruh, bu küllî ruha göre hakir bir ev mesabesinde olan Bilal'in hilal ruhuna "Ey Bilal! Bizi, latif sesin ile ezan oku da dinlendir!" diye hitap edip ısrar ve talep içinde olarak gitti." Nitekim I. cildin 2016 numarasına denk gelen جان کمالست و ندای او کمال . مصطفی فرمود ارحنا يا بلال [yani "Can kemaldir ve onun nidası da kemaldir. Mustafa "Ey Bilal, bizi dinlendir!" buyurdu"] beytinde de bu anlam geçti. Şerh eden büyük âlimler, “hilal"den maksadın, ileride kıssası gelecek olan Hilal adlı kölenin Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından ziyaretine işaret buyurulduğunu yazmışlardır. Bu da caizdir.

"Demîden", lügatte "nefh etmek ve üflemek" demektir. Müjdeci kelâm vâsıtasıyla müjdesini verdiği vakit bittabi' nefesini ve sesini çıkarır ve bu sesi sâmi'in kulağına hava nakleder. Binâenaleyh bu müjde, müjdecinin müjdelenen kimsenin kulağına üflemesi olur. Nitekim yukarıda geçen 1037 ve 1038 numaralı beyitlerde:

[Ya'ni "Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını müdriktir. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve savtını kabûl eder"] buyurulmuş idi. olduğu ve Bilâl dahi rûh-ı küllî-i Muhammedî'den kuvvet alıp yeni zâhir olduğu için onun rûhu hilâle teşbîh buyurulmuştur. "Hilâlin hânesine gitmek", Resûl-i Ekrem'in Bilâl'in rûhuna teveccüh buyurmalarıdır. Ya'ni, “Bir büyük güneş olan rûh-ı Muhammedî bu rûh-ı küllîye nazaran hakîr bir ev mesâbesinde olan Bilâl'in rûh-ı hilâline "Ey Bilâl! Bizi, latîf sesin ile ezân oku da dinlendir!" diye hitâb edip tekāzâ ve taleb içinde olarak gitti." Nitekim I. cildin 2016 numarasına musâdif olan جان کمالست و ندای او کمال . مصطفی فرمود ارحنا يا بلال [ya'ni "Cân kemâldir ve onun nidâsı da kemâldir. Mustafa "Ey Bilâl, bizi dinlendir!" buyurdu"] beytinde de bu ma'nâ geçti. Şurrâh-ı kirâm, “hilâl"den murâd, âtîde kıssası gelecek olan Hilâl adlı kölenin Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından ziyâretine işâret buyurulduğunu yazmışlardır. Bu da câizdir.

1115. Düşman korkusundan dudak altından söylerdin. Onların körlüğüne minare üzerine git, söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1115. Düşman korkusundan dudak altından söylerdin. Onların körlüğüne minare üzerine git, söyle!

Bu şerefli beyit, Resûl-i Ekrem (a.s.) tarafından Bilâl'e hitaben söylenmiştir. Yani, "Ey Bilâl! Sen düşman korkusundan dolayı ilâhî birliği ve benim peygamberliğimi dudak altından ve gizli söylerdin. Şimdi o düşmanın körlüğüne minare üzerine git de bağıra bağıra söyle ve "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden resûlullâh" sözlerini halka ilân et!"

Bu beyt-i şerîf Resûl-i Ekrem hazretleri tarafından Bilâl'e hitâben vâki'dir. Ya'ni, "Ey Bilâl! Sen düşman korkusundan dolayı tevhîd-i ilâhîyi ve benim nübüvvetimi dudak altından ve gizli söylerdin. Şimdi o düşmanın körlüğüne minâre üzerine git de bağıra bağıra söyle ve "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden resûlullâh" sözlerini halka i'lân et!"

1116. Müjdeci her gamlının kulağına üfler. Kalk, ey müdbir! İkbal yolunu tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1116. Müjdeci her gamlının kulağına üfler. Kalk, ey müdbir! İkbal yolunu tut!

"Demîden", sözlükte "nefh etmek ve üflemek" demektir. Müjdeci, söz aracılığıyla müjdesini verdiği zaman elbette nefesini ve sesini çıkarır ve bu sesi dinleyenin kulağına hava taşır. Bu sebeple bu müjde, müjdecinin müjdelenen kimsenin kulağına üflemesi olur. Nasıl ki yukarıda geçen 1037 ve 1038 numaralı beyitlerde: [Yani "Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun sözünün doğrusunu ve yalanını idrak eder. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve sesini kabul eder"] buyurulmuştu.

"Müjdeci"den kasıt, peygamberler ve evliyadır. "Müdbir", cismaniyet âlemine yönelip Hak'tan geri kalan kimseden kinayedir. Bu beyit özellikle Resûl-i Ekrem (a.s.) dilinden ve genel olarak insân-ı kâmiller tarafından gaflet ehline hitaptır. Yani, "Ey gafil! Ebedî hayat müjdecisi olan peygamberler ve evliya, her cismaniyet darlığının gamı içinde kalanların kulağına manevî feyzi ve insanlık şuurunu üfler. Kalk, ey Hak'tan geri kalan gafil! İkbale ve Hakk'a yönelme yolunu tut!"

"Demîden", lügatte "nefh etmek ve üflemek" demektir. Müjdeci kelâm vâsıtasıyla müjdesini verdiği vakit bittabi' nefesini ve sesini çıkarır ve bu sesi sâmi'in kulağına hava nakleder. Binâenaleyh bu müjde, müjdecinin müjdelenen kimsenin kulağına üflemesi olur. Nitekim yukarıda geçen 1037 ve 1038 numaralı beyitlerde: [Ya'ni "Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını müdriktir. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve savtını kabûl eder"] buyurulmuş idi.

"Müjdeci"den murâd, enbiyâ ve evliyâdır. "Müdbir", cismâniyet âlemine teveccüh edip Hak'tan geri kalan kimseden kinâyedir. Bu beyit husûsan Resûl-i Ekrem lisânından ve umûmen insân-ı kâmiller tarafından ehl-i gaflete hitâbdır. Ya'ni, "Ey gāfil! Hayât-ı ebediyye müjdecisi olan enbiyâ ve evliyâ her cismâniyet darlığının gamı içinde kalanların kulağına feyz-i ma'nevîyi ve insanlık şuûrunu üfler. Kalk, ey Hak'tan geri kalan gāfil! İkbâle ve Hakk'a teveccüh yolunu tut!"

1117. "Ey bu hapiste ve kokmuşta ve bit içinde olan! Sakın ha! Kimse işitmesin; kurtuldun; sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1117. "Ey bu hapiste ve kokmuşta ve bit içinde olan! Sakın ha! Kimse işitmesin; kurtuldun; sus!"

Ey bu maddî âlemin hapsi içinde ve bu kokmuş beden içinde ve sürekli kendini ısıran dış ve iç duyuların (havâss-i zâhire ve bâtıne) bitleri içinde olan gafil! İnsân-ı kâmilin davetine icabet etmekle bu maddî pislikten kurtuldun ve ruhanî incelik (letâfet-i rûhâniyye) kazandın! Artık sus! Sakın ha! Bu incelik hâlindeki zevkini yabancılara açıklama!

"Ey bu cismâniyet âleminin habsi içinde ve bu kokmuş cisim içinde ve dâimâ kendini ısıran havâss-i zâhire ve bâtıne bitleri içinde olan gäfil! İnsân-ı kâmilin da'vetine icâbet etmekle bu cismâniyet murdârlığından kurtuldun ve letâfet-i rûhâniyye iktisab ettin! Artık sus! Sakın ha! Bu hâl-i letâfet içindeki zevkini nâ-mahremlere ifşa etme!"

1118. "Ey benim yârim! Nasıl sakit edersin ki, her kılın dibinden davul çalıcı zâhir olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1118. "Ey benim yârim! Nasıl susturursun ki, her kılın dibinden davul çalıcı ortaya çıkar?"

Bu beyit, Hakk yolunun sâliki (Hakk Yolcusu) tarafından insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) "sus!" demesine karşılık söylenmiştir. Yani sâlik, mürşidine karşılık olarak der ki: "Ey benim gerçek yârim! Sen beni nasıl susturursun ki, benim vücudumdaki her kılın dibinden bir davul çalıcı ortaya çıkıyor ve hâlimi açığa vuruyor?" Nasıl ki Hz. Bilal, Hz. Sıddîk'ın "Sus ve sırları açığa vurma!" diye gerçekleşen tavsiyesini yerine getiremeyip, işkencelere rağmen "Ahad! Ahad!" diye bağırdı.

Bu beyit Hak yolunun sâliki tarafından insân-ı kâmilin "sus!" demesine cevâben îrâd buyurulmuştur. Ya'ni sâlik mürşidine cevâben der ki: "Ey benim hakîkî yârim! Sen beni nasıl susturursun ki, benim vücûdumdaki her kılın dibinden bir davul çalıcı zâhir oluyor ve hâlimi ifşa ediyor?" Nitekim Hz. Bilal cenâb-ı Sıddîk'ın "Sus ve esrârı faş etme!" diye vâki' olan tavsiyesini icrâ edemeyip, işkencelere rağmen "Ahad! Ahad!" diye bağırdı.

1119. Öyleki, hased huylu düşman sağır oldu. Der ki: "Bu kadar davulun sesi nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1119. Öyle ki, kıskanç huylu düşman sağır oldu. Der ki: "Bu kadar davulun sesi nerede?"

Yani, o davul çalıcı öyle çaldı ki, kıskanç olan düşman sağır oldu da, "Bu kadar davulun sesi nerededir?" diye sorar. Nasıl ki Resûl-i Ekrem hazretleri bin üç yüz elli küsur seneden beri Kur'ân-ı Kerîm ile gerçek tevhid davulunu çaldığı ve beş vakit de minarelerde ilahi tevhide ve Muhammedî peygamberliğe şehadet olunduğu ve inkârcılar bu davulun çalındığını gördükleri hâlde (duymadıkları gibi). "Müjdeci"den kasıt, peygamberler ve evliyalardır. "Müdbir", cismaniyet âlemine yönelip Hak'tan geri kalan kimseden kinayedir (üstü kapalı anlatımdır). Bu beyit özellikle Resûl-i Ekrem'in dilinden ve genel olarak insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafından gaflet ehline hitaptır. Yani, "Ey gafil! Sonsuz hayat müjdecisi olan peygamberler ve evliyalar, her cismaniyet darlığının gamı içinde kalanların kulağına manevi feyzi ve insanlık şuurunu üfler. Kalk, ey Hak'tan geri kalan gafil! İkbale ve Hakk'a yönelme yolunu tut!"

Ya'ni, o davul çalıcı öyle çaldı ki, hasûd olan düşman sağır oldu da, "Bu kadar davulun sesi nerededir?" diye sorar. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri bin üç yüz elli küsûr seneden beri Kur'ân-ı Kerîm ile tevhîd-i hakîkî davulunu çaldığı ve beş vakit de minârelerde tevhîd-i ilâhîye ve nübüvvet-i Muhammedîye şehadet olunduğu ve münkirler bu davulun çalındığını gördükleri hâl- "Müjdeci"den murâd, enbiyâ ve evliyâdır. "Müdbir", cismâniyet âlemine teveccüh edip Hak'tan geri kalan kimseden kinâyedir. Bu beyit husûsan Resûl-i Ekrem lisânından ve umûmen insân-ı kâmiller tarafından ehl-i gaflete hitâbdır. Ya'ni, "Ey gāfil! Hayât-ı ebediyye müjdecisi olan enbiyâ ve evliyâ her cismâniyet darlığının gamı içinde kalanların kulağına feyz-i ma'nevîyi ve insanlık şuûrunu üfler. Kalk, ey Hak'tan geri kalan gāfil! İkbâle ve Hakk'a teveccüh yolunu tut!"

1117. "Ey bu hapiste ve kokmuşta ve bit içinde olan! Sakın ha! Kimse işitmesin; kurtuldun; sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1117. "Ey bu hapiste ve kokmuşta ve bit içinde olan! Sakın ha! Kimse işitmesin; kurtuldun; sus!"

Ey bu maddî âlemin hapsi içinde ve bu kokmuş beden içinde ve daima kendini ısıran dış ve iç duyuların (havâss-i zâhire ve bâtıne) bitleri içinde olan gafil! İnsân-ı kâmilin davetine icabet etmekle bu maddî pislikten kurtuldun ve ruhanî incelik (letâfet-i rûhâniyye) kazandın! Artık sus! Sakın ha! Bu incelik hâli içindeki zevkini yabancılara açıklama!

"Ey bu cismâniyet âleminin habsi içinde ve bu kokmuş cisim içinde ve dâimâ kendini ısıran havâss-i zâhire ve bâtıne bitleri içinde olan gāfil! İnsân-ı kâmilin da'vetine icâbet etmekle bu cismâniyet murdârlığından kurtuldun ve letâfet-i rûhâniyye iktisâb ettin! Artık sus! Sakın ha! Bu hâl-i letâfet içindeki zevkini nâ-mahremlere ifşâ etme!"

1118. "Ey benim yârim! Nasıl sâkit edersin ki, her kılın dibinden davul çalıcı zâhir olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1118. "Ey benim yârim! Nasıl susturursun ki, her kılın dibinden davul çalıcı ortaya çıkar?"

Bu beyit, Hakk yolunun sâliki (Hakk Yolcusu) tarafından insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) "sus!" demesine cevaben söylenmiştir. Yani sâlik, mürşidine cevaben der ki: "Ey benim hakiki yârim! Sen beni nasıl susturursun ki, benim vücudumdaki her kılın dibinden bir davul çalıcı ortaya çıkıyor ve hâlimi ifşa ediyor?" Nasıl ki Hz. Bilal, Hz. Sıddık'ın "Sus ve sırları açığa vurma!" diye gerçekleşen tavsiyesini yerine getiremeyip, işkencelere rağmen "Ahad! Ahad!" diye bağırdı.

Bu beyit Hak yolunun sâliki tarafından insân-ı kâmilin "sus!" demesine cevâben îrâd buyurulmuştur. Ya'ni sâlik mürşidine cevâben der ki: "Ey benim hakîkî yârim! Sen beni nasıl susturursun ki, benim vücûdumdaki her kılın dibinden bir davul çalıcı zâhir oluyor ve hâlimi ifşâ ediyor?" Nitekim Hz. Bilâl cenâb-ı Sıddîk'ın "Sus ve esrârı fâş etme!" diye vâki' olan tavsiyesini icrâ edemeyip, işkencelere rağmen "Ahad! Ahad!" diye bağırdı.

1119. Öyleki, hased huylu düşman sağır oldu. Der ki: "Bu kadar davulun sesi nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1119. Öyle ki, kıskanç huylu düşman sağır oldu. Der ki: "Bu kadar davulun sesi nerede?"

Yani, o davul çalıcı öyle çaldı ki, kıskanç olan düşman sağır oldu da, "Bu kadar davulun sesi nerededir?" diye sorar. Nasıl ki Yüce Peygamber (s.a.v.) bin üç yüz elli küsur seneden beri Kur'ân-ı Kerîm ile gerçek tevhid davulunu çaldığı ve beş vakit de minarelerde ilâhî tevhide ve Muhammedî peygamberliğe şehadet olunduğu ve inkârcılar bu davulun çalındığını gördükleri hâlde onun sesi olan sonucundan ve meyvesinden gafildirler; ve onun sonucu ve meyvesi şudur ki: Yeryüzünde üç yüz elli milyon tahmin edilen halk bu davulun sesini duymuş ve bu davulu çalanın başına toplanmıştır; ve insanların en aydın olanları da peyderpey işitip toplanmaktadır. Sağır olan inkârcılar hâlâ, "Bu davulun sesi nerededir?" diye sorarlar.

Ya'ni, o davul çalıcı öyle çaldı ki, hasûd olan düşman sağır oldu da, "Bu kadar davulun sesi nerededir?" diye sorar. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri bin üç yüz elli küsûr seneden beri Kur'ân-ı Kerîm ile tevhîd-i hakîkî davulunu çaldığı ve beş vakit de minârelerde tevhîd-i ilâhîye ve nübüvvet-i Muhammedîye şehadet olunduğu ve münkirler bu davulun çalındığını gördükleri hâl- de onun sadâsı olan neticesinden ve semeresinden gafildirler; ve onun neticesi ve semeresi budur ki: Küre-i arzda üç yüz elli milyon tahmîn olunan halk bu davulun sesini duymuş ve bu davulu çalanın başına toplanmıştır; ve insanların en münevver olanları da peyderpey işitip toplanmaktadır. Sağır olan münkirler hâlâ, "Bu davulun sesi nerededir?" diye sorarlar.

1120. Onun yüzüne fesleğen vurur ki, tâzedir. O körlükten der ki: "Bu sadme nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1120. Onun yüzüne fesleğen vurur ki, tâzedir. O körlükten der ki: "Bu sadme nedir?"

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o inkârcının yüzüne güzel kokulu hakiki tevhid fesleğenini çarpar. O inkârcı, kalbinin körlüğünden bu çarpmayı bir kahır olarak kabul edip, "Beni rahatsız eden bu çarpma ve darbe nedir?" der.

İnsân-ı kâmil o münkirin yüzüne güzel kokulu tevhîd-i hakîkî fesleğeni çarpar. O münkir kalbinin körlüğünden bu çarpmayı bir kahır telakkî edip, "Beni rahatsız eden bu sadme ve çarpma nedir?" der.

1121. Hûrîler onun elini çekiyor, işkence ediyor; kör, "Niye beni ağrıtıyor?" diye hayrândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1121. Hûrîler onun elini çekiyor, işkence ediyor; kör, "Niye beni ağrıtıyor?" diye hayrandır.

İnsân-ı kâmilin ortaya koyduğu ilâhî hakikatler ve rabbanî bilgiler (Allah'a ait bilgiler) hûrîleri, evliyayı inkâr eden zahir ehlinin idrak gücünü hırpalayarak kendi taraflarına çekiyor. Halbuki his gözü açık ve kalb gözü kör olan kimse, "Bu anlamlar niçin benim inancımı ve idrakimi bozarak dert ve elem veriyor?" diye hayrettedir.

İnsân-ı kâmilin ızhâr ettiği hakāyık-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye hûrîleri münkir-i evliyâ olan ehl-i zâhirin kudret-i idrâkini hırpalayarak kendi taraflarına çekiyor. Halbuki his gözü açık ve kalb gözü kör olan kimse, "Bu maânî niçin benim i'tikādımı ve idrâkimi bozarak dert ve elem veriyor?" diye hayrettedir.

1122. "Benim elim ve cismim üzerinde bu keşâkeş nedir? Uyumuşum, bırak, tâ bir uyku edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1122. "Benim elim ve bedenim üzerinde bu çekişme nedir? Uyumuşum, bırak, ta ki bir uyku edeyim!"

"Bana ilham edilen bu anlamlar ile benim idrak gücüm ve bedenimin duyuları üzerindeki bu çekişme ve bu çekiş nedir? Ben dış duyularımın söylediği ninniler ile uyumuşum. Bırak, zevkimi bozma! Güzelce bir uyku çekeyim!" Bu şerefli beyitte, dış görünüşe önem verenlerin, hakikatleri beş dış ve iç duyu ile idrak etmeye çalıştıklarına işaret buyrulur. Halbuki bu duyular dış âleme sınırlıdır ve dış âlem ise "Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" hadis-i şerifi gereğince rüyadır. Bu sebeple dış görünüşe önem verenler hakikatleri rüyada görmeye çalışırlar.

"Bana ilkā olunan bu ma'nâlar ile benim kudret-i idrâkim ve havâss-i cismim üzerindeki bu keşâkeş ve bu çekiş nedir? Ben havâss-i zâhiremin söylediği ninniler ile uyumuşum. Bırak, zevkimi bozma! Güzelce bir uyku çekeyim!" Bu beyt-i şerîfte ehl-i zâhirin, hakāyıkı havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıne ile idrâke çalıştıklarına işaret buyurulur. Halbuki bu havâs âlem-i zâhire münhasırdır ve âlem-i zahir ise الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" hadîs-i şerîfi mûcibince rü'yâdır. Binâenaleyh ehl-i zâhir hakāyıkı rü'yâda görmeye çalışırlar.

1123. Onu ki, rü'yâda ararsın, odur. Gözünü aç ki, o iyi izli olan aydır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1123. Onu ki, rüyada ararsın, odur. Gözünü aç ki, o iyi izli olan aydır.

de onun sesi olan sonucundan ve meyvesinden gafildirler; ve onun sonucu ve meyvesi şudur ki: Yeryüzünde üç yüz elli milyon tahmin edilen halk bu davulun sesini duymuş ve bu davulu çalanın başına toplanmıştır; ve insanların en aydın olanları da peyderpey işitip toplanmaktadır. Sağır olan inkârcılar hâlâ, "Bu davulun sesi nerededir?" diye sorarlar.

de onun sadâsı olan neticesinden ve semeresinden gafildirler; ve onun netîcesi ve semeresi budur ki: Küre-i arzda üç yüz elli milyon tahmîn olunan halk bu davulun sesini duymuş ve bu davulu çalanın başına toplanmıştır; ve insanların en münevver olanları da peyderpey işitip toplanmaktadır. Sağır olan münkirler hâlâ, "Bu davulun sesi nerededir?" diye sorarlar.

1120. Onun yüzüne fesleğen vurur ki, tâzedir. O körlükten der ki: "Bu sadme nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1120. Onun yüzüne fesleğen vurur ki, tâzedir. O körlükten der ki: "Bu sadme nedir?"

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o inkârcının yüzüne güzel kokulu hakiki tevhid fesleğenini çarpar. O inkârcı, kalbinin körlüğünden bu çarpmayı bir kahır olarak kabul edip, "Beni rahatsız eden bu çarpma ve darbe nedir?" der.

İnsân-ı kâmil o münkirin yüzüne güzel kokulu tevhîd-i hakîkî fesleğeni çarpar. O münkir kalbinin körlüğünden bu çarpmayı bir kahır telakkî edip, "Beni rahatsız eden bu sadme ve çarpma nedir?" der.

1121. Hûrîler onun elini çekiyor, işkence ediyor; kör, "Niye beni ağrıtıyor?" diye hayrândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1121. Hûrîler onun elini çekiyor, işkence ediyor; kör, "Niye beni ağrıtıyor?" diye hayrandır.

İnsân-ı kâmilin ortaya koyduğu ilâhî hakikatler ve rabbanî bilgiler (Allah'a ait bilgiler) hûrîleri, evliyayı inkâr eden zahir ehlinin idrak gücünü hırpalayarak kendi taraflarına çekiyor. Halbuki his gözü açık ve kalb gözü kör olan kimse, "Bu anlamlar niçin benim inancımı ve idrakimi bozarak dert ve elem veriyor?" diye hayrettedir.

İnsân-ı kâmilin ızhâr ettiği hakāyık-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye hûrîleri münkir-i evliyâ olan ehl-i zâhirin kudret-i idrâkini hırpalayarak kendi taraflarına çekiyor. Halbuki his gözü açık ve kalb gözü kör olan kimse, "Bu maânî niçin benim i'tikādımı ve idrâkimi bozarak dert ve elem veriyor?" diye hayrettedir.

1122. "Benim elim ve cismim üzerinde bu keşâkeş nedir? Uyumuşum, bırak, tâ bir uyku edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1122. "Benim elim ve bedenim üzerinde bu çekişme nedir? Uyumuşum, bırak, ta ki bir uyku edeyim!"

"Bana ilham edilen bu anlamlar ile benim idrak gücüm ve bedenimin duyuları üzerindeki bu çekişme ve bu didişme nedir? Ben dış duyularımın söylediği ninniler ile uyumuşum. Bırak, zevkimi bozma! Güzelce bir uyku çekeyim!"

Bu yüce beyitte, dış görünüşe önem verenlerin, hakikatleri beş dış ve iç duyu ile idrak etmeye çalıştıklarına işaret edilir. Halbuki bu duyular dış âleme sınırlıdır ve dış âlem ise "Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" hadis-i şerifi gereğince rüyadır. Bu sebeple dış görünüşe önem verenler hakikatleri rüyada görmeye çalışırlar.

"Bana ilkā olunan bu ma'nâlar ile benim kudret-i idrâkim ve havâss-i cismim üzerindeki bu keşâkeş ve bu çekiş nedir? Ben havâss-i zâhiremin söylediği ninniler ile uyumuşum. Bırak, zevkimi bozma! Güzelce bir uyku çekeyim!"

Bu beyt-i şerîfte ehl-i zâhirin, hakāyıkı havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıne ile idrâke çalıştıklarına işaret buyurulur. Halbuki bu havâs âlem-i zâhire münhasırdır ve âlem-i zahir ise الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" hadîs-i şerîfi mûcibince rü'yâdır. Binâenaleyh ehl-i zâhir hakāyıkı rü'yâda görmeye çalışırlar.

1123. Onu ki, rü'yâda ararsın, odur. Gözünü aç ki, o iyi izli olan aydır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1123. Onu ki, rüyada ararsın, odur. Gözünü aç ki, o iyi izli olan aydır.

Ey dış görünüşe bakan! O şeyi ki, sen bedensel duyularınla rüya olan bu görünen âlemde ararsın, insân-ı kâmilin söylediği hakikatler ve ilâhî bilgiler senin rüyada arayıp da bulamadığın şeydir. Aklının gözünü aç ki, sana o hakikatleri açıklayan iyi izli ve nurlu olan aydır ki, bu ay mesabesindeki insân-ı kâmil, bilgi nurunu güneş mesabesindeki hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati) alır. Eğer sana karşı hakikatleri ve ilâhî bilgileri bolca veriyor ve seni uykudan uyandırıp kendi tarafına çekiyor ise, bu sende gördüğü yatkınlığın güzelliğindendir; yoksa sana eziyet ve cefa etmek için değildir.

Ey zahir-bîn! O şeyi ki, sen havâss-i cismin ile rü'yâ olan bu âlem-i zâhirde ararsın, insân-ı kâmilin söylediği hakäyık ve maârif-i ilâhiyye senin rü'yâda arayıp da bulamadığın şeydir. Aklının gözünü aç ki, sana o hakäyıkı beyân eden iyi izli ve nûrlu olan aydır ki, bu ay mesâbesinde olan insân-ı kâmil, nûr-ı maarifi güneş mesâbesinde olan hakikat-i muhammediyyeden alır. Eğer sana karşı hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl ediyor ve seni uykudan uyandırıp kendi tarafına çekiyor ise, sende gördüğü isti'dâdın güzelliğindendir; yoksa sana ezâ ve cefâ etmek için değildir.

1124. Ondan dolayı belalar azîzler üzerine ziyade oldu. Zîrâ o lütuf etmeyi yâr güzellere ziyade etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1124. Bu sebeple belalar azizler üzerine çok oldu. Çünkü o, lütfetmeyi güzel dostlara çok etti.

"Tecemmüş", tefa'ul babındandır; "lütfetmek, merhamet göstermek ve kalpleri kazanmak" anlamlarındadır. Burada önceki anlamlar uygundur. Yani, bu sırra dayanır ki, belalar istidatları güzel ve kendileri Allah katında aziz olan kimseler üzerine çok oldu ve Yüce Allah onları bu belalar vasıtasıyla kendi tarafına çekti. Nasıl ki hadis-i şerifte اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل yani "Belaların en şiddetlisi peygamberler üzerinedir. Sonra velîler ve sonra da onlara benzeyenler üzerinedir" buyurulur; ve ariflerden biri de لولا البلاء من الله لم يكن لعبد اليه سبيل yani "Eğer Allah tarafından bela olmasaydı, kul için Allah'a yol olmazdı" demiştir. Çünkü gerçek dost olan Yüce Allah bu lütfu ve merhameti güzellere karşı çok etti ve istidadı güzel olmayanları da gaflet uykusunda bıraktı. İlahi ahlakla ahlaklanmış olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi böyle yapar.

“Tecemmüş”, tefa'ul babındandır; “lutf etmek, mihribanlık göstermek ve kalbleri kazanmak” ma'nâlarınadır. Burada evvelki ma'nâlar münasibdir. Ya'ni, bu sırra mebnîdir ki, belâlar isti'dâdları güzel ve kendileri ind-i ilâhîde aziz olan kimseler üzerine ziyâde oldu ve Hak Teâlâ onları bu belâlar vâsıtasıyla kendi tarafına çekti. Nitekim hadis-i şerifte اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل ya'ni “Belâların en şiddetlisi peygamberler üzerinedir. Sonra velîler ve sonra da onlara benzeyenler üzerinedir” buyurulur; ve ârifin birisi de لولا البلاء من الله لم يكن لعبد اليه سبيل ya'ni Eğer Allah tarafından belâ olmasa idi, abd için Allah'a yol olmaz idi” demiştir. Zîrâ yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ bu lutfu ve mihribanlığı güzellere karşı ziyâde etti ve isti'dâdı güzel olmayanları da gaflet uykusunda bıraktı. Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan insân-ı kâmil dahi böyle yapar.

1125. Her bir yolda güzeller ile latîfe eder; ba'zan körleri dahi karıştırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1125. Her bir yolda güzeller ile şakalaşır; bazen körleri dahi karıştırır.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), yatkınlığı güzel ve aklı ile idrâki parlak olan kimseler ile her bir yolda, yani her bir işte şakalaşır ve bu şakalaşmalar ile onu kendisine çeker. Bazen akıl gözü kör ve idrâki sınırlı olan kimselerin iç dünyalarını dahi onların mizaçlarına göre görünmek suretiyle karıştırır.

İnsân-ı kâmil isti'dâdı güzel ve akıl ve idrāki parlak olan kimseler ile her bir yolda ya'ni her bir muamelede latîfe eder ve bu latîfeler ile onu kendisine cezbeder. Ba'zan akıl gözü kör ve idrâki mahdûd olan kimselerin bâtınlarını dahi onların mizâçlarına göre görünmek sûretiyle karıştırır.

1126. Kendisini bir dem bu körlere verir, tâ ki körlerin mahallesinden feryad sıçraya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1126. Kendisini bir an bu körlere verir ki, körlerin mahallesinden feryat yükselsin!

Ey dış görünüşe bakan! Sen cisim duyularınla rüya olan bu görünen âlemde aradığın şeyi, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) söylediği hakikatler ve ilahi bilgiler senin rüyada arayıp da bulamadığın şeydir. Aklının gözünü aç ki, sana o hakikatleri açıklayan, iyi izli ve nurlu olan aydır ki, bu ay konumunda olan insân-ı kâmil, bilgi nurunu güneş konumunda olan hakikat-i Muhammediyye'den alır. Eğer sana karşı hakikatleri ve ilahi bilgileri bolca veriyor ve seni uykudan uyandırıp kendi tarafına çekiyorsa, bu sende gördüğü yatkınlığın güzelliğindendir; yoksa sana eziyet ve cefa etmek için değildir.

Ey zahir-bîn! O şeyi ki, sen havâss-i cismin ile rü'yâ olan bu âlem-i zâhirde ararsın, insân-ı kâmilin söylediği hakāyık ve maârif-i ilâhiyye senin rü'yâda arayıp da bulamadığın şeydir. Aklının gözünü aç ki, sana o hakāyıkı beyân eden iyi izli ve nûrlu olan aydır ki, bu ay mesâbesinde olan insân-ı kâmil, nûr-ı maarifi güneş mesâbesinde olan hakikat-i muhammediyyeden alır. Eğer sana karşı hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl ediyor ve seni uykudan uyandırıp kendi tarafına çekiyor ise, sende gördüğü isti'dâdın güzelliğindendir; yoksa sana ezâ ve cefâ etmek için değildir.

1124. Ondan dolayı belalar azîzler üzerine ziyade oldu. Zîrâ o lütuf etmeyi yâr güzellere ziyade etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1124. Bu sebeple belalar azizler üzerine çok oldu. Çünkü o, lütfetmeyi güzel kullara çok etti.

"Tecemmüş", tefa'ul babındandır; "lütfetmek, şefkat göstermek ve kalpleri kazanmak" anlamlarındadır. Burada önceki anlamlar uygundur. Yani, bu sırra dayanır ki, belalar yatkınlıkları güzel ve Allah katında aziz olan kimseler üzerine çok oldu ve Yüce Allah onları bu belalar aracılığıyla kendi tarafına çekti. Nitekim hadis-i şerifte اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل yani "Belaların en şiddetlisi peygamberler üzerinedir. Sonra velîler ve sonra da onlara benzeyenler üzerinedir" buyrulur; ve ariflerden biri de لولا البلاء من الله لم يكن لعبد اليه سبيل yani "Eğer Allah tarafından bela olmasaydı, kul için Allah'a yol olmazdı" demiştir. Çünkü gerçek dost olan Yüce Allah bu lütfu ve şefkati güzel kullara karşı çok etti ve yatkınlığı güzel olmayanları da gaflet uykusunda bıraktı. İlahi ahlakla ahlaklanmış olan insân-ı kâmil de böyle yapar.

"Tecemmüş”, tefa'ul babındandır; "lutf etmek, mihribanlık göstermek ve kalbleri kazanmak" ma'nâlarınadır. Burada evvelki ma'nâlar münasibdir. Ya'ni, bu sırra mebnîdir ki, belâlar isti'dâdları güzel ve kendileri ind-i ilâhîde aziz olan kimseler üzerine ziyâde oldu ve Hak Teâlâ onları bu belâlar vâsıtasıyla kendi tarafına çekti. Nitekim hadis-i şerifte اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل ya'ni "Belâların en şiddetlisi peygamberler üzerinedir. Sonra velîler ve sonra da onlara benzeyenler üzerinedir" buyurulur; ve ârifin birisi de لولا البلاء من الله لم يكن لعبد اليه سبيل ya'ni "Eğer Allah tarafından belâ olmasa idi, abd için Allah'a yol olmaz idi" demiştir. Zîrâ yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ bu lutfu ve mihribanlığı güzellere karşı ziyâde etti ve isti'dâdı güzel olmayanları da gaflet uykusunda bıraktı. Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan insân-ı kâmil dahi böyle yapar.

1125. Her bir yolda güzeller ile latîfe eder; ba'zan körleri dahi karıştırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1125. Her bir yolda güzeller ile şakalaşır; bazen körleri dahi karıştırır.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), yatkınlığı güzel ve aklı ile idrâki parlak olan kimseler ile her bir yolda, yani her bir işte şakalaşır ve bu şakalaşmalar ile onu kendisine çeker. Bazen akıl gözü kör ve idrâki sınırlı olan kimselerin iç dünyalarını dahi onların mizaçlarına göre görünmek suretiyle karıştırır.

İnsân-ı kâmil isti'dâdı güzel ve akıl ve idrāki parlak olan kimseler ile her bir yolda ya'ni her bir muamelede latîfe eder ve bu latîfeler ile onu kendisine cezbeder. Ba'zan akıl gözü kör ve idrâki mahdûd olan kimselerin bâtınlarını dahi onların mizâçlarına göre görünmek sûretiyle karıştırır.

1126. Kendisini bir dem bu körlere verir, tâ ki körlerin mahallesinden feryad sıçraya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1126. Kendisini bir an bu körlere verir, tâ ki körlerin mahallesinden feryat yükselsin!

Yani, insân-ı kâmil bir süre kendisini bu kalbi kör olanlarla meşgul eder ve bunlara "İnsanlara akılları ölçüsünce söyleyiniz!" hadîs-i şerîfine uyarak söz söyler. Bu davranışı, körler âleminde dahi hiç olmazsa taklit yoluyla Hakk'a yöneliş meydana gelsin ve bir feryat yükselsin diye yapar. Evliya menkıbelerini okuyanlarca bilinir ki, bir insân-ı kâmile bağlanan binlerce Hakk Yolcusundan ancak birkaç kişi Hakk'a ulaşır, geri kalanlar taklit mertebesinde kalır.

Hilal'in kıssasıdır ki, Allah'ın ihlaslı ve taklitsiz, basiret sahibi bir kulu idi. Yaratılmışların köleliği içinde, acizlikten değil, maslahat (hikmet) gereği zahiren Lokman ve Yusuf ve onların dışındakiler gibi gizlenmiş idi. Bir beyin seyis olan kölesi idi ve o bey Müslüman idi; fakat gözü kapalı idi.

"Kör bilir ki, bir anası vardır. Fakat nasıldır? Sanıya getirmez." Eğer bu biliş ile anaya saygı gösterirse körlükten kurtulması mümkün olur. "Allah bir kula hayır murat ettiği vakit onun kalbinin iki gözünü açar; tâ ki, o onlar ile gaybı görür." إِذَا أَرَادَ اللهُ بِعَبْدِ خَيْراً فَتَح عيني قلبهُ لِيُبْصِرَهُ بِهِمَا الْغَيْبَ "Bu yolu gönül diriliğinden elde et! Çünkü bu cisim diriliği hayvanlık sıfatıdır."

Yukarıda gözü açık olanlar ile körlerden bahsedilmiş idi. Bu kıssa, kalp gözleri açık olanlar ile kapalı olanların hâlini açıklamak üzere anlatılmıştır.

Yani, insân-ı kâmil bir süre kendisini bu kalbi kör olanlarla meşgul eder ve bunlara "İnsanlara akılları ölçüsünce söyleyiniz!" hadîs-i şerîfine uyarak söz söyler. Bu davranışı, körler âleminde dahi hiç olmazsa taklit yoluyla Hakk'a yöneliş meydana gelsin ve bir feryat yükselsin diye yapar. Evliya menkıbelerini okuyanlarca bilinir ki, bir insân-ı kâmile bağlanan binlerce Hakk Yolcusundan ancak birkaç kişi Hakk'a ulaşır, geri kalanlar taklit mertebesinde kalır. Hilal'in kıssasıdır ki, Allah'ın ihlaslı ve taklitsiz, basiret sahibi bir kulu idi. Yaratılmışların köleliği içinde, acizlikten değil, maslahat (hikmet) gereği zahiren Lokman ve Yusuf ve onların dışındakiler gibi gizlenmiş idi. Bir beyin seyis olan kölesi idi ve o bey Müslüman idi; fakat gözü kapalı idi.

"Kör bilir ki, bir anası vardır. Fakat nasıldır? Sanıya getirmez."

Eğer bu biliş ile anaya saygı gösterirse körlükten kurtulması mümkün olur.

"Allah bir kula hayır murat ettiği vakit onun kalbinin iki gözünü açar; tâ ki, o onlar ile gaybı görür." إِذَا أَرَادَ اللهُ بِعَبْدِ خَيْراً فَتَح عيني قلبهُ لِيُبْصِرَهُ بِهِمَا الْغَيْبَ

"Bu yolu gönül diriliğinden elde et! Çünkü bu cisim diriliği hayvanlık sıfatıdır."

Yukarıda gözü açık olanlar ile körlerden bahsedilmiş idi. Bu kıssa, kalp gözleri açık olanlar ile kapalı olanların hâlini açıklamak üzere anlatılmıştır. Seyyid'in Tanımları'nda "muhlas", Yüce Allah'ın şirkten ve günahlardan arındırdığı kimseler diye tanımlanmıştır. Bu tanıma göre "muhlas", taklitsiz ve basiret sahibi olan kimse, gizli ve açık şirkten arınmış olduğu için Hz. Hilal (r.a.) hakkında bu kelime kullanılmıştır. Hz. Lokman hakkındaki bilgiler Ravzatü's-Safa'da ayrıntılı olarak yazılı olduğu gibi Yusuf (a.s.)ın kıssası dahi tefsir kitaplarında ve Peygamber Kıssaları'nda yer almakta ve meşhurdur. Burada zikri uzun olur. داند اعمی که مادری دارد [yani "Kör de bilir ki, bir anası var..."] ilh. Beyt-i şerîfi Hakîm Senâî hazretlerinin Hadîka'sından alınmıştır. Bilinmeli ki, müminler iki çeşittir: Birinin kalbinin iki gözü açık ve diğerinin kapalıdır. Kalbinin iki gözü açık olanlar bir gözüyle zahiri ve bir gözüyle batını görürler. Yani Hakk'ı halkta ve halkı da Hak'ta görürler. Bu sebeple yaratılmışa kul olmayı Hakk'a kul olma bilirler. Fakat bu gözleri kapalı, yalnız his gözü açık olanlar ne batını ne de zahiri görürler. Onların gerçi his gözleri açıktır, eşyayı görürler, fakat eşyanın ne olduğunu bilmezler. Bu sebeple onların bu görüşü zahiri görmek değildir. Hayvanlar gibi karaltıyı görmekten ibarettir. Çünkü cehalet içinde hayvanlar gibi yaşamaktadırlar. Nitekim İmam Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar: حياة القلب علم فاغتنمه وموت القلب جهل فاجتنبه "Kalbin hayatı ilimdir, onu ganimet bil! Ve kalbin ölümü cehalettir, ondan sakın!" Şimdi bu körler iki kısımdır: Bir kısmı kalp gözü açık olanlara hürmet edip onların ilim ve marifetlerini birtakım yorumlarla inkâr etmez. Bir kısmı da onlara muhalif olup inkâr ederler. Önceki körler hürmetkârane olan taklitlerinin faydasını görürler. Sonrakiler inkârlarının ve hürmetsizliklerinin cezasını hem dünya hayatlarında hem de ahiret hayatlarında çekerler.

Ya'ni, insân-ı kâmil bir müddet kendisini bu kör kalbliler ile meşgül eder ve bunlara كلموا الناس على قدر عقولهم ya'ni "Nasa akılları mikdârınca söyleyiniz!" hadîs-i şerîfine ittibâen söz söyler. Bu muameleyi körler âleminde dahi hiç olmazsa taklîden Hakk'a teveccüh hâsıl edip, bir feryâd sıçrasın diye yapar. Menâkıb-ı evliyâyı mütâlaa edenlerce ma'lûmdur ki, bir insân-ı kâmile intisâb eden binlerce sâlikten ancak birkaç kimse Hakk'a vâsıl olur, mütebâkîsi mertebe-i taklîdde kalır.

Hilal'in kıssasıdır ki, Hudâ'nın muhlas ve taklîdsiz sâhib-i basîret bir kulu idi. Mahlûkātın köleliği içinde, acz cihetinden değil, maslahat cihetinden zâhiren Lokmân ve Yûsuf ve onların gayrıları gibi gizlenmiş idi. Bir beyin seyis olan kölesi idi ve o bey müslümân idi; fakat gözü kapalı idi.

"Kör bilir ki, bir anası vardır. Fakat nasıldır? Vehme getirmez." Eğer bu biliş ile anaya ta'zîm ederse körlükten kurtulması mümkin olur. "Allah bir kula hayır murâd ettiği vakit onun kalbinin iki gözünü açar; tâ ki, o onlar ile gaybı görür." إِذَا أَرَادَ اللهُ بِعَبْدِ خَيْراً فَتَح عيني قلبهُ لِيُبْصِرَهُ بِهِمَا الْغَيْبَ "Bu yolu gönül diriliğinden hâsıl et! Zîrâ bu cisim diriliği hayvanlık sıfatıdır"

Yukarıda gözlüler ile körlerden bahis buyurulmuş idi. Bu kıssa kalb gözleri açık olanlar ile kapalı olanların hâlini beyânen îrâd buyurulmuştur.

Ya'ni, insân-ı kâmil bir müddet kendisini bu kör kalbliler ile meşgül eder ve bunlara كلموا الناس على قدر عقولهم ya'ni "Nasa akılları mikdârınca söyleyiniz!" hadîs-i şerîfine ittibâen söz söyler. Bu muameleyi körler âleminde dahi hiç olmazsa taklîden Hakk'a teveccüh hâsıl edip, bir feryâd sıçrasın diye yapar. Menâkıb-ı evliyâyı mütâlaa edenlerce ma'lûmdur ki, bir insân-ı kâmile intisâb eden binlerce sâlikten ancak birkaç kimse Hakk'a vâsıl olur, mütebâkîsi mertebe-i taklîdde kalır. Hilal'in kıssasıdır ki, Hudâ'nın muhlas ve taklîdsiz sâhib-i basîret bir kulu idi. Mahlûkātın köleliği içinde, acz cihetinden değil, maslahat cihetinden zâhiren Lokmân ve Yûsuf ve onların gayrıları gibi gizlenmiş idi. Bir beyin seyis olan kölesi idi ve o bey müslümân idi; fakat gözü kapalı idi.

"Kör bilir ki, bir anası vardır. Fakat nasıldır? Vehme getirmez."

Eğer bu biliş ile anaya ta'zîm ederse körlükten kurtulması mümkin olur.

"Allah bir kula hayır murâd ettiği vakit onun kalbinin iki gözünü açar; tâ ki, o onlar ile gaybı görür." إِذَا أَرَادَ اللهُ بِعَبْدِ خَيْراً فَتَح عيني قلبهُ لِيُبْصِرَهُ بِهِمَا الْغَيْبَ

"Bu yolu gönül diriliğinden hâsıl et! Zîrâ bu cisim diriliği hayvanlık sıfatıdır"

Yukarıda gözlüler ile körlerden bahis buyurulmuş idi. Bu kıssa kalb gözleri açık olanlar ile kapalı olanların hâlini beyânen îrâd buyurulmuştur. Ta'rîfât-ı Seyyid'de "muhlas", Allâhu Teâlâ'nın şirkten ve maâsîden sâfi kıldığı kimseler diye ta'rîf olunmuştur. Bu ta'rîfe göre "muhlas", taklîdsiz ve sâhib-i basîret olan kimse, şirk-i hafi ve celîden sâf olduğu için Hz. Hilal (r.a.) hakkında bu kelime isti'mâl buyurulmuştur. Hz. Lokmân hakkındaki ma'lûmât Ravzatü's-Safa'da mufassalan yazılı olduğu gibi Yûsuf (a.s.)ın kıssası dahi tefsîr kitablarında ve Kısas-ı Enbiya'da münderiç ve meşhûrdur. Burada zikri uzun olur. داند اعمی که مادری دارد [ya'ni "Kör de bilir ki, bir anası var..."] ilh. Beyt-i şerîfi Hakîm Senâî hazretlerinin Hadîka'sından muktebesdir. Ma'lûm olsun ki, mü'minler iki nevi'dir: Birinin kalbinin iki gözü açık ve diğerinin kapalıdır. Kalbinin iki gözü açık olanlar bir gözüyle zâhiri ve bir gözüyle bâtını görürler. Ya'ni Hakk'ı halkta ve halkı da Hak'ta görürler. Binâenaleyh mahlûka kul olmayı Hakk'a kul olma bilirler. Fakat bu gözleri kapalı, yalnız his gözü açık olanlar ne bâtını ne de zâhiri görürler. Onların gerçi his gözleri açıktır, eşyâyı görürler, fakat eşyânın ne olduğunu bilmezler. Binâenaleyh onların bu görüşü zâhiri görmek değildir. Hayvanlar gibi karaltıyı görmekten ibarettir. Zîrâ cehl içinde hayvanlar gibi yaşamaktadırlar. Nitekim İmâm Alî (k.A.v.) efendimiz buyururlar: حياة القلب علم فاغتنمه وموت القلب جهل فاجتنبه "Kalbin hayatı ilimdir, onu ganîmet bil! Ve kalbin ölümü cehildir, ondan sakın!" İmdi bu körler iki kısımdır: Bir kısmı kalb gözü açık olanlara hürmet edip onların ulûm ve maârifini birtakım te'vîlât ile inkâr etmez. Bir kısmı da onlara muhâlif olup inkâr ederler. Evvelki körler hürmetkârâne olan taklîdlerinin fâidesini görürler. Sonrakiler inkârlarının ve hürmetsizliklerinin cezâsını hem hayât-ı dünyeviyyelerinde ve hem de hayât-ı uhreviyyelerinde çekerler.

## Vaktaki Bilal'in evsafının ba'zısını işittin, şimdi de Hilal'in za'fının kıssasını dinle!

1128. O revişde Bilal'den ziyade idi. Kötü huy için kötü öldürmeyi ziyade etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1128. O gidişte Bilal'den daha üstündü. Kötü huy için kötü öldürmeyi artırmıştı.

İkinci mısradaki "râ" tahsis edatıdır. "Küşiş", "küşten" mastarından ism-i mastardır, "öldürme ve öldürüş" demektir. Yani, Hz. Hilal Hak yolu- Seyyid'in Ta'rîfât'ında "muhlas" (Allah tarafından şirkten ve günahlardan arındırılmış kimseler), Yüce Allah'ın şirkten ve günahlardan arındırdığı kimseler diye tanımlanmıştır. Bu tanıma göre "muhlas", taklitsiz ve basiret sahibi olan kimse, gizli ve açık şirkten arınmış olduğu için Hz. Hilal (r.a.) hakkında bu kelime kullanılmıştır. Hz. Lokman hakkındaki bilgiler Ravzatü's-Safâ'da ayrıntılı olarak yazılı olduğu gibi Yusuf (a.s.)'ın kıssası da tefsir kitaplarında ve Kısas-ı Enbiyâ'da yer almakta ve meşhurdur. Burada zikri uzun olur. داند اعمى كه مادرى دارد [yani "Kör de bilir ki, bir anası var..."] ilh. Şerefli beyit Hakim Senâî hazretlerinin Hadîka'sından alınmıştır. Bilinmeli ki, müminler iki çeşittir: Birinin kalbinin iki gözü açık ve diğerinin kapalıdır. Kalbinin iki gözü açık olanlar bir gözüyle görüneni ve bir gözüyle görünmeyeni görürler. Yani Hakk'ı halkta ve halkı da Hak'ta görürler. Bu sebeple yaratılmışa kul olmayı Hakk'a kul olma bilirler. Fakat bu gözleri kapalı, yalnız his gözü açık olanlar ne görünmeyeni ne de görüneni görürler. Onların gerçi his gözleri açıktır, eşyayı görürler, fakat eşyanın ne olduğunu bilmezler. Bu sebeple onların bu görüşü görüneni görmek değildir. Hayvanlar gibi karaltıyı görmekten ibarettir. Çünkü cehalet içinde hayvanlar gibi yaşamaktadırlar. Nasıl ki İmam Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar: حياة القلب علم فاغتنمـه وموت القلب جهل فاجتنبه "Kalbin hayatı ilimdir, onu ganimet bil! Ve kalbin ölümü cehalettir, ondan sakın!" Şimdi bu körler iki kısımdır: Bir kısmı kalp gözü açık olanlara hürmet edip onların ilim ve marifetini birtakım tevilat ile inkâr etmez. Bir kısmı da onlara muhalif olup inkâr ederler. Önceki körler hürmetkârane olan taklitlerinin faydasını görürler. Sonrakiler inkârlarının ve hürmetsizliklerinin cezasını hem dünya hayatlarında hem de ahiret hayatlarında çekerler.

İkinci mısra'daki "râ" edât-ı tahsîsdir. "Küşiş", "küşten" masdarından ism-i masdardır, "öldürme ve öldürüş" demektir. Ya'ni, Hz. Hilal Hak yolu- Ta'rîfât-ı Seyyid'de “muhlas”, Allâhu Teâlâ'nın şirkten ve maâsîden sâfî kıldığı kimseler diye ta'rîf olunmuştur. Bu ta'rîfe göre “muhlas”, taklidsiz ve sâhib-i basîret olan kimse, şirk-i hafî ve celîden sâf olduğu için Hz. Hilâl (r.a.) hakkında bu kelime isti'mâl buyurulmuştur. Hz. Lokmân hakkındaki ma'lûmât Ravzatü's-Safâ'da mufassalan yazılı olduğu gibi Yûsuf (a.s.)ın kıssası dahi tefsîr kitablarında ve Kısas-ı Enbiyâ'da münderiç ve meşhûrdur. Burada zikri uzun olur. داند اعمى كه مادرى دارد [ya'ni “Kör de bilir ki, bir anası var...”] ilh. Beyt-i şe-rîfi Hakîm Senâî hazretlerinin Hadîka'sından muktebesdir. Ma'lûm olsun ki, mü'minler iki nevi'dir: Birinin kalbinin iki gözü açık ve diğerinin kapalıdır. Kalbinin iki gözü açık olanlar bir gözüyle zâhiri ve bir gözüyle bâtını görürler. Ya'ni Hakk'ı halkta ve halkı da Hak'ta görürler. Binâ-enaleyh mahlûka kul olmayı Hakk'a kul olma bilirler. Fakat bu gözleri kapalı, yalnız his gözü açık olanlar ne bâtını ne de zâhiri görürler. Onların gerçi his gözleri açıktır, eşyâyı görürler, fakat eşyânın ne olduğunu bilmezler. Binâenaleyh onların bu görüşü zâhiri görmek değildir. Hayvanlar gibi karaltıyı görmekten ibârettir. Zîrâ cehl içinde hayvanlar gibi yaşamaktadırlar. Nitekim İmâm Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar: حياة القلب علم فاغتنمـه وموت القلب جهل فاجتنبه “Kalbin hayâtı ilimdir, onu ganîmet bil! Ve kalbin ölümü cehildir, ondan sakın!” İmdi bu körler iki kısımdır: Bir kısmı kalb gözü açık olanlara hürmet edip onların ulûm ve maârifini birtakım te'vîlât ile inkâr etmez. Bir kısmı da onlara muhâlif olup inkâr ederler. Evvelki körler hürmetkârâne olan taklîdlerinin fâidesini görürler. Sonrakiler inkârlarının ve hürmetsizliklerinin cezâsını hem hayât-ı dünyeviyyelerinde ve hem de hayât-ı uhreviyyelerinde çekerler.

## 1127. Vaktâki Bilâl'in evsâfının ba'zısını işittin, şimdi de Hilâl'in za'fının kıssasını dinle!

1128. O reyişde Bilâl'den ziyâde idi. Kötü huy için kötü öldürmeyi ziyâde etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1128. O görüşte Bilâl'den daha üstündü. Kötü huy için kötü öldürmeyi artırmıştı.

İkinci mısradaki "râ" tahsis edatıdır (belirleyici edat). "Küşiş", "küşten" (öldürmek) mastarından türemiş bir isim-mastardır, "öldürme ve öldürüş" demektir. Yani, Hz. Hilâl Hakk yoluna gidişte Bilâl'den daha çok çalışırdı. Üstünlüğü şuydu ki: Kötü huya özgü olmak üzere kötü öldürmeyi artırmıştı, yani kötüyü öldürürdü. Fakat bu öldürdüğü kötü ancak nefsinin kötü huylarıydı. Bu sebeple nefsinin kötü sıfatlarını birer birer öldürmeye olan kastı (niyeti) ve himmeti (gayreti) Bilâl'den daha fazlaydı. Çünkü Hakk'a ulaşmak ancak nefsin bu kötü sıfatlarını öldürmekle olur.

İkinci mısrâ'daki “râ” edât-ı tahsîsdir. “Küşiş”, “küşten” masdarından ism-i masdardır, “öldürme ve öldürüş” demektir. Ya'ni, Hz. Hilâl Hak yolu- na gidişte Bilal'den ziyâde çalışır idi. Ziyâdeliği bu idi ki: Kötü huya mahsûs olmak üzere kötü öldürmeyi ziyâde etmiş idi, ya'ni kötüyü öldürür idi. Fa- kat bu öldürdüğü kötü ancak nefsinin kötü huyları idi. Binâenaleyh nefsinin fenâ sıfatlarını birer birer öldürmeye kasdı ve himmeti Bilal'den daha ziyâde idi. Zîrâ Hakk'a vusûl ancak nefsin bu fenâ sıfatlarını öldürmekle olur.

1129. Senin gibi geri gidici değil ki, her dem daha gerisin. Bir gevherden bir taş tarafına gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1129. Senin gibi geri gidici değil ki, her dem daha gerisin. Bir cevherden bir taş tarafına gidersin.

Ey idraki noksan olan Hakk Yolcusu! Hz. Hilal'in Hak yolundaki gidişi senin gidişin gibi değildi. Çünkü sen her an geri gidersin ve cevher değerinde olan insân-ı kâmilin sohbetinden kaçıp, bir taş ve cansız varlık değerinde olan bir gafilin sohbetini tercih edersin. Bu sebeple ruhanî tesirlerden kaçıp, cansız varlık değerinde olan cismaniyet tarafına geri gidersin.

Ey idrāki nâkıs olan sâlik! Hz. Hilal'in Hak yolundaki gidişi senin gidişin gibi değildi. Zîrâ sen her dem geri gidersin ve gevher mesâbesinde olan in- sân-ı kâmilin sohbetinden kaçıp bir taş ve cemâd mesâbesinde olan bir gāfi- lin sohbetini ihtiyâr edersin. Binâenaleyh rûhâniyetten kaçıp cemâd mesâbe- sinde olan cismâniyet tarafına geri gidersin.

1130. Nitekim o efendiye misafir erişti. Efendi onun günlerinden ve senesin- [1114] den sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1130. Nitekim o efendiye misafir erişti. Efendi onun günlerinden ve senesinden sordu.

Birinci mısradaki "resîd", "erişti"; ikinci mısradaki "ber-resîd", "sordu" anlamındadır. Çünkü fiillere eklenen "ber" ve "der" gibi edatlar bazen fazlalık olur ve bazen de o fiilin anlamını değiştirir. Örneğin Burhan'da "ber-res" hakkında şöyle denir: "Ber-vâresîden ve pursîden mastarından emir kipidir, vâres ve be-purs demektir." Anlamları farklı olduğundan "resîd" ile "ber-resîd" kafiye olur. Bu ve sonraki şerefli beyitler, geri giden sâlike (Hakk yolcusu) örnek olarak getirilmiştir. Yani, ey geri giden sâlik! Senin hâlin ona benzer ki: Bir efendiye bir misafir geldi. Efendi de ona kaç yaşında olduğunu sordu.

Birinci mısra'daki "resîd", "erişti"; ikinci mısra'daki "ber-resîd", "sordu" ma'nâsınadır. Zîrâ fiillere lâhık olan "ber" ve "der" gibi edevât ba'zan zâid ve ba'zan dahi o fiilin ma'nâsını tebdîl eder. Nitekim Burhân'da "ber-res" hak- kında şöyle denir: "Ber-vâresîden ve pursîden masdarından emirdir, vâres ve be-purs demektir." Ma'nâları muhtelif olduğundan "resîd" ile "ber-resîd" kāfi- ye olur. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler geri giden sâlike misal olarak îrâd buyu- rulmuştur. Ya'ni, ey geri giden sâlik! Senin hâlin ona benzer ki: Bir efendiye bir misafir geldi. Efendi de ona kaç yaşında olduğunu sordu.

1131. Dedi: "Ey oğul! Ömrün kaç yıldır? Açık söyle ve çalma ve say!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1131. Dedi: "Ey oğul! Ömrün kaç yıldır? Açık söyle ve çalma ve say!"

Ev sahibi olan efendi, misafir olan gence dedi: "Ey oğul! Yaşın kaçtır? Açık söyle ve yaşını eksiltme ve seneleri doğru say!"

Ev sahibi olan efendi misafir olan gence dedi: "Ey oğul! Yaşın kaçtır? Açık söyle ve yaşını eksiltme ve seneleri doğru say!"

1132. Dedi: "Ey birâder! On sekiz, on yedi, yahud on altı, yahud on beş! den- miştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1132. Dedi: "Ey kardeş! On sekiz, on yedi, yahut on altı, yahut on beş denmiştir."

yola gidişte Bilal'den daha çok çalışırdı. Fazlalığı şuydu ki: Kötü huya özgü olmak üzere kötü öldürmeyi artırmıştı, yani kötüyü öldürürdü. Fakat bu öldürdüğü kötü ancak nefsinin kötü huylarıydı. Bu sebeple nefsinin kötü sıfatlarını birer birer öldürmeye niyeti ve gayreti Bilal'den daha fazlaydı. Çünkü Hak'ka ulaşmak ancak nefsin bu kötü sıfatlarını öldürmekle olur.

na gidişte Bilâl'den ziyâde çalışır idi. Ziyâdeliği bu idi ki: Kötü huya mahsûs olmak üzere kötü öldürmeyi ziyâde etmiş idi, ya'ni kötüyü öldürür idi. Fa- kat bu öldürdüğü kötü ancak nefsinin kötü huyları idi. Binâenaleyh nefsinin fenâ sıfatlarını birer birer öldürmeye kasdı ve himmeti Bilal'den daha ziyâde idi. Zîrâ Hakk'a vusûl ancak nefsin bu fenâ sıfatlarını öldürmekle olur.

1129. Senin gibi geri gidici değil ki, her dem daha gerisin. Bir gevherden bir taş tarafına gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1129. Senin gibi geri gidici değil ki, her dem daha gerisin. Bir cevherden bir taş tarafına gidersin.

Ey idraki noksan olan Hakk Yolcusu! Hz. Hilal'in Hak yolundaki gidişi senin gidişin gibi değildi. Çünkü sen her an geri gidersin ve cevher değerinde olan insân-ı kâmilin sohbetinden kaçıp, bir taş ve cansız varlık değerinde olan bir gafilin sohbetini tercih edersin. Bu sebeple ruhanî tesirlerden kaçıp, cansız varlık değerinde olan cismaniyet tarafına geri gidersin.

Ey idrāki nâkıs olan sâlik! Hz. Hilal'in Hak yolundaki gidişi senin gidişin gibi değildi. Zîrâ sen her dem geri gidersin ve gevher mesâbesinde olan in- sân-ı kâmilin sohbetinden kaçıp bir taş ve cemâd mesâbesinde olan bir gāfi- lin sohbetini ihtiyâr edersin. Binâenaleyh rûhâniyetten kaçıp cemâd mesâbe- sinde olan cismâniyet tarafına geri gidersin.

1130. Nitekim o efendiye misafir erişti. Efendi onun günlerinden ve senesin- [1114] den sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1130. Nitekim o efendiye misafir erişti. Efendi onun günlerinden ve senesinden sordu.

Birinci mısradaki "resîd", "erişti"; ikinci mısradaki "ber-resîd", "sordu" anlamındadır. Çünkü fiillere eklenen "ber" ve "der" gibi edatlar bazen fazlalık olur ve bazen de o fiilin anlamını değiştirir. Örneğin Burhan'da "ber-res" hakkında şöyle denir: "Ber-vâresîden ve pursîden mastarından emir kipidir, vâres ve be-purs demektir." Anlamları farklı olduğundan "resîd" ile "ber-resîd" kafiye olur. Bu ve sonraki şerefli beyitler, geri giden sâlike (Hakk yolcusu) örnek olarak getirilmiştir. Yani, ey geri giden sâlik! Senin hâlin ona benzer ki: Bir efendiye bir misafir geldi. Efendi de ona kaç yaşında olduğunu sordu.

Birinci mısra'daki "resîd", "erişti"; ikinci mısra'daki "ber-resîd", "sordu" ma'nâsınadır. Zîrâ fiillere lâhık olan "ber" ve "der" gibi edevât ba'zan zâid ve ba'zan dahi o fiilin ma'nâsını tebdîl eder. Nitekim Burhân'da "ber-res" hak- kında şöyle denir: "Ber-vâresîden ve pursîden masdarından emirdir, vâres ve be-purs demektir." Ma'nâları muhtelif olduğundan "resîd" ile "ber-resîd" kāfi- ye olur. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler geri giden sâlike misal olarak îrâd buyu- rulmuştur. Ya'ni, ey geri giden sâlik! Senin hâlin ona benzer ki: Bir efendiye bir misafir geldi. Efendi de ona kaç yaşında olduğunu sordu.

1131. Dedi: "Ey oğul! Ömrün kaç yıldır? Açık söyle ve çalma ve say!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1131. Dedi: "Ey oğul! Ömrün kaç yıldır? Açık söyle ve çalma ve say!"

Ev sahibi olan efendi, misafir olan gence dedi: "Ey oğul! Yaşın kaçtır? Açık söyle ve yaşını eksiltme ve seneleri doğru say!"

Ev sahibi olan efendi misafir olan gence dedi: "Ey oğul! Yaşın kaçtır? Açık söyle ve yaşını eksiltme ve seneleri doğru say!"

1132. Dedi: "Ey birâder! On sekiz, on yedi, yahud on altı, yahud on beş! den- miştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1132. Dedi: "Ey birader! On sekiz, on yedi, yahut on altı, yahut on beş! denmiştir."

Misafir olan genç, sorulan soruya cevap olarak dedi: "Ey birader! Benim yaşıma kardeşler on sekiz, on yedi veya on altı veya on beş derler." "Hânde" kelimesi, "denilmiş ve ifade edilmiş" anlamında kullanılmıştır.

Misafir olan genç sorulan suâle cevâben dedi: "Ey birâder! Benim yaşıma ihvân on sekiz, on yedi veyâ on altı veyâhud on beş derler." "Hânde", "denilmiş ve ta'bîr olunmuş” ma'nâsında müsta'meldir.

1133. Dedi: "Ey başı dönmüş olan sen! Daha geri, daha geri.. Tekrar ananın fercine kadar git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1133. Dedi: "Ey başı dönmüş olan sen! Daha geri, daha geri.. Tekrar ananın fercine kadar git!"

Ev sahibi olan efendi, misafirin bu cevabına karşılık: "Ey başı dönmüş ve sersemleşmiş olan efendi! Biraz daha gayret edip seneleri saymak konusunda tekrar ananın fercine kadar geri git!"

Ev sahibi olan efendi misafirin bu cevabına karşı: "Ey başı dönmüş ve sersemleşmiş olan efendi! Biraz daha gayret edip seneleri saymak hususunda tekrâr ananın fercine kadar geri git!"

## Yine bu sözün takrîri hakkında hikâyedir

1134. O biri beyden bir at istedi. "Git, o kır atı al!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1134. O biri beyden bir at istedi. "Git, o kır atı al!" dedi.

"Eşheb", kılları beyaz ve siyah karışık fakat beyazlığı baskın olan at demektir.

"Eşheb", kılları beyaz ve siyah karışık ve fakat beyazlığı gālib olan at demektir.

1135. Dedi: "Bunu istemem!" Dedi: "Niçin?" Dedi: "O geri gidicidir ve serkeştir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1135. Dedi: "Bunu istemem!" Dedi: "Niçin?" Dedi: "O geri gidicidir ve serkeştir!"

1136. "O pek geri geri kuyruk tarafına gider!" Dedi: "Onun kuyruğunu hane tarafına et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1136. "O pek geri geri kuyruk tarafına gider!" Dedi: "Onun kuyruğunu hane tarafına et!"

Yani, beyden at isteyen kişi, beyin verdiği atın geri geri kuyruk tarafına gittiğinden, çok serkeş olduğundan bahsederek onu istemedi. Bey de ona cevap olarak dedi ki: "Mademki at geri geri gidiyor, onun kuyruğunu evin tarafına çevir." Misafir olan genç, sorulan soruya cevap olarak dedi ki: "Ey birader! Benim yaşıma kardeşler on sekiz, on yedi veya on altı yahut on beş derler." "Hânde", "denilmiş ve tabir olunmuş" anlamında kullanılmıştır.

Ya'ni, beyden at isteyen kimse beyin verdiği atın geri geri kuyruk tarafına gittiğinden, çok serkeş olduğundan bahisle istemedi. Bey dahi ona cevâben dedi: "Mâdemki at geri geri gidiyor, onun kuyruğunu evin tarfına çevir Misafir olan genç sorulan suâle cevâben dedi: "Ey birâder! Benim yaşıma ihvân on sekiz, on yedi veyâ on altı veyâhud on beş derler." "Hânde", "denilmiş ve ta'bîr olunmuş” ma'nâsında müsta'meldir.

1133. Dedi: "Ey başı dönmüş olan sen! Daha geri, daha geri.. Tekrar ananın fercine kadar git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1133. Dedi: "Ey başı dönmüş olan sen! Daha geri, daha geri.. Tekrar ananın fercine kadar git!"

Ev sahibi olan efendi, misafirin bu cevabına karşılık: "Ey başı dönmüş ve sersemleşmiş olan efendi! Biraz daha gayret edip seneleri saymak konusunda tekrar ananın fercine kadar geri git!"

Ev sahibi olan efendi misafirin bu cevabına karşı: "Ey başı dönmüş ve sersemleşmiş olan efendi! Biraz daha gayret edip seneleri saymak hususunda tekrâr ananın fercine kadar geri git!"

## Yine bu sözün takrîri hakkında hikâyedir

1134. O biri beyden bir at istedi. "Git, o kır atı al!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1134. O biri beyden bir at istedi. "Git, o kır atı al!" dedi.

"Eşheb", kılları beyaz ve siyah karışık, fakat beyazlığı üstün gelen at demektir.

"Eşheb", kılları beyaz ve siyah karışık ve fakat beyazlığı galib olan at demektir.

1135. Dedi: "Bunu istemem!" Dedi: "Niçin?" Dedi: "O geri gidicidir ve serkeştir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1135. Dedi: "Bunu istemem!" Dedi: "Niçin?" Dedi: "O geri gidicidir ve serkeştir!"

1136. "O pek geri geri kuyruk tarafına gider!" Dedi: "Onun kuyruğunu hane tarafına et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1136. "O pek geri geri kuyruk tarafına gider!" Dedi: "Onun kuyruğunu hane tarafına et!"

Yani, beyden at isteyen kişi, beyin verdiği atın geri geri kuyruk tarafına gittiğinden, çok serkeş olduğundan bahsederek atı istemedi. Bey de ona cevap olarak dedi ki: "Mademki at geri geri gidiyor, onun kuyruğunu evin tarafına çevir ki, seni evine götürmüş olsun!" Bu örnekten maksadın ne olduğu, sonraki şerefli beyitlerde açıklanır.

Ya'ni, beyden at isteyen kimse beyin verdiği atın geri geri kuyruk tarafına gittiğinden, çok serkeş olduğundan bahisle istemedi. Bey dahi ona cevâben dedi: "Mâdemki at geri geri gidiyor, onun kuyruğunu evin tarfına çevir ki, seni evine götürmüş olsun!" Bu misâlden maksûd ne olduğu âtîdeki ebyât-ı şerîfede îzâh buyurulur.

1137. Senin bu nefis hayvanının kuyruğu şehvettir. O hod-perest o sebebden dolayı geri geri gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1137. Senin bu nefis hayvanının kuyruğu şehvettir. O kendine tapan, o sebeple geri geri gider.

Ey Hakk Yolcusu! Senin bu nefis hayvanının kuyruğu bedensel arzular ve şehvetlerdir. O hayvanî nefis ancak kendine tapar. Aynı şekilde kendisini var eden Yaratıcı'sını tanımaz. O sebeple sen onu Hak yoluna çeksen geri geri gider.

Ey sâlik! Senin bu nefis hayvanının kuyruğu cismânî olan arzûlar ve şehvetlerdir. O nefs-i hayvânî ancak kendine tapar. Kezâlik mûcidi olan Hâlık'ı tanımaz. O sebebden dolayı sen onu Hak yoluna çeksen geri geri gider.

1138. Onun şehveti ki, dipten kuyruk geldi, ey kimse, onu ukba şehvetinin mübeddeli et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1138. Onun şehveti ki, dipten kuyruk geldi, ey kimse, onu ahiret şehvetinin dönüşmüşü et!

"Bün", dip ve asıldır; "şehvet", sözlükte "arzu ve istek" anlamındadır. Yani, nefsin isteği ve arzusu asıldan onun kuyruğu olarak ortaya çıktı; ve ondan bu kuyruğun ayrılması mümkün değildir. Çünkü yaratılışının gereğidir. Ey kimse! Mademki bu şehvet ve istek nefsin özelliklerindendir ve kuyruk gibi ayrılması mümkün değildir, o hâlde o isteği ve arzuyu bâkî olan uhrevî lezzetler tarafına dönüştür ve وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين (Zuhruf, 43/71) yani "Sizin için cennette nefsin iştiha ettiği ve gözlerin lezzet aldığı şey vardır" ayet-i kerimesinde beyan buyurulan cennet nimetlerini iste!

"Bün", dip ve asıldır; "şehvet", lügatte "arzû ve istek" ma'nâsınadır. Ya'ni, nefsin isteği ve arzûsu asıldan onun kuyruğu olarak zâhir oldu; ve ondan bu kuyruğun ayrılması mümkin değildir. Zîrâ hilkatinin îcâbıdır. Ey kimse! Mâdemki bu şehvet ve istek nefsin hâssasındandır ve kuyruk gibi ayrılması mümkin değildir, o hâlde o isteği ve arzûyu bâkî olan lezâiz-i uhreviyye tarafına tebdîl et ve وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Sizin için cennette nefsin iştiha ettiği ve gözlerin telezzüz ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan niâm-i cinâniyyeyi iste!

1139. Vaktaki onun şehvetini rağîfden bağlayasın, o şehvet akl-ı şerîfden zuhûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1139. Ne zaman ki onun şehvetini yufka ekmeğinden bağlarsan, o şehvet şerefli akıldan ortaya çıkar.

"Rağîf", sözlükte "yufka ekmeği" demektir. "Sergerden" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada ortaya çıkmak ve belirmek anlamındadır (Bahâr-ı Acem). Yani, nefsin isteğini dünya lezzetlerinden bağladığın zaman o istek ve şehvet şerefli akıl tarafından ortaya çıkar; ve akıl der ki: "Bu dünyevi lezzetler Hakk yolunun perdesi olduğu gibi bedenin de harap olmasına sebeptir. Çünkü bol bol yemek ve içmek tıbben damar sertliğine ve mide ve bağırsak hastalıklarına ve inme ve felç rahatsızlıklarına sebep olup, insanı hasta eder. Bu sebeple bu fani ve zararlı lezzetleri bırakıp Hakk yoluna yönelmek ve kalıcı olan ahiret lezzetlerini istemek uygundur." ki, seni evine götürmüş olsun!" Bu örnekten maksadın ne olduğu ilerideki şerefli beyitlerde açıklanır.

"Rağîf", lügatte "yufka etmeği" demektir. "Sergerden", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada zuhûr etmek ve peydâ olmak ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, nefsin isteğini dünyâ lezzetlerinden bağladığın vakit o istek ve şehvet şerîf olan akıl tarafından zuhûr eder; ve akıl der ki: "Bu lezzât-ı dünyeviyye Hak yolunun hicabı olduğu gibi cismin dahi sebeb-i harâbîsidir. Zîrâ bol bol yemek ve içmek tıbben damar sertliğine ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına ve nüzûl ve damla illetlerine bâis olup, insanı ma'lûl eder. Binâenaleyh bu fânî ve muzır olan lezâizi bırakıp Hak yoluna teveccüh etmek ve bâkî olan lezâiz-i uhreviyyeyi istemek münâsibdir." ki, seni evine götürmüş olsun!" Bu misâlden maksûd ne olduğu âtîdeki ebyât-ı şerîfede îzâh buyurulur.

1137. Senin bu nefis hayvanının kuyruğu şehvettir. O hod-perest o sebebden dolayı geri geri gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1137. Senin bu nefis hayvanının kuyruğu şehvettir. O kendine tapan, o sebeple geri geri gider.

Ey Hakk Yolcusu! Senin bu nefis hayvanının kuyruğu bedensel arzular ve şehvetlerdir. O hayvanî nefis ancak kendine tapar. Aynı şekilde kendisini var eden Yaratıcı'sını tanımaz. O sebeple sen onu Hak yoluna çeksen geri geri gider.

Ey sâlik! Senin bu nefis hayvanının kuyruğu cismânî olan arzûlar ve şehvetlerdir. O nefs-i hayvânî ancak kendine tapar. Kezâlik mûcidi olan Hâlık'ı tanımaz. O sebebden dolayı sen onu Hak yoluna çeksen geri geri gider.

1138. Onun şehveti ki, dipten kuyruk geldi, ey kimse, onu ukba şehvetinin mübeddeli et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1138. Onun şehveti ki, dipten kuyruk geldi, ey kimse, onu ahiret şehvetinin dönüşmüşü et!

"Bün", dip ve asıldır; "şehvet", sözlükte "arzu ve istek" anlamındadır. Yani, nefsin isteği ve arzusu asıldan onun kuyruğu olarak ortaya çıktı; ve ondan bu kuyruğun ayrılması mümkün değildir. Çünkü yaratılışının gereğidir. Ey kimse! Mademki bu şehvet ve istek nefsin özelliklerindendir ve kuyruk gibi ayrılması mümkün değildir, o hâlde o isteği ve arzuyu bâkî olan uhrevî lezzetler tarafına dönüştür ve وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين (Zuhruf, 43/71) yani "Sizin için cennette nefsin iştiha ettiği ve gözlerin lezzet aldığı şey vardır" ayet-i kerimesinde beyan buyurulan cennet nimetlerini iste!

"Bün", dip ve asıldır; "şehvet", lügatte "arzû ve istek" ma'nâsınadır. Ya'ni, nefsin isteği ve arzûsu asıldan onun kuyruğu olarak zâhir oldu; ve ondan bu kuyruğun ayrılması mümkin değildir. Zîrâ hilkatinin îcâbıdır. Ey kimse! Mâdemki bu şehvet ve istek nefsin hâssasındandır ve kuyruk gibi ayrılması mümkin değildir, o hâlde o isteği ve arzûyu bâkî olan lezâiz-i uhreviyye tarafına tebdîl et ve وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Sizin için cennette nefsin iştiha ettiği ve gözlerin telezzüz ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan niâm-i cinâniyyeyi iste!

1139. Vaktaki onun şehvetini rağîfden bağlayasın, o şehvet akl-ı şerîfden zuhûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1139. Ne zaman ki onun şehvetini yufka ekmeğinden bağlarsan, o şehvet şerefli akıldan ortaya çıkar.

"Rağîf", sözlükte "yufka ekmeği" demektir. "Sergerden" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada ortaya çıkmak ve belirmek anlamındadır (Bahâr-ı Acem). Yani, nefsin isteğini dünya lezzetlerinden bağladığın zaman o istek ve şehvet şerefli akıl tarafından ortaya çıkar; ve akıl der ki: "Bu dünyevi lezzetler Hakk yolunun perdesi olduğu gibi bedenin de harap olma sebebidir. Çünkü bol bol yemek ve içmek tıbben damar sertliğine ve mide ve bağırsak hastalıklarına ve inme ve felç rahatsızlıklarına sebep olup, insanı hasta eder. Bu sebeple bu fani ve zararlı lezzetleri bırakıp Hakk yoluna yönelmek ve baki olan ahiret lezzetlerini istemek uygundur."

"Rağîf", lügatte "yufka etmeği" demektir. "Sergerden", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada zuhûr etmek ve peydâ olmak ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, nefsin isteğini dünyâ lezzetlerinden bağladığın vakit o istek ve şehvet şerîf olan akıl tarafından zuhûr eder; ve akıl der ki: "Bu lezzât-ı dünyeviyye Hak yolunun hicabı olduğu gibi cismin dahi sebeb-i harâbîsidir. Zîrâ bol bol yemek ve içmek tıbben damar sertliğine ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına ve nüzûl ve damla illetlerine bâis olup, insanı ma'lûl eder. Binâenaleyh bu fânî ve muzır olan lezâizi bırakıp Hak yoluna teveccüh etmek ve bâkî olan lezâiz-i uhreviyyeyi istemek münâsibdir."

1140. Bir dal gibi ki, ağaçtan kesersin, nîk-baht olan daldan kuvvet zuhûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1140. Bir dal gibi ki, ağaçtan kesersin, bahtlı olan daldan kuvvet ortaya çıkar.

Nefsin şehvetlerini dünya lezzetlerinden kesmek, bir ağacın dalını budamaya ve kesmeye benzer. Yeni bahtlı olan ve yeni süren daldan yeni kuvvet ortaya çıkar. Bu sebeple, nefse ait sıfatlar dalının en önemlisi olan dünyevî hazlar istekleri kesildiği zaman, bedende insan ruhunun kuvveti ve ruhun sıfatı olan ağırbaşlılığı ve esenliği ortaya çıkar.

Cisimden nefsin şehvetlerini dünyâ lezzetlerinden kesmek bir ağacın dalını budamaya ve kesmeye benzer. Yeni tâli'li olan ve yeni süren daldan yeni kuvvet zuhûr eder. Binâenaleyh sıfât-ı nefsâniyye dalının en mühimmi olan huzûzât-ı dünyeviyye istekleri kesildiği vakit cisimde rûh-ı insânînin kuvveti ve rûhun sıfatı olan rezâneti ve selâmeti zuhûr eder.

1141. Vaktaki onun kuyruğunu o tarafa edesin, eğer geri geri giderse müktenefe kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1141. Onun kuyruğunu o tarafa çevirdiğin zaman, eğer geri geri giderse sığınacak yere kadar gider.

"Müktenef", "sığınacak yer" demektir. Yani, nefsinin kuyruğunu, isteğini ve şehvetini ahiret evi tarafına çevirdiğin zaman, eğer geri geri giderse bilahare ruhunun sığınacak yeri olan nimet yurduna kadar gider.

"Müktenef", "sığınacak yer" demektir. Ya'ni, vaktâki nefsin kuyruğu, isteği ve şehvetini âhiret evi tarafına çeviresin, eğer geri geri giderse bilâhare rûhunun sığınacak mahalli olan dâr-ı naîme kadar gider.

1142. İleri gidici olan mutî' atlar ne güzeldir! Ne geri gidicidir, ne de serkeşliğe merhûndur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1142. İleri gidici olan itaatkâr atlar ne güzeldir! Ne geri gidicidir, ne de serkeşliğe bağlıdır!

"Habbeza", ne güzel demektir; "sipes", geri demektir. "İleri gidici olan itaatkâr atlar"dan maksat, peygamberlerin ve evliyanın bedenleri olduğu gibi, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mensup olan kabiliyetli Hakk yolcuları (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) da olabilir. Maksat peygamberler ve evliya olduğu takdirde, onların itaatleri Hakk'ın iradesine olur; ve kabiliyetli Hakk yolcuları olduğu takdirde dahi, onların itaatleri mürşitlerine olur. Yani, uyulana itaat edip, koşa koşa ileriye giden atlar yani bedenler ne güzeldir! Onlar ne geri giderler, ne de uyulana itiraz edip serkeşliğin mahpusu olarak yoldan geri kalırlar!

"Habbeza", ne güzel!; "sipes", geri demektir. "İleri gidici olan mutî' atlar"dan murâd, enbiyâ ve evliyânın cisimleri olduğu gibi insân-ı kâmile intisâb eden müstaid sâlikler dahi olmak câizdir. Murâd enbiyâ ve evliyâ olduğu takdîrde onların itâatleri Hakk'ın iradesine olur; ve müstaid sâlikler olduğu takdîrde dahi onların tâatları mürşidlerine olur. Ya'ni, muktedâya itaat edip, koşa koşa ileriye giden atlar ya'ni cisimler ne güzeldir! Onlar ne geri giderler, ne de muktedâya i'tiraz edip serkeşliğin mahbûsu olarak yoldan geri kalırlar!

1143. Mûsâ-yı Kelîm'in cismi gibi o, geniş kilim gibi Bahreyn'e kadar harâretli gidicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1143. O, Musa Kelîm'in bedeni gibi, Bahreyn'e kadar geniş bir kilim gibi hararetli bir şekilde gider.

Musa Kelîmullah'ın (a.s.) bedeni gibi öyle bir beden, Musa'nın bedeninin bulunduğu noktadan Bahreyn'e kadar olan yeryüzü mesafesini geniş bir kilim üzerinde yürümek gibi kabul edip hararetli ve aşklı bir şekilde gider. Nasıl ki Kehf Suresi'nde Musa'dan (a.s.) naklen şöyle buyurulur: وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) yani "Musa (a.s.) öğrencisine dedi ki:"

Öyle bir cisim Mûsâ Kelîmullah (a.s.)ın cismi gibi olarak cenâb-ı Mûsâ'nın cismi bulunduğu noktadan Bahreyn'e kadar olan arzın mesafesini geniş bir kilim üzerinde yürümek gibi addedip harâretli ve aşklı olarak gidicidir. Nitekim sûre-i Kehf'de Mûsâ (a.s.)dan naklen beyan buyurulur: وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) ya'ni "Mûsâ (a.s.) şâkirdi"

1140. Bir dal gibi ki, ağaçtan kesersin, nîk-baht olan daldan kuvvet zuhûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1140. Bir dal gibi ki, ağaçtan kesersin, bahtlı olan daldan kuvvet ortaya çıkar.

Nefsin şehvetlerini dünya lezzetlerinden kesmek, bir ağacın dalını budamaya ve kesmeye benzer. Yeni bahtlı olan ve yeni süren daldan yeni kuvvet ortaya çıkar. Bu sebeple, nefse ait sıfatlar dalının en önemlisi olan dünyevî hazlar istekleri kesildiği zaman, bedende insan ruhunun kuvveti ve ruhun sıfatı olan ağırbaşlılığı ve esenliği ortaya çıkar.

Cisimden nefsin şehvetlerini dünyâ lezzetlerinden kesmek bir ağacın dalını budamaya ve kesmeye benzer. Yeni tâli'li olan ve yeni süren daldan yeni kuvvet zuhûr eder. Binâenaleyh sıfât-ı nefsâniyye dalının en mühimmi olan huzûzât-ı dünyeviyye istekleri kesildiği vakit cisimde rûh-ı insânînin kuvveti ve rûhun sıfatı olan rezâneti ve selâmeti zuhûr eder.

1141. Vaktaki onun kuyruğunu o tarafa edesin, eğer geri geri giderse müktenefe kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1141. Onun kuyruğunu o tarafa çevirdiğin zaman, eğer geri geri giderse sığınacak yere kadar gider.

"Müktenef", "sığınacak yer" demektir. Yani, nefsinin kuyruğunu, isteğini ve şehvetini ahiret evi tarafına çevirdiğin zaman, eğer geri geri giderse bilahare ruhunun sığınacak yeri olan nimet yurduna kadar gider.

"Müktenef", "sığınacak yer" demektir. Ya'ni, vaktâki nefsin kuyruğu, isteği ve şehvetini âhiret evi tarafına çeviresin, eğer geri geri giderse bilâhare rûhunun sığınacak mahalli olan dâr-ı naîme kadar gider.

1142. İleri gidici olan mutî' atlar ne güzeldir! Ne geri gidicidir, ne de serkeşliğe merhûndur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1142. İleri giden itaatkâr atlar ne güzeldir! Ne geri gider, ne de serkeşliğe mahkûmdur!

"Habbezâ", ne güzel demektir; "sipes", geri demektir. "İleri giden itaatkâr atlar"dan maksat, peygamberlerin ve evliyanın bedenleri olduğu gibi, insân-ı kâmile bağlı olan kabiliyetli Hakk Yolcuları da olabilir. Maksat peygamberler ve evliyalar olduğu takdirde, onların itaatleri Hakk'ın iradesine olur; kabiliyetli Hakk Yolcuları olduğu takdirde ise onların itaatleri mürşitlerine olur. Yani, öndere itaat edip koşa koşa ileriye giden atlar, yani bedenler ne güzeldir! Onlar ne geri giderler, ne de öndere itiraz edip serkeşliğin tutsağı olarak yoldan geri kalırlar!

"Habbezâ", ne güzel!; "sipes", geri demektir. "İleri gidici olan mutî' atlar"dan murâd, enbiyâ ve evliyânın cisimleri olduğu gibi insân-ı kâmile intisâb eden müstaid sâlikler dahi olmak câizdir. Murâd enbiyâ ve evliyâ olduğu takdîrde onların itâatleri Hakk'ın iradesine olur; ve müstaid sâlikler olduğu takdîrde dahi onların tâatları mürşidlerine olur. Ya'ni, muktedâya itaat edip, koşa koşa ileriye giden atlar ya'ni cisimler ne güzeldir! Onlar ne geri giderler, ne de muktedâya i'tiraz edip serkeşliğin mahbûsu olarak yoldan geri kalırlar!

1143. Mûsâ-yı Kelîm'in cismi gibi o, geniş kilim gibi Bahreyn'e kadar harâretli gidicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1143. O, Musa Kelîm'in bedeni gibi, Bahreyn'e kadar geniş bir kilim gibi hararetle gidicidir.

Musa Kelîmullah'ın (a.s.) bedeni gibi öyle bir beden, Musa'nın bedeninin bulunduğu noktadan Bahreyn'e kadar olan yeryüzü mesafesini geniş bir kilim üzerinde yürümek gibi kabul edip hararetli ve aşkla gidicidir. Nasıl ki Kehf Suresi'nde Musa'dan (a.s.) naklen şöyle buyrulur: وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) yani "Musa (a.s.) öğrencisi Yuşa b. Nun'a dedi ki: Ben Hızır'ı bulmak için Mecmau'l-Bahreyn'e ulaşıncaya kadar durmayıp gideceğim; yahut amacıma ulaşıncaya kadar uzun yıllar geçireceğim."

Öyle bir cisim Mûsâ Kelîmullah (a.s.)ın cismi gibi olarak cenâb-ı Mûsâ'nın cismi bulunduğu noktadan Bahreyn'e kadar olan arzın mesafesini geniş bir kilim üzerinde yürümek gibi addedip harâretli ve aşklı olarak gidicidir. Nitekim sûre-i Kehf de Mûsâ (a.s.)dan naklen beyan buyurulur: وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) ya'ni "Mûsâ (a.s.) şâkirdi Yûşa' b. Nûn'a dedi ki: Ben Hızır'ı bulmak için Mecmau'l-Bahreyn'e bâliğ oluncaya kadar durmayıp gideceğim; yâhud maksûduma vâsıl oluncaya kadar uzun yıllar geçireceğim."

1144. O hukubun yolu yedi yüz yıllıktır ki, o hubbün seyrânında azmetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1144. O hukukun yolu yedi yüz yıllıktır ki, o sevginin seyrânında azmetti.

"Hukuk" hakkında âlimlerin görüş ayrılığı vardır. Kimi yetmiş yıl, kimi seksen yıl demiş ve kimi uzun zaman ve kimi de çağ ve kimi dahi yedi yüz yıl demiştir. Mevlânâ efendimiz bu beyitte "yedi yüz" anlamını almıştır. Arzın bir noktasından kalkıp herhangi bir noktasına ulaşmak için yedi yüz yıl yürümeye gerek olmadığı bilinmektedir. Mûsâ (a.s.)ın muradı, "İsteğime ulaşmak için yedi yüz yıl ömrüm olup yeryüzünde yürümem gerekse yürüyeceğim ve dolaşacağım," demek olur. Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de geçen hukuk yedi yüz yıllık yoldur ki, Mûsâ (a.s.) Hızır'ın aşkı ve sevgisi yolunda yeryüzünde bu kadar uzun zaman dolaşmayı göze aldı. Nitekim III. cildin 1960, 1961, 1962, 1963 numaralı beyitlerinde Mûsâ (a.s.) dilinden şöyle buyurulmuş idi: [Yani "İki denizin birleştiği yere kadar giderim, tâ ki, zamanın sultanının arkadaşı olayım! Ben Hızır'ı emrime sebep kılarım; ya bu, yahut ben geçerim ve uzun zaman seyrederim. Senelerce kanatlarla uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler! Giderim, yani buna değmez mi? Sevgilinin aşkını, ekmeğin aşkından bilme!"]

Bu beyitlerin tercümesi ve açıklaması söz konusu ciltte yer almaktadır. Bu şerefli beyitlerde zamanın Hızır'ı olan insân-ı kâmili arayıp bulmak için uzun yolculuklara teşvik vardır; ve evliya menkıbelerinde böyle yolculuk edenlerin çok olduğu görülmektedir.

"Hukub", hakkında ulemânın ihtilafı vardır. Kimi yetmiş yıl, kimi seksen yıl demiş ve kimi uzun zaman ve kimi de dehr ve kimi dahi yedi yüz yıl demiştir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyitte "yedi yüz" ma'nâsını almıştır. Arzın bir noktasından kalkıp herhangi bir noktasına vusûl için yedi yüz yıl yürümeye hâcet olmadığı ma'lûmdur. Mûsâ (a.s.)ın murâdı, “Matlûbuma vâsıl olmak için yedi yüz yıl ömrüm olup arz üzerinde yürümek lazım gelse yürüyeceğim ve dolaşacağım," demek olur. Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan hukub yedi yüz yıllık yoldur ki, Mûsâ (a.s.) Hızır'ın aşkı ve muhabbeti yolunda arz üzerinde bu kadar uzun zaman dolaşmayı gözüne aldı. Nitekim III. cildin 1960, 1961, 1962, 1963 numaralı beytlerinde Mûsâ (a.s.) lisânından şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "Mecmau'l-Bahreyn'e kadar giderim, tâ ki, zamâne sultânının mashûbu olayım! Ben Hızr'ı emrime sebeb kılarım; ya bu, yâhud ben geçerim ve uzun zaman seyr ederim. Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler! Giderim, ya'ni buna değmez mi? Cânânın aşkını, nânın aşkından bilme!"]

Bu beytlerin tercüme ve îzâhı mezkûr cilddedir. Bu beyt-i şerîflerde vaktin Hızır'ı olan insân-ı kâmili arayıp bulmak için uzun seferlere teşvîk vardır; ve menâkıb-ı evliyâda böyle sefer edenlerin çok olduğu görülmektedir.

1145. Vaktaki onun cisminin seyrinin himmeti bu ola, onun cânının seyri illiyyîne kadar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1145. Onun bedeninin yolculuğunun amacı bu olduğunda, canının yolculuğu en yüce makama kadar olur.

(Musa a.s.) Yuşa b. Nun'a dedi ki: "Ben Hızır'ı bulmak için iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar durmayıp gideceğim; yahut amacıma ulaşıncaya kadar uzun yıllar geçireceğim."

Yûşa' b. Nûn'a dedi ki: Ben Hızır'ı bulmak için Mecmau'l-Bahreyn'e bâliğ oluncaya kadar durmayıp gideceğim; yâhud maksûduma vâsıl oluncaya kadar uzun yıllar geçireceğim."

1144. O hukubun yolu yedi yüz yıllıktır ki, o hubbün seyrânında azmetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1144. O hukukun yolu yedi yüz yıldır ki, o sevginin seyrinde azmetti.

"Hukuk" hakkında âlimlerin ihtilafı vardır. Kimi yetmiş yıl, kimi seksen yıl demiş ve kimi uzun zaman ve kimi de dehr (zaman) ve kimi dahi yedi yüz yıl demiştir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyitte "yedi yüz" anlamını almıştır. Arzın bir noktasından kalkıp herhangi bir noktasına ulaşmak için yedi yüz yıl yürümeye gerek olmadığı bilinmektedir. Mûsâ (a.s.)'ın muradı, "İsteğime ulaşmak için yedi yüz yıl ömrüm olup yeryüzünde yürümem gerekse yürüyeceğim ve dolaşacağım," demek olur. Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen hukuk yedi yüz yıllık yoldur ki, Mûsâ (a.s.) Hızır'ın aşkı ve muhabbeti yolunda yeryüzünde bu kadar uzun zaman dolaşmayı göze aldı. Nasıl ki III. cildin 1960, 1961, 1962, 1963 numaralı beyitlerinde Mûsâ (a.s.) dilinden şöyle buyurulmuş idi: می روم تا مجمع البحرین من أَجْعَلُ الْخِضْرَ لِأَمْرِي سَبَبًا تا شوم مصحوب سلطان زمن ذَاكَ أَوْ أَمْضِي وَ أَسْرِي حُقُبًا سالها پرم پر و بالها سالها چه بود هزاران سالها می روم یعنی نمی ارزد بدان عشق جانان کم مدان از عشق نان

[Yani "Mecmau'l-Bahreyn'e kadar giderim, tâ ki, zamanın sultanının arkadaşı olayım! Ben Hızır'ı emrime sebep kılarım; ya bu, yahut ben geçerim ve uzun zaman seyrederim. Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler! Giderim, yani buna değmez mi? Cananın aşkını, ekmeğin aşkından az bilme!"] Bu beyitlerin tercüme ve izahı zikredilen cilttedir. Bu şerefli beyitlerde vaktin Hızır'ı olan insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanı) arayıp bulmak için uzun seferlere teşvik vardır; ve evliya menkıbelerinde böyle sefer edenlerin çok olduğu görülmektedir.

“Hukub”, hakkında ulemânın ihtilâfı vardır. Kimi yetmiş yıl, kimi seksen yıl demiş ve kimi uzun zaman ve kimi de dehr ve kimi dahi yedi yüz yıl demiştir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyitte “yedi yüz” ma’nâsını almıştır. Arzın bir noktasından kalkıp herhangi bir noktasına vusûl için yedi yüz yıl yürümeye hâcet olmadığı ma’lûmdur. Mûsâ (a.s.)’ın murâdı, “Matlûbuma vâsıl olmak için yedi yüz yıl ömrüm olup arz üzerinde yürümek lâzım gelse yürüyeceğim ve dolaşacağım,” demek olur. Ya’ni, Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûr olan hukub yedi yüz yıllık yoldur ki, Mûsâ (a.s.) Hızır’ın aşkı ve muhabbeti yolunda arz üzerinde bu kadar uzun zaman dolaşmayı gözüne aldı. Nitekim III. cildin 1960, 1961, 1962, 1963 numaralı beyitlerinde Mûsâ (a.s.) lisânından şöyle buyurulmuş idi: می روم تا مجمع البحرین من أَجْعَلُ الْخِضْرَ لِأَمْرِي سَبَبًا تا شوم مصحوب سلطان زمن ذَاكَ أَوْ أَمْضِي وَ أَسْرِي حُقُبًا سالها پرم پر و بالها سالها چه بود هزاران سالها می روم یعنی نمی ارزد بدان عشق جانان کم مدان از عشق نان

[Ya’ni “Mecmau’l-Bahreyn’e kadar giderim, tâ ki, zamâne sultânının mashûbu olayım! Ben Hızır’ı emrime sebeb kılarım; ya bu, yâhud ben geçerim ve uzun zamân seyr ederim. Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler! Giderim, ya’ni buna değmez mi? Cânânın aşkını, nânın aşkından bilme!”] Bu beyitlerin tercüme ve îzâhı mezkûr cildedir. Bu beyt-i şerîflerde vaktin Hızır’ı olan insân-ı kâmili arayıp bulmak için uzun seferlere teşvîk vardır; ve menâkıb-ı evliyâda böyle sefer edenlerin çok olduğu görülmektedir.

1145. Vaktâki onun cisminin seyrinin himmeti bu ola, onun cânının seyri illiyyîne kadar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1145. Onun bedeninin seyrinin amacı bu olduğunda, onun canının seyri illiyyîne (en yüce makama) kadar olur.

Yani, Musa (a.s.)'ın ve o meşrepte (manevî yol) olan evliyanın Hakk'a ulaşma hususunda bedenen yaptıkları yürüyüşlerinin amacı böyle uzun seneleri göze aldırmak olduğunda, onların ruhen yaptıkları yürüyüşleri illiyyîn âlemine kadar olur.

Ya'ni, vaktâki Mûsâ (a.s.)ın ve o meşrebde olan evliyânın Hakk'a vusûl emrinde cismen olan yürüyüşlerinin himmeti böyle uzun seneleri göze aldırmak olur, onların rühen yürüyüşleri âlem-i illiyyîne kadar olur.

1146. Şehsüvarlar yarışta koştular, harbatları aşağıya attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1146. Şehsüvarlar yarışta koştular, harbatları aşağıya attılar.

"Şehsüvar", binicilerin ve süvarilerin şahı; "harbat", kaz ve mecazen "ahmak kimse" demektir. "Şehsüvarlar"dan kasıt, Hakk yolunun hararetli ve aşklı olan sâlikleri (Hakk yolcusu) ve "harbatlar"dan kasıt, tembel ve ahmak olan sâliklerdir. Yani, bu cisim bineğine binen usta biniciler Hakk yolunda yarışa çıkıp nefse ait sıfatlar yüklerini attılar ve hakikate koştular; ve tembel ve ahmak olanları aşağıda, geride bıraktılar; ve bunlar nefse ait sıfatlar yükleriyle koşamadılar.

“Şehsüvâr”, binicilerin ve süvârîlerin şâhı; “harbat”, kaz ve mecâzen “ahmak kimse” demektir. “Şehsuvârlar”dan murâd, Hak yolunun harâretli ve aşklı olan sâlikleri ve “harbatlar”dan murâd, tenbel ve ahmak olan sâliklerdir. Ya'ni, bu cisim merkebine süvâr olan mâhir biniciler Hak yolunda yarışa çıkıp sıfât-ı nefsâniyye yüklerini attılar ve hakîkate koştular; ve tenbel ve ahmak olanları aşağıda, geride bıraktılar; ve bunlar sıfât-ı nefsâniyye yükleriyle koşamadılar.

1147. Nitekim bir kervân erişti, bir köye geldi; bir kapıyı açık gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1147. Nasıl ki bir kervan ulaştı, bir köye geldi; bir kapıyı açık gördü.

Bu iki tür Hakk Yolcusunun hâli buna benzer ki: Bir kervan bir köye geldi ve bir kapıyı açık gördü.

Bu iki nevi' sâlikin hâli buna benzer ki: Bir kervân bir köye geldi ve bir kapıyı açık gördü.

1148. O birisi dedi: “Bu kocakarı soğuğunda birkaç gün yükü buraya atalım!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1148. O birisi dedi: “Bu kocakarı soğuğunda birkaç gün yükü buraya bırakalım!”

1149. Ses geldi: "Hayır! Hariçten at! Ondan sonra sen içeriye gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1149. Ses geldi: "Hayır! Dışarıdan at! Ondan sonra sen içeriye gel!"

1150. "Atılmaya lâyık olan her şeyi dahi dışarıya at! Onun ile içeri gelme! [1134] Zîra bu meclis âlîdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1150. "Atılmaya lâyık olan her şeyi dahi dışarıya at! Onun ile içeri gelme! Zira bu meclis yücedir."

"Berdü'l-acûz", yani "kocakarı soğuğu" bilindiği üzere şubatın sonundan üç ve martın başından dört gün olmak üzere, toplam yedi gündür. Bundan kasıt cismaniyet âlemidir. "Kervan"dan kasıt, Hakk yolcuları kafilesidir. "Yük"ten kasıt, nefis ve nefse ait sıfatlardır. Yani, Hakk yolcuları kafilesi bu cismanî hayat âleminin zorluk ve sıkıntılarından bir insân-ı kâmilin kapısını açık buldular. İçlerinden birisi dedi ki: "Biz nefse ait sıfatlarımız ile buraya sığınarak yiyip içelim ve rahat edelim!" insân-ı kâmil tarafından denildi ki: "Buraya nefis ve nefse ait sıfatlar ile girilmez. Onları cismaniyet âlemine bırakın." Yani, Musa (a.s.)'ın ve o meşrepte (manevî yol) olan evliyanın Hakk'a ulaşma işinde bedenen olan yürüyüşlerinin gayreti böyle uzun seneleri göze aldırmak olursa, onların ruhen yürüyüşleri âlem-i illiyyîne (en yüce âlem) kadar olur.

“Berdü'l-acûz”, ya'ni “kocakarı soğuğu” ma'lûm olduğu üzere şubatın nihâyetinden üç ve martın ibtidâsından dört gün ki, cem'an yedi gündür. Bundan murâd cismâniyet âlemidir. “Kervân”dan murâd, sâlikler kāfilesidir. “Yük”den murâd, nefis ve sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, sâlikler kāfilesi bu hayât-ı cismâniyye âleminin mihen ve meşâkkından bir insân-ı kâmilin kapısını açık buldular. İçlerinden birisi dedi ki: “Biz sıfât-ı nefsâniyyemiz ile buraya ilticâ ederek yeyip içelim ve rahat edelim!” Insân-ı kâmil tarafından denildi ki: “Buraya nefis ve sıfât-ı nefsâniyye ile girilmez. Onları cismâniyet âle- Ya'ni, vaktâki Mûsâ (a.s.)ın ve o meşrebde olan evliyânın Hakk'a vusûl emrinde cismen olan yürüyüşlerinin himmeti böyle uzun seneleri göze aldırmak olur, onların rühen yürüyüşleri âlem-i illiyyîne kadar olur.

1146. Şehsüvarlar yarışta koştular, harbatları aşağıya attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1146. Şehsüvarlar yarışta koştular, harbatları aşağıya attılar.

"Şehsüvar", binicilerin ve süvarilerin şahı; "harbat", kaz ve mecazen "ahmak kimse" demektir. "Şehsüvarlar"dan kasıt, Hakk yolunun hararetli ve aşklı olan sâlikleri (Hakk yolcusu) ve "harbatlar"dan kasıt, tembel ve ahmak olan sâliklerdir. Yani, bu beden bineğine binmiş usta biniciler Hakk yolunda yarışa çıkıp nefse ait sıfatların yüklerini attılar ve hakikate koştular; ve tembel ve ahmak olanları aşağıda, geride bıraktılar; ve bunlar nefse ait sıfatların yükleriyle koşamadılar.

"Şehsüvâr", binicilerin ve süvârîlerin şâhı; "harbat", kaz ve mecâzen "ahmak kimse" demektir. “Şehsuvârlar”dan murâd, Hak yolunun harâretli ve aşklı olan sâlikleri ve "harbatlar"dan murâd, tenbel ve ahmak olan sâliklerdir. Ya'ni, bu cisim merkebine süvâr olan mâhir biniciler Hak yolunda yarışa çıkıp sıfât-ı nefsâniyye yüklerini attılar ve hakîkate koştular; ve tenbel ve ahmak olanları aşağıda, geride bıraktılar; ve bunlar sıfât-ı nefsâniyye yükleriyle koşamadılar.

1147. Nitekim bir kervân erişti, bir köye geldi; bir kapıyı açık gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1147. Nasıl ki bir kervan ulaştı, bir köye geldi; bir kapıyı açık gördü.

Bu iki tür Hakk Yolcusunun hâli buna benzer ki: Bir kervan bir köye geldi ve bir kapıyı açık gördü.

Bu iki nevi' sâlikin hâli buna benzer ki: Bir kervân bir köye geldi ve bir kapıyı açık gördü.

1148. O birisi dedi: “Bu kocakarı soğuğunda birkaç gün yükü buraya atalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1148. O birisi dedi: "Bu kocakarı soğuğunda birkaç gün yükü buraya bırakalım!"

1149. Ses geldi: "Hayır! Hariçten at! Ondan sonra sen içeriye gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1149. Ses geldi: "Hayır! Dışarıdan at! Ondan sonra sen içeriye gel!"

1150. "Atılmaya lâyık olan her şeyi dahi dışarıya at! Onun ile içeri gelme! [1134] Zîra bu meclis âlîdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1150. Atılmaya layık olan her şeyi dahi dışarıya at! Onun ile içeri gelme! Çünkü bu meclis yücedir.

"Berdü'l-acûz", yani "kocakarı soğuğu" bilindiği üzere şubatın sonundan üç ve martın başından dört gün olmak üzere, toplam yedi gündür. Bundan maksat cismaniyet âlemidir. "Kervan"dan maksat, Hakk yolcuları kafilesidir. "Yük"ten maksat, nefis ve nefse ait sıfatlardır. Yani, Hakk yolcuları kafilesi bu cismanî hayat âleminin sıkıntı ve zorluklarından bir insân-ı kâmilin kapısını açık buldular. İçlerinden birisi dedi ki: "Biz nefse ait sıfatlarımız ile buraya sığınarak yiyip içelim ve rahat edelim!" insân-ı kâmil tarafından denildi ki: "Buraya nefis ve nefse ait sıfatlar ile girilmez. Onları cismaniyet âlemine terk ediniz ve ruhanîlik âleminin dışında bırakınız; ve benlik ve enaniyet adına olan şeylerin hepsini de terk ediniz! Ondan sonra içeriye giriniz! Çünkü bu meclis yüce ve ruhanîdir."

"Berdü'l-acûz", ya'ni "kocakarı soğuğu" ma'lûm olduğu üzere şubatın nihâyetinden üç ve martın ibtidâsından dört gün ki, cem'an yedi gündür. Bundan murâd cismâniyet âlemidir. "Kervân"dan murâd, sâlikler kāfilesidir. "Yük"den murâd, nefis ve sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, sâlikler kāfilesi bu hayât-ı cismâniyye âleminin mihen ve meşâkkından bir insân-ı kâmilin kapısını açık buldular. İçlerinden birisi dedi ki: "Biz sıfât-ı nefsâniyyemiz ile buraya ilticâ ederek yeyip içelim ve rahat edelim!" Insân-ı kâmil tarafından denildi ki: "Buraya nefis ve sıfât-ı nefsâniyye ile girilmez. Onları cismâniyet âle- mine terk ediniz ve rûhâniyet âlemi hâricinde bırakınız; ve benlik ve enâniyet nâmına olan şeylerin hepsini de terk ediniz! Ondan sonra içeriye giriniz! Zîrâ bu meclis âlî ve rûhânîdir."

## Hilâl (r.a.)ın kıssasına rücû'dur

1151. Hilal gönül üstadı bir cânı rüşen idi, bir mü'min beyin seyisi ve kölesi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1151. Hilal gönül üstadı, ruhu aydınlık bir can idi, bir mümin beyin seyisi ve kölesi.

Hz. Hilal, nefsanî sıfatları kalbine uğratmamak hususunda üstat, ruhu parlak ve arınmış idi. Bununla beraber bir mümin beyin ahırında hayvanlarını tımar eden seyis ve köle idi.

Hz. Hilal nefsânî sıfatları kalbine uğratmamak hususunda üstâd, rûhu parlak ve musaffâ idi. Bununla beraber bir mü'min beyin ahırında hayvanlarını tımar eden seyis ve köle idi.

1152. O köle ahırda seyislik ederdi. Fakat köle adlı, sultanların sultanı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1152. O köle ahırda seyislik ederdi. Fakat köle adlı, sultanların sultanı idi.

O köle olan Hz. Hilal, beyin ahırında seyislik eder, hayvanlarına bakardı. Fakat görünüşte adı köle idi; manada sultanların sultanı idi.

O köle olan Hz. Hilal beyin ahırında seyislik eder, hayvanlarına bakardı. Fakat zâhirde adı köle idi; ma'nâda sultânların sultânı idi.

1153. O bey kölenin hâlinden habersiz idi. Zîrâ ona iblisâne nazarın gayrı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1153. O bey kölenin hâlinden habersiz idi. Çünkü ona iblisçe bakıştan başkası olmadı.

O bey köleyi hor gördüğünden onun hâli ile ilgili değildi. Bu sebeple ne hâlde olduğunu da bilmezdi. Çünkü beyin bakışı İblis gibi ancak görüneneydi. İblis nasıl ki, Hz. Adem'in şekline bakıp anlamından habersiz idiyse, bey de Hz. Hilal'in ancak hor görünen şekline bakar ve anlamından habersiz bulunurdu.

O bey köleyi hakîr gördüğünden onun hâli ile alâkadar değildi. Binâenaleyh ne hâlde olduğunu da bilmezdi. Zîrâ beyin nazarı İblîs gibi ancak zâhire idi. İblîs nasıl ki, Hz. Adem'in sûretine bakıp ma'nâsından gafil idiyse, bey dahi Hz. Hilal'in ancak sûret-i hakîrânesine bakar ve ma'nâsından gafil bulunur idi.

1154. Suyu ve çamuru gördü ve ondaki hazîneyi değil! Beşi ve altıyı gördü ve beşin aslını değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1154. Suyu ve çamuru gördü ve ondaki hazineyi değil! Beşi ve altıyı gördü ve beşin aslını değil!

"Maddî olanı terk ediniz ve ruhanî âlemin dışında bırakınız; ve benlik ve enaniyet (bencillik) adına olan şeylerin hepsini de terk ediniz! Ondan sonra içeriye giriniz! Çünkü bu meclis yüce ve ruhanîdir."

mine terk ediniz ve rûhâniyet âlemi hâricinde bırakınız; ve benlik ve enâniyet nâmına olan şeylerin hepsini de terk ediniz! Ondan sonra içeriye giriniz! Zîrâ bu meclis âlî ve rûhânîdir."

## Hilâl (r.a.)ın kıssasına rücû'dur

1151. Hilal gönül üstadı bir cânı rüşen idi, bir mü'min beyin seyisi ve kölesi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1151. Hilal gönül üstadı, ruhu aydınlık bir can idi, bir mümin beyin seyisi ve kölesi.

Hz. Hilal, nefsanî sıfatları kalbine uğratmamak hususunda üstat, ruhu parlak ve arınmış idi. Bununla beraber bir mümin beyin ahırında hayvanlarını tımar eden seyis ve köle idi.

Hz. Hilal nefsânî sıfatları kalbine uğratmamak hususunda üstâd, rûhu parlak ve musaffâ idi. Bununla beraber bir mü'min beyin ahırında hayvanlarını tımar eden seyis ve köle idi.

1152. O köle ahırda seyislik ederdi. Fakat köle adlı, sultanların sultanı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1152. O köle ahırda seyislik ederdi. Fakat köle adlı, sultanların sultanı idi.

O köle olan Hz. Hilal, beyin ahırında seyislik eder, hayvanlarına bakardı. Fakat görünüşte adı köle idi; manada sultanların sultanı idi.

O köle olan Hz. Hilal beyin ahırında seyislik eder, hayvanlarına bakardı. Fakat zâhirde adı köle idi; ma'nâda sultânların sultânı idi.

1153. O bey kölenin hâlinden habersiz idi. Zîrâ ona iblisâne nazarın gayrı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1153. O bey kölenin hâlinden habersiz idi. Çünkü ona iblisçe bakıştan başkası olmadı.

O bey köleyi hor gördüğünden onun hâli ile ilgili değildi. Bu sebeple ne hâlde olduğunu da bilmezdi. Çünkü beyin bakışı İblis gibi ancak görüneneydi. İblis nasıl ki, Hz. Âdem'in sûretine bakıp anlamından gafil idiyse, bey de Hz. Hilâl'in ancak hor görülen sûretine bakar ve anlamından gafil bulunurdu.

O bey köleyi hakîr gördüğünden onun hâli ile alâkadar değildi. Binâenaleyh ne hâlde olduğunu da bilmezdi. Zîrâ beyin nazarı İblîs gibi ancak zâhire idi. İblîs nasıl ki, Hz. Âdem'in sûretine bakıp ma'nâsından gafil idiyse, bey dahi Hz. Hilâl'in ancak sûret-i hakîrânesine bakar ve ma'nâsından gafil bulunur idi.

1154. Suyu ve çamuru gördü ve ondaki hazîneyi değil! Beşi ve altıyı gördü ve beşin aslını değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1154. Suyu ve çamuru gördü ve ondaki hazineyi değil! Beşi ve altıyı gördü ve beşin aslını değil!

Bey, İblis gibi suyu ve çamuru, yani cismi gördü ve o suyun ve çamurun altında gizli olan hazineyi ve defineyi, yani ruhun yüceliğini görmedi. Beşi, yani beş duyuyu ve altıyı, yani taayyüne (belirginleşmeye) ve cisme özgü olan altı yönü gördü ve beş duyunun aslı olan ruhu görmedi. Çünkü görmek ve işitmek ve koklamak ve lezzet duymak ve hissetmek ruhtandır. Ruh cisimden alakasını kestikten sonra cisimdeki bu beş duyu kesilir.

Bey İblîs gibi suyu ve çamuru, ya'ni cismi gördü ve o suyun ve çamurun altında gizli olan hazîneyi ve defineyi ya'ni rûhun ulviyetini görmedi. Beşi ya'ni havâss-i hamseyi ve altıyı ya'ni taayyüne ve cisme mahsûs olan altı ciheti gördü ve havâss-i hamsenin aslı olan rûhu görmedi. Zîrâ görmek ve işitmek ve koklamak ve lezzet duymak ve hissetmek rûhdandır. Rûh cisimden alâkasını kesdikten sonra cisimdeki bu beş hâsse munkatı' olur.

1155. Çamurun rengi zahir ve dînin nûru gizli. Her peygamber cihanda böyle idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1155. Çamurun rengi görünür, dinin nuru gizlidir. Her peygamber dünyada böyleydi.

Çamurun rengi, yani bedenin hâli ve şanı duyu organlarıyla görülür. Fakat ruh ile birlikte olan dinin nuru, ruh gibi gizlidir, duyu organlarıyla görülemez. İşte her peygamber de bu maddî âlemde böyle gizliydi. İnkârcılar o peygamberleri değersiz gördüler ve sadece dış görünüşlerine baktılar. Örneğin, Zuhruf Suresi'nde belirtildiği üzere müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin yetimliğini görüp, لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنْ الْقَريتين عَظِيمٍ (Zuhruf, 43/31) yani "Bu Kur'ân Mekke'nin ve Tâif'in ileri gelenlerinden olan büyük bir adama inseydi ne olurdu!" dediler. Aynı şekilde yine aynı surede Musa (a.s.) hakkında Firavun: أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (Zuhruf 43/52) yani "Ben, başkanlık konusunda değersiz ve dili peltek olan bu kimseden daha hayırlıyım!" dedi.

Çamurun rengi, ya'ni cismin hâl ve şânı his gözüyle görülür. Fakat rûh ile tev'em olan dînin nûru rûh gibi gizlidir, his gözüyle görülemez. İşte her peygamber dahi bu âlem-i sûrette böyle gizli idi. Münkirler o peygamberleri hakîr gördüler ve ancak sûretlerine nazar ettiler. Meselâ sûre-i Zuhruf'da beyân buyurulduğu üzere müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin yetimliğini görüp لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنْ الْقَريتين عَظِيمٍ (Zuhruf, 43/31) ya'ni “Bu Kur'ân Mekke'nin ve Tâif'in eşrâfından olan bir adama nüzûl ede idi ne olurdu!" dediler. Ve kezâ yine aynı sûrede Mûsâ (a.s.) hakkında Fir'avn: أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (Zuhruf 43/52) ya'ni "Ben riyâset hususunda hakîr ve dili peltek olan bu kimseden hayırlıyım!" dedi.

1156. O minâreyi gördü ve ondaki kuşu değil! Minâre üzerinde fen dolu bir şahbaz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1156. O minâreyi gördü ve ondaki kuşu değil! Minâre üzerinde fen dolu bir şahbaz vardır.

Örneğin bir kimse minâreyi görür, fakat üzerindeki kuşu görmez. Hâlbuki minârenin üzerinde eğitim görmüş ve avcılığa alışmış olan, hilelerle dolu, şahane bir doğan kuşu vardır. İşte sadece görüneni ve cismi gören, fakat o cismin şahbaz ruhundan gafil bulunan kimselerin hâli de bu örneğe uygun olur.

Meselâ bir kimse minâreyi görür, fakat üzerindeki kuşu görmez. Halbuki minârenin üzerinde ta'lîm görmüş ve avcılığa alışmış olan pür-fen, şâhâne bir doğan kuşu vardır. İşte sırf zâhiri ve cismi gören ve fakat o cismin şahbâz rûhundan gafil bulunan kimselerin hâli de bu misâle mutâbık olur.

1157. Ve o ikincisi kanat çarpan kuşu gördü. Fakat kuşun ağzında olan kılı değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1157. Ve o ikincisi kanat çırpan kuşu gördü. Fakat kuşun ağzında olan kılı değil!

Diğer bir kimse de hem minareyi hem de minarenin üzerinde kanat çırpan kuşu görür. Fakat kuşun ağzında olan ince kılı görmez. Bu da peygamberlerin ve evliyanın cismini ve ruhunun yüksekliğini görüp, onda ince olan vahdet sırrını (birliğin gizli hakikatini) göremeyen kimselerin örneğidir ki, zahir uleması (dış görünüşe önem veren âlimler) bu türdendir. Bey İblis gibi suyu ve çamuru, yani cismi gördü ve o suyun ve çamurun altında gizli olan hazineyi ve defineyi, yani ruhun yüceliğini görmedi. Beşi, yani beş duyuyu ve altıyı, yani taayyüne (belirginleşmeye) ve cisme özgü olan altı yönü gördü ve beş duyunun aslı olan ruhu görmedi. Çünkü görmek ve işitmek ve koklamak ve lezzet duymak ve hissetmek ruhtandır. Ruh cisimden alakasını kestikten sonra cisimdeki bu beş duyu kesilir.

Diğer bir kimse dahi hem minâreyi ve hem de minârenin üzerinde kanat çarpan kuşu görür. Fakat kuşun ağzında olan ince kılı görmez. Bu da enbiyâ ve evliyânın cismini ve ruhunun yüksekliğini görüp, onda ince olan sırr-ı vahdeti göremeyen kimselerin misâlidir ki, ulemâ-i zâhir bu kabîldendir. Bey İblîs gibi suyu ve çamuru, ya'ni cismi gördü ve o suyun ve çamurun altında gizli olan hazîneyi ve defineyi ya'ni rûhun ulviyetini görmedi. Beşi ya'ni havâss-i hamseyi ve altıyı ya'ni taayyüne ve cisme mahsûs olan altı ciheti gördü ve havâss-i hamsenin aslı olan rûhu görmedi. Zîrâ görmek ve işitmek ve koklamak ve lezzet duymak ve hissetmek rûhdandır. Rûh cisimden alâkasını kesdikten sonra cisimdeki bu beş hâsse munkatı' olur.

1155. Çamurun rengi zahir ve dînin nûru gizli. Her peygamber cihanda böyle idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1155. Çamurun rengi görünür, dinin nuru gizlidir. Her peygamber dünyada böyleydi.

Çamurun rengi, yani bedenin hâli ve şanı duyu organlarıyla görülür. Fakat ruh ile birlikte olan dinin nuru, ruh gibi gizlidir, duyu organlarıyla görülemez. İşte her peygamber de bu maddî âlemde böyle gizliydi. İnkârcılar o peygamberleri değersiz gördüler ve sadece dış görünüşlerine baktılar. Örneğin, Zuhruf Suresi'nde belirtildiği üzere müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin yetimliğini görüp, لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنْ الْقَريتين عَظِيمٍ (Zuhruf, 43/31) yani "Bu Kur'ân Mekke'nin ve Tâif'in ileri gelenlerinden olan büyük bir adama inseydi ne olurdu!" dediler. Aynı şekilde yine aynı surede Musa (a.s.) hakkında Firavun: أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (Zuhruf 43/52) yani "Ben, başkanlık konusunda değersiz ve dili peltek olan bu kimseden daha hayırlıyım!" dedi.

Çamurun rengi, ya'ni cismin hâl ve şânı his gözüyle görülür. Fakat rûh ile tev'em olan dînin nûru rûh gibi gizlidir, his gözüyle görülemez. İşte her peygamber dahi bu âlem-i sûrette böyle gizli idi. Münkirler o peygamberleri hakîr gördüler ve ancak sûretlerine nazar ettiler. Meselâ sûre-i Zuhruf'da beyân buyurulduğu üzere müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin yetimliğini görüp لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنْ الْقَريتين عَظِيمٍ (Zuhruf, 43/31) ya'ni “Bu Kur'ân Mekke'nin ve Tâif'in eşrâfından olan bir adama nüzûl ede idi ne olurdu!" dediler. Ve kezâ yine aynı sûrede Mûsâ (a.s.) hakkında Fir'avn: أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (Zuhruf 43/52) ya'ni "Ben riyâset hususunda hakîr ve dili peltek olan bu kimseden hayırlıyım!" dedi.

1156. O minâreyi gördü ve ondaki kuşu değil! Minâre üzerinde fen dolu bir şahbaz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1156. O minâreyi gördü ve ondaki kuşu değil! Minâre üzerinde fen dolu bir şahbaz vardır.

Örneğin bir kimse minâreyi görür, fakat üzerindeki kuşu görmez. Hâlbuki minârenin üzerinde eğitim görmüş ve avcılığa alışmış olan, hilelerle dolu, şahane bir doğan kuşu vardır. İşte sadece görüneni ve cismi gören, fakat o cismin şahbaz ruhundan gafil bulunan kimselerin hâli de bu örneğe uygun olur.

Meselâ bir kimse minâreyi görür, fakat üzerindeki kuşu görmez. Halbuki minârenin üzerinde ta'lîm görmüş ve avcılığa alışmış olan pür-fen, şâhâne bir doğan kuşu vardır. İşte sırf zâhiri ve cismi gören ve fakat o cismin şahbâz rûhundan gafil bulunan kimselerin hâli de bu misâle mutâbık olur.

1157. Ve o ikincisi kanat çarpan kuşu gördü. Fakat kuşun ağzında olan kılı değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1157. Ve o ikincisi kanat çarpan kuşu gördü. Fakat kuşun ağzında olan kılı değil!

Diğer bir kimse de hem minareyi hem de minarenin üzerinde kanat çırpan kuşu görür. Fakat kuşun ağzında olan ince kılı görmez. Bu da peygamberlerin ve evliyanın cismini ve ruhunun yüksekliğini görüp, ondaki ince olan vahdet sırrını göremeyen kimselerin örneğidir ki, zahir uleması (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) bu türdendir.

Diğer bir kimse dahi hem minâreyi ve hem de minârenin üzerinde kanat çarpan kuşu görür. Fakat kuşun ağzında olan ince kılı görmez. Bu da enbiyâ ve evliyânın cismini ve ruhunun yüksekliğini görüp, onda ince olan sırr-ı vahdeti göremeyen kimselerin misâlidir ki, ulemâ-i zâhir bu kabîldendir.

1158. O kimse ki, Allah'ın nuruyla nazar eder olur, hem kuştan ve hem kıldan âgâh olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1158. O kimse ki, Allah'ın nuruyla bakar olur, hem kuştan hem de kıldan haberdar olur.

"Mü'minin firâsetinden (sezgisinden) sakınınız, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar!" hadis-i şerifi gereğince, kendinden geçmiş, işitmesi Hakk'ın işitmesi ve görmesi Hakk'ın görmesi olmuş olan insân-ı kâmil, hem bedenin hem de ruhun yüksekliğini ve o yükseklikte ince kıl gibi olan vahdet sırrını görür.

اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla bakar!" hadîs-i şerîfi mûcibince kendinin kendiliğinden geçmiş, sem'i Hakk'ın sem'i ve basarı Hakk'ın basarı olmuş olan insân-ı kâmil hem cismi ve hem de rûhun yüksekliğini ve o yükseklikte ince kıl gibi olan sırr-ı vahdeti görür.

1159. Dedi: "Nihayet gözü kıl tarafına koy! Kılı görmedikçe düğüm açılmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1159. Dedi: "Nihayet gözü kıl tarafına koy! Kılı görmedikçe düğüm açılmaz!"

Bu vahdet sırrını gören insân-ı kâmil, yalnızca minare mesafesinde olan cismi ve kuş mesafesinde olan ilmi, tâati ve görünen ibadeti gören ve Hak ile insân-ı kâmil arasındaki vahdet sırrını göremeyen kimseye dedi ki: "Ey kimse! Gözünü yalnızca cisme ve görünen ilimlere ve amellere dikme! İnce kıl gibi olan vahdet-i vücûd sırrını da gör! Sen bu ince kılı görmedikçe senin ilim ve ameldeki şüphe düğümlerin açılmaz!"

Bu sırr-ı vahdeti gören insân-ı kâmil yalnız minâre mesâbesinde olan cismi ve kuş masâbesinde olan ilim ve tâat ve ibâdet-i zâhireyi gören ve Hak ile insân-ı kâmil arasındaki sırr-ı vahdeti göremeyen kimseye dedi ki: "Ey kimse! Gözünü yalnız cisme ve ulûm ve a'mâl-i zâhireye dikme! İnce kıl gibi olan vahdet-i vücûd sırrını da gör! Sen bu ince kılı görmedikçe senin ilim ve ameldeki şek ve şübhe düğümlerin açılmaz!"

1160. O biri cıvık çamur içinde nakışlı kil gördü; ve o diğeri ilim ve amel ile [1144] dolu gil gördü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1160. O biri cıvık çamur içinde nakışlı kil gördü; ve o diğeri ilim ve amel ile dolu kil gördü.

"Vahal", yumuşak çamur demektir ki, bundan kasıt unsurların tekil hâlleridir. Her iki mısradaki "kil" kelimeleri "katı çamur" anlamına gelmesi uygundur. Bundan kasıt da, bu unsurların tekil hâllerinden düzeltilmiş olan insan bedenidir. Bazı nüshalarda ikinci mısradaki "kil" yerine "dil" geçmektedir. Bu durumda tercüme "Ve o diğeri ilim ve amel ile dolu iç ve gönül gördü" demek olur. Sözün özü: Yani, ne yapalım ki, yatkınlık farklı olduğundan bir grup sadece bedenin nakışlı şeklini gördü. Bunlar cıvık çamur içinde nakışlı, katı çamuru görene benzerler; ve diğer grup da o nakışlı çamuru ve bedeni ilim ve amel ile dolu gördü; ve bakışı şekil ile beraber ilim ve amel yönüne saplandı, kaldı. Daha ileriye geçemedi.

"Vahal", yumuşak çamur demektir ki, müfredât-ı unsuriyye murâd buyurulur. Her iki mısra'daki "gil" kelimeleri "katı çamur" ma'nâsına olmak münâsibdir. Bundan murâd dahi, bu müfredât-ı unsuriyyeden tesviye edilmiş olan cism-i beşerdir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "gil" yerine "dil" vâki'dir. Bu sûrette tercüme "Ve o diğeri ilim ve amel ile dolu iç ve gönül gördü" demek olur. Hâsıl-ı ma'nâ: Ya'ni, ne yapalım ki, isti'dâd muhtelif olduğundan bir tâife yalnız cismin münakkaş sûretini gördü. Bunlar cıvık çamur içinde nakışlı, katı çamuru görene benzerler; ve diğer tâife dahi o nakışlı çamuru ve cismi ilim ve amel ile dolu gördü; ve nazarı sûret ile beraber ilim ve amel cihetine saplandı, kaldı. Daha ileriye geçemedi.

1161. Cisim minare, ilim ve taat kuş gibidir. İster üç yüz kuş tut, ister iki kuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1161. Cisim minare, ilim ve ibadet kuş gibidir. İster üç yüz kuş tut, ister iki kuş!

1158. O kimse ki, Allah'ın nuruyla nazar eder olur, hem kuştan ve hem kıl-dan âgâh olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1158. O kimse ki, Allah'ın nuruyla bakar olur, hem kuştan hem de kıldan haberdar olur.

"Mü'minin firâsetinden sakınınız, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar!" hadis-i şerifi gereğince, kendinden geçmiş, işitmesi Hakk'ın işitmesi ve görmesi Hakk'ın görmesi olmuş olan insân-ı kâmil hem cismin hem de ruhun yüksekliğini ve o yükseklikte ince kıl gibi olan vahdet sırrını görür.

اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla bakar!" hadîs-i şerîfi mûcibince kendinin kendiliğinden geç-miş, sem'i Hakk'ın sem'i ve basarı Hakk'ın basarı olmuş olan insân-ı kâmil hem cismi ve hem de rûhun yüksekliğini ve o yükseklikte ince kıl gibi olan sırr-ı vahdeti görür.

1159. Dedi: "Nihayet gözü kıl tarafına koy! Kılı görmedikçe düğüm açılmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1159. Dedi: "Nihayet gözü kıl tarafına koy! Kılı görmedikçe düğüm açılmaz!"

Bu vahdet sırrını gören insân-ı kâmil, yalnız minare mesafesinde olan cismi ve kuş mesafesinde olan ilim ve ibadet-i zahirîyi (dıştan görünen ibadeti) gören ve Hak ile insân-ı kâmil arasındaki vahdet sırrını göremeyen kimseye dedi ki: "Ey kimse! Gözünü yalnız cisme ve ilimlere ve dıştan görünen amellere dikme! İnce kıl gibi olan vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrını da gör! Sen bu ince kılı görmedikçe senin ilim ve ameldeki şek ve şüphe düğümlerin açılmaz!"

Bu sırr-ı vahdeti gören insân-ı kâmil yalnız minâre mesâbesinde olan cis-mi ve kuş masâbesinde olan ilim ve tâat ve ibâdet-i zâhireyi gören ve Hak ile insân-ı kâmil arasındaki sırr-ı vahdeti göremeyen kimseye dedi ki: "Ey kim-se! Gözünü yalnız cisme ve ulûm ve a'mâl-i zâhireye dikme! İnce kıl gibi olan vahdet-i vücûd sırrını da gör! Sen bu ince kılı görmedikçe senin ilim ve amel-deki şek ve şübhe düğümlerin açılmaz!"

1160. O biri cıvık çamur içinde nakışlı kil gördü; ve o diğeri ilim ve amel ile [1144] dolu gil gördü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1160. O biri cıvık çamur içinde nakışlı kil gördü; ve o diğeri ilim ve amel ile dolu gil gördü.

"Vahal", yumuşak çamur demektir ki, bundan kasıt unsurların tek tek parçalarıdır. Her iki mısradaki "gil" kelimeleri "katı çamur" anlamına gelmesi uygundur. Bundan kasıt da, bu unsurların tek tek parçalarından şekillendirilmiş olan insan bedenidir. Bazı nüshalarda ikinci mısradaki "gil" yerine "dil" geçmektedir. Bu durumda tercüme "Ve o diğeri ilim ve amel ile dolu iç ve gönül gördü" demek olur. Sözün özü: Yani, ne yapalım ki, yatkınlık farklı olduğundan bir grup sadece cismin nakışlı şeklini gördü. Bunlar cıvık çamur içinde nakışlı, katı çamuru görene benzerler; ve diğer grup da o nakışlı çamuru ve cismi ilim ve amel ile dolu gördü; ve bakışı şekil ile beraber ilim ve amel yönüne saplandı, kaldı. Daha ileriye geçemedi.

"Vahal", yumuşak çamur demektir ki, müfredât-ı unsuriyye murâd buyu-rulur. Her iki mısra'daki "gil" kelimeleri "katı çamur" ma'nâsına olmak mü-nâsibdir. Bundan murâd dahi, bu müfredât-ı unsuriyyeden tesviye edilmiş olan cism-i beşerdir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "gil" yerine "dil" vâ-ki'dir. Bu sûrette tercüme "Ve o diğeri ilim ve amel ile dolu iç ve gönül gör-dü" demek olur. Hâsıl-ı ma'nâ: Ya'ni, ne yapalım ki, isti'dâd muhtelif oldu-ğundan bir tâife yalnız cismin münakkaş sûretini gördü. Bunlar cıvık çamur içinde nakışlı, katı çamuru görene benzerler; ve diğer tâife dahi o nakışlı ça-muru ve cismi ilim ve amel ile dolu gördü; ve nazarı sûret ile beraber ilim ve amel cihetine saplandı, kaldı. Daha ileriye geçemedi.

1161. Cisim minare, ilim ve taat kuş gibidir. İster üç yüz kuş tut, ister iki kuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1161. Cisim minare, ilim ve taat kuş gibidir. İster üç yüz kuş tut, ister iki kuş!

Sözün özü, cisim minareye ve o cisimden ortaya çıkan ilim ve ibadet de kuş gibidir. Bu ilim ve ibadet ister çok olsun, ister az olsun, kuşa benzemekte eşittir. Bu beytin açıklamasında başka bir yön de ortaya çıkar: Ey Hakk Yolcusu! Bu açıklamalarda insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismi minareye, ilmi, ameli ve görünen ibadeti de kuşa benzetilmiştir. Bu ilimleri ve görünen amelleri, yani kuşları, insân-ı kâmilin cisim minaresinden ister çok, ister az al. Bu ince noktayı göremedikçe senin zorluğun çözülmez.

Velhâsıl cisim minâre ve o cisimden sâdır olan ilim ve tâat dahi kuş gibidir. Bu ilim ve tâat ister çok olsun, ister az olsun, kuşa benzemekte müsâvîdir. Bu beytin îzâhında diğer bir vecih dahi vârid olur: Ey sâlik! Bu beyânâtta insân-ı kâmilin cismi minâreye ve ilim ve ameli ve tâat-i zâhiresi dahi kuşa teşbîh olunmuştur. Bu ulûm ve a'mâl-i zâhire kuşlarını insân-ı kâmilin minâre-i cisminden ister çok, ister az al. Bu ince kılı göremedikçe senin müşkilin hallolmaz.

1162. Evsat olan adam ancak kuşu görür. O önde ve arkada bir kuşun gayrını görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1162. Orta seviyede olan kişi ancak kuşu görür. O, önde ve arkada bir kuştan başkasını görmez.

Böylece Hak yolunun ortasında kalmış olan sâlik (Hakk Yolcusu) ancak insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) görünen ilmini ve amelini görür. O, ancak önde ve arkada bu ilim ve amelden başkasını göremez.

Böyle Hak yolunun ortasında kalmış olan sâlik ancak insân-ı kâmilin zâhiri olan ilmini ve amelini görücüdür. O ancak önde ve arkada bu ilim ve amelden başkasını göremez.

1163. Kıl kuşun lâyığı olan gizli bir nûrdur ki, kuşun cânı onunla bâkî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1163. Kuşun lâyığı olan gizli bir nurdur ki, kuşun canı onunla bâkî olur.

Yani, söylediğimiz misaldeki kıl, o bir nurdur ki, o kuşun, yani insân-ı kâmilin ilim ve amelinin lâyığıdır; ve insân-ı kâmilin saf ruhu o nur ile ayakta kalır ve bâkî olur; ve o nur, Hakk'ın varlık nurudur. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bir şerefli beytinde buyururlar:

Nazmen tercüme: "Sen ol bir nûrsun: Mûsâ'ya derdin: Hudâ'yım ben, Hudâ'yım ben, Hudâ'yım!"

Buna göre insân-ı kâmilde bu nuru göremeyenler onu ancak ilmi ve ameli ile vasfederler. Halbuki insân-ı kâmil ne ilim ile ne de amel ile vasfedilemez. Onda ancak bir gizli nur vardır ki, bu nuru ancak o nura ulaşanlar görür. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 4. bölümünde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Seyyid Burhaneddin (k.s.) söz söylerdi. Birisi dedi ki: "Senin övgünü filan kimseden işittim." Buyurdular ki: "Göreyim! O filan nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp övecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise şu halde beni tanımamıştır. Zira bu söz ve bu harf ve ses ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır (geçici niteliklerdir); ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise o vakit bilirim ki, o benim övgümü edebilir; ve o övgü benim övgüm olur." Sözün özü, cisim minare ve o cisimden sadır olan ilim ve itaat dahi kuş gibidir. Bu ilim ve itaat ister çok olsun, ister az olsun, kuşa benzemekte eşittir. Bu beytin açıklamasında diğer bir yön dahi gelir: Ey Hakk Yolcusu! Bu beyanlarda insân-ı kâmilin cismi minareye ve ilim ve ameli ve görünen itaati dahi kuşa benzetilmiştir. Bu ilim ve görünen ameller kuşlarını insân-ı kâmilin cisim minaresinden ister çok, ister az al. Bu ince kılı göremedikçe senin zorluğun hallolmaz.

Ya'ni, söylediğimiz misâldeki kıl o bir nûrdur ki, o kuşun ya'ni insân-ı kâmilin ilim ve amelinin lâyığıdır; ve insân-ı kâmilin rûh-ı sâfisi o nûr ile pâyende ve bâkî kalır; ve o nûr Hakk'ın nûr-ı vücûdudur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîfinde buyururlar:

Nazmen tercüme: "Sen ol bir nûrsun: Mûsâ'ya derdin: Hudâ'yım ben, Hudâ'yım ben, Hudâ'yım!"

Binâenaleyh insân-ı kâmilde bu nûru göremeyenler onu ancak ilmi ve ameli ile tavsîf ederler. Halbuki insân-ı kâmil ne ilim ile ve ne de amel ile tavsîf olu-namaz. Onda ancak bir gizli nûr vardır ki, bu nûru ancak o nûra vâsıl olanlar görür. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 4. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Seyyid Burhaneddîn (k.s.) söz söyler idi. Birisi dedi ki: "Senin medhini filân kimseden işittim." Buyurdular ki: "Göreyim! O filân nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp medhedecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise şu hâlde beni tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve bu harf ve savt ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise o vakit bilirim ki, o benim medhimi edebilir; ve o medh benim medhim olur." Velhâsıl cisim minâre ve o cisimden sâdır olan ilim ve tâat dahi kuş gibidir. Bu ilim ve tâat ister çok olsun, ister az olsun, kuşa benzemekte müsâvîdir. Bu beytin îzâhında diğer bir vecih dahi vârid olur: Ey sâlik! Bu beyânâtta insân-ı kâmilin cismi minâreye ve ilim ve ameli ve tâat-i zâhiresi dahi kuşa teşbîh olunmuştur. Bu ulûm ve a'mâl-i zâhire kuşlarını insân-ı kâmilin minâre-i cisminden ister çok, ister az al. Bu ince kılı göremedikçe senin müşkilin hallolmaz.

1162. Eusat olan adam ancak kuşu görür. O önde ve arkada bir kuşun gayrını görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1162. Orta seviyedeki adam ancak kuşu görür. O, önde ve arkada bir kuştan başkasını görmez.

Böylece Hakk yolunun ortasında kalmış olan sâlik (Hakk Yolcusu) ancak insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) zâhir (görünen) olan ilmini ve amelini görür. O, ancak önde ve arkada bu ilim ve amelden başkasını göremez.

Böyle Hak yolunun ortasında kalmış olan sâlik ancak insân-ı kâmilin zâ-hiri olan ilmini ve amelini görücüdür. O ancak önde ve arkada bu ilim ve amelden başkasını göremez.

1163. Kıl kuşun lâyığı olan gizli bir nûrdur ki, kuşun cânı onunla bâkî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1163. Kuşun lâyığı olan gizli bir nurdur ki, kuşun canı onunla kalıcı olur.

Yani, söylediğimiz misaldeki kıl, o bir nurdur ki, o kuşun yani insân-ı kâmilin ilim ve amelinin lâyığıdır; ve insân-ı kâmilin saf ruhu o nur ile ayakta ve kalıcı kalır; ve o nur Hakk'ın varlık nurudur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerifinde buyururlar:

Nazmen tercüme: "Sen ol bir nûrsun: Mûsâ'ya derdin: Hudâ'yım ben, Hudâ'yım ben, Hudâ'yım!"

Buna göre insân-ı kâmilde bu nuru göremeyenler onu ancak ilmi ve ameli ile nitelerler. Halbuki insân-ı kâmil ne ilim ile ne de amel ile nitelenemez. Onda ancak bir gizli nur vardır ki, bu nuru ancak o nura ulaşanlar görür. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 4. bölümünde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Seyyid Burhaneddîn (k.s.) söz söyler idi. Birisi dedi ki: "Senin övgünü filan kimseden işittim." Buyurdular ki: "Göreyim! O filan nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp övecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise şu halde beni tanımamıştır. Çünkü bu söz ve bu harf ve ses ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır (geçici niteliktir); ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise o vakit bilirim ki, o benim övgümü edebilir; ve o övgü benim övgüm olur."

Ya'ni, söylediğimiz misâldeki kıl o bir nûrdur ki, o kuşun ya'ni insân-ı kâmilin ilim ve amelinin lâyığıdır; ve insân-ı kâmilin rûh-ı sâfisi o nûr ile pâyende ve bâkî kalır; ve o nûr Hakk'ın nûr-ı vücûdudur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîfinde buyururlar:

Nazmen tercüme: "Sen ol bir nûrsun: Mûsâ'ya derdin: Hudâ'yım ben, Hudâ'yım ben, Hudâ'yım!"

Binâenaleyh insân-ı kâmilde bu nûru göremeyenler onu ancak ilmi ve ameli ile tavsîf ederler. Halbuki insân-ı kâmil ne ilim ile ve ne de amel ile tavsîf olu-namaz. Onda ancak bir gizli nûr vardır ki, bu nûru ancak o nûra vâsıl olanlar görür. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 4. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Seyyid Burhaneddîn (k.s.) söz söyler idi. Birisi dedi ki: "Senin medhini filân kimseden işittim." Buyurdular ki: "Göreyim! O filân nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp medhedecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise şu hâlde beni tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve bu harf ve savt ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise o vakit bilirim ki, o benim medhimi edebilir; ve o medh benim medhim olur."

1164. Kuş ki, onun gagasında o kıl vardır, onun işi hiç ariyet olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1164. Gagasında o kıl olan kuşun işi asla ödünç olmaz.

Yani, minare seviyesinde olan bedene konan, kuş seviyesindeki ilim ve amel, kıl gibi ince olan yakin nuruna ve vahdet sırrına dayandığında, o ilim ve amelin işi ve hâli ve şanı ödünç ve taklitî olmaz; ve onun işi ve etkisi, taklitî olan ilim ve amelin etkisinden başka olur; ve böyle bir beden ve amel ve ilim ve müşâhede zevki (gözlemleme hazzı) ve yakin nuru ancak insân-ı kâmile özgüdür.

Ya'ni, minâre mesâbesinde olan cisme konan, kuş mesâbesindeki ilim ve amel, kıl gibi ince olan nûr-ı yakîne ve sırr-ı vahdete müstenid olunca o ilim ve amelin kârı ve hâl ve şânı âriyet ve taklîdî olmaz; ve onun kârı ve te'sîri taklîdî olan ilim ve amelin te'sîrinden başka olur; ve böyle bir cisim ve amel ve ilim ve zevk-i müşâhede ve nûr-ı yakîn ancak insân-ı kâmile mahsûsdur.

1165. Onun ilmi dâimâ onun cânından kaynar; onun indinde ne müsteârdır, ne de ödünçtür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1165. Onun ilmi daima onun canından kaynar; onun katında ne ödünçtür, ne de emanettir!

O insân-ı kâmilin ilmi daima onun saf ruhundan kaynar. Bu sebeple onun ilmi, ilm-i ledünnî (Allah katından gelen ilim) ve ilm-i tecellî (tecellî yoluyla elde edilen ilim) olur. Bu ilim onun katında kitaplardan ve ağızlardan ödünç alınmış emanet bir ilim değildir. Cismani olanların ilmi ise dış ve iç duyularıyla kazanılmış olduğundan, doğal ölüm zamanına kadar kendilerinde emanet kalır. Ölüm şaşkınlığı esnasında beyninde hiçbir şey kalmaz.

O insân-ı kâmilin ilmi dâimâ onun rûh-ı sâfından kaynar. Binâenaleyh onun ilmi, ilm-i ledünnî ve ilm-i tecellî olur. Bu ilim onun indinde kitablardan ve ağızlardan ödünç alınmış iğreti bir ilim değildir. Cismânîlerin ilmi ise havâss-ı zâhire ve bâtıneleriyle mükteseb olduğundan mevt-i tabîî zamânına kadar kendilerinde âriyet kalır. Ölüm şaşkınlığı esnasında dimâğında hiçbir şey kalmaz.

1166. Kazâdan dolayı Hilal hasta ve nâkıs oldu. Mustafa'ya vahiy hâlin gammâzı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1166. Kazâdan dolayı Hilal hasta ve eksik oldu. Mustafa'ya vahiy, hâlin ele vereni oldu.

"Gammâz", "yüz, kaş ve kirpik ile işaret etmek ve bir kimsenin ayıbını ortaya çıkarmak" anlamına gelen "gamz"den mübâlağa (anlamı pekiştirme) ile türetilmiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim).

"Gammâz", "yüz ve kaş ve kirpik ile işaret etmek ve bir kimsenin ayıbını meydana çıkarmak" ma'nâsına olan "gamz"den mübâlağa ile ism-i fâildir.

1164. Kuş ki, onun gagasında o kıl vardır, onun işi hiç ariyet olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1164. Gagasında o kıl olan kuşun işi asla ödünç olmaz.

Yani, minare seviyesinde olan bedene konan, kuş seviyesindeki ilim ve amel, kıl gibi ince olan yakin nuruna ve vahdet sırrına dayandığında, o ilim ve amelin işi ve hâli ve şanı ödünç ve taklitî olmaz; ve onun işi ve etkisi, taklitî olan ilim ve amelin etkisinden başka olur; ve böyle bir beden ve amel ve ilim ve müşâhede zevki (gözlemleme hazzı) ve yakin nuru ancak insân-ı kâmile özgüdür.

Ya'ni, minâre mesâbesinde olan cisme konan, kuş mesâbesindeki ilim ve amel, kıl gibi ince olan nûr-ı yakîne ve sırr-ı vahdete müstenid olunca o ilim ve amelin kârı ve hâl ve şânı âriyet ve taklîdî olmaz; ve onun kârı ve te'sîri taklîdî olan ilim ve amelin te'sîrinden başka olur; ve böyle bir cisim ve amel ve ilim ve zevk-i müşâhede ve nûr-ı yakîn ancak insân-ı kâmile mahsûsdur.

1165. Onun ilmi dâimâ onun cânından kaynar; onun indinde ne müsteârdır, ne de ödünçtür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1165. Onun ilmi daima onun canından kaynar; onun katında ne ödünçtür, ne de emanettir!

O insân-ı kâmilin ilmi daima onun saf ruhundan kaynar. Bu sebeple onun ilmi, ilm-i ledünnî (Allah katından gelen ilim) ve ilm-i tecellî (tecellî yoluyla elde edilen ilim) olur. Bu ilim onun katında kitaplardan ve ağızlardan ödünç alınmış emanet bir ilim değildir. Cismani olanların ilmi ise dış ve iç duyularıyla kazanılmış olduğundan, doğal ölüm zamanına kadar kendilerinde emanet kalır. Ölüm şaşkınlığı esnasında beyninde hiçbir şey kalmaz.

O insân-ı kâmilin ilmi dâimâ onun rûh-ı sâfından kaynar. Binâenaleyh onun ilmi, ilm-i ledünnî ve ilm-i tecellî olur. Bu ilim onun indinde kitablardan ve ağızlardan ödünç alınmış iğreti bir ilim değildir. Cismânîlerin ilmi ise havâss-ı zâhire ve bâtıneleriyle mükteseb olduğundan mevt-i tabîî zamânına kadar kendilerinde âriyet kalır. Ölüm şaşkınlığı esnasında dimâğında hiçbir şey kalmaz.

1166. Kazâdan dolayı Hilal hasta ve nâkıs oldu. Mustafa'ya vahiy hâlin gammâzı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1166. Kazâdan dolayı Hilal hasta ve eksik oldu. Mustafa'ya gelen vahiy, hâlin işaretçisi oldu.

"Gammâz", "yüz, kaş ve kirpikle işaret etmek ve bir kimsenin ayıbını ortaya çıkarmak" anlamına gelen "gamz"den mübâlağa ile türetilmiş bir fail ismidir. Burada "işaret edici" demektir. Yani, ilâhî kazâdan dolayı bu seyis olan Hz. Hilal hasta oldu ve bedeni hastalık sebebiyle eksildi ve eridi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e gelen ilâhî vahiy, Hz. Hilal'in hâline işaret edici oldu.

"Gammâz", "yüz ve kaş ve kirpik ile işaret etmek ve bir kimsenin ayıbını meydana çıkarmak" ma'nâsına olan "gamz"den mübâlağa ile ism-i fâildir. Burada "işaret edici" demektir. Ya'ni, kazâ-yı ilâhîden dolayı bu seyis olan Hz. Hilal hasta oldu ve cismi hastalık sebebiyle eksildi ve eridi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e gelen vahy-i ilâhî Hz. Hilal'in hâline işaret edici oldu.

1167. Onun efendisi onun hastalığından habersiz idi; zîrâ onun indinde kıymetsiz ve şerefsiz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1167. Onun efendisi onun hastalığından habersizdi; çünkü onun yanında değersiz ve şerefsizdi.

"Kesâd", rağbet görmemek ve malın satılmaması demektir. Burada değersizlikten kinaye olur. "Hatar", burada "değer ve şeref" anlamındadır. Yani, Hilâl'in efendisi onun hastalığından haberdar değildi. Çünkü efendisinin yanında Hilâl hazretleri değersiz ve şerefsizdi.

“Kesâd”, revâçsız olmak ve metâ' geçmemek demektir. Burada kıymetsizlikten kinâye olur. “Hatar”, burada “kadr ve şeref” ma'nâsınadır. Ya'ni, Hilâl'in efendisi onun hastalığından âgâh değil idi. Zîrâ efendisinin indinde Hilâl hazretleri kıymetsiz ve şerefsiz idi.

1168. Bir muhsin ahırda dokuz gün yatmış idi. Hiçbir kimse onun hâlinden âgâh değildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1168. Bir muhsin ahırda dokuz gün yatmış idi. Hiçbir kimse onun hâlinden haberdar değildi.

"Muhsin", sözlükte "iyilik edici" demektir. "İhsân, senin Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfi gereğince Hz. Hilal'in müşâhede makamında (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme mertebesi) olduğuna işaret edilir. Yani, bu muhsin olan Hz. Hilal hastalanıp hayvanların ahırında dokuz gün yatar idi. Hiçbir kimse onun böyle ağır bir şekilde hastalanmış olduğuna vâkıf (bilgisi olan) değildi.

“Muhsin”, lügatte “iyilik edici” demektir. الاحسان ان تعبد الله كانك تراه ya'ni “İhsân, senin Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfi mûcibince Hz. Hilal'in makām-ı müşâhedede olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, bu muhsin olan Hz. Hilal hastalanıp hayvanların ahırında dokuz gün [dür] yatar idi. Hiçbir kimse onun böyle ağır bir sûrette hastalanmış olduğuna vâkıf değil idi.

1169. O ki, kes idi ve keslerin şehenşâhı idi. Onun yüz kulzüm gibi olan aklı her yere erişici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1169. O ki, akıllı ve âlim idi ve akıllı ve âlimlerin şahlar şahı idi. Onun deniz gibi olan aklı her yere erişici idi.

"Kes", akıllı, âlim ve şerefli adam demektir ki, bundan kasıt Resûl-i Ekrem'in (a.s.) şerefli zâtıdır. "Kulzüm", genel olarak deniz ve özel olarak Süveyş ile Aden arasındaki Kızıldeniz'in adıdır. Yani, o mukaddes Muhammedî zât, beşerî kemâllerin hepsini toplayıcı idi ve akıl ile ilimde seçkin olanların şahlar şahı idi. Onun derya gibi geniş olan aklı her yere, yani görünen ve görünmeyen âleme erişici idi.

“Kes”, akıl ve âlim ve şerîf olan adam demektir ki, bundan murâd Resûl-i Ekrem'in zât-ı şerîfleridir. “Kulzüm”, umûmen deniz ve husûsen Süveyş ile Aden arasındaki Bahr-ı Ahmer'in adıdır. Ya'ni, o zât-ı mukaddes-i Muhammedî ve kemâlât-ı beşeriyyenin kâffesini câmi' idi ve akıl ve ilimde mümtaz olanların şehenşâhı idi. Onun yüz deryâ gibi vâsi' olan aklı her yere, ya'ni âlem-i zâhir ve bâtına erişici idi.

1170. "Senin filân müştâkın hasta oldu!" diye ona vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti gam-hâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1170. "Senin falan müştakın hasta oldu!" diye ona vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti gam-hâr (üzüntü giderici) oldu.

Burada "işaret edici" demektir. Yani, ilâhî kazâdan dolayı bu seyis olan Hz. Hilal hasta oldu ve bedeni hastalık sebebiyle eksildi ve eridi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e gelen ilâhî vahiy, Hz. Hilal'in hâline işaret edici oldu.

Burada "işaret edici" demektir. Ya'ni, kazâ-yı ilâhîden dolayı bu seyis olan Hz. Hilal hasta oldu ve cismi hastalık sebebiyle eksildi ve eridi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e gelen vahy-i ilâhî Hz. Hilal'in hâline işaret edici oldu.

1167. Onun efendisi onun hastalığından habersiz idi; zîrâ onun indinde kıymetsiz ve şerefsiz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1167. Onun efendisi onun hastalığından habersizdi; çünkü onun yanında değersiz ve şerefsizdi.

"Kesâd", rağbet görmemek ve malın satılmaması demektir. Burada değersizlikten kinaye olur. "Hatar", burada "değer ve şeref" anlamındadır. Yani, Hilâl'in efendisi onun hastalığından haberdar değildi. Çünkü efendisinin yanında Hilâl hazretleri değersiz ve şerefsizdi.

“Kesâd”, revâçsız olmak ve metâ' geçmemek demektir. Burada kıymetsizlikten kinâye olur. “Hatar”, burada “kadr ve şeref” ma'nâsınadır. Ya'ni, Hilâl'in efendisi onun hastalığından âgâh değil idi. Zîrâ efendisinin indinde Hilâl hazretleri kıymetsiz ve şerefsiz idi.

1168. Bir muhsin ahırda dokuz gün yatmış idi. Hiçbir kimse onun hâlinden âgâh değildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1168. Bir muhsin ahırda dokuz gün yatmış idi. Hiçbir kimse onun hâlinden haberdar değildi.

"Muhsin", sözlükte "iyilik edici" demektir. "İhsân, senin Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfi gereğince Hz. Hilal'in müşâhede makamında (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme mertebesi) olduğuna işaret edilir. Yani, bu muhsin olan Hz. Hilal hastalanıp hayvanların ahırında dokuz gün yatar idi. Hiçbir kimse onun böyle ağır bir şekilde hastalanmış olduğuna vâkıf (bilgisi olan) değildi.

“Muhsin”, lügatte “iyilik edici” demektir. الاحسان ان تعبد الله كانك تراه ya'ni “İhsân, senin Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfi mûcibince Hz. Hilal'in makām-ı müşâhedede olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, bu muhsin olan Hz. Hilal hastalanıp hayvanların ahırında dokuz gün [dür] yatar idi. Hiçbir kimse onun böyle ağır bir sûrette hastalanmış olduğuna vâkıf değil idi.

1169. O ki, kes idi ve keslerin şehenşâhı idi. Onun yüz kulzüm gibi olan aklı her yere erişici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1169. O ki, akıllı ve âlim idi ve akıllı ve âlimlerin şahlar şahı idi. Onun deniz gibi olan aklı her yere erişici idi.

"Kes", akıllı, âlim ve şerefli adam demektir ki, bundan kasıt Resûl-i Ekrem'in (a.s.) şerefli zâtıdır. "Kulzüm", genel olarak deniz ve özel olarak Süveyş ile Aden arasındaki Kızıldeniz'in adıdır. Yani, o mukaddes Muhammedî zât, beşerî kemâllerin hepsini toplayıcı idi ve akıl ile ilimde seçkin olanların şahlar şahı idi. Onun derya gibi geniş olan aklı her yere, yani görünen ve görünmeyen âleme erişici idi.

“Kes”, akıl ve âlim ve şerîf olan adam demektir ki, bundan murâd Resûl-i Ekrem'in zât-ı şerîfleridir. “Kulzüm”, umûmen deniz ve husûsen Süveyş ile Aden arasındaki Bahr-ı Ahmer'in adıdır. Ya'ni, o zât-ı mukaddes-i Muhammedî ve kemâlât-ı beşeriyyenin kâffesini câmi' idi ve akıl ve ilimde mümtaz olanların şehenşâhı idi. Onun yüz deryâ gibi vâsi' olan aklı her yere, ya'ni âlem-i zâhir ve bâtına erişici idi.

1170. "Senin filân müştâkın hasta oldu!" diye ona vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti gam-hâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1170. "Senin filan müştakın hasta oldu!" diye ona vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti gam yiyici oldu.

Yani, "Senin temiz güzelliğine müştak olan Hilal hasta oldu!" diye o âlemlerin Efendisi'ne ilahi vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti Hilal'in gamını yiyici oldu ve onun yardımına yetişti.

Ya'ni, "Senin cemâl-i pâkine müştâk olan Hilal hasta oldu!" diye o Server-i âleme vahy-i ilâhî geldi. Hakk'ın rahmeti Hilal'in gamını yiyici oldu ve onun imdadına yetişti.

1171. Mustafa, şerefli Hilal için iyâdetten dolayı o tarafa gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1171. Mustafa, şerefli Hilal için iyâdetten dolayı o tarafa gitti.

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, İlahi katında şeref sahibi olan Hz. Hilâl için ve onun hatırını sormak amacıyla yattığı tarafa gitti.

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz ind-i ilâhîde şeref sahibi olan Hz. Hilâl için ve onun hâtırını sormak kasdıyla yattığı tarafa gitti.

1172. O ay vahiy güneşinin izinde ve o sahâbe dahi yıldızlar gibi onun arkasında koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1172. O ay vahiy güneşinin izinde ve o sahâbe dahi yıldızlar gibi onun arkasında koşucu oldu.

O ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri vahiy güneşinin izini takip etti ve ashâb-ı kirâm hazretleri de yıldızlar gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz'in arkasında koşucu oldu.

O ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri vahiy güneşinin izini ta'kîb etti ve ashâb-ı kirâm hazarâtı dahi yıldızlar gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz'in arkasında koşucu oldu.

1173. Ay der ki: "Benim ashabım yıldızlardır. Gece yolcusuna muktedâ ve serkeşe rücumdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1173. Ay der ki: "Benim ashabım yıldızlardır. Gece yolcusuna uyulan ve serkeşe atılan taşım."

"Sürâ", "hüdâ" vezninde "gece yolcusu"na denir. "Kudve", kaf harfinin üç harekesiyle "uyulan ve tabi olunan" demektir. "Rücûm", "recm" kelimesinin çoğuludur, "atılan taşlar" anlamındadır. Yani, ay gibi olan Resûl-i Ekrem (a.s.) hadîs-i şerifte "اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم" yani "Benim ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz" buyurdu ki, onlar tabiat karanlığı içinde yürüyen kimselere doğru yolu gösteren uyulan ve tabi olunan kişilerdir; ve serkeş ve itaatsiz olanlara da atılan taşlardır ki, onlar bu taşlar ile ilâhî huzura yaklaşmaktan men edilirler. Bu şerefli beyitte "وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ" (Mülk, 67/5) yani "Biz dünyanın göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık" âyet-i kerîmesinin bâtınî anlamına işaret buyurulur.

"Sürâ”, “hüdâ" vezninde "gece yolcusu"na derler. "Kudve”, kāfın üç harekesiyle "muktedâ ve metbû'" demektir. “Rücûm", "recm'in cem'idir, "atılan taşlar" ma'nâsınadır. Ya'ni, ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerifte اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'ni Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, onlar zulmet-i tabîat içinde yürüyen kimselere doğru yolu gösteren muktedâ ve metbû'dur; ve serkeş ve itâatsiz olanlara dahi atılan taşlardır ki, onlar bu taşlar ile huzûr-ı ilâhîye yaklaşmaktan men' olunurlar. Bu beyt-i şerifte ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وَجَعَلْنَاهَا رَجُومًا للشياطين (Mülk, 67/5) ya'ni “Biz dünyanın göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı bâtınîsine işâret buyurulur.

1174. Beye dediler ki: "O sultan erişti!" O sevinçten âşıkāne sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1174. Beye dediler ki: "O sultan erişti!" O sevinçten âşıkane sıçradı.

"Bî-dil ü cân" (gönülsüz ve cansız), âşıkane demektir. Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri ashâb-ı kirâmı (şanlı sahabeleri) ile beraber Hilal'in bulunduğu yere geldiği vakit, Hilal'in efendisi, yani "Senin temiz güzelliğine müştak olan Hilal hasta oldu!" diye o âlemlerin efendisi olan Peygamber'e ilahi vahiy geldi. Hakk'ın rahmeti Hilal'in gamını giderici oldu ve onun imdadına yetişti.

“Bî-dil ü cân”, âşıkāne demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmı ile beraber Hilal'in bulunduğu mahalle geldiği vakit, Hilal'in efendisi Ya'ni, "Senin cemâl-i pâkine müştâk olan Hilal hasta oldu!" diye o Ser-ver-i âleme vahy-i ilâhî geldi. Hakk'ın rahmeti Hilal'in gamını yiyici oldu ve onun imdadına yetişti.

1171. Mustafa, şerefli Hilal için iyâdetten dolayı o tarafa gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1171. Mustafa, şerefli Hilal için iyâdetten dolayı o tarafa gitti.

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, İlahi katında şeref sahibi olan Hz. Hilâl için ve onun hatırını sormak amacıyla yattığı tarafa gitti.

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz ind-i ilâhîde şeref sahibi olan Hz. Hilâl için ve onun hâtırını sormak kasdıyla yattığı tarafa gitti.

1172. O ay vahiy güneşinin izinde ve o sahâbe dahi yıldızlar gibi onun arkasında koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1172. O ay vahiy güneşinin izinde ve o sahâbe dahi yıldızlar gibi onun arkasında koşucu oldu.

O ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri vahiy güneşinin izini takip etti ve ashâb-ı kirâm hazretleri de yıldızlar gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz'in arkasında koşucu oldu.

O ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri vahiy güneşinin izini ta'kîb etti ve ashâb-ı kirâm hazarâtı dahi yıldızlar gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz'in arkasında koşucu oldu.

1173. Ay der ki: "Benim ashabım yıldızlardır. Gece yolcusuna muktedâ ve serkeşe rücumdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1173. Ay der ki: "Benim ashabım yıldızlardır. Gece yolcusuna uyulan ve serkeşe atılan taşlardır."

"Sürâ", "hüdâ" vezninde "gece yolcusu"na denir. "Kudve", kaf harfinin üç harekesiyle "uyulan ve tabi olunan" demektir. "Rücûm", "recm"in çoğuludur, "atılan taşlar" anlamındadır. Yani, ay gibi olan Resûl-i Ekrem (a.s.) hadîs-i şerifte "Benim ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz" buyurdu ki, onlar tabiat karanlığı içinde yürüyen kimselere doğru yolu gösteren uyulan ve tabi olunanlardır; ve serkeş ve itaatsiz olanlara da atılan taşlardır ki, onlar bu taşlar ile ilahi huzura yaklaşmaktan men edilirler. Bu şerefli beyitte "Biz dünyanın göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık" (Mülk, 67/5) ayet-i kerimesinin bâtınî anlamına işaret buyurulur.

“Sürâ”, “hüdâ" vezninde "gece yolcusu"na derler. "Kudve”, kāfın üç harekesiyle "muktedâ ve metbû" demektir. “Rücûm", "recm'"in cem'idir, "atılan taşlar" ma'nâsınadır. Ya'ni, ay gibi olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerifte اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'ni Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, onlar zulmet-i tabîat içinde yürüyen kimselere doğru yolu gösteren muktedâ ve metbû'dur; ve serkeş ve itâatsiz olanlara dahi atılan taşlardır ki, onlar bu taşlar ile huzûr-ı ilâhîye yaklaşmaktan men' olunurlar. Bu beyt-i şerifte ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وَجَعَلْنَاهَا رَجُومًا للشياطين (Mülk, 67/5) ya'ni “Biz dünyanın göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı bâtınîsine işâret buyurulur.

1174. Beye dediler ki: "O sultan erişti!" O sevinçten âşıkāne sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1174. Beye dediler ki: "O sultan erişti!" O sevinçten âşıkane sıçradı.

"Bî-dil ü cân", âşıkane demektir. Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri ashâb-ı kirâmı ile beraber Hilal'in bulunduğu yere geldiği vakit, Hilal'in efendisi olan beye, "O iki cihanın sultanı olan Resûl-i Ekrem geldi!" dediler. O bey de sevinçten âşıkane bir vaziyette yerinden sıçradı.

“Bî-dil ü cân”, âşıkāne demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmı ile beraber Hilal'in bulunduğu mahalle geldiği vakit, Hilal'in efendisi olan beye, "O iki cihânın sultânı olan Resûl-i Ekrem geldi!" dediler. O bey dahi sevinçten âşıkāne bir vaz'iyette yerinden sıçradı.

1175. O zan üzerine şâdîden iki elini çırptı ki, o şehenşâh o emîr için gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1175. O zan üzerine sevinçten iki elini çırptı ki, o şahlar şahı o emir için gelmiştir.

Bey, o peygamberler şahı olan Peygamber (a.s.) kendisini ziyarete geldiğini zannettiği için sevindi ve iki elini çırptı.

Bey o şehenşâh-ı rusül olan cenâb-ı Peygamber kendisinin ziyaretine geldiğini zannettiği için sevindi ve iki elini çırptı.

1176. Vaktaki o bey gurfeden indi, müjdecinin ücret-i kademi olarak cân saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1176. O bey yüksek çardaktan indiği vakit, müjdecinin ayak bastı parası olarak can saçtı.

"Pâ-müjd", ayak bastı parası ve ayak teri demektir. "Gurfe", sözlükte "yüksek çardak" anlamına gelir; burada ise "köşkün yukarısı" demektir. Yani, o bey Peygamber'in teşrifini (şereflendirmesini) haber aldığı vakit, köşkünün yukarısından aşağıya indi ve müjdeciye ayak bastı parası olarak canını bile feda edecek duruma geldi.

"Pâ-müjd", ücret-i kadem ve ayak teri demektir. "Gurfe", lügatte "yüksek çardak" demek olup burada, "köşkün yukarısı" demek olur. Ya'ni, vaktâki o bey teşrîf-i Peygamberîyi haber aldı, köşkünün yukarısından aşağıya indi ve müjdeciye ayak teri olmak üzere dahi cânını fedâ edecek hâle geldi.

1177. Sonra o yer öpücü oldu ve selâm getirdi, yüzünü tarabdan gül gibi etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1177. Sonra o yer öpücü oldu ve selâm getirdi, yüzünü sevinçten gül gibi etti.

"Zemîn-bûs", terkip sıfatıdır, "yer öpücü" demektir. "Tarab", sevinç ve ferah; "verd", gül denilen çiçek. Yani, aşağıya indikten sonra Peygamber'in huzuruna gelip yer öpücü oldu ve selâm verdi. Sevinçten dolayı yüzünün rengi de gül gibi pembe ve latif oldu.

"Zemîn-bûs", vasf-ı terkîbîdir, "yer öpücü" demektir. "Tarab", şâdî ve ferah; "verd", gül denilen çiçek. Ya'ni, aşağıya indikten sonra huzûr-ı Peygamberîye gelip yer öpücü oldu ve selâm verdi. Sevinçten dolayı yüzünün rengi de gül gibi penbe ve latîf oldu.

1178. Dedi: "Allah'ın ismi ile vatanı müşerref et, tâ ki, bu encümen bir firdevs olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1178. Dedi: "Allah'ın ismi ile vatanı şereflendir, tâ ki, bu meclis bir cennet olsun!"

Resûl-i Ekrem hazretlerine hitaben beyit dedi ki: "Ey Resûlallah! Allah'ın ismi ile evimizi şereflendir, tâ ki, bu evimizde olan topluluk bir cennet, bir cennet olsun!"

Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâben bey dedi ki: "Yâ Resûlallah! Allah'ın ismi ile evimizi şereflendir, tâ ki, bu evimizde olan cem'iyet bir firdevs, bir cennet olsun!"

1179. "Tâ ki, benim köşküm gök üzerine efdal olsun! Zîrâ ben zaman ve devrânın kutbunu gördüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1179. "Tâ ki, benim köşküm gök üzerine üstün olsun! Çünkü ben zaman ve devranın kutbunu gördüm!"

"Kutb", mihverin (eksenin) sonu ve bir kavmin işlerinin merkezi olan zât demektir. "Devran", dönmek ve hareket etmek anlamına gelir. Yani, "Benim köşküm" olan beye, "O iki cihanın sultanı olan Resûl-i Ekrem geldi!" dediler. O bey de sevinçten âşıkane bir vaziyette yerinden sıçradı.

"Kutb", mihverin nihâyeti ve bir kavmin medâr-ı umûru olan zât demektir. "Deverân", dönmek ve hareket etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Benim köş- olan beye, "O iki cihânın sultânı olan Resûl-i Ekrem geldi!" dediler. O bey dahi sevinçten âşıkāne bir vaz'iyette yerinden sıçradı.

1175. O zan üzerine şâdîden iki elini çırptı ki, o şehenşâh o emîr için gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1175. O zan üzerine sevinçten iki elini çırptı ki, o şahlar şahı o emir için gelmiştir.

Bey, o peygamberler şahı olan Peygamber (a.s.) kendisini ziyarete geldiğini zannettiği için sevindi ve iki elini çırptı.

Bey o şehenşâh-ı rusül olan cenâb-ı Peygamber kendisinin ziyâretine geldiğini zannettiği için sevindi ve iki elini çırptı.

1176. Vaktaki o bey gurfeden indi, müjdecinin ücret-i kademi olarak cân saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1176. O bey yüksek çardaktan indiği vakit, müjdecinin ayak bastı parası olarak can saçtı.

"Pâ-müjd", ayak bastı parası ve ayak teri demektir. "Gurfe", sözlükte "yüksek çardak" anlamına gelir; burada ise "köşkün yukarısı" demektir. Yani, o bey Peygamber'in teşrifini (şereflendirmesini) haber aldığı vakit, köşkünün yukarısından aşağıya indi ve müjdeciye ayak bastı parası olarak canını bile feda edecek duruma geldi.

"Pâ-müjd", ücret-i kadem ve ayak teri demektir. "Gurfe", lügatte "yüksek çardak" demek olup burada, "köşkün yukarısı" demek olur. Ya'ni, vaktâki o bey teşrîf-i Peygamberîyi haber aldı, köşkünün yukarısından aşağıya indi ve müjdeciye ayak teri olmak üzere dahi cânını fedâ edecek hâle geldi.

1177. Sonra o yer öpücü oldu ve selâm getirdi, yüzünü tarabdan gül gibi etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1177. Sonra o yer öpücü oldu ve selâm getirdi, yüzünü sevinçten gül gibi etti.

"Zemîn-bûs", terkip sıfatıdır, "yer öpücü" demektir. "Tarab", sevinç ve ferah; "verd", gül denilen çiçek. Yani, aşağıya indikten sonra Peygamber'in huzuruna gelip yer öpücü oldu ve selâm verdi. Sevinçten dolayı yüzünün rengi de gül gibi pembe ve latif oldu.

"Zemîn-bûs", vasf-ı terkîbîdir, "yer öpücü" demektir. "Tarab", şâdî ve ferah; "verd", gül denilen çiçek. Ya'ni, aşağıya indikten sonra huzûr-ı Peygamberîye gelip yer öpücü oldu ve selâm verdi. Sevinçten dolayı yüzünün rengi de gül gibi penbe ve latîf oldu.

1178. Dedi: "Allah'ın ismi ile vatanı müşerref et, tâ ki, bu encümen bir firdevs olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1178. Dedi: "Allah'ın ismi ile vatanı şereflendir, tâ ki, bu meclis bir cennet olsun!"

Resûl-i Ekrem hazretlerine hitaben beyit dedi ki: "Ey Resûlallah! Allah'ın ismi ile evimizi şereflendir, tâ ki, bu evimizde olan topluluk bir cennet, bir cennet olsun!"

Resûl-i Ekrem hazretlerine hitâben bey dedi ki: "Yâ Resûlallah! Allah'ın ismi ile evimizi şereflendir, tâ ki, bu evimizde olan cem'iyet bir firdevs, bir cennet olsun!"

1179. "Tâ ki, benim köşküm gök üzerine efdal olsun! Zîrâ ben zaman ve devrânın kutbunu gördüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1179. "Tâ ki, benim köşküm gök üzerine üstün olsun! Çünkü ben zaman ve devranın kutbunu gördüm!"

"Kutb", mihverin sonu ve bir kavmin işlerinin merkezi olan zât demektir. "Devran", dönmek ve hareket etmek anlamına gelir. Yani, "Benim köşküm yerde olduğu hâlde senin şerefli varlığın sebebiyle gökyüzü üzerine üstün olsun! Çünkü zamanın dönmesini ve hareketini meydana getiren yeryüzünün kutbusun ve ben köşkümde kutb olan şerefli zâtını gördüm!"

"Kutb", mihverin nihâyeti ve bir kavmin medâr-ı umûru olan zât demektir. "Deverân", dönmek ve hareket etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Benim köş- küm yerde olduğu hâlde vücûd-ı şerîfin sebebi ile gökyüzü üzerine efdal olsun! Zîrâ zamânın dönmesini ve hareketini vücûda getiren arzın kutbusun ve ben köşkümde kutub olan zât-ı şerîfini gördüm!"

1180. O muhterem itabdan dolayı ona dedi: "Ben seni görmek için gelmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1180. O muhterem azarlamadan dolayı ona dedi: "Ben seni görmek için gelmedim!"

"İtâb", azarlamak ve paylamak demektir. Yani, o muhterem Peygamber zâtı, o beyi paylama ve azarlama kastıyla buyurdu ki: "Ben buraya seni görmek için gelmedim!"

"İtâb", tevbîh ve tekdîr etmek. Ya'ni, o muhterem olan zât-ı Peygamberî o beyi tekdîr ve tevbîh kasdıyla buyurdu ki: "Ben buraya seni görmek için gelmedim!"

1181. Dedi: "Cânım senindir, halbuki cân nedir? Hele buyur ki, bu tekellüf kimin içindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1181. Dedi: "Canım senindir, halbuki can nedir? Hele buyur ki, bu zahmete katlanma kimin içindir?"

"Teceşşüm", bir şeyin zahmetini çekmek ve üstlenmek demektir. Bu sitem üzerine bey dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Benim canım senin mülkündür. Bununla birlikte can nedir ki, sana feda edilecek bir değere sahip olsun! Hele buyur ki, bu zahmeti seçme ve bu zahmete katlanma kimin için gerçekleşmiştir?"

"Teceşşüm", bir şeyin zahmetini çekmek ve tekeffül etmek demektir. Bu itâb üzerine bey dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Benim cânım senin mülkündür. Maahâzâ cân nedir ki, sana fedâ edilecek bir kıymeti hâiz olsun! Hele buyur ki, bu ihtiyâr-ı zahmet ve bu tekellüf kimin için vâki' olmuştur?"

1182. "Tâ ki, ben o kimsenin hâk-i pâyi olayım, ki, senin lütfunun bağında ona bir mağres vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1182. "Tâ ki, ben o kimsenin ayak bastığı toprak olayım ki, senin lütfunun bağında ona bir ağaç dikilecek yer vardır!"

"Mağres", ağaç dikilecek yer demektir. Bu şerefli beyitte genel olarak Nebevî lütuf "bağ"a, bu lütfa nail olan kimse "ağaç"a ve bu kimse hakkında özel olarak meydana gelen Nebevî lütuf ise, o bağda "ağaç dikilecek yer"e benzetilmiştir. Yani, o bey: "Ey Resûlallah! Kimin için burayı şereflendirdiğini söyle de senin özel lütfuna nail olan bu kimsenin bastığı toprak olayım!" dedi.

"Mağres", ağaç dikilecek yer demektir. Bu beyt-i şerîfte umûmen lutf-1 Nebevî "bağ"a ve bu lutfa nail olan kimse "ağac"a ve bu kimse hakkında husûsen vâki' olan lutf-ı Nebevî dahi, o bağda "ağaç dikilecek yer"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, o bey: "Yâ Resûlallah! Kimin için burayı teşrîf buyurduğunu söyle de senin lutf-ı mahsûsuna nâil olan bu kimsenin bastığı toprak olayım!" dedi.

1183. Vaktaki o böyle söyledi ve nahveti sürdü, Mustafâ onun itabını terk etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1183. O böyle söyleyip kibrini sürdürünce, Mustafa onun azarlamasını bıraktı.

"Nahvet", kendini beğenmişlik, büyüklük taslama ve övünmek demektir. O bey böyle alçakgönüllü sözler söyleyip nefsinden kendini beğenmişliği ve büyüklük taslamayı sürüp çıkarınca, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz de onun bu alçakgönüllülüğüne karşılık azarlamayı ve paylamayı bıraktı. Her yerde olduğu hâlde şerefli varlığı sebebiyle gökyüzünden üstün olsun! Çünkü zamanın dönmesini ve hareketini meydana getiren yeryüzünün kutbusun ve ben köşkümde kutup olan şerefli zâtını gördüm!"

"Nahvet", hodbînlik ve ta'zîm ve iftihâr etmek demektir. Vaktâki o bey böyle mütevâzıâne sözler söyledi ve nefsinden hodbînliği ve taazzumu sürüp çıkardı, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz dahi onun bu tevâzu'una karşı tevbîh ve tekdîr etmeyi terk etti. küm yerde olduğu hâlde vücûd-ı şerîfin sebebi ile gökyüzü üzerine efdal olsun! Zîrâ zamânın dönmesini ve hareketini vücûda getiren arzın kutbusun ve ben köşkümde kutub olan zât-ı şerîfini gördüm!"

1180. O muhterem itabdan dolayı ona dedi: "Ben seni görmek için gelmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1180. O muhterem azarlamadan dolayı ona dedi: "Ben seni görmek için gelmedim!"

"İtâb", azarlamak ve paylamak demektir. Yani, o muhterem Peygamber zâtı, o beyi paylama ve azarlama kastıyla buyurdu ki: "Ben buraya seni görmek için gelmedim!"

"İtâb", tevbîh ve tekdîr etmek. Ya'ni, o muhterem olan zât-ı Peygamberî o beyi tekdîr ve tevbîh kasdıyla buyurdu ki: "Ben buraya seni görmek için gelmedim!"

1181. Dedi: "Cânım senindir, halbuki cân nedir? Hele buyur ki, bu tekellüf kimin içindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1181. Dedi: "Canım senindir, halbuki can nedir? Hele buyur ki, bu zahmete katlanma kimin içindir?"

"Teceşşüm", bir şeyin zahmetini çekmek ve üstlenmek demektir. Bu sitem üzerine bey dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Benim canım senin mülkündür. Bununla birlikte can nedir ki, sana feda edilecek bir değere sahip olsun! Hele buyur ki, bu zahmeti seçme ve bu zahmete katlanma kimin için gerçekleşmiştir?"

"Teceşşüm", bir şeyin zahmetini çekmek ve tekeffül etmek demektir. Bu itâb üzerine bey dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Benim cânım senin mülkündür. Maahâzâ cân nedir ki, sana fedâ edilecek bir kıymeti hâiz olsun! Hele buyur ki, bu ihtiyâr-ı zahmet ve bu tekellüf kimin için vâki' olmuştur?"

1182. "Tâ ki, ben o kimsenin hâk-i pâyi olayım, ki, senin lütfunun bağında ona bir mağres vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1182. "Tâ ki, ben o kimsenin ayak bastığı toprak olayım ki, senin lütfunun bağında ona bir ağaç dikilecek yer vardır!"

"Mağres", ağaç dikilecek yer demektir. Bu şerefli beyitte genel olarak Nebevî lütuf "bağ"a, bu lütfa nail olan kimse "ağaç"a ve bu kimse hakkında özel olarak meydana gelen Nebevî lütuf ise, o bağda "ağaç dikilecek yer"e benzetilmiştir. Yani, o bey: "Ey Resûlallah! Kimin için burayı şereflendirdiğini söyle de senin özel lütfuna nail olan bu kimsenin bastığı toprak olayım!" dedi.

"Mağres", ağaç dikilecek yer demektir. Bu beyt-i şerîfte umûmen lutf-1 Nebevî "bağ"a ve bu lutfa nail olan kimse "ağac"a ve bu kimse hakkında husûsen vâki' olan lutf-ı Nebevî dahi, o bağda "ağaç dikilecek yer"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, o bey: "Yâ Resûlallah! Kimin için burayı teşrîf buyurduğunu söyle de senin lutf-ı mahsûsuna nâil olan bu kimsenin bastığı toprak olayım!" dedi.

1183. Vaktaki o böyle söyledi ve nahveti sürdü, Mustafâ onun itabını terk etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1183. O, böyle söylediği ve kibrini sürdürdüğü zaman, Mustafa onun azarlamasını terk etti.

"Nahvet", kendini beğenmişlik, yüceltme ve övünme demektir. O bey böyle mütevazı sözler söylediği ve nefsinden kendini beğenmişliği ve büyüklük taslamayı sürüp çıkardığı zaman, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz de onun bu tevazuuna karşılık azarlamayı ve paylamayı terk etti.

"Nahvet", hodbînlik ve ta'zîm ve iftihâr etmek demektir. Vaktâki o bey böyle mütevâzıâne sözler söyledi ve nefsinden hodbînliği ve taazzumu sürüp çıkardı, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz dahi onun bu tevâzu'una karşı tevbîh ve tekdîr etmeyi terk etti.

1184. Sonra ona dedi ki: "O arşın Hilal'i hani? Tevazu'dan dolayı mehtab gibi ferş olan hani?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1184. Sonra ona dedi ki: "O arşın Hilal'i hani? Tevazu'dan dolayı mehtap gibi serilmiş olan hani?”

Azarlamayı terk ettikten sonra Resûl-i Ekrem (a.s.) o beye dedi ki: "O ilâhî arşın Hilal'i nerededir? Ve içte sultan iken tevazu'dan dolayı ay ışığı gibi serilip yerlerde sürünen Hakk'ın sevgilisi nerededir?"

İtâbı terk ettikten sonra Resûl-i Ekrem o beye dedi ki: "O arş-ı ilâhînin Hilâl'i nerededir? Ve bâtında sultân iken tevâzu'dan dolayı ay ışığı gibi ferş olup yerlerde sürünen mahbûb-ı Hak nerededir?"

1185. "O bir şahtır ki, kölelik içinde gizli olmuştur. Câsûsluk için dünyaya gelmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1185. "O bir şahtır ki, kölelik içinde gizli olmuştur. Casusluk için dünyaya gelmiştir."

"Casus", şerre dair olan sırrı araştıran ve inceleyen kimse demektir (Kamus). Bu şerefli beyitte casusluk tabirinin kullanılmasındaki incelik şudur: Cismaniyet ve nefsaniyet âlemi şer ve kötülükle doludur. Kâmil ruhların bu cismaniyet âlemine gelmesi, cismaniyet âlemine özgü olan ilahi isimlerin tecellilerinin hükümlerine fiilen ve zevken vakıf olmak ve ruhu onlardan arındırmak ve soyutlamak içindir. Nitekim Hz. Pir Efendimiz şu beyitlerinde bu anlama işaret buyururlar:

"Ben dünya hapsine maslahat için geldim. Ben neredeyim, hapis nerededir? Kimin malını çalmışımdır ki, bu hapse girmiş olayım!"

Yani, Hilal hazretleri ezelde ve manada bir manevi şahtır ki, şer ve kötülükle dolu olan bu cismaniyet âleminde gizlenmiştir; ve onun bu kölelik içinde gizlenmesi, Hakk'ın ilahi isimlerinin tecellilerinin hükümlerine bu âlemde fiilen ve zevken vakıf olarak şerli olan nefsin sıfatlarını araştırıp, onlardan pak ruhunu arınmış ve soyutlanmış tutması içindir.

"Câsûs", şerre dâir olan sırrı tecessüs eden ve araştıran kimse demektir (Kāmûs). Bu beyt-i şerîfte câsûsluk ta'bîrinin isti'mâlindeki nükte budur ki: Cismâniyet ve nefsâniyet âlemi şerr u şûr ile doludur. Ervâh-ı kâmilânın bu cismâniyet âlemine gelmesi cismâniyet âlemine hâs olan tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına fiilen ve zevken vuküf ve onlardan rûhu tasfiye ve tecrîd içindir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz şu beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar:

"Ben dünyâ habsine maslahat için geldim. Ben neredeyim, hapis nerededir? Kimin malını çalmışımdır ki, bu habse girmiş olayım!"

Ya'ni, Hilal hazretleri ezelde ve ma'nâda bir şâh-ı ma'nevîdir ki, şerr u şûr ile dolu olan bu cismâniyet âleminde gizlenmiştir; ve onun bu kölelik içinde gizlenmesi Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına bu âlemde fiilen ve zevken vukūf hâsıl ederek şerli olan nefsin sıfatlarını araştırıp, onlardan rûh-ı pâkini musaffâ ve mücerred tutması içindir.

1186. "Sen deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır!" Bunu bil ki, defîne vîrânelerdedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1186. "Sen, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır!" deme. Şunu bil ki, define viranelerdedir."

Ey bey! Sen onun görünen zilletine bakıp, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır ve hayvanlarımızı tımar eden bir hizmetçidir!" deme. Onun dışı harap, içi mamurdur. Nasıl ki defineleri viranelere ve harabelere gömerler; ve bunu halkın dikkatini çekmemek için böyle yaparlar.

"Ey bey! Sen onun zâhirindeki zillete bakıp deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır ve hayvanlarımızı tımar eden bir hizmetçidir!" Onun zâhiri harâb, bâtını ma'mûrdur. Nitekim defineleri vîrânelere ve harâbelere gömerler; ve bunu halkın nazar-ı dikkatlerini celb etmemek için böyle yaparlar."

1184. Sonra ona dedi ki: "O arşın Hilal'i hani? Tevazu'dan dolayı mehtab gibi ferş olan hani?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1184. Sonra ona dedi ki: "O arşın Hilal'i hani? Tevazu'dan dolayı mehtap gibi serilmiş olan hani?”

Azarlamayı terk ettikten sonra Resûl-i Ekrem (a.s.) o beye dedi ki: "O ilâhî arşın Hilal'i nerededir? Ve içte sultan iken tevazu'dan dolayı ay ışığı gibi serilip yerlerde sürünen Hakk'ın sevgilisi nerededir?"

İtâbı terk ettikten sonra Resûl-i Ekrem o beye dedi ki: "O arş-ı ilâhînin Hilâl'i nerededir? Ve bâtında sultân iken tevâzu'dan dolayı ay ışığı gibi ferş olup yerlerde sürünen mahbûb-ı Hak nerededir?"

1185. "O bir şahtır ki, kölelik içinde gizli olmuştur. Câsûsluk için dünyaya gelmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1185. "O bir şahtır ki, kölelik içinde gizli olmuştur. Casusluk için dünyaya gelmiştir."

"Casus", şerre dair olan sırrı araştıran ve inceleyen kimse demektir (Kamus). Bu şerefli beyitte casusluk tabirinin kullanılmasındaki incelik şudur: Cismaniyet ve nefsaniyet âlemi şer ve kötülükle doludur. Kâmil ruhların bu cismaniyet âlemine gelmesi, cismaniyet âlemine özgü olan ilahi isimlerin tecellilerinin hükümlerine fiilen ve zevken vakıf olmak ve ruhu onlardan arındırmak ve soyutlamak içindir. Nitekim Hz. Pir Efendimiz şu beyitlerinde bu anlama işaret buyururlar:

"Ben dünya hapsine maslahat için geldim. Ben neredeyim, hapis nerededir? Kimin malını çalmışımdır ki, bu hapse girmiş olayım!"

Yani, Hilal hazretleri ezelde ve manada bir manevi şahtır ki, şer ve kötülükle dolu olan bu cismaniyet âleminde gizlenmiştir; ve onun bu kölelik içinde gizlenmesi, Hakk'ın ilahi isimlerinin tecellilerinin hükümlerine bu âlemde fiilen ve zevken vakıf olarak şerli olan nefsin sıfatlarını araştırıp, onlardan pak ruhunu arınmış ve soyutlanmış tutması içindir.

"Câsûs", şerre dâir olan sırrı tecessüs eden ve araştıran kimse demektir (Kāmûs). Bu beyt-i şerîfte câsûsluk ta'bîrinin isti'mâlindeki nükte budur ki: Cismâniyet ve nefsâniyet âlemi şerr u şûr ile doludur. Ervâh-ı kâmilânın bu cismâniyet âlemine gelmesi cismâniyet âlemine hâs olan tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına fiilen ve zevken vuküf ve onlardan rûhu tasfiye ve tecrîd içindir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz şu beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar:

"Ben dünyâ habsine maslahat için geldim. Ben neredeyim, hapis nerededir? Kimin malını çalmışımdır ki, bu habse girmiş olayım!"

Ya'ni, Hilal hazretleri ezelde ve ma'nâda bir şâh-ı ma'nevîdir ki, şerr u şûr ile dolu olan bu cismâniyet âleminde gizlenmiştir; ve onun bu kölelik içinde gizlenmesi Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ahkâmına bu âlemde fiilen ve zevken vukūf hâsıl ederek şerli olan nefsin sıfatlarını araştırıp, onlardan rûh-ı pâkini musaffâ ve mücerred tutması içindir.

1186. "Sen deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır!" Bunu bil ki, defîne vîrânelerdedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1186. "Sen, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır!" deme. Şunu bil ki, define viranelerdedir."

Ey bey! Sen onun görünen zilletine bakıp, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır ve hayvanlarımızı tımar eden bir hizmetçidir!" deme. Onun dışı harap, içi mamurdur. Nasıl ki defineleri viranelere ve harabelere gömerler; ve bunu halkın dikkatini çekmemek için böyle yaparlar.

"Ey bey! Sen onun zâhirindeki zillete bakıp deme ki, "O bizim kölemiz ve ahırcımızdır ve hayvanlarımızı tımar eden bir hizmetçidir!" Onun zâhiri harâb, bâtını ma'mûrdur. Nitekim defineleri vîrânelere ve harâbelere gömerler; ve bunu halkın nazar-ı dikkatlerini celb etmemek için böyle yaparlar."

1187. Acaba, o Hilal hastalıktan nasıldır ki, binlerce bedir onun pâyimalıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1187. Acaba, o Hilal hastalıktan nasıldır ki, binlerce bedir onun ayakları altındadır.

Bu şerefli beyitte bedîî sanatlarından "îhâm-ı hüsn" (güzel tevriye) sanatı vardır. Hilal özel isminden gökteki hilale ve hilalden de bedire geçiş yapılmıştır. "Bedir"den kasıt, dış görünüş itibarıyla makam ve mertebe sahibi olan kimselerdir. Yani, "Adı Hilal ve anlamı yeni doğan ay olan o kul hastalıktan ne haldedir ki, binlerce kimsenin ayın on dördü gibi parlak olan dış görünüşteki makam ve mertebeleri onun manevî nurunun ayakları altındadır ve ona boyun eğmiştir."

Bu beyt-i şerîfte sanâyi'-i bedîiyyeden "îhâm-ı hüsn" san'atı vardır. Hilal ism-i hâssından gökdeki hilâle ve hilâlden dahi bedire intikāl buyurulmuştur. "Bedir"den murâd, sûrî mansıb ve mertebe sahibi olan kimselerdir. Ya'ni, "Adı Hilal ve ma'nâsı yeni doğan ay olan o köle hastalıktan ne hâldedir ki, binlerce kimselerin ayın on dördü gibi parlak olan sûrî mansıb ve mertebeleri onun nûr-ı ma'nevîsinin pâyimâlıdır ve zebûnudur."

1188. Dedi: "Onun hastalığından benim haberim yoktur. Fakat birkaç gündür dergâhda değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1188. Dedi: "Onun hastalığından benim haberim yoktur. Fakat birkaç gündür dergâhta değildir."

Bey cevaben dedi ki: "Hilal'in hastalığından haberim yoktur. Fakat birkaç günden beri dergâhta ve hizmet edenler arasında görünmüyor."

Bey cevâben dedi ki: "Hilal'in hastalığından haberim yoktur. Fakat birkaç günden beri dergâhda ve hizmet edenler arasında görünmüyor."

1189. Onun sohbeti binek hayvanları ve katırlar iledir; seyistir ve onun menzili bu ahırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1189. Onun sohbeti binek hayvanları ve katırlar iledir; seyistir ve onun menzili bu ahırdır.

Yani "Hilal'in görevi binek hayvanlarına ve katırlara bakmak ve onları tımar etmektir. O seyistir, bu sebeple ahırda yatar, kalkar."

Ya'ni "Hilal'in vazîfesi binek hayvanlarıyla katırlara bakmak ve onları tımar etmektir. O seyisdir, bu sebeble ahırda yatar, kalkar."

## Mustafa (a.s.v.)ın Hilal'in iyâdeti için o beyin ahırına girmesi ve Mustafa (s.a.v.) in Hilal'i okşaması

1190. Peygamber rağbetle onun için ahıra gitti, cüst u cûya geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1190. Peygamber, istek ve arzuyla onun için ahıra gitti, aramaya koyuldu.

1187. “Acaba, o Hilal hastalıktan nasıldır ki, binlerce bedir onun pâyimalıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1187. "Acaba, o Hilal hastalıktan nasıldır ki, binlerce bedir onun ayakları altındadır."

Bu şerefli beyitte bedîî sanatlarından "îhâm-ı hüsn" (güzel tevriye sanatı) vardır. Hilal özel isminden gökteki hilale ve hilalden de bedire (dolunay) geçiş yapılmıştır. "Bedir"den kasıt, görünüşte makam ve mertebe sahibi olan kimselerdir. Yani, "Adı Hilal ve anlamı yeni doğan ay olan o kul hastalıktan ne haldedir ki, binlerce kimsenin ayın on dördü gibi parlak olan görünüşteki makam ve mertebeleri onun manevî nurunun ayakları altındadır ve ona boyun eğmiştir."

Bu beyt-i şerîfte sanâyi'-i bedîiyyeden "îhâm-ı hüsn" san'atı vardır. Hilal ism-i hâssından gökdeki hilâle ve hilâlden dahi bedire intikāl buyurulmuştur. "Bedir"den murâd, sûrî mansıb ve mertebe sahibi olan kimselerdir. Ya'ni, "Adı Hilal ve ma'nâsı yeni doğan ay olan o köle hastalıktan ne hâldedir ki, binlerce kimselerin ayın on dördü gibi parlak olan sûrî mansıb ve mertebeleri onun nûr-ı ma'nevîsinin pâyimâlıdır ve zebûnudur."

1188. Dedi: "Onun hastalığından benim haberim yoktur. Fakat birkaç gündür dergâhda değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1188. Dedi: "Onun hastalığından benim haberim yoktur. Fakat birkaç gündür dergâhta değildir."

Bey cevaben dedi ki: "Hilal'in hastalığından haberim yoktur. Fakat birkaç günden beri dergâhta ve hizmet edenler arasında görünmüyor."

Bey cevâben dedi ki: "Hilal'in hastalığından haberim yoktur. Fakat birkaç günden beri dergâhda ve hizmet edenler arasında görünmüyor."

1189. Onun sohbeti binek hayvanları ve katırlar iledir; seyistir ve onun menzili bu ahırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1189. Onun sohbeti binek hayvanları ve katırlar iledir; seyistir ve onun menzili bu ahırdır.

Yani "Hilal'in görevi binek hayvanlarına ve katırlara bakmak ve onları tımar etmektir. O seyistir, bu sebeple ahırda yatar, kalkar."

Ya'ni "Hilal'in vazîfesi binek hayvanlarıyla katırlara bakmak ve onları tımar etmektir. O seyisdir, bu sebeble ahırda yatar, kalkar."

## Mustafa (a.s.v.)ın Hilal'in iyâdeti için o beyin ahırına girmesi ve Mustafa (s.a.v.) in Hilal'i okşaması

1190. Peygamber rağbetle onun için ahıra gitti, cüst u cûya geldi. [1173]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1190. Peygamber, istekli bir şekilde onun için ahıra gitti, aramaya koyuldu.

Yani, Yüce Peygamber, istekli bir şekilde Hilâl'in hatırını sormak için ahıra gitti ve onu ahırda aradı.

Ya'ni, Resûl-i Ekrem rağbetle Hilâl'in hâtırını sormak için ahıra gitti ve onu ahırda aradı.

1191. Ahır karanlık ve çirkin ve pis idi. Halbuki bunun hepsi kalktı, çünkü ülfet erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1191. Ahır karanlık, çirkin ve pis idi. Halbuki bunların hepsi kalktı, çünkü ülfet (alışkanlık, yakınlık) erişti.

Yani, ahır çok kötü bir hâlde idi. Fakat ülfet ve Hak aşkı eriştiği için bu kötülüklerin hepsi ortadan kalktı.

Ya'ni, ahır pek fenâ bir hâlde idi. Fakat ülfet ve aşk-ı Hak eriştiği için bu fenâlıkların hepsi kalktı.

1192. Babası Yûsuf'un kokusunu duyduğu gibi, o erkek arslan Peygamber'in kokusunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1192. Babası Yusuf'un kokusunu duyduğu gibi, o erkek aslan Peygamber'in kokusunu götürdü.

Yani, Yakup (a.s.) Yusuf (a.s.)'ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi, o erkek aslan konumunda olan Hz. Hilâl de ahıra giren Resûl-i Ekrem hazretlerinin latif kokusunu duydu.

Ya'ni, Ya'kub (a.s.) Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi o erkek arslan mesâbesinde olan Hz. Hilâl dahi ahıra giren Resûl-i Ekrem hazretlerinin latîf kokusunu duydu.

1193. Mu'cizeler îmânın mûcibi olmaz; cinsiyet kokusu sıfatları cezbeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1193. Mucizeler imanı gerektirmez; cinsiyet kokusu sıfatları cezbeder.

"Mucize", bu görünen âlemde herkesin görmeye alıştığı bir şeye aykırı olarak peygamberlik iddiasında bulunan şerefli zattan ortaya çıkan hallerdir. Örneğin, su üzerinde yürümek ve havada uçmak insan bedeni için âdet dışıdır. Bu âdetin hilafına olan haller peygamberlerden ortaya çıktığı gibi, peygambere tabi olan velilerden de sâdır olur; buna "keramet" derler. Peygambere tabi olmayan kimselerden de ortaya çıkabilir. Bu da iki türlüdür: Ya "istidraç" (Allah'ın, inkârcı bir kişiye, inkârını artırmak için olağanüstü bir şey göstermesi) olur yahut "sihir" vasıtasıyla olur. "İstidraç", bazı inkârcılardan muratları üzerine ortaya çıkıp inkârlarının artmasına sebep olan olağanüstü hâldir. Hint fakirlerinin hâli bunun şahididir; ve sihrin çeşitleri beştir: Tılsım, nîrencât (göz boyama, aldatma), rukye (büyü), halkatîrât ve şa'bededir (el çabukluğu). Bunların açıklamaları yukarılarda geçti. Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin Menâzilü'l-Hâirîn ismindeki kitabından naklen Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te bunlar hakkında ayrıntılar vermiştir.

"Düşman"dan murat, his gözlerine tabi olan ahmaklardır ki, bunlar da iki sınıftır: Bir sınıfı peygamberliğin doğruluğuna inanmak için peygamberlerden olağanüstü hâl isterler ve bu olağanüstü hâli görünce iman ederler. Diğer sınıfı dahi olağanüstü hâli görseler de iman etmezler, sihirdir, derler. Bu iki sınıf peygamberlere karşı böyledir. Yani, Resûl-i Ekrem rağbetle Hilâl'in hatırını sormak için ahıra gitti ve onu ahırda aradı.

“Mu'cize”, bu âlem-i sûrette herkesin görmeye alıştığı bir şeye muhalif olarak peygamberlik da'vâsında bulunan zât-ı şerîften zuhûr eden hallerdir. Meselâ su üzerinde yürümek ve havada uçmak cism-i beşer için âdet hâricindedir. Bu âdet hilafında olan haller peygamberlerden zuhûr ettiği gibi peygambere tâbi' olan velîlerden dahi sâdır olur; buna “kerâmet” derler. Peygambere tâbi' olmayan kimselerden dahi zuhûr edebilir. Bu da iki türlüdür: Ya “istidrâc” olur veyâhud “sihir” vâsıtasıyla olur. “İstidrâc”, ba'zı münkirlerden murâdları üzerine zuhûr edip inkârlarının tezâyüdüne sebeb olan hârik-ı âdedir. Hind fakirlerinin hâli bunun şâhididir; ve sihrin envâı beştir: Tılsım, nîrencât, rukye, halkatîrât (حلقطيرات) [ve] şa'bededir. Bunların îzâhâtı yukarılarda geçti. Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Menâzilü'l-Hâirîn ismindeki kitâbından naklen Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de bunlar hakkında tafsîlât vermiştir.

“Düşman”dan murâd, his gözlerine tâbi' olan ahmaklardır ki, bunlar da iki sınıftır: Bir sınıfı nübüvvetin doğruluğuna inanmak için peygamberlerden hârika isterler ve bu hârikayı görünce îmân ederler. Diğer sınıfı dahi hârikayı görseler de îmân etmezler, sihirdir, derler. Bu iki sınıf enbiyaya karşı böy- Ya'ni, Resûl-i Ekrem rağbetle Hilâl'in hâtırını sormak için ahıra gitti ve onu ahırda aradı.

1191. Ahır karanlık ve çirkin ve pis idi. Halbuki bunun hepsi kalktı, çünkü ülfet erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1191. Ahır karanlık, çirkin ve pis idi. Halbuki bunların hepsi kalktı, çünkü ülfet (alışkanlık, yakınlık) erişti.

Yani, ahır çok kötü bir hâlde idi. Fakat ülfet ve Hak aşkı eriştiği için bu kötülüklerin hepsi ortadan kalktı.

Ya'ni, ahır pek fenâ bir hâlde idi. Fakat ülfet ve aşk-ı Hak eriştiği için bu fenâlıkların hepsi kalktı.

1192. Babası Yûsuf'un kokusunu duyduğu gibi, o erkek arslan Peygamber'in kokusunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1192. Babası Yusuf'un kokusunu duyduğu gibi, o erkek aslan Peygamber'in kokusunu götürdü.

Yani, Yakup (a.s.) Yusuf (a.s.)'ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi, o erkek aslan konumunda olan Hz. Hilâl de ahıra giren Resûl-i Ekrem hazretlerinin latif kokusunu duydu.

Ya'ni, Ya'kub (a.s.) Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi o erkek arslan mesâbesinde olan Hz. Hilâl dahi ahıra giren Resûl-i Ekrem hazretlerinin latîf kokusunu duydu.

1193. Mu'cizeler îmânın mûcibi olmaz; cinsiyet kokusu sıfatları cezbeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1193. Mucizeler imanın sebebi olmaz; cinsiyet kokusu sıfatları cezbeder.

"Mucize", bu görünen âlemde herkesin görmeye alıştığı bir şeye aykırı olarak peygamberlik iddiasında bulunan şerefli zattan ortaya çıkan hallerdir. Örneğin su üzerinde yürümek ve havada uçmak insan bedeni için âdet dışıdır. Bu âdetin hilafına olan haller peygamberlerden ortaya çıktığı gibi peygambere tabi olan velilerden de sâdır olur; buna "keramet" derler. Peygambere tabi olmayan kimselerden de ortaya çıkabilir. Bu da iki türlüdür: Ya "istidraç" olur yahut "sihir" vasıtasıyla olur. "İstidraç", bazı inkârcılardan muratları üzerine ortaya çıkıp inkârlarının artmasına sebep olan olağanüstü haldir. Hint fakirlerinin hali bunun şahididir; ve sihrin çeşitleri beştir: Tılsım, nîrencât, rukye, halkatîrât ve şa'bededir. Bunların açıklamaları yukarılarda geçti. Necmeddin-i Kübra hazretlerinin Menâzilü'l-Hâirîn ismindeki kitabından naklen Mevlana Cami hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te bunlar hakkında ayrıntılar vermiştir.

"Düşman"dan kasıt, his gözlerine tabi olan ahmaklardır ki, bunlar da iki sınıftır: Bir sınıfı peygamberliğin doğruluğuna inanmak için peygamberlerden olağanüstü hal isterler ve bu olağanüstü hali görünce iman ederler. Diğer sınıfı da olağanüstü hali görseler de iman etmezler, sihirdir, derler. Bu iki sınıf peygamberlere karşı böyle oldukları gibi evliyaya karşı da böyledirler. Fakat akıl gözü açık olanlar peygamberin sözlerini, hallerini, fiillerini incelemeye muktedir olduklarından onlar böyle his gözleriyle olağanüstü hal görmek istemezler. Nitekim ashâb-ı kirâmın çoğu Kelamullah'ı peygamberliğin doğruluğuna yeterli gördüler ve iman ettiler ve başka mucize istemediler. Ve Ebu Cehl ve benzerleri mucize gördükleri halde iman etmediler, sihirdir, dediler. Ve İsa (a.s.)'dan ölmüş bir hayvanın kemiklerinin dirilmesini isteyen bir ahmağın kıssası da II. cildin 140 numaralı beytinden itibaren beyan buyurulmuştur. Ve evliya-yı kirâm hazaratı kerametlere önem vermezler, "Hayz-ı ricâldir" derler. Asıl keramet ilmi keramettir. Zira bu keramet akıl-ı fa'âlin (faal aklın) nasibidir. Onun için Cenab-ı Peygamber Efendimiz العاقل صديقي والاحمق عدوي yani "Akıl benim dostumdur ve ahmak benim düşmanımdır" buyururlar. Zira akıllı, akıl gözünü ve ahmak, his gözünü kullanır. Halbuki his gözü şaşırtır ve kıymetsizdir. Sözün özü, mucizeler ahmakların imanına sebep olmaz. Çünkü iman edenler şüphe içindedirler ve iman etmeyenler de sihirdir, derler. Fakat peygamberler, akl-ı mücessem (cisimleşmiş akıl) olduklarından, akıllılar ile peygamberler arasında cinsiyet vardır. Bu cinsiyet kokusu akıllıların sıfatlarını peygamberler tarafına çekip götürür.

“Mu'cize”, bu âlem-i sûrette herkesin görmeye alıştığı bir şeye muhalif olarak peygamberlik da'vâsında bulunan zât-ı şerîften zuhûr eden hallerdir. Meselâ su üzerinde yürümek ve havada uçmak cism-i beşer için âdet hâricindedir. Bu âdet hilafında olan haller peygamberlerden zuhûr ettiği gibi peygambere tâbi' olan velîlerden dahi sâdır olur; buna “kerâmet” derler. Peygambere tâbi' olmayan kimselerden dahi zuhûr edebilir. Bu da iki türlüdür: Ya “istidrâc” olur veyâhud “sihir” vâsıtasıyla olur. “İstidrâc”, ba'zı münkirlerden murâdları üzerine zuhûr edip inkârlarının tezâyüdüne sebeb olan hârik-ı âdedir. Hind fakirlerinin hâli bunun şâhididir; ve sihrin envâı beştir: Tılsım, nîrencât, rukye, halkatîrât (حلقطيرات) [ve] şa'bededir. Bunların îzâhâtı yukarılarda geçti. Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Menâzilü'l-Hâirîn ismindeki kitâbından naklen Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de bunlar hakkında tafsîlât vermiştir.

“Düşman”dan murâd, his gözlerine tâbi' olan ahmaklardır ki, bunlar da iki sınıftır: Bir sınıfı nübüvvetin doğruluğuna inanmak için peygamberlerden hârika isterler ve bu hârikayı görünce îmân ederler. Diğer sınıfı dahi hârikayı görseler de îmân etmezler, sihirdir, derler. Bu iki sınıf enbiyaya karşı böy- le oldukları gibi evliyâya karşı da böyledirler. Fakat akıl gözü açık olanlar peygamberin akvâlini, ahvâlini, ef'âlini tedkîke muktedir olduklarından onlar böyle his gözleriyle hârika görmek istemezler. Nitekim ashâb-ı kirâmın çoğu Kelâmullah'ı sıdk-ı nübüvvete kâfi gördüler ve îmân ettiler ve başka mu'cize istemediler. Ve Ebû Cehl ve emsâli mu'cize gördükleri hâlde îmân etmediler, sihirdir, dediler. Ve Îsâ (a.s.)dan ölmüş bir hayvanın kemiklerinin dirilmesini isteyen bir ahmağın kıssası da II. cildin 140 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyurulmuştur. Ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı kerâmâta ehemmiyet vermezler, "Hayz-ı ricâldir" derler. Asıl kerâmet kerâmet-i ilmiyyedir. Zîrâ bu kerâmet akl-1 fa'âlin nasîbidir. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz العاقل صديقي والاحمق عدوي ya'ni "Akıl benim dostumdur ve ahmak benim düşmanımdır" buyururlar. Zîrâ âkıl, akıl gözünü ve ahmak, his gözünü kullanır. Halbuki his gözü şaşırtır ve kıymetsizdir. Velhâsıl mu'cizât ahmakların îmânına sebeb olmaz. Çünkü îmân edenler şübhe içindedirler ve îmân etmeyenler de sihirdir, derler. Fakat enbiyâ, akl-ı mücessem olduklarından, âkıller ile peygamberler arasında cinsiyet vardır. Bu cinsiyet kokusu âkıllerin sıfatlarını peygamberler tarafına çekip götürür.

1194. Mu'cizeler düşmanın kahrı içindir. Cinsiyet kokusu gönül götürmek içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1194. Mucizeler düşmanın kahredilmesi içindir. Cinsiyet kokusu gönül götürmek içindir.

Peygamberlerin mucizeleri, his gözünü geçersiz kılmak ve bu göze tâbi olan (duyularına bağlı olan) ahmakları kahredip mağlup etmek içindir. Cinsiyet kokusu ise kalbi peygamber tarafına götürmek ve çekmek içindir.

Enbiyânın mu'cizeleri his gözünü ibtâl ve bu göze tâbi' olan humakāyı kahır ve mağlûb etmek içindir. Cinsiyet kokusu ise kalbi peygamber tarafına götürmek ve çekmek içindir.

1195. Düşman kahrolur, ammâ dost değil! Dost ne vakit bir boynu bağlanmış olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1195. Düşman kahrolur, ama dost değil! Dost ne zaman boynu bağlanmış olur?

"Boynu bağlanmak", sabit hakikatin zâtî yatkınlık talebi üzerine meydana gelen ilâhî kazâdır. Yani, duyu gözüne tâbi olan düşman, bu şekil âleminde olağanüstü olayları ve mucizeleri görmekle kahrolur ve yenilir. Fakat dostun böyle bir kahır ve yenilgiye uğraması gerekmez. Çünkü onun boynu ilâhî kazâ ile bağlanmış değildir. O, sabit hakikatler âleminde de mutludur, bu şekil âleminde de mutludur. Peygamberlere karşı oldukları gibi evliyâya karşı da böyledirler. Fakat akıl gözü açık olanlar, peygamberin sözlerini, hâllerini, fiillerini incelemeye muktedir olduklarından, onlar böyle duyu gözleriyle harika görmek istemezler. Nasıl ki ashâb-ı kirâmın çoğu, Kur'an'ı peygamberliğin doğruluğuna yeterli gördüler ve iman ettiler ve başka mucize istemediler. Ve Ebû Cehl ve benzerleri mucize gördükleri hâlde iman etmediler, sihir dediler. Ve İsa (a.s.)'dan ölmüş bir hayvanın kemiklerinin dirilmesini isteyen bir ahmağın kıssası da II. cildin 140 numaralı beytinden itibaren açıklanmıştır. Ve yüce evliyâlar kerametlere önem vermezler, "Erkeklerin hayzıdır" derler. Asıl keramet ilmî keramettir. Çünkü bu keramet faal aklın nasibidir. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Akıl benim dostumdur ve ahmak benim düşmanımdır" buyururlar. Çünkü akıllı, akıl gözünü ve ahmak, duyu gözünü kullanır. Hâlbuki duyu gözü şaşırtır ve kıymetsizdir. Sözün özü, mucizeler ahmakların imanına sebep olmaz. Çünkü iman edenler şüphe içindedirler ve iman etmeyenler de sihir derler. Fakat peygamberler, mücessem akıl olduklarından, akıllılar ile peygamberler arasında cinsiyet vardır. Bu cinsiyet kokusu akıllıların sıfatlarını peygamberler tarafına çekip götürür.

"Boynu bağlanmak", ayn-ı sâbitenin taleb-i isti'dâdîsi üzerine vâki' olan kazâ-yı ilâhîdir. Ya'ni, his gözüne tâbi' olan düşman bu âlem-i sûrette hârik-ı âdeyi ve mucizeleri görmekle makhûr ve mağlûb olur. Fakat dostun böyle bir kahır ve mağlûbiyete dûçâr olması lâzım değildir. Zîrâ onun boynu kazâ-yı ilâhî ile bağlanmış değildir. O ayn-ı sâbite âleminde de saîddir, bu âlem-i sûrette de saîddir. le oldukları gibi evliyâya karşı da böyledirler. Fakat akıl gözü açık olanlar peygamberin akvâlini, ahvâlini, ef'âlini tedkîke muktedir olduklarından onlar böyle his gözleriyle hârika görmek istemezler. Nitekim ashâb-ı kirâmın çoğu Kelâmullah'ı sıdk-ı nübüvvete kâfi gördüler ve îmân ettiler ve başka mu'cize istemediler. Ve Ebû Cehl ve emsâli mu'cize gördükleri hâlde îmân etmediler, sihirdir, dediler. Ve Îsâ (a.s.)dan ölmüş bir hayvanın kemiklerinin dirilmesini isteyen bir ahmağın kıssası da II. cildin 140 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyurulmuştur. Ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı kerâmâta ehemmiyet vermezler, "Hayz-ı ricâldir" derler. Asıl kerâmet kerâmet-i ilmiyyedir. Zîrâ bu kerâmet akl-1 fa'âlin nasîbidir. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz العاقل صديقي والاحمق عدوي ya'ni "Akıl benim dostumdur ve ahmak benim düşmanımdır" buyururlar. Zîrâ âkıl, akıl gözünü ve ahmak, his gözünü kullanır. Halbuki his gözü şaşırtır ve kıymetsizdir. Velhâsıl mu'cizât ahmakların îmânına sebeb olmaz. Çünkü îmân edenler şübhe içindedirler ve îmân etmeyenler de sihirdir, derler. Fakat enbiyâ, akl-ı mücessem olduklarından, âkıller ile peygamberler arasında cinsiyet vardır. Bu cinsiyet kokusu âkıllerin sıfatlarını peygamberler tarafına çekip götürür.

1194. Mu'cizeler düşmanın kahrı içindir. Cinsiyet kokusu gönül götürmek içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1194. Mucizeler düşmanın kahredilmesi içindir. Cinsiyet kokusu gönül götürmek içindir.

Peygamberlerin mucizeleri, his gözünü geçersiz kılmak ve bu göze tâbi olan (duyularına bağlı olan) ahmakları kahredip mağlup etmek içindir. Cinsiyet kokusu ise kalbi peygamber tarafına götürmek ve çekmek içindir.

Enbiyânın mu'cizeleri his gözünü ibtâl ve bu göze tâbi' olan humakāyı kahır ve mağlûb etmek içindir. Cinsiyet kokusu ise kalbi peygamber tarafına götürmek ve çekmek içindir.

1195. Düşman kahrolur, ammâ dost değil! Dost ne vakit bir boynu bağlanmış olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1195. Düşman kahrolur, ama dost kahrolmaz! Dost ne zaman boynu bağlanmış olur?

"Boynu bağlanmak", tekil sabit hakikatin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) zâtî yatkınlık talebi üzerine meydana gelen ilâhî kazâdır. Yani, duyu organlarına tâbi olan düşman, bu şekiller âleminde olağanüstü olayları ve mucizeleri görmekle kahrolur ve yenilir. Fakat dostun böyle bir kahrolmaya ve yenilgiye uğraması gerekmez. Çünkü onun boynu ilâhî kazâ ile bağlanmış değildir. O, tekil sabit hakikatler âleminde de mutludur, bu şekiller âleminde de mutludur.

"Boynu bağlanmak", ayn-ı sâbitenin taleb-i isti'dâdîsi üzerine vâki' olan kazâ-yı ilâhîdir. Ya'ni, his gözüne tâbi' olan düşman bu âlem-i sûrette hârik-ı âdeyi ve mucizeleri görmekle makhûr ve mağlûb olur. Fakat dostun böyle bir kahır ve mağlûbiyete dûçâr olması lâzım değildir. Zîrâ onun boynu kazâ-yı ilâhî ile bağlanmış değildir. O ayn-ı sâbite âleminde de saîddir, bu âlem-i sûrette de saîddir.

1196. Onun kokusundan uykudan uyandı. Dedi: "Gübrelik içinde bu türlü kokudan, ha!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1196. Onun kokusundan uykudan uyandı. Dedi: "Gübrelik içinde bu türlü kokudan, ha!"

Hz. Hilal, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin ruhanî ve manevî olan kokusundan dolayı uykudan uyandı. Çünkü ruhların gayet latif (ince, hoş) bir kokusu vardır ki, o koku ancak ruhun koku alma duyusu ile duyulur. Hz. Hilal de ruhun koku alma duyusu ile bu kokuyu duydu, dedi ki: "Gübrelik içinde bu nevi koku da bulunsun, ha! Acayip şey!"

Hz. Hilal, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûhânî ve ma'nevî olan kokusundan dolayı uykudan uyandı. Zîrâ rûhların gāyet latîf bir kokusu vardır ki, o koku ancak meşâmm-ı rûh ile duyulur. Hz. Hilal dahi meşâmm-ı rûhu ile bu kokuyu duydu, dedi ki: "Gübrelik içinde bu nevi' koku da bulunsun, ha! Acîb şey!"

1197. Binek hayvanlarının arasından nazîrsiz olan Resûl'ün dâmen-i pakini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1197. Binek hayvanlarının arasından eşsiz olan Resûl'ün temiz eteğini gördü.

Hilâl (r.a.) yerde yattığı için, hayvanlarının ayakları arasından eşsiz olan Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin temiz eteklerini gördü.

Cenâb-ı Hilâl yerde yattığı cihetle, hayvanlarının ayakları arasından nazîrsiz olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin pâk olan eteklerini gördü.

1198. Sonra ahırın köşesinden sürüne sürüne geldi. O pehlivan yüzünü onun ayağı üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1198. Sonra ahırın köşesinden sürüne sürüne geldi. O pehlivan yüzünü onun ayağı üzerine koydu.

"Gaj-gajân", eş anlamlı bir birleşik kelimedir; "çocuklar gibi oturup sürüne sürüne yürümek" anlamına gelen "gajîden" mastarındandır. Bazı nüshalarda "hazhazân" geçmektedir; bu da aynı anlamdadır. Yani, Hz. Hilal ahırın köşesinden sürüne sürüne Resûl-i Ekrem'in (a.s.) huzuruna geldi. O ruhun pehlivanı yüzünü o hazretin ayağı üzerine koydu.

"Gaj-gajân", terkîb-i terâdüfidir; "çocuklar gibi oturup sürüne sürüne yürümek" ma'nâsına olan "gajîden" masdarındandır. Ba'zı nüshalarda "hazhazân" vâki'dir; bu da o ma'nâyadır. Ya'ni, Hz. Hilal ahırın köşesinden sürüne sürüne Resûl-i Ekrem'in huzûruna geldi. O rûhun pehlivânı yüzünü o hazretin ayağı üzerine koydu.

1199. Sonra Peygamber yüzünü onun yüzü üzerine koydu. Başına ve gözüne bûse verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1199. Sonra Peygamber yüzünü onun yüzü üzerine koydu. Başına ve gözüne öpücük verdi.

Ondan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri yere eğildi, mübarek yüzünü onun yüzü üzerine koydu, başını ve gözünü öpüp okşadı.

Ondan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri yere eğildi, mübarek yüzünü onun yüzü üzerine koydu, başını ve gözünü öpüp okşadı.

1200. Dedi: "Ey Yâr! Ne acib gizli gevhersin? Ey arşın garîbi! Nasılsın, daha hoş musun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1200. Dedi: "Ey Yâr! Ne acayip gizli cevher sin? Ey arşın garibi! Nasılsın, daha hoş musun?"

Resûl-i Ekrem (a.s.) buyurdu ki: "Ey din dostu! Ne acayip gizli bir cevher sin? Ey bu cismaniyet âleminde İlahi Arş'ın garibi olan Hilâl, nasılsın? Çektiğin cismani zorluklarla karışık olan ruhunun zevki içinde daha hoş musun?"

Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey dîn dostu! Ne acîb gizli gevhersin? Ey bu cismâniyet âleminde arş-ı ilâhînin garîbi olan Hilâl, nasılsın? Çektiğin cismânî meşâkk ile karışık olan rûhunun zevki içinde daha hoş musun?"

1196. Onun kokusundan uykudan uyandı. Dedi: "Gübrelik içinde bu türlü kokudan, ha!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1196. Onun kokusundan uykudan uyandı. Dedi: "Gübrelik içinde bu türlü kokudan, ha!"

Hz. Hilal, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin ruhanî ve manevî olan kokusundan dolayı uykudan uyandı. Çünkü ruhların gayet latif (ince, hoş) bir kokusu vardır ki, o koku ancak ruhun koku alma duyusu ile duyulur. Hz. Hilal de ruhun koku alma duyusu ile bu kokuyu duydu, dedi ki: "Gübrelik içinde bu nevi koku da bulunsun, ha! Acayip şey!"

Hz. Hilal, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûhânî ve ma'nevî olan kokusundan dolayı uykudan uyandı. Zîrâ rûhların gāyet latîf bir kokusu vardır ki, o koku ancak meşâmm-ı rûh ile duyulur. Hz. Hilal dahi meşâmm-ı rûhu ile bu kokuyu duydu, dedi ki: "Gübrelik içinde bu nevi' koku da bulunsun, ha! Acîb şey!"

1197. Binek hayvanlarının arasından nazîrsiz olan Resûl'ün dâmen-i pakini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1197. Binek hayvanlarının arasından eşsiz olan Resûl'ün temiz eteğini gördü.

Hilâl (r.a.) yerde yattığı için, hayvanlarının ayakları arasından eşsiz olan Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin temiz eteklerini gördü.

Cenâb-ı Hilâl yerde yattığı cihetle, hayvanlarının ayakları arasından nazîrsiz olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin pâk olan eteklerini gördü.

1198. Sonra ahırın köşesinden sürüne sürüne geldi. O pehlivan yüzünü onun ayağı üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1198. Sonra ahırın köşesinden sürüne sürüne geldi. O pehlivan yüzünü onun ayağı üzerine koydu.

"Gaj-gajân", eş anlamlı bir birleşik kelimedir; "çocuklar gibi oturup sürüne sürüne yürümek" anlamına gelen "gajîden" mastarındandır. Bazı nüshalarda "hazhazân" geçmektedir; bu da aynı anlamdadır. Yani, Hz. Hilal ahırın köşesinden sürüne sürüne Resûl-i Ekrem'in (a.s.) huzuruna geldi. O ruhun pehlivanı yüzünü o hazretin ayağı üzerine koydu.

"Gaj-gajân", terkîb-i terâdüfidir; "çocuklar gibi oturup sürüne sürüne yürümek" ma'nâsına olan "gajîden" masdarındandır. Ba'zı nüshalarda "hazhazân" vâki'dir; bu da o ma'nâyadır. Ya'ni, Hz. Hilal ahırın köşesinden sürüne sürüne Resûl-i Ekrem'in huzûruna geldi. O rûhun pehlivânı yüzünü o hazretin ayağı üzerine koydu.

1199. Sonra Peygamber yüzünü onun yüzü üzerine koydu. Başına ve gözüne bûse verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1199. Sonra Peygamber yüzünü onun yüzü üzerine koydu. Başına ve gözüne öpücük verdi.

Ondan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri yere eğildi, mübarek yüzünü onun yüzü üzerine koydu, başını ve gözünü öpüp okşadı.

Ondan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri yere eğildi, mübarek yüzünü onun yüzü üzerine koydu, başını ve gözünü öpüp okşadı.

1200. Dedi: "Ey Yâr! Ne acib gizli gevhersin? Ey arşın garîbi! Nasılsın, da- [1183] ha hoş musun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1200. Dedi: "Ey Yâr! Ne acayip gizli cevher sin? Ey arşın garibi! Nasılsın, daha hoş musun?"

Resûl-i Ekrem (a.s.) buyurdu ki: "Ey din dostu! Ne acayip gizli bir cevher sin? Ey bu cismaniyet âleminde ilahi arşın garibi olan Hilâl, nasılsın? Çektiğin cismani zorluklar ile karışık olan ruhunun zevki içinde daha hoş musun?"

Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey dîn dostu! Ne acîb gizli gevhersin? Ey bu cismâniyet âleminde arş-ı ilâhînin garîbi olan Hilâl, nasılsın? Çektiğin cismânî meşâkk ile karışık olan rûhunun zevki içinde daha hoş musun?"

1201. Dedi: "O uykusu perîşan olan nasıl olur ki, onun ağzına güneş gire!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1201. Dedi: "O uykusu perişan olan nasıl olur ki, onun ağzına güneş gire!"

Hz. Hilâl cevaben dedi: "Ey Resûlallah! Bu dünya uykusunun perişan hayalleri içinde olan bir kimsenin ağzına Risalet (peygamberlik) güneşi girerse ne halde olur?"

Hz. Hilâl cevâben dedi: "Yâ Resûlallâh! Bu dünyâ uykusunun perîşân hayâlleri içinde olan bir kimsenin ağzına Risâlet güneşi girerse ne hâlde olur?"

1202. "O susamış nasıl olur ki, çamur yalar, su onu başı üzerine koyar, latîf görünür?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1202. "O susamış nasıl olur ki, çamur yalar, su onu başı üzerine koyar, latîf görünür?"

Aynı şekilde, çok fazla susayıp su bulamayarak çamur yalayan bir kimseyi su kendi yüzeyinde yüzdürüp latîf bir şekilde taşırsa, o susuzun hâli nasıl olur? İşte benim Peygamber Efendimiz'in huzurunda şimdi hâlim böyledir.

لَوَازْدَادَ يَقِينُهُ لَمَشَى عَلَى الْهَوَاءِ Bu, O'nun beyanındadır ki, Mustafa (s.a.v.) İsa (a.s.)'ın su yüzünde yürüdüğünü işitti. Buyurdu ki: "Eğer yakîni (kesin inancı) daha fazla olsaydı, hava üzerinde yürürdü."

Bilindiği üzere, İsa (a.s.) Allah'a yakın bir elçiydi ve kâmil bir yakîn sahibi olup kâmil bir velayeti de vardı. Bu sebeple hadîs-i şerîfte beyan buyurulan "su"dan maksat, risâlet ilmi ve "hava"dan maksat da "aşk" olmak uygun görünür. Zira ilâhî aşkta Resûl-i Ekrem hazretleri en kâmil idi ve hiçbir peygamberde aşkın o derecesi gerçekleşmemişti. "Yakîn"den maksat ise, peygamberler arasındaki "yakîn" farkıdır. İşte bu "yakîn" sebebiyledir ki, âyet-i kerîmede وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ (İsrâ, 17/55) yani "Biz nebîlerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık" buyurulur. Bu sebeple bu "yakîn" hakkında da Hâtem-i enbiyâ Efendimiz bütün peygamberlerden daha üstündür. Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcı aşk bineğine binerek gerçekleşmiş, diğer peygamberlerin mi'râcı ise ancak şereflendirme ve yüceltme olarak gerçekleşmiştir. Nitekim mi'rac gecesinde

"Kezâlik pek ziyâde susayıp su bulamayarak çamur yalayan bir kimseyi su kendi sathı üzerinde yüzdürüp latîf bir sûrette taşırsa, o susuzun hâli nasıl olur? İşte benim huzûr-ı Risâlet-penâhîde şimdi hâlim böyledir."

لَوَازْدَادَ يَقِينُهُ لَمَشَى عَلَى الْهَوَاءِ Onun beyânındadır ki, Mustafâ (s.a.v.) işitti ki, Îsâ (a.s.) su yüzü üstünde yürürdü. Buyurdu ki: "Eğer yakîni ziyâde olaydı, hevâ üzerinde yürür idi."

Ma'lumdur ki, Îsâ (a.s.) resûl-i mukarreb idi ve yakîn-i kâmil sahibi olup velâyet-i kâmilesi dahi var idi. Binâenaleyh hadîs-i şerîfte beyân buyurulan "su"dan murâd, ilm-i risâlet ve "hevâ"dan murâd dahi "aşk" olmak münâsib görünür. Zîrâ aşk-ı ilâhîde Resûl-i Ekrem hazretleri ekmel idi ve hiçbir peygamberde aşkın o derecesi vâki' değil idi. "Yakîn"den murâd, dahi enbiyâ arasındaki "yakîn" farkıdır. İşte bu "yakîn" sebebiyledir ki, âyet-i kerîmede وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ (İsrâ, 17/55) ya'ni "Biz nebîlerin ba'zısını ba'zısı üzerine tafdîl ettik" buyurulur. Binâenaleyh bu "yakîn" hakkında dahi Hâtem-i enbiyâ Efendimiz bilcümle peygamberlerden efdaldir. Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcı merkeb-i aşka râkiben ve diğer peygamberlerin mi'râcı ise ancak teşrîfen ve tekrîmen vâki' olmuştur. Nitekim mi'rac gecesinde bil-

1201. Dedi: "O uykusu perîşan olan nasıl olur ki, onun ağzına güneş gire!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1201. Dedi: "O uykusu perişan olan nasıl olur ki, onun ağzına güneş gire!"

Hz. Hilâl cevaben dedi: "Ey Resûlallah! Bu dünya uykusunun perişan hayalleri içinde olan bir kimsenin ağzına Risalet (peygamberlik) güneşi girerse ne halde olur?"

Hz. Hilâl cevâben dedi: "Yâ Resûlallâh! Bu dünyâ uykusunun perîşân hayâlleri içinde olan bir kimsenin ağzına Risâlet güneşi girerse ne hâlde olur?"

1202. "O susamış nasıl olur ki, çamur yalar, su onu başı üzerine koyar, latîf görünür?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1202. "O susamış nasıl olur ki, çamur yalar, su onu başı üzerine koyar, latîf görünür?"

Aynı şekilde çok fazla susayıp su bulamayarak çamur yalayan bir kimseyi su kendi yüzeyi üzerinde yüzdürüp latîf bir biçimde taşırsa, o susuzun hâli nasıl olur? İşte benim Peygamberlik makamının huzurunda şimdi hâlim böyledir.

در بیان آنکه مصطفى صلى الله عليه وسلم شنید که عیسی علیه السلام بر روی آب رفت فرمود که لَوَازْدَادَ يَقِينُهُ لَمَشَى عَلَى الْهَوَاءِ Onun beyânındadır ki, Mustafâ (s.a.v.) işitti ki, Îsâ (a.s.) su yüzü üstünde yürürdü. Buyurdu ki: "Eğer yakîni ziyâde olaydı, hevâ üzerinde yürür idi."

Bilinmeli ki, Îsâ (a.s.) Allah'a yakın bir elçi idi ve kâmil bir yakîn sahibi olup kâmil velâyeti de vardı. Bu sebeple hadîs-i şerîfte belirtilen "su"dan maksat, risâlet ilmi ve "hevâ"dan maksat da "aşk" olmak uygun görünür. Çünkü ilâhî aşkta Resûl-i Ekrem hazretleri en kâmil idi ve hiçbir peygamberde aşkın o derecesi meydana gelmemişti. "Yakîn"den maksat da peygamberler arasındaki "yakîn" farkıdır. İşte bu "yakîn" sebebiyledir ki, âyet-i kerîmede وَلَقَدْ فَضَلْنَا بَعض النبيين على بعض (İsrâ, 17/55) yani "Biz nebîlerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık" buyurulur. Bu sebeple bu "yakîn" hakkında da Hatem-i Enbiyâ Efendimiz bütün peygamberlerden daha üstündür. Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcı aşk bineğine binerek ve diğer peygamberlerin mi'râcı ise ancak şereflendirme ve yüceltme ile gerçekleşmiştir. Nitekim mi'rac gecesinde bütün terakki menzillerinde Resûl-i Ekrem'e refik olan Hz. Cibrîl nihayet bir makamda لودنوت انملة لاحرقت yani "Yâ Resûlallah! Eğer bu makamdan bir parmak ileriye geçersem yanarım, yani benim benliğim ve Cebrailliğim kalmaz!" buyurdu; ve peygamberler sultanı Efendimiz o aşk menzilinde tek başına kaldı. Şimdi bu mukaddimeye göre bu bahsin yukarıya bağlantısı şudur ki: Hilal hazretleri Resûlullah aşkına dalmıştı; ve nihayet bu aşk, maşuku olan Resûl-i Ekrem'i ahırdaki gübreliğe kadar çekti.

"Kezâlik pek ziyâde susayıp su bulamayarak çamur yalayan bir kimseyi su kendi sathı üzerinde yüzdürüp latîf bir sûrette taşırsa, o susuzun hâli nasıl olur? İşte benim huzûr-ı Risâlet-penâhîde şimdi hâlim böyledir."

در بیان آنکه مصطفى صلى الله عليه و سلم شنید که عیسی علیه السلام بر روی آب رفت فرمود که لَوَازْدَادَ يَقِينُهُ لَمَشَى عَلَى الْهَوَاءِ Onun beyânındadır ki, Mustafâ (s.a.v.) işitti ki, Îsâ (a.s.) su yüzü üstünde yürürdü. Buyurdu ki: "Eğer yakîni ziyâde olaydı, hevâ üzerinde yürür idi."

Ma'lumdur ki, Îsâ (a.s.) resûl-i mukarreb idi ve yakîn-i kâmil sahibi olup velâyet-i kâmilesi dahi var idi. Binâenaleyh hadîs-i şerîfte beyân buyurulan "su"dan murâd, ilm-i risâlet ve "hevâ"dan murâd dahi "aşk" olmak münâsib görünür. Zîrâ aşk-ı ilâhîde Resûl-i Ekrem hazretleri ekmel idi ve hiçbir peygamberde aşkın o derecesi vâki' değil idi. "Yakîn"den murâd, dahi enbiyâ arasındaki "yakîn" farkıdır. İşte bu "yakîn" sebebiyledir ki, âyet-i kerîmede وَلَقَدْ فَضَلْنَا بَعض النبيين على بعض (İsrâ, 17/55) ya'ni "Biz nebîlerin ba'zısını ba'zısı üzerine tafdîl ettik" buyurulur. Binâenaleyh bu "yakîn" hakkında dahi Hâtem-i enbiyâ Efendimiz bilcümle peygamberlerden efdaldir. Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcı merkeb-i aşka râkiben ve diğer peygamberlerin mi'râcı ise ancak teşrîfen ve tekrîmen vâki' olmuştur. Nitekim mi'rac gecesinde bil- cümle menâzil-i terakkîde Resûl-i Ekrem'e refik olan Hz. Cibrîl nihâyet bir makamda لودنوت انملة لاحرقت ya'ni "Yâ Resûlallah! Eğer bu makāmdan bir parmak ileriye geçersem yanarım, ya'ni benim benliğim ve Cebrailliğim kalmaz!" buyurdu; ve sultân-ı enbiyâ Efendimiz o menzil-i aşkta münferid kaldı. İmdi bu mukaddimeye nazaran bu bahsin yukarıya rabtı budur ki: Hilal hazretleri aşk-ı Resûlullah'da müstağrak idi; ve nihâyet bu aşk ma'şûku olan Resûl-i Ekrem'i ahırdaki gübreliğe kadar celbetti.

1203. "İsa (a.s.) gibi furat onu başı üzerinde tutar. Der ki: "Ab-ı hayat içinde boğulmaktan emînsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1203. "İsa (a.s.) gibi tatlı su onu başı üzerinde tutar. Der ki: "Ab-ı hayat içinde boğulmaktan eminsin!"

"Furat", tatlı su demektir. Bundan kasıt, ruhanî tecelliler (ilahi varlığın ruhsal tezahürleri) olması uygundur. Yani, Hilal hazretleri sözüne devam edip dedi ki: "Ey Resûlallah! İsa (a.s.) ruhanî tecelliler, ab-ı hayat içinde yani ruhanîyet âleminde, "Sen artık nefse ait sıfatların sürüklemesiyle boğulmaktan eminsin!" diyerek başında tuttuğu gibi ben de bu hâl içindeyim."

"Furat", tatlı su demektir. Bundan murâd tecelliyât-ı rûhâniyye olmak münasibdir. Ya'ni, Hilal hazretleri sözüne devam edip dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Îsâ (a.s.) tecelliyât-ı rûhiyye, âb-ı hayât içinde ya'ni rûhâniyet âleminde, "Sen artık sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla boğulmaktan emînsin!" diyerek başında tuttuğu gibi ben de bu hâl içindeyim."

1204. Ahmed der: "Eğer onun yakîni ziyâde olaydı, muhakkak hevâ ona merkeb ve me'mûn olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1204. Ahmed der: "Eğer onun yakîni ziyâde olaydı, muhakkak hevâ ona merkeb ve me'mûn olurdu!"

Ahmed (a.s.) Efendimiz buyurur ki: Gerçi Îsâ (a.s.) Rûhullah idi ve suyu berrak olan rûhâniyet âleminde yürür idi. Fakat rûhâniyet âlemi ikilik ve ayrılık âlemi idi. Eğer vahdet sırrı (birliğin gizli hakikati) hakkında yakîni (şüphesiz bilgisi) daha fazla olsaydı, hevâ yani aşk ona binek olur ve ikilik âfetinden emin ve korunmuş olurdu. Bilinmeli ki, Îsâ (a.s.)'ın yakîni daha fazla olmaması hususu, peygamberler arasındaki "yakîn" farkıdır. Nasıl ki yukarıda açıklandı. Hiçbir peygamberin "yakîn"i Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin "yakîn"i mertebesinde değildir. Çünkü Muhammedî devir, rü'yet (görme, müşahede) devridir. Rü'yet devrindeki "yakîn" ise açıklamaya muhtaç değildir. Nasıl ki II. cildin 355 ve 356 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni “Çünkü Mûsâ senin devrinin parlaklığını gördü ki, onda tecellî (ilahi tecelli) sabahı zahir oldu. Dedi ki: "Yâ Rab! O ne rahmet devridir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardır.”] Bütün terakki (ilerleme) menzillerinde Resûl-i Ekrem'e refik (yoldaş) olan Hz. Cibrîl (a.s.) nihayet bir makamda لودنوت انملة لاحرقت yani "Yâ Resûlallah! Eğer bu makamdan bir parmak ileriye geçersem yanarım, yani benim benliğim ve Cebrailliğim kalmaz!" buyurdu; ve peygamberlerin sultanı Efendimiz o aşk menzilinde münferid (tek başına) kaldı. Şimdi bu mukaddimeye (girişe) nazaran bu bahsin yukarıya rabtı (bağlantısı) budur ki: Hilal hazretleri Resûlullah aşkında müstağrak (tamamen batmış) idi; ve nihayet bu aşk, ma'şuku (aşık olduğu) olan Resûl-i Ekrem'i ahırdaki gübreliğe kadar celbetti (çekti).

Ahmed (a.s.) Efendimiz buyurur ki: "Gerçi Îsâ (a.s.) Rûhullah idi ve suyu berrak olan rûhâniyet âleminde yürür idi. Fakat rûhâniyet âlemi isneyniyet ve ikilik âlemi idi. Eğer sırr-ı vahdet hakkında yakîni ziyâde olaydı, hevâ ya'ni aşk ona merkeb olur ve ikilik âfetinden me'mûn ve masûn olur idi. Ma'lum olsun ki, Îsâ (a.s.)ın yakîni ziyâde olmamak hususu, enbiyâ arasındaki "yakîn" farkıdır. Nitekim yukarıda îzah olundu. Hiçbir peygamberin "yakîn"i Resûl-i Ekrem hazretlerinin "yakîn"i mertebesinde değildir. Zîrâ devr-i Muhammedî devr-i rü'yettir. Devr-i rü'yetteki "yakîn" ise muhtâc-ı îzâh değildir. Nitekim II. cildin 355 ve 356 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni “Çünki Mûsâ senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabâhı zahir oldu. Dedi ki: "Yâ Rab! O ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardır."] cümle menâzil-i terakkîde Resûl-i Ekrem'e refik olan Hz. Cibrîl nihâyet bir makamda لودنوت انملة لاحرقت ya'ni "Yâ Resûlallah! Eğer bu makāmdan bir parmak ileriye geçersem yanarım, ya'ni benim benliğim ve Cebrailliğim kalmaz!" buyurdu; ve sultân-ı enbiyâ Efendimiz o menzil-i aşkta münferid kaldı. İmdi bu mukaddimeye nazaran bu bahsin yukarıya rabtı budur ki: Hilal hazretleri aşk-ı Resûlullah'da müstağrak idi; ve nihâyet bu aşk ma'şûku olan Resûl-i Ekrem'i ahırdaki gübreliğe kadar celbetti.

1203. Îsâ (a.s.) gibi furat onu başı üzerinde tutar. Der ki: "Âb-ı hayat içinde boğulmaktan emînsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1203. İsa (a.s.) gibi tatlı su onu başı üzerinde tutar. Der ki: "Âb-ı hayat içinde boğulmaktan eminsin!"

"Furat", tatlı su demektir. Bundan maksat, ruhanî tecelliler (Allah'ın ruhaniyet yoluyla görünmesi) olması uygundur. Yani, Hilal hazretleri sözüne devam edip dedi ki: "Ey Resûlallah! İsa (a.s.)'ı ruhanî tecelliler, âb-ı hayat içinde yani ruhanîyet âleminde, 'Sen artık nefse ait sıfatların sürüklemesiyle boğulmaktan eminsin!' diyerek başında tuttuğu gibi ben de bu hâl içindeyim."

"Furat", tatlı su demektir. Bundan murâd tecelliyât-ı rûhâniyye olmak münasibdir. Ya'ni, Hilal hazretleri sözüne devâm edip dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Îsâ (a.s.)ı tecelliyât-ı rûhiyye, âb-ı hayât içinde ya'ni rûhâniyet âleminde, "Sen artık sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla boğulmaktan emînsin!" diyerek başında tuttuğu gibi ben de bu hâl içindeyim."

1204. Ahmed der: "Eğer onun yakîni ziyâde olaydı, muhakkak hevâ ona merkeb ve me'mûn olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1204. Ahmed der: "Eğer onun yakîni ziyâde olaydı, muhakkak hevâ ona merkeb ve me'mûn olurdu!"

Ahmed (a.s.) Efendimiz buyurur ki: "Gerçi Îsâ (a.s.) Rûhullah idi ve suyu berrak olan ruhanîlik âleminde yürür idi. Fakat ruhanîlik âlemi ikilik ve çiftlik âlemi idi. Eğer vahdet sırrı hakkında yakîni fazla olsaydı, hevâ yani aşk ona binek olur ve ikilik afetinden emin ve korunmuş olur idi. Bilinmeli ki, Îsâ (a.s.)'ın yakîni fazla olmaması hususu, peygamberler arasındaki "yakîn" farkıdır. Nitekim yukarıda açıklandı. Hiçbir peygamberin "yakîn"i Resûl-i Ekrem hazretlerinin "yakîn"i mertebesinde değildir. Çünkü Muhammedî dönem, rü'yet (görme) dönemidir. Rü'yet dönemindeki "yakîn" ise açıklamaya muhtaç değildir. Nitekim II. cildin 355 ve 356 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni “Çünki Mûsâ senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabâhı zahir oldu. Dedi ki: "Yâ Rab! O ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardır."]

Ahmed (a.s.) Efendimiz buyurur ki: "Gerçi Îsâ (a.s.) Rûhullah idi ve suyu berrak olan rûhâniyet âleminde yürür idi. Fakat rûhâniyet âlemi isneyniyet ve ikilik âlemi idi. Eğer sırr-ı vahdet hakkında yakîni ziyâde olaydı, hevâ ya'ni aşk ona merkeb olur ve ikilik âfetinden me'mûn ve masûn olur idi. Ma'lûm olsun ki, Îsâ (a.s.)ın yakîni ziyâde olmamak hususu, enbiyâ arasındaki "yakîn" farkıdır. Nitekim yukarıda îzah olundu. Hiçbir peygamberin "yakîn"i Resûl-i Ekrem hazretlerinin "yakîn"i mertebesinde değildir. Zîrâ devr-i Muhammedî devr-i rü'yettir. Devr-i rü'yetteki "yakîn" ise muhtâc-ı îzâh değildir. Nitekim II. cildin 355 ve 356 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni “Çünki Mûsâ senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabâhı zahir oldu. Dedi ki: "Yâ Rab! O ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardır."]

1205. Benim gibi ki, hevâya rakib oldum, mi'râc gecesinde müstashib oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1205. Benim gibi ki, hevâya binmiş oldum, mi'râc gecesinde arkadaş oldum.

Yani, "Eğer Îsâ (a.s.)'ın benim gibi "yakîn"i (şüphesiz imanı) daha fazla olsaydı, aşk ve hevâya binerdi. Nasıl ki ben aşk bineğine binmiş oldum ve mi'râc gecesinde o aşk ve hevâyı arkadaş edindim; ve bu pâk aşk ile kendi hakikatime ulaştım."

Ya'ni, "Eğer Îsâ (a.s.)ın benim gibi "yakîn”i ziyâde olaydı, aşk ve hevâya biner idi. Nitekim ben merkeb-i aşka râkib oldum ve mi'râc gecesinde o aşk ve hevâyı müstashib oldum; ve bu aşk-ı pâk ile kendi hakîkatime vâsıl oldum."

1206. Dedi: "Bir pis, bir kör köpek nasıl olur ki, uykudan sıçradı ve kendisini arslan gördü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1206. Dedi: "Bir pis, bir kör köpek nasıl olur ki, uykudan sıçradı ve kendisini aslan gördü?"

Hz. Hilâl sözüne devam edip dedi ki: "Ey Resûlallah! Benim hâlim şuna benzer ki, bir pis ve bir kör köpek uykusundan uyanıp sıçradı ve kendisini aslan olmuş bir hâlde gördü. Ben de bir pis ve kör köpek seviyesinde olan cismaniyetimden ve nefsaniyetimden sıçradım ve kendimi aslan gibi olan ruhumun canı içinde buldum."

Hz. Hilâl sözüne devam edip dedi ki: "Yâ Resûlallah! Benim hâlim şuna benzer ki, bir pis ve bir kör köpek uykusundan uyanıp sıçradı ve kendisini arslan olmuş bir hâlde gördü. Ben de bir pis ve kör köpek mesâbesinde olan cismâniyetimden ve nefsâniyetimden sıçradım ve kendimi arslan gibi olan rûhumun cânı içinde buldum."

1207. Öyle arslan değil ki, kimse ona ok vura! Belki onun korkusundan ok ve temren kırılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1207. Öyle bir aslan değil ki, kimse ona ok atabilsin! Aksine, onun korkusundan ok ve temren kırılır.

"Peykân", ok ve mızrak uçlarındaki demirden yapılmış "sivri temren" demektir. Yani, "Kendini öyle bir aslan olarak gördü ki, ona zahirî olan ok ve temren etki etmez. Aksine, o zahirî oklar ve temrenler onun korkusundan kırılır."

"Peykân", ok ve mızrak uçlarındaki demirden ma'mûl "sivri temren" demektir. Ya'ni, "Kendini öyle bir arslan gördü ki, ona sûrî olan ok ve temren te'sîr etmez. Belki o sûrî oklar ve temrenler onun korkusundan kırılır."

1208. Yılan gibi karnı üzerinde gidici kör, gözlerini bağa ve bahara açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1208. Yılan gibi karnı üzerinde gidici kör, gözlerini bağa ve bahara açtı.

Yani, "Yılan gibi tabiatın karanlığı içinde karnı üzerine sürünüp giden kör idim. Şimdi kalbimin gözleri marifet bağına ve Hakk'ın sıfat ve isim tecellilerinin baharına açıldı."

Ya'ni, "Yılan gibi zulmet-i tabiat içinde karnı üzerine sürünüp gidici kör idim. Şimdi kalbimin gözleri ma'rifet bağına ve Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesi bahârına açıldı."

1209. Vaktaki o “çûn"lükten kurtuldu, “bî çûn"lüğün hayatistanına erişti. Nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1209. O "nasıl"lıktan kurtulduğu zaman, "nasıl"sızlığın hayat diyarına ulaştı. Bu nasıl olur?

"Nasıl"lıktan kasıt, tarif ve tavsife sığan suret ve cismaniyet âlemidir. "Nasıl"sızlık ise, tarif ve tavsife sığmazlık demektir. Bundan kasıt da, ruh-

“Çünlük"ten murâd, ta'rîf ve tavsîfe sığan âlem-i sûret ve cismâniyyettir. "Bî-çûnlük", ta'rîf ve tavsîfe sığmazlık demek olur. Bundan murâd dahi, rû-

1205. Benim gibi ki, hevâya rakib oldum, mi'râc gecesinde müstashib oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1205. Benim gibi ki, hevâya binmiş oldum, mi'râc gecesinde arkadaş oldum.

Yani, "Eğer Îsâ (a.s.)'ın benim gibi "yakîn"i (şüphesiz imanı) daha fazla olsaydı, aşk ve hevâya binerdi. Nasıl ki ben aşk bineğine binmiş oldum ve mi'râc gecesinde o aşk ve hevâyı arkadaş edindim; ve bu pâk aşk ile kendi hakikatime ulaştım."

Ya'ni, "Eğer Îsâ (a.s.)ın benim gibi "yakîn”i ziyâde olaydı, aşk ve hevâya biner idi. Nitekim ben merkeb-i aşka râkib oldum ve mi'râc gecesinde o aşk ve hevâyı müstashib oldum; ve bu aşk-ı pâk ile kendi hakîkatime vâsıl oldum."

1206. Dedi: "Bir pis, bir kör köpek nasıl olur ki, uykudan sıçradı ve kendisini arslan gördü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1206. Dedi: "Bir pis, bir kör köpek nasıl olur ki, uykudan sıçradı ve kendisini aslan gördü?"

Hz. Hilâl sözüne devam edip dedi ki: "Ey Resûlallah! Benim hâlim şuna benzer ki, bir pis ve bir kör köpek uykusundan uyanıp sıçradı ve kendisini aslan olmuş bir hâlde gördü. Ben de bir pis ve bir kör köpek mesâbesinde olan cismâniyetimden (bedenselliğimden) ve nefsâniyetimden (nefse ait oluşumdan) sıçradım ve kendimi aslan gibi olan ruhumun canı içinde buldum."

Hz. Hilâl sözüne devam edip dedi ki: "Yâ Resûlallah! Benim hâlim şuna benzer ki, bir pis ve bir kör köpek uykusundan uyanıp sıçradı ve kendisini arslan olmuş bir hâlde gördü. Ben de bir pis ve bir kör köpek mesâbesinde olan cismâniyetimden ve nefsâniyetimden sıçradım ve kendimi arslan gibi olan rûhumun cânı içinde buldum."

1207. Öyle arslan değil ki, kimse ona ok vura! Belki onun korkusundan ok ve temren kırılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1207. Öyle bir aslan değil ki, kimse ona ok atabilsin! Aksine, onun korkusundan ok ve temren kırılır.

"Peykân", ok ve mızrak uçlarındaki demirden yapılmış "sivri temren" demektir. Yani, "Kendini öyle bir aslan olarak gördü ki, ona zahirî olan ok ve temren etki etmez. Aksine, o zahirî oklar ve temrenler onun korkusundan kırılır."

"Peykân", ok ve mızrak uçlarındaki demirden ma'mûl "sivri temren" demektir. Ya'ni, "Kendini öyle bir arslan gördü ki, ona sûrî olan ok ve temren te'sîr etmez. Belki o sûrî oklar ve temrenler onun korkusundan kırılır."

1208. Yılan gibi karnı üzerinde gidici kör, gözlerini bağa ve bahara açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1208. Yılan gibi karnı üzerinde gidici kör, gözlerini bağa ve bahara açtı.

Yani, "Yılan gibi tabiatın karanlığı içinde karnı üzerine sürünüp giden kör idim. Şimdi kalbimin gözleri marifet bağına ve Hakk'ın sıfat ve isim tecellilerinin baharına açıldı."

Ya'ni, "Yılan gibi zulmet-i tabiat içinde karnı üzerine sürünüp gidici kör idim. Şimdi kalbimin gözleri ma'rifet bağına ve Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesi bahârına açıldı."

1209. Vaktaki o “çûn"lükten kurtuldu, “bî çûn"lüğün hayatistanına erişti. Nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1209. O "nasıl"lıktan kurtulduğu zaman, "nasıl"sızlığın hayat diyarına ulaştı. Nasıl olur?

"Nasıl"lıktan kasıt, tarif ve tasvire sığan şekil ve cismaniyet âlemidir. "Nasıl"sızlık ise, tarif ve tasvire sığmazlık demektir. Bundan kasıt da ruhanîyet âlemidir. Çünkü bu âlemi kelimelerle tarif ve tasvir etmek mümkün değildir. Zevkî ve vicdanî bir âlemdir. Yani, "Ey Resûlallah! Bir kimse tarif ve tasviri mümkün olan cismaniyet âleminin hükmünden kurtulduğu ve tarif ve tasvire sığmayan ruhlar âleminin hayat diyarına ulaştığı zaman, öyle bir kimsenin hâli nasıl olur? İşte ben şimdi bu hâldeyim."

“Çünlük"ten murâd, ta'rîf ve tavsîfe sığan âlem-i sûret ve cismâniyyettir. "Bî-çûnlük", ta'rîf ve tavsîfe sığmazlık demek olur. Bundan murâd dahi, rû- hâniyet âlemidir. Zîrâ bu âlemi elfâz ile ta'rîf ve tavsîf etmek kābil değildir. Zevkî ve vicdânî bir âlemdir. Ya'ni, "Yâ Resûlallah! Vaktâki bir kimse ta'rîf ve tavsîfi mümkin olan cismâniyet âleminin hükmünden kurtuldu ve ta'rîf ve tavsîfe sığmayan âlem-i ervâh hayâtistânına erişti, öyle bir kimsenin hâli nasıl olur? İşte ben şimdi bu hâldeyim."

1210. La-mekânda “çûn"lük bahşedici oldu. Onun sofrasının etrafında bütün 'çûn"ler köpekler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1210. Mekânsızlık âleminde "nasıl"lık bahşedici oldu. Onun sofrasının etrafında bütün "nasıl"lar köpekler gibidir.

Bu ve sonraki beyitler, pirimiz tarafından insân-ı kâmilin hâlini açıklamak ve Hakk Yolcularını irşat etmek için söylenmiştir. Yani, böyle bir "niçin"lik hayatına erişen insân-ı kâmil, manevî tasarruf sahibi olup mekânsızlık âleminden cismaniyet âlemine ve cismanî varlıklara yardım ederek "nasıl"lık bahşeder; ve bütün cismaniyet ve cismanî varlıklar onun ihsan sofrası etrafında köpekler gibidirler. Bazı nüshalarda ikinci mısradaki "çünhâ" (nasıl'lar) yerine "şîrân" (arslanlar) geçmektedir; ve bundan maksat, suret âleminin arslanları olan, maddî tasarruf sahibi şahlar olmak münasiptir. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz, yüce babaları Sultânu'l-ulemâ Bahâüddîn Veled hazretleri Konya'yı teşrif buyurdukları vakit, Sultan Alâeddîn-i Selçûkî hayvana binmiş olan o hazretin üzengisinde yürümüş ve bu hâli gören Eflâkî bu Türkçe beyitleri söylemiştir:

Ey ki, hezâr âferîn! Bu nice sultân olur! Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkân olur. Her ki, bugün Veled'e inanuben yüz süre, Yoksul ise bây olur, bây ise sultân olur!

Bu ve âtîdeki beyitler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından insân-ı kâmilin hâlini beyânen ve sâlikleri irşâden îrâd buyurulur. Ya'ni, böyle niçinlik hayâtistânına erişen insân-ı kâmil tasarruf-ı ma'nevî sâhibi olup mekânsızlık âleminden cismâniyet âlemine ve cismânîlere imdâd ederek "çûn"lük bahşeder; ve bütün cismâniyet ve cismânîler onun ihsânının sofrası etrafında köpekler gibidirler. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "çünhâ" yerine "şîrân" vâki'dir; ve bundan murâd, sûret âleminin arslanları olan tasarruf-1 sûrî sahibi şâhlar olmak münasibdir. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz peder-i âlîleri Sultânu'l-ulemâ Bahâüddîn Veled hazretleri Konya'yı teşrîf buyurdukları vakit Sultân Alâeddîn-i Selçûkî hayvana râkib olan o hazretin rikâbında yürümüş ve bu hâli gören Eflâkî bu Türkçe beytleri söylemiştir:

Ey ki, hezâr âferîn! Bu nice sultân olur! Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkân olur. Her ki, bugün Veled'e inanuben yüz süre, Yoksul ise bây olur, bây ise sultân olur!

1211. O niçinlikten onlara kemik verir. Cünüblük içinde, sus, bu sûreyi okuma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1211. O niçinlikten onlara kemik verir. Cünüplük içinde, sus, bu sûreyi okuma!

"Cenâbet", sözlükte "uzaklık" anlamına gelir. Burada "insanları Hak'tan uzaklaştıran beşeriyet ve cismaniyet kayıtları" demektir. "Ten zeden", susmak demektir. "Sûre"den maksat, her bir insân-ı kâmilin şahsiyetidir. Yani, o insân-ı kâmil niçinlik âleminden onların cismanî suretlerine ve cismanî hayatlarındaki ihtiyaçlarına yardım eder. Bu yardım, beşeriyet kayıtları içinde olanlara köpeklerin önüne kemik atmak gibidir. Ey Hakk Yolcusu! Sen henüz beşeriyet ve cismaniyet uzaklığı içindesin. Bu uzaklık içinde sus! Mushaf'ın bu sûresini okuma! Çünkü insân-ı kâmilin kemâli hakkında "İnsan ve Kur'an ikizdir" yani hâniyet (yakınlık) âlemidir. Çünkü bu âlemi sözlerle tanımlamak ve nitelemek mümkün değildir. Zevkî ve vicdanî bir âlemdir. Yani, "Ey Resûlallah! Bir kimse tanımlanması ve nitelenmesi mümkün olan cismaniyet âleminin hükmünden kurtuldu ve tanımlanmaya ve nitelenmeye sığmayan ruhlar âlemi hayatına eriştiği zaman, öyle bir kimsenin hâli nasıl olur? İşte ben şimdi bu hâldeyim."

"Cenâbet", lügatte "uzaklık" ma'nâsınadır. Burada "insanları Hak'tan uzaklaştıran beşeriyet ve cismâniyet kuyûdu" demektir. "Ten zeden", susmak demektir. "Sûre"den murâd, her bir insân-ı kâmilin şahsiyetidir. Ya'ni, o insân-ı kâmil niçinlik âleminden onların sûret-i cismâniyyelerine ve hayât-ı cismâniyyelerindeki ihtiyaçlarına imdâd eder. Bu imdâd beşeriyet kuyûdu içinde olanlara köpeklerin önüne kemik atmak kabîlinden olur. Ey sâlik! Sen henüz beşeriyet ve cismâniyet uzaklığı içindesin. Bu uzaklık içinde sus! Mushaf'ın bu sûresini okuma! Zîrâ kâmiliyyet-i insaniyye hakkında الانسان والقرآن توأمان ya'ni hâniyet âlemidir. Zîrâ bu âlemi elfâz ile ta'rîf ve tavsîf etmek kābil değildir. Zevkî ve vicdânî bir âlemdir. Ya'ni, "Yâ Resûlallah! Vaktâki bir kimse ta'rîf ve tavsîfi mümkin olan cismâniyet âleminin hükmünden kurtuldu ve ta'rîf ve tavsîfe sığmayan âlem-i ervâh hayâtistânına erişti, öyle bir kimsenin hâli nasıl olur? İşte ben şimdi bu hâldeyim."

1210. La-mekânda “çûn"lük bahşedici oldu. Onun sofrasının etrafında bütün 'çûn"ler köpekler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1210. Mekânsızlık âleminde "nasıl"lık bahşedici oldu. Onun sofrasının etrafında bütün "nasıl"lar köpekler gibidir.

Bu ve sonraki beyitler, pirimiz tarafından insân-ı kâmilin hâlini açıklamak ve Hakk Yolcularını irşat etmek için söylenmiştir. Yani, böyle bir "niçin"lik hayatına erişen insân-ı kâmil, manevî tasarruf sahibi olup mekânsızlık âleminden cismaniyet âlemine ve cismanî varlıklara yardım ederek "nasıl"lık bahşeder; ve bütün cismaniyet ve cismanî varlıklar onun ihsan sofrası etrafında köpekler gibidirler. Bazı nüshalarda ikinci mısradaki "çünhâ" (nasıl'lar) yerine "şîrân" (arslanlar) geçmektedir; ve bundan maksat, suret âleminin arslanları olan, maddî tasarruf sahibi şahlar olmak münasiptir. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz, yüce babaları Sultânu'l-ulemâ Bahâüddîn Veled hazretleri Konya'yı teşrif buyurdukları vakit, Sultan Alâeddîn-i Selçûkî hayvana binmiş olan o hazretin üzengisinde yürümüş ve bu hâli gören Eflâkî bu Türkçe beyitleri söylemiştir:

Ey ki, hezâr âferîn! Bu nice sultân olur! Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkân olur. Her ki, bugün Veled'e inanuben yüz süre, Yoksul ise bây olur, bây ise sultân olur!

Bu ve âtîdeki beyitler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından insân-ı kâmilin hâlini beyânen ve sâlikleri irşâden îrâd buyurulur. Ya'ni, böyle niçinlik hayâtistânına erişen insân-ı kâmil tasarruf-ı ma'nevî sâhibi olup mekânsızlık âleminden cismâniyet âlemine ve cismânîlere imdâd ederek "çûn"lük bahşeder; ve bütün cismâniyet ve cismânîler onun ihsânının sofrası etrafında köpekler gibidirler. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "çünhâ" yerine "şîrân" vâki'dir; ve bundan murâd, sûret âleminin arslanları olan tasarruf-1 sûrî sahibi şâhlar olmak münasibdir. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz peder-i âlîleri Sultânu'l-ulemâ Bahâüddîn Veled hazretleri Konya'yı teşrîf buyurdukları vakit Sultân Alâeddîn-i Selçûkî hayvana râkib olan o hazretin rikâbında yürümüş ve bu hâli gören Eflâkî bu Türkçe beytleri söylemiştir:

Ey ki, hezâr âferîn! Bu nice sultân olur! Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkân olur. Her ki, bugün Veled'e inanuben yüz süre, Yoksul ise bây olur, bây ise sultân olur!

1211. O niçinlikten onlara kemik verir. Cünüblük içinde, sus, bu sûreyi okuma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1211. O niçinlikten onlara kemik verir. Cünüplük içinde, sus, bu sûreyi okuma!

"Cenâbet", sözlükte "uzaklık" anlamına gelir. Burada ise "insanları Hak'tan uzaklaştıran beşeriyet ve cismaniyet kuyusu" demektir. "Ten zeden", susmak demektir. "Sûre"den kasıt, her bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şahsiyetidir. Yani, o insân-ı kâmil, niçinlik âleminden onların cismanî suretlerine ve cismanî hayatlarındaki ihtiyaçlarına yardım eder. Bu yardım, beşeriyet kuyusu içinde olanlara köpeklerin önüne kemik atmak gibi olur. Ey sâlik (Hakk Yolcusu)! Sen henüz beşeriyet ve cismaniyet uzaklığı içindesin. Bu uzaklık içinde sus! Mushaf'ın bu sûresini okuma! Çünkü insân-ı kâmil olma hâli hakkında "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyurulmuştur; ve her bir insân-ı kâmilin şahsiyeti, bu insân-ı kâmil olma hâli Mushafı'nın bir sûresidir. İnsân-ı kâmil olma hâline "Kur'ân" denilmesi, Allah'ın isimlerinin tümünü kendinde toplaması itibariyledir.

"Cenâbet", lügatte "uzaklık" ma'nâsınadır. Burada "insanları Hak'tan uzaklaştıran beşeriyet ve cismâniyet kuyûdu" demektir. "Ten zeden", susmak demektir. "Sûre"den murâd, her bir insân-ı kâmilin şahsiyetidir. Ya'ni, o insân-ı kâmil niçinlik âleminden onların sûret-i cismâniyyelerine ve hayât-ı cismâniyyelerindeki ihtiyaçlarına imdâd eder. Bu imdâd beşeriyet kuyûdu içinde olanlara köpeklerin önüne kemik atmak kabîlinden olur. Ey sâlik! Sen henüz beşeriyet ve cismâniyet uzaklığı içindesin. Bu uzaklık içinde sus! Mushaf'ın bu sûresini okuma! Zîrâ kâmiliyyet-i insaniyye hakkında الانسان والقرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân ikizdir” buyurulmuştur; ve her bir insân-ı kâmilin şahsiyeti bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushafı'nın bir sûresidir. Kâmiliyyet-i insâniyyeye "Kur'ân" buyurulması, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyeti i'tibariyledir.

1212. Sen tamamen “çünlük"ten gasil getirmedikçe, ey gulâm, sen bu Mushaf üzerine el koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1212. Sen tamamen "nasıl"lıktan yıkanıp temizlenmedikçe, ey genç, sen bu Mushaf üzerine el koyma!

"Genç", sözlükte "on yaşını geçmiş erkek çocuk"lara denir. Burada tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu anlamında olması uygundur. Yani, ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu! Sen tamamen "nasıl"lıktan, yani beşeriyet ve cismaniyet (bedensellik) âleminden yıkanıp temizlenmedikçe bu insân-ı kâmil Mushaf'ı üzerine el koyma ve o Mushaf'ı okumaya çabalama! Çünkü Kur'ân hakkında لَا يَمَسَهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (Vâkıa, 56/79) yani "Kur'ân'a ancak temizlenmiş olanlar dokunur" buyurulmuştur.

"Gulâm", lügatte "on yaşını geçmiş olan erkek çocuk"lara derler. Burada mübtedî olan sâlik ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'ni, ey mübtedî olan sâlik! Sen tamamen “çûnlük"ten ya'ni beşeriyet ve cismâniyet âleminden yıkanıp temizlenmedikçe bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushaf'ı üzerine el koyma ve o Mushaf'ı okumaya çabalama! Zîrâ Kur'ân hakkında لَا يَمَسَهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (Vâkıa, 56/79) ya'ni "Kurân'a ancak temizlenmiş olanlar messeder" buyurulmuştur.

1213. "Ey şahlar! Gerek pis olayım ve gerek temiz olayım, cihanda bunu okumayayım da ne okuyayım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1213. "Ey şahlar! İster pis olayım ister temiz olayım, dünyada bunu okumayayım da ne okuyayım?"

Bu yüce beyit, Hz. Pîr'in irşadına (doğru yolu göstermesine) cevaben sâliklerin (Hakk yolcusu) dilinden söylenmiştir. "Şahlar"dan kasıt, insân-ı kâmillerdir. Yani sâlikler derler ki: "Ey manevî şahlar! Ben beşeriyet ve bedensel uzaklık ve cünüplük (manevî kirlilik) ile pis olayım veya nefse ait sıfatlardan temizlenmiş olayım; bu kesafet (yoğunluk) ve bedensellik âleminde bu insân-ı kâmil Mushafını okumayayım da ne okuyayım?" Çünkü maksada ulaşmak için mutlaka bir insân-ı kâmilin eteğine yapışmak (rehberliğine sığınmak) lazımdır.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in irşadına cevâben sâliklerin lisânından îrâd buyurulmuştur. “Şâhlar"dan murâd, insân-ı kâmillerdir. Ya'ni sâlikler derler ki: "Ey ma'nevî olan şahlar! Ben beşeriyet ve cismâniyet uzaklığı ve cünüblüğü ile pis olayım veyâhud sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmiş olayım; bu keserât ve cismâniyet âleminde bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushafını okumayayım da ne okuyayım?" Zîrâ maksûda vusûl için mutlakā bir insân-ı kâmilin eteğine yapışmak lazımdır.

1214. "Sen bana dersin ki: Sevabdan dolayı gasil etmemiş olarak su havuzuna gitme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1214. "Sen bana dersin ki: Sevaptan dolayı gusül etmemiş olarak su havuzuna gitme!"

"Su havuzu"ndan maksat, insân-ı kâmildir. Yani, ey insân-ı kâmil! Örneğin sen bana diyorsun ki: "Sen beşeriyet (insanlık) cünüplüğü ile pistsin. Sevap kazanmak amacıyla gusül etmeksizin ve temizlenmeksizin su havuzuna gitme ve Kur'an'a dokunma! Yani insân-ı kâmilin huzuruna gitme!"

"Su havuzu"ndan murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, ey insân-ı kâmil! Meselâ sen bana diyorsun ki: "Sen beşeriyet cünüblüğü ile pissin. Sevâb kazanmak kasdıyla gasil etmeksizin ve temizlenmeksizin su havuzuna gitme ve Kur'ân'a temâs etme! Ya'ni insân-ı kâmilin huzûruna gitme!"

1215. "Havuzun dışarısında topraktan başkası yoktur. Her kim ki, havuza gelmeye, temiz değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1215. "Havuzun dışında topraktan başkası yoktur. Her kim ki havuza gelmeye, temiz değildir."

"İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyrulmuştur; ve her bir insân-ı kâmilin şahsiyeti bu insân-ı kâmil olma Mushafı'nın bir sûresidir. İnsân-ı kâmil olmaya "Kur'ân" denilmesi, Allah'ın isimlerinin tümünü kendinde toplaması (cem'iyyet-i esmâiyye) itibariyledir.

"İnsan ve Kur'ân ikizdir” buyurulmuştur; ve her bir insân-ı kâmilin şahsiyeti bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushafı'nın bir sûresidir. Kâmiliyyet-i insâniyyeye "Kur'ân" buyurulması, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyeti i'tibariyledir.

1212. Sen tamamen “çünlük"ten gasil getirmedikçe, ey gulâm, sen bu Mushaf üzerine el koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1212. Sen tamamen "nasıl"lıktan yıkanıp temizlenmedikçe, ey genç, sen bu Mushaf üzerine el koyma!

"Genç", sözlükte "on yaşını geçmiş erkek çocuk"lara denir. Burada tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu anlamında olması uygundur. Yani, ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu! Sen tamamen "nasıl"lıktan, yani beşeriyet ve cismaniyet (bedensellik) âleminden yıkanıp temizlenmedikçe bu insân-ı kâmil Mushaf'ı üzerine el koyma ve o Mushaf'ı okumaya çabalama! Çünkü Kur'ân hakkında لَا يَمَسَهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (Vâkıa, 56/79) yani "Kur'ân'a ancak temizlenmiş olanlar dokunur" buyurulmuştur.

"Gulâm", lügatte "on yaşını geçmiş olan erkek çocuk"lara derler. Burada mübtedî olan sâlik ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'ni, ey mübtedî olan sâlik! Sen tamamen “çûnlük"ten ya'ni beşeriyet ve cismâniyet âleminden yıkanıp temizlenmedikçe bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushaf'ı üzerine el koyma ve o Mushaf'ı okumaya çabalama! Zîrâ Kur'ân hakkında لَا يَمَسَهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (Vâkıa, 56/79) ya'ni "Kurân'a ancak temizlenmiş olanlar messeder" buyurulmuştur.

1213. "Ey şahlar! Gerek pis olayım ve gerek temiz olayım, cihanda bunu okumayayım da ne okuyayım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1213. "Ey şahlar! İster pis olayım ister temiz olayım, dünyada bunu okumayayım da ne okuyayım?"

Bu şerefli beyit, Hz. Pîr'in irşadına (manevî rehberliğine) cevaben Hakk yolcularının dilinden söylenmiştir. "Şahlar"dan kasıt, insân-ı kâmillerdir. Yani Hakk yolcuları derler ki: "Ey manevî şahlar! Ben beşeriyet ve cismaniyetin uzaklığı ve cünüplüğü ile pis olayım veya nefsanî sıfatlardan temizlenmiş olayım; bu kesafet (yoğunluk) ve cismaniyet âleminde bu insân-ı kâmil Mushafını okumayayım da ne okuyayım?" Çünkü maksada ulaşmak için mutlaka bir insân-ı kâmilin eteğine yapışmak gerekir.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in irşadına cevâben sâliklerin lisânından îrâd buyurulmuştur. “Şâhlar"dan murâd, insân-ı kâmillerdir. Ya'ni sâlikler derler ki: "Ey ma'nevî olan şahlar! Ben beşeriyet ve cismâniyet uzaklığı ve cünüblüğü ile pis olayım veyâhud sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmiş olayım; bu keserât ve cismâniyet âleminde bu kâmiliyyet-i insâniyye Mushafını okumayayım da ne okuyayım?" Zîrâ maksûda vusûl için mutlakā bir insân-ı kâmilin eteğine yapışmak lâzımdır.

1214. "Sen bana dersin ki: Sevabdan dolayı gasil etmemiş olarak su havuzuna gitme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1214. "Sen bana dersin ki: Sevaptan dolayı gusül etmemiş olarak su havuzuna gitme!"

"Su havuzu"ndan maksat, insân-ı kâmildir. Yani, ey insân-ı kâmil! Örneğin sen bana diyorsun ki: "Sen beşeriyet (insanlık) cünüplüğü ile pistsin. Sevap kazanmak amacıyla gusül etmeksizin ve temizlenmeksizin su havuzuna gitme ve Kur'an'a dokunma! Yani insân-ı kâmilin huzuruna gitme!"

"Su havuzu"ndan murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, ey insân-ı kâmil! Meselâ sen bana diyorsun ki: "Sen beşeriyet cünüblüğü ile pissin. Sevâb kazanmak kasdıyla gasil etmeksizin ve temizlenmeksizin su havuzuna gitme ve Kur'ân'a temâs etme! Ya'ni insân-ı kâmilin huzûruna gitme!"

1215. "Havuzun dışarısında topraktan başkası yoktur. Her kim ki, havuza gelmeye, temiz değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1215. "Havuzun dışarısında topraktan başkası yoktur. Her kim ki, havuza gelmeye, temiz değildir."

Ben de cevap olarak derim ki: "Havuzun dışarısında ancak toprak ve cismaniyet âlemi vardır; ve havuza gitmeyen kimse de temizlenemez. Bu sebeple su havuzu olan insân-ı kâmilin huzuruna gitmezsem nasıl temizlenebilirim?"

Ben de cevâben derim ki: "Havuzun dışarısında ancak toprak ve cismâniyet âlemi vardır; ve havuza gitmeyen kimse de temizlenemez. Binâenaleyh su havuzu olan insân-ı kâmilin huzûruna gitmezsem nasıl temizlenebilirim?"

1216. Eğer suların bu keremi olmasa idi ki, o dembedem pisliği kabul eder, Eğer her dem pisliği kabûl edip temizleyen suların bu pisliği temizlemek keremi olmasa idi,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1216. Eğer suların bu cömertliği olmasaydı ki, o an be an pisliği kabul eder, Eğer her an pisliği kabul edip temizleyen suların bu pisliği temizleme cömertliği olmasaydı,

1217. Vay müştâk üzerine ve onun ümidi üzerine! Onun ebedî hasreti üzerine hasret!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1217. Vay o müştak üzerine ve onun ümidi üzerine! Onun ebedî hasreti üzerine hasret!

"Hasreta" kelimesinin sonundaki "elif", nüdbenin (yas ve ağıt) elifidir ki, matem, musibet, gam ve hasret makamında ağıt sözlerinin sonuna getirilir. Örneğin "derda!" ve "dirîğa!" derler. Yani, Hakk'ın cemaline müştak olanın hâline vay olurdu, onun ümidine vay olurdu! O biçare müştak, ebedî olan hasreti üzerine hasret diye diye feryat ederdi.

“Hasreta”, nihâyetindeki “elif,” elif-i nüdbedir ki, mâtem ve musîbet ve gam ve hasret makāmında elfāz-ı nevhanın âhirine getirirler. Meselâ “derda!” ve “dirîğa!” derler. Ya'ni, vay olurdu Hakk'ın müştâk-ı cemâlinin hâline, vay olurdu onun ümîdine! O bîçâre müştâk, ebedî olan hasreti üzerine hasret diye diye feryâd ederdi.

1218. Suyun yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, pisleri kabûl eder, vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1218. Suyun yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, pisleri kabul eder, vesselâm!

Bu şerefli beyit, Hakk Yolcusu'na cevaptır. Su hükmünde olan insân-ı kâmilin yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, bedensel ve nefsanî kirlerle kirlenmiş olan pisleri kabul edip temizler, vesselâm! Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar. Rubâî: “Yine gel, yine gel. Her ne isen yine gel! Gerek kâfir ve gerek Mecûsî ve gerek putperest ol, yine gel! Bizim bu dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir; Eğer yüz kere tövbeni bozdun ise bile yine gel!”

Bu beyt-i şerîf sâlike cevabdır. Su mesâbesinde olan insân-ı kâmilin yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, cismâniyet ve nefsâniyet kirleriyle mülevves olan pisleri kabûl edip temizler, vesselâm! Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar. Rubâî: “Yine gel, yine gel. Her ne isen yine gel! Gerek kâfir ve gerek Mecûsî ve gerek putperest ol, yine gel! Bizim bu dergâhımız ümidsizlik dergâhı değildir; Eğer yüz kere tövbeni bozdun ise bile yine gel!”

1219. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn ki, nûr kuşların şerlilerinden senin bekçindir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1219. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn ki, nûr kuşların şerlilerinden senin bekçindir!

Ben de cevap olarak derim ki: "Havuzun dışarısında ancak toprak ve cismaniyet âlemi vardır; ve havuza gitmeyen kimse de temizlenemez. Bu sebeple su havuzu olan insân-ı kâmilin huzuruna gitmezsem nasıl temizlenebilirim?"

Ben de cevâben derim ki: "Havuzun dışarısında ancak toprak ve cismâniyet âlemi vardır; ve havuza gitmeyen kimse de temizlenemez. Binâenaleyh su havuzu olan insân-ı kâmilin huzûruna gitmezsem nasıl temizlenebilirim?"

1216. Eğer suların bu keremi olmasa idi ki, o dembedem pisliği kabul eder, Eğer her dem pisliği kabûl edip temizleyen suların bu pisliği temizlemek keremi olmasa idi,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1216. Eğer suların bu cömertliği olmasaydı ki, o an be an pisliği kabul eder, Eğer her an pisliği kabul edip temizleyen suların bu pisliği temizleme cömertliği olmasaydı,

1217. Vay müştâk üzerine ve onun ümidi üzerine! Onun ebedî hasreti üzerine hasret!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1217. Vay o özleyenin ve onun ümidinin hâline! Onun ebedî hasreti üzerine hasret!

"Hasreta" kelimesinin sonundaki "elif", nüdbedir (bir şeye hayıflanma, üzülme ifadesi). Bu elifi, matem, musibet, gam ve hasret makamında feryat sözlerinin sonuna getirirler. Örneğin "derda!" ve "dirîğa!" derler. Yani, Hakk'ın cemalini özleyenin hâline vaylar olurdu, onun ümidine vaylar olurdu! O biçare özleyen, ebedî olan hasreti üzerine hasret diye diye feryat ederdi.

"Hasreta", nihâyetindeki "elif," elif-i nüdbedir ki, mâtem ve musîbet ve gam ve hasret makāmında elfāz-ı nevhanın âhirine getirirler. Meselâ "derda!" ve "dirîğa!" derler. Ya'ni, vay olurdu Hakk'ın müştâk-ı cemâlinin hâline, vay olurdu onun ümîdine! O bîçâre müştâk, ebedî olan hasreti üzerine hasret diye diye feryâd ederdi.

1218. Suyun yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, pisleri kabûl eder, vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1218. Suyun yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, pisleri kabul eder, vesselâm!

Bu şerefli beyit, sâlike (Hakk Yolcusu) cevaptır. Su konumunda olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, cismaniyet ve nefsaniyet kirleriyle kirlenmiş olan pisleri kabul edip temizler, vesselâm! Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubailerinde şöyle buyururlar. Rubai: "Yine gel, yine gel. Her ne isen yine gel! İster kâfir, ister Mecusi ve ister putperest ol, yine gel! Bizim bu dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir; Eğer yüz kere tövbeni bozdun ise bile yine gel!"

Bu beyt-i şerîf sâlike cevabdır. Su mesâbesinde olan insân-ı kâmilin yüz keremi ve yüz ihtişamı vardır ki, cismâniyet ve nefsâniyet kirleriyle mülevves olan pisleri kabûl edip temizler, vesselâm! Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar. Rubâî: "Yine gel, yine gel. Her ne isen yine gel! Gerek kâfir ve gerek Mecûsî ve gerek putperest ol, yine gel! Bizim bu dergâhımız ümidsizlik dergâhı değildir; Eğer yüz kere tövbeni bozdun ise bile yine gel!"

1219. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn ki, nûr kuşların şerlilerinden senin bekçindir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1219. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddin ki, nur kuşların şerlilerinden senin bekçindir!

Bu şerefli beyitte Çelebi Hüsameddin hazretlerinin mürşid-i kâmil (irşad edici olgun rehber) olduklarına işaret buyrulur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Çelebi hakkında şöyle buyrulur: "Hz. Mevlânâ'nın hayatında tam dokuz sene ve ondan sonra da bütün Mevlânâ'nın dostlarına şeyh, makamına geçen, halife ve imam olmuştu. Hz. Mevlânâ'ya yakınlaşma kastıyla bütün dostlar onun hizmetinde bulunurdu." Yani, ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddin! Senin içindeki ilahi nur, bu nurdan gözleri kamaşan nefsani ve cismani kimselerin şerrine karşı senin bekçindir. Seni korur. Çünkü onlar kuşların şerlisi olan yarasa kuşlarına benzerler.

Bu beyt-i şerîfte Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin mürşid-i kâmil olduklarına işâret buyurulur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Çelebi hakkında şöyle buyurulur: "Hâl-i hayât-ı Hudâvendigâr'da tamâm dokuz sene ve ondan sonra da bilcümle ashâb-ı Hudâvendigâr'a şeyh ve kāim-i makām ve halîfe ve imam olmuş idi. Hz. Hudâvendigâr'a takarrüb kasdıyla kâffe-i ashâb onların mülâzimi olur idi." Ya'ni, ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn! Senin bâtınındaki nûr-ı ilâhî, bu nûrdan gözleri kamaşan nefsânî ve cismânî kimselerin şerrine karşı senin bekçindir. Seni muhafaza eder. Zîrâ onlar kuşların şerlisi bulunan yarasa kuşlarına benzerler.

1220. Nûr ve onun irtikāsı senin bekçindir. Ey sen! Yarasadan örtülmüş olan güneşsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1220. Nur ve onun yükselişi senin bekçindir. Ey sen! Yarasadan örtülmüş olan güneşsin!

Senin içindeki bu nur ve bu nurun her an yükselmesi ve yücelmesi senin bekçindir. Ey Hüsâmeddîn! Sen yarasa kuşları gibi olan cismanî ve nefsanî kimselerden örtülmüş güneşsin! Onların gözleri bu güneşin nuruna dayanamadığından bu nur onlara perde olur da seni göremezler.

Senin bâtınındaki bu nûr ve bu nûrun her ân yükselmesi ve irtikāsı senin bekçindir. Ey Hüsâmeddîn! Sen yarasa kuşları gibi olan cismânî ve nefsânî kimselerden örtülmüş güneşsin! Onların gözleri bu güneşin nûruna tahammül edemediğinden bu nûr onlara perde olur da seni göremezler.

1221. Güneşin nûru önünde şa'şaanın artıklığından harâretin yüksekliğinden başka perde nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1221. Güneşin nuru önünde parıltının fazlalığından ve hararetin yüksekliğinden başka perde nedir?

Yani, güneşin nuru önünde onun parıltısının çokluğundan ve şiddetinden ve hararetinin keskinliğinden başka perde ve engel yoktur. Gözler bu parıltının şiddetine ve hararetin keskinliğine dayanamadığı için güneşe bakamazlar.

Ya'ni, güneşin nûru önünde onun şa'şaasının çokluğundan ve şiddetinden ve harâretinin keskinliğinden başka perde ve mâni' yoktur. Gözler bu şa'şaanın şiddetine ve harâretin keskinliğine tahammül edemediği için güneşe bakamazlar.

1222. Güneşin perdesi dahi Rabb'in nûrudur. Ondan nasibsiz olan yarasa kuşu ve gecedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1222. Güneşin perdesi dahi Rabbin nurudur. Ondan nasipsiz olan yarasa kuşu ve gecedir.

Güneş gibi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) perde olan nuru dahi Rabbin nurudur. İnsân-ı kâmilin bâtınî nuru ile Rabbin nuru arasında bir başkalık yoktur. Bu nurdan nasipsiz olan ancak tabiat karanlığında yaşamaya alışmış olan yarasa kuşu konumundaki cismanîlerdir ve tabiat ve cismaniyet gecesidir. Bu şerefli beyitte Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin mürşid-i kâmil (irşad eden olgun rehber) olduklarına işaret buyurulur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Çelebi hakkında şöyle buyurulur: "Hz. Mevlânâ'nın hayatında tam dokuz sene ve ondan sonra da bütün Mevlânâ'nın dostlarına şeyh ve makamına geçen ve halife ve imam olmuş idi. Hz. Mevlânâ'ya yakınlaşma kastıyla bütün dostlar onların hizmetinde olur idi." Yani, ey Hakk'ın ışığı olan Hüsâmeddîn! Senin bâtınındaki ilâhî nur, bu nurdan gözleri kamaşan nefsanî ve cismanî kimselerin şerrine karşı senin bekçindir. Seni muhafaza eder. Çünkü onlar kuşların en şerlisi bulunan yarasa kuşlarına benzerler.

Güneş gibi olan insân-ı kâmilin perde olan nûru dahi Rabb'in nûrudur. İn-sân-ı kâmilin nûr-ı bâtını ile Rabb'in nûru arasında gayriyet yoktur. Bu nûrdan nasîbsiz olan ancak tabîat karanlığında yaşamaya alışmış olan yarasa kuşu mesâbesindeki cismânîlerdir ve tabîat ve cismâniyet gecesidir. Bu beyt-i şerîfte Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin mürşid-i kâmil olduklarına işâret buyurulur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Çelebi hakkında şöyle buyurulur: "Hâl-i hayât-ı Hudâvendigâr'da tamâm dokuz sene ve ondan sonra da bilcümle ashâb-ı Hudâvendigâr'a şeyh ve kāim-i makām ve halîfe ve imam olmuş idi. Hz. Hudâvendigâr'a takarrüb kasdıyla kâffe-i ashâb onların mülâzimi olur idi." Ya'ni, ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn! Senin bâtınındaki nûr-ı ilâhî, bu nûrdan gözleri kamaşan nefsânî ve cismânî kimselerin şerrine karşı senin bekçindir. Seni muhafaza eder. Zîrâ onlar kuşların şerlisi bulunan yarasa kuşlarına benzerler.

1220. Nûr ve onun irtikāsı senin bekçindir. Ey sen! Yarasadan örtülmüş olan güneşsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1220. Nur ve onun yükselişi senin bekçindir. Ey sen! Yarasadan örtülmüş olan güneşsin!

Senin içindeki bu nur ve bu nurun her an yükselmesi ve yücelmesi senin bekçindir. Ey Hüsâmeddîn! Sen yarasa kuşları gibi olan cismanî ve nefsanî kimselerden örtülmüş güneşsin! Onların gözleri bu güneşin nuruna dayanamadığından bu nur onlara perde olur da seni göremezler.

Senin bâtınındaki bu nûr ve bu nûrun her ân yükselmesi ve irtikāsı senin bekçindir. Ey Hüsâmeddîn! Sen yarasa kuşları gibi olan cismânî ve nefsânî kimselerden örtülmüş güneşsin! Onların gözleri bu güneşin nûruna tahammül edemediğinden bu nûr onlara perde olur da seni göremezler.

1221. Güneşin nûru önünde şa'şaanın artıklığından harâretin yüksekliğinden başka perde nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1221. Güneşin nuru önünde parıltının fazlalığından ve hararetin yüksekliğinden başka perde nedir?

Yani, güneşin nuru önünde onun parıltısının çokluğundan ve şiddetinden ve hararetinin keskinliğinden başka perde ve engel yoktur. Gözler bu parıltının şiddetine ve hararetin keskinliğine dayanamadığı için güneşe bakamazlar.

Ya'ni, güneşin nûru önünde onun şa'şaasının çokluğundan ve şiddetinden ve harâretinin keskinliğinden başka perde ve mâni' yoktur. Gözler bu şa'şaanın şiddetine ve harâretin keskinliğine tahammül edemediği için güneşe bakamazlar.

1222. Güneşin perdesi dahi Rabb'in nûrudur. Ondan nasibsiz olan yarasa kuşu ve gecedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1222. Güneşin perdesi dahi Rabbin nurudur. Ondan nasipsiz olan yarasa kuşu ve gecedir.

Güneş gibi olan insân-ı kâmilin perde olan nuru dahi Rabbin nurudur. İnsân-ı kâmilin iç nuru ile Rabbin nuru arasında başkalık yoktur. Bu nurdan nasipsiz olan ancak tabiat karanlığında yaşamaya alışmış olan yarasa kuşu konumundaki cismanîlerdir ve tabiat ve cismaniyet gecesidir.

Güneş gibi olan insân-ı kâmilin perde olan nûru dahi Rabb'in nûrudur. İn-sân-ı kâmilin nûr-ı bâtını ile Rabb'in nûru arasında gayriyet yoktur. Bu nûrdan nasîbsiz olan ancak tabîat karanlığında yaşamaya alışmış olan yarasa kuşu mesâbesindeki cismânîlerdir ve tabîat ve cismâniyet gecesidir.

1223. Her ikisi perdenin uzaklığında kalmıştır. Ya kara yüzlü, yahud donmuş kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1223. Her ikisi perdenin uzaklığında kalmıştır. Ya kara yüzlüdür ya da donmuş kalmıştır.

Cismanîler (bedensel varlıklar) ile cismaniyet âlemi (maddî âlem) bu nur perdesinin uzaklığı içinde kalmışlardır. Cismanîler kara yüzlüdür ve cismaniyet âlemi donmuş ve katılaşmış bir hâldedir.

Cismânîler ile cismâniyet âlemi bu nûr perdesinin uzaklığı içinde kalmışlardır. Cismânîler kara yüzlüdür ve cismâniyet âlemi donmuş ve incimâd etmiş bir hâldedir.

1224. Vaktaki Hilal'in kıssasının ba'zısını yazdın, makālde bedrin destanını getir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1224. Hilal'in kıssasının bir kısmını yazdığında, sözde bedrin destanını getir.

Yani, ey Hüsâmeddîn Çelebim! Hilal'in, yani sadık olan başlangıç seviyesindeki Hakk Yolcusu'nun kıssasını ben söyledim, sen de yazdın; şimdi sözde ve kelam âleminde bedrin, yani insân-ı kâmilin kıssasını yaz ve kâğıt üzerine geçir!

Ya'ni, ey Hüsâmeddîn Çelebim! Vaktaki Hilal'in ya'ni sâdık olan sâlik-i mübtedînin kıssasını ben söyledim sen de yazdın, şimdi makālde ve âlem-i kelâmda bedrin ya'ni insân-ı kâmilin kıssasını yaz ve kâğıt üzerine getir!

1225. O Hilal ve bedir ittihad tutarlar. İkilikten, nakz u fesaddan uzaktırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1225. O Hilal ve bedir birleşme hâlindedirler. İkilikten, bozulma ve fesattan uzaktırlar.

O hilal konumunda olan sadık mürid ile onun tâbi olduğu bedir konumundaki insân-ı kâmilin birleşmeleri vardır. Aralarında ayrılık ve başkalık yoktur. İkilikten, eksiklikten ve bozukluktan uzaktırlar. Çünkü sadık müridin iç âlemi mürşidinde kaybolmuştur; ve itibar insanın bedenine değil, iç âlemine aittir.

O Hilal mesâbesinde olan sâdık mürid ile onun tâbi' olduğu bedir mesâbesindeki insân-ı kâmilin ittihadları vardır. Aralarında ayrılık ve gayriyet yoktur. İkilikten ve eksiklikten ve bozukluktan uzaktırlar. Zîrâ mürid-i sâdıkın bâtını mürşidinde müstağraktır; ve i'tibâr insanın cismine değil bâtınınadır.

1226. O Hilal bâtınında naksdan berîdir. O zahirde tedric getirici olan naksdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1226. O Hilâl, bâtınında eksiklikten uzaktır. O, zâhirde derece derece ilerlemeyi getiren eksikliktir.

"Tedric", sözlükte "azar azar bir iş üzerinde olmak ve derece derece olmak" demektir. Yani, gerçi o Hilâl'in, yani sâdık müridin bâtını, mürşidinde istiğrakı (tamamen kendini vermesi) sebebiyle eksiklikten uzaktır, fakat onun zâhirinde derece derece ilerlemesine göre bir eksiklik görünür. Nasıl ki ay, bedir hâline gelmeden önce hilâl hâlinde doğar. Onun zâhirî oluşumu bedire nispetle eksiktir, fakat bâtınında ve iç yüzünde eksiklik yoktur. Çünkü o, arzın bir noktasında hilâl ise de diğer noktasında bedirdir. Fakat hilâl olarak göründüğü noktada bedire göre eksik görünür. Sonra geceden geceye derece derece o arz noktasında da bedir hâline gelir. İşte sâdık müridin hâli de böyle, bâtınında kâmil ve zâhirinde eksiktir.

"Tedric", lügatte "azar azar bir iş üzerinde olmak ve derece derece olmak" demektir. Ya'ni, gerçi o Hilâl'in, ya'ni mürîd-i sâdıkın bâtını mürşidinde istiğrâkı hasebiyle eksiklikten berîdir, fakat onun zâhirinde derece derece terakkîsine nazaran bir eksiklik görünür. Nitekim ay bedir hâline gelmezden evvel hilâl hâlinde doğar. Onun teşekkül-i zâhirîsi bedre nisbetle noksandır, fakat bâtınında ve iç yüzünde noksan yoktur. Zîrâ o arzın bir noktasında hilâl ise de diğer noktasında bedirdir. Fakat hilâl olarak göründüğü noktada bedre nazaran nâkıs görünür. Sonra geceden geceye tedric ile o nokta-i arzda dahi bedir hâline gelir. İşte mürid-i sâdıkın hâli dahi böyle bâtınında kâmil ve zâhirinde nâkısdır.

1223. Her ikisi perdenin uzaklığında kalmıştır. Ya kara yüzlü, yahud donmuş kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1223. Her ikisi perdenin uzaklığında kalmıştır. Ya kara yüzlüdür ya da donmuş kalmıştır.

Cismanîler (bedensel varlıklar) ile cismaniyet âlemi (maddî âlem) bu nur perdesinin uzaklığı içinde kalmışlardır. Cismanîler kara yüzlüdür ve cismaniyet âlemi donmuş ve katılaşmış bir hâldedir.

Cismânîler ile cismâniyet âlemi bu nûr perdesinin uzaklığı içinde kalmışlardır. Cismânîler kara yüzlüdür ve cismâniyet âlemi donmuş ve incimâd etmiş bir hâldedir.

1224. Vaktaki Hilal'in kıssasının ba'zısını yazdın, makālde bedrin destanını getir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1224. Hilal'in kıssasının bir kısmını yazdığında, sözde bedrin destanını getir.

Yani, ey Hüsâmeddîn Çelebim! Hilal'in, yani sadık olan başlangıç seviyesindeki Hakk Yolcusu'nun kıssasını ben söyledim, sen de yazdın; şimdi sözde ve kelam âleminde bedrin, yani insân-ı kâmilin kıssasını yaz ve kâğıt üzerine geçir!

Ya'ni, ey Hüsâmeddîn Çelebim! Vaktaki Hilal'in ya'ni sâdık olan sâlik-i mübtedînin kıssasını ben söyledim sen de yazdın, şimdi makālde ve âlem-i kelâmda bedrin ya'ni insân-ı kâmilin kıssasını yaz ve kâğıt üzerine getir!

1225. O Hilal ve bedir ittihad tutarlar. İkilikten, nakz u fesaddan uzaktırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1225. O Hilal ve bedir birleşme hâlindedirler. İkilikten, bozulma ve fesattan uzaktırlar.

O hilal konumunda olan sadık mürid ile onun tâbi olduğu bedir konumundaki insân-ı kâmilin birleşmeleri vardır. Aralarında ayrılık ve başkalık yoktur. İkilikten, eksiklikten ve bozukluktan uzaktırlar. Çünkü sadık müridin iç âlemi mürşidinde kaybolmuştur; ve itibar insanın bedenine değil, iç âlemine aittir.

O Hilal mesâbesinde olan sâdık mürid ile onun tâbi' olduğu bedir mesâbesindeki insân-ı kâmilin ittihadları vardır. Aralarında ayrılık ve gayriyet yoktur. İkilikten ve eksiklikten ve bozukluktan uzaktırlar. Zîrâ mürid-i sâdıkın bâtını mürşidinde müstağraktır; ve i'tibâr insanın cismine değil bâtınınadır.

1226. O Hilal bâtınında naksdan berîdir. O zahirde tedric getirici olan naksdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1226. O Hilâl, bâtınında eksiklikten uzaktır. O, zâhirde derece derece ilerlemeyi getiren eksikliktir.

"Tedric", sözlükte "azar azar bir iş üzerinde olmak ve derece derece olmak" demektir. Yani, gerçi o Hilâl'in, yani sâdık müridin bâtını, mürşidinde istiğrakı (tamamen kendini vermesi) sebebiyle eksiklikten uzaktır, fakat onun zâhirinde derece derece ilerlemesine göre bir eksiklik görünür. Nasıl ki ay, bedir hâline gelmeden önce hilâl hâlinde doğar. Onun zâhirî oluşumu bedire nispetle eksiktir, fakat bâtınında ve iç yüzünde eksiklik yoktur. Çünkü o, arzın bir noktasında hilâl ise de diğer noktasında bedirdir. Fakat hilâl olarak göründüğü noktada bedire göre eksik görünür. Sonra geceden geceye derece derece o arz noktasında da bedir hâline gelir. İşte sâdık müridin hâli de böyle, bâtınında kâmil ve zâhirinde eksiktir.

"Tedric", lügatte "azar azar bir iş üzerinde olmak ve derece derece olmak" demektir. Ya'ni, gerçi o Hilâl'in, ya'ni mürîd-i sâdıkın bâtını mürşidinde istiğrâkı hasebiyle eksiklikten berîdir, fakat onun zâhirinde derece derece terakkîsine nazaran bir eksiklik görünür. Nitekim ay bedir hâline gelmezden evvel hilâl hâlinde doğar. Onun teşekkül-i zâhirîsi bedre nisbetle noksandır, fakat bâtınında ve iç yüzünde noksan yoktur. Zîrâ o arzın bir noktasında hilâl ise de diğer noktasında bedirdir. Fakat hilâl olarak göründüğü noktada bedre nazaran nâkıs görünür. Sonra geceden geceye tedric ile o nokta-i arzda dahi bedir hâline gelir. İşte mürid-i sâdıkın hâli dahi böyle bâtınında kâmil ve zâhirinde nâkısdır.

1227. Geceden geceye tedrîc için ders söyler; teennîde tefrîce menfaat verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1227. Geceden geceye tedric için ders söyler; teennide tefrice menfaat verir.

"Tefrîc", gönül açmak ve gam ve kederi gidermek; "teennî", ertelemek ve yavaş davranmak. Yani, o hilalin ve sadık müridin tabi olduğu bedir, yani insân-ı kâmil, o hilale geceden geceye, yani nefsaniyet ve cismaniyet gecesinin her bir halinden diğer haline tedric ile yükselmesi için ders verir ve irşad eder. Onun bu tedrici, yavaşlık içinde kalbi nefsaniyet darlığından açmaya fayda verir.

"Tefrîc", gönül açmak ve gam ve gussa gidermek; “teennî", te'hîr ve âhestelik etmek. Ya'ni, o hilalin ve mürîd-i sâdıkın tâbi' olduğu bedir ya'ni insân-ı kâmil, o hilâle geceden geceye ya'ni nefsâniyet ve cismâniyet gecesinin her bir tavrından diğer tavrına tedrîc ile terakkî için ders verir ve irşâd eder. Onun bu tedrîci teennî içinde kalbi nefsâniyet darlığından açmaya faide verir.

1228. Teennî hakkında der: "Ey ham olan acûl! Dama basamak basamak gitmek mümkindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1228. Teennî (ağırdan alma, acele etmeme) hakkında der: "Ey ham olan aceleci! Dama basamak basamak gitmek mümkündür!"

"Acûl", aceleci demektir. Vezin zorunluluğu için "accûl" okunur. Yani o insân-ı kâmil teennî hakkında der ki: "Ey Hakk yolunda henüz ham olan aceleci mürid! Hakk'a ve hakikate ulaşmak için acele etme! Çünkü dama çıkmak için dahi merdiven üzerinde basamak basamak yürümek lazımdır; ve bu şekilde dama çıkmak mümkün olur. Mısrî Beyti: İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapusun, yüz göstere irfan sana

"Acûl", aceleci demektir. Zarûret-i vezin için "accûl" okunur. Ya'ni o insân-ı kâmil teennî hakkında der ki: "Ey Hak yolunda henüz ham olan aceleci mürîd! Hak ve hakîkate vusûl için acele etme! Zîrâ dama çıkmak için dahi merdiven üzerinde basamak basamak yürümek lâzımdır; ve bu sûretle dama çıkmak mümkin olur. Beyt-i Mısrî: İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapusun, yüz göstere irfan sana

1229. Tencereyi tedrîc ile ve üstâdca kaynat! Delice kaynayıcı olan kalye işe gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1229. Tencereyi yavaş yavaş ve ustaca kaynat! Delice kaynayan yemek işe yaramaz.

"Kalye", et ile sebzenin karıştırıldığı yemeğe denir. Örneğin kabak kalyesi, patlıcan kalyesi derler. Bu sebeple ey mürid! Kalp tenceresini yavaş yavaş ve ustaca kaynat! Çünkü delice kaynayan yemek işe yaramaz. Hem tencere taşar hem de pişen yemek tatsız olur. Nasıl ki bazı sâliklerin (Hakk Yolcusu) cezbe hâline kapılıp delice meydana gelen hareketleri, sülûklerindeki (manevî yolculuklarındaki) acelelerinden dolayıdır. Mürşidleri (manevî rehberleri) kâmil (olgun) olmazsa, bunların hâlleri berbat olur.

"Kalye", et ile sebze karıştırılmış olan taâma derler. Meselâ kabak kalyesi, patlıcan kalyesi derler. Binâenaleyh ey mürîd! Kalb tenceresini tedrîc ile ve yavaş yavaş kaynat ve üstâdca kaynat! Zîrâ delice kaynayan kalye işe yaramaz. Hem tencere taşar ve hem de pişen yemek tatsız olur. Nitekim ba'zı sâliklerin cezbeye tutulup delice vâki' olan hareketleri sülüklerindeki acelelerinden dolayıdır. Mürşidleri kâmil olmazsa bunların halleri berbâd olur.

1230. Hak hiç şeksiz "Kün!" ile bir lahzada feleğin halkına kādir değil [1213] mi idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1230. Hak, hiçbir şüphe olmaksızın, "Ol!" emriyle bir anda feleğin yaratılmasına kadir değil miydi?

1227. Geceden geceye tedrîc için ders söyler; teennîde tefrîce menfaat verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1227. Geceden geceye tedric için ders söyler; teennide tefrice menfaat verir.

"Tefrîc", gönül açmak ve gam ve kederi gidermek; "teennî", ertelemek ve yavaş davranmak. Yani, o hilalin ve sadık müridin tabi olduğu bedir, yani insân-ı kâmil, o hilale geceden geceye, yani nefsaniyet ve cismaniyet gecesinin her bir halinden diğer haline tedric ile yükselmesi için ders verir ve irşad eder. Onun bu tedrici, yavaşlık içinde kalbi nefsaniyet darlığından açmaya fayda verir.

"Tefrîc", gönül açmak ve gam ve gussa gidermek; “teennî", te'hîr ve âhestelik etmek. Ya'ni, o hilalin ve mürîd-i sâdıkın tâbi' olduğu bedir ya'ni insân-ı kâmil, o hilâle geceden geceye ya'ni nefsâniyet ve cismâniyet gecesinin her bir tavrından diğer tavrına tedrîc ile terakkî için ders verir ve irşâd eder. Onun bu tedrîci teennî içinde kalbi nefsâniyet darlığından açmaya faide verir.

1228. Teennî hakkında der: "Ey ham olan acûl! Dama basamak basamak gitmek mümkindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1228. Teennî hakkında der: "Ey ham olan aceleci! Dama basamak basamak gitmek mümkündür!"

"Acûl", aceleci demektir. Vezin zorunluluğu için "accûl" okunur. Yani o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) teennî (ağırdan alma, acele etmeme) hakkında der ki: "Ey Hakk yolunda henüz ham olan aceleci mürid! Hak ve hakikate ulaşmak için acele etme! Çünkü dama çıkmak için dahi merdiven üzerinde basamak basamak yürümek gerekir; ve bu şekilde dama çıkmak mümkün olur. Mısrî'nin beyti: Acele eden kişi yol alamaz, maksadına tez ulaşamaz. Bekle marifet kapısını, irfan sana yüz göstere.

"Acûl", aceleci demektir. Zarûret-i vezin için "accûl" okunur. Ya'ni o insân-ı kâmil teennî hakkında der ki: "Ey Hak yolunda henüz ham olan aceleci mürîd! Hak ve hakîkate vusûl için acele etme! Zîrâ dama çıkmak için dahi merdiven üzerinde basamak basamak yürümek lazımdır; ve bu sûretle dama çıkmak mümkin olur. Beyt-i Mısrî: İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapusun, yüz göstere irfan sana

1229. Tencereyi tedrîc ile ve üstâdca kaynat! Delice kaynayıcı olan kalye işe gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1229. Tencereyi yavaş yavaş ve ustaca kaynat! Delice kaynayan yemek işe yaramaz.

"Kalye", et ile sebzenin karıştırıldığı yemeğe denir. Örneğin kabak kalyesi, patlıcan kalyesi derler. Bu sebeple ey mürid! Kalp tenceresini yavaş yavaş ve ustaca kaynat! Çünkü delice kaynayan yemek işe yaramaz. Hem tencere taşar hem de pişen yemek tatsız olur. Nasıl ki bazı sâliklerin (Hakk Yolcusu) cezbe hâline kapılıp delice meydana gelen hareketleri, sülûklerindeki (manevî yolculuklarındaki) acelelerinden dolayıdır. Mürşidleri (manevî rehberleri) kâmil (olgun) olmazsa, bunların hâlleri berbat olur.

"Kalye", et ile sebze karıştırılmış olan taâma derler. Meselâ kabak kalyesi, patlıcan kalyesi derler. Binâenaleyh ey mürîd! Kalb tenceresini tedrîc ile ve yavaş yavaş kaynat ve üstâdca kaynat! Zîrâ delice kaynayan kalye işe yaramaz. Hem tencere taşar ve hem de pişen yemek tatsız olur. Nitekim ba'zı sâliklerin cezbeye tutulup delice vâki' olan hareketleri sülüklerindeki acelelerinden dolayıdır. Mürşidleri kâmil olmazsa bunların halleri berbâd olur.

1230. Hak hiç şeksiz "Kün!" ile bir lahzada feleğin halkına kādir değil [1213] mi idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1230. Hak, hiç şüphesiz "Ol!" emriyle bir anda feleğin yaratılışına kadir değil miydi?

Yani, Yüce Allah hiç şüphe yok ki, "Ol!" emriyle bir anda kâinatın yaratılışına kadir idi. Fakat uzaydaki cisimler milyonlarca sene içinde geçirdikleri değişimler ile oluşmaktadırlar.

Ya'ni, Hak Teâlâ hiç şübhe yok ki, "Kün!" ya'ni "Ol!" emriyle bir lahzada kâinâtın halkına kādir idi. Fakat fezâdaki ecrâm milyonlarca sene zarfında geçirdikleri istihâleler içinde tekevvün etmektedirler.

1231. Binâenaleyh niçin onu altı günde çekti? Ey müstefîd! Her bir gün bin senedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1231. Bu sebeple niçin onu altı günde çekti? Ey istifade eden! Her bir gün bin senedir.

Bu sebeple Yüce Allah niçin o gökleri altı günde izafî varlık âlemine çekti? Ey hakikatlerden faydalanmayı talep eden Hakk Yolcusu! Bil ki, bu altı günün her biri bizim dünyamızın bin senesidir. Bu şerefli beyitte, Hac Suresi'ndeki "إن يوما عند رَبِّكَ كَأَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعْدُونَ" (Hac, 22/47) yani "Muhakkak Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Ayet-i kerimede "bin sene" teşbih (benzetme) kâfı ile zikredildiğinden "bir gün"ün bin sene olması kesin değildir. Aksine "bir gün"ün çok uzun olmasını açıklamaktan ibarettir. Birinci mısrada dahi A'raf Suresi'ndeki "إن ربكم الله الذي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سَتَّةِ أَيَّامٍ" (A'raf, 7/54) yani "Muhakkak Rabbiniz öyle Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Gün" tabirinden maksat, uzun devrelerdir:

Birinci devre: Enbiya Suresi'nde geçen "أَوْلَمْ يَرَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَنَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا" (Enbiya, 21/30) yani "Kâfirler akıl gözleriyle görmezler mi ki, gökler ile yer bitişik idi, biz onları ayırdık" ayet-i kerimesine işaret buyurulduğu üzere bitişiklik devresidir ki, bu devir "âlem-i amâ"dır (görünmezlik âlemi). Yani güneş sisteminin ilk maddesi olan Rahmanî nefesin (ilahi soluk) yoğun bulut halinde yoğunlaşmasıdır. Bu devrede gökler ve yer bitişiktir.

İkinci devre: Ayrılma devresidir ki, bu devirde güneş ve gezegenler ve yer birbirinden ayrılıp belirginleştiler.

Üçüncü devre: Her bir gezegenin ateş devresidir. Çünkü güneşten fırlayıp ayrılan her bir gezegen ateşten bir küre idi.

Dördüncü devre: Su devresidir. Her bir gezegen ve yer birçok zaman güneş etrafında ateş küresi halinde döndükten sonra onun ateşi yüzeyinden suya dönüşmüş ve yoğun unsurları ateşli sıvı halinde alt tabakalarını oluşturmuştur.

Beşinci devre: Toprak devresidir. Bu devre dahi gezegenlerin ve yerin yüzeylerinin tedricen katılaşıp soğuma devresidir ki, ilk kabuk yarı katı, hamur gibi, yumuşak, hareketli ve kokmuş kömür bileşiklerinden ibarettir ki, buna "tîn-i lâzib" (yapışkan çamur) dahi deniyor. Fen ehlinin "protoplazma" yani canlı madde dediği şeydir. Yani, Yüce Allah hiç şüphe yok ki, "Kün!" yani "Ol!" emriyle bir lahzada kâinatı yaratmaya kadir idi. Fakat uzaydaki cisimler milyonlarca sene zarfında geçirdikleri değişimler içinde oluşmaktadırlar.

Binâenaleyh Hak Teâlâ niçin o eflâki altı günde vücûd-i izâfî âlemine çekti? Ey hakāyıktan istifâde taleb edici olan sâlik! Bil ki, bu altı günün her biri bizim dünyamızın bin senesidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hac'da olan إن يوما عند رَبِّكَ كَأَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعْدُونَ (Hac, 22/47) ya'ni "Muhakkak Rabbinin indinde bir gün sizin saydığınız bin sene gibidir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ayet-i kerîmede "bin sene" kâf-ı teşbîh ile mezkûr olduğundan "bir gün"ün bin sene olması kat'î değildir. Belki "bir gün"ün çok uzun olmasını beyândan ibârettir. Birinci mısra'da dahi sûre-i A'râf'da olan إن ربكم الله الذي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سَتَّةِ أَيَّامٍ (A'raf, 7/54) ya'ni "Muhakkak Rabbiniz öyle Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Gün" ta'bîrinden murâd, uzun devrelerdir:

Birinci devre: sûre-i Enbiya'da vaki أَوْلَمْ يَرَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَنَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) ya'ni "Kâfirler akıl gözleriyle görmezler mi ki, gökler ile yer bitişik idi, biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesine işaret buyurulduğu üzere devre-i ratkıyyedir ki, du devir "âlem-i amâ"dır. Ya'ni manzûme-i şemsiyyenin mâdde-i ûlâsı olan nefes-i rahmânînin sehâb-ı muzî hâlinde tekâsüfüdür. Bu devrede semâvât ve arz bitişiktir.

İkinci devre: Devre-i fetkıyyedir ki, bu devirde güneş ve seyyârât ve arz birbirinden ayrılıp temeyyüz ettiler.

Üçüncü devre: Her bir seyyârenin devre-i nâriyyesidir. Zîrâ güneşten fırlayıp ayrılan her bir seyyâre bir küre-i âteşîn idi.

Dördüncü devre: Devre-i mâiyyedir. Her bir seyyâre ve arz birçok zaman güneş etrafında küre-i nârî hâlinde devr eyledikten sonra onun ateşi sathından suya munkalib olmuş ve anâsır kesîfesi mâyi'-i nârî hâlinde alt tabakalarını teşkîl eylemiştir.

Beşinci devre: Devre-i türâbiyyedir. Bu devre dahi seyyârâtın ve arzın satıhlarının tedricen katılaşıp soğumak devresidir ki, ilk kışrı nîm sulb, acînî, yumuşak, müteharrik ve kokmuş mürekkebât-ı fahmiyyeden ibarettir ki, buna "tîn-i lâzib" dahi deniyor. Ehl-i fennin "protoplazma" ya'ni madde-i ha- Ya'ni, Hak Teâlâ hiç şübhe yok ki, "Kün!" ya'ni "Ol!" emriyle bir lahzada kâinâtın halkına kādir idi. Fakat fezâdaki ecrâm milyonlarca sene zarfında geçirdikleri istihâleler içinde tekevvün etmektedirler.

1231. Binâenaleyh niçin onu altı günde çekti? Ey müstefîd! Her bir gün bin senedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1231. Bu sebeple niçin onu altı günde yarattı? Ey fayda arayan! Her bir gün bin senedir.

Bu sebeple Yüce Allah niçin o gökleri altı günde izafî varlık âlemine getirdi? Ey hakikatlerden fayda talep eden Hakk yolcusu! Bil ki, bu altı günün her biri bizim dünyamızın bin senesidir. Bu şerefli beyitte, Hac Suresi'nde geçen "إِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ" (Hac, 22/47) yani "Muhakkak Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Ayet-i kerimede "bin sene" teşbih edatı olan "kâf" ile zikredildiğinden, "bir gün"ün bin sene olması kesin değildir. Aksine, "bir gün"ün çok uzun olduğunu beyan etmekten ibarettir. Birinci mısrada dahi A'raf Suresi'nde geçen "إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ" (A'raf, 7/54) yani "Muhakkak Rabbiniz öyle Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Gün" tabirinden kastedilen, uzun devrelerdir:

Birinci devre: Enbiya Suresi'nde geçen "أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا" (Enbiya, 21/30) yani "Kâfirler akıl gözleriyle görmezler mi ki, gökler ile yer bitişik idi, biz onları ayırdık" ayet-i kerimesine işaret buyurulduğu üzere, bitişiklik devresidir ki, bu devir "âlem-i amâ" (görünmezlik âlemi)dır. Yani güneş sisteminin ilk maddesi olan Rahmanî nefesin, yoğun bir bulut hâlinde yoğunlaşmasıdır. Bu devrede gökler ve yer bitişiktir.

İkinci devre: Ayrılma devresidir ki, bu devirde güneş ve gezegenler ve yer birbirinden ayrılıp belirginleştiler.

Üçüncü devre: Her bir gezegenin ateşli devresidir. Çünkü güneşten fırlayıp ayrılan her bir gezegen bir ateş küresi idi.

Dördüncü devre: Sulu devredir. Her bir gezegen ve yer, birçok zaman güneş etrafında ateş küresi hâlinde döndükten sonra, onun ateşi yüzeyinden suya dönüşmüş ve yoğun unsurları ateşli sıvı hâlinde alt tabakalarını oluşturmuştur.

Beşinci devre: Toprak devresidir. Bu devre dahi gezegenlerin ve yerin yüzeylerinin tedricen katılaşıp soğuma devresidir ki, ilk kabuk yarı katı, hamur gibi, yumuşak, hareketli ve kokmuş kömür bileşiklerinden ibarettir ki, buna "tîn-i lâzib" (yapışkan çamur) dahi denir. Fen ehlinin "protoplazma" yani hayat maddesi tabir ettikleri şey bu kokmuş çamurdan oluşur ki, bu madde organik cisimlerin kaynağıdır. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de Saffat Suresi'nde "إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ من طين لازِب" (Saffat, 37/11) yani "Biz o insanları yapışkan çamurdan yarattık" buyurulur. Altıncı devre: Bitkisel ve hayvansal olan devredir ki, bu kokmuş ve yapışkan çamurdan evvela ilkel bitkiler ve sonra da hayvansal cisimler oluşmuştur. Bu konuda fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde daha fazla ayrıntı verilmiştir.

Binâenaleyh Hak Teâlâ niçin o eflâki altı günde vücûd-i izâfî âlemine çekti? Ey hakāyıktan istifâde taleb edici olan sâlik! Bil ki, bu altı günün her biri bizim dünyamızın bin senesidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hac'da olan إِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (Hac, 22/47) ya'ni "Muhakkak Rabbinin indinde bir gün sizin saydığınız bin sene gibidir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Âyet-i kerîmede "bin sene" kâf-ı teşbîh ile mezkûr olduğundan "bir gün"ün bin sene olması kat'î değildir. Belki "bir gün"ün çok uzun olmasını beyândan ibârettir. Birinci mısra'da dahi sûre-i A'râf'da olan إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ (A'râf, 7/54) ya'ni "Muhakkak Rabbiniz öyle Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Gün" ta'bîrinden murâd, uzun devrelerdir:

Birinci devre: sûre-i Enbiyâ'da vâki' أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) ya'ni "Kâfirler akıl gözleriyle görmezler mi ki, gökler ile yer bitişik idi, biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesine işaret buyurulduğu üzere devre-i ratkıyyedir ki, bu devir "âlem-i amâ"dır. Ya'ni manzûme-i şemsiyyenin mâdde-i ûlâsı olan nefes-i rahmânînin sehâb-ı muzî hâlinde tekâsüfüdür. Bu devrede semâvât ve arz bitişiktir.

İkinci devre: Devre-i fetkıyyedir ki, bu devirde güneş ve seyyârât ve arz birbirinden ayrılıp temeyyüz ettiler.

Üçüncü devre: Her bir seyyârenin devre-i nâriyyesidir. Zîrâ güneşten fırlayıp ayrılan her bir seyyâre bir küre-i âteşîn idi.

Dördüncü devre: Devre-i mâiyyedir. Her bir seyyâre ve arz birçok zaman güneş etrafında küre-i nârî hâlinde devr eyledikten sonra onun ateşi sathından suya munkalib olmuş ve anâsır kesîfesi mâyi'-i nârî hâlinde alt tabakalarını teşkîl eylemiştir.

Beşinci devre: Devre-i türâbiyyedir. Bu devre dahi seyyârâtın ve arzın satıhlarının tedricen katılaşıp soğumak devresidir ki, ilk kışrı nîm sulb, acînî, yumuşak, müteharrik ve kokmuş mürekkebât-ı fahmiyyeden ibarettir ki, buna "tîn-i lâzib" dahi deniyor. Ehl-i fennin "protoplazma" ya'ni madde-i ha- yâtiyye ta'bîr ettikleri şey bu kokmuş çamurdan tekevvün eder ki, bu madde ecsâm-ı uzviyyenin menşeidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Sâffât'ta إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ من طين لازِب (Sâffât, 37/11) ya'ni "Biz o insanları yapışkan çamurdan yarattık" buyurulur. Altıncı devre: Nebâtî ve hayvânî olan devredir ki, bu kokmuş ve yapışkan çamurdan evvelâ nebâtât-ı ibtidaiyye ve sonra da ecsâm-ı hayvâniyye tekevvün etmiştir. Bu babda fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde daha ziyâde tafsîlât verilmiştir.

1232. Çocuğun yaradılışı neden dokuz aydadır? Zîrâ ki tedric o şahın şiârındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1232. Çocuğun yaratılışı neden dokuz aydadır? Çünkü tedric (aşamalı yaratma) o şahın şiârındandır.

"Şiâr", burada "âdet ve sünnet" anlamındadır. Yani, annesinin karnında çocuğun yaratılışı neden dokuz ay zarfında meydana geliyor? Çünkü derece derece ortaya çıkarmak ve teennî (ağırdan alarak, acele etmeden) ile zuhûra getirmek, hakiki şah olan Hakk'ın şiârındandır ve âdetindendir. Çünkü hadîs-i şerifte التأنى من الرحمن yani "Teennî Rahmân'dandır" buyurulur; ve Rahmân'ın eşyayı yaratmadaki sünneti ve âdeti tedric ve teennîdir. Ve ana karnında çocuğun terbiyesi hakkındaki beyanlar I. cildin 3816 numaralı beytinde geçti.

"Şiâr", burada "âdet ve sünnet" ma'nâsınadır. Ya'ni, anasının karnında çocuğun yaradılışı neden dokuz ay zarfında vâki' oluyor? Zîrâ derece derece peydâ etmek ve teennî ile zuhûra getirmek şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın şiârındandır ve âdetindendir. Zîrâ hadîs-i şerifte التأنى من الرحمن ya'ni "Teennî Rahmân'dandır" buyurulur; ve Rahmân'ın hilkat-i eşyâdaki sünneti ve âdeti tedrîc ve teennîdir. Ve ana karnında çocuğun terbiyesi hakkındaki beyânât I. cildin 3816 numaralı beytinde geçti.

1233. Adem'in hilkati niçin kırk sabah idi? O çamurda Hak Teâlâ azar azar ziyade etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1233. Âdem'in yaratılışı niçin kırk sabah idi? O çamurda Yüce Allah azar azar artırdı.

"Ben Âdem'in çamurunu iki ellerim arasında kırk sabah yoğurdum" hadîs-i kudsîsi gereğince Âdem'in bedeninin yaratılması niçin kırk sabah idi? Çünkü Yüce Allah o çamurun Âdem'in bedeni mertebesine yükselme yatkınlığını azar azar artırdı. Hadîs-i kudsîdeki "iki el"den maksat, Hakk'ın Celâl (kahredici, yüce) ve Cemâl (güzellik, lütuf) sıfatlarıdır ki, varlık silsilesinde Yüce Allah hazretleri Âdem'in bedeninin çamurunu bazen cemâlî ve bazen celâlî olan sıfatlarıyla terbiye etti; ve nihayet bu cemâlî ve celâlî sıfatlarını Âdem'in bedeninde topladı. Yukarıda açıklandığı üzere ilâhî katında "bir gün" bizim "bin sene"miz gibi olduğundan bu hesaba göre çamurun insan bedeni hâline gelmesi için uzun süreler geçmiştir. Nitekim IV. cildin 3622 numaralı beytinden itibaren Âdem'in bedeninin yaratılışı hakkında şöyle buyurulmuş idi: "yâtiyye" (oluşum, meydana gelme) diye tabir ettikleri şey bu kokmuş çamurdan oluşur ki, bu madde organik cisimlerin kaynağıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Sâffât sûresinde "Biz o insanları yapışkan çamurdan yarattık" (Sâffât, 37/11) buyurulur. Altıncı devre: Bitkisel ve hayvansal olan devredir ki, bu kokmuş ve yapışkan çamurdan evvela ilkel bitkiler ve sonra da hayvansal cisimler oluşmuştur. Bu konuda fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde daha fazla ayrıntı verilmiştir.

خمرت طينة آدم بين يدي اربعين صباحاً ya'ni "Ben Adem'in çamurunu iki ellerim arasında kırk sabah yoğurdum" hadîs-i kudsîsi mûcibince Adem'in cisminin yaradılması niçin kırk sabah idi? Zîrâ o çamurun cism-i Adem mertebesine terakkîsi isti'dâdını Hak Teâlâ azar azar ziyâdeleştirdi. Hadîs-i kudsîdeki "iki el"den murâd, Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarıdır ki, silsile-i vücûdda Hak Teâlâ hazretleri cism-i Adem'in çamurunu gâh cemâlî ve gâh celâlî olan sıfatlarıyla terbiye etti; ve nihâyet bu sıfât-ı cemâliyye ve celâliyyesini cism-i Adem'de cem' etti. Yukarıda îzah olunduğu üzere ind-i ilâhîde "bir gün" bizim "bin sene"miz gibi olduğundan bu hesaba göre çamurun cism-i beşer hâline gelmesi için uzun müddetler geçmiştir. Nitekim IV. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren cism-i Adem'in yaradılışı hakkında şöyle buyurulmuş idi: yâtiyye ta'bîr ettikleri şey bu kokmuş çamurdan tekevvün eder ki, bu madde ecsâm-ı uzviyyenin menşeidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Sâffât'ta إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ من طين لازِب (Sâffât, 37/11) ya'ni "Biz o insanları yapışkan çamurdan yarattık" buyurulur. Altıncı devre: Nebâtî ve hayvânî olan devredir ki, bu kokmuş ve yapışkan çamurdan evvelâ nebâtât-ı ibtidaiyye ve sonra da ecsâm-ı hayvâniyye tekevvün etmiştir. Bu babda fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde daha ziyâde tafsîlât verilmiştir.

1232. Çocuğun yaradılışı neden dokuz aydadır? Zîrâ ki tedric o şahın şiârındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1232. Çocuğun yaratılışı neden dokuz aydadır? Çünkü tedric (aşamalı yaratma) o şahın şiârındandır.

"Şiâr", burada "âdet ve sünnet" anlamındadır. Yani, annesinin karnında çocuğun yaratılışı neden dokuz ay zarfında meydana geliyor? Çünkü derece derece ortaya çıkarmak ve teennî (ağırdan alarak, acele etmeden) ile zuhûra getirmek, hakiki şah olan Hakk'ın şiârındandır ve âdetindendir. Çünkü hadîs-i şerifte التأنى من الرحمن yani "Teennî Rahmân'dandır" buyurulur; ve Rahmân'ın eşyayı yaratmadaki sünneti ve âdeti tedric ve teennîdir. Ve ana karnında çocuğun terbiyesi hakkındaki beyanlar I. cildin 3816 numaralı beytinde geçti.

"Şiâr", burada "âdet ve sünnet" ma'nâsınadır. Ya'ni, anasının karnında çocuğun yaradılışı neden dokuz ay zarfında vâki' oluyor? Zîrâ derece derece peydâ etmek ve teennî ile zuhûra getirmek şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın şiârındandır ve âdetindendir. Zîrâ hadîs-i şerifte التأنى من الرحمن ya'ni "Teennî Rahmân'dandır" buyurulur; ve Rahmân'ın hilkat-i eşyâdaki sünneti ve âdeti tedrîc ve teennîdir. Ve ana karnında çocuğun terbiyesi hakkındaki beyânât I. cildin 3816 numaralı beytinde geçti.

1233. Adem'in hilkati niçin kırk sabah idi? O çamurda Hak Teâlâ azar azar ziyade etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1233. Âdem'in yaratılışı niçin kırk sabah idi? O çamurda Yüce Allah azar azar artırdı.

"Ben Âdem'in çamurunu iki ellerim arasında kırk sabah yoğurdum" hadîs-i kudsîsi gereğince Âdem'in bedeninin yaratılması niçin kırk sabah idi? Çünkü Yüce Allah o çamurun Âdem'in bedeni mertebesine yükselme yatkınlığını azar azar artırdı. Hadîs-i kudsîdeki "iki el"den kasıt, Hakk'ın Celâl (kahredici, yüce) ve Cemâl (güzellik, lütuf) sıfatlarıdır ki, varlık silsilesinde Yüce Allah hazretleri Âdem'in bedeninin çamurunu bazen cemâlî ve bazen celâlî olan sıfatlarıyla terbiye etti; ve nihayet bu cemâlî ve celâlî sıfatlarını Âdem'in bedeninde topladı. Yukarıda açıklandığı üzere ilâhî katında "bir gün" bizim "bin sene"miz gibi olduğundan bu hesaba göre çamurun insan bedeni hâline gelmesi için uzun süreler geçmiştir. Nasıl ki IV. cildin 3622 numaralı beytinden itibaren Âdem'in bedeninin yaratılışı hakkında şöyle buyurulmuş idi: [Yani "Evvelâ cansızlar âlemine gelmiştir; ve cansızlıktan bitkiliğe düştü. Senelerce bitkilikte ömür sürdü, hâlbuki savaştan dolayı cansızlığı hatırlamadı; ve bitkilikten hayvanlığa düştüğü vakit bitkilik hâli onun hatırına hiç gelmedi... O Yaratıcı onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böylece âlemden âleme gitti; sonunda şimdi akıllı ve bilen ve güçlü oldu."]

Bunların anlamları ve açıklamaları için oraya başvurulsun.

خمرت طينة آدم بين يدي اربعين صباحاً ya'ni "Ben Adem'in çamurunu iki ellerim arasında kırk sabah yoğurdum" hadîs-i kudsîsi mûcibince Adem'in cisminin yaradılması niçin kırk sabah idi? Zîrâ o çamurun cism-i Adem mertebesine terakkîsi isti'dâdını Hak Teâlâ azar azar ziyâdeleştirdi. Hadîs-i kudsîdeki "iki el"den murâd, Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarıdır ki, silsile-i vücûdda Hak Teâlâ hazretleri cism-i Adem'in çamurunu gâh cemâlî ve gâh celâlî olan sıfatlarıyla terbiye etti; ve nihâyet bu sıfât-ı cemâliyye ve celâliyyesini cism-i Adem'de cem' etti. Yukarıda îzah olunduğu üzere ind-i ilâhîde "bir gün" bizim "bin sene"miz gibi olduğundan bu hesaba göre çamurun cism-i beşer hâline gelmesi için uzun müddetler geçmiştir. Nitekim IV. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren cism-i Adem'in yaradılışı hakkında şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "Evvel cemâd iklîmine gelmiştir; ve cemâdlıkdan nebâtlığa düştü. Senelerce nebâtlıkda ömür yaptı, halbuki cenkden dolayı cemâdlıkdan yâda getirmedi; ve nebâtlıkdan hayvanlığa düştüğü vakit nebâtlık hâli onun hatırına hiç gelmedi... O Hâlık onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böyle iklîmden iklîme gitti; akıbet şimdi âkıl ve ârif ve kavî oldu."]

Bunların ma'nâları ve îzâhları için oraya müracaat olunsun.

1234. Ey hâm! Senin gibi değil ki, şimdi koştun; çocuksun, sen kendini bir şeyh yaptın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1234. Ey ham! Senin gibi değil ki, şimdi koştun; çocuksun, sen kendini bir şeyh yaptın.

Ey Hak yoluna girip, bu yolu tamamlayamayarak ham kalmış olan Hakk Yolcusu! İlahi fiiller ve Rabbanî âdetler senin fiillerin ve âdetlerin gibi aceleye dayanmaz. Nitekim sen daha yolculuğunu tamamlamadan şimdi koştun; henüz Hak yolunda çocuk seviyesinde iken kendini şeyh ve mürşid yaptın ve eksik olanları eğitmeye kalktın. Böyle şeyhlik taslayanlara meşayıh dilinde "sâlik-i ebter" (yolu kesik Hakk Yolcusu) derler; ve onlar hakkında. Beyit: Kendisi himmete muhtaç bir dede Nerede kaldı başkasına yardım ede!

Ey Hak yoluna sülük edip, bu sülükü itmâm edemeyerek hâm kalmış olan sâlik! Efâl-i ilâhiyye ve âdât-i rabbâniyye senin fiillerin ve âdetlerin gibi aceleye müstenid değildir. Nitekim sen daha sülûkunu tamâmlamadan şimdi koştun; henüz Hak yolunda çocuk mesâbesinde iken kendini şeyh ve mürşid yaptın ve nâkısları terbiyeye kalktın. Böyle müteşeyyihlere lisân-ı meşâyıhda "sâlik-i ebter" derler; ve onlar hakkında. Beyt: Kendisi muhtâc-1 himmet bir dede Nerde kaldı gayrıya imdâd ede!

1235. Kabak gibi cümlenin fevkine koştun; hani senin cihad ve melhame ayağın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1235. Kabak gibi cümlenin üstüne koştun; hani senin cihad ve savaş ayağın?

"Kedû", kabak; "pây", ayak anlamına geldiği gibi başka birçok anlamı da vardır. Burada "tâkat ve sabır" anlamları uygundur. "Melha- [Yani "Önce cansızlar âlemine gelmiştir; ve cansızlıktan bitkiliğe düştü. Senelerce bitkilikte ömür sürdü, hâlbuki savaştan dolayı cansızlığı hatırlamadı; ve bitkilikten hayvanlığa düştüğü zaman bitkilik hâli onun hatırına hiç gelmedi... O Yaratıcı onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böyle âlemden âleme gitti; sonunda şimdi akıllı ve bilen ve güçlü oldu."]

Bunların anlamları ve açıklamaları için oraya başvurulsun.

“Kedû”, kabak; “pây”, ayak ma'nâsına geldiği gibi diğer müteaddid ma'nâları da vardır. Burada “tâkat ve sabır” ma'nâları münasibdir. “Melha- [Ya'ni "Evvel cemâd iklîmine gelmiştir; ve cemâdlıkdan nebâtlığa düştü. Senelerce nebâtlıkda ömür yaptı, halbuki cenkden dolayı cemâdlıkdan yâda getirmedi; ve nebâtlıkdan hayvanlığa düştüğü vakit nebâtlık hâli onun hatı- rına hiç gelmedi... O Hâlık onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böyle iklîmden iklîme gitti; akıbet şimdi âkıl ve ârif ve kavî oldu."]

Bunların ma'nâları ve îzâhları için oraya mürâcaat olunsun.

1234. Ey hâm! Senin gibi değil ki, şimdi koştun; çocuksun, sen kendini bir şeyh yaptın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1234. Ey ham! Senin gibi değil ki, şimdi koştun; çocuksun, sen kendini bir şeyh yaptın.

Ey Hak yoluna girip, bu yolu tamamlayamayarak ham kalmış olan Hakk Yolcusu! İlahi fiiller ve Rabbanî âdetler, senin fiillerin ve âdetlerin gibi aceleye dayanmaz. Nasıl ki sen daha yolculuğunu tamamlamadan şimdi koştun; henüz Hak yolunda çocuk seviyesinde iken kendini şeyh ve mürşid yaptın ve eksik olanları eğitmeye kalktın. Böyle şeyhlik taslayanlara tasavvuf büyüklerinin dilinde "sâlik-i ebter" (yolu kesik Hakk Yolcusu) derler; ve onlar hakkında şöyle denir: Beyit: Kendisi himmete muhtaç bir dede, Nerede kaldı başkasına yardım ede!

Ey Hak yoluna sülük edip, bu sülükü itmâm edemeyerek hâm kalmış olan sâlik! Efâl-i ilâhiyye ve âdât-i rabbâniyye senin fiillerin ve âdetlerin gibi ace- leye müstenid değildir. Nitekim sen daha sülûkunu tamâmlamadan şimdi koştun; henüz Hak yolunda çocuk mesâbesinde iken kendini şeyh ve mürşid yaptın ve nâkısları terbiyeye kalktın. Böyle müteşeyyihlere lisân-ı meşâyıh- da "sâlik-i ebter" derler; ve onlar hakkında. Beyt: Kendisi muhtâc-1 himmet bir dede Nerde kaldı gayrıya imdâd ede!

1235. Kabak gibi cümlenin fevkine koştun; hani senin cihad ve melhame ayağın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1235. Kabak gibi cümlenin üstüne koştun; hani senin cihad ve savaş ayağın?

"Kedû", kabak; "pây", ayak anlamına geldiği gibi başka birçok anlamı da vardır. Burada "tâkat ve sabır" (güç ve dayanıklılık) anlamları uygundur. "Melhame", "şiddetli savaş" anlamındadır. Yani, ey müteşeyyih (şeyhlik taslayan)! Kabak sapı gibi bütün insanların yukarısına tırmanmak için koştun; senin nefsinle mücadeleye ve şeytanlarla savaşa gücün ve sabrın nerede?

“Kedû”, kabak; “pây”, ayak ma'nâsına geldiği gibi diğer müteaddid ma'nâları da vardır. Burada “tâkat ve sabır” ma'nâları münasibdir. “Melha- me", "şedîd cenk" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey müteşeyyih! Kabak sâkı gibi cümle insanların yukarısına tırmanmak için koştun; senin nefsin ile mücâhedeye ve şeytanlar ile muhârebeye tâkat ve sabrın nerede?

1236. Ağaçlar ve duvar üzerine dayandın. Ey kelceğiz! Kabak gibi de yukarıya gittin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1236. Ağaçlar ve duvar üzerine dayandın. Ey kelcik! Kabak gibi de yukarıya gittin!

"Akra'", "başı kel olan kimse" demektir; sonundaki kâf, küçültme kâfıdır, "kelcik" anlamına gelir. "Kar'", kabak demektir. Yani, ey kelcik, yani ey eksik/noksan Hakk Yolcusu! Ruhunun başı nefsanî sıfat çıbanlarıyla kel olduğu hâlde etrafına topladığın saf müridlere dayanarak ve onların övgülerine aldanarak kabak gibi de yukarıya çıktın; ve gerçek şeyhleri beğenmeyip onların marifetlerini (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatlerini eleştirmeye kalktın.

"Akra'", "başı kel olan kimse"; sonundaki kâf ve kâf-ı tasgîrdir, “kelcik" demek olur. "Kar'", kabak demektir. Ya'ni, ey kelcik, ya'ni ey sâlik-i ebter! Rûhunun başı nefsânî sıfat çıbanlarıyla kel olduğu hâlde etrâfina topladığın sâde-dil mürîdlere dayanarak ve onların medihlerine mağrûr olarak kabak gibi de yukarıya gittin; ve hakîkî meşâyihi beğenmeyip onların maârif ve hakāyıkını tenkîde kalktın.

1237. Gerçi senin merkebin evvelen serv-i sehî oldu, fakat nihayet kuru ve içsiz ve boş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1237. Gerçi senin bineğin başlangıçta uzun boylu servi ağacı gibiydi, fakat sonunda kuru, içsiz ve boş oldu.

"Serv-i sehî", "boyu doğru olan servi ağacı" demektir. Bu ifade, vücut yapısı düzgün olan kişiden kinayedir. Yani, ey kısır yolcu! Başlangıçta senin dayandığın ağaç ve duvar hükmündeki saf kişiler her ne kadar zengin, görünüşte makam ve mevki sahibi, boylu boslu ve gösterişli kimseler olsalar da, fakat sonunda yani bedensellik âlemine paydos borusu çalındığı zaman bedenin kabak gibi kuru, içsiz ve boş bir hâlde kalır. Asla ruhanî zevklerden bir şey bulunmaz.

"Serv-i sehî", "boyu doğru olan servi ağacı" demektir. Tenâsüb-i endâma mâlik olan kimseden kinâyedir. Ya'ni, ey sâlik-i ebter! Evvelâ senin dayandığın ağaç ve duvar mesâbesindeki sâde-dil kimseler her ne kadar ehl-i servet ve zâhirde mertebe ve mansıb sâhibi ve boylu boslu ve kerli ferli kimseler ise de, fakat sonunda ya'ni cismâniyet âlemine paydos borusu çalındığı vakit sûretin kabak gibi kuru ve içsiz ve boş bir hâlde kalır. Aslā ezvāk-ı rûhâniyyeden bir şey bulunmaz.

1238. Ey kabak senin yeşil rengin çabuk sarardı. Zīrā ki düzgünden idi, aslî değildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1238. Ey kabak, senin yeşil rengin çabuk sarardı. Çünkü düzmeceydi, aslî değildi.

Ey kabak hükmündeki iddiacı! Senin yeşil rengin, yani müridler arasındaki itibarın ve şöhretin çabuk sararır ve söner. Çünkü o şöhret ve parlaklık yalancıydı ve geçiciydi ve düzmece bir şeyden meydana gelmişti; ruhundan kaynaklanmış ve aslî olan bir parlaklık değildi. "Gülgûne", kadınların kendilerini süslemek için yüzlerine sürdükleri beyaz boya ve allık demektir. "me", "şiddetli savaş" anlamındadır. Yani, ey şeyhlik taslayan! Kabak sapı gibi bütün insanların yukarısına tırmanmak için koştun; senin nefsin ile mücadeleye ve şeytanlar ile savaşa gücün ve sabrın nerede?

Ey kabak mesâbesindeki müddeî! Senin yeşil rengin ya'ni müridler arasındaki i'tibârın ve şöhretin çabuk sararır ve söner. Zîrâ ki o sıyt u şöhret ve parlaklık kâzib idi ve ârizî idi ve düzgünden hâsıl olmuş idi; rûhundan neş'et etmiş ve aslî olan bir parlaklık değil idi. "Gülgûne", kadınların kendilerini süslemek için yüzlerine sürdükleri beyaz boya ve allık demektir. me", "şedîd cenk" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey müteşeyyih! Kabak sâkı gibi cümle insanların yukarısına tırmanmak için koştun; senin nefsin ile mücâhedeye ve şeytanlar ile muhârebeye tâkat ve sabrın nerede?

1236. Ağaçlar ve duvar üzerine dayandın. Ey kelceğiz! Kabak gibi de yukarıya gittin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1236. Ağaçlar ve duvar üzerine dayandın. Ey kelcik! Kabak gibi de yukarıya gittin!

"Akra'", "başı kel olan kimse" demektir; sonundaki kâf, küçültme kâfıdır, "kelcik" anlamına gelir. "Kar'", kabak demektir. Yani, ey kelcik, yani ey eksik/noksan Hakk Yolcusu! Ruhunun başı nefsanî sıfat çıbanlarıyla kel olduğu hâlde etrafına topladığın saf müridlere dayanarak ve onların övgülerine aldanarak kabak gibi de yukarıya çıktın; ve gerçek şeyhleri beğenmeyip onların marifetlerini (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatlerini eleştirmeye kalktın.

"Akra'", "başı kel olan kimse"; sonundaki kâf ve kâf-ı tasgîrdir, “kelcik" demek olur. "Kar'", kabak demektir. Ya'ni, ey kelcik, ya'ni ey sâlik-i ebter! Rûhunun başı nefsânî sıfat çıbanlarıyla kel olduğu hâlde etrâfina topladığın sâde-dil mürîdlere dayanarak ve onların medihlerine mağrûr olarak kabak gibi de yukarıya gittin; ve hakîkî meşâyihi beğenmeyip onların maârif ve hakāyıkını tenkîde kalktın.

1237. Gerçi senin merkebin evvelen serv-i sehî oldu, fakat nihayet kuru ve içsiz ve boş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1237. Gerçi senin bineğin başlangıçta uzun boylu servi ağacı gibiydi, fakat sonunda kuru, içsiz ve boş oldu.

"Serv-i sehî", "boyu doğru olan servi ağacı" demektir. Bu ifade, vücut yapısı düzgün olan kişiden kinayedir. Yani, ey kısır yolcu! Başlangıçta senin dayandığın ağaç ve duvar hükmündeki saf kişiler her ne kadar zengin, görünüşte makam ve mevki sahibi, boylu boslu ve gösterişli kimseler olsalar da, fakat sonunda yani bedensellik âlemine paydos borusu çalındığı zaman bedenin kabak gibi kuru, içsiz ve boş bir hâlde kalır. Asla ruhanî zevklerden bir şey bulunmaz.

"Serv-i sehî", "boyu doğru olan servi ağacı" demektir. Tenâsüb-i endâma mâlik olan kimseden kinâyedir. Ya'ni, ey sâlik-i ebter! Evvelâ senin dayandığın ağaç ve duvar mesâbesindeki sâde-dil kimseler her ne kadar ehl-i servet ve zâhirde mertebe ve mansıb sâhibi ve boylu boslu ve kerli ferli kimseler ise de, fakat sonunda ya'ni cismâniyet âlemine paydos borusu çalındığı vakit sûretin kabak gibi kuru ve içsiz ve boş bir hâlde kalır. Aslā ezvāk-ı rûhâniyyeden bir şey bulunmaz.

1238. Ey kabak senin yeşil rengin çabuk sarardı. Zīrā ki düzgünden idi, aslî değildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1238. Ey kabak, senin yeşil rengin çabuk sarardı. Çünkü düzmeceydi, aslî değildi.

Ey kabak hükmündeki iddiacı! Senin yeşil rengin, yani müridler arasındaki itibarın ve şöhretin çabuk sararır ve söner. Çünkü o ün ve şöhret ve parlaklık yalancıydı ve arızîydi ve düzmece bir şeyden meydana gelmişti; ruhundan kaynaklanmış ve aslî olan bir parlaklık değildi. "Gülgûne", kadınların kendilerini süslemek için yüzlerine sürdükleri beyaz boya ve allık demektir.

"Cendere", bozulmuş yazı üzerine kalem gezdirip düzeltmek ve kumaşın bozulmuş olan nakşını düzeltmektir. Diğer anlamları da vardır. Burada yüzün buruşukluğunu gidermek demek olur. Yani, kocakarı yüzüne düzgün ve buruşuklukları gidermek için birtakım ilaçlar sürdü. Fakat onun buruşmuş olan yüzü bir türlü düzelmedi.

Ey kabak mesâbesindeki müddeî! Senin yeşil rengin ya'ni müridler arasındaki i'tibârın ve şöhretin çabuk sararır ve söner. Zîrâ ki o sıyt u şöhret ve parlaklık kâzib idi ve ârizî idi ve düzgünden hâsıl olmuş idi; rûhundan neş'et etmiş ve aslî olan bir parlaklık değil idi. "Gülgûne", kadınların kendilerini süslemek için yüzlerine sürdükleri beyaz boya ve allık demektir.

"Cendere", bozulmuş yazı üzerine kalem gezdirip düzeltmek ve kumaşın bozulmuş olan nakşını düzeltmek. Diğer ma'nâları da vardır. Burada yüzün buruşukluğunu gidermek demek olur. Ya'ni, kocakarı yüzüne düzgün ve buruşuklūkları izâle için birtakım ilaçlar sürdü. Fakat onun buruşmuş olan yüzü bir türlü düzelmedi.

## O kocakarının hikâyesidir ki, kendi çirkin yüzüne cendere ve düzgün yaptı; ve yapılmış olmadı ve kabûl edici gelmedi

1239. Doksan yıllık koca bir ihtiyar var idi. Yüzü pür-teşennüc ve onun rengi zağferan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1239. Doksan yıllık koca bir ihtiyar vardı. Yüzü buruşuk ve rengi zağferan idi.

"Kelân", büyük; "teşennüc", buruşmak. Yani, doksan yaşında büyük bir ihtiyar kadın vardı. Yüzü pek çok buruşuk ve rengi de zağferan gibi sararmış idi.

"Kelân", büyük; "teşennüc", buruşmak. Ya'ni, doksan yaşında büyük bir ihtiyar kadın var idi. Yüzü pek ziyâde buruşuk ve rengi de zağferan gibi sararmış idi.

1240. Sofranın üstü gibi onun yüzü kat kat idi. Fakat onda koca aşkı kalmış idi. [1223]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1240. Sofranın üstü gibi onun yüzü kat kat idi. Fakat onda koca aşkı kalmış idi. [1223]

"Ser", burada "üst" anlamındadır. "Ser-i sofra", sofra yaygısının üstü demek olur. Yani, o doksan yaşındaki kadının yüzü sofra yaygısının üstü gibi buruşup kat kat olmuş idi. Fakat o yaşlı kadında hâlâ koca ve erkek aşkı kalmış idi ve erkeğe yakın olmak isterdi.

"Ser", burada "üst" ma'nâsınadır. "Ser-i sofra", sofra yaygısının üstü demek olur. Ya'ni, o doksan yaşındaki kadının yüzü sofra yaygısının üstü gibi buruşup kat kat olmuş idi. Fakat o ihtiyarda hâlâ koca ve erkek aşkı kalmış idi ve erkeğe mukārin olmak isterdi.

1241. Onun dişleri döküldü ve saçı süt gibi oldu. Boyu yay ve onun her hissi tağyîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1241. Onun dişleri döküldü ve saçı süt gibi oldu. Boyu yay gibi eğildi ve onun her hissi değişti.

## O kocakarının hikâyesidir ki, kendi çirkin yüzüne cendere ve düzgün yaptı; ve yapılmış olmadı ve kabûl edici gelmedi

1239. Doksan yıllık koca bir ihtiyar var idi. Yüzü pür-teşennüc ve onun rengi zağferan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1239. Doksan yıllık koca bir ihtiyar vardı. Yüzü buruşuk ve rengi zağferan idi.

"Kelân", büyük; "teşennüc", buruşmak. Yani, doksan yaşında büyük bir ihtiyar kadın vardı. Yüzü pek çok buruşuk ve rengi de zağferan gibi sararmış idi.

"Kelân", büyük; "teşennüc", buruşmak. Ya'ni, doksan yaşında büyük bir ihtiyar kadın var idi. Yüzü pek ziyâde buruşuk ve rengi de zağferan gibi sararmış idi.

1240. Sofranın üstü gibi onun yüzü kat kat idi. Fakat onda koca aşkı kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1240. Sofranın üstü gibi onun yüzü kat kat idi. Fakat onda koca aşkı kalmış idi.

"Ser", burada "üst" anlamındadır. "Ser-i sofra", sofra yaygısının üstü demek olur. Yani, o doksan yaşındaki kadının yüzü sofra yaygısının üstü gibi buruşup kat kat olmuş idi. Fakat o yaşlı kadında hâlâ koca ve erkek aşkı kalmış idi ve erkeğe yakın olmak isterdi.

"Ser", burada "üst" ma'nâsınadır. "Ser-i sofra", sofra yaygısının üstü demek olur. Ya'ni, o doksan yaşındaki kadının yüzü sofra yaygısının üstü gibi buruşup kat kat olmuş idi. Fakat o ihtiyarda hâlâ koca ve erkek aşkı kalmış idi ve erkeğe mukārin olmak isterdi.

1241. Onun dişleri döküldü ve saçı süt gibi oldu. Boyu yay ve onun her hissi tağyîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1241. Onun dişleri döküldü ve saçı süt gibi oldu. Boyu yay ve onun her hissi değişim gösterdi.

O kadının dişleri döküldü ve saçları ağarıp süt gibi beyaz oldu. Boyu yay gibi bükülüp kambur oldu; ve ihtiyarlık o çaresizin her hâlini ve her hissini bozdu ve değiştirdi.

O kadının dişleri döküldü ve saçları ağarıp süt gibi beyaz oldu. Boyu yay gibi bükülüp kambur oldu; ve ihtiyarlık o bîçârenin her hâlini ve her hissini bozdu ve değiştirdi.

1242. Koca ve şehvet aşkı ve onun hırsı tamam idi. Avlamak aşkı vardı, halbuki tuzak parça parça olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1242. Koca ve şehvet aşkı ve onun hırsı tamam idi. Avlamak aşkı vardı, halbuki tuzak parça parça olmuş idi.

O yaşlı kadında erkeğe yakın olup cinsel şehvet aşkı ve onun bu ilişkiye hırsı tam ve eksiksiz idi. Örneğin bu kadın bir erkek avcısı idi ve onda erkek avlamak aşkı vardı. Halbuki kadının gençliği, erkeği avlamak için bir tuzak olduğu hâlde, onun bu tuzağı bozulup parça parça olmuş idi.

O ihtiyarda erkeğe mukārin olup şehvet-i cimâ' aşkı ve onun bu muâmeleye hırsı tamâm ve kâmil idi. Meselâ bu bir erkek avcısı idi ve onda erkek avlamak aşkı vardı. Halbuki kadının gençliği, erkeği avlamak için bir tuzak olduğu hâlde, onun bu tuzağı bozulup parça parça olmuş idi.

1243. Vakitsiz kuş ve bir yolsuz yol idi. Boş tencerenin dibinde ateş dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1243. Vakti gelmemiş kuş ve çıkmaz bir yol idi. Boş tencerenin dibinde ateş dolu idi.

Bu yaşlı adam, örneğin vakitsiz öten bir kuş idi ve bir çıkmaz yol, yani ilerisi olmayan bir sokak olan bir yol idi. Onun hâli, altında ateş dolu olan boş tencereye benzerdi. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fih adlı eserlerinin 40. bölümünde bu anlama dair şöyle buyururlar: "Mevlânâ Bahâeddîn, eğer dişi dökülmüş ve yüzü keler sırtı gibi buruşmuş olan bir kocakarı karşına çıkıp "Eğer erkeksen ve delikanlıysan, işte ben geldim; işte at, işte meydan; erkekliğini göster bakalım!" dese, sen "Allah korusun! Vallahi, ben erkek değilim. Sana benim erkek olduğumu haber verenler yalan söylemişlerdir. Mademki sen eş olacaksın, namertlik hoştur!" dersin."

Bu ihtiyar, meselâ vakitsiz öten kuş idi ve bir yolsuz yol ya'ni ilerisi çıkmaz bir sokak olan bir yol idi. Onun hâli, altında ateş dolu olan boş tencereye benzerdi. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 40. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "Mevlânâ Bahâeddîn, eğer dişi dökülmüş ve yüzü keler sırtı gibi buruşmuş olan bir kocakarı karşına çıkıp "Eğer merd isen ve delikanlı isen, işte ben geldim; işte at, işte meydan; erkekliğini göster bakalım!" dese, sen "Maâzallâh! Vallâhi, ben erkek değilim. Sana benim erkek olduğumu haber verenler yalan söylemişlerdir. Mâdemki sen eş olacaksın, nâ-merdlik hoştur!" dersin."

1244. Meydanın aşığı idi; halbuki atı ve takati yok idi. Düdük âşığı idi; halbuki dudağı ve zurnası yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1244. Meydanın aşığı idi; halbuki atı ve gücü yok idi. Düdük aşığı idi; halbuki dudağı ve zurnası yok idi.

O yaşlı adam şehvet meydanının aşığı idi; fakat o meydanda koşturacak gençlik atı ve güç ile kudreti yok idi; ve örneğin düdük çalmanın aşığı idi; fakat bu düdüğü çalmak için gerekli olan dudağı ve zurnası yok idi. "Pây", birinci mısrada "güç" anlamındadır.

O ihtiyar şehvet meydanının âşığı idi; fakat o meydanda koşturacak gençlik atı ve tâkat ve kudreti yok idi; ve meselâ düdük çalmanın âşığı idi; fakat bu düdüğü çalmak için lâzım olan dudağı ve zurnası yok idi. "Pây", birinci mısra'da "tâkat" ma'nâsınadır.

1245. İhtiyarlıkta hırs kâfirler için olmasın! Ey bir şakî ki, Hudâ ona bu hırsı verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1245. İhtiyarlıkta hırs kâfirler için olmasın! Ey bir şakî (Allah'ın rahmetinden uzak düşmüş kişi) ki, Allah ona bu hırsı verdi.

O kadının dişleri döküldü ve saçları ağarıp süt gibi beyaz oldu. Boyu yay gibi bükülüp kambur oldu; ve ihtiyarlık o biçarenin her hâlini ve her hissini bozdu ve değiştirdi.

O kadının dişleri döküldü ve saçları ağarıp süt gibi beyaz oldu. Boyu yay gibi bükülüp kambur oldu; ve ihtiyarlık o bîçârenin her hâlini ve her hissini bozdu ve değiştirdi.

1242. Koca ve şehvet aşkı ve onun hırsı tamam idi. Avlamak aşkı vardı, halbuki tuzak parça parça olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1242. Koca ve şehvet aşkı ve onun hırsı tamam idi. Avlamak aşkı vardı, halbuki tuzak parça parça olmuş idi.

O yaşlı kadında erkeğe yakın olup cinsel şehvet aşkı ve onun bu ilişkiye hırsı tam ve eksiksiz idi. Örneğin bu kadın bir erkek avcısı idi ve onda erkek avlamak aşkı vardı. Halbuki kadının gençliği, erkeği avlamak için bir tuzak olduğu hâlde, onun bu tuzağı bozulup parça parça olmuş idi.

O ihtiyarda erkeğe mukārin olup şehvet-i cimâ' aşkı ve onun bu muâmeleye hırsı tamâm ve kâmil idi. Meselâ bu bir erkek avcısı idi ve onda erkek avlamak aşkı vardı. Halbuki kadının gençliği, erkeği avlamak için bir tuzak olduğu hâlde, onun bu tuzağı bozulup parça parça olmuş idi.

1243. Vakitsiz kuş ve bir yolsuz yol idi. Boş tencerenin dibinde ateş dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1243. Vakti gelmemiş kuş ve çıkmaz bir yol idi. Boş tencerenin dibi ateşle dolu idi.

Bu yaşlı adam, örneğin, vakitsiz öten bir kuş idi ve çıkmaz bir yol, yani ilerisi olmayan bir sokak gibi bir yol idi. Onun hâli, altında ateş dolu olan boş tencereye benzerdi. Mevlânâ efendimiz, Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 40. bölümünde bu anlama dair şöyle buyururlar: "Mevlânâ Bahâeddîn, eğer dişi dökülmüş ve yüzü keler sırtı gibi buruşmuş olan bir kocakarı karşına çıkıp "Eğer erkeksen ve delikanlıysan, işte ben geldim; işte at, işte meydan; erkekliğini göster bakalım!" dese, sen "Allah korusun! Vallahi, ben erkek değilim. Sana benim erkek olduğumu haber verenler yalan söylemişlerdir. Mademki sen eş olacaksın, nâ-merdlik hoştur!" dersin."

Bu ihtiyar, meselâ vakitsiz öten kuş idi ve bir yolsuz yol ya'ni ilerisi çıkmaz bir sokak olan bir yol idi. Onun hâli, altında ateş dolu olan boş tencereye benzerdi. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 40. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "Mevlânâ Bahâeddîn, eğer dişi dökülmüş ve yüzü keler sırtı gibi buruşmuş olan bir kocakarı karşına çıkıp "Eğer merd isen ve delikanlı isen, işte ben geldim; işte at, işte meydan; erkekliğini göster bakalım!" dese, sen "Maâzallâh! Vallâhi, ben erkek değilim. Sana benim erkek olduğumu haber verenler yalan söylemişlerdir. Mâdemki sen eş olacaksın, nâ-merdlik hoştur!" dersin."

1244. Meydanın aşığı idi; halbuki atı ve takati yok idi. Düdük âşığı idi; halbuki dudağı ve zurnası yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1244. Meydanın aşığı idi; halbuki atı ve gücü yok idi. Düdük aşığı idi; halbuki dudağı ve zurnası yok idi.

O yaşlı adam şehvet meydanının aşığı idi; fakat o meydanda koşturacak gençlik atı ve güç ile kudreti yok idi; ve örneğin düdük çalmanın aşığı idi; fakat bu düdüğü çalmak için gerekli olan dudağı ve zurnası yok idi. "Pây", birinci mısrada "güç" anlamındadır.

O ihtiyar şehvet meydanının âşığı idi; fakat o meydanda koşturacak gençlik atı ve tâkat ve kudreti yok idi; ve meselâ düdük çalmanın âşığı idi; fakat bu düdüğü çalmak için lâzım olan dudağı ve zurnası yok idi. "Pây", birinci mısra'da "tâkat" ma'nâsınadır.

1245. İhtiyarlıkta hırs kâfirler için olmasın! Ey bir şakî ki, Hudâ ona bu hırsı verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1245. İhtiyarlıkta hırs kâfirler için olmasın! Ey bir şakî ki, Hudâ ona bu hırsı verdi.

İhtiyarlıkta bu şehvet hırsı kâfirler için bile olmasın! Yani kâfirlere bile yakışmayan bu hâl müminlere ârız olursa çok kötü bir sonuç verir. Allah'ın ihtiyarlık hâli içinde bu şehvet hırsını verdiği kimse ne yaman bir şakîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 33. bölümünde şu beyti buyurmuşlardır: لَقَدْ جَلَّ خَطْبُ الشَّيْبِ إِنْ كَانَ كَلَّمَا بَدَتْ شَيْبَةٌ يَعْدُو مِنَ اللَّهْوِ مَرْكَبُ "Her bir ak kıl ortaya çıktıkça eğlenceden ibaret olan bir binek koşar bir hâlde olursa ihtiyarlığın işi büyük bir şey olur."

Yani ihtiyarlık arttıkça oyun ve eğlence ile meşguliyet de artar ise o ihtiyarlık zor bir hâl olur.

İhtiyarlıkta bu hırs-ı şehvet kâfirler için bile olmasın! Ya'ni kâfirlere bile yakışmayan bu hâl mü'minlere ârız olursa çok berbâd bir netîce verir. Hudâ'nın ihtiyarlık hâli içinde bu hırs-ı şehveti verdiği kimse ne yaman bir şakîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 33. faslında şu beyti buyurmuşlardır: لَقَدْ جَلَّ خَطْبُ الشَّيْبِ إِنْ كَانَ كَلَّمَا بَدَتْ شَيْبَةٌ يَعْدُو مِنَ اللَّهْوِ مَرْكَبُ "Her bir ak kıl zâhir oldukça lehvden ibaret olan bir merkeb koşar bir hâlde olursa ihtiyarlığın kârı azîm bir şey olur."

Ya'ni ihtiyarlık tezâyüd ettikçe laib ve lehv ile meşgüliyet de artar ise o ihtiyarlık müşkil bir hâl olur.

1246. İhtiyar olduğu vakit köpeğin dişleri döküldü. İnsanları terketti ve gübre tutucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1246. İhtiyar olduğu vakit köpeğin dişleri döküldü. İnsanları terk etti ve gübre tutucu oldu.

Köpek ihtiyar olduğu vakit dişleri dökülür ve insanların verdiği kemik ve benzeri katı gıdaları yiyemediği için artık insanların kapısını terk edip gıdasını yumuşak olan gübre ve necaset (pislik) ile sınırlar; ve kemik ve benzeri gıdalardan haz aldığı hâlde ihtiyarlığında bu nefse ait hazlarından vazgeçer.

Köpek ihtiyar olduğu vakit dişleri dökülür ve insanların verdiği kemik vesâir katı gıdaları yiyemediği için artık insanların kapısını terkedip gıdâsını yumuşak olan gübre ve necâsete hasreder; ve kemik vesâir gıdalardan mahzûz olduğu hâlde ihtiyarlığında bu huzûz-ı nefsânîsinden vazgeçer.

1247. Bu altmış yıllık köpeklere bak! Her bir demde onların köpek dişi daha keskindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1247. Bu altmış yıllık köpeklere bak! Her bir anda onların köpek dişi daha keskindir.

Hz. Pîr efendimiz, kadının ihtiyarlığından bütün erkek ve kadın insan fertlerinin ihtiyarlarına geçerek buyururlar ki: Bu altmış yaşına gelmiş ve hâlâ nefislerinin hazzından vazgeçememiş olan köpeklere bak! Her an onların köpek dişi hükmünde olan nefislerinin sıfatları daha keskin ve daha kuvvetlidir ve nefse ait hazları için halkı ısırıp yırtarlar.

Hz. Pîr efendimiz kadının ihtiyarlığından bilumûm erkek ve kadın efrâd-ı beşerin ihtiyarlarına intikal edip buyururlar ki: Bu altmış yaşına gelmiş ve hâlâ nefislerinin hazzından geçememiş olan köpeklere bak! Her ân onların köpek dişi mesâbesinde olan nefislerinin sıfatları daha keskin ve daha kuvvetlidir ve hazz-ı nefsânîleri için halkı ısırıp yırtarlar.

1248. İhtiyar köpeğin derisinden tüyü döküldü. Atlas giyici olan bu ihtiyar köpekleri gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1248. İhtiyar köpeğin derisinden tüyü döküldü. Atlas giyici olan bu ihtiyar köpekleri gör!

İhtiyar köpeğin derisinden tüyü dökülür, uyuz bir hâle gelir ve miskinleşir. Halbuki görünüşte insan, huyda köpek tabiatında olan bu nefsanî ihtiyarlıkta bu şehvet hırsı kâfirler için bile olmasın! Yani kâfirlere bile yakışmayan bu hâl müminlere ârız olursa çok kötü bir sonuç verir. Yüce Allah'ın ihtiyarlık hâli içinde bu şehvet hırsını verdiği kimse ne kötü bir şakîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 33. bölümünde şu beyti buyurmuşlardır: لَقَدْ جَلَّ خَطْبُ الشَّيْبِ إِنْ كَانَ كَلَّمَا بَدَتْ شَيْبَةٌ يَعْدُو مِنَ اللَّهْوِ مَرْكَبُ "Her bir ak kıl ortaya çıktıkça eğlenceden ibaret olan bir binek koşar bir hâlde olursa ihtiyarlığın kârı büyük bir şey olur."

Yani ihtiyarlık arttıkça oyun ve eğlence ile meşguliyet de artar ise o ihtiyarlık zor bir hâl olur.

İhtiyar köpeğin derisinden tüyü dökülür ve uyuz bir hâle gelir ve miskinleşir. Halbuki sûrette insan ve tiynette köpek meşrebinde olan bu nefsânî İhtiyarlıkta bu hırs-ı şehvet kâfirler için bile olmasın! Ya'ni kâfirlere bile yakışmayan bu hâl mü'minlere ârız olursa çok berbâd bir netîce verir. Hudâ'nın ihtiyarlık hâli içinde bu hırs-ı şehveti verdiği kimse ne yaman bir şakîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 33. faslında şu beyti buyurmuşlardır: لَقَدْ جَلَّ خَطْبُ الشَّيْبِ إِنْ كَانَ كَلَّمَا بَدَتْ شَيْبَةٌ يَعْدُو مِنَ اللَّهْوِ مَرْكَبُ "Her bir ak kıl zâhir oldukça lehvden ibaret olan bir merkeb koşar bir hâlde olursa ihtiyarlığın kârı azîm bir şey olur."

Ya'ni ihtiyarlık tezâyüd ettikçe laib ve lehv ile meşgüliyet de artar ise o ihtiyarlık müşkil bir hâl olur.

1246. İhtiyar olduğu vakit köpeğin dişleri döküldü. İnsanları terketti ve gübre tutucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1246. İhtiyar olduğu vakit köpeğin dişleri döküldü. İnsanları terk etti ve gübre tutucu oldu.

Köpek ihtiyar olduğu vakit dişleri dökülür ve insanların verdiği kemik ve benzeri katı gıdaları yiyemediği için artık insanların kapısını terk edip gıdasını yumuşak olan gübre ve necaset (pislik) ile sınırlar; ve kemik ve benzeri gıdalardan haz aldığı hâlde ihtiyarlığında bu nefse ait hazlarından vazgeçer.

Köpek ihtiyar olduğu vakit dişleri dökülür ve insanların verdiği kemik vesâir katı gıdaları yiyemediği için artık insanların kapısını terkedip gıdâsını yumuşak olan gübre ve necâsete hasreder; ve kemik vesâir gıdalardan mahzûz olduğu hâlde ihtiyarlığında bu huzûz-ı nefsânîsinden vazgeçer.

1247. Bu altmış yıllık köpeklere bak! Her bir demde onların köpek dişi daha keskindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1247. Bu altmış yıllık köpeklere bak! Her bir anda onların köpek dişi daha keskindir.

Hz. Pîr efendimiz, kadının ihtiyarlığından bütün erkek ve kadın insan fertlerinin ihtiyarlarına geçerek buyururlar ki: Bu altmış yaşına gelmiş ve hâlâ nefislerinin hazzından vazgeçememiş olan köpeklere bak! Her an onların köpek dişi hükmünde olan nefislerinin sıfatları daha keskin ve daha kuvvetlidir ve nefse ait hazları için halkı ısırıp yırtarlar.

Hz. Pîr efendimiz kadının ihtiyarlığından bilumûm erkek ve kadın efrâd-ı beşerin ihtiyarlarına intikal edip buyururlar ki: Bu altmış yaşına gelmiş ve hâlâ nefislerinin hazzından geçememiş olan köpeklere bak! Her ân onların köpek dişi mesâbesinde olan nefislerinin sıfatları daha keskin ve daha kuvvetlidir ve hazz-ı nefsânîleri için halkı ısırıp yırtarlar.

1248. İhtiyar köpeğin derisinden tüyü döküldü. Atlas giyici olan bu ihtiyar köpekleri gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1248. İhtiyar köpeğin derisinden tüyü döküldü. Atlas giyici olan bu ihtiyar köpekleri gör!

İhtiyar köpeğin derisinden tüyü dökülür ve uyuz bir hâle gelir ve miskinleşir. Halbuki görünüşte insan ve yaradılışta köpek huyunda olan bu nefsine düşkün kimseler ihtiyarladıkça arkalarına atlastan ve ipekli kumaşlardan elbiseler giyerler ve süslerine özen gösterirler. Bu sebeple Hakk'ın tabiî tasarrufuna boyun eğen hayvan köpekler, bu tabiî tasarrufa karşı kahramanlık ve direnç gösteren bu nefsine düşkün kimselerden özde daha üstün olurlar.

İhtiyar köpeğin derisinden tüyü dökülür ve uyuz bir hâle gelir ve miskinleşir. Halbuki sûrette insan ve tiynette köpek meşrebinde olan bu nefsânî kimseler ihtiyarladıkça arkalarına atlasdan ve ipekli kumaşlardan elbiseler gi- yerler ve süslerine i'tinâ ederler. Binâenaleyh Hakk'ın tasarruf-ı tabîîsine in- kıyâd eden hayvan köpekler, bu tasarruf-ı tabîîye karşı kahramanlık ve mukavemet gösteren bu nefsânî kimselerden sîrette daha efdal olurlar.

1249. Onların ferce ve altına olan aşklarını ve hırslarını dembedem köpek nes- li gibi daha ziyade gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1249. Onların cinsel organa ve altına olan aşklarını ve hırslarını sürekli köpek nesli gibi daha fazla gör!

Bu yaşlanmış insan köpeklerinin cinsel ilişki şehveti ve altın hakkındaki aşkları ve hırsları her an köpek yavruları gibi çoğalıp onların iç dünyalarını istila eder. Onlar cinsel organa ve altına esir olmuşlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlar hakkında "تعس عبد فرجه" yani "Cinsel organının kulu helak olsun!" diye beddua buyurmuşlardır.

Bu ihtiyarlaşmış olan insan köpeklerinin şehvet-i cimâ' ve altın hakkında olan aşkları ve hırsları her ân köpek yavruları gibi çoğalıp onların bâtınlarını istîlâ eder. Onlar ferce ve altına esîr olmuşlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlar hakında تعس عبد فرجه ya'ni "Fercinin kulu helâk olsun!" diye bedduâ buyurmuşlardır.

1250. Böyle bir ömür ki, cehennemin mâyesidir, gazab kasaplarına selhhâne gi- [1233] bidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1250. Böyle bir ömür ki, cehennemin mayasıdır, gazap kasaplarına mezbaha gibidir.

"Maya", asıl ve esas demektir. "Gazap kasapları"ndan kasıt, azap melekleridir ki, onlara şeriat dilinde "zebânî" derler. "Meslah", hayvan kesip yüzdükleri yerdir. Halk dilinde "salhâne" derler. Yani, böyle nefsanî sıfatların hükmü altında olan ömür, cehennemin aslı ve esasıdır. Çünkü nefis cehennem tabiatindedir ve onun sıfatları da cehennemin aslı ve esasındandır. Bu sebeple her kimin ömrü fercin ve şehvetin ve paranın esiri olarak geçerse, bu ömür berzah âleminde (ölümden sonraki ara âlem) ve ilahi gazaptan dolayı bir mezbaha olarak şekillenir ve azap melekleri bu mezbaha içinde ona azap ederler.

"Mâye", asıl ve esâs demektir. "Gazab kasapları"ndan murâd, azâb melek- leridir ki, onlara lisân-ı şer'de "zebânî" derler. "Meslah", hayvan kesip yüzdük- leri mahaldir. Lisân-ı avâmda "salhâna" (سالخانه) derler. Ya'ni, böyle sıfât-ı nef- sâniyyenin hükmü altında olan ömür, cehennemin aslı ve esâsıdır. Zîrâ nefis cehennem tabîatindedir ve onun sıfatları da cehennemin aslı ve esâsındandır. Binâenaleyh her kimin ömrü fercin ve şehvetin ve paranın esîri olarak geçer- se, bu ömür âlem-i berzahda ve gazab-ı ilâhîden dolayı bir selhhâne olarak te- messül eder ve azâb melekleri bu selhhâne içinde ona azâb ederler.

1251. Ona "Ömrün uzun olsun!" dedikleri vakit gönlü hoş, onun ağzı gülme- den açık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1251. Ona "Ömrün uzun olsun!" dedikleri vakit gönlü hoş, onun ağzı gülmeden açık olur.

Böyle nefsine esir olan bir kimseye "Ömrün uzun olsun!" diye dua ettikleri vakit gönlü hoşlanır ve sevinç gülüşünden dolayı dudakları kapanmaz, ağzı açık kalır. Halbuki böyle bir ömür onun hakkında bir beladır. Salih amele (iyi işlere) yakın olan ömür gibi değildir. Nitekim hadis-i şerifte طوبى لمن طال عمره و حسن عمله yani "Mübalağa ile saadet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de güzel oldu." buyrulmuştur. İnsanlar ihtiyarladıkça arkalarına atlastan ve ipekli kumaşlardan elbiseler giyerler ve süslerine özen gösterirler. Bu sebeple Hakk'ın doğal tasarrufuna boyun eğen hayvanlar, köpekler, bu doğal tasarrufa karşı kahramanlık ve direnç gösteren bu nefsanî kimselerden karakterde daha üstün olurlar.

Böyle esîr-i nefs olan bir kimseye "Ömrün uzun olsun!" diye duâ ettikleri vakit gönlü hoşlanır ve sevinç gülüşünden dolayı dudakları kapanmaz, ağzı açık kalır. Halbuki böyle bir ömür onun hakkında bir belâdır. Amel-i sâlihe mukärin olan ömür gibi değildir. Nitekim hadîs-i şerifte طوبى لمن طال عمره و حسن عمله ya'ni "Mübalağa ile saâdet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de kimseler ihtiyarladıkça arkalarına atlasdan ve ipekli kumaşlardan elbiseler giyerler ve süslerine i'tinâ ederler. Binâenaleyh Hakk'ın tasarruf-ı tabîîsine inkıyâd eden hayvan köpekler, bu tasarruf-ı tabîîye karşı kahramanlık ve mukavemet gösteren bu nefsânî kimselerden sîrette daha efdal olurlar.

1249. Onların ferce ve altına olan aşklarını ve hırslarını dembedem köpek nesli gibi daha ziyade gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1249. Onların cinsel organa ve altına olan aşklarını ve hırslarını an be an köpek nesli gibi daha fazla gör!

Bu yaşlanmış insan köpeklerinin cinsel ilişki şehveti ve altın hakkındaki aşkları ve hırsları her an köpek yavruları gibi çoğalıp onların iç dünyalarını istila eder. Onlar cinsel organa ve altına esir olmuşlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlar hakkında تعس عبد فرجه yani "Cinsel organının kulu helak olsun!" diye beddua buyurmuşlardır.

Bu ihtiyarlamış olan insan köpeklerinin şehvet-i cimâ' ve altın hakkında olan aşkları ve hırsları her ân köpek yavruları gibi çoğalıp onların bâtınlarını istîlâ eder. Onlar ferce ve altına esîr olmuşlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlar hakında تعس عبد فرجه ya'ni "Fercinin kulu helâk olsun!" diye bedduâ buyurmuşlardır.

1250. Böyle bir ömür ki, cehennemin mâyesidir, gazab kasaplarına selhhâne gibi[1233]dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1250. Böyle bir ömür ki, cehennemin özüdür, gazap kasaplarına mezbaha gibidir.

"Mâye", asıl ve esas demektir. "Gazap kasapları"ndan kasıt, azap melekleridir ki, onlara şeriat dilinde "zebânî" derler. "Meslah", hayvan kesip yüzdükleri yerdir. Halk dilinde "salhâne" derler. Yani, böyle nefsanî sıfatların hükmü altında olan ömür, cehennemin aslı ve esasıdır. Çünkü nefis cehennem tabiatindedir ve onun sıfatları da cehennemin aslı ve esasındandır. Bu sebeple her kimin ömrü cinsel organın, şehvetin ve paranın esiri olarak geçerse, bu ömür berzah âleminde ve ilâhî gazaptan dolayı bir mezbaha olarak belirir ve azap melekleri bu mezbaha içinde ona azap ederler.

"Mâye", asıl ve esâs demektir. "Gazab kasapları"ndan murâd, azâb melekleridir ki, onlara lisân-ı şer'de "zebânî" derler. "Meslah", hayvan kesip yüzdükleri mahaldir. Lisân-ı avâmda "salhâne" (سالخانه) derler. Ya'ni, böyle sıfât-ı nefsâniyyenin hükmü altında olan ömür, cehennemin aslı ve esâsıdır. Zîrâ nefis cehennem tabîatindedir ve onun sıfatları da cehennemin aslı ve esâsındandır. Binâenaleyh her kimin ömrü fercin ve şehvetin ve paranın esîri olarak geçerse, bu ömür âlem-i berzahda ve gazab-ı ilâhîden dolayı bir selhhâne olarak temessül eder ve azâb melekleri bu selhhâne içinde ona azâb ederler.

1251. Ona "Ömrün uzun olsun!" dedikleri vakit gönlü hoş, onun ağzı gülmeden açık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1251. Ona "Ömrün uzun olsun!" dedikleri vakit gönlü hoş, onun ağzı gülmeden açık olur.

Böyle nefsine esir olmuş bir kimseye "Ömrün uzun olsun!" diye dua ettikleri vakit gönlü hoşlanır ve sevinç gülüşünden dolayı dudakları kapanmaz, ağzı açık kalır. Aksine böyle bir ömür onun hakkında bir beladır. Salih amele (iyi işe) yakın olan ömür gibi değildir. Nasıl ki hadîs-i şerifte طوبى لمن طال عمره و حسن عمله yani "Mübalağa ile saadet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de güzel oldu!" buyurulur. Sözün özü, kötü amele yakın olan ömür beladır; ve iyi amele yakın olan uzun ömür nimettir.

Böyle esîr-i nefs olan bir kimseye "Ömrün uzun olsun!" diye duâ ettikleri vakit gönlü hoşlanır ve sevinç gülüşünden dolayı dudakları kapanmaz, ağzı açık kalır. Halbuki böyle bir ömür onun hakkında bir belâdır. Amel-i sâlihe mukärin olan ömür gibi değildir. Nitekim hadîs-i şerifte طوبى لمن طال عمره و حسن عمله ya'ni "Mübalağa ile saâdet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de güzel oldu!" buyurulur. Velhâsıl kötü amele mukārin olan ömür belâdır; ve iyi amele mukārin olan uzun ömür ni'mettir.

1252. Böyle nefrîni o dua zanneder. Göz açmaz; bir baş kaldırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1252. Böyle nefrîni o dua zanneder. Göz açmaz; bir baş kaldırmaz.

"Nefrîn", sövmek, lanet, beddua demektir. Yani, o nefsine düşkün olan kimse hakkında bela ve lanet olan bu uzun ömür duasını iyi bir dua zanneder. Kendi kötü hallerini düşünüp işlerin sonucuna gözünü açmaz ve bu nefsaniyet (nefse düşkünlük) aleminden başını kaldırmaz.

"Nefrîn", sövmek, la'net, bedduâ demektir. Ya'ni, o nefsânî olan kimse hakkında belâ ve la'net olan bu uzun ömür duâsını iyi bir duâ zanneder. Kendi fenâ hallerini düşünüp âkıbet-i ahvâle gözünü açmaz ve bu nefsâniyet âleminden başını kaldırmaz.

1253. Eğer bir kıl ucu maâddan göre idi, o ona "Böyle ömür senin olsun!" der idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1253. Eğer bir kıl ucu kadarını ahiret hayatından görseydi, o ona "Böyle ömür senin olsun!" derdi.

"Maâd"dan kasıt, ahiret hayatıdır. Yani, eğer ahiret hayatından bir kıl ucu kadarı kendisine açılıp da görseydi, bu kimse kendisine uzun ömür ile dua eden kimseye "Sonunda bela olacak olan böyle bir ömür senin olsun!" der ve bu duayı beddua görerek kabul etmezdi.

"Maâd"dan murâd, hayât-ı uhreviyyedir. Ya'ni, eğer hayât-ı uhreviyyeden bir kıl ucu kadarı kendisine münkeşif olup göre idi, bu kimse kendisine uzun ömür ile duâ eden kimseye "Sonunda belâ olacak olan böyle bir ömür senin olsun!" der ve bu duâyı bedduâ görerek kabûl etmezdi.

## Bir fakîrin hikâyesidir ki, o Geylânî tâcire "Hudâ seni selâmetle evine, barkına eriştirsin!" diye duâ etti

1254. Bir gün bir ekmeğe tapıcı olan zenbilli erkek dilenci Geylânî tâcire dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1254. Bir gün bir ekmeğe tapıcı olan zenbilli erkek dilenci Geylânlı tâcire dedi.

Bir gün şuradan buradan ekmek toplamaya düşkün olan, zenbilli, güçlü ve çok dilenen bir dilenci, Geylân şehrine mensup olan tâcire dedi. "Ner", sözlükte "erkek" demek olup burada "cesur ve çok dilenen olmak"tan kinayedir. "Hâce", efendi anlamına geldiği gibi, "tâcir" anlamında da kullanılır. "güzel oldu!" buyurulur. Sözün özü, kötü amele eşlik eden ömür beladır; ve iyi amele eşlik eden uzun ömür nimettir.

Bir gün şuradan buradan ekmek toplamaya harîs olan zenbilli bir kavî ve cerrâr dilenci Geylân şehrine mensûb olan tâcire dedi. "Ner", lügatte "erkek" demek olup burada "cesûr ve cerrâr olmak"tan kinâyedir. "Hâce", efendi ma'nâsına geldiği gibi, "tâcir" ma'nâsında da müsta'meldir. güzel oldu!" buyurulur. Velhâsıl kötü amele mukārin olan ömür belâdır; ve iyi amele mukārin olan uzun ömür ni'mettir.

1252. Böyle nefrîni o duâ zanneder. Göz açmaz; bir baş kaldırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1252. Böyle nefrîni o duâ zanneder. Göz açmaz; bir baş kaldırmaz.

"Nefrîn", sövmek, lanet, beddua demektir. Yani, o nefsanî olan kimse hakkında bela ve lanet olan bu uzun ömür duasını iyi bir dua zanneder. Kendi kötü hallerini düşünüp hallerin sonucuna gözünü açmaz ve bu nefsaniyet âleminden başını kaldırmaz.

"Nefrîn", sövmek, la'net, bedduâ demektir. Ya'ni, o nefsânî olan kimse hakkında belâ ve la'net olan bu uzun ömür duâsını iyi bir duâ zanneder. Kendi fenâ hallerini düşünüp âkıbet-i ahvâle gözünü açmaz ve bu nefsâniyet âleminden başını kaldırmaz.

1253. Eğer bir kıl ucu maâddan göre idi, o ona "Böyle ömür senin olsun!" der idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1253. Eğer bir kıl ucu kadarını ahiret hayatından görseydi, o ona "Böyle ömür senin olsun!" derdi.

"Maâd"dan kasıt, ahiret hayatıdır. Yani, eğer ahiret hayatından bir kıl ucu kadarı kendisine açılıp da görseydi, bu kimse kendisine uzun ömür ile dua eden kimseye "Sonunda bela olacak olan böyle bir ömür senin olsun!" der ve bu duayı beddua görerek kabul etmezdi.

"Maâd"dan murâd, hayât-ı uhreviyyedir. Ya'ni, eğer hayât-ı uhreviyyeden bir kıl ucu kadarı kendisine münkeşif olup göre idi, bu kimse kendisine uzun ömür ile duâ eden kimseye "Sonunda belâ olacak olan böyle bir ömür senin olsun!" der ve bu duâyı bedduâ görerek kabûl etmezdi.

## Bir fakîrin hikâyesidir ki, o Geylânî tâcire "Hudâ seni selâmetle evine, barkına eriştirsin!" diye duâ etti

1254. Bir gün bir ekmeğe tapıcı olan zenbilli erkek dilenci Geylânî tâcire dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1254. Bir gün bir ekmeğe tapıcı olan zenbilli erkek dilenci Geylânî tâcire dedi.

Bir gün şuradan buradan ekmek toplamaya düşkün olan, zenbilli, güçlü ve çok dilenen bir dilenci, Geylân şehrine mensup olan tüccara dedi. "Ner", sözlükte "erkek" demek olup burada "cesur ve çok dilenen olmak"tan kinayedir. "Hâce", efendi anlamına geldiği gibi, "tüccar" anlamında da kullanılır.

Bir gün şuradan buradan ekmek toplamaya harîs olan zenbilli bir kavî ve cerrâr dilenci Geylân şehrine mensûb olan tâcire dedi. "Ner", lügatte "erkek" demek olup burada "cesûr ve cerrâr olmak"tan kinâyedir. "Hâce", efendi ma'nâsına geldiği gibi, "tâcir" ma'nâsında da müsta'meldir.

1255. Ondan vaktaki ekmek aldı, dedi: "Ey Müsteân! Onu kendi hân u mânına hoş olarak tekrar eriştir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1255. Ondan ekmek aldığı vakit dedi: "Ey Müsteân (yardım istenen)! Onu kendi evine barkına hoş olarak tekrar eriştir!"

"Hân u mân", ev bark ve aile demektir. Dilenci tüccardan sadaka olarak ekmek aldığı zaman ona dua edip dedi: "Ey yardım istenen Hak! Bu efendiyi memnun ve mesrur olarak tekrar evine barkına ve ailesine kavuştur!"

“Hân u mân", ev bark ve ehl ü iyâl demektir. Dilenci tâcirden sadaka olarak ekmek aldığı vakit ona duâ edip dedi: "Ey Müsteân olan Hak! Bu efendiyi memnûn ve mesrûr olarak tekrâr evine barkına ve ehl ü iyâline kavuştur!"

1256. Dedi: "Eğer ev o ise ki, ben görmüşüm, ey düşkün, Hak seni oraya eriştirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1256. Dedi: "Eğer ev o ise ki, ben görmüşüm, ey düşkün, Hak seni oraya eriştirsin!"

"Dijem", donmuş ve gamlı ve hasta ve düşünceli ve sarhoş ve mahmûr ve düşkün anlamlarındadır (Burhân). "Hân", ev anlamındadır. Yani, ev bark ve ailece musibete uğramış olan tüccar, dilencinin bu duasını beğenmedi de, dedi ki: "Ey düşkün! Ve ey fakir! Eğer kavuşmam için dua ettiğin ev, bir musibet mahalli olan benim gördüğüm ev ise, Hak beni değil seni oraya kavuştursun!"

"Dijem", donmuş ve gamlı ve hasta ve düşünceli ve sarhoş ve mahmûr ve düşkün ma'nâlarınadır (Burhân). “Hân”, ev ma'nâsınadır. Ya'ni, ev bark ve âilece musîbete dûçâr olan tâcir, dilencinin bu duâsını beğenmedi de, dedi ki: "Ey düşkün! Ve ey fakir! Eğer kavuşmam için duâ ettiğin ev bir musîbet mahalli olan benim gördüğüm ev ise, Hak beni değil seni oraya kavuştursun!"

1257. Denîler her muhaddisi hakîr ederler; eğer onun sözü alî olursa nazil ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1257. Aşağılık kimseler her vaaz edeni hor görürler; eğer onun sözü yüce olursa onu alçaltırlar.

"Bâzil", "bezl"den ism-i fâildir; ve "bezl" gönül hoşluğuyla bir adama bağışta bulunmak anlamındadır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri "hor ve hakîr" anlamında almıştır. Fakat Kâmûs'ta bu anlam bulunmamaktadır. İhtimal ki, "bizle", "her gün kullanılan eski elbise" anlamında olduğundan hazret bu anlamdan hor ve hakîr anlamına geçiş yapmıştır. Fakat bazı nüshalarda "bâzil" yerine "bed-dil" geçmiştir. "Muhaddis", burada "vaaz ve nasihat için söz söyleyen" anlamındadır. Yani, anlayışı alçak olan kimseler vaizi hor ve hakîr ederler. Eğer onun sözleri yüksek olsa da o yüksek sözleri alçak mertebeye indirirler. Nitekim tüccar, fakirin yüksek anlamda olan duasını kendi eksik anlayışına göre alçak yaptı. Çünkü fakir tüccara: "Allah seni asıl vatanın olan hakikat âlemine kavuştursun!" anlamını kastetmişti. O ise mecazî ve zahirî vatan anladı; ve bu yüksek anlamı alçalttı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamda V. cildin 3116 numaralı beytinde şöyle buyurmuştu: بازگونه این سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı tersine geldi"] ve aynı şekilde I.

"Bâzil", "bezl"den ism-i fâildir; ve "bezl" gönül hoşluğu ile bir adama atiyye ihsân etmek ma'nâsınadır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri "hor ve hakîr" ma'nâsına almıştır. Fakat Kâmûs'ta bu ma'nâ mündemiç değildir. İhtimâl ki, "bizle", "her gün kullanılan eski elbise" ma'nâsında olduğundan hazret bu ma'nâdan hor ve hakîr ma'nâsına intikāl buyurmuştur. Fakat ba'zı nüshalarda "bâzil" yerine "bed-dil" vâki' olmuştur. "Muhaddis", burada "vaaz ve nasîhat için söz söyleyen" ma'nâsınadır. Ya'ni, anlayışı alçak olan kimseler vâizi hor ve hakîr ederler. Eğer onun sözleri yüksek olsa da o yüksek sözleri alçak mertebeye inici ederler. Nitekim tâcir, fakîrin yüksek ma'nâda olan duâsını kendi nâkıs anlayışına göre alçak yaptı. Zîrâ fakîr tâcire: "Hak seni vatan-ı aslîn olan âlem-i hakîkate kavuştursun!" ma'nâsını murâd etmiş idi. O ise vatan-ı mecâzî ve sûrî anladı; ve bu yüksek ma'nâyı alçalttı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda V. cildin 3116 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: بازگونه این سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] ve kezâ I.

1255. Ondan vaktaki ekmek aldı, dedi: "Ey Müsteân! Onu kendi hân u mânına hoş olarak tekrar eriştir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1255. Ondan ekmek aldığı vakit dedi: "Ey Müsteân (yardım istenen)! Onu kendi evine barkına hoş olarak tekrar eriştir!"

"Hân u mân", ev bark ve aile demektir. Dilenci tüccardan sadaka olarak ekmek aldığı zaman ona dua edip dedi: "Ey yardım istenen Hak! Bu efendiyi memnun ve mesrur olarak tekrar evine barkına ve ailesine kavuştur!"

“Hân u mân", ev bark ve ehl ü iyâl demektir. Dilenci tâcirden sadaka olarak ekmek aldığı vakit ona duâ edip dedi: "Ey Müsteân olan Hak! Bu efendiyi memnûn ve mesrûr olarak tekrâr evine barkına ve ehl ü iyâline kavuştur!"

1256. Dedi: "Eğer ev o ise ki, ben görmüşüm, ey düşkün, Hak seni oraya eriştirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1256. Dedi: "Eğer ev o ise ki, ben görmüşüm, ey düşkün, Hak seni oraya eriştirsin!"

"Dijem", donmuş ve gamlı ve hasta ve düşünceli ve sarhoş ve mahmûr ve düşkün anlamlarındadır (Burhân). "Hân", ev anlamındadır. Yani, ev bark ve ailece musibete uğramış olan tüccar, dilencinin bu duasını beğenmedi de, dedi ki: "Ey düşkün! Ve ey fakir! Eğer kavuşmam için dua ettiğin ev, bir musibet mahalli olan benim gördüğüm ev ise, Hak beni değil seni oraya kavuştursun!"

"Dijem", donmuş ve gamlı ve hasta ve düşünceli ve sarhoş ve mahmûr ve düşkün ma'nâlarınadır (Burhân). “Hân”, ev ma'nâsınadır. Ya'ni, ev bark ve âilece musîbete dûçâr olan tâcir, dilencinin bu duâsını beğenmedi de, dedi ki: "Ey düşkün! Ve ey fakir! Eğer kavuşmam için duâ ettiğin ev bir musîbet mahalli olan benim gördüğüm ev ise, Hak beni değil seni oraya kavuştursun!"

1257. Denîler her muhaddisi hakîr ederler; eğer onun sözü alî olursa nazil ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1257. Alçak kimseler her vaaz edeni hor görürler; eğer onun sözü yüce olursa onu alçaltırlar.

"Bâzil", "bezl"den türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim); ve "bezl" gönül hoşluğu ile bir adama bağışta bulunmak anlamına gelir. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri "hor ve hakîr" (aşağılanmış ve değersiz) anlamında almıştır. Fakat Kamûs'ta bu anlam bulunmamaktadır. İhtimal ki, "bizle", "her gün kullanılan eski elbise" anlamına geldiğinden hazret bu anlamdan "hor ve hakîr" anlamına geçiş yapmıştır. Fakat bazı nüshalarda "bâzil" yerine "bed-dil" (kötü gönüllü) geçmektedir. "Muhaddis", burada "vaaz ve nasihat için söz söyleyen" anlamındadır. Yani, anlayışı alçak olan kimseler vaizi hor ve hakîr ederler. Eğer onun sözleri yüksek olsa da o yüksek sözleri alçak mertebeye indirirler. Nitekim tüccar, fakirin yüksek anlamda olan duasını kendi eksik anlayışına göre alçak yaptı. Zira fakir tüccara: "Allah seni asıl vatanın olan hakikat âlemine kavuştursun!" anlamını kastetmişti. O ise vatanı mecazi ve zahiri anladı; ve bu yüksek anlamı alçalttı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamda V. cildin 3116 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlardı: بازگونه این سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı yansımış geldin"] ve aynı şekilde I. cildin 1099 numaralı beytinde de [yani "Kur'an'ı heva üzerine tevil ediyorsun; yüksek olan mana senden dolayı alçak ve eğri oldu"] buyurmuşlardır. "Bâzil" yerine "bed-dil" olan nüshaya göre anlam şöyle olur: Cahiller muhaddisin gönlünü değiştirirler. Her ne kadar onun sözleri yüksek ise de o yüksek mertebeden alçak mertebeye indirirler; ve aynı şekilde anladıkları alçak anlamlara yorumlarlar; ve bu hale muhaddisin gönlü bozulup yüksek sözlerini onların anlayışları mertebesine indirmeye mecbur olurlar ve onlara karşı كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم yani “İnsanlara akılları ölçüsünde söyleyiniz, kendi akıllarınız ölçüsünde değil!” hadis-i şerifindeki emre uyarlar.

"Bâzil", "bezl"den ism-i fâildir; ve "bezl" gönül hoşluğu ile bir adama atiyye ihsân etmek ma'nâsınadır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri "hor ve hakîr" ma'nâsına almıştır. Fakat Kamûs'ta bu ma'nâ mündemiç değildir. İhtimâl ki, "bizle", "her gün kullanılan eski elbise" ma'nâsında olduğundan hazret bu ma'nâdan hor ve hakîr ma'nâsına intikāl buyurmuştur. Fakat ba'zı nüshalarda "bâzil" yerine "bed-dil" vâki' olmuştur. "Muhaddis", burada "vaaz ve nasîhat için söz söyleyen" ma'nâsınadır. Ya'ni, anlayışı alçak olan kimseler vâizi hor ve hakîr ederler. Eğer onun sözleri yüksek olsa da o yüksek sözleri alçak mertebeye inici ederler. Nitekim tâcir, fakîrin yüksek ma'nâda olan duâsını kendi nâkıs anlayışına göre alçak yaptı. Zîrâ fakîr tâcire: "Hak seni vatan-ı aslîn olan âlem-i hakîkate kavuştursun!" ma'nâsını murâd etmiş idi. O ise vatan-ı mecâzî ve sûrî anladı; ve bu yüksek ma'nâyı alçalttı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda V. cildin 3116 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: بازگونه این سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrāki ve hatırı mün'akis geldin"] ve kezâ I. cildin 1099 numaralı beytinde de [ya'ni "Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu"] buyurmuşlardır. "Bâzil" yerine "bed-dil" olan nüshaya göre ma'nâ şöyle olur: Câhiller muhaddisin gönlünü tağyîr ederler. Her ne kadar onun sözleri yüksek ise de o yüksek mertebeden alçak mertebeye indirirler; ve kezâ anladıkları alçak ma'nâlara hamlederler; ve bu hâle muhaddisin gönlü bozulup yüksek sözlerini onların fehimleri mertebesine indirmeye mecbûr olurlar ve onlara karşı كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم ya'ni “Nâsa onların akılları mikdârınca söyleyiniz, kendi akıllarınız mikdârı üzerine değil!” hadîs-i şerîfindeki emre ittibâ' ederler.

1258. Zîrâ ki haber, dinleyicinin kadri gelir; terzi cübbeyi efendinin boyu üzerine götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1258. Çünkü haber, dinleyicinin değeri kadar gelir; terzi cübbeyi efendinin boyuna göre yapar.

"Nebe", "haber" anlamındadır. Yani, peygamberlerin ve evliyaların sözleri ve haberleri, dinleyenlerin akılları ve anlayışları ölçüsünde gelir. Çünkü terzi cübbeyi ve elbiseyi müşterisi olan efendinin boyuna göre biçip diker. Örneğin, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerine ashâb-ı kirâm, ayın önce hilâl, sonra dolunay ve sonra yine incelmesi hakkında sordular. "قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ" (Bakara, 2/189) yani "Ey resûlüm! De ki: İnsanlar için vakit ölçüleridir"; ve insanların vakitlerini göstermek için böyle incelip kalınlaşır, buyuruldu. Çünkü o kişilerin bu felekî halleri ve astronomi ilmini idrak etmeye güçleri yoktu. Bu sebeple onların idraklerine uygun bir söz ile sorularına cevap verildi.

"Neba", "haber" ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın sözleri ve haberleri dinleyenlerin akılları ve anlayışları mikdârınca gelir. Zîrâ terzi cübbeyi ve elbiseyi müşterisi olan efendinin boyuna göre biçip diker. Meselâ Resûl-i Ekrem hazretlerine ashâb-ı kirâm ayın evvelâ hilâl, sonra bedir ve sonra yine incelmesi hakkında sordular قل هي مواقيت للناس (Bakara, 2/189) ya'ni “Ey resûlüm! De ki: Nâs için mevâkîttir”; ve nâsın vakitlerini göstermek için böyle incelip kalınlaşır, buyuruldu. Zîrâ bu ahvâl-i felekiyyeyi ve ilm-i hey'eti o zevâtın idrâke kudretleri yok idi. Binâenaleyh onların idrâklerine münasib bir söz ile suâllerine cevâb verildi.

1259. Mâdemki meclis böyle pîgāresiz değildir, nâzil olan alçak sözden çare nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1259. Mademki meclis böyle alçak kişilerden arınmış değildir, inen alçak sözden çare nedir?

"Pîgāre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "nâkes ve denî" (alçak ve bayağı) anlamı uygundur. Yani, mademki hakikat ehlinin meclisi böyle noksan anlayışlı alçak kişilerden boş değildir, bu sebeple yüksek hakikatlerden ve bilgilerden vazgeçip onların anlayışlarına uygun olan alçak ve ilim mertebelerinden inen sözleri söylemekten başka çare yoktur. Cildin 1099 numaralı beytinde de [yani "Kur'an'ı heva üzerine yorumluyorsun; yüksek olan mana senden dolayı alçak ve eğri oldu"] buyurmuşlardır. "Bâzil" yerine "bed-dil" (kötü kalpli) olan nüshaya göre anlam şöyle olur: Cahiller muhaddisin (hadis rivayet edenin) gönlünü değiştirirler. Her ne kadar onun sözleri yüksek ise de o yüksek mertebeden alçak mertebeye indirirler; ve aynı şekilde anladıkları alçak manalara yorarlar; ve bu hâle muhaddisin gönlü bozulup yüksek sözlerini onların anlayışları mertebesine indirmeye mecbur olurlar ve onlara karşı yani "İnsanlara akılları ölçüsünde konuşunuz, kendi akıllarınız ölçüsünde değil!" hadis-i şerifindeki emre uyarlar.

"Pîgāre", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "nâkes ve denî" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, mâdemki ehl-i hakîkatin meclisi böyle nâkıs anlayışlı olan denîlerden hâlî değildir, binâenaleyh yüksek hakāyık ve maâriften vazgeçip onlara anlayışlarına muvâfik olan alçak ve merâtib-i ilmiyyeden inici olan sözleri söylemekten başka çare yoktur. cildin 1099 numaralı beytinde de [ya'ni "Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu"] buyurmuşlardır. "Bâzil" yerine "bed-dil" olan nüshaya göre ma'nâ şöyle olur: Câhiller muhaddisin gönlünü tağyîr ederler. Her ne kadar onun sözleri yüksek ise de o yüksek mertebeden alçak mertebeye indirirler; ve kezâ anladıkları alçak ma'nâlara hamlederler; ve bu hâle muhaddisin gönlü bozulup yüksek sözlerini onların fehimleri mertebesine indirmeye mecbûr olurlar ve onlara karşı ya'ni "Nâsa onların akılları mikdârınca كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم söyleyiniz, kendi akıllarınız mikdârı üzerine değil!" hadîs-i şerîfindeki emre ittibâ' ederler.

1258. Zîrâ ki haber, dinleyicinin kadri gelir; terzi cübbeyi efendinin boyu üzerine götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1258. Çünkü haber, dinleyicinin değeri kadar gelir; terzi cübbeyi efendinin boyuna göre yapar.

"Nebe", "haber" anlamındadır. Yani, peygamberlerin ve evliyaların sözleri ve haberleri, dinleyenlerin akılları ve anlayışları ölçüsünde gelir. Çünkü terzi cübbeyi ve elbiseyi, müşterisi olan efendinin boyuna göre biçip diker. Örneğin, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerine ashâb-ı kirâm, ayın önce hilâl, sonra dolunay ve sonra yine incelmesi hakkında sordular. "قل هي مواقيت للناس" (Bakara, 2/189) yani "Ey resûlüm! De ki: İnsanlar için vakit ölçüleridir"; ve insanların vakitlerini göstermek için böyle incelip kalınlaşır, buyuruldu. Çünkü o kişilerin bu felekî halleri ve astronomi ilmini idrak etmeye güçleri yoktu. Bu sebeple onların idraklerine uygun bir söz ile sorularına cevap verildi.

"Neba", "haber" ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın sözleri ve haberleri dinleyenlerin akılları ve anlayışları mikdârınca gelir. Zîrâ terzi cübbeyi ve elbiseyi müşterisi olan efendinin boyuna göre biçip diker. Meselâ Resûl-i Ekrem hazretlerine ashâb-ı kirâm ayın evvelâ hilâl, sonra bedir ve sonra yine incelmesi hakkında sordular قل هي مواقيت للناس (Bakara, 2/189) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: Nâs için mevâkîttir"; ve nâsın vakitlerini göstermek için böyle incelip kalınlaşır, buyuruldu. Zîrâ bu ahvâl-i felekiyyeyi ve ilm-i hey'eti o zevâtın idrâke kudretleri yok idi. Binâenaleyh onların idrâklerine münasib bir söz ile suâllerine cevâb verildi.

1259. Mâdemki meclis böyle pîgāresiz değildir, nazil olan alçak sözden çare nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1259. Mademki meclis böyle nâkeslerden arınmış değildir, inen alçak sözden çare nedir?

"Pîgâre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "nâkes ve denî" (alçak ve bayağı) anlamı uygundur. Yani, mademki hakikat ehlinin meclisi böyle nâkıs anlayışlı olan alçak kişilerden boş değildir, bu sebeple yüksek hakikatlerden ve ilimlerden vazgeçip onların anlayışlarına uygun olan, ilim mertebelerinden aşağı inen sözleri söylemekten başka çare yoktur.

"Pîgāre", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "nâkes ve denî" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, mâdemki ehl-i hakîkatin meclisi böyle nâkıs anlayışlı olan denîlerden hâlî değildir, binâenaleyh yüksek hakāyık ve maâriften vazgeçip onlara anlayışlarına muvâfik olan alçak ve merâtib-i ilmiyyeden inici olan sözleri söylemekten başka çare yoktur.

## O kocakarının sıfatı beyânındadır

1260. Haydi, bu sözü rehinden geri al! Kocakarı efsanesi tarafına geri git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1260. Haydi, bu sözü rehinden geri al! Kocakarı efsanesi tarafına geri git!

"Bu söz"den kasıt, yüksek sözlerin alçak anlamlara yorumlanması konusudur ki, yukarıda açıklandı. "Rehinden geri almak", konudan vazgeçmekten kinayedir. Hz. Pîr efendimiz kendi şerefli zâtına hitaben buyururlar ki: Ey Mevlâna! Mecliste eksik anlayış sahiplerinin bulunması yüzünden yüksek anlamlı sözleri alçaltma konusundan vazgeç de kocakarı efsanesine ve kocakarıdan maksadın ne olduğunun açıklanması tarafına geri dön!

"Bu söz"den murâd, yüksek sözlerin alçak ma'nâlara hamledilmesi bahsidir ki, yukarıda beyân buyuruldu. "Rehinden geri almak", bahisten vazgeçmekten kinâyedir. Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: Ey Mevlâna! Mecliste fihûm-i nâkısa ashâbı bulunması yüzünden yüksek ma'nâlı sözleri alçaltmak bahsinden vazgeç de kocakarı efsanesine ve kocakarıdan maksad ne olduğunun beyânı tarafına geri dön!

1261. Vaktâki yaşlı oldu ve bu yolda erkek değildir, sen onun adını sene yemiş acûze koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1261. Vaktâki yaşlı oldu ve bu yolda erkek değildir, sen onun adını sene yemiş acûze koy!

Hz. Pîr efendimiz bu şerefli beyitte "kocakarı"dan maksat ne olduğunu açıklarlar: Yani, vaktâki bir kişi yaşlandı ve Hakk yolunda kadın gibi kendi nefse ait hazlarını feda etmekten korktu ve onda erkeklik cesareti bulunmadı, sen o kişinin adını, saçı sakalı olsa da, yıllar yemiş ve geçirmiş kocakarı koy!

Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte "kocakarı"dan maksat ne olduğunu tavzîh buyururlar: Ya'ni, vaktâki bir şahıs yaşlandı ve Hak yolunda kadın gibi kendi huzûzât-ı nefsâniyyesini fedâ etmekten korktu ve onda erkeklik cesâreti bulunmadı, sen o şahsın adını, saçı sakalı olsa da, yıllar yemiş ve geçirmiş kocakarı koy!

1262. Onun [ne] re's-i mâlı ve pâyesi var, ne mâye kabulünün kabul edicisidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1262. Onun ne sermayesi ve derecesi var, ne de sermaye kabulünün kabul edicisidir!

Onun bu Hak yolunda ne sermaye olan yüce gayreti ve ne de ibadet hakkında bir mertebesi ve ne de isti'dâd (yatkınlık) sermayesini kabul etmesi için, insân-ı kâmil tarafından meydana gelen telkinleri kabul edicidir!

Onun bu Hak yolunda ne sermâye olan ulüvv-i himmeti ve ne de tâat hakkında bir mertebesi ve ne de mâye-i isti'dâdı kabûl etmesi için, insân-ı kâmil tarafından vâki' olan telkînâtı kabûl edicidir!

1263. Hoşluğu ne verici, ne kabul edicidir! Onda ne ma'nâ ne de ma'nâ çekicilik vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1263. Hoşluğu ne vericidir ne de kabul edicidir! Onda ne anlam ne de anlam çekiciliği vardır!

## O kocakarının sıfatı beyânındadır

1260. Haydi, bu sözü rehinden geri al! Kocakarı efsanesi tarafına geri git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1260. Haydi, bu sözü rehinden geri al! Kocakarı efsanesi tarafına geri git!

"Bu söz"den kasıt, yüksek sözlerin alçak anlamlara yorumlanması konusudur ki, yukarıda açıklandı. "Rehinden geri almak", konudan vazgeçmekten kinayedir. Hz. Pîr efendimiz kendi şerefli zâtına hitaben buyururlar ki: Ey Mevlâna! Mecliste eksik anlayış sahiplerinin bulunması yüzünden yüksek anlamlı sözleri alçaltma konusundan vazgeç de kocakarı efsanesine ve kocakarıdan maksadın ne olduğunun açıklanması tarafına geri dön!

"Bu söz"den murâd, yüksek sözlerin alçak ma'nâlara hamledilmesi bahsidir ki, yukarıda beyân buyuruldu. "Rehinden geri almak", bahisten vazgeçmekten kinâyedir. Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: Ey Mevlâna! Mecliste fihûm-i nâkısa ashâbı bulunması yüzünden yüksek ma'nâlı sözleri alçaltmak bahsinden vazgeç de kocakarı efsanesine ve kocakarıdan maksad ne olduğunun beyânı tarafına geri dön!

1261. Vaktāki yaşlı oldu ve bu yolda erkek değildir, sen onun adını sene yemiş acûze koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1261. Vaktiyle yaşlı oldu ve bu yolda erkek değildir, sen onun adını yıllar yemiş kocakarı koy!

Hz. Pîr efendimiz bu şerefli beyitte "kocakarı"dan maksadın ne olduğunu açıklarlar: Yani, vaktiyle bir kişi yaşlandı ve Hak yolunda kadın gibi kendi nefse ait hazlarını feda etmekten korktu ve onda erkeklik cesareti bulunmadı, sen o kişinin adını, saçı sakalı olsa da, yıllar yemiş ve geçirmiş kocakarı koy!

Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte "kocakarı"dan maksat ne olduğunu tavzîh buyururlar: Ya'ni, vaktâki bir şahıs yaşlandı ve Hak yolunda kadın gibi kendi huzûzât-ı nefsâniyyesini fedâ etmekten korktu ve onda erkeklik cesâreti bulunmadı, sen o şahsın adını, saçı sakalı olsa da, yıllar yemiş ve geçirmiş kocakarı koy!

1262. Onun [ne] re's-i mâlı ve pâyesi var, ne mâye kabulünün kabul edicisidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1262. Onun ne sermayesi ve derecesi var, ne de sermaye kabulünün kabul edicisidir!

Onun bu Hak yolunda ne sermaye olan yüce gayreti ve ne de ibadet hakkında bir mertebesi ve ne de isti'dâd (yatkınlık) sermayesini kabul etmesi için, insân-ı kâmil tarafından meydana gelen telkinleri kabul edicidir!

Onun bu Hak yolunda ne sermâye olan ulüvv-i himmeti ve ne de tâat hakkında bir mertebesi ve ne de mâye-i isti'dâdı kabûl etmesi için, insân-ı kâmil tarafından vâki' olan telkînâtı kabûl edicidir!

1263. Hoşluğu ne verici, ne kabul edicidir! Onda ne ma'nâ ne de ma'nâ çekicilik vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1263. Hoşluğu ne verici, ne kabul edicidir! Onda ne anlam ne de anlam çekicilik vardır!

Onun tabiatı, ne zevki ve hoşluğu vericidir ne de alıcıdır. Yani onun sohbetinden bir zevk alan olmadığı gibi, o da kâmillerin sohbetinden bir zevk ve hoşluk alıcı değildir. Çünkü onda anlam yoktur ki, o anlamı başkalarına telkin edebilsin. Anlam çekicilik dahi yoktur ki, kâmillerin sohbetinden ve kâmillerden istifade edebilsin!

Onun tab'ı, ne zevki ve hoşluğu vericidir ve ne de alıcıdır. Ya'ni onun sohbetinden bir zevk alan olmadığı gibi, o da kâmillerin sohbetinden bir zevk ve hoşluk alıcı değildir. Zîrâ onda ma'nâ yoktur ki, o ma'nâyı başkalarına telkîn edebilsin. Ma'nâ çekicilik dahi yoktur ki, kâmillerin sohbetinden ve kâmillerden istifade edebilsin!

1264. Ne dil, ne kulak, ne akıl, ne basar, ne ayıklık, ne sarhoşluk ve ne düşünce vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1264. Ne dil, ne kulak, ne akıl, ne basar (görüş), ne ayıklık, ne sarhoşluk ve ne düşünce vardır!

"Fiker", "düşünce ve endişe" demektir. Yani, o kabiliyetsiz kişinin manası olmadığı için faydalı sözleri söyleyecek dili yoktur; ve istidadı (yatkınlığı) olmadığı için faydalı sözleri dinleyebilecek bir kulağı da yoktur. Aklı olmadığı için dinlediği nükteli sözleri de anlayamaz. Basar-ı basireti (gönül gözü görüşü) olmadığı için insân-ı kâmilin kemalatını (olgunluklarını) göremez. His gözüyle ancak onun saçını, sakalını görür. Uhrevî işlerde ayık değildir; ve Hak yolunun sarhoşu da değildir. Bu vadilerde bir fikri de yoktur; donuk bir haldedir.

"Fiker", "düşünce ve endîşe" demektir. Ya'ni, o kābiliyetsiz şahsın ma'nâsı olmadığı için fâideli sözleri söyleyecek dili yoktur; ve isti'dâdı olmadığı için fâideli sözleri dinleyebilecek bir kulağı da yoktur. Aklı olmadığı için dinlediği nükteli sözleri de anlayamaz. Basar-ı basîreti olmadığı için insân-ı kâmilin kemâlâtını göremez. His gözüyle ancak onun saçını, sakalını görür. Umûr-ı uhreviyyede ayık değildir; ve Hak yolunun sarhoşu da değildir. Bu vâdîlerde bir fikri de yoktur; müncemid bir hâldedir.

1265. Ne niyaz ve ne de nâz için bir cemâl vardır! O soğan gibi kat kat kokmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1265. Ne yalvarma ne de naz için bir güzellik vardır! O soğan gibi kat kat kokmuştur.

Yani böyle bir kişinin kalbi donmuş olduğundan içinden Hakk'a yalvarması ve niyazı da yoktur; ve manevî bir güzelliği olmadığı için naz ehli de değildir. Onun sırrı ve ruhu, kalbi ve cismi soğan gibi kat kat kokmuş bir haldedir.

Ya'ni böyle bir şahsın kalbi müncemid olduğundan içinden Hakk'a yalvarması ve niyâzı da yoktur; ve bir cemâl-i ma'nevîsi olmadığı için nâz ehli de değildir. Onun sırrı ve rûhu, kalbi ve cismi soğan gibi kat kat kokmuş bir hâldedir.

1266. Ne bir yol kať' etmiş, ne de yola takati vardır! O kahbenin ne harâreti, ne sözü, ne âhı vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1266. Ne bir yol katetmiş, ne de yola gücü vardır! O kahbenin ne harareti, ne sözü, ne de ahı vardır!

"Ayak", burada "güç" anlamındadır. Yani, nefsin hazlarına saplanıp kalmış olduğundan Hakk yolunda ne bir mesafe katetmiştir, ne de bu yolda yürümeye gücü vardır. Nefis ve şeytanın eseri olan o kahbenin içinde ne hararet, ne de yanıklık ve ne de ziyan içinde geçen dünya hayatına üzülerek ah etmek vardır! Onun tabiatı, ne zevk ve hoşluk vericidir ne de alıcıdır. Yani onun sohbetinden bir zevk alan olmadığı gibi, o da kâmillerin sohbetinden bir zevk ve hoşluk alıcı değildir. Çünkü onda mana yoktur ki, o manayı başkalarına telkin edebilsin. Mana çekiciliği dahi yoktur ki, kâmillerin sohbetinden ve kâmillerden istifade edebilsin!

"Pây", burada "tâkat" ma'nâsınadır. Ya'ni, nefsin huzûzâtında saplanmış kalmış olduğundan tarîk-ı Hak'ta ne bir mesafe kat' edebilmiştir, ne de bu yolda yürümeye tâkati vardır. Nefis ve şeytanın mef'ûlü olan o kahbenin içinde ne harâret, ne de yanıklık ve ne de ziyân içinde geçen hayât-ı dünyeviyyesine teessüf ederek âh etmek vardır! Onun tab'ı, ne zevki ve hoşluğu vericidir ve ne de alıcıdır. Ya'ni onun sohbetinden bir zevk alan olmadığı gibi, o da kâmillerin sohbetinden bir zevk ve hoşluk alıcı değildir. Zîrâ onda ma'nâ yoktur ki, o ma'nâyı başkalarına telkîn edebilsin. Ma'nâ çekicilik dahi yoktur ki, kâmillerin sohbetinden ve kâmillerden istifade edebilsin!

1264. Ne dil, ne kulak, ne akıl, ne basar, ne ayıklık, ne sarhoşluk ve ne düşünce vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1264. Ne dil, ne kulak, ne akıl, ne basar (görüş), ne ayıklık, ne sarhoşluk ve ne düşünce vardır!

"Fiker", "düşünce ve endişe" demektir. Yani, o kabiliyetsiz kişinin manası olmadığı için faydalı sözleri söyleyecek dili yoktur; ve istidadı (yatkınlığı) olmadığı için faydalı sözleri dinleyebilecek bir kulağı da yoktur. Aklı olmadığı için dinlediği nükteli sözleri de anlayamaz. Basar-ı basireti (gönül gözü görüşü) olmadığı için insân-ı kâmilin kemalatını (olgunluklarını) göremez. His gözüyle ancak onun saçını, sakalını görür. Uhrevî işlerde ayık değildir; ve Hak yolunun sarhoşu da değildir. Bu vadilerde bir fikri de yoktur; donuk bir haldedir.

"Fiker", "düşünce ve endîşe" demektir. Ya'ni, o kābiliyetsiz şahsın ma'nâsı olmadığı için fâideli sözleri söyleyecek dili yoktur; ve isti'dâdı olmadığı için fâideli sözleri dinleyebilecek bir kulağı da yoktur. Aklı olmadığı için dinlediği nükteli sözleri de anlayamaz. Basar-ı basîreti olmadığı için insân-ı kâmilin kemâlâtını göremez. His gözüyle ancak onun saçını, sakalını görür. Umûr-ı uhreviyyede ayık değildir; ve Hak yolunun sarhoşu da değildir. Bu vâdîlerde bir fikri de yoktur; müncemid bir hâldedir.

1265. Ne niyaz ve ne de nâz için bir cemâl vardır! O soğan gibi kat kat kokmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1265. Ne yalvarma ne de naz için bir güzellik vardır! O soğan gibi kat kat kokmuştur.

Yani böyle bir kişinin kalbi donmuş olduğundan içinden Hakk'a yalvarması ve niyazı da yoktur; ve manevî bir güzelliği olmadığı için naz ehli de değildir. Onun sırrı ve ruhu, kalbi ve cismi soğan gibi kat kat kokmuş bir haldedir.

Ya'ni böyle bir şahsın kalbi müncemid olduğundan içinden Hakk'a yalvarması ve niyâzı da yoktur; ve bir cemâl-i ma'nevîsi olmadığı için nâz ehli de değildir. Onun sırrı ve rûhu, kalbi ve cismi soğan gibi kat kat kokmuş bir hâldedir.

1266. Ne bir yol kať' etmiş, ne de yola takati vardır! O kahbenin ne harâreti, ne sözü, ne âhı vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1266. Ne bir yol katetmiş, ne de yola gücü vardır! O kahbenin ne harareti, ne sözü, ne de ahı vardır!

"Ayak", burada "güç" anlamındadır. Yani, nefsin hazlarına saplanıp kalmış olduğundan Hakk yolunda ne bir mesafe katetmiştir, ne de bu yolda yürümeye gücü vardır. Nefis ve şeytanın etkisiyle oluşan o kahbenin içinde ne hararet, ne de yanıklık ve ne de ziyan içinde geçen dünya hayatına üzülerek ah etmek vardır!

"Pây", burada "tâkat" ma'nâsınadır. Ya'ni, nefsin huzûzâtında saplanmış kalmış olduğundan tarîk-ı Hak'ta ne bir mesafe kat' edebilmiştir, ne de bu yolda yürümeye tâkati vardır. Nefis ve şeytanın mef'ûlü olan o kahbenin içinde ne harâret, ne de yanıklık ve ne de ziyân içinde geçen hayât-ı dünyeviyyesine teessüf ederek âh etmek vardır!

## O fakîrin hikâyesidir ki, o evden her ne istedi ise "Yoktur!" dediler

1267. Bir dilenci bir ev tarafına geldi. Bir mikdar kuru yahud tâze ekmek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1267. Bir dilenci bir evin tarafına geldi. Bir miktar kuru yahut taze ekmek istedi.

"Nân", ekmek, sonundaki "hâ" miktar içindir. "Nâne", "bir miktar ekmek" demektir.

"Nân", ekmek, nihâyetindeki "hâ" mikdar içindir. "Nâne", "bir mikdâr ekmek" demek olur.

1268. Ev sahibi dedi: "Burada ekmek nerededir? Sersem misin, bu ne vakit ekmekçi dükkânıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1268. Ev sahibi dedi: "Burada ekmek nerededir? Sersem misin, bu ne zaman ekmekçi dükkânıdır?"

Yani, "Burada ekmek bulunmaz. Sersem misin, burası ekmekçi dükkânı mıdır ki, ekmek bulunsun?" "Nânba", ekmekçi demektir.

Ya'ni, "Burada ekmek bulunmaz. Sersem misin, burası ekmekçi dükkânı mıdır ki, ekmek bulunsun?" "Nânba", ekmekçi demektir.

1269. Dedi: "Bâri, bana biraz iç yağı bul!" Dedi: "Nihayet, kasap dükkânı değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1269. Dedi: "Bari, bana biraz iç yağı bul!" Dedi: "Nihayet, kasap dükkânı değildir!"

"Pîh", iç yağı anlamındadır. Yani, dilenci ev sahibine dedi: "Mademki ekmek yoktur, hiç olmazsa bana biraz iç yağı bul!" Ev sahibi cevap olarak dedi: "Burası kasap dükkânı değildir ki, iç yağı bulunsun!"

"Pîh", iç yağı ma'nâsınadır. Ya'ni, dilenci ev sahibine dedi: "Mâdemki ekmek yoktur, hiç olmazsa bana biraz iç yağı bul!" Ev sahibi cevâben dedi: "Burası kasap dükkânı değildir ki, iç yağı bulunsun!"

1270. Dedi: "Ey ev sahibi! Bir parça un ver!" Dedi: "Zaneder misin ki, burası değirmendir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1270. Dedi: "Ey ev sahibi! Bir parça un ver!" Dedi: "Zanneder misin ki, burası değirmendir?"

1271. Dedi: "Bâri, bardaktan su ver!" Dedi: "Nihayet ırmak yahud su oluğu değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1271. Dedi: "Hiç olmazsa, bardaktan su ver!" Dedi: "Sonuçta ırmak yahut su oluğu değildir!"

## O fakîrin hikâyesidir ki, o evden her ne istedi ise "Yoktur!" dediler

1267. Bir dilenci bir ev tarafına geldi. Bir mikdar kuru yahud tâze ekmek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1267. Bir dilenci bir evin tarafına geldi. Bir miktar kuru yahut taze ekmek istedi.

"Nân", ekmek, sonundaki "hâ" miktar içindir. "Nâne", "bir miktar ekmek" demektir.

"Nân", ekmek, nihâyetindeki "hâ" mikdar içindir. "Nâne", "bir mikdâr ekmek" demek olur.

1268. Ev sahibi dedi: "Burada ekmek nerededir? Sersem misin, bu ne vakit ekmekçi dükkânıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1268. Ev sahibi dedi: "Burada ekmek nerededir? Sersem misin, bu ne zaman ekmekçi dükkânıdır?"

Yani, "Burada ekmek bulunmaz. Sersem misin, burası ekmekçi dükkânı mıdır ki, ekmek bulunsun?" "Nânba", ekmekçi demektir.

Ya'ni, "Burada ekmek bulunmaz. Sersem misin, burası ekmekçi dükkânı mıdır ki, ekmek bulunsun?" "Nânba", ekmekçi demektir.

1269. Dedi: "Bâri, bana biraz iç yağı bul!" Dedi: "Nihayet, kasap dükkânı değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1269. Dedi: "Bari, bana biraz iç yağı bul!" Dedi: "Nihayet, kasap dükkânı değildir!"

"Pîh", iç yağı anlamındadır. Yani, dilenci ev sahibine dedi: "Mademki ekmek yoktur, hiç olmazsa bana biraz iç yağı bul!" Ev sahibi cevap olarak dedi: "Burası kasap dükkânı değildir ki, iç yağı bulunsun!"

"Pîh", iç yağı ma'nâsınadır. Ya'ni, dilenci ev sahibine dedi: "Mâdemki ekmek yoktur, hiç olmazsa bana biraz iç yağı bul!" Ev sahibi cevâben dedi: "Burası kasap dükkânı değildir ki, iç yağı bulunsun!"

1270. Dedi: "Ey ev sahibi! Bir parça un ver!" Dedi: "Zaneder misin ki, bu-[1253] rası değirmendir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1270. Dedi: "Ey ev sahibi! Bir parça un ver!" Dedi: "Zanneder misin ki, burası değirmendir?"

1271. Dedi: "Bâri, bardaktan su ver!" Dedi: "Nihayet ırmak yahud su olu-ğu değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1271. Dedi: "Hiç olmazsa, bardaktan su ver!" Dedi: "Sonuçta ırmak yahut su oluğu değildir!"

"Mekraa", "kür" ve "kürû'" kelimelerinden türemiştir ve ism-i âlettir (bir işi yapmaya yarayan aletin adı). Kadeh, bardak ve benzeri şeylerdir ki, içindeki su ağız değdirilerek içilir. "Meşraa", "su akan oluk" demektir.

"Mekraa", "kür" ve "kürû'"dan müştakdır ve ism-i âlettir. Kadeh ve bardak ve onun emsâli olan şeylerdir ki, içindeki su ağız temâs ettirilerek içilir. "Meşraa", "su akan oluk" demektir.

1272. O, ekmekten kepeğe kadar her ne diledi ise, istihzalı söz söyledi ve ona latîfe etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1272. O, ekmekten kepeğe kadar her ne diledi ise, alaylı söz söyledi ve ona şaka yaptı.

"Çurbek" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "zarif ve alaylı söylenen söz" demektir; "ya" kelimesi ise birleştirme içindir. "Füsûs" kelimesi burada "oyun, zarafet, alay ve şaka" demektir. "Füsûs kerden" ise "alay etmek ve şaka yapmak" anlamına gelir. Yani, dilenci, ekmekten kepeğe kadar her ne istedi ise, ev sahibi ona alaylı söz söyledi ve ona şaka yaptı.

"Çurbek", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "zarâfet ve istihzâ ile söylenen söz" demektir; "ya" vahdet içindir. "Füsûs", burada "oyun ve zarâfet ve istihzâ ve latîfe" demektir. "Füsûs kerden," "istihzâ ve latîfe etmek" demek olur. Ya'ni, dilenci, ekmekten kepeğe varıncaya kadar her ne istedi ise, ev sahibi ona istihzâlı söz söyledi ve ona latîfe etti.

1273. O dilenci içeriye gitti ve eteğini yukarı çekti, o ev içine tedbîr ile pislemek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1273. O dilenci içeriye gitti ve eteğini yukarı çekti, o ev içine tedbir ile pislemek istedi.

"Rîd," "rîden" masdarından (fiil kökünden türeyen isim) türemiş hafifletilmiş bir masdardır; "ihtiyacını gidermek ve dışkılamak" demektir. "Hisbet", saygı ve tedbir demektir. Bazı nüshalarda ikinci mısra اندر آن خانه بجست و خواست رید şeklinde yer alır ve "O ev içine sıçradı ve pislemek istedi" demek olur. Yani, dilenci, istediği şeylerden hiçbirinin evde bulunmadığı cevabını alınca, hemen evden içeriye girdi ve eteklerini kaldırıp çömeldi ve ihtiyacını gidermek vaziyetini aldı.

"Rîd," "rîden" masdarından masdar-ı tahfifidir; "kazâ-yı hâcet etmek ve tegavvut etmek" demektir. "Hisbet", saygı ve tedbîr demektir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra اندر آن خانه بجست و خواست رید sûretinde vâki'dir ve "O ev içine sıçradı ve pislemek istedi" demek olur. Ya'ni, dilenci, istediği şeylerden hiçbirisinin evde bulunmadığı cevabını alınca, hemen evden içeriye girdi ve eteklerini kaldırıp çömeldi ve kazâ-yı hâcet etmek vaz'iyeti aldı.

1274. Dedi: "Hey hey!" Dedi: "Ey müncemid, sus, tâ ki, bu vîrânede kendimi fâriğ edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Dedi: "Hey hey!" Dedi: "Ey donmuş kişi, sus ki, bu viranede kendimi rahatlatayım!"

"Hey hey!" azarlama ve kınama kelimesidir; "dijem", donmuş, gamlı, hasta, sersem, sarhoş, mahmur, düşünceli, kara, bulanık ve karanlık anlamlarına gelir (Burhan). Burada ev sahibinin hiçbir hareketi ve menfaati meydana gelmediği için "donmuş kişi" ifadesi uygundur. Yani, dilencinin ihtiyacını gidermeye hazırlandığını gören ev sahibi, dilenciye hitaben: "Hey hey! Ne yapıyorsun? Kendine gel!" diye seslendi. Dilenci de, cevaben: "Sus, ey donmuş kişi! Burası bomboş bir yerdir. Bırak ki, ihtiyacımı giderip kendimi sıkıntıdan kurtarayım!" dedi. "Mekraa", "kür" ve "kürû'"dan türemiştir ve alet ismidir. Kadeh ve bardak ve onun benzeri olan şeylerdir ki, içindeki su ağız değdirilerek içilir. "Meşraa", "su akan oluk" demektir.

"Hey hey!" zecr ve tevbîh kelimesidir; "dijem", donmuş, müncemid, gamlı, hasta, sersem, sarhoş, mahmûr, düşünceli, kara, bulanık ve karanlık ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada ev sahibinin hiçbir hareketi ve menfaati vâki' olmadığı için "müncemid" ta'bîri münasibdir. Ya'ni, dilencinin kazâ-yı hâcete hazırlandığını gören ev sahibi, dilenciye hitâben: "Hey hey! Ne yapıyorsun? Kendine gel!" diye hitâb etti. Dilenci de, cevâben: "Sus, ey müncemid! Burası bomboş bir yerdir. Bırak ki, def-i hâcet edip kendimi sıkıntıdan fâriğ edeyim!" dedi. "Mekraa", "kür" ve "kürû'"dan müştakdır ve ism-i âlettir. Kadeh ve bardak ve onun emsâli olan şeylerdir ki, içindeki su ağız temâs ettirilerek içilir. "Meşraa", "su akan oluk" demektir.

1272. O, ekmekten kepeğe kadar her ne diledi ise, istihzalı söz söyledi ve ona latîfe etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1272. O, ekmekten kepeğe kadar her ne diledi ise, alaylı söz söyledi ve ona şaka yaptı.

"Çurbek" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "zarif ve alaylı söylenen söz" demektir; "ya" kelimesi ise birleştirme içindir. "Füsûs" kelimesi burada "oyun, zarafet, alay ve şaka" demektir. "Füsûs kerden" ise "alay etmek ve şaka yapmak" anlamına gelir. Yani, dilenci, ekmekten kepeğe kadar her ne istedi ise, ev sahibi ona alaylı söz söyledi ve ona şaka yaptı.

"Çurbek", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "zarâfet ve istihzâ ile söylenen söz" demektir; "ya" vahdet içindir. "Füsûs", burada "oyun ve zarâfet ve istihzâ ve latîfe" demektir. "Füsûs kerden," "istihzâ ve latîfe etmek" demek olur. Ya'ni, dilenci, ekmekten kepeğe varıncaya kadar her ne istedi ise, ev sahibi ona istihzâlı söz söyledi ve ona latîfe etti.

1273. O dilenci içeriye gitti ve eteğini yukarı çekti, o ev içine tedbîr ile pislemek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1273. O dilenci içeriye gitti ve eteğini yukarı çekti, o ev içine tedbir ile pislemek istedi.

"Rîd," "rîden" masdarından (fiil kökünden türeyen isim) türemiş hafifletilmiş bir masdardır; "ihtiyacını gidermek ve dışkılamak" demektir. "Hisbet", saygı ve tedbir demektir. Bazı nüshalarda ikinci mısra اندر آن خانه بجست و خواست رید şeklinde yer alır ve "O ev içine sıçradı ve pislemek istedi" demek olur. Yani, dilenci, istediği şeylerden hiçbirinin evde bulunmadığı cevabını alınca, hemen evden içeriye girdi ve eteklerini kaldırıp çömeldi ve ihtiyacını gidermek vaziyetini aldı.

"Rîd," "rîden" masdarından masdar-ı tahfifidir; "kazâ-yı hâcet etmek ve tegavvut etmek" demektir. "Hisbet", saygı ve tedbîr demektir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra اندر آن خانه بجست و خواست رید sûretinde vâki'dir ve "O ev içine sıçradı ve pislemek istedi" demek olur. Ya'ni, dilenci, istediği şeylerden hiçbirisinin evde bulunmadığı cevabını alınca, hemen evden içeriye girdi ve eteklerini kaldırıp çömeldi ve kazâ-yı hâcet etmek vaz'iyeti aldı.

1274. Dedi: "Hey hey!" Dedi: "Ey müncemid, sus, tâ ki, bu vîrânede kendimi fâriğ edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Dedi: "Hey hey!" Dedi: "Ey donmuş kişi, sus ki, bu viranede kendimi rahatlatayım!"

"Hey hey!" azarlama ve kınama kelimesidir; "dijem" donmuş, gamlı, hasta, sersem, sarhoş, mahmur, düşünceli, kara, bulanık ve karanlık anlamlarına gelir (Burhan). Burada ev sahibinin hiçbir hareketi ve menfaati meydana gelmediği için "donmuş kişi" ifadesi uygundur. Yani, dilencinin ihtiyacını gidermeye hazırlandığını gören ev sahibi, dilenciye hitaben: "Hey hey! Ne yapıyorsun? Kendine gel!" diye seslendi. Dilenci de, cevaben: "Sus, ey donmuş kişi! Burası bomboş bir yerdir. Bırak da ihtiyacımı giderip kendimi sıkıntıdan kurtarayım!" dedi.

"Hey hey!" zecr ve tevbîh kelimesidir; "dijem", donmuş, müncemid, gamlı, hasta, sersem, sarhoş, mahmûr, düşünceli, kara, bulanık ve karanlık ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada ev sahibinin hiçbir hareketi ve menfaati vâki' olmadığı için "müncemid" ta'bîri münasibdir. Ya'ni, dilencinin kazâ-yı hâcete hazırlandığını gören ev sahibi, dilenciye hitâben: "Hey hey! Ne yapıyorsun? Kendine gel!" diye hitâb etti. Dilenci de, cevâben: "Sus, ey müncemid! Burası bomboş bir yerdir. Bırak ki, def-i hâcet edip kendimi sıkıntıdan fâriğ edeyim!" dedi.

1275. "Mâdemki burada yaşamak vechi yoktur, böyle bir eve çiş etmek gerektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1275. "Mademki burada yaşamak imkânı yoktur, böyle bir eve çiş etmek gerekir!"

Dilenci dedi ki: "Mademki bu evde yaşamak imkânı ve vasıtası olan gıda adına hiçbir şey yoktur, bu sebeple böyle bir eve çiş etmek lazım gelir!" "Rîsten" dahi, "rîden" gibi "dışkılamak" anlamına gelir.

Dilenci dedi ki: "Mâdemki bu evde yaşamak vechi ve vâsıtası olan gıdâ nâmına hiçbir şey yoktur, binâenaleyh böyle bir eve çiş etmek lâzım gelir!" "Rîsten" dahi, "rîden" gibi "tegavvut etmek" ma'nâsınadır.

1276. Mâdemki sen, şehriyârın reviş öğrenici şikârı olan bir doğan değilsin ki, av tutasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1276. Mademki sen, hükümdarın yol öğrenen avcı doğanı değilsin ki, av tutasın!

"Dest-âmûz", bileşik bir sıfattır. "Dest", "el" anlamından başka, "kudret, tarz, yol, kural" anlamlarına da gelir. "Şehriyâr"dan kasıt, Hak'tır. Yani, ey kişi: Mademki sen hakiki hükümdar olan Hakk'ın kudret elinde av tutma hususunda yol ve kural öğrenen avcı doğanı, yani insân-ı kâmil değilsin ki, av tutasın ve insanları doğru yola iletmek için avlayasın!

"Dest-âmûz", vasf-ı terkîbîdir. "Dest", "el" ma'nâsından başka, “kudret, tarz, reviş, kāide" ma'nâlarına da gelir. "Şehriyâr"dan murâd, Hak'tır. Ya'ni, ey kimse: Mâdemki sen şehriyâr-ı hakîkî olan Hakk'ın dest-i kudretinde av tutmak hususunda reviş ve kāide öğrenici şikârı olan ya'ni insân-ı kâmil değilsin ki, av tutasın ve halkı irşad için avlayasın!

1277. Yüz nakşa merhûn tâvus değilsin ki, senin nakşın gözleri rûşen ve aydın etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1277. Yüz nakşa rehin tavus değilsin ki, senin nakşın gözleri aydınlatsın!

"Bend" kelimesinin yirmi iki kadar anlamı vardır. Burada "rehin ve hapis" anlamı uygun düşer. "Nakş"tan kasıt, zâhirî ve aklî ilimlerdir. Ey kişi! Sen tavus nakşı gibi olan zâhirî ve aklî ilimler dairesinde dahi hapsedilmiş ve rehin tutulmuş değilsin ki, senin bu zâhirî ilim nakışların halkı kendine bağlayıp gözlerini aydınlatsın!

"Bend" kelimesinin yirmi iki kadar ma'nâsı vardır. Burada "rehin ve hapis" ma'nâsı olmak münasibdir. "Nakş"dan murâd, ulûm-i zâhiriyye ve akliyyedir. Ey kimse! Sen tâvus nakşı gibi olan ulûm-i zâhiriyye ve akliyye dâiresinde dahi mahbûs ve merhûn değilsin ki, senin bu zâhirî olan nukûş-ı ilmiyyen halkı teshîr edip gözlerini aydınlatsın!

1278. Bir tûtî de değilsin ki, sana şeker verdikleri vakit, kulağı senin tatlı sözün tarafına versinler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1278. Sen bir papağan da değilsin ki, sana şeker verdiklerinde, kulağı senin tatlı sözüne versinler!

Yani, dilinde fesahat (düzgün ve açık konuşma) ve belagat (güzel söz söyleme sanatı) da yoktur ki, hakikat ehli sana şeker hükmünde olan ledün ilimlerinden (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) biraz verdiklerinde, sen onları fesahat ve belagatla halka söyleyesin ve halk da senin bu tatlı sözlerinden hoşlanıp senin tarafına kulak verip dinlesinler!

Ya'ni, dilinde fesâhat ve belâgat da yoktur ki, ehl-i hakîkat sana şeker mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyyeden biraz verdikleri vakit, sen onları fesâhat ve belâgatla halka söyleyesin ve halk dahi senin bu tatlı sözlerinden hoşlanıp senin tarafına kulak tutup dinlesinler!

1279. Âşık gibi zâr olan bülbül dahi değilsin ki, çemende yâhud lâlezârda latîf feryad edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1279. Âşık gibi inleyen bülbül dahi değilsin ki, çimenlikte yahut lâle bahçesinde hoş bir şekilde feryat edesin!

1275. "Mâdemki burada yaşamak vechi yoktur, böyle bir eve çiş etmek gerektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1275. "Mademki burada yaşamak imkânı yoktur, böyle bir eve çiş etmek gerekir!"

Dilenci dedi ki: "Mademki bu evde yaşamak imkânı ve vasıtası olan gıda adına hiçbir şey yoktur, bu sebeple böyle bir eve çiş etmek lazım gelir!" "Rîsten" dahi, "rîden" gibi "dışkılamak" anlamına gelir.

Dilenci dedi ki: "Mâdemki bu evde yaşamak vechi ve vâsıtası olan gıdâ nâmına hiçbir şey yoktur, binâenaleyh böyle bir eve çiş etmek lâzım gelir!" "Rîsten" dahi, "rîden" gibi "tegavvut etmek" ma'nâsınadır.

1276. Mâdemki sen, şehriyârın reviş öğrenici şikârı olan bir doğan değilsin ki, av tutasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1276. Mademki sen, hükümdarın yol öğrenen avcı doğanı değilsin ki, av tutasın!

"Dest-âmûz", bileşik bir sıfattır. "Dest", "el" anlamından başka, "kudret, tarz, yol, kural" anlamlarına da gelir. "Şehriyâr"dan kasıt, Hak'tır. Yani, ey kişi: Mademki sen hakiki hükümdar olan Hakk'ın kudret elinde av tutma hususunda yol ve kural öğrenen avcı doğanı, yani insân-ı kâmil değilsin ki, av tutasın ve insanları doğru yola iletmek için avlayasın!

"Dest-âmûz", vasf-ı terkîbîdir. "Dest", "el" ma'nâsından başka, “kudret, tarz, reviş, kāide" ma'nâlarına da gelir. "Şehriyâr"dan murâd, Hak'tır. Ya'ni, ey kimse: Mâdemki sen şehriyâr-ı hakîkî olan Hakk'ın dest-i kudretinde av tutmak hususunda reviş ve kāide öğrenici şikârı olan ya'ni insân-ı kâmil değilsin ki, av tutasın ve halkı irşad için avlayasın!

1277. Yüz nakşa merhûn tâvus değilsin ki, senin nakşın gözleri rûşen ve aydın etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1277. Yüz nakşa rehin tavus değilsin ki, senin nakşın gözleri aydınlatsın!

"Bend" kelimesinin yirmi iki kadar anlamı vardır. Burada "rehin ve hapis" anlamı uygun düşer. "Nakş"tan kasıt, zâhirî ve aklî ilimlerdir. Ey kişi! Sen tavus nakşı gibi olan zâhirî ve aklî ilimler dairesinde dahi hapsedilmiş ve rehin tutulmuş değilsin ki, senin bu zâhirî ilim nakışların halkı kendine bağlayıp gözlerini aydınlatsın!

"Bend" kelimesinin yirmi iki kadar ma'nâsı vardır. Burada "rehin ve hapis" ma'nâsı olmak münasibdir. "Nakş"dan murâd, ulûm-i zâhiriyye ve akliyyedir. Ey kimse! Sen tâvus nakşı gibi olan ulûm-i zâhiriyye ve akliyye dâiresinde dahi mahbûs ve merhûn değilsin ki, senin bu zâhirî olan nukûş-ı ilmiyyen halkı teshîr edip gözlerini aydınlatsın!

1278. Bir tûtî de değilsin ki, sana şeker verdikleri vakit, kulağı senin tatlı sözün tarafına versinler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1278. Sen bir papağan da değilsin ki, sana şeker verdiklerinde, kulağı senin tatlı sözüne versinler!

Yani, dilinde fesahat (düzgün ve açık konuşma) ve belagat (güzel söz söyleme sanatı) da yoktur ki, hakikat ehli sana şeker hükmünde olan ledün ilimlerinden (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) biraz verdiklerinde, sen onları fesahat ve belagatla halka söyleyesin ve halk da senin bu tatlı sözlerinden hoşlanıp senin tarafına kulak verip dinlesinler!

Ya'ni, dilinde fesâhat ve belâgat da yoktur ki, ehl-i hakîkat sana şeker mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyyeden biraz verdikleri vakit, sen onları fesâhat ve belâgatla halka söyleyesin ve halk dahi senin bu tatlı sözlerinden hoşlanıp senin tarafına kulak tutup dinlesinler!

1279. Aşık gibi zâr olan bülbül dahi değilsin ki, çemende yahud lalezarda latîf feryad edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1279. Âşık gibi inleyen bülbül dahi değilsin ki, çimenlikte yahut lale bahçesinde hoş feryat edesin!

Yani, Hakk yolunun âşığı olan bir Hakk Yolcusu gibi değilsin ki, çimenlikte veya lale bahçesinde yakıcı sesle kasideler okuyarak hoş inlemeler edesin!

Ya'ni, Hak yolunun âşığı olan bir sâlik gibi değilsin ki, çemende veyâ lâ-lezârda muhrik sadâ ile kasîdeler okuyarak latîf nâleler edesin!

1280. Hüdhüd de değlsin ki, peyklikler edesin! Leylek gibi değilsin ki, vatanı yukarı yapasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1280. Hüdhüd de değilsin ki, peyklikler yapasın! Leylek gibi değilsin ki, vatanı yukarı yapasın!

[1263] "Peyk", hizmetçi ve mektup götürüp getiren demektir. Yani, hüdhüd kuşu Süleyman (a.s.)'ın peyki olduğu gibi, sen de bir hüdhüd meşrebinde (karakterinde) değilsin ki bir insân-ı kâmilin hizmetçiliği görevini yapasın. Leylek meşrebinde değilsin ki, meskenini yüce âlemde ve ruhanî âlemde yapasın!

[1263] "Peyk", hâdim ve mektûb götürüp getiren demektir. Ya'ni, hüdhüd kuşu Süleymân (a.s.)ın peyki olduğu gibi, sen dahi bir hüdhüd meşrebinde değilsin ki bir insân-ı kâmilin hâdimliği vazîfesini yapasın. Leylek meşrebinde değilsin ki, meskenini âlem-i ulvîde ve âlem-i rûhânîde yapasın!

1281. Ne iştesin, seni niçin satın alsınlar? Sen ne kuşsun, seni niye yesinler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1281. Ne iştesin, seni niçin satın alsınlar? Sen ne kuşsun, seni niye yesinler?

Yani, ey kişi! Yukarıda anılan meziyetlerin hiçbiri sende yoktur. Bu sebeple ne iştesin ve neye yararsın ki sana rağbet etsinler? Ve sen, yani, Hakk yolunun âşığı olan bir sâlik (Hakk yolcusu) gibi değilsin ki, çimenlikte veya lâle bahçesinde yakıcı sesle kasideler okuyarak latif inlemeler edesin!

Ya'ni, ey kimse! Yukarıda zikrolunan meziyetlerin hiçbirisi sende yoktur. Binâenaleyh ne iştesin ve neye yararsın ki sana rağbet etsinler? Ve senin Ya'ni, Hak yolunun âşığı olan bir sâlik gibi değilsin ki, çemende veyâ lâ-lezârda muhrik sadâ ile kasîdeler okuyarak latîf nâleler edesin!

1280. Hüdhüd de değlsin ki, peyklikler edesin! Leylek gibi değilsin ki, vatanı yukarı yapasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1280. Hüdhüd de değilsin ki, peyklikler yapasın! Leylek gibi değilsin ki, vatanı yukarı yapasın!

[1263] "Peyk", hizmetçi ve mektup götürüp getiren demektir. Yani, hüdhüd kuşu Süleyman (a.s.)'ın peyki olduğu gibi, sen de bir hüdhüd meşrebinde (karakterinde) değilsin ki bir insân-ı kâmilin hizmetçiliği görevini yapasın. Leylek meşrebinde değilsin ki, meskenini yüce âlemde ve ruhanî âlemde yapasın!

[1263] "Peyk", hâdim ve mektûb götürüp getiren demektir. Ya'ni, hüdhüd kuşu Süleymân (a.s.)ın peyki olduğu gibi, sen dahi bir hüdhüd meşrebinde değilsin ki bir insân-ı kâmilin hâdimliği vazîfesini yapasın. Leylek meşrebinde değilsin ki, meskenini âlem-i ulvîde ve âlem-i rûhânîde yapasın!

1281. Ne iştesin, seni niçin satın alsınlar? Sen ne kuşsun, seni niye yesinler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1281. Ne iştesin, seni niçin satın alsınlar? Sen ne kuşsun, seni niye yesinler?

Yani, ey kişi! Yukarıda anılan meziyetlerin hiçbirisi sende yoktur. Bu sebeple ne iştesin ve neye yararsın ki sana rağbet etsinler? Ve senin mal hükmündeki bedenine halk bakmaz ve iltifat etmeyip yüz çevirir. Cömert olan Yüce Allah, yukarıda anılan ayet-i kerime gereğince onu, paha biçilmez derecede kıymetli olan cennet karşılığında satın aldı. Nasıl ki birinci ciltte ihtiyar çalgıcının kıssasında bu anlamın ayrıntısı vardır.

Ya'ni, ey kimse! Yukarıda zikrolunan meziyetlerin hiçbirisi sende yoktur. Binâenaleyh ne iştesin ve neye yararsın ki sana rağbet etsinler? Ve senin metâ' mesâbesindeki cismine halk bakmaz ve iltifat etmeyip yüz çevirir. Kerîm olan Hak Teâlâ hazretleri yukarıda zikrolunan âyet-i kerîme mûcibince onu, bahâ değmez bir derecede kıymetli olan cennet mukābilinde satın aldı. Nitekim I. cildde ihtiyar çalgı[cı]nın kıssasında bu ma'nânın tafsîli vardır.

1284. Hiçbir kalp onun indinde merdûd değildir. Zîrâ onun maksadı satın al- maktan fâide değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1284. Hiçbir kalp O'nun katında reddedilmiş değildir. Çünkü O'nun maksadı satın almaktan fayda değildir.

Yani, Kerîm olan Yüce Allah'ın ilâhî katında hiçbir kalp ve işe yaramaz kişi reddedilmiş değildir. Nitekim Zümer Sûresi'nde şöyle buyrulur: قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani "Ey Resûlüm! De ki: Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Muhakkak Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, Rahîm olan Gafûr'dur." Bu sebeple Yüce Allah'tan, kalp ve işe yaramaz kulların bile ümitlerini kesmemeleri gerekir. Çünkü eğer Yüce Allah'ın, kulların nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın almaktan maksadı, fayda ve kâr etmek değildir, sadece kerem ve ihsanına vesile olmak içindir. Hakk'ın satın almasındaki açıklamalar bu cildin 895 numaralı ve I. cildin 2749 numaralı ve II. cildin 2427 ve aynı şekilde bu cildin 1463 numaralı beyitlerinde geçti.

Ya'ni, Kerîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin ind-i ilâhîsinde hiçbir kalp ve battâl reddolunmuş değildir. Nitekim sûre-i Zümer'de قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey Resûlüm! De ki: Éy nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin! Muhakkak Allah günahların hepsini mağfiret eder. Zîrâ o Rahîm olan Gafûr'dur." Binâenaleyh Hak Teâlâ'dan kalp ve battâl kulların bile ümîdlerini kesmemeleri lâzım gelir. Zîrâ eğer Hak Teâlâ hazretlerinin kulların nefislerini ve emvâlini cennet mukābilinde satın almaktan kasdı, fâide ve kâr etmek değildir, mahzâ kerem ve ihsânına vesîle olmak içindir. Hakk'ın satın almasındaki beyânât bu cildin 895 numaralı ve I. cildin 2749 numaralı ve II. cildin 2427 ve kezâ bu cildin 1463 numaralı beytlerinde geçti.

## O kocakarının hikâyesine rücû'

1285. Vaktaki o harîf gelinliğe gitmek istedi, o müstahîf kaşının kılını pak etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1285. O yaşlı adam gelinliğe gitmek istediğinde, o zayıf kişi kaşının kılını temizledi.

"Harîf", sonbahar demektir ve "harâfet"ten (bunaklık) türemiş olarak, "aklı bozulup bunamış ihtiyar" anlamına da gelir. Burada her iki anlam da uygun olur. "Müstahîf", "hayf"den (gözün kararması) türemiş olup "hayf", gözün kararması, meme derisi - mal hükmündeki bedenine halk bakmaz ve ilgi göstermeyip yüz çevirir. Kerîm olan Yüce Allah hazretleri yukarıda zikredilen ayet-i kerime gereğince onu, paha biçilmez derecede kıymetli olan cennet karşılığında satın aldı. Nasıl ki Birinci ciltte ihtiyar çalgıcının kıssasında bu anlamın ayrıntısı vardır.

"Harîf", sonbahar demektir ve "harâfet"ten müştakk olarak, "aklı bozulup bunamış ihtiyar" ma'nâsına da gelir. Burada her iki ma'nâ da münasib olur. "Müstahîf", "hayf"den müştakk olup "hayf", gözün kararması, meme derisi- meta' mesâbesindeki cismine halk bakmaz ve iltifat etmeyip yüz çevirir. Kerîm olan Hak Teâlâ hazretleri yukarıda zikrolunan âyet-i kerîme mûcibince onu, bahâ değmez bir derecede kıymetli olan cennet mukābilinde satın aldı. Nitekim I. cildde ihtiyar çalgı[cı]nın kıssasında bu ma'nânın tafsîli vardır.

1284. Hiçbir kalp onun indinde merdûd değildir. Zîrâ onun maksadı satın almaktan fâide değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1284. Hiçbir kalp O'nun katında reddedilmiş değildir. Çünkü O'nun maksadı, satın almaktan fayda elde etmek değildir.

Yani, Kerîm olan Yüce Allah'ın ilâhî katında hiçbir kalp ve işe yaramaz kişi reddedilmiş değildir. Nitekim Zümer Sûresi'nde, قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani "Ey Resûlüm! De ki: Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Muhakkak Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, Rahîm olan Gafûr'dur." Bu sebeple, Yüce Allah'tan, kalp ve işe yaramaz kulların bile ümitlerini kesmemeleri gerekir. Çünkü eğer Yüce Allah'ın, kulların nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın almaktan maksadı, fayda ve kâr etmek değildir, aksine sadece kerem ve ihsanına vesile olmak içindir. Hakk'ın satın almasındaki açıklamalar bu cildin 895 numaralı ve I. cildin 2749 numaralı ve II. cildin 2427 ve aynı şekilde bu cildin 1463 numaralı beyitlerinde geçti.

Ya'ni, Kerîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin ind-i ilâhîsinde hiçbir kalp ve battâl reddolunmuş değildir. Nitekim sûre-i Zümer'de قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey Resûlüm! De ki: Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin! Muhakkak Allah günahların hepsini mağfiret eder. Zîrâ o Rahîm olan Gafûr'dur." Binâenaleyh Hak Teâlâ'dan kalp ve battâl kulların bile ümîdlerini kesmemeleri lâzım gelir. Zîrâ eğer Hak Teâlâ hazretlerinin kulların nefislerini ve emvâlini cennet mukābilinde satın almaktan kasdı, fâide ve kâr etmek değildir, mahzâ kerem ve ihsânına vesîle olmak içindir. Hakk'ın satın almasındaki beyânât bu cildin 895 numaralı ve I. cildin 2749 numaralı ve II. cildin 2427 ve kezâ bu cildin 1463 numaralı beytlerinde geçti.

## O kocakarının hikâyesine rücû'

1285. Vaktaki o harîf gelinliğe gitmek istedi, o müstahîf kaşının kılını pak etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1285. O yaşlı kadın gelinliğe gitmek istediğinde, o şehvetten gözü kararmış kadın kaşının kılını temizledi.

"Harîf", sonbahar demektir ve "harâfet"ten türemiş olarak, "aklı bozulup bunamış ihtiyar" anlamına da gelir. Burada her iki anlam da uygun olur. "Müstahîf", "hayf"tan türemiş olup "hayf", gözün kararması, meme derisinin genişlemesi, deve zekeri derisinin genişleyip sarkması demektir (Müntehabü'l-Lügat). Bu kelime bazı nüshalarda "hâ" (ح) ile "müstahîf" yazılmıştır; "cevir ve zulüm ettirici" demek olur. Bazı nüshalarda "cîm" ile "müstecîf", leşe celb edici demek olur. Yani, ömrünün sonbaharını yaşayan veya kocamış olan o yaşlı kadın gelinliğe ve erkeğe gitmek istediğinde, şehvetten gözü kararmış, yahut muradı yerinde olmadığı için zulüm isteyici olan veya leş mesabesinde olan şehveti isteyici olan o yaşlı kadın, ihtiyarlıktan dolayı uzamış olan kaşlarının kıllarını yolup temizledi.

"Harîf", sonbahar demektir ve "harâfet"ten müştakk olarak, "aklı bozulup bunamış ihtiyar" ma'nâsına da gelir. Burada her iki ma'nâ da münasib olur. "Müstahîf", "hayf"den müştakk olup "hayf", gözün kararması, meme derisi- nin genişlemesi, deve zekeri derisinin genişleyip sarkması demektir (Müntehabü'l-Lügat). Bu kelime ba'zı nüshalarda "hâ" (ح) ile "müstahîf" yazılmıştır; "cevir ve zulm ettirici" demek olur. Ba'zı nüshalarda "cîm" ile "müstecîf", cîfe celb edici demek olur. Ya'ni, vaktâki ömrünün sonbaharını yaşayan veyâhud kocamış olan o kocakarı gelinliğe ve erkeğe gitmek istedi, o şehvetten gözü kararmış, yâhud murâdı yerinde olmadığı için zulüm isteyici olan veyâhud cîfe mesâbesinde olan şehveti isteyici olan o kocakarı ihtiyarlıktan dolayı uzamış olan kaşlarının kıllarını yolup temizledi.

1286. O kocakarı yüzünü ve yanağını ve ağzının etrafını süslemek için yüzü önünde ayna tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1286. O kocakarı, yüzünü, yanağını ve ağzının etrafını süslemek için yüzü önünde ayna tuttu.

"Pûz", ağız etrafı, dudak ve burun arasıdır (Burhân sözlüğüne göre).

"Pûz", ağız etrâfı ve dudak ve burun arası (Burhân).

1287. Batardan dolayı kaç def'a düzgün sürdü, onun yüzünün sofrası ziyade örtülmüş olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1287. Çok sevinmesinden dolayı kaç defa düzgün sürdü, onun yüzünün sofrası ziyade örtülmüş olmadı.

"Batar", çok sevinmek demektir. Yani, "Oh! Kendimi süslüyorum, başarılı olacağım!" diye sevinerek yüzüne birkaç kat düzgün sürdü. Fakat onun yüzünün sofrasının buruşuklukları tamamen örtülmüş olmadı. Düzgünler buruşuklukların arasına girdi ve buruşukluk dalgaları ortada kaldı.

"Batar", çok sevinmek. Ya'ni, "Oh! kendimi süslüyorum, muvaffak olacağım!" diye sevinerek yüzüne birkaç kat düzgün sürdü. Fakat onun yüzünün sofrasının buruşuklukları tamâmiyle örtülmüş olmadı. Düzgünler buruşuklukların arasına girdi ve buruşukluk dalgaları meydanda kaldı.

1288. O murdar, Mushaf'ın aşırlarını yerinden kesti, yüzü üzerine yapıştırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1288. O murdar, Mushaf'ın aşırlarını yerinden kesti, yüzü üzerine yapıştırdı.

"Aşr", yazma Mushafların on ayetine işaret olmak üzere kenarlarına altın varak ile konulan işaret anlamındadır. Eski zamanlarda kadınlar yüzlerine hem düzgün sürüp ciltlerini beyazlatırlar ve hem de "ben" yerine geçmek üzere altın varaklar yapıştırırlardı. Bu kocakarı da buruşukluklara düzgünün yeterli gelmediğini görünce, onları kapatmak için böyle varak yapıştırmayı düşündü ve evinde bulunan yazma Mushaf'ın kenarındaki aşr varaklarını delip çıkararak yüzüne yapıştırdı.

"Aşr", yazma Mushafların on âyetine alâmet olmak üzere kenârlarına altın varak ile konulan işâret ma'nâsınadır. Eski zamânlarda kadınlar yüzlerine hem düzgün sürüp cildlerini beyazlatırlar ve hem de "ben" makāmına kāim olmak üzere altın varaklar yapıştırırlar idi. Bu kocakarı dahi buruşukluklara düzgünün kâfi gelmediğini görünce, onları kapamak için böyle varak yapıştırmayı, düşündü ve evinde bulunan yazma mushafın kenârındaki aşr varaklarını delip çıkararak yüzüne yapıştırdı.

1289. Tâ ki, onun yüzünün safrası gizli ola! Tâ ki, güzeller halkasının taşı ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1289. Tâ ki, onun yüzünün safrası gizli olsun! Tâ ki, güzeller halkasının taşı olsun!

"Müstahîf" kelimesinin genişlemesi, deve zekeri derisinin genişleyip sarkması demektir (Müntehabü'l-Lügat). Bu kelime bazı nüshalarda "hâ" (ح) ile "müstahîf" yazılmıştır; "cevir ve zulüm ettirici" demek olur. Bazı nüshalarda "cîm" ile "müstecîf", cîfe celb edici demek olur. Yani, vaktiyle ömrünün sonbaharını yaşayan veya kocayan o kocakarı gelinliğe ve erkeğe gitmek istedi, o şehvetten gözü kararmış, yahut muradı yerinde olmadığı için zulüm isteyici olan veya cîfe (leş) mesabesinde olan şehveti isteyici olan o kocakarı ihtiyarlıktan dolayı uzamış olan kaşlarının kıllarını yolup temizledi.

nin genişlemesi, deve zekeri derisinin genişleyip sarkması demektir (Müntehabü'l-Lügat). Bu kelime ba'zı nüshalarda "hâ" (ح) ile "müstahîf" yazılmıştır; "cevir ve zulm ettirici" demek olur. Ba'zı nüshalarda "cîm" ile "müstecîf", cîfe celb edici demek olur. Ya'ni, vaktâki ömrünün sonbaharını yaşayan veyâhud kocamış olan o kocakarı gelinliğe ve erkeğe gitmek istedi, o şehvetten gözü kararmış, yâhud murâdı yerinde olmadığı için zulüm isteyici olan veyâhud cîfe mesâbesinde olan şehveti isteyici olan o kocakarı ihtiyarlıktan dolayı uzamış olan kaşlarının kıllarını yolup temizledi.

1286. O kocakarı yüzünü ve yanağını ve ağzının etrafını süslemek için yüzü önünde ayna tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1286. O kocakarı, yüzünü, yanağını ve ağzının etrafını süslemek için yüzü önünde ayna tuttu.

"Pûz", ağız etrafı, dudak ve burun arasıdır (Burhân sözlüğüne göre).

"Pûz", ağız etrâfı ve dudak ve burun arası (Burhân).

1287. Batardan dolayı kaç def'a düzgün sürdü, onun yüzünün sofrası ziyade örtülmüş olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1287. Çok sevinmesinden dolayı kaç defa düzgün sürdü, onun yüzünün sofrası ziyade örtülmüş olmadı.

"Batar", çok sevinmek demektir. Yani, "Oh! Kendimi süslüyorum, başarılı olacağım!" diye sevinerek yüzüne birkaç kat düzgün sürdü. Fakat onun yüzünün sofrasının buruşuklukları tamamen örtülmüş olmadı. Düzgünler buruşuklukların arasına girdi ve buruşukluk dalgaları ortada kaldı.

"Batar", çok sevinmek. Ya'ni, "Oh! kendimi süslüyorum, muvaffak olacağım!" diye sevinerek yüzüne birkaç kat düzgün sürdü. Fakat onun yüzünün sofrasının buruşuklukları tamâmiyle örtülmüş olmadı. Düzgünler buruşuklukların arasına girdi ve buruşukluk dalgaları meydanda kaldı.

1288. O murdar, Mushaf'ın aşırlarını yerinden kesti, yüzü üzerine yapıştırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1288. O murdar, Mushaf'ın aşırlarını yerinden kesti, yüzü üzerine yapıştırdı.

"Aşr", yazma Mushafların on ayetine işaret olmak üzere kenarlarına altın varak ile konulan işaret anlamındadır. Eski zamanlarda kadınlar yüzlerine hem düzgün sürüp ciltlerini beyazlatırlar ve hem de "ben" yerine geçmek üzere altın varaklar yapıştırırlardı. Bu kocakarı da buruşukluklara düzgünün yeterli gelmediğini görünce, onları kapatmak için böyle varak yapıştırmayı düşündü ve evinde bulunan yazma Mushaf'ın kenarındaki aşr varaklarını delip çıkararak yüzüne yapıştırdı.

"Aşr", yazma Mushafların on âyetine alâmet olmak üzere kenârlarına altın varak ile konulan işâret ma'nâsınadır. Eski zamânlarda kadınlar yüzlerine hem düzgün sürüp cildlerini beyazlatırlar ve hem de "ben" makāmına kāim olmak üzere altın varaklar yapıştırırlar idi. Bu kocakarı dahi buruşukluklara düzgünün kâfi gelmediğini görünce, onları kapamak için böyle varak yapıştırmayı, düşündü ve evinde bulunan yazma mushafın kenârındaki aşr varaklarını delip çıkararak yüzüne yapıştırdı.

1289. Tâ ki, onun yüzünün safrası gizli ola! Tâ ki, güzeller halkasının taşı ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1289. Tâ ki, onun yüzünün safrası gizli olsun! Tâ ki, güzeller halkasının taşı olsun!

Bu aşır varaklarını sofra gibi buruşuk olan yüzünün bu buruşuklukları gizlenmek için yapıştırdı ve bu süsü güzeller halkasının bir pırlanta gibi taş olmak için yaptı. "Nigîn", yüzük taşı demektir.

Bu aşır varaklarını sofra gibi buruşuk olan yüzünün bu buruşuklukları gizlenmek için yapıştırdı ve bu süsü güzeller halkasının bir pırlanta[taşı] gibi taş olmak için yaptı. "Nigîn", yüzük taşı demektir.

1290. Aşırları yüzü üzerine her yere koydu. Vaktaki üzerine çarşafı bağladı, düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1290. Aşırları yüzü üzerine her yere koydu. Vaktaki üzerine çarşafı bağladı, düştü.

Aynanın karşısında aşır varaklarını yüzünün üzerine kendince uygun gördüğü her yere yapıştırdı. Fakat, sokağa çıkarken başına çarşafı örttüğü zaman, o buruşukluklara gereği gibi yapışamayan varaklar birer birer düştü.

Aynanın karşısında aşır varaklarını yüzünün üzerine kendince münasib gördüğü her yere yapıştırdı. Fakat, sokağa çıkarken başına çarşafı örttüğü vakit, o buruşukluklara lâyığı ile yapışamayan varaklar birer birer düştü.

1291. O, tekrar o aşırları tükürük ile yüzünün etrafına yapıştırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1291. O, tekrar o aşırları tükürük ile yüzünün etrafına yapıştırdı.

"Hudû", tükürük demektir.

"Hudû", tükürük demektir.

1292. O yüzük taşı! Tekrar çarşafını düzeltti. Yine aşırlar yüzünden yere düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1292. O yüzük taşı! Tekrar çarşafını düzeltti. Yine aşırlar yüzünden yere düştü.

"Nigîn", yüzük taşı demektir. Burada Hz. Pîr (Mevlânâ), alay yoluyla "güzellerin yüzük taşı!" diye ifade buyururlar. Bazı nüshalarda "nigîn" yerine "tigîn" geçmektedir; "ateş" anlamındadır. Şehvet ateşi olmaktan kinayedir. Burada her iki anlam da uygun düşer. Yani, 1289 numaralı beyitte açıklandığı üzere kendini güzeller halkasının yüzük taşı yapmak isteyen veya şehvet ateşi olan o cadı, aşır (Kur'an'dan on ayetlik bölüm) varaklarını tekrar tükürükle yüzüne yapıştırdıktan sonra, çarşafını düzeltti, fakat o varaklar yine yüzünden yere döküldü.

"Nigîn", yüzük taşı demektir. Burada Hz. Pîr, istihzâ tarîkıyla "güzellerin yüzük taşı!" ta'bîr buyururlar. Ba'zı nüshalarda "nigîn" yerine "tigîn" vâki'dir; "ateş" ma'nâsınadır. Ateş-i şehvet olmaktan kinâyedir. Burada her iki ma'nâ dahi münasib olur. Ya'ni, 1289 numaralı beyitte beyân buyurulduğu üzere kendini güzeller halkasının yüzük taşı yapmak isteyen veyâhud âteş-i şehvet olan o acûze aşır varaklarını tekrar tükürükle yüzüne yapıştırdıktan sonra, çarşafını düzeltti, fakat o varaklar yine yüzünden yere döküldü.

1293. Vaktaki birçok tedbîr yaptı ve o düştü. Dedi: “O İblîs'e yüz la'net olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1293. Vakti geldiğinde birçok tedbir aldı ve o düştü. Dedi: "O İblis'e yüz lanet olsun!"

Yaprakları sabitlemek için ne kadar yöntem ve tedbir uyguladıysa, yine de döküldüler. Kocakarı bu duruma öfkelenip, "Hay, kör şeytan, sana yüz lanet olsun!" dedi.

Varakları tesbît için ne kadar fen ve tedbîr yaptı ise, yine döküldüler. Kocakarı bu hâle öfkelenip, "Hay, kör şeytan, sana yüz la'net olsun!" dedi.

1294. O zamân İblîs derhal musavver oldu. Dedi: "Ey vürûdsuz, kuru kahbe!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1294. O zaman İblis derhal şekillendi. Dedi: "Ey gelişi olmayan, kuru kahpe!"

"Vürûd", "gelecek" anlamından alınmıştır (Kamus). "Bî-vürûd", "geleceksiz" demektir ki, kocakarının istediği şey gelecekte olacak şeylerden değildir, demekten bu aşırı varaklarını sofra gibi buruşuk olan yüzünün bu buruşuklukları gizlenmek için yapıştırdı ve bu süsü güzeller halkasının bir pırlanta [taşı] gibi taş olmak için yaptı. "Nigîn", yüzük taşı demektir.

“Vürûd", "âtî” ma'nâsından me'hûzdür (Kāmûs). "Bî-vürûd", "âtîsiz" demektir ki, kocakarının istediği şey âtîde olacak şeylerden değildir, demekten Bu aşır varaklarını sofra gibi buruşuk olan yüzünün bu buruşuklukları gizlenmek için yapıştırdı ve bu süsü güzeller halkasının bir pırlanta[taşı] gibi taş olmak için yaptı. "Nigîn", yüzük taşı demektir.

1290. Aşırları yüzü üzerine her yere koydu. Vaktaki üzerine çarşafı bağladı, düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1290. Aşırları yüzü üzerine her yere koydu. Vaktaki üzerine çarşafı bağladı, düştü.

Aynanın karşısında aşır varaklarını yüzünün üzerine kendince uygun gördüğü her yere yapıştırdı. Fakat, sokağa çıkarken başına çarşafı örttüğü zaman, o buruşukluklara gereği gibi yapışamayan varaklar birer birer düştü.

Aynanın karşısında aşır varaklarını yüzünün üzerine kendince münasib gördüğü her yere yapıştırdı. Fakat, sokağa çıkarken başına çarşafı örttüğü vakit, o buruşukluklara lâyığı ile yapışamayan varaklar birer birer düştü.

1291. O, tekrar o aşırları tükürük ile yüzünün etrafına yapıştırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1291. O, tekrar o aşırları tükürük ile yüzünün etrafına yapıştırdı.

"Hudû", tükürük demektir.

"Hudû", tükürük demektir.

1292. O yüzük taşı! Tekrar çarşafını düzeltti. Yine aşırlar yüzünden yere düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1292. O yüzük taşı! Tekrar çarşafını düzeltti. Yine aşırlar yüzünden yere düştü.

"Nigîn", yüzük taşı demektir. Burada Hz. Pîr, alay yoluyla "güzellerin yüzük taşı!" diye ifade eder. Bazı nüshalarda "nigîn" yerine "tigîn" geçmektedir; bu da "ateş" anlamındadır. Şehvet ateşi olmaktan kinayedir. Burada her iki anlam da uygun olur. Yani, 1289 numaralı beyitte açıklandığı üzere kendini güzeller halkasının yüzük taşı yapmak isteyen veya şehvet ateşi olan o cadı, aşır varaklarını tekrar tükürükle yüzüne yapıştırdıktan sonra, çarşafını düzeltti, fakat o varaklar yine yüzünden yere döküldü.

"Nigîn", yüzük taşı demektir. Burada Hz. Pîr, istihzâ tarîkıyla "güzellerin yüzük taşı!" ta'bîr buyururlar. Ba'zı nüshalarda "nigîn" yerine "tigîn" vâ-ki'dir; "ateş" ma'nâsınadır. Ateş-i şehvet olmaktan kinâyedir. Burada her iki ma'nâ dahi münasib olur. Ya'ni, 1289 numaralı beyitte beyân buyurulduğu üzere kendini güzeller halkasının yüzük taşı yapmak isteyen veyâhud âteş-i şehvet olan o acûze aşır varaklarını tekrar tükürükle yüzüne yapıştırdıktan sonra, çarşafını düzeltti, fakat o varaklar yine yüzünden yere döküldü.

1293. Vaktaki birçok tedbîr yaptı ve o düştü. Dedi: “O İblîs'e yüz la'net olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1293. Vakti geldiğinde birçok tedbir aldı ve o düştü. Dedi: "O İblis'e yüz lanet olsun!"

Yaprakları sabitlemek için ne kadar yöntem ve tedbir uyguladıysa, yine de döküldüler. Kocakarı bu duruma öfkelenip, "Hay, kör şeytan, sana yüz lanet olsun!" dedi.

Varakları tesbît için ne kadar fen ve tedbîr yaptı ise, yine döküldüler. Kocakarı bu hâle öfkelenip, "Hay, kör şeytan, sana yüz la'net olsun!" dedi.

1294. O zamân İblîs derhal musavver oldu. Dedi: "Ey vürûdsuz, kuru kahbe!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1294. O zaman İblis derhal şekillendi. Dedi: "Ey vürûdsuz, kuru kahbe!"

"Vürûd", "gelecek" anlamından alınmıştır (Kamus). "Bî-vürûd", "geleceksiz" demektir ki, kocakarının istediği şeyin gelecekte olacak şeylerden olmadığına kinaye olur. Yani kocakarının şeytana lanet etmesinin ardından, şeytan insan şeklinde cisimlenerek ortaya çıktı. Dedi: "Ey gelecekte umduğu şey gerçekleşmeyecek olan kuru kahbe!"

“Vürûd", "âtî” ma'nâsından me'hûzdür (Kāmûs). "Bî-vürûd", "âtîsiz" demektir ki, kocakarının istediği şey âtîde olacak şeylerden değildir, demekten kinâye olur. Ya'ni acûzenin şeytana la'net etmesini müteâkıb, şeytan insan sûretinde mütemessil olarak zâhir oldu. Dedi: "Ey âtîde umduğu şey vücûda gelmeyecek olan kuru kahbe!"

1295. "Ben bütün ömrümde bunu düşünmemişim, ne de senden başka bir fahişeden bunu görmemişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1295. "Ben bütün ömrümde bunu düşünmemişim, ne de senden başka bir fahişeden bunu görmemişim!"

Yani, "Ben bütün ömrümde türlü türlü şeytanlıklarım olduğu hâlde, böyle Kur'an'ın aşır sayfalarını koparıp süslenmeyi düşünmemişim ve ne de bu rezaletin senden başka bir fahişeden ortaya çıktığını görmemişimdir."

Ya'ni, "Ben bütün ömrümde türlü türlü şeytanlıklarım olduğu hâlde, böyle Mushaf'ın aşır varaklarını koparıp süslenmeyi düşünmemişim ve ne de bu rezâleti senden başka bir fahişeden sudûrunu görmemişimdir."

1296. "Rezalette acib tohum ektin. Cihânda sen bir Mushaf bırakmadın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1296. "Rezalette acayip tohum ektin. Cihanda sen bir Mushaf bırakmadın!"

Rezillik tarlasına acayip ve hiçbir kimsenin ekmediği bir tohumu ektin. Bu yaptığın edepsizliğe örnek oldun. Senden görüp başka fahişeler de bu edepsizliği yapacaktır. Bu sebeple cihanda aşır varakları koparılmamış bir Mushaf bırakmamış olacaksın. Çünkü o fahişeler de Mushafların aşır varaklarına hücum edeceklerdir.

"Rezîllik tarlasına acîb ve hiçbir kimsenin ekmediği bir tohumu ektin. Bu yaptığın edebsizliğe nümûne oldun. Senden görüp başka fahişeler de bu edebsizliği yapacaktır. Binâenaleyh cihanda aşır varakları koparılmamış bir Mushaf bırakmamış olacaksın. Zîrâ o fahişeler de Mushaf'ların aşı varaklarına hücûm edeceklerdir."

1297. "Sen yüz İblîs'sin! Hamîs içinde hamîs! Ey rezil olan kocakarı, beni terket!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1297. "Sen yüz İblîs'sin! Ordu içinde ordu! Ey rezil kocakarı, beni terk et!"

"Hamîs", ordu demektir. Çünkü eski zaman orduları beş sınıf askerden oluşurdu ki, bunlar da mukaddem (öncü), meymene (sağ kanat), meysere (sol kanat), kalb (merkez) ve saff (sıra) idi. "Pîs", "hasis ve rezil adam" demektir (Burhan). Yani, "Sen yüz İblîs kuvvetindesin ve şeytan ordusunun içinde başlı başına bir ordusun. Ey rezil hırsız olan kocakarı! Bu hususta benim ne kabahatim var! Beni bırak, lanet etme!" Bazı nüshalarda "düzd" (hırsız) yerine "derd" (dert) ve "pîs" yerine "bîs" (cüzam) geçmektedir. "Bîs", cüzam ve baras (bir tür deri hastalığı) hastalığına denir. "Derd-i bîs", cüzam ve baras hastalığı demek olur.

"Hamîs", ordu demektir. Zîrâ eski zamân orduları beş sınıf askerden tertîb olunur idi ki, bunlar da mukaddem, meymene, meysere, kalb ve saff idi. "Pîs", "hasîs ve rezîl adam" demektir (Burhân). Ya'ni, "Sen yüz İblîs kuvvetindesin ve şeytan ordusunun içinde başlı başına bir ordusun. Ey rezîl hırsız olan kocakarı! Bu husûsta benim ne kabâhatim var! Beni bırak, la'net etme! Ba'zı nüshalarda "düzd" yerine "derd" ve "pîs" yerine "bîs" vâki'dir. “Bîs", cüzâm ve baras illetine derler. "Derd-i bîs", cüzâm ve baras illeti demek olur.

1298. Kitab yüzünden ne kadar aşır çaldın? Tâ ki, yüzünü elma gibi mülevven yapasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1298. Kitap yüzünden ne kadar aşır çaldın? Tâ ki, yüzünü elma gibi renkli yapasın!

"Kitîb", "kitâb" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Bu ve sonraki beyitlerde "kocakarı"dan, "aşırlar"dan ve "süslenmek"ten maksadın ne olduğu kinayeli bir şekilde açıklanır. Yani kocakarının şeytana lanet etmesinden sonra, şeytan insan suretinde belirerek ortaya çıktı. Dedi ki: "Ey gelecekte umduğu şey gerçekleşmeyecek olan kuru kahbe!"

"Kitîb", "kitâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Bu ve âtîdeki beyitlerde "kocakarı"dan ve "aşırlar"dan ve "süslenmek"ten murâd ne olduğu tavzîh kinâye olur. Ya'ni acûzenin şeytana la'net etmesini müteâkıb, şeytan insan sûretinde mütemessil olarak zâhir oldu. Dedi: "Ey âtîde umduğu şey vücûda gelmeyecek olan kuru kahbe!"

1295. Ben bütün ömrümde bunu düşünmemişim, ne de senden başka bir fahişeden bunu görmemişim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1295. Ben bütün ömrümde bunu düşünmemişim, ne de senden başka bir fahişeden bunu görmemişim!

Yani, "Ben bütün ömrümde türlü türlü şeytanlıklarım olduğu hâlde, böyle Kur'an'ın aşır sayfalarını koparıp süslenmeyi düşünmemişim ve ne de bu rezaleti senden başka bir fahişeden ortaya çıktığını görmemişimdir."

Ya'ni, "Ben bütün ömrümde türlü türlü şeytanlıklarım olduğu hâlde, böyle Mushaf'ın aşır varaklarını koparıp süslenmeyi düşünmemişim ve ne de bu rezâleti senden başka bir fahişeden sudûrunu görmemişimdir."

1296. Rezalette acib tohum ektin. Cihânda sen bir Mushaf bırakmadın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1296. Rezalette acayip tohum ektin. Cihanda sen bir Mushaf bırakmadın!

"Rezil olma tarlasına acayip ve hiçbir kimsenin ekmediği bir tohumu ektin. Bu yaptığın edepsizliğe örnek oldun. Senden görüp başka fahişeler de bu edepsizliği yapacaktır. Bu sebeple cihanda aşır (Kur'an'dan on ayetlik bölüm) varakları koparılmamış bir Mushaf bırakmamış olacaksın. Çünkü o fahişeler de Mushafların aşır varaklarına hücum edeceklerdir."

"Rezîllik tarlasına acîb ve hiçbir kimsenin ekmediği bir tohumu ektin. Bu yaptığın edebsizliğe nümûne oldun. Senden görüp başka fahişeler de bu edebsizliği yapacaktır. Binâenaleyh cihanda aşır varakları koparılmamış bir Mushaf bırakmamış olacaksın. Zîrâ o fahişeler de Mushaf'ların aşır varaklarına hücûm edeceklerdir."

1297. Sen yüz İblîs'sin! Hamîs içinde hamîs! Ey rezil olan kocakarı, beni terket!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1297. Sen yüz İblis'sin! Ordu içinde ordusun! Ey rezil kocakarı, beni terk et!

"Hamîs", ordu demektir. Çünkü eski zaman orduları beş sınıf askerden oluşurdu ki, bunlar da öncü, sağ kanat, sol kanat, merkez ve saf idi. "Pîs", "hasis ve rezil adam" demektir (Burhan). Yani, "Sen yüz İblis kuvvetindesin ve şeytan ordusunun içinde başlı başına bir ordusun. Ey rezil hırsız olan kocakarı! Bu hususta benim ne kabahatim var! Beni bırak, lanet etme!" Bazı nüshalarda "düzd" yerine "derd" ve "pîs" yerine "bîs" geçmektedir. "Bîs", cüzzam ve baras hastalığına denir. "Derd-i bîs", cüzzam ve baras hastalığı demek olur.

"Hamîs", ordu demektir. Zîrâ eski zamân orduları beş sınıf askerden tertîb olunur idi ki, bunlar da mukaddem, meymene, meysere, kalb ve saff idi. "Pîs", "hasîs ve rezîl adam" demektir (Burhân). Ya'ni, "Sen yüz İblîs kuvvetindesin ve şeytan ordusunun içinde başlı başına bir ordusun. Ey rezîl hırsız olan kocakarı! Bu husûsta benim ne kabâhatim var! Beni bırak, la'net etme! Ba'zı nüshalarda "düzd" yerine "derd" ve "pîs" yerine "bîs" vâki'dir. “Bîs", cüzâm ve baras illetine derler. "Derd-i bîs", cüzâm ve baras illeti demek olur.

1298. Kitab yüzünden ne kadar aşır çaldın? Tâ ki, yüzünü elma gibi mülevven yapasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1298. Kitap yüzünden ne kadar aşır çaldın? Tâ ki, yüzünü elma gibi renkli yapasın!

"Kitîb", "kitâb" kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılarak söylenmiş şeklidir). Bu ve sonraki beyitlerde "kocakarı"dan, "aşırlar"dan ve "süslenmek"ten ne kastedildiği açıklanır. Yani, ey Hak yolunda tembel ve kocakarı hükmünde olan kimse! Sen kendi nefsinin çirkin yüzünü kırmızı elma gibi boyamak için, aşır varakları (Kur'an'dan okunan kısa bölümlerin yazılı olduğu sayfalar) hükmünde olan evliyaların sözlerini ne kadar çaldın?

"Kitîb", "kitâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Bu ve âtîdeki beyitlerde "kocakarı"dan ve "aşırlar"dan ve "süslenmek"ten murâd ne olduğu tavzîh buyurulur. Ya'ni, ey Hak yolunda battâl ve kocakarı mesâbesinde olan kimse! Sen kendi nefsinin çirkin yüzünü kırmızı elma gibi boyamak için, aşır varakları mesâbesinde olan evliyânın sözlerini ne kadar çaldın?

1299. Merdân-ı Huda'nın kelâmını ne kadar çaldın? Ta ki, satasın ve merhabâ alasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1299. Allah erlerinin sözünü ne kadar çaldın? Tâ ki satasın ve merhaba alasın!

Allah erleri olan evliyânın hakikatlere ve ilâhî bilgilere ilişkin sözlerini, halka satıp onların hürmetlerini ve merhabalarını kazanmak için, ne kadar çaldın durdun! Bu anlama dair I. cildin 324 numarasında حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی زان فسون yani "Alçak adam! Bir saf dile o efsundan okumak için dervişlerin sözünü çalar"] ve 2307 numaralı beytinde حرف درویشان بدزدیده بسی تا گمان آید که خود هست او کسی dahi yani "O iddiacı ve mağrur kimse, kendisini bir kemâl sahibi zannetmeleri için dervişlerin birçok sözünü çalmıştır"] buyurulmuştu.

Merdân-ı Hudâ olan ehlullâhın hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye müteallık sözlerini, halka satıp onların hürmetlerini ve merhabalarını kazanmak için, ne kadar çaldın durdun! Bu ma'nâya dâir I. cildin 324 numarasında حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی زان فسون ya'ni "Alçak adam! Bir sâf dile o füsûndan okumak için dervîşlerin sözünü çalar"] ve 2307 numaralı beytinde حرف درویشان بدزدیده بسی تا گمان آید که خود هست او کسی dahi ya'ni "O müddeî ve mağrûr kimse, kendini bir kemâl sâhibi zannetmeleri için dervîşlerin birçok sözünü çalmıştır"] buyurulmuş idi.

1300. Berbeste olan renk, seni gül renkli etmedi; berbeste olan dal urcûn fennini etmedi. [1283]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1300. Bağlı olan renk, seni gül renkli yapmadı; bağlı olan dal, hurma dalı sanatını yapmadı. [1283]

Nefahâtü'l-Üns'te (Evliya menkıbelerini anlatan eser) belirtilmiştir ki: "Bağlı olan"dan kasıt, kendi hallerinden ve manevî zevklerinden kaynaklanmayıp, kitaplardan ezberleyerek dillerinde olan ilme kanaat eden ve ona sarılan kimselerdir. Bu ödünç hayat, dillerini kımıldattıkça gurur çölünde bu ilim onlara bir serap gibi görünür. Ölüm meleğinin alnı göründüğü zaman, o ödünç süs dillerinin ucundan alınınca rezil olurlar. "Urcûn", hilal gibi kuruyup eğrilen hurma dalı demektir. Yani, evliyanın sende ödünç olan ilmi, senin nefsini ıslah edip gül renkli ve Hakk'ın sevgilisi yapmadı. Çünkü hurma ağacına geçici olarak bağlanan dal, asıl olan dal gibi hilal şeklinde eğrilmedi.

Nefahâtü'l-Üns'te mezkûrdür ki: "Berbeste"den murâd, kendilerinin hallerinden ve zevklerinden doğma olmayıp kitablardan ezberleyerek dillerinde olan ilme kanâat eden ve onunla temessük eden kimselerdir. Bu âriyet hayât dillerini kımıldattıkça gurûr beyâbânında bu ilim onlara bir serâb görünür. Melekü'l-mevtin nâsıyesi zâhir olduğu vakit, o âriyet zîneti dillerinin ucundan alınca rüsvây olurlar. "Urcûn", hilâl gibi kuruyup eğrilen hurma dalı demektir. Ya'ni, evliyânın sende âriyet olan ilmi, senin nefsini islâh edip gül renkli ve mahbûb-ı Hak etmedi. Zîrâ hurma ağacına iğreti olarak bağlanan dal, aslî olan dal gibi hilâl şeklinde eğrilmedi.

1301. Vaktāki akıbet senin ölüm çarşafın erişir, bu aşrlar senin yüzünden düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1301. Vakit ki ölüm çarşafın sana erişir, bu aşırlar senin yüzünden düşer.

Vakit ki kocakarının çarşafı gibi olan ölüm gelir, bu çaldığın evliya sözleri senden kaybolur. Çünkü o sözler, zevkî, vicdanî ve ruhundan çıkan sözler değildi. Bedenine ilişkindi. Ölüm bedenini yok ettiği zaman, ona ilişkin olan her şey de bedenin gibi fani olur ve kaybolur. denilir. Yani, ey Hakk yolunda tembel ve kocakarı gibi olan kimse! Sen kendi nefsinin çirkin yüzünü kırmızı elma gibi boyamak için, aşır yaprakları gibi olan evliyanın sözlerini ne kadar çaldın?

Vaktāki acûzenin çarşafı mesâbesinde olan ölüm gelir, bu çaldığın kelâm-ı evliyâ senden zâil olur. Zîrâ o sözler, zevkî ve vicdânî ve rûhundan sâdır olan kelâmlar değil idi. Cismine taalluk ederdi. Ölüm cismini ifnâ ettiği vakit, ona taalluk eden şeylerin hepsi de cismin gibi fânî ve zâil olur. buyurulur. Ya'ni, ey Hak yolunda battâl ve kocakarı mesâbesinde olan kim-se! Sen kendi nefsinin çirkin yüzünü kırmızı elma gibi boyamak için, aşır va-rakları mesâbesinde olan evliyânın sözlerini ne kadar çaldın?

1299. Merdân-ı Huda'nın kelâmını ne kadar çaldın? Ta ki, satasın ve merhabâ alasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1299. Allah erlerinin sözünü ne kadar çaldın? Tâ ki satasın ve merhaba alasın!

Allah erleri olan evliyânın hakikatlere ve ilâhî bilgilere ilişkin sözlerini, halka satıp onların hürmetlerini ve merhabalarını kazanmak için, ne kadar çaldın durdun! Bu anlama dair I. cildin 324 numarasında حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی زان فسون yani "Alçak adam! Bir saf dile o efsundan okumak için dervişlerin sözünü çalar"] ve 2307 numaralı beytinde حرف درویشان بدزدیده بسی تا گمان آید که خود هست او کسی dahi yani "O iddiacı ve mağrur kimse, kendisini bir kemâl sahibi zannetmeleri için dervişlerin birçok sözünü çalmıştır"] buyurulmuştu.

Merdân-ı Hudâ olan ehlullâhın hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye müteallık sözlerini, halka satıp onların hürmetlerini ve merhabalarını kazanmak için, ne kadar çaldın durdun! Bu ma'nâya dâir I. cildin 324 numarasında حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی زان فسون ya'ni "Alçak adam! Bir sâf dile o füsûndan okumak için dervîşlerin sözünü çalar"] ve 2307 numaralı beytinde حرف درویشان بدزدیده بسی تا گمان آید که خود هست او کسی dahi ya'ni "O müddeî ve mağrûr kimse, kendini bir kemâl sâhibi zannetmeleri için dervîşlerin birçok sözünü çalmıştır"] buyurulmuş idi.

1300. Berbeste olan renk, seni gül renkli etmedi; berbeste olan dal urcûn fennini etmedi. [1283]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1300. Bağlı olan renk, seni gül renkli yapmadı; bağlı olan dal, hurma dalı sanatını yapmadı. [1283]

Nefahâtü'l-Üns'te (Evliya menkıbelerini anlatan eser) belirtilmiştir ki: "Bağlı olan"dan kasıt, kendi hallerinden ve manevî zevklerinden kaynaklanmayıp, kitaplardan ezberleyerek dillerinde olan ilme kanaat eden ve ona sarılan kimselerdir. Bu ödünç hayat, dillerini kımıldattıkça gurur çölünde bu ilim onlara bir serap gibi görünür. Ölüm meleğinin alnı göründüğü zaman, o ödünç süs dillerinin ucundan alınınca rezil olurlar. "Urcûn", hilal gibi kuruyup eğrilen hurma dalı demektir. Yani, evliyanın sende ödünç olan ilmi, senin nefsini ıslah edip gül renkli ve Hakk'ın sevgilisi yapmadı. Çünkü hurma ağacına geçici olarak bağlanan dal, asıl olan dal gibi hilal şeklinde eğrilmedi.

Nefahâtü'l-Üns'te mezkûrdür ki: "Berbeste"den murâd, kendilerinin hallerinden ve zevklerinden doğma olmayıp kitablardan ezberleyerek dillerinde olan ilme kanâat eden ve onunla temessük eden kimselerdir. Bu âriyet hayât dillerini kımıldattıkça gurûr beyâbânında bu ilim onlara bir serâb görünür. Melekü'l-mevtin nâsıyesi zâhir olduğu vakit, o âriyet zîneti dillerinin ucundan alınca rüsvây olurlar. "Urcûn", hilâl gibi kuruyup eğrilen hurma dalı demektir. Ya'ni, evliyânın sende âriyet olan ilmi, senin nefsini islâh edip gül renkli ve mahbûb-ı Hak etmedi. Zîrâ hurma ağacına iğreti olarak bağlanan dal, aslî olan dal gibi hilâl şeklinde eğrilmedi.

1301. Vaktāki akıbet senin ölüm çarşafın erişir, bu aşrlar senin yüzünden düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1301. Vakti geldiğinde ölüm çarşafın sana ulaşır, bu aşırlar senin üzerinden düşer.

Vakti geldiğinde kocakarı çarşafı gibi olan ölüm gelir, bu çaldığın evliya sözleri senden kaybolur. Çünkü o sözler, zevkî, vicdanî ve ruhundan çıkan sözler değildi. Bedenine aitti. Ölüm bedenini yok ettiği zaman, ona ait olan her şey de bedenin gibi fani olur ve kaybolur.

Vaktāki acûzenin çarşafı mesâbesinde olan ölüm gelir, bu çaldığın kelâm-ı evliyâ senden zâil olur. Zîrâ o sözler, zevkî ve vicdânî ve rûhundan sâdır olan kelâmlar değil idi. Cismine taalluk ederdi. Ölüm cismini ifnâ ettiği vakit, ona taalluk eden şeylerin hepsi de cismin gibi fânî ve zâil olur.

1302. Vaktaki o rahîlin "Kalk, kalk!"ı gelir, ondan sonra dedikodu fenleri kaybolur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1302. O göçün "Kalk, kalk!" emri geldiği zaman, dedikodu fenleri kaybolur.

"Rahîl", "yer değiştirme, göç, yolculuk" demektir. Yani, ölüm yolculuğunun "Kalk, kalk!" çağrısı geldiği ve dünyadan ahirete göç emri ulaştığı zaman, dil ilmi ve dedikodu fenlerinin hünerleri kaybolur, ruhuna tabi olan nefsanî sıfatlar ortaya çıkar.

"Rahîl", "nakl-i mekân, göç, sefer" demektir. Ya'ni, vaktâki ölüm seferinin "Kalk, kalk!" hitâbı gelir ve dünyâdan âhirete nakil emri vârid olur, ondan sonra dil ilmi ve dedikodu fenleri hünerleri kaybolur, rûhuna müntabi' olan nefsânî sıfatlar zâhir olur.

1303. Hâmûşluk âlemi, o ki gelir, dur! Vay o kimseye ki, onun batınında bir üns yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1303. Suskunluk âlemi, o ki gelir, dur! Vay o kimseye ki, onun içinde bir yakınlık yoktur!

"Bîst", "îstâden" masdarından şimdiki zaman emir kipi olup, "be-îst"in kısaltılmışıdır. Ondan sonra suskunluk âlemi önüne gelir. Bu suskunluk âleminden sana "Dur artık, çünkü beden dilin işlevsizdir!" diye seslenilir. Vay o kimsenin hâline ki, onun içinde ve ruhunda Hak ile bir yakınlık oluşmamıştır; ve ruhu nefsinin sıfatlarıyla eziyet çekerek kalmıştır.

"Bîst", "îstâden" masdarından emr-i hâzır olup, "be-îst"in muhaffifidir. Ondan sonra sükût âlemi önüne gelir. Bu sükût âleminden sana "Dur artık, zîrâ cisim dilin muattaldır!" diye hitâb gelir. Vay o kimsenin hâline ki, onun bâtınında ve rûhunda Hak ile bir ünsiyet hâsıl olmamıştır; ve rûhu nefsinin sıfatlarıyla müteezzî olarak kalmıştır.

1304. Sîneye bir iki günlük bir saykal vur; o aynayı kendinin defteri kıl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1304. Göğsüne bir iki günlük bir cila vur; o aynayı kendinin defteri kıl!

Ey dilinin becerikliliğine aldanıp, evliyanın hakikatlerini kalbine sindirememiş ve sadece diliyle herkesi avlamaya çalışmış olan yalancı şeyh ve âlim efendi! Gel, kalbine bir iki günlük bir ihlâs ile bir cila koy ve cilala! Ve bu ciladan sonra kalbine Hak tarafından gelecek olan zevkî (tadılarak bilinen) ve hâlî (yaşantıya dayalı) ilimleri o kalbinin defterinden oku! Dışsal kitaplardaki ilimleri ezberleyip, halka satmaktan ve onların beğenisini ve takdirini kazanmaktan vazgeç!

Ey cerbeze-i lisâniyyesine mağrûr olup, hakāyık-ı evliyâyı kalbine sindirememiş ve yalnız dili ile herkesi avlamaya çalışmış olan yalancı şeyh ve âlim efendi! Gel, kalbine bir iki günlük bir ihlâs ile bir saykal koy ve cilâ ver! Ve bu cilâdan sonra kalbine Hak tarafından vârid olacak olan zevkî ve hâlî ilimleri o kalbinin defterinden oku! Sûrî kitablardaki ilimleri ezberleyip, halka satmaktan ve onların tahsîn ve takdîrlerini celbetmekten vazgeç!

1305. Zîra sahib-kıran olan Yûsuf'un sayesinden acûz olan Züleyha yeni baştan civân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1305. Çünkü sahib-kıran olan Yusuf'un gölgesinden aciz olan Züleyha yeniden gençleşti.

Eğer böyle yaparsan, Yusuf (a.s.) mertebesinde olan ruhunun nuru bedenine yansıdığı için, kocakarılığın ortadan kalkar ve Hak yolunda yeniden delikanlı olursun. Nasıl ki, sahib-kıran olan Yusuf'un (a.s.) gölgesinden ve nurunun yansımasından, nefis aşkının acizi olan Züleyha, yeniden Hak aşkının

Eğer böyle yapar isen Yûsuf mesâbesinde olan rûhun nûru cismine mün'akis olmasından dolayı, kocakarılığın zâil olur ve Hak yolunda yeniden delikanlı olursun. Nitekim sâhib-kırân olan Yûsuf (a.s.)ın sâyesinden ve nûrunun aksinden nefis aşkının acûzu olan Züleyha, yeni baştan Hak aşkının

1302. Vaktâki o rahîlin “Kalk, kalk!”ı gelir, ondan sonra dedikodu fenleri kaybolur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1302. O göçün "Kalk, kalk!" sesi geldiği zaman, ondan sonra dedikodu fenleri kaybolur.

"Rahîl", "yer değiştirme, göç, sefer" demektir. Yani, ölüm seferinin "Kalk, kalk!" çağrısı geldiği ve dünyadan ahirete göç emri ulaştığı zaman, ondan sonra dil ilmi ve dedikodu fenleri hünerleri kaybolur, ruhuna bağlı olan nefsanî sıfatlar ortaya çıkar.

“Rahîl”, “nakl-i mekân, göç, sefer” demektir. Ya’ni, vaktâki ölüm seferinin “Kalk, kalk!” hitâbı gelir ve dünyâdan âhirete nakil emri vârid olur, ondan sonra dil ilmi ve dedikodu fenleri hünerleri kaybolur, rûhuna müntabî olan nefsânî sıfatlar zâhir olur.

1303. Hâmûşluk âlemi, o ki gelir, dur! Vay o kimseye ki, onun bâtınında bir üns yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1303. Suskunluk âlemi, o ki gelir, dur! Vay o kimseye ki, onun iç dünyasında bir yakınlık yoktur!

"Bîst", "istâden" (durmak) masdarından emir kipi olup, "be-îst"in (dur) kısaltılmış hâlidir. Ondan sonra suskunluk âlemi önüne gelir. Bu suskunluk âleminden sana "Dur artık, çünkü cisim dilin işlevsizdir!" diye seslenilir. Vay o kimsenin hâline ki, onun iç dünyasında ve ruhunda Hak ile bir yakınlık (ünsiyet) oluşmamıştır; ve ruhu nefsinin sıfatlarıyla eziyet çekerek kalmıştır.

“Bîst”, “istâden” masdarından emr-i hâzır olup, “be-îst”in muhaffifidir. Ondan sonra sükût âlemi önüne gelir. Bu sükût âleminden sana “Dur artık, zîrâ cisim dilin muattaldır!” diye hitâb gelir. Vay o kimsenin hâline ki, onun bâtınında ve rûhunda Hak ile bir ünsiyet hâsıl olmamıştır; ve rûhu nefsinin sıfatlarıyla müteezzî olarak kalmıştır.

1304. Sîneye bir iki günlük bir saykal vur; o aynayı kendinin defteri kıl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1304. Göğsüne bir iki günlük bir cila vur; o aynayı kendinin defteri kıl!

Ey dilinin becerikliliğine aldanıp, evliyanın hakikatlerini kalbine sindirememiş ve yalnız diliyle herkesi avlamaya çalışmış olan yalancı şeyh ve âlim efendi! Gel, kalbine bir iki günlük bir ihlâs ile bir cila koy ve parlat! Ve bu ciladan sonra kalbine Hak tarafından gelecek olan zevkî (manevî tecrübeye dayalı) ve hâlî (yaşantısal) ilimleri o kalbinin defterinden oku! Dışsal kitaplardaki ilimleri ezberleyip, halka satmaktan ve onların beğenilerini ve takdirlerini kazanmaktan vazgeç!

Ey cerbeze-i lisâniyyesine mağrûr olup, hakâyık-ı evliyâyı kalbine sindirememiş ve yalnız dili ile herkesi avlamaya çalışmış olan yalancı şeyh ve âlim efendi! Gel, kalbine bir iki günlük bir ihlâs ile bir saykal koy ve cilâ ver! Ve bu cilâdan sonra kalbine Hak tarafından vârid olacak olan zevkî ve hâlî ilimleri o kalbinin defterinden oku! Sûrî kitâblardaki ilimleri ezberleyip, halka satmaktan ve onların tahsîn ve takdîrlerini celbetmekten vazgeç!

1305. Zîrâ sâhib-kırân olan Yûsuf’un sâyesinden acûz olan Züleyhâ yeni baştan civân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1305. Çünkü sâhib-kırân (talihli, bahtı açık) olan Yusuf'un gölgesinden yaşlı olan Züleyha yeniden gençleşti.

Eğer böyle yaparsan, Yusuf derecesinde olan ruhunun nuru bedenine yansıdığı için, yaşlılığın ortadan kalkar ve Hakk yolunda yeniden genç olursun. Nasıl ki sâhib-kırân olan Yusuf (a.s.)'ın gölgesinden ve nurunun yansımasından, nefis aşkının yaşlısı olan Züleyha, yeniden Hakk aşkının genci ve delikanlısı oldu. Nitekim bu hâle işaretle cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'de şöyle buyururlar:

"Züleyha'nın aşkı senelerce Yûsuf'a müteveccih oldu; Nihayet o aşk, aşk-ı Hak oldu da, Yûsuf'a arkasını çevirdi. O Züleyha kaçtı, Yûsuf onun arkasından gömleğini çekti. İbtidâki hâlin aksine gömlek onun çekişinden yırtıldı. Ona dedi ki: "Gömleğimin kısâsını bugün istifâ ettim." Züleyha cevâben dedi ki: "Aşk-ı Kibriyâ bu cinslerden birçok taklîb yapar."

"Sâhib-kırân Yusuf"tan maksat, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olmak da mümkündür.

Eğer böyle yapar isen Yûsuf mesâbesinde olan rûhun nûru cismine mün’akis olmasından dolayı, kocakarlığın zâil olur ve Hak yolunda yeniden delikanlı olursun. Nitekim sâhib-kırân olan Yûsuf (a.s.)ın sâyesinden ve nûrunun aksinden nefis aşkının acûzu olan Züleyhâ, yeni baştan Hak aşkının civânı ve genci oldu. Nitekim bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'de şöyle buyururlar:

"Züleyha'nın aşkı senelerce Yûsuf'a müteveccih oldu; Nihayet o aşk, aşk-ı Hak oldu da, Yûsuf'a arkasını çevirdi. O Züleyha kaçtı, Yûsuf onun arkasından gömleğini çekti. İbtidâki hâlin aksine gömlek onun çekişinden yırtıldı. Ona dedi ki: "Gömleğimin kısâsını bugün istifâ ettim." Züleyha cevâben dedi ki: "Aşk-ı Kibriyâ bu cinslerden birçok taklîb yapar."

"Yûsuf-ı sâhib-kırân"dan murâd, insân-ı kâmil olmak dahi câizdir.

1306. Temmuzun güneşi sebebiyle berdü'l-acûzun o soğuk mizâcı müveddel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1306. Temmuzun güneşi sebebiyle kocakarı soğuğunun o soğuk mizacı değişir.

"Temmuz güneşi"nden kastedilen, ilâhî aşktır. "Berdü'l-acûz", şubatın sonundan üç ve martın başından dört gün olmak üzere, toplam yedi gün devam eden soğuğun ismidir. Türkçe "kocakarı soğuğu" derler. Burada kastedilen, Hakk yolunda donmuş, işe yaramaz hâle gelmiş kişinin tabiatındaki donukluktur. Yani, sâhib-kırân (yıldızları bir araya getiren, talihli) olan Yusuf'un gölgesinden dolayı sende temmuz güneşinin harareti gibi olan ilâhî aşk harareti, o kocakarı soğuğunun o soğuk mizacını değiştirir.

"Temmuz güneşi"nden murâd, aşk-ı ilâhîdir. "Berdü'l-acûz", şubâtın sonundan üç ve martın ibtidâsından dört gün ki, cem'an yedi gün devam eden soğuğun ismidir. Türkçe "kocakarı soğuğu" derler. Burada murâd, Hak yolunda donmuş, battâl olan kimsenin tab'ındaki donukluktur. Ya'ni, sâhib-kırân olan Yûsuf'un sâyesinden dolayı sende temmuz güneşinin harâreti gibi olan aşk-ı ilâhî harâreti, o kocakarı soğuğunun o soğuk mizâcını değiştirir.

1307. Meryem'e mensûb sûz sebebiyle, mâteme mensûb ölü olan hurma ağacının kuru dalı mübeddel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1307. Meryem'e ait yanış sebebiyle, matemle ilgili ölü hurma ağacının kuru dalı değişir.

Yani, matem tutulmaya layık bir ölü hükmünde olup hurma ağacının dalı gibi kuru ve meyvesiz olan bedenin, sende oluşan Hz. Meryem'e ait yanış ve hararet sebebiyle canlanır ve yeşerip taze ilahi bilgiler ve rabbani hakikatler hurmalarını verir. İkinci mısra Hind nüshalarında شاخ لب خشکئی بنخل خرمی şeklinde yer almaktadır, "Bir dudağı kuru dal, taze hurma ağacına dönüşür" demektir. Bu beyitte Meryem Suresi'nde geçen وَهُزْيِ إِلَيْكَ بجذع النَّخْلَةِ تُسَاقِطَ عَلَيْكَ رَطَبًا جَنِيا (Meryem, 19/25) yani "Ey Meryem! Hurma ağacını kendi tarafına doğru salla; toplamaya layık sana taze hurma düşer" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. genç ve taze oldu. Nitekim bu hale işaretle cenab-ı Pir efendimiz Divan-ı Kebir'de şöyle buyururlar:

Ya'ni, mâtem tutulmaya lâyık bir ölü hükmünde olup hurma ağacının dalı gibi kuru ve meyvesiz olan cismin, sende hâsıl olan Hz. Meryem'e mensûb sûz ve harâret sebebiyle canlanır ve yeşerip tâze maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyye hurmalarını verir. İkinci mısra' Hind nüshalarında شاخ لب خشکئی بنخل خرمی sûretinde vâki'dir, "Bir dudağı kuru dal, tâze hurma ağacına mübeddel olur" demektir. Bu beyitte sûre-i Meryem'de vâki' olan وَهُزْيِ إِلَيْكَ بجذع النَّخْلَةِ تُسَاقِطَ عَلَيْكَ رَطَبًا جَنِيا (Meryem, 19/25) ya'ni "Ey Meryem! Hurma ağacını kendi tarafına doğru salla; toplamaya lâyık sana tâze hurma düşer" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. civânı ve genci oldu. Nitekim bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrde şöyle buyururlar:

1306. Temmuzun güneşi sebebiyle berdü'l-acûzun o soğuk mizâcı müveddel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1306. Temmuzun güneşi sebebiyle kocakarı soğuğunun o soğuk mizacı değişir.

"Temmuz güneşi"nden kastedilen, ilâhî aşktır. "Berdü'l-acûz", şubatın sonundan üç ve martın başından dört gün olmak üzere, toplam yedi gün devam eden soğuğun ismidir. Türkçe "kocakarı soğuğu" derler. Burada kastedilen, Hakk yolunda donmuş, işe yaramaz hâle gelmiş kişinin tabiatındaki donukluktur. Yani, sâhib-kırân (yıldızları bir araya getiren, talihli) olan Yusuf'un gölgesinden dolayı sende temmuz güneşinin harareti gibi olan ilâhî aşk harareti, o kocakarı soğuğunun o soğuk mizacını değiştirir.

"Temmuz güneşi"nden murâd, aşk-ı ilâhîdir. "Berdü'l-acûz", şubâtın sonundan üç ve martın ibtidâsından dört gün ki, cem'an yedi gün devam eden soğuğun ismidir. Türkçe "kocakarı soğuğu" derler. Burada murâd, Hak yolunda donmuş, battâl olan kimsenin tab'ındaki donukluktur. Ya'ni, sâhib-kırân olan Yûsuf'un sâyesinden dolayı sende temmuz güneşinin harâreti gibi olan aşk-ı ilâhî harâreti, o kocakarı soğuğunun o soğuk mizâcını değiştirir.

1307. Meryem'e mensub sûz sebebiyle, mâteme mensub ölü olan hurma ağacının kuru dalı mübeddel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1307. Meryem'e ait yanış sebebiyle, matem tutulmaya ait ölü olan hurma ağacının kuru dalı değişir.

Yani, matem tutulmaya layık bir ölü hükmünde olup hurma ağacının dalı gibi kuru ve meyvesiz olan bedenin, sende oluşan Hz. Meryem'e ait yanış ve hararet sebebiyle canlanır ve yeşerip taze ilahi marifetler ve rabbani hakikatler hurmalarını verir. İkinci mısra Hind nüshalarında شاخ لب خشکئی بنخل خرمی şeklinde yer alır, "Bir dudağı kuru dal, taze hurma ağacına dönüşür" demektir. Bu beyitte Meryem Suresi'nde yer alan وَهُزْيِ إِلَيْكَ بجذع النَّخْلَةِ تُسَاقِطَ عَلَيْكَ رَطَبًا جَنِيا (Meryem, 19/25) yani "Ey Meryem! Hurma ağacını kendi tarafına doğru salla; toplamaya layık sana taze hurma düşer" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ya'ni, mâtem tutulmaya lâyık bir ölü hükmünde olup hurma ağacının dalı gibi kuru ve meyvesiz olan cismin, sende hâsıl olan Hz. Meryem'e mensûb sûz ve harâret sebebiyle canlanır ve yeşerip tâze maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyye hurmalarını verir. İkinci mısra' Hind nüshalarında شاخ لب خشکئی بنخل خرمی suretinde vaki'dir, "Bir dudağı kuru dal, tâze hurma ağacına mübeddel olur" demektir. Bu beyitte sûre-i Meryem'de vâki' olan وَهُزْيِ إِلَيْكَ بجذع النَّخْلَةِ تُسَاقِطَ عَلَيْكَ رَطَبًا جَنِيا )Meryem, 19/25) ya'ni "Ey Meryem! Hurma ağacını kendi tarafına doğru salla; toplamaya lâyık sana tâze hurma düşer" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

1308. Ey acûze! Kazâ ile ne kadar çalışırsın? Nakdi iste, şimdi geçmişi terk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1308. Ey yaşlı kadın! Kazâ ile ne kadar uğraşırsın? Nakdi iste, şimdi geçmişi bırak!

Ey yaşlı kadın! İlâhî kazâya karşı ne kadar çalışır durursun ve karşı koyarsın? Çünkü bu tabiat âleminde yaşlanmak ve cismin ihtiyarlık sebebiyle kuvvetinin, kudretinin ve güzelliğinin yok olması ilâhî kazânın gereğidir. Sen, bu ilâhî kazâya karşı, dışsal araçlar ve sebeplerle güzellik elde etmeye çalışmak suretiyle karşı koymaktan vazgeç! Geçmiş zamanı bırak, şimdiki zamana bak!

Ey acûze! Kazâ-yı ilâhîye karşı ne kadar çalışır durursun ve mukābele edersin? Zîrâ bu âlem-i tabîatta yaşlanmak ve cismin ihtiyarlık sebebiyle, kuvveti ve kudreti ve güzelliği zâil olmak kazâ-yı ilâhî îcâbıdır. Sen, bu kazâ-yı ilâhîye karşı, levâzım ve esbâb-ı hâriciyye ile güzellik celbine çalışmak sûretiyle mukābeleden vazgeç! Geçmiş zamanı bırak, hâl-i hâzıra bak!

1309. Mâdemki senin yüzün için güzellikte ümîd yoktur, ister düzgün sür, ister mürekkeb!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1309. Mademki senin yüzün için güzellikte ümit yoktur, ister düzgün sür, ister mürekkep!

"Midîd", "yazı mürekkebi" anlamında olan "midâd" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) hâlidir. Yani, mademki yüzünde yaşlılık sebebiyle bir güzellik ümidi kalmamıştır, artık ister beyaz düzgün sür, ister kara mürekkep sür, fark etmez.

"Midîd", "yazı mürekkebi" ma'nâsında olan "midâd" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, mâdemki yüzünde ihtiyarlık sebebiyle bir güzellik ümîdi kalmamıştır, artık ister beyâz düzgün sür, ister kara mürekkeb sür, müsâvîdir.

## O hastanın hikâyesidir ki, tabîb onun hakkında sıhhat ümîdi görmedi

1310. O bir hasta tabib tarafına gitti. Dedi: "Ey lebīb! nabzımı gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1310. O bir hasta tabip tarafına gitti. Dedi: "Ey akıllı! Nabzımı gör!"

"Ferû bîn"deki "ferû", sözü güzelleştirmek ve vezni tamamlamak için kullanılan kelimelerdendir; ve sözlükte her ne kadar "aşağı" anlamına gelse de, burada fazlalıktandır. Yani, bir hasta hekime gitti, "Ey akıllı! Nabzıma bak!" dedi. Bazı nüshalarda ikinci mısra' گفت بنگر بنبض مارا ای لبیب şeklindedir; "Bizim nabzımıza bak, ey akıllı!" demek olur.

[1293] "Ferû bîn"deki "ferû", tahsîn-i lafz ve tekmîl-i vezn için kullanılan kelimelerdendir; ve lügatte her ne kadar "aşağı" ma'nâsına ise de, burada zevâiddendir. Ya'ni, bir hasta hekîme gitti, "Ey âkıl! nabzıma bak!" dedi. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' گفت بنگر بنبض مارا ای لبیب sûretindedir; "Bizim nabzımıza bak, ey âkıl!" demek olur.

1311. Tâ ki, nabız cihetinden kalbin hâline âgâh olasın! Zîrâ elin damarı kalbe muttasıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1311. Nabız yönünden kalbin hâline vâkıf olasın! Çünkü elin damarı kalbe bağlıdır.

1308. Ey acûze! Kazâ ile ne kadar çalışırsın? Nakdi iste, şimdi geçmişi terk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1308. Ey yaşlı kadın! Kazâ ile ne kadar uğraşırsın? Nakdi iste, şimdi geçmişi bırak!

Ey yaşlı kadın! İlâhî kazâya karşı ne kadar çalışır durursun ve karşı koyarsın? Çünkü bu tabiat âleminde yaşlanmak ve cismin ihtiyarlık sebebiyle kuvvetinin, kudretinin ve güzelliğinin yok olması ilâhî kazânın gereğidir. Sen, bu ilâhî kazâya karşı, dışsal araçlar ve sebeplerle güzellik elde etmeye çalışmak suretiyle karşı koymaktan vazgeç! Geçmiş zamanı bırak, şimdiki zamana bak!

Ey acûze! Kazâ-yı ilâhîye karşı ne kadar çalışır durursun ve mukābele edersin? Zîrâ bu âlem-i tabîatta yaşlanmak ve cismin ihtiyarlık sebebiyle, kuvveti ve kudreti ve güzelliği zâil olmak kazâ-yı ilâhî îcâbıdır. Sen, bu kazâ-yı ilâhîye karşı, levâzım ve esbâb-ı hâriciyye ile güzellik celbine çalışmak sûretiyle mukābeleden vazgeç! Geçmiş zamanı bırak, hâl-i hâzıra bak!

1309. Mâdemki senin yüzün için güzellikte ümîd yoktur, ister düzgün sür, ister mürekkeb!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1309. Mademki senin yüzün için güzellikte ümit yoktur, ister düzgün sür, ister mürekkep!

"Midîd", "yazı mürekkebi" anlamında olan "midâd" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) hâlidir. Yani, mademki yüzünde yaşlılık sebebiyle bir güzellik ümidi kalmamıştır, artık ister beyaz düzgün sür, ister kara mürekkep sür, fark etmez.

"Midîd", "yazı mürekkebi" ma'nâsında olan "midâd" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, mâdemki yüzünde ihtiyarlık sebebiyle bir güzellik ümîdi kalmamıştır, artık ister beyâz düzgün sür, ister kara mürekkeb sür, müsâvîdir.

## O hastanın hikâyesidir ki, tabîb onun hakkında sıhhat ümîdi görmedi

1310. O bir hasta tabib tarafına gitti. Dedi: "Ey lebīb! nabzımı gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1310. O bir hasta tabip tarafına gitti. Dedi: "Ey akıllı! Nabzımı gör!"

"Ferû bîn"deki "ferû", sözü güzelleştirmek ve vezni tamamlamak için kullanılan kelimelerdendir; ve sözlükte her ne kadar "aşağı" anlamına gelse de, burada fazlalıktandır. Yani, bir hasta hekime gitti, "Ey akıllı! Nabzıma bak!" dedi. Bazı nüshalarda ikinci mısra' گفت بنگر بنبض مارا ای لبیب şeklindedir; "Bizim nabzımıza bak, ey akıllı!" demek olur.

[1293] "Ferû bîn"deki "ferû", tahsîn-i lafz ve tekmîl-i vezn için kullanılan kelimelerdendir; ve lügatte her ne kadar "aşağı" ma'nâsına ise de, burada zevâiddendir. Ya'ni, bir hasta hekîme gitti, "Ey âkıl! nabzıma bak!" dedi. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' گفت بنگر بنبض مارا ای لبیب sûretindedir; "Bizim nabzımıza bak, ey âkıl!" demek olur.

1311. Tâ ki, nabız cihetinden kalbin hâline âgâh olasın! Zîrâ elin damarı kalbe muttasıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1311. Nabız yönünden kalbin hâline vâkıf olasın! Çünkü elin damarı kalbe bağlıdır.

1312. Çünkü kalb gaybdır. Ondan misal istersen, ondan iste ki, onun kalbe ittisali vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1312. Çünkü kalp gaybdır. Ondan örnek istersen, ondan iste ki, onun kalbe bağlantısı vardır.

"Gayb", görünmez anlamındadır. Yani, kalp insanın içinde olduğu için, gözlerden gizlidir. Eğer kalp halinin örneğini anlamak istersen, kalbe bağlantısı olan nabız damarından iste. "Kalp"ten maksat, Hak'ın zâtıdır; "el"den maksat ise, insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil, bu görünen âlemdeki tasarruf işinde Hak'ın kudret elidir ve Hak'ın zâtına niteliksiz bir bağlantısı vardır. Yani, Hak'ın zâtına ait hallerden örnek istersen, ona niteliksiz ve tarifsiz bir bağlantısı ve yakınlığı olan insân-ı kâmilden iste!

"Gayb", gäib ma'nâsınadır. Ya'ni, kalb insanın içinde olduğu için, nazarlardan gäibdir. Eğer kalb hâlinin misâlini anlamak istersen, kalbe ittisâli olan nabız damarından iste. "Kalb"den murâd, zât-ı Hak; "el"den murâd dahi, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil, bu âlem-i zâhirdeki emr-i tasarrufta Hakk'ın kudret elidir ve zât-ı Hakk'a keyfiyetsiz bir ittisâli vardır. Ya'ni, zât-ı Hakk'ın şuûnâtından misâl istersen ona keyfiyetsiz ve ta'rîfsiz bir ittisâli ve yakınlığı olan insân-ı kâmilden iste!

1313. Ey emîn! Rüzgâr gözden gizlidir. Onu tozda yaprağın hareketinde gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1313. Ey güvenilir kişi! Rüzgâr gözden gizlidir. Onu tozda, yaprağın hareketinde gör!

Ey ilâhî sırları kavramaya yatkın ve güvenilir Hakk Yolcusu! Örneğin, rüzgâr duyu organlarının gözünden gizlidir. Onu yukarıya doğru kalkan tozda ve yaprağın hareketinde akıl gözüyle gör! Çünkü bilirsin ki toz, kendi kendine yukarıya kalkmaz ve yaprak hareket etmez. Bu sebeple elbette onları kımıldatan ve yerlerinden oynatan vardır.

Ey esrâr-ı ilâhîyi hazma müstaid ve emîn olan sâlik! Meselâ, rüzgâr his gözünden gizlidir. Onu yukarıya doğru kalkan tozda ve yaprağın hareketinde akıl gözüyle gör! Zîrâ bilirsin ki toz, kendi kendine yukarıya kalkmaz ve yaprak hareket etmez. Binâenaleyh elbet onları kımıldatan ve yerlerinden oynatan vardır.

1314. Gör ki, sağdan mı, yahud soldan mı esicidir! Yaprağın hareketi sana vasf-ı hâli söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1314. Gör ki, sağdan mı, yoksa soldan mı esecek! Yaprağın hareketi sana hâlin vasfını söyler.

Yani, rüzgâr sağdan mı, yoksa soldan mı esiyor? Yaprağın hareketi bunu sana gösterir. "Sağ" ile cemâlî tecellîye (güzellik ve lütuf tecellîsi), "sol" ile celâlî tecellîye (azamet ve kahır tecellîsi) işaret buyrulur. "Yaprak"tan kasıt, kalptir. Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin kalbin, "Kalb, Rahmân'ın iki parmağı arasındadır; onu istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfi gereğince Hakk'ın cemâlî ve celâlî tecellîsi arasındadır. Onu bir yaprak gibi hareket ettirir. Bak, bu kalbin hareketi sana hâlinin vasfını söyler. Yani cemâl rüzgârı ile mi, yoksa celâl rüzgârı ile mi hareket ediyor? Eğer bu rüzgâr cemâlî ise, senin bedeninden çıkan fiiller de cemâlî olur ve "ashâb-ı yemîn"den (sağ taraf ehli, cennetlikler) olursun; ve eğer celâlî ise, senin fiillerin de celâlî olur; "ashâb-ı şimal"den (sol taraf ehli, cehennemlikler) olursun. Bu sebeple bâtının (iç âlemin) halleri zâhirin (dış âlemin) hallerinden anlaşılır.

Ya'ni, rüzgâr sağdan mı, yoksa soldan mı esiyor? Yaprağın hareketi bunu sana gösterir. "Sağ" ile tecellî-i cemâlîye, "sol" ile tecellî-i celâlîye işaret buyurulur. "Yaprak"tan murâd, kalbdir. Ya'ni, ey sâlik! Senin kalbin القلب بين الاصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'ni "Kalb, Rahmân'ın iki parmağı arasındadır; onu istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi ve celâlîsi arasındadır. Onu bir yaprak gibi hareket ettirir. Bak, bu kalbin hareketi sana hâlinin vasfını söyler. Ya'ni cemâl rüzgârı ile mi, yoksa celâl rüzgârı ile mi hareket ediyor? Eğer bu rüzgâr cemâlî ise, senin cisminden sâdır olan ef'âl dahi cemâlî olur ve "ashâb-ı yemîn"den olursun; ve eğer celâlî ise, senin ef'âlin dahi celâlî olur; "ashâb-ı şimal"den olursun. Binâenaleyh bâtının ahvâli zâhirin ahvâlinden anlaşılır.

1312. Çünkü kalb gaybdır. Ondan misal istersen, ondan iste ki, onun kalbe ittisali vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1312. Çünkü kalp gaybdır. Ondan örnek istersen, ondan iste ki, onun kalbe bağlantısı vardır.

"Gayb", görünmez anlamındadır. Yani, kalp insanın içinde olduğu için, gözlerden gizlidir. Eğer kalp halinin örneğini anlamak istersen, kalbe bağlantısı olan nabız damarından iste. "Kalp"ten maksat, Hak'ın zâtıdır; "el"den maksat ise, insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil, bu görünen âlemdeki tasarruf işinde Hak'ın kudret elidir ve Hak'ın zâtına niteliksiz bir bağlantısı vardır. Yani, Hak'ın zâtına ait hallerden örnek istersen, ona niteliksiz ve tarifsiz bir bağlantısı ve yakınlığı olan insân-ı kâmilden iste!

"Gayb", gäib ma'nâsınadır. Ya'ni, kalb insanın içinde olduğu için, nazarlardan gäibdir. Eğer kalb hâlinin misâlini anlamak istersen, kalbe ittisâli olan nabız damarından iste. "Kalb"den murâd, zât-ı Hak; "el"den murâd dahi, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil, bu âlem-i zâhirdeki emr-i tasarrufta Hakk'ın kudret elidir ve zât-ı Hakk'a keyfiyetsiz bir ittisâli vardır. Ya'ni, zât-ı Hakk'ın şuûnâtından misâl istersen ona keyfiyetsiz ve ta'rîfsiz bir ittisâli ve yakınlığı olan insân-ı kâmilden iste!

1313. Ey emîn! Rüzgâr gözden gizlidir. Onu tozda yaprağın hareketinde gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1313. Ey güvenilir kişi! Rüzgâr gözden gizlidir. Onu tozda, yaprağın hareketinde gör!

Ey ilâhî sırları kavramaya yatkın ve güvenilir Hakk Yolcusu! Örneğin, rüzgâr duyu organlarının gözünden gizlidir. Onu yukarıya doğru kalkan tozda ve yaprağın hareketinde akıl gözüyle gör! Çünkü bilirsin ki toz, kendi kendine yukarıya kalkmaz ve yaprak hareket etmez. Bu sebeple elbette onları kımıldatan ve yerlerinden oynatan vardır.

Ey esrâr-ı ilâhîyi hazma müstaid ve emîn olan sâlik! Meselâ, rüzgâr his gözünden gizlidir. Onu yukarıya doğru kalkan tozda ve yaprağın hareketinde akıl gözüyle gör! Zîrâ bilirsin ki toz, kendi kendine yukarıya kalkmaz ve yaprak hareket etmez. Binâenaleyh elbet onları kımıldatan ve yerlerinden oynatan vardır.

1314. Gör ki, sağdan mı, yahud soldan mı esicidir! Yaprağın hareketi sana vasf-ı hâli söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1314. Bak ki, sağdan mı, yoksa soldan mı esiyor! Yaprağın hareketi sana hâlin vasfını söyler.

Yani, rüzgâr sağdan mı, yoksa soldan mı esiyor? Yaprağın hareketi bunu sana gösterir. "Sağ" ile cemâlî tecellîye (güzellik ve lütuf tecellîsi), "sol" ile celâlî tecellîye (azamet ve kahır tecellîsi) işaret buyrulur. "Yaprak"tan kasıt, kalptir. Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin kalbin "Kalb, Rahmân'ın iki parmağı arasındadır; onu istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfi gereğince Hakk'ın cemâlî tecellîsi ve celâlî tecellîsi arasındadır. Onu bir yaprak gibi hareket ettirir. Bak, bu kalbin hareketi sana hâlinin vasfını söyler. Yani cemâl rüzgârı ile mi, yoksa celâl rüzgârı ile mi hareket ediyor? Eğer bu rüzgâr cemâlî ise, senin bedeninden çıkan fiiller de cemâlî olur ve "ashâb-ı yemîn"den (sağ taraf ehli, cennetlikler) olursun; ve eğer celâlî ise, senin fiillerin de celâlî olur; "ashâb-ı şimal"den (sol taraf ehli, cehennemlikler) olursun. Bu sebeple bâtının (iç âlemin) halleri zâhirin (dış âlemin) hallerinden anlaşılır.

Ya'ni, rüzgâr sağdan mı, yoksa soldan mı esiyor? Yaprağın hareketi bunu sana gösterir. "Sağ" ile tecellî-i cemâlîye, "sol" ile tecellî-i celâlîye işaret buyurulur. "Yaprak"tan murâd, kalbdir. Ya'ni, ey sâlik! Senin kalbin القلب بين الاصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'ni Kalb, Rahmân'ın iki parmağı arasındadır; onu istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi ve celâlîsi arasındadır. Onu bir yaprak gibi hareket ettirir. Bak, bu kalbin hareketi sana hâlinin vasfını söyler. Ya'ni cemâl rüzgârı ile mi, yoksa celâl rüzgârı ile mi hareket ediyor? Eğer bu rüzgâr cemâlî ise, senin cisminden sâdır olan ef'âl dahi cemâlî olur ve "ashâb-ı yemîn"den olursun; ve eğer celâlî ise, senin ef'âlin dahi celâlî olur; "ashâb-ı şimal"den olursun. Binâenaleyh bâtının ahvâli zâhirin ahvâlinden anlaşılır.

1315. "Kalb sarhoşluğu hani?" diyebilmiyor isen, onun vafsını mahmur olan nergisten iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1315. "Kalp sarhoşluğu nerede?" diyemiyorsan, onun niteliğini mahmur olan nergisten iste!

Eğer kalp sarhoşluğunu bilmiyor ve "Nerede?" diye soruyor isen, o kalbin niteliğini ve hâlini ilâhî aşk şarabıyla mahmur olan insân-ı kâmilin nergis gibi olan gözlerinden iste! Çünkü kalp sarhoşu gözlerinden belli olur ve iç âlemin halleri bedenin görünen kısmında ortaya çıkar ve onun gözleri maddî içkiden sarhoş olanın gözleri gibi görünür. Bu sebeple, gaflet ehli kişilerden biri böyle bir kâmili görse, içmiş zanneder.

Eğer kalb sarhoşluğunu bilmiyor ve "Hani?" diye soruyor isen, o kalbin vasfını ve hâlini şarâb-ı aşk-ı ilâhî ile mahmûr olan insân-ı kâmilin nergis gi-bi olan gözlerinden iste! Zîrâ kalb sarhoşu gözlerinden belli olur ve bâtının ahvali zâhir-i cisimde zuhûr eder ve onun gözleri sûrî içkiden sarhoş olanın gözleri gibi görünür. Onun için, ashâb-ı gafletten birisi böyle bir kâmili gör-se, içmiş zanneder.

1316. Vaktaki Hakk'ın zâtından uzaksın, zâtın vasfını Resûl'den ve mu'ci-zelerden açık bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1316. Hakk'ın zâtından uzaksan, zâtın vasfını Resûl'den ve mucizelerden açıkça bilirsin.

Ey gafil olan kimse! Hakk'ın zâtından uzaksan ve kendi benliğinde boğulmuşsan ve görünen şeylerin varlıklarını bağımsız zannediyorsan, bu sebeple o ilâhî zâtın sıfatlarını Hakk'ın resûllerinden ve onların mucizelerinden açık bir şekilde görüp bilirsin. Çünkü peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ, senin kendi vehminin aklında ve idrakinde icat ettiği Hak zâtından uzaklığı reddettiler ve "Böyle bir uzaklık yoktur!" dediler; ve senin benliğinin hiç olduğunu ve görünen şeylerin, Hak zâtının hakiki olan varlığına bağıntılı olan vehmedilmiş bir varlık bulunduğunu haber verdiler; ve bu haberlerini, görünen şeylerin perdeleri arkasından iş işleyenin Hak olduğunu mucizeleri ve kerametleri ile ispat edip duyularla gösterdiler. Nitekim Hz. Mevlânâ Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "İnsanların nazarı sebepleredir ve işleri o sebeplerden bilirler. Onun için müsebbibi görmezler ve bilmezler. Ama evliyâ indinde sebeplerin perdeden başka bir şey olmadığı açığa çıkmıştır. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor zannederler; ve perdede bir iş olmayıp, perde olduğunu bilmezler. Vaktaki konuşan kimse perdeden dışarı çıkar, perdenin bahane olduğu malum olur. Hak evliyâsı, sebeplerin dışında açıkça ortaya çıkan birtakım işleri gördüler. Nitekim "Dağdan deve çıktı" ve Musa (a.s.)'ın asâsı büyük bir yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve aynı şekilde Mustafa (s.a.v.) ayı aletsiz, bir işaret ile ikiye böldü; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız ve İsa (a.s.) babasız var oldu; ve İbrahim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan meydana geldi; ve sonsuza dek böyle şeyler meydana geldi. Şimdi vakit...

Ey gafil olan kimse! Vaktâki Hakk'ın zâtından uzaksın ve kendinin ken-diliğinde müstağraksın ve eşyâ-yı zâhirenin vücûdlarını müstakil zanneder-sin, binâenaleyh o zât-ı ilâhînin sıfatlarını Hakk'ın resûllerinden ve onların mu'cizelerinden açık bir sûrette görüp bilirsin. Zîrâ peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ, senin kendi vehminin aklında ve idrâkinde îcâd ettiği zât-ı Hak'tan uzaklığı nefy ettiler ve "Böyle uzaklık yoktur!" dediler; ve se-nin senliğinin hiç olduğunu ve eşyâ-yı zâhirenin, zât-ı Hakk'ın hakîkî olan varlığına muzâf olan bir vücûd-i mevhûm bulunduğunu haber verdiler; ve bu ihbârlarını eşyâ-yı zâhire perdeleri arkasından iş işleyenin Hak olduğunu mu'cizeleri ve kerâmetleri ile isbât edip hissen gösterdiler. Nitekim Hz. Mev-lânâ Efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "İnsanların nazarı esbâbadır ve işleri o esbâbdan bilirler. Onun için müseb-bibi görmezler ve bilmezler. Amma evliyâ indinde esbâbın hicâbdan ziyâde bir şey olmadığı mekşûf olmuştur. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor zannederler; ve perdede bir iş olmayıp, hicâb olduğunu bilmezler. Vaktâki mütekellim olan kimse perdeden dışarı çıkar, per-denin bahâne olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbab haricinde menküşen zahir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim "Dağdan deve çıktı" ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve ke-zâ Mustafa (s.a.v.) ayı âletsiz, bir işaret ile şakk etti; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhîm (a.s.) için ateşten gül ve gülistân peyda oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vak-

1315. "Kalb sarhoşluğu hani?" diyebilmiyor isen, onun vafsını mahmur olan nergisten iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1315. "Kalp sarhoşluğu nerede?" diyemiyorsan, onun niteliğini mahmur olan nergisten iste!

Eğer kalp sarhoşluğunu bilmiyor ve "Nerede?" diye soruyor isen, o kalbin niteliğini ve hâlini ilâhî aşk şarabıyla mahmur olan insân-ı kâmilin nergis gibi olan gözlerinden iste! Çünkü kalp sarhoşu gözlerinden belli olur ve iç âlemin halleri bedenin görünen kısmında ortaya çıkar ve onun gözleri maddî içkiden sarhoş olanın gözleri gibi görünür. Bu sebeple, gaflet ehli kişilerden biri böyle bir kâmili görse, içmiş zanneder.

Eğer kalb sarhoşluğunu bilmiyor ve "Hani?" diye soruyor isen, o kalbin vasfını ve hâlini şarâb-ı aşk-ı ilâhî ile mahmûr olan insân-ı kâmilin nergis gi-bi olan gözlerinden iste! Zîrâ kalb sarhoşu gözlerinden belli olur ve bâtının ahvali zâhir-i cisimde zuhûr eder ve onun gözleri sûrî içkiden sarhoş olanın gözleri gibi görünür. Onun için, ashâb-ı gafletten birisi böyle bir kâmili gör-se, içmiş zanneder.

1316. Vaktaki Hakk'ın zâtından uzaksın, zâtın vasfını Resûl'den ve mu'ci-zelerden açık bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1316. Ne zaman ki Hakk'ın zâtından uzaksın, zâtın vasfını Resûl'den ve mucizelerden açıkça bilirsin.

Ey gafil olan kimse! Ne zaman ki Hakk'ın zâtından uzaksın ve kendi benliğinde boğulmuşsun ve görünen şeylerin varlıklarını bağımsız sanırsın, bu sebeple o ilâhî zâtın sıfatlarını Hakk'ın resûllerinden ve onların vârisleri olan evliyâdan öğrenirsin. Onlar, senin kendi vehminin aklında ve idrakinde icat ettiği Hak zâtından uzaklığı reddettiler ve "Böyle bir uzaklık yoktur!" dediler; ve senin benliğinin hiç olduğunu ve görünen şeylerin, Hak zâtının hakikî olan varlığına bağıntılı olan vehmedilmiş bir varlık bulunduğunu haber verdiler; ve bu haberlerini, görünen şeylerin perdeleri arkasından iş işleyenin Hak olduğunu mucizeleri ve kerametleri ile ispat edip duyularla gösterdiler. Nitekim Hz. Mevlânâ Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar:

"İnsanların nazarı sebepleredir ve işleri o sebeplerden bilirler. Onun için müsebbibi (sebepleri yaratanı) görmezler ve bilmezler. Ama evliyâ katında sebeplerin perdeden başka bir şey olmadığı açığa çıkmıştır. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor sanırlar; ve perdede bir iş olmayıp, perde olduğunu bilmezler. Ne zaman ki konuşan kimse perdeden dışarı çıkar, perdenin bahane olduğu bilinir. Hak evliyâsı, sebeplerin dışında açığa çıkan birtakım işleri gördüler. Nitekim "Dağdan deve çıktı" ve Mûsâ (a.s.)'ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve aynı şekilde Mustafa (s.a.v.) ayı aletsiz, bir işaret ile ikiye böldü; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız varlığa geldi; ve İbrâhîm (a.s.) için ateşten gül ve gülistan meydana geldi; ve sonsuza dek böyle şeyler meydana geldi. Şimdi ne zaman ki bunu gördüler, bildiler ki, sebepler bahanedir ve iş gören başkasıdır. Avamın meşguliyeti için sebepler bir perdeden başka bir şey değildir..."

Ey gafil olan kimse! Vaktâki Hakk'ın zâtından uzaksın ve kendinin ken-diliğinde müstağraksın ve eşyâ-yı zâhirenin vücûdlarını müstakil zanneder-sin, binâenaleyh o zât-ı ilâhînin sıfatlarını Hakk'ın resûllerinden ve onların vârisleri olan evliyâ, senin kendi vehminin aklında ve idrâkinde îcâd ettiği zât-ı Hak'tan uzaklığı nefy ettiler ve "Böyle uzaklık yoktur!" dediler; ve se-nin senliğinin hiç olduğunu ve eşyâ-yı zâhirenin, zât-ı Hakk'ın hakîkî olan varlığına muzâf olan bir vücûd-i mevhûm bulunduğunu haber verdiler; ve bu ihbârlarını eşyâ-yı zâhire perdeleri arkasından iş işleyenin Hak olduğunu mu'cizeleri ve kerâmetleri ile isbât edip hissen gösterdiler. Nitekim Hz. Mev-lânâ Efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar:

"İnsanların nazarı esbâbadır ve işleri o esbâbdan bilirler. Onun için müseb-bibi görmezler ve bilmezler. Amma evliyâ indinde esbâbın hicâbdan ziyâde bir şey olmadığı mekşûf olmuştur. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor zannederler; ve perdede bir iş olmayıp, hicâb olduğunu bilmezler. Vaktâki mütekellim olan kimse perdeden dışarı çıkar, per-denin bahâne olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbab haricinde menküşen zahir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim "Dağdan deve çıktı" ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve ke-zâ Mustafa (s.a.v.) ayı âletsiz, bir işaret ile şakk etti; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhîm (a.s.) için ateşten gül ve gülistân peyda oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vak- tâki bunu gördüler, bildiler ki, esbab bahânedir ve iş gören başkasıdır. Avâmmın meşgüliyeti için esbâb bir nikâbdan başka bir şey değildir..."

1317. Birtakım gizli mu'cizeler ve kerâmetler, safî olan pîrlerden kalbe çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1317. Bir takım gizli mucizeler ve kerametler, saf olan pîrlerden kalbe çarpar.

Bilinmeli ki, olağanüstü haller, peygamberlerden ortaya çıkarsa onlara "mucize" derler; ve onların mirasçıları olan evliyadan ortaya çıkarsa onlara da "keramet" derler; ve bu keramet, o velinin tabi olduğu peygamberin mucizesidir. Bu mucizeler ve kerametler his gözleriyle görüldüğü için zahirdir, gizli değildir. Bu sebeple bu şerefli beyitte "gizli mucizeler ve kerametler"den kastedilen, peygamberlerin ve evliyaların, kalplerde his gözleriyle görülemeyen tasarruflarıdır.

Yani peygamberlerin bir takım gizli mucizeleri ve evliyaların gizli kerametleri ve kalplerde tasarrufları vardır. Saf nefis sahibi olan pîrlerden ve insân-ı kâmillerden bu tasarrufun eseri, onların huzurlarında bulunan kimselerin kalplerine çarpar ve tesir eder. Nasıl ki, Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. bölümünde Hz. Ömer (r.a.)'ın müslüman olma sebebini açıkladıkları bahsin bir fıkrasında şöyle buyururlar:

"Sözün özü, Hz. Ömer, yalın kılıç, Mescid-i Nebevî'ye yöneldi. O sırada Cebrail (a.s.) vahiy getirdi: "Ey Resûlallah! İşte Ömer müslüman olmak için geliyor. Onu yanına al!" dedi. O esnada idi ki, Hz. Ömer mescidin kapısından içeriye girdi ve nurdan bir ok Mustafa (s.a.v.) Efendimiz tarafından çıkıp kalbine saplandığını açıkça gördü. Bir nara vurup baygın olarak düştü. Canında bir muhabbet ve aşk ortaya çıktı ve muhabbetin şiddetinden Hz. Risâlet-penâhînin kapısında eriyip mahvolmak istedi ve: "Ey Nebiyyallah! Bana iman arz et ve o mübarek kelimeyi söyle, ben işiteyim!" dedi. İşte gizli mucize bu nevidendir; ve bu hal bir kâmil velinin huzuruna giden bahtiyar kimselerde meydana gelir. Nasıl ki aşağıdaki şerefli beyit bu anlamı destekler.

Ma'lûmdur ki, hârikulâde haller, peygamberlerden zuhûr ederse onlara "mu'cize" derler; ve onların vârisleri evliyâdan zâhir olursa onlara da "kerâmet" derler; ve bu kerâmet, o velînin tâbi' olduğu peygamberin mu'cizesidir. Bu mu'cizeler ve kerâmetler his gözleriyle görüldüğü için zâhirdir, hafi değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "hafi mu'cizeler ve kerâmetler"den murâd, enbiyâ ve evliyânın, kalblerde his gözleriyle görülemeyen tasarruflarıdır.

Ya'ni enbiyânın birtakım gizli mu'cizeleri ve evliyânın gizli kerâmetleri ve kalblerde tasarrufları vardır. Nefs-i sâfiye sahibi olan pîrlerden ve insân-ı kâmillerden bu tasarrufun eseri, onların huzûrlarında bulunan kimselerin kalblerine çarpar ve te'sîr eder. Nitekim, Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. faslında Hz. Ömer (r.a.)ın müslüman olması sebebini beyân buyurdukları bahsin bir fıkrasında şöyle buyururlar:

"Velhâsıl, Hz. Ömer, yalın kılıç, Mescid-i Nebevî'ye teveccüh etti. O sırada Cebrâîl (a.s.) vahiy getirdi: "Yâ Resûlallah! İşte Ömer müslüman olmak için geliyor. Onu yanına al!" dedi. O esnâda idi ki, Hz. Ömer mescidin kapısından içeriye girdi ve nûrdan bir ok Mustafa (s.a.v.) Efendimiz cânibinden çıkıp kalbine saplandığını iyânen gördü. Bir na'ra vurup bî-hûş olarak düştü. Cânında bir muhabbet ve aşk zâhir oldu ve şiddet-i muhabbetten Hz. Risâlet-penâhînin kapısında eriyip mahvolmak istedi ve: "Yâ Nebiyyallâh! Bana îmân arz buyur ve o kelime-i mübarekeyi söyle, ben işiteyim!" dedi. İşte mu'cize-i hafi bu nevi'dendir; ve bu hâl bir veliyy-i kâmilin huzûruna giden ehl-i saâdet kimselerde vâki' olur. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîf bu ma'nâyı müeyyiddir.

1318. Zîrâ, onların derûnlarında nakd olarak yüz kıyamet vardır. En aşağı olanı odur ki, mücâvir olan mest olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. Çünkü, onların içlerinde peşin olarak yüz kıyamet vardır. En aşağı olanı odur ki, komşu olan mest olur.

"Nakd", peşin ve hazır anlamındadır. Yani, peygamberlerin ve evliyaların içlerinde peşin ve hazır olarak birçok kıyametler vardır. Çünkü kıyamet, hallerin değişmesidir. Nasıl ki IV. cildin 3248 numaralı beytinde `پس قیامت نقد حال تو بود. پیش تو چرخ و زمین مبدل شود` yani "Kıyamet senin hâlinin peşin karşılığı olsun! Gök ve yer senin önünde değişsin" denilmiştir.

"Nakd", peşin ve hâzır ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bâtınlarında peşin ve hâzır olarak birçok kıyâmetler vardır. Zîrâ kıyamet tebeddül-i ahvâldir. Nitekim IV. cildin 3248 numaralı beytinde `پس قیامت نقد حال تو بود. پیش تو چرخ و زمین مبدل شود` ya'ni "Kıyamet senin nakd-i hâlin olsun! Gök ve yer se- tâki bunu gördüler, bildiler ki, esbab bahânedir ve iş gören başkasıdır. Avâmmın meşgüliyeti için esbâb bir nikābdan başka bir şey değildir..."

1317. Birtakım gizli mu'cizeler ve kerâmetler, safî olan pîrlerden kalbe çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1317. Bir takım gizli mucizeler ve kerametler, saf olan pîrlerden kalbe çarpar.

Bilinmeli ki, olağanüstü haller, peygamberlerden ortaya çıkarsa onlara "mucize" derler; ve onların mirasçıları olan evliyadan ortaya çıkarsa onlara da "keramet" derler; ve bu keramet, o velinin tabi olduğu peygamberin mucizesidir. Bu mucizeler ve kerametler his gözleriyle görüldüğü için zahirdir, gizli değildir. Bu sebeple bu şerefli beyitte "gizli mucizeler ve kerametler"den kastedilen, peygamberlerin ve evliyaların, kalplerde his gözleriyle görülemeyen tasarruflarıdır.

Yani peygamberlerin bir takım gizli mucizeleri ve evliyaların gizli kerametleri ve kalplerde tasarrufları vardır. Saf nefis sahibi olan pîrlerden ve insân-ı kâmillerden bu tasarrufun eseri, onların huzurlarında bulunan kimselerin kalplerine çarpar ve tesir eder. Nasıl ki, Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. bölümünde Hz. Ömer (r.a.)'ın müslüman olma sebebini açıkladıkları bahsin bir fıkrasında şöyle buyururlar:

"Sözün özü, Hz. Ömer, yalın kılıç, Mescid-i Nebevî'ye yöneldi. O sırada Cebrail (a.s.) vahiy getirdi: "Ey Resûlallah! İşte Ömer müslüman olmak için geliyor. Onu yanına al!" dedi. O esnada idi ki, Hz. Ömer mescidin kapısından içeriye girdi ve nurdan bir ok Mustafa (s.a.v.) Efendimiz tarafından çıkıp kalbine saplandığını açıkça gördü. Bir nara vurup baygın olarak düştü. Canında bir muhabbet ve aşk ortaya çıktı ve muhabbetin şiddetinden Hz. Risâlet-penâhînin kapısında eriyip mahvolmak istedi ve: "Ey Nebiyyallah! Bana iman arz et ve o mübarek kelimeyi söyle, ben işiteyim!" dedi. İşte gizli mucize bu nevidendir; ve bu hal bir kâmil velinin huzuruna giden bahtiyar kimselerde meydana gelir. Nasıl ki aşağıdaki şerefli beyit bu anlamı destekler.

Ma'lûmdur ki, hârikulâde haller, peygamberlerden zuhûr ederse onlara "mu'cize" derler; ve onların vârisleri evliyâdan zâhir olursa onlara da "kerâmet" derler; ve bu kerâmet, o velînin tâbi' olduğu peygamberin mu'cizesidir. Bu mu'cizeler ve kerâmetler his gözleriyle görüldüğü için zâhirdir, hafi değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "hafi mu'cizeler ve kerâmetler"den murâd, enbiyâ ve evliyânın, kalblerde his gözleriyle görülemeyen tasarruflarıdır.

Ya'ni enbiyânın birtakım gizli mu'cizeleri ve evliyânın gizli kerâmetleri ve kalblerde tasarrufları vardır. Nefs-i sâfiye sahibi olan pîrlerden ve insân-ı kâmillerden bu tasarrufun eseri, onların huzûrlarında bulunan kimselerin kalblerine çarpar ve te'sîr eder. Nitekim, Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. faslında Hz. Ömer (r.a.)ın müslüman olması sebebini beyân buyurdukları bahsin bir fıkrasında şöyle buyururlar:

"Velhâsıl, Hz. Ömer, yalın kılıç, Mescid-i Nebevî'ye teveccüh etti. O sırada Cebrâîl (a.s.) vahiy getirdi: "Yâ Resûlallah! İşte Ömer müslüman olmak için geliyor. Onu yanına al!" dedi. O esnâda idi ki, Hz. Ömer mescidin kapısından içeriye girdi ve nûrdan bir ok Mustafa (s.a.v.) Efendimiz cânibinden çıkıp kalbine saplandığını iyânen gördü. Bir na'ra vurup bî-hûş olarak düştü. Cânında bir muhabbet ve aşk zâhir oldu ve şiddet-i muhabbetten Hz. Risâlet-penâhînin kapısında eriyip mahvolmak istedi ve: "Yâ Nebiyyallâh! Bana îmân arz buyur ve o kelime-i mübarekeyi söyle, ben işiteyim!" dedi. İşte mu'cize-i hafi bu nevi'dendir; ve bu hâl bir veliyy-i kâmilin huzûruna giden ehl-i saâdet kimselerde vâki' olur. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîf bu ma'nâyı müeyyiddir.

1318. Zîrâ, onların derûnlarında nakd olarak yüz kıyamet vardır. En aşağı olanı odur ki, mücâvir olan mest olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. Çünkü onların içlerinde peşin olarak yüz kıyamet vardır. En aşağı olanı odur ki, yakınında bulunan mest olur.

"Nakd", peşin ve hazır anlamındadır. Yani, peygamberlerin ve evliyaların içlerinde peşin ve hazır olarak birçok kıyamet vardır. Çünkü kıyamet, hallerin değişmesidir. Nasıl ki IV. cildin 3248 numaralı beytinde پس قیامت نقد حال تو بود. پیش تو چرخ و زمین مبدل شود yani "Kıyamet senin peşin hâlin olsun! Gök ve yer senin önünde değişmiş olsun!" buyurulmuştu. Peygamberler ve evliyalar, kendileri kıyametin ta kendisidir. Çünkü beşerî halleri tamamen değişmiştir. Nasıl ki VI. cildin 766 numaralı beytinde de پس محمد صد قیامت بود نقد. زانکه حل شد در فنای حل و عقد yani "Böyle olunca Muhammed peşin olarak yüz kıyamet idi. Çünkü çözme ve bağlamanın yok oluşunda çözüldü" buyurulmuştur. Bu sebeple onların kıyametin ta kendisi olmalarının en aşağı alâmeti ve nişanı odur ki, gaflet ehli kişilerden biri onların huzurunda bulunursa, büyük kıyamette olduğu gibi, dünya hayalleri onun kalbinden silinip Hakk'ın mesti olur; ve kıyamet hakkında diğer açıklamalar V. cildin 767 ve 768 ve 772 numaralı beyitlerinde de geçti.

"Nakd", peşin ve hâzır ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bâtınlarında peşin ve hâzır olarak birçok kıyâmetler vardır. Zîrâ kıyamet tebeddül-i ahvâldir. Nitekim IV. cildin 3248 numaralı beytinde پس قیامت نقد حال تو بود. پیش تو چرخ و زمین مبدل شود ya'ni "Kıyamet senin nakd-i hâlin olsun! Gök ve yer se- nin önünde değişmiş olsun!" buyurulmuş idi. Enbiyâ ve evliyânın kendileri ayn-ı kıyamettir. Çünkü ahvâl-i beşeriyyeleri tamamen değişmiştir. Nitekim VI. cildin 766 numaralı beytinde de پس محمد صد قیامت بود نقد. زانکه حل شد در فنای حل و عقد ya'ni "Böyle olunca Muhammed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zîrâ ki hall ü akdin fenâsında halloldu"] buyurulmuştur. Binâenaleyh onların ayn-ı kıyamet olmalarının en aşağı alâmeti ve nişanı odur ki, ehl-i gafletten birisi onların huzûrunda bulunursa, kıyamet-i kübrâda olduğu gibi, mâsivâ hayalleri onun kalbinden silinip Hakk'ın mesti olur; ve kıyamet hakkında diğer îzâhât V. cildin 767 ve 768 ve 772 numaralı beytlerinde de geçti.

1319. Binâenaleyh yükünü bir saîdin yanına götüren o iyi tali'li [:talihli), Allah'ın celîsi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1319. Bu sebeple yükünü bir insân-ı kâmilin yanına götüren o iyi talihli kişi, Allah'ın celîsi (Allah ile beraber oturanı) oldu.

"Bir saîd"den kasıt, insân-ı kâmildir. "Yük"ten kasıt, nefsî ve ruhanî kuvvetlerdir. Yani, nefsî ve ruhanî kuvvetlerini insân-ı kâmilin huzuruna götürüp teslim olan, iyi talihli bir kimse Allah'ın celîsi, yani Allah ile beraber oturanı oldu. Nasıl ki hadis-i şerifte "Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i zikir (zikredenler) ile beraber otursun!" buyurulmuştur; ve hadis-i kudsîde de "Ben, beni zikredenle beraber oturucuyum" buyurulur. Bu anlama dayanarak II. cildin 2149 numaralı beytinde "Her kim Allah ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzurunda otursun" buyurulmuştur.

Fakat bu zikir, dille veya kalple her "Allah" diye zikredenin zikri değildir. Ancak, Hak'ta fânî olan insân-ı kâmilin zikridir. Nasıl ki IV. cildin 3057 numaralı beytinde "[Allah'ı çokça zikrediniz!] emrine uyma her evbâşın ve erzel kimsenin işi değildir. Ve 'Rabbine dön!' hitabı da her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına gerçekleşmez" buyurulmuştur.

"Bir saîd"den murâd, insân-ı kâmildir. "Yük"ten murâd, kuvâ-yı nefsânî ve rûhânîdir. Ya'ni, kuvâ-yı nefsâniyye ve rûhâniyyesini insân-ı kâmilin huzûruna götürüp teslîm olan, iyi tâli'li bir kimse Allah'ın celîsi, ya'ni Allah ile berâber oturucu oldu. Nitekim hadîs-i şerifte من اراد ان يجلس مع الله فليجلس مع اهل الذكر ya'ni "Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i zikr ile beraber otursun!" buyurulmuştur; ve hadîs-i kudsîde dahi انا جليس مع من ذكرني ya'ni "Ben, beni zikredenle beraber oturucuyum" buyurulur. Bu ma'nâya mebnî II. cildin 2149 numaralı beytinde هر که خواهد همنشینی باخدا کو نشیند در حضور اولیا [ya'ni "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzûrunda otursun"] buyurulmuştur.

Fakat bu zikir lisânen veyâhud kalben her "Allah" diye zikredenin zikri değildir. Ancak, Hak'ta fânî olan insân-ı kâmilin zikridir. Nitekim IV. cildin 3057 numaralı beytinde اذْكُرُوا اللهَ کار هر اوباش نیست. ارجعي بر پای هر قلاش نیست ya'ni "[Allah'ı çokça zikrediniz!"] emrine ittiba' her evbâşın ve erzel kimsenin işi değildir. Ve ارجعِي إِلَى رَبِّكَ (Fecr, 89/27) ya'ni "Rabbine rücû' et!" hitabı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına vâki' değildir" buyurulmuştur.

1320. Mu'cize ki, o ya asâ, yahud deniz, yahud şakk-ı kamer olan cemâda [1303] eser vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1320. Mucize ki, o ya asa, yahut deniz, yahut ayın yarılması olan cansız varlıkta etki gösterdi.

Yani, mucize denilen şey ki, cansız varlıkların doğal âdetlerinin dışında olan etkilerdir. Bu etkilerden birisi, Hz. Musa'nın asasında ortaya çıkıp, ejderha oldu; ve diğeri Hz. Musa'nın asasını vurmasıyla deniz on iki yola ayrıldı; ve her birinin önünde değişmiş olsun!" buyurulmuş idi. Peygamberler ve evliyalar kendileri kıyametin ta kendisidir. Çünkü beşerî halleri tamamen değişmiştir. Nitekim VI. cildin 766 numaralı beytinde de yani "Böyle olunca Muhammed nakit olarak yüz kıyamet idi. Zira ki çözülme ve düğümlenmenin yok oluşunda çözüldü" buyurulmuştur. Buna göre onların kıyametin ta kendisi olmalarının en aşağı alameti ve nişanı odur ki, gaflet ehli olanlardan birisi onların huzurunda bulunursa, büyük kıyamette olduğu gibi, masiva (Allah'tan başka her şey) hayalleri onun kalbinden silinip Hakk'ın sarhoşu olur; ve kıyamet hakkında diğer açıklamalar V. cildin 767 ve 768 ve 772 numaralı beyitlerinde de geçti.

Ya'ni, mu'cize denilen şey ki, cemâdâtın âdât-i tabîiyyeleri hâricinde olan eserlerdir. Bu eserden birisi, Hz. Mûsâ'nın asâsında zâhir olup, ejderhâ oldu; ve diğeri Hz. Mûsâ'nın asâsını vurmasıyla deniz on iki yola ayrıldı; ve her nin önünde değişmiş olsun!" buyurulmuş idi. Enbiyâ ve evliyânın kendileri ayn-ı kıyamettir. Çünkü ahvâl-i beşeriyyeleri tamamen değişmiştir. Nitekim VI. cildin 766 numaralı beytinde de ya'ni "Böyle olunca Muhammed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zîrâ ki hall ü akdin fenâsında halloldu"] buyurulmuştur. Binâenaleyh onların ayn-ı kıyamet olmalarının en aşağı alâmeti ve nişanı odur ki, ehl-i gafletten birisi onların huzûrunda bulunursa, kıyamet-i kübrâda olduğu gibi, mâsivâ hayalleri onun kalbinden silinip Hakk'ın mesti olur; ve kıyamet hakkında diğer îzâhât V. cildin 767 ve 768 ve 772 numaralı beytlerinde de geçti.

1319. Binâenaleyh yükünü bir saîdin yanına götüren o iyi tali'li [:talihli), Allah'ın celîsi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1319. Bu sebeple yükünü bir insân-ı kâmilin yanına götüren o iyi talihli kişi, Allah'ın dostu oldu.

"Bir insân-ı kâmil"den kastedilen, insân-ı kâmildir. "Yük"ten kastedilen, nefsanî ve ruhanî kuvvetlerdir. Yani, nefsanî ve ruhanî kuvvetlerini insân-ı kâmilin huzuruna götürüp teslim olan, iyi talihli bir kimse Allah'ın dostu, yani Allah ile beraber oturan kişi oldu. Nasıl ki hadîs-i şerifte "Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i zikir (Allah'ı anan kişiler) ile beraber otursun!" buyurulmuştur; ve hadîs-i kudsîde de "Ben, beni zikredenle beraber oturucuyum" buyurulur. Bu anlama dayanarak II. cildin 2149 numaralı beytinde "Her kim Allah ile beraber oturmak isterse, evliya huzurunda otursun" buyurulmuştur. Fakat bu zikir, dille yahut kalple her "Allah" diye zikredenin zikri değildir. Ancak, Hak'ta fânî olan insân-ı kâmilin zikridir. Nasıl ki IV. cildin 3057 numaralı beytinde "Allah'ı çokça zikrediniz!" emrine uymak her avam ve aşağılık kimsenin işi değildir. Ve "Rabbine dön!" hitabı da her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına gerçekleşmez" buyurulmuştur.

"Bir saîd"den murâd, insân-ı kâmildir. "Yük"ten murâd, kuvâ-yı nefsânî ve rûhânîdir. Ya'ni, kuvâ-yı nefsâniyye ve rûhâniyyesini insân-ı kâmilin huzûruna götürüp teslîm olan, iyi tâli'li bir kimse Allah'ın celîsi, ya'ni Allah ile beraber oturucu oldu. Nitekim hadîs-i şerifte من اراد ان يجلس مع الله فليجلس مع اهل الذكر ya'ni "Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i zikr ile beraber otursun!" buyurulmuştur; ve hadîs-i kudsîde dahi انا جليس مع من ذكرني ya'ni "Ben, beni zikredenle beraber oturucuyum" buyurulur. Bu ma'nâya mebnî II. cildin 2149 numaralı beytinde ya'ni "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzûrunda otursun"] buyurulmuştur. Fakat bu zikir lisânen veyâhud kalben her "Allah" diye zikredenin zikri değildir. Ancak, Hak'ta fânî olan insân-ı kâmilin zikridir. Nitekim IV. cildin 3057 numaralı beytinde اذْكُرُوا اللهَ ya'ni "[Allah'ı çokça zikrediniz!"] emrine ittiba' her evbâşın ve erzel kimsenin işi değildir. Ve ارجعِي إِلَى رَبِّكَ (Fecr, 89/27) ya'ni "Rabbine rücû' et!" hitabı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına vâki' değildir" buyurulmuştur.

1320. Mu'cize ki, o ya asâ, yahud deniz, yahud şakk-ı kamer olan cemâda eser vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1320. Mucize ki, o ya asa, yahut deniz, yahut ayın yarılması olan cansız varlıkta etki gösterdi.

Yani, mucize denilen şey, cansız varlıkların tabiî âdetlerinin dışında olan etkilerdir. Bu etkilerden birisi, Hz. Musa'nın asasında ortaya çıkıp ejderha oldu; ve diğeri Hz. Musa'nın asasını vurmasıyla deniz on iki yola ayrıldı; ve her yoldan İsrailoğulları'nın bir topluluğu geçti; ve ay dahi cansız bir varlık iken, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin işaretiyle yarıldı.

Ya'ni, mu'cize denilen şey ki, cemâdâtın âdât-i tabîiyyeleri haricinde olan eserlerdir. Bu eserden birisi, Hz. Mûsâ'nın asâsında zahir olup, ejderha oldu; ve diğeri Hz. Mûsâ'nın asâsını vurmasıyla deniz on iki yola ayrıldı; ve her yoldan Benî-İsrâîl'in bir tâifesi geçti; ve ay dahi cemâd iken, Resûl-i Ekrem hazretlerinin işâretiyle yarıldı.

1321. Eğer vâsıtasız olarak câna eser ederse, gizli râbıtaya muttasıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1321. Eğer aracısız olarak cana etki ederse, gizli bir bağıntıya ulaşır.

Eğer o mucize, his gözüyle görülen cansız bir aracı olmaksızın insan ruhuna etki ederse, elbette mucize sahibi ile saf ruh arasında, his gözüyle görülemeyen bir bağıntıya ulaşır; ve bu ulaşma sebebiyle saf ruhun mucize sahibine bir çekimi ortaya çıkar. "Evliya bakışı" dedikleri şey budur.

Eğer o mu'cize his gözüyle görülen cemâd vâsıtası olmaksızın, rûh-ı insânîye te'sîr ederse, elbet mu'cize sahibi ile rûh-ı sâfi arasında, his gözüyle görülemeyen bir râbıtaya muttasıl olur; ve bu ittisâl sebebiyle rûh-ı sâfinin mu'cize sahibine bir incizâbı zuhûra gelir. "Nazar-ı evliyâ" dedikleri şey budur.

1322. O eserler cemâd üzerinde âriyettir; o, mütevârî olan rûh-ı latîf içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1322. O eserler cansız varlık üzerinde emanettir; o, gizli olan latif ruh içindir.

O mucizenin eserleri, duyu gözüyle görülen cansız varlıklar üzerinde emanettir. Çünkü cansız varlıklara bir faydası olmadığı için, bu eserler, onların üzerinde kalıcı olmaz, yok olur. O eserler ancak mucize sahibi tarafından duyu gözüyle görülemeyen ruhları Hak ve hakikat tarafına çekmek için, duyu gözlerine göstermek içindir; ve bu mucize sebebiyle müminlerin ruhu iman tarafına çekilir.

O mu'cizenin eserleri, his gözüyle görülen cemâdât üzerinde âriyettir. Çünkü cemâdâta bir fâidesi olmadığı için, bu eserler, onların üzerinde bâkî kalmaz, zâil olur. O eserler ancak sahib-i mu'cize tarafından his gözüyle görülemeyen rûhları Hak ve hakîkat tarafına celb için, his gözlerine göstermek içindir; ve bu mu'cize sebebiyle mü'minlerin rûhu îmân tarafına cezb olunur.

1323. Nihayet o câmidlerden zamîr eser tutar. Hamurun heyûlâsı olmaksızın ekmek ne güzeldir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1323. Nihayet o cansızlardan ruh tesir alır. Hamurun heyûlâsı olmaksızın ekmek ne güzeldir!

"Heyûlâ", her şeyin maddesi, mahiyeti ve aslıdır. Filozoflar "cismin şeklinin mahalli olan cevher"e ve "ilk cevher"e derler. Buna göre, bilimsel olarak kabul edilmiş olan "esîr" bir heyûlâdır. Tasavvuf ehli katında iki kısımdır. Birisi ruhanîdir ki, ona "rûh-ı a'zam" (en büyük ruh) derler; ve diğeri cismanîdir. Ona da "tabîat-i küll" (küllî tabiat) derler. Kelâmcılar "hakāyık-ı eşya" (eşyanın hakikatleri) derler; ve bazıları "heyûlâ", "hey'et-i ûlâ" (ilk heyet) kelime-i mürekkebesinin kısaltılmışıdır derler. Derler ki, "şeyin aslı" anlamına gelir. Burada "tabîat-i küll" anlamı kastedilmiş olur. Yani, nihayet ruh o cansız üzerinde his gözüyle görülen olağanüstü eserlerden tabiatı gereği etkilenip, peygamberin peygamberliğini ve evliyaların veliliğini tasdik eder. Fakat heyûlâsız olan hamurdan hasıl olan ekmek ne güzeldir! Yani, mucizeye ve kerâmete muhtaç olmayarak ruhta hasıl olan iman ne güzeldir! Çünkü onun imanı dışarıdan ve küllî tabiatten meydana gelen bir etkenin tesiriyle değildir, öncesizdir ve fıtrîdir. Nasıl ki Hz. Ebû Bekr es-Sıddîk ve Hz. Alî (r.a.), Resûl-i Ekrem'den mucize talep etmeksizin iman ettiler. Çünkü yoldan Benî-İsrâîl'in bir taifesi geçti; ve ay dahi cansız iken, Resûl-i Ekrem hazretlerinin işaretiyle yarıldı.

"Heyûlâ", her şeyin mâddesi ve mâhiyeti ve aslıdır. Hükemâ "sûret-i cismin mahalli olan cevher"e ve "cevher-i evvel"e derler. Binâenaleyh fennen kabûl edilmiş olan "esîr" bir heyûlâdır. Sûfiyye indinde iki kısımdır. Birisi rûhânîdir ki, ona "rûh-ı a'zam" derler; ve diğeri cismânîdir. Ona da "tabîat-i küll" derler. Mütekellimîn "hakāyık-ı eşya" derler; ve ba'zıları "heyûlâ", "hey'et-i ûlâ" kelime-i mürekkebesinin muhaffefidir. Derler ki, "şeyin aslı" ma'nâsına gelir. Burada "tabîat-i küll" ma'nâsı murâd buyurulmuş olur. Ya'ni, nihâyet rûh o cemâd üzerinde his gözüyle görülen hârikulâde eserlerden tab'an müteessir olup, peygamberin nübüvvetini ve evliyânın velâyetini tasdîk eder. Fakat heyûlâsız olan hamurdan hâsıl olan ekmek ne güzeldir! Ya'ni, mu'cizeye ve kerâmete muhtaç olmayarak rûhta hâsıl olan îmân ne güzeldir! Zîrâ onun îmânı hariçten ve tabîat-i küllden vâki' olan bir müessirin te'sîriyle değildir, ezelîdir ve fıtrîdir. Nitekim Hz. Ebû Bekr es-Sıddîk ve Hz. Alî (r.a.), Resûl-i Ekrem'den mu'cize taleb etmeksizin îmân ettiler. Çünkü yoldan Benî-İsrâîl'in bir tâifesi geçti; ve ay dahi cemâd iken, Resûl-i Ekrem hazretlerinin işâretiyle yarıldı.

1321. Eğer vâsıtasız olarak câna eser ederse, gizli râbıtaya muttasıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1321. Eğer aracısız olarak cana etki ederse, gizli bir bağıntıya ulaşır.

Eğer o mucize, his gözüyle görülen cansız bir aracı olmaksızın insan ruhuna etki ederse, elbette mucize sahibi ile saf ruh arasında, his gözüyle görülemeyen bir bağıntıya ulaşır; ve bu ulaşma sebebiyle saf ruhun mucize sahibine bir çekimi ortaya çıkar. "Evliya bakışı" dedikleri şey budur.

Eğer o mu'cize his gözüyle görülen cemâd vâsıtası olmaksızın, rûh-ı insânîye te'sîr ederse, elbet mu'cize sahibi ile rûh-ı sâfi arasında, his gözüyle görülemeyen bir râbıtaya muttasıl olur; ve bu ittisâl sebebiyle rûh-ı sâfinin mu'cize sahibine bir incizâbı zuhûra gelir. "Nazar-ı evliyâ" dedikleri şey budur.

1322. O eserler cemâd üzerinde âriyettir; o, mütevârî olan rûh-ı latîf içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1322. O eserler cansız varlık üzerinde emanettir; o, gizli olan latif ruh içindir.

O mucizenin eserleri, duyu gözüyle görülen cansız varlıklar üzerinde emanettir. Çünkü cansız varlıklara bir faydası olmadığı için, bu eserler, onların üzerinde kalıcı olmaz, yok olur. O eserler ancak mucize sahibi tarafından duyu gözüyle görülemeyen ruhları Hak ve hakikat tarafına çekmek için, duyu gözlerine göstermek içindir; ve bu mucize sebebiyle müminlerin ruhu iman tarafına çekilir.

O mu'cizenin eserleri, his gözüyle görülen cemâdât üzerinde âriyettir. Çünkü cemâdâta bir fâidesi olmadığı için, bu eserler, onların üzerinde bâkî kalmaz, zâil olur. O eserler ancak sahib-i mu'cize tarafından his gözüyle görülemeyen rûhları Hak ve hakîkat tarafına celb için, his gözlerine göstermek içindir; ve bu mu'cize sebebiyle mü'minlerin rûhu îmân tarafına cezb olunur.

1323. Nihayet o câmidlerden zamîr eser tutar. Hamurun heyûlâsı olmaksızın ekmek ne güzeldir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1323. Nihayet o cansızlardan ruh eser alır. Hamurun heyûlâsı olmaksızın ekmek ne güzeldir!

"Heyûlâ", her şeyin maddesi, mahiyeti ve aslıdır. Filozoflar "cismin suretinin mahalli olan cevher"e ve "ilk cevher"e derler. Buna göre, bilimsel olarak kabul edilmiş olan "esîr" bir heyûlâdır. Sufiler katında iki kısımdır. Birisi ruhanîdir ki, ona "ruh-ı a'zam" derler; diğeri ise cismanîdir. Ona da "tabiat-ı küll" derler. Kelamcılar "hakayık-ı eşya" derler; bazıları ise "heyûlâ", "hey'et-i ûlâ" birleşik kelimesinin kısaltılmışıdır derler. Derler ki, "şeyin aslı" anlamına gelir. Burada "tabiat-ı küll" anlamı kastedilmiş olur. Yani, nihayet ruh o cansız varlık üzerinde his gözüyle görülen harikulade eserlerden doğal olarak etkilenip, peygamberin nübüvvetini ve evliyanın velayetini tasdik eder. Fakat heyûlâsız olan hamurdan hasıl olan ekmek ne güzeldir! Yani, mucizeye ve keramete muhtaç olmayarak ruhta hasıl olan iman ne güzeldir! Çünkü onun imanı dışarıdan ve tabiat-ı küllden meydana gelen bir etkenin tesiriyle değildir, öncesizdir ve fıtrîdir. Nitekim Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk ve Hz. Ali (r.a.), Resûl-i Ekrem'den mucize talep etmeksizin iman ettiler. Çünkü ruhlarının kulakları sözün doğruluğunu yeterli gördü. Fakat, ruhlarının kulaklarında doğruyu ve yalanı ayırt etmeye muktedir olmayıp, akılları gözlerinde olanlar peygamberlerden mucize ve evliyadan keramet istediler.

"Heyûlâ", her şeyin mâddesi ve mâhiyeti ve aslıdır. Hükemâ "sûret-i cismin mahalli olan cevher"e ve "cevher-i evvel"e derler. Binâenaleyh fennen kabûl edilmiş olan "esîr" bir heyûlâdır. Sûfiyye indinde iki kısımdır. Birisi rûhânîdir ki, ona "rûh-ı a'zam" derler; ve diğeri cismânîdir. Ona da "tabîat-i küll" derler. Mütekellimîn "hakāyık-ı eşya" derler; ve ba'zıları "heyûlâ", "hey'et-i ûlâ" kelime-i mürekkebesinin muhaffefidir. Derler ki, "şeyin aslı" ma'nâsına gelir. Burada "tabîat-i küll" ma'nâsı murâd buyurulmuş olur. Ya'ni, nihâyet rûh o cemâd üzerinde his gözüyle görülen hârikulâde eserlerden tab'an müteessir olup, peygamberin nübüvvetini ve evliyânın velâyetini tasdîk eder. Fakat heyûlâsız olan hamurdan hâsıl olan ekmek ne güzeldir! Ya'ni, mu'cizeye ve kerâmete muhtaç olmayarak rûhta hâsıl olan îmân ne güzeldir! Zîrâ onun îmânı hariçten ve tabîat-i küllden vâki' olan bir müessirin te'sîriyle değildir, ezelîdir ve fıtrîdir. Nitekim Hz. Ebû Bekr es-Sıddîk ve Hz. Alî (r.a.), Resûl-i Ekrem'den mu'cize taleb etmeksizin îmân ettiler. Çünkü rûhlarının kulakları sözün sıdkını kâfi gördü. Fakat, rûhlarının kulaklarında doğruyu ve yalanı temyîze muktedir olmayıp, akılları gözlerinde olanlar enbiyâdan mu'cize ve evliyâdan kerâmet istediler.

1324. Bir Mesîh'in noksansız olan sofrası ne güzeldir! Meryem'e mensûb olan bağsız meyve ne güzeldir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. Bir Mesih'in noksansız olan sofrası ne güzeldir! Meryem'e ait olan bağsız meyve ne güzeldir!

"Mesih"ten kastedilen, kâmil vâris olan velîdir. "Sofra"dan kastedilen, ilâhî bilgiler ve hakikatlerdir ki, bunlar ruhun gıdasıdır; ve "Meryem'in bağsız meyvesi"nden kastedilen, ruha gelen ledünnî ilimlerdir (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler). Yani, bir insân-ı kâmilin, İsa (a.s.)'ın gökten indirdiği noksansız sofra değerinde olan ilâhî bilgiler ve hakikatler sofrası ne güzeldir ki, o sofradan kabiliyetli müridlerin ruhları yerler ve içerler; ve Hz. Meryem'in maddî bir bağdan ve bahçeden koparılmamış olan meyvesi değerindeki ruhanî gelenler ne güzeldir! Çünkü bunlar, kelâm ilmi ve diğer zâhirî ve istidlâlî ilimler gibi zihinsel ve akli faaliyetten meydana gelen ilimler değildir. Aksine, hakikatin kaynağından gelen tecellî ilmidir.

"Mesîh"ten murâd, vâris-i kâmil olan velîdir. "Sofra"dan murâd, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyedir ki, bunlar rûhun gıdâsıdır; ve "Meryem'in bağsız meyvesi"nden murâd, rûha vârid olan ulûm-i ledünniyyedir. Ya'ni, bir insân-ı kâmilin Îsâ (a.s.)ın gökten indirdiği noksansız sofra mesâbesinde olan maârif ve hakāyık-ı ilâhîyye sofrası ne güzeldir ki, o sofradan müstaid müridlerin rûhları yerler ve içerler; ve Hz. Meryem'in sûrî bir bağdan ve bahçeden koparılmamış olan meyvesi mesâbesindeki varidât-ı rûhâniyye ne güzeldir! Zîrâ bunlar, ilm-i kelâm vesâir ulûm-i zâhiriyye ve istidlâliyye gibi fa'âliyet-i dimâğiyye ve akliyyeden husûle gelen ulûm değildir. Belki asl-ı hakîkatten vârid olan ilm-i tecellîdir.

1325. Kâmilin cânından mucizeler, talibin cânının zamîrine hayat gibi çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1325. Kâmilin canından mucizeler, talibin canının içine hayat gibi çarpar.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli ruhundan, gizli ve saklı olan mucizeler, marifet talep eden kişinin ruhunun içine hayat gibi çarpar ve marifetten habersiz olan o ruhu ilahi marifetle canlandırır.

İnsân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinden, gizli ve hafi olan mu'cizeler, tâlib-i ma'rifet olan kimsenin ruhunun içine hayat gibi çarpar ve ma'rifetten bî-haber olan o rûhu ma'rifet-i ilâhiyye ile canlandırır.

1326. Mucize denizdir ve nâkıs toprak kuşudur. Suya mensub olan kuş helâktan emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1326. Mucize denizdir ve noksan olan toprak kuşudur. Suya ait olan kuş helaktan emindir.

"Emin" kelimesi, "âmin" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir. "Noksan"dan kasıt, inatçı olan, kabiliyetsiz inkârcılardır. "Toprak kuşu"ndan kasıt, cismanî (bedensel) kimselerdir; ve "su kuşu"ndan kasıt, ruhanî (manevî) kimselerdir. Yani, insân-ı kâmilin şerefli ruhundaki gizli mucizeler deniz gibidir; ve kabiliyetleri noksan olan inkârcılar ve cismanî kimseler, tavuk ve horoz gibi karada ve tabiatın karanlığı içinde yaşayıp zevk alanlardandır. Bu sebeple onların deniz gibi olan bu gizli mucizelerden nasibi yoktur; ve onlar bu denizde ruhlarının kulakları sözün doğruluğunu yeterli gördü. Fakat, ruhlarının kulaklarında doğruyu ve yalanı ayırt etmeye muktedir olmayıp, akılları gözlerinde olanlar peygamberlerden mucize ve evliyadan keramet istediler.

"Îmin" [:eymin], "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Nâkıs"tan murâd, muannid olan isti'dâdsız münkirlerdir. "Toprak kuşu"ndan murâd, cismânî kimselerdir; ve "su kuşu”ndan murâd, rûhânî kimselerdir. Ya'ni, insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfindeki gizli mu'cizeler deniz mesâbesindedir; Ve isti'dâdları nâkıs olan münkirler ve cismânî kimseler, tavuk ve horoz gibi karada ve zulmet-i tabîat içinde yaşayıp zevk alan kısımdandır. Binâenaleyh onların deniz mesâbesinde olan bu gizli mu'cizelerden nasîbi yoktur; ve onlar bu denizde rûhlarının kulakları sözün sıdkını kâfi gördü. Fakat, rûhlarının kulaklarında doğruyu ve yalanı temyîze muktedir olmayıp, akılları gözlerinde olanlar enbiyâdan mu'cize ve evliyâdan kerâmet istediler.

1324. Bir Mesîh'in noksansız olan sofrası ne güzeldir! Meryem'e mensûb olan bağsız meyve ne güzeldir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. Bir Mesih'in noksansız olan sofrası ne güzeldir! Meryem'e ait olan bağsız meyve ne güzeldir!

"Mesih"ten kastedilen, kâmil vâris olan velîdir. "Sofra"dan kastedilen, ilâhî bilgiler ve hakikatlerdir ki, bunlar ruhun gıdasıdır; ve "Meryem'in bağsız meyvesi"nden kastedilen, ruha gelen ledünnî ilimlerdir (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler). Yani, bir insân-ı kâmilin, İsa (a.s.)'ın gökten indirdiği noksansız sofra değerinde olan ilâhî bilgiler ve hakikatler sofrası ne güzeldir ki, o sofradan kabiliyetli müridlerin ruhları yerler ve içerler; ve Hz. Meryem'in maddî bir bağdan ve bahçeden koparılmamış olan meyvesi değerindeki ruhanî gelenler ne güzeldir! Çünkü bunlar, kelâm ilmi ve diğer zâhirî ve istidlâlî ilimler gibi zihinsel ve akli faaliyetten meydana gelen ilimler değildir. Aksine, hakikatin kaynağından gelen tecellî ilmidir.

"Mesîh"ten murâd, vâris-i kâmil olan velîdir. "Sofra"dan murâd, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyedir ki, bunlar rûhun gıdâsıdır; ve "Meryem'in bağsız meyvesi"nden murâd, rûha vârid olan ulûm-i ledünniyyedir. Ya'ni, bir insân-ı kâmilin Îsâ (a.s.)ın gökten indirdiği noksansız sofra mesâbesinde olan maârif ve hakāyık-ı ilâhîyye sofrası ne güzeldir ki, o sofradan müstaid müridlerin rûhları yerler ve içerler; ve Hz. Meryem'in sûrî bir bağdan ve bahçeden koparılmamış olan meyvesi mesâbesindeki varidât-ı rûhâniyye ne güzeldir! Zîrâ bunlar, ilm-i kelâm vesâir ulûm-i zâhiriyye ve istidlâliyye gibi fa'âliyet-i dimâğiyye ve akliyyeden husûle gelen ulûm değildir. Belki asl-ı hakîkatten vârid olan ilm-i tecellîdir.

1325. Kâmilin cânından mucizeler, talibin cânının zamîrine hayat gibi çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1325. Kâmilin canından mucizeler, talibin canının içine hayat gibi çarpar.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli ruhundan, gizli ve saklı olan mucizeler, marifet talep eden kişinin ruhunun içine hayat gibi çarpar ve marifetten habersiz olan o ruhu ilahi marifetle canlandırır.

İnsân-ı kâmilin rûh-ı şerîfinden, gizli ve hafi olan mu'cizeler, tâlib-i ma'rifet olan kimsenin ruhunun içine hayat gibi çarpar ve ma'rifetten bî-haber olan o rûhu ma'rifet-i ilâhiyye ile canlandırır.

1326. Mucize denizdir ve nâkıs toprak kuşudur. Suya mensub olan kuş helâktan emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1326. Mucize denizdir ve noksan olan toprak kuşudur. Suya ait olan kuş helâktan emindir.

"Îmin" kelimesi, "âmin" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. "Noksan"dan kasıt, inatçı olan, istidatsız inkârcılardır. "Toprak kuşu"ndan kasıt, cismanî kimselerdir; ve "su kuşu"ndan kasıt, ruhanî kimselerdir. Yani, insân-ı kâmilin şerefli ruhundaki gizli mucizeler deniz gibidir; ve istidatları noksan olan inkârcılar ve cismanî kimseler, tavuk ve horoz gibi karada ve tabiatın karanlığı içinde yaşayıp zevk alan kısımdandır. Bu sebeple onların deniz gibi olan bu gizli mucizelerden nasibi yoktur; ve onlar bu denizde boğulurlar. Çünkü onların bakışları cismaniyete olduğu için kâmillerin hâllerine itiraz ederler ve itiraz ise manevî helâkin sebebidir; ve aynı şekilde zahirî mucizeleri de sihire ve diğer tabiî etkilere yorup helâk olurlar. Fakat ördek ve martı ve benzeri su kuşlarına benzeyen istidatlı ve ruhaniliğe mensup kimseler, bu deryaya helâktan emin olarak dalarlar.

"Îmin" [:eymin], "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Nâkıs"tan murâd, muannid olan isti'dâdsız münkirlerdir. "Toprak kuşu"ndan murâd, cismânî kimselerdir; ve "su kuşu”ndan murâd, rûhânî kimselerdir. Ya'ni, insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfindeki gizli mu'cizeler deniz mesâbesindedir; Ve isti'dâdları nâkıs olan münkirler ve cismânî kimseler, tavuk ve horoz gibi karada ve zulmet-i tabîat içinde yaşayıp zevk alan kısımdandır. Binâenaleyh onların deniz mesâbesinde olan bu gizli mu'cizelerden nasîbi yoktur; ve onlar bu denizde boğulurlar. Zîrâ onların nazarları cismâniyete olduğu için kâmillerin ahvâline i'tirâz ederler ve i'tirâz ise sebeb-i helâk-i ma'nevîdir; ve kezâ zâhirî mu'cizeleri de sihire ve sâir müessirât-ı tabîiyyeye haml edip helâk olurlar. Fakat ördek ve martı ve emsâli su kuşlarına müşâbih olan müstaid ve rûhâniyete mensûb kimseler, bu deryâya helâkten emîn olarak dalarlar.

1327. Her nâmahremin cânına acz bağışlayıcıdır. Fakat hemdemin cânına kudret bağışlayıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1327. Her yabancının canına acizlik bağışlayıcıdır. Fakat dostun canına kudret bağışlayıcıdır.

Bu gibi mucizeler, her yabancı olan inkârcıların canına iman hususunda acizlik bahşeder ve onların sapkınlıkları artar. Fakat ruhu insân-ı kâmilin dostu ve arkadaşı olan istidatlı taliplerin canlarına da kudret bağışlayıcıdır. Çünkü insân-ı kâmil hakkında "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyurulduğu cihetle, Kur'ân nasıl ki "O Kur'ân ile çok kimse sapkınlığa düşer ve çok kimse de onunla doğru yolu bulur" özelliğini taşıyorsa, insân-ı kâmilden de çok kimseler sapkınlığa düşer ve çok kimseler de doğru yolu bulur. Sapkınlığa düşenlerin bakışı insân-ı kâmilin cismaniyetinedir; doğru yolu bulanların bakışı ise onun ruhanî tesirlerine ve anlamına yöneliktir.

Bu gibi mu'cizeler, her nâmahrem olan münkirlerin cânına îmân husûsunda acz bahş eder ve onların dalâletleri ziyâde olur. Fakat rûhu insân-ı kâmilin hemdemi ve musahibi olan müstaid tâliblerin canlarına da kudret bağışlayıcıdır. Zîrâ insân-ı kamil hakkında الانسان والقرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyurulduğu cihetle, Kur'ân nasıl ki يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً (Bakara, 2/26) ya'ni "O Kur'ân ile çok kimse dalâlete düşer ve çok kimse de onunla hidâyet bulur" hâssıyyetini hâiz ise, insân-ı kâmilden dahi çok kimseler dalâlete düşer ve çok kimseler de hidâyet bulur. Dalâlete düşenlerin nazarı insân-ı kâmilin cismâniyetinedir; ve hidâyet bulanların nazarı dahi onun rûhâniyetine ve ma'nâsınadır.

1328. Mâdemki zamîrde bu saâdeti bulmazsın, binaenaleyh her dem zahirden istidlâl tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1328. Mademki gönlünde bu saadeti bulamıyorsun, bu sebeple her zaman dış görünüşten delil ara!

Ey kimse! Mademki, kalbinde insân-ı kâmilin canındaki gizli mucizelerden etkilenme saadetini bulamıyorsun, bu sebeple dış görünüşten delil arama yoluna git! Ve "dış görünüşten delil arama"dan kastedilen, olağanüstü haller ve zahirî kerametler değildir. Kâmil insanın bütün zahirî halleri ve fiilleridir. Çünkü olağanüstü şeyler batıl inanç sahiplerinden de ortaya çıkar. Örneğin Mecusi olan Hint fakirleri ve rahipler, riyâzâtları ve nefisle mücadeleleri sebebiyle böyle olağanüstü şeyler gösterirler. Bu sebeple bu gibi olağanüstü şeyler onlardan istidraç (Allah'ın bir kişiyi, günahkâr olduğu halde, keramet benzeri olağanüstü hallerle aldatması) olarak ortaya çıkıp fitne olur. Onun için kâmil insanlar keramet göstermekten sakınırlar; ve kendilerinden ilahi izinle bazı olağanüstü şeyler ortaya çıksa bile, onları bir şekilde gizleyip, kendi nefislerine isnat etmezler. Fakat ilahi kahra uğrayanlar bu olağanüstü şeylerle gururlanıp, kendilerini halka satarlar. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'teki şu menkıbe (menkıbe: din büyüklerinin hayat hikâyeleri) Hakk Yolcuları için ibret alınmaya değerdir: boğulurlar. Çünkü onların bakış açıları cismaniyete (bedenselliğe) yönelik olduğu için kâmil insanların hallerine itiraz ederler ve itiraz ise manevi helak sebebidir; ve aynı şekilde zahirî mucizeleri de sihire ve diğer doğal etkilere yorup helak olurlar. Fakat ördek ve martı ve benzeri su kuşlarına benzeyen istidatlı ve ruhaniliğe mensup kimseler, bu denize helak olmaktan emin olarak dalarlar.

Ey kimse! Mâdemki, kalbinde insân-ı kâmilin cânındaki gizli mu'cizelerden müteessir olmak saâdetini bulamıyorsun, binâenaleyh zâhirden istidlâl cihetine git! Ve "zâhirden istidlâl"den murâd, hârikulâde olan ahvâl ve kerâmât-ı sûrî değildir. Kâmilin bilcümle ahvâl ve ef'âl-i zâhirîsidir. Zîrâ hârikalar akāid-i bâtıle erbâbından dahi zuhûr eder. Meselâ mecûsî olan Hind fakîrleri ve râhibler şiddet-i riyâzatları ve mücâhede-i nefsâniyyeleri sebebiyle böyle hârikalar gösterirler. Binâenaleyh bu gibi hârikalar onlardan istidrâc olarak zuhûr edip fitne olur. Onun için kâmiller kerâmât ızhârından tevakkî ederler; ve kendilerinden izn-i ilâhî ile ba'zı harikalar zuhûr etse bile, onları birer sûretle setredip, kendi nefislerine isnâd etmezler. Fakat kahr-ı ilâhîye uğrayanlar bu havârık ile mağrûr olup, kendilerini halka satarlar. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'teki şu menkıbe sâlikler için şâyân-ı ibrettir: boğulurlar. Zîrâ onların nazarları cismâniyete olduğu için kâmillerin ahvâline i'tirâz ederler ve i'tirâz ise sebeb-i helâk-i ma'nevîdir; ve kezâ zâhirî mu'cizeleri de sihire ve sâir müessirât-ı tabîiyyeye haml edip helâk olurlar. Fakat ördek ve martı ve emsâli su kuşlarına müşâbih olan müstaid ve rûhâniyete mensûb kimseler, bu deryâya helâkten emîn olarak dalarlar.

1327. Her nâmahremin cânına acz bağışlayıcıdır. Fakat hemdemin cânına kudret bağışlayıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1327. Her yabancının canına acizlik bağışlayıcıdır. Fakat dostun canına kudret bağışlayıcıdır.

Bu gibi mucizeler, her yabancı olan inkârcıların canına iman hususunda acizlik bahşeder ve onların sapkınlıkları artar. Fakat ruhu insân-ı kâmilin dostu ve arkadaşı olan istidatlı taliplerin canlarına da kudret bağışlayıcıdır. Çünkü insân-ı kâmil hakkında "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyurulduğu cihetle, Kur'ân nasıl ki "O Kur'ân ile çok kimse sapkınlığa düşer ve çok kimse de onunla doğru yolu bulur" özelliğini taşıyorsa, insân-ı kâmilden de çok kimseler sapkınlığa düşer ve çok kimseler de doğru yolu bulur. Sapkınlığa düşenlerin bakışı insân-ı kâmilin cismaniyetinedir; doğru yolu bulanların bakışı ise onun ruhanî tesirlerine ve anlamına yöneliktir.

Bu gibi mu'cizeler, her nâmahrem olan münkirlerin cânına îmân husûsunda acz bahş eder ve onların dalâletleri ziyâde olur. Fakat rûhu insân-ı kâmilin hemdemi ve musahibi olan müstaid tâliblerin canlarına da kudret bağışlayıcıdır. Zîrâ insân-ı kamil hakkında الانسان والقرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyurulduğu cihetle, Kur'ân nasıl ki يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً (Bakara, 2/26) ya'ni "O Kur'ân ile çok kimse dalâlete düşer ve çok kimse de onunla hidâyet bulur" hâssıyyetini hâiz ise, insân-ı kâmilden dahi çok kimseler dalâlete düşer ve çok kimseler de hidâyet bulur. Dalâlete düşenlerin nazarı insân-ı kâmilin cismâniyetinedir; ve hidâyet bulanların nazarı dahi onun rûhâniyetine ve ma'nâsınadır.

1328. Mâdemki zamîrde bu saâdeti bulmazsın, binaenaleyh her dem zahirden istidlâl tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1328. Mademki iç dünyanda bu mutluluğu bulamıyorsun, bu sebeple her zaman dış görünüşten delil ara!

Ey kimse! Mademki, kalbinde insân-ı kâmilin canındaki gizli mucizelerden etkilenme mutluluğunu bulamıyorsun, bu sebeple dış görünüşten delil arama yoluna git! Ve "dış görünüşten delil arama"dan kastedilen, olağanüstü haller ve maddî kerametler değildir. Kâmil insanın bütün dış halleri ve fiilleridir. Çünkü olağanüstü haller, batıl inanç sahiplerinden de ortaya çıkar. Örneğin Mecusi olan Hint fakirleri ve rahipler, riyâzâtları (nefsî perhizleri) ve nefsî mücadeleleri sebebiyle böyle olağanüstü haller gösterirler. Bu sebeple bu gibi olağanüstü haller onlardan istidrâc (Allah'ın bir kişiyi yavaş yavaş helake sürüklemesi için ona istediklerini vermesi) olarak ortaya çıkıp fitne olur. Onun için kâmil insanlar keramet göstermekten sakınırlar; ve kendilerinden ilâhî izinle bazı olağanüstü haller ortaya çıksa bile, onları bir şekilde gizleyip, kendi nefislerine isnat etmezler. Fakat ilâhî kahra uğrayanlar bu olağanüstü hallerle gururlanıp, kendilerini halka satarlar. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'teki şu menkıbe (evliya menkıbeleri kitabı) Hakk Yolcuları için ibret alınmaya değerdir: Şeyh Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr buyurdu ki: Bir şahıs Şeyh Ebu'l-Abbâs Kas-sâb-ı Âmilî'nin yanına geldi ve ondan keramet istedi. Ebu'l-Abbâs hazretleri buyurdu ki: "Ne meydana geldiğini görmüyor musun? O kerametlerden değil midir ki, bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olduğu halde, ona bir şey gösterdiler ve onu kaptılar ve onu Bağdat'ta Şiblî huzuruna ve Bağdat'tan Mekke'ye ve Mekke'den Medine'ye götürdüler; ve Medine'den Beytü'l-Makdis'te Hızır'ı gösterdiler ve onun feyzini Hızır'ın gönlüne ilka ettiler (bıraktılar) ve onunla sohbet etti. Buraya getirdiler, âlem halkı ona yöneldi. Nihayet fısk u fücur (günah ve kötülük) mahallerinden gelirler ve karanlıklarından bıkıp tövbe ederler ve nimetler feda kılarlar; ve âlemin dört bir yanından yanmışlar gelip bizden Hakk'ı isterler. Keramet bundan daha fazla mı olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim göz ile göreceğim bir keramet lazımdır." Buyurdu ki: "Ona bak ki, biz sıradan insanlardan bir adamın, yani kasap oğlu olduğumuz halde, büyüklerin makamına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim; ve bu duvarlar bizim üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin; ve mülkümüz ve hükümdarlığımız yok iken velayet sahibi olalım! Âletsiz ve kesbsiz (irâdî kazanım olmaksızın) rızık yiyelim ve yedirelim! Bu keramet değil midir?" İşte bu sözlerin hepsi kâmil velinin olağanüstü hallerden sakınmasının delilidir; ve kâmil insanın dış hallerinden iç hallerine geçişin gerekliliğini işaret eder.

Ey kimse! Mâdemki, kalbinde insân-ı kâmilin cânındaki gizli mu'cizelerden müteessir olmak saâdetini bulamıyorsun, binâenaleyh zâhirden istidlâl cihetine git! Ve "zâhirden istidlâl"den murâd, hârikulâde olan ahvâl ve kerâmât-ı sûrî değildir. Kâmilin bilcümle ahvâl ve ef'âl-i zâhirîsidir. Zîrâ hârikalar akāid-i bâtıle erbâbından dahi zuhûr eder. Meselâ mecûsî olan Hind fakîrleri ve râhibler şiddet-i riyâzatları ve mücâhede-i nefsâniyyeleri sebebiyle böyle hârikalar gösterirler. Binâenaleyh bu gibi hârikalar onlardan istidrâc olarak zuhûr edip fitne olur. Onun için kâmiller kerâmât ızhârından tevakkî ederler; ve kendilerinden izn-i ilâhî ile ba'zı harikalar zuhûr etse bile, onları birer sûretle setredip, kendi nefislerine isnâd etmezler. Fakat kahr-ı ilâhîye uğrayanlar bu havârık ile mağrûr olup, kendilerini halka satarlar. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'teki şu menkıbe sâlikler için şâyân-ı ibrettir: Şeyh Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr buyurdu ki: Bir şahıs Şeyh Ebu'l-Abbâs Kas-sâb-ı Âmilî'nin yanına geldi ve ondan kerâmet istedi. Ebu'l-Abbâs hazretleri buyurdu ki: "Ne vâki' olduğunu görmüyor musun? O kerâmâttan değil midir ki, bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olduğu hâlde, ona bir şey göster-diler ve onu kaptılar ve onu Bağdâd'da Şiblî huzûruna ve Bağdâd'dan Mekke'ye ve Mekke'den Medîne'ye götürdüler; ve Medîne'den Beytü'l-Makdis'te Hızır'ı gösterdiler ve onun feyzini Hızır'ın gönlüne ilkā ettiler ve onunla sohbet etti. Buraya getirdiler, âlem halkı ona müteveccih oldu. Nihâyet fisk u fücûr mahal-lerinden gelirler ve zulmetlerinden bîzâr olup tövbe ederler ve ni'metler fedâ kı-larlar; ve etrâf-ı âlemden yanmışlar gelip bizden Hakk'ı isterler. Kerâmât bun-dan ziyâde mi olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim göz ile göreceğim bir ke-râmet lâzımdır." Buyurdu ki: "Ona bak ki, biz âhâd-i nâstan bir adamın, ya'ni kasap oğlu olduğumuz hâlde, büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibi-ne geçmeyelim; ve bu duvarlar bizim üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin; ve mülkümüz ve hükümdârlığımız yok iken velâyet sahibi olalım! Âletsiz ve kesbsiz rızık yiyelim ve yedirelim! Bu kerâmet değil midir?" İşte bu sözlerin hepsi veliyy-i kâmilin havârık ictinâbının delîlidir; ve kâ-milin ahvâl-i zâhiresinden ahvâl-i bâtınesine intikāl lüzûmunu müş'irdir.

1329. Zîrâ ki eserler meşâir üzerinde zâhirdir; ve bu eserler müessirden haber vericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1329. Çünkü eserler meşâir (duyular, idrak yerleri) üzerinde belirir; ve bu eserler müessirden (etki edenden) haber vericidir.

"Meşâir", "meş'ar" kelimesinin çoğuludur; ve "meş'ar", "şuûr mahalli" anlamına gelip, insanın duyuları demektir. Nasıl ki beş dış ve beş iç duyudan oluşan bütünlüğe "meşâir-i aşere" (on duyu) derler. Yani, insân-ı kâmilin iç hallerini anlamak istersen onun dış hallerine bak! Çünkü iç âlemin eserleri dış duyular üzerinde görünür. Örneğin, iç âlemi bozuk olan kimsenin bu duyularında şeriatın yasakladığı haller belirir; ve iç âlemi iyi olan kimsenin duyularında da şeriata uygun eserler ortaya çıkar. Nasıl ki Bayezid-i Bistâmî hazretlerine birinin kemâlinden (olgunluğundan) bahsetmişler; o hazret de onu ziyarete gitmiş. Fakat o şahsın kıbleye karşı tükürdüğünü görünce, "Kıblesinden haberdar olmayan kimse nasıl [kemâl sahibi] olur?" deyip geri dönmüştür.

"Meşâir", "meş'ar"in cem'idir; ve "meş'ar", "mahall-i şuûr" ma'nâsına olup, havâss-i insâniyye demektir. Nitekim beş zâhir ve beş bâtın olan ha-vâssin mecmuasına “meşâir-i aşere" derler. Ya'ni, veliyy-i kâmilin ahvâl-i bâtınesinden anlamak istersen onun ahvâl-i zâhiresine bak! Zîrâ bâtının eser-leri havâss-i zâhire üzerinde görünür. Meselâ, bâtını fâsid olan kimsenin bu havâssinde şer'in nehiy ettiği ahvâl zâhir olur; ve bâtını sâlih olan kimsenin havâssinde dahi şer'e mutâbık eserler zuhûr eder. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine birinin kemâlinden bahsetmişler; o hazret dahi onun ziyâretine gitmiş. Fakat o şahsın kıbleye karşı tükürdüğünü görünce, "Kıblesinden âgâh olmayan kimse nasıl [kemâl sahibi] olur?" deyip geri dönmüştür.

1330. Her bir ilacın ma'nâsı, her bir sihirbazın sihri ve san'atı gibi gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1330. Her bir ilacın anlamı, her bir sihirbazın sihri ve sanatı gibi gizlidir.

Şeyh Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr buyurdu ki: Bir kişi Şeyh Ebu'l-Abbâs Kassâb-ı Âmilî'nin yanına geldi ve ondan kerâmet (olağanüstü hâl) istedi. Ebu'l-Abbâs hazretleri buyurdu ki: "Ne meydana geldiğini görmüyor musun? O kerâmetten değil midir ki, bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olduğu hâlde, ona bir şey gösterdiler ve onu kaptılar ve onu Bağdat'ta Şiblî huzuruna ve Bağdat'tan Mekke'ye ve Mekke'den Medine'ye götürdüler; ve Medine'den Beytü'l-Makdis'te Hızır'ı gösterdiler ve onun feyzini Hızır'ın gönlüne ilka ettiler ve onunla sohbet etti. Buraya getirdiler, âlem halkı ona yöneldi. Nihayet fisk u fücûr (günah ve kötülük) mahallerinden gelirler ve karanlıklarından bıkıp tövbe ederler ve nimetler feda kılarlar; ve âlemin dört bir yanından yanmışlar gelip bizden Hakk'ı isterler. Kerâmet bundan daha fazla mı olur?" O kişi dedi ki: "Ey şeyh! Benim göz ile göreceğim bir kerâmet lazımdır." Buyurdu ki: "Ona bak ki, biz sıradan insanlardan bir adamın, yani kasap oğlu olduğumuz hâlde, büyüklerin makamına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim; ve bu duvarlar bizim üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin; ve mülkümüz ve hükümdarlığımız yok iken velayet (Allah dostluğu) sahibi olalım! Âletsiz ve kesbsiz (irâdî kazanım olmaksızın) rızık yiyelim ve yedirelim! Bu kerâmet değil midir?" İşte bu sözlerin hepsi veliyy-i kâmilin (olgun velinin) havârık (olağanüstü hâller) ictinâbının (kaçınmasının) delilidir; ve kâmilin zâhirî hallerinden bâtınî hallerine geçişin gerekliliğini işaret eder.

"Şeyh Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr buyurdu ki: Bir şahıs Şeyh Ebu'l-Abbâs Kassâb-ı Âmilî'nin yanına geldi ve ondan kerâmet istedi. Ebu'l-Abbâs hazretleri buyurdu ki: "Ne vâki' olduğunu görmüyor musun? O kerâmâttan değil midir ki, bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olduğu hâlde, ona bir şey gösterdiler ve onu kaptılar ve onu Bağdâd'da Şiblî huzûruna ve Bağdâd'dan Mekke'ye ve Mekke'den Medîne'ye götürdüler; ve Medîne'den Beytü'l-Makdis'te Hızır'ı gösterdiler ve onun feyzini Hızır'ın gönlüne ilkā ettiler ve onunla sohbet etti. Buraya getirdiler, âlem halkı ona müteveccih oldu. Nihâyet fisk u fücûr mahallerinden gelirler ve zulmetlerinden bîzâr olup tövbe ederler ve ni'metler fedâ kılarlar; ve etrâf-ı âlemden yanmışlar gelip bizden Hakk'ı isterler. Kerâmât bundan ziyâde mi olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim göz ile göreceğim bir kerâmet lâzımdır." Buyurdu ki: "Ona bak ki, biz âhâd-i nâstan bir adamın, ya'ni kasap oğlu olduğumuz hâlde, büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim; ve bu duvarlar bizim üzerimize yıkılmasın ve bu ev üstümüze çökmesin; ve mülkümüz ve hükümdârlığımız yok iken velâyet sahibi olalım! Âletsiz ve kesbsiz rızık yiyelim ve yedirelim! Bu kerâmet değil midir?" İşte bu sözlerin hepsi veliyy-i kâmilin havârık ictinâbının delîlidir; ve kâmilin ahvâl-i zâhiresinden ahvâl-i bâtınesine intikāl lüzûmunu müş'irdir.

1329. Zîrâ ki eserler meşâir üzerinde zâhirdir; ve bu eserler müessirden haber vericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1329. Çünkü eserler duyular üzerinde belirir; ve bu eserler etkileyenden haber vericidir.

"Meşâir", "meş'ar" kelimesinin çoğuludur; ve "meş'ar", "şuûr mahalli" anlamına gelip, insanın duyuları demektir. Nitekim beş dış ve beş iç olan duyuların toplamına "meşâir-i aşere" (on duyu) derler. Yani, olgun bir velînin iç hallerinden anlamak istersen onun dış hallerine bak! Çünkü iç âlemin eserleri dış duyular üzerinde görünür. Örneğin, içi bozuk olan kimsenin bu duyularında şeriatın yasakladığı haller belirir; ve içi iyi olan kimsenin duyularında da şeriata uygun eserler ortaya çıkar. Nitekim Bayezid-i Bistâmî hazretlerine birinin kemâlinden (olgunluğundan) bahsetmişler; o hazret de onun ziyaretine gitmiş. Fakat o şahsın kıbleye karşı tükürdüğünü görünce, "Kıblesinden haberdar olmayan kimse nasıl [kemâl sahibi] olur?" deyip geri dönmüştür.

"Meşâir", "meş'ar"in cem'idir; ve "meş'ar", "mahall-i şuûr" ma'nâsına olup, havâss-i insâniyye demektir. Nitekim beş zâhir ve beş bâtın olan havâssın mecmuasına “meşâir-i aşere" derler. Ya'ni, veliyy-i kâmilin ahvâl-i bâtınesinden anlamak istersen onun ahvâl-i zâhiresine bak! Zîrâ bâtının eserleri havâss-i zâhire üzerinde görünür. Meselâ, bâtını fâsid olan kimsenin bu havâssinde şer'in nehiy ettiği ahvâl zâhir olur; ve bâtını sâlih olan kimsenin havâssinde dahi şer'e mutâbık eserler zuhûr eder. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine birinin kemâlinden bahsetmişler; o hazret dahi onun ziyâretine gitmiş. Fakat o şahsın kıbleye karşı tükürdüğünü görünce, "Kıblesinden âgâh olmayan kimse nasıl [kemâl sahibi] olur?" deyip geri dönmüştür.

1330. Her bir ilacın ma'nâsı, her bir sihirbazın sihri ve san'atı gibi gizlidir. Meselâ, her bir ilacın hâssa-i şifâiyyesi, sihir gibi ve bir sihirbazın san'atı gibi gizlidir. His gözüyle görülemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1330. Her bir ilacın anlamı, her bir sihirbazın sihri ve sanatı gibi gizlidir. Örneğin, her bir ilacın şifa verici özelliği, sihir gibi ve bir sihirbazın sanatı gibi gizlidir. Duyularla görülemez.

1331. Vaktaki fiile ve onun âsârına nazar edersin, her ne kadar gizli ise de onu izhar edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1331. Fiile ve onun eserlerine baktığında, her ne kadar gizli olsa da onu ortaya çıkarırsın.

İlacın ve sihrin etkisini ve sihirbazın sanatını dışarıda ve fiiller âleminde (oluş ve bozuluş âlemi) his gözüyle görmüyorsun, her ne kadar onların özellikleri gizli olsa da sen o özellikleri kendine gösterirsin.

Vaktâki ilacın ve sihrin eserini ve sihirbâzın san'atını zâhirde ve âlem-i ef'âlde his gözüyle görmüyorsun, her ne kadar onların hâssaları gizli ise de sen o hâssaları nefsine ızhâr edersin.

1332. Bir kuvvet ki, onun içinde muzmerdir, vaktaki fiile gelir, aşikâr ve ızhâr olunmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1332. Bir kuvvet ki, onun içinde gizlidir, fiile geçtiği zaman açıkça belirmiş ve ortaya çıkmış olur.

Yani, ilaçta ve sihirde gizli olan bir kuvvet ve özellik, dışarıdan fiile geçtiği zaman açıkça belirmiş ve ortaya çıkmış olur. Şimdi, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hâli de bunlara benzer. Onun iç halleri gizlidir, fakat ondan ortaya çıkan fiiller ile o iç haller açıkça belirir.

Ya'ni, ilâçta ve sihirde muzmer ve gizli olan bir kuvvet ve hâssıyyet zâhiren fiile geldiği vakit âşikâr ve ızhâr olunmuş olur. İmdi, insân-ı kâmilin hâli dahi bunlara benzer. Ahvâl-i bâtınesi gizlidir, fakat ondan zahir olan ef'âl ile o ahvâl-i bâtıne âşikâr olur.

1333. Mâdemki âsâr ile bunun hepsi sana zahir oldu, senin Hâlık'ın te'sîr cihetinden niçin sana zahir olmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1333. Mademki eserler ile bunların hepsi sana açıkça belirdi, senin Yaratıcın etki etme yönünden niçin sana açıkça belirmiyor?

Yani, mademki evliyanın iç halleri, özel kişilere çarpan onun dış halleri ile anlaşılıyor ve aynı şekilde ilacın gizli olan özelliği ve sihrin ve sihirbazın sanatı fiile ve dış eserlere bakıldığı zaman görülür ve sana bunların hepsi eserler ile açıkça beliriyor, bu sebeple duyusal bakıştan gizli olan senin Yaratıcının suret ve benzerler âlemindeki etkileri niçin senin his gözüne açıkça belirmiyor ve gözün birtakım sebeplerden ibaret olan dış suretlere dikilip kalıyor?

Ya'ni, mâdemki evliyânın ahvâl-i bâtınesi, havâsse çarpan onun ahvâl-i zâhiresi ile anlaşılıyor ve kezâ ilacın gizli olan hâssası ve sihrin ve sihirbâzın san'atı fiile ve âsâr-ı zâhireye bakıldığı vakit görülür ve sana bunların hepsi âsâr ile zâhir oluyor, binâenaleyh nazar-ı hissîden mahfi olan senin Hâlık'ının âlem-i sûret ve emsâldeki te'sîrleri niçin senin his gözüne zahir olmuyor ve gözün birtakım sebeblerden ibaret olan suver-i zâhireye dikilip kalıyor?

1334. Sebebler ve eserler, iç ve kabuk, eğer ararsan hepsi onun eserleri değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1334. Sebepler ve eserler, iç ve kabuk, eğer ararsan hepsi onun eserleri değil midir?

Hâlbuki sebepler ve dış görünüşlerde görülen eserler ve iç ve kabuk, yani bâtın ve zâhir, sözün özü senin idrakine çarpan her ne var ise, eğer bunların hakikatini ararsan, hepsi senin Yaratıcının eserleri değil midir? Ey mün-

Örneğin, her bir ilacın şifa verici özelliği, sihir gibi ve bir sihirbazın sanatı gibi gizlidir. His gözüyle görülemez.

Halbuki sebebler ve suver-i zâhiriyyede görülen eserler ve iç ve kabuk, ya'ni bâtın ve zâhir, velhâsıl senin idrâkine çarpan her ne var ise, eğer bunların hakîkatini arar isen, hepsi senin Hâlık'ının eserleri değil midir? Ey mün-

Meselâ, her bir ilacın hâssa-i şifâiyyesi, sihir gibi ve bir sihirbazın san'atı gibi gizlidir. His gözüyle görülemez.

1331. Vaktaki fiile ve onun âsârına nazar edersin, her ne kadar gizli ise de onu izhar edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1331. Fiile ve onun eserlerine baktığında, her ne kadar gizli olsa da onu ortaya çıkarırsın.

İlacın ve sihrin etkisini ve sihirbazın sanatını dışarıda ve fiiller âleminde (oluş ve bozuluş âlemi) his gözüyle görmüyorsun, her ne kadar onların özellikleri gizli olsa da sen o özellikleri kendine gösterirsin.

Vaktâki ilacın ve sihrin eserini ve sihirbâzın san'atını zâhirde ve âlem-i ef'âlde his gözüyle görmüyorsun, her ne kadar onların hâssaları gizli ise de sen o hâssaları nefsine ızhâr edersin.

1332. Bir kuvvet ki, onun içinde muzmerdir, vaktaki fiile gelir, aşikâr ve ız-hâr olunmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1332. Bir kuvvet ki, onun içinde gizlidir, vakti gelince fiile geçer, açıkça belirir ve ortaya konulur.

Yani, ilaçta ve sihirde gizli olan bir kuvvet ve özellik, görünürde fiile geçtiği zaman açıkça belirmiş ve ortaya konulmuş olur. Şimdi, insân-ı kâmilin hâli de bunlara benzer. İç halleri gizlidir, fakat ondan ortaya çıkan fiiller ile o iç haller açıkça belirir.

Ya'ni, ilâçta ve sihirde muzmer ve gizli olan bir kuvvet ve hâssıyyet zâ-hiren fiile geldiği vakit âşikâr ve ızhâr olunmuş olur. İmdi, insân-ı kâmilin hâ-li dahi bunlara benzer. Ahvâl-i bâtınesi gizlidir, fakat ondan zahir olan ef'âl ile o ahvâl-i bâtıne âşikâr olur.

1333. Mâdemki âsâr ile bunun hepsi sana zahir oldu, senin Hâlık'ın te'sîr cihetinden niçin sana zahir olmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1333. Mademki eserler ile bunların hepsi sana açıkça belirdi, senin Yaratıcın etki etme yönünden niçin sana açıkça belirmiyor?

Yani, mademki evliyanın iç halleri, özel kişilere çarpan onun dış halleri ile anlaşılıyor ve aynı şekilde ilacın gizli olan özelliği ve sihrin ve sihirbazın sanatı fiile ve dış eserlere bakıldığı zaman görülür ve sana bunların hepsi eserler ile açıkça beliriyor, bu sebeple duyusal bakıştan gizli olan senin Yaratıcının suret ve benzerler âlemindeki etkileri niçin senin his gözüne açıkça belirmiyor ve gözün birtakım sebeplerden ibaret olan dış suretlere dikilip kalıyor?

Ya'ni, mâdemki evliyânın ahvâl-i bâtınesi, havâsse çarpan onun ahvâl-i zâhiresi ile anlaşılıyor ve kezâ ilacın gizli olan hâssası ve sihrin ve sihirbâzın san'atı fiile ve âsâr-ı zâhireye bakıldığı vakit görülür ve sana bunların hepsi âsâr ile zâhir oluyor, binâenaleyh nazar-ı hissîden mahfi olan senin Hâlık'ının âlem-i sûret ve emsâldeki te'sîrleri niçin senin his gözüne zahir olmuyor ve gözün birtakım sebeblerden ibaret olan suver-i zâhireye dikilip kalıyor?

1334. Sebebler ve eserler, iç ve kabuk, eğer ararsan hepsi onun eserleri değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1334. Sebepler ve eserler, iç ve kabuk, eğer ararsan hepsi onun eserleri değil midir?

Hâlbuki sebepler ve dış görünüşlerde görülen eserler ve iç ve kabuk, yani bâtın ve zâhir, sözün özü senin idrakine çarpan her ne var ise, eğer bunların hakikatini ararsan, hepsi senin Yaratıcının eserleri değil midir? Ey ilâhlığı inkâr eden fen bilgini! Okuduğun fennin düsturu şudur ki: "Hiçbir şey yoktan var olmaz. Her şey mutlaka vardan var olur." Hareket ise hayatın eseridir; ve eşyanın düzeni ve intizamı akıl ve irade ürünüdür. Sen ise, bu varlık içinde bir parçasısın. Sende hayat sıfatı ve akıl ve irade olur da, senin bütünün olan kâinatta olmaz mı? Sendeki hayat ve akıl yoktan mı var oldu? Yoktan var olmak fennin düsturuna sığar mı?

Halbuki sebebler ve suver-i zâhiriyyede görülen eserler ve iç ve kabuk, ya'ni bâtın ve zâhir, velhâsıl senin idrâkine çarpan her ne var ise, eğer bun-ların hakîkatini arar isen, hepsi senin Hâlık'ının eserleri değil midir? Ey mün- kir-i ulûhiyyet olan mütefennin! Okuduğun fennin düsturu budur ki: "Hiçbir şey yoktan var olmaz. Her şey mutlakā vardan var olur." Hareket ise eser-i hayâttır; ve eşyânın nizâmı ve intizâmı akıl ve irâde mahsûlüdür. Sen ise, bu varlık içinde bir cüz'sün. Sende sıfat-ı hayât ve akıl ve irâde olur da, senin küllünde olmaz mı? Sendeki hayat ve akıl yoktan mı var oldu? Yoktan var olmak fennin düstûruna sığar mı?

1335. Eserden dolayı eşyayı dost tutarsın. Binaenaleyh niçin eserler bahş ediciden bî-habersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1335. Eserden dolayı eşyayı dost tutarsın. Bu sebeple niçin eserler bahşediciden habersizsin?

Ey gafil! Sen ise bu eşya ve görünen sebeplere ait eserlerden dolayı, onları dost tutup seversin. Niçin bu suret âlemine bu eserleri bahşeden Hak'tan habersizsin?

Ey gafil! Sen ise bu eşyâ ve esbâb-ı zâhiriyyedeki eserlerden dolayı, onları dost tutup seversin. Niçin bu âlem-i sûrete bu eserleri bahş edici olan Hak'tan gāfilsin?

1336. Bir hayalden dolayı halkı dost tutarsın. Garbın ve şarkın şahını niçin tutmazsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1336. Bir hayalden dolayı halkı dost tutarsın. Batının ve doğunun şahını niçin tutmazsın?

Hâlbuki bu âlemin suretleri rüyada görülen hayaldir. Nitekim hadis-i şerifte "Dünya uyuyan kimsenin rüyasıdır" buyurulur. Bu sebeple sen bunlarda bir varlık hayal ettiğin için halkı dost tutarsın. Bakara suresinde olan "Doğu ve batı Allah'ındır" ayet-i kerimesi gereğince, niçin batının ve doğunun şahı olan Yüce Allah'ı dost tutmaz ve sevmezsin? Ve O'nun fiillerinden gafil olursun?

Halbuki bu âlemin sûretleri rü'yâda görülen hayâldir. Nitekim hadîs-i şerîf-te الدنيا كحكم النائم ya'ni "Dünya uyuyan kimsenin rü'yâsıdır" buyurulur. Binâenaleyh sen bunlarda bir varlık tahayyül ettiğin için halkı dost tutarsın. sûre-i Bakara'da olan وَاللهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ (Bakara, 2/115) ya'ni “Maşık ve mağrib Allah'ın mülküdür" âyet-i kerîmesi mûcibince, niçin garbın ve şarkın şâhı olan Hak Teâlâ'yı dost tutmaz ve sevmezsin? Ve onun efâlinden gafil olursun?

1337. Bu söz nihayet tutmaz, ey Kubâd! Bizim bunda olan hırsımıza nihayet olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1337. Bu söz nihayet bulmaz, ey Kubâd! Bizim bunda olan hırsımıza nihayet olmasın!

"Kubâd", aslında Acem şahlarından Nûşirevân'ın babasının ismidir. Sonra saygı ifadesi olarak her padişaha lakap olmuştur. Burada mutlak olarak padişah anlamındadır. Yani, âleme ve âlemin hakikatine dair olan sözlerin sonu yoktur. Ey hakiki padişah olan Yaratıcımız! Bu sözler de bizim hırsımızın sonu olmasın ve daima senin bizim kalbimize bahşettiğin ilahi hakikatlerden ve bilgilerden bahsedelim! Bilinmeli ki: Hırs insanda bir hastalıktır ki, onun hakikati asla değişmez ve insandan yok olmaz. Bu hırs, eğer faydalı tarafa harcanırsa "makbul hırs" ve eğer faydasız tarafa harcanırsa ilahlık kirini taşıyan fen bilimci! Okuduğun fennin düsturu budur ki: "Hiçbir şey yoktan var olmaz. Her şey mutlaka vardan var olur." Hareket ise hayatın eseridir; ve eşyanın düzeni ve intizamı akıl ve irade mahsulüdür. Sen ise, bu varlık içinde bir cüz'sün. Sende hayat sıfatı ve akıl ve irade olur da, senin küllünde olmaz mı? Sendeki hayat ve akıl yoktan mı var oldu? Yoktan var olmak fennin düsturuna sığar mı?

"Kubâd", aslında Acem şâhlarından Nûşirevân’ın babasının ismidir. Sonra ta’zîmen her pâdişâha lakab olmuştur. Burada mutlakan pâdişâh ma’nâsınadır. Ya’ni, âleme ve âlemin hakîkatine dâir olan sözlerin nihâyeti yoktur. Ey pâdişâh-ı hakîkî olan Hâlikımız! Bu sözler de bizim hırsımızın nihâyeti olmasın ve dâimâ senin bizim kalbimize bahş buyurduğun hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenden bahs edelim! Ma’lûm olsun ki: Hırs insanda bir hastalıktır ki, onun hakîkati aslâ tebeddül etmez ve insandan zâil olmaz. Bu hırs, eğer fâideli tarafa sarf olunursa “hırs-ı makbûl” ve eğer fâidesiz tarafa sarf kir-i ulûhiyyet olan mütefennin! Okuduğun fennin düsturu budur ki: "Hiçbir şey yoktan var olmaz. Her şey mutlakā vardan var olur." Hareket ise eser-i hayâttır; ve eşyânın nizâmı ve intizâmı akıl ve irâde mahsûlüdür. Sen ise, bu varlık içinde bir cüz'sün. Sende sıfat-ı hayât ve akıl ve irâde olur da, senin küllünde olmaz mı? Sendeki hayat ve akıl yoktan mı var oldu? Yoktan var olmak fennin düstûruna sığar mı?

1335. Eserden dolayı eşyayı dost tutarsın. Binaenaleyh niçin eserler bahş ediciden bî-habersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1335. Eserden dolayı eşyayı dost tutarsın. Bu sebeple niçin eserler bahşediciden habersizsin?

Ey gafil! Sen ise bu eşya ve görünen sebeplere ait eserlerden dolayı, onları dost tutup seversin. Niçin bu suret âlemine bu eserleri bahşeden Hak'tan habersizsin?

Ey gafil! Sen ise bu eşyâ ve esbâb-ı zâhiriyyedeki eserlerden dolayı, onları dost tutup seversin. Niçin bu âlem-i sûrete bu eserleri bahş edici olan Hak'tan gāfilsin?

1336. Bir hayalden dolayı halkı dost tutarsın. Garbın ve şarkın şahını niçin tutmazsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1336. Bir hayalden dolayı halkı dost tutarsın. Batının ve doğunun şahını niçin tutmazsın?

Hâlbuki bu âlemin suretleri rüyada görülen hayaldir. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا كحكم النائم yani "Dünya uyuyan kimsenin rüyasıdır" buyrulur. Bu sebeple sen bunlarda bir varlık hayal ettiğin için halkı dost tutarsın. Bakara suresinde olan وَاللهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ (Bakara, 2/115) yani "Doğu ve batı Allah'ın mülküdür" ayet-i kerimesi gereğince, niçin batının ve doğunun şahı olan Yüce Allah'ı dost tutmaz ve sevmezsin? Ve O'nun fiillerinden gafil olursun?

Halbuki bu âlemin sûretleri rü'yâda görülen hayâldir. Nitekim hadîs-i şerîf-te الدنيا كحكم النائم ya'ni "Dünya uyuyan kimsenin rü'yâsıdır" buyurulur. Binâenaleyh sen bunlarda bir varlık tahayyül ettiğin için halkı dost tutarsın. sûre-i Bakara'da olan وَاللهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ (Bakara, 2/115) ya'ni “Maşrık ve mağrib Allah'ın mülküdür" âyet-i kerîmesi mûcibince, niçin garbın ve şarkın şâhı olan Hak Teâlâ'yı dost tutmaz ve sevmezsin? Ve onun efâlinden gafil olursun?

1337. Bu söz nihayet tutmaz, ey Kubâd! Bizim bunda olan hırsımıza nihayet olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1337. Bu söz nihayet tutmaz, ey Kubâd! Bizim bunda olan hırsımıza nihayet olmasın!

"Kubâd", aslında Acem şahlarından Nûşirevân'ın babasının ismidir. Sonra saygı ifadesi olarak her padişaha lakap olmuştur. Burada mutlak olarak padişah anlamındadır. Yani, âleme ve âlemin hakikatine dair olan sözlerin sonu yoktur. Ey hakiki padişah olan Yaratıcımız! Bu sözler de bizim hırsımızın sonu olmasın ve daima senin bizim kalbimize bahşettiğin ilahi hakikatlerden ve bilgilerden bahsedelim! Bilinmeli ki: Hırs insanda bir hastalıktır ki, onun hakikati asla başka bir hale geçmez ve insandan yok olmaz. Bu hırs, eğer faydalı tarafa harcanırsa "makbul hırs" ve eğer faydasız tarafa harcanırsa "kınanmış hırs" olur. Nitekim İbn Mes'ûd hazretlerinden rivayet olunan hadis-i şerifte منهومان لا يشبعان طالب الدنيا وطالب العلم وهما لا يستويان اما طالب العلم فيزداد في رضى الرحمن اما طالب الدنيا فيزداد في الطغيان yani "İki hırslı vardır ki doymazlar. Biri dünya ve diğeri ilim talibidir; ve onlar eşit olmazlar. İlim talibi, Rahman'ın rızasını çoğaltır ve dünya talibi, azgınlığı artırır" buyurulur. Ve ayet-i kerimede وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (Tâhâ, 20/114) yani "Ey Resulüm! Ya Rab! Bana ilmi ziyade et! de!" buyurulmuştur. Buna göre bu şerefli beyitte ilahi ilimler tarafına olan hırsa teşvik buyurulur.

“Kubâd”, aslında Acem şâhlarından Nûşirevân'ın babasının ismidir. Sonra ta'zîmen her pâdişâha lakab olmuştur. Burada mutlakan pâdişâh ma'nâsınadır. Ya'ni, âleme ve âlemin hakîkatine dâir olan sözlerin nihâyeti yoktur. Ey pâdişâh-ı hakîkî olan Hâlikımız! Bu sözler de bizim hırsımızın nihâyeti olmasın ve dâimâ senin bizim kalbimize bahş buyurduğun hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenden bahs edelim! Ma'lûm olsun ki: Hırs insanda bir hastalıktır ki, onun hakîkati aslâ tebeddül etmez ve insandan zâil olmaz. Bu hırs, eğer fâideli tarafa sarf olunursa "hırs-ı makbûl" ve eğer fâidesiz tarafa sarf olunursa "hırs-ı mezmûm" olur. Nitekim İbn Mes'ûd hazretlerinden rivâyet olunan hadis-i şerîfte منهومان لا يشبعان طالب الدنيا وطالب العلم وهما لا يستويان اما طالب العلم فيزداد في رضى الرحمن اما طالب الدنيا فيزداد في الطغيان ya'ni "İki harîs vardır ki doy- mazlar. Biri dünyâ ve diğeri ilim tâlibidir; ve onlar müsâvî olmazlar. İlim tâ- libi, Rahmân'ın rızasını çoğaltır ve dünyâ tâlibi, azgınlığı artırır" buyurulur. Ve âyet-i kerîmede وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (Tâhâ, 20/114) ya'ni "Ey Resûlüm! Yâ Rab! Bana ilmi ziyâde et! de!" buyurulmuştur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte ulûm-i ilâhiyye tarafına olan hırsa teşvik buyurulur.

## Hastanın kıssasına rücû'

1338. Geri dön ve Settâr huylu âgâh tabîb ile olan hastanın kıssasını söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1338. Geri dön ve Settâr huylu (ayıpları örten) âgâh (bilgili) tabip ile olan hastanın kıssasını söyle!

"Tabip"ten kasıt, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve "hasta"dan kasıt ise, nefse ait sıfatların hastalıklarıyla malul olan kimsedir. "Settâr", ilahi isimlerden bir isim olup, kulların ayıplarını mübalağa yoluyla örtücü demektir. "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanın!" hadis-i şerifi gereğince, insân-ı kâmil, halkın içsel hastalıkları olan nefse ait sıfatlarına bilgili ve vakıf olduğu hâlde, ilahi ahlaktan olan halkın ayıplarını örtmekle de nitelenmiştir. Nitekim Hz. Pir efendimiz bir gazelinde şöyle buyurur: "O, halk arasında seni rezil ve rüsvay etmez. Senin kalp mektubuna onun nazarı vardır. Velakin o mektubu dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın kıyamet gününde bu nefse ait sıfatları taşıyandan ne suret doğacağını bilir."

"Tabîb"den murâd, insân-ı kâmil ve "hasta"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye illetleriyle ma'lûl olan kimsedir. "Settâr", esmâ-i ilâhiyyeden bir isim olup, kulların ayıblarını mübâlağa yoluyla örtücü demektir. تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ ya'ni "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın!" hadîs-i şerîfi mûcibince, insân-ı kâmil, hal- kın bâtınî illetleri olan sıfât-ı nefsâniyyelerine âgâh ve vâkıf olduğu hâlde ah- lâk-ı ilâhiyyeden olan halkın ayıblarını örtmekle de muttasıftır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: ni halk arasında rezîl ve rüsvây etmez. Senin nâme-i kalbine onun nazarı vardır. Velâkin o nâmeyi dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın rûz-i kıyâmette bu sıfat-ı nefsâniyye hâmilinden ne sûret doğacağını bilir."

## Ya'ni ey Mevlânâ! Nihâyeti olmayan müessir ve eser bahsinden geri dön! Tabîb-i ma'nevî olan insân-ı kâmilin ma'nevî illetler ile ma'lûl olan kimsenin tedâvîsi hakkındaki kıssayı söyle!

1339. Onun nabzını tuttu ve hâlden vakıf oldu ki, onun sıhhat ümîdi muhal idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1339. Onun nabzını tuttu ve hâlinden anladı ki, onun iyileşme ümidi imkânsızdı.

"Nabz", sözlükte "damarın hareket etmesi" demektir. Burada Hakk yolcusunun (sâlik) bütün hareketleri ve duruşları kastedilmiştir. Çünkü bir kimsenin oturuşundan, yürüyüşünden, bakışından ve konuşma tarzından, o kimse iç hâlini saklamaya çalışsa bile, onun hâli, kalbi ve fikri olgun kişiler (kâmiller) katında bilinir. Bu sebeple o manevî hekimin yanına gelen o hastanın hareketlerinden, tavırlarından ve hâlinden, onun içindeki hastalıkların geçip manevî sağlığa kavuşmasına imkân görmedi.

"Nabz", lügatte "damar hareket etmek" demektir. Burada sâlikin bilcümle harekât ve sekenâtı mürâd buyurulmuş olur. Zîrâ bir kimsenin oturuşundan ve yürüyüşünden ve bakışından ve tarz-ı kelâmından, her ne kadar o kimse bâtınını saklamaya çalışsa bile onun hâli, kalbi ve fikri kâmiller indinde ma'lum olur. Binâenaleyh o tabîb-i ma'nevî nezdine, gelen o hastanın harekât ve evzâ'ından ve hâlinden onun bâtınındaki illetlerin gidip, sıhhat-i ma'nevî bulmasına imkân görmedi.

1340. Dedi: "Senin gönlün ne isterse onu yap, tâ ki, senin cisminden bu has-[1323] talık gitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1340. Dedi: "Senin gönlün ne isterse onu yap, tâ ki, senin bedeninden bu hastalık gitsin!"

İlâhî hekim, o hastanın böyle nefsanî sıfatlardan ve illetlerden kurtulmasının imkânsız olduğunu görünce dedi ki: "Senin gönlün her ne isterse, hiç çekinme onu yap! Çünkü mazhariyetin (ilâhî tecelliye mazhar olma halin) nefsaniyet sahasının pehlivanlığıdır. Tâ ki, öncesiz olarak yatkınlık diliyle Yaratıcından talep ettiğin bu eski hastalık senin bedeninden gitsin! Yani bu suret ve fiiller âleminde ortaya çıksın. Nitekim âyet-i kerîmede كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) yani "Her bir kimse kendi yaratılışı üzerinedir" buyurulur.

Hekîm-i ilâhî, o hastanın böyle nefsânî sıfatlardan ve illetlerden kurtulması muhâl olduğunu görünce dedi ki: "Senin gönlün her ne isterse, hiç çekinme onu yap! Zîrâ mazhariyetin nefsâniyet sahasının pehlivanlığıdır. Tâ ki, ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hâlık'ından taleb ettiğin bu eski hastalık senin cisminden gitsin! Ya'ni bu âlem-i sûret ve ef'âlde zâhir olsun. Nitekim âyet-i kerîmede كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi hilkati üzerindedir" buyurulur.

1341. "Senin hatırın her ne isterse, geri tutma, tâ ki, senin sabrın ve perhîzin iç ağrısı olmaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1341. "Senin gönlün her ne isterse, geri durma, tâ ki, senin sabrın ve perhizin iç ağrısı olmasın!"

"Gönlüne her ne gelirse yap, geri bırakma, tâ ki, senin içinden gelen şeyi fiil âleminde ortaya çıkarmak için meydana gelen perhizin ve sabrın iç ağrısı olmasın!" Çünkü sabır ve perhiz, ezelde mutlu olanların hâlidir. Bu perhiz ve sabırdan ne halk arasında rezil ve rüsvay etmez. Senin gönül mektubuna onun nazarı vardır. Velâkin o mektubu dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın kıyamet gününde bu nefsanî sıfatı taşıyandan ne suret doğacağını bilir." Yani ey Mevlânâ! Sonu olmayan müessir (etki eden) ve eser (etki olunan) bahsinden geri dön! Manevî tabip olan insân-ı kâmilin manevî hastalıklarla hasta olan kimsenin tedavisi hakkındaki kıssayı söyle!

"Hâtırına her ne gelirse icrâ et, geri bırakma, tâ ki, senin içinden gelen şeyi âlem-i fiilde ızhâr etmek için vâki' olan perhîzin ve sabrın iç ağrısı olmasın!" Zîrâ sabır ve perhîz, ezelde saîd olanların hâlidir. Bu perhîz ve sabırdan ni halk arasında rezîl ve rüsvây etmez. Senin nâme-i kalbine onun nazarı vardır. Velâkin o nâmeyi dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın rûz-i kıyâmette bu sıfat-ı nefsâniyye hâmilinden ne sûret doğacağını bilir." Ya'ni ey Mevlânâ! Nihâyeti olmayan müessir ve eser bahsinden geri dön! Tabîb-i ma'nevî olan insân-ı kâmilin ma'nevî illetler ile ma'lûl olan kimsenin tedâvîsi hakkındaki kıssayı söyle!

1339. Onun nabzını tuttu ve hâlden vakıf oldu ki, onun sıhhat ümîdi muhal idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1339. Onun nabzını tuttu ve hâlinden anladı ki, onun iyileşme ümidi imkânsızdı.

"Nabz", sözlükte "damarın hareket etmesi" demektir. Burada Hakk yolcusunun bütün hareketleri ve duruşları kastedilmiş olur. Çünkü bir kimsenin oturuşundan, yürüyüşünden, bakışından ve konuşma tarzından, o kimse iç hâlini saklamaya çalışsa bile, onun hâli, kalbi ve fikri olgun kişilerce bilinir. Bu sebeple o manevî hekimin yanına gelen o hastanın hareketlerinden, tavırlarından ve hâlinden, onun içindeki hastalıkların gidip manevî sağlık bulmasına imkân görmedi.

"Nabz", lügatte "damar hareket etmek" demektir. Burada sâlikin bilcümle harekât ve sekenâtı mürâd buyurulmuş olur. Zîrâ bir kimsenin oturuşundan ve yürüyüşünden ve bakışından ve tarz-ı kelâmından, her ne kadar o kimse bâtınını saklamaya çalışsa bile onun hâli, kalbi ve fikri kâmiller indinde ma'lûm olur. Binâenaleyh o tabîb-i ma'nevî nezdine, gelen o hastanın harekât ve evzâ'ından ve hâlinden onun bâtınındaki illetlerin gidip, sıhhat-i ma'nevî bulmasına imkân görmedi.

1340. Dedi: "Senin gönlün ne isterse onu yap, tâ ki, senin cisminden bu has[1323]talık gitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1340. Dedi: "Senin gönlün ne isterse onu yap ki, senin bedeninden bu hastalık gitsin!"

İlahi hekim, o hastanın böyle nefsani sıfatlardan ve illetlerden kurtulmasının imkânsız olduğunu görünce dedi ki: "Senin gönlün her ne isterse, hiç çekinme onu yap! Çünkü mazhariyetin (ilahi tecelliye mazhar olma hâlin) nefsaniyet sahasının pehlivanlığıdır. Ta ki, öncesiz olarak isti'dâd (yatkınlık) diliyle Yaratıcından talep ettiğin bu eski hastalık senin bedeninden gitsin! Yani bu şekil ve fiiller âleminde ortaya çıksın. Nasıl ki ayet-i kerimede كل يعْمَلُ عَلَى شَاكلته (İsrâ, 17/84) yani "Her bir kimse kendi yaratılışı üzerinedir" buyurulur.

Hekîm-i ilâhî, o hastanın böyle nefsânî sıfatlardan ve illetlerden kurtulması muhâl olduğunu görünce dedi ki: "Senin gönlün her ne isterse, hiç çekinme onu yap! Zîrâ mazhariyetin nefsâniyet sahasının pehlivânlığıdır. Tâ ki, ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hâlık'ından taleb ettiğin bu eski hastalık senin cisminden gitsin! Ya'ni bu âlem-i sûret ve ef'âlde zâhir olsun. Nitekim âyet-i kerîmede كل يعْمَلُ عَلَى شَاكلته (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi hilkati üzerindedir" buyurulur.

1341. "Senin hatırın her ne isterse, geri tutma, tâ ki, senin sabrın ve perhîzin iç ağrısı olmaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1341. "Senin gönlün her ne isterse, geri tutma, tâ ki, senin sabrın ve perhizin iç ağrısı olmasın!"

"Gönlüne her ne gelirse yerine getir, geri bırakma, tâ ki, senin içinden gelen şeyi fiil âleminde ortaya çıkarmak için meydana gelen perhizin ve sabrın iç ağrısı olmasın!" Çünkü sabır ve perhiz, öncesiz olarak mutlu olanların hâlidir. Bu perhiz ve sabırdan onlar fayda görürler; ve senin sabrından ve perhizinden iç ağrısı gibi olan nefse ait sıfatlar şiddetlenir.

"Hâtırına her ne gelirse icrâ et, geri bırakma, tâ ki, senin içinden gelen şeyi âlem-i fiilde ızhâr etmek için vâki' olan perhîzin ve sabrın iç ağrısı olmasın!" Zîrâ sabır ve perhîz, ezelde saîd olanların hâlidir. Bu perhîz ve sabırdan onlar fâide görürler; ve senin sabrından ve perhîzinden iç ağrısı gibi olan sıfât-ı nefsâniyye şiddet bulur.

1342. "Sabır ve perhîzi bu maraza ziyân bil! Gönlün her neyi isterse onu ortaya getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1342. "Sabrı ve perhizi bu hastalığa zarar bil! Gönlün her neyi isterse onu ortaya getir!"

Yani, "Sabrın ve perhizin bu ezelî bedbahtlık hastalığına zararı vardır. Örneğin, bir kimseye karşı kinin olsa ve sen o kinin hükmünü yerine getirmeyip sabretsen, o kin sende on kat şiddetli olur; aynı şekilde bir kimseye karşı düşmanlığın olup eline fırsat geçtiği zaman o düşmanlığın hükmünü hafif bir şekilde yerine getirerek alçak nefsini tatmin etmek mümkün iken, bunu yapmayıp sabredersen, o düşmanlık o kimse hakkında daha şiddetli ve ağır bir zulmün yerine getirilmesine sebep olur. Bu sebeple gönlün ilk anda her neyi isterse onu getir ve yerine getir!"

Ya'ni, "Sabır ve perhîzin bu şakāvet-i ezeliyye marazına zararı vardır. Meselâ, bir kimseye karşı kînin olsa ve sen o kînin hükmünü icra etmeyip sabır etsen, o kîn sende on kat şedîd olur; ve kezâ bir kimseye karşı adâvetin olup eline fırsat geçtiği vakit o adâvetin hükmünü hafif bir sûrette icrâ ederek nefs-i leîmini tatmîn etmek mümkin iken, bunu yapmayıp sabr edersen, o adâvet o kimse hakkında daha şedîd ve ağır bir zulmün icrâsına sebeb verir. Binâenaleyh gönlün vehle-i ûlâda her neyi isterse onu getir ve icrâ et!"

1343. Ey amca! Böyle hastaya Hak Teâlâ “İstediğinizi yapınız!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1343. Ey amca! Böyle hastaya Yüce Allah "İstediğinizi yapınız!" buyurdu.

İşte, ey baba kardeşi! Yüce Allah böyle hastalar için Hâ-Mîm, Secde [Fussılet] sûresinde اعملوا ما شئتم إنه بما تعملون بصير (Fussilet, 41/40) yani "Bu dünya hayatında istediğinizi yapınız, muhakkak Yüce Allah işlediğiniz ameli görücüdür" buyurdu. Bu ayet-i kerime, sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) gereğince hidayete yatkınlıkları olmayan şakiler (ilahi rahmetten uzak olanlar) hakkında tehdit için beyan buyurulmuştur. Yani istediğinizi yapınız, sonra başınıza gelecek olan belayı görürsünüz, demektir.

İşte, ey baba kardeşi! Hak Teâlâ böyle hastalar için Hâ-Mîm, Secde [Fussılet] sûre-i şerîfesinde اعملوا ما شئتم إنه بما تعملون بصير (Fussilet, 41/40) ya'ni "Bu hayât-i dünyeviyyede istediğinizi yapınız, muhakkak Hak Teâlâ işlediğiniz ameli görücüdür" buyurdu. Bu âyet-i kerîme a'yân-ı sâbiteleri iktizâsınca hidâyete isti'dâdları olmayan şakîler hakkında tehdîd için beyân buyurulmuştur. Ya'ni istediğinizi yapınız, sonra başınıza gelecek olan belâyı görürsünüz, demektir.

1344. Dedi: "Haydi, git, ey amcanın cânı! Sana hayır olsun. Ben ırmak kenârının temaşasına gidiyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1344. Dedi: "Haydi, git, ey amcanın canı! Sana hayır olsun. Ben ırmak kenarının seyrine gidiyorum!"

"Irmak kenarı"ndan maksat, kesintisiz ilahi isimlerin hükümlerinin geçerli olduğu cismaniyet âlemidir. Yani, o hasta, tabipten bu cevabı aldıktan sonra dedi ki: "Ey baba kardeşinin canı! Ben ırmak kenarının, yani cismaniyet ve suret âleminin seyrine gidiyorum. Sana hayır olsun!"

"Irmak kenârı"ndan murâd, lâ-yenkatı' esmâ-i ilâhiyye ahkâmı cârî olan âlem-i cismâniyettir. Ya'ni, o hasta, tabîbden bu cevabı aldıktan sonra dedi ki: "Ey baba kardeşinin cânı! Ben ırmak kenârının, ya'ni cismâniyet ve sûret âleminin temâşâsına gidiyorum. Sana hayır olsun!"

1345. O gönlünün muradı üzere su üzerinde dolaşırdı, tâ ki, sıhhat için feth-i bab bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1345. O, gönlünün isteği üzere su üzerinde dolaşırdı, tâ ki, sağlık için bir kapı açılışı bulsun!

Onlar fayda görürler; ve senin sabrından ve perhîzinden (nefsî perhizler) iç ağrısı gibi olan nefse ait sıfatlar şiddetlenir.

onlar fâide görürler; ve senin sabrından ve perhîzinden iç ağrısı gibi olan sıfât-ı nefsâniyye şiddet bulur.

1342. Sabır ve perhîzi bu maraza ziyân bil! Gönlün her neyi isterse onu ortaya getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1342. Sabrı ve perhizi bu hastalığa zarar bil! Gönlün her neyi isterse onu ortaya getir!

Yani, "Sabrın ve perhizin, bu ezelî bedbahtlık hastalığına zararı vardır. Örneğin, bir kimseye karşı kinin olsa ve sen o kinin hükmünü yerine getirmeyip sabretsen, o kin sende on kat şiddetlenir; aynı şekilde bir kimseye karşı düşmanlığın olup eline fırsat geçtiği zaman o düşmanlığın hükmünü hafif bir şekilde yerine getirerek alçak nefsini tatmin etmek mümkün iken, bunu yapmayıp sabredersen, o düşmanlık o kimse hakkında daha şiddetli ve ağır bir zulmün yerine getirilmesine sebep olur. Bu sebeple gönlün ilk anda her neyi isterse onu getir ve yerine getir!"

Ya'ni, "Sabır ve perhîzin bu şakāvet-i ezeliyye marazına zararı vardır. Meselâ, bir kimseye karşı kînin olsa ve sen o kînin hükmünü icra etmeyip sabır etsen, o kîn sende on kat şedîd olur; ve kezâ bir kimseye karşı adâvetin olup eline fırsat geçtiği vakit o adâvetin hükmünü hafif bir sûrette icrâ ederek nefs-i leîmini tatmîn etmek mümkin iken, bunu yapmayıp sabr edersen, o adâvet o kimse hakkında daha şedîd ve ağır bir zulmün icrâsına sebeb verir. Binâenaleyh gönlün vehle-i ûlâda her neyi isterse onu getir ve icrâ et!"

1343. Ey amca! Böyle hastaya Hak Teâlâ “İstediğinizi yapınız!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1343. Ey amca! Böyle hastaya Yüce Allah "İstediğinizi yapınız!" buyurdu.

İşte, ey baba kardeşi! Yüce Allah böyle hastalar için Hâ-Mîm, Secde [Fussılet] sûresinde اعملوا ما شئتم إنه بما تعملون بصير (Fussilet, 41/40) yani "Bu dünya hayatında istediğinizi yapınız, muhakkak Yüce Allah işlediğiniz ameli görücüdür" buyurdu. Bu ayet-i kerime, sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) gereğince hidayete yatkınlıkları olmayan şakiler (ilahi rahmetten uzak olanlar) hakkında tehdit için beyan buyurulmuştur. Yani istediğinizi yapınız, sonra başınıza gelecek olan belayı görürsünüz, demektir.

İşte, ey baba kardeşi! Hak Teâlâ böyle hastalar için Hâ-Mîm, Secde [Fussılet] sûre-i şerîfesinde اعملوا ما شئتم إنه بما تعملون بصير (Fussilet, 41/40) ya'ni "Bu hayât-i dünyeviyyede istediğinizi yapınız, muhakkak Hak Teâlâ işlediğiniz ameli görücüdür" buyurdu. Bu âyet-i kerîme a'yân-ı sâbiteleri iktizâsınca hidâyete isti'dâdları olmayan şakîler hakkında tehdîd için beyân buyurulmuştur. Ya'ni istediğinizi yapınız, sonra başınıza gelecek olan belâyı görürsünüz, demektir.

1344. Dedi: "Haydi, git, ey amcanın cânı! Sana hayır olsun. Ben ırmak kenârının temâşâsına gidiyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1344. Dedi: "Haydi, git, ey amcanın canı! Sana hayır olsun. Ben ırmak kenarının seyrine gidiyorum!"

"Irmak kenarı"ndan maksat, ilahi isimlerin kesintisiz hükümlerinin geçerli olduğu cismaniyet âlemidir. Yani, o hasta, tabipten bu cevabı aldıktan sonra dedi ki: "Ey baba kardeşinin canı! Ben ırmak kenarının, yani cismaniyet ve suret âleminin seyrine gidiyorum. Sana hayır olsun!"

"Irmak kenârı"ndan murâd, lâ-yenkatı' esmâ-i ilâhiyye ahkâmı cârî olan âlem-i cismâniyettir. Ya'ni, o hasta, tabîbden bu cevabı aldıktan sonra dedi ki: "Ey baba kardeşinin cânı! Ben ırmak kenârının, ya'ni cismâniyet ve sûret âleminin temâşâsına gidiyorum. Sana hayır olsun!"

1345. O gönlünün muradı üzere su üzerinde dolaşırdı, tâ ki, sıhhat için feth-i bab bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1345. O, gönlünün isteği üzerine su üzerinde dolaşırdı, tâ ki, sağlık için bir kapı açılışı bulsun!

İsm-i Mudill'in (saptıran ismin) mazharı (tecelli yeri) olan o hasta, gönlünün isteği üzerine su üzerinde, yani cismaniyet âlemi üzerinde dolaştı ve suret âlemine yöneldi. Onun bu yönelişi, sağlık kapısını açık bulmak içindi. Nasıl ki nefsanî ve cismanî olan kimseler "Bu ölümlü dünyada kendini sıkma, keyfince yaşa! Allah kerîmdir, gönlünün istediğini yap ki, cisminin sağlığı yerinde olsun!" diye birbirlerine nasihat ederler.

İsm-i Mudill'in mazharı olan o hasta gönlünün murâdı üzerine su üzerinde, ya'ni âlem-i cismâniyyet üzerinde dolaştı ve âlem-i sûrete teveccüh etti. Onun bu teveccühü sıhhat kapısını açık bulmak için idi. Nitekim nefsânî ve cismânî olan kimseler "Bu ölümlü dünyâda kendini sıkma, keyfince yaşa! Allah kerîmdir, gönlünün istediğini yap ki, cisminin sıhhati yerinde olsun!" diye birbirlerine nasîhat ederler.

1346. Irmak kenarında bir sûfî oturmuş idi. El ve yüz yıkar idi. Temizliği ziyâde ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1346. Irmak kenarında bir sûfî oturmuş idi. El ve yüz yıkar idi. Temizliği ziyâde ederdi.

Irmak kenarında, yani bu sûret âleminde bir de Hâdî isminin mazharı (tecelli yeri) olan sûfî var idi ki, nefsanî sıfatlardan ve kötü ahlâk kirlerinden mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) sularıyla iradesinin elini ve kalbinin yüzünü yıkardı; ve görünen ve görünmeyen temizliğini artırmakla meşgul idi.

Irmak kenârında, ya'ni bu âlem-i sûrette bir de ism-i Hâdî'nin mazharı olan sûfi var idi ki, nefsânî sıfatlardan ve ahlâk-ı mezmûme kirlerinden mücâhede ve riyazat sularıyla irâdesi elini ve kalbinin yüzünü yıkardı; ve zâhir ve bâtın temizliğini ziyâdeleştirmekle meşgül idi.

1347. O onun kafasını gördü. Bir tahyîlî gibi ona bir tokat arzusunu etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1347. O, onun kafasını gördü. Hayalperest biri gibi ona bir tokat atma arzusunu duydu.

"Tahyîlî", "hayal etmeye mensup" demektir ki, bundan beyni karışmış olan kimse kastedilir. Yani, o hasta, sûfinin kafasını ve ensesini gördü. Beyni karışmış bir kimse gibi, içinde ona bir tokat vurma arzusu belirdi.

"Tahyîlî", "hayal etmeye mensûb" demektir ki, bundan dimâğı muhtel olan kimse murâd buyurulur. Ya'ni, o hasta, sûfinin kafasını ve ensesini gördü. Bir dimâğı muhtel olmuş kimse gibi, içinde ona bir tokat vurmak arzûsu peyda oldu.

1348. Humre-perest olan sûfînin kafasına elini tokat için doğrulttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1348. Humre-perest olan sûfînin kafasına elini tokat için doğrulttu.

"Humre", küçük seccâde ve mutlak olarak namaz kılacak yer demektir (Ahteri). "Humre-perest", seccâdeye tapıcı demektir ki, sûfinin çok namaz kılmaya olan sevgisinden kinâyedir. "Saf", tokat demektir. Yani, ibâdet için seccâdeyi seven ve dâimâ seccâde üzerinde bulunan sûfinin kafasına doğru elini uzattı. Çünkü Hâdî (doğru yola ileten) ismi ile Mudill (saptıran) isminin mazharları (tecelli yerleri) bu görünen âlemde birbirleriyle savaş ve çekişme içindedirler. Nasıl ki birinci cildin 2505 numarasına denk gelen چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد. موسی با موسی در جنگ شد [yani “Renksizlik rengin esiri olduğu vakit, Mûsâ, Mûsâ ile savaşta oldu”] beytinde bu konudaki açıklamalar geçti. Birinci mısra' bazı nüshalarda بر قفای صوفی آن حیرت پرست şeklinde geçmektedir. Manası “O hayret-perest olan hasta, elini sûfinin kafasına tokat vurmak için doğrulttu” demek olur. Mudill isminin mazharı olan o hasta, gönlünün muradı üzerine su üzerinde, yani cismaniyet âlemi üzerinde dolaştı ve sûret âlemine yöneldi. Onun bu yönelişi, sıhhat kapısını açık bulmak içindi. Nasıl ki nefsanî ve cismanî olan kimseler "Bu ölümlü dünyada kendini sıkma, keyfince yaşa! Allah kerîmdir, gönlünün istediğini yap ki, cisminin sıhhati yerinde olsun!" diye birbirlerine nasihat ederler.

"Humre", küçük seccâde ve mutlakan namaz kılacak yer demektir (Ahteri). "Humre-perest", seccâdeye tapıcı demektir ki, sûfinin çok namaz kılmaya muhabbetinden kinâyedir. "Saf", tokat demektir. Ya'ni, ibâdet için seccâdeyi seven ve dâimâ seccâde üzerinde bulunan sûfinin kafasına doğru elini uzattı. Zîrâ ism-i Hâdî ile ism-i Mudill'in mazharları bu âlem-i zâhirde birbirlerine cenk ve niza' içindedirler. Nitekim I. cildin 2505 numarasına musâdif olan چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد. موسی با موسی در جنگ شد ]ya'ni “Vaktâki renksizlik rengin esîri oldu, Mûsâ, Mûsâ ile cenkte oldu”] beytinde bu bâbdaki îzâhât geçti. Birinci mısra' ba'zı nüshalarda بر قفای صوفی آن حیرت پرست sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı “O hayret-perest olan hasta, elini sûfinin kafasına tokat vurmak için doğrulttu” demek olur. İsm-i Mudill'in mazharı olan o hasta gönlünün murâdı üzerine su üzerinde, ya'ni âlem-i cismâniyyet üzerinde dolaştı ve âlem-i sûrete teveccüh etti. Onun bu teveccühü sıhhat kapısını açık bulmak için idi. Nitekim nefsânî ve cismânî olan kimseler "Bu ölümlü dünyâda kendini sıkma, keyfince yaşa! Allah kerîmdir, gönlünün istediğini yap ki, cisminin sıhhati yerinde olsun!" diye birbirlerine nasîhat ederler.

1346. Irmak kenarında bir sûfî oturmuş idi. El ve yüz yıkar idi. Temizliği ziyade ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1346. Irmak kenarında bir sûfî oturmuş idi. El ve yüz yıkar idi. Temizliği ziyade ederdi.

Irmak kenarında, yani bu suret âleminde bir de Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin tecelligâhı (ortaya çıktığı yer) olan bir sûfî vardı ki, nefsanî sıfatlardan ve kötü ahlâk kirlerinden mücâhede (nefisle mücadele) ve riyazât (nefsî perhizler) sularıyla iradesinin elini ve kalbinin yüzünü yıkardı; ve görünen ve görünmeyen temizliğini artırmakla meşgul idi.

Irmak kenârında, ya'ni bu âlem-i sûrette bir de ism-i Hâdî'nin mazharı olan sûfi var idi ki, nefsânî sıfatlardan ve ahlâk-ı mezmûme kirlerinden mücâhede ve riyazat sularıyla irâdesi elini ve kalbinin yüzünü yıkardı; ve zâhir ve bâtın temizliğini ziyâdeleştirmekle meşgül idi.

1347. O onun kafasını gördü. Bir tahyîlî gibi ona bir tokat arzusunu etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1347. O, onun kafasını gördü. Hayalperest biri gibi ona bir tokat atma arzusunu duydu.

"Tahyîlî", "hayal etmeye mensup" demektir ki, bundan beyni karışmış olan kimse kastedilir. Yani, o hasta, sûfinin kafasını ve ensesini gördü. Beyni karışmış bir kimse gibi, içinde ona bir tokat vurma arzusu belirdi.

"Tahyîlî", "hayal etmeye mensûb" demektir ki, bundan dimâğı muhtel olan kimse murâd buyurulur. Ya'ni, o hasta, sûfinin kafasını ve ensesini gördü. Bir dimâğı muhtel olmuş kimse gibi, içinde ona bir tokat vurmak arzûsu peyda oldu.

1348. Humre-perest olan sûfînin kafasına elini tokat için doğrulttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1348. Humre-perest olan sûfînin kafasına elini tokat için doğrulttu.

"Humre", küçük seccâde ve mutlak olarak namaz kılacak yer demektir (Ahteri). "Humre-perest", seccâdeye tapıcı demektir ki, sûfînin çok namaz kılmaya olan sevgisinden kinâyedir. "Saf", tokat demektir. Yani, ibâdet için seccâdeyi seven ve dâimâ seccâde üzerinde bulunan sûfînin kafasına doğru elini uzattı. Çünkü Hâdî (doğru yola ileten) ismi ile Mudill (saptıran) isminin mazharları (tecellî yerleri) bu görünen âlemde birbirleriyle savaş ve çekişme içindedirler. Nasıl ki birinci cildin 2505 numarasına denk gelen چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد. موسی با موسی در جنگ شد [yani “Vaktâki renksizlik rengin esîri oldu, Mûsâ, Mûsâ ile savaşta oldu”] beytinde bu konudaki açıklamalar geçti. Birinci mısra bazı nüshalarda بر قفای صوفی آن حیرت پرست şeklinde vâki'dir. Manası “O hayret-perest olan hasta, elini sûfînin kafasına tokat vurmak için doğrulttu” demek olur.

"Humre", küçük seccâde ve mutlakan namaz kılacak yer demektir (Ahteri). "Humre-perest", seccâdeye tapıcı demektir ki, sûfinin çok namaz kılmaya muhabbetinden kinâyedir. "Saf", tokat demektir. Ya'ni, ibâdet için seccâdeyi seven ve dâimâ seccâde üzerinde bulunan sûfinin kafasına doğru elini uzattı. Zîrâ ism-i Hâdî ile ism-i Mudill'in mazharları bu âlem-i zâhirde birbirlerine cenk ve niza' içindedirler. Nitekim I. cildin 2505 numarasına musâdif olan چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد. موسی با موسی در جنگ شد [ya'ni “Vaktâki renksizlik rengin esîri oldu, Mûsâ, Mûsâ ile cenkte oldu”] beytinde bu bâbdaki îzâhât geçti. Birinci mısra' ba'zı nüshalarda بر قفای صوفی آن حیرت پرست sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı “O hayret-perest olan hasta, elini sûfinin kafasına tokat vurmak için doğrulttu” demek olur.

1349. Zîrâ, eğer gitmek için arzuyu sürmezsem, o tabibim bana, illet olur, diye söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1349. Çünkü, eğer gitmek için arzuyu sürmezsem, o tabibim bana, hastalık olur, diye söyledi.

Hasta kendi kendine dedi ki: "Çünkü eğer içimdeki arzu gitmek ve yok olmak için, onu fiil alanına sürmez ve çıkarmaz isem, o tabibim bana, o arzu içimde şiddetli bir hastalık olur, diye söyledi."

Hasta kendi kendine dedi ki: "Zîrâ eğer içimdeki arzû gitmek ve zâil olmak için, onu sâha-i fiile sürmez ve çıkarmaz isem, o tabîbim bana, o arzû içimde şiddetli illet olur, diye söyledi."

1350. Ma'reke içinde ona tokat götürürüm. Zîra ki "Elleriniz ile tehlikeye [1333] koymayın!" buyuruldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1350. Savaş alanında ona tokat atarım. Çünkü "Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" buyruldu.

"Ma'reke", savaş yeri demektir. Karşıt ve zıt isimlerin çekişme yeri olan sûret âlemi (maddî âlem) kastedilir. Yani, ilâhî isimlerin çekişme yeri olan bu sûret âleminde, benim zıddım olan ismin tecelligâhı (mazharı) olan sûfiye tokat atarım. Çünkü Kur'ân'da وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَة (Bakara, 2/195) yani "Nefislerinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayınız!" buyruldu. Bu şerefli beyitte, sapkın fırkaların dahi kendi fiillerini meşru göstermek için Kur'ân âyetlerini delil getirdiklerine işaret buyrulur. Halbuki, bu delilin yerinde olmadığı açıktır.

"Ma'reke", harb mahalli demektir. Esmâ-i mütekābile ve mütezâddenin mahall-i nizâ'ı olan âlem-i sûret murâd buyurulur. Ya'ni, esmâ-i ilâhiyyenin mahall-i nizâ'ı olan bu âlem-i sûrette benim zıddım olan ismin mazharı bulunan sûfiye tokat vururum. Zîrâ Kur'ân'da وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَة (Bakara, 2/195) ya'ni "Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye bırakmayınız!" buyuruldu. Bu beyt-i şerîfte firak-ı dâllenin dahi kendi fiillerini meşrû' göstermek için âyât-i kur'âniyyeyi delîl getirdiklerine işaret buyurulur. Halbuki, bu delîlin yerinde olmadığı meydandadır.

1351. Ey filân! Bu sabır ve perhîz tehlikedir. Ona iyi vur! Bed-diller gibi sakit olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1351. Ey filân! Bu sabır ve perhiz tehlikedir. Ona iyi vur! Kötü dilli kişiler gibi suskun olma!

"Ey filân!" hastanın kendi nefsine hitabıdır. Yani, "Ey benim benliğim! Bu sûfiye tokat vurmaktan sabır ve perhiz etmek tehlikedir. O sûfiye vuracağın tokadı kuvvetli vur! Korkaklar gibi suskun olma!"

"Ey filân!" hastanın kendi nefsine hitâbıdır. Ya'ni, "Ey benim benliğim! Bu sûfiye tokat vurmaktan sabır ve perhîz etmek tehlikedir. O sûfiye vuracağın tokatı kuvvetli vur! Korkaklar gibi sakit olma!"

1352. Vaktaki ona bir tokat vurdu, bir tırak zahir oldu. Sufî dedi: "Hey hey! Ey âsî pezevenk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1352. Vaktaki ona bir tokat vurdu, bir tırak zuhur etti. Sufî dedi: "Hey hey! Ey âsî pezevenk!"

"Kavvâd", pezevenk demektir; "âk", anaya, babaya ve üstada âsî olan kimse demektir; "tırâk", vurulan tokattan çıkan ses demektir; "hey, hey!", tehdit ve azarlama nidasıdır. Hasta, vaktaki sûfiye bir tokat vurdu ve tokattan ses çıktı, sûfi, hastaya hitaben: "Hey! Kendine gel! Ne yaptın? Ey âsî pezevenk!" dedi.

"Kavvâd", pezevenk; "âk", anaya ve babaya ve üstâda âsî olan kimse; "tırâk", vurulan tokattan çıkan ses; "hey, hey!", tehdîd ve zecr nidâsıdır. Hasta, vaktāki sûfiye bir tokat vurdu ve tokattan ses çıktı, sûfi, hastaya hitâben: "Hey! Kendine gel! Ne yaptın? Ey âsî pezevenk!" dedi.

1349. Zîrâ, eğer gitmek için arzuyu sürmezsem, o tabibim bana, illet olur, diye söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1349. Çünkü, eğer gitmek için arzuyu sürmezsem, o tabibim bana, hastalık olur, diye söyledi.

Hasta kendi kendine dedi ki: "Çünkü eğer içimdeki arzu gitmek ve yok olmak için, onu fiil alanına sürmez ve çıkarmaz isem, o tabibim bana, o arzu içimde şiddetli bir hastalık olur, diye söyledi."

Hasta kendi kendine dedi ki: "Zîrâ eğer içimdeki arzû gitmek ve zâil olmak için, onu sâha-i fiile sürmez ve çıkarmaz isem, o tabîbim bana, o arzû içimde şiddetli illet olur, diye söyledi."

1350. Ma'reke içinde ona tokat götürürüm. Zîra ki "Elleriniz ile tehlikeye [1333] koymayın!" buyuruldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1350. Ma'reke içinde ona tokat götürürüm. Çünkü "Elleriniz ile tehlikeye koymayın!" buyuruldu.

"Ma'reke", savaş yeri demektir. Karşılıklı ve zıt isimlerin çekişme yeri olan sûret âlemi (maddî âlem) kastedilir. Yani, ilahi isimlerin çekişme yeri olan bu sûret âleminde, benim zıddım olan ismin mazharı (tecelli yeri) bulunan sûfiye tokat vururum. Çünkü Kur'ân'da وَلاَ تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) yani "Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye bırakmayınız!" buyuruldu.

Bu şerefli beyitte, sapkın fırkaların dahi kendi fiillerini meşru göstermek için Kur'ân ayetlerini delil getirdiklerine işaret buyurulur. Halbuki, bu delilin yerinde olmadığı açıktır.

"Ma'reke", harb mahalli demektir. Esmâ-i mütekābile ve mütezâddenin mahall-i nizâ'ı olan âlem-i sûret murâd buyurulur. Ya'ni, esmâ-i ilâhiyyenin mahall-i nizâ'ı olan bu âlem-i sûrette benim zıddım olan ismin mazharı bulunan sûfiye tokat vururum. Zîrâ Kur'ân'da وَلاَ تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) ya'ni "Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye bırakmayınız!" buyuruldu.

Bu beyt-i şerîfte firak-ı dâllenin dahi kendi fiillerini meşrû' göstermek için âyât-i kur'âniyyeyi delîl getirdiklerine işaret buyurulur. Halbuki, bu delîlin yerinde olmadığı meydandadır.

1351. Ey filân! Bu sabır ve perhîz tehlikedir. Ona iyi vur! Bed-diller gibi sâkit olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1351. Ey filân! Bu sabır ve perhiz tehlikedir. Ona iyi vur! Kötü dilli kişiler gibi suskun olma!

"Ey filân!" hastanın kendi nefsine hitabıdır. Yani, "Ey benim benliğim! Bu sûfiye tokat vurmaktan sabır ve perhiz etmek tehlikedir. O sûfiye vuracağın tokadı kuvvetli vur! Korkaklar gibi suskun olma!"

"Ey filân!" hastanın kendi nefsine hitâbıdır. Ya'ni, "Ey benim benliğim! Bu sûfiye tokat vurmaktan sabır ve perhîz etmek tehlikedir. O sûfiye vuracağın tokatı kuvvetli vur! Korkaklar gibi sâkit olma!"

1352. Vaktaki ona bir tokat vurdu, bir tırak zâhir oldu. Sûfî dedi: "Hey hey! Ey âsî pezevenk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1352. Vaktaki ona bir tokat vurdu, bir tırak ortaya çıktı. Sufi dedi: "Hey hey! Ey âsî pezevenk!"

"Kavvâd", pezevenk demektir; "âk", anaya, babaya ve üstada isyan eden kimse demektir; "tırâk", vurulan tokattan çıkan ses demektir; "hey, hey!", tehdit ve azarlama nidasıdır. Hasta, sufiye bir tokat vurduğu ve tokattan ses çıktığı zaman, sufi, hastaya hitaben: "Hey! Kendine gel! Ne yaptın? Ey âsî pezevenk!" dedi.

"Kavvâd", pezevenk; "âk", anaya ve babaya ve üstâda âsî olan kimse; "tırâk", vurulan tokattan çıkan ses; "hey, hey!", tehdîd ve zecr nidâsıdır. Hasta, vaktāki sûfiye bir tokat vurdu ve tokattan ses çıktı, sûfi, hastaya hitâben: "Hey! Kendine gel! Ne yaptın? Ey âsî pezevenk!" dedi.

1353. Sûfî ona iki üç yumruk vurmak, onun bıyığını ve sakalını birer birer koparmak istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1353. Sûfî ona iki üç yumruk vurmak, onun bıyığını ve sakalını birer birer koparmak istedi.

Sûfî, Bakara sûresinde yer alan فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) yani "Size tecavüz eden kimseye siz de size tecavüz ettiği şeyin misliyle tecavüz edin" ayet-i kerimesi gereğince, tokat vuran hastaya iki üç yumruk vurmak ve onun sakalını ve bıyığını yolmak istedi.

Sufi, sûre-i Bakara'da olan فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) ya'ni "Size tecavüz eden kimseye siz de size tecavüz ettiği şeyin misliyle tecavüz edin" âyet-i kerîmesi mûcibince tokat vuran hastaya iki üç yumruk vurmak ve onun sakalını ve bıyığını yolmak istedi.

1354. Yine o, onun za'fını düşündü. Dedi: "Eğer ona yumruk vurur isem fenâ olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1354. Yine o, onun zayıflığını düşündü. Dedi: "Eğer ona yumruk vurursam kötü olur."

Yani, sûfi, şeriat açısından, hastanın saldırısına karşı saldırmaya hakkı varken, yine de onun hâlinin zayıflığını düşündü. Dedi ki: "Eğer ben de ona bir yumruk atarsam, o yok olur ve kendinden geçer. Bu sebeple benim ona saldırmam, onun bana olan saldırısının dengi olmaz. Daha fazla bir saldırı olur. Bu sebeple ben zalim olurum." Bu düşünceye dayanarak, zalimin zulmüne katlanmaya ve şeriatın sınırını aşmamaya karar verdi.

Ya'ni, sûfi, şer'an, hastanın tecavüzüne karşı tecavüze haklı iken, yine onun hâlinin za'fını düşündü. Dedi ki: "Eğer ben de ona bir yumruk atarsam fânî olur ve kendinden geçer. Binâenaleyh benim ona tecavüzüm onun bana olan tecavüzünün misli olmaz. Ziyâde bir tecavüz olur. Binâenaleyh ben zâlim olurum. Bu fikre binâen zâlimin zulmüne tahammüle ve hadd-i şer'îyi tecavüz etmemeye karar verdi.

1355. Halk dıkk hastası ve bîçâredirler; ve şeytanın hilesinden tokat muhibbidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1355. Halk verem hastası ve çaresizdirler; ve şeytanın hilesinden tokat sevenlerdir.

"Dıkk", vücudu günden güne eritip zayıflatan bir hastalığın ismidir; "bâre", "dost" anlamındadır. Örneğin "zen-dost"a "zen-bâre" [zampara] derler. "Sîlî-bâre", "tokat muhibbi" demek olur. Yani, nefse ait sıfatlar altında ezilen halk verem hastası ve çaresizdirler. Onlar nefislerini tatmin etmek için gece ve gündüz didinirler, çabalarlar ve bu hâl içinde çaresizdirler; ve şeytanın hilesinden dolayı birbirlerine tokat vurmayı severler.

"Dıkk", vücûdu günden güne eritip zayıflatan bir hastalığın ismidir; “bâre", "dost" ma'nâsınadır. Meselâ "zen-dost"a "zen-bâre" [zampara] derler. "Sîlî-bâre", "tokat muhibbi" demek olur. Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye altında zebûn olan halk dıkk hastası ve bîçâredirler. Onlar nefislerini tatmîn etmek için gece ve gündüz didinirler, çabalarlar ve bu hâl içinde çaresizdirler; ve şeytanın hîlesinden dolayı birbirlerine tokat vurmayı severler.

1356. Hepsi kabahatsizlerin îzâsına harîsdirler. Birbirinin arkasından noksân arayıcıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1356. Hepsi kabahatsizlerin eziyetine düşkündürler. Birbirinin arkasından eksik arayıcıdırlar.

Nefse ait sıfatların sürüklemesiyle ve şeytanın gizli telkinleriyle, bu halkın hepsi kabahatsizlere eziyet etmeye düşkündürler. Birbirinin arkasından eksiklerini arayıp gıybet ederler.

Sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla ve şeytanın ilkāât-ı hafiyyesiyle, bu halkın hepsi kabâhatsizlere eziyet etmeye harîsdirler. Birbirinin arkasından noksânlarını arayıp gıybet ederler.

1353. Sûfî ona iki üç yumruk vurmak, onun bıyığını ve sakalını birer birer koparmak istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1353. Sûfî ona iki üç yumruk vurmak, onun bıyığını ve sakalını birer birer koparmak istedi.

Sûfî, Bakara sûresinde yer alan فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) yani "Size tecavüz eden kimseye siz de size tecavüz ettiği şeyin misliyle tecavüz edin" ayet-i kerimesi gereğince, tokat vuran hastaya iki üç yumruk vurmak ve onun sakalını ve bıyığını yolmak istedi.

Sufi, sûre-i Bakara'da olan فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) ya'ni "Size tecavüz eden kimseye siz de size tecavüz ettiği şeyin misliyle tecavüz edin" âyet-i kerîmesi mûcibince tokat vuran hastaya iki üç yumruk vurmak ve onun sakalını ve bıyığını yolmak istedi.

1354. Yine o, onun za'fını düşündü. Dedi: "Eğer ona yumruk vurur isem fenâ olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1354. Yine o, onun zayıflığını düşündü. Dedi: "Eğer ona yumruk vurursam kötü olur."

Yani, sûfi, şeriat açısından, hastanın saldırısına karşı saldırmaya hakkı varken, yine de onun hâlinin zayıflığını düşündü. Dedi ki: "Eğer ben de ona bir yumruk atarsam, o yok olur ve kendinden geçer. Bu sebeple benim ona saldırmam, onun bana olan saldırısının dengi olmaz. Daha fazla bir saldırı olur. Bu sebeple ben zalim olurum." Bu düşünceye dayanarak, zalimin zulmüne katlanmaya ve şeriatın sınırını aşmamaya karar verdi.

Ya'ni, sûfi, şer'an, hastanın tecavüzüne karşı tecavüze haklı iken, yine onun hâlinin za'fını düşündü. Dedi ki: "Eğer ben de ona bir yumruk atarsam fânî olur ve kendinden geçer. Binâenaleyh benim ona tecavüzüm onun bana olan tecavüzünün misli olmaz. Ziyâde bir tecavüz olur. Binâenaleyh ben zâlim olurum. Bu fikre binâen zâlimin zulmüne tahammüle ve hadd-i şer'îyi tecavüz etmemeye karar verdi.

1355. Halk dıkk hastası ve bîçâredirler; ve şeytanın hilesinden tokat muhibbidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1355. Halk verem hastası ve çaresizdirler; ve şeytanın hilesinden tokat sevenlerdir.

"Dıkk", vücudu günden güne eritip zayıflatan bir hastalığın ismidir; "bâre", "dost" anlamındadır. Örneğin "zen-dost"a "zen-bâre" [zampara] derler. "Sîlî-bâre", "tokat muhibbi" demek olur. Yani, nefse ait sıfatlar altında ezilen halk verem hastası ve çaresizdirler. Onlar nefislerini tatmin etmek için gece ve gündüz didinirler, çabalarlar ve bu hâl içinde çaresizdirler; ve şeytanın hilesinden dolayı birbirlerine tokat vurmayı severler.

"Dıkk", vücûdu günden güne eritip zayıflatan bir hastalığın ismidir; “bâre", "dost" ma'nâsınadır. Meselâ "zen-dost"a "zen-bâre" [zampara] derler. "Sîlî-bâre", "tokat muhibbi" demek olur. Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye altında zebûn olan halk dıkk hastası ve bîçâredirler. Onlar nefislerini tatmîn etmek için gece ve gündüz didinirler, çabalarlar ve bu hâl içinde çaresizdirler; ve şeytanın hîlesinden dolayı birbirlerine tokat vurmayı severler.

1356. Hepsi kabahatsizlerin îzâsına harîsdirler. Birbirinin arkasından noksân arayıcıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1356. Hepsi kabahatsizlerin eziyetine düşkündürler. Birbirinin arkasından eksik arayıcıdırlar.

Nefse ait sıfatların sürüklemesiyle ve şeytanın gizli telkinleriyle, bu halkın hepsi kabahatsizlere eziyet etmeye düşkündürler. Birbirinin arkasından eksiklerini arayıp gıybet ederler.

Sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla ve şeytanın ilkāât-ı hafiyyesiyle, bu halkın hepsi kabâhatsizlere eziyet etmeye harîsdirler. Birbirinin arkasından noksânlarını arayıp gıybet ederler.

1357. Ey kabahatsizlere kafa vurucu! Kendi kafanda hizâyı görmez misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1357. Ey kabahatsizlere kafa vuran! Kendi kafanda hizayı görmez misin?

Ey nefsanî heveslerine uyarak, kabahatsiz kimselere zulüm ve eziyet eden kişi! Yüce Allah'ın "Müntekım" (intikam alan) ism-i şerifinden gafil misin? Bu ism-i şerifin, mazlumlara attığın tokatın cezası olarak, senin de kafana tokat hazırladığını, benzerlerinden ibret alıp görmüyor musun?

Ey hevâ-yı nefsânîsine tebaan, kabâhatsiz kimlere zulüm ve eziyet edici olan kimse! Allâh Teâlâ'nın "Müntekım" ism-i şerîfinden gāfil misin? Bu ism-i şerîfin, mazlûmlara attığın tokatın cezâsı olarak, senin de kafana tokat hazırladığını, emsâlinden ibret alıp görmüyor musun?

1358. Ey hevâyı kendinin tıbbı zannedip, zayıflar üzerine tokat havâle etmiş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1358. Ey hevesi kendinin ilacı sanıp, zayıflar üzerine tokat havale etmiş olan!

"Tıbb", âdet, ustalık ve maharet; "tıbb", ıslah, âdet ve siyaset anlamlarındadır (Ahterî-i Kebîr). Yani, ey nefsanî hevesini kendi mizacının ıslahı sanıp, zayıflara ve mazlumlara tokat vuran ve zulmeden kimse!

"Tibb", âdet ve hazâkat ve mahâret; "tibb", islâh ve âdet ve siyaset ma'nâlarınadır (Ahterî-i Kebîr). Ya'ni, ey hevâ-yı nefsânîsini kendi mizācının ıslahı zannedip, zayıflara ve mazlûmlara tokat vuran ve zulm eden kimse!

1359. "Bu ilaçtır!" diyen kimse sana güldü. Adem'e buğdaya reh-nümâ olan odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1359. "Bu ilaçtır!" diyen kimse sana güldü. Adem'e buğdaya yol gösteren odur.

Yani, sana içinden "Nefsinin arzusunu yap; bu senin mizacının (huyunun, karakterinin) düzelmesi için ilaçtır!" diyen şeytan, nefsanî arzunun sürüklemesiyle yaptığın rezilliklere güldü ve seninle alay etti. Çünkü amacı seni de kendi gibi izzet dergâhından ve zât cennetinden kovdurmak ve uzaklaştırmak idi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de A'raf Suresi'nde beyan buyurulduğu üzere, Hz. Adem'e ilahi emre aykırı olarak cennette buğday yedirmeye yol gösterici ve rehber oldu.

Ya'ni, sana bâtınından "Nefsinin arzusunu yap; bu senin mizâcının salâhı için ilâçtır!" diyen şeytan, hevâ-yı nefsânî sevkiyle yaptığın rezâletlere güldü ve seninle istihzâ etti. Zîrâ maksadı seni de kendi gibi dergâh-ı izzetten ve cennet-i zâttan kovdurmak ve uzaklaştırmak idi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i A'râfta beyân buyurulduğu üzere, Hz. Adem'e emr-i ilâhîye muhalif olarak cennette buğday yedirmeye reh-nümâ ve rehber oldu.

1360. Dedi ki: "Ey iki müstaîn! İlaç için bu tâneyi yeyin, tâ ki, ebediler ola- [1342] sınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1360. Dedi ki: "Ey iki yardım isteyen! İlaç için bu taneyi yiyin ki, ebedî olasınız!"

"Müstaîn", yardım isteyici demektir. Yani, o İblîs, Hz. Adem ile Havvâ'ya dedi ki: "Ey varlıklarının devamına yardım isteyen iki kişi! Bu buğday tanesini yiyiniz ki, bu cennet âlemindeki varlığınız ebedî olsun!" Bu beyitte A'râf sûresinde olan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَو تَكُونَا مِنْ الْخَالِدِينَ. وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنْ النَّاصِحِينَ (A'raf, 7/20-21) yani "Şeytan, Adem ve Havva'ya dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan

"Müstaîn", yardım isteyici demektir. Ya'ni, o İblîs, Hz. Adem ile Havvâ'ya dedi ki: "Ey bekā-yı vücûdlarına yardım isteyen iki kimse! Bu buğday tânesini yeyiniz, tâ ki, bu cennet âlemindeki varlığınız ebedî olsun!" Bu beyitte sûre-i A'râfta olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَو تَكُونَا مِنْ الْخَالِدِينَ. وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنْ النَّاصِحِينَ (A'raf, 7/20-21) ya'ni "Şeytan, Adem ve Havva'ya dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan

1357. Ey kabahatsizlere kafa vurucu! Kendi kafanda hizâyı görmez misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1357. Ey kabahatsizlere kafa vuran! Kendi kafanda hizayı görmez misin?

Ey nefsanî heveslerine uyarak, kabahatsiz kimselere zulüm ve eziyet eden kişi! Yüce Allah'ın "Müntekım" (intikam alan) ism-i şerifinden gafil misin? Bu ism-i şerifin, mazlumlara attığın tokatın cezası olarak, senin de kafana tokat hazırladığını, benzerlerinden ibret alıp görmüyor musun?

Ey hevâ-yı nefsânîsine tebaan, kabâhatsiz kimlere zulüm ve eziyet edici olan kimse! Allâh Teâlâ'nın "Müntekım" ism-i şerîfinden gāfil misin? Bu ism-i şerîfin, mazlûmlara attığın tokatın cezâsı olarak, senin de kafana tokat hazırladığını, emsâlinden ibret alıp görmüyor musun?

1358. Ey hevâyı kendinin tıbbı zannedip, zayıflar üzerine tokat havâle etmiş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1358. Ey hevesi kendinin ilacı sanıp, zayıflar üzerine tokat havale etmiş olan!

"Tıbb", âdet, ustalık ve maharet; "tıbb", ıslah, âdet ve siyaset anlamlarındadır (Ahterî-i Kebîr). Yani, ey nefsanî hevesini kendi mizacının ıslahı sanıp, zayıflara ve mazlumlara tokat vuran ve zulmeden kimse!

"Tibb", âdet ve hazâkat ve mahâret; "tibb", islâh ve âdet ve siyaset ma'nâlarınadır (Ahterî-i Kebîr). Ya'ni, ey hevâ-yı nefsânîsini kendi mizācının ıslahı zannedip, zayıflara ve mazlûmlara tokat vuran ve zulm eden kimse!

1359. "Bu ilaçtır!" diyen kimse sana güldü. Adem'e buğdaya reh-nümâ olan odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1359. "Bu ilaçtır!" diyen kimse sana güldü. Adem'e buğdaya yol gösteren odur.

Yani, sana içinden "Nefsinin arzusunu yap; bu senin mizacının (huyunun, karakterinin) düzelmesi için ilaçtır!" diyen şeytan, nefsanî arzunun sürüklemesiyle yaptığın rezilliklere güldü ve seninle alay etti. Çünkü amacı seni de kendi gibi izzet dergâhından ve zât cennetinden kovdurmak ve uzaklaştırmak idi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de A'raf Suresi'nde beyan buyurulduğu üzere, Hz. Adem'e ilahi emre aykırı olarak cennette buğday yedirmeye yol gösterici ve rehber oldu.

Ya'ni, sana bâtınından "Nefsinin arzusunu yap; bu senin mizâcının salâhı için ilâçtır!" diyen şeytan, hevâ-yı nefsânî sevkiyle yaptığın rezâletlere güldü ve seninle istihzâ etti. Zîrâ maksadı seni de kendi gibi dergâh-ı izzetten ve cennet-i zâttan kovdurmak ve uzaklaştırmak idi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i A'râfta beyân buyurulduğu üzere, Hz. Adem'e emr-i ilâhîye muhalif olarak cennette buğday yedirmeye reh-nümâ ve rehber oldu.

1360. Dedi ki: "Ey iki müstaîn! İlaç için bu tâneyi yeyin, tâ ki, ebediler ola- [1342] sınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1360. Dedi ki: "Ey iki yardım isteyen! İlaç için bu taneyi yiyin ki, sonsuz olasınız!"

"Müstaîn", yardım isteyici demektir. Yani, o İblis, Hz. Adem ile Havva'ya dedi ki: "Ey varlıklarının devamına yardım isteyen iki kişi! Bu buğday tanesini yiyiniz ki, bu cennet âlemindeki varlığınız sonsuz olsun!" Bu beyitte A'raf suresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَو تَكُونَا مِنْ الْخَالِدِينَ. وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنْ النَّاصِحِينَ (A'raf, 7/20-21) yani "Şeytan, Adem ve Havva'ya dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan ancak iki melek olmayasınız yahut cennette sonsuzlardan olmayasınız diye nehy etti; ve onlara muhakkak, ben size nasihat edenlerdenim diye yemin etti."

"Müstaîn", yardım isteyici demektir. Ya'ni, o İblîs, Hz. Adem ile Havvâ'ya dedi ki: "Ey bekā-yı vücûdlarına yardım isteyen iki kimse! Bu buğday tânesini yeyiniz, tâ ki, bu cennet âlemindeki varlığınız ebedî olsun!" Bu beyitte sûre-i A'râfta olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَو تَكُونَا مِنْ الْخَالِدِينَ. وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنْ النَّاصِحِينَ (A'raf, 7/20-21) ya'ni "Şeytan, Adem ve Havva'ya dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan ancak iki melek olmayasınız, yâhud cennette ebedîler olmayasınız, diye nehy etti; ve onlara muhakkak, ben size nasîhat edicilerdenim, diye yemîn etti."

1361. O onu ona kafada kaydırdı. O kafa geri döndü ve buna cezâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1361. O, onu kafasında kaydırdı. O kafa geri döndü ve bu ona ceza oldu.

O şeytan, Hz. Adem'i onun kafasına tokat vurma emrinde kaydırdı. Yani şeytanın Adem'e olan bu nasihati, ensesine tokat vurmak gibiydi ve vurdu. Hz. Adem'i karşı gelmeye sevk etmek suretiyle itaat emrinde ayağını kaydırdı. Fakat Adem'e vurduğu o tokat geri döndü ve onu kaydıran şeytana ceza oldu. Çünkü şeytan bu sebeple yüce dergâhtan ebediyen kovuldu; Adem ise hatasını itiraf edip, affı için Allah'a yalvardı ve bağışlandı.

O şeytan, o Hz. Adem'i onun kafasına tokat vurmak emrinde kaydırdı. Ya'ni şeytanın Adem'e olan bu nasîhati, ensesine tokat vurmak mesâbesinde idi ve vurdu. Hz. Adem'i muhalefete sevk etmek sûretiyle itâat emrinde ayağını kaydırdı. Fakat Adem'e vurduğu o tokat geri döndü ve onu kaydıran şeytana cezâ oldu. Çünkü şeytan bu sebeble dergâh-ı izzetten ebedî bir sûrette matrûd oldu; ve Adem ise hatâsını mu'terif olup, afvı için Hakk'a yalvardı ve mağfür oldu.

1362. O onu kaydırmak emrinde pek kaydırdı. Fakat Hak onun zahîri ve el tutucusu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1362. O, onu kaydırmak emrinde pek kaydırdı. Fakat Hak, onun zahiri ve el tutucusu oldu.

"Zelak", kaydırmak demektir. Yani, o şeytan, Hz. Adem'i bulunduğu yüce makamdan kaydırmak hususunda şiddetli bir şekilde kaydırdı. Fakat Yüce Allah, o Adem'in arkası ve elinden tutup düştüğü yerden kaldırıcısı oldu.

"Zelak", kaydırmak demektir. Ya'ni, o şeytan o Hz. Adem'i bulunduğu makām-ı âlîden kaydırmak husûsunda şiddetli bir sûrette kaydırdı. Fakat Hak Teâlâ hazretleri o Adem'in arkası ve elinden tutup düştüğü yerden kaldırıcısı oldu.

1363. Adem dağ idi. Gerçi yılan dolu oldu. Tiryak ma'denidir ve izrarsız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1363. Âdem dağ idi. Gerçi yılan dolu oldu. Tiryak madenidir ve zararsız oldu.

Hz. Âdem bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olduğu için, isimlerin bütünlüğüne mazhar olup, gerçi onda yılan hükmünde ve celâl isimlerinin mazharı olan nefsanî sıfatlar da dolu idi, fakat onda tiryak kaynağı ve celâl isimlerinin mazharı olan ruhanî sıfatlar da vardı. Ondan dolayı bu yılanların ona karşı zararı olmadı.

Hz. Adem bir insân-ı kâmil olduğu için, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olup, gerçi onda yılan mesâbesinde ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan nefsânî sıfatlar da dolu idi, fakat onda tiryak menba'ı ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan rûhânî sıfatlar da var idi. Ondan dolayı bu yılanların ona karşı ızrârı olmadı.

1364. Sen ki, bir zerre tiryak tutmazsın, kendi halâsından niçin aldanmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1364. Sen ki, bir zerre tiryak tutmazsın, kendi kurtuluşundan niçin aldanmışsın?

"Garre", aldanmak ve aldanmış olmak demektir. Yani, ey müminlik iddiasında bulunan kimse! Sen ki, tamamen nefsanî sıfatlarda boğulmuş olup, tiryak ve panzehir hükmünde olan ruhanî sıfatlardan bir zerresine ancak iki melek olmayasınız, yahut cennette ebedîler olmayasınız, diye yasakladı; ve onlara muhakkak, ben size nasihat edenlerdenim, diye yemin etti.

"Garre", aldanmak ve aldanmış olmak demektir. Ya'ni, ey mü'minlik da'vâsında bulunan kimse! Sen ki, tamâmiyle nefsânî sıfatlarda müstağrak olup, tiryâk ve panzehir mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyyeden bir zerresine ancak iki melek olmayasınız, yâhud cennette ebedîler olmayasınız, diye nehy etti; ve onlara muhakkak, ben size nasîhat edicilerdenim, diye yemîn etti."

1361. O onu ona kafada kaydırdı. O kafa geri döndü ve buna cezâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1361. O, onu kafasında kaydırdı. O kafa geri döndü ve bu ona ceza oldu.

O şeytan, Hz. Adem'i onun kafasına tokat vurma emrinde kaydırdı. Yani şeytanın Adem'e olan bu nasihati, ensesine tokat vurmak gibiydi ve vurdu. Hz. Adem'i karşı gelmeye sevk etmek suretiyle itaat emrinde ayağını kaydırdı. Fakat Adem'e vurduğu o tokat geri döndü ve onu kaydıran şeytana ceza oldu. Çünkü şeytan bu sebeple yüce dergâhtan ebediyen kovuldu; Adem ise hatasını itiraf edip, affı için Allah'a yalvardı ve bağışlandı.

O şeytan, o Hz. Adem'i onun kafasına tokat vurmak emrinde kaydırdı. Ya'ni şeytanın Adem'e olan bu nasîhati, ensesine tokat vurmak mesâbesinde idi ve vurdu. Hz. Adem'i muhalefete sevk etmek sûretiyle itâat emrinde ayağını kaydırdı. Fakat Adem'e vurduğu o tokat geri döndü ve onu kaydıran şeytana cezâ oldu. Çünkü şeytan bu sebeble dergâh-ı izzetten ebedî bir sûrette matrûd oldu; ve Adem ise hatâsını mu'terif olup, afvı için Hakk'a yalvardı ve mağfür oldu.

1362. O onu kaydırmak emrinde pek kaydırdı. Fakat Hak onun zahîri ve el tutucusu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1362. O, onu kaydırmak emrinde pek kaydırdı. Fakat Hak, onun zahiri ve el tutucusu oldu.

"Zelak", kaydırmak demektir. Yani, o şeytan, Hz. Adem'i bulunduğu yüce makamdan kaydırmak hususunda şiddetli bir şekilde kaydırdı. Fakat Yüce Allah, o Adem'in arkası ve elinden tutup düştüğü yerden kaldırıcısı oldu.

"Zelak", kaydırmak demektir. Ya'ni, o şeytan o Hz. Adem'i bulunduğu makām-ı âlîden kaydırmak husûsunda şiddetli bir sûrette kaydırdı. Fakat Hak Teâlâ hazretleri o Adem'in arkası ve elinden tutup düştüğü yerden kaldırıcısı oldu.

1363. Adem dağ idi. Gerçi yılan dolu oldu. Tiryak ma'denidir ve izrarsız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1363. Âdem dağ idi. Gerçi yılan dolu oldu. Tiryak madenidir ve zararsız oldu.

Hz. Âdem bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olduğu için, isimlerin bütünlüğüne mazhar olup, gerçi onda yılan hükmünde ve celâl isimlerinin mazharı olan nefsanî sıfatlar da dolu idi, fakat onda tiryak kaynağı ve celâl isimlerinin mazharı olan ruhanî sıfatlar da vardı. Ondan dolayı bu yılanların ona karşı zararı olmadı.

Hz. Adem bir insân-ı kâmil olduğu için, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olup, gerçi onda yılan mesâbesinde ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan nefsânî sıfatlar da dolu idi, fakat onda tiryak menba'ı ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan rûhânî sıfatlar da var idi. Ondan dolayı bu yılanların ona karşı ızrârı olmadı.

1364. Sen ki, bir zerre tiryak tutmazsın, kendi halâsından niçin aldanmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1364. Sen ki, bir zerre panzehir tutmazsın, kendi kurtuluşundan niçin aldanmışsın?

"Garre", aldanmak ve aldanmış olmak demektir. Yani, ey müminlik iddiasında bulunan kimse! Sen ki, tamamen nefsanî sıfatlara batmış olup, panzehir ve zehir giderici mesabesinde olan ruhanî sıfatlardan bir zerresine bile sahip değilsin, niçin kendi kurtuluşundan aldanmış ve emin olmuşsun? Bu beyitlerde nefsanî sıfatlar yılanlara ve onların tesirleri zehirlere; ruhanî sıfatlar ise panzehir ve zehir giderici kaynağına ve onların tesirleri panzehire benzetilmiştir. Örneğin, kibir nefsanî sıfatlardandır; tevazu ise ruhanî sıfatlardandır. Kibir zehrini tevazu panzehiri giderir; aynı şekilde "cimrilik" nefsanî sıfatlardandır. "Cömertlik" ruhanî sıfatlardandır. Cimrilik zehrini cömertlik panzehiri yok eder.

"Garre", aldanmak ve aldanmış olmak demektir. Ya'ni, ey mü'minlik da'vâsında bulunan kimse! Sen ki, tamâmiyle nefsânî sıfatlarda müstağrak olup, tiryâk ve panzehir mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyyeden bir zerresine bile mâlik değilsin, niçin kendi halâsından aldanmış ve emîn olmuşsun? Bu beyitlerde sıfât-ı nefsâniyye yılanlara ve onların te'sîrâtı zehirlere ve sıfât-ı rûhâniyye tiryâk ve panzehir menba'ına ve onların te'sîrâtı panzehire teşbîh buyurulmuştur. Meselâ, kibir sıfât-ı nefsâniyyedendir; ve tevâzu' sıfât-ı rûhâniyyedendir. Kibir zehrini tevâzu' tiryâkı izâle eder; ve kezâ "buhl" sıfat-ı nefsâniyyedendir. "Sehâ" sıfât-ı rûhâniyyedendir. Buhl zehrini sehâ panzehri mahv eder.

1365. Sana "Halil" gibi olan o tevekkül nerededir? Ve sana "Kelîm" gibi olan o kerâmet neredendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1365. Sana "Halil" gibi olan o tevekkül nerededir? Ve sana "Kelîm" gibi olan o kerâmet neredendir?

Ey kişi! Sende İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi bir tevekkül var mıdır ki, bu tevekkül ruhanî tesirlerdendir; ve aynı şekilde sende Mûsâ Kelîmullâh (a.s.) gibi bir kerâmet var mıdır ki, o kerâmet, o hazrete ruhanî kuvvetten dolayı ihsan buyurulmuştur?

Ey kimse! Sende İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi bir tevekkül var mıdır ki, bu tevekkül âsâr-ı rûhiyyedendir; ve kezâ sende Mûsâ Kelîmullâh (a.s.) gibi bir kerâmet var mıdır ki, o kerâmet, o hazrete kuvve-i rûhâniyyeden dolayı ihsân buyurulmuştur?

1366. Tâ ki, senin kılıcın İsmail'i kesmesin, tâ ki, Nil'in dibini câdde edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1366. Tâ ki, senin kılıcın İsmail'i kesmesin, tâ ki, Nil'in dibini cadde edesin!

Yani, sende Halil (a.s.)ın tevekkülü var mıdır ki, senin bıçak mesabesindeki nefsanî sıfatların, İsmail (a.s.) mesabesindeki ruhunu, Halil (a.s.)ın bıçağı, oğlu İsmail (a.s.)ı kesmediği gibi kesmesin! Ve aynı şekilde sende Musa (a.s.)ın kerameti ve şerafeti var mıdır ki, asa mesabesindeki ruhanî sıfatlarla, Nil nehri mesabesindeki bu suret âleminin dibini açıp kendine yol yapasın ve Firavun mesabesindeki nefsinden kurtulasın! Birkaç yerde dahi açıklandığı üzere hakikatte kurban edilen İshak (a.s.)dır. Mesnevî-i Şerif'te meşhur söze dayanarak İsmail (a.s.) buyurulur. Fakat Divan-ı Kebir'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz gibi, cenab-ı Pir efendimiz dahi, kurbanın İshak (a.s.) olduğuna işaret buyururlar: "Benim kapımda kurban olmuş İshak nebi olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin babanım. Ey cevherim! Ben seni ne zaman kırarım ve keserim!" bile malik değilsin, niçin kendi kurtuluşundan aldanmış ve emin olmuşsun? Bu beyitlerde nefsanî sıfatlar yılanlara ve onların tesirleri zehirlere ve ruhanî sıfatlar tiryak ve panzehir kaynağına ve onların tesirleri panzehire benzetilmiştir. Örneğin, kibir nefsanî sıfatlardandır; ve tevazu ruhanî sıfatlardandır. Kibir zehrini tevazu tiryakı giderir; ve aynı şekilde "cimrilik" nefsanî sıfatlardandır. "Cömertlik" ruhanî sıfatlardandır. Cimrilik zehrini cömertlik panzehri yok eder.

Ya'ni, sende Halîl (a.s.)ın tevekkülü var mıdır ki, senin bıçak mesâbesinde olan nefsânî sıfatların İsmâîl (a.s.) mesâbesinde olan rûhunu, Halîl (a.s.)ın bıçağı, oğlu İsmâîl (a.s.)ı kesmediği gibi kesmesin! Ve kezâ sende Mûsâ (a.s.)ın kerâmeti ve şerâfeti var mıdır ki, asâ mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyye ile, Nîl nehri mesâbesinde olan bu âlem-i sûretin ka'rını açıp kendine yol yapasın ve Fir'avn mesâbesinde olan nefsinden kurtulasın! Birkaç yerde dahi îzâh olunduğu üzere hakîkatte zebîh İshak (a.s.)dır. Mesnevî-i Şerîfte kavl-i meşhûra binâen İsmâîl (a.s.) buyurulur. Fakat Dîvân-ı Kebîr'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz gibi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi, zebîhin İshak (a.s.) olduğuna işâret buyururlar: "Benim kapımda kurbân olmuş İshak nebî olmak gerektir. Sen benim ishâk'ımsın ve ben senin babanım. Ey gevherim! Ben seni ne vakit kırarım ve keserim!" bile mâlik değilsin, niçin kendi halâsından aldanmış ve emîn olmuşsun? Bu beyitlerde sıfât-ı nefsâniyye yılanlara ve onların te'sîrâtı zehirlere ve sıfât-ı rûhâniyye tiryâk ve panzehir menba'ına ve onların te'sîrâtı panzehire teşbîh buyurulmuştur. Meselâ, kibir sıfât-ı nefsâniyyedendir; ve tevâzu' sıfât-ı rûhâniyyedendir. Kibir zehrini tevâzu' tiryâkı izâle eder; ve kezâ "buhl" sıfat-ı nefsâniyyedendir. "Sehâ" sıfât-ı rûhâniyyedendir. Buhl zehrini sehâ panzehri mahv eder.

1365. Sana "Halil" gibi olan o tevekkül nerededir? Ve sana "Kelîm" gibi olan o kerâmet neredendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1365. Sana "Halil" gibi olan o tevekkül nerededir? Ve sana "Kelîm" gibi olan o kerâmet neredendir?

Ey kişi! Sende İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi bir tevekkül var mıdır ki, bu tevekkül ruhanî tesirlerdendir; ve aynı şekilde sende Mûsâ Kelîmullâh (a.s.) gibi bir kerâmet var mıdır ki, o kerâmet, o hazrete ruhanî kuvvetten dolayı ihsan buyurulmuştur?

Ey kimse! Sende İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi bir tevekkül var mıdır ki, bu tevekkül âsâr-ı rûhiyyedendir; ve kezâ sende Mûsâ Kelîmullâh (a.s.) gibi bir kerâmet var mıdır ki, o kerâmet, o hazrete kuvve-i rûhâniyyeden dolayı ihsân buyurulmuştur?

1366. Tâ ki, senin kılıcın İsmail'i kesmesin, tâ ki, Nil'in dibini câdde edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1366. Senin kılıcın İsmail'i kesmesin, Nil'in dibini yol edesin!

Yani, sende Halil (a.s.)'ın tevekkülü var mıdır ki, bıçak hükmünde olan nefsanî sıfatların, İsmail (a.s.) hükmünde olan ruhunu, Halil (a.s.)'ın bıçağının oğlu İsmail (a.s.)'ı kesmediği gibi kesmesin! Ve aynı şekilde sende Musa (a.s.)'ın kerameti ve şerefi var mıdır ki, asa hükmünde olan ruhani sıfatlarla, Nil nehri hükmünde olan bu suretler âleminin dibini açıp kendine yol yapasın ve Firavun hükmünde olan nefsinden kurtulasın! Birkaç yerde de açıklandığı üzere hakikatte kurban edilen İshak (a.s.)'tır. Mesnevi-i Şerif'te meşhur söze göre İsmail (a.s.) denilir. Fakat Divan-ı Kebir'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz gibi, cenab-ı Pir efendimiz de, kurban edilenin İshak (a.s.) olduğuna işaret buyururlar: "Benim kapımda kurban olmuş İshak nebi olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin babanım. Ey cevherim! Ben seni ne zaman kırarım ve keserim!"

Ya'ni, sende Halîl (a.s.)ın tevekkülü var mıdır ki, senin bıçak mesâbesinde olan nefsânî sıfatların İsmâîl (a.s.) mesâbesinde olan rûhunu, Halîl (a.s.)ın bıçağı, oğlu İsmâîl (a.s.)ı kesmediği gibi kesmesin! Ve kezâ sende Mûsâ (a.s.)ın kerâmeti ve şerâfeti var mıdır ki, asâ mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyye ile, Nîl nehri mesâbesinde olan bu âlem-i sûretin ka'rını açıp kendine yol yapasın ve Fir'avn mesâbesinde olan nefsinden kurtulasın! Birkaç yerde dahi îzâh olunduğu üzere hakîkatte zebîh İshak (a.s.)dır. Mesnevî-i Şerîfte kavl-i meşhûra binâen İsmâîl (a.s.) buyurulur. Fakat Dîvân-ı Kebîr'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz gibi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi, zebîhin İshak (a.s.) olduğuna işâret buyururlar: "Benim kapımda kurbân olmuş İshak nebî olmak gerektir. Sen benim ishâk'ımsın ve ben senin babanım. Ey gevherim! Ben seni ne vakit kırarım ve keserim!"

1367. Gerçi bir saîd minâreden düştü; rüzgâr onun elbisesine vâki' olup kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1367. Gerçi bir mutlu kişi minareden düştü; rüzgâr onun elbisesine etki edip kurtuldu.

"Mutlu kişi"den kasıt, özellikle ezelî mutlu kişi olan Hz. Adem (a.s.) ve genel olarak kendilerinden günah sâdır olan âriflerdir. "Minare"den kasıt, yüksek olan manevî mertebedir. Yani, eğer ezelî mutlu bir kişi olan Hz. Adem veya kendisinden günah sâdır olan bir ârif, o sürçme ve günah sebebiyle bulunduğu yüksek mertebeden düştü. Fakat Hakk'ın bağışlama ve rahmet rüzgârı sayesinde, örneğin minareden düşüp bir paraşüt ve düşme aracı gibi rüzgârdan elbisesi şişip yere hafif bir şekilde inen bir kimse gibi, onun yüksekten alçağa düşmesi kendisine bir zarar olmadı. Nasıl ki, Abdullah-ı Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde Hz. Şeyh-i Ekber'den naklen buyururlar ki: "Bazı evliyâ kendilerinden bir günahın meydana gelmesinin mukadder olduğunu görür ve onun bir an evvel meydana gelmesine ve istiğfar ile giderilmesine tam bir ızdırapla beklerler." Çünkü bu âriflere kendilerinin tekil sabit hakikatleri açık olduğundan bağışlanmaya ereceklerini kesin olarak bilirler.

"Saîd"den murâd, husûsen saîd-i ezelî olan Hz. Adem (a.s.) ve umûmen kendilerinden ma'siyet sâdır olan âriflerdir. "Minâre"den murâd, yüksek olan mertebe-i ma'nevîdir. Ya'ni, eğerki bir saîd-i ezelî olan Hz. Adem veyâhud kendisinden ma'siyet sâdır olan bir ârif, o zelle ve ma'siyet sebebiyle bulunduğu yüksek mertebeden düştü. Fakat Hakk'ın mağfiret ve rahmet rüzgârı [sâyesinde], meselâ minâreden düşüp bir paraşüt ve âlet-i sukūt gibi rüzgârdan elbisesi şişip yere hafif bir sûrette inen bir kimse gibi, onun yüksekten alçağa düşmesi kendisine bir zarar olmadı. Nitekim, Abdullâh-ı Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde Hz. Şeyh-i Ekber'den naklen buyururlar ki: "Ba'zı evliyâ kendilerinden bir ma'siyet sudûru mukadder olduğunu görür ve onun bir ân evvel sudûruna ve istiğfâr ile izâlesine kemâl-i iztırâb ile muntazır olurlar." Zîrâ bu âriflere kendilerinin ayn-ı sâbiteleri mekşûf olduğundan nâil-i mağfiret olacaklarını yakînen bilirler.

1368. Ey güzel! Mâdemki o baht sana muhakkak değildir, sen niçin kendini rüzgâra verdin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1368. Ey güzel! Mademki o baht sana kesin değildir, sen niçin kendini rüzgâra bıraktın?

Ey güzel! Yani ey en güzel biçimde yaratılmış olan gafil insan! Mademki sana kader sırrı açıklanmış değildir ve senin tekil sabit hakikatine böyle saadet talihi nasip olduğuna dair kesin bilgin yoktur, bu sebeple sen niçin kendini böyle mağfiret ve rahmet rüzgârına emin olarak bırakıp, nefsin hevasının (nefsin arzu ve isteklerinin) akışına tabi oldun?

Ey güzel! Ya'ni ey ahsen-i takvîm üzere yaratılmış olan insân-ı gāfil! Mâdemki sana sırr-ı kader mekşûf değildir ve senin ayn-ı sâbitene böyle saâdet tâli'i nasîb olduğuna yakînin yoktur, binâenaleyh sen niçin kendini böyle mağfiret ve rahmet rüzgârına emîn olarak bırakıp, hevâ-yı nefsânînin cereyânına tabi' oldun?

1369. Ve bu minâreden Ad gibi yüz binlerce düştüler, başı ve sırrı havaya verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1369. Ve bu minareden Ad kavmi gibi yüz binlerce kişi düştüler, başı ve sırrı havaya verdiler.

"Biz Âdem oğullarını şerefli kıldık." (İsra 17/70) ayet-i kerimesinde beyan buyurulan bu şereflilik minaresinden Ad kavmi gibi, yüz binlerce insan düştüler ve nefsanî arzularına tabi olup, hayvanlık mertebesine indiler, başlarını ve sırlarını yani görünenlerini ve bâtınlarını havaya verdiler, yani boşu boşuna helak vadisine saldılar.

وَلَقَدْ كَرَمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra 17/70) ya'ni “Biz benî Adem'i mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan bu mükerremlik minâresinden Ad kavmi gibi, yüz binlerce efrâd-ı beşer düştüler ve hevâ-yı nefsânîlerine tâbi' olup, hayvanlık mertebesine sukūt ettiler, başlarını ve sırlarını ya'ni zâhirlerini ve bâtınlarını havaya verdiler, ya'ni boşu boşuna helâk vâdîsine saldılar.

1367. Gerçi bir saîd minâreden düştü; rüzgâr onun elbisesine vâki' olup kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1367. Gerçi bir mutlu kişi minareden düştü; rüzgâr onun elbisesine etki edip kurtuldu.

"Mutlu kişi"den kasıt, özellikle ezelî mutlu kişi olan Hz. Adem (a.s.) ve genel olarak kendilerinden günah sâdır olan âriflerdir. "Minare"den kasıt, yüksek olan manevî mertebedir. Yani, eğer ezelî mutlu bir kişi olan Hz. Adem veya kendisinden günah sâdır olan bir ârif, o sürçme ve günah sebebiyle bulunduğu yüksek mertebeden düştü. Fakat Hakk'ın bağışlama ve rahmet rüzgârı sayesinde, örneğin minareden düşüp bir paraşüt ve düşme aracı gibi rüzgârdan elbisesi şişip yere hafif bir şekilde inen bir kimse gibi, onun yüksekten alçağa düşmesi kendisine bir zarar olmadı. Nasıl ki, Abdullah-ı Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde Hz. Şeyh-i Ekber'den naklen buyururlar ki: "Bazı evliyâ kendilerinden bir günahın meydana gelmesinin mukadder olduğunu görür ve onun bir an evvel meydana gelmesine ve istiğfar ile giderilmesine tam bir ızdırapla beklerler." Çünkü bu âriflere kendilerinin tekil sabit hakikatleri açık olduğundan bağışlanmaya ereceklerini kesin olarak bilirler.

"Saîd"den murâd, husûsen saîd-i ezelî olan Hz. Adem (a.s.) ve umûmen kendilerinden ma'siyet sâdır olan âriflerdir. "Minâre"den murâd, yüksek olan mertebe-i ma'nevîdir. Ya'ni, eğerki bir saîd-i ezelî olan Hz. Adem veyâhud kendisinden ma'siyet sâdır olan bir ârif, o zelle ve ma'siyet sebebiyle bulunduğu yüksek mertebeden düştü. Fakat Hakk'ın mağfiret ve rahmet rüzgârı [sâyesinde], meselâ minâreden düşüp bir paraşüt ve âlet-i sukūt gibi rüzgârdan elbisesi şişip yere hafif bir sûrette inen bir kimse gibi, onun yüksekten alçağa düşmesi kendisine bir zarar olmadı. Nitekim, Abdullâh-ı Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde Hz. Şeyh-i Ekber'den naklen buyururlar ki: "Ba'zı evliyâ kendilerinden bir ma'siyet sudûru mukadder olduğunu görür ve onun bir ân evvel sudûruna ve istiğfâr ile izâlesine kemâl-i iztırâb ile muntazır olurlar." Zîrâ bu âriflere kendilerinin ayn-ı sâbiteleri mekşûf olduğundan nâil-i mağfiret olacaklarını yakînen bilirler.

1368. Ey güzel! Mâdemki o baht sana muhakkak değildir, sen niçin kendini rüzgâra verdin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1368. Ey güzel! Mademki o baht sana kesin değildir, sen niçin kendini rüzgâra bıraktın?

Ey güzel! Yani ey en güzel biçimde yaratılmış olan gafil insan! Mademki sana kader sırrı açıklanmış değildir ve senin tekil sabit hakikatine böyle saadet talihi nasip olduğuna dair kesin bilgin yoktur, bu sebeple sen niçin kendini böyle mağfiret ve rahmet rüzgârına emin olarak bırakıp, nefsin hevasının (nefsin arzu ve isteklerinin) akışına tabi oldun?

Ey güzel! Ya'ni ey ahsen-i takvîm üzere yaratılmış olan insân-ı gāfil! Mâdemki sana sırr-ı kader mekşûf değildir ve senin ayn-ı sâbitene böyle saâdet tâli'i nasîb olduğuna yakînin yoktur, binâenaleyh sen niçin kendini böyle mağfiret ve rahmet rüzgârına emîn olarak bırakıp, hevâ-yı nefsânînin cereyânına tabi' oldun?

1369. Ve bu minâreden Ad gibi yüz binlerce düştüler, başı ve sırrı havaya verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1369. Ve bu minareden Ad kavmi gibi yüz binlerce kişi düştüler, başı ve sırrı havaya verdiler.

"Biz Âdem oğullarını şerefli kıldık." (İsra 17/70) ayet-i kerimesinde beyan buyurulan bu şereflilik minaresinden Ad kavmi gibi, yüz binlerce insan düştüler ve nefsanî arzularına tabi olup, hayvanlık mertebesine indiler, başlarını ve sırlarını yani görünenlerini ve bâtınlarını havaya verdiler, yani boşu boşuna helak vadisine saldılar.

وَلَقَدْ كَرَمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra 17/70) ya'ni “Biz benî Adem'i mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan bu mükerremlik minâresinden Ad kavmi gibi, yüz binlerce efrâd-ı beşer düştüler ve hevâ-yı nefsânîlerine tâbi' olup, hayvanlık mertebesine sukūt ettiler, başlarını ve sırlarını ya'ni zâhirlerini ve bâtınlarını havaya verdiler, ya'ni boşu boşuna helâk vâdîsine saldılar.

1370. Sen bu minâreden binde yüz bin baş aşağı düşmüşlere bak! [1352]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1370. Sen bu minareden yüz binlerce baş aşağı düşmüşlere bak!

Sen Hz. Adem'e ve kendilerinden isyan ortaya çıkan bazı âriflere bakıp muhalefet tarafına gitme! Bu minareden yüz binlerce baş aşağı düşen insan bireylerine bak!

Sen Hz. Adem'e ve kendilerinden isyân zuhûr eden ba'zı âriflere bakıp muhalefet tarafına gitme! Bu minâreden yüz binlerce baş aşağı düşen efrâd-ı beşere bak!

1371. Sen muhakkak ip oyunculuğunu bilmiyorsun, ayakların şükrünü söyle ve yeryüzünde yürü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1371. Sen muhakkak ip oyunculuğunu bilmiyorsun, ayakların şükrünü söyle ve yeryüzünde yürü!

"İp oyunculuğu", yani "canbazlık"tan kastedilen, evliyaya açık olan hakikatler dairesinde yürümektir; ve "yeryüzünde yürümek"ten kastedilen, şeriat ve ilahi teklifler (Allah'ın kullarına yüklediği görevler) dairesinde yürümektir. Yani, ey kişi! Kendilerine hallerin hakikatleri açılmış olan evliya gibi canbazlık tarafına gitme! Çünkü sen bu ip oyunculuğunu bilmiyorsun. Bedeninin ayaklarıyla şeriat ve ilahi teklifler dairesinde yürü ki, senin için güvenli olan yol budur.

"İp oyunculuğu", ya'ni “cânbâzlık"tan murâd, evliyâya mekşûf olan hakāyık dairesinde yürümek; ve "yeryüzünde yürümek"ten murâd, şerîat ve teklîfât-ı ilâhiyye dâiresinde yürümektir. Ya'ni, ey kimse! Kendilerine hakāyık-ı ahvâl münkeşif olan evliyâ gibi cânbâzlık cihetine gitme! Zîrâ sen bu ip oyunculuğunu bilmiyorsun. Cisminin ayaklarıyla şerîat ve teklîfât-ı ilâhiyye dâiresinde yürü ki, senin için emîn olan yol budur.

1372. Kâğıttan kanat yapma ve dağdan uçma! Zîra o sevda içinde birçok baş gitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1372. Kâğıttan kanat yapma ve dağdan uçma! Çünkü o sevda içinde birçok baş gitmiştir.

"Kâğıttan kanat"tan kasıt, hayâldir. "Dağ"dan kasıt, izafî varlıktır. Yani, ey kişi! Evliyayı taklit etme hayâliyle bu izafî varlık dağının tepesinden uçma! Çünkü bu izafî varlık âleminin gereği, şeriat zemini üzerinde yürümektir. Bu taklit etme hayâli ve sevdası içinde birçok başlar kırılmış ve yok olmuştur. Ve evliyayı taklit etmenin caiz olmadığı 1. cildin 1630 ve 1631 numaralarına denk gelen şu beyitlerde açıklanmıştı:

Tercüme: "Eğer o öldürücü zehri açıkça yese, gönül sahibine bu zarar dokunmaz. Çünkü sıhhat buldu ve perhizden kurtuldu; miskin talip ise, henüz sıtma içindedir."

Bu ön bilgilerden anlaşıldı ki, Hakk Yolcusu'na her hususta kâmili taklit etmekten kaçınmak ve kendi mertebesine göre fiilinin sonunu düşünmek lazımdır.

"Kâğıttan kanat"tan murâd, hayâldir. "Dağ"dan murâd, vücûd-i izâfidir. Ya'ni, ey kimse! Evliyâyı taklîd hayâliyle bu vücûd-i izâfi dağının tepesinden uçma! Zîrâ bu vücûd-i izâfî âleminin îcâbi, zemîn-i şerîat üzerinde yürümektir. Bu taklîd etmek hayâli ve sevdâsı içinde birçok başlar kırılmış ve nâbûd olmuştur. Ve evliyâya taklîd câiz olmadığı 1. cildin 1630 ve 1631 numaralarına müsâdif olan şu beyitlerde beyân buyurulmuş idi:

Tercüme: "Eğer o öldürücü zehri âşikâre yese, gönül sahibine bu ziyân tutmaz. Zîrâ sıhhat buldu ve perhîzden kurtuldu; tâlib-i miskin ise, henüz sıtma içindedir."

Bu mukaddemâttan anlaşıldı ki, sâlike her husûsta kâmili taklîdden ictinâb ve kendi mertebesine göre fiilinin sonunu düşünmek lâzımdır.

1370. Sen bu minâreden binde yüz bin baş aşağı düşmüşlere bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1370. Sen bu minareden binlerce, yüz binlerce baş aşağı düşmüşlere bak!

Sen Hz. Adem'e ve kendilerinden isyan ortaya çıkan bazı âriflere bakıp muhalefet tarafına gitme! Bu minareden yüz binlerce baş aşağı düşen insan bireylerine bak!

Sen Hz. Adem'e ve kendilerinden isyân zuhûr eden ba'zı âriflere bakıp muhalefet tarafına gitme! Bu minâreden yüz binlerce baş aşağı düşen efrâd-ı beşere bak!

1371. Sen muhakkak ip oyunculuğunu bilmiyorsun, ayakların şükrünü söyle ve yeryüzünde yürü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1371. Sen muhakkak ip oyunculuğunu bilmiyorsun, ayakların şükrünü söyle ve yeryüzünde yürü!

"İp oyunculuğu", yani "canbazlık"tan kastedilen, evliyaya açık olan hakikatler dairesinde yürümektir; ve "yeryüzünde yürümek"ten kastedilen, şeriat ve ilahi teklifler (Allah'ın kullarına yüklediği görevler) dairesinde yürümektir. Yani, ey kişi! Kendilerine hallerin hakikatleri açılmış olan evliya gibi canbazlık tarafına gitme! Çünkü sen bu ip oyunculuğunu bilmiyorsun. Bedeninin ayaklarıyla şeriat ve ilahi teklifler dairesinde yürü ki, senin için güvenli olan yol budur.

"İp oyunculuğu", ya'ni “cânbâzlık"tan murâd, evliyâya mekşûf olan hakāyık dairesinde yürümek; ve "yeryüzünde yürümek"ten murâd, şerîat ve teklîfât-ı ilâhiyye dâiresinde yürümektir. Ya'ni, ey kimse! Kendilerine hakāyık-ı ahvâl münkeşif olan evliyâ gibi cânbâzlık cihetine gitme! Zîrâ sen bu ip oyunculuğunu bilmiyorsun. Cisminin ayaklarıyla şerîat ve teklîfât-ı ilâhiyye dâiresinde yürü ki, senin için emîn olan yol budur.

1372. Kâğıttan kanat yapma ve dağdan uçma! Zîra o sevda içinde birçok baş gitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1372. Kâğıttan kanat yapma ve dağdan uçma! Çünkü o sevda içinde birçok baş gitmiştir.

"Kâğıttan kanat"tan kasıt, hayâldir. "Dağ"dan kasıt, izafî varlıktır. Yani, ey kişi! Evliyayı taklit etme hayâliyle bu izafî varlık dağının tepesinden uçma! Çünkü bu izafî varlık âleminin gereği, şeriat zemini üzerinde yürümektir. Bu taklit etme hayâli ve sevdası içinde birçok başlar kırılmış ve yok olmuştur. Ve evliyayı taklit etmenin caiz olmadığı, 1. cildin 1630 ve 1631 numaralarına denk gelen şu beyitlerde açıklanmıştı: Tercüme: "Eğer o öldürücü zehri açıkça yese, gönül sahibine bu zarar dokunmaz. Çünkü sıhhat buldu ve perhizden kurtuldu; miskin talip ise, henüz sıtma içindedir."

Bu ön bilgilerden anlaşıldı ki, Hakk Yolcusu'na her hususta kâmili taklit etmekten kaçınmak ve kendi mertebesine göre fiilinin sonunu düşünmek gerekir.

"Kâğıttan kanat"tan murâd, hayâldir. "Dağ"dan murâd, vücûd-i izâfidir. Ya'ni, ey kimse! Evliyâyı taklîd hayâliyle bu vücûd-i izâfi dağının tepesinden uçma! Zîrâ bu vücûd-i izâfî âleminin îcâbi, zemîn-i şerîat üzerinde yürümektir. Bu taklîd etmek hayâli ve sevdâsı içinde birçok başlar kırılmış ve nâbûd olmuştur. Ve evliyâya taklîd câiz olmadığı 1. cildin 1630 ve 1631 numaralarına müsâdif olan şu beyitlerde beyân buyurulnuş idi: Tercüme: "Eğer o öldürücü zehri âşikâre yese, gönül sahibine bu ziyân tutmaz. Zîrâ sıhhat buldu ve perhîzden kurtuldu; tâlib-i miskin ise, henüz sıtma içindedir."

Bu mukaddemâttan anlaşıldı ki, sâlike her husûsta kâmili taklîdden ictinâb ve kendi mertebesine göre fiilinin sonunu düşünmek lâzımdır.

1373. Gerçi o sufî öfkeden pür-âteş oldu, fakat o gözünü akıbete attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1373. Gerçi o sûfî öfkeden ateşle doldu, fakat o gözünü akıbete attı.

Nasıl ki, ırmak kenarında abdest alırken tokat yiyen o sûfî her ne kadar o tokatı vurana karşı öfkeden ateşle doldu ise de ona karşılık verdiği takdirde ortaya çıkması beklenen kötü sonucu da gözünün önüne getirdi.

Nitekim, ırmak kenârında âbdest alırken tokat yiyen o sûfi her ne kadar o tokatı vurana karşı öfkeden pür-âteş kesildi ise de ona mukābele ettiği takdîrde zuhûru me'mûl olan fenâ netîceyi de gözünün önüne getirdi.

1374. Saffın evveli, murad ile bir kimse üzerine kalır ki, o tâneyi tutmaz, tuzağı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1374. İlk saf, muradına eren bir kimse üzerine kalır ki, o taneyi tutmaz, tuzağı görür.

Yani, muradına nail olanların ilk safında kalan öyle bir kimse olur ki, taneye, yani ilk anda his gözüyle gördüğü bedensel hazlara ve lezzetlere kapılıp atılmaz, o lezzetlerin ve hazların sonunda tutulacağı tuzağı görür. Örneğin, bu dünya hayatında insanın muradı sıhhat dairesinde yaşamaktır. İçkinin ilk başta verdiği haz ve neşeyi görüp ona müptela olanlar, sonunda türlü hastalık tuzaklarına tutulurlar ve muradları olan sıhhati kaybederler. Diğer hazlar da buna kıyaslanır. Bu sebeple sonundaki bu tuzağı görenler, içkiden ve şeriatin sırf insanların maddi ve manevi faydası için yasakladığı diğer nefse ait hazlardan vazgeçip, dünyada ve ahirette muradlarına nail olanların ilk safında bulunurlar.

Ya'ni, murâdına nail olanların ilk saffında kalan öyle bir kimse olur ki, tânenin, ya'ni vehle-i ûlâda his gözüyle gördüğü huzûzât ve lezzât-i cismâniyyeye meclûb olup atılmaz, o lezzetlerin ve hazların sonunda tutulacağı tuzağı görür. Meselâ, bu hayât-ı dünyeviyyede insanın murâdı sıhhat dâiresinde yaşamaktır. İçkinin evvel emirde verdiği haz ve neşveyi görüp ona mübtelâ olanlar, sonunda türlü hastalık tuzaklarına tutulurlar ve murâdları olan sıhhati kaybederler. Huzûzât-i sâire de buna makıystir. Binâenaleyh sonundaki bu tuzağı görenler, içkiden ve şerîatin mahzâ insanların mâddî ve ma'nevî faidesi için men' ettiği sâir huzûzât-i nefsâniyyeden vazgeçip, dünyâda ve âhirette murâdlarına nail olanların ilk saffında bulunurlar.

1375. Arifin son görücü olan iki gözü ne güzeldir! Zîrâ teni fesâddan hıfz ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1375. Ârifin sonu gören iki gözü ne güzeldir! Çünkü bedeni bozulmaktan korurlar.

"Râd", cömert, yiğit, hikmet sahibi ve ârif anlamlarındadır. Yani, ârif olan kişinin sondaki tuzağı gören iki gözü ne güzel gözlerdir! Çünkü bu gözler her şeye ibretle bakmak için maddî ve manevî zararları görürler ve bedeni bozulmaktan korurlar. Niyazî-i Mısrî'nin beyti: Bir göz ki, onun ibret nazarında olmaya, o sahibinin başı üzerinde düşmanıdır.

“Râd", kerîm, cömerd, şecî', hakîm ve ârif ma'nâlarınadır. Ya'ni, ârif olan kimsenin sondaki tuzağı görücü olan iki gözü ne güzel gözlerdir! Zîrâ bu gözler her şeye ibretle bakmak için mâddî ve ma'nevî zararları görürler ve cismi fesâddan hifz ederler. Beyt-i Mısrî-i Niyazî: Bir göz ki, onun olmaya ibret nazarında Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde

1376. O Ahmed'in sonu görmesinden idi ki, o cehennemi mu-be-mû burada gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1376. O Ahmed'in (a.s.) sonu görmesinden idi ki, o cehennemi kıl be kıl burada gördü.

1373. Gerçi o sufî öfkeden pür-âteş oldu, fakat o gözünü akıbete attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1373. Gerçi o sûfî öfkeden ateşle doldu, fakat o gözünü akıbete attı.

Nasıl ki, ırmak kenarında abdest alırken tokat yiyen o sûfî her ne kadar o tokatı vurana karşı öfkeden ateşle doldu ise de ona karşılık verdiği takdirde ortaya çıkması beklenen kötü sonucu da gözünün önüne getirdi.

Nitekim, ırmak kenârında âbdest alırken tokat yiyen o sûfi her ne kadar o tokatı vurana karşı öfkeden pür-âteş kesildi ise de ona mukābele ettiği takdîrde zuhûru me'mûl olan fenâ netîceyi de gözünün önüne getirdi.

1374. Saffın evveli, murad ile bir kimse üzerine kalır ki, o tâneyi tutmaz, tuzağı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1374. İlk saf, muradına eren bir kimse üzerine kalır ki, o taneyi tutmaz, tuzağı görür.

Yani, muradına nail olanların ilk safında kalan öyle bir kimse olur ki, taneye, yani ilk anda his gözüyle gördüğü bedensel hazlara ve lezzetlere kapılıp atılmaz, o lezzetlerin ve hazların sonunda tutulacağı tuzağı görür. Örneğin, bu dünya hayatında insanın muradı sıhhat dairesinde yaşamaktır. İçkinin ilk başta verdiği haz ve neşeyi görüp ona müptela olanlar, sonunda türlü hastalık tuzaklarına tutulurlar ve muradları olan sıhhati kaybederler. Diğer hazlar da buna kıyaslanır. Bu sebeple sonundaki bu tuzağı görenler, içkiden ve şeriatin sırf insanların maddi ve manevi faydası için yasakladığı diğer nefse ait hazlardan vazgeçip, dünyada ve ahirette muradlarına nail olanların ilk safında bulunurlar.

Ya'ni, murâdına nail olanların ilk saffında kalan öyle bir kimse olur ki, tânenin, ya'ni vehle-i ûlâda his gözüyle gördüğü huzûzât ve lezzât-i cismâniyyeye meclûb olup atılmaz, o lezzetlerin ve hazların sonunda tutulacağı tuzağı görür. Meselâ, bu hayât-ı dünyeviyyede insanın murâdı sıhhat dâiresinde yaşamaktır. İçkinin evvel emirde verdiği haz ve neşveyi görüp ona mübtelâ olanlar, sonunda türlü hastalık tuzaklarına tutulurlar ve murâdları olan sıhhati kaybederler. Huzûzât-i sâire de buna makıystir. Binâenaleyh sonundaki bu tuzağı görenler, içkiden ve şerîatin mahzâ insanların mâddî ve ma'nevî faidesi için men' ettiği sâir huzûzât-i nefsâniyyeden vazgeçip, dünyâda ve âhirette murâdlarına nail olanların ilk saffında bulunurlar.

1375. Arifin son görücü olan iki gözü ne güzeldir! Zîrâ teni fesâddan hıfz ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1375. Ârifin sonu gören iki gözü ne güzeldir! Çünkü bedeni bozulmaktan korurlar.

"Râd", cömert, yiğit, hikmet sahibi ve ârif anlamlarındadır. Yani, ârif olan kişinin sondaki tuzağı gören iki gözü ne güzel gözlerdir! Çünkü bu gözler her şeye ibretle bakmak için maddî ve manevî zararları görürler ve bedeni bozulmaktan korurlar. Niyazî-i Mısrî'nin beyti: Bir göz ki, onun ibret nazarında olmaya, o sahibinin başı üzerinde düşmanıdır.

“Râd", kerîm, cömerd, şecî', hakîm ve ârif ma'nâlarınadır. Ya'ni, ârif olan kimsenin sondaki tuzağı görücü olan iki gözü ne güzel gözlerdir! Zîrâ bu gözler her şeye ibretle bakmak için mâddî ve ma'nevî zararları görürler ve cismi fesâddan hifz ederler. Beyt-i Mısrî-i Niyazî: Bir göz ki, onun olmaya ibret nazarında Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde

1376. O Ahmed'in sonu görmesinden idi ki, o cehennemi mu-be-mû burada gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1376. O Ahmed'in sonu görmesinden idi ki, o cehennemi kılı kılına burada gördü.

"O", zamiri "son görücü" olan iki göze aittir. "Dîd", tahfif masdarıdır, "görme ve görüş" anlamındadır. "Mû-be-mû", "kılı kılına" demek olup "inceden inceye" anlamındadır. Yani, âriflerin o son görücü olan iki gözü, şanlı peygamberimiz Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in görüşünden merhamet edilmiş ümmetine miras kalmıştır. Çünkü o hazret cehennemi bu dünyada dahi inceden inceye gördü. Nitekim bu görüşteki veraseti sebebiyle Hz. Zeyd (r.a.) I. cildin 3568 numaralı beytinde: Tercüme: "Ben kıyamet günü gibi erkekten ve kadından cümleyi apaçık zâhiren görüyorum." Ve 3573 numaralı beyitte dahi: Tercüme: "Ortada olan cehennemi, cennetleri ve berzahı kâfirlerin gözü önüne açıkça getireyim!" buyurulmuş idi. Bu konudaki diğer ayrıntılar o bahislerdedir.

"Ân", zamîri "son görücü" olan iki göze raci'dir. "Dîd", masdar-ı tahfifidir, "görme ve görüş" ma'nâsınadır. "Mû-be-mû", "kılı kılına" demek olup "inceden inceye" ma'nâsınadır. Ya'ni, âriflerin o son görücü olan iki gözü, Nebiyy-i zîşanımız Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in görüşünden ümmet-i merhûmesine mevrûsdür. Zîrâ o hazret cehennemi bu dünyada dahi inceden inceye gördü. Nitekim bu görüşteki verâseti hasebiyle Hz. Zeyd (r.a.) I. cildin 3568 numaralı beytinde: Tercüme: "Ben kıyamet günü gibi erkekten ve kadından cümleyi apaçık zâhiren görüyorum." Ve 3573 numaralı beyitte dahi: Tercüme: "Ortada olan cehennemi, cennetleri ve berzahı kâfirlerin gözü önüne ıyânen getireyim!" buyurulmuş idi. Bu bâbdaki tafsîlât-i sâire o bahislerdedir.

1377. Arş ve Kürsîyi ve cennetleri gördü. Nihayet o gafletlerin perdesini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1377. Arş'ı, Kürsî'yi ve cennetleri gördü. Nihayet o gafletlerin perdesini yırttı.

Resûl-i Ekrem (a.s.) Arş'ı, Kürsî'yi ve cennetleri hep bu dünyada gördü. Hatta Zeyd (a.s.) gibi ümmetinin yatkın olanlarının gözlerindeki gafletlerin perdesini yırttı ve onlar bu görünenlerin iç yüzlerini müşahede ettiler.

Resûl-i Ekrem hazretleri Arş ve Kürsî ve cennetleri hep bu dünyada gördü. Hatta Zeyd hazretleri gibi ümmetinin müstaid olanlarının gözlerindeki gafletlerin perdesini yırttı ve onlar bu zevâhirin bevâtınını müşâhede ettiler.

1378. Eğer zarardan selâmet istersen, gözü evvelden bağla ve sona bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1378. Eğer zarardan kurtuluş istersen, gözü önceden bağla ve sona bak!

Ey mümin! Eğer sen dünyada ve ahirette zarardan kurtuluş istersen, bu his gözünü, bu âlemde önceden gördüğü nefse ait hazlardan ve zevklerden kapa ve bu bedensel lezzetlerin sonunda senin başına getireceği maddi ve manevi zararları ve belaları akıl gözüyle gör!

Ey mü'min! Eğer sen dünyâda ve âhirette zarardan selâmet istersen, bu his gözünü, bu âlemde evvelden gördüğü ezvâk ve huzûzât-i nefsâniyyeden kapa ve bu lezzât-i cismâniyyenin sonunda senin başına getireceği mâddî ve ma'nevî zararları ve belâları akıl gözüyle gör!

1379. Tâ ki, yokları hep var göresin, varlara pest olan mahsüs bakasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1379. Ta ki, yokları hep var göresin, varlara aşağı olanı özel olarak bakasın!

"Yoklar"dan kastedilen, izafî yokluktur ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi özde ve içte mevcut olup fiilde ve dışta yok olandır. "Var"lardan kastedilen, "O an" zamiri "son görücü" olan iki göze aittir. "Dîd", kısaltılmış mastardır, "görme ve görüş" anlamındadır. "Mû-be-mû", "kılı kılına" demektir ki "inceden inceye" anlamındadır. Yani, âriflerin o son görücü olan iki gözü, şanlı peygamberimiz Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in görüşünden rahmet edilmiş ümmetine miras kalmıştır. Çünkü o hazret cehennemi bu dünyada dahi inceden inceye gördü. Nasıl ki bu görüşteki miras sebebiyle Hz. Zeyd (r.a.) I. cildin 3568 numaralı beytinde: Tercüme: "Ben kıyamet günü gibi erkekten ve kadından tümünü apaçık dıştan görüyorum." Ve 3573 numaralı beyitte dahi: Tercüme: "Ortada olan cehennemi, cennetleri ve berzahı kâfirlerin gözü önüne açıkça getireyim!" buyurulmuş idi. Bu konudaki diğer ayrıntılar o bahislerdedir.

"Ademler"den murâd, adem-i izâfidir ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi nüvede ve bâtında mevcûd ve fiilde ve zâhirde ma'dûmdür. "Var"lardan murâd, "Ân", zamîri "son görücü" olan iki göze raci'dir. "Dîd", masdar-ı tahfifi-dir, "görme ve görüş" ma'nâsınadır. "Mû-be-mû", "kılı kılına" demek olup "inceden inceye" ma'nâsınadır. Ya'ni, âriflerin o son görücü olan iki gözü, Nebiyy-i zîşanımız Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in görüşünden ümmet-i mer-hûmesine mevrûsdür. Zîrâ o hazret cehennemi bu dünyada dahi inceden in-ceye gördü. Nitekim bu görüşteki verâseti hasebiyle Hz. Zeyd (r.a.) I. cildin 3568 numaralı beytinde: Tercüme: "Ben kıyamet günü gibi erkekten ve kadından cümleyi apaçık zâhiren görüyorum." Ve 3573 numaralı beyitte dahi: Tercüme: "Ortada olan cehennemi, cennetleri ve berzahı kâfirlerin gözü önüne ıyânen getireyim!" buyurulmuş idi. Bu bâbdaki tafsîlât-i sâire o bahis-lerdedir.

1377. Arş ve Kürsîyi ve cennetleri gördü. Nihayet o gafletlerin perdesini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1377. Arş'ı, Kürsî'yi ve cennetleri gördü. Nihayet o gafletlerin perdesini yırttı.

Resûl-i Ekrem (a.s.) Arş'ı, Kürsî'yi ve cennetleri hep bu dünyada gördü. Hatta Zeyd (a.s.) gibi ümmetinin yatkın olanlarının gözlerindeki gafletlerin perdesini yırttı ve onlar bu görünenlerin iç yüzlerini (bâtınlarını) müşahede ettiler.

Resûl-i Ekrem hazretleri Arş ve Kürsî ve cennetleri hep bu dünyada gör-dü. Hatta Zeyd hazretleri gibi ümmetinin müstaid olanlarının gözlerindeki gafletlerin perdesini yırttı ve onlar bu zevâhirin bevâtınını müşâhede ettiler.

1378. Eğer zarardan selâmet istersen, gözü evvelden bağla ve sona bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1378. Eğer zarardan kurtuluş istersen, gözü önceden bağla ve sona bak!

Ey mümin! Eğer sen dünyada ve ahirette zarardan kurtuluş istersen, bu his gözünü, bu âlemde önceden gördüğü nefse ait hazlardan ve zevklerden kapa ve bu bedensel lezzetlerin sonunda senin başına getireceği maddi ve manevi zararları ve belaları akıl gözüyle gör!

Ey mü'min! Eğer sen dünyâda ve âhirette zarardan selâmet istersen, bu his gözünü, bu âlemde evvelden gördüğü ezvâk ve huzûzât-i nefsâniyyeden kapa ve bu lezzât-i cismâniyyenin sonunda senin başına getireceği mâddî ve ma'nevî zararları ve belâları akıl gözüyle gör!

1379. Tâ ki, yokları hep var göresin, varlara pest olan mahsüs bakasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1379. Ta ki, yokları hep var göresin, varlara aşağı olan özgü bakasın!

"Yoklar"dan kasıt, izafî yokluktur ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi, özde ve bâtında mevcut olup fiilde ve görünürde yok olandır. "Var"lardan kasıt ise, izafî varlıklar ve taayyün (belirginleşme) âleminde ve görünürde olan şeylerdir; ve izafî yokluk ile izafî varlık, mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında bir berzahtan (geçiş noktasından) ibarettir; ve bir yönleri yokluğa, bir yönleri de varlığa bakar. Yani his gözünü değil, akıl gözünü kullan ki, izafî yoklukta ve kuvvede (potansiyel olarak) ve bâtında olan şeyleri var göresin; ve izafî varlığı ve taayyün âleminde ve görünürde olan şeyleri saklı olan bir mahpus göresin.

"Ademler"den murâd, adem-i izâfidir ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi nü-vede ve bâtında mevcûd ve fiilde ve zâhirde ma'dûmdür. "Var"lardan murâd, vücûdât-i izâfiyye ve âlem-i taayyünde ve zâhirde olan eşyâdır; ve adem-i izâfi ile vücûd-i izâfi, vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında bir berzahtan ibârettir; ve bir cihetleri ademe ve bir cihetleri de vücûda nâzırdır. Ya'ni his gözünü değil, akıl gözünü kullan ki, adem-i izâfîde ve kuvvede ve bâtında olan şeyleri var göresin; ve vücûd-i izâfiyi ve âlem-i taayyünde ve zâhirde olan şeyleri saklı olan bir mahbûs göresin.

1380. Bâri bunu gör ki, her o kimsenin ki aklı vardır, gece gündüz cüst ü cû- [1362] sundadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1380. Bari bunu gör ki, aklı olan her kimse gece gündüz arayış içindedir.

Ey mümin! Eğer sende yokları var görecek kadar akıl gözü oluşmamış ise, bari aklı olan ve akıl gözünü kullanan kimseleri gör ki, bu akıllılar gece ve gündüz yokun arayışı içindedirler ve izafî yoklukta olan şeyleri aramakta ve istemektedirler. Çünkü izafî yoklukta olan şeyler yok değildirler; aynı şekilde izafî varlık âleminde olan şeylerde de müstakil bir varlık yoktur. Onlar yok hükmündedirler. Her an görünen âlemden bâtın âlemine intikal ederler ve hakiki varlık katında kalıcı olurlar. Nasıl ki ayet-i kerimede مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ بَاقٍ (Nahl, 16/96) yani "Sizin katınızda olan bitip kaybolur, Allah katında olan ise kalıcıdır" buyurulur.

Ey mü'min! Eğer sende yokları var görecek kadar nazar-ı aklî hâsıl olma- mış ise, bâri aklı olan ve akıl gözünü kullanan kimseleri gör ki, bu akıllılar ge- ce ve gündüz yokun cüst ü cûsunda ve adem-i izâfide olan şeyleri aramakta ve istemektedirler. Zîrâ adem-i izâfide olan şeyler yok değildirler; ve kezâ vü- cûd-i izâfî âleminde olan şeylerde de vücûd-i müstakıl yoktur. Onlar ma'dûm hükmündedirler. Her ân âlem-i zâhirden âlem-i bâtına intikal ederler ve vü- cûd-i hakîkî indinde bâkî olurlar. Nitekim ayet-i kerimede مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ بَاقٍ (Nahl,16/96) ya'ni "Sizin indinizde bitip kaybolan şey, Allah'ın indin- de bâkîdir" buyurulur.

1381. Dilencilikte bir cûdün talibi kim değildir? Dükkânlarda bir faidenin ta- libi kim değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1381. Dilencilikte bir cömertliğin talibi kim değildir? Dükkânlarda bir faydanın talibi kim değildir?

Örneğin, bir dilenci kapı kapı dolaşıp henüz ortada olmayan bir cömertliğin ve keremin talibi olur ve izafî yoklukta (göreceli yokluk) olan o cömertliğin ve keremin ortaya çıkmasını bekler; aynı şekilde dükkânlarında bekleyen esnaf ve tüccarlar henüz yokluk hâlinde olan kârın ve faydanın ortaya çıkmasını isterler.

Meselâ, bir dilenci kapı kapı dolaşıp henüz meydanda olmayan bir cûd ve keremin tâlibi olur ve adem-i izâfide olan o cûd ve keremin zuhûrunu bekler; ve kezâ dükkânlarında bekleyen esnaf ve tâcirler henüz hâl-i ademde olan kârın ve fâidenin zuhûrunu isterler.

1382. Tarlalarda bir dahlin talibi kim değildir? Ağaç dikilecek yerlerde bir hurma ağacının talibi kim değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1382. Tarlalarda bir ağacın talibi kim değildir? Ağaç dikilecek yerlerde bir hurma ağacının talibi kim değildir?

"Mağâris", "mağres"in çoğulu olup "ağaç dikilecek yerler" demektir. Yani, tarlalarda çalışan çiftçiler henüz yokluk hâlinde olan ürünün ortaya çıkmasını isterler ve ağaç dikilecek yerlerde dahi, henüz yok olan hurma ağacının büyümesini beklerler. İzafî varlıklar ve taayyün (belirginleşme) âleminde ve görünen âlemde olan şeylerdir; ve izafî yokluk ile izafî varlık, mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında bir berzahtan (geçiş noktasından) ibarettir; ve bir yönleri yokluğa ve bir yönleri de varlığa bakar. Yani his gözünü değil, akıl gözünü kullan ki, izafî yoklukta ve kuvvede (potansiyel olarak) ve bâtında (gizlide) olan şeyleri var göresin; ve izafî varlığı ve taayyün âleminde ve görünen âlemde olan şeyleri saklı olan bir mahpus göresin.

"Mağâris", "mağres"in cem'i olup "ağaç dikilecek yerler" demektir. Ya'ni, tarlalarda çalışan rençberler henüz hâl-i ademde olan mahsûlün zuhûrunu is- terler ve ağaç dikilecek mahallerde dahi, henüz yok olan hurma ağacının neşv ü nemâsını beklerler. vücûdât-i izâfiyye ve âlem-i taayyünde ve zâhirde olan eşyâdır; ve adem-i izâfi ile vücûd-i izâfi, vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında bir berzahtan ibârettir; ve bir cihetleri ademe ve bir cihetleri de vücûda nâzırdır. Ya'ni his gözünü değil, akıl gözünü kullan ki, adem-i izâfîde ve kuvvede ve bâtında olan şeyleri var göresin; ve vücûd-i izâfiyi ve âlem-i taayyünde ve zâhirde olan şeyleri saklı olan bir mahbûs göresin.

1380. Bâri bunu gör ki, her o kimsenin ki aklı vardır, gece gündüz cüst ü cû- [1362] sundadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1380. Bari bunu gör ki, aklı olan her kimse gece gündüz arayış içindedir.

Ey mümin! Eğer sende yokları var görecek kadar akıl gözü oluşmamış ise, bari aklı olan ve akıl gözünü kullanan kimseleri gör ki, bu akıllılar gece ve gündüz yokun arayışı içindedirler ve izafî yoklukta olan şeyleri aramakta ve istemektedirler. Çünkü izafî yoklukta olan şeyler yok değildirler; aynı şekilde izafî varlık âleminde olan şeylerde de müstakil bir varlık yoktur. Onlar yok hükmündedirler. Her an görünen âlemden bâtın âlemine intikal ederler ve hakiki varlık katında kalıcı olurlar. Nasıl ki ayet-i kerimede مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ بَاقٍ (Nahl, 16/96) yani "Sizin katınızda olan bitip kaybolur, Allah katında olan ise kalıcıdır" buyurulur.

Ey mü'min! Eğer sende yokları var görecek kadar nazar-ı aklî hâsıl olma- mış ise, bâri aklı olan ve akıl gözünü kullanan kimseleri gör ki, bu akıllılar ge- ce ve gündüz yokun cüst ü cûsunda ve adem-i izâfide olan şeyleri aramakta ve istemektedirler. Zîrâ adem-i izâfide olan şeyler yok değildirler; ve kezâ vü- cûd-i izâfî âleminde olan şeylerde de vücûd-i müstakıl yoktur. Onlar ma'dûm hükmündedirler. Her ân âlem-i zâhirden âlem-i bâtına intikal ederler ve vü- cûd-i hakîkî indinde bâkî olurlar. Nitekim ayet-i kerimede مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ بَاقٍ (Nahl,16/96) ya'ni "Sizin indinizde bitip kaybolan şey, Allah'ın indin- de bâkîdir" buyurulur.

1381. Dilencilikte bir cûdün talibi kim değildir? Dükkânlarda bir faidenin ta- libi kim değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1381. Dilencilikte bir cömertliğin talibi kim değildir? Dükkânlarda bir faydanın talibi kim değildir?

Örneğin, bir dilenci kapı kapı dolaşıp henüz ortada olmayan bir cömertliğin ve keremin talibi olur ve izafî yoklukta (göreceli yokluk) olan o cömertliğin ve keremin ortaya çıkmasını bekler; aynı şekilde dükkânlarında bekleyen esnaf ve tüccarlar henüz yokluk hâlinde olan kârın ve faydanın ortaya çıkmasını isterler.

Meselâ, bir dilenci kapı kapı dolaşıp henüz meydanda olmayan bir cûd ve keremin tâlibi olur ve adem-i izâfide olan o cûd ve keremin zuhûrunu bekler; ve kezâ dükkânlarında bekleyen esnaf ve tâcirler henüz hâl-i ademde olan kârın ve fâidenin zuhûrunu isterler.

1382. Tarlalarda bir dahlin talibi kim değildir? Ağaç dikilecek yerlerde bir hurma ağacının talibi kim değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1382. Tarlalarda bir hurma ağacının talibi kim değildir? Ağaç dikilecek yerlerde bir hurma ağacının talibi kim değildir?

"Mağâris", "mağres" kelimesinin çoğulu olup "ağaç dikilecek yerler" demektir. Yani, tarlalarda çalışan çiftçiler henüz yokluk hâlinde olan ürünün ortaya çıkmasını isterler ve ağaç dikilecek yerlerde de, henüz var olmayan hurma ağacının büyümesini ve gelişmesini beklerler.

"Mağâris", "mağres"in cem'i olup "ağaç dikilecek yerler" demektir. Ya'ni, tarlalarda çalışan rençberler henüz hâl-i ademde olan mahsûlün zuhûrunu is- terler ve ağaç dikilecek mahallerde dahi, henüz yok olan hurma ağacının neşv ü nemâsını beklerler.

1383. Medreselerde bir ilmin talibi kim değildir? Savmaalarda bir hilmin talibi kim değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1383. Medreselerde bir ilmin talibi kim değildir? Savmalarda bir hilmin talibi kim değildir?

"Savma", "tekke ve manastır ve yalnız yaşanılan yer" demektir. Yani, medreselere ve mekteplere devam eden talebeler henüz kendilerinde olmayan ilmin talibidirler; ve savmalardaki âbidler de henüz kendilerinde olmayan "hilim" (yumuşak huyluluk) gibi güzel ahlakın talibidirler. Sözün özü, bunların hepsi henüz yok olan şeylerin talibidirler.

"Savmaa", "tekye ve manastır ve vahdet-hâne" demektir. Ya'ni, medreselere ve mekteblere devam eden talebe henüz kendilerinde olmayan ilmin tâlibidirler; ve savmaalardaki âbidler dahi henüz kendilerinde olmayan "hilim" gibi hüsn-i ahlâkın tâlibidirler. Velhâsıl, bunların hepsi henüz yok olan şeylerin tâlibidirler.

1384. Varları arka tarafa bırakmışlardır; yoklara talibdirler ve bendedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1384. Varlıkları arka tarafa bırakmışlardır; yokluklara talip olmuşlardır ve onlara bağlıdırlar.

Yani, bu yukarıdaki beyitlerde gösterilen kimseler, varlıkları, yani izafî varlık âleminde hissedilen şeyleri arkalarına atmışlar ve yokluklara yönelip izafî yokluk âleminden gelecek olan şeylerin talibi ve bağlısı olmuşlardır.

Ya'ni, bu yukarıdaki beyitlerde gösterilen kimseler varları ya'ni vücûd-i izâfî âleminde mahsüs olan şeyleri arkalarına atmışlar ve yoklara teveccüh edip adem-i izâfî âleminden gelecek olan şeylerin tâlibi ve bendesi olmuşlardır.

1385. Zîra ki sun'-ı Huda'nın ma'deni ve mahzeni incilâda yokluğun gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1385. Çünkü Allah'ın sanatının kaynağı ve hazinesi, görünüşte yokluktan başka bir şey değildir.

Yani, çünkü Yüce Allah hazretlerinin hikmetli sanatının kaynağı ve hazinesi ancak izafî yokluk âlemidir ve yokluktur; ve Hakk'ın sanatları hep bu kaynaktan ve hazineden çıkıp görünür ve ortaya çıkar. Bütün nüshalarda birinci mısrada "sun'-ı Huda" (Allah'ın sanatı) geçmektedir. Fakat Konya Asar-ı Atika Müzesi olarak kullanılan türbe-i şerifenin Müdürü Yusuf Bey, fakire yazdığı 25 Kânun-ı evvel 1935 tarihli mektubunda demiştir ki: "Burada Hz. Pir'in sandukasında olan bütün yazıları çıkardım ve Türkçeye tercüme ettim. Sandukanın alt pervazında birkaç Mesnevi beyti yazılıdır. Bunların birinci kelimeleri okunduğu için tüm beyitleri kaydettim. Yalnız bir beytin birinci kelimesi kırılmış ve yerinde mevcut olmadığından dolayı hangi ciltte ve hangi başlıklı hikâyede olduğunu bulamadım. Beyit şudur: زانکه کان و مخزن سر خدا . نیست غیر نیستی در انجلا [yani "Çünkü Allah'ın sırrının kaynağı ve hazinesi, görünüşte yokluktan başka bir şey değildir."] Bu şerefli beyit hangi cildin hangi başlıklı hikâyesinin altında yazıldığını bildirirseniz minnettarınız olacağım."

Ya'ni, zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin sun'-ı hakîmânesinin menba'ı ve hazînesi ancak adem-i izâfî âlemidir ve yokluktur; ve Hakk'ın san'atları hep bu menba'dan ve hazîneden çıkıp müncelî olur ve zuhûr eder. Bilcümle nüshalarda birinci mısra'da "sun'-ı Huda" vâki'dir. Fakat Konya Asâr-ı Atîka Müzesi ittihâz olunan türbe-i şerîfenin Müdürü Yûsuf Bey fakîre yazdığı 25 Kânûn-ı evvel 935 târîhli mektubunda demiştir ki: "Burada Hz. Pîr'in sandûkasında olan bütün yazıları çıkardım ve Türkçe'ye tercüme ettim. Sandûkanın alt pervâzında birkaç Mesnevî beyti mahkûktür. Bunların birinci kelimeleri okunduğu için tekmîl beyitleri zabt ettim. Yalnız bir beytin birinci kelimesi kırılmış ve yerinde mevcûd olmadığından dolayı hangi cildde ve hangi serlevhalı hikâyede olduğunu bulamadım. Beyit şudur: زانکه کان و مخزن سر خدا . نیست غیر نیستی در انجلا [ya'ni "Zîrâ ki] sırr-ı Hudâ'nın ma'deni ve mahzeni incilâda yokluğun gayrı değildir."] Bu beyt-i şerîf hangi cildin hangi serlevhalı hikâyenin altında yazıldığını bildirir iseniz minnetdârınız olacağım."

1383. Medreselerde bir ilmin talibi kim değildir? Savmaalarda bir hilmin talibi kim değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1383. Medreselerde bir ilmin talibi kim değildir? Savmalarda bir hilmin talibi kim değildir?

"Savma", "tekke ve manastır ve yalnız yaşanılan yer" demektir. Yani, medreselere ve mekteplere devam eden talebeler henüz kendilerinde olmayan ilmin talibidirler; ve savmalardaki âbidler de henüz kendilerinde olmayan "hilim" (yumuşak huyluluk) gibi güzel ahlakın talibidirler. Sözün özü, bunların hepsi henüz yok olan şeylerin talibidirler.

"Savmaa", "tekye ve manastır ve vahdet-hâne" demektir. Ya'ni, medreselere ve mekteblere devam eden talebe henüz kendilerinde olmayan ilmin tâlibidirler; ve savmaalardaki âbidler dahi henüz kendilerinde olmayan "hilim" gibi hüsn-i ahlâkın tâlibidirler. Velhâsıl, bunların hepsi henüz yok olan şeylerin tâlibidirler.

1384. Varları arka tarafa bırakmışlardır; yoklara talibdirler ve bendedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1384. Varlıkları arka tarafa bırakmışlardır; yokluklara talip olmuşlardır ve onlara bağlıdırlar.

Yani, bu yukarıdaki beyitlerde gösterilen kimseler, varlıkları, yani izafî varlık âleminde hissedilen şeyleri arkalarına atmışlar ve yokluklara yönelip izafî yokluk âleminden gelecek olan şeylerin talibi ve bağlısı olmuşlardır.

Ya'ni, bu yukarıdaki beyitlerde gösterilen kimseler varları ya'ni vücûd-i izâfî âleminde mahsüs olan şeyleri arkalarına atmışlar ve yoklara teveccüh edip adem-i izâfî âleminden gelecek olan şeylerin tâlibi ve bendesi olmuşlardır.

1385. Zîra ki sun'-ı Huda'nın ma'deni ve mahzeni incilâda yokluğun gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1385. Çünkü Allah'ın sanatının madeni ve hazinesi, görünüşte yokluktan başka bir şey değildir.

Yani, çünkü Yüce Allah hazretlerinin hikmetli sanatının kaynağı ve hazinesi ancak izafî yokluk âlemidir ve yokluktur; ve Hakk'ın sanatları hep bu kaynaktan ve hazineden çıkıp görünür ve ortaya çıkar. Bütün nüshalarda birinci mısrada "Allah'ın sanatı" geçmektedir. Fakat Konya Asar-ı Atika Müzesi olarak kullanılan türbe-i şerifenin Müdürü Yusuf Bey, fakire yazdığı 25 Aralık 1935 tarihli mektubunda demiştir ki: "Burada Hz. Pir'in sandukasında olan bütün yazıları çıkardım ve Türkçeye tercüme ettim. Sandukanın alt pervazında birkaç Mesnevi beyti oyulmuştur. Bunların birinci kelimeleri okunduğu için tüm beyitleri kaydettim. Yalnız bir beytin birinci kelimesi kırılmış ve yerinde mevcut olmadığından dolayı hangi ciltte ve hangi başlıklı hikâyede olduğunu bulamadım. Beyit şudur: زانکه کان و مخزن سر خدا . نیست غیر نیستی در انجلا [yani "[Çünkü] Allah'ın sırrının madeni ve hazinesi, görünüşte yokluktan başka bir şey değildir."] Bu beyt-i şerif hangi cildin hangi başlıklı hikâyesinin altında yazıldığını bildirirseniz minnettarınız olacağım." Fakir de cevabını verdim. Bu oyulmuş yazılardaki ifadelerin doğru olacağı tabiidir. Buna göre asıl nüshanın "Allah'ın sırrı" olması gerekir ve anlamca da uygundur. Çünkü henüz izafî varlık âleminde görünmeyen şeyler gizli oldukları için elbette Allah'ın sırrıdır. İzafî varlık âlemine gelip görünen şeyler Allah'ın sanatı olur. Buna göre izafî yokluk âlemi Allah'ın sırrının hazinesi ve kaynağı olmuş olurlar.

Ya'ni, zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin sun'-ı hakîmânesinin menba'ı ve hazînesi ancak adem-i izâfî âlemidir ve yokluktur; ve Hakk'ın san'atları hep bu menba'dan ve hazîneden çıkıp müncelî olur ve zuhûr eder. Bilcümle nüshalarda birinci mısra'da "sun'-ı Huda" vâki'dir. Fakat Konya Asâr-ı Atîka Müzesi ittihâz olunan türbe-i şerîfenin Müdürü Yûsuf Bey fakîre yazdığı 25 Kânûn-ı evvel 935 târîhli mektubunda demiştir ki: "Burada Hz. Pîr'in sandûkasında olan bütün yazıları çıkardım ve Türkçe'ye tercüme ettim. Sandûkanın alt pervâzında birkaç Mesnevî beyti mahkûktür. Bunların birinci kelimeleri okunduğu için tekmîl beyitleri zabt ettim. Yalnız bir beytin birinci kelimesi kırılmış ve yerinde mevcûd olmadığından dolayı hangi cildde ve hangi serlevhalı hikâyede olduğunu bulamadım. Beyit şudur: زانکه کان و مخزن سر خدا . نیست غیر نیستی در انجلا [ya'ni “[Zîrâ ki] sırr-ı Hudâ'nın ma'deni ve mahzeni incilâda yokluğun gayrı değildir.”] Bu beyt-i şerîf hangi cildin hangi serlevhalı hikâyenin altında yazıldığını bildirir iseniz minnetdârınız olacağım." Fakîr dahi cevabını verdim. Bu mahkûkâttaki ibârelerin doğru olacağı tabîîdir. Binâenaleyh nüsha-i asliyyenin "sırr-ı Hudâ" olması lâzım gelir ve ma'nâca da muvâfıktır. Zîrâ henüz vücûd-i izâfî âleminde zâhir olmayan şeyler gizli oldukları için bittabi' sırr-ı Huda'dır. Vücûd-i izâfî âlemine gelip zâhir olan şeyler sun'-1 Huda olur. Binâenaleyh adem-i izâfî âlemi sırr-ı Hudâ'nın mahzeni ve menba'ı olmuş olurlar.

1386. Bundan evvel bundan bir remz söylemiş idik. Sen bunu ve onu bir gör, iki görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1386. Bundan önce bundan bir işaret söylemiştik. Sen bunu ve onu bir gör, iki görme!

Bundan önce "Varlığı ve yokluğu bir gör!" diye bir işaret ve remiz söylemiştik. Bu sebeple bu görüneni ve o görünmeyeni sen bir gör, iki görme! Çünkü görünen âlemde olan şeyler görünmeyen âlemden gelmişlerdir. Birbirinden ayrı şeyler değildir.

Bundan evvel "Mevcûdu ve ma'dûmu bir gör!" diye bir işaret ve remz söylemiş idik. Binâenaleyh bu zâhiri ve o bâtını sen bir gör, iki görme! Zîrâ zâhirde olan şeyler bâtından gelmişlerdir. Birbirinden ayrı şeyler değildir.

1387. Denilmiş oldu ki, her sınâatger ki, yetişti, sınâatte yok olan yeri aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1387. Denildi ki, her sanatkâr ki yetişti, sanatta boş olan yeri aradı.

Nitekim yukarıdaki çiftçi ve esnaf örnekleriyle diğer örneklerde denilmişti ki, yetişen her sanatkâr sanatını icra etme konusunda o sanatın bulunmadığı yeri aradı. Çiftçi ekin bulunmayan tarlayı ve ağaç dikici ağaç bulunmayan, ağaç dikilecek yeri aradı.

Nitekim yukarıdaki rençber ve esnaf misâlleriyle diğer misâllerde denilmiş idi ki, yetişen her san'atkâr san'atını icrâ hususunda o san'atın bulunmadığı yeri aradı. Rençber ekin bulunmayan tarlayı ve ağaç dikici ağaç bulunmayan, ağaç dikilecek yeri aradı.

1388. Mi'mâr yapılmamış, vîrân olmuş, tavanları atılmış bir mevzi' aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1388. Mimâr, yapılmamış, viran olmuş, tavanları atılmış bir mevzi aradı.

"Bennâ", "binâ"dan mübalağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâildir (yapanı bildiren isim); "binâ yapıcı ve mimâr" demektir. Yani, bu yokluk ve ademe (yokluğa) yönelmenin misalleri çoktur. Örneğin mimâr, sanatını göstermek için yapılmamış, viran olmuş ve tavanları yıkılmış bir yer arar.

"Benna", "bina"dan mübâlağa ile ism-i fâildir; "binâ yapıcı ve mi'mâr" demektir. Ya'ni, bu yokluk ve ademe teveccühün misâlleri çoktur. Meselâ mi'mâr san'atını göstermek için yapılmamış, vîrân olmuş ve tavanları yıkılmış bir yer arar.

1389. Sakkā su olmayan bir küp aradı; ve o dülger kapısı olmayan bir ev aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1389. Saka, su olmayan bir küp aradı; ve o dülger, kapısı olmayan bir ev aradı.

"Sakka", mübalağa ile ism-i fail (yapanı bildiren isim) olup, "su taşıyan kimse" demektir. Türkçede tahrif ile "saka" derler. Yani, saka dahi su olmayan boş bir küp aradı; ve dülger de sanatını icra etmek için kapısı olmayan bir ev aradı; ve bunların hepsi yokluğa ve hiçliğe yönelmekten ibarettir. Fakir dahi cevabını verdim. Bu mahkûkâttaki (yazılı metinlerdeki) ifadelerin doğru olacağı tabiidir. Bu sebeple asıl nüshanın "sırr-ı Huda" (Allah'ın sırrı) olması gerekir ve anlamca da uygundur. Çünkü henüz izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde ortaya çıkmayan şeyler gizli oldukları için elbette Allah'ın sırrıdır. İzafî varlık âlemine gelip ortaya çıkan şeyler Allah'ın sanatı olur. Bu sebeple izafî yokluk âlemi, Allah'ın sırrının hazinesi ve kaynağı olmuş olurlar.

"Sakkā", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "su taşıyan kimse" demektir. Türkçe'de tahrîf ile "saka" derler. Ya'ni, saka dahi su olmayan bir boş küp aradı; ve dülger de san'atını icrâ için kapısı olmayan bir evi aradı; ve bunların hepsi ademe ve yokluğa teveccühten ibarettir. Fakîr dahi cevabını verdim. Bu mahkûkâttaki ibârelerin doğru olacağı tabîîdir. Binâenaleyh nüsha-i asliyyenin "sırr-ı Hudâ" olması lâzım gelir ve ma'nâca da muvâfıktır. Zîrâ henüz vücûd-i izâfî âleminde zâhir olmayan şeyler gizli oldukları için bittabi' sırr-ı Huda'dır. Vücûd-i izâfî âlemine gelip zâhir olan şeyler sun'-1 Huda olur. Binâenaleyh adem-i izâfî âlemi sırr-ı Hudâ'nın mahzeni ve menba'ı olmuş olurlar.

1386. Bundan evvel bundan bir remz söylemiş idik. Sen bunu ve onu bir gör, iki görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1386. Bundan önce bundan bir işaret söylemiştik. Sen bunu ve onu bir gör, iki görme!

Bundan önce "Varlığı ve yokluğu bir gör!" diye bir işaret ve remiz söylemiştik. Bu sebeple bu görüneni ve o görünmeyeni sen bir gör, iki görme! Çünkü görünen âlemde olan şeyler görünmeyen âlemden gelmişlerdir. Birbirinden ayrı şeyler değildir.

Bundan evvel "Mevcûdu ve ma'dûmu bir gör!" diye bir işaret ve remz söylemiş idik. Binâenaleyh bu zâhiri ve o bâtını sen bir gör, iki görme! Zîrâ zâhirde olan şeyler bâtından gelmişlerdir. Birbirinden ayrı şeyler değildir.

1387. Denilmiş oldu ki, her sınâatger ki, yetişti, sınâatte yok olan yeri aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1387. Denildi ki, her sanatkâr ki yetişti, sanatta boş olan yeri aradı.

Nitekim yukarıdaki çiftçi ve esnaf örnekleriyle diğer örneklerde denilmişti ki, yetişen her sanatkâr sanatını icra etme konusunda o sanatın bulunmadığı yeri aradı. Çiftçi ekin bulunmayan tarlayı ve ağaç dikici ağaç bulunmayan, ağaç dikilecek yeri aradı.

Nitekim yukarıdaki rençber ve esnaf misâlleriyle diğer misâllerde denilmiş idi ki, yetişen her san'atkâr san'atını icrâ hususunda o san'atın bulunmadığı yeri aradı. Rençber ekin bulunmayan tarlayı ve ağaç dikici ağaç bulunmayan, ağaç dikilecek yeri aradı.

1388. Mi'mâr yapılmamış, vîrân olmuş, tavanları atılmış bir mevzi' aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1388. Mimâr, yapılmamış, viran olmuş, tavanları atılmış bir mevzi aradı.

"Bennâ", "binâ"dan mübalağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâildir (yapanı bildiren isim); "binâ yapıcı ve mimâr" demektir. Yani, bu yokluk ve ademe (yokluğa) yönelmenin misalleri çoktur. Örneğin mimâr, sanatını göstermek için yapılmamış, viran olmuş ve tavanları yıkılmış bir yer arar.

"Benna", "bina"dan mübâlağa ile ism-i fâildir; "binâ yapıcı ve mi'mâr" demektir. Ya'ni, bu yokluk ve ademe teveccühün misâlleri çoktur. Meselâ mi'mâr san'atını göstermek için yapılmamış, vîrân olmuş ve tavanları yıkılmış bir yer arar.

1389. Sakkā su olmayan bir küp aradı; ve o dülger kapısı olmayan bir ev aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1389. Saka, su olmayan bir küp aradı; ve o dülger, kapısı olmayan bir ev aradı.

"Saka", mübâlağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup, "su taşıyan kimse" demektir. Türkçede tahrif ile "saka" derler. Yani, saka dahi su olmayan bir boş küp aradı; ve dülger de sanatını icra etmek için kapısı olmayan bir evi aradı; ve bunların hepsi yokluğa ve hiçliğe yönelmekten ibarettir.

"Sakkā", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "su taşıyan kimse" demektir. Türk-çe'de tahrîf ile "saka" derler. Ya'ni, saka dahi su olmayan bir boş küp aradı; ve dülger de san'atını icrâ için kapısı olmayan bir evi aradı; ve bunların hepsi ademe ve yokluğa teveccühten ibarettir.

1390. Sayd vakti onlar da cümlesi ademde oldu. Ondan sonra onların cümlesi ademden kaçıcı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1390. Avlanma vakti onların hepsi yoklukta oldu. Ondan sonra onların hepsi yokluktan kaçıcı oldular.

Yani, herkes muradını avlayacağı vakit, hep yokluğa ve hiçliğe yöneldi. Şaşılacak şeydir ki, sonra hepsi de cismin yokluğundan ve hiçliğinden ibaret olan ölümden kaçıcı oldu. Halbuki ölüm ve bu görünen cismin yokluğu, "Ölüm müminin hediyesidir" hadis-i şerifi gereğince Hakk'ın mümine bir hediyesidir. Nitekim cenab-ı Pir Efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 43. bölümünde şöyle buyururlar:

"Kabirde gördüğün birçok çürümüş kemikler ancak bir rahatlığın işaretidir. Hoş ve sarhoş bir halde uyumuş ve o lezzet ve sarhoşluktan haberdar bulunmuştur. Nihayet "Onun toprağı üzerinde hoş olsun!" dedikleri boşuna değildir. Şimdi eğer toprağın hoşluktan haberi olmasa idi, bunu nasıl söylerler idi?"

Ya'ni, herkes murâdını avlayacağı vakit, hep ademe ve yokluğa teveccüh etti. Taaccüb olacak şeydir ki, sonra hepsi de cismin ademinden ve yokluğundan ibaret olan ölümden kaçıcı oldu. Halbuki ölüm ve bu cism-i zâhirin yokluğu الموت تحفة المؤمن ya'ni Ölüm mü'minin tuhfesidir" hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın mü'mine bir hediyesidir. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 43. faslında şöyle buyururlar:

"Kabirde gördüğün birçok çürümüş kemikler ancak bir râhatın alâkadârıdır. Hoş ve sermest bir hâlde uyumuş ve o lezzet ve mestlikten haberdâr bulunmuştur. Nihayet "Onun toprağı üzerinde hoş olsun!" dedikleri beyhûde değildir. İmdi eğer toprağın hoşluktan haberi olmasa idi, bunu nasıl söylerler idi?"

1391. Mâdemki senin ümîdin "la"dır, ondan perhîz nedir? Kendi tab'ının enîsi ile nizâ' nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1391. Mademki senin ümidin "yokluk"tur, ondan sakınmak nedir? Kendi tabiatının dostu ile çekişmek nedir?

Yukarıdaki örneklerden anlaşıldığı üzere, mademki senin ümidin "yokluk"tur, yani yok olan şey hakkındadır ve yokluktadır ve yönelişin hep yokluğa doğrudur, bu sebeple yokluk hâli olan ölümden bu kadar sakınman ve kaçman nedir? Kendi tabiatının dostu ve alışık olduğu bir şey olan o yokluğa karşı niçin çekişmektesin ve "aman, bana ölüm gelmesin" diye çalışmaktasın?

Yukarıdaki misâllerden anlaşıldığı üzere, mâdemki senin ümîdin "la"dır, ya'ni yok olan şey hakkındadır ve yokluktadır ve teveccühün hep yokadır, binâenaleyh yokluk hâli olan ölümden bu kadar perhîzin ve kaçman nedir? Kendi tab'ının enîsi ve ülfet ettiği bir şey olan o yokluğa karşı niçin nizâ' etmektesin ve aman, bana ölüm gelmesin, diye çalışmaktasın?

1392. Mâdemki senin tabîatının enîsi o yokluktur, fenâdan ve yoktan bu perhîz nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1392. Mademki senin tabiatının yoldaşı o yokluktur, fenadan ve yokluktan bu perhiz nedir?

Mademki senin tabiatının yoldaşı ve alıştığı şey o yokluktur, manen fani olmaktan ibaret olan iradî ölümden ve zahiri yokluktan ibaret olan zorunlu ölümden bu perhizin nedir? Senin bu perhizin, tabiatının alışkanlığına ve zahiri fiillerine karşı bir çelişki ve zıtlık oluşturmaz mı? Bu beyitlerde hem iradî ölüme hem de zahiri ölüme işaret buyrulur. Çünkü zahiri ölümle ölmeyenlere zahiri ölüm ağır gelir; ve iradî ölümle ölenler, zahiri ölümün âşığıdırlar.

Mâdemki senin tabîatının enîsi ve alıştığı şey o yokluktur, fenâdan ya'ni ma'nen fânî olmaktan ibaret olan mevt-i ihtiyârîden ve sûrî yokluktan ibâret olan mevt-i ıztırârîden bu perhîzin nedir? Senin bu perhîzin tab'ının ünsiyetine ve zâhirî efâline karşı bir tenâkuz ve ziddiyet teşkil etmez mi? Bu beyitlerde hem mevt-i ihtiyârî ve hem de mevt-i sûrîye işaret buyurulur. Zîrâ mevt-i sûrî ile ölmeyenlere mevt-i sûrî ağır gelir; ve mevt-i ihtiyârî ile ölenler, mevt-i sûrînin âşığıdırlar.

1390. Sayd vakti onlar da cümlesi ademde oldu. Ondan sonra onların cümlesi [1372] ademden kaçıcı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1390. Avlanma vakti onların hepsi yoklukta oldu. Ondan sonra onların hepsi yokluktan kaçıcı oldular.

Yani, herkes muradını avlayacağı zaman, hep yokluğa ve hiçliğe yöneldi. Şaşılacak şeydir ki, sonra hepsi de cismin yokluğundan ve hiçliğinden ibaret olan ölümden kaçıcı oldu. Halbuki ölüm ve bu görünen cismin yokluğu, "Ölüm müminin hediyesidir" hadis-i şerifi gereğince Hakk'ın mümine bir hediyesidir. Nitekim cenab-ı Pir Efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 43. bölümünde şöyle buyururlar: "Kabirde gördüğün birçok çürümüş kemikler ancak bir rahatın işaretidir. Hoş ve sarhoş bir halde uyumuş ve o lezzet ve sarhoşluktan haberdar bulunmuştur. Nihayet 'Onun toprağı üzerinde hoş olsun!' dedikleri boşuna değildir. Şimdi eğer toprağın hoşluktan haberi olmasaydı, bunu nasıl söylerlerdi?"

Ya'ni, herkes murâdını avlayacağı vakit, hep ademe ve yokluğa teveccüh etti. Taaccüb olacak şeydir ki, sonra hepsi de cismin ademinden ve yokluğundan ibaret olan ölümden kaçıcı oldu. Halbuki ölüm ve bu cism-i zâhirin yokluğu الموت تحفة المؤمن ya'ni “Ölüm mü'minin tuhfesidir” hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın mü'mine bir hediyesidir. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 43. faslında şöyle buyururlar: "Kabirde gördüğün birçok çürümüş kemikler ancak bir râhatın alâkadârıdır. Hoş ve sermest bir hâlde uyumuş ve o lezzet ve mestlikten haberdâr bulunmuştur. Nihayet "Onun toprağı üzerinde hoş olsun!" dedikleri beyhûde değildir. İmdi eğer toprağın hoşluktan haberi olmasa idi, bunu nasıl söylerler idi?"

1391. Mâdemki senin ümîdin "la"dır, ondan perhîz nedir? Kendi tab'ının enîsi ile nizâ' nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1391. Mademki senin ümidin "yokluk"tur, ondan sakınmak nedir? Kendi tabiatının dostu ile çekişmek nedir?

Yukarıdaki örneklerden anlaşıldığı üzere, mademki senin ümidin "yokluk"tur, yani yok olan şey hakkındadır ve yokluktadır ve yönelişin hep yokluğa doğrudur, bu sebeple yokluk hâli olan ölümden bu kadar sakınman ve kaçman nedir? Kendi tabiatının dostu ve alışık olduğu bir şey olan o yokluğa karşı niçin çekişmektesin ve "aman, bana ölüm gelmesin" diye çalışmaktasın?

Yukarıdaki misâllerden anlaşıldığı üzere, mâdemki senin ümîdin "la"dır, ya'ni yok olan şey hakkındadır ve yokluktadır ve teveccühün hep yokadır, binâenaleyh yokluk hâli olan ölümden bu kadar perhîzin ve kaçman nedir? Kendi tab'ının enîsi ve ülfet ettiği bir şey olan o yokluğa karşı niçin nizâ' etmektesin ve aman, bana ölüm gelmesin, diye çalışmaktasın?

1392. Mâdemki senin tabîatının enîsi o yokluktur, fenâdan ve yoktan bu perhîz nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1392. Mademki senin tabiatının yoldaşı o yokluktur, fena olmaktan ve yokluktan bu kaçınma nedir?

Mademki senin tabiatının yoldaşı ve alıştığı şey o yokluktur, manen fani olmaktan ibaret olan iradî ölümden ve zahiri yokluktan ibaret olan zorunlu ölümden bu kaçınman nedir? Senin bu kaçınman, tabiatının alışkanlığına ve zahiri fiillerine karşı bir çelişki ve zıtlık oluşturmaz mı? Bu beyitlerde hem iradî ölüme hem de zahiri ölüme işaret buyrulur. Çünkü zahiri ölümle ölmeyenlere zahiri ölüm ağır gelir; ve iradî ölümle ölenler, zahiri ölümün aşığıdırlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "من بشرني بخروج الصفر بشرته بالجنة" yani "Safer ayının çıktığını bana müjdeleyen kimseyi cennet ile müjdelerim" buyrulur ki, bu hadis-i şerif IV. ciltte bir şerh olarak beyan buyrulmuş idi. Malumdur ki, Server-i âlem Efendimiz safer ayından sonra giren rebîu'l-evvel ayında vefat buyurmuşlardır; ve aynı şekilde cenab-ı Pir efendimizin hastalıkları zamanında Sadreddin-i Konevi hazretleri ziyaretlerine gelip "Allah Teâlâ size şifayı acil versin!" dediği vakit, Hz. Pir cevaben: "Bundan sonra acil şifa duası sizin olsun! Aşık ile maşuk arasında kıldan bir gömlek kalmıştır. İstemez misin ki, o gömlek dahi kalkıp nur nura kavuşsun!" buyurmuşlardır. Ve aynı şekilde fakir bir gün mürşidim Mesnevihan Selanikli Es'ad Dede efendi hazretlerine Mesnevi-i Şerife şerh yazılmasını rica ettim. Buyurdular ki: "Mesnevi-i Şerifin şerhi uzun senelere bağlıdır. Bakalım bizim o kadar ömrümüz var mı? Farz et ki, o kadar ömrümüz olsun, canımız sıkılmadan bu alemde nasıl duracağız?" İşte, görülüyor ki, ölüme aşık olmak her yiğidin işi değildir. Ve zahiri ölümden ürkenlerin kulları irşat davasına kalkışmaları doğru değildir. İşte kamil ile nakısın (eksik olanın) ölçüsü ancak bu ölümdür.

Mâdemki senin tabîatının enîsi ve alıştığı şey o yokluktur, fenâdan ya'ni ma'nen fânî olmaktan ibaret olan mevt-i ihtiyârîden ve sûrî yokluktan ibâret olan mevt-i ıztırârîden bu perhîzin nedir? Senin bu perhîzin tab'ının ünsiyetine ve zâhirî efâline karşı bir tenâkuz ve ziddiyet teşkil etmez mi? Bu beyitlerde hem mevt-i ihtiyârî ve hem de mevt-i sûrîye işaret buyurulur. Zîrâ mevt-i sûrî ile ölmeyenlere mevt-i sûrî ağır gelir; ve mevt-i ihtiyârî ile ölenler, mevt-i sûrînin âşığıdırlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz من بشرني بخروج الصفر بشرته بالجنة ya'ni "Safer ayının çıktığını bana müjdeleyen kimseyi cennet ile müjdelerim" buyurulur ki, Bu hadîs-i şerîf IV. cildde bir sürh olarak beyân buyurulmuş idi. Mâlûmdurki, Server-i âlem Efendimiz safer ayından sonra giren rebîu'l-evvel ayında intikāl buyurmuşlardır; ve kezâ cenâb-ı Pîr efendimizin hastalıkları zamânında Sadreddîn-i Konevî hazretleri iyâdetlerine gelip "Allâh Teâlâ size şifayı acil versin!" dediği vakit, Hz. Pîr cevâben: "Bundan sonra şifâ-yı âcil duâsı sizin olsun! Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlek kalmıştır. İstemez misin ki, o gömlek dahi kalkıp nûr nûra vâsıl olsun!" buyurmuşlardır. Ve kezâ fakîr bir gün mürşidim Mesnevîhân Selanikli Es'ad Dede efendi hazretlerine Mesnevî-i Şerîfe şerh yazılmasını niyâz ettim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerîfin şerhi uzun senelere mütevakkıftır. Bakalım bizim o kadar ömrümüz var mı? Farzet ki, o kadar ömrümüz olsun, canımız sıkılmadan bu âlemde nasıl duracağız?" İşte, görülüyor ki, ölüme âşık olmak her yiğidin kârı değildir. Ve mevt-i sûrîden ürkenlerin irşâd-ı ibâd da'vâsına kıyâmları doğru değildir. İşte kâmil ile nâkısın mîzânı ancak bu ölümdür.

1393. Ey cân! Sır ile "la"nın enîsi değil isen, lâ pususunda niçin muntazırsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1393. Ey can! Sır ile "la"nın dostu değilsen, niçin "la" pususunda bekliyorsun?

Ey can ve anlamdan ibaret olan insan! Sen bâtınen ve kalben "la"nın, yani yokluğun dostu değilsen, yokluk pususunda oturup, niçin bu yokluktan ortaya çıkacak olan avına ve muradına bekliyorsun?

Ey cân ve ma'nâdan ibaret olan insân! Sen bâtınen ve kalben "la"nın ya'ni yokun enîsi değil isen, yokluk pususunda oturup, niçin bu yokluktan zuhûr edecek olan avına ve murâdına muntazırsın?

1394. Zîrâ malik olduğun şeyin cümlesinden gönlünü koparmışsın. Gönül oltasını la denizine bırakmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1394. Çünkü sahip olduğun her şeyden gönlünü koparmışsın. Gönül oltasını "la" denizine bırakmışsın.

Çünkü fiillerin ve hareketlerinle sabittir ki, bu izafî varlık âleminde sahip olduğun görünen eşyaların hepsinden gönlünü koparmışsın ve onları gönlünden çıkarıp gönül oltasını yokluk ve izafî yokluk denizine atmışsın. O denizden balık mesabesinde olan arzularını avlamakla meşgul olmuşsun.

Zîrâ ef'âl ve harekâtın ile sâbittir ki, bu vücûd-i izâfî âleminde mâlik olduğun eşyâ-yı zâhirin hepsinden gönlünü koparmışsın ve onları gönlünden çıkarıp gönül oltasını yokluk ve adem-i izâfi denizine atmışsın. O denizden balık mesâbesinde olan murâdlarını avlamak ile meşgül olmuşsun.

1395. Binâenaleyh murad bahrinden kaçma nedendir? Zîrâ ki senin oltan yüz binlerce sayd verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1395. Bu sebeple murat denizinden kaçmak nedendir? Çünkü senin oltan yüz binlerce av verdi.

Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "من بشرني بخروج الصفر بشرته بالجنة" yani "Safer ayının çıktığını bana müjdeleyen kimseyi cennet ile müjdelerim" buyurmuştur ki, bu hadîs-i şerîf IV. ciltte bir sürh (kırmızı mürekkeple yazılmış açıklama) olarak beyan buyurulmuştu. Bilinmelidir ki, Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz safer ayından sonra gelen rebîu'l-evvel ayında vefat etmişlerdir; ve aynı şekilde Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) efendimizin hastalıkları zamanında Sadreddîn-i Konevî hazretleri kendisini ziyarete gelip "Allah Teâlâ size acil şifa versin!" dediği vakit, Hz. Pîr cevaben: "Bundan sonra acil şifa duası sizin olsun! Âşık ile maşuk arasında kıldan bir gömlek kalmıştır. İstemez misin ki, o gömlek dahi kalkıp nur nura kavuşsun!" buyurmuşlardır. Ve aynı şekilde fakir (ben) bir gün mürşidim Mesnevîhân Selanikli Es'ad Dede efendi hazretlerine Mesnevî-i Şerîf'e şerh yazılmasını rica ettim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerîf'in şerhi uzun senelere bağlıdır. Bakalım bizim o kadar ömrümüz var mı? Farz et ki, o kadar ömrümüz olsun, canımız sıkılmadan bu âlemde nasıl duracağız?" İşte, görülüyor ki, ölüme âşık olmak her yiğidin işi değildir. Ve zahirî ölümden ürkenlerin kulları irşat etme (doğru yola yönlendirme) davasına kalkışmaları doğru değildir. İşte kâmil (olgun) ile nakısın (eksik olanın) ölçüsü ancak bu ölümdür.

Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz من بشرني بخروج الصفر بشرته بالجنة ya'ni "Safer ayının çıktığını bana müjdeleyen kimseyi cennet ile müjdelerim" buyurulur ki, Bu hadîs-i şerîf IV. cildde bir sürh olarak beyân buyurulmuş idi. Mâlûmdurki, Server-i âlem Efendimiz safer ayından sonra giren rebîu'l-evvel ayında intikāl buyurmuşlardır; ve kezâ cenâb-ı Pîr efendimizin hastalıkları zamânında Sadreddîn-i Konevî hazretleri iyâdetlerine gelip "Allâh Teâlâ size şifayı acil versin!" dediği vakit, Hz. Pîr cevâben: "Bundan sonra şifâ-yı âcil duâsı sizin olsun! Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlek kalmıştır. İstemez misin ki, o gömlek dahi kalkıp nûr nûra vâsıl olsun!" buyurmuşlardır. Ve kezâ fakîr bir gün mürşidim Mesnevîhân Selanikli Es'ad Dede efendi hazretlerine Mesnevî-i Şerîfe şerh yazılmasını niyâz ettim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerîfin şerhi uzun senelere mütevakkıftır. Bakalım bizim o kadar ömrümüz var mı? Farzet ki, o kadar ömrümüz olsun, canımız sıkılmadan bu âlemde nasıl duracağız?" İşte, görülüyor ki, ölüme âşık olmak her yiğidin kârı değildir. Ve mevt-i sûrîden ürkenlerin irşâd-ı ibâd da'vâsına kıyâmları doğru değildir. İşte kâmil ile nâkısın mîzânı ancak bu ölümdür.

1393. Ey cân! Sır ile "la"nın enîsi değil isen, lâ pususunda niçin muntazırsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1393. Ey can! Sır ile "la"nın dostu değilsen, niçin "la" pususunda bekliyorsun?

Ey can ve anlamdan ibaret olan insan! Sen bâtınen ve kalben "la"nın, yani yokluğun dostu değilsen, yokluk pususunda oturup, niçin bu yokluktan ortaya çıkacak olan avına ve muradına bekliyorsun?

Ey cân ve ma'nâdan ibaret olan insân! Sen bâtınen ve kalben "la"nın ya'ni yokun enîsi değil isen, yokluk pususunda oturup, niçin bu yokluktan zuhûr edecek olan avına ve murâdına muntazırsın?

1394. Zîrâ malik olduğun şeyin cümlesinden gönlünü koparmışsın. Gönül oltasını la denizine bırakmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1394. Çünkü sahip olduğun her şeyden gönlünü koparmışsın. Gönül oltasını "la" denizine bırakmışsın.

Çünkü fiillerin ve hareketlerinle sabittir ki, bu izafî varlık âleminde sahip olduğun görünen eşyaların hepsinden gönlünü koparmışsın ve onları gönlünden çıkarıp gönül oltasını yokluk ve izafî yokluk denizine atmışsın. O denizden balık mesabesinde olan arzularını avlamakla meşgul olmuşsun.

Zîrâ ef'âl ve harekâtın ile sâbittir ki, bu vücûd-i izâfî âleminde mâlik olduğun eşyâ-yı zâhirin hepsinden gönlünü koparmışsın ve onları gönlünden çıkarıp gönül oltasını yokluk ve adem-i izâfi denizine atmışsın. O denizden balık mesâbesinde olan murâdlarını avlamak ile meşgül olmuşsun.

1395. Binâenaleyh murad bahrinden kaçma nedendir? Zîrâ ki senin oltan yüz binlerce sayd verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1395. Bu sebeple murat denizinden kaçmak nedendir? Çünkü senin oltan yüz binlerce av verdi.

Bu sebeple, murat balıklarının denizi olan o izafî yokluktan kaçmak nedendir? Halbuki senin o denize attığın kalbinin oltası birçok avlar avladı ve birçok murat balıklarını o yokluk denizinden çıkardı.

Binâenaleyh murâd balıklarının deryâsı olan o adem-i izâfiden kaçmak nedendir? Halbuki senin o deryâya attığın kalbinin oltası birçok avlar avladı ve birçok murâd balıklarını o yokluk denizinden çıkardı.

1396. Sen azığa neden "ölüm" adını verdin? Sihirbazlığı gör ki, sana azığı ölüm gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1396. Sen azığa neden "ölüm" adını verdin? Sihirbazlığı gör ki, sana azığı ölüm gösterdi.

"Berg", burada "azık ve erzak" anlamındadır; ve "azık"tan kasıt, hayattır. Ölüm her ne kadar yokluk ve hiçlik gibi görünse de, içsel olarak varlıktır ve hayattır. Nitekim ayet-i kerîmede وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) yani "Ahiret evi, elbette hayat evidir, eğer bilselerdi" buyurulur; ve bu ayet-i kerîmenin tefsiri V. cildin 3586 numaralı beytinden itibaren Hz. Pîr tarafından açık bir şekilde beyan buyurulmuştur. Yani sen azık mesabesinde olan hayata, sadece cismin yokluğunu ve fani oluşunu görüp, neden ölüm adını verdin? Yüce Allah'ın hikmetli fiillerinin sihirbazlığını gör ki, sana azığı ve hayatı, ölüm ve varlığı, yokluk gösterdi. Hz. Pîr'in beyti:

Açıklayıcı tercüme: "Ölüm ahiret hayatıdır; ve bu dünya hayatı ahiret hayatına göre ölümdür. Fakat kâfirin nazarında aksi ve tersi görünür. O, dünya hayatını hayat ve ahiret hayatını ölüm görür."

"Berg", burada "zâd ve zahîre ve azık" ma'nâsınadır; ve "azık"tan murâd, hayattır. Ölüm her ne kadar adem ve yokluk görünür ise de, bâtınen varlıktır ve hayattır. Nitekim ayet-i kerîmede وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni "Ahiret evi, elbet hayât evidir, eğer bilseler idi" buyurulur; ve bu âyet-i kerîmenin tefsîri V. cildin 3586 numaralı beytinden îtibâren Hz. Pîr tarafından açık bir sûrette beyân buyurulmuştur. Ya'ni sen azık mesâbesinde olan hayâta, mahzâ cismin yokluğunu ve fenâsını görüp, neden ölüm adını verdin? Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin ef'âl-i hakîmânesinin sihirbazlığını gör ki, sana azığı ve hayâtı, ölüm ve varlığı, yokluk gösterdi. Beyt-i Hz. Pîr:

Îzâhan tercüme: "Ölüm hayât-i uhrevîdir; ve bu hayât-i dünyâ hayât-i uhrevîye nazaran ölümdür. Fakat kâfirin nazarında aksi ve tersi görünür. O, dünyâ hayatını hayât ve âhiret hayatını ölüm görür."

1397. Onun san'atının sihri senin iki gözünü bağladı, tâ ki, cânın rağbeti kuyuya geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1397. Onun sanatının sihri senin iki gözünü bağladı, tâ ki, canının rağbeti kuyuya geldi.

Yüce Allah hazretlerinin hikmetli sanatının gösterdiği sihir ve olağanüstülük, senin kalbinin iki gözünü kapadı ve örttü. Nihayet senin canının rağbeti ve muhabbeti, kuyu mesabesinde olan bu dar ve sıkıntılı dünyaya yöneldi ve ölümden son derece korkar bir hâle geldin.

Hak Teâlâ hazretlerinin san'at-ı hakîmânesinin gösterdiği sihir ve fevkalâdelik senin kalbinin iki gözünü kapadı ve örttü. Nihâyet senin cânının rağbeti ve muhabbeti kuyu mesâbesinde olan bu dar ve sıkıntılı dünyâya masrüf oldu ve ölümden son derece korkar bir hâle geldin.

1398. Onun hayalinde Kirdigar'ın mekrinden kuyunun fevki olan cümle sahrâ zehir ve yılandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1398. Onun hayalinde Yaratıcı'nın gizli yönlendirmesinden (ilahi plan) dolayı kuyunun üstü olan bütün ova zehir ve yılandır.

Bu sebeple, istek balıklarının denizi olan o izafî yokluktan kaçmak nedendir? Hâlbuki senin o denize attığın kalbinin oltası birçok avlar avladı ve birçok istek balıklarını o yokluk denizinden çıkardı.

Binâenaleyh murâd balıklarının deryâsı olan o adem-i izâfiden kaçmak nedendir? Halbuki senin o deryâya attığın kalbinin oltası birçok avlar avladı ve birçok murâd balıklarını o yokluk denizinden çıkardı.

1396. Sen azığa neden "ölüm" adını verdin? Sihirbazlığı gör ki, sana azığı ölüm gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1396. Sen azığa neden "ölüm" adını verdin? Sihirbazlığı gör ki, sana azığı ölüm gösterdi.

"Berg", burada "azık ve erzak" anlamındadır; ve "azık"tan kasıt, hayattır. Ölüm her ne kadar yokluk ve hiçlik gibi görünse de, içsel olarak varlıktır ve hayattır. Nitekim ayet-i kerîmede وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) yani "Ahiret evi, elbette hayat evidir, eğer bilselerdi" buyurulur; ve bu ayet-i kerîmenin tefsiri V. cildin 3586 numaralı beytinden itibaren Hz. Pîr tarafından açık bir şekilde beyan buyurulmuştur. Yani sen azık mesabesinde olan hayata, sadece cismin yokluğunu ve fani oluşunu görüp, neden ölüm adını verdin? Yüce Allah'ın hikmetli fiillerinin sihirbazlığını gör ki, sana azığı ve hayatı, ölüm ve varlığı, yokluk gösterdi. Hz. Pîr'in beyti:

Açıklayıcı tercüme: "Ölüm ahiret hayatıdır; ve bu dünya hayatı ahiret hayatına göre ölümdür. Fakat kâfirin nazarında aksi ve tersi görünür. O, dünya hayatını hayat ve ahiret hayatını ölüm görür."

"Berg", burada "zâd ve zahîre ve azık" ma'nâsınadır; ve "azık"tan murâd, hayattır. Ölüm her ne kadar adem ve yokluk görünür ise de, bâtınen varlıktır ve hayattır. Nitekim ayet-i kerîmede وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni "Ahiret evi, elbet hayât evidir, eğer bilseler idi" buyurulur; ve bu âyet-i kerîmenin tefsîri V. cildin 3586 numaralı beytinden îtibâren Hz. Pîr tarafından açık bir sûrette beyân buyurulmuştur. Ya'ni sen azık mesâbesinde olan hayâta, mahzâ cismin yokluğunu ve fenâsını görüp, neden ölüm adını verdin? Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin ef'âl-i hakîmânesinin sihirbazlığını gör ki, sana azığı ve hayâtı, ölüm ve varlığı, yokluk gösterdi. Beyt-i Hz. Pîr:

Îzâhan tercüme: "Ölüm hayât-i uhrevîdir; ve bu hayât-i dünyâ hayât-i uhrevîye nazaran ölümdür. Fakat kâfirin nazarında aksi ve tersi görünür. O, dünyâ hayatını hayât ve âhiret hayatını ölüm görür."

1397. Onun san'atının sihri senin iki gözünü bağladı, tâ ki, cânın rağbeti kuyuya geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1397. Onun sanatının sihri senin iki gözünü bağladı, tâ ki, canının rağbeti kuyuya geldi.

Yüce Allah hazretlerinin hikmetli sanatının gösterdiği sihir ve olağanüstülük, senin kalbinin iki gözünü kapadı ve örttü. Nihayet senin canının rağbeti ve muhabbeti, kuyu mesabesinde olan bu dar ve sıkıntılı dünyaya yöneldi ve ölümden son derece korkar bir hâle geldin.

Hak Teâlâ hazretlerinin san'at-ı hakîmânesinin gösterdiği sihir ve fevkalâdelik senin kalbinin iki gözünü kapadı ve örttü. Nihâyet senin cânının rağbeti ve muhabbeti kuyu mesâbesinde olan bu dar ve sıkıntılı dünyâya masrüf oldu ve ölümden son derece korkar bir hâle geldin.

1398. Onun hayalinde Kirdigar'ın mekrinden kuyunun fevki olan cümle sahrâ zehir ve yılandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1398. Onun hayalinde Yaratıcı'nın gizli yönlendirmesinden dolayı kuyunun üstündeki bütün sahra zehir ve yılandır.

Bu dünya kuyusuna rağbet eden o canın hayalinde, mutlak fail olan Yüce Allah hazretlerinin, insan bedeninin fani olup karanlık toprak altına gömülmesi gibi koyduğu bir gizli yönlendirmeden dolayı, bu kuyunun üstündeki ahiretin hayat ve ruhanî tesirler sahrası, zehirler ve yılanlar ile doludur. Bu sebeple bu canın gözü ancak topraktadır. Onun hayali mezarın darlığı ve karanlığı ve cismin orada çürümesi ve hayvanlara ve haşerata gıda olması ile meşguldür. Bu ölüm vasıtasıyla dünya kuyusundan kurtulup, geniş ve aydınlık ve latif bir sahaya çıktığını zihnine sığdıramaz.

Bu dünyâ kuyusuna rağbet eden o cânın hayalinde, fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin, cism-i insânînin fânî olup karanlık toprak altına gömülmesi gibi vaz' ettiği bir mekrden dolayı, bu kuyunun fevki olan âhiretin hayât ve rûhâniyet sahrâsı, zehirler ve yılanlar ile doludur. Binâenaleyh bu cânın gözü ancak topraktadır. Onun hayâli mezârın darlığı ve karanlığı ve cismin orada çürümesi ve hayvânlara ve haşerâta gıda olması ile meşgüldür. Bu ölüm vâsıtasıyla dünyâ kuyusundan kurtulup, geniş ve aydınlık ve latîf bir sâhaya çıktığını zihnine sığdıramaz.

1399. Şübhesiz, kuyuyu bir penah yapmıştır, tâ ki, ölüm onu kuyuya atmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1399. Şüphesiz, kuyuyu bir sığınak yapmıştır, tâ ki, ölüm onu kuyuya atmıştır.

İşte bu korkunç hayalinden dolayı o can, bir karanlık ve dar kuyu olan bu dünyayı kendisine sığınak ve barınacak yer yapmıştır. Nihayet kendisinin bu kötü hayalinden dolayı zahirî ölüm onu bu tabiat kuyusuna atmış ve o can bu dünya hayatına dört elle sarılmış kalmıştır. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 61. bölümünde bu anlamı açıklayarak şöyle buyururlar:

“Taziye sahibi mezarın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrafını tavaf eder ve öper. Yani o yüzüğü burada kaybettim der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Yüce Allah hikmet gereği ruhu kalıp ile bir iki gün birleştirmek için bu kadar sanat yaptı ve kudretini gösterdi ki, eğer insan kalıbı ile beraber bir an mezarın içinde otursa, deli olma korkusu vardır. Şekil tuzağından ve kokmuş kalıptan sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Yüce Allah korkutmak için onu bir işaret kıldı, tâ ki, insanların kalbinde kabir vahşetinden ve toprağın karanlığından bir korku meydana gelsin! Nasıl ki yolda bir mevkide bir kervanı vurduklarında “Burası korku yeridir” diye, işaret olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne koyarlar. Bu mezarlar dahi tehlikeli yer için böylece özel bir işarettir. O korku onlara etkilidir.”

İşte bu korkunç hayâlinden dolayı o cân bir karanlık ve dar kuyu olan bu dünyayı kendine penâh ve sığınacak yer yapmıştır. Nihâyet kendinin bu kötü hayâlinden dolayı sûrî ölüm onu bu tabiat kuyusuna atmış ve o cân bu dünyâ hayâtına dört el ile sarılmış kalmıştır. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 61. faslında bu ma'nâyı tavzîhen şöyle buyururlar:

“Sâhib-i ta'ziye mezârın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve takbîl eyler. Ya'ni o yüzüğü burada zâyi' ettim der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıp ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi ki, eğer insan kalıbı ile beraber bir lahza mezarın içinde otursa, dîvâne olmak havfi vardır. Sûret tuzağından ve kokmuş kalıptan sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı, tâ ki, insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peyda ola! Nitekim yolda bir mevzi'de bir kervânı vurduklarında “Burası makām-ı havfdir” diye, alâmet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne vaz' ederler. Bu mezârlar dahi mahall-i hatar için böylece bir alâmet-i mahsûsedir. O korku onlara te'sîrlidir.”

1400. O şeyi ki, senin galatlarından söyledik, ey azîz! Yine bunun üzerine [1382] Attar'ın kelâmını dahi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1400. Ey aziz, senin yanlışlarından bahsettiğimiz şeyi, yine bunun üzerine Attar'ın sözünü de dinle!

Yani, ey görünen gözünü kullanıp bu gözün görüşü üzerine hükmeden kimse! Biz senin yanlış ve hatalı düşüncelerini ve boş hayallerini buraya kadar söyledik. Fakat bu anlamı tekrar senin gözünde canlandırmak için, bu dünya kuyusuna rağbet eden o canın hayalinde, mutlak fail olan Yüce Allah hazretlerinin, insan bedeninin fani olup karanlık toprak altına gömülmesi gibi koyduğu bir gizli yönlendirmeden dolayı, bu kuyunun üstü olan ahiretin hayat ve ruhanîyet sahrası, zehirler ve yılanlar ile doludur. Bu sebeple bu canın gözü ancak topraktadır. Onun hayali mezarın darlığı ve karanlığı ve cismin orada çürümesi ve hayvanlara ve haşerelere gıda olması ile meşguldür. Bu ölüm vasıtasıyla dünya kuyusundan kurtulup, geniş ve aydınlık ve latif bir sahaya çıktığını zihnine sığdıramaz.

Ya'ni, ey zâhir gözünü kullanıp bu gözün görüşü üzerine hükmeden kimse! Biz senin yanlış ve galat olan düşüncelerini ve boş hayallerini buraya kadar söyledik. Fakat bu ma'nâyı tekrâr senin nazarında tecessüm ettirmek için Bu dünyâ kuyusuna rağbet eden o cânın hayalinde, fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin, cism-i insânînin fânî olup karanlık toprak altına gömülmesi gibi vaz' ettiği bir mekrden dolayı, bu kuyunun fevki olan âhiretin hayât ve rûhâniyet sahrâsı, zehirler ve yılanlar ile doludur. Binâenaleyh bu cânın gözü ancak topraktadır. Onun hayâli mezârın darlığı ve karanlığı ve cismin orada çürümesi ve hayvânlara ve haşerâta gıda olması ile meşgüldür. Bu ölüm vâsıtasıyla dünyâ kuyusundan kurtulup, geniş ve aydınlık ve latîf bir sâhaya çıktığını zihnine sığdıramaz.

1399. Şübhesiz, kuyuyu bir penah yapmıştır, tâ ki, ölüm onu kuyuya atmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1399. Şüphesiz, kuyuyu bir sığınak yapmıştır, tâ ki, ölüm onu kuyuya atmıştır.

İşte bu korkunç hayalinden dolayı o can, bir karanlık ve dar kuyu olan bu dünyayı kendine sığınak ve barınacak yer yapmıştır. Nihayet kendisinin bu kötü hayalinden dolayı zahirî ölüm onu bu tabiat kuyusuna atmış ve o can bu dünya hayatına dört elle sarılmış kalmıştır. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 61. bölümünde bu anlamı açıklayarak şöyle buyururlar: "Taziye sahibi mezarın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrafını tavaf eder ve öper. Yani o yüzüğü burada zayi ettim der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Yüce Allah, hikmet gereği, ruhu bedenle bir iki gün birleştirmek için bu kadar sanat yaptı ve kudretini gösterdi ki, eğer insan bedeniyle beraber bir an mezarın içinde otursa, deli olma korkusu vardır. Suret tuzağından ve kokmuş bedenden sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Yüce Allah korkutmak için onu bir alamet kıldı, tâ ki, insanların kalbinde kabir vahşetinden ve toprağın karanlığından bir korku meydana gelsin! Nasıl ki yolda bir mevkide bir kervanı vurduklarında "Burası korku yeridir" diye, alamet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne koyarlar. Bu mezarlar dahi tehlikeli yer için böylece özel bir alamettir. O korku onlara etkilidir."

İşte bu korkunç hayâlinden dolayı o cân bir karanlık ve dar kuyu olan bu dünyayı kendine penâh ve sığınacak yer yapmıştır. Nihâyet kendinin bu kötü hayâlinden dolayı sûrî ölüm onu bu tabiat kuyusuna atmış ve o cân bu dünyâ hayâtına dört el ile sarılmış kalmıştır. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 61. faslında bu ma'nâyı tavzîhen şöyle buyururlar: "Sâhib-i ta'ziye mezârın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve takbîl eyler. Ya'ni o yüzüğü burada zâyi' ettim der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıp ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi ki, eğer insan kalıbı ile beraber bir lahza mezarın içinde otursa, dîvâne olmak havfi vardır. Sûret tuzağından ve kokmuş kalıptan sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı, tâ ki, insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peyda ola! Nitekim yolda bir mevzi'de bir kervânı vurduklarında "Burası makām-ı havf-dir" diye, alâmet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne vaz' ederler. Bu mezârlar dahi mahall-i hatar için böylece bir alâmet-i mahsûsedir. O korku onlara te'sîrlidir."

1400. O şeyi ki, senin galatlarından söyledik, ey azîz! Yine bunun üzerine [1382] Attâr'ın kelâmını dahi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1400. Ey aziz, senin yanlışlarından bahsettiğimiz o şeyi yine bunun üzerine [1382] Attâr'ın sözünü de dinle!

Yani, ey görünen gözünü kullanıp bu gözün görüşü üzerine hükmeden kimse! Biz senin yanlış ve hatalı düşüncelerini ve boş hayallerini buraya kadar söyledik. Fakat bu anlamı tekrar senin nazarında (bakış açında) somutlaştırmak için

Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin Musîbet-nâme'sinin 30. makalesinin sonunda açıkladığı bir kıssayı naklediyoruz. Bunu da dinle!

Ya'ni, ey zâhir gözünü kullanıp bu gözün görüşü üzerine hükmeden kimse! Biz senin yanlış ve galat olan düşüncelerini ve boş hayallerini buraya kadar söyledik. Fakat bu ma'nâyı tekrâr senin nazarında tecessüm ettirmek için

Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin Musîbet-nâme'sinin 30. makālesinin sonunda beyân buyurduğu bir kıssayı nakil ediyoruz. Bunu da dinle!

## Sultân Mahmûd'un ve gulâm-ı Hindû'nun kıssası

1401. Rahmetullahi aleyh demiştir. Şah Mahmud Gāzīnin zikrini delmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1401. Allah'ın rahmeti üzerine olsun demiştir. Şah Mahmud Gazi'nin zikrini delmiştir.

Bu kıssayı Attâr (r.a.) Musîbet-nâme'sinde yazmış ve Gazi Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin inci ve cevher gibi olan menkıbesini keskin kalemi ile delmiştir.

Bu kıssayı Attâr (r.a.) Musîbet-nâme'sinde yazmış ve Gāzî Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin inci ve cevher gibi olan menkıbesini keskin kalemi ile delmiştir.

1402. Şöyle ki: Hind gazasından o hümâmın önüne ganîmette bir gulâm düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1402. Şöyle ki: Hindistan seferinden o yüce kişinin önüne ganimet olarak bir köle çocuk düştü.

O kıssa şudur ki, Gazneli Sultan Mahmud'un Hindistan putperestlerine karşı yaptığı bir seferde ve savaşta, o büyük sultanın önüne kâfirlerden aldığı ganimet içinde ergenlik çağına yaklaşmış bir çocuk esir olarak düştü.

O kıssa budur ki, Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin Hindistân putperestlerine karşı yaptığı bir gazâda ve harbde o büyük sultânın önüne kâfirlerden aldığı ganîmet içinde bir mürâhık çocuk esîr olarak düştü.

1403. Sonra onu halife yaptı, taht üzerine oturttu. Onu asker üzerine intihab etti ve “oğul" ta'bîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1403. Sonra onu halife yaptı, taht üzerine oturttu. Onu asker üzerine seçti ve “oğul" diye adlandırdı.

Çocuğu çok zeki ve anlayışlı gördüğü için, onu kendisine halife ve veliaht yaptı ve taht üzerine oturttu; ve onu askerleri üzerine amir olarak seçti ve "oğlum" diye de çağırdı.

Çocuğu pek zekî ve fatîn gördüğü için, onu kendisine halîfe veliyy-i ahd yaptı ve taht üzerine oturttu; ve onu askerleri üzerine âmir olarak intihâb etti ve "oğlum" diye de çağırdı.

1404. Kıssanın tûlünü ve arzını ve vasfını kat kat o dîn ulusunun kelâmında iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1404. Kıssanın uzunluğunu, genişliğini ve vasfını kat kat o din ulusunun sözünde iste!

## Sultân Mahmûd'un ve gulâm-ı Hindû'nun kıssası

1401. Rahmetullahi aleyh demiştir. Şah Mahmud Gāzīnin zikrini delmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1401. Allah'ın rahmeti üzerine olsun demiştir. Şah Mahmud Gazi'nin zikrini delmiştir.

Bu kıssayı Attâr (r.a.) Musîbet-nâme'sinde yazmış ve Gazi Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin inci ve cevher gibi olan menkıbesini keskin kalemi ile delmiştir.

Bu kıssayı Attâr (r.a.) Musîbet-nâme'sinde yazmış ve Gāzî Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin inci ve cevher gibi olan menkıbesini keskin kalemi ile delmiştir.

1402. Şöyle ki: Hind gazasından o hümâmın önüne ganîmette bir gulâm düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1402. Şöyle ki: Hindistan seferinden o yüce kişinin önüne ganimet olarak bir köle çocuk düştü.

O kıssa şudur ki, Gazneli Sultan Mahmud'un Hindistan putperestlerine karşı yaptığı bir seferde ve savaşta, o büyük sultanın önüne kâfirlerden aldığı ganimet içinde ergenlik çağına yaklaşmış bir çocuk esir olarak düştü.

O kıssa budur ki, Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin Hindistân putperestlerine karşı yaptığı bir gazâda ve harbde o büyük sultânın önüne kâfirlerden aldığı ganîmet içinde bir mürâhık çocuk esîr olarak düştü.

1403. Sonra onu halife yaptı, taht üzerine oturttu. Onu asker üzerine intihab etti ve “oğul" ta'bîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1403. Sonra onu halife yaptı, taht üzerine oturttu. Onu asker üzerine seçti ve “oğul" diye adlandırdı.

Çocuğu çok zeki ve anlayışlı gördüğü için, onu kendisine halife ve veliaht yaptı ve taht üzerine oturttu; ve onu askerleri üzerine amir olarak seçti ve "oğlum" diye de çağırdı.

Çocuğu pek zekî ve fatîn gördüğü için, onu kendisine halîfe veliyy-i ahd yaptı ve taht üzerine oturttu; ve onu askerleri üzerine âmir olarak intihâb etti ve "oğlum" diye de çağırdı.

1404. Kıssanın tûlünü ve arzını ve vasfını kat kat o dîn ulusunun kelâmında iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1404. Kıssanın uzunluğunu, genişliğini ve vasfını kat kat o din ulusunun sözünde iste!

Bu kıssanın enine boyuna olan ayrıntısı o din büyüğünün Musîbet-nâme'sinde yer almaktadır. Biz burada özetini söyleyeceğiz.

Bu kıssanın enine boyuna olan tafsîli o dîn büyüğünün Musîbet-nâme'sinde münderiçtir. Biz burada hülâsasını söyleyeceğiz.

1405. Elhâsıl o çocuk bu altın taht üzerinde büyük şehriyârın yanında oturmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1405. Kısacası o çocuk bu altın taht üzerinde büyük hükümdarın yanında oturmuş.

"Nudâr", altın demektir; ve bazılarının katında "halis altın ve her şeyin halisi ve iyisi" anlamındadır. Burada "taht-ı nudâr"dan kastedilen, altın işlemeli ve kakmalı taht anlamına gelmesi uygundur. "Şeste", "nişeste"nin kısaltılmışıdır.

"Nudâr", altın demektir; ve ba'zılarının indinde “hâlis altın ve her şeyin hâlisi ve iyisi" ma'nâsınadır. Burada "taht-ı nudâr"dan murâd, altın işlemeli ve kakmalı taht ma'nâsına olmak münasibdir. "Şeste", "nişeste"nin muhaffefidir.

1406. Ağlar idi, harâretle göz yaşı sürerdi. Şah ona dedi ki: "Ey mes'ûd günlü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1406. Ağlar idi, harâretle göz yaşı sürerdi. Şah ona dedi ki: "Ey mes'ûd günlü!"

Yani, çocuk taht üzerinde bu devlet ve saadet içinde ağlar ve gözlerinden hararetle yaşlar akıtırdı. Şah Mahmud ona dedi: "Ey mes'ud günlü!".

Ya'ni, çocuk taht üzerinde bu devlet ve saâdet içinde ağlar ve gözlerinden harâretle yaşlar akıtırdı. Şâh Mahmûd ona dedi: "Ey mes'ûd günlü!".

1407. "Neden ağlarsın? Sana devlet acı mı oldu? Mülklerin fevkindesin, şehriyârin karînisin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1407. "Neden ağlarsın? Sana devlet acı mı oldu? Mülklerin üstündesin, padişahın yakın arkadaşısın."

"Nâ-güvâr", acı ve hazmedilmeye uygun olmayan şey demektir. Yani, "Bu ulaştığın devlet sana acı mı geldi ve hazmedemiyor musun? Oysa sen bütün malların ve mülklerin üstündesin. Güçlü bir padişahın taht üzerinde yakın arkadaşı ve sohbet arkadaşısın."

"Nâ-güvâr", acı ve hazma lâyık olmayan şey. Ya'ni, "Bu nâil olduğun devlet sana acı mı geldi ve hazm edemiyor musun? Halbuki sen bütün malların ve mülklerin üstündesin. Muktedir bir pâdişâhın taht üzerinde karîni ve musahibisin."

1408. "Sen bu taht üzerindesin ve vezîrler ve askerler senin tahtının önünde yıldız ve ay gibi saf bağladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1408. "Sen bu taht üzerindesin ve vezirler ve askerler senin tahtının önünde yıldız ve ay gibi saf bağladı."

1409. Çocuk dedi: "Benim şiddetle ağlamam ondan dolayıdır ki, o şehir ve diyarda benim anam:"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1409. Çocuk dedi: "Benim şiddetle ağlamam ondan dolayıdır ki, o şehir ve diyarda benim anam:"

"Zâr", çokluk edatıdır ve "giryeem zâr", "çok ve şiddetle ağlarım" demektir. Yani çocuk dedi ki: "Ey benim cömert şahım! Benim böyle çok ağlamam şunun içindir ki, Hind diyarında ve senin oturduğun şehirde benim anam:" Bu kıssanın ayrıntılı tafsîli o din büyüğünün Musîbet-nâme'sinde yer almaktadır. Biz burada özetini söyleyeceğiz.

"Zâr", kesret edâtı olup "giryeem zâr", "çok ve şiddetle ağlarım" demek olur. Ya'ni çocuk dedi ki: "Ey benim kerîm olan şâhım! Benim böyle çok ağlamam onun içindir ki, Hind diyârında ve sakin olduğun şehirde benim anam:" Bu kıssanın enine boyuna olan tafsîli o dîn büyüğünün Musîbet-nâme'sinde münderiçtir. Biz burada hülâsasını söyleyeceğiz.

1405. Elhâsıl o çocuk bu altın taht üzerinde büyük şehriyârın yanında oturmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1405. Kısacası o çocuk bu altın taht üzerinde büyük hükümdarın yanında oturmuş.

"Nudâr", altın demektir; ve bazılarının katında "halis altın ve her şeyin halisi ve iyisi" anlamındadır. Burada "taht-ı nudâr"dan kastedilen, altın işlemeli ve kakmalı taht anlamına gelmesi uygundur. "Şeste", "nişeste"nin kısaltılmışıdır.

"Nudâr", altın demektir; ve ba'zılarının indinde “hâlis altın ve her şeyin hâlisi ve iyisi" ma'nâsınadır. Burada "taht-ı nudâr"dan murâd, altın işlemeli ve kakmalı taht ma'nâsına olmak münasibdir. "Şeste", "nişeste"nin muhaffefidir.

1406. Ağlar idi, harâretle göz yaşı sürerdi. Şah ona dedi ki: "Ey mes'ûd günlü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1406. Ağlar idi, harâretle göz yaşı sürerdi. Şah ona dedi ki: "Ey mes'ûd günlü!"

Yani, çocuk taht üzerinde bu devlet ve saadet içinde ağlar ve gözlerinden hararetle yaşlar akıtırdı. Şah Mahmud ona dedi: "Ey mes'ud günlü!".

Ya'ni, çocuk taht üzerinde bu devlet ve saâdet içinde ağlar ve gözlerinden harâretle yaşlar akıtırdı. Şâh Mahmûd ona dedi: "Ey mes'ûd günlü!".

1407. "Neden ağlarsın? Sana devlet acı mı oldu? Mülklerin fevkindesin, şehriyârin karînisin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1407. "Neden ağlarsın? Sana devlet acı mı oldu? Mülklerin üstündesin, padişahın yakın arkadaşısın."

"Nâ-güvâr", acı ve hazmedilmeye uygun olmayan şey demektir. Yani, "Bu ulaştığın devlet sana acı mı geldi ve hazmedemiyor musun? Oysa sen bütün malların ve mülklerin üstündesin. Güçlü bir padişahın taht üzerinde yakın arkadaşı ve sohbet arkadaşısın."

"Nâ-güvâr", acı ve hazma lâyık olmayan şey. Ya'ni, "Bu nâil olduğun devlet sana acı mı geldi ve hazm edemiyor musun? Halbuki sen bütün malların ve mülklerin üstündesin. Muktedir bir pâdişâhın taht üzerinde karîni ve musahibisin."

1408. "Sen bu taht üzerindesin ve vezîrler ve askerler senin tahtının önünde yıldız ve ay gibi saf bağladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1408. "Sen bu taht üzerindesin ve vezirler ve askerler senin tahtının önünde yıldız ve ay gibi saf bağladı."

1409. Çocuk dedi: "Benim şiddetle ağlamam ondan dolayıdır ki, o şehir ve diyarda benim anam:"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1409. Çocuk dedi: "Benim şiddetle ağlamam ondan dolayıdır ki, o şehir ve diyarda benim anam:"

"Zâr", çokluk edatıdır ve "giryeem zâr", "çok ve şiddetle ağlarım" demektir. Yani çocuk dedi ki: "Ey benim kerim olan şahım! Benim böyle çok ağlamam onun içindir ki, Hind diyarında ve sakin olduğun şehirde benim anam:"

"Zâr", kesret edâtı olup "giryeem zâr", "çok ve şiddetle ağlarım" demek olur. Ya'ni çocuk dedi ki: "Ey benim kerîm olan şâhım! Benim böyle çok ağlamam onun içindir ki, Hind diyârında ve sakin olduğun şehirde benim anam:"

1410. "Seni Arslan Mahmûd'un elinde göreyim! diye her zaman beni senden tehdid ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1410. "Seni Arslan Mahmûd'un elinde göreyim! diye her zaman beni senden tehdit ederdi."

Yani, "Annem bana öfkelendiği zaman: "Âh, seni ben Arslan Mahmûd'un pençesine düşmüş göreyim!" diye her zaman beni seninle korkuturdu."

Ya'ni, "Anam bana öfkelendiği vakit: "Âh, seni ben Arslan Mahmûd'un pençesine düşmüş göreyim!" diye her zaman beni seninle korkutur idi."

1411. "Sonra babam anama cevabda niza' edip derdi ki: "Bu ne öfke ve gazabdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1411. Sonra babam anama cevap vermekte çekişip derdi ki: "Bu ne öfke ve gazaptır!"

1412. "Bu mühlik bedduâdan daha ehven, hiç başka beddua bulamıyor musun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1412. "Bu helak edici bedduadan daha hafif, hiç başka beddua bulamıyor musun!"

1413. "Pek merhametsizsin, acib taş yüreklisin! Zîrâ onu yüz kılıç ile öldürücüsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1413. "Çok merhametsizsin, şaşılacak derecede taş yüreklisin! Çünkü onu yüz kılıç ile öldürüyorsun!"

Yani, "Bu korkunç beddua ile oğlunun yüz kılıç darbesiyle öldürülmesini istiyorsun!"

Ya'ni, "Bu korkunç bedduâ ile oğlunun yüz kılıç darbesiyle öldürülmesini istiyorsun!"

1414. "Ben her ikisinin sözünden hayran olurdum. Benim gönlüme bir gam ve korku düşerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1414. "Ben her ikisinin sözünden hayran olurdum. Benim gönlüme bir gam ve korku düşerdi."

1415. "Ey aceb, hatta Mahmud ne kadar cehennem huyludur ki, veylde ve kürebde mesel olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1415. "Ey şaşılacak şey, hatta Mahmud ne kadar cehennem huyludur ki, veylde ve kürebde örnek olmuştur!"

"Veyl", "vay" demek gibi bir acı nidası ve zulüm ve sıkıntı ve cehennemde bir sahranın ismidir; "küreb", gamlar anlamınadır. Yani, "Ben anamdan babamdan Sultan Mahmud-ı Gaznevî aleyhindeki bu sözleri işittiğim zaman, hayret edip derdim ki: "Şaşılacak şey, bu Mahmud ne derece cehennem huylu bir adamdır ki, zulümde ve gamda halkın diline düşüp darb-ı mesel (atasözü) olmuştur!"

"Veyl", "vay" demek gibi nidâ-yı tefcî' ve zulüm ve sıkıntı ve cehennemde bir sahrânın ismidir; "küreb", gam [lar] ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben anamdan babamdan Sultan Mahmûd-ı Gaznevî aleyhindeki bu sözleri işittiğim vakit, hayret edip derdim ki: "Acîb şey, bu Mahmûd ne derece cehennem huylu bir adamdır ki, zulümde ve gamda halkın diline düşüp darb-ı mesel olmuştur!"

1416. "Ben senin ikramından ve ta'zîminden gāfil olarak senin korkundan titrer idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1416. "Ben senin ikramından ve saygından habersiz olarak senin korkundan titrerdim."

1410. Seni Arslan Mahmûd'un elinde göreyim! diye her zaman beni sen-den tehdid ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1410. Seni Arslan Mahmûd'un elinde göreyim! diye her zaman beni senden tehdit ederdi.

Yani, "Annem bana öfkelendiği zaman: "Ah, seni ben Arslan Mahmûd'un pençesine düşmüş göreyim!" diye her zaman beni seninle korkuturdu."

Ya'ni, "Anam bana öfkelendiği vakit: "Ah, seni ben Arslan Mahmûd'un pençesine düşmüş göreyim!" diye her zaman beni seninle korkutur idi."

1411. Sonra babam anama cevabda niza' edip derdi ki: "Bu ne öfke ve ga-zabdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1411. Sonra babam anama cevapta tartışıp derdi ki: "Bu ne öfke ve gazaptır!"

1412. Bu mühlik bedduâdan daha ehven, hiç başka beddua bulamıyor musun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1412. Bu helak edici bedduadan daha hafif, hiç başka beddua bulamıyor musun!

1413. Pek merhametsizsin, acib taş yüreklisin! Zîrâ onu yüz kılıç ile öldü-rücüsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1413. Çok merhametsizsin, şaşılacak derecede taş yüreklisin! Çünkü onu yüz kılıç ile öldüreceksin!

Yani, "Bu korkunç beddua ile oğlunun yüz kılıç darbesiyle öldürülmesini istiyorsun!"

Ya'ni, "Bu korkunç bedduâ ile oğlunun yüz kılıç darbesiyle öldürülmesini istiyorsun!"

1414. Ben her ikisinin sözünden hayran olurdum. Benim gönlüme bir gam ve korku düşerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1414. Ben her ikisinin sözünden hayran olurdum. Benim gönlüme bir gam ve korku düşerdi.

1415. Ey aceb, hatta Mahmud ne kadar cehennem huyludur ki, veylde ve kü-rebde mesel olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1415. Ey şaşılacak şey, hatta Mahmud ne kadar cehennem huyludur ki, veyl'de ve küreb'de örnek olmuştur!

"Veyl", "vay" demek gibi bir acı ve felaket nidası ve zulüm ve sıkıntı ve cehennemde bir sahranın ismidir; "küreb", gamlar anlamına gelir. Yani, "Ben anamdan babamdan Sultan Mahmud-ı Gaznevî aleyhindeki bu sözleri işittiğim zaman, hayret edip derdim ki: "Şaşılacak şey, bu Mahmud ne derece cehennem huylu bir adamdır ki, zulümde ve gamda halkın diline düşüp darb-ı mesel olmuştur!""

"Veyl", "vay" demek gibi nidâ-yı tefcî' ve zulüm ve sıkıntı ve cehennem-de bir sahrânın ismidir; "küreb", gam[lar] ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben anamdan babamdan Sultan Mahmûd-ı Gaznevî aleyhindeki bu sözleri işittiğim vakit, hayret edip derdim ki: "Acîb şey, bu Mahmûd ne derece cehennem huylu bir adamdır ki, zulümde ve gamda halkın diline düşüp darb-ı mesel olmuştur!""

1416. Ben senin ikramından ve ta'zîminden gāfil olarak senin korkundan tit-rer idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1416. Ben senin ikramından ve saygından habersiz olarak senin korkundan titriyordum.

1417. Ey cihânın şâhı! Benim anam nerede? Şimdi beni taht üzerinde görsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1417. Ey cihanın şahı! Benim anam nerede? Şimdi beni taht üzerinde görsün!

Yani, "Beni senden korkutan anam nerededir ki, şimdi gelsin de benim taht üzerinde oturduğumu görsün ve senin hakkında beslediği o kötü hayalden vazgeçsin!"

Ya'ni, "Beni senden korkutan anam nerededir ki, şimdi gelsin de benim taht üzerinde oturduğumu görsün ve senin hakkında beslediği o fenâ hayâlden vazgeçsin!"

1418. Ey siatsiz, fakr senin mahmûdundur; tab' dâimâ seni ondan korkutur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1418. Ey darlıklı, fakirlik senin Mahmud'undur; tabiat daima seni ondan korkutur.

"Siat", "sin" harfinin üstünlü ve "sin" harfinin esreli okunuşuyla "genişlik ve zenginlik ve güç" anlamlarındadır. Burada "fikir ve kalp darlığı"na işaret edilir. "Fakr"dan kasıt, yukarıdan beri açıklanan izafî yokluğa ve hiçliğe duyulan ihtiyaçtır. Bu yokluk ya iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ya da zorunlu ölüm (mevt-i ıztırârî) ile olur. Yani, ey kalbi ve fikri dar olan kimse! Bu yokluk, lütuf ve keremde Sultan Mahmud-ı Gaznevî'ye benzer. Senin annen hükmünde olan tabiatın daima seni o fakirlikten ve yokluktan korkutur ve iradî ölüm ile zorunlu ölümü gözüne kötü gösterir.

"Seat", sînin fethi ve ["siat"] kesriyle “genişlik ve zenginlik ve tâkat" ma'nâlarınadır. Burada "fikir ve kalb darlığı"na işaret buyurulur. "Fakr"dan murâd, yukarıdan beri beyân buyurulan adem-i izâfîye ve yokluğa ihtiyâcdır. Bu yokluk ya mevt-i ihtiyârî veyâ mevt-i ıztırârî ile olur. Ya'ni, ey kalbi ve fikri dar olan kimse! Bu yokluk, lutuf ve keremde Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'ye benzer. Senin anan mesâbesinde olan tabîatın dâimâ seni o fakrdan ve yokluktan korkutur ve mevt-i ihtiyârî ile mevt-i ıztırârîyi nazarına fenâ gösterir.

1419. Eğer râd olan bu Mahmûd'un merhametini bilsen, "Akibet Mahmud olsun!" sözünü hoş söylersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1419. Eğer cömert olan bu Mahmud'un merhametini bilsen, "Akıbet Mahmud olsun!" sözünü hoş söylersin.

"Rad", "cömert" demektir. Yani, eğer sen bu Gazneli Mahmud benzeri olan cömert fakrın (ihtiyaçsızlık, Allah'a muhtaç olma hâli) sana karşı olan merhametini bilsen, sevine sevine "Benim akıbetim bu Sultan Mahmud gibi olan fakr olsun!" dersin.

"Rad", "cömerd" demektir. Ya'ni, eğer sen bu Mahmûd-ı Gaznevî mesâmesinde olan cömerd fakrın sana karşı olan merhametini bilsen, sevine sevine "Benim âkıbetim bu Sultân Mahmûd gibi olan fakr olsun!" dersin.

1420. Ey korkak gönüllü! Fakr senin Mahmûd'undur. Mudill tabiat anasından az dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1420. Ey korkak gönüllü! Fakirlik senin Mahmud'undur. Şaşırtıcı tabiat anasından az dinle!

Yani, ey korkak gönüllü Hakk Yolcusu! Fakirlik senin Sultan Mahmud'un gibidir. Şaşırtıcı olan tabiat anasından o fakirlik sultanının kötülenmesini az dinle! "Az dinle!" ifadesiyle, hâlden hâle geçen (telvîn sahibi) Hakk Yolcusu'na hitap edilir. Çünkü, hâlden hâle geçen kişi bulunduğu hâlin hükümlerine yenik düşer. Bu hâl içinde nefsinin fakirlikten nefret etmesini ve tehdidini de dinler ve etkilenir. Bu sebeple "Az dinle!" demek, "Bu hâlden hâle geçiş içinde çok kalma ve bu anlamda temkin (istikrar) hâline geri dön!" demek anlamını içerir.

Ya'ni, ey korkak gönüllü sâlik! Fakr senin Sultan Mahmûd'un gibidir. Şaşırtıcı olan tabîat anasından o sultân-ı fakrın zemmini az dinle! "Az dinle!" ta'bîriyle sahib-i telvîn olan sâlike hitâb buyurulur. Zîrâ, sâhib-i telvîn bulunduğu hâlin ahkâmına mağlûb olur. Bu hâl içinde nefsinin fakrdan tenfîrini ve tehdîdini dahi dinler ve müteessir olur. Binâenaleyh "Az dinle!" demek, "Bu telvîn içinde çok kalma ve bu ma'nâda hâl-i temkîne rücû' et!" demek ma'nâsını mutazammın olur.

1417. “Ey cihânın şâhı! Benim anam nerede? Şimdi beni taht üzerinde görsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1417. “Ey cihanın şahı! Benim annem nerede? Şimdi beni taht üzerinde görsün!"

Yani, "Beni senden korkutan annem nerededir ki, şimdi gelsin de benim taht üzerinde oturduğumu görsün ve senin hakkında beslediği o kötü hayalden vazgeçsin!"

Ya'ni, "Beni senden korkutan anam nerededir ki, şimdi gelsin de benim taht üzerinde oturduğumu görsün ve senin hakkında beslediği o fenâ hayâlden vazgeçsin!"

1418. Ey siatsiz, fakr senin mahmûdundur; tab' dâimâ seni ondan korkutur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1418. Ey darlıklı, fakirlik senin Mahmud'undur; tabiat daima seni ondan korkutur.

"Siat", "sin" harfinin üstünlü ve "sin" harfinin esreli okunuşuyla "genişlik ve zenginlik ve güç" anlamlarındadır. Burada "fikir ve kalp darlığı"na işaret edilir. "Fakr"dan kasıt, yukarıdan beri açıklanan izafî yokluğa ve hiçliğe duyulan ihtiyaçtır. Bu yokluk ya iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ya da zorunlu ölüm (mevt-i ıztırârî) ile olur. Yani, ey kalbi ve fikri dar olan kimse! Bu yokluk, lütuf ve keremde Sultan Mahmud-ı Gaznevî'ye benzer. Senin annen hükmünde olan tabiatın daima seni o fakirlikten ve yokluktan korkutur ve iradî ölüm ile zorunlu ölümü gözüne kötü gösterir.

"Seat", sînin fethi ve ["siat"] kesriyle “genişlik ve zenginlik ve tâkat" ma'nâlarınadır. Burada "fikir ve kalb darlığı"na işaret buyurulur. "Fakr"dan murâd, yukarıdan beri beyân buyurulan adem-i izâfîye ve yokluğa ihtiyâcdır. Bu yokluk ya mevt-i ihtiyârî veyâ mevt-i ıztırârî ile olur. Ya'ni, ey kalbi ve fikri dar olan kimse! Bu yokluk, lutuf ve keremde Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'ye benzer. Senin anan mesâbesinde olan tabîatın dâimâ seni o fakrdan ve yokluktan korkutur ve mevt-i ihtiyârî ile mevt-i ıztırârîyi nazarına fenâ gösterir.

1419. Eğer râd olan bu Mahmûd'un merhametini bilsen, "Akibet Mahmud olsun!" sözünü hoş söylersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1419. Eğer cömert olan bu Mahmud'un merhametini bilsen, "Akıbet Mahmud olsun!" sözünü hoş söylersin.

"Rad", "cömert" demektir. Yani, eğer sen bu Gazneli Mahmud benzeri olan cömert fakrın (ihtiyaçsızlık, Allah'a muhtaç olma hâli) sana karşı olan merhametini bilsen, sevine sevine "Benim akıbetim bu Sultan Mahmud gibi olan fakr olsun!" dersin.

"Rad", "cömerd" demektir. Ya'ni, eğer sen bu Mahmûd-ı Gaznevî mesâmesinde olan cömerd fakrın sana karşı olan merhametini bilsen, sevine sevine "Benim âkıbetim bu Sultân Mahmûd gibi olan fakr olsun!" dersin.

1420. Ey korkak gönüllü! Fakr senin Mahmûd'undur. Mudill tabiat ana- [1402] sından az dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1420. Ey korkak gönüllü! Fakirlik senin Mahmud'undur. Şaşırtıcı tabiat anasından az dinle!

Yani, ey korkak gönüllü Hakk yolcusu! Fakirlik senin Sultan Mahmud'un gibidir. Şaşırtıcı olan tabiat anasından o fakirlik sultanının kötülenmesini az dinle! "Az dinle!" ifadesiyle, hâlden hâle giren (telvîn sahibi) Hakk yolcusuna hitap edilir. Çünkü, hâlden hâle giren kişi, içinde bulunduğu hâlin hükümlerine yenik düşer. Bu hâl içinde nefsinin fakirlikten nefret ettirmesini ve tehdidini de dinler ve etkilenir. Bu sebeple "Az dinle!" demek, "Bu hâlden hâle girme durumunda çok kalma ve bu anlamda temkin hâline (istikrarlı hâl) dön!" demek anlamını içerir.

Ya'ni, ey korkak gönüllü sâlik! Fakr senin Sultan Mahmûd'un gibidir. Şaşırtıcı olan tabîat anasından o sultân-ı fakrın zemmini az dinle! "Az dinle!" ta'bîriyle sahib-i telvîn olan sâlike hitâb buyurulur. Zîrâ, sâhib-i telvîn bulunduğu hâlin ahkâmına mağlûb olur. Bu hâl içinde nefsinin fakrdan tenfîrini ve tehdîdini dahi dinler ve müteessir olur. Binâenaleyh "Az dinle!" demek, "Bu telvîn içinde çok kalma ve bu ma'nâdạ hâl-i temkîne rücû' et!" demek ma'nâsını mutazammın olur.

1421. Vaktaki sen fakrın şikârı oldun, muhakkak yeum-i dînde çocuk gibi göz yaşı yağdırırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1421. Vaktaki sen fakirliğin avı oldun, kesinlikle kıyamet gününde çocuk gibi gözyaşı dökersin.

"Yevm-i dîn", "kıyamet günü" demektir ki, burada hem fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve mevt-i ihtiyârîye (iradî ölüm) hem de mevt-i ıztırârîye (zorunlu ölüm) işaret buyurulur. Çünkü fenâ-fillâh mertebesi bir kıyamet olduğu gibi, من مات فقد قامت قيامته yani "Ölen kimsenin kıyameti koptu" hadis-i şerifi gereğince zorunlu ölüm de bir kıyamettir. Yani, vaktaki Sultan Mahmud Hintli köleyi avladığı gibi, fakirlik sultanı ve izafî yokluk da seni iradî ölüm veya zorunlu ölüm ile avladı; ve telvinden (bir halden başka bir hale geçişten) kurtulup bu fakirliğe av oldun. Kesinlikle, kıyamet gününde yani bu kıyametlerde Hintli çocuk gibi fakirlik tahtı üzerinde gözyaşı dökersin ve dersin ki: "Ben şimdi bedenimin hükmü altından çıktım. Fakirlik sultanının tahtı üzerindeyim. Gelsin de o anne mesabesinde olan beden benim nail olduğum lütfu görsün!"

"Yevm-i dîn", "kıyamet günü” demektir ki, burada hem fenâ-fillâh ve mevt-i ihtiyârîye ve hem de mevt-i ıztırârîye işâret buyurulur. Zîrâ fenâ-fillâh mertebesi bir kıyamet olduğu gibi, من مات فقد قامت قيامته ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti koptu" hadîs-i şerîfi mûcibince mevt-i ıztırârî dahi bir kıyamettir. Ya'ni, vaktâki Sultân Mahmûd gulâm-ı Hindû'yu şikâr ettiği gibi, fakr sultânı ve adem-i izâfî dahi seni mevt-i ihtiyârî veyâ mevt-i ıztırârî ile şikâr etti; ve telvînden kurtulup bu fakra şikâr oldun. Muhakkak, yevm-i dînde ya'ni bu kıyâmetlerde Hindû çocuğu gibi taht-ı fakr üzerinde göz yaşı dökersin ve dersin ki: "Ben şimdi cismimin hükmü altından çıktım. Sultân-ı fakr tahtı üzerindeyim. Gelsin de o ana mesâbesinde olan cisim benim nâil olduğum lutfu görsün!"

1422. Gerçi cisim, beslemekte anadır. Fakat sana yüz düşmandan daha düşmandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1422. Gerçi cisim, beslemekte anadır. Fakat sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Ey Hakk Yolcusu! Gerçi cisim, bu tabiat âlemi içinde senin şahsiyetini beslemek ve terbiye etmek hususunda bir ana gibidir. Fakat seni fakirlik devleti ve mutluluğundan nefret ettirdiği ve yokluğu kötülediği için sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Ey sâlik! Gerçi cisim, bu âlem-i tabîat içinde senin şahsiyetini beslemek ve terbiye etmek hususunda bir ana gibidir. Fakat seni devlet ve saâdet-i fakrdan tenfîr ettiği ve yokluğu zemmettiği için sana yüz düşmandan daha düşmandır.

1423. Vaktaki cisim hasta oldu, seni ilaç arayıcı etti; ve eğer kavî olursa seni azgın etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1423. Vakit ki beden hasta oldu, seni ilaç arayıcı yaptı; ve eğer güçlü olursa seni azgın etti.

Görmez misin, beden hasta olduğu zaman seni doktorların kapısına koşturup ilaç arayıcı yaptı; ve tedavi sonucunda sağlamlaşır ve kuvvet bulursa senin her türlü şehvetlerini tahrik edip seni azdırdı. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. bölümünde şöyle buyururlar: "Hak ile kul arasında perde ikidir, diğer perdeler bundan ortaya çıkar. O da sağlık ve maldır. Bedeni sağlıklı olan kimse "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde bir hastalık ortaya çıkınca "Yâ Allah, yâ Allah" demeye başlar ve Hak ile sırdaş olup konuşur. Bu sebeple gördün ki, o sağlık onun perdesi idi ve Hak, o hastalık altında gizlenmiş idi. Ve bir adamın

Görmez misin, cisim hasta olduğu vakit seni doktorların kapısına koşturup ilâç arayıcı etti; ve tedâvî neticesinde sağlamlaşır ve kuvvet bulursa senin her türlü şehvetlerini tahrîk edip seni azdırdı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. faslında şöyle buyururlar: "Hak ile kul arasında hicâb ikidir, bâkî hicâblar bundan zâhir olur. O da sıhhat ve maldır. Sahîhu'l-beden olan kimse "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde bir maraz peyda olunca "Yâ Allâh, yâ Allâh" demeye başlar ve Hak ile hemrâz olup tekellüm eder. Binâenaleyh gördün ki, o sıhhat onun hicabı idi ve Hak, o maraz tahtında gizlenmiş idi. Ve bir adamın

1421. Vaktaki sen fakrın şikârı oldun, muhakkak yevm-i dînde çocuk gibi göz yaşı yağdırırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1421. Sen fakirliğin avı olduğun zaman, kesinlikle kıyamet gününde çocuk gibi gözyaşı dökersin.

"Yevm-i dîn", "kıyamet günü" demektir ki, burada hem fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve mevt-i ihtiyârîye (iradî ölüme) hem de mevt-i ıztırârîye (zorunlu ölüme) işaret edilir. Çünkü fenâ-fillâh mertebesi bir kıyamet olduğu gibi, "من مات فقد قامت قيامته" yani "Ölen kimsenin kıyameti koptu" hadis-i şerifi gereğince zorunlu ölüm de bir kıyamettir. Yani, Sultan Mahmud'un Hintli köleyi avladığı gibi, fakirlik sultanı ve izafî yokluk da seni iradî ölüm veya zorunlu ölüm ile avladı; ve telvinden (bir halden diğerine geçişten) kurtulup bu fakirliğe av oldun. Kesinlikle, kıyamet gününde yani bu kıyametlerde Hintli çocuk gibi fakirlik tahtı üzerinde gözyaşı dökersin ve dersin ki: "Ben şimdi bedenimin hükmü altından çıktım. Fakirlik sultanının tahtı üzerindeyim. Gelsin de o anne mesabesinde olan beden benim nail olduğum lütfu görsün!"

"Yevm-i dîn", "kıyamet günü” demektir ki, burada hem fenâ-fillâh ve mevt-i ihtiyârîye ve hem de mevt-i ıztırârîye işâret buyurulur. Zîrâ fenâ-fillâh mertebesi bir kıyamet olduğu gibi, من مات فقد قامت قيامته ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti koptu" hadîs-i şerîfi mûcibince mevt-i ıztırârî dahi bir kıyamettir. Ya'ni, vaktâki Sultân Mahmûd gulâm-ı Hindû'yu şikâr ettiği gibi, fakr sultânı ve adem-i izâfî dahi seni mevt-i ihtiyârî veyâ mevt-i ıztırârî ile şikâr etti; ve telvînden kurtulup bu fakra şikâr oldun. Muhakkak, yevm-i dînde ya'ni bu kıyâmetlerde Hindû çocuğu gibi taht-ı fakr üzerinde göz yaşı dökersin ve dersin ki: "Ben şimdi cismimin hükmü altından çıktım. Sultân-ı fakr tahtı üzerindeyim. Gelsin de o ana mesâbesinde olan cisim benim nâil olduğum lutfu görsün!"

1422. Gerçi cisim, beslemekte anadır. Fakat sana yüz düşmandan daha düşmandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1422. Gerçi cisim, beslemekte anadır. Fakat sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Ey Hakk Yolcusu! Gerçi cisim, bu tabiat âlemi içinde senin şahsiyetini beslemek ve terbiye etmek hususunda bir ana gibidir. Fakat seni fakirlik devleti ve mutluluğundan nefret ettirdiği ve yokluğu kötülediği için sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Ey sâlik! Gerçi cisim, bu âlem-i tabîat içinde senin şahsiyetini beslemek ve terbiye etmek hususunda bir ana gibidir. Fakat seni devlet ve saâdet-i fakrdan tenfîr ettiği ve yokluğu zemmettiği için sana yüz düşmandan daha düşmandır.

1423. Vaktaki cisim hasta oldu, seni ilaç arayıcı etti; ve eğer kavî olursa seni azgın etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1423. Vakit ki beden hasta oldu, seni ilaç arayıcısı yaptı; ve eğer güçlü olursa seni azgın etti.

Görmez misin, beden hasta olduğu zaman seni doktorların kapısına koşturup ilaç arayıcısı yaptı; ve tedavi sonucunda sağlamlaşır ve kuvvet bulursa senin her türlü şehvetlerini tahrik edip seni azdırdı. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. bölümünde şöyle buyururlar: "Hak ile kul arasında perde ikidir, diğer perdeler bundan ortaya çıkar. O da sağlık ve maldır. Bedeni sağlıklı olan kimse "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde bir hastalık ortaya çıkınca "Yâ Allah, yâ Allah" demeye başlar ve Hak ile sırdaş olup konuşur. Bu sebeple gördün ki, o sağlık onun perdesi idi ve Hak, o hastalık altında gizlenmiş idi. Ve bir adamın ne kadar malı ve kuvvetleri varsa, o kadar sebeplerini ve isteklerini hazırlar ve gece ve gündüz onunla meşgul olur. Yoksulluk yönelince nefis zayıf olup Hak etrafında dolaşır." "Tâğût", abartı ile azgınlık eden demektir. Türkçesi "ziyade azgın" demek olur.

Görmez misin, cisim hasta olduğu vakit seni doktorların kapısına koşturup ilâç arayıcı etti; ve tedâvî neticesinde sağlamlaşır ve kuvvet bulursa senin her türlü şehvetlerini tahrîk edip seni azdırdı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. faslında şöyle buyururlar: "Hak ile kul arasında hicâb ikidir, bâkî hicâblar bundan zâhir olur. O da sıhhat ve maldır. Sahîhu'l-beden olan kimse "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde bir maraz peydâ olunca "Yâ Allâh, yâ Allâh" demeye başlar ve Hak ile hemrâz olup tekellüm eder. Binâenaleyh gördün ki, o sıhhat onun hicabı idi ve Hak, o maraz tahtında gizlenmiş idi. Ve bir adamın ne kadar malı ve kuvâsı varsa, o kadar esbâb ve murâdâtını müheyyâ kılar ve gece ve gündüz onunla meşgül olur. Bî-nevâlık teveccüh edince nefis za-yıf olup Hak etrafında dolaşır." "Tâğût", mübâlağa ile tuğyân edici demektir. Türkçesi "ziyâde azgın" demek olur."

1424. Pür-hayf olan cismi zırh gibi bil! Ne kışa yarar ve ne yaza!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1424. Haksızlık dolu cismi zırh gibi bil! Ne kışa yarar ne de yaza!

"Hayf", "zulüm" demektir; ve zulüm, sözlükte bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır. Cisim ise varlığı Allah'a değil, kendisine isnat edip varlık ve benlik iddiasında bulunduğundan zâlim ve haksızlık dolu olur. "Kış"tan kasıt, izafî varlık âlemi olan cansızlar âlemidir; ve "yaz"dan kasıt, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesidir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 13. bölümünde Hz. Pîr şöyle buyururlar:

"Bu âlem kıştır. Cansızlara niçin "cansız" diyorlar? Çünkü donmuşlardır. Bu taşlar ve dağlar ve vücudu örten elbise hep donmuştur; ve eğer kış mevcut değilse, âlem niçin donmuştur? Âlem basit bir anlamdır, görünmez. Ama havanın ve soğuğun mevcudiyetini etkiyle bilmek mümkündür. Bu cümle âlem kış mevsimi gibidir. Çünkü hepsi donmuştur. Nasıl kıştır? Aklî kıştır, hissî kış değildir. O ilâhî hava geldiği vakit dağlara erime niteliği arız olur. Âlem su olur. Nitekim temmuzun sıcağı gelince bütün donmuşlar erir. Kıyamet gününde o hava geldiği vakit hep bu donmuşlar erir."

Yine aynı bölümün diğer bir fıkrasında da şöyle buyururlar:

"İş düşüncelerindir. Suretlerin hepsi tâbi' ve araçtırlar; ve düşünce olmayınca işlevsizdirler ve cansızdırlar. Böyle olunca sureti gören kimse cansız demektir. O kimse anlama yol bulamaz."

Yani haksızlık dolu olan bu cisim harp meydanında giyilen zırha benzer. Bu zırh kış vaktinde insanı ısıtmadığı gibi, yazın da sıcağı engelleyemez. Bu zırha benzeyen cisim dahi, istenen ilâhî aşk hararetini veremez ve fenâ-fillâh mertebesinde de ilâhî aşk hararetini engelleyemez. Bu sebeple ne kışa yarar, ne de yaza yarar. Yalnız nefis ve şeytan ile mücadele ve savaş meydanında faydası vardır.

"Hayf", "zulüm" demektir; ve zulüm, lügatte bir şeyi mahallinin gayrına koymaktır. Cisim ise varlığı Hakk'a değil, kendisine isnâd edip varlık ve enâniyet da'vâsında bulunduğundan zâlim ve pür-hayf olur. "Kış"tan murâd, vücûd-i izâfî âlemi olan âlem-i cemâddır; ve "yaz"dan murâd, fenâ-fillâh mertebesidir. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 13. faslında Hz. Pîr şöyle buyururlar:

"Bu âlem kıştır. Cemâdâta niçin "cemâd" diyorlar? Zîrâ müncemiddirler. Bu taşlar ve dağlar ve vücûdu setr eden elbise hep müncemiddir; ve eğer kış mevcûd değil ise, âlem niçin müncemiddir? Alem ma'nâ-yı basîttir, görünmez. Ammâ havanın ve soğunun mevcûdiyetini te'sîr ile bilmek mümkindir. Bu cümle âlem şitâ faslı gibidir. Zîrâ cümlesi müncemiddir. Nasıl şitâdır? Şitâ-yı aklidir, şitâ-yı hissî değildir. O havâ-yı ilâhî geldiği vakit dağlara erime keyfiyeti ârız olur. Alem su olur. Nitekim temmuzun sıcağı gelince bütün donmuşlar erir. Kıyamet gününde o hava geldiği vakit hep bu müncemidler erir."

Yine aynı faslın diğer bir fıkrasında dahi şöyle buyururlar:

"İş endîşelerindir. Sûretlerin kâffesi tâbi' ve âlettirler; ve endîşe olmayınca muattaldırlar ve cemâddırlar. Böyle olunca sûreti gören kimse cemâd demektir. O kimse ma'nâya yol bulamaz."

Ya'ni pür-zulüm olan bu cisim harb meydanında giyilen zırha benzer. Bu zırh kış vaktinde insanı ısıtmadığı gibi, yazın da sıcağı men' edemez. Bu zırha müşâbih cisim dahi, matlûb olan aşk-ı ilâhî harâretini veremez ve fenâ-fillâh mertebesinde de aşk-ı ilâhî harâretini men' edemez. Binâenaleyh ne kışa yarar, ne de yaza yarar. Yalnız nefis ve şeytan ile mücâhede ve muhârebe meydanında fâidesi vardır.

1425. Kötü dost sabır için iyidir. Zîrâ sabretmek sadrı açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1425. Kötü dost sabır için iyidir. Çünkü sabretmek gönlü açar.

"Kötü dost"tan kastedilen, bedendir. Yani, kötü dost olan beden, nefsin arzuları ve kuvvetleri ne kadar çoksa, o kadar çok sebep ve isteklerini hazırlar ve gece gündüz onlarla meşgul olur. Yoksulluk ortaya çıktığında nefis zayıflar ve Hak etrafında dolaşır. "Tağut", abartılı bir şekilde azgınlık eden demektir. Türkçesi "ziyade azgın" anlamına gelir.

"Kötü dost"tan murâd, cisimdir. Ya'ni, kötü dost olan cisim hevâ-yı nef- ne kadar malı ve kuvâsı varsa, o kadar esbâb ve murâdâtını müheyyâ kılar ve gece ve gündüz onunla meşgül olur. Bî-nevâlık teveccüh edince nefis zayıf olup Hak etrafında dolaşır." "Tâğût", mübâlağa ile tuğyân edici demektir. Türkçesi "ziyâde azgın" demek olur."

1424. Pür-hayf olan cismi zırh gibi bil! Ne kışa yarar ve ne yaza!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1424. Zulümle dolu olan cismi zırh gibi bil! Ne kışa yarar ne de yaza!

"Hayf", "zulüm" demektir; ve zulüm, sözlükte bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır. Cisim ise varlığını Allah'a değil, kendisine isnat edip varlık ve benlik davasında bulunduğundan zâlim ve zulümle dolu olur. "Kış"tan maksat, izafî varlık âlemi olan cansızlar âlemidir; ve "yaz"dan maksat, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesidir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 13. bölümünde Hz. Pîr (Mevlânâ) şöyle buyururlar:

"Bu âlem kıştır. Cansızlara niçin "cansız" diyorlar? Çünkü donmuşlardır. Bu taşlar ve dağlar ve varlığı örten elbise hep donmuştur; ve eğer kış mevcut değilse, âlem niçin donmuştur? Âlem basit bir anlamdır, görünmez. Ama havanın ve soğuğun mevcudiyetini etkiyle bilmek mümkündür. Bu bütün âlem kış mevsimi gibidir. Çünkü hepsi donmuştur. Nasıl kıştır? Akli bir kıştır, hissî bir kış değildir. O ilâhî hava geldiği vakit dağlara erime niteliği ârız olur. Âlem su olur. Nitekim temmuzun sıcağı gelince bütün donmuşlar erir. Kıyamet gününde o hava geldiği vakit hep bu donmuşlar erir."

Yine aynı bölümün diğer bir fıkrasında dahi şöyle buyururlar:

"İş düşüncelerindir. Şekillerin hepsi tâbi' ve âlettirler; ve düşünce olmayınca atıl ve cansızdırlar. Böyle olunca şekli gören kimse cansız demektir. O kimse anlama yol bulamaz."

Yani zulümle dolu olan bu cisim, harp meydanında giyilen zırha benzer. Bu zırh kış vaktinde insanı ısıtmadığı gibi, yazın da sıcağı engelleyemez. Bu zırha benzeyen cisim dahi, istenen ilâhî aşk hararetini veremez ve fenâfillâh mertebesinde de ilâhî aşk hararetini engelleyemez. Bu sebeple ne kışa yarar, ne de yaza yarar. Yalnız nefis ve şeytan ile mücadele ve savaş meydanında faydası vardır.

"Hayf", "zulüm" demektir; ve zulüm, lügatte bir şeyi mahallinin gayrına koymaktır. Cisim ise varlığı Hakk'a değil, kendisine isnâd edip varlık ve enâniyet da'vâsında bulunduğundan zâlim ve pür-hayf olur. "Kış"tan murâd, vücûd-i izâfî âlemi olan âlem-i cemâddır; ve "yaz"dan murâd, fenâ-fillâh mertebesidir. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 13. faslında Hz. Pîr şöyle buyururlar:

"Bu âlem kıştır. Cemâdâta niçin "cemâd" diyorlar? Zîrâ müncemiddirler. Bu taşlar ve dağlar ve vücûdu setr eden elbise hep müncemiddir; ve eğer kış mevcûd değil ise, âlem niçin müncemiddir? Alem ma'nâ-yı basîttir, görünmez. Ammâ havanın ve soğunun mevcûdiyetini te'sîr ile bilmek mümkindir. Bu cümle âlem şitâ faslı gibidir. Zîrâ cümlesi müncemiddir. Nasıl şitâdır? Şitâ-yı aklidir, şitâ-yı hissî değildir. O havâ-yı ilâhî geldiği vakit dağlara erime keyfiyeti ârız olur. Alem su olur. Nitekim temmuzun sıcağı gelince bütün donmuşlar erir. Kıyamet gününde o hava geldiği vakit hep bu müncemidler erir."

Yine aynı faslın diğer bir fıkrasında dahi şöyle buyururlar:

"İş endîşelerindir. Sûretlerin kâffesi tâbi' ve âlettirler; ve endîşe olmayınca muattaldırlar ve cemâddırlar. Böyle olunca sûreti gören kimse cemâd demektir. O kimse ma'nâya yol bulamaz."

Ya'ni pür-zulüm olan bu cisim harb meydanında giyilen zırha benzer. Bu zırh kış vaktinde insanı ısıtmadığı gibi, yazın da sıcağı men' edemez. Bu zırha müşâbih cisim dahi, matlûb olan aşk-ı ilâhî harâretini veremez ve fenâfillâh mertebesinde de aşk-ı ilâhî harâretini men' edemez. Binâenaleyh ne kışa yarar, ne de yaza yarar. Yalnız nefis ve şeytan ile mücâhede ve muhârebe meydanında fâidesi vardır.

1425. Kötü dost sabır için iyidir. Zîrâ sabretmek sadrı açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1425. Kötü dost sabır için iyidir. Çünkü sabretmek gönlü açar.

"Kötü dost"tan kasıt, bedendir. Yani, kötü dost olan beden, nefsanî arzulara ve şeytanî vesveselere karşı sabır için iyidir ve faydalıdır. Çünkü bedensel şehvetlere sabretmek gönlü ve kalbi açar. Nitekim "Sabır sürurun anahtarıdır" buyrulmuştur.

"Kötü dost"tan murâd, cisimdir. Ya'ni, kötü dost olan cisim hevâ-yı nef- sânîye ve ilkāât-ı şeytânîye karşı sabır için iyidir ve fâidelidir. Zîrâ şehevât-i cismâniyyeye sabretmek sadrı ve kalbi açar. Nitekim الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" buyurulmuştur.

1426. Ayın geceye sabrı onu münevver tutar; gülün dikene sabrı onu keskin kokulu tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1426. Ayın geceye sabrı onu aydınlık tutar; gülün dikene sabrı onu keskin kokulu tutar.

"Sabır", nefsi ceza ve ferahlıktan alıkoymaktır. "Ay"dan kasıt, ruh ve "gece"den kasıt, tabiatın karanlığıdır. "Gül"den kasıt, yine ruh ve "diken"den kasıt, cisimdir. Yani, insan ruhu tabiat karanlığı ve gecesi içinde o tabiatın hükümlerine tabi olmaktan sabrederse, parlak olur ve o ruhun hükümleri ortaya çıkar; aynı şekilde gül gibi olan ruh, diken gibi olan cismin şehvetine karşı sabrederse bu sabır o ruhu kuvvetlendirip cisim içinde latif olan tesirlerini gösterir. "Ezfer", "keskin kokulu" demektir.

"Sabır", nefsi ceza' ve ferağdan habsetmektir. "Ay"dan murâd, rûh ve "gece"den murâd, zulmet-i tabîattir. "Gül"den murâd, yine rûh ve "diken"den murâd, cisimdir. Ya'ni, rûh-ı insânî tabîat karanlığı ve gecesi içinde o tabîatin ahkâmına tabi' olmaktan sabrederse, parlak olup o rûhun ahkâmı zâhir olur; ve kezâ gül gibi olan rûh, diken gibi olan cismin müştehâsına karşı sabrederse bu sabır o rûhu kuvvetlendirip cisim içinde latîf olan âsârını gösterir. "Ezfer", "keskin kokulu" demektir.

1427. Sütün gübre ile kan arasında sabrı onu deve yavrusunun nâişi etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1427. Sütün gübre ile kan arasında sabrı onu deve yavrusunun yükselticisi etti.

"Fers", bağırsak içindeki pislik; "nâiş", "na'ş" mastarından "yükseltici" demektir. "İbnü'l-lebûn", iki yaşını bitirip üç yaşına giren deve yavrusuna derler. Yani, nasıl ki sütün pislik ve kan arasında kendisini hapsetmesi, o sütü, deve yavrusunu yükseltici ve büyütücü etti. Bunun gibi bu gübre yığını olan beden içinde ruhun kendisini hapsetmesi de, onu yüce makamlara yükseltir. Bu şerefli beyitte Nahl suresinde geçen وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةُ نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطونه من بين فَرْثِ وَدَمِ لَبَنَا خَالِصًا سَائِعًا لِلشَّارِبِينَ (Nahl, 16/66) yani "Muhakkak sizin için evcil hayvanlarda elbette ibret vardır ki, size karnında olan pislik ve kan arasından halis bir süt içiririz. İçenlerin boğazından kolayca kayar" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Fers" (فرث), bağırsak içindeki pislik; "nâiş", "na'ş" masdarından "ref" edici" demektir. "İbnü'l-lebûn", iki yaşını bitirip üç yaşına giren deve yavrusuna derler. Ya'ni, nitekim sütün pislik ve kan arasında nefsini habsetmesi, o sütü, deve yavrusunu yükseltici ve büyütücü etti. Bunun gibi bu gübre yığını olan cisim içinde rûhun nefsi habsetmesi dahi, onu makāmât-ı âliyeye urûc ettirir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nahl'de vaki وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةُ نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطونه من بين فَرْثِ وَدَمِ لَبَنَا خَالِصًا سَائِعًا لِلشَّارِبِينَ (Nahl, 16/66) ya'ni "Muhakkak sizin için hayvânât-ı ehliyyede elbet ibret vardır ki, size karnında olan pislik ve kan arasından hâlis bir süt içirir. İçenlerin boğazından kolayca kayar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

1428. Bütün peygamberlerin münkirlere sabrı, onları Hakk'ın hâssı ve sahibkırân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1428. Bütün peygamberlerin inkârcılara sabrı, onları Hakk'ın özel kulu ve bahtı açık hükümdarı yaptı.

Yani, sabır o kadar faydalı bir şeydir ki, peygamberler inkârcıların eziyet ve cefalarına sabrettikleri için, o sabır onları özel kulları ve dünyada ve ahirette iyi bahtlı padişah yaptı. İkinci olarak, şeytanî vesveselere ve telkinlere karşı sabır için iyidir ve faydalıdır. Çünkü cismanî şehvetlere sabretmek göğsü ve kalbi açar. Nitekim "Sabır sürurun anahtarıdır" buyurulmuştur.

Ya'ni, sabır o kadar fâideli bir şeydir ki, peygamberler münkirlerin ezâ ve cefâlarına sabrettikleri için, o sabır onları hâs kulları ve dünyâda ve âhirette iyi bahtlı pâdişâh yaptı. sânîye ve ilkāât-ı şeytânîye karşı sabır için iyidir ve fâidelidir. Zîrâ şehevât-i cismâniyyeye sabretmek sadrı ve kalbi açar. Nitekim الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" buyurulmuştur.

1426. Ayın geceye sabrı onu münevver tutar; gülün dikene sabrı onu keskin kokulu tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1426. Ayın geceye sabrı onu aydınlık tutar; gülün dikene sabrı onu keskin kokulu tutar.

"Sabır", nefsi ceza ve ferahlıktan alıkoymaktır. "Ay"dan kasıt, ruh ve "gece"den kasıt, tabiatın karanlığıdır. "Gül"den kasıt, yine ruh ve "diken"den kasıt, cisimdir. Yani, insan ruhu tabiat karanlığı ve gecesi içinde o tabiatın hükümlerine tabi olmaktan sabrederse, parlak olur ve o ruhun hükümleri ortaya çıkar; aynı şekilde gül gibi olan ruh, diken gibi olan cismin şehvetine karşı sabrederse bu sabır o ruhu kuvvetlendirip cisim içinde latif olan tesirlerini gösterir. "Ezfer", "keskin kokulu" demektir.

"Sabır", nefsi ceza' ve ferağdan habsetmektir. "Ay"dan murâd, rûh ve "gece"den murâd, zulmet-i tabîattir. "Gül"den murâd, yine rûh ve "diken"den murâd, cisimdir. Ya'ni, rûh-ı insânî tabîat karanlığı ve gecesi içinde o tabîatin ahkâmına tabi' olmaktan sabrederse, parlak olup o rûhun ahkâmı zâhir olur; ve kezâ gül gibi olan rûh, diken gibi olan cismin müştehâsına karşı sabrederse bu sabır o rûhu kuvvetlendirip cisim içinde latîf olan âsârını gösterir. "Ezfer", "keskin kokulu" demektir.

1427. Sütün gübre ile kan arasında sabrı onu deve yavrusunun nâişi etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1427. Sütün gübre ile kan arasında sabrı onu deve yavrusunun yükselticisi etti.

"Fers", bağırsak içindeki pislik; "nâiş", "na'ş" masdarından "yükseltici" demektir. "İbnü'l-lebûn", iki yaşını bitirip üç yaşına giren deve yavrusuna derler. Yani, nasıl ki sütün pislik ve kan arasında kendisini hapsetmesi, o sütü, deve yavrusunu yükseltici ve büyütücü etti. Bunun gibi, bu gübre yığını olan beden içinde ruhun kendisini hapsetmesi de, onu yüce makamlara yükseltir. Bu şerefli beyitte Nahl Suresi'nde geçen وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةُ نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطونه مِن بَيْنِ فَرْثِ وَدَمِ لَبَنًا خَالِصًا سَائِعًا لِلشَّارِبِينَ (Nahl, 16/66) yani "Muhakkak sizin için evcil hayvanlarda elbette ibret vardır ki, size karnında olan pislik ve kan arasından halis bir süt içiririz. İçenlerin boğazından kolayca kayar" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Fers" (فرث), bağırsak içindeki pislik; "nâiş", "na'ş" masdarından "ref' edici" demektir. "İbnü'l-lebûn", iki yaşını bitirip üç yaşına giren deve yavrusuna derler. Ya'ni, nitekim sütün pislik ve kan arasında nefsini habsetmesi, o sütü, deve yavrusunu yükseltici ve büyütücü etti. Bunun gibi bu gübre yığını olan cisim içinde rûhun nefsi habsetmesi dahi, onu makāmât-ı âliyeye urûc ettirir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nahl'de vâki وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةُ نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطونه مِن بَيْنِ فَرْثِ وَدَمِ لَبَنًا خَالِصًا سَائِعًا لِلشَّارِبِينَ (Nahl, 16/66) ya'ni "Muhakkak sizin için hayvânât-ı ehliyyede elbet ibret vardır ki, size karnında olan pislik ve kan arasından hâlis bir süt içirir. İçenlerin boğazından kolayca kayar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

1428. Bütün peygamberlerin münkirlere sabrı, onları Hakk'ın hâssı ve sahib-kırân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1428. Bütün peygamberlerin inkârcılara sabrı, onları Hakk'ın has kulu ve talihli hükümdarı yaptı.

Yani, sabır o kadar faydalı bir şeydir ki, peygamberler inkârcıların eziyet ve cefalarına sabrettikleri için, o sabır onları Allah'ın has kulları ve dünyada ve ahirette iyi bahtlı padişah yaptı.

Ya'ni, sabır o kadar fâideli bir şeydir ki, peygamberler münkirlerin ezâ ve cefâlarına sabrettikleri için, o sabır onları hâs kulları ve dünyâda ve âhirette iyi bahtlı pâdişâh yaptı.

1429. Her kimin sağlam libasını görürsen bil ki, o onu kazanç ve sabır ile istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1429. Her kimin sağlam elbisesini görürsen bil ki, o onu kazanç ve sabır ile istedi.

Her kimin arkasında yeni ve sağlam elbise görürsen, bil ki, o kimse elbiseyi rahatını feda ederek ve zahmete sabrederek para kazanmak suretiyle aradı ve istedi ve buldu.

Her kimin arkasında yeni ve sağlam libâs görürsen, bil ki, o kimse libâsı râhatını fedâ ederek ve zahmete sabrederek para kazanmak sûretiyle aradı ve istedi ve buldu.

1430. Her kimi çıplak ve azıksız gördün ise, o onun sabırsızlığı üzerine şâhiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1430. Her kimi çıplak ve azıksız gördün ise, o onun sabırsızlığı üzerine şâhiddir.

Her kimi dış görünüşte çıplak ve yiyecek ve içecekten yoksun gördün ise, bil ki bu hâl, onun çalışmak zahmetine karşı sabırsızlığına tanıklık eder. Aynı şekilde iç âleminde bir hâl elde edememiş olan bir Hakk Yolcusu gördün ise, bil ki onun bu hâli, o kimsenin mürşidinin emri dâiresinde hareket etmeye ve nefsinin arzu ettiği şeylere sabredemediğine tanıklık eder.

Her kimi zâhirde çıplak ve yiyecek ve içecekten mahrûm gördün ise, bil ki bu hâl, onun çalışmak zahmetine karşı sabırsızlığına şehadet eder. Ve kezâ bâtında bir hâl tahsîl edememiş olan bir sâliki gördün ise, bil ki onun bu hâli, o kimsenin mürşidinin emri dâiresinde hareket ve nefsinin müşteheyâtına sabredemediğine şâhiddir.

1431. Her kimin cânı pür-gam olarak müstevhaş olursa, hîlekâra iktirân etmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1431. Kimin canı gamla dolu ve ürkmüş olursa, hilekâra yaklaşmış olur.

"Degā", hile demektir. Gelecek beyit, "yâ"nın nispet için olduğuna işaret eder. Bu sebeple "degāyî", "hilekâr" anlamına gelir. "Müstevhaş", ürkmüş demektir. Yani, kimin canı gamla dolu ve çok kederli bir şekilde ürkmüş hâlde bulunursa, bil ki o kimse hilekâra yaklaşmış, onunla dostluk kurmuş ve ondan vefasızlık görüp bu vefasızlığa karşı sabredemediği için canına bu keder ve gam hâkim olmuştur. Nitekim Şâh-ı Nakşbend hazretleri müridlerine "Bu beyti ezberleyin, çok faydasını görürsünüz!" buyurmuştur. Beyit: "Dünyada kim olursa olsun iyileri dost edinir ve sever. Eğer kötüleri dost edinirsen, topu ortadan kaptın, yani düdüğü çaldın!"

"Degā", hîle. Atîdeki beyit "yâ"nın nisbet için olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh "degāyî", "hîlekâr" demek olur. "Müstevhaş”, ürkmüş demektir. Ya'ni, her kimin cânı pür-gam ve ziyâde kederli olarak ürkmüş bir hâlde bulunursa, bil ki o kimse hîlekâra iktirân etmiş ve yaklaşmış ve onunla dostluk etmiş ve ondan vefâsızlık görüp bu vefâsızlığa karşı sabredememiş olduğu için onun cânına bu keder ve gam müstevlî olmuş olur. Nitekim Şâh-ı Nakşbend hazretleri müridlerine "Bu beyti ezberleyin, çok fâidesini görürsünüz!" buyurmuştur. Beyit: "Cihânda her kim olursa iyileri dost tutar ve sever. Eğer kötüleri dost tutarsan ortadan topu kaptın, ya'ni çaldın düdüğü!"

1432. Eğer vefâsızın ülfetinden sabrede idin, onun firâkından bu kafayı yemez idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1432. Eğer vefasızın dostluğundan sabretseydin, onun ayrılığından bu kafayı yemezdin.

1429. Her kimin sağlam libasını görürsen bil ki, o onu kazanç ve sabır ile istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1429. Her kimin sağlam elbisesini görürsen bil ki, o onu kazanç ve sabır ile istedi.

Her kimin arkasında yeni ve sağlam elbise görürsen, bil ki, o kimse elbiseyi rahatını feda ederek ve zahmete sabrederek para kazanmak suretiyle aradı ve istedi ve buldu.

Her kimin arkasında yeni ve sağlam libâs görürsen, bil ki, o kimse libâsı râhatını fedâ ederek ve zahmete sabrederek para kazanmak sûretiyle aradı ve istedi ve buldu.

1430. Her kimi çıplak ve azıksız gördün ise, o onun sabırsızlığı üzerine şâhiddir. [1412]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1430. Her kimi çıplak ve azıksız gördün ise, o onun sabırsızlığı üzerine şâhiddir. [1412]

Her kimi dışarıda çıplak ve yiyecek ile içecekten yoksun gördün ise, bil ki bu hâl, onun çalışmanın zahmetine karşı sabırsızlığına tanıklık eder. Aynı şekilde iç âlemde bir hâl elde edememiş olan bir sâliki gördün ise, bil ki onun bu hâli, o kişinin mürşidinin emri dâhilinde hareket etmeye ve nefsinin arzu ettiklerine sabredemediğine tanıklık eder.

Her kimi zâhirde çıplak ve yiyecek ve içecekten mahrûm gördün ise, bil ki bu hâl, onun çalışmak zahmetine karşı sabırsızlığına şehadet eder. Ve kezâ bâtında bir hâl tahsîl edememiş olan bir sâliki gördün ise, bil ki onun bu hâli, o kimsenin mürşidinin emri dâiresinde hareket ve nefsinin müşteheyâtına sabredemediğine şâhiddir.

1431. Her kimin cânı pür-gam olarak müstevhaş olursa, hîlekâra iktirân etmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1431. Kimin canı gamla dolu olarak ürkerse, hilekâra yaklaşmış olur.

"Degā", hile demektir. Gelecek beyit, "yâ"nın nispet için olduğuna işaret eder. Bu sebeple "degāyî", "hilekâr" anlamına gelir. "Müstevhaş", ürkmüş demektir. Yani, kimin canı gamla dolu ve çok kederli olarak ürkmüş bir hâlde bulunursa, bil ki o kimse hilekâra yaklaşmış ve onunla dostluk etmiş ve ondan vefasızlık görüp bu vefasızlığa karşı sabredemediği için onun canına bu keder ve gam hâkim olmuştur. Nasıl ki Şâh-ı Nakşbend hazretleri müridlerine "Bu beyti ezberleyin, çok faydasını görürsünüz!" buyurmuştur. Beyit: "Dünyada kim olursa olsun iyileri dost tutar ve sever. Eğer kötüleri dost tutarsan ortadan topu kaptın, yani düdüğü çaldın!"

“Degā”, hîle. Atîdeki beyit “yâ”nın nisbet için olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh “degāyî”, “hîlekâr” demek olur. “Müstevhaş”, ürkmüş demektir. Ya'ni, her kimin cânı pür-gam ve ziyâde kederli olarak ürkmüş bir hâlde bulunursa, bil ki o kimse hîlekâra iktirân etmiş ve yaklaşmış ve onunla dostluk etmiş ve ondan vefâsızlık görüp bu vefâsızlığa karşı sabredememiş olduğu için onun cânına bu keder ve gam müstevlî olmuş olur. Nitekim Şâh-ı Nakşbend hazretleri müridlerine “Bu beyti ezberleyin, çok fâidesini görürsünüz!” buyurmuştur. Beyit: “Cihânda her kim olursa iyileri dost tutar ve sever. Eğer kötüleri dost tutarsan ortadan topu kaptın, ya'ni çaldın düdüğü!”

1432. Eğer vefâsızın ülfetinden sabrede idin, onun firâkından bu kafayı yemez idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1432. Eğer vefasızın yakınlığına sabretseydin, onun ayrılığından bu kafayı yemezdin.

"Ülfet", "alışmak" demektir. Yani, eğer vefasız hilekârın ve dost görünen düşmanın yakınlığına ve alışkanlığına sabretseydin, onun senden ayrılmasından dolayı bu gam ve keder kafasını ve tokatını yemezdin. Çünkü bildin ki, böyle bir yakının ve dostun ayrılması baştan bir musibetin ve belanın def olup gitmesidir. "Vefasız"dan kasıt, hilekâr ve görünüşte bir dost olursa, riyakâr bir dost olur; ve eğer içsel olana yönelik olursa, izafî varlık âleminde ruha arkadaş olan cisim olur. Yani, ey insan ruhu! Eğer sen, sana vefasız bir arkadaş ve dost olan cismin eziyetine riyâzât ve mücâhedât ile sabretseydin, onun zorunlu ölümle olan ayrılığını düşünerek böyle gam ve keder tokatlarını yemezdin.

"İlf", "me'nûs olmak" demektir. Ya'ni, eğer vefâsız hîlekârın ve dost görünen düşmanın ülfetine ve ünsiyetine sabrede idin, onun senden ayrılmasından dolayı bu gam ve elem kafasını ve tokatını yemez idin. Zîrâ bildin ki, böyle bir karînin ve enîsin ayrılması baştan bir musîbetin ve belânın def' olup gitmesidir. "Vefasız"dan murâd, hîlekâr ve zâhirî bir dost olursa, riyâkâr bir dost olur; ve eğer bâtına ma'tûf olursa, vücûd-i izâfî âleminde rûha refîk olan cisim olur. Ya'ni, ey rûh-ı insânî! Eğer sen, sana bir vefâsız refîk ve dost olan cismin ezâsına riyâzat ve mücâhede ile sabrede idin, onun mevt-i ıztırârî ile olan ayrılığını düşünerek böyle gam ve elem tokatlarını yemez idin.

1433. Huyu süt ve bal gibi, Hak ile düzdün. Derdin ki: "Ben âfil olanları sevmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1433. Huylarını Hak ile süt ve bal gibi düzenledin. "Ben batanları sevmem!" derdin.

"Huylarını Hak ile düzenlemek"ten kasıt, "Sabûr" ism-i şerîfinin hükmü ile ahlâklanmak demektir. Yani ey Hakk Yolcusu! Eğer sen vefasızlara karşı sabredip kalbini onların sevgilerinden boşaltmış olsaydın ve onların ayrılığından etkilenmeseydin, Yüce Allah'ın "Sabûr" ism-i şerîfiyle ahlâklanmış olurdun; ve yakınlığın Hak ile olurdu ve İbrâhîm (a.s.) gibi derdin ki: "Hakk'ın dışındaki her şey fânî ve yok olucudur; ve ben kaybolanları sevmem ki, onların batışlarından ve ayrılıklarından etkilenebileyim!"

"Huyu Hak ile düzmek"ten murâd, "Sabûr" ism-i şerîfinin hükmü ile ahlâklanmak demektir. Ya'ni ey sâlik! Eğer sen vefâsızlara karşı sabredip kalbini onların muhabbetlerinden hâlî kıla idin ve onların firâkından müteessir olmasa idin, Hak Teâlâ'nın "Sabûr" ism-i şerîfiyle mütehallık olmuş olur idin; ve ünsiyetin Hak ile olmuş olur idi ve İbrâhîm (a.s.) gibi derdin ki: Hakk'ın gayrı olan şeylerin cümlesi fânî ve zâildir; ve ben kaybolanları sevmem ki, onların üfüllerinden ve ayrılıklarından müteessir olayım!"

1434. Şübhesiz, yolda kervândan kalmış bir ateş gibi tenha kalmaz idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1434. Şüphesiz, yolda kervandan kalmış bir ateş gibi yalnız kalmazdın.

Ey can! Sen Allah'tan başkalarını kendine dost edindiğin için, sonradan onların sana karşı vefasızlığı sabit oldu ve senden ayrıldılar. Sen yolda bir kervanın yakıp bıraktığı bir ateş kalıntısı gibi yapayalnız kaldın ve kendi kendine yanıp kül oldun. Örneğin insanlara muhabbet ettin, ölüp gitti. Mala ve eşyaya muhabbet ettin, hırsız çaldı ve yangın yaktı; ve başka şekillerde telef oldu. Cisminin kuvvetine ve tenasübüne (organların birbiriyle uyumu) muhabbet ettin, hastalık geldi, o kuvvet gitti ve uyumlu organlarında arızalar ortaya çıktı. Sözün özü, Allah'tan başka olan bu şeyler seni yalnız bıraktılar.

Ey cân! Sen Hakk'ın gayrı olanları kendine dost ittihâz ettiğin için, bilâhare onların sana karşı vefâsızlığı sâbit oldu ve senden ayrıldılar. Sen yolda bir kervânın yakıp bıraktığı bir ateş bakıyyesi gibi yapyalnız kaldın ve kendi kendine yanıp kül oldun. Meselâ insanlara muhabbet ettin, ölüp gitti. Mala ve eşyaya muhabbet ettin, hırsız çaldı ve yangın yaktı; ve sâir sûretle telef oldu. Cisminin kuvvetine ve tenâsübüne muhabbet ettin, hastalık geldi, o kuvvet gitti ve a'zâ-yı mütenâsibende ârızalar zuhûr etti. Velhâsıl Hakk'ın gayrı olan bu şeyler seni yalnız bıraktılar.

1435. Vaktâki sabırsızlıktan gayrın karîni oldun, onun firâkında pür-gam ve hayırsız oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1435. Ne zaman ki sabırsızlıktan başka bir şeye yakın oldun, onun ayrılığında gamlı ve hayırsız oldun.

"İlf", "alışmak" demektir. Yani, eğer vefasız hilekârın ve dost görünen düşmanın yakınlığına ve alışkanlığına sabretseydin, onun senden ayrılmasından dolayı bu gam ve elem kafasını ve tokatını yemezdin. Çünkü bildin ki, böyle bir yakının ve dostun ayrılması baştan bir musibetin ve belanın def olup gitmesidir. "Vefasız"dan kasıt, hilekâr ve görünüşte bir dost olursa, riyakâr bir dost olur; ve eğer içe dönük olursa, izafî varlık âleminde ruha arkadaş olan cisim olur. Yani, ey insan ruhu! Eğer sen, sana vefasız bir arkadaş ve dost olan cismin eziyetine riyâzât ve mücâhedât ile sabretseydin, onun zorunlu ölümüyle olan ayrılığını düşünerek böyle gam ve elem tokatlarını yemezdin.

"İlf", "me'nûs olmak" demektir. Ya'ni, eğer vefâsız hîlekârın ve dost görünen düşmanın ülfetine ve ünsiyetine sabrede idin, onun senden ayrılmasından dolayı bu gam ve elem kafasını ve tokatını yemez idin. Zîrâ bildin ki, böyle bir karînin ve enîsin ayrılması baştan bir musîbetin ve belânın def' olup gitmesidir. "Vefasız"dan murâd, hîlekâr ve zâhirî bir dost olursa, riyâkâr bir dost olur; ve eğer bâtına ma'tûf olursa, vücûd-i izâfî âleminde rûha refîk olan cisim olur. Ya'ni, ey rûh-ı insânî! Eğer sen, sana bir vefâsız refîk ve dost olan cismin ezâsına riyâzat ve mücâhede ile sabrede idin, onun mevt-i ıztırârî ile olan ayrılığını düşünerek böyle gam ve elem tokatlarını yemez idin.

1433. Huyu süt ve bal gibi, Hak ile düzdün. Derdin ki: "Ben âfil olanları sevmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1433. Huylarını Hak ile süt ve bal gibi düzenledin. "Ben batanları sevmem!" derdin.

"Huylarını Hak ile düzenlemek"ten kasıt, "Sabûr" ism-i şerîfinin hükmü ile ahlâklanmak demektir. Yani ey Hakk Yolcusu! Eğer sen vefasızlara karşı sabredip kalbini onların sevgilerinden boşaltmış olsaydın ve onların ayrılığından etkilenmeseydin, Yüce Allah'ın "Sabûr" ism-i şerîfiyle ahlâklanmış olurdun; ve yakınlığın Hak ile olurdu ve İbrâhîm (a.s.) gibi derdin ki: "Hakk'ın dışındaki her şey fânî ve yok olucudur; ve ben kaybolanları sevmem ki, onların batışlarından ve ayrılıklarından etkilenebileyim!"

"Huyu Hak ile düzmek"ten murâd, "Sabûr" ism-i şerîfinin hükmü ile ahlâklanmak demektir. Ya'ni ey sâlik! Eğer sen vefâsızlara karşı sabredip kalbini onların muhabbetlerinden hâlî kıla idin ve onların firâkından müteessir olmasa idin, Hak Teâlâ'nın "Sabûr" ism-i şerîfiyle mütehallık olmuş olur idin; ve ünsiyetin Hak ile olmuş olur idi ve İbrâhîm (a.s.) gibi derdin ki: Hakk'ın gayrı olan şeylerin cümlesi fânî ve zâildir; ve ben kaybolanları sevmem ki, onların üfüllerinden ve ayrılıklarından müteessir olayım!"

1434. Şübhesiz, yolda kervândan kalmış bir ateş gibi tenha kalmaz idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1434. Şüphesiz, yolda kervandan kalmış bir ateş gibi yalnız kalmazdın.

Ey can! Sen Allah'tan başkalarını kendine dost edindiğin için, sonradan onların sana karşı vefasızlığı ortaya çıktı ve senden ayrıldılar. Sen yolda bir kervanın yakıp bıraktığı bir ateş kalıntısı gibi yapayalnız kaldın ve kendi kendine yanıp kül oldun. Örneğin insanlara sevgi besledin, ölüp gittiler. Mala ve eşyaya sevgi besledin, hırsız çaldı ve yangın yaktı; ve başka şekillerde yok oldu. Bedeninin kuvvetine ve orantısına sevgi besledin, hastalık geldi, o kuvvet gitti ve orantılı uzuvlarında arızalar ortaya çıktı. Kısacası Allah'tan başka olan bu şeyler seni yalnız bıraktılar.

Ey cân! Sen Hakk'ın gayrı olanları kendine dost ittihâz ettiğin için, bilâhare onların sana karşı vefâsızlığı sâbit oldu ve senden ayrıldılar. Sen yolda bir kervânın yakıp bıraktığı bir ateş bakıyyesi gibi yapyalnız kaldın ve kendi kendine yanıp kül oldun. Meselâ insanlara muhabbet ettin, ölüp gitti[ler]. Mala ve eşyaya muhabbet ettin, hırsız çaldı ve yangın yaktı; ve sâir sûretle telef oldu. Cisminin kuvvetine ve tenâsübüne muhabbet ettin, hastalık geldi, o kuvvet gitti ve a'zâ-yı mütenâsibende ârızalar zuhûr etti. Velhâsıl Hakk'ın gayrı olan bu şeyler seni yalnız bıraktılar.

1435. Vaktāki sabırsızlıktan gayrın karîni oldun, onun firâkında pür-gam ve hayırsız oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1435. Mademki sabırsızlıktan dolayı Allah'tan başkasına yakın oldun, onun ayrılığında gamla dolup hayırsız kaldın.

Senin bunlara yakın olman ve sevgi beslemen, nefsinin arzularına karşı sabredememenden dolayı meydana geldi. Mademki bu sabırsızlıktan dolayı Hakk'ın gayrı olan bu eşyaya yakın oldun ve sevgi besledin, onların senden birer şekilde ayrılmaları yüzünden böyle son derece gamlı ve manevî hayırdan yoksun kaldın. Ve Hz. Pîr'in menkıbeleri hakkında Nefahâtü'l-Üns'te şu fıkralar yer almaktadır: "Bir gün Hz. Mevlânâ, arkadaşlarından birini gamlı gördü. Buyurdu ki: "Bütün gönül darlığı bu âleme gönül bağlamaktandır. Her an bu dünyadan özgür olmalı ve kendini gayb bilmelisin! Her renge baktığın ve her lezzeti tattığın zaman, bil ki ona kalmayacaksın!""

Senin bunlara karîn olman ve muhabbet etmen, nefsinin arzularına karşı sabredememenden dolayı vâki' oldu. Vaktâki bu sabırsızlıktan dolayı Hakk'ın gayrı olan bu eşyaya karîn oldun ve muhabbet ettin, onların senden birer sûretle ayrılmaları yüzünden böyle son derece gamlı ve hayr-ı ma'nevîden ârî kaldın. Ve menâkıb-ı Hz. Pîr hakkında Nefahâtü'l-Üns'te şu fıkralar münderiçtir: "Bir gün Hz. Mevlânâ, ashâbından birisini gamlı gördü. Buyurdu ki: "Bütün gönül darlığı bu âleme gönül bağlamaktandır. Her dem bu cihândan âzâd olmalı ve kendini gayb bilmelisin! Her renge baktığın ve her lezzeti tattığın vakit, bil ki ona kalmayacaksın!""

1436. Mâdemki senin sohbetin Dehdehî altını gibidir, niçin hâinin eline emânet koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1436. Mademki senin sohbetin Dehdehî altını gibidir, niçin hainin eline emanet koyarsın?

"Dehdehî", ayarı tam saf altın demektir (Burhan). Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin Hak ile sohbetin ve yakınlığın saf altın gibidir ve Hakk'ın dışındaki cisim ve cismaniyet âlemindeki şeylerin hepsi vefasızdır ve daima seni terk etmeye hazırdırlar. Niçin bu saf altın gibi sohbetini ve yakınlığını bu vefasız olan cisme sınırlıyorsun? Ve sende ilahi emanet olan ruhanî sıfatları bu vefasız cismaniyet âlemine emanet bırakıyorsun? Çünkü o vefasız ve hain olan cisim bu emanetleri kötüye kullanarak telef eder ve kendi sıfatları altında ezer.

"Dehdehî", ayarı tam hâlis altın demektir (Burhân). Ya'ni, ey sâlik! Senin Hak ile sohbetin ve ünsiyetin hâlis altın gibidir ve Hakk'ın gayrı olan cismin ve cismâniyet âlemindeki şeylerin hepsi vefâsızdır ve dâimâ seni terk etmeye müheyyâdırlar. Niçin bu hâlis altın gibi sohbetini ve ünsiyetini bu vefâsız olan cisme hasr ediyorsun? Ve sende emânet-i ilâhiyye olan rûhânî sıfatları bu vefâsız cismâniyet âlemine emânet bırakıyorsun? Zîrâ o vefâsız ve hâin olan cismin bu emânetleri sû'-i isti'mâl ile telef eder ve kendi sıfatları altında ezer.

1437. Onunla huy et ki, senin emânetlerin üfûlden ve tecavüzden emîn gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1437. Onunla huy edin ki, sizin emanetleriniz kaybolmaktan ve tecavüzden emin olsun!

"Üfûl", kaybolmak; "utû (utüvv)", burada "tecavüz etmek" anlamındadır. Yani, mademki Hakk'ın dışındaki şeyler hep vefasızdır ve haindir, bu sebeple siz Hakk'ın dışındaki cismaniyet âleminden yüz çevirip Hak ile ünsiyet edin ki, sizin bu emanetleriniz kaybolmaktan ve tecavüzden emin olsun!

"Üfül", kaybolmak; “utû (utüvv)", burada "tecavüz etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki Hakk'ın gayrı olan şeylerin hep vefâsızdır ve hâindir, binâenaleyh sen Hakk'ın gayrı olan cismâniyet âleminden yüz çevirip Hak ile ünsiyet et ki, senin bu emânetlerin kaybolmaktan ve tecavüzden emîn olsun!

1438. Onunla huy et ki, huyu yarattı; enbiyanın huylarını besledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1438. Onunla huy edin ki, o huyu yarattı; peygamberlerin huylarını besledi.

"Huy", ahlak, tabiat ve adet anlamlarındadır. "Huy edinmek", "adet ve ülfet etmek" demektir. Yani, Yüce Allah ile ülfet et ki, huyları ve sıfatları o yarattı ve peygamberlerin huylarını besleyip onları kendi ilahi ahlak mertebesine yükseltti. Bu anlama göre hadis-i şerifte "تخلقوا باخلاق الله" yani "İlahi ahlak ile ahlaklanınız!" buyrulur. Senin bunlara yakın olman ve muhabbet etmen, nefsinin arzularına karşı sabredememenden dolayı meydana geldi. Ne zaman ki bu sabırsızlıktan dolayı Hakk'ın dışındaki bu eşyalara yakın oldun ve muhabbet ettin, onların senden birer şekilde ayrılmaları yüzünden böyle son derece gamlı ve manevi hayırdan yoksun kaldın. Ve Hz. Pîr'in menkıbeleri hakkında Nefahâtü'l-Üns'te şu fıkralar yer almaktadır: "Bir gün Hz. Mevlânâ, arkadaşlarından birini gamlı gördü. Buyurdu ki: "Bütün gönül darlığı bu âleme gönül bağlamaktandır. Her an bu dünyadan azat olmalı ve kendini gayb bilmelisin! Her renge baktığın ve her lezzeti tattığın zaman, bil ki ona kalmayacaksın!""

"Huy", hulk ve tabîat ve âdet ma'nâlarınadır. “Hûy kerden", "âdet ve ülfet etmek" demek olur. Ya'ni, Hak Teâlâ ile ülfet et ki, huyları ve sıfatları o yarattı ve peygamberlerin huylarını besleyip onları kendi ahlâk-ı ilâhiyyesi mertebesine yükseltti. Bu ma'nâya binâen hadîs-i şerifte تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanınız!" buyurulur. Senin bunlara karîn olman ve muhabbet etmen, nefsinin arzularına karşı sabredememenden dolayı vâki' oldu. Vaktâki bu sabırsızlıktan dolayı Hakk'ın gayrı olan bu eşyaya karîn oldun ve muhabbet ettin, onların senden birer sûretle ayrılmaları yüzünden böyle son derece gamlı ve hayr-ı ma'nevîden ârî kaldın. Ve menâkıb-ı Hz. Pîr hakkında Nefahâtü'l-Üns'te şu fıkralar münderiçtir: "Bir gün Hz. Mevlânâ, ashâbından birisini gamlı gördü. Buyurdu ki: "Bütün gönül darlığı bu âleme gönül bağlamaktandır. Her dem bu cihândan âzâd olmalı ve kendini gayb bilmelisin! Her renge baktığın ve her lezzeti tattığın vakit, bil ki ona kalmayacaksın!""

1436. Mâdemki senin sohbetin Dehdehî altını gibidir, niçin hâinin eline emânet koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1436. Mademki senin sohbetin Dehdehî altını gibidir, niçin hainin eline emanet koyarsın?

"Dehdehî", ayarı tam saf altın demektir (Burhan). Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin Hak ile sohbetin ve yakınlığın saf altın gibidir ve Hakk'ın dışındaki cisim ve cismaniyet âlemindeki şeylerin hepsi vefasızdır ve daima seni terk etmeye hazırdırlar. Niçin bu saf altın gibi sohbetini ve yakınlığını bu vefasız olan cisme sınırlıyorsun? Ve sende ilahi emanet olan ruhanî sıfatları bu vefasız cismaniyet âlemine emanet bırakıyorsun? Çünkü o vefasız ve hain olan cisim bu emanetleri kötüye kullanarak telef eder ve kendi sıfatları altında ezer.

"Dehdehî", ayarı tam hâlis altın demektir (Burhân). Ya'ni, ey sâlik! Senin Hak ile sohbetin ve ünsiyetin hâlis altın gibidir ve Hakk'ın gayrı olan cismin ve cismâniyet âlemindeki şeylerin hepsi vefâsızdır ve dâimâ seni terk etmeye müheyyâdırlar. Niçin bu hâlis altın gibi sohbetini ve ünsiyetini bu vefâsız olan cisme hasr ediyorsun? Ve sende emânet-i ilâhiyye olan rûhânî sıfatları bu vefâsız cismâniyet âlemine emânet bırakıyorsun? Zîrâ o vefâsız ve hâin olan cismin bu emânetleri sû'-i isti'mâl ile telef eder ve kendi sıfatları altında ezer.

1437. Onunla huy et ki, senin emânetlerin üfûlden ve tecavüzden emîn gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1437. Onunla huy edin ki, sizin emanetleriniz kaybolmaktan ve tecavüzden emin olsun!

"Üfûl", kaybolmak; "utû (utüvv)", burada "tecavüz etmek" anlamındadır. Yani, mademki Hakk'ın dışındaki şeyler hep vefasızdır ve haindir, bu sebeple siz Hakk'ın dışındaki cismaniyet âleminden yüz çevirip Hak ile ünsiyet edin ki, sizin bu emanetleriniz kaybolmaktan ve tecavüzden emin olsun!

"Üfül", kaybolmak; “utû (utüvv)", burada "tecavüz etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki Hakk'ın gayrı olan şeylerin hep vefâsızdır ve hâindir, binâenaleyh sen Hakk'ın gayrı olan cismâniyet âleminden yüz çevirip Hak ile ünsiyet et ki, senin bu emânetlerin kaybolmaktan ve tecavüzden emîn olsun!

1438. Onunla huy et ki, huyu yarattı; enbiyanın huylarını besledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1438. Onunla huy edin ki, o huyu yarattı; peygamberlerin huylarını besledi.

"Huy", ahlak, tabiat ve âdet anlamlarındadır. "Huy kerden", "âdet ve ülfet etmek" demektir. Yani, Yüce Allah ile ülfet et ki, huyları ve sıfatları o yarattı ve peygamberlerin huylarını besleyip onları kendi ilahi ahlakı mertebesine yükseltti. Bu anlama göre hadis-i şerifte تخلقوا باخلاق الله yani "İlahi ahlak ile ahlaklanınız!" buyurulur.

"Huy", hulk ve tabîat ve âdet ma'nâlarınadır. “Hûy kerden", "âdet ve ülfet etmek" demek olur. Ya'ni, Hak Teâlâ ile ülfet et ki, huyları ve sıfatları o yarattı ve peygamberlerin huylarını besleyip onları kendi ahlâk-ı ilâhiyyesi mertebesine yükseltti. Bu ma'nâya binâen hadîs-i şerifte تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanınız!" buyurulur.

1439. Bir kuzu verirsen senin tarafına sürü verir. Her sıfatı besleyici muhakkak Rab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1439. Bir kuzu verirsen senin tarafına sürü verir. Her sıfatı besleyici muhakkak Rab olur.

"Berre", "kuzu" demektir. Burada ruhtan kinayedir (üstü kapalı anlatım). "Reme", "sürü" demek olup ruhanî sıfatlardan kinayedir. "Bâz" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "taraf ve doğan" anlamları düşünülmüştür. Tercüme "taraf" anlamına göredir. "Doğan" anlamına olduğu zaman "reme-i bâz" izafet terkibi olup "doğan sürüsü" demek olur; ve bundan kastedilen, yine ruhanî sıfatlar olur ki, insân-ı kâmil doğan kuşu gibi olan bu sıfatlar ile gafil insanların ruhlarını avlayıp gerçek şah olan Hakk'ın huzuruna götürür. Yani, ey kimse! Eğer sen ruhunu Hakk'a teslim edersen, senin tarafına ruhun sıfatlarını verir. Yahut sana doğan gibi avlayıcı olan ruh sıfatlarının sürüsünü ihsan eder. Çünkü her bir sıfatı besleyici muhakkak Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır.

“Berre”, “kuzu” demektir. Burada rûhtan kinâyedir. “Reme”, “sürü” demek olup sıfât-ı rûhâniyyeden kinâyedir. “Bâz”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “taraf ve doğan” ma'nâları melhûzdur. Tercüme “taraf” ma'nâsına göredir. “Doğan” ma'nâsına olduğu vakit “reme-i bâz” terkîb-i izâfi olup “doğan sürüsü” demek olur; ve bundan murâd, yine rûhânî sıfatlar olur ki, insân-ı kâmil doğan kuşu gibi olan bu sıfatlar ile gafil insanların rûhlarını avlayıp şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna götürür. Ya'ni, ey kimse! Eğer sen rûhunu Hakk'a teslîm edersen, senin tarafına rûhun sıfatlarını verir. Yâhud sana doğan gibi avlayıcı olan rûh sıfatlarının sürüsünü ihsân eder. Zîrâ her bir sıfatı besleyici muhakkak Rabbü'l-âlemîn olan Hak Teâlâ'dır.

1440. Kuzuyu kurdun önüne emânet koyuyorsun. Kurda ve Yûsuf'a yoldaşlık emretme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1440. Kuzuyu kurdun önüne emanet bırakıyorsun. Kurda ve Yusuf'a yoldaşlık emretme!

Ey kişi! Halbuki sen işin tersini yapıyorsun. Kuzu gibi olan ruhunu, kurt gibi olan bedeninin ve bedensel olan kimselerin önüne emanet bırakıyorsun. Kurt gibi olan beden ve bedensel kimse ile Yusuf (a.s.) gibi güzellik sahibi olan ruha yoldaşlık ve arkadaşlık emretme!

Ey kimse! Halbuki sen işin tersini yapıyorsun. Kuzu gibi olan rûhunu kurt gibi olan cisminin ve cismânî olan kimselerin önüne emânet bırakıyorsun. Kurt gibi olan cisim ve cismânî kimse ile Yûsuf (a.s.) gibi sahib-i cemâl olan rûha yoldaşlık ve arkadaşlık emretme!

1441. Eğer kurt sana bir tilki görünürse, sakın inanma! Ondan iyilik gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1441. Eğer kurt sana bir tilki görünürse, sakın inanma! Ondan iyilik gelmez.

Yani, eğer kurt gibi cismaniyetin (bedenselliğin) ve nefsaniyetin (nefse ait özelliklerin) ve cismani olan kimse sana bir tilki gibi önemsiz görünür ve sana karşı yaltaklanırsa, sakın inanma! Çünkü senin cisminden ve nefsinden ve cismani olan kimselerden sana iyilik ve hayır gelmez.

Ya'ni, eğer kurt gibi cismâniyetin ve nefsâniyetin ve cismânî olan kimse sana bir tilki gibi ehemmiyetsiz görünür ve sana karşı yaltaklanırsa, sakın inanma! Zîrâ senin cisminden ve nefsinden ve cismânî olan kimselerden sana iyilik ve hayır gelmez.

1442. Eğer câhil sana hem-dillik gösterse, akıbet cahillikten dolayı sana zahm vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1442. Eğer cahil sana gönüldaşlık gösterse, sonunda cahilliğinden dolayı sana yara verir.

Bu şerefli beyitte cisimden, cismanî ve nefsanî olanların hâline geçilir; ve bundan maksat, mürşidlik davasında bulunan nefsanî kimselerdir.

Bu beyt-i şerîfte cisimden, cismânî ve nefsânî olanların hâline intikāl buyurulur; ve bundan murâd, mürşidlik da'vâsında bulunan nefsânî kimseler-

1439. Bir kuzu verirsen senin tarafına sürü verir. Her sıfatı besleyici muhakkak Rab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1439. Bir kuzu verirsen senin tarafına sürü verir. Her sıfatı besleyici muhakkak Rab olur.

"Berre", "kuzu" demektir. Burada ruhtan kinayedir (dolaylı anlatım). "Reme", "sürü" demek olup ruhanî sıfatlardan kinayedir. "Bâz" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "taraf" ve "doğan" anlamları düşünülmüştür. Tercüme "taraf" anlamına göredir. "Doğan" anlamına olduğu zaman "reme-i bâz" izafet terkibi olup "doğan sürüsü" demek olur; ve bundan kastedilen, yine ruhanî sıfatlar olur ki, insân-ı kâmil doğan kuşu gibi olan bu sıfatlar ile gafil insanların ruhlarını avlayıp şah-ı hakiki olan Hakk'ın huzuruna götürür. Yani, ey kimse! Eğer sen ruhunu Hakk'a teslim edersen, senin tarafına ruhun sıfatlarını verir. Yahut sana doğan gibi avlayıcı olan ruh sıfatlarının sürüsünü ihsan eder. Çünkü her bir sıfatı besleyici muhakkak Rabbü'l-âlemîn olan Yüce Allah'tır.

"Berre", "kuzu" demektir. Burada rûhtan kinâyedir. "Reme", "sürü" demek olup sıfât-ı rûhâniyyeden kinâyedir. "Bâz", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "taraf ve doğan" ma'nâları melhûzdur. Tercüme "taraf" ma'nâsına göredir. "Doğan" ma'nâsına olduğu vakit "reme-i bâz" terkîb-i izâfi olup "doğan sürüsü" demek olur; ve bundan murâd, yine rûhânî sıfatlar olur ki, insân-ı kâmil doğan kuşu gibi olan bu sıfatlar ile gâfil insanların rûhlarını avlayıp şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna götürür. Ya'ni, ey kimse! Eğer sen rûhunu Hakk'a teslîm edersen, senin tarafına rûhun sıfatlarını verir. Yâhud sana doğan gibi avlayıcı olan rûh sıfatlarının sürüsünü ihsân eder. Zîrâ her bir sıfatı besleyici muhakkak Rabbü'l-âlemîn olan Hak Teâlâ'dır.

1440. Kuzuyu kurdun önüne emânet koyuyorsun. Kurda ve Yūsuf'a yoldaşlık emretme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1440. Kuzuyu kurdun önüne emanet koyuyorsun. Kurda ve Yusuf'a yoldaşlık emretme!

Ey kişi! Hâlbuki sen işin tersini yapıyorsun. Kuzu gibi olan ruhunu, kurt gibi olan cisminin ve cismanî olan kişilerin önüne emanet bırakıyorsun. Kurt gibi olan cisim ve cismanî kişi ile Yusuf (a.s.) gibi güzellik sahibi olan ruha yoldaşlık ve arkadaşlık emretme!

Ey kimse! Halbuki sen işin tersini yapıyorsun. Kuzu gibi olan rûhunu kurt gibi olan cisminin ve cismânî olan kimselerin önüne emânet bırakıyorsun. Kurt gibi olan cisim ve cismânî kimse ile Yûsuf (a.s.) gibi sahib-i cemâl olan rûha yoldaşlık ve arkadaşlık emretme!

1441. Eğer kurt sana bir tilki görünürse, sakın inanma! Ondan iyilik gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1441. Eğer kurt sana bir tilki görünürse, sakın inanma! Ondan iyilik gelmez.

Yani, eğer kurt gibi cismaniyetin (bedenselliğin) ve nefsaniyetin (nefse ait özelliklerin) ve cismani olan kimse sana bir tilki gibi önemsiz görünür ve sana karşı yaltaklanırsa, sakın inanma! Çünkü senin cisminden ve nefsinden ve cismani olan kimselerden sana iyilik ve hayır gelmez.

Ya'ni, eğer kurt gibi cismâniyetin ve nefsâniyetin ve cismânî olan kimse sana bir tilki gibi ehemmiyetsiz görünür ve sana karşı yaltaklanırsa, sakın inanma! Zîrâ senin cisminden ve nefsinden ve cismânî olan kimselerden sana iyilik ve hayır gelmez.

1442. Eğer câhil sana hem-dillik gösterse, akıbet cahillikten dolayı sana zahm vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1442. Eğer cahil sana hemhâl olsa, sonunda cahilliğinden dolayı sana zarar verir.

Bu şerefli beyitte cisimden, cismanî ve nefsanî olanların hâline geçilir; ve bundan maksat, mürşidlik iddiasında bulunan nefsanî kişilerdir. "Hemhâl", fikirleri beraber olan dost ve seven demektir. Yani, eğer mürşidlik iddiasında bulunan cahil ve nefsanî olan kişi, sana dostluk gösterse, cahilliğinden dolayı sonunda sana darbe vurur ve senin kalbine bir yara açar.

Bu beyt-i şerîfte cisimden, cismânî ve nefsânî olanların hâline intikāl buyurulur; ve bundan murâd, mürşidlik da'vâsında bulunan nefsânî kimseler- dir. "Hem-dil", efkârı beraber olan dost ve muhib demektir. Ya'ni, eğer mürşidlik da'vâsında bulunan câhil ve nefsânî olan kimse, sana dostluk gösterse, câhilliğinden dolayı akıbet sana darbe vurur ve senin kalbine bir yara açar.

1443. O iki âlet tutar ve hünsâ olur. Onun her iki fiili şübhesiz zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1443. O iki âlet tutar ve hünsâ olur. Onun her iki fiili şüphesiz ortaya çıkar.

"Hünsâ", hem penisi hem de vajinası olan kimse demektir. "İki âlet"ten kasıt bunlardır. Böyle bir kimsenin penisinde faaliyet ve kendisinde erkeklik şehveti ortaya çıkarsa, şeriaten erkek hükmünde olup, kadın alabilirler; ve eğer vajinasında faaliyet ve kendisinde kadınlık şehveti ortaya çıkarsa, şeriaten kadınlığına hükmolunup, kocaya varır; ve eğer her iki üreme organında da faaliyet ortaya çıkarsa, ona fıkıhta "hünsâ-yı müşkil" (çözümü zor hünsâ) derler. Böyle bir kimseye hem karı almak hem de kocaya varmak gerekir. Bu sebeple onun hâli zorlaşır. Bilinir ki, şeriaten miras taksiminde kadınlar bir hisse ve erkekler iki hisse alacaklarından, bu hâl içinde bu hünsânın kadın gibi mi, yoksa erkek gibi mi miras yiyeceği meselesinin çözümü de bu zorluklar arasındadır. Fakat bu meseleyi İmam Ali (a.s.) efendimiz yüce zamanlarında meydana gelen bir miras davasında çözmüştür. Hz. İmam davacılara buyurmuştur ki: "Yüce Allah kadınları erkeğin sol kaburga kemiğinden yarattığını Resûl-i Ekrem hazretleri خلقت المرأة من الضلع الايسر [yani "Kadın erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır"] hadis-i şerifinde beyan buyurmuştur. Hünsânın sol kaburga kemiğini sayınız. Eğer tamamsa o kadındır; ve eksikse o erkektir." Saymışlar, kemiklerin tam olduğunu görmüşler; ve ona kadın mirasını vermişlerdir. Bu şerefli beyitte nâkıs mürşid (yetersiz rehber) hünsâya benzetilmiştir. "Erkek âleti"nden kasıt, ruhanî yönü ve "kadın âleti"nden kasıt, nefsanî yönüdür. Yani, nâkıs mürşidin ruhanîyeti ve cismanîyeti kuvvette beraberdir. Her ikisi de hâlin gereğine göre faaliyettedir.

"Hünsâ", hem zekeri ve hem de ferci olan kimse demektir. "İki âlet"ten murâd bunlardır. Böyle bir kimsenin zekerinde fa'âliyet ve kendisinde erkeklik şehveti zahir olursa, şer'an erkek hükmünde olup, kadın alabilirler; ve eğer fercinde fa'âliyet ve kendisinde kadınlık şehveti zâhir olursa, şer'an kadınlığına hükmolunup, kocaya varır; ve eğer her iki âlet-i tenâsülde fa'âliyet zahir olursa, ona fikhen "hünsâ-yı müşkil" derler. Böyle bir kimseye hem karı almak ve hem de kocaya varmak lâzım gelir. Binâenaleyh onun hâli müşkil olur. Ma'lûmdur ki, şer'an mîrâsta kadınlar bir hisse ve erkekler iki hisse alacaklarından, bu hâl içinde bu hünsânın kadın gibi mi, yoksa erkek gibi mi mîrâs yiyeceği mes'elesinin halli de bu müşkiller arasındadır. Fakat bu mes'eleyi İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimiz zamân-ı âlîlerinde vâki' olan bir mîrâs da'vâsında hall buyurmuştur. Hz. İmâm müddeîlere buyurmuş ki: "Hak Teâlâ kadınları erkeğin sol kaburga kemiğinden halk olunduğunu Resûl-i Ekrem hazretleri خلقت المرأة من الضلع الايسر [ya'ni "Kadın erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır"] hadîs-i şerîfinde beyân buyurmuştur. Hünsânın sol kaburga kemiğini sayınız. Eğer tamâm ise o kadındır; ve eksik ise o erkektir. Saymışlar, kemiklerin tamâm olduğunu görmüşler; ve ona kadın mîrâsını vermişlerdir. Bu beyt-i şerîfte mürşid-i nâkıs hünsâya teşbîh buyurulmuştur. "Erkek âleti"nden murâd, cihet-i rûhâniyyesi ve "kadın âleti"nden murâd, cihet-i nefsâniyyesidir. Ya'ni, mürşid-i nâkısın ruhâniyeti ve cismâniyeti kuvvette beraberdir. Her ikisi de îcâb-ı hâle göre fa'âliyettedir.

1444. O zekeri kadınlardan gizler, tâ ki, kendisini onların hemşîresi ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1444. O, zekerini kadınlardan gizler ki, kendisini onların kız kardeşi yapsın!

Böyle bir kimse, kendisini kadınların kız kardeşi göstermek için o kadınlardan zekerini gizler ve erkeklik yönünü sezdirmez. "Ben de sizin gibi kadınım!" der. Yani, nâkıs (eksik) mürşid, nefsânî kimselerle beraber olduğu zaman onlara kendisinin cismanî yönünü gösterip, nefsânî olan söz ve fiillerde bulunur. "Hem-dil", fikirleri beraber olan dost ve seven demektir. Yani, eğer mürşidlik iddiasında bulunan cahil ve nefsânî olan kimse, sana dostluk gösterse, cahilliğinden dolayı sonunda sana darbe vurur ve senin kalbine bir yara açar.

Böyle bir kimse, kendisini kadınların kız kardeşi göstermek için o kadınlardan zekerini gizler ve erkeklik cihetini sezdirmez. "Ben de sizin gibi kadınım!" der. Ya'ni, mürşid-i nâkıs, nefsânî kimseler ile beraber olduğu vakit onlara kendisinin cismâniyeti cihetini gösterip, nefsânî olan akvâl ve efâlde bu- dir. "Hem-dil", efkârı beraber olan dost ve muhib demektir. Ya'ni, eğer mürşidlik da'vâsında bulunan câhil ve nefsânî olan kimse, sana dostluk gösterse, câhilliğinden dolayı akıbet sana darbe vurur ve senin kalbine bir yara açar.

1443. O iki âlet tutar ve hünsâ olur. Onun her iki fiili şübhesiz zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1443. O iki âlet tutar ve hünsâ olur. Onun her iki fiili şüphesiz ortaya çıkar.

"Hünsâ", hem zekeri hem de ferci olan kimse demektir. "İki âlet"ten kasıt bunlardır. Böyle bir kimsenin zekerinde faaliyet ve kendisinde erkeklik şehveti ortaya çıkarsa, şeriaten erkek hükmünde olup, kadın alabilirler; ve eğer fercinde faaliyet ve kendisinde kadınlık şehveti ortaya çıkarsa, şeriaten kadınlığına hükmolunup, kocaya varır; ve eğer her iki tenasül âletinde faaliyet ortaya çıkarsa, ona fıkhen "hünsâ-yı müşkil" (çözümü zor hünsâ) derler. Böyle bir kimseye hem karı almak hem de kocaya varmak lazım gelir. Bu sebeple onun hâli zorlaşır. Bilinmeli ki, şeriaten miras hukukunda kadınlar bir hisse ve erkekler iki hisse alacaklarından, bu hâl içinde bu hünsânın kadın gibi mi, yoksa erkek gibi mi miras yiyeceği meselesinin çözümü de bu zorluklar arasındadır. Fakat bu meseleyi İmâm-ı Alî (a.s.) efendimiz yüce zamanlarında meydana gelen bir miras davasında çözüme kavuşturmuştur. Hz. İmâm davacılara buyurmuş ki: "Yüce Allah kadınları erkeğin sol kaburga kemiğinden yarattığını Resûl-i Ekrem hazretleri خلقت المرأة من الضلع الايسر [yani "Kadın erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır"] hadis-i şerifinde beyan buyurmuştur. Hünsânın sol kaburga kemiğini sayınız. Eğer tamamsa o kadındır; ve eksikse o erkektir." Saymışlar, kemiklerin tam olduğunu görmüşler; ve ona kadın mirasını vermişlerdir. Bu şerefli beyitte nâkıs mürşid (yetersiz rehber) hünsâya benzetilmiştir. "Erkek âleti"nden kasıt, ruhanî yönü ve "kadın âleti"nden kasıt, nefsanî yönüdür. Yani, nâkıs mürşidin ruhanîyeti ve cismanîyeti kuvvette beraberdir. Her ikisi de hâlin gereğine göre faaliyettedir.

"Hünsâ", hem zekeri ve hem de ferci olan kimse demektir. "İki âlet"ten murâd bunlardır. Böyle bir kimsenin zekerinde fa'âliyet ve kendisinde erkeklik şehveti zahir olursa, şer'an erkek hükmünde olup, kadın alabilirler; ve eğer fercinde fa'âliyet ve kendisinde kadınlık şehveti zâhir olursa, şer'an kadınlığına hükmolunup, kocaya varır; ve eğer her iki âlet-i tenâsülde fa'âliyet zahir olursa, ona fikhen "hünsâ-yı müşkil" derler. Böyle bir kimseye hem karı almak ve hem de kocaya varmak lazım gelir. Binâenaleyh onun hâli müşkil olur. Ma'lumdur ki, şer'an mîrâsta kadınlar bir hisse ve erkekler iki hisse alacaklarından, bu hâl içinde bu hünsânın kadın gibi mi, yoksa erkek gibi mi mîrâs yiyeceği mes'elesinin halli de bu müşkiller arasındadır. Fakat bu mes'eleyi İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimiz zamân-ı âlîlerinde vâki' olan bir mîrâs da'vâsında hall buyurmuştur. Hz. İmâm müddeîlere buyurmuş ki: "Hak Teâlâ kadınları erkeğin sol kaburga kemiğinden halk olunduğunu Resûl-i Ekrem hazretleri خلقت المرأة من الضلع الايسر ]ya'ni "Kadın erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır"] hadîs-i şerîfinde beyân buyurmuştur. Hünsânın sol kaburga kemiğini sayınız. Eğer tamâm ise o kadındır; ve eksik ise o erkektir. Saymışlar, kemiklerin tamâm olduğunu görmüşler; ve ona kadın mîrâsını vermişlerdir. Bu beyt-i şerîfte mürşid-i nâkıs hünsâya teşbîh buyurulmuştur. "Erkek âleti"nden murâd, cihet-i rûhâniyyesi ve "kadın âleti"nden murâd, cihet-i nefsâniyyesidir. Ya'ni, mürşid-i nâkısın ruhâniyeti ve cismâniyeti kuvvette beraberdir. Her ikisi de îcâb-ı hâle göre fa'âliyettedir.

1444. O zekeri kadınlardan gizler, tâ ki, kendisini onların hemşîresi ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1444. O, zekerini kadınlardan gizler ki, kendisini onların kız kardeşi yapsın!

Böyle bir kimse, kendisini kadınların kız kardeşi göstermek için o kadınlardan zekerini gizler ve erkeklik yönünü sezdirmez. "Ben de sizin gibi kadınım!" der. Yani, nâkıs mürşid (yetersiz rehber), nefsânî kimseler ile beraber olduğu zaman onlara kendisinin cismaniyet yönünü gösterip, nefsânî olan söz ve fiillerde bulunur ve ruhanîlik yönünü onlara göstermez ve bu hususta onlara hiçbir söz söylemez. Çünkü kendi nefsaniyetinin ahengini bozmak istemez.

Böyle bir kimse, kendisini kadınların kız kardeşi göstermek için o kadınlardan zekerini gizler ve erkeklik cihetini sezdirmez. "Ben de sizin gibi kadınım!" der. Ya'ni, mürşid-i nâkıs, nefsânî kimseler ile beraber olduğu vakit onlara kendisinin cismâniyeti cihetini gösterip, nefsânî olan akvâl ve efâlde bu- lunur ve rûhâniyet cihetini onlara göstermez ve bu husûsta onlara hiçbir söz söylemez. Çünkü kendi nefsâniyetinin âhengini bozmak istemez.

1445. Ferci eli ile erkeklerden gizler, tâ ki, kendisini o erkeklerin cinsinden ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1445. Kendi eliyle erkeklerden fercini gizler ki, kendisini o erkeklerin cinsinden kılsın!

"Şülle" kelimesinin birkaç anlamı vardır, burada "ferc" demektir. Yani, bu mürşitlik taslayan kişi, Hakk yolunun erleri olan kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ile beraber olduğu zaman, kendisini de onların cinsinden göstermek için eliyle, yani hakikatlere ve marifetlere ait sözleriyle, ferc hükmünde olan nefsanî sıfatını saklar ve örneğin der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber filan kitabında böyle buyurmuş ve Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîfi'nin filan cildinde şöyle buyurmuş. Bu söz filan mertebedendir ve şu söz filan mertebedendir ve sülûkün (Hakk yolculuğu) ortasında söylenmiş sözlerdir. Bunlar sülûkün nihayeti değildir!"

"Şülle", kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır, burada "ferc" demektir. Ya'ni, bu mürşidlik taslayan kimse Hak yolunun erleri olan kâmiller ile beraber olduğu vakit kendisini de onların cinsinden göstermek için eliyle ya'ni hakāyık ve maârife müteallık sözleriyle, ferci mesâbesinde olan sıfat-ı nefsâniyyesini saklar ve meselâ der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber filân kitabında böyle buyurmuş ve Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîfi'nin filân cildinde şöyle buyurmuş. Bu kelâm filân mertebedendir ve şu kelâm filân mertebedendir ve vasat-ı sülükte söylenmiş sözlerdir. Bunlar sülükün nihâyeti değildir!"

1446. Halık buyurdu: "Onun o mektûm olan fercini onun burnu üzerinde bir şülle yaparız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1446. Yaratıcı buyurdu: "Onun o gizli olan fercini onun burnu üzerinde bir pislik yaparız."

"Küs", ferc (cinsel organ); "şülle" burada, çörçöp ve murdarlık (pislik) mahalli anlamındadır. "Hurtûm", burun demektir. Yani, o kimse, her ne kadar hünsanın (iki cinsiyetli kişinin) ferci (cinsel organı) mesabesinde olan nefsaniyetini ve muhannesliğini (kadınsı davranışlarını) saklar ise de, Yüce Allah buyurdu ki: Biz onun o sakladığı fercini ve nefsanî sıfatlarını onun burnu ve cismi üzerinde bir pislik mahalli yaparız, yani onun nefsanî ayıplarını meydana çıkarırız. Bu şerefli beyitte Nûn Suresi'nde geçen "سنسمه على الخرطوم" (Kalem, 68/16) yani "Yakında biz onun burnu üzerinde bir alâmet yaparız" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu ayet-i kerime, kendisinin Kureyş'in büyüklerinden olduğunu iddia ederek daima Resûl-i Ekrem Efendimiz'e eziyet ve cefa eden Velîd b. Muğîre adındaki bir piç hakkındadır. Sonra gerçekten adı geçenin burnu üzerinde cerahatli (iltihaplı) pis bir çıban ortaya çıktı ve ölünceye kadar da geçmedi. Hz. Pîr Efendimiz (Mevlânâ), kendi aklına ve zekâsına ve zahirî ilmine mağrur olup (aldanıp) muhakkıklara (gerçek âlimlere) dil uzatan ve kendisini beğenip yüksek mertebede gösteren kimselerin halini de Velîd b. Muğîre habisinin (kötülük saçanının) haline benzetirler.

"Küs", ferc; "şülle" burada, çörçöp ve murdarlık mahalli ma'nâsınadır. "Hurtûm", burun demektir. Ya'ni, o kimse, her ne kadar hünsânın ferci mesâbesinde olan nefsâniyetini ve muhannesliğini saklar ise de, Hak Teâlâ buyurdu ki: Biz onun o sakladığı fercini ve nefsânî sıfatlarını onun burnu ve cismi üzerinde bir pislik mahalli yaparız, ya'ni onun nefsânî ayıplarını meydâna çıkarırız." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nûn'da vaki `سنسمه على الخرطوم` (Kalem, 68/16) ya'ni "Yakında biz onun burnu üzerinde bir alâmet yaparız" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme kendisinin ekâbir-i Kureyş'ten olduğunu iddiâ ederek dâimâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'e ezâ ve cefâ eden Velîd b. Muğîre nâmındaki bir piç hakkındadır. Sonra hakikaten merkūmun burnu üzerinde bir cerâhatli pis çıban zuhûr etti ve ölünceye kadar da geçmedi. Hz. Pîr Efendimiz kendi akl u zekâsına ve ilm-i zâhirîsine mağrûr olup muhakkıklara ta'n eden ve kendisini beğenip yüksek mertebede gösteren kimselerin hâlini de Velîd b. Muğîre habîsinin hâline teşbîh buyururlar.

1447. Tâ ki, bizim görücülerimiz o nâz sahibinden, onun hilesinden çuval içine gelmesinler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1447. Tâ ki, bizim görenlerimiz o naz sahibinden, onun hilesinden çuval içine gelmesinler!

geri çevrilir ve ruhanîlik yönünü onlara göstermez ve bu hususta onlara hiçbir söz söylemez. Çünkü kendi nefsaniyetinin ahengini bozmak istemez.

lunur ve rûhâniyet cihetini onlara göstermez ve bu husûsta onlara hiçbir söz söylemez. Çünkü kendi nefsâniyetinin âhengini bozmak istemez.

1445. Ferci eli ile erkeklerden gizler, tâ ki, kendisini o erkeklerin cinsinden ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1445. Ferci eli ile erkeklerden gizler, tâ ki, kendisini o erkeklerin cinsinden ede!

"Şülle" kelimesinin birkaç anlamı vardır, burada "ferc" demektir. Yani, bu mürşitlik taslayan kimse, Hakk yolunun erleri olan kâmiller (olgun insanlar) ile beraber olduğu zaman, kendisini de onların cinsinden göstermek için eliyle, yani hakikatlere ve marifetlere (Allah bilgisine) ait sözleriyle, ferc (cinsel organ) mesabesinde olan nefsanî sıfatlarını saklar ve örneğin der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber filan kitabında böyle buyurmuş ve Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîfinin filan cildinde şöyle buyurmuş. Bu kelam filan mertebedendir ve şu kelam filan mertebedendir ve sülukun (Hakk yolculuğunun) ortasında söylenmiş sözlerdir. Bunlar sülukun nihayeti değildir!"

"Şülle", kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır, burada "ferc" demektir. Ya'ni, bu mürşidlik taslayan kimse Hak yolunun erleri olan kâmiller ile beraber olduğu vakit kendisini de onların cinsinden göstermek için eliyle ya'ni hakāyık ve maârife müteallık sözleriyle, ferci mesâbesinde olan sıfat-ı nefsâniyyesini saklar ve meselâ der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber filân kitabında böyle buyurmuş ve Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîfinin filân cildinde şöyle buyurmuş. Bu kelâm filân mertebedendir ve şu kelâm filân mertebedendir ve vasat-ı sülükte söylenmiş sözlerdir. Bunlar sülükün nihâyeti değildir!"

1446. Halık buyurdu: "Onun o mektûm olan fercini onun burnu üzerinde bir şülle yaparız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1446. Yaratıcı buyurdu: "Onun o gizli olan fercini, onun burnu üzerinde bir pislik yaparız."

"Küs", ferc; "şülle" burada, çörçöp ve pislik mahalli anlamındadır. "Hurtûm", burun demektir. Yani, o kimse, her ne kadar hünsânın ferci mesabesinde olan nefsaniyetini ve muhannesliğini saklasa da, Yüce Allah buyurdu ki: Biz onun o sakladığı fercini ve nefsanî sıfatlarını onun burnu ve cismi üzerinde bir pislik mahalli yaparız, yani onun nefsanî ayıplarını ortaya çıkarırız. Bu şerefli beyitte Nûn Sûresi'nde geçen `سنسمه على الخرطوم` (Kalem, 68/16) yani "Yakında biz onun burnu üzerinde bir alâmet yaparız" yüce ayetine işaret buyurulur. Bu yüce ayet, kendisinin Kureyş'in büyüklerinden olduğunu iddia ederek daima Resûl-i Ekrem Efendimiz'e eziyet ve cefa eden Velîd b. Muğîre adındaki bir piç hakkındadır. Sonra gerçekten adı geçenin burnu üzerinde cerahatli pis bir çıban ortaya çıktı ve ölünceye kadar da geçmedi. Hz. Pîr Efendimiz, kendi aklı ve zekâsına ve zahirî ilmine mağrur olup muhakkıklara dil uzatan ve kendisini beğenip yüksek mertebede gösteren kimselerin halini de Velîd b. Muğîre habisinin haline benzetirler.

"Küs", ferc; "şülle" burada, çörçöp ve murdarlık mahalli ma'nâsınadır. "Hurtûm", burun demektir. Ya'ni, o kimse, her ne kadar hünsânın ferci mesâbesinde olan nefsâniyetini ve muhannesliğini saklar ise de, Hak Teâlâ buyurdu ki: Biz onun o sakladığı fercini ve nefsânî sıfatlarını onun burnu ve cismi üzerinde bir pislik mahalli yaparız, ya'ni onun nefsânî ayıplarını meydâna çıkarırız." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nun'da vaki `سنسمه على الخرطوم` (Kalem, 68/16) ya'ni "Yakında biz onun burnu üzerinde bir alâmet yaparız" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme kendisinin ekâbir-i Kureyş'ten olduğunu iddiâ ederek dâimâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'e ezâ ve cefâ eden Velîd b. Muğîre nâmındaki bir piç hakkındadır. Sonra hakikaten merkūmun burnu üzerinde bir cerâhatli pis çıban zuhûr etti ve ölünceye kadar da geçmedi. Hz. Pîr Efendimiz kendi akl u zekâsına ve ilm-i zâhirîsine mağrûr olup muhakkıklara ta'n eden ve kendisini beğenip yüksek mertebede gösteren kimselerin hâlini de Velîd b. Muğîre habîsinin hâline teşbîh buyururlar.

1447. Tâ ki, bizim görücülerimiz o nâz sahibinden, onun hilesinden çuval içine gelmesinler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1447. Tâ ki, bizim görücülerimiz o naz sahibinden, onun hilesinden çuval içine gelmesinler!

"Delâl", "dâl" harfinin üstünlü okunmasıyla ve ["dilal"] şeklinde esreli okunmasıyla "naz" demektir. "Zû", sahip anlamındadır. "Der çuval âmeden", çuval içine gelmek, aldanmaktan kinayedir (Bahâr-ı Acem). Yani, Yüce Allah buyurdu ki, "Biz o alâmeti onun burnunda onun için yaparız ki, bizim görücü olan ârif kullarımız o naz ve ucüb (kendini beğenme) sahibinden ve onun hilesinden aldanmasınlar!"

"Delâl", dâlin fethi ve ["dilal"] kesriyle "nâz" demektir. "Zû", sâhib ma'nâsınadır. "Der çuval âmeden", çuval içine gelmek, aldanmaktan kinâye- dir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, Hak Teâlâ buyurdu ki, "Biz o alâmeti onun bur- nunda onun için yaparız ki, bizim görücü olan ârif kullarımız o nâz ve ucüb sâhibinden ve onun hîlesinden aldanmasınlar!"

1448. Hâsılı odur ki, her zekerden erkeklik gelmez. Eğer danişver isen âgâh ol, câhilden kork!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1448. Sözün özü şudur ki, her erkekten erkeklik gelmez. Eğer bilgili isen uyanık ol, cahilden kork!

"Zeker", burada "erkek" anlamındadır. Sözün özü şudur ki, görünüşte her erkek görünen kimseden erkeklik ortaya çıkmaz. Bunun gibi, hak ve hakikatten cahil olan bir kimse her ne kadar irşat (doğru yolu gösterme) iddiasında bulunsa da, onda manevi erlik yoktur. Eğer bilgili ve arif isen, onun dış hallerinden iç hallerine geçiş yap, cahilliğinden haberdar ol! Böyle bir cahilden kork!

"Zeker", burada "erkek" ma'nâsındadır. Hâsıl-ı kelâm budur ki, sûrette her erkek görünen kimselerden erkeklik zâhir olmaz. Bunun gibi, hak ve hakî- katten câhil olan bir kimse her ne kadar irşâd da'vâsında bulunsa da, onda ma'nâ erliği yoktur. Eğer dânişver ve ârif isen, onun ahvâl-i zâhiresinden ah- vâl-i bâtınesine intikal et, câhilliğinden âgâh ol! Böyle bir câhilden kork!

1449. Tatlı sözlü câhilin dostluğunu az dinle! Zîrâ o eski zehir gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1449. Tatlı sözlü cahilin dostluğunu az dinle! Çünkü o eski zehir gibidir.

Böyle tatlı sözlü bir cahile rastladığın zaman, onun sana dostluk göstererek evliyanın ilim ve irfanına dair söylediği sözleri az dinle! Çünkü bu sözler onun hâli değildir. O irfan kendi zevki olmadığı için bu sözlerin arasına seni sapkınlığa düşürecek birtakım anlamlar da karıştırır ve seni tereddüde sevk eder; ve kalbinde düğümler ve güçlükler ortaya çıkar. Bu sebeple böyle bir cahil eski ve etkili bir zehir gibidir. İnsanın ruhunu ve manasını zehirleyip helak eder; ve birtakım boş sözlerle seni mücahede ve riyazattan alıkoyar.

Böyle bir tatlı sözlü câhile tesadüf ettiğin vakit, onun sana dostluk göste- rerek ulûm ve maârif-i evliyâya dâir söylediği sözleri az dinle! Zîrâ bu sözler onun hâli değildir. O maârif kendi zevki olmadığı için bu sözlerin arasına se- ni dalâlete düşürecek olan birtakım ma'nâlar dahi karıştırır ve seni tereddüde sevk eder; ve kalbinde ukdeler ve müşkiller peyda olur. Binâenaleyh böyle bir câhil eski ve müessir bir zehir gibidir. İnsanın ruhunu ve ma'nâsını zehir- leyip helâk eder; ve birtakım kıyl u kāl ile seni mücâhede ve riyazattan alı- koyar.

1450. Sana "ananın cânı, gözün nuru" der; sana gam ve hasretten gayrı ar- [1432] tırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1450. Sana "ananın canı, gözün nuru" der; sana gam ve hasretten başka bir şey artırmaz.

Böyle bir cahil sana evliya ilimlerinden bahsedeceği zaman: "Ey ananın canı ve ey gözün nuru!" diye birtakım tatlı sözlerle hitap eder. Halbuki onun bu tatlı sözlerinden ve o beyan ettiği evliya bilgilerinden sende gam ve hasretten başka bir duygu artmaz. Çünkü o senin iç âleminde tasarrufa ve senin ruhunu ilerletip sende kalp ferahlığı oluşmasına kadir değildir. "Delâl", "dal" harfinin üstün okunmasıyla ve "dilal" "dal" harfinin esre okunmasıyla "naz" demektir. "Zû", sahip anlamınadır. "Der çuval âmeden", çuval içine gelmek, aldanmaktan kinayedir (Bahar-ı Acem). Yani, Yüce Allah buyurdu ki, "Biz o alameti onun burnunda onun için yaparız ki, bizim görücü olan ârif kullarımız o naz ve kendini beğenmişlik sahibinden ve onun hilesinden aldanmasınlar!"

Böyle bir câhil sana ulûm-i evliyâdan bahsedeceği vakit: "Ey ananın cânı ve ey gözün nûru!" diye birtakım tatlı sözler ile hitâb eder. Halbuki onun bu tatlı sözlerinden ve o beyân ettiği maârif-i evliyâdan sende gam ve hasretten başka bir duygu ziyâdeleşmez. Zîrâ o senin bâtınında tasarrufa ve senin rû- hunu terakkî ettirip sende inşirah-ı kalb husûlüne kādir değildir. "Delâl", dâlin fethi ve ["dilal"] kesriyle "nâz" demektir. "Zû", sâhib ma'nâsınadır. "Der çuval âmeden", çuval içine gelmek, aldanmaktan kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, Hak Teâlâ buyurdu ki, "Biz o alâmeti onun burnunda onun için yaparız ki, bizim görücü olan ârif kullarımız o nâz ve ucüb sâhibinden ve onun hîlesinden aldanmasınlar!"

1448. Hâsılı odur ki, her zekerden erkeklik gelmez. Eğer danişver isen âgâh ol, câhilden kork!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1448. Sözün özü şudur ki, her erkekten erkeklik gelmez. Eğer bilgili isen uyanık ol, cahilden kork!

"Zeker", burada "erkek" anlamındadır. Sözün özü şudur ki, görünüşte her erkek görünen kişilerden erkeklik ortaya çıkmaz. Bunun gibi, hak ve hakikatten cahil olan bir kişi her ne kadar irşat (doğru yolu gösterme) iddiasında bulunsa da, onda manevî erlik yoktur. Eğer bilgili ve arif isen, onun dış hallerinden iç hallerine geçiş yap, cahilliğinden haberdar ol! Böyle bir cahilden kork!

"Zeker", burada "erkek" maʼnâsınadır. Hâsıl-ı kelâm budur ki, sûrette her erkek görünen kimselerden erkeklik zâhir olmaz. Bunun gibi, hak ve hakîkatten câhil olan bir kimse her ne kadar irşâd da'vâsında bulunsa da, onda ma'nâ erliği yoktur. Eğer dânişver ve ârif isen, onun ahvâl-i zâhiresinden ahvâl-i bâtınesine intikal et, câhilliğinden âgâh ol! Böyle bir câhilden kork!

1449. Tatlı sözlü câhilin dostluğunu az dinle! Zîrâ o eski zehir gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1449. Tatlı sözlü cahilin dostluğunu az dinle! Çünkü o eski zehir gibidir.

Böyle tatlı sözlü bir cahile rastladığın zaman, onun sana dostluk göstererek evliyanın ilim ve irfanına dair söylediği sözleri az dinle! Çünkü bu sözler onun hâli değildir. O irfan kendi zevki olmadığı için bu sözlerin arasına seni sapkınlığa düşürecek birtakım anlamlar da karıştırır ve seni tereddüde sürükler; ve kalbinde düğümler ve zorluklar ortaya çıkar. Bu sebeple böyle bir cahil eski ve etkili bir zehir gibidir. İnsanın ruhunu ve maneviyatını zehirleyip helak eder; ve birtakım boş sözlerle seni mücadele ve riyazattan (nefsî perhizlerden) alıkoyar.

Böyle bir tatlı sözlü câhile tesadüf ettiğin vakit, onun sana dostluk göstererek ulûm ve maârif-i evliyâya dâir söylediği sözleri az dinle! Zîrâ bu sözler onun hâli değildir. O maârif kendi zevki olmadığı için bu sözlerin arasına seni dalâlete düşürecek olan birtakım ma'nâlar dahi karıştırır ve seni tereddüde sevk eder; ve kalbinde ukdeler ve müşkiller peyda olur. Binâenaleyh böyle bir câhil eski ve müessir bir zehir gibidir. İnsanın ruhunu ve ma'nâsını zehirleyip helâk eder; ve birtakım kıyl u kāl ile seni mücâhede ve riyazattan alıkoyar.

1450. Sana "ananın cânı, gözün nuru" der; sana gam ve hasretten gayrı artırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1450. Sana "ananın canı, gözün nuru" der; sana gam ve hasretten başka bir şey katmaz.

Böyle bir cahil sana evliya ilimlerinden bahsedeceği zaman: "Ey ananın canı ve ey gözün nuru!" diye birtakım tatlı sözlerle hitap eder. Hâlbuki onun bu tatlı sözlerinden ve o beyan ettiği evliya bilgilerinden sende gam ve hasretten başka bir duygu artmaz. Çünkü o senin iç dünyanda tasarrufta bulunmaya ve senin ruhunu ilerletip sende kalp ferahlığı oluşmasına kadir değildir.

Böyle bir câhil sana ulûm-i evliyâdan bahsedeceği vakit: "Ey ananın cânı ve ey gözün nûru!" diye birtakım tatlı sözler ile hitâb eder. Halbuki onun bu tatlı sözlerinden ve o beyân ettiği maârif-i evliyâdan sende gam ve hasretten başka bir duygu ziyâdeleşmez. Zîrâ o senin bâtınında tasarrufa ve senin rûhunu terakkî ettirip sende inşirah-ı kalb husûlüne kâdir değildir.

1451. O ana, babaya açıkça der ki: "Çocuğum mektebden çok nizar oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1451. O, ana babaya açıkça der ki: "Çocuğum okuldan çok zayıfladı!"

Bu beyitlerde nefsin ve nefsine düşkün kişilerin Hakk yolcusuna karşı olan davranışları temsil edilir. Örneğin bir çocuğun annesi babasına, yani kadın kocasına açıkça der ki: "Ey efendi! Çocuğum okuldan pek sıkılır. Bu sıkıntıdan zayıf ve güçsüz oldu!"

Bu beyitlerde nefsin ve nefsânî kimselerin Hak yolunun sâlikine karşı olan muameleleri temsîl buyurulur. Meselâ bir çocuğun anası babasına ya'ni ka- dın kocasına açıktan açığa der ki: "Ey efendi! Çocuğum mektebden pek sıkı- lır. Bu sıkıntıdan nizâr ve zayıf oldu!"

1452. "Onu başka kadından getire idin, onun üzerine bu cevr u cefâyı az ya- pardın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1452. "Onu başka kadından getire idin, onun üzerine bu cevr u cefâyı az yapardın!"

"Eğer sen bu çocuğu başka bir kadından ve eşinden dünyaya getirmiş olsaydın, o çocuğa bu kadar eziyet ve cefayı az yapardın ve onu bu derece üzüp zayıflatmazdın. Bu çocuğu ben doğurduğum için, ona eziyet etmekten zevk alıyorsun." Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz kadının fikir ve muhakemesinin (düşünme ve yargılama yeteneğinin) bozukluğuna da işaret buyururlar.

"Eğer sen bu çocuğu başka bir kadından ve zevcenden peydâ etmiş olsa idin, o çocuğa bu kadar cevr u cefâyı az yapardın ve bu derece üzüp zayıflat- maz idin. Bu çocuğu ben doğurduğum için, ona eziyet etmekten zevk alıyor- sun." Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz kadının fikir ve muhâkemesinin sekāmetine de işaret buyururlar.

1453. "Eğer benim yavrum senin gayrinden olaydı, yine bu hezeyânı o kadın dahi söylerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1453. "Eğer benim yavrum senin dışındaki birinden olsaydı, yine bu hezeyanı o kadın da söylerdi."

Bu şerefli beyit, kocası tarafından kadına verilmiş cevaptır. "Fuşâr", "hezeyan ve saçma söz" demektir. Yani, baba da o anneye cevap olarak der ki: "Ey kadın! Eğer benim yavrum ve çocuğum senin dediğin gibi başka bir kadından doğmuş olsaydı, ben ilim tahsil etmesi için yine onu okula gönderecektim ve çocuk yine bu tahsil sıkıntısını çekecekti. O kadın da yine bu senin söylediğin hezeyanı ve saçma sözleri bana karşı söyleyecekti."

Bu beyt-i şerîf kocası tarafından kadına verilmiş cevabdır. "Fuşâr", "heze- yân ve saçma söz" demektir. Ya'ni, baba dahi o anaya cevâben der ki: "Ey kadın! Eğer benim yavrum ve çocuğum senin dediğin gibi başka bir kadın- dan doğmuş olsa idi, ben tahsîl-i ilm için yine onu mektebe gönderecektim ve çocuk yine bu tahsîl sıkıntısını çekecek idi. O kadın dahi yine bu senin söy- lediğin hezeyânı ve saçma sözleri bana karşı söyleyecek idi."

1454. Âgâh ol, bu anadan ve onun işvesinden sıçra; babanın tokatı onun hel- vâsından iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1454. Bilinçli ol, bu anadan ve onun cilvesinden sıçra; babanın tokadı onun helvasından daha iyidir.

"Tîbâ", "büyü, cilve ve aldatma" demektir. Yani, ey insân-ı kâmilin (olgun insan) terbiyesi altında bulunan sâlik (Hakk Yolcusu)! Bilinçli ol, ana konumunda olan gerek nefsinin ve gerekse nefsanî olan cahilin aldatmasından sıçra ve kaç! Akl-ı küll (evrensel akıl) sahibi olan babanın, yani insân-ı kâmilin tokadı, yani sana emrettiği mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ve onun acı sözleri, ananın helva gibi olan bu tatlı sözlerinden daha iyidir.

"Tîbâ", "füsûn ve işve ve aldatma" demektir. Ya'ni, ey insân-ı kâmilin ter- biyesi altında bulunan sâlik! Âgâh ol, ana mesâbesinde olan gerek nefsinin ve gerek nefsânî olan câhilin aldatmasından sıçra ve kaç! Akl-ı küll sahibi olan babanın ya'ni insân-ı kâmilin tokatı, ya'ni sana emrettiği mücâhede ve riyâzat ve onun acı sözleri ananın helvâ gibi olan bu tatlı sözlerinden iyidir.

1451. O ana, babaya açıkça der ki: "Çocuğum mektebden çok nizar oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1451. O ana, babaya açıkça der ki: "Çocuğum okuldan çok zayıfladı!"

Bu beyitlerde nefsin ve nefsânî (nefse düşkün) kimselerin Hakk yolunun sâlikine (Hakk yolcusuna) karşı olan davranışları temsil edilir. Örneğin bir çocuğun annesi babasına, yani kadın kocasına açıkça der ki: "Ey efendi! Çocuğum okuldan pek sıkılır. Bu sıkıntıdan zayıf ve güçsüz oldu!"

Bu beyitlerde nefsin ve nefsânî kimselerin Hak yolunun sâlikine karşı olan muameleleri temsîl buyurulur. Meselâ bir çocuğun anası babasına ya'ni kadın kocasına açıktan açığa der ki: "Ey efendi! Çocuğum mektebden pek sıkılır. Bu sıkıntıdan nizâr ve zayıf oldu!"

1452. "Onu başka kadından getire idin, onun üzerine bu cevr u cefâyı az yapardın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1452. "Onu başka kadından getire idin, onun üzerine bu cevr u cefâyı az yapardın!"

"Eğer sen bu çocuğu başka bir kadından ve eşinden dünyaya getirmiş olsaydın, o çocuğa bu kadar eziyet ve cefayı az yapardın ve bu derece üzüp zayıflatmazdın. Bu çocuğu ben doğurduğum için, ona eziyet etmekten zevk alıyorsun." Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz kadının fikir ve muhakemesinin zayıflığına da işaret buyururlar.

"Eğer sen bu çocuğu başka bir kadından ve zevcenden peydâ etmiş olsa idin, o çocuğa bu kadar cevr u cefâyı az yapardın ve bu derece üzüp zayıflatmaz idin. Bu çocuğu ben doğurduğum için, ona eziyet etmekten zevk alıyorsun." Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz kadının fikir ve muhâkemesinin sekāmetine de işaret buyururlar.

1453. "Eğer benim yavrum senin gayrinden olaydı, yine bu hezeyânı o kadın dahi söylerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1453. "Eğer benim yavrum senin dışındaki birinden olsaydı, yine bu hezeyanı o kadın da söylerdi."

Bu şerefli beyit, kocası tarafından kadına verilmiş cevaptır. "Fuşâr", "hezeyan ve saçma söz" demektir. Yani, baba da o anaya cevaben der ki: "Ey kadın! Eğer benim yavrum ve çocuğum senin dediğin gibi başka bir kadından doğmuş olsaydı, ben ilim öğrenmesi için yine onu okula gönderecektim ve çocuk yine bu öğrenim sıkıntısını çekecekti. O kadın da yine bu senin söylediğin hezeyanı ve saçma sözleri bana karşı söyleyecekti."

Bu beyt-i şerîf kocası tarafından kadına verilmiş cevabdır. "Fuşâr", "hezeyân ve saçma söz" demektir. Ya'ni, baba dahi o anaya cevâben der ki: "Ey kadın! Eğer benim yavrum ve çocuğum senin dediğin gibi başka bir kadından doğmuş olsa idi, ben tahsîl-i ilm için yine onu mektebe gönderecektim ve çocuk yine bu tahsîl sıkıntısını çekecek idi. O kadın dahi yine bu senin söylediğin hezeyânı ve saçma sözleri bana karşı söyleyecek idi."

1454. Âgâh ol, bu anadan ve onun işvesinden sıçra; babanın tokatı onun helvâsından iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1454. Uyanık ol, bu anadan ve onun cilvesinden sıçra; babanın tokadı onun helvasından daha iyidir.

"Tîbâ", "büyü, cilve ve aldatma" demektir. Yani, ey insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlik! Uyanık ol, ana konumunda olan gerek nefsinin ve gerek nefsanî olan cahilin aldatmasından sıçra ve kaç! Akl-ı küll sahibi olan babanın, yani insân-ı kâmilin tokadı, yani sana emrettiği mücâhede ve riyâzat ve onun acı sözleri, ananın helva gibi olan bu tatlı sözlerinden daha iyidir.

Menkıbe: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Tilimsân hükümdarı Yahyâ b. Yağān, münzevî evliyâullahtan [Ebû] Abdullâh-ı Tûnusî hazretlerine rastladı. Arkasında şahane ve süslü elbiseleri vardı ve kendisi de at üzerinde idi. Dedi ki: "Ey şeyh! Bu arkamdaki süslü elbise ile namaz kılmak caiz midir?" Hz. şeyh güldü. Hükümdar, "Niçin güldünüz?" diye sordu. Şeyh cevaben dedi ki: "Senin akılsızlığına ve cahilliğine güldüm. Senin halin o köpeğin haline benzer ki, bir leşe rastlayıp, doyuncaya kadar yemiş ve baştan ayağa kadar kana ve pisliğe bulaşmıştır. İşeyeceği vakit, üzerine sidik bulaşmasın diye ayağını kaldırır. Senin de kanın haram gıda ile dolmuştur ve kulların hakkı boynuna asılmıştır. Bu hal içinde arkandaki elbise ile namaz kılmak caiz midir, değil midir? diye soruyorsun." Yahyâ ağlayıp, atından indi; ve saltanatını terk edip, şeyhe bağlandı." İşte görülüyor ki, ehl-i Hak, noksan ve nefsanî olan insanları böyle acı sözler ile terbiye buyururlar. İnsafı olanlar bu doğru ve acı sözleri kabul ederler; olmayanlar da bir daha o kâmilin semtine uğramamak üzere kaçar.

"Tîbâ", "füsûn ve işve ve aldatma" demektir. Ya'ni, ey insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlik! Âgâh ol, ana mesâbesinde olan gerek nefsinin ve gerek nefsânî olan câhilin aldatmasından sıçra ve kaç! Akl-ı küll sahibi olan babanın ya'ni insân-ı kâmilin tokatı, ya'ni sana emrettiği mücâhede ve riyâzat ve onun acı sözleri ananın helvâ gibi olan bu tatlı sözlerinden iyidir.

Menkıbe: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Tilimsân hükümdârı Yahyâ b. Yağān, münzevî evliyâullâhtan [Ebû] Abdullâh-ı Tûnusî hazretlerine mülâkî oldu. Arkasında şâhâne ve süslü elbiseleri var idi ve kendisi de at üzerinde idi. Dedi ki: "Ey şeyh! Bu arkamdaki müzeyyen libâs ile namaz kılmak câiz midir?" Hz. şeyh güldü. Hükümdâr, “Niçin güldünüz?" diye sordu. Şeyh cevâben dedi ki: "Senin akılsızlığına ve câhilliğine güldüm. Senin hâlin o köpeğin hâline benzer ki, bir leşe tesadüf edip, doyuncaya kadar yemiş ve baştan ayağa kadar kana ve pisliğe bulaşmıştır. İşeyeceği vakit, üzerine sidik bulaşmasın diye ayağını kaldırır. Senin de kanın harâm gıdâ ile dolmuştur ve kulların hakkı boynuna asılmıştır. Bu hâl içinde arkandaki libâs ile namaz kılmak câiz midir, değil midir? diye soruyorsun." Yahyâ ağlayıp, atından indi; ve saltanatını terk edip, şeyhe intisâb etti." İşte görülüyor ki, ehl-i Hak nâkıs ve nefsânî olan insanları böyle acı sözler ile terbiye buyururlar. İnsâfı olanlar bu doğru ve acı sözleri kabûl ederler; olmayanlar da bir daha o kâmilin semtine uğramamak üzere kaçar.

1455. Nefis anadır ve baba râd olan akıldır. Onun evveli darlık ve sonu güşaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1455. Nefis anadır ve baba râd olan akıldır. Onun evveli darlık ve sonu güşaddır.

"Râd", "cömert, ârif, hikmet sahibi" anlamlarındadır. "Güşâd", "açıklık ve hoşluk ve okun yaydan kurtulması" demektir. Yani, ey Hakk Yolcusu! Bil ki, nefis ana gibidir; ve baba da hikmet sahibi ve cömert olan akıldır. O aklın tavrının evveli darlık ve sıkıntıdır. Fakat sonu açıklık ve hoşluk ve ferahlıktır.

"Râd", "cömerd, ârif, hakîm" ma'nâlarınadır. "Güşâd", "açıklık ve hoşluk ve okun yaydan kurtulması" demektir. Ya'ni, ey sâlik! Bil ki, nefis ana gibidir; ve baba dahi hakîm ve cömerd olan akıldır. O akıl tavrının evveli darlıktır ve sıkıntıdır. Fakat sonu güşâd ve hoşluk ve ferahlıktır.

1456. Ey akıllar verici! Feryâda eriş! Sen dilemedikçe hiçbir kimse dilemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1456. Ey akıllar verici! Feryada yetiş! Sen dilemedikçe hiçbir kimse dilemez.

Mademki insanın iyi hâline sebep olan akıldır, ey akıllar ihsan edici olan Yüce Allah, Hakk Yolcularının feryatlarına ve yardımlarına yetiş! Çünkü senin dilemediğin şeyi hiç kimse dilemez. Bu şerefli beyitte Dehr suresinde bulunan وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Tekvir, 81/29) yani "Siz ancak Yüce Allah'ın murat ettiği şeyi murat edersiniz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Mâdemki insanın salâh-ı hâline sebeb olan akıldır, ey akıllar ihsân edici olan Hak Teâlâ, sâliklerin feryâdlarına ve imdadlarına yetiş! Zîrâ senin dilemediğin şeyi hiç kimse dilemez. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Dehr'de olan وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Tekvir, 81/29) ya'ni "Siz ancak Allah Teâlâ'nın murâd ettiği şeyi murâd edersiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1457. Taleb de sendendir ve o iyilik de sendendir. Biz kimiz? Evvel Sen'sin ve Ahir Sen'sin! Menkıbe: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Tilimsân hükümdârı Yahyâ b. Yağān, münzevî evliyâullâhtan [Ebû] Abdullâh-ı Tûnusî hazretlerine mülâkî oldu. Arkasında şâhâne ve süslü elbiseleri var idi ve kendisi de at üzerinde idi. Dedi ki: "Ey şeyh! Bu arkamdaki müzeyyen libâs ile namaz kılmak câiz midir?" Hz. şeyh güldü. Hükümdâr, “Niçin güldünüz?" diye sordu. Şeyh cevâben dedi ki: "Senin akılsızlığına ve câhilliğine güldüm. Senin hâlin o köpeğin hâline benzer ki, bir leşe tesadüf edip, doyuncaya kadar yemiş ve baştan ayağa kadar kana ve pisliğe bulaşmıştır. İşeyeceği vakit, üzerine sidik bulaşmasın diye ayağını kaldırır. Senin de kanın harâm gıdâ ile dolmuştur ve kulların hakkı boynuna asılmıştır. Bu hâl içinde arkandaki libâs ile namaz kılmak câiz midir, değil midir? diye soruyorsun." Yahyâ ağlayıp, atından indi; ve saltanatını terk edip, şeyhe intisâb etti." İşte görülüyor ki, ehl-i Hak nâkıs ve nefsânî olan insanları böyle acı sözler ile terbiye buyururlar. İnsâfı olanlar bu doğru ve acı sözleri kabûl ederler; olmayanlar da bir daha o kâmilin semtine uğramamak üzere kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1457. Talep de sendendir ve o iyilik de sendendir. Biz kimiz? Evvel Sen'sin ve Ahir Sen'sin! Menkıbe: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinde buyururlar ki: "Tilimsân hükümdarı Yahyâ b. Yağān, münzevî evliyâullahtan [Ebû] Abdullâh-ı Tûnusî hazretlerine rastladı. Arkasında şahane ve süslü elbiseleri vardı ve kendisi de at üzerindeydi. Dedi ki: "Ey şeyh! Bu sırtımdaki süslü elbise ile namaz kılmak caiz midir?" Hz. şeyh güldü. Hükümdar, "Niçin güldünüz?" diye sordu. Şeyh cevap olarak dedi ki: "Senin akılsızlığına ve cahilliğine güldüm. Senin hâlin o köpeğin hâline benzer ki, bir leşe rastlayıp, doyuncaya kadar yemiş ve baştan ayağa kadar kana ve pisliğe bulaşmıştır. İşeyeceği vakit, üzerine sidik bulaşmasın diye ayağını kaldırır. Senin de kanın haram gıda ile dolmuştur ve kulların hakkı boynuna asılmıştır. Bu hâl içinde sırtındaki elbise ile namaz kılmak caiz midir, değil midir? diye soruyorsun." Yahyâ ağlayıp, atından indi; ve saltanatını terk edip, şeyhe bağlandı." İşte görülüyor ki, Hakk ehli, noksan ve nefsanî olan insanları böyle acı sözler ile terbiye ederler. İnsafı olanlar bu doğru ve acı sözleri kabul ederler; olmayanlar da bir daha o kâmilin semtine uğramamak üzere kaçar.

1455. Nefis anadır ve baba râd olan akıldır. Onun evveli darlık ve sonu güşaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1455. Nefis anadır ve baba râd olan akıldır. Onun evveli darlık ve sonu güşaddır.

"Râd", "cömert, ârif, hikmet sahibi" anlamlarındadır. "Güşâd", "açıklık ve hoşluk ve okun yaydan kurtulması" demektir. Yani, ey Hakk Yolcusu! Bil ki, nefis ana gibidir; ve baba da hikmet sahibi ve cömert olan akıldır. O aklın tavrının evveli darlık ve sıkıntıdır. Fakat sonu açıklık ve hoşluk ve ferahlıktır.

"Râd", "cömerd, ârif, hakîm" ma'nâlarınadır. "Güşâd", "açıklık ve hoşluk ve okun yaydan kurtulması" demektir. Ya'ni, ey sâlik! Bil ki, nefis ana gibidir; ve baba dahi hakîm ve cömerd olan akıldır. O akıl tavrının evveli darlıktır ve sıkıntıdır. Fakat sonu güşâd ve hoşluk ve ferahlıktır.

1456. Ey akıllar verici! Feryâda eriş! Sen dilemedikçe hiçbir kimse dilemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1456. Ey akıllar verici! Feryada yetiş! Sen dilemedikçe hiçbir kimse dilemez.

Mademki insanın iyi hâline sebep olan akıldır, ey akıllar ihsan edici olan Yüce Allah, Hakk Yolcularının feryatlarına ve yardımlarına yetiş! Çünkü senin dilemediğin şeyi hiç kimse dilemez. Bu şerefli beyitte Dehr suresinde bulunan وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Tekvir, 81/29) yani "Siz ancak Yüce Allah'ın murat ettiği şeyi murat edersiniz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Mâdemki insanın salâh-ı hâline sebeb olan akıldır, ey akıllar ihsân edici olan Hak Teâlâ, sâliklerin feryâdlarına ve imdadlarına yetiş! Zîrâ senin dilemediğin şeyi hiç kimse dilemez. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Dehr'de olan وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Tekvir, 81/29) ya'ni "Siz ancak Allah Teâlâ'nın murâd ettiği şeyi murâd edersiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1457. Taleb de sendendir ve o iyilik de sendendir. Biz kimiz? Evvel Sen'sin ve Ahir Sen'sin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1457. Talep de sendendir ve o iyilik de sendendir. Biz kim oluyoruz? Evvel Sen'sin ve Âhir Sen'sin!

"Her bir şey Allah katındandır" (Nisâ, 4/78) ayet-i kerimesi gereğince kulların talebi dahi sendendir; ve onlardan ortaya çıkan iyilik dahi sendendir. "Evvel O'dur ve Âhir O'dur" (Hadîd, 57/3) ayet-i kerimesi gereğince, bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminin evveli Sen'sin ve onların âhiri de Sen'sin! Varlık itibarıyla biz kim oluyoruz! Senin hakiki olan varlığının karşısında bizim varlığımızın ne kıymeti vardır!

كل من عند الله (Nisâ, 4/78) ya'ni "Her bir şey Allah indindendir” âyet-i kerîmesi mûcibince kulların talebi dahi sendendir; ve onlardan sâdır olan iyilik dahi sendendir. هُوَ الْأَوَّلُ والآخر (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu vücûd-i izâfî âleminin evveli Sen'sin ve onların âhiri de Sen'sin! Vücûd îtibariyle biz kim oluyoruz! Senin hakîkî olan vücûdunun karşısında bizim varlığımızın ne kıymeti vardır!

1458. Hem Sen söyle hem Sen dinle, hem Sen ol! Bu kadar terâş ile biz hep lâ-şey'iz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1458. Hem Sen söyle hem Sen dinle, hem Sen ol! Bu kadar yontma ile biz hep hiçbir şeyiz.

"Terâş" yontma demektir; "lâşîm", "lâ-şeyîm" kelimesinin kısaltılmışıdır, "hiçbir şeyiz ve hiçiz" demektir. Yani, ey bizim Yaratıcımız! Sen gerçek varlığın sahibisin. Biz ise Senin varlığından var olan izafî varlıklarız. Bu sebeple bize gelen her şey sendendir. Böyle olunca bizim izafî varlıklarımızdan yine Sen söyle ve yine Sen dinle ve yine Sen dilediğin gibi ol! Biz Senin yolunda bu kadar mücadele ve çaba ile bu vehmedilmiş varlığımızda yaptığımız tıraş ve yontma ile beraber hep hiçbir şeyiz ve hiçbir şey değiliz.

"Terâş" yontma; “lâşîm”, “lâ-şeyîm” kelimesinin muhaffifidir, “lâ-şeyiz ve hiçiz” demektir. Ya'ni, ey bizim Hâlıkımız! Sen vücûd-i hakîkî sâhibisin. Biz ise Senin varlığından var olan izâfî vücûdlarız. Binâenaleyh bize vârid olan her şey sendendir. Böyle olunca bizim vücûdât-i izâfiyyemizden yine Sen söyle ve yine Sen dinle ve yine Sen dilediğin gibi ol! Biz Senin yolunda bu kadar mücâhede ve sa'y ile bu mevhûm varlığımızda yaptığımız tıraş ve yontma ile berâber hep lâ-şeyiz ve hiçbir şey değiliz.

1459. Bu havâleden dolayı sücûda rağbeti artır; cebrin tenbelliğini ve sürtüklüğünü gönderme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1459. Bu havaleden dolayı secdeye rağbeti artır; cebrin tembelliğini ve sürtüklüğünü gönderme!

"Humûd", "ateşin sönmesi" demektir. Yani, ilahi, böyle her şeyimizi sana havale etmiş ve kendimizi vehmedilmiş gördüğümüzden dolayı secdeye ve şeriatın tekliflerine rağbetimizi artır; ve cebir inancının doğuracağı tembellik duygusunu gönderme! Ve Ahmedî'nin (a.s.) temiz şeriatına karşı kalplerimize sönüklük verme! Ve "mademki كل من عند الله (Nisâ, 4/78) [yani "Her bir şey Allah katındandır"] ayet-i kerimesi hükmünce ibadetlerimiz ve itaatimiz Hakk'ın muradına bağlıdır; bu sebeple biz fiillerimizde mecburuz" demeyelim; ve Cebirîlerin gittiği tembellik yoluna gitmeyelim! Cebir hakkındaki açıklamalar I. cildin 626 numarasına denk gelen . این نه جبرست معنی جباریست ذكر جباری برای زاریست [yani "Bu, cebir değildir; bu cebbarlık manasıdır. Cebbarlığın zikri yalvarma içindir"] beytiyle onu takip eden beyitlerdedir.

"Humûd", "ateşin sönmesi" demektir. Ya'ni, ilâhî, böyle her şeyimizi sana havâle etmiş ve kendimizi mevhûm gördüğümüzden dolayı sücûda ve teklîfât-ı şer'iyyene rağbetimizi ziyâdeleştir; ve cebr i'tikādının îrâs edeceği tenbellik duygusunu gönderme! Ve şerîat-i mutahhara-i Ahmediyyene karşı kalblerimize sönüklük verme! Ve “mâdemki كل من عند الله (Nisâ, 4/78) [ya'ni "Her bir şey Allah indindendir"] âyet-i kerîmesi hükmünce ibâdâtımız ve tâ-âtimiz Hakk'ın murâdına bağlıdır; binâenaleyh biz ef'âlimizde mecbûruz” demeyelim; ve Cebrîler'in gittiği tenbellik yoluna gitmeyelim! Cebir hakkındaki îzâhât I. cildin 626 numarasına müsâdif olan . این نه جبرست معنی جباریست ذكر جباری برای زاریست [ya'ni "Bu, cebr değildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir"] beytiyle onu ta'kîb eden beyitlerdedir.

1460. Kâmillerin perr ü bâli cebirdir; yine cebir tenbellerin zindânı ve bağıdır. [1442]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1460. Kâmil insanların kanatları ve kolları cebirdir; yine cebir tembellerin zindanı ve bağıdır. [1442]

"Her bir şey Allah katındandır" (Nisâ, 4/78) ayet-i kerimesi gereğince kulların talebi de sendendir; ve onlardan çıkan iyilik de sendendir. "Evvel O'dur ve Âhir O'dur" (Hadîd, 57/3) ayet-i kerimesi gereğince, bu izafî varlık âleminin evveli Sensin ve onların sonu da Sensin! Varlık itibarıyla biz kim oluyoruz! Senin hakiki olan varlığının karşısında bizim varlığımızın ne değeri vardır!

كُلُّ مِّنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'ni "Her bir şey Allah indindendir” âyet-i kerîmesi mûcibince kulların talebi dahi sendendir; ve onlardan sâdır olan iyilik dahi sendendir. هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu vücûd-i izâfî âleminin evveli Sen'sin ve onların âhiri de Sen'sin! Vücûd îtibariyle biz kim oluyoruz! Senin hakîkî olan vücûdunun karşısında bizim varlığımızın ne kıymeti vardır!

1458. Hem Sen söyle hem Sen dinle, hem Sen ol! Bu kadar terâş ile biz hep lâ-şey'iz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1458. Hem Sen söyle hem Sen dinle, hem Sen ol! Bu kadar yontma ile biz hep hiçbir şeyiz.

"Terâş" yontma demektir; "lâşîm", "lâ-şeyîm" kelimesinin kısaltılmışıdır, "hiçbir şey değiliz ve hiçiz" demektir. Yani, ey bizim Yaratıcımız! Sen gerçek varlığın sahibisin. Biz ise Senin varlığından var olan izafî varlıklarız. Bu sebeple bize gelen her şey sendendir. Böyle olunca bizim izafî varlıklarımızdan yine Sen söyle ve yine Sen dinle ve yine Sen dilediğin gibi ol! Biz Senin yolunda bu kadar mücadele ve çaba ile bu vehmedilmiş varlığımızda yaptığımız tıraş ve yontma ile beraber hep hiçbir şeyiz ve hiçbir şey değiliz.

"Terâş" yontma; “lâşîm”, “lâ-şeyîm" kelimesinin muhaffifidir, “lâ-şeyiz ve hiçiz" demektir. Ya'ni, ey bizim Hâlıkımız! Sen vücûd-i hakîkî sâhibisin. Biz ise Senin varlığından var olan izâfî vücûdlarız. Binâenaleyh bize vârid olan her şey sendendir. Böyle olunca bizim vücûdât-i izâfiyyemizden yine Sen söyle ve yine Sen dinle ve yine Sen dilediğin gibi ol! Biz Senin yolunda bu kadar mücâhede ve sa'y ile bu mevhûm varlığımızda yaptığımız tıraş ve yontma ile beraber hep lâ-şeyiz ve hiçbir şey değiliz.

1459. Bu havâleden dolayı sücûda rağbeti artır; cebrin tenbelliğini ve sürtüklüğünü gönderme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1459. Bu havale sebebiyle secdeye rağbetini artır; cebrin tembelliğini ve sürtüklüğünü gönderme!

"Humûd", "ateşin sönmesi" demektir. Yani, ilâhî, böyle her şeyimizi sana havale etmiş ve kendimizi vehmedilmiş gördüğümüzden dolayı secdeye ve şeriatının tekliflerine rağbetimizi artır; ve cebr inancının doğuracağı tembellik duygusunu gönderme! Ve Ahmedî (a.s.)'nin tertemiz şeriatına karşı kalplerimize sönüklük verme! Ve "mademki كُلُّ مِّنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) [yani "Her bir şey Allah katındandır"] ayet-i kerimesi hükmünce ibadetlerimiz ve taatimiz Hakk'ın muradına bağlıdır; bu sebeple biz fiillerimizde mecburuz" demeyelim; ve Cebriyecilerin gittiği tembellik yoluna gitmeyelim! Cebir hakkındaki açıklamalar I. cildin 626 numarasına denk gelen . این نه جبرست معنی جباریست ذكر جباری برای زاریست [yani "Bu, cebr değildir; bu cebbâriyet (Allah'ın her şeye gücü yetmesi) manasıdır. Cebbarlığın zikri yalvarma içindir"] beytiyle onu takip eden beyitlerdedir.

"Humûd", "ateşin sönmesi" demektir. Ya'ni, ilâhî, böyle her şeyimizi sana havâle etmiş ve kendimizi mevhûm gördüğümüzden dolayı sücûda ve teklîfât-ı şer'iyyene rağbetimizi ziyâdeleştir; ve cebr i'tikādının îrâs edeceği tenbellik duygusunu gönderme! Ve şerîat-i mutahhara-i Ahmediyyene karşı kalblerimize sönüklük verme! Ve “mâdemki كُلُّ مِّنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) [ya'ni "Her bir şey Allah indindendir"] âyet-i kerîmesi hükmünce ibâdâtımız ve tââtimiz Hakk'ın murâdına bağlıdır; binâenaleyh biz ef'âlimizde mecbûruz" demeyelim; ve Cebrîler'in gittiği tenbellik yoluna gitmeyelim! Cebir hakkındaki îzâhât I. cildin 626 numarasına müsâdif olan . این نه جبرست معنی جباریست ذكر جباری برای زاریست [ya'ni "Bu, cebr değildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir"] beytiyle onu ta'kîb eden beyitlerdedir.

1460. Kâmillerin perr ü bâli cebirdir; yine cebir tenbellerin zindânı ve bağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1460. Kâmillerin kanadı cebirdir; yine cebir tembellerin zindanı ve bağıdır.

Yani, cebirde iki özellik vardır ki, birisi kâmillerin kolu ve kanadıdır. Kâmiller bu cebir kanadı ile uçup maşukları olan Hakk'a ulaşırlar. Çünkü onlar bilirler ki, her bir mertebede varlık ve varoluş Hakk'ındır; ve Hak her mertebede kendileriyle beraberdir. Ve Hak her bir mertebenin hükmüne göre onların mazharlarından zuhur ister ve şehadet mertebesinde de kulluk ve ibadet ister. Bu sebeple onlar her mertebede maşuklarının emri ve cebri dairesinde hareket etmekten haz ve zevk alırlar. Çünkü ilahi aşk onları kendi vehmedilmiş varlıklarının iradesinden ve heveslerinden geçirmiştir. Nasıl ki I. cildin 1488 numaralı beytinde این معیت با حقست این جبر نیست. این تجلی مهست این ابر نیست [yani "Bu Hak ile beraberliktir, cebir değildir; bu ayın tecellisidir, bu bulut değildir"] buyurulmuş idi. Ve aynı şekilde yine I. cildin 1487 numaralı beytinde de لفظ جبرم عشق را بی صبر کرد. هر که عاشق نیست حبس جبر کرد [yani "Cebir lafzı beni aşka sabırsız etti; her kim ki aşık değildir, cebir onu hapsetti"] buyurulmuştur. Cebirin ikinci özelliği budur ki, tembellik hapsi ve ellerinin ve ayaklarının bağı olur. Çünkü onlar kendi vehmedilmiş varlıklarında ve varoluşlarında boğulmuş olduklarından Hakk'ın değil, kendi nefislerinin aşığıdırlar; ve bulundukları her mertebede Hakk'ın beraberliğinden gafildirler. Nazarları ancak Hakk'ın iradesinedir. Derler ki, mademki her mertebede varlık Hakk'ındır ve irade onundur, o benim ibadetimi isterse abid olurum ve eğer fıskımı murad ederse fasık olurum. Onların bu fikirleri Hakk'ın bu şehadet mertebesinde muradı olan şeriatin tatiline ve ilahi tekliflerin düşürülmesine sebep olduğundan tamamen yanlıştır. Nasıl ki V. cildin 3116 numaralı beytinde بازگونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı mün'akis geldin"] buyurulmuş idi ki, orada irade hakkında uzun açıklamalar geçti.

Ya'ni, cebirde iki hâssıyet vardır ki, birisi kâmillerin kolu ve kanadıdır. Kâmiller bu cebir kanadı ile uçup ma'şûkları olan Hakk'a vâsıl olurlar. Zîrâ onlar bilirler ki, her bir mertebede vücûd ve varlık Hakk'ındır; ve Hak her mertebede kendileriyle beraberdir. Ve Hak her bir mertebenin hükmüne göre onların mazharlarından zuhûr ister ve mertebe-i şehadette dahi abdiyet ve ubûdiyet ve ibâdet ister. Binâenaleyh onlar her mertebede ma'şûklarının emri ve cebri dairesinde hareket etmekten haz ve zevk alırlar. Çünkü aşk-ı ilâhî onları kendi mevhûm olan varlıklarının irâde ve hevesâtından geçirmiştir. Nitekim I. cildin 1488 numaralı beytinde این معیت با حقست این جبر نیست. این تجلی مهست این ابر نیست [ya'ni "Bu Hak ile beraberliktir, cebr değildir; bu ayın tecellîsidir, bu bulut değildir"] buyurulmuş idi. Ve kezâ yine I. cildin 1487 numaralı beytinde de لفظ جبرم عشق را بی صبر کرد. هر که عاشق نیست حبس جبر کرد [ya'ni "Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti; her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti"] buyurulmuştur. Cebrin ikinci hâssıyeti budur ki, tenbellik habsi ve ellerinin ve ayaklarının bağı olur. Zîrâ onlar kendi mevhûm vücûdlarında ve varlıklarında müstağrak olduklarından Hakk'ın değil, kendi nefislerinin âşıkıdırlar; ve bulundukları her mertebede Hakk'ın beraberliğinden gāfildirler. Nazarları ancak Hakk'ın iradesinedir. Derler ki, mâdemki her mertebede vücûd Hakk'ındır ve irâde onundur, o benim ibâdetimi isterse âbid olurum ve eğer fiskımı murâd ederse fâsık olurum. Onların bu fikirleri Hakk'ın bu mertebe-i şehadette murâdı olan şerîatin ta'tîline ve teklîfât-ı ilâhiyyenin ıskātına sebeb olduğundan kâmilen yanlıştır. Nitekim V. cildin 3116 numaralı beytinde بازگونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] buyurulmuş idi ki, orada irâde hakkında uzun îzâhât geçti.

1461. Bu cebri Nil suyu gibi bil; mü'mine su ve kâfire kandır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1461. Bu cebri Nil suyu gibi bil; mü'mine su ve kâfire kandır!

Bu cebir, Nil nehrinin suyuna benzer. Musa (a.s.) zamanında müminlere su görünür ve içip ondan hararetlerini giderirlerdi; kafirlere de kan görünür, asla içmezlerdi.

Bu cebir Nîl nehrinin suyuna banzer. Mûsâ (a.s.) zamânında mü'minlere su görünür ve içip ondan def'-i harâret ederlerdi; ve kâfirlere de kan görünür, aslâ içmezler idi.

1462. Kanat, doğanları sultan tarafına götürür; kanat kargaları mezarlığa götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1462. Kanat, doğanları sultan tarafına götürür; kanat kargaları mezarlığa götürür.

Yani, cebirde iki özellik vardır ki, birisi kâmil insanların kolu ve kanadıdır. Kâmil insanlar bu cebir kanadı ile uçup maşukları olan Hak'ka ulaşırlar. Çünkü onlar bilirler ki, her bir mertebede varlık ve mevcudiyet Hak'ka aittir; ve Hak her mertebede kendileriyle beraberdir. Ve Hak her bir mertebenin hükmüne göre onların mazharlarından (tecelli ettiği yerlerden) zuhur ister ve şehadet mertebesinde (görünen âlemde) dahi kulluk, kölelik ve ibadet ister. Buna göre onlar her mertebede maşuklarının emri ve cebri dairesinde hareket etmekten haz ve zevk alırlar. Çünkü ilahi aşk onları kendi vehmedilmiş varlıklarının irade ve heveslerinden geçirmiştir. Nitekim I. cildin 1488 numaralı beytinde این معیت با حقست این جبر نیست. این تجلی مهست این ابر نیست [yani "Bu Hak ile beraberliktir, cebir değildir; bu ayın tecellisidir, bu bulut değildir"] buyurulmuş idi. Ve aynı şekilde yine I. cildin 1487 numaralı beytinde de لفظ جبرم عشق را بی صبر کرد. هر که عاشق نیست حبس جبر کرد [yani "Cebir lafzı beni aşka sabırsız etti; her kim ki âşık değildir, cebir hapsi etti"] buyurulmuştur. Cebirin ikinci özelliği budur ki, tembellik hapsi ve ellerinin ve ayaklarının bağı olur. Çünkü onlar kendi vehmedilmiş varlıklarında ve mevcudiyetlerinde boğulmuş olduklarından Hak'kın değil, kendi nefislerinin âşığıdırlar; ve bulundukları her mertebede Hak'kın beraberliğinden gafildirler. Nazarları ancak Hak'kın iradesinedir. Derler ki, mademki her mertebede varlık Hak'kındır ve irade O'nundur, O benim ibadetimi isterse âbid olurum ve eğer fıskımı murad ederse fasık olurum. Onların bu fikirleri Hak'kın bu şehadet mertebesinde muradı olan şeriatin tatiline ve ilahi tekliflerin düşürülmesine sebep olduğundan tamamen yanlıştır. Nitekim V. cildin 3116 numaralı beytinde بازگونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı mün'akis geldin"] buyurulmuş idi ki, orada irade hakkında uzun açıklamalar geçti.

Ya'ni, cebirde iki hâssıyet vardır ki, birisi kâmillerin kolu ve kanadıdır. Kâmiller bu cebir kanadı ile uçup ma'şûkları olan Hakk'a vâsıl olurlar. Zîrâ onlar bilirler ki, her bir mertebede vücûd ve varlık Hakk'ındır; ve Hak her mertebede kendileriyle beraberdir. Ve Hak her bir mertebenin hükmüne göre onların mazharlarından zuhûr ister ve mertebe-i şehadette dahi abdiyet ve ubûdiyet ve ibâdet ister. Binâenaleyh onlar her mertebede ma'şûklarının emri ve cebri dairesinde hareket etmekten haz ve zevk alırlar. Çünkü aşk-ı ilâhî onları kendi mevhûm olan varlıklarının irâde ve hevesâtından geçirmiştir. Nitekim I. cildin 1488 numaralı beytinde این معیت با حقست این جبر نیست. این تجلی مهست این ابر نیست [ya'ni "Bu Hak ile beraberliktir, cebr değildir; bu ayın tecellîsidir, bu bulut değildir"] buyurulmuş idi. Ve kezâ yine I. cildin 1487 numaralı beytinde de لفظ جبرم عشق را بی صبر کرد. هر که عاشق نیست حبس جبر کرد [ya'ni "Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti; her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti"] buyurulmuştur. Cebrin ikinci hâssıyeti budur ki, tenbellik habsi ve ellerinin ve ayaklarının bağı olur. Zîrâ onlar kendi mevhûm vücûdlarında ve varlıklarında müstağrak olduklarından Hakk'ın değil, kendi nefislerinin âşıkıdırlar; ve bulundukları her mertebede Hakk'ın beraberliğinden gāfildirler. Nazarları ancak Hakk'ın iradesinedir. Derler ki, mâdemki her mertebede vücûd Hakk'ındır ve irâde onundur, o benim ibâdetimi isterse âbid olurum ve eğer fiskımı murâd ederse fâsık olurum. Onların bu fikirleri Hakk'ın bu mertebe-i şehadette murâdı olan şerîatin ta'tîline ve teklîfât-ı ilâhiyyenin ıskātına sebeb olduğundan kâmilen yanlıştır. Nitekim V. cildin 3116 numaralı beytinde بازگونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] buyurulmuş idi ki, orada irâde hakkında uzun îzâhât geçti.

1461. Bu cebri Nil suyu gibi bil; mü'mine su ve kâfire kandır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1461. Bu cebri Nil suyu gibi bil; mü'mine su ve kâfire kandır!

Bu cebir, Nil nehrinin suyuna benzer. Musa (a.s.) zamanında müminlere su görünür ve içip ondan hararetlerini giderirlerdi; kafirlere de kan görünür, asla içmezlerdi.

Bu cebir Nîl nehrinin suyuna banzer. Mûsâ (a.s.) zamânında mü'minlere su görünür ve içip ondan def'-i harâret ederlerdi; ve kâfirlere de kan görünür, aslâ içmezler idi.

1462. Kanat, doğanları sultan tarafına götürür; kanat kargaları mezarlığa götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1462. Kanat, doğanları sultan tarafına götürür; kanat kargaları mezarlığa götürür.

"Doğan"dan maksat, saadet ehli (mutluluğa erenler) ve "karga"dan maksat şekavet ehlidir (mutsuzluğa uğrayanlar). Yani, cebir (zorlama, ilahi takdir) kanada benzer ve saadet ehlini hakiki sultan olan Allah tarafına götürür; karga hükmünde olan şekavet ehlini de bir mezarlık hükmünde olan cismaniyet (bedensellik) ve nefsaniyet (nefse ait olma) âlemine götürüp defneder.

"Doğan"dan murâd, ehl-i saâdet ve "karga"dan murâd ehl-i şekāvettir. Ya'ni, cebir kanada benzer ve ehl-i saâdeti sultân-ı hakîkî olan Hak tarafına götürür; ve karga mesâbesinde olan ehl-i şekāveti dahi bir mezârlık mesâbesinde olan cismâniyet ve nefsâniyet âlemine götürüp defn eder.

1463. Şimdi ademin şerhinde geri dön ki, panzehir gibidir ve onu zehir zannedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1463. Şimdi yokluğun açıklamasından geri dön ki, o panzehir gibidir ve sen onu zehir sanırsın.

Yani, ey Mevlânâ! Şimdi yokluğun açıklamasından geri dön ki, o izafî yokluk (mutlak varlığa göre bağıntılı yokluk) ve benlik zehrinin panzehiri gibidir; ve bir kimse bu yokluk hakkındaki açıklamaları anlayınca, bu vehmedilmiş ve hayalden ibaret olan varlığa asla kıymet vermez. Aksine, ey gafil! Sen o izafî yokluğu, bu hayallere yapıştığın için zehir sanırsın.

Ya'ni, ey Mevlânâ! Şimdi ademin şerhinden geri dön ki, o adem-i izâfi varlık ve enâniyet zehrinin panzehiri gibidir; ve bir kimse bu adem hakkındaki îzâhâtı anlayınca, bu mevhûm ve hayâlden ibaret olan varlığa asla kıymet vermez. Halbuki, ey gāfil! Sen o adem-i izâfiyi bu hayâlâta yapıştığın için zehir zannedersin.

1464. Ey kapı yoldaşı! sakın Hindû çocuğu gibi, git adem Mahmûd'undan korkucu olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1464. Ey kapı yoldaşı! Sakın Hindu çocuğu gibi, git adem Mahmud'undan korkucu olma!

Ey Hakk kapısının yoldaşı! Yukarıda hikâyesi anılan Hindu çocuğu gibi, git Sultan Mahmud-ı Gaznevî gibi, ihsan ve bağışta bulunan bu izafî yokluktan sakın korkucu olma!

Ey Hak kapısının yoldaşı! Yukarıda kıssası mezkûr olan Hindû çocuğu gibi, git Sultân Mahmûd-ı Gaznevî gibi, in'âm ve ihsân edici olan bu adem-i izâfîden sakın korkucu olma!

1465. Bir vücuddan kork ki, şimdi onun içindesin; o hayalet la-şeydir ve sen la-şeysin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1465. Bir varlıktan kork ki, şimdi onun içindesin; o hayalet bir hiçtir ve sen bir hiçsin!

Aksine, şimdi içinde bulunduğun bu izafî varlıktan ve onun sana verdiği tembellikten kork! Çünkü bu izafî varlık bir hiç ve yok olan bir hayaldir; ve sen de o hayalî varlıklar içinde bir hayal ve bir hiçsin, yoksun! Bu sebeple bu hayaller içinde onların ayakta tutucusu olan Hakk'ı gör. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar. Beyit: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Oluş âlemi ancak hayaldir ve o hakikatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse tarikatın sırlarına sahip oldu." "Doğan"dan kasıt, saadet ehli ve "karga"dan kasıt şekavet ehlidir. Yani, cebir kanada benzer ve saadet ehlini hakiki sultan olan Hak tarafına götürür; ve karga mesabesinde olan şekavet ehlini de bir mezarlık mesabesinde olan cismaniyet ve nefsaniyet âlemine götürüp defneder.

Belki şimdi içinde bulunduğun bu vücûd-i izâfiden ve onun sana verdiği tenbellikten kork! Zîrâ bu vücûd-i izâfî bir la-şey ve hiç olan hayâldir; ve sen dahi o vücûdât-i muhayyele içinde bir hayal ve lâ-şeysin ve hiçsin! Binâenaleyh bu hayâlât içinde onların mukavvimi olan Hakk'ı gör. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de şöyle buyururlar. Beyit: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Âlem-i kevn ancak hayâldir ve o hakîkatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkati hâiz oldu." "Doğan"dan murâd, ehl-i saâdet ve "karga"dan murâd ehl-i şekāvettir. Ya'ni, cebir kanada benzer ve ehl-i saâdeti sultân-ı hakîkî olan Hak tarafına götürür; ve karga mesâbesinde olan ehl-i şekāveti dahi bir mezârlık mesâbesinde olan cismâniyet ve nefsâniyet âlemine götürüp defn eder.

1463. Şimdi ademin şerhinde geri dön ki, panzehir gibidir ve onu zehir zannedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1463. Şimdi yokluğun açıklamasından geri dön ki, o panzehir gibidir ve sen onu zehir sanırsın.

Yani, ey Mevlânâ! Şimdi izafî yokluğun açıklamasından geri dön ki, o izafî yokluk, varlık ve benlik zehrinin panzehiri gibidir; ve bir kimse bu yokluk hakkındaki açıklamaları anlayınca, bu vehmedilmiş ve hayalden ibaret olan varlığa asla kıymet vermez. Halbuki, ey gafil! Sen o izafî yokluğu, bu hayallere yapıştığın için zehir sanırsın.

Ya'ni, ey Mevlânâ! Şimdi ademin şerhinden geri dön ki, o adem-i izâfî varlık ve enâniyet zehrinin panzehiri gibidir; ve bir kimse bu adem hakkındaki îzâhâtı anlayınca, bu mevhûm ve hayâlden ibaret olan varlığa asla kıymet vermez. Halbuki, ey gāfil! Sen o adem-i izâfiyi bu hayâlâta yapıştığın için zehir zannedersin.

1464. Ey kapı yoldaşı! sakın Hindû çocuğu gibi, git adem Mahmûd'undan korkucu olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1464. Ey kapı yoldaşı! Sakın Hindu çocuğu gibi, git adem Mahmud'undan korkucu olma!

Ey Hakk kapısının yoldaşı! Yukarıda hikâyesi anılan Hindu çocuğu gibi, git Sultan Mahmud-ı Gaznevî gibi, ihsan ve bağışta bulunan bu izafî yokluktan sakın korkucu olma!

Ey Hak kapısının yoldaşı! Yukarıda kıssası mezkûr olan Hindû çocuğu gibi, git Sultân Mahmûd-ı Gaznevî gibi, in'âm ve ihsân edici olan bu adem-i izâfîden sakın korkucu olma!

1465. Bir vücuddan kork ki, şimdi onun içindesin; o hayalet lâ-şeydir ve sen lâ-şeysin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1465. Bir varlıktan kork ki, şimdi onun içindesin; o hayal bir hiçtir ve sen bir hiçsin!

Aksine, şimdi içinde bulunduğun bu izafî varlıktan ve onun sana verdiği tembellikten kork! Çünkü bu izafî varlık, bir hiç ve yok olan bir hayaldir; ve sen de o hayalî varlıklar içinde bir hayal ve bir hiçsin ve yoksun! Bu sebeple, bu hayaller içinde onların ayakta tutucusu olan Hakk'ı gör. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyurur. Beyit: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Oluş âlemi ancak hayaldir ve o hakikatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse tarikat sırlarını elde etti."

Belki şimdi içinde bulunduğun bu vücûd-i izâfiden ve onun sana verdiği tenbellikten kork! Zîrâ bu vücûd-i izâfî bir lâ-şey ve hiç olan hayâldir; ve sen dahi o vücûdât-i muhayyele içinde bir hayal ve lâ-şeysin ve hiçsin! Binâenaleyh bu hayâlât içinde onların mukavvimi olan Hakk'ı gör. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar. Beyit: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Âlem-i kevn ancak hayâldir ve o hakîkatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkati hâiz oldu."

1466. Bir lâ-şey bir lâ-şeye âşık olmuştur. Hiç yok hiç yokun yolunu vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1466. Bir hiç, bir hiçe âşık olmuştur. Hiç yok, hiç yokun yolunu kesmiştir.

Şu garipliğe bak ki, hiç olan bu hayalî varlık, kendisi gibi hayalî ve hiç olan bir varlığa âşık olmuştur. Yani ey gafil! Senin varlığın hayalî ve hiç iken, yine kendin gibi hiç olan bu dünyevî suretlere âşık oldun. Garip şeydir ki, hiç yok olan bu dünyevî suretler, hiç yok olan gafilin yolunu kesmiş ve onu Hakk'a kavuşmaktan alıkoymuştur.

Sen garâbete bak ki, lâ-şey olan bu vücûd-i muhayyel, kendi gibi muhayyel ve lâ-şey olan bir vücûda âşık olmuştur. Ya'ni ey gāfil! Senin varlığın muhayyel ve lâ-şey iken, yine kendin gibi lâ-şey olan bu suver-i dünyeviyyeye âşık oldun. Garîb şeydir ki, hiç yok olan bu suver-i dünyeviyye, hiç yok olan gāfilin yolunu vurmuş ve onu Hakk'a vusûlden alıkoymuştur.

1467. Vaktaki bu hayalât ortadan hariç oldu, senin nâ-ma'kūlün sana ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1467. Bu hayaller dışarıya çıktığında, senin akıl almaz gördüğün şey sana açıkça göründü.

İlahi sıfatların gölgeleri olup sadece hayallerden ibaret olan bu dünyevi suretler, zorunlu ölüm vasıtasıyla ortadan kalkıp dışarı çıktığında, senin akıl almaz gördüğün hakiki varlığın birliği ve ilahi zâtın sırrı senin idrakine açıkça görünür; fakat bu âlemdeki düşünce yanlışların şekillenip o mutlak vechi görmene perde ve engel olacağından hasret çekersin. Hakikat âleminde arazların suret kazanacağı hakkındaki açıklamalar, ikinci cildin 959 numarasına denk gelen, "Peygamber (s.a.a.) buyurdu ki: 'Geçmişler için ölüm gamı yoktur; ve onlar için ancak fevtin hasreti vardır'" [yani "Mahşer vaktinde her araza bir suret vardır; her bir arazın suretine sıra vardır"] şerefli beytinde geçti; ve bu âlemdeki düşünce yanlışları ve inancın da arazdan ibaret olduğu açıktır.

Nebî (s.a.a.) buyurdu ki: "Geçmişler için ölüm gamı yoktur; ve onlar için ancak fevtin hasreti vardır."

Vaktāki sıfât-ı ilâhiyyenin gölgeleri olup mahzâ hayâlâttan ibaret olan bu suver-i dünyeviyye, mevt-i ıztırârî vâsıtasıyla ortadan kalkar ve hâriç olur, senin nâ-ma'kūl gördüğün vücûd-i hakîkînin vahdeti ve sırr-ı zât-ı ilâhiyye senin idrâkine ayân olur; ve fakat bu âlemdeki galatât-ı fikriyyen temessül edip, o vech-i mutlakı müşâhedeye perde ve hicâb olacağından hasret çekersin. Âlem-i hakîkatte arazların sûret iktisâb edeceği hakkındaki îzâhât II. cildin 959 numarasına müsâdif olan قال النبي صلى الله عليه و على آله و سلم لَيْسَ لِلْمَاضِينَ هَهُمُ المَوتِ وَ إِنَّمَا لَهُمْ حَسْرَةُ الْفَوْتِ [ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nöbet vardır"] beyt-i şerîfinde geçti; ve bu âlemdeki galatât-ı fikriyye ve i'tikādın dahi arazdan ibaret olduğu âşikârdır.

Nebî (s.a.a.) buyurdu ki: "Geçmişler için ölüm gamı yoktur; ve onlar için ancak fevtin hasreti vardır"

1468. O beşerin seraskeri doğru söylemiştir. Demiştir ki: "Her kimse ki, dünyadan güzer etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1468. O insanın başkomutanı doğru söylemiştir. Demiştir ki: "Her kim dünyadan göçtü."

Yani, Âdemoğulları ordusunun başı ve başkomutanı olan Muhammed Mustafa (a.s.)

Ya'ni, Benî-Âdem ordusunun başı ve seraskeri olan Muhammed Mustafa

1466. Bir lâ-şey bir lâ-şeye âşık olmuştur. Hiç yok hiç yokun yolunu vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1466. Bir hiç, bir hiçe âşık olmuştur. Hiç yok, hiç yokun yolunu kesmiştir.

Şu garipliğe bak ki, hiç olan bu hayalî varlık, kendisi gibi hayalî ve hiç olan bir varlığa âşık olmuştur. Yani ey gafil! Senin varlığın hayalî ve hiç iken, yine kendin gibi hiç olan bu dünyevî suretlere âşık oldun. Garip şeydir ki, hiç yok olan bu dünyevî suretler, hiç yok olan gafilin yolunu kesmiş ve onu Hakk'a kavuşmaktan alıkoymuştur.

Sen garâbete bak ki, lâ-şey olan bu vücûd-i muhayyel, kendi gibi muhayyel ve lâ-şey olan bir vücûda âşık olmuştur. Ya'ni ey gāfil! Senin varlığın muhayyel ve lâ-şey iken, yine kendin gibi lâ-şey olan bu suver-i dünyeviyyeye âşık oldun. Garîb şeydir ki, hiç yok olan bu suver-i dünyeviyye, hiç yok olan gāfilin yolunu vurmuş ve onu Hakk'a vusûlden alıkoymuştur.

1467. Vaktaki bu hayalât ortadan hariç oldu, senin nâ-ma'kūlün sana ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1467. Bu hayaller ortadan kalktığında, senin akıl dışı gördüğün sana açıkça göründü.

İlahi sıfatların gölgeleri olup tamamen hayallerden ibaret olan bu dünyevi suretler, zorunlu ölüm vasıtasıyla ortadan kalkıp yok olduğunda, senin akıl dışı gördüğün hakiki varlığın birliği ve ilahi zâtın sırrı senin idrakine açıkça görünür; fakat bu âlemdeki düşünce hataların cisimleşip, o mutlak vechi görmene perde ve engel olacağından hasret çekersin. Hakikat âleminde arazların (cevherin karşıtı, kendi başına var olamayan nitelikler) suret kazanacağı hakkındaki açıklamalar, ikinci cildin 959 numaralı "وقت محشر هر عرض را صورتیست صورت هر يك عرض را نوبتیست" yani "Mahşer vaktinde her araza bir suret vardır; her bir arazın suretine nöbet vardır" beyt-i şerifinde geçti; ve bu âlemdeki düşünce ve inanç hatalarının da arazdan ibaret olduğu açıktır.

Vaktāki sıfât-ı ilâhiyyenin gölgeleri olup mahzâ hayâlâttan ibaret olan bu suver-i dünyeviyye, mevt-i ıztırârî vâsıtasıyla ortadan kalkar ve hâriç olur, senin nâ-ma'kūl gördüğün vücûd-i hakîkînin vahdeti ve sırr-ı zât-ı ilâhiyye senin idrâkine ayân olur; ve fakat bu âlemdeki galatât-ı fikriyyen temessül edip, o vech-i mutlakı müşâhedeye perde ve hicâb olacağından hasret çekersin. Âlem-i hakîkatte arazların sûret iktisâb edeceği hakkındaki îzâhât II. cildin 959 numarasına müsâdif olan وقت محشر هر عرض را صورتیست صورت هر يك عرض را نوبتیست [ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nöbet vardır"] beyt-i şerîfinde geçti; ve bu âlemdeki galatât-ı fikriyye ve i'tikādın dahi arazdan ibaret olduğu âşikârdır.

1468. O beşerin seraskeri doğru söylemiştir. Demiştir ki: "Her kimse ki, dünyadan güzer etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1468. O insanın başkomutanı doğru söylemiştir. Demiştir ki: "Her kimse ki, dünyadan geçti."

Yani, Âdemoğulları ordusunun başı ve başkomutanı olan Muhammed Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, doğru söylemiş ve buyurmuştur ki: "Doğal ölüm ile dünyadan geçip giden her bir kimseye."

Ya'ni, Benî-Âdem ordusunun başı ve seraskeri olan Muhammed Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, doğru söylemiş ve buyurmuştur ki: "Mevt-i tabîî ile dünyâdan geçip giden her bir kimseye."

1469. "Ona derd ve ölüm gabnı yoktur, belki ona mevt için yüz esef vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1469. "Ona dert ve ölüm zararı yoktur, aksine ona ölüm için yüzlerce esef vardır."

"Gabn", sözlükte "alım satımda bir kimseye zarar vermek" anlamındadır. Burada mutlak olarak zarar ve ziyan anlamındadır. Yani, dünyadan ölüp ahirete giden kimseye ölüm gamı ve zararı yoktur. Aksine elindeki fırsatın kaçmış olmasından dolayı çok hasret ve teessüf duygusu vardır. Nasıl ki benim Avrupa'da eğitim görmüş bir arkadaşım vardı. Hastalanıp vefat etti. Kendisini manevi âlemde hasta bir hâlde gördüm. Sebebini sordum. Dedi ki: "Eğer bir daha dünyaya ve o âleme gelmek mümkün olsa idi, Resûl-i Ekrem Efendimizin izini takip eder ve bir parmak bile geri kalmazdım."

"Gabn", lügatte "alım satımda bir kimseye ziyân vermek" ma'nâsınadır. Burada mutlakan zarar ve ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, dünyadan ölüp âhirete giden kimseye ölüm gamı ve zararı yoktur. Belki elindeki fırsatın fevt olmuş olmasından dolayı çok hasret ve teessüf duygusu vardır. Nitekim fakîrin Avrupa'da tahsîl etmiş bir arkadaşım var idi. Teverrüm edip vefat etti. Kendisini âlem-i ma'nâda hasta bir hâlde gördüm. Sebebini sordum. Dedi ki: "Eğer bir daha dünyaya ve o âleme gelmek mümkin olsa idi, Resûl-i Ekrem Efendimizin izini ta'kîb eder ve bir parmak geri kalmaz idim."

1470. Der ki: "Niçin her devletin ve her bir bergin mahzeni olan ölümü kıb- [1452] le etmedim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1470. Der ki: "Niçin her devletin ve her bir zinetin hazinesi olan ölümü kıble etmedim?"

"Berg", yaprak, zinet ve azık anlamlarındadır; burada "zinet ve azık" anlamı uygundur. Yani, dünyadan ahirete giden her bir kimse der ki: "Niçin ebedî olan her bir zinet devletinin hazinesi bulunan ölüme yönelip, ahiret aleminde mutluluk sebebi olacak olan amelleri yapmadım ve dünya hayatı fırsatını elimden kaçırdım?"

"Berg", yaprak, zînet ve zâd ü zahîre ma'nâlarınadır; burada "zînet ve zâd ü zahîre" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, dünyadan âhirete giden her bir kimse der ki: "Niçin ebedî olan her bir devlet-i zînetin hazînesi bulunan ölüme teveccüh edip, âlem-i âhirette sebeb-i saâdet olacak olan amelleri icrâ etmedim ve hayât-ı dünyeviyye fırsatını elimden kaçırdım?"

1471. "Ben bütün ömrümde şaşılıktan dolayı ecelde kaybolan o hayalâtı kıble ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1471. "Ben bütün ömrümde şaşılıktan dolayı ecelde kaybolan o hayalleri kıble ettim."

"Havel", "şaşılık ve bir şeyi iki görmek" demektir. Yani, ölen kimsenin ruhunun idrakine hakikat açığa çıktığı zaman der ki: "Bütün ömrümde bir olan varlığı şaşılıktan dolayı iki görüp, ecel ve ölüm vaktinde duyusal görüşümden kaybolan o dünya suretlerinin hayallerini gerçekte sabit gördüm ve onlara yöneldim."

"Havel", "şaşılık ve biri iki görmek." Ya'ni, ölen kimsenin ruhunun idrâkine hakîkat münkeşif olduğu vakit der ki: "Bütün ömrümde bir olan varlığı şaşılıktan dolayı iki görüp, ecel ve ölüm vaktinde nazar-ı hissimden kaybolan o dünyâ sûretlerinin hayâlâtını nefsü'l-emrde sâbit gördüm ve onlara müteveccih oldum."

1472. O ölülerin hasreti ölümden değildir. Ondan dolayıdır ki, nakışlarda tevakkuf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1472. O ölülerin hasreti ölümden değildir. Bu sebeple nakışlarda durdu.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.) doğru söylemiş ve buyurmuştur ki: "Doğal ölüm ile dünyadan göçüp giden her bir kimseye."

(a.s.v.) Efendimiz, doğru söylemiş ve buyurmuştur ki: "Mevt-i tabîî ile dünyâdan geçip giden her bir kimseye."

1469. "Ona derd ve ölüm gabnı yoktur, belki ona mevt için yüz esef vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1469. "Ona dert ve ölüm zararı yoktur, aksine ona ölüm için yüzlerce esef vardır."

"Gabn", sözlükte "alım satımda bir kimseye zarar vermek" anlamındadır. Burada mutlak olarak zarar ve ziyan anlamındadır. Yani, dünyadan ölüp ahirete giden kimseye ölüm gamı ve zararı yoktur. Aksine elindeki fırsatın kaçmış olmasından dolayı çok hasret ve teessüf duygusu vardır. Nasıl ki benim Avrupa'da eğitim görmüş bir arkadaşım vardı. Hastalanıp vefat etti. Kendisini manevi âlemde hasta bir hâlde gördüm. Sebebini sordum. Dedi ki: "Eğer bir daha dünyaya ve o âleme gelmek mümkün olsa idi, Resûl-i Ekrem Efendimizin izini takip eder ve bir parmak bile geri kalmazdım."

"Gabn", lügatte "alım satımda bir kimseye ziyân vermek" ma'nâsınadır. Burada mutlakan zarar ve ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, dünyadan ölüp âhirete giden kimseye ölüm gamı ve zararı yoktur. Belki elindeki fırsatın fevt olmuş olmasından dolayı çok hasret ve teessüf duygusu vardır. Nitekim fakîrin Avrupa'da tahsîl etmiş bir arkadaşım var idi. Teverrüm edip vefat etti. Kendisini âlem-i ma'nâda hasta bir hâlde gördüm. Sebebini sordum. Dedi ki: "Eğer bir daha dünyaya ve o âleme gelmek mümkin olsa idi, Resûl-i Ekrem Efendimizin izini ta'kîb eder ve bir parmak geri kalmaz idim."

1470. Der ki: "Niçin her devletin ve her bir bergin mahzeni olan ölümü kıb- [1452] le etmedim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1470. Der ki: "Niçin her devletin ve her bir zinetin hazinesi olan ölümü kıble etmedim?"

"Berg", yaprak, zinet ve azık anlamlarındadır; burada "zinet ve azık" anlamı uygundur. Yani, dünyadan ahirete giden her bir kimse der ki: "Niçin ebedî olan her bir zinet devletinin hazinesi bulunan ölüme yönelip, ahiret aleminde mutluluk sebebi olacak olan amelleri yapmadım ve dünya hayatı fırsatını elimden kaçırdım?"

"Berg", yaprak, zînet ve zâd ü zahîre ma'nâlarınadır; burada "zînet ve zâd ü zahîre" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, dünyadan âhirete giden her bir kimse der ki: "Niçin ebedî olan her bir devlet-i zînetin hazînesi bulunan ölüme teveccüh edip, âlem-i âhirette sebeb-i saâdet olacak olan amelleri icrâ etmedim ve hayât-ı dünyeviyye fırsatını elimden kaçırdım?"

1471. "Ben bütün ömrümde şaşılıktan dolayı ecelde kaybolan o hayalâtı kıble ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1471. "Ben bütün ömrümde şaşılıktan dolayı ecelde kaybolan o hayalleri kıble ettim."

"Havel", "şaşılık ve bir şeyi iki görmek" demektir. Yani, ölen kimsenin ruhunun idrakine hakikat açığa çıktığı zaman der ki: "Bütün ömrümde bir olan varlığı şaşılıktan dolayı iki görüp, ecel ve ölüm vaktinde duyusal görüşümden kaybolan o dünya suretlerinin hayallerini gerçekte sabit gördüm ve onlara yöneldim."

"Havel", "şaşılık ve biri iki görmek." Ya'ni, ölen kimsenin ruhunun idrâkine hakîkat münkeşif olduğu vakit der ki: "Bütün ömrümde bir olan varlığı şaşılıktan dolayı iki görüp, ecel ve ölüm vaktinde nazar-ı hissimden kaybolan o dünyâ sûretlerinin hayâlâtını nefsü'l-emrde sâbit gördüm ve onlara müteveccih oldum."

1472. O ölülerin hasreti ölümden değildir. Ondan dolayıdır ki, nakışlarda tevakkuf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1472. O ölülerin hasreti ölümden değildir. Bu sebeple nakışlarda durdu.

"İst", "duruş ve durma" demektir. Bu ve sonraki şerefli beyitler, Pir efendimizin irşatlarıdır. Yani, o ölen kimselerin hasreti ölümün kendisinden değildir. Onun hasreti, buz üzerine yapılmış nakışlar gibi olan dünya suretlerinin önünde durup onlara muhabbet etmesinden dolayıdır. Ruh, ahiret âleminde varlığın birliğini ve çok sayıdaki suretlerin hayallerden ibaret olduğunu idrak ettiği zaman, dünyadaki düşünce yanlışları, ruhunun gözüne bir perde ve engel olur. Hakiki tek varlığın güzelliğini zevk ve hal olarak idrak edemez. Nitekim yukarıda 1467 numaralı beyitte açıklandı. Bunun içindir ki, ayet-i kerimede مَنْ كَانَ فِي هَذه أعمى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعمى (İsrâ, 17/72) yani "Bu dünya hayatında kör olan kimse, ahirette de kördür" buyrulur.

"Îst", "duruş ve tevakkuf" demektir. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdâtıdır. Ya'ni, o ölen kimselerin hasreti ölümün kendisinden değildir. Onun hasreti buz üzerine yapılmış nakışlar mesâbesinde olan dünyâ sûretlerinin önünde durup onlara muhabbet etmesinden dolayıdır. Rûh âlem-i âhirette varlığın birliğini ve suver-i kesîrenin hayâlâttan ibaret olduğunu idrak ettiği vakit, dünyadaki galatât-ı fikriyyesi, rûhunun gözüne hicâb ve perde olur. Vücûd-i vâhid-i hakîkînin cemâlini zevken ve hâlen idrâk edemez. Nitekim yukarıda 1467 numaralı beyitte îzâh olundu. Bunun içindir ki, âyet-i kerîmede مَنْ كَانَ فِي هَذه أعمى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعمى (İsrâ, 17/72) ya'ni "Bu hayât-ı dünyâda a'mâ olan kimse, âhirette dahi a'mâdır" buyurulur.

1473. Biz bunu görmedik ki, nakıştır ve köpüktür. Köpük deryadan kımıldar ve alef bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1473. Biz bunu görmedik ki, nakıştır ve köpüktür. Köpük denizden kımıldar ve besin bulur.

Bu şerefli beyitte, hikmetli bir üslupla, Hz. Pîr efendimiz kendi yüce nefislerini dahi gafillere katarak şöyle buyururlar: Biz bu âlem suretlerinin ve cisimlerinin nakış ve köpük olduğunu görmedik. Eğer görseydik, anlardık ki, bu köpüğün varlığı, sonsuz deniz gibi olan hakiki tek varlıktandır; ve onlar o varlığın tecellilerinden dolayı kımıldar ve hareket eder; ve o köpüklerin varlıklarının besini ve gıdası o hakiki varlıktandır. Kendilerinin kendiliklerinden bir belirlenimleri yoktur ve şekilleri yoktur.

Bu beyt-i şerîfte, üslûb-i hakîmâne üzere, Hz. Pîr efendimiz kendi nefs-i nefislerini dahi gâfillere ilhâk ederek buyururlar ki: Biz bu suver-i âlemin ve ecsâmın nakış ve köpük olduğunu görmedik. Eğer göre idik, anlardık ki, bu köpüğün varlığı nihâyetsiz deniz gibi olan vücûd-i vâhid-i hakîkîdendir; ve onlar o vücudun tecelliyâtından dolayı kımıldar ve cevelân eder; ve o köpüklerin varlıklarının alefi ve gıdâsı o vücûd-i hakîkîdendir. Kendilerinin kendiliklerinden bir taayyünleri yoktur ve şekilleri yoktur.

1474. Vaktaki deniz köpükleri karaya bıraktı, sen mezarlığa git, o köpüklere bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1474. Vakit ki deniz köpükleri karaya bıraktı, sen mezarlığa git, o köpüklere bak!

Vakit ki o varlık denizi, bu köpük hükmünde olan cisimleri karaya ve toprağa attı ve onlardaki kımıldama ve hareketi kesti, sen mezarlığa git de o köpük hükmünde olan cisimlerin hayallerine bak! "Berr", deniz karşıtı olan "kara ve toprak" anlamındadır.

Vaktâki o deryâ-yı vücûd, bu köpük mesâbesinde olan cisimleri karaya ve toprağa attı ve onlardaki kımıldama ve hareketi kesti, sen mezârlığa git de o köpük mesâbesinde olan cisimlerin hayâllerine bak! "Berr", bahr mukābili olan "kara ve toprak" ma'nâsınadır.

1475. Binâenaleyh de ki: "Hani, sizin hareket ve cevelânınız? Deniz sizi buhrâna bırakmıştır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1475. Bu sebeple de ki: "Hani, sizin hareketiniz ve dolaşmanız? Deniz sizi buhrana bırakmıştır!"

"Buhran", hastanın vücudunda görünen değişim demektir (Sarrâh). Lügat-i Reşîdî'de, "Hastayı ya sağlık ya da helak tarafına çeken değişimdir; bu lafız aslında Yunancadır" denilmiştir. Yani, o köpük gibi olan cisimler - "İst", "duruş ve duraklama" demektir. Bu ve sonraki şerefli beyitler, Pir efendimizin irşatlarıdır. Yani, o ölen kimselerin hasreti ölümün kendisinden değildir. Onun hasreti, buz üzerine yapılmış nakışlar gibi olan dünya suretlerinin önünde durup onlara muhabbet etmesinden dolayıdır. Ruh, ahiret aleminde varlığın birliğini ve çok sayıdaki suretlerin hayallerden ibaret olduğunu idrak ettiği zaman, dünyadaki fikir yanlışlıkları, ruhunun gözüne bir engel ve perde olur. Hakiki tek varlığın güzelliğini zevken ve hal olarak idrak edemez. Nasıl ki yukarıda 1467 numaralı beyitte açıklandı. Bunun içindir ki, ayet-i kerimede مَنْ كَانَ فِي هَذه أعمى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعمى (İsra, 17/72) yani “Bu dünya hayatında kör olan kimse, ahirette de kördür” buyurulur.

"Buhrân", hastanın vücudunda zahir olan tagayyür demektir (Sarrâh). Lügat-i Reşîdî'de, "Hastayı ya sıhhat veyâ helâk tarafına çeken tagayyürdür; bu lafız aslında Yûnânîdir" denilmiştir. Ya'ni, o köpük gibi olan ecsâm-ı be- "Îst", "duruş ve tevakkuf" demektir. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdâtıdır. Ya'ni, o ölen kimselerin hasreti ölümün kendisinden değildir. Onun hasreti buz üzerine yapılmış nakışlar mesâbesinde olan dünyâ sûretlerinin önünde durup onlara muhabbet etmesinden dolayıdır. Rûh âlem-i âhirette varlığın birliğini ve suver-i kesîrenin hayâlâttan ibaret olduğunu idrak ettiği vakit, dünyadaki galatât-ı fikriyyesi, rûhunun gözüne hicâb ve perde olur. Vücûd-i vâhid-i hakîkînin cemâlini zevken ve hâlen idrâk edemez. Nitekim yukarıda 1467 numaralı beyitte îzâh olundu. Bunun içindir ki, ayet-i kerimede مَنْ كَانَ فِي هَذه أعمى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعمى (İsrâ, 17/72) ya'ni “Bu hayât-ı dünyâda a'mâ olan kimse, âhirette dahi a'mâdır” buyurulur.

1473. Biz bunu görmedik ki, nakıştır ve köpüktür. Köpük deryadan kımıldar ve alef bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1473. Biz bunu görmedik ki, nakıştır ve köpüktür. Köpük denizden kımıldar ve besin bulur.

Bu şerefli beyitte, hikmetli bir üslupla, Hz. Pîr efendimiz kendi yüce nefislerini dahi gafillere katarak şöyle buyururlar: Biz bu âlem suretlerinin ve cisimlerinin nakış ve köpük olduğunu görmedik. Eğer görseydik, anlardık ki, bu köpüğün varlığı, sonsuz deniz gibi olan hakiki tek varlıktandır; ve onlar o varlığın tecellilerinden dolayı kımıldar ve hareket eder; ve o köpüklerin varlıklarının besini ve gıdası o hakiki varlıktandır. Kendilerinin kendiliklerinden bir belirlenimleri yoktur ve şekilleri yoktur.

Bu beyt-i şerîfte, üslûb-i hakîmâne üzere, Hz. Pîr efendimiz kendi nefs-i nefislerini dahi gâfillere ilhâk ederek buyururlar ki: Biz bu suver-i âlemin ve ecsâmın nakış ve köpük olduğunu görmedik. Eğer göre idik, anlardık ki, bu köpüğün varlığı nihâyetsiz deniz gibi olan vücûd-i vâhid-i hakîkîdendir; ve onlar o vücudun tecelliyâtından dolayı kımıldar ve cevelân eder; ve o köpüklerin varlıklarının alefi ve gıdâsı o vücûd-i hakîkîdendir. Kendilerinin kendiliklerinden bir taayyünleri yoktur ve şekilleri yoktur.

1474. Vaktaki deniz köpükleri karaya bıraktı, sen mezarlığa git, o köpüklere bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1474. Vakit ki deniz köpükleri karaya bıraktı, sen mezarlığa git, o köpüklere bak!

Vakit ki o varlık denizi, bu köpük hükmünde olan cisimleri karaya ve toprağa attı ve onlardaki kımıldama ve hareketi kesti, sen mezarlığa git de o köpük hükmünde olan cisimlerin hayallerine bak! "Berr", deniz karşıtı olan "kara ve toprak" anlamındadır.

Vaktâki o deryâ-yı vücûd, bu köpük mesâbesinde olan cisimleri karaya ve toprağa attı ve onlardaki kımıldama ve hareketi kesti, sen mezârlığa git de o köpük mesâbesinde olan cisimlerin hayallerine bak! “Berr”, bahr mukābili olan “kara ve toprak” ma'nâsınadır.

1475. Binâenaleyh de ki: “Hani, sizin hareket ve cevelânınız? Deniz sizi buhrâna bırakmıştır!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1475. Bu sebeple de ki: "Hani, sizin hareketiniz ve dolaşmanız? Deniz sizi buhrana bırakmıştır!"

"Buhran", hastanın vücudunda görünen değişim demektir (Sarrâh). Lügat-i Reşîdî'de, "Hastayı ya sağlığa veya helake çeken değişimdir; bu kelime aslında Yunancadır" denilmiştir. Yani, o köpük gibi olan insan bedenlerine hitaben de ki: "Hani, sizin bu cismaniyet âlemindeki hareketiniz ve dolaşmanız? Deniz mesabesinde olan o varlık hakikati sizi böyle değişime ve buhrana bırakmıştır."

“Buhrân”, hastanın vücudunda zâhir olan tagayyür demektir (Sarrâh). Lügat-i Reşîdî’de, “Hastayı ya sıhhat veyâ helâk tarafına çeken tagayyürdür; bu lafız aslında Yûnânîdir” denilmiştir. Ya'ni, o köpük gibi olan ecsâm-ı be- şere hitâben de ki: "Hani, sizin bu cismâniyet âlemindeki hareketiniz ve cevelânınız? Deniz mesâbesinde olan o hakîkat-i vücûd sizi böyle tagayyüre ve buhrâna bırakmıştır."

1476. Tâ ki, sana dudak ile değil, hâl ile desinler ki: "Bu suali denizden sor, bizden değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1476. Tâ ki, sana dudak ile değil, hâl ile desinler ki: "Bu suali denizden sor, bizden değil!"

Yani, "Tâ ki, senin bu soruna cevap olarak o cisimler sana dudak ve sözlerle değil, hâl dili ile desinler ki: "Bu soruyu sen bizden sorma, varlığın hakikati olan denizden sor!"

Ya'ni, "Tâ ki, senin bu suâline cevâben o cisimler sana dudak ve elfâz ile değil, hâl dili ile desinler ki: "Bu suâli sen bizden sorma, hakikat-i vücûd denizinden sor!"

1478. Nakış, köpük gibi dalga olmaksızın ne vakit kımıldar? Toprak rüzgârsız nerede evc üzerine gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. Nakış, köpük gibi dalga olmaksızın ne zaman kımıldar? Toprak rüzgârsız nerede evc üzerine gelir?

"Evc", sözlükte, "her şeyin yukarısı" demektir. Burada yeryüzünün yukarısı demek olur. Yani, denizin köpüğü nasıl ki, denizin dalgasından hareket ederse, köpük mesabesinde olan bu cisim nakışları da tek ve hakiki varlık deryasının dalgalarıyla ve tecellileriyle (ortaya çıkışlarıyla) kımıldar; ve örneğin, rüzgâr olmaksızın yoğun olan toprak nasıl yeryüzünün yukarısına kalkar? O cansız olan tozu yukarıya kaldırıcı bir rüzgâr gereklidir.

"Evc", lügatte, "her şeyin yukarısı" demektir. Burada sath-ı arzın yukarısı demek olur. Ya'ni, denizin köpüğü nasıl ki, denizin dalgasından hareket ederse, köpük mesâbesinde olan bu ecsâm nakışları da vücûd-i vâhid-i hakîkî deryâsının dalgalarıyla ve tecelliyâtıyla kımıldar; ve meselâ, rüzgâr olmaksızın kesîf olan toprak nasıl sath-ı arzın yukarısına kalkar? O câmid olan tozu yukarıya kaldırıcı bir rüzgâr lâzımdır.

1478. Vaktaki nakış tozunu gördün, rüzgârı gör; köpüğü gördün, îcâd denizini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. Ne zaman ki nakış tozunu gördün, rüzgârı gör; köpüğü gördün, yaratma denizini gör!

Ey kişi! Ne zaman ki toz hükmünde olan cisimlerin nakışlarını gördün, onu yükselten rüzgâr hükmündeki hakiki varlığı da gör! Ve köpük gibi olan âlem suretlerini gördün, o köpükleri yaratan ve onlara tabiat tezgâhında izafî varlık bahşeden hakiki varlık denizini de gör! "Kulzüm", "deniz" demektir ve "kulzem" şeklinde telaffuzu da caizdir.

Ey kimse! Vaktāki toz mesâbesinde olan ecsâm nakışlarını gördün, onu yükselten rüzgâr mesâbesindeki vücûd-i hakîkîyi de gör! Ve köpük gibi olan suver-i âlemi gördün, o köpükleri îcâd eden ve onlara tabîat destgâhında vücûd-i izâfi bahş eden vücûd-i hakîkî denizini de gör! "Kulzüm", "deniz" demektir ve "kulzem" sûretinde telaffuzu da câizdir.

1479. Agah ol! Gör ki, senden nazar kara gelir. Senin bâkîn bir yağ ve et ve pûd ve târdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1479. Bil ki! Gör ki, senden kara bakış gelir. Senin kalanın bir yağ ve et ve en ipliği ve boy ipliğidir.

"Pûd", kumaşın enindeki iplikler; "târ", boyundaki ipliklerdir ki, kumaşın örgüsü bunlardan meydana gelir. Türkçede, kumaşın "arışı argacı" derler. Bu insana hitaben de ki: "Hani, sizin bu cismaniyet âlemindeki hareketiniz ve dolaşmanız? Deniz mesafesinde olan o varlık hakikati sizi böyle değişime ve buhrana bırakmıştır."

"Pûd", kumaşın enindeki iplikler; "târ", boyundaki ipliklerdir ki, kumaşın örgüsü bunlardan vücûda gelir. Türkçe'de, kumaşın "arışı argacı" derler. Bu- şere hitâben de ki: "Hani, sizin bu cismâniyet âlemindeki hareketiniz ve cevelânınız? Deniz mesâbesinde olan o hakîkat-i vücûd sizi böyle tagayyüre ve buhrâna bırakmıştır."

1476. Tâ ki, sana dudak ile değil, hâl ile desinler ki: "Bu suali denizden sor, bizden değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1476. Tâ ki, sana dudak ile değil, hâl ile desinler ki: "Bu suali denizden sor, bizden değil!"

Yani, "Tâ ki, senin bu soruna cevap olarak o cisimler sana dudak ve sözlerle değil, hâl dili ile desinler ki: "Bu soruyu sen bizden sorma, varlığın hakikati olan denizden sor!"

Ya'ni, "Tâ ki, senin bu suâline cevâben o cisimler sana dudak ve elfâz ile değil, hâl dili ile desinler ki: "Bu suâli sen bizden sorma, hakikat-i vücûd denizinden sor!"

1478. Nakış, köpük gibi dalga olmaksızın ne vakit kımıldar? Toprak rüzgârsız nerede evc üzerine gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. Nakış, köpük gibi dalga olmaksızın ne zaman kımıldar? Toprak rüzgârsız nerede evc üzerine gelir?

"Evc", sözlükte, "her şeyin yukarısı" demektir. Burada yeryüzünün yukarısı demek olur. Yani, denizin köpüğü nasıl ki, denizin dalgasından hareket ederse, köpük mesabesinde olan bu cisim nakışları da tek ve hakiki varlık deryasının dalgalarıyla ve tecellileriyle (ortaya çıkışlarıyla) kımıldar; ve örneğin, rüzgâr olmaksızın yoğun olan toprak nasıl yeryüzünün yukarısına kalkar? O cansız olan tozu yukarıya kaldırıcı bir rüzgâr gereklidir.

"Evc", lügatte, "her şeyin yukarısı" demektir. Burada sath-ı arzın yukarısı demek olur. Ya'ni, denizin köpüğü nasıl ki, denizin dalgasından hareket ederse, köpük mesâbesinde olan bu ecsâm nakışları da vücûd-i vâhid-i hakîkî deryâsının dalgalarıyla ve tecelliyâtıyla kımıldar; ve meselâ, rüzgâr olmaksızın kesîf olan toprak nasıl sath-ı arzın yukarısına kalkar? O câmid olan tozu yukarıya kaldırıcı bir rüzgâr lâzımdır.

1478. Vaktaki nakış tozunu gördün, rüzgârı gör; köpüğü gördün, îcâd denizini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. Ne zaman ki nakış tozunu gördün, rüzgârı gör; köpüğü gördün, yaratma denizini gör!

Ey kişi! Ne zaman ki toz hükmünde olan cisimlerin nakışlarını gördün, onu yükselten rüzgâr hükmündeki hakiki varlığı da gör! Ve köpük gibi olan âlem suretlerini gördün, o köpükleri yaratan ve onlara tabiat tezgâhında izafî varlık bahşeden hakiki varlık denizini de gör! "Kulzüm", "deniz" demektir ve "kulzem" şeklinde telaffuzu da caizdir.

Ey kimse! Vaktāki toz mesâbesinde olan ecsâm nakışlarını gördün, onu yükselten rüzgâr mesâbesindeki vücûd-i hakîkîyi de gör! Ve köpük gibi olan suver-i âlemi gördün, o köpükleri îcâd eden ve onlara tabîat destgâhında vücûd-i izâfi bahş eden vücûd-i hakîkî denizini de gör! "Kulzüm", "deniz" demektir ve "kulzem" sûretinde telaffuzu da câizdir.

1479. Agah ol! Gör ki, senden nazar kara gelir. Senin bâkîn bir yağ ve et ve pûd ve târdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1479. Bilinmeli ki! Gör ki, senden kara bakış gelir. Senin geri kalan kısmın bir yağ, et, en ipliği ve boy ipliğidir.

"Pûd", kumaşın enindeki iplikler; "târ", boyundaki ipliklerdir ki, kumaşın örgüsü bunlardan meydana gelir. Türkçede, kumaşın "arışı argacı" derler. Burada cismin kasları, sinirleri ve damarlarından kinayedir. Yani, ey insan, bilinmeli ki! Senin cisminde işe yarayan şey ancak nazarın ve bakışındır. Senin cisminin geri kalanı bir yağ, et, kaslar, sinirler ve damarlar gibi organik maddelerdir. Bu sebeple cisminde en çok senin işine yarayan gözün ve bakışındır. Nasıl ki I. cildin 1430 numaralı beytinde "İnsan gözdür ve geri kalanı kabuktur. Görmek, dostu görmektir" buyurulmuş idi.

"Pûd", kumaşın enindeki iplikler; "târ", boyundaki ipliklerdir ki, kumaşın örgüsü bunlardan vücûda gelir. Türkçe'de, kumaşın "arışı argacı" derler. Bu- rada cismin adalâtı ve sinirleri ve damarlarından kinâyedir. Ya'ni, ey insan, âgâh ol! Senin cisminde işe yarayan şey ancak nazarın ve bakışındır. Senin cismini mütebâkîsi bir yağ ve et ve adalât ve sinir ve damar gibi mevâdd-i uzviyyedir. Binâenaleyh cisminde en ziyâde senin işine yarayan gözün ve nazarındır. Nitekim I. cildin 1430 numaralı beytinde . آدمی دیده ست و باقی پوستست دید آنست آنکه دید دوستست ya'ni “İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur”] buyurulmuş idi.

1480. Senin yağın şem'lerde tabı artırmadı. Senin etin mahmura kebab gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1480. Senin yağın mumlarda ışığı artırmadı. Senin etin sarhoşa kebap olmadı.

Yani, ey insan! Senin bedenindeki yağdan mum yapılıp aydınlığından faydalanılamaz; ve etin dahi sarhoşa yani bir sarhoşa mezelik bir kebap olmaz. Bu sebeple ne yağın yakılır, ne de etin yenir.

Ya'ni, ey insan! Senin cismindeki yağdan mum yapılıp aydınlığından istifade olunamaz; ve etin dahi mahmûra ya'ni bir sarhoşa mezelik bir kebab olmaz. Binâenaleyh ne yağın yakılır, ne de etin yenir.

1481. Bütün bu cismini basarda erit! Nazara git, nazara git, nazara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1481. Bütün bu bedenini görüşte erit! Görmeye git, görmeye git, görmeye!

Ey insan! Mademki sen gözden ve görüşten ibaretsin, bütün bu bedenini gözün etkisi altında erit ve görüşüne tabi ol. Şerefli beyitte "nazar" kelimesinin üç defa tekrarlanmasındaki incelik, duyu organları gözüyle duyular âlemindeki şeyleri, akıl gözüyle dünyayı ve ahireti, yani hem duyularla algılananları hem de akılla idrak edilenleri ve ruh gözüyle de hepsinin içinde gizli olan Hakk'ı gör! demektir.

Ey insan! Mâdemki sen gözden ve görüşten ibâretsin, bütün bu cismini gözün te'sîri altında erit ve görüşüne tâbi' ol. Beyt-i şerîfte "nazar"ın üç def'a tekrârındaki nükte, his gözüyle eşyâ-yı mahsûseyi ve akıl gözüyle dünyayı ve âhireti, ya'ni hem mahsûsâtı ve hem de ma'kūlâtı ve rûh gözüyle de cümlesinin zımnındaki Hakk'ı gör! demek olur.

1482. Bir nazar yoldan iki arşın görür. Bir nazar iki âlemi ve şâhın yüzünü gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1482. Bir bakış yoldan iki arşın görür. Bir bakış iki âlemi ve şahın yüzünü gördü.

Bir bakış vardır ki, yoldan iki arşınlık mesafeyi, yani ancak duyular âlemini görür; ve bir bakış daha vardır ki, dünyayı ve ahireti, yani hem duyulur olanları hem de akılla idrak edilenleri görür; ve bir bakış daha vardır ki, "فأينما تولوا فثم وجه الله" (Bakara, 2/115) yani "Her nereye yönelseniz Allah'ın yüzü oradadır" ayet-i kerimesi gereğince, bunların hepsinde gerçek şah olan Hakk'ın cemalini ve Hakk'ın gerçek varlığını görür.

Bir nazar vardır ki, yoldan iki arşınlık mesafeyi, ya'ni ancak âlem-i mahsüsâtı görür; ve bir nazar dahi vardır ki, dünyayı ve âhireti, ya'ni hem mahsüsâtı ve hem ma'kūlâtı görür; ve bir nazar dahi vardır ki, فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni "Her nereye teveccüh edersen Hakk'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince, bunların cümlesinde şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlini ve vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı görür.

1483. Bu ikinin arasında sayısız bir fark vardır. Sürmeyi iste! Ve'Allâh Teâlâ sırları en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1483. Bu ikisinin arasında sayısız bir fark vardır. Sürmeyi iste! Ve Yüce Allah sırları en çok bilendir.

Burada cismin kasları, sinirleri ve damarlarından kinaye (dolaylı anlatım) vardır. Yani, ey insan, uyanık ol! Senin bedeninde işe yarayan şey ancak senin bakışın ve görüşündür. Senin bedeninin geri kalanı yağ, et, kaslar, sinirler ve damarlar gibi uzuvsal maddelerdir. Bu sebeple bedeninde en çok işine yarayan gözün ve bakışındır. Nasıl ki Birinci cildin 1430 numaralı beytinde [yani “İnsan gözdür ve gerisi kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur”] buyrulmuştu.

rada cismin adalâtı ve sinirleri ve damarlarından kinâyedir. Ya'ni, ey insan, âgâh ol! Senin cisminde işe yarayan şey ancak nazarın ve bakışındır. Senin cismini mütebâkîsi bir yağ ve et ve adalât ve sinir ve damar gibi mevâdd-i uzviyyedir. Binâenaleyh cisminde en ziyâde senin işine yarayan gözün ve nazarındır. Nitekim I. cildin 1430 numaralı beytinde [ya'ni “İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur”] buyurulmuş idi.

1480. Senin yağın şem'lerde tabı artırmadı. Senin etin mahmura kebab gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1480. Senin yağın mumlarda ışığı artırmadı. Senin etin sarhoşa kebap olmadı.

Yani, ey insan! Senin bedenindeki yağdan mum yapılıp aydınlığından faydalanılamaz; ve etin dahi sarhoşa yani bir sarhoşa mezelik bir kebap olmaz. Bu sebeple ne yağın yakılır, ne de etin yenir.

Ya'ni, ey insan! Senin cismindeki yağdan mum yapılıp aydınlığından istifade olunamaz; ve etin dahi mahmûra ya'ni bir sarhoşa mezelik bir kebab olmaz. Binâenaleyh ne yağın yakılır, ne de etin yenir.

1481. Bütün bu cismini basarda erit! Nazara git, nazara git, nazara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1481. Bütün bu bedenini görüşte erit! Görmeye git, görmeye git, görmeye!

Ey insan! Mademki sen gözden ve görüşten ibaretsin, bütün bu bedenini gözün etkisi altında erit ve görüşüne tabi ol. Şerefli beyitte "nazar" kelimesinin üç defa tekrarlanmasındaki incelik, duyu organları gözüyle duyular âlemindeki şeyleri, akıl gözüyle dünyayı ve ahireti, yani hem duyularla algılananları hem de akılla idrak edilenleri ve ruh gözüyle de hepsinin içinde gizli olan Hakk'ı gör! demektir.

Ey insan! Mâdemki sen gözden ve görüşten ibâretsin, bütün bu cismini gözün te'sîri altında erit ve görüşüne tâbi' ol. Beyt-i şerîfte "nazar"ın üç def'a tekrârındaki nükte, his gözüyle eşyâ-yı mahsûseyi ve akıl gözüyle dünyayı ve âhireti, ya'ni hem mahsûsâtı ve hem de ma'kūlâtı ve rûh gözüyle de cümlesinin zımnındaki Hakk'ı gör! demek olur.

1482. Bir nazar yoldan iki arşın görür. Bir nazar iki âlemi ve şâhın yüzünü gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1482. Bir bakış yoldan iki arşın görür. Bir bakış iki âlemi ve şahın yüzünü gördü.

Bir bakış vardır ki, yoldan iki arşınlık mesafeyi, yani ancak duyular âlemini görür; ve bir bakış daha vardır ki, dünyayı ve ahireti, yani hem duyulur şeyleri hem de akılla idrak edilenleri görür; ve bir bakış daha vardır ki, فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Her nereye yönelirseniz Allah'ın vechi oradadır" ayet-i kerimesi gereğince, bunların hepsinde hakiki şah olan Hakk'ın cemalini ve Hakk'ın hakiki varlığını görür.

Bir nazar vardır ki, yoldan iki arşınlık mesafeyi, ya'ni ancak âlem-i mahsüsâtı görür; ve bir nazar dahi vardır ki, dünyayı ve âhireti, ya'ni hem mahsüsâtı ve hem ma'kūlâtı görür; ve bir nazar dahi vardır ki, فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Her nereye teveccüh edersen Hakk'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince, bunların cümlesinde şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlini ve vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı görür.

1483. Bu ikinin arasında sayısız bir fark vardır. Sürmeyi iste! Ve'Allâh Teâlâ sırları en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1483. Bu ikisinin arasında sayısız bir fark vardır. Sürmeyi iste! Ve Yüce Allah sırları en çok bilicidir.

Yani, ancak bu duyularla algılanan şeyleri gören göz ile, hem duyularla algılanan şeyleri hem de akılla idrak edilen şeyleri gören göz arasında hesapsız bir fark vardır. Bu sebeple ey gafil insan! Bu dar ve kısa görüşten kurtulmak için marifet (Allah'ı bilme) sürmesini iste ve ara! Ve hidayet Hak'tandır ve Yüce Allah kulların gizli ve örtülü olan sabit hakikatlerinin (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlıklarını bilir ve ihsanı bu yatkınlığa göre olur.

Ya'ni, ancak bu mahsüsâtı gören göz ile, hem mahsüsâtı ve hem de ma'kūlâtı gören göz arasında hesabsız bir fark vardır. Binâenaleyh ey gäfil insan! Bu dar ve kısa görüşten kurtulmak için ma'rifet sürmesini iste ve ara! Ve hidâyet Hak'tandır ve Hak Teâlâ hazretleri kulların gizli ve mestûr olan a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdlarını bilir ve ihsânı bu isti'dâda göre olur.

1484. Vaktaki yokluk denizinin şerhini işittin, dâimâ çalış, tâ ki, bu deniz içinde durasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1484. Yokluk denizinin açıklamasını işittiğin zaman, daima çalış ki bu denizin içinde durasın!

Yani ey Hakk Yolcusu! Biz yukarıdan beri izafî yokluğun ve fakirlik ile fâniliğin açıklamasını ve faydalarını söyledik, sen de dinledin. Bu sebeple, kendinin vehmedilmiş olan varlığından ve benliğinden kurtulup bu yokluk deryası içinde durmak için çalış ve sana yokluğu öğretecek bir ustaya hizmet et!

Ya'ni ey sâlik! Biz yukarıdan beri adem-i izâfinin ve fakr u fenânın şerhi- ni ve fâidelerini söyledik, sen de dinledin. Binâenaleyh kendinin mevhûm olan varlığından ve benliğinden kurtulup bu yokluk deryâsı içinde durmak için çalış ve sana yokluğu ta'lîm edecek bir üstâda hizmet et!

1485. Çünkü, kârgâhın aslı, halâ ve bî-nişan ve boş olan o yokluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1485. Çünkü, iş yerinin aslı, boş ve nişansız olan o yokluktur.

Çünkü iş yerinin ve imalathânenin aslı, kesretlerden (çokluklardan) arınmış, suretten nişansız ve suret varlığından boş olan o yokluktur. Çünkü bu eşya suretlerinin hepsi, suretsiz olan hakiki varlıktan meydana gelir ki, bu hakiki varlık, izafi yokluğun kaynağıdır. Nitekim I. cildin 1163 numaralı beyt-i şerifinde صورت از بی صورتی آمد برون. باز شد که انا اليه رَاجِعُونَ (yani "Suret suretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, çünkü biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156)) buyurulmuş idi.

Zîrâ iş yerinin ve i'mâlâthânenin aslı, keserâttan hâlî ve sûretten nişânsız ve sûret varlığından boş olan o yokluktur. Çünkü bu eşyâ sûretlerinin cümle- si, sûretsiz olan vücûd-i hakîkîden peyda olur ki, bu vücûd-i hakîkî, adem-i izâfinin menba'ıdır. Nitekim I. cildin 1163 numaralı beyt-i şerîfinde صورت از بی صورتی آمد برون. باز شد که انا اليه رَاجِعُونَ ]ya'ni "Sûret sûretsizlikten dışarıya gel- di; tekrar gitti, zîrâ biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156)] buyurulmuş idi.

1486. Bütün üstâdlar, iş ızhârı için yokluk ve inkisar yeri isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1486. Bütün ustalar, işlerini ortaya koymak için yokluk ve kırıklık yeri isterler.

Örneğin mimar, sanatını göstermek için boş bir arsa ister; dülger (marangoz) ise kapısı olmayan bir ev arar ve tamir için kırılmış ve dökülmüş bir yerde sanatını ortaya koymak ister. Bütün sanat ustalarının yolu da hep budur.

Meselâ mi'mâr, san'atını göstermek için boş bir arsa ister; ve dülger, kapı- sı olmayan bir evi arar ve ta'mîr için kırılmış ve dökülmüş bir yerde ızhâr-ı san'at etmek ister. Bütün san'at üstâdlarının revişi de hep budur.

1487. Şübhesiz, üstadların üstadı olan Samed'in kârgâhı "yokluk" ve "la" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1487. Şüphesiz, üstatların üstadı olan Samed'in iş yeri "yokluk" ve "la" olur.

"Samed", ilahi isimlerdendir; "yemeye ve içmeye muhtaç olmayan ve büyüklerin büyüğü ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan" anlamındadır. Yani, mademki üstatlar sanatlarını yokluk içinde gösteriyorlar, bu sebeple üstatların üstadı ve ancak bu duyularla algılanan şeyleri gören göz ile, hem duyularla algılanan şeyleri hem de akılla idrak edilen şeyleri gören göz arasında hesapsız bir fark vardır. Bu sebeple ey gafil insan! Bu dar ve kısa görüşten kurtulmak için marifet sürmesini iste ve ara! Ve hidayet Allah'tandır ve Yüce Allah kulların gizli ve örtülü olan sabit hakikatlerinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlıklarını bilir ve ihsanı bu yatkınlığa göre olur.

"Samed", esmâ-i ilâhiyyedendir; "yemeye ve içmeye muhtâç olmayan ve büyüklerin büyüğü ve bî-niyâz" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki üstâdlar san'atlarını yokluk içinde gösteriyorlar, binâenaleyh üstâdların üstâdı ve ih- Ya'ni, ancak bu mahsûsâtı gören göz ile, hem mahsûsâtı ve hem de ma'kūlâtı gören göz arasında hesabsız bir fark vardır. Binâenaleyh ey gâfil insan! Bu dar ve kısa görüşten kurtulmak için ma'rifet sürmesini iste ve ara! Ve hidâyet Hak'tandır ve Hak Teâlâ hazretleri kulların gizli ve mestûr olan a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdlarını bilir ve ihsânı bu isti'dâda göre olur.

1484. Vaktaki yokluk denizinin şerhini işittin, dâimâ çalış, tâ ki, bu deniz içinde durasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1484. Yokluk denizinin açıklamasını işittiğin zaman, daima çalış ki bu denizin içinde durasın!

Yani ey Hakk Yolcusu! Biz yukarıdan beri izafî yokluğun ve fakirlik ile fena bulmanın (Allah'ta yok olmanın) açıklamasını ve faydalarını söyledik, sen de dinledin. Bu sebeple, kendinin vehmedilmiş olan varlığından ve benliğinden kurtulup bu yokluk deryası içinde durmak için çalış ve sana yokluğu öğretecek bir ustaya hizmet et!

Ya'ni ey sâlik! Biz yukarıdan beri adem-i izâfînin ve fakr u fenânın şerhini ve fâidelerini söyledik, sen de dinledin. Binâenaleyh kendinin mevhûm olan varlığından ve benliğinden kurtulup bu yokluk deryâsı içinde durmak için çalış ve sana yokluğu ta'lîm edecek bir üstâda hizmet et!

1485. Çünkü, kârgâhın aslı, halâ ve bî-nişan ve boş olan o yokluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1485. Çünkü, iş yerinin aslı, boş ve nişansız olan o yokluktur.

Çünkü iş yerinin ve imalathânenin aslı, kesretlerden (çokluklardan) arınmış, suretten nişansız ve suret varlığından boş olan o yokluktur. Çünkü bu eşya suretlerinin hepsi, suretsiz olan hakiki varlıktan ortaya çıkar ki, bu hakiki varlık, izafî yokluğun kaynağıdır. Nasıl ki, birinci cildin 1163 numaralı beytinde şöyle buyurulmuştu: صورت از بی صورتی آمد برون. باز شد که انا اليه رَاجِعُونَ (yani "Suret suretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, çünkü biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156)).

Zîrâ iş yerinin ve i'mâlâthânenin aslı, keserâttan hâlî ve sûretten nişânsız ve sûret varlığından boş olan o yokluktur. Çünkü bu eşyâ sûretlerinin cümlesi, sûretsiz olan vücûd-i hakîkîden peyda olur ki, bu vücûd-i hakîkî, adem-i izâfînin menba'ıdır. Nitekim I. cildin 1163 numaralı beyt-i şerîfinde صورت از بی صورتی آمد برون. باز شد که انا اليه رَاجِعُونَ [ya'ni "Sûret sûretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, zîrâ biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156)] buyurulmuş idi.

1486. Bütün üstâdlar, iş ızhârı için yokluk ve inkisâr yeri isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1486. Bütün ustalar, işlerini göstermek için yokluk ve kırıklık yeri isterler.

Örneğin mimar, sanatını göstermek için boş bir arsa ister; dülger ise kapısı olmayan bir ev arar ve tamir için kırılmış ve dökülmüş bir yerde sanatını göstermek ister. Bütün sanat ustalarının yöntemi de hep budur.

Meselâ mi'mâr, san'atını göstermek için boş bir arsa ister; ve dülger, kapısı olmayan bir evi arar ve ta'mîr için kırılmış ve dökülmüş bir yerde ızhâr-ı san'at etmek ister. Bütün san'at üstâdlarının revişi de hep budur.

1487. Şübhesiz, üstadların üstadı olan Samed'in kârgâhı "yokluk" ve "lâ" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1487. Şüphesiz, üstatların üstadı olan Samed'in (Allah'ın isimlerinden biri, hiçbir şeye muhtaç olmayan) iş yeri "yokluk" ve "lâ" (olumsuzluk) olur.

"Samed", ilahi isimlerdendir; "yemeye ve içmeye muhtaç olmayan ve büyüklerin büyüğü ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan" anlamındadır. Yani, mademki üstatlar sanatlarını yokluk içinde gösteriyorlar, bu sebeple üstatların üstadı ve ihtiyaçtan uzak olan Yüce Allah hazretlerinin iş yeri ve imalathanesi de yokluk ve izafî (göreceli) yokluk olur; Ve O'nun tecellisi (ortaya çıkışı) de, kulların eşyanın suretlerine (şekillerine) olan sevgisinden boş olan kalplerine gerçekleşir.

"Samed", esmâ-i ilâhiyyedendir; "yemeye ve içmeye muhtâç olmayan ve büyüklerin büyüğü ve bî-niyâz" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki üstâdlar san'atlarını yokluk içinde gösteriyorlar, binâenaleyh üstâdların üstâdı ve ih- tiyâçtan müstağnî olan Hak Teâlâ hazretlerinin iş yeri ve i'mâlâthânesi dahi yokluk ve adem-i izâfî olur; Ve onun tecellîsi dahi, kulların suver-i eşyâ muhabbetinden boş olan kalblerine vâki' olur.

1488. Her ne kadar bu yokluk daha ziyâdedir, Hakk'ın kârı ve onun kârgâhı o taraftadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1488. Her ne kadar bu yokluk daha fazlaysa, Hakk'ın işi ve onun iş yeri o taraftadır.

Yani, her nerede ve hangi kulun kalbinde nefsin sevgisi ve nefsinin sevgisinden kaynaklanan eşya suretlerine olan sevgi daha çok yok olmuşsa; Hakk'ın zâta ait, sıfatlara ait ve fiillere ait tecellileri o yokluk içinde ve mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) boş olan o kalptedir; ve onun üretim yeri o kulun tarafıdır. "Ser", burada "taraf" anlamındadır.

Ya'ni, her nerede ve hangi kulun kalbinde nefsin muhabbeti ve nefsinin muhabbetinden neş'et eden suver-i eşyâya olan muhabbet daha yok olmuştur; Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfâtiyye ve ef'âliyyesi o yokluk içinde ve mâsivâdan boş olan o kalbdedir; ve onun i'mâlât-hânesi o kulun tarafıdır. "Ser", burada "taraf" ma'nâsınadır.

1489. Mâdemki yokluk en yüksek tabaka oldu, dervişler cümle üzerine sebak götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1489. Mademki yokluk en yüksek tabaka oldu, dervişler herkesin önüne geçtiler.

"Sebak götürmek", ileri geçmek demektir; "derviş" ise fakir demektir. Yani, yokluk varlık tabakalarının en yüksek tabakasıdır; ve fakirlerde ise yokluk vardır. Bu sebeple bütün varlıklardan onlar ileriye geçtiler ve en yüksek tabakaya ulaştılar.

"Sebak burden", ileri geçmek; "derviş", fakîr demektir. Ya'ni, yokluk mevcûdât tabakalarının en yüksek tabakasıdır; ve fakîrlerde ise yokluk vardır. Binâenaleyh bütün mevcûdâttan onlar ileriye geçtiler ve en yüksek tabakaya vâsıl oldular.

1490. Husûsiyle bir fakîr ki, cisimsiz ve malsız oldu, kâr-ı fakrı suâl değil, cisim tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1490. Özellikle bir fakir ki, cisimsiz ve malsız oldu, fakirlik işi dilencilik değil, cisim tutar.

Özellikle bütün tabakaların ve mertebelerin en yükseğine yükselen fakir öyle bir fakirdir ki, cismin gerektirdiği vehmedilmiş benlikten ve varlıktan ve elinde olan mala sahip olma iddiasından kurtulmuş ola ve onların varlığını Hakk'ın varlığı ve mülkü bile! Buna göre fakirlik ve yokluk ehlinin anlamı böyle bir cisimde vardır; ve fakirlik ve yokluk denilen budur. Yoksa kapı kapı dolaşıp şundan bundan dilenen kimsenin fakirliği değildir. Önceki fakirlik hakkında Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri "Fakirlik benim övüncümdür" buyururlar; ve ikinci fakirlik hakkında dahi "Ey benim Allah'ım! Fakirlikten sana sığınırım" ve aynı şekilde "Fakirlik küfür olmaya yakındır" buyururlar. Ve önceki fakirler hakiki olan sûfîlerdir. Nasıl ki Ebu'l-Hasan-ı Harakânî hazretleri onlar hakkında şöyle buyururlar: İhtiyaçtan münezzeh olan Yüce Allah hazretlerinin iş yeri ve imalathanesi dahi yokluk ve izafî yokluk olur; ve onun tecellisi dahi, kulların eşyanın suretlerine olan sevgisinden boş olan kalplerine gerçekleşir.

Husûsiyle bütün tabakâtın ve merâtibin en yükseğine terakkî eden fakîr öyle bir fakîrdir ki, cismin muktezâsı olan mevhûm enâniyetten ve varlıktan ve elinde olan mala temellük da'vâsından kurtulmuş ola ve onların varlığını Hakk'ın varlığı ve mülkü bile! Binâenaleyh ehl-i fakrın ve yokluğun ma'nâsı böyle bir cisimde vardır; ve fakr ve yokluk denilen budur. Yoksa kapı kapı dolaşıp şundan bundan dilenen kimsenin fakrı değildir. Evvelki fakr hakkında Resûl-i Ekrem hazretleri الفقر فخري ya'ni "Fakr benim fahrımdır" buyururlar; ve ikinci fakr hakkında dahi اللهم اني اعوذ بك من الفقر ya'ni "Ey benim Allâhım! fakrdan sana sığınırım" ve kezâ كاد الفقر ان يكون كفرا ya'ni "Fakr, küfür olmaya yakındır" buyururlar. Ve evvelki fakîrler hakîkî olan sûfîlerdir. Nitekim Ebu'l-Hasan-ı Harakânî hazretleri onlar hakkında şöyle buyururlar: tiyâçtan müstağnî olan Hak Teâlâ hazretlerinin iş yeri ve i'mâlâthânesi dahi yokluk ve adem-i izâfi olur; Ve onun tecellîsi dahi, kulların suver-i eşyâ muhabbetinden boş olan kalblerine vâki' olur.

1488. Her ne kadar bu yokluk daha ziyâdedir, Hakk'ın kârı ve onun kârga-hi o taraftadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1488. Her ne kadar bu yokluk daha fazlaysa, Hakk'ın işi ve onun iş yeri o taraftadır.

Yani, her nerede ve hangi kulun kalbinde nefsin sevgisi ve nefsinin sevgisinden kaynaklanan eşyanın suretlerine (varlıkların biçimlerine) olan sevgi daha çok yok olmuştur; Hakk'ın zâta ait, sıfatlara ait ve fiillere ait tecellileri (ortaya çıkışları) o yokluk içinde ve mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) boş olan o kalptedir; ve onun iş yeri o kulun tarafıdır. "Ser", burada "taraf" anlamındadır.

Ya'ni, her nerede ve hangi kulun kalbinde nefsin muhabbeti ve nefsinin muhabbetinden neş'et eden suver-i eşyaya olan muhabbet daha yok olmuştur; Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfâtiyye ve efâliyyesi o yokluk içinde ve mâsivâdan boş olan o kalbdedir; ve onun i'mâlât-hânesi o kulun tarafıdır. "Ser", burada "taraf" ma'nâsınadır.

1489. Mâdemki yokluk en yüksek tabaka oldu, dervîşler cümle üzerine sebak götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1489. Mademki yokluk en yüksek mertebe oldu, dervişler herkesin önüne geçti.

"Sebak götürmek", ileri geçmek demektir; "derviş" ise fakir demektir. Yani, yokluk varlık mertebelerinin en yüksek mertebesidir; fakirlerde ise yokluk vardır. Bu sebeple bütün varlıklardan onlar ileriye geçtiler ve en yüksek mertebeye ulaştılar.

"Sebak burden", ileri geçmek; "dervîş", fakîr demektir. Ya'ni, yokluk mevcûdât tabakalarının en yüksek tabakasıdır; ve fakîrlerde ise yokluk vardır. Binâenaleyh bütün mevcûdâttan onlar ileriye geçtiler ve en yüksek tabakaya vâsıl oldular.

1490. Hususiyle bir fakîr ki, cisimsiz ve malsız oldu, kâr-ı fakrı sual değil, ci-[1472]sim tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1490. Özellikle bir fakir ki, cisimsiz ve malsız oldu, fakirlik işi soru değil, cisim tutar.

Özellikle bütün tabakaların ve mertebelerin en yükseğine yükselen fakir öyle bir fakirdir ki, cismin gereği olan vehmedilmiş benlikten ve varlıktan ve elinde olan mala sahip çıkma iddiasından kurtulmuş ola ve onların varlığını Hakk'ın varlığı ve mülkü bile! Buna göre ehl-i fakrın (yokluk ehlinin) ve yokluğun anlamı böyle bir cisimde vardır; ve fakirlik ve yokluk denilen budur. Yoksa kapı kapı dolaşıp şundan bundan dilenen kimsenin fakirliği değildir. Evvelki fakirlik hakkında Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri "الفَقْرُ فَخْرِي" yani "Fakirlik benim övüncümdür" buyururlar; ve ikinci fakirlik hakkında dahi "اللهم اني اعوذ بك من الفقر" yani "Ey benim Allah'ım! Fakirlikten sana sığınırım" ve keza "كَادَ الْفَقْرُ أَنْ يَكُونَ كُفْرًا" yani "Fakirlik, küfür olmaya yakındır" buyururlar. Ve evvelki fakirler hakiki olan sûfîlerdir. Nasıl ki Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretleri onlar hakkında şöyle buyururlar: "Sûfî odur ki, yok ola, yani fenâ (varlığını yok etme) tahsil etmiş ola! Ve gündüz olsa güneşe ve gece gezegene ve mehtaba ihtiyacı olmaya! Sûfîlik bir yokluktur ki, varlığa ihtiyacı olmaz."

Husûsiyle bütün tabakātın ve merâtibin en yükseğine terakkî eden fakîr öyle bir fakîrdir ki, cismin muktezâsı olan mevhûm enâniyetten ve varlıktan ve elinde olan mala temellük da'vâsından kurtulmuş ola ve onların varlığını Hakk'ın varlığı ve mülkü bile! Binâenaleyh ehl-i fakrın ve yokluğun ma'nâsı böyle bir cisimde vardır; ve fakr ve yokluk denilen budur. Yoksa kapı kapı dolaşıp şundan bundan dilenen kimsenin fakrı değildir. Evvelki fakr hakkında Resûl-i Ekrem hazretleri الفقر فخري ya'ni "Fakr benim fahrimdir" buyururlar; ve ikinci fakr hakkında dahi اللهم اني اعوذ بك من الفقر ya'ni "Ey benim Allâhım! fakrdan sana sığınırım" ve keza كاد الفقر ان يكون كفرا ya'ni "Fakr, küfür olmaya yakındır" buyururlar. Ve evvelki fakîrler hakîkî olan sûfidirler. Nitekim Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretleri onlar hakkında şöyle buyururlar: "Sûfi odur ki, yok ola, ya'ni fenâ tahsîl etmiş ola! Ve gündüz olsa güneşe ve gece seyyâreye ve mehtâba ihtiyacı olmaya! Sûfilik bir yokluktur ki, varlığa ihtiyacı olmaz."

1491. Sâil o olur ki, onun malı eridi. Kāni' o olur ki, kendi cismini oynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1491. Sâil (dilenen) o olur ki, onun malı eridi. Kāni' (kanaat eden) o olur ki, kendi cismini oynadı.

Bu sebeple sâil ve dilenci o olur ki, onun malı olmadı ve telef oldu; ve o kimse hâline kanaat etmeyip şunun bunun kapısına başvurarak mal dilendi. Ve kanaat edici o kimsedir ki, Hakk yolunda kendi cisminin rahatını aramadı ve mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile cismini feda etti ve "Bu yolda ne olursam olayım!" dedi.

Binâenaleyh sâil ve dilenci o olur ki, onun malı olmadı ve telef oldu; ve o kimse hâline kanâat etmeyip şunun bunun kapısına müracaatla mal dilendi. Ve kanâat edici o kimsedir ki, Hak yolunda kendi cisminin râhatını aramadı ve mücâhede ve riyâzat ile cismini fedâ etti ve "Bu yolda ne olursam olayım!" dedi.

1492. Binâenaleyh şimdi derdden şikâyet tutma! Zîrâ o dost tarafına rahvân bir attır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Bu sebeple şimdi dertten şikâyet etme! Çünkü o, dost tarafına giden bir attır.

Yani ey Hakk Yolcusu! Bedenine mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) yüzünden bir dert gelirse, şikâyet etme! Çünkü yukarıdan beri meydana gelen açıklamalardan şimdi anladın ki, yokluk, ilâhî ihsan ve nimetin kaynağıdır. Bu sebeple sende oluşan bu dert, gerçek dost olan Hak tarafına yürüyen bir at gibidir.

Ya'ni ey sâlik! Cismine mücâhede ve riyazat yüzünden bir derd gelirse, şikâyet etme! Zîrâ, yukarıdan beri vâki' olan beyânâttan şimdi anladın ki, yokluk ihsân ve in'âm-ı ilâhînin menşeidir. Binâenaleyh bu sende hâsıl olan dert, dost-ı hakîkî olan Hak tarafına râhvân yürüyen bir at mesâbesindedir.

1493. Bu kadar söyledik; bâkîyi fikir et! Eğer fikir câmid olursa zikir et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1493. Bu kadar söyledik; gerisini sen düşün! Eğer düşüncen donuklaşırsa zikret!

Biz fakirliğin ve yokluğun faziletlerini bu kadar söyledik. Sen bizim bu sözlerimizden onların kalan faziletlerini kendin düşün! Çünkü insan düşünceden ibarettir. Eğer düşüncen birtakım nefsanî kuruntular ve vehmî vesveselerle donmuş ve hararetsiz kalmış ise, "Allah" ism-i celâlini zikret!

Biz fakrın ve yokluğun fezâilini bu kadar söyledik. Sen bizim bu sözlerimizden onların fezâil-i bâkıyesini kendin fikir et! Zîrâ insan fikirden ibârettir. Eğer fikrin birtakım havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i evhâmiyye ile donmuş ve harâretsiz kalmış ise, “Allâh" ism-i celâlini zikir et!

1494. Zikir fikri ihtizâza getirir. Zikri bu donmuşun güneşi yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1494. Zikir fikri titreşime getirir. Zikri bu donmuşun güneşi yap!

Çünkü zikir etmek, fikri titreşime ve harekete getirir. O zikri bu donmuş olan fikrin güneşi yap ki, o ism-i câmi'in (Allah'ın tüm isimlerini kapsayan ismin) zikri sebebiyle, nefse ait düşünceler ve vehmî vesveseler kalbinden yok olsun ve fikrin donmuşluğu erisin!

Zîrâ zikir etmek, fikri ihtizâza ve harekete getirir. O zikri bu donmuş olan fikrin güneşi yap ki, o ism-i câmi'in zikri sebebiyle, havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i evhâmiyye kalbinden zâil olsun ve fikrin donmuşluğu erisin!

1495. Asıl olan cezbedir. Fakat, ey kapı yoldaşı, iş yap! O cezbeye mevküf olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1495. Asıl olan cezbedir (ilahi çekim). Fakat, ey kapı yoldaşı, iş yap! O cezbeye bağlı kalma!

"Sûfi odur ki, yok ola, yani fenâ (benliğin yok oluşu) elde etmiş ola! Ve gündüz olsa güneşe ve gece gezegene ve mehtaba ihtiyacı olmaya! Sûfilik bir yokluktur ki, varlığa ihtiyacı olmaz."

"Sûfi odur ki, yok ola, ya'ni fenâ tahsîl etmiş ola! Ve gündüz olsa güneşe ve gece seyyâreye ve mehtâba ihtiyacı olmaya! Sûfilik bir yokluktur ki, varlığa ihtiyacı olmaz."

1491. Sâil o olur ki, onun malı eridi. Kāni' o olur ki, kendi cismini oynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1491. Sâil (dilenen) o olur ki, onun malı eridi. Kāni' (kanaat eden) o olur ki, kendi cismini oynadı.

Bu sebeple sâil ve dilenci o olur ki, onun malı olmadı ve telef oldu; ve o kimse hâline kanaat etmeyip şunun bunun kapısına başvurarak mal dilendi. Ve kanaat edici o kimsedir ki, Hakk yolunda kendi cisminin rahatını aramadı ve mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile cismini feda etti ve "Bu yolda ne olursam olayım!" dedi.

Binâenaleyh sâil ve dilenci o olur ki, onun malı olmadı ve telef oldu; ve o kimse hâline kanâat etmeyip şunun bunun kapısına müracaatla mal dilendi. Ve kanâat edici o kimsedir ki, Hak yolunda kendi cisminin râhatını aramadı ve mücâhede ve riyâzat ile cismini fedâ etti ve "Bu yolda ne olursam olayım!" dedi.

1492. Binaenaleyh şimdi derdden şikâyet tutma! Zîrâ o dost tarafına rahvân bir attır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Bu sebeple şimdi dertten şikâyet etme! Çünkü o, dost tarafına giden bir attır.

Yani ey Hakk Yolcusu! Bedenine mücâhedât ve riyâzât yüzünden bir dert gelirse, şikâyet etme! Çünkü yukarıdan beri meydana gelen açıklamalardan şimdi anladın ki, yokluk, ilâhî ihsan ve nimetin kaynağıdır. Bu sebeple sende oluşan bu dert, gerçek dost olan Hak tarafına yürüyen bir at gibidir.

Ya'ni ey sâlik! Cismine mücâhede ve riyazat yüzünden bir derd gelirse, şikâyet etme! Zîrâ, yukarıdan beri vâki' olan beyânâttan şimdi anladın ki, yokluk ihsân ve in'âm-ı ilâhînin menşeidir. Binâenaleyh bu sende hâsıl olan dert, dost-ı hakîkî olan Hak tarafına râhvân yürüyen bir at mesâbesindedir.

1493. Bu kadar söyledik; bâkîyi fikir et! Eğer fikir câmid olursa zikir et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1493. Bu kadar söyledik; gerisini sen düşün! Eğer düşüncen donuklaşırsa zikret!

Biz fakirliğin ve yokluğun faziletlerini bu kadar söyledik. Sen bizim bu sözlerimizden onların kalan faziletlerini kendin düşün! Çünkü insan düşünceden ibarettir. Eğer düşüncen birtakım nefsanî kuruntular ve vehmî vesveselerle donmuş ve hararetsiz kalmış ise, "Allah" ism-i celâlini zikret!

Biz fakrın ve yokluğun fezâilini bu kadar söyledik. Sen bizim bu sözlerimizden onların fezâil-i bâkıyesini kendin fikir et! Zîrâ insan fikirden ibârettir. Eğer fikrin birtakım havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i evhâmiyye ile donmuş ve harâretsiz kalmış ise, “Allâh" ism-i celâlini zikir et!

1494. Zikir fikri ihtizâza getirir. Zikri bu donmuşun güneşi yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1494. Zikir fikri titreşime getirir. Zikri bu donmuşun güneşi yap!

Çünkü zikir etmek, fikri titreşime ve harekete getirir. O zikri bu donmuş olan fikrin güneşi yap ki, o ism-i câmi'in (Allah'ın tüm isimlerini kapsayan ismin) zikri sebebiyle, nefse ait düşünceler ve vehmî vesveseler kalbinden yok olsun ve fikrin donmuşluğu erisin!

Zîrâ zikir etmek, fikri ihtizâza ve harekete getirir. O zikri bu donmuş olan fikrin güneşi yap ki, o ism-i câmi'in zikri sebebiyle, havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i evhâmiyye kalbinden zâil olsun ve fikrin donmuşluğu erisin!

1495. Asıl olan cezbedir. Fakat, ey kapı yoldaşı, iş yap! O cezbeye mevküf olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1495. Asıl olan cezbedir. Fakat, ey kapı yoldaşı, iş yap! O cezbeye bağlı olma!

Gerçi Hakk yolunda asıl olan cezbedir (Allah'ın kulunu kendine çekmesi); ve "cezbe", Hakk'ın kulunu kendi tarafına çekişi ve döndürüşüdüdür. Fakat, ey Hakk kapısının arkadaşı! Sen amel et! O cezbeye bağlı olma! Ve cezbenin meydana gelmesini bekleyerek, ameli terk etme! Çünkü hadis-i kudside "Ben beni zikreden kimsenin dostuyum" buyurulmuştur. Bu sebeple Hakk, bir kimsenin dostu olunca, elbette Hakk onu cezbetmiş olur. Nasıl ki III. cildin 199 numarasında "Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir" buyurulmuş idi.

Gerçi Hak yolunda asıl olan cezbedir; ve "cezbe", Hakk'ın kulunu kendi tarafına çekişi ve döndürüşüdür. Fakat, ey Hak kapısının arkadaşı! Sen amel et! O cezbeye mevküf olma! Ve cezbenin husûlünü bekleyerek, ameli terk etme! Zîra hadis-i kudside انا جليس من ذكرني ya'ni "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulmuştur. Binâenaleyh Hak, bir kimsenin celîsi olunca, elbette Hak onu cezbetmiş olur. Nitekim III. cildin 199 numarasında گفت آن الله تولبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت بيك ماست ya'ni Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] buyurulmuş idi.

1496. Zîra ki kârın terki bir nâz gibi olur. Nâz ne vakit cânbâzlığa layık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1496. Çünkü işi terk etmek bir naz gibi olur. Naz ne zaman canbazlığa layık olur?

"Canbazlık"tan kasıt, âşıklıktır. Yani, çünkü ameli terk etmek ve kendi iradesine tabi olmak, Hakk'a karşı bir naz etmek ve istiğna (kendini yeterli görme) göstermek gibi olur. Halbuki naz, ne zaman âşıklığın layığı olur? Yani nazlanmak âşığa yakışmaz. O naz, maşukaya layık bir tavır olur. Ey sâlik (Hakk Yolcusu)! Sen ise âşıksın. Maşukluk tavrını takınmak sana yakışmaz.

"Cânbâzlık"tan murâd, âşıklıktır. Ya'ni, zîrâ ki ameli terk etmek ve kendi irâdesine tâbi' olmak, Hakk'a karşı bir nâz etmek ve istiğnâ göstermek gibi olur. Halbuki nâz, ne vakit âşıklığın lâyığı olur? Ya'ni nazlanmak âşığa yakışmaz. O nâz, ma'şûka lâyık bir tavır olur. Ey sâlik! Sen ise âşıksın. Ma'şûkluk tavrını tutmak sana lâyık olmaz.

1497. Ey gulâm! Ne kabûlü ve ne reddi düşün! Dâimâ emri ve nehyi gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1497. Ey kul! Ne kabulü ne de reddi düşün! Daima emri ve nehyi gör!

Ey kul ve ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu! Yaptığın amelde ne Hakk'ın kabulünü ne de reddini düşün! Daima, şanı yüce olan Hakk'ın emrini ve nehyini ve Hakk'ın efendiliğini ve yüceliğini ve kendinin kulluğunu ve alçaklığını gör!

Ey gulâm ve ey mübtedî sâlik! Yaptığın amelde ne Hakk'ın kabûlünü ve ne de reddini düşün! Dâimâ, azîmü'ş-şân olan Hakk'ın emrini ve nehyini ve Hakk'ın seyyidliğini ve izzetini ve kendinin abdiyetini ve zilletini gör!

1492. Cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar. Vaktaki subhu gördün, ondan sonra şem'i söndür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar. Vaktaki sabahı gördün, ondan sonra mumu söndür.

"Uş", "kuş yuvası" demektir. Yani, sen cezbe (ilahi çekim) bekleyip ilahi emir ve yasaklara uyarsan ve zorlu mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) yapmaya devam edersen, cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar ve senin ihlaslı kalbine konar. O zaman hakikat güneşi doğup sabah olur ve tabiat karanlığı ortadan kalkar. Ondan sonra mumu söndür. Yani tabiat karanlığını aydınlatan mücâhedeye ve riyâzata ihtiyaç kalmaz.

"Uş", "kuş yuvası" demektir. Ya'ni, sen cezbeye intizar edip emir ve nehy-i ilâhîye riâyet eder ve mücâhede ve riyâzât-ı şâkkaya devâm eyler isen, cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar ve senin ihlâs içinde olan kalbine konar. O v[akit] hakîkat güneşi doğup sabâh olur ve tabîat zulmeti ortadan kalkar. Ondan sonra mumu söndür. Ya'ni tabîat karanlığını aydınlatan mücâhedeye ve riyâzata hâcet kalmaz.

1499. Gözler güzare olursa, nûr odur. O kabuğun "ayn"ında içleri görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1499. Gözler keskin olursa, nur odur. O kabuğun tekil hakikatinde içleri görür.

Gerçi Hakk yolunda asıl olan cezbedir (Allah'ın kulunu kendine çekmesi); ve cezbe, Hakk'ın kulunu kendi tarafına çekişi ve döndürüşüdüdür. Fakat, ey Hakk kapısının arkadaşı! Sen amel et! O cezbeye bağlı olma! Ve cezbenin meydana gelmesini bekleyerek, ameli terk etme! Çünkü hadis-i kudside "Ben beni zikreden kimsenin dostuyum" buyurulmuştur. Bu sebeple Hakk, bir kimsenin dostu olunca, elbette Hakk onu cezbetmiş olur. Nasıl ki III. cildin 199 numarasında "Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir" buyurulmuş idi.

Gerçi Hak yolunda asıl olan cezbedir; ve "cezbe", Hakk'ın kulunu kendi tarafına çekişi ve döndürüşüdür. Fakat, ey Hak kapısının arkadaşı! Sen amel et! O cezbeye mevküf olma! Ve cezbenin husûlünü bekleyerek, ameli terk etme! Zîra hadis-i kudside انا جليس من ذكرني ya'ni "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulmuştur. Binâenaleyh Hak, bir kimsenin celîsi olunca, elbette Hak onu cezbetmiş olur. Nitekim III. cildin 199 numarasında گفت آن الله تولبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت بيك ماست ya'ni Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] buyurulmuş idi.

1496. Zîra ki kârın terki bir nâz gibi olur. Nâz ne vakit cânbâzlığa layık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1496. Çünkü işi terk etmek bir naz gibi olur. Naz ne zaman canbazlığa layık olur?

"Canbazlık"tan kasıt, âşıklıktır. Yani, çünkü ameli terk etmek ve kendi iradesine tabi olmak, Hakk'a karşı bir naz etmek ve istiğna (kendini yeterli görme) göstermek gibi olur. Halbuki naz, ne zaman âşıklığın layığı olur? Yani nazlanmak âşığa yakışmaz. O naz, maşukaya layık bir tavır olur. Ey sâlik (Hakk Yolcusu)! Sen ise âşıksın. Maşukluk tavrını takınmak sana yakışmaz.

"Cânbâzlık"tan murâd, âşıklıktır. Ya'ni, zîrâ ki ameli terk etmek ve kendi irâdesine tâbi' olmak, Hakk'a karşı bir nâz etmek ve istiğnâ göstermek gibi olur. Halbuki nâz, ne vakit âşıklığın lâyığı olur? Ya'ni nazlanmak âşığa yakışmaz. O nâz, ma'şûka lâyık bir tavır olur. Ey sâlik! Sen ise âşıksın. Ma'şûkluk tavrını tutmak sana lâyık olmaz.

1497. Ey gulâm! Ne kabûlü ve ne reddi düşün! Dâimâ emri ve nehyi gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1497. Ey kul! Ne kabulü ne de reddi düşün! Daima emri ve nehyi gör!

Ey kul ve ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu! Yaptığın amelde ne Hakk'ın kabulünü ne de reddini düşün! Daima, şanı yüce olan Hakk'ın emrini ve nehyini ve Hakk'ın efendiliğini ve yüceliğini ve kendinin kulluğunu ve alçaklığını gör!

Ey gulâm ve ey mübtedî sâlik! Yaptığın amelde ne Hakk'ın kabûlünü ve ne de reddini düşün! Dâimâ, azîmü'ş-şân olan Hakk'ın emrini ve nehyini ve Hakk'ın seyyidliğini ve izzetini ve kendinin abdiyetini ve zilletini gör!

1492. Cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar. Vaktaki subhu gördün, ondan sonra şem'i söndür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar. Vaktaki sabahı gördün, ondan sonra mumu söndür.

"Uş", "kuş yuvası" demektir. Yani, sen cezbe (ilahi çekim) bekleyip ilahi emir ve yasaklara uyarsan ve zorlu mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) yapmaya devam edersen, cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar ve senin ihlaslı kalbine konar. O zaman hakikat güneşi doğup sabah olur ve tabiat karanlığı ortadan kalkar. Ondan sonra mumu söndür. Yani tabiat karanlığını aydınlatan mücâhedeye ve riyâzata ihtiyaç kalmaz.

"Uş", "kuş yuvası" demektir. Ya'ni, sen cezbeye intizar edip emir ve nehy-i ilâhîye riâyet eder ve mücâhede ve riyâzât-ı şâkkaya devâm eyler isen, cezbe kuşu ansızın yuvadan uçar ve senin ihlâs içinde olan kalbine konar. O v[akit] hakîkat güneşi doğup sabâh olur ve tabîat zulmeti ortadan kalkar. Ondan sonra mumu söndür. Ya'ni tabîat karanlığını aydınlatan mücâhedeye ve riyâzata hâcet kalmaz.

1499. Gözler güzare olursa, nûr odur. O kabuğun "ayn"ında içleri görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1499. Gözler haddini aşarsa, nur odur. O kabuğun hakikatinde içleri görür.

"Güzâre", "haddini aşan şey" demektir (Bahâr-ı Acem). Burada gözün duyular âlemi sınırını aşması demek olur. Yani, gözler görmek hususunda duyular âlemi sınırını aşarsa, gözün nuru odur. Yoksa yalnız duyuları gören gözlerin nuru, nur değildir. Bu sebeple öyle bir göz, kabuk hükmünde olan kesif eşyanın hakikatlerinde ve belirginleşmelerinde içleri, bâtınları ve akılla idrak edilenleri görür.

"Güzâre", "hadden geçen şey" demektir (Bahâr-ı Acem). Burada gözün mahsûsât haddini geçmesi demek olur. Ya'ni, gözler görmek husûsunda mahsûsât haddini geçerse, gözün nûru odur. Yoksa yalnız mahsûsâtı gören gözlerin nûru, nûr değildir. Binâenaleyh öyle bir göz, kabuk mesâbesinde olan eşyâyı kesîfenin aynlarında ve taayyünlerinde içleri ve bâtınları ve ma'kūlâtı görür.

1500. Zerre içinde bekā güneşini görür; katre içinde denizin küllünü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1500. Zerre içinde beka güneşini görür; katre içinde denizin bütününü görür.

Öyle bir göz, duyularla algılanan şeylerin zerreleri içinde beka güneşi olan gerçek varlığı görür; ve duyularla algılanan damlalar içinde vahdet (birlik) denizinin bütününü ve toplamını görür. Sezâî (k.s.) beyti: Ey ilâhî! Gönül senin, bu gönüldeki sevda senin. Damlayım ben, damlam içinde dalgalanan deniz senin.

Öyle bir göz mahsûsâtın zerreleri içinde bekā güneşi olan vücûd-i hakîkîyi görür; ve mahsûs olan katreler içinde vahdet deryâsının küllünü ve mecmû'unu görür. Beyt-i Sezâî (k.s.): Yâ ilâhî! Dil senin, bu dildeki sevdâ senin Katreyim ben, katrem içre mevc vuran deryâ senin

## Yine o sûfî ve kādının kıssasına rücû' etmek beyânındadır

1501. Sûfî dedi: "Bir kazanın kısasında körlükten dolayı başı havaya vermek lâyık olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1501. Sûfî dedi: "Bir kısasta, körlükten dolayı başı havaya kaldırmak uygun olmaz."

Yukarıdaki hikâyede bir hasta bir sûfiye tokat atmıştı. Sûfî de ona karşılık vermek istedi. Fakat, yapacağı karşılığın sonunda olacak kötülüğü düşündü. Dedi ki: "Bu hastanın bana atmış olduğu bir tokata karşılık kısas olarak karşılık verip, sonunda olacak kötülüğü görememekten dolayı başı havaya kaldırmak uygun değildir."

Yukarıdaki kıssada bir hasta bir sûfiye tokat vurmuş idi. Sûfî dahi ona mukābele etmek istedi. Fakat, yapacağı mukābelenin sonunda olacak fenâlığı düşündü. Dedi ki: "Bu hastanın bana vurmuş olduğu bir tokata karşı kısâsen mukābele edip, sonunda olacak fenâlığı görememekten dolayı başı havaya vermek lâyık değildir."

1502. "Boynumda olan teslîm hırkası, tokat yemeyi bana kolay yaptı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1502. "Boynumda olan teslim hırkası, tokat yemeyi bana kolaylaştırdı."

"Güzâre", "haddini aşan şey" demektir (Bahâr-ı Acem). Burada gözün duyular âleminin sınırını aşması demektir. Yani, gözler görmek hususunda duyular âleminin sınırını aşarsa, gözün nuru odur. Yoksa sadece duyular âlemini gören gözlerin nuru, nur değildir. Bu sebeple öyle bir göz, kabuk mesabesinde olan yoğun şeylerin aynalarında ve belirginleşmelerinde içlerini, bâtınlarını ve akılla idrak edilenleri görür.

"Güzâre", "hadden geçen şey" demektir (Bahâr-ı Acem). Burada gözün mahsüsât haddini geçmesi demek olur. Ya'ni, gözler görmek husûsunda mahsüsât haddini geçerse, gözün nûru odur. Yoksa yalnız mahsüsâtı gören gözlerin nûru, nûr değildir. Binâenaleyh öyle bir göz, kabuk mesâbesinde olan eşyâ-yı kesîfenin aynlarında ve taayyünlerinde içleri ve bâtınları ve ma'kūlâtı görür.

1500. Zerre içinde bekā güneşini görür; katre içinde denizin küllünü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1500. Zerre içinde beka güneşini görür; katre içinde denizin bütününü görür.

Öyle bir göz, duyularla algılanan şeylerin zerreleri içinde beka güneşi olan gerçek varlığı görür; ve duyularla algılanan damlalar içinde vahdet denizinin bütününü ve toplamını görür. Sezâî'nin (k.s.) beyti: Yâ ilâhî! Gönül senin, bu gönüldeki sevda senin. Damlayım ben, damlam içinde dalgalanan derya senin.

Öyle bir göz mahsüsâtın zerreleri içinde bekā güneşi olan vücûd-i hakîkî-yi görür; ve mahsüs olan katreler içinde vahdet deryâsının küllünü ve mecmû'unu görür. Beyt-i Sezâî (k.s.): Yâ ilâhî! Dil senin, bu dildeki sevdâ senin Katreyim ben, katrem içre mevc vuran deryâ senin

## Yine o sûfî ve kādının kıssasına rücû' etmek beyânındadır

1501. Sûfî dedi: "Bir kazanın kısasında körlükten dolayı başı havaya vermek lâyık olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1501. Sûfî dedi: "Bir kısasın karşılığında körlükten dolayı başı havaya kaldırmak uygun olmaz."

Yukarıdaki hikâyede bir hasta bir sûfiye tokat vurmuştu. Sûfî de ona karşılık vermek istedi. Fakat, yapacağı karşılığın sonunda olacak kötülüğü düşündü. Dedi ki: "Bu hastanın bana vurmuş olduğu bir tokata karşılık kısas olarak karşılık verip, sonunda olacak kötülüğü görememekten dolayı başı havaya kaldırmak uygun değildir."

Yukarıdaki kıssada bir hasta bir sûfiye tokat vurmuş idi. Sûfi dahi ona mukābele etmek istedi. Fakat, yapacağı mukābelenin sonunda olacak fenâlığı düşündü. Dedi ki: "Bu hastanın bana vurmuş olduğu bir tokata karşı kısâsen mukābele edip, sonunda olacak fenâlığı görememekten dolayı başı havaya vermek lâyık değildir."

1502. "Boynumda olan teslîm hırkası, tokat yemeyi bana kolay yaptı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1502. "Boynumda olan teslimiyet hırkası, tokat yemeyi bana kolaylaştırdı."

Yani, "Tasavvufta cahillerin cefasına katlanmak kuralı vardır. Bu sebeple benim boynumda Hakk'ın tecellilerine (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileri) karşı teslim olmak hırkası vardır. Bu hırka, bu cahilden tokat yemeyi benim nefsime kolaylaştırdı."

Ya'ni, "Sûfilikte câhillerin cefâsına tahammül etmek kāidesi vardır. Binâ-enaleyh benim boynumda Hakk'ın tecelliyâtına karşı teslim olmak hırkası vardır. Bu hırka bu câhilden tokat yemeyi benim nefsime kolay yaptı."

1503. Sûfî kendi hasmını pek zayıf gördü. Dedi: "Eğer ben hasım gibi ona yumruk vurursam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1503. Sûfî kendi düşmanını çok zayıf gördü. Dedi ki: "Eğer ben düşman gibi ona yumruk vurursam."

1504. "O benim bir yumruğum ile kalay gibi dökülür. Şah bana zecr ve kısâs buyurur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1504. "O benim bir yumruğum ile kalay gibi dökülür. Şah bana zecr ve kısas buyurur."

Yani, sûfi kendisine tokat vuran hastayı pek zayıf gördü ve kendi kendine dedi: "Eğer ben şimdi ona düşmanca bir yumruk indirirsem, o benim bu bir yumruğum ile kalay gibi eriyip yere dökülüverir. Gerçek şah olan Yüce Allah ise, başkalarını da bu kötü fiilden men etmek ve engellemek için bana kısas emreder."

Ya'ni, sûfi kendisine tokat vuran hastayı pek zayıf gördü ve kendi kendine dedi: "Eğer ben şimdi ona hasımca bir yumruk indirirsem, o benim bu bir yumruğum ile kalay gibi eriyip yere dökülüverir. Şah-ı hakîkî olan Hak Teâlâ ise, başkalarını da bu kötü fiilden men' ve zecr için bana kısâs emr buyurur."

1505. Çadır vîrândır ve kazık kırılmıştır; o düşmek için bahane arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1505. Çadır virandır ve kazık kırılmıştır; o düşmek için bahane arar.

"Veted", kazık demektir; "mî cuved", "mî cûyed" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. Yani, "Bu hastanın ruhunun çadırı hükmünde olan bedeni harap olmuştur; ve onun kazıkları hükmünde olan uzuvları çürümüştür ve kırılmıştır. Bu sebeple onun [bedeni] yıkılmak için bahane arar. Bir yumruk indirirsem yıkılıp ölür."

"Veted", kazık; "mî cuved", "mî cûyed"in muhaffefidir. Ya'ni, "Bu hastanın ruhunun çadırı mesâbesinde olan cismi harâbdır; ve onun kazıkları mesâbesinde olan a'zâsı çürüktür ve kırılmıştır. Binâenaleyh onun [bedeni] yıkılmak için bahâne arar. Bir yumruk indirirsem yıkılıp ölür."

1506. Bu ölmüş için bana dirîg gelir; dirīğ ki, kılıç altında kısasım vâki' ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1506. Bu ölmüş için bana yazık gelir; yazık ki, kılıç altında kısasım meydana gelsin!

Yani, "Bu manen ölmüş olan bir varlık için kılıç altında kısasım meydana geldiği zaman, bana yazık olur, yazık ve boş yere kurban olup giderim!"

Ya'ni, "Bu ma'nen ölmüş olan bir vücûd için kılıç altında kısâsım vâki' olduğu vakit, bana yazık olur, yazık ve boş yere kurban olup giderim!"

1507. Vaktâki eli hasım üzere vurmaya kadir olmadı, onun azmi o oldu ki, onu kādıya götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1507. Eli düşman üzerine vurmaya güç yetiremediği zaman, onun azmi, onu kadıya götürmek oldu.

Sûfînin eli, kendisine tokat vuran hastanın öleceği korkusuyla, onun üzerine yumruk atmaya güç yetiremediği zaman, o hastayı kadıya götürüp aleyhinde dava etmeye azmetti. Yani, "Sûfîlikte cahillerin cefasına tahammül etmek kuralı vardır. Bu sebeple benim boynumda Hakk'ın tecellilerine karşı teslim olmak hırkası vardır. Bu hırka, bu cahilden tokat yemeyi benim nefsime kolaylaştırdı."

Vaktâki sûfînin eli kendisine tokat vuran hastanın öleceği korkusuyla, onun üzerine yumruk atmaya kādir olmadı, o hastayı kadıya götürüp aleyhinde da'vâ etmeye azmetti. Ya'ni, "Sûfilikte câhillerin cefâsına tahammül etmek kāidesi vardır. Binâ-enaleyh benim boynumda Hakk'ın tecelliyâtına karşı teslim olmak hırkası vardır. Bu hırka bu câhilden tokat yemeyi benim nefsime kolay yaptı."

1503. Sûfî kendi hasmını pek zayıf gördü. Dedi: "Eğer ben hasım gibi ona yumruk vurursam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1503. Sûfî kendi düşmanını çok zayıf gördü. Dedi ki: "Eğer ben düşman gibi ona yumruk vurursam."

1504. "O benim bir yumruğum ile kalay gibi dökülür. Şah bana zecr ve kısâs buyurur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1504. "O benim bir yumruğum ile kalay gibi dökülür. Şah bana zecr ve kısas buyurur."

Yani, sûfi kendisine tokat vuran hastayı pek zayıf gördü ve kendi kendine dedi: "Eğer ben şimdi ona düşmanca bir yumruk indirirsem, o benim bu bir yumruğum ile kalay gibi eriyip yere dökülüverir. Gerçek şah olan Yüce Allah ise, başkalarını da bu kötü fiilden men etmek ve engellemek için bana kısas emreder."

Ya'ni, sûfi kendisine tokat vuran hastayı pek zayıf gördü ve kendi kendine dedi: "Eğer ben şimdi ona hasımca bir yumruk indirirsem, o benim bu bir yumruğum ile kalay gibi eriyip yere dökülüverir. Şah-ı hakîkî olan Hak Teâlâ ise, başkalarını da bu kötü fiilden men' ve zecr için bana kısâs emr buyurur."

1505. Çadır vîrândır ve kazık kırılmıştır; o düşmek için bahane arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1505. Çadır virandır ve kazık kırılmıştır; o düşmek için bahane arar.

"Veted", kazık demektir; "mî cuved", "mî cûyed" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. Yani, "Bu hastanın ruhunun çadırı hükmünde olan bedeni harap olmuştur; ve onun kazıkları hükmünde olan uzuvları çürümüştür ve kırılmıştır. Bu sebeple onun [bedeni] yıkılmak için bahane arar. Bir yumruk indirirsem yıkılıp ölür."

"Veted", kazık; "mî cuved", "mî cûyed"in muhaffefidir. Ya'ni, "Bu hastanın ruhunun çadırı mesâbesinde olan cismi harâbdır; ve onun kazıkları mesâbesinde olan a'zâsı çürüktür ve kırılmıştır. Binâenaleyh onun [bedeni] yıkılmak için bahâne arar. Bir yumruk indirirsem yıkılıp ölür."

1506. Bu ölmüş için bana dirîg gelir; dirīğ ki, kılıç altında kısasım vâki' ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1506. Bu ölmüş için bana yazık gelir; yazık ki, kılıç altında kısasım meydana gelsin!

Yani, "Bu manen ölmüş olan bir varlık için kılıç altında kısasım meydana geldiği zaman, bana yazık olur, yazık ve boş yere kurban olup giderim!"

Ya'ni, "Bu ma'nen ölmüş olan bir vücûd için kılıç altında kısâsım vâki' olduğu vakit, bana yazık olur, yazık ve boş yere kurban olup giderim!"

1507. Vaktâki eli hasım üzere vurmaya kadir olmadı, onun azmi o oldu ki, onu kādıya götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1507. Eli düşman üzerine vurmaya güç yetiremeyince, onun azmi onu kadıya götürmek oldu!

Sûfînin eli, kendisine tokat vuran hastanın öleceği korkusuyla, onun üzerine yumruk atmaya güç yetiremeyince, o hastayı kadıya götürüp aleyhinde dava etmeye azmetti.

Vaktâki sûfînin eli kendisine tokat vuran hastanın öleceği korkusuyla, onun üzerine yumruk atmaya kādir olmadı, o hastayı kadıya götürüp aleyhinde da'vâ etmeye azmetti.

1508. Dedi ki: "Hakk'ın terâzîsi ve kîlesidir. Şeytanın mekrinden ve onun hilesinden kurtarıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1508. Dedi ki: "Hakk'ın terazisi ve ölçüsüdür. Şeytanın tuzağından ve onun hilesinden kurtarıcıdır."

Sûfî kendi kendine dedi ki: Kadı, Hakk'ın terazisi ve ölçüsüdür. Davacıların haklarını ölçer ve ona göre hükmünü verir. Şeytanın kullar arasına attığı tuzak ve hileden, şeriat hükmü ile onları kurtarıcıdır. "Muhlis" (kurtarıcı), ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olduğuna göre anlam budur. Ve eğer ism-i mekân (yer ismi) olarak "mahlas" (kurtuluş yeri) olursa, "şeytanın tuzak ve hilesinden kurtaracak yerdir" demek olur.

Sûfî kendi kendine dedi ki: Kādı Hakk'ın terâzîsi ve kîlesidir. Muhâsımların haklarını ölçer ve ona göre hükmünü verir. Şeytanın kullar arasına ilkā ettiği mekr ve hîleden hükm-i şer'î ile onları kurtarıcıdır. "Muhlis", ism-i fâil olduğuna göre ma'nâ budur. Ve eğer ism-i mekân olarak "mahlas" olursa, "şeytanın mekr ve hîlesinden kurtaracak mahal"dir, demek olur.

1509. O kînlerin ve cidalin makasıdır. İki hasmın niza'ının ve dedikodusunun katı'ıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1509. O, kinlerin ve mücadelenin makasıdır. İki düşmanın çekişmesinin ve dedikodusunun kesicisidir.

O kadı, şer'î hüküm ile kinlerin, düşmanlıkların ve mücadelenin makası olup, iki düşmanın kavgalarını ve dedikodularını kesicidir.

O kādı, hükm-i şer'î ile hıkdların ve kinlerin ve cidâlin makası olup, iki hasmın kavgalarını ve dedikodularını kesicidir.

1510. Onun efsûnu şeytanı şişe içinde eder. Onun kānûnu fitneleri sakin eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1510. Onun büyüsü şeytanı şişe içinde eder. Onun kanunu fitneleri sakin eder.

"Bûd der şîşe kerden" (şişede olmak), şeytanın mağlubiyetinden kinayedir. "Efsûn", sihir ve havas ehlinin okuduğu azimetler (büyülü sözler) anlamına gelip, burada şer'î hükümden kinayedir. Yani, kadının vereceği şer'î hüküm şeytanı mağlup eder ve onun şeriatı ve kanunu halk fertleri arasındaki fitneleri sakinleştirir ve bastırır.

[1492] "Bûd der şîşe kerden", şeytanın mağlûbiyetinden kinâyedir. "Efsûn", sihir ve ehl-i havâssın okuduğu azâim ma'nâsına olup, burada hükm-i şer'îden kinâyedir. Ya'ni, kādının vereceği hükm-i şer'î şeytanı mağlûb eder ve onun şer' ve kānûnu efrâd-ı halk arasındaki fitneleri sâkin kılar ve bastırır.

1511. Pür-tama' olan hasım vaktāki terazîyi gördü, serkeşliği bırakır ve tabi' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1511. Tamahkâr düşman, teraziyi gördüğü zaman, isyankârlığı bırakır ve itaat eder.

Yani, tamahkârlık (açgözlülük) sevkıyla halkın haklarına tecavüz etmek isteyen kişi, hâkimin elindeki adalet terazisini gördüğü zaman, isyankârlığı ve hakka tecavüz fikrini bırakır, ilâhî sınır dairesine girer ve şeriata itaat eder.

Ya'ni, tama' sevkiyle halkın hukūkuna tecavüz etmek isteyen kimse, hâkimin elindeki adâlet terâzîsini gördüğü vakit, serkeşliği ve hakka tecavüz fikrini bırakır, hadd-i ilâhî dâiresine girer ve şer'e tâbi' olur.

1512. Ve eğer terâzî olmazsa, eğer ona ziyâde verirsen, kıymetinden âgâhlığa râzı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1512. Ve eğer terazi olmazsa, eğer ona fazla verirsen, kıymetinden haberdar olmaya razı olmaz.

Eğer böyle bir adalet terazisi olmazsa, insanların haklarına tecavüz niyetinde olan bir kimseyi herhangi bir işlemde "Arkadaş! Şeriatça senin payın ve hakkın bu kadardır!" diye uyarsan ve hakkından fazlasını bile versen yine razı olmaz.

Eğer böyle bir adl terâzîsi olmazsa, hukūk-ı nâsa tecavüz niyetinde olan bir kimseyi herhangi bir muamelede "Arkadaş! Şer'an senin kısmetin ve hakkın bu kadardır!" diye îkāz etsen ve hakkından ziyâdesini bile versen yine râzı olmaz.

1508. Dedi ki: "Hakk'ın terâzîsi ve kîlesidir. Şeytanın mekrinden ve onun hilesinden kurtarıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1508. Dedi ki: "Hakk'ın terazisi ve ölçüsüdür. Şeytanın tuzağından ve onun hilesinden kurtarıcıdır."

Sûfî kendi kendine dedi ki: Kadı, Hakk'ın terazisi ve ölçüsüdür. Davacıların haklarını ölçer ve ona göre hükmünü verir. Şeytanın kullar arasına attığı tuzak ve hileden, şeriat hükmü ile onları kurtarıcıdır. "Muhlis" (kurtarıcı), ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olduğuna göre anlam budur. Ve eğer ism-i mekân (yer ismi) olarak "mahlas" (kurtuluş yeri) olursa, "şeytanın tuzak ve hilesinden kurtaracak yerdir" demek olur.

Sûfî kendi kendine dedi ki: Kādı Hakk'ın terâzîsi ve kîlesidir. Muhâsımların haklarını ölçer ve ona göre hükmünü verir. Şeytanın kullar arasına ilkā ettiği mekr ve hîleden hükm-i şer'î ile onları kurtarıcıdır. "Muhlis", ism-i fâil olduğuna göre ma'nâ budur. Ve eğer ism-i mekân olarak "mahlas" olursa, "şeytanın mekr ve hîlesinden kurtaracak mahal"dir, demek olur.

1509. O kînlerin ve cidalin makasıdır. İki hasmın niza'ının ve dedikodusunun katı'ıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1509. O, kinlerin ve mücadelenin makasıdır. İki düşmanın çekişmesinin ve dedikodusunun kesicisidir.

O kadı, şer'î hüküm ile kinlerin, düşmanlıkların ve mücadelenin makası olup, iki düşmanın kavgalarını ve dedikodularını kesicidir.

O kādı, hükm-i şer'î ile hıkdların ve kinlerin ve cidâlin makası olup, iki hasmın kavgalarını ve dedikodularını kesicidir.

1510. Onun efsûnu şeytanı şişe içinde eder. Onun kānûnu fitneleri sakin eder. [1492]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1510. Onun büyüsü şeytanı şişe içinde eder. Onun kanunu fitneleri sakin eder. [1492]

"Bûd der şîşe kerden" (şişe içinde olmak), şeytanın mağlup olmasından kinayedir. "Efsûn", sihir ve havas ehlinin okuduğu azimetler (büyülü sözler) anlamına gelip, burada şer'î hükümden kinayedir. Yani, kadının vereceği şer'î hüküm şeytanı mağlup eder ve onun şeriatı ve kanunu halk fertleri arasındaki fitneleri sakinleştirir ve bastırır.

"Bûd der şîşe kerden", şeytanın mağlûbiyetinden kinâyedir. "Efsûn", sihir ve ehl-i havâssın okuduğu azâim ma'nâsına olup, burada hükm-i şer'îden kinâyedir. Ya'ni, kādının vereceği hükm-i şerî şeytanı mağlûb eder ve onun şer' ve kānûnu efrâd-ı halk arasındaki fitneleri sâkin kılar ve bastırır.

1511. Pür-tama' olan hasım vaktāki terazîyi gördü, serkeşliği bırakır ve tabi' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1511. Tamahkâr düşman, teraziyi gördüğü zaman, isyankârlığı bırakır ve itaat eder.

Yani, tamahkârlık (açgözlülük) sevkıyla halkın haklarına tecavüz etmek isteyen kişi, hâkimin elindeki adalet terazisini gördüğü zaman, isyankârlığı ve hakka tecavüz fikrini bırakır, ilâhî sınır dairesine girer ve şeriata itaat eder.

Ya'ni, tama' sevkiyle halkın hukūkuna tecavüz etmek isteyen kimse, hâkimin elindeki adâlet terâzîsini gördüğü vakit, serkeşliği ve hakka tecavüz fikrini bırakır, hadd-i ilâhî dâiresine girer ve şer'e tâbi' olur.

1512. Ve eğer terâzî olmazsa, eğer ona ziyâde verirsen, kıymetinden âgâhlığa râzı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1512. Ve eğer terazi olmazsa, eğer ona fazla verirsen, kıymetinden haberdar olmaya razı olmaz.

Eğer böyle bir adalet terazisi olmazsa, insanların haklarına tecavüz niyetinde olan bir kimseyi herhangi bir işlemde "Arkadaş! Şeriatça senin payın ve hakkın bu kadardır!" diye uyarsan ve hakkından fazlasını bile versen yine razı olmaz.

Eğer böyle bir adl terâzîsi olmazsa, hukūk-ı nâsa tecavüz niyetinde olan bir kimseyi herhangi bir muamelede "Arkadaş! Şer'an senin kısmetin ve hakkın bu kadardır!" diye îkāz etsen ve hakkından ziyâdesini bile versen yine râzı olmaz.

1513. Kādı rahmet[tir] ve niza'ı def' edicidir. Kıyamet günü adlinin bahrinden bir katredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1513. Kadı rahmettir ve anlaşmazlığı gidericidir. Kıyamet günü adaletinin denizinden bir damladır.

Bu sebeple kadının ve hâkimin varlığı ilâhî rahmettir ve insanlar arasındaki anlaşmazlıkları gidericidir; ve kıyamet günündeki adalet deryasından dünyada görünen bir damla ve örnektir.

Binaenaleyh kadının ve hâkimin vücûdu rahmet-i ilâhiyyedir ve nâs arasındaki nizâ'ları def' edicidir; ve kıyâmet günündeki adl deryâsından dünyâda zâhir olan bir katre ve numûnedir.

1514. Katre her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olsa da, deniz suyunun lutfu ondan peydâ olur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1514. Damla her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olsa da, deniz suyunun lütfu ondan ortaya çıkar:

Bu adalet denizinin damlası, bu dünya hayatında her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olup, hakkın tam olarak yerine getirilmesine yetişemese bile, deniz gibi olan ilahi adalet suyunun lütfu, yine bu küçük ve kısa ayaklı olan adalet damlası ile ortaya çıkar. Örneğin deniz suyunun damlası kendi hacmi oranında olan ateşi söndürür. Hâkimin adalet suyu da, aynı şekilde kendi oranında olan zulüm ateşlerini söndürür.

Bu adâlet denizinin katresi, bu hayât-ı dünyeviyyede her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olup, tamâmiyle ihkāk-ı hakka yetişemese bile, deniz gibi olan adl-i ilâhî suyunun lutfu, yine bu küçük ve kısa ayaklı olan katre-i adl ile zâhir olur. Meselâ deniz suyunun katresi kendi cürmü nisbetinde olan ateşi söndürür. Hâkimin adl suyu dahi, kezâlik kendi nisbetinde olan zulüm ateşlerini söndürür.

1515. Kelleyi tuzdan pâk tutarsan, sen bir katreden Dicle'yi görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1515. Eğer başını tuzdan temiz tutarsan, sen bir damladan Dicle'yi görürsün.

"Kelle", "baş" anlamına geldiği gibi, "yüz" anlamına da gelir. Burada "kelle"den kastedilen, akıl ve beyindir. Ve "tuz"dan kastedilen, cehalet ve gaflettir. Yani sen aklını ve beynini cehalet ve gaflet tuzlarından temiz tutarsan, kadının ve hâkimin bu bir damla adaletinden Yüce Allah'ın daima Dicle nehri gibi akıp durmakta olan adaletini görürsün.

"Kelle", "baş" ma'nâsına geldiği gibi, “yüz" ma'nâsına da gelir. Burada "kelle"den murâd, akıl ve dimâğdır. Ve "tuz"dan murâd, cehl ve gaflettir. Ya'ni sen aklını ve dimâğını cehl ve gaflet tuzlarından temiz tutar isen, kādının ve hâkimin bu bir katre-i adlinden Hak Teâlâ'nın dâimâ Dicle nehri gibi akıp durmakta olan adlini görürsün.

1516. Cüz'ler küllün hâli üzerine şâhiddir. Hattâ şafak, güneşin gammâzı gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1516. Cüzler, bütünün hâli üzerine şahittir. Hatta şafak, güneşin işaretçisi gelmiştir.

"Gammâz", "gözle ve kaşla işaret etmek" anlamına gelen "gamz" mastarının mübalağa ile ism-i fâilidir. Burada mutlak olarak "işaret edici" demektir. "Şafak", lügatte güneş batarken ufukta görülen kırmızılık ve aydınlık anlamındadır. Yani, hâkimin adaleti, Hakk'ın adaletinden bir cüzdür. Ve cüzler, bütünün hâline şehadet ederler. Hatta güneşin cüzî ışığı olan şafak, küllî ışık sahibi olan güneşin varlığına işaret edici gelmiştir.

"Gammâz", "gözle ve kaşla işâret etmek" ma'nâsına olan "gamz" masdarının mübâlağa ile ism-i fâilidir. Burada mutlakan "işâret edici" demektir. “Şafak", lügatte güneş batarken ufukta görülen kırmızılık ve aydınlık ma'nâsınadır. Ya'ni, hâkimin adli, Hakk'ın adlinden bir cüz'dür. Ve cüz'ler küllün hâline şehadet ederler. Hattâ güneşin ziyâ-yı cüz'îsi olan şafak, ziyâ-yı küllî sâhibi olan güneşin vücûduna işaret edici gelmiştir.

1513. Kādı rahmettir ve nizâ'ı def' edicidir. Kıyâmet günü adlinin bahrinden bir katredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1513. Kadı rahmettir ve anlaşmazlığı gidericidir. Kıyamet günü adaletinin denizinden bir damladır.

Bu sebeple kadının ve hâkimin varlığı ilahi rahmettir ve insanlar arasındaki anlaşmazlıkları gidericidir; ve kıyamet günündeki adalet deryasından dünyada görünen bir damla ve örnektir.

Binâenaleyh kadının ve hâkimin vücûdu rahmet-i ilâhiyyedir ve nâs arasındaki nizâ'ları def' edicidir; ve kıyâmet günündeki adl deryâsından dünyâda zâhir olan bir katre ve numûnedir.

1514. Katre her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olsa da, deniz suyunun lutfu ondan peydâ olur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1514. Damla her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olsa da, deniz suyunun lütfu ondan ortaya çıkar:

Bu adalet denizinin damlası, bu dünya hayatında her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olup, hakkın tam olarak yerine getirilmesine yetişemese bile, deniz gibi olan ilahi adalet suyunun lütfu, yine bu küçük ve kısa ayaklı olan adalet damlası ile ortaya çıkar. Örneğin deniz suyunun damlası kendi hacmi oranında olan ateşi söndürür. Hâkimin adalet suyu da, aynı şekilde kendi oranında olan zulüm ateşlerini söndürür.

Bu adâlet denizinin katresi, bu hayât-ı dünyeviyyede her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olup, tamâmiyle ihkāk-ı hakka yetişemese bile, deniz gibi olan adl-i ilâhî suyunun lutfu, yine bu küçük ve kısa ayaklı olan katre-i adl ile zâhir olur. Meselâ deniz suyunun katresi kendi cürmü nisbetinde olan ateşi söndürür. Hâkimin adl suyu dahi, kezâlik kendi nisbetinde olan zulüm ateşlerini söndürür.

1515. Kelleyi tuzdan pâk tutarsan, sen bir katreden Dicle'yi görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1515. Eğer başını tuzdan temiz tutarsan, sen bir damladan Dicle'yi görürsün.

"Kelle", "baş" anlamına geldiği gibi, "yüz" anlamına da gelir. Burada "kelle"den kastedilen, akıl ve beyindir. Ve "tuz"dan kastedilen, cehalet ve gaflettir. Yani sen aklını ve beynini cehalet ve gaflet tuzlarından temiz tutarsan, kadının ve hâkimin bu bir damla adaletinden Yüce Allah'ın daima Dicle nehri gibi akıp durmakta olan adaletini görürsün.

"Kelle", "baş" ma'nâsına geldiği gibi, “yüz" ma'nâsına da gelir. Burada "kelle"den murâd, akıl ve dimâğdır. Ve "tuz"dan murâd, cehl ve gaflettir. Ya'ni sen aklını ve dimâğını cehl ve gaflet tuzlarından temiz tutar isen, kādının ve hâkimin bu bir katre-i adlinden Hak Teâlâ'nın dâimâ Dicle nehri gibi akıp durmakta olan adlini görürsün.

1516. Cüz'ler küllün hâli üzerine şâhiddir. Hattâ şafak, güneşin gammâzı gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1516. Cüzler, küllün hâli üzerine şahittir. Hatta şafak, güneşin işaretçisi olmuştur.

"Gammâz", "gözle ve kaşla işaret etmek" anlamına gelen "gamz" mastarının mübalağa ile ism-i fâilidir. Burada mutlak olarak "işaret edici" demektir. "Şafak", sözlükte güneş batarken ufukta görülen kırmızılık ve aydınlık anlamındadır. Yani, hâkimin adaleti, Hakk'ın adaletinden bir cüzdür. Ve cüzler, küllün hâline şahitlik ederler. Hatta güneşin cüz'î ışığı olan şafak, küllî ışık sahibi olan güneşin varlığına işaret edici olmuştur.

"Gammâz", "gözle ve kaşla işâret etmek" ma'nâsına olan "gamz" masdarının mübâlağa ile ism-i fâilidir. Burada mutlakan "işâret edici" demektir. “Şafak", lügatte güneş batarken ufukta görülen kırmızılık ve aydınlık ma'nâsınadır. Ya'ni, hâkimin adli, Hakk'ın adlinden bir cüz'dür. Ve cüz'ler küllün hâline şehadet ederler. Hattâ güneşin ziyâ-yı cüz'îsi olan şafak, ziyâ-yı küllî sâhibi olan güneşin vücûduna işâret edici gelmiştir.

1517. Hak o kasemi Ahmed'in cismi üzerine sürdü. O şey ki, "kellâ ve'ş-şafak" buyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1517. Hak o yemini Ahmed'in cismi üzerine sürdü. O şey ki, "Hayır, şafağa yemin ederim" buyurmuştur.

"Kasem", "yemin" demektir. "Kella", "hakikaten" anlamındadır; burada Kur'an lafzından değil, Mesnevî lafzındandır. "Ve'ş-şefak", "Şafağa yemin ederim" demek olur. Bu şerefli beyitte, İnşikak Suresi'nde geçen فَلَا أَقْسِمُ بالشفق (İnşikāk, 84/16) yani "Ben şafağa yemin ederim" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani Yüce Allah, hakikaten o yemini peygamberlerin sonuncusu Ahmed (a.s.) Efendimizin cismi üzerine sürdü ve yöneldi, o şey ki, "Şafağa yemin ederim" buyurmuştur. Bu beytin yukarıya bağlantısı şudur: Resûl-i Ekrem hazretlerinin peygamberliği, kıyametin yaklaşmasına işarettir. Çünkü o, peygamberlerin sonuncusudur. Onların şerefli cisimlerinden sonra, bu dünya hayatında gerçek bir peygamber olarak 1355 seneden beri hiçbir fert ortaya çıkmadı ve bundan sonra da ortaya çıkacağı yoktur. Kıyamet ise, ilahi küllî adaletin ortaya çıkacağı bir dönemdir. Peygamberlerin sonuncusunun şeriatı ise, bu dünya hayatında uygulanmasına imkan görülen adaletin son noktasını sağlar. Onun dışına çıkıldığı zaman, zulüm olur. Buna göre, şafağın varlığı güneşin varlığına işaret olduğu gibi, peygamberlerin sonuncusunun kıyamet alametlerinden olan şerefli cismi ve onun şeriatı da, kıyametteki ilahi küllî adalete işaret olur. Buna göre Yüce Allah, şehadet âleminde nebevî cisimle ortaya çıkan cüz'î adalete yemin ederek, kıyamette meydana gelecek olan küllî adalete işaret buyurmuş olur; ve bu yemin de cüz'ü anıp küllü kastetme türünden mecaz olur.

"Kasem", "yemîn" demektir. "Kella", "hakkan" ma'nâsınadır; burada lafz-ı Kur'ân'dan değil, lafz-ı Mesnevîdendir. "Ve'ş-şefak", "Şafağa yemîn ederim" demek olur. Bu beyt-i şerîfte sûre-i İnşikak'ta olan فَلَا أَقْسِمُ بالشفق (İnşikāk, 84/16) ya'ni "Ben şafağa yemîn ederim" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni Hak Teâlâ, hakkan ki, o yemîni Hâtem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimizin cismi üzerine sürdü ve teveccüh etti, o şey ki, "Şafağa yemîn ederim" buyurmuştur. Bu beytin yukarıya rabtı budur ki: Resûl-i Ekrem hazretlerinin bi'seti kıyâmetin yaklaşmasına işarettir. Zîrâ, Hâtem-i enbiyâdır. Onların cism-i şerîflerinden sonra hakîkî bir peygamber olarak bu hayât-ı dünyeviyyede 1355 seneden beri hiçbir ferd zâhir olmadı ve bundan sonra zâhir olacağı da yoktur. Kıyamet ise adl-i küllî-i ilâhînin zâhir olacağı bir devredir. Hâtem-i enbiya'nın şerîati ise, bu hayât-ı dünyâda tatbîkine imkân görülen adâletin müntehâsını te'mîn eder. Onun hâricine çıkıldığı vakit, zulüm olur. Binâenaleyh şafağın vücûdu, güneşin vücûduna işâret olduğu gibi, Hâtem-i enbiya'nın eşrât-ı sâatten olan cism-i şerîfi ve onun şerîati de, kıyâmetteki adl-i küllî-i ilâhîye işaret olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ âlem-i şehâdette cism-i nebevî ile zâhir olan adl-i cüz'îye yemîn ederek, kıyâmette vâki' olacak olan adl-i küllîye işaret buyurmuş olur; ve bu yemîn dahi zikr-i cüz' ve irâde-i küll kabîlinden mecâz olur.

1518. Karınca eğer o bir taneden harmanı bilici olaydı, tâne üzerine niçin titreyici olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1518. Karınca eğer o bir taneden harmanı bilici olaydı, tane üzerine niçin titreyici olurdu?

Yani, karınca bir buğday tanesine sarılıp, çeke çeke yuvasına götürmeye çabalar ve o taneyi elinden kaçırmamak için titrer. Onun yapıştığı bir tane buğday harmanından bir parçadır. Eğer küllî olan harmanı göreydi, bu sebeple o taneye bu derece sarılmazdı. Bu şerefli beyitte kadının adaleti taneye ve hakkını talep için hâkime başvuranlar da taneye yapışan karıncaya ve ilâhî adalet de harmana benzetilmiştir. Yani ilâhî adaleti görenler, hakkı yerine getirmek için tane mesabesinde (değerinde) olan hâkimin adaletine gönül bağlamazlar.

Ya'ni, karınca bir buğday tânesine sarılıp, çeke çeke yuvasına götürmeye çabalar ve o tâneyi elinden kaçırmamak için titrer. Onun yapıştığı bir tâne buğday harmanından bir cüzdür. Eğer küll olan harmanı göre idi, binâenaleyh o tâne üzerine bu derece sarılmaz idi. Bu beyt-i şerîfte kādının adli tâneye ve hakkını taleb için hâkime müracaat edenleri de tâneye yapışan karıncaya ve adl-i ilâhî dahi harmana teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni adl-i ilâhîyi görenler, ihkāk-ı hak için tâne mesâbesinde olan hâkimin adline rabt-ı kalb etmezler.

1517. Hak o kasemi Ahmed'in cismi üzerine sürdü. O şey ki, "kellâ ve'ş-şafak" buyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1517. Hak o yemini Ahmed'in bedeni üzerine sürdü. O şey ki, "Hayır, şafağa yemin ederim" buyurmuştur.

"Kasem", "yemin" demektir. "Kella", "hakikaten" anlamındadır; burada Kur'an lafzından değil, Mesnevî lafzındandır. "Ve'ş-şefak", "Şafağa yemin ederim" demek olur. Bu şerefli beyitte İnşikak Suresi'nde geçen فَلَا أَقْسِمُ بالشفق (İnşikāk, 84/16) yani "Ben şafağa yemin ederim" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani Yüce Allah, hakikaten o yemini peygamberlerin sonuncusu Ahmed (a.s.v.) Efendimizin bedeni üzerine sürdü ve teveccüh etti, o şey ki, "Şafağa yemin ederim" buyurmuştur. Bu beytin yukarıya bağlantısı şudur ki: Resûl-i Ekrem hazretlerinin peygamber olarak gönderilmesi kıyametin yaklaşmasına işarettir. Çünkü o, peygamberlerin sonuncusudur. Onların şerefli bedenlerinden sonra gerçek bir peygamber olarak bu dünya hayatında 1355 seneden beri hiçbir fert ortaya çıkmadı ve bundan sonra ortaya çıkacağı da yoktur. Kıyamet ise ilahi külli adaletin ortaya çıkacağı bir dönemdir. Peygamberlerin sonuncusunun şeriatı ise, bu dünya hayatında uygulanmasına imkan görülen adaletin son noktasını temin eder. Onun dışına çıkıldığı zaman, zulüm olur. Bu sebeple şafağın varlığı, güneşin varlığına işaret olduğu gibi, peygamberlerin sonuncusunun kıyamet alametlerinden olan şerefli bedeni ve onun şeriatı da, kıyametteki ilahi külli adalete işaret olur. Bu sebeple Yüce Allah şehadet aleminde nebevî beden ile ortaya çıkan cüz'î adalete yemin ederek, kıyamette meydana gelecek olan külli adalete işaret buyurmuş olur; ve bu yemin dahi cüz'ü zikredip küllü kastetme türünden mecaz olur.

"Kasem", "yemîn" demektir. "Kella", "hakkan" ma'nâsınadır; burada lafz-ı Kur'ân'dan değil, lafz-ı Mesnevîdendir. "Ve'ş-şefak", "Şafağa yemîn ederim" demek olur. Bu beyt-i şerîfte sûre-i İnşikak'ta olan فَلَا أَقْسِمُ بالشفق (İnşikāk, 84/16) ya'ni "Ben şafağa yemîn ederim" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni Hak Teâlâ, hakkan ki, o yemîni Hâtem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimizin cismi üzerine sürdü ve teveccüh etti, o şey ki, "Şafağa yemîn ederim" buyurmuştur. Bu beytin yukarıya rabtı budur ki: Resûl-i Ekrem hazretlerinin bi'seti kıyâmetin yaklaşmasına işarettir. Zîrâ, Hâtem-i enbiyâdır. Onların cism-i şerîflerinden sonra hakîkî bir peygamber olarak bu hayât-ı dünyeviyyede 1355 seneden beri hiçbir ferd zâhir olmadı ve bundan sonra zâhir olacağı da yoktur. Kıyâmet ise adl-i küllî-i ilâhînin zâhir olacağı bir devredir. Hâtem-i enbiya'nın şerîati ise, bu hayât-ı dünyâda tatbîkine imkân görülen adâletin müntehâsını te'mîn eder. Onun hâricine çıkıldığı vakit, zulüm olur. Binâenaleyh şafağın vücûdu, güneşin vücûduna işâret olduğu gibi, Hâtem-i enbiya'nın eşrât-ı sâatten olan cism-i şerîfi ve onun şerîati de, kıyâmetteki adl-i küllî-i ilâhîye işaret olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ âlem-i şehâdette cism-i nebevî ile zâhir olan adl-i cüz'îye yemîn ederek, kıyâmette vâki' olacak olan adl-i küllîye işaret buyurmuş olur; ve bu yemîn dahi zikr-i cüz' ve irâde-i küll kabîlinden mecâz olur.

1518. Karınca eğer o bir taneden harmanı bilici olaydı, tâne üzerine niçin titreyici olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1518. Karınca eğer o bir taneden harmanı bilici olaydı, tane üzerine niçin titreyici olurdu?

Yani, karınca bir buğday tanesine sarılıp, çeke çeke yuvasına götürmeye çabalar ve o taneyi elinden kaçırmamak için titrer. Onun yapıştığı bir tane buğday harmanından bir parçadır. Eğer küllî olan harmanı göreydi, bu sebeple o taneye bu derece sarılmazdı. Bu şerefli beyitte kadının adaleti taneye ve hakkını talep için hâkime başvuranlar da taneye yapışan karıncaya ve ilâhî adalet de harmana benzetilmiştir. Yani ilâhî adaleti görenler, hakkı yerine getirmek için tane mesabesinde (değerinde) olan hâkimin adaletine gönül bağlamazlar.

Ya'ni, karınca bir buğday tânesine sarılıp, çeke çeke yuvasına götürmeye çabalar ve o tâneyi elinden kaçırmamak için titrer. Onun yapıştığı bir tâne buğday harmanından bir cüzdür. Eğer küll olan harmanı göre idi, binâenaleyh o tâne üzerine bu derece sarılmaz idi. Bu beyt-i şerîfte kādının adli tâneye ve hakkını taleb için hâkime müracaat edenleri de tâneye yapışan karıncaya ve adl-i ilâhî dahi harmana teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni adl-i ilâhîyi görenler, ihkāk-ı hak için tâne mesâbesinde olan hâkimin adline rabt-ı kalb etmezler.

1519. Söz tarafına gel ki sûfî, bî-dildir, cefânın mükafatında isti'câl edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1519. Söz tarafına gel ki sûfî, korkaktır, cefanın karşılığında acele edicidir.

"Bî-dil", "korkak" anlamındadır. Yani, ey Mevlânâ! Sûfî kıssasındaki söz tarafına gel! Çünkü sûfî karınca gibi tane üzerine titreyicidir. Onun bakışı cüz'den (parçadan) küle (bütüne) geçecek derecede keskin olmadığından korkaktır. Yani eğer hâkime gitmezse hakkının zayi olacağından korkar. Bu sebeple kendisine karşı yapılan cefanın karşılığında ve hakkın yerine getirilmesi hususunda acele eder ve cüz'î (kısmi) adaletten yardım isteyicidir.

"Bî-dil", "korkak" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey Mevlânâ! Sûfi kıssasındaki söz tarafına gel! Zîrâ sûfi karınca gibi tâne üzerine titreyicidir. Onun nazarı cüz'den külle intikal edecek derecede keskin olmadığından korkaktır. Ya'ni eğer hâkime gitmezse hakkının zâyi' olacağından korkar. Binâenaleyh kendisine karşı yapılan cefânın mükâfâtında ve ihkāk-ı hak husûsunda isti'câl ve adl-i cüz'îden istimdâd edicidir.

1520. Ey zulümler yapmış olan! Sen nasıl hoş-dilsin? Mükâfînin talebinden [1502] gafil misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1520. Ey zulümler yapmış olan! Sen nasıl hoş-dilsin? Mükâfînin talebinden gafil misin?

Ey halka zulümler yapmış ve onların haklarını boynuna geçirmiş olan kimse! Sen nasıl hoş gönüllüsün? Bu kadar zulümlerin ile beraber nasıl rahat rahat yatıp uyuyorsun? Hakkı talep edicinin talebinden gafil misin?

Ey halka zulümler yapmış ve onların haklarını boynuna geçirmiş olan kimse! Sen nasıl hoş gönüllüsün? Bu kadar zulümlerin ile beraber nasıl râhat râhat yatıp uyuyorsun? Hakkı taleb edicinin talebinden gafil misin?

1521. Yahud, o fiillerin sana ferâmûş mu olmuştur ki, gaflet sana perdeleri aşağıya astı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1521. Yahut, o fiillerin sana unutulmuş mu oldu ki, gaflet sana perdeleri aşağıya astı?

Yahut, o yaptığın kötü fiilleri ve zulümleri unuttun mu ki, bu unutma gafleti senin aklının gözü önüne perdeler indirdi ve yaptığın fenalıkları göremez ve düşünemez bir hâle geldin!

Yâhud, o yaptığın kötü fiilleri ve zulümleri unuttun mu ki, bu unutma gafleti senin aklının gözü önüne perdeler indirdi ve yaptığın fenâlıkları göremez ve düşünemez bir hâle geldin!

1522. Eğer senin kafanda hasımlar olmasa idi, gerdûnun cirmi senin safân üzerine hased götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1522. Eğer senin kafanda hasımlar olmasaydı, feleğin cismi senin saflığına haset ederdi.

"Cirm", "cisim ve varlık" demektir. Ey kişi! Eğer senin kafanda ve arkanda senden hak iddia eden hasımlar olmasaydı, senin kalbinde öyle bir saflık ve temizlik olurdu ki, feleğin cismi ve varlığı senin bu saflığına ve parlaklığına haset ederdi. Çünkü sen insansın. Sendeki şeref ve keramet feleklerde yoktur. Nasıl ki Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: "İnsanoğlunun Allah tarafından olan sırr-ı süveydâsındaki (kalbinin ortasındaki siyah nokta) şey, ne felek için kabul edilmiştir, ne de meleğe nasip olmuştur!"

"Cirm", "cisim ve vücûd" demektir. Ey kimse! Eğer senin kafanda ve arkanda senden hak da'vâ eden hasımlar olmasa idi, senin kalbinde öyle bir safvet ve temizlik olurdu ki, feleğin cirmi ve vücûdu senin bu safvetine ve parlaklığına hased ederdi. Zîrâ sen insansın. Sendeki şerâfet ve kerâmet feleklerde yoktur. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: "Benî-Âdem'in Hak cânibinden olan sırr-ı süveydâsındaki şey, ne felek için müsellemdir, ne de meleğe hâsıl olmuştur!"

1519. Söz tarafına gel ki sûfî, bî-dildir, cefânın mükafatında isti'câl edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1519. Söz tarafına gel ki sûfî, korkaktır, cefanın karşılığında acele edicidir.

"Bî-dil", "korkak" anlamına gelir. Yani, ey Mevlânâ! Sûfî kıssasındaki söz tarafına gel! Çünkü sûfî karınca gibi tane üzerine titreyicidir. Onun bakışı cüz'den (parçadan) külle (bütüne) geçecek derecede keskin olmadığından korkaktır. Yani eğer hâkime gitmezse hakkının zayi olacağından korkar. Bu sebeple kendisine karşı yapılan cefanın karşılığında ve hakkın yerine getirilmesi hususunda acele eder ve cüz'î (kısmi) adaletten yardım ister.

“Bî-dil”, “korkak” ma'nâsınadır. Ya'ni, ey Mevlânâ! Sûfi kıssasındaki söz tarafına gel! Zîrâ sûfi karınca gibi tâne üzerine titreyicidir. Onun nazarı cüz'den külle intikal edecek derecede keskin olmadığından korkaktır. Ya'ni eğer hâkime gitmezse hakkının zâyi' olacağından korkar. Binâenaleyh kendisine karşı yapılan cefânın mükâfâtında ve ihkāk-ı hak husûsunda isti'câl ve adl-i cüz'îden istimdâd edicidir.

1520. Ey zulümler yapmış olan! Sen nasıl hoş-dilsin? Mükâfînin talebinden gafil misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1520. Ey zulümler yapmış olan! Sen nasıl hoş-dilsin? Mükâfînin talebinden gafil misin?

Ey halka zulümler yapmış ve onların haklarını boynuna geçirmiş olan kimse! Sen nasıl hoş gönüllüsün? Bu kadar zulümlerin ile beraber nasıl rahat rahat yatıp uyuyorsun? Hakkı talep edicinin talebinden gafil misin?

Ey halka zulümler yapmış ve onların haklarını boynuna geçirmiş olan kimse! Sen nasıl hoş gönüllüsün? Bu kadar zulümlerin ile beraber nasıl râhat râhat yatıp uyuyorsun? Hakkı taleb edicinin talebinden gafil misin?

1521. Yâhud, o fiillerin sana ferâmûş mu olmuştur ki, gaflet sana perdeleri aşağıya astı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1521. Yahut, o fiillerin sana unutulmuş mu oldu ki, gaflet sana perdeleri aşağıya astı?

Yahut, o yaptığın kötü fiilleri ve zulümleri unuttun mu ki, bu unutma gafleti senin aklının gözü önüne perdeler indirdi ve yaptığın fenalıkları göremez ve düşünemez bir hâle geldin!

Yâhud, o yaptığın kötü fiilleri ve zulümleri unuttun mu ki, bu unutma gafleti senin aklının gözü önüne perdeler indirdi ve yaptığın fenâlıkları göremez ve düşünemez bir hâle geldin!

1522. Eğer senin kafanda hasımlar olmasa idi, gerdûnun cirmi senin safân üzerine hased götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1522. Eğer senin kafanda hasımlar olmasa idi, feleğin cismi senin saflığın üzerine haset duyardı.

"Cirm", "cisim ve varlık" demektir. Ey kişi! Eğer senin kafanda ve arkanda senden hak iddia eden hasımlar olmasa idi, senin kalbinde öyle bir saflık ve temizlik olurdu ki, feleğin cismi ve varlığı senin bu saflığına ve parlaklığına haset ederdi. Çünkü sen insansın. Sendeki şeref ve keramet feleklerde yoktur. Nasıl ki Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: نه فلك راست مسلم نه ملك را حاصل آنچه در سر سویدای بنی آدم ازوست "İnsanoğlunun Hak tarafından olan sırr-ı süveydâsındaki (kalbinin derinliklerindeki gizli sır) şey, ne felek için kabul edilmiştir, ne de meleğe nasip olmuştur!"

“Cirm”, “cisim ve vücûd” demektir. Ey kimse! Eğer senin kafanda ve arkanda senden hak da'vâ eden hasımlar olmasa idi, senin kalbinde öyle bir safvet ve temizlik olurdu ki, feleğin cirmi ve vücûdu senin bu safvetine ve parlaklığına hased ederdi. Zîrâ sen insansın. Sendeki şerâfet ve kerâmet feleklerde yoktur. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: نه فلك راست مسلم نه ملك را حاصل آنچه در سر سویدای بنی آدم ازوست "Benî-Âdem'in Hak cânibinden olan sırr-ı süveydâsındaki şey, ne felek için müsellemdir, ne de meleğe hâsıl olmuştur!"

1523. Fakat o haklar için mahbûssun. Azar azar, itaatsizliklerden özür dile!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1523. Fakat o haklar için mahbûssun. Azar azar, itaatsizliklerden özür dile!

Fakat boynundaki o haklardan ve zulümlerden dolayı tutuklusun ve bu şereften mahrum kalmışsın. Kendine gel de, azar azar ve günden güne hak sahipleriyle helalleş ve itaatsizliklerden ve hakka tecavüzden dolayı özür dile! "Ukuk", haklarına riayet etmek vacip olan kimselere karşı itaatsizlik etmek anlamındadır.

Fakat boynundaki o haklardan ve zulümlerden dolayı mahbûssun ve bu şerâfetten mahrûm kalmışsın. Kendine gel de, azar azar ve günden güne hak sâhibleriyle helâlleş ve itâatsizliklerden ve hakka tecavüzden dolayı özür dile! "Ukük", haklarına riayet etmek vacib olan kimselere karşı itâatsizlik etmek ma'nâsınadır.

1524. Tâ ki, muhtesib seni bir uğurdan tutmasın! Ey muhib! Şimdi kendi suyunu berrâk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. Tâ ki, zabıta seni bir sebeple yakalamasın! Ey seven kişi! Şimdi kendi suyunu berrak et!

Yani, şişe gibi olan bedeninde, su gibi berrak olan ruhun, o yaptığın kötü fiiller sebebiyle bulanmıştır. Adalet günü olan kıyamet gününde bu kötü fiiller seni birdenbire bir zabıta memuru gibi yakalamamak için ey dost ve seven kişi, şimdi bu dünya hayatında beden şişesindeki ruh suyunu, hak sahipleriyle helalleşmek ve zulümden ve kötü fiillerden tövbe etmek suretiyle berrak et!

Ya'ni, şişe gibi olan cisminde, su gibi berrâk olan rûhun o yaptığın fenâ fiiller sebebiyle bulanmıştır. Adl günü olan yevm-i kıyâmette bu kötü fiiller seni birdenbire bir zabıta me'mûru gibi yakalamamak için ey dost ve muhib, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede cisim şişesindeki rûh suyunu, ehl-i hakla helâlleşmek ve zulümden ve fenâ fiillerden tövbe etmek sûretiyle berrâk et!

## Sûfinin o tokat vuran tarafına gitmesi ve onu kādıya götürmesi

1525. Sûfî kendinin tokat vurucusu tarafına gitti. Onun eteğine müddaî gibi el vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1525. Sûfî kendinin tokat vurucusu tarafına gitti. Onun eteğine müddaî gibi el vurdu.

Sûfî, kendisine tokat vuran o hastanın tarafına gitti ve hakkını aramak için onu kadıya götürmek üzere eteğine yapıştı.

Sûfi kendisine tokat vuran o hastanın tarafına gitti ve ihkāk-ı hak için onu kadıya götürmek üzere eteğine yapıştı.

1526. Onu çekerek kādının nezdine götürdü. Dedi ki: "Bu müdbir olan eşeği, eşek üzerine oturt!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1526. Onu çekerek kadının yanına götürdü. Dedi ki: "Bu müdbir (uğursuz) eşeği, eşeğin üzerine oturt!"

1523. Fakat o haklar için mahbûssun. Azar azar, itaatsizliklerden özür dile!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1523. Fakat o haklar için mahbûssun. Azar azar, itaatsizliklerden özür dile!

Fakat boynundaki o haklardan ve zulümlerden dolayı tutuklusun ve bu şereften mahrum kalmışsın. Kendine gel de, azar azar ve günden güne hak sahipleriyle helalleş ve itaatsizliklerden ve hakka tecavüzden dolayı özür dile! "Ukuk", haklarına riayet etmek vacip olan kimselere karşı itaatsizlik etmek anlamındadır.

Fakat boynundaki o haklardan ve zulümlerden dolayı mahbûssun ve bu şerâfetten mahrûm kalmışsın. Kendine gel de, azar azar ve günden güne hak sâhibleriyle helâlleş ve itâatsizliklerden ve hakka tecavüzden dolayı özür dile! "Ukük", haklarına riayet etmek vacib olan kimselere karşı itâatsizlik etmek ma'nâsınadır.

1524. Tâ ki, muhtesib seni bir uğurdan tutmasın! Ey muhib! Şimdi kendi suyunu berrâk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. Tâ ki, zabıta seni bir sebeple yakalamasın! Ey seven kişi! Şimdi kendi suyunu berrak et!

Yani, şişe gibi olan bedeninde, su gibi berrak olan ruhun, o yaptığın kötü fiiller sebebiyle bulanmıştır. Adalet günü olan kıyamet gününde bu kötü fiiller seni birdenbire bir zabıta memuru gibi yakalamamak için ey dost ve seven kişi, şimdi bu dünya hayatında beden şişesindeki ruh suyunu, hak sahipleriyle helalleşmek ve zulümden ve kötü fiillerden tövbe etmek suretiyle berrak et!

Ya'ni, şişe gibi olan cisminde, su gibi berrâk olan rûhun o yaptığın fenâ fiiller sebebiyle bulanmıştır. Adl günü olan yevm-i kıyâmette bu kötü fiiller seni birdenbire bir zabıta me'mûru gibi yakalamamak için ey dost ve muhib, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede cisim şişesindeki rûh suyunu, ehl-i hakla helâlleşmek ve zulümden ve fenâ fiillerden tövbe etmek sûretiyle berrâk et!

## Sûfinin o tokat vuran tarafına gitmesi ve onu kādıya götürmesi

1525. Sûfî kendinin tokat vurucusu tarafına gitti. Onun eteğine müddaî gibi el vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1525. Sûfî kendinin tokat vurucusu tarafına gitti. Onun eteğine müddaî gibi el vurdu.

Sûfî, kendisine tokat vuran o hastanın tarafına gitti ve hakkını aramak için onu kadıya götürmek üzere eteğine yapıştı.

Sûfi kendisine tokat vuran o hastanın tarafına gitti ve ihkāk-ı hak için onu kadıya götürmek üzere eteğine yapıştı.

1526. Onu çekerek kādının nezdine götürdü. Dedi ki: "Bu müdbir olan eşeği, eşek üzerine oturt!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1526. Onu çekerek kadının yanına götürdü. Dedi ki: "Bu bedbaht eşeği, eşek üzerine oturt!"

"İdbâr", "arka çevirmek ve perişan olmak" demektir; burada ise "müdbir" yani "bedbaht" anlamındadır. Yani, sûfi tokat vuranı kadı yanına götürüp dedi ki: "Bu bedbaht olan eşeği bir eşek üzerine bindir de halk arasında teşhir edip rezil ve rüsvay et!"

"İdbâr", "arka çevirmek ve perîşân olmak" demek olup, burada "müdbir" ya'ni "bedbaht" ma'nâsınadır. Ya'ni, sûfi tokat vuranı kādı nezdine götürüp dedi ki: "Bu bedbaht olan eşeği bir eşek üzerine bindir de halk arasında teş-hîr edip rezîl ü rüsvay et!"

1527. Yahud kamçı darbesiyle ona ceza ver! Senin re'yin nasıl layık görürse.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1527. Yahut kamçı darbesiyle ona ceza ver! Senin görüşün nasıl uygun görürse.

"Dirre", "kamçı" demektir; Türkçede tahrif ile "tura" derler. Yani, "Ey kadı! Yahut bu zalimi terbiye etmek için kamçı darbesiyle ona ceza ver! Senin görüşün, onun fiiline karşı hangi cezayı uygun görürse öyle yap!"

"Dirre", "kamçı", Türkçe'de tahrîf ile "tura" derler. Ya'ni, "Ey kadı! Yâhud bu zâlimi te'dîb için kamçı darbesiyle ona cezâ ver! Senin re'yin bunun fiili-ne karşı ne cezâyı lâyık görürse öyle yap!"

1528. “Zîra o kimse ki, senin zecrinden helâkde ölürse, senin üzerine zamân (zımân) yoktur. O heder olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1528. “Çünkü o kimse ki, senin azarlamandan helâk içinde ölürse, senin üzerine tazminat yoktur. O heder olur!"

"Demâr", helâk; “tâvân”, tazminat; "cübâr", heder ve bâtıl anlamlarındadır. Yani, kadıya dedi ki: "Sen görüşünde ve içtihadında serbestsin. Bir suçlu kimse senin azarlamandan helâk içinde olup ölürse, senin üzerine onun tazminatı ve diyeti gerekmez. Onun ölümü heder olur."

"Demâr", helâk; “tâvân”, zamân; "cübâr", heder ve bâtıl ma'nâlarınadır. Ya'ni, kādıya dedi ki: "Sen re'yinde ve ictihâdında serbestsin. Bir kabâhatli kimse senin zecrinden helâk içinde olup ölürse, senin üzerine onun zamânı ve diyeti lâzım gelmez. Onun ölümü heder olur."

1529. Kādının had ve ta'zîrinde her kim ölürse, kadı üzerine zaman yoktur. Zîrâ o küçük değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1529. Kadının had ve ta'zir uygulamasında her kim ölürse, kadı üzerine zaman yoktur. Çünkü o küçük değildir.

"Had", burada suçluyu kabahate dönmekten alıkoymak için hakkında yapılan cezadır ki, derecesi Kur'an'da ve hadiste gösterilmiştir. "Ta'zir", "siyaset ve tehdit etmek ve ta'zim ve tathir" anlamlarındadır; ve haddin altındaki ceza ile terbiye etmek anlamında kullanılır. Yani, kadı suçlu hakkında ilahi kanunda belirlenen cezayı uygularken yahut kıyasa dayalı fetvalar ile suçluyu cezalandırırken o suçlu ölse, kadı üzerine o kimsenin diyetini vermek gerekmez. Çünkü kadının manevi kişiliği küçük ve hakir olmadığından verdiği hükümden sorumlu değildir.

"Hadd", burada mücrimi kabâhate avdet etmekten men' için hakkında ya-pılan cezâdır ki, derecesi Kur'ân'da ve hadîste gösterilmiştir. "Ta'zîr", "siya-set ve tehdîd etmek ve ta'zîm ve tathîr" ma'nâlarınadır; ve haddin mâdûnu olan cezâ ile te'dîb etmek ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, kadı mücrim hak-kında kānûn-ı ilâhîde ta'yîn edilen cezâyı tatbîk ederken veyâhud kıyâsa müstenid fetvâlar ile mücrimi cezalandırırken o mücrim ölse, kadı üzerine o kimsenin diyetini vermek lâzım gelmez. Zîrā kādının şahsiyyet-i ma'neviy-yesi küçük ve hakîr olmadığından verdiği hükümden mes'ûl değildir.

1530. Hakk'ın naibidir ve Hakk'ın adlinin sâyesidir. Her müstahıkkın ve [1512] müstahakkın aynasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1530. Hakk'ın naibidir ve Hakk'ın adaletinin gölgesidir. Her hak edenin ve [1512] hak sahibinin aynasıdır.

"İdbâr", "arka çevirmek ve perişan olmak" demektir; burada "müd-bir" yani "bedbaht" anlamındadır. Yani, sûfî tokat atanı kadı huzuruna götürüp dedi ki: "Bu bedbaht olan eşeği bir eşek üzerine bindir de halk arasında teşhir edip rezil ve rüsvay et!"

“İdbâr”, “arka çevirmek ve perîşân olmak” demek olup, burada “müd-bir” ya’ni “bedbaht” ma’nâsınadır. Ya’ni, sûfî tokat vuranı kādı nezdine götürüp dedi ki: “Bu bedbaht olan eşeği bir eşek üzerine bindir de halk arasında teşhîr edip rezîl ü rüsvây et!”

1527. “Yâhud kamçı darbesiyle ona cezâ ver! Senin re’yin nasıl lâyık görürse.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1527. “Yahut kamçı darbesiyle ona ceza ver! Senin görüşün nasıl uygun görürse.”

"Dirre", "kamçı" demektir; Türkçede tahrif ile "tura" derler. Yani, "Ey kadı! Yahut bu zalimi terbiye etmek için kamçı darbesiyle ona ceza ver! Senin görüşün, onun fiiline karşı hangi cezayı uygun görürse öyle yap!"

“Dirre”, “kamçı”, Türkçe’de tahrîf ile “tura” derler. Ya’ni, “Ey kadı! Yâhud bu zâlimi te’dîb için kamçı darbesiyle ona cezâ ver! Senin re’yin bunun fiiline karşı ne cezâyı lâyık görürse öyle yap!”

1528. “Zîrâ o kimse ki, senin zecrinden helâkde ölürse, senin üzerine zamân (zımân) yoktur. O heder olur!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1528. “Çünkü o kimse ki, senin azarlamandan helâk içinde ölürse, senin üzerine tazminat yoktur. O heder olur!”

“Demâr”, helâk; “tâvân”, tazminat; “cübâr”, heder ve bâtıl anlamlarındadır. Yani, kadıya dedi ki: “Sen görüşünde ve içtihadında serbestsin. Bir suçlu kimse senin azarlamandan helâk içinde olup ölürse, senin üzerine onun tazminatı ve diyeti gerekmez. Onun ölümü heder olur.”

“Demâr”, helâk; “tâvân”, zamân; “cübâr”, heder ve bâtıl ma’nâlarınadır. Ya’ni, kādıya dedi ki: “Sen re’yinde ve ictihâdında serbestsin. Bir kabâhatli kimse senin zecrinden helâk içinde olup ölürse, senin üzerine onun zamânı ve diyeti lâzım gelmez. Onun ölümü heder olur.”

1529. Kadının had ve ta’zîrinde her kim ölürse, kadı üzerine zamân yoktur. Zîrâ o küçük değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1529. Kadının had ve ta'zir uygulamasında her kim ölürse, kadı üzerine sorumluluk yoktur. Çünkü o küçük değildir.

"Had", burada suçluyu kötülüğe dönmekten alıkoymak için hakkında uygulanan cezadır ki, derecesi Kur'an'da ve hadiste gösterilmiştir. "Ta'zir", "siyaset ve tehdit etmek ve tazim ve tathir" anlamlarındadır; ve haddin altındaki ceza ile terbiye etmek anlamında kullanılır. Yani, kadı suçlu hakkında ilahi kanunda belirlenen cezayı uygularken veya kıyasa dayalı fetvalar ile suçluyu cezalandırırken o suçlu ölse, kadı üzerine o kimsenin diyetini vermek gerekmez. Çünkü kadının manevi kişiliği küçük ve değersiz olmadığından verdiği hükümden sorumlu değildir.

“Hadd”, burada mücrimi kabâhâte avdet etmekten men’ için hakkında yapılan cezâdır ki, derecesi Kur’ân’da ve hadîste gösterilmiştir. “Ta’zîr”, “siyâset ve tehdîd etmek ve ta’zîm ve tathîr” ma’nâlarınadır; ve haddin mâdûnu olan cezâ ile te’dîb etmek ma’nâsında müsta’meldir. Ya’ni, kadı mücrim hakkında kânûn-ı ilâhîde ta’yîn edilen cezâyı tatbîk ederken veyâhud kıyâsa müstenid fetvâlar ile mücrimi cezâlandırırken o mücrim ölse, kadı üzerine o kimsenin diyetini vermek lâzım gelmez. Zîrâ kadının şahsiyyet-i ma’neviyesi küçük ve hakîr olmadığından verdiği hükümden mes’ûl değildir.

1530. Hakk’ın nâibidir ve Hakk’ın adlinin sâyesidir. Her müstahakkın ve [1512] müstahakkın aynasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1530. Hakk’ın temsilcisidir ve Hakk’ın adaletinin gölgesidir. Her hak sahibinin ve hak talep edilenin aynasıdır.

Çünkü kadı, Hakk'ın temsilcisi ve vekilidir; ve Hakk'ın adaletinin gölgesi ve sâyesidir; ve her hak talep edenin ve kendisinden hak talep edilen kişinin aynasıdır. Çünkü hak talep eden, hakkını kadının manevî kişiliğinde görür; ve kendisinden hak talep edilen kişi de yine o manevî kişilikte vereceği hakkı görür. Bu sebeple kadı ayna gibidir.

Çünkü kadı Hakk'ın nâibi ve vekîlidir; ve Hakk'ın adlinin sâyesi ve gölgesidir; ve her hak taleb edicinin ve kendisinden hak taleb olunmuş kimsenin aynasıdır. Zîrâ hak taleb edici, kadının şahsiyyet-i ma'neviyyesinde hakkını görür; ve kendisinden hak taleb olunan kimse dahi yine o şahsiyyet-i ma'neviyyede vereceği hakkı görür. Binâenaleyh kadı ayna gibidir.

1531. Zîrâ o, edebi bir mazlumdan dolayı yapar, kendinin ırzı, öfkesi ve dahli için değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1531. Çünkü o, edebi bir mazlumdan dolayı yapar, kendisinin namusu, öfkesi ve çıkarı için değil!

"Edeb", sözlükte "âdet ve acayip ve nefsin iyiliği" anlamlarındadır. Burada nefsin iyiliği anlamı uygundur. "Irz", namus ve "dahl" sözlükte "bir şeyin girmesi" demektir. Örfte "malın elde edilmesi ve gelir" anlamında kullanılır. Burada kastedilen mutlak "faydalanma"dır. Yani, kadı, suçlunun nefsinin iyiliği için uyguladığı cezayı bir mazlumun şikâyetinden dolayı yapar. Bu cezayı kendisinin namusu ve öfkesinden dolayı gönül rahatlığı bulmak ve bir çıkar elde etmek için yapmaz.

"Edeb", lügatte "âdet ve acîb ve salâh-ı nefs" ma'nâlarınadır. Burada salâh-ı nefs ma'nâsı münasibdir. “Irz", nâmûs ve "dahl" lügatte "bir şeyin girmesi" demektir. Örfte "husûl-i mâl ve îrâd" ma'nâsında müsta'meldir. Burada murâd mutlak "intifa'"dır. Ya'ni, kadı, mücrimin salâh-ı nefsi için tatbîk ettiği cezâyı bir mazlûmun şikâyetinden dolayı yapar. Bu cezâyı kendinin nâmûs ve öfkesinden dolayı teşeffî-i sadr etmek ve bir intifa' etmek için yapmaz.

1532. Mâdemki hak ve acil olan gün içindir, eğer hatâ olursa diyet âkıle üzerine olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1532. Mademki hak ve acil olan gün içindir, eğer hata olursa diyet akile üzerine olur.

"Akile", fıkıh terimlerinden (ıstılâhât-ı fıkhiyye) olup, katil olan kişinin baba tarafından akrabalarına denir ki, bunlar hata ile öldürülen kişinin diyetini verirler. Akile hakkında III. cildin 2461 numaralı beytinde گر خطا کشتم دیت بر عاقله است عاقله جانم تو بودی از الست yani "Eğer hata ettimse, diyet akile üzerinedir; benim canımın akilesi 'elest'ten sen oldun" buyurulmuş idi. Fakat burada katl, Hakk'ın adaletinin gölgesi olan kadı tarafından hüküm icra edilirken meydana geldiğinden, onun akilesi şeriaten beytü'l-mâl (devlet hazinesi) olur. Nasıl ki bazı nüshalarda bu anlamı açıklama hususunda şu beyit zikredilmiştir:

Tercüme: "Onun akilesi kimdir, bilir misin? Hak'tır. Defter sayfasını beytü'l-mâl tarafına çevir!"

Bu beyit Ankaravî nüshasında yer almamaktadır.

"Akıle", ıstılâhât-ı fıkhiyyeden olup, kātil olan kimsenin babası tarafından akrabâsına derler ki, bunlar hatâ ile öldürülen kimsenin diyetini verirler. Akıle hakkında III. cildin 2461 numaralı beytinde گر خطا کشتم دیت بر عاقله است عاقله جانم تو بودی از الست ya'ni "Eğer hata ettimse, diyet âkıle üzerinedir; benim canımın âkılesi 'elest'ten sen oldun"] buyurulmuş idi. Fakat burada katl Hakk'ın sâye-i adli olan kadı tarafından icrâ-yı hükm esnasında vâki' olduğundan onun âkılesi şer'an beytü'l-mâl olur. Nitekim ba'zı nüshalarda bu ma'nâyı beyân hususunda şu beyit mezkûrdur:

Tercüme: "Onun âkılesi kimdir, bilir misin? Hak'dır. Varak-ı defteri beytü'l-mâl tarafına çevir!"

Bu beyit Ankaravî nüshasında münderic değildir.

1533. O kimse ki nefsi için vurur, o zâmindir; o kimse ki Hak için vurur, o âmindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1533. O kişi ki nefsi için vurur, o zâlimdir; o kişi ki Hak için vurur, o emindir.

Çünkü kadı, Hakk'ın vekili ve temsilcisidir; ve Hakk'ın adaletinin gölgesidir; ve her hak talep edenin ve kendisinden hak talep edilen kişinin aynasıdır. Çünkü hak talep eden kişi, kadının manevi kişiliğinde hakkını görür; ve kendisinden hak talep edilen kişi de yine o manevi kişilikte vereceği hakkı görür. Bu sebeple kadı ayna gibidir.

Çünkü kadı Hakk'ın nâibi ve vekîlidir; ve Hakk'ın adlinin sâyesi ve gölgesidir; ve her hak taleb edicinin ve kendisinden hak taleb olunmuş kimsenin aynasıdır. Zîrâ hak taleb edici, kādının şahsiyyet-i ma'neviyyesinde hakkını görür; ve kendisinden hak taleb olunan kimse dahi yine o şahsiyyet-i ma'neviyyede vereceği hakkı görür. Binâenaleyh kadı ayna gibidir.

1531. Zîrâ o, edebi bir mazlumdan dolayı yapar, kendinin ırzı, öfkesi ve dahli için değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1531. Çünkü o, edebi bir mazlumdan dolayı yapar, kendisinin namusu, öfkesi ve çıkarı için değil!

"Edeb", sözlükte "âdet ve acayip ve nefsin iyiliği" anlamlarındadır. Burada nefsin iyiliği anlamı uygundur. "Irz", namus ve "dahl" sözlükte "bir şeyin girmesi" demektir. Örfte "malın elde edilmesi ve gelir" anlamında kullanılır. Burada kastedilen mutlak "faydalanma"dır. Yani, kadı, suçlunun nefsinin iyiliği için uyguladığı cezayı bir mazlumun şikâyetinden dolayı yapar. Bu cezayı kendisinin namusu ve öfkesinden dolayı içini rahatlatmak ve bir çıkar elde etmek için yapmaz.

"Edeb", lügatte "âdet ve acîb ve salâh-ı nefs" ma'nâlarınadır. Burada salâh-ı nefs ma'nâsı münasibdir. “Irz", nâmûs ve "dahl" lügatte "bir şeyin girmesi" demektir. Örfte "husûl-i mâl ve îrâd" ma'nâsında müsta'meldir. Burada murâd mutlak "intifa'"dır. Ya'ni, kadı, mücrimin salah-ı nefsi için tatbîk ettiği cezâyı bir mazlûmun şikâyetinden dolayı yapar. Bu cezâyı kendinin nâmûs ve öfkesinden dolayı teşeffî-i sadr etmek ve bir intifa' etmek için yapmaz.

1532. Mâdemki hak ve acil olan gün içindir, eğer hatâ olursa diyet âkıle üzerine olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1532. Mademki hak ve acil olan gün içindir, eğer hata olursa diyet akile üzerine olur.

"Akile", fıkıh terimlerinden olup, katil olan kişinin baba tarafından akrabalarına denir ki, bunlar hata ile öldürülen kişinin diyetini verirler. Akile hakkında III. cildin 2461 numaralı beytinde گر خطا کشتم دیت بر عاقله است عاقله جانم تو بودی از الست [yani "Eğer hata ettimse, diyet akile üzerinedir; benim canımın akilesi 'elest'ten sen oldun"] buyurulmuş idi. Fakat burada katl, Hakk'ın adalet gölgesi olan kadı tarafından hüküm icra edilirken meydana geldiğinden, onun akilesi şeriaten beytü'l-mâl (devlet hazinesi) olur. Nasıl ki bazı nüshalarda bu anlamı açıklama hususunda şu beyit zikredilmiştir:

Tercüme: "Onun akilesi kimdir, bilir misin? Hak'tır. Defterin sayfasını beytü'l-mâl tarafına çevir!" Bu beyit Ankaravî nüshasında yer almamaktadır.

"Akıle", ıstılâhât-ı fıkhiyyeden olup, kātil olan kimsenin babası tarafından akrabâsına derler ki, bunlar hatâ ile öldürülen kimsenin diyetini verirler. Akile hakkında III. cildin 2461 numaralı beytinde گر خطا کشتم دیت بر عاقله است عاقله جانم تو بودی از الست [ya'ni "Eğer hata ettimse, diyet âkıle üzerinedir; benim canımın âkılesi 'elest'ten sen oldun"] buyurulmuş idi. Fakat burada katl Hakk'ın sâye-i adli olan kadı tarafından icrâ-yı hükm esnasında vâki' olduğundan onun âkılesi şer'an beytü'l-mâl olur. Nitekim ba'zı nüshalarda bu ma'nâyı beyân hususunda şu beyit mezkûrdur:

Tercüme: "Onun âkılesi kimdir, bilir misin? Hak'dır. Varak-ı defteri beytü'l-mâl tarafına çevir!" Bu beyit Ankaravî nüshasında münderic değildir.

1533. O kimse ki nefsi için vurur, o zâmindir; o kimse ki Hak için vurur, o âmindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1533. O kimse ki nefsi için vurur, o zâmindir; o kimse ki Hak için vurur, o âmindir.

Yani, bir kimse nefsinin öfkesinden yahut bir menfaatinden dolayı bir kimseyi döverken, o kimse ölse, şeriat (ilahi yasa) gereği onun diyetini vermekle yükümlüdür. Fakat, kendi nefsinin dahli olmayarak, Hak için vurup öldürürse, o diyetten emindir. Onun üzerine şeriat gereği bir şey lazım gelmez.

Ya'ni, bir kimse nefsinin öfkesinden yâhud bir menfaatinden dolayı bir kimseyi döverken, o kimse ölse, şer'an onun diyetini vermekle mükelleftir. Fakat, kendi nefsinin dahli olmayarak, Hak için vurup öldürürse, o diyetten emîndir. Onun üzerine şer'an bir şey lâzım gelmez.

1534. Eğer baba oğula vurur, o ölürse, o babaya diyet saymak lazım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1534. Eğer baba oğluna vurur, o ölürse, o babaya diyet saymak gerekir.

Örneğin, eğer baba oğlunu döverken oğlu ölse, o babaya oğlunun şer'î diyetini vermek gerekir. Bu şerefli beyit Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebine göre açıklanmıştır. Çünkü Ebû Hanîfe hazretleri katında baba evladını terbiye etmek için döverken öldürürse, onun üzerine diyet gerektiği gibi, malına da vâris olamaz. Çünkü babanın üzerine oğluna hizmet etmek vâciptir; ve evladın iyi hâlinden babanın nefsine fayda vardır. Bu sebeple o terbiye, kadının terbiyesi gibi sırf Hak için değildir. Kadının terbiyesi hak ve genel hukuklara göre meydana gelir. Bu hususta kadıya bir fayda yoktur. Fakat Ebû Yûsuf ve Muhammed hazretlerinin fetvalarına göre baba vâris olur ve onun üzerine diyet gerekmez.

Meselâ, eğer baba oğlunu döverken oğlu ölse, o babaya oğlunun diyet-i şer'îsini vermek lâzım gelir. Bu beyt-i şerîf Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebine göre beyân buyurulmuştur. Zîrâ Ebû Hanîfe hazretleri indinde baba evladını te'dîb için döverken öldürürse, onun üzerine diyet lâzım geldiği gibi, malına da vâris olamaz. Çünkü babanın üzerine oğluna hizmet etmek vâcibdir; ve evlâdın salâhından babanın nefsine fâide vardır. Binâenaleyh o te'dîb kādının te'dîbi gibi sırf Hak için değildir. Kādının te'dîbi hak ve hukūk-ı âmmeye nazaran vâki'dir. Bu husûsta kadıya bir fâide yoktur. Fakat Ebû Yûsuf ve Muhammed hazarâtının fetvâlarına göre baba vâris olur ve onun üzerine diyet lâzım gelmez.

1535. Zîrâ ki o kendi işinden dolayı vurdu. Onun hizmeti veled üzerine vacibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1535. Çünkü o, kendi işinden dolayı vurdu. Onun hizmeti evlat üzerine zorunludur.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin sebep ve gerekçesidir. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin esbâb-ı mûcibesidir. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

1536. Vaktaki muallim sabîye vurdu, telef oldu, muallim üzerine bir şey yoktur, korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1536. Öğretmen çocuğa vurduğunda çocuk öldü, öğretmene bir şey gerekmez, korkma!

Yani, bir öğretmen çocuğu döverken o çocuk ölse, korkma, o öğretmene diyet gerekmez. Çünkü çocuğu eğitmekte öğretmenin nefsine ait bir çıkarı söz konusu değildir. Sadece çocuğun çıkarı ve dolayısıyla insan topluluğunun çıkarı vardır.

Ya'ni, bir muallim sabîyi döverken o sabî ölse, korkma, o muallim üzerine diyet lâzım gelmez. Zîrâ sabîyi ta'lîmde muallimin nef'-i nefsânîsi melhûz değildir.Sırf sabînin nef'i ve dolayısı ile cem'iyyet-i beşeriyyenin nef'i vardır.

1537. Zîra o muallim, nâib ve emîn vâki' oldu. Her emîne böyle onun hükmü vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. Çünkü o muallim, vekil ve güvenilir kişi oldu. Her güvenilir kişiye böyle onun hükmü vardır.

Çünkü o muallim, ilim öğretme hususunda Hakk'ın ve insan topluluğunun vekili ve güvenilir kişisidir. Her güvenilir kişi hakkındaki hüküm de böyledir. Yani, bir kimse nefsinin öfkesinden yahut bir menfaatinden dolayı bir kimseyi döverken, o kimse ölse, şeriaten onun diyetini vermekle yükümlüdür. Fakat, kendi nefsine ait bir dahli olmayarak, Hak için vurup öldürürse, o diyetten emindir. Onun üzerine şeriaten bir şey gerekmez.

Zîrâ o muallim, ta'lîm-i ilm hususunda Hakk'ın ve cem'iyyet-i beşeriyyenin nâibi ve emînidir. Her emîn olan kimse hakkındaki hüküm dahi böyledir. Ya'ni, bir kimse nefsinin öfkesinden yâhud bir menfaatinden dolayı bir kimseyi döverken, o kimse ölse, şer'an onun diyetini vermekle mükelleftir. Fakat, kendi nefsinin dahli olmayarak, Hak için vurup öldürürse, o diyetten emîndir. Onun üzerine şer'an bir şey lâzım gelmez.

1534. Eğer baba oğula vurur, o ölürse, o babaya diyet saymak lazım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1534. Eğer baba oğluna vurur, o ölürse, o babaya diyet saymak gerekir.

Örneğin, eğer baba oğlunu döverken oğlu ölse, o babaya oğlunun şer'î diyetini vermek gerekir. Bu şerefli beyit Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebine göre açıklanmıştır. Çünkü Ebû Hanîfe hazretleri katında baba evladını terbiye etmek için döverken öldürürse, onun üzerine diyet gerektiği gibi, malına da vâris olamaz. Çünkü babanın üzerine oğluna hizmet etmek vâciptir; ve evladın iyi hâlinden babanın nefsine fayda vardır. Bu sebeple o terbiye, kadının terbiyesi gibi sırf Hak için değildir. Kadının terbiyesi hak ve genel hukuklara göre meydana gelir. Bu hususta kadıya bir fayda yoktur. Fakat Ebû Yûsuf ve Muhammed hazretlerinin fetvalarına göre baba vâris olur ve onun üzerine diyet gerekmez.

Meselâ, eğer baba oğlunu döverken oğlu ölse, o babaya oğlunun diyet-i şer'îsini vermek lâzım gelir. Bu beyt-i şerîf Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebine göre beyân buyurulmuştur. Zîrâ Ebû Hanîfe hazretleri indinde baba evladını te'dîb için döverken öldürürse, onun üzerine diyet lâzım geldiği gibi, malına da vâris olamaz. Çünkü babanın üzerine oğluna hizmet etmek vâcibdir; ve evlâdın salâhından babanın nefsine fâide vardır. Binâenaleyh o te'dîb kādının te'dîbi gibi sırf Hak için değildir. Kādının te'dîbi hak ve hukūk-ı âmmeye nazaran vâki'dir. Bu husûsta kadıya bir fâide yoktur. Fakat Ebû Yûsuf ve Muhammed hazarâtının fetvâlarına göre baba vâris olur ve onun üzerine diyet lâzım gelmez.

1535. Zîrâ ki o kendi işinden dolayı vurdu. Onun hizmeti veled üzerine vacibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1535. Çünkü o, kendi işinden dolayı vurdu. Onun hizmeti evlat üzerine zorunludur.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin gerekçesidir. Nitekim yukarıda açıklandı.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin esbâb-ı mûcibesidir. Nitekim yukarıda îzah olundu.

1536. Vaktaki muallim sabîye vurdu, telef oldu, muallim üzerine bir şey yoktur, korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1536. Öğretmen çocuğa vurduğunda çocuk öldü, öğretmene bir şey gerekmez, korkma!

Yani, bir öğretmen çocuğu döverken o çocuk ölse, korkma, o öğretmene diyet gerekmez. Çünkü çocuğu eğitmekte öğretmenin nefsine ait bir çıkarı söz konusu değildir. Sadece çocuğun çıkarı ve dolayısıyla insan toplumunun çıkarı vardır.

Ya'ni, bir muallim sabîyi döverken o sabî ölse, korkma, o muallim üzerine diyet lâzım gelmez. Zîrâ sabîyi ta'lîmde muallimin nef'-i nefsânîsi melhûz değildir. Sırf sabînin nef'i ve dolayısı ile cem'iyyet-i beşeriyyenin nef'i vardır.

1537. Zîra o muallim, nâib ve emîn vâki' oldu. Her emîne böyle onun hükmü vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. Çünkü o muallim, vekil ve güvenilir kişi oldu. Her güvenilir kişiye böyle onun hükmü vardır.

Çünkü o muallim, ilim öğretme hususunda Hakk'ın ve insan topluluğunun vekili ve güvenilir kişisidir. Her güvenilir olan kişi hakkındaki hüküm de böyledir.

Zîrâ o muallim, ta'lîm-i ilm hususunda Hakk'ın ve cem'iyyet-i beşeriyyenin nâibi ve emînidir. Her emîn olan kimse hakkındaki hüküm dahi böyledir.

1538. Ustanın hizmeti onun üzerine vacib değildir. Binaenaleyh üstad, onun zecriyle iş isteyici olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1538. Ustanın hizmeti onun üzerine zorunlu değildir. Bu sebeple üstat, onun zorlamasıyla iş isteyen olmadı.

Herhangi bir üstadın hizmeti de böyledir. Çünkü üstadın hizmeti öğrenci üzerine zorunlu değildir. İsterse hizmet eder, isterse etmez. Eğer hizmet ederse, öğrencinin faydası içindir. Bu sebeple üstat, öğrenciyi öğretmek için döverken öğrenci ölse, üstadın onu zorlamasında kendi nefsi için bir fayda bulunmadığından, ona diyet gerekmez.

Herhangi bir üstâdın hizmeti dahi böyledir. Zîrâ üstâdın hizmeti şâkird üzerine vacib değildir. İsterse hizmet eder, isterse etmez. Eğer hizmet ederse, şâkirdin nef'i içindir. Binâenaleyh üstâd, şâkirdi ta'lîm için döverken şâkird ölse, üstâdın onu zecr etmesinde kendi nefsi için bir fâide bulunmadığından, ona diyet lâzım gelmez.

1539. Ve eğer baba vurursa, kendi için vurmuştur. Şübhesiz, diyet vermekten kurtulamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1539. Ve eğer baba vurursa, kendi için vurmuştur. Şüphesiz, diyet vermekten kurtulamadı.

Baba hakkındaki hükümde Ebû Hanîfe hazretleri ile İmâmeyn hazarâtı (iki imam, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed) arasında ihtilaf (görüş ayrılığı) olduğu yukarıdaki 1534 numaralı beyitte açıklandı. Bilinmelidir ki, bu hükümler şer'î hükümlere göredir. Zamanımızda olan ceza hükümleri elbette bunlardan başkadır.

Baba hakkındaki hükümde Ebû Hanîfe hazretleriyle İmâmeyn hazarâtı arasında ihtilaf vâki' olduğu yukarıdaki 1534 numaralı beyitte îzâh olundu. Ma'lumdur ki, bu hükümler ahkâm-ı şer'iyyeye göredir. Zamânımızda olan ahkâm-ı cezâiyye bittabi' bunlardan başkadır.

1540. İmdi, ey zülfikār! Kendiliğinin başını kes! Derviş gibi bir bî-hod ve [1522] fanî ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1540. Şimdi, ey zülfikâr! Kendiliğinin başını kes! Derviş gibi kendinden geçmiş ve fani ol!

"Fıkār", "omurga" anlamına gelen "fekāre" kelimesinin çoğuludur. Burada "fikār"dan kastedilen, kötü fiillerin ortaya çıkmasına sebep olan nefis ve nefsin sıfatlarıdır. Buna göre "ey zülfikâr", ey nefis ve nefsanî sıfatlar sahibi demektir. Yani, ey kişi! Görüyorsun ki, yukarıdaki şer'î hükümlerde, bir kimse kendi nefsinin menfaati için bir kimseyi döverken öldürürse, ona ceza gerekir. Bu sebeple buna sebep olan şey senin nefsindir. Böyle olunca, ey nefsanî sıfatlar sahibi! Senin benliğine sebep olan nefsinin başını kes! Ruhunun hükümlerinde kendiliğinden ve benliğinden geç! Ve gerçek fakirlik sahibi olan derviş gibi fani ol ki, cezalardan emin olasın!

"Fıkār", "amûd-ı fekārî" ma'nâsına olan "fekāre"nin cem'idir. Burada "fikār"dan murâd, kötü efâlin zuhûruna sebeb olan nefis ve nefsin sıfatları- dır. Binâenaleyh “ey zülfikār”, ey nefis ve sıfat-ı nefsâniyye sahibi demek olur. Ya'ni, ey kimse! görüyorsun ki, yukarıdaki hükm-i şer'îlerde, bir kimse kendi nefsinin menfaati için bir kimseyi döverken öldürürse, ona cezâ lâzım gelir. Binâenaleyh bâisi olan şey senin nefsindir. Böyle olunça, ey sıfât-ı nef- sâniyye sahibi! Senin enâniyetine sebeb olan nefsinin başını kes! Rûhunun ahkâmında kendiliğinden ve benliğinden geç! Ve fakr-ı hakîkî sahibi olan dervîş gibi fânî ol ki, cezalardan emîn olasın!

1541. Vaktaki bî-hod oldun, her o şey ki yapasın, "Attığın vakit sen atma- dın!" emînsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1541. Kendinden geçtiğin zaman, yaptığın her şeyi, "Attığın zaman sen atmadın!" diye bilirsin!

1538. Ustanın hizmeti onun üzerine vacib değildir. Binaenaleyh üstad, onun zecriyle iş isteyici olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1538. Ustanın hizmeti onun üzerine zorunlu değildir. Bu sebeple üstat, onun zorlamasıyla iş isteyen olmadı.

Herhangi bir üstadın hizmeti de böyledir. Çünkü üstadın hizmeti öğrenci üzerine zorunlu değildir. İsterse hizmet eder, isterse etmez. Eğer hizmet ederse, öğrencinin faydası içindir. Bu sebeple üstat, öğrenciyi öğretmek için döverken öğrenci ölse, üstadın onu zorlamasında kendi nefsi için bir fayda bulunmadığından, ona diyet gerekmez.

Herhangi bir üstâdın hizmeti dahi böyledir. Zîrâ üstâdın hizmeti şâkird üzerine vacib değildir. İsterse hizmet eder, isterse etmez. Eğer hizmet ederse, şâkirdin nef'i içindir. Binâenaleyh üstâd, şâkirdi ta'lîm için döverken şâkird ölse, üstâdın onu zecr etmesinde kendi nefsi için bir fâide bulunmadığından, ona diyet lâzım gelmez.

1539. Ve eğer baba vurursa, kendi için vurmuştur. Şübhesiz, diyet vermekten kurtulamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1539. Ve eğer baba vurursa, kendi için vurmuştur. Şüphesiz, diyet vermekten kurtulamadı.

Baba hakkındaki hükümde Ebû Hanîfe hazretleri ile İmâmeyn hazarâtı (iki imam, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed) arasında ihtilaf (görüş ayrılığı) olduğu yukarıdaki 1534 numaralı beyitte açıklandı. Bilinmelidir ki, bu hükümler şer'î hükümlere göredir. Zamanımızda olan ceza hükümleri elbette bunlardan başkadır.

Baba hakkındaki hükümde Ebû Hanîfe hazretleriyle İmâmeyn hazarâtı arasında ihtilaf vâki' olduğu yukarıdaki 1534 numaralı beyitte îzâh olundu. Ma'lumdur ki, bu hükümler ahkâm-ı şer'iyyeye göredir. Zamânımızda olan ahkâm-ı cezâiyye bittabi' bunlardan başkadır.

1540. İmdi, ey zülfikār! Kendiliğinin başını kes! Derviş gibi bir bî-hod ve [1522] fanî ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1540. Şimdi, ey zülfikâr! Kendiliğinin başını kes! Derviş gibi kendinden geçmiş ve fani ol!

"Fıkār", "omurga" anlamına gelen "fekāre" kelimesinin çoğuludur. Burada "fikār"dan kastedilen, kötü fiillerin ortaya çıkmasına sebep olan nefis ve nefsin sıfatlarıdır. Buna göre "ey zülfikâr", ey nefis ve nefsanî sıfatlar sahibi demektir. Yani, ey kişi! Görüyorsun ki, yukarıdaki şer'î hükümlerde, bir kimse kendi nefsinin menfaati için bir kimseyi döverken öldürürse, ona ceza gerekir. Bu sebeple buna sebep olan şey senin nefsindir. Böyle olunca, ey nefsanî sıfatlar sahibi! Senin benliğine sebep olan nefsinin başını kes! Ruhunun hükümlerinde kendiliğinden ve benliğinden geç! Ve gerçek fakirlik sahibi olan derviş gibi fani ol ki, cezalardan emin olasın!

"Fıkār", "amûd-ı fekārî" ma'nâsına olan "fekāre"nin cem'idir. Burada "fikār"dan murâd, kötü efâlin zuhûruna sebeb olan nefis ve nefsin sıfatları- dır. Binâenaleyh “ey zülfikār”, ey nefis ve sıfat-ı nefsâniyye sahibi demek olur. Ya'ni, ey kimse! görüyorsun ki, yukarıdaki hükm-i şer'îlerde, bir kimse kendi nefsinin menfaati için bir kimseyi döverken öldürürse, ona cezâ lâzım gelir. Binâenaleyh bâisi olan şey senin nefsindir. Böyle olunça, ey sıfât-ı nef- sâniyye sahibi! Senin enâniyetine sebeb olan nefsinin başını kes! Rûhunun ahkâmında kendiliğinden ve benliğinden geç! Ve fakr-ı hakîkî sahibi olan dervîş gibi fânî ol ki, cezalardan emîn olasın!

1541. Vaktaki bî-hod oldun, her o şey ki yapasın, "Attığın vakit sen atma- dın!" emînsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1541. Kendinden geçtiğin zaman, her ne yaparsan, "Attığın zaman sen atmadın!" sözüne emin olursun!

Kendinden geçtiğin, bî-hod olduğun ve nefsinin sıfatlarından fânî olduğun zaman, ondan sonra yaptığın her fiilden emin olursun. Çünkü o fenâ hâli içinde, Enfal Suresi 8/17. ayetinde geçen "Attığın zaman sen atmadın, aksine Allah attı" ifadesi gereğince, fiilin, Hz. Peygamber'in fiili gibi, Hakk'ın fiili olur. Nasıl ki Hızır (a.s.) çocuğu öldürdüğü zaman, Hz. Musa (a.s.)'a "Ben o fiili kendi emrimle yapmadım" buyurdu. Bu kıssa Kehf Suresi'nde geçmektedir.

Vaktâki kendinden geçtin, bî-hod oldun ve nefsinin sıfatlarından fânî oldun, ondan sonra her yaptığın fiilden emîn olursun. Zîrâ o hâl-i fenâ içinde وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîmesi mûcibince, fiilin, Hz. Peygamber'in fiili gibi, Hakk'ın fiili olur. Nitekim Hızır (a.s.) gulâmı öldürdüğü vakit, Hz. Mûsâ (a.s.)a وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf, 18/82) ya'ni "Ben o fiili kendi emrimden işlemedim" buyurdu. Kıssası sûre-i Kehf'te vâki'dir.

1542. O zamân Hak üzerine olur, emîn üzerine değil! Onun tafsili fıkıhta beyân olunmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1542. O zaman Hak üzerine olur, emîn üzerine değil! Onun ayrıntısı fıkıhta açıklanmıştır.

"Be-fıkıh"taki "bâ" harfi zâiddir (fazladan gelmiştir). "Ender" edatı fıkha aittir. "Mebîn", "beyân" mastarından ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup, "açıklanmış" anlamındadır. Buna göre "ender fıkh mebîn", "fıkıhta açıklanmıştır," demek olur. Yani, eğer o kendinden geçme hâli içinde bir kimseyi öldürürsen, onun diyeti kendinden fânî olan emîn üzerine değil, Hak üzerine olur. Bu meselenin ayrıntısı fıkıh kitaplarında açıklanmıştır. Bu Mesnevî-i Şerîf'te şeriatla ilgili meseleler hakkında bu kadar açıklama yeterlidir.

"Be-fıkıh"tâki, “bâ" zâiddir. "Ender" edâtı fıkha râci'dir. "Mebîn”, “beyân" masdarından ism-i mef'ûl olup, "beyân olunmuş" ma'nâsınadır. Binâenaleyh "ender fikh mebîn", "fıkıhta beyân olunmuştur," demek olur. Ya'ni, eğer o bî-hodluk hâli içinde bir kimseyi öldürürsen, onun diyeti kendinden fânî olan emîn üzerine değil, Hak üzerine olur. Bu mes'elenin tafsîli fıkıh kitablarında beyân olunmuştur. Bu Mesnevî-i Şerîfte mesâil-i şer'iyye hakkında bu kadar beyân kâfidir.

1543. Her bir dükkân için başka bir sevda vardır. Ey oğul! Mesnevî fakr dükkânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1543. Her bir dükkân için başka bir sevda vardır. Ey oğul! Mesnevî fakr dükkânıdır.

"Dükkân", alım satım ve kâr yeridir. "Sevda"nın çeşitli anlamları vardır. Burada "arzu ve aşk" anlamları uygundur. Yani, her bir dükkânda bir çeşit mal satılır; ve bu maldan bir kâr ve fayda arzusu ve aşkı vardır. Ey oğul! Bizim Mesnevî'miz de bir fayda dükkânıdır. Fakat burada [fakr] (yoksulluk, Allah'a muhtaç olma hâli) ve yokluk satılır. Bunu alanlar ve satanlar sonsuz kâr ederler.

"Dükkân", alım satım ve kâr mahallidir. "Sevda"nın müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "arzû ve aşk" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, her bir dükkânda bir nevi' metâ' satılır; ve bu metâ'dan bir kâr ve fâide arzûsu ve aşkı vardır. Ey oğul! Bizim Mesnevîmiz dahi, bir fâide dükkânıdır. Fakat burada [fakr] ve yokluk satılır. Bunu alanlar ve satanlar ebedî kâr ederler.

1544. Pabuççu dükkânında güzel deri vardır. Eğer ağaç görürsen pabuç kalıbıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1544. Pabuççu dükkânında güzel deri vardır. Eğer ağaç görürsen pabuç kalıbıdır.

Örneğin, pabuççu dükkânında güzel deriler vardır. Orada deri alınıp satılır. Eğer deriden başka ağaç türünden bir şey görürsen, o ağaçlar pabuç kalıbı olmak üzere bulunur. Satılmak için değildir. Ne zaman ki kendinden geçtin, kendinden habersiz oldun ve nefsinin sıfatlarından fani oldun, ondan sonra her yaptığın fiilden emin olursun. Çünkü o fenâ (yok olma) hâli içinde, "Attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" (Enfal, 8/17) ayet-i kerimesi gereğince, fiilin, Hz. Peygamber'in fiili gibi, Hakk'ın fiili olur. Nasıl ki Hızır (a.s.) çocuğu öldürdüğü vakit, Hz. Musa'ya (a.s.) "Ben o fiili kendi emrimden işlemedim" (Kehf, 18/82) buyurdu. Kıssası Kehf suresinde gerçekleşmiştir.

Meselâ, pabuççu dükkânında güzel deriler vardır. Orada deri alınıp satılır. Eğer deriden başka ağaç nev'înden bir şey görür isen, o ağaçlar pabuç kalıbı olmak üzere bulunur. Satılmak için değildir. Vaktâki kendinden geçtin, bî-hod oldun ve nefsinin sıfatlarından fânî oldun, ondan sonra her yaptığın fiilden emîn olursun. Zîrâ o hâl-i fenâ içinde وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîmesi mûcibince, fiilin, Hz. Peygamber'in fiili gibi, Hakk'ın fiili olur. Nitekim Hızır (a.s.) gulâmı öldürdüğü vakit, Hz. Mûsâ (a.s.) a وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf, 18/82) ya'ni "Ben o fiili kendi emrimden işlemedim" buyurdu. Kıssası sûre-i Kehf'te vâki'dir.

1542. O zamân Hak üzerine olur, emîn üzerine değil! Onun tafsili fıkıhta beyân olunmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1542. O zaman Hak üzerine olur, emin üzerine değil! Onun ayrıntısı fıkıhta açıklanmıştır.

"Be-fıkıh"taki "bâ" harfi fazladır. "Ender" edatı fıkha aittir. "Mebîn", "beyân" mastarından ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup, "açıklanmış" anlamındadır. Buna göre "ender fıkh mebîn", "fıkıhta açıklanmıştır" demektir. Yani, eğer o kendinden geçme hâli içinde bir kimseyi öldürürsen, onun diyeti kendinden geçmiş olan emin üzerine değil, Hak üzerine olur. Bu meselenin ayrıntısı fıkıh kitaplarında açıklanmıştır. Bu Mesnevî-i Şerîf'te şeriat meseleleri hakkında bu kadar açıklama yeterlidir.

"Be-fıkıh"tâki, “bâ" zâiddir. "Ender" edâtı fıkha râci'dir. "Mebîn”, “beyân" masdarından ism-i mef'ûl olup, "beyân olunmuş" ma'nâsınadır. Binâenaleyh "ender fikh mebîn", "fıkıhta beyân olunmuştur," demek olur. Ya'ni, eğer o bîhodluk hâli içinde bir kimseyi öldürürsen, onun diyeti kendinden fânî olan emîn üzerine değil, Hak üzerine olur. Bu mes'elenin tafsîli fıkıh kitablarında beyân olunmuştur. Bu Mesnevî-i Şerîfte mesâil-i şer'iyye hakkında bu kadar beyân kâfidir.

1543. Her bir dükkân için başka bir sevda vardır. Ey oğul! Mesnevî fakr dükkânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1543. Her bir dükkân için başka bir sevda vardır. Ey oğul! Mesnevî fakr dükkânıdır.

"Dükkân", alım satım ve kâr yeridir. "Sevda"nın çeşitli anlamları vardır. Burada "arzu ve aşk" anlamları uygundur. Yani, her bir dükkânda bir çeşit mal satılır; ve bu maldan bir kâr ve fayda arzusu ve aşkı vardır. Ey oğul! Bizim Mesnevî'miz de bir fayda dükkânıdır. Fakat burada [fakr] (yoksulluk, Allah'a muhtaç olma hâli) ve yokluk satılır. Bunu alanlar ve satanlar sonsuz kâr ederler.

"Dükkân", alım satım ve kâr mahallidir. "Sevda"nın müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "arzû ve aşk" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, her bir dükkânda bir nevi' metâ' satılır; ve bu metâ'dan bir kâr ve fâide arzûsu ve aşkı vardır. Ey oğul! Bizim Mesnevîmiz dahi, bir fâide dükkânıdır. Fakat burada [fakr] ve yokluk satılır. Bunu alanlar ve satanlar ebedî kâr ederler.

1544. Pabuççu dükkânında güzel deri vardır. Eğer ağaç görürsen pabuç kalıbıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1544. Pabuççu dükkânında güzel deri vardır. Eğer ağaç görürsen pabuç kalıbıdır.

Örneğin, pabuççu dükkânında güzel deriler vardır. Orada deri alınıp satılır. Eğer deriden başka ağaç türünden bir şey görürsen, o ağaçlar pabuç kalıbı olmak üzere bulunur. Satılmak için değildir.

Meselâ, pabuççu dükkânında güzel deriler vardır. Orada deri alınıp satılır. Eğer deriden başka ağaç nev'înden bir şey görür isen, o ağaçlar pabuç kalıbı olmak üzere bulunur. Satılmak için değildir.

1545. Kazzâzların nezdinde kül renkli ibrişim olur. Eğer demir olursa, arşın için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1545. İpekçilerin yanında kül renkli ibrişim olur. Eğer demir olursa, arşın içindir.

"Kazzâz", ipekçi; "edken", siyaha yakın kül renkli anlamındadır. Yani, ipekçilerin yanında kül renkli ibrişim olur. Eğer ipekten ve ibrişimden başka demir görürsen, o ipek ölçmek için kullanılan arşındır. Orada satılan bir şey değildir.

“Kazzâz”, ipekçi; “edken”, siyâha mâil kül renkli ma'nâsınadır. Ya'ni, ipekçilerin nezdinde kül renkli ibrişim olur. Eğer ipekten ve ibrişimden başka demir görür isen, o ipek ölçmek için kullanılan arşındır. Orada satılan bir şey değildir.

1546. Bizim Mesnevîmiz vahdet dükkânıdır. Birin gayrı her ne görür isen o puttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1546. Bizim Mesnevî'miz vahdet dükkânıdır. Bir'den başka her ne görürsen o puttur.

Bizim Mesnevî'miz ise vahdet (birlik) dükkânıdır. Bu dükkânda Hakk yolcusu olanlara vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı satılır ve öğretilir. Eğer Mesnevî-i Şerîf'te o hakiki tek varlıktan başka kıssaların ve hikâyelerin şekillerini görürsen, bunlar asıl maksat değildir. Put hükmünde olan çokluklardır. O vahdeti öğretmek için kullanılan misaller ve ölçülerdir.

Bizim Mesnevîmiz ise vahdet dükkânıdır. Bu dükkânda tâliblere vahdet-i vücûd sırrı satılır ve ta'lim olunur. Eğer Mesnevî-i Şerîfte o vücûd-i vâhid-i hakîkîden başka kıssaların ve hikâyelerin sûretlerini görür isen, bunlar maksûd-bizzât değildir. Put mesâbesinde olan keserâttır. O vahdeti ta'lîm için kullanılan misâller ve ölçülerdir.

1547. Putu medh etmek âmmenin tuzağı içindir. Bil ki, "el-Garanîku'l-ula" böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1547. Putu övmek, halkın tuzağı içindir. Bil ki, "el-Garanîku'l-ula" böyledir.

Eğer "Vahdet dükkânı olan Mesnevî'de put hükmünde olan kesretlerin (çoklukların) ne faydası vardır?" diye sorarsan, deriz ki: Putu dile alıp övmek, avamı vahdet tarafına avlamak için bir tuzaktır. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Necm sûresini müminler ile kâfirlerden oluşan bir topluluk içinde okuduğu zaman, أفرأيتم اللَّاتِ وَالْعَرَى وَ مَنَاتَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19) yani "İlah olarak Lât ve Uzzâ ve diğer üçüncü Menât'ı mı gördünüz?" ayetinden sonra, şerefli dillerinden تلك الغرانيق العلى فان شفاعتهن لترتجى yani "Bunlar yüce gurnûklardır ve onların şefaatleri elbette ümit olunur" ifadesi ortaya çıktı. Bu sebeple hem müminler hem de kâfirler birlikte secde ettiler. Gerçi müminlerin secdesi Hak için ve kâfirlerin secdesi ise putları övüldüğü için idi. Fakat bu suret âleminde iki zıddın bir araya gelmesi gerçekleşti ve suretî bir vahdet meydana geldi. "Gurnûk", "boynu uzun su kuşu ve yumuşak tenli delikanlı" anlamlarındadır. "Garânîk", bu kelimenin çoğuludur. Bu kıraati takiben Cibrîl-i Emîn (a.s.) geldi. Bu ifadenin Kur'an'dan olmadığını ve

Eğer "Vahdet dükkânı olan Mesnevîde put mesâbesinde olan keserâtın ne fâidesi vardır?" diye sorarsan deriz ki: Putu lisâna alıp medh etmek avâmmı vahdet tarafına avlamak için bir tuzaktır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz Ve'n-Necm sûre-i şerîfesini mü'minler ile kâfirlerden mürekkeb bir cem'iyet içinde okuduğu vakit أفرأيتم اللَّاتِ وَالْعَرَى وَ مَنَاتَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19) ya'ni "İlâh olarak Lât ve Uzzâ ve diğer üçüncü Menât'ı mı gördünüz?" âyetinden sonra lisân-ı şeriflerinden تلك الغرانيق العلى فان شفاعتهن لترتجى ya'ni "Bunlar âlî gurnûklardır ve onların şefâatleri elbette ümîd olunur" ibâresi zâhir oldu. Binâénaleyh hem mü'minler ve hem de kâfirler müttahiden secde ettiler. Gerçi mü'minlerin secdesi Hak için ve kâfirlerin secdesi ise putları medh olunduğu için idi. Fakat bu âlem-i sûrette iki zıddın ictimâ'ı vâki' oldu ve vahdet-i sûrî husûle geldi. "Gurnûk", "boynu uzun su kuşu ve yumuşak tenli delikanlı" ma'nâlarınadır. "Garânîk", bu kelimenin cem'idir. Bu kırâatı müteâkıb Cibrîl-i Emîn geldi. Bu ibârenin Kur'ân'dan olmadığını ve

1545. Kazzâzların nezdinde kül renkli ibrişim olur. Eğer demir olursa, arşın için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1545. İpekçilerin yanında kül renkli ibrişim olur. Eğer demir olursa, arşın için olur.

"Kazzâz", ipekçi; "edken", siyaha yakın kül renkli anlamındadır. Yani, ipekçilerin yanında kül renkli ibrişim olur. Eğer ipekten ve ibrişimden başka demir görürsen, o ipek ölçmek için kullanılan arşındır. Orada satılan bir şey değildir.

"Kazzâz", ipekçi; "edken", siyâha mâil kül renkli ma'nâsınadır. Ya'ni, ipekçilerin nezdinde kül renkli ibrişim olur. Eğer ipekten ve ibrişimden başka demir görür isen, o ipek ölçmek için kullanılan arşındır. Orada satılan bir şey değildir.

1546. Bizim Mesnevî'miz vahdet dükkânıdır. Birin gayrı her ne görür isen o puttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1546. Bizim Mesnevî'miz vahdet dükkânıdır. Bir'den başka her ne görürsen o puttur.

Bizim Mesnevî'miz ise vahdet dükkânıdır. Bu dükkânda Hakk Yolcularına vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı satılır ve öğretilir. Eğer Mesnevî-i Şerîf'te o hakiki tek varlıktan başka kıssaların ve hikâyelerin şekillerini görürsen, bunlar asıl maksat değildir. Put hükmünde olan çokluklardır. O vahdeti öğretmek için kullanılan misaller ve ölçülerdir.

Bizim Mesnevîmiz ise vahdet dükkânıdır. Bu dükkânda tâliblere vahdet-i vücûd sırrı satılır ve ta'lim olunur. Eğer Mesnevî-i Şerîfte o vücûd-i vâhid-i hakîkîden başka kıssaların ve hikâyelerin sûretlerini görür isen, bunlar maksûd-bizzât değildir. Put mesâbesinde olan keserâttır. O vahdeti ta'lîm için kullanılan misâller ve ölçülerdir.

1547. Putu medh etmek âmmenin tuzağı içindir. Bil ki, "el-Garanîku'l-ula" böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1547. Putu övmek, halkın tuzağı içindir. Bil ki, "el-Garanîku'l-ula" böyledir.

Eğer "Vahdet dükkânı olan Mesnevî'de put mesâbesinde olan keserâtın (çoklukların) ne faydası vardır?" diye sorarsan, deriz ki: Putu dile alıp övmek, avâmı (halkı) vahdet tarafına avlamak için bir tuzaktır. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ve'n-Necm sûre-i şerîfesini müminler ile kâfirlerden oluşan bir topluluk içinde okuduğu vakit, أفرأيتم اللَّاتِ وَالْعَرَى وَ مَنَاتَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19) yani "İlah olarak Lât ve Uzzâ ve diğer üçüncü Menât'ı mı gördünüz?" ayetinden sonra, şerefli dillerinden تلك الغرانيق العلى فان شفاعتهن لترتجى yani "Bunlar yüce gurnûklardır ve onların şefaatleri elbette ümit olunur" ifadesi ortaya çıktı. Bu sebeple hem müminler hem de kâfirler birlikte secde ettiler. Gerçi müminlerin secdesi Hak için ve kâfirlerin secdesi ise putları övüldüğü için idi. Fakat bu suret âleminde iki zıddın bir araya gelmesi meydana geldi ve suretî vahdet (görünüşte birlik) oluştu. "Gurnûk", "boynu uzun su kuşu ve yumuşak tenli delikanlı" anlamlarındadır. "Garânîk", bu kelimenin çoğuludur. Bu kıraatı müteakip Cibrîl-i Emîn geldi. Bu ifadenin Kur'an'dan olmadığını ve şeytanın ilka'sı (vesvesesi) bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri pek ziyade kederlendi ve şerefli kalplerine büyük bir korku hâkim oldu. Yüce Allah hazretleri teselli buyurup, Hacc sûresinde olan وما أرسلنا من قبلك من رسول ولا نبي إلا إذا تمنى ألقى الشيطان في أمنيته فينسخ الله ما يلقي الشيطان ثم يحكم الله آياته والله عليم حكيم . ليَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ (Hacc, 22/52-53) yani “Ey Resûlüm! Biz senden evvel bir resûl ve nebî göndermedik, ancak o resûl ve nebî kendi tarafından bir şey temenni ettiği vakit, şeytan onun murad ettiği şeye ilka ederdi. Müteakiben Yüce Allah şeytanın ilka ettiği şeyi bozar, sonra Yüce Allah kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Ve Yüce Allah alîm (her şeyi bilen) ve hakîmdir (hikmet sahibidir). Çünkü Yüce Allah şeytanın ilka ettiği şeyi, kalplerinde maraz (hastalık) olanlar ve kalpleri katı olanlar için fitne ve imtihan kılar" ayet-i kerîmesini indirdi.

Bu mesele hakkında tefsir âlimlerinin ihtilafları vardır. Bazıları bu haber uydurmadır, asla meydana gelmemiştir; çünkü şeytan vahye karışamaz, derler. Ve bazıları da bu ifadeyi okuyan peygamber değil idi; şeytan idi, derler. Sözün özü, bu ihtilafların sebep ve gerekçeleriyle burada zikri uzundur. Şeytanın ilka'sı meselesi yukarıda zikrolunan ayet-i kerîme ile sabittir. Hz. Pîr (Mevlânâ) aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şerîflerinde dikkate almazlar. Nasıl ki gelecek beyitte bu vak'ada bir ilahi sır olduğu beyan buyurulmuştur.

Vak'anın iç yüzüne gelince, şu mütalaalar vardır: Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabının 57. babının birinci faslında şöyle buyururlar: اعلم ان الله تعالى لما خلق النفس المحمدية من ذاته وذات الحق جامعة للضدين خلق الملائكة العالين من حيث صفات الجمال والنور والهدى من نفس محمد صلى الله عليه و سلم كما سبق بيانه وخلق ابليس واتباعه من حيث صفات الجلال والظلمة والضلال من نفس محمد صلى الله عليه و سلم ... الخ . Yani "Bilinmeli ki, Yüce Allah nefs-i Muhammediyye'yi (Hz. Muhammed'in ruhunu) zatından yarattığı vakit, oysa Hak'ın zatı iki zıddı bir araya getiricidir. Cemâl (güzellik), nur ve hüdâ (doğru yol) sıfatları cihetinden Muhammedî nefisten (s.a.v.) yüce melekleri yarattı; ve celâl (ululuk), zulmet (karanlık) ve dalâl (sapıklık) sıfatları cihetinden dahi Muhammedî nefisten (s.a.v.) İblîs'i ve ona uyanları yarattı ilh..."

Bu beyandan anlaşılır ki, hakikat-i Muhammediyye İblîs'i dahi kuşatır. Şerefli sûre okunan yerde cemâl ehli olan müminler bulunduğu gibi, celâl ehli olan kâfirler de var idi. Zıddı bir araya getirici olan hakikat-i Muhammediyye'den inen şerefli sûre, bu bir araya getiricilik sebebiyle, dalalet ehline ait olan ifade dahi, bu hakikat-i Muhammediyye'nin celâl dili ile okunmuş oldu. Bunun üzerine orada secde etmeyen bir fert kalmadı; ve bu suret ve şehadet (görünen) âleminde dahi, iki zıddı bir araya getiriciliğin sırrı ortaya çıktı. Fakat Resûl-i Ekrem hazretlerinin Muhammedî taayyünü (belirginleşmesi) ism-i Hâdî'nin (doğru yolu gösteren ismin) en mükemmel mazharı (tecelli yeri) olduğundan, bu celâl dili, cemâl diline muhalif idi. Bu bakış açısından Yüce Allah, cemâl dili ile okunan Kur'an ayetlerinden, celâl dili ile okunan ifadeleri bozdu ve neshetti (hükmünü kaldırdı) ve cemâl ayetlerini sağlamlaştırdı.

Eğer "Vahdet dükkânı olan Mesnevî'de put mesâbesinde olan keserâtın ne fâidesi vardır?" diye sorarsan deriz ki: Putu lisâna alıp medh etmek avâmmı vahdet tarafına avlamak için bir tuzaktır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz Ve'n-Necm sûre-i şerîfesini mü'minler ile kâfirlerden mürekkeb bir cem'iyet içinde okuduğu vakit أفرأيتم اللَّاتِ وَالْعَرَى وَ مَنَاتَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19) ya'ni "İlâh olarak Lât ve Uzzâ ve diğer üçüncü Menât'ı mı gördünüz?" âyetinden sonra lisân-ı şeriflerinden تلك الغرانيق العلى فان شفاعتهن لترتجى ya'ni "Bunlar âlî gurnûklardır ve onların şefâatleri elbette ümîd olunur" ibâresi zâhir oldu. Binâenaleyh hem mü'minler ve hem de kâfirler müttahiden secde ettiler. Gerçi mü'minlerin secdesi Hak için ve kâfirlerin secdesi ise putları medh olunduğu için idi. Fakat bu âlem-i sûrette iki zıddın ictimâ'ı vâki' oldu ve vahdet-i sûrî husûle geldi. "Gurnûk", "boynu uzun su kuşu ve yumuşak tenli delikanlı" ma'nâlarınadır. "Garânîk", bu kelimenin cem'idir. Bu kırâatı müteâkıb Cibrîl-i Emîn geldi. Bu ibârenin Kur'ân'dan olmadığını ve şeytanın ilkāsı bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem haz- retleri pek ziyâde kederlendi ve kalb-i şerîflerine büyük bir korku müstevlî oldu. Hak Teâlâ hazretleri teselli buyurup, sûre-i Hacc'da olan وما أرسلنا من قبلك من رسول ولا نبي إلا إذا تمنى ألقى الشيطان في أمنيته فينسخ الله ما يلقي الشيطان ثم يحكم الله آياته والله عليم حكيم . ليَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ (Hacc, 22/52-53) ya'ni “Ey Resûlum! Biz senden evvel bír resûl vé nebî gönderme- dik, ancak o resûl ve nebî kendi tarafından bir şey temennî ettiği vakit, şey- tan onun murâd ettiği şeye ilkā ederdi. Müteâkıben Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi bozar, sonra Allâh Teâlâ kendi âyâtını tahkîm eder. Ve Allâh Teâlâ alîm ve hakîmdir. Çünkü Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi, kalblerinde ma- raz olanlar ve kalbleri kāsiye olanlar için fitne ve imtihân kılar" âyet-i kerî- mesini inzâl buyurdu.

Bu mes'ele hakkında tefsîr âlimlerinin ihtilafları vardır. Ba'zıları bu ha- ber uydurmadır, asla vâki' değildir; zîrâ şeytan vahye karışamaz, derler. Ve ba'zıları da bu ibâreyi okuyan peygamber değil idi; şeytan idi, derler. Vel- hâsıl bu ihtilafatın esbâb-ı mûcibesiyle burada zikri uzundur. Şeytanın ilkāsı mes'elesi yukarıda zikrolunan âyet-i kerîme ile sâbittir. Hz. Pîr aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şerîflerinde kāle almazlar. Nitekim âtîdeki beyitte bu vak'ada bir sırr-ı ilâhî olduğu beyân buyurulmuştur.

Vak'anın iç yüzüne gelince, şu mütâlaât vardır: Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) el- İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitâbında 57. bâbının birinci faslında şöyle buyu- rurlar: اعلم ان الله تعالى لما خلق النفس المحمدية من ذاته وذات الحق جامعة للضدين خلق الملائكة العالين من حيث صفات الجمال والنور والهدى من نفس محمد صلى الله عليه و سلم كما سبق بيانه وخلق ابليس واتباعه من حيث صفات الجلال والظلمة والضلال من نفس محمد صلى الله عليه و سلم ... الخ . Ya'ni “ Ma'lûm olsun ki, Allâh Teâlâ vaktâki nefs-i muhammediyyeyi zâtından ya- rattı, halbuki zât-ı Hak iki zıddı cem' edicidir. Cemâl ve nûr ve hüdâ sıfatları cihetinden nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den melâike-i âlîni yarattı; ve celâl ve zulmet ve dalâl sıfatları cihetinden dahi nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den İblîs'i ve etbâ'ını yarattı ilh..."

Bu beyândan anlaşılır ki, hakîkat-i muhammediyye İblîs'i dahi muhîttir. Sûre-i Şerîfe okunan mahalde ashâb-ı cemâl olan mü'minler bulunduğu gi- bi, ashâb-ı celâl olan kâfirler de var idi. Zıddı câmi' olan hakikat-i muham- mediyyeden nâzil olan sûre-i şerîfe, bu câmiiyet hasebiyle, ehl-i dalâle âid olan ibâre dahi, bu hakîkat-i muhammediyyenin lisân-ı celâli ile okunuver- di. Bunun üzerine orada secde etmeyen bir ferd kalmadı; ve bu âlem-i sû- rette ve şehadette dahi, zıddeyni câmiiyetin sırrı inkişaf etti. Fakat Resûl-i şeytanın ilkāsı bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri pek ziyâde kederlendi ve kalb-i şerîflerine büyük bir korku müstevlî oldu. Hak Teâlâ hazretleri teselli buyurup, sûre-i Hacc'da olan وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ . لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ (Hacc, 22/52-53) ya'ni “Ey Resûlüm! Biz senden evvel bír resûl vé nebî göndermedik, ancak o resûl ve nebî kendi tarafından bir şey temennî ettiği vakit, şeytan onun murâd ettiği şeye ilkā ederdi. Müteâkıben Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi bozar, sonra Allâh Teâlâ kendi âyâtını tahkîm eder. Ve Allâh Teâlâ alîm ve hakîmdir. Çünkü Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi, kalblerinde maraz olanlar ve kalbleri kāsiye olanlar için fitne ve imtihân kılar" âyet-i kerîmesini inzâl buyurdu.

Bu mes'ele hakkında tefsîr âlimlerinin ihtilafları vardır. Ba'zıları bu haber uydurmadır, asla vâki' değildir; zîrâ şeytan vahye karışamaz, derler. Ve ba'zıları da bu ibâreyi okuyan peygamber değil idi; şeytan idi, derler. Velhâsıl bu ihtilafatın esbâb-ı mûcibesiyle burada zikri uzundur. Şeytanın ilkāsı mes'elesi yukarıda zikrolunan âyet-i kerîme ile sâbittir. Hz. Pîr aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şerîflerinde kāle almazlar. Nitekim âtîdeki beyitte bu vak'ada bir sırr-ı ilâhî olduğu beyân buyurulmuştur.

Vak'anın iç yüzüne gelince, şu mütâlaât vardır: Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitâbında 57. bâbının birinci faslında şöyle buyururlar: اعلم ان الله تعالى لما خلق النفس المحمدية من ذاته وذات الحق جامعة للضدين خلق الملائكة العالين من حيث صفات الجمال والنور والهدى من نفس محمد صلى الله عليه و سلم كما سبق بيانه وخلق ابليس واتباعه من حيث صفات الجلال والظلمة والضلال من نفس محمد صلى الله عليه و سلم ... الخ . Ya'ni "Ma'lûm olsun ki, Allâh Teâlâ vaktâki nefs-i muhammediyyeyi zâtından yarattı, halbuki zât-ı Hak iki zıddı cem' edicidir. Cemâl ve nûr ve hüdâ sıfatları cihetinden nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den melâike-i âlîni yarattı; ve celâl ve zulmet ve dalâl sıfatları cihetinden dahi nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den İblîs'i ve etbâ'ını yarattı ilh..."

Bu beyândan anlaşılır ki, hakîkat-i muhammediyye İblîs'i dahi muhîttir. Sûre-i Şerîfe okunan mahalde ashâb-ı cemâl olan mü'minler bulunduğu gibi, ashâb-ı celâl olan kâfirler de var idi. Zıddı câmi' olan hakikat-i muhammediyyeden nâzil olan sûre-i şerîfe, bu câmiiyet hasebiyle, ehl-i dalâle âid olan ibâre dahi, bu hakîkat-i muhammediyyenin lisân-ı celâli ile okunuverdi. Bunun üzerine orada secde etmeyen bir ferd kalmadı; ve bu âlem-i sûrette ve şehadette dahi, zıddeyni câmiiyetin sırrı inkişaf etti. Fakat Resûl-i Ekrem hazretlerinin taayyün-i Muhammedîsi ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu lisân-ı celâlî, lisân-ı cemâlîye muhalif idi. Bu nokta-i nazardan Hak Teâlâ, lisân-ı cemâlî ile okunan âyât-i kur'âniyyeden, lisân-ı celâlî ile okunan ibâreleri bozdu ve nesh etti ve âyât-i cemâliyyeyi tahkîm buyurdu.

1548. Ve'n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1548. Necm Suresi'nde acele okundu. Fakat o bir fitne idi, sureden değildi.

Yani bu Necm Suresi'nde celâl diliyle acele okunan ifade, surenin içeriğinden olmayıp, kalplerinde küfür ve inkâr hastalığı olan kimseler için bir fitne ve ilâhî imtihan idi; ve fitne ile imtihanın sırrı şudur ki: şerefli sure okunurken hem hidayet hem de dalalet ifadeleri zikredildi. Orada bulunan insanlardan ezelî saadetleri sabit olanlar, hidayet ifadesine; ezelî şekavetleri sabit olanlar da dalalet ifadesine bakıp secde ettiler. Buna göre bir grubun fiilî hidayetleri ve bir grubun fiilî dalaletleri ortaya çıktı. Çünkü bu şehadet âlemi, fiiller âlemidir; ve neticede فَللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) yani "Yüce Allah için tam ve kesin delil sabittir" ayet-i kerimesinin sırrı aşikâr oldu.

Ya'ni bu Ve'n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihanın sırrı budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekāvet-i ezeliyyeleri sabit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyyeleri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehadet âlem-i ef'âldir; ve neticede فَللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) ya'ni "Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesinin sırrı âşikâr oldu.

1549. Bütün kâfirler o zamân secde edici oldular. Kapıya baş vurdukları dahi bir sır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1549. Bütün kâfirler o zaman secde edici oldular. Kapıya baş vurmaları dahi bir sır idi.

Dalâlet (doğru yoldan sapma) ifadesine göre bütün kâfirler secde edici oldular. Bunların hepsinin, zıtları bir araya getiren Hak Zât'ın kapısına baş vurmaları dahi bir sır idi.

İbâre-i dalâlete nazaran bütün kâfirler secde edici oldular. Bunların hepsinin ezdâdı câmi' olan zât-ı Hakk'ın kapısına baş vurdukları dahi bir sır idi.

1550. Bundan sonra dolambaç ve uzak birtakım söz vardır. Süleymân ile ol ve şeytanlara karışma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1550. Bundan sonra dolambaçlı ve uzak birtakım söz vardır. Süleyman ile ol ve şeytanlara karışma!

Bizim bu açıklamalarımızdan sonra, bu mesele hakkında, bu çokluk âlemine ve ikilik âlemine ait dolambaçlı ve birlikten uzak birtakım sözler vardır ki, fikirleri bu ikilik sanısı içinde boğulmuş olan âlimler tarafından söylenmiştir. Ey Hakk Yolcusu! Sanı kuvveti (kuvve-i vâhime) şeytanlarına karışma! Zamanın Süleyman'ı gibi olan insân-ı kâmil ile beraber ol ve ona tabi ol! Ve onun ledünnî (ilahi sırlarla dolu) ve sanı şeytanından arınmış olan sözlerini dinle! Ekrem hazretlerinin Muhammedî taayyünü (Hz. Muhammed'in ilahi isimlerdeki tecellisi) Hâdî isminin en tam mazharı (tecelli yeri) olduğundan, bu celâlî dil (kahredici, azametli dil), cemâlî dile (güzellik ve lütuf dili) muhalif idi. Bu bakış açısından Yüce Allah, cemâlî dil ile okunan Kur'an ayetlerinden, celâlî dil ile okunan ifadeleri bozdu ve neshetti (hükmünü kaldırdı) ve cemâlî ayetleri pekiştirdi.

Bizim bu beyânâtımızdan sonra, bu mes'ele hakkında, bu âlem-i keserâta ve ikilik âlemine müteallık dolambaç ve vahdetten uzak birtakım sözler vardır ki, fikirleri bu ikilik vehmi içinde müstağrak olan âlimler tarafından îrâd edilmiştir. Ey sâlik! Kuvve-i vâhime şeytanlarına karışma! Süleymân-ı zamân gibi olan insân-ı kâmil ile beraber ve ona tâbi' ol! Ve onun ledünnî ve vehim şeytanından ârî olan kelâmlarını dinle! Ekrem hazretlerinin taayyün-i Muhammedîsi ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu lisân-ı celâlî, lisân-ı cemâlîye muhalif idi. Bu nokta-i nazardan Hak Teâlâ, lisân-ı cemâlî ile okunan âyât-i kur'âniyyeden, lisân-ı celâlî ile okunan ibâreleri bozdu ve nesh etti ve âyât-i cemâliyyeyi tahkîm buyurdu.

1548. Ve'n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1548. Ve'n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.

Yani bu Ve'n-Necm sûresinde celâl diliyle acele okunan ifade sûrenin içeriğinden olmayıp, kalplerinde küfür ve inkâr hastalığı olan kimseler için bir fitne ve ilâhî imtihan idi; ve fitne ve imtihanın sırrı şudur ki: şerefli sûre okunurken hem hidayet hem de dalalet (sapıklık) ifadeleri zikredildi. Orada bulunan insanlardan ezelî saadetleri sabit olanlar, hidayet ifadesine; ezelî şekavetleri (mutsuzlukları) sabit olanlar da dalalet ifadesine bakıp secde ettiler. Bu sebeple bir grubun fiilî hidayetleri ve bir grubun fiilî dalaletleri ortaya çıktı. Çünkü bu şehadet âlemi (görünen âlem) fiiller âlemidir; ve neticede فَللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) yani "Yüce Allah için tam ve kesin delil sabittir" ayet-i kerimesinin sırrı aşikâr oldu.

Ya'ni bu Ve'n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihanın sırrı budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekāvet-i ezeliyyeleri sabit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyyeleri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehadet âlem-i efâl-dir; ve neticede فَللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) ya'ni "Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesinin sırrı âşikâr oldu.

1549. Bütün kâfirler o zamân secde edici oldular. Kapıya baş vurdukları dahi bir sır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1549. Bütün kâfirler o zaman secde edici oldular. Kapıya baş vurmaları dahi bir sır idi.

Dalâlet (doğru yoldan sapma) ifadesine göre bütün kâfirler secde edici oldular. Bunların hepsinin, zıtları bir araya getiren Hak Zât'ın kapısına baş vurmaları dahi bir sır idi.

İbâre-i dalâlete nazaran bütün kâfirler secde edici oldular. Bunların hepsinin ezdâdı câmi' olan zât-ı Hakk'ın kapısına baş vurdukları dahi bir sır idi.

1550. Bundan sonra dolambaç ve uzak birtakım söz vardır. Süleymân ile ol ve şeytanlara karışma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1550. Bundan sonra dolambaçlı ve uzak birtakım sözler vardır. Süleyman ile ol ve şeytanlara karışma!

Bizim bu açıklamalarımızdan sonra, bu mesele hakkında, bu kesret (çokluk) âlemine ve ikilik âlemine ilişkin dolambaçlı ve vahdetten (birlik) uzak birtakım sözler vardır ki, fikirleri bu ikilik sanısı içinde boğulmuş olan âlimler tarafından söylenmiştir. Ey Hakk Yolcusu! Sanı kuvveti (kuvve-i vâhime) şeytanlarına karışma! Zamanın Süleyman'ı gibi olan insân-ı kâmil ile beraber ve ona tâbi ol! Ve onun ledünnî (ilahi sırlarla ilgili) ve sanı şeytanından arınmış olan sözlerini dinle!

Bizim bu beyânâtımızdan sonra, bu mes'ele hakkında, bu âlem-i keserâta ve ikilik âlemine müteallık dolambaç ve vahdetten uzak birtakım sözler vardır ki, fikirleri bu ikilik vehmi içinde müstağrak olan âlimler tarafından îrâd edilmiştir. Ey sâlik! Kuvve-i vâhime şeytanlarına karışma! Süleymân-ı zamân gibi olan insân-ı kâmil ile beraber ve ona tâbi' ol! Ve onun ledünnî ve vehim şeytanından ârî olan kelâmlarını dinle!

## Sûfî ve kādı hikâyesine rücû'

1551. Haydi, sûfî ve kādının ve o acizin acizi olan zayıf sitemkarın sözünü getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1551. Haydi, sûfînin ve kadının ve o acizin acizi olan zayıf sitemkarın sözünü getir!

"Zâr" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Bir anlamı da, Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre, "acz ve keder" demektir. Bundan dolayı "inleme"ye ve "ağlama"ya ve "zayıf"a sıfat olur. Bu durumda "zaîf-i zâr zâr", "acizin acizi olan zayıf" anlamına gelir.

“Zâr”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da Bahâr-ı Acem'in beyânına göre “acz ve keder” demektir. Bundan dolayı “nâle”ye ve “girye”ye ve “zayıf”a sıfat olur. Bu hâlde “zaîf-i zâr zâr”, “âcizin âcizi olan zayıf” ma'nâsına gelir.

1552. Kadı dedi: “Ey oğul! Arşı tesbît et, tâ ki, onun üzerine hayır ve şerden bir nakış yapayım!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1552. Kadı dedi: “Ey oğul! Arşı sağlamlaştır ki, onun üzerine hayır ve şerden bir nakış yapayım!”

Birinci mısrada Arapların "ثبت العرش ثم انقش" yani “Binayı sağlamlaştır, sonra nakış yap!” atasözüne işaret buyurulur. Yani, sûfi, pek âciz bir halde olan zayıf zalimi kadıya götürdü. Kadı hastanın haline baktı. Sûfiye dedi ki: “Aleyhine edeceğim iyi ve kötü hükmün bir yeri olan şahıs lazımdır; ve benim hükmüm ise bina üzerine yapılacak nakış gibidir; ve şahıs da binaya benzer.”

Birinci mısra'da Arablar'ın ثبت العرش ثم انقش ya'ni “Binâyı tesbît et, sonra nakış et!” darb-ı meseline işaret buyurulur. Ya'ni, sûfi, pek âciz bir hâlde olan zayıf zâlimi kadıya götürdü. Kādı hastanın hâline baktı. Sûfiye dedi ki: “Aleyhine edeceğim iyi ve kötü hükmün bir mahalli olan şahıs lâzımdır; ve benim hükmüm ise binâ üzerine yapılacak nakış mesâbesindedir; ve şahıs dahi binâya benzer.”

1553. “Hani vuran? Hani intikam mahalli? Bu hastalık içinde bir hayal olmuştur.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1553. “Hani vuran? Hani intikam mahalli? Bu hastalık içinde bir hayal olmuştur.”

“Sekâm” hastalık demektir. Yani, “Ey sûfi! Sen bu kişiyi bana getirdin ama, bu adam hastalık içinde bir hayal gibi olmuştur ve kişiliği kalmamıştır. Bu sebeple sana vuran görünmez bir hâle gelmiştir; ve intikam ve hüküm ve ceza mahalli olmaktan çıkmıştır.”

“Sekām” hastalık demektir. Ya'ni, “Ey sûfi! Sen bu şahsı bana getirdin ama, bu adam hastalık içinde bir hayal gibi olmuştur ve şahsiyeti kalmamıştır. Binâenaleyh sana vuran görünmez bir hâle gelmiştir; ve intikam ve hüküm ve cezâ mahalli olmaktan çıkmıştır.”

## Sûfî ve kâdı hikâyesine rücû'

1551. Haydi, sûfî ve kâdının ve o âcizin âcizi olan zayıf sitemkârın sözünü getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1551. Haydi, sûfînin ve kâdının ve o âcizin âcizi olan zayıf sitemkârın sözünü getir!

"Zâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Bir anlamı da Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre "acz ve keder" demektir. Bundan dolayı "nâle"ye (inlemeye) ve "girye"ye (ağlamaya) ve "zayıf"a sıfat olur. Bu hâlde "zaîf-i zâr zâr", "âcizin âcizi olan zayıf" anlamına gelir.

“Zâr”, kelimesinin müteaddid ma’nâsı vardır. Bir ma’nâsı da Bahâr-ı Acem’in beyânına göre “acz ve keder” demektir. Bundan dolayı “nâle”ye ve “girye”ye ve “zayıf”a sıfat olur. Bu hâlde “zaîf-i zâr zâr”, “âcizin âcizi olan zayıf” ma’nâsına gelir.

1552. Kadı dedi: “Ey oğul! Arşı tesbît et, tâ ki, onun üzerine hayır ve şerden bir nakış yapayım!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1552. Kadı dedi: “Ey oğul! Arşı sağlamlaştır ki, onun üzerine hayır ve şerden bir nakış yapayım!”

Birinci mısrada Arapların "Binayı sağlamlaştır, sonra nakış et!" darb-ı meseline işaret edilir. Yani, sûfî, pek âciz bir hâlde olan zayıf zâlimi kadıya götürdü. Kadı hastanın hâline baktı. Sûfîye dedi ki: “Aleyhine vereceğim iyi ve kötü hükmün bir yeri olan şahıs gereklidir; ve benim hükmüm ise bina üzerine yapılacak nakış gibidir; ve şahıs da binaya benzer.”

Birinci mısrâ’da Arablar’ın ثبت العرش ثم انقش ya’ni “Binâyı tesbît et, sonra nakış et!” darb-ı meseline işâret buyurulur. Ya’ni, sûfî, pek âciz bir hâlde olan zayıf zâlimi kâdıya götürdü. Kâdı hastanın hâline baktı. Sûfîye dedi ki: “Aleyhine edeceğim iyi ve kötü hükmün bir mahalli olan şahıs lâzımdır; ve benim hükmüm ise binâ üzerine yapılacak nakış mesâbesindedir; ve şahıs dahi binâya benzer.”

1553. “Hani vuran? Hani intikam mahalli? Bu hastalık içinde bir hayâl olmuştur.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1553. “Hani vuran? Hani intikam mahalli? Bu hastalık içinde bir hayâl olmuştur.”

"Sekâm" hastalık demektir. Yani, "Ey sûfî! Sen bu kişiyi bana getirdin ama, bu adam hastalık içinde bir hayâl gibi olmuştur ve kişiliği kalmamıştır. Bu sebeple sana vuran görünmez bir hâle gelmiştir; ve intikam ve hüküm ve ceza mahalli olmaktan çıkmıştır."

“Sekâm” hastalık demektir. Ya’ni, “Ey sûfî! Sen bu şahsı bana getirdin ama, bu adam hastalık içinde bir hayâl gibi olmuştur ve şahsiyeti kalmamıştır. Binâenaleyh sana vuran görünmez bir hâle gelmiştir; ve intikam ve hüküm ve cezâ mahalli olmaktan çıkmıştır.”

1554. "Şer' diriler ve zenginler içindir. Mezarlık ashâbına şer' nerededir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1554. "Şeriat diriler ve zenginler içindir. Mezarlık ehline şeriat nerededir?"

Yani, "Kadının meşru hükmü, dirilere ve bedensel güç itibarıyla zengin olanlara özgüdür. Ölmüş ve bedensel güç bakımından fakirleşmiş olan mezarlık ehline bu hükmün uygulanma imkânı var mıdır?" Bazı nüshalarda "ağniya" yerine "atiya" (اعتيا) geçmektedir. "Utüvv"den türemiş olan "atiyy" (عتي) kelimesinin çoğuludur, "serkeşler" demektir. Bu durumda anlam, "Şeriat dirilere, yani cismi kuvvetli olanlara ve serkeşlere özgüdür. Çünkü muhalefet onlardan kaynaklanır. Mezarlık ehlinden olan acizlerin muhalefete ve zulme gücü olmayacağından, kadının meşru hükmü ve siyaseti onlar hakkında nasıl geçerli olur?" demektir.

Ya'ni, "Kādının hükm-i meşrû'u, dirilere ve kuvvet-i cismâniyye i'tibariyle zengin olanlara mahsûsdur. Ölmüş ve kuvve-i cismâniyyece fakîr olmuş olan mezârlık ashâbına bu hükmün imkân-ı tatbîkı var mıdır?" Ba'zı nüshalarda “ağniya" yerine "atiya" (اعتيا) vâkidir. "Utüvv"den me'hûz olan "atiyy" (عتي) kelimesinin cem'idir, "serkeşler" demek olur. Bu sûrette ma'nâ, "Şer' diriler, ya'ni cismi kavî olanlara ve serkeşlere mahsûsdur. Zîrâ muhâlefet onlardan sâdır olur. Mezarlık ashâbından olan acezenin muhalefete ve zulme mecâli olmayacağından, kādının hükm-i meşrû'u ve siyaseti onlar hakkında nasıl vârid olur?" demektir.

1555. Öbür taife ki, fakîrlikten başsızdırlar; ölülerden yüz cihet daha fânîdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1555. Diğer bir grup ise, fakirlikten dolayı başsızdırlar; ölülerden yüz kat daha fânîdirler.

Bu yüce beyitte gerçek sûfilerin hâline geçiş yapılır. Yani, diğer bir grup ki, onlar gerçek sûfidirler ve nefislerinin başını riyâzât ve mücâhedât kılıçlarıyla kesip başsız kalmışlardır; ve manevî fakirlik ve yokluk içindedirler ve ölmeden önce ölmüşlerdir. Onlar doğal ölümle ölenlerden yüz yönden daha fânîdirler. Bu sebeple nefs ehli birisi onlara tecavüz etse, hâkime başvurup şikâyet etmezler ve onu mazur görürler; ve kendileri de nefisleri için kimseye tecavüz etmezler. Bu sebeple şeriat hükmünün, hükmen ölü olan bu sûfilere asla kapsamı olmaz. Çünkü şeriat hükmü, nefsi diri olup, şuna buna tecavüz edenler içindir.

Bu beyt-i şerîfte hakîkî sûfilerin hâline intikal buyurulur. Ya'ni, öbür tâife ki, onlar hakîkî sûfîdirler ve nefislerinin başını riyâzât ve mücâhedât kılıçlarıyla kesip başsız kalmışlardır; ve fakr-ı ma'nevî ve yokluk içindedirler ve ölmezden evvel ölmüşlerdir. Onlar mevt-i tabîî ile ölenlerden yüz cihetle daha fânîdirler. Binâenaleyh ehl-i nefsten birisi onlara tecavüz etse, hâkime mürâcaatla şikâyet etmezler ve onu ma'zûr görürler; ve kendileri de nefisleri için kimseye tecavüz etmezler. Binâenaleyh hükm-i şerînin hükmen ölü olan bu sûfilere asla şümülü olmaz. Zîrâ hükm-i şer'î, nefsi diri olup, şuna buna tecavüz edenler içindir.

1556. Ölmüş olan zararda bir yüzden fânîdir. Sûfiler yüz cihetten fânî oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1556. Ölmüş olan, zararda bir yönden fânîdir. Sûfiler yüz yönden fânî oldular.

Yani, doğal ölümle ölenler, cisimlerini kaybetmekle zararda bir yönden fânîdirler. Fakat iradî ölüm (nefsin isteklerini terk etme) ile ölenlerin dünyevî hayatları devam ettiği sürece an be an birçok yönden fânî oldular. Çünkü nefsin gazap, şehvet, zorbalık, kibir, kendini beğenme ve hırs gibi birçok sıfatları vardır. Her bir sıfattan fânî olmak bir ölümdür; hem de ağır bir ölümdür.

Ya'ni, mevt-i tabîî ile ölenler, cisimlerini gāib etmekle zararda bir cihetten fânîdirler. Fakat mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin hayât-ı dünyeviyyeleri devâm ettiği müddetçe anbean birçok cihetten fânî oldular. Zîrâ nefsin gazab, şehvet, tecebbür, tekebbür, ucüb ve hırs gibi birçok sıfatları vardır. Her bir sıfattan fânî olmak bir ölümdür; hem de ağır bir ölümdür.

1557. Ölüm bir katildir. Ve bu üç yüz bin; her birisi için sayısız diyet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1557. Ölüm bir katildir. Ve bu üç yüz bin (peygamberin) her biri için sayısız diyet vardır.

1554. "Şer' diriler ve zenginler içindir. Mezarlık ashâbına şer' nerededir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1554. "Şeriat diriler ve zenginler içindir. Mezarlık ehline şeriat nerededir?"

Yani, "Kadının şeriata uygun hükmü, dirilere ve bedensel güç itibarıyla zengin olanlara özgüdür. Ölmüş ve bedensel güç bakımından fakirleşmiş olan mezarlık ehline bu hükmün uygulanma imkânı var mıdır?" Bazı nüshalarda "ağniyâ" yerine "a'tiyâ" (اعتيا) geçmektedir. "Utüvv"den (azgınlık) türemiş olan "atiyy" (عتي) kelimesinin çoğuludur, "serkeşler" demektir. Bu durumda anlam, "Şeriat dirilere, yani bedeni güçlü olanlara ve serkeşlere özgüdür. Çünkü karşı çıkma onlardan kaynaklanır. Mezarlık ehlinden olan âcizlerin karşı çıkmaya ve zulme gücü olmayacağından, kadının şeriata uygun hükmü ve siyaseti onlar hakkında nasıl geçerli olur?" demektir.

Ya'ni, "Kādının hükm-i meşrû'u, dirilere ve kuvvet-i cismâniyye i'tibariyle zengin olanlara mahsûsdur. Ölmüş ve kuvve-i cismâniyyece fakîr olmuş olan mezârlık ashâbına bu hükmün imkân-ı tatbîkı var mıdır?" Ba'zı nüshalarda “ağniyâ" yerine "a'tiyâ" (اعتيا) vâki'dir. "Utüvv"den me'hûz olan "atiyy" (عتي) kelimesinin cem'idir, "serkeşler" demek olur. Bu sûrette ma'nâ, "Şer' diriler, ya'ni cismi kavî olanlara ve serkeşlere mahsûsdur. Zîrâ muhâlefete onlardan sâdır olur. Mezarlık ashâbından olan acezenin muhâlefete ve zulme mecâli olmayacağından, kādının hükm-i meşrû'u ve siyaseti onlar hakkında nasıl vârid olur?" demektir.

1555. Öbür taife ki, fakîrlikten başsızdırlar; ölülerden yüz cihet daha fânîdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1555. Diğer bir grup ise, fakirlikten dolayı başsızdırlar; ölülerden yüz kat daha fânîdirler.

Bu yüce beyitte gerçek sûfilerin hâline geçiş yapılır. Yani, diğer bir grup ki, onlar gerçek sûfidirler ve nefislerinin başını riyâzât ve mücâhedât kılıçlarıyla kesip başsız kalmışlardır; ve manevî fakirlik ve yokluk içindedirler ve ölmeden önce ölmüşlerdir. Onlar doğal ölümle ölenlerden yüz yönden daha fânîdirler. Bu sebeple nefs ehli birisi onlara tecavüz etse, hâkime başvurup şikâyet etmezler ve onu mazur görürler; ve kendileri de nefisleri için kimseye tecavüz etmezler. Bu sebeple şeriat hükmünün, hükmen ölü olan bu sûfilere asla kapsamı olmaz. Çünkü şeriat hükmü, nefsi diri olup, şuna buna tecavüz edenler içindir.

Bu beyt-i şerîfte hakîkî sûfilerin hâline intikal buyurulur. Ya'ni, öbür tâife ki, onlar hakîkî sûfîdirler ve nefislerinin başını riyâzât ve mücâhedât kılıçlarıyla kesip başsız kalmışlardır; ve fakr-ı ma'nevî ve yokluk içindedirler ve ölmezden evvel ölmüşlerdir. Onlar mevt-i tabîî ile ölenlerden yüz cihetle daha fânîdirler. Binâenaleyh ehl-i nefsten birisi onlara tecavüz etse, hâkime mürâcaatla şikâyet etmezler ve onu ma'zûr görürler; ve kendileri de nefisleri için kimseye tecavüz etmezler. Binâenaleyh hükm-i şerînin hükmen ölü olan bu sûfilere asla şümülü olmaz. Zîrâ hükm-i şer'î, nefsi diri olup, şuna buna tecavüz edenler içindir.

1556. Ölmüş olan zararda bir yüzden fânîdir. Sûfiler yüz cihetten fânî oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1556. Ölmüş olan, zararda bir yönden fânîdir. Sûfiler yüz yönden fânî oldular.

Yani, doğal ölümle ölenler, cisimlerini kaybetmekle zararda bir yönden fânîdirler. Fakat iradî ölüm (nefsin isteklerini terk etme) ile ölenlerin dünyevî hayatları devam ettiği sürece an be an birçok yönden fânî oldular. Çünkü nefsin gazap, şehvet, zorbalık, kibir, kendini beğenme ve hırs gibi birçok sıfatları vardır. Her bir sıfattan fânî olmak bir ölümdür; hem de ağır bir ölümdür.

Ya'ni, mevt-i tabîî ile ölenler, cisimlerini gāib etmekle zararda bir cihetten fânîdirler. Fakat mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin hayât-ı dünyeviyyeleri devâm ettiği müddetçe anbean birçok cihetten fânî oldular. Zîrâ nefsin gazab, şehvet, tecebbür, tekebbür, ucüb ve hırs gibi birçok sıfatları vardır. Her bir sıfattan fânî olmak bir ölümdür; hem de ağır bir ölümdür.

1557. Ölüm bir katildir. Ve bu üç yüz bin; her birisi için sayısız diyet vardır. Mevt-i tabîî ile olan ölüm bir ölüşdür; fakat bu mevt-i ihtiyârî birçok ölümdür. Her ölüm mukābilinde sayısız diyet vardır ve bu diyetler sıfât-ı rûhâniyyedir. Meselâ bir kimse "gazab"dan ölürse, diyeti "hilim"dir ve "şehvet"ten ölürse, diyeti "iffet"tir; ve "tecebbür"ün diyeti "insaf ve şefkat"tir. "Tekebbür"ün diyeti "tevâzu" ve "ucüb"ün diyeti "Hakk'a karşı tezellül"dür; ve "hırs"ın diyeti "kanâat"tir... ilh. Bu sıfât-ı rûhâniyyenin husûlü neticesinde Hak Teâlâ'nın türlü türlü tecelliyâtı vardır ki, ta'dâda gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1557. Ölüm bir katildir. Ve bu üç yüz bin; her biri için sayısız diyet vardır.

Doğal ölüm ile olan ölüm bir ölüştür; fakat bu iradî ölüm (nefsin isteklerini terk etme) birçok ölümdür. Her ölüm karşılığında sayısız diyet vardır ve bu diyetler ruhanî sıfatlardır. Örneğin bir kimse "gazap"tan ölürse, diyeti "hilim"dir ve "şehvet"ten ölürse, diyeti "iffet"tir; ve "zorbalık"ın diyeti "insaf ve şefkat"tir. "Kibir"in diyeti "tevazu" ve "kendini beğenme"nin diyeti "Hakk'a karşı alçakgönüllülük"tür; ve "hırs"ın diyeti "kanaat"tir... ve benzerleri. Bu ruhanî sıfatların elde edilmesi sonucunda Yüce Allah'ın türlü türlü tecellileri (ilahi isim ve sıfatların görünür olması) vardır ki, sayılamaz.

1558. Gerçi Hak bu kavmi def'alar ile öldürdü, diyet için anbarlar döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1558. Gerçi Hak bu kavmi defalarca öldürdü, diyet için ambarlar döktü.

Gerçi Yüce Allah bu kavmi ve bu hakiki sûfileri defalarca nefsani sıfatlarından öldürdü. Diyet için ruhani sıfatlar ve onların içindeki Rabbanî tecelliler ambarlarını döktü ve bolca verdi.

Gerçi Hak Teâlâ bu kavmi ve bu hakîkî sûfileri def'alar ile sıfât-ı nefsâniyyelerinden öldürdü. Diyet için sıfât-ı rûhâniyye ve onların zımnındaki tecelliyât-ı rabbâniyyesi anbarlarını döktü ve ibzâl etti.

1559. Her birisi sırlarda Circîs gibidirler. Altmış kerre küşte olmuş ve zinde olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1559. Her biri sırlarında Circîs gibidirler. Altmış kere öldürülmüş ve dirilmiştir.

Circîs (a.s.) Filistin'den Musul'a gönderilmiş bir peygamberdi. Musul'da mücevherlerle süslenmiş ve altın işlemeli "Aknûn" adında bir puta tapan bir padişah vardı. Hz. Circîs onu Hakk'a davet etti. O zalim hükümdar ona işkence ederek şehit etti. Yüce Allah tarafından mucize olarak diriltildi. Yine davet etti; imana gelmediler; ve o hazreti defalarca şehit ettiler ve Yüce Allah onu yine diriltti. Bu ölüp dirilmenin yedi defa olduğunu rivayet ederler. Şerefli beyitte altmış kere buyurulması, çok defa anlamını açıklamak içindir. Yani, hakiki sufiler sırlarında ve içlerinde çok kere ölüp dirilmiş olan Circîs (a.s.) gibidirler. Her bir nefsani sıfatlarının ölümünde ruh sıfatı ile dirilirler.

Circîs (a.s.) Filistin'den Musul'a gönderilmiş bir peygamber idi. Musul'da cevherler ile müzeyyen ve altın işlemeli "Aknûn" isminde bir puta tapan pâdişâh var idi. Hz. Circîs onu Hakk'a da'vet etti. O hükümdâr-ı zâlim ona işkence ederek şehîd etti. Cenâb-ı Hak tarafından mu'cize olarak ihyâ buyuruldu. Yine da'vet etti; îmâna gelmediler; ve o hazreti defaâtle şehîd ettiler ve Hak Teâlâ onu yine diriltti. Bu ölüp dirilmenin yedi def'a olduğunu rivâyet ederler. Beyt-i şerîfte altmış kerre buyurulması çok defa ma'nâsını beyân içindir. Ya'ni, hakîkî sûfiler sırlarında ve bâtınlarında çok kerre ölüp dirilmiş olan Circîs (a.s.) gibidirler. Her bir sıfat-ı nefsâniyyelerinin ölümünde sıfat-ı rûh ile dirilirler.

1560. Dâdger mızrağın zevkinden ölmüş olan "Diğer bir yara vur!" diye [1542] yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1560. Adaletli olan, mızrağın zevkinden ölmüş olduğu hâlde "Diğer bir yara vur!" diye yanar.

"Dâdger", "âdil" demektir ki, kastedilen Yüce Allah hazretleridir. "Sinân", "mızrak" demek olup, kastedilen ilâhî aşktır. Yani, gerçek sûfi, mutlak adalet sahibi olan Yüce Allah hazretlerinin sapladığı aşk mızrağının zevkinden ölmüştür. "Ey mutlak Rabb'im! O mızrağı bir daha vur!" diye yanıp yalvarır. Tabii ölümle olan ölüm bir ölüştür; fakat bu iradî ölüm birçok ölümdür. Her ölüm karşılığında sayısız diyet vardır ve bu diyetler ruhanî sıfatlardır. Örneğin bir kimse "gazap"tan ölürse, diyeti "hilim"dir ve "şehvet"ten ölürse, diyeti "iffet"tir; ve "zorbalık"ın diyeti "insaf ve şefkat"tir. "Kibir"in diyeti "tevazu" ve "kendini beğenme"nin diyeti "Hakk'a karşı alçakgönüllülük"tür; ve "hırs"ın diyeti "kanaat"tir... ve benzeri. Bu ruhanî sıfatların meydana gelmesi sonucunda Yüce Allah'ın türlü türlü tecellileri vardır ki, sayılamaz.

"Dâdger", "âdil" demektir ki murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. "Sinân", "mızrak" demek olup murâd, aşk-ı ilâhîdir. Ya'ni, hakîkî sûfi, âdil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin sapladığı aşk mızrağının zevkinden ölmüştür. "Ey Rabb-i mutlakım! O mızrağı bir daha vur!" diye yanıp yalvarır. Mevt-i tabîî ile olan ölüm bir ölüşdür; fakat bu mevt-i ihtiyârî birçok ölümdür. Her ölüm mukābilinde sayısız diyet vardır ve bu diyetler sıfât-ı rûhâniyyedir. Meselâ bir kimse "gazab"dan ölürse, diyeti "hilim"dir ve "şehvet"ten ölürse, diyeti "iffet"tir; ve "tecebbür"ün diyeti "insaf ve şefkat"tir. "Tekebbür"ün diyeti "tevâzu" ve "ucüb"ün diyeti "Hakk'a karşı tezellül"dür; ve "hırs"ın diyeti "kanâat"tir... ilh. Bu sıfât-ı rûhâniyyenin husûlü neticesinde Hak Teâlâ'nın türlü türlü tecelliyâtı vardır ki, ta'dâda gelmez.

1558. Gerçi Hak bu kavmi def'alar ile öldürdü, diyet için anbarlar döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1558. Gerçi Hak bu kavmi defalarca öldürdü, diyet için ambarlar döktü.

Gerçi Yüce Allah bu kavmi ve bu hakiki sûfileri defalarca nefsani sıfatlarından öldürdü. Diyet için ruhani sıfatlar ve onların içindeki Rabbanî tecelliler ambarlarını döktü ve bolca verdi.

Gerçi Hak Teâlâ bu kavmi ve bu hakîkî sûfileri def'alar ile sıfât-ı nefsâniyyelerinden öldürdü. Diyet için sıfât-ı rûhâniyye ve onların zımnındaki tecelliyât-ı rabbâniyyesi anbarlarını döktü ve ibzâl etti.

1559. Her birisi sırlarda Circîs gibidirler. Altmış kerre küşte olmuş ve zinde olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1559. Her biri sırlarında Circîs gibidirler. Altmış kere öldürülmüş ve dirilmiştir.

Circîs (a.s.) Filistin'den Musul'a gönderilmiş bir peygamberdi. Musul'da mücevherlerle süslenmiş ve altın işlemeli "Aknûn" adında bir puta tapan bir padişah vardı. Hz. Circîs onu Hakk'a davet etti. O zalim hükümdar ona işkence ederek şehit etti. Yüce Allah tarafından mucize olarak diriltildi. Yine davet etti; imana gelmediler; ve o hazreti defalarca şehit ettiler ve Yüce Allah onu yine diriltti. Bu ölüp dirilmenin yedi defa olduğunu rivayet ederler. Şerefli beyitte altmış kere buyurulması, çok defa anlamını açıklamak içindir. Yani, hakiki sufiler sırlarında ve içlerinde çok kere ölüp dirilmiş olan Circîs (a.s.) gibidirler. Her bir nefsani sıfatlarının ölümünde ruh sıfatı ile dirilirler.

Circîs (a.s.) Filistin'den Musul'a gönderilmiş bir peygamber idi. Musul'da cevherler ile müzeyyen ve altın işlemeli "Aknûn" isminde bir puta tapan pâdişâh var idi. Hz. Circîs onu Hakk'a da'vet etti. O hükümdâr-ı zâlim ona işkence ederek şehîd etti. Cenâb-ı Hak tarafından mu'cize olarak ihyâ buyuruldu. Yine da'vet etti; îmâna gelmediler; ve o hazreti defaâtle şehîd ettiler ve Hak Teâlâ onu yine diriltti. Bu ölüp dirilmenin yedi def'a olduğunu rivâyet ederler. Beyt-i şerîfte altmış kerre buyurulması çok defa ma'nâsını beyân içindir. Ya'ni, hakîkî sûfiler sırlarında ve bâtınlarında çok kerre ölüp dirilmiş olan Circîs (a.s.) gibidirler. Her bir sıfat-ı nefsâniyyelerinin ölümünde sıfat-ı rûh ile dirilirler.

1560. Dâdger mızrağın zevkinden ölmüş olan "Diğer bir yara vur!" diye [1542] yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1560. Adaletli olan, mızrağın zevkinden ölmüş olarak "Bir yara daha vur!" diye yanar.

"Dâdger", "âdil" demektir ki kastedilen, Yüce Allah hazretleridir. "Sinân", "mızrak" demek olup kastedilen, ilâhî aşktır. Yani, gerçek sûfi, mutlak adalet sahibi olan Yüce Allah hazretlerinin sapladığı aşk mızrağının zevkinden ölmüştür. "Ey mutlak Rabb'im! O mızrağı bir daha vur!" diye yanıp yalvarır.

"Dâdger", "âdil" demektir ki murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. "Sinân", "mızrak" demek olup murâd, aşk-ı ilâhîdir. Ya'ni, hakîkî sûfi, âdil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin sapladığı aşk mızrağının zevkinden ölmüştür. "Ey Rabb-i mutlakım! O mızrağı bir daha vur!" diye yanıp yalvarır.

1561. Vallâhi, câna tapıcı olan vücudun aşkından ölmüş olan kimse ikinci katle âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1561. Vallahi, cana tapan bedenin aşkından ölmüş olan kimse ikinci ölüme âşıktır.

"Vücut"tan kasıt, unsurlardan oluşan bedendir. "Can"dan kasıt, hayvani ruhtur. Yani, hayvani ruha tapan, unsurlardan oluşan bedenin aşk ve sevgisinden ölmüş ve fani olmuş olan kimse, bir an evvel bu bedenden kurtulmak için vallahi, ikinci ölüme daha çok âşıktır. "Birinci ölüm"den kasıt, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesidir ve "ikinci ölüm"den kasıt, bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesidir.

"Vücûd"dan murâd, vücûd-i unsuridir. "Cân"dan murâd, rûh-ı hayvânî-dir. Ya'ni, rûh-ı hayvânîye tapıcı olan vücûd-i unsurînin aşk ve muhabbetinden ölmüş ve fânî olmuş olan kimse, bir ân evvel bu vücûddan kurtulmak için vallâhi, ikinci katle daha âşıktır. "Birinci katl"den murâd, fenâ-fillâh mertebesidir ve "ikinci katl"den murâd, bekā-billâh mertebesidir.

1562. Kādı dedi ki: "Ben dirinin kaza-dârıyım. Ne vakit mezarlık ashabının hakimiyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1562. Kadı dedi ki: "Ben dirinin kaza-dârıyım. Ne vakit mezarlık ashabının hâkimiyim?"

Kadı sûfiye dedi ki: "Ben diriler hakkında hüküm vericiyim. Mezarlık ehlinden olan ölülerin hâkimi değilim! Hakkında dava ettiğin bu kimsenin ruhu cehalet ile ölüdür ve cismi mezar gibidir. Bu sebeple kendisi mezarlık ehlindendir."

Kādı sûfiye dedi ki: "Ben diriler hakkında hüküm vericiyim. Mezarlık ashâbından olan ölülerin hâkimi değilim! Hakkında da'vâ ettiğin bu kimsenin rûhu cehil ile ölüdür ve cismi mezâr gibidir. Binâenaleyh kendisi mezârlık ashâbındandır."

1563. "Eğer bu, sûrette mezar içinde harab değil ise de, mezarlar onun dûdmânına gelmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1563. "Eğer bu, görünüşte mezar içinde harap değil ise de, mezarlar onun soyuna gelmiştir."

"Pest" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, bir anlamı da "harap"tır. Gerçek ârifler katında, himmet kanadıyla Hakk'a ait kemâlât (olgunluklar) mertebelerine yükselemeyen kişi anlamındadır. "Dûdmân", "kabile ve hanedan" anlamındadır. Burada hastanın cismanî kuvvetleri kastedilir. Yani, "Bu hastanın bedeni her ne kadar görünüşte mezar içinde harap olmuş ve çürümüş değil ise de, mezarlar onun soyu hükmünde olan cismanî kuvvetlerine gelmiş ve yaklaşmıştır, yani akşama sabaha doğal ölüme mahkûmdur."

"Pest", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, bir ma'nâsı da "harâb"dır. Muhakkıklar nezdinde, himmet kanadı ile kemâlât-ı Hakkānî medâricine urûc edemeyen kimse ma'nâsınadır. "Dûdmân", "kabîle ve hanedân" ma'nâsınadır. Burada hastanın kuvâ-yı cismâniyyesi murâd buyurulur. Ya'ni, "Bu hastanın cismi her ne kadar sûrette mezâr içinde harâb olmuş ve çürümüş değil ise de, mezârlar onun dûdmânı mesâbesinde olan kuvâ-yı cismâniyyesine gelmiş ve yaklaşmıştır, ya'ni akşama sabâha mevt-i tabîîye mahkûmdur."

1564. "Sen mezar içinde ölüyü çok gördün; ey kör, sen ölüde de mezarı gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1564. "Sen mezar içinde ölüyü çok gördün; ey kör, sen ölüde de mezarı gör!"

Sen mezar içindeki ölüyü çok gördüğün için, onu âdete uygun görüp şaşırmazsın. Ey aklının gözü kör olan sûfi! Ölüde mezarı gör! Yani, insan ruhu cehalet ile ölü olan kimsenin bu ruhuna mezar gibi olan bedenini gör. Çünkü Yüce Allah bu gibiler hakkında "Şüphesiz sen ölülere işittiremezsin." (Neml, 27/80) buyurmuştur.

"Sen mezâr içindeki ölüyü çok gördüğün için, onu âdete muvâfık görüp taaccüb etmezsin. Ey aklının gözü kör olan sûfi! Ölüde mezarı gör!" Ya'ni rûh-ı insânîsi cehil ile ölü olan kimsenin bu rûhuna mezâr gibi olan cismini gör. Zîrâ Hak Teâlâ bu gibiler hakkında إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى (Neml, 27/80) ya'ni

1561. Vallâhi, câna tapıcı olan vücudun aşkından ölmüş olan kimse ikinci katle âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1561. Vallahi, cana tapan bedenin aşkından ölmüş olan kimse ikinci ölüme âşıktır.

"Vücut"tan kasıt, unsurlardan oluşan bedendir. "Can"dan kasıt, hayvani ruhtur. Yani, hayvani ruha tapan, unsurlardan oluşan bedenin aşk ve sevgisinden ölmüş ve fani olmuş olan kimse, bir an evvel bu bedenden kurtulmak için vallahi, ikinci ölüme daha çok âşıktır. "Birinci ölüm"den kasıt, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesidir ve "ikinci ölüm"den kasıt, bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesidir.

"Vücûd"dan murâd, vücûd-i unsuridir. "Cân"dan murâd, rûh-ı hayvânî-dir. Ya'ni, rûh-ı hayvânîye tapıcı olan vücûd-i unsurînin aşk ve muhabbetinden ölmüş ve fânî olmuş olan kimse, bir ân evvel bu vücûddan kurtulmak için vallâhi, ikinci katle daha âşıktır. "Birinci katl"den murâd, fenâ-fillâh mertebesidir ve "ikinci katl"den murâd, bekā-billâh mertebesidir.

1562. Kādı dedi ki: "Ben dirinin kaza-dârıyım. Ne vakit mezarlık ashabının hakimiyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1562. Kadı dedi ki: "Ben dirinin kaza-dârıyım. Ne vakit mezarlık ashabının hâkimiyim?"

Kadı sûfiye dedi ki: "Ben diriler hakkında hüküm vericiyim. Mezarlık ehlinden olan ölülerin hâkimi değilim! Hakkında dava ettiğin bu kimsenin ruhu cehalet ile ölüdür ve cismi mezar gibidir. Bu sebeple kendisi mezarlık ehlindendir."

Kādı sûfiye dedi ki: "Ben diriler hakkında hüküm vericiyim. Mezarlık ashâbından olan ölülerin hâkimi değilim! Hakkında da'vâ ettiğin bu kimsenin rûhu cehil ile ölüdür ve cismi mezâr gibidir. Binâenaleyh kendisi mezârlık ashâbındandır."

1563. "Eğer bu, sûrette mezar içinde harab değil ise de, mezarlar onun dûdmânına gelmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1563. "Eğer bu, görünüşte mezar içinde harap değil ise de, mezarlar onun soyuna gelmiştir."

"Pest" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, bir anlamı da "harap"tır. Gerçek ârifler katında, himmet kanadıyla Hakk'a ait kemâlât (olgunluklar) mertebelerine yükselemeyen kişi anlamındadır. "Dûdmân", "kabile ve hanedan" anlamındadır. Burada hastanın cismanî kuvvetleri kastedilir. Yani, "Bu hastanın bedeni her ne kadar görünüşte mezar içinde harap olmuş ve çürümüş değil ise de, mezarlar onun soyu hükmünde olan cismanî kuvvetlerine gelmiş ve yaklaşmıştır, yani akşama sabaha doğal ölüme mahkûmdur."

"Pest", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, bir ma'nâsı da "harâb"dır. Muhakkıklar nezdinde, himmet kanadı ile kemâlât-ı Hakkānî medâricine urûc edemeyen kimse ma'nâsınadır. "Dûdmân", "kabîle ve hanedân" ma'nâsınadır. Burada hastanın kuvâ-yı cismâniyyesi murâd buyurulur. Ya'ni, "Bu hastanın cismi her ne kadar sûrette mezâr içinde harâb olmuş ve çürümüş değil ise de, mezârlar onun dûdmânı mesâbesinde olan kuvâ-yı cismâniyyesine gelmiş ve yaklaşmıştır, ya'ni akşama sabâha mevt-i tabîîye mahkûmdur."

1564. "Sen mezar içinde ölüyü çok gördün; ey kör, sen ölüde de mezarı gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1564. "Sen mezar içinde ölüyü çok gördün; ey kör, sen ölüde de mezarı gör!"

Sen mezar içindeki ölüyü çok gördüğün için, onu âdete uygun görüp şaşırmazsın. Ey aklının gözü kör olan sûfi! Ölüde mezarı gör! Yani insan ruhu cehaletle ölü olan kimsenin bu ruhuna mezar gibi olan bedenini gör. Çünkü Yüce Allah bu gibiler hakkında "Ey Resûlüm! Sen ölüye işittiremezsin!" (Neml, 27/80) ve "Ve sen kabirlerde olan kimseye işittirici değilsin!" (Fâtır, 35/22) buyurdu.

"Sen mezâr içindeki ölüyü çok gördüğün için, onu âdete muvâfık görüp taaccüb etmezsin. Ey aklının gözü kör olan sûfi! Ölüde mezarı gör!" Ya'ni rûh-ı insânîsi cehil ile ölü olan kimsenin bu rûhuna mezâr gibi olan cismini gör. Zîrâ Hak Teâlâ bu gibiler hakkında إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى (Neml, 27/80) ya'ni "Ey Resûlüm! Sen ölüye işittiremezsin!" ve وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعِ مَنْ فِي الْقُبُورِ (Fâtır, 35/22) "Ve sen kabirlerde olan kimseye işittirici değilsin!" buyurdu.

1565. "Eğer bir mezârdan senin üzerine bir kerpiç düşerse, akıllar ne vakit mezârdan hak isterler?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1565. "Eğer bir mezardan senin üzerine bir kerpiç düşerse, akıllar ne zaman mezardan hak isterler?"

Örneğin, eğer bir mezardan senin üzerine bir kerpiç düşüp bir tarafına zarar verse, sen o mezardan şikâyet ederek hak talep eder misin? Akıllar hiç mezardan hak isterler mi? Cehalet ile ölü olan ruhların bedeni de mezar gibidir. Bu bedenlerin birinden sana bir tokat gelse, senin üzerine mezardan bir kerpiç düşmesine benzer.

"Meselâ, eğer bir mezârdan senin üzerine bir kerpiç düşüp bir tarafına zarar verse, sen o mezârdan şikâyet ederek hak da'vâ eder misin? Akıllar hiç mezârdan hak isterler mi? Cehil ile ölü olan rûhların cismi dahi mezâr gibidir. Bu cisimlerin birinden sana bir tokat gelse, senin üzerine mezârdan bir kerpiç düşmesine benzer."...

1566. "Ölünün öfkesi ve kîni etrafında dolaşma! Agâh ol! Hamamın nakşı ile cenk etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1566. "Ölünün öfkesi ve kini etrafında dolaşma! Uyanık ol! Hamamın nakşı ile savaşma!"

"Ölüye karşı öfkelenmek ve kin tutmak ile meşgul olma! Kendine gel! Bu ruhları cehalet ile ölü olan cisimler sahipleri, hamam duvarındaki insan suretlerine benzerler. Bu sebeple kendine gel! Bu hamam nakşı ile çekişme ve tartışma!"

"Ölüye karşı öfkelenmek ve kin tutmak ile meşgül olma! Kendine gel! Bu rûhları cehil ile ölü olan cisimler sâhibleri hamam duvarındaki insan sûretlerine benzerler. Binâenaleyh kendine gel! Bu hamam nakşı ile muhâsama ve nizâ' etme!"

1567. "Şükr et ki, sana bir diri vurmadı. Zîrâ diri olanın reddeylediğini Hak reddetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. "Şükret ki, sana diri birisi vurmadı. Çünkü diri olanın reddettiğini Hak reddetti."

Hakk'a şükret ki, sana bu tokadı ruhu diri olan bir veliyy-i kâmil (olgun veli) vurmadı. Çünkü hakikatte diri olan bir velinin reddettiği ve huzurundan kovduğu kimseyi Yüce Allah da reddetti ve izzet dergâhından kovdu.

Bilinmeli ki, kişinin reddedilmesine sebep, bir velinin ona ya kalben veya sözle yahut fiilen itiraz etmesidir. Bu sebeple bir Hakk Yolcusunun kendi mürşidine itirazı, zahirde olmasa bile, batında reddedilmişliğine alamettir.

"Hakk'a şükür et ki, sana bu tokatı rûhu diri olan bir veliyy-i kâmil vurmadı. Zîrâ hakîkatte diri olan bir velînin reddettiği ve huzûrundan kovduğu kimseyi Hak Teâlâ hazretleri dahi reddetti ve dergâh-ı izzetinden kovdu."

Ma'lum olsun ki, şahsın reddine sebeb, bir velînin ona ya kalben veyâ kavlen veyâhud fiilen i'tiraz etmesidir. Binâenaleyh bir sâlikin kendi mürşidine i'tirâzı kendisinin zâhirde olmasa bile, bâtında merdûdiyetine alâmettir.

1568. Dirilerin gazabı, Hakk'ın gazabı ve onun zahmıdır. Zîra o postu pâkîze olan Hak ile diridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1568. Dirilerin gazabı, Hakk'ın gazabı ve onun zahmıdır. Çünkü o, postu temiz olan Hak ile diridir.

Ruhları diri olan yüce evliyaların gazabı, Hakk'ın gazabı ve Hakk'ın kahrı ve zahmıdır. Çünkü onların postları ve cisimleri ruhlarının rengine boyanmıştır. "Ey Resûlüm! Sen ölüye işittiremezsin!" ve "Ve sen kabirlerde olan kimseye işittirici değilsin!" (Fatır, 35/22) buyurdu.

Ruhları diri olan evliyâ-yı kirâmın gazabı, Hakk'ın gazabı ve Hakk'ın kahrı ve zahmıdır. Zîrâ onların, postları ve cisimleri rûhlarının rengine boyan- "Ey Resûlüm! Sen ölüye işittiremezsin!" ve وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعِ مَنْ فِي الْقُبُورِ (Fatır, 35/22) "Ve sen kabirlerde olan kimseye işittirici değilsin!" buyurdu.

1565. "Eğer bir mezârdan senin üzerine bir kerpiç düşerse, akıllar ne vakit mezârdan hak isterler?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1565. "Eğer bir mezardan senin üzerine bir kerpiç düşerse, akıllar ne zaman mezardan hak isterler?"

Örneğin, eğer bir mezardan senin üzerine bir kerpiç düşüp bir tarafına zarar verse, sen o mezardan şikâyet ederek hak talep eder misin? Akıllar hiç mezardan hak isterler mi? Cehalet ile ölü olan ruhların bedeni de mezar gibidir. Bu bedenlerin birinden sana bir tokat gelse, senin üzerine mezardan bir kerpiç düşmesine benzer.

"Meselâ, eğer bir mezârdan senin üzerine bir kerpiç düşüp bir tarafına zarar verse, sen o mezârdan şikâyet ederek hak da'vâ eder misin? Akıllar hiç mezârdan hak isterler mi? Cehil ile ölü olan rûhların cismi dahi mezâr gibidir. Bu cisimlerin birinden sana bir tokat gelse, senin üzerine mezârdan bir kerpiç düşmesine benzer."...

1566. "Ölünün öfkesi ve kîni etrafında dolaşma! Agâh ol! Hamamın nakşı ile cenk etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1566. "Ölünün öfkesi ve kini etrafında dolaşma! Uyanık ol! Hamamın nakşı ile savaşma!"

"Ölüye karşı öfkelenmek ve kin tutmak ile meşgul olma! Kendine gel! Bu ruhları cehalet ile ölü olan cisimler sahipleri, hamam duvarındaki insan suretlerine benzerler. Bu sebeple kendine gel! Bu hamam nakşı ile çekişme ve tartışma!"

"Ölüye karşı öfkelenmek ve kin tutmak ile meşgül olma! Kendine gel! Bu rûhları cehil ile ölü olan cisimler sâhibleri hamam duvarındaki insan sûretlerine benzerler. Binâenaleyh kendine gel! Bu hamam nakşı ile muhâsama ve nizâ' etme!"

1567. "Şükr et ki, sana bir diri vurmadı. Zîrâ diri olanın reddeylediğini Hak reddetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. "Şükret ki, sana diri birisi vurmadı. Çünkü diri olanın reddettiğini Hak reddetti."

Hakk'a şükret ki, sana bu tokadı ruhu diri olan bir veliyy-i kâmil (olgun veli) vurmadı. Çünkü hakikatte diri olan bir velinin reddettiği ve huzurundan kovduğu kimseyi Yüce Allah da reddetti ve izzet dergâhından kovdu. Bilinmeli ki, kişinin reddedilmesine sebep, bir velinin ona ya kalben veya sözle veya fiilen itiraz etmesidir. Bu sebeple bir Hakk Yolcusunun kendi mürşidine itirazı, zahirde olmasa bile, batında reddedilmişliğine işarettir.

"Hakk'a şükür et ki, sana bu tokatı rûhu diri olan bir veliyy-i kâmil vurmadı. Zîrâ hakîkatte diri olan bir velînin reddettiği ve huzûrundan kovduğu kimseyi Hak Teâlâ hazretleri dahi reddetti ve dergâh-ı izzetinden kovdu." Ma'lum olsun ki, şahsın reddine sebeb, bir velînin ona ya kalben veyâ kavlen veyâhud fiilen i'tiraz etmesidir. Binâenaleyh bir sâlikin kendi mürşidine i'tirâzı kendisinin zâhirde olmasa bile, bâtında merdûdiyetine alâmettir.

1568. Dirilerin gazabı, Hakk'ın gazabı ve onun zahmıdır. Zîra o postu pâkîze olan Hak ile diridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1568. Dirilerin gazabı, Hakk'ın gazabı ve onun zahmıdır. Çünkü o, postu pak olan Hak ile diridir.

Ruhları diri olan yüce evliyaların gazabı, Hakk'ın gazabı ve Hakk'ın kahrı ve zahmıdır. Çünkü onların postları ve bedenleri ruhlarının rengine boyanmış olduğundan, tam bir temizlik içindedir ve nefse ait sıfatların kirleriyle kirlenmiş değildir; ve ruh Hakk'ın halifesi olup, Hakk'ın sıfatlarıyla ayakta durduğundan o veliler Hak ile diridir.

Ruhları diri olan evliyâ-yı kirâmın gazabı, Hakk'ın gazabı ve Hakk'ın kahrı ve zahmıdır. Zîrâ onların, postları ve cisimleri rûhlarının rengine boyan- mış olduğundan, tahâret-i kâmile içindedir ve sıfât-ı nefsâniyye kirleriyle mülevves değildir; ve rûh halîfe-i Hak olup, sıfât-ı Hak ile kāim bulunduğundan o velîler Hak ile diridir.

1569. Onu Hak öldürdü ve onun paçasına üfledi. Acele kasablar gibi postu ondan çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1569. Onu Hak öldürdü ve onun paçasına üfledi. Acele kasaplar gibi postu ondan çekti.

Çünkü o Hakk velisini Hak öldürdü. Nitekim hadîs-i şerîfte "من احبني قتلته ومن قتلته فانا ديته" yani "Ben beni seveni öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim!" buyurulur. Buna göre Hak, bu hadîs-i kudsî gereğince öldürdüğü kimsenin bacağı hükmünde olan cismaniyetine üfledi ve kasaplar gibi onun postunu, yani cismaniyetini üzerinden sıyırıp çıkardı ve onun ruhanîliğini ve bâtınını ortaya çıkardı; ve bu ruh, Hakk'ın halifesi olmakla, ona kendi sıfatlarını giydirdi.

Zîrâ o veliyy-i Hakk'ı Hak öldürdü. Nitekim hadîs-i şerîfte من احبني قتلته ومن قتلته فانا ديته ya'ni "Ben beni seveni öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim!" buyurulur. Binâenaleyh Hak, bu hadîs-i kudsî mûcibince öldürdüğü kimsenin bacağı mesâbesinde olan cismâniyetine üfledi ve kasaplar gibi onun postunu, ya'ni cismâniyetini üzerinden sıyırıp çıkardı ve onun rûhâniyetini ve bâtınını meydana çıkardı; ve bu rûh, halîfe-i Hak olmakla, ona kendi sıfatlarını giydirdi.

1570. Onda nefha meâba kadar bâkî geldi. Hakk'ın nefhi o kasabın nefhi gi- [1552] bi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1570. Onda nefes, meâba kadar kalıcı geldi. Hakk'ın üflemesi o kasabın üflemesi gibi olmaz.

"Meâb", "dönülecek yer" demektir. "Meâba kadar" ifadesiyle ilâhî ilim mertebesine işaret edilir. Çünkü ilâhî ilim mertebesi ikilikten uzaktır. Bu mertebe ruhanîlik mertebesinin üstündedir ve ikilik ruhanîlik mertebesine kadar devam eder. Bu sebeple üfleyenlik, üflenenlik ve üfleme bağıntıları bu mertebenin üstünde yok olur. Nitekim III. cildin 3891 ve 3892 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu: [Yani "Diğer defa melekten kurban olurum; o şey ki, vehme gelmez, o olurum. Böyle olunca yokluk olurum ve yokluk org gibi bana der ki: 'Biz O'na dönücüleriz!" (Bakara, 2/156)]

Orada velînin yükselişi hakkında açıklamalar vardır. Burada tekrarı gereksizdir. "Kasab"dan maksat ise, birtakım evliya hakikatlerini yanlış telkin ederek [halkı] sapıklığa düşürüp, manen öldüren noksan mürşidlerdir. Bu yalancı mürşidler hakkındaki açıklamalar da III. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beyitlerine kadar geçti. Yani, Hakk'ın bu üflemesi, dönülecek yer olan ilimden gelmiş olduğundan, tam bir temizlik içindedir ve nefse ait sıfatların kirleriyle kirlenmiş değildir; ve ruh Hakk'ın halifesi olup, Hakk'ın sıfatlarıyla ayakta durduğundan o velîler Hak ile diridir.

"Meâb", "rücû' edecek yer" demektir. "Meâba kadar" ta'bîriyle ilm-i ilâhî mertebesine işaret buyurulur. Zîrâ ilm-i ilâhî mertebesi ikilikten hâlîdir. Bu mertebe rûhiyet mertebesinin fevkıdır ve ikilik rûhiyet mertebesine kadar devâm eder. Binâenaleyh nâfihiyet ve menfühiyet ve nefh nisbetleri bu mertebenin fevkinde ma'dûm olur. Nitekim III. cildin 3891 ve 3892 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "Diğer def'a melekten kurbân olurum; o şey ki, vehme gelmez, o olurum. Böyle olunca adem olurum ve adem erganûn gibi bana der ki: 'Biz O'na rücû' edicileriz!" (Bakara, 2/156)]

Orada velînin urûcu hakkında îzâhât vardır. Burada tekrârı zâiddir. "Kasab"dan murâd dahi, birtakım hakāyık-ı evliyâyı yanlış telkîn ederek [halkı] dalâlete düşürüp, ma'nen öldüren nâkıs mürşidlerdir. Bu yalancı mürşidler hakkındaki îzâhât dahi III. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beyitlerine kadar geçti. Ya'ni, Hakk'ın bu üflemesi, mahall-i rücû' olan ilm-i mış olduğundan, tahâret-i kâmile içindedir ve sıfât-ı nefsâniyye kirleriyle mülevves değildir; ve rûh halîfe-i Hak olup, sıfât-ı Hak ile kāim bulunduğundan o velîler Hak ile diridir.

1569. Onu Hak öldürdü ve onun paçasına üfledi. Acele kasablar gibi postu ondan çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1569. Onu Hak öldürdü ve onun paçasına üfledi. Acele kasaplar gibi postu ondan çekti.

Çünkü o Hakk velisini Hak öldürdü. Nitekim hadîs-i şerîfte "من احبني قتلته ومن قتلته فانا ديته" yani "Ben beni seveni öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim!" buyurulur. Buna göre Hak, bu hadîs-i kudsî gereğince öldürdüğü kimsenin bacağı hükmünde olan cismaniyetine üfledi ve kasaplar gibi onun postunu, yani cismaniyetini üzerinden sıyırıp çıkardı ve onun ruhanîliğini ve bâtınını ortaya çıkardı; ve bu ruh, Hakk'ın halifesi olmakla, ona kendi sıfatlarını giydirdi.

Zîrâ o veliyy-i Hakk'ı Hak öldürdü. Nitekim hadîs-i şerîfte من احبني قتلته ومن قتلته فانا ديته ya'ni "Ben beni seveni öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim!" buyurulur. Binâenaleyh Hak, bu hadîs-i kudsî mûcibince öldürdüğü kimsenin bacağı mesâbesinde olan cismâniyetine üfledi ve kasaplar gibi onun postunu, ya'ni cismâniyetini üzerinden sıyırıp çıkardı ve onun rûhâniyetini ve bâtınını meydana çıkardı; ve bu rûh, halîfe-i Hak olmakla, ona kendi sıfatlarını giydirdi.

1570. Onda nefha meâba kadar bâkî geldi. Hakk'ın nefhi o kasabın nefhi gi- [1552] bi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1570. Onda üfleme, dönüş yerine kadar kalıcı geldi. Hakk'ın üflemesi, o kasabın üflemesi gibi olmaz.

"Meâb", "dönüş yeri" demektir. "Meâba kadar" ifadesiyle ilâhî ilim mertebesine işaret edilir. Çünkü ilâhî ilim mertebesi ikilikten uzaktır. Bu mertebe ruhanîlik mertebesinin üstündedir ve ikilik ruhanîlik mertebesine kadar devam eder. Bu sebeple üfleyen, üflenen ve üfleme bağıntıları bu mertebenin üstünde yok olur. Nasıl ki üçüncü cildin 3891 ve 3892 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu: [Yani "Diğer defa melekten kurban olurum; o şey ki, vehme gelmez, o olurum. Böyle olunca yokluk olurum ve yokluk org gibi bana der ki: 'Biz O'na dönenleriz!" (Bakara, 2/156)]

Orada velînin yükselişi hakkında açıklamalar vardır. Burada tekrarı fazladır. "Kasap"tan maksat ise, birtakım evliya hakikatlerini yanlış telkin ederek [halkı] sapıklığa düşürüp, manen öldüren noksan mürşidlerdir. Bu yalancı mürşidler hakkındaki açıklamalar da üçüncü cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beyitlerine kadar geçti. Yani, Hakk'ın bu üflemesi, dönüş yeri olan ilâhî ilim mertebesine kadar kalıcıdır. Hakk'ın bu üflemesi, Hak'tan uzak olan noksan mürşidlerin üflemesi gibi değildir. Çünkü noksan mürşidler yanlış telkinlerle, hakikat talep edenlerin nefislerini şişirip kibire düşürürler. Bunların üflemesi, kasabın koyunu öldürüp üfleyerek şişirmesine benzer.

"Meâb", "rücû' edecek yer" demektir. "Meâba kadar" ta'bîriyle ilm-i ilâhî mertebesine işaret buyurulur. Zîrâ ilm-i ilâhî mertebesi ikilikten hâlîdir. Bu mertebe rûhiyet mertebesinin fevkıdır ve ikilik rûhiyet mertebesine kadar devâm eder. Binâenaleyh nâfihiyet ve menfühiyet ve nefh nisbetleri bu mertebenin fevkinde ma'dûm olur. Nitekim III. cildin 3891 ve 3892 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "Diğer def'a melekten kurbân olurum; o şey ki, vehme gelmez, o olurum. Böyle olunca adem olurum ve adem erganûn gibi bana der ki: 'Biz O'na rücû' edicileriz!" (Bakara, 2/156)]

Orada velînin urûcu hakkında îzâhât vardır. Burada tekrârı zâiddir. "Kasab"dan murâd dahi, birtakım hakāyık-ı evliyâyı yanlış telkîn ederek [halkı] dalâlete düşürüp, ma'nen öldüren nâkıs mürşidlerdir. Bu yalancı mürşidler hakkındaki îzâhât dahi III. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beyitlerine kadar geçti. Ya'ni, Hakk'ın bu üflemesi, mahall-i rücû' olan ilm-i ilâhî mertebesine kadar bâkîdir. Hakk'ın bu üflemesi, Hak'tan uzak olan nâkıs mürşidlerin üflemesi gibi değildir. Zîrâ nâkıs mürşidler yanlış telkînât ile, tâlib-i hakîkat olanların nefislerini şişirip ucbe düşürürler. Bunların üflemesi, kasabın koyunu öldürüp üfleyerek şişirmesine benzer.

1571. İki nefha arasında çok fark vardır. Bu hep zeyndir ve o taraf hep şeyndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1571. İki üfleme arasında çok fark vardır. Bu hep güzelliktir ve o taraf hep çirkinliktir.

"Zeyn", süslemek ve süs ve güzellik; "şeyn" ise ayıp ve çirkinlik demektir. Yani, Hakk'ın üflemesi ile, kasap tabiatlı olanların üflemesi arasında çok fark vardır. Bu Hakk'ın ve Hakk'ın temsilcisi olan insân-ı kâmilin üflemesi hep güzellik; kasap tabiatlı olan noksan kişilerin üflemesi ise hep çirkinliktir.

"Zeyn", süslemek ve süs ve güzellik ve "şeyn", ayıp ve çirkinlik demektir. Ya'ni, Hakk'ın üflemesi ile, kasap meşrebinde olanların üflemesi arasında çok fark vardır. Bu Hakk'ın ve Hakk'ın nâibi olan insân-ı kâmilin üflemesi hep güzellik ve kasap meşrebinde olan nâkısların üflemesi hep çirkinliktir.

1572. Bu, hayatı ondan kesti ve muzır oldu. Hakk'ın nefhinden olan o hayat müstemir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1572. Bu, hayatı ondan kesti ve zararlı oldu. Hakk'ın nefesinden olan o hayat sürekli oldu.

Kasap meşrebinde olan o noksan mürşit, o talibin manevi ve ruhani hayatını sapıklıkla kesti ve onun hakkında zararlı oldu; ve vekilliği sebebiyle Hakk'ın nefesi olan insân-ı kâmilin talibe ulaşan nefesinden meydana gelen o hayat sürekli ve daim oldu.

Bu kasap meşrebinde olan mürşid-i nâkıs, o tâlibin hayât-ı ma'neviyyesini ve rûhâniyyesini dalâletle kesti ve onun hakkında muzır oldu; ve niyâbeti hasebiyle Hakk'ın nefhı olan insân-ı kâmilin tâlibe vâki' olan nefhinden mütehassıl bulunan o hayat müstemir ve dâim oldu.

1573. Bu dem o değildir ki, o şerhe gelsin. Agah ol! Bu kuyu dibinden köşkün yukarısına gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1573. Bu hâl o değildir ki, açıklamaya gelsin. Uyanık ol! Bu kuyu dibinden köşkün yukarısına gel!

Ey Hakk Yolcusu! Bu hâl ve üfleme, açıklama ve beyana sığar ve kelimelerle anlatılabilir bir üfleme değildir. Uyanık ol! Bu tabiat ve cismaniyet kuyusunun dibinden ruhanîlik köşkünün yukarısına çık! Etrafı seyret! "Sarh", "köşk" demektir.

Ey tâlib! Bu dem ve üfleme, şerh ve beyâna sığar ve elfâz ile anlatılabilir bir üfleme değildir. Agâh ol! Bu tabîat ve cismâniyet kuyusunun dibinden rûhâniyet köşkünün yukarısına çık! Etrâfi temâşâ et! "Sarh", "köşk" demektir.

1574. "Onu eşeğin üzerine oturtmak ictihad olunmuş değildir. Odun nakşını bir kimse eşek üzerine koyar mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1574. "Onu eşeğin üzerine oturtmak ictihad (hüküm çıkarmak) değildir. Odun nakşını (odun yığını) bir kimse eşek üzerine koyar mı?"

Kadı bu açıklamalardan sonra sûfîye dedi ki: "Sana tokat vuran o hastayı eşeğe bindirip halk arasında dolaştırarak aşağılamak için teşhir etmek, ilâhî hüküm çıkarma mertebesine kadar kalıcıdır. Hakk'ın bu üflemesi, Hak'tan uzak olan eksik mürşidlerin üflemesi gibi değildir. Çünkü eksik mürşidler yanlış telkinlerle, hakikat talep edenlerin nefislerini şişirip kendini beğenmişliğe düşürürler. Bunların üflemesi, kasabın koyunu öldürüp üfleyerek şişirmesine benzer.

Kadı bu beyânâttan sonra sûfîye dedi ki: "Sana tokat vuran o hastayı eşeğe bindirip halk arasında dolaştırarak terzîl için teşhîr etmek ictihâd-ı ilâhî mertebesine kadar bâkîdir. Hakk'ın bu üflemesi, Hak'tan uzak olan nâkıs mürşidlerin üflemesi gibi değildir. Zîrâ nâkıs mürşidler yanlış telkînât ile, tâlib-i hakîkat olanların nefislerini şişirip ucbe düşürürler. Bunların üflemesi, kasabın koyunu öldürüp üfleyerek şişirmesine benzer.

1571. İki nefha arasında çok fark vardır. Bu hep zeyndir ve o taraf hep şeyndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1571. İki üfleme arasında çok fark vardır. Bu hep güzelliktir ve o taraf hep çirkinliktir.

"Zeyn", süslemek ve süs ve güzellik; "şeyn" ise ayıp ve çirkinlik demektir. Yani, Hakk'ın üflemesi ile, kasap tabiatlı olanların üflemesi arasında çok fark vardır. Bu Hakk'ın ve Hakk'ın temsilcisi olan insân-ı kâmilin üflemesi hep güzellik; kasap tabiatlı olan noksan kişilerin üflemesi ise hep çirkinliktir.

"Zeyn", süslemek ve süs ve güzellik ve "şeyn", ayıp ve çirkinlik demektir. Ya'ni, Hakk'ın üflemesi ile, kasap meşrebinde olanların üflemesi arasında çok fark vardır. Bu Hakk'ın ve Hakk'ın nâibi olan insân-ı kâmilin üflemesi hep güzellik ve kasap meşrebinde olan nâkısların üflemesi hep çirkinliktir.

1572. Bu, hayatı ondan kesti ve muzır oldu. Hakk'ın nefhinden olan o hayat müstemir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1572. Bu, hayatı ondan kesti ve zararlı oldu. Hakk'ın nefesinden olan o hayat sürekli oldu.

Kasap meşrebinde olan o noksan mürşit, o talibin manevi ve ruhani hayatını sapıklıkla kesti ve onun hakkında zararlı oldu; ve vekilliği sebebiyle Hakk'ın nefesi olan insân-ı kâmilin talibe ulaşan nefesinden meydana gelen o hayat sürekli ve daim oldu.

Bu kasap meşrebinde olan mürşid-i nâkıs, o tâlibin hayât-ı ma'neviyyesini ve rûhâniyyesini dalâletle kesti ve onun hakkında muzır oldu; ve niyâbeti hasebiyle Hakk'ın nefhı olan insân-ı kâmilin tâlibe vâki' olan nefhinden mütehassıl bulunan o hayat müstemir ve dâim oldu.

1573. Bu dem o değildir ki, o şerhe gelsin. Agâh ol! Bu kuyu dibinden köşkün yukarısına gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1573. Bu an o değildir ki, o açıklamaya gelsin. Uyanık ol! Bu kuyu dibinden köşkün yukarısına gel!

Ey talip! Bu an ve üfleme, açıklamaya ve beyana sığar ve kelimelerle anlatılabilir bir üfleme değildir. Uyanık ol! Bu tabiat ve cismaniyet kuyusunun dibinden ruhaniyet köşkünün yukarısına çık! Etrafı seyret! "Sarh", "köşk" demektir.

Ey tâlib! Bu dem ve üfleme, şerh ve beyâna sığar ve elfâz ile anlatılabilir bir üfleme değildir. Agâh ol! Bu tabîat ve cismâniyet kuyusunun dibinden rûhâniyet köşkünün yukarısına çık! Etrâfi temâşâ et! "Sarh", "köşk" demektir.

1574. "Onu eşeğin üzerine oturtmak ictihad olunmuş değildir. Odun nakşını bir kimse eşek üzerine koyar mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1574. "Onu eşeğin üzerine oturtmak ictihad olunmuş değildir. Odun nakşını bir kimse eşek üzerine koyar mı?"

Kadı bu açıklamalardan sonra sûfîye dedi ki: "Sana tokat vuran o hastayı eşeğe bindirip halk arasında dolaştırarak aşağılamak için teşhir etmek, şer'î ictihada uygun bir hüküm değildir. Bu, odun gibi cansız bir şeydir. Hiç kimse odun şeklini, ceza olarak teşhir için eşeğe bindirip dolaştırır mı?"

Kadı bu beyânâttan sonra sûfîye dedi ki: "Sana tokat vuran o hastayı eşeğe bindirip halk arasında dolaştırarak terzîl için teşhîr etmek ictihâd-ı şer'îye muvâfik bir hüküm değildir. Bu odun gibi cemâd cinsinden bir şey-dir. Hiç odun sûretini, bir kimse cezâen teşhîr için eşeğe bindirip dolaştırır mı?"

1575. Onun eşeğin sırtına oturması layık değildir, ona bir tabut arkası daha evlâ olmak layık olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1575. Onun eşeğin sırtına oturması uygun değildir, ona bir tabut arkası daha iyi olmak uygun olur!

Bu sebeple o hastayı eşeğin sırtına bindirmek uygun değildir. O ölü hükmünde olduğu için onu tabuta bindirmek daha uygun olur.

Binâenaleyh o hastayı eşeğin sırtına bindirmek lâyık değildir. O ölü hükmünde olduğu için onu tabuta bindirmek daha münasib olur.

1576. Zulüm ne olur? Onu mevzi'inin gayrına vaz'dır. Sakın onu mevzi'inin gayrında zâyi' etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1576. Zulüm ne olur? Onu yerinin dışına koymaktır. Sakın onu yerinin dışında zayi etme!

Zulüm ne demektir, bilir misin? Bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır ve adalet ise bir şeyi kendi yerine koymaktır. Buna göre tabuta bindirilecek olan kimseyi eşeğin sırtına bindirmek zulüm olur.

Zulüm ne demektir, bilir misin? Bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır ve adl ise bir şeyi kendi yerine koymaktır. Binâenaleyh tabuta bindirilecek olan kimseyi eşeğin sırtına bindirmek zulüm olur.

1577. Sûfî dedi: "İmdi revâ tutar mısın ki, o bana kısassız ve parasız tokat vursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1577. Sûfî dedi: "Şimdi uygun görür müsün ki, o bana kısassız ve parasız tokat vursun?"

"Tesû", eski zamanlarda kullanılan dört arpa ağırlığından bir paradır. Burada cüz'î bir nakdî cezadan kinayedir. Yani sûfî kadıya cevap olarak dedi ki: "Ey kadı efendi! Ben dava için senin huzuruna geldim. Şimdi sen caiz görür müsün ki, bu adam vurduğu tokatın kısasını ve karşılığını görmeksizin ve cüz'î bir nakdî ceza bile vermeksizin kurtulsun! Ve sen onun hakkında hâkimlik vazifesini iptal edesin?"

"Tesû", eski zamanlarda kullanılan dört arpa ağırlığından bir paradır. Burada cüz'î bir cezâ-yı nakdîden kinâyedir. Ya'ni sûfî kādıya cevâben dedi ki: "Ey kadı efendi! Ben da'vâ için senin huzûruna geldim. Şimdi sen câiz görür müsün ki, bu adam vurduğu tokatın kısâsını ve mukābilini görmeksizin ve cüz'î bir cezâ-yı nakdî bile vermeksizin kurtulsun! Ve sen onun hakkında hâkimlik vazîfesini ta'tîl edesin?"

1578. “Bu revâ olur mu ki, baldırı çıplak her bir ayı, sûfilere bir şeysiz tokat atsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1578. "Bu uygun olur mu ki, baldırı çıplak her bir ayı, sûfilere bir şeysiz tokat atsın?"

"Hırs" (خرس), ayı; "kallâş", hovarda, baldırı çıplak, müflis demektir, şerefli beyitte vezin zorunluluğu için şeddesiz telaffuz edilir. "Saf", tokat; "bi-lâş", "bi-lâ-şey" Arapça terkibinin kısaltılmışıdır, "bir şeysiz" demek olur. Yani, "Ey kadı efendi! Sen uygun görür müsün ki, böyle baldırı çıplak her şer'îye uygun bir hüküm değildir. Bu odun gibi cansız cinsinden bir şeydir. Hiç odun suretini, bir kimse ceza olarak teşhir için eşeğe bindirip dolaştırır mı?"

"Hirs" (خرس), ayı; "kallâş", hovarda, baldırı çıplak, müflis demektir, beyt-i şerîfte zarûret-i vezin için şeddesiz telaffuz olunur. "Saf", tokat; "bi-lâş, "bi-lâ-şey" terkîb-i Arabîsinin muhaffefidir, "bir şeysiz" demek olur. Ya'ni, "Ey kādı efendi! Sen münasib görür müsün ki, böyle baldırı çıplak her şer'îye muvâfik bir hüküm değildir. Bu odun gibi cemâd cinsinden bir şeydir. Hiç odun sûretini, bir kimse cezâen teşhîr için eşeğe bindirip dolaştırır mı?"

1575. Onun eşeğin sırtına oturması layık değildir, ona bir tabut arkası daha evlâ olmak layık olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1575. Onun eşeğin sırtına oturması layık değildir, ona bir tabut arkası daha evlâ olmak layık olur!

Bu sebeple o hastayı eşeğin sırtına bindirmek uygun değildir. O, ölü hükmünde olduğu için onu tabuta bindirmek daha uygun olur.

"Binâenaleyh o hastayı eşeğin sırtına bindirmek lâyık değildir. O ölü hükmünde olduğu için onu tabuta bindirmek daha münasib olur."

1576. Zulüm ne olur? Onu mevzi'inin gayrına vaz'dır. Sakın onu mevzi'inin gayrında zâyi' etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1576. Zulüm ne olur? Onu yerinin dışına koymaktır. Sakın onu yerinin dışında zayi etme!

"Zulüm ne demektir, bilir misin? Bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır ve adalet ise bir şeyi kendi yerine koymaktır. Buna göre bindirilecek olan kimseyi eşeğin sırtına bindirmek zulüm olur."

"Zulüm ne demektir, bilir misin? Bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır ve adl ise bir şeyi kendi yerine koymaktır. Binâenaleyh bindirilecek olan kimseyi eşeğin sırtına bindirmek zulüm olur."

1577. Sûfî dedi: "İmdi revâ tutar mısın ki, o bana kısassız ve parasız tokat vursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1577. Sûfî dedi: "Şimdi uygun görür müsün ki, o bana kısassız ve parasız tokat vursun?"

"Tesû", eski zamanlarda kullanılan dört arpa ağırlığından bir paradır. Burada cüz'î bir nakdî cezadan kinayedir. Yani sûfî kadıya cevap olarak dedi ki: "Ey kadı efendi! Ben dava için senin huzuruna geldim. Şimdi sen caiz görür müsün ki, bu adam vurduğu tokatın kısasını ve karşılığını görmeksizin ve cüz'î bir nakdî ceza bile vermeksizin kurtulsun! Ve sen onun hakkında hâkimlik vazifesini iptal edesin?"

"Tesû", eski zamanlarda kullanılan dört arpa ağırlığından bir paradır. Burada cüz'î bir cezâ-yı nakdîden kinâyedir. Ya'ni sûfî kādıya cevâben dedi ki: "Ey kadı efendi! Ben da'vâ için senin huzûruna geldim. Şimdi sen câiz görür müsün ki, bu adam vurduğu tokatın kısâsını ve mukābilini görmeksizin ve cüz'î bir cezâ-yı nakdî bile vermeksizin kurtulsun! Ve sen onun hakkında hâkimlik vazîfesini ta'tîl edesin?"

1578. “Bu revâ olur mu ki, baldırı çıplak her bir ayı, sufilere bir şeysiz tokat atsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1578. "Bu uygun olur mu ki, baldırı çıplak her bir ayı, sufilere bir şeysiz tokat atsın?"

"Hirs" (خرس), ayı; "kallâş", hovarda, baldırı çıplak, müflis demektir, şerefli beyitte vezin gereği şeddesiz telaffuz edilir. "Saf", tokat; "bilâş", "bi-lâ-şey" Arapça terkibinin kısaltılmışıdır, "bir şeysiz" demek olur. Yani, "Ey kadı efendi! Sen uygun görür müsün ki, böyle baldırı çıplak her bir ayı, kendi hâlinde yaşayan sufilere tokat atsın da, hâkim huzurunda hiçbir şey ile mahkûm olmaksızın çıkıp gitsin?"

"Hirs" (خرس), ayı; "kallâş", hovarda, baldırı çıplak, müflis demektir, beyt-i şerîfte zarûret-i vezin için şeddesiz telaffuz olunur. "Saf", tokat; "bilâş, "bi-lâ-şey" terkîb-i Arabîsinin muhaffefidir, "bir şeysiz" demek olur. Ya'ni, "Ey kādı efendi! Sen münasib görür müsün ki, böyle baldırı çıplak her bir ayı, kendi hâlinde yaşayan sûfilere tokat atsın da, huzûr-ı hâkimde hiçbir şey ile mahkûm olmaksızın çıkıp gitsin?"

1579. Kādı dedi: "Artık eksik nen vardır?" Dedi: "Ben cihanda altı derem tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1579. Kadı dedi: "Artık eksik neyin var?" Dedi: "Ben dünyada altı dirhem tutarım."

Sûfî'nin bu savunması üzerine kadı, davalı olan hastaya dedi: "Senin artık ve eksik para ve mal cinsinden neyin var?" Hasta dedi: "Bu dünyada mal ve mülk adına ancak altı dirheme ve akçeye sahibim."

Sûfinin bu müdafaası üzerine kadı müddeâ-aleyh olan hastaya dedi: "Senin artık ve eksik para ve mal cinsinden nen vardır?" Hasta dedi: “Bu cihânda mal ve mülk nâmına ancak altı dereme ve akçeye mâlikim."

1580. Kadı dedi: "Sen üç deremi harc et! O diğer üçü de lâfsız ona ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1580. Kadı dedi: "Sen üç dirhemi harca! O diğer üçü de sözsüz ona ver!"

Kadı hastaya dedi: "Sahip olduğun altı kuruşun üçünü kendine harca ve ihtiyacına sarf et! Geriye kalan diğer üç kuruşu da, hiç söz ve itiraz etmeksizin o davacı olan sûfîye ver!"

Kadı hastaya dedi: “Mâlik olduğun altı kuruşun üçünü kendine masraf yap ve ihtiyacına sarf ve harc et! Bâkî kalan diğer üç kuruşu da, hiç lâf ve i'tiraz etmeksizin o müddeî olan sûfîye ver!"

1581. "Aciz ve hasta ve fakîr ve zayıftır. Üç deremi ona tere ve pideye lâzımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1581. "Aciz ve hasta ve fakir ve zayıftır. Üç dirhemi ona tere ve pideye lazımdır."

Kadı hükmü verdikten sonra, bu hükümde kendisini mazur göstermek için sûfiye dedi ki: "Bu davalı aciz ve hasta ve fakir ve zayıftır. Bu sebeple elinden parasının hepsini alıp sana vermek ve onu büsbütün parasız bırakmak uygun olmaz. Pide ve katık olarak yeşillik almak için üç kuruş da o biçareye lazımdır."

Kadı hükmü verdikten sonra, bu hükümde kendisini ma'zûr göstermek için sûfiye dedi ki: "Bu müddeâ-aleyh âciz ve hasta ve fakîr ve zayıftır. Binâenaleyh elinden parasının hepsini alıp sana vermek ve onu büsbütün parasız bırakmak münasib olmaz. Pide ve katık olarak yeşillik almak için üç kuruş da o bîçâreye lâzımdır."

1582. Onun nazarı kadının ensesine vâki' oldu. O, sûfînin ensesinden daha güzel idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1582. Onun bakışı kadının ensesine düştü. O, sûfînin ensesinden daha güzeldi.

Hasta bu şekilde mahkûm olduktan sonra, kadının takyeci kalıbı gibi olan ensesi onun gözüne ilişti. Kadının ensesi sûfînin ensesinden daha güzel ve kalındı.

Hasta bu sûretle mahkûm olduktan sonra, kādının takyeci kalıbı gibi olan ensesi onun gözüne ilişti. Kādının ensesi sûfinin ensesinden daha güzel ve kalın idi.

1583. Ona tokat için elini doğrulttu. Dedi ki: "Benim tokadımın kısası ucuz olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1583. Ona tokat için elini doğrulttu. Dedi ki: "Benim tokadımın kısası ucuz olmuştur!"

Bir ayı, kendi hâlinde yaşayan sûfilere tokat atsın da, hâkim huzurunda hiçbir şey ile mahkûm olmaksızın çıkıp gitsin?

bir ayı, kendi hâlinde yaşayan sûfilere tokat atsın da, huzûr-ı hâkimde hiçbir şey ile mahkûm olmaksızın çıkıp gitsin?"

1579. Kādı dedi: "Artık eksik nen vardır?" Dedi: "Ben cihanda altı derem tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1579. Kadı dedi: "Artık eksik neyin var?" Dedi: "Ben dünyada altı dirhem tutarım."

Sûfî'nin bu savunması üzerine kadı, davalı olan hastaya dedi: "Senin artık ve eksik para ve mal cinsinden neyin var?" Hasta dedi: "Bu dünyada mal ve mülk adına ancak altı dirheme ve akçeye sahibim."

Sûfinin bu müdafaası üzerine kadı müddeâ-aleyh olan hastaya dedi: "Senin artık ve eksik para ve mal cinsinden nen vardır?" Hasta dedi: “Bu cihânda mal ve mülk nâmına ancak altı dereme ve akçeye mâlikim."

1580. Kadı dedi: "Sen üç deremi harc et! O diğer üçü de lâfsız ona ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1580. Kadı dedi: "Sen üç dirhemi harca! O diğer üçü de sözsüz ona ver!"

Kadı hastaya dedi: "Sahip olduğun altı kuruşun üçünü kendine harca ve ihtiyacına sarf et! Geriye kalan diğer üç kuruşu da, hiç söz ve itiraz etmeksizin o davacı olan sûfîye ver!"

Kadı hastaya dedi: “Mâlik olduğun altı kuruşun üçünü kendine masraf yap ve ihtiyacına sarf ve harc et! Bâkî kalan diğer üç kuruşu da, hiç lâf ve i'tiraz etmeksizin o müddeî olan sûfîye ver!"

1581. "Aciz ve hasta ve fakîr ve zayıftır. Üç deremi ona tere ve pideye lâzımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1581. "Aciz ve hasta ve fakir ve zayıftır. Üç dirhemi ona tere ve pideye lazımdır."

Kadı hükmü verdikten sonra, bu hükümde kendisini mazur göstermek için sûfiye dedi ki: "Bu davalı aciz ve hasta ve fakir ve zayıftır. Bu sebeple elinden parasının hepsini alıp sana vermek ve onu büsbütün parasız bırakmak uygun olmaz. Pide ve katık olarak yeşillik almak için üç kuruş da o biçareye lazımdır."

Kadı hükmü verdikten sonra, bu hükümde kendisini ma'zûr göstermek için sûfiye dedi ki: "Bu müddeâ-aleyh âciz ve hasta ve fakîr ve zayıftır. Binâenaleyh elinden parasının hepsini alıp sana vermek ve onu büsbütün parasız bırakmak münasib olmaz. Pide ve katık olarak yeşillik almak için üç kuruş da o bîçâreye lâzımdır."

1582. Onun nazarı kadının ensesine vâki' oldu. O, sûfînin ensesinden daha güzel idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1582. Onun bakışı kadının ensesine düştü. O, sûfînin ensesinden daha güzeldi.

Hasta bu şekilde mahkûm olduktan sonra, kadının takyeci kalıbı gibi olan ensesi onun gözüne ilişti. Kadının ensesi sûfînin ensesinden daha güzel ve kalındı.

Hasta bu sûretle mahkûm olduktan sonra, kādının takyeci kalıbı gibi olan ensesi onun gözüne ilişti. Kādının ensesi sûfinin ensesinden daha güzel ve kalın idi.

1583. Ona tokat için elini doğrulttu. Dedi ki: "Benim tokadımın kısası ucuz olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1583. Ona tokat için elini doğrulttu. Dedi ki: "Benim tokadımın kısası ucuz olmuştur!"

Enseye tokat indirme hastalığına tutulmuş olan bu hasta, kadının bu kalın ensesine de bir tokat indirmek için elini hazırladı ve kendi kendine dedi ki: "Benim tokadımın kısası ve cezası ucuz olmuştur. Bu sebeple doktorun tavsiyesi gereğince imrendiğim bu enseye de bir tokat indirmem lâzımdır."

Enseye tokat indirmek illetine mübtelâ olan bu hasta, kādının bu kalın ensesine de bir tokat indirmek için elini hazırladı ve kendi kendine dedi ki. "Benim tokadımın kısâsı ve cezâsı ucuz olmuştur. Binâenaleyh doktorun tavsiyesi mûcibince imrendiğim bu enseye dahi bir tokat indirmem lâzımdır."

1584. Sır için kadının kulağı tarafına geldi. Onun ensesine a'la bir tokat vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1584. Sır için kadının kulağı tarafına geldi. Onun ensesine yüce bir tokat vurdu.

Yani, hasta gizli bir şey söyleyecekmiş gibi, kadının kulağı tarafına doğru yaklaştı ve onun ensesine yüce bir tokat yerleştirdi. "Firâz", "yüksek ve yüce" demektir, başka anlamları da vardır.

Ya'ni, hasta gizli bir şey söyleyecek imiş gibi, kadının kulağı tarafına doğru yaklaştı ve onun ensesine a'lâ bir tokat yerleştirdi. "Firâz", "yüksek ve a'lâ" demektir, diğer ma'nâları da vardır.

1585. Dedi: "Ey iki hasım, her altıyı alınız! Ben husûmetsiz ve kusûrsuz olayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1585. Dedi: "Ey iki hasım, her altıyı alınız! Ben husûmetsiz ve kusûrsuz olayım!"

"Harhâş", husumet ve mücadele; "vasm", ayıp ve ar ve kusur ve ayıplamak ve kırmak anlamlarındadır. Burada "ayıp ve kusur" anlamı uygundur. Yani, hasta, kadının ensesine tokatı indirdikten sonra dedi: "Ey iki hasım ve davacı! Tokatlarımın peşin cezası olarak elimdeki altı akçeyi alınız! Ey kadı efendi! Üçünü sen al, diğer üçünü de sûfiye ver! Ben bu mahkeme huzurundan husumetsiz ve kusursuz olarak çıkıp gideyim!"

"Harhâş", husûmet ve mücâdele; "vasm", ayıp ve âr ve kusûr ve ma'yûb etmek ve kırmak ma'nâlarınadır. Burada "ayıp ve kusûr" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, hasta, kādının ensesine tokatı indirdikten sonra dedi: "Ey iki hasım ve müddeî! Tokatlarımın cezâ-yı nakdîsi olarak elimdeki altı akçeyi alınız! Ey kādı efendi! Üçünü sen al, diğer üçünü de sûfiye ver! Ben bu mahkeme huzurundan husûmetsiz ve kusûrsuz olarak çıkıp gideyim!"

## Kādının o tokat muhibbi olan hastanın edepsizliğinden öfkelenmesi ve o sûfînin kādıya itâb etmesi

1586. Kādı öfkelendi. Sûfî dedi: "Hey! Senin hükmün adldir, şübhesiz dalâlet değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1586. Kadı öfkelendi. Sufi dedi: "Hey! Senin hükmün adalettir, şüphesiz sapkınlık değildir!"

"Hey", uyarı ve ikaz edatıdır; "gayy", sapkınlık demektir. Yani kadı yediği tokat üzerine hiddetlendi. Sufi ona dedi ki: "Ey kadı efendi! Boşuna öfkelenme. Enseye tokat indirme hastalığına yakalanmış olan bu hasta, kadının bu kalın ensesine de bir tokat indirmek için elini hazırladı ve kendi kendine dedi ki: "Benim tokadımın kısası ve cezası ucuz olmuştur. Bu sebeple doktorun tavsiyesi gereğince imrendiğim bu enseye dahi bir tokat indirmem lazımdır."

"Hey", edât-ı tenbîh ve îkāzdır; "gayy", dalâlet demektir. Ya'ni kādı yediği tokat üzerine hiddetlendi. Sûfi ona dedi ki: "Ey kādı efendi! Nâfile öfkelen- Enseye tokat indirmek illetine mübtelâ olan bu hasta, kādının bu kalın ensesine de bir tokat indirmek için elini hazırladı ve kendi kendine dedi ki. "Benim tokadımın kısâsı ve cezâsı ucuz olmuştur. Binâenaleyh doktorun tavsiyesi mûcibince imrendiğim bu enseye dahi bir tokat indirmem lâzımdır."

1584. Sır için kadının kulağı tarafına geldi. Onun ensesine a'la bir tokat vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1584. Sır için kadının kulağı tarafına geldi. Onun ensesine yüce bir tokat vurdu.

Yani, hasta gizli bir şey söyleyecekmiş gibi, kadının kulağı tarafına doğru yaklaştı ve onun ensesine yüce bir tokat yerleştirdi. "Firâz", "yüksek ve yüce" demektir, başka anlamları da vardır.

Ya'ni, hasta gizli bir şey söyleyecek imiş gibi, kadının kulağı tarafına doğru yaklaştı ve onun ensesine a'lâ bir tokat yerleştirdi. "Firâz", "yüksek ve a'lâ" demektir, diğer ma'nâları da vardır.

1585. Dedi: "Ey iki hasım, her altıyı alınız! Ben husûmetsiz ve kusûrsuz olayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1585. Dedi: "Ey iki hasım, her altıyı alınız! Ben husûmetsiz ve kusûrsuz olayım!"

"Harhâş", husumet ve mücadele; "vasm", ayıp ve ar ve kusur ve ayıplamak ve kırmak anlamlarındadır. Burada "ayıp ve kusur" anlamı uygundur. Yani, hasta, kadının ensesine tokatı indirdikten sonra dedi: "Ey iki hasım ve davacı! Tokatlarımın peşin cezası olarak elimdeki altı akçeyi alınız! Ey kadı efendi! Üçünü sen al, diğer üçünü de sûfiye ver! Ben bu mahkeme huzurundan husumetsiz ve kusursuz olarak çıkıp gideyim!"

"Harhâş", husûmet ve mücâdele; "vasm", ayıp ve âr ve kusûr ve ma'yûb etmek ve kırmak ma'nâlarınadır. Burada "ayıp ve kusûr" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, hasta, kādının ensesine tokatı indirdikten sonra dedi: "Ey iki hasım ve müddeî! Tokatlarımın cezâ-yı nakdîsi olarak elimdeki altı akçeyi alınız! Ey kādı efendi! Üçünü sen al, diğer üçünü de sûfiye ver! Ben bu mahkeme huzurundan husûmetsiz ve kusûrsuz olarak çıkıp gideyim!"

## Kādının o tokat muhibbi olan hastanın edepsizliğinden öfkelenmesi ve o sûfînin kādıya itâb etmesi

1586. Kādı öfkelendi. Sûfî dedi: "Hey! Senin hükmün adldir, şübhesiz dalâlet değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1586. Kadı öfkelendi. Sufi dedi: "Hey! Senin hükmün adalettir, şüphesiz sapkınlık değildir!"

"Hey", uyarı ve ikaz edatıdır; "gayy", sapkınlık demektir. Yani kadı yediği tokat üzerine hiddetlendi. Sufi ona dedi ki: "Ey kadı efendi! Boşuna öfkelenme! Senin kendi içtihadına göre verdiğin hüküm adalettir ve bu içtihadında hiçbir bozuk düşünce olmadığı için şüphesiz sapkınlık da değildir. Çünkü müçtehit içtihadında hata ederse, affolunur!"

"Hey", edât-ı tenbîh ve îkāzdır; "gayy", dalâlet demektir. Ya'ni kādı yediği tokat üzerine hiddetlendi. Sûfi ona dedi ki: "Ey kādı efendi! Nâfile öfkelen- me! Senin kendi ictihâdına göre verdiğin hüküm adldir ve bu ictihâdında hiçbir fikr-i fâsidin olmadığı için şübhesiz dalâlet de değildir. Zîrâ müctehid ictihâdında hatâ ederse, afv olunur!"

1587. "Ey dînin şeyhi! O şey ki, kendi nefsine beğenmezsin, ey emîn, kardeş üzerine nasıl beğenirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1587. "Ey dinin şeyhi! Kendine layık görmediğin şeyi, ey emin, kardeşine nasıl layık görürsün?"

Ey dinin ve şeriatın şeyhi ve koruyucusu olan kadı efendi! Kendine hoş gelmeyen şeyi, ey halkın malı ve canı, hükmüne güvenilerek kendisine emanet edilmiş olan hâkim efendi! Kendi kardeşin için nasıl hoş görürsün? Çünkü hadis-i şerifte "لا يؤمن احدكم حتى يحب لاخيه ما يحب لنفسه" yani "Sizden biriniz nefsi için sevdiği şeyi kardeşi için de sevmedikçe kâmil mümin olamaz!" buyrulur.

"Ey dînin ve şer'in şeyhi ve hâmîsi olan kādı efendi! Kendi nefsine hoş gelmeyen ey halkın mâlı ve cânı, hükmüne emniyetle kendisine tevdî' edilmiş olan hâkim efendi! Kendi kardeşin üzerine nasıl hoş görürsün? Zîrâ hadîs-i şerîfte لا يؤمن احدكم حتى يخب لاخيه ما يحب لنفسه ya'ni "Sizden biriniz nefsi için sevdiği şeyi kardeşi için dahi sevmedikçe mü'min-i kâmil olamaz!" buyurulur.

1588. "Bunu bilmez misin ki, benim için kuyu kazarsın, o kuyuya akıbet kendini bırakırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1588. "Bunu bilmez misin ki, benim için kuyu kazarsın, o kuyuya sonunda kendini bırakırsın!"

"Bunu, yani zikredilen hadis-i şerifi bilmez misin ki, benim için verdiğin hükümde kendine meydana geldiği zaman beğenmeyecek olduğun bir hâle razı oldun ve bu şekilde benim için bir kuyu kazdın; ve sonunda "Kişi kazdığı kuyuya kendi düşer" atasözü gereğince o kuyuya kendini bıraktın ve düşürdün."

"Bunu, ya'ni zikrolunan hadîs-i şerîfi bilmez misin ki, benim için verdiğin hükümde kendine vâki' olduğu vakit beğenmeyecek olduğun bir hâle râzı oldun ve bu sûretle benim için bir kuyu kazdın; ve âkıbet "Kişi kazdığı kuyuya kendi düşer" darb-ı meseli mûcibince o kuyuya kendini bıraktın ve düşürdün."

1589. "Men hafer bi'ren"i hadîste okumadın mı? O şey ki okudun, binaenaleyh amel et, ey baba!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1589. "Kim bir kuyu kazarsa" hadisini okumadın mı? O şeyi ki okudun, bu sebeple amel et, ey baba!

"Kim ki kardeşi için bir kuyu kazdı ise de muhakkak o kuyuya düştü" hadis-i şerifini okumadın mı? Kadı olduğuna göre elbette okudun. Fakat okuduğun bu hadis-i şerifin hükmü ile amel et, ey halkın hukukunu korumakla görevli olan baba!

من حفر بئرا لأخيه فقد وقع فيه ya'ni "Kim ki kardeşi için bir kuyu kazdı ise de muhakkak o kuyuya düştü" hadîs-i şerîfini okumadın mı? Kādı olduğuna göre elbet okudun. Fakat okuduğun bu hadîs-i şerîfin hükmü ile amel et, ey halkın hukükunu sıyânete me'mûr olan baba!"

1590. "Senin bu bir hükmün kazâda böyle oldu ki, senin kafân üzerine tokat [1572] getirdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1590. "Senin bu bir hükmün kazâda böyle oldu ki, senin kafân üzerine tokat getirdi."

"Senin verdiğin bu bir hüküm, kazâda, yani hükümet ve adalet işinde, böyle bir sonuç verdi, yani senin ensene bir tokat getirdi." deme! Senin kendi içtihadına göre verdiğin hüküm adildir ve bu içtihadında hiçbir bozuk düşünce olmadığı için şüphesiz sapkınlık da değildir. Çünkü müçtehit içtihadında hata ederse, affolunur!

"Senin verdiğin bu bir hüküm kazâda, ya'ni hükümet ve adalet emrinde, böyle bir netîce verdi, ya'ni senin ensene bir tokat getirdi." me! Senin kendi ictihâdına göre verdiğin hüküm adldir ve bu ictihâdında hiç- bir fikr-i fâsidin olmadığı için şübhesiz dalâlet de değildir. Zîrâ müctehid icti- hâdında hatâ ederse, afv olunur!"

1587. "Ey dînin şeyhi! O şey ki, kendi nefsine beğenmezsin, ey emîn, kardeş üzerine nasıl beğenirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1587. "Ey dinin şeyhi! Kendine layık görmediğin şeyi, ey emin, kardeşine nasıl layık görürsün?"

Ey dinin ve şeriatın şeyhi ve koruyucusu olan kadı efendi! Kendine hoş gelmeyen şeyi, ey halkın malı ve canı; hükmüne güvenilerek kendisine emanet edilmiş olan hâkim efendi! Kendi kardeşin için nasıl hoş görürsün? Çünkü hadis-i şerifte لا يؤمن احدكم حتى يحب لاخيه ما يحب لنفسه yani "Sizden biriniz kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için de sevmedikçe kâmil mümin olamaz!" buyurulur.

"Ey dînin ve şer'in şeyhi ve hâmîsi olan kâdı efendi! Kendi nefsine hoş gel- meyen ey halkın mâlı ve cânı; hükmüne emniyetle kendisine tevdî' edilmiş olan hâkim efendi! Kendi kardeşin üzerine nasıl hoş görürsün? Zîrâ hadîs-i şe- rîfte لا يؤمن احدكم حتى يحب لاخيه ما يحب لنفسه ya'ni "Sizden biriniz nefsi için sevdi- ği şeyi kardeşi için dahi sevmedikçe mü'min-i kâmil olamaz!" buyurulur.

1588. "Bunu bilmez misin ki, benim için kuyu kazarsın, o kuyuya âkıbet ken- dini bırakırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1588. "Bunu bilmez misin ki, benim için kuyu kazarsın, o kuyuya sonunda kendini bırakırsın!"

"Bunu, yani zikredilen hadîs-i şerîfi bilmez misin ki, benim için verdiğin hükümde kendine meydana geldiği zaman beğenmeyecek olduğun bir hâle razı oldun ve bu şekilde benim için bir kuyu kazdın; ve sonunda "Kişi kazdığı kuyuya kendi düşer" atasözü gereğince o kuyuya kendini bıraktın ve düşürdün."

"Bunu, ya'ni zikrolunan hadîs-i şerîfi bilmez misin ki, benim için verdiğin hükümde kendine vâki' olduğu vakit beğenmeyecek olduğun bir hâle râzı ol- dun ve bu sûretle benim için bir kuyu kazdın; ve âkıbet "Kişi kazdığı kuyuya kendi düşer" darb-ı meseli mûcibince o kuyuya kendini bıraktın ve düşürdün."

1589. "Men hafer bi'ren"i hadîste okumadın mı? O şey ki okudun, binâena- leyh amel et, ey baba!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1589. "Kim bir kuyu kazarsa" hadisini okumadın mı? O şeyi ki okudun, bu sebeple amel et, ey baba!

"Kim ki kardeşi için bir kuyu kazdı ise de muhakkak o kuyuya düştü" hadis-i şerifini okumadın mı? Kadı olduğuna göre elbette okudun. Fakat okuduğun bu hadis-i şerifin hükmü ile amel et, ey halkın hukukunu korumakla görevli olan baba!

من حفر بئراً لاخيه وقع فيه ya'ni "Kim ki kardeşi için bir kuyu kazdı ise de mu- hakkak o kuyuya düştü" hadîs-i şerîfini okumadın mı? Kâdı olduğuna göre elbet okudun. Fakat okuduğun bu hadîs-i şerîfin hükmü ile amel et, ey hal- kın hukukunu sıyânete me'mûr olan baba!"

1590. "Senin bu bir hükmün kazâda böyle oldu ki, senin kafân üzerine tokat getirdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1590. "Senin bu bir hükmün kazâda böyle oldu ki, senin kafân üzerine tokat getirdi."

Senin verdiğin bu bir hüküm kazâda, yani hükûmet ve adâlet işinde, böyle bir sonuç verdi, yani senin ensene bir tokat getirdi.

"Senin verdiğin bu bir hüküm kazâda, ya'ni hükûmet ve adâlet emrinde, böyle bir netîce verdi, ya'ni senin ensene bir tokat getirdi."

1591. Vay senin diğer hükümlerine! Acaba senin başına ve ayağına ne getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1591. Vay senin diğer hükümlerine! Acaba senin başına ve ayağına ne getirir?

Vay senin başka davalarda verdiğin hükümlere! Acaba bu hükümler senin başına ne tokatlar ve ayağına ne bağlar getirir? Bu anlam hakkında Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Gerçi Yüce Allah, hayır ve şerrin cezalarını ahirette vereceğini vaat etmiştir. Ancak onun örneği bir miktar dünya yurdunda da an be an ve anlık olarak ortaya çıkar. Eğer bir kimsenin gönlünde sevinç olursa, o hâl bir kimseyi sevindirmesinin cezasıdır; ve eğer üzgün olursa, bir kimseyi üzmüştür. Bu anlamlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile o çoğu anlamaları için, ceza gününden bir örnektir. Nasıl ki örneği, buğday ambarından bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber, Resûl (a.s.v.)'ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın el ağrısının etkisinden olduğu ilham olundu. Zira onu esir edip diğer esirlerle beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması Allah'ın emriyle olmakla beraber, cezası da erişti. İşte sana arız olan bu sıkıntılar ve kederler ve nahoşluklar, yaptığın eziyet ve günahın etkisi olduğunu bilmen için böyle ceza olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun ayrıntılarıyla hatırında değildir; ancak cezadan çok sayıda kötü fiil yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veya cehaletten ve gafletten midir veya bir dinsize refakat ettiğin vakit sana günahları kolaylaştırmıştır da, onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezaya bak ki, ne kadar genişliğin, ne kadar sıkıntın vardır? Kesin bir şekilde sıkıntı günahın ve genişlik itaatin cezasıdır."

"Vay senin başka da'vâlarda verdiğin hükümlere! Acabâ bu hükümler senin başına ne tokatlar ve ayağına ne bağlar getirir? Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Gerçi Hak Teâlâ, hayır ve şerrin cezâlarını âhirette vereceğini va'd buyurmuştur. Velâkin onun nümûnesi bir mikdâr dâr-ı dünyâda dahi dembedem ve lemha-be-lemha zâhir olur. Eğer bir kimsenin gönlünde meserret olursa, o hâl bir kimseyi mesrûr etmesinin cezâsıdır; ve eğer mağmûm olursa, bir kimseyi gamgîn etmiştir. Bu ma'nâlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile o çoğu anlamaları için, rûz-i cezâdan nümûnedir. Nitekim nümûneyi, buğday anbarından bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber, Resûl (a.s.v.)ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın veca'-i destinin te'sîrinden olduğu ilhâm olundu. Zîrâ onu esîr edip diğer üserâ ile beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması emr-i Hak ile olmakla beraber, cezâsı da erişti. İşte sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar, yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için böyle cezâ olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun tafsîlâtıyla hâtırında değildir; velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden ve gafletten midir veyâhud bir dînsize refakat ettiğin vakit sana günâhları teshîl etmiştir de, onun günâh olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezâya nazar et ki, ne kadar bastın, ne kadar kabzın vardır? Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin ve bast tâatin cezasıdır."

1592. Kerem cihetinden bir zâlime nafaka için o üç derem senin olsun diye rahm getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1592. Cömertlik yönünden bir zâlime nafaka için o üç dirhem senin olsun diye merhamet edersin.

Yani, "Bir zâlim hakkında verdiğin hükümde, nafakasına kaynak olmak üzere üç kuruşu cömertlik yönünden o zâlime bıraktın ve ona merhamet ettin. Halbuki o zâlim acınacak bir şahıs değildi. Hadîs-i şerîfte من اعان ظالما سلطه الله عليه yani "Kim ki, bir zâlime yardım ederse, Yüce Allah o zâlimi ona musallat eder" buyurulduğu hâlde, sen bundan gafil oldun ve ona yardım ettin ve o zâlim işte sana da musallat oldu."

Ya'ni, "Bir zâlim hakkında verdiğin hükümde, nafakasına medâr olmak üzere üç kuruş kerem cihetinden o zâlime bıraktın ve ona merhamet ettin. Halbuki o zâlim acınacak bir şahıs değildi. Hadîs-i şerîfte من اعان ظالما سلطه الله عليه ya'ni "Kim ki, bir zâlime yardım ederse, Allâh Teâlâ o zâlimi ona musallat eder" buyurulduğu hâlde, sen bundan gafil oldun ve ona yardım ettin ve o zâlim işte sana da musallat oldu."

1591. Vay senin diğer hükümlerine! Acaba senin başına ve ayağına ne getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1591. Vay senin diğer hükümlerine! Acaba senin başına ve ayağına ne getirir?

Vay senin başka davalarda verdiğin hükümlere! Acaba bu hükümler senin başına ne tokatlar ve ayağına ne bağlar getirir? Bu anlam hakkında Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Gerçi Yüce Allah, hayır ve şerrin cezalarını ahirette vereceğini vaat etmiştir. Ancak onun örneği bir miktar dünya yurdunda da an be an ve anlık olarak ortaya çıkar. Eğer bir kimsenin gönlünde sevinç olursa, o hâl bir kimseyi sevindirmesinin cezasıdır; ve eğer üzgün olursa, bir kimseyi üzmüştür. Bu anlamlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile o çoğu anlamaları için, ceza gününden bir örnektir. Nasıl ki örneği, buğday ambarından bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber, Resûl (a.s.v.)'ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın el ağrısının etkisinden olduğu ilham olundu. Zira onu esir edip diğer esirlerle beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması Allah'ın emriyle olmakla beraber, cezası da erişti. İşte sana arız olan bu sıkıntılar ve kederler ve nahoşluklar, yaptığın eziyet ve günahın etkisi olduğunu bilmen için böyle ceza olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun ayrıntılarıyla hatırında değildir; ancak cezadan çok sayıda kötü fiil yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veya cehaletten ve gafletten midir veya bir dinsize refakat ettiğin vakit sana günahları kolaylaştırmıştır da, onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezaya bak ki, ne kadar genişliğin, ne kadar sıkıntın vardır? Kesin bir şekilde sıkıntı günahın ve genişlik itaatin cezasıdır."

"Vay senin başka da'vâlarda verdiğin hükümlere! Acabâ bu hükümler senin başına ne tokatlar ve ayağına ne bağlar getirir? Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Gerçi Hak Teâlâ, hayır ve şerrin cezâlarını âhirette vereceğini va'd buyurmuştur. Velâkin onun nümûnesi bir mikdâr dâr-ı dünyâda dahi dembedem ve lemha-be-lemha zâhir olur. Eğer bir kimsenin gönlünde meserret olursa, o hâl bir kimseyi mesrûr etmesinin cezâsıdır; ve eğer mağmûm olursa, bir kimseyi gamgîn etmiştir. Bu ma'nâlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile o çoğu anlamaları için, rûz-i cezâdan nümûnedir. Nitekim nümûneyi, buğday anbarından bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber, Resûl (a.s.v.)ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın veca'-i destinin te'sîrinden olduğu ilhâm olundu. Zîrâ onu esîr edip diğer üserâ ile beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması emr-i Hak ile olmakla beraber, cezâsı da erişti. İşte sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar, yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için böyle cezâ olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun tafsîlâtıyla hâtırında değildir; velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden ve gafletten midir veyâhud bir dînsize refakat ettiğin vakit sana günâhları teshîl etmiştir de, onun günâh olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezâya nazar et ki, ne kadar bastın, ne kadar kabzın vardır? Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin ve bast tâatin cezasıdır."

1592. Kerem cihetinden bir zâlime nafaka için o üç derem senin olsun diye rahm getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1592. Cömertlik yönünden bir zâlime nafaka için o üç dirhem senin olsun diye merhamet edersin.

Yani, "Bir zâlim hakkında verdiğin hükümde, nafakasına kaynak olmak üzere üç kuruşu cömertlik yönünden o zâlime bıraktın ve ona merhamet ettin. Halbuki o zâlim acınacak bir şahıs değildi. Hadîs-i şerîfte من اعان ظالما سلطه الله عليه yani "Kim ki, bir zâlime yardım ederse, Yüce Allah o zâlimi ona musallat eder" buyurulduğu hâlde, sen bundan gafil oldun ve ona yardım ettin ve o zâlim işte sana da musallat oldu."

Ya'ni, "Bir zâlim hakkında verdiğin hükümde, nafakasına medâr olmak üzere üç kuruş kerem cihetinden o zâlime bıraktın ve ona merhamet ettin. Halbuki o zâlim acınacak bir şahıs değildi. Hadîs-i şerîfte من اعان ظالما سلطه الله عليه ya'ni "Kim ki, bir zâlime yardım ederse, Allâh Teâlâ o zâlimi ona musallat eder" buyurulduğu hâlde, sen bundan gafil oldun ve ona yardım ettin ve o zâlim işte sana da musallat oldu."

1593. "Zâlimin elini kes! Onun ne yeri vardır ki, hükmü ve yuları onun eline koyarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1593. "Zâlimin elini kes! Onun ne yeri vardır ki, hükmü ve yuları onun eline koyarsın?"

Senin vereceğin hüküm, zâlimin elini zulümden kesmeye yarayacak bir hüküm olmalıydı. Senin verdiğin hüküm ise, zâlimin işine yaradı ve cezası üç kuruştan ibaret olan zulüm fiilini aynen senin hakkında da uyguladı. Bu sebeple bu ceza o zâlimin cürmü ile orantılı olmadı.

"Senin vereceğin hüküm zâlimin elini zulümden kesmeye yarayacak bir hüküm olmalı idi. Senin verdiğin hüküm ise, zâlimin işine yaradı ve cezası üç kuruştan ibaret olan fiil-i zulmü aynen senin hakkında da icrâ etti. Binâenaleyh bu cezâ o zâlimin cürmü ile mütenâsib olmadı."

1594. "Ey meçhul adaletli! Sen o keçiye benzersin ki, o kurt yavrusuna süt verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1594. "Ey meçhul adaletli! Sen o keçiye benzersin ki, o kurt yavrusuna süt verdi."

Birinci mısradaki "dâd" kelimesi adalet, ikinci mısradaki "dâd" ise "dâden" (vermek) mastarından türemiş geçmiş zaman fiilidir. "Nijâd" kelimesi cevher, asıl, hasep, nesep, tıynet anlamlarına gelir. Burada yavrudan kinayedir. Yani, "Senin adaletin, aklıselim (sağduyu) nazarında bilinmezdir. Çünkü aklıselim, senin hükmüne ve adaletine, bu hükmüne sebep olan cömertliğe ve merhamete izin vermez. Bu hükmünde sen, kurt yavrusuna süt verip büyüten keçiye benzersin. Çünkü keçinin büyüttüğü bu kurt, daha sonra o keçiyi parçalar."

Birinci mısra'daki "dâd", adâlet ve ikinci mısra'daki "dâd" ise "dâden" masdarından fiil-i mâzîdir. "Nijâd", gevher, asıl, haseb, neseb, tıynet ma'nâ-larınadır. Burada yavrudan kinâyedir. Ya'ni, "Senin adâletin akl-ı selîm indinde meçhûldür. Zîrâ akl-ı selîm senin hükmüne ve adâletine ve bu hükmüne sebeb olan kereme ve merhamete cevâz vermez. Bu hükmünde sen, kurt yavrusuna süt verip büyüten keçiye benzersin. Zîrâ keçinin büyüttüğü bu kurt bilâhire o keçiyi parçalar."

## Kādının o sûfîye cevab vermesi

1595. Kādı dedi: "Kazânın getirdiği her kafâ ve cefâya rıza bize vacib gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1595. Kadı dedi: "Kazânın getirdiği her sıkıntıya ve cefâya rıza göstermek bize vacip olur."

Sûfînin bu sözleri üzerine kadı sûfiye cevaben dedi: "Ey sûfî! Ben hükümde böyle düşündüm ve bu düşünceye göre ictihat ettim. Halbuki düşüncelerin yaratıcısı Hak'tır ve bu düşünceler insana ilâhî kazâya uygun olarak gelir; ve ilâhî kazânın getirdiği her sıkıntıya, tokada ve cefâya razı olmak

Sûfînin bu sözleri üzerine kadı cevâben sûfiye dedi: "Ey sûfî! Ben hükümde böyle düşündüm ve düşünceye göre ictihâd ettim. Halbuki düşüncelerin hâlıkı Hak'tır ve bu düşünceler insana kazâ-yı ilâhîye muvâfik olarak vârid olur; ve kazâ-yı ilâhînin getirdiği her kafaya ve tokada ve cefâya râzı olmak

1593. Zâlimin elini kes! Onun ne yeri vardır ki, hükmü ve yuları onun eline koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1593. Zâlimin elini kes! Onun ne yeri vardır ki, hükmü ve yuları onun eline koyarsın?

Senin vereceğin hüküm, zâlimin elini zulümden kesmeye yarayacak bir hüküm olmalıydı. Senin verdiğin hüküm ise, zâlimin işine yaradı ve cezası üç kuruştan ibaret olan zulüm fiilini aynen senin hakkında da icra etti. Bu sebeple bu ceza o zâlimin cürmü ile orantılı olmadı.

Senin vereceğin hüküm zâlimin elini zulümden kesmeye yarayacak bir hüküm olmalı idi. Senin verdiğin hüküm ise, zâlimin işine yaradı ve cezası üç kuruştan ibaret olan fiil-i zulmü aynen senin hakkında da icrâ etti. Binâenaleyh bu cezâ o zâlimin cürmü ile mütenâsib olmadı.

1594. Ey meçhul adaletli! Sen o keçiye benzersin ki, o kurt yavrusuna süt verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1594. Ey meçhul adaletli! Sen o keçiye benzersin ki, o kurt yavrusuna süt verdi.

Birinci mısradaki "dâd", adalet ve ikinci mısradaki "dâd" ise "dâden" (vermek) mastarından geçmiş zaman fiilidir. "Nijâd", cevher, asıl, soy, nesep, yaratılış anlamlarındadır. Burada yavrudan kinayedir. Yani, "Senin adaletin, akl-ı selim (sağduyu) katında bilinmezdir. Çünkü akl-ı selim senin hükmüne ve adaletine ve bu hükmüne sebep olan cömertliğe ve merhamete izin vermez. Bu hükmünde sen, kurt yavrusuna süt verip büyüten keçiye benzersin. Çünkü keçinin büyüttüğü bu kurt, daha sonra o keçiyi parçalar."

Birinci mısra'daki "dâd", adâlet ve ikinci mısra'daki "dâd" ise "dâden" masdarından fiil-i mâzîdir. "Nijâd", gevher, asıl, haseb, neseb, tıynet ma'nâlarınadır. Burada yavrudan kinâyedir. Ya'ni, "Senin adâletin akl-ı selîm indinde meçhûldür. Zîrâ akl-ı selîm senin hükmüne ve adâletine ve bu hükmüne sebeb olan kereme ve merhamete cevâz vermez. Bu hükmünde sen, kurt yavrusuna süt verip büyüten keçiye benzersin. Zîrâ keçinin büyüttüğü bu kurt bilâhire o keçiyi parçalar."

## Kādının o sûfîye cevab vermesi

1595. Kādı dedi: "Kazânın getirdiği her kafâ ve cefâya rıza bize vacib gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1595. Kadı dedi: "Kazânın getirdiği her sıkıntı ve eziyete rıza göstermek bize vacip olur."

Sûfînin bu sözleri üzerine kadı, sûfiye cevap olarak dedi: "Ey sûfî! Ben hükümde böyle düşündüm ve bu düşünceye göre ictihad ettim. Halbuki düşüncelerin yaratıcısı Hak'tır ve bu düşünceler insana ilâhî kazâya uygun olarak gelir; ve ilâhî kazânın getirdiği her sıkıntıya, tokada ve eziyete razı olmak bize vaciptir. Çünkü kudsî hadiste من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائي yani "Benim kazâma razı olmayan kimse benden başka Rab istesin!" buyurulmuştur."

Sûfînin bu sözleri üzerine kadı cevâben sûfiye dedi: "Ey sûfî! Ben hükümde böyle düşündüm ve düşünceye göre ictihâd ettim. Halbuki düşüncelerin hâlıkı Hak'tır ve bu düşünceler insana kazâ-yı ilâhîye muvâfik olarak vârid olur; ve kazâ-yı ilâhînin getirdiği her kafaya ve tokada ve cefâya râzı olmak bize vacibdir. Zîrâ hadis-i kudside من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائي ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan kimse benden başka Rab istesin!" buyurulmuştur."

1596. Benim bu gönlüm bağdır ve gözüm bulut gibidir. Bulut ağlar; bağ, şad ve hoş olarak güler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1596. Benim bu gönlüm bağdır ve gözüm bulut gibidir. Bulut ağlar; bağ, şad ve hoş olarak güler.

Benim gönlüm ve iç dünyam bağa, his gözüm de buluta benzer. Bulut ağlar ve yağmur yağdırır. Bağ ise sevinçli ve hoş bir şekilde yeşilliklerini gösterip güler. Bu sebeple benim iç dünyam ilâhî kazâya karşı memnun ve razıdır. Çünkü o kazâ, yatkınlık diliyle kendisinin Hak'tan talep ettiği şeydir. Fakat iç dünyamın bu talebi dışıma uygun gelmediği için ağlar ve üzülür. Çünkü dış, iç dünyanın perdesidir. İç dünyanın hâllerinden habersizdir; ve ruhun ve iç dünyanın hazzı başka, bedenin hazzı başkadır.

Benim gönlüm ve bâtınım bâğa ve his gözüm dahi buluta benzer. Bulut ağlar ve yağmur yağdırır. Bâğ ise şâd ve hoş olarak yeşilliklerini ızhâr edip güler. Binâenaleyh benim bâtınım kazâ-yı ilâhîye karşı memnûn ve râzıdır. Çünkü o kazâ lisân-ı isti'dâd ile kendisinin Hak'tan taleb ettiği şeydir. Fakat bâtınımın bu talebi zâhirime gayr-i mülayim geldiği için ağlar ve müteessir olur. Zîrâ zâhir bâtının perdesidir. Bâtının ahvâlinden bî-haberdir; ve rûhun ve bâtının hazzı başka, cismin hazzı başkadır.

1597. Gönlüm bâtında zübürün hükmünden hoştur. Gerçi yüzüm ekşi oldu; zîrâ doğru acıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1597. Gönlüm içte yazılı olan hükümden hoşnuttur. Gerçi yüzüm ekşi oldu; çünkü doğru acıdır.

"Zübür", "yazılmış mektup" anlamına gelen "zebûr" kelimesinin çoğuludur. Burada "levh-i mahfûz" (kaderin yazılı olduğu levha) demektir ki, burada her bir sabit hakikatin, yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği hükümler yazılmıştır; ve cismaniyet âleminde kuldan ortaya çıkan haller, sözler ve fiiller, öncesizlikte kendisinin yatkınlık diliyle gerçekleşen bu talepleri üzerine kuruludur; ve kulun içi, kendisinin talepleri olduğu için, bu hükümlerden hoşnut ve razıdır. Fakat onun bu cismanî âlemde görünenine bu doğru olan hükümler acı gelir. Çünkü görünen, içtekine zıt ve aksidir. Bu sırra dayanarak kadı dedi ki: "Gönlüm içte, levh-i mahfûzda yazılı olan ilâhî hükümden razı ve hoşnuttur. Bununla birlikte dışta, bedenimin yüzü ekşi oldu ve bu hükme memnuniyetsiz göründü. Çünkü hak doğru ve acıdır."

"Zübür", "yazılmış mektûb" ma'nâsına olan "zebûr", kelimesinin cem'idir. Burada "levh-i mahfûz" demek olur ki, burada her bir ayn-ı sâbitenin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği hükümler yazılmıştır; ve cismâniyet âleminde kuldan sudûr eden ahvâl ve akvâl ve ef'âl, ezelde kendisinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan bu talebleri üzerine mübtenîdir; ve kulun bâtını, kendisinin talebleri olduğu için, bu hükümlerden hoşnûd ve râzıdır. Fakat onun bu âlem-i cismâniyette zâhirine bu doğru olan hükümler acı gelir. Çünkü zâhir bâtının zıddı ve aksidir. Bu sırra mebnî kādı dedi ki: "Gönlüm bâtında levh-i mahfûzda yazılı olan hükm-i ilâhîden râzı ve hoşnûddur. Maahâzâ zâhirde cismimin yüzü ekşi oldu ve bu hükme gayr-i memnûn göründü. Zîrâ hak doğru ve acıdır."

1598. Kıtlık senesi beyhûde gülücü olan güneşten bağlar ölüme ve cân çekişmeye erişirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1598. Kıtlık senesi beyhûde gülücü olan güneşten bağlar ölüme ve can çekişmeye erişirler.

"Hîre hand", "beyhûde gülücü" demektir. Bundan kasıt, güneşin daima buluttan arınmış olarak görünmesidir. Batının zahirin aksi olduğunun açık örneğini bize göstermek zorunludur. Çünkü kudsî hadiste "Benim kazâma râzı olmayan kimse benden başka Rab istesin!" buyurulmuştur.

"Hîre hand", "beyhûde gülücü" demektir. Bundan murâd, güneşin dâimâ buluttan ârî olarak zuhûrudur. Bâtın zâhirin aksi olduğunun misâl-i zâhirîsi bize vacibdir. Zîrâ hadis-i kudside من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائي ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan kimse benden başka Rab istesin!" buyurulmuştur.

1596. "Benim bu gönlüm bağdır ve gözüm bulut gibidir. Bulut ağlar; bağ, şad ve hoş olarak güler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1596. "Benim bu gönlüm bağdır ve gözüm bulut gibidir. Bulut ağlar; bağ, şad ve hoş olarak güler."

Benim gönlüm ve iç dünyam bağa, duygu gözüm de buluta benzer. Bulut ağlar ve yağmur yağdırır. Bağ ise sevinçli ve hoş bir şekilde yeşilliklerini gösterip güler. Bu sebeple benim iç dünyam ilâhî kazâya (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) karşı memnun ve razıdır. Çünkü o kazâ, kendisinin Hak'tan (Allah'tan) zâtî yatkınlık (doğuştan/özden gelen kabiliyet) diliyle talep ettiği şeydir. Fakat iç dünyamın bu talebi dışıma uygun gelmediği için ağlar ve üzülür. Çünkü dış, iç dünyanın perdesidir. Dış, iç dünyanın hâllerinden habersizdir; ve ruhun ve iç dünyanın hazzı başka, cismin hazzı başkadır.

"Benim gönlüm ve bâtınım bâğa ve his gözüm dahi buluta benzer. Bulut ağlar ve yağmur yağdırır. Bâğ ise şâd ve hoş olarak yeşilliklerini ızhâr edip güler. Binâenaleyh benim bâtınım kazâ-yı ilâhîye karşı memnûn ve râzıdır. Çünkü o kazâ lisân-ı isti'dâd ile kendisinin Hak'tan taleb ettiği şeydir. Fakat bâtınımın bu talebi zâhirime gayr-i mülayim geldiği için ağlar ve müteessir olur. Zîrâ zâhir bâtının perdesidir. Bâtının ahvâlinden bî-haberdir; ve rûhun ve bâtının hazzı başka, cismin hazzı başkadır.

1597. "Gönlüm bâtında zübürün hükmünden hoştur. Gerçi yüzüm ekşi oldu; zîrâ doğru acıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1597. "Gönlüm içimde yazılı olan hükümden hoşnuttur. Gerçi yüzüm ekşidi; çünkü doğru acıdır."

"Zübür", "yazılmış mektup" anlamına gelen "zebûr" kelimesinin çoğuludur. Burada "levh-i mahfûz" (kaderin yazılı olduğu levha) demektir ki, burada her bir sabit hakikatin, yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği hükümler yazılmıştır; ve cismaniyet âleminde kuldan ortaya çıkan haller, sözler ve fiiller, öncesiz olarak kendisinin yatkınlık diliyle gerçekleşen bu talepleri üzerine kuruludur; ve kulun içi, kendisinin talepleri olduğu için, bu hükümlerden hoşnut ve razıdır. Fakat onun bu cismanî âlemde görünenine bu doğru olan hükümler acı gelir. Çünkü görünen, iç alemin zıddı ve aksidir. Bu sırra dayanarak kadı dedi ki: "Gönlüm içimde, levh-i mahfûzda yazılı olan ilâhî hükümden razı ve hoşnuttur. Bununla birlikte dışımda, bedenimin yüzü ekşidi ve bu hükme memnuniyetsiz göründü. Çünkü hak doğru ve acıdır."

"Zübür", "yazılmış mektûb" ma'nâsına olan "zebûr", kelimesinin cem'idir. Burada "levh-i mahfûz" demek olur ki, burada her bir ayn-ı sâbitenin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği hükümler yazılmıştır; ve cismâniyet âleminde kuldan sudûr eden ahvâl ve akvâl ve ef'âl, ezelde kendisinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan bu talebleri üzerine mübtenîdir; ve kulun bâtını, kendisinin talebleri olduğu için, bu hükümlerden hoşnûd ve râzıdır. Fakat onun bu âlem-i cismâniyette zâhirine bu doğru olan hükümler acı gelir. Çünkü zâhir bâtının zıddı ve aksidir. Bu sırra mebnî kādi dedi ki: "Gönlüm bâtında levh-i mahfûzda yazılı olan hükm-i ilâhîden râzı ve hoşnûddur. Maahâzâ zâhirde cismimin yüzü ekşi oldu ve bu hükme gayr-i memnûn göründü. Zîrâ hak doğru ve acıdır."

1598. "Kıtlık senesi beyhûde gülücü olan güneşten bağlar ölüme ve cân çekişmeye erişirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1598. "Kıtlık senesi beyhûde gülücü olan güneşten bağlar ölüme ve cân çekişmeye erişirler."

"Hîre hand", "beyhûde gülücü" demektir. Bundan kasıt, güneşin daima bulutsuz olarak görünmesidir. Görünenin görünmeyenin zıddı olduğunun açık bir örneği şudur ki, eğer güneş daima ısısını yayar ve hava bulutsuz olursa, bitkiler yanar ve kıtlık olur; ve bağlar kuruyarak ölüme ve can çekişmeye başlarlar. Bu sebeple, latif olan güneşli havanın devamı içinde böyle bir felaket ve musibet vardır; ve görünüşte bulutun ağlaması ve havanın bozuk olması içinde de bağların letafeti (güzelliği) vardır. Bu sebeple insanın görüneni ağladığı zaman görünmeyeni ve ruhu güler; ve görüneni güldüğü zaman da ruhu ve görünmeyeni ağlar.

"Hîre hand", "beyhûde gülücü" demektir. Bundan murâd, güneşin dâimâ buluttan ârî olarak zuhûrudur. Bâtın zâhirin aksi olduğunun misâl-i zâhirîsi budur ki, eğer güneş dâimâ harâretini neşr eder ve hava buluttan ârî bulunursa, nebâtât yanar ve kıtlık olur; ve bağlar kuruyarak ölüme ve cân çekişmeye başlarlar. Binâenaleyh latîf olan güneşli havanın devamı zımnında böyle bir felâket ve musîbet vardır; ve zâhirde bulutun ağlaması ve havanın bozuk olması zımnında da bağların letâfeti vardır. Binâenaleyh insanın zâhiri ağladığı vakit bâtını ve rûhu güler; ve zâhiri güldüğü vakit dahi rûhu ve bâtını ağlar.

1599. Hakk'ın emrinden "Çok ağlayınız!"ı okumuşsun, pişmiş kelle gibi, niye gülücü kalmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1599. Hakk'ın emrinden "Çok ağlayınız!"ı okumuşsun, pişmiş kelle gibi, niye gülücü kalmışsın?

Hakk'ın emri olan Kur'ân-ı Kerim'den فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا (Tevbe, 9/82) yani "Az gülsünler ve çok ağlasınlar!" ayetini okumuşsun. Bu sebeple niçin onunla amel etmeyip bu cismaniyet âlemindeki zevklere dalıp, pişmiş kelle gibi sırıtıp kalmışsın. Nasıl ki hadîs-i şerîfte dahi كثرة الضحك تميت القلب yani "Çok gülme kalbi öldürür" buyurulmuştur.

Hakk'ın emri olan Kur'ân-ı Kerim'den فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا (Tevbe, 9/82) ya'ni "Az gülsünler ve çok ağlasınlar!" âyetini okumuşsun. Binâenaleyh niçin onunla amel etmeyip bu cismâniyet âlemindeki ezvāka dalıp, pişmiş kelle gibi sırıtıp kalmışsın. Nitekim hadîs-i şerîfte dahi كثرة الضحك تميت القلب ya'ni "Çok gülme kalbi öldürür" buyurulmuştur.

1600. Eğer sen şem' gibi göz yaşını aşağıya saçar isen, şem' gibi evin aydınlığı [1582] olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1600. Eğer sen mum gibi gözyaşını aşağıya akıtırsan, mum gibi evin aydınlığı olursun.

Eğer görünenin ağlarsa, iç âlemin ve ruhun güler; ve ruhun güldüğü zaman da bedeninin nitelikleri ruhunun nitelikleri ile örtünür ve kalbinde marifet (Allah'ı bilme) ve hikmet nuru ortaya çıkıp etrafa da nur verir. Nasıl ki, mum yandığı ve gözyaşı döktüğü zaman odanın içi aydınlanır.

Eğer zâhirin ağlarsa, bâtının ve rûhun güler; ve rûhun güldüğü vakit dahi cisminin sıfatları ruhunun sıfatları ile örtünür ve kalbinde nûr-ı ma'rifet ve hikmet zuhûr edip etrâfa da nûr verir. Nitekim, mum yandığı ve göz yaşı döktüğü vakit odanın içi aydınlanır.

1601. Ananın yahud babanın o ekşi yüzlülüğü, evladı her zarardan koruyucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1601. Annenin yahut babanın o ekşi yüzlülüğü, evladı her zarardan koruyucudur.

Annenin yahut babanın somurtkanlığı evladı terbiye edip onu maddî ve manevî zararlardan korumak içindir. Bunun gibi, insân-ı kâmilin (olgun insan) Hakk Yolcularına karşı olan ekşi yüzlülüğü dahi onları böyle zararlardan korumak içindir.

Ananın yahud babanın somurtkanlığı evladı terbiye edip onu sûrî ve ma'nevî zararlardan korumak içindir. Bunun gibi, insân-ı kâmilin tâliblere karşı olan ekşi yüzlülüğü dahi onları böyle zararlardan vikāye etmek içindir.

1602. Ey beyhûde gülücü! Gülmenin zevkini gördün; ağlamanın zevkini de gör ki, o şeker ma'denidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1602. Ey boş yere gülen! Gülmenin zevkini gördün; ağlamanın zevkini de gör ki, o şeker madenidir.

Şudur ki, eğer güneş daima sıcaklığını yayar ve hava buluttan arınmış bulunursa, bitkiler yanar ve kıtlık olur; ve bağlar kuruyarak ölüme ve can çekişmeye başlarlar. Buna göre latif olan güneşli havanın devamı içinde böyle bir felaket ve musibet vardır; ve görünüşte bulutun ağlaması ve havanın bozuk olması içinde de bağların güzelliği vardır. Buna göre insanın dışı ağladığı zaman içi ve ruhu güler; ve dışı güldüğü zaman dahi ruhu ve içi ağlar.

budur ki, eğer güneş dâimâ harâretini neşr eder ve hava buluttan ârî bulu- nursa, nebâtât yanar ve kıtlık olur; ve bağlar kuruyarak ölüme ve cân çekiş- meye başlarlar. Binâenaleyh latîf olan güneşli havanın devamı zımnında böyle bir felâket ve musîbet vardır; ve zâhirde bulutun ağlaması ve havanın bozuk olması zımnında da bağların letâfeti vardır. Binâenaleyh insanın zâhi- ri ağladığı vakit bâtını ve rûhu güler; ve zâhiri güldüğü vakit dahi rûhu ve bâtını ağlar.

1599. Hakk'ın emrinden "Çok ağlayınız!"ı okumuşsun, pişmiş kelle gibi, ni- ye gülücü kalmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1599. Hakk'ın emrinden "Çok ağlayınız!"ı okumuşsun, pişmiş kelle gibi, niye gülücü kalmışsın?

Hakk'ın emri olan Kur'ân-ı Kerim'den فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كثيراً (Tevbe, 9/82) yani "Az gülsünler ve çok ağlasınlar!" ayetini okumuşsun. Bu sebeple niçin onunla amel etmeyip bu maddî âlemdeki zevklere dalıp, pişmiş kelle gibi sırıtıp kalmışsın. Nitekim hadîs-i şerîfte dahi كثرة الضحك تميت القلب yani "Çok gülme kalbi öldürür" buyurulmuştur.

Hakk'ın emri olan Kur'ân-ı Kerim'den فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كثيراً (Tevbe, 9/82) ya'ni "Az gülsünler ve çok ağlasınlar!" âyetini okumuşsun. Binâenaleyh ni- çin onunla amel etmeyip bu cismâniyet âlemindeki ezvâka dalıp, pişmiş kel- le gibi sırıtıp kalmışsın. Nitekim hadîs-i şerîfte dahi كثرة الضحك تميت القلب ya'ni "Çok gülme kalbi öldürür" buyurulmuştur.

1600. Eğer sen şem' gibi göz yaşını aşağıya saçar isen, şem' gibi evin aydınlığı olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1600. Eğer sen mum gibi gözyaşını aşağıya saçar isen, mum gibi evin aydınlığı olursun.

Eğer görünenin ağlarsa, iç âlemin ve ruhun güler; ve ruhun güldüğü zaman dahi bedeninin nitelikleri ruhunun nitelikleri ile örtünür ve kalbinde marifet (Allah'ı bilme) ve hikmet nuru ortaya çıkıp etrafa da nur verir. Nasıl ki, mum yandığı ve gözyaşı döktüğü zaman odanın içi aydınlanır.

Eğer zâhirin ağlarsa, bâtının ve rûhun güler; ve rûhun güldüğü vakit da- hi cisminin sıfatları ruhunun sıfatları ile örtünür ve kalbinde nûr-ı ma'rifet ve hikmet zuhûr edip etrâfa da nûr verir. Nitekim, mum yandığı ve göz yaşı dök- tüğü vakit odanın içi aydınlanır.

1601. Ananın yahud babanın o ekşi yüzlülüğü, evladı her zarardan koruyucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1601. Annenin yahut babanın o ekşi yüzlülüğü, evladı her zarardan koruyucudur.

Annenin yahut babanın somurtkanlığı evladı terbiye edip onu maddî ve manevî zararlardan korumak içindir. Bunun gibi, insân-ı kâmilin (olgun insan) Hakk Yolcularına karşı olan ekşi yüzlülüğü dahi onları böyle zararlardan korumak içindir.

Ananın yahud babanın somurtkanlığı evladı terbiye edip onu sûrî ve ma'nevî zararlardan korumak içindir. Bunun gibi, insân-ı kâmilin tâliblere karşı olan ekşi yüzlülüğü dahi onları böyle zararlardan vikāye etmek içindir.

1602. Ey beyhûde gülücü! Gülmenin zevkini gördün; ağlamanın zevkini de gör ki, o şeker ma'denidir. Ey bu hayât-ı dünyâya kāni' olup beyhûde gülen ve mesrûr olan kimse! Şimdiye kadar bu gülmenin fânî olan zevklerini gördün. Biraz da Allah için ağlamanın zevkini gör ki, bu ağlama şeker ma'denidir ve menba'ıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1602. Ey boş yere gülen! Gülmenin zevkini gördün; ağlamanın zevkini de gör ki, o şeker madenidir. Ey bu dünya hayatına razı olup boş yere gülen ve sevinen kişi! Şimdiye kadar bu gülmenin geçici olan zevklerini gördün. Biraz da Allah için ağlamanın zevkini gör ki, bu ağlama şeker madenidir ve kaynağıdır.

1603. Vaktaki cehennem, onun yadı ağlama getirir, binâenaleyh cehennem cennetlerden daha hoş geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1603. Cehennem, anılması ağlama getirdiğinde, bu sebeple cehennem cennetlerden daha hoş geldi.

Yani, bu dünyada insanı ağlatan şey, güldüren şeyden daha hayırlıdır. Örneğin cehennem ve cehennemin hatırlatılması insanı ağlatırsa, o cehennem cennetlerden daha hoş gelir. Çünkü ağlamada kalbin inceliği vardır; ve kalbin inceliği insanlık sıfatlarının kaynağıdır. Gülmede ise kalp katılaşır ve kalbin hassasiyeti gitgide kaybolur; ve insan merhamet ve şefkat gibi duygulara yabancı kalmaya başlar.

Ya'ni, bu dünyâda insanı ağlatan şey, güldüren şeyden daha hayırlıdır. Meselâ cehennem ve cehennemin hâtıra getirilmesi insanı ağlatırsa, o cehennem cennetlerden daha hoş gelir. Zîrâ ağlamada kalbin rikkati vardır; ve rikkat-i kalb insanlık sıfatlarının menşeidir. Gülmede ise kalb katılır ve hassâsiyet-i kalb gitgide kaybolur; ve insan merhamet ve şefkat gibi duygulara yabancı kalmaya başlar.

1604. Gülmeler, ağlamalar içinde mektûm geldi. Ey selîm! Hazîneyi harabelerde ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1604. Gülmeler, ağlamalar içinde gizli geldi. Ey saf kimse! Hazineyi harabelerde ara!

Gülmeler, ağlamalarda gizli ve saklı geldi. Ağlamalar viranelere ve harabelere, gülmeler de definelere benzer. Defineler harabelerde gizlenmiş olduğu gibi, gülmeler de ağlamalarda gizlenmiştir. Ey saf ve sade gönüllü kimse! Dünyanın görünenine aldanıp gülmeye ve eğlenmeye istek duyma! Gülme hazinesini ve definesini harabe gibi olan ağlamalar içinde ara! Nasıl ki hadis-i şerifte حفت النار بالشهوات وحفت الجنة بالمكاره yani "Ateş şehvetlerle örtülmüştür ve cennet hoşlanılmayan şeylerle örtülmüştür" buyrulur.

Gülmeler, ağlamalarda mektûm ve saklı geldi. Ağlamalar vîrânelere ve harâbelere ve gülmeler dahi definelere benzer. Defineler harâbelerde gizlenmiş olduğu gibi, gülmeler de ağlamalarda gizlenmiştir. Ey selîm ve sâde-dil olan kimse! Dünyanın zâhirine aldanıp gülmeye ve eğlenmeye rağbet etme! Gülme hazîne ve definesini harâbe gibi olan ağlamalar içinde ara! Nitekim hadis-i şerifte حفت النار بالشهوات وحفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş şehvetler ile örtülmüştür ve cennet mekrühlar ile örtülmüştür" buyurulur.

1605. Zevk gamlar içindedir, izi kaybetmişlerdir; âb-ı hayatı zulmete götürmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1605. Zevk gamlar içindedir, izi kaybetmişlerdir; âb-ı hayatı karanlığa götürmüşlerdir.

Zevk gamlar içinde saklıdır ve Yüce Allah zevkin izini ve işaretini gamlar içinde kaybetmiştir ve âb-ı hayat olan ruhu tabiatın karanlığı içine götürüp saklamıştır. Bilinmeli ki, bu sözler hakikat talep edenlere hitaptır. Dünya ehli ve nefis ehli olanlara göre değildir. Çünkü nefsanî ve cismanî olan kimseler "Gülmek dururken niçin ağlayayım ve dünya hayatını kendime zehir edeyim? Bu birkaç günlük hayatta yeyip içmek ve gülüp oynamak elbette daha iyidir" derler. Ey bu dünya hayatına kanaat edip boş yere gülen ve mutlu olan kimse! Şimdiye kadar bu gülmenin fani olan zevklerini gördün. Biraz da Allah için ağlamanın zevkini gör ki, bu ağlama şeker madenidir ve kaynağıdır.

Zevk gamlar içinde saklıdır ve Hak Teâlâ zevkin izini ve nişanını gamlar içinde kaybetmiştir ve âb-ı hayât olan rûhu zulmet-i tabîat içine götürüp saklamıştır. Ma'lum olsun ki, bu sözler tâlib-i hakîkat olanlara hitâbdır. Ehl-i dünyâ ve nefs olanlara göre değildir. Zîrâ nefsânî ve cismânî olan kimseler "Gülmek dururken niçin ağlayayım ve hayât-ı dünyayı kendime zehir edeyim? Bu birkaç günlük hayatta yeyip içmek ve gülüp oynamak elbette daha Ey bu hayât-ı dünyâya kânî' olup beyhûde gülen ve mesrûr olan kimse! Şimdiye kadar bu gülmenin fânî olan zevklerini gördün. Biraz da Allah için ağlamanın zevkini gör ki, bu ağlama şeker ma'denidir ve menba'ıdır.

1603. Vaktâki cehennem, onun yâdı ağlama getirir, binâenaleyh cehennem cennetlerden daha hoş geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1603. Cehennem, onun anılması ağlama getirdiği zaman, bu sebeple cehennem cennetlerden daha hoş geldi.

Yani, bu dünyada insanı ağlatan şey, güldüren şeyden daha hayırlıdır. Örneğin cehennem ve cehennemin hatırlatılması insanı ağlatırsa, o cehennem cennetlerden daha hoş gelir. Çünkü ağlamada kalbin inceliği vardır; ve kalbin inceliği insanlık sıfatlarının kaynağıdır. Gülmede ise kalp katılaşır ve kalbin hassasiyeti gitgide kaybolur; ve insan merhamet ve şefkat gibi duygulara yabancı kalmaya başlar.

Ya'ni, bu dünyâda insanı ağlatan şey, güldüren şeyden daha hayırlıdır. Meselâ cehennem ve cehennemin hâtıra getirilmesi insanı ağlatırsa, o cehennem cennetlerden daha hoş gelir. Zîrâ ağlamada kalbin rikkatı vardır; ve rikkat-i kalb insanlık sıfatlarının menşeidir. Gülmede ise kalb katılır ve hassâsiyet-i kalb gitgide kaybolur; ve insan merhamet ve şefkat gibi duygulara yabancı kalmaya başlar.

1604. Gülmeler, ağlamalar içinde mektûm geldi. Ey selîm! Hazîneyi harâbelerde ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1604. Gülmeler, ağlamalar içinde gizli geldi. Ey saf kimse! Hazîneyi harâbelerde ara!

Gülmeler, ağlamalarda gizli ve saklı geldi. Ağlamalar viranelere ve harabelere, gülmeler de definelere benzer. Defineler harabelerde gizlenmiş olduğu gibi, gülmeler de ağlamalarda gizlenmiştir. Ey saf ve temiz kalpli kimse! Dünyanın görünenine aldanıp gülmeye ve eğlenmeye istek duyma! Gülme hazînesini ve defînesini harabe gibi olan ağlamalar içinde ara! Nasıl ki hadîs-i şerîfte وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ وَحُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ yani “Ateş şehvetler ile örtülmüştür ve cennet hoşlanılmayan şeyler ile örtülmüştür” buyurulur.

Gülmeler, ağlamalarda mektûm ve saklı geldi. Ağlamalar vîrânelere ve harâbelere ve gülmeler dahi defînelere benzer. Defîneler harâbelerde gizlenmiş olduğu gibi, gülmeler de ağlamalarda gizlenmiştir. Ey selîm ve sâde-dil olan kimse! Dünyânın zâhirine aldanıp gülmeye ve eğlenmeye rağbet etme! Gülme hazîne ve defînesini harâbe gibi olan ağlamalar içinde ara! Nitekim hadîs-i şerîfte وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ وَحُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ ya'ni “Ateş şehvetler ile örtülmüştür ve cennet mekrûhlar ile örtülmüştür” buyurulur.

1605. Zevk gamlar içindedir, izi kaybetmişlerdir; âb-ı hayâtı zulmete götürmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1605. Zevk gamlar içindedir, izi kaybetmişlerdir; âb-ı hayâtı zulmete götürmüşlerdir.

Zevk gamlar içinde saklıdır ve Yüce Allah zevkin izini ve işaretini gamlar içinde kaybetmiştir ve âb-ı hayât (ölümsüzlük suyu) olan ruhu tabiatın karanlığı içine götürüp saklamıştır. Bilinmeli ki, bu sözler hakikati arayanlara hitaptır. Dünya ehli ve nefis ehli olanlara göre değildir. Çünkü nefsanî ve cismanî olan kimseler "Gülmek dururken niçin ağlayayım ve dünya hayatını kendime zehir edeyim? Bu birkaç günlük hayatta yeyip içmek ve gülüp oynamak elbette daha hayırlı ve keyiflidir" derler ve hiçbir şeyin sonuna bakmazlar. Bunların düsturu "bir günlük beylik beyliktir" atasözüdür.

Zevk gamlar içinde saklıdır ve Hak Teâlâ zevkin izini ve nişânını gamlar içinde kaybetmiştir ve âb-ı hayât olan rûhu zulmet-i tabîat içine götürüp saklamıştır. Ma'lûm olsun ki, bu sözler tâlib-i hakîkat olanlara hitâbdır. Ehl-i dünyâ ve nefs olanlara göre değildir. Zîrâ nefsânî ve cismânî olan kimseler “Gülmek dururken niçin ağlayayım ve hayât-ı dünyâyı kendime zehir edeyim? Bu birkaç günlük hayatta yeyip içmek ve gülüp oynamak elbette daha hayırlı ve keyiflidir" derler ve hiçbir şeyin sonuna bakmazlar. Bunların düstûru "bir günlük beylik beyliktir" darb-ı meselidir.

1606. Na'l yolda ribâta kadar terstir. İhtiyatta gözleri dört yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1606. Nal yolda ribâta kadar terstir. İhtiyatta gözleri dört yap!

"Ribât", yolcuların konaklayacakları misafirhane demektir. Burada Hakk Yolcularının fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesi kastedilir. "Nalın ters olması" şudur ki, eski zamanlarda savaşçı süvariler, düşman kendilerini takip ederken şaşırtmak için atlarının nallarını ters çakarlarmış; ve bu şekilde süvarilerin hareketi örneğin doğuya doğru olursa hayvanların nal izlerinden batıya gitmiş gibi görünürdü. Hakk Yolcusunun fenâ-fillâh mertebesine kadar olan yolu da buna benzetilmiştir. Yani, Hakk Yolcusunun Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât esnasında ağlaması gülme ve gülmesi de ağlama ve rahatı zarar ve rahatsızlığı faydadır. Böyle olunca, ey Hakk Yolcusu! Yolculuk esnasında ihtiyat içinde gözlerini dört aç! Yani his gözlerinin ikisi ile akıl gözlerinin ikisini de beraber kullan!

"Ribât", yolcuların inecekleri misafirhâne demektir. Burada sâliklerin fenâ-fillâh mertebesi murâd buyurulur. "Na'lin ters olması" budur ki, Eski zamanlarda muhârib olan süvârîler, düşman, kendilerini ta'kîb ederken şaşırmak için atlarının na'llarını ters vururlar imiş; ve bu sûretle süvârîlerin hareketi meselâ şarka doğru olursa hayvanların na'l izlerinden garba gitmiş gibi görünür idi. Sâlikin fenâ-fillâh mertebesine kadar olan yolu da buna teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, sâlikin Hak yolunda riyazat ve mücâhede esnasında ağlaması gülme ve gülmesi de ağlama ve râhatı zarar ve rahatsızlığı fâidedir. Böyle olunca, ey sâlik! Esnâ-yı sülûkte ihtiyât içinde gözlerini dört aç! Ya'ni his gözlerinin ikisi ile akıl gözlerinin ikisini de beraber kullan!

1607. Gözleri i'tibarda dört yap! Kendi gözünü yârin iki gözü ile yâr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1607. Gözleri itibarda dört yap! Kendi gözünü yârin iki gözü ile yâr et!

"Yâr"dan maksat, mürşid-i kâmildir (tasavvuf yolunda rehberlik eden olgun kişi). Yani, ey Hakk Yolcusu! İbret almak konusunda gözlerini dört aç! Kendi his ve akıl gözlerini, ruhun özü olan mürşid-i kâmilin iki gözleriyle dost ve arkadaş et! Kendi görüşüne ve idrakine güvenme, mürşid-i kâmilin görüşüne tabi ol!

"Yâr"dan murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'ni, ey sâlik! ibret almak husûsunda gözlerini dört aç! Kendi his ve akıl gözlerini ayn-ı rûh olan mürşid-i kâmilin iki gözleriyle yâr ve refîk et! Kendi görüşüne ve idrâkine i'timâd etme, mürşid-i kâmilin görüşüne tâbi' ol!

1608. "Mushafta "Emruhum şûra"yı oku! Yâr için ol ve nâz cihetinden ona öf deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1608. "Mushaf'ta "İşleri aralarında danışma iledir" ayetini oku! Dost için ol ve nazlanma yönünden ona "öf" deme!

Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de Şûrâ Suresi'nde bulunan `أمرهم شورى بينهم` (Şûrâ, 42/38) yani "Onların işleri aralarında danışma iledir" ayet-i kerimesini oku! Ve Hak yolunda dost ve arkadaş edindiğin mürşid-i kâmile (olgun rehber) nazlanma ve istiğna (kendini müstağni görme) yönünden "öf" deme ve bıkkınlık duygusundan uzak ol! Her hususta mürşid-i kâmilin emrine itaat et ve iradesine tabi ol!

Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şûrâ'da olan `أمرهم شورى بينهم` (Şûrâ, 42/38) ya'ni "Onların emri aralarında meşveret üzerinedir" âyet-i kerîmesini oku! Ve Hak yolunda yâr ve refîk ittihâz ettiğin mürşid-i kâmile nâz ve istiğnâ cihetinden öf deme ve usanç duygusundan uzak ol! Her husûsta mürşid-i kâmilin emrine itâat et ve irâdesine tâbi' ol!

1609. Yol için arka ve sığınacak yer, yâr olur; vaktaki iyi bakasın, yol yârdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1609. Yol için arka ve sığınacak yer, yâr olur; vaktaki iyi bakasın, yol yârdir.

"hayırlı ve keyiflidir" derler ve hiçbir şeyin sonuna bakmazlar. Bunların ilkesi "bir günlük beylik beyliktir" atasözüdür.

hayırlı ve keyiflidir" derler ve hiçbir şeyin sonuna bakmazlar. Bunların düstûru "bir günlük beylik beyliktir" darb-ı meselidir.

1606. Na'l yolda ribâta kadar terstir. İhtiyatta gözleri dört yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1606. Nal yolda ribata kadar terstir. İhtiyatta gözleri dört yap!

"Ribât", yolcuların konaklayacakları misafirhane demektir. Burada sâliklerin fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesi kastedilir. "Nalın ters olması" şudur ki, eski zamanlarda savaşçı süvariler, düşman kendilerini takip ederken şaşırtmak için atlarının nallarını ters çakarlarmış; ve bu şekilde süvarilerin hareketi örneğin doğuya doğru olursa hayvanların nal izlerinden batıya gitmiş gibi görünürdü. Sâlikin fenâ-fillâh mertebesine kadar olan yolu da buna benzetilmiştir. Yani, sâlikin Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât esnasında ağlaması gülme ve gülmesi de ağlama ve rahatı zarar ve rahatsızlığı faydadır. Böyle olunca, ey sâlik! Yolculuk esnasında ihtiyat içinde gözlerini dört aç! Yani his gözlerinin ikisi ile akıl gözlerinin ikisini de beraber kullan!

"Ribât", yolcuların inecekleri misafirhâne demektir. Burada sâliklerin fenâ-fillâh mertebesi murâd buyurulur. "Na'lin ters olması" budur ki, Eski zamanlarda muhârib olan süvârîler, düşman, kendilerini ta'kîb ederken şaşırmak için atlarının na'llarını ters vururlar imiş; ve bu sûretle süvârîlerin hareketi meselâ şarka doğru olursa hayvanların na'l izlerinden garba gitmiş gibi görünür idi. Sâlikin fenâ-fillâh mertebesine kadar olan yolu da buna teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, sâlikin Hak yolunda riyazat ve mücâhede esnasında ağlaması gülme ve gülmesi de ağlama ve râhatı zarar ve rahatsızlığı fâidedir. Böyle olunca, ey sâlik! Esnâ-yı sülükte ihtiyât içinde gözlerini dört aç! Ya'ni his gözlerinin ikisi ile akıl gözlerinin ikisini de beraber kullan!

1607. Gözleri i'tibarda dört yap! Kendi gözünü yârin iki gözü ile yâr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1607. Gözleri itibarda dört yap! Kendi gözünü yârin iki gözü ile yâr et!

"Yâr"dan maksat, mürşid-i kâmildir (tasavvuf yolunda rehberlik eden olgun kişi). Yani, ey Hakk Yolcusu! İbret almak konusunda gözlerini dört aç! Kendi his ve akıl gözlerini, ruhun özü olan mürşid-i kâmilin iki gözleriyle dost ve arkadaş et! Kendi görüşüne ve idrakine güvenme, mürşid-i kâmilin görüşüne tabi ol!

"Yâr"dan murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'ni, ey sâlik! ibret almak husûsunda gözlerini dört aç! Kendi his ve akıl gözlerini ayn-ı rûh olan mürşid-i kâmilin iki gözleriyle yâr ve refîk et! Kendi görüşüne ve idrâkine i'timâd etme, mürşid-i kâmilin görüşüne tâbi' ol!

1608. "Mushafta "Emruhum şûra"yı oku! Yâr için ol ve nâz cihetinden ona öf deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1608. "Mushaf'ta "Emruhum şûra"yı oku! Dost için ol ve nazlanma yönünden ona öf deme!

Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de Şûrâ sûresinde bulunan أَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ (Şûrâ, 42/38) yani "Onların işleri aralarında danışma iledir" yüce ayetini oku! Ve Hakk yolunda dost ve arkadaş edindiğin insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nazlanma ve istiğna (kendini yeterli görme) yönünden öf deme ve usanma duygusundan uzak ol! Her hususta insân-ı kâmilin emrine itaat et ve iradesine tabi ol!

Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şûrâ'da olan أَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ (Şûrâ, 42/38) ya'ni "Onların emri aralarında meşveret üzerinedir" âyet-i kerîmesini oku! Ve Hak yolunda yâr ve refîk ittihâz ettiğin mürşid-i kâmile nâz ve istiğnâ cihetinden öf deme ve usanç duygusundan uzak ol! Her husûsta mürşid-i kâmilin emrine itâat et ve irâdesine tâbi' ol!

1609. Yol için arka ve sığınacak yer, yâr olur; vaktaki iyi bakasın, yol yârdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1609. Yol için arka ve sığınacak yer, yâr olur; vaktaki iyi bakasın, yol yârdir.

Hak yolunda arka, yardımcı ve bu yolun zorluklarına karşı sığınacak yer, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşittir. Eğer dikkatle bakar ve etraflıca düşünür isen, Hak yolunun kendisi insân-ı kâmil olan mürşittir. Nasıl ki Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) I. cildin 2979 numaralı beytinde, yani “Yol bilen mürşidin hâllerini yaz! Ve mürşidi seç ve yolun kendisi bil!” buyurmuştu. Oradaki diğer beyitlerde de mürşidin diğer hâlleri açıklanır.

Hak yolunda arka ve yardımcı ve bu yolun müşkilatına karşı sığınacak yer, mürşid-i kâmil olur. Eğer dikkatle bakar ve etrafıyla düşünür isen, Hak yolunun kendisi mürşid-i kâmildir. Nitekim Hz. Pîr I. cildin 2979 numaralı beytinde ya'ni “Yol bilen mürşidin ahvâlini yaz! Ve mürşidi ihtiyâr et ve yolun aynı bil!” buyurmuşlar idi. Oradaki diğer beyitlerde de mürşidin ahvâl-i sâiresi beyân buyurulur.

1610. Vaktaki deryaya erişesin, sakit otur! O halkada kendini yüzük taşı yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1610. Vaktaki denize erişesin, sessiz otur! O halkada kendini yüzük taşı yapma!

Ey hakikat talibi! Vaktaki ilahi bilgi denizi olan mürşid-i kâmile (olgun rehber) erişesin, onun huzurunda sessiz olarak otur! Bilgilerini satmaya kalkma ve o insân-ı kâmilin huzuruna toplanıp halka olmuş olan diğer talip arkadaşların arasında, kendini bu halkanın yüzük taşı gibi parlak göstermeye çalışma! Ne kadar âlim olursan ol, orada kendini hiçbir şey bilmez olan bir kimse gibi göster!

Ey hakikat talibi! Vaktâki ma'rifet-i ilâhiyye deryâsı olan mürşid-i kâmile erişesin, onun huzûrunda sâkit olarak otur! Ma'lumâtını satmaya kalkma ve o insân-ı kâmilin huzûruna toplanıp halka olmuş olan diğer tâlib arkadaşların arasında, kendini bu halkanın yüzük taşı gibi parlak göstermeye çalışma! Ne kadar âlim olursan ol, orada kendini hiçbir şey bilmez olan bir kimse gibi göster!

1611. Akıl ile iyi bak! Cum'a namazında hep cem'dirler; ve bir düşünceli olarak sakittirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1611. Akıl ile iyi bak! Cuma namazında hepsi toplanmışlardır; ve düşünceli bir şekilde suskundurlar.

Cuma namazında hatip hutbe okurken, akıl gözüyle camide bulunan cemaatin hâline dikkatle bak! Hepsi dış ve iç duyularını bir araya toplamış ve hutbeye kulak vermiş ve düşünceli bir şekilde susmuş bir hâldedirler. Kâmil mürşidin (manevi rehberin) huzuru da talipler (Hakk yolcusu olmak isteyenler) arasında cuma namazı gibidir.

Cum'a namazında hatîb hutbe okurken, akıl gözüyle câmi'de bulunan cemâatin hâline dikkatle bak! Hepsi havâss-i zâhire ve bâtınelerini bir araya toplamış ve hutbeye kulak tutmuş ve bir düşünceli olarak susmuş bir hâldedirler. Mürşid-i kâmilin huzûru da tâlibler arasında cum'a namazı gibidir.

1612. Yükleri sakitlik tarafına çek! Mâdemki nişan istersin, kendini nişân etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1612. Yükleri sakinlik tarafına çek! Mademki işaret istersin, kendini işaret etme!

"Yük"ten kasıt, dış ve iç duyulardır. Yani, duyularını sakinlik tarafına çek! Gözün, kulağın ve fikrin başka yönlerde faaliyette olmasın! Mademki hakikatten, manadan ve Hakk'ı bilmekten işaret istiyorsun, insân-ı kâmil bir mürşidin huzurunda kendi varlığını işaretsiz ve fani et!

"Yük"ten murâd, havâss-i zâhire ve bâtınedir. Ya'ni, havâssini sakitlik tarafına çek! Gözün ve kulağın ve fikrin başka taraflarda fa'âliyette olmasın! Mâdemki hakîkatten ve ma'nâdan ve ma'rifet-i Hak'tan nişan istiyorsun, mürşid-i kâmilin huzûrunda kendi varlığını nişansız ve fânî et!

1613. Peygamber buyurdu ki: "Hümûm bahrinde, delalette yârânı yıldızlar bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1613. Peygamber buyurdu ki: "Gamlar denizinde, sapkınlıkta dostları yıldızlar bil!"

Hak yolunda arka çıkan ve yardımcı olan, bu yolun zorluklarına karşı sığınılacak yer, mürşid-i kâmil (olgun rehber) olur. Eğer dikkatle bakar ve etraflıca düşünürsen, Hak yolunun kendisi mürşid-i kâmildir. Nasıl ki Hz. Pîr (Mevlânâ) I. cildin 2979 numaralı beytinde yani “Yol bilen mürşidin hâllerini yaz! Ve mürşidi seç ve yolun kendisi bil!” buyurmuştu. Oradaki diğer beyitlerde de mürşidin diğer hâlleri açıklanır.

Hak yolunda arka ve yardımcı ve bu yolun müşkilatına karşı sığınacak yer, mürşid-i kâmil olur. Eğer dikkatle bakar ve etrafıyla düşünür isen, Hak yolunun kendisi mürşid-i kâmildir. Nitekim Hz. Pîr I. cildin 2979 numaralı beytinde ya'ni “Yol bilen mürşidin ahvâlini yaz! Ve mürşidi ihtiyâr et ve yolun aynı bil!” buyurmuşlar idi. Oradaki diğer beyitlerde de mürşidin ahvâl-i sâiresi beyân buyurulur.

1610. Vaktaki deryaya erişesin, sakit otur! O halkada kendini yüzük taşı yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1610. Vaktaki denize erişesin, sessiz otur! O halkada kendini yüzük taşı yapma!

Ey hakikat talibi! Vaktaki ilahi bilgi denizi olan mürşid-i kâmile (olgun rehber) erişesin, onun huzurunda sessiz olarak otur! Bilgilerini satmaya kalkma ve o insân-ı kâmilin huzuruna toplanıp halka olmuş olan diğer talip arkadaşların arasında, kendini bu halkanın yüzük taşı gibi parlak göstermeye çalışma! Ne kadar âlim olursan ol, orada kendini hiçbir şey bilmez olan bir kimse gibi göster!

Ey hakikat talibi! Vaktâki ma'rifet-i ilâhiyye deryâsı olan mürşid-i kâmile erişesin, onun huzûrunda sâkit olarak otur! Ma'lumâtını satmaya kalkma ve o insân-ı kâmilin huzûruna toplanıp halka olmuş olan diğer tâlib arkadaşların arasında, kendini bu halkanın yüzük taşı gibi parlak göstermeye çalışma! Ne kadar âlim olursan ol, orada kendini hiçbir şey bilmez olan bir kimse gibi göster!

1611. Akıl ile iyi bak! Cum'a namazında hep cem'dirler; ve bir düşünceli olarak sakittirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1611. Akıl ile iyi bak! Cuma namazında hepsi toplanmışlardır; ve düşünceli bir şekilde suskundurlar.

Cuma namazında hatip hutbe okurken, akıl gözüyle camide bulunan cemaatin hâline dikkatle bak! Hepsi dış ve iç duyularını bir araya toplamış ve hutbeye kulak vermiş ve düşünceli bir şekilde susmuş bir hâldedirler. Kâmil mürşidin (manevi rehberin) huzuru da talipler (Hakk yolcusu olmak isteyenler) arasında cuma namazı gibidir.

Cum'a namazında hatîb hutbe okurken, akıl gözüyle câmi'de bulunan cemâatin hâline dikkatle bak! Hepsi havâss-i zâhire ve bâtınelerini bir araya toplamış ve hutbeye kulak tutmuş ve bir düşünceli olarak susmuş bir hâldedirler. Mürşid-i kâmilin huzûru da tâlibler arasında cum'a namazı gibidir.

1612. Yükleri sakitlik tarafına çek! Mâdemki nişan istersin, kendini nişân etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1612. Yükleri sakinlik tarafına çek! Mademki işaret istiyorsun, kendini işaret etme!

"Yük"ten kasıt, dış ve iç duyulardır. Yani, duyularını sakinlik tarafına çek! Gözün, kulağın ve fikrin başka yönlerde faaliyette olmasın! Mademki hakikatten, anlamdan ve Hakk'ı bilmekten işaret istiyorsun, olgun mürşidin huzurunda kendi varlığını işaretsiz ve fani et!

“Yük”ten murâd, havâss-i zâhire ve bâtınedir. Ya'ni, havâssini sakitlik tarafına çek! Gözün ve kulağın ve fikrin başka taraflarda fa'âliyette olmasın! Mâdemki hakîkatten ve ma'nâdan ve ma'rifet-i Hak'tan nişan istiyorsun, mürşid-i kâmilin huzûrunda kendi varlığını nişansız ve fânî et!

1613. Peygamber buyurdu ki: “Hümûm bahrinde, delalette yârânı yıldızlar bil!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1613. Peygamber buyurdu ki: “Hüzünler denizinde, sapkınlıkta yoldaşları yıldızlar bil!”

"Hümûm", kasıt ve gam anlamına gelen "hemm" kelimesinin çoğuludur. Burada "kasıt ve yönelme" anlamı uygundur. Yani, Peygamber Efendimiz "Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, bu, tabiat âleminin karanlığında doğru yola kasıt ve yönelme etmek isterseniz, yıldızlar gibi olan benim ashâbımın gidişlerine bakınız ve onlara uyunuz! demektir. Çünkü tabiat karanlığı içinde hakikat âlemine doğru olan kasıtlar ve yönelmeler, gece karanlığında denizdeki seferlere benzer ve yol bilen gemiciler, yıldızlara bakıp bulundukları noktaları tayin ederler. Bu sebeple hidayet yoluna sapkınlıkta Hakk yolunun arkadaşlarını yıldızlar gibi bil!

"Hümûm”, kasd ve gam ma'nâsına olan "hemm" kelimesinin cem'idir. Burada "kasd ve teveccüh" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, Peygamber Efendimiz اصحابي كالنجوم بايهم اقتديتم اهدتيتم ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, bu tabîat âleminin karanlığında doğru yola kasd ve teveccüh etmek isterseniz, yıldızlar gibi olan benim ashâbımın gidişlerine bakınız ve onlara uyunuz! demektir. Zîrâ tabîat karanlığı içinde hakîkat âlemine doğru olan kasdlar ve teveccühler, gece karanlığında denizdeki seferlere benzer ve yol bilen gemiciler, yıldızlara bakıp bulundukları noktaları ta'yîn ederler. Binâenaleyh hidâyet yoluna delâlette Hak yolunun arkadaşlarını yıldızlar gibi bil!

1614. Gözü yıldızlara koy, yolu iste! Nutk nazarın teşvîşi olur, söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1614. Gözünü yıldızlara koy, yolu iste! Söz söylemek bakışının karışıklığı olur, konuşma!

Bu sebeple ey marifet talibi olan kişi! Aklının gözünü yıldızlar gibi olan âriflere ve insân-ı kâmil'lere (olgun insanlara) yönelt ve bu şekilde bu yolda esenliği iste! Çünkü yol çok tehlikelidir. Bu yolu kendi aklın ve görüşün ile kat edemezsin. Nasıl ki I. cildin 2984 numaralı beytinde پیر را بگزین که بی پیر این سفر . هست پر آفت و خوف و خطر yani "Pîri seç ki, pîrsiz bu yolculuk çok afet, korku ve tehlike ile doludur" denilmişti. Pîrin huzurunda söz söylemeyi de bırak; çünkü söz söylemek aklın bakışını karıştırır ve insân-ı kâmil olan mürşitten faydalanmaya engel olur.

Binâenaleyh ey ma'rifet tâlibi olan kimse! Aklının gözünü yıldızlar gibi olan âriflere ve kâmillere atfet ve bu sûretle bu yolda selâmeti iste! Zîrâ yol pek tehlikelidir. Bu yolu kendi aklın ve re'yin ile kat' edemezsin. Nitekim I. cildin 2984 numaralı beytinde پیر را بگزین که بی پیر این سفر . هست پر آفت و خوف و خطر ya'ni "Pîri ihtiyâr et ki, pîrsiz bu sefer çok âfet ve korku ve tehlike ile doludur" buyurulmuş idi. Huzûr-ı pîrde sözü de terk et; zîrâ söz söylemek aklın nazarını karıştırır ve mürşid-i kâmilden istifadeye mâni' olur.

1615. Ey filân! Eğer iki doğru söz söylesen, teba'da bulanık söz cârî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1615. Ey filân! Eğer iki doğru söz söylesen, teba'da bulanık söz cârî olur.

Ey Hakk Yolcusu! Eğer insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşidinin huzurunda iki doğru söz söylemiş olsan, o iki doğru sözü takiben arkadan gelen sözler, vehimler ve hayaller ile bulanmış bir hâlde akıp gider. Nasıl ki Fihi Mâ Fîh'in 22. bölümünde açıklandığı üzere, mahallenin ihtiyarı Mevlânâ'nın huzurunda marifet satmak isteyip dedi: "Önce müşâhede (gözlem), sonra söylemek ve dinlemektir. Nasıl ki sultanı herkes görür. Ama özel olan kimse padişahın konuştuğu kimsedir." Hz. Pîr-i destgîr (elinden tutan pir) cevaben buyurdular ki: "Bu fikir eğridir, çirkindir ve aksidir. Musa (a.s.) söyledi ve dinledi ve dîdâr (Allah'ı görmeyi) istedi. Konuşma makamı Musa (a.s.)'ın, dîdâr makamı ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Bu sebeple bu söz nasıl doğru gelir?" "Hümûm", kasıt ve gam anlamına gelen "hemm" kelimesinin çoğuludur. Burada "kasıt ve yönelme" anlamı uygundur. Yani, Peygamber Efendimiz "Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz" buyurdu ki, bu, tabiat âleminin karanlığında doğru yola kasıt ve yönelme etmek isterseniz, yıldızlar gibi olan benim ashâbımın gidişlerine bakınız ve onlara uyunuz! demektir. Çünkü tabiat karanlığı içinde hakikat âlemine doğru olan kasıtlar ve yönelmeler, gece karanlığında denizdeki seferlere benzer ve yol bilen gemiciler, yıldızlara bakıp bulundukları noktaları tayin ederler. Bu sebeple hidayet yoluna delalette (yol göstermede) Hak yolunun arkadaşlarını yıldızlar gibi bil!

Ey sâlik! Eğer mürşid-i kâmilin huzûrunda iki doğru söz söylemiş olsan, o iki doğru sözü ta'kîben arkadan gelen sözler, evhâm ve hayâlât ile bulanmış bir hâlde cârî olur. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 22. faslında beyân buyurulduğu üzere, mahallenin ihtiyarı huzûr-ı Mevlânâ'da ma'rifet satmak isteyip dedi: "Evvelen müşâhede, ba'dehû söylemek ve dinlemektir. Nitekim sultânı herkes görür. Velâkin hâs olan kimse pâdişâhın tekellüm ettiği kimsedir." Hz. Pîr-i destgîr cevâben buyurdular ki: "Bu fikir eğridir, fazâhattir ve aksidir. Mûsâ (a.s.) söyledi ve dinledi ve dîdâr istedi. Makām-ı kelâm Mûsâ (a.s.)ın, makām-ı dîdâr ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Binâenaleyh bu söz nasıl doğru gelir?" "Hümûm”, kasd ve gam ma'nâsına olan "hemm" kelimesinin cem'idir. Burada "kasd ve teveccüh" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, Peygamber Efendimiz اصحابي كالنجوم بايهم اقتديتم اهدتيتم ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz" buyurdu ki, bu tabîat âleminin karanlığında doğru yola kasd ve teveccüh etmek isterseniz, yıldızlar gibi olan benim ashâbımın gidişlerine bakınız ve onlara uyunuz! demektir. Zîrâ tabîat karanlığı içinde hakîkat âlemine doğru olan kasdlar ve teveccühler, gece karanlığında denizdeki seferlere benzer ve yol bilen gemiciler, yıldızlara bakıp bulundukları noktaları ta'yîn ederler. Binâenaleyh hidâyet yoluna delâlette Hak yolunun arkadaşlarını yıldızlar gibi bil!

1614. Gözü yıldızlara koy, yolu iste! Nutk nazarın teşvîşi olur, söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1614. Gözünü yıldızlara koy, yolu iste! Söz, görüşünün karışıklığı olur, konuşma!

Bu sebeple ey marifet talibi olan kişi! Aklının gözünü yıldızlar gibi olan âriflere ve insân-ı kâmil'lere (olgun insanlara) yönelt ve bu şekilde bu yolda esenliği iste! Çünkü yol çok tehlikelidir. Bu yolu kendi aklın ve görüşün ile kat edemezsin. Nitekim I. cildin 2984 numaralı beytinde پیر را بگزین که بی پیر این سفر . هست پر آفت و خوف و خطر yani "Pîri seç ki, pîrsiz bu yolculuk çok afet, korku ve tehlike ile doludur" buyurulmuştu. Mürşidin huzurunda konuşmayı da terk et; çünkü söz söylemek aklın görüşünü karıştırır ve insân-ı kâmil olan mürşitten faydalanmaya engel olur.

Binâenaleyh ey ma'rifet tâlibi olan kimse! Aklının gözünü yıldızlar gibi olan âriflere ve kâmillere atfet ve bu sûretle bu yolda selâmeti iste! Zîrâ yol pek tehlikelidir. Bu yolu kendi aklın ve re'yin ile kat' edemezsin. Nitekim I. cildin 2984 numaralı beytinde پیر را بگزین که بی پیر این سفر . هست پر آفت و خوف و خطر ya'ni "Pîri ihtiyâr et ki, pîrsiz bu sefer çok âfet ve korku ve tehlike ile doludur" buyurulmuş idi. Huzûr-ı pîrde sözü de terk et; zîrâ söz söylemek aklın nazarını karıştır[ır] ve mürşid-i kâmilden istifadeye mâni' olur.

1615. Ey filân! Eğer iki doğru söz söylesen, teba'da bulanık söz cârî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1615. Ey filan! Eğer iki doğru söz söylesen, tebaada bulanık söz geçerli olur.

Ey Hakk Yolcusu! Eğer insân-ı kâmil olan mürşidinin huzurunda iki doğru söz söylemiş olsan, o iki doğru sözü takiben arkadan gelen sözler, vehimler ve hayaller ile bulanmış bir hâlde geçerli olur. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 22. bölümünde açıklandığı üzere, mahallenin ihtiyarı Mevlânâ'nın huzurunda marifet satmak isteyip dedi:

"Öncelikle müşâhede, ondan sonra söylemek ve dinlemektir. Nasıl ki sultanı herkes görür. Velâkin özel olan kimse padişahın konuştuğu kimsedir."

Hz. Pîr-i destgîr (mürşid, yol gösterici) cevaben buyurdular ki: "Bu fikir eğridir, çirkindir ve aksidir. Musa (a.s.) söyledi ve dinledi ve dîdâr (Allah'ı görmeyi) istedi. Kelâm makamı Musa (a.s.)'ın, dîdâr makamı ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Bu sebeple bu söz nasıl doğru gelir?"

Ey sâlik! Eğer mürşid-i kâmilin huzûrunda iki doğru söz söylemiş olsan, o iki doğru sözü ta'kîben arkadan gelen sözler, evhâm ve hayâlât ile bulanmış bir hâlde cârî olur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 22. faslında beyân buyurulduğu üzere, mahallenin ihtiyarı huzûr-ı Mevlânâ'da ma'rifet satmak isteyip dedi:

"Evvelen müşâhede, ba'dehû söylemek ve dinlemektir. Nitekim sultânı herkes görür. Velâkin hâs olan kimse pâdişâhın tekellüm ettiği kimsedir."

Hz. Pîr-i destgîr cevâben buyurdular ki: "Bu fikir eğridir, fazâhattir ve aksidir. Mûsâ (a.s.) söyledi ve dinledi ve dîdâr istedi. Makām-ı kelâm Mûsâ (a.s.)ın, makām-ı dîdâr ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Binâenaleyh bu söz nasıl doğru gelir?"

1616. Ey müstehâm! Bunu okumadın mı ki, kelâm hâcetler içindedir. Kelâmın cerri, onu cerr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1616. Ey şaşkın! Bunu okumadın mı ki, söz ihtiyaçlar içindedir. Sözün çekimi, onu çeker.

"Müstehâm", hayran, dertli ve çaresiz demektir. "Şecen", ihtiyaç ve hüzün anlamlarındadır. "İhtiyaç" anlamına geldiği zaman, çoğulu "şücûn"; ve "hüzün" anlamına geldiği zaman da çoğulu "eşcân" gelir, denilmiştir (Ahterî-i Kebîr). "Cerr", çekmek. Yani ey hakikatleri idrak etmede şaşkın olan kimse! Sen kitaplarda "söz sözü çeker" kuralını okumadın mı? Çünkü söz ihtiyaçlar içindedir. Bu söz söylenir; onun ardından bir söz daha söyleme ihtiyacı ortaya çıkar. Anlamlar arasındaki bağlantılar sebebiyle söz söyleme ihtiyacı böylece zincirleme devam edip gider; ve bu söz zincirlemesi arasında vehimlerden (gerçek olmayan tahayyüllerden) kaynaklanan sözler de karışıp art arda gelir.

"Müstehâm”, hayrân ve dertli ve bîçâre demektir. "Şecen", hâcet ve hüzün ma'nâlarınadır. "Hâcet" ma'nâsına olduğu vakit, cem'i "şücûn"; ve “hüzün" ma'nâsına geldiği vakit dahi cem'i "eşcân" gelir, denilmiştir (Ahterî-i Kebîr). "Cerr", çekmek. Ya'ni ey idrâk-i hakāyıkta hayrân olan kimse! Sen kitâblarda "kelâm kelâmı çeker" kāidesini okumadın mı? Zîrâ söz hâcetler içindedir. Bu söz söylenir; onun arkasından bir söz daha söylemek ihtiyacı hâsıl olur. Ma'nâlar arasındaki râbıtalar hasebiyle söz söylemek ihtiyacı böylece tesellül edip gider; ve bu tesellül-i kelâm arasında evhâmdan mütevellid sözler de karışıp tevâlî eder.

1617. Sakın, o hidâyet sözüne şürû' edici olma! Zîrâ söz ondan sözü çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1617. Sakın, o hidayet sözüne başlayıcı olma! Çünkü söz ondan sözü çeker.

"Reşed", hayır ve rahmet ve hidayet; "şâri" (açıklayıcı, şerh edici), zahir edici ve dalıcı ve girici demektir. Yani, ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu)! Sakın halk arasında hidayete ait söz söylemeye dalıcı olma! Çünkü söz, o sözden başka bir sözü çeker.

"Reşed", hayr ve rahmet ve hidâyet; "şâri", zâhir edici ve dalıcı ve girici demektir. Ya'ni, ey Hak yolunun sâliki! Sakın halk arasında hidâyete müteallık söz söylemeye dalıcı olma! Zîrâ söz, o sözden başka bir sözü çeker.

1618. Ağzını açtığın vakit, senin zabtında değildir. Sâfînin arkasından bulanık cârî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1618. Ağzını açtığın zaman, senin kontrolünde değildir. Saf olanın ardından bulanık akar.

Söz söylemek için ağzını açtığın zaman, düşünce ve dil senin kontrolünde ve tasarrufun altında değildir. İlk sözün saf ve doğru olsa bile, onun ardından vehmedilmiş düşüncelerle bulanmış olan sözler gelmeye başlar. Bu beyitler, seyr ü sülûkünü (tasavvuf yolculuğunu) tamamlamamış olan Hakk Yolcularını irşat etmek (doğru yola yönlendirmek) amacıyla beyan buyrulur. Çünkü Hakk Yolcusu henüz yoldadır ve amacına ulaşmamıştır. Bu sebeple onun aklı ve idraki, vehim kuvvetinin (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) etkileri altındadır. Hayır ve doğru yola ait söze başlamışken, bu sözlerin açıklanması amacıyla yanlış anlamlar da gelir; ve sonuçta fayda yerine hem kendine hem de dinleyenlere zarar olur.

Söz söylemek için ağzını açtığın vakit, fikir ve dil senin zabtında ve tasarrufun altında değildir. İlk sözün sâfî ve doğru olsa bile, onun arkasından efkâr-ı mevhûme ile bulanmış olan sözler gelmeye başlar. Bu beyitler sülükünü itmâm etmemiş olan sâlikleri irşâden beyân buyurulur. Zîrâ sâlik henüz yolda olup, maksûduna vâsıl olmamıştır. Binâenaleyh onun akıl ve idrâki kuvve-i vâhimesinin te'sîrâtı altındadır. Hayr ve hidâyete müteallık söze başlamış iken, bu sözlerin îzâhı maksadıyla yanlış ma'nâlar da vârid olur; ve netîcede fâide yerine hem kendine ve hem de dinleyenlere zarar olur.

1619. O kimse ki vahy-i Hudâ yolunun ma'sûmudur, mâdemki hep saftır, açarsa revâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1619. O kimse ki Allah yolunun vahyedilmiş masumudur, mademki hep saftır, açarsa caizdir.

1616. Ey müstehâm! Bunu okumadın mı ki, kelâm hâcetler içindedir. Kelâmın cerri, onu cerr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1616. Ey şaşkın! Bunu okumadın mı ki, söz ihtiyaçlar içindedir. Sözün çekimi, onu çeker.

"Müstehâm", hayran, dertli ve çaresiz demektir. "Şecen", ihtiyaç ve hüzün anlamlarındadır. "İhtiyaç" anlamına geldiği zaman, çoğulu "şücûn"; ve "hüzün" anlamına geldiği zaman da çoğulu "eşcân" gelir, denilmiştir (Ahterî-i Kebîr). "Cerr", çekmek. Yani ey hakikatleri idrak etmede şaşkın olan kimse! Sen kitaplarda "söz sözü çeker" kuralını okumadın mı? Çünkü söz ihtiyaçlar içindedir. Bu söz söylenir; onun ardından bir söz daha söyleme ihtiyacı ortaya çıkar. Anlamlar arasındaki bağlantılar sebebiyle söz söyleme ihtiyacı böylece zincirleme devam edip gider; ve bu söz zincirlemesi arasında vehimlerden (gerçek olmayan tahayyüllerden) kaynaklanan sözler de karışıp art arda gelir.

"Müstehâm”, hayrân ve dertli ve bîçâre demektir. "Şecen", hâcet ve hüzün ma'nâlarınadır. "Hâcet" ma'nâsına olduğu vakit, cem'i "şücûn"; ve “hüzün" ma'nâsına geldiği vakit dahi cem'i "eşcân" gelir, denilmiştir (Ahterî-i Kebîr). "Cerr", çekmek. Ya'ni ey idrâk-i hakāyıkta hayrân olan kimse! Sen kitâblarda "kelâm kelâmı çeker" kāidesini okumadın mı? Zîrâ söz hâcetler içindedir. Bu söz söylenir; onun arkasından bir söz daha söylemek ihtiyacı hâsıl olur. Ma'nâlar arasındaki râbıtalar hasebiyle söz söylemek ihtiyacı böylece tesellül edip gider; ve bu tesellül-i kelâm arasında evhâmdan mütevellid sözler de karışıp tevâlî eder.

1617. Sakın, o hidâyet sözüne şürû' edici olma! Zîrâ söz ondan sözü çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1617. Sakın, o hidayet sözüne başlayıcı olma! Çünkü söz ondan sözü çeker.

"Reşed", hayır ve rahmet ve hidayet; "şâri" (açıklayıcı, şerh edici), zahir edici ve dalıcı ve girici demektir. Yani, ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu)! Sakın halk arasında hidayete ait söz söylemeye dalıcı olma! Çünkü söz, o sözden başka bir sözü çeker.

"Reşed", hayr ve rahmet ve hidâyet; "şâri", zâhir edici ve dalıcı ve girici demektir. Ya'ni, ey Hak yolunun sâliki! Sakın halk arasında hidâyete müteallık söz söylemeye dalıcı olma! Zîrâ söz, o sözden başka bir sözü çeker.

1618. Ağzını açtığın vakit, senin zabtında değildir. Sâfînin arkasından bulanık cârî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1618. Ağzını açtığın zaman, senin kontrolünde değildir. Saf olanın ardından bulanık akar.

Söz söylemek için ağzını açtığın zaman, düşünce ve dil senin kontrolünde ve tasarrufun altında değildir. İlk sözün saf ve doğru olsa bile, onun ardından vehmedilmiş düşüncelerle bulanmış olan sözler gelmeye başlar. Bu beyitler, seyr ü sülûkünü (tasavvuf yolculuğunu) tamamlamamış olan Hakk Yolcularını irşat etmek (doğru yola yönlendirmek) amacıyla beyan buyrulur. Çünkü Hakk Yolcusu henüz yoldadır ve amacına ulaşmamıştır. Bu sebeple onun aklı ve idraki, vehim kuvvetinin (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) etkileri altındadır. Hayır ve doğru yola ait söze başlamışken, bu sözlerin açıklanması amacıyla yanlış anlamlar da gelir; ve sonuçta fayda yerine hem kendine hem de dinleyenlere zarar olur.

Söz söylemek için ağzını açtığın vakit, fikir ve dil senin zabtında ve tasarrufun altında değildir. İlk sözün sâfî ve doğru olsa bile, onun arkasından efkâr-ı mevhûme ile bulanmış olan sözler gelmeye başlar. Bu beyitler sülükünü itmâm etmemiş olan sâlikleri irşâden beyân buyurulur. Zîrâ sâlik henüz yolda olup, maksûduna vâsıl olmamıştır. Binâenaleyh onun akıl ve idrâki kuvve-i vâhimesinin te'sîrâtı altındadır. Hayr ve hidâyete müteallık söze başlamış iken, bu sözlerin îzâhı maksadıyla yanlış ma'nâlar da vârid olur; ve netîcede fâide yerine hem kendine ve hem de dinleyenlere zarar olur.

1619. O kimse ki vahy-i Hudâ yolunun ma'sûmudur, mâdemki hep saftır, açarsa revâdır. "Ma'sûm", hifz olunmuş; "vahy", gizli söz demektir, ıstılâh-ı şer'îde "peygamberlere melek vâsıtasıyla Hak tarafından ilkā olunan kelâm" demektir. Vâris-i peygamberî olan kâmillerin bâtınlarına vâki' olan ilkāât-ı ilâhiyyeye "ilhâm" derler. Binâenaleyh vahiy ile ilhâm ma'nâda müttahiddir. Bu ma'nâya göre beyt-i şerîfte enbiyâ ve vâris-i enbiyâ olan evliyâ dâhildir; ve bu zevât-ı kirâm vahy-i ilâhî yolunun mahfûzudur. Zîrâ meşhûr olan كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ... الخ ya'ni "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli ilh... olurum" hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulduğu üzere Hak, onların lisânı olmuştur. İrşâd-ı halk için söz söylerler ise, onların sözleri arasında evhâm-ı nefsiyyeden hiçbir kelime bulunmaz. Ağızlarından sâf olarak ulûm-i ledünniyye cârî olur; ve bu husûsta onlar me'mûrîn-i ilâhiyyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1619. O kimse ki Allah'ın vahiy yolunun korunmuşudur, mademki hep saftır, açarsa caizdir.

"Masum", korunmuş demektir; "vahiy", gizli söz demektir, şeriat teriminde "peygamberlere melek aracılığıyla Allah tarafından ilka olunan söz" demektir. Peygamberlerin vârisi olan kâmil insanların (insân-ı kâmil: Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) iç dünyalarına gelen ilahi ilkaatlara "ilham" derler. Bu sebeple vahiy ile ilham anlamda birdir. Bu anlama göre şerefli beyitte peygamberler ve peygamberlerin vârisi olan evliyalar dahildir; ve bu yüce zâtlar ilahi vahiy yolunun korunmuşudur. Çünkü meşhur olan "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli olurum..." yani "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli olurum" hadis-i kudsîsinde beyan buyurulduğu üzere Allah, onların dili olmuştur. Halkı irşad etmek için söz söylerlerse, onların sözleri arasında nefse ait vehimlerden hiçbir kelime bulunmaz. Ağızlarından saf olarak ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) akar; ve bu hususta onlar ilahi memurlardır.

1620. Zîrâ ki resûl, hevâ ile söylemedi. Huda'nın ma'sûmundan ne vakit hevâ doğar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1620. Çünkü resûl, hevesle konuşmadı. Allah'ın koruduğu kişiden ne zaman heves doğar?

Çünkü Hakk'ın resûlü ve görevlisi olan kişiler, "Peygamber nefsinin hevesinden söz söylemez. Onun sözü ancak kendisine vahyolunan vahiydir" (Necm, 53/3-4) ayet-i kerimesi gereğince, nefsanî hevesinden hiçbir söz söylemedi. Hakk'ın koruduğu kimseden nefsanî hevese ait sözler doğar mı?

Zîrâ ki Hakk'ın resûlü ve me'muru olan zevat وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber nefsinin hevâsından söz söylemez. Onun sözü ancak kendisine vahiy olunan vahiydir" âyet-i kerîmesi mûcibince hevâ-yı nefsânîsinden hiçbir söz söylemedi. Hakk'ın hıfz ettiği kimseden hevâ-yı nefsânî olan sözler doğar mı?

1621. "Kendini hâlden bir söyleyici yap, tâ ki, benim gibi makālin mağlûbu olmayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1621. "Kendini hâlden bir söyleyici yap, tâ ki, benim gibi sözün mağlûbu olmayasın!"

"Mıntık", mübâlağa sıfatıdır, "çok söz söyleyen" demektir; "suhre", zelil, mağlup ve angarya anlamlarındadır, burada "mağlup" anlamı uygundur. Bu beyitler kadının dilinden sûfiye hitaben söylenmiştir. Şimdi kadı sûfiye olan nasihatlerini özetleyip der ki: "Ey sûfi! Sen ilerlediğin yolun sonuna ulaşmamışsın. Bu sebeple halkı irşad etmek için benim gibi akıl ve idrakinden doğan birtakım sözlerin mağlubu olma, söz dilini kapa! Hâl dilin söylesin. Yani öyle şerefli bir hâl içinde ol ki, seni görenler senin bu hâlini beğenip ibret alsınlar ve bu hâlin onlara nasihat edici olsun!" "Ma'sûm", korunmuş; "vahy", gizli söz demektir, şer'î ıstılahta (dini terim olarak) "peygamberlere melek vasıtasıyla Hak tarafından ilka olunan (ulaştırılan) kelam" demektir. Peygamber varisi olan kâmillerin (olgun insanların) bâtınlarına (iç dünyalarına) vâki olan (gelen) ilahi ilkaatlara (ulaştırmalara) "ilhâm" derler. Bu sebeple vahiy ile ilhâm anlamda birdir. Bu anlama göre şerefli beyitte peygamberler ve peygamber varisi olan evliyâ dahildir; ve bu yüce zâtlar ilahi vahiy yolunun korunmuşudur. Çünkü meşhur olan كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ... الخ [yani "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli ilh... olurum"] hadîs-i kudsîsinde beyan buyurulduğu üzere Hak, onların lisanı olmuştur. Halkı irşad etmek için söz söylerlerse, onların sözleri arasında nefse ait vehimlerden (kuruntulardan) hiçbir kelime bulunmaz. Ağızlarından saf olarak ulûm-i ledünniyye (Allah katından gelen ilimler) akar; ve bu hususta onlar ilahi memurlardır.

"Mıntîk", sîga-i mübâlağadır, "ziyâde söz söyleyici" demek olur; "suhre", zebûn ve mağlûb ve angarya ma'nâlarınadır, burada "mağlûb" ma'nâsı münâsibdir. Bu beyitler kādının lisânından sûfîye hitâben söylenmiştir. İmdi kādı sûfiye olan nasîhatlerini hülâsa edip der ki: "Ey sûfi! Sen sülük ettiğin yolun nihâyetine vâsıl olmamışsın. Binâenaleyh halkı irşâd için benim gibi akıl ve idrâkinden doğan birtakım sözlerin mağlûbu olma, kāl dilini kapa! Hâl dilin söylesin. Ya'ni bir hâl-i şerîf içinde ol ki, seni görenler senin bu hâlini beğenip ibret alsınlar ve bu hâlin onlara nasîhat edici olsun!" Ma'sûm", hıfz olunmuş; "vahy", gizli söz demektir, ıstılâh-ı şer'îde "pey-gamberlere melek vâsıtasıyla Hak tarafından ilkā olunan kelâm" demektir. Vâris-i peygamberî olan kâmillerin bâtınlarına vâki' olan ilkāât-ı ilâhiyyeye "ilhâm" derler. Binâenaleyh vahiy ile ilhâm ma'nâda müttahiddir. Bu ma'nâ-ya göre beyt-i şerîfte enbiyâ ve vâris-i enbiyâ olan evliyâ dâhildir; ve bu ze-vât-ı kirâm vahy-i ilâhî yolunun mahfûzudur. Zîrâ meşhûr olan كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ... الخ [ya'ni "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli ilh... olurum"] hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulduğu üzere Hak, onların lisânı olmuştur. İr-şâd-ı halk için söz söylerler ise, onların sözleri arasında evhâm-ı nefsiyyeden hiçbir kelime bulunmaz. Ağızlarından sâf olarak ulûm-i ledünniyye cârî olur; ve bu husûsta onlar me'mûrîn-i ilâhiyyedir.

1620. Zîrâ ki resûl, hevâ ile söylemedi. Huda'nın ma'sûmundan ne vakit hevâ doğar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1620. Çünkü resûl, hevesle konuşmadı. Allah'ın koruduğu kişiden ne zaman heves doğar?

Çünkü Hakk'ın resûlü ve görevlisi olan zâtlar, "Peygamber nefsinin hevesinden söz söylemez. Onun sözü ancak kendisine vahyolunan vahiydir" (Necm, 53/3-4) ayet-i kerimesi gereğince, nefsanî hevesinden hiçbir söz söylemedi. Hakk'ın koruduğu kimseden nefsanî hevese ait sözler doğar mı?

Zîrâ ki Hakk'ın resûlü ve me'muru olan zevât وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber nefsinin hevâsından söz söylemez. Onun sözü ancak kendisine vahiy olunan vahiydir" âyet-i kerîmesi mûcibin-ce hevâ-yı nefsânîsinden hiçbir söz söylemedi. Hakk'ın hıfz ettiği kimseden hevâ-yı nefsânî olan sözler doğar mı?

1621. "Kendini hâlden bir söyleyici yap, tâ ki, benim gibi makālin mağlûbu olmayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1621. "Kendini hâlden bir söyleyici yap ki, benim gibi sözün mağlûbu olmayasın!"

"Mıntîk", mübâlağa sîgasıdır, "çok söz söyleyen" demektir; "suhre", zayıf, mağlûp ve angarya anlamlarına gelir, burada "mağlûp" anlamı uygundur. Bu beyitler kadının dilinden sûfiye hitaben söylenmiştir. Şimdi kadı sûfiye olan nasihatlerini özetleyip der ki: "Ey sûfi! Sen sülûk ettiğin yolun sonuna ulaşmamışsın. Bu sebeple halkı irşad etmek için benim gibi akıl ve idrakinden doğan birtakım sözlerin mağlûbu olma, söz dilini kapa! Hâl dilin söylesin. Yani öyle şerefli bir hâl içinde ol ki, seni görenler senin bu hâlini beğenip ibret alsınlar ve bu hâlin onlara nasihat edici olsun!"

"Mıntîk", sîga-i mübâlağadır, "ziyâde söz söyleyici" demek olur; "suhre", zebûn ve mağlûb ve angarya ma'nâlarınadır, burada "mağlûb" ma'nâsı mü-nâsibdir. Bu beyitler kādının lisânından sûfîye hitâben söylenmiştir. İmdi kādı sûfiye olan nasîhatlerini hülâsa edip der ki: "Ey sûfi! Sen sülük ettiğin yolun nihâyetine vâsıl olmamışsın. Binâenaleyh halkı irşâd için benim gibi akıl ve idrâkinden doğan birtakım sözlerin mağlûbu olma, kāl dilini kapa! Hâl dilin söylesin. Ya'ni bir hâl-i şerîf içinde ol ki, seni görenler senin bu hâlini beğenip ibret alsınlar ve bu hâlin onlara nasîhat edici olsun!"

## O sûfînin kādıya suâl etmesi

1622. Sûfî dedi: "Mâdemki altın bir ma'dendendir, niçin bu nef' ve o zarardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1622. Sûfî dedi: "Mademki altın bir madendendir, niçin bu fayda ve o zarardır?"

Bu soru, yukarıda 1595 numarada anılan "Kadı dedi: Kazânın getirdiği her cefâ ve sıkıntıya rızâ bize vacip gelir" beytine bağlıdır. Çünkü bu beyitte kadı, "Kazânın getirdiği tokada ve cefâya razı olmak lazımdır" demişti. Sûfî buna karşı soru sorup der ki: "Ey kadı! Mademki her iş ilâhî kazâya bağlıdır ve altın gibi saf olan ilâhî fiiller bir ilâhî kazâ kaynağındandır, niçin hayır ve şer ve fayda ve zarar şeklinde ortaya çıkıyor?" İlâhî kazâ hakkındaki ayrıntılar V. cildin 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

Bu suâl yukarıda 1595 numarada mezkûr olan . گفت قاضی واجب آید مان رضا [ya'ni "Kadı dedi: Kazânın getirdiği her kafâ ve cefâya rızâ bize vacib gelir"] beytine merbûttur. Zîrâ bu beyitte kādı "Kazânın getirdiği tokada ve cefâya râzı olmak lâzımdır" demiş idi. Sûfi buna karşı suâl edip der ki: "Ey kādı! Mâdemki her iş kazâ-yı ilâhîye bağlıdır ve altın gibi sâf olan ef'âl-i ilâhiyye bir kazâ-yı ilâhî menba'ındandır, niçin hayır ve şer ve nef' ve zarar sûretinde zâhir oluyor?" Kazâ-yı ilâhî hakkındaki tafsîlât V. cildin 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

1623. "Mâdemki hepsi bir elden gelmiştir, niçin bu ayık ve o sarhoş gelmiştir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1623. "Mademki hepsi bir elden gelmiştir, niçin bu ayık ve o sarhoş gelmiştir?"

"Mademki bu şahısların hepsi bir elden ve bir kudretten ortaya çıkmıştır, niçin birisi saadet, hidayet ve akıl ile ayık; ve diğeri şekavet, dalalet ve ahmaklık ile sarhoş olmuştur?"

"Mâdemki bu eşhâsın hepsi bir elden ve bir kudretten zâhir olmuştur, niçin birisi saâdet ve hidâyet ve akıl ile ayık; ve diğeri şekāvet ve dalâlet ve hamâkat ile sarhoş olmuştur?"

1624. "Mâdemki bu ırmaklar bir deryadan akıcıdır, niçin bu şerbettir ve o ağızın zehridir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1624. "Mademki bu ırmaklar bir denizden akmaktadır, niçin bu şerbettir ve o ağızın zehridir?"

Mademki bu zuhur yerleri ırmakları ve bu oluş âleminin suretleri, hakiki olan bir varlık denizinden ve o varlığın kazasından akıp gelmiştir, niçin bunların bir kısmı bu suret âleminde şerbet gibi tatlı ve diğer kısmı da ağıza acı zehir olmuştur?

"Mâdemki bu mezâhir ırmakları ve bu suver-i kevniyye, hakîkî olan bir varlık deryâsından ve o varlığın kazasından akıp gelmiştir, niçin bu bir kısmı bu âlem-i sûrette şerbet gibi tatlı ve o diğer kısmı dahi ağıza acı zehir olmuştur?"

1625. "Mâdemki hep nûrlar bekā güneşindendir, subh-ı sadık, subh-ı kâzib neden kalktı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1625. "Mademki bütün nurlar beka güneşindendir, o halde neden subh-ı sadık (gerçek tan yeri ağarması) ve subh-ı kâzib (yalancı tan yeri ağarması) ortaya çıktı?"

## O sûfînin kādıya suâl etmesi

1622. Sûfî dedi: "Mâdemki altın bir ma'dendendir, niçin bu nef' ve o zarardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1622. Sûfî dedi: "Mademki altın bir madendendir, niçin bu fayda ve o zarardır?"

Bu soru, yukarıda 1595 numarada anılan "گفت قاضی واجب آید مان رضا هر قفا و هر جفا کارد قضا" yani "Kadı dedi: Kazânın getirdiği her tokat ve her cefâya rızâ bize vacip gelir" beytine bağlıdır. Çünkü bu beyitte kadı, "Kazânın getirdiği tokada ve cefâya razı olmak lazımdır" demişti. Sûfî buna karşı soru sorup der ki: "Ey kadı! Mademki her iş ilâhî kazâya bağlıdır ve altın gibi saf olan ilâhî fiiller bir ilâhî kazâ kaynağındandır, niçin hayır ve şer ve fayda ve zarar şeklinde ortaya çıkıyor?" İlâhî kazâ hakkındaki ayrıntılar V. cildin 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

Bu suâl yukarıda 1595 numarada mezkûr olan . گفت قاضی واجب آید مان رضا هر قفا و هر جفا کارد قضا ya'ni Kadı dedi: Kazânın getirdiği her kafâ ve cefâya rızâ bize vacib gelir"] beytine merbûttur. Zîrâ bu beyitte kādı "Kazânın getirdiği tokada ve cefâya râzı olmak lâzımdır" demiş idi. Sûfi buna karşı suâl edip der ki: "Ey kādı! Mâdemki her iş kazâ-yı ilâhîye bağlıdır ve altın gibi sâf olan ef'âl-i ilâhiyye bir kazâ-yı ilâhî menba'ındandır, niçin hayır ve şer ve nef' ve zarar sûretinde zâhir oluyor?" Kazâ-yı ilâhî hakkındaki tafsîlât V. cildin 3131 ve 3147 numaralı beyitlerinde geçti.

1623. "Mâdemki hepsi bir elden gelmiştir, niçin bu ayık ve o sarhoş gelmiştir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1623. "Mademki hepsi bir elden gelmiştir, niçin bu ayık ve o sarhoş gelmiştir?"

"Mademki bu şahısların hepsi bir elden ve bir kudretten ortaya çıkmıştır, niçin birisi saadet, hidayet ve akıl ile ayık; ve diğeri şekavet, dalalet ve ahmaklık ile sarhoş olmuştur?"

"Mâdemki bu eşhâsın hepsi bir elden ve bir kudretten zâhir olmuştur, niçin birisi saâdet ve hidâyet ve akıl ile ayık; ve diğeri şekāvet ve dalâlet ve hamâkat ile sarhoş olmuştur?"

1624. "Mâdemki bu ırmaklar bir deryadan akıcıdır, niçin bu şerbettir ve o ağızın zehridir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1624. "Mademki bu ırmaklar bir denizden akmaktadır, niçin bu şerbettir ve o ağızın zehridir?"

Mademki bu zuhur yerleri ırmakları ve bu oluş âleminin suretleri, hakiki olan bir varlık denizinden ve o varlığın kazasından akıp gelmiştir, niçin bunların bir kısmı bu suret âleminde şerbet gibi tatlı ve diğer kısmı da ağıza acı zehir olmuştur?

"Mâdemki bu mezâhir ırmakları ve bu suver-i kevniyye, hakîkî olan bir varlık deryâsından ve o varlığın kazasından akıp gelmiştir, niçin bu bir kısmı bu âlem-i sûrette şerbet gibi tatlı ve o diğer kısmı dahi ağıza acı zehir olmuştur?"

1625. "Mâdemki hep nûrlar bekā güneşindendir, subh-ı sadık, subh-ı kâzib neden kalktı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1625. "Mademki bütün nurlar beka güneşindendir, sadık sabah, yalancı sabah neden ortaya çıktı?"

Yani, "Mademki bu kevnî suretler (oluş âlemindeki biçimler), hepsi beka güneşi olan mutlak varlığın nurlarıdır, neden dolayı birisi sadık sabah gibi hakiki bir nur ve diğeri yalancı sabah gibi aldatıcı bir aydınlıktır?" "Sadık sabah"tan maksat, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve "yalancı sabah"tan maksat, noksan insan olmak uygundur. Mutlak varlık hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 610 numarasına denk gelen "ما عدمها ئيم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما" yani "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir mutlak varlıksın" beytinde geçti.

Ya'ni, "Mâdemki bu suver-i kevniyye, hep bekā güneşi olan vücûd-i mutlakın nûrlarıdır, neden dolayı birisi subh-1 sâdık gibi nûr-ı hakîkî ve diğeri subh-ı kâzib gibi aldatıcı bir aydınlıktır?” “Subh-ı sâdık"tan murâd, insân-ı kâmil ve "subh-ı kâzib"den murâd, insân-ı nâkıs olmak münasibdir. Vücûd-i mutlak hakkındaki îzâhât I. cildin 610 numarasına müsadif olan ما عدمها ئيم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] beytinde geçti.

1626. Mâdemki nâzırın kehali bir sürmedendir, doğru görücülük ve şaşılık neden geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1626. Mademki bakanın gözündeki sürme doğuştandır, doğru görüş ve şaşılık nereden geldi?

"Kehal", gözün yaratılışta doğuştan sürmeli olması; "havel", şaşılık ve eğri görüş demektir. "Kehal"den kasıt, insanda bulunan fıtrî şuurdur. Yani, "Bu kesret âleminde (çokluk dünyasında) çevresine bakan insanın doğuştan sürmeli olan gözü ve fıtrî şuuru, mademki küllî aklın sürmesindendir, doğru ve eğri görüş neredendir? Ve niçin birisi bu şuur ile bir olan bu varlığı bir görürken, diğeri yine bu şuur ile bu varlığı iki görür?"

"Kehal", gözün kudretten yaratılışta sürmeli olması; "havel", şaşılık ve eğri görücülük demektir. "Kehal"den murâd, insanda olan şuûr-i fitridir. Ya'ni, "Bu âlem-i keserâtta muhîtine bakıcı olan insanın kudretten sürmeli olan gözü ve şuûr-i fıtrîsi, mâdemki bir akl-ı küllün sürmesindendir, doğru ve eğri görücülük nedendir? Ve niçin birisi bu şuûr ile bir olan bu varlığı bir görür ve diğeri de yine bu şuûr ile bu varlığı iki görür?"

1627. Mâdemki darbhanenin sultanı Huda'dır, nakde güzel ve na-revâ darb ne içindir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1627. Mademki darphânenin sultanı Allah'tır, paraya güzel ve geçersiz damga ne içindir?

Mademki bu görünen âlemde geçer akçe hükmünde olan tecelliler ve izafî varlıklar, ilâhî kazâ darphânesinde kesilip damgalanmıştır ve o darphânenin sultanı ve hükümdarı da Hak'tır, niçin bunların üzerinde güzel ve çirkin sikke ve nakışlar vardır? "Nâ-reva", "gitmeyici ve geçmeyen" demektir. Yani, "Geçer akçe hükmünde olan insan fertlerinden bazılarına güzel ve tam sikke vurulmuştur. Bazılarına da kötü sikkeler vurulup geçmez ve kalp yapılmıştır."

"Mâdemki bu âlem-i sûrette geçer akçe mesâbesinde olan mezâhir ve vücûdât-ı izâfiyye, kazâ-yı ilâhî darbhânesinde kesilip darb olunmuştur ve o darbhânenin sultânı ve hükümdarı dahi Hak'tır, niçin bunların üzerinde güzel ve çirkin sikke ve nakışlar vardır? "Nâ-reva", "gitmeyici ve geçmeyen" demektir. Ya'ni, "Geçer akçe mesâbesinde olan eşhâs-ı beşeriyyeden ba'zılarına güzel ve tam sikke vurulmuştur. Ba'zılarına da fenâ sikkeler vurulup geçmez ve kalp yapılmıştır."

1628. Mâdemki Huda yola, "Benim yolumdur" buyurdu, neden bu rehber ve öbürü yol vurucudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1628. Mademki Allah yola, "Benim yolumdur" buyurdu, neden bu rehber ve öbürü yol kesicidir?

Hafir (خفير), burada "rehber ve kılavuz" anlamındadır. Yani, "Mademki Yüce Allah Hûd Suresi'nde مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي على صراط مستقيم (Hûd, 11/56) yani "Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim doğru bir yol üzerindedir" buyurmuştur." Yani, "Mademki bu oluşsal suretler, hep beka güneşi olan mutlak varlığın nurlarıdır, neden dolayı birisi gerçek nur gibi şafak vakti (subh-ı sâdık) ve diğeri yalancı şafak (subh-ı kâzib) gibi aldatıcı bir aydınlıktır?" "Subh-ı sâdık"tan kasıt, insân-ı kâmil ve "subh-ı kâzib"den kasıt, noksan insan olmak uygundur. Mutlak varlık hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 610 numaralı beytine denk gelen ما عدمها ئيم و هستیهای ما [yani "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir mutlak varlıksın"] beytinde geçti.

"Hafir (خفير), burada "rehber ve kılavuz" ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mâdemki Hak Teâlâ sûre-i Hûd'da مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي على صراط مستقيم (Hûd, 11/56) ya'ni "Yeryüzünde yürüyen hiçbir mahluk yoktur illâki Hak onun al- Ya'ni, "Mâdemki bu suver-i kevniyye, hep bekā güneşi olan vücûd-i mutlakın nûrlarıdır, neden dolayı birisi subh-ı sâdık gibi nûr-ı hakîkî ve diğeri subh-ı kâzib gibi aldatıcı bir aydınlıktır?" "Subh-ı sâdık"tan murâd, insân-ı kâmil ve "subh-ı kâzib"den murâd, insân-ı nâkıs olmak münasibdir. Vücûd-i mutlak hakkındaki îzâhât I. cildin 610 numarasına müsâdif olan ما عدمها ئيم و هستیهای ما [ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] beytinde geçti.

1626. Mâdemki nâzırın kehali bir sürmedendir, doğru görücülük ve şaşılık neden geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1626. Mademki bakanın sürmesi kehâl (gözün kudretten yaratılışta sürmeli olması) cinsindendir, doğru görüş ve şaşılık nereden geldi?

"Kehâl", gözün kudretten yaratılışta sürmeli olması; "havel", şaşılık ve eğri görüş demektir. "Kehâl"den maksat, insanda bulunan fıtrî şuur (doğuştan gelen idrak)dur. Yani, "Bu kesret âleminde (çokluk dünyasında) çevresine bakan insanın kudretten sürmeli olan gözü ve fıtrî şuuru, mademki küllî bir aklın sürmesindendir, doğru ve eğri görüş nedendir? Ve niçin birisi bu şuur ile bir olan bu varlığı bir görür ve diğeri de yine bu şuur ile bu varlığı iki görür?"

"Kehal", gözün kudretten yaratılışta sürmeli olması; "havel", şaşılık ve eğri görücülük demektir. "Kehal"den murâd, insanda olan şuûr-i fıtrîdir. Ya'ni, "Bu âlem-i keserâtta muhîtine bakıcı olan insanın kudretten sürmeli olan gözü ve şuûr-i fıtrîsi, mâdemki bir akl-ı küllün sürmesindendir, doğru ve eğri görücülük nedendir? Ve niçin birisi bu şuûr ile bir olan bu varlığı bir görür ve diğeri de yine bu şuûr ile bu varlığı iki görür?"

1627. Mâdemki darbhanenin sultanı Huda'dır, nakde güzel ve nâ-revâ darb ne içindir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1627. Mademki darphânenin sultanı Allah'tır, paraya güzel ve kötü damga ne içindir?

Mademki bu görünür âlemde geçer akçe hükmünde olan tecelliler ve izafî varlıklar, ilâhî kazâ darphânesinde kesilip damgalanmıştır ve o darphânenin sultanı ve hükümdarı da Hak'tır, niçin bunların üzerinde güzel ve çirkin damga ve nakışlar vardır? "Nâ-revâ", "gitmeyici ve geçmeyen" demektir. Yani, "Geçer akçe hükmünde olan insan fertlerinden bazılarına güzel ve tam damga vurulmuştur. Bazılarına da kötü damgalar vurulup geçmez ve kalp yapılmıştır."

"Mâdemki bu âlem-i sûrette geçer akçe mesâbesinde olan mezâhir ve vücûdât-ı izâfiyye, kazâ-yı ilâhî darbhânesinde kesilip darb olunmuştur ve o darbhânenin sultânı ve hükümdarı dahi Hak'tır, niçin bunların üzerinde güzel ve çirkin sikke ve nakışlar vardır? "Nâ-revâ", "gitmeyici ve geçmeyen" demektir. Ya'ni, "Geçer akçe mesâbesinde olan eşhâs-ı beşeriyyeden ba'zılarına güzel ve tam sikke vurulmuştur. Ba'zılarına da fenâ sikkeler vurulup geçmez ve kalp yapılmıştır."

1628. Mâdemki Huda yola, "Benim yolumdur" buyurdu, neden bu rehber ve öbürü yol vurucudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1628. Mademki Allah yola, "Benim yolumdur" buyurdu, neden bu rehber ve öbürü yol kesicidir?

"Hafir", burada "rehber ve kılavuz" anlamındadır. Yani, "Mademki Yüce Allah Hûd Sûresi'nde, مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي على صراط مستقيم (Hûd, 11/56) yani "Yeryüzünde yürüyen hiçbir mahluk yoktur, ancak Allah onun alnını tutucudur. Muhakkak benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir" ayet-i kerimesi gereğince her ferdin alnından tutup kendi dosdoğru yolu üzerine çektiği ve Ankebut Sûresi'nde وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِينَهُمْ سُبُلَنَا (Ankebut, 29/69) yani "Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri elbette yolumuza iletiriz" ayet-i kerimesinde de hidayet yoluna "bizim yolumuzdur" buyurduğu hâlde, bu görünen âlemde neden birisi Allah yolunun rehberi ve o diğeri Allah yolunun kesicisi ve bu yolun engelleyicisidir?

"Hafir (خفير), burada "rehber ve kılavuz" ma'nâsındadır. Ya'ni, “Mâdemki Hak Teâlâ sûre-i Hûd'da مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي على صراط مستقيم (Hûd, 11/56) ya'ni "Yeryüzünde yürüyen hiçbir mahluk yoktur illâkî Hak onun al- nını tutucudur. Muhakkak benim Rabbim sırât-ı müstakîm üzerinedir" âyet-i kerîmesi mûcibince her ferdin nâsıyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde çektiği ve sûre-i Ankebut'ta وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِينَهُمْ سُبُلَنَا (Ankebut, 29/69) ya'ni "Bizim hakkımızda mücâhede edenleri elbet yolumuza hidâyet ederiz" âyet-i kerîmesinde de tarîk-ı hidâyete "bizim yolumuzdur" buyurduğu hâlde, bu âlem-i sûrette neden birisi Hak yolunun rehberi ve o diğeri Hak yolunun vurucusudur ve bu yolun mâni'idir?

1629. Mâdemki veledden babasının sırrı muhakkak oldu, niçin bir karından hür ve sefîh erişir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1629. Mademki çocuktan babasının sırrı kesinleşti, niçin bir karından hür ve sefih erişir?

"Mademki "Çocuk babasının sırrıdır" hadis-i şerifi gereğince, bir babanın soyundan gelip, bir annenin karnında beslenen çocuk babasının sırrını taşıması gerekirken, niçin birisi hür ve akıllı, diğeri sefih ve akılsız olarak ortaya çıkıyor?"

"Mâdemki الولد سر ابيه ya'ni "Veled babasının sırrıdır" hadîs-i şerîfi mûcibince, bir babanın cibillinden gelip, bir ananın karnında beslenen çocuk babasının sırrını hâmil olmak îcâb ederken, niçin birisi hür ve âkıl ve diğeri sefîh ve akılsız olarak zâhir oluyor?"

1630. Bir vahdeti ayn-ı karardan yüz binlerce hareketi, bu kadar bin kim gördü? [1612]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1630. Bir tek sabit hakikatten yüz binlerce hareketi, bu kadar bin kim gördü?

Yani, "Bir olan gerçek varlığı bu kadar bin çokluklar ve birbirine zıt olan tecellilerle kim gördü; ve sabitlik ve sükûnetin kendisinden yüz binlerce hareketi kim gördü? Çünkü Hak'ın mutlak varlığı değişim ve başkalaşmadan uzak olup, bir sabitlik üzeredir. Böyle olduğu hâlde, bu sabitliğin kendisinden ve özünden nasıl oldu da, bu kadar bin çokluklar ve zıtlar ortaya çıktı ve yüz binlerce hareket ve kıpırdanış meydana geldi?"

Ya'ni, "Bir olan vücûd-i hakîkîyi bu kadar bin keserât ve yekdiğerine zıd olan taayyünât ile kim gördü; ve karâr ve sükûnetin aynından yüz binlerce hareketi kim gördü? Zîrâ vücûd-i mutlak-ı Hak tagayyür ve tebeddülden münezzeh olup, bir karâr üzeredir. Böyle olduğu hâlde, bu kararın aynından ve zâtından nasıl oldu da, bu kadar bin keserât ve ezdâd zuhûra geldi ve yüz binlerce hareket ve cünbüş peyda oldu?"

## Kādının sûfîye cevâb söylemesi

1631. Kādı dedi? "Ey süfî! Mütehayyir olma, bu meyânda bir misal dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1631. Kadı dedi: "Ey sûfî! Şaşırma, bu arada bir örnek dinle!"

tutucudur. "Muhakkak benim Rabbim sırat-ı müstakim üzerinedir" ayet-i kerimesi gereğince her ferdin alnından tutup kendi sırat-ı müstakimi üzerinde çektiği ve Ankebut suresinde وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا (Ankebut, 29/69) yani "Bizim hakkımızda mücahede edenleri elbette yolumuza hidayet ederiz" ayet-i kerimesinde de hidayet yoluna "bizim yolumuzdur" buyurduğu halde, bu suret aleminde neden birisi Hak yolunun rehberi ve o diğeri Hak yolunun vurucusu ve bu yolun engelleyicisidir?"

nını tutucudur. Muhakkak benim Rabbim sırât-ı müstakîm üzerinedir" âyet-i kerîmesi mûcibince her ferdin nâsıyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde çektiği ve sûre-i Ankebut'ta وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِينَهُمْ سُبُلَنَا (Ankebut, 29/69) ya'ni "Bizim hakkımızda mücâhede edenleri elbet yolumuza hidâyet ederiz" âyet-i kerîmesinde de tarîk-ı hidâyete "bizim yolumuzdur" buyurduğu hâlde, bu âlem-i sûrette neden birisi Hak yolunun rehberi ve o diğeri Hak yolunun vurucusudur ve bu yolun mâni'idir?"

1629. "Mâdemki veledden babasının sırrı muhakkak oldu, niçin bir karından hür ve sefîh erişir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1629. "Mademki çocuktan babasının sırrı kesinleşti, niçin bir karından hür ve sefih yetişir?"

"Mademki "Çocuk babasının sırrıdır" hadis-i şerifi gereğince, bir babanın soyundan gelip, bir annenin karnında beslenen çocuk babasının sırrını taşıması gerekirken, niçin birisi hür ve akıllı, diğeri sefih ve akılsız olarak ortaya çıkıyor?"

"Mâdemki الولد سر ابيه ya'ni "Veled babasının sırrıdır" hadîs-i şerîfi mûcibince, bir babanın cibillinden gelip, bir ananın karnında beslenen çocuk babasının sırrını hâmil olmak îcâb ederken, niçin birisi hür ve akıl ve diğeri sefîh ve akılsız olarak zâhir oluyor?"

1630. "Bir vahdeti ayn-ı karardan yüz binlerce hareketi, bu kadar bin kim gördü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1630. "Bir vahdeti ayn-ı karardan yüz binlerce hareketi, bu kadar bin kim gördü?"

Yani, "Bir olan hakiki varlığı, bu kadar bin çokluk ve birbirine zıt olan belirlenimlerle kim gördü; ve karar ve sükunetin özünden yüz binlerce hareketi kim gördü? Çünkü Yüce Hakk'ın mutlak varlığı değişim ve başkalaşmadan uzak olup, bir karar üzeredir. Böyle olduğu hâlde, bu kararın özünden ve zâtından nasıl oldu da, bu kadar bin çokluk ve zıtlar ortaya çıktı ve yüz binlerce hareket ve kıpırdanış meydana geldi?"

Ya'ni, "Bir olan vücûd-i hakîkîyi bu kadar bin keserât ve yekdiğerine zıd olan taayyünât ile kim gördü; ve karâr ve sükûnetin aynından yüz binlerce hareketi kim gördü? Zîrâ vücûd-i mutlak-ı Hak tagayyür ve tebeddülden münezzeh olup, bir karâr üzeredir. Böyle olduğu hâlde, bu kararın aynından ve zâtından nasıl oldu da, bu kadar bin keserât ve ezdâd zuhûra geldi ve yüz binlerce hareket ve cünbüş peyda oldu?"

## Kādının sûfîye cevâb söylemesi

1631. Kādı dedi? "Ey sûfî! Mütehayyir olma, bu meyânda bir misal dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1631. Kadı dedi: "Ey sûfî! Şaşkın olma, bu sırada bir örnek dinle!"

"Hîre" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "hayran ve şaşkın" demektir. Kadı, sûfinin sorularına cevap olarak dedi: "Ey sûfî! Bu çokluk âleminde şaşkın bir hâlde kalma! Bu konuşmalar arasında sana bir örnek söyleyeyim de dinle!"

"Hîre", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "hayrân ve müte-hayyir" demektir. Kādı sûfinin suâllerine cevâben dedi: "Ey sûfi! Bu âlem-i keserâtta hayrân bir hâlde kalma! Bu mükâlemât arasında bir misâl söyleye-yim de dinle!"

1632. Nitekim âşıkların kararsızlığı dil-sitânın kararından hasıl geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1632. Nasıl ki âşıkların kararsızlığı, gönül alıcının kararından meydana geldi.

"Dil-sitân", "gönül alıcı ve maşuk" demektir. Yani, "Kararın kendisinden kararsızlık ve hareketlerin meydana geldiğini kim görmüştür?" diye sordun. Bunun örneği şudur: "Maşuk kendi hâlinde bir karar üzeredir; fakat onun aşığı kararsızlık ve türlü türlü hareketler ve ıstırap içindedir."

"Dil-sitân”, “gönül alıcı ve ma'şûk" demektir. Ya'ni, "Karârın aynından kararsızlık ve harekât hâsıl olduğunu kim görmüştür?" diye sordun. Misali budur ki: "Ma'şûk kendi hâlinde bir karâr üzeredir; fakat onun âşığı kararsız-lık ve türlü türlü harekât ve ıztırâb içindedir."

1633. O nâz içinde dağ gibi sabit gelmiştir. Aşıklar yapraklar gibi titreyici ol-muştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1633. O naz içinde dağ gibi sabit gelmiştir. Aşıklar yapraklar gibi titreyici olmuştur.

O maşuk naz hâli içinde dağ gibi sabit olup kendi hâlinden asla değişmez. Fakat o maşukun âşıkları onun aşkı ile yaprak gibi titreyici ve hareket edici olmuşlardır.

“O ma'şûk nâz hâli içinde dağ gibi sâbit olup kendi hâlinden aslâ inkılâb etmez. Fakat o ma'şûkun âşıkları onun aşkı ile yaprak gibi titreyici ve hare-ket edici olmuşlardır."

1634. Onun gülmesi ağlamalar koparmıştır. Onun yüzünün suyu yüzlerin su-yunu dökmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1634. Onun gülmesi ağlamalar koparmıştır. Onun yüzünün suyu yüzlerin suyunu dökmüştür.

"Âb-ı rû", mecazen "makam ve itibar" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, "Maşukun naz ile gülmesi aşıkların ağlamalarına sebep olmuştur. Maşukun naz ve istiğna (nazlanma ve nazlanarak kendini beğenme) mertebesi aşıkların yüz suyunu dökmüş ve onları zelil etmiştir."

"Âb-ı rû”, mecâzen “câh ve i'tibâr" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, "Ma'şûkun nâz ile gülmesi âşıkların ağlamalarına sebeb olmuştur. Ma'şûkun mertebe-i nâz ve istiğnâsı âşıkların yüzünün suyunu dökmüş ve onları zelîl etmiştir."

1635. Bütün bu “çûn” ve “çigûne" köpük gibi bî-çûn deryasının üstünde çır-pınır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1635. Bütün bu "nasıl" ve "nice" köpük gibi, "nasılsız" denizin üstünde çırpınır.

"Nasıl", tanımlanabilen şeyden ve "nice" nitelenebilen şeyden kinayedir. "Nasılsız" ise tanıma ve nitelemeye sığmayandır; "zebed" köpük demektir. Yani, "Bütün tanımlanabilen ve nitelenebilen bu izafî varlıklar, tanımı ve nitelenmesi mümkün olmayan Hak'ın mutlak varlık denizinin üzerinde köpük gibi çırpınır." "Hîre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "hayran ve şaşkın" demektir. Kadı, sûfinin sorularına cevaben dedi ki: "Ey sûfi! Bu kesret âleminde hayran bir halde kalma! Bu konuşmalar arasında sana bir misal söyleyeyim de dinle!"

"Çûn", ta'rîf olunabilen şeyden ve "çigûne" tavsîf olunabilen şeyden ki-nâyedir. “Bî-çûn" ta'rîf ve tavsîfe sığmayan; "zebed", köpük demektir. Ya'ni, "Bütün ta'rîf ve tavsîf olunabilen bu vücûdât-ı izâfiyye ta'rîf ve tavsîfi kābil olmayan vücûd-i mutlak-ı Hak deryâsının üzerinde köpük gibi çırpınır. Kö- "Hîre", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "hayrân ve müte-hayyir" demektir. Kādı sûfinin suâllerine cevâben dedi: "Ey sûfi! Bu âlem-i keserâtta hayrân bir hâlde kalma! Bu mükâlemât arasında bir misâl söyleye-yim de dinle!"

1632. Nitekim âşıkların kararsızlığı dil-sitânın kararından hasıl geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1632. Nasıl ki âşıkların kararsızlığı, gönül alıcının kararından meydana geldi.

"Dil-sitân", "gönül alıcı ve maşuk" demektir. Yani, "Kararın kendisinden kararsızlık ve hareketlerin meydana geldiğini kim görmüştür?" diye sordun. Bunun örneği şudur: "Maşuk kendi hâlinde bir karar üzeredir; fakat onun aşığı kararsızlık ve türlü türlü hareketler ve ıstırap içindedir."

"Dil-sitân”, “gönül alıcı ve ma'şûk" demektir. Ya'ni, "Karârın aynından kararsızlık ve harekât hâsıl olduğunu kim görmüştür?" diye sordun. Misali budur ki: "Ma'şûk kendi hâlinde bir karâr üzeredir; fakat onun âşığı kararsız-lık ve türlü türlü harekât ve ıztırâb içindedir."

1633. O nâz içinde dağ gibi sabit gelmiştir. Aşıklar yapraklar gibi titreyici ol-muştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1633. O naz içinde dağ gibi sabit gelmiştir. Aşıklar yapraklar gibi titreyici olmuştur.

O maşuk naz hâli içinde dağ gibi sabit olup kendi hâlinden asla değişmez. Fakat o maşukun âşıkları onun aşkı ile yaprak gibi titreyici ve hareket edici olmuşlardır.

“O ma'şûk nâz hâli içinde dağ gibi sâbit olup kendi hâlinden aslâ inkılâb etmez. Fakat o ma'şûkun âşıkları onun aşkı ile yaprak gibi titreyici ve hare-ket edici olmuşlardır."

1634. Onun gülmesi ağlamalar koparmıştır. Onun yüzünün suyu yüzlerin su-yunu dökmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1634. Onun gülmesi ağlamalar koparmıştır. Onun yüzünün suyu yüzlerin suyunu dökmüştür.

"Âb-ı rû", mecazen "makam ve itibar" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, "Maşukun naz ile gülmesi aşıkların ağlamalarına sebep olmuştur. Maşukun naz ve istiğna (nazlanma ve nazlanarak kendini beğenme) mertebesi aşıkların yüz suyunu dökmüş ve onları zelil etmiştir."

"Âb-ı rû”, mecâzen “câh ve i'tibâr" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, "Ma'şûkun nâz ile gülmesi âşıkların ağlamalarına sebeb olmuştur. Ma'şûkun mertebe-i nâz ve istiğnâsı âşıkların yüzünün suyunu dökmüş ve onları zelîl etmiştir."

1635. Bütün bu “çûn” ve “çigûne" köpük gibi bî-çûn deryasının üstünde çır-pınır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1635. Bütün bu "nasıl" ve "nice" köpük gibi, nasılsız denizin üstünde çırpınır.

"Nasıl", tanımlanabilen şeyden ve "nice" nitelenebilen şeyden kinayedir. "Nasılsız" tanımlamaya ve nitelemeye sığmayan; "zebed" ise köpük demektir. Yani, "Bütün tanımlanabilen ve nitelenebilen bu izafî varlıklar, tanımlanması ve nitelenmesi mümkün olmayan Hak'ın mutlak varlık denizinin üzerinde köpük gibi çırpınır. Köpükler nasıl denizden meydana gelirse, bu izafî varlıklar da o hakiki varlıktan ortaya çıkar."

"Çûn", ta'rîf olunabilen şeyden ve "çigûne" tavsîf olunabilen şeyden ki-nâyedir. “Bî-çûn" ta'rîf ve tavsîfe sığmayan; "zebed", köpük demektir. Ya'ni, "Bütün ta'rîf ve tavsîf olunabilen bu vücûdât-ı izâfiyye ta'rîf ve tavsîfi kābil olmayan vücûd-i mutlak-ı Hak deryâsının üzerinde köpük gibi çırpınır. Kö- pükler nasıl deryâdan hâsıl olursa, bu vücûdât-ı izâfiyye dahi o vücûd-i hakîkîden peydâ olur."

1636. Zatta ve ilimde onun zıddı ve niddi yoktur. Varlıklar hulleleri ondan giydiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1636. Zatta ve ilimde onun zıddı ve benzeri yoktur. Varlıklar elbiselerini ondan giydiler.

O mutlak varlığın zâtında zıddı yoktur. Çünkü sırf Zât'ın zıddı, sırf yokluktur; ve sırf yokluğun gösterilebileceği bir alan yoktur ki, bir yer kaplasın da işte o sırf yokluk, bu sırf varlığın zıddıdır ve birinin sınırı buraya kadar ve diğerinin sınırı da şuraya kadardır, diyebilelim. Aynı şekilde o nasılsız olan mutlak varlığın ilimde de benzeri yoktur ki, kudreti ve dilemesiyle yaptığı işlerin benzerini gösterebilelim. Şu kadar diyebiliriz ki, bu varlıklar ve bu izafî varlıklar, varlık elbiselerini ve giysilerini o mutlak varlıktan giydiler.

"O vücûd-i mutlakın zâtta zıddı yoktur. Zîrâ Zât-ı Sırfın zıddı, adem-i sırftır; ve adem-i sırfın gösterilebileceği bir saha yoktur ki, bir yer kaplasın da işte o adem-i sırf, bu vücûd-i sırfın zıddıdır ve birinin hudûdu buraya kadar ve diğerinin hudûdu da şuraya kadardır, diyebilelim.. Ve kezâ o bî-çûn olan vücûd-i mutlakın ilimde de misli yoktur ki, kudreti ve meşiyyeti ile yaptığı işlerin mislini gösterebilelim. Şu kadar diyebiliriz ki, bu varlıklar ve bu vücûdât-ı izâfiyye varlık hullelerini ve libâslarını o vücûd-i mutlaktan giydiler."

1637. Zıd zıdda ne vakit vücûd ve varlık verir? Belki ondan kaçar ve dışarıya sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1637. Zıt, zıddına ne zaman varlık ve vücut verir? Aksine ondan kaçar ve dışarıya sıçrar.

Yani, "Eğer bu gördüğümüz eşyanın kesretleri (çoklukları), varlıkta ve vücutta o mutlak varlığın zıddı olsaydı, zıddın zıddına varlık vermesi gerekirdi, hâlbuki zıt zıddına varlık verebilir mi? Varlık ve vücut vermek şöyle dursun, iki zıt birbirinden kaçar. Birisi diğerinin bulunduğu dairenin dışarısına sıçrar. Bu sebeple anlaşılır ki, bu izafî varlıklar onun varlığının zıddı değildir."

Ya'ni, "Eğer bu gördüğümüz keserât-ı eşyâ, vücûdda ve varlıkta o vücûd-i mutlakın zıddı olaydı, zıddın zıdda vücûd vermesi lâzım gelir idi, halbuki zıd zıdda vücûd verebilir mi? Vücûd ve varlık vermek şöyle dursun, iki zıd birbirinden kaçar. Birisi diğerinin bulunduğu dâirenin dışarısına sıçrar. Binâenaleyh anlaşılır ki, bu vücûdât-ı izâfiyye onun varlığının zıddı değildir."

1638. Nid ne olur? Misildir. İyi ve kötünün mislidir. Misil kendinin mislini ne vakit yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1638. Nid ne olur? Misildir. İyi ve kötünün mislidir. Misil kendinin mislini ne vakit yapar?

"Nid", sözlükte "misil" demektir. Yani, "Misil, iyinin ve kötünün misli anlamındadır. Misil, kendinin mislini var edebilir mi? Bu sebeple bu izafî varlıklar o mutlak varlığın misli dahi değildir."

"Nidd", lügatte "misil" demektir. Ya'ni, "Misl, iyinin ve kötünün misli ma'nâsınadır. Misil, kendinin mislini îcâd edebilir mi? Binâenaleyh bu vücûdât-ı izâfiyye o vücûd-i mutlakın misli dahi değildir."

1639. Ey müttakî! Vaktaki iki misil geldiler, bu niçin halıklıkta ondan daha evladır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1639. Ey takva sahibi! Mademki iki benzer geldi, bu niçin yaratıcılıkta ondan daha layıktır?

Ey takva sahibi sûfi! Birbirinin benzeri olan iki varlık karşı karşıya gelse, bunlardan birini diğerine tercih edip, nasıl olur da diğerinin yaratıcısıdır, diyebiliriz? Büyükler nasıl denizden meydana gelirse, bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) da o hakiki varlıktan ortaya çıkar.

"Ey müttakî olan sûfi! Birbirinin misli olan iki vücûd karşı karşıya gelse, bunun birisini diğerine tercîh edip, nasıl, diğerinin hâlıkıdır, diyebiliriz? Böy- pükler nasıl deryâdan hâsıl olursa, bu vücûdât-ı izâfiyye dahi o vücûd-i ha-kîkîden peydâ olur."

1636. Zatta ve ilimde onun zıddı ve niddi yoktur. Varlıklar hulleleri ondan giydiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1636. İlahi Zât'ta ve ilimde O'nun zıddı ve benzeri yoktur. Varlıklar elbiselerini O'ndan giydiler.

O mutlak varlığın İlahi Zât'ta zıddı yoktur. Çünkü sırf Zât'ın zıddı, sırf yokluktur; ve sırf yokluğun gösterilebileceği bir alan yoktur ki, bir yer kaplasın da "işte o sırf yokluk, bu sırf varlığın zıddıdır ve birinin sınırı buraya kadar ve diğerinin sınırı da şuraya kadardır" diyebilelim. Aynı şekilde o benzersiz mutlak varlığın ilimde de benzeri yoktur ki, kudreti ve isteği ile yaptığı işlerin benzerini gösterebilelim. Şu kadar diyebiliriz ki, bu varlıklar ve bu izafî varlıklar, varlık elbiselerini ve giysilerini o mutlak varlıktan giydiler.

"O vücûd-i mutlakın zâtta zıddı yoktur. Zîrâ Zât-ı Sırfın zıddı, adem-i sırf-tır; ve adem-i sırfın gösterilebileceği bir saha yoktur ki, bir yer kaplasın da iş-te o adem-i sırf, bu vücûd-i sırfın zıddıdır ve birinin hudûdu buraya kadar ve diğerinin hudûdu da şuraya kadardır, diyebilelim.. Ve kezâ o bî-çûn olan vü-cûd-i mutlakın ilimde de misli yoktur ki, kudreti ve meşiyyeti ile yaptığı işle-rin mislini gösterebilelim. Şu kadar diyebiliriz ki, bu varlıklar ve bu vücûdât-ı izâfiyye varlık hullelerini ve libâslarını o vücûd-i mutlaktan giydiler."

1637. Zıd zıdda ne vakit vücûd ve varlık verir? Belki ondan kaçar ve dışa-riya sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1637. Zıt, zıddına ne zaman varlık ve vücut verir? Aksine ondan kaçar ve dışarıya sıçrar.

Yani, "Eğer bu gördüğümüz eşyanın çoklukları, varlıkta ve vücutta o mutlak varlığın zıddı olsaydı, zıddın zıdda varlık vermesi gerekirdi, hâlbuki zıt zıdda varlık verebilir mi? Varlık ve vücut vermek şöyle dursun, iki zıt birbirinden kaçar. Birisi diğerinin bulunduğu dairenin dışarısına sıçrar. Bu sebeple anlaşılır ki, bu izafî varlıklar onun varlığının zıddı değildir."

Ya'ni, "Eğer bu gördüğümüz keserât-ı eşyâ, vücûdda ve varlıkta o vücûd-i mutlakın zıddı olaydı, zıddın zıdda vücûd vermesi lâzım gelir idi, halbuki zıd zıdda vücûd verebilir mi? Vücûd ve varlık vermek şöyle dursun, iki zıd birbi-rinden kaçar. Birisi diğerinin bulunduğu dâirenin dışarısına sıçrar. Binâena-leyh anlaşılır ki, bu vücûdât-ı izâfiyye onun varlığının zıddı değildir."

1638. Nid ne olur? Misildir. İyi ve kötünün mislidir. Misil kendinin mislini ne vakit yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1638. Nid ne olur? Misildir. İyi ve kötünün mislidir. Misil kendinin mislini ne vakit yapar?

"Nidd", sözlükte "misil" demektir. Yani, "Misil, iyinin ve kötünün misli anlamındadır. Misil, kendisinin mislini var edebilir mi? Bu sebeple bu izafî varlıklar o mutlak varlığın misli dahi değildir."

"Nidd", lügatte "misil" demektir. Ya'ni, "Misl, iyinin ve kötünün misli ma'nâsınadır. Misil, kendinin mislini îcâd edebilir mi? Binâenaleyh bu vücû-dât-ı izâfiyye o vücûd-i mutlakın misli dahi değildir."

1639. Ey müttakî! Vaktaki iki misil geldiler, bu niçin halıklıkta ondan daha evladır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1639. Ey takva sahibi! Mademki iki benzer geldi, bu niçin yaratıcılıkta ondan daha üstündür?

"Ey takva sahibi sûfi! Birbirinin benzeri olan iki varlık karşı karşıya gelse, bunun birini diğerine tercih edip, nasıl, diğerinin yaratıcısıdır, diyebiliriz? Böyle bir saçma söz akıl ve mantığa sığar mı? Niçin birisi diğerinden yaratıcılıkta daha üstün olsun?" Bilinmeli ki, varlık sahibi olanlar birbirinin ya zıddı ya da benzeri olur. Halbuki his gözüyle gördüğümüz bu eşya suretleri, yukarıda açıklanan gerektirici sebeplere göre, mutlak varlığın ne zıddı ne de benzeridir. Bundan anlaşılır ki, bu eşya suretleri hakikatte varlık sahibi değildirler. Bunlar ancak Hakk'ın hakiki varlığının halleri ve sıfatlarıdır ve o varlığın çeşitli mertebelerde zuhuru ile görülürler. Çünkü hallerin ve sıfatların Hak Zât'ından ayrı olarak, kendi zâtlarıyla var olması ve zuhuru mümkün değildir. Bu şerefli beyitler vahdet-i vücudun ispatı hakkındadır ve كان الله ولم يكن معه شيئ الآن كما كان yani "Allah vardı, onunla beraber hiçbir şey yoktu, şimdiki halde de yine öyledir" sözünü açıklayıcıdır.

"Ey müttakî olan sûfi! Birbirinin misli olan iki vücûd karşı karşıya gelse, bunun birisini diğerine tercîh edip, nasıl, diğerinin hâlıkıdır, diyebiliriz? Böy- le bir saçma söz akıl ve mantığa sığar mı? Niçin birisi diğerinden hâlıklıkta daha evlâ olsun?" Ma'lûm olsun ki, vücûd ve varlık sahibi olanlar yekdiğerinin ya zıddı ve-yâ misli olur." Halbuki his gözüyle gördüğümüz bu eşyâ sûretleri yukarıda beyân buyurulan esbâb-ı mûcibeye nazaran vücûd-i mutlakın ne zıddı ve ne de mislidir. Bundan anlaşılır ki, bu eşyâ sûretleri hakîkatte vücûd sahibi de-ğildirler. Bunlar ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın şuûnât ve sıfatıdır ve o vü-cûdun merâtib-i muhtelifede zuhûru ile meşhûd olurlar. Zîrâ şuûnât ve sıfa-tın zât-ı Hak'tan ârî olarak, kendi zâtlarıyla kıyâmı ve zuhûru mümkin değil-dir. Bu ebyât-ı şerîfe vahdet-i vücûdun isbâtı hakkında olup, كان الله ولم يكن معه شيئ الآن كما كان ya'ni "Allah var idi, onunla beraber bir şey yok idi, şimdiki hâlde de yine öyledir" kelâmını muvazzıhtır.

1640. Bostânın yaprağının sayısı üzerindeki zid ve misil, misilsiz ve zıdsız olan derya üzerindeki bu köpük gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1640. Bostanın yaprağının sayısı üzerindeki zıt ve benzer, benzersiz ve zıtsız olan deniz üzerindeki bu köpük gibidir.

Örneğin bir bostan tek bir aynadır. Orada biten ağaçların sayısız yaprakları birbirinin zıddı ve benzeri olarak ortaya çıkarlar. Bu yaprakların gerek fertleri gerekse bütün hâlindeki yapısı bostanın benzeri ve zıddı değildirler; ve bunlar benzeri ve zıddı olmayan engin bir denizin üzerindeki köpüklere benzerler; ve köpükler, aynı şekilde denizin benzeri ve zıddı değildirler. Bunun gibi, bu âlemde birbirine zıt olan pek çok eşya, nihayetsiz bir deniz mesabesinde olan mutlak varlığın tek bir aynasının hep halleridir ve deniz üzerindeki köpükler gibidirler; ve bu haller o tek aynanın zıddı ve benzeri değildirler. Çünkü, Hak'ın mutlak varlığının benzeri olarak hallerin varlığı yoktur; ve bu çokluklar hakiki varlığın birliğine eksiklik vermez.

"Meselâ bir bostân ayn-ı vâhidedir. Orada biten ağaçların sayısız olan yaprakları birbirinin zıddı ve misli olarak zuhûr ederler. Bu yaprakların gerek efrâdı ve gerek hey'et-i mecmûası bostânın misli ve zıddı değildirler; ve bun-lar misli ve zıddı olmayan bir engin denizin üzerindeki köpüklere benzerler; ve köpükler, kezâlik deryânın misli ve zıddı değildirler. Bunun gibi, bu âlem-de birbirine zıd olan eşyâ-yı kesîre nihâyetsiz bir deryâ mesâbesinde olan vü-cûd-i mutlak ayn-ı vâhidesinin hep şuûnâtıdır ve deniz üzerindeki köpükler gibidirler; ve bu şuûnât o ayn-ı vâhidenin zıddı ve misli değildirler. Zîrâ, vü-cûd-i mutlak-ı Hakk'ın misli olarak şuûnâtın vücûdu yoktur; ve bu keserât vücûd-i hakîkînin vahdetine nakîsa vermez.

1641. Deryanın bürd u mâtını niteliksiz gör! Deryânın zâtına nitelik nasıl sığar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1641. Denizin bürd ve matını niteliksiz gör! Denizin zâtına nitelik nasıl sığar?

"Bürd", satranç oyunu terimlerindendir. Oyunculardan birinin taşları bütün hükmünü kaybeder, yalnız şah kalır; ve bu yarım mat demektir. "Mat", aynı şekilde satranç oyununda şahın sıkışıp kalması ve sınırlanmasıdır ki, bu hâle gelen oyuncu arkadaşına mağlup olur (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "bürd u mat", ilâhî tasarruflardan ve fiillerden kinaye olur. Yani, "Hakiki varlık deniziyle bir saçma söz akıl ve mantığa sığar mı? Niçin birisi diğerinden yaratıcılıkta daha üstün olsun?" Bilinmeli ki, varlık sahibi olanlar birbirinin ya zıddı veya benzeri olur. Halbuki his gözüyle gördüğümüz bu eşya suretleri, yukarıda açıklanan gerekçelere göre mutlak varlığın ne zıddı ne de benzeridir. Bundan anlaşılır ki, bu eşya suretleri hakikatte varlık sahibi değildirler. Bunlar ancak Hakk'ın hakiki varlığının halleri ve sıfatlarıdır ve o varlığın çeşitli mertebelerde ortaya çıkmasıyla görülürler. Çünkü hallerin ve sıfatların Hak zâtından ayrı olarak, kendi zâtlarıyla var olması ve ortaya çıkması mümkün değildir. Bu şerefli beyitler vahdet-i vücûdun (varlığın birliği) ispatı hakkındadır ve "كان الله ولم يكن معه شيئ الآن كما كان" yani "Allah var idi, onunla beraber bir şey yok idi, şimdiki hâlde de yine öyledir" sözünü açıklar.

"Bürd", satranç oyunu ıstılâhındandır. Oyunculardan birinin taşları bütün hükümden sâkıt olur, yalnız şâh kalır; ve bu yarım mat demektir. "Mât", ke-zâlik satranç oyununda şahın giriftâr ve mukayyed olmasıdır ki, bu hâle ge-len oyuncu arkadaşına mağlûb olur (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "bürd u mât", tasarrufât ve ef'âl-i ilâhiyyeden kinâye olur. Ya'ni, "Vücûd-i hakîkî deryâsı- le bir saçma söz akıl ve mantığa sığar mı? Niçin birisi diğerinden hâlıklıkta daha evlâ olsun?" Ma'lûm olsun ki, vücûd ve varlık sahibi olanlar yekdiğerinin ya zıddı veyâ misli olur." Halbuki his gözüyle gördüğümüz bu eşyâ sûretleri yukarıda beyân buyurulan esbâb-ı mûcibeye nazaran vücûd-i mutlakın ne zıddı ve ne de mislidir. Bundan anlaşılır ki, bu eşyâ sûretleri hakîkatte vücûd sahibi değildirler. Bunlar ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın şuûnât ve sıfatıdır ve o vücûdun merâtib-i muhtelifede zuhûru ile meşhûd olurlar. Zîrâ şuûnât ve sıfatın zât-ı Hak'tan ârî olarak, kendi zâtlarıyla kıyâmı ve zuhûru mümkin değildir. Bu ebyât-ı şerîfe vahdet-i vücûdun isbâtı hakkında olup, كان الله ولم يكن معه شيئ الآن كما كان ya'ni "Allah var idi, onunla beraber bir şey yok idi, şimdiki hâlde de yine öyledir" kelâmını muvazzıhtır.

1640. Bostânın yaprağının sayısı üzerindeki zid ve misil, misilsiz ve zıdsız [1622] olan derya üzerindeki bu köpük gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1640. Bostanın yaprağının sayısı üzerindeki zıt ve benzer, benzersiz ve zıtsız olan deniz üzerindeki bu köpük gibidir.

Örneğin bir bostan tek bir hakikattir. Orada biten ağaçların sayısız yaprakları birbirinin zıddı ve benzeri olarak ortaya çıkarlar. Bu yaprakların gerek fertleri gerekse bütün hâlindeki şekilleri bostanın benzeri ve zıddı değildirler; ve bunlar, benzeri ve zıddı olmayan engin bir denizin üzerindeki köpüklere benzerler; ve köpükler, aynı şekilde denizin benzeri ve zıddı değildirler. Bunun gibi, bu âlemde birbirine zıt olan pek çok şey, nihayetsiz bir deniz mesabesinde olan mutlak varlığın tek hakikatinin hep halleridir ve deniz üzerindeki köpükler gibidirler; ve bu haller o tek hakikatin zıddı ve benzeri değildirler. Çünkü, Hakk'ın mutlak varlığının benzeri olarak hallerin varlığı yoktur; ve bu çokluklar hakiki varlığın birliğine eksiklik vermez.

Meselâ bir bostân ayn-ı vâhidedir. Orada biten ağaçların sayısız olan yaprakları birbirinin zıddı ve misli olarak zuhûr ederler. Bu yaprakların gerek efrâdı ve gerek hey'et-i mecmûası bostânın misli ve zıddı değildirler; ve bunlar misli ve zıddı olmayan bir engin denizin üzerindeki köpüklere benzerler; ve köpükler, kezâlik deryânın misli ve zıddı değildirler. Bunun gibi, bu âlemde birbirine zıd olan eşyâ-yı kesîre nihâyetsiz bir deryâ mesâbesinde olan vücûd-i mutlak ayn-ı vâhidesinin hep şuûnâtıdır ve deniz üzerindeki köpükler gibidirler; ve bu şuûnât o ayn-ı vâhidenin zıddı ve misli değildirler. Zîrâ, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın misli olarak şuûnâtın vücûdu yoktur; ve bu keserât vücûd-i hakîkînin vahdetine nakîsa vermez.

1641. Deryanın bürd u mâtını niteliksiz gör! Deryânın zâtına nitelik nasıl sığar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1641. Denizin bürd ve mâtını niteliksiz gör! Denizin zâtına nitelik nasıl sığar?

"Bürd", satranç oyunu terimlerindendir. Oyunculardan birinin taşları bütün hükmünü kaybeder, yalnız şah kalır; ve bu yarım mat demektir. "Mât", aynı şekilde satranç oyununda şahın sıkışıp sınırlanmasıdır ki, bu hâle gelen oyuncu arkadaşına mağlup olur (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "bürd u mât", ilâhî tasarruflardan ve fiillerden kinaye olur. Yani, "Hakikî varlık denizinin kendi hallerindeki tasarruflarını ve fiillerini niteliksiz ve tarife ve tavsife sığmaz gör! Deniz mesabesinde olan mutlak varlığın zâtına ve onun özüne nasıl tarif ve tavsif sığar?"

"Bürd", satranç oyunu ıstılâhındandır. Oyunculardan birinin taşları bütün hükümden sâkıt olur, yalnız şâh kalır; ve bu yarım mat demektir. "Mât", kezâlik satranç oyununda şahın giriftâr ve mukayyed olmasıdır ki, bu hâle gelen oyuncu arkadaşına mağlûb olur (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "bürd u mât", tasarrufât ve ef'âl-i ilâhiyyeden kinâye olur. Ya'ni, "Vücûd-i hakîkî deryâsı- nın kendi şuûnâtındaki tasarrufatını ve ef'âlini niteliksiz ve ta'rîf ve tavsîfe sığmaz gör! Deryâ mesâbesinde olan vücûd-i mutlakın zâtına ve onun künhüne nasıl ta'rîf ve tavsîf sığar?"

1642. Onun en aşağı kuklası senin cânındır. Cânın bu niteliği ve nasıllığı nasıl dürüst oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1642. Onun en aşağı kuklası senin canındır. Canın bu niteliği ve nasıllığı nasıl dürüst oldu?

"Lu'bet", kız çocuklarının oynadıkları "kukla ve bebek" anlamındadır. Burada kastedilen, taayyünât (belirginleşmeler, tecelliler) ve suretlerdir. Yani, "O hakiki varlığın en aşağı kuklası ve sanatı senin ruhundur ki, bu ruhun, nurani mücerret (soyut) bir cevher olarak belirginleştiğinden tarif ve tavsif olunması ve duyusal işaretlerle gösterilmesi mümkün değildir. Bu sebeple ayet-i kerimede قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsra, 17/85) yani "Ey Resulüm! De ki: Ruh Rabbimin emrindendir!" buyurulmuştur. Bu ruhun tarif ve tavsifi mümkün olamazsa, onu sana bahşeden Hakk'ın zâtının, sıfatının ve fiillerinin hakikati nasıl tarif ve tavsif olunabilir?"

"Lu'bet", kız çocuklarının oynadıkları "kukla ve bebek" ma'nâsınadır. Burada murâd, taayyünât ve suverdir. Ya'ni, "O vücûd-i hakîkînin en aşağı kuklası ve sun'u senin rûhundur ki, bu rûhun, cevher-i mücerred-i nûrânî olarak müteayyin olduğundan ta'rîf ve tavsîf olunmak ve işârât-i hissiyye ile gösterilmek kābil değildir. Bu sebeble âyet-i kerîmede قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: Rûh rabbimin emrindendir!" buyurulmuştur. Bu rûhun ta'rîf ve tavsîfi mümkin olamazsa, onu sana bahş eden Hakk'ın hakikat-i zâtı ve sıfatı ve ef'âli nasıl ta'rîf ve tavsîf olunabilir?"

1643. İmdi, öyle bir derya ki, onun her katresinde akıl ve cân bedenden daha zahir geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1643. Şimdi, öyle bir deniz ki, onun her damlasında akıl ve can bedenden daha açıkça belirdi.

"Nâşî", "ortaya çıkmak" anlamına gelen "neşâ" mastarından türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim). Yani, "Şimdi hakiki tek varlık öyle bir denizdir ki, onun her bir damlası olan insan bireylerinde akıl ve ruh, onların cisimlerinden daha açık ve belirgin bir hâldedir. Çünkü cisim, cansız türünden olan elementlerin bir araya gelmesinden ibarettir; ve onlarda şuur ve idrak (algılama) özgü değildir. Akıl ve ruh ise, şuur ve idrakin kaynağı olup, bu bütünlükte kendilerini eserleriyle pek açık bir şekilde gösterirler."

"Nâşî", "zahir olmak" ma'nâsına olan "neşâ" masdarından ism-i fâildir. Ya'ni, “İmdi vücûd-i vâhid-i hakîkî öyle bir deryâdır ki, onun her bir katresi olan efrâd-ı beşerde akıl ve rûh onların cisimlerinden daha zahir ve âşikâr hâldedir. Zîrâ cisim, cemâd nev'inden olan eczâ-yı anâsırın ictimâ'ından ibarettir; ve onlarda şuûr ve idrâk mahsüs değildir. Akıl ve rûh ise, şuûr ve idrâkin menşei olup, bu hey'et-i mecmûada kendilerini pek açık bir sûrette eserleriyle ızhâr ederler."

1644. Ne kadar ve nasıl darlığına ne vakit sığar? Akl-ı küll orada bilinmezlerdendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1644. Ne kadar ve nasıl darlığına ne zaman sığar? Küllî akıl orada bilinmezlerdendir.

Buna göre, damlası bir insan ferdi olan o hakikî varlık deryası, tarif ve tavsif dairesinin darlığına sığar mı? Ve insan fertlerinin akılları dairesine girer mi? Küllî aklın mazharı olan Kâinatın Efendisi (s.a.v.) "Seni bilinmekten tenzih ederim ey Rabbim! Biz seni hakkıyla bilemedik" buyurmuştur. Yani, O'nun kendi hallerindeki tasarruflarını ve fiillerini niteliksiz ve tarif ve tavsife sığmaz gör! Derya mesabesinde olan mutlak varlığın zâtına ve onun özüne nasıl tarif ve tavsif sığar?

"Binâenaleyh katresi bir ferd-i beşer olan o vücûd-i hakîkî deryâsı ta'rîf ve tavsîf dâiresinin darlığına sığar mı? Ve efrâd-ı beşerin akılları dâiresine girer mi? Akl-ı küllün mazhan olan Server-i kâinât Efendimiz سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ ya'ni "Ey Rabbim! Seni bilinmekten tenzîh ederim. Biz seni hakk-ı ma'rifet ile" nın kendi şuûnâtındaki tasarrufatını ve ef'âlini niteliksiz ve ta'rîf ve tavsîfe sığmaz gör! Deryâ mesâbesinde olan vücûd-i mutlakın zâtına ve onun künhüne nasıl ta'rîf ve tavsîf sığar?"

1642. "Onun en aşağı kuklası senin cânındır. Cânın bu niteliği ve nasıllığı nasıl dürüst oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1642. "Onun en aşağı kuklası senin canındır. Canın bu niteliği ve nasıllığı nasıl dürüst oldu?"

"Lu'bet", kız çocuklarının oynadıkları "kukla ve bebek" anlamındadır. Burada kastedilen, taayyünât (belirginleşmeler) ve suretlerdir. Yani, "O hakiki varlığın en aşağı kuklası ve sanatı senin ruhundur ki, bu ruhun, nurani mücerret bir cevher (maddeden arınmış, nurdan bir öz) olarak belirginleştiğinden tarif ve tavsif olunması ve duyusal işaretlerle gösterilmesi mümkün değildir. Bu sebeple ayet-i kerimede قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsra, 17/85) yani "Ey Resulüm! De ki: Ruh Rabbimin emrindendir!" buyurulmuştur. Bu ruhun tarif ve tavsifi mümkün olamazsa, onu sana bahşeden Hakk'ın zâtının hakikati, sıfatı ve fiilleri nasıl tarif ve tavsif olunabilir?"

"Lu'bet", kız çocuklarının oynadıkları "kukla ve bebek" ma'nâsınadır. Burada murâd, taayyünât ve suverdir. Ya'ni, "O vücûd-i hakîkînin en aşağı kuklası ve sun'u senin rûhundur ki, bu rûhun, cevher-i mücerred-i nûrânî olarak müteayyin olduğundan ta'rîf ve tavsîf olunmak ve işârât-i hissiyye ile gösterilmek kābil değildir. Bu sebeble âyet-i kerîmede قل الروح من أمر ربي (İsrâ, 17/85) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: Rûh rabbimin emrindendir!" buyurulmuştur. Bu rûhun ta'rîf ve tavsîfi mümkin olamazsa, onu sana bahş eden Hakk'ın hakikat-i zâtı ve sıfatı ve ef'âli nasıl ta'rîf ve tavsîf olunabilir?"

1643. "İmdi, öyle bir derya ki, onun her katresinde akıl ve cân bedenden daha zahir geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1643. "Şimdi, öyle bir deniz ki, onun her damlasında akıl ve can bedenden daha açıkça belirdi."

"Nâşî", "zahir olmak" anlamına gelen "neşâ" mastarından türemiş bir fail ismidir. Yani, "Şimdi hakiki tek varlık öyle bir denizdir ki, onun her bir damlası olan insan fertlerinde akıl ve ruh, onların cisimlerinden daha açık ve belirgin bir haldedir. Çünkü cisim, cansız türünden olan unsurların bir araya gelmesinden ibarettir; ve onlarda şuur ve idrak (algılama) belirgin değildir. Akıl ve ruh ise, şuur ve idrakin kaynağı olup, bu bütünlükte kendilerini eserleriyle pek açık bir şekilde gösterirler."

"Nâşî", "zahir olmak" ma'nâsına olan "neşâ" masdarından ism-i fâildir. Ya'ni, “İmdi vücûd-i vâhid-i hakîkî öyle bir deryâdır ki, onun her bir katresi olan efrâd-ı beşerde akıl ve rûh onların cisimlerinden daha zahir ve âşikâr hâldedir. Zîrâ cisim, cemâd nev'inden olan eczâ-yı anâsırın ictimâ'ından ibarettir; ve onlarda şuûr ve idrâk mahsüs değildir. Akıl ve rûh ise, şuûr ve idrâkin menşei olup, bu hey'et-i mecmûada kendilerini pek açık bir sûrette eserleriyle ızhâr ederler."

1644. "Ne kadar ve nasıl darlığına ne vakit sığar? Akl-ı küll orada bilinmezlerdendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1644. "Ne kadar ve nasıl darlığına ne vakit sığar? Küllî akıl orada bilinmezlerdendir."

Bu sebeple, damlası bir insan ferdi olan o hakiki varlık deryası, tarif ve tavsif dairesinin darlığına sığar mı? Ve insan fertlerinin akılları dairesine girer mi? Küllî aklın mazharı (tecelli yeri) olan Kâinatın Efendisi (s.a.v.) "Sübhâneke mâ arefnâke hakka ma'rifetike" yani "Ey Rabbim! Seni bilinmekten tenzih ederim. Biz seni hakkıyla bilemedik!" buyururlar. Ve merhamet edilmiş ümmetine de "Lâ tefekkerû fî zâtillâh" yani "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" tavsiyesinde bulunurlar.

"Binâenaleyh katresi bir ferd-i beşer olan o vücûd-i hakîkî deryâsı ta'rîf ve tavsîf dâiresinin darlığına sığar mı? Ve efrâd-ı beşerin akılları dâiresine girer mi? Akl-ı küllün mazhan olan Server-i kâinât Efendimiz سبحانك ما عرفناك حق معرفتك ya'ni "Ey Rabbim! Seni bilinmekten tenzîh ederim. Biz seni hakk-ı ma'rifet ile bilemedik!" buyururlar. Ve ümmet-i merhûmesine de لا تفكروا في ذات الله ya'ni "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" tavsiyesinde bulunurlar.

1645. Akıl cesede der ki: "Ey cemâd! O maâd deryasından hiç koku aldın mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1645. Akıl bedene der ki: "Ey cansız varlık! O dönüş denizinden hiç koku aldın mı?"

"Maâd", dönüş yeri ve geri dönülecek yer demektir. Bu ifade ile كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebût, 29/57) yani "Her bir nefis ölümü ve yok olmayı tadıcıdır. Sonra bize döndürülürler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, "İnsan aklı, bedene hitaben der ki: "Ey cansız varlık! Ey farklı unsurların kütlesi! O dönüş ve geri dönülecek yer olan hakiki varlık denizinden hiçbir marifet (bilgi) kokusu aldın mı?"

"Maâd", avdet mahalli ve rücû' edecek yer demektir. Bu ta'bir ile كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebût, 29/57) ya'ni "Her bir nefis mevti ve helâki tadıcıdır. Sonra bize ircâ' olunurlar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Akl-ı beşer, cisme hitâben der ki: "Ey cemâd! Ey anâsır-ı muhtelife kütlesi! O maâd ve avdet mahalli olan vücûd-i hakîkî deryâsından hiçbir ma'rifet kokusu aldın mı?"

1646. Cisim der: "Ben muhakkak senin gölgenim. Ey amcanın cânı! Gölgeden kim yardım ister?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1646. Cisim der: "Ben kesinlikle senin gölgenim. Ey amcanın canı! Gölgeden kim yardım ister?"

Yani, "Cisim akla cevap olarak der ki: "Ben kesinlikle senin gölgenim. Gölgenin sahibi ne tarafa giderse, gölge de oraya gittiği gibi, ben sana bağlıyım ve benim yöneticim sensin ve cismi akıl idare eder." "Ey amcanın canı!" hitabındaki incelik şudur ki: Amca, babanın kardeşidir; ve küllî akıl (evrensel akıl), Muhammedî küllî ruhun sıfatıdır; ve Muhammedî küllî ruh, ruhların babasıdır. Küllî akla ulaşan insân-ı kâmiller, bu küllî ruhun kardeşidirler. Nasıl ki hadis-i şerifte واشوقاه الى لقائي اخواني yani "Ah! Benim kardeşlerimin buluşmasına özlemim vardır!" buyrulur. Ve her bir sâlikin (Hakk yolcusu) ruhu, intisap etmiş olduğu insân-ı kâmilin bâtınında (iç âleminde) toplanmıştır ve o insân-ı kâmil onun imamıdır. Bu sebeple "Ey amcanın canı!" hitabı, "Ey bana bağlı olan sâlikim!" demek olur. Yani, "Ey sâlikim, aklın gölgesi konumunda olan cisimden Hak'kı bilme konusunda yardım istenebilir mi?"

Ya'ni, "Cisim akla cevâben der ki: "Ben muhakkak senin gölgenim. Gölgenin sahibi ne tarafa giderse, gölge de oraya gittiği gibi, ben sana tâbiim ve benim mutasarrıfım sensin ve cismi akıl idare eder." "Ey amcanın cânı!" hitâbındaki nükte budur ki: Amca, baba kardeşidir; ve akl-ı küll, rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin sıfatıdır; ve rûh-ı küllî-i Muhammedî, rûhların babasıdır. Akl-ı külle vâsıl olan insân-ı kâmiller, bu rûh-ı küllînin kardeşidirler. Nitekim hadis-i şerifte واشوقاه الى لقائي اخواني ya'ni "Ah! Benim kardeşlerimin likāsına şevkım vardır!" buyurulur. Ve her bir sâlikin rûhu intisâb etmiş olduğu insân-ı kâmilin bâtınında mündemicdir ve o insân-ı kâmil onun imâmıdır. Binâenaleyh "Ey amcanın cânı!" hitâbı, "Ey bana tâbi' olan sâlikim!" demek olur. Ya'ni, "Ey sâlikim, aklın gölgesi mesâbesi[nde] olan cisimden ma'rifet-i Hak hususunda yardım istenebilir mi?"

1647. Akıl der ki: O hayret-hâne değildir ki, sezâ olan nâ-sezâ olandan daha küstah ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1647. Akıl der ki: O, hayret edilecek bir yer değildir ki, layık olan, layık olmayandan daha küstah olsun!

"Layık olan"dan kasıt, ruh ve akıl; "layık olmayan"dan kasıt ise cisimdir. Yani, "Akıl cisme der ki: 'Ben idrak etmeye layığım ve benim şuur ve idrake kabiliyetim vardır; sen ise idrake layık değilsin. Yani senin şuur ve idrake kabiliyetin yoktur, fakat bu, varlık denizi olan hakikat makamı, öyle bir hayret edilecek yer değildir, bilemedik!'" buyururlar. Ve merhamet edilmiş ümmetine de لا تفكروا في ذات الله yani "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" tavsiyesinde bulunurlar.

"Sezâ"dan murâd, rûh ve akıl ve "nâ-sezâ"dan murâd, cisimdir. Ya'ni, "Akıl cisme der ki: "Ben sezâvâr-ı idrâkim ve benim şuûr ve idrâke liyâkatim vardır ve sen idrâke nâ-sezâsın. Ya'ni senin şuûr ve idrâke liyâkatin yoktur, fakat bu maâd deryâsı olan makām-ı hakîkat, öyle bir hayret-hâne değildir bilemedik!" buyururlar. Ve ümmet-i merhûmesine de لا تفكروا في ذات الله ya'ni "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" tavsiyesinde bulunurlar.

1645. Akıl cesede der ki: "Ey cemâd! O maâd deryasından hiç koku aldın mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1645. Akıl bedene der ki: "Ey cansız varlık! O dönüş denizinden hiç koku aldın mı?"

"Maâd", dönüş yeri ve geri dönülecek yer demektir. Bu ifade ile "Her bir nefis ölümü ve yok olmayı tadıcıdır. Sonra bize döndürülürler" (Ankebût, 29/57) ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, "İnsan aklı, bedene hitaben der ki: "Ey cansız varlık! Ey farklı unsurların kütlesi! O dönüş ve geri dönülecek yer olan hakiki varlık denizinden hiçbir marifet kokusu aldın mı?""

"Maâd", avdet mahalli ve rücû' edecek yer demektir. Bu ta'bir ile كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebût, 29/57) ya'ni "Her bir nefis mevti ve helâki tadıcıdır. Sonra bize ircâ' olunurlar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Akl-ı beşer, cisme hitâben der ki: "Ey cemâd! Ey anâsır-ı muhtelife kütlesi! O maâd ve avdet mahalli olan vücûd-i hakîkî deryâsından hiçbir ma'rifet kokusu aldın mı?""

1646. Cisim der: "Ben muhakkak senin gölgenim. Ey amcanın cânı! Gölgeden kim yardım ister?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1646. Cisim der: "Ben kesinlikle senin gölgenim. Ey amcanın canı! Gölgeden kim yardım ister?"

Yani, "Cisim akla cevap olarak der ki: "Ben kesinlikle senin gölgenim. Gölgenin sahibi ne tarafa giderse, gölge de oraya gittiği gibi, ben sana bağlıyım ve benim yöneticim sensin ve cismi akıl idare eder." "Ey amcanın canı!" hitabındaki incelik şudur ki: Amca, babanın kardeşidir; ve küllî akıl (evrensel akıl), Muhammedî küllî ruhun sıfatıdır; ve Muhammedî küllî ruh, ruhların babasıdır. Küllî akla ulaşan insân-ı kâmiller, bu küllî ruhun kardeşidirler. Nasıl ki hadis-i şerifte واشوقاه الى لقائي اخواني yani "Ah! Benim kardeşlerimin buluşmasına özlemim vardır!" buyrulur. Ve her bir Hakk yolcusunun ruhu, intisap etmiş olduğu insân-ı kâmilin bâtınında (iç âleminde) toplanmıştır ve o insân-ı kâmil onun imamıdır. Bu sebeple "Ey amcanın canı!" hitabı, "Ey bana bağlı olan Hakk yolcum!" demek olur. Yani, "Ey Hakk yolcum, aklın gölgesi konumunda olan cisimden Hak'kı bilme konusunda yardım istenebilir mi?"

Ya'ni, "Cisim akla cevâben der ki: "Ben muhakkak senin gölgenim. Gölgenin sahibi ne tarafa giderse, gölge de oraya gittiği gibi, ben sana tâbiim ve benim mutasarrıfım sensin ve cismi akıl idare eder." "Ey amcanın cânı!" hitâbındaki nükte budur ki: Amca, baba kardeşidir; ve akl-ı küll, rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin sıfatıdır; ve rûh-ı küllî-i Muhammedî, rûhların babasıdır. Akl-ı külle vâsıl olan insân-ı kâmiller, bu rûh-ı küllînin kardeşidirler. Nitekim hadis-i şerifte واشوقاه الى لقائي اخواني ya'ni "Ah! Benim kardeşlerimin likāsına şevkım vardır!" buyurulur. Ve her bir sâlikin rûhu intisâb etmiş olduğu insân-ı kâmilin bâtınında mündemicdir ve o insân-ı kâmil onun imâmıdır. Binâenaleyh "Ey amcanın cânı!" hitâbı, "Ey bana tâbi' olan sâlikim!" demek olur. Ya'ni, "Ey sâlikim, aklın gölgesi mesâbesinde olan cisimden ma'rifet-i Hak hususunda yardım istenebilir mi?"

1647. Akıl der ki: O hayret-hâne değildir ki, sezâ olan nâ-sezâ olandan daha küstah ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1647. Akıl der ki: O, öyle bir hayret yeri değildir ki, lâyık olan, lâyık olmayandan daha küstah olsun!

"Lâyık olan"dan kasıt, ruh ve akıl; "lâyık olmayan"dan kasıt ise cisimdir. Yani, "Akıl cisme der ki: 'Ben idrak etmeye lâyığım ve benim şuur ve idrake kabiliyetim vardır; sen ise idrake lâyık değilsin.' Yani senin şuur ve idrake kabiliyetin yoktur. Fakat bu anlamlar deryası olan hakikat makamı, öyle bir hayret yeri değildir ki, onun idrakinde lâyık olan, lâyık olmayandan daha küstah ve edepsiz olmuş olsun. Aksine, her ikisi de o denizin idrakinde hayret sahrası içinde şaşırıp kalmıştır." Çünkü hakiki varlık, ruh ve akla başka sıfatlar ve isimlerle; cisme de başka sıfatlar ve isimlerle tecelli eder. Bu sebeple birindeki zuhura diğeri zevk ve hâl olarak vâkıf değildir. Ruh ve akıl cismin zevkinden, cisim ise ruh ve aklın zevkinden habersizdir. Hakiki varlığın bütün latif ve kesif mertebelerdeki tecellileri de bu şekildedir. Şimdi, bu isim ve sıfat tecellileri açısından bir mazharda öyle bir kemâl olur ki o, başkalarında olmaz. Örneğin, sineklerin ve kuşların cisimlerinde aracısız uçma özelliği vardır. Fakat insanın cisminde bu özellik ve kemâl yoktur. Onların uçaklar vasıtasıyla havada uçmaları, cisimlerinin kemâli değildir; akıllarıyla yaptıkları aletler vasıtasıyladır. Bu sebeple her mazharın kendine özgü bir kemâli vardır ki, o mazhar o kemâlde diğer mazharlardan daha yücedir; aynı şekilde bir karıncada bir kemâl olur ki, insân-ı kâmilde bulunmaz.

"Sezâ"dan murâd, rûh ve akıl ve "nâ-sezâ"dan murâd, cisimdir. Ya'ni, "Akıl cisme der ki: "Ben sezâvâr-ı idrâkim ve benim şuûr ve idrâke liyâkatim vardır ve sen idrâke nâ-sezâsın. Ya'ni senin şuûr ve idrâke liyâkatin yoktur, fakat bu maâd deryâsı olan makām-ı hakîkat, öyle bir hayret-hâne değildir ki, onun idrâkinde sezâ olan nâ-sezâ olandan daha küstah ve bî-edeb olmuş olsun. Belki her ikisi de o bahrin idrâkinde hayret sahrâsı içinde şaşırıp kalmıştır." Zîrâ vücûd-i hakîkî, rûh ve akla başka sıfatlar ve isimler ile; ve cisme de başka sıfatlar ve isimler ile tecellî buyurur. Binâenaleyh birindeki zuhûra diğeri zevken ve hâlen vakıf değildir. Rûh ve akıl cismin zevkinden, cisim ise rûh ve aklın zevkinden bî-haberdir. Ve vücûd-i hakîkînin bilcümle merâtib-i latîfe ve kesîfedeki mezâhire olan tecelliyâtı da bu tavır iledir. İmdi, bu tecelliyât-ı esmâî ve sıfatî nokta-i nazarından bir mazharda öyle bir kemâl olur ki o, başkalarında olmaz. Meselâ, sineklerin ve kuşların cisimlerinde vâsıtasız uçmak hâssası vardır. Fakat insanın cisminde bu hâssa ve kemâl yoktur. Onların tayyâreler vâsıtasıyla havada uçmaları, cisimlerinin kemâli değildir, akıllarıyla yaptıkları âletler vâsıtasıyladır. Binâenaleyh her mazharın kendine mahsûs bir kemâli vardır ki, o mazhar o kemâlde diğer mezâhirden daha âlîdir; ve kezâ bir karıncada bir kemâl olur ki, insân-ı kâmilde bulunmaz.

1648. Burada enver olan bir güneş, bir çâker gibi zerrenin hizmetini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1648. Burada en nurlu olan bir güneş, bir kul gibi zerrenin hizmetini eder.

Yani, "Bu hakikat makamında çok nurlu olan bir güneş, bir köle gibi zerreye hizmet eder." Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, o zerreye olan kemâl tecellisi o güneşte yoktur; ve onda "Aliyy" ism-i şerifinden (Yüce Allah'ın isimlerinden biri) bir hisse bulunur ki, o hisse başkalarında bulunmaz. Bu sebeple o mazhar (tecelli yeri) bu hisse sebebiyle diğer mazharlardan yüce olur.

Ya'ni, "Bu makām-ı hakîkatte çok nûrlu olan bir güneş, bir köle gibi zerreye hizmet eder." Çünkü yukarıda îzâh olunduğu üzere, o zerreye olan tecellî-i kemâlî o güneşte yoktur; ve onda "Aliyy" ism-i şerîfinden bir hisse bulunur ki, o hisse başkalarında bulunmaz. Binâenaleyh o mazhar bu hisse sebebiyle diğer mezâhirden âlî olur.

1649. Bu tarafın arslanı ahûnun önüne baş koyar. Buranın doğanı çil kuşuna kanat koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1649. Bu tarafın arslanı ahûnun önüne baş koyar. Buranın doğanı çil kuşuna kanat koyar.

Bu hakikat makamının arslanı olan insân-ı kâmil, kemâl tecellisine sahip olan ahûnun, yani noksan bir insanın önüne baş koyar ve onun önünde mütevazı ve alçakgönüllü olur; ve bu hakikat mertebesinin doğanı olan insân-ı kâmil, kuvvet ve tasarrufta kendisinden aşağı ve çil kuşu mesabesinde olan noksan bir insanın önüne kanat yayar ve boyun eğer. "Tîhû", çil kuşu anlamındadır.

"Bu makām-ı hakîkatin arslanı olan insân-ı kâmil, tecellî-i kemâlî sâhibi olan âhûnun, ya'ni bir insân-ı nâkısın önüne baş koyar ve onun önünde mütevâzı' ve mütezellil olur; ve bu mertebe-i hakîkatin doğanı olan insân-ı kâmil kuvvet ve tasarrufta kendisinden aşağı ve çil kuşu mesâbesinde olan bir insân-ı nâkısın önüne kanat yayar ve boyun eğer." "Tîhû", çil kuşu ma'nâsınadır.

1650. Bu sana sahîh gelmezse, Mustafâ niçin miskînlerden duâ ister?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1650. Bu sana doğru gelmezse, Mustafa (a.s.) niçin miskinlerden dua ister?

ki, onun idrakinde layık olan, layık olmayandan daha küstah ve edepsiz olmuş olsun. Aksine her ikisi de o denizin idrakinde hayret sahrası içinde şaşırıp kalmıştır." Çünkü hakiki varlık, ruha ve akla başka sıfatlar ve isimlerle; ve cisme de başka sıfatlar ve isimlerle tecelli eder. Bu sebeple birindeki zuhura diğeri zevken ve hâlen vakıf değildir. Ruh ve akıl cismin zevkinden, cisim ise ruh ve aklın zevkinden habersizdir. Ve hakiki varlığın bütün latif ve kesif mertebelerdeki mazharlara olan tecellileri de bu tavır iledir. Şimdi, bu esmâî ve sıfatî tecelliler açısından bir mazharda öyle bir kemâl olur ki o, başkalarında olmaz. Örneğin, sineklerin ve kuşların cisimlerinde vasıtasız uçmak özelliği vardır. Fakat insanın cisminde bu özellik ve kemâl yoktur. Onların tayyareler vasıtasıyla havada uçmaları, cisimlerinin kemâli değildir, akıllarıyla yaptıkları aletler vasıtasıyladır. Bu sebeple her mazharın kendine özgü bir kemâli vardır ki, o mazhar o kemâlde diğer mazharlardan daha yücedir; ve aynı şekilde bir karıncada bir kemâl olur ki, insân-ı kâmilde bulunmaz.

ki, onun idrâkinde sezâ olan nâ-sezâ olandan daha küstah ve bî-edeb olmuş olsun. Belki her ikisi de o bahrin idrâkinde hayret sahrâsı içinde şaşırıp kal-mıştır." Zîrâ vücûd-i hakîkî, rûh ve akla başka sıfatlar ve isimler ile; ve cisme de başka sıfatlar ve isimler ile tecellî buyurur. Binâenaleyh birindeki zuhûra diğeri zevken ve hâlen vakıf değildir. Rûh ve akıl cismin zevkinden, cisim ise rûh ve aklın zevkinden bî-haberdir. Ve vücûd-i hakîkînin bilcümle merâtib-i latîfe ve kesîfedeki mezâhire olan tecelliyâtı da bu tavır iledir. İmdi, bu tecel-liyât-ı esmâî ve sıfatî nokta-i nazarından bir mazharda öyle bir kemâl olur ki o, başkalarında olmaz. Meselâ, sineklerin ve kuşların cisimlerinde vâsıtasız uçmak hâssası vardır. Fakat insanın cisminde bu hâssa ve kemâl yoktur. On-ların tayyâreler vâsıtasıyla havada uçmaları, cisimlerinin kemâli değildir, akıllarıyla yaptıkları âletler vâsıtasıyladır. Binâenaleyh her mazharın kendine mahsûs bir kemâli vardır ki, o mazhar o kemâlde diğer mezâhirden daha âlî-dir; ve kezâ bir karıncada bir kemâl olur ki, insân-ı kâmilde bulunmaz.

1648. Burada enver olan bir güneş, bir çâker gibi zerrenin hizmetini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1648. Burada en nurlu olan bir güneş, bir kul gibi zerrenin hizmetini eder.

Yani, "Bu hakikat makamında çok nurlu olan bir güneş, bir köle gibi zerreye hizmet eder." Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, o zerreye olan kemâl tecellisi o güneşte yoktur; ve onda "Aliyy" ism-i şerifinden bir hisse bulunur ki, o hisse başkalarında bulunmaz. Bu sebeple o mazhar (tecelli yeri) bu hisse sebebiyle diğer mazharlardan yüce olur.

Ya'ni, "Bu makām-ı hakîkatte çok nûrlu olan bir güneş, bir köle gibi zer-reye hizmet eder." Çünkü yukarıda îzâh olunduğu üzere, o zerreye olan te-cellî-i kemâlî o güneşte yoktur; ve onda "Aliyy" ism-i şerîfinden bir hisse bu-lunur ki, o hisse başkalarında bulunmaz. Binâenaleyh o mazhar bu hisse se-bebiyle diğer mezâhirden âlî olur.

1649. Bu tarafın arslanı ahûnun önüne baş koyar. Buranın doğanı çil kuşu-na kanat koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1649. Bu tarafın arslanı ahûnun önüne baş koyar. Buranın doğanı çil kuşunun önüne kanat koyar.

Bu hakikat makamının arslanı olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), kemâl tecellîsi sahibi olan ahûnun, yani noksan bir insanın önüne baş koyar ve onun önünde alçakgönüllü ve boyun eğici olur; ve bu hakikat mertebesinin doğanı olan insân-ı kâmil, kuvvet ve tasarrufta kendisinden aşağı ve çil kuşu mesabesinde olan noksan bir insanın önüne kanat yayar ve boyun eğer. "Tîhû", çil kuşu anlamındadır.

"Bu makām-ı hakîkatin arslanı olan insân-ı kâmil, tecellî-i kemâlî sâhibi olan âhûnun, ya'ni bir insân-ı nâkısın önüne baş koyar ve onun önünde mü-tevâzı' ve mütezellil olur; ve bu mertebe-i hakîkatin doğanı olan insân-ı kâ-mil kuvvet ve tasarrufta kendisinden aşağı ve çil kuşu mesâbesinde olan bir insân-ı nâkısın önüne kanat yayar ve boyun eğer." "Tîhû", çil kuşu ma'nâ-sınadır.

1650. Bu sana sahih gelmezse, Mustafâ niçin miskînlerden duâ ister? [1632]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1650. Bu sana doğru gelmezse, Mustafa niçin yoksullardan dua ister?

"Eğer sen bizim bu sözümüze inanmazsan, âlemlerin efendisi Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in, yoksullardan ve fakirlerden nasıl dua istediğini gör!" Nitekim yüce sahabelerden Ebu'd-Derdâ hazretleri buyurur: كان النبي صلى الله عليه وسلم يستفتح بصعاليك المسلمين yani "(s.a.v.) Efendimiz Müslümanların fakirlerinden fetih talep ederdi." Çünkü Resûl-i Ekrem hazretleri, marifetlerinin genişliği sebebiyle, Müslüman fakirlerin bazı ilahi kemallere mazhar olduklarını (ulaştıklarını) müşahede ederlerdi.

"Eğer sen bizim bu sözümüze inanmazsan, Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in, miskînlerden ve fakîrlerden nasıl duâ istediğini gör!" Nitekim ashâb-ı kiramdan Ebu'd-Derdâ hazretleri buyurur: كان النبي صلى الله عليه وسلم يستفتح بصعاليك المسلمين ya'ni (s.a.v.) Efendimiz müslümanların fakirlerinden feth taleb buyururdu". Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretleri, vüs'at-i ma'rifetleri hasebiyle, fukarâ-yı müslimînin ba'zı kemâlât-ı ilâhiyyeye mazhariyetlerini müşâhede buyururlar idi.

1651. "Eğer "Ta'lîm için idi" dersen, ayn-ı techîl ne yüzden tefhîm idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1651. "Eğer 'Öğretmek içindi' dersen, cehaletin ta kendisi ne yüzden öğretmek oldu?"

Ey zahir âlimi! Resûllerin en mükemmeli olan kâinatın efendisi Peygamberimizin böyle fakirlerden dua talep etmesini sen tevil edip, "Bu davranış ümmetine öğretmek içindi, çünkü kâmil ve Hakk'a yakın olanın noksan olandan dua talep etmesinde fayda yoktur!" dersen, biz de sana cevaben deriz ki: "Öğretmek bir şeyi öğretmek içindir ve faydası olmayan bir şeyi ümmete öğretmek ve anlatmak onları cahil kılmanın ta kendisidir. Kâmilin noksan olandan dua talep etmesinde fayda olmadığını Resûl-i Ekrem Efendimiz bildiği hâlde, ümmetine böyle bir şeyi öğretmesi, onları bu hakikatten cahil kılmak demek olur. Böyle cehaletin ta kendisi olan şey, öğretme anlamına kayıtlı olur mu? Hiç Resûl-i Ekrem Efendimiz cehaletin ta kendisi olan öğretme ve anlatmayı ümmetine yapar mı? Aksine o hazret ancak faydası olan şeyi ümmetine öğretir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem hazretlerinin fakirlerden dua talep etmeleri, onlarda olan ilahi kemalatı müşahede buyurmuş olmalarındandır." Bu anlama göre Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de فلا يلزم الكامل ان يكون له التقدم في كل شيئ وفي كل مرتبة وانما نظر الرجل الى التقدم في مراتب العلم بالله هنالك مطلبهم yani "Kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için ilerleme meydana gelmesi gerekmez; ve ancak kişinin bakışı Allah bilgisi mertebelerindeki ilerlemedir. Onların talebi oradadır" buyuruyor. Ve hadis-i şerifte ashâb-ı kirama hitaben انتم اعلم بمصالح دنياكم yani "Siz dünyanızın faydalarını benden daha çok bilirsiniz" buyurulmuştur; Ve bu hususta Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kiramın faziletini ispat buyurdular.

"Ey âlim-i zâhirî! Resûllerin ekmeli olan Seyyid-i kâinât Efendimizin böyle fakîrlerden duâ taleb etmesini sen te'vîl edip, "Bu tavır ümmetine ta'lîm için idi, zîrâ kâmilin ve mukarreb-i Hakk'ın nâkısdan duâ taleb etmesinde faide yoktur!" dersen, biz de sana cevâben deriz ki: "Ta'lîm bir şeyi tefhîm içindir ve fâidesi olmayan bir şeyin ümmete ta'lîm ve tefhîmi onları câhil kılmanın aynıdır. Kâmilin nâkısdan duâ taleb etmesinde fâide olmadığını Resûl-i Ekrem Efendimiz bildiği hâlde, ümmetine böyle bir şeyi ta'lîm etmesi, onları bu hakîkatten câhil kılmak demek olur. Böyle ayn-ı techîl olan şey, tefhîm ma'nâsını mukayyed olur mu? Hiç Resûl-i Ekrem Efendimiz ayn-ı techîl olan ta'lîm ve tefhîmi ümmetine yapar mı? Belki o hazret ancak fâidesi olan şeyi ümmetine ta'lim buyurur. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin fukarâdan duâ taleb etmeleri, onlarda olan kemâlât-ı ilâhiyyeyi müşâhede buyurmuş olmalarındandır." Bu ma'nâya binâenaleyh Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de فلا يلزم الكامل ان يكون له التقدم في كل شيئ وفي كل مرتبة وانما نظر الرجل الى التقدم في مراتب العلم بالله هنالك مطلبهم ya'ni "Kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmez; ve ancak racülün nazarı ilm-billâh merâtibindeki tekaddümedir. Onların matlabı oradadır" buyuruyor. Ve hadîs-i şerîfte ashâb-ı kirâma hitaben انتم اعلم بمصالح دنياكم ya'ni "Siz dünyânızın masâlihini benden daha çok bilirsiniz" buyurulmuştur; Ve bu husûsta Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmın fazlını isbât buyurdular.

1652. "Belki bilir idi ki, şahvar olan hazîneyi, o şehriyar harablıklar içine koyar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1652. "Aksine bilirdi ki, şaha layık olan hazineyi, o hükümdar harabelikler içine koyar."

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretleri bilirdi ki, şaha layık olan bir kemâlât hazinesini, o "Eğer sen bizim bu sözümüze inanmazsan, Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in, miskinlerden ve fakirlerden nasıl dua istediğini gör!" Nasıl ki ashâb-ı kiramdan Ebu'd-Derda hazretleri buyurur: كان النبي صلى الله عليه وسلم يستفتح بصعاليك المسلمين yani (s.a.v.) Efendimiz Müslümanların fakirlerinden fetih talep buyururdu. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretleri, marifetlerinin genişliği sebebiyle, Müslüman fakirlerin bazı ilahi kemâlâta mazhar oluşlarını müşahade buyururlardı.

"Resûl-i Ekrem hazretleri bilirdi ki, şâha lâyık olan bir hazîne-i kemâli, o "Eğer sen bizim bu sözümüze inanmazsan, Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in, miskînlerden ve fakîrlerden nasıl duâ istediğini gör!" Nitekim ashâb-ı kiramdan Ebu'd-Derda hazretleri buyurur: كان النبي صلى الله عليه وسلم يستفتح بصعاليك المسلمين ya'ni (s.a.v.) Efendimiz müslümanların fakirlerinden feth taleb buyururdu". Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretleri, vüs'at-i ma'rifetleri hasebiyle, fukarâ-yı müslimînin ba'zı kemâlât-ı ilâhiyyeye mazhariyetlerini müşâhede buyururlar idi.

1651. Eğer "Ta'lîm için idi" dersen, ayn-1 techîl ne yüzden tefhîm idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1651. Eğer "Öğretmek içindi" dersen, cehaletin ta kendisi olan şey ne yüzden anlayış olurdu?

"Ey zahirî âlim! Resullerin en mükemmeli olan kâinatın efendisi Peygamber Efendimizin böyle fakirlerden dua talep etmesini sen yorumlayıp, "Bu davranış ümmetine öğretmek içindi, çünkü kâmil olanın ve Hakk'a yakın olanın noksan olandan dua talep etmesinde fayda yoktur!" dersen, biz de sana cevaben deriz ki: "Öğretmek bir şeyi anlatmak içindir ve faydası olmayan bir şeyi ümmete öğretmek ve anlatmak, onları cahil bırakmanın ta kendisidir. Kâmil olanın noksan olandan dua talep etmesinde fayda olmadığını Peygamber Efendimiz bildiği halde, ümmetine böyle bir şeyi öğretmesi, onları bu hakikatten cahil bırakmak demek olur. Böyle cehaletin ta kendisi olan şey, anlayış anlamına kayıtlı olur mu? Hiç Peygamber Efendimiz cehaletin ta kendisi olan öğretme ve anlatmayı ümmetine yapar mı? Aksine o hazret ancak faydası olan şeyi ümmetine öğretir. Bu sebeple Peygamber Efendimizin fakirlerden dua talep etmeleri, onlarda olan ilahi kemalatı görmüş olmalarındandır." Bu anlama göre Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de فلا يلزم الكامل ان يكون له التقدم في كل شيئ وفي كل مرتبة وانما نظر الرجل الى التقدم في مراتب العلم بالله هنالك مطلبهم yani "Kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için ilerleme olması gerekmez; ve ancak kişinin bakışı, Allah bilgisi mertebelerindeki ilerlemedir. Onların isteği oradadır" buyuruyor. Ve hadis-i şerifte ashab-ı kirama hitaben انتم اعلم بمصالح دنياكم yani "Siz dünyanızın faydalarını benden daha çok bilirsiniz" buyurulmuştur; Ve bu hususta Peygamber Efendimiz ashab-ı kiramın faziletini ispat buyurdular.

"Ey âlim-i zâhirî! Resûllerin ekmeli olan Seyyid-i kâinât Efendimizin böyle fakîrlerden duâ taleb etmesini sen te'vîl edip, "Bu tavır ümmetine ta'lîm için idi, zîrâ kâmilin ve mukarreb-i Hakk'ın nâkısdan duâ taleb etmesinde faide yoktur!" dersen, biz de sana cevâben deriz ki: "Ta'lîm bir şeyi tefhîm içindir ve fâidesi olmayan bir şeyin ümmete ta'lîm ve tefhîmi onları câhil kılmanın aynıdır. Kâmilin nâkısdan duâ taleb etmesinde fâide olmadığını Resûl-i Ekrem Efendimiz bildiği hâlde, ümmetine böyle bir şeyi ta'lîm etmesi, onları bu hakîkatten câhil kılmak demek olur. Böyle ayn-1 techîl olan şey, tefhîm ma'nâsını mukayyed olur mu? Hiç Resûl-i Ekrem Efendimiz ayn-1 techîl olan ta'lîm ve tefhîmi ümmetine yapar mı? Belki o hazret ancak fâidesi olan şeyi ümmetine ta'lim buyurur. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin fukaradan duâ taleb etmeleri, onlarda olan kemâlât-ı ilâhiyyeyi müşâhede buyurmuş olmalarındandır." Bu ma'nâya binâenaleyh Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de فلا يلزم الكامل ان يكون له التقدم في كل شيئ وفي كل مرتبة وانما نظر الرجل الى التقدم في مراتب العلم بالله هنالك مطلبهم ya'ni "Kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmez; ve ancak racülün nazarı ilm-billâh merâtibindeki tekaddümedir. Onların matlabı oradadır" buyuruyor. Ve hadîs-i şerîfte ashâb-ı kirâma hitaben انتم اعلم بمصالح دنياكم ya'ni "Siz dünyânızın masâlihini benden daha çok bilirsiniz" buyurulmuştur; Ve bu husûsta Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmın fazlını isbât buyurdular.

1652. Belki bilir idi ki, şahvar olan hazîneyi, o şehriyar harablıklar içine koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1652. Aksine bilirdi ki, şaha layık olan hazineyi, o hükümdar harabeler içine koyar.

Resûl-i Ekrem (a.s.) bilirdi ki, şaha layık olan bir kemâl hazinesini, o hakiki hükümdar olan Yüce Allah, harabeler ve viraneler hükmünde olan Müslüman fakirlerin kalplerine koyar. Bu sebeple dua talepleri ümmete bildirmek ve öğretmek için değil, kemâl mertebesindeki marifetlerine dayanarak meydana geliyordu.

"Resûl-i Ekrem hazretleri bilirdi ki, şâha lâyık olan bir hazîne-i kemâli, o şehriyâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ harâbeler ve vîrâneler mesâbesinde olan fu-karâ-i müslimînin kalblerine koyar." Binâenaleyh taleb-i duâları ümmete tef-hîm ve ta'lîm için değil, kemâl-i ma'rifetlerine müsteniden vâki' idi.

1653. Bed-gümanlık onun na'l-i ma'küsüdür. Gerçi onun her bir cüz'ü onun câsusudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1653. Kötü zan, onun ters nalidir. Gerçi onun her bir parçası onun casusudur.

Yani, "Her ne kadar bu suret ve cisim âleminin her bir parçası, Hakk'ın hakiki varlığının sıfat ve isimlerinin tecelli yerleri olması itibarıyla, o varlığın casusu ve haber vericisi ise de, bu cisim âlemi o hakiki varlığın ters vurduğu nal gibi olduğundan, kötü zan ve suizan etme durumu ortaya çıktı." Çünkü bu âlemin izzeti, hakikat âleminin zilleti ve zilleti de izzetidir; ve gülmesi ağlaması, ağlaması da gülmesidir. وَمَنْ كان يريد حرث الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) yani "Kim ki, dünyanın ekinini isterse biz ona ondan veririz; ve ahirette onun nasibi yoktur" ayet-i kerimesi bu ters vurulmuş nalın şahididir.

Ya'ni, "Her ne kadar bu âlem-i sûret ve cismânînin her cüz'ü, vücûd-i ha-kîkî-i Hakk'ın mezâhir-i sıfât ve esmâsı olmak i'tibâriyle, o vücudun ve var-lığın câsûsu ve muhbiri ise de, bu âlem-i cismâniyyet o vücûd-i hakîkînin ters vurduğu na'l mesâbesinde olduğundan, bed-gümânlık ve sû'-i zan edicilik peyda oldu." Zîrâ bu âlemin izzeti âlem-i hakîkatin zilleti ve zilleti izzetidir; ve gülmesi ağlaması ve ağlaması da gülmesidir. وَمَنْ كان يريد حرث الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya'ni "Kim ki, dünyanın harsini murâd ederse biz ona ondan veririz; ve âhirette onun nasîbi yoktur" âyet-i kerîme-si bu ters vurulmuş na'lin şâhididir.

1654. Belki hakikat hakikatte gark oldu. Bu sebebden dolayı yetmiş, belki yüz fırka oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1654. Aksine, hakikat hakikatte kayboldu. Bu sebeple yetmiş, hatta yüz fırka oldu.

Bu nalın ters vurulması ve kötü zan durumu da, hakikatin hakikatte kaybolmasıdır. Bilinir ki, bütün eşyanın hakikatleri ilahi ilimde sabittir; ve hakiki varlık ise, bu hakikatlerin hakikatidir; ve bu oluşsal suretlerin mana alemine göre böyle ters olması da onların hakikatinin gereğindendir. Buna göre onların bu hali, hakikatin hakikatte kaybolması demek olur. İşte bu sebeple bu suret ve cismaniyet aleminde insan fertleri inanç yönünden yetmiş ve hatta yüz fırka, yani çok fırka oldu. Ve ilahi hakikat hakkında bu fırkaların inançları kötü zanna dayalı bulundu ve her bir fırka Hakk'ı kendi inancına göre tahayyül etti. Hafız-ı Şirazi'nin (k.s.) beyti:

"Yetmiş iki milletin nizâ'ı vardır, hepsini ma'zûr tut! Hakîkati göremedikleri için efsâne yolunu tuttular." hakiki şehriyar olan Yüce Allah, harabeler ve viraneler mesabesinde olan Müslüman fakirlerin kalplerine koyar. Buna göre dua talepleri ümmete bildirmek ve öğretmek için değil, marifetlerinin kemaline dayanarak meydana geliyordu.

"Bu na'lin ters vurulması ve bed-gümanlık keyfiyeti de, hakîkatin hakî-katte müstağrak olmasıdır. Ma'lumdur ki, bilcümle eşyanın hakāyıkı ilm-i ilâhîde sâbittir; ve vücûd-i hakîkî ise, bu hakîkatlerin hakîkatidir; ve bu su-ver-i kevniyyenin âlem-i ma'nâya nazaran böyle ma'kûs olması da onların hakîkati iktizâsındandır. Binâenaleyh onların bu hali hakîkatin hakîkatte müstağrak olması demek olur. İşte bu sebebden dolayı bu âlem-i sûret ve cismâniyyette efrâd-ı beşer i'tikād cihetinden yetmiş ve belki yüz fırka, ya'ni çok firka oldu." Ve hakîkat-i ilâhiyye hakkında bu fırkaların i'tikādâtı sû'-i zanna müstenid bulundu ve her bir fırka Hakk'ı kendi i'tikādına göre tahay-yül etti. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.):

"Yetmiş iki milletin nizâ'ı vardır, hepsini ma'zûr tut! Hakîkati göremedikleri için efsâne yolunu tuttular." şehriyâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ harâbeler ve vîrâneler mesâbesinde olan fu-karâ-i müslimînin kalblerine koyar." Binâenaleyh taleb-i duâları ümmete tef-hîm ve ta'lîm için değil, kemâl-i ma'rifetlerine müsteniden vâki' idi.

1653. "Bed-gümanlık onun na'l-i ma'küsüdür. Gerçi onun her bir cüz'ü onun câsusudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1653. "Kötü zan onun ters nalidir. Gerçi onun her bir parçası onun casusudur."

Yani, "Her ne kadar bu suret ve cisim âleminin her parçası, Hak'ın hakiki varlığının sıfat ve isimlerinin tecellileri olması itibarıyla, o varlığın casusu ve haber vericisi ise de, bu cismaniyet âlemi o hakiki varlığın ters vurduğu nal mesabesinde olduğundan, kötü zan ve suizan etme ortaya çıktı." Çünkü bu âlemin izzeti, hakikat âleminin zilleti; zilleti ise izzetidir; ve gülmesi ağlaması, ağlaması da gülmesidir. وَمَنْ كان يريد حرث الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) yani "Kim ki, dünyanın ekinini isterse biz ona ondan veririz; ve ahirette onun nasibi yoktur" ayet-i kerimesi bu ters vurulmuş nalın şahididir.

Ya'ni, "Her ne kadar bu âlem-i sûret ve cismânînin her cüz'ü, vücûd-i ha-kîkî-i Hakk'ın mezâhir-i sıfât ve esmâsı olmak i'tibâriyle, o vücudun ve var-lığın câsûsu ve muhbiri ise de, bu âlem-i cismâniyyet o vücûd-i hakîkînin ters vurduğu na'l mesâbesinde olduğundan, bed-gümânlık ve sû'-i zan edicilik peyda oldu." Zîrâ bu âlemin izzeti âlem-i hakîkatin zilleti ve zilleti izzetidir; ve gülmesi ağlaması ve ağlaması da gülmesidir. وَمَنْ كان يريد حرث الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya'ni "Kim ki, dünyanın harsini murâd ederse biz ona ondan veririz; ve âhirette onun nasîbi yoktur" âyet-i kerîme-si bu ters vurulmuş na'lin şâhididir.

1654. "Belki hakikat hakikatte gark oldu. Bu sebebden dolayı yetmiş, belki yüz fırka oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1654. "Aksine, hakikat hakikatte boğuldu. Bu sebeple yetmiş, belki yüz fırka oldu."

Bu nalın ters vurulması ve kötü zan durumu da, hakikatin hakikatte boğulmasıdır. Bilinmelidir ki, bütün eşyanın hakikatleri ilahi ilimde sabittir; ve hakiki varlık ise, bu hakikatlerin hakikatidir; ve bu kevnî suretlerin mana alemine göre böyle ters olması da onların hakikatinin gereğidir. Bu sebeple onların bu hali, hakikatin hakikatte boğulması demektir. İşte bu sebepten dolayı bu suret ve cismaniyet aleminde insan fertleri inanç yönünden yetmiş ve belki yüz fırka, yani çok fırka oldu. Ve ilahi hakikat hakkında bu fırkaların inançları kötü zanna dayalı bulundu ve her bir fırka Hakk'ı kendi inancına göre tahayyül etti. Hafız-ı Şirazi'nin (k.s.) beyti: "Yetmiş iki milletin nizâ'ı vardır, hepsini mazur tut! Hakikati göremedikleri için efsane yolunu tuttular."

"Bu na'lin ters vurulması ve bed-gümanlık keyfiyeti de, hakîkatin hakî-katte müstağrak olmasıdır. Ma'lumdur ki, bilcümle eşyanın hakāyıkı ilm-i ilâhîde sâbittir; ve vücûd-i hakîkî ise, bu hakîkatlerin hakîkatidir; ve bu su-ver-i kevniyyenin âlem-i ma'nâya nazaran böyle ma'kûs olması da onların hakîkati iktizâsındandır. Binâenaleyh onların bu hali hakîkatin hakîkatte müstağrak olması demek olur. İşte bu sebebden dolayı bu âlem-i sûret ve cismâniyyette efrâd-ı beşer i'tikād cihetinden yetmiş ve belki yüz fırka, ya'ni çok firka oldu." Ve hakîkat-i ilâhiyye hakkında bu fırkaların i'tikādâtı sû'-i zanna müstenid bulundu ve her bir fırka Hakk'ı kendi i'tikādına göre tahay-yül etti. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.): "Yetmiş iki milletin nizâ'ı vardır, hepsini ma'zûr tut! Hakîkati göremedikleri için efsâne yolunu tuttular."

1655. Sana ma'nasızlığı söylemek isterim, âgâh ol, ey sufî! cân kulağını hoş geniş aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1655. Sana anlamsızlığı söylemek isterim, uyanık ol, ey sûfî! Can kulağını iyice geniş aç!

"Kalmâş", boş, faydasız, anlamsız ve akla uygun olmayan demektir (Burhan). "Yâ", mastar ekidir. "Han" (هان), uyarı edatıdır; "pehn", geniş anlamındadır. Yani, “Ey sûfî! Uyanık ol! Bu açıklamalarımla senin sorularının anlamsızlığını söylemek isterim. Can kulağını iyi geniş aç!”

"Kalmâş", herze ve beyhûde va ma'nâsız ve nâ-ma'kül demektir (Burhân). "Yâ", masdariyettir. "Han" (هان), edât-ı tenbîhtir; "pehn", geniş ma'nâsınadır. Ya'ni, “Ey sûfî! Âgâh ol! Bu beyânâtım ile senin suâllerinin ma'nâsızlığını söylemek isterim. Cân kulağını iyi geniş aç!"

1656. Muhakkak her zahm ki, sana âsumândan gelir, ondan sonra hil'ate muntazır ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1656. Şüphesiz sana gökten her ne yara gelirse, ondan sonra hil'at bekle!

Mademki bu suret âlemi, mana âlemine göre ters vurulmuş nal gibidir, eğer sana ilahi kazanın göğünden bir darbe ve bir kahır gelirse, ondan sonra hil'ate, yani ilahi lütfa muntazır ol! Çünkü Hakk'ın celal tecellisinde cemali ve cemal tecellisinde dahi celali gizlidir.

"Mâdemki bu âlem-i sûret, âlem-i ma'nâya nazaran ters vurulmuş na'ldir, eğer sana kazâ-yı ilâhî âsumânından bir darbe ve bir kahır gelirse, ondan sonra hil'ate, ya'ni lutf-ı ilâhîye muntazır ol! Zîrâ Hakk'ın tecellî-i celâlîsinde cemâli ve tecellî-i cemâlîsinde dahi celâli gizlidir."

1657. O tokadı gördün, safayı da gör! Ey emîn, but eti gerdan eti ile beraber geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1657. O tokadı gördün, safayı da gör! Ey emin, but eti gerdan eti ile beraber geldi.

"Girdirân", koyunun but eti demektir. Yani, "Hakk'ın celâlî ve kahrî bir tecellîsi (Allah'ın celâl ve kahır sıfatlarının bir görünümü) olan o tokadı gördün, onda gizli olan cemâlî ve lutfî tecellîyi (Allah'ın cemâl ve lütuf sıfatlarının görünümünü) de gör! Çünkü إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirah, 94/6) yani "Muhakkak güçlük kolaylık ile beraberdir" ayet-i kerimesi gereğince kahır ve lütuf beraberdir. Bunlar birbirinde içkindir. Nasıl ki, kasaplar koyunun but etini gerdan eti ile beraber satarlar." Ve zamanımızda kasaplar kuzu etini saf olarak müşterilere vermezler. Bir miktar kuzunun başını ve ciğerini de karıştırıp verirler. İşte bu âlemde ilâhî tecellîler de böyledir. Celâlî tecellî cemâlî ile ve cemâlî tecellî celâlî ile karışıktır. Örneğin bir kimsenin karnı acıkıp ıstırap hissetmesi celâlî tecellîdir; ve o ıstırabı gidermek için nefis yiyecekler yemesi cemâlî tecellîdir; ve o yiyecekle mü-

"Girdirân", koyunun but eti demektir. Ya'ni, "Hakk'ın bir tecellî-i celâlî ve kahrîsi olan o tokadı gördün, onda gizli olan tecellî-i cemâlî ve lutfiyi de gör! Zira إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirah, 94/6) ya'ni "Muhakkak güçlük kolaylık ile berâbedir" âyet-i kerîmesi mûcibince kahır ve lutuf beraberdir. Bunlar birbirinde mündemicdir. Nitekim, kasaplar koyunun but etini gerdan eti ile beraber satarlar." Ve zamânımızda kasaplar kuzu etini sâf olarak müşterîlere vermezler. Bir mikdar kuzunun başını ve ciğerini de karıştırıp verirler. İşte bu âlemde tecelliyât-ı ilâhiyye de böyledir. Tecellî-i celâlî cemâlî ile ve cemâlî celâlî ile karışıktır. Meselâ bir kimsenin karnı acıkıp ıztırâb hissetmesi tecellî-i celâlîdir; ve o iztırabı def' için nefis taâmlar yemesi tecellî-i cemâlîdir; ve o taâmla mü-

1655. "Sana ma'nasızlığı söylemek isterim, âgâh ol, ey sufî! cân kulağını hoş geniş aç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1655. "Sana anlamsızlığı söylemek isterim, uyanık ol, ey sûfî! Can kulağını iyice geniş aç!"

"Kalmâş", boş, faydasız, anlamsız ve akla uygun olmayan demektir (Burhan). "Yâ", masdariyettir. "Han", uyarı edatıdır; "pehn", geniş anlamındadır. Yani, "Ey sûfî! Uyanık ol! Bu açıklamalarımla senin sorularının anlamsızlığını söylemek isterim. Can kulağını iyi geniş aç!"

"Kalmâş", herze ve beyhûde va ma'nâsız ve nâ-ma'kül demektir (Burhân). "Yâ", masdariyettir. "Han" (هان), edât-ı tenbîh; "pehn", geniş ma'nâsınadır. Ya'ni, “Ey sûfî! Âgâh ol! Bu beyânâtım ile senin suâllerinin ma'nâsızlığını söylemek isterim. Cân kulağını iyi geniş aç!"

1656. "Muhakkak her zahm ki, sana âsumândan gelir, ondan sonra hil'ate muntazır ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1656. "Şüphesiz ki sana gökten gelen her yara için, ondan sonra hil'at bekle!"

Mademki bu suret âlemi, mana âlemine göre ters vurulmuş nal gibidir, eğer sana ilahi kaza göğünden bir darbe ve bir kahır gelirse, ondan sonra hil'ate, yani ilahi lütfa bekle! Çünkü Hakk'ın celal tecellisinde cemali ve cemal tecellisinde de celali gizlidir.

"Mâdemki bu âlem-i sûret, âlem-i ma'nâya nazaran ters vurulmuş na'ldir, eğer sana kazâ-yı ilâhî âsumânından bir darbe ve bir kahır gelirse, ondan sonra hil'ate, ya'ni lutf-ı ilâhîye muntazır ol! Zîrâ Hakk'ın tecellî-i celâlîsinde cemâli ve tecellî-i cemâlîsinde dahi celâli gizlidir."

1657. "O tokadı gördün, safayı da gör! Ey emîn, but eti gerdan eti ile beraber geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1657. "O tokadı gördün, safayı da gör! Ey emin, but eti gerdan eti ile beraber geldi."

"Girdirân", koyunun but eti demektir. Yani, "Hakk'ın celâlî (korku ve azamet veren) ve kahrî (ezici) bir tecellîsi (ortaya çıkışı) olan o tokadı gördün, onda gizli olan cemâlî (güzellik ve lütuf veren) ve lutfî (iyilik ve ihsan içeren) tecellîyi de gör! Çünkü إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirah, 94/6) yani "Muhakkak güçlük kolaylık ile beraberdir" ayet-i kerimesi gereğince kahır ve lütuf beraberdir. Bunlar birbirinin içinde gizlidir. Nasıl ki, kasaplar koyunun but etini gerdan eti ile beraber satarlar." Ve zamanımızda kasaplar kuzu etini saf olarak müşterilere vermezler. Bir miktar kuzunun başını ve ciğerini de karıştırıp verirler. İşte bu âlemde ilahi tecelliler de böyledir. Celâlî tecellî cemâlî ile ve cemâlî tecellî celâlî ile karışıktır. Örneğin bir kimsenin karnı acıkıp ıstırap hissetmesi celâlî tecellîdir; ve o ıstırabı gidermek için nefis yiyecekler yemesi cemâlî tecellîdir; ve o yiyecekle lezzetlendikten bir müddet sonra karnında ağrı hissedip tuvalet ihtiyacı için bir zaman helânın pis kokuları arasında hapsolması tekrar celâlî ve kahrî tecellîdir; ve diğer haller de buna kıyas olunur.

"Girdirân", koyunun but eti demektir. Ya'ni, "Hakk'ın bir tecellî-i celâlî ve kahrîsi olan o tokadı gördün, onda gizli olan tecellî-i cemâlî ve lutfiyi de gör! Zira إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirah, 94/6) ya'ni "Muhakkak güçlük kolaylık ile beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince kahır ve lutuf beraberdir. Bunlar birbirinde mündemicdir. Nitekim, kasaplar koyunun but etini gerdan eti ile beraber satarlar." Ve zamânımızda kasaplar kuzu etini sâf olarak müşterîlere vermezler. Bir mikdar kuzunun başını ve ciğerini de karıştırıp verirler. İşte bu âlemde tecelliyât-ı ilâhiyye de böyledir. Tecellî-i celâlî cemâlî ile ve cemâlî celâlî ile karışıktır. Meselâ bir kimsenin karnı acıkıp ıztırâb hissetmesi tecellî-i celâlîdir; ve o iztırabı def' için nefis taâmlar yemesi tecellî-i cemâlîdir; ve o taâmla mü- telezziz olduktan bir müddet sonra karnında veca' hissedip def'-i hâcet için bir zaman helânın murdar kokuları arasında mahbûs kalması tekrar tecellî-i celâlî ve kahrîdir; ve ahvâl-i sâire de buna kıyâs olunur.

1658. Zîra o şâh değildir ki, sana tokat vura ki, istinad olunmuş tac ve taht bağışlamaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1658. Çünkü o, sana tokat vurup da dayanılacak taç ve taht bağışlamayacak bir şah değildir!

Yani "Yüce Allah hazretleri öyle bir şah ve mülkün sahibi değildir ki, sana bir tokat vursun da, dayanmaya layık taç ve taht bağışlamasın! Ve sana kahır (ezici güç) ile tecelli etsin de onu takiben büyük bir lütuf ile tecelli etmesin! Muhakkak ki O'nun her bir kahrına karşılık bir de lütfu vardır."

Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri öyle bir şâh ve Mâlik-i mülk değildir ki, sana bir tokat vursun da, istinâda lâyık tâc ve taht bağışlamasın! Ve sana kahrıy-la tecellî etsin de onu müteâkıb lutf-ı azîm ile tecellî etmesin! Muhakkak onun her bir kahrı mukābilinde bir de lutfu vardır."

1659. Bütün dünyanın bahası sivrisinek kanadıdır. Bir tokada müntehâsız rüşvet vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1659. Bütün dünyanın değeri sivrisinek kanadı kadardır. Bir tokadın içinde sonsuz bir rüşvet vardır.

"Rüşvet", ilahi bağış anlamındadır. Çünkü rüşvet, sözlükte bir isteği yerine getirmek için verilen bağış demektir. Yani, "Yüce Allah katında suretler âlemi olan bu dünyanın bütününün bir sivrisineğin kanadı kadar bile kıymeti yoktur. Nitekim hadis-i şerifte, "Eğer Allah katında dünya sivrisinek kanadı ağırlığında olsaydı, ondan bir kâfire bir yudum su vermezdi" buyurulur. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Bu dünyanın süslerine ve ziynetine aldanma! Bu suretler âleminde yediğin bir tokadın ve bir kahredilişin içinde sonsuz bir ilahi bağış vardır."

"Rüşvet", atâ-yı ilâhî ma'nâsınadır. Zîrâ rüşvet, lügatte tervîc-i merâm için verilen atıyye demektir. Ya'ni, "Hak Teâlâ'nın indinde âlem-i sûret olan bu dünyanın hey'et-i mecmûasının bir sivrisineğin kanadı kadar bile kıymeti yok-tur. Nitekim hadis-i şerîfte لوكانت الدنيا تزن عند الله جناح بعوضة ماسقى منها كافرا شربة ماء ya'ni "Eğer Allah'ın indinde dünyâ sivrisinek kanadı vezninde olsa ondan bir kâfire bir içim su vermezdi" buyurulur. Binâenaleyh ey sâlik! Bu dünyânın te-cemmülâtına ve zînetine aldanma! Bu âlem-i sûrette yediğin bir tokada ve bir kahra nihâyetsiz atâ-yı ilâhî vardır."

1660. Boynunu bu cihanın altınlı gerdanlığından çabuk çal ve Hak'tan to- [1641] kat al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1660. Boynunu bu cihanın altın gerdanlığından çabuk kurtar ve Hak'tan tokat al!

Yani, "Ey sûfi! Boynunu bu cihanın altın gerdanlığından, yani çeşitli zevklerinden çabuk kurtar ve Hak'tan tokat al!" Yani Hakk'ın kahredici tecellilerine (Allah'ın kudret ve celalinin tecellileri) razı ol ve şikâyet etme ki, karşılığında sonsuz ilahi bağışa nail olasın. Çünkü bu suret âlemi (maddî görünüşler dünyası) ters vurulmuş nal gibidir.

Ya'ni, "Ey sûfi! Boynunu bu cihânın altın gerdanlığından, ya'ni ezvâk-ı muhtelifesinden çabuk kurtar ve Hak'tan tokat al!" Ya'ni Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesine râzı ol ve şikâyet etme ki, mukābilinde nihâyetsiz atâ-yı ilâhiye nâil olasın. Zîrâ bu âlem-i sûret ters vurulmuş na'ldir.

1661. Peygamberler o kafaları kaldırdılar. O belalardan dolayı kendi başla- rını âlî ettiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1661. Peygamberler o kafaları kaldırdılar. O belalardan dolayı kendi başlarını yücelttiler.

Haz almaktan bir müddet sonra karnında ağrı hissedip tuvalet ihtiyacı için bir zaman helanın pis kokuları arasında tutsak kalması tekrar celâlî (Allah'ın azamet ve kahredicilik sıfatlarına ait) ve kahrî (kahredici) tecellîdir (ortaya çıkıştır); diğer haller de buna kıyas edilir.

telezziz olduktan bir müddet sonra karnında veca' hissedip def'-i hâcet için bir zaman helânın murdar kokuları arasında mahbûs kalması tekrar tecellî-i celâlî ve kahrîdir; ve ahvâl-i sâire de buna kıyâs olunur.

1658. “Zîra o şâh değildir ki, sana tokat vura ki, istinad olunmuş tac ve taht bağışlamaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1658. "Çünkü o, sana tokat vurup da dayanılacak taç ve taht bağışlamayacak bir şah değildir!"

Yani "Yüce Allah hazretleri öyle bir şah ve mülkün sahibi değildir ki, sana bir tokat vursun da, dayanmaya layık taç ve taht bağışlamasın! Ve sana kahır ile tecelli etsin de, bunun ardından büyük bir lütuf ile tecelli etmesin! Muhakkak ki O'nun her bir kahrına karşılık bir de lütfu vardır."

Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri öyle bir şâh ve Mâlik-i mülk değildir ki, sana bir tokat vursun da, istinâda lâyık tâc ve taht bağışlamasın! Ve sana kahrıy-la tecellî etsin de onu müteâkıb lutf-ı azîm ile tecellî etmesin! Muhakkak onun her bir kahrı mukābilinde bir de lutfu vardır."

1659. "Bütün dünyanın bahası sivrisinek kanadıdır. Bir tokada müntehâsız rüşvet vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1659. "Bütün dünyanın değeri sivrisinek kanadıdır. Bir tokadın içinde sonsuz rüşvet vardır."

"Rüşvet", ilâhî bağış anlamındadır. Çünkü rüşvet, sözlükte bir isteği yerine getirmek için verilen bağış demektir. Yani, "Yüce Allah katında suret âlemi olan bu dünyanın bütününün bir sivrisineğin kanadı kadar bile değeri yoktur. Nitekim hadis-i şerifte لوكانت الدنيا تزن عند الله جناح بعوضة ماسقى منها كافرا شربة ماء yani "Eğer Allah katında dünya sivrisinek kanadı ağırlığında olsaydı, ondan bir kâfire bir yudum su vermezdi" buyurulur. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Bu dünyanın süslerine ve ziynetine aldanma! Bu suret âleminde yediğin bir tokadın ve bir kahredilişin içinde sonsuz ilâhî bağış vardır."

"Rüşvet", atâ-yı ilâhî ma'nâsınadır. Zîrâ rüşvet, lügatte tervîc-i merâm için verilen atıyye demektir. Ya'ni, "Hak Teâlâ'nın indinde âlem-i sûret olan bu dünyanın hey'et-i mecmûasının bir sivrisineğin kanadı kadar bile kıymeti yok-tur. Nitekim hadis-i şerîfte لوكانت الدنيا تزن عند الله جناح بعوضة ماسقى منها كافرا شربة ماء ya'ni "Eğer Allah'ın indinde dünyâ sivrisinek kanadı vezninde olsa ondan bir kâfire bir içim su vermezdi" buyurulur. Binâenaleyh ey sâlik! Bu dünyânın te-cemmülâtına ve zînetine aldanma! Bu âlem-i sûrette yediğin bir tokada ve bir kahra nihâyetsiz atâ-yı ilâhî vardır."

1660. "Boynunu bu cihanın altınlı gerdanlığından çabuk çal ve Hak'tan to- [1641] kat al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1660. "Boynunu bu cihanın altınlı gerdanlığından çabuk çal ve Hak'tan tokat al!"

Yani, "Ey sûfi! Boynunu bu cihanın altın gerdanlığından, yani çeşitli zevklerinden çabuk kurtar ve Hak'tan tokat al!" Yani Hakk'ın kahredici tecellilerine (Allah'ın kudret ve celâl sıfatlarının tecellileri) razı ol ve şikâyet etme ki, karşılığında sonsuz ilahi bağışlara nail olasın. Çünkü bu suret âlemi ters vurulmuş nal gibidir.

Ya'ni, "Ey sûfi! Boynunu bu cihânın altın gerdanlığından, ya'ni ezvâk-ı muhtelifesinden çabuk kurtar ve Hak'tan tokat al!" Ya'ni Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesine râzı ol ve şikâyet etme ki, mukābilinde nihâyetsiz atâ-yı ilâhiye nâil olasın. Zîrâ bu âlem-i sûret ters vurulmuş na'ldir.

1661. "Peygamberler o kafaları kaldırdılar. O belalardan dolayı kendi başlarını âlî ettiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1661. "Peygamberler o kafaları kaldırdılar. O belalardan dolayı kendi başlarını yücelttiler."

Peygamberler, halkın eziyet ve cefalarını yüklenip kaldırdılar ve o tokatlara tahammül ettiler ve asla şikâyet etmeyip sabrettiler. O belalardan dolayı yüce mertebelerin sahibi oldular. Nasıl ki kâinatın efendisi Seyyidimiz (a.s.)'ı müşrikler Uhud savaşında yaraladıkları hâlde, o hazret o yaranın acısı içinde "Allah'ım! Benim kavmime hidayet et! Çünkü onlar bilmiyorlar" buyuruyordu. O peygamberlerin vârisleri olan kâmil insanlar (insân-ı kâmil) dahi tamamen onların izine tâbidirler.

"Peygamberler halkın ezâ ve cefâlarını yüklenip kaldırdılar ve o tokatlara tahammül ettiler ve asla şikâyet etmeyip sabr ettiler. O belâlardan dolayı âlî mertebelerin sahibi oldular." Nitekim Seyyid-i kâinât Efendimiz'i müşrikler Uhud gazâsında yaraladıkları hâlde o hazret o yaranın veca'ı içinde اللهم اهد قومي فانهم لا يعلمون ya'ni "Ey Allah'ım! Benim kavmime hidâyet et! Zîrâ onlar bilmiyorlar" buyurur idi. O peygamberlerin vârisleri olan kâmiller dahi tamâmiyle onların isrine tâbi'dirler.

1662. "Fakat ey delikanlı! Kendinde hazır ol, tâ ki, o seni evde bulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1662. "Fakat ey delikanlı! Kendinde hazır ol ki, o seni evde bulsun!"

Fakat ey delikanlı, halktan sana isabet eden bu cefayı onlardan görme! Kendi nefsinde daima Hak'tan gafil olma ve Hak'ın huzurunda hazır ol! Hak seni kalbinde bulsun; ve sabır ve şükrüne karşılık bu tecelli karşılığında sana yüksek bir manevi mertebenin hil'atini ihsan etsin!

"Fakat ey delikanlı, halktan sana isabet eden bu cefâyı onlardan görme! Kendi nefsinde dâimâ Hak'tan gafil olma ve huzûr-ı Hak'da hazır ol! Hak seni kalbinde bulsun; ve sabır ve şükrüne mukābil bu tecellî mukābilinde sana bir yüksek mertebe-i ma'neviyyenin hil'atini ihsân etsin!"

1663. "Yoksa, evde kimseyi bulamadım diye, o hil'ati yine geriye götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1663. "Yoksa, evde kimseyi bulamadım diye, o hil'ati yine geriye götürür."

Eğer sana isabet eden bu kahrı halktan görüp onlar ile mücadele ve münakaşaya kalkışarak Hak'tan gafil olursan, "Kalbinin evini boş bulduk!" diye o hil'ati yine geri götürür.

"Eğer sana isabet eden bu kahrı halktan görüp onlar ile mücadele ve münâzaaya kıyâm ederek Hak'tan gafil olur isen, "Kalbinin evini boş bulduk!" diye o hil'ati yine geri götürür."

## Tekrar sûfînin o kādıdan suâl etmesi

1664. Sûfî dedi: "Ne olurdu, bu cihanda onun bulutu ebedî rahmet aça idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1664. Sûfî dedi: "Keşke bu dünyada O'nun bulutu ebedî rahmet yağdırsaydı?"

"Bulut"tan kasıt, şekiller ve yoğunluk âlemi; "O'nun" zamiri Allah'a aittir. Yani sûfî, kadıdan bu nasihatleri dinledikten sonra tekrar soru sormaya başlayıp dedi ki: "Peygamberler halkın eziyet ve cefalarını üstlenip kaldırdılar ve o darbelere katlandılar ve asla şikâyet etmeyip sabrettiler. O belalar sayesinde yüce mertebelerin sahibi oldular." Nasıl ki kâinatın efendisi Peygamberimiz'i müşrikler Uhud savaşında yaraladıkları hâlde, o hazret o yaranın acısı içinde "Allah'ım! Benim kavmime hidayet et! Çünkü onlar bilmiyorlar" buyururdu. O peygamberlerin vârisleri olan insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) de tamamen onların izine tâbidirler.

"Bulut"tan murâd, âlem-i sûret ve kesâfet; "vey", zamîri Hakk'a râci'dir. Ya'ni, sûfi kādıdan bu nasîhatleri dinledikten sonra tekrar suâle başlayıp de- "Peygamberler halkın ezâ ve cefâlarını yüklenip kaldırdılar ve o tokatlara tahammül ettiler ve asla şikâyet etmeyip sabr ettiler. O belâlardan dolayı âlî mertebelerin sahibi oldular." Nitekim Seyyid-i kâinât Efendimiz'i müşrikler Uhud gazâsında yaraladıkları hâlde o hazret o yaranın veca'ı içinde اللهم اهد قومي فانهم لا يعلمون ya'ni "Ey Allah'ım! Benim kavmime hidâyet et! Zîrâ onlar bilmiyorlar" buyurur idi. O peygamberlerin vârisleri olan kâmiller dahi tamâmiyle onların isrine tâbi'dirler.

1662. "Fakat ey delikanlı! Kendinde hazır ol, tâ ki, o seni evde bulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1662. "Fakat ey delikanlı! Kendinde hazır ol ki, o seni evde bulsun!"

Fakat ey delikanlı, halktan sana isabet eden bu cefayı onlardan görme! Kendi nefsinde daima Hak'tan gafil olma ve Hak'ın huzurunda hazır ol! Hak seni kalbinde bulsun; ve sabır ve şükrüne karşılık bu tecelli karşılığında sana yüksek bir manevi mertebenin hil'atini ihsan etsin!

"Fakat ey delikanlı, halktan sana isabet eden bu cefâyı onlardan görme! Kendi nefsinde dâimâ Hak'tan gafil olma ve huzûr-ı Hak'da hazır ol! Hak seni kalbinde bulsun; ve sabır ve şükrüne mukābil bu tecellî mukābilinde sana bir yüksek mertebe-i ma'neviyyenin hil'atini ihsân etsin!"

1663. "Yoksa, evde kimseyi bulamadım diye, o hil'ati yine geriye götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1663. "Yoksa, evde kimseyi bulamadım diye, o hil'ati yine geriye götürür."

Eğer sana isabet eden bu kahrı halktan görüp onlar ile mücadele ve münakaşaya kalkışarak Hak'tan gafil olursan, "Kalbinin evini boş bulduk!" diye o hil'ati yine geri götürür.

"Eğer sana isabet eden bu kahrı halktan görüp onlar ile mücadele ve münâzaaya kıyâm ederek Hak'tan gafil olur isen, "Kalbinin evini boş bulduk!" diye o hil'ati yine geri götürür."

## Tekrar sûfînin o kādıdan suâl etmesi

1664. Sûfî dedi: "Ne olurdu, bu cihanda onun bulutu ebedî rahmet aça idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1664. Sûfî dedi: "Ne olurdu, bu dünyada O'nun bulutu ebediyen rahmet yağdırsa idi?"

"Bulut"tan kasıt, şekil ve yoğunluk âlemidir; "O'nun" zamiri Hak'ka aittir. Yani, sûfî kadıdan bu nasihatleri dinledikten sonra tekrar soru sormaya başlayıp dedi ki: "Hak'kın yüzünün bulutu ve örtüsü olan bu yoğunluk âlemi ebediyen rahmet kapısını açsa idi de hep lütuf tecellisi olsa idi ve hiç kahır tecellisi olmasa idi, ne olurdu?"

"Bulut"tan murâd, âlem-i sûret ve kesâfet; "vey", zamîri Hakk'a râci'dir. Ya'ni, sûfi kādıdan bu nasîhatleri dinledikten sonra tekrar suâle başlayıp de- di ki: "Hakk'ın vechinin bulutu ve nikabı olan bu âlem-i kesâfet ebedî olarak rahmet kapısını açsa idi de hep tecellî-i lutfî olsa idi ve hiç tecellî-i kahrî olmasa idi, ne olurdu?"

1665. Her dem öne bir karışıklık getirmeye idi; o telvînlerden zehir getirmeye idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1665. Her an bir karışıklık getirmeye idi; o telvinlerden zehir getirmeye idi!

"Nîş", ucu sivri olan her şey, iğne ve zehir anlamlarına gelir. "Bu kesafet âlemi (maddî yoğunluk dünyası) her an kahrî (kahredici) ve lutfî (lütfedici) tecellîlerin (ilâhî görünüşlerin) karışıklığını getirmeye idi; ve o renk renk olan tecellîlerden bu kesafet âlemine zehir ve acılık getirmeye idi, ne olurdu?"

"Nîş”, ucu sivri olan her şey, iğne ve zehir ma'nâlarına gelir. "Bu âlem-i kesâfet her bir dem tecellî-i kahrî ve lutfî karışıklığı getirmeye idi; ve o renk renk olan tecellîlerden bu âlem-i kesâfete zehir ve acılık getirmeye idi, ne olurdu?"

1666. Gece gündüzün çerağını çalmasa idi, sonbahar ayş öğretici olan bağı götürmese idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1666. Gece gündüzün ışığını çalmasaydı, sonbahar yaşam öğreticisi olan bağı götürmeseydi.

"Gece gelip, gündüzün ışığı ve lambası olan güneşi söndürmeseydi, yani güneş batıp gece olmasaydı ve sonbahar tatlı bir yaşayışı öğretici olan bağı ve bostanı götürmeseydi ve bozmasaydı, yani dünya hep aydınlık ve mevsim daima bahar olsaydı, ne olurdu?"

"Gece gelip, gündüzün çerâğı ve lambası olan güneşi söndürmeye idi, ya'ni güneş gurûb edip gece olmasa idi ve sonbahar tatlı bir yaşayışı öğretici olan bağı ve bostanı götürmese ve bozmasa idi, ya'ni dünyâ hep aydınlık ve mevsim dâimâ bahar olsa idi, ne olurdu?"

1667. Sıhhat şişesine hummâ taşı olmasa idi; emînliğe gamlar korku getirmese idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1667. Sağlık şişesine humma taşı olmasaydı; emniyete gamlar korku getirmeseydi!

"Narin bir şişe hükmünde olan bedenin sağlığını, taş hükmünde olan humma ve hastalık kırıp bozmasaydı, dünya hayatındaki emniyete bu hastalıklar korku getirmeseydi de, bu insan rahat rahat yaşasaydı, ne olurdu?"

"Nâzik bir şişe mesâbesinde olan cismin sıhhatini, taş mesâbesinde olan hummâ ve hastalık kırıp bozmasa idi, hayât-ı dünyeviyyedeki emniyete bu hastalıklar korku getirmese idi de, bu insan râhat râhat yaşasa idi, ne olurdu?"

1668. Eğer onun ni'metinde kargaşa olmasa idi, muhakkak onun cûd ve rahmetinden ne eksik olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1668. Eğer onun nimetinde kargaşa olmasaydı, muhakkak onun cömertliğinden ve rahmetinden ne eksilirdi?

"Harhaşa", ıstırap, heyecan ve boşuna mücadele anlamlarındadır. Yani, "Eğer Hakk'ın bu dünya hayatındaki nimetleri içinde böyle birbirine zıt olan tecellileri (ilahi görünüşler) sebebiyle ıstırap ve mücadele olmasaydı, onun kereminden ve rahmetinden ne eksilmiş olurdu?" deniliyor ki: "Hakk'ın yüzünün bulutu ve örtüsü olan bu kesafet (yoğunluk) âlemi ebediyen rahmet kapısını açsaydı da hep lütuf tecellisi olsaydı ve hiç kahır tecellisi olmasaydı, ne olurdu?"

"Harhaşa", ıztırâb, halecân ve beyhûde mücadele ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Eğer Hakk'ın bu hayât-ı dünyadaki ni'metleri içinde böyle birbirine zıd olan tecelliyâtı sebebiyle ıztırâb ve mücadele olmasa idi, onun kerem ve rahmetinden ne eksilmiş olurdu?" di ki: "Hakk'ın vechinin bulutu ve nikabı olan bu âlem-i kesâfet ebedî olarak rahmet kapısını açsa idi de hep tecellî-i lutfî olsa idi ve hiç tecellî-i kahrî olmasa idi, ne olurdu?"

1665. "Her dem öne bir karışıklık getirmeye idi; o telvînlerden zehir getirmeye idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1665. "Her an bir karışıklık getirmeye idi; o telvinlerden zehir getirmeye idi!"

"Nîş", ucu sivri olan her şey, iğne ve zehir anlamlarına gelir. "Bu yoğunluk âlemi her an kahredici ve lütfedici tecellî (ilahi görünüm) karışıklığı getirmeye idi; ve o renk renk olan tecellîlerden bu yoğunluk âlemine zehir ve acılık getirmeye idi, ne olurdu?"

"Nîş”, ucu sivri olan her şey, iğne ve zehir ma'nâlarına gelir. "Bu âlem-i kesâfet her bir dem tecellî-i kahrî ve lutfî karışıklığı getirmeye idi; ve o renk renk olan tecellîlerden bu âlem-i kesâfete zehir ve acılık getirmeye idi, ne olurdu?"

1666. "Gece gündüzün çerağını çalmasa idi, sonbahar ayş öğretici olan bağı götürmese idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1666. "Gece gündüzün ışığını çalmasaydı, sonbahar yaşayışı öğretici olan bağı götürmeseydi."

Gece gelip, gündüzün ışığı ve lambası olan güneşi söndürmeseydi, yani güneş batıp gece olmasaydı ve sonbahar tatlı bir yaşayışı öğretici olan bağı ve bostanı götürmeseydi ve bozmasaydı, yani dünya hep aydınlık ve mevsim daima bahar olsaydı, ne olurdu?

"Gece gelip, gündüzün çerâğı ve lambası olan güneşi söndürmeye idi, ya'ni güneş gurûb edip gece olmasa idi ve sonbahar tatlı bir yaşayışı öğretici olan bağı ve bostanı götürmese ve bozmasa idi, ya'ni dünyâ hep aydınlık ve mevsim dâimâ bahar olsa idi, ne olurdu?"

1667. "Sıhhat şişesine hummâ taşı olmasa idi; emînliğe gamlar korku getirmese idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1667. "Sağlık şişesine ateş taşı olmasa idi; güvenliğe gamlar korku getirmese idi!"

"Narin bir şişe hükmünde olan bedenin sağlığını, taş hükmünde olan ateş ve hastalık kırıp bozmasa idi, dünya hayatındaki güvenliğe bu hastalıklar korku getirmese idi de, bu insan rahat rahat yaşasa idi, ne olurdu?"

"Nâzik bir şişe mesâbesinde olan cismin sıhhatini, taş mesâbesinde olan hummâ ve hastalık kırıp bozmasa idi, hayât-ı dünyeviyyedeki emniyete bu hastalıklar korku getirmese idi de, bu insan râhat râhat yaşasa idi, ne olurdu?"

1668. "Eğer onun ni'metinde kargaşa olmasa idi, muhakkak onun cûd ve rahmetinden ne eksik olurdu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1668. "Eğer onun nimetinde kargaşa olmasa idi, muhakkak onun cömertliğinden ve rahmetinden ne eksik olurdu?"

"Kargaşa", ıstırap, çalkantı ve boşuna mücadele anlamlarındadır. Yani, "Eğer Hakk'ın bu dünya hayatındaki nimetleri içinde böyle birbirine zıt olan tecellileri sebebiyle ıstırap ve mücadele olmasa idi, onun kereminden ve rahmetinden ne eksilmiş olurdu?"

"Harhaşa", ıztırâb, halecân ve beyhûde mücâdele ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Eğer Hakk'ın bu hayât-ı dünyâdaki ni'metleri içinde böyle birbirine zıd olan tecelliyâtı sebebiyle ıztırâb ve mücâdele olmasa idi, onun kerem ve rahmetinden ne eksilmiş olurdu?"

## Sûfînin suâline kādının cevab vermesi ve Türk ve hırsız kıssasını mesel getirmesi

1669. Kadı dedi: "Çok boş gidici sûfîsin! Kûfî kâfı gibi fıtnattan hâlîsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1669. Kadı dedi: "Çok boş gidici sûfîsin! Kûfî kâfı gibi zekâdan uzaksın!"

"Tehî-rev", birleşik bir sıfattır, "boş gidici" demektir. "Kâf-ı kûfi"den kasıt, kûfî yazısının kâf harfidir. Çünkü kûfî dışındaki yazılarda kâf harfinin ortasında böyle "ك" bir işaret vardır. Kûfînin kâfı ise şu "5" şeklindedir ve ortası boştur. Yani kadı, sûfîye cevap olarak dedi ki: "Ey sûfî! İlahi bilgi yolunda boş gidicisin ve akıl ile fikrin çok basittir. Kûfî yazısının kâf harfi gibi zekâdan ve fitnattan (zekâ, anlayış) boş bir hâldesin. Bu boşluktan dolayı böyle sorular soruyorsun."

"Tehî-rev", vasf-ı terkîbdir, "boş gidici" demektir. "Kâf-ı kûfi”den murâd, kûfi yazısının kâf harfidir. Zîrâ kûfinin gayrı olan yazılarda kâf harfinin ortasında böyle "ك" bir işaret vardır. Kûfinin kâfı ise şu "5" şekilde olup, ortası boştur. Ya'ni kādı, sûfîye cevâben dedi ki: "Ey sûfî! Ma'rifet-i ilâhiyye yolunda boş gidicisin ve akıl ve fikrin pek basittir. Kûfî yazısının kâf harfi gibi zekâvetten ve fitnattan boş bir hâldesin. Bu boşluktan dolayı böyle sualler soruyorsun."

1670. "Sen işittin mi ki, o dudağı şeker dolu olan, gece terzilerin gadrini söy- [1651] lerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1670. "Sen işittin mi ki, o dudağı şeker dolu olan, gece terzilerin gadrini söylerdi."

"Dudağı şeker dolu" ifadesi, tatlı ve latif sözler söylemekten kinayedir. "Hayyât", terzi demektir. Yani, "Sen işittin mi ki, o sözleri tatlı ve latif olan hikâye ve masal söyleyici kimse, gece hoş vakit geçirmek için, terzilerin zulmünü ve tuzağını söylerdi." Zamanımızda bu gibi hikâyeler söyleyip halkı eğlendiren kimselere "meddah" derler. Bugün hayatta olan Sürûrî ve Aşkî efendiler bu zümredendir.

"Dudağı şeker dolu" ta'bîri, tatlı ve latîf sözler söylemekten kinâyedir. "Hayyât", terzi demektir. Ya'ni, "Sen işittin mi ki, o sözleri tatlı ve latîf olan hikâye ve masal söyleyici kimse, gece hoş vakit geçirmek için, terzilerin gadrini ve mekrini söylerdi." Zamânımızda bu gibi hikâyeler söyleyip halkı eğlendiren kimselere "meddah" derler. Elyevm ber-hayât olan Sürûrî ve Aşkî efendiler bu zümredendir.

1671. "O taifenin hırsızlığının hikâyesini, geçmiş olan masallarını gösterirdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1671. "O topluluğun hırsızlığının hikâyesini, geçmiş olan masallarını gösterirdi."

O meddah, o terzi topluluğunun müşterilerden kumaş çalmasının hikâyesini, geçmiş zamanlardaki masallarını söylerdi ve halk da dinleyip ibret alırdı.

"O meddah, o terzi tâifesinin müşterilerden kumaş çalmasının hikâyesini, geçmiş zamanlardaki masallarını söylerdi ve halk dahi dinleyip ibret alırlar idi."

## Sûfînin suâline kādının cevab vermesi ve Türk ve hırsız kıssasını mesel getirmesi

1669. Kadı dedi: "Çok boş gidici sûfîsin! Kûfî kâfı gibi fıtnattan hâlîsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1669. Kadı dedi: "Çok boş gidici sûfîsin! Kûfî kâfı gibi zekâdan uzaksın!"

"Tehî-rev", terkip bir sıfattır, "boş gidici" demektir. "Kâf-ı kûfi"den kasıt, kûfi yazısının kâf harfidir. Çünkü kûfi dışındaki yazılarda kâf harfinin ortasında böyle "ك" bir işaret vardır. Kûfinin kâfı ise şu "5" şekilde olup, ortası boştur. Yani kadı, sûfîye cevap olarak dedi ki: "Ey sûfî! İlahi bilgi yolunda boş gidicisin ve akıl ve fikrin pek basittir. Kûfi yazısının kâf harfi gibi zekâdan ve fitneden boş bir hâldesin. Bu boşluktan dolayı böyle sorular soruyorsun."

“Tehî-rev”, vasf-ı terkîbdir, “boş gidici” demektir. “Kâf-ı kûfi”den murâd, kûfi yazısının kâf harfidir. Zîrâ kûfinin gayrı olan yazılarda kâf harfinin ortasında böyle “ك” bir işaret vardır. Kûfinin kâfı ise şu “5” şekilde olup, ortası boştur. Ya'ni kādı, sûfîye cevâben dedi ki: “Ey sûfî! Ma'rifet-i ilâhiyye yolunda boş gidicisin ve akıl ve fikrin pek basittir. Kûfî yazısının kâf harfi gibi zekâvetten ve fitnattan boş bir hâldesin. Bu boşluktan dolayı böyle sualler soruyorsun.”

1670. "Sen işittin mi ki, o dudağı şeker dolu olan, gece terzilerin gadrini söy-[1651] lerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1670. "Sen işittin mi ki, o dudağı şeker dolu olan, gece terzilerin gadrini söylerdi."

"Dudağı şeker dolu" ifadesi, tatlı ve latif sözler söylemekten kinayedir. "Hayyât", terzi demektir. Yani, "Sen işittin mi ki, o sözleri tatlı ve latif olan hikâye ve masal söyleyici kimse, gece hoş vakit geçirmek için, terzilerin zulmünü ve tuzağını söylerdi." Zamanımızda bu gibi hikâyeler söyleyip halkı eğlendiren kimselere "meddah" derler. Bugün hayatta olan Sürûrî ve Aşkî efendiler bu gruptandır.

“Dudağı şeker dolu” ta'bîri, tatlı ve latîf sözler söylemekten kinâyedir. “Hayyât”, terzi demektir. Ya'ni, “Sen işittin mi ki, o sözleri tatlı ve latîf olan hikâye ve masal söyleyici kimse, gece hoş vakit geçirmek için, terzilerin gadrini ve mekrini söylerdi.” Zamânımızda bu gibi hikâyeler söyleyip halkı eğlendiren kimselere “meddah” derler. Elyevm ber-hayât olan Sürûrî ve Aşkî efendiler bu zümredendir.

1671. "O taifenin hırsızlığının hikâyesini, geçmiş olan masallarını gösterirdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1671. "O taifenin hırsızlığının hikâyesini, geçmiş olan masallarını gösterirdi."

O meddah, o terzi taifesinin müşterilerden kumaş çalmasının hikâyesini, geçmiş zamanlardaki masallarını söylerdi ve halk da dinleyip ibret alırdı.

“O meddah, o terzi tâifesinin müşterilerden kumaş çalmasının hikâyesini, geçmiş zamanlardaki masallarını söylerdi ve halk dahi dinleyip ibret alırlar idi.”

1672. "Biçmede parça kapıcılığı kıssasını ona buna hikâye ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1672. "Biçmede parça kapıcılığı kıssasını ona buna hikâye ederdi."

"Bürîn", dilim demektir; burada "biçme" anlamı uygundur. Yani, "Kumaş biçme vaktinde parça kapıcılığı ve çalıcılığı kıssasını o meddah efendi ona buna hikâye ederdi."

"Bürîn", dilim demektir; burada "biçme" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, “Kumaş biçme vaktinde parça kapıcılığı ve çalıcılığı kıssasını o meddâh efendi ona buna hikâye ederdi."

1673. "Cem' gelmiş bir hengâme etrafında, gece masalında terzi-nâmeyi okurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1673. "Topluluk bir hengâme etrafında toplanmış, gece masalında terzi-nâmeyi okurdu."

"Hengâme" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "toplanma yeri ve insan topluluğu" anlamı uygundur. "Semer" (gece sohbeti), geceleri hoş vakit geçirmek için anlatılan hikâye ve masal demektir. Yani, "O meddah, toplanmış insanların bir araya geldiği yerde, gece anlattığı masalda terzi-nâmeyi okurdu ve onların hallerini nakleder ve hikâye ederdi."

"Hengâme", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "mecma' ve insan cem'iyeti" münasibdir. "Semer", geceleri hoş vakit geçirmek için söylenen hikâye ve masal demektir. Ya'ni, "O meddah toplanmış insanların mecma'ı etrafında gece söylediği masalda terzi-nâmeyi okurdu ve onların ahvâlini nakil ve hikâye ederdi.

1674. "Vaktaki o cemâatten dinleyici olanı çekici buldu, onun bütün eczâsı hikâye olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1674. O topluluktan dinleyici olanı çekici bulduğunda, onun bütün parçaları hikâye olmuştu.

"Vüfûd", "resûl ve gürûh" anlamına gelen "vefd" kelimesinin çoğuludur, "topluluk" demektir. Yani, "O meddah, etrafında toplanmış olan dinleyici topluluktan söz çekici kimseleri bulduğunda, kendisine şevk gelip onun bütün parçaları hikâye olmuş ve belagat ve fesahat ile söz söylemeye başlamış idi."

قال صلى الله عليه وسلم أن الله تعالى : إِنَّ اللهَ تَعَالَى يُلَقَّنُ الْحِكْمَةَ عَلَى لِسَانِ الْوَاعِظِينَ بِقَدَرِ هِمَمِ الْمُسْتَمِعِينَ (S.a.v.) buyurdu ki: "Muhakkak Yüce Allah hikmeti vaizlerin dili üzerine dinleyicilerin gayretleri kadar telkin eder."

"Vüfûd", "resûl ve gürûh" ma'nâsına olan "vefd" kelimesinin cem'idir, "cemâat" demektir. Ya'ni, "Vaktâki o meddâh, etrafında toplanmış olan dinleyici cemâatten söz çekici kimseleri buldu, kendisine şevk gelip onun bütün eczâsı hikâye olmuş ve belâgat ve fasâhat ile söz söylemeye başlamış idi."

قال صلى الله عليه وسلم أن الله تعالى : إِنَّ اللهَ تَعَالَى يُلَقَّنُ الْحِكْمَةَ عَلَى لِسَانِ الْوَاعِظِينَ بِقَدَرِ هِمَمِ الْمُسْتَمِعِينَ (S.a.v.) buyurdu ki: "Muhakkak Allâh Teâlâ hikmeti vâizlerin dili üzerine dinleyicilerin himmetleri mikdârı telkîn eder"

1675. Eğer bir kimsenin bir latîf dudağı var ise, cezb-i sem'dir. Muallimin vecdinin harâreti sabîdendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1675. Eğer bir kimsenin latif bir dudağı varsa, işitme çekiciliğidir. Öğretmenin vecdinin harareti çocuktandır.

Eğer bir kimsenin latif bir dudağı varsa, işitme çekiciliğidir. Öğretmenin vecdinin harareti çocuktandır.

Eğer bir kimsenin bir latîf dudağı var ise, cezb-i sem'dir. Muallimin vecdinin harâreti sabîdendir.

1672. Biçmede parça kapıcılığı kıssasını ona buna hikâye ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1672. Biçmede parça kapıcılığı kıssasını ona buna hikâye ederdi.

"Bürîn", dilim demektir; burada "biçme" anlamı uygundur. Yani, "Kumaş biçme vaktinde parça kapıcılığı ve çalıcılığı kıssasını o meddah efendi ona buna hikâye ederdi."

"Bürîn", dilim demektir; burada "biçme" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, “Kumaş biçme vaktinde parça kapıcılığı ve çalıcılığı kıssasını o meddâh efendi ona buna hikâye ederdi."

1673. Cem' gelmiş bir hengâme etrafında, gece masalında terzi-nâmeyi okurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1673. Cem' toplanmış bir topluluk etrafında, gece masalında terzi-nâmeyi okurdu.

"Hengâme" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "topluluk ve insan cemiyeti" uygundur. "Semer", geceleri hoş vakit geçirmek için söylenen hikâye ve masal demektir. Yani, "O meddah toplanmış insanların topluluğu etrafında gece söylediği masalda terzi-nâmeyi okurdu ve onların hallerini nakleder ve hikâye ederdi.

"Hengâme", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "mecma' ve insan cem'iyeti" münasibdir. "Semer", geceleri hoş vakit geçirmek için söylenen hikâye ve masal demektir. Ya'ni, "O meddah toplanmış insanların mecma'ı etrafında gece söylediği masalda terzi-nâmeyi okurdu ve onların ahvâlini nakil ve hikâye ederdi.

1674. Vaktaki o cemâatten dinleyici olanı çekici buldu, onun bütün eczâsı hikâye olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1674. O topluluktan dinleyici olanı çekici bulduğunda, onun bütün parçaları hikâye olmuştu.

"Vüfûd", "resûl ve gürûh" anlamına gelen "vefd" kelimesinin çoğuludur, "cemâat" demektir. Yani, "O meddah, etrafında toplanmış olan dinleyici topluluktan söz çekici kimseleri bulduğunda, kendisine şevk gelip onun bütün parçaları hikâye olmuş ve belagat ve fesahat ile söz söylemeye başlamıştı."

قال صلى الله عليه وسلم أن الله تعالى : إِنَّ اللهَ تَعَالَى يُلَقِّنُ الْحِكْمَةَ عَلَى لِسَانِ الْوَاعِظِينَ بِقَدَرِ هِمَمِ الْمُسْتَمِعِينَ (S.a.v.) buyurdu ki: "Şüphesiz Yüce Allah hikmeti vaizlerin dili üzerine dinleyicilerin gayretleri miktarınca telkin eder."

"Vüfûd", "resûl ve gürûh" ma'nâsına olan "vefd" kelimesinin cem'idir, "cemâat" demektir. Ya'ni, "Vaktâki o meddâh, etrafında toplanmış olan dinleyici cemâatten söz çekici kimseleri buldu, kendisine şevk gelip onun bütün eczâsı hikâye olmuş ve belâgat ve fasâhat ile söz söylemeye başlamış idi."

قال صلى الله عليه وسلم أن الله تعالى : إِنَّ اللهَ تَعَالَى يُلَقِّنُ الْحِكْمَةَ عَلَى لِسَانِ الْوَاعِظِينَ بِقَدَرِ هِمَمِ الْمُسْتَمِعِينَ (S.a.v.) buyurdu ki: "Muhakkak Allâh Teâlâ hikmeti vâizlerin dili üzerine dinleyicilerin himmetleri mikdârı telkîn eder"

1675. Eğer bir kimsenin bir latîf dudağı var ise, cezb-i sem'dir. Muallimin vecdinin harâreti sabîdendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1675. Eğer bir kimsenin latif bir dudağı var ise, bu, işitme çekimidir. Öğretmenin vecdinin harareti çocuktandır.

"Vecd", sözlükte, "aklın gitmesi ve gamlı olmak ve muhabbet ve iştiyakın üstün gelmesi" anlamlarına gelir. Burada "muhabbet ve iştiyakın üstün gelmesi" demektir. "Cezb-i sem'", işitme duyusunun çekmesi demek olup, dinleyenin yatkınlığından kinayedir. "Latif dudak"tan kastedilen, beliğ ve latif söz söyleyen ağızdır. Yani, bir mecliste bir kimse beliğ ve latif söz söyler ise, orada o sözlerin anlamlarını kavramaya yatkın bir kulağın çekmesinden kaynaklanır. Nasıl ki öğretmenin tam bir şevk ve hararetle olan öğretimi, onun öğretimini kabule yatkın olan çocuk bulunmasındandır. Hz. Pîr efendimiz bu anlamları IV. cildin 1318 ve 1319 numaralı beyitlerinde şöyle beyan buyurmuşlardı:

"Vecd", lügatte, "aklı gitmek ve gamlı olmak ve muhabbet ve iştiyâk galebe etmek" ma'nâlarına gelir. Burada "muhabbet ve iştiyâkın galebesi" demektir. "Cezb-i sem'", hiss-i sâmianın çekmesi demek olup, dinleyenin isti'dâdından kinâyedir. "Latîf dudak"tan murâd, belîğ ve latîf söz söyleyen ağızdır. Ya'ni, bir mecliste bir kimse belîğ ve latîf söz söyler ise, orada o sözlerin ma'nâlarını kavramaya müstaid bir kulağın çekmesinden nâşîdir. Nitekim muallimin kemâl-i şevk ile ve harâretle olan ta'lîmi, onun ta'lîmini kabûle müstaid olan çocuk bulunmasındandır. Hz. Pîr efendimiz bu maânîyi IV. cildin 1318 ve 1319 numaralı beyitlerinde şöyle beyân buyurmuşlar idi:

1318. Eğer mecliste söz çekici bulursam, çimende yüz binlerce gül bitiririm. Ve eğer o demde söz öldürücü bir put bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. Eğer mecliste sözü çekici bulursam, çimende yüz binlerce gül bitiririm. Ve eğer o anda sözü öldürücü bir put bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar.

Ve Fîhi Mâ Fîh'in 27. bölümünde de şöyle buyururlar: "Söz, dinleyicinin yatkınlığı kadar gelir. O ne kadar emer ve beslenirse, hikmet sütü o kadar iner ve ortaya çıkar. O emmeyince hikmet de dışarı çıkmaz ve yüz göstermez. 'Şaşılacak şey! Niçin söz ortaya çıkmıyor?' dersin: 'Şaşılacak şey! Sen sözü niçin çekmiyorsun? Sana dinleme gücü vermeyen o yüce Zât, konuşana da söz söyleme isteği vermiyor.'"

Ve Fîhi Mâ Fîh'in 27. faslında da şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin: "Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezb etmiyorsun? Sana kuvvet istimâ'ı vermeyen zât-ı azîmü'ş-şân, kāile de dâiye-i kelâm vermiyor."

1676. Yirmi dördü okşayan çengîye kulak olmadığı vakit, çeng yok olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1676. Yirmi dördü okşayan çengîye kulak olmadığı vakit, çeng yok olur.

Bu şerefli beyit, eski müzik kurallarına göre açıklanmıştır. Anlamın açıklanması için burada bunların kısaca zikredilmesi gereklidir: Acem filozofları, her biri on iki burca ait olmak üzere on iki makam kabul etmişlerdir ki, onlar da rast, isfahan, ırak, küçek, büzürg, hicaz, buselik, uşşak, hüseyni, zengule, neva ve rehavi makamlarıdır. Ve bu on iki makam, gece ve gündüz saatlerine göre yirmi dört şubeye ayrılmıştır; ve her bir makamın iki şubesi vardır. Zamanımızın müziğinde bu kabuller terk edilmiştir. Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanlarında dahi bu kabullere riayet edildiği anlaşılıyor. "Çeng", bir çalgının ismidir; bu çalgıyı çalan kimseye "çengî" derler. Yani, bir mecliste bu zikredilen yirmi dört şubeye ait nağmeleri çalan "Vecd", sözlükte, "aklı gitmek ve gamlı olmak ve muhabbet ve iştiyakın üstün gelmesi" anlamlarına gelir. Burada "muhabbet ve iştiyakın üstün gelmesi" demektir. "Cezb-i sem'", işitme duyusunun çekmesi demek olup, dinleyenin yatkınlığından kinayedir. "Latîf dudak"tan maksat, beliğ ve latif söz söyleyen ağızdır. Yani, bir mecliste bir kimse beliğ ve latif söz söyler ise, orada o sözlerin anlamlarını kavramaya yatkın bir kulağın çekmesinden kaynaklanır. Nitekim öğretmenin tam bir şevk ve hararetle olan öğretimi, onun öğretimini kabule yatkın olan çocuk bulunmasındandır. Hz. Pîr efendimiz bu anlamları IV. cildin 1318 ve 1319 numaralı beyitlerinde şöyle açıklamışlardı: Tercüme: "Eğer mecliste söz çekici bulursam, çimende yüz binlerce gül bitiririm. Ve eğer o demde söz öldürücü bir put bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar."

Ve Fîhi Mâ Fîh'in 27. bölümünde de şöyle buyururlar: "Söz dinleyenin yatkınlığı kadar gelir. O ne kadar emip beslenirse, hikmet sütü o kadar iner ve ortaya çıkar. O emmeyince hikmet dahi dışarı çıkmaz ve yüz göstermez. "Acayip şey! Niçin kelam ortaya çıkmıyor?" dersin: "Acayip şey! Sen kelamı niçin çekmiyorsun? Sana işitme kuvveti vermeyen o yüce şanlı Zât, söyleyene de kelam isteği vermiyor."

Bu beyt-i şerîf eski mûsikî kavâidine göre beyân buyurulmuştur. Tavzîh-i ma'nâ için burada bunların muhtasaran zikrine lüzûm vardır: Hükemâ-yı Acem, her biri on iki burca mensûb olmak üzere on iki makāma i'tibâr etmişlerdir ki, onlar da râst, isfahân, ırâk, kûçek, büzürg, hicâz, bûselik, uşşâk, hüseynî, zengûle, nevâ ve rehâvî makāmlarıdır. Ve bu on iki makām gece ve gündüz saatlerine göre yirmi dört şu'beye ayrılmıştır; ve her bir makāmın iki şu'besi vardır. Zamânımızın mûsikîsinde bu i'tibârât metrûktür. Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde dahi bu i'tibârâta riâyet olunduğu anlaşılıyor. "Çeng", bir çalgının ismidir; bu çalgıyı çalan kimseye "çengî" derler. Ya'ni, bir mecliste bu zikrolunan yirmi dört şu'beye âid nağmeleri çalan "Vecd", lügatte, "aklı gitmek ve gamlı olmak ve muhabbet ve iştiyâk galebe etmek" ma'nâlarına gelir. Burada "muhabbet ve iştiyakın galebesi" demektir. "Cezb-i sem'", hiss-i sâmianın çekmesi demek olup, dinleyenin isti'dâdından kinâyedir. "Latîf dudak"tan murâd, belîğ ve latîf söz söyleyen ağızdır. Ya'ni, bir mecliste bir kimse belîğ ve latîf söz söyler ise, orada o sözlerin ma'nâlarını kavramaya müstaid bir kulağın çekmesinden nâşîdir. Nitekim muallimin kemâl-i şevk ile ve harâretle olan ta'limi, onun ta'lîmini kabûle müstaid olan çocuk bulunmasındandır. Hz. Pîr efendimiz bu maânîyi IV. cildin 1318 ve 1319 numaralı beyitlerinde şöyle beyân buyurmuşlar idi: Tercüme: "Eğer mecliste söz çekici bulursam, çimende yüz binlerce gül bitiririm. Ve eğer o demde söz öldürücü bir put bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar."

Ve Fîhi Mâ Fîh'in 27. faslında da şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin: "Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezb etmiyorsun? Sana kuvvet istimâ'ı vermeyen zât-ı azîmü'ş-şân, kāile de dâiye-i kelâm vermiyor."

1676. Yirmi dördü okşayan çengîye kulak olmadığı vakit, çeng yok olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1676. Yirmi dördü okşayan çengîye kulak olmadığı vakit, çeng yok olur.

Bu şerefli beyit, eski müzik kurallarına göre açıklanmıştır. Anlamın açıklanması için burada bunların kısaca zikredilmesi gereklidir: Acem filozofları, her biri on iki burca ait olmak üzere on iki makam kabul etmişlerdir ki, onlar da rast, isfahan, ırak, küçek, büzürg, hicaz, buselik, uşşak, hüseynî, zengule, neva ve rehavî makamlarıdır. Ve bu on iki makam, gece ve gündüz saatlerine göre yirmi dört şubeye ayrılmıştır; ve her bir makamın iki şubesi vardır. Zamanımızın müziğinde bu kabuller terk edilmiştir.

Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanlarında dahi bu kabullere riayet edildiği anlaşılıyor. "Çeng", bir çalgının ismidir; bu çalgıyı çalan kimseye "çengî" derler. Yani, bir mecliste bu zikredilen yirmi dört şubeye ait nağmeleri çalan çengînin, bu nağmelerini dinleyip anlayacak kulak olmadığı vakit, sazendenin ve hanendenin şevki kaçar ve çeng ve çalgı aleti sazende için bir yük ve zahmet olur.

Bu beyt-i şerîf eski mûsikî kavâidine göre beyân buyurulmuştur. Tavzîh-i ma'nâ için burada bunların muhtasaran zikrine lüzûm vardır: Hükemâ-yı Acem, her biri on iki burca mensûb olmak üzere on iki makāma i'tibâr etmişlerdir ki, onlar da râst, isfahân, ırâk, kûçek, büzürg, hicâz, bûselik, uşşâk, hüseynî, zengûle, nevâ ve rehâvî makāmlarıdır. Ve bu on iki makām gece ve gündüz saatlerine göre yirmi dört şu'beye ayrılmıştır; ve her bir makāmın iki şu'besi vardır. Zamânımızın mûsikîsinde bu i'tibârât metrûktür.

Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde dahi bu i'tibârâta riâyet olunduğu anlaşılıyor. "Çeng", bir çalgının ismidir; bu çalgıyı çalan kimseye "çengî" derler. Ya'ni, bir mecliste bu zikrolunan yirmi dört şu'beye âid nağmeleri ça- lan çengînin, bu nağmelerini dinleyip anlayacak kulak olmadığı vakit, sâzendenin ve hânendenin şevki kaçar ve çeng ve çalgı âleti sâzendeye bir yük ve zahmet olur.

1677. Onun hatırına ne nağme, ne gazel gelir; ne de amelde onun on parmağı hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1677. Onun hatırına ne nağme, ne gazel gelir; ne de amelde onun on parmağı hareket eder.

"Harâre", nağme demektir; "gazel", şiir teriminde aşka dair söylenip en azı beş ve en çoğu on sekiz beyitten oluşan şiire derler. Saz çalan kişi, boğazıyla yaptığı nağmeleri, çaldığı sazın üzerinde sağ elinin beş parmağı ile mızrabı vurmak ve sol elinin beş parmağı ile sazın üzerindeki tellere basıp perdelerden ses çıkarmak suretiyle icra eder. Yani, eğer dinlemeye yatkın bir dinleyici olmazsa, saz çalan kişinin hatırına ne nağme ve ne de okuyacağı gazelin beyitleri gelir, ne de nağmelerin icrası konusunda on parmağı hareket eder. Merhum Ziya Paşa'nın beyti:

Bir yerde ki nağmeni dinleyecek kulak yok, Nefesini boşa harcama, makamını değiştir!

"Harâre", nağme demektir; "gazel", şiir ıstılâhında aşka dâir söylenip en azı beş ve en çoğu on sekiz beytten ibaret olan şiire derler. Sâzende, hançeresiyle yaptığı nağmeleri, çaldığı sazın üzerinde sağ elinin beş parmağı ile mızrabı vurmak ve sol elinin beş parmağı ile sazın üzerindeki tellere basıp perdelerden sadâ çıkarmak sûretiyle icrâ eder. Ya'ni, eğer bir müstaid dinleyici olmazsa, sâzendenin hâtırına ne nağme ve ne de okuyacağı gazelin beyitleri gelir, ne de nağmelerin icrâsı hususunda on parmağı hareket eder. Beyt-i Ziyâ Paşa merhûm:

Bir yerde ki yok nağmeni gûş eyleyecek gûş Tazyî'-i nefes eyleme, tebdîl-i makām et!

1678. Eğer gayb tutucu kulaklar olmasa idi, bir beşîr felekten vahy getirmez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1678. Eğer gaybı tutan kulaklar olmasaydı, bir müjdeci gökten vahiy getirmezdi.

"Beşîr", "müjdeci" demektir ve kastedilen peygamberdir. Yani, gayb âlemine ait sözü dinleyip kabul etmeye yatkın olan insan kulakları olmasaydı, bir müjdeci olan peygamber, insanlık âlemine gökten, yani yüce âlemden ilahi vahyi getirmezdi.

"Beşîr", "müjdeci" demek olup murâd, peygamberdir. Ya'ni, âlem-i gayba müteallık kelâmı dinleyip kabûl etmeye müstaid olan insan kulakları olmasa idi, bir müjdeci olan peygamber, beşeriyet âlemine felekten, ya'ni âlem-i ulvîden vahy-i ilâhî getirmez idi.

1679. Sun' görücü gözler olmasa idi, ne felek olurdu, ne zemîn güler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1679. Sanatı gören gözler olmasaydı, ne gök olurdu, ne yer gülerdi.

İnsanoğlunun ilahi sanatı görüp idrak edici gözleri olmasaydı, ilahi sanatların eserleri olan ne gök olurdu, ne de yeryüzü var olup, ürünlerini ortaya çıkarmak suretiyle gülerdi. Nasıl ki Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتِ لِأُولِي الْأَلْبَابِ (Âl-i İmrân, 3/190) yani "Muhakkak, göklerin ve yerin yaratılmasında ve gecenin ve gündüzün farklılaşmasında akıl sahipleri için elbette Allah'ın sanatına işaretler vardır" buyrulur. Nasıl ki çeng çalanın, bu nağmelerini dinleyip anlayacak kulak olmadığı zaman, çalgıcının ve şarkıcının şevki kaçar ve çeng ve çalgı aleti çalgıcıya bir yük ve zahmet olur.

Benî-Adem'in san'at-ı ilâhîyi görüp idrâk edici gözleri olmasa idi, sanâyi'-i ilâhiyyenin âsârı olan ne felek olurdu, ne de yeryüzü vücûd bulup, mahsûllerini meydana çıkarmak sûretiyle güler idi. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتِ لِأُولِي الْأَلْبَابِ (Âl-i İmrân, 3/190) ya'ni "Muhakkak, göklerin ve yerin yaratılmasında ve gecenin ve gündüzün ihtilafında akıl sahibleri için elbette sâniiyetine alâmetler vardır" buyurulur. lan çengînin, bu nağmelerini dinleyip anlayacak kulak olmadığı vakit, sâ-zendenin ve hânendenin şevki kaçar ve çeng ve çalgı âleti sâzendeye bir yük ve zahmet olur.

1677. Onun hatırına ne nağme, ne gazel gelir; ne de amelde onun on parmağı hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1677. Onun hatırına ne nağme, ne gazel gelir; ne de amelde onun on parmağı hareket eder.

"Harâre", nağme demektir; "gazel", şiir teriminde aşka dair söylenip en azı beş ve en çoğu on sekiz beyitten oluşan şiire denir. Saz çalan kişi, hançeresiyle (boğazıyla) yaptığı nağmeleri, çaldığı sazın üzerinde sağ elinin beş parmağı ile mızrabı vurmak ve sol elinin beş parmağı ile sazın üzerindeki tellere basıp perdelerden ses çıkarmak suretiyle icra eder. Yani, eğer dinlemeye yatkın bir dinleyici olmazsa, saz çalan kişinin hatırına ne nağme ve ne de okuyacağı gazelin beyitleri gelir, ne de nağmelerin icrası konusunda on parmağı hareket eder. Merhum Ziya Paşa'nın beyti:

Bir yerde ki yok nağmeni gûş eyleyecek gûş Tazyî'-i nefes eyleme, tebdîl-i makām et!

“Harâre”, nağme demektir; “gazel”, şiir ıstılâhında aşka dâir söylenip en azı beş ve en çoğu on sekiz beytten ibaret olan şiire derler. Sâzende, hançe-resiyle yaptığı nağmeleri, çaldığı sazın üzerinde sağ elinin beş parmağı ile mızrabı vurmak ve sol elinin beş parmağı ile sazın üzerindeki tellere basıp perdelerden sadâ çıkarmak sûretiyle icrâ eder. Ya'ni, eğer bir müstaid dinle-yici olmazsa, sâzendenin hâtırına ne nağme ve ne de okuyacağı gazelin beyitleri gelir, ne de nağmelerin icrâsı hususunda on parmağı hareket eder. Beyt-i Ziyâ Paşa merhûm:

Bir yerde ki yok nağmeni gûş eyleyecek gûş Tazyî'-i nefes eyleme, tebdîl-i makām et!

1678. Eğer gayb tutucu kulaklar olmasa idi, bir beşîr felekten vahy getirmez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1678. Eğer gaybı tutan kulaklar olmasaydı, bir müjdeci gökten vahiy getirmezdi.

"Beşîr", "müjdeci" demektir ve kastedilen peygamberdir. Yani, gayb âlemine ait sözü dinleyip kabul etmeye yatkın olan insan kulakları olmasaydı, bir müjdeci olan peygamber, insanlık âlemine gökten, yani yüce âlemden ilâhî vahiy getirmezdi.

“Beşîr”, “müjdeci” demek olup murâd, peygamberdir. Ya'ni, âlem-i gayba müteallık kelâmı dinleyip kabûl etmeye müstaid olan insan kulakları olmasa idi, bir müjdeci olan peygamber, beşeriyet âlemine felekten, ya'ni âlem-i ul-vîden vahy-i ilâhî getirmez idi.

1679. Sun' görücü gözler olmasa idi, ne felek olurdu, ne zemîn güler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1679. Sanatı gören gözler olmasaydı, ne gök olurdu, ne yer gülerdi.

İnsanların ilâhî sanatı görüp idrak edici gözleri olmasaydı, ilâhî sanatların eserleri olan ne gök olurdu, ne de yeryüzü var olup, ürünlerini ortaya çıkarmak suretiyle gülerdi. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتِ لِأُولِي الْأَلْبَابِ (Âl-i İmrân, 3/190) yani "Muhakkak, göklerin ve yerin yaratılmasında ve gecenin ve gündüzün farklılaşmasında akıl sahipleri için elbette Allah'ın sanatına işaretler vardır" buyrulur.

Benî-Âdem'in san'at-ı ilâhîyi görüp idrâk edici gözleri olmasa idi, sanâ-yi'-i ilâhiyyenin âsârı olan ne felek olurdu, ne de yeryüzü vücûd bulup, mahsûllerini meydana çıkarmak sûretiyle güler idi. Nitekim Âl-i İmrân sû-resinde إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتِ لِأُولِي الْأَلْبَابِ (Âl-i İmrân, 3/190) ya'ni "Muhakkak, göklerin ve yerin yaratılmasında ve gecenin ve gündüzün ihtilafında akıl sahibleri için elbette sâniiyetine alâmetler vardır" buyurulur.

1680. Bu "Levlâke!" kelâmı bu olur ki iş, keskin göz ve nazarlar içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1680. Bu "Levlâke!" sözü, işin keskin göz ve bakışlar için olduğunu ifade eder.

"Nazar", "nazar" kelimesinin çoğuludur. Yani bu "لولاك لما خلقت الافلاك" yani, "Ey sevgilim! Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım!" sözü ve kudsî hadisi, ilahi fiiller ve Rabbanî sanatın Âdem oğlunda bulunan keskin gözler ve bakışlar için olduğunu ifade eder.

"Nazâr", "nazar"ın cem'idir. Ya'ni bu لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni, "Ey habîbim! sen olmasa idin, eflâki yaratmazdım!" kelâmı ve hadîs-i kudsîsi, ef'âl-i ilâhiyye ve sun'-ı rabbânî benî-Adem'de olan keskin gözler ve nazar içindir, demek olur.

1681. Avâma hem-hâbe ve tabak aşkından, sun'-ı Hak aşkının pervâsı ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1681. Halk, kadın ve yemek aşkından dolayı, Allah'ın sanatının aşkına ne zaman yönelir?

"Hem-hâbe", "beraber uyuyan" demektir ve "kadın"dan kinayedir; "tabak" da yemekten kinayedir. "Pervâ", ıztırap, korku, vesvese ve kayıt anlamlarındadır. Yani, kısa görüşlü ve sınırlı düşünen halka, kadın, yemek ve içmek aşkından dolayı, Allah'ın sanatını düşünme kaygısı ve ıstırabı ne zaman gelir? Onlar beşerî hayatı kadın, yemek ve içmek zevkine sınırlı görürler.

"Hem-hâbe", "beraber uyuyan" demek olup, "kadın"dan kinâyedir; ve "tabak" dahi yemekten kinâyedir. "Pervâ", ıztırâb, korku, vesvese ve kayıt ma'nâlarınadır. Ya'ni, kısa gören ve mahdûd düşünen avâma kadın ve yemek ve içmek aşkından dolayı, sun'-ı Hakk'ın mütâlaası kaydı ve iztırabı ne vakit olur? Onlar hayât-ı beşeri kadın ve yemek ve içmek zevkine münhasır görürler.

1682. Yemek yiyici ve birkaç köpek olmayınca sen tutmaç suyunu tegāra dökmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1682. Yemek yiyici ve birkaç köpek olmayınca sen tutmaç suyunu çamur leğenine dökmezsin.

"Tegar", burada "çamur leğeni" demektir. "Tutmâc", buğday unu ile yapılan bir çeşit yemeğin adıdır. "Tu'me", yiyecek şey demektir. Yani, tutmaç denilen yemeğin suyunu yemek yiyici birkaç köpek olmayınca çamur leğenine dökmezsin. Onu leğene döktüren sebep köpeklerin bulunmasıdır.

"Tegar", burada "çamur leğeni" demektir. "Tutmâc", buğday unu ile yapılan bir nevi' taâmın ismidir. "Tu'me", yiyecek şey. Ya'ni, tutmaç denilen taâmın suyunu yemek yeyici birkaç köpek olmayınca çamur leğenine dökmezsin. Onu leğene döktüren sebeb köpeklerin bulunmasıdır.

1683. Git, onun hudavendliğinin kehfinin köpeği ol, tâ ki, seni onun ıstıfâsı bu tegārdan kurtarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1683. Git, onun efendiliğinin mağarasının köpeği ol ki, seni onun seçimi bu leğenden kurtarsın.

"Kehf", mağara; "ıstıfa" seçmek ve tercih etmek demektir. "Mağara"dan kasıt, yoğunluk ve cismaniyet âlemidir; "tegār"dan kasıt ise kadın ve yemek zevkleri gibi cismanî zevklerdir. Yani, bu cismaniyet ve yoğunluk âlemi, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli yeridir ve mağara gibi karanlıktır. İnsan ruhu bu mağarada tutsaktır. Ey Hakk Yolcusu! Git, Hakk'ın tasarruf ettiği bu mağaranın köpeği ol! Ta ki, senin bu alçakgönüllülüğüne ve kulluğuna karşılık olarak, Hak seni kendi huzuruna

"Kehf", mağara; "ıstıfa" seçmek ve ihtiyâr etmek. "Mağara"dan murâd, kesâfet ve cismâniyet âlemi; "tegār"dan murâd, kadın ve taâm zevkleri gibi ezvâk-ı cismâniyyedir. Ya'ni, bu cismâniyet ve kesâfet âlemi, Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatıdır ve mağara gibi karanlıktır. Rûh-ı insânî bu mağarada mahbûsdur. Ey sâlik! Git, Hakk'ın mutasarrıf olduğu bu mağaranın köpeği ol! Tâ ki, senin bu tezellülüne ve kulluğuna mükâfât olarak, Hak seni huzûruna

1680. Bu "Levlâke!" kelâmı bu olur ki iş, keskin göz ve nazarlar içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1680. Bu "Levlâke!" sözü, işin keskin göz ve bakışlar için olduğunu ifade eder.

"Nazar", "nazar" kelimesinin çoğuludur. Yani bu لولاك لما خلقت الافلاك yani, "Ey sevgilim! Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!" sözü ve hadîs-i kudsîsi, ilâhî fiiller ve Rabbanî sanatın, Âdemoğlunda bulunan keskin gözler ve bakışlar için olduğunu anlatır.

"Nazâr", "nazar"ın cem'idir. Ya'ni bu لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni, "Ey habîbim! sen olmasa idin, eflâki yaratmazdım!" kelâmı ve hadîs-i kudsîsi, ef'âl-i ilâhiyye ve sun'-ı rabbânî benî-Âdem'de olan keskin gözler ve nazar içindir, demek olur.

1681. Avâma hem-hâbe ve tabak aşkından, sun'-ı Hak aşkının pervâsı ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1681. Halk, kadın ve yemek aşkından dolayı, Allah'ın sanatının aşkına ne zaman yönelir?

"Hem-hâbe", "beraber uyuyan" demektir ve "kadın"dan kinayedir; "tabak" da yemekten kinayedir. "Pervâ", ıztırap, korku, vesvese ve kayıt anlamlarındadır. Yani, kısa görüşlü ve sınırlı düşünen halka, kadın, yemek ve içmek aşkından dolayı, Allah'ın sanatını düşünme kaygısı ve ıstırabı ne zaman gelir? Onlar beşerî hayatı kadın, yemek ve içmek zevkine sınırlı görürler.

"Hem-hâbe", "beraber uyuyan" demek olup, "kadın"dan kinâyedir; ve "tabak" dahi yemekten kinâyedir. "Pervâ", ıztırâb, korku, vesvese ve kayıt ma'nâlarınadır. Ya'ni, kısa gören ve mahdûd düşünen avâma kadın ve yemek ve içmek aşkından dolayı, sun'-ı Hakk'ın mütâlaası kaydı ve iztırabı ne vakit olur? Onlar hayât-ı beşeri kadın ve yemek ve içmek zevkine münhasır görürler.

1682. Yemek yiyici ve birkaç köpek olmayınca sen tutmaç suyunu tegāra dökmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1682. Yemek yiyici ve birkaç köpek olmayınca sen tutmaç suyunu çamur leğenine dökmezsin.

"Tegar", burada "çamur leğeni" demektir. "Tutmâc", buğday unu ile yapılan bir çeşit yemeğin adıdır. "Tu'me", yiyecek şey demektir. Yani, tutmaç denilen yemeğin suyunu yemek yiyici birkaç köpek olmayınca çamur leğenine dökmezsin. Onu leğene döktüren sebep köpeklerin bulunmasıdır.

"Tegar", burada "çamur leğeni" demektir. "Tutmâc", buğday unu ile yapılan bir nevi' taâmın ismidir. "Tu'me", yiyecek şey. Ya'ni, tutmaç denilen taâmın suyunu yemek yeyici birkaç köpek olmayınca çamur leğenine dökmezsin. Onu leğene döktüren sebeb köpeklerin bulunmasıdır.

1683. Git, onun hudavendliğinin kehfinin köpeği ol, tâ ki, seni onun ıstıfâsı bu tegārdan kurtarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1683. Git, onun efendiliğinin mağarasının köpeği ol ki, seni onun seçimi bu leğenden kurtarsın.

"Kehf", mağara; "ıstıfa" seçmek ve tercih etmek. "Mağara"dan kasıt, yoğunluk ve cismaniyet âlemi; "leğen"den kasıt, kadın ve yemek zevkleri gibi cismanî zevklerdir. Yani, bu cismaniyet ve yoğunluk âlemi, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli yeridir ve mağara gibi karanlıktır. İnsan ruhu bu mağarada tutsaktır. Ey Hakk Yolcusu! Git, Hakk'ın tasarruf ettiği bu mağaranın köpeği ol! Ta ki, senin bu alçakgönüllülüğüne ve kulluğuna karşılık olarak, Hak seni huzuruna kabul için seçsin de seni bu cismanî zevkler leğeninden kurtarsın ve ruhanîlik âlemine getirsin! Nitekim kıssası Kehf Suresi'nde anılan Ashâb-ı Kehf'in köpeği, alçakgönüllülüğü ve boyun eğmesi sebebiyle köpeklikten kurtulup, bâtınında insanî hakikati buldu.

"Kehf", mağara; "ıstıfa" seçmek ve ihtiyâr etmek. "Mağara"dan murâd, kesâfet ve cismâniyet âlemi; "tegār"dan murâd, kadın ve taâm zevkleri gibi ezvâk-ı cismâniyyedir. Ya'ni, bu cismâniyet ve kesâfet âlemi, Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatıdır ve mağara gibi karanlıktır. Rûh-ı insânî bu mağarada mahbûsdur. Ey sâlik! Git, Hakk'ın mutasarrıf olduğu bu mağaranın köpeği ol! Tâ ki, senin bu tezellülüne ve kulluğuna mükâfât olarak, Hak seni huzûruna kabûl için seçsin de seni bu ezvâk-ı cismâniyye leğeninden kurtarsın ve rûhâniyet âlemine getirsin! Nitekim kıssası sûre-i Kehf'de mezkûr olan ashâb-ı Kehf'in köpeği, tezellülü ve inkıyâdı sebebiyle köpeklikten kurtulup, bâtınında hakîkat-i insâniyyeyi buldu.

1684. Vaktâki bî-rahmâne olan hırsızlıkları söyledi ki, terziler gizlide onu yapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1684. O merhametsiz hırsızlıkları söyledi ki, terziler gizlice onu yapardı.

O meddah, terzilerin gizlice merhametsizce yaptıkları hırsızlıkların icra ediliş şeklini söyledi ve açıkladı.

Vaktâki meddah, terzilerin gizlide merhametsizce yaptıkları hırsızlıkların sûret-i icrâsını söyledi ve îzâh etti.

1685. O cem'iyet içinde Hatâ'dan bir Türk, o perdenin keşfinden pek öfkelendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1685. O topluluk içinde Hatâ'dan bir Türk, o perdenin açılmasından pek öfkelendi.

"Hatâ", Asya'da Çin Türkistanı'nda bir ülke ismidir; "gıtâ" perde demektir. "Tire şüden", öfkelenmek demektir. Yani, meddahı dinleyen topluluk içinde Hatâ ülkesinden gelmiş olan bir de Türk vardı. O terzilerin hırsızlıklarının perdesini açmasından dolayı meddaha itiraz edip, içinden "Terziler zeki kişilerden bir şey çalamazlar, ahmaklardan çalarlar!" diye öfkelendi.

"Hatâ", Asya'da Türkistân-ı Çînî'de bir memleket ismidir; "gıtâ" perde demektir. "Tire şüden", öfkelenmek demektir. Ya'ni, meddâhı dinleyen cem'iyet içinde Hatâ memleketinden gelmiş olan bir de Türk var idi. O terzilerin hırsızlıklarının perdesini açmasından dolayı meddâha i'tirâz edip, içinden "Terziler ehl-i zekâdan bir şey çalamazlar, ahmaklardan çalarlar!" diye öfkelendi.

1686. Gece o sırları kıyamet günü gibi, ehl-i nühadan dolayı keşf ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1686. Gece o sırları kıyamet günü gibi, akıl sahiplerinden dolayı açığa çıkarırdı.

"Nühâ", akıllar demektir. Yani, kıyamet günü iyi ve kötü sırlar nasıl açığa çıkarılırsa, meddah da gece o terzilerin sırlarını anlattığı hikâyelerde, akıl sahiplerini uyarmak için açığa çıkarırdı. Hatta Türk de meddahın zekâ sahiplerini bu hırsızlıklardan istisna etmemesine öfkelenirdi.

"Nühâ", akıllar demektir. Ya'ni, kıyamet günü iyi ve kötü sırlar nasıl keşf olunursa, meddah dahi gece o terzilerin sırlarını söylediği hikâyelerde, akıl sâhiblerini îkāz için keşf ederdi. Hatâ Türk'ü dahi meddâhın ehl-i zekâyı bu hırsızlıklardan istisnâ etmediğine öfkelenir idi.

1687. Her nerede sen bir cenkte âlî gelsen, orada keşf-i râzda iki düşmanı görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1687. Her nerede sen bir tartışmada üstün gelirsen, orada sırrı açığa vurmada iki düşman görürsün.

Yani, esasen herhangi bir konu üzerine sen bir tartışmada ve münazarada üstün ve galip gelip meselenin sırrını ortaya koyarsan, mutlaka o mecliste karşında bir iki düşmanı ve muhalifi görürsün. kabul için seçsin de seni bu bedensel zevkler leğeninden kurtarsın ve ruhanîlik âlemine getirsin! Nitekim kıssası Kehf Suresi'nde anılan Ashab-ı Kehf'in köpeği, alçakgönüllülüğü ve boyun eğmesi sebebiyle köpeklikten kurtulup, iç dünyasında insanlık hakikatini buldu.

Ya'ni, esâsen herhangi bir mevzû' üzerine sen bir cenkte ve mübâhasede âlî ve galib gelip mes'elenin sırrını meydâna koyar isen, mutlak o mecliste karşında bir iki düşmanı ve muârızı görürsün. kabûl için seçsin de seni bu ezvâk-ı cismâniyye leğeninden kurtarsın ve rûhâniyet âlemine getirsin! Nitekim kıssası sûre-i Kehf'de mezkûr olan ashâb-ı Kehf'in köpeği, tezellülü ve inkıyâdı sebebiyle köpeklikten kurtulup, bâtınında hakîkat-i insâniyyeyi buldu.

1684. Vaktāki bî-rahmâne olan hırsızlıkları söyledi ki, terziler gizlide onu yapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1684. Merhametsizce olan hırsızlıkları söyledi ki, terziler gizlice onu yapardı.

Meddah, terzilerin gizlice merhametsizce yaptıkları hırsızlıkların icra şeklini söyledi ve açıkladı.

Vaktâki meddah, terzilerin gizlide merhametsizce yaptıkları hırsızlıkların sûret-i icrâsını söyledi ve îzâh etti.

1685. O cem'iyet içinde Hata'dan bir Türk, o perdenin keşfinden pek öfkelendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1685. O topluluk içinde Hata'dan bir Türk, o perdenin açığa çıkmasından pek öfkelendi.

"Hata", Asya'da Çin Türkistanı'nda bir ülke ismidir; "gıtâ" perde demektir. "Tire şüden", öfkelenmek demektir. Yani, meddahı dinleyen topluluk içinde Hata ülkesinden gelmiş olan bir de Türk vardı. O, terzilerin hırsızlıklarının perdesini açmasından dolayı meddaha itiraz edip, içinden "Terziler zeki kişilerden bir şey çalamazlar, ahmaklardan çalarlar!" diye öfkelendi.

"Hatâ", Asya'da Türkistân-ı Çînî'de bir memleket ismidir; "gıtâ" perde demektir. "Tire şüden", öfkelenmek demektir. Ya'ni, meddâhı dinleyen cem'iyet içinde Hatâ memleketinden gelmiş olan bir de Türk var idi. O terzilerin hırsızlıklarının perdesini açmasından dolayı meddaha i'tirâz edip, içinden "Terziler ehl-i zekâdan bir şey çalamazlar, ahmaklardan çalarlar!" diye öfkelendi.

1686. Gece o sırları kıyamet günü gibi, ehl-i nühadan dolayı keşf ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1686. Gece o sırları kıyamet günü gibi, akıl sahiplerinden dolayı açığa çıkarırdı.

"Nühâ", akıllar demektir. Yani, kıyamet günü iyi ve kötü sırlar nasıl açığa çıkarılırsa, meddah da gece o terzilerin sırlarını anlattığı hikâyelerde, akıl sahiplerini uyarmak için açığa çıkarırdı. Hatta Türk de meddahın zekâ sahiplerini bu hırsızlıklardan istisna etmemesine öfkelenirdi.

"Nühâ", akıllar demektir. Ya'ni, kıyamet günü iyi ve kötü sırlar nasıl keşf olunursa, meddah dahi gece o terzilerin sırlarını söylediği hikâyelerde, akıl sâhiblerini îkāz için keşf ederdi. Hatâ Türk'ü dahi meddâhın ehl-i zekâyı bu hırsızlıklardan istisnâ etmediğine öfkelenir idi.

1687. Her nerede sen bir cenkte âlî gelsen, orada keşf-i râzda iki düşmanı görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1687. Her nerede sen bir tartışmada üstün gelsen, orada sırrı açığa çıkarmakta iki düşmanı görürsün.

Yani, esasen herhangi bir konu üzerine sen bir tartışmada ve münazarada üstün ve galip gelip meselenin sırrını ortaya koyarsan, mutlaka o mecliste karşında bir iki düşmanı ve muhalifi görürsün.

Ya'ni, esâsen herhangi bir mevzû' üzerine sen bir cenkte ve mübâhasede âlî ve galib gelip mes'elenin sırrını meydâna koyar isen, mutlak o mecliste karşında bir iki düşmanı ve muârızı görürsün.

1688. O zamanı zikr olunanın mahşeri bil! Ve o sır söyleyicinin boğazını sûr bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1688. O zamanı zikredilenin mahşeri bil! Ve o sır söyleyicinin boğazını sûr bil!

Şimdi sen bu tartışma meclisi zamanını, bahsi geçen şeyin mahşeri bil! Yani o meclis, uygun olanların ve karşıt olanların fikirlerinin toplandığı yerdir; ve sırrı söyleyen kimsenin boğazını da İsrafil'in sûru bil ki, o mecliste gizli ve ölü bir hâlde bulunan fikirlerin dirilmesine sebep olur.

İşte sen bu mübâhese meclisi zamanını mevzû'-ı bahs olan şeyin mahşeri bil! Ya'ni o meclis muvâfik ve muârız olanların mahşer-i efkârıdır; ve sırrı söyleyen kimsenin boğazını da sûr-ı İsrafil bil ki, o mecliste gizli ve ölü bir hâlde bulunan efkârın dirilmesine sebeb olur.

1689. Zîra Huda, hışma mensub olan sebebleri düzmüştür ve o fazahatları köye atmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Çünkü Tanrı, öfkeye ait sebepleri düzenlemiş ve o kötülükleri köye atmıştır.

Çünkü Yüce Allah, bu görünen âlemde öfkeye ve hışma ait sebepleri yaratmış ve düzenlemiştir; ve bu sebepler çeşitlidir. Bazısı kibir ve kendini beğenme gibi nefse ait sıfatlar, bazısı da anlayış eksikliğidir. Bunların her biri hakikatte kötülük ve rezilliktir. Yüce Allah bu kötülükleri hikmetiyle bu köye, yani bu cismanî âleme atmıştır. Bu sebeple, tartışmalar esnasında kavga ve çekişme eksik olmaz.

Zîrâ Hak Teâlâ bu âlem-i sûrette hışma ve öfkeye mensûb olan sebebleri halk ve tertîb etmiştir; ve bu sebebler muhteliftir. Ba'zısı kibir ve ucüb gibi sıfât-ı nefsâniyye ve ba'zısı da anlayış noksânıdır. Bunların her birisi hakikatte fazâhat ve rüsvâylıktır. Hak Teâlâ bu fazâhatları hikmetiyle bu köye, ya'ni bu âlem-i cismâniyyete atmıştır. Bu sebeble, mübâheseler esnasında kavga ve nizâ' eksik olmaz.

1690. Terzilerin gadrini çok zikr etti, Türk'e hayıf ve hışım ve derd geldi. [1671]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1690. Terzilerin haksızlığını çok zikretti, Türk'e üzüntü, öfke ve dert geldi.

Sözün özü, o meddah, terzilerin haksızlığına ve hilesine ait hikâyeleri çok söyledi. O söyledikçe Hata Türk'ünün kalbine de üzüntü ve öfke ve dert geldi ve kızdıkça kızdı.

Velhâsıl o meddah, terzilerin gadrine ve mekrine âid hikâyeleri çok söyledi. O söyledikçe Hatâ Türk'ünün kalbine de teessüf ve öfke ve derd geldi ve kızdıkça kızdı.

1691. Dedi: "Ey kıssa söyleyici! Sizin şehrinizde bu san'atta ve hîlede pek üstâd olan kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1691. Dedi: "Ey kıssa söyleyici! Sizin şehrinizde bu sanatta ve hilede pek usta olan kimdir?"

"Kassâs", mübalağa ile ism-i fâildir, "çok kıssa söyleyici" demek olur. Nihayet, Türk tahammül edemeyip dedi ki: "Ey meddah efendi! Sizin bu şehrinizde bu terzilik sanatında ve hile yapmakta pek ziyade usta ve mahir olan kimdir?"

"Kassâs", mübâlağa ile ism-i fâildir, "çok kıssa söyleyici" demek olur. Nihâyet, Türk tahammül edemeyip dedi ki: "Ey meddah efendi! Sizin bu şehrinizde bu terzilik san'atında ve hîle yapmakta pek ziyâde üstâd ve mâhir olan kimdir?"

1688. O zamanı zikr olunanın mahşeri bil! Ve o sır söyleyicinin boğazını sûr bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1688. O zamanı zikredilenin mahşeri bil! Ve o sır söyleyicinin boğazını sûr bil!

Şimdi sen bu tartışma meclisi zamanını, bahsi geçen şeyin mahşeri bil! Yani o meclis, uygun olanların ve karşıt olanların fikirlerinin toplandığı yerdir; ve sırrı söyleyen kimsenin boğazını da İsrafil'in sûru bil ki, o mecliste gizli ve ölü bir hâlde bulunan fikirlerin dirilmesine sebep olur.

İşte sen bu mübâhese meclisi zamanını mevzû'-ı bahs olan şeyin mahşeri bil! Ya'ni o meclis muvâfik ve muârız olanların mahşer-i efkârıdır; ve sırrı söyleyen kimsenin boğazını da sûr-ı İsrafil bil ki, o mecliste gizli ve ölü bir hâlde bulunan efkârın dirilmesine sebeb olur.

1689. Zîra Huda, hışma mensub olan sebebleri düzmüştür ve o fazahatları köye atmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Çünkü Tanrı, öfkeye ait sebepleri düzenlemiş ve o kötülükleri köye atmıştır.

Çünkü Yüce Allah, bu görünen âlemde öfkeye ve hışma ait sebepleri yaratmış ve düzenlemiştir; ve bu sebepler çeşitlidir. Bazısı kibir ve kendini beğenme gibi nefse ait sıfatlar, bazısı da anlayış eksikliğidir. Bunların her biri hakikatte kötülük ve rezilliktir. Yüce Allah bu kötülükleri hikmetiyle bu köye, yani bu cismanî âleme atmıştır. Bu sebeple, tartışmalar esnasında kavga ve çekişme eksik olmaz.

Zîrâ Hak Teâlâ bu âlem-i sûrette hışma ve öfkeye mensûb olan sebebleri halk ve tertîb etmiştir; ve bu sebebler muhteliftir. Ba'zısı kibir ve ucüb gibi sıfât-ı nefsâniyye ve ba'zısı da anlayış noksânıdır. Bunların her birisi hakikatte fazâhat ve rüsvâylıktır. Hak Teâlâ bu fazâhatları hikmetiyle bu köye, ya'ni bu âlem-i cismâniyyete atmıştır. Bu sebeble, mübâheseler esnasında kavga ve nizâ' eksik olmaz.

1690. Terzilerin gadrini çok zikr etti, Türk'e hayıf ve hışım ve derd geldi. [1671]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1690. Terzilerin haksızlığını çok zikretti, Türk'e üzüntü, öfke ve dert geldi.

Sözün özü, o meddah, terzilerin haksızlığına ve hilesine ait hikâyeleri çok söyledi. O söyledikçe Hata Türk'ünün kalbine de üzüntü ve öfke ve dert geldi ve kızdıkça kızdı.

Velhâsıl o meddah, terzilerin gadrine ve mekrine âid hikâyeleri çok söyledi. O söyledikçe Hatâ Türk'ünün kalbine de teessüf ve öfke ve derd geldi ve kızdıkça kızdı.

1691. Dedi: "Ey kıssa söyleyici! Sizin şehrinizde bu san'atta ve hîlede pek üstâd olan kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1691. Dedi: "Ey kıssa söyleyici! Sizin şehrinizde bu sanatta ve hilede pek usta olan kimdir?"

"Kassâs", mübalağa ile ism-i fâildir, "çok kıssa söyleyici" demek olur. Nihayet, Türk tahammül edemeyip dedi ki: "Ey meddah efendi! Sizin bu şehrinizde bu terzilik sanatında ve hile yapmakta pek ziyade usta ve mahir olan kimdir?"

"Kassâs", mübâlağa ile ism-i fâildir, "çok kıssa söyleyici" demek olur. Nihâyet, Türk tahammül edemeyip dedi ki: "Ey meddah efendi! Sizin bu şehrinizde bu terzilik san'atında ve hîle yapmakta pek ziyâde üstâd ve mâhir olan kimdir?"

## Terzinin benden bir şey çalması mümkin değildir!" diye Türk'ün da'vâ etmesi ve onun rehin bağlaması, ya'ni bahis tutuşması

1692. Dedi: "Bir terzi vardır, onun adı Pür-i Şüştür. Bu hırsızlıkta ve çeviklikte halk öldürücüdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1692. Dedi: "Bir terzi vardır, onun adı Pür-i Şüştür. Bu hırsızlıkta ve çeviklikte halkı öldürücüdür."

1693. Dedi: "Ben zâminim ki, o benim önümde yüz ıztırab ile iplik bükümünü götürmeye kādir değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1693. Dedi: "Ben garanti ederim ki, o benim önümde yüz ıstırap ile iplik bükümünü götürmeye muktedir değildir!"

"Tâb", kıvrım ve büklüm demektir. Yani, Türk dedi ki: "Ben iddiaya girerim ve iddiaya koyduğum şeyi de garanti ederim ki, o terzi benim önümde götürdüğüm kumaştan yüz ıstırap ve birçok hile ve mekr (gizli yönlendirme) ile iplik bükümü bile çalmaya muktedir olamaz."

"Tâb", kıvrım ve büklüm. Ya'ni, Türk dedi ki: "Ben bahis tutuşurum ve bahse koyduğum şeyi de zâmin olurum ki, o terzi benim önümde götürdüğüm kumaştan yüz ıztırâb ve birçok hîle ve mekr ile iplik bükümü bile çalmaya kadir olmaz."

1694. Sonra ona dediler ki: "Senden daha çevik kimseler onun matı oldular; da'vada uçma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1694. Sonra ona dediler ki: "Senden daha çevik kimseler onun matı oldular; davada uçma!"

Yani, Türk bu davayı ettikten sonra orada olan kimseler ona dediler ki: "Bu davada yükseklerde uçma! Senden daha çevik ve zeki olan kimseler o "Pûr-i Şüş"ün (Ciğer Oğlu'nun) matı ve mağlubu oldular."

Ya'ni, Türk bu da'vâyı ettikten sonra orada olan kimseler ona dediler ki: "Bu da'vâda yükseklerde uçma! Senden daha çevik ve zekî olan kimseler o "Pûr-i Şüş"ün (Ciğer Oğlu'nun) matı ve mağlûbu oldular."

1695. "Git, böyle aklına mağrûr olma ki, onun tezvîrlerinde yave olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1695. "Git, böyle aklına mağrur olma ki, onun aldatmalarında kaybolursun!"

"Yâve", kaybolmuş, yok olmuş, boş, bâtıl ve hezeyan söz anlamlarındadır. Yani, "Ey Hata Türk'ü! Git, kendi aklına ve zekana mağrur olma! Çünkü onun aldatmasında ve hilesinde kaybolursun; ve onun hilesi senin aklını ve zekanı geçersiz kılar.

"Yâve”, gāib, zâil, boş, bâtıl ve hezeyân söz ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey Hatâ Türk'ü! Git, kendi aklına ve zekâvetine mağrûr olma! Zîrâ onun tezvîrinde ve hîlesinde kaybolursun; ve onun hîlesi senin akıl ve zekâvetini ibtâl eder.

1696. Türk daha kızdı ve "Orada ne eskiyi, ne yeniyi götüremez!" diye rehin bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1696. Türk daha da kızdı ve "Orada ne eskiyi, ne yeniyi götüremez!" diye rehin bağladı.

## "Terzinin benden bir şey çalması mümkin değildir!" diye Türk'ün da'vâ etmesi ve onun rehin bağlaması, ya'ni bahis tutuşması

1692. Dedi: "Bir terzi vardır, onun adı Pür-i Şüştür. Bu hırsızlıkta ve çeviklikte halk öldürücüdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1692. Dedi: "Bir terzi vardır, onun adı Pür-i Şüştür. Bu hırsızlıkta ve çeviklikte halkı öldürücüdür."

1693. Dedi: "Ben zâminim ki, o benim önümde yüz ıztırab ile iplik bükümünü götürmeye kādir değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1693. Dedi: "Ben garanti ederim ki, o benim önümde yüz ıstırap ile iplik bükümünü götürmeye muktedir değildir!"

"Tâb", kıvrım ve büklüm demektir. Yani, Türk dedi ki: "Ben iddiaya girerim ve iddiaya koyduğum şeyi de garanti ederim ki, o terzi benim önümde götürdüğüm kumaştan yüz ıstırap ve birçok hile ve mekr (gizli yönlendirme) ile iplik bükümü bile çalmaya muktedir olamaz."

"Tâb", kıvrım ve büklüm. Ya'ni, Türk dedi ki: "Ben bahis tutuşurum ve bahse koyduğum şeyi de zâmin olurum ki, o terzi benim önümde götürdüğüm kumaştan yüz ıztırâb ve birçok hîle ve mekr ile iplik bükümü bile çalmaya kadir olmaz."

1694. Sonra ona dediler ki: "Senden daha çevik kimseler onun matı oldular; da'vada uçma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1694. Sonra ona dediler ki: "Senden daha çevik kimseler onun matı oldular; davada uçma!"

Yani, Türk bu davayı ettikten sonra orada olan kimseler ona dediler ki: "Bu davada yükseklerde uçma! Senden daha çevik ve zeki olan kimseler o "Pûr-i Şüş"ün (Ciğer Oğlu'nun) matı ve mağlubu oldular."

Ya'ni, Türk bu da'vâyı ettikten sonra orada olan kimseler ona dediler ki: "Bu da'vâda yükseklerde uçma! Senden daha çevik ve zekî olan kimseler o "Pûr-i Şüş"ün (Ciğer Oğlu'nun) matı ve mağlûbu oldular."

1695. "Git, böyle aklına mağrûr olma ki, onun tezvîrlerinde yave olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1695. "Git, böyle aklına mağrur olma ki, onun aldatmalarında kaybolursun!"

"Yâve", kaybolmuş, yok olmuş, boş, bâtıl ve hezeyan söz anlamlarındadır. Yani, "Ey Hata Türk'ü! Git, kendi aklına ve zekana mağrur olma! Çünkü onun aldatmasında ve hilesinde kaybolursun; ve onun hilesi senin aklını ve zekanı geçersiz kılar.

"Yâve”, gāib, zâil, boş, bâtıl ve hezeyân söz ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey Hatâ Türk'ü! Git, kendi aklına ve zekâvetine mağrûr olma! Zîrâ onun tezvîrinde ve hîlesinde kaybolursun; ve onun hîlesi senin akıl ve zekâvetini ibtâl eder.

1696. Türk daha kızdı ve "Orada ne eskiyi, ne yeniyi götüremez!" diye rehin bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1696. Türk daha kızdı ve "Orada ne eskiyi, ne yeniyi götüremez!" diye rehin bağladı.

Türk onların bu sözlerine daha çok kızdı ve "O terzi benim kendisine götüreceğim eski ve yeni kumaşlardan benim önümde hiçbir şey çalamaz!" diye iddia edip, bu sözü söyleyen kimseler ile rehin bağladı, yani iddiaya girdi.

Türk onların bu sözlerine daha ziyâde kızdı ve "O terzi benim kendisine götüreceğim eski ve yeni kumaşlardan benim önümde hiçbir şey çalamaz!" diye iddia edip, bu sözü söyleyen kimseler ile rehin bağladı, ya'ni bahis tutuştu.

1697. Mutmı'ları onu çabuk daha harâretlendirdi. O rehin bağladı ve ağzını açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1697. Mutmı'ları onu daha çabuk hararetlendirdi. O rehin bağladı ve ağzını açtı.

"Mutmı", tatmin edici ve tamahlandırıcı demektir. Yani, bu konuda onu tamaha getirenler, terzinin hırsızlıktaki mahareti hakkında abartılı sözler söyleyip, Türk'ü daha fazla kızdırdılar ve teşvik ettiler. Türk hemen bahis tutuştu ve ağzını açıp dedi:

"Mutmı", ıtmâ' edici ve tama'landırıcı demektir. Ya'ni, bu bahiste onu tama'a getiriciler, terzinin hırsızlıktaki mahâreti hakkında mübâlağa edip, Türk'ü daha ziyâde kızdırdılar ve teşvik ettiler. Türk hemen bahis tutuştu ve ağzını açıp dedi:

1698. Ki: "Eğer o benim kumaşımı fen ile çalarsa, ben bu Arab atımı veririm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1698. Ki: "Eğer o benim kumaşımı hile ile çalarsa, ben bu Arap atımı veririm!"

Yani, "Eğer o terzi benim götüreceğim kumaşın bir miktarını hile ve düzen ile çalarsa, ben size bu bindiğim en iyi Arap atını veririm!"

Ya'ni, "Eğer o terzi benim götüreceğim kumaştan bir mikdârını fen ve hîle ile çalarsa, ben size bu bindiğim a'lâ Arab atını veririm!"

1699. "Ve eğer götürmeye kādir olmazsa, rehin için sizden ibtidâdan bir at alırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1699. "Ve eğer götürmeye gücü yetmezse, rehin olarak sizden baştan bir at alırım!"

Yani, "Siz baştan ortaya rehin ve öndil olarak bir at koyunuz. Eğer o terzi çalamazsa, ben de sizden bu koyduğunuz atı alayım!"

Ya'ni, "Sizde ibtidâdan ortaya rehin ve öndil (اوكدل) olarak bir at koyunuz. Eğer o terzi çalamazsa, ben de sizden bu koyduğunuz atı alayım!"

1700. Türk'ü o gece gussadan uyku götürmedi. Hırsızın hayali ile o muhâre-[1681]be etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1700. Türk'ü o gece kederden uyku tutmadı. Hırsızın hayali ile o muharebe etti.

"Hırâb", müfâale babının ikinci masdarıdır, "muharebe" demektir. Tutuştuğu bu konu üzerine Türk'ün kederden uykusu kaçtı. Sabaha kadar hırsız terzinin hayali ile muharebe etti.

"Hırâb", müfâale bâbının ikinci masdarıdır, “muhârebe" demektir. Tutuştuğu bu bahis üzerine Türk'ün gussadan uykusu kaçtı. Sabaha kadar hırsız terzinin hayâli ile muhârebe etti.

1701. Sabahleyin koltuğunun altına bir atlas vurdu; pazara ve o hîlekârın dükkânına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1701. Sabahleyin koltuğunun altına bir atlas koydu; pazara ve o hilekârın dükkânına gitti.

Farsçada "zeden" mastarı "vurmak" anlamına gelir. Fakat ifadenin gereği olarak Türk, onların bu sözlerine daha ziyade kızdı ve "O terzi, benim kendisine götüreceğim eski ve yeni kumaşlardan benim önümde hiçbir şey çalamaz!" diye iddia edip, bu sözü söyleyen kimseler ile rehin bağladı, yani iddiaya tutuştu.

"Fârisî'de "zeden" masdarı "vurmak" ma'nâsınadır. Fakat ibârenin îcâbı- Türk onların bu sözlerine daha ziyâde kızdı ve "O terzi benim kendisine götüreceğim eski ve yeni kumaşlardan benim önümde hiçbir şey çalamaz!" diye iddia edip, bu sözü söyleyen kimseler ile rehin bağladı, ya'ni bahis tutuştu.

1697. Mutmı'ları onu çabuk daha harâretlendirdi. O rehin bağladı ve ağzını açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1697. Mutmı'ları onu daha çabuk hararetlendirdi. O rehin bağladı ve ağzını açtı.

"Mutmı", tatmin edici ve tamahlandırıcı demektir. Yani, bu konuda onu tamaha getirenler, terzinin hırsızlıktaki mahareti hakkında abartılı sözler söyleyip, Türk'ü daha fazla kızdırdılar ve teşvik ettiler. Türk hemen bahis tutuştu ve ağzını açıp dedi:

"Mutmı", ıtmâ' edici ve tama'landırıcı demektir. Ya'ni, bu bahiste onu tama'a getiriciler, terzinin hırsızlıktaki mahâreti hakkında mübâlağa edip, Türk'ü daha ziyâde kızdırdılar ve teşvik ettiler. Türk hemen bahis tutuştu ve ağzını açıp dedi:

1698. Ki: "Eğer o benim kumaşımı fen ile çalarsa, ben bu Arab atımı veririm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1698. Ki: "Eğer o benim kumaşımı hile ile çalarsa, ben bu Arap atımı veririm!"

Yani, "Eğer o terzi benim götüreceğim kumaştan bir miktarını hile ve düzen ile çalarsa, ben size bu bindiğim en iyi Arap atını veririm!"

Ya'ni, "Eğer o terzi benim götüreceğim kumaştan bir mikdârını fen ve hî-le ile çalarsa, ben size bu bindiğim a'lâ Arab atını veririm!"

1699. "Ve eğer götürmeye kādir olmazsa, rehin için sizden ibtidâdan bir at alırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1699. "Ve eğer götürmeye gücü yetmezse, rehin için sizden başlangıçta bir at alırım!"

Yani, "Sizde başlangıçta ortaya rehin ve öndil (önceden verilen güvence) olarak bir at koyunuz. Eğer o terzi çalamazsa, ben de sizden bu koyduğunuz atı alayım!"

Ya'ni, "Sizde ibtidâdan ortaya rehin ve öndil (اوكدل) olarak bir at koyu-nuz. Eğer o terzi çalamazsa, ben de sizden bu koyduğunuz atı alayım!"

1700. Türk'ü o gece gussadan uyku götürmedi. Hırsızın hayali ile o muhâre-[1681] be etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1700. Türk'ü o gece kederden uyku tutmadı. Hırsızın hayali ile o muharebe etti.

"Hırâb", müfâale babının ikinci mastarıdır, "muharebe" demektir. Tutuştuğu bu konu üzerine Türk'ün kederden uykusu kaçtı. Sabaha kadar hırsız terzinin hayali ile muharebe etti.

"Hırâb", müfâale bâbının ikinci masdarıdır, “muhârebe" demektir. Tutuş-tuğu bu bahis üzerine Türk'ün gussadan uykusu kaçtı. Sabaha kadar hırsız terzinin hayâli ile muhârebe etti.

1701. Sabahleyin koltuğunun altına bir atlas vurdu; pazara ve o hîlekârın dük-kânına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1701. Sabahleyin koltuğunun altına bir atlas vurdu; pazara ve o hilekârın dükkânına gitti.

Farsçada "zeden" mastarı "vurmak" anlamına gelir. Fakat ifadenin gereğine göre türlü anlamlarda da kullanılabilir. Örneğin burada "atlasî zed der be-gal" ifadesi "koltuğuna bir atlas sıkıştırdı" diye tercüme edilir.

"Fârisî'de "zeden" masdarı "vurmak" ma'nâsınadır. Fakat ibârenin îcâbı- na göre türlü ma'nâlarda dahi kullanılabilir. Meselâ burada "atlasî zed der be-gal" ibâresi "koltuğuna bir atlas sıkıştırdı" diye tercüme olunur.

1702. Müteakiben ona harâretle selâm etti ve o üstâd yerinden sıçradı; ve onun terhibine dudak açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1702. Ardından ona hararetle selam verdi ve o üstat yerinden sıçradı; ve onun "hoş geldin"ine dudak açtı.

"Terhîb", "merhaba, hoş geldin!" demektir. Yani, Türk terzinin dükkânına geldiği zaman ona hararetle selam verdi ve o üstat olan terzi de derhal yerinden kalkıp ona, "Merhaba, hoş geldin, sefa geldin!" dedi.

"Terhîb", "merhaba, hoş geldin!" demektir. Ya'ni, Türk terzinin dükkânına geldiği vakit ona harâretle selâm verdi ve o üstâd olan terzi dahi derhal yerinden kalkıp ona, "Merhaba, hoş geldin, safâ geldin!" dedi.

1703. Onun gönlüne o, kendi muhabbetini ilkā için Türk'ün haddinden ziyade onu harâretli sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1703. Onun gönlüne o, kendi muhabbetini ilkā için Türk'ün haddinden ziyade onu harâretli sordu.

Terzi, Türk'e kendini sevdirmek için, haddinden ve mertebesinden fazla iltifat ederek hâlini ve hatırını sordu. Nasıl ki riyakârlar umdukları menfaate ulaşmak için bir kimseye haddinden fazla dalkavukluk ve iki yüzlülük ederler.

Terzi, Türk'e kendini sevdirmek için, haddinden ve mertebesinden ziyâde iltifat ederek hâlini ve hâtırını sordu. Nitekim riyâkârlar umdukları menfaate nâil olmak için bir kimseye haddinden fazla temelluk ve müdâhene ederler.

1704. Vaktaki ondan bir bülbül nevâsını gördü, İstanbul'a mensub olan atlası öne bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1704. O, terziden bülbül nağmesi gibi sözler işitince, İstanbul'a ait olan atlası öne sürdü.

"İstanbul", İstanbul şehrinin ismidir; "ya" ise aidiyet içindir. Yani, Türk, terziden bir bülbülün hoş ötüşüne benzeyen güzel sözleri dinlediği zaman, İstanbul şehrinin mamullerinden olan kıymetli atlas kumaşı terzinin önüne koydu ve onun tatlı diline bağlandı.

"İstenbul", İstanbul şehrinin ismidir; "ya" nisbet içindir. Ya'ni, Türk vaktâki terziden bir bülbülün latîf ötmesine benzeyen güzel sözleri dinledi, İstanbul şehri ma'mûlâtından olan kıymetli atlas kumaşı terzinin önüne bıraktı ve onun tatlı diline meclûb oldu.

1705. Dedi: "Bunu cenk gününün bir cübbesi olmak üzere göbeğimin aşağısı geniş ve yukarısı dar olarak kes!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1705. Dedi: "Bunu savaş gününün bir cübbesi olmak üzere göbeğimin aşağısı geniş ve yukarısı dar olarak kes!"

Türk terziye dedi ki: "Bu kumaştan bana savaş ve muharebe gününde giyilmek üzere bir cübbe biç! Cübbenin göbeğinden yukarı kısmı dar ve aşağı kısmı da geniş olsun!"

Türk terziye dedi ki: "Bu kumaştan bana cenk ve muhârebe gününde giyilmek üzere bir cübbe biç! Cübbenin göbeğinden yukarı kısmı dar ve aşağı kısmı da geniş olsun!

1706. "Yukarının dar olması cismi süslemek içindir; aşağısı geniş, ayağı tutmamak içindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1706. "Yukarının dar olması cismi süslemek içindir; aşağısı geniş, ayağı tutmamak içindir."

na göre türlü anlamlarda da kullanılabilir. Örneğin burada "atlasî zed der begal" ifadesi "koltuğuna bir atlas sıkıştırdı" diye tercüme edilir.

na göre türlü ma'nâlarda dahi kullanılabilir. Meselâ burada "atlasî zed der begal" ibâresi "koltuğuna bir atlas sıkıştırdı" diye tercüme olunur.

1702. Müteakiben ona harâretle selâm etti ve o üstâd yerinden sıçradı; ve onun terhibine dudak açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1702. Ardından ona hararetle selam verdi ve o üstat yerinden sıçradı; ve onun "hoş geldin"ine dudak açtı.

"Terhîb", "merhaba, hoş geldin!" demektir. Yani, Türk terzinin dükkânına geldiği zaman ona hararetle selam verdi ve o üstat olan terzi de derhal yerinden kalkıp ona, "Merhaba, hoş geldin, sefa geldin!" dedi.

"Terhîb", "merhaba, hoş geldin!" demektir. Ya'ni, Türk terzinin dükkânına geldiği vakit ona harâretle selâm verdi ve o üstâd olan terzi dahi derhal yerinden kalkıp ona, "Merhaba, hoş geldin, safâ geldin!" dedi.

1703. Onun gönlüne o, kendi muhabbetini ilkā için Türk'ün haddinden ziyade onu harâretli sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1703. Onun gönlüne o, kendi muhabbetini ilkā için Türk'ün haddinden ziyade onu harâretli sordu.

Terzi, Türk'e kendini sevdirmek için, haddinden ve mertebesinden fazla iltifat ederek hâlini ve hatırını sordu. Nasıl ki riyakârlar umdukları menfaate ulaşmak için bir kimseye haddinden fazla dalkavukluk ve iki yüzlülük ederler.

Terzi, Türk'e kendini sevdirmek için, haddinden ve mertebesinden ziyâde iltifat ederek hâlini ve hâtırını sordu. Nitekim riyâkârlar umdukları menfaate nâil olmak için bir kimseye haddinden fazla temelluk ve müdâhene ederler.

1704. Vaktaki ondan bir bülbül nevâsını gördü, İstanbul'a mensub olan atlası öne bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1704. O, bir bülbülün sesini ondan gördüğü zaman, İstanbul'a ait olan atlası öne bıraktı.

"İstenbul", İstanbul şehrinin ismidir; "yâ" nispet içindir. Yani, Türk terziden bir bülbülün hoş ötüşüne benzeyen güzel sözleri dinlediği zaman, İstanbul şehrinin mamullerinden olan kıymetli atlas kumaşı terzinin önüne bıraktı ve onun tatlı diline hayran oldu.

"İstenbul", İstanbul şehrinin ismidir; "yâ" nisbet içindir. Ya'ni, Türk vaktâki terziden bir bülbülün latîf ötmesine benzeyen güzel sözleri dinledi, İstanbul şehri ma'mûlâtından olan kıymetli atlas kumaşı terzinin önüne bıraktı ve onun tatlı diline meclûb oldu.

1705. Dedi: "Bunu cenk gününün bir cübbesi olmak üzere göbeğimin aşağısı geniş ve yukarısı dar olarak kes!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1705. Dedi: "Bunu savaş gününün bir cübbesi olmak üzere göbeğimin aşağısı geniş ve yukarısı dar olarak kes!"

Türk terziye dedi ki: "Bu kumaştan bana savaş ve muharebe gününde giyilmek üzere bir cübbe biç! Cübbenin göbeğinden yukarı kısmı dar ve aşağı kısmı da geniş olsun!"

Türk terziye dedi ki: "Bu kumaştan bana cenk ve muhârebe gününde giyilmek üzere bir cübbe biç! Cübbenin göbeğinden yukarı kısmı dar ve aşağı kısmı da geniş olsun!

1706. "Yukarının dar olması cismi süslemek içindir; aşağısı geniş, ayağı tutmamak içindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1706. "Yukarının dar olması cismi süslemek içindir; aşağısı geniş, ayağı tutmamak içindir."

Cübbenin yukarı kısmının dar olması, bedenimin yukarı kısmını süslemek ve güzel göstermek içindir; ve aşağı kısmının geniş olması da savaş esnasında ayakların hareketinin serbest kalması içindir.

Cübbenin yukarı kısmının dar olması, cismimin yukarı kısmını süslemek ve güzel göstermek içindir; ve aşağı kısmının geniş olması da muhârebe esnâsında ayakların hareketi serbest kalmak içindir.

1707. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, ey sevgili! Onun kabûlünde elini göz üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1707. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, ey sevgili! Onun kabûlünde elini göz üzerine koydu.

Terzi, "Ey sevgili müşterim! Sana istediğin gibi birçok hizmetler edeyim!" dedi; ve Türk'ün isteğini kabul etme hususunda "emrin baş göz üzerinedir" demek işaretini içermek üzere elini gözü üzerine koydu.

Terzi, "Ey sevgili müşterîm! Sana istediğin gibi birçok hizmetler edeyim!" dedi; ve Türk'ün murâdını kabûl hususunda "emrin baş göz üzerinedir" demek işaretini mutazammın olmak üzere elini gözü üzerine koydu.

1708. Müteakiben ölçtü ve işin yüzünü gördü. Ondan sonra dudağı feşâra açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1708. Ondan sonra ölçtü ve işin yüzünü gördü. Ondan sonra dudağını hezeyana açtı.

"Dîden rûy-i kâr", işin çıkar tarafını görmekten kinayedir. Bundan maksat, cübbeyi yapmakla birlikte çalma işinin çıkar tarafını görmektir. "Feşâr", hezeyan ve anlamsız sözlerdir. Yani, ondan sonra terzi atlası ölçtü ve bu kumaştan ne kadar çalmanın mümkün olduğunu gördü ve anladı. Ondan sonra da birtakım anlamsız ve gereksiz sözler söylemeye ve Türk'ün fikrini bunlarla meşgul etmeye başladı.

"Dîden rûy-i kâr", işin çıkar tarafını görmekten kinâyedir. Bundan murâd, cübbeyi yapmakla beraber çalmak işinin çıkar tarafını görmektir. “Feşâr", hezeyân ve ma'nâsız sözler. Ya'ni, müteâkıben terzi atlası ölçtü ve bu kumaştan ne kadar çalmak mümkin olduğunu gördü ve anladı. Ondan sonra da birtakım ma'nâsız ve zâid sözler söylemeye ve Türk'ün fikrini bunlar ile meşgûl etmeye başladı.

1709. Diğer beylerin hikâyelerinden ve o cemaatin keremlerinden ve atalarından bahsetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. Diğer beylerin hikâyelerinden ve o topluluğun cömertliklerinden ve bağışlarından bahsetti.

Yani, kendi zamanındaki beylerin hâllerinden değil, geçmiş zamanda yaşamış diğer beylerin hikâyelerinden ve o beyler topluluğunun cömertliklerinden ve bağışlarından bahsederek onları övdü.

Ya'ni, zamânındaki beylerin hallerinden değil, geçmiş zamanda olan diğer beylerin hikâyelerinden ve o beyler cemaatin keremlerinden ve atâlarından bahsederek onları medh etti.

1710. Ve bahîllerden ve onların tahşîrlerinden dahi gülme için o nişan verdi. [1691]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1710. Ve cimrilerden ve onların kötülenmelerinden de gülmek için o işaret verdi.

"Tahşîr", "her şeyin kötüsü" anlamına gelen "huşâre"den türemiş bir mastar olup, "kötülemek ve aşağılamak" demektir. Bazı nüshalarda "tahsîr" geçmektedir; bu da "helak ve noksan" anlamına gelir. Bazı nüshalarda ise "taksîr" geçmektedir. Yani, cimri olanlardan ve onları kötülemekten veya onların zarara ve noksana "Cübbenin yukarı kısmının dar olması, bedenimin yukarı kısmını süslemek ve güzel göstermek içindir; ve aşağı kısmının geniş olması da savaş esnasında ayakların hareketinin serbest kalması içindir."

"Tahşîr", "her şeyin kötüsü" ma'nâsına olan "huşâre"den masdar olup, "kötülemek ve aşağılamak" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tahsîr" vâki'dir; "helâk ve noksan" demektir. Ba'zı nüshalarda da "taksîr" vâki'dir. Ya'ni, hasîs olanlardan ve onları kötülemekten veyâhud onların ziyâna ve noksâna "Cübbenin yukarı kısmının dar olması, cismimin yukarı kısmını süslemek ve güzel göstermek içindir; ve aşağı kısmının geniş olması da muhârebe esnâsında ayakların hareketi serbest kalmak içindir."

1707. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, ey sevgili! Onun kabûlünde elini göz üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1707. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, ey sevgili! Onun kabûlünde elini göz üzerine koydu.

Terzi, "Ey sevgili müşterim! Sana istediğin gibi birçok hizmetler edeyim!" dedi; ve Türk'ün isteğini kabul etme hususunda "emrin baş göz üzerinedir" demek işaretini içermek üzere elini gözü üzerine koydu.

Terzi, "Ey sevgili müşterîm! Sana istediğin gibi birçok hizmetler edeyim!" dedi; ve Türk'ün murâdını kabûl hususunda "emrin baş göz üzerinedir" demek işaretini mutazammın olmak üzere elini gözü üzerine koydu.

1708. Müteakiben ölçtü ve işin yüzünü gördü. Ondan sonra dudağı feşâra açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1708. Sonra ölçtü ve işin yüzünü gördü. Ondan sonra dudağı hezeyana açtı.

"Dîden rûy-i kâr", işin çıkar tarafını görmekten kinayedir. Bundan maksat, cübbeyi yapmakla birlikte çalma işinin çıkar tarafını görmektir. "Feşâr", hezeyan ve anlamsız sözler demektir. Yani, sonra terzi atlası ölçtü ve bu kumaştan ne kadar çalmanın mümkün olduğunu gördü ve anladı. Ondan sonra da birtakım anlamsız ve gereksiz sözler söylemeye ve Türk'ün zihnini bunlarla meşgul etmeye başladı.

"Dîden rûy-i kâr", işin çıkar tarafını görmekten kinâyedir. Bundan murâd, cübbeyi yapmakla beraber çalmak işinin çıkar tarafını görmektir. “Feşâr", hezeyân ve ma'nâsız sözler. Ya'ni, müteâkıben terzi atlası ölçtü ve bu kumaştan ne kadar çalmak mümkin olduğunu gördü ve anladı. Ondan sonra da birtakım ma'nâsız ve zâid sözler söylemeye ve Türk'ün fikrini bunlar ile meşgül etmeye başladı.

1709. Diğer beylerin hikâyelerinden ve o cemaatin keremlerinden ve atalarından bahsetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. Diğer beylerin hikâyelerinden ve o topluluğun cömertliklerinden ve bağışlarından bahsetti.

Yani, kendi zamanındaki beylerin hâllerinden değil, geçmiş zamanda yaşamış diğer beylerin hikâyelerinden ve o beyler topluluğunun cömertliklerinden ve bağışlarından bahsederek onları övdü.

Ya'ni, zamânındaki beylerin hallerinden değil, geçmiş zamanda olan diğer beylerin hikâyelerinden ve o beyler cemaatin keremlerinden ve atâlarından bahsederek onları medh etti.

1710. Ve bahîllerden ve onların tahşîrlerinden dahi gülme için o nişan verdi. [1691]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1710. Ve cimrilerden ve onların kötülenmelerinden de gülmek için o işaret verdi.

"Tahşîr", "her şeyin kötüsü" anlamına gelen "huşâre"den türemiş bir mastar olup, "kötülemek ve aşağılamak" demektir. Bazı nüshalarda "tahsîr" geçmektedir; bu da "helak ve noksan" anlamına gelir. Bazı nüshalarda ise "taksîr" geçmektedir. Yani, cimri olanlardan ve onları kötülemekten veya onların zarara ve noksanlığa düşmelerinden veya kusurlarından bahsederdi. Gülmek için de onların gülünç hallerinden işaret verirdi.

"Tahşîr", "her şeyin kötüsü" ma'nâsına olan "huşâre"den masdar olup, "kötülemek ve aşağılamak" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tahsîr" vâki'dir; "helâk ve noksan" demektir. Ba'zı nüshalarda da "taksîr" vâki'dir. Ya'ni, hasîs olanlardan ve onları kötülemekten veyâhud onların ziyâna ve noksâna düşmelerinden veyâhud taksîrlerinden hikâye ederdi. Gülmek için dahi onların gülünç hallerinden nişân verir idi.

1711. Ateş gibi makası dışarıya çıkardı; dudağı efsane ve füsûn ile dolu olarak keserdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1711. Ateş gibi makası dışarıya çıkardı; dudağı efsane ve füsûn (büyü, sihir) ile dolu olarak keserdi.

Müşteriyi ateş gibi yakıcı olan makası dışarıya çıkardı. Bir taraftan kumaşı keser ve biçerdi, bir taraftan da ağzı masallar ve büyüler ile dolu idi.

"Müşterîyi ateş gibi yakıcı olan makası dışarıya çıkardı. Bir taraftan kumaşı keser ve biçerdi, bir taraftan dahi, ağzı masallar ve efsûnlar ile dolu idi.

1712. Türk'ü hikâyeden gülme tuttu; o zaman onun dar gözü bağlanmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1712. Türk'ü hikâyeden gülme tuttu; o zaman onun dar gözü bağlanmış oldu.

Terzinin gülünç hikâyesinden dolayı Türk'ü gülme tuttu. Zâten gözü küçük ve dar idi. Gülerken yanaklarının kabarması üzerine gözleri büsbütün kapandı.

Terzinin gülünç hikâyesinden dolayı Türk'ü gülme tuttu. Zâten gözü küçük ve dar idi. Gülerken yanaklarının kabarması üzerine gözleri büsbütün kapandı.

1713. Bir parça çaldı ve onu baldırının altında Hak'dan gayrı bütün dirilerden gizli etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1713. Bir parça çaldı ve onu baldırının altında Hak'tan başka bütün dirilerden gizli etti.

Terzi, Türk'ün gözünün kapanmasından faydalanarak kumaşın bir parçasını kesip çaldı ve hemen eteğini açıp baldırının altına sıkıştırdı. Sürekli diri olan Yüce Allah'tan başka diri olan kimselerin gözlerinden sakladı. düşmelerinden veya kusurlarından bahsederdi. Gülmek için dahi onların gülünç hallerinden işaret verirdi.

Terzi, Türk'ün gözünün kapanmasından bilistifâde kumaşın bir parçasını kırpıp çaldı ve derhâl eteğini açıp baldırının altına sıkıştırdı. Dâimâ hay olan Hak Teâlâ hazretlerinden gayrı diri olan kimselerin gözlerinden sakladı. düşmelerinden veyâhud taksîrlerinden hikâye ederdi. Gülmek için dahi onların gülünç hallerinden nişân verir idi.

1711. Ateş gibi makası dışarıya çıkardı; dudağı efsane ve füsûn ile dolu olarak keserdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1711. Ateş gibi makası dışarıya çıkardı; dudağı efsane ve efsun ile dolu olarak keserdi.

Müşteriyi ateş gibi yakıcı olan makası dışarıya çıkardı. Bir taraftan kumaşı keser ve biçerdi, bir taraftan da ağzı masallar ve efsunlar ile dolu idi.

"Medâhik", "gülme" anlamına gelen "dıhk" kelimesinin çoğuludur. "Çeşm-i teng"den kastedilen, göz çukurunun darlığıdır. Çünkü Moğol taifesinden olan Türklerin gözleri küçük ve dar olur.

"Müşterîyi ateş gibi yakıcı olan makası dışarıya çıkardı. Bir taraftan kumaşı keser ve biçerdi, bir taraftan dahi, ağzı masallar ve efsûnlar ile dolu idi.

"Medâhik", "gülme" ma'nâsına olan "dıhk" kelimesinin cem'idir. "Çeşm-i teng"den murâd, göz çukurunun darlığıdır. Zîrâ Moğol tâifesinden olan Türklerin gözleri küçük ve dar olur.

## Terzinin Türk'e gülünç sözler söylemesi ve gülmenin kuvvetinden onun iki dar gözünün bağlanması ve terzinin fırsat bulması

1712. Türk'ü hikâyeden gülme tuttu; o zaman onun dar gözü bağlanmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1712. Türk'ü hikâyeden gülme tuttu; o zaman onun dar gözü bağlanmış oldu.

Terzinin gülünç hikâyesinden dolayı Türk'ü gülme tuttu. Zâten gözü küçük ve dar idi. Gülerken yanaklarının kabarması üzerine gözleri büsbütün kapandı.

Terzinin gülünç hikâyesinden dolayı Türk'ü gülme tuttu. Zâten gözü küçük ve dar idi. Gülerken yanaklarının kabarması üzerine gözleri büsbütün kapandı.

1713. Bir parça çaldı ve onu baldırının altında Hak'dan gayrı bütün dirilerden gizli etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1713. Bir parça çaldı ve onu baldırının altında Hak'tan başka bütün dirilerden gizli etti.

Terzi, Türk'ün gözünün kapanmasından faydalanarak kumaşın bir parçasını kırpıp çaldı ve hemen eteğini açıp baldırının altına sıkıştırdı. Sürekli diri olan Yüce Allah'tan başka diri olan kimselerin gözlerinden sakladı.

Terzi, Türk'ün gözünün kapanmasından bilistifade kumaşın bir parçasını kırpıp çaldı ve derhal eteğini açıp baldırının altına sıkıştırdı. Dâimâ hay olan Hak Teâlâ hazretlerinden gayrı diri olan kimselerin gözlerinden sakladı.

1714. Hak onu görür idi; fakat Settar huyludur. Lakin hadden götürür isen gammaz odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1714. Hak onu görür idi; fakat Settar huyludur. Lakin hadden götürür isen gammaz odur.

Yüce Allah, Mü'min suresinin 44. ayetinde beyan buyurulduğu üzere, yani "Muhakkak Yüce Allah kullarını görücüdür" ayet-i kerimesinde açıklandığı gibi, terzinin bu fiilini ve terziyi görür idi. Fakat "Settâr" (ayıpları örten) ism-i şerifinin gereği olarak örter idi; ve bütün kulların fiilleri hakkında da Settâr isminin tecellisi böyledir. Fakat zulüm ve tecavüzü haddinden fazla yaparsan, gammaz (açığa çıkaran) da odur; ve o fiili bir şekilde ortaya çıkarıp kulları rezil eden de yine Yüce Allah'tır. Nasıl ki üçüncü cildin 2477 numaralı beytinde de "Hakk'ın hilmi (yumuşaklığı) muvâsâlar (teselliler) eder, lakin haddini aştığı vakit açığa çıkarır" buyurulmuş idi.

Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ (Mü'min, 40/44) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ kullarını görücüdür" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, terzinin bu fiilini ve terziyi görür idi. Fakat "Settâr" ism-i şerîfinin îcâbı olarak örter idi; ve bilcümle kulların ef'âli hakkında da tecellî-i Settârî'si böyledir. Fakat zulüm ve tecâvüzü hadden ziyâde yapar isen, gammâz da odur; ve o fiili bir sûretle meydâna çıkarıp kulları terzîl eden de yine Hak Teâlâ'dır. Nitekim III. cildin 2477 numaralı beytinde de حلم حق گر چه مواساها كند. ليك چون از حد بشد پیدا کند [ya'ni "Hakk'ın hilmi muvâsâlar eder, lâkin hadden gittiği vakit ızhâr eder"] buyurulmuş idi.

1715. Türk onun efsanesinin lezzetinden, onun evvelce olan da'vâsı gönülden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1715. Türk onun efsanesinin lezzetinden, onun evvelce olan davası gönülden gitti.

Yani, Türk, terzinin söylediği gülünç hikâyenin lezzetinden mest oldu ve daha önce, "Bu terzi benden bir şey çalamaz, iddiaya girerim!" diye iddia etmesi gönlünden gitti ve Arap atını iddiaya koyduğunu unuttu.

Ya'ni, Türk, terzinin söylediği gülünç hikâyenin lezzetinden mest oldu ve evvelce, “Bu terzi benden bir şey çalamaz, bahis tutuşurum!" diye da'vâ etmesi gönlünden gitti ve Arab atını bahse koyduğunu unuttu.

1716. Nenin atlası, nenin da'vâsı, nenin rehini? Ey büyük kardeş, Türk latîfe içinde sermesttir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1716. Neyin atlası, neyin davası, neyin rehini? Ey büyük kardeş, Türk latife içinde sarhoştur.

Bazı nüshalarda birinci mısradaki ifadeler izafet terkibi olmayıp اطلسی چه دعوی چه رهن چه şeklinde yer almaktadır. Anlamı "Ey büyük kardeş, bir atlas nedir? Bir dava nedir? Rehin nedir?" Bu hikâyelerin zevki esnasında bunların hiçbir değeri kalmamıştır. Türk, latifenin zevki içinde sarhoş olmuş, bunları tamamen unutmuştur. "Eçî", büyük kardeş anlamına gelir.

Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki ibâreler terkîb-i izafi olmayıp اطلسی چه دعوی چه رهن چه sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı "Ey büyük kardeş, bir atlas nedir? Bir da'vâ nedir? Rehin nedir?" Bu hikâyelerin zevki esnasında bunların hiçbir kıymeti kalmamıştır. Türk latîfenin zevki içinde sarhoş olmuş, bunları kâmilen unutmuştur. "Eçî", büyük kardeş ma'nâsınadır.

1717. Türk, “Huda için latîfe söyle ki, o bana muğtedâ oldu!" diye ona yalvardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1717. Türk, "Allah için latife söyle ki, o bana gıda oldu!" diye ona yalvardı.

"Muğteda", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup, "gıda olunmuş" demektir. Yani, Türk, terziye "Allah için hoş bir hikâye söyle! Çünkü bu hikâye bana vaktin fikrî gıdası oldu ve gönlüm açıldı!" diye yalvardı.

"Muğteda", ism-i mef'ûl olup, "gıdâ olunmuş” demektir. Ya'ni, Türk, terziye "Allah için latîf hikâye söyle! Zîrâ bu hikâye bana vaktin gıdâ-yı fikri oldu ve gönlüm açıldı!" diye yalvardı.

1714. Hak onu görür idi; fakat Settar huyludur. Lakin hadden götürür isen gammaz odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1714. Hak onu görürdü; fakat Settar (ayıpları örten) huyludur. Lakin haddini aşarsan gammaz (açığa vuran) odur.

Yüce Allah, "Muhakkak Allah Teâlâ kullarını görücüdür" (Mü'min, 40/44) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, terzinin bu fiilini ve terziyi görürdü. Fakat "Settar" ism-i şerifinin gereği olarak örterdi; ve bütün kulların fiilleri hakkında da Settar isminin tecellisi böyledir. Fakat zulüm ve tecavüzü haddinden fazla yaparsan, gammaz da odur; ve o fiili bir suretle meydana çıkarıp kulları rezil eden de yine Yüce Allah'tır. Nitekim III. cildin 2477 numaralı beytinde de "Hakk'ın hilmi (yumuşaklığı) muvasalar (yardımlar) eder, lakin haddini aştığı vakit (onu) açığa çıkarır" buyurulmuştu.

Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ (Mü'min, 40/44) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ kul-larını görücüdür" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, terzinin bu fiilini ve terziyi görür idi. Fakat "Settâr" ism-i şerîfinin îcâbı olarak örter idi; ve bilcümle kulların ef'âli hakkında da tecellî-i Settârî'si böyledir. Fakat zulüm ve tecâvüzü hadden ziyâde yapar isen, gammâz da odur; ve o fiili bir sûretle meydâna çıkarıp kulları terzîl eden de yine Hak Teâlâ'dır. Nitekim III. cildin 2477 numaralı beytinde de حلم حق گر چه مواساها كند. ليك چون از حد بشد پيدا كند [ya'ni "Hakk'ın hilmi muvâsâlar eder, lâkin hadden gittiği vakit ızhâr eder"] buyurulmuş idi.

1715. Türk onun efsanesinin lezzetinden, onun evvelce olan da'vâsı gönülden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1715. Türk onun efsanesinin lezzetinden, onun evvelce olan davası gönülden gitti.

Yani, Türk, terzinin söylediği gülünç hikâyenin lezzetinden mest oldu ve daha önce, "Bu terzi benden bir şey çalamaz, iddiaya girerim!" diye iddia etmesi gönlünden gitti ve Arap atını iddiaya koyduğunu unuttu.

Ya'ni, Türk, terzinin söylediği gülünç hikâyenin lezzetinden mest oldu ve evvelce, “Bu terzi benden bir şey çalamaz, bahis tutuşurum!" diye da'vâ etmesi gönlünden gitti ve Arab atını bahse koyduğunu unuttu.

1716. Nenin atlası, nenin da'vâsı, nenin rehini? Ey büyük kardeş, Türk latîfe içinde sermesttir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1716. Neyin atlası, neyin davası, neyin rehini? Ey büyük kardeş, Türk latife (şaka) içinde sarhoştur.

Bazı nüshalarda birinci mısradaki ifadeler izafet terkibi (tamlaması) olmayıp "اطلسی چه دعوی چه رهن چه" şeklinde yer almaktadır. Anlamı "Ey büyük kardeş, bir atlas nedir? Bir dava nedir? Rehin nedir?" Bu hikâyelerin zevki esnasında bunların hiçbir kıymeti kalmamıştır. Türk, latifenin zevki içinde sarhoş olmuş, bunları tamamen unutmuştur. "Eçî", büyük kardeş anlamına gelir.

Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki ibâreler terkîb-i izâfî olmayıp اطلسی چه دعوی چه رهن چه sûretinde vâki'dir. Ma'nâsı "Ey büyük kardeş, bir atlas nedir? Bir da'vâ nedir? Rehin nedir?" Bu hikâyelerin zevki esnasında bunların hiçbir kıymeti kalmamıştır. Türk latîfenin zevki içinde sarhoş olmuş, bunları kâmilen unutmuştur. "Eçî", büyük kardeş ma'nâsınadır.

1717. Türk, “Hudâ için latîfe söyle ki, o bana muğtedâ oldu!" diye ona yalvardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1717. Türk, "Allah için latife söyle ki, o bana gıda oldu!" diye ona yalvardı.

"Muğtedâ", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup, "gıda olunmuş" demektir. Yani, Türk, terziye "Allah için latif hikâye söyle! Çünkü bu hikâye bana vaktin fikrî gıdası oldu ve gönlüm açıldı!" diye yalvardı.

"Muğtedâ", ism-i mef'ûl olup, "gıdâ olunmuş” demektir. Ya'ni, Türk, terziye "Allah için latîf hikâye söyle! Zîrâ bu hikâye bana vaktin gıdâ-yı fikri oldu ve gönlüm açıldı!" diye yalvardı.

1718. O hílekâr gülünç bir latîfe söyledi ki, o kahkahadan arkası üzerine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1718. O hilekâr, gülünç bir latife söyledi ki, o kahkahadan sırtüstü düştü.

1719. Atlasın bir parçasını çabuk şalvarın uçkurluğuna soktu. Gafil olan Türk latif mudhikeler emerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1719. Atlasın bir parçasını çabuk şalvarın uçkurluğuna soktu. Gafil olan Türk latif güldürücü sözler emerdi.

"Sebük", hafif ve çabuk anlamlarındadır. "Nife", don ve şalvar uçkurluğu demektir (Burhân). Yani, Türk kahkahadan sırtüstü düştüğü zaman, terzi atlastan bir parça daha kesip çabuk donunun uçkurluğuna sıkıştırıp sakladı. Halbuki gafil olan Türk latif güldürücü sözleri emerdi. "Mezîden", emmek demektir.

"Sebük", hafif ve çabuk ma'nâlarınadır. "Nife", don ve şalvar uçkurluğu demektir (Burhân). Ya'ni, Türk kahkahadan arkası üstüne düştüğü vakit, terzi atlastan bir parça daha kesip çabuk donunun uçkurluğuna sıkıştırıp sakladı. Halbuki gafil olan Türk latîf mudhikeleri emerdi. "Mezîden", emmek demektir.

1720. Hata Türk'ü böylece üçüncü def'a, "Huda için bir latîfe söyle!" dedi. [1701]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1720. Hata Türk'ü böylece üçüncü defa, "Allah için bir latîfe söyle!" dedi.

Hata memleketinin Türk'ü terziye yine böylece üçüncü defa olarak, "Allah için bir latîfe söyle!" diye yalvardı.

Hatâ memleketinin Türk'ü terziye yine böylece üçüncü defa olarak, "Allah için bir latîfe söyle!" diye yalvardı.

1721. O iki def'adan daha gülünç bir latîfe söyledi. O bu Türk'ü külliyyen şikâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1721. O iki defadan daha gülünç bir latife söyledi. O bu Türk'ü külliyen şikâr etti.

Terzi, evvelce söylediği iki gülünç hikâyeden daha gülünç bir latife söyledi ve bu Türk'ü tamamıyla avladı ve gönlünü kendine çekti.

Terzi evvelce söylediği iki gülünç hikâyeden daha gülünç bir latîfe söyledi ve bu Türk'ü tamâmiyle avladı ve gönlünü kendine celb etti.

1722. Gözü bağlanmış, aklı sıçramış, hayrete düşürülmüş; müddaî olan Türk kahkahadan sarhoş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1722. Gözü bağlanmış, aklı sıçramış, hayrete düşürülmüş; iddia sahibi olan Türk kahkahadan sarhoş!

Gözü kapanmış, aklı yerinden gitmiş, terzi tarafından hayrete düşürülmüş olan ve avlanmayacağını iddia eden Türk, kahkahadan sarhoş bir hâle gelmiştir.

Gözü kapanmış, aklı yerinden gitmiş, terzi tarafından hayrete düşürülmüş olan ve avlanmayacağını da'vâ eden Türk kahkahadan sarhoş bir hâle gelmiştir.

1723. Müteakiben cübbeden üçüncü def'a parça çaldı. Zîrâ onun gülmesinden geniş meydân buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1723. Ardından cübbeden üçüncü defa parça çaldı. Çünkü onun gülmesinden geniş bir fırsat buldu.

1718. O hílekâr gülünç bir latîfe söyledi ki, o kahkahadan arkası üzerine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1718. O hilekâr, gülünç bir latife söyledi ki, o kahkahadan sırtüstü düştü.

1719. Atlasın bir parçasını çabuk şalvarın uçkurluğuna soktu. Gafil olan Türk latif mudhikeler emerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1719. Atlasın bir parçasını çabuk şalvarın uçkurluğuna soktu. Gafil olan Türk latif güldürücü sözler emerdi.

"Sebük", hafif ve çabuk anlamlarındadır. "Nife", don ve şalvar uçkurluğu demektir (Burhan). Yani, Türk kahkahadan sırt üstü düştüğü zaman, terzi atlastan bir parça daha kesip çabuk donunun uçkurluğuna sıkıştırıp sakladı. Halbuki gafil olan Türk latif güldürücü sözler emerdi. "Mezîden", emmek demektir.

“Sebük”, hafif ve çabuk ma'nâlarınadır. “Nife”, don ve şalvar uçkurluğu demektir (Burhân). Ya'ni, Türk kahkahadan arkası üstüne düştüğü vakit, terzi atlastan bir parça daha kesip çabuk donunun uçkurluğuna sıkıştırıp sakladı. Halbuki gafil olan Türk latîf mudhikeleri emerdi. “Mezîden”, emmek demektir.

1720. Hatâ Türk'ü böylece üçüncü def'a, "Huda için bir latîfe söyle!" dedi. [1701]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1720. Hatâ Türk'ü böylece üçüncü defa, "Allah için bir latîfe söyle!" dedi.

Hatâ memleketinin Türk'ü terziye yine böylece üçüncü defa olarak, "Allah için bir latîfe söyle!" diye yalvardı.

Hatâ memleketinin Türk'ü terziye yine böylece üçüncü defa olarak, "Allah için bir latîfe söyle!" diye yalvardı.

1721. O iki def'adan daha gülünç bir latîfe söyledi. O bu Türk'ü külliyyen şikâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1721. O iki defadan daha gülünç bir latife söyledi. O bu Türk'ü külliyen şikâr etti.

Terzi, evvelce söylediği iki gülünç hikâyeden daha gülünç bir latife söyledi ve bu Türk'ü tamamıyla avladı ve gönlünü kendine çekti.

Terzi evvelce söylediği iki gülünç hikâyeden daha gülünç bir latîfe söyledi ve bu Türk'ü tamâmiyle avladı ve gönlünü kendine celb etti.

1722. Gözü bağlanmış, aklı sıçramış, hayrete düşürülmüş; müddaî olan Türk kahkahadan sarhoş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1722. Gözü bağlanmış, aklı sıçramış, hayrete düşürülmüş; iddia sahibi olan Türk kahkahadan sarhoş!

Gözü kapanmış, aklı yerinden gitmiş, terzi tarafından hayrete düşürülmüş olan ve avlanmayacağını iddia eden Türk, kahkahadan sarhoş bir hâle gelmiştir.

Gözü kapanmış, aklı yerinden gitmiş, terzi tarafından hayrete düşürülmüş olan ve avlanmayacağını da'vâ eden Türk kahkahadan sarhoş bir hâle gelmiştir.

1723. Müteakiben cübbeden üçüncü def'a parça çaldı. Zîrâ onun gülmesinden geniş meydân buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1723. Ardından cübbeden üçüncü defa parça çaldı. Çünkü onun gülmesinden geniş bir fırsat buldu.

1724. Vaktaki Hatâ Türk'ü dördüncü def'a o üstâddan latîfe diledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1724. O Türk Hatâlı, dördüncü defa o ustadan latife dilediği vakit.

"İktiza", dilemek demektir.

"İktiza", dilemek demektir.

## Üstâdın o Türk'e merhamete gelmesi

1725. Üstâda onun üzerine merhamet geldi. Fenni ve zulmü bâkîde etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1725. Üstada onun üzerine merhamet geldi. Fenni ve zulmü bâkîde etti.

Üstad terzinin Türk'e merhameti geldi. Onun dördüncü hikâyeyi talep etmede ısrarı üzerine acıdı. Artık atlastan parça çalmadı. Hilesini ve zulmünü, cübbeyi tamamen biçtikten sonra artakalan çaldığı parçalar hakkında yaptı ve onlara sınırlı kıldı.

Üstâd terzinin Türk'e merhameti geldi. Onun dördüncü hikâyeyi talebde ısrârı üzerine acıdı. Artık atlastan parça çalmadı. Hîlesini ve zulmünü, cübbe-yi tamâm biçtikten sonra bâkî kalan çaldığı parçalar hakkında yaptı ve onlara münhasır kıldı.

1726. Dedi: "Bu meftûn buna harîs oldu. Bî-haber ki, bu ne ziyan ve gabîndir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1726. Dedi: "Bu tutkun buna düşkün oldu. Habersiz ki, bu ne zarar ve aldanmadır!"

"Mûli", düşkün demektir; "gabîn", görüşü ve düşüncesi gevşek ve zayıf olan kimse demektir. Terzi içinden kendi kendine dedi: "Bu tutkun olan Türk, bu latifeye ve hikâyeye düşkün oldu. Haberi yoktur ki, bu hikâyeyi dinlemede ne zarar vardır; ve kendisi gevşek ve zayıf fikirli kimsedir, yani ne zarardan ne de kendisinden haberi yoktur!"

"Mûli", harîs demektir; "gabîn", re'yi ve fikri gevşek ve zayıf olan kimse demektir. Terzi içinden kendi kendine dedi: "Bu meftûn olan Türk, bu latîfeye ve hikâyeye harîs oldu. Haberi yoktur ki, bu hikâye dinlemede ne zarar vardır; ve kendisi gevşek ve zayıf fikirli kimsedir, ya'ni ne hasârdan ve ne de kendisinden haberi yoktur!"

1727. O, "Hudâ için bana hikâye söyle!" diye üstâda bûse saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1727. O, "Allah için bana hikâye söyle!" diye ustaya öpücükler saçtı.

Türk, "Allah için bana hikâye söyle!" diye usta terzinin yüzünü gözünü öperek yalvardı ve öpücükler saçtı.

Türk, "Allah için bana hikâye söyle!" diye üstâd terzinin yüzünü gözünü öperek yalvardı ve öpücükler saçtı.

1724. Vaktaki Hatâ Türk'ü dördüncü def'a o üstâddan latîfe diledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1724. O Türk Hatâlı, dördüncü defa o ustadan latife dilediği vakit.

"İktiza", dilemek demektir.

"İktiza", dilemek demektir.

## Üstâdın o Türk'e merhamete gelmesi

1725. Üstâda onun üzerine merhamet geldi. Fenni ve zulmü bâkîde etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1725. Üstada onun üzerine merhamet geldi. Fenni ve zulmü bâkîde etti.

Üstat terzinin Türk'e merhameti geldi. Onun dördüncü hikâyeyi talep etmede ısrarı üzerine acıdı. Artık atlastan parça çalmadı. Hilesini ve zulmünü, cübbeyi tamamen biçtikten sonra artakalan çaldığı parçalar hakkında yaptı ve onlara sınırlı kıldı.

Üstâd terzinin Türk'e merhameti geldi. Onun dördüncü hikâyeyi talebde ısrârı üzerine acıdı. Artık atlastan parça çalmadı. Hîlesini ve zulmünü, cübbeyi tamâm biçtikten sonra bâkî kalan çaldığı parçalar hakkında yaptı ve onlara münhasır kıldı.

1726. Dedi: "Bu meftûn buna harîs oldu. Bî-haber ki, bu ne ziyan ve gabîndir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1726. Dedi: "Bu tutkun buna düşkün oldu. Habersiz ki, bu ne zarar ve aldanmadır!"

"Mûli", düşkün demektir; "gabîn", görüşü ve düşüncesi gevşek ve zayıf olan kimse demektir. Terzi içinden kendi kendine dedi: "Bu tutkun olan Türk, bu latifeye ve hikâyeye düşkün oldu. Haberi yoktur ki, bu hikâyeyi dinlemede ne zarar vardır; ve kendisi gevşek ve zayıf fikirli kimsedir, yani ne zarardan ne de kendisinden haberi yoktur!"

"Mûli", harîs demektir; "gabîn", re'yi ve fikri gevşek ve zayıf olan kimse demektir. Terzi içinden kendi kendine dedi: "Bu meftûn olan Türk, bu latîfeye ve hikâyeye harîs oldu. Haberi yoktur ki, bu hikâye dinlemede ne zarar vardır; ve kendisi gevşek ve zayıf fikirli kimsedir, ya'ni ne hasârdan ve ne de kendisinden haberi yoktur!"

1727. O, "Hudâ için bana hikâye söyle!" diye üstâda bûse saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1727. O, "Allah için bana hikâye söyle!" diye ustaya öpücükler saçtı.

Türk, "Allah için bana hikâye söyle!" diye usta terzinin yüzünü gözünü öperek yalvardı ve öpücükler saçtı.

Türk, "Allah için bana hikâye söyle!" diye üstâd terzinin yüzünü gözünü öperek yalvardı ve öpücükler saçtı.

1728. Ey efsane olmuş ve vücûddan mahv olmuş! Ne vakte kadar efsaneyi tecrübe edeceksin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1728. Ey efsane olmuş ve varlıktan silinmiş olan! Ne zamana kadar efsaneyi tecrübe edeceksin?

Bu beyitlerde kıssadaki işaretler açıklanır. Ey kendisi masal olmuş ve izafî varlık âleminden an be an silinmiş olan kimse! Ne zamana kadar bu feleğin efsane ve masal derecesinde olan zevklerini tecrübe edeceksin? Şimdiye kadar hangi zevkin sana kaldı? Ettiğin zevklerin hepsi şu an için masal ve hikâye oldu.

Bu beyitlerde kıssadaki işaretler tavzîh buyurulur. Ey kendisi masal olmuş ve vücûd-i izâfî âleminden anbean mahv olmuş olan kimse! Ne vakte kadar bu feleğin efsâne ve masal mesâbesinde olan ezvâkını tecrübe edeceksin? Şimdiye kadar hangi zevkin sana kaldı? Ettiğin zevklerin hepsi şu ân için masal ve hikâye oldu.

1729. Senden daha ziyade gülünç hiç yoktur. Kendinin harâb mezarının kenârı üzerinde dur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1729. Senden daha gülünç hiç yoktur. Kendi harap mezarının kenarında dur!

Gülünç hikâyeler istersen, senin hâlinden daha gülünç hikâye hiç yoktur. Kendi ruhunun harap mezarı mesabesinde olan bedeninin üzerinde dur ve ibretle bedensel hallerine bak! Zaman zaman ne hâle gelmektedir?

Gülünç hikâyeler istersen, senin hâlinden daha gülünç hikâye hiç yoktur. Kendi rûhunun harâb mezârı mesâbesinde olan cisminin üzerinde tevakkuf et ve ibretle ahvâl-i cismâniyyene bak! Vakit vakit ne hâle gelmektedir?

1730. Ey cehl ve şekk mezarına batmış! Feleğin latîfesini ve destânını ne ka- [1711] dar istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1730. Ey cehalet ve şüphe mezarına batmış kişi! Feleğin inceliğini ve hikâyesini ne kadar istersin?

Ey Hakk'a ve hakikate karşı cehalet, şüphe ve tereddüt mezarına gömülmüş olan kimse! Feleğin ve bu cismanî âlemin zevklerini ve bu zevklere dair olan onun hikâyelerini ne kadar ve ne zamana kadar isteyip durursun?

Ey Hakk'a ve hakîkate karşı cehl ve şekk ve şübhe mezârına gömülmüş olan kimse! Feleğin ve bu âlem-i cismâniyyetin ezvâkını ve bu zevklere dâir olan onun hikâyelerini ne kadar ve ne vakte kadar isteyip durursun?

1731. Sen bu cihanın işvesini ne vakte kadar dinlersin? Senin kânûn üzere ne aklın, ne cânın kaldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1731. Sen bu dünyanın aldatmasını ne zamana kadar dinlersin? Senin kanun üzere ne aklın, ne canın kaldı!

"İşve", aldatma demektir. Yani, sen bu cismaniyet dünyasının aldatmasını ve kandırmasını ne zamana kadar dinleyip durursun? Hayallerden ibaret olan bu âlemin gösterişine aldandın. Aklın, akla özgü olan kanun ve kural dışına çıktı; ve ruhun dahi, insan ruhunun tavrından uzaklaştı. Bu sebeple merada otlayan hayvanlara benzedin.

"İşve", aldatma demektir. Ya'ni, sen bu cismâniyet cihânının işvesini ve aldatmasını ne vakte kadar dinleyip durursun? Hayâlâttan ibaret olan bu âlemin âlâyişine aldandın. Aklın, akla mahsûs olan kânûn ve kâide hâricine çıktı; ve rûhun dahi, rûh-ı insânî tavrından uzaklaştı. Binâenaleyh mer'âda otlayan hayvanlara benzedin.

1732. Gürd ü mürdün nedîmi olan bu feleğin latîfesi, senin gibi yüz binlerce kimsenin âb-ı rûyunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1732. Bu feleğin, hem güçlü hem de zayıf olanın dostu olan latifesi, senin gibi yüz binlerce kişinin itibarını yok etti.

1728. Ey efsane olmuş ve vücûddan mahv olmuş! Ne vakte kadar efsaneyi tecrübe edeceksin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1728. Ey efsane olmuş ve varlıktan silinmiş olan! Ne zamana kadar efsaneyi tecrübe edeceksin?

Bu beyitlerde kıssadaki işaretler açıklanır. Ey kendisi masal olmuş ve izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âleminden an be an silinmiş olan kimse! Ne zamana kadar bu feleğin efsane ve masal derecesinde olan zevklerini tecrübe edeceksin? Şimdiye kadar hangi zevkin sana kaldı? Ettiğin zevklerin hepsi şu an için masal ve hikâye oldu.

Bu beyitlerde kıssadaki işaretler tavzîh buyurulur. Ey kendisi masal olmuş ve vücûd-i izâfiî âleminden anbean mahv olmuş olan kimse! Ne vakte kadar bu feleğin efsâne ve masal mesâbesinde olan ezvâkını tecrübe edeceksin? Şimdiye kadar hangi zevkin sana kaldı? Ettiğin zevklerin hepsi şu ân için masal ve hikâye oldu.

1729. Senden daha ziyade gülünç hiç yoktur. Kendinin harâb mezarının kenârı üzerinde dur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1729. Senden daha gülünç hiç yoktur. Kendi harap mezarının kenarında dur!

Gülünç hikâyeler istersen, senin hâlinden daha gülünç hikâye hiç yoktur. Kendi ruhunun harap mezarı mesabesinde olan bedeninin üzerinde dur ve ibretle bedensel hallerine bak! Zaman zaman ne hâle gelmektedir?

Gülünç hikâyeler istersen, senin hâlinden daha gülünç hikâye hiç yoktur. Kendi rûhunun harâb mezârı mesâbesinde olan cisminin üzerinde tevakkuf et ve ibretle ahvâl-i cismâniyyene bak! Vakit vakit ne hâle gelmektedir?

1730. Ey cehl ve şekk mezarına batmış! Feleğin latîfesini ve destânını ne ka- [1711] dar istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1730. Ey cehalet ve şüphe mezarına batmış kişi! Feleğin inceliğini ve hikâyesini ne kadar istersin?

Ey Hakk'a ve hakikate karşı cehalet, şüphe ve tereddüt mezarına gömülmüş olan kimse! Feleğin ve bu cismanî âlemin zevklerini ve bu zevklere dair olan onun hikâyelerini ne kadar ve ne zamana kadar isteyip durursun?

Ey Hakk'a ve hakîkate karşı cehl ve şekk ve şübhe mezârına gömülmüş olan kimse! Feleğin ve bu âlem-i cismâniyyetin ezvâkını ve bu zevklere dâir olan onun hikâyelerini ne kadar ve ne vakte kadar isteyip durursun?

1731. Sen bu cihanın işvesini ne vakte kadar dinlersin? Senin kanun üzere ne aklın, ne cânın kaldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1731. Sen bu dünyanın aldatmasını ne zamana kadar dinlersin? Senin kanun üzere ne aklın, ne canın kaldı!

"İşve", aldatma demektir. Yani, sen bu cismaniyet dünyasının aldatmasını ve kandırmasını ne zamana kadar dinleyip durursun? Hayallerden ibaret olan bu âlemin gösterişine aldandın. Aklın, akla özgü olan kanun ve kural dışına çıktı; ve ruhun dahi, insan ruhunun tavrından uzaklaştı. Bu sebeple merada otlayan hayvanlara benzedin.

"İşve", aldatma demektir. Ya'ni, sen bu cismâniyet cihânının işvesini ve aldatmasını ne vakte kadar dinleyip durursun? Hayâlâttan ibaret olan bu âlemin âlâyişine aldandın. Aklın, akla mahsûs olan känûn ve käide hâricine çıktı; ve rûhun dahi, rûh-ı insânî tavrından uzaklaştı. Binâenaleyh mer'âda otlayan hayvanlara benzedin.

1732. Gürd ü mürdün nedîmi olan bu feleğin latîfesi, senin gibi yüz binlerce kimsenin ab-ı rûyunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1732. Kahramanların ve ölülerin dostu olan bu feleğin latifesi, senin gibi yüz binlerce kişinin itibarını yok etti.

"Gürd", savaşçı, yiğit, bahadır demektir; "mürd", burada belirsiz kelimelerdendir. Nasıl ki Türkçede dahi "bahadır, mahadır" ve "felek, melek" gibi terkipler kullanılır; ve bu belirsiz kelimelere anlamı olan kelimenin benzerleri ve zıtları dahil olur. Yani, bahadırın ve mahadırın dostu ve arkadaşı olan bu feleğin zevkleri ve latifeleri senin gibi yüz binlerce kişinin yüzünün suyunu götürdü ve yok etti ve onları itibarsız ve zelil bir hale getirdi. "Mürd", "emred" kelimesinin çoğulu olduğu takdirde, "gürd"den kasıt, "büyük ve itibarlı" ve "mürd"den de kasıt dahi, "küçük ve itibarsız kimseler" olur. Anlamı "büyüklerin ve küçüklerin dostu ve arkadaşı olan bu feleğin latifesi" demek olur.

"Gürd", mübariz, dilâver, bahadır demektir; "mürd", burada mübhemâttandır. Nitekim Türkçe'de dahi "bahadır, mahadır" ve "felek, melek" gibi terkîbler kullanılır; ve bu mübhemâta ma'nâsı olan kelimenin nazîrleri ve zıdları dâhil olur. Ya'ni, bahadırın mahadırın nedîmi ve muhasibi olan bu feleğin zevkleri ve latîfeleri senin gibi yüz binlerce kimsenin yüzünün suyunu götürdü ve izâle etti ve onları i'tibarsız ve zelîl bir hâle getirdi. "Mürd", "emred" kelimesinin cem'i olduğu takdirde, "gürd"den murâd, "büyük ve i'tibârlı" ve "mürd"den de murâd dahi, “küçük ve i'tibarsız kimseler" olur. Ma'nâsı "büyüklerin ve küçüklerin nedîmi ve musâhibi olan bu feleğin latîfesi" demek olur.

1733. Bu âmm olan terzi, ham çocuk olan yüzlerce sâlikin libasını yırttı ve dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1733. Bu genel terzi, ham çocuk olan yüzlerce Hakk Yolcusu'nun elbisesini yırttı ve dikti.

"Genel terzi"den kasıt, felek ve cismaniyet âlemidir. "Ham çocuk olan Hakk Yolcuları"ndan kasıt, Hak yoluna yeni girmiş olan Hakk Yolcuları'dır. "Elbise"den kasıt, وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ (A'raf, 7/26) [yani "Takva elbisesi, işte bu hayırlıdır"] ayet-i kerimesi gereğince takvadır. Yani, bu genel terzi konumunda olan felek ve cismaniyet âlemi, yeni başlayan Hakk Yolcuları'nın çoğunun takva elbisesini yırtar ve diker. Çünkü yeni başlayan Hakk Yolcusu Hak yoluna girdiği zaman takvaya yönelir. Fakat bu felek ona cismanî zevklerden bir zevk gösterir. Hakk Yolcusu nefsinin hevasına uyar ve bu takva elbisesi yırtılır. Eğer o Hakk Yolcusu'nda zekâ ve anlayış varsa, nefsinin harareti geçtikten sonra o zevkin altında gizli olan rezilliği ve felaketi görür. Tövbe ve geri dönüş yapıp yine takva elbisesini giyer; ve bu şekilde felek terzisi onun takva elbisesini yırtar ve diker. Eğer genel anlam alınırsa, "elbise"den kasıt, cisim olmak ve onun yırtılması ve dikilmesi, hastalık ve sağlık ve gam ve sevinç gibi zıt haller olmak uygun olur. Ve "sâlegân" da "sad sâle"nin çoğulu olmak gerekir. "Ham çocuk olan yüz yıllıkların cisim elbisesini yırtar ve diker" demek olur.

"Terzî-i âmm"dan murâd, felek ve cismâniyet âlemidir. "Sâlikân-ı tıfl-1 hâm"dan murâd, Hak yolunun mübtedî olan sâlikleridir. "Libâs"tan murâd, وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ (A'raf, 7/26) [ya'ni "Takva elbisesi, işte bu hayırlıdır"] âyet-i kerîmesi mûcibince takvâdır. Ya'ni, bu umûmî terzi mesâbesinde olan felek ve cismâniyet âlemi, mübtedî olan sâliklerin çoğunun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Zîrâ mübtedî sâlik Hak yoluna girdiği vakit takvâya meyl eder. Fakat bu felek ona ezvâk-ı cismâniyyeden bir zevk gösterir. Sâlik nefsinin hevâsına tabi' olur ve bu takvâ libâsı yırtılır. Eğer o sâlikte fetânet ve dirâyet varsa nefsinin harâreti geçtikten sonra o zevkin altında gizli olan rezâleti ve nıkmeti görür. İstiğfâr ve rücû' edip yine takvâ libâsını giyer; ve bu sûretle felek terzisi onun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Eğer umûmî ma'nâ alınırsa, "libâs"tan murâd, cisim olmak ve onun yırtılması ve dikilmesi, hastalık ve sıhhat ve gam ve şâdî gibi zıd haller olmak münasib olur. Ve "sâlegân" dahi "sad sâle"nin cem'i olmak îcâb eder. "Ham çocuk olan yüz yıllıkların libâs-ı cismini yırtar ve diker" demek olur.

1734. Onun latîfesi gerçi bâğlara atâ verdi, vaktaki sonbahar geldi, atâyı havaya verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1734. Onun latifesi gerçi bağlara bağışta bulundu, sonbahar geldiğinde ise bağışı havaya verdi.

Birinci "dâd", vergi ve bağış; ikinci "dâd" ise "dâden" mastarından gelme geçmiş zaman fiilidir. "Dey", sonbahar; "dâde", verilmiş ve bağış demektir. Yani, o feleğin latifesi gerçi bağlara yeşillik ve tazelik bağışını verdi; fakat o feleğin sonbaharı geldiğinde. "Gürd", mübariz, yiğit, bahadır demektir; "mürd" ise burada mübhemâttandır (anlamı belirsiz kelimelerdendir). Nasıl ki Türkçede de "bahadır, mahadır" ve "felek, melek" gibi terkipler kullanılır; ve bu mübhemâta, anlamı olan kelimenin benzerleri ve zıtları dahil olur. Yani, bahadırın mahadırın nedimi ve arkadaşı olan bu feleğin zevkleri ve latifeleri senin gibi yüz binlerce kimsenin itibarını yok etti ve onları itibarsız ve zelil bir hale getirdi. "Mürd", "emred" kelimesinin çoğulu olduğu takdirde, "gürd"den kasıt, "büyük ve itibarlı" ve "mürd"den kasıt da, "küçük ve itibarsız kimseler" olur. Anlamı "büyüklerin ve küçüklerin nedimi ve arkadaşı olan bu feleğin latifesi" demek olur.

Birinci "dâd", vergi ve atâ; ve ikinci "dâd", "dâden" masdarından fiil-i mâzî; "dey", sonbahar; "dâde", verilmiş ve atâ demektir. Ya'ni, o feleğin latîfesi gerçi bağlara yeşillik ve tarâvet atâsını verdi; fakat vaktâki o feleğin son "Gürd", mübariz, dilâver, bahadır demektir; "mürd", burada mübhemâttandır. Nitekim Türkçe'de dahi "bahadır, mahadır" ve "felek, melek" gibi terkîbler kullanılır; ve bu mübhemâta ma'nâsı olan kelimenin nazîrleri ve zıdları dâhil olur. Ya'ni, bahadırın mahadırın nedîmi ve muhasibi olan bu feleğin zevkleri ve latîfeleri senin gibi yüz binlerce kimsenin yüzünün suyunu götürdü ve izâle etti ve onları i'tibârsız ve zelîl bir hâle getirdi. "Mürd", "emred" kelimesinin cem'i olduğu takdirde, "gürd"den murâd, "büyük ve i'tibârlı" ve "mürd"den de murâd dahi, “küçük ve i'tibarsız kimseler" olur. Ma'nâsı "büyüklerin ve küçüklerin nedîmi ve musâhibi olan bu feleğin latîfesi" demek olur.

1733. Bu âmm olan terzi, ham çocuk olan yüzlerce sâlikin libasını yırttı ve dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1733. Bu genel terzi, ham çocuk olan yüzlerce sâlikin elbisesini yırttı ve dikti.

"Genel terzi"den kastedilen, felek ve cismaniyet (bedensel) âlemidir. "Ham çocuk olan sâlikler"den kastedilen, Hakk yolunun başlangıcındaki sâliklerdir. "Elbise"den kastedilen, "Takva elbisesi, işte bu hayırlıdır" (A'raf, 7/26) ayet-i kerimesi gereğince takvadır. Yani, bu genel terzi hükmünde olan felek ve cismaniyet âlemi, başlangıçtaki sâliklerin çoğunun takva elbisesini yırtar ve diker. Çünkü başlangıçtaki sâlik Hakk yoluna girdiği zaman takvaya yönelir. Fakat bu felek ona bedensel zevklerden bir zevk gösterir. Sâlik nefsinin hevasına uyar ve bu takva elbisesi yırtılır. Eğer o sâlikte zekâ ve anlayış varsa, nefsinin harareti geçtikten sonra o zevkin altında gizli olan rezilliği ve felaketi görür. Tövbe ve geri dönüş yapar ve yine takva elbisesini giyer; ve bu şekilde felek terzisi onun takva elbisesini yırtar ve diker. Eğer genel anlam alınırsa, "elbise"den kastedilen, cisim olmak ve onun yırtılması ve dikilmesi, hastalık ve sağlık ve keder ve sevinç gibi zıt haller olmak uygun olur. Ve "sâlegân" da "sad sâle"nin (yüz yıllıklar) çoğulu olmak gerekir. Bu durumda "ham çocuk olan yüz yıllıkların cisim elbisesini yırtar ve diker" demek olur.

"Terzî-i âmm"dan murâd, felek ve cismâniyet âlemidir. "Sâlikân-ı tıfl-ı hâm"dan murâd, Hak yolunun mübtedî olan sâlikleridir. "Libâs"tan murâd, وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ (A'raf, 7/26) [ya'ni "Takva elbisesi, işte bu hayırlıdır"] âyet-i kerîmesi mûcibince takvâdır. Ya'ni, bu umûmî terzi mesâbesinde olan felek ve cismâniyet âlemi, mübtedî olan sâliklerin çoğunun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Zîrâ mübtedî sâlik Hak yoluna girdiği vakit takvâya meyl eder. Fakat bu felek ona ezvâk-ı cismâniyyeden bir zevk gösterir. Sâlik nefsinin hevâsına tabi' olur ve bu takvâ libâsı yırtılır. Eğer o sâlikte fetânet ve dirâyet varsa nefsinin harâreti geçtikten sonra o zevkin altında gizli olan rezâleti ve nıkmeti görür. İstiğfâr ve rücû' edip yine takvâ libâsını giyer; ve bu sûretle felek terzisi onun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Eğer umûmî ma'nâ alınırsa, "libâs"tan murâd, cisim olmak ve onun yırtılması ve dikilmesi, hastalık ve sıhhat ve gam ve şâdî gibi zıd haller olmak münasib olur. Ve "sâlegân" dahi "sad sâle"nin cem'i olmak îcâb eder. "Ham çocuk olan yüz yıllıkların libâs-ı cismini yırtar ve diker" demek olur.

1734. Onun latîfesi gerçi bâğlara atâ verdi, vaktaki sonbahar geldi, atâyı havaya verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1734. Onun latifesi gerçi bağlara bağış verdi, sonbahar geldiğinde bağışı havaya verdi.

Birinci "dâd", vergi ve bağış; ve ikinci "dâd", "dâden" (vermek) mastarından geçmiş zaman fiilidir; "dey", sonbahar; "dâde", verilmiş ve bağış demektir. Yani, o feleğin (gökyüzünün) latifesi gerçi bağlara yeşillik ve tazelik bağışını verdi; fakat o feleğin sonbaharı geldiğinde, o vermiş olduğu vergiyi ve bağışı havaya verdi ve yok etti. Bu şekilde o genel terzi hem dikti hem de yırttı.

Birinci "dâd", vergi ve atâ; ve ikinci "dâd", "dâden" masdarından fiil-i mâzî; "dey", sonbahar; "dâde", verilmiş ve atâ demektir. Ya'ni, o feleğin latîfesi gerçi bağlara yeşillik ve tarâvet atâsını verdi; fakat vaktâki o feleğin son- baharı geldi, o vermiş olduğu vergiyi ve atâyı havaya verdi ve mahv etti. Bu sûretle o umûmî terzi hem dikti ve hem de yırttı.

1735. Çocukların pîri, onun sa'di ve nahsi ile latîfe etmek için, sa'yden dolayı onun önünde oturmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1735. Çocukların pîri, onun uğuru ve uğursuzluğu ile şaka yapmak için, çabadan dolayı onun önünde oturmuştur.

"Pîr"den kasıt, müneccimdir; "çocuklar"dan kasıt, dünya ehlidir; "şiste", "oturmak" anlamına gelen "şisten" mastarından ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç); "kedd", emek, bir şeyin gerçekleşmesi için çekilen zahmet ve çabadır; "sa'd ü nahs", yıldızların uğur ve uğursuzluk özellikleri. Yani, dünya ehlinin pîri olan müneccim efendi, dünya hâllerini anlamak çabası ve gayretinden dolayı, uğuru ve uğursuzluğu ile şaka yapmak için o feleğin önünde oturmuş, meşgul bir hâldedir.

"Pîr"den murâd, müneccim; "çocuklar"dan murâd, ehl-i dünyâ; "şiste", "oturmak" ma'nâsına olan "şisten" masdarından ism-i mef'ûl; "kedd", emek, bir şeyin husûlü için çekilen zahmet ve sa'y; "sa'd ü nahs", yıldızların uğur ve uğursuzluk hâssaları. Ya'ni, ehl-i dünyânın pîri olan müneccim efendi, ahvâl-i dünyayı anlamak sa'yi ve gayretinden dolayı sa'di ve nahsi ile latîfe etmek için o feleğin önünde oturmuş, meşgül bir hâldedir.

## Terzinin Türk'e, "Sus! Zîrâ eğer başka mudhike söylersem cübbe dar gelir!" demesi

1736. Terzi dedi: "Ey tavâşî! Geç! Eğer başka bir latîfe edersem vay sana!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1736. Terzi dedi: "Ey tavâşî (hadım ağası)! Geç! Eğer başka bir latîfe (şaka) edersem vay sana!"

"Tavâşî", hadım ağaları demektir ve burada Hak yolunda erkeklik gösteremeyen kimselerden kinâyedir (üstü kapalı anlatım). Bazı nüshalarda birinci mısra گفت درزی ترکرا زین درگذر yani "Terzi, Türk'e: Bundan geç! dedi" şeklindedir.

“Tavâşî”, hadım ağaları demek olup, burada Hak yolunda erkeklik gösteremeyen kimselerden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda birinci mısrâ گفت درزی ترکرا زین درگزر ya'ni "Terzi, Türk'e: Bundan geç! dedi" sûretindedir.

1737. "Binâenaleyh senin cübben dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse tekrar bunu kendisine yapar mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1737. "Bu sebeple senin cübben dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse tekrar bunu kendisine yapar mı?"

Yani, "Ey Türk! Eğer bir latife söyleyip kumaşından çalarsam, senin cübben bedenine dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse kendi hakkında zararlı olan bir şeyi tekrar yapar mı?" "Bâzpes", tekrar demek olup, ikinci mısraya aittir. Baharı geldi, o vermiş olduğu vergiyi ve bağışı havaya verdi ve yok etti. Bu şekilde o genel terzi hem dikti hem de yırttı.

Ya'ni, "Ey Türk! Eğer bir latîfe söyleyip kumaşından çalarsam, senin cübben bedenine dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse kendi hakkında zararlı olan bir şeyi tekrar yapar mı?" "Bâzpes", tekrâr demek olup, ikinci mısra'a râci'dir. baharı geldi, o vermiş olduğu vergiyi ve atâyı havaya verdi ve mahv etti. Bu sûretle o umûmî terzi hem dikti ve hem de yırttı.

1735. Çocukların pîri, onun sa'di ve nahsi ile latîfe etmek için, sa'yden dolayı onun önünde oturmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1735. Çocukların pîri, onun uğurlu ve uğursuz halleriyle şaka yapmak için, çabadan dolayı onun önünde oturmuştur.

"Pîr"den kasıt, müneccim; "çocuklar"dan kasıt, dünya ehli; "şiste", "oturmak" anlamına gelen "şisten" mastarından ism-i mef'ûl (edilgen ortaç); "kedd", emek, bir şeyin gerçekleşmesi için çekilen zahmet ve çaba; "sa'd ü nahs", yıldızların uğur ve uğursuzluk özellikleri. Yani, dünya ehlinin pîri olan müneccim efendi, dünya hallerini anlamak çabası ve gayretinden dolayı, uğurlu ve uğursuz halleriyle şaka yapmak için o feleğin önünde oturmuş, meşgul bir haldedir.

Terzinin Türk'e, "Sus! Çünkü eğer başka güldürücü söz söylersem cübbe dar gelir!" demesi

"Pîr"den murâd, müneccim; "çocuklar"dan murâd, ehl-i dünyâ; "şiste", "oturmak" ma'nâsına olan "şisten" masdarından ism-i mef'ûl; "kedd", emek, bir şeyin husûlü için çekilen zahmet ve sa'y; "sa'd ü nahs", yıldızların uğur ve uğursuzluk hâssaları. Ya'ni, ehl-i dünyânın pîri olan müneccim efendi, ahvâl-i dünyâyı anlamak sa'yi ve gayretinden dolayı sa'di ve nahsi ile latîfe etmek için o feleğin önünde oturmuş, meşgül bir hâldedir.

Terzinin Türk'e, "Sus! Zîrâ eğer başka mudhike söylersem cübbe dar gelir!" demesi

1736. Terzi dedi: "Ey tavâşî! Geç! Eğer başka bir latîfe edersem vay sana!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1736. Terzi dedi: "Ey tavâşî! Geç! Eğer başka bir latîfe edersem vay sana!"

"Tavâşî", hadım ağaları demek olup, burada Hak yolunda erkeklik gösteremeyen kimselerden kinâyedir (dolaylı anlatım). Bazı nüshalarda birinci mısra' گفت درزی ترکرا زین درگذر yani "Terzi, Türk'e: Bundan geç! dedi" şeklindedir.

“Tavâşî”, hadım ağaları demek olup, burada Hak yolunda erkeklik gösteremeyen kimselerden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda birinci mısrâ' گفت درزی ترکرا زین درگذر ya'ni "Terzi, Türk'e: Bundan geç! dedi" sûretindedir.

1737. "Binâenaleyh senin cübben dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse tekrar bunu kendisine yapar mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1737. "Bu sebeple senin cübben dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse tekrar bunu kendisine yapar mı?"

Yani, "Ey Türk! Eğer bir latife söyleyip kumaşından çalarsam, senin cübben bedenine dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse kendi hakkında zararlı olan bir şeyi tekrar yapar mı?" "Bâzpes", tekrar demek olup, ikinci mısraya ilişkindir.

Ya'ni, "Ey Türk! Eğer bir latîfe söyleyip kumaşından çalarsam, senin cübben bedenine dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse kendi hakkında zararlı olan bir şeyi tekrar yapar mı?" "Bâzpes", tekrâr demek olup, ikinci mısra'a râci'dir.

1738. Nenin gülmesidir. Eğer bir remz bilse idin, sen gülme yerine kan ağlardın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1738. Nenin gülmesidir. Eğer bir remz bilseydin, sen gülme yerine kan ağlardın!

Yani, "Burası gülme yeri midir? Eğer sen bir remz (işaret, gizli anlam) ve işaret bilseydin, başına gelen zararı anlar ve gülme yerine kan ağlardın!"

Ya'ni, "Burası gülme yeri midir? Eğer sen bir remz ve işâret bilse idin, başına gelen zararı anlar ve gülme yerine kan ağlardın!"

1739. Senin ömrünün atlasını ayların makası ile, garûr terzisi parça parça götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1739. Senin ömrünün atlasını, aylar makasıyla, aldatıcı terzi parça parça götürdü.

"Garûr", aldatıcı demektir; "şühûr", "ay" anlamına gelen "şehr"in çoğuludur. Yani, senin ömrünün atlas gibi kıymetli kumaşını, aldatıcı olan felek terzisi, ayların makasıyla parça parça çalıyor ve kısaltıyor ve günden güne ecelin yaklaşıyor.

"Garûr", aldatıcı demektir; "şühûr", "ay" ma'nâsına olan "şehr"in cem'idir. Ya'ni, senin ömrünün atlas gibi kıymetli kumaşını, aldatıcı olan felek terzisi ayların makası ile parça parça çalıyor ve kısaltıyor ve günden güne ecelin yaklaşıyor.

1740. Sen, "Yıldız daimâ latîfe ede idi, devâm üzere sa'd olaydı!" diye temennî ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1740. Sen, "Yıldız daima latif olsaydı, sürekli olarak uğurlu olsaydı!" diye temenni ediyorsun.

Sen ise diyorsun ki: "Ah! Bu dünya hayatında gezegenler daima latif olsaydı ve sürekli olarak uğurlu olsaydı ve uğur saçsaydı!" Çünkü astroloji ilmine göre gezegenler dünya ehli üzerinde bazen uğurlu, bazen de uğursuz bir şekilde etki eder.

Sen ise diyorsun ki: "Ah! bu hayât-ı dünyâda seyyârât dâimâ latîfe ede idi ve devâm üzere sa'd olaydı ve uğur saçaydı!" Zîrâ ilm-i nücûma göre seyyârât ehl-i arz üzere gâh sa'd ve gâh nahs üzere te'sîr eder.

1738. "Nenin gülmesidir. Eğer bir remz bilse idin, sen gülme yerine kan ağlardın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1738. "Neyin gülmesidir. Eğer bir remiz bilseydin, sen gülme yerine kan ağlardın!"

Yani, "Burası gülme yeri midir? Eğer sen bir remiz ve işaret bilseydin, başına gelen zararı anlar ve gülme yerine kan ağlardın!"

Ya'ni, "Burası gülme yeri midir? Eğer sen bir remz ve işâret bilse idin, başına gelen zararı anlar ve gülme yerine kan ağlardın!"

1739. Senin ömrünün atlasını ayların makası ile, garûr terzisi parça parça götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1739. Senin ömrünün atlasını, aylar makasıyla, aldatıcı terzi parça parça götürdü.

"Garûr", aldatıcı demektir; "şühûr", "ay" anlamına gelen "şehr"in çoğuludur. Yani, senin ömrünün atlas gibi kıymetli kumaşını, aldatıcı olan felek terzisi, ayların makasıyla parça parça çalıyor ve kısaltıyor ve günden güne ecelin yaklaşıyor.

"Garûr", aldatıcı demektir; "şühûr", "ay" ma'nâsına olan "şehr"in cem'idir. Ya'ni, senin ömrünün atlas gibi kıymetli kumaşını, aldatıcı olan felek terzisi ayların makası ile parça parça çalıyor ve kısaltıyor ve günden güne ecelin yaklaşıyor.

1740. Sen, "Yıldız daimâ latîfe ede idi, devâm üzere sa'd olaydı!" diye temennî ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1740. Sen, "Yıldız daima latif olsaydı, sürekli olarak uğurlu olsaydı!" diye temenni ediyorsun.

Sen ise diyorsun ki: "Ah! Bu dünya hayatında gezegenler daima latif olsaydı ve sürekli olarak uğurlu olsaydı ve uğur saçsaydı!" Çünkü astroloji ilmine göre gezegenler dünya ehli üzerinde bazen uğurlu, bazen de uğursuz bir şekilde etki eder.

Sen ise diyorsun ki: "Ah! bu hayât-ı dünyâda seyyârât dâimâ latîfe ede idi ve devâm üzere sa'd olaydı ve uğur saçaydı!" Zîrâ ilm-i nücûma göre seyyârât ehl-i arz üzere gâh sa'd ve gâh nahs üzere te'sîr eder.

1741. Sen onun terbîâtından ve onun delâlinden ve kînesinden ve âfetlerinden pek öfke ile feryad edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1741. Sen onun terbîâtından (astrolojik etkilerinden), onun nazından ve kînesinden (kininden) ve afetlerinden pek öfke ile feryat edersin.

"Tûlîden", öfke ile feryat etmek demektir. "Terbî'", ilm-i nücûm (astroloji) terimlerindendir; birisi Koç ve diğeri Yengeç burcunda olmak üzere iki gezegenin birbirine dördüncü evden bakmasıdır ki, bu hâl yarım düşmanlığa delildir. "Teslîs" (üçlü açı), "tesdîs" (altılı açı) ve "kırân" (kavuşum) hâllerinde de başka başka hükümler vardır. Ayrıntısı ilm-i nücûm kitaplarındadır. "Delâl", naz ve güzellik ve şive anlamlarındadır. Bazı nüshalarda "vebâl" (sıkıntı, zorluk) geçmektedir; "sıkıntı, zorluk" demektir. "Kîne", buğz (nefret) ve adavet (düşmanlık) ve hıkd (içten beslenen kin) demektir. Yani, ey müneccim efendi! Sen feleğin terbîâtından, şivesinden, yahut sıkıntısından ve düşmanlığından ve afetlerinden öfke ile feryat edersin.

"Tûlîden", öfke ile feryâd etmek; "terbî'", ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır; birisi Hamel ve diğeri Seretân burcunda olmak üzere iki seyyârenin birbirine dördüncü hânede nazar etmesidir ki, bu hâl yarım düşmanlığa delîldir. "Teslîs" ve "tesdîs" ve "kırân" hallerinde de başka başka hükümler vardır. Tafsîli ilm-i nücûm kitablarındadır. "Delâl", naz ve hüsn ve şîve ma'nâlarınadır. Ba'zı nushalarda "vebâl" vâki'dir; "sıkıntı, zorluk" demektir. "Kîne", buğz ve adâvet ve hıkd demektir. Ya'ni, ey müneccim efendi! Sen feleğin terbîâtından, şîvesinden, yâhud sıkıntısından ve adâvetinden ve âfetlerinden öfke ile feryâd edersin.

1742. Onun sakitliğinden ve onun nuhûsünden ve kabzından ve kîne sa'y ediciliğinden pek incinirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1742. Onun sessizliğinden ve onun uğursuzluğundan ve sıkıntısından ve kine çalışmasından çok incinirsin.

"Hâmûşî", sessizlik demektir. Ey müneccim! Gezegenlerin konumlarındaki sessizliklerinden, yani bir hüküm ortaya koymamalarından ve uğursuzluğundan ve sıkıntı hükümlerinden ve düşmanlığa çalışmasından çok incinirsin ve "Keşke onun bu ters halleri olmasa da bu dünya hayatı hep mutlu olarak geçse!" dersin.

“Hâmûşî”, sâkitlik demektir. Ey müneccim! Seyyârâtın vaz'iyetlerindeki sâkitliklerinden, ya'ni bir hüküm ızhâr etmemelerinden ve uğursuzluğundan ve kabz ahkâmından ve adâvete sa'y ediciliğinden pek incinirsin ve "Keşke onun bu ma'kûs halleri olmasa da bu hayât-ı dünyeviyye hep mes'ûd olarak geçse!" dersin.

1743. Dersin ki: "Niçin tarab Zühresi raks içinde değildir? Onun raks ve sa'dinin suûdü üzerinde durma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1743. Dersin ki: "Niçin Zühre gezegeni neşe içinde raks etmiyor? Onun raksının ve mutluluğunun yükselişi üzerinde durma!"

Yıldız bilimcilerine göre Zühre gezegeni neşeye ve sevince aittir. Onun göksel konumu yeryüzündekilere neşe ve sevinç verir. Nitekim buna işaretle Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Ben neşeyim, neşe de benim! Zühre gezegeni benim nağmelerimi ve ezgilerimi çalar! Aşk âşıklar arasında bana özgü naz yapar!"

Yani, ey müneccim efendi! Dersin ki: "Neşeye ait olan Zühre gezegeni niçin raks halinde ve kendi tesirinde değildir? Sen onun mutluluğunun ve raksının mübarekliği önünde durma!"

Ehl-i nücûm indinde Zühre seyyâresi tarab ve sürûra mensûbdur. Onun vaz'iyyet-i felekiyyesi ehl-i arza tarab ve sürür verir. Nitekim buna işâreten Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Ben tarabım, tarab da benim! Zühre seyyâresi benim nevâmı ve nağmelerimi çalar! Aşk âşıklar arasında bana mahsûs şîve yapar!"

Ya'ni, ey müneccim efendi! Dersin ki: "Taraba mensûb olan Zühre seyyâresi niçin raksda ve kendi te'sîrinde değildir? Sen onun sa'd ve raksının mübârekliği önünde durma!"

1741. Sen onun terbîâtından ve onun delâlinden ve kînesinden ve âfetlerinden pek öfke ile feryad edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1741. Sen onun terbîâtından, onun nazından, cilvesinden ve afetlerinden pek öfke ile feryat edersin.

"Tûlîden", öfke ile feryat etmektir; "terbî'", astroloji terimlerindendir; biri Koç ve diğeri Yengeç burcunda olmak üzere iki gezegenin birbirine dördüncü evden bakmasıdır ki, bu durum yarım düşmanlığa delildir. "Teslîs" (üçlü görünüm), "tesdîs" (altılı görünüm) ve "kırân" (kavuşum) hallerinde de başka başka hükümler vardır. Ayrıntısı astroloji kitaplarındadır. "Delâl", naz, güzellik ve cilve anlamlarındadır. Bazı nüshalarda "vebâl" geçmektedir; "sıkıntı, zorluk" demektir. "Kîne", buğz (kin), düşmanlık ve hıkd (içerleme) demektir. Yani, ey müneccim efendi! Sen feleğin terbîâtından, cilvesinden, yahut sıkıntısından ve düşmanlığından ve afetlerinden öfke ile feryat edersin.

"Tûlîden", öfke ile feryâd etmek; "terbî'", ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır; birisi Hamel ve diğeri Seretân burcunda olmak üzere iki seyyârenin birbirine dördüncü hânede nazar etmesidir ki, bu hâl yarım düşmanlığa delîldir. "Teslîs" ve "tesdîs" ve "kırân" hallerinde de başka başka hükümler vardır. Tafsîli ilm-i nücûm kitablarındadır. "Delâl", naz ve hüsn ve şîve ma'nâlarınadır. Ba'zı nüshalarda "vebâl" vâki'dir; "sıkıntı, zorluk" demektir. "Kîne", buğz ve adâvet ve hıkd demektir. Ya'ni, ey müneccim efendi! Sen feleğin terbîâtından, şîvesinden, yâhud sıkıntısından ve adâvetinden ve âfetlerinden öfke ile feryâd edersin.

1742. Onun sakitliğinden ve onun nuhûsünden ve kabzından ve kîne sa'y ediciliğinden pek incinirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1742. Onun sessizliğinden ve onun uğursuzluğundan ve sıkıntısından ve kine çalışmasından çok incinirsin.

"Hâmûşî", sessizlik demektir. Ey müneccim! Gezegenlerin konumlarındaki sessizliklerinden, yani bir hüküm ortaya koymamalarından ve uğursuzluğundan ve sıkıntı hükümlerinden ve düşmanlığa çalışmasından çok incinirsin ve "Keşke onun bu ters halleri olmasa da bu dünya hayatı hep mutlu olarak geçse!" dersin.

“Hâmûşî”, sâkitlik demektir. Ey müneccim! Seyyârâtın vaz'iyetlerindeki sâkitliklerinden, ya'ni bir hüküm ızhâr etmemelerinden ve uğursuzluğundan ve kabz ahkâmından ve adâvete sa'y ediciliğinden pek incinirsin ve "Keşke onun bu ma'kûs halleri olmasa da bu hayât-ı dünyeviyye hep mes'ûd olarak geçse!" dersin.

1743. Dersin ki: "Niçin tarab Zühresi raks içinde değildir? Onun raks ve sa'dinin suûdü üzerinde durma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1743. Dersin ki: "Niçin Zühre gezegeni neşe içinde raks etmiyor? Onun raksının ve mutluluğunun yükselişi üzerinde durma!"

Yıldız bilimcilerine göre Zühre gezegeni neşeye ve sevince aittir. Onun göksel konumu yeryüzündekilere neşe ve sevinç verir. Nitekim buna işaretle Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Ben neşeyim, neşe de benim! Zühre gezegeni benim nağmelerimi ve ezgilerimi çalar! Aşk âşıklar arasında bana özgü naz yapar!"

Yani, ey müneccim efendi! Dersin ki: "Neşeye ait olan Zühre gezegeni niçin raks etmiyor ve kendi tesirinde değil? Sen onun mutluluğunun ve raksının mübarekliği önünde durma!"

Ehl-i nücûm indinde Zühre seyyâresi tarab ve sürûra mensûbdur. Onun vaz'iyyet-i felekiyyesi ehl-i arza tarab ve sürür verir. Nitekim buna işâreten Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Ben tarabım, tarab da benim! Zühre seyyâresi benim nevâmı ve nağmelerimi çalar! Aşk âşıklar arasında bana mahsûs şîve yapar!"

Ya'ni, ey müneccim efendi! Dersin ki: "Taraba mensûb olan Zühre seyyâresi niçin raksda ve kendi te'sîrinde değildir? Sen onun sa'd ve raksının mübârekliği önünde durma!"

1744. Yıldız sana der ki: "Eğer latîfeyi ziyade edersem, sonra seni külliyyen mağbûn ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1744. Yıldız sana der ki: "Eğer inceliği artırırsam, sonra seni tamamen aldatırım!"

O gezegen sana der ki: "Eğer inceliği, saadeti ve raksı çok yaparsam ve sen de Hata Türk'ü gibi zevkte ve eğlencede boğulursan, sonra seni tamamen zarara uğratmış ve ömrünün atlasından çok çalmış olurum!"

O seyyâre sana der ki: "Eğer latîfeyi ve sa'di ve raksı çok yaparsam ve sen de Hatâ Türk'ü gibi zevkte ve tarabda müstağrak olursan, sonra seni külliyyen ziyâna uğratmış ve ömrünün atlasından çok çalmış olurum!"

1745. Sen bu yıldızların kallablığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1745. Sen bu yıldızların sahtekârlığını görme, ey hakir! Sahtekâr üzerine olan kendi aşkını gör!

"Kallab", kalp para kesen, sahtekâr; "kalb-zen" de aynı şekilde kalp para yapan kimse demektir. "Kallab" ifadesiyle yıldızların etkisinden gelen zevkin ve neşenin kalp ve sahte olduğuna işaret buyrulur. Yani, ey müneccim! Sen yıldızların sahtekârlığını görme! Onların felekteki görevi budur. Ey hakir! Sen bu sahtekâr olan feleğin üzerine olan kendi aşkını ve muhabbetini gör! Ondan bu kadar acı etkiler gördüğün hâlde, yine ona dört elle sarılmış ve onun muhabbetinde boğulmuşsun. Asıl gariplik senin bu hâlindedir. Gerçek ve manevî zevk varken, sen yalan ve geçici olan feleğin zevk ve neşesine meyletmişsin ve sahtekârı sevmişsin.

"Kallab", kalp para kesen, sâhtekâr; "kalb-zen", kezâ kalp para yapan kimse demektir."Kallab" ta'bîriyle yıldızların te'sîrinden gelen zevkin ve tarabın kalp ve sahte olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, ey müneccim! Sen yıldızların kalb-zenliğini görme! Onların felekte vazîfesi budur. Ey hakîr! Sen bu kalb-zen olan feleğin üzerine olan kendi aşkını ve muhabbetini gör! Ondan bu kadar acı te'sîrler gördüğün hâlde, yine ona dört el ile sarılmış ve onun muhabbetinde müstağrak olmuşsun. Asıl garâbet senin bu hâlindedir. Zevk-i hakîkî ve ma'nevî var iken, sen kâzib ve fânî olan feleğin zevk ve tarabına meyl etmişsin ve kalb-zeni sevmişsin.

1746. O birisi yolda dükkân tarafına giderdi; yolun önünü kadınlardan bağlanmış gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1746. O birisi yolda dükkân tarafına giderdi; yolun önünü kadınlardan bağlanmış gördü.

Bu ve sonraki şerefli beyitler, gerçek zevki bırakıp, sahte zevke yönelmiş olmanın açık bir örneğidir. Yani, örneğin bir kimse yolda yürür ve ticaret için kendi dükkânı tarafına giderdi. Yolun önünü kadınların kalabalığından kapanmış gördü.

Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe zevk-i hakîkîyi bırakıp, zevk-i kâzibe meyl etmiş olmanın misâl-i zâhirîsidir. Ya'ni, meselâ bir kimse yolda yürür ve ticâret için kendi dükkânı tarafına giderdi. Yolun önünü kadınların kalabalığından bağlanmış gördü.

1747. Onun ayağı ta'cîlden yandı. Halbuki yol ay gibi olan kadınlar taifesinden bağlanmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1747. Onun ayağı acele etmekten yandı. Halbuki yol ay gibi olan kadınlar topluluğundan bağlanmış idi.

O kişi bir an evvel dükkânına gitmek için acele acele yürüdüğünden ayağı sıcaktan kızdı ve yandı; ve yürüdüğü yol ay gibi güzel yüzlü kadınlar topluluğundan bağlanmış idi.

O kimse bir ân evvel dükkânına gitmek için acele acele yürüdüğünden ayağı harâretten kızdı ve yandı; ve yürüdüğü yol ay gibi güzel yüzlü kadınlar tâifesinden bağlanmış idi.

1744. Yıldız sana der ki: "Eğer latîfeyi ziyade edersem, sonra seni külliyyen mağbûn ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1744. Yıldız sana der ki: "Eğer inceliği artırırsam, sonra seni tamamen aldatırım!"

O gezegen sana der ki: "Eğer inceliği, saadeti ve raksı çok yaparsam ve sen de Hata Türk'ü gibi zevkte ve eğlencede boğulursan, sonra seni tamamen zarara uğratmış ve ömrünün atlasından çok çalmış olurum!"

O seyyâre sana der ki: "Eğer latîfeyi ve sa'di ve raksı çok yaparsam ve sen de Hatâ Türk'ü gibi zevkte ve tarabda müstağrak olursan, sonra seni külliyyen ziyâna uğratmış ve ömrünün atlasından çok çalmış olurum!"

1745. Sen bu yıldızların kallablığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1745. Sen bu yıldızların sahtekârlığını görme, ey hakir! Sahtekâr üzerine olan kendi aşkını gör!

"Kallab", kalp para kesen, sahtekâr; "kalb-zen" de aynı şekilde kalp para yapan kimse demektir. "Kallab" ifadesiyle yıldızların etkisinden gelen zevkin ve neşenin kalp ve sahte olduğuna işaret buyrulur. Yani, ey müneccim! Sen yıldızların sahtekârlığını görme! Onların felekteki görevi budur. Ey hakir! Sen bu sahtekâr olan feleğin üzerine olan kendi aşkını ve muhabbetini gör! Ondan bu kadar acı etkiler gördüğün hâlde, yine ona dört elle sarılmış ve onun muhabbetinde boğulmuşsun. Asıl gariplik senin bu hâlindedir. Gerçek ve manevî zevk varken, sen yalan ve geçici olan feleğin zevk ve neşesine meyletmişsin ve sahtekârı sevmişsin.

"Kallab", kalp para kesen, sâhtekâr; "kalb-zen", kezâ kalp para yapan kimse demektir."Kallab" ta'bîriyle yıldızların te'sîrinden gelen zevkin ve tarabın kalp ve sahte olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, ey müneccim! Sen yıldızların kalb-zenliğini görme! Onların felekte vazîfesi budur. Ey hakîr! Sen bu kalb-zen olan feleğin üzerine olan kendi aşkını ve muhabbetini gör! Ondan bu kadar acı te'sîrler gördüğün hâlde, yine ona dört el ile sarılmış ve onun muhabbetinde müstağrak olmuşsun. Asıl garâbet senin bu hâlindedir. Zevk-i hakîkî ve ma'nevî var iken, sen kâzib ve fânî olan feleğin zevk ve tarabına meyl etmişsin ve kalb-zeni sevmişsin.

1746. O birisi yolda dükkân tarafına giderdi; yolun önünü kadınlardan bağlanmış gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1746. O birisi yolda dükkân tarafına giderdi; yolun önünü kadınlardan bağlanmış gördü.

Bu ve sonraki şerefli beyitler, gerçek zevki bırakıp, sahte zevke yönelmiş olmanın açık bir örneğidir. Yani, örneğin bir kimse yolda yürür ve ticaret için kendi dükkânı tarafına giderdi. Yolun önünü kadınların kalabalığından kapanmış gördü.

Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe zevk-i hakîkîyi bırakıp, zevk-i kâzibe meyl etmiş olmanın misâl-i zâhirîsidir. Ya'ni, meselâ bir kimse yolda yürür ve ticâret için kendi dükkânı tarafına giderdi. Yolun önünü kadınların kalabalığından bağlanmış gördü.

1747. Onun ayağı ta'cîlden yandı. Halbuki yol ay gibi olan kadınlar taifesinden bağlanmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1747. Onun ayağı acele etmekten yandı. Halbuki yol ay gibi olan kadınlar topluluğundan bağlanmış idi.

O kişi bir an evvel dükkânına gitmek için acele acele yürüdüğünden ayağı sıcaktan kızdı ve yandı; ve yürüdüğü yol ay gibi güzel yüzlü kadınlar topluluğundan bağlanmış idi.

O kimse bir ân evvel dükkânına gitmek için acele acele yürüdüğünden ayağı harâretten kızdı ve yandı; ve yürüdüğü yol ay gibi güzel yüzlü kadınlar tâifesinden bağlanmış idi.

1748. Yüzünü bir kadına döndü ve dedi: "Ey hakîr, hey! Ne çoksunuz, ey kızcağızlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1748. Yüzünü bir kadına döndü ve dedi: "Ey hakir, hey! Ne çoksunuz, ey kızcağızlar?"

"Müstehân", hor ve hakir demektir. Yani, o kimse yüzünü o kadınlar arasından bir kadına döndü ve dedi ki: "Ey hakir kadın, hey! Siz ne kadar çoksunuz, ey kızcağızlar?" Çünkü bu kimsenin kadınlara meyli olmadığı için bu sözleri onlara hakaret ederek söyledi.

"Müstehân", hor ve hakîr demektir. Ya'ni, o kimse yüzünü o kadınlar arasından bir kadına döndü ve dedi ki: "Ey hakîr kadın, hey! Siz ne kadar çoksunuz, ey kızcağızlar?" Zîrâ bu kimsenin kadınlara meyli olmadığı için bu sözleri onlara tahkîran söyledi.

1749. Kadın yüzünü ona döndü ve dedi: "Ey emîn! Hiç bizim çokluğumuza bakma ve görme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1749. Kadın yüzünü ona döndü ve dedi: "Ey emin! Hiç bizim çokluğumuza bakma ve görme!"

Kadın, o kimseye cevap olarak dedi: "Ey bizim şehvetimizden ve muhabbetimizden emin olan kimse! Bizim çokluğumuzdan sana ne fayda vardır? Bizim çokluğumuza bakma ve bizi görme!"

Kadın cevâben o kimseye dedi: "Ey bizim şehvetimizden ve muhabbetimizden emîn olan kimse! Bizim çokluğumuzdan sana ne fâide vardır? Bizim çokluğumuza bakma ve bizi görme!"

1750. "Gör ki, bisatta bizim çokluğumuz ile beraber, size inbisat dar geliyor." [1731]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1750. "Gör ki, yeryüzünde bizim çokluğumuz ile beraber, size genişlik dar geliyor."

"Bisât", döşeme demektir; burada "ferş-i zemîn", yeryüzü demektir. "İnbisât", yayılmış ve sevinçli olmuş ve genişlik demektir. Yani, "Gör ki, yeryüzünde biz kadın taifesinin çokluğu ile beraber, siz erkeklere şehvetin giderilmesi dairesindeki genişlik ve yaygınlık dar geliyor."

"Bisât", döşeme; burada "ferş-i zemîn", yeryüzü demektir. "İnbisât", yayılmış ve mesrûr olmuş ve genişlik demektir. Ya'ni, "Gör ki, yeryüzünde biz kadın tâifesinin çokluğu ile beraber, siz erkeklere kazâ-yı şehvet dâiresindeki genişlik ve yaygınlık dar geliyor."

1751. "Kadın kıtlığından livātaya düştünüz; fâil ve mef'ûl zamanın rezilidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1751. "Kadın kıtlığından livâtaya düştünüz; fâil ve mef'ûl zamanın rezilidir!"

Sanki kadın kıtlığından livâtaya düştünüz ve kadınları gözünüz görmeyip erkek tasarrufuna yöneldiniz; ve bu şekilde hem fâil (eden) hem de mef'ûl (edilen) zamanın rezili oldu. Zevkte doğru ve doğal zevki bırakıp yalan ve doğal olmayan zevki seçtiniz. Dünya hayatında rezil ve ahiret hayatında Hakk'ın lânetlediği ve kovduğu oldunuz. Nitekim hadîs-i şerîfte لعن الله من عمل عمل قوم لوط yani "Lût kavminin fiili ile amel eden kimseye Yüce Allah lânet etti" buyurulur.

“Gûyâ kadın kıtlığından livâtaya düştünüz ve kadınları gözünüz görmeyip erkek tasarrufuna teveccüh ettiniz; ve bu sûretle hem fâil ve hem de mefûl zamânın rezîli oldu. Zevkte zevk-i sahîhi ve tabîîyi bırakıp zevk-i kâzibi ve gayr-i tabîîyi ihtiyâr ettiniz. Hayât-ı dünyeviyyede rezîl ve hayât-ı uhreviyyede Hakk'ın mel'ûnu ve matrûdu oldunuz." Nitekim hadîs-i şerîfte لعن الله من عمل عمل قوم لوط ya'ni "Lût kavminin fiili ile amel eden kimseye Allâh Teâlâ la'net etti" buyurulur.

1752. Burada felekten nâ-güvâr oluyor diye sen zamanın bu vakıalarını görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1752. Burada felekten (gök kubbeden) hoş olmayan şeyler oluyor diye sen zamanın bu olaylarını görme!

1748. Yüzünü bir kadına döndü ve dedi: "Ey hakîr, hey! Ne çoksunuz, ey kızcağızlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1748. Yüzünü bir kadına döndü ve dedi: "Ey hakir, hey! Ne çoksunuz, ey kızcağızlar?"

"Müstehân", hor ve hakir demektir. Yani, o kimse yüzünü o kadınlar arasından bir kadına döndü ve dedi ki: "Ey hakir kadın, hey! Siz ne kadar çoksunuz, ey kızcağızlar?" Çünkü bu kimsenin kadınlara meyli olmadığı için bu sözleri onlara hakaret ederek söyledi.

"Müstehân", hor ve hakîr demektir. Ya'ni, o kimse yüzünü o kadınlar arasından bir kadına döndü ve dedi ki: "Ey hakîr kadın, hey! Siz ne kadar çoksunuz, ey kızcağızlar?" Zîrâ bu kimsenin kadınlara meyli olmadığı için bu sözleri onlara tahkîran söyledi.

1749. Kadın yüzünü ona döndü ve dedi: "Ey emîn! Hiç bizim çokluğumuza bakma ve görme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1749. Kadın yüzünü ona döndü ve dedi: "Ey emin! Hiç bizim çokluğumuza bakma ve görme!"

Kadın, o kimseye cevap olarak dedi: "Ey bizim şehvetimizden ve muhabbetimizden emin olan kimse! Bizim çokluğumuzdan sana ne fayda vardır? Bizim çokluğumuza bakma ve bizi görme!"

Kadın cevâben o kimseye dedi: "Ey bizim şehvetimizden ve muhabbetimizden emîn olan kimse! Bizim çokluğumuzdan sana ne fâide vardır? Bizim çokluğumuza bakma ve bizi görme!"

1750. "Gör ki, bisatta bizim çokluğumuz ile beraber, size inbisat dar geliyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1750. "Gör ki, yeryüzünde bizim çokluğumuz ile beraber, size genişlik dar geliyor."

"Bisât", döşeme; burada "ferş-i zemîn", yeryüzü demektir. "İnbisât", yayılmış ve sevinçli olmuş ve genişlik demektir. Yani, "Gör ki, yeryüzünde biz kadın topluluğunun çokluğu ile beraber, siz erkeklere şehvetin giderilmesi dairesindeki genişlik ve yaygınlık dar geliyor."

[1731] "Bisât", döşeme; burada "ferş-i zemîn", yeryüzü demektir. "İnbisât", yayılmış ve mesrûr olmuş ve genişlik demektir. Ya'ni, "Gör ki, yeryüzünde biz kadın tâifesinin çokluğu ile beraber, siz erkeklere kazâ-yı şehvet dâiresindeki genişlik ve yaygınlık dar geliyor."

1751. "Kadın kıtlığından livātaya düştünüz; fail ve mef'ûl zamanın rezilidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1751. "Kadın kıtlığından livâtaya düştünüz; fail ve mef'ûl zamanın rezilidir!"

Sanki kadın kıtlığından livâtaya düştünüz ve kadınları gözünüz görmeyip erkek tasarrufuna yöneldiniz; ve bu şekilde hem fail hem de mef'ûl (edilgen) zamanın rezili oldu. Zevkte doğru ve doğal zevki bırakıp sahte ve doğal olmayan zevki tercih ettiniz. Dünya hayatında rezil ve ahiret hayatında Yüce Allah'ın lanetlediği ve kovduğu oldunuz. Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Lût kavminin fiili ile amel eden kimseye Yüce Allah lanet etti" buyurulur.

“Gûyâ kadın kıtlığından livâtaya düştünüz ve kadınları gözünüz görmeyip erkek tasarrufuna teveccüh ettiniz; ve bu sûretle hem fâil ve hem de mef'ûl zamânın rezîli oldu. Zevkte zevk-i sahîhi ve tabîîyi bırakıp zevk-i kâzibi ve gayr-i tabîîyi ihtiyâr ettiniz. Hayât-ı dünyeviyyede rezîl ve hayât-ı uhreviyyede Hakk'ın mel'ûnu ve matrûdu oldunuz." Nitekim hadîs-i şerîfte لعن الله من عمل عمل قوم لوط ya'ni "Lût kavminin fiili ile amel eden kimseye Allâh Teâlâ la'net etti" buyurulur.

1752. Burada felekten nâ-güvâr oluyor diye sen zamanın bu vakıalarını görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1752. Burada felekten tatsız şeyler oluyor diye sen zamanın bu olaylarını görme!

"Nâ-güvâr", acı ve hazmedilemeyen şey demektir. Yani, ey müneccim (yıldız falcısı)! Senin hâlin de bu lûtînin (eşcinsel) hâline benzer; lûtî livâtanın (eşcinsel ilişki) çirkinliği ve rezilliği ile birlikte, ona âşık ve düşkün olduğu gibi, sen de feleğin bu tatsız ve acı olan olayları ile birlikte ona âşık ve düşkün olmanı gör! Feleğe ait olayların acılığını ve hazmı güç olan hâllerini görme!

"Nâ-güvâr", acı ve hazm olunmayan şey. Ya'ni, ey müneccim! Senin hâlin dahi bu lûtînin hâline benzer; lûtî hâl-i livâtanın şenâati ve rezâleti ile berâber, ona âşık ve mübtelâ olduğu gibi, sen dahi feleğin bu nâgüvâr ve acı olan vâkıâtı ile beraber ona âşık ve mübtelâ olmanı gör! Hadisât-ı felekiyye-nin acılığını ve hazmı güç olan ahvâlini görme!

1753. Sen rızkın ve maaşın tahşîrini görme! Sen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1753. Sen rızkın ve geçimin noksanlığını görme! Sen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme!

"Tahşîr", "huşâre"den türemiş bir isimdir; "noksanlık, bir şeyin kötüsü ve değersizi" demektir. Yani, ey müneccim! Yıldızların durumu şöyledir ve bu durum rızkın ve geçimin noksanlığını ve memleketlerde kıtlık meydana geleceğini veya savaş ve diğer semavî afetlerin ortaya çıkacağını gösterir, deyip nefse acı gelen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme! Bu haller ile birlikte feleğe olan kendi aşkını gör!

"Tahşîr", "huşâre"den masdardır; "noksanlık, bir şeyin kötüsü ve hakîri" demektir. Ya'ni, ey müneccim! Yıldızların vaz'iyeti şöyledir ve bu vaz'iyet rızkın ve maîşetin noksanlığını ve memleketlerde kıtlık vâki' olacağını veyâhud harb vesâir âfât-ı semâviyye zuhûr edeceğini gösterir, deyip nefse acı gelen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme! Bu haller ile beraber feleğe olan sen kendi aşkını gör!

1754. Gör ki, onun bütün bu acılıklarıyla beraber, onun ölmüşü ve onun nâpervâsısınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. Gör ki, onun bütün bu acılıklarıyla beraber, onun ölmüşü ve onun nâpervâsısınız.

Sen bunu gör ki, feleğin bütün bu acılıklarıyla beraber, ona karşı olan sevgi ve aşkınızdan dolayı ölmüş gibisiniz ve hiç çekinmeksizin o feleğin tutkunusunuz. Bu şerefli beyit, yukarıda 1745 numarada geçen "Sen bu yıldızların hilekârlığını görme, ey hakîr! Kalpazan üzerine olan kendi aşkını gör!" beytine bağlıdır.

Sen bunu gör ki, feleğin bütün bu acılıklarıyla beraber, ona karşı olan muhabbet ve aşkınızdan ölüsünüz ve hiç çekinmeksizin o feleğin meftûnususunuz. Bu beyt-i şerîf yukarıda 1745 numarada geçen تو مبین قلابی این اختران عشق خود بر قلب زن بین ای مهان ya'ni Sen bu yıldızların kallablığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!"] beytine merbûttur.

1755. Acının imtihanını bir rahmet bil! Merv'in ve Belh'in mülkünü bir nikmet bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1755. Acının imtihanını bir rahmet bil! Merv'in ve Belh'in mülkünü bir nikmet (felaket) bil!

"Merv" ve "Belh", Asya'da iki şehrin adıdır. Yüce Allah'ın kullarını acı ve kahr (ezici güç) ile imtihan etmesini rahmet bil! Çünkü bu acılığın karşılığında tatlılık ve kahrın karşılığında lütuf vardır. Bu sebeple nefsine tatlı ve hoş gelen Merv ve Belh şehirleri mülkünün hükümdarlığını bir felaket ve ilahi kahr bil! Şeklen bu makam ve mevki tatlı ve latif görünse de iç yüzü acı ve kahırdır. "Nâ-güvâr", acı ve hazmedilemeyen şey demektir. Yani, ey müneccim (yıldız falcısı)! Senin hâlin de bu lûtînin (eşcinsel) hâline benzer; lûtî livata (homoseksüel ilişki) hâlinin çirkinliği ve rezilliği ile beraber, ona âşık ve düşkün olduğu gibi, sen de feleğin (kaderin) bu nâ-güvâr ve acı olan olayları ile beraber ona âşık ve düşkün olduğunu gör! Feleğin olaylarının acılığını ve hazmı güç olan hallerini görme!

"Merv" ve "Belh", Asya'da iki şehrin adıdır. Cenâb-ı Hakk'ın kullarını acı ve kahr ile imtihân etmesini rahmet bil! Zîrâ bu acılığın mukābilinde tatlılık ve kahr mukābilinde lutuf vardır. Binâenaleyh nefsine tatlı ve hoş gelen Merv ve Belh şehirleri mülkünün hükümdârlığını bir nıkmet ve kahr-ı ilâhî bil! Sûrette bu makām ve mansıb tatlı ve latîf görünür ise de iç yüzü acı ve kahırdır. "Nâ-güvâr", acı ve hazm olunmayan şey. Ya'ni, ey müneccim! Senin hâ-lin dahi bu lûtînin hâline benzer; lûtî hâl-i livâtanın şenâati ve rezâleti ile be-râber, ona âşık ve mübtelâ olduğu gibi, sen dahi feleğin bu nâ-güvâr ve acı olan vâkıâtı ile beraber ona âşık ve mübtelâ olmanı gör! Hadisât-ı felekiyye-nin acılığını ve hazmı güç olan ahvâlini görme!

1753. Sen rızkın ve maaşın tahşîrini görme! Sen bu kıtlığı ve korkuyu ve tit-remeyi görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1753. Sen rızkın ve geçiminin noksanlığını görme! Sen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme!

"Tahşîr", "huşâre"den türemiş bir isimdir; "noksanlık, bir şeyin kötüsü ve değersizi" demektir. Yani, ey müneccim! Yıldızların durumu şöyledir ve bu durum rızkın ve geçimin noksanlığını ve memleketlerde kıtlık meydana geleceğini veya savaş yahut başka semavî afetlerin ortaya çıkacağını gösterir, deyip nefse acı gelen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme! Bu haller ile beraber feleğe olan kendi aşkını gör!

"Tahşîr", "huşâre"den masdardır; "noksanlık, bir şeyin kötüsü ve hakîri" demektir. Ya'ni, ey müneccim! Yıldızların vaz'iyeti şöyledir ve bu vaz'iyet rız-kın ve maîşetin noksanlığını ve memleketlerde kıtlık vâki' olacağını veyâhud harb vesâir âfât-ı semâviyye zuhûr edeceğini gösterir, deyip nefse acı gelen bu kıtlığı ve korkuyu ve titremeyi görme! Bu haller ile beraber feleğe olan sen kendi aşkını gör!

1754. Gör ki, onun bütün bu acılıklarıyla beraber, onun ölmüşü ve onun na-per-vâsısınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. Gör ki, onun bütün bu acılıklarıyla beraber, onun ölmüşü ve onun na-per-vâsısınız.

Sen bunu gör ki, feleğin bütün bu acılıklarıyla beraber, ona karşı olan muhabbet ve aşkınızdan ölmüşsünüz ve hiç çekinmeksizin o feleğin meftûnusunuz (tutkunusunuz). Bu şerefli beyit yukarıda 1745 numarada geçen "تو مبین قلابی این اختران عشق خود بر قلب زن بین ای مهان" yani "Sen bu yıldızların hilekârlığını görme, ey hakîr! Kalpazan üzerine olan kendi aşkını gör!" beytine bağlıdır.

Sen bunu gör ki, feleğin bütün bu acılıklarıyla beraber, ona karşı olan mu-habbet ve aşkınızdan ölüsünüz ve hiç çekinmeksizin o feleğin meftûnusu-nuz. Bu beyt-i şerîf yukarıda 1745 numarada geçen تو مبین قلابی این اختران عشق خود بر قلب زن بین ای مهان ya'ni Sen bu yıldızların kallablığını görme, ey hakîr! Kalb-zen üzerine olan kendi aşkını gör!"] beytine merbûttur.

1755. Acının imtihanını bir rahmet bil! Merv'in ve Belh'in mülkünü bir nikmet bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1755. Acının imtihanını bir rahmet bil! Merv'in ve Belh'in mülkünü bir felaket bil!

"Merv" ve "Belh", Asya'da iki şehrin adıdır. Yüce Allah'ın kullarını acı ve kahr (ezici güç) ile imtihan etmesini rahmet bil! Çünkü bu acılığın karşılığında tatlılık ve kahrın karşılığında lütuf vardır. Bu sebeple nefsine tatlı ve hoş gelen Merv ve Belh şehirleri mülkünün hükümdarlığını bir felaket ve ilahi kahr bil! Şeklen bu makam ve mevki tatlı ve hoş görünse de iç yüzü acı ve kahırdır.

"Merv" ve "Belh", Asya'da iki şehrin adıdır. Cenâb-ı Hakk'ın kullarını acı ve kahr ile imtihân etmesini rahmet bil! Zîrâ bu acılığın mukābilinde tatlılık ve kahr mukābilinde lutuf vardır. Binâenaleyh nefsine tatlı ve hoş gelen Merv ve Belh şehirleri mülkünün hükümdârlığını bir nıkmet ve kahr-ı ilâhî bil! Sûrette bu makām ve mansıb tatlı ve latîf görünür ise de iç yüzü acı ve kahırdır.

1756. O İbrâhîm teleften kaçmadı ve kaldı; ve bu İbrâhîm şereften kaçtı ve kovdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1756. O İbrahim telef olmaktan kaçmadı ve kaldı; ve bu İbrahim şereften kaçtı ve kovdu.

Nasıl ki bu suret âleminin böyle ters tecellîsini görmek istersen bak ki, o İbrahim Halilullah (a.s.) gururun ateşinde telef olmaktan kaçmadı ve Hakk'ın bu kahredici tecellîsiyle imtihanına boyun eğdi ve neticede ateş gülistana dönüştü, ilahi koruma içinde kaldı; ve bu kahrın içinde ilahi lütfa mazhar oldu. Ve Belh şehrinin hükümdarı olan İbrahim Edhem (k.s.) padişahlığın zahirî şerefinden kaçtı ve bu şerefi kendisinden sürdü ve kovdu; ve mana âleminin sultanı oldu. Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî (Allah sırlarını kutsasın) bu beytin ikinci mısraındaki "İbrahim"in İbrahim-i Zerdüşt olduğunu beyan ediyorlar. Mealen tercümesi şöyledir: "İkinci mısradaki "İbrahim"den maksat, mecûsîlerin mürşidi olan İbrahim-i Zerdüşt'tür. Mecûsîler onda nübüvvet olduğunu zannederler. Ve onların batıl olan dinleri, ateşe tapmak ve kadınları helal görmek vesairedir. Zerdüşt İran şahlarından Güştasb zamanında Belh şehrinde bulunup makam ve şerefle mümtaz idi. İslam şerefinden kaçtı ve dalalet yolunu tuttu ve Zend isminde bir kitap yaptı. "Bu kitap bana Hak'tan geldi!" dedi. Onun ismine "Zardüşt, Zardümüşt, Zarhüşt, Zerateşt, Zeradiheşt, Zerdühüşt, Zertüşt, Zeredüşt, Zerdüşt ve Zertüşt" derler." Bu şarihler şerefli beyte şu manayı veriyorlar: Bu İbrahim (a.s.) Nemrud'un ateşinin telef etmesinden kaçmadı, ilahi korumada kaldı. Fakat İbrahim-i Zerdüşt İslamiyet şerefinden kaçtı ve ilahi huzurdan kovuldu.

Nitekim bu âlem-i sûretin böyle ters tecellîsini görmek istersen bak ki, o İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gurûrun ateşinde telef olmaktan kaçmadı ve Hakk'ın bu tecellî-i kahrî ile imtihanına inkıyâd etti ve netîcede ateş gülistâna tahavvül edip, hıfz-ı ilâhî içinde kaldı; ve bu kahrın zımnında lutf-ı ilâhîye mazhar oldu. Ve Belh şehrinin hükümdarı olan İbrâhîm Edhem (k.s.) padişahlığın şeref-i sûrîsinden kaçtı ve bu şerefi kendisinden sürdü ve kovdu; ve ma'nâ âleminin sultânı oldu. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî (kaddesallâhu esrârahum) bu beytin ikinci mısrâ'ındaki "İbrâhîm”in İbrâhîm-i Zerdüşt olduğunu beyân ediyorlar. Meâlen tercümesi şöyledir: "İkinci mısra'daki "İbrâhîm"den murâd, mecûsîlerin mürşidi olan İbrâhîm-i Zerdüşt'tür. Mecûsîler onda nübüvvet olduğunu zu'm ederler. Ve onların bâtıl olan dînleri, ateşe tapmak ve kadınları helâl görmek vesâiredir. Zerdüşt Îrân şâhlarından Güştâsb zamânında Belh şehrinde bulunup mansıb ve şeref ile mümtâz idi. Şeref-i İslâm'dan kaçtı ve dalâlet yolunu tuttu ve Jend isminde bir kitab yaptı. "Bu kitab bana "Hak'tan geldi!" dedi. Onun ismine "Zârdüşt, Zârdümüşt, Zârhüşt, Zerâteşt, Zerâdiheşt, Zerdühüşt, Zertüşt, Zeredüşt, Zerdüşt ve Zertüşt" derler." Bu şârihler beyt-i şerîfe şu ma'nâyı veriyorlar: Bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşinin telefinden kaçmadı, hıfz-ı ilâhîde kaldı. Fakat İbrâhîm-i Zertüşt şeref-i İslâmiyet'ten kaçtı ve huzûr-ı ilâhîden kovuldu.

1757. Ey aceb! O yanmaz, bu yanar! Taleb yolunda na'l ma'kûsdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1757. Ey şaşılacak şey! O yanmaz, bu yanar! Hak yolunda nal terstir!

Yukarıdaki birinci yoruma göre anlam: Şaşılacak şeydir ki, bu İbrahim (a.s.) bu maddî ateşte yanmaz; ve o İbrahim Edhem hazretleri maddî şereften kaçıp sığındığı ilâhî aşk ateşi içinde yanar. Hak'kı arama yolunda nal terstir. Yani kahır tarafına gidiş lutuf tarafına gidiştir ve lutuf tarafına gidiş ise kahır tarafına gidiştir.

İkinci yoruma göre anlam: Şaşılacak şeydir ki, bu İbrahim (a.s.) Nemrud'un maddî ateşinde yanmaz; Ve bu Zerdüşt İbrahim ise, İslâmiyet şerefinden kaçıp ateşi ilâh edindiği hâlde kendi ilâhı olan o maddî ateşte ve cehennem ateşinde yanar.

Yukarıdaki birinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) bu sûrî ateşte yanmaz; ve o İbrâhîm Edhem hazretleri şeref-i sûrîden kaçıp ilticâ ettiği aşk-ı ilâhî ateşi içinde yanar. Taleb-i Hak yolunda na'l ma'kûsdür. Ya'ni kahır tarafına gidiş lutuf tarafına gidiştir ve lutuf tarafına gidiş ise kahır tarafına gidiştir.

İkinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un sûrî ateşinde yanmaz; Ve bu İbrâhîm-i Zerdüşt ise, şeref-i İslâmiyet'ten kaçıp ateşi ilâh ittihâz ettiği hâlde kendi ilâhı olan o sûrî ateşte ve cehennem ateşinde yanar.

1756. O İbrâhîm teleften kaçmadı ve kaldı; ve bu İbrâhîm şereften kaçtı ve kovdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1756. O İbrâhîm telef olmaktan kaçmadı ve kaldı; ve bu İbrâhîm şereften kaçtı ve kovdu.

Nasıl ki bu sûret âleminin böyle ters tecellîsini görmek istersen bak ki, o İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gururun ateşinde telef olmaktan kaçmadı ve Hakk'ın bu kahredici tecellîsi ile imtihanına boyun eğdi ve neticede ateş gülistana dönüştü, ilâhî koruma içinde kaldı; ve bu kahrın içinde ilâhî lütfa mazhar oldu. Ve Belh şehrinin hükümdarı olan İbrâhîm Edhem (k.s.) padişahlığın zahirî şerefinden kaçtı ve bu şerefi kendisinden sürdü ve kovdu; ve mana âleminin sultanı oldu. Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî (kaddesallâhu esrârahum) bu beytin ikinci mısraındaki "İbrâhîm”in İbrâhîm-i Zerdüşt olduğunu beyan ediyorlar. Mealinin tercümesi şöyledir:

"İkinci mısra'daki "İbrâhîm"den maksat, mecûsîlerin mürşidi olan İbrâhîm-i Zerdüşt'tür. Mecûsîler onda peygamberlik olduğunu zannederler. Ve onların bâtıl olan dinleri, ateşe tapmak ve kadınları helal görmek ve benzerleridir. Zerdüşt İran şahlarından Güştâsb zamanında Belh şehrinde bulunup makam ve şeref ile seçkin idi. İslam şerefinden kaçtı ve sapkınlık yolunu tuttu ve Jend isminde bir kitap yaptı. "Bu kitap bana Hak'tan geldi!" dedi. Onun ismine "Zârdüşt, Zârdümüşt, Zârhüşt, Zerâteşt, Zerâdiheşt, Zerdühüşt, Zertüşt, Zeredüşt, Zerdüşt ve Zertüşt" derler."

Bu şarihler şerefli beyte şu manayı veriyorlar: Bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşinin telef etmesinden kaçmadı, ilâhî korumada kaldı. Fakat İbrâhîm-i Zerdüşt İslamiyet şerefinden kaçtı ve ilâhî huzurdan kovuldu.

Nitekim bu âlem-i sûretin böyle ters tecellîsini görmek istersen bak ki, o İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gurûrun ateşinde telef olmaktan kaçmadı ve Hakk'ın bu tecellî-i kahrî ile imtihanına inkıyâd etti ve netîcede ateş gülistâna tahavvül edip, hıfz-ı ilâhî içinde kaldı; ve bu kahrın zımnında lutf-ı ilâhîye mazhar oldu. Ve Belh şehrinin hükümdârı olan İbrâhîm Edhem (k.s.) pâdişahlığın şeref-i sûrîsinden kaçtı ve bu şerefi kendisinden sürdü ve kovdu; ve ma'nâ âleminin sultânı oldu. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî (kaddesallâhu esrârahum) bu beytin ikinci mısrâ'ındaki "İbrâhîm”in İbrâhîm-i Zerdüşt olduğunu beyân ediyorlar. Meâlen tercümesi şöyledir:

"İkinci mısra'daki "İbrâhîm"den murâd, mecûsîlerin mürşidi olan İbrâhîm-i Zerdüşt'tür. Mecûsîler onda nübüvvet olduğunu zu'm ederler. Ve onların bâtıl olan dînleri, ateşe tapmak ve kadınları helâl görmek vesâiredir. Zerdüşt Îrân şâhlarından Güştâsb zamânında Belh şehrinde bulunup mansıb ve şeref ile mümtâz idi. Şeref-i İslâm'dan kaçtı ve dalâlet yolunu tuttu ve Jend isminde bir kitab yaptı. "Bu kitab bana "Hak'tan geldi!" dedi. Onun ismine "Zârdüşt, Zârdümüşt, Zârhüşt, Zerâteşt, Zerâdiheşt, Zerdühüşt, Zertüşt, Zeredüşt, Zerdüşt ve Zertüşt" derler."

Bu şârihler beyt-i şerîfe şu ma'nâyı veriyorlar: Bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşinin telefinden kaçmadı, hıfz-ı ilâhîde kaldı. Fakat İbrâhîm-i Zerdüşt şeref-i İslâmiyet'ten kaçtı ve huzûr-ı ilâhîden kovuldu.

1757. Ey aceb! O yanmaz, bu yanar! Taleb yolunda na'l ma'kûsdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1757. Ey şaşılacak şey! O yanmaz, bu yanar! Hak yolunda nal terstir!

Yukarıdaki birinci yoruma göre anlam: Şaşılacak şeydir ki, bu İbrahim (a.s.) bu maddî ateşte yanmaz; ve o İbrahim Edhem hazretleri maddî şereften kaçıp sığındığı ilâhî aşk ateşi içinde yanar. Hak'kı arama yolunda nal terstir. Yani kahır tarafına gidiş lutuf tarafına gidiştir ve lutuf tarafına gidiş ise kahır tarafına gidiştir.

İkinci yoruma göre anlam: Şaşılacak şeydir ki, bu İbrahim (a.s.) Nemrud'un maddî ateşinde yanmaz; Ve bu Zerdüşt İbrahim ise, İslâmiyet şerefinden kaçıp ateşi ilâh edindiği hâlde kendi ilâhı olan o maddî ateşte ve cehennem ateşinde yanar.

Yukarıdaki birinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) bu sûrî ateşte yanmaz; ve o İbrâhîm Edhem hazretleri şeref-i sûrîden kaçıp ilticâ ettiği aşk-ı ilâhî ateşi içinde yanar. Taleb-i Hak yolunda na'l ma'kûsdür. Ya'ni kahır tarafına gidiş lutuf tarafına gidiştir ve lutuf tarafına gidiş ise kahır tarafına gidiştir.

İkinci veche göre ma'nâ: Acîb şeydir ki, bu İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un sûrî ateşinde yanmaz; Ve bu İbrâhîm-i Zerdüşt ise, şeref-i İslâmiyet'ten kaçıp ateşi ilâh ittihâz ettiği hâlde kendi ilâhı olan o sûrî ateşte ve cehennem ateşinde yanar.

## Sûfînin suâli yine mükerrer etmesi

1758. Sûfî dedi: "O Müsteân kādirdir ki, bizim sevdamızı ziyânsız ede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1758. Sûfî dedi: "O Müsteân (kendisinden yardım istenen) kadirdir ki, bizim sevdamızı ziyansız ede!"

Sûfî, kadıdan yukarıdaki cevapları aldıktan sonra tekrar soru sormaya başlayıp dedi ki: "Kendisinden yardım talep olunan Yüce Allah hazretleri, bizim sevdâmızı ve arzûmuzu ziyansız olarak bizlere ihsan etmeye kadirdir." "Müsteân", kendisinden yardım talep olunandır. "Sevda", aşk, hırs, tamah ve arzu anlamlarındadır.

Sûfi, kādıdan yukarıdaki cevabları aldıktan sonra tekrar suâle başlayıp dedi ki: "Kendisinden yardım taleb olunan Hak Teâlâ hazretleri bizim sevdâmızı ve arzûmuzu ziyânsız olarak bizlere ihsân etmeye kādirdir" "Müsteân", kendisinden yardım taleb olunan. "Sevda", aşk, hırs, tama' ve arzû ma'nâlarınadır.

1759. "O ki, ateşi gül ve ağaç yapar, bunu da zararsız etmeye kadirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1759. "O ki, ateşi gül ve ağaç yapar, bunu da zararsız etmeye kadirdir."

O Yüce Allah hazretleri ki, Nemrud'un yaktığı ateşi İbrahim (a.s.) hakkında gül ve gül ağacı yapar. Bu bizim sevdalarımızı da zararsız yapmaya kadirdir.

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, Nemrûd'un yaktığı ateşi İbrâhîm (a.s.) hakkında gül ve gül ağacı yapar. Bu bizim sevdalarımızı da zararsız yapmaya kādirdir."

1760. "O ki, dikenin aynından gülü dışarıya çıkarır, bu sonbaharı da bahar yapmaya kādirdir." [1741]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1760. "O ki, dikenin aynından gülü dışarıya çıkarır, bu sonbaharı da bahar yapmaya kādirdir." [1741]

O Yüce Allah hazretleri ki, katı bir dikenli ağacın tekil hakikatinden ve zâtından latif ve taze gülü meydana çıkarır. Bu sonbaharın harabiyetini de ilkbaharın mamuriyetine döndürmeye kadirdir.

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, katı bir dikenli ağacın "ayn"ından ve zâtından latîf ve ter ü tâze gülü meydana çıkarır. Bu sonbaharın harablığını da ilkbaharın ma'mûriyetine döndürmeye kadirdir."

1761. "O ki, ondan her servi âzâdlık eder, eğer gussayı şâdî ederse kādirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1761. "O ki, ondan her servi özgürlük bulur, eğer kederi sevince çevirirse kadirdir."

O Yüce Allah hazretleri ki, ondan her servi ağacı özgürlük bulur, yani yaz ve kış yaprakları kurumaktan özgür olup yemyeşil bir halde durur. Eğer o Yüce Allah kederi ve gamı sevinç ve neşe yaparsa buna da kadirdir.

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, ondan her servi ağacı âzâdlık eder, ya'ni yaz ve kış yaprakları kurumaktan âzâd olup yemyeşil bir hâlde durur. Eğer o Hak Teâlâ gussayı ve gamı şâdî ve sürür yaparsa buna da kadirdir."

## Sûfînin suâli yine mükerrer etmesi

1758. Sûfî dedi: "O Müsteân kādirdir ki, bizim sevdamızı ziyânsız ede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1758. Sûfî dedi: "O Müsteân (kendisinden yardım istenen) kadirdir ki, bizim sevdamızı ziyansız ede!"

Sûfî, kadıdan yukarıdaki cevapları aldıktan sonra tekrar soru sormaya başlayıp dedi ki: "Kendisinden yardım talep olunan Yüce Allah hazretleri, bizim sevdâmızı ve arzûmuzu ziyansız olarak bizlere ihsan etmeye kadirdir." "Müsteân", kendisinden yardım talep olunandır. "Sevda", aşk, hırs, tamah ve arzu anlamlarındadır.

Sûfi, kādıdan yukarıdaki cevabları aldıktan sonra tekrar suâle başlayıp dedi ki: "Kendisinden yardım taleb olunan Hak Teâlâ hazretleri bizim sevdâmızı ve arzûmuzu ziyânsız olarak bizlere ihsân etmeye kādirdir" "Müsteân", kendisinden yardım taleb olunan. "Sevda", aşk, hırs, tama' ve arzû ma'nâlarınadır.

1759. "O ki, ateşi gül ve ağaç yapar, bunu da zararsız etmeye kadirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1759. "O ki, ateşi gül ve ağaç yapar, bunu da zararsız etmeye kadirdir."

O Yüce Allah hazretleri ki, Nemrud'un yaktığı ateşi İbrahim (a.s.) hakkında gül ve gül ağacı yapar. Bu bizim sevdalarımızı da zararsız yapmaya kadirdir.

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, Nemrûd'un yaktığı ateşi İbrâhîm (a.s.) hakkında gül ve gül ağacı yapar. Bu bizim sevdalarımızı da zararsız yapmaya kādirdir."

1760. "O ki, dikenin aynından gülü dışarıya çıkarır, bu sonbaharı da bahar [1741] yapmaya kādirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1760. "O ki, dikenin aynından gülü dışarıya çıkarır, bu sonbaharı da bahar yapmaya kādirdir."

O Yüce Allah hazretleri ki, katı bir dikenli ağacın aynından (tekil hakikat, varlığın özü) ve zâtından latîf ve taptaze gülü meydana çıkarır. Bu sonbaharın harablığını da ilkbaharın mamuriyetine döndürmeye kadirdir.

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, katı bir dikenli ağacın "ayn"ından ve zâtından latîf ve ter ü tâze gülü meydana çıkarır. Bu sonbaharın harablığını da ilkbaharın ma'mûriyetine döndürmeye kadirdir."

1761. "O ki, ondan her servi azadlık eder, eğer gussayı şâdî ederse kādirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1761. "O ki, ondan her servi azadlık eder, eğer gussayı şâdî ederse kādirdir."

O Yüce Allah hazretleri ki, ondan her servi ağacı özgürleşir, yani yaz ve kış yaprakları kurumaktan kurtulup yemyeşil bir hâlde durur. Eğer o Yüce Allah kederi ve gamı neşeye ve sevince dönüştürürse, buna da kadirdir.

"O Hak Teâlâ hazretleri ki, ondan her servi ağacı âzâdlık eder, ya'ni yaz ve kış yaprakları kurumaktan âzâd olup yemyeşil bir hâlde durur. Eğer o Hak Teâlâ gussayı ve gamı şâdî ve sürür yaparsa buna da kadirdir."

1762. "O ki, her adem ondan mevcud oldu, eğer onu bâkî tutarsa ona ne noksan vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1762. "O ki, her yokluk ondan var oldu, eğer onu kalıcı tutarsa ona ne eksiklik vardır?"

"Yokluk"tan kasıt, izafî yokluktur. Nasıl ki ağaç çekirdeğin içindedir ve şekil âleminde yok hükmündedir; aynı şekilde buzun esası sudur ve donmadan önce şekil âleminde yok hükmündedir. Yani, "O Yüce Allah hazretleri ki, bu eşya ve insanın izafî varlığı şekil âleminde yok iken O'nun varlığından var oldu ve ortaya çıktı. Eğer onları yok etmeyip kalıcı tutarsa O'nun varlığına ne eksiklik gelir?"

"Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Nitekim ağaç çekirdeğin içindedir ve âlem-i sûrette ma'dûmdur; ve kezâ buzun esâsı sudur ve incimâddan evvel âlem-i sûrette ma'dûmdur. Ya'ni, "O Hak Teâlâ hazretleri ki, bu eşyâ ve vücûd-i izâfi-i beşer âlem-i sûrette ma'dûm iken O'nun varlığından mevcûd oldu ve zuhûra geldi. Eğer onları mahv etmeyip bâkî tutarsa onun varlığına ne noksan gelir?"

1763. O ki, cisme cân verdi; nihayet diri olur. Eğer öldürmezse ne vakit ona ziyân olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1763. O ki, cisme can verdi; nihayet diri olur. Eğer öldürmezse ne zaman ona zarar olur?

O Yüce Allah hazretleri ki, cansız olan cisme can verir; ve bu can vasıtasıyla o cansız olan cisim diri olur ve harekete gelir. Eğer o ruhu ondan giderip öldürmezse, O'nun kudretine ve sanatına bir zarar olur mu?

O Hak Teâlâ hazretleri ki, cemâd olan cisme cân verir; ve bu cân vâsıtasıyla o cemâd olan cisim diri olur ve harekete gelir. Eğer o rûhu ondan izâle edip öldürmezse onun kudretine ve san'atına bir ziyân olur mu?

1764. Eğer o cûd bendeye cânın maksûdunu ictihadsız bahş ederse ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1764. Eğer o cömertlik, kula canının maksadını çabasız bağışlarsa ne olur?

"Canın maksadı"ndan kasıt, Hakk'a kavuşmaktır. Yani, eğer o mutlak varlık hazretleri bir kuluna, canının maksadı olan şerefli zâtına kavuşma devletini riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) olmaksızın ve Hakk Yolculuğu zahmetini seçtirmeksizin bağışlar ve ihsan ederse, onun ilâhlık şanına ne eksiklik gelir?

"Cânın maksûdu"ndan murâd, Hakk'a vuslattır. Ya'ni, eğer o vücûd-i mutlak hazretleri bir kuluna cânının maksûdu olan zât-ı şerîfine vuslat devletini riyâzatsız ve mücâhedesiz ve sülûk zahmetini ihtiyâr etmeksizin bahş ve ihsân ederse onun şân-ı ulûhiyyetine ne noksân gelir?

1765. Pusuda olan nefsin mekrini ve şeytan-ı matrûdun fitnesini zayıflardan uzak tutarsa ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1765. Pusuda olan nefsin tuzağını ve kovulmuş şeytanın fitnesini zayıflardan uzak tutarsa ne olur?

Yukarıdaki beyitte geçen "hod çi bâşed? [ne olur?]" ifadesi bu beyte de aittir. Yani, Hakk yolunun düşmanı olan pusudaki nefsin tuzağını ve ilahi huzurdan kovulmuş olan şeytanın fitnesini, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) konusunda zayıf olan Hakk yolcularından uzak tutar ve onları kolaylıkla insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yaparsa Yüce Allah'a ne zararı olur?

Yukarıki beyitte olan "hod çi bâşed? [ne olur?]" bu beyte de râci'dir. Ya'ni, Hak yolunun düşmanı olan pusudaki nefsin mekrini ve huzûr-ı izzetten kovulmuş olan şeytanın fitnesini riyâzat ve mücâhede emrinde zayıf olan sâliklerden uzak tutar ve onları kolaylık ile insân-ı kâmil yaparsa Hak Teâlâ hazretlerine ne ziyân olur?

1762. "O ki, her adem ondan mevcud oldu, eğer onu bâkî tutarsa ona ne noksan vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1762. "O ki, her yokluk ondan var oldu, eğer onu kalıcı tutarsa ona ne eksiklik vardır?"

"Yokluk"tan kasıt, izafî yokluktur. Nasıl ki ağaç çekirdeğin içindedir ve şekil âleminde yok hükmündedir; aynı şekilde buzun esası sudur ve donmadan önce şekil âleminde yok hükmündedir. Yani, "O Yüce Allah hazretleri ki, bu eşya ve insanın izafî varlığı şekil âleminde yok iken O'nun varlığından var oldu ve ortaya çıktı. Eğer onları yok etmeyip kalıcı tutarsa O'nun varlığına ne eksiklik gelir?"

"Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Nitekim ağaç çekirdeğin içindedir ve âlem-i sûrette ma'dûmdur; ve kezâ buzun esâsı sudur ve incimâddan evvel âlem-i sûrette ma'dûmdur. Ya'ni, "O Hak Teâlâ hazretleri ki, bu eşyâ ve vücûd-i izâfi-i beşer âlem-i sûrette ma'dûm iken O'nun varlığından mevcûd oldu ve zuhûra geldi. Eğer onları mahv etmeyip bâkî tutarsa onun varlığına ne noksan gelir?"

1763. O ki, cisme cân verdi; nihayet diri olur. Eğer öldürmezse ne vakit ona ziyân olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1763. O ki, cisme can verdi; nihayet diri olur. Eğer öldürmezse ne zaman ona zarar olur?

O Yüce Allah hazretleri ki, cansız olan cisme can verir; ve bu can vasıtasıyla o cansız olan cisim diri olur ve harekete gelir. Eğer o ruhu ondan giderip öldürmezse, O'nun kudretine ve sanatına bir zarar olur mu?

O Hak Teâlâ hazretleri ki, cemâd olan cisme cân verir; ve bu cân vâsıtasıyla o cemâd olan cisim diri olur ve harekete gelir. Eğer o rûhu ondan izâle edip öldürmezse onun kudretine ve san'atına bir ziyân olur mu?

1764. Eğer o cûd bendeye cânın maksûdunu ictihadsız bahş ederse ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1764. Eğer o cömertlik, kula canının maksadını çabasız bağışlarsa ne olur?

"Canın maksadı"ndan kasıt, Hakk'a kavuşmaktır. Yani, eğer o mutlak varlık hazretleri bir kuluna, canının maksadı olan şerefli zâtına kavuşma devletini riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) olmaksızın ve Hakk Yolculuğu zahmetini seçtirmeksizin bağışlar ve ihsan ederse, onun ilâhlık şanına ne eksiklik gelir?

"Cânın maksûdu"ndan murâd, Hakk'a vuslattır. Ya'ni, eğer o vücûd-i mutlak hazretleri bir kuluna cânının maksûdu olan zât-ı şerîfine vuslat devletini riyâzatsız ve mücâhedesiz ve sülûk zahmetini ihtiyâr etmeksizin bahş ve ihsân ederse onun şân-ı ulûhiyyetine ne noksân gelir?

1765. Pusuda olan nefsin mekrini ve şeytan-ı matrûdun fitnesini zayıflardan uzak tutarsa ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1765. Pusuda olan nefsin tuzağını ve kovulmuş şeytanın fitnesini zayıflardan uzak tutarsa ne olur?

Yukarıdaki beyitte geçen "hod çi bâşed? [ne olur?]" ifadesi bu beyte de aittir. Yani, Hakk yolunun düşmanı olan pusudaki nefsin tuzağını ve ilahi huzurdan kovulmuş olan şeytanın fitnesini, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) konusunda zayıf olan Hakk yolcularından uzak tutar ve onları kolaylıkla insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yaparsa Yüce Allah'a ne zararı olur?

Yukarıki beyitte olan "hod çi bâşed? [ne olur?]" bu beyte de râci'dir. Ya'ni, Hak yolunun düşmanı olan pusudaki nefsin mekrini ve huzûr-ı izzetten kovulmuş olan şeytanın fitnesini riyâzat ve mücâhede emrinde zayıf olan sâliklerden uzak tutar ve onları kolaylık ile insân-ı kâmil yaparsa Hak Teâlâ hazretlerine ne ziyân olur?

## Kādının sûfîye cevâb vermesi

1766. Kādı dedi: “Eğer acı olan emr olmaya idi ve eğer güzel ve çirkin ve taş ve inci olmasa idi..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1766. Kadı dedi: "Eğer acı olan emir olmasaydı ve eğer güzel ve çirkin ve taş ve inci olmasaydı..."

Kadı, sûfîye cevap olarak dedi: "Eğer nefse acı gelen ilâhî teklifler ve emirler olmasaydı ve eğer cemâlî isimlerin tecellileri olan güzel suret ve celâlî isimlerin tecellisi olan çirkin suret ve kıymetsiz sıradan taş ve kıymetli inci olmasaydı..."

Kādı sûfîye cevâben dedi: "Eğer nefse acı gelen teklîfât ve evâmir-i ilâhiyye olmasa idi ve eğer esmâ-i cemâliyyenin mezâhiri olan güzel sûret ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan çirkin sûret ve kıymetsiz âdî taş ve kıymetli inci olmasa idi..."

1767. "Ve eğer nefis ve şeytan ve hevâ olmasa idi; ve eğer zahm ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1767. "Ve eğer nefis ve şeytan ve hevâ olmasa idi; ve eğer yara ve çekişme ve savaş olmasa idi..."

"Zahm", yara ve darbe; "çâlîş", çekişme ve muhalefet; "vega", savaş ve harp demektir. Yani "Eğer saptırıcı isim olan Mudill'in (saptırıcı) tecelli yeri olan nefis ve şeytan ve nefsânî heves olmasa idi; ve eğer Hâdî (doğru yola iletici) ve Mudill (saptırıcı) ve Nâfi' (fayda verici) ve Dârr (zarar verici) gibi birbirine zıt ve karşıt olan ilâhî isimlerin tecelli yerleri arasında birbirine darbe ve yara vurmak ve çekişme ve savaş olmasa idi..."

"Zahm", yara ve darbe; "çâlîş", nizâ' ve muhalefet; "vega", cenk ve harb demektir. Ya'ni "Eğer ism-i Mudill'in mazharı olan nefis ve şeytan ve hevâyı nefsânî olmasa idi; ve eğer Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr gibi mütekābil ve mütezâdd olan esmâ-i ilâhiyyenin mazharları arasında birbirine darbe ve yara vurmak ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."

1768. "Binâenaleyh melik kendi bendelerini ne nâm ve lakab ile çağırır idi, ey perde yırtıcı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1768. "Bu sebeple melik kendi kullarını hangi ad ve lakap ile çağırırdı, ey perde yırtıcı?"

"Melik", padişah ve hükümdar; "müntehik", perde yırtıcı demektir. Yani, yukarıda açıklanan ilahi isimlerin tecelli yerleri olmasaydı, hakiki padişah olan Yüce Allah kullarını hangi isimler ile adlandırır ve hangi sıfatlar ile nitelendirirdi, ey ilahi sırların perdesini yırtıcı olan sufi?

"Melik", pâdişâh ve hükümdâr; "müntehik", perde yırtıcı demektir. Ya'ni, yukarıda beyân olunan esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olmasa idi, pâdişâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ kullarını hangi isimler ile tesmiye ve [hangi] sıfatlar ile tavsîf buyurur idi, ey esrâr-ı ilâhiyye perdesini yırtıcı olan sûfî?"

## Kādının sûfîye cevâb vermesi

1766. Kādı dedi: “Eğer acı olan emr olmaya idi ve eğer güzel ve çirkin ve taş ve inci olmasa idi..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1766. Kadı dedi: "Eğer acı olan emir olmasaydı ve eğer güzel ve çirkin ve taş ve inci olmasaydı..."

Kadı, sûfîye cevap olarak dedi: "Eğer nefse acı gelen ilâhî teklifler ve emirler olmasaydı ve eğer cemâlî isimlerin tecellileri olan güzel suret ve celâlî isimlerin tecellisi olan çirkin suret ve kıymetsiz sıradan taş ve kıymetli inci olmasaydı..."

Kādı sûfîye cevâben dedi: "Eğer nefse acı gelen teklîfât ve evâmir-i ilâhiyye olmasa idi ve eğer esmâ-i cemâliyyenin mezâhiri olan güzel sûret ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan çirkin sûret ve kıymetsiz âdî taş ve kıymetli inci olmasa idi..."

1767. "Ve eğer nefis ve şeytan ve hevâ olmasa idi; ve eğer zahm ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1767. "Ve eğer nefis ve şeytan ve hevâ olmasa idi; ve eğer yara ve çekişme ve savaş olmasa idi..."

"Zahm", yara ve darbe; "çâlîş", çekişme ve muhalefet; "vega", savaş ve harp demektir. Yani "Eğer saptırıcı isminin (ism-i Mudill) tecellî yeri olan nefis ve şeytan ve nefse ait heves (hevâ-yı nefsânî) olmasa idi; ve eğer Hâdî (doğru yola ileten) ve Mudill (saptıran) ve Nâfi' (fayda veren) ve Dârr (zarar veren) gibi birbirine zıt ve karşıt olan ilâhî isimlerin tecellî yerleri arasında birbirine darbe ve yara vurmak ve çekişme ve savaş olmasa idi..."

"Zahm", yara ve darbe; "çâlîş", nizâ' ve muhalefet; "vega", cenk ve harb demektir. Ya'ni "Eğer ism-i Mudill'in mazharı olan nefis ve şeytan ve hevâ-yı nefsânî olmasa idi; ve eğer Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr gibi mütekābil ve mütezâdd olan esmâ-i ilâhiyyenin mazharları arasında birbirine darbe ve yara vurmak ve nizâ' ve cenk olmasa idi..."

1768. "Binâenaleyh melik kendi bendelerini ne nâm ve lakab ile çağırır idi, ey perde yırtıcı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1768. "Bu sebeple melik kendi kullarını hangi ad ve lakap ile çağırırdı, ey perde yırtıcı?"

"Melik", padişah ve hükümdar; "müntehik", perde yırtıcı demektir. Yani, yukarıda açıklanan ilahi isimlerin tecelli yerleri olmasaydı, hakiki padişah olan Yüce Allah kullarını hangi isimler ile adlandırır ve hangi sıfatlar ile nitelendirirdi, ey ilahi sırların perdesini yırtıcı olan sufi?

"Melik", pâdişâh ve hükümdâr; "müntehik", perde yırtıcı demektir. Ya'ni, yukarıda beyân olunan esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olmasa idi, pâdişâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ kullarını hangi isimler ile tesmiye ve [hangi] sıfatlar ile tavsîf buyurur idi, ey esrâr-ı ilâhiyye perdesini yırtıcı olan sûfî?"

1769. "Nasıl ey sabûr ve ey halîm derdi? Nasıl ey şüca' ve ey hakîm derdi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1769. "Nasıl ey sabırlı ve ey yumuşak huylu derdi? Nasıl ey cesur ve ey hikmet sahibi derdi?"

Yani, "Eğer bu karşılıklı ve zıt ilahi isimler ve onların tecelli yerleri olmasa, Yüce Allah nasıl "Ey yumuşak huylu ve ey cesur ve ey hikmet sahibi kullarım!" diye hitap ederdi?" Çünkü "sabırlı" ismini taşımak için sıkıntıların varlığı ve bu sıkıntılara sabreden birisi gereklidir; ve "yumuşak huylu" ismini taşımak için de kahredici bir tecelli (ilahi kudretin zorlayıcı görünümü) olması ve o tecelliye karşı yumuşaklık gösteren ve insanların kötü davranışlarına karşı güzel davranışla karşılık veren birisi gereklidir. Ve aynı şekilde düşmanlara karşı savaşta cesaret gösteren birisi olmasa, "ey cesur!" diye hitap edilecek bir kimse bulunmazdı. Ve işlerin yürütülmesinde her şeyi tam ve yerli yerinde yapan bir kimse olmasa dahi "hikmet sahibi" ismi verilecek bir kimse bulunmazdı.

Ya'ni, "Eğer bu mütekābil ve mütezâdd esmâ-i ilâhiyye ve onların mezâhiri olmasa, Hak Teâlâ nasıl "Ey halîm ve ey şücâ' ve ey hakîm kullarım!" diye hitâb ederdi?" Zîrâ "sabûr" ismini taşımak için mihnetlerin vücûdu ve bu mihnetlere sabr eden lâzımdır; ve "halîm" ismini taşımak için dahi tecellî-i kahrî olmak ve o tecellîye karşı yumuşaklık gösteren ve halkın sû'-i muâmelesine karşı hüsn-i muâmele ile mukābele eden lâzımdır. Ve kezâ düşmanlara karşı harbde şecâat gösteren olmasa, "ey şecî'!" diye hitâb edecek bir kimse bulunmaz idi. Ve umûr-ı muâmelâtta her şeyi tamâm ve yerinde yapan kimse olmasa dahi "hakîm" ismi verilecek bir kimse bulunmaz idi.

1770. "Sâbr ediciler, sâdıklar ve infâk ediciler, yol vurucu ve şeytân-ı laîn ol- [1751] maksızın nasıl olurdu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1770. "Sabredenler, sadıklar ve infak edenler, yol kesici ve lanetlenmiş şeytan olmaksızın nasıl olurdu?"

Eğer Hak yolunda yol kesici nefis ve fitne çıkaran lanetlenmiş şeytan olmasa ve bunlara karşı muhalefet edip bu yolda halisane ve sadıkane çalışanlar olmasa "sabredenler" ve "sadıklar" ve "infak edenler" isim ve vasıflarını taşıyan kullar olur muydu? Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ (Âl-i İmrân, 3/17) yani "O muttakiler musibetlere sabredenlerdir ve söz, fiil ve niyetlerinde sadakat gösterenlerdir ve Allah'a itaat edenlerdir ve Allah yolunda mallarını hak edenlere infak edenlerdir ve seher vakitlerinde istiğfar edenlerdir" buyurur.

"Eğer Hak yolunda yol vurucu nefis ve fitne ilkā edici şeytân-ı laîn olmasa ve bunlara karşı muhalefet edip bu yolda hâlisâne ve sâdıkāne çalışanlar olmasa "sabr ediciler" ve "sâdıklar" ve "infâk ediciler" isim ve vasıflarını hâiz olan kullar olur mu idi?" Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ (Âl-i İmrân, 3/17) ya'ni "O müttakîler musîbetlere sabr edicilerdir ve kavl ve fiil ve niyetlerinde sadâkat edicilerdir ve Allâh'a itâat edicilerdir ve Allah yolunda mallarını müstehak olanlara infâk edicilerdir ve seher vakitlerinde istiğfâr edicilerdir" buyurur.

1771. Rüstem ve Hamza ve muhannes bir olur idi. İlim ve hikmet bâtıl ve mündek olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1771. Rüstem ve Hamza ve kadın tabiatlı kişi bir olurdu. İlim ve hikmet bâtıl ve geçmez olurdu.

"Rüstem", meşhur Acem pehlivanlarından birinin ismidir; "Hamza", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcasının şerefli ismidir. Seçkin kahramanlardan idi (Allah ondan razı olsun); "mendek", değersiz ve geçmez mal ve parça parça demektir (Velî Muhammed Ekberâbâdî Şerhi'nden). "Muhannes", kadın tabiatlı ve korkak kimse. Yani, "Eğer özellikli ve karşılıklı ve zıt olan ilahi isimler ve bu suret âleminde onların tecelli yerleri olmasaydı, Rüstem Peh-

"Rüstem", meşhûr Acem pehlivânlarından birinin ismidir; "Hamza", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcasının ism-i şerîfidir. Mümtâz kahramanlardan idi (razıyallâhu anh); "mendek", kâsid ve geçmez metâ' ve parça parça demektir (Velî Muhammed Ekberâbâdî Şerhi'nden). "Muhannes", kadın tabiatlı ve korkak kimse. Ya'ni, "Eğer hâssıyetli ve mütekābil ve mütezâdd olan esmâ-i ilâhiyye ve bu âlem-i sûrette onların mezâhiri olmasa idi, Rüstem Peh-

1769. "Nasıl ey sabûr ve ey halîm derdi? Nasıl ey şüca' ve ey hakîm derdi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1769. "Nasıl ey sabırlı ve ey yumuşak huylu derdi? Nasıl ey cesur ve ey hikmet sahibi derdi?"

Yani, "Eğer bu karşılıklı ve zıt ilahi isimler ve onların tecelli yerleri olmasa, Yüce Allah nasıl "Ey yumuşak huylu ve ey cesur ve ey hikmet sahibi kullarım!" diye hitap ederdi?" Çünkü "sabırlı" ismini taşımak için sıkıntıların varlığı ve bu sıkıntılara sabreden birisi gereklidir; ve "yumuşak huylu" ismini taşımak için de kahredici bir tecelli (ilahi kudretin zorlayıcı görünümü) olması ve o tecelliye karşı yumuşaklık gösteren ve insanların kötü davranışlarına karşı güzel davranışla karşılık veren birisi gereklidir. Ve aynı şekilde düşmanlara karşı savaşta cesaret gösteren birisi olmasa, "ey cesur!" diye hitap edilecek bir kimse bulunmazdı. Ve işlerin yürütülmesinde her şeyi tam ve yerli yerinde yapan bir kimse olmasa dahi "hikmet sahibi" ismi verilecek bir kimse bulunmazdı.

Ya'ni, "Eğer bu mütekābil ve mütezâdd esmâ-i ilâhiyye ve onların mezâhiri olmasa, Hak Teâlâ nasıl "Ey halîm ve ey şücâ' ve ey hakîm kullarım!" diye hitâb ederdi?" Zîrâ "sabûr" ismini taşımak için mihnetlerin vücûdu ve bu mihnetlere sabr eden lâzımdır; ve "halîm" ismini taşımak için dahi tecellî-i kahrî olmak ve o tecellîye karşı yumuşaklık gösteren ve halkın sû'-i muâmelesine karşı hüsn-i muâmele ile mukābele eden lâzımdır. Ve kezâ düşmanlara karşı harbde şecâat gösteren olmasa, "ey şecî'!" diye hitâb edecek bir kimse bulunmaz idi. Ve umûr-ı muâmelâtta her şeyi tamâm ve yerinde yapan kimse olmasa dahi "hakîm" ismi verilecek bir kimse bulunmaz idi.

1770. "Sâbr ediciler, sâdıklar ve infâk ediciler, yol vurucu ve şeytân-ı laîn ol- [1751] maksızın nasıl olurdu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1770. "Sabredenler, sadıklar ve infak edenler, yol kesici ve lanetlenmiş şeytan olmaksızın nasıl olurdu?"

Eğer Hak yolunda yol kesici nefis ve fitne çıkaran lanetlenmiş şeytan olmasa ve bunlara karşı muhalefet edip bu yolda halisane ve sadıkane çalışanlar olmasa "sabredenler" ve "sadıklar" ve "infak edenler" isim ve vasıflarını taşıyan kullar olur muydu? Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ (Âl-i İmrân, 3/17) yani "O muttakiler musibetlere sabredenlerdir ve söz, fiil ve niyetlerinde sadakat gösterenlerdir ve Allah'a itaat edenlerdir ve Allah yolunda mallarını hak edenlere infak edenlerdir ve seher vakitlerinde istiğfar edenlerdir" buyurur.

"Eğer Hak yolunda yol vurucu nefis ve fitne ilkā edici şeytân-ı laîn olmasa ve bunlara karşı muhalefet edip bu yolda hâlisâne ve sâdıkāne çalışanlar olmasa "sabr ediciler" ve "sâdıklar" ve "infâk ediciler" isim ve vasıflarını hâiz olan kullar olur mu idi?" Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ (Âl-i İmrân, 3/17) ya'ni "O müttakîler musîbetlere sabr edicilerdir ve kavl ve fiil ve niyetlerinde sadâkat edicilerdir ve Allâh'a itâat edicilerdir ve Allah yolunda mallarını müstehak olanlara infâk edicilerdir ve seher vakitlerinde istiğfâr edicilerdir" buyurur.

1771. Rüstem ve Hamza ve muhannes bir olur idi. İlim ve hikmet bâtıl ve mündek olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1771. Rüstem ve Hamza ve muhannes bir olur idi. İlim ve hikmet bâtıl ve mündek olur idi.

"Rüstem", meşhur Acem pehlivanlarından birinin ismidir; "Hamza", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcasının şerefli ismidir. Seçkin kahramanlardan idi (Allah ondan razı olsun); "mendek", değersiz ve geçmez mal ve parça parça demektir (Velî Muhammed Ekberâbâdî Şerhi'nden). "Muhannes", kadın tabiatlı ve korkak kimse. Yani, "Eğer hususiyetli ve karşılıklı ve zıt olan ilahi isimler ve bu suret âleminde onların tecelli yerleri olmasaydı, Rüstem Pehlivan ve Hz. Hamza (r.a.) ile korkak kimseler surette birbirlerine eşit olurdu; ve ilim ve hikmet insanlar arasında değersiz ve geçmez bir mal olurdu.

"Rüstem", meşhûr Acem pehlivânlarından birinin ismidir; "Hamza", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcasının ism-i şerîfidir. Mümtâz kahramanlardan idi (razıyallâhu anh); "mendek", kâsid ve geçmez metâ' ve parça parça demektir (Velî Muhammed Ekberâbâdî Şerhi'nden). "Muhannes", kadın tabiatlı ve korkak kimse. Ya'ni, "Eğer hâssıyetli ve mütekābil ve mütezâdd olan esmâ-i ilâhiyye ve bu âlem-i sûrette onların mezâhiri olmasa idi, Rüstem Peh- livân ve Hz. Hamza (r.a.) ile korkak kimseler sûrette birbirlerine müsâvî olur idi; ve ilim ve hikmet insanlar arasında bâtıl ve geçmez bir metâ' olur idi.

1772. İlim ve hikmet bir yolsuzun yolundan dolayıdır. Vaktaki hep yol ola, o hikmet boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1772. İlim ve hikmet, bir yolsuzun yolundan dolayıdır. Vaktaki hep yol olsa, o hikmet boştur.

Yani, "Yol ikidir. Birisi hidayet ve diğeri de dalalet yoludur. Hidayet yolunun nihayeti Hakk'a ve hakikate ulaştırıcıdır; ve dalalet yolu ise Hak ve hakikatten uzaklaştırıcıdır; ve bu yollardan birisi Hadi (doğru yolu gösteren) ve diğeri onun zıddı olan Mudill (saptıran) isminin tecellisidir. İlim ve hikmet ise, bu iki yolu birbirinden ayırmak içindir; ve eğer ihtilaf ve isimlerin zıtlığı olmayıp yol bir yoldan ibaret olsa, ortada insanlar için ayırt edilecek bir şey kalmaz. Bu sebeple ilim ve hikmet dahi boş ve faydasız olur ve insanların seyri de cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanların seyri gibi bir daireye sınırlı kalır idi. Bilinmeli ki, biyoloji ile meşgul olan filozofların incelemesine göre cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanların halkaları kapanmıştır. Onlar kendi mertebelerindeki seyrlerinde bu dairenin dışına çıkamazlar. Yalnız insanlık mertebesinin halkası açık kalmıştır. Bu sebeple insanlar kendi mertebelerinin gereği olan seyrin dışına çıkabilirler. Hayatiyat uleması bu bilgilerinin daha ilerisine çıkamazlar. Çünkü onlar tabiat sahasında sınırlı ve hapsolmuş kalmışlardır. Halbuki tabiat ulûhiyetin (ilâhlığın) zahiriyetidir; ve ulûhiyet mertebesinin sayılamayacak ve hesaba gelmeyecek isim ve sıfatı vardır. Bu isim ve sıfatlar bütünlüğünü haiz olan mahluk ancak insandır. Bu sebeple seyir halkası açık kalmış olan insan, insanlığı ve hidayet yolunu bırakıp dalalet yolu olan hayvanlık mertebesine düşebileceği gibi, dalalet yolu olan hayvanlığı bırakıp hidayet yolu olan insanlığın kemal mertebesine de yükselebilir; ve insanlığın kemal mertebesi ise isimler bütünlüğünü haiz olması itibarıyla melekiyet mertebesinden daha yücedir. Saib'in beyti:

Ey Saib! İnsanlık mertebesini meleklerden isteme! Onlar sırsız aynaya benzerler; sırsız ayna ise ne suret gösterir?

Bu sebeple ilim ve hikmet insanlara bu hakikati telkin ettiği için elzem ve faydalıdır. İşte bu şerefli beytin zımnında bu hakikatler beyan buyurulmuştur. Eğer ilim ve hikmet olmasaydı, Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Hamza (r.a.) ile korkak kimseler surette birbirlerine eşit olur idi; ve ilim ve hikmet insanlar arasında batıl ve geçmez bir meta (mal) olur idi."

Ya'ni, "Yol ikidir. Birisi hidâyet ve diğeri de dalâlet yoludur. Hidâyet yolunun nihâyeti Hakk'a ve hakîkate îsâl edicidir; ve dalâlet yolu ise Hak ve hakîkatten uzaklaştırıcıdır; ve bu yollardan birisi Hâdî ve diğeri onun zıddı olan Mudill isminin mazharıdır. İlim ve hikmet ise, bu iki yolu birbirinden ayırmak içindir; ve eğer ihtilaf ve tezâdd-ı esmâ olmayıp yol bir yoldan ibâret olsa, ortada insanlar için ayırt edilecek bir şey kalmaz. Binâenaleyh ilim ve hikmet dahi boş ve fâidesiz olur ve insanların seyri de cemâd ve nebât ve hayvanların seyri gibi bir dâireye mahsûr kalır idi. Ma'lûm olsun ki, ilm-i hayât (biyoloji) ile meşgül olan hükemânın tedkîkine göre cemâdât ve nebâtât ve hayvânâtın halkaları kapanmıştır. Onlar kendi mertebelerindeki seyrlerinde bu dâirenin hâricine çıkamazlar. Yalnız insâniyet mertebesinin halkası açık kalmıştır. Binâenaleyh insanlar kendi mertebelerinin îcâbı olan seyrin hâricine çıkabilirler. Hayâtiyât ulemâsı bu bilgilerinin daha ilerisine çıkamazlar. Zîrâ onlar tabîat sahasında mahsûr ve mahbûs kalmışlardır. Halbuki tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir; ve ulûhiyet mertebesinin lâ-yuad ve lâ-yuhsâ esmâ ve sıfatı vardır. Bu esmâ ve sıfât cem'iyetini hâiz olan mahlûk ancak insandır. Binâenaleyh halka-i seyri açık kalmış olan insan insanlığı ve hidâyet yolunu bırakıp dalâlet yolu olan hayvanlık mertebesine sukūt edebileceği gibi, dalâlet yolu olan hayvanlığı bırakıp hidâyet yolu olan insanlığın kemâli mertebesine de terakkî edebilir; ve insanlığın mertebe-i kemâli ise cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olması i'tibariyle melekiyet mertebesinden daha âlîdir. Beyt-i Sâib:

Ey Sâib! Mertebe-i insâniyyeyi meleklerden isteme! Onlar sırsız aynaya benzerler; sırsız ayna ise ne sûret gösterir?

Binâenaleyh ilim ve hikmet insanlara bu hakîkati telkîn ettiği için elzem ve fâidelidir. İşte bu beyt-i şerîfin zımnında bu hakikatler beyân buyurulmuştur. livân ve Hz. Hamza (r.a.) ile korkak kimseler sûrette birbirlerine müsâvî olur idi; ve ilim ve hikmet insanlar arasında bâtıl ve geçmez bir metâ' olur idi."

1772. "İlim ve hikmet bir yolsuzun yolundan dolayıdır. Vaktaki hep yol ola, o hikmet boştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1772. "İlim ve hikmet, yolunu şaşırmış birinin yolundan dolayıdır. Vakit ki hep yol olsa, o hikmet boştur."

Yani, "Yol ikidir. Birisi hidayet ve diğeri de dalalet yoludur. Hidayet yolunun sonu Hakk'a ve hakikate ulaştırıcıdır; ve dalalet yolu ise Hak ve hakikatten uzaklaştırıcıdır; ve bu yollardan birisi Hâdî (doğru yolu gösteren) ve diğeri onun zıddı olan Mudill (saptıran) isminin tecellisidir. İlim ve hikmet ise, bu iki yolu birbirinden ayırmak içindir; ve eğer isimlerin ihtilafı ve zıtlığı olmayıp yol bir yoldan ibaret olsa, ortada insanlar için ayırt edilecek bir şey kalmaz. Bu sebeple ilim ve hikmet dahi boş ve faydasız olur ve insanların seyri de cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların seyri gibi bir daireye sınırlı kalırdı. Bilinmeli ki, biyoloji ile meşgul olan filozofların incelemesine göre cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların halkaları kapanmıştır. Onlar kendi mertebelerindeki seyirlerinde bu dairenin dışına çıkamazlar. Yalnız insanlık mertebesinin halkası açık kalmıştır. Bu sebeple insanlar kendi mertebelerinin gereği olan seyrin dışına çıkabilirler. Biyoloji âlimleri bu bilgilerinin daha ilerisine çıkamazlar. Çünkü onlar tabiat sahasında sınırlı ve hapsolmuş kalmışlardır. Halbuki tabiat, ilahlığın görünüşüdür; ve ilahlık mertebesinin sayılamayacak kadar çok isim ve sıfatı vardır. Bu isim ve sıfatlar bütünlüğünü taşıyan yaratık ancak insandır. Bu sebeple seyir halkası açık kalmış olan insan, insanlığı ve hidayet yolunu bırakıp dalalet yolu olan hayvanlık mertebesine düşebileceği gibi, dalalet yolu olan hayvanlığı bırakıp hidayet yolu olan insanlığın kemal mertebesine de yükselebilir; ve insanlığın kemal mertebesi ise, isimler bütünlüğünü taşıması itibarıyla meleklik mertebesinden daha yücedir. Sâib'in beyti:

"Ey Sâib! İnsanlık mertebesini meleklerden isteme! Onlar sırsız aynaya benzerler; sırsız ayna ise ne suret gösterir?"

Bu sebeple ilim ve hikmet insanlara bu hakikati telkin ettiği için elzem ve faydalıdır. İşte bu şerefli beytin içinde bu hakikatler açıklanmıştır.

Ya'ni, "Yol ikidir. Birisi hidâyet ve diğeri de dalâlet yoludur. Hidâyet yolunun nihâyeti Hakk'a ve hakîkate îsâl edicidir; ve dalâlet yolu ise Hak ve hakîkatten uzaklaştırıcıdır; ve bu yollardan birisi Hâdî ve diğeri onun zıddı olan Mudill isminin mazharıdır. İlim ve hikmet ise, bu iki yolu birbirinden ayırmak içindir; ve eğer ihtilaf ve tezâdd-ı esmâ olmayıp yol bir yoldan ibâret olsa, ortada insanlar için ayırt edilecek bir şey kalmaz. Binâenaleyh ilim ve hikmet dahi boş ve fâidesiz olur ve insanların seyri de cemâd ve nebât ve hayvanların seyri gibi bir dâireye mahsûr kalır idi. Ma'lûm olsun ki, ilm-i hayât (biyoloji) ile meşgül olan hükemânın tedkîkine göre cemâdât ve nebâtât ve hayvânâtın halkaları kapanmıştır. Onlar kendi mertebelerindeki seyrlerinde bu dâirenin hâricine çıkamazlar. Yalnız insâniyet mertebesinin halkası açık kalmıştır. Binâenaleyh insanlar kendi mertebelerinin îcâbı olan seyrin hâricine çıkabilirler. Hayâtiyât ulemâsı bu bilgilerinin daha ilerisine çıkamazlar. Zîrâ onlar tabîat sahasında mahsûr ve mahbûs kalmışlardır. Halbuki tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir; ve ulûhiyet mertebesinin lâ-yuad ve lâ-yuhsâ esmâ ve sıfatı vardır. Bu esmâ ve sıfât cem'iyetini hâiz olan mahlûk ancak insandır. Binâenaleyh halka-i seyri açık kalmış olan insan insanlığı ve hidâyet yolunu bırakıp dalâlet yolu olan hayvanlık mertebesine sukūt edebileceği gibi, dalâlet yolu olan hayvanlığı bırakıp hidâyet yolu olan insanlığın kemâli mertebesine de terakkî edebilir; ve insanlığın mertebe-i kemâli ise cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olması i'tibariyle melekiyet mertebesinden daha âlîdir. Beyt-i Sâib:

"Ey Sâib! Mertebe-i insâniyyeyi meleklerden isteme! Onlar sırsız aynaya benzerler; sırsız ayna ise ne sûret gösterir?"

Binâenaleyh ilim ve hikmet insanlara bu hakîkati telkîn ettiği için elzem ve fâidelidir. İşte bu beyt-i şerîfin zımnında bu hakikatler beyân buyurulmuştur.

1773. Bu acı sulu tabiat dükkânı için her iki alemin harab olmasını revâ tutar mısın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1773. Bu acı sulu tabiat dükkânı için her iki âlemin harap olmasını uygun görür müsün?

Bilinmeli ki, tabiat, dört esasın toplamından ibarettir ki, onlar da "sıcaklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık"tır. Gerçi kuruluk sıcaklıktan ve yaşlık da soğukluktan kaynaklansa da, kuruluk sıcaklığın ve yaşlık da soğukluğun aynısı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki gereklilikleri ve hükümleri başka başkadır. Ve tabiat, ilâhlığın görünüşü olup ilâhî isimlerin tecelli yerleri olan eşyanın suretlerinin oluştuğu bir dükkân ve tezgâhtır; ve oluşmak ve bozulmak bu tabiat dükkânının gereğidir; ve eşyanın suretleri ilâhî ilim mertebesinden bu tabiat dükkânına gelir. Burada vazifesi bittikten sonra ahiret âlemine intikal eder. Bu sebeple tabiat, insanın mizacına uygun gelmeyen bozulmak özelliğini de taşıdığından acı sulu bir dükkân gibidir. Ve bu tabiat dükkânının eşit bir tecelli dairesinde ayakta kalmasını istemek, hem dünyanın hem de ahiretin harabiyetini istemek olur. Çünkü böyle bir talep, imkânsızlıkların olmamasını istemek demektir. Bu ise tabiat âlemi olan dünya işlerinin harabiyetidir; ve eşyanın suretlerinin tabiat âleminde kalıcılığını istemek de ahiretin harabiyetini ve olmamasını istemektir. Bu sebeple bu talep, yaratılış hikmetine aykırıdır.

Ma'lûm olsun ki, tabîat dört esâsın hey'et-i mecmûasından ibarettir ki, onlar da "harâret, bürûdet, yübûset, rutûbet"tir. Gerçi "yübûset" harâretten ve rutûbet dahi bürûdetten neş'et ederse de, yübûset harâretin ve rutûbet dahi bürûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâları ve ahkâmı başka başkadır. Ve tabîat ulûhiyetin zâhiriyeti olup esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olan suver-i eşyânın tekevvün ettiği bir dükkân ve destgâhdır; ve olmak ve bozulmak bu tabîat dükkânının îcâbıdır; ve suver-i eşyâ ilm-i ilâhî mertebesinden bu tabîat dükkânına gelir. Burada vazîfesi bittikten sonra âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh tabîat beşerin mizâcına mülayim gelmeyen bozulmak hâssasını da hâiz olduğundan acı sulu bir dükkân mesâbesindedir. Ve bu tabîat dükkânının alesseviyye bir tecellî dâiresinde kāim olmasını istemek, hem dünyanın ve hem de âhiretin harâblığını istemek olur. Zîrâ böyle bir taleb istihâlâtın olmamasını istemek demektir. Bu ise âlem-i tabîat olan dünyâ umûrunun harâblığıdır; ve suver-i eşyanın âlem-i tabîatta bekāsını istemek dahi âhiretin harâblığını ve olmamasını istemektir. Binâenaleyh bu taleb hikmet-i hilkate mugāyirdir.

1774. Ben bilirim ki, sen pâksin, ham değilsin; ve senin sualin avâm içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1774. Ben bilirim ki, sen temizsin, ham değilsin; ve senin sorun avam içindir.

"Ey sûfi! Ben bilirim ki, sen Allah'ın fiillerine itiraz etmekten uzaksın! İlahi bilgide ham ve cahil değilsin; ve senin bu yukarıdaki soruların, avamın idrakini aydınlatmak içindir."

"Ey sûfi! Ben bilirim ki, sen efâl-i Hakk'a i'tirâzdan pâksin! Ma'rifet-i ilâhiyyede ham ve câhil değilsin; ve senin bu yukarıdaki suâllerin avâmmın idrâkini tenvîr içindir."

1775. Devranın cevri ve her o renc ki vardır, Hakk'ın uzaklığından ve gafletinden daha kolaydır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1775. Devranın zulmü ve her o eziyet ki vardır, Hakk'ın uzaklığından ve gafletinden daha kolaydır.

"Felek devranının zulmü ve bu tabiat âleminin cefası ve insana isabet eden her bir zahmeti ve meşakkati, Hak'tan uzak ve gafil olmak eleminden daha hafiftir."

"Devrân-ı feleğin cevri ve bu âlem-i tabîatın cefâsı ve insana isabet eden her bir zahmeti ve meşakkati, Hak'tan uzak ve gāfil olmak eleminden daha ehvendir."

1776. Zîra ki bunlar geçerler, o geçmez. Devleti o tutar ki, âgâh olan cân götürür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1776. Çünkü bunlar geçerler, o geçmez. Devleti o tutar ki, uyanık olan can götürür!

1773. Bu acı sulu tabiat dükkânı için her iki alemin harab olmasını revâ tu- tar mısın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1773. Bu acı sulu tabiat dükkânı için her iki âlemin harap olmasını uygun görür müsün?

Bilinmeli ki, tabiat, dört esasın toplamından ibarettir ki, onlar da "sıcaklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık"tır. Gerçi "kuruluk" sıcaklıktan ve yaşlık da soğukluktan meydana gelirse de, kuruluk sıcaklığın ve yaşlık da soğukluğun aynısı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki gereklilikleri ve hükümleri başka başkadır. Ve tabiat, ilâhlığın görünüşü olup, ilâhî isimlerin tecelli yerleri olan eşyanın suretlerinin oluştuğu bir dükkân ve tezgâhtır; ve olmak ve bozulmak bu tabiat dükkânının gereğidir; ve eşyanın suretleri ilâhî ilim mertebesinden bu tabiat dükkânına gelir. Burada vazifesi bittikten sonra âhiret âlemine intikal eder. Bu sebeple tabiat, insanın mizacına uygun gelmeyen bozulmak özelliğini de taşıdığından acı sulu bir dükkân gibidir. Ve bu tabiat dükkânının eşit bir tecelli dairesinde ayakta kalmasını istemek, hem dünyanın hem de âhiretin harap olmasını istemek olur. Çünkü böyle bir talep, imkânsızlıkların olmamasını istemek demektir. Bu ise tabiat âlemi olan dünya işlerinin harap olmasıdır; ve eşyanın suretlerinin tabiat âleminde kalmasını istemek de âhiretin harap olmasını ve olmamasını istemektir. Bu sebeple bu talep, yaratılış hikmetine aykırıdır.

Ma'lûm olsun ki, tabîat dört esâsın hey'et-i mecmûasından ibârettir ki, onlar da "harâret, bürûdet, yübûset, rutûbet"tir. Gerçi "yübûset" harâretten ve rutûbet dahi bürûdetten neş'et ederse de, yübûset harâretin ve rutûbet dahi bürûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâları ve ahkâmı başka başkadır. Ve tabîat ulûhiyetin zâhiriyeti olup esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olan suver-i eşyânın tekevvün ettiği bir dükkân ve destgahdır; ve olmak ve bozulmak bu tabîat dükkânının îcâbıdır; ve suver-i eşyâ ilm-i ilâhî mertebesinden bu tabîat dükkânına gelir. Burada vazîfesi bittikten sonra âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh tabîat beşerin mizâcına mülayim gelmeyen bozulmak hâssasını da hâiz olduğundan acı sulu bir dükkân mesâbesindedir. Ve bu tabîat dükkânının alesseviyye bir tecellî dâiresinde kāim olmasını istemek, hem dünyanın ve hem de âhiretin harâblığını istemek olur. Zîrâ böyle bir taleb istihâlâtın olmamasını istemek demektir. Bu ise âlem-i tabîat olan dünyâ umûrunun harâblığıdır; ve suver-i eşyanın âlem-i tabîatta bekāsını istemek dahi âhiretin harâblığını ve olmamasını istemektir. Binâenaleyh bu taleb hikmet-i hilkate mugāyirdir.

1774. Ben bilirim ki, sen paksin, ham değilsin; ve senin sualin avâm içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1774. Ben bilirim ki, sen arınmışsın, ham değilsin; ve senin sorun avam içindir.

"Ey sûfi! Ben bilirim ki, sen Hak'ın fiillerine itirazdan arınmışsın! İlahi marifette ham ve cahil değilsin; ve senin bu yukarıdaki soruların avamın idrakini aydınlatmak içindir."

"Ey sûfi! Ben bilirim ki, sen efâl-i Hakk'a i'tirâzdan pâksin! Ma'rifet-i ilâhiyyede ham ve câhil değilsin; ve senin bu yukarıdaki suâllerin avâmmın idrâkini tenvîr içindir."

1775. Devranın cevri ve her o renc ki vardır, Hakk'ın uzaklığından ve gafletinden daha kolaydır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1775. Devranın zulmü ve her o eziyet ki vardır, Hakk'ın uzaklığından ve gafletinden daha kolaydır.

"Felek devranının zulmü ve bu tabiat âleminin cefası ve insana isabet eden her bir zahmeti ve meşakkati, Hak'tan uzak ve gafil olmak eleminden daha hafiftir."

"Devrân-ı feleğin cevri ve bu âlem-i tabîatın cefâsı ve insana isabet eden her bir zahmeti ve meşakkati, Hak'tan uzak ve gāfil olmak eleminden daha ehvendir."

1776. Zîra ki bunlar geçerler, o geçmez. Devleti o tutar ki, âgâh olan cân götürür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1776. Çünkü bunlar geçerler, o geçmez. Devleti o tutar ki, uyanık olan can götürür!

Çünkü dünya âlemi ve tabiat dükkânı oluş ve bozuluş âlemi olduğundan bu cefalar ve zahmetler çabuk geçerler. Fakat Hak'tan uzaklık ve gaflet elemi, kalıcı olan ruha ait olduğundan geçmez. O elem seninle beraber ahiret âlemine intikal eder. Bu sebeple devlet sahibi olan kimse, İlahi huzura o yüce Zât'tan haberdar bir can götüren kimsedir. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Şuara sûresinde buyurulur: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ . إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ (Şuarâ, 26/88-89) yani "Ahiret gününde mal ve evlat fayda vermez; faydayı bulan ancak Allah'a kalb-i selîm (arınmış bir kalp) ile gelen kimsedir."

“Zîrâ ki âlem-i dünyâ ve tabîat dükkânı kevn ü fesâd âlemi olduğundan bu cefâlar ve zahmetler çabuk geçerler. Fakat Hak'tan uzaklık ve gaflet elemi, bâkî olan rûha âid olduğundan geçmez. O elem seninle beraber âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh devlet sahibi olan kimse huzûr-ı ilâhîye o Zât-ı azîmü'ş-şândan âgâh bir cân götüren kimsedir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şuara'da buyurulur: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ . إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبِ سَلِيمٍ (Şuarâ, 26/88-89) ya'ni "Yevm-i âhirette mal ve evlâd fâide vermez; fâideyi bulan ancak Allâh'a kalb-i selîm ile gelen kimsedir."

## Onun takrîri hakkında hikâyedir ki, “İşin zahmetine sabır ve yârin firâkına sabırdan ehvendir"

1777. O bir kadın kendi kocasına dedi: "Hey! Ey mürüvveti bir def'ada tayy etmiş kimse!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1777. O bir kadın kendi kocasına dedi: "Hey! Ey mürüvveti bir def'ada tayy etmiş kimse!"

Bu beyitler, maddi sıkıntının manevi sıkıntıdan daha kolay olduğuna örnek olarak söylenmiştir. "Hey", uyarı edatıdır; "mürüvvet", adamlık ve insanlık; "yek reh", def'aten, birdenbire; "tayy", yolu katetmek ve mesafe katetmek. Yani, bir kadın kocasına hitaben dedi ki: "Ey insanlık yolunu bir def'ada katetmiş ve bitirmiş olan efendi, kendine gel!"

Bu beyitler mihnet-i mâddînin mihnet-i ma'nevîden daha kolay olduğuna misâl olarak îrâd buyurulmuştur. "Hey", edât-ı tenbîh; "mürüvvet”, adamlık ve insanlık; "yek reh", def'aten, birdenbire; "tayy", yolu kat' etmek ve mesâfe kat' etmek. Ya'ni, bir kadın kocasına hitâben dedi ki: "Ey insanlık yolunu bir def'ada kat' edip bitirmiş olan efendi, kendine gel!"

1778. "Niçin beni hiç muhafaza etmezsin? Ne zamâna kadar bu hakîrlikte olayım? Niçin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1778. "Niçin beni hiç korumuyorsun? Ne zamana kadar bu hakirlikte olayım? Niçin?"

"Tîmâr dâşten", gam yemek ve korumak demektir. Yani, "Ey efendi! Beni niçin korumuyorsun? Nafakam ve giysim pek sefildir. Ben ne zamana kadar böyle hakirlik ve fakirlik içinde yaşayacağım? Niçin bu halde olayım?" Çünkü dünya âlemi ve tabiat dükkânı oluş ve bozuluş âlemi olduğundan bu cefalar ve zahmetler çabuk geçerler. Fakat Hak'tan uzaklık ve gaflet elemi, kalıcı olan ruha ait olduğundan geçmez. O elem seninle beraber ahiret âlemine intikal eder. Bu sebeple devlet sahibi olan kimse, İlahi huzura o yüce Zât'tan haberdar bir can götüren kimsedir. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Şuarâ sûresinde buyurulur: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ . إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ (Şuarâ, 26/88-89) yani "Ahiret gününde mal ve evlat fayda vermez; faydayı bulan ancak Allah'a kalb-i selîm (arınmış bir kalp) ile gelen kimsedir."

"Tîmâr dâşten", gam yemek ve muhafaza etmek demektir. Ya'ni, "Ey efendi! Beni niçin muhafaza etmiyorsun? Nafakam ve kisvem pek sefildir. Ben ne zamâna kadar böyle hakîrlik ve fakîrlik içinde yaşayacağım? Niçin bu hâlde olayım?" Zîrâ ki âlem-i dünyâ ve tabîat dükkânı kevn ü fesâd âlemi olduğundan bu cefâlar ve zahmetler çabuk geçerler. Fakat Hak'tan uzaklık ve gaflet elemi, bâkî olan rûha âid olduğundan geçmez. O elem seninle beraber âlem-i âhirete intikal eder. Binâenaleyh devlet sahibi olan kimse huzûr-ı ilâhîye o Zât-ı azîmü'ş-şândan âgâh bir cân götüren kimsedir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Şuarâ'da buyurulur: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ . إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبِ سَلِيمٍ (Şuarâ, 26/88-89) ya'ni "Yevm-i âhirette mal ve evlâd fâide vermez; fâideyi bulan ancak Allâh'a kalb-i selîm ile gelen kimsedir."

## Onun takrîri hakkında hikâyedir ki, “İşin zahmetine sabır ve yârin firâkına sabırdan ehvendir”

1777. O bir kadın kendi kocasına dedi: "Hey! Ey mürüvveti bir def'ada tayy etmiş kimse!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1777. O bir kadın kendi kocasına dedi: "Hey! Ey mürüvveti bir def'ada tayy etmiş kimse!"

Bu beyitler, maddi sıkıntının manevi sıkıntıdan daha kolay olduğuna örnek olarak söylenmiştir. "Hey", uyarı edatıdır; "mürüvvet", adamlık ve insanlık; "yek reh", def'aten, birdenbire; "tayy", yolu katetmek ve mesafe katetmek. Yani, bir kadın kocasına hitaben dedi ki: "Ey insanlık yolunu bir def'ada katetmiş ve bitirmiş olan efendi, kendine gel!"

Bu beyitler mihnet-i mâddînin mihnet-i ma'nevîden daha kolay olduğuna misâl olarak îrâd buyurulmuştur. "Hey", edât-ı tenbîh; "mürüvvet”, adamlık ve insanlık; "yek reh", def'aten, birdenbire; "tayy", yolu kat' etmek ve mesâfe kat' etmek. Ya'ni, bir kadın kocasına hitâben dedi ki: "Ey insanlık yolunu bir def'ada kat' edip bitirmiş olan efendi, kendine gel!"

1778. "Niçin beni hiç muhafaza etmezsin? Ne zamâna kadar bu hakîrlikte olayım? Niçin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1778. "Niçin beni hiç korumazsın? Ne zamana kadar bu hakirlikte olayım? Niçin?"

"Tîmâr dâşten", gam çekmek ve korumak demektir. Yani, "Ey efendi! Beni niçin korumuyorsun? Nafakam ve giysim pek sefildir. Ben ne zamana kadar böyle hakirlik ve fakirlik içinde yaşayacağım? Niçin bu halde olayım?"

"Tîmâr dâşten", gam yemek ve muhafaza etmek demektir. Ya'ni, "Ey efendi! Beni niçin muhafaza etmiyorsun? Nafakam ve kisvem pek sefildir. Ben ne zamâna kadar böyle hakîrlik ve fakîrlik içinde yaşayacağım? Niçin bu hâlde olayım?"

1779. Kocası dedi: "Ben nafakaya çâre ediyorum. Gerçi [ûrlum, bir el ve ayak çarpıyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1779. Kocası dedi: "Ben nafakaya çare buluyorum. Gerçi [ûrlum, bir el ve ayak çarpıyorum."

["Ûr", çıplak;] "avr" anlamına ulaşamadığı için ümitsiz ve muradına erememiş olan kimse; "dest u pâ zeden", çabalamak ve çalışmaktan kinayedir. Kocası cevap olarak dedi: "Gerçi muradıma erememişim ve fakir ve müflisim, fakat çalışıyorum. Nafaka tedariki konusunda tedbirlere başvuruyorum."

Metinde harekeli olarak ("Avr", "cevr" veznindedir) yazılmıştır.

["Ûr", çıplak;]*; "avr" matlabına nail olmadığı için me'yûs ve nâ-murâd olan kimse;" "dest u pâ zeden", sa'y etmek ve çalışmaktan kinâyedir. Kocası cevâben dedi: "Gerçi nâ-murâdım ve fakîr ve müflisim, fakat çalışıyorum. Nafaka tedariki husûsunda tedbîrlere müracaat ediyorum."

Metinde harekeli olarak ("Avr", "cevr" veznindedir) yazılmıştır.

1780. "Ey sanem! Nafaka ve kisve vacibdir. Benden sana her ikisi vardır ve [1761] noksan değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1780. "Ey sevgili! Nafaka ve giyim zorunludur. Benden sana her ikisi de vardır ve eksik değildir."

"Sanem", put demektir. Burada sevgiliden ve maşuktan kinayedir (dolaylı anlatım). Yani, "Ey sevgili eşim! Nafaka ve giyim, yani yiyecek ve giyecek temini aile reisi olan erkek üzerine zorunludur; ve benim tarafımdan sana bunların her ikisi de elimden geldiği kadar temin edilir ve eksik değildir, yani yiyeceğini getirip, giyeceğini ihmal etmiyorum."

"Sanem", put demektir. Burada sevgiliden ve ma'şûktan kinâyedir. Ya'ni, "Ey sevgili zevcem! Nafaka ve kisve ya'ni yiyecek ve giyecek tedariki âile re-îsi olan erkek üzerine vacibdir; ve benim tarafımdan sana bunların her ikisi de elimden geldiği kadar tedarik olunur ve noksan değildir, ya'ni yiyeceğini getirip, giyeceğini ihmâl etmiyorum."

1781. Kadın gömleğinin yenini gösterdi. Gömlek çok sert ve kir dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1781. Kadın gömleğinin yenini gösterdi. Gömlek çok sert ve kir dolu idi.

"Vesah", kir, pas ve murdarlık demektir. Kadın, kocasının cevabına karşılık giydiği gömleğin yenini gösterdi; gömleğin yeni kirden ve pastan muşamba gibi kaskatı olmuştu. Yani, kadın bu işaretiyle şunu demek istedi: "Evet, getirdiğin nafaka ölmeyecek kadar bir şeydir; ve getirdiğin giyecek de ancak sırtımdaki murdar bir gömlektir. Başka bir gömleğim daha yoktur ki, bu gömleği çıkarıp yıkayayım. Bu sebeple bana baktığın bu mudur? Gömlek bezinin sertliği ve kabalığı da başka bir dert!.."

"Vesah", kir, pas ve murdârlık. Kadın kocasının cevabına karşı giydiği gömleğin yenini gösterdi ki, gömleğin yeni kirden ve pastan muşamma' [:muşamba] gibi kaskatı olmuş idi. Ya'ni, kadın bu işareti ile demek istedi ki: "Evet, getirdiğin nafaka ölmeyecek kadar bir şeydir; ve getirdiğin giyecek dahi ancak arkamdaki bir murdar gömlektir. Diğer bir gömleğim daha yoktur ki, bu gömleği çıkarıp yıkayayım. Binâenaleyh bana baktığın bu mudur? Gömlek bezinin sertliği ve kabalığı da başka!.."

1782. Dedi: "Katılıktan dolayı tenimi yiyor. Bir kimse bir kimseye bu ne-vi'den kisve getirir mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1782. Dedi: "Katılıktan dolayı tenimi yiyor. Bir kimse bir kimseye bu türden elbise getirir mi?"

Kadın gömleğini göstermekle beraber dedi ki: "Gömlek bezinin cinsi esasen katı ve kabadır. Kirlendiği için muşamba hâline geldi, bir kat daha sertleşti."

Kadın gömleğini göstermekle beraber dedi ki: "Gömlek bezinin cinsi esâsen katı ve kabadır. Kirlendiği için muşamma' hâline geldi, bir kat daha şert-

1779. Kocası dedi: "Ben nafakaya çâre ediyorum. Gerçi [ûrlum, bir el ve ayak çarpıyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1779. Kocası dedi: "Ben nafakaya çare buluyorum. Gerçi [çıplak]ım, bir el ve ayak çarpıyorum."

["Ûr", çıplak demektir]; "avr" (ayıp yer) anlamına ulaşamadığı için ümitsiz ve muradına erememiş olan kimse; "dest u pâ zeden" (el ve ayak vurmak), çabalamak ve çalışmaktan kinayedir. Kocası cevap olarak dedi: "Gerçi muradıma erememişim ve fakir ve müflisim, fakat çalışıyorum. Nafaka tedariki konusunda tedbirlere başvuruyorum."

["Ûr", çıplak;]*; "avr" matlabına nail olmadığı için me'yûs ve nâ-murâd olan kimse;" "dest u pâ zeden", sa'y etmek ve çalışmaktan kinâyedir. Kocası cevâben dedi: "Gerçi nâ-murâdım ve fakîr ve müflisim, fakat çalışıyorum. Nafaka tedariki husûsunda tedbîrlere müracaat ediyorum."

1780. "Ey sanem! Nafaka ve kisve vacibdir. Benden sana her ikisi vardır ve [1761] noksan değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1780. "Ey sevgili! Nafaka ve giyim zorunludur. Benden sana her ikisi de vardır ve eksik değildir."

"Sanem", put demektir. Burada sevgiliden ve maşuktan kinayedir (dolaylı anlatım). Yani, "Ey sevgili eşim! Nafaka ve giyim, yani yiyecek ve giyecek temini aile reisi olan erkek üzerine zorunludur; ve benim tarafımdan sana bunların her ikisi de elimden geldiği kadar temin edilir ve eksik değildir, yani yiyeceğini getirip, giyeceğini ihmal etmiyorum."

"Sanem", put demektir. Burada sevgiliden ve ma'şûktan kinâyedir. Ya'ni, "Ey sevgili zevcem! Nafaka ve kisve ya'ni yiyecek ve giyecek tedariki âile re-îsi olan erkek üzerine vacibdir; ve benim tarafımdan sana bunların her ikisi de elimden geldiği kadar tedarik olunur ve noksan değildir, ya'ni yiyeceğini getirip, giyeceğini ihmâl etmiyorum."

1781. Kadın gömleğinin yenini gösterdi. Gömlek çok sert ve kir dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1781. Kadın gömleğinin yenini gösterdi. Gömlek çok sert ve kir dolu idi.

"Vesah", kir, pas ve murdarlık demektir. Kadın, kocasının cevabına karşılık giydiği gömleğin yenini gösterdi; gömleğin yeni kirden ve pastan muşamba gibi kaskatı olmuştu. Yani, kadın bu işaretiyle şunu demek istedi: "Evet, getirdiğin nafaka ölmeyecek kadar bir şeydir; ve getirdiğin giyecek de ancak sırtımdaki murdar bir gömlektir. Başka bir gömleğim daha yoktur ki, bu gömleği çıkarıp yıkayayım. Bu sebeple bana baktığın bu mudur? Gömlek bezinin sertliği ve kabalığı da başka bir dert!.."

"Vesah", kir, pas ve murdârlık. Kadın kocasının cevabına karşı giydiği gömleğin yenini gösterdi ki, gömleğin yeni kirden ve pastan muşamma' [:muşamba] gibi kaskatı olmuş idi. Ya'ni, kadın bu işareti ile demek istedi ki: "Evet, getirdiğin nafaka ölmeyecek kadar bir şeydir; ve getirdiğin giyecek dahi ancak arkamdaki bir murdar gömlektir. Diğer bir gömleğim daha yoktur ki, bu gömleği çıkarıp yıkayayım. Binâenaleyh bana baktığın bu mudur? Gömlek bezinin sertliği ve kabalığı da başka!.."

1782. Dedi: "Katılıktan dolayı tenimi yiyor. Bir kimse bir kimseye bu ne-vi'den kisve getirir mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1782. Dedi: "Katılıktan dolayı tenimi yiyor. Bir kimse bir kimseye bu nevi giysi getirir mi?"

Kadın gömleğini göstermekle beraber dedi ki: "Gömlek bezinin cinsi esasen katı ve kabadır. Kirlendiği için muşamba hâline geldi, bir kat daha sertleşti. Sertliğinden ve katılığından dolayı cismimi tırmalıyor ve aşındırıyor. Bir erkek eşine böyle giyecek getirir mi? Bu hâl eşine bakmak değil, eziyet etmektir."

Kadın gömleğini göstermekle beraber dedi ki: "Gömlek bezinin cinsi esâ-sen katı ve kabadır. Kirlendiği için muşamma' hâline geldi, bir kat daha şert- leşti. Sertliğinden ve katılığından dolayı cismimi tırmalıyor ve aşındırıyor. Bir erkek zevcesine böyle giyecek getirir mi? Bu hâl zevcesine bakmak değil, ta'zîb etmektir."

1783. Dedi: "Ey kadın! Sana bir sual edeyim: Fakîr adamım, fennim ancak bu gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1783. Dedi: "Ey kadın! Sana bir soru sorayım: Fakir adamım, sanatım ancak bu gelir!"

"Fen", burada hile ve tedbir demektir. Yani, kocası kadına cevap olarak dedi: "Ey kadın! Ben sana bir soru sorayım: Ben fakir adamım. Benim nafaka ve giyim tedariki hususundaki tedbirim ve sanatım bu kadar olabiliyor!"

"Fen", burada hîle ve tedbîr demektir. Ya'ni, kocası kadına cevâben dedi: "Ey kadın! Ben sana bir suâl sorayım: Ben fakîr adamım. Benim nafaka ve kisve tedariki husûsundaki tedbîrim ve fennim bu kadar olabiliyor!"

1784. "Bu sert ve galîttir ve nâ-makbûldür. Fakat, ey düşünceli kadın, dü-şün!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1784. "Bu sert ve kabadır ve kabul edilemezdir. Fakat, ey düşünceli kadın, düşün!.."

Yani, "Gerçi bu giydiğin gömleğin bezi sert ve kaba cinstendir; ve narin tenli olan kadınların yanında makbul bir şey değildir. Fakat ey düşünce sahibi olan kadınım! Bir kere düşün: İkimizin arasında samimi bir muhabbet ve aşk vardır. Kalbinde duyduğun bu muhabbete sor!"

Ya'ni, "Gerçi bu giydiğin gömleğin bezi sert ve kaba cinstendir; ve nâzik tenli olan kadınların indinde makbûl bir şey değildir. Fakat ey düşünce sâhi-bi olan kadınım! Bir kere düşün: İkimizin arasında samîmî bir muhabbet ve aşk vardır. Kalbinde duyduğun bu muhabbete sor!"

1785. "Bu mu daha sert ve çirkindir, yahud talak mı? Senin için bu mu da-ha mekrûhtur, yahud firâk mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1785. "Bu mu daha sert ve çirkindir, yahud talak mı? Senin için bu mu da-ha mekrûhtur, yahud firâk mı?"

"Bu giydiğin gömlek mi daha sert ve çirkindir, yoksa aramızdaki boşanma ve ayrılık mı daha sert ve çirkindir? Mademki senin bana sevgin vardır, senin için bu giysi mi daha iğrenç ve tiksindiricidir, yoksa benden ayrılık mı iğrençtir?"

"Bu giydiğin gömlek mi daha sert ve çirkindir, yoksa aramızdaki talâk ve ayrılık mı daha sert ve çirkindir? Mâdemki senin bana muhabbetin vardır, se-nin için bu kisve mi daha mekrûh ve iğrençtir, yoksa benden ayrılık mı iğ-rençtir?"

1786. Beladan ve fakrdan ve rencden ve mihnetlerden, ey böyle teşnî' edici olan efendi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1786. Beladan, fakirlikten, zahmetten ve mihnetlerden, ey böyle ayıplayan efendi!

Bu ve sonraki beyitler, Hz. Pîr efendimiz tarafından Hakk Yolcularını irşad etmek içindir. Yani, ey bu dünya hayatında Hakk'ın yönelttiği beladan, fakirlikten, zahmet ve mihnetlerden, kadının kocasını ayıpladığı gibi ayıplayan efendi! (Kadın der ki:) "Bu elbise, sertliğinden ve katılığından dolayı bedenimi tırmalıyor ve aşındırıyor. Bir erkek eşine böyle giyecek getirir mi? Bu durum eşine bakmak değil, eziyet etmektir."

Bu ve âtîdeki beytler Hz. Pîr efendimiz tarafından sâlikleri irşad içindir. Ya'ni, ey bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın tevcîh buyurduğu belâdan ve fakrdan ve zahmet ve mihnetlerden böyle kadının kocasını teşnî' ettiği gibi teşnî' edici olan efendi! leşti. Sertliğinden ve katılığından dolayı cismimi tırmalıyor ve aşındırıyor. Bir erkek zevcesine böyle giyecek getirir mi? Bu hâl zevcesine bakmak değil, ta'zîb etmektir."

1783. Dedi: "Ey kadın! Sana bir sual edeyim: Fakîr adamım, fennim ancak bu gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1783. Dedi: "Ey kadın! Sana bir soru sorayım: Fakir adamım, sanatım ancak bu gelir!"

"Fen", burada hile ve tedbir demektir. Yani, kocası kadına cevap olarak dedi: "Ey kadın! Ben sana bir soru sorayım: Ben fakir adamım. Benim nafaka ve giyim tedariki hususundaki tedbirim ve sanatım bu kadar olabiliyor!"

"Fen", burada hîle ve tedbîr demektir. Ya'ni, kocası kadına cevâben dedi: "Ey kadın! Ben sana bir suâl sorayım: Ben fakîr adamım. Benim nafaka ve kisve tedariki husûsundaki tedbîrim ve fennim bu kadar olabiliyor!"

1784. "Bu sert ve galîttir ve nâ-makbûldür. Fakat, ey düşünceli kadın, dü- şün!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1784. "Bu sert ve kabadır ve kabul edilemezdir. Fakat, ey düşünceli kadın, düşün!.."

Yani, "Gerçi bu giydiğin gömleğin bezi sert ve kaba cinstendir; ve narin tenli olan kadınların yanında makbul bir şey değildir. Fakat ey düşünce sahibi olan kadınım! Bir kere düşün: İkimizin arasında samimi bir muhabbet ve aşk vardır. Kalbinde duyduğun bu muhabbete sor!"

Ya'ni, "Gerçi bu giydiğin gömleğin bezi sert ve kaba cinstendir; ve nâzik tenli olan kadınların indinde makbûl bir şey değildir. Fakat ey düşünce sâhi- bi olan kadınım! Bir kere düşün: İkimizin arasında samîmî bir muhabbet ve aşk vardır. Kalbinde duyduğun bu muhabbete sor!"

1785. "Bu mu daha sert ve çirkindir, yahud talak mı? Senin için bu mu da- ha mekrûhtur, yahud firâk mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1785. "Bu mu daha sert ve çirkindir, yoksa talak mı? Senin için bu mu daha mekruhtur, yoksa ayrılık mı?"

"Bu giydiğin gömlek mi daha sert ve çirkindir, yoksa aramızdaki talak ve ayrılık mı daha sert ve çirkindir? Mademki senin bana muhabbetin vardır, senin için bu kıyafet mi daha mekruh ve iğrençtir, yoksa benden ayrılık mı iğrençtir?"

"Bu giydiğin gömlek mi daha sert ve çirkindir, yoksa aramızdaki talâk ve ayrılık mı daha sert ve çirkindir? Mâdemki senin bana muhabbetin vardır, se- nin için bu kisve mi daha mekrûh ve iğrençtir, yoksa benden ayrılık mı iğ- rençtir?"

1786. Beladan ve fakrdan ve rencden ve mihnetlerden, ey böyle teşnî' edici olan efendi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1786. Beladan, fakirlikten, sıkıntıdan ve mihnetlerden, ey böyle ayıplayan efendi!

Bu ve sonraki beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından Hakk Yolcularını irşad etmek içindir. Yani, ey bu dünya hayatında Hakk'ın yönlendirdiği beladan, fakirlikten, zahmet ve mihnetlerden, kadının kocasını ayıpladığı gibi ayıplayan efendi!

Bu ve âtîdeki beytler Hz. Pîr efendimiz tarafından sâlikleri irşad içindir. Ya'ni, ey bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın tevcîh buyurduğu belâdan ve fakrdan ve zahmet ve mihnetlerden böyle kadının kocasını teşnî' ettiği gibi teşnî' edici olan efendi!

1787. Şübhesiz, bu terk-i hevâ acılık vericidir. Fakat Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1787. Şüphesiz, bu nefsi terk etmek acılık vericidir. Fakat Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir.

Şüphe yoktur ki, nefsin heveslerini ve arzularını terk etmek, insanın nefsi yönünden olan düşüncelerine acılık vericidir. Fakat bir kere düşün ki, bu nefis ve onun hevesleri ve arzuları, Hak ile kul arasında bir hicap (perde) ve perdedir; ve nefsin arzularına ulaşmak, Hak'tan uzaklık alametidir. Hak'tan uzaklık ise, en büyük acıdır. Bu sebeple, nefse ait hevesleri terk etmenin acılığı, Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir.

Şübhe yoktur ki, nefsin hevâsını ve arzûlarını terk etmek insanın nefsi cihetinden olan düşüncelerine acılık vericidir. Fakat bir kere düşün ki, bu nefis ve onun hevâ ve arzûları Hak'la kul arasında hicâb ve perdedir; ve nefsin arzûlarına nâiliyet Hak'tan uzaklık alâmetidir. Hak'tan uzaklık ise, en büyük elemdir. Binâenaleyh hevâ-yı nefsânînin terki acılığı Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir..

1788. Gerçi cihad ve oruç şedîd ve serttir. Fakat bu imtihan edici uzaklıktan daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1788. Gerçi cihad ve oruç şiddetli ve serttir. Fakat bu imtihan edici uzaklıktan daha iyidir.

Yani, gerçi nefse hoş görünen bedensel hazlara karşı gelmek suretiyle mücâhede etmek ve oruç tutarak aç kalmak şiddetli ve sıkıntılı bir hâldir, fakat Yüce Allah bu yoğunluk âlemini (kesâfet âlemi) latîf zâtına perde ve örtü olmak üzere var etti ve latîf zâtından uzaklaştırdı; ve bu perde ve örtüyü kullarını imtihan etmek için koydu. Çünkü her kul Hakk'ı sevme iddiasındadır. Bu sevgi iddialarında kullarından hangisinin doğru sözlü ve hangisinin yalancı olduğu imtihan etmek ile belli olur. Nasıl ki Muhammed sûresinde Yüce Allah وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) yani "Biz sizden mücahidleri ve sabredenleri bilmek için sizi imtihan ederiz" buyurur. Şimdi, mademki nefse ait arzuların (hevâ-yı nefsânî) terk edilmesiyle mücâhede ve riyâzât (nefsî perhizler) sıkıntıları Hakk'a yakınlığı doğuruyor, bu sebeple bu sıkıntılar elbette bu imtihan edici olan yoğunluk ve cismaniyet âleminin uzaklığının acılığından daha iyi olur. "Haşin", "huşûnet"ten sıfat-ı müşebbehedir (benzetme sıfatı), "pek sert" demek olur; "mümtehin", "imtihan edici" demektir.

Ya'ni, gerçi nefse hoş görünen lezzât-ı cismâniyyeye muhalefet sûretiyle mücâhede ve oruç tutarak aç kalmak şiddetli ve sıkıntılı bir haldir, fakat Hak Teâlâ bu kesâfet âlemini zât-ı latîfine perde ve hicâb olmak üzere îcâd etti ve zât-ı latîfinden uzaklaştırdı; ve bu perde ve hicâbı kullarını imtihân için vaz' etti. Zîrâ her kul Hakk'ı sevmek da'vâsındadır. Bu sevgi da'vâlarında kullarından hangisinin sâdık ve hangisinin kâzib olduğunu imtihân etmek ile belli olur. Nitekim sûre-i Muhammed'de Hak Teâlâ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizden mücahidleri ve sabr edenleri bilmek için sizi imtihân ederiz" buyurur. İmdi, mâdemki hevâ-yı nefsânînin terki ile mücâhede ve riyâzat sıkıntıları Hakk'a yakınlığı intâc ediyor, binâenaleyh bu sıkıntılar elbette bu imtihân edici olan âlem-i kesâfet ve cismâniyet uzaklığının acılığından daha iyi olur. "Haşin", "huşûnet"ten sıfat-ı müşebbihedir, "pek sert" demek olur; "mümtehin", "imtihan edici" demektir.

1789. Renc ne vakit bir demde kalır ki, ihsanlar sahibi sana "Ey benim hastam! Nasılsın? der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1789. Eziyet ne zaman bir an kalır ki, ihsanlar sahibi sana "Ey benim hastam! Nasılsın?" der.

Ey Hakk Yolcusu! Hakk'a yakınlık için mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle bedenin zayıf düşer ve ihsanlar sahibi olan Yüce Allah hazretleri de "Ey benim aşkım ile bedeni zayıflamış hastam! Nasılsın?" diye hatırını sorsa, bu hatırın sorulduğu an içinde senin mücâhede ve riyazat eziyet ve zahmetin kalır mı?

Ey sâlik! Hakk'a yakınlık için mücâhede ve riyâzat sebebiyle cismin zayıf olur ve ihsânlar sahibi olan Hak Teâlâ hazretleri de "Ey benim aşkım ile cismi nahîf olan hastam! Nasılsın?" diye hâtırını sorsa, bu hâtırın sorulduğu vakit içinde senin mücâhede ve riyazat renc ve zahmetin kalır mı?

1787. Şübhesiz, bu terk-i hevâ acılık vericidir. Fakat Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1787. Şüphesiz, bu nefsi terk etmek acılık vericidir. Fakat Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir.

Şüphe yoktur ki, nefsin heveslerini ve arzularını terk etmek, insanın nefsi yönünden olan düşüncelerine acılık vericidir. Fakat bir kere düşün ki, bu nefis ve onun hevesleri ve arzuları, Hak ile kul arasında bir hicap (perde) ve perdedir; ve nefsin arzularına ulaşmak, Hak'tan uzaklık alametidir. Hak'tan uzaklık ise, en büyük acıdır. Bu sebeple, nefse ait hevesleri terk etmenin acılığı, Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir.

Şübhe yoktur ki, nefsin hevâsını ve arzûlarını terk etmek insanın nefsi cihetinden olan düşüncelerine acılık vericidir. Fakat bir kere düşün ki, bu nefis ve onun hevâ ve arzûları Hak'la kul arasında hicâb ve perdedir; ve nefsin arzûlarına nâiliyet Hak'tan uzaklık alâmetidir. Hak'tan uzaklık ise, en büyük elemdir. Binâenaleyh hevâ-yı nefsânînin terki acılığı Hakk'ın uzaklığı acılığından iyidir..

1788. Gerçi cihad ve oruç şedîd ve serttir. Fakat bu imtihan edici uzaklıktan daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1788. Gerçi cihad ve oruç şiddetli ve serttir. Fakat bu imtihan edici uzaklıktan daha iyidir.

Yani, gerçi nefse hoş görünen bedensel hazlara karşı gelmek suretiyle mücâhede etmek ve oruç tutarak aç kalmak şiddetli ve sıkıntılı bir hâldir, fakat Yüce Allah bu yoğunluk âlemini (kesâfet âlemi) latîf zâtına perde ve örtü olmak üzere var etti ve latîf zâtından uzaklaştırdı; ve bu perde ve örtüyü kullarını imtihan etmek için koydu. Çünkü her kul Hakk'ı sevme iddiasındadır. Bu sevgi iddialarında kullarından hangisinin doğru sözlü ve hangisinin yalancı olduğu imtihan etmek ile belli olur. Nasıl ki Muhammed sûresinde Yüce Allah وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) yani "Biz sizden mücahidleri ve sabredenleri bilmek için sizi imtihan ederiz" buyurur. Şimdi, mademki nefse ait arzuların (hevâ-yı nefsânî) terk edilmesiyle mücâhede ve riyâzât (nefsî perhizler) sıkıntıları Hakk'a yakınlığı doğuruyor, bu sebeple bu sıkıntılar elbette bu imtihan edici olan yoğunluk ve cismaniyet âleminin uzaklığının acılığından daha iyi olur. "Haşin", "huşûnet"ten sıfat-ı müşebbehedir (benzetme sıfatı), "pek sert" demek olur; "mümtehin", "imtihan edici" demektir.

Ya'ni, gerçi nefse hoş görünen lezzât-ı cismâniyyeye muhalefet sûretiyle mücâhede ve oruç tutarak aç kalmak şiddetli ve sıkıntılı bir haldir, fakat Hak Teâlâ bu kesâfet âlemini zât-ı latîfine perde ve hicâb olmak üzere îcâd etti ve zât-ı latîfinden uzaklaştırdı; ve bu perde ve hicâbı kullarını imtihân için vaz' etti. Zîrâ her kul Hakk'ı sevmek da'vâsındadır. Bu sevgi da'vâlarında kullarından hangisinin sâdık ve hangisinin kâzib olduğunu imtihân etmek ile belli olur. Nitekim sûre-i Muhammed'de Hak Teâlâ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizden mücahidleri ve sabr edenleri bilmek için sizi imtihân ederiz" buyurur. İmdi, mâdemki hevâ-yı nefsânînin terki ile mücâhede ve riyâzat sıkıntıları Hakk'a yakınlığı intâc ediyor, binâenaleyh bu sıkıntılar elbette bu imtihân edici olan âlem-i kesâfet ve cismâniyet uzaklığının acılığından daha iyi olur. "Haşin", "huşûnet"ten sıfat-ı müşebbihedir, "pek sert" demek olur; "mümtehin", "imtihan edici" demektir.

1789. Renc ne vakit bir demde kalır ki, ihsanlar sahibi sana "Ey benim hastam! Nasılsın? der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1789. Eziyet ne zaman bir an kalır ki, ihsanlar sahibi sana "Ey benim hastam! Nasılsın?" der.

Ey Hakk Yolcusu! Hakk'a yakınlık için mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle bedenin zayıf düşer ve ihsanlar sahibi olan Yüce Allah hazretleri de "Ey benim aşkım ile bedeni zayıflamış hastam! Nasılsın?" diye hatırını sorsa, bu hatırın sorulduğu an içinde senin mücâhede ve riyazat eziyet ve zahmetin kalır mı?

Ey sâlik! Hakk'a yakınlık için mücâhede ve riyâzat sebebiyle cismin zayıf olur ve ihsânlar sahibi olan Hak Teâlâ hazretleri de "Ey benim aşkım ile cismi nahîf olan hastam! Nasılsın?" diye hâtırını sorsa, bu hâtırın sorulduğu vakit içinde senin mücâhede ve riyazat renc ve zahmetin kalır mı?

1790. Ve eğer ki söylemez, zîrâ sana o fehm ve fen yoktur; fakat senin o zev- kin suâl etmektir. [1771]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1790. Ve eğer ki söylemez, çünkü sende o anlayış ve hüner yoktur; fakat senin o zevkin soru sormaktır.

Gerçi Yüce Allah bu maddî âlemde harf ve ses ile "Ey benim hastam, nasılsın?" diye söylemez; senin O'nun söylemesini şimdiki hâlde anlayışın ve hünerin yoktur; fakat tasavvuf yolculuğun içinde sende bir zevk oluşur ki, işte o zevk Hakk'ın senin hatırını sormasıdır. Nasıl ki bu konuda yapılan açıklamalar III. cildin 199 numarasına denk gelen "Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyazın ve derdin ve hararetin bizim peykimizdir" beytinde geçti. Bilinmeli ki, kullara olan ilahi hitaplar her birinin kendi mertebesine göre olur. Bu da genellikle üç çeşittir. Fiilî, sıfatî ve zâtîdir. Fiilî hitaplarda mutlu ve bedbaht olanların hepsi ortaktır. Mutlu kişi bu suret âleminde tabiatına uygun olan fiiller ile ve bedbaht kişi tabiatına aykırı olan fiiller ile muhatap olur. "Katili katl ile müjdeleyin!" hadis-i şerifi bunun delilidir. Sıfatî hitaplar Hakk Yolcusu olanlaradır ki, bu hitaplar da ya celalî (kahredici) veya cemalî (güzellik içeren) olur. Hakk Yolcusu'nun yatkınlığı bu hitapları çeker. Zâtî hitaplar insân-ı kâmil olanlara olur. Nasıl ki IV. cildin 3057 numaralı beytinde "Allah'ı zikredin emrine uyma her avam ve aşağılık kimsenin işi değildir. Ve 'Rabbine dön!' hitabı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına gerçekleşmez" buyurulmuştur.

Gerçi Hak Teâlâ bu cismâniyet âleminde harf ve savt ile "Ey benim has- tam, nasılsın?" diye söylemez; senin onun söylemesine şimdiki hâlde anla- yışın ve hünerin yoktur; fakat sülükün içinde sende bir zevk hâsıl olur ki, iş- te o zevk Hakk'ın senin hâtırını sormasıdır. Nitekim bu bâbdaki îzâhât III. cil- din 199 numarasına musadif olan گفت آن الله تو لبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت پيك ماست ya'ni "Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] beytinde geçti. Ma'lûm olsun ki, kullara olan hitâbât-ı ilâhiyye her birinin kendi mertebesine göre olur. Bu da umumiyetle üç nevi'dir. Ef'âlî ve sıfatî ve zâtîdir. Hitâbât-ı ef'âliyyede saîd ve şakî olanların cümlesi müşterektir. Saîd bu âlem-i sûret- te tab'ına mülayim olan ef'âl ile ve şakî tab'ına muhâlif olan ef'âl ile muhâ- tab olur. بشروا القاتل بالقتل ya'ni "Katili katl ile müjdeleyin!" hadîs-i şerîfi bunun delîlidir. Hitâbât-ı sıfâtiyye ehl-i sülûkedir ki, bu hitâbât dahi ya celâlî veyâ cemâlî olur. Sâlikin isti'dâdı bu hitâbâtı câzibdir. Hitâbât-ı zâtiyye kâmillere olur. Nitekim IV. cildin 3057 numaralı beytinde .اذْكُرُوا الله كار هر اوباش نیست ارجعي بر پای هر قلاش نیست ya'ni "Üzkurullâhe zikran, emrine ittibâ' her evbâ- şın ve erzel kimsenin işi değildir. Ve ارجعي إلى ربك (Fecr, 89/27) ya'ni "Rab- bine rücû' et!" hitâbı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına vâki' de- ğildir"] buyurulmuştur.

1791. O melîhler ki, gönül tabîbleridir, hastalar tarafını sormaya mâildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1791. O güzeller ki, gönül tabibleridir, hastalar tarafını sormaya isteklidirler.

"Melîh", güzel anlamındadır; "hastalar"dan kasıt, âşıklardır. Yani, gönül tabibleri olan zahirî güzeller ve maşuklar, kendi âşıklarının durumunu ve hallerini sormaya isteklidirler.

"Melîh", güzel ma'nâsınadır; "hastalar"dan murâd, âşıklardır. Ya'ni, gö- nül tabîbleri olan sûrî güzeller ve ma'şûklar kendi âşıklarının tarafını ve hal- lerini sormaya mâildirler.

1792. Ve eğer ârdan ve nâmdan hazer ederlerse, bir çare düzerler ve haber ve- rirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1792. Ve eğer utançtan ve kötü addan sakınırlarsa, bir çare düzenlerler ve haber verirler.

Ve eğer o maşuklar (sevilenler) insanlardan utandıklarından ve kötü adlarının çıkmasından sakınırlar ve çekinirler ise, aşıklarının hallerinden haber almak için gizli bir

Ve eğer o ma'şûklar nâsdan utandıklarından ve kötü adları çıkmaktan ha- zer ederler ve çekinirler ise, âşıklarının ahvâlinden haber almak için gizli bir

1790. Ve eğer ki söylemez, zîrâ sana o fehm ve fen yoktur; fakat senin o zev- kin suâl etmektir. [1771]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1790. Ve eğer ki söylemez, çünkü sende o anlayış ve hüner yoktur; fakat senin o zevkin soru sormaktır.

Gerçi Yüce Allah bu maddî âlemde harf ve ses ile "Ey benim hastam, nasılsın?" diye söylemez; senin O'nun söylemesini şimdiki hâlde anlayışın ve hünerin yoktur; fakat tasavvuf yolculuğun içinde sende bir zevk oluşur ki, işte o zevk Hakk'ın senin hatırını sormasıdır. Nasıl ki bu konuda yapılan açıklamalar III. cildin 199 numarasına denk gelen "Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyazın ve derdin ve hararetin bizim peykimizdir" beytinde geçti. Bilinmeli ki, kullara olan ilahi hitaplar her birinin kendi mertebesine göre olur. Bu da genellikle üç çeşittir. Fiilî, sıfatî ve zâtîdir. Fiilî hitaplarda mutlu ve bedbaht olanların hepsi ortaktır. Mutlu kişi bu suret âleminde tabiatına uygun olan fiiller ile ve bedbaht kişi tabiatına aykırı olan fiiller ile muhatap olur. "Katili katl ile müjdeleyin!" hadis-i şerifi bunun delilidir. Sıfatî hitaplar Hakk Yolcusu olanlaradır ki, bu hitaplar da ya celalî (kahredici) veya cemalî (güzellik içeren) olur. Hakk Yolcusu'nun yatkınlığı bu hitapları çeker. Zâtî hitaplar insân-ı kâmil olanlara olur. Nasıl ki IV. cildin 3057 numaralı beytinde "Allah'ı zikredin emrine uyma her avam ve aşağılık kimsenin işi değildir. Ve 'Rabbine dön!' hitabı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına gerçekleşmez" buyurulmuştur.

Gerçi Hak Teâlâ bu cismâniyet âleminde harf ve savt ile "Ey benim has- tam, nasılsın?" diye söylemez; senin onun söylemesine şimdiki hâlde anla- yışın ve hünerin yoktur; fakat sülükün içinde sende bir zevk hâsıl olur ki, iş- te o zevk Hakk'ın senin hâtırını sormasıdır. Nitekim bu bâbdaki îzâhât III. cil- din 199 numarasına musadif olan گفت آن الله تو لبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت پيك ماست ya'ni "Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] beytinde geçti. Ma'lûm olsun ki, kullara olan hitâbât-ı ilâhiyye her birinin kendi mertebesine göre olur. Bu da umumiyetle üç nevi'dir. Ef'âlî ve sıfatî ve zâtîdir. Hitâbât-ı ef'âliyyede saîd ve şakî olanların cümlesi müşterektir. Saîd bu âlem-i sûret- te tab'ına mülayim olan ef'âl ile ve şakî tab'ına muhâlif olan ef'âl ile muhâ- tab olur. بشروا القاتل بالقتل ya'ni "Katili katl ile müjdeleyin!" hadîs-i şerîfi bunun delîlidir. Hitâbât-ı sıfâtiyye ehl-i sülûkedir ki, bu hitâbât dahi ya celâlî veyâ cemâlî olur. Sâlikin isti'dâdı bu hitâbâtı câzibdir. Hitâbât-ı zâtiyye kâmillere olur. Nitekim IV. cildin 3057 numaralı beytinde .اذْكُرُوا الله كار هر اوباش نیست ارجعي بر پای هر قلاش نیست ya'ni "Üzkurullâhe zikran, emrine ittibâ' her evbâ- şın ve erzel kimsenin işi değildir. Ve ارجعي إلى ربك (Fecr, 89/27) ya'ni "Rab- bine rücû' et!" hitâbı dahi her ipsiz, sapsız, kalleş kimsenin ayağına vâki' de- ğildir"] buyurulmuştur.

1791. O melîhler ki, gönül tabîbleridir, hastalar tarafını sormaya mâildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1791. O güzeller ki, gönül tabibleridir, hastalar tarafını sormaya isteklidirler.

"Melîh", güzel anlamındadır; "hastalar"dan kasıt, âşıklardır. Yani, gönül tabibleri olan zahirî güzeller ve maşuklar, kendi âşıklarının durumunu ve hallerini sormaya isteklidirler.

"Melîh", güzel ma'nâsınadır; "hastalar"dan murâd, âşıklardır. Ya'ni, gö- nül tabîbleri olan sûrî güzeller ve ma'şûklar kendi âşıklarının tarafını ve hal- lerini sormaya mâildirler.

1792. Ve eğer ârdan ve nâmdan hazer ederlerse, bir çare düzerler ve haber ve- rirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1792. Ve eğer utançtan ve kötü addan sakınırlarsa, bir çare düzenlerler ve haber verirler.

Ve eğer o maşuklar (sevilenler) insanlardan utandıklarından ve kötü adlarının çıkmasından sakınırlar ve çekinirler ise, aşıklarının hallerinden haber almak için gizli bir tedbire başvururlar ve onlara haber gönderirler. Sözün özü, aşık ile maşuk arasında bağlantı ve haberleşme kesilmez.

Ve eğer o ma'şûklar nâsdan utandıklarından ve kötü adları çıkmaktan ha- zer ederler ve çekinirler ise, âşıklarının ahvâlinden haber almak için gizli bir tedbîre müracaat ederler ve onlara haber gönderirler. Velhâsıl âşık ile ma'şûk arasında râbıta ve muhabere munkatı' olmaz.

1793. Yoksa o düşünülen onların gönlünde olur. Bir ma'şûk âşıktan habersiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1793. Yoksa o düşünülen onların gönlünde olur. Bir maşuk âşıktan habersiz değildir.

"Müfteker", "iftikâr" mastarından ism-i mefûl olup "düşünülen" demektir. Bundan maksat, aşk hastası olan âşıktır. Yani, o düşünülmüş olan âşık maşukların gönlünde yer tutmuştur. Bir maşuk kendi âşığının hâllerine karşı kayıtsız ve habersiz değildir. Çünkü âşığın gönlündeki aşk ateşi maşukun aşkından parlamıştır. Beyit:

Aşk odu evvel düşer ma'şûka, ondan âşıka Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi!

Bu sebeple bir kimsenin maşuku Hak olursa bilmelidir ki, muhabbette önce olan Yüce Allah'tır. Nasıl ki ayet-i kerimede يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) yani "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da Allah Teâlâ'yı severler" buyurulmuş ve ilahi muhabbet kulun muhabbetinden önce zikredilmiştir. Şimdi, suretî maşuklar ile âşıklar arasında bağ kesilmezse, hakiki maşuk olan Hak ile kul arasında bağ kesilir mi?

"Müfteker", "iftikâr" masdarından ism-i mefûl olup "düşünülen" demektir. Bundan murâd, aşk hastası olan âşıktır. Ya'ni, o düşünülmüş olan âşık ma'şûkların gönlünde yer tutmuştur. Bir ma'şûk kendi âşığının ahvâline karşı kayıdsız ve habersiz değildir. Zîrâ âşığın gönlündeki aşk ateşi ma'şûkun aşkından parlamıştır. Beyt:

Aşk odu evvel düşer ma'şûka, ondan âşıka Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi!

Binâenaleyh bir kimsenin ma'şûku Hak olursa bilmelidir ki, muhabbette sabık olan Hak Teâlâ'dır. Nitekim âyet-i kerimede يحبهم ويحبونه (Mâide, 5/54) ya'ni "Allâh Teâlâ onları sever ve onlar da Allâh Teâlâ'yı severler" buyurulmuş ve muhabbet-i ilâhî kulun muhabbetinden evvel zikr olunmuştur. İmdi, sûrî ma'şûklar ile âşıklar arasında râbıta münkatı' olmazsa, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak ile kul arasında râbıta münkatı' olur mu?

1794. Ey acıb hikâyeler isteyici olan sen! Aşk-bazların hikâyesini dahi oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1794. Ey şaşırtıcı hikâyeler isteyen sen! Aşk ehlinin hikâyesini de oku!

"Nevâdir", nadir ve şaşırtıcı şeyler demektir. Tercüme bu anlama göre yazıldı. Yani, ey şaşırtıcı hikâyeler dinlemek ve okumak merakında olan kimse! İlahi aşk âşıklarının hikâyelerini ve onların hallerini de dinle ve oku! "Nevâ" ayrı ve "der" zarf edatı olmak da mümkündür; ve "nevâ", ses, nağme, ahenk, halin düzeni, parlaklık, refah, mühimmat, levazım, azık ve zahire, yol azığı anlamlarına gelir. Yani, ey hikâyede kalbin parlaklığını ve kendinin halinin düzenini arayan ve isteyen kimse! Âşıkların hikâyesini de oku!

"Nevâdir", nâdireler ve acîb olan şeyler demektir. Tercüme bu ma'nâya göre yazıldı. Ya'ni, ey acîb hikâyeler dinlemek ve okumak merâkında olan kimse! Aşk-ı ilâhî âşıklarının hikâyelerini ve onların ahvâlini de dinle ve oku! "Nevâ", ayrı ve "der" edât-ı zarf olmak da mümkindir; ve "nevâ", sadâ, nağme, âhenk, intizâm-ı hâl, revnak, refah, mühimmât, levâzım, zâd ü zahîre, yol azığı ma'nâlarına gelir. Ya'ni, ey hikâyede kalbin revnakını ve kendinin intizâm-ı hâlini arayan ve isteyen kimse! Aşıkların hikâyesini de oku!

1795. Bu ahd-i medîd içinde çok kaynadın. Ey, et kurusu! Bir Türk kaynaması da olmadın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1795. Bu uzun zaman içinde çok kaynadın. Ey, et kurusu! Bir Türk kaynaması da olmadın!

"Ahd-i medîd", uzun zaman; "Türk-cûş", birleşik sıfat olup "Türk kaynaması" demektir. Moğol Türkleri etleri yarı pişmiş, yarı çiğ bir hâlde yedikleri için, (burada metin eksik veya hatalı, devamı yok gibi görünüyor). Sözün özü, âşık ile ma'şûk arasında bağlantı ve haberleşme kesilmez.

"Ahd-i medîd", uzun zaman; "Türk-cûş", vasf-ı terkîbî olup "Türk kaynaması" demektir. Moğol Türkleri etleri yarı pişmiş, yarı çiğ bir hâlde yedikle tedbîre müracaat ederler ve onlara haber gönderirler. Velhâsıl âşık ile ma'şûk arasında râbıta ve muhabere munkatı' olmaz.

1793. Yoksa o düşünülen onların gönlünde olur. Bir ma'şûk âşıktan habersiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1793. Yoksa o düşünülen onların gönlünde olur. Bir maşuk âşıktan habersiz değildir.

"Müfteker", "iftikâr" mastarından ism-i mefûl olup "düşünülen" demektir. Bundan maksat, aşk hastası olan âşıktır. Yani, o düşünülmüş olan âşık maşukların gönlünde yer tutmuştur. Bir maşuk kendi âşığının hâllerine karşı kayıtsız ve habersiz değildir. Çünkü âşığın gönlündeki aşk ateşi maşukun aşkından parlamıştır. Beyit: Aşk ateşi önce maşuka düşer, ondan sonra âşığa. Mumu gör ki yanmadan pervâneyi yandırmadı!

Bu sebeple bir kimsenin maşuku Hak olursa bilmelidir ki, muhabbette önde olan Yüce Allah'tır. Nasıl ki ayet-i kerimede "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da Allah Teâlâ'yı severler" (Maide, 5/54) buyurulmuş ve ilahi muhabbet kulun muhabbetinden önce zikredilmiştir. Şimdi, dünyevi maşuklar ile âşıklar arasında bağ kesilmezse, hakiki maşuk olan Hak ile kul arasında bağ kesilir mi?

"Müfteker", "iftikâr" masdarından ism-i mefûl olup "düşünülen" demektir. Bundan murâd, aşk hastası olan âşıktır. Ya'ni, o düşünülmüş olan âşık ma'şûkların gönlünde yer tutmuştur. Bir ma'şûk kendi âşığının ahvâline karşı kayıtsız ve habersiz değildir. Zîrâ âşığın gönlündeki aşk ateşi ma'şûkun aşkından parlamıştır. Beyt: Aşk odu evvel düşer ma'şûka, ondan âşıka Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi!

Binâenaleyh bir kimsenin ma'şûku Hak olursa bilmelidir ki, muhabbette sabık olan Hak Teâlâ'dır. Nitekim âyet-i kerimede يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) ya'ni "Allâh Teâlâ onları sever ve onlar da Allâh Teâlâ'yı severler" buyurulmuş ve muhabbet-i ilâhî kulun muhabbetinden evvel zikr olunmuştur. İmdi, sûrî ma'şûklar ile âşıklar arasında râbıta münkatı' olmazsa, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak ile kul arasında râbıta münkatı' olur mu?

1794. Ey acıb hikâyeler isteyici olan sen! Aşk-bazların hikâyesini dahi oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1794. Ey acayip hikâyeler isteyici olan sen! Aşk ehlinin hikâyesini de oku!

"Nevâdir", nadir ve acayip şeyler demektir. Çeviri bu anlama göre yazıldı. Yani, ey acayip hikâyeler dinlemek ve okumak merakında olan kimse! İlahi aşk âşıklarının hikâyelerini ve onların hallerini de dinle ve oku!

"Nevâ", ayrı ve "der" zarf edatı olmak da mümkündür; ve "nevâ", ses, nağme, ahenk, halin düzeni, parlaklık, refah, mühimmat, levazım, azık ve zahire, yol azığı anlamlarına gelir. Yani, ey hikâyede kalbin parlaklığını ve kendinin halinin düzenini arayan ve isteyen kimse! Âşıkların hikâyesini de oku!

"Nevâdir", nâdireler ve acîb olan şeyler demektir. Tercüme bu ma'nâya göre yazıldı. Ya'ni, ey acîb hikâyeler dinlemek ve okumak merâkında olan kimse! Aşk-ı ilâhî âşıklarının hikâyelerini ve onların ahvâlini de dinle ve oku!

"Nevâ", ayrı ve "der" edât-ı zarf olmak da mümkindir; ve "nevâ", sadâ, nağme, âhenk, intizâm-ı hâl, revnak, refah, mühimmât, levâzım, zâd ü zahîre, yol azığı ma'nâlarına gelir. Ya'ni, ey hikâyede kalbin revnakını ve kendinin intizâm-ı hâlini arayan ve isteyen kimse! Aşıkların hikâyesini de oku!

1795. Bu ahd-i medîd içinde çok kaynadın. Ey, et kurusu! Bir Türk kaynaması da olmadın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1795. Bu uzun zaman içinde çok kaynadın. Ey et kurusu! Bir Türk kaynaması da olmadın!

"Ahd-i medîd", uzun zaman demektir. "Türk-cûş", birleşik bir sıfat olup "Türk kaynaması" anlamına gelir. Moğol Türkleri etleri yarı pişmiş, yarı çiğ bir hâlde yediklerinden "Türk-cûş", onların kaynattıkları yarı çiğ etten kinayedir. Yani, ey kişi, sen bu dünyada uzun zaman yaşadın, hayatın tatlılığını ve acılığını gördün, fakat hâlâ kuru et gibisin, yarı pişmiş bir et hâline bile gelemedin.

"Ahd-i medîd", uzun zaman; "Türk-cûş", vasf-ı terkîbî olup "Türk kaynaması" demektir. Moğol Türkleri etleri yarı pişmiş, yarı çiğ bir hâlde yedikle- rinden "Türk-cûş", bunların kaynattıkları yarı çiğ etten kinâyedir. Ya'ni, [ey] kimse, sen bu dünyâda uzun zaman yaşadın, hayâtın tatlılığını ve acılığını gördün, fakat hâlâ kuru et mesâbesindesin, yarı pişmiş bir et hâline bile gelemedin.

1796. Bir ömür dâverlik dâdını görmüşsün. Ondan sonra görmemişlerden daha nâşîsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1796. Bir ömür hâkimliğin adaletini görmüşsün. Ondan sonra görmemişlerden daha tecrübesizsin!

"Dâver", hâkim; "dâverî", hâkimlik ve hükûmet; "nâşî", "hâdis olmak, genç olmak, yükselmek" anlamlarına gelen "neş"den ism-i fâildir. Burada "hâdis ve genç olucu" anlamındadır; "nâ-dîdegân", tecrübe görmemiş olan gençlerden kinâyedir. Yani, ey çok yaşamış olan kimse! Bu dünya hayatında bir ömür Hakk'ın hâkimliğinin adaletini ve doğruluğunu görmüşsün. Bu halleri gördükten sonra, yine hayatın bu gibi tecrübelerini görmemiş olan gençlerden daha tecrübesiz bir genç hâlinde olacaksın. Bazı nüshalarda "nâşî" yerine "nâsî" geçmektedir. "Gördüklerini gençlerden daha fazla dikkat etmeyip unutacaksın" demektir.

“Dâver”, hâkim; “dâverî”, hâkimlik ve hükûmet; "nâşî", "hâdis olmak, genç olmak, mürtefi' olmak" ma'nâlarına olan "neş"den ism-i fâildir. Burada "hâdis ve genç olucu" ma'nâsınadır; "nâ-dîdegân", tecrübe görmemiş olan gençlerden kinâyedir. Ya'ni, ey çok yaşamış olan kimse! Bu hayât-ı dünyeviyyede bir ömür Hakk'ın hâkimliğinin dâdını ve adâletini görmüşsün. Bu halleri gördükten sonra, yine hayâtın bu gibi tecrübelerini görmemiş olan gençlerden daha tecrübesiz bir genç hâlinde olucusun. Ba'zı nüshalarda “nâşî" yerine “nâsî" vâki'dir. "Gördüklerini gençlerden daha ziyâde dikkat etmeyip unutucusun" demektir.

1797. Her kim ki o şakirdlik etti, üstâd oldu. Ey cedel edici olan kör! Sen pek geri gitmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1797. Her kim ki o şakirtlik etti, üstat oldu. Ey cedel eden kör! Sen pek geri gitmişsin!

"Lüdd", cedel edici (Müntehabü'l-Lûgāt). Bazı nüshalarda "kûr" yerine "ahmak" anlamına gelen "gûl" yazılmıştır. Yani, her kim ki bir sanatta bir ustaya şakirtlik ve çıraklık etti, çalışa çalışa nihayet o sanatta üstat oldu. Ey üstadına karşı hakikat ilminde tartışma ve mücadele eden kör veya ahmak! Sen bu itirazların ve mücadelelerin sebebiyle pek geri gitmişsin! Nasıl ki sâliklerden (Hakk yolcusu) bir kısmı mürşitlerinden (manevi rehber) vahdet sırrına (birliğin gizemi) dair bir söz işittikleri zaman, "Bu sözleri benim aklım almadı!" diye itiraz ederler. Bunlar sülûklerinde (manevi yolculuklarında) asla ilerleyemeyen ve geri giden topluluktandırlar.

“Lüdd”, cedel edici (Müntehabü'l-Lûgāt). Ba'zı nüshalarda “kûr" yerine "ahmak" ma'nâsına olan "gûl" yazılmıştır. Ya'ni, her kim ki bir san'atta bir üstâda şâkirdlik ve çıraklık etti, çalışa çalışa nihâyet o san'atta üstâd oldu. Ey üstâdına karşı ilm-i hakîkatte mübâhase ve mücadele edici olan kör veyâ ahmak! Sen bu i'tirazların ve mücadelelerin sebebiyle pek geri gitmişsin! Nitekim sâliklerden bir kısmı mürşidlerinden sırr-ı vahdete dair bir söz işittikleri vakit, "Bu sözleri benim havsalam almadı!" diye i'tirâz ederler. Bunlar sülûklerinde aslâ terakkî edemeyen ve geri giden tâifedendirler.

1798. Sana valideynden ibret almak olmadı. Gece ve gündüzden dahi sana ibret olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1798. Sana anne babandan ibret almak olmadı. Gece ve gündüzden dahi sana ibret olmadı.

Yani, ey ilim ve marifette geri geri giden Hakk Yolcusu! Sen annenden babandan ibret almadın. Çünkü onlar çocuk idiler, sonra büyüdüler. Nihayet görünüşte kendi ömürlerinden "Türk-cûş", bunların kaynattıkları yarı çiğ etten kinayedir. Yani, ey kimse, sen bu dünyada uzun zaman yaşadın, hayatın tatlılığını ve acılığını gördün, fakat hâlâ kuru et seviyesindesin, yarı pişmiş bir et hâline bile gelemedin.

Ya'ni, ey ilim ve ma'rifette geri geri giden sâlik! Sen anandan babandan ibret almadın. Zîrâ onlar çocuk idiler, sonra büyüdüler. Nihâyet sûrette kendi mi- rinden "Türk-cûş", bunların kaynattıkları yarı çiğ etten kinâyedir. Ya'ni, [ey] kimse, sen bu dünyâda uzun zaman yaşadın, hayâtın tatlılığını ve acılığını gördün, fakat hâlâ kuru et mesâbesindesin, yarı pişmiş bir et hâline bile gelemedin.

1796. Bir ömür dâverlik dâdını görmüşsün. Ondan sonra görmemişlerden daha nâşîsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1796. Bir ömür hâkimliğin adaletini görmüşsün. Ondan sonra görmemişlerden daha gençsin!

"Dâver", hâkim; "dâverî", hâkimlik ve hükûmet; "nâşî", "hâdis olmak, genç olmak, yükselmek" anlamlarına gelen "neş"ten türemiş bir ism-i fâildir. Burada "hâdis ve genç olucu" anlamındadır; "nâ-dîdegân", tecrübe görmemiş olan gençlerden kinayedir. Yani, ey çok yaşamış olan kimse! Bu dünya hayatında bir ömür Hakk'ın hâkimliğinin adaletini görmüşsün. Bu halleri gördükten sonra, yine hayatın bu gibi tecrübelerini görmemiş olan gençlerden daha tecrübesiz bir genç hâlinde olucusun. Bazı nüshalarda "nâ-şî" yerine "nâsî" geçmektedir. "Gördüklerini gençlerden daha ziyade dikkat etmeyip unutucusun" demektir.

“Dâver”, hâkim; “dâverî”, hâkimlik ve hükûmet; "nâşî", "hâdis olmak, genç olmak, mürtefi' olmak" ma'nâlarına olan "neş"den ism-i fâildir. Burada "hâdis ve genç oluću" ma'nâsınadır; "nâ-dîdegân", tecrübe görmemiş olan gençlerden kinâyedir. Ya'ni, ey çok yaşamış olan kimse! Bu hayât-ı dünyeviyyede bir ömür Hakk'ın hâkimliğinin dâdını ve adâletini görmüşsün. Bu halleri gördükten sonra, yine hayâtın bu gibi tecrübelerini görmemiş olan gençlerden daha tecrübesiz bir genç hâlinde olucusun. Ba'zı nüshalarda “nâ-şî" yerine “nâsî" vâki'dir. "Gördüklerini gençlerden daha ziyâde dikkat etmeyip unutucusun" demektir.

1797. Her kim ki o şakirdlik etti, üstâd oldu. Ey cedel edici olan kör! Sen pek geri gitmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1797. Her kim ki o şakirtlik etti, üstat oldu. Ey cedel eden kör! Sen pek geri gitmişsin!

"Lüdd", cedel edici (Müntehabü'l-Lûgāt). Bazı nüshalarda "kûr" yerine "ahmak" anlamına gelen "gûl" yazılmıştır. Yani, her kim ki bir sanatta bir ustaya şakirtlik ve çıraklık etti, çalışa çalışa nihayet o sanatta üstat oldu. Ey üstadına karşı hakikat ilminde tartışma ve mücadele eden kör veya ahmak! Sen bu itirazların ve mücadelelerin sebebiyle pek geri gitmişsin! Nasıl ki sâliklerden (Hakk yolcusu) bir kısmı mürşitlerinden (manevi rehber) vahdet sırrına (birliğin gizemi) dair bir söz işittikleri zaman, "Bu sözleri benim aklım almadı!" diye itiraz ederler. Bunlar sülûklerinde (manevi yolculuklarında) asla ilerleyemeyen ve geri giden topluluktandırlar.

“Lüdd”, cedel edici (Müntehabü'l-Lûgāt). Ba'zı nüshalarda “kûr" yerine "ahmak" ma'nâsına olan "gûl" yazılmıştır. Ya'ni, her kim ki bir san'atta bir üstâda şâkirdlik ve çıraklık etti, çalışa çalışa nihâyet o san'atta üstâd oldu. Ey üstâdına karşı ilm-i hakîkatte mübâhase ve mücadele edici olan kör veyâ ahmak! Sen bu i'tirazların ve mücadelelerin sebebiyle pek geri gitmişsin! Nitekim sâliklerden bir kısmı mürşidlerinden sırr-ı vahdete dair bir söz işittikleri vakit, "Bu sözleri benim havsalam almadı!" diye i'tirâz ederler. Bunlar sülûklerinde aslâ terakkî edemeyen ve geri giden tâifedendirler.

1798. Sana valideynden ibret almak olmadı. Gece ve gündüzden dahi sana ibret olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1798. Sana anne babandan ibret almak nasip olmadı. Gece ve gündüzden dahi sana ibret olmadı.

Yani, ey ilim ve marifette geri geri giden Hakk Yolcusu! Sen annenden babandan ibret almadın. Çünkü onlar çocuktular, sonra büyüdüler. Sonunda surette kendi benzerleri olan seni var ettiler. Gece ve gündüzden dahi ibret almadın. Çünkü gecenin karanlığı birdenbire ortalığı kaplamadı. Aydınlık yavaş yavaş karanlığa dönüştü; ve aynı şekilde gündüzün aydınlığı dahi böyle yavaş yavaş ortaya çıktı. Senin de ilim ve marifette ve hâlde böyle yavaş yavaş ilerlemen isteniyordu. Fakat vahdet sırrına dair sözleri işittiğin zaman kendi vehmedilmiş olan varlığını dünyada ve ahirette feda edemedin. Geri geri gidip tekrar gaflete düştün.

Ya'ni, ey ilim ve ma'rifette geri geri giden sâlik! Sen anandan babandan ibret almadın. Zîrâ onlar çocuk idiler, sonra büyüdüler. Nihâyet sûrette kendi mi- silleri olan seni vücûda getirdiler. Gece ve gündüzden dahi ibret almadın. Zîrâ gecenin karanlığı birdenbire ortalığı basmadı. Aydınlık tedrîcî olarak karanlığa tebeddül etti; ve kezâ gündüzün aydınlığı dahi böyle yavaş yavaş peydâ oldu. Senin de ilim ve ma'rifette ve hâlde böyle tedrîcî olarak terakkî etmen matlûb idi. Fakat sırr-ı vahdete dâir sözleri işittiğin vakit kendi mevhûm olan varlığını dünyâda ve âhirette fedâ edemedin. Geri geri gidip tekrar gaflete düştün.

## Mesel

1799. Bir ârif o ihtiyâr keşîşten sordu ki: "Efendi, sen mi daha yaşlısın yahud ki sakalın mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1799. Bir ârif o yaşlı keşişten sordu ki: "Efendi, sen mi daha yaşlısın yoksa sakalın mı?"

Keşiş, ilimde ve zühdde Hristiyanların ruhani reisleridir. "Rahip" ve "papas" derler. Arapçası "kıssîs"tir.

"Keşîş", ilimde ve zühdde hıristiyânların reîs-i rûhânîleridir. “Râhib" ve "papas" derler. Arabîsi "kıssîs"dir.

1800. Dedi: "Hayır, ben ondan evvel doğmuşum. Bir sakalsız olarak çok [1781] cihânı görmüşüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1800. Dedi: "Hayır, ben ondan evvel doğmuşum. Bir sakalsız olarak çok [1781] cihânı görmüşüm."

Papas, ârife cevap olarak dedi: "Hayır, ben sakalımdan önce doğdum. Uzun bir süre sakalsız yaşadım ve dünyanın birçok halini gördüm. Bu sebeple ben sakalımdan daha yaşlıyım."

Papas ârife cevâben dedi: "Hayır, ben sakalımdan evvel doğdum. Bir hayli müddet sakalsız yaşadım ve birçok ahvâl-i cihânı gördüm. Binâenaleyh ben sakalımdan daha yaşlıyım."

1801. Dedi: "Sakalın beyaz oldu, hâlden döndü, senin çirkin huyun güzele dönmemiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1801. Dedi: "Sakalın beyaz oldu, hâlden döndü, senin çirkin huyun güzele dönmemiştir."

"Veşt", güzel, hoş ve iyi anlamındadır (Burhan). Yani, ârif kişi papaza dedi: "Senin kara sakalın zamanla beyaz oldu ve hâlini değiştirdi. Sen sakalından büyük olduğun hâlde çirkin huyunu güzel huya dönüştürmedin." Seni vücuda getirenler, senin sillerin (ataların) idi. Gece ve gündüzden dahi ibret almadın. Çünkü gecenin karanlığı birdenbire ortalığı basmadı. Aydınlık yavaş yavaş karanlığa dönüştü; aynı şekilde gündüzün aydınlığı dahi böyle yavaş yavaş ortaya çıktı. Senin de ilim ve marifette ve hâlde böyle yavaş yavaş ilerlemen istenirdi. Fakat vahdet sırrına (birliğin gizli hakikatine) dair sözleri işittiğin zaman kendi vehmedilmiş olan varlığını dünyada ve ahirette feda edemedin. Geri geri gidip tekrar gaflete düştün.

"Veşt", güzel ve hoş ve iyi ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, ârif papasa dedi: "Senin kara sakalın mürûr-ı zamân ile beyaz oldu ve hâlini değiştirdi. Sen sakalından büyük olduğun hâlde çirkin huyunu güzel huya tebdîl etmedin." silleri olan seni vücûda getirdiler. Gece ve gündüzden dahi ibret almadın. Zîrâ gecenin karanlığı birdenbire ortalığı basmadı. Aydınlık tedrîcî olarak karanlığa tebeddül etti; ve kezâ gündüzün aydınlığı dahi böyle yavaş yavaş peydâ oldu. Senin de ilim ve ma'rifette ve hâlde böyle tedrîcî olarak terakkî etmen matlûb idi. Fakat sırr-ı vahdete dâir sözleri işittiğin vakit kendi mevhûm olan varlığı- nı dünyâda ve âhirette fedâ edemedin. Geri geri gidip tekrar gaflete düştün.

## Mesel

1799. Bir ârif o ihtiyâr keşîşten sordu ki: "Efendi, sen mi daha yaşlısın yahud ki sakalın mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1799. Bir ârif o yaşlı keşişten sordu ki: "Efendi, sen mi daha yaşlısın yoksa sakalın mı?"

Keşiş, ilimde ve zühdde Hristiyanların ruhani reisleridir. "Rahip" ve "papas" derler. Arapçası "kıssîs"tir.

"Keşîş", ilimde ve zühdde hıristiyânların reîs-i rûhânîleridir. “Râhib" ve "papas" derler. Arabîsi "kıssîs"dir.

1800. Dedi: "Hayır, ben ondan evvel doğmuşum. Bir sakalsız olarak çok ci- [1781] hânı görmüşüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1800. Dedi: "Hayır, ben ondan evvel doğmuşum. Bir sakalsız olarak çok ci- [1781] hânı görmüşüm."

Papas, ârife cevap olarak dedi: "Hayır, ben sakalımdan önce doğdum. Belli bir süre sakalsız yaşadım ve dünyanın birçok halini gördüm. Bu sebeple ben sakalımdan daha yaşlıyım."

Papas ârife cevâben dedi: "Hayır, ben sakalımdan evvel doğdum. Bir hay- li müddet sakalsız yaşadım ve birçok ahvâl-i cihânı gördüm. Binâenaleyh ben sakalımdan daha yaşlıyım."

1801. Dedi: "Sakalın beyaz oldu, hâlden döndü, senin çirkin huyun güzele dönmemiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1801. Dedi: "Sakalın beyaz oldu, hâlden döndü, senin çirkin huyun güzele dönmemiştir."

"Veşt", güzel ve hoş ve iyi anlamınadır (Burhan). Yani, ârif papaza dedi: "Senin kara sakalın zamanın geçmesiyle beyaz oldu ve hâlini değiştirdi. Sen sakalından büyük olduğun hâlde çirkin huyunu güzel huya dönüştürmedin."

"Veşt", güzel ve hoş ve iyi ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, ârif papasa de- di: "Senin kara sakalın mürûr-ı zamân ile beyaz oldu ve hâlini değiştirdi. Sen sakalından büyük olduğun hâlde çirkin huyunu güzel huya tebdîl etmedin."

1802. O senden sonra doğdu ve senden ileri geçti; sen böyle tirit sevdasında kurusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1802. O senden sonra doğdu ve senden ileri geçti; sen böyle tirit sevdasında kurusun.

"Serîd", Türkçede "tirit" dedikleri yemektir ki, ekmekleri doğrayıp üzerine et suyu dökerler ve et koyarlar. Burada yemek ve içmekten kinâyedir. Yani, ey papaz efendi! Sakalın senden sonra doğdu ve hâl değiştirme hususunda senden ileriye geçti; fakat sen yemek ve içmek sevdâsında olduğun ve hayatında inkılâb (büyük değişim) meydana gelmesinden korktuğun için böyle din ve inanç işinde kupkuru bir hâlde kaldın. Zira okuduğun Tevrat ve İncil içinde âhir zaman peygamberinin geleceği müjdesi vardır. Sen ise hallerinin başka bir hale geçmesi korkusundan dolayı bunları tasdik etmeyip tevil edersin. Nitekim Tevrat'ın V. kitabının 18. bâbında Cenâb-ı Hak Hz. Musa'ya: "Benî-İsrail'e söyle ki: Ben onlara âhir zamanda kendi kardeşleri evlâdından senin gibi bir peygamber gönderecek ve görevlendireceğim" buyurmuştur. İncillerde de Hz. İsa'nın göğe yükselişi vaktinde havarilerine: "Ben pederim ve pederinize ve Allah'ım ve Allah'ınıza gidiyorum. Size benden sonra Paraklit isminde bir nebi geleceğini müjdelerim" dediği zikredilmiştir. Yunanca olan İncillerde "Paraklites"dir. Bu isim Yunanca olup "Periklitos"tan tahrif edilmiştir, "en ziyade hamd eden," yani Arapça "Ahmed" anlamınadır. Ve Kur'an-ı Kerim'de de ومبشراً برسول يأتي من بعدي اسمه أحمد (Saf, 61/6) yani "Hz. İsa kendisinden sonra Ahmed ismiyle bir peygamber geleceğini müjdeleyicidir" buyurulmuştur. Hatta İspanya papazlarından birisi 544 sene evvel Tevrat'ta ve İncil'deki bu müjdeden dolayı müslüman olmuş ve bir de Tuhfetü'l-Erîb fi'r-Redd alâ Ehli's-Salîb isminde bir risale yazmış ve bu risale Türkçeye tercüme edilip 1291 hicri senesinde basılmıştır.

"Serîd", Türkçe'de "tirit" dedikleri yemektir ki, ekmekleri doğrayıp üzerine et suyu dökerler ve et koyarlar. Burada yemek ve içmekten kinâyedir. Ya'ni, ey papas efendi! Sakalın senden sonra doğdu ve tebdîl-i hâl hususunda senden ileriye geçti; fakat sen yemek ve içmek sevdâsında olduğun ve hayatında inkılâb vukū'undan korktuğun için böyle dîn ve i'tikād emrinde kupkuru bir hâlde kaldın. Zîrâ okuduğun Tevrât ve İncîl içinde âhir zamân peygamberinin geleceği müjdesi vardır. Sen ise ahvâlinin tebeddülü korkusundan dolayı bunları tasdîk etmeyip te'vîl edersin. Nitekim Tevrât'ın V. kitabının 18. bâbında Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ'ya: "Benî-İsrâîl'e söyle ki: Ben onlara âhir zamanda kendi kardeşleri evlâdından senin gibi bir peygamber ba's ve ikāme edeceğim" buyurmuştur. İncîllerde de Hz. Îsâ'nın göğe suûdu vaktinde havâriyyûna: "Ben pederim ve pederinize ve Allâh'ım ve Allâh'ınıza gidiyorum. Size benden sonra Paraklit isminde bir nebî geleceğini tebşîr ederim" dediği mezkûrdur. Yunânîce olan İncîllerde "Paraklites"dir. Bu isim Yûnânîce olup "Periklitos"tan muharreftir, "en ziyâde hamd eden," ya'ni Arapça "Ahmed" ma'nâsınadır. Ve Kur'ân-ı Kerim'de de ومبشراً برسول يأتي من بعدي اسمه أحمد (Saf, 61/6) ya'ni "Hz. Îsâ kendisinden sonra Ahmed ismiyle bir peygamber geleceğini müjdeleyicidir" buyurulmuştur. Hattâ İspanya papaslarından birisi 544 sene evvel Tevrât'ta ve İncîl'deki bu tebşîrden dolayı müslüman olmuş ve bir de Tuhfetü'l-Erîb fi'r-Redd alâ Ehli's-Salîb isminde bir risâle yazmış ve bu risâle Türkçe'ye tercüme edilip 1291 sene-i hicrîsinde tab' edilmiştir.

1803. Sen o renk üzerine ki doğmuşsun, ondan bir kadem daha ileriye koymamışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1803. Sen hangi renk üzerine doğmuşsan, ondan bir adım bile ileriye gitmemişsin.

Yani, "Sen başlangıçta hangi hâl ve renk üzerine doğmuşsan, o renk ve hâlden daha ileriye geçmek için bir adım bile atmamışsın." Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 30. bölümünde, Cerrâh-ı Mesîhî'nin: "Biz böyle bulduk ve mezhep edindik" demesine karşılık şöyle buyururlar: "Eğer babanın mirasından kalp para (sahte para) ve bozuk altın miras olarak bulsan, onu ayarı doğru ve hileden arınmış olan altın ile değiştirmeyerek 'Biz böyle bulduk' diye o kalp altını kabul eder misin? Yahut babandan sana çolak olarak

Ya'ni, "Sen evvelen ne hâl ve renk üzerine doğmuş isen o renk ve hâlden daha ileriye geçmek için bir adım bile atmamışsın." Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 30. faslında Cerrâh-ı Mesîhî'nin: “Biz böyle bulduk ve mezheb ittihâz eyledik" demesine cevâben şöyle buyururlar: "Eğer babanın terekesinden kalp para ve fâsid altını mîrâs olarak bulsan, onu sahîhu'l-ayâr ve gıll u gıştan sâfî olan altın ile tebdîl etmeyerek "Biz böyle bulduk" diye o kalp altını kabûl eder misin? Yâhud babandan sana çolak olarak

1802. "O senden sonra doğdu ve senden ileri geçti; sen böyle tirit sevdasında kurusun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1802. "O senden sonra doğdu ve senden ileri geçti; sen böyle tirit sevdasında kurusun."

"Serîd", Türkçede "tirit" dedikleri yemektir ki, ekmekleri doğrayıp üzerine et suyu dökerler ve et koyarlar. Burada yemek ve içmekten kinayedir. Yani, ey papaz efendi! Sakalın senden sonra doğdu ve hâl değiştirme konusunda senden ileriye geçti; fakat sen yemek ve içmek sevdasında olduğun ve hayatında inkılâp (büyük değişim) meydana gelmesinden korktuğun için böyle din ve inanç işinde kupkuru bir hâlde kaldın. Çünkü okuduğun Tevrat ve İncil içinde ahir zaman peygamberinin geleceği müjdesi vardır. Sen ise hâllerinin değişmesi korkusundan dolayı bunları tasdik etmeyip tevil edersin. Nitekim Tevrat'ın V. kitabının 18. bölümünde Yüce Allah Hz. Musa'ya: "İsrailoğulları'na söyle ki: Ben onlara ahir zamanda kendi kardeşleri evladından senin gibi bir peygamber gönderecek ve görevlendireceğim" buyurmuştur. İncillerde de Hz. İsa'nın göğe yükselmesi vaktinde havarilerine: "Ben babama ve sizin babanıza ve Allah'ıma ve sizin Allah'ınıza gidiyorum. Size benden sonra Paraklit isminde bir nebi (peygamber) geleceğini müjdelerim" dediği zikredilmiştir. Yunanca olan İncillerde "Paraklites"tir. Bu isim Yunanca olup "Periklitos"tan tahrif edilmiştir, "en ziyade hamd eden," yani Arapça "Ahmed" anlamındadır. Ve Kur'an-ı Kerim'de de وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَد (Saf, 61/6) yani "Hz. İsa kendisinden sonra Ahmed ismiyle bir peygamber geleceğini müjdeleyicidir" buyurulmuştur. Hatta İspanya papazlarından birisi 544 sene evvel Tevrat'ta ve İncil'deki bu müjdeden dolayı Müslüman olmuş ve bir de Tuhfetü'l-Erîb fi'r-Redd alâ Ehli's-Salîb isminde bir risale yazmış ve bu risale Türkçeye tercüme edilip Hicri 1291 senesinde basılmıştır.

"Serîd", Türkçe'de "tirit" dedikleri yemektir ki, ekmekleri doğrayıp üzerine et suyu dökerler ve et koyarlar. Burada yemek ve içmekten kinâyedir. Ya'ni, ey papas efendi! Sakalın senden sonra doğdu ve tebdîl-i hâl hususunda senden ileriye geçti; fakat sen yemek ve içmek sevdâsında olduğun ve hayatında inkılâb vukū'undan korktuğun için böyle dîn ve i'tikād emrinde kupkuru bir hâlde kaldın. Zîrâ okuduğun Tevrât ve İncîl içinde âhir zamân peygamberinin geleceği müjdesi vardır. Sen ise ahvâlinin tebeddülü korkusundan dolayı bunları tasdîk etmeyip te'vîl edersin. Nitekim Tevrât'ın V. kitabının 18. bâbında Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ'ya: "Benî-İsrâîl'e söyle ki: Ben onlara âhir zamanda kendi kardeşleri evlâdından senin gibi bir peygamber ba's ve ikāme edeceğim" buyurmuştur. İncîllerde de Hz. Îsâ'nın göğe suûdu vaktinde havâriyyûna: "Ben pederim ve pederinize ve Allâh'ım ve Allâh'ınıza gidiyorum. Size benden sonra Paraklit isminde bir nebî geleceğini tebşîr ederim" dediği mezkûrdur. Yunânîce olan İncîllerde "Paraklites"dir. Bu isim Yûnânîce olup "Periklitos"tan muharreftir, "en ziyâde hamd eden," ya'ni Arapça "Ahmed" ma'nâsınadır. Ve Kur'ân-ı Kerim'de de وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَد (Saf, 61/6) ya'ni "Hz. Îsâ kendisinden sonra Ahmed ismiyle bir peygamber geleceğini müjdeleyicidir" buyurulmuştur. Hattâ İspanya papaslarından birisi 544 sene evvel Tevrât'ta ve İncîl'deki bu tebşîrden dolayı müslüman olmuş ve bir de Tuhfetü'l-Erîb fi'r-Redd alâ Ehli's-Salîb isminde bir risâle yazmış ve bu risâle Türkçe'ye tercüme edilip 1291 sene-i hicrîsinde tab' edilmiştir.

1803. "Sen o renk üzerine ki doğmuşsun, ondan bir kadem daha ileriye koymamışsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1803. "Sen hangi renk üzerine doğmuşsan, ondan bir adım bile ileri gitmemişsin."

Yani, "Sen başlangıçta hangi hâl ve renk üzerine doğmuşsan, o renk ve hâlden daha ileriye geçmek için bir adım bile atmamışsın." Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 30. bölümünde, Cerrâh-ı Mesîhî'nin: “Biz böyle bulduk ve bunu mezhep edindik" demesine cevaben şöyle buyururlar:

"Eğer babanın mirasından kalp para (sahte para) ve bozuk altın miras olarak bulsan, onu ayarı doğru ve hileden arınmış olan altınla değiştirmeyerek "Biz böyle bulduk" diye o kalp altını kabul eder misin? Yahut babandan sana çolak olarak kalan bir eli düzeltecek bir ilaç ve doktor bulsan, "Ben elimi böyle çolak buldum, değiştirmeye istekli değilim" der misin? Veyahut bir bostanda tuzlu ve acı su buldun ve baban o bostanda vefat etti; sen de onun içinde yaşıyorsun. Daha sonra sana başka bir bostan hediye edildi ki, suyu lezzetli, sebzesi tatlı ve içinde yaşayanlar sağlıklı kişilerdir. Sen oraya taşınmaya rağbet etmiyorsun. Hâlbuki onun lezzetli suyunu içsen senden hastalıklar ve illetler gider. Sen ise "Biz illetlerin kaynağı olan ve tuzlu suyu bulunan bu bostanı bulduk" deyip vazgeçmiyorsun. Haşa, akıl ve doğru his sahibi olan kimse bunu yapmaz ve demez. Yüce Allah sana babanın aklından başka bir akıl keskinliği ve babanın görüşünden başka bir görüş keskinliği ve bir ayırt etme keskinliği ihsan etti. Şimdi görüşünü ve aklını kullanmaktan vazgeçme! Ve seni helak eden (irda) ve hidayetten uzaklaştıran şeyi aklen araştır!"

Ya'ni, "Sen evvelen ne hâl ve renk üzerine doğmuş isen o renk ve hâlden daha ileriye geçmek için bir adım bile atmamışsın." Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 30. faslında Cerrâh-ı Mesîhî'nin: “Biz böyle bulduk ve mezheb ittihâz eyledik" demesine cevâben şöyle buyururlar:

"Eğer babanın terekesinden kalp para ve fâsid altını mîrâs olarak bulsan, onu sahîhu'l-ayâr ve gıll u gıştan sâfî olan altın ile tebdîl etmeyerek "Biz böyle bulduk" diye o kalp altını kabûl eder misin? Yâhud babandan sana çolak olarak kalan bir eli ıslâh edecek bir ilâç ve tabîb bulsan, "Ben elimi böyle çolak buldum tebdîline râgıb değilim" der misin? Veyâhud bir bostanda tuzlu ve acı su buldun ve pederin o bostanda vefat etti; ve sen de onun içinde yaşıyorsun. Ba'dehû sana bir başka bostan hediye olundu ki, suyu lezîz, sebzesi tatlı ve içinde sâkin olanlar sahîhu'l-bünyedir. Sen oraya nakle rağbet etmiyorsun. Halbuki onun lezîz suyunu içsen senden emrâz ve illetler gider. Sen ise "Biz mûris-i ilel olan ve tuzlu suyu bulunan bu bostanı bulduk" deyip imsâk ediyorsun. Hâşâ, akıl ve hiss-i sahîh sahibi olan kimse bunu yapmaz ve demez. Hak Teâlâ sana babanın aklında başka bir hiddet-i akıl ve babanın nazarından başka bir hiddet-i nazar ve bir hiddet-i temyîz ihsân eyledi. İmdi nazarını ve aklını ta'tîl etme! Ve seni irda (اردا) eden ve hidâyetten baîd kılan şeyi aklen tetebbu' et!"

1804. Sen bir ma'den içinde öyle bir ekşi ayransın. Muhakkak ondan bir yağı muhallas etmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1804. Sen bir maden içinde öyle bir ekşi ayransın. Kesinlikle ondan bir yağı arıtmış değilsin.

"Muhallas", özü çıkarılmış ve saf hâle getirilmiş demektir. Yani, senin bedenin madenî bir kap gibidir; ve ruhun, bedeninin içinde ekşi bir ayrana benzetilmiştir. O ruhun yağı ve özü, Hakk'ı bilmektir. Bu kadar zamandan beri ruhun o beden kabı içinde ekşi bir ayran konumunda kaldı; ve ilahi bilgiden hiçbir şey elde edemedin.

"Muhallas", hülâsa olunmuş ve hâlis yapılmış demektir. Ya'ni, senin cismin bir ma'denî kap gibidir; ve rûhun cisminin içinde ekşi bir ayrana benzemiştir. O rûhun yağı ve hülâsası ma'rifet-i Hak'tır. Bu kadar zamandan beri rûhun o cisim kabı içinde ekşi bir ayran mesâbesinde kaldı; ve ma'rifet-i ilâhiyyeden bir şey tahsil edemedin.

1805. Toprak küpceğiz içinde dahi bir hamursun. Gerçi bir ömür ateşe mensub olan fırın içindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1805. Toprak küpçük içinde dahi bir hamursun. Gerçi bir ömür ateşe ait olan fırın içindesin.

"Humre", küçük küp; "âzer", ateş demektir. Yani, toprak küpçük gibi olan bu yeryüzü küresi içinde dahi sen yoğrulmuş bir hamursun. Gerçi bir ömür ve uzun süre bu yeryüzü üzerinde ateşe ait olan tabiat fırını içindesin. Fakat hâlâ pişmedin ve çiğ kaldın. Bu şerefli beyitte خمرت طينة آدم بيدي اربعين صباحا yani "Ben Âdem'in çamurunu kırk sabah iki elimle yoğurdum" hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Âdem'in bedeninin yaratılışı hakkındaki açıklamalar IV. cildin 3622 numaralı beytinden itibaren geçti.

"Humre”, küçük küp; "âzer", ateş demektir. Ya'ni, toprak küpceğiz gibi olan bu küre-i arz içinde dahi sen yoğrulmuş bir hamursun. Gerçi bir ömür ve uzun müddet bu arz üzerinde ateşe mensûb olan tabîat fırını içindesin. Fakat hâlâ pişmedin ve çiğ kaldın. Bu beyt-i şerifte خمرت طينة آدم بيدي اربعين صباحا ya'ni "Ben Adem'in çamurunu kırk sabah iki elimle yoğurdum" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Cesed-i Adem'in hilkati hakkındaki îzâhât IV. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren geçti.

1806. Bir tepe üzerinde ayağı çamurda bir nebâtsın. Gerçi heves rüzgârından perîşan olmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1806. Bir tepe üzerinde ayağı çamurda bir bitkisin. Gerçi heves rüzgârından perişan olmuşsun.

Kalan bir eli ıslah edecek bir ilaç ve tabip bulsan, "Ben elimi böyle çolak buldum, değiştirmeye istekli değilim" der misin? Veyahut bir bostanda tuzlu ve acı su buldun ve baban o bostanda vefat etti; ve sen de onun içinde yaşıyorsun. Daha sonra sana bir başka bostan hediye olundu ki, suyu lezzetli, sebzesi tatlı ve içinde sakin olanlar sağlıklı yapılıdır. Sen oraya göç etmeye rağbet etmiyorsun. Halbuki onun lezzetli suyunu içsen senden hastalıklar ve illetler gider. Sen ise "Biz illetlerin mirasçısı olan ve tuzlu suyu bulunan bu bostanı bulduk" deyip sıkıca tutuyorsun. Haşa, akıl ve doğru his sahibi olan kimse bunu yapmaz ve demez. Yüce Allah sana babanın aklında başka bir akıl keskinliği ve babanın bakışından başka bir bakış keskinliği ve bir ayırt etme keskinliği ihsan etti. Şimdi bakışını ve aklını işlevsiz bırakma! Ve seni helak eden ve hidayetten uzaklaştıran şeyi aklen araştır!

kalan bir eli ıslâh edecek bir ilâç ve tabîb bulsan, "Ben elimi böyle çolak buldum tebdîline râgıb değilim" der misin? Veyâhud bir bostanda tuzlu ve acı su buldun ve pederin o bostanda vefat etti; ve sen de onun içinde yaşıyorsun. Ba'dehû sana bir başka bostan hediye olundu ki, suyu lezîz, sebzesi tatlı ve içinde sâkin olanlar sahîhu'l-bünyedir. Sen oraya nakle rağbet etmiyorsun. Halbuki onun lezîz suyunu içsen senden emrâz ve illetler gider. Sen ise "Biz mûris-i ilel olan ve tuzlu suyu bulunan bu bostanı bulduk" deyip imsâk ediyorsun. Hâşâ, akıl ve hiss-i sahîh sahibi olan kimse bunu yapmaz ve demez. Hak Teâlâ sana babanın aklında başka bir hiddet-i akıl ve babanın nazarından başka bir hiddet-i nazar ve bir hiddet-i temyîz ihsân eyledi. İmdi nazarını ve aklını ta'tîl etme! Ve seni irda (اردا) eden ve hidâyetten baîd kılan şeyi aklen tetebbu' et!"

1804. Sen bir ma'den içinde öyle bir ekşi ayransın. Muhakkak ondan bir yağı muhallas etmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1804. Sen bir maden içinde öyle bir ekşi ayransın. Kesinlikle ondan bir yağı arıtmış değilsin.

"Muhallas", özü çıkarılmış ve saf hâle getirilmiş demektir. Yani, senin bedenin madenî bir kap gibidir; ve ruhun, bedeninin içinde ekşi bir ayrana benzetilmiştir. O ruhun yağı ve özü, Hakk'ı bilmektir. Bu kadar zamandan beri ruhun o beden kabı içinde ekşi bir ayran konumunda kaldı; ve ilahi bilgiden hiçbir şey elde edemedin.

"Muhallas", hülâsa olunmuş ve hâlis yapılmış demektir. Ya'ni, senin cismin bir ma'denî kap gibidir; ve rûhun cisminin içinde ekşi bir ayrana benzemiştir. O rûhun yağı ve hülâsası ma'rifet-i Hak'tır. Bu kadar zamandan beri rûhun o cisim kabı içinde ekşi bir ayran mesâbesinde kaldı; ve ma'rifet-i ilâhiyyeden bir şey tahsil edemedin.

1805. Toprak küpceğiz içinde dahi bir hamursun. Gerçi bir ömür ateşe mensub olan fırın içindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1805. Toprak küpçük içinde dahi bir hamursun. Gerçi bir ömür ateşe ait olan fırın içindesin.

"Humre", küçük küp; "âzer", ateş demektir. Yani, toprak küpçük gibi olan bu yeryüzü küresi içinde dahi sen yoğrulmuş bir hamursun. Gerçi bir ömür ve uzun süre bu yeryüzü üzerinde ateşe ait olan tabiat fırını içindesin. Fakat hâlâ pişmedin ve çiğ kaldın. Bu şerefli beyitte خمرت طينة آدم بيدي اربعين صباحا yani "Ben Âdem'in çamurunu kırk sabah iki elimle yoğurdum" hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Âdem'in bedeninin yaratılışı hakkındaki açıklamalar IV. cildin 3622 numaralı beytinden itibaren geçti.

"Humre”, küçük küp; "âzer", ateş demektir. Ya'ni, toprak küpceğiz gibi olan bu küre-i arz içinde dahi sen yoğrulmuş bir hamursun. Gerçi bir ömür ve uzun müddet bu arz üzerinde ateşe mensûb olan tabîat fırını içindesin. Fakat hâlâ pişmedin ve çiğ kaldın. Bu beyt-i şerifte خمرت طينة آدم بيدي اربعين صباحا ya'ni "Ben Adem'in çamurunu kırk sabah iki elimle yoğurdum" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Cesed-i Adem'in hilkati hakkındaki îzâhât IV. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren geçti.

1806. Bir tepe üzerinde ayağı çamurda bir nebâtsın. Gerçi heves rüzgârından perîşan olmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1806. Bir tepe üzerinde ayağı çamurda bir bitkisin. Gerçi heves rüzgârından perişan olmuşsun.

"Tepe"den kasıt, yeryüzü; "haşîş"ten kasıt, cisimdir. Yani, ey insan! Senin cismin bu yeryüzü üzerinde kökü bir tepe üzerinde çamura yapışmış bir ota benzer. Gerçi nefsanî heves ve arzu rüzgârından sersem ve perişan olmuşsun, fakat kulağına insân-ı kâmillerin sözü girmediği için hâlâ sersemliğin geçmedi ve bulunduğun yerden bir adım ileriye atamadın.

"Tepe"den murâd, küre-i arz; "haşîş"den murâd, cisimdir. Ya'ni, ey kimse! Senin cismin bu küre-i arz üzerinde kökü bir tepe üzerinde çamura yapışmış bir ota benzer. Gerçi nefsânî heves ve arzû rüzgârından sersem ve perîşân olmuşsun, fakat kulağına kâmillerin sözü girmediği için hâlâ sersemliğin geçmedi ve bir adım bulunduğun yerden ileriye atamadın.

1807. Ey sefîh! Mûsa kavmi gibi tíh harâreti içinde kırk sene bir yerde kalmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1807. Ey akılsız! Musa'nın kavmi gibi Tih çölünün sıcağı içinde kırk sene bir yerde kalmışsın.

Ey akılsız ve cahil! Musa'nın (a.s.) kavmi olan İsrailoğulları, Tih Çölü'nün sıcak güneşi altında nasıl kırk yıl bir yerde kalmışsa, sen de onlar gibi bu tabiat ve nefsaniyet çölünün kızgınlığı içinde kaldın ve ruhanî âleme bir adım atamadın.

Ey sefih ve câhil! Mûsâ (a.s.)ın kavmi olan Benî-İsrâîl, Tih Sahrâsı'nın harâretli güneşi altında nasıl kırk yıl bir yerde kalmış ise, sen de onlar gibi bu âlem-i tabîat ve nefsâniyet sahrâsının kızgınlığı içinde kaldın ve rûhâniyet âlemine bir adım atamadın.

1808. Her gün geceye kadar hervele ile gidiyorsun; kendini evvelki merhalede görüyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1808. Her gün geceye kadar hızlı yürüyüşle gidiyorsun; kendini önceki aşamada görüyorsun.

"Hervele", hızlı yürümek; "merhale", menzil ve konaklama yeri. Bu şerefli beyit, sadece görünen ibadetlerle yetinip, nefsanî ve cismanî heveslerinden geçmemiş olanlara bir sitemdir. Ey kuru zühd sahibi! Sen her gün geceye kadar nefsanî ve cismanî ihtiyaçların için hızlı yürürsün. Halbuki kendini hâlâ önceki aşamada görürsün. Ruhanîlik ve marifet (Allah'ı bilme) sahasına bir adım bile atamadın.

"Hervele", hızlı yürümek; "merhale", menzil ve nüzûl mahalli. Bu beyt-i şerîf ibâdât-ı zâhire ile iktifâ edip, hevesât-ı nefsâniyye ve cismâniyyelerinden geçmemiş olanlara itâbdır. Ey kuru zühd sahibi! Sen her gün geceye kadar ihtiyâcât-ı nefsâniyyen ve cismâniyyen için her gün geceye kadar hızlı yürürsün. Halbuki kendini hâlâ evvelki merhalede görürsün. Rûhâniyet ve ma'rifet sahasına bir adım bile atamadın.

1809. Sen üç yüz yıllık uzaklıktan geçmezsin, tâ ki, sen o buzağının aşkını tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1809. Sen üç yüz yıllık uzaklıktan geçmezsin, tâ ki, sen o buzağının aşkını tutarsın.

"Üç yüz yıllık uzaklık"tan kasıt, her biri Hakk'a perde olan nefse ait sıfatların çokluğuna işaret edilmesidir. Yani, İsrailoğulları Sâmirî'nin yaptığı buzağıya taptığı gibi, sen de cisminin buzağısına taparsın. Bu sebeple, o cisim buzağısının aşkı oldukça ve "aman cismim zayıf olmasın" diye riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedâttan (nefisle mücadeleler) kaçtıkça, Hak ile senin arandaki birçok perdeleri yırtıp ve uzaklıkları giderip ileriye geçemezsin. "Gûsâle" buzağı demektir. "Tepe"den kasıt, yeryüzü; "haşîş"ten kasıt, cisimdir. Yani, ey kişi! Senin cismin bu yeryüzü üzerinde kökü bir tepe üzerinde çamura yapışmış bir ota benzer. Gerçi nefsanî heves ve arzu rüzgârından sersem ve perişan olmuşsun, fakat kulağına insân-ı kâmillerin sözü girmediği için hâlâ sersemliğin geçmedi ve bir adım bulunduğun yerden ileriye atamadın.

"Üç yüz yıllık uzaklık"tan murâd, her birisi Hakk'a hicâb olan sıfât-ı nefsâniyyenin çokluğuna işâret buyurulur. Ya'ni, Benî-İsrâîl, Sâmirî'nin yaptığı buzağıya taptığı gibi, sen de cisminin buzağısına taparsın. Binâenaleyh o cisim buzağısının aşkı oldukça ve "aman cismim zayıf olmasın" diye riyâzât ve mücâhedâttan kaçtıkça, Hak ile senin arandaki birçok hicâbları yırtıp ve uzaklıkları izâle edip ileriye geçemezsin. "Gûsâle" buzağı demektir. "Tepe"den murâd, küre-i arz; "haşîş"den murâd, cisimdir. Ya'ni, ey kimse! Senin cismin bu küre-i arz üzerinde kökü bir tepe üzerinde çamura yapışmış bir ota benzer. Gerçi nefsânî heves ve arzû rüzgârından sersem ve perîşân olmuşsun, fakat kulağına kâmillerin sözü girmediği için hâlâ sersemliğin geçmedi ve bir adım bulunduğun yerden ileriye atamadın.

1807. Ey sefîh! Mûsa kavmi gibi tíh harâreti içinde kırk sene bir yerde kalmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1807. Ey akılsız! Musa'nın kavmi gibi Tih çölünün sıcağı içinde kırk sene bir yerde kalmışsın.

Ey akılsız ve cahil! Musa'nın (a.s.) kavmi olan İsrailoğulları, Tih Çölü'nün sıcak güneşi altında nasıl kırk yıl bir yerde kalmışsa, sen de onlar gibi bu tabiat ve nefsaniyet çölünün kızgınlığı içinde kaldın ve ruhanî âleme bir adım atamadın.

Ey sefih ve câhil! Mûsâ (a.s.)ın kavmi olan Benî-İsrâîl, Tih Sahrâsı'nın harâretli güneşi altında nasıl kırk yıl bir yerde kalmış ise, sen de onlar gibi bu âlem-i tabîat ve nefsâniyet sahrâsının kızgınlığı içinde kaldın ve rûhâniyet âlemine bir adım atamadın.

1808. Her gün geceye kadar hervele ile gidiyorsun; kendini evvelki merhalede görüyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1808. Her gün geceye kadar hızlı yürüyüşle gidiyorsun; kendini önceki aşamada görüyorsun.

"Hervele", hızlı yürümek; "merhale", menzil ve konaklama yeri. Bu şerefli beyit, sadece görünen ibadetlerle yetinip, nefsanî ve cismanî heveslerinden geçmemiş olanlara bir sitemdir. Ey kuru zühd sahibi! Sen her gün geceye kadar nefsanî ve cismanî ihtiyaçların için hızlı yürürsün. Halbuki kendini hâlâ önceki aşamada görürsün. Ruhanîlik ve marifet (Allah'ı bilme) sahasına bir adım bile atamadın.

"Hervele", hızlı yürümek; "merhale", menzil ve nüzûl mahalli. Bu beyt-i şerîf ibâdât-ı zâhire ile iktifâ edip, hevesât-ı nefsâniyye ve cismâniyyelerinden geçmemiş olanlara itâbdır. Ey kuru zühd sahibi! Sen her gün geceye kadar ihtiyâcât-ı nefsâniyyen ve cismâniyyen için her gün geceye kadar hızlı yürürsün. Halbuki kendini hâlâ evvelki merhalede görürsün. Rûhâniyet ve ma'rifet sahasına bir adım bile atamadın.

1809. Sen üç yüz yıllık uzaklıktan geçmezsin, tâ ki, sen o buzağının aşkını tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1809. Sen üç yüz yıllık uzaklıktan geçmezsin, tâ ki, sen o buzağının aşkını tutarsın.

"Üç yüz yıllık uzaklık"tan maksat, her biri Hakk'a perde olan nefsanî sıfatların çokluğuna işaret edilmesidir. Yani, İsrailoğulları Sâmirî'nin yaptığı buzağıya taptığı gibi, sen de bedeninin buzağısına taparsın. Bu sebeple o beden buzağısının aşkı oldukça ve "aman bedenim zayıf olmasın" diye riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedâttan (nefisle mücadeleler) kaçtıkça, Hak ile senin arandaki birçok perdeleri yırtıp ve uzaklıkları giderip ileriye geçemezsin. "Gûsâle" buzağı demektir.

"Üç yüz yıllık uzaklık"tan murâd, her birisi Hakk'a hicâb olan sıfât-ı nefsâniyyenin çokluğuna işâret buyurulur. Ya'ni, Benî-İsrâîl, Sâmirî'nin yaptığı buzağıya taptığı gibi, sen de cisminin buzağısına taparsın. Binâenaleyh o cisim buzağısının aşkı oldukça ve "aman cismim zayıf olmasın" diye riyâzât ve mücâhedâttan kaçtıkça, Hak ile senin arandaki birçok hicâbları yırtıp ve uzaklıkları izâle edip ileriye geçemezsin. "Gûsâle" buzağı demektir.

1810. Onların cânından buzağı hayali gitmedikçe Tîh onların üzerine girdab gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1810. Onların canından buzağı hayali gitmedikçe Tîh onların üzerine girdap gibi oldu.

"İcl", buzağı demektir. Nasıl ki İsrailoğullarının canlarından ve içlerinden buzağıya tapma hayali gitmedikçe, Tîh Çölü onların üzerine büyük bir girdap gibi oldu. O çöl içinde dönüp dolaştılar. Ve senin kalbinde de bu cisim ve nefis buzağısının sevgisi oldukça, Tîh Çölü'ne benzeyen bu tabiat âleminin dışına çıkamazsın. Hafız Şirazî'nin (k.s.) beyti: "Sen ki tabiat evinden dışarıya çıkamıyorsun, hakikat mahallesine yolculuk edebilmen nerede!"

"İcl", buzağı demektir. Nitekim Benî-İsrâîl'in canlarından ve bâtınlarından buzağıya tapmak hayali gitmedikçe, Tîh Sahrâsı onların üzerine bir büyük girdâb gibi oldu. O sahrâ içinde dönüp dolaştılar. Ve senin kalbinde dahi bu cisim ve nefis buzağısının muhabbeti oldukça Tîh Sahrâsına müşâbih olan bu âlem-i tabîatin hâricine çıkamazsın. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): "Sen ki tabîat evinden dışarıya çıkamıyorsun, hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!"

1811. Bu buzağıdan gayrı ki, bulmuşsun, nihayetsiz lutuf ve ni'met görmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1811. Bu buzağıdan başka, ki onu bulmuşsun, sonsuz lütuf ve nimet görmüşsün.

"İcl"den (buzağıdan) kasıt, cisim öküzünden doğan ve ortaya çıkan nefis buzağısıdır. Yani, bu nefis buzağısı, bu dünya hayatında Hakk'ın sana bir nimetidir. Çünkü sen şeriatin izin verdiği bedensel lezzetleri bu nefis aracılığıyla tadarsın. Halbuki sen Yüce Allah'tan bu nefis buzağısından başka sonsuz lütuf ve nimet görmüşsün ki, onlar ruhani kuvvetler ve sıfatlardır; ve bu ruhani kuvvetler ve sıfatlar aracılığıyla senin için seyr-fillâh (Allah'a doğru yolculuk) meydana gelir; ve seyr-fillâhtaki Hakk'ın tecellilerinin (ilahi zuhurların) sonu yoktur. Sen bu nimetlere yönelmeyi bıraktın, ancak nefis buzağısının sevgisine gömüldün ve bu dünya hayatında ancak Hakk'ın sana olan bu nefis buzağısının nimetinde saplanıp kaldın.

"Icl"den murâd, cisim öküzünden doğan ve peyda olan nefis buzağısıdır. Ya'ni, bu nefis buzağısı, bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın sana bir ni'metidir. Zîrâ sen şerîatin müsâade ettiği lezâiz-i cismâniyyeyi bu nefis vâsıtasıyla istîfâ edersin. Halbuki sen Hak Teâlâ'dan bu nefis buzağısından başka nihâyetsiz lutuf ve ni'met görmüşsün ki, onlar kuvâ ve sıfât-ı rûhâniyyedir; ve bu rûhânî kuvvetler ve sıfatlar vâsıtasıyla senin için seyr-fillâh hâsıl olur; ve seyr-fillâhtaki tecelliyât-ı Hakk'ın nihâyeti yoktur. Sen bu ni'metlere teveccühü bıraktın, ancak nefis buzağısının muhabbetinde müstağrak oldun ve bu hayât-ı dünyeviyyede ancak Hakk'ın sana olan bu nefis buzağısının ni'metinde saplanıp kaldın.

1812. Öküz tabîatlisin. Ondan dolayı büyük iyilikler bu buzağının aşkında gönülden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1812. Öküz tabiatlısın. Bu sebeple büyük iyilikler, bu buzağının aşkında gönülden gitti.

Yani, inek tabiatlısın. İnek nasıl buzağıyı emzirip besler ve onun sevgisine yönelirse, sen de nefis buzağısının sevgisine yöneldin; ve gece gündüz onu emzirip besledin; ve bu sebeple büyük iyilikler, yani ruhun latif olan sıfatları bu nefis buzağısının aşkı içinde kalbinden gitti. Bu dalgınlık içinde cisminin ve nefsinin yaratıcısı olan Hakk'ı ve onun nimetlerini unuttun.

Ya'ni, inek tabîatlisin. İnek nasıl buzağıyı emzirip besler ve onun muhabbetine müteveccih olursa, sen dahi nefis buzağısının muhabbetine müteveccih oldun; ve gece ve gündüz onu emzirip besledin; ve ondan dolayı büyük iyilikler, ya'ni rûhun latîf olan sıfatları bu nefis buzağısının aşkı içinde kalbinden gitti. Bu dalgınlık içinde cisminin ve nefsinin mûcidi olan Hakk'ı ve onun ni'metlerini unuttun.

1810. Onların cânından buzağı hayali gitmedikçe Tîh onların üzerine girdab gibi oldu. [1791]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1810. Onların canından buzağı hayali gitmedikçe Tîh onların üzerine girdap gibi oldu. [1791]

"İcl", buzağı demektir. Nasıl ki İsrailoğullarının canlarından ve iç dünyalarından buzağıya tapma hayali gitmedikçe, Tîh Çölü onların üzerine büyük bir girdap gibi oldu. O çöl içinde dönüp dolaştılar. Ve senin kalbinde de bu cisim ve nefis buzağısının sevgisi oldukça, Tîh Çölü'ne benzeyen bu tabiat âleminin dışına çıkamazsın. Hafız Şirazî'nin (k.s.) beyti:

"Sen ki tabiat evinden dışarıya çıkamıyorsun, hakikat mahallesine yolculuk edebilmen nerede!"

"İcl", buzağı demektir. Nitekim Benî-İsrâîl'in canlarından ve bâtınlarından buzağıya tapmak hayali gitmedikçe, Tîh Sahrâsı onların üzerine bir büyük girdâb gibi oldu. O sahrâ içinde dönüp dolaştılar. Ve senin kalbinde dahi bu cisim ve nefis buzağısının muhabbeti oldukça Tîh Sahrâsına müşâbih olan bu âlem-i tabîatin hâricine çıkamazsın. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.):

"Sen ki tabîat evinden dışarıya çıkamıyorsun, hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!"

1811. Bu buzağıdan gayrı ki, bulmuşsun, nihayetsiz lutuf ve ni'met görmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1811. Bu buzağıdan başka, ki onu bulmuşsun, sonsuz lütuf ve nimet görmüşsün.

"İcl"den (buzağıdan) kasıt, cisim öküzünden doğan ve ortaya çıkan nefis buzağısıdır. Yani, bu nefis buzağısı, bu dünya hayatında Hakk'ın sana bir nimetidir. Çünkü sen şeriatin izin verdiği bedensel lezzetleri bu nefis aracılığıyla tadarsın. Halbuki sen Yüce Allah'tan bu nefis buzağısından başka sonsuz lütuf ve nimet görmüşsün ki, onlar ruhani kuvvetler ve sıfatlardır; ve bu ruhani kuvvetler ve sıfatlar aracılığıyla senin için seyr-fillâh (Allah'a doğru yolculuk) meydana gelir; ve seyr-fillâhtaki Hakk'ın tecellilerinin (ilahi zuhurların) sonu yoktur. Sen bu nimetlere yönelmeyi bıraktın, ancak nefis buzağısının sevgisine gömüldün ve bu dünya hayatında ancak Hakk'ın sana olan bu nefis buzağısının nimetinde saplanıp kaldın.

"Icl"den murâd, cisim öküzünden doğan ve peyda olan nefis buzağısıdır. Ya'ni, bu nefis buzağısı, bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın sana bir ni'metidir. Zîrâ sen şerîatin müsâade ettiği lezâiz-i cismâniyyeyi bu nefis vâsıtasıyla istîfâ edersin. Halbuki sen Hak Teâlâ'dan bu nefis buzağısından başka nihâyetsiz lutuf ve ni'met görmüşsün ki, onlar kuvâ ve sıfât-ı rûhâniyyedir; ve bu rûhânî kuvvetler ve sıfatlar vâsıtasıyla senin için seyr-fillâh hâsıl olur; ve seyr-fillâhtaki tecelliyât-ı Hakk'ın nihâyeti yoktur. Sen bu ni'metlere teveccühü bıraktın, ancak nefis buzağısının muhabbetinde müstağrak oldun ve bu hayât-ı dünyeviyyede ancak Hakk'ın sana olan bu nefis buzağısının ni'metinde saplanıp kaldın.

1812. Öküz tabîatlisin. Ondan dolayı büyük iyilikler bu buzağının aşkında gönülden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1812. Öküz tabiatlısın. Bu sebeple büyük iyilikler, bu buzağının aşkında gönülden gitti.

Yani, inek tabiatlısın. İnek nasıl buzağıyı emzirip besler ve onun sevgisine yönelirse, sen de nefis buzağısının sevgisine yöneldin; ve gece gündüz onu emzirip besledin; ve bu sebeple büyük iyilikler, yani ruhun latif olan sıfatları bu nefis buzağısının aşkı içinde kalbinden gitti. Bu dalgınlık içinde cisminin ve nefsinin yaratıcısı olan Hakk'ı ve onun nimetlerini unuttun.

Ya'ni, inek tabîatlisin. İnek nasıl buzağıyı emzirip besler ve onun muhabbetine müteveccih olursa, sen dahi nefis buzağısının muhabbetine müteveccih oldun; ve gece ve gündüz onu emzirip besledin; ve ondan dolayı büyük iyilikler, ya'ni rûhun latîf olan sıfatları bu nefis buzağısının aşkı içinde kalbinden gitti. Bu dalgınlık içinde cisminin ve nefsinin mûcidi olan Hakk'ı ve onun ni'metlerini unuttun.

1813. Bâri şimdi sen her cüz'ünden sor! Bu dilsiz olan cüz'ler yüz dil tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1813. Bari şimdi sen her bir cüz'ünden sor! Bu dilsiz olan cüz'ler yüz dil tutarlar.

"Hurs", "dilsiz" anlamına gelen "ahras" kelimesinin çoğuludur. Yani, ey insan! Sen Hakk'ın nimetlerini unuttuysan, bari şimdi bedenini oluşturan her bir cüz'ünden sor! Çünkü senin gözünde birtakım dilsiz görünen bu cüz'lerin birçok dilleri vardır. Bu şerefli beyitte, "Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini idrak etmezsiniz." (İsrâ, 17/44) ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Bilinmeli ki, cihanın parçalarının hamd ve tesbihi, keşif ehli nezdinde söz iledir. Çünkü âlemde ruh sahibi olmayan hiçbir zerre yoktur; ve keşfi olmayan akıl sahipleri, onların bu tesbih ve hamdlerini hallerine bakarak anlarlar. Çünkü cismin her bir hücresi ve her bir zerresi hangi vazife için yaratılmış ise, o daire dahilinde itaatkâr bir şekilde hizmet ederler. Onların bu hâli, Hak tarafından kendilerine ihsan olunan varlık nimetinin zikridir.

"Hurs", "dilsiz" ma'nâsına olan "ahras"ın cem'idir. Ya'ni, ey kimse! Sen Hakk'ın ni'metlerini unuttun ise, bâri şimdi cismini terkîb eden her cüz'ünden sor! Zîrâ senin nazarında birtakım dilsiz görünen bu cüz'lerin birçok dilleri vardır. Bu beyt-i şerîfte وَإِنْ مِن شَيْءٍ إِلَّا يُسبح بحمدهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهم (İsrâ, 17/44) ya'ni “Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini idrak etmezsiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Ma'lûm olsun ki, eczâ-yı cihânın hamd ve tesbihi ehl-i keşf indinde kâl iledir. Zîrâ âlemde rûh sâhibi olmayan hiçbir zerre yoktur; ve keşfi olmayan erbâb-ı ukûl onların bu tesbih ve hamdlerini hallerine bakıp anlarlar. Zîrâ cismin her bir hücresi ve her bir zerresi ne vazîfe için yaratılmış ise o dâire dâhilinde mutîâne hizmet ederler. Onların bu hâli Hak tarafından kendilerine ihsân olunan varlık ni'metinin zikridir.

1814. Rezzâk-ı cihânın ni'metlerinin zikri zaman evrâkı içinde ne vakit gizli oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1814. Cihanın rızık vericisinin nimetlerinin zikri, zamanın yaprakları içinde ne zaman gizli oldu?

"Zamanın yaprakları"ndan kasıt, eşyanın suretleri ve Hakk'ın hakiki varlığının isim ve sıfatlarının tecellileridir. Yani, âlemin rızık vericisi olan Hakk'ın nimetlerinin zikri, Hakk'ın hakiki varlığının isim ve sıfatlarının tecellileri olan eşyanın suretleri içinde hiç gizli değildir. Çünkü her biri, bölünmez her an içinde kendilerine ulaşan Rahmanî feyiz ile rızıklanır ve nimetlenirler. Şeyh Sa'dî'nin (k.s.) beyti:

"Yeşil ağaçların yaprağının her bir varağı, akıl sahibinin nazarında hakiki fail olan Hakk'ın marifetine bir kitaptır."

"Zamânın evrâkı"ndan murâd, suver-i eşyâ ve vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatıdır. Ya'ni, Rezzâk-ı âlem olan Hakk'ın ni'metlerinin zikri vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatı olan suver-i eşyâ içinde hiç gizli değildir. Zîrâ her birisi her ân-ı gayr-i münkasim içinde kendilerine vârid olan feyz-i rahmânî ile merzûk ve mütena'im olurlar. Beyt-i Şeyh Sa'dî (k.s.):

"Yeşil ağaçların yaprağının her bir varağı âkılin nazarında fâil-i hakîkî olan Hakk'ın ma'rifetine bir kitâbdır."

1815. Gece ve gündüz sen muhkem efsâne isteyicisin. Senin cüz'ünün cüz'ü senin efsâne söyleyicindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1815. Gece ve gündüz sen sağlam efsane isteyicisin. Senin cüz'ünün cüz'ü senin efsane söyleyicindir.

"Çüst", çevik, atik ve sağlam anlamlarındadır. "Cüz'ün cüz'ü" terkibinde "birinci cüz"den kasıt, bedenin uzuvları ve "ikinci cüz"den kasıt, uzuvların

"Çüst", çâlâk ve çevik ve muhkem ma'nâlarınadır. “Cüz'ün cüz'ü" terkîbinde "birinci cüz"den murâd, a'zâ-yı beden ve "ikinci cüz"den murâd, a'zâ-

1813. Bâri şimdi sen her cüz'ünden sor! Bu dilsiz olan cüz'ler yüz dil tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1813. Bari şimdi sen her cüz'ünden sor! Bu dilsiz olan cüz'ler yüz dil tutarlar.

"Hurs", "dilsiz" anlamına gelen "ahras" kelimesinin çoğuludur. Yani, ey kişi! Sen Hakk'ın nimetlerini unuttuysan, bari şimdi bedenini oluşturan her cüz'ünden sor! Çünkü senin gözünde birtakım dilsiz görünen bu cüz'lerin birçok dili vardır. Bu şerefli beyitte, "Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini idrak etmezsiniz." (İsrâ, 17/44) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, cihanın parçalarının hamd ve tesbihi, keşif ehli katında söz iledir. Çünkü âlemde ruh sahibi olmayan hiçbir zerre yoktur; ve keşfi olmayan akıl sahipleri, onların bu tesbih ve hamdlerini hâllerine bakarak anlarlar. Çünkü bedenin her bir hücresi ve her bir zerresi hangi vazife için yaratılmış ise, o daire dahilinde itaatkâr bir şekilde hizmet ederler. Onların bu hâli, Hak tarafından kendilerine ihsan olunan varlık nimetinin zikridir.

"Hurs", "dilsiz" ma'nâsına olan "ahras"ın cem'idir. Ya'ni, ey kimse! Sen Hakk'ın ni'metlerini unuttun ise, bâri şimdi cismini terkîb eden her cüz'ün-den sor! Zîrâ senin nazarında birtakım dilsiz görünen bu cüz'lerin birçok dil-leri vardır. Bu beyt-i şerifte وَإِنْ مِن شَيْءٍ إِلَّا يُسبح بحمدهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهم (İsrâ, 17/44) ya'ni “Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini idrak etmezsiniz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ma'lum olsun ki, eczâ-yı cihânın hamd ve tesbihi ehl-i keşf indinde käl ile-dir. Zîrâ âlemde rûh sâhibi olmayan hiçbir zerre yoktur; ve keşfi olmayan er-bâb-ı ukül onların bu tesbih ve hamdlerini hallerine bakıp anlarlar. Zîrâ cis-min her bir hücresi ve her bir zerresi ne vazîfe için yaratılmış ise o dâire dâ-hilinde mutîâne hizmet ederler. Onların bu hâli Hak tarafından kendilerine ih-sân olunan varlık ni'metinin zikridir.

1814. Rezzak-ı cihanın ni'metlerinin zikri zaman evrakı içinde ne vakit giz-li oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1814. Cihanın rızık vericisinin nimetlerinin zikri, zaman yaprakları içinde ne zaman gizli oldu?

"Zamanın yaprakları"ndan kasıt, eşyanın suretleri ve Hakk'ın hakiki varlığının isim ve sıfatlarının tecellileridir. Yani, âlemin rızık vericisi olan Hakk'ın nimetlerinin zikri, Hakk'ın hakiki varlığının isim ve sıfatlarının tecellileri olan eşyanın suretleri içinde asla gizli değildir. Çünkü her biri, bölünmez her an içinde kendilerine gelen Rahmanî feyiz ile rızıklanır ve nimetlenirler. Şeyh Sa'dî'nin (k.s.) beyti:

"Yeşil ağaçların yaprağının her bir yaprağı, akıl sahibinin nazarında hakiki fail olan Hakk'ın marifetine bir kitaptır."

"Zamânın evrâkı"ndan murâd, suver-i eşyâ ve vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatıdır. Ya'ni, Rezzâk-ı âlem olan Hakk'ın ni'metlerinin zikri vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatı olan suver-i eşyâ için-de hiç gizli değildir. Zîrâ her birisi her ân-ı gayr-i münkasim içinde kendileri-ne vârid olan feyz-i rahmânî ile merzûk ve mütena'im olurlar. Beyt-i Şeyh Sa'dî (k.s.):

"Yeşil ağaçların yaprağının her bir varağı âkılin nazarında fail-i hakîkî olan Hakk'ın ma'rifetine bir kitâbdır."

1815. Gece ve gündüz sen muhkem efsane isteyicisin. Senin cüz'ünün cüz'ü senin efsane söyleyicindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1815. Gece ve gündüz sen sağlam efsane isteyicisin. Senin cüz'ünün cüz'ü senin efsane söyleyicindir.

"Çüst", çevik ve sağlam anlamlarındadır. "Cüz'ün cüz'ü" terkibinde "birinci cüz"den kasıt, bedenin organları ve "ikinci cüz"den kasıt, organları oluşturan hücrelerdir. "Efsane", masal ve geçmiş zamana ait hikâye demektir; "cûyânî"deki "yâ" hitap içindir. Yani, ey gafil! Sen gece ve gündüz geçmiş olayların hikâyelerini sağlam ve ısrarcı olarak isteyicisin. Halbuki senin vücudunun organlarının hücreleri ve zerreleri sana masal söyleyicidir. Çünkü o hücrelerin daima eskisi gidip yerine izafî yokluk tarafından yenisi gelmektedir. Bu sebeple senin cisminin bütün hâli, örneğin dört beş sene evvelki bütün hâlinin aynısı değildir. Cisminin giden hücreleri ve zerreleri ve sonuç olarak bütün hâli bugün için sana bir masal olmuştur. Bu sebeple masal ve hikâye istersen kendi cüz'ünün cüz'lerini dinle!

"Çüst", çâlâk ve çevik ve muhkem ma'nâlarınadır. “Cüz'ün cüz'ü" terkî-binde "birinci cüz"den murâd, a'zâ-yı beden ve "ikinci cüz"den murâd, a'zâ- yı teşkil eden hüceyrât, "efsâne", masal ve geçmiş zamâna âid hikâye demektir; "cûyânî"deki "yâ” hitâb içindir. Ya'ni, ey gafil! Sen gece ve gündüz geçmiş hadiselerin hikâyelerini muhkem ve musır olarak isteyicisin. Halbuki senin a'zâ-yı vücûdunun huceyreleri ve zerreleri sana masal söyleyicidir. Zîrâ o huceyrelerin dâimâ eskisi gidip yerine adem-i izâfi cânibinden yenisi gelmektedir. Binâenaleyh senin cisminin hey'et-i mecmûası, meselâ dört beş sene evvelki hey'et-i mecmûasının aynı değildir. Cisminin giden huceyreleri ve zerreleri ve binnetîce hey'et-i mecmûası bugün için sana bir masal olmuştur. Binâenaleyh masal ve hikâye istersen kendi cüz'ünün cüz'lerini dinle!

1816. Senin cüz'ünün cüz'ü ademden biteliden beri ne kadar şâdî ve ne kadar gam görmüşlerdir!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1816. Senin cüz'ünün cüz'ü yokluktan beri ne kadar sevinç ve ne kadar keder görmüşlerdir!..

Yani, senin vücudunun hücreleri böyle izafî yokluk âleminden büyüyüp geliştikçe bu dünya hayatında ve bu suret âleminde ne kadar sıhhat sevinci ve ne kadar hastalık kederi görmüşlerdir. Nitekim teceddüd-i emsâl (benzerlerin yenilenmesi) hakkında Birinci cildin 1164, 1165 ve 1166 numaralarına denk gelen beyitlerde şöyle buyrulmuştu: مصطفی فرمود دنیا ساعتیست پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا هست عالم دائما در سیر و جلس نيست خالى يك نفس در خلع و لبس [Yani, "Şimdi sana her an ölüm ve geri dönüş vardır. Ve Mustafa (a.s.): 'Dünya bir saattir,' buyurdu. Bütün âlem her an yok olur, tekrar beka içinde ortaya çıkar. Âlem daima yürümek ve oturmak içindedir, bir an soyunmaktan ve giyinmekten boş değildir."]

Ya'ni, senin a'zâ-yı vücudunun huceyrâtı böyle adem-i izâfi âleminden neşv ü nemâ buldukça bu hayât-ı dünyeviyyede ve bu âlem-i sûrette ne kadar sıhhat şâdîsi ve ne kadar hastalık gamı görmüşlerdir. Nitekim teceddüd-i emsâl hakkında I. cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralarına musâdif olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: مصطفی فرمود دنیا ساعتیست پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا هست عالم دائما در سیر و جلس نيست خالى يك نفس در خلع و لبس [Ya'ni, “İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Ve Mustafa (a.s.): "Dünyâ bir saattir," buyurdu. Cümle âlem her dem-fânî olur, tekrâr bekā içinde zâhir olur. Âlem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir, bir ân soyunmaktan ve giyinmekten hâlî değildir."]

1817. Zîra ki hiçbir cüz' lezzetsiz bitmez. Belki cüz' her derdden zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1817. Çünkü hiçbir cüz lezzetsiz bitmez. Aksine cüz her dertten zayıf olur.

Çünkü sağlık lezzeti olmaksızın hiçbir cüz gelişip büyümez. Aksine cüz her dert ve elemden zayıf olur. "Pîç", dert ve dolaşıklık demektir. Bazı nüshalarda "pîç" yerine "hîç" geçmektedir. Bu durumda birinci mısradaki "hîç", "asla" ve ikinci mısradaki "hîç", "yok" anlamına geldiğinden kafiye tamam olur. Ve bu durumda anlam, cüz asla lezzetsiz gelişip büyümez, yani vücudu teşkil eden hücreler, "efsane", masal ve geçmiş zamana ait hikâye demektir; "cûyânî"deki "yâ" hitap içindir. Yani, ey gafil! Sen gece ve gündüz geçmiş hadiselerin hikâyelerini sağlam ve ısrarcı olarak isteyensin. Halbuki senin vücudunun azalarının hücreleri ve zerreleri sana masal söyleyicidir. Çünkü o hücrelerin daima eskisi gidip yerine izafî yokluk tarafından yenisi gelmektedir. Buna göre senin cisminin bütün heyeti, örneğin dört beş sene evvelki bütün heyetinin aynısı değildir. Cisminin giden hücreleri ve zerreleri ve sonuç olarak bütün heyeti bugün için sana bir masal olmuştur. Buna göre masal ve hikâye istersen kendi cüzünün cüzlerini dinle!

Zîrâ ki sıhhat lezzeti olmaksızın hiçbir cüz' neşv ü nemâ bulmaz. Belki cüz' her derd ve elemden zayıf olur. "Pîç", derd ve dolaşıklık demektir. Ba'zı nüshalarda “pîç" yerine "hîç” vâki'dir. Bu sûrette birinci mısra'daki "hîç”, "aslâ" ve ikinci mısra'daki "hîç", "yok" ma'nâsına olduğundan käfiye tamâm olur. Ve bu sûrette ma'nâ, cüz' aslâ lezzetsiz neşv ü nemâ bulmaz, ya'ni vü- yı teşkil eden hüceyrât, "efsâne", masal ve geçmiş zamâna âid hikâye demektir; "cûyânî"deki "yâ” hitâb içindir. Ya'ni, ey gafil! Sen gece ve gündüz geçmiş hadiselerin hikâyelerini muhkem ve musır olarak isteyicisin. Halbuki senin a'zâ-yı vücûdunun huceyreleri ve zerreleri sana masal söyleyicidir. Zîrâ o huceyrelerin dâimâ eskisi gidip yerine adem-i izâfi cânibinden yenisi gelmektedir. Binâenaleyh senin cisminin hey'et-i mecmûası, meselâ dört beş sene evvelki hey'et-i mecmûasının aynı değildir. Cisminin giden huceyreleri ve zerreleri ve binnetîce hey'et-i mecmûası bugün için sana bir masal olmuştur. Binâenaleyh masal ve hikâye istersen kendi cüz'ünün cüz'lerini dinle!

1816. Senin cüz'ünün cüz'ü ademden biteliden beri ne kadar şâdî ve ne kadar gam görmüşlerdir!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1816. Senin cüz'ünün cüz'ü yokluktan var olduğundan beri ne kadar sevinç ve ne kadar keder görmüşlerdir!..

Yani, senin vücudunun hücreleri, izafî yokluk âleminden (göreceli yokluk âlemi) geliştikçe, bu dünya hayatında ve bu suretler âleminde ne kadar sağlık sevinci ve ne kadar hastalık kederi görmüşlerdir. Nasıl ki, teceddüd-i emsâl (benzerlerin yenilenmesi) hakkında Birinci cildin 1164, 1165 ve 1166 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştu:

پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست مصطفی فرمود دنیا ساعتیست جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا هست عالم دائما در سیر و جلس نيست خالى يك نفس در خلع و لبس

[Yani, “Şimdi sana her an ölüm ve geri dönüş vardır. Ve Mustafa (a.s.): "Dünya bir saattir," buyurdu. Bütün âlem her an yok olur, tekrar beka (kalıcılık) içinde ortaya çıkar. Âlem daima yürümek ve oturmak içindedir, bir an soyunmaktan ve giyinmekten boş değildir.”]

Ya'ni, senin a'zâ-yı vücudunun huceyrâtı böyle adem-i izâfi âleminden neşv ü nemâ buldukça bu hayât-ı dünyeviyyede ve bu âlem-i sûrette ne kadar sıhhat şâdîsi ve ne kadar hastalık gamı görmüşlerdir. Nitekim teceddüd-i emsâl hakkında I. cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralarına musâdif olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست مصطفی فرمود دنیا ساعتیست جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا هست عالم دائما در سیر و جلس نيست خالى يك نفس در خلع و لبس

[Ya'ni, “İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Ve Mustafa (a.s.): "Dünya bir saattir," buyurdu. Cümle âlem her dem-fânî olur, tekrar bekā içinde zâhir olur. Alem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir, bir ân soyunmaktan ve giyinmekten hâlî değildir."]

1817. Zîra ki hiçbir cüz' lezzetsiz bitmez. Belki cüz' her derdden zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1817. Çünkü hiçbir cüz (parça) lezzetsiz bitmez. Aksine cüz her dertten zayıf olur.

Çünkü sağlık lezzeti olmaksızın hiçbir cüz gelişip büyümez. Aksine cüz her dert ve elemden zayıf olur. "Pîç", dert ve dolaşıklık demektir. Bazı nüshalarda "pîç" yerine "hîç" (hiç) kelimesi vardır. Bu durumda birinci mısradaki "hîç", "asla" ve ikinci mısradaki "hîç", "yok" anlamına geldiğinden kafiye tamam olur. Ve bu durumda anlam, cüz asla lezzetsiz gelişip büyümez, yani varlık lezzeti olmaksızın bitmez. Aksine cüz, varlığın zıddı olan her yokluktan zayıf olur ve varlık bulmaz, demek olur.

Zîrâ ki sıhhat lezzeti olmaksızın hiçbir cüz' neşv ü nemâ bulmaz. Belki cüz' her derd ve elemden zayıf olur. "Pîç", derd ve dolaşıklık demektir. Ba'zı nüshalarda “pîç" yerine "hîç” vâki'dir. Bu sûrette birinci mısra'daki "hîç”, "aslâ" ve ikinci mısra'daki "hîç", "yok" ma'nâsına olduğundan käfiye tamâm olur. Ve bu sûrette ma'nâ, cüz' aslâ lezzetsiz neşv ü nemâ bulmaz, ya'ni vü- cûd lezzeti olmaksızın bitmez. Belki cüz' vücûdun zıddı olan her yoktan zayıf olur ve vücûd bulmaz, demek olur.

1818. Cüz' kaldı ve o hoşluk hâtırdan gitti. Belki gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1818. Cüz kaldı ve o hoşluk hatırdan gitti. Aksine gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu.

Şimdi, senin bedeninde sağlık neşesiyle büyüyüp gelişen cüz ve hücre bir an kaldı ve o cüzlerin sağlık neşesi senin bütün yapında hoşluk ve varlık zevki meydana getirdi. Fakat o hoşluk hatırından gitti. Hayır, gitti dedin, ama gitmedi. Aksine lezzet senin beş duyu organından ve yedi azandan gizli kaldı. Çünkü, beş duyu organının her biri kendi görevlerini yerine getirmekle meşguldür. Örneğin göz görmekle ve kulak dinlemekle meşgul oldukları zaman, vücut sağlığı nimetini ve lezzetini akla getiremez. Hâlbuki lezzet mevcuttur, fakat duyulardan gizlidir. Ne zaman ki göz kapanır ve kulak tıkanır, bu nimetler o zaman hatırlanır. Diğer azalar ve duyular da böyledir.

Imdi, senin cisminde sıhhat şâdîsi ile neşv ü nemâ bulan cüz' ve huceyre bir dem kaldı ve o cüz'lerin sıhhat şâdîsi senin hey'et-i mecmûanda hoşluk ve varlık zevki vücûda getirdi. Fakat o hoşluk hâtırından gitti. Hayır, gitti dedin, amma gitmedi. Belki lezzet senin havâss-i hamsenden ve yedi a'zândan gizli kaldı. Zîrâ, havâss-i hamsenin her birisi kendi vazîfelerini îfâda müstağraktırlar. Meselâ göz rü'yet ile ve kulak dinlemek ile meşgül oldukları vakit, sıhhat-i vücûd ni'met ve lezzetini hâtıra getiremez. Halbuki lezzet mevcûddur, fakat havâsten mahfidir. Vaktâki göz kapanır ve kulak tıkanır, bu ni'metler o vakit tahattur olunur. Diğer a'zâ ve havâs dahi böyledir.

1819. Yaz gibi ki, ondan pamuk doğdu; pamuk kaldı, yaz hâtırdan gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1819. Yaz gibi ki, ondan pamuk doğdu; pamuk kaldı, yaz hatırdan gitti.

Bu hâl ona benzer ki, örneğin yaz mevsimi geldi. O mevsimde pamuk ürünü doğdu ve gelişti. Pamuk ürünüyle meşguliyetten dolayı yaz hatırdan gitti ve düşünce yaz mevsimi ile meşgul olmadı.

Bu hâl ona benzer ki, meselâ yaz mevsimi geldi. O mevsimde pamuk mahsûlü doğdu ve neşv ü nemâ buldu. Pamuk mahsûlüyle meşgüliyetten dolayı yaz hâtırdan gitti ve fikir yaz mevsimi ile meşgül olmadı.

1820. Yahud buz misali ki, kıştan doğdu; kış gizli oldu ve o buz bizim önümüz-[1801] dedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1820. Yahut buz örneği gibi ki, kıştan doğdu; kış gizli oldu ve o buz bizim önümüzdedir.

Yahut buz gibi ki, kış mevsiminde ortaya çıktı. His gözümüz buz ile meşgul olduğu için fikrimiz kış mevsimi ile meşgul olmadı.

Yahud buz gibi ki, kış mevsiminde peydâ oldu. His gözümüz buz ile meşgül olduğu için fikrimiz kış mevsimi ile meşgül olmadı.

1821. O buz o suûbetten yadigardır. Sonbaharda yazın yadigarı yemişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1821. O buz, o zorluktan bir yadigârdır. Sonbaharda yazın yadigârı olan yemişlerdir.

Yani, o buz kış mevsiminin zorluğundan bir yadigârdır; ve sonbaharda dahi yazın yadigârı olan yemişlerdir. His gözü buz ve meyveler ile meşgul olduğu için onların meydana getiricisi olan kış ve yaz hatırlanamaz. Fakat kışın hatırası buz ve yazın hatırası dahi yemişler olduğundan akıl gözü bu yadigârlara bakarak onların meydana getiricilerini bilir. Cömertlik lezzeti olmaksızın bitmez. Aksine, cüz'î varlık, zıddı olan her yokluktan zayıf olur ve varlık bulmaz, demek olur.

Ya'ni, o buz kış mevsiminin güçlüğünden yâdigârdır; ve sonbaharda dahi yazın yâdigârı yemişlerdir. His gözü buz ve meyveler ile meşgül olduğu için onların müvellidi olan kış ve yaz tahattur olunamaz. Fakat kışın hâtırası buz ve yazın hâtırası dahi yemişler olduğundan akıl gözü bu yâdigârlara bakarak onların müvellidlerini bilir. cûd lezzeti olmaksızın bitmez. Belki cüz' vücûdun zıddı olan her yoktan zayıf olur ve vücûd bulmaz, demek olur.

1818. Cüz' kaldı ve o hoşluk hâtırdan gitti. Belki gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1818. Cüz kaldı ve o hoşluk hatırdan gitti. Aksine gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu.

Şimdi, senin bedeninde sağlık neşesiyle büyüyüp gelişen cüz ve hücre bir an kaldı ve o cüzlerin sağlık neşesi senin bütün yapında hoşluk ve varlık zevki meydana getirdi. Fakat o hoşluk hatırından gitti. Hayır, gitti dedin, ama gitmedi. Aksine lezzet senin beş duyu organından ve yedi azandan gizli kaldı. Çünkü beş duyu organının her biri kendi görevlerini yerine getirmekle meşguldür. Örneğin göz görmekle ve kulak dinlemekle meşgul oldukları zaman, vücut sağlığı nimetini ve lezzetini akla getiremez. Hâlbuki lezzet mevcuttur, fakat duyulardan gizlidir. Ne zaman ki göz kapanır ve kulak tıkanır, bu nimetler o zaman hatırlanır. Diğer azalar ve duyular da böyledir.

Imdi, senin cisminde sıhhat şâdîsi ile neşv ü nemâ bulan cüz' ve huceyre bir dem kaldı ve o cüz'lerin sıhhat şâdîsi senin hey'et-i mecmûanda hoşluk ve varlık zevki vücûda getirdi. Fakat o hoşluk hâtırından gitti. Hayır, gitti dedin, amma gitmedi. Belki lezzet senin havâss-i hamsenden ve yedi a'zândan gizli kaldı. Zîrâ, havâss-i hamsenin her birisi kendi vazîfelerini îfâda müstağraktırlar. Meselâ göz rü'yet ile ve kulak dinlemek ile meşgül oldukları vakit, sıhhat-i vücûd ni'met ve lezzetini hâtıra getiremez. Halbuki lezzet mevcûddur, fakat havâsten mahfidir. Vaktāki göz kapanır ve kulak tıkanır, bu ni'metler o vakit tahattur olunur. Diğer a'zâ ve havâs dahi böyledir.

1819. Yaz gibi ki, ondan pamuk doğdu; pamuk kaldı, yaz hâtırdan gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1819. Yaz gibi ki, ondan pamuk doğdu; pamuk kaldı, yaz hatırdan gitti.

Bu hâl ona benzer ki, örneğin yaz mevsimi geldi. O mevsimde pamuk ürünü doğdu ve gelişti. Pamuk ürünüyle meşguliyetten dolayı yaz hatırdan gitti ve düşünce yaz mevsimi ile meşgul olmadı.

Bu hâl ona benzer ki, meselâ yaz mevsimi geldi. O mevsimde pamuk mahsûlü doğdu ve neşv ü nemâ buldu. Pamuk mahsûlüyle meşgüliyetten dolayı yaz hâtırdan gitti ve fikir yaz mevsimi ile meşgül olmadı.

1820. Yahud buz misali ki, kıştan doğdu; kış gizli oldu ve o buz bizim önümüz-[1801] dedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1820. Yahut buz misali ki, kıştan doğdu; kış gizli oldu ve o buz bizim önümüzdedir.

Yahut buz gibi ki, kış mevsiminde ortaya çıktı. His gözümüz buz ile meşgul olduğu için fikrimiz kış mevsimi ile meşgul olmadı.

Yahud buz gibi ki, kış mevsiminde peyda oldu. His gözümüz buz ile meşgül olduğu için fikrimiz kış mevsimi ile meşgül olmadı.

1821. O buz o suûbetten yadigardır. Sonbaharda yazın yadigarı yemişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1821. O buz, o zorluktan yadigârdır. Sonbaharda yazın yadigârı yemişlerdir.

Yani, o buz kış mevsiminin güçlüğünden yadigârdır; ve sonbaharda da yazın yadigârı yemişlerdir. His gözü buz ve meyveler ile meşgul olduğu için onların meydana getiricisi olan kış ve yaz hatırlanamaz. Fakat kışın hatırası buz ve yazın hatırası da yemişler olduğundan akıl gözü bu yadigârlara bakarak onların meydana getiricilerini bilir.

Ya'ni, o buz kış mevsiminin güçlüğünden yâdigârdır; ve sonbaharda dahi yazın yâdigârı yemişlerdir. His gözü buz ve meyveler ile meşgül olduğu için onların müvellidi olan kış ve yaz tahattur olunamaz. Fakat kışın hâtırası buz ve yazın hâtırası dahi yemişler olduğundan akıl gözü bu yâdigârlara bakarak onların müvellidlerini bilir.

1822. Ey delikanlı! Senin cüz'ünün her cüz'ü senin cisminde böylece bir ni'met efsanesi söyleyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1822. Ey delikanlı! Senin cüz'ünün her cüz'ü senin cisminde böylece bir nimet efsanesi söyleyicidir.

"Fetâ", delikanlı demektir, "fetî" ise bunun imâlesidir (eğik okunuşudur). Yani, senin azalarının her bir hücresi, ey delikanlı, bu zikredilen misaller gibi senin bütün yapında bir hoşluk meydana getirmiştir ve onların sevinçle ve lezzetle gelişip büyümesi senin hissinin nazarından gizli kalmıştır. Akıl gözüyle dikkat edersen, onların her birisi senin cisminde ilahi bir nimetin hikâyesini söyleyicidir.

“Fetâ”, delikanlı demek olup “fetî” bunu imâlesidir. Ya'ni, senin a'zânın her bir hücresi, ey delikanlı, bu zikir olunan misâller gibi senin hey'et-i mecmûanda bir hoşluk vücûda getirmiş ve onların şâdî ile ve lezzet ile neşv ü nemâları senin his nazarından gizli kalmıştır. Akıl gözüyle dikkat edersen, onların her birisi senin cisminde bir ni'met-i ilâhiyyenin hikâyesini söyleyicidir.

1823. Bir kadın gibi ki, onun yirmi evladı olur, her birisi hoş olan hâlin hâkîsi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1823. Bir kadın gibi ki, onun yirmi evladı olur, her birisi hoş olan hâlin hikâyecisi olur.

Örneğin, bir kadının yirmi çocuğu olur. Bu çocukların her birisi, bir evlilik ilişkisi zevkinden ortaya çıktı, diye annenin ve babanın geçmiş olan zevklerini hikâye edici olur.

Meselâ, bir kadının yirmi çocuğu olur. Bu çocukların her birisi, bir muâmele-i zevciyye zevkinden zuhûra geldi, diye ananın ve babanın geçmiş olan zevklerini hikâye edici olur.

1824. Sarhoşluksuz ve latîfesiz haml olmaz. Bir baharsız bağ ne vakit doğurucu olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1824. Sarhoşluksuz ve latîfesiz haml olmaz. Bir baharsız bağ ne vakit doğurucu olur?

Şehvet sarhoşluğu ve eşler arası şakalaşma olmaksızın kadın gebe kalmaz. Bağ bir bahar olmaksızın kendi yeşilliklerini ve meyvelerini doğurucu olmaz.

Şehvet sarhoşluğu ve mülâtafe-i zevciyye olmaksızın kadın gebe kalmaz. Bağ bir bahar olmaksızın kendi yeşilliklerini ve meyvelerini doğurucu olmaz.

1825. Hâmiller ve onların kucağında olan yavrular bahar ile aşkbazlığın delîlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1825. Taşıyıcılar ve onların kucağındaki yavrular, bahar ile aşkın delilidir.

Yaprakları taşıyan ağaçlar ve onların kucaklarında yavruları hükmünde olan yemişler, o ağaçların bahar mevsimi ile aşklarının ve birbirine yakınlıklarının delilidir.

Yaprakları hâmil olan ağaçlar ve onların kucaklarında yavruları mesâbesinde olan yemişler, o ağaçların bahar mevsimi ile aşkbâzlıklarının ve birbirine mukārenetlerinin delîlidir.

1826. Her bir ağaç çocuklarını emzirmede gizli bir şahtan hâmil olan Meryem gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1826. Her bir ağaç, çocuklarını emzirmede gizli bir şahtan hamile olan Meryem gibidir.

Her bir ağaç, çocukları olan yemişleri emzirip beslemekte, gizli bir şah olan Hz. Cebrail'den Cenab-ı Meryem'in İsa'yı (a.s.) hamile olması gibidir.

Her bir ağaç çocukları olan yemişleri emzirip beslemekte, gizli bir şâh olan Hz. Cebrâîl'den cenâb-ı Meryem'in Îsâ (a.s.)ı hâmil olması gibidir.

1822. Ey delikanlı! Senin cüz'ünün her cüz'ü senin cisminde böylece bir ni'met efsanesi söyleyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1822. Ey delikanlı! Senin cüz'ünün her cüz'ü senin cisminde böylece bir nimet efsanesi söyleyicidir.

"Fetâ", delikanlı demektir ve "fetî" bunun imâlesidir (eğik okunuşudur). Yani, senin uzuvlarının her bir hücresi, ey delikanlı, bu zikredilen örnekler gibi senin bütünlüğünde bir güzellik meydana getirmiştir ve onların sevinçle ve lezzetle büyüyüp gelişmeleri senin hissetme yeteneğinin nazarından gizli kalmıştır. Akıl gözüyle dikkat edersen, onların her biri senin cisminde bir ilahi nimetin hikâyesini söyleyicidir.

"Fetâ", delikanlı demek olup "fetî" bunu imâlesidir. Ya'ni, senin a'zânın her bir hücresi, ey delikanlı, bu zikir olunan misâller gibi senin hey'et-i mecmûanda bir hoşluk vücûda getirmiş ve onların şâdî ile ve lezzet ile neşv ü nemâları senin his nazarından gizli kalmıştır. Akıl gözüyle dikkat edersen, onların her birisi senin cisminde bir ni'met-i ilâhiyyenin hikâyesini söyleyicidir.

1823. Bir kadın gibi ki, onun yirmi evladı olur, her birisi hoş olan hâlin hâkîsi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1823. Bir kadın gibi ki, onun yirmi evladı olur, her birisi hoş olan hâlin hikâyecisi olur.

Örneğin, bir kadının yirmi çocuğu olur. Bu çocukların her birisi, bir evlilik ilişkisi zevkinden ortaya çıktı, diye annenin ve babanın geçmiş olan zevklerini hikâye edici olur.

Meselâ, bir kadının yirmi çocuğu olur. Bu çocukların her birisi, bir muâmele-i zevciyye zevkinden zuhûra geldi, diye ananın ve babanın geçmiş olan zevklerini hikâye edici olur.

1824. Sarhoşluksuz ve latîfesiz haml olmaz. Bir baharsız bağ ne vakit doğurucu olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1824. Sarhoşluksuz ve latîfesiz haml olmaz. Bir baharsız bağ ne vakit doğurucu olur?

Şehvet sarhoşluğu ve eşler arası şakalaşma olmaksızın kadın gebe kalmaz. Bağ bir bahar olmaksızın kendi yeşilliklerini ve meyvelerini doğurucu olmaz.

Şehvet sarhoşluğu ve mülâtafe-i zevciyye olmaksızın kadın gebe kalmaz. Bağ bir bahar olmaksızın kendi yeşilliklerini ve meyvelerini doğurucu olmaz.

1825. Hâmiller ve onların kucağında olan yavrular bahar ile aşkbazlığın delîlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1825. Taşıyıcılar ve onların kucağındaki yavrular, bahar ile aşkın delilidir.

Yaprakları taşıyan ağaçlar ve onların kucaklarında yavruları hükmünde olan yemişler, o ağaçların bahar mevsimi ile aşklarının ve birbirine yakınlıklarının delilidir.

Yaprakları hâmil olan ağaçlar ve onların kucaklarında yavruları mesâbesinde olan yemişler, o ağaçların bahar mevsimi ile aşkbâzlıklarının ve birbirine mukārenetlerinin delîlidir.

1826. Her bir ağaç çocuklarını emzirmede gizli bir şahtan hâmil olan Meryem gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1826. Her bir ağaç, çocuklarını emzirmede gizli bir şahtan hamile olan Meryem gibidir.

Her bir ağaç, çocukları olan yemişleri emzirip beslemekte, gizli bir şah olan Hz. Cebrail'den Cenab-ı Meryem'in İsa'yı (a.s.) hamile olması gibidir.

Her bir ağaç çocukları olan yemişleri emzirip beslemekte, gizli bir şâh olan Hz. Cebrâîl'den cenâb-ı Meryem'in Îsâ (a.s.)ı hâmil olması gibidir.

1827. Gerçi suda bir ateş mestûr oldu; yüz binlerce köpük onun üzerinde kaynamış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1827. Gerçi suda bir ateş gizlenmiş oldu; yüz binlerce köpük onun üzerinde kaynamış oldu.

Gerçi tencere içinde kaynayan su içinde bir ateş ve hararet örtülmüş ve gizlenmiş oldu; ve bu gizli ateş sebebiyle o suyun üzerinde birçok köpükler kaynayıp ortaya çıkmış oldu.

Gerçi tencere içinde kaynayan su içinde bir ateş ve harâret örtülmüş ve gizlenmiş oldu; ve bu gizli ateş sebebiyle o suyun üzerinde birçok köpükler kaynayıp peyda olmuş oldu.

1828. Gerçi ateş pek gizli etrafında dolaşır, köpük on parmağı ile işaret eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1828. Gerçi ateş pek gizli bir şekilde etrafında dolaşır, köpük on parmağı ile işaret eder.

"Tenîden" masdarının birden fazla anlamı vardır. Gıyâsü'l-Lügāt'ta "bir şeyin etrafını dolaşmak" anlamı da gösterilmiştir. Burada bu anlam uygundur. Yani, gerçi ateş suyun etrafında pek gizli dolaşır. Fakat köpükler o ateşin ve hararetin varlığına on parmakla şahitlik ederler; ve bu ateşin suyun zerreleri arasında dolaştığını his gözüne gösterirler.

“Tenîden” masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Gıyâsü'l-Lügāťta “bir şeyin etrafını dolaşmak” ma'nâsı da gösterilmiştir. Burada bu ma'nâ münâsibdir. Ya'ni, gerçi ateş suyun etrafında pek gizli dolaşır. Fakat köpükler o ateşin ve harâretin vücuduna on parmakla şehadet ederler; ve bu ateşin suyun zerrâtı arasında dolaştığını his gözüne gösterirler.

1829. Visal sarhoşlarının cüz'leri böyle hâl ve kal timsallerinden hamildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1829. Vuslat sarhoşlarının cüzleri böyle hâl ve söz timsallerini taşır.

"Hâl", kul üzerindeki niteliklerin değişmesidir; "söz" ise konuşma ve kelâmdır. Yani, ateş ve hararet suyun etrafında gizlice dolaştığı için görünmez. Fakat suyun üzerinde beliren köpükler, bu ateş sebebiyle suyun kaynadığına delil olur. Bunun gibi, Hakk'a ulaşan sarhoşların ve âşıkların cisimlerinin parçaları hâl ve söz timsallerini ve suretlerini yüklenmiş olduklarından, bu hâl ve söz suretleri onların cisimlerinde gizli bir ateş ve aşk hararetinin dolaştığına delil olur. Çünkü onların halleri ve sözleri, gaflet ehlinin hallerine ve sözlerine benzemez. Nitekim sözlerinin, gaflet ehli olan âlimlerin, filozofların ve şairlerin sözlerine benzemediği, bu Mesnevî-i Şerîf'teki sözlerin ve şiirlerin suretlerinden açıkça bellidir.

“Hâl”, abd üzerindeki evsâfın tagayyürüdür; “Kāl”, söz ve kelâm. Ya'ni, ateş ve harâret suyun etrafında gizli dolaştığı için görünmez. Fakat suyun üzerinde zahir olan köpükler bu ateş sebebiyle suyun kaynadığına delîl olur. Bunun gibi, Hakk'a vâsıl olan sarhoşların ve âşıkların eczâ-yı cisimleri hâl ve kāl timsâllerini ve sûretlerini yüklenmiş olduklarından bu hâl ve kāl sûretleri onların cisimlerinde gizli bir ateş ve harâret-i aşk dolaştığına delîl olur. Zîrâ onların halleri ve sözleri ehl-i gafletin hallerine ve sözlerine benzemez. Nitekim sözlerinin ehl-i gaflet olan ulemânın ve hükemânın ve şuarânın sözlerine benzemediği bu Mesnevî-i Şerîf teki sözlerin ve şiirlerin sûretlerinden zâhirdir.

1830. Hâlin cemâlinde ağzı açık kalmış, göz cihanın nakşından kaybolmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1830. Hâlin güzelliğinde ağzı açık kalmış, göz dünyanın nakşından kaybolmuştur.

İlahi vuslat sarhoşlarının ağızları, kendilerine hâkim olan hâlin güzelliğinde açık kalmış ve onlar bu güzelliği seyrederken övülmüş bir hayrete düşmüşlerdir; ve bu hayret ve istiğrak (kendinden geçme) içinde gözleri dünyanın suretlerinden kaybolmuştur, yani duyu organlarıyla baktıkları eşyayı görmezler. Bu hâle işaretle cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

Visâl-i ilâhî sarhoşlarının ağızları kendilerine müstevlî olan hâlin cemâlinde açık kalmış ve onlar bu cemâlin temâşâsında hayret-i mahmûdeye düşmüşlerdir; ve bu hayret ve istiğrâk içinde gözleri dünyânın sûretlerinden kaybolmuştur, ya'ni his gözleriyle baktıkları eşyayı görmezler. Bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

1827. Gerçi suda bir ateş mestûr oldu; yüz binlerce köpük onun üzerinde kaynamış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1827. Gerçi suda bir ateş gizlenmiş oldu; yüz binlerce köpük onun üzerinde kaynamış oldu.

Gerçi tencere içinde kaynayan su içinde bir ateş ve hararet örtülmüş ve gizlenmiş oldu; ve bu gizli ateş sebebiyle o suyun üzerinde birçok köpükler kaynayıp ortaya çıkmış oldu.

Gerçi tencere içinde kaynayan su içinde bir ateş ve harâret örtülmüş ve gizlenmiş oldu; ve bu gizli ateş sebebiyle o suyun üzerinde birçok köpükler kaynayıp peyda olmuş oldu.

1828. Gerçi ateş pek gizli etrafında dolaşır, köpük on parmağı ile işaret eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1828. Gerçi ateş pek gizli bir şekilde etrafında dolaşır, köpük on parmağı ile işaret eder.

"Tenîden" masdarının birden fazla anlamı vardır. Gıyâsü'l-Lügāt'ta "bir şeyin etrafını dolaşmak" anlamı da gösterilmiştir. Burada bu anlam uygundur. Yani, gerçi ateş suyun etrafında pek gizli dolaşır. Fakat köpükler o ateşin ve hararetin varlığına on parmakla şahitlik ederler; ve bu ateşin suyun zerreleri arasında dolaştığını his gözüne gösterirler.

“Tenîden” masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Gıyâsü'l-Lügāťta “bir şeyin etrafını dolaşmak” ma'nâsı da gösterilmiştir. Burada bu ma'nâ münâsibdir. Ya'ni, gerçi ateş suyun etrafında pek gizli dolaşır. Fakat köpükler o ateşin ve harâretin vücuduna on parmakla şehadet ederler; ve bu ateşin suyun zerrâtı arasında dolaştığını his gözüne gösterirler.

1829. Visal sarhoşlarının cüz'leri böyle hâl ve kal timsallerinden hamildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1829. Vuslat sarhoşlarının cüzleri böyle hâl ve söz timsallerini taşır.

"Hâl", kul üzerindeki niteliklerin değişmesidir; "söz" ise konuşma ve kelâmdır. Yani, ateş ve hararet suyun etrafında gizlice dolaştığı için görünmez. Fakat suyun üzerinde beliren köpükler, bu ateş sebebiyle suyun kaynadığına delil olur. Bunun gibi, Hakk'a ulaşan sarhoşların ve âşıkların cisimlerinin parçaları hâl ve söz timsallerini ve suretlerini yüklenmiş olduklarından, bu hâl ve söz suretleri onların cisimlerinde gizli bir ateş ve aşk hararetinin dolaştığına delil olur. Çünkü onların halleri ve sözleri, gaflet ehlinin hallerine ve sözlerine benzemez. Nitekim sözlerinin, gaflet ehli olan âlimlerin, filozofların ve şairlerin sözlerine benzemediği, bu Mesnevî-i Şerîf'teki sözlerin ve şiirlerin suretlerinden açıkça bellidir.

“Hâl”, abd üzerindeki evsâfın tagayyürüdür; “Kāl”, söz ve kelâm. Ya'ni, ateş ve harâret suyun etrafında gizli dolaştığı için görünmez. Fakat suyun üzerinde zahir olan köpükler bu ateş sebebiyle suyun kaynadığına delîl olur. Bunun gibi, Hakk'a vâsıl olan sarhoşların ve âşıkların eczâ-yı cisimleri hâl ve kāl timsâllerini ve sûretlerini yüklenmiş olduklarından bu hâl ve kāl sûretleri onların cisimlerinde gizli bir ateş ve harâret-i aşk dolaştığına delîl olur. Zîrâ onların halleri ve sözleri ehl-i gafletin hallerine ve sözlerine benzemez. Nitekim sözlerinin ehl-i gaflet olan ulemânın ve hükemânın ve şuarânın sözlerine benzemediği bu Mesnevî-i Şerîf teki sözlerin ve şiirlerin sûretlerinden zâhirdir.

1830. Hâlin cemâlinde ağzı açık kalmış, göz cihanın nakşından kaybolmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1830. Hâlin güzelliğinde ağzı açık kalmış, gözü cihanın nakşından kaybolmuştur.

İlâhî vuslat sarhoşlarının ağızları, kendilerine üstün gelen hâlin güzelliğinde açık kalmış ve onlar bu güzelliği seyretmekle övülmüş bir hayrete düşmüşlerdir; ve bu hayret ve istiğrak (kendinden geçme) içinde gözleri dünyanın suretlerinden kaybolmuştur, yani duyu organlarıyla baktıkları eşyayı görmezler. Bu hâle işaretle cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Acaba, Hak sarhoşlarının namazı, sen söyle doğru mudur? Çünkü o bir zaman bilmez ve o bir mekân tanımaz. Acaba bu ikinci rek'at midir? Acaba ne sûreyi okudum? Çünkü bir dilim yoktur. Ne söyleyeyim ki, Hak kapısında ne el kaldı, ne de gönül! İlâhî gönlümü ve elimi sen götürdün. Hıfz ve emân ver! Allah hakkı için namaz kıldığım vakit rükû' tamam oldu mu, filân mı imam oldu? Haberim yoktur.

Visâl-i ilâhî sarhoşlarının ağızları kendilerine müstevlî olan hâlin cemâlinde açık kalmış ve onlar bu cemâlin temâşâsında hayret-i mahmûdeye düşmüşlerdir; ve bu hayret ve istiğrâk içinde gözleri dünyânın sûretlerinden kaybolmuştur, ya'ni his gözleriyle baktıkları eşyayı görmezler. Bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Acabâ, Hak sarhoşlarının namazı, sen söyle doğru mudur? Zîrâ o bir zaman bilmez ve o bir mekân tanımaz. Acabâ bu ikinci rek'at midir? Acabâ ne sûreyi okudum? Çünkü bir dilim yoktur. Ne söyleyeyim ki, Hak kapısında ne el kaldı, ne de gönül! İlâhî gönlümü ve elimi sen götürdün. Hifz ve emân ver! Hudâ hakkı için namaz kıldığım vâkit rükû' tamâm oldu mu, filân mı imâm oldu? Haberim yoktur.

1831. O mevâlîd bu dört yoldan değildir; şübhesiz bu basarların manzūru değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1831. O doğmuşlar bu dört yoldan değildir; şüphesiz bu gözlerin gördüğü değildir.

"Mevâlîd", "mevlûd" ism-i mef'ûlünün (edilgen ortaç) çoğuludur, "doğmuşlar" demektir. "Dört"ten kasıt, basit unsurların (anâsır-ı basîta: dört temel element) cisimler âlemindeki katı, sıvı, gazdan ibaret olan üç "rükn" (temel unsur) ile bir de "hararet"ten ibarettir ki, tasavvuf ehli bunlara "toprak" ve "su" ve "hava" ve "ateş" demişlerdir. Bunlar yoğunluk âleminden (âlem-i kesâfet: maddî âlem) olduklarından duyu organlarıyla görüldükleri gibi, bunların doğurduğu cisimler de duyularla algılanabilirler. Fakat Hak sarhoşlarına gelen latif hal ve şerefli ilham (vârid-i şerîf: kalbe gelen ilahi feyiz) bu yoğunluk âleminin doğmuşlarından olmadığı için duyu organlarıyla görünmezler. Ancak, onların cisimlerindeki hal ve söz timsalleri ve suretleri bu ilhamların delili olur.

“Mevâlîd", ["mevlûd"] ism-i mef'ûlün[ün] cem'-i mükesseridir, "doğmuşlar" demektir. "Dört"ten murâd, anâsır-ı basîtanın ecsâm âlemindeki sulb, mâyi', gazdan ibaret olan üç "rükn" ile bir de "harâret"ten ibarettir ki, ehl-i tasavvuf bunlara "toprak" ve "su" ve "hava" ve "ateş" demişlerdir. Bunlar âlem-i kesâfetten olduklarından his gözüyle göründükleri gibi bunların mevâlîdi olan ecsâm dahi mahsûstürler. Fakat Hak sarhoşlarına gelen hâl-i latîf ve vârid-i şerîf bu âlem-i kesâfetin doğmuşlarından olmadığı için his gözüyle görünmezler. Ancak, onların cisimlerindeki hâl ve kâl timsâlleri ve sûretleri bu vâridlerin delîli olur.

1832. O mevâlîd tecellîden doğmuşlardır. Şübhesiz sâde olan perdenin mestûrudurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1832. O doğuşlar tecellîden doğmuşlardır. Şüphesiz sade olan perdenin örtülüleridir.

"Sade perde"den kastedilen, gayb perdesidir. Çünkü bu perde, varlık nakışlarından arınmış ve sadedir. Yani, o doğuşlar olan latif hâl ve şerefli ilham, Hakk'ın evliyasına muhabbetle tecellîsinden doğmuş olduklarından şüphesiz varlık nakışlarından arınmış olan gayb perdesi arkasında gizli ve örtülüdürler. Bu sebeple his gözleriyle görülmezler. Acaba, Hak sarhoşlarının namazı, sen söyle doğru mudur? Çünkü o bir zaman bilmez ve o bir mekân tanımaz. Acaba bu ikinci rek'at midir? Acaba ne sûreyi okudum? Çünkü bir dilim yoktur. Ne söyleyeyim ki, Hak kapısında ne el kaldı, ne de gönül! İlahi gönlümü ve elimi sen götürdün. Hıfz ve eman ver! Allah hakkı için namaz kıldığım vakit rükû' tamam oldu mu, filan mı imam oldu? Haberim yoktur.

"Perde-i sâde"den murâd, gayb perdesidir. Zîrâ bu perde nukūş-ı kevniyyeden ârî ve sâdedir. Ya'ni, o mevâlîd olan hâl-i latîf ve vârid-i şerîf Hakk'ın evliyâsına muhabbetle tecellîsinden doğmuş olduklarından şübhesiz nukūş-ı kevniyyeden ârî olan gayb perdesi arkasında gizli ve mestûrdurlar. Binâenaleyh his gözleriyle görülmezler. Acabâ, Hak sarhoşlarının namazı, sen söyle doğru mudur? Zîrâ o bir zaman bilmez ve o bir mekân tanımaz. Acabâ bu ikinci rek'at midir? Acabâ ne sûreyi okudum? Çünkü bir dilim yoktur. Ne söyleyeyim ki, Hak kapısında ne el kaldı, ne de gönül! İlâhî gönlümü ve elimi sen götürdün. Hifz ve emân ver! Hudâ hakkı için namaz kıldığım vâkit rükû' tamâm oldu mu, filân mı imâm oldu? Haberim yoktur.

1831. O mevâlîd bu dört yoldan değildir; şübhesiz bu basarların manzūru değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1831. O doğmuşlar bu dört yoldan değildir; şüphesiz bu gözlerin gördüğü değildir.

"Mevâlîd", "mevlûd" ism-i mef'ûlünün (edilgen ortaç) çoğuludur, "doğmuşlar" demektir. "Dört"ten kasıt, basit unsurların (anâsır-ı basîta: dört temel element) cisimler âlemindeki katı, sıvı, gazdan ibaret olan üç "rükn" (temel unsur) ile bir de "hararet"ten ibarettir ki, tasavvuf ehli bunlara "toprak" ve "su" ve "hava" ve "ateş" demişlerdir. Bunlar yoğunluk âleminden (âlem-i kesâfet: maddî âlem) olduklarından duyu organlarıyla görüldükleri gibi, bunların doğurduğu cisimler de duyularla algılanabilirler. Fakat Hak sarhoşlarına gelen latif hal ve şerefli ilham (vârid-i şerîf: kalbe gelen ilahi feyiz) bu yoğunluk âleminin doğmuşlarından olmadığı için duyu organlarıyla görünmezler. Ancak, onların cisimlerindeki hal ve söz timsalleri ve suretleri bu ilhamların delili olur.

“Mevâlîd", ["mevlûd"] ism-i mef'ûlün[ün] cem'-i mükesseridir, "doğmuşlar" demektir. "Dört"ten murâd, anâsır-ı basîtanın ecsâm âlemindeki sulb, mâyi', gazdan ibaret olan üç "rükn" ile bir de "harâret"ten ibarettir ki, ehl-i tasavvuf bunlara "toprak" ve "su" ve "hava" ve "ateş" demişlerdir. Bunlar âlem-i kesâfetten olduklarından his gözüyle göründükleri gibi bunların mevâlîdi olan ecsâm dahi mahsûstürler. Fakat Hak sarhoşlarına gelen hâl-i latîf ve vârid-i şerîf bu âlem-i kesâfetin doğmuşlarından olmadığı için his gözüyle görünmezler. Ancak, onların cisimlerindeki hâl ve kâl timsâlleri ve sûretleri bu vâridlerin delîli olur.

1832. O mevâlîd tecellîden doğmuşlardır. Şübhesiz sâde olan perdenin mestûrudurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1832. O doğuşlar tecellîden doğmuşlardır. Şüphesiz sade olan perdenin gizlisidirler.

"Sade perde"den kastedilen, gayb perdesidir. Çünkü bu perde, oluşa ait nakışlardan arınmış ve sadedir. Yani, o doğuşlar olan latif hal ve şerefli ilham, Hakk'ın evliyasına muhabbetle tecellîsinden doğmuş olduklarından şüphesiz oluşa ait nakışlardan arınmış olan gayb perdesi arkasında gizli ve örtülüdürler. Bu sebeple duyu organlarıyla görülmezler.

"Perde-i sâde"den murâd, gayb perdesidir. Zîrâ bu perde nukūş-ı kevniyyeden ârî ve sâdedir. Ya'ni, o mevâlîd olan hâl-i latîf ve vârid-i şerîf Hakk'ın evliyâsına muhabbetle tecellîsinden doğmuş olduklarından şübhesiz nukūş-ı kevniyyeden ârî olan gayb perdesi arkasında gizli ve mestûrdurlar. Binâenaleyh his gözleriyle görülmezler.

1833. Doğmuş dedin; halbuki hakîkatte doğma değildir; ve bu ibâre irşadın gayrı için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1833. Doğmuş dedin; aksine hakikatte doğma değildir; ve bu ifade irşadın gayrısı için değildir.

"Zâd", "zâden" masdarının hafifletilmiş şeklidir, "doğma" demektir. Yani, biz "doğmuş" tabirini kullandık; aksine hakikatte latif haller ve şerefli ilhamlar "doğma" değildir; ve bu ifade ve söz ancak idrak ehlini irşad etmek için söylenmiştir. Çünkü bu halin meydana gelmesi doğma türünden değildir. Aksine onun meydana gelmesi Hakk'ın sevgi tecellisine bağlıdır; ve bir şeyin bir şeye bağlı olması, bir şeyin bir şeyden doğması kabilinden değildir. O başka, o başkadır. Örneğin doğan çocuk babanın cüz'üdür. Bağlı olan ile kendisine bağlı olunan arasında böyle bir cüz'iyet nispeti yoktur. Bu sebeple "doğmak" tabiri burada hakikat değil, akla yaklaştırmak için mecazen söylenmiştir.

“Zâd”, “zâden” masdarının tahfifidir, “doğma” demektir. Ya'ni, biz “doğmuş” ta'bîrini kullandık; halbuki hakîkatte ahvâl-i latîfe ve vâridât-ı şerîfe “doğma” değildir; ve bu ibâre ve lafz ancak idrâk ehlini irşâd için söylenmiştir. Zîrâ bu hâlin husûlü doğma nev'inden değildir. Belki onun husûlü Hakk'ın tecellî-i hubbîsine müterettebdir; ve bir şeyin bir şeye müteretteb olması bir şeyin bir şeyden doğması kabîlinden değildir. O başka, o başkadır. Meselâ doğan çocuk babanın cüz'üdür. Müterettib ile müteretteb-aleyh arasında böyle cüz'iyet nisbeti yoktur. Binâenaleyh “doğmak” ta'bîri burada hakîkat değil, akla takrîb için mecâzen söylenmiştir.

1834. Agah ol! Sakit et, tâ ki, şâh “Söyle!" desin. Bu cins güle bülbüllük satma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1834. Uyanık ol! Sus, tâ ki, şah "Söyle!" desin. Bu tür güle bülbüllük taslama!

"Hamuş kün"deki "kün" Arapça olursa "ol!" demektir, "sâkit ol" demek olur; ve eğer Farsça olursa "et" demek olup "hamuş kün!" "dilini sâkit kıl!" takdirinde olur. Bazı nüshalarda "hamuş şüd" (sâkit olundu) vâki'dir, "sâkit ol ve sus!" demektir. Yani, ey hakikat ehlinin kitaplarını okuyup henüz hâl (manevî durum) sahibi olamamış kimse! Hakîkî şah olan Hak senin kalbine tecelli edip "Söyle!" demedikçe dilini sâkit kıl veyahut sus, söyleme! Özellikle tecelli-i hubbîye (sevgi tecellisine) nail ve hakikat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmile karşı ezberlediğin evliya marifetlerini ve hakikatlerini söyleyip bülbüllük taslama!

“Hamuş kün”deki “kün” Arabî olursa “ol!” demektir, “sâkit ol” demek olur; ve eğer Fârisî olursa “et” demek olup “hamuş kün!” “dilini sâkit kıl!” takdîrinde olur. Ba'zı nüshalarda “hamuş şüd” vâki'dir, “sâkit ol ve sus!” demektir. Ya'ni, ey ehl-i hakāyıkın kitablarını okuyup henüz hâl sahibi olamamış kimse! Şâh-ı hakîkî olan Hak senin kalbine tecellî edip “Söyle!” demedikçe dilini sâkit kıl veyâhud sus, söyleme! Husûsiyle tecellî-i hubbîye nâil ve hakîkat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmile karşı ezberlediğin maârif ve hakāyık-ı evliyâyı söyleyip bülbüllük satma!

1835. Bu gül pür-cûş ve hurûş olarak söyleyicidir. Ey bülbül! Zebânı terk et, kulak ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1835. Bu gül coşkun ve taşkın bir şekilde söyleyicidir. Ey bülbül! Dilini bırak, kulak ol!

Bu hakikat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmil, kendisine gelen ilâhî tecellînin etkisiyle coşkun ve taşkın bir şekilde söyleyicidir. Ey bülbül! Konuşmayı bırak, o insân-ı kâmilin hâlden kaynaklanan sözünü dinlemek için kulak ol!

Bu hakîkat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmil kendisine vârid olan tecellî-i ilâhî sâikasıyla pür-cûş ve hurûş olarak söyleyicidir. Ey bülbül! Dil dökmeyi bırak, o insân-ı kâmilin hâlden mütevellid olan kālini dinlemek için kulak ol!

1836. Her iki türlü latif misalin timsali sırrı visal üzerine şâhid-i adldirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1836. Her iki türlü latif misalin timsali (sembolü) visal (kavuşma) sırrı üzerine adil şahitlerdir.

1833. Doğmuş dedin; halbuki hakîkatte doğma değildir; ve bu ibâre irşadın gayrı için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1833. Doğmuş dedin; halbuki hakikatte doğma değildir; ve bu ifade irşadın (doğru yolu göstermenin) gayrısı için değildir.

"Zâd", "zâden" masdarının (fiil kökünün) hafifletilmiş şeklidir, "doğma" demektir. Yani, biz "doğmuş" tabirini kullandık; halbuki hakikatte latif haller ve şerefli ilhamlar "doğma" değildir; ve bu ifade ve söz ancak idrak ehli olanları doğru yola yönlendirmek için söylenmiştir. Çünkü bu halin meydana gelmesi doğma türünden değildir. Aksine, onun meydana gelmesi Hakk'ın sevgi tecellisine (ilahi sevginin görünmesine) bağlıdır; ve bir şeyin bir şeye bağlı olması, bir şeyin bir şeyden doğması kabilinden değildir. O başka, o başkadır. Örneğin doğan çocuk babanın bir parçasıdır. Bağlı olan ile kendisine bağlı olunan arasında böyle bir parçalık bağıntısı yoktur. Bu sebeple "doğmak" tabiri burada hakikat değil, akla yaklaştırmak için mecazen söylenmiştir.

"Zâd", "zâden" masdarının tahfifidir, "doğma" demektir. Ya'ni, biz “doğmuş" ta'bîrini kullandık; halbuki hakîkatte ahvâl-i latîfe ve vâridât-ı şerîfe "doğma" değildir; ve bu ibâre ve lafz ancak idrâk ehlini irşâd için söylenmiştir. Zîrâ bu hâlin husûlü doğma nev'inden değildir. Belki onun husûlü Hakk'ın tecellî-i hubbîsine müterettebdir; ve bir şeyin bir şeye müteretteb olması bir şeyin bir şeyden doğması kabîlinden değildir. O başka, o başkadır. Meselâ doğan çocuk babanın cüz'üdür. Müterettib ile müteretteb-aleyh arasında böyle cüz'iyet nisbeti yoktur. Binâenaleyh "doğmak" ta'bîri burada hakîkat değil, akla takrîb için mecâzen söylenmiştir.

1834. Agah ol! Sakit et, tâ ki, şâh “Söyle!" desin. Bu cins güle bülbüllük satma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1834. Agâh ol! Sus, tâ ki, şah "Söyle!" desin. Bu cins güle bülbüllük satma!

"Hamuş kün"deki "kün" Arapça olursa "ol!" demektir, "sâkit ol" demek olur; ve eğer Farsça olursa "et" demek olup "hamuş kün!" "dilini sâkit kıl!" anlamında olur. Bazı nüshalarda "hamuş şüd" geçmektedir, "sâkit ol ve sus!" demektir. Yani, ey hakikat ehlinin kitaplarını okuyup henüz hâl sahibi olamamış kimse! Hak olan gerçek Şah senin kalbine tecelli edip "Söyle!" demedikçe dilini sâkit kıl veya sus, söyleme! Özellikle hubbî tecelliye (sevgi tecellisi) nail olmuş ve hakikat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmile karşı ezberlediğin evliya bilgilerini ve hakikatlerini söyleyip bülbüllük satma!

"Hamuş kün"deki "kün" Arabî olursa "ol!" demektir, "sâkit ol" demek olur; ve eğer Fârisî olursa "et" demek olup "hamuş kün!" "dilini sâkit kıl!" takdîrinde olur. Ba'zı nüshalarda "hamuş şüd" vâki'dir, "sâkit ol ve sus!" demektir. Ya'ni, ey ehl-i hakāyıkın kitablarını okuyup henüz hâl sahibi olamamış kimse! Şâh-ı hakîkî olan Hak senin kalbine tecellî edip "Söyle!" demedikçe dilini sâkit kıl veyâhud sus, söyleme! Husûsiyle tecellî-i hubbîye nâil ve hakîkat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmile karşı ezberlediğin maârif ve hakāyık-ı evliyâyı söyleyip bülbüllük satma!

1835. Bu gül pür-cûş ve hurûş olarak söyleyicidir. Ey bülbül! Zebânı terk et, kulak ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1835. Bu gül coşkun ve taşkın bir şekilde söyleyicidir. Ey bülbül! Dilini bırak, kulak ol!

Bu hakikat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmil, kendisine gelen ilâhî tecellînin etkisiyle coşkun ve taşkın bir şekilde söyleyicidir. Ey bülbül! Konuşmayı bırak, o insân-ı kâmilin hâlden kaynaklanan sözünü dinlemek için kulak ol!

Bu hakîkat bahçesinin gülü olan insân-ı kâmil kendisine vârid olan tecellî-i ilâhî sâikasıyla pür-cûş ve hurûş olarak söyleyicidir. Ey bülbül! Dil dökmeyi bırak, o insân-ı kâmilin hâlden mütevellid olan kālini dinlemek için kulak ol!

1836. Her iki türlü latif misalin timsali sırrı visal üzerine şâhid-i adldirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1836. Her iki türlü latif misalin timsali, sırr-ı visal üzerine adil şahitlerdir.

Âriflerin halleri ve sözleri, iki türlü latif misalin timsali ve suretidir. His gözüyle onların cisimlerine bakıldığı zaman, bu halin eseri cisimlerinde görülür ve sözlerinden de halleri belli olur. Bu sebeple bu iki türlü timsal ve suret, onların sırr-ı visallerine (gizli vuslatlarına) ve gizlice Hakk'a ulaştıklarına birer adil şahittirler.

Âriflerin hâlleri ve kālleri ki, iki türlü latîf misâlin timsâli ve sûretidir. His gö- züyle onların cisimlerine bakıldığı vakit, bu hâlin eseri cisimlerinde görülür ve sözlerinden dahi hâlleri belli olur. Binâenaleyh bu iki türlü timsâl ve sûret on- ların sırr-ı visâllerine ve gizlice Hakk'a vâsıl olduklarına birer şâhid-i âdildirler.

1837. Her iki türlü makbul olan hüsn-i latîf, geçmiş olan haşrın ihbalinin şa- hididir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1837. Her iki türlü makbul olan latîf güzellik, geçmiş olan haşrın yüklenmesinin şahididir.

"İhbâl", yüklenmek ve gebe bırakmak anlamlarındadır. "İki türlü makbul olan latîf güzellik"ten maksat, Hakk'ın vuslat sarhoşlarının hâli ve sözüdür. "Haşr", toplanmak ve ölüp bedenin parçaları dağıldıktan sonra kıyamet gününde tekrar toplanıp dirilmek anlamlarındadır. Yani, Hakk'a vuslat sarhoşlarının ilâhî makbul olan latîf halleri ve güzel ve latîf sözleri, önceden kendilerinin "موتوا قبل ان تموتوا" yani "Ölmeden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfindeki emre uyarak ölmüş olduklarının ve sonradan Hakkânî varlık ile kâim olup, bu iki türlü latîf ve güzel hal ve söz yükünü yüklendiklerinin şahididir ki, önceki hale "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve ikinci hale "bekā-billâh" (Allah ile beka bulma) derler. Bazı nüshalarda "ihbâl" yerine "ihya" (diriltme) geçmektedir. Bu durumda ikinci mısraın anlamı "Bu iki türlü latîf güzellik, geçmiş haşrın diriltmesinin şahididir" demek olur. Bu da yukarıdaki anlamı destekler. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyurulur:

"Nakledilmiştir ki: Tirmiz'in şeyhülislâmı demiştir ki: 'Seyyid Burhaneddîn, meşâyih kitaplarını ve onların sözlerini ve sırlarını mütalaa etmiş olduğundan hakikatlere ilişkin sözleri güzel eda buyururlar.' Birisi dedi: 'Nihayet sen de mütalaa ediyorsun, niçin öyle söz söylemiyorsun?' Şeyhülislâm dedi ki: 'O mücahede ve amel arkasındadır.' O kimse dedi: 'Niçin sen de o kapıyı çalmıyorsun?'"

Bilinmeli ki, Seyyid Burhâneddîn (k.s.) hazretleri, Cenâb-ı Pîr'in yüce babaları Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin halifesi ve Hz. Pîr efendimizin yüce mürşidi idi; ve onların bu latîf sözleri de Hakk'a ulaşmış olduklarının şahidi idi.

“İhbâl”, yüklenmek ve gebe bırakmak ma'nâlarınadır. “İki türlü makbûl olan hüsn-i latîf”ten murâd, Hakk'ın visâl sarhoşlarının hâli ve kālidir. “Haşr”, cem' olmak ve ölüp eczâ-yı bedeni dağıldıktan sonra tekrar yevm-i kıyâmette cem' olup dirilmek ma'nâlarınadır. Ya'ni, visâl-i Hak sarhoşları- nın makbûl-i ilâhî olan hâl-i latîfleri ve güzel ve latîf sözleri, evvelce kendi- lerinin موتوا قبل ان تموتوا ya'ni Ölmezden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfindeki em- re imtisâlen ölmüş olduklarının ve ba'dehû vücûd-i Hakkānî ile kāim olup, bu iki türlü latîf ve güzel hâl ve kāl yükünü yüklendiklerinin şâhididir ki, ev- velki hâle "fenâ-fillâh" ve ikinci hâle "bekā-billâh" derler. Ba'zı nüshalarda "ihbâl" yerine "ihya" vâki'dir. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı “Bu iki tür- lü hüsn-i latîf geçmiş haşrin diriltmesinin şâhididir" demek olur. Bu da yu- karıki ma'nâyı müeyyiddir. Menâkıb-ı Sipehsâlârda şöyle buyurulur:

“Menküldür ki: Tirmîz'in şeyhülislâmı demiştir ki: "Seyyid Burhaneddîn kütüb-i meşâyihi ve onların makālât ve esrârını mütâlaa etmiş olduğundan hakāyıka müteallık sözleri güzel edâ buyururlar." Birisi dedi: "Nihâyet sen de mütâlaa ediyorsun, niçin öyle söz söylemiyorsun?" Şeyhülislâm dedi ki: "O mücâhede ve amel arkasındadır." O kimse dedi: "Niçin sen de o kapıyı çalmı- yorsun?"

Ma'lûm dur ki, Seyyid Burhâneddîn (k.s.) hazretleri, cenâb-ı Pîr'in peder-i âlîleri Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin halîfesi ve Hz. Pîr efendimizin mürşid-i âlî- leri idi; ve onların bu latîf sözleri de Hakk'a vâsıl olduklarının şâhidi idi.

1838. Buz gibi ki, müsteced olan temmuzda her dem kışın hikâyesini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1838. Buz gibidir ki, yenilenmiş temmuzda her zaman kışın hikâyesini anlatır.

"Müsteced", yenilenmiş demektir. Yani, kış mevsiminden sonra yeni gelen temmuz ayındaki buz gibidir ki, geçmiş olan kışın hallerini hikâye eder. Bu şerefli beyit, yukarıdaki "geçmişin diriltilmesi"nin (haşr-ı mâ maza) temsilidir. Âriflerin halleri ve sözleri ki, iki türlü latif misalin timsali ve suretidir. His gözüyle onların cisimlerine bakıldığı zaman, bu halin eseri cisimlerinde görülür ve sözlerinden dahi halleri belli olur. Bu sebeple bu iki türlü timsal ve suret, onların sırr-ı visallerine (gizli vuslatlarına) ve gizlice Hakk'a vasıl olduklarına birer adil şahittirler.

“Müsteced”, yenilenmiş demektir. Ya'ni, kış mevsiminden sonra yeni ge- len temmuz ayındaki buz gibi ki, geçmiş olan kışın ahvâlini hikâye eder. Bu beyt-i şerîf yukarıdaki "haşr-ı mâ maza"nın temsîlidir. Âriflerin hâlleri ve kālleri ki, iki türlü latîf misâlin timsâli ve sûretidir. His gözüyle onların cisimlerine bakıldığı vakit, bu hâlin eseri cisimlerinde görülür ve sözlerinden dahi hâlleri belli olur. Binâenaleyh bu iki türlü timsâl ve sûret onların sırr-ı visâllerine ve gizlice Hakk'a vâsıl olduklarına birer şâhid-i âdildirler.

1837. Her iki türlü makbul olan hüsn-i latîf, geçmiş olan haşrın ihbalinin şahididir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1837. Her iki şekilde makbul olan latif güzellik, geçmiş olan haşrin yüklenmesinin şahididir.

"İhbâl", yüklenmek ve gebe bırakmak anlamlarındadır. "İki türlü makbul olan latif güzellik"ten maksat, Hakk'ın visâl sarhoşlarının hâli ve sözüdür. "Haşr", toplanmak ve ölüp bedenin parçaları dağıldıktan sonra tekrar kıyamet gününde toplanıp dirilmek anlamlarındadır. Yani, Hakk'a kavuşma sarhoşlarının ilahi olarak makbul olan latif halleri ve güzel ve latif sözleri, daha önce kendilerinin "Ölmezden evvel ölünüz!" hadis-i şerifindeki emre uyarak ölmüş olduklarının ve daha sonra Hak varlığıyla kaim olup, bu iki türlü latif ve güzel hal ve söz yükünü yüklendiklerinin şahididir ki, önceki hale "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve ikinci hale "bekā-billâh" (Allah ile kalma) derler. Bazı nüshalarda "ihbâl" yerine "ihyâ" (diriltme) geçmektedir. Bu durumda ikinci mısraın anlamı "Bu iki türlü latif güzellik geçmiş haşrin diriltmesinin şahididir" demek olur. Bu da yukarıdaki anlamı destekler. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyurulur:

"Nakledilir ki: Tirmiz'in şeyhülislamı demiştir ki: "Seyyid Burhaneddin meşayıhın kitaplarını ve onların makalelerini ve sırlarını mütalaa etmiş olduğundan hakikatlere ait sözleri güzel ifade ederler." Birisi dedi: "Nihayet sen de mütalaa ediyorsun, niçin öyle söz söylemiyorsun?" Şeyhülislam dedi ki: "O mücahede ve amel arkasındadır." O kimse dedi: "Niçin sen de o kapıyı çalmıyorsun?"

Bilinmeli ki, Seyyid Burhaneddin (k.s.) hazretleri, Cenab-ı Pir'in yüce babaları Sultanü'l-Ulema hazretlerinin halifesi ve Hz. Pir efendimizin yüce mürşidi idi; ve onların bu latif sözleri de Hakk'a vasıl olduklarının şahidi idi.

"İhbâl", yüklenmek ve gebe bırakmak ma'nâlarınadır. "İki türlü makbûl olan hüsn-i latîf"ten murâd, Hakk'ın visâl sarhoşlarının hâli ve kālidir. "Haşr", cem' olmak ve ölüp eczâ-yı bedeni dağıldıktan sonra tekrar yevm-i kıyâmette cem' olup dirilmek ma'nâlarınadır. Ya'ni, visâl-i Hak sarhoşlarının makbûl-i ilâhî olan hâl-i latîfleri ve güzel ve latîf sözleri, evvelce kendilerinin موتوا قبل ان تموتوا ya'ni Ölmezden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfindeki emre imtisâlen ölmüş olduklarının ve ba'dehû vücûd-i Hakkānî ile kāim olup, bu iki türlü latîf ve güzel hâl ve kāl yükünü yüklendiklerinin şâhididir ki, evvelki hâle "fenâ-fillâh" ve ikinci hâle "bekā-billâh" derler. Ba'zı nüshalarda "ihbâl" yerine "ihyâ" vâki'dir. Bu sûrette ikinci mısrâ'in ma'nâsı “Bu iki türlü hüsn-i latîf geçmiş haşrin diriltmesinin şâhididir" demek olur. Bu da yukarıki ma'nâyı müeyyiddir. Menâkıb-ı Sipehsâlârda şöyle buyurulur:

"Menküldür ki: Tirmîz'in şeyhülislâmı demiştir ki: "Seyyid Burhaneddîn kütüb-i meşâyihi ve onların makālât ve esrârını mütâlaa etmiş olduğundan hakāyıka müteallık sözleri güzel edâ buyururlar." Birisi dedi: "Nihâyet sen de mütâlaa ediyorsun, niçin öyle söz söylemiyorsun?" Şeyhülislâm dedi ki: "O mücâhede ve amel arkasındadır." O kimse dedi: "Niçin sen de o kapıyı çalmıyorsun?"

Ma'lûm dur ki, Seyyid Burhâneddîn (k.s.) hazretleri, cenâb-ı Pîr'in peder-i âlîleri Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin halîfesi ve Hz. Pîr efendimizin mürşid-i âlîleri idi; ve onların bu latîf sözleri de Hakk'a vâsıl olduklarının şâhidi idi.

1838. Buz gibi ki, müsteced olan temmuzda her dem kışın hikâyesini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1838. Buz gibidir ki, yenilenmiş temmuzda her zaman kışın hikâyesini anlatır.

"Müsteced", yenilenmiş demektir. Yani, kış mevsiminden sonra yeni gelen temmuz ayındaki buz gibidir ki, geçmiş olan kışın hâllerini anlatır. Bu şerefli beyit, yukarıdaki "geçmişin diriltilmesi"nin temsilidir.

"Müsteced", yenilenmiş demektir. Ya'ni, kış mevsiminden sonra yeni gelen temmuz ayındaki buz gibi ki, geçmiş olan kışın ahvâlini hikâye eder. Bu beyt-i şerîf yukarıdaki "haşr-ı mâ maza"nın temsîlidir.

1839. O güç günlerde ve zamanlarda olan o soğuk rüzgârların ve zemherîrin zikrini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1839. O güç günlerde ve zamanlarda olan o soğuk rüzgârların ve zemherîrin (şiddetli soğuk) zikrini eder.

Yani o temmuz ayının sıcaklıklarında elde bulunan buz, o kış mevsiminin zor ve güç olan günlerinde ve zamanlarındaki o soğuk esen rüzgârların ve dondurucu soğukların zikrini ve hikâyesini eder ve bunları hatırlatır.

Ya'ni o temmuz ayının sıcaklıklarında elde bulunan buz o kış mevsiminin asîr ve güç olan günlerinde ve zamanlarındaki o soğuk esen rüzgârların ve dondurucu soğukların zikrini ve hikâyesini eder ve bunları hâtıra getirir.

1840. O meyve gibi ki, kış vaktinde lutf-ı Huda'nın hikâyesini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1840. O meyve gibi ki, kış vaktinde Allah'ın lütfunun hikâyesini anlatır.

Yani, yazın büyüyüp gelişip kışa kadar saklanan meyveler gibi ki, o meyveler kış vaktinde, yazın olan Hakk'ın lütfunun ve ilahi nimetlerin hikâyesini söyler ve hâl diliyle "Yüce Allah bizi sizlere yaz mevsiminde bir nimet olmak üzere ihsan etti" derler.

[1821] Ya'ni, yazın neşv ü nemâ bulup kışa kadar saklanan meyveler gibi ki, o meyveler kış vaktinde, yazın olan lutf-ı Hakk'ın ve niam-i ilâhiyyenin hikâyesini söyler ve lisân-ı hâl ile "Hak Teâlâ bizi sizlere yaz mevsiminde bir ni'met olmak üzere ihsân etti" derler.

1841. Güneşin tebessümlerinin devri kıssası, o çimenin gelinlerine olan lems ve tamsını söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1841. Güneşin tebessümlerinin devri kıssası, o çimenin gelinlerine olan lems ve tamsını söyler.

"Lems", yapışmak ve tutmak; "tams", "eskimek ve mahv olmak" anlamındadır; bu, geçişsiz fiil anlamıdır. Geçişli fiil de olup, "eskitmek ve mahv etmek" anlamlarına da gelir. "Arûs", gelin demektir. Bundan maksat, "güller ve çiçekler"dir. Yani, o kış mevsiminde yazdan kalan meyveler, yaz güneşinin tebessümlerini, yani bulutsuz olarak sıcaklığını ve ışığını yayması devrinin hikâyesini ve çimenlerin gelinleri olan güllere ve çiçeklere yapışarak onları eskitmesi ve sarartıp mahv etmesi devrini hikâye eder.

"Lems", yapışmak ve tutmak; "tams", "eskimek ve mahv olmak" ma'nâsıdır; bu “lâzım" [:geçişsiz fiil] ma'nâsıdır. “Müteaddî" [:geçişli fiil] de olup, "eskitmek ve mahv etmek" ma'nâlarına da gelir. "Arûs", gelin demektir. Bundan murâd, "güller ve çiçekler"dir. Ya'ni, o kış mevsiminde yazdan kalan meyveler yaz güneşinin tebessümlerini, ya'ni bulutsuz olarak harâret ve ziyâsını neşr etmesi devrinin hikâyesini ve çimenlerin gelinleri olan güllere ve çiçeklere yapışarak onları eskitmesi ve sarartıp mahv etmesi devrini hikâye eder.

1842. Hâl gitti ve senin cüz'ün yadigar kaldı. Ya ondan sor veyahud yada getir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1842. Hâl gitti ve senin cüz'ün yadigâr kaldı. Ya ondan sor veyahut yâda getir.

Bu şerefli beyit, yukarıda 1818 numarada anılan "Cüz' kaldı ve o hoşluk hâtırdan gitti. Aksine gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu" beytine bağlıdır. Yani senin cisminin cüz'lerine (parçalarına) olan lütuf tecellisi (ilahi lütfun görünmesi) yaz mevsimi gibi gitti ve duyu organlarının gözlerinden kayboldu. Fakat yaz meyveleri kış mevsimine kadar duyu organlarının gözlerinin önünde kaldığı gibi, senin cüz'lerin de o lütuf tecellisinin bir hatırası olarak cisminde hapsolmuş bir hâlde kaldı. Yukarıda 1813 numaradaki "Bâri şimdi sen her cüz'ünden sor.

Bu beyt-i şerîf yukarıda 1818 numarada mezkûr olan جزو ماند و آن خوشی از یاد رفت . بل نرفت آن خفیه شد از پنج و هفت [ya'ni “Cüz' kaldı ve o hoşluk hâtırdan gitti. Belki gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu"] beytine merbûttur. Ya'ni senin cisminin cüz'lerine olan tecellî-i lutfî yaz mevsimi gibi gitti ve his gözlerinden kayboldu. Fakat yaz meyveleri kış mevsimine kadar his gözlerinin önünde kaldığı gibi, senin cüz'lerin dahi o tecellî-i lutfinin bir hatırası olarak cisminde mahbûs bir hâlde kaldı. Yukarıda 1813 numaradaki باری اکنون تو ز هر جزوت بپرس. صد زبان دارند این اجزای خرس [ya'ni "Bâri şimdi sen her cüz'ünden sor.

1839. O güç günlerde ve zamanlarda olan o soğuk rüzgârların ve zemherîrin zikrini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1839. O güç günlerde ve zamanlarda olan o soğuk rüzgârların ve zemherîrin (şiddetli soğuk) zikrini eder.

Yani o temmuz ayının sıcaklıklarında elde bulunan buz, o kış mevsiminin zor ve güç olan günlerinde ve zamanlarındaki o soğuk esen rüzgârların ve dondurucu soğukların zikrini ve hikâyesini eder ve bunları hatırlatır.

Ya'ni o temmuz ayının sıcaklıklarında elde bulunan buz o kış mevsiminin asîr ve güç olan günlerinde ve zamanlarındaki o soğuk esen rüzgârların ve dondurucu soğukların zikrini ve hikâyesini eder ve bunları hâtıra getirir.

1840. O meyve gibi ki, kış vaktinde lutf-ı Huda'nın hikâyesini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1840. O meyve gibi ki, kış vaktinde Allah'ın lütfunun hikâyesini anlatır.

Yani, yazın büyüyüp gelişip kışa kadar saklanan meyveler gibi ki, o meyveler kış vaktinde, yazın olan Hakk'ın lütfunun ve ilahi nimetlerin hikâyesini söyler ve hâl diliyle "Yüce Allah bizi sizlere yaz mevsiminde bir nimet olmak üzere ihsan etti" derler.

[1821] Ya'ni, yazın neşv ü nemâ bulup kışa kadar saklanan meyveler gibi ki, o meyveler kış vaktinde, yazın olan lutf-ı Hakk'ın ve niam-i ilâhiyyenin hikâyesini söyler ve lisân-ı hâl ile "Hak Teâlâ bizi sizlere yaz mevsiminde bir ni'met olmak üzere ihsân etti" derler.

1841. Güneşin tebessümlerinin devri kıssası, o çimenin gelinlerine olan lems ve tamsını söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1841. Güneşin tebessümlerinin devri kıssası, o çimenin gelinlerine olan lems ve tamsını söyler.

"Lems", yapışmak ve tutmak; "tams", "eskimek ve mahv olmak" anlamındadır; bu, geçişsiz fiil anlamıdır. Geçişli fiil de olup, "eskitmek ve mahv etmek" anlamlarına da gelir. "Arûs", gelin demektir. Bundan maksat, "güller ve çiçekler"dir. Yani, o kış mevsiminde yazdan kalan meyveler, yaz güneşinin tebessümlerini, yani bulutsuz olarak sıcaklığını ve ışığını yayması devrinin hikâyesini ve çimenlerin gelinleri olan güllere ve çiçeklere yapışarak onları eskitmesi ve sarartıp mahv etmesi devrini hikâye eder.

"Lems", yapışmak ve tutmak; "tams", "eskimek ve mahv olmak" ma'nâsıdır; bu “lâzım" [:geçişsiz fiil] ma'nâsıdır. “Müteaddî" [:geçişli fiil] de olup, "eskitmek ve mahv etmek" ma'nâlarına da gelir. "Arûs", gelin demektir. Bundan murâd, "güller ve çiçekler"dir. Ya'ni, o kış mevsiminde yazdan kalan meyveler yaz güneşinin tebessümlerini, ya'ni bulutsuz olarak harâret ve ziyâsını neşr etmesi devrinin hikâyesini ve çimenlerin gelinleri olan güllere ve çiçeklere yapışarak onları eskitmesi ve sarartıp mahv etmesi devrini hikâye eder.

1842. Hâl gitti ve senin cüz'ün yadigar kaldı. Ya ondan sor veyahud yada getir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1842. Hâl gitti ve senin cüz'ün yadigâr kaldı. Ya ondan sor veyahut yâda getir.

Bu şerefli beyit, yukarıda 1818 numarada anılan "Cüz' kaldı ve o hoşluk hatırdan gitti. Aksine gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu" beytine bağlıdır. Yani senin cisminin cüz'lerine olan lütuf tecellisi yaz mevsimi gibi gitti ve duyu organlarının gözlerinden kayboldu. Fakat yaz meyveleri kış mevsimine kadar duyu organlarının gözleri önünde kaldığı gibi, senin cüz'lerin de o lütuf tecellisinin bir hatırası olarak cisminde hapsolmuş bir hâlde kaldı. Yukarıda 1813 numaradaki "Bari şimdi sen her cüz'ünden sor. Bu dilsizler olan cüz'ler yüz dil tutarlar" beytinde tavsiye edildiği üzere, sen cihanın Rezzâk'ının nimetlerini ve lütuf tecellisinden duydukları hâlî lezzetleri bu cüz'lerden sor veyahut tefekkür vasıtasıyla hatırına getir!

Bu beyt-i şerîf yukarıda 1818 numarada mezkûr olan جزو ماند و آن خوشی از یاد رفت . بل نرفت آن خفیه شد از پنج و هفت [ya'ni “Cüz' kaldı ve o hoşluk hâtırdan gitti. Belki gitmedi, o beşten ve yediden gizli oldu"] beytine merbûttur. Ya'ni senin cisminin cüz'lerine olan tecellî-i lutfî yaz mevsimi gibi gitti ve his gözlerinden kayboldu. Fakat yaz meyveleri kış mevsimine kadar his gözlerinin önünde kaldığı gibi, senin cüz'lerin dahi o tecellî-i lutfinin bir hatırası olarak cisminde mahbûs bir hâlde kaldı. Yukarıda 1813 numaradaki باری اکنون تو ز هر جزوت بپرس. صد زبان دارند این اجزای خرس [ya'ni "Bâri şimdi sen her cüz'ünden sor. Bu dilsizler olan cüz'ler yüz dil tutarlar"] beytinde tavsiye olunduğu üzere, sen Rezzâk-ı cihânın ni'metlerini ve tecellî-i lutfiden duydukları lezzât-ı hâliyyeyi bu cüz'lerden sor veyâhud tefekkür vâsıtasıyla hâtırına getir!

1843. Seni gam tuttuğu vakit, eğer çevik isen, o ümidsiz edici olan demden sıçrar idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1843. Seni gam tuttuğu zaman, eğer çevik isen, o ümitsiz edici andan sıçrardın.

"Nevmîd kerden", terkip sıfatıdır; "ümitsiz edici" demektir. Yani, seni kahredici bir tecelli (ilahi tecelli: Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) ile bir gam tuttuğu zaman, eğer idrakte çevik ve atik isen, sen ümitsiz edici olan o gam zamanından ve kahredici tecelli anından geriye sıçrardın ve senin varlığının parçalarına olan lütuf tecellisini düşünürdün.

"Nevmîd kerden", vasf-ı terkîbîdir; "ümidsiz edici" demektir. Ya'ni, seni bir tecellî-i kahrî ile bir gam tuttuğu vakit, eğer idrâkte çevik ve çâlâk isen, sen ümîdsiz edici olan o gam zamânından ve tecellî-i kahrî deminden geriye sıçrar idin ve senin eczâ-yı vücuduna olan tecellî-i lutfiyi düşünür idin.

1844. Ona derdin ki: "Ey hâl! O kemâlden in'amların râtibesine münkir olan gussa!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1844. Ona derdin ki: "Ey hâl! O kemâlden gelen ihsanların râtibesine (düzenli ödemesine) karşı çıkan keder!"

"Râtibe", maaş, aylık, tayin ve tahsisat demektir. Yani, ey lütuf tecellisi hâlini ve Hakk'ın bu lütuf tecellisinin kemâlinden kesintisiz olarak gelen belirli tahsisat ihsanlarını inkâr eden ve bu nimetlerin özel semerelerine (meyvelerine) gafil olan keder! Cümle, sonraki beyit ile tamam olur.

"Râtibe", maâş, aylık, ta'yîn ve tahsîsât demektir. Ya'ni, ey tecellî-i lutfi hâlini ve Hakk'ın bu tecelli-i lutfisinin kemâlinden lâ-yenkatı' vârid olan tahsîsât-ı muayyene in'âmlarını inkâr eden ve bu ni'metlerin semerât-ı mahsûselerine gāfil olan gussa!" Cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur.

1845. "Eğer her dem sana bahar ve hürremlik yok ise, gül yığını gibi, senin cismin neyin anbarıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1845. "Eğer her an sana bahar ve sevinç yok ise, gül yığını gibi, senin cismin neyin ambarıdır?"

"Hurrem", sevinçli, neşeli ve hoş hâlde demektir. Yani, o kedere derdin ki: "Eğer her an sana bahar mevsimi gibi lütuf tecellisi (Allah'ın lütfunun görünmesi) ve sevinç yok ise, senin cismin gül yığını gibi neyin ambarıdır?" Yani, ey gam ve keder! Senin ilişkili olduğun cismin hücreleri ve zerreleri, her bölünmez anda Hakk'ın lütuf tecellisi ile ayakta durur ve varlık lezzetini duyar; ve bu hücreler bahar mevsiminde büyüyüp gelişen gül yığınları gibidir; ve senin cismin de bunların ambarıdır. "Çâş", "buğday yığını" demektir. Burada mutlak "yığın" anlamındadır.

"Hurrem", mesrûr, şâdân ve hoş-hâl demektir. Ya'ni, o gussaya derdin ki: "Eğer her ân sana bahar mevsimi gibi tecellî-i lutfi ve hürremlik ve sürûr yok ise, senin cismin gül yığını gibi neyin anbarıdır?" Ya'ni, ey gam ve gussa! Senin taalluk ettiğin cismin huceyrâtı ve zerrâtı her ân-ı gayr-ı münkasimde Hakk'ın tecellî-i lutfisi ile kāim olup, vücûd ve varlık lezzetini duyar; ve bu huceyrât bahar mevsiminde neşv ü nemâ bulan gül yığınları gibidir; ve senin cismin dahi bunların anbarıdır. "Çâş", "buğday yığını" demektir. Burada mutlak "yığın" ma'nâsındadır.

1846. Cismin gül yığını, fikrin gül suyu gibidir. Gül suyu gülün münkiri olsun, işte bu acibdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1846. Cismin gül yığını, fikrin gül suyu gibidir. Gül suyu gülün inkârcısı olsun, işte bu şaşılacak bir şeydir!

"Bu dilsizler olan cüz'ler yüz dil tutarlar" beytinde tavsiye edildiği üzere, sen cihanın rızık vericisi olan Allah'ın nimetlerini ve lütuf tecellisinden duydukları hâlî lezzetleri bu cüzlerden sor veya düşünce yoluyla aklına getir!

Bu dilsizler olan cüz'ler yüz dil tutarlar"] beytinde tavsiye olunduğu üzere, sen Rezzâk-ı cihânın ni'metlerini ve tecellî-i lutfiden duydukları lezzât-ı hâliyyeyi bu cüz'lerden sor veyâhud tefekkür vâsıtasıyla hâtırına getir!

1843. Seni gam tuttuğu vakit, eğer çevik isen, o ümidsiz edici olan demden sıçrar idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1843. Seni gam tuttuğu zaman, eğer çevik isen, o ümitsiz edici andan sıçrardın.

"Nevmîd kerden", terkip sıfatıdır; "ümitsiz edici" demektir. Yani, seni kahredici bir tecelli (ilahi tecelli: Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) ile bir gam tuttuğu zaman, eğer idrakte çevik ve atik isen, sen ümitsiz edici olan o gam zamanından ve kahredici tecelli anından geriye sıçrardın ve senin varlığının parçalarına olan lütuf tecellisini düşünürdün.

"Nevmîd kerden", vasf-ı terkîbîdir; "ümidsiz edici" demektir. Ya'ni, seni bir tecellî-i kahrî ile bir gam tuttuğu vakit, eğer idrâkte çevik ve çâlâk isen, sen ümîdsiz edici olan o gam zamânından ve tecellî-i kahrî deminden geriye sıçrar idin ve senin eczâ-yı vücuduna olan tecellî-i lutfiyi düşünür idin.

1844. Ona derdin ki: "Ey hâl! O kemâlden in'amların ratibesine münkir olan gussa!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1844. Ona derdin ki: "Ey hâl! O kemâlden gelen ihsanların râtibesine (aylık, tahsisat) nankörlük eden keder!"

"Râtibe", maaş, aylık, tayin ve tahsisat demektir. Yani, ey lütuf tecellisinin hâlini ve Hakk'ın bu lütuf tecellisinin kemâlinden kesintisiz olarak gelen belirli tahsisat ihsanlarını inkâr eden ve bu nimetlerin özel semerelerine gafil olan keder! Cümle, sonraki beyit ile tamam olur.

"Râtibe", maâş, aylık, ta'yîn ve tahsîsât demektir. Ya'ni, ey tecellî-i lutfi hâlini ve Hakk'ın bu tecelli-i lutfisinin kemâlinden lâ-yenkatı' vârid olan tahsîsât-ı muayyene in'âmlarını inkâr eden ve bu ni'metlerin semerât-ı mahsûselerine gāfil olan gussa!" Cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur.

1845. "Eğer her dem sana bahar ve hürremlik yok ise, gül yığını gibi, senin cismin neyin anbarıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1845. "Eğer her an sana bahar ve sevinç yok ise, gül yığını gibi, senin cismin neyin ambarıdır?"

"Hurrem", sevinçli, neşeli ve hoş hâlde demektir. Yani, o kedere derdin ki: "Eğer her an sana bahar mevsimi gibi lütuf tecellisi (Allah'ın lütfunun görünmesi) ve sevinç yok ise, senin cismin gül yığını gibi neyin ambarıdır?" Yani, ey gam ve keder! Senin ilişkili olduğun cismin hücreleri ve zerreleri, her bölünmez anda Hakk'ın lütuf tecellisi ile ayakta durur ve varlık lezzetini duyar; ve bu hücreler bahar mevsiminde büyüyüp gelişen gül yığınları gibidir; ve senin cismin de bunların ambarıdır. "Çâş", "buğday yığını" demektir. Burada mutlak "yığın" anlamındadır.

"Hurrem", mesrûr, şâdân ve hoş-hâl demektir. Ya'ni, o gussaya derdin ki: "Eğer her ân sana bahar mevsimi gibi tecellî-i lutfi ve hürremlik ve sürûr yok ise, senin cismin gül yığını gibi neyin anbarıdır?" Ya'ni, ey gam ve gussa! Senin taalluk ettiğin cismin huceyrâtı ve zerrâtı her ân-ı gayr-ı münkasimde Hakk'ın tecellî-i lutfisi ile kāim olup, vücûd ve varlık lezzetini duyar; ve bu huceyrât bahar mevsiminde neşv ü nemâ bulan gül yığınları gibidir; ve senin cismin dahi bunların anbarıdır. "Çâş", "buğday yığını" demektir. Burada mutlak "yığın" ma'nâsındadır.

1846. Cismin gül yığını, fikrin gül suyu gibidir. Gül suyu gülün münkiri olsun, işte bu acibdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1846. Cismin gül yığını, fikrin gül suyu gibidir. Gül suyu gülün inkârcısı olsun, işte bu şaşılacak bir şeydir!

Hücrelerden oluşan cismin gül yığını ve bu yığınlardan meydana gelen fikrin de gül suyu gibidir. Gül suyu gülün varlığını inkâr etsin ha! İşte bu inkâr şaşılacak bir şeydir. Yani, ey insan! Bu açık bir şeydir ki, cisminin hücreleri ve zerreleri Hakk'ın kesintisiz sana gelen lütuflarından ve nimetlerinden gelişir ve sonuç olarak sende de düşünme kuvveti meydana gelir; ve inkâr ise fikir aracılığıyla olur. Şimdi, fikrin ve düşüncenin kaynağı bu nimetler ve lütuflar iken, nasıl olur da fikir kendi kaynağını inkâr eder ve bu nimetlere şükretmez? İşte bu inkâr şaşılacak bir şeydir.

Huceyrâttan mürekkeb olan cismin gül yığını ve bu yığınlardan hâsıl olan fikrin dahi gül suyu gibidir. Gül suyu gülün vücûdunu münkir olsun ha! İşte bu inkâr acîb bir şeydir. Ya'ni, ey insan! Bu zâhir bir şeydir ki, cisminin huceyrâtı ve zerrâtı Hakk'ın lâ-yenkatı' sana gelen lutuflarından ve ni'metlerinden neşv ü nemâ bulur ve binnetîce sende de düşünmek kuvveti hâsıl olur; ve inkâr ise fikir vâsıtasıyla olur. İmdi, fikrin ve düşüncenin menşei bu ni'metler ve lutuflar iken, nasıl olur da fikir kendi menşeini inkâr eder ve bu ni'metlere şükr etmez? İşte bu inkâr acîb bir şeydir.

1847. Şükürsüz olan maymun huylulardan saman dirīğdir. Peygamber huylular üzerine güneş ve bulut nisardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1847. Şükürsüz olan maymun huylulara saman bile yazıktır. Peygamber huylular üzerine güneş ve bulut saçılmıştır.

"Kepî", maymun; “küfrân”, şükürsüz; "keh", saman"; "dirîğ", yazık ve esirgenmiş; "nisâr", saçmak; "mihr", güneş; "mîğ", bulut demektir. Yani, Hakk'ın nimetlerini inkâr edip şükretmeyen maymun tabiatlılara saman vermek bile yazıktır. Fakat Hakk'ın nimetlerini bilip şükreden peygamber tabiatlı kimseler üzerine güneş ve bulutun saçması ve nisarı vardır. "Güneş"ten kasıt, zâtî tecellî (Allah'ın zâtının tecellî etmesi); ve "bulut"tan kasıt, sıfatî tecellîdir (Allah'ın sıfatlarının tecellî etmesi). Hz. Pîr (Mevlânâ), Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 47. bölümünde şöyle buyururlar:

"Şükür, nimetleri avlayıp bağlamaktır. Şükür sesini işittiğin zaman ihsanın artmasına hazır olursun. Yüce Allah hazretleri bir kulunu sevdiğinde ona belâ verir. Eğer sabrederse, derecesini yüceltir; ve eğer şükrederse onu seçkin kılar. Bazıları Allah'ın lütfuna ve bazıları da Allah'ın kahrına şükrederler. Onların her birisi de hayırlıdır. Çünkü şükür bir panzehirdir ki, kahrı lütfa dönüştürür. Akıllı ve kâmil kişi, huzur ve belâ içinde Allah'a şükreden kimsedir. Eğer maksadı cehenneme varmak bile olsa, bu kimse Hakk'ın seçtiği kimsedir. Şimdi şükür, maksada ulaşmayı hızlandırır. Çünkü zâhirî şikâyet, bâtınî şikâyeti doğurur."

"Kepî", maymun; “küfrân”, şükürsüz; "keh", saman"; "dirîğ", yazık ve esirgenmiş; "nisâr", saçmak; "mihr", güneş; "mîğ", bulut. Ya'ni, Hakk'ın ni'metlerini inkâr edip şükr etmeyen maymun tabîatlılara saman vermek bile yazıktır. Fakat Hakk'ın ni'metlerini bilip şükr eden peygamber tabîatlı kimseler üzerine güneş ve bulutun saçması ve nisârı vardır. "Güneş"ten murâd, tecellî-i zâtî; ve "bulut"tan murâd, tecellî-i sıfatîdir. Hz. Pîr, Fihi Mâ Fih'lerinin 47. faslında şöyle buyururlar:

"Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. sadâ-yı şükr işittiğin vakit tezyîd-i ihsâna âmâde olursun. Hak Teâlâ hazretleri bir kulunu sevdikte ona belâ verir. Eğer sabr ederse, derecesini âlî eder; ve eğer şükr ederse onu bergüzîde kılar. Ba'zıları Allah'ın lutfuna ve ba'zıları da Allah'ın kahrına şükr ederler. Onların her birisi de hayırlıdır. Zîrâ şükr bir tiryaktır ki, kahrı lutfa tebdîl eder. Akıl ve kâmil huzûr ve belâ içinde Huda'ya şükr eden kimsedir. Eğer murâdı derek-i nâr bile olsa, bu kimse Hakk'ın ıstıfâ ettiği kimsedir. İmdi şükr, maksûda îsâli ta'cîl eder. Zîrâ şikâyet-i zâhire şikâyet-i bâtıneyi tevlîd eder."

1848. O inâd ve küfür maymun kānûnudur; ve o hamd ve şükür peygamberin yoludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1848. O inat ve küfür maymun kanunudur; ve o hamd ve şükür peygamberin yoludur.

"Lecâc", inat demektir; "kanun", eski âdet ve kural ve her şeyin aslı; "minhâc" açık ve geniş ve doğru yol. Hücrelerden oluşan bedenin gül yığını ve bu yığınlardan meydana gelen düşüncenin dahi gül suyu gibidir. Gül suyu gülün varlığını inkâr etsin ha! İşte bu inkâr acayip bir şeydir. Yani, ey insan! Bu açık bir şeydir ki, bedeninin hücreleri ve zerreleri Hakk'ın sana kesintisiz gelen lütuflarından ve nimetlerinden gelişir ve bunun sonucunda sende de düşünme kuvveti oluşur; ve inkâr ise düşünce vasıtasıyla olur. Şimdi, düşüncenin ve fikrin kaynağı bu nimetler ve lütuflar iken, nasıl olur da düşünce kendi kaynağını inkâr eder ve bu nimetlere şükretmez? İşte bu inkâr acayip bir şeydir.

"Lecâc", inâd demektir; "kānûn", resm ve käide-i kadîm ve her şeyin aslı; "minhâc” açık ve geniş ve doğru yol. Huceyrâttan mürekkeb olan cismin gül yığını ve bu yığınlardan hâsıl olan fikrin dahi gül suyu gibidir. Gül suyu gülün vücûdunu münkir olsun ha! İşte bu inkâr acîb bir şeydir. Ya'ni, ey insan! Bu zâhir bir şeydir ki, cisminin huceyrâtı ve zerrâtı Hakk'ın lâ-yenkatı' sana gelen lutuflarından ve ni'metlerinden neşv ü nemâ bulur ve binnetîce sende de düşünmek kuvveti hâsıl olur; ve inkâr ise fikir vâsıtasıyla olur. İmdi, fikrin ve düşüncenin menşei bu ni'metler ve lutuflar iken, nasıl olur da fikir kendi menşeini inkâr eder ve bu ni'metlere şükr etmez? İşte bu inkâr acîb bir şeydir.

1847. Şükürsüz olan maymun huylulardan saman dirīğdir. Peygamber huylular üzerine güneş ve bulut nisardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1847. Şükürsüz olan maymun huylulardan saman bile esirgenir. Peygamber huylular üzerine güneş ve bulut saçılır.

"Kepî", maymun; "küfrân", şükürsüz; "keh", saman; "dirîğ", yazık ve esirgenmiş; "nisâr", saçmak; "mihr", güneş; "mîğ", bulut demektir. Yani, Hakk'ın nimetlerini inkâr edip şükretmeyen maymun tabiatlılara saman vermek bile yazıktır. Fakat Hakk'ın nimetlerini bilip şükreden peygamber tabiatlı kimseler üzerine güneş ve bulutun saçması ve nisarı vardır. "Güneş"ten kasıt, zâtî tecellî (Allah'ın özüyle tecelli etmesi); ve "bulut"tan kasıt, sıfatî tecellîdir (Allah'ın sıfatlarıyla tecelli etmesi). Hz. Pîr (Mevlânâ), Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 47. bölümünde şöyle buyururlar:

"Şükür, nimetleri avlayıp bağlamaktır. Şükür sesini işittiğin zaman ihsanı artırmaya hazır olursun. Yüce Allah hazretleri bir kulunu sevdiğinde ona belâ verir. Eğer sabrederse, derecesini yüceltir; ve eğer şükrederse onu seçkin kılar. Bazıları Allah'ın lütfuna ve bazıları da Allah'ın kahrına şükrederler. Onların her birisi de hayırlıdır. Çünkü şükür bir panzehirdir ki, kahrı lütfa dönüştürür. Akıllı ve kâmil, huzur ve belâ içinde Allah'a şükreden kimsedir. Eğer maksadı cehenneme ulaşmak bile olsa, bu kimse Hakk'ın seçtiği kimsedir. Şimdi şükür, maksada ulaşmayı hızlandırır. Çünkü dış şikâyet, iç şikâyeti doğurur."

“Kepî”, maymun; “küfrân”, şükürsüz; "keh", saman"; "dirîğ", yazık ve esirgenmiş; "nisâr", saçmak; "mihr", güneş; "mîğ", bulut. Ya'ni, Hakk'ın ni'metlerini inkâr edip şükr etmeyen maymun tabîatlılara saman vermek bile yazıktır. Fakat Hakk'ın ni'metlerini bilip şükr eden peygamber tabîatlı kimseler üzerine güneş ve bulutun saçması ve nisârı vardır. "Güneş"ten murâd, tecellî-i zâtî; ve "bulut"tan murâd, tecellî-i sıfatîdir. Hz. Pîr, Fihi Mâ Fih'lerinin 47. faslında şöyle buyururlar:

"Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. sadâ-yı şükr işittiğin vakit tezyîd-i ihsâna âmâde olursun. Hak Teâlâ hazretleri bir kulunu sevdikte ona belâ verir. Eğer sabr ederse, derecesini âlî eder; ve eğer şükr ederse onu bergüzîde kılar. Ba'zıları Allah'ın lutfuna ve ba'zıları da Allah'ın kahrına şükr ederler. Onların her birisi de hayırlıdır. Zîrâ şükr bir tiryaktır ki, kahrı lutfa tebdîl eder. Akıl ve kâmil huzûr ve belâ içinde Huda'ya şükr eden kimsedir. Eğer murâdı derek-i nâr bile olsa, bu kimse Hakk'ın ıstıfâ ettiği kimsedir. İmdi şükr, maksûda îsâli ta'cîl eder. Zîrâ şikâyet-i zâhire şikâyet-i bâtıneyi tevlîd eder."

1848. O inâd ve küfür maymun kānûnudur; ve o hamd ve şükür peygamberin yoludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1848. O inat ve küfür maymun kanunudur; ve o hamd ve şükür peygamberin yoludur.

"Lecâc", inat demektir; "kanun", eski âdet ve kural ve her şeyin aslı; "minhâc" açık ve geniş ve doğru yol.

“Lecâc”, inâd demektir; “kānûn”, resm ve käide-i kadîm ve her şeyin aslı; “minhâc” açık ve geniş ve doğru yol.

1849. Maymun huylulara perde yırtılmak ne yaptı? Peygamber yüzlülere taabbüd ne yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1849. Maymun huylulara perde yırtılmak ne yaptı? Peygamber yüzlülere ibadet ne yaptı?

"Tehettük", tefa'ul babından, "rezil olmak ve perde yırtılmak"; "tenessük", aynı şekilde tefa'ul babından, "Yüce Allah'a ibadet etmek" demektir. Yani, nankörlük eden maymun huylulara rezil olmak ne yaptı? Yani nankörlüklerinden dolayı ellerinden nimet gidip rezil ve hakir oldular. Fakat her bir hallerine şükreden peygamber yüzlülere Hakk'a yönelişleri ve ibadetleri ne yaptı? Yüce Allah onlar hakkında görünen ve görünmeyen nimetlerini bolca verdi. Nasıl ki III. cildin 2661 numaralı beytinde شكر منعم واجب آید در خرد. ورنه بگشاید در خشم ابد yani "Nimet verenin şükrü akılda vacip gelir. Yoksa ebedî gazap kapısı açılır" buyurulmuş idi; ve ayet-i kerimede لَئِنْ شكرْتُم لأزيدنكم وَلَئِن كفرتم إن عذابي لشديد (İbrahim, 14/7) yani "Eğer şükrederseniz size nimetimi artırırım; ve eğer nankörlük ederseniz muhakkak azabım şiddetlidir" buyurulur.

"Tehettük", tefa'ul bâbından, "rüsyây olmak ve perde yırtılmak"; "tenessük", kezâ tefa'ul bâbından, "Hak Teâlâ'ya ibadet etmek" demektir. Ya'ni, küfrân-ı ni'met eden maymun huylulara rüsvây olmak ne yaptı? Ya'ni nânkörlüklerinden dolayı ellerinden ni'met zâil olup rezîl ve hakîr oldular. Fakat her bir hallerine şükür eden peygamber yüzlülere Hakk'a teveccüh ve taabbüdleri ne yaptı? Hak Teâlâ onlar hakkında zâhir ve bâtın olan ni'metlerini ibzâl buyurdu. Nitekim III. cildin 2661 numaralı beytinde شكر منعم واجب آید در خرد. ورنه بگشاید در خشم ابد ya'ni "Mün'imin şükrü akılda vâcib gelir. Yoksa hışm-ı ebed kapısı açılır" buyurulmuş idi; ve ayet-i kerîmede لَئِنْ شكرْتُم لأزيدنكم وَلَئِن كفرتم إن عذابي لشديد (İbrahim, 14/7) ya'ni "Eğer şükür ederseniz size ni'metimi ziyâde ederim; ve eğer küfrân-ı ni'met ederseniz muhakkak azabım şedîddir" buyurulur.

1850. Ma'mûrelerde köpekler ve ısırıcılar vardır. Harablıklarda izzet ve nûr hazînesi vardır. [1831]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1850. Mamur yerlerde köpekler ve ısırıcılar vardır. Harabelerde izzet ve nur hazinesi vardır. [1831]

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 1843 numaralı şerefli beyte bağlıdır. Yani, eğer seni keder tutarsa, Hakk'ın lütuflarını hatırla ve hamd ile şükürden gafil olma! Çünkü daima sevinç ve neşe ile mamur olan bedenlerde, köpek hükmünde olan nefisler ve onun ısırıcı olan sıfatları faaliyettedir. Kederli olan bedenlerde nefislerin kuvveti ve şiddeti kırılmış ve harabeye dönmüştür. Bu sebeple öyle bedenlerde izzet ve ruh nuru hazinesi ve definesi vardır. "Akûr" ısırıcı demektir.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 1843 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. Ya'ni, eğer seni gam tutarsa Hakk'ın lutuflarını der-hâtır edip hamd ve şükrden gâfil olma! Zîrâ dâimâ sürûr ve şâdî ile ma'mûr olan cisimlerde köpek mesâbesinde olan nefisler ve onun ısırıcı olan sıfatları fa'âliyettedir. Mağmûm olan cisimlerde nefislerin kuvveti ve şiddeti kırılmış ve harâbeye dönmüştür. Binâenaleyh öyle cisimlerde izzet ve nûr-ı rûh hazînesi ve definesi vardır. "Akûr" ısırıcı demektir.

1851. Eğer husuf içinde bu tulu' olmasa idi bu kadar feylesof yolu kaybetmezler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1851. Eğer tutulma içinde bu doğuş olmasaydı, bu kadar filozof yolu kaybetmezdi.

"Büzûğ", ayın ve güneşin doğması; "husûf", ayın tutulması; "feylesof", akli deliller aracılığıyla hakikati idrak etmeye çalışan âlimler demektir. Yani, ay gibi olan sevinç ve neşenin gam ve keder içinde meydana gelen tutulmasında eğer bu ruh nurunun doğuşu olmasaydı, bu kadar filozof yolu kaybetmezdi.

"Büzûğ", ayın ve güneşin doğması; "husûf", ayın tutulması; "feylesof", delâil-i akliyye vâsıtasıyla idrâk-i hakîkate sa'y eden âlimler demektir. Ya'ni, ay gibi olan meserret ve şâdînin gam ve gussa içinde vâki' olan husûfunda eğer bu nûr-ı rûhun tulû'u olmasa idi, bu kadar feylesof yolu kaybetmezler

1849. Maymun huylulara perde yırtılmak ne yaptı? Peygamber yüzlülere taabbüd ne yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1849. Maymun huylulara perdenin yırtılması ne yaptı? Peygamber yüzlülere ibadet ne yaptı?

"Tehettük", tefa'ul babından, "rezil olmak ve perdenin yırtılması"; "tenessük", aynı şekilde tefa'ul babından, "Yüce Allah'a ibadet etmek" demektir. Yani, nimeti inkâr eden maymun huylulara rezil olmak ne yaptı? Yani nankörlüklerinden dolayı nimet ellerinden gidip rezil ve hakir oldular. Fakat her bir hallerine şükreden peygamber yüzlülere Hakk'a yönelişleri ve ibadetleri ne yaptı? Yüce Allah onlar hakkında görünen ve görünmeyen nimetlerini bolca verdi. Nasıl ki III. cildin 2661 numaralı beytinde شكر منعم واجب آيد در خرد yani "Nimet verenin şükrü akılda vacip gelir. Yoksa ebedî cehennem kapısı açılır" buyurulmuş idi; ve ayet-i kerimede لَئِن شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ (İbrahim, 14/7) yani "Eğer şükrederseniz size nimetimi artırırım; ve eğer nimeti inkâr ederseniz muhakkak azabım şiddetlidir" buyurulur.

"Tehettük", tefa'ul bâbından, "rüsvây olmak ve perde yırtılmak"; "tenessük", kezâ tefa'ul bâbından, "Hak Teâlâ'ya ibâdet etmek" demektir. Ya'ni, küfrân-ı ni'met eden maymun huylulara rüsvây olmak ne yaptı? Ya'ni nânkörlüklerinden dolayı ellerinden ni'met zâil olup rezîl ve hakîr oldular. Fakat her bir hallerine şükür eden peygamber yüzlülere Hakk'a teveccüh ve taabbüdleri ne yaptı? Hak Teâlâ onlar hakkında zâhir ve bâtın olan ni'metlerini ibzâl buyurdu. Nitekim III. cildin 2661 numaralı beytinde شكر منعم واجب آيد در خرد ya'ni "Mün'imin şükrü akılda vâcib gelir. Yoksa هشم-ى ابد كاپسى آچلر" buyurulmuş idi; ve âyet-i kerîmede لَئِن شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ (İbrâhîm, 14/7) ya'ni "Eğer şükür ederseniz size ni'metimi ziyâde ederim; ve eğer küfrân-ı ni'met ederseniz muhakkak azâbım şedîddir" buyurulur.

1850. Ma'mûrelerde köpekler ve ısırıcılar vardır. Harâblıklarda izzet ve nûr [1831] hazînesi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1850. Mamur yerlerde köpekler ve ısırıcılar vardır. Harabelerde izzet ve nur hazinesi vardır.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 1843 numaralı şerefli beyte bağlıdır. Yani, eğer seni gam tutarsa, Hakk'ın lütuflarını hatırla ve hamd ile şükürden gafil olma! Çünkü daima sevinç ve neşe ile mamur olan bedenlerde, köpek mesabesinde olan nefisler ve onun ısırıcı olan sıfatları faaliyet hâlindedir. Gamlı olan bedenlerde nefislerin kuvveti ve şiddeti kırılmış ve harabeye dönmüştür. Bu sebeple öyle bedenlerde izzet ve ruh nuru hazinesi ve definesi vardır. "Akûr" ısırıcı demektir.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 1843 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. Ya'ni, eğer seni gam tutarsa Hakk'ın lutuflarını der-hâtır edip hamd ve şükürden gâfil olma! Zîrâ dâimâ sürûr ve şâdî ile ma'mûr olan cisimlerde köpek mesâbesinde olan nefisler ve onun ısırıcı olan sıfatları fa'âliyet-tedir. Mağmûm olan cisimlerde nefislerin kuvveti ve şiddeti kırılmış ve harâbeye dönmüştür. Binâenaleyh öyle cisimlerde izzet ve nûr-ı rûh hazînesi ve defînesi vardır. "Akûr" ısırıcı demektir.

1851. Eğer husûf içinde bu tulû' olmasa idi bu kadar feylesof yolu kaybetmezler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1851. Eğer tutulma içinde bu doğuş olmasaydı, bu kadar filozof yolu kaybetmezlerdi.

"Büzûğ", ayın ve güneşin doğması; "husûf", ayın tutulması; "feylesof", akli deliller aracılığıyla hakikati idrak etmeye çalışan âlimler demektir. Yani, ay gibi olan sevinç ve neşenin gam ve keder içinde meydana gelen tutulmasında eğer bu ruh nurunun doğuşu olmasaydı, bu kadar filozof yolu kaybetmezlerdi. Çünkü onlar aklen bedenin daima sevinç ve rahat içinde yaşamasını hikmet ilmini elde etmek için gerekli bilirler ve bedenlerinde dirilik oluşması için nefislerinin arzularını tatmin ederler. Halbuki bu cismaniyet âlemi ters vurulmuş nal gibidir. Bu dünyanın sevinci hakikat ilminin gamı, bu âlemin gamı ise hakikat âleminin sevinci ve nurudur. Nitekim 1757 numaralı beyitte آن نسوزد این بسوزدای عجب نعل معکوس است در راه طلب yani "Ey şaşılacak şey! O yanmaz, bu yanar. İstek yolunda nal terstir" buyurulmuştu.

"Büzûğ", ayın ve güneşin doğması; "husûf", ayın tutulması; "feylesof", delâil-i akliyye vâsıtasıyla idrâk-i hakîkate sa'y eden âlimler demektir. Ya'ni, ay gibi olan meserret ve şâdînin gam ve gussa içinde vâki' olan husûfunda eğer bu nûr-ı rûhun tulû'u olmasa idi, bu kadar feylesof yolu kaybetmezler idi. idi. Zîrâ onlar aklen cismin dâimâ sürür ve râhat içinde yaşamasını ilm-i hikmet tahsîli için lâzım bilirler ve cisimlerinde dirilik husûlü için nefislerinin arzûlarını tatmîn ederler. Halbuki bu cismâniyet âlemi ters vurulmuş na'ldir. Bu cihânın sürûru ilm-i hakîkatin gamı ve bu âlemin gamı âlem-i hakîkatin sürûru ve nûrudur. Nitekim 1757 numaralı beyitte آن نسوزد این بسوزدای عجب نعل معکوس است در راه طلب ya'ni "Ey aceb! O yanmaz, bu yanar. Taleb yolunda na'l ma'kûsdür"] buyurulmuş idi.

1852. Kıl yarıcı olan zekîler dalâlet cihetinden burun üzerinde ahmaklık damgasını görmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1852. Kılı kırk yaran zekiler, sapkınlık yönünden burun üzerinde ahmaklık damgasını görmüşlerdir.

"Hurtûm", burun demektir. Yani, görünen ilimlerde kılı kırk yaran zekiler ve filozoflar, bu dünyanın ters vurulmuş nal gibi olduğunu idrak edemeyip, cismani âlemin hükümlerine tabi olan cüz'î akıllarıyla hakikati idrak etmeye çalışmış ve yollarını şaşırmış olduklarından, neticede, bunun böyle olmadığını anlamışlar ve burunları üzerinde ahmaklık damgasını ve nişanını görmüşlerdir; ve son nefeslerinde hakikat adına hiçbir şey anlamadan gittiklerini itiraf etmişlerdir.

"Hurtûm", burun demektir. Ya'ni, ulûm-i zâhiriyyede kılı kırk yaran zekîler ve feylesoflar bu cihânın ters vurulmuş na'l mesâbesinde olduğunu idrâk edemeyip, âlem-i cismânînin ahkâmına tabi' olan ukul-i cüz'iyyeleriyle hakîkati idrake çalışmış ve yollarını şaşırmış olduklarından, netîcede, bunun böyle olmadığını anlamışlar ve burunları üzerinde ahmaklık damgasını ve nişânını görmişlerdir; ve son nefeslerinde hakîkat nâmına hiçbir şey anlamadan gittiklerini i'tiraf etmişlerdir.

## Kesb vâsıtası olmaksızın rızk taleb edici olan fakîrin kıssası

1853. O derdden bir çaresiz müflis ki, bir şeysizlikten binlerce zehir yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1853. O dertten bir çaresiz müflis ki, bir şeysizlikten binlerce zehir yedi.

Yani, çaresiz bir müflis vardı. Fakirlik derdinden ve beşerî ihtiyacını temin edecek bir şeyi olmadığından dolayı, yaşayışında birçok acılık görürdü.

Ya'ni, bir çaresiz bir müflis var idi. Fakîrlik derdinden ve ihtiyac-ı beşerîsini te'mîn edecek bir şeyi olmadıktan nâşı, yaşayışında birçok acılık görür idi.

1854. Namazda ve duâda yalvarır idi. "Ey Hudavend ve otlağın hafızı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1854. Namazda ve duada yalvarırdı: "Ey Rabbim ve otlağın koruyucusu!"

Çünkü onlar, aklî olarak, cismin daima sevinç ve rahat içinde yaşamasını hikmet ilmini öğrenmek için gerekli görürler ve bedenlerinde canlılık oluşması için nefislerinin arzularını tatmin ederler. Halbuki bu cismaniyet âlemi (maddî dünya) ters vurulmuş nal gibidir. Bu dünyanın sevinci, hakikat ilminin gamı; bu âlemin gamı ise hakikat âleminin sevinci ve nurudur. Nasıl ki 1757 numaralı beyitte نعل این بسوزد ای عجب . آن نسوزد [yani “Ey şaşılacak şey! O yanmaz, bu yanar. Talep yolunda nal terstir”] buyrulmuştu.

idi. Zîrâ onlar aklen cismin dâimâ sürûr ve râhat içinde yaşamasını ilm-i hikmet tahsîli için lâzım bilirler ve cisimlerinde dirilik husûlü için nefislerinin arzûlârını tatmîn ederler. Halbuki bu cismâniyet âlemi ters vurulmuş na'ldir. Bu cihânın sürûru ilm-i hakîkatin gamı ve bu âlemin gamı âlem-i hakîkatin sürûru ve nûrudur. Nitekim 1757 numaralı beyitte نعل این بسوزد ای عجب . آن نسوزد [ya'ni “Ey aceb! O yanmaz, bu yanar. Taleb yolunda na'l ma'kûsdür”] buyurulmuş idi.

1852. Kıl yarıcı olan zekîler dalâlet cihetinden burun üzerinde ahmaklık damgasını görmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1852. Kılı kırk yaran zekiler, sapkınlık yönünden burunları üzerinde ahmaklık damgasını görmüşlerdir.

"Hurtûm", burun demektir. Yani, görünen ilimlerde kılı kırk yaran zekiler ve filozoflar, bu dünyanın ters vurulmuş nal gibi olduğunu idrak edemeyip, cismanî âlemin hükümlerine tabi olan cüz'î akıllarıyla hakikati idrak etmeye çalışmış ve yollarını şaşırmış olduklarından, neticede, bunun böyle olmadığını anlamışlar ve burunları üzerinde ahmaklık damgasını ve nişanını görmüşlerdir; ve son nefeslerinde hakikat adına hiçbir şey anlamadan gittiklerini itiraf etmişlerdir.

“Hurtûm”, burun demektir. Ya'ni, ulûm-i zâhiriyyede kılı kırk yaran zekîler ve feylesoflar bu cihânın ters vurulmuş na'l mesâbesinde olduğunu idrâk edemeyip, âlem-i cismânînin ahkâmına tâbi' olan ukûl-i cüz'iyyeleriyle hakîkati idrâke çalışmış ve yollarını şaşırmış olduklarından, netîcede, bunun böyle olmadığını anlamışlar ve burunları üzerinde ahmaklık damgasını ve nişânını görmüşlerdir; ve son nefeslerinde hakîkat nâmına hiçbir şey anlamadan gittiklerini i'tirâf etmişlerdir.

## Kesb vâsıtası olmaksızın rızk taleb edici olan fakîrin kıssası

1853. O derdden bir çâresiz müflis ki, bir şeysizlikten binlerce zehir yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1853. O dertten bir çaresiz müflis ki, bir şeysizlikten binlerce zehir yedi.

Yani, çaresiz bir müflis vardı. Fakirlik derdinden ve beşerî ihtiyacını temin edecek bir şeyi olmadığından dolayı, yaşayışında birçok acılık görürdü.

Ya'ni, bir çâresiz bir müflis var idi. Fakîrlik derdinden ve ihtiyâc-ı beşerîsini te'mîn edecek bir şeyi olmadıktan nâşî, yaşayışında birçok acılık görür idi.

1854. Namazda ve duâda yalvarır idi. “Ey Hudâvend ve otlağın hâfızı!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1854. Namazda ve duada yalvarırdı: "Ey Sahip ve otlağın koruyucusu!"

"Riâ", hayvanların otladığı ot (Müntehabü'l-Lügāt) ve öküz ve koyun sürüsü (Şerh-i Velî Muhammed) demektir. "Riâ", "râî"nin çoğuludur, çobanlar ve hâkimler anlamına gelir (Şerh-i Eyyûb). Yani, o müflis (yoksul) namazda ve duada Hakk'a yalvarıp şöyle derdi: "Ey Sahip ve yaratılmışların rızkının koruyucusu!"

“Riâ”, hayvânâtın otladığı ot (Müntehabü'l-Lügāt) ve öküz ve koyun sürü- rüsü (Şerh-i Velî Muhammed). "Riâ”, “râî”nin cem'idir, çobanlar ve hâkimler [demektir] (Şerh-i Eyyûb). Ya'ni, o müflis namazda ve duâda Hakk'a yalva- rıp derdi ki: "Ey Hudâvend ve rızk-ı mahlûkātın hafızı!"

1855. Muhakkak beni cehdsiz yarattın. Benim fennim olmaksızın bu evden benim rızkımı ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1855. Şüphesiz beni çabasız yarattın. Benim bilgim olmaksızın bu evden benim rızkımı ver!

Yani, "Ey Rabbim! Beni, benim çabam ve çalışmam olmaksızın yarattın. Rızkımı da yine benim çabam ve sanatım olmaksızın bu dünya evinden ver!"

Ya'ni, "Yâ Rabbi! Beni, benim cehdim ve çalışmam olmaksızın yarattın. Rızkımı dahi yine benim cehdim ve sun'um olmaksızın bu dünyâ evinden ver!"

1856. Baş dürcünde bana beş gevheri, müsteter olan diğer beş hissi dahi verdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1856. Baş kutumda bana beş cevheri, gizli olan diğer beş hissi de verdin.

"Dürc", kadınların kendilerine ve ziynetlerine ait olan kutu ve çekmecedir. "Beş cevher"den kastedilen, "işitme, görme, koklama, tatma, dokunma kuvvetleri"dir ki, bunlara "beş zahirî duyu" derler. Gizli olan diğer beş his de "bâtınî duyular"dır ki, onlar da "hiss-i müşterek (ortak duyu), hayâl, vâhime (sanı) ve fikriyye (mutasarrıfa) (düşünme gücü) ve hafıza"dır. Bunlara "on duyu" da derler. Ve "kuvve-i lâmise" yani dokunma kuvveti bütün uzuvlara yayılmıştır. Yani, "Bu başımın kutusu içine beş bâtınî ve beş zahirî olmak üzere on duyu verdin."

"Dürc", kadınların kendilerine ve zînetlerine mahsûs olan kutu ve çekmece. "Beş gevher"den murâd, "işitmek, görmek, koklamak, tatmak, duymak kuvvetleri" ki, bunlara "havâss-i hamse-i zâhire" derler. Diğer müsteter olan beş his dahi "havâss-i bâtıne"dir ki, onlar da, "hiss-i müşterek, hayâl, vâhime ve fikriyye (mutasarrıfa) ve hafıza"dır. Bunlara "meşâir-i aşere" dahi derler. Ve "kuvve-i lâmise" ya'ni tutmak kuvveti cemî'-i a'zâya sârîdir. Ya'ni, "Bu başımın kutusu içine beş bâtın ve beş zâhir olmak üzere on havâs verdin."

1857. Bu atâ Sen'den lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Ben yüzü utanmış olarak onun beyanından kelîlim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1857. Bu bağış Senden sayılamaz ve hesaba gelmezdir. Ben yüzü utanmış olarak onun açıklamasından dilsizim!

"Ey Rabbim! Senin bu ihsan ve bağışların sayılmaz ve hesaba gelmez. Senin bu ihsanlarına karşı utanırım ve onu açıklamak hususunda dilsizim!"

"Yâ Rab! Senin bu ihsân ve atâların sayılmaz ve hesaba gelmez. Senin bu ihsânlarına karşı utanırım ve onu beyân etmek hususunda dilsizim!"

1858. Mâdemki benim hallaklığımda yalnız Sensin, benim rezzaklığım işini de Sen müstevî et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1858. Mademki benim yaratıcılığımda yalnız Sensin, benim rızık vericiliğim işini de Sen üstlen!

"Müstevî", doğru edilmiş ve doğru olucu ve beraber ve kadir ve galip anlamlarındadır. Yani, “Mademki benim yaratıcılığımda senin ortağın yoktur, rızık vericiliğim işini de yaratıcılığın ile ortaklıkta beraber yap ve aradan rızkıma aracı olan sebepleri kaldır!" “Riâ”, hayvanların otladığı ot (Müntehabü'l-Lügāt) ve öküz ve koyun sürüsü (Şerh-i Velî Muhammed). "Riâ”, “râî'nin çoğuludur, çobanlar ve hâkimler [demektir] (Şerh-i Eyyûb). Yani, o müflis namazda ve duada Hakk'a yalvarıp derdi ki: "Ey Hudavend ve yaratılmışların rızkının koruyucusu!"

"Müstevî", doğru edilmiş ve doğru olucu ve beraber ve kādir ve galib ma'nâlarınadır. Ya'ni, “Mâdemki benim yaratıcılığımda senin şerîkin ve ortağın yoktur, rezzâklığım işini de hallāklığın ile şerîksizlikte beraber yap ve aradan rızkıma vâsıta olan sebebleri kaldır!" “Riâ”, hayvânâtın otladığı ot (Müntehabü'l-Lügāt) ve öküz ve koyun sürü- rüsü (Şerh-i Velî Muhammed). "Riâ”, “râî'nin cem'idir, çobanlar ve hâkimler [demektir] (Şerh-i Eyyûb). Ya'ni, o müflis namazda ve duâda Hakk'a yalva- rıp derdi ki: "Ey Hudâvend ve rızk-ı mahlûkātın hafızı!"

1855. Muhakkak beni cehdsiz yarattın. Benim fennim olmaksızın bu evden benim rızkımı ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1855. Beni kesinlikle çabasız yarattın. Benim bilgim olmaksızın bu evden benim rızkımı ver!

Yani, "Ey Rabbim! Beni, benim çabam ve çalışmam olmaksızın yarattın. Rızkımı da yine benim çabam ve sanatım olmaksızın bu dünya evinden ver!"

Ya'ni, "Yâ Rabbi! Beni, benim cehdim ve çalışmam olmaksızın yarattın. Rız- kımı dahi yine benim cehdim ve sun'um olmaksızın bu dünyâ evinden ver!"

1856. Baş dürcünde bana beş gevheri, müsteter olan diğer beş hissi dahi verdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1856. Baş kutumda bana beş cevheri, gizli olan diğer beş hissi de verdin.

"Dürc", kadınların kendilerine ve ziynetlerine ait olan kutu ve çekmecedir. "Beş cevher"den kasıt, "işitme, görme, koklama, tatma, dokunma kuvvetleri"dir ki, bunlara "beş dış duyu" derler. Diğer gizli olan beş his de "iç duyular"dır ki, onlar da "ortak duyu, hayal, vehim ve fikriyye (mutasarrıfa) ve hafıza"dır. Bunlara "on duyu" da derler. Ve "dokunma kuvveti" yani tutma kuvveti bütün uzuvlara yayılmıştır. Yani, "Bu başımın kutusu içine beş iç ve beş dış olmak üzere on duyu verdin."

"Dürc", kadınların kendilerine ve zînetlerine mahsûs olan kutu ve çekme- ce. "Beş gevher"den murâd, "işitmek, görmek, koklamak, tatmak, duymak kuvvetleri" ki, bunlara "havâss-ı hamse-i zâhire" derler. Diğer müsteter olan beş his dahi "havâss-ı bâtıne"dir ki, onlar da, "hiss-i müşterek, hayâl, vâhime ve fikriyye (mutasarrıfa) ve hafıza"dır. Bunlara "meşâir-i aşere" dahi derler. Ve "kuvve-i lâmise" ya'ni tutmak kuvveti cemî'-i a'zâya sârîdir. Ya'ni, "Bu başı- mın kutusu içine beş bâtın ve beş zâhir olmak üzere on havâs verdin."

1857. Bu atâ Sen'den lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Ben yüzü utanmış olarak onun beyanından kelîlim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1857. Bu bağış Senden sayılamaz ve hesaba gelmezdir. Ben yüzü utanmış olarak onun açıklamasından dilsizim!

"Ey Rabbim! Senin bu ihsan ve bağışların sayılmaz ve hesaba gelmez. Senin bu ihsanlarına karşı utanırım ve onu açıklamak hususunda dilsizim!"

"Yâ Rab! Senin bu ihsân ve atâların sayılmaz ve hesaba gelmez. Senin bu ihsânlarına karşı utanırım ve onu beyân etmek hususunda dilsizim!"

1858. Mâdemki benim hallaklığımda yalnız Sensin, benim rezzaklığım işi- ni de Sen müstevî et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1858. Mademki benim yaratıcılığımda yalnız Sensin, benim rızık vericiliğimi de Sen doğru kıl!

"Müstevî", doğru edilmiş ve doğru olucu ve beraber ve kadir ve galip anlamlarındadır. Yani, "Mademki benim yaratıcılığımda senin ortağın yoktur, rızık vericiliğimi de yaratıcılığın ile ortaklıksız bir şekilde beraber yap ve aradan rızkıma aracı olan sebepleri kaldır!"

"Müstevî", doğru edilmiş ve doğru olucu ve beraber ve kādir ve galib ma'nâlarınadır. Ya'ni, “Mâdemki benim yaratıcılığımda senin şerîkin ve orta- ğın yoktur, rezzâklığım işini de hallāklığın ile şerîksizlikte beraber yap ve ara- dan rızkıma vâsıta olan sebebleri kaldır!"

1859. Senelerce bu duâ ondan çok oldu. Akibet onun zârîsi iş üzerinde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1859. Senelerce bu dua ondan çok oldu. Sonunda onun yakarışı iş üzerinde oldu.

O fakir bu duayı senelerce çokça etti. Sonunda onun yalvarması ve ağlayıp sızlaması ilahi katında kabul edildi.

O fakîr bu duâyı senelerce birçok etti. Akıbet onun yalvarması ve ağlayıp sızlaması makbûl-i ilâhî oldu.

1860. O şahıs gibi ki, Huda'dan helâl rızkı kesbsiz ve yorgunluksuz isterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1860. O şahıs gibi ki, Allah'tan helâl rızkı kesbsiz (irâdî kazanım olmaksızın) ve yorgunluksuz isterdi.

Bu kıssanın açıklaması III. cildin 2298 numaralı beytinden itibaren geçti. "Kelâl", yorgunluk demektir.

Bu kıssanın beyânı III. cildin 2298 numaralı beytinden i'tibaren geçti. “Kelâl”, yorgunluk demektir.

1861. Saadet, akıbet ona ma'deleti ledünnî olan Dâvûd'un ahdinde öküz getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1861. Saadet, akıbet ona ledünnî adalet olan Dâvûd'un zamanında öküz getirdi.

"Ledün", nezd ve ind (kat, huzur) anlamındadır; "yâ", nispet (aitlik) içindir. "Ledünnî", "Hak katına mensup" demektir. Yani üçüncü ciltte kıssası anlatılan kimse, duası Yüce Allah katında kabul olunmak saadetine ulaştı ve bu saadet ona parasız ve zahmetsiz rızık olmak üzere bir öküz getirdi. Ve bu olay Dâvûd (a.s.) zamanında idi ki, o şanlı peygamberin adaleti aklî ve zekâî değil, Yüce Allah tarafından idi ve ilâhî vahye dayanıyordu.

“Ledün”, nezd ve ind ma'nâsınadır; “yâ”, nisbet içindir. “Ledünnî”, “Hak indine mensûb” demek olur. Ya'ni III. cildde kıssası beyân olunan kimse, duâsı Allâh Teâlâ indinde kabul olunmak saâdetine nâil oldu ve bu saâdet ona parasız ve zahmetsiz rızık olmak üzere bir öküz getirdi. Ve bu vak'a Dâvûd (a.s.) zamânında idi ki, o peygamber-i zîşânın adâleti aklî ve zekâî değil, Allâh Teâlâ tarafından idi ve vahy-i ilâhîye müstenid idi.

1862. Bu müteyyem dahi zârîlikler gösterdi. İcâbet meydanında da topu kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1862. Bu aşkın zelil ettiği kişi de yakarışlar gösterdi. Kabul meydanında da topu kaptı.

"Müteyyem", aşkın zelil ve hor ettiği kimse ile müştak (özlem duyan) ve dertli anlamlarındadır. Yani, bu kesbsiz (irâdî kazanım olmaksızın) rızka özlem duyan ve dertli olan bu yoksul kişi de, kıssası III. ciltte geçen şahıs gibi, Hakk'a karşı yakarışlar ve ağlayıp sızlamalar gösterdi. İcabet, yani dua kabulü meydanından muradının topunu kaptı, yani nihayet duası kabul oldu. "Gû", top anlamına gelen "gûy" kelimesinin kısaltılmışıdır. Bu top, cirit meydanında oynanan toptur.

“Müteyyem”, aşkın zelîl ve hor ettiği kimse ve müştâk ve derdli ma'nâlarınadır. Ya'ni, bu kesbsiz rızka müştâk ve derdli olan müflis dahi, kıssası III. cildde geçen şahıs gibi, Hakk'a karşı zârîlikler ve ağlayıp sızlamaklar gösterdi. İcâbet, ya'ni duâ kabûlü meydânından murâdının topunu kaptı, ya'ni nihâyet duâsı müstecâb oldu. “Gû”, top ma'nâsına olan “gûy”un muhaffefidir. Bu top cirit meydânında oynanan toptur.

1863. Mükafat ve cezanın te'hîrinden dolayı ba'zan duâda bed-zan olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1863. Mükafat ve cezanın gecikmesinden dolayı bazen duada kötü zan beslerdi.

"Pâdâş", mükafat, karşılık; "ceza", iyi ve kötü fiilin karşılığı. Yani, müflis (manen yoksul kişi), duasının etkisinin gecikmesinden dolayı bazen dua etmenin faydası olmadığını düşünür ve dua hakkında kötü zanna düşerdi.

“Pâdâş”, mükâfât, ecr; “cezâ”, iyi ve kötü fiilin mukābili. Ya'ni, müflis, duâsının te'sîri gecikmesinden dolayı ba'zan duâ etmenin fâidesi olmadığını düşünür ve duâ hakkında sû'-i zanna düşerdi.

1859. Senelerce bu duâ ondan çok oldu. Akibet onun zârîsi iş üzerinde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1859. Senelerce bu dua ondan çok oldu. Sonunda onun yakarışı iş üzerinde oldu.

O fakir bu duayı senelerce çokça etti. Sonunda onun yalvarması ve ağlayıp sızlaması ilahi katında kabul edildi.

O fakîr bu duâyı senelerce birçok etti. Akıbet onun yalvarması ve ağlayıp sızlaması makbûl-i ilâhî oldu.

1860. O şahıs gibi ki, Huda'dan helâl rızkı kesbsiz ve yorgunluksuz isterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1860. O şahıs gibi ki, Allah'tan helâl rızkı çabasız ve yorgunluksuz isterdi.

Bu kıssanın açıklaması III. cildin 2298 numaralı beytinden itibaren geçti. "Kelâl", yorgunluk demektir.

Bu kıssanın beyânı III. cildin 2298 numaralı beytinden i'tibaren geçti. "Kelâl", yorgunluk demektir.

1861. Saadet, akıbet ona ma'deleti ledünnî olan Dâvûd'un ahdinde öküz getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1861. Saadet, akıbet ona ledünnî (Allah katından gelen) adalet olan Dâvûd'un zamanında öküz getirdi.

"Ledün", nezd ve ind (kat, huzur) anlamınadır; "ya", nispet (aitlik) içindir. "Ledünnî", "Hak katına mensup" demek olur. Yani üçüncü ciltte kıssası beyan olunan kimse, duası Yüce Allah katında kabul olunmak saadetine nail oldu ve bu saadet ona parasız ve zahmetsiz rızık olmak üzere bir öküz getirdi. Ve bu olay Dâvûd (a.s.) zamanında idi ki, o şanlı peygamberin adaleti aklî ve zekâî değil, Yüce Allah tarafından idi ve ilâhî vahye dayanıyordu.

"Ledün", nezd ve ind ma'nâsınadır; "ya", nisbet içindir. "Ledünnî”, “Hak indine mensûb" demek olur. Ya'ni III. cildde kıssası beyân olunan kimse, duâsı Allâh Teâlâ indinde kabul olunmak saâdetine nâil oldu ve bu saâdet ona parasız ve zahmetsiz rızık olmak üzere bir öküz getirdi. Ve bu vak'a Dâvûd (a.s.) zamânında idi ki, o peygamber-i zîşânın adâleti aklî ve zekâî değil, Allâh Teâlâ tarafından idi ve vahy-i ilâhîye müstenid idi.

1862. Bu müteyyem dahi zârîlikler gösterdi. İcâbet meydanında da topu kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1862. Bu âşık kul da ağlayıp sızlamalar gösterdi. Kabul meydanında da topu kaptı.

"Müteyyem", aşkın zelil ve hor ettiği kimse ile müştak ve dertli anlamlarındadır. Yani, bu kesbsiz rızka müştak ve dertli olan müflis de, kıssası III. ciltte geçen şahıs gibi, Hakk'a karşı ağlayıp sızlamalar ve yakarışlar gösterdi. Kabul, yani dua kabulü meydanından muradının topunu kaptı, yani nihayet duası kabul oldu. "Gû", top anlamına gelen "gûy"un kısaltılmışıdır. Bu top, cirit meydanında oynanan toptur.

"Müteyyem", aşkın zelîl ve hor ettiği kimse ve müştâk ve derdli ma'nâlarınadır. Ya'ni, bu kesbsiz rızka müştâk ve derdli olan müflis dahi, kıssası III. cildde geçen şahıs gibi, Hakk'a karşı zârîlikler ve ağlayıp sızlamaklar gösterdi. İcâbet, ya'ni duâ kabûlü meydânından murâdının topunu kaptı, ya'ni nihâyet duâsı müstecâb oldu. "Gû", top ma'nâsına olan "gûy"un muhaffefidir. Bu top cirit meydânında oynanan toptur.

1863. Mükafat ve cezanın te'hîrinden dolayı ba'zan duâda bed-zan olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1863. Mükafat ve cezanın gecikmesinden dolayı bazen duada kötü zan beslerdi.

"Pâdâş", mükâfat, karşılık; "cezâ", iyi ve kötü fiilin karşılığı. Yani, müflis (manen yoksul kişi), duasının etkisinin gecikmesinden dolayı bazen dua etmenin faydası olmadığını düşünür ve dua hakkında kötü zanna düşerdi.

"Pâdâş”, mükâfât, ecr; "cezâ", iyi ve kötü fiilin mukābili. Ya'ni, müflis, duâsının te'sîri gecikmesinden dolayı ba'zan duâ etmenin fâidesi olmadığını düşünür ve duâ hakkında sû'-i zanna düşerdi.

1864. Tekrar kerîm olan Hudavend'in ircası onun kalbinde müjdeci ve kefil olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1864. Tekrar kerîm olan Allah'ın ümitlendirmesi onun kalbinde müjdeci ve kefil olurdu.

"İrcâ", ümitli kılınmak; "beşşâr", beşâretten (müjdelemekten) mübalağa ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim), "müjde verici" demektir; "zaîm", zâmin ve kefil demektir. Yani, duasının kabulünden ümitsiz kalan o müflis (manen yoksul), kerîm olan Yüce Allah'ın tekrar ümitli kılması, onun kalbinde müjde verici ve duasının kabulüne kefil olucu olurdu.

"İrcâ", ümîdli kılınmak; "beşşâr", beşâretten mübâlağa ile ism-i fâil, "müjde verici" demektir; "zaîm", zâmin ve kefil demektir. Ya'ni, duâsının kabûlünden ümidsiz kalan o müflis, kerîm olan Hak Teâlâ'nın tekrar ümîdli kılması, onun kalbinde müjde verici ve duâsının kabûlüne kefil olucu olurdu.

1865. Vaktaki cehdde yorgunluktan ümidsiz olurdu; Cenâb-ı Hak'tan işitirdi ki: "Gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1865. Ne zaman ki çabalamakta yorgunluktan ümitsiz olurdu; Yüce Allah'tan işitirdi ki: "Gel!"

"Teâl", tefâül babından, "yukarıya gel!" diye bir emirdir; "kelâl", yorulmak ve âciz kalmak demektir. Yani, ne zaman ki kabul eseri ortaya çıkmadığı için duaya devam etmekte ve çabalamakta yorgunluktan ve şevksizlikten dolayı ümitsiz olurdu, Yüce Allah tarafından iç âleminde "teâl" "gel, duana devam et!" diye bir davet işitirdi.

"Teâl", tefâül babından, "yukarıya gel!" diye emirdir; "kelâl", yorulmak ve âciz kalmak demektir. Ya'ni, vaktāki eser-i kabûl zuhûr etmediği için duâya devâm ve cehd etmekte yorgunluktan ve şevksizlikten dolayı ümidsiz olurdu, Cenâb-ı Hak tarafından bâtınında "teâl" "gel, duâna devâm et!" diye da'vet işitirdi.

1866. Bu Kirdigar Hafid ve Râfî'dir. Bu ikisiz hiç iş zâhir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1866. Bu Yaratıcı alçaltıcı ve yükselticidir. Bu ikisi olmadan hiçbir iş ortaya çıkmaz.

"Hâfıd", alçaltıcı ve "Râfî" yükseltici demektir, ikisi de ilahi isimlerdendir. Yani, bu mutlak fail olan Yüce Allah hazretleri alçaltıcı ve yükselticidir. Bu iki ismin faaliyeti olmasa bu suret âleminde hiçbir iş ortaya çıkmaz.

"Hâfıd", alçak edici ve "Râfî" yükseltici demektir, ikisi de esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya'ni, bu fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri alçaltıcı ve yükselticidir. Bu iki ismin fa'âliyeti olmasa bu âlem-i sûrette hiçbir iş zâhir olmaz.

1867. Arza mensub hafdı ve göğün ref'ini gör. Bu ikisiz onun devrânı yoktur, ey filân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1867. Yere ait alçaltmayı ve göğün yükseltilmesini gör. Bu ikisi olmadan onun devrânı yoktur, ey filân!

Yani, Yüce Allah yeri alçaltmış ve yeryüzünü üzerinde gezilecek bir şekilde döşemiştir. Nasıl ki Zâriyât Sûresi'nde وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (Zâriyât, 51/48) yani "Yeryüzünü döşedik, biz döşeyenlerin ne güzeliyiz!" ve Rahmân Sûresi'nde وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا (Rahmân, 55/7) yani "Allah Teâlâ göğü yükseltti" buyurulur. Şimdi, eğer yer bu şekilde alçaltılmış, döşenmiş olmasa ve gök ile felekler yükseltilmiş olmasa, ey filân, yerin ve feleklerin devrânı olamaz!

Ya'ni, Hak Teâlâ arzı alçaltmış ve yeryüzünü üzerinde gezilecek bir sûrette döşemiştir. Nitekim sûre-i Zâriyât'ta وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (Zâriyât, 51/48) ya'ni "Yeryüzünü döşedik, biz döşeyenlerin ne güzeliyiz!" ve sûre-i Rahmân'da وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا (Rahmân, 55/7) ya'ni "Allâh Teâlâ göğü yükseltti" buyurulur. İmdi, eğer arz bu sûrette alçaltılmış döşenilmiş olmasa ve gök ve eflâk yükseltilmiş olmasa, ey filân, arzın ve eflâkın devrânı olamaz!

1868. Bu yeryüzünün hafdı ve ref'i bir başka nevi'dir. Senenin yarısı çorak, bir yarısı yeşil ve tâzedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1868. Bu yeryüzünün alçalması ve yükselmesi başka bir çeşittir. Senenin yarısı çorak, bir yarısı yeşil ve tazedir.

1864. Tekrar kerîm olan Hudavend'in ircası onun kalbinde müjdeci ve kefil olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1864. Tekrar kerîm olan Allah'ın ümitlendirmesi onun kalbinde müjdeci ve kefil olurdu.

"İrcâ", ümitli kılınmak; "beşşâr", beşâretten (müjdelemekten) mübalağa ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim), "müjde verici" demektir; "zaîm", zâmin ve kefil demektir. Yani, duasının kabulünden ümitsiz kalan o müflis (manen yoksul), kerîm olan Yüce Allah'ın tekrar ümitli kılması, onun kalbinde müjde verici ve duasının kabulüne kefil olucu olurdu.

"İrcâ", ümîdli kılınmak; "beşşâr", beşâretten mübâlağa ile ism-i fâil, "müjde verici" demektir; "zaîm", zâmin ve kefil demektir. Ya'ni, duâsının kabûlünden ümidsiz kalan o müflis, kerîm olan Hak Teâlâ'nın tekrar ümîdli kılması, onun kalbinde müjde verici ve duâsının kabûlüne kefil olucu olurdu.

1865. Vaktaki cehdde yorgunluktan ümidsiz olurdu; Cenâb-ı Hak'tan işitirdi ki: "Gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1865. Ne zaman ki çabalamakta yorgunluktan ümitsiz olurdu; Yüce Allah'tan işitirdi ki: "Gel!"

"Teâl", tefâül babından, "yukarıya gel!" diye bir emirdir; "kelâl", yorulmak ve âciz kalmak demektir. Yani, ne zaman ki kabul eseri ortaya çıkmadığı için duaya devam etmekte ve çabalamakta yorgunluktan ve şevksizlikten dolayı ümitsiz olurdu, Yüce Allah tarafından iç âleminde "teâl" "gel, duana devam et!" diye bir davet işitirdi.

"Teâl", tefâül babından, "yukarıya gel!" diye emirdir; "kelâl", yorulmak ve âciz kalmak demektir. Ya'ni, vaktāki eser-i kabûl zuhûr etmediği için duâya devâm ve cehd etmekte yorgunluktan ve şevksizlikten dolayı ümidsiz olurdu, Cenâb-ı Hak tarafından bâtınında "teâl" "gel, duâna devâm et!" diye da'vet işitirdi.

1866. Bu Kirdigar Hafid ve Râfidir. Bu ikisiz hiç iş zahir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1866. Bu Yüce Allah alçaltıcı ve yükselticidir. Bu ikisi olmadan hiçbir iş ortaya çıkmaz.

"Hâfıd", alçaltıcı ve "Râfî" yükseltici demektir; ikisi de ilâhî isimlerdendir. Yani, bu mutlak fail olan Yüce Allah alçaltıcı ve yükselticidir. Bu iki ismin faaliyeti olmasa, bu sûret âleminde hiçbir iş ortaya çıkmaz.

"Hâfıd", alçak edici ve "Râfî" yükseltici demektir, ikisi de esmâ-i ilâhiy-yedendir. Ya'ni, bu fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri alçaltıcı ve yükselticidir. Bu iki ismin fa'âliyeti olmasa bu âlem-i sûrette hiçbir iş zahir olmaz.

1867. Arza mensub hafdı ve göğün ref'ini gör. Bu ikisiz onun devrânı yoktur, ey filân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1867. Yere ait alçaltmayı ve göğün yükseltilmesini gör. Bu ikisi olmadan onun devrânı yoktur, ey filân!

Yani, Yüce Allah yeri alçaltmış ve yeryüzünü üzerinde gezilecek bir şekilde döşemiştir. Nasıl ki Zâriyât Sûresi'nde وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (Zâriyât, 51/48) yani "Yeryüzünü döşedik, biz döşeyenlerin ne güzeliyiz!" ve Rahmân Sûresi'nde وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا (Rahmân, 55/7) yani "Allah Teâlâ göğü yükseltti" buyurulur. Şimdi, eğer yer bu şekilde alçaltılmış, döşenmiş olmasa ve gök ile felekler yükseltilmiş olmasa, ey filân, yerin ve feleklerin devrânı olamaz!

Ya'ni, Hak Teâlâ arzı alçaltmış ve yeryüzünü üzerinde gezilecek bir sûrette döşemiştir. Nitekim sûre-i Zâriyât'ta وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (Zâriyât, 51/48) ya'ni "Yeryüzünü döşedik, biz döşeyenlerin ne güzeliyiz!" ve sûre-i Rahmân'da وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا (Rahmân, 55/7) ya'ni "Allâh Teâlâ göğü yükseltti" buyurulur. İmdi, eğer arz bu sûrette alçaltılmış döşenilmiş olmasa ve gök ve eflâk yükseltilmiş olmasa, ey filân, arzın ve eflâkın devrânı olamaz!

1868. Bu yeryüzünün hafdı ve ref'i bir başka nevi'dir. Senenin yarısı çorak, bir yarısı yeşil ve tâzedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1868. Bu yeryüzünün alçaltılması ve yükseltilmesi başka bir çeşittir. Senenin yarısı çorak, bir yarısı yeşil ve tazedir.

Yani, bu alçaltma ve yükseltme fiilleri, bütün eşya suretleri (varlıkların dış görünüşleri) hakkında gerçekleşir. Hepsinin alçaltılması ve yükseltilmesi farklı farklıdır. Örneğin, bu yeryüzünün alçaltılması, senenin yarısı kış ve çorak olması şeklindedir; ve yükseltilmesi de senenin yarısı yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve taze bitkiler bitmesi şeklinde olur.

Ya'ni, bu alçaltmak ve yükseltmek fiilleri bilcümle suver-i eşyâ hakkında vâki'dir. Hepsinin hafdı ve ref'i başka başkadır. Meselâ bu yeryüzünün hafdı, senenin yarısı kış ve çorak olmak sûretiyledir; ve ref'i dahi senenin yarısı yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve tâze nebâtât bitmesi sûretiyle olur.

1869. Kürebli olan zamânın hafdı ve ref'i başka türlüdür. Yarısı gün ve yarısı gecedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1869. Küreler hâlinde olan zamanın alçaltılması ve yükseltilmesi başka türlüdür. Yarısı gündüz ve yarısı gecedir.

"Küreb", gam, keder ve şiddet anlamına gelen "kerb" kelimesinin çoğuludur. Yani, şiddetli ve kederli olan zamanın alçaltılması ve yükseltilmesi de başka türlüdür. O zamanın yarısı gündüz ve yarısı da gece olarak geçer. Yüce Allah o zamanın kuvvetiyle gecesini alçaltır ve gündüzünü yükseltir; gündüzünü alçaltır ve gecesini yükseltir.

"Küreb", gam ve gussa ve şiddet ma'nâsına olan "kerb" kelimesinin cem'idir. Ya'ni, şedâidli ve gumûmlu olan zamanın hafdı ve ref'i de başka türlüdür. O zamânın yarısı gün ve yarısı da gece olarak geçer. Hak Teâlâ o zamânın kuvvetiyle gecesini hafd ve gündüzünü ref' ve gündüzünü hafd ve gecesini ref' eder.

1870. Bu mümtezic olan mizacın hafdı ve ref'i gâh sıhhat ve gâh bağırıcı has-[1851] talıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1870. Bu karışık mizacın alçalması ve yükselmesi bazen sağlık, bazen de bağırtıcı hastalıktır.

"Mudıcc", "bağırmak ve çağırmak" anlamına gelen "dacc" masdarının if'âl babının ism-i fâilidir, "bağırıcı" demektir; "mümtezic", karışıcı ve karışık demektir. Bilinmeli ki, toprak ve su ve hava ve ateş cisimsel bileşiklerin (mürekkebât-ı cismiyye) analarıdır. Her birinin bir şekli ve bir anlamı vardır. Her birinin şekli karanlık ve anlamı nurdur; ve her birinin şekline "unsur" ve anlamına "tabiat" derler. Buna göre "dört anasır", "dört tabiat" olur. Bunların hepsine "ümmehât" (ana maddeler) derler. Bu ana maddeler birbirine karıştıkları zaman "mizaç" meydana gelir. Şerefli beyitte "mizac-ı mümtezic" (karışık mizaç) tabiriyle bu anlama işaret buyurulur. Şimdi, bu karışık mizaçta dahi alçalma ve yükselme meydana gelir. Örneğin cisimde hararet üstün gelirse, hararet yükseltilmiş ve soğukluk alçaltılmış olur; ve bu durumda hastalık cisimde bağırıp kendisini ilan eder; ve eğer bu ana maddelerin birbirine karışması dengeli olursa cisimde sağlık olur. Buna göre mizacın alçalması meydana gelirse hastalık ortaya çıkar ve yükselmesi meydana gelirse sağlık peyda olur.

"Mudıcc", "bağırmak ve çağırmak" ma'nâsına olan "dacc" masdarının if'âl bâbının ism-i fâilidir, "bağırıcı" demek olur; "mümtezic", karışıcı ve karışık demektir. Ma'lûm olsun ki, toprak ve su ve hava ve ateş mürekkebât-ı cismiyyenin analarıdır. Her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmet ve ma'nâsı nûrdur; ve her birinin sûretine "unsur" ve ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh "dört anâsır", "dört tabîat" olur. Bunların hepsine "ümmehât" derler. Bu ümmehât birbirine karıştıkları vakit "mizâc" peydâ olur. Beyt-i şerîfte "mizâc-ı mümtezic" ta'bîriyle bu ma'nâya işâret buyurulur. İmdi, bu mizâc-ı mümtezicte dahi hafd ve ref' vâki'dir. Meselâ cisimde harâret galib olursa, harâret ref' ve bürûdet hafd edilmiş olur; ve bu sûrette hastalık cisimde bağırıp kendisini i'lân eder; ve eğer bu ümmehâtın birbirine karışması mu'tedil olursa cisimde sıhhat olur. Binâenaleyh mizâcın hafdı vâki' olursa hastalık zuhûr eder ve ref' vâki' olursa sıhhat peydâ olur.

1871. Bütün ahval-i cihânı böyle bil! Kıtlık ve cedb ve sulh ve cenk ve iftitândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1871. Bütün dünya hallerini böyle bil! Kıtlık ve kuraklık ve barış ve savaş ve fitneye düşürmektir.

"Cedb", kıtlık ve kıtlık olan yer; "iftitân" ise fitneye düşürmektir. Bazı nüshalarda "cedb" yerine kıtlığın zıddı olan ve ucuzluk anlamına gelen "hısp" (خصب) geçmektedir. Yani, Yüce Allah'ın Hâfid (alçaltan) ve Râfi' (yükselten) isimleri bütün eşyanın suretleri hakkında geçerlidir. Yani, bu alçaltma ve yükseltme fiilleri bütün eşyanın suretleri hakkında meydana gelir. Hepsinin alçaltılması ve yükseltilmesi birbirinden farklıdır. Örneğin, bu yeryüzünün alçaltılması, senenin yarısının kış ve çorak olması şeklindedir; yükseltilmesi de senenin yarısında yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve taze bitkilerin bitmesi şeklinde olur.

"Cedb", kıtlık ve kıtlık olan yer; "ve "iftitân" fitneye düşürmek. Ba'zı nüshalarda "cedb" yerine kıtlığın zıddı olan ve ucuzluk ma'nâsına olan "hisb" (خصب) vâki'dir. Ya'ni, Hak Teâlâ'nın Hâfid ve Râfî' isimleri bütün suver-i eş- Ya'ni, bu alçaltmak ve yükseltmek fiilleri bilcümle suver-i eşyâ hakkında vâki'dir. Hepsinin hafdı ve ref'i başka başkadır. Meselâ bu yeryüzünün hafdı, senenin yarısı kış ve çorak olmak sûretiyledir; ve ref'i dahi senenin yarısı yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve tâze nebâtât bitmesi sûretiyle olur.

1869. Kürebli olan zamânın hafdı ve ref'i başka türlüdür. Yarısı gün ve yarısı gecedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1869. Küreler hâlinde olan zamanın alçaltılması ve yükseltilmesi başka türlüdür. Yarısı gündüz ve yarısı gecedir.

"Küreb", gam, keder ve şiddet anlamına gelen "kerb" kelimesinin çoğuludur. Yani, şiddetli ve kederli olan zamanın alçaltılması ve yükseltilmesi de başka türlüdür. O zamanın yarısı gündüz ve yarısı da gece olarak geçer. Yüce Allah o zamanın kuvvetiyle gecesini alçaltır ve gündüzünü yükseltir; gündüzünü alçaltır ve gecesini yükseltir.

"Küreb", gam ve gussa ve şiddet ma'nâsına olan "kerb" kelimesinin cem'idir. Ya'ni, şedâidli ve gumûmlu olan zamanın hafdı ve ref'i de başka türlüdür. O zamânın yarısı gün ve yarısı da gece olarak geçer. Hak Teâlâ o zamânın kuvvetiyle gecesini hafd ve gündüzünü ref' ve gündüzünü hafd ve gecesini ref' eder.

1870. Bu mümtezic olan mizacın hafdı ve ref'i gâh sıhhat ve gâh bağırıcı has- [1851] talıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1870. Bu karışık mizacın alçalması ve yükselmesi bazen sağlık, bazen de bağırıcı hastalıktır.

"Mudıcc", "bağırmak ve çağırmak" anlamına gelen "dacc" masdarının if'âl babının ism-i fâilidir, "bağırıcı" demektir; "mümtezic" ise karışıcı ve karışık demektir. Bilinmeli ki, toprak, su, hava ve ateş cisimsel bileşiklerin analarıdır. Her birinin bir şekli ve bir anlamı vardır. Her birinin şekli karanlık, anlamı ise nurdur; ve her birinin şekline "unsur", anlamına ise "tabiat" derler. Bu sebeple "dört anasır", "dört tabiat" olur. Bunların hepsine "ümmehât" (ana maddeler) derler. Bu ana maddeler birbirine karıştıkları zaman "mizaç" meydana gelir. Şerefli beyitte "mizâc-ı mümtezic" (karışık mizaç) tabiriyle bu anlama işaret buyurulur. Şimdi, bu karışık mizaçta da alçalma ve yükselme meydana gelir. Örneğin, bedende hararet üstün gelirse, hararet yükseltilmiş ve soğukluk alçaltılmış olur; ve bu durumda hastalık bedende bağırıp kendisini ilan eder; ve eğer bu ana maddelerin birbirine karışması dengeli olursa bedende sağlık olur. Bu sebeple mizacın alçalması meydana gelirse hastalık ortaya çıkar ve yükselmesi meydana gelirse sağlık oluşur.

"Mudıcc", "bağırmak ve çağırmak" ma'nâsına olan "dacc" masdarının if'âl bâbının ism-i fâilidir, "bağırıcı" demek olur; "mümtezic", karışıcı ve karışık demektir. Ma'lûm olsun ki, toprak ve su ve hava ve ateş mürekkebât-ı cismiyyenin analarıdır. Her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmet ve ma'nâsı nûrdur; ve her birinin sûretine "unsur" ve ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh "dört anâsır", "dört tabîat" olur. Bunların hepsine "ümmehât" derler. Bu ümmehât birbirine karıştıkları vakit "mizâc" peydâ olur. Beyt-i şerîfte "mizâc-ı mümtezic" ta'bîriyle bu ma'nâya işâret buyurulur. İmdi, bu mizâc-ı mümtezicte dahi hafd ve ref' vâki'dir. Meselâ cisimde harâret galib olursa, harâret ref' ve bürûdet hafd edilmiş olur; ve bu sûrette hastalık cisimde bağırıp kendisini i'lân eder; ve eğer bu ümmehâtın birbirine karışması mu'tedil olursa cisimde sıhhat olur. Binâenaleyh mizâcın hafdı vâki' olursa hastalık zuhûr eder ve ref' vâki' olursa sıhhat peydâ olur.

1871. Bütün ahvâl-i cihânı böyle bil! Kıtlık ve cedb ve sulh ve cenk ve iftitândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1871. Cihanın bütün hâllerini böyle bil! Kıtlık ve kuraklık ve barış ve savaş ve fitneye düşürmektir.

"Cedb", kıtlık ve kıtlık olan yerdir; "iftitân" ise fitneye düşürmektir. Bazı nüshalarda "cedb" yerine kıtlığın zıddı olan ve ucuzluk anlamına gelen "hısb" (خصب) geçmektedir. Yani, Yüce Allah'ın Hâfıd (alçaltan) ve Râfî' (yükselten) isimleri, bütün eşya suretleri üzerinde böyle hüküm sürer. Nasıl ki kıtlık ve kuraklık ve savaş ve fitneye düşürmek alçaltmaktır; bolluk ve barış ise yükseltmektir.

"Cedb", kıtlık ve kıtlık olan yer; "ve "iftitân" fitneye düşürmek. Ba'zı nüshalarda "cedb" yerine kıtlığın zıddı olan ve ucuzluk ma'nâsına olan "hisb" (خصب) vâki'dir. Ya'ni, Hak Teâlâ'nın Hâfid ve Râfî' isimleri bütün suver-i eş- yâ üzerinde böyle hüküm sürer. Nitekim kıtlık ve cedb ve cenk ve iftitân hafddır; ve bolluk ve sulh ref'dir.

1872. Bu cihân bu iki kanat ile havadadır. Bu ikiden canlar havf ü recâ mevtınıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1872. Bu cihan bu iki kanat ile havadadır. Bu ikiden canlar korku ve ümit yeridir.

Bu dünya, bu iki alçaltma ve yükseltme kanatlarıyla havada ve uzayda dönmektedir. Ve dünyanın üstündeki yaratılmışların hayvanî ruhları, bu alçaltma sebebiyle korku; ve yükseltme sebebiyle de ümit yeri ve mahallidir. Örneğin, koyun kurdu gördüğü zaman ölüm korkusundan dolayı ürker; ve yemi ve gıdayı gördüğü zaman yaşama yükselişinden dolayı ümit içinde olur. İnsanların alçaltmadan korkusunun ve yükseltmeden ümidinin bu dünya hayatında birçok çeşidi vardır ki, her insan ferdi kendi hâline göre bunları idrak eder.

Bu dünyâ bu iki hafd ve ref' kanatlarıyla havada ve fezâda devr etmektedir. Ve dünyânın üstündeki mahlûkātın rûh-ı hayvânîleri bu hafd ve alçaltmadan dolayı korku; ve ref' ve yükseltmeden dolayı da ümîd mevtını ve mahallidir. Meselâ, koyun kurdu gördüğü vakit ölüm hafdından dolayı korkar; ve yemi ve gıdâyı gördüğü vakit yaşamak ref'inden dolayı ümîd içinde olur. İnsanların hafddan korkusunun ve ref'den ümîdinin bu hayât-ı dünyeviyyede birçok nevi'leri vardır ki, her ferd-i beşer kendi hâline göre bunları müdriktir.

1873. Tâ cihana şemâlde ve ba's ve ölüm semûmda yaprak gibi titreyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1873. Dünya, dağılma rüzgârında ve ölüm ile dirilişin sıcak rüzgârında yaprak gibi titrer.

"Tâ", sebep bildiren edattır; "şemâl", burada dağınıklık ve ayrılık anlamındadır; "semûm", bedene etki eden sıcak rüzgârdır; "ba's", burada "ölüyü diriltmek" demektir. Yani, bu alçaltma ve yükseltme ile bunların içerdiği korku ve ümit, dünya cismanî suretinin dağılmasında ve ölmek ile öldükten sonra dirilmek sıcak rüzgârında titreyici olmak içindir.

“Tâ”, edât-ı ta'lîl; “şemâl”, burada perâkendelik ve teferruk ma'nâsınadır; “semûm”, vücûda te'sîr eden sıcak rüzgâr; "ba's", burada "ölüyü diriltmek" demektir. Ya'ni, bu hafd ve ref' ve onların zımnındaki korku ve ümîd, cihân sûret-i cismâniyyesinin dağılmasında ve ölmek ve öldükten sonra dirilmek semûmunda titreyici olmak içindir.

1874. Tâ bizim Îsâmızın birer renkliliğinin küpü, bizim yüz renkli olan küpümüzün revnakını kırsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1874. Tâ ki bizim İsa'mızın bir renkliliğinin küpü, bizim yüz renkli olan küpümüzün parlaklığını kırsın!

"Tâ" kelimesi, sebep bildirmek içindir. "İsa'mızın bir renklilik küpü"nden kasıt, insan ruhudur; ve "yüz renkli küp"ünden kasıt, hayvanî ruhtur. Nasıl ki, II. cildin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [yani "Ayrılık ve farklılık, hayvanî ruhta olur, insan ruhu ise tek bir nefis olur"] ve aynı şekilde IV. cildin 411 numarasında da مؤمنان معدود ليك ايمان یکی . جسمشان معدود لیکن جان یکی [yani "Müminler sayılabilirdir, fakat iman birdir; onların cisimleri sayılabilirdir, fakat can birdir"] buyrulmuştu. Bu sebeple insan ruhunda birlik ve bir renklilik, hayvanî ruhta ise ayrılık, çokluk ve birçok renklilik vardır. Hayvanî ruh, insan ruhunun hükmü altında zayıf düştüğü zaman onun yüz rengi bir renk olur. Şerefli beytin anlam özeti şudur: İnsanların korku ve ümit içinde olması, rüya üzerinde böyle hüküm sürer. Nasıl ki kıtlık, kuraklık, savaş ve fitne alçaltıcıdır; bolluk ve barış ise yükselticidir.

“Tâ”, ta'lîl içindir. "Îsâmızın bir renklilik küpü"nden murâd, rûh-ı insânî; ve "yüz renkli küp"ünden murâd, rûh-ı hayvânîdir. Nitekim, II. cildin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [ya'ni "Tefrika ve ayrılık, rûh-ı hayvânîde olur, rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur"] ve kezâ IV. cildin 411 numarasında da مؤمنان معدود ليك ايمان یکی . جسمشان معدود لیکن جان یکی [ya'ni "Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] buyurulmuş idi. Binâenaleyh rûh-ı insânîde vahdet ve bir renklilik ve rûh-ı hayvânîde tefrika ve kesret ve birçok renklilik vardır. Rûh-ı hayvânî, rûh-ı insânînin hükmü altında zebûn olduğu vakit onun yüz rengi bir renk olur. Beyt-i şerîfin hulasa-i ma'nâsı: İnsanların havf ü recâ içinde olması rû- yâ üzerinde böyle hüküm sürer. Nitekim kıtlık ve cedb ve cenk ve iftitân hafddır; ve bolluk ve sulh ref'dir.

1872. Bu cihân bu iki kanat ile havadadır. Bu ikiden canlar havf ü recâ mevtınıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1872. Bu cihan bu iki kanat ile havadadır. Bu ikiden canlar korku ve ümit yeridir.

Bu dünya, bu iki alçaltma ve yükseltme kanatlarıyla havada ve uzayda dönmektedir. Ve dünyanın üstündeki yaratıkların hayvanî ruhları, bu alçaltma ve düşürmeden dolayı korku; ve yükseltme ve yüceltmeden dolayı da ümit yeri ve mahallidir. Örneğin, koyun kurdu gördüğü zaman ölüm korkusundan dolayı ürker; ve yemi ve gıdayı gördüğü zaman yaşama yükselişinden dolayı ümit içinde olur. İnsanların alçaltmadan korkusunun ve yükseltmeden ümidinin bu dünya hayatında birçok çeşitleri vardır ki, her insan kendi hâline göre bunları idrak eder.

Bu dünyâ bu iki hafd ve ref kanatlarıyla havada ve fezâda devr etmektedir. Ve dünyânın üstündeki mahlûkātın rûh-ı hayvânîleri bu hafd ve alçaltmadan dolayı korku; ve ref ve yükseltmeden dolayı da ümîd mevtını ve mahallidir. Meselâ, koyun kurdu gördüğü vakit ölüm hafdından dolayı korkar; ve yemi ve gıdâyı gördüğü vakit yaşamak ref inden dolayı ümîd içinde olur. İnsanların hafddan korkusunun ve ref'den ümîdinin bu hayât-ı dünyeviyyede birçok nevi'leri vardır ki, her ferd-i beşer kendi hâline göre bunları müdriktir.

1873. Tâ cihana şemâlde ve ba's ve ölüm semûmda yaprak gibi titreyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1873. Dünya, dağılma rüzgârında ve ölüm ile dirilişin sıcak rüzgârında yaprak gibi titrer.

"Tâ" edatı, sebep bildirmek içindir; "şemâl" burada dağınıklık ve ayrılık anlamındadır; "semûm", bedene etki eden sıcak rüzgâr; "ba's" ise burada "ölüyü diriltmek" demektir. Yani, bu alçaltma ve yükseltme ile onların içinde bulunan korku ve ümit, dünya cismanî suretinin dağılmasında ve ölmek ile öldükten sonra dirilmek sıcak rüzgârında titreyici olmak içindir.

“Tâ”, edât-ı ta'lîl; “şemâl”, burada perâkendelik ve teferruk ma'nâsınadır; “semûm”, vücûda te'sîr eden sıcak rüzgâr; "ba's", burada "ölüyü diriltmek" demektir. Ya'ni, bu hafd ve ref ve onların zımnındaki korku ve ümîd, cihân sûret-i cismâniyyesinin dağılmasında ve ölmek ve öldükten sonra dirilmek semûmunda titreyici olmak içindir.

1874. Ta bizim Îsâmızın birer renkliliğinin küpü, bizim yüz renkli olan küpümüzün revnakını kırsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1874. Ta ki bizim İsa'mızın tek renkli küpü, bizim yüz renkli küpümüzün parlaklığını kırsın!

"Ta" kelimesi, sebep bildirmek içindir. "İsa'mızın bir renklilik küpü"nden kasıt, insan ruhudur; ve "yüz renkli küp"ünden kasıt, hayvanî ruhtur. Nasıl ki, II. cildin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [yani "Ayrılık ve farklılık, hayvanî ruhta olur, insan ruhu ise tek bir nefis olur"] ve aynı şekilde IV. cildin 411 numarasında da مؤمنان معدود ليك ايمان یکی . جسمشان معدود لیکن جان یکی [yani "Müminler sayılabilirdir, fakat iman birdir; onların cisimleri sayılabilirdir, fakat can birdir"] buyrulmuştu. Bu sebeple insan ruhunda birlik ve tek renklilik, hayvanî ruhta ise ayrılık, çokluk ve birçok renklilik vardır. Hayvanî ruh, insan ruhunun hükmü altında zayıf düştüğü zaman onun yüz rengi tek bir renk olur. Şerefli beytin anlam özeti şudur: İnsanların korku ve ümit içinde olması, Allah'ın ruhu olan İsa (a.s.)'ın tek renkli küpü mesabesindeki insan ruhunun, yüz renkli olan hayvanî ruhun değerini ve parlaklığını kırması ve birlik meydana gelip tek renkli olması içindir. "Küp"ün İsa (a.s.)'a isnat edilmesinde o hazretin bir mucizesine işaret vardır. Çünkü İsa (a.s.) tek renkli boya içeren küpe elbiseleri koyup, istenilen renkte çıkarmıştı.

“Tâ”, ta'lîl içindir. “Îsâmızın bir renklilik küpü”nden murâd, rûh-ı insânî; ve “yüz renkli küp”ünden murâd, rûh-ı hayvânîdir. Nitekim, II. cildin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [ya'ni “Tefrika ve ayrılık, rûh-ı hayvânîde olur, rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur”] ve kezâ IV. cildin 411 numarasında da مؤمنان معدود ليك ايمان یکی . جسمشان معدود لیکن جان یکی [ya'ni “Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir”] buyurulmuş idi. Binâenaleyh rûh-ı insânîde vahdet ve bir renklilik ve rûh-ı hayvânîde tefrika ve kesret ve birçok renklilik vardır. Rûh-ı hayvânî, rûh-ı insânînin hükmü altında zebûn olduğu vakit onun yüz rengi bir renk olur. Beyt-i şerîfin hulasa-i ma'nâsı: İnsanların havf ü recâ içinde olması rû- hullâh olan Îsâ (a.s.)ın bir renkli küpü mesâbesindeki rûh-ı insânînin yüz renkli olan rûh-ı hayvânînin kıymetini ve revnakını kırması ve vahdet husûle gelip bir renkli olması içindir. "Küp"ün Îsâ (a.s.)a izâfesinde o hazretin bir mûcizesine işaret vardır. Zîrâ Îsâ (a.s.) bir renkli boyayı hâvî küpe elbiseleri vaz' edip, istenilen renkte çıkarmış idi.

1875. Zîra o cihân tuzla gibi gelmiştir. Oraya her ne gitti ise telvînsiz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1875. Çünkü o âlem tuzla gibi gelmiştir. Oraya her ne gittiyse kirlenmeden olmuştur.

Çünkü o tek ruh âlemi tuzla gibidir. Oraya hayvanî ruhun etkileri altında olan her ne gittiyse, kendi renginden soyunmuş ve renksiz olmuştur. Nasıl ki tuzlaya bir hayvan cesedi düşse, zamanla baştan ayağa kadar tuz olur ve o cesedin leşliği kalmaz.

Zîrâ o rûh-ı vâhid âlemi tuzla gibidir. Oraya rûh-ı hayvânînin te'sîrâtı altında olan her ne gitti ise, kendi renginden soyunmuş ve renksiz olmuştur. Nitekim tuzlaya bir hayvan cesedi düşse, mürûr-ı zamân ile baştan ayağa kadar tuz olur ve o cesedin cîfeliği kalmaz.

1876. Toprağı gör; rengarenk olan halkı mezarlarda bir renk ediyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1876. Toprağı gör; rengarenk olan halkı mezarlarda tek bir renk yapıyor!

Çeşitli renklerde olanların tek bir renk olmasına örnek olarak toprağı gör! Türlü türlü renklerde ve şekillerde olan halkın bedenlerini mezarlarda tek bir renge dönüştürüyor. Hepsi toprak şeklinde oluyor.

Muhtelif renkte olanların bir renk olmasına misal olarak toprağı gör! Türlü türlü renklerde ve şekillerde olan halkın cisimlerini mezârlarda bir renge tebdîl ediyor. Hepsi toprak şeklinde oluyor.

1877. Bu zahir olan cisimlerin tuzlasıdır. Ma'naların tuzlası ise başkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1877. Bu görünen cisimlerin tuzlasıdır. Anlamların tuzlası ise başkadır.

Bu toprak mezar, görünen ve hapsedilmiş cisimlerin tuzlasıdır. Anlamların tuzlası ise başkadır. "Anlamlar"dan kasıt, ilâhî sıfatlar ve isimlerdir; ve anlamların tuzlası ise hakiki tek varlıktır. Nitekim ayet-i kerimede "Her şeyin melekûtu (iç yüzü) ve bâtını Hakk'ın kudret elindedir ve ona dönersiniz" (Yâsîn, 36/83) buyurulur.

Bu toprak mezâr, zâhir ve mahbûs olan cisimlerin tuzlasıdır. Ma'nâların tuzlası ise başkadır. "Ma'nâlar"dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir; ve ma'nâların tuzlası ise vücûd-i vâhid-i hakîkîdir. Nitekim âyet-i kerîmede بيده ملكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni "Her şeyin melekûtü ve bâtını Hakk'ın yed-i kudretindedir ve ona rücû' edersiniz" buyurulur.

1878. O maânî tuzlası ma'nevîdir. O ezelden ebede kadar yenilik içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1878. O anlamlar tuzlası manevîdir. O, öncesizlikten sonsuzluğa kadar yenilik içindedir.

Bu anlamların tuzlası duyu organlarıyla görülmez, manevîdir. Öncesizlikten sonsuzluğa kadar onda yenilik vardır. Çünkü Hakk'ın sıfatları ve isimleriyle tecellîsi (ortaya çıkışı), sonsuz uzayda ezelî ve ebedîdir. Bu sıfatlara ve isimlere ait tecellîler asla durmayı kabul etmez. Bu sebeple Yüce Allah öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır. Sonsuz uzayda yaratılış niteliğinin ne başlangıcı ne de sonu vardır. Ancak, yaratılmışların fertleri ecele tabidir. Bir taraftan gelir ve bir taraftan gider. Gelen gidenin, İsa (a.s.)'ın bir renkli küpü (mecazî olarak) mesabesindeki insan ruhunun, yüz renkli olan hayvanî ruhun kıymetini ve parlaklığını kırması ve vahdet (birlik) meydana gelip bir renkli olması içindir. "Küp"ün İsa (a.s.)'a isnat edilmesinde o hazretin bir mucizesine işaret vardır. Çünkü İsa (a.s.) bir renkli boyayı içeren küpe elbiseleri koyup, istenilen renkte çıkarmış idi.

Bu ma'nâların tuzlası his gözüyle görülmez, ma'nevîdir. Ezelden ebede kadar onda yenilik vardır. Zîrâ Hakk'ın sıfât ve esmâsı ile tecellîsi, fezâ-yı bî-nihâyede ezelî ve ebedîdir. Bu tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesi aslâ ta'tîl kabûl etmez. Binâenaleyh Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık'tır. Fezâ-yı bî-nihâyede hilkat keyfiyetinin ne evveli ve ne de âhiri vardır. Ancak, efrâd-ı mahlûkāt ecele tabi'dir. Bir taraftan gelir ve bir taraftan gider. Gelen gidenin hullâh olan Îsâ (a.s.)ın bir renkli küpü mesâbesindeki rûh-ı insânînin yüz renkli olan rûh-ı hayvânînin kıymetini ve revnakını kırması ve vahdet husûle gelip bir renkli olması içindir. “Küp”ün Îsâ (a.s.)a izâfesinde o hazretin bir mûcizesine işâret vardır. Zîrâ Îsâ (a.s.) bir renkli boyayı hâvî küpe elbiseleri vaz’ edip, istenilen renkte çıkarmış idi.

1875. Zîrâ o cihân tuzla gibi gelmiştir. Oraya her ne gitti ise telvînsiz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1875. Çünkü o âlem tuzla gibi gelmiştir. Oraya her ne gittiyse kirlenmeden olmuştur.

Çünkü o tek ruh âlemi tuzla gibidir. Oraya hayvanî ruhun tesirleri altında olan her ne gittiyse, kendi renginden soyunmuş ve renksiz olmuştur. Nasıl ki tuzlaya bir hayvan cesedi düşse, zamanla baştan ayağa kadar tuz olur ve o cesedin pisliği kalmaz.

Zîrâ o rûh-ı vâhid âlemi tuzla gibidir. Oraya rûh-ı hayvânînin te’sîrâtı altında olan her ne gitti ise, kendi renginden soyunmuş ve renksiz olmuştur. Nitekim tuzlaya bir hayvan cesedi düşse, mürûr-ı zamân ile baştan ayağa kadar tuz olur ve o cesedin çifeliği kalmaz.

1876. Toprağı gör; rengârenk olan halkı mezârlarda bir renk ediyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1876. Toprağı gör; rengârenk olan halkı mezarlarda tek bir renk ediyor!

Çeşitli renkte olanların tek bir renk olmasına örnek olarak toprağı gör! Türlü türlü renklerde ve şekillerde olan halkın bedenlerini mezarlarda tek bir renge dönüştürüyor. Hepsi toprak şeklinde oluyor.

Muhtelif renkte olanların bir renk olmasına misâl olarak toprağı gör! Türlü türlü renklerde ve şekillerde olan halkın cisimlerini mezârlarda bir renge tebdîl ediyor. Hepsi toprak şeklinde oluyor.

1877. Bu zâhir olan cisimlerin tuzlasıdır. Ma’nâların tuzlası ise başkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1877. Bu, görünen cisimlerin tuzlasıdır. Anlamların tuzlası ise başkadır.

Bu toprak mezar, görünen ve hapsedilmiş cisimlerin tuzlasıdır. Anlamların tuzlası ise başkadır. "Anlamlar"dan kasıt, ilahi sıfatlar ve isimlerdir; ve anlamların tuzlası ise tek ve hakiki varlıktır. Nitekim ayet-i kerimede `بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ` (Yâsîn, 36/83) yani "Her şeyin melekûtu (iç yüzü) ve bâtını (gizli yönü) Hakk'ın kudret elindedir ve ona döneceksiniz" buyurulur.

Bu toprak mezâr, zâhir ve mahbûs olan cisimlerin tuzlasıdır. Ma’nâların tuzlası ise başkadır. “Ma’nâlar”dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir; ve ma’nâların tuzlası ise vücûd-ı vâhid-i hakîkîdir. Nitekim âyet-i kerîmede `بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ` (Yâsîn, 36/83) ya’ni “Her şeyin melekûtü ve bâtını Hakk’ın yed-i kudretindedir ve ona rücû’ edersiniz” buyurulur.

1878. O maânî tuzlası ma’nevîdir. O ezelden ebede kadar yenilik içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1878. O anlamlar tuzlası manevîdir. O, öncesizden sonsuza kadar yenilik içindedir.

Bu anlamların tuzlası duyu organlarıyla görülmez, manevîdir. Öncesizden sonsuza kadar onda yenilik vardır. Çünkü Hakk'ın sıfatları ve isimleriyle tecellîsi, sonsuz uzayda öncesiz ve sonsuzdur. Bu sıfatlara ve isimlere ait tecellîler asla durmayı kabul etmez. Bu sebeple Yüce Allah öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır. Sonsuz uzayda yaratma niteliğinin ne başlangıcı ne de sonu vardır. Ancak, yaratılmışların fertleri ecele tabidir. Bir taraftan gelir ve bir taraftan gider. Gelen gidenin aynısı olmadığı için hep yenilik vardır. Çünkü tecellîde aynen tekrar yoktur. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bölümünde İdris (a.s.)dan naklen şöyle buyururlar: "Âlem, yaratılış itibarıyla öncesizdir; dünya ve ahiretçe sonsuzdur; ve eceller halk hakkında değil, mahluk hakkında sürelerin son bulması iledir. Şimdi, halk nefeslerle yenilenir."

Bu ma’nâların tuzlası his gözüyle görülmez, ma’nevîdir. Ezelden ebede kadar onda yenilik vardır. Zîrâ Hakk’ın sıfât ve esmâsı ile tecellîsi, fezâ-yı bî-nihâyede ezelî ve ebedîdir. Bu tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi aslâ ta’tîl kabûl etmez. Binâenaleyh Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık’tır. Fezâ-yı bî-nihâyede hilkat keyfiyetinin ne evveli ve ne de âhiri vardır. Ancak, efrâd-ı mahlûkât ecele tâbi’dir. Bir taraftan gelir ve bir taraftan gider. Gelen gidenin aynı olmadığı için hep yenilik vardır. Zîrâ tecellîde aynen tekrar yoktur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında İdrîs (a.s.)dan naklen şöyle buyururlar: "Âlem hâlikan lem-yezeldir; dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir; ve eceller halk hakkında değil, mahluk hakkında müddetlerin intihâsı iledir. İmdi, halk enfâs ile teceddüd eder."

1879. Bu yeniliğe eskilik onun zıddı olur; ve o yenilik zıdsız ve misilsiz ve adedsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1879. Bu yeniliğe eskilik onun zıddı olur; ve o yenilik zıtsız, misilsiz ve sayısızdır.

Yani, bu cismaniyet âlemindeki her yeniliğe karşı onun zıddı olarak bir de eskilik vardır. Fakat herhangi bir ilahi sıfatın kesintisiz olarak meydana gelen tecellisinde ne zıtlık, ne benzerlik ne de adet ve sayı yoktur. Çünkü Hak, zâtında bir, isimlerinde ve sıfatlarında birdir. Fakat herhangi bir sanatın, bölünmez her anda meydana gelen tecellilerinde hep yenilik vardır.

Ya'ni, bu cismâniyet âlemindeki her yeniliğe karşı onun zıddı olarak bir de eskilik vardır. Fakat herhangi bir sıfat-ı ilâhiyyenin lâ-yenkatı' vâki' olan tecellîsinde ne ziddiyet, ne nazîriyet ne de aded ve sayı yoktur. Çünkü Hak ahadiyyü'z-zat ve ahadiyyü'l-esma' ve's-sıfattır. Fakat herhangi bir sun'un her ân-ı gayr-ı münkasimde vâki' olan tecelliyâtında hep yenilik vardır.

1880. Öyleki, nûr-ı Mustafa'nın saklından yüz bin türlü zulmet ziyâ oldu. [1861]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1880. Öyle ki, Mustafa'nın nurunun cilalanmasından yüz bin türlü karanlık aydınlığa dönüştü.

"Sakl", sözlükte "ayna, kılıç ve benzeri şeylerden pası gidermek ve cilalamak" demektir. Yani zıddı, benzeri ve sayısı olmayan tecellînin (ilahi görünümün) örneğini istersen, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in nurunun tecellîsini gör ki, bu nurun cilalaması ve pas gidermesi sayesinde, şek ve şüphe, cehalet ve gaflet, şirk ve küfür, isyan ve hayvani sıfatlar gibi türlü türlü manevî karanlıklar aydınlığa dönüştü. Şekler ve şüpheler yakin (kesin bilgi) tuzlasında, cehaletler ilim tuzlasında ve küfürler iman tuzlasında yok oldu; ve şekler yakin nuru, cehaletler ilim nuru ve küfürler iman nuru oldu.

"Sakl", lügatte "ayna ve kılıç ve kılıç vesâireden pas açmak ve cilâ vermek" demektir. Ya'ni zıdsız ve nazîrsiz ve adedsiz olan tecellînin misâlini istersen, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in nûrunun tecellîsini gör ki, bu nûrun cilâ vermesinden ve pas açmasından dolayı, şek ve şübhe ve cehl ve gaflet ve şirk ve küfür ve ma'siyet ve hayvânî sıfatlar gibi türlü türlü ma'nevî zulmetler ve karanlıklar ziyâ ve aydınlık oldu. Şekler ve şübheler yakîn tuzlasında ve cehiller ilim tuzlasında ve küfürler îmân tuzlasında mahv oldu; ve şekkler nûr-ı yakîn ve cehiller nûr-ı ilm ve küfürler nûr-ı îmân oldu.

1881. Cühûddan ve müşrikten ve kâfirden ve mecûsîden, cümlesi o büyük pehlivandan dolayı bir renk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1881. Yahudiden, müşrikten, kâfirden ve mecûsîden, hepsi o büyük pehlivandan dolayı tek bir renk oldu.

"Muğ", mecûsî papası demektir; "alp", Türkçe bir kelimedir, "pehlivan ve cesur kimse" anlamına gelir; "uluğ", ulu ve büyük anlamındadır. "Büyük pehlivan"dan kasıt, Peygamberlerin Sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz'dir. Yani, Peygamberler Sultanı Efendimiz'in nurunun karanlıklara parlaklık vermesinden dolayı, Yahudiler ve putperest olan müşrikler ve kâfirler ve mecûsîler anlamda, yani imanda hep tek bir renk ve birleşmiş oldular. Aynı olmadığı için hep yenilik vardır. Çünkü tecellîde (ilahi tecellide) aynen tekrar yoktur. Nasıl ki Şeyh-i Ekber hazretleri (İbn Arabî) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin 367. bölümünde İdris (a.s.)'dan naklen şöyle buyururlar: "Âlem yaratılış itibarıyla ezelîdir; dünya ve ahiretçe sonsuzdur; ve eceller halk hakkında değil, yaratılmış hakkında sürelerin son bulması iledir. Şimdi, halk nefeslerle yenilenir."

"Muğ”, mecûsî papası; "alp", Türkçe'dir, "pehlivân ve şecî' kimse" demektir; "uluğ", ulu ve büyük ma'nâsınadır. "Büyük pehlivân"dan murâd, Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. Ya'ni, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz'in nûrunun zulmetlere cilâ vermesinden dolayı, yahûdîler ve putperest olan müşrikler ve kâfirler ve mecûsîler ma'nâda, ya'ni îmânda hep bir renk ve müttehid oldular. aynı olmadığı için hep yenilik vardır. Zîrâ tecellîde aynen tekrar yoktur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında İdrîs (a.s.)dan naklen şöyle buyururlar: "Âlem hâlikan lem-yezeldir; dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir; ve eceller halk hakkında değil, mahluk hakkında müddetlerin intihâsı iledir. İmdi, halk enfâs ile teceddüd eder."

1879. Bu yeniliğe eskilik onun zıddı olur; ve o yenilik zıdsız ve misilsiz ve adedsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1879. Bu yeniliğe eskilik onun zıddı olur; ve o yenilik zıtsız, misilsiz ve sayısızdır.

Yani, bu cismaniyet âlemindeki her yeniliğe karşı onun zıddı olarak bir de eskilik vardır. Fakat herhangi bir ilahi sıfatın kesintisiz olarak meydana gelen tecellisinde ne zıtlık, ne benzerlik ne de adet ve sayı yoktur. Çünkü Hak, zâtında bir, isimlerinde ve sıfatlarında birdir. Fakat herhangi bir sanatın, bölünmez her anda meydana gelen tecellilerinde hep yenilik vardır.

Ya'ni, bu cismâniyet âlemindeki her yeniliğe karşı onun zıddı olarak bir de eskilik vardır. Fakat herhangi bir sıfat-ı ilâhiyyenin lâ-yenkatı' vâki' olan tecellîsinde ne ziddiyet, ne nazîriyet ne de aded ve sayı yoktur. Çünkü Hak ahadiyyü'z-zat ve ahadiyyü'l-esma' ve's-sıfattır. Fakat herhangi bir sun'un her ân-ı gayr-ı münkasimde vâki' olan tecelliyâtında hep yenilik vardır.

1880. Öyleki, nûr-ı Mustafa'nın saklından yüz bin türlü zulmet ziyâ oldu. [1861]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1880. Öyle ki, Mustafa'nın nurunun cilalanmasından yüz bin türlü karanlık aydınlığa dönüştü.

"Sakl", sözlükte "ayna, kılıç ve benzeri şeylerden pası gidermek ve cilalamak" demektir. Yani zıddı, benzeri ve sayısı olmayan tecellînin (ilahi görünümün) örneğini istersen, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in nurunun tecellîsini gör ki, bu nurun cilalaması ve pas gidermesi sayesinde, şek ve şüphe, cehalet ve gaflet, şirk ve küfür, isyan ve hayvani sıfatlar gibi türlü türlü manevî karanlıklar aydınlığa dönüştü. Şekler ve şüpheler yakin (kesin bilgi) tuzlasında, cehaletler ilim tuzlasında ve küfürler iman tuzlasında yok oldu; ve şekler yakin nuru, cehaletler ilim nuru ve küfürler iman nuru oldu.

"Sakl", lügatte "ayna ve kılıç ve kılıç vesâireden pas açmak ve cilâ vermek" demektir. Ya'ni zıdsız ve nazîrsiz ve adedsiz olan tecellînin misâlini istersen, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in nûrunun tecellîsini gör ki, bu nûrun cilâ vermesinden ve pas açmasından dolayı, şek ve şübhe ve cehl ve gaflet ve şirk ve küfür ve ma'siyet ve hayvânî sıfatlar gibi türlü türlü ma'nevî zulmetler ve karanlıklar ziyâ ve aydınlık oldu. Şekler ve şübheler yakîn tuzlasında ve cehiller ilim tuzlasında ve küfürler îmân tuzlasında mahv oldu; ve şekkler nûr-ı yakîn ve cehiller nûr-ı ilm ve küfürler nûr-ı îmân oldu.

1881. Cühûddan ve müşrikten ve kâfirden ve mecûsîden, cümlesi o büyük pehlivandan dolayı bir renk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1881. Yahudiden, müşrikten, kâfirden ve mecûsîden, hepsi o büyük pehlivandan dolayı bir renk oldu.

"Muğ", mecûsî papası demektir; "alp", Türkçe bir kelimedir, "pehlivan ve cesur kimse" anlamına gelir; "uluğ", ulu ve büyük anlamındadır. "Büyük pehlivan"dan kasıt, Peygamberlerin Sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz'dir. Yani, Peygamberler Sultanı Efendimiz'in nurunun karanlıklara parlaklık vermesinden dolayı, Yahudiler ve putperest olan müşrikler ve kâfirler ve mecûsîler, anlamda, yani imanda hep bir renk ve birleşmiş oldular.

"Muğ”, mecûsî papası; "alp", Türkçe'dir, "pehlivân ve şecî' kimse" demektir; "uluğ", ulu ve büyük ma'nâsınadır. "Büyük pehlivân"dan murâd, Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. Ya'ni, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz'in nûrunun zulmetlere cilâ vermesinden dolayı, yahûdîler ve putperest olan müşrikler ve kâfirler ve mecûsîler ma'nâda, ya'ni îmânda hep bir renk ve müttehid oldular.

1882. Kısa ve uzun yüz binlerce gölge o sır güneşinin nûrundan bir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1882. Kısa ve uzun yüz binlerce gölge o sır güneşinin nurundan bir oldu.

"Gölge"den maksat, genel olarak hayalî inançlardır. "Uzun gölge"den maksat, filozofların hayalî inançları; ve "kısa gölge"den maksat, düşüncesi sınırlı olan avamın hayalî inançlarıdır; "sır güneşi"nden maksat ise Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.) hazretleridir. Yani, havas (seçkinler) ve avamın birçok ve çeşitli hayalî inançları, sır güneşi olan Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin telkin buyurduğu ilahi bilgiler nurundan hep bir oldu ve hepsinin hayalî inançları hep bir inanca dönüştü.

"Gölge"den murâd, umûmen i'tikādât-ı muhayyeledir. "Uzun gölge"den murâd, feylesofların i'tikādât-ı muhayyeleleri; ve "kısa gölge"den murâd, mahdûdü'l-fikr olan avâmmın i'tikādât-ı muhayyeleleri; "sır güneşi"nden murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri. Ya'ni, havâs ve avâmmın birçok ve muhtelif i'tikādât-ı muhayyeleleri, sır güneşi olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin telkîn buyurduğu maârif-i ilâhiyye nûrundan hep bir oldu ve hepsinin i'tikādât-ı muhayyeleleri hep bir i'tikāda tahavvül etti.

1883. Ne uzunluk, ne kısa, ne enli kaldı; türlü türlü gölge güneşte rehin oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1883. Ne uzunluk, ne kısalık, ne enli kaldı; türlü türlü gölge güneşte rehin oldu.

"Rehin", tutsak demektir. Yani, türlü türlü olan gölge konumundaki o hayalî inançlar o sır güneşinin nurunda rehin ve tutsak olup, o uzun ve kısa ve enli gölgelerin hiçbirisi kalmadı.

"Rehin", mahbûs demektir. Ya'ni, türlü türlü olan gölge mesâbesindeki o i'tikādât-ı muhayyele o sır güneşinin nûrunda merhûn ve mahbûs olup, o uzun ve kısa ve enli gölgelerin hiçbirisi kalmadı.

1884. Fakat bir renklik ki, mahşerde vardır, kötü uzuna ve iyi uzuna zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1884. Fakat bir birlik ki, mahşerde vardır, kötüye ve iyiye görünür.

Yani, anlamlardan ibaret olan hayalî inançların bu dünya hayatındaki birliği, Son Peygamber'e iman edenlere özgü olmak üzere bu zikredilen şekilde, yani gaybî imanda birliktir. Fakat bu dünya hayatından başka olan mahşer hayatında da bir birlik vardır ki, o birlik iman etmeyen kötüler ile iman eden iyiler üzerine eşit şekilde ortaya çıkar. Bu da şühûdî imanda (görerek iman etmede) birliktir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 8. bölümünde şöyle buyururlar: "Birlik kıyamette olur. Fakat bu dünyada mümkün değildir. Çünkü burada her birinin türlü türlü isteği ve hevesi vardır. Birlik burada mümkün olmaz, ancak kıyamette hepsi bir olurlar ve bir yere bakarlar; ve bir kulak ve bir dil olurlar. İnsanda çok şeyler vardır. Fare vardır, kuş vardır. Bir kere kuş kafesi yukarıya götürür; ve yine fare aşağıya çeker; ve insanda yüz binlerce farklı vahşi hayvan mevcuttur. Fare fareliğini ve kuş kuşluğunu ancak oraya gidince terk edip, hepsi bir olurlar. Çünkü istenen ne yukarıda, ne aşağıdadır. İstenen ortaya çıkınca, ne yukarı uçar ve ne de aşağıya çeker. Bir şeyini kaybeden kimse sağını, solunu, önünü arkasını arar. O şeyi bulunca ne

Ya'ni, ma'nâlardan ibaret olan i'tikādât-ı muhayyelenin bu dünyâ hayâtındaki vahdeti, Hâtem-i Enbiya'ya îmân edenlere mahsûs olmak üzere bu zikr olunan sûrette ya'ni îmân-ı gaybîde vahdettir. Fakat bu dünyâ hayâtının gayrı olan mahşer hayatında da bir renklik vardır ki, o bir renklik îmân etmeyen kötüler ile îmân eden iyiler üzerine alesseviyye zâhir olur. Bu da îmân-ı şühûdîde vahdettir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 8. faslında şöyle buyururlar: "Vahdet kıyamette olur. Fakat bu dünyâda mümkin değildir. Zîrâ burada her birinin türlü türlü murâdı ve hevâsı vardır. Vahdet burada mümkin olmaz, ancak kıyâmette hep bir olurlar ve bir mahalle nazar ederler; ve bir kulak ve bir dil olurlar. İnsanda çok şeyler vardır. Fâre vardır, kuş vardır. Bir kere kuş kafesi bâlâya götürür; ve yine fâre aşağıya çeker; ve insanda yüz binlerce vuhûş-i muhtelife mevcuddur. Fâre fâreliğini ve kuş kuşluğunu ancak oraya gidince terk edip, hepsi bir olurlar. Zîrâ matlûb ne yukarıda, ne aşağıdadır. Matlûb zâhir olunca, ne yukarı uçar ve ne de aşağıya çeker. Bir şeyini kaybeden kimse sağını, solunu, önünü arkasını arár. O şeyi bulunca ne

1882. Kısa ve uzun yüz binlerce gölge o sır güneşinin nûrundan bir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1882. Kısa ve uzun yüz binlerce gölge o sır güneşinin nurundan bir oldu.

"Gölge"den maksat, genel olarak hayalî inançlardır. "Uzun gölge"den maksat, filozofların hayalî inançları; ve "kısa gölge"den maksat, düşüncesi sınırlı olan avamın hayalî inançlarıdır; "sır güneşi"nden maksat ise Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.) hazretleridir. Yani, havas (seçkinler) ve avamın birçok ve çeşitli hayalî inançları, sır güneşi olan Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin telkin buyurduğu ilahi bilgiler nurundan hep bir oldu ve hepsinin hayalî inançları hep bir inanca dönüştü.

"Gölge"den murâd, umûmen i'tikādât-ı muhayyeledir. "Uzun gölge"den murâd, feylesofların i'tikādât-ı muhayyeleleri; ve "kısa gölge"den murâd, mahdûdü'l-fikr olan avâmmın i'tikādât-ı muhayyeleleri; "sır güneşi"nden murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri. Ya'ni, havâs ve avâmmın birçok ve muhtelif i'tikādât-ı muhayyeleleri, sır güneşi olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin telkîn buyurduğu maârif-i ilâhiyye nûrundan hep bir oldu ve hepsinin i'tikādât-ı muhayyeleleri hep bir i'tikāda tahavvül etti.

1883. Ne uzunluk, ne kısa, ne enli kaldı; türlü türlü gölge güneşte rehin oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1883. Ne uzunluk, ne kısalık, ne enli kaldı; türlü türlü gölge güneşte rehin oldu.

"Rehin", tutsak demektir. Yani, türlü türlü olan gölge konumundaki o hayalî inançlar o sır güneşinin nurunda rehin ve tutsak olup, o uzun ve kısa ve enli gölgelerin hiçbirisi kalmadı.

"Rehin", mahbûs demektir. Ya'ni, türlü türlü olan gölge mesâbesindeki o i'tikādât-ı muhayyele o sır güneşinin nûrunda merhûn ve mahbûs olup, o uzun ve kısa ve enli gölgelerin hiçbirisi kalmadı.

1884. Fakat bir renklik ki, mahşerde vardır, kötü uzuna ve iyi uzuna zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1884. Fakat bir renklilik ki, mahşerde vardır, kötüye ve iyiye görünür.

Yani, manalardan ibaret olan hayalî inançların bu dünya hayatındaki birliği, Hatem-i Enbiya'ya (Peygamberlerin Sonuncusu Hz. Muhammed'e) iman edenlere özgü olmak üzere bu zikredilen şekilde, yani gaybî imanda (görmeden inanmada) birliktir. Fakat bu dünya hayatından başka olan mahşer hayatında da bir renklilik vardır ki, o bir renklilik iman etmeyen kötüler ile iman eden iyiler üzerine eşit şekilde ortaya çıkar.

Bu da şühûdî imanda (görerek inanmada) birliktir. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Fihi Mâ Fih'lerinin 8. bölümünde şöyle buyururlar:

"Birlik kıyamette olur. Fakat bu dünyada mümkün değildir. Çünkü burada her birinin türlü türlü isteği ve hevesi vardır. Birlik burada mümkün olmaz, ancak kıyamette hepsi bir olurlar ve bir yere bakarlar; ve bir kulak ve bir dil olurlar. İnsanda çok şeyler vardır. Fare vardır, kuş vardır. Bir kere kuş kafesi yukarıya götürür; ve yine fare aşağıya çeker; ve insanda yüz binlerce farklı vahşi hayvan mevcuttur. Fare fareliğini ve kuş kuşluğunu ancak oraya gidince terk edip, hepsi bir olurlar. Çünkü istenen ne yukarıda, ne aşağıdadır. İstenen ortaya çıkınca, ne yukarı uçar ve ne de aşağıya çeker. Bir şeyini kaybeden kimse sağını, solunu, önünü arkasını arar. O şeyi bulunca ne yukarıyı, ne aşağıyı, ne sağını, ne solunu, ne önünü, ne de ardını aramaz; toplanır. Bu sebeple kıyamet gününde hep bir göz, bir dil, bir kulak, bir akıl olurlar. Nasıl ki on kişi bir bağa veya dükkâna ortak olunca sözleri ve dertleri bir olur ve bir şeyle meşgul olurlar. Çünkü istedikleri birdir. Şimdi, kıyamet gününde hepsinin işi Hak ile olunca, hepsi bir olurlar ilh..."

Ya'ni, ma'nâlardan ibaret olan i'tikādât-ı muhayyelenin bu dünyâ hayâtındaki vahdeti, Hâtem-i Enbiya'ya îmân edenlere mahsûs olmak üzere bu zikr olunan sûrette ya'ni îmân-ı gaybîde vahdettir. Fakat bu dünyâ hayâtının gayrı olan mahşer hayatında da bir renklik vardır ki, o bir renklik îmân etmeyen kötüler ile îmân eden iyiler üzerine alesseviyye zâhir olur.

Bu da îmân-ı şühûdîde vahdettir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 8. faslında şöyle buyururlar:

"Vahdet kıyamette olur. Fakat bu dünyâda mümkin değildir. Zîrâ burada her birinin türlü türlü murâdı ve hevâsı vardır. Vahdet burada mümkin olmaz, ancak kıyâmette hep bir olurlar ve bir mahalle nazar ederler; ve bir kulak ve bir dil olurlar. İnsanda çok şeyler vardır. Fâre vardır, kuş vardır. Bir kere kuş kafesi bâlâya götürür; ve yine fâre aşağıya çeker; ve insanda yüz binlerce vuhûş-i muhtelife mevcuddur. Fâre fâreliğini ve kuş kuşluğunu ancak oraya gidince terk edip, hepsi bir olurlar. Zîrâ matlûb ne yukarıda, ne aşağıdadır. Matlûb zâhir olunca, ne yukarı uçar ve ne de aşağıya çeker. Bir şeyini kaybeden kimse sağını, solunu, önünü arkasını arár. O şeyi bulunca ne yukarıyı, ne aşağıyı, ne sağını, ne solunu, ne önünü, ne de ardını aramaz; cem' olur. Binâenaleyh yevm-i kıyamette hep bir göz, bir dil, bir kulak, bir akıl olurlar. Nitekim on kişi bir bağa veya dükkâna ortak olunca sözleri ve gamları bir olur ve bir şeyle meşgûl olurlar. Çünkü matlûbları birdir. İmdi, yevm-i kıyâmette cümlenin işi Hak ile olunca, hepsi bir olurlar ilh..."

1885. Öyleki, o cihanda ma'nalar sûret olur; bizim nakışlarımız hasletin lâyığında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1885. Öyle ki, o âlemde manalar suret olur; bizim nakışlarımız hasletin lâyığında olur.

"Ki" açıklama edatıdır; "ân cihân", "der ân cihân" takdirindedir. Yani, dünya hayatındaki gaybî imandaki vahdette, Hak hakkında pek çok hayal vardır ve herkes kendi hayalindeki mabuda ibadet eder. Bu hayaller ise mana mertebesindedir; aynı şekilde herkesin ahlakı ve sireti de farklıdır. Bunlar da birtakım manalardan ibarettir. Mahşerde iyiye ve kötüye, şühûdî imanda vahdet meydana gelmekle beraber, bu vahdet içinde pek çok suret ortaya çıkar. Öyle ki, dünyadaki manalar bu mahşer âleminde ve kıyamet gününde suret olurlar. Bizim nakışlarımız ve suretlerimiz kendi ahlakımızın ve inançlarımızın lâyığına göre olurlar. Yani bir kimsede hayvanlık sıfatlarından hangisi galip ise, o kimse o suret üzere haşr olur. Nasıl ki II. cildin 959 numarasında: [Yani "Mahşer vaktinde her araza bir suret vardır; her arazın suretine bir nöbet vardır"] ve 1408 numarasında da: [Yani "Bir siret ki, o senin vücudunda galiptir, o tasvir üzerine de haşrin vaciptir"] ve V. cildin 2211 numarasında da: [Yani "Mahşer günü her gizli aşikâr olur; her bir mücrim de kendinden rüsvay olur"] buyrulmuştur. Ve hadîs-i şerîfte de يبعث الناس على ما ماتوا عليه yani "İnsanlar öldükleri hal üzere diriltilir" buyrulur. Bu sebeple bu dünyada nefsi ile mücadele ederek hayvanlık sıfatlarından kurtulmuş olan kimselerin mahşerde de insan suretinde diriltileceği açıktır.

"Ki", edât-ı beyândır; "ân cihân", "der ân cihân" takdîrindedir. Ya'ni, dünyâ hayâtındaki îmân-ı gaybîdeki vahdette, Hak hakkında hayâlât-ı kesîre vardır ve herkes kendi hayâlindeki ma'bûda ibâdet eder. Bu hayâlât ise ma'nâ mertebesindedir; ve kezâ herkesin ahlâkı ve sîreti de muhteliftir. Bunlar dahi birtakım ma'nâlardan ibarettir. Mahşerde iyiye ve kötüye, îmân-ı şühûdîde vahdet hâsıl olmakla beraber, bu vahdet içinde suver-i kesîre zuhûra gelir. Öyleki, dünyadaki ma'nâlar bu mahşer âleminde ve yevm-i kıyâmette sûret olurlar. Bizim nakışlarımız ve sûretlerimiz kendi ahlâkımızın ve i'tikādâtımızın lâyığına göre olurlar. Ya'ni bir kimsede sıfât-ı hayvaniyyeden hangisi galib ise, o kimse o sûret üzere haşr olur. Nitekim II. cildin 959 numarasında: [Ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her arazın sûretine bir nöbet vardır"] ve 1408 numarasında dahi: [Ya'ni "Bir sîret ki, o senin vücudunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vacibdir"] ve V. cildin 2211 numarasında dahi: [Ya'ni "Mahşer günü her gizli âşikâr olur; her bir mücrim dahi kendinden rüsvây olur"] buyurulmuştur. Ve hadîs-i şerîfte dahi يبعث الناس على ما ماتوا عليه ya'ni "Nâs öldükleri hâl üzerine ba's olunur" buyurulur. Binâenaleyh bu dünyâda nefsi ile mücâhede ederek hayvanlık sıfatlarından kurtulmuş olan kimselerin mahşerde dahi insan sûretinde ba's oluncağı zâhirdir.

1886. O vakit fikir, nâmelerin nakşı olur; bu astar elbiselerin yüzüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1886. O vakit fikir, nağmelerin nakşı olur; bu astar elbiselerin yüzüdür.

Yukarıyı, ne aşağıyı, ne sağını, ne solunu, ne önünü, ne de ardını aramaz; toplanır. Bu sebeple kıyamet gününde hep bir göz, bir dil, bir kulak, bir akıl olurlar. Nasıl ki on kişi bir bağa veya dükkâna ortak olunca sözleri ve dertleri bir olur ve bir şeyle meşgul olurlar. Çünkü istedikleri birdir. Şimdi, kıyamet gününde hepsinin işi Hak ile olunca, hepsi bir olurlar ilh...

yukarıyı, ne aşağıyı, ne sağını, ne solunu, ne önünü, ne de ardını aramaz; cem' olur. Binâenaleyh yevm-i kıyamette hep bir göz, bir dil, bir kulak, bir akıl olurlar. Nitekim on kişi bir bağa veya dükkâna ortak olunca sözleri ve gamları bir olur ve bir şeyle meşgül olurlar. Çünkü matlûbları birdir. İmdi, yevm-i kıyâmette cümlenin işi Hak ile olunca, hepsi bir olurlar ilh..."

1885. Öyleki, o cihanda ma'nalar sûret olur; bizim nakışlarımız hasletin lâyığında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1885. Öyle ki, o âlemde manalar suret olur; bizim nakışlarımız hasletin layığında olur.

"Ki", açıklama edatıdır; "ân cihân", "der ân cihân" takdirindedir. Yani, dünya hayatındaki gaybî imandaki vahdette, Hak hakkında pek çok hayaller vardır ve herkes kendi hayalindeki mabuda ibadet eder. Bu hayaller ise mana mertebesindedir; ve aynı şekilde herkesin ahlakı ve karakteri de farklıdır. Bunlar da birtakım manalardan ibarettir. Mahşerde iyiye ve kötüye, şühûdî imanda vahdet meydana gelmekle beraber, bu vahdet içinde pek çok suret ortaya çıkar. Öyle ki, dünyadaki manalar bu mahşer âleminde ve kıyamet gününde suret olurlar. Bizim nakışlarımız ve suretlerimiz kendi ahlakımızın ve inançlarımızın layığına göre olurlar. Yani bir kimsede hayvani sıfatlardan hangisi baskın ise, o kimse o suret üzere haşrolur. Nitekim II. cildin 959 numarasında: [Yani "Mahşer vaktinde her araza bir suret vardır; her arazın suretine bir nöbet vardır"] ve 1408 numarasında dahi: [Yani "Bir karakter ki, o senin vücudunda baskındır, o tasvir üzerine de haşrin vaciptir"] ve V. cildin 2211 numarasında dahi: [Yani "Mahşer günü her gizli aşikâr olur; her bir suçlu dahi kendinden rüsvay olur"] buyurulmuştur. Ve hadis-i şerifte dahi يبعث الناس على ما ماتوا عليه yani "İnsanlar öldükleri hal üzere diriltilir" buyurulur. Buna göre bu dünyada nefsi ile mücadele ederek hayvanlık sıfatlarından kurtulmuş olan kimselerin mahşerde dahi insan suretinde diriltileceği açıktır.

“Ki”, edât-ı beyândır; “ân cihân”, “der ân cihân” takdîrindedir. Ya'ni, dünyâ hayâtındaki îmân-ı gaybîdeki vahdette, Hak hakkında hayâlât-ı kesîre vardır ve herkes kendi hayâlindeki ma'bûda ibâdet eder. Bu hayâlât ise ma'nâ mertebesindedir; ve kezâ herkesin ahlâkı ve sîreti de muhteliftir. Bunlar dahi birtakım ma'nâlardan ibarettir. Mahşerde iyiye ve kötüye, îmân-ı şühûdîde vahdet hâsıl olmakla beraber, bu vahdet içinde suver-i kesîre zuhûra gelir. Öyleki, dünyadaki ma'nâlar bu mahşer âleminde ve yevm-i kıyâmette sûret olurlar. Bizim nakışlarımız ve sûretlerimiz kendi ahlâkımızın ve i'tikādâtımızın lâyığına göre olurlar. Ya'ni bir kimsede sıfât-ı hayvaniyyeden hangisi galib ise, o kimse o sûret üzere haşr olur. Nitekim II. cildin 959 numarasında: [Ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her arazın sûretine bir nöbet vardır"] ve 1408 numarasında dahi: [Ya'ni "Bir sîret ki, o senin vücudunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vacibdir"] ve V. cildin 2211 numarasında dahi: [Ya'ni "Mahşer günü her gizli âşikâr olur; her bir mücrim dahi kendinden rüsvây olur"] buyurulmuştur. Ve hadîs-i şerîfte dahi يبعث الناس على ما ماتوا عليه ya'ni "Nâs öldükleri hâl üzerine ba's olunur" buyurulur. Binâenaleyh bu dünyâda nefsi ile mücâhede ederek hayvanlık sıfatlarından kurtulmuş olan kimselerin mahşerde dahi insan sûretinde ba's oluncağı zâhirdir.

1886. O vakit fikir, nâmelerin nakşı olur; bu astar elbiselerin yüzüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1886. O vakit fikir, amellerin yazısı olur; bu astar elbiselerin yüzüdür.

"Bitâne", elbisenin astarı; "rûy-i kâr", elbisenin yüzü demektir (Bahâr-ı Acem). Yani, mahşer vaktinde insanların iç yüzü ortaya çıkacağından, bu dünyada iç yüz olan fikirler ve niyetler herkesin kendi kitabının yazısı ve kaydı olur; ve bu cisim elbisesinin içi dışına çıkarılıp, astarı yüzü olur. Eğer astar pejmürde, yamalı ve kirli ise, meydana çıkar. Yüzünün yani dışının parlaklığı fayda vermez ve elbisenin sahibi rezil olur; ve eğer ipekli ve parlak bir kumaş cinsinden ise sahibi ayıplanmaz. Nitekim hadis-i şerifte يبعث الناس على نياتهم yani "İnsanlar niyetleri üzerine diriltilir" buyurulur. Bu anlam hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. bölümünde şöyle buyururlar:

"Derler ki: O âlemde kiminin sağ eline ve kiminin sol eline ameller uçar. Ve melekler ve izzet ve naz ve cennet ve mizan ve hesap ve kitap vardır ki, bunların misali açıklanmadıkça bilinmez. Gerçi bu âlemde onların misali yoktur. Ancak misal ile belirli olurlar; ve bu âlemde onun misali odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakirin ve padişahın ve akıllının ve gafilin ve bütün sanat ehlinin düşünceleri ortadan kalkar ve hiç kimsede endişe kalmaz. Şafak, İsrafil'in suru gibi nefesini üfürür. Onların bedenlerinin zerrelerini diriltir. Yine her birinin düşüncesi uçan ameller gibi, herkes tarafına gelir. Hiç yanlışlık meydana gelmez. Terzinin düşüncesi terziye ve fakihin düşüncesi fakihe, zalimin düşüncesi zalime ve adilin endişesi adile gelir. Hiç, terzinin uyuyup sabahleyin kunduracı kalktığı meydana geldi mi? Hayır! Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu imkânsız değildir; ve bu âlemde de meydana gelir. كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون yani "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz." Şimdi, bir kimse bu misale meşgul olup ipucunu elde ederse, o âlemin bütün hallerini bu âlemde gözlemler ve o haller ona açılır. Nihayet Hakk'ın kudretinin her şeyi kuşattığını bilir."

"Bitâne", elbisenin astarı; "rûy-i kâr", elbisenin yüzü demektir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, vakt-i mahşerde insanların bâtını zâhir olacağından, bu dünyâda bâtın olan fikirler ve niyetler herkesin kendi kitabının nakşı ve yazısı olur; ve bu cisim elbisesinin içi dışına çıkarılıp, astarı yüzü olur. Eğer astar pejmürde ve yamalı ve mülevves ise, meydana çıkar. Yüzünün ya'ni zâhirinin parlaklığı fâide vermez ve elbisenin sahibi rüsvây olur; ve eğer ipekli ve parlak bir kumaş cinsinden ise sahibi ma'yûb olmaz. Nitekim hadîs-i şerifte يبعث الناس على نياتهم ya'ni "Nâs niyetleri üzerine ba's olunur" buyurulur. Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. faslında şöyle buyururlar:

"Derler ki: O âlemde kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar. Ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzân ve hesâb ve kitâb vardır ki, bunların misâli beyân olunmadıkça ma'lûm olmaz. Gerçi bu âlemde onların misâli yoktur. Ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkılın ve gāfilin ve bilcümle ehl-i san'atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. Subh-ı sefid, sûr-ı İsrafil gibi nefhasını üfürür. Onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi uçan nâmeler gibi, herkes tarafına gelir. Hiç yanlışlık vâki' olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç, terzinin uyuyup sabâhleyin kunduracı kalktığı vâki' oldu mu? Hayır! Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhâl değildir; ve bu âlemde de vâki'dir. كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz." İmdi, bir kimse bu misâle meşgûl olup ser-rişteyi elde ederse, o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur. Nihâyet kudret-i Hakk'ın her şeyi ihâta ettiğini bilir."

1887. Bu zaman sırlar alaca öküz misalidir. Nutuk iği, milletlerde yüz renkli iplik bükücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1887. Bu zaman sırlar alaca öküz misalidir. Nutuk iği, milletlerde yüz renkli iplik bükücüdür.

"Bu zaman"dan maksat, bu dünya hayatıdır; "pîs", alacalı ve iki renkli anlamına gelir, "alaca" demektir; "gâv-ı pîs", "alaca öküz" demektir; "dûk", iplik bükmeye mahsus olan "iğ" dedikleri alettir. Yani, şimdi bu dünya hayatında ilahi sırlar alaca öküz gibidir. Bunun sebebi şudur: İlahi sırlar, Hakk'ın evliyası nazarında açıktır. Fakat başkalarının nazarında gizlidir. Hâlbuki insanlar türlü türlü fikirler ve niyetler ve inançlar sahibidirler. Her birisi kendi fikrine ve inancına göre ilahi sırlar hakkında sözler söyler. "Bitâne", elbisenin astarı; "rûy-i kâr", elbisenin yüzü demektir (Bahâr-ı Acem). Yani, mahşer vaktinde insanların bâtını zâhir olacağından, bu dünyada bâtın olan fikirler ve niyetler herkesin kendi kitabının nakşı ve yazısı olur; ve bu cisim elbisesinin içi dışına çıkarılıp, astarı yüzü olur. Eğer astar pejmürde ve yamalı ve kirli ise, meydana çıkar. Yüzünün yani zâhirinin parlaklığı fayda vermez ve elbisenin sahibi rezil olur; ve eğer ipekli ve parlak bir kumaş cinsinden ise sahibi ayıplanmaz. Nitekim hadîs-i şerifte يبعث الناس على نياتهم yani "İnsanlar niyetleri üzerine diriltilir" buyurulur. Bu anlam hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. bölümünde şöyle buyururlar:

"Derler ki: O âlemde kiminin sağ eline ve kiminin sol eline mektuplar uçar. Ve melekler ve izzet ve naz ve cennet ve mizan ve hesap ve kitap vardır ki, bunların misali açıklanmadıkça bilinmez. Gerçi bu âlemde onların misali yoktur. Ancak misal ile belirlenirler; ve bu âlemde onun misali odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakirin ve padişahın ve akıllının ve gafilin ve bilcümle sanat ehlinin düşünceleri ortadan kalkar ve hiç kimsede endişe kalmaz. Akşamın beyazlığı, İsrafil'in suru gibi nefesini üfürür. Onların cisimlerinin zerrelerini diriltir. Yine her birinin düşüncesi uçan mektuplar gibi, herkes tarafına gelir. Hiç yanlışlık meydana gelmez. Terzinin düşüncesi terziye ve fakihin düşüncesi fakihe, zalimin düşüncesi zalime ve adilin endişesi adile gelir. Hiç, terzinin uyuyup sabahleyin kunduracı kalktığı meydana geldi mi? Hayır! Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu imkânsız değildir; ve bu âlemde de meydana gelir. كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون yani "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz." Şimdi, bir kimse bu misale meşgul olup ipucunu elde ederse, o âlemin bütün hallerini bu âlemde müşahade eder ve o haller ona açılır. Nihayet Hakk'ın kudretinin her şeyi kuşattığını bilir."

"În zamân”dan murâd, bu hayât-ı dünyeviyyedir; "pîs", ablak ve iki renkli ma'nâsınadır, "alaca" demek olur; "gâv-ı pîs", "alaca öküz" demektir; "dûk”, iplik bükmeye mahsûs olan "iğ" dedikleri âlettir. Ya'ni, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede esrâr-ı ilâhiyye alaca öküz gibidir. Sebebi budur ki: Esrâr-ı ilâhiyye evliyâ-yı Hak nazarında zâhirdir. Fakat başkalarının nazarında mahfidir. Halbuki insanlar türlü türlü fikirler ve niyetler ve akîdeler sahibidirler. Her birisi kendi fikrine ve i'tikādına göre esrâr-ı ilâhiyye hakkında sözler "Bitâne", elbisenin astarı; "rûy-i kâr", elbisenin yüzü demektir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, vakt-i mahşerde insanların bâtını zâhir olacağından, bu dünyâda bâtın olan fikirler ve niyetler herkesin kendi kitabının nakşı ve yazısı olur; ve bu cisim elbisesinin içi dışına çıkarılıp, astarı yüzü olur. Eğer astar pejmürde ve yamalı ve mülevves ise, meydana çıkar. Yüzünün ya'ni zâhirinin parlaklığı fâide vermez ve elbisenin sahibi rüsvây olur; ve eğer ipekli ve parlak bir kumaş cinsinden ise sahibi ma'yûb olmaz. Nitekim hadîs-i şerifte يبعث الناس على نياتهم ya'ni "Nâs niyetleri üzerine ba's olunur" buyurulur. Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 43. faslında şöyle buyururlar:

"Derler ki: O âlemde kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar. Ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzân ve hesâb ve kitâb vardır ki, bunların misâli beyân olunmadıkça ma'lûm olmaz. Gerçi bu âlemde onların misâli yoktur. Ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkılın ve gāfilin ve bilcümle ehl-i san'atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. Subh-ı sefid, sûr-ı İsrafil gibi nefhasını üfürür. Onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi uçan nâmeler gibi, herkes tarafına gelir. Hiç yanlışlık vâki' olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç, terzinin uyuyup sabâhleyin kunduracı kalktığı vâki' oldu mu? Hayır! Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhâl değildir; ve bu âlemde de vâki'dir. كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz." İmdi, bir kimse bu misâle meşgül olup ser-rişteyi elde ederse, o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur. Nihâyet kudret-i Hakk'ın her şeyi ihâta ettiğini bilir."

1887. Bu zaman sırlar alaca öküz misalidir. Nutuk iği, milletlerde yüz renkli iplik bükücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1887. Bu zaman, sırlar alaca öküz gibidir. Konuşma iği, milletlerde yüz renkli iplik bükücüdür.

"Bu zaman"dan kasıt, bu dünya hayatıdır; "pîs", alacalı ve iki renkli anlamına gelir, "alaca" demektir; "gâv-ı pîs", "alaca öküz" demektir; "dûk", iplik bükmeye yarayan "iğ" dedikleri alettir. Yani, şimdi bu dünya hayatında ilâhî sırlar alaca öküz gibidir. Sebebi şudur: İlâhî sırlar Hakk dostlarının nazarında açıktır. Fakat başkalarının nazarında gizlidir. Oysa insanlar türlü türlü fikirler, niyetler ve inançlar sahibidirler. Her biri kendi fikrine ve inancına göre ilâhî sırlar hakkında sözler söylerler; ve bunların her biri o sırları kendi fikirlerinin ve inançlarının rengine boyarlar. Bu sebeple o sırlar Hakk dostlarının nazarında bir alaca öküz mesabesinde görünür; ve yetmiş iki millet kendi inançlarına rağbet kazandırmak için sözler söylerler. Bunların bu konuşması da yüz renkli iplik bükücü olan bir iğ aletine benzer. Hafız-ı Şîrâzî'nin beyti: "Bütün yetmiş iki milletin çekişmesini mazur gör! Hakikati göremediklerinden efsane yolunu tuttular."

"În zamân”dan murâd, bu hayât-ı dünyeviyyedir; "pîs", ablak ve iki renkli ma'nâsınadır, "alaca" demek olur; "gâv-ı pîs", "alaca öküz" demektir; "dûk”, iplik bükmeye mahsûs olan "iğ" dedikleri âlettir. Ya'ni, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede esrâr-ı ilâhiyye alaca öküz gibidir. Sebebi budur ki: Esrâr-ı ilâhiyye evliyâ-yı Hak nazarında zâhirdir. Fakat başkalarının nazarında mahfidir. Halbuki insanlar türlü türlü fikirler ve niyetler ve akîdeler sahibidirler. Her birisi kendi fikrine ve i'tikādına göre esrâr-ı ilâhiyye hakkında sözler söylerler; ve bunların her birisi o esrârı kendi fikirlerinin ve i'tikādlarının rengine boyarlar. Binâenaleyh o esrâr evliyâ-yı Hak nazarında bir alaca öküz mesâbesinde görünür; ve yetmiş iki millet kendi i'tikādlarına revâc vermek için sözler söylerler. Bunların bu nutku da yüz renkli iplik bükücü olan bir iğ âletine benzer. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî: "Bütün yetmiş iki millet nizâ'ını ma'zûr tut! Hakikati göremediklerinden efsâne yolunu tuttular."

1888. Yüz renklilik ve yüz gönüllülük nöbetidir. Bir renk âlemi ne vakit celî olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1888. Yüz renklilik ve yüz gönüllülük nöbetidir. Bir renk âlemi ne zaman açıkça belirir?

"Yüz renklilik"ten kastedilen, sıfatlara ve isimlere ait çokluklardır; ve "yüz gönüllülük"ten kastedilen, tereddüttür. Yani, bu dünya hayatı, sıfatlara ve isimlere ait çoklukların hüküm sürdüğü bir yoğunluk (kesâfet) âlemidir. Bu yoğunluk perdesi altında gizlenen hakikat görünmediği için tereddüt âlemidir. Bu sebeple, bir renk âlemi olan ruhanîlik âlemi, bu çokluklar ve yoğunluk âleminde ne zaman ortaya çıkar?

"Yüz renklilik"ten murâd, keserât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyedir; ve "yüz gönüllülük"ten murâd, tereddüddür. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyye keserât-ı sıfatiyye ve esmâiyyenin hüküm sürdüğü âlem-i kesâfettir. Bu kesâfet perdesi altında gizlenen hakîkat görünmediği için tereddüd âlemidir. Binâenaleyh bir renk âlemi olan rûhâniyet âlemi bu keserât ve kesâfet âleminde ne vakit zâhir olur?

1889. Bir zengînin nöbetidir, Rumî nihân oldu. Bu gecedir ve güneş rehinimizdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1889. Bir zencinin nöbetidir, Rumî gizlendi. Bu gecedir ve güneş rehinimizdedir.

"Zengî", zenci ve kara renkli insanlar demektir; ve bundan kasıt, maddi âlemin (âlem-i kesâfet) karanlığıdır; "Rûmî"den kasıt, beyaz insanlar olup, bundan kasıt, ruhanî âlemin (âlem-i rûhâniyyet) nuraniyeti (aydınlığı)dır; "rihân", müfâale babının masdarı (fiil kökü) olmak uygundur. Yani, bu dünyada hüküm sürme sırası maddi yoğunluğun (kesâfet) ve bedenin karanlığınındır; ve ruhanî âlemin nuraniyeti örtülü ve gizlidir; ve bu âlem karanlık gecedir; ve güneş gibi olan ruhanî âlem o karanlık gecenin hükmü altında, rehinde ve hapsedilmiş durumdadır.

"Zengî", zenci ve kara renkli insanlar demektir; ve bundan murâd, âlem-i kesâfetin zulmetidir; "Rûmî"den murâd, beyaz insanlar olup, bundan murâd, âlem-i rûhâniyyetin nûrâniyetidir; "rihân", müfâale bâbının masdarı olmak münasibdir. Ya'ni, bu dünyâda icrâ-yı hükm etmek nöbeti zulmet-i kesâfetin ve cismindir; ve âlem-i rûhâniyetin nûrâniyeti mestûr ve gizlidir; ve bu âlem karanlık gecedir; ve güneş gibi olan rûhâniyet âlemi o karanlık gecenin hükmü altında ve rehinde ve habs olmaktadır.

1890. Kurdun nöbetidir ve Yûsuf kuyu dibindedir; Kibt'ın nöbetidir, şah [1871] Fir'avn'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1890. Kurdun nöbetidir ve Yusuf kuyu dibindedir; Kıbtî'nin nöbetidir, şah Firavun'dur.

Bu dünyada kurt gibi olan nefis hüküm sürer; ve Yusuf (a.s.) gibi latif ve güzel olan ruh, beden kuyusunda tutsaktır; ve Kıbtî (Mısır halkı) konumunda olan hayvani sıfatlar, Firavun konumunda olan nefsin tebaasıdır; ve onlar şaşkınlık içinde konuşurlar; ve bunların her biri o sırları kendi fikirlerinin ve inançlarının rengine boyarlar. Bu sebeple o sırlar, Hakk dostlarının nazarında alaca bir öküz gibi görünür; ve yetmiş iki millet kendi inançlarına geçerlilik kazandırmak için sözler söylerler. Bunların bu konuşması da yüz renkli iplik büken bir iğ aletine benzer. Hafız-ı Şirazî'nin beyti: "Bütün yetmiş iki milletin çekişmesini mazur gör! Hakikati göremediklerinden efsane yolunu tuttular."

Bu dünyâda kurt gibi olan nefis hüküm sürer; ve Yûsuf (a.s.) gibi latîf ve güzel olan rûh cisim kuyusunda mahbûstur; ve Kıbtî mesâbesinde olan sıfât-ı hayvâniyye, Fir'avn mesâbesinde olan nefsin tebeasıdır; ve onların şâ- söylerler; ve bunların her birisi o esrârı kendi fikirlerinin ve i'tikādlarının rengine boyarlar. Binâenaleyh o esrâr evliyâ-yı Hak nazarında bir alaca öküz mesâbesinde görünür; ve yetmiş iki millet kendi i'tikādlarına revâc vermek için sözler söylerler. Bunların bu nutku da yüz renkli iplik bükücü olan bir iğ âletine benzer. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî: "Bütün yetmiş iki millet nizâ'ını ma'zûr tut! Hakikati göremediklerinden efsâne yolunu tuttular."

1888. Yüz renklilik ve yüz gönüllülük nöbetidir. Bir renk âlemi ne vakit celî olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1888. Yüz renklilik ve yüz gönüllülük nöbetidir. Bir renk âlemi ne zaman açıkça belirir?

"Yüz renklilik"ten kastedilen, sıfatlara ve isimlere ait çokluklardır; ve "yüz gönüllülük"ten kastedilen, tereddüttür. Yani, bu dünya hayatı, sıfatlara ve isimlere ait çoklukların hüküm sürdüğü bir yoğunluk (kesâfet) âlemidir. Bu yoğunluk perdesi altında gizlenen hakikat görünmediği için tereddüt âlemidir. Bu sebeple, bir renk âlemi olan ruhanîlik âlemi, bu çokluklar ve yoğunluk âleminde ne zaman ortaya çıkar?

"Yüz renklilik"ten murâd, keserât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyedir; ve "yüz gönüllülük"ten murâd, tereddüddür. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyye keserât-ı sıfatiyye ve esmâiyyenin hüküm sürdüğü âlem-i kesâfettir. Bu kesâfet perdesi altında gizlenen hakîkat görünmediği için tereddüd âlemidir. Binâenaleyh bir renk âlemi olan rûhâniyet âlemi bu keserât ve kesâfet âleminde ne vakit zâhir olur?

1889. Bir zengînin nöbetidir, Rumî nihân oldu. Bu gecedir ve güneş rehini-mizdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1889. Bir zencinin nöbetidir, Rum gizlendi. Bu gecedir ve güneş rehinimizdedir.

"Zengî", zenci ve kara renkli insanlar demektir; ve bundan kastedilen, maddi âlemin (âlem-i kesâfet) karanlığıdır; "Rûmî"den kastedilen, beyaz insanlar olup, bundan kastedilen, ruhanî âlemin (âlem-i rûhâniyyet) nuraniyeti/aydınlığıdır; "rihân", müfâale babının (fiil çekim kalıbı) mastarı olması uygundur. Yani, bu dünyada hüküm sürme sırası maddi yoğunluğun (kesâfet) karanlığının ve cisminindir; ve ruhanî âlemin nuraniyeti örtülü ve gizlidir; ve bu âlem karanlık gecedir; ve güneş gibi olan ruhanî âlem o karanlık gecenin hükmü altında, rehin ve hapsedilmiş durumdadır.

"Zengî", zenci ve kara renkli insanlar demektir; ve bundan murâd, âlem-i kesâfetin zulmetidir; "Rûmî"den murâd, beyaz insanlar olup, bundan murâd, âlem-i rûhâniyyetin nûrâniyetidir; "rihân", müfâale bâbının masdarı olmak münasibdir. Ya'ni, bu dünyâda icrâ-yı hükm etmek nöbeti zulmet-i kesâfetin ve cismindir; ve âlem-i rûhâniyetin nûrâniyeti mestûr ve gizlidir; ve bu âlem karanlık gecedir; ve güneş gibi olan rûhâniyet âlemi o karanlık gecenin hükmü altında ve rehinde ve habs olmaktadır.

1890. Kurdun nöbetidir ve Yûsuf kuyu dibindedir; Kibt'ın nöbetidir, şah [1871] Fir'aun'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1890. Kurdun nöbetidir ve Yusuf kuyu dibindedir; Kıptî'nin nöbetidir, şah Firavun'dur.

Bu dünyada kurt gibi olan nefis hüküm sürer; ve Yusuf (a.s.) gibi latif ve güzel olan ruh, beden kuyusunda mahpustur; ve Kıptî (Mısır halkı) hükmünde olan hayvani sıfatlar, Firavun hükmünde olan nefsin tebaasıdır; ve onların şahı Firavun nefistir; "Kıpt", lügatte, Mısır halkına denir. Firavun zamanında İsrailoğulları'na galip idiler. Beyit: "Lanetlenmiş nefis Firavun'dan daha aşağı değildir. Fakat, bu Firavun'un yardımcısı vardı ve o Firavun'un yardımcısı yoktur."

Bu dünyâda kurt gibi olan nefis hüküm sürer; ve Yûsuf (a.s.) gibi latîf ve güzel olan rûh cisim kuyusunda mahbûstur; ve Kıbtî mesâbesinde olan sıfât-ı hayvâniyye, Fir'avn mesâbesinde olan nefsin tebeasıdır; ve onların şâ- hı nefs-i Fir'avn'dır; "Kıbt", lügatte, Mısır halkına derler. Fir'avn zamânında Benî-İsrâîl'e galib idiler. Beyt: "Nefs-i mel'ûn Fir'avn'dan daha aşağı değildir. Fakat, bu Fir'avn'ın avni vardı ve o Fir'avn'ın avni yoktur."

1891. Tâ ki, boş gülücü olan bî-dirîğ rızıktan bu köpeklere birkaç gün hisse ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1891. Ta ki, boş gülücü olan sınırsız rızıktan bu köpeklere birkaç gün pay olsun!

"Ta", sebep bildiren edattır; "hîre"nin çeşitli anlamları vardır, burada "beyhude" demektir, "hîre-hand" birleşik sıfattır, "boş gülücü" anlamına gelir ve rızkın sıfatıdır. Çünkü dünyevî nimetler fânî olduğundan, rüyada görülen boş ve beyhude zevkler ve nimetler gibidir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 48. bölümünde şu rubâî ile bu duruma işaret buyururlar. Rubâî: "Eğer bu dünyada şarabın saf ve âlâsını içip üzerine meze ve kebap yemekte isen, bil ki, rüyada su içmektesin. Uykudan uyandığın vakit niye susuz olursun? Rüyada içtiğin su sana fayda etmez!"

"Köpekler"den maksat, hayvansal sıfatlarla nitelenmiş nefsânî ve cismânî kimselerdir. "Rızık"tan maksat, maddî rızıklar ve cismânî nimetlerdir. Yani, bu dünya hayatında zenginin hüküm sürüp Rûmî'nin gizlenmesi ve nefis kurdunun nöbeti olup, ruh Yusuf'unun kuyuda olması ve Kıptî'nin galip olup Firavun'un şah olması, köpek tabiatında ve meşrebinde olan nefsânî ve cismânî kimselerin, Hakk'ın bu dünyada esirgemediği boş gülücü olan maddî rızıktan ve cismânî nimetlerden birkaç gün pay almaları içindir. Çünkü Hakk'ın Mün'im ism-i şerîfi de diğer isimleri gibi, ne dünyada ne de ahirette iptal kabul etmez. Nefsânîler bu fânî zevkleri ahiretin bâkî zevklerine feda ederler ve ahirette ilâhî nimetlerden nasipsiz kalırlar. Nitekim Şûrâ suresinde buyurulur: ﴿وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ نَصيب﴾ (Şûrâ, 42/20) yani “Kim ki, dünyanın ekinini isterse biz ona ondan veririz ve ahirette onun için nasip yoktur."

"Tâ", edât-ı ta'lîldir; "hîre", müteaddid ma'nâsı vardır, burada "beyhûde" demektir, "hîre-hand", vasf-ı terkîbîdir, "boş gülücü" demek olup rızkın sıfatıdır. Zîrâ niam-i dünyeviyye fânî olduğundan rü'yâda görülen boş ve beyhûde ezvâk ve niam mesâbesindedir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 48. faslında şu rubâî ile bu hâle işâret buyururlar. Rubâî: "Eğer bu dünyada meyin sâf ve a'lâsını içip üzerine meze ve kebab yemekte isen, bil ki, rü'yâda su içmektesin. Uykudan uyandığın vakit niye susuz olursun? Rü'yâda içtiğin su sana fâide etmez!"

"Köpekler"den murâd, sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıf olan nefsânî ve cismânî kimselerdir. "Rızık”dan murâd, mâddî rızıklar ve cismânî ni'metlerdir. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede zencînin hüküm sürüp Rûmî'nin nihân olması ve nefis kurdunun nöbeti olup, rûh Yûsuf'unun kuyuda olması ve Kıbt'ın gālib olup Fir'avn'ın şâh olması, köpek tab' ve meşrebinde olan nefsânî ve cismânî kimselerin Hakk'ın bu dünyâda esirgemediği boş gülücü olan rızk-ı maddîden ve niam-i cismâniyyeden birkaç gün hisse almaları içindir. Zîrâ Hakk'ın Mün'im ism-i şerîfi dahi diğer esmâsı gibi, ne dünyâda ve ne de âhirette ta'tîl kabûl etmez. Nefsânîler bu ezvâk-ı fâniyeye âhiretin ezvâk-ı bâkıyesini fedâ ederler ve âhirette niam-i ilâhiyyeden nasîbsiz kalırlar. Nitekim sûre-i Şûrâ'da buyurulur: ﴿وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ نَصيب﴾ (Şu-arâ, 42/20) ya'ni “Kim ki, dünyanın harsini isterse biz ona onu veririz ve âhirette onun için nasîb yoktur."

1892. Orman içinde arslanlar muntazırdır, tâ ki, "Geliniz!" emri münteșir ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1892. Orman içinde aslanlar beklemektedir, tâ ki, "Geliniz!" emri yayılsın!

1891. Tâ ki, boş gülücü olan bî-dirīğ rızıktan bu köpeklere birkaç gün hisse ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1891. Ta ki, boş gülücü olan esirgenmeyen rızıktan bu köpeklere birkaç gün pay olsun!

"Tâ", sebep bildiren edattır; "hîre"nin çeşitli anlamları vardır, burada "beyhûde" demektir, "hîre-hand" birleşik sıfattır, "boş gülücü" anlamına gelir ve rızkın sıfatıdır. Çünkü dünyevî nimetler fânî olduğundan, rüyada görülen boş ve beyhûde zevkler ve nimetler gibidir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 48. bölümünde şu rubâî ile bu duruma işaret buyururlar. Rubâî: "Eğer bu dünyada şarabın saf ve en iyisini içip üzerine meze ve kebap yemekte isen, bil ki, rüyada su içmektesin. Uykudan uyandığın vakit niye susuz olursun? Rüyada içtiğin su sana fayda etmez!"

"Köpekler"den maksat, hayvansal sıfatlarla nitelenmiş nefsânî ve cismânî kimselerdir. "Rızık"tan maksat, maddî rızıklar ve cismânî nimetlerdir. Yani, bu dünya hayatında zenginin hüküm sürüp Rûmî'nin gizli kalması ve nefis kurdunun nöbeti olup, ruh Yusuf'unun kuyuda olması ve Kıptî'nin galip olup Firavun'un şah olması, köpek tabiatında ve meşrebinde olan nefsânî ve cismânî kimselerin Hakk'ın bu dünyada esirgemediği boş gülücü olan maddî rızıktan ve cismânî nimetlerden birkaç gün pay almaları içindir. Çünkü Hakk'ın Mün'im (nimet veren) ism-i şerîfi de diğer isimleri gibi, ne dünyada ne de ahirette tatil kabul etmez. Nefsânîler bu fânî zevkleri ahiretin bâkî zevklerine feda ederler ve ahirette ilahî nimetlerden nasipsiz kalırlar. Nitekim Şûrâ suresinde buyurulur: وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ نَصيب (Şuarâ, 42/20) yani “Kim ki, dünyanın ekinini isterse biz ona ondan veririz ve ahirette onun için nasip yoktur."

"Tâ", edât-ı ta'lîldir; "hîre", müteaddid ma'nâsı vardır, burada "beyhûde" demektir, "hîre-hand", vasf-ı terkîbîdir, "boş gülücü" demek olup rızkın sıfatıdır. Zîrâ niam-i dünyeviyye fânî olduğundan rü'yâda görülen boş ve beyhûde ezvâk ve niam mesâbesindedir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 48. faslında şu rubâî ile bu hâle işâret buyururlar. Rubâî: "Eğer bu dünyada meyin sâf ve a'lâsını içip üzerine meze ve kebab yemekte isen, bil ki, rü'yâda su içmektesin. Uykudan uyandığın vakit niye susuz olursun? Rü'yâda içtiğin su sana fâide etmez!"

"Köpekler"den murâd, sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıf olan nefsânî ve cismânî kimselerdir. "Rızık”dan murâd, mâddî rızıklar ve cismânî ni'metlerdir. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede zencînin hüküm sürüp Rûmî'nin nihân olması ve nefis kurdunun nöbeti olup, rûh Yûsuf'unun kuyuda olması ve Kıbt'ın gālib olup Fir'avn'ın şâh olması, köpek tab' ve meşrebinde olan nefsânî ve cismânî kimselerin Hakk'ın bu dünyâda esirgemediği boş gülücü olan rızk-ı maddîden ve niam-i cismâniyyeden birkaç gün hisse almaları içindir. Zîrâ Hakk'ın Mün'im ism-i şerîfi dahi diğer esmâsı gibi, ne dünyâda ve ne de âhirette ta'tîl kabûl etmez. Nefsânîler bu ezvâk-ı fâniyeye âhiretin ezvâk-ı bâkıyesini fedâ ederler ve âhirette niam-i ilâhiyyeden nasîbsiz kalırlar. Nitekim sûre-i Şûrâ'da buyurulur: وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ نَصيب (Şuarâ, 42/20) ya'ni “Kim ki, dünyanın harsini isterse biz ona onu veririz ve âhirette onun için nasîb yoktur."

1892. Orman içinde arslanlar muntazırdır, tâ ki, "Geliniz!" emri münteşir ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1892. Orman içinde aslanlar beklemektedir, tâ ki, "Geliniz!" emri yayılsın!

Maddî beden ormanı içinde aslanlar gibi gizli olan Hakk'ın evliyâsı, "Geliniz!" emri bütün yaratılmışlara yayılmak için beklerler. Yani, kıyamet-i kübrâyı (büyük kıyamet) beklerler. Çünkü bu kıyamet-i kübrâ, Hakem ve Adl isimlerinin hükümleri genellikle geçerli olmak üzere "Bu tarafa geliniz!" diye Hakk'ın yaratılmışlarına hitabıdır.

Cismâniyet ormanı içinde arslanlar gibi mahfî olan Hakk'ın evliyâsı, “Geliniz!” emri umûm mahlûkâta münteşir olmak için beklerler. Ya'ni, kıyâmet-i kübrâya muntazır olurlar. Zîrâ bu kıyâmet-i kübrâ, Hakem ve Adl isimlerinin ahkâmı galiben cârî olmak üzere “Bu tarafa geliniz!” diye Hakk'ın mahlûkâtına hitâbıdır.

1893. Binâenaleyh o arslanlar mer'âdan dışarıya gelirler. Hak hicâbsız îrâdı ve masrafı gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1893. Bu sebeple o aslanlar meradan dışarıya gelirler. Hak, perdesiz bir şekilde geliri ve gideri gösterir.

Bu sebeple, yani bu "Geliniz!" emri üzerine, Hakk'ın evliyası olan o aslanlar da dünya merasından veya berzah merasından dışarıya çıkarlar. Yüce Allah, bu adlî tecelli (adaletle tecelli etme) olan kıyamet gününde insanlara perdesiz olarak dünya hayatı boyunca olan geliri ve gideri, yani fiillerinin ve sözlerinin sonuçlarını açık bir şekilde gösterir. "Dahl", gelir ve "harc", gider demektir; "merc", mera anlamındadır.

Binâenaleyh ya'ni bu “Geliniz!” emri üzerine, o Hakk'ın evliyâsı olan arslanlar dahi dünyâ mer'âsından veyâhud berzah mer'âsından dışarıya çıkarlar. Hak Teâlâ bu tecellî-i adlî olan yevm-i kıyâmette insanlara hicâbsız olarak hayât-ı dünyeviyye mesâfîsindeki îrâdı ve masrafı ya'ni fiillerinin ve kavillerinin netâyicini açık bir sûrette gösterir. “Dahl”, îrâd ve “harc”, masraf demektir; “merc”, mer'â ma'nâsınadır.

1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler nahr gününün bismilleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler kurban kesme gününün bismilleridir.

"Bismil", kurban edilen, kurban demektir; "rûz-i nahr", kurban bayramında kurban kesilmesi caiz olan günlerdir. Yani, Hakk'ın velilerinin cevherleri ve hakikatleri, ahiret suretlerinin karasını ve ahiret manalarının denizini kaplar. Fakat insanlıkları hayvani sıfatların renklerine boyanmış ve alaca öküzlere benzemiş olan kimseler, kurban gününün kurban edilenleri ve kurbanlarıdır.

“Bismil”, mezbûh, kurbân demektir; “rûz-i nahr”, kurbân bayramında kurbân kesilmesi câiz olan günlerdir. Ya'ni, evliyâ-yı Hakk'ın cevherleri ve hakîkatleri suver-i uhreviyye karasını ve maânî-i uhreviyye denizini istîlâ eder. Fakat insanlıkları sıfât-ı hayvâniyye renklerine boyanmış ve alaca öküzze benzemiş olan kimseler, kurbân gününün mezbûhları ve kurbânlarıdır.

1895. Korkunç olan kıyâmetin kurbân günü, mü'minlere bayram ve öküzlere helâktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1895. Korkunç olan kıyametin kurban günü, müminlere bayram ve öküzlere helaktir.

1896. Bütün su kuşları o nahr günü gemiler gibi rûy-ı bahr üzere revân olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1896. Bütün su kuşları o kurban günü gemiler gibi deniz yüzünde akıp giderler.

"Su kuşları"ndan maksat, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakk'ın varlığında kaybolmuş olan insân-ı kâmillerdir; "deniz"den maksat, Hakk'ın gerçek varlığıdır. Yani, insân-ı kâmiller, o kurban günü olan kıyamet gününde gemiler gibi, gerçek varlık deryasında hür ve serbest bir şekilde seyreder ve hareket ederler. Maddi yoğunluk (kesâfet-i ten) ormanı içinde aslanlar gibi gizli olan Hakk'ın evliyaları, "Geliniz!" emri bütün yaratılmışlara yayılmak için beklerler. Yani, büyük kıyameti beklerler. Çünkü bu büyük kıyamet, Hakem ve Adl isimlerinin hükümleri genellikle geçerli olmak üzere "Bu tarafa geliniz!" diye Hakk'ın yaratılmışlarına hitabıdır.

“Su kuşları”ndan murâd, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakk'ın varlığında müstağrak olmuş olan kâmillerdir; “bahr”den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'ni, kâmiller, o kurbân günü olan yevm-i kıyâmette gemiler gibi, vücûd-i hakîkî deryâsında hür ve serbest bir sûrette seyr ve hareket ederler. Cismâniyet ormanı içinde arslanlar gibi mahfi olan Hakk'ın evliyâsı, "Geliniz!" emri umûm mahlûkāta münteşir olmak için beklerler. Ya'ni, kıyâmet-i kübrâya muntazır olurlar. Zîrâ bu kıyamet-i kübrâ, Hakem ve Adl isimlerinin ahkâmı galiben cârî olmak üzere "Bu tarafa geliniz!" diye Hakk'ın mahlûkātına hitâbıdır.

1893. Binaenaleyh o arslanlar mer'âdan dışarıya gelirler. Hak hicabsız îrâdı ve masrafı gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1893. Bu sebeple o aslanlar meradan dışarıya gelirler. Hak, perdesiz bir şekilde geliri ve gideri gösterir.

Bu sebeple, yani bu "Geliniz!" emri üzerine, Hakk'ın evliyası olan o aslanlar da dünya merasından veya berzah merasından dışarıya çıkarlar. Yüce Allah, bu adalet tecellisi olan kıyamet gününde insanlara perdesiz bir şekilde dünya hayatındaki çabalarının gelirini ve giderini, yani fiillerinin ve sözlerinin sonuçlarını açık bir biçimde gösterir. "Dahl", gelir ve "harc", masraf demektir; "merc", mera anlamına gelir.

Binâenaleyh ya'ni bu "Geliniz!" emri üzerine, o Hakk'ın evliyâsı olan arslanlar dahi dünyâ mer'âsından veyâhud berzah mer'âsından dışarıya çıkarlar. Hak Teâlâ bu tecellî-i adlî olan yevm-i kıyâmette insanlara hicâbsız olarak hayât-ı dünyeviyye mesâîsindeki îrâdı ve masrafi ya'ni fiillerinin ve kavillerinin netâyicini açık bir sûrette gösterir. "Dahl", îrâd ve "harc", masraf demektir; "merc", mer'â ma'nâsınadır.

1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler nahr gününün bismilleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler kurban kesme gününün kurbanlarıdır.

"Bismil", kurbanlık hayvan, kurban demektir; "rûz-i nahr", kurban bayramında kurban kesilmesi caiz olan günlerdir. Yani, Hakk'ın velilerinin cevherleri ve hakikatleri, uhrevî suretler (ahirete ait şekiller) karasını ve uhrevî manalar (ahirete ait anlamlar) denizini kaplar. Fakat insanlıkları hayvansal sıfatların renklerine boyanmış ve alaca öküze benzemiş olan kimseler, kurban gününün kurbanlık hayvanları ve kurbanlarıdır.

"Bismil", mezbûh, kurbân demektir; "rûz-i nahr", kurbân bayramında kurbân kesilmesi câiz olan günlerdir. Ya'ni, evliyâ-yı Hakk'ın cevherleri ve hakîkatleri suver-i uhreviyye karasını ve maânî-i uhreviyye denizini istîlâ eder. Fakat insanlıkları sıfât-ı hayvâniyye renklerine boyanmış ve alaca öküze benzemiş olan kimseler, kurbân gününün mezbûhları ve kurbânlarıdır.

1895. Korkunç olan kıyametin kurban günü, mü'minlere bayram ve öküzlere helâktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1895. Korkunç olan kıyametin kurban günü, inananlara bayram ve öküzlere helâktir.

1896. Bütün su kuşları o nahr günü gemiler gibi rûy-ı bahr üzere revân olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1896. Bütün su kuşları o kurban günü gemiler gibi deniz yüzünde akıp giderler.

"Su kuşları"ndan maksat, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakk'ın varlığında kaybolmuş olan olgun kişilerdir; "deniz"den maksat ise, Hakk'ın gerçek varlığıdır. Yani, olgun kişiler, o kurban günü olan kıyamet gününde, gemiler gibi, gerçek varlık denizinde hür ve serbest bir şekilde seyreder ve hareket ederler.

"Su kuşları"ndan murâd, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakk'ın varlığın-da müstağrak olmuş olan kâmillerdir; "bahr"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'ni, kâmiller, o kurbân günü olan yevm-i kıyamette gemiler gibi, vücûd-i hakîkî deryâsında hür ve serbest bir sûrette seyr ve hareket ederler.

1897. Tâ ki, beyyineden helâk olan helâk ola! Tâ ki, necât bulan ve müsteykın olan kimse necât bula.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1897. Ta ki, açık delilden helak olan helak olsun! Ta ki, kurtuluşa eren ve kesin bilgi sahibi olan kimse kurtuluşa ersin.

"İstîkān", şüphesiz olmak ve kesin bilgi sahibi olmak; "beyyine" açık delil demektir. Bu şerefli beyitte Enfâl suresinde geçen لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيَا مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ (Enfal, 8/42) yani "Ta ki, Yüce Allah ezelde yapılması gereken işe hükmetsin! Çünkü helak olan kimse açık delilden helak olur ve hayat bulan kimse de açık delilden diri olur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime Bedir savaşı hakkında olsa da, Mevlânâ efendimiz onun bâtınî anlamı (içsel, gizli anlamı) itibarıyla kıyamet gününe de teşmil buyurmuşlardır; ve bu bâtınî anlamın da فَاللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) yani "Allah için tam ve kesin delil sabittir; ve eğer dileseydi, sizin hepinize hidayet ederdi" ayet-i kerimesi ile bağlantısı vardır. "Beyyine"den ve "hüccet-i bâliğa"dan (tam ve kesin delil) maksat, kulun istidat dili (yatkınlık dili) ile Hak'tan talep ettiği şeydir ki, onun ayn-ı sâbitesi (değişmez ezelî özü) ilahi ilimde o surette ortaya çıktı; ve ilahi kaza da kulun bu talebi üzerine gerçekleşmiş ve kul hakkında onun meydana gelmesini murat etmiştir. Buna göre her bir kimseye hayır ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu hususta hiçbir dış etken yoktur. Hakk'ın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetleri gereğince ve yatkınlıkları uyarıncadır. Mutlak cömert olan Hz. Hak'tan istidat dili ile her ne talep etmişler ise, ister şakilik derekelerinden (mutsuzluk derecelerinden) olsun, ister saadet derecelerinden olsun, onların layık oldukları şey eksiksiz ve noksansız kendilerine verilir ve ihsan olunur. Fakat gaflet ehli bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isabet eden, nefislerinin dışından gelmiştir. Fakat kâmiller (olgun insanlar) herkesin kendi nefsinde potansiyel olarak mevcut olan şeyin fiilen yine kendisinden meydana geldiğini bilir.

“İstîkān”, şübhesiz olmak ve yakîn sahibi olmak; “beyyine” açık hüccet demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Enfâl'de olan لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيَا مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ (Enfal, 8/42) ya'ni "Tâ ki, Allâh Teâlâ ezelde işlenmesi lâyık olan emre hükm ede! Zîrâ helâk olan kimse beyyineden helâk olur ve hayât bulan kimse de beyyineden diri olur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme Bedr gazâsı hakkında ise de cenâb-ı Mevlânâ efendimiz ma'nâ-yı bâtınîsi i'tibariyle yevm-i kıyâmete de teşmîl buyurmuşlardır; ve bu ma'nâ-yı bâtınînin dahi فَاللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'ni "Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer murâd ede idi, sizin hepinize hidâyet ederdi" âyet-i kerîmesi ile irtibâtı vardır. "Beyyine"den ve "hüccet-i bâliğa"dan murâd, abdin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği şeydir ki, onun ayn-ı sâbitesi ilm-i ilâhîde o sûrette zâhir oldu; ve kazâ-yı ilâhî dahi abdin bu talebi üzerine vâki' olmuş ve kul hakkında onun vukū'unu murâd etmiştir. Binâenaleyh her bir kimseye hayr ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu husûsta hiçbir müessir-i hâricî yoktur. Hakk'ın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetleri iktizâsınca ve isti'dâdları mûcibincedir. Cevâd-ı mutlak olan Hz. Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile her ne taleb etmişler ise, ister derekât-ı şekāvetten olsun, ister derecât-ı saâdetten olsun, onların lâyık oldukları şey bilâ-ziyâde ve lâ-noksân kendilerine atâ ve in'âm olunur. Fakat ehl-i gaflet bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isâbet eden, nefislerinin hâricinden gelmiştir. Fakat kâmiller herkesin kendi nefsinde bilkuvve mevcûd olan şeyin fiilen yine kendisinden husûle geldiğini bilir.

1898. Tâ ki, doğanlar sultan tarafına gideler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gideler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1898. Tâ ki, doğanlar sultan tarafına gitsinler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gitsinler.

"Doğan"lardan maksat, insân-ı kâmiller; "sultan"dan maksat, Yüce Allah; "kargalar"dan maksat, nefis ehli olan kimseler; "mezarlık"tan maksat, azap perdesidir. Yani, "Geliniz!" emrinin herkese yayılmasını ve kıyametin gerçekleşmesini insân-ı kâmiller için bayram, öküz mesabesinde olan nefsânîler için de helak günü olur.

“Doğan”lardan murâd, kâmiller; “sultân”dan murâd, Hak Teâlâ; “kargalar”dan murâd, ehl-i nefs olan kimseler; “mezârlık”tan murâd, hicâb-ı azâbdır. Ya'ni, "Geliniz!" emrinin umûma intişârını ve kıyâmetin vukū'unu kâmil- Bu gün mü'minlere bayram ve öküz mesâbesinde olan nefsânîlere de helâk günü olur.

1897. Tâ ki, beyyineden helâk olan helâk ola! Tâ ki, necât bulan ve müsteykın olan kimse necât bula.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1897. Tâ ki, açık delilden helâk olan helâk olsun! Tâ ki, kurtuluş bulan ve kesin bilgi sahibi olan kimse kurtuluş bulsun.

"İstîkān", şüphesiz olmak ve kesin bilgi sahibi olmak; "beyyine" açık delil demektir. Bu şerefli beyitte, Enfâl Sûresi'nde geçen لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيَا مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ (Enfâl, 8/42) yani "Tâ ki, Yüce Allah ezelde yapılması gereken işe hükmetsin! Çünkü helâk olan kimse açık delilden helâk olur ve hayat bulan kimse de açık delilden diri olur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime Bedir savaşı hakkında olsa da, Mevlânâ efendimiz (k.s.) onun bâtınî anlamı itibarıyla kıyamet gününe de teşmil buyurmuşlardır; ve bu bâtınî anlamın da فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) yani "Allah için tam ve açık delil sabittir; ve eğer dileseydi, sizin hepinize hidayet ederdi" ayet-i kerimesi ile bağlantısı vardır. "Beyyine"den ve "hüccet-i bâliğa"dan kastedilen, kulun yatkınlık dili (isti'dâd lisanı) ile Hak'tan talep ettiği şeydir ki, onun sabit hakikati (ayn-ı sâbite) ilahi ilimde o şekilde ortaya çıktı; ve ilahi kazâ da kulun bu talebi üzerine gerçekleşmiş ve kul hakkında onun meydana gelmesini murat etmiştir. Buna göre her bir kimseye hayır ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu hususta hiçbir dış etken yoktur. Hakk'ın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetlerinin gereğince ve yatkınlıklarının icabıncadır. Mutlak cömert olan Hz. Hak'tan yatkınlık dili ile her ne talep etmişler ise, ister şakilik derekelerinden olsun, ister saadet derecelerinden olsun, onların layık oldukları şey eksiksiz ve noksansız kendilerine verilir ve ihsan olunur. Fakat gaflet ehli bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isabet eden, nefislerinin dışından gelmiştir. Fakat kâmiller herkesin kendi nefsinde potansiyel olarak mevcut olan şeyin fiilen yine kendisinden meydana geldiğini bilir.

"İstîkān", şübhesiz olmak ve yakîn sahibi olmak; "beyyine" açık hüccet demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Enfâl'de olan لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيَا مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ (Enfal, 8/42) ya'ni "Tâ ki, Allâh Teâlâ ezelde işlenmesi lâyık olan emre hükm ede! Zîrâ helâk olan kimse beyyineden helâk olur ve hayât bulan kimse de beyyineden diri olur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme Bedr gazâsı hakkında ise de cenâb-ı Mevlânâ efendimiz ma'nâ-yı bâtınîsi i'tibariyle yevm-i kıyâmete de teşmîl buyurmuşlardır; ve bu ma'nâ-yı bâtınînin dahi فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'ni "Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer murâd ede idi, sizin hepinize hidâyet ederdi" âyet-i kerîmesi ile irtibâtı vardır. "Beyyine"den ve "hüccet-i bâliğa"dan murâd, abdin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği şeydir ki, onun ayn-ı sâbitesi ilm-i ilâhîde o sûrette zâhir oldu; ve kazâ-yı ilâhî dahi abdin bu talebi üzerine vâki' olmuş ve kul hakkında onun vukū'unu murâd etmiştir. Binâenaleyh her bir kimseye hayr ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu husûsta hiçbir müessir-i hâricî yoktur. Hakk'ın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetleri iktizâsınca ve isti'dâdları mûcibincedir. Cevâd-ı mutlak olan Hz. Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile her ne taleb etmişler ise, ister derekât-ı şekāvetten olsun, ister derecât-ı saâdetten olsun, onların lâyık oldukları şey bilâ-ziyâde ve lâ-noksân kendilerine atâ ve in'âm olunur. Fakat ehl-i gaflet bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isâbet eden, nefislerinin hâricinden gelmiştir. Fakat kâmiller herkesin kendi nefsinde bilkuvve mevcûd olan şeyin fiilen yine kendisinden husûle geldiğini bilir.

1898. Tâ ki, doğanlar sultan tarafına gideler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gideler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1898. Tâ ki, doğanlar sultan tarafına gitsinler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gitsinler.

"Doğan"lardan kasıt, insân-ı kâmillerdir; "sultan"dan kasıt, Yüce Allah'tır; "kargalar"dan kasıt, nefis ehli olan kimselerdir; "mezarlık"tan kasıt, azap perdesidir. Yani, "Geliniz!" emrinin herkese yayılmasını ve kıyametin gerçekleşmesini insân-ı kâmiller bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesabesinde olan o insân-ı kâmiller bir an evvel bedensel perdeden kurtulup, hakiki sultan olan Hakk'ın huzuruna gitsinler; ve kargalar mesabesinde olan nefsanî kimseler de, haklarında sabit olan kesin delil gereğince, mezarlık mesabesinde olan azap perdesi tarafına gitsinler.

"Doğan"lardan murâd, kâmiller; "sultân"dan murâd, Hak Teâlâ; “kargalar"dan murâd, ehl-i nefs olan kimseler; "mezârlık"tan murâd, hicâb-ı azâb-dır. Ya'ni, "Geliniz!" emrinin umûma intişârını ve kıyâmetin vukū'unu kâmil- ler bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesâbesinde olan o kâmiller bir ân evvel hicâb-ı cismânîden kurtulup, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna gideler; ve kargalar mesâbesinde olan nefsânî kimseler dahi, haklarında sabit olan hüccet-i bâliğa mûcibince, mezârlık mesâbesinde olan azâb-ı hicâbî tarafına gideler.

1899. Zîrâ kemik ve gübrenin eczâsı, ekmek gibi cihanda kargaların mezesi gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1899. Çünkü kemik ve gübrenin parçaları, ekmek gibi dünyada kargaların mezesi olmuştur.

Çünkü bu dünya âleminde karga seviyesinde olan nefsanî kişilerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre seviyesinde olan maddî ve cismanî zevklerden ibaret olmuş ve ruhanîlik âleminin ekmeği ve gıdası olan ilahî bilgilerden asla zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Bu sebeple bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine uygun ve layık olan Hakk'ın tecellîsinin (ilahi varlığın görünür olması) mazharı (ortaya çıktığı yer) olurlar.

Zîrâ bu dünyâ âleminde karga mesâbesinde olan nefsânî kimselerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre mesâbesinde olan ezvâk-ı mâddiyye ve cismâniyyeden ibaret olmuş ve rûhâniyet âleminin ekmeği ve gıdâsı olan maârif-i ilâhiyyeden asla zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Binâenaleyh bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine münasib ve lâyık olan tecellî-i Hakk'ın mazharı olurlar.

1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ [1881] reden?!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ nereden?!

Yani, ilâhî hikmet ve Rabbanî bilgi şekeri nerede, karga nerede? Şeker, dudu kuşunun layığıdır; leş ve cife de karganın layığıdır. Aynı şekilde, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt, gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Baharın bülbülü ise bağın güzelliği içinde şakır.

Ya'ni, hikmet-i ilâhî ve ma'rifet-i rabbânî şekeri nerede, karga nerede? Şeker dudu kuşunun lâyığı ve cîfe ve leş de karganın lâyığıdır. Ve kezâ, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Baharın bülbülü ise bağın letâfeti içinde terennümsâz olur.

1901. Nefis gazası ve merd-i kahbe layık değildir. Öd ve müşk ve eşeğin kıçı lâyık değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1901. Nefis savaşına fahişe tabiatlı erkek layık değildir. Öd ağacı, misk ve eşeğin kıçı layık değildir!

"Gazv", savaş ve cihat; "gar" fahişe; "merd-i gar", muhannes (kadınsı) ve fahişe tabiatlı erkek demektir. Yani, nefisle mücadele keyfiyeti ile fahişe tabiatlı erkek bir yerde olmak uygun değildir; aynı şekilde öd ağacı ve misk ile eşeğin kıçı bir yerde toplanmış olmak layık değildir.

"Gazv", harb ve cihâd; "gar" fahişe; "merd-i gar", muhannes ve fahişe tabîatli erkek demektir. Ya'ni, nefs ile mücâhede keyfiyeti ile fahişe tabîatli erkek bir yerde olmak münasib değildir; ve kezâ öd ağacı ve misk ile eşeğin kıçı bir yerde müctemi' olmak lâyık değildir.

1902. Mâdemki gazâ kadınlara hiç el vermez, o ki cihad-ı ekberdir, ne vakit el verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1902. Mademki savaş kadınlara hiç uygun değildir, o ki en büyük cihattır, ne zaman uygun olur?

ler bunun için beklerler ki: Doğan kuşu konumunda olan o kâmil insanlar bir an önce bedensel perdeden kurtulup, gerçek sultan olan Hakk'ın huzuruna gitsinler; ve kargalar konumunda olan nefsanî kişiler de, haklarında sabit olan kesin delil gereğince, mezarlık konumunda olan hicap azabı tarafına gitsinler.

ler bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesâbesinde olan o kâmiller bir ân evvel hicâb-ı cismânîden kurtulup, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna gideler; ve kargalar mesâbesinde olan nefsânî kimseler dahi, haklarında sabit olan hüccet-i bâliğa mûcibince, mezârlık mesâbesinde olan azâb-ı hicâbî tarafına gideler.

1899. Zîrâ kemik ve gübrenin eczâsı, ekmek gibi cihanda kargaların mezesi gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1899. Çünkü kemik ve gübrenin parçaları, ekmek gibi dünyada kargaların mezesi olmuştur.

Çünkü bu dünya âleminde karga seviyesinde olan nefsanî kişilerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre seviyesinde olan maddî ve cismanî zevklerden ibaret olmuş ve ruhanîlik âleminin ekmeği ve gıdası olan ilahî bilgilerden asla zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Bu sebeple bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine uygun ve layık olan Hakk'ın tecellîsinin (ilahi varlığın görünür olması) mazharı (ortaya çıktığı yer) olurlar.

Zîrâ bu dünyâ âleminde karga mesâbesinde olan nefsânî kimselerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre mesâbesinde olan ezvâk-ı mâddiyye ve cismâniyyeden ibaret olmuş ve rûhâniyet âleminin ekmeği ve gıdâsı olan maârif-i ilâhiyyeden asla zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Binâenaleyh bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine münasib ve lâyık olan tecellî-i Hakk'ın mazharı olurlar.

1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ ne-[1881] reden?!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ nereden?!

Yani, ilâhî hikmet ve Rabbanî bilgi şekeri nerede, karga nerede? Şeker, dudu kuşunun layığıdır; leş ve pislik de karganın layığıdır. Aynı şekilde, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt, gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Baharın bülbülü ise bağın güzelliği içinde şakır.

Ya'ni, hikmet-i ilâhî ve ma'rifet-i rabbânî şekeri nerede, karga nerede? Şeker dudu kuşunun lâyığı ve cîfe ve leş de karganın lâyığıdır. Ve kezâ, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Baharın bülbülü ise bağın letâfeti içinde terennümsâz olur.

1901. Nefis gazası ve merd-i kahbe layık değildir. Öd ve müşk ve eşeğin kıçı lâyık değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1901. Nefis savaşına fahişe tabiatlı erkek layık değildir. Öd ağacı, misk ve eşeğin kıçı layık değildir!

"Gazv", savaş ve cihat; "gar" fahişe; "merd-i gar", muhannes (kadınsı) ve fahişe tabiatlı erkek demektir. Yani, nefisle mücadele keyfiyeti ile fahişe tabiatlı erkek bir yerde olmak uygun değildir; aynı şekilde öd ağacı ve misk ile eşeğin kıçı bir yerde toplanmış olmak layık değildir.

"Gazv", harb ve cihâd; "gar" fahişe; "merd-i gar", muhannes ve fahişe tabîatli erkek demektir. Ya'ni, nefs ile mücâhede keyfiyeti ile fahişe tabîatli erkek bir yerde olmak münasib değildir; ve kezâ öd ağacı ve misk ile eşeğin kıçı bir yerde müctemi' olmak lâyık değildir.

1902. Mâdemki gazâ kadınlara hiç el vermez, o ki cihad-ı ekberdir, ne vakit el verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1902. Mademki savaş kadınlara hiç uygun değildir, o ki en büyük cihattır, ne zaman uygun olur?

Mademki küçük cihat olan görünür düşmanla savaşa kadınların gücü yetmez, en büyük cihat olan nefis düşmanıyla savaşa, erkek görünümünde ve kadın tabiatında olan kimse nasıl güç yetirebilir? Buna göre muteber olan görünüş değil, tabiattır.

Mâdemki cihâd-ı asgar olan düşman-ı sûrî ile muhârebeye kadınların tâkati yoktur, cihâd-ı ekber olan nefis düşmanı ile harbe, erkek sûretinde ve kadın sîretinde olan kimse nasıl tâkat getirebilir? Binâenaleyh mu'teber olan sûret değil, sîrettir.

1903. Kadın cisminde bir Rüstem gizli olmuş olsa, bir Meryem gibi, ancak nâdirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1903. Kadın bedeninde bir Rüstem gizli olmuş olsa, bir Meryem gibi, ancak nadirdir.

Hatta kadın bedeninde ve kadın şeklinde bir Rüstem pehlivanın karakteri gizlenmiş olabilir. Nitekim Hz. Meryem (r.a.) kadın şeklinde ve erkek karakterinde idi. Fakat bu nadiren meydana gelir; ve bunlara "ricâl-i nisâ" (kadınlar içindeki erkekler) derler ki, Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de otuz beş kadının isimlerini ve hallerini göstermiştir.

Hattâ kadın cisminde ve kadın sûretinde bir Rüstem pehlivânın sîreti gizlenmiş olabilir. Nitekim Hz. Meryem (r.a.) kadın sûretinde ve erkek sîretinde idi. Fakat bu nâdiren vâki' olur; ve bunlara "ricâl-i nisâ" derler ki, Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de otuz beş kadının isimlerini ve hallerini göstermiştir.

1904. Nitekim erkeklerin cisminde kadınlar gizlidirler ve kalb za'fından dolayı dişidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1904. Nasıl ki erkeklerin bedeninde kadınlar gizlidirler ve kalp zayıflığından dolayı dişidirler.

Nasıl ki pek çok erkeğin bedenlerinde kadın karakterleri ve tabiatları gizlidirler. Şeklen erkek görünürler, fakat kalplerinin zayıflığından dolayı manen dişidirler. Kadınlar, saldıran düşmana can korkusuyla namuslarını teslim etmeye mecbur oldukları gibi, bu erkekler de can korkusuyla nefis düşmanına manevi namuslarını teslim etmişlerdir.

Nitekim pek çok erkeklerin cisimlerinde kadın sîretleri ve tabîatları gizlidirler. Sûrette erkek görünürler, fakat kalblerinin za'fından dolayı ma'nen dişidirler. Kadınlar, tecavüz eden düşmana cân korkusuyla ırzlarını teslîme mecbûr oldukları gibi, bu erkekler de cân korkusuyla nefis düşmanına ırz ve nâmûs-ı ma'nevîlerini teslîm etmişlerdir.

1905. O cihanda o dişilik sûret olur, her kim ki erkeklikte âmâdelik görmedi..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1905. O âlemde o dişilik suret olur, her kim ki erkeklikte hazırlık görmedi.

Yani her kim ki bu dünya âleminde erkeklik işinde hazırlık ve donanım görmedi ve kadınlık meşrebi (karakteri) ve tabiatı ile yetindi ise, o âlemde yani mahşer gününde o kadınlık ve dişilik suretini kazanır ve onun bu âlemde gizli olan tabiatı o âlemde ortaya çıkar. Nasıl ki ikinci cildin 959 numaralı beytinde şöyle buyurulmuştu: [Yani "Mahşer vaktinde her arıza bir suret vardır; her arızanın suretine bir sıra vardır"] ve yine o cildin 1408 numaralı beytinde de şöyle buyurulmuştur: [Yani "Bir tabiat ki, o senin vücudunda baskındır, o tasvir üzerine de haşrin (dirilişin) vaciptir"] Mademki küçük cihat olan zahirî düşmanla savaşa kadınların gücü yetmez, büyük cihat olan nefis düşmanıyla savaşa, erkek suretinde ve kadın tabiatında olan kimse nasıl güç yetirebilir? Bu sebeple muteber olan suret değil, tabiattır.

Ya'ni her kim ki bu dünyâ âleminde erkeklik emrinde âmâdelik ve hâzırlık görmedi ve kadınlık meşrebi ve sîreti ile iktifâ etti ise, o cihânda ya'ni mahşer gününde o kadınlık ve dişilik sûret iktisab eder ve onun bu âlemde bâtın olan sîreti o âlemde zâhir olur. Nitekim II. cildin 959 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her arazın sûretine bir nöbet vardır"] ve yine o cildin 1408 numaralı beytinde de şöyle buyurulmuştur: [Ya'ni "Bir sîret ki, o senin vücûdunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir"] Mâdemki cihâd-ı asgar olan düşman-ı sûrî ile muhârebeye kadınların tâkati yoktur, cihâd-ı ekber olan nefis düşmanı ile harbe, erkek sûretinde ve kadın sîretinde olan kimse nasıl tâkat getirebilir? Binâenaleyh mu'teber olan sûret değil, sîrettir.

1903. Kadın cisminde bir Rüstem gizli olmuş olsa, bir Meryem gibi, ancak nâdirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1903. Kadın bedeninde bir Rüstem gizli olmuş olsa, bir Meryem gibi, ancak nadirdir.

Hatta kadın bedeninde ve kadın şeklinde bir Rüstem pehlivanın karakteri gizlenmiş olabilir. Nitekim Hz. Meryem (r.a.) kadın şeklinde ve erkek karakterinde idi. Fakat bu nadiren meydana gelir; ve bunlara "ricâl-i nisâ" (kadınlar içindeki erkekler) derler ki, Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de otuz beş kadının isimlerini ve hallerini göstermiştir.

Hattâ kadın cisminde ve kadın sûretinde bir Rüstem pehlivânın sîreti gizlenmiş olabilir. Nitekim Hz. Meryem (r.a.) kadın sûretinde ve erkek sîretinde idi. Fakat bu nâdiren vâki' olur; ve bunlara "ricâl-i nisâ" derler ki, Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de otuz beş kadının isimlerini ve hallerini göstermiştir.

1904. Nitekim erkeklerin cisminde kadınlar gizlidirler ve kalb za'fından dolayı dişidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1904. Nasıl ki erkeklerin bedeninde kadınlar gizlidirler ve kalp zayıflığından dolayı dişidirler.

Nasıl ki pek çok erkeğin bedenlerinde kadın karakterleri ve tabiatları gizlidirler. Şeklen erkek görünürler, fakat kalplerinin zayıflığından dolayı manen dişidirler. Kadınlar, saldıran düşmana can korkusuyla namuslarını teslim etmeye mecbur oldukları gibi, bu erkekler de can korkusuyla nefis düşmanına manevi namuslarını teslim etmişlerdir.

Nitekim pek çok erkeklerin cisimlerinde kadın sîretleri ve tabîatları gizlidirler. Sûrette erkek görünürler, fakat kalblerinin za'fından dolayı ma'nen dişidirler. Kadınlar, tecavüz eden düşmana cân korkusuyla ırzlarını teslîme mecbûr oldukları gibi, bu erkekler de cân korkusuyla nefis düşmanına ırz ve nâmûs-ı ma'nevîlerini teslîm etmişlerdir.

1905. O cihanda o dişilik sûret olur, her kim ki erkeklikte âmâdelik görmedi..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1905. O âlemde o dişilik suret olur, her kim ki erkeklikte hazırlık görmedi.

Yani her kim ki bu dünya âleminde erkeklik işinde hazırlık ve donanım görmedi ve kadınlık meşrebi ve karakteri ile yetindi ise, o âlemde yani mahşer gününde o kadınlık ve dişilik suretini kazanır ve onun bu âlemde gizli olan karakteri o âlemde ortaya çıkar. Nasıl ki ikinci cildin 959 numaralı beytinde şöyle buyurulmuştu: [Yani "Mahşer vaktinde her arıza bir suret vardır; her arızanın suretine bir sıra vardır"] ve yine o cildin 1408 numaralı beytinde de şöyle buyurulmuştur: [Yani "Bir karakter ki, o senin varlığında baskındır, o tasvir üzerine de haşrin zorunludur"]

Ya'ni her kim ki bu dünyâ âleminde erkeklik emrinde âmâdelik ve hâzırlık görmedi ve kadınlık meşrebi ve sîreti ile iktifâ etti ise, o cihânda ya'ni mahşer gününde o kadınlık ve dişilik sûret iktisab eder ve onun bu âlemde bâtın olan sîreti o âlemde zâhir olur. Nitekim II. cildin 959 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her arazın sûretine bir nöbet vardır"] ve yine o cildin 1408 numaralı beytinde de şöyle buyurulmuştur: [Ya'ni "Bir sîret ki, o senin vücûdunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir"]

1906. Adl günüdür ve adl lâyığı vermektir. Pabuç ayağın ve külah başın layığıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1906. Adalet günüdür ve adalet, lâyık olanı vermektir. Ayakkabı ayağın ve külah başın lâyığıdır.

Çünkü mahşer günü adalet günüdür; ve "adalet"in anlamı bir kimseye lâyık olduğu şeyi vermektir. Örneğin, ayakkabı ayağın ve külah başın lâyığıdır. Külah ayağa ve ayakkabı başa konulursa, adaletin zıddı olan zulüm olur.

Zîrâ mahşer günü adı günüdür; ve "adl"in ma'nâsı bir kimseye lâyık olduğu şeyi vermektir. Meselâ, pabuç ayağın ve külâh başın lâyığıdır. Külâh ayağa ve pabuç başa konur ise, adlin zıddı olan zulüm olur.

1907. Tâ ki, her bir tâlib matlaba erişe! Tâ ki, her bir gārib kendi garbına gide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1907. Tâ ki, her bir talip isteğine ulaşsın! Tâ ki, her bir garip kendi gurbetine gitsin!

Yani, bu adalet günü olan mahşer günü, kişi bu dünya hayatında lütuf ve kahırdan her neyi talep etmiş ise, o isteğine ulaşmak ve talep ettiği yere yetişmek ve bu dünya hayatından batıp gidecek olan ruh, aynı şekilde lütuf ve kahırdan kendisine layık olan batı tarafına gitmek içindir.

Ya'ni, bu adl günü olan yevm-i mahşer, kişi bu hayât-ı dünyeviyyede lutuf ve kahırdan her neyi tâlib olmuş ise, o matlûba erişmek ve taleb ettiği mahalle yetişmek ve bu hayât-ı dünyâdan gurûb edici olan rûh, kezâlik lutuf ve kahırdan kendisine lâyık olan mağrib tarafına gitmek içindir.

1908. Her matlûb tâlibden dirīğ değildir. Tâbişin çifti güneş ve suyun çifti buluttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1908. Her istenen şey, isteyenden esirgenmez. Güneşin eşi ışık ve suyun eşi buluttur.

"Tâbiş", ışık ve sıcaklık; "mîğ", bulut demektir. Yani, her isteyicinin istediği şey kendi yatkınlığına göredir; ve bu istenen şey isteyiciden esirgenmemiştir. Çünkü Hak'ın tecellisi (ortaya çıkışı) yatkınlığa göre olur. Nasıl ki ışık ve sıcaklık güneşin eşi ve çiftidir; su da bulutun eşi ve benzeridir.

"Tâbiş”, ziyâ ve harâret; "mîğ", bulut demektir. Ya'ni, her tâlibin matlûbu kendi isti'dâdına göredir; ve bu matlûb tâlibden esirgenmiş değildir. Zîrâ tecellî-i Hak isti'dâda göre olur. Nitekim ziyâ ve harâret güneşin mukārini ve çiftidir; ve su dahi bulutun mukārini ve eşidir.

1909. Dünyâ Kirdigâr'ın kahr evidir. Mâdemki kahrı ihtiyar ettin, kahrı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1909. Dünya, Yaratıcı'nın kahır evidir. Mademki kahrı seçtin, kahrı gör!

Bu dünya, gerçek fail olan Hakk'ın kahır evidir. Çünkü bu âlem, görünüşte yiyici ve yenilmiş olandır; hem yiyen hem de yenilendir; ve sürekli olarak kahır ve yok oluş içindedir. Nitekim ayet-i kerimede كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان yani "Arz üzerinde olan her bir kimse fânîdir” buyurulur. Dünyanın bu hâli ile beraber, mademki ona muhabbet ettin, المرء مع من احب yani "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfi gereğince, kahır yeri olan dünya ile beraber ve yoldaş olur. Bu sebeple Hakk'ın kahır tecellîsini de gör!

Bu dünyâ fâil-i hakîkî olan Hakk'ın kahr evidir. Zîrâ bu âlem sûrette yiyici ve yenilmiştir ve hem âkil ve hem de me'kûldür; ve devâm üzere kahr ve fenâ içindedir. Nitekim ayet-i kerimede كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان (Rahmân, 55/26) ya'ni "Arz üzerinde olan her bir kimse fânîdir” buyurulur. Dünyânın bu hâli ile beraber mâdemki ona muhabbet ettin المرء مع من احب ya'ni "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfi mûcibince mahall-i kahr olan dünyâ ile beraber ve yoldaş olur. Binâenaleyh Hakk'ın tecellî-i kahrîsini de gör!

1910. Makhurların kemiklerine ve kıllarına bak! Kahır kılıcı, denize ve karaya bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1910. Kahra uğramışların kemiklerine ve kıllarına bak! Kahır kılıcı, denize ve karaya bıraktı.

1906. Adl günüdür ve adl lâyığı vermektir. Pabuç ayağın ve külah başın layığıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1906. Adalet günüdür ve adalet, lâyık olanı vermektir. Ayakkabı ayağın ve külah başın lâyığıdır.

Çünkü mahşer günü adalet günüdür; ve "adalet"in anlamı, bir kimseye lâyık olduğu şeyi vermektir. Örneğin, ayakkabı ayağın ve külah başın lâyığıdır. Külah ayağa ve ayakkabı başa konulursa, adaletin zıddı olan zulüm olur.

Zîrâ mahşer günü adl günüdür; ve "adl"in ma'nâsı bir kimseye lâyık olduğu şeyi vermektir. Meselâ, pabuç ayağın ve külâh başın lâyığıdır. Külâh ayağa ve pabuç başa konur ise, adlin zıddı olan zulüm olur.

1907. Tâ ki, her bir talib matlaba erişe! Tâ ki, her bir gārib kendi garbına gide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1907. Tâ ki, her bir talip isteğine erişsin! Tâ ki, her bir garip kendi gurbetine gitsin!

Yani, bu adalet günü olan mahşer günü, kişi bu dünya hayatında lütuf ve kahırdan her neyi istemiş ise, o isteğine erişmek ve talep ettiği yere ulaşmak ve bu dünya hayatından batıp gidecek olan ruhun, aynı şekilde lütuf ve kahırdan kendisine layık olan batı tarafına gitmesi içindir.

Ya'ni, bu adl günü olan yevm-i mahşer, kişi bu hayât-ı dünyeviyyede lutuf ve kahırdan her neyi tâlib olmuş ise, o matlûba erişmek ve taleb ettiği mahalle yetişmek ve bu hayât-ı dünyâdan gurûb edici olan rûh, kezâlik lutuf ve kahırdan kendisine lâyık olan mağrib tarafına gitmek içindir.

1908. Her matlûb talibden dirīğ değildir. Tâbişin çifti güneş ve suyun çifti buluttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1908. Her istenen şey, isteyenden esirgenmez. Işığın eşi güneş ve suyun eşi buluttur.

"Tâbiş", ışık ve sıcaklık; "mîğ", bulut demektir. Yani, her isteyicinin istediği şey kendi yatkınlığına göredir; ve bu istenen şey isteyenden esirgenmemiştir. Çünkü Hakk'ın tecellîsi (ortaya çıkışı) yatkınlığa göre olur. Nasıl ki ışık ve sıcaklık güneşin eşi ve çiftidir; ve su da bulutun eşi ve benzeridir.

"Tâbiş”, ziyâ ve harâret; "mîğ", bulut demektir. Ya'ni, her tâlibin matlûbu kendi isti'dâdına göredir; ve bu matlûb tâlibden esirgenmiş değildir. Zîrâ tecellî-i Hak isti'dâda göre olur. Nitekim ziyâ ve harâret güneşin mukārini ve çiftidir; ve su dahi bulutun mukārini ve eşidir.

1909. Dünya Kirdigar'ın kahr evidir. Mâdemki kahrı ihtiyar ettin, kahrı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1909. Dünya, Yaratıcı'nın kahır evidir. Mademki kahırı seçtin, kahırı gör!

Bu dünya, gerçek fail olan Hakk'ın kahır evidir. Çünkü bu âlem, görünüşte yiyici ve yenilmiştir; hem yiyen hem de yenilendir; ve sürekli olarak kahır ve yok oluş içindedir. Nitekim ayet-i kerimede كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان (Rahman, 55/26) yani "Arz üzerinde olan her bir kimse fanidir" buyurulur. Dünyanın bu haliyle birlikte, mademki ona muhabbet ettin, المرء مع من احب yani "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadis-i şerifi gereğince, kahır yeri olan dünya ile beraber ve yoldaş olur. Bu sebeple, Hakk'ın kahredici tecellisini de gör!

Bu dünyâ fail-i hakîkî olan Hakk'ın kahr evidir. Zîrâ bu âlem sûrette yiyici ve yenilmiştir ve hem âkil ve hem de me'kûldür; ve devâm üzere kahr ve fenâ içindedir. Nitekim ayet-i kerimede كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان (Rahman, 55/26) ya'ni "Arz üzerinde olan her bir kimse fanîdir” buyurulur. Dünyânın bu hâli ile beraber mâdemki ona muhabbet ettin المرء مع من احب ya'ni "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfi mûcibince mahall-i kahr olan dünyâ ile beraber ve yoldaş olur. Binâenaleyh Hakk'ın tecellî-i kahrîsini de gör!

1910. Makhurların kemiklerine ve kıllarına bak! Kahır kılıcı, denize ve karaya bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1910. Mağlup olanların kemiklerine ve kıllarına bak! Kahır kılıcı, denize ve karaya bıraktı.

Dünya sevgisiyle mağlup olanların kemiklerine, saçlarına ve sakallarına bak! İlahi kahır kılıcı, onların kimini denizlerde boğdu ve kimini karalarda savaşlarda ve türlü türlü hastalıklar içinde öldürdü; ve bedensel parçalarını denizlerde ve karalarda darmadağınık etti.

Dünyâ muhibleri olan makhûrların kemiklerine ve saçlarına ve sakallarına bak! Kahr-ı ilâhî kılıcı onların kimini denizlerde boğdu ve kimini karalarda muhârebelerde ve türlü türlü hastalıklar içinde öldürdü; ve eczâ-yı cismânîlerini denizlerde ve karalarda darmadağınık etti.

1911. Tuzağın etrafında kuşun per ü bâlini gör! Kelâmsız, Hakk'ın kahrının şerhini edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1911. Tuzağın etrafında kuşun kanatlarını gör! Sözsüz bir şekilde, Hakk'ın kahrının açıklayıcısıdır.

Bu dünya tuzağının etrafında, bu tuzağa yakalanan kuşların parçalanan kanatlarını gör! Onlar, söz söylemeksizin, hâl diliyle Hakk'ın kahredici tecellilerini (Allah'ın kudret ve azametinin tecellileri) açıklayıp duruyorlar.

Bu dünyâ tuzağının etrafında bu tuzağa tutulan kuşların parçalanan kanatlarını gör! Onlar söz söylemeksizin, lisân-ı hâl ile Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesini şerh edip duruyorlar.

1912. O öldü, yerine mezarın toprak yığınını dikti; ve o ki, eski oldu, tepe dahi kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1912. O öldü, yerine mezarın toprak yığınını dikti; ve o ki, eski oldu, tepe dahi kalmadı.

"Harpuşte", kabir ve eyvanın kemeri ile mezarlık üzerine yapılan kubbe ve mezarların toprak yığınları anlamındadır. Yani, o mağlup olan dünya sevdalısı öldü ve kendi cisminin yerine bir nişan olmak üzere mezarın toprak yığınını dikti; ve o mezar eskidikçe o toprak yığını da düzlendi ve o nişan dahi kalmadı.

"Harpuşte", kabir ve tâk-ı eyvân ve mezârlık üzerine yapılan kubbe ve mezârların toprak yığınları ma'nâsınadır. Ya'ni, o makhûr olan dünyâ muhibbi öldü ve kendi cisminin yerine bir nişân olmak üzere mezârın toprak yığınını dikti; ve o mezâr eskidikçe o toprak yığını da düzlendi ve o nişân dahi kalmadı.

1913. Hakk'ın adli her bir kimseyi eş etmiştir; fili file ve sivrisineği sivrisineğe...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1913. Hakk'ın adaleti her bir kimseyi eş etmiştir; fili file ve sivrisineği sivrisineğe...

Hakk'ın adaleti her bir kimseyi kendi lâyığına ve cinsine eş yapmış ve yakın kılmıştır. Örneğin, fili file ve sivrisineği de sivrisineğe eş ve arkadaş yapmıştır.

Hakk'ın adli her bir kimseyi kendi lâyığına ve cinsine eş yapmış ve mukārin kılmıştır. Meselâ, fili file ve sivrisineği de sivrisineğe eş ve arkadaş yapmıştır.

1914. Ahmed'in mûnisi mecliste dört yârdir. Ebû Cehl'in mûnisi Utbe ve Zü'l-hımar'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1914. Ahmed'in meclisteki dostları dört yârdır. Ebû Cehl'in dostları Utbe ve Zü'l-hımar'dır.

"Utbe", Kureyş eşkıyalarından bir müşrikin adıdır ki, Hz. Hamza (r.a.) onu Bedir Savaşı'nda öldürmüştür. "Zü'l-hımâr", Esved b. Ka'b isminde bir kâhinin lakabıdır. Başını ve yüzünü örttüğü için kendisine bu lakap verilmiştir. Çünkü "hımâr", kadınların başörtüsü anlamına gelir. "Zü'l-hımâr", başörtülü demektir. Yani Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in sohbet meclisindeki dostları Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömerü'l-Fârûk ve Osmân-ı Zi'n-nûreyn ve Alî b. Ebî Tâ- Dünyayı seven, Allah'ın kahrettiği kişilerin kemiklerine, saçlarına ve sakallarına bak! İlahi kahrın kılıcı onların kimini denizlerde boğdu ve kimini karalarda savaşlarda ve türlü türlü hastalıklar içinde öldürdü; ve bedensel parçalarını denizlerde ve karalarda darmadağınık etti.

"Utbe", eşkıyâ-yı Kureyş'ten bir müşriğin adıdır ki, bunu Bedr gazâsında Hz. Hamza (r.a.) öldürmüştür. "Zü'l-hımâr", Esved b. Ka'b isminde olan bir kâhinin lakabıdır. Başını ve yüzünü örttüğü için kendisine bu lakab verilmiştir. Zîrâ "hımâr", kadınların baş örtüsü ma'nâsına gelir. "Zü'l-hımâr", başörtülü demek olur. Ya'ni Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mûnisi meclis-i sohbette Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömerü'l-Fârûk ve Osmân-ı Zi'n-nûreyn ve Alî b. Ebî Tâ- Dünyâ muhibleri olan makhûrların kemiklerine ve saçlarına ve sakallarına bak! Kahr-ı ilâhî kılıcı onların kimini denizlerde boğdu ve kimini karalarda muhârebelerde ve türlü türlü hastalıklar içinde öldürdü; ve eczâ-yı cismânîlerini denizlerde ve karalarda darmadağınık etti.

1911. Tuzağın etrafında kuşun per ü bâlini gör! Kelâmsız, Hakk'ın kahrının şerhini edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1911. Tuzağın etrafında kuşun kanatlarını gör! Sözsüz bir şekilde, Hakk'ın kahrının açıklayıcısıdır.

Bu dünya tuzağının etrafında, bu tuzağa yakalanan kuşların parçalanan kanatlarını gör! Onlar, söz söylemeksizin, hâl diliyle Hakk'ın kahredici tecellilerini (Allah'ın kudret ve azametinin tecellileri) açıklayıp duruyorlar.

Bu dünyâ tuzağının etrafında bu tuzağa tutulan kuşların parçalanan kanatlarını gör! Onlar söz söylemeksizin, lisân-ı hâl ile Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesini şerh edip duruyorlar.

1912. O öldü, yerine mezarın toprak yığınını dikti; ve o ki, eski oldu, tepe dahi kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1912. O öldü, yerine mezarın toprak yığınını dikti; ve o ki, eski oldu, tepe dahi kalmadı.

"Harpuşte", kabir ve eyvanın kemeri ile mezarlık üzerine yapılan kubbe ve mezarların toprak yığınları anlamındadır. Yani, o mağlup olan dünya sevdalısı öldü ve kendi cisminin yerine bir nişan olmak üzere mezarın toprak yığınını dikti; ve o mezar eskidikçe o toprak yığını da düzlendi ve o nişan dahi kalmadı.

"Harpuşte", kabir ve tâk-ı eyvân ve mezârlık üzerine yapılan kubbe ve mezârların toprak yığınları ma'nâsınadır. Ya'ni, o makhûr olan dünyâ muhibbi öldü ve kendi cisminin yerine bir nişân olmak üzere mezârın toprak yığınını dikti; ve o mezâr eskidikçe o toprak yığını da düzlendi ve o nişân dahi kalmadı.

1913. Hakk'ın adli her bir kimseyi eş etmiştir; fili file ve sivrisineği sivrisineğe...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1913. Hakk'ın adaleti her bir kimseyi eş etmiştir; fili file ve sivrisineği sivrisineğe...

Hakk'ın adaleti her bir kimseyi kendi lâyığına ve cinsine eş yapmış ve yakın kılmıştır. Örneğin, fili file ve sivrisineği de sivrisineğe eş ve arkadaş yapmıştır.

Hakk'ın adli her bir kimseyi kendi lâyığına ve cinsine eş yapmış ve mukārin kılmıştır. Meselâ, fili file ve sivrisineği de sivrisineğe eş ve arkadaş yapmıştır.

1914. Ahmed'in mûnisi mecliste dört yârdir. Ebû Cehl'in mûnisi Utbe ve Zü'l-hımar'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1914. Ahmed'in meclisteki dostları dört yârdır. Ebû Cehl'in dostları Utbe ve Zü'l-hımâr'dır.

"Utbe", Kureyş eşkıyalarından bir müşriğin adıdır ki, Hz. Hamza (r.a.) onu Bedir Savaşı'nda öldürmüştür. "Zü'l-hımâr", Esved b. Ka'b isminde bir kâhinin lakabıdır. Başını ve yüzünü örttüğü için kendisine bu lakap verilmiştir. Çünkü "hımâr", kadınların başörtüsü anlamına gelir. "Zü'l-hımâr", başörtülü demektir. Yani Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in sohbet meclisindeki dostları Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fârûk, Osmân-ı Zi'n-nûreyn ve Alî b. Ebî Tâlib (r.a.) hazretleridir. Bu şerefli kişiler, Âlemlerin Efendisi'nin yüce meclisine layıktırlar; ahlaksız Ebû Cehl'in dostları ise Utbe ve Zü'l-hımâr ve benzerleri olan müşriklerdir.

"Utbe", eşkıyâ-yı Kureyş'ten bir müşriğin adıdır ki, bunu Bedr gazâsında Hz. Hamza (r.a.) öldürmüştür. "Zü'l-hımâr", Esved b. Ka'b isminde olan bir kâhinin lakabıdır. Başını ve yüzünü örttüğü için kendisine bu lakab verilmiştir. Zîrâ "hımâr", kadınların baş örtüsü ma'nâsına gelir. "Zü'l-hımâr", başörtülü demek olur. Ya'ni Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mûnisi meclis-i sohbette Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömerü'l-Fârûk ve Osmân-ı Zi'n-nûreyn ve Alî b. Ebî Tâ- lib (r.a.) hazarâtıdır. Bu zevât-ı şerîfe Server-i âlem Efendimiz'in meclis-i âlîlerine lâyıktırlar; ve ahlâksız Ebû Cehl'in mûnisi dahi Utbe ve Zü'l-hımâr ve emsâli olan müşriklerdir.

1915. Canlar Cibril'inin Ka'be'si Sidre'dir. Karınların bendesinin kıblesi sofra oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1915. Canlar Cibril'inin Kâbe'si Sidre'dir. Karınların kulunun kıblesi sofra oldu.

"Sidre" ile Sidretü'l-müntehâ'ya işaret edilir; ve "Sidretü'l-müntehâ" ruhsal idraklerin son bulduğu bir sınırdır ki, ruhların idrakleri ondan ileriye geçemez. Çünkü bu derecenin ilerisinde ikilik âlemi yoktur; ve Ruhu'l-emîn olan Cibrîl (a.s.)ın makamıdır. "Butûn", "karın" anlamına gelen "batn"ın çoğuludur; "abdü'l-butûn" yani "karınların kölesi" yiyip içmeye düşkün olan kimselerin kulu demektir ki, bundan kastedilen, kendi karnını doyurmak için bol bol yiyip içen ve dünya ehli olan zenginlerin kulu ve dalkavuğu demektir. Yani, Cibrîl (a.s.) meşrebinde olan ruhların Kâbe'si ve yönelme yeri ruhların idraklerinin sonu olan Sidre'dir; ve bol bol yiyip içen zenginlerin kulu olan kimselerin kıblesi ve yönelme yeri de onların türlü türlü gıdalar ile düzenlenmiş olan sofrasıdır.

"Sidre" ile Sidretü'l-mintehâ'ya işâret buyurulur; ve "Sidretü'l-müntehâ" idrâkât-ı rûhiyyenin nihâyet bulduğu bir haddir ki, idrâkât-ı ervâh ondan ileriye geçemez. Zîrâ bu râdde ilerisinde ikilik âlemi yoktur; ve Rûhu'l-emîn olan Cibrîl (a.s.)ın makāmıdır. "Butûn", "karın" ma'nâsına olan "batn"ın cem'idir; "abdü'l-butûn" ya'ni "karınların kölesi" yiyip içmeye mübtelâ olan kimselerin bendesi demektir ki, bundan murâd, kendi karnını doyurmak için bol bol yiyip içen ve dünyâ ehli olan zenginlerin kulu ve dalkavuğu demek olur. Ya'ni, Cibrîl (a.s.) meşrebinde olan rûhların Ka'be'si ve teveccüh mahalli idrâkât-ı ervâhın nihâyeti olan Sidre'dir; ve bol bol yeyip içen zenginlerin kulu olan kimselerin kıblesi ve teveccüh mahalli dahi onların türlü türlü gıdâlar ile müretteb olan sofrasıdır.

1916. Arifin kıblesi nûr-ı visal olur. Müfelsefin aklının kıblesi hayal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1916. Ârifin kıblesi vuslat nuru olur. Felsefecinin aklının kıblesi hayal oldu.

Birinci mısrada, önceki beytin birinci mısraının anlamından bir ilerlemeye işaret vardır. Çünkü orada ikilik âlemi olan ruhun idrakinin son noktasına ve burada ise bu ikiliği ortadan kaldıran vuslat nuruna işaret buyurulur. Yani, ruhların kıblesi Sidre'dir ve belki âriflerin kıblesi onun ilerisi olan vuslat nurudur. Nasıl ki Süleyman Efendi (k.s.) Mevlid'inin Mi'rac-ı Nebevî bahsinde bu anlamı aşağıdaki beyitler ile latif bir şekilde beyan buyurmuştur: Dedi Cibrîl Resûl'e: Ey Habib! Senin için yaratıldı dokuz felek, Bunda hatm oldu benim seyrângehim, Bana böyle emr idübdür Zü'l-Celâl, Ger geçem bir zerre denlü ilerü, Dedi Cebrâîl'e ol Şâh-ı cihân: Râh-ı aşkta kim sakınmaz cânını Çün ezelde bana aşk oldu delîl, Sanma-gil bu yerde sen seni garîb. İnsan, cin, cennet hurisi hem melek. Ötesinden dahi yok bilgim. Açmayayım ben bundan öte kanat ve kol. Yanarım baştan ayağa ey ulu! Pes makamında dur şimdi sen hemen, O ne zaman görse gerek cananını.. Yanar isem ben yanayım, ey Halil!.. (r.a.) hazretleridir. Bu şerefli zatlar Âlemlerin Efendisi Efendimiz'in yüce meclislerine layıktırlar; ve ahlaksız Ebû Cehil'in dostu dahi Utbe ve Zü'l-hımâr ve benzeri müşriklerdir.

Birinci mısra'da, evvelki beytin birinci mısrâ'ının ma'nâsından terakkîye işâret vardır. Zîrâ orada ikilik âlemi olan rûhun müntehâ-yı idrâkine ve burada ise bu ikiliği izâle eden nûr-ı visâle işâret buyurulur. Ya'ni, ervâhın kıblesi Sidre'dir ve belki âriflerin kıblesi onun ilerisi olan nûr-ı visâldir. Nitekim Süleymân Efendi (k.s.) Mevlid'inin Mi'râc-1 Nebevî bahsinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitler ile latîf bir sûrette beyân buyurmuştur: Dedi Cibrîl Resûl'e: Ey Habib! Senin için yaratıldı nüh felek, Bunda hatm oldu benim seyrângehim, Bana böyle emr idübdür Zü'l-Celâl, Ger geçem bir zerre denlü ilerü, Dedi Cebrâîl'e ol Şâh-ı cihân: Râh-ı aşkta kim sakınmaz cânını Çün ezelde bana aşk oldu delîl, Sanma-gil bu yerde sen seni garîb. Ins ü cinn ü hûr-i cennet hem melek. Mâverâsından dahi yok âgehim. Açmayım ben bundan öte perr ü bâl. Yanarım baştan ayağa ey ulu! Pes makāmında dur imdi sen hemân, Ol kaçan görse gerek cânânını.. Yanar isem ben yanayım, ey Halil!.. lib (r.a.) hazarâtıdır. Bu zevât-ı şerîfe Server-i âlem Efendimiz'in meclis-i âlîlerine lâyıktırlar; ve ahlâksız Ebû Cehl'in mûnisi dahi Utbe ve Zü'l-hımâr ve emsâli olan müşriklerdir.

1915. Canlar Cibril'inin Ka'be'si Sidre'dir. Karınların bendesinin kıblesi sofra oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1915. Canlar Cibril'inin Kâbe'si Sidre'dir. Karınların kulunun kıblesi sofra oldu.

"Sidre" ile Sidretü'l-müntehâ'ya işaret edilir; ve "Sidretü'l-müntehâ" ruhsal idraklerin son bulduğu bir sınırdır ki, ruhların idrakleri ondan ileriye geçemez. Çünkü bu derecenin ilerisinde ikilik âlemi yoktur; ve Ruhu'l-emîn olan Cibrîl (a.s.)ın makamıdır. "Butûn", "karın" anlamına gelen "batn"ın çoğuludur; "abdü'l-butûn" yani "karınların kölesi" yiyip içmeye düşkün olan kimselerin kulu demektir ki, bundan kastedilen, kendi karnını doyurmak için bol bol yiyip içen ve dünya ehli olan zenginlerin kulu ve dalkavuğu demektir. Yani, Cibrîl (a.s.) meşrebinde olan ruhların Kâbe'si ve yönelme yeri ruhların idraklerinin sonu olan Sidre'dir; ve bol bol yiyip içen zenginlerin kulu olan kimselerin kıblesi ve yönelme yeri de onların türlü türlü gıdalar ile düzenlenmiş olan sofrasıdır.

"Sidre" ile Sidretü'l-mintehâ'ya işâret buyurulur; ve "Sidretü'l-müntehâ" idrâkât-ı rûhiyyenin nihâyet bulduğu bir haddir ki, idrâkât-ı ervâh ondan ileriye geçemez. Zîrâ bu râdde ilerisinde ikilik âlemi yoktur; ve Rûhu'l-emîn olan Cibrîl (a.s.)ın makāmıdır. "Butûn", "karın" ma'nâsına olan "batn"ın cem'idir; "abdü'l-butûn" ya'ni "karınların kölesi" yiyip içmeye mübtelâ olan kimselerin bendesi demektir ki, bundan murâd, kendi karnını doyurmak için bol bol yiyip içen ve dünyâ ehli olan zenginlerin kulu ve dalkavuğu demek olur. Ya'ni, Cibrîl (a.s.) meşrebinde olan rûhların Ka'be'si ve teveccüh mahalli idrâkât-ı ervâhın nihâyeti olan Sidre'dir; ve bol bol yeyip içen zenginlerin kulu olan kimselerin kıblesi ve teveccüh mahalli dahi onların türlü türlü gıdâlar ile müretteb olan sofrasıdır.

1916. Arifin kıblesi nûr-ı visal olur. Müfelsefin aklının kıblesi hayal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1916. Ârifin kıblesi visal nuru olur. Feylesoflaşmış kişinin aklının kıblesi hayal oldu.

Birinci mısrada, önceki beytin birinci mısraının anlamından bir yükselişe işaret vardır. Çünkü orada ikilik âlemi olan ruhun idrakinin son noktasına ve burada ise bu ikiliği ortadan kaldıran visal nuruna işaret buyurulur. Yani, ruhların kıblesi Sidre'dir ve belki âriflerin kıblesi onun ilerisi olan visal nurudur. Nitekim Süleyman Efendi (k.s.) Mevlid'inin Mi'rac-ı Nebevî bahsinde bu anlamı aşağıdaki beyitler ile latif bir şekilde beyan buyurmuştur: Dedi Cibrîl Resûl'e: Ey Habib! Senin için yaratıldı nüh felek, Bunda hatm oldu benim seyrângehim, Bana böyle emr idübdür Zü'l-Celâl, Ger geçem bir zerre denlü ilerü, Dedi Cebrâîl'e ol Şâh-ı cihân: Râh-ı aşkta kim sakınmaz cânını Çün ezelde bana aşk oldu delîl, Sanma-gil bu yerde sen seni garîb. Ins ü cinn ü hûr-i cennet hem melek. Mâverâsından dahi yok âgehim. Açmayım ben bundan öte perr ü bâl. Yanarım baştan ayağa ey ulu! Pes makāmında dur imdi sen hemân, Ol kaçan görse gerek cânânını.. Yanar isem ben yanayım, ey Halil!.. "Müfelsef", rubaî fiillerden "dahrece" babından ism-i mef'uldür, "feylesoflaşmış" demektir. Yani, feylesofun aklı kendi hayaline yöneliktir. Zira akıl, hayalin kendisi olan bu kesret (çokluk) âleminin dış ve iç duyulara verdiği ilim dairesinde dönüp dolaşır. Buna göre feylesofların varlık sırrı hakkındaki bilgileri hep hayallerden ibarettir. Ömer Hayyam bu hale işaret ederek bir rubaisinde şöyle söyler: "Felek hakkında türlü sözler söylediler. Bu habersiz olan feylesoflar ilim cevherini deldiler. Ne zaman ki feleğin sırlarına vakıf olamadılar; önce çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar."

Birinci mısra'da, evvelki beytin birinci mısrâ'ının ma'nâsından terakkîye işâret vardır. Zîrâ orada ikilik âlemi olan rûhun müntehâ-yı idrâkine ve burada ise bu ikiliği izâle eden nûr-ı visâle işâret buyurulur. Ya'ni, ervâhın kıblesi Sidre'dir ve belki âriflerin kıblesi onun ilerisi olan nûr-ı visâldir. Nitekim Süleymân Efendi (k.s.) Mevlid'inin Mi'râc-1 Nebevî bahsinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitler ile latîf bir sûrette beyân buyurmuştur: Dedi Cibrîl Resûl'e: Ey Habib! Senin için yaratıldı nüh felek, Bunda hatm oldu benim seyrângehim, Bana böyle emr idübdür Zü'l-Celâl, Ger geçem bir zerre denlü ilerü, Dedi Cebrâîl'e ol Şâh-ı cihân: Râh-ı aşkta kim sakınmaz cânını Çün ezelde bana aşk oldu delîl, Sanma-gil bu yerde sen seni garîb. Ins ü cinn ü hûr-i cennet hem melek. Mâverâsından dahi yok âgehim. Açmayım ben bundan öte perr ü bâl. Yanarım baştan ayağa ey ulu! Pes makāmında dur imdi sen hemân, Ol kaçan görse gerek cânânını.. Yanar isem ben yanayım, ey Halil!.. "Müfelsef", rubâî fiillerden "dahrece" bâbından ism-i mef'ûldür, "feylesoflaşmış" demektir. Ya'ni, feylesofun aklı kendi hayâline müteveccihtir. Zîrâ akıl ayn-ı hayâl olan bu âlem-i keserâtın havâss-ı zâhire ve bâtıneye verdiği ilim dâiresinde dönüp dolaşır. Binâenaleyh feylesofların sırr-ı vücûd hakkındaki ilimleri hep hayâlâttan ibarettir. Ömer Hayyâm bu hâle işâreten bir rubâîsinde şöyle söyler: "Felek hakkında türlü sözler söylediler. Bu bî-haber olan feylesoflar ilim cevherini deldiler. Vaktâki feleğin esrârına vakıf olamadılar; evvelen çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar."

1917. Zâhidin kıblesi muhsin olan Yezdân'dır. Tama' sahibinin kıblesi altın kese olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1917. Zâhidin kıblesi iyilik eden Yüce Allah'tır. Tama' sahibinin kıblesi altın kese olur.

"Zâhid", vaat edilmiş ahiret nimetlerine ulaşmak için dünya nimetlerinden sakınan kişi demektir; "Berr" (iyilik eden), Allah'ın güzel isimlerindendir; "matma'" mîmî mastar olursa tama' (açgözlülük) anlamına gelir; ism-i mekân olursa tama' yeri demek olur. İf'âl babının ism-i fâili olursa "mutmı'" okunur ve "tama' sahibi" demek olur. Bazı nüshalarda "tâmi'" "tama' edici" olarak geçer. Yani, zâhidin kıblesi ve yönelme yeri de, ahirette müminlere gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği nimetler ihsan edici olan Yüce Yaratıcı Hazretleri'dir. Çünkü zâhid, dünya nimetlerinden sakınsa da ahiret nimetlerine karşı perhizkâr değildir. Tama' edici olan kimsenin kıblesi ve yönelme yeri de bu dünyada altın kesesidir.

"Zâhid", mev'ûd olan niam-i uhreviyyeye nâiliyet için niam-i dünyeviyyeden perhîz eden kimse demektir; "Berr", esmâ-i hüsnâdandır; "matma'" masdar-ı mîmî olursa tama' ma'nâsına gelir; ism-i mekân olursa mahall-i tama' demek olur. İf'âl bâbının ism-i fâili olursa "mutmı'" okunur ve "tama' sâhibi" demek olur. Ba'zı nüshalarda "tâmi'" "tama' edici" vâki'dir. Ya'ni, zâhidin kıblesi ve mahall-i teveccühü dahi, âhirette mü'minlere gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ni'metler ihsân edici olan Hâlık Teâlâ hazretleridir. Zîrâ zâhid, dünyâ ni'metlerinden perhîz ederse de niam-i uhreviyyeye karşı perhizkâr değildir. Tama' edici olan kimsenin kıblesi ve teveccüh mahalli dahi bu dünyâda altın kesesidir.

1918. Ma'nâ sahiblerinin kıblesi sabır ve teemmüldür. Sûrete tapıcıların kıblesi taşın nakşıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1918. Mana sahiplerinin kıblesi sabır ve düşünmedir. Şekle tapanların kıblesi taşın nakşıdır.

Mana sahibi olan Hakk Yolcularının kıblesi, mananın elde edilmesi için çalışıp sabır ve düşünme göstermektir; şekle tapanların kıblesi ise süslü binalara konulan nakışlı ve oymalı taşlardır.

Ma'nâ sahibi olan sâliklerin kıblesi, husûl-i ma'nâ için çalışıp sabır ve teemmül etmektir; ve sûrete tapanların kıblesi ise süslü binâlara vaz' olunan nakışlı ve oymalı taşlardır.

1919. Bâtın-nişînlerin kıblesi minnetler sahibidir. Zâhir-perestlerin kıblesi kadının yüzüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1919. İç âlemde yaşayanların kıblesi minnet sahipleridir. Dış görünüşe tapanların kıblesi kadının yüzüdür.

"Müfelsef", rubâî fiillerden "dahrece" babından ism-i mef'ûldür, "feylesoflaşmış" demektir. Yani, feylesofun aklı kendi hayaline yöneliktir. Çünkü akıl, hayalin kendisi olan bu kesret (çokluk) âleminin dış ve iç duyulara verdiği bilgi dairesinde dönüp dolaşır. Bu sebeple feylesofların varlık sırrı hakkındaki bilgileri hep hayallerden ibarettir. Ömer Hayyam bu duruma işaretle bir rubâîsinde şöyle söyler: Felek hakkında türlü sözler söylediler. Bu habersiz feylesoflar ilim cevherini deldiler. Feleğin sırlarına vakıf olamadıkları zaman; önce boş konuştular ve sonra uykuya yattılar.

“Müfelsef”, rubâî fiillerden “dahrece” bâbından ism-i mef'ûldür, “feylesoflaşmış” demektir. Ya'ni, feylesofun aklı kendi hayâline müteveccihtir. Zîrâ akıl ayn-ı hayâl olan bu âlem-i keserâtın havâss-i zâhire ve bâtıneye verdiği ilim dâiresinde dönüp dolaşır. Binâenaleyh feylesofların sırr-ı vücûd hakkındaki ilimleri hep hayâlâttan ibarettir. Ömer Hayyâm bu hâle işâreten bir rubâîsinde şöyle söyler: Felek hakkında türlü sözler söylediler. Bu bî-haber olan feylesoflar ilim cevherini deldiler. Vaktâki feleğin esrârına vakıf olamadılar; evvelen çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar.

1917. Zâhidin kıblesi muhsin olan Yezdân'dır. Tama' sahibinin kıblesi altın kese olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1917. Zâhidin kıblesi iyilik eden Yezdân'dır. Tama' sahibinin kıblesi altın kese olur.

"Zâhid", vaat edilmiş olan ahiret nimetlerine ulaşmak için dünya nimetlerinden sakınan kimse demektir; "Berr" (iyilik eden), esmâ-i hüsnâdandır (Allah'ın güzel isimlerinden); "matma'" mîmî masdar olursa tama' (açgözlülük) anlamına gelir; ism-i mekân olursa tama' mahalli (açgözlülük yeri) demek olur. İf'âl bâbının ism-i fâili olursa "mutmı" okunur ve "tama' sahibi" demek olur. Bazı nüshalarda "tâmi" "tama' edici" olarak geçmektedir. Yani, zâhidin kıblesi ve yönelme yeri dahi, ahirette müminlere gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği nimetler ihsan edici olan Yüce Allah hazretleridir. Çünkü zâhid, dünya nimetlerinden sakınsa da ahiret nimetlerine karşı perhizkâr değildir. Tama' edici olan kimsenin kıblesi ve yönelme mahalli dahi bu dünyada altın kesesidir.

“Zâhid”, mev'ûd olan niam-i uhreviyyeye nâiliyet için niam-i dünyeviyyeden perhîz eden kimse demektir; “Berr”, esmâ-i hüsnâdandır; “matma'” masdar-ı mîmî olursa tama' ma'nâsına gelir; ism-i mekân olursa mahall-i tama' demek olur. İf'âl bâbının ism-i fâili olursa “mutmı” okunur ve “tama' sâhibi” demek olur. Ba'zı nüshalarda “tâmi” “tama' edici” vâki'dir. Ya'ni, zâhidin kıblesi ve mahall-i teveccühü dahi, âhirette mü'minlere gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ni'metler ihsân edici olan Hâlık Teâlâ hazretleridir. Zîrâ zâhid, dünyâ ni'metlerinden perhîz ederse de niam-i uhreviyyeye karşı perhizkâr değildir. Tama' edici olan kimsenin kıblesi ve teveccüh mahalli dahi bu dünyâda altın kesesidir.

1918. Ma'nâ sahiblerinin kıblesi sabır ve teemmüldür. Sûrete tapıcıların kıblesi taşın nakşıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1918. Mana sahiplerinin kıblesi sabır ve düşünmedir. Şekle tapanların kıblesi taşın nakşıdır.

Mana sahibi olan Hakk Yolcularının kıblesi, mananın elde edilmesi için çalışıp sabır ve düşünme göstermektir; şekle tapanların kıblesi ise süslü binalara konulan nakışlı ve oymalı taşlardır.

Ma'nâ sahibi olan sâliklerin kıblesi, husûl-i ma'nâ için çalışıp sabır ve teemmül etmektir; ve sûrete tapanların kıblesi ise süslü binâlara vaz' olunan nakışlı ve oymalı taşlardır.

1919. Bâtın-nişînlerin kıblesi minnetler sahibidir. Zâhir-perestlerin kıblesi kadının yüzüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1919. İç âlemde yaşayanların kıblesi minnetler sahibidir. Dış görünüşe tapanların kıblesi kadının yüzüdür.

İç âlemde yaşayanların, yani kalbî hâlleriyle meşgul olan kimselerin kıblesi, minnetler ve ihsanlar sahibi olan Yüce Allah'tır. Dış görünüşe tapanların kıblesi ise, güzel kadınların yüzüdür. Çünkü dış görünüşe önem verenler, bedensel lezzetlerini kadınlar aracılığıyla elde ettiklerinden, akılları ve fikirleri daima kadınların bedenleri ve endamları ile meşguldürler.

Bâtın-nişînlerin ya'ni ahvâl-i kalbiyyeleriyle meşgül olan kimselerin kıblesi minnetler ve ihsânlar sahibi olan Hak Teâlâ hazretleridir. Zâhire tapanların kıblesi ise, güzel kadınların yüzüdür. Zîrâ ehl-i sûret lezâiz-i cismâniyyelerini kadınlar vâsıtasıyla elde ettiklerinden akılları ve fikirleri dâimâ kadınların cisimleri ve endâmları ile meşgüldürler.

1920. Böylece yeniyi ve eskiyi say; ve eğer melûl isen git kendi işini yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1920. Böylece yeniyi ve eskiyi say; ve eğer melûl isen git kendi işini yap!

Ey Hakk Yolcusu! İşte insanların türlü türlü kıblelerini sana gösterdim. Sen de bunlara bakıp geçmişleri ve o zamanda olanları böyle say ve karşılaştır!

Ve eğer bu sıfatları sayıp bunlar arasında kendi kıbleni belirlemekten sıkılıyor isen ve için daralıyor ise, git, ne hâl içinde isen kendi işin ile meşgul ol ve bizden ayrıl!

Ey sâlik! İşte efrâd-ı beşerin türlü türlü kıblelerini sana gösterdim. Sen de bunlara bakıp geçmişleri ve o zamanda olanları böyle say ve mukāyese et!

Ve eğer bu sıfatları sayıp bunlar arasında kendi kıbleni ta'yîn etmekten melûl isen ve için sıkılıyor ise, git, ne hâl içinde isen kendi işin ile meşgül ol ve bizden ayrıl!

1921. Bizim rızkımız zerrîn kâsede şarab oldu; ve o köpeklere çanaktan tutmaç suyu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1921. Bizim rızkımız altın kâsede şarap oldu; o köpeklere ise çanaktan tutmaç suyu oldu.

"Ukār", şarap; "tutmâc", bir yemeğin adıdır; "tegār", köpeklere yiyecek verilen çanak ve yalak. "Altın kâse"den kastedilen, ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ve Rabbanî bilgilerdir. Yani, bizim rızkımız, altın yaldızlı kâse hükmünde olan ledün ilimleri ve Rabbanî bilgilerdeki ilahi aşk şarabıdır; cismanî ve nefsanî olan kimselerin rızkı ise çanaktan ve yalaktan tutmaç suyu içmektir. "Çanak"tan kastedilen, dış görünüşteki sözler ve "tutmaç suyu"ndan kastedilen, bu Mesnevî-i Şerîf hikâyelerinin ve kıssalarının suretidir. Nasıl ki bu cildin 161 numaralı beytinde:

[Yani "Suret dervişi, o zekâttan ne zaman tadar? O [Mesnevi] manadır. Feûlün failât değildir"] buyurulmuştu.

"Ukār”, şarâb; "tutmâc", bir taâmın ismidir; "tegār", köpeklere gıda verilen çanak ve yalak. "Zerrîn kâse"den murâd, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyedir. Ya'ni, bizim rızkımız altın yaldızlı kâse mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyede aşk-ı ilâhî şarabıdır; ve o cismânî ve nefsânî olan kimselerin rızkı ise çanaktan ve yalaktan tutmaç suyu içmektir. "Çanak"tan murâd, elfâz-ı zâhire ve "tutmaç suyu"ndan murâd, bu Mesnevî-i Şerîf hikâyelerinin ve kıssalarının sûretidir. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde:

[Ya'ni "Sûret dervîşi, o zekâttan ne vakit tadar? O [Mesnevi] ma'nadır. Feûlün failât değildir"] buyurulmuş idi.

1922. Onun lâyığını ki, muhakkak ona vermişiz, onun lâyığında rızık göndermişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1922. Onun lâyığını ki, muhakkak ona vermişiz, onun lâyığında rızık göndermişiz.

Bu ve sonraki beyitlerde Hz. Pîr efendimizin kutupluk (manevî önderlik) makamına işaret vardır. Çünkü kutup, yeryüzünde ilâhî hazinenin eminidir. Herkesin lâyık olduğu haller ve rızıklar kutup eliyle dağıtılır. Batın ehlinin, yani kalbî halleriyle meşgul olan kimselerin kıblesi, minnetler ve ihsanlar sahibi olan Yüce Allah hazretleridir. Zahire tapanların kıblesi ise, güzel kadınların yüzüdür. Çünkü suret ehli, cismanî lezzetlerini kadınlar vasıtasıyla elde ettiklerinden akılları ve fikirleri daima kadınların cisimleri ve endamları ile meşguldürler.

Bu ve âtîdeki beyitlerde Hz. Pîr efendimizin kutbiyetlerine işaret vardır. Zîrâ kutub yeryüzünde hazîne-i ilâhiyyenin emînidir. Herkesin lâyık olduğu ahvâl ve erzâk kutub eliyle tevzî' olunur. Bâtın-nişînlerin ya'ni ahvâl-i kalbiyyeleriyle meşgül olan kimselerin kıblesi minnetler ve ihsânlar sahibi olan Hak Teâlâ hazretleridir. Zâhire tapanların kıblesi ise, güzel kadınların yüzüdür. Zîrâ ehl-i sûret lezâiz-i cismâniyyelerini kadınlar vâsıtasıyla elde ettiklerinden akılları ve fikirleri dâimâ kadınların cisimleri ve endâmları ile meşgüldürler.

1920. Böylece yeniyi ve eskiyi say; ve eğer melûl isen git kendi işini yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1920. Böylece yeniyi ve eskiyi say; ve eğer melûl isen git kendi işini yap!

Ey Hakk Yolcusu! İşte insanların türlü türlü kıblelerini sana gösterdim. Sen de bunlara bakıp geçmişleri ve o zamanda olanları böyle say ve karşılaştır! Ve eğer bu sıfatları sayıp bunlar arasında kendi kıbleni belirlemekten usanmış isen ve için sıkılıyor ise, git, ne hâl içinde isen kendi işin ile meşgul ol ve bizden ayrıl!

Ey sâlik! İşte efrâd-ı beşerin türlü türlü kıblelerini sana gösterdim. Sen de bunlara bakıp geçmişleri ve o zamanda olanları böyle say ve mukāyese et! Ve eğer bu sıfatları sayıp bunlar arasında kendi kıbleni ta'yîn etmekten melûl isen ve için sıkılıyor ise, git, ne hâl içinde isen kendi işin ile meşgül ol ve bizden ayrıl!

1921. Bizim rızkımız zerrîn kâsede şarab oldu; ve o köpeklere çanaktan tutmaç suyu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1921. Bizim rızkımız altın kâsede şarap oldu; o köpeklere ise çanaktan tutmaç suyu oldu.

"Ukar", şarap; "tutmaç", bir yemeğin adıdır; "tegar", köpeklere yemek verilen çanak ve yalak. "Altın kâse"den kasıt, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve rabbanî bilgilerdir. Yani, bizim rızkımız altın yaldızlı kâse değerinde olan ledün ilimleri ve rabbanî bilgilerdeki ilahi aşk şarabıdır; cismanî ve nefsanî olan kimselerin rızkı ise çanaktan ve yalaktan tutmaç suyu içmektir. "Çanak"tan kasıt, dışsal lafızlar ve "tutmaç suyu"ndan kasıt, bu Mesnevî-i Şerîf hikâyelerinin ve kıssalarının şeklidir. Nasıl ki bu cildin 161 numaralı beytinde: کی چشد درویش صورت زان زکات معنیست آن نی فعولن فاعلات [Yani "Sûret dervîşi, o zekâttan ne vakit tadar? O [Mesnevi] anlamdır. Feûlün failât değildir"] denilmişti.

“Ukār”, şarâb; “tutmâc”, bir taâmın ismidir; “tegār”, köpeklere gıda verilen çanak ve yalak. “Zerrîn kâse”den murâd, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyedir. Ya'ni, bizim rızkımız altın yaldızlı kâse mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyede aşk-ı ilâhî şarabıdır; ve o cismânî ve nefsânî olan kimselerin rızkı ise çanaktan ve yalaktan tutmaç suyu içmektir. “Çanak”tan murâd, elfaz-ı zâhire ve “tutmaç suyu”ndan murâd, bu Mesnevî-i Şerîf hikâyelerinin ve kıssalarının sûretidir. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde: کی چشد درویش صورت زان زکات معنیست آن نی فعولن فاعلات [Ya'ni “Sûret dervîşi, o zekâttan ne vakit tadar? O [Mesnevi] ma'nadır. Feûlün failât değildir”] buyurulmuş idi.

1922. Onun lâyığını ki, muhakkak ona vermişiz, onun lâyığında rızık göndermişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1922. Onun lâyığını ki, muhakkak ona vermişiz, onun lâyığında rızık göndermişiz.

Bu ve sonraki beyitlerde Hz. Pîr efendimizin kutbiyetlerine (manevî önderlik makamı) işaret vardır. Çünkü kutub, yeryüzünde ilâhî hazinenin emînidir. Herkesin lâyık olduğu haller ve rızıklar kutub eliyle dağıtılır. Yani "O kimsenin lâyık olduğu hâli muhakkak biz ona vermişizdir. Ve onun yatkınlığı gereğince lâyık olduğu rızkı kendisine göndermişizdir."

Bu ve âtîdeki beyitlerde Hz. Pîr efendimizin kutbiyetlerine işaret vardır. Zîrâ kutub yeryüzünde hazîne-i ilâhiyyenin emînidir. Herkesin lâyık olduğu ahvâl ve erzâk kutub eliyle tevzî' olunur. Ya'ni "O kimsenin lâyığı olan hâli muhakkak biz ona vermişizdir. Ve onun isti'dâdı mûcibince lâyık olduğu rızkı kendisine göndermişizdir."

1923. Onun huyunu ekmeğin âşığı etmişiz; bunun huyunu cânânın sarhoşu etmişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1923. Onun huyunu ekmeğin âşığı etmişiz; bunun huyunu cânânın sarhoşu etmişiz.

Cismâniyeti (bedenselliği) kıble edinmeye yatkın olan o kimsenin kendisine uygun huy ve ahlâk verdik ve onu ekmeğin, yani bedensel zevklerin âşığı ettik; rûhâniyeti (maneviyatı) kıble edinmeye yatkın olan bu kimseye de, aynı şekilde uygun huy ve ahlâk verdik ve onun ruhunu hakiki cânân olan Hakk'ın sarhoşu ettik.

İsti'dâdı, cismâniyeti kıble ittihâz etmeye müsâid olan o kimsenin kendisine münasib huy ve ahlâk ve onu ekmeğin ya'ni ezvâk-ı cismâniyyenin âşığı ettik; ve isti'dâdı, rûhâniyeti kıble ittihâz etmeye müsaid olan bu kimseye dahi, kezâlik münasib huy ve ahlâk verdik ve onun ruhunu cânân-ı hakîkî olan Hakk'ın sarhoşu ettik.

1924. Mâdemki kendi huyun ile hoşsun ve hürremsin, binâenaleyh kendi huyunun lâyığından niçin ürkersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1924. Mademki kendi huyun ile hoşnut ve sevinçlisin, bu sebeple kendi huyunun gerektirdiğinden niçin ürkersin?

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Kendi ahlâkına ve huyuna bak! Mademki kendi huyun ve ahlâkın ile hoşnut ve sevinçlisin, ahlâkının meyvesi ve gereği olan hâlden niçin ürkersin? Örneğin, ahlâkın kibir, kendini beğenme ve övünme gibi nefse ait sıfatların ortaya çıkmasından ve bedensel ve maddî zevklerden hoşlanmak olduğu hâlde, "Ben bu kadar zamandan beri Allah dostlarının marifetleriyle meşgulüm, bende asla nur hâli meydana gelmedi!" diye şikâyet etme! Bu kötü sonuç senin ahlâkının meyvesi ve gereğidir.

Binâenaleyh ey sâlik! Kendi ahlâkına ve huyuna bak! Mâdemki kendi huyun ve ahlâkın ile hoşsun ve mesrûrsun, ahlâkının semeresi ve lâyığı olan hâlden niçin ürkersin? Meselâ, ahlâkın kibir ve ucüb ve tefâhur gibi sıfât-ı nefsâniyyenin ızhârından ve ezvâk-ı cismâniyye ve mâddiyyeden hoşlanmak olduğu hâlde, "Ben bu kadar zamandan beri evliyâullâhın maârifi ile meşgülüm, bende aslâ nûr hâli vâki' olmadı!" diye şikâyet etme! Bu fenâ netîce senin ahlâkının semeresi ve lâyığıdır.

1925. Sana dişilik hoş geliyorsa çarşaf al! Sana Rüstemlik hoş geliyorsa hançer al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1925. Sana dişilik hoş geliyorsa çarşaf al! Sana Rüstemlik hoş geliyorsa hançer al!

Çünkü Hakk yolu erkeklerin yoludur. Eğer sana dişilik, yani kibir, övünme, kendini beğenme, nefis sevgisi ve süslenmek gibi kadınlara özgü huylar hoş geliyorsa, kadınlar erkeklerden örtünüp kadınlarla bir araya geldikleri gibi, sen de bu yolun kahramanları ve erleri olan Hakk dostlarından (evliyâ-yı Hak) örtün ve kendin gibi nefsanî ve kadın tabiatında olanlarla bir araya gel! Ve eğer sana Rüstem pehlivan gibi erkeklik hoş geliyorsa, nefis ve şeytan düşmanlarıyla savaşmak için eline mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) hançerini al!

Zîrâ tarîk-ı Hak erkeklerin yoludur. Eğer sana dişilik ya'ni kibir ve tefähur ve ucüb ve hubb-i nefs ve süslenmek gibi kadınlara mahsûs olan meşârib hoş geliyorsa, kadınlar erkeklerden tesettür edip kadınlar ile ihtilât ettikleri gibi, sen de bu yolun kahramanları ve erleri olan evliyâ-yı Hak'tan tesettür edip kendin gibi nefsânî ve kadın meşrebinde olanlar ile ihtilât et! Ve eğer sana Rüstem pehlivân gibi erkeklik hoş geliyorsa, nefis ve şeytan düşmanlarıyla harb etmek için eline mücâhede ve riyâzat hançerini al!

1926. Bu sözün nihayeti yoktur; ve o fakîr fakîrliğin zahmetinden akîr olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1926. Bu sözün sonu yoktur; ve o fakir, fakirliğin zahmetinden dolayı kısır kalmıştır.

Yani "O kimsenin layık olduğu hali muhakkak biz ona vermişizdir. Ve onun yatkınlığı gereğince layık olduğu rızkı kendisine göndermişizdir."

Ya'ni "O kimsenin lâyığı olan hâli muhakkak biz ona vermişizdir. Ve onun isti'dâdı mûcibince lâyık olduğu rızkı kendisine göndermişizdir."

1923. Onun huyunu ekmeğin âşığı etmişiz; bunun huyunu cânânın sarhoşu etmişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1923. Onun huyunu ekmeğin âşığı etmişiz; bunun huyunu cânânın sarhoşu etmişiz.

Cismâniyeti (bedenselliği) kıble edinmeye yatkın olan o kimsenin kendisine uygun huy ve ahlâk verdik ve onu ekmeğin, yani bedensel zevklerin âşığı ettik; rûhâniyeti (maneviyatı) kıble edinmeye yatkın olan bu kimseye de, aynı şekilde uygun huy ve ahlâk verdik ve onun ruhunu hakiki cânân olan Hakk'ın sarhoşu ettik.

İsti'dâdı, cismâniyeti kıble ittihâz etmeye müsâid olan o kimsenin kendisine münasib huy ve ahlâk ve onu ekmeğin ya'ni ezvâk-ı cismâniyyenin âşığı ettik; ve isti'dâdı, rûhâniyeti kıble ittihâz etmeye müsaid olan bu kimseye dahi, kezâlik münasib huy ve ahlâk verdik ve onun ruhunu cânân-ı hakîkî olan Hakk'ın sarhoşu ettik.

1924. Mâdemki kendi huyun ile hoşsun ve hürremsin, binâenaleyh kendi huyunun lâyığından niçin ürkersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1924. Mademki kendi huyun ile hoşnut ve sevinçlisin, bu sebeple kendi huyunun gerektirdiğinden niçin ürkersin?

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Kendi ahlâkına ve huyuna bak! Mademki kendi huyun ve ahlâkın ile hoşnut ve sevinçlisin, ahlâkının meyvesi ve gereği olan hâlden niçin ürkersin? Örneğin, ahlâkın kibir, kendini beğenme ve övünme gibi nefse ait sıfatların ortaya çıkmasından ve bedensel ve maddî zevklerden hoşlanmak olduğu hâlde, "Ben bu kadar zamandan beri Allah dostlarının marifetleriyle meşgulüm, bende asla nur hâli meydana gelmedi!" diye şikâyet etme! Bu kötü sonuç senin ahlâkının meyvesi ve gereğidir.

Binâenaleyh ey sâlik! Kendi ahlâkına ve huyuna bak! Mâdemki kendi huyun ve ahlâkın ile hoşsun ve mesrûrsun, ahlâkının semeresi ve lâyığı olan hâlden niçin ürkersin? Meselâ, ahlâkın kibir ve ucüb ve tefâhur gibi sıfât-ı nefsâniyyenin ızhârından ve ezvâk-ı cismâniyye ve mâddiyyeden hoşlanmak olduğu hâlde, "Ben bu kadar zamandan beri evliyâullâhın maârifi ile meşgülüm, bende aslâ nûr hâli vâki' olmadı!" diye şikâyet etme! Bu fenâ netîce senin ahlâkının semeresi ve lâyığıdır.

1925. Sana dişilik hoş geliyorsa çarşaf al! Sana Rüstemlik hoş geliyorsa hançer al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1925. Sana dişilik hoş geliyorsa çarşaf al! Sana Rüstemlik hoş geliyorsa hançer al!

Çünkü Hakk yolu erkeklerin yoludur. Eğer sana dişilik, yani kibir, övünme, kendini beğenme, nefis sevgisi ve süslenmek gibi kadınlara özgü huylar hoş geliyorsa, kadınlar erkeklerden örtünüp kadınlarla bir araya geldikleri gibi, sen de bu yolun kahramanları ve erleri olan Hakk dostlarından (evliyâ-yı Hak) örtün ve kendin gibi nefsanî ve kadın tabiatında olanlarla bir araya gel! Ve eğer sana Rüstem pehlivan gibi erkeklik hoş geliyorsa, nefis ve şeytan düşmanlarıyla savaşmak için eline mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) hançerini al!

Zîrâ tarîk-ı Hak erkeklerin yoludur. Eğer sana dişilik ya'ni kibir ve tefähur ve ucüb ve hubb-i nefs ve süslenmek gibi kadınlara mahsûs olan meşârib hoş geliyorsa, kadınlar erkeklerden tesettür edip kadınlar ile ihtilât ettikleri gibi, sen de bu yolun kahramanları ve erleri olan evliyâ-yı Hak'tan tesettür edip kendin gibi nefsânî ve kadın meşrebinde olanlar ile ihtilât et! Ve eğer sana Rüstem pehlivân gibi erkeklik hoş geliyorsa, nefis ve şeytan düşmanlarıyla harb etmek için eline mücâhede ve riyâzat hançerini al!

1926. Bu sözün nihayeti yoktur; ve o fakîr fakîrliğin zahmetinden akîr olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1926. Bu sözün sonu yoktur; ve o fakir, fakirliğin zahmetinden yaralanmıştır.

Bu huy ve mücâhede (nefisle mücadele) sözlerinin sonu yoktur. Hâlbuki kıssasını anlatmaya başladığımız fakir, fakirliğin zahmetinden ve darbesinden yaralanmış bir hâldedir. Onun hâllerini anlatalım. "Akîr", yaralanmış demektir.

"Genc-nâme", definenin yerini haber veren mektup demektir. Yani, bu kıssa definenin bulunduğu yeri haber veren bir mektubun kıssasıdır ki, o mektubun içinde yukarıda zikredilen bilgiler yer alıyordu.

Bu huy ve mücâhede sözlerinin nihâyeti yoktur. Halbuki kıssasını beyâna başladığımız fakîr, fakîrliğin zahmından ve darbesinden yaralanmış bir hâldedir. Onun ahvâlini beyân edelim. "Akîr", yaralanmış demektir.

"Genc-nâme", definenin yerini haber veren mektûb demektir. Ya'ni, bu kıssa definenin bulunduğu mahalli haber veren bir mektûbun kıssasıdır ki, o mektûbun içinde yukarıda zikrolunan ma'lumât münderic idi.

## O genc-nâmenin kıssasıdır ki, dediler: "Kubbenin yanında yüzünü kıbleye dön, oku yaya koy ve at! Düştüğü yerde defîne vardır."

1927. Bir gece uykuda gördü ve uyku nerede! Uykusuz vakıa sûfînin huyudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1927. Bir gece uykuda gördü ve uyku nerede! Uykusuz vakıa (kalbe gelen ilham) sûfînin huyudur.

Tasavvuf terimlerinde "vâkıa"nın anlamı, "ister uykuda ister uyanıklıkta olsun kalbe gelen bir iş"tir. Ancak vâkıa için duyuların (havâss) işlevsiz olması zorunludur. Yani, kazanç ve zahmet aracı olmaksızın rızık talep eden o fakir, bir gece uykusunda gördü. Halbuki uyku nerede! Yani gerçek sûfi geceleri uyur mu? Bu sebeple uykusuz vâkıa, sûfilerin huyu ve âdetidir. Onlar uyku ile uyanıklık arasında iken gördüklerini görürler.

Istılâhât-ı sûfiyyede "vâkıa"nın ma'nâsı, "ister uykuda ve ister uyanıklıkta olsun kalbe vârid olan bir emir"dir. Velâkin vâkıa için havâssin muattal olması zarûrîdir. Ya'ni, kazanç ve zahmet vâsıtası olmaksızın rızık taleb eden o fakîr bir gece uykusunda gördü. Halbuki uyku nerede! Ya'ni hakîkî sûfi geceleri uyku uyur mu? Binâenaleyh uykusuz vakıa-sûfilerin huyu ve âdetidir. Onlar uyku ile uyanıklık arasında iken gördüklerini görürler.

1928. Bir hâtif ona dedi ki: "Ey zahmet görmüş! Varrakların meşkı içinde bir ruk'a taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1928. Bir gaipten seslenen ona dedi ki: "Ey zahmet görmüş! Kitapçıların yazılı kâğıtları içinde bir küçük mektup iste!"

"Hâtif", "seslenen ve bağıran ve gayb âleminden seslenen melek" anlamındadır, "taab", eziyet ve zorluk; "ruk'a", küçük mektup ve yazılmış kâğıt parçası; "meşk", çeşitli anlamları vardır, burada "yazılmış kâğıt" demektir. "Varrak", kitap ve yazılı evrak satan kimse. Yani rüyasında bir gaipten seslenen o fakire dedi ki: "Ey zorluk görmüş olan kimse! Kitapçıların yazılı kâğıtları içinde, yazılmış küçük kâğıt parçasını ara ve iste!" Bu huy ve mücâhede (nefisle mücadele) sözlerinin sonu yoktur. Hâlbuki kıssasını anlatmaya başladığımız fakir, fakirliğin yarasından ve darbesinden yaralanmış bir hâldedir. Onun hâllerini anlatalım. "Akîr", yaralanmış demektir.

"Genc-nâme", definenin yerini haber veren mektup demektir. Yani, bu kıssa definenin bulunduğu yeri haber veren bir mektubun kıssasıdır ki, o mektubun içinde yukarıda zikredilen bilgiler yer alıyordu.

"Hâtif", "seslenen ve bağıran ve âlem-i gaybdan nidâ eden melek" ma'nâsınadır, "taab", renc ve meşakkat; "ruk'a", küçük mektûb ve yazılmış kâğıt parçası; "meşk", müteaddid ma'nâları vardır, burada "yazılmış kâğıt" demektir. "Varrak", kitâb ve yazılı evrâk satan kimse. Ya'ni vakıasında bir hâtif o fakîre dedi ki: "Ey meşakkat görmüş olan kimse! Kitâbçıların yazılı kâğıtları içinde, yazılmış küçük kâğıt parçasını ara ve iste!" Bu huy ve mücâhede sözlerinin nihâyeti yoktur. Halbuki kıssasını beyâna başladığımız fakîr, fakîrliğin zahmından ve darbesinden yaralanmış bir hâldedir. Onun ahvâlini beyân edelim. "Akîr", yaralanmış demektir.

"Genc-nâme", definenin yerini haber veren mektûb demektir. Ya'ni, bu kıssa definenin bulunduğu mahalli haber veren bir mektûbun kıssasıdır ki, o mektûbun içinde yukarıda zikrolunan ma'lumât münderic idi.

## O genc-nâmenin kıssasıdır ki, dediler: "Kubbenin yanında yüzünü kıbleye dön, oku yaya koy ve at! Düştüğü yerde defîne vardır."

1927. Bir gece uykuda gördü ve uyku nerede! Uykusuz vakıa sûfînin huyudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1927. Bir gece uykuda gördü ve uyku nerede! Uykusuz vakıa (kalbe gelen ilham) sûfînin huyudur.

Tasavvuf terimlerinde "vâkıa"nın anlamı, "ister uykuda ister uyanıklıkta olsun kalbe gelen bir iş"tir. Ancak vâkıa için duyuların (havâss) işlevsiz olması zorunludur. Yani, kazanç ve zahmet aracı olmaksızın rızık talep eden o fakir, bir gece uykusunda gördü. Halbuki uyku nerede! Yani gerçek sûfi geceleri uyur mu? Bu sebeple uykusuz vâkıa, sûfilerin huyu ve âdetidir. Onlar uyku ile uyanıklık arasında iken gördüklerini görürler.

Istılâhât-ı sûfiyyede "vâkıa"nın ma'nâsı, "ister uykuda ve ister uyanıklıkta olsun kalbe vârid olan bir emir"dir. Velâkin vâkıa için havâssin muattal olması zarûrîdir. Ya'ni, kazanç ve zahmet vâsıtası olmaksızın rızık taleb eden o fakîr bir gece uykusunda gördü. Halbuki uyku nerede! Ya'ni hakîkî sûfi geceleri uyku uyur mu? Binâenaleyh uykusuz vakıa-sûfilerin huyu ve âdetidir. Onlar uyku ile uyanıklık arasında iken gördüklerini görürler.

1928. Bir hâtif ona dedi ki: "Ey zahmet görmüş! Varrakların meşkı içinde bir ruk'a taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1928. Bir hâtif (gayb âleminden seslenen melek) ona dedi ki: "Ey zahmet görmüş! Varrakların (kitapçıların) yazılı kâğıtları içinde bir ruk'a (küçük mektup) iste!"

"Hâtif", "seslenen ve bağıran ve gayb âleminden seslenen melek" anlamındadır, "taab", eziyet ve zorluk; "ruk'a", küçük mektup ve yazılmış kâğıt parçası; "meşk", çeşitli anlamları vardır, burada "yazılmış kâğıt" demektir. "Varrak", kitap ve yazılı evrak satan kimse. Yani rüyasında bir hâtif o fakire dedi ki: "Ey zorluk görmüş olan kimse! Kitapçıların yazılı kâğıtları içinde, yazılmış küçük kâğıt parçasını ara ve iste!"

"Hâtif", "seslenen ve bağıran ve âlem-i gaybdan nidâ eden melek" ma'nâsınadır, "taab", renc ve meşakkat; "ruk'a", küçük mektûb ve yazılmış kâğıt parçası; "meşk", müteaddid ma'nâları vardır, burada "yazılmış kâğıt" demektir. "Varrak", kitâb ve yazılı evrâk satan kimse. Ya'ni vakıasında bir hâtif o fakîre dedi ki: "Ey meşakkat görmüş olan kimse! Kitâbçıların yazılı kâğıtları içinde, yazılmış küçük kâğıt parçasını ara ve iste!"

1929. "Senin komşun olan o kitabçıdan gizli olarak onun kâğıt parçaları tarafına sen el getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1929. "Senin komşun olan o kitapçıdan gizlice, onun kâğıt parçaları tarafına sen el uzat!"

Yani, "O küçük kâğıt parçası uzak bir yerde değildir. Senin komşun olan kitapçıdadır. O kitapçıdan gizlice, yani ona maksadını sezdirmeksizin, o kitapçının dükkânında bulunan kâğıt parçaları tarafına el at ve o dağınık evrakı gözden geçir!"

Ya'ni, “O küçük kâğıt parçası uzak yerde değildir. Senin komşun olan kitâbçıdadır. O kitabçıdan gizli olarak ya'ni ona maksadını sezdirmeksizin, o kitâbçının dükkânında bulunan kâğıt parçaları tarafina el at ve o evrâk-ı perîşânı gözden geçir!"

1930. "Yazılı bir kağıt parçası vardır. Onun şekli ve onun rengi böyledir. İm- [1911] di, ey hazîn, onu halvette oku!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1930. "Yazılı bir kağıt parçası vardır. Onun şekli ve onun rengi böyledir. Şimdi, ey hüzünlü kişi, onu halvette (yalnızlıkta) oku!"

"O yazılı kâğıtlar arasında küçük bir mektup vardır. Onun şekli ve rengi böyledir. Ey kalbi hüzünlü olan kimse! O kâğıdı yaklaşık olarak kitapçıdan al ve tenhâ bir yerde oku!"

"O yazılı kâğıtlar arasında küçük bir nâme vardır. Onun şekli ve rengi böyledir. Ey kalbi hazîn olan kimse! O kâğıdı ber-takrîb kitabçıdan al ve tenhâ bir yerde oku!"

1931. "Ey oğul! Vaktaki onu kitabçıdan çaldın, sonra kalabalıktan ve şûr u şerden dışarıya çık!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1931. "Ey oğul! Vaktaki onu kitapçıdan çaldın, sonra kalabalıktan ve kargaşadan dışarıya çık!"

"Enbüh", "çokluk ve üstün gelme" anlamına gelen "enbûh" kelimesinin kısaltılmışıdır. Burada "çalmak"tan kasıt, kitapçının haberi olmaksızın almak değildir. Maksadını sezdirmeksizin kitapçının bilgisi dâhilinde almaktır.

"Enbüh", "kesret ve galebe" ma'nâsına olan “enbûh" kelimesinin muhaffefidir. Burada "çalmak"tan murâd, kitabçının haberi olmaksızın almak değildir. Maksadını sezdirmeksizin kitabçının ma'lumâtı altında almaktır.

1932. "Sen onu halvette kendi kendine oku! Sakın onu okumakta şirket isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1932. "Sen onu halvette kendi kendine oku! Sakın onu okumakta şirket isteme!"

Yani, "Bu yazılı kâğıt parçasını kitapçıdan aldıktan sonra tenha bir köşeye çekil! İçeriğini kendi kendine oku! Okumak konusunda sakın başkasını ortak yapma!"

Ya'ni, "Bu yazılı kâğıt parçasını kitabçıdan aldıktan sonra tenhâ bir köşeye çekil! Münderecâtını kendi kendine oku! Okumak hususunda sakın başkasını ortak yapma!"

1933. "Ve eğer fâş olursa dahi gamgîn olma! Zîra senin gayrın ondan yarım arpa bulamaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1933. "Ve eğer ortaya çıkarsa bile üzülme! Çünkü senden başkası ondan yarım arpa bulamaz!"

"Ve eğer eline böyle bir kâğıt parçası geçtiği başkaları tarafından bile duyulursa, kederlenme! Çünkü senden başkası o mektubun içeriğinden yarım arpa kadar bile bir fayda bulamaz ve hiçbir şey anlamaz."

"Ve eğer eline böyle bir kâğıt parçası geçtiği başkaları tarafından dahi duyulursa, kederlenme! Zîrâ senden başkası o mektûbun münderecâtından yarım arpa kadar bile bir fâide bulamaz ve hiçbir şey anlamaz."

1929. "Senin komşun olan o kitabçıdan gizli olarak onun kâğıt parçaları tarafına sen el getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1929. "Senin komşun olan o kitapçıdan gizlice, onun kâğıt parçaları tarafına sen el uzat!"

Yani, "O küçük kâğıt parçası uzak bir yerde değildir. Senin komşun olan kitapçıdadır. O kitapçıdan gizlice, yani ona maksadını sezdirmeksizin, o kitapçının dükkânında bulunan kâğıt parçaları tarafına el at ve o dağınık evrakı gözden geçir!"

Ya'ni, “O küçük kâğıt parçası uzak yerde değildir. Senin komşun olan kitâbçıdadır. O kitabçıdan gizli olarak ya'ni ona maksadını sezdirmeksizin, o kitâbçının dükkânında bulunan kâğıt parçaları tarafina el at ve o evrâk-ı perîşânı gözden geçir!"

1930. "Yazılı bir kağıt parçası vardır. Onun şekli ve onun rengi böyledir. İm- [1911] di, ey hazîn, onu halvette oku!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1930. "Yazılı bir kağıt parçası vardır. Onun şekli ve onun rengi böyledir. Şimdi, ey hüzünlü kişi, onu halvette (yalnızlıkta) oku!"

"O yazılı kâğıtlar arasında küçük bir mektup vardır. Onun şekli ve rengi böyledir. Ey kalbi hüzünlü olan kimse! O kâğıdı yaklaşık olarak kitapçıdan al ve tenhâ bir yerde oku!"

"O yazılı kâğıtlar arasında küçük bir nâme vardır. Onun şekli ve rengi böyledir. Ey kalbi hazîn olan kimse! O kâğıdı ber-takrîb kitabçıdan al ve tenhâ bir yerde oku!"

1931. "Ey oğul! Vaktaki onu kitabçıdan çaldın, sonra kalabalıktan ve şûr u şerden dışarıya çık!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1931. "Ey oğul! Vaktaki onu kitapçıdan çaldın, sonra kalabalıktan ve kargaşadan dışarıya çık!"

"Enbüh", "çokluk ve üstün gelme" anlamına gelen "enbûh" kelimesinin kısaltılmışıdır. Burada "çalmak"tan kasıt, kitapçının haberi olmaksızın almak değildir. Maksadını sezdirmeksizin kitapçının bilgisi dâhilinde almaktır.

"Enbüh", "kesret ve galebe" ma'nâsına olan “enbûh" kelimesinin muhaffefidir. Burada "çalmak"tan murâd, kitabçının haberi olmaksızın almak değildir. Maksadını sezdirmeksizin kitabçının ma'lumâtı altında almaktır.

1932. "Sen onu halvette kendi kendine oku! Sakın onu okumakta şirket isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1932. "Sen onu halvette kendi kendine oku! Sakın onu okumakta şirket isteme!"

Yani, "Bu yazılı kâğıt parçasını kitapçıdan aldıktan sonra tenha bir köşeye çekil! İçeriğini kendi kendine oku! Okumak konusunda sakın başkasını ortak yapma!"

Ya'ni, "Bu yazılı kâğıt parçasını kitabçıdan aldıktan sonra tenhâ bir köşeye çekil! Münderecâtını kendi kendine oku! Okumak hususunda sakın başkasını ortak yapma!"

1933. "Ve eğer fâş olursa dahi gamgîn olma! Zîra senin gayrın ondan yarım arpa bulamaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1933. "Ve eğer ortaya çıkarsa bile üzülme! Çünkü senden başkası ondan yarım arpa bulamaz!"

"Ve eğer eline böyle bir kâğıt parçası geçtiği başkaları tarafından bile duyulursa, kederlenme! Çünkü senden başkası o mektubun içeriğinden yarım arpa kadar bile bir fayda bulamaz ve hiçbir şey anlamaz."

"Ve eğer eline böyle bir kâğıt parçası geçtiği başkaları tarafından dahi duyulursa, kederlenme! Zîrâ senden başkası o mektûbun münderecâtından yarım arpa kadar bile bir fâide bulamaz ve hiçbir şey anlamaz."

1934. "Ve eğer perdeyi geç açarsa, sakın terk etme! Dembedem "Lâ taknatû!"yu kendine vird et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1934. "Ve eğer perdeyi geç açarsa, sakın terk etme! An be an "Ümit kesmeyin!"i kendine vird edin!"

"Keşîden" masdarının Bahâr-ı Acem'de on sekiz kadar anlamı gösterilmiştir; burada "dîr-keşîden", "perdeyi geç açmak" demektir; "zînhâr" ise burada "terk etmek" anlamındadır. Yani, "Okuduğun mektup sana anlam perdesini geç açarsa, sakın terk etme! An be an لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) yani "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz!" ayet-i kerimesini kendine vird edin!"

"Keşîden", masdarının Bahâr-ı Acem'de on sekiz kadar ma'nâsı gösterilmiştir; burada "dîr-keşîden", "perdeyi geç açmak" demek olur; "zînhâr”, burada "terk etmek" ma'nâsındadır. Ya'ni, "Okuduğun mektûb sana ma'nâ perdesini geç açarsa, sakın terk etme! Dembedem لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'ni "Allâh'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz!" âyet-i kerîmesini kendine vird et!"

1935. Bunu dedi ve o müjdeci: "Yürü, zahmet getir!" diye elini onun gönlü üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1935. Bunu dedi ve o müjdeci: "Yürü, zahmet getir!" diye elini onun gönlü üzerine vurdu.

O müjdeci olan gaipten seslenen bu sözleri söyledi ve "Haydi, git! Bu vasiyetler üzerine çalış ve zahmet çek!" diye elini o fakirin kalbi üzerine koydu, yani o fakirin kalbini ele geçirdi.

O müjdeci olan hâtif bu sözleri söyledi ve "Haydi, git! Bu vesâyâ üzerine çalış ve zahmet çek!" diye elini o fakîrin kalbi üzerine koydu, ya'ni o fakîrin kalbini teshîr etti.

1936. Vaktaki o delikanlı gaybetten kendine geldi, ferahtan cihana sığmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1936. O delikanlı gaybetten kendine geldiğinde, sevinçten dünyaya sığmadı.

Gerçekte duyularından (havâss: duyular) kaybolmuş olan o fakir delikanlı, o gaybetten kendine geldiğinde, bu müjdeden kaynaklanan sevincinden dolayı dünyaya sığmadı.

Vâkıasında havâssinden gäib olan o fakîr delikanlı, vaktāki o gaybetten kendine geldi, bu müjdeden hâsıl olan sevincinden dolayı cihâna sığmadı.

1937. Eğer Hakk'ın rıfkı ve hıfzı ve lutfu olmasa idi, onun ödü ıztırabdan yırtılır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1937. Eğer Hakk'ın yumuşaklığı, koruması ve lütfu olmasaydı, onun ödü ıstıraptan yırtılırdı.

"Rıfk", yumuşaklık ve naziklik; "kalak", huzursuzluk, ıstırap ve çırpınma; "zehre", karaciğere yapışık olan öd anlamına gelir. Bu ödün korku ve sevinç gibi şiddetli duygusal etkiden patladığı bilinir. Yani, eğer Hakk'ın yumuşaklığı, koruması ve lütfu olmasaydı, bu müjdenin sevincinden dolayı ortaya çıkan ıstıraptan o fakirin ödü çatlardı ve kendisi de ölürdü.

"Rıfk", mülâyemet ve yumuşaklık; “kalak”, ârâmsızlık ve ıztırâb ve çarpınmak; "zehre", karaciğere yapışık olan öd ma'nâsınadır. Bu ödün korku ve sevinç gibi şiddet-i teessürden patladığı meşhûrdur. Ya'ni, eğer Hakk'ın mülâyemeti ve hıfzı ve lutfu olmasa idi, bu müjdenin sevincinden dolayı hâsıl olan ıztırâbdan o fakîrin ödü çatlar ve kendisi de ölür idi.

1938. Bir ferah, odur ki, altı yüz hicabın arkasından onun kulağı hazretten cevâb işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1938. Bir ferahlık odur ki, altı yüz perdenin arkasından onun kulağı ilahi huzurdan cevap işitti.

1934. "Ve eğer perdeyi geç açarsa, sakın terk etme! Dembedem "Lâ takna- tû!"yu kendine vird et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1934. "Ve eğer perdeyi geç açarsa, sakın terk etme! An be an "Lâ taknatû!"yu kendine vird et!"

"Keşîden" masdarının Bahâr-ı Acem'de on sekiz kadar anlamı gösterilmiştir; burada "dîr-keşîden", "perdeyi geç açmak" demek olur; "zînhâr" burada "terk etmek" anlamındadır. Yani, "Okuduğun mektup sana anlam perdesini geç açarsa, sakın terk etme! An be an لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَة الله (Zümer 39/53) yani "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz!" ayet-i kerimesini kendine vird et!"

"Keşîden", masdarının Bahâr-ı Acem'de on sekiz kadar ma'nâsı gösteril- miştir; burada "dîr-keşîden", "perdeyi geç açmak" demek olur; "zînhâr”, bu- rada "terk etmek" ma'nâsındadır. Ya'ni, "Okuduğun mektûb sana ma'nâ per- desini geç açarsa, sakın terk etme! Dembedem لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَة الله (Zümer 39/53) ya'ni "Allâh'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz!" âyet-i kerîmesi- ni kendine vird et!"

1935. Bunu dedi ve o müjdeci: "Yürü, zahmet getir!" diye elini onun gönlü üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1935. Bunu dedi ve o müjdeci: "Yürü, zahmet getir!" diye elini onun gönlü üzerine vurdu.

O müjdeci olan gaipten seslenen bu sözleri söyledi ve "Haydi, git! Bu vasiyetler üzerine çalış ve zahmet çek!" diye elini o fakirin kalbi üzerine koydu, yani o fakirin kalbini ele geçirdi.

O müjdeci olan hâtif bu sözleri söyledi ve "Haydi, git! Bu vesâyâ üzerine çalış ve zahmet çek!" diye elini o fakîrin kalbi üzerine koydu, ya'ni o fakîrin kalbini teshîr etti.

1936. Vaktaki o delikanlı gaybetten kendine geldi, ferahtan cihana sığmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1936. O delikanlı gaybetten kendine geldiğinde, sevinçten dünyaya sığmadı.

Gerçekte duyularından (havâss: duyular) kaybolmuş olan o fakir delikanlı, o gaybetten kendine geldiğinde, bu müjdeden kaynaklanan sevincinden dolayı dünyaya sığmadı.

Vâkıasında havâssinden gäib olan o fakîr delikanlı, vaktāki o gaybetten kendine geldi, bu müjdeden hâsıl olan sevincinden dolayı cihâna sığmadı.

1937. Eğer Hakk'ın rıfkı ve hıfzı ve lutfu olmasa idi, onun ödü ıztırabdan yırtılır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1937. Eğer Hakk'ın yumuşaklığı, koruması ve lütfu olmasaydı, onun ödü ıstıraptan yırtılırdı.

"Rıfk", yumuşaklık ve mülâyemet; "kalak", huzursuzluk, ıstırap ve çırpınmak; "zehre", karaciğere yapışık olan öd anlamına gelir. Bu ödün korku ve sevinç gibi şiddetli duygusal etkiden patladığı bilinmektedir. Yani, eğer Hakk'ın yumuşaklığı, koruması ve lütfu olmasaydı, bu müjdenin sevincinden dolayı ortaya çıkan ıstıraptan o fakirin ödü çatlar ve kendisi de ölürdü.

"Rıfk", mülâyemet ve yumuşaklık; “kalak”, ârâmsızlık ve ıztırâb ve çar- pınmak; "zehre", karaciğere yapışık olan öd ma'nâsınadır. Bu ödün korku ve sevinç gibi şiddet-i teessürden patladığı meşhûrdur. Ya'ni, eğer Hakk'ın mü- lâyemeti ve hıfzı ve lutfu olmasa idi, bu müjdenin sevincinden dolayı hâsıl olan ıztırâbdan o fakîrin ödü çatlar ve kendisi de ölür idi.

1938. Bir ferah, odur ki, altı yüz hicabın arkasından onun kulağı hazretten ce- vâb işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1938. Bir ferahlık odur ki, altı yüz perdenin arkasından onun kulağı Yüce Kat'tan cevap işitti.

Bazı nüshalarda "gez pey şeş sad" yerine "gez pey heft sad" geçmektedir. Yani, fakirin duyduğu sevinçlerden biri şudur ki, altı veya yedi yüz perdenin arkasından onun can kulağı Yüce Allah'tan hitap işitti. Nasıl ki Şûrâ Sûresi'nde وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيَا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ (Şûrâ, 42/51) yani "Bir insanın Yüce Allah ile konuşması ancak vahiy ve ilham ve rüya yoluyla veya perdenin arkasından olur. Yahut Yüce Allah dilediğine kendi izniyle vahiy ettiği bir elçi gönderir" buyurulur. Hadis-i şerifte ان لله سبعين الف حجاب من نور وظلمة... الخ yani "Muhakkak Yüce Allah'ın nurdan ve karanlıktan yetmiş bin perdesi vardır ilh..." buyurulmuş olduğuna göre, şerefli beyitte perdenin altı yüz veya yedi yüz denilmesi, sayıyı sınırlamak için olmayıp perdenin çokluğunu açıklamaktır.

Ba'zı nüshalarda "gez pey şeş sad" yerine "gez pey heft sad" vâki'dir. Ya'ni, fakîrin duyduğu sevinçlerden bir sevinci budur ki, altı veyâ yedi yüz hicâbın arkasından onun cân kulağı Hz. Hak'tan hitâb işitti. Nitekim sûre-i Şûrâ'da وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيَا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ (Şûrâ, 42/51) ya'ni “Bir adamın Allâh Teâlâ ile mükâlemesi ancak vahiy ve ilhâm ve menâm ile veyâhud hicab arkasındandır. Yahud dilediğine Allâh Teâlâ kendi izni ile vahiy ettiği bir resûl gönderir" buyurulur. Hadîs-i şerîfte ان لله سبعين الف حجاب من نور وظلمة... الخ ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ'nın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır ilh..." buyurulmuş olduğuna göre beyt-i şerîfte hicabın altı yüz veyâ yedi yüz buyurulması tahdîd-i aded için olmayıp hicabın çokluğunu beyândır.

1939. Vaktaki onun sem'inin hissi hicablardan içeriye geçti, sezâvâr oldu ve felekten yukarıya geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1939. Onun işitme duyusu perdelerden içeriye geçtiği zaman, lâyık oldu ve feleğin yukarısına geçti.

O fakirin işitme duyusu, nurlu ve karanlık perdelerden içeriye geçtiği zaman, Hakk'ın hitabını işitmeye lâyık ve uygun oldu ve suret âlemi olan feleğin yukarısına kadar geçip gitti. Nasıl ki Birinci cildin 574 ve 575 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu:

[Yani "O sır kulağının pamuğu baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sağırdır. "İrciî!” hitabını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"]

Vaktâki o fakîrin hiss-i sem'i nûrânî ve zulmânî hicablardan içeriye geçti, Hakk'ın hitâbını işitmeye lâyık ve sezâvâr oldu ve sûret âlemi olan feleğin yukarısına kadar geçti gitti. Nitekim I. cildin 574 ve 575 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni "O sır kulağının pamuğu baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sağırdır. "İrciî!” hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"]

1940. Vakit ola ki onun his gözü i'tibârdan, o hicab ayıbından dahi geçit bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1940. Vakit gelir ki onun his gözü, ibret almaktan, o ayıp olan perdeden de geçit bulur!

[1921] "İ'tibâr", ibret almak demektir. Yani, o fakirin his kulağı kesret âleminden (çokluk âleminden) uzaklaşıp Hak'tan gelen hitabı işitti; vakit gelir ki onun his gözü de, gayb perdesi olan kesrete bakıp ibret almaktan da geçit bulur ve Hak'kın cemalini müşahede eder! Zira işitmek görmekten öncedir. Nitekim Yüce Allah, Hz. Musa ve Harun'a (a.s.) hitaben, "Ben muhakkak sizinle beraberim, işittim ve gördüm" (Tâhâ, 20/46) ayet-i kerimesinde işitmeyi görmeye takdim etmiştir. Bazı nüshalarda "gez pey şeş sad" yerine "gez pey heft sad" geçmektedir. Yani, fakirin duyduğu sevinçlerden biri şudur ki, altı veya yedi yüz perdenin arkasından onun can kulağı Yüce Hak'tan hitap işitti. Nitekim Şûrâ suresinde, "Bir insanın Allah Teâlâ ile konuşması ancak vahiy ve ilham ve rüya ile yahut perde arkasından olur. Yahut dilediğine Allah Teâlâ kendi izni ile vahiy ettiği bir resul gönderir" (Şûrâ, 42/51) buyurulur. Hadis-i şerifte, "Muhakkak Allah Teâlâ'nın nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır ilh..." buyurulmuş olduğuna göre, şerif beyitte perdenin altı yüz veya yedi yüz olarak belirtilmesi, sayıyı sınırlamak için olmayıp perdenin çokluğunu açıklamaktır.

[1921] "İ'tibâr", ibret almak. Ya'ni, o fakîrin his kulağı âlem-i keserâttan muattal olup hitâb-ı Hakk'ı işitti, vakit ola ki onun his gözü dahi, hicâb-ı gayb olan keserâta bakıp ibret almaktan dahi geçit bula ve cemâl-i Hakk'ı müşâhede ede! Zîrâ işitmek görmekten evveldir. Nitekim cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ ve Hârûn (a.s.)in إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى (Tâhâ, 20/46) ya'ni "Ben muhakkak sizinle berâberim, işittim ve gördüm" âyet-i kerîmesinde işitmeyi görmeye takdîm buyurmuştur. Ba'zı nüshalarda "gez pey şeş sad" yerine "gez pey heft sad" vâki'dir. Ya'ni, fakîrin duyduğu sevinçlerden bir sevinci budur ki, altı veyâ yedi yüz hicâbın arkasından onun cân kulağı Hz. Hak'tan hitâb işitti. Nitekim sûre-i Şûrâ'da وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيَا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ (Şûrâ, 42/51) ya'ni “Bir adamın Allâh Teâlâ ile mükâlemesi ancak vahiy ve ilhâm ve menâm ile veyâhud hicab arkasındandır. Yahud dilediğine Allâh Teâlâ kendi izni ile vahiy ettiği bir resûl gönderir" buyurulur. Hadîs-i şerîfte ان لله سبعين الف حجاب من نور وظلمة... الخ ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ'nın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır ilh..." buyurulmuş olduğuna göre beyt-i şerîfte hicabın altı yüz veyâ yedi yüz buyurulması tahdîd-i aded için olmayıp hicabın çokluğunu beyândır.

1939. Vaktaki onun sem'inin hissi hicablardan içeriye geçti, sezâvâr oldu ve felekten yukarıya geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1939. Onun işitme duyusu perdelerden içeriye geçtiği zaman, lâyık oldu ve feleğin yukarısına geçti.

O fakirin işitme duyusu, nurlu ve karanlık perdelerden içeriye geçtiği zaman, Hakk'ın hitabını işitmeye lâyık ve uygun oldu ve suret âlemi olan feleğin yukarısına kadar geçip gitti. Nasıl ki birinci cildin 574 ve 575 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu: [Yani "O sır kulağının pamuğu baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sağırdır. "İrciî!” (Rabbine dön!) hitabını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"]

Vaktâki o fakîrin hiss-i sem'i nûrânî ve zulmânî hicablardan içeriye geçti, Hakk'ın hitâbını işitmeye lâyık ve sezâvâr oldu ve sûret âlemi olan feleğin yukarısına kadar geçti gitti. Nitekim I. cildin 574 ve 575 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni "O sır kulağının pamuğu baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sağırdır. "İrciî!” hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"]

1940. Vakit ola ki onun his gözü i'tibârdan, o hicab ayıbından dahi geçit bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1940. Vakit olur ki onun his gözü ibret almaktan, o perde ayıbından dahi geçit bulur!

"İtibar", ibret almak demektir. Yani, o fakirin his kulağı kesret âleminden (çokluk âlemi) boşalıp Hakk'ın hitabını işitti; vakit olur ki onun his gözü dahi, gayb perdesi olan kesrete bakıp ibret almaktan dahi geçit bulur ve Hakk'ın cemalini müşahede eder! Çünkü işitmek görmekten öncedir. Nitekim Yüce Allah, Hz. Musa ve Harun (a.s.)'a hitaben إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى (Tâhâ, 20/46) yani "Ben muhakkak sizinle beraberim, işittim ve gördüm" ayet-i kerimesinde işitmeyi görmeye takdim buyurmuştur.

“İ'tibâr”, ibret almak. Ya'ni, o fakîrin his kulağı âlem-i keserâttan muattal olup hitâb-ı Hakk'ı işitti, vakit ola ki onun his gözü dahi, hicâb-ı gayb olan keserâta bakıp ibret almaktan dahi geçit bula ve cemâl-i Hakk'ı müşâhede ede! Zîrâ işitmek görmekten evveldir. Nitekim cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ ve Hârûn (a.s.)in إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى (Tâhâ, 20/46) ya'ni "Ben muhakkak sizinle berâberim, işittim ve gördüm" âyet-i kerîmesinde işitmeyi görmeye takdîm buyurmuştur.

1941. O kitabçı dükkânı tarafına geldi. Taraf taraf onun yazılı kâğıdına eli götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1941. O, kitapçı dükkânı tarafına geldi. Onun yazılı kâğıdına elini götürüyordu.

Yani, fakir (tasavvuf yolcusu) bu müjdeyi hâtiften (gaybdan gelen ses) işittikten sonra tarif edilen kitapçı dükkânı tarafına geldi ve dükkânda bulunan yazılı kâğıtlara el atıp tek tek incelerdi.

Ya'ni, fakîr bu müjdeyi hâtiften işittikten sonra ta'rif olunan kitabçı dükkânı tarafına geldi ve taraf taraf dükkânda olan yazılı kâğıtlara el atıp tedkîk ederdi.

1942. O mektub çabuk onun gözü önüne geldi, bir alâmetler ile ki, hâtif demiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1942. O mektup çabuk onun gözü önüne geldi, öyle alâmetler ile ki, hâtif (gaybdan seslenen) söylemiş idi.

Dükkânda yazılı kâğıtlar arasında o fakirin aradığı o mektup çabuk onun gözünün önüne geldi ki, hâtifin söylediği alâmetlerin hepsini taşıyordu.

Dükkânda yazılı kâğıtlar arasında o fakîrin aradığı o mektûb çabuk onun gözünün önüne geldi ki, hâtifin söylediği alâmetlerin hepsini hâiz idi.

1943. Koltuğuna vurdu. “Efendi, hayır olsun! Ey üstad, imdi yine gelirim!” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1943. Koltuğuna vurdu. "Efendi, hayır olsun! Ey üstad, şimdi yine gelirim!" dedi.

Fakir, o aradığı kâğıdı bulunca hemen koltuğuna sıkıştırdı. Çünkü dükkân sahibi komşusu olduğundan, tanışıklıklarına göre bu hususta konuşmaya gerek görmedi. "Efendi, hayır olsun, şimdi yine gelirim, ey üstad!" dedi ve dükkândan çıktı.

Fakîr o aradığı kâğıdı bulunca hemen koltuğuna sıkıştırdı. Çünkü dükkân sâhibi komşusu olduğundan muârefesine binâen bu husûsta müzakereye lüzûm görmedi. “Efendi, hayır olsun, imdi yine gelirim, ey üstâd!” dedi ve dükkândan çıktı.

1944. Bir halvet köşesine gitti ve onu okudu; ve tahayyürden vâlih ve hayrân kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1944. Bir halvet köşesine gitti ve onu okudu; ve şaşkınlıktan hayran ve şaşkın kaldı.

1945. Dedi ki: “Böyle bahâsız bir genc-nâme meşkler içine nasıl düşüp kaldı!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1945. Dedi ki: “Böyle paha biçilmez bir gençlik mektubu, karalamalar arasına nasıl düşüp kaldı!”

O fakir, mektubun anlamına vâkıf olunca kendi kendine dedi ki: “Böyle bir defineyi haber veren ve kıymet takdiri mümkün olmayan bir mektup nasıl oldu da, bir kitapçı dükkânındaki yazılı kağıtlar arasına düşüp kaldı ve hiçbir kimsenin dikkatini çekmedi!”

O fakîr mektûbun meâline muttali' olunca kendi kendine dedi ki: “Böyle bir defineyi haber veren ve kıymet takdîri kābil olmayan bir mektûb nasıl oldu da, bir kitabçı dükkânındaki yazılı kâğıtlar arasına düşüp kaldı ve hiçbir kimsenin nazar-ı dikkatini celb etmedi!”

1946. Tekrar onun hâtırına bu fikir sıçradı. Dedi ki: “Hâlık her şey için Hâfız'dır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1946. Tekrar onun hatırına bu fikir sıçradı. Dedi ki: "Yaratıcı her şey için Koruyucu'dur."

1947. “Hâfız ne vakit iktinâfa bırakır ki, bir kimse bir şeyi beyhûdeden kapsın!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1947. "Hâfız ne zaman kuşatmayı bırakır ki, bir kimse bir şeyi boş yere kapsın!"

1941. O kitabçı dükkânı tarafına geldi. Taraf taraf onun yazılı kâğıdına eli götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1941. O, kitapçı dükkânı tarafına geldi. Onun yazılı kâğıdına elini götürüyordu.

Yani, fakir (tasavvuf yolcusu) bu müjdeyi hâtiften (gaybdan gelen ses) işittikten sonra tarif edilen kitapçı dükkânı tarafına geldi ve dükkânda bulunan yazılı kâğıtlara el atıp tek tek incelerdi.

Ya'ni, fakîr bu müjdeyi hâtiften işittikten sonra ta'rif olunan kitabçı dükkânı tarafına geldi ve taraf taraf dükkânda olan yazılı kâğıtlara el atıp tedkîk ederdi.

1942. O mektub çabuk onun gözü önüne geldi, bir alâmetler ile ki, hâtif demiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1942. O mektup çabuk onun gözü önüne geldi, öyle alâmetler ile ki, hâtif (gaybdan seslenen) söylemiş idi.

Dükkânda yazılı kâğıtlar arasında o fakirin aradığı o mektup çabuk onun gözünün önüne geldi ki, hâtifin söylediği alâmetlerin hepsini taşıyordu.

Dükkânda yazılı kâğıtlar arasında o fakîrin aradığı o mektûb çabuk onun gözünün önüne geldi ki, hâtifin söylediği alâmetlerin hepsini hâiz idi.

1943. Koltuğuna vurdu. "Efendi, hayır olsun! Ey üstad, imdi yine gelirim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1943. Koltuğuna vurdu. "Efendi, hayır olsun! Ey üstad, şimdi yine gelirim!" dedi.

Fakir, o aradığı kâğıdı bulunca hemen koltuğuna sıkıştırdı. Çünkü dükkân sahibi komşusu olduğundan, tanışıklıklarına dayanarak bu hususta konuşmaya gerek görmedi. "Efendi, hayır olsun, şimdi yine gelirim, ey üstad!" dedi ve dükkândan çıktı.

Fakîr o aradığı kâğıdı bulunca hemen koltuğuna sıkıştırdı. Çünkü dükkân sâhibi komşusu olduğundan muârefesine binâen bu husûsta müzakereye lüzûm görmedi. "Efendi, hayır olsun, imdi yine gelirim, ey üstâd!" dedi ve dükkândan çıktı.

1944. Bir halvet köşesine gitti ve onu okudu; ve tahayyürden valih ve hayrân kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1944. Bir halvet köşesine gitti ve onu okudu; ve şaşkınlıktan şaşkın ve hayran kaldı.

1945. Dedi ki: "Böyle bahasız bir genc-nâme meşkler içine nasıl düşüp kaldı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1945. Dedi ki: "Böyle paha biçilmez bir gençlik mektubu, meşkler (yazı alıştırmaları) arasına nasıl düşüp kaldı!"

O fakir, mektubun anlamına vâkıf olunca kendi kendine dedi ki: "Böyle bir defineyi haber veren ve kıymet takdiri mümkün olmayan bir mektup nasıl oldu da, bir kitapçı dükkânındaki yazılı kâğıtlar arasına düşüp kaldı ve hiçbir kimsenin dikkatini çekmedi!"

O fakîr mektûbun meâline muttali' olunca kendi kendine dedi ki: "Böyle bir defineyi haber veren ve kıymet takdîri kābil olmayan bir mektûb nasıl oldu da, bir kitabçı dükkânındaki yazılı kâğıtlar arasına düşüp kaldı ve hiçbir kimsenin nazar-ı dikkatini celb etmedi!"

1946. Tekrar onun hatırına bu fikir sıçradı. Dedi ki: "Halık her şey için Hafız'dır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1946. Tekrar onun aklına bu fikir geldi. Dedi ki: "Yaratıcı her şey için Koruyucudur."

1947. "Hafız ne vakit iktinâfa bırakır ki, bir kimse bir şeyi beyhûdeden kapsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1947. "Hafız ne zaman kuşatmaya bırakır ki, bir kimse bir şeyi boş yere elde etsin!"

"İktinâf", etrafını kuşatmak, ihata etmek demektir. Yani, "Gerçek koruyucu olan Yüce Allah, ne zaman kuşatmaya ve bu gibi sırları kavramaya bırakır ki, ehliyeti olmayan bir kimse bir şeyi zahmetsiz ve lütufla elde etsin!.. Ben ise bu mektuba bu kadar zaman niyazlar ve yalvarmalar sonucunda, ancak ilahi rıza ile nail olabildim."

"İktinâf", etrafını kuşatmak, ihâta etmek. Ya'ni, "Hafız-ı hakîkî olan Hak Teâlâ, ne vakit iktinâfa ve bu gibi esrârı kavramaya bırakır ki, ehliyeti olmayan bir kimse bir şeyi zahmetsiz ve lüpten kapsın!.. Ben ise bu mektûba bu kadar zamân niyâzlar ve yalvarmalar neticesinde, ancak rızâ-yı ilâhî ile nâil olabildim."

1948. Eğer sahra altından ve nukūddan dolu olsa, Hakk'ın rızası olmaksızın bir arpa kapamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1948. Eğer çöl altın ve paralardan dolu olsa, Hakk'ın rızası olmaksızın bir arpa bile alamaz.

1949. Ve eğer yüz suhufu sektesiz okusan, kadersiz senin yadında bir nükte kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1949. Ve eğer yüz sahifeyi duraksamadan okusan, kadersiz senin aklında bir nükte kalmaz.

"Sekte", kelâmda durma ve durgunluk; "suhuf", sahifeler demektir; "nükte", sözün görünen anlamı altında gizli olan ince ve latif anlam demektir. Yani, eğer asla duraksamadan yüz sahife okusan, ilâhî nur olmayınca, senin aklında okuduğun ince ve latif anlamlardan hiçbirisi kalmaz.

"Sekte", kelâmda tevakkuf ve durgunluk; "suhuf", sahîfeler demektir; "nükte”, kelâmın ma'nâ-yı zâhiri altında mestûr olan nâzik ve latîf ma'nâ demektir. Ya'ni, eğer aslâ tevakkuf etmeksizin yüz sahîfe okusan, nûr-ı ilâhî olmayınca, senin hâtırında okuduğun ince ve latîf ma'nâlardan hiçbirisi kalmaz.

1950. Ve eğer hizmet edersen, bir kitab okumasan ceybden nadir ilimler bulursun. [1931]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1950. Ve eğer hizmet edersen, bir kitap okumasan da cebinden nadir ilimler bulursun. [1931]

"Kitîb", "kitâb" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir; ve eğer Hak'ka vekil olan bir insân-ı kâmile, ilâhî rıza için tam bir ihlâs ile hizmet edersen, kalbinin cebinde nadir ve şaşırtıcı ilimler bulursun. Nitekim, hadis-i şerifte "من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه على لسانه" yani "Kim ki Allah için kırk sabah ihlâs üzere olsa, onun kalbinden diline hikmet pınarları ortaya çıkar" buyurulur.

“Kitîb”, “kitâb”ın imâle olunmuşudur; ve eğer Hakk'a nâib-i Hak olan bir insân-ı kâmile rızâ-yı ilâhî için kemâl-i ihlâs ile hizmet edersen, kalbinin ceybinde nâdir ve acîb ilimler bulursun. Nitekim, hadis-i şerifte من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه على لسانه ya'ni "Kim ki Allah için kırk sabah ihlâs üzere olsa, onun kalbinden diline hikmet pınarları zâhir olur" buyurulur.

1951. Mûsa'nın o eli ceybden şu'le saçıcı oldu ki, o aydan ve gökten ziyade geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1951. Musa'nın o eli cepten ışık saçıcı oldu ki, o, aydan ve gökten daha üstün geldi.

"Dav" ve "duv", ışık ve nur anlamındadır. Yani, samimiyetle hizmet etmenin kalpte şaşırtıcı ilimlerin ortaya çıkmasına sebep olduğuna şaşırma! Görmez misin? O ihlaslı hizmet karşılığında Musa (a.s.) mucize olarak, elini cebine soktu, bir projektör gibi ışık ve nur saçıcı oldu. Öyle bir nur ve ışık ki, ayın ve göğün yıldızlarının ışığından daha üstün olarak ortaya çıktı. "İktinâf", etrafını kuşatmak, ihata etmek demektir. Yani, "Gerçek koruyucu olan Yüce Allah, ne zaman ehliyeti olmayan bir kimsenin bir şeyi zahmetsiz ve kolayca kavramasına izin verir ki!.. Ben ise bu mektuba bu kadar zaman niyazlar ve yalvarmalar neticesinde, ancak ilahi rıza ile nail olabildim."

"Dav" ve "duv", şu'le ve ışık ma'nâsınadır. Ya'ni, hulûs ile hizmet etmenin kalbde ulûm-i acîbe zuhûruna sebeb olduğuna taaccüb etme! Görmez misin? O ihlâs ile hizmet mukābilinde Mûsâ (a.s.) mu'cize olarak, elini ceybine soktu, bir projektör gibi şu'le ve ışık saçıcı oldu. Öyle nûr ve ışık ki, ayın ve göğün yıldızlarının ışığından ziyâde olarak zâhir oldu. "İktinâf", etrafını kuşatmak, ihâta etmek. Ya'ni, "Hâfız-ı hakîkî olan Hak Teâlâ, ne vakit iktinâfa ve bu gibi esrârı kavramaya bırakır ki, ehliyeti olmayan bir kimse bir şeyi zahmetsiz ve lüpten kapsın!.. Ben ise bu mektûba bu kadar zamân niyâzlar ve yalvarmalar neticesinde, ancak rızâ-yı ilâhî ile nâil olabildim."

1948. Eğer sahra altından ve nukūddan dolu olsa, Hakk'ın rızası olmaksızın bir arpa kapamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1948. Eğer çöl altın ve paralardan dolu olsa, Hakk'ın rızası olmaksızın bir arpa bile alamaz.

1949. Ve eğer yüz suhufu sektesiz okusan, kadersiz senin yadında bir nükte kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1949. Ve eğer yüz sahifeyi duraksamadan okusan, kadersiz senin aklında bir nükte kalmaz.

"Sekte", kelâmda durma ve durgunluk; "suhuf", sahifeler demektir; "nükte", sözün görünen anlamı altında gizli olan ince ve latif anlam demektir. Yani, eğer asla duraksamadan yüz sahife okusan, ilâhî nur olmayınca, senin aklında okuduğun ince ve latif anlamlardan hiçbirisi kalmaz.

"Sekte", kelâmda tevakkuf ve durgunluk; "suhuf", sahîfeler demektir; "nükte”, kelâmın ma'nâ-yı zâhiri altında mestûr olan nâzik ve latîf ma'nâ demektir. Ya'ni, eğer aslâ tevakkuf etmeksizin yüz sahîfe okusan, nûr-ı ilâhî olmayınca, senin hâtırında okuduğun ince ve latîf ma'nâlardan hiçbirisi kalmaz.

1950. Ve eğer hizmet edersen, bir kitab okumasan ceybden nadir ilimler bulursun. [1931]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1950. Ve eğer hizmet edersen, bir kitap okumasan da cebinden nadir ilimler bulursun. [1931]

"Kitîb", "kitâb" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir; ve eğer Hak'ka vekil olan bir insân-ı kâmile, ilâhî rıza için tam bir ihlâs ile hizmet edersen, kalbinin cebinde nadir ve şaşırtıcı ilimler bulursun. Nitekim, hadis-i şerifte "من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه على لسانه" yani "Kim ki Allah için kırk sabah ihlâs üzere olsa, onun kalbinden diline hikmet pınarları ortaya çıkar" buyurulur.

“Kitîb”, “kitâb”ın imâle olunmuşudur; ve eğer Hakk'a nâib-i Hak olan bir insân-ı kâmile rızâ-yı ilâhî için kemâl-i ihlâs ile hizmet edersen, kalbinin ceybinde nâdir ve acîb ilimler bulursun. Nitekim, hadis-i şerifte من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه على لسانه ya'ni "Kim ki Allah için kırk sabah ihlâs üzere olsa, onun kalbinden diline hikmet pınarları zâhir olur" buyurulur.

1951. Mûsa'nın o eli ceybden şu'le saçıcı oldu ki, o aydan ve gökten ziyade geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1951. Musa'nın o eli cepten ışık saçıcı oldu ki, o aydan ve gökten daha fazla geldi.

"Dav" ve "duv", ışık ve nur anlamındadır. Yani, samimiyetle hizmet etmenin kalpte şaşırtıcı ilimlerin ortaya çıkmasına sebep olduğuna şaşırma! Görmez misin? O ihlaslı hizmet karşılığında Musa (a.s.) mucize olarak, elini cebine soktu, bir projektör gibi ışık ve nur saçıcı oldu. Öyle nur ve ışık ki, ayın ve göğün yıldızlarının ışığından daha fazla olarak ortaya çıktı.

"Dav" ve "duv", şu'le ve ışık ma'nâsınadır. Ya'ni, hulûs ile hizmet etmenin kalbde ulûm-i acîbe zuhûruna sebeb olduğuna taaccüb etme! Görmez misin? O ihlâs ile hizmet mukābilinde Mûsâ (a.s.) mu'cize olarak, elini ceybine soktu, bir projektör gibi şu'le ve ışık saçıcı oldu. Öyle nûr ve ışık ki, ayın ve göğün yıldızlarının ışığından ziyâde olarak zâhir oldu.

1952. Hak Teâlâ işaret buyurdu ki: "Ey Mûsa! Onu ki, heybetli olan felekten istedin, ceybden baş çıkardı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1952. Yüce Allah işaret buyurdu ki: "Ey Musa! Onu ki, heybetli olan felekten istedin, koyundan baş çıkardı!"

"Nihîb", Farsçada "korku ve heybet" demektir ve feleğin sıfatıdır. Yani, Yüce Allah Musa (a.s.)'a hitaben buyurdu ki: "Heybetli olan feleğin güneşinden istediğin nur ve ışık senin koynundan baş çıkarmıştır." Yani sen nuru ve rızayı felek güneşinden almak istediğin hâlde o ışık ve nur senin her şeyi kapsayan varlığından baş çıkarmıştır. Nasıl ki ayet-i kerimede أسلُكَ يَدَكَ في جيبك تخرج بيضاء من غير سوء (Kasas, 28/32) yani "Elini koynuna sok! İlletsiz beyaz ve nurani olarak çıksın!" buyurulmuştur.

"Nihîb", Fârisî'de "korku ve heybet" demek olup, çarhın sıfatıdır. Ya'ni, Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)a hitâben buyurdu ki: "Heybetli olan feleğin güneşinden istediğin nûr ve ziyâ senin ceybinden baş çıkarmıştır." Ya'ni sen nûru ve rızâyı felek güneşinden almak istediğin hâlde o ziyâ ve nûr senin kevn-i câmi' olan vücudundan baş çıkarmıştır. Nitekim âyet-i kerîmede أسلُكَ يَدَكَ في جيبك تخرج بيضاء من غير سوء (Kasas, 28/32) ya'ni "Elini koynuna sok! İlletsiz beyaz ve nûrânî olarak çıksın!" buyurulmuştur.

1953. Ta bilesin ki, âlî olan gökler âdemînin müdrekâtının aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1953. Şunu bil ki, yüce gökler insanın idraklerinin yansımasıdır.

"Yüce gökler"den maksat, maddî felekler ve oluş âlemidir. "İnsan"dan maksat, küllî aklın tecelli ettiği insân-ı kâmildir. Şimdi bu felekler âlemi ve kâinat küllî akıldan ortaya çıkınca, insân-ı kâmilin idraklerinin yansıması olur. Bu sebeple zaman zaman tabiat âleminde ortaya çıkan keşifler, insân-ı kâmilin bâtınının yansımasıdır. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. bölümünde bu anlama işaret ederek şöyle buyururlar: "İnsan büyük bir şeydir. Onda her şey yazılmıştır. Karanlık perdeleri, kendindeki o ilimleri, onu okumaya bırakmaz. Karanlık perdeleri, dünyanın türlü türlü meşguliyetleri ve tedbirleri ve arzularıdır. Bu karanlık içinde olmak ve bu perdelerin engellediği kişi bulunmakla beraber, yine bir şey okur ve ondan bazılarına vakıftır. Bak ki, karanlıklar ve perdeler kalktığı zaman nelere vakıf olur ve kendinden ne ilimler ortaya çıkarır? Sonuçta, terzilik ve mimarlık ve dülgerlik ve kuyumculuk ve yıldız ilmi ve tıp ve benzeri gibi saymakla bitmeyen türlü meslekler ve sanatlar insanın bâtınından meydana gelmiştir; taştan ve kerpiçten ortaya çıkmamıştır. Ölüyü mezara gömmesini insana bir karga öğretti, derler. O da insanın kuşa çarpan bir yansıması idi. İnsanın gerekliliği onu o hâle sevk etti. Sonuçta hayvan insanın cüz'üdür. Cüz' küle nasıl öğretir? Bu hâl ona benzer ki, bir kimse sol eli ile yazı yazmak ister ve kalemi ele alır; her ne kadar gönlü kuvvetli ise de, yazarken eli titrer. Fakat, el kalbin emri ile yazar." Şimdi, kâinat, insanın idraklerinin yansıması olduğu için, Musa (a.s.) dahi felekten istediği nuru ve ışığı kendi cebinde ve koynunda buldu.

"Alî olan gökler"den murâd, eflâk-i sûrî ve âlem-i kevndir. "Ademî"den murâd, akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmildir. İmdi bu âlem-i eflâk ve kâinât akl-ı küllden zâhir olunca, insân-ı kâmilin müdrekâtının aksi olur. Binâenaleyh vakit vakit âlem-i tabîatta zâhir olan keşfiyyât insân-ı kâmilin bâtınının aksidir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. faslında bu ma'nâya işâreten şöyle buyururlar: "İnsân büyük şeydir. Onda her şey yazılmıştır. Zulümât perdeleri, kendindeki o ilimleri, onu okumaya bırakmaz. Zulümât perdeleri, dünyânın türlü türlü meşgüliyetleri ve tedbirleri ve arzûlarıdır. Bu zulümât içinde olmak ve bu perdelerin mahcûbu bulunmak ile beraber, yine bir şey okur ve ondan ba'zılarına vâkıftır. Nazar eyle ki, zulmetler ve perdeler kalktığı vakit nelere vâkıf olur ve kendinden ne ilimler izhâr eder? Nihâyet, terzilik ve mi'mârlık ve dülgerlik ve kuyumculuk ve ilm-i nücûm ve tıb ve sâire gibi sayılmakla bitmeyen türlü hıref ve sanâyi' insânın bâtınından peydâ olmuştur; taştan ve kerpiçten zuhûr etmemiştir. Ölüyü mezâra gömmesini insana bir karga ta'lîm etti, derler. O da insânın kuşa çarpan bir aksi idi. Tekāzâ-yı âdemî onu o hâle sevk etti. Nihâyet hayvan beşerin cüz'üdür. Cüz' külle nasıl ta'lîm eder? Bu hâl ona benzer ki, bir kimse sol eli ile yazı yazmak ister ve kalemi ele alır; her ne kadar gönlü kavî ise de, yazarken eli titrer. Fakat, el kalbin emri ile yazar." İmdi, kâinât, müdrekât-ı âdemînin aksi olduğu için, Mûsâ (a.s.) dahi felekten istediği nûru ve ziyâyı kendi ceybinde ve koynunda buldu.

1952. Hak Teâlâ işaret buyurdu ki: "Ey Mûsa! Onu ki, heybetli olan felekten istedin, ceybden baş çıkardı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1952. Yüce Allah işaret buyurdu ki: "Ey Musa! Onu ki, heybetli olan felekten istedin, koyundan baş çıkardı!"

"Nihîb", Farsçada "korku ve heybet" demektir ve feleğin sıfatıdır. Yani, Yüce Allah Musa (a.s.)'a hitaben buyurdu ki: "Heybetli olan feleğin güneşinden istediğin nur ve ışık senin koynundan baş çıkarmıştır." Yani sen nuru ve rızayı felek güneşinden almak istediğin hâlde o ışık ve nur senin her şeyi kapsayan varlığından baş çıkarmıştır. Nasıl ki ayet-i kerimede أَسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ (Kasas, 28/32) yani "Elini koynuna sok! İlletsiz beyaz ve nurani olarak çıksın!" buyurulmuştur.

"Nihîb", Fârisî'de "korku ve heybet" demek olup, çarhın sıfatıdır. Ya'ni, Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)a hitâben buyurdu ki: "Heybetli olan feleğin güneşinden istediğin nûr ve ziyâ senin ceybinden baş çıkarmıştır." Ya'ni sen nûru ve rızâyı felek güneşinden almak istediğin hâlde o ziyâ ve nûr senin kevn-i câmi' olan vücudundan baş çıkarmıştır. Nitekim âyet-i kerîmede أَسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ (Kasas, 28/32) ya'ni "Elini koynuna sok! İlletsiz beyaz ve nûrânî olarak çıksın!" buyurulmuştur.

1953. Tâ bilesin ki, âlî olan gökler âdemînin müdrekâtının aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1953. Şunu bil ki, yüce gökler insanın idraklerinin yansımasıdır.

"Yüce gökler"den maksat, maddî felekler ve oluş âlemidir. "İnsan"dan maksat, küllî aklın tecelli ettiği insân-ı kâmildir. Şimdi bu felekler âlemi ve kâinat küllî akıldan ortaya çıktığı için, insân-ı kâmilin idraklerinin yansıması olur. Bu sebeple zaman zaman tabiat âleminde ortaya çıkan keşifler insân-ı kâmilin bâtınının yansımasıdır. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. bölümünde bu anlama işaret ederek şöyle buyururlar: "İnsan büyük bir şeydir. Onda her şey yazılmıştır. Karanlık perdeleri, kendindeki o ilimleri, onu okumaya bırakmaz. Karanlık perdeleri, dünyanın türlü türlü meşguliyetleri ve tedbirleri ve arzularıdır. Bu karanlık içinde olmak ve bu perdelerin engellediği bulunmak ile beraber, yine bir şey okur ve ondan bazılarına vâkıftır. Bak ki, karanlıklar ve perdeler kalktığı zaman nelere vâkıf olur ve kendinden ne ilimler ortaya çıkarır? Sonuçta, terzilik ve mimarlık ve dülgerlik ve kuyumculuk ve yıldız ilmi ve tıp ve saire gibi sayılmakla bitmeyen türlü meslekler ve sanatlar insanın bâtınından meydana gelmiştir; taştan ve kerpiçten ortaya çıkmamıştır. Ölüyü mezara gömmesini insana bir karga öğretti, derler. O da insanın kuşa çarpan bir yansıması idi. İnsanın gerekliliği onu o hâle sevk etti. Sonuçta hayvan beşerin cüz'üdür. Cüz' küle nasıl öğretir? Bu hâl ona benzer ki, bir kimse sol eli ile yazı yazmak ister ve kalemi ele alır; her ne kadar gönlü kuvvetli ise de, yazarken eli titrer. Fakat, el kalbin emri ile yazar."

Şimdi, kâinat, insanın idraklerinin yansıması olduğu için, Musa (a.s.) dahi felekten istediği nuru ve ışığı kendi cebinde ve koynunda buldu.

"Alî olan gökler"den murâd, eflâk-i sûrî ve âlem-i kevndir. "Ademî"den murâd, akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmildir. İmdi bu âlem-i eflâk ve kâinât akl-ı küllden zâhir olunca, insân-ı kâmilin müdrekâtının aksi olur. Binâenaleyh vakit vakit âlem-i tabîatta zâhir olan keşfiyyât insân-ı kâmilin bâtınının aksidir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. faslında bu ma'nâya işâreten şöyle buyururlar: "İnsân büyük şeydir. Onda her şey yazılmıştır. Zulümât perdeleri, kendindeki o ilimleri, onu okumaya bırakmaz. Zulümât perdeleri, dünyânın türlü türlü meşgûliyetleri ve tedbirleri ve arzûlarıdır. Bu zulümât içinde olmak ve bu perdelerin mahcûbu bulunmak ile berâber, yine bir şey okur ve ondan ba'zılarına vâkıftır. Nazar eyle ki, zulmetler ve perdeler kalktığı vakit nelere vâkıf olur ve kendinden ne ilimler izhâr eder? Nihâyet, terzilik ve mi'mârlık ve dülgerlik ve kuyumculuk ve ilm-i nücûm ve tıb ve sâire gibi sayılmakla bitmeyen türlü hıref ve sanâyi' insânın bâtınından peydâ olmuştur; taştan ve kerpiçten zuhûr etmemiştir. Ölüyü mezâra gömmesini insana bir karga ta'lîm etti, derler. O da insânın kuşa çarpan bir aksi idi. Tekāzâ-yı âdemî onu o hâle sevk etti. Nihâyet hayvan beşerin cüz'üdür. Cüz' külle nasıl ta'lîm eder? Bu hâl ona benzer ki, bir kimse sol eli ile yazı yazmak ister ve kalemi ele alır; her ne kadar gönlü kavî ise de, yazarken eli titrer. Fakat, el kalbin emri ile yazar."

İmdi, kâinât, müdrekât-ı âdemînin aksi olduğu için, Mûsâ (a.s.) dahi felekten istediği nûru ve ziyâyı kendi ceybinde ve koynunda buldu.

1954. Değil mi ki, evvelen Mecîd olan Hâlık'ın kudreti iki alemden daha önce aklı yarattı...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1954. Mecîd olan Yaratıcı'nın kudreti, iki âlemden daha önce aklı yarattı, değil mi?

"Mecîd", esmâ-i hüsnâdan (Allah'ın güzel isimlerinden) olup "ulu, cömert, şerefli ve yüce" anlamlarındadır; "dest" ise kudret anlamındadır. İkinci mısrada, "Allah Teâlâ'nın ilk yarattığı şey akıldır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur ki, hakikat ehli katında bu akıl, hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati) ibaret olan akl-ı küll (evrensel akıl) ve akl-ı evveldir (ilk akıl). "İki âlem"den kasıt, gayb âlemi (görünmeyen âlem) ve şehâdet âlemidir (görünen âlem). Yani, keşif ve hakikat ehli katında sabit değil midir ki, Mecîd olan Yüce Allah, gayb ve şehadet âlemini yaratmadan önce akl-ı küllü ve akl-ı evveli yarattı ve bu iki âlem de bu akl-ı küll'den meydana geldi. Bu sebeple, akl-ı küllün mazharı (tecelli yeri) olan insân-ı kâmil, gayb ve şehadet âlemini kuşatıcı ve kapsayıcı oldu.

"Mecîd", esmâ-i hüsnâdan olup “azîm ve kerîm ve şerîf ve âlî" ma'nâlarındadır; "dest", kudret ma'nâsınadır. İkinci mısra'da اول ما خلق الله العقل ya'ni "Allâh Teâlâ'nın evvelen yarattığı şey akıldır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur ki, ehl-i hakîkat indinde bu akıl, hakikat-i muhammediyyeden ibaret olan akl-ı küll ve akl-ı evveldir. "İki âlem"den murâd, âlem-i gayb ve âlem-i şehâdettir. Ya'ni, ehl-i keşf ve hakîkat indinde sâbit değil midir ki, Mecîd olan Hak Teâlâ hazretleri, âlem-i gayb ve şehadeti yaratmazdan evvel akl-ı küllü ve akl-ı evveli yarattı ve bu iki âlem dahi bu akl-ı küllden peydâ oldu. Binâenaleyh akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmil âlem-i gayb ve şehadeti câmi' ve muhît oldu.

1955. Bu söz aşikâr ve çok gizlidir. Zîrâ, sinek ankāya mahrem olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1955. Bu söz aşikâr ve çok gizlidir. Çünkü sinek ankaya mahrem olmaz.

Bizim söylediğimiz bu sözler ehline açıktır ve ehil olmayanlara da çok gizlidir. Çünkü bu sırlara mahrem olanlar anka kuşu gibidir ve ehil olmayanlar da sinek gibidir. Sinek, anka kuşunun uçtuğu yüksekliklere kadar uçamaz ve onun seyrinin sırdaşı olamaz.

Bilinmeli ki, bu kıssada "kazanç zahmeti olmaksızın servet isteyen fakir"den maksat, hakikat talep eden kimsedir; ve "define"den maksat, Hakk'ın zâtına ait birliği (ahadiyyet-i zâtiyye) ve isimlerine ve sıfatlarına ait birliğidir (vâhidiyyet-i esmâiyye ve sıfatiyye) ki, bu çokluklar âleminin ötesinde gizli ve saklıdır; ve "rızık"tan maksat, ruhun gıdası olan marifetler ve peygamberlerin ve evliyanın hakikatleridir. Hakikat talep edenler iki sınıftır. Bir sınıfı, bu defineyi bulmuş olan bir mürşid-i kâmile ulaşır ve onun irşat ve hidayeti sayesinde kendi varlık toprağında gömülü olan hakikat hazinesini bulur; ve bu şekilde yukarıda 1950 numaralı beyitte işaret buyurulduğu üzere, ezelî yatkınlığı derecesinde kalbinde ledün ilimleri pınarları kaynar. İkinci sınıfı ise, bir mürşit bulamaz ve Yüce Allah'tan zahmetsiz ruhani rızıklar ihsanını talep ve niyaz eder; ve duası kabul makamına erişir ve ona "genc-nâme" olan muhakkiklerin eserlerini mütalaa etmesi ilham olunur. İşte bu kıssada beyan buyurulan fakir bu ikinci sınıftandır; ve bu kıssada "define"den maksat dahi, ledün ilimleri ve vahdet sırlarına dair evliyaullah tarafından yazılmış eserlerdir ki, bu Mesnevî-i Şerif dahi onlardan bi-

Bu bizim söylediğimiz sözler ehline âşikârdır ve nâ-ehil olanlara da çok gizlidir. Zîrâ bu esrâra mahrem olanlar ankā kuşu ve nâ-ehil olanlar da sinek gibidir. Sinek, ankā kuşunun uçtuğu yüksekliklere kadar uçamaz ve onun seyrinin mahremi olamaz.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "kazanç zahmeti olmaksızın servet isteyen fakîr"den murâd, tâlib-i hakikat olan kimsedir; ve "define"den murâd, Hakk'ın ahadiyyet-i zâtiyyesi ve vâhidiyyet-i esmâiyye ve sıfatiyyesidir ki, bu keserât âleminin verâsında mahfi ve müstetirdir; ve "rızık"tan murâd, gıdâ-yı rûh olan maârif ve hakäyık-ı enbiyâ ve evliyâdır. Ve tâlib-i hakikat olanlar iki sınıftır. Bir sınıfı bu defineyi bulmuş olan bir mürşid-i kâmile vâsıl olur ve onun irşad ve hidâyeti sâyesinde kendi arz-ı vücudunda medfûn olan hazîne-i hakîkati bulur; ve bu sûrette yukarıda 1950 numaralı beyitte işaret buyurulduğu üzere, isti'dâd-i ezelîsi derecesinde kalbinde ulûm-i ledünniyye pınarları kaynar. İkinci sınıfı dahi, bir mürşid bulamaz ve cenâb-ı Hak'tan zahmetsiz erzâk-ı rûhâniyye ihsânını taleb ve niyâz eder; ve duâsı mazhar-ı kabûl olup ona "genc-nâme" olan âsâr-ı muhakkıkînin mütâlaası ilhâm olunur. İşte bu kıssada beyân buyurulan fakîr bu ikinci sınıftandır; ve bu kıssada "define"den murâd dahi, ulûm-i ledünniyye ve esrâr-ı vahdete dâir evliyâullâh tarafından yazılmış eserlerdir ki, bu Mesnevî-i Şerîf dahi onlardan bi-

1954. Değil mi ki, evvelen Mecîd olan Hâlık'ın kudreti iki alemden daha önce aklı yarattı...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1954. Mecîd olan Yaratıcı'nın kudreti, iki âlemden daha önce aklı yarattı, değil mi?

"Mecîd", esmâ-i hüsnâdan (Allah'ın güzel isimlerinden) olup "ulu, cömert, şerefli ve yüce" anlamlarındadır; "dest" ise kudret anlamındadır. İkinci mısrada, "Allah Teâlâ'nın ilk yarattığı şey akıldır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur ki, hakikat ehli katında bu akıl, hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati) ibaret olan akl-ı küll (evrensel akıl) ve akl-ı evveldir (ilk akıl). "İki âlem"den kasıt, gayb âlemi (görünmeyen âlem) ve şehâdet âlemidir (görünen âlem). Yani, keşif ve hakikat ehli katında sabit değil midir ki, Mecîd olan Yüce Allah, gayb ve şehadet âlemini yaratmadan önce akl-ı küllü ve akl-ı evveli yarattı ve bu iki âlem de bu akl-ı küll'den meydana geldi. Bu sebeple, akl-ı küllün mazharı (tecelli yeri) olan insân-ı kâmil, gayb ve şehadet âlemini kuşatıcı ve kapsayıcı oldu.

"Mecîd", esmâ-i hüsnâdan olup “azîm ve kerîm ve şerîf ve âlî" ma'nâlarındadır; "dest", kudret ma'nâsınadır. İkinci mısra'da اول ما خلق الله العقل ya'ni "Allâh Teâlâ'nın evvelen yarattığı şey akıldır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur ki, ehl-i hakîkat indinde bu akıl, hakikat-i muhammediyyeden ibaret olan akl-ı küll ve akl-ı evveldir. "İki âlem"den murâd, âlem-i gayb ve âlem-i şehâdettir. Ya'ni, ehl-i keşf ve hakîkat indinde sâbit değil midir ki, Mecîd olan Hak Teâlâ hazretleri, âlem-i gayb ve şehadeti yaratmazdan evvel akl-ı küllü ve akl-ı evveli yarattı ve bu iki âlem dahi bu akl-ı küllden peydâ oldu. Binâenaleyh akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmil âlem-i gayb ve şehadeti câmi' ve muhît oldu.

1955. Bu söz aşikâr ve çok gizlidir. Zîrâ, sinek ankāya mahrem olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1955. Bu söz açık ve çok gizlidir. Çünkü, sinek ankaya mahrem olmaz.

Bu bizim söylediğimiz sözler ehline açıktır ve ehil olmayanlara da çok gizlidir. Çünkü bu sırlara mahrem olanlar anka kuşu ve ehil olmayanlar da sinek gibidir. Sinek, anka kuşunun uçtuğu yüksekliklere kadar uçamaz ve onun seyrinin mahremi olamaz.

Bilinmeli ki, bu kıssada "kazanç zahmeti olmaksızın servet isteyen fakir"den maksat, hakikat talep eden kimsedir; ve "define"den maksat, Hakk'ın zâtına ait birliği (ahadiyyet-i zâtiyye) ve isimlerine ve sıfatlarına ait birliğidir (vâhidiyyet-i esmâiyye ve sıfatiyye) ki, bu kesret (çokluk) âleminin ötesinde gizli ve saklıdır; ve "rızık"tan maksat, ruhun gıdası olan peygamberlerin ve evliyanın marifetleri ve hakikatleridir. Ve hakikat talep edenler iki sınıftır. Bir sınıfı bu defineyi bulmuş olan bir mürşid-i kâmile (olgun rehbere) ulaşır ve onun irşad ve hidayeti sayesinde kendi varlık arzında gömülü olan hakikat hazinesini bulur; ve bu şekilde yukarıda 1950 numaralı beyitte işaret buyurulduğu üzere, ezelî yatkınlığı (isti'dâd-ı ezelîsi) derecesinde kalbinde ledün ilimleri (ulûm-i ledünniyye) pınarları kaynar. İkinci sınıfı dahi, bir mürşid bulamaz ve Yüce Allah'tan zahmetsiz ruhani rızıklar ihsanını talep ve niyaz eder; ve duası kabul makamına ulaşır ve ona "genc-nâme" (hazine kitabı) olan muhakkiklerin (hakikat ehlinin) eserlerinin mütalaası ilham olunur. İşte bu kıssada beyan buyurulan fakir bu ikinci sınıftandır; ve bu kıssada "define"den maksat dahi, ledün ilimlerine ve vahdet (birlik) sırlarına dair evliyaullah tarafından yazılmış eserlerdir ki, bu Mesnevî-i Şerîf dahi onlardan biridir. Nitekim, Hindistan'da basılmış olan Envâru'r-Rahmân li-Tenvîri'l-Cenân ismindeki kitabın Mesnevî-i Şerîf bahsinde Hint mesnevîhânlarından Abdurrahmân Leknevî hazretlerinden naklen şöyle denilmiştir: "Her kim Mesnevî-i Şerîfi itikat ile okur ve Allah'ın kelamı bilirse, o kimse imanın kemali ile velayet derecesine ulaşır. Nitekim beş yüz kişi başka mürşid olmaksızın, sırf Mesnevî-i Şerîfi okumaya devam yüzünden veliyy-i kâmil (olgun veli) olmuştur; Ve Hz. Pir efendimiz bu hale işareten بعد از ما مثنوی شیخی میکند yani "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Bu sebeple bu kıssanın bu anlamlar dairesinde teemmülü (derin düşünülmesi) ve mütalaası icap eder.

Bu bizim söylediğimiz sözler ehline âşikârdır ve nâ-ehil olanlara da çok gizlidir. Zîrâ bu esrâra mahrem olanlar ankā kuşu ve nâ-ehil olanlar da sinek gibidir. Sinek, ankā kuşunun uçtuğu yüksekliklere kadar uçamaz ve onun seyrinin mahremi olamaz.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "kazanç zahmeti olmaksızın servet isteyen fakîr"den murâd, tâlib-i hakikat olan kimsedir; ve "define"den murâd, Hakk'ın ahadiyyet-i zâtiyyesi ve vâhidiyyet-i esmâiyye ve sıfatiyyesidir ki, bu keserât âleminin verâsında mahfi ve müstetirdir; ve "rızık"tan murâd, gıdâ-yı rûh olan maârif ve hakâyık-ı enbiyâ ve evliyâdır. Ve tâlib-i hakikat olanlar iki sınıftır. Bir sınıfı bu defineyi bulmuş olan bir mürşid-i kâmile vâsıl olur ve onun irşad ve hidâyeti sâyesinde kendi arz-ı vücudunda medfûn olan hazîne-i hakîkati bulur; ve bu sûrette yukarıda 1950 numaralı beyitte işâret buyurulduğu üzere, isti'dâd-ı ezelîsi derecesinde kalbinde ulûm-i ledünniyye pınarları kaynar. İkinci sınıfı dahi, bir mürşid bulamaz ve cenâb-ı Hak'tan zahmetsiz erzâk-ı rûhâniyye ihsânını taleb ve niyâz eder; ve duâsı mazhar-ı kabûl olup ona "genc-nâme" olan âsâr-ı muhakkıkînin mütâlaası ilhâm olunur. İşte bu kıssada beyân buyurulan fakîr bu ikinci sınıftandır; ve bu kıssada "define"den murâd dahi, ulûm-i ledünniyye ve esrâr-ı vahdete dâir evliyâullâh tarafından yazılmış eserlerdir ki, bu Mesnevî-i Şerîf dahi onlardan bi- risidir. Nitekim, Hindistan'da matbû' olan Envâru'r-Rahmân li-Tenvîri'l-Cenân ismindeki kitabın Mesnevî-i Şerîf bahsinde Hind mesnevîhânlarından Abdurrahmân Leknevî hazretlerinden naklen şöyle denilmiştir: "Her kim Mesnevî-i Şerîfi i'tikād ile okur ve kelâm-ı Hak bilirse, o kimse kemâl-i îmân ile derece-i velâyete vâsıl olur. Nitekim beş yüz kişi başka mürşid olmaksızın, sırf Mesnevî-i Şerîfi tilâvete devâm yüzünden veliyy-i kâmil olmuştur; Ve Hz. Pîr efendimiz bu hale işareten بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu kıssanın bu ma'nâlar dâiresinde teemmülü ve mütâlaası îcâb eder.

## قصه گنج و فقیر آور بسر باز سوی قصه باز آ ای پسر

1956. Ey oğul! Yine fakîr tarafına geri gel! Defîne ve fakîr kıssasını başa getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1956. Ey oğul! Yine fakir tarafına geri gel! Define ve fakir kıssasını başa getir!

"Ey oğul" hitabı, Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimize uygun düşer. Çünkü Çelebi hazretleri, Hz. Mevlânâ efendimizin manevi evladıdır. Bu Mesnevî-i Şerîf'i latif yatkınlığı ile, Hz. Pîr efendimizin varlık hazinelerinden çekip çıkaran onlardır. Yani, ey manevi evladım olan Hüsâmeddîn Çelebi! Şerefli hatırını tekrar fakirin kıssası tarafına geri getir ve bu define ve fakir kıssasını bitir! demektir. Nasıl ki, Hindistan'da basılmış olan Envâru'r-Rahmân li-Tenvîri'l-Cenân isimli kitabın Mesnevî-i Şerîf bahsinde Hint mesnevîhanlarından Abdurrahmân Leknevî hazretlerinden naklen şöyle denilmiştir: "Her kim Mesnevî-i Şerîf'i inançla okur ve Allah'ın kelamı bilirse, o kimse tam iman ile velayet derecesine ulaşır. Nasıl ki beş yüz kişi başka mürşid olmaksızın, sırf Mesnevî-i Şerîf'i okumaya devam etmeleri yüzünden kâmil veli olmuştur; Ve Hz. Pîr efendimiz bu hale işaret ederek بعد از ما مثنوی شیخی میکند yani "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Bu sebeple bu kıssanın bu anlamlar dairesinde düşünülmesi ve incelenmesi gerekir.

"Ey oğul" hitâbı Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimize olmak münasibdir. Zîrâ cenâb-ı Çelebi, Hz. Mevlânâ efendimizin veled-i ma'nevîsidir. Bu Mesnevî-i Şerîfi isti'dâd-ı latîfi ile, Hz. Pîr efendimizin hazîne-i vücûdlarından cezb edip çıkaran onlardır. Ya'ni, ey veled-i ma'nevîm olan Hüsâmeddîn Çelebi! Hâtır-ı şerîfini tekrar fakîrin kıssası tarafına geri getir ve bu define ve fakîr kıssasını bitir! risidir. Nitekim, Hindistan'da matbû' olan Envâru'r-Rahmân li-Tenvîri'l-Cenân ismindeki kitabın Mesnevî-i Şerîf bahsinde Hind mesnevîhânlarından Abdurrahmân Leknevî hazretlerinden naklen şöyle denilmiştir: "Her kim Mesnevî-i Şerîfi i'tikād ile okur ve kelâm-ı Hak bilirse, o kimse kemâl-i îmân ile derece-i velâyete vâsıl olur. Nitekim beş yüz kişi başka mürşid olmaksızın, sırf Mesnevî-i Şerîfi tilâvete devâm yüzünden veliyy-i kâmil olmuştur; Ve Hz. Pîr efendimiz bu hale işareten بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu kıssanın bu ma'nâlar dâiresinde teemmülü ve mütâlaası îcâb eder.

1956. Ey oğul! Yine fakîr tarafına geri gel! Defîne ve fakîr kıssasını başa getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1956. Ey oğul! Yine fakir tarafına geri gel! Define ve fakir kıssasını başa getir!

"Ey oğul" hitabı Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimize uygun düşer. Çünkü Çelebi hazretleri, Hz. Mevlânâ efendimizin manevî evladıdır. Bu Mesnevî-i Şerîf'i latif yatkınlığı ile, Hz. Pîr efendimizin varlık hazinelerinden çekip çıkaran onlardır. Yani, ey manevî evladım olan Hüsâmeddîn Çelebi! Şerefli hatırını tekrar fakirin kıssası tarafına geri getir ve bu define ve fakir kıssasını bitir!

"Ey oğul" hitâbı Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimize olmak münasibdir. Zîrâ cenâb-ı Çelebi, Hz. Mevlânâ efendimizin veled-i ma'nevîsidir. Bu Mesnevî-i Şerîfi isti'dâd-ı latîfi ile, Hz. Pîr efendimizin hazîne-i vücûdlarından cezb edip çıkaran onlardır. Ya'ni, ey veled-i ma'nevîm olan Hüsâmeddîn Çelebi! Hâtır-ı şerîfini tekrar fakîrin kıssası tarafına geri getir ve bu define ve fakîr kıssasını bitir!
