# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 12

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-12
**Sayfa:** 628

---

## Sıçanın ve suya mensûb olan kurbağanın hikâyesine dönüş... 260

287. Gecenin ve hırsızların hikâyesidir ki, gece Sultân Mahmûd "Ben sizden biriyim" diye onların arasına düştü ve onların ahvâline muttali' olması...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. Gecenin ve hırsızların hikâyesidir ki, gece Sultan Mahmud "Ben sizden biriyim" diye onların arasına karıştı ve onların hallerine vâkıf olması...

321. Onun kıssasıdır ki, su sığırı Gâvîler'in gevherini denizin dibinden dışarıya getirir, deniz kenârına koyar, tâ ki onun ziyâsında ve aydınlığında otlaya! Tâcir pusudan dışarıya gelir. Sığır gevherden ziyâde uzak gitmiş olur. Tâcir gevheri kara çamur ile örter ve ağaç üzerine kaçar...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Onun kıssasıdır ki, su sığırı Gâvîler'in (bir Hint kabilesi) cevherini denizin dibinden dışarıya getirir, deniz kenarına koyar, tâ ki onun ışığında ve aydınlığında otlasın! Tüccar pusudan dışarıya gelir. Sığır cevherden çok uzaklaşmış olur. Tüccar cevheri kara çamur ile örter ve ağaç üzerine kaçar...

327. Sıçanın ırmak kenârında olan o kurbağayı çağırması ve su içinde onun talebinden kurbağanın haberi olmak için ipliğin ucunu çekmesi kıssasına rücû' etmektir...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. Sıçanın ırmak kenarında olan o kurbağayı çağırması ve su içinde onun talebinden kurbağanın haberi olması için ipliğin ucunu çekmesi kıssasına dönmektir...

336. Abdülgavs'in ve onu perilerin kapmasının ve onun senelerce periler arasında sâkin olmasının ve senelerden sonra onun şehrine ve evlâdlarına gelmesinin ve ma'nâ cinsiyeti ve onlar ile hemdemliği hükmüyle tekrâr o perilerden sabr edememesinin kıssasıdır...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. Bu, Abdülgavs'in ve onu perilerin kapmasının, onun senelerce periler arasında yaşamasının, senelerden sonra şehrine ve evlatlarına gelmesinin ve manevi cinsiyet ve onlarla hemdemlik hükmüyle tekrar o perilere sabredememesinin hikâyesidir...

351. O adamın hikâyesidir ki, Tebrîz'in muhtesibinden vazîfe tutardı; ve o vazîfe üzerine borç etmiş idi; ve onun vefatından onun haberi yok idi. Elhâsıl, hiçbir diriden onun borcu ödenmiş olmadı. Ancak müteveffa olan muhtesibden ödenmiş oldu. Nitekim demişlerdir: "Ölüp istirah eden kimse ölü değildir. Ölü ancak dirilerin ölüsüdür.".&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. O adamın hikâyesidir ki, Tebriz'in muhtesibinden (çarşı ve pazar denetleyicisi) vazife tutardı; ve o vazife üzerine borç etmiş idi; ve onun vefatından onun haberi yok idi. Sözün özü, hiçbir diriden onun borcu ödenmiş olmadı. Ancak vefat etmiş olan muhtesibden ödenmiş oldu. Nasıl ki demişlerdir: "Ölüp istirahat eden kimse ölü değildir. Ölü ancak dirilerin ölüsüdür."

356. Ca'fer (r.a.)ın yalnızlık ile kal'ayı zabt etmeye gelmesi ve o kal'anın padişahı onun def'i hususunda vezîr ile meşveret etmesi ve o vezîrin pâdişâha: "Sakın ha! Teslîm et ve cehilden dolayı tehevvür etme! Zîrâ bu adam müeyyeddir ve Hak'tan kendi cânibinde cem'iyyet-i azîm tutar" diye söylemesi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. Ca'fer'in (r.a.) yalnızlık ile kaleyi ele geçirmeye gelmesi ve o kalenin padişahının onu def etme hususunda vezir ile istişare etmesi ve o vezirin padişaha: "Sakın ha! Teslim ol ve cehaletten dolayı öfkelenme! Çünkü bu adam desteklenmiştir ve Hak'tan kendi tarafında büyük bir topluluk tutar" diye söylemesi...

377. O borç etmiş olan şahsın hikâyesine rücû' etmektir ve onun muhtesibin inâyeti ümîdi ile Tebrîz tarafına gelmesidir&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. O borç etmiş olan şahsın hikâyesine geri dönmektir ve onun muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) yardımı ümidiyle Tebriz tarafına gelmesidir

382. O garîbin o muhtesibin vefatından haberli olması ve onun mahlûk üzerine i'timâddan ve mahlûkun atâsı üzerine dayanmaktan istiğfâr etmesi ve onun Hakk'ın ni'metlerini yâd etmesi ve kendi kabahatinden Hakk'a rücû' etmesidir. Küfr edenler sonra Rablerine rücû' ederler&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

382. O garibin, o muhtesibin (Allah'ın emirlerini uygulayan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran kişi) vefatından haberdar olması ve onun yaratılmışlar üzerine güvenmekten ve yaratılmışın bağışına dayanmaktan istiğfar etmesi ve onun Hakk'ın nimetlerini anması ve kendi kabahatinden Hakk'a dönmesidir. Küfredenler sonra Rablerine dönerler.

414. İki görücünün meseli, Kâş şehrinin Ömer nâmındaki garibi gibîdir ki, bu isim sebebiyle ekmekçi onu bir dükkândan diğer bir dükkâna havâle etti; ve o anlamadı ki, bütün dükkânlar birliktir; bu ma'nâda ki, Ömer'e ekmek satmazlar. Dedi ki: "Yine burada tedarik edeyim ki, ben galat ettim. İsmim Ömer değildir. Eğer bu dükkânda tövbe ve tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkâlarından ekmek bulurum; ve eğer tedariksiz Ömer adlı olursam, bu dükkândan mahrûm geçerim ve şaşıyım; ve bu dükkânları birbirinden ayrı bilmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. İki görücünün misali, Kâş şehrinin Ömer adındaki garibi gibidir ki, bu isim sebebiyle ekmekçi onu bir dükkândan diğer bir dükkâna havale etti; ve o anlamadı ki, bütün dükkânlar birliktir; bu anlamda ki, Ömer'e ekmek satmazlar. Dedi ki: "Yine burada tedarik edeyim ki, ben hata ettim. İsmim Ömer değildir. Eğer bu dükkânda tövbe ve tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkânlarından ekmek bulurum; ve eğer tedariksiz Ömer adlı olursam, bu dükkândan mahrum geçerim ve şaşkınım; ve bu dükkânları birbirinden ayrı bilmişim!"

423. Pâymerdin Tebrîz şehrinin cümlesine tevzî' etmesi ve az şey cem' olması ve o garîbin ziyaret için muhtesibin kabrine gitmesi ve bu kıssayı onun mezârının başında nevha tarîkıyla söylemesi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Pâymerd'in Tebriz şehrinin tümüne dağıtması ve az şey toplanması ve o garibin ziyaret için muhtesibin kabrine gitmesi ve bu kıssayı onun mezarının başında ağıt yakar gibi söylemesi...

433. Bir koyunun Mûsâ (a.s.)dan kaçması ve Mûsâ (a.s.)ın ona şefkati ve merhameti&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. Bir koyunun Mûsâ (a.s.)dan kaçması ve Mûsâ (a.s.)ın ona şefkati ve merhameti

449. Hârezmşâh (r.a.)in seyrân esnâsında kendi süvârîleri içinde çok acîb bir at görmesi ve şâhın gönlünün o atın güzelliğine ve çabukluğuna taalluku ve İmâdü'l-Mülk'ün o atı şâhın gönlünde soğutması ve şâhın onun sözünü kendi görüşü üzerine ihtiyâr etmesi. Nitekim Hakîm Senâî (r.a.) İlâhî-nâme'de buyurdu: "Vaktâki hasedin dili esîr satıcı ola, bir Yûsuf'u bir arşın bezden ibâret bulursun."...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. Hârezmşâh'ın (r.a.) gezinti sırasında kendi süvarileri içinde çok acayip bir at görmesi ve şahın gönlünün o atın güzelliğine ve çabukluğuna bağlanması ve İmâdü'l-Mülk'ün o atı şahın gönlünde soğutması ve şahın onun sözünü kendi görüşüne tercih etmesi. Nasıl ki Hakîm Senâî (r.a.) İlâhî-nâme'de buyurdu: "Vaktâki hasedin dili esir satıcısı olsa, bir Yusuf'u bir arşın bezden ibaret bulursun."...

449. Yûsuf (a.s.)ın birâderlerinin hasûdca olan dellâllığından müşterilerin gönlünde o kadar güzellik örtülmüş oldu ve çirkin görüş tuttu ki, "Onun hakkında zâhidlerden oldular"...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. Yûsuf (a.s.)'ın kardeşlerinin kıskançlıkla yaptıkları tellallıktan dolayı, müşterilerin gönlünde o kadar güzellik örtülmüş oldu ve çirkin bir görüş yerleşti ki, "Onun hakkında zâhidlerden oldular."

464. Yûsuf-ı Sıddîk'ın Hakk'ın gayrından yardım istemesi ve onun "Rabbinin indinde beni zikret!" demesi sebebiyle hapiste altı yedi yıl muâhazesi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. Yûsuf-ı Sıddîk'ın (a.s.) Allah'tan başkasından yardım istemesi ve onun "Rabbinin katında beni an!" demesi sebebiyle hapiste altı yedi yıl sorgulanması...

480. Sultân ve at ve İmâdü'l-Mülk hikâyesine rücû' ve şâhı pişmân etmesi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. Sultan, at ve İmâdü'l-Mülk hikâyesine geri dönme ve şahı pişman etmesi...

499. O yardımcının ve o borçlu garîbin kıssasına rücû' ve onların efendinin mezârından geri dönmesi ve yardımcının rü'yâsında o efendiyi görmesi ve ilâ-âhirihî beyânındadır...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. O yardımcının ve o borçlu garibin hikâyesine dönülmesi ve onların efendinin mezarından geri dönmesi ve yardımcının rüyasında o efendiyi görmesi ve devamı hakkındadır...

504. Gelmiş olan o dostun borcunun vecihlerini o yardımcıya efendinin rü'yâda söylemesi ve o gümüş paranın defin mahallini nişân vermesi ve vârislere "Muhakkak onu çok görmesinler ve ondan hiçbir şey geri almasınlar ve eğer ki o ondan hiçbir şey kabûl etmezse veyâ ba'zısını kabûl etmezse, yine orada bıraksınlar, tâ ki, her kim isterse alsın; zîrâ ben Hak Teâlâ'ya nezr ettim ki, o gümüş paradan bana ve benim müteallikātıma bir habbe râci' olmaya!... ilh." diye haber vermesi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. O gelmiş olan dostun borcunun yönlerini o yardımcıya rüyada efendinin söylemesi ve o gümüş paranın gömülü olduğu yeri işaret etmesi ve mirasçılara "Kesinlikle onu çok görmesinler ve ondan hiçbir şey geri almasınlar ve eğer ki o, ondan hiçbir şey kabul etmezse veya bazısını kabul etmezse, yine orada bıraksınlar, ta ki, her kim isterse alsın; çünkü ben Yüce Allah'a adadım ki, o gümüş paradan bana ve benim yakınlarıma bir tane bile geri dönmesin!..." diye haber vermesi...

522. Pâdişâhın kendinin o üç oğluna: "Bu seferde benim memleketimde filân yere böyle tertîb koyunuz ve filân yere böyle nâibler nasb ediniz, ammâ sakın, sakın filân kal'aya gitmeyiniz ve onun etrafında dolaşmayınız!" diye vasiyet etmesinin hikâyesidir...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. Padişahın kendi üç oğluna: "Bu seferde benim ülkemde falan yere şöyle bir düzen kurunuz ve falan yere şöyle naipler atayınız, ama sakın, sakın falan kaleye gitmeyiniz ve onun etrafında dolaşmayınız!" diye vasiyet etmesinin hikâyesidir...

Ârifin (Allah'ı bilen kişinin) ebedî hayat çeşmesinden yardım istemesinin ve o vefasız suların çeşmelerinden yardım istemekten ve çekilmekten müstağni (ihtiyaçsız) olmasının beyanındadır ki, bunun alameti "Gurur evinden uzaklaşmaktır." Çünkü insan o çeşmelerin yardımlarına güvenirse, bâki olan çeşmenin talebinde daima gevşek olur. Nazmın tercümesi: "Sana can

Ârifin hayât-ı ebedî çeşmesinden istimdâd etmesinin ve onun bî-vefâ olan suların çeşmelerinden istimdâddan ve ictizâbdan müstağnî olmasının beyânındadır ki, onun alâmeti "Gurûr evinden uzaklaşmaktır." Zîrâ âdemî o çeşmelerin yardımları üzerine i'timâd ederse, bâkî olan çeşmenin talebinde dâimâ gevşek olur. Nazmın tercümesi: "Sana cân

## O fakîrin kıssasının tamamlığı ve o define yerinin nişânı

1957. O ruk'ada bu yazılmış idi ki: "Şehrin haricinde defnolunmuş bir hazîneyi bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1957. O pusulada bu yazılmıştı ki: "Şehrin dışında defnedilmiş bir hazineyi bil!"

"Şehir"den kasıt kesret âlemi (çokluk ve farklılıklar dünyası), "şehir dışı"ndan kasıt halvet (yalnızlık) ve vahdet (birlik) âlemi ve "defnedilen hazine"den kasıt talibin kendi hakikatidir. Yani, o define haritası olan pusulada bu yazılmıştı ki: "Kesret âleminin dışı olan halvet ve vahdet âleminde gömülü olan bir insanî hakikat hazinesi olduğunu bil!"

"Şehir"den murâd âlem-i keserât ve "şehir hârici"nden murâd halvet ve vahdet âlemi ve "defnolunan hazîne"den murâd tâlibin kendi hakikatidir. Ya'nî, o define-nâme olan pusulada bu yazılmış idi ki: "Alem-i keserâtın hârici olan âlem-i halvet ve vahdette medfûn olan bir hakîkat-i insâniyye hazînesi olduğunu bil!"

1958. "O filan kubbe ki, onda meşhed vardır; onun arkası şehre ve yüzü Farkad'edir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1958. "O filan kubbe ki, onda meşhed vardır; onun arkası şehre ve yüzü Farkad'edir."

"Kubbe"den kasıt, insân-ı kâmilin dergâhıdır. "Meşhed", şehitlerin defnedildiği yer anlamına gelir ve bundan kasıt, "Ölmeden önce ölünüz!" sırrına mazhar olan sâliklerin o dergâhta bulunmasıdır. "Ferkad", kuzey kutbuna yakın iki yıldızdan her birinin adıdır ki, ikisine birden "Ferkadân" derler. Bundan kasıt, zamanın kutbunun birisi sağında ve diğeri solunda olan "imâmân"a (iki imama) işaret edilmesidir. Sağda olanın bakışı melekût âlemine (gayb âlemi, ruhlar âlemi) yöneliktir. Ona "Abdü'r-Rab" derler. Solda olanın bakışı mülk âlemine (görünen âlem, maddî âlem) yöneliktir. Ona "Abdü'l-Melik" derler. "Ferkad" ile melekût âlemine bakan "imam"a işaret edilir. Çünkü fakirin bakışı kesret âleminden (çokluk âlemi) ve mülk âleminden melekût âlemine yöneliktir. Bazı nüshalarda "ferfed" geçmektedir, bu "sahra" (çöl) anlamındadır. Bundan kasıt, mana sahrasıdır. Yine melekût âlemi demek olur. Bazı nüshalarda "merkad" geçmektedir. Bundan kasıt da yine ruhanîyet âlemi demek olur.

"Kubbe"den murâd, insân-ı kâmilin dergâhı. "Meşhed", şehîdlerin medfeni ma'nâsına olup, bundan murad موتوا قبل ان تموتوا [ya'nî "Ölmeden önce ölünüz!"] sırrına mazhar olan sâliklerin o dergâhta bulunmasıdır. “Ferkad", kutb-ı şimâlîye yakın iki yıldızdan her birinin ismidir ki, ikisine birden "Ferkadân" derler. Bundan murâd, kutb-ı zamanın birisi sağında ve diğeri solunda olan "imâmân"a işaret buyurulur. Sağda olanın nazarı âlem-i melekûtadır. Ona "Abdü'r-Rab" derler. Solunda olanın nazarı âlem-i mülkedir. Ona "Abdü'l-Melik" derler. "Ferkad" ile âlem-i melekûta nâzır olan "imâm"a işaret buyurulur. Zîrâ fakîrin nazarı âlem-i keserâttan ve âlem-i mülkten âlem-i melekûtadır. Ba'zı nüshalarda "ferfed" vâki'dir, "sahra" ma'nâsınadır. Bundan murâd, ma'nâ sahrâsıdır. Yine âlem-i melekût demek olur. Ba'zı nüshalarda "merkad" vâki'dir. Bundan murâd dahi, yine rûhâniyet âlemi demek olur.

1959. Arkayı ona et, sen yüzü kıbleye getir! Ondan sonra yaydan bir ok geçir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1959. Sırtını ona dön, sen yüzünü kıbleye çevir! Ondan sonra yaydan bir ok geçir!

"Sırtı kıbleye çevirmek"ten maksat, insân-ı kâmilin dergâhının şekline ve âdetlerine iltifat etmemekten kinaye olur. "Kıble"den maksat, insân-ı kâmildir. Nitekim Sipehsâlar hazretleri kendi Menâkıb'ında şu olayı nakleder:

"Nakledilir ki, bir gün ashâb, Sultânü'l-Ulemâ hazretlerini kendinden geçmiş hâlde buldular. Namaz vakti geldi. Müridlerden bazıları Sultânü'l-Ulemâ'ya namaz vaktinin geldiğini sesli bir şekilde bildirdiler. Mevlânâ hiçbir şey demeyip o müridlere iltifat etmedi. Onlar kalkıp namazla meşgul oldular. İki mürid şeyhe uydu. O müridlerden birinin ismi Hâcegî idi. Namazda sır gözü ile ona açıkça gösterdiler ki, namazda olan bütün ashâbın sırtları imam ile beraber kıbleye gelmişti. Ve şeyhe uymuş olan iki müridin yüzleri kıbleye dönüktü. Çünkü şeyh موتوا قبل ان تموتوا [yani "Ölmeden önce ölünüz!"] hükmünce "biz" ve "ben"den geçip ve kendi kendinden yok olup Hakk'ın nurunda erimişti; ve artık o Hakk'ın nuru olmuştur. Ve her kim ki sırtını Hakk'ın nuruna dönüp, yüzünü duvara çevirse, muhakkak ki sırtını kıbleye döndürmüş olur."

Yani, "Ey hakikat talep eden! insân-ı kâmilin dergâhının şekline ve oradaki âdetlere iltifat etme ve sırtını dön! Kıble mesabesinde olan insân-ı kâmile yüzünü döndür. Ondan sonra akıl yayından bir fikir okunu geçir!"

"Arkayı kıbleye çevirmek"ten murâd, kâmilin dergâhının sûret ve rüsûmuna iltifat etmemekten kinâye olur. "Kıble"den murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim Sipehsâlar hazretleri kendi Menâkıb'ında şu vâk'ayı nakleder:

"Menküldür ki, bir gün ashâb, Sultânü'l-Ulemâ hazretlerini müstağrak buldular. Namaz vakti erişti. Mürîdândan ba'zıları cenâb-ı Sultânü'l-Ulemâ'ya namaz vakti geldiğini âvâz ile i'lâm eylediler. Mevlânâ hiçbir şey demeyip o mürîdlere iltifat etmedi. Onlar kalkıp namaza meşgül oldular. İki mürîd şeyhe muvâfakat etti. O mürîdlerden birisinin ismi Hâcegî idi. Namazda sır gözü ile ona ayân gösterdiler ki, namazda olan cümle ashâbın arkaları imâm ile beraber kıbleye gelmiş idi. Ve şeyhe muvâfakat etmiş olan iki mürîdin yüzleri kıbleye müteveccih idi. Zira şeyh موتوا قبل ان تموتوا [ya'nî "Ölmeden önce ölünüz!"] hükmünce "mâ [:biz]" ve "men [:ben]"den geçip ve kendi kendinden fenâ bulup nûr-ı Hak'ta müstehlek oldu; ve artık o nûr-ı Hak olmuştur. Ve her kim ki arkasını nûr-ı Hakk'a dönüp, yüzünü duvara çevirse, muhakkak sûrette arkasını kıbleye döndürmüş olur."

Ya'nî, "Ey tâlib-i hakîkat! Kâmilin dergâhının sûretine ve oradaki rüsûma iltifat etme ve arkanı çevir! Kıble mesâbesinde olan insân-ı kâmile yüzünü döndür. Ondan sonra akıl yayından bir fikir okunu geçir!"

1960. Ey siâd! Vaktaki oku yaydan bırakasın, onun düştüğü o mevzii kaz! [1942]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1960. Ey saadetli kişi! Oku yaydan attığında, onun düştüğü yeri kaz! [1942]

Ankaravî hazretleri "Siâd" kelimesini "Sîn harfinin kesresiyle (esre) müfâale babının ikinci mastarı olup, müsaade edilmiş anlamına gelmesi daha uygun olur" diye açıklar. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ise "Seâd, sîn harfinin fethasıyla (üstün) se-a-de, yes-'a-dü babından mastar olup burada mes'ûd (saadetli) anlamındadır" demiştir. İmdâdullâh hazretlerinin şerhinde ise şöyle denir: "Velî Muhammed belki bunu bir kitapta görmüştür; fakat lügat kitaplarının incelenmesinden anlaşılmıştır ki, se-a-de, yes-'a-dü fiilinin mastarı sa'd, suûd ve saâdet'tir, seâd değildir. Belki bu lafız 'saâdet' mastarının hafifletilmiş şeklidir. Saâdet ise şekavetin (mutsuzluğun) zıddıdır. Bu durumda anlam 'ey mes'ûd (saadetli)!' demek olur. Fakirin (yazarın) görüşüne göre 'Suâd' şahıs isimlerinden olduğuna göre saâdet mastarından sıfat olması da uygun düşer. Bu durumda anlam 'ey saadetli!' demek olur. Yani, 'Ey ilahi işaretlere mazhar olmuş olan saadetli kişi! Akıl yayından fikir okunu attığında, o fikir okunun düştüğü anlam sahasını kaz, incele, derinlemesine düşün ve amel etmeye çalış!' demek olur."

"Siâd" kelimesini Ankaravî hazretleri "Sînin kesriyle müfâale bâbının ikinci masdarı olup, müsaade olunmuş ma'nâsına olmak evlâdır" buyurur. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî "Seâd, sînin fethi ile se-a-de, yes-'a-dü bâbından masdar olup burada mes'ûd ma'nâsınadır" demiştir. Ve İmdâdullâh hazretlerinin şerhinde ise "Velî Muhammed belki bunu bir kitâb-da görmüştür; fakat lügat kitablarının tetebbu'undan ma'lûm olmuştur ki, se-a-de, yes-'a-dü'nün masdarı sa'd ve suûd ve saâdet'tir, seâd değildir. Belki bu lafız "saâdet" masdarının muhaffefidir. Ve saâdet şekāvetin zıddıdır. Bu sûrette ma'nâ "ey mes'ûd!" demek olur. Fakîrin mütâlaasına göre "Suâd" es-mâ-i eşhâstan olduğuna göre saâdet masdarından sıfat olmak dahi münasib-dir. Bu sûrette ma'nâ "ey saâdetli!" demek olur. Ya'nî, "Ey hâtifin işaretine mazhar olmuş olan saâdetli! Vaktaki fikir okunu akıl yayından bırakasın, o fikir okunun düştüğü ma'nâ sâhasını kaz ve tedkîk ve teemmül et ve amel etmeye sa'y eyle!" demek olur.

1961. Binâenaleyh o delikanlı katı yayı getirdi. Oku sahn-ı fezâya o uçurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1961. Bu sebeple o delikanlı katı yayı getirdi. Oku geniş alana o uçurdu.

"Fezâ", geniş zemin ve alan demektir. Bundan kastedilen, geniş olan mana sahasıdır. Yani, kuvvetli olan aklının yayından fikir okunu mana alanına attı.

"Fezâ", geniş zemîn ve sâha demektir. Bundan murâd, geniş olan ma'nâ sahasıdır. Ya'nî, kuvvetli olan aklının yayından fikir okunu ma'nâ fezâsına attı.

1962. Sevine sevine çabuk kazma ve bel getirdi. Okunun düştüğü o mevzi'i kazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1962. Sevine sevine çabuk kazma ve bel getirdi. Okunun düştüğü o mevzi'i kazdı.

"Bel ve kazma"dan kasıt, fikrin yönlendirdiği amel ve mücâhededir (nefisle mücadele). Yani, o fakir aceleyle kendi fikri doğrultusunda amel ve mücâhede etti. "Zû", "zûd" kelimesinin kısaltılmış hâlidir.

"Bel ve kazma"dan murâd, fikrin sevk ettiği amel ve mücâhededir. Ya'nî, o fakîr acele kendi fikri dâiresinde amel ve mücâhede etti. "Zû", "zûd" keli-mesinin muhaffefidir.

1963. Hem o ve hem bel ve kazma kör oldu. Halbuki bu gizli hazîneden eser görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1963. Hem o, hem de bel ve kazma kör oldu. Aksine bu gizli hazineden eser görmedi.

"Künd-şuden", kör ve işe yaramaz olmak demektir. Yani, düşünüp amel ve mücâhede etmekten dolayı hem kendisi âciz kaldı hem de çabasına atalet geldi. Aksine bu gizli hazineden eser göremedi. Çünkü hakiki talibin (Hakk yolcusunun) kendi fikriyle amel ve mücâhedesi ya haddinden fazla ya da eksik olur. Onu itidalli (ölçülü) kılmak, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşidin (yol göstericinin) tertibi (düzenlemesi) ile mümkün olur.

"Künd-şuden", kör ve muattal olmak, ya'nî düşünüp amel ve mücâhede etmekten dolayı hem kendisi âciz kaldı ve hem de sa'yine atâlet geldi. Hal-buki bu gizli hazîneden eser göremedi. Zîrâ tâlib-i hakîkatin kendi fikriyle amel ve mücâhedesi ya haddinden fazla veyâhud nâkıs olur. Onu i'tidâli mürşid-i kâmilin tertîbi ile mümkin olur.

1964. Her gün böylece ok atardı. Fakat hazînenin mahallini anlayamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1964. Her gün böylece ok atardı. Fakat hazinenin yerini anlayamadı.

Her gün böyle fikir okunu atar idi ve amel ve mücâhede (nefisle mücadele) eder idi. Fakat definenin yerini anlayamaz idi.

Her gün böyle fikir okunu atar idi ve amel ve mücâhede eder idi. Fakat definenin mahallini anlayamaz idi.

1965. Vaktaki o bunu devâm üzere san'at yaptı, şehre ve avâmma fısıltı düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1965. O, bunu sürekli bir sanat hâline getirdiğinde, şehre ve halkına fısıltı yayıldı.

"Fücfücî", sessiz konuşmak ve fısıltı demektir. Yani, şehir halkına ve halk arasına "Bu adam define bulmak üzere her gün çalışıp duruyor" diye fısıltı yayıldı ve "Acaba, aradığı nedir?" diye merak ettiler.

"Fücfücî", sessiz konuşmak ve fısıltı, demektir. Ya'nî, şehir halkına ve avâm arasına "Bu adam define bulmak üzere her gün çalışıp duruyor" diye fısıltı düştü ve "Acabâ, aradığı nedir?" diye merak ettiler.

## O hazînenin fâş olması ve pâdişâhın kulağına erişmesi

1966. Sonra bundan sultana haber ettiler, öbür gürüh ki pusuda idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1966. Sonra bundan sultana haber verdiler, pusuda olan diğer topluluk.

"Sultan"dan maksat, burada şeyhülislam ve müftü gibi zahir ulemasından (dış görünüşe ve şeriata göre hüküm veren âlimler) biridir. Çünkü bu gibi ulema, çoğunlukla hakikat ehline karşı çıkmış ve onlara musallat olmuşlardır. Örneğin Hallâc-ı Mansûr (a.s.) hazretlerinin olayı bunun en büyük şahididir. "Pusuda olan diğer topluluk"tan maksat, zahir âlimine tabi olan ilim talebeleridir.

"Sultân"dan murâd, burada şeyhülislâm ve müftî gibi ulemâ-i zâhireden birisidir. Zîrâ bu gibi ulemâ ekseriyâ ehl-i hakîkate muârız olup musallat olmuşlardır. Ezcümle Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin vak'ası bunun en büyük şâhididir. "Pusuda olan öbür gürûh"tan murâd, âlim-i zâhirîye tâbi' olan talebe-i ulûmdur.

1967. Zîrdest o sözü arz ettiler. Dediler ki: "Bir filân genc-nâme bulmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1967. Zîrdest o sözü arz ettiler. Dediler ki: "Bir filân genc-nâme (gençlik kitabı, gençlik dönemi eseri) bulmuştur."

"Zîrdest", tebaa ve reaya demektir. Yani, zahirî âlimin (dış görünüşe ve şekle önem veren âlim) tâbileri olan talebeler "Filân genc-nâme buldu, yani hakikat ilmini arıyor" diye o âlime arz ettiler.

"Zîrdest", tebea ve reâyâ demektir. Ya'nî, âlim-i zâhirînin tâbi'leri bulunan talebe "Filân genc-nâme buldu, ya'nî ilm-i hakîkati arıyor" diye o âlime arz ettiler.

1968. Vaktaki o şahıs işitti ki, şâha erişti, teslîm ve rızâdan gayrı çare görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1968. O şahıs, durumunun şaha ulaştığını işittiği vakit, teslimiyet ve rızadan başka çare görmedi.

"Şah" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "aklî ilimlerde başkan ve seçkin olan" anlamına gelmesi uygundur. Yani, o pusulayı bulan fakir, kendi durumunun memleketinde hüküm sahibi olan seçkin âlime haber verildiğini işitti; ve hatta belki de bu fakir onun talebelerinden biriydi. Artık saklamaya gerek görmedi ve teslimiyet ile rızadan başka bir çare bulamadı.

"Şâh" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ulûm-i akliyyede reîs ve mümtâz olan" ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'nî, o ruk'ayı bulan fakîr, kendi hâlinin memleketinde hüküm sahibi olan âlim-i mümtâza haber verildiğini işitti; ve belki de bu fakîr onun talebesinden birisi idi. Artık saklamaya hâcet görmedi ve teslîm ve rızâdan başka bir çâre bulamadı.

1969. O Kubad'dan işkence görmeden evvel o şahıs ruk'ayı şahın huzuruna koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1969. O Kubad'dan işkence görmeden evvel o şahıs dilekçeyi şahın huzuruna koydu.

"Kubad", Nûşîrvân'ın babasının ismidir. Fakat sonradan, "büyük ve ulu" anlamında kullanılmıştır. Yani, halkın üzerinde büyüklüğü ve nüfuzu olan zahirî âlimin şer'î fetva ile gerçekleşecek azabından kurtulmak için o dilekçeyi onun önüne koydu ve onun hükmü altına bıraktı.

"Kubâd", Nûşîrvân'nın babasının ismidir. Fakat sonradan, "büyük ve ulu" ma'nâsında kullanılmıştır. Ya'nî, avâmm-ı nâsın üzerinde büyüklüğü ve nüfûzu olan âlim-i zâhirînin fetvâ-yı şer'î ile vâki' olacak ta'zîbinden kurtulmak için o ruk'ayı onun önüne koydu ve onun hükmü altına bıraktı.

1970. Dedi: "Bu ruk'ayı bulalıdan beri genc değil ve hadsiz renc görmüşüm-[1952] dür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1970. Dedi: "Bu ruk'ayı bulalıdan beri genç değil ve hadsiz renc görmüşümdür."

Dedi: "Ben bu ruk'ayı bulduğum zamandan beri defineyi bulamadım ve hakikat sırlarını bunun içeriğinden anlayamadım. Aksine, sınırsız ve hesapsız zahmet, mücâhede ve amel gördüm."

Dedi: "Ben bu ruk'ayı bulduğum zamandan beri defineyi bulamadım ve esrâr-ı hakîkati bunun münderecâtından anlayamadım. Bilakis hadsiz ve hesâbsız zahmet ve mücâhede ve amel gördüm."

1971. "Muhakkak defîneden bir habbe aşikâr olmadı. Fakat ben yılan gibi birçok kıvrıldım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1971. "Kesinlikle definenin içinden bir tane bile aşikâr olmadı. Fakat ben yılan gibi birçok kıvrıldım."

"Kesinlikle definenin içinden ben bir taneye bile ulaşamadım ve hakikat sırlarından bir zerre bile anlayamadım. Fakat çaba, amel ve mücâhede (nefisle mücadele) zahmetleri yüzünden yılan gibi kıvrım kıvrım bir hâle geldim."

"Muhakkak sûrette defineden ben bir habbeye bile nâil olamadım ve esrâr-ı hakikatten bir zerre bile anlayamadım. Fakat sa'y ve amel ve mücâhede zahmetleri yüzünden yılan gibi kıvrım kıvrım bir hâle geldim."

1972. "Bir ay müddet böyle telh-kâmım ki, bunun ziyanı ve fâidesi benim üzerime haramdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1972. "Bir ay boyunca öyle acı bir tatla yaşadım ki, bunun zararı ve faydası bana haramdır."

"Telh-kâm", zihnin acı olması anlamına gelir ve burada muradına erememekten ve ümitsizliğe düşmekten kinayedir. Yani, "Bir ay boyunca ben bu yazının anlamını keşfetmek için uğraştım ve anlayabildiğim ölçüde ameller ve mücâhedeler (nefisle mücadeleler) ettim. Sonuçta muradıma eremedim. Hazineden bir şey bulamadım ki, kaybından zarar veya elde edilmesinden fayda göreyim. Bana bunların ikisi de haramdır."

"Telh-kâm", dimâğı acı olmak ma'nâsına olup, burada murâdsızlıktan ve me'yûs olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "Bir ay müddet ben bu ruk'anın ma'nâsını keşf için uğraştım ve anlayabildiğim derecede amel ve mücâhedeler ettim. Netîcede murâdsız kaldım. Hazîneyi bulamadım ki, ziyâ'ından ziyân veyâhud husûlünden fâide göreyim. Bana bunların ikisi de harâmdır."

1973. Ola ki senin bahtın bu kândan perdeyi koparsın, ey cengin muzafferi ve kapı açıcı şâh!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1973. Ey savaşın galibi ve kapı açıcı şah, ola ki senin bahtın bu madenden perdeyi kaldırsın!

"Ey akli ilimlerde seçkin olan şah! Ola ki senin bahtın ve ilmin, bu maden ve cevher üzerindeki perdeyi ve örtüyü kaldırsın, ey ilmi münazara ve mücadelelerin galibi ve ey ilmin kapılarını açan ve düğümlerini çözen şah!"

"Ey ulûm-i akliyyede mümtâz olan şâh! Ola ki senin bahtın ve ilmin bu kân ve ma'den üzerindeki perdeyi ve örtüyü koparsın, ey münâzara ve mücâdele-i ilmiyyenin muzafferi ve ey ilmin kapılarını açıcı ve düğümlerini çözücü olan şâh!"

1974. Padişah altı ay ve ziyâde ok atardı ve kuyu kazar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1974. Padişah altı ay ve daha fazla ok atardı ve kuyu kazardı.

O zahirî âlim de altı ay ve daha fazla o kâğıda yazılanları okurdu ve fikir okunu atardı ve bu fikirlerin sonuçlarını incelerdi.

O âlim-i zâhirî dahi altı ay ve daha ziyâde o ruk'a münderecâtını okurdu ve fikir okunu atardı ve bu fikirlerin netâyicini tedkîk ederdi.

1975. Her nerede bir yayı katı çalak var idiyse, ok verdi, attı. Her tarafta genc aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1975. Her nerede bir yayı katı ve çevik bir okçu var idiyse, ok verdi, attı. Her tarafta genç aradı.

Her nerede mantığı kuvvetli ve akıl yayı sert, çevik ve zeki kimseler var idiyse, onlara da kendi fikirlerinin okunu verdi. Onlar da fikirlerinin okunu attılar. Mana sahasının her tarafında o hakikat hazinesini aradı.

Her nerede mantığı kuvvetli ve akıl yayı sert, çâlâk ve zekî kimseler var idiyse, onlara da kendi fikirlerinin okunu verdi. Onlar da fikirlerinin okunu attılar. Ma'nâ sâhasının her tarafında o hakîkat hazînesini aradı.

1976. Teşvîş ve gam ve tâmâtın gayri olmadı. Ankā gibi adı zahir ve zâtı yok.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1976. Karışıklık, üzüntü ve boş sözlerden başka bir şey olmadı. Anka kuşu gibi adı var, kendi yok.

"Tâmât", tasavvuf terimlerinde, halkı etkilemek için olgunluklar sergilemek ve kendini göstermek anlamındadır. Yani ilahi sırlara dair olan bu yazıdan, bu görünen âleme de inanç karışıklığı, üzüntü ve boş sözlerden başka bir şey ortaya çıkmadı. Sözün özü, o da bu yazının anlamını anlayamadı.

“Tâmât", ıstılâhât-ı sûfiyyede avâmı teshîr etmek için kemâlât ızhâr etmek ve kendisini göstermek ma'nâsınadır. Ya'nî esrâr-ı ilâhiyyeye dâir olan bu ruk'adan bu âlem-i zâhirîye dahi teşvîş-i i'tikād ve gam ve tâmâtdan başka bir şey hâsıl olmadı. Velhâsıl o dahi bu ruk'anın mefhûmunu anlayamadı.

## Pâdişâhın o defineyi bulmaktan ümidsiz olması ve onun melûl olması

1977. Vaktaki defînenin arz ve tûlunda ta'vîk geldi, şâh o defîneden dilber ve melûl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1977. Defineyi bulmak için enine ve boyuna yapılan ölçümlerde gecikme olunca, padişah o defineden usanıp gönlü daraldı.

"Enine ve boyuna" ifadesinden kastedilen, mantık kıyaslarındaki yüklemler ve öznelerdir. "Gönlü doyurucu" ise, gönlü doyuran demektir. Yani, o zahirî âlimin kâğıttaki ifadeler üzerine yaptığı mantık kıyaslarının düzenlenmesi uzadı ve gecikti. Bu sebeple, kelimelerde gizli olan o anlamları çıkarmaktan bıktı ve usandı.

"Arz ve tûl"dan murâd, kıyâsât-i mantıkıyyedeki mahmûl ve mevzû'lardır. "Dilber", gönlü doyucu. Ya'nî, o âlim-i zâhirînin ruk'adaki ifâdât üzerine yaptığı kıyâsât-i mantıkıyyenin tertîbi uzadı ve teahhur etti. Binâenaleyh elfâzda o medfûn olan ma'nâların istihracından bıktı ve usandı.

1978. O şah sahrâlara arşın arşın kuyu kazdı. Ruk'ayı öfkesinden onun önüne bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1978. O şah, çöllere arşın arşın kuyu kazdı. Mektubu öfkesinden onun önüne bıraktı.

O zahirî âlim, mana çöllerine arşın arşın delil kuyularını ve mantıkî önermeler çukurlarını kazdı. Hiçbir sonuç çıkaramadı. O yazılı kâğıdı öfkesinden o fakirin önüne bıraktı.

O âlim-i zâhirî ma'nâ sahrâlarına arşın arşın delîl kuyularını ve kazâyâ-yı mantıkıyye çukurlarını kazdı. Hiçbir netîce çıkaramadı. O yazılı kâğıdı öfkesinden o fakîrin önüne bıraktı.

1979. Dedi: "Al bu ruk'ayı ki, onun eserleri yoktur. Sen buna daha evlâsın. Zîrâ işin yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1979. Dedi: "Al bu yazılı kâğıdı ki, onun eserleri yoktur. Sen buna daha lâyıksın. Çünkü işin yoktur!"

Dedi: "Al bu yazılı kâğıdı ki, ondan bir anlam çıkmıyor. Sen bununla uğraşmaya daha lâyıksın. Çünkü senin işin yoktur!" Dikkat edilsin ki, Hz. Pîr efendimiz bu gençlik mektubunu beyan buyurdukları sırada bu kıssayı da Mesnevî-i Şerîflerine, o yazılı kâğıda örnek olarak derç buyuruyorlar. Çünkü Hz. Pîr'in ruhanî yardımları olmasa bu kıssanın ifadeleri altındaki bu anlamları çıkarmak zordur.

Dedi: "Al bu yazılı kâğıdı ki, ondan bir ma'nâ çıkmıyor. Sen bununla uğraşmaya daha lâyıksın. Zîrâ senin işin yoktur!" Dikkat buyurulsun ki, Hz. Pîr efendimiz bu genc-nâmeyi beyân buyurdukları sırada bu kıssayı da Mesnevî-i Şerîflerine, o ruk'aya numûne olarak derc buyuruyorlar. Zîrâ Hz. Pîr'in imdâd-ı rûhânîleri olmasa bu kıssanın ibâreleri zımmındaki bu ma'nâları çıkarmak müşkildir.

1980. Bu bir kimsenin işi değildir ki, onun işi vardır. Zîrâ gülü yakar ve dikenin etrafını dolaşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1980. Bu, bir kimsenin işi değildir ki, onun işi vardır. Çünkü gülü yakar ve dikenin etrafını dolaşır.

Bununla uğraşmak işi olan ve öğretim ve eğitim ile meşgul bulunan kimsenin işi değildir. Çünkü böyle bir kimse, gül gibi latif ve nazik olan öğretim ve eğitim vazifesini yakıp, diken gibi olan vehimlerin (gerçek olmayan tahayyüllerin) ve hayallerin etrafını dolaşır.

Bununla uğraşmak işi olan ve ta'lîm ve tedrîs ile meşgül bulunan kimsenin işi değildir. Zîrâ böyle bir kimse gül gibi latîf ve nâzik olan vazîfe-i ta'lîm ve tedrîsi yakıp, diken gibi olan evhâm ve hayâlâtın etrafını dolaşır.

1981. Bu mâhûlyâ ehli nâdir vâki' olur. Muntazır ki demirden ot bitsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1981. Bu melankoli ehli nadiren ortaya çıkar. Bekler ki demirden ot bitsin!

"Mahulya" ve "malihulya", zihnin bozulması demektir. Yani, "Zihin bozukluğu olanlar nadiren ortaya çıkar. Akli ve nakli delillere dayanan ilim dururken, bunların dışında ilim ve hakikat aramak, demirden otun büyümesini beklemektir. Bunu ancak zihni bozuk olanlar yapar; ve onların varlığı da nadirdir.

“Mâhûlya” ve “mâlîhûlya”, dimâğın bozulması demektir. Ya'nî, “Halel-i dimâğ ehli nâdir zuhûr eder. Delâil-i akliyye ve nakliyyeye müstenid ilim dururken bunların haricinde ilim ve hakîkat aramak, demirden otun neşv ü nemâsını beklemektir. Bunu ancak dimâğı bozuk olanlar yapar; ve onların vücûdu da nâdirdir.

1982. Bu fen için senin gibi bir pek cân gerektir. Sen ki pek cân tutarsın, bunu ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1982. Bu fen için senin gibi bir pek cân gerektir. Sen ki pek cân tutarsın, bunu ara!

Bu senin aradığın define için senin gibi çok canlı bir kimse gereklidir. Mademki senin çok canın vardır ve usanmak bilmezsin, git, bu defineyi aramakla meşgul ol!

Bu senin aradığın define için senin gibi bir pek canlı kimse gerektir. Mâdemki senin pek cânın vardır ve usanmak bilmezsin, git, bu defineyi aramak ile meşgül ol!

1983. Eğer bulmaz isen sana aslâ melâl olmaz; ve eğer bulur isen onu sana helâl ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1983. Eğer bulamazsan sana asla üzüntü olmaz; ve eğer bulursan onu sana helâl ederim.

Bu kadar zahmet çektiğin hâlde eğer o defineyi bulamazsan sana asla usanç gelmez; ve eğer bulursan onu sana helâl ettim. Yani sana karşı musallat ve muhalif olmayacağımı vaat ederim.

Bu kadar zahmet çektiğin hâlde eğer o defîneyi bulamaz isen sana aslâ usanç gelmez; ve eğer bulur isen onu sana helâl ettim. Ya'nî sana karşı musallat ve muârız olmayacağımı va'dederim.

1984. Akıl ümidsizlik yoluna ne vakit gider? Bir aşk olur ki, o tarafa baş üzerinde koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1984. Akıl ne zaman ümitsizlik yoluna gider? Bir aşk olur ki, o tarafa baş üstünde koşar.

Bu beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından irşad (doğru yolu gösterme) amacıyla söylenmiştir. Yani, akıl asla ümitsizlik yoluna gitmez. Hakikat yolunda ise, aklın ayağı topaldır. Çünkü akıl o yolda nefis için bir menfaat göremez. Hakikat yoluna başını ayak yapıp koşan ancak aşktır. Nitekim 5. cildin 4139 numaralı beytinde yani "Eğer akıl bu konuda yol gösterici olsaydı, Fahreddîn-i Râzî dinin sır bilicisi olurdu" buyurulmuştu. Bu konunun iyice anlaşılması için o ciltteki bu beytin ve onu takip eden beyitlerin açıklamalarını incelemek faydalı olur.

Bu beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki'dir. Ya'nî, akıl aslâ ümîdsizlik yoluna gitmez. Hakîkat yolunda ise, aklın ayağı topaldır. Zîrâ akıl o yolda nefis için bir menfaat göremez. Hakikat yoluna başını ayak yapıp koşan ancak aşktır. Nitekim 5. cildin 4139 numaralı beytinde ya'ni "Eğer akıl bu bahiste yol görücü olaydı, Fahreddîn-i Râzî dînin sır bilicisi olurdu" buyurulmuş idi. Bu bahsin iyice anlaşılması için o cilddeki bu beytin ve onu ta'kîb eden beyitlerin îzâhlarını mütâlaa etmek fâideli olur.

1985. Lâübâlî aşk olur, akıl değil. Akıl onu ister ki, ondan bir faide götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1985. Lâübâlî aşk olur, akıl değil. Akıl onu ister ki, ondan bir fayda götüre!

Hak yolunda lâübâlî (kayıtsız, umursamaz) olan akıl değil, aşktır. Çünkü akıl, gittiği yolda kendi nefsi için bir fayda görmek ister. "Bu yaptığım hizmet ve zahmet karşılığında acaba ne kazanacağım?" der. Hâlbuki hakikat ve Hak yolu ise yokluk ve mahv (yok olma) yoludur. Bu sebeple onda nefis için bir fayda yoktur. Bu yokluk yolunun rehberi ancak aşktır.

Hak yolunda lâübâlî olan akıl değil aşktır. Zîrâ akıl gittiği yolda kendi nefsi için bir fâide görmek ister. "Bu yaptığım hizmet ve zahmet mukābilinde acabâ ne kazanacağım?" der. Halbuki hakikat ve Hak yolu ise yokluk ve mahv olmak yoludur. Binâenaleyh onda nefis için bir fâide yoktur. Bu yokluk yolunun rehberi ancak aşktır.

1986. Türk-tâz ve cân-güzar ve bî-hayâdır. Belâ içinde değirmen altındaki taş gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1986. Türk-tâz, can eritici ve hayâsızdır. Belâ içinde değirmen altındaki taş gibidir.

"Türk-tâz", yağma için ansızın koşmak anlamındadır. "Cân-güzâr", birleşik sıfat olup "can eritici" demektir; ve "can"dan kasıt, hayvansal ruhtur. "Hayâ"dan kasıt, şer'î hayâ değil, vehmedilmiş olan nefsanî ardır. Bunlar âşığın sıfatıdır. Yani, âşık, her şeyi göze alıp maşuku üzerine saldırıcıdır ve hayvansal ruhunu hiçe sayıp, aşk yolunda feda edicidir; ve vehmedilmiş olan nefsanî ar ve hayâdan geçmiştir. Yani, ne olursam olayım diyerek maşuku tarafına koşar. O âşık belâ içinde değirmenin altındaki taşa benzer.

"Türk-tâz", yağma için ansızın koşmak ma'nâsınadır. "Cân-güzâr", vasf-ı terkîbî olup "cân eritici" demektir; ve "cân"dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. "Haya"dan murâd, hayâ-yı şerî değil, mevhûm olan âr-ı nefsânîdir. Bunlar âşığın sıfatıdır. Ya'nî, âşık, her şeyi gözüne alıp ma'şûku üzerine saldırıcıdır ve rûh-ı hayvânîsini hiçe sayıp, aşk yolunda fedâ edicidir; ve mevhûm olan âr ve hayâ-yı nefsânîden geçmiştir. Ya'nî, ne olursam olayım diyerek ma'şûku tarafına koşar. O âşık belâ içinde değirmenin altındaki taşa benzer.

1987. Bir pek yüzlüdür ki, hiç arka tutmaz. Nasib arayıcılığı kendi kalbinde öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1987. Bir çok yüzlüdür ki, hiç arka tutmaz. Nasip arayışını kendi kalbinde öldürdü.

Âşık, maşukuna karşı çok yüzlüdür. Maşukun cefasına karşı sığınacak bir yer aramaz. Menfaat duygusunu kalbinde öldürmüştür. Yani âşık "Ben bu yola gidiyorum fakat bana ne faydası vardır?" demez. Hakk'ın emrine uyması, cennete ve makama tamahından ve cehennem korkusundan değildir.

Âşık ma'şûkuna karşı bir pek yüzlüdür. Ma'şûkun cefâsına karşı sığınacak bir yer aramaz. Menfaat duygusunu kalbinde öldürmüştür. Ya'nî âşık "Ben bu yola gidiyorum fakat bana ne fäidesi vardır?" demez. Hakk'ın emrine ittibâ'ı cennete ve makāma tama'ından ve cehennem korkusundan değildir.

1988. Temiz bezl eder. Ücret isteyici olmaz. Öyleki Hû'dan pâk tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1988. Temiz bir şekilde verir. Ücret isteyici olmaz. Öyle ki O'ndan (Allah'tan) temiz tutar.

"Bâzed", "bâhten" masdarının şimdiki zamanıdır. Ve "bâhten", oynamak ve vermek ve bezl etmek (karşılıksız vermek) anlamlarına gelir (Şemsü'l-Lügāt). Yani, âşık Hakk yolunda varlığını karşılıksız verir. Fakat onun bu varlığını karşılıksız vermesi nefsanî arzusundan arınmış ve temizdir. Çünkü bu karşılıksız vermesine ve fedakârlığına karşılık ücret isteyici olmaz. Nasıl ki temiz olan canını ilâhî hüviyetten bedava ve sebepsiz bulmuştur. Yine aynı şekilde Hakk'ı talep etme yolunda o bedava bulduğu canı ücretsiz feda eder.

"Bâzed", "bâhten" masdarının muzâri'idir. Ve "bâhten", oynamak ve vermek ve bezl etmek ma'nâlarına gelir (Şemsü'l-Lügāt). Ya'nî, âşık Hak yolunda bezl-i vücûd eder. Fakat onun bu bezl-i vücûd etmesi arzû-yı nefsâniyyesinden pâktir ve temizdir. Zîrâ bu bezline ve fedakârlığına mukābil ücret isteyici olmaz. Nitekim pâk olan cânını hüviyyet-i ilâhiyyeden bedava [:bâd-ı hevâ] ve sebebsiz bulmuştur. Yine öylece taleb-i Hak yolunda o bedava bulduğu cânı ücretsiz fedâ eder.

1989. Hak ona varlığı illetsiz verir. Fetâ da illetsiz geri tevdî eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1989. Hak ona varlığı sebepsiz verir. Yiğit de sebepsiz geri teslim eder.

"Feta", civanmert anlamındadır, kastedilen "âşık"tır. Yani, âşığın iradesiz ve aşk ile olan fedakârlığına karşılık Yüce Allah ona sebepsiz bir varlık bağışlar ve o civanmert ve fütüvvet (yiğitlik, cömertlik) sahibi olan âşık o varlığı hiçbir sebep olmaksızın tekrar hakiki varlık sahibi olan Hakk'a teslim eder.

"Feta", civânmerd ma'nâsınadır, murâd "âşık"tır. Ya'nî, âşığın iradesiz ve aşk ile olan fedakârlığına mukābil Hak Teâlâ ona sebebsiz bir varlık ihsân eder ve o civânmerd ve fütüvvet sahibi olan âşık o varlığı hiçbir sebeb olmaksızın tekrar vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'a tevdî' eder.

1990. Zîrâ fütüvvet illetsiz vermektir. Pâkbazlık her milletin haricidir. [1972]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1990. Çünkü fütüvvet (karşılıksız cömertlik) illetsiz vermektir. Pâkbazlık (temiz oyunculuk) her milletin dışındadır.

Çünkü "fütüvvet"in anlamı, karşılığında hiçbir şey beklemeksizin vermektir. Böyle temiz oyunculuk ve fedakârlık, akıl sahipleri olan her milletin ve her zümrenin dışındadır.

Zîrâ "fütüvvet"in ma'nâsı, mukābilinde hiçbir şey beklemeksizin vermektir. Böyle temiz oyunculuk ve fedakârlık akıl sahibleri olan her milletin ve her tâifenin hâricidir.

1991. Zîrâ ki millet fazl yahud halas diler. Pâkbâzlar has kurbanlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1991. Çünkü millet lütuf yahut kurtuluş diler. Temiz kalpliler özel kurbanlardır.

Çünkü her topluluk, yaptığı hizmet karşılığında Hak'tan ya lütuf ve yardıma mazhar olmak veya azaptan kurtulmak ister. Bu temiz fedakâr âşıklar ise, ma'şukları olan Hakk'ın özel kurbanlarıdır. Onlar vehmedilmiş olan varlıklarını Hak'tan hiçbir şey beklemeksizin feda etmişlerdir.

Zîrâ her tâife yaptığı hizmet mukābilinde Hak'tan ya fazl ve inâyete mazhar olmak veyâhud azâbdan kurtulmak ister. Bu temiz fedakâr olan âşıklar ise, ma'şûkları olan Hakk'ın husûsî kurbanlarıdır. Onlar mevhûm olan varlıklarını Hak'dan hiçbir şey beklemeksizin fedâ etmişlerdir.

1992. Huda'yı bir imtihan etmezler. Faide ve zarar kapısını çalmazlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1992. Allah'ı imtihan etmezler. Fayda ve zarar kapısını çalmazlar.

O âşıklar Allah'ı imtihan etmezler. Yani, "Biz bu kadar hizmet ettik ve ilâhî emre itaat ettik ve yasaklarından kaçındık. Bakalım bize Allah ne ihsanlar yapacaktır?" demezler ve menfaat ve zarar kapısını çalmazlar.

O âşıklar Hakk'ı imtihan etmezler. Ya'nî, "Biz bu kadar hizmet ettik ve emr-i ilâhîye itâat ettik ve nehyinden ictinâb ettik. Bakalım bize Hak ne ih-sânlar yapacaktır?" demezler ve menfaat ve zarar kapısını çalmazlar.

## Pâdişâh o fakîre, "Al, biz bunun hayâlinden kalktık!" diye, o genc-nâmeyi geri vermesi

1993. Vaktaki pür-âşûb olan defîne ruk'asını şah o mekrûba müsellem tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1993. O kargaşa dolu define haritasını şah o kederli kişiye teslim etti.

"Âşûb", fitne ve kavga demektir. "Mekrûb", kederlenmiş ve gamlanmış demektir. Yani, o fitne dolu rukye pusulasını şah o gamlı ve kederli olan fakire teslim etti.

"Âşûb", fitne ve kavga. "Mekrûb", kederlenmiş ve gamlanmış demektir. Ya'nî, vaktāki o fitne dolu olan rukye pusulasını şâh o gamlı ve kederli olan fakîre teslîm etti.

1994. O hasımlardan ve nîşten emîn oldu. Gitti ve kendi sevdasına sarıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1994. O, hasımlardan ve iğneleyici sözlerden emin oldu. Gitti ve kendi sevdasına sarıldı.

"Îmin", "âmîn" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir, "emin" demektir. "Nîş", sözlükte "ucu sivri şey ve iğne" demektir. Burada düşmanların saldırı ve sataşmalarından kinayedir. Yani, o fakir, şeriat hâkimi olan zahirî âlimin müsaadesi üzerine, bu hususta kendisini takip ve gözetleyen düşmanlardan ve onların saldırı ve sataşmaları iğnesinden emin oldu ve gitti ve hakikat definesini bulmaktan ibaret olan kendi sevdasına ve arzusuna sarıldı.

“Îmin”, “âmîn" kelimesinin imâle olunmuşudur, “emîn" demektir. “Nîş”, lügatte "ucu sivri şey ve iğne" demektir. Burada düşmanların tasallut ve ta-arruzundan kinâyedir. Ya'nî, o fakîr hâkim-i şer' olan âlim-i zâhirînin müsâ-adesi üzerine bu husûsta kendisini ta'kîb ve tarassud eden düşmanlardan ve onların tasallut ve taarruzları iğnesinden emîn oldu ve gitti ve hakîkat defî-nesini bulmaktan ibaret olan kendi sevdâsına ve arzûsuna sarıldı.

1995. O derd düşünücü olan aşkı yâr etti. Köpek kendi yarasını kendi yalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1995. O derdi düşündüren aşkı kendine yâr etti. Köpek kendi yarasını kendi yalar.

"Aşkın derdi düşündüren olması," aşkın musallat olduğu kişinin her an ateş içinde yanıp tutuşmasından kinayedir. Yani, o Hak aşığı olan fakir, insanı ateşi ile yakıp kavuran aşkı kendine yâr ve dost yaptı; ve bu hususta hiç kimseden yardım istemedi. Çünkü meşhur atasözüdür ki "köpek kendi yarasını kendi yalar."

"Aşkın derd düşünücü olması," aşkın musallat olduğu kimsenin her ân ateş içinde yanıp tutuşmasından kinâyedir. Ya'nî, o Hak âşığı olan fakîr, in-sanı ateşi ile yakıp kavuran aşkı kendine yâr ve dost yaptı; ve bu husûsta hiç kimseden yardım istemedi. Zîrâ meşhûr darb-ı meseldir ki "köpek kendi ya-

3910. Böyle olunca dünyanın gayri ne olur? Ahiret ki, seni buradan koparır ve sana rehber olur. [3886]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3910. Böyle olunca dünyanın gayri ne olur? Ahiret ki, seni buradan koparır ve sana rehber olur. [3886]

Yani, böyle olunca, dünyanın gayri olan şey nedir? Onun zıddı ve karşılığı olan ahirettir ki, bu ahiret ilmi kökleştikçe, senin kalbini fani bir seraptan ibaret olan bu dünyadan koparır ve soğutur ve sana sonsuz hayat için rehber ve kılavuz olur.

Ya'nî, böyle olunca, dünyanın gayri olan şey nedir? Onun zıddı ve mukābili olan âhirettir ki, bu âhiret ilmi rüsûh buldukça, senin kalbini fânî bir serâbdan ibaret olan bu dünyâdan koparır ve soğutur ve sana hayât-ı bakıyen için rehber ve kılavuz olur.

## O vâkıanın tedbîri hakkında o üç şehzadenin bahsetmesi

3911. Her üç fitnelenmiş, her üçünün bir marazı ve bir derdi ve hüznü olan birbirlerine teveccüh ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3911. Her üç fitneye düşmüş, her üçünün bir hastalığı, bir derdi ve bir hüznü olan birbirlerine yöneldiler.

Çin şahının kızının suretini görüp fitneye düşmüş ve bir hastalığa, bir derde ve bir hüzne yakalanmış üç şehzade,

Çin şâhının kızının sûretini görüp fitneye düşmüş ve bir maraza ve bir derde ve bir hüzne mübtelâ olan üç şehzâde,

3912. Her üçü bir fikirde ve bir sevdâda nedîm, her üçü bir marazdan ve bir illetten ma'lûl idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3912. Her üçü bir düşüncede ve bir sevdada arkadaş, her üçü bir hastalıktan ve bir illetten hasta idi.

"Nedîm", arkadaş ve sohbet arkadaşı demektir.

"Nedîm", refîk ve musahib ve arkadaş, demektir.

3913. Susmak vaktinde her üçünün hatırası bir, sözde dahi her üçünün hücceti bir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3913. Susma vaktinde her üçünün hatırası bir, sözde dahi her üçünün delili bir idi.

kendi yalar." Bu atasözünün söylenmesiyle fakir tahkir edilmiş olmaz. Burada dikkat manayadır, şekle değildir. Hakaret, şekil ehlinin bakış açısına göredir. Mana ehline göre hakaret yoktur. Nitekim hadis-i şerifte طوبى لمن كان عيشه كعيش الكلاب yani "Ne mutlu o kimseye ki, yaşayışı köpeğin yaşayışı gibidir!" buyurulmuştur ki, köpekteki on tabiata ve manaya işaret buyurulur: 1-Malı yoktur. 2-Halk arasında değeri ve itibarı yoktur. 3-Yeryüzünün her tarafı kendisine döşektir. 4-Vaktinin çoğu açlık ile geçer. 5-Eğer efendisi dövse darılıp kapısını terk etmez. 6-Düşmana hücum eder, dosta saldırmaz. 7-Gece ve gündüz efendisinin kapısını muhafaza eder, hiç uyumaz. 8-Amelinin çoğu sükûttur. 9-Efendisi az olsun çok olsun her ne verirse razı olur. 10-Öldüğü vakit miras bırakmaz. Yüce Allah'ın Hakk Yolcularının ahlakı ise Hakk'a karşı böyle olmak lazımdır.

rasını kendi yalar." Bu darb-ı meselin îrâdı ile fakîr tahkîr edilmiş olmaz. Burada nazar ma'nâyadır, sûrete değildir. Hakāret ehl-i sûretin nazarına göredir. Ehl-i ma'nâya göre hakāret yoktur. Nitekim hadis-i şerifte طوبى لمن كان عيشه كعيش الكلاب yanî "Ne mutlu o kimseye ki, yaşayışı köpeğin yaşayışı gibidir!" buyurulmuştur ki, köpekteki on tabîata ve ma'nâya işâret buyurulur: 1-Malı yoktur. 2-Halâyık arasında kadir ve i'tibârı yoktur. 3-Yeryüzünün her tarafı kendisine döşektir. 4-Vaktinin çoğu açlık ile geçer. 5-Eğer efendisi dövse darılıp kapısını terk etmez. 6-Düşmana hücum eder, dosta taarruz etmez. 7-Gece ve gündüz efendisinin kapısını muhafaza eder, hiç uyumaz. 8-Amelinin çoğu sükûttur. 9-Efendisi az olsun çok olsun her ne verirse râzı olur. 10-Öldüğü vakit mîrâs bırakmaz. Hak Teâlâ sâliklerinin ahlâkı ise Hakk'a karşı böyle olmak lazımdır.

1996. Aşkın kendi sarılışında yari yoktur. Köyünde bir deyyar onun mahremi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1996. Aşkın kendi sarılışında yari yoktur. Köyünde bir deyyar onun mahremi değildir.

"Deyyâr", ev sahibi ve evde bulunan kimse demektir. Burada cisim "ev"e ve cismin şeklî ve manevî kuvvetleri "deyyâr"a benzetilmiştir. "Köy"den kastedilen, dünyadır. Yani, aşk bir kimseye sarılıp musallat olunca, onun cisminin evinde ona eşlik edecek şeklî ve manevî kuvvetlerinden hiçbirisi yoktur. Aşkın karşısında hepsi kaçarlar. Bu sebeple bu dünya köyünde o aşkın mahremi bulunmaz ve akıl sahibi olan kimselerin hepsi de âşığa yabancı kalır.

"Deyyâr", ev sahibi ve evde bulunan kimse demektir. Burada cisim "ev"e ve cismin sûrî ve manevî kuvvetleri "deyyâr"a teşbîh buyurulmuştur. "Köy"den murâd, dünyâdır. Ya'nî, aşk bir kimseye sarılıp musallat olunca, onun cisminin evinde ona refakat edecek sûrî ve ma'nevî kuvâsından hiçbirisi yoktur. Aşkın muvâcehesinde hepsi kaçarlar. Binâenaleyh bu dünyâ köyünde o aşkın mahremi bulunmaz ve ehl-i akl olan kimselerin cümlesi de âşığa yabancı kalır.

1997. Aşıktan daha dîwane bir kimse yoktur. Akıl onun sevdasından kör ve sağırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1997. Aşıktan daha divane bir kimse yoktur. Akıl onun sevdasından kör ve sağırdır.

Aşığın beden evinde en etkili olan kuvvet akıldır. Akıl ise aşığın sevdasından kör ve sağırdır ve onun zevkinden habersizdir. Bu sebeple aşığın aklı işlevsiz kaldığından, dünyada ondan daha deli bir kimse yoktur. Hatta akıl sahipleri aşığın hallerine ve tavırlarına bakıp ona deli derler ve tımarhaneye bile koyarlar. Nitekim ilahi aşıklardan Ebû Bekr-i Şiblî hazretlerini yirmi iki kere tımarhaneye götürdüklerini Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns adlı eserinde belirtir.

Âşığın cisminin evinde en müessir olan kuvvet akıldır. Akıl ise âşığın sevdâsından kör ve sağırdır ve onun zevkinden bî-haberdir. Binâenaleyh âşığın aklı muattal olduğundan âlemde ondan daha deli bir kimse yoktur. Hattâ akıl erbâbı âşığın ahvâline ve etvârına bakıp ona deli derler ve tımârhâneye bile koyarlar. Nitekim uşşâk-ı ilâhîden Ebû Bekr-i Şiblî hazretlerini yirmi iki kerre tımârhâneye götürdüklerini Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de beyân buyururlar.

1998. Zîra ki bu avâmmın deliliği değildir. Tıb için bu ahkâmın irşadı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1998. Çünkü bu, avamın deliliği değildir. Tıp için bu hükümlerin yol göstermesi yoktur.

Yani, gerçi âşık olan kimse delidir, fakat ondaki delilik, avama beyin bozukluğundan oluşan delilik gibi değildir. Çünkü avamın bu tür deliliğini tedavi etmek için tıp kitaplarında tedavi usulü vardır. Fakat aşk deliliğinin hükümlerini ortadan kaldırmak için tıp kitaplarında yol gösterme ve tedavi usulü yoktur.

Ya'nî, gerçi âşık olan kimse delidir, fakat ondaki delilik avâmma dimâğ bozukluğundan hâsıl olan delilik gibi değildir. Zîrâ avâmmın bu nevi' delîli- ğini tedâvî için tıb kitâblarında usûl-i tedâvî vardır. Fakat aşk delîliğinin hü- kümlerini ibtâl için tıb kitablarında irşâd ve tedâvî usûlü yoktur.

1999. Eğer bir tabîbe bu türlü delilikten erişse, tıb kitabını kan ile yıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1999. Eğer bir doktora bu tür delilik isabet etse, tıp kitabını kan ile yıkar.

Eğer bu beyin bozukluğundan meydana gelen deliliğin tedavisi ile meşgul olan bir doktor bu aşk deliliğine tutulsa, okuduğu tıp kitabını gözlerinden döktüğü kanlı yaşlar ile yıkar ve tedavisi ile meşguliyeti bırakıp aşkın hükmüne tabi olur.

Eğer bu dimâğ bozukluğundan hâsıl olan deliliğin tedavîsi ile meşgül bu- lunan bir doktor bu aşk deliliğine tutulsa, okuduğu tıb kitabını gözlerinden döktüğü kanlı yaşlar ile yıkar ve tedavîsi ile meşgüliyeti bırakıp aşkın hük- müne tâbi' olur.

2000. Bütün akılların tıbbı onun menküşudur. Bütün dilberlerin yüzü onun [1982] nikabıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2000. Bütün akılların tıbbı onun nakşedilmişidir. Bütün dilberlerin yüzü onun [1982] peçesidir.

"Menkūş", nakşedilmiş demektir. Bazı nüshalarda "menfûş" geçmektedir, "atılmış pamuk" demektir. Beyit-i şerifteki "o" zamirleri Hakk'a ait olduğuna ve "menküş" nüshasına göre anlam şöyle olur: "Bütün akılların yaptıkları tecrübeler üzerine yazılmış olan tıp kitapları, o akıl vasıtasıyla Hakk'ın nakşettiği suretlerdir; ve bütün suretî dilberlerin ve maşukların güzel yüzleri Hakk'ın cemalinin peçesi ve perdesidir." "Menfûş" nüshasına ve "o" zamirlerinin aşka ait olduğuna göre anlam şöyle olur: "Bütün akılların icat ettiği tıp usulleri o aşkın atılmış pamuğu gibi darmadağın bir haldedir ve bütün suretî dilberlerin güzel yüzleri aşkın zatının peçesidir." Çünkü aşkın zatı duyular aleminde görünmez. Ancak aşkın harekete geçiricisi ve onun peçesi mesabesinde olan dilberlerin güzel yüzleri görünür.

"Menkūş", nakş olunmuş demektir. Ba'zı nüshalarda "menfûş” vâki'dir, "atılmış pamuk" demektir. Beyt-i şerîfteki "o" zamîrleri Hakk'a râci' oldu- ğuna ve menküş nüshasına göre ma'nâ şöyle olur. "Bütün akılların yaptık- ları tecrübeler üzerine yazılmış olan tıb kitabları, o akıl vâsıtasıyla Hakk'ın nakş ettiği süretlerdir; ve bütün sûrî dilberlerin ve ma'şûkların güzel yüzleri Hakk'ın cemâlinin nikabı ve perdesidir." "Menfûş", nüshasına ve "o" zamîr- lerinin aşka râci' olduğuna göre ma'nâ şöyle olur: "Bütün akılların îcâd etti- ği usûl-i tıb o aşkın atılmış pamuğu gibi darmadağın bir hâldedir ve bütün sû- rî dilberlerin güzel yüzleri aşkın zâtının nikābıdır." Zîrâ aşkın zâtı âlem-i his- de görünmez. Ancak aşkın muharriki ve onun nikabı mesâbesinde olan dil- berlerin güzel yüzleri görünür.

2001. Ey aşk mezhebli! Yüzünü kendi yüzüne getir! Ey meftûn! Sana ken- dinden başka akraba yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2001. Ey aşk mezhepli! Yüzünü kendi yüzüne getir! Ey meftûn! Sana kendinden başka akraba yoktur.

Ey aşk mezhebli olan Hakk Yolcusu! Görünen yüzünü kendi iç yüzüne çevir! Çünkü ey meftûn (tutkun)! Aşkın tekil hakikati olan Hakk'ın hüviyeti (kimliği) senin bâtınına (içine) yayılmıştır. Bu sebeple sana kendinden başka yakın ve akraba yoktur. Senin derdinin devası yine sendedir. Senin dışındakilerin hepsi sana yabancıdır. Nasıl ki 2. cildin 1756 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: ملت عشق از همه ملت جداست عاشقانرا مذهب و ملت خداست [Yani "Aşkın milleti bütün dinlerden ayrıdır; âşıkların mezhebi ve milleti Huda'dır"] Ve Mısrî-i Niyâzî hazretleri bu anlamda şöyle buyururlar: Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş, Burhân arardım aslıma, aslım bana burhân imiş.

Ey aşk mezhebli olan Hak yolunun sâliki! Zâhir yüzünü kendi bâtın yü- züne çevir! Zîrâ ey meftûn! Ayn-ı aşk olan Hakk'ın hüviyeti senin bâtınına sârîdir. Binâenaleyh sana kendinden gayrı yakın ve akraba yoktur. Senin derdinin devâsı yine sendedir. Senin haricindekilerin hepsi sana yabancıdır. Nitekim 2. cildin 1756 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: ملت عشق از همه ملت جداست عاشقانرا مذهب و ملت خداست [Ya'ni "Aşkın milleti bütün dinlerden ayrıdır; âşıkların mezhebi ve milleti Huda'dır"] Ve Mısrî-i Niyâzî hazretleri bu ma'nâda şöyle buyururlar: Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş, Burhân arardım aslıma, aslım bana burhân imiş.

2002. Kıbleyi gönülden düzdü. Duâya geldi. İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2002. Kıbleyi gönülden düzdü. Duâya geldi. İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır.

Şimdi, bu anlama vâkıf olan fakir, kıbleyi kendi tarafına çevirdi ve görünen yüzünü kendi iç yüzüne döndürdü ve Hak'ka duâya ve niyaza başladı. Çünkü Necm sûresinin 53. ayetinde, لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) yani “İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır” buyrulur. Bilinmeli ki, sa'y (çaba) ve amel (iş) iki çeşittir. Birisi zâhirî (dışsal) sa'y, diğeri bâtınî (içsel) sa'ydir. İçin sa'yi ve ameli başka, dışın sa'yi ve ameli başkadır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserinin 17. bölümünde bu anlamı şöyle açıklar: "Emîr Pervâne bana 'Asıl olan ameldir' dedi. Ona cevaben dedim ki: Amel ve amel talep eden kişi nerededir ki onlara amel göstereyim? Sen hâlâ sözün talibisin. 'Bir şey dinleyeyim' diye kulak vermişsin. Eğer söylemesem üzülürsün. Amel talep eden ol ki, ameli sana göstereyim. Biz âlemde ameli göstermek için adam arıyoruz. Amelin müşterisini bulmuyoruz; sözün müşterisini buluyoruz, onun için söz ile meşgulüz. Sen mademki amel eden değilsin, ameli ne bilirsin? Ameli amel ile bilmek ve ilmi ilim ile ve şekli şekil ile ve anlamı anlam ile anlamak mümkündür. Mademki bu yolun yolcusu yoktur, bizim yolda ve amelde olduğumuzu nasıl bilecekler? Nihayet bu amel, namaz ve oruç değildir. Ve bunlar amelin şeklidir. Manevî amel içtedir. Nihayet Âdem devrinden tâ Mustafa (s.a.v.) devrine kadar namaz ve oruç bu şekilde değildi. Halbuki amel mevcuttu. Buna göre bu şekil, amel değildir. Amel insanda bir anlamdır. Nitekim 'Onda amel etti' dersin. Halbuki orada amelin şekli yoktur. Onda ancak bir anlam vardır. Ve aynı şekilde 'O adam filan şehirde âmildir' derler. Şekilde bir şey görmezler. Ona ait olan ameller vasıtasıyla 'âmil' derler. Buna göre bu amel, halkın anladıkları şeyden başkadır. Onlar ameli o dış görünüşten ibarettir zannederler. Eğer münafık bu amelin şeklini yerine getirirse, ona asla faydası olmaz. Çünkü onda anlam ve doğruluk ve iman yoktur."

İmdi, bu ma'nâya vakıf olan fakîr kıbleyi kendi tarafına yaptı ve zâhir yüzünü kendi bâtını yüzüne çevirdi ve Hakk'a duâya ve niyâza başladı. Zîrâ Ve'n-Necm sûre-i şerifesinde لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'nî “İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır". Ma'lûm olsun ki, sa'y ve amel iki nevi'dir. Birisi sa'y-i zâhirî ve diğeri sa'y-i bâtınîdir. Bâtının sa'yi ve ameli başka, zâhirin sa'yi ve ameli başkadır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 17. faslında bu ma'nâyı şöyle îzâh buyururlar: "Emîr Pervâne bana "Asıl olan ameldir" dedi. Ona cevâben dedim ki: Amel ve tâlib-i amel nerdedir ki onlara amel göstereyim? Sen hâlâ kelâmın tâlibisin. "Bir şey dinleyeyim" diye kulak tutmuşsun. Eğer söylemesem melûl olursun. Tâlib-i amel ol ki, ameli sana göstereyim. Biz âlemde ameli göstermek için adam arıyoruz. Amelin müşterisini bulmuyoruz; kelâmın müşterisini buluyoruz, onun için kelâm ile meşgülüz. Sen mâdemki âmil değilsin, ameli ne bilirsin? Ameli amel ile bilmek ve ilmi ilim ile ve sûreti sûret ile ve ma'nâyı ma'nâ ile anlamak mümkindir. Mâdemki bu yolun yolcusu yoktur, bizim yolda ve amelde olduğumuzu nasıl bilecekler? Nihâyet bu amel, namaz ve oruç değildir. Ve bunlar amelin sûretidir. Amel-i ma'nevî bâtındadır. Nihayet devr-i Âdem'den tâ devr-i Mustafa (s.a.v.)e kadar namaz ve oruç bu sûrette değil idi. Halbuki amel mevcûd idi. Binâenaleyh bu sûret, amel değildir. Amel insanda bir ma'nâdır. Nitekim "Onda amel etti" dersin. Halbuki orada amelin sûreti yoktur. Onda ancak bir ma'nâ vardır. Ve kezâ "O adam filân şehirde âmildir" derler. Sûrette bir şey görmezler. Ona taalluku olan a'mâl vâsıtasıyla "âmil" derler. Binâenaleyh bu amel, halkın anladıkları şeyden başkadır. Onlar ameli o zâhirden ibârettir zannederler. Eğer münafık bu amelin sûretini îfâ ederse, ona aslâ fâidesi olmaz. Çünkü onda ma'nâ ve sıdk ve îmân yoktur."

2003. Ondan evvel ki, bir cevab işitmiş idi. Senelerce duâya sarılmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2003. Ondan önce, bir cevap işitmişti. Senelerce duaya sarılmıştı.

Yani, hâtiften (gayb âleminden gelen ses) kendisine define-nâmenin (define haberinin) bildirilmesinden önce o fakir, bâtınî amel (içsel çalışma) içindeydi ve onun bâtınî ameli, tam bir doğruluk ve ihlas ile senelerce Hakk'a duaya ve niyaza sarılmış olmaktı.

Ya'nî, hâtiften kendisine define-nâmenin ihbarından evvel o fakîr amel-i bâtınî içinde idi ve onun amel-i bâtınîsi kemâl-i sıdk ve ihlâs ile senelerce Hakk'a duâya ve niyâza sarılmış olmak idi.

2004. O icâbetsiz duâya teveccüh etti. Keremden gizli lebbeyk işitir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2004. O, karşılık bulmayan duaya yöneldi. Keremden gizli bir "lebbeyk" işitirdi.

"Tenîden", burada "yönelmek" anlamındadır. Yani, bu fakir daha önce zahmetsiz rızık duasına senelerce yönelmiş ve devam etmiş, fakat bu duanın kabulüne işaret olmak üzere gaipten bir ses işitmemişti. Bununla beraber duadan da bıkmamıştı. Çünkü ilahi keremden gizli bir "lebbeyk" sesi işitirdi ve gizli "lebbeyk" sesini işitmek duaya devam etmesini gerektirirdi. Nasıl ki bu anlam 3. cildin 199 numarasında "گفت آن الله تو لبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت بيك ماست [yani Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyazın ve derdin ve hararetin bizim peykimizdir"] buyrulmuştur.

"Tenîden", burada "teveccüh etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, bu fakîr evvelce zahmetsiz rızık duâsına senelerce teveccüh ve devam etmiş ve fakat bu duânın kabûlüne işaret olmak üzere hâtiften bir sada işitmemiş idi. Bununla beraber duâdan dahi bıkmamış idi. Çünkü kerem-i ilâhîden gizli lebbeyk sadâsını işitirdi ve gizli lebbeyk sadâsını işitmek duâya devamını mûcib olurdu. Nitekim bu ma'nâ 3. cildin 199 numarasında گفت آن الله تو لبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت بيك ماست [ya'ni Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] buyurulmuştur.

2005. Vaktaki o alîl Hallâk-ı Celil'in cuduna i'timadından dolayı defsiz raks ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2005. O hasta, Yüce Yaratıcı'nın cömertliğine güvenmesinden dolayı defsiz raks ederdi.

O manen hasta olan fakir, Yüce ve Azîm olan Yaratıcı'nın cömertliğine ve keremine güvenmesinden dolayı böyle dua ve niyaz ile raks ve sema ederdi.

Vaktâki ma'nen alîl olan o fakîr, Celîl ve Azîm olan Hallâk'ın cûduna ve keremine i'timâdından dolayı böyle duâ ve niyâz ile raks ve semâ' ederdi.

2006. Onun tarafında ne hâtif ve ne de peyk var idi. Onun ümidinin kulağı lebbeykten dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2006. Onun tarafında ne gaipten seslenen ne de haberci vardı. Onun ümidinin kulağı "lebbeyk"ten dolu idi.

"Peyk", haber getirip götüren kişiye denir. Yani, o fakir kulun tarafında, bu duaları esnasında ne gaipten seslenen bir sesten ne de başka bir şekilde haber getiren biri vardı. Onun ümidinin kulağı Hakk'ın "lebbeyk"inden, yani "Ey kulum, senin duanı kabul ettim!" hitabından dolu idi.

"Peyk", haber getirip götüren kimseye derler. Ya'nî, o fakîr tarafında, bu duâları esnasında ne hâtif tarafından bir sadâ ve ne de diğer bir sûretle haber getiren var idi. Onun ümîdinin kulağı Hakk'ın lebbeykinden, ya'nî "Ey kulum, senin duânı kabûl ettim!" hitâbından dolu idi.

3937. Bisat yüzü üzerinde oyun senindir. Kendini tab'a ve neşâta getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3937. Oyun, yeryüzü üzerinde senindir. Kendini doğana ve neşeye ulaştır!

"Bisât", döşeme demektir, fakat satranç oyunu tahtasına da "bisât" derler. Yani, ey insan! Satranç tahtası hükmünde olan bu yeryüzünde oyun senindir. Çünkü sen insan suretini taşıdığın için bütün ilahi isim ve sıfatların mazharı (tecelli yeri) olmaya yatkınsın; ve senin bu izafî varlığında tecelli eden Hak'tır. Bunu bil de kendini asıl doğana ve neşeli, şen ve şâd olmaya ulaştır!

“Bisât”, döşeme, demektir, fakat satranç oyunu tahtasına da “bisât” derler. Ya'nî, ey insan! Satranç tahtası mesâbesinde olan bu yeryüzünde oyun senindir. Zîrâ sen sûret-i insâniyyeyi hâiz olduğun için bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilahiyyenin mazharı olmaya müstaidsin; ve senin bu vücûd-i izâfinde mütecellî olan Hak'tır. Bunu bil de kendini tab'-ı aslîne ve neşât ve şen ve şâd olmaya getir!

2007. Onun ümîdi dilsiz olarak "Gel!" derdi. O da'vet onun gönlünden melali süpürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2007. Onun ümidi dilsiz olarak "Gel!" derdi. O davet onun gönlünden melali süpürdü.

O fakirin ümidi dilsiz, yani harfsiz ve sesiz olarak "Gel, duana devam et!" derdi. Bu gizli davet onun gönlünden melali (üzüntü, keder) ve usanmışlığı süpürüp götürürdü. Bu şerefli beyitlerde kulun duaya devam etmekten bıkmaması, Hak tarafından o duanın kabulüne işaret buyurulur.

O fakîrin ümîdi dilsiz, ya'nî harfsiz ve sadâsız olarak "Gel, duâna devâm et!" derdi. Bu gizli da'vet onun gönlünden melâli ve usanmaklığı süpürüp götürür idi. Bu beyt-i şerîflerde kulun duâya devâmdan bıkmaması, Hak tarafından o duânın kabûlüne alâmet olduğuna işâret buyurulur.

2008. Damı öğrenmiş olan o güvercini sen çağırma! Onu sür! Zîrâ kanadı dikilmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2008. Damı öğrenmiş olan o güvercini sen çağırma! Onu sür! Çünkü kanadı dikilmiştir.

Nasıl ki bir evin damını öğrenmiş ve gıdasını orada bulmaya alışmış olan güvercini çağırmaya gerek yoktur. Sen istersen onu oradan kov. Fakat o yine alıştığı dama gelir. Çünkü alışkanlık ve gıda bulma niteliği onun kanadını o dama dikmiştir, oradan ayrılmaz. Bu sebeple o fakirin güvercin hükmünde olan ruhu da Hak kapısına öylece bağlı olduğu için duasında ısrarcı idi.

Nitekim bir evin damını öğrenmiş ve gıdâsını orada bulmaya alışmış olan güvercini çağırmaya hâcet yoktur. Sen istersen onu oradan kov. Fakat o yine alıştığı dama gelir. Zîrâ i'tiyâd ve gıda bulmak keyfiyeti onun kanadını o dama dikmiştir, oradan ayrılmaz. Binâenaleyh o fakîrin güvercin mesâbesinde olan rûhu da Hak kapısına öylece bağlı olduğu için duâsında musırr idi.

2009. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn! Onu sür ki, senin kulağından onun cânı bitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2009. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn! Onu sür ki, senin kulağından onun canı bitmiştir.

Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn! Bu anlamı tecrübe etmek istersen, senin karşılaşmandan ve meclis sohbetinden ruhu nurlanıp gelişen kimseyi huzurundan kov!

Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn! Bu ma'nâyı tecrübe etmek istersen, senin mülākātından ve meclis sohbetinden rûhu tenevvür edip neşv ü nemâ bulan kimseyi huzûrundan kov!

2010. Eğer sürer isen onun cânının kuşu güzâf cihetinden yine senin damının [1992] etrafına tavaf getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2010. Eğer onun can kuşunu ölçüsüz bir şekilde kovarsan, yine senin çatının etrafında döner.

"Güzâf" veya "gizâf", Arapçası "cezâf"tır, burada "ölçüsüz ve hesapsız" demektir. Yani, eğer öyle bir kimseyi kovarsan, onun ruhunun kuşu bu kovulmadan ortaya çıkması gereken incinme duygusunu hesaba katmaksızın yine senin ikametgâhını tavaf eder. Böyle sadık bir mürid (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) kâmil mürşid (irşad eden, yol gösteren olgun kişi) tarafından imtihan için kapıdan kovulsa bacadan düşer.

"Güzâf" yahud "gizâf", Arabîsi "cezâf"tır, burada "ölçüsüz ve hesabsız" demektir. Ya'nî, eğer öyle bir kimseyi kovar isen, onun ruhunun kuşu bu kovulmadan hâsıl olması lâzım gelen infiâl duygusunu hesab etmeksizin yine senin ikämetgâhını tavâf eder. Böyle bir mürîd-i sâdık mürşid-i kâmil tarafından imtihân için kapıdan kovulsa bacadan düşer.

2011. Onun yemi ve nuklü hep senin damın üzerindedir. Evc üzerinde kanat çarparak senin tuzağının mestidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2011. Onun yemi ve mezesi hep senin çatının üzerindedir. Evin üzerinde kanat çırparak senin tuzağının mestidir.

Yani, o kimsenin ruhunun yemi ve gıdası hep senin irfan huzurundadır. O ruh güvercini yukarıda kanat çırparak senin ilahi marifet (Allah'ı bilme) tuzağının sarhoşudur.

"Çîne", kuş yemi; "nukl", meze ve gıdâ. Ya'nî, o kimsenin ruhunun yemi ve gıdâsı hep senin huzûr-ı irfanındadır. O rûh güvercini yukarıda kanat çarparak senin ma'rifet-i ilâhiyye tuzağının sarhoşudur.

2012. Ey fetih ve fütûh! Eğer rûh senin şükrünün edasında bir dem hayırsızca münkir olursa...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2012. Ey fetih ve fütûh! Eğer ruh senin şükrünün edasında bir an hayırsızca inkâr ederse...

Ey ilâhî vâridâtın fethinin ve fütûhunun sebebi olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Eğer senin müridlerinin ruhu, senden bulduğu ilâhî feyz ve fütûha karşı sana şükretmeyi bir an gizlice inkâr eder ve bu feyzi kendi yatkınlığından bilip senin huzurunu terk ederse..

Ey vâridât-ı ilâhiyye fethinin ve fütûhunun müsebbibi olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Eğer senin müridlerinin rûhu senden bulduğu feyz ve fütûh-ı ilâhîye karşı sana şükr etmeyi bir dem gizlice münkir olur ve bu feyzi kendi isti'dâdından bilip senin huzûrunu terk ederse..

2013. Onun kînesi mükerrer olan aşk zabıtası, onun sînesine ateş leğenini koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2013. Onun kini, tekrar eden aşk zabıtasıdır; onun göğsüne ateş leğenini koyar.

Onun kalbinde sana karşı aşk şıhnesi (aşkın yöneticisi) ve polisi vardır ki, onun kini ve intikamı tekrar edicidir. Böyle bir kimsenin göğsüne o aşk polisi intikam almak için aşk ateşi leğenini koyar. Senden kaçtığı hâlde içerisi yanar tutuşur.

Onun kalbinde sana karşı aşk şıhnesi ve polisi vardır ki, onun kînesi ve intikāmı tekrar edicidir. Böyle bir kimsenin sînesine o aşk polisi intikām almak için aşk ateşi leğenini koyar. Senden kaçtığı hâlde içerisi yanar tutuşur.

2014. Der ki: "Ay tarafına gel, tozdan geç! Seni aşk şâhı çağırdı. Pek çabuk geri dön!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2014. Der ki: "Ay tarafına gel, tozdan geç! Seni aşk şâhı çağırdı. Pek çabuk geri dön!"

O aşk polisi der ki: "Ay gibi yüzlü olan Hüsâmeddîn hazretleri tarafına gel! Kesret (çokluk) tozundan geç! Seni aşk şâhı olan Hz. Hüsâmeddîn çağırdı. Pek çabuk geri dön!"

O aşk polisi der ki: "Ay gibi yüzlü olan Hüsâmeddîn hazretleri tarafına gel! Keserât tozundan geç! Seni aşk şâhı olan Hz. Hüsâmeddîn çağırdı. Pek çabuk geri dön!"

2015. "Ben bu damın ve güvercin yuvasının etrafında, güvercin gibi sarhoşça kanat çarparım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2015. "Ben bu damın ve güvercin yuvasının etrafında, güvercin gibi sarhoşça kanat çarparım."

"Dam"dan kasıt, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ikamet ettikleri yer; ve "güvercin yuvası"ndan kasıt, onların irşat makamlarıdır. Bu yüce beyitte Hz. Pîr efendimiz, kendilerinin Cenâb-ı Hüsâmeddîn'in âşığı ve onların da maşuku olduğuna işaret ederler. Bunun sebebi şudur: Bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), kemâl mertebesine ulaştırdığı bir müridini, kendisinin kemâlâtına ayna gibi görür. Bu sebeple, o müriddeki kemâlât kendisinin kemâlâtı olup ona âşık olur ve onu kendisine maşuk edinir. Buna göre, o müridin övgüsü kendisinin övgüsü ve ona olan aşkı da kendisine olan aşkı olur. Bununla birlikte, gerek mürşidin ve gerek mürşidin müridine yansıyan kemâlâtı ise, hakikatte ilâhî kemâlâtın âşığı olmak demektir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir yüce beytinde bu anlama işaret ederler.

İnsanlar katında sabit oldu ki, muhakkak âşığım. Şu kadar var ki, aşkımın kime olduğunu bilmediler.

Sipehsâlâr hazretleri Menâkıbında şöyle derler: "Hz. Hudavendigâr çoğu zaman Çelebi'nin evine giderdi. Bir kış gecesi vakitsiz Çelebi'nin evine gitti. Kapı kapalıydı. Bütün arkadaşları uyumuştu ve çok kar yağıyordu. Hz. Hudavendigâr geri dönmeyip, arkadaşlarına zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar. Gündüze kadar ayakta durdular. Mübarek başlarına karlar yağdı. Gündüz olunca kapıcı kapıyı açıp Hz. Hudâvendigâr'ın durduğunu ve mübarek başlarına karlar yağdığını görerek içeriye koştu ve Çelebi'ye haber verdi. Hz. Çelebi dışarıya çıkıp Hudâvendigâr hazretlerinin ayağına kapanarak ağlayarak özür diledi. Hz. Hudâvendigâr iltifatlar edip onları alınlarından öptü. Ve hakikatte bu anlam bir öğretidir. Müridlere dediler ki: Şeyh, müridlerinden müstağni olmakla beraber onlara bu şekilde izzet ve hürmet eder. Mürid için şeyh hakkında öncelikle böyledir."

"Dam"dan murâd, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ikâmetgahları; ve "güvercin yuvası"ndan murâd, onların huzûr-ı irşadlarıdır. Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr efendimiz kendileri cenâb-ı Hüsâmeddîn'in âşığı ve onların dahi ma'şûku olduğuna işâret buyururlar. Sebebi budur ki: Bir insân-ı kâmil mertebe-i kemâle îsâl ettiği bir mürîdini kendisinin kemâlâtına ayna mesâbesinde görür. Binâenaleyh ondaki kemâlât kendisinin kemâlâtı olup ona âşık olur ve onu kendisine ma'şûk ittihâz eder. Binâenaleyh onun medhi kendisinin medhi ve ona olan aşkı da kendisine aşkı olur. Maahâzâ gerek mürşidin ve gerek mürşidin mürîdine aks eden kemâlâtı ise, hakîkatte kemâlât-ı ilâhiyyenin âşığı olmak demektir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde bu ma'nâya işaret buyururlar.

Nâs indinde sabit oldu ki, muhakkak âşığım. Şu kadar var ki, aşkımın kime olduğunu bilmediler.

Sipehsâlâr hazretleri Menâkıbında şöyle buyururlar: "Hz. Hudavendigâr ekser-i eyyâmda Çelebi'nin evine giderdi. Bir kış gecesi vakitsiz Çelebi'nin hânesine gitti. Kapı kapalı. Ashâbı cümleten uyumuş ve pek çok da kar yağmakta idi. Hz. Hudavendigâr avdet buyurmayıp, ashâba zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar. Gündüze kadar ayak üzerinde durdular. Mübârek başlarına karlar yağdı. Gündüz olunca kapıcı kapıyı açıp Hz. Hudâvendigâr'ın durduğunu ve mübarek başlarına karlar yağdığını görerek içeriye koştu ve Çelebi'ye haber verdi. Hz. Çelebi dışarıya çıkıp Hudâvendigâr hazretlerinin ayağına kapanarak ağlayarak özür diledi. Hz. Hudâvendigâr nevâzişler buyurup onları alınlarından öptü. Ve hakîkatte bu ma'nâ ta'lîmdir. Mürîdâna buyurdular ki: Şeyh müridlerinden müstağnî olmakla beraber onlara bu siyâk üzere izzet ve hürmet eder. Mürîd için şeyn hakkında bi-tarîk-ı evlâdır."

2016. Ben aşk Cebrâîl'iyim ve Sidre'm sensin! Ben hastayım Meryem'in İsa'sı sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2016. Ben aşk Cebrail'iyim ve Sidre'm sensin! Ben hastayım, Meryem'in İsa'sı sensin!

Ben aşk Cebrail'iyim ve Sidre'm sensin. Cebrail (a.s.)ın makamı Sidretü'l-müntehâ (son durak, ötesine geçilemeyen yer) olduğu gibi, benim aşkımın dönüp dolaşıp geldiği yer de senin iç âleminin aynasıdır; ve ben ilahi aşk hastasıyım. Hakk'ın benim iç âlemime yansıyan sıfat ve isim kemalleri benim iç âlemimden senin iç âlemine yansıdığı ve o Hakk'ın kemallerini sende gözlemlediğim için sen İsa b. Meryem (a.s.)ın hastalara şifa verdiği gibi bana şifa verir ve bu gözlemlerle aşk hastalığımı yatıştırırsın.

Ben aşk Cebrâîliyim ve Sidrem sensin. Cebrâîl (a.s.)ın makāmı Sidretü'l-müntehâ olduğu gibi, benim aşkımın dönüp dolaşıp geldiği yer dahi senin bâtınının aynasıdır; ve ben aşk-ı ilâhî hastasıyım. Hakk'ın benim bâtınıma aks eden kemâlât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesi benim bâtınımdan senin bâtınına ma'kûs olduğu ve o kemâlât-ı Hakk'ı sende müşâhede ettiğim için sen Îsâ b. Meryem (a.s.)ın hastalara şifa-bahş olduğu gibi bana şifa-bahş olur ve bu müşâhedât ile maraz-ı aşkımı teskîn edersin.

2017. Gevher yağdırıcı olan deryaya kaynayış ver! Bugün bu hastayı hoş sor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2017. Cevher yağdırıcı olan denize kaynayış ver! Bugün bu hastayı hoş sor!

Benim ruhum ve iç dünyam, sırların ve anlamların cevherini yağdıran bir denizdir. Sen parlak yatkınlığın ile bu denize kaynayış ver! Bugün bu ben, ilahi aşk hastasının hâlini nazik bir şekilde sor!

Benim rûhum ve bâtınım cevher-i esrâr ve maânîyi yağdırıcı olan bir deryâdır. Sen parlak isti'dâdın ile bu deryâya kaynayış ver! Bugün bu ben aşk-ı ilâhî hastasının hâlini latîf bir sûrette sor!

2018. Vaktaki sen onun lâyığı oldun, derya onun lâyığıdır. Gerçi bu dem onun nöbet buhrânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2018. Mademki sen onun lâyığı oldun, derya onun lâyığıdır. Gerçi bu an onun nöbet buhranıdır.

"Buhran", hastanın mizacının başka bir hâle geçmesidir. Bu beyit, yukarıdaki beytin sebebi olmak üzere açıklanır. Yani, sen bu ilâhî aşk hastasının hâlini sordun, bu sebeple sen o hastanın lâyığı oldun. İlâhî marifet denizi ve deryası da o hastanın lâyığıdır. Gerçi bu an o aşk hastasının mizacının dönüşme nöbeti olup, ilâhî sırları ve hikmetleri bu buhran içinde ortaya çıkarır ise de, sen kâmil yatkınlığın ile o deryaya kaynayış verdin ve o denizden ilâhî marifet ve sırlar incilerini çektin.

"Buhrân", hastanın mizâcı tebeddül etmektir. Bu beyit yukarıki beytin sebebi olmak üzere beyân buyurulur. Ya'nî, sen bu aşk-ı ilâhî hastasının hâlini sordun, binâenaleyh sen o hastanın lâyığı oldun. Bahr ve deryâ-yı ma'rifet-i ilâhî dahi o hastanın lâyığıdır. Gerçi bu dem o hasta-i aşkın mizâcının tebeddülü nöbeti olup esrâr ve hikemiyyât-ı ilâhiyyeyi bu buhrân içinde ızhâr eder ise de, sen isti'dâd-ı kâmilin ile o deryâya kaynayış verdin ve o denizden maârif ve esrâr-ı ilâhiyye incilerini cezb ettin.

2019. Bu muhakkak o naledir ki, o aşikâr etti. O şey ki gizlidir, yâ Rab, amân ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2019. Bu muhakkak o nâledir ki, o aşikâr etti. O şey ki gizlidir, yâ Rab, amân ver!

"Zînhâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "koruma ve güvence" demektir. Yani, işte bizim bu açıklamalarımız, Hüsameddin Çelebi hazretlerinin bizim içimizden çekip dışarıya çıkardığı nâledir. Bu sırlar içinde gizli kalması gereken şeyi yâ Rab sen sakla!

"Zînhâr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "hifz ve amân" demektir. Ya'nî, işte bizim bu beyânâtımız Hüsameddîn Çelebi hazretlerinin bizim bâtınımızdan cezb edip dışarıya çıkardığı nâledir. Bu esrâr içinde gizli kalması lâzım gelen şeyi yâ Rab sen sakla!

2020. Biz ney gibi söyleyici iki ağız tutarız. Bir ağız onun dudağında gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2020. Biz ney gibi söyleyici iki ağız tutarız. Bir ağız onun dudağında gizlidir.

Bizim ney gibi söyleyen iki ağzımız vardır. Bir ağız o neyzenin dudaklarında gizlidir. Yani bizim iki ağzımız vardır; birisi Hakk'a yönelmiş olan bâtınımızın (iç yüzümüzün) ve ruhumuzun ağzıdır ve diğeri de halka yönelmiş olan bedenimizin ağzıdır. Hakk'a yönelmiş olan ağzımıza Hak ne söylerse, onu bedensel olan ağzımız halka tebliğ eder.

Bizim ney gibi söyleyici olan iki ağzımız vardır. Bir ağız o neyzenin dudaklarında gizlidir. Ya'nî bizim iki ağzımız vardır, birisi Hakk'a müteveccih olan bâtınımızın ve rûhumuzun ağzıdır ve diğeri de halka müteveccih olan cismimizin ağzıdır. Hakk'a müteveccih olan ağzımıza Hak ne söylerse onu cismânî olan ağzımız halka tebliğ eder.

2021. Bir ağız sizin tarafınıza nalan olmuştur. Havaya bir hây u hûy bırakmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2021. Bir ağız sizin tarafınıza inlemiştir. Havaya bir gürültü bırakmıştır.

Ey halk! Bedenimize ait bir ağzımız sizin tarafınıza inlemiştir. Havaya bir söz ve gürültü bırakmıştır. Bu şerefli beyitte, tabiat hikmetinde açıklandığı üzere, sesin hava dalgalanması aracılığıyla duyma organı olan kulaklara ulaştığına işaret buyurulur.

Ey halk! Cismimize taalluk eden bir ağzımız sizin tarafınıza nâlân olmuştur. Havaya bir kelâm ve gürültü bırakmıştır. Bu beyt-i şerîfte hikmet-i tabîiyyede beyân olunduğu üzere sadânın temevvüc-i havâ vâsıtasıyla his kulaklarına vâsıl olduğuna işâret buyurulur.

2022. Fakat her kimin minzarı varsa bilir ki, bu tarafın figānı dahi o taraftandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2022. Fakat kimin ibret alacak gözü varsa bilir ki, bu tarafın feryadı dahi o taraftandır.

"Minzar", burada "bakacak âlet" anlamına gelen ism-i âlet (bir işi yapmaya yarayan aletin adı) olup "göz" demektir. "Ser", burada "taraf" anlamına gelir. Yani, kimde ibret alacak göz varsa, bilir ki, bu beden tarafının ağzından çıkan sözler ve anlamlar o gizli olan ruh tarafının ağzındandır.

"Minzar", burada ism-i âlet olup "nazar edecek âlet" demektir, "göz" ma'nâsınadır. "Ser", burada "taraf" ma'nâsınadır. Ya'nî, her kimde ibret alacak göz varsa, bilir ki, bu cisim tarafının ağzından çıkan sözler ve ma'nâlar o gizli olan rûh tarafının ağzındandır.

2023. Bu neyin demdemesi onun demdemelerindendir. Ruhun hây u huyu onun heyhayındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2023. Bu neyin sesi, onun seslerindendir. Ruhun gürültüsü onun gürültüsündendir.

"Demdeme", burada ses ve seda demektir. "Hây u hûy" ve "heyhây" düğünlerdeki halkın gürültü ve patırtısı demek olup, burada ruhun ve Hakk'ın ruha olan kelamından kinayedir (dolaylı anlatım); ve "ney" ile Hz. Mevlânâ efendimiz kendi şerefli zatlarına işaret buyururlar. Nitekim Mesnevî-i Şerif'in başlangıcında dahi بشنو این نی چون شکایت میکند yani "Bu neyi dinle; nasıl şikâyet ediyor?" buyurulmuş idi. Yani bu ney makamında olan bedenimin sesi, ruhumun sesinden ve sedalarındandır. Ve ruhun gürültüsü dahi Yüce Allah hazretlerinin gürültüsündendir. Yani Hakk'ın Kelam sıfatıyla tecellisindendir.

"Demdeme", burada âvâz ve sadâ demektir. "Hây u hûy” ve “heyhây" düğünlerdeki halkın gürültü ve patırtısı demek olup, burada rûhun ve Hakk'ın rûha olan kelâmından kinâyedir; ve "ney" ile Hz. Mevlânâ efendimiz zât-ı şerîflerine işaret buyururlar. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin ibtidâsında dahi بشنو این نی چون شکایت میکند ya'nî "Bu neyi dinle; nasıl şikâyet ediyor?"[ buyurulmuş idi. Ya'nî bu ney makāmında olan cismimin sadâsı rûhumun demdemesinden ve sadâlarındandır. Ve rûhun hây u hûyu dahi Hak Teâlâ hazretlerinin heyhâyındandır. Ya'nî Hakk'ın sıfat-ı Kelâm'ıyla tecellîsindendir.

2024. Eğer neye onun dudağı ile semer olmaya idi, ney cihânı şekerden doldurmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2024. Eğer neye onun dudağı ile gece sohbeti olmasaydı, ney dünyayı şekerden doldurmazdı.

"Semer", gece ve gece sohbeti ve ayın aydınlığı düşmeyen yer ve dehr ve zaman (Kāmûs) demektir. Burada "gece sohbeti" anlamındadır. Ve "gece"den kastedilen, ikilik ve bedenin yoğunluğu (maddi yoğunluk) âleminin karanlığıdır. Yani, eğer ney konumunda olan insân-ı kâmile İlahi Zât ile bu yoğunluk âlemi gecesinde sohbet ve gece sohbeti olmasaydı, o "ney" ve o insân-ı kâmil bu kesret âlemini ilahi bilgiler ve ilahi hikmet şekerinden doldurmazdı. Ondan ortaya çıkan bu sırlar ve ilahi bilgilere bakılırsa, insân-ı kâmilin iç dünyasının Hak ile konuşması olduğu anlaşılır.

"Semer", gece ve gece sohbeti ve ayın aydınlığı düşmeyen yer ve dehr ve zaman (Kāmûs). Burada "gece sohbeti" ma'nâsınadır. Ve "gece"den murâd, ikilik ve kesâfet âleminin zulmetidir. Ya'nî, eğer ney mesâbesinde olan insân-ı kâmile Zât-ı Hak ile bu âlem-i kesâfet gecesinde sohbet ve semer olmasa idi, o "ney" ve o insân-ı kâmil bu keserât âlemini maârif ve hikmet-i ilâhiyye şekerinden doldurmazdı. Ondan sudûr eden bu esrâr ve maârif-i ilâhiyyeye bakılırsa, anlaşılır ki, insân-ı kâmilin bâtınının Hak'la mükâlemesi vardır.

2025. Kimin ile yattın ve ne yandan kalktın ki, böyle derya gibi pür-cûşsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2025. Kiminle yattın ve ne taraftan kalktın ki, böyle deniz gibi coşkun dolusun!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 2018 numaralı beyitte yüce zâtlarının buhranından bahsettiklerine göre, Hz. Pîr'in kendi yüce zâtına hitap etmesi mümkündür. Ve Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında: "Hz. Hudavendigâr hakikatleri anlatmakla meşgul oldukları her vakitte Çelebi'ye ruhanî yardımlardan öyle bir yardım hâsıl olurdu ki, tamamen kendisini kaybedip hayli müddet zevkinden ve o hâlin letafetinden şaşkın kalırdı. Kendine geldiği vakit, başını secdeye koyup gözlerinden tufan gibi yaşlar döker ve o hazretin pak zâtına övgüler yağdırırdı" denilmesine göre Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri hakkında da olması caizdir.

Bu beyt-i şerîf yukarıki 2018 numaralı beyitte zât-ı şerîflerinin buhrânından bahis buyurduklarına göre, Hz. Pîr'in kendi zât-ı şerîflerine hitâb olması mümkindir. Ve Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında: "Hz. Hudavendigâr takrîr-i hakāyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebi'ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendisini kaybedip hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi. Kendine geldiği vakit, başını secdeye koyup gözlerinden eşk-i tûfân-engîz döker ve o hazretin zât-ı pâkine âferîn-hân olurdu" denilmesine nazaran Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri hakkında da olmak câizdir.

2026. Yahud "Ebîtü inde Rabbi" mi okudun, ateş deryasının içine sürdün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2026. Yoksa "Rabbimin katında gecelerim" mi okudun da, kendini ateş deryası olan Hakk'ın aşkının içine sürdün?

Yoksa "Ben Rabbimin katında gecelerim, O bana yedirir ve içirir" hadis-i şerifini fiilen mi okudun ki, böyle kendini ateş deryası olan Hakk'ın zâtına ait aşkının içine sürdün?

Yahud ابیت عند ربی یطعمني ويسقيني ya'nî "Ben Rabbim indinde beytûtet ederim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfini fiilen mi okudun ki, böyle kendini ateş deryâsı olan zât-ı Hakk'ın aşkı içine sürdün?

2027. "Yâ nâru kûnî bâriden" na'rası, ey muktedâ, senin cânının ismeti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2027. "Ey ateş, serin ve selametli ol!" nidası, ey uyulan kişi, senin canının korunması oldu.

Yani, ey halkın uyulanı ve ilahi bilgide imamı olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Böyle korkusuzca şiddetli ateşe saldırmak mümkün değildi. İbrahim (a.s.) için Nemrud'un ateşi hakkında gelen يَأْنَارُ كُوني بردًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ (Enbiya, 21/69) yani "Ey ateş! İbrahim üzerine selametle soğuk ol!" ilahi nidası senin hakkında da gerçekleştiği için, senin kâmil ruhunun korunmasına ve muhafazasına sebep oldu; bu aşk ateşi birçok kimseyi yakıp yok etmiş ve onlar yok olmaktan ayıklık (kendine gelme) haline gelememişlerdir.

Ya'nî, ey halkın muktedâsı ve ma'rifet-i ilâhiyyede imâmı olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Böyle korkusuzca şiddetli ateşe saldırmak mümkin değil idi. İbrâhîm (a.s.) için Nemrûd'un ateşi hakkında varid olan يَأْنَارُ كُوني بردًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ (Enbiya, 21/69) ya'nî "Ey ateş! İbrâhîm üzerine selâmet ile soğuk ol!" na'ra-i ilâhîsi senin hakkında da vâki' olduğu cihetle, senin rûh-ı kâ- milinin ismetine ve hıfzına sebeb oldu; bu âteş-i aşk çok kimseleri yakıp mahv etmiş ve onlar mahvdan sahv hâline gelememişlerdir.

2028. Ey Hakk'ın ve gönlün ziyası olan Hüsameddin! Ne vakit güneşi çamur ile sıvamak mümkin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2028. Ey Hakk'ın ve gönlün ışığı olan Hüsameddin! Ne zaman güneşi çamur ile sıvamak mümkün olur?

Ey Hakk'ın ve gönlün ışığı olan Hüsameddin Çelebi! Kıskanç inkârcılar senin irfan nurunu çekemeyip, aleyhinde bulunurlar. Sen ilahi bir marifet güneşisin. Onların bu saldırıları ve kıskançlıkları çamur mesabesindedir. Hiç güneşi çamur ile sıvayıp örtmek mümkün olur mu?

Ey Hakk'ın ve gönlün ziyâsı olan Hüsâmeddîn Çelebi! Hasûd münkirler senin nûr-ı irfânını çekemeyip, aleyhinde bulunurlar. Sen bir ma'rifet-i ilâhiyye güneşisin. Onların bu taarruzları ve hasedleri çamur mesâbesindedir. Hiç güneşi çamur ile sıvayıp örtmek kābil olur mu?

2029. Bu çamur parçaları kasd ettiler ki, senin güneşini örtsünler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2029. Bu çamur parçaları, senin güneşini örtmeyi kastettiler.

Bu cismanî ve çamur parçaları olan hasetçiler, senin güneş gibi parlak olan kemallerini (olgunluklarını) boş eleştirileriyle ve dedikodularıyla örtmeye kastettiler. Hiç güneş çamur ile örtülür mü?

Bu cişmânî ve çamur parçaları olan hasedçiler senin güneş gibi parlak olan kemâlâtını boş ta'rîzleriyle ve dedikodular ile örtmeye kasd ettiler. Hiç güneş çamur ile örtülür mü?

2030. Dağın içinde la'ller senin dellâlindir. Bağlar handeden senin mâlâmâ-[2012] lındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2030. Dağın içinde lal taşları senin dellâlindir. Bağlar gülmekten senin dopdolu yerindir.

"Dağ"dan kasıt, Hz. Pîr'in ilahi aşkta dağ gibi sabit olan mübarek varlığıdır. "Lal taşları"ndan kasıt, ilahi bilgi ve hikmet cevherleridir. "Bağlar"dan kasıt, Hz. Pîr'e bağlı olan Hakk yolcularının kalpleridir. Yani, senin hasetçilerin olan inkârcılar ne kadar dedikodu yaparlarsa yapsınlar, ilahi aşkta dağ gibi sabit ve köklü olan varlığının içindeki ilahi bilgi ve hikmet cevherleri, senin zâtî yatkınlığının ve gayretinin yüksekliğine işaret edicidir. Çünkü hadis-i şerifte "Muhakkak Allah Teâlâ, vaizlerin dili üzere hikmeti dinleyicilerin gayretleri miktarınca telkin eder" buyurulmuştur. Ve bize bağlı olan Hakk ehlinin bağ gibi olan kalpleri, senin cezbettiğin ilim ve irfanın gülüşünden ve zevkinden dolmuş olduğundan, senin kıymetini takdir ederler.

"Dağ"dan murâd, Hz. Pîr'in aşk-i ilâhîde dağ gibi sâbit olan vücûd-i saâdetleridir. "La'ller"den murâd, maârif ve hikemiyyât-ı ilâhiyye cevherleridir. "Bağlar"dan murâd, Hz. Pîr'e mensûb olan sâliklerin kalbleridir. Ya'nî, senin hasedçilerin olan münkirler ne kadar dedikodu yaparlarsa yapsınlar aşk-ı ilâhîde dağ gibi sâbit ve râsih olan vücûdunun içindeki maârif ve hikemiyyât-ı ilâhiyye cevherleri senin isti'dâd-ı zâtının ve himmetinin yüksekliğine delâlet edicidir. Zîrâ hadis-i şerifte ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر همم المستمعين ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ vâizlerin lisânı üzere hikmeti dinleyicilerin himmetleri mikdârı telkîn eder" buyurulmuştur. Ve bize müntesib olan ehl-i Hakk'ın bâğ gibi olan kalbleri senin cezb ettiğin ilim ve irfânın handesinden ve zevkinden dolmuş olduğundan senin kıymetini takdîr ederler.

2031. Senin erliğine mahrem bir Rüstem nerede? Tâ ki, yüz harmandan bir arpa kadar söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2031. Senin erliğine mahrem bir Rüstem nerede? Tâ ki, yüz harmandan bir arpa kadar söyleyeyim!

Ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin Hak yolundaki erliğine mahrem (sırdaş) ve vakıf (bilen) olan Rüstem pehlivan gibi bir erkek nerede ki, sana söylediğim yüz harmanlık ilâhî sırlardan bir arpa kadarını da ona söyleyeyim. Yahut senin yüz harmanlık kemâl sıfatlarından ona bir arpa kadarını söyleyeydim! Halbuki öyle bir Rüstem pehlivan göremiyorum ki, söyleyeyim. Bununla birlikte, Zâhir isminin hükmü, Bâtın isminin tavrını (halini) ortaya çıkarmak ister.

Ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin Hak yolundaki erliğine mahrem ve vakıf olan Rüstem pehlivân gibi bir erkek nerededir ki, sana söylediğim yüz harmanlık esrâr-ı ilâhiyyeden bir arpa kadarını da ona söyleyeyim. Yâhud senin yüz harmanlık evsâf-ı kemâliyyenden ona bir arpa kadarını söyleye idim! Halbuki öyle bir Rüstem pehlivân göremiyorum ki, söyleyeyim. Maahâzâ ism-i Zâhir'in hükmü ism-i Bâtın'ın tavrını ızhâr etmek ister.

2032. Vaktaki isterim ki senin sırrından bir ah edeyim! Alî gibi başımı kuyuya sarkıtayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2032. Senin sırrından bir ah etmek istediğim zaman, Ali gibi başımı kuyuya sarkıtırım!

Bu sebeple, senin sırrından ve bâtınından bir ah etmek istediğim zaman, İmam Ali hazretleri gibi başımı bir kuyuya sarkıtıp o zâhirî ahı ederim ve o sırrı açıkça söylerim. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz, velâyet şahı İmam Ali hazretlerine ilâhî hüviyetten bir sır söyledi ve kimseye söylememesini tembih etti. Halbuki varlık âleminde bâtının ortaya çıkmaya meyletmesi ilâhî bir sünnet olduğundan, Hz. İmam bu sırrı içinde tutamayıp gitti, bir boş kuyuya söyledi. Kuyudan bir kamış çıktı. Çobanlardan biri o kamışı kesip bir düdük yaptı ve çalmaya başladı. Resûl-i Ekrem hazretleri o düdüğün sesinde ve nağmelerinde Hz. İmam'a söylediği sırrın gizli olduğunu anladılar. Ve Hz. Ali'ye: "Ey Ali! Sana söylediğim sırrı ifşa ettiğini bu düdük bana haber veriyor," buyurdular. Gerçi dışa bakan inkârcılar "Böyle şey olmaz, bu bir hurafedir!" derler. Onlar mazurdurlar. Çünkü dışa bakanlar cansız varlık hükmündedirler. Onlar duyu organlarıyla işittiklerine inanırlar. Ruh ve mana âleminden habersizdirler. Nasıl ki Hz. Pîr Efendimiz 3. cildin 1018 numaralı beytinde şöyle buyurmuştu: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید yani "Cansızlıktan canlar âlemine gidiniz! Âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz!"

Binâenaleyh vaktâki senin sırrından ve bâtınından bir ah etmek isterim, İmâm-ı Alî hazretleri gibi başımı bir kuyuya sarkıtıp ve o âh-ı zâhirîyi eder ve o sırrı lisân-ı zâhir ile söylerim. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz şâh-ı velâyet İmâm-ı Alî hazretlerine hüviyyet-i ilâhiyyeden bir sır söyledi ve kimseye söylememesini tenbîh buyurdu. Halbuki âlem-i vücûdda bâtının zuhûra meyli sünnet-i ilâhiyyeden olduğundan Hz. İmâm bu sırrı bâtınında habsedemeyip gitti, bir boş kuyuya söyledi. Kuyudan bir kamış çıktı. Çobanın birisi o kamışı kesip bir düdük yaptı ve çalmaya başladı. Resûl-i Ekrem hazretleri o düdüğün sesinde ve nağmelerinde Hz. İmâm'a söylediği sırrın mündemiç olduğunu anladılar. Ve Hz. Alî'ye: "Yâ Alî! Sana söylediğim sırrı fâş ettiğini bu düdük bana haber veriyor," buyurdular. Gerçi zâhir-bîn olan münkirler "Böyle şey olmaz, bu bir hurâfedir!" derler. Onlar ma'zûrdurlar. Zîrâ zâhir-bînler cemâd hükmündedirler. Onlar his kulaklarıyla işittiklerine inanırlar. Rûh ve ma'nâ âleminden bî-haberdirler. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz 3. cildin 1018 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید [ya'ni] "Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulęsini işitiniz!"

2033. Mâdemki ihvânın kinli kalbi vardır, Yûsuf'uma kuyu dibi daha evlâdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2033. Mademki kardeşlerin kinli kalbi vardır, Yusuf'uma kuyu dibi daha iyidir!

Ey Hüsameddin Çelebi! Senin sırrından dolayı kuyuya ah etmemin sebebi vardır. Çünkü tarikat kardeşleri henüz nefsanî sıfatlardan kurtulmamışlardır. Onların kalpleri hasetçi ve kinlidir. Bu sebeple benim ruhumun Yusuf'una, bedenimin derinliğinde kalmak daha iyidir. "Yusuf"tan maksat Hz. Hüsameddin efendimiz olduğuna göre, anlam şöyle olur: Ey Hüsameddin! Sen Yusuf (a.s.) meşrebindensin (yaratılış ve huy olarak ona benzersin). Kardeşleri Yakub (a.s.)'ın Yusuf (a.s.)'a olan sevgisine haset edip, onu kuyuya attıkları gibi, senin de bu hasetçilere karşı gizlilik kuyusu içinde kalman daha iyidir, demek olur.

Ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin sırrından kuyuya âh etmemin sebebi vardır. Zîrâ ihvân-ı tarîkat henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamışlardır. Onların kalbleri hasedli ve kinlidir. Binâenaleyh benim Yûsuf-ı rûhuma cismimim ka'rında kalmak daha evlâdır. "Yûsuf"tan murâd Hz. Hüsâmeddîn efendimiz olduğuna göre, ma'nâ şöyle olur: Ey Hüsâmeddîn! Sen Yûsuf (a.s.) meşrebindesin. Kardeşleri Ya'kūb (a.s.)ın Yûsuf (a.s.)a karşı olan muhabbetine ha- sed edip, onu kuyuya attıkları gibi, senin dahi bu hasûdlara karşı setr-i hafâ kuyusu içinde kalman evlâdır, demek olur.

2034. Sarhoş oldum, kendimi kavgaya vururum. Kuyu ne olur? Çadırı sahra-ya kurdum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2034. Sarhoş oldum, kendimi kavgaya atarım. Kuyu ne olur? Çadırı sahraya kurdum.

Fakat ey Hüsâmeddîn! Benim ruh Yusuf'uma kuyu dibi daha iyi olsa da ben ilâhî aşk şarabının sarhoşu oldum. Kendimi kavga ve gürültü arasına atabilirim. Kuyu ne demektir ve niçin ruh Yusuf'umu veya sen Yusuf'u cisim kuyusu içinde hapsedeyim? Aksine çadırımı kesret (çokluk) sahasına kurarım ve orada serbestçe ilâhî sırlardan bahsedebilirim ve senin övgünü açıkça söylerim. İsteyen gelsin, benimle tartışsın, kavgaya hazırım.

Fakat ey Hüsâmeddîn! Benim Yûsuf-ı rûhuma kuyu dibi evlâ ise de ben aşk-ı ilâhî şarabının sarhoşu oldum. Kendimi kavga ve gürültü arasına ata-bilirim. Kuyu ne demektir ve niçin Yûsuf-ı rûhumu veyâhud sen Yûsuf'u ci-sim kuyusu içinde hapsedeyim? Bilakis çadırımı keserât sâhasına kurarım ve orada serbestçe esrar-ı ilahiyyeden bahs edebilirim ve senin medhini açıkça söylerim. İsteyen gelsin, benim ile muâraza etsin, kavgaya hazırım.

2035. Benim elime ateşîn olan şarabı koy! Ondan sonra sarhoşça olan kerr ü feri gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2035. Benim elime ateşli olan şarabı koy! Ondan sonra sarhoşça olan ileri geri hareketleri gör!

"Kerr ü fer", savaşta savaşçıların ileri geri hareketleri anlamındadır. Sen benim elime ateşli olan aşk şarabını koy! Ondan sonra benden sarhoşça olan ileri geri hareketleri gör!

"Kerr ü fer", harbde muhâriblerin ileri geri hareketleri ma'nâsınadır. Sen benim elime âteşîn olan aşk şarabını koy! Ondan sonra benden sarhoşça olan ileri geri hareketleri gör!

2036. O defînesiz olan olan fakîre "Muntazır ol!" de! Biz imdi asîre garkız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2036. O definesiz fakire "Bekle!" de! Biz şimdi ilahi sıkılmışlık içindeyiz.

"Asîr", sıkmak anlamına gelen "asr" mastarından türemiş "ma'sûr" yani sıkılmış demektir. Üzümden sıkılan şıra ve şarap anlamındadır. Burada ilahi sıkılmışlıktan kinayedir. Yani, biz define arayan fakirin hikayesini bırakıp başka sözlere başladık. Sen o definesiz fakire "Bekle!" de! Çünkü biz şimdi ilahi sıkılmışlığa dalmış durumdayız ve bizden ortaya çıkan bu durum, ilahi sıkılmışlığın sonucudur.

"Asîr", sıkmak ma'nâsına olan "asr" masdarından "ma'sûr" ya'nî sıkılmış demektir. Üzümden sıkılan şıra ve şarâb ma'nâsınadır. Burada asîr-i ilâhîden kinâyedir. Ya'nî, biz define arayan fakîrin kıssasını bırakıp başka sözlere baş-ladık. Sen o defînesiz olan fakîre "Bekle!" de! Zîrâ biz şimdi asîr-i ilâhînin müstağrakıyız ve bizden zuhûr eden bu asîr-î ilâhi netîcesidir.

2037. Ey fakîr bu demde Huda'dan penah iste! Ben gark olmuştan bârlık is-teme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2037. Ey fakir, bu anda Allah'tan sığınma dile! Ben boğulmuş olandan yardım isteme!

Ey hakikat definesini bulmak isteyen fakir! Şimdi Allah'tan sığınma dile ve Allah'a sığın! Bu ilahi sırrın (ilahi sırra dalmış) boğulmuşu olan benim benliğimden yardım isteme!

Ey hakîkat definesini bulmak isteyen fakîr! İmdi Hak'tan penâh iste ve Hakk'a ilticâ et! Bu asîr-i ilâhînin müstağrakı olan benim benliğimden yardım isteme!

2038. Zîrâ bana o üstâdlık pervası yoktur. Kendimden ve kendi sakalımdan yâd yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2038. Çünkü bende o üstatlık pervası yoktur. Kendimden ve kendi sakalımdan haberim yoktur.

Çünkü bu an içinde bende o üstatlık ve mürşitlik pervası ve kaydı yoktur. Kendimden ve kendi sakalımdan, yani kendi varlığımdan ve benliğimden haberim yoktur. Nerede kaldı ki sana üstatlık ve mürşitlik edeyim!

Zîrâ bana bu ân içinde o üstâdlık ve mürşidlik pervâsı ve kaydı yoktur. Kendimden ve kendi sakalımdan ya'nî kendi varlığımdan ve enâniyetimden haberim yoktur. Nerede kaldı ki sana üstâdlık ve mürşidlik edeyim!

2039. Bıyığının ve yüz suyunun yadı, kıl teli sığmayan bir şaraba ne vakit sığar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2039. Bıyığının ve yüz suyunun anısı, kıl teli sığmayan bir şaraba ne zaman sığar?

"Bıyık"tan kasıt, kibir ve gururdur; "yüz suyu"ndan kasıt ise yüz akı, şan ve namustur. Yani, üstatlığın gereği olan kibir ve gururun, şan ve namusun hatırlanması, bir kıl teli bile sığmayan aşk şarabına sığar mı? Bu şerefli beyitte "Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki, oraya ne yakınlaştırılmış bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber sığar" hadis-i şerifindeki velayet (Allah dostluğu) hâline işaret buyrulur. Bu hâl, peygamberlere mahsus velayetten nasip alan seçkinlerin seçkinlerinin özünün süzülmüş hâlidir. Peygamberin velayetinin kendi nübüvvetinden (peygamberliğinden) daha üstün olmasının sebebi de budur.

“Bıyık”tan murâd, tekebbür ve gurûr ve “yüz suyu”ndan murâd, yüz aklığı, nâm, nâmûs. Ya'nî, üstâdlığın îcâbı olan tekebbür ve gurûrun ve nâm ve nâmûsun tahatturu, bir kıl teli bile sığmayan aşk şarabına sığar mı? Bu beyt-i şerifte لى مع الله وقت لا يسعنى فيه ملك مقرب ولانبى مرسل ya'ni Benim Allah ile bir vaktim vardır ki, oraya melek-i mukarreb ve nebiyy-i mürsel sığmaz" hadîs-i şerîfindeki hâl-i velâyete işaret buyurulur. Bu hâl, velâyet-i hâssa-i peygamberîden nasîbedâr olan ahassu'l-havâs zübdesinin süzülmüş hâlidir. Nebînin velâyeti kendi nübüvvetinden efdal olmasının sebebi de budur.

2040. Ey sâkî! Bir ağır kadeh ver! Efendiyi sakalından ve bıyığından kurtar! [2022]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2040. Ey sâkî! Bir ağır kadeh ver! Efendiyi sakalından ve bıyığından kurtar!

"Ratl" ve "rıtl", şarap kadehi ve batman anlamlarındadır. Ey bâkî sâkî (sonsuzluk şarabı sunan)! Bize karşı çıkan zâhirî âlim efendiye aşkının şarabıyla dolu ağır ve okkalı bir kadeh ver de, onu üstâdlık kibir ve gururundan ve şöhret ve namus davasından kurtar!

“Ratl” ve “rıtl”, şarab kadehi ve batman ma'nâlarınadır. Ey sâkî-i bâkî! Bize muârız olan âlim-i zâhirî efendiye aşkının şarabı dolu ağır ve okkalı bir kadeh ver de, onu üstâdlık kibir ve gurûrundan ve nâm ve nâmûs da'vâsından kurtar!

2041. Onun nahveti bizim üzerimize bir yol vurur. Fakat sakalını da bizim reşkimizden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2041. Onun kibirlenmesi bizim yolumuzu keser. Fakat sakalını da bizim kıskançlığımızdan koparır.

"Nahvet", kendini beğenmişlik, büyüklük taslama ve övünme anlamlarındadır. Yani, o zahirî âlimin kendini beğenmişliği, büyüklük taslaması, övünmesi ve dedikoduları, bize mensup olan Hakk yolcularının yolunu keser. Fakat kendisinde olmayan bizdeki şerefli halleri görüp kıskançlığından kendi sakalını yolar. Bu şerefli beyitte, Hz. Pîr zamanında semâ'ı ve semâ' esnasında ney, rebab ve kudüm çalınmasını şeriata aykırı görüp dedikodu yapan zahirî âlimlere işaret buyrulur. Ve her zamanda zahir ulemasının hakikat ehline karşı olan tutumları budur. Ve semâ' hakkındaki yüce beyanlar 4. cildin 733 numaralı beytinden itibaren zikredilmiştir.

“Nahvet”, hodbînlik, taazzum ve iftihâr etmek ma'nâlarınadır. Ya'nî, o âlim-i zâhirînin hodbînliği ve taazzumu ve iftihârı ve dedikoduları bize mensûb olan sâliklerin yolunu vurur. Fakat kendinde olmayan bizdeki ahvâl-i şerîfeyi görüp hasedinden kendi sakalını yolar. Bu beyt-i şerîfte zamân-ı Hz. Pîr'de semâ'ı ve esnâ-yı semâ'da ney ve rebâb ve kudûm çalınmasını şer'e mugāyir görüp dedikodu yapan âlim-i zâhirîlere işaret buyurulur. Ve her bir zamanda ulemâ-i zâhirenin ehl-i hakîkate karşı olan revişleri budur. Ve semâ' hakkındaki beyânât-ı aliyye 4. cildin 733 numaralı beytinden i'tibâren mezkûrdür.

2042. O mâttır ve o mattır ve o mattır. Zîrâ biz onun tezvîrâtını biliyoruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2042. O mattır ve o mattır ve o mattır. Çünkü biz onun hilelerini biliyoruz.

"Mat", mağlup anlamına gelir. Üç defa "mattır" denilmesi, itiraz eden âlim efendinin şeriat, tarikat ve hakikat bakış açılarından mağlup ve susturulmuş olduğuna işarettir. "Tezvîr", yalan söylemek ve hile yapmak demektir. Yani, bize karşı çıkan o zahir âlim, şeriat, tarikat ve hakikat ilimlerine göre mat ve mağlup olmuştur. Çünkü biz onun vehmî hilelerini biliyoruz. Burada evliyanın ileri gelenlerinden Sünbül Sinan hazretlerinin bir menkıbesinin (kerametinin) zikredilmesi, bu şerefli beytin anlamını daha fazla açıklar:

"Bir gün ulema ve halktan oluşan bir cemaat Fatih Sultan Mehmet Camii'ne toplanmışlar ve Sünbül Efendi'yi de davet etmişlerdi. Sarıgürz İstanbul kadısı ve diğer ulema orada hazır idiler. Sünbül Efendi geldi. Mihraba geçip oturdu. İki tarafına bakıp:

— Ne güzel cemaatiniz var, sebebi nedir? dediler.

Sarıgürz Efendi kaba tabiatlı bir adam idi. Dedi ki:

— Senin dervişlerin tevhid ederken sema ediyorlar. Bunun aslı ve delili nedir? Beyan et!

Sünbül Efendi:

— Bir kimsenin iradesi elinde olmasa ona şer'an ne hüküm olunur?

Sarıgürz Efendi:

— Bunlar iradesi elinden alınmış mıdırlar?

Sünbül Efendi:

— İradesiz hareket edenleri de vardır.

Sarıgürz Efendi:

— Akılları başlarında durur mu yoksa mecbur mu olurlar?

Sünbül Efendi: Hayır akılları tamdır.

Sarıgürz Efendi:

— Acayip şey! Hem iradesiz ve mecbur olsunlar hem de akılları başlarında dursun, bu nasıl sözdür?

Sünbül Efendi:

— Seni hiç sıtma ve humma tuttu mu? Sarıgürz Efendi: - Evet. Sünbül Efendi: "Ya niçin titreyip hareket ederdin? Aklın başında yok mu idi? İradesizlik aklın zevalini gerektirmez. Sen evvelden dahi ahmaklık üzere idin, bilir misin? Filan medresede benim hücremin kapısı önünden geçmeye çekinir idin. Ben yine o Sünbül Sinan'ım. Hem de fazlasıyla" deyip susturur. Sonra dönüp karşı çıkan ulemadan Bekâ Efendi'ye: "Sen Mustafa Paşa vezir-i azam iken medresemizde müderris idin. Paşa cuma gecelerinde dervişlerin sohbetine hazır olur idi. Sen dahi hazır olur idin. Sen de o sufilere muvafakat ederek sema ederdin. O vakit bu meseleyi bilmez mi idin? Yoksa bilip paşaya hoş gelsin diye mi sema ederdin?" buyurdu ve hepsini mağlup ve susturdu.

“Mât”, mağlûb ma'nâsınadır. Üç def'a "mâttır” buyurulması mu'teriz olan âlim efendinin şerîat ve tarîkat ve hakîkat nokta-i nazarlarından mağlûb ve mülzem olmasına işarettir. "Tezvîr", kizb ve hîle etmek demektir. Ya'nî, bize muârız olan o âlim-i zâhir şerîat ve tarîkat ve hakîkat ilimlerine göre mât ve mağlûbdur. Zîrâ biz onun tezvîrât-ı vehmiyyesini biliyoruz. Burada havâss-ı evliyâdan Sünbül Sinân hazretlerinin bir menkıbesinin zikri bu beyt-i şerîfin ma'nâsını daha ziyâde îzâh eder:

"Bir gün ulemâ ve ahâlîden mürekkeb bir cemâat Fâtih Sultan Mehmed Câmii'ne toplanmışlar ve Sünbül Efendi'yi de da'vet etmişler idi. Sarıgürz İstanbul kādısı ve sâir ulemâ orada hâzır idiler. Sünbül Efendi geldi. Mihraba geçip oturdu. İki tarafına bakıp:

— Ne güzel cemaatiniz var, sebebi nedir? dediler.

Sarıgürz Efendi kaba tabîatli bir adam idi. Dedi ki:

— Senin dervîşlerin tevhîd ederken semâ' ediyorlar. Bunun aslı ve delîli nedir? Beyân et!

Sünbül Efendi:

— Bir kimsenin ihtiyârı elinde olmasa ona şer'an ne hükm olunur?"

Sarıgürz Efendi:

— Bunlar meslübü'l-ihtiyâr mıdırlar?

Sünbül Efendi:

— İhtiyârsız hareket edenleri de vardır.

Sarıgürz Efendi:

— Akılları başlarında durur mu yoksa mecbûr mu olurlar?

Sünbül Efendi: Hayır akılları kâmildir.

Sarıgürz Efendi:

— Acîb şey! Hem ihtiyârsız ve mecbûr olsunlar ve hem de akılları başlarında dursun, bu nasıl sözdür?

Sünbül Efendi:

— Seni hiç sıtma ve hummâ tuttu mu? Sarıgürz Efendi: - Evet. Sünbül Efendi: "Ya niçin titreyip hareket ederdin? Aklın başında yok mu idi? Bî-ihtiyârlık aklın zevâlini îcâb etmez. Sen evvelden dahi hamâkat üzere idin, bilir misin? Filân medresede benim hücremin kapısı önünden geçmeye çekinir idin. Ben yine o Sünbül Sinân'ım. Hem de maa-ziyâde" deyip ilzâm eder. Sonra dönüp muârız olan ulemâdan Bekâ Efendi'ye: "Sen Mustafa Paşa vezîr-i a'zam iken medresemizde müderris idin. Paşa cum'a gecelerinde dervîşlerin sohbetine hâzır olur idi. Sen dahi hâzır olur idin. Sen de o sûfilere muvâfakat ederek semâ' ederdin. O vakit bu mes'eleyi bilmez mi idin? Yoksa bilip paşaya hoş gelsin diye mi semâ' ederdin?" buyurdu ve cümlesini mağlûb ve ilzâm etti.

2043. O şey ki yüz yıldan sonra ondan gelir, pîr muayyen olarak mû-be-mû bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2043. O şey ki yüz yıldan sonra ondan gelir, pîr onu kesin olarak inceden inceye bilir.

Yani, yüz yıldan sonra gelecek ve meydana gelecek şeyi insân-ı kâmil olan pîr, kesin ve açık bir şekilde inceden inceye görür ve bilir. Bu sebeple o zâhirî âlimin (dış görünüşe aldanan âlimin) aldatmacalarını görmez ve bilmez mi? Dördüncü cildin 1795 ve 1796 numaralarına denk gelen şu beyitlerde de aynı anlam buyrulmuş idi:

[Yani] "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ u pûduna (dokunuşuna, özüne) kadar giderler. Aksine senin doğmandan senelerce evvel seni senin hâllerin ile görmüş olurlar."

Ya'nî, yüz yıldan sonra gelecek ve vâki' olacak şeyi insân-ı kâmil olan pîr muayyen ve âşikâr olarak inceden inceye görür ve bilir. Binâenaleyh o âlim-i zâhirînin tezvîrâtını görmez ve bilmez mi? 4. cildin 1795 ve 1796 numaralarına müsâdif olan şu beyitlerde de aynı ma'nâ buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ u pûduna kadar giderler. Belki senin doğmandan senelerce evvel seni senin hâllerin ile görmüş olurlar."

2044. Merd-i âmm aynada ne görür ki, pîr ham kerpiçte görmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2044. Halktan sıradan bir kişi aynada ne görür ki, kâmil bir mürşid (tasavvuf yolunda rehberlik eden kişi) ham kerpiçte görmesin!

Yani, halktan sıradan kişiler aynaya yansıyan suretleri nasıl ki duyu organlarıyla görürlerse, ham kerpiç hükmünde olan bedensel kişilerin iç hallerini ve sözlerini de insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sır gözüyle açıkça görürler.

Ya'nî, avâmm-ı halk aynaya mün'akis olan sûretleri nasıl ki his gözüyle görürler ise, ham kerpiç mesâbesinde olan cismânî kimselerin bâtınlarını ve sözlerini dahi kâmiller öylece sır gözüyle âşikâr olarak görürler.

2045. O şeyi ki kaba sakallı kendi evinde görmedi, o köseye bir bir zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2045. Kaba sakallının kendi evinde görmediği o şey, köseye tek tek görünür.

"Lihyânî", kaba sakallı demektir ki, gafil ve ahmaktan kinayedir. "Köse", sakalsız ve sakalı az çıkan adamdır. Bundan maksat, akıllı ve zeki kimsedir. Yani, gafilin kendi evinde ve iç âleminde olup da görmediği şeyi, Allah'ı bilen keşif ehli kişiye tek tek görünür. Çünkü insân-ı kâmil, Hakk'ın keşfiyle, arkadaşı olan kimsenin ayn-ı sâbitesini (tekil sabit hakikatini) görür. Bu keşif doğal olarak gafilde olmadığı için, kendi iç âlemindeki halleri bilemez. Ancak fiiller âleminde kendisinden ortaya çıktıkça bilir.

“Lihyânî”, kaba sakallı demektir ki, gafil ve ahmaktan kinâyedir. “Köse”, sakalsız ve sakalı az çıkan adam. Bundan murâd, âkıl ve zekî kimsedir. Ya'nî, gāfilin kendi evinde ve bâtınında olup görmediği şeyi, ârif-billâh olan ehl-i keşfe bir bir zâhir olur. Zîrâ insân-ı kâmil Hakk'ın keşfi ile, musâhibi olan kimsenin ayn-ı sâbitesini görür. Bu keşif bittabi' gāfilde olmadığı için kendi bâtınındaki ahvâli bilemez. Ancak âlem-i efâlde kendisinden sudûr ettikçe bilir.

2046. Bir deryaya git ki, balığın oğlusun. Çöp gibi niçin sakala düşmüşsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2046. Bir denize git ki, balığın oğlusun. Çöp gibi niçin sakala düşmüşsün?

Hakikat denizine git ki, o denizin suret balığı "insanlığın babası" olan Hz. Adem'dir ve mana balığı da "ruhların babası" olan Peygamberlerin Sonuncusu Efendimiz'dir. Bu sebeple sen bedenen Hz. Adem'den ve ruhen Peygamberlerin Sonuncusu'ndan doğdun. Niçin çöp gibi sakala düştün? Yani sakalına bıyığına çeki düzen vermeye ve halka kendini şekilli ve süslü gösterip hürmetlerini çekmeye düştün ve bu hastalığa yakalandın?

Hakîkat deryâsına git ki, o deryânın sûret balığı “ebu'l-beşer” olan Hz. Adem'dir ve ma'nâ balığı da “ebu'l-ervâh” olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'dir. Binâenaleyh sen cismen Hz. Adem'den ve rûhen Hâtem-i enbiyâ'dan doğdun. Niçin çöp gibi sakala düştün? Ya'nî sakalına bıyığına çekidüzen vermeye ve halka kendini müşekkel ve süslü gösterip hürmetlerini celb etmeye düştün ve bu illete mübtelâ oldun?

2047. Çöp değilsin; senden uzaktır. Gevherin reşkisin. Derya dalgası ortasında daha evlâsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2047. Çöp değilsin; senden uzaktır. Cevherin kıskançlığısın. Deniz dalgası ortasında daha iyisin.

Bu şekiller âlemine insan şeklinde geldiğin için, hayır, kıymetsiz bir çöp değilsin ve çöp olmak senden uzaktır. İnsan ruhuna göre bu şekiller âleminin elmasları ve cevherleri seni kıskanırlar. Bu sebeple hakikat denizinin dalgası arasında olman daha iyidir. Çeviri, "der meyân-ı mevc-i bahr" ifadesinin izafet terkibi olmasına göredir. "Denizin dalgası"ndan kasıt, hakiki varlık denizinden insân-ı kâmilin kalbine gelen feyiz dalgalarıdır. Bazı nüshalarda "mevc" ile "bahr" arasında atıf vâvı vardır. Bu durumda çeviri "deniz ve dalga arasında daha iyisin" demek olur. Bu da yine aynı anlama gelir.

Bu âlem-i sûrete insan sûretinde geldiğin için, hayır, kıymetsiz olan bir çöp değilsin ve çöp olmak senden uzaktır. Rûh-ı insânîne nazaran bu âlem-i sûretin elmasları ve cevherleri seni kıskanırlar. Binâenaleyh deryâ-yı hakîkatin dalgası arasında olman daha evlâdır. Tercüme “der meyân-ı mevc-i bahr” ibâresinin terkîb-i izâfi olmasına göredir. “Deryânın dalgası”ndan murâd, vücûd-i hakîkî deryâsından insân-ı kâmilin kalbine vârid olan füyûzât dalgalarıdır. Ba'zı nüshalarda “mevc" ile "bahr" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette tercüme "deryâ ve dalga arasında daha evlâsın" demek olur. Bu da yine aynı ma'nâya gelir.

2048. Derya birdir ve çift ve zevc değildir. Onun gevheri ve balığı dalganın gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2048. Deniz birdir ve çift ve eş değildir. Onun cevheri ve balığı dalganın gayrısı değildir.

Yani, hakiki varlık denizi birdir. Varlıkta eşi ve benzeri, yani misli ve naziri yoktur. Onun cevheri ve balığı olan izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) ancak onun dalgasından ibarettir. Hakikat nazarıyla bakılırsa, deniz dalgaların aynısıdır. Fakat taayyün (belirginleşme, özel bir şekil alma) itibarıyla bakılırsa, dalga denizin aynısı değildir. Ve bu farklılık, itibari bir farklılıktır. Çünkü hakiki bir farklılık olsa, varlıkta Hakk'ın ortağı olması gerekir.

Ya'nî, vücûd-i hakîkî deryâsı birdir. Varlıkta eşi ve zevci ya'nî misli ve nazîri yoktur. Onun gevheri ve balığı olan vücûd-ı izâfiyye ancak onun dalgasından ibarettir. Nazar-ı hakîkatle bakılırsa, deryâ dalgaların aynıdır. Fakat taayyün i'tibariyle bakılırsa, dalga deryânın aynı değildir. Ve bu gayriyet gayriyyet-i i'tibâriyyedir. Zîrâ gayriyyet-i hakîkiyye olsa varlıkta Hakk'ın şerîki olmak lâzım gelir.

2049. Ey muhal ve ey muhal! Onun işrâki o deryadan ve onun pâk olan dalgasından uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2049. Ey imkânsız ve ey imkânsız! Onun ortaklığı o denizden ve onun pak olan dalgasından uzaktır.

"İşrak", ortak ve eş yapmak demektir. "Derya"dan kasıt, Hak'ın Zâtı, "dalga"dan kasıt ise sıfatların ve isimlerin tecellileri olan yaratılmışlardır. Yani, hakiki varlık denizine ve onun dalgası olan yaratılmışlara başka bir varlığın ortak ve eş yapılması imkânsızdır, imkânsız! Çünkü bu görünen eşya suretleri, ilahi sıfatların ve isimlerin tecellileridir; ve bu oluşlar kendi zâtlarında hakikatte varlık kokusunu koklamamışlardır. Bu oluşların kendilerinde görünen varlık ancak Hakk'ın varlığıdır. Bilinmeli ki, bu bahis vahdet-i vücûd (varlığın birliği) bahsidir. Bu kesret (çokluk) âleminin varlığını her yönden Hakk'ın varlığından başka gören zahir uleması, eşyada Hakk'ın zâtî yayılışını inkâr edip, Hak için ilmi kuşatma ispat ederler ve doğal olarak bütün muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) inancı olan vahdet-i vücûddan ürkerler; ve vahdet-i vücûd hakkındaki Kur'an ayetlerini ve şerefli hadisleri de tevil ederler; ve özellikle bu derin ve nazik meseleyi Kur'an ve hadisten getirdiği deliller ile peygamber emrine uyarak açık bir şekilde ispat eden Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazretlerine dil uzatma cüretinde bulunurlar. Bunlar, biri iki gören şaşı hükmündedirler.

“İşrak”, şerîk ve ortak yapmak. “Derya”dan murâd, Zât-ı Hak, “dalga”dan murât, sıfât ve esmânın mezâhiri olan mükevvenât. Ya'nî, vücûd-i hakîkî deryâsına ve onun dalgası olan mükevvenâta diğer bir varlığın ortak ve şerîk yapılması muhâldir, muhâl! Zîrâ bu görünen suver-i eşyâ, mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir; ve bu şuûnât kendi zâtlarında hakîkatte varlık kokusunu koklamamışlardır. Bu şuûnâtın kendilerinde zahir olan varlık ancak Hakk'ın vücûdu ve varlığıdır. Ma'lûm olsun ki, bu bahis vahdet-i vücûd bahsidir. Bu âlem-i keserâtın vücûdunu her vech ile Hakk'ın varlığının gayrı gören ulemâ-i zâhire, eşyâda Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini nefy edip, Hak için ihâta-i ilmiyye isbât ederler ve bittabi' bilcümle muhakkıkların mu'tekadı olan vahdet-i vücûddan ürkerler; ve vahdet-i vücûd hakkındaki âyât-i kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfeyi de te'vîl ederler; ve husûsuyla bu gāmız ve nâzik mes'eleyi Kur'ân ve hadîsten getirdiği delîller ile emr-i peygamberîye tebean açık bir sûrette isbât eden Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazreterine ta'n etmek cür'etinde bulunurlar. Bunlar biri iki gören şaşı hükmündedirler.

2050. Deryada şirk ve dolaşık yoktur. Fakat şaşıya ne söyleleyim? Hiç, [2032] hiç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. Denizde şirk ve dolaşıklık yoktur. Fakat şaşıya ne söyleyeyim? Hiç, hiç!

Gerçek varlık denizinde asla o denizin ortağı yoktur ve onun birliğinde şüphe ve dolaşıklık da yoktur. Fakat bu halk, gerçekte bir olan denizi çok ve çeşitli görürler ve bu çokluğu, varlıkta gerçek bir çokluk zanneder. Bu sebeple böyle iki gören şaşılara bu varlık birliğine dair ne söyleyeyim? Hiç, hiç!

Vücûd-i hakîkî deryâsında aslâ o deryânın ortağı yoktur ve onun birliğinde şek ve şübhe dolaşıklığı da yoktur. Fakat bu halk nefsü'l-emrde bir olan deryâyı kesîr ve çok görürler ve bu keserâtı, vücûdda ve varlıkta taaddüd-i hakîkî zanneder. Binâenaleyh böyle biri iki gören şaşılara bu vahdet-i vücûda dâir ne söyleyeyim? Hiç, hiç!

2051. Ey putperest! Mâdemki şaşıların çiftiyiz, müşrikçe dem vurmak lazım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. Ey putperest! Mademki şaşıların çiftiyiz, müşrikçe söz söylemek gerekir.

"Şemen", putperest demektir. Burada, vehmî tenzih (Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma sanısı) saikasıyla eşyanın çokluğunu müstakil varlık sahibi zanneden kimseler kastedilir. Yani, ey bu izafî varlıklar âlemine sarılıp muhabbet eden kimse! Mademki biz, biri iki gören şaşıların arkadaşıyız ve onlarla sohbet etmek zorundayız, bu sebeple onların meclislerinde müşrikçe konuşmak lazımdır. Çünkü böyle bir kimsenin basiret gözü şaşıdır ve hastalıklıdır. Bu hastalıklı göz ile iki gördüğü şeyin birliğini ispat etmeye çalışmak boştur.

“Şemen”, putperest demektir. Burada tenzîh-i vehmî sâikasıyla keserât-ı eşyayı vücûd-i müstakil sahibi zanneden kimseler murâd buyurulur. Ya'nî, ey bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine sarılıp muhabbet eden kimse! Mâdemki biz biri iki gören şaşıların arkadaşıyız ve onlar ile sohbet etmek mecbûriyetindeyiz, binâenaleyh onların meclislerinde müşrikçe konuşmak lazımdır. Zîrâ böyle bir kimsenin basar-ı basîreti şaşıdır ve ma'lûldür. Bu ma'lûl göz ile iki gördüğü şeyin birliğini isbât etmeye çalışmak boştur.

2052. O birlik ki, o vasf ve hâl tarafındandır, meydân-ı makāle ikilikten gayrı gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. O birlik ki, o vasıf ve hâl tarafındandır, söz meydanına ikilikten başka gelmez.

Yani, o birlik ve vahdet vasfa ve hâle ilişkindir. Vasıf ve hâle ilişkin olan şeyi anlamak gerektiği zaman, söz söylemek lazım gelir. Söz meydanına ancak ikilik hâli gelebilir. Yani vahdet-i vücûd (varlığın birliği) meselesi gayet karmaşık ve nazik bir meseledir. Bunu açıklamak için söz söylemek lazım ve söz için dahi söz söyleyen ve sözü dinleyen iki kişinin varlığı gerekir. Bu sebeple söz söylemek için birliği kaldırıp ikiliğe yönelmek gerekir. Onun için Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî (k.s.) Menâzilü's-Sâirîn'de şöyle buyurur: ما وحد الواحد من واحد اذ كل من وحده جاحد Açıklamanın anlam özeti: "Hakk'ın birliğini birleyen bir kimse ancak o birliği inkâr ederek birledi. Çünkü birlik, dilde birden çok şeyi bir yapmaktan ibarettir. Bu sebeple birlikte birleyen kulun ve birlenen Hakk'ın ve bir de kelime-i tevhid lafzının varlıkları lazımdır. Bunlar ise çoklukları ispat etmektir. Hâlbuki birleyenin maksadı çoklukları yok edip Hakk'ı birlemek idi. Böyle iken yaptığı şey birliği ispat etmeye aykırı bir hâl oldu."

Ya'nî, o birlik ve vahdet vasfa ve hâle taalluk eder. Vasıf ve hâle taalluk eden şeyi anlamak îcâb ettiği vakit, söz söylemek lazım gelir. Söz meydânına ancak ikilik hâli gelebilir. Ya'nî vahdet-i vücûd mes'elesi gāyet gāmız ve nâzik bir mes'eledir. Bunu îzâh etmek için söz söylemek lâzım ve söz için dahi söz söyleyen ve sözü dinleyen iki kimsenin vücûdu iktizâ eder. Binâenaleyh söz söylemek için birliği kaldırıp ikiliğe teveccüh etmek îcâb eder. Onun için Şeyhülislâm Abdullâh-ı Ensârî (k.s.) Menâzilü's-Sâirîn'de şöyle buyururlar: ما وحد الواحد من واحد اذ كل من وحده جاحد Îzâhan hülâsa-i ma'nâ: "Hakk'ın vahdâniyetini tevhîd eden bir kimse ancak o tevhîdi münkir olarak tevhîd etti. Zîrâ tevhîd lügatte müteaddid şeyleri bir yapmaktan ibarettir. Binâenaleyh tevhîdde birleyen kulun ve birlenen Hakk'ın ve bir de kelime-i tevhîd lafzının vücûdları lâzımdır. Bunlar ise isbât-ı keserâttır. Halbuki tevhîd edenin maksadı keserâtı nefy edip Hakk'ı birlemek idi. Böyle iken yaptığı şey isbât-ı vahdete mugāyir bir hâl oldu."

2053. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle yahud ağzını dik ve hoş sâkit ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle yahut ağzını dik ve hoş sâkit ol!

"Nûş", dinlemek anlamına gelen "niyûşîden" masdarının şimdiki zaman emir kipi olan "niyûş" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Nûş kün", "gûş kün", yani "dinle!" anlamındadır. Ya basiret gözü şaşı olan bu halkın ikilik üzerine kurdukları bu tevhid bahsini şaşı gibi dinle ve sabredip itiraz etme, yahut onların bu boş sözlerine karışma da, ağzını kapa! Onların meclislerinde tam bir sessizlik içinde otur!

“Nûş”, dinlemek ma'nâsına “niyûşîden” masdarının emr-i hâzırı olan “niyûş” kelimesinin muhaffefidir. “Nûş kün”, “gûş kün", ya'nî "dinle!" ma'nâ- sınadır. Ya basar-ı basîreti şaşı olan bu halkın ikilik üzerine binâ ettikleri bu tevhîd bahsini şaşı gibi dinle ve sabredip i'tirâz etme, yâhud onların bu kıyl ü kāllerine karışma da, ağzını kapa! Onların meclislerinde sükût-i tâm üzere otur!

2054. Yahud nöbet ile ba'zan sükût ve ba'zan kelâm. Şaşılar gibi davul çal vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. Yahut nöbetle bazen susma ve bazen konuşma. Şaşılar gibi davul çal, vesselâm!

Yahut nöbetle bazen hâlin gereğine göre tevhid hakkında söz söyle ve bazen de sus, konuşma davulunu şaşılar gibi çal, vesselâm! Bu beyitlerin bu cildin 681 numarasından 685 numarasına kadar olan beyitlerle de bağlantısı vardır. Onların da incelenmesi faydalı olur. Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî (k.s.) buyurur ki: "Âlimin üç çeşit ilmi vardır: Birincisi görünen ilimdir. Âlim onu görünen ilmin ehline verir. Diğeri bâtınî ilimdir. Ehlinden başkasına açıklamaz. Üçüncü ilim, âlim ile Allah arasında bir sırdır. Bu da âlimin imânının hakikatidir. Bunu ne görünen ilmin ehline ne de bâtınî ilmin ehline açıklamaz."

Yahud nöbetle ba'zan îcâb-ı hâle göre tevhîd hakkında söz söyle ve ba'zan da sus, kelâm davulunu şaşılar gibi çal vesselâm! Bu beyitlerin bu cildin 681 numarasından 685 numarasına kadar olan beyitlere de irtibâtı vardır. Onların da mütâlaası fâideli olur. Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî (k.s.) buyurur ki: "Alimin üç nevi' ilmi vardır: Birisi ilm-i zâhirdir. Alim onu ehl-i zâhire bezl eder. Diğeri ilm-i bâtındır. Ehlinden başkasına ızhâr etmez. Üçüncü ilim, âlim ile Allah beyninde bir sırdır. Bu da âlimin hakîkat-i îmânıdır. Bunu ne ehl-i zâhire ne de ehl-i bâtına ızhâr eder."

2055. Vaktaki bir mahrem göresin, cânın sırrını söyle! Gül görürsen bülbül gibi na'ra vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. Bir sırdaş gördüğünde, canının sırrını söyle! Gül görürsen bülbül gibi feryat et!

Bu şerefli beyitte "Hikmeti ehli olmayana vermeyiniz, zulmetmiş olursunuz. Ve onu, ehli olandan da esirgemeyiniz, yine zulmetmiş olursunuz" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, canın sırrı olan Hakk'ın birliğini (vahdet-i Hakk) kabule uygun bir sırdaş gördüğün zaman bu sırrı söyle! Çünkü bu sırrın ehli gül gibidir. Ey Hakk'ı bilen ârif! Böyle bir gül görürsen, bülbüller gibi feryat et ve bu can sırrını onlara söyle!

Bu beyt-i şerîfte لا تعطوا الحكمة لغير اهلها فتظلموها ولا تمنعوا عن اهلها فتظلموها ya'nî "Hikmeti ehlinin gayrına vermeyiniz, zulüm edersiniz. Ve onu, onun ehlinden dahi men' etmeyiniz, yine zulüm edersiniz" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'nî, cânın sırrı olan vahdet-i Hakk'ı kabûle müsâid bir mahrem gördüğün vakit bu sırrı söyle! Zîrâ bu sırrın ehli gül gibidir. Ey ârif-i Hakkānî! Böyle bir gül görürsen, bülbüller gibi na'ra vur ve bu sırr-ı cânı onlara söyle!

2056. Vaktaki mekr ve mecâz dolu olan tulumu görsen, dudağı bağla ve kendini küp yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Mekr (gizli yönlendirme) ve mecâz (gerçek olmayan) dolu olan tulumu gördüğün zaman, dudağını bağla ve kendini küp yap!

Yani, Hakk'ın varlığı ile bu mecâzî (gerçek olmayan) varlık sahibi olan kesretleri (çoklukları) her yönden ayrı gören kimsenin cismi, ilâhî mekrden ve mecâzî varlıktan dolu olan tuluma benzer. Böyle bir tulumu gördüğün zaman, sakın vahdet sırlarını söyleme! Çünkü bu tulumun içi vehimlerle dolu olduğu için, ilâhî ilhamı kabule müsait değildir. Zira dolu olan tuluma başka bir şey konulamaz. Bilinmeli ki, zâhir uleması bu izafî varlıkları her yönden Hakk'ın Zât'ının gayrısı (başka bir şeyi) olarak görürler ve kul ile Hak arasında yaratıcılık ve yaratılmışlık bağıntılarından başka hiçbir bağıntı ve ilişki kabul etmezler. Bu bağıntı, çömlekçi ile çömlek arasındaki bağıntıya benzer. Böyle bir hakiki başkalık kul ile Hak arasında meydana gelmez. Böyle bir başkalığa inanan zâhir uleması ve kelâm ilmi uleması, muvahhidlerin (Allah'ı birleyenlerin) ıstılahından (teknik terimlerinden) habersizdirler. Onlar kulun ve Hakk'ın bir olmasından korkarlar. Bilmezler ki, her iki tarafın sabitliğiyle beraber hiçbir zaman Hak kul ve kul da Hak olmaz.

Ya'nî, Hakk'ın varlığı ile bu vücûd-i mecâzî sâhibi olan keserâtı her vechile ayrı gören kimsenin cismi mekr-i ilâhîden ve vücûd-i mecâzîden dolu olan tuluma benzer. Böyle bir tulumu gördüğün vakit, sakın esrâr-ı vahdeti söyleme! Zîrâ bu tulumun içi evhâm ile dolu olduğu için, ilhâm-ı ilâhîyi ka- bûle müsâid değildir. Zîrâ dolu olan tuluma başka bir şey konamaz. Ma'lûm olsun ki, ulemâ-i zâhir bu vücûdât-ı izâfiyyeyi her vech ile Zât-ı Hakk'ın gay-rı görürler ve kul ile Hak arasında hâlıkıyet ve mahlûkıyet nisbetlerinden [başka] hiçbir nisbet ve taalluk kabûl etmezler. Bu nisbet çömlekçi ile çöm-lek arasındaki nisbete benzer. Böyle bir gayriyyet-i hakîkiyye kul ile Hak ara-sında vâki' değildir. Böyle bir gayriyete kāil olan ulemâ-i zâhir ve ilm-i ke-lâm ulemâsı muvahhidlerin ıstılâhından gāfildirler. Onlar kulun ve Hakk'ın bir olmasından korkarlar. Bilmezler ki, her iki cihetin sübûtüyle beraber hiç-bir vakit Hak kul ve kul da Hak olmaz.

2057. Suyun düşmanıdır, onun önünde kımıldama! Yoksa onun cehil taşı kü-pü kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. Suyun düşmanıdır, onun önünde kımıldama! Yoksa onun cehalet taşı küpü kırar.

Yani, o hile ve mecaz dolu olan tulum, hayat suyu olan ilahi tevhidin ve Rabbanî marifetin düşmanıdır. Onun önünde hareket etme ve söz söyleme! Yoksa onun cehalet şimşeğiyle attığı itiraz taşı senin bedeninin küpünü kırar ve kendi vehimleri ve hayalindeki şeriate göre fetva verip küfrüne hükmeder. Nitekim Hallâc-ı Mansûr ile diğer muhakkikler (hakikatleri araştıranlar) hakkında böyle yaptılar.

Ya'nî, o mekr ve mecâz dolu olan tulum, âb-ı hayât olan tevhîd-i ilâhînin ve ma'rifet-i rabbânînin düşmanıdır. Onun önünde hareket etme ve söz söy-leme! Yoksa onun sâika-i cehâletiyle attığı i'tirâz taşı senin cisminin küpünü kırar ve kendi evhâm ve hayâlindeki şerîate göre fetvâ verip küfrüne hükm eder. Nitekim Hallâc-ı Mansûr ile sâir muhakkıklar hakkında böyle yaptılar.

2058. Câhilin siyasetlerine sabr et! "Akl-ı min ledün" ile müdârâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. Cahilin siyasetlerine sabret! "Allah katından gelen akıl" ile idare et!

"Siyaset", idare etmek ve suçluları terbiye etmek anlamındadır. "Müdârâ", öfkesini yutup dışarıdan iyi davranmak demektir. Yani, ey hakikati araştıran kimse! Kadı ve müftü gibi din sırlarından habersiz olan cahilin siyasetlerine sabret ve onun cahilce olan hükümlerine itiraz etme! Yüce Allah katından gelen akıl ile o cahile hoşgörüyle davran!

"Siyaset", idâre etmek ve kabâhatlileri te'dîb etmek ma'nâsınadır. “Müdâ-râ", gazabını hazm edip zâhirde hüsn-i muâmele etmek demektir. Ya'nî, ey muhakkık olan kimse! Kādı ve müftü gibi esrâr-ı dînden bî-haber olan câhi-lin siyasetlerine sabr et ve onun câhilâne olan hükümlerine i'tirâz etme! Al-lâh Teâlâ indinden olan akıl ile o câhile hoş müdârâ et!

2059. Nâ-ehillere sabretmek ehiller için cilâdır. Her nerede bir gönül varsa sabr-ı sâfî eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. Nâ-ehillere sabretmek ehiller için cilâdır. Her nerede bir gönül varsa sabr-ı sâfî eder.

Cahil ve ehil olmayan kişilerin uygunsuz sözlerine ve davranışlarına sabretmek, hakikat ehli olanlara cilâdır ve ilerleme sebebidir. Çünkü sabretmek, her nerede bir yatkın kalp varsa, o kalbi Hakk'ın dışındaki şeylerden soğutup arındırır.

Câhil ve nâ-ehil olan kimselerin münasebetsiz olan sözlerine ve muâme-lelerine sabretmek, ehl-i hakîkat olanlara cilâdır ve sebeb-i terakkîdir. Zîrâ sabretmek her nerede bir müstaid kalb varsa o kalbi Hakk'ın mâsivâsından soğutup sâfi eder.

2060. Nemrûd'un ateşi İbrâhîm'e ciladır. Aynanın safveti geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Nemrut'un ateşi İbrahim'e ciladır. Aynanın saflığı geldi.

Görmez misin, Nemrut'un ateşi İbrahim (a.s.)a cila vermektedir ve onun hâl ve ilerlemesinde kalbinin aynasının saflığı geldi.

Görmez misin, Nemrûd'un ateşi İbrâhîm (a.s.)a cilâ vermektedir ve onun hâl ve terakkîsinde kalbinin aynasının safveti geldi.

2061. Nûhilerin cevr-i küfrü ve Nuh'un sabrı, Nuh'un âyîne-i ruhunun saykalı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. Nuh kavminin küfür zulmü ve Nuh'un sabrı, Nuh'un ruh aynasının cilası oldu.

Nuh (a.s.)'ın kavminin küfür ve inkârlarının zulmü ve Nuh (a.s.)'ın onların zulüm ve cefalarına karşı sabretmesi, Hz. Nuh'un ruh aynasının cilası ve parlatıcısı oldu. Nitekim İbrahim ve Nuh (a.s.)'ın ve diğer peygamberlerin inkârcılardan çektikleri cefalar ile onların sabırları tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Örneğin, peygamberlerin efendisi (s.a.v.) Efendimiz'i müşrikler yaraladıkları halde o hazret sabredip "Allah'ım, kavmime hidayet [et], çünkü onlar bilmiyorlar ve bu edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar" buyururdu.

Nûh (a.s.)ın kavminin küfür ve inkârlarının cevri ve Nûh (a.s.)ın onların cevir cefâlarına karşı sabr etmesi, Hz. Nuh'un âyîne-i ruhunun saykalı ve cilâsı oldu. Nitekim İbrâhîm ve Nûh (a.s.)ın ve diğer peygamberlerin münkirlerden çektikleri cefâlar ile onların sabırları tefsîr kitablarında tafsîl olunmuştur. Ezcümle, Server-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'i müşrikler yaraladıkları hâlde o hazret sabredip اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Yâ Rab, kavmime hidâyet [et], zîrâ bilmiyorlar ve bu edebsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar" buyurur idi.

## Şeyh Hasan-ı Harakānî (k.A.s.) nun mürîdinin hikâyesidir

2062. Bir dervîş Bü'l-Hasan'ın sıytından dolayı Talkān şehrinden Harakān'a kadar gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. Bir derviş, Ebu'l-Hasan'ın şöhretinden dolayı Talkan şehrinden Harakan'a kadar gitti.

"Talkan", Belh ile Merv ve Kazvin ile Ebher arasındaki şehirlerin ismidir (Şemsü'l-Lügat). "Harakan", Bistam yakınında Horasan'dan bir köyün adıdır. "Harakan" da derler. Bir derviş, Ebu'l-Hasan-ı Harakanî hazretlerinin kemal şöhretini işitti. Sohbetine ulaşmak için Talkan'dan Harakan'a kadar gitti.

"Tâlkān", Belh ile Merv ve Kazvîn ile Ebher arasındaki şehirlerin ismidir (Şemsü'l-Lügat). "Hârakān", Bistâm kurbunda Horasân'dan bir köyün adıdır. "Harakan" dahi derler. Bir dervîş Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretlerinin şöhret-i kemâlini işitti. Sohbetine vâsıl olmak için Tâlkān'dan Hârakan'a kadar gitti.

2063. Şeyhi görmek için sıdk u niyaz ile dağları ve uzun vadīleri kať etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. Şeyhi görmek için samimiyet ve yakarışla dağları ve uzun vadileri aştı.

2064. O şeyi ki, renc ve sitemden yolda gördü, gerçi zikre lâyıktır, kısa yapıyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. O şeyi ki, eziyet ve sıkıntıdan yolda gördü, gerçi anmaya değerdir, kısa yapıyorum.

Ebu'l-Hasan hazretlerini görme aşkıyla yolculuk esnasında dervişin gördüğü zahmet ve meşakkat anmaya değer olsa da burada bunlardan bahsetmeyip sözü kısa kesiyorum.

Ebu'l-Hasan hazretlerini görmek aşkı ile esnâ-yı seferde dervîşin gördüğü zahmet ve meşakkat zikre şâyân ise de burada bunlardan bahsetmeyip sözü kısa kesiyorum.

2065. O delikanlı vaktāki yoldan maksada geldi, o şahın hanesini ve nişanını aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. O delikanlı, yoldan maksadına ulaştığında, o şahın evini ve nişanını aradı.

"Maksad", ism-i mekân (yer ismi) olup "murad, yöneliş ve azim yeri" demektir. Yani, o delikanlı derviş, yoldan yöneldiği yer olan Harakan köyüne geldiğinde, o şahın, yani Ebu'l-Hasan hazretlerinin evini ve bulunduğu semtin işaretini bazı kimselerden sordu.

“Maksad”, ism-i mekân olup “murâd ve teveccüh ve azim mahalli” demektir. Ya'nî, o delikanlı dervîş vaktaki yoldan mahall-i teveccühü olan Harakān köyüne geldi, o şâhın ya'nî Ebu'l-Hasan hazretlerinin evini ve bulunduğu semtin nişânını ba'zı kimselerden sordu.

2066. Vaktaki yüz hürmetle onun kapısının halkasını çaldı, kadın haneden başını dışarıya çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. Vaktaki yüz hürmetle onun kapısının halkasını çaldı, kadın haneden başını dışarıya çıkardı.

Derviş, verilen işaret ve tarif üzerine o zatın evini buldu ve büyük bir saygıyla kapısının halkasını çaldı. O zatın eşi olan hanım, evden başını dışarıya çıkardı.

Dervîş verilen nişân ve ta'rîf üzerine o hazretin evini buldu ve yüz hürmet ile kapısının halkasını çaldı. O hazretin haremi olan hanım evden başını dışarıya çıkardı.

2067. Dedi ki: "Ey Bü'l-Kerem! Ne istiyorsun?" Dedi: Ziyaret kasdı üzere geldim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Dedi ki: "Ey Bü'l-Kerem! Ne istiyorsun?" Dedi: Ziyaret kasdı üzere geldim."

"Bü'l-kerem", kerem sahibi demektir. Burada insân-ı kâmili arayan kimselerin bü'l-kerem olduklarına işaret buyurulur. Yani, kadın dedi ki: "Ey kimse, ne istiyorsun ve kimi arıyorsun?" Derviş cevaben: "Ebu'l-Hasan hazretlerini ziyaret kastıyla geldim," dedi.

“Bü'l-kerem”, kerem sâhibi demektir. Burada insân-ı kâmili arayan kimselerin bü'l-kerem olduklarına işâret buyurulur. Ya'nî, kadın dedi ki: "Ey kimse, ne istiyorsun ve kimi arıyorsun?" Dervîş cevâben: "Ebu'l-Hasan hazretlerini ziyâret kasdiyle geldim," dedi.

2068. Kadın güldü. Dedi ki: "Ne acib şey, ne acib şey! Sakala bak! Bu sefer tutuculuğu ve bu teşvîşi gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Kadın güldü. Dedi ki: "Ne acayip şey, ne acayip şey! Sakala bak! Bu sefer tutuculuğunu ve bu kafa karışıklığını gör!"

"Hah hah", ne güzel, ne güzel! Peh peh ve bârekallâh ve acayip şey demek olup bazen beğenme ve bazen alay etme makamında kullanılır (Burhan). Burada alay etme içindir. Yani, kadın güldü de dedi ki: "Oh ne güzel, ne güzel! Ne acayip, ne acayip! Şu sakala bak! Yani şu koca sakal ile beraber ahmaklığının derecesine bak ve bu seferi seçişini ve bu fikir kargaşasını ve karışıklığını gör!"

"Hah hah", ne güzel, ne güzel! Peh peh ve bârekallâh ve acîb şey demek olup ba'zan tahsîn ve ba'zan istihzâ makāmında kullanılır (Burhân). Burada istihzâ içindir. Ya'nî, kadın güldü de dedi ki: "Oh ne güzel, ne güzel! Ne acîb, ne acîb! Şu sakala bak! Ya'nî şu koca sakal ile beraber hamâkatinin derecesine bak ve bu ihtiyâr-ı sefer edişi ve bu fikir teşvîşini ve karışıklığını gör!"

2069. "Muhakkak o mahalde senin bir işin olmadı ki, bu azm-i râhı boş yaparsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. "Muhakkak o yerde senin bir işin olmadı ki, bu yolculuk azmini boşuna yapasın."

"Muhakkak senin o bulunduğun memlekette bir işin yoktu ki böyle boşu boşuna yolculuk azmedesin ve sefer seçesin."

"Muhakkak senin o bulunduğun memlekette bir işin yoktu ki böyle boşu boşuna azm-i râh eder ve sefer ihtiyâr edersin."

2070. Sana "gul-gerdlik" iştihâsı geldi. Yahud sana vatan bıkkınlığı galib oldu. [2052]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. Sana "ahmakça dolaşıcılık" isteği geldi. Yahut sana vatan bıkkınlığı üstün geldi.

"Gûl-gerd", bileşik bir sıfattır. Sonundaki "yâ" mastariyet içindir. "Ahmakça dolaşıcılık" anlamına gelir. Yani, "Sana ahmakça dolaşıcılık ve maksatsız gezicilik isteği ve arzusu geldi. Yahut sana vatanından usanmak duygusu üstün geldi ki, işini gücünü bırakıp buraya geldin."

"Gûl-gerd", vasf-ı terkîbîdir. Ahirindeki "yâ" masdariyet içindir. "Ahmakça dolaşıcılık" demek olur. Ya'nî, "Sana ahmakça dolaşıcılık ve maksadsız gezicilik iştihâsı ve arzûsu geldi. Yahud sana vatanından usanmak duygusu gālib geldi ki, işini gücünü bırakıp buraya geldin."

2071. "Yahud galiba sana şeytan boyunduruk koydu. Senin üzerinde sefer vesvesesine kapı açtı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. "Yahut galiba sana şeytan boyunduruk koydu. Senin üzerinde sefer vesvesesine kapı açtı."

"Dû şâha", suçlulara koydukları boyunduruk demektir (Burhân). "Yahut galiba şeytan sana boyunduruk koydu. Senin üzerinde bu boş sefer vesvesesine kapı açtı."

“Dû şâha", mücrimlere koydukları boyunduruk demektir (Burhân). “Yâhud gälibâ şeytan sana boyunduruk koydu. Senin üzerinde bu boş sefer vesvesesine kapı açtı."

2072. Sonsuz ve fuhșa mensub demdeme söyledi. Ben onun hepsini tekrar söyleyemem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. Sonu gelmeyen ve çirkin sözler söyleyen kadın konuştu. Ben onun hepsini tekrar söyleyemem.

"Nâ-fercâm", sonu gelmeyen demektir ve boş sözden kinayedir. "Fuhş", çirkin ve yakışıksız sözdür. "Demdeme"nin birden fazla anlamı vardır. Burada mekr (gizli yönlendirme) ve fitne demektir. Yani, kadın o yolcuya o kadar boş, çirkin ve mekr-âmiz (gizli yönlendirme içeren) sözler söyledi ki, ben onların hepsini burada tek tek tekrar edemem.

"Nâ-fercâm", sonu gelmeyen demek olup boş sözden kinâyedir. "Fuhş", çirkin ve lâyıksız söz. "Demdeme", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada mekr ve fitne demektir. Ya'nî, kadın o yolcuya o kadar boş ve çirkin ve mekr-âmiz sözler söyledi ki, ben onların hepsini burada birer birer tekrar edemem.

2073. O mürid hesabsız meselden ve istihzâdan dolayı, gamdan aşağıya düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. O mürid, hesapsız örnekten ve alaydan dolayı gamdan aşağıya düştü.

"Rîş hand", alay demektir; "hisîb", "hisâb" kelimesinin imâle olunmasıdır, "hesapsız" demektir. Yani, o ziyarete gelen mürid, kadının böyle hesapsız örnekler getirmesinden ve alay etmesinden kederlendi ve gamından dolayı kalbî sevinci düştü.

"Vârid", hazır ve inen anlamına gelip, burada yolcu ve misafir kastedilir.

"Rîş hand", istihzâ; "hisîb", "hisâb" kelimesinin imâle olunmasıdır, "bî-hesâb" demektir. Ya'nî, o ziyarete gelen mürid kadının böyle hesabsız mesel getirmesinden ve istihzâsından kederlendi ve gamından nâşî sürür-i kalbîsi sukūt etti.

"Vârid", hâzır ve nâzil ma'nâsına olup, burada yolcu ve misafir murâd buyurulur.

## O yolcunun şeyhin hareminden: "Şeyh nerededir, nerede arayayım?" diye sorması ve haremin boş cevâb söylemesi

2074. Onun göz yaşı gözünden sıçradı ve o bu cümle ile beraber "O şîrîn adlı şâh hani?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. Onun gözyaşı gözünden sıçradı ve o bu cümle ile beraber "O şirin adlı şah hani?" dedi.

Yani, kadından Ebu'l-Hasan hazretleri hakkında bu çirkin sözleri ve üstü kapalı eleştirileri dinlediği zaman, o yolcu olan mürid ağlamaya başladı ve kadının bu kınama ve itirazlarına kulak asmayarak "O adı güzel ve latif olan, hakikat âleminin şahı hani nerededir?" dedi.

Ya'nî, kadından Ebu'l-Hasan hazretleri hakkında bu çirkin sözler ve ta'rîzleri dinlediği vakit, o yolcu olan mürîd ağlamaya başladı ve kadının bu ta'n ve i'tirazlarına kulak asmayarak "O adı güzel ve latîf olan, hakîkat âleminin şâhı hani nerededir?" dedi.

2075. Dedi: “O sâlûs ve boş zerrâk ahmakların tuzağı ve dalâlet kemendidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. Dedi: “O aldatıcı ve boş riyakâr, ahmakların tuzağı ve sapkınlık kemendidir."

"Sâlûs", aldatıcı ve tatlı dilli ve hilekâr ve mekr (gizli yönlendirme) edici demektir. "Zerrâk", nifak ve riya sahibi demektir. Yani, kadın cevap olarak dedi: “O tatlı dilli, hilekâr ve hakikat sırlarından boş olan riyakâr, ahmakların tuzağı ve sapkınlık kemendidir. Ahmakları avlar ve sapkınlığa düşürür."

"Sâlûs", aldatıcı ve tatlı dilli ve hîlekâr ve mekr edici. "Zerrâk", nifâk ve riyâ sâhibi demektir. Ya'nî, kadın cevâben dedi: “O tatlı dilli, hîlekâr ve esrâr-ı hakîkatten boş olan riyâkâr, ahmakların tuzağı ve dalâlet kemendidir. Ahmakları avlar ve dalâlete düşürür."

2076. Senin gibi yüz binlerce akılsızlar ondan dolayı yüz tuğyana düşmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Senin gibi yüz binlerce akılsızlar ondan dolayı yüz isyana düşmüşlerdir.

"Hâm rîş", ham sakallı demektir ve akılsız ile maskaradan kinayedir. "Utû", aşırı gitmek, haddi aşmak, serkeşlik etmek ve kendini büyük görmek anlamlarındadır. Yani, "Senin gibi yüz binlerce akılsız maskara ona mürid olup onun yüzünden şeriat sınırını birçok kez aşmışlardır."

"Hâm rîş”, ham sakallı demek olup, akılsız ve maskaradan kinâyedir. "Utû", gulüv etmek ve haddi aşmak ve serkeşlik etmek ve kendini büyük görmek ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Senin gibi yüz binlerce akılsız maskaralar ona mürid olup onun yüzünden şerîat haddini birçok tecavüz etmişlerdir."

2077. Eğer sen onu görmezsen ve selâmetle geri gidersen, senin hayrın olur, ondan dolayı azgın olmazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. Eğer sen onu görmezsen ve selâmetle geri gidersen, senin hayrın olur, ondan dolayı azgın olmazsın.

Yani, "Eğer sen onu görmez ve selâmetle tekrar vatanına gidersen, senin için hayırlı olur. Onun yüzünden ona tabi olanlar gibi sen de azgın ve sapkın olmazsın."

Ya'nî, "Eğer sen onu görmez ve selâmetle tekrâr vatanına gidersen, senin için hayırlı olur. Onun yüzünden ona tâbi' olanlar gibi sen de azgın ve gavî olmazsın."

2078. Bir lâf mezhebli, bir dalkavuk, bir lüpçüdür. Onun davulunun sesi etraf-ı diyâra gitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Bir kendini övücü mezhebli, bir dalkavuk, bir lüpçüdür. Onun davulunun sesi memleketin her tarafına gitmiştir.

"Lâf-kîş", bileşik bir sıfattır. "Kendini övücü mezhebli" demektir. "Kâse-lîs", çanak yalayıcı demek olup dalkavuktan kinayedir. "Tabl-hâr", lüpçü, bedava yiyici anlamındadır. Yani, "Bu adam bir kendini övücü mezhebli, bir dalkavuk, lüpçüdür. Onun çaldığı kemâl davulunun sesi memleketin her tarafına gitmiştir."

"Lâf-kîş", vasf-ı terkîbîdir. "Kendini övücü mezhebli" demektir. "Kâse-lîs", çanak yalayıcı demek olup dalkavuktan kinâyedir. "Tabl-hâr", lüpçü, bedava yiyici ma'nâsınadır. Ya'nî, "Bu adam bir kendini övücü mezhebli, bir dalkavuk, lüpçüdür. Onun çaldığı kemâl davulunun sesi etrâf-ı diyâra gitmiştir."

2079. Bu buzağıya tapıcı olan kavim Sıbtî dirler. Böyle bir öküze ne acîb el sürerler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. Bu buzağıya tapan kavme Sıbtî derler. Böyle bir öküze ne şaşılacak şey ki el sürerler?

"Sıbtî", Mûsâ (a.s.)'ın kavmi olan Benî İsrâîl demektir. İkinci mısradaki "çi" şaşkınlık içindir. Yani, "Ona tâbi olanlar, Mûsâ (a.s.)'ın buzağıya tapan kavmi Benî İsrâîl cinsindendir. Ne şaşılacak şeydir ki, bu topluluk buzağıyı bırakıp böyle bir öküze el sürerler ve onun elini ve ayağını öpüp ona taparlar."

“Sıbtî", Mûsâ (a.s.)ın kavmi olan Benî İsrâîl demektir. İkinci mısra'daki "çi" taaccüb içindir. Ya'nî, “Ona tâbi' olanlar, Mûsâ (a.s.)ın buzağıya tapan kavmi Benî İsrâîl cinsindendir. Ne acîbdir ki, bu tâife buzağıyı bırakıp böyle bir öküze el sürerler ve onun elini ve ayağını öpüp ona taparlar."

2080. Her kim bu lüpçünün mağrûru oldu ise, gecenin cîfesi ve gündüzün battalıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. Her kim bu lüpçünün (dünyanın aldatıcı cazibesi) mağruru oldu ise, gecenin cîfesi ve gündüzün battalıdır.

"Cîfe", leş ve murdar demektir. "Battâl", hiç işi olmayan ve yalan söyleyen kimse demektir. "Garre", aldanmış olmak demektir. Yani, "Her kim bu lüpçünün aldanmışı oldu ise, gece leş gibi uyur ve gündüz dahi hiçbir iş sahibi olmayıp eli boş gezer."

"Cîfe", leş ve murdâr. "Battâl", hiç işi olmayan ve yalan söyleyen kimse. "Garre", aldanmış olmak. Ya'nî, "Her kim bu lüpçünün aldanmışı oldu ise, gece leş gibi uyur ve gündüz dahi hiçbir iş sahibi olmayıp eli boş gezer."

2081. "Bu kavim yüz ilim ve kemâli bırakmışlar, “Hâl budur" diye mekr ve tezvîri tutmuşlardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. "Bu topluluk yüz ilmi ve olgunluğu bırakmışlar, "Hâl budur" diye hile ve aldatmayı benimsemişlerdir."

"İlim ve kemâl"den kasıt, burada zahir ulemasının medreselerde öğrenmekle meşgul olduğu akli ve nakli ilimlerdir. "Bu topluluk, yani şeyhin müritleri, birçok ilmi ve olgunluğu bırakmışlar ve "Hâl ilmi budur" diyerek hile ve aldatma yolunu tutmuşlardır."

"İlim ve kemâl"den murâd, burada ulemâ-i zâhirenin medreselerde tahsîliyle meşgül olduğu ulûm-i akliyye ve nakliyyedir. "Bu tâife ya'nî şeyhin mürîdleri birçok ilim ve kemâli bırakmışlar ve "Hâl ilmi budur" diye mekr ve tezvîr yolunu tutmuşlardır".

2082. "Dirīga! Al-i Mûsâ nerede? Tâ ki, imdi buzağıya tapanların kanını döksünler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. "Yetişin! Musa'nın ailesi nerede? Şimdi buzağıya tapanların kanını döksünler!"

"Buzağı"dan kasıt, kadının düşüncesine göre Şeyh Ebu'l-Hasan hazretleridir. "Musa'nın ailesi"nden kasıt, şeriat ehlidir. Yani, "Ah, elleri kılıçlı olan şeriat ehli nerededir ki, Musa'nın ailesi gibi buzağıya tapanların kanını döksünler!"

"Buzağı"dan murâd, kadının fikrince Şeyh Ebu'l-Hasan hazretleridir. "Al-i Mûsâ"dan murâd, ehl-i şerîattir. Ya'nî, "Ah, elleri kılıçlı olan ehl-i şerîat nerededir ki, Âl-i Mûsâ gibi buzağıya tapanların kanını döksünler!"

2083. "Şer' u takvâyı arka tarafa bırakmıştır. Hani Ömer? Hani sert olan emr-i ma'ruf!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. "Şeriatı ve takvayı arka tarafa bırakmıştır. Hani Ömer? Hani sert olan emr-i ma'ruf (iyiliği emretme, kötülükten sakındırma)!"

Yani, "Bu topluluk şeriatı ve takvayı arkalarına atıp terk etmişlerdir. Hz. Ömer (r.a.) nerededir ki bu şeriat dairesinden çıkan topluluğu ıslah etsin!"

Ya'nî, "Bu tâife şerîati ve takvâyı arkalarına atıp terk etmişlerdir. Hz. Ömer (r.a.) nerededir ki bu şerîat dâiresinden çıkan tâifeyi ıslah etsin!"

2084. “Zîra bu ibâhat bu cemaatten fâş oldu. Her müfsid ve kallaşa ruhsat oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. "Çünkü bu mubah sayma, bu cemaatten yayıldı. Her fesatçıya ve baldırı çıplağa ruhsat oldu."

"İbâhat", haram olan şeyleri mubah ve caiz kılmaktır. "Kallâş", baldırı çıplak demektir. Burada zikir esnasında müzik nağmeleri icra ederek raks ve sema etmek gibi haller kastedilir. Yani, "Bu mubah sayma, bu şeyhin müridlerinden etrafa yayıldı. Her ilimden yoksun ve baldırı çıplak kimselere de bu mubah sayma ruhsat ve izin oldu." Bilinmeli ki Hayâtü'l-Hayevân ismindeki kitapta şöyle yazılmıştır: الرقص والدور والتواجد حرام اول من احدثه اصحاب السامري فانهم يرقصون حول العجل ويتواجدون بذلك فهو دين الكفار وعباد العجل فينبغي للسلطان ان يمنعوهم ولا يحل لاحد يؤمن بالله واليوم الآخر يحضر معهم على باطلهم Yani "Raks ve sema etmek ve dönmek ve tevâcüd (vecde gelme) haramdır. Bunu ilk icat eden kimseler Sâmirî'nin adamlarıdır. Onlar buzağı etrafında raks ederler ve bununla vecde gelirlerdi. Şimdi bu, kafirlerin ve buzağıya tapanların dinidir. Hükümdarın onları engellemesi gerekir; ve Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere onların batılları üzerinde onlarla beraber bulunmak helal olmaz." İşte zahir ulemasının bu gibi kıyaslarına ve hükümlerine işaretle kadının dilinden, Ebu'l-Hasan hazretlerinin müridlerine "buzağıya tapanlar" denilmiştir. Ve zahir ulemasının bu yolda birçok sözleri ve fetvaları vardır. Sema hakkındaki açıklamalar 4. cildin 728 numaralı beytinden itibaren geçtiği için burada tekrarı fazlalıktır. Ve biraz yukarıda 2042 numaralı beyitte Sümbül Sinan hazretlerinin Fatih Camii şerifinde toplanan ulemaya verdiği cevaplar zikredilmişti.

"İbâhat", harâm olan şeyleri mübâh ve câiz kılmak. "Kallâş”, baldırı çıplak demektir. Burada zikrullâh esnasında nağamât-i mûsîkiyye icrâsıyla raks ve semâ' etmek gibi hâller murâd olunur. Ya'nî, “Bu ibâhat bu şeyhin mürîdlerinden etrâfa yayıldı. Her ilimden müflis ve baldırı çıplak kimselere de bu ibâhat ruhsat ve icâzet oldu." Ma'lum olsun ki Hayâtü'l-Hayevân ismindeki kitâbta şöyle yazılmıştır: الرقص والدور والتواجد حرام اول من احدثه اصحاب السامري فانهم يرقصون حول العجل ويتواجدون بذلك فهو دين الكفار وعباد العجل فينبغي للسلطان ان يمنعوهم ولا يحل لاحد يؤمن بالله واليوم الآخر يحضر معهم على باطلهم Ya'nî "Raks ve semâ' etmek ve dönmek ve tevâcüd harâmdır. En evvel bunu îcâd eden kimseler Sâmirî'nin ashâbıdır. Onlar buzağı etrafında raks ederler ve bununla tevâcüd ederler idi. İmdi bu, kâfirlerin ve buzağıya tapanların dînidir. Hükümdâr onları men' etmek lâzım gelir; ve Allah'a ve âhiret gününe inanan kimselere onların bâtılları üzerinde onlar ile beraber hâzır olmak helâl olmaz." İşte ulemâ-i zâhirin bu gibi kıyâsât ve hükümlerine işâreten kadının lisânından, Ebu'l-Hasan hazretlerinin mürîdânına "buzağıya tapanlar" ta'bîr buyurulmuştur. Ve ulemâ-i zâhirin bu yolda birçok sözleri ve fetvâları vardır. Semâ' hakkındaki îzâhât 4. cildin 728 numaralı beytinden i'tibâren geçtiği cihetle burada tekrârı zâiddir. Ve biraz yukarıda 2042 numaralı beyitte Sünbül Sinân hazretlerinin Fâtih Câmi-i şerîfinde toplanan ulemâya verdiği cevablar zikr edilmiş idi.

2085. Hani Peygamber'in ve ashabın yolu? Hani onun namazı ve tesbihi ve âdâbı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. Hani Peygamber'in ve ashabın yolu? Hani onun namazı ve tesbihi ve âdâbı?

"Hani Peygamber'in ve ashabının takip ettikleri yol? Hani onların namazdaki huşu ve tevazuları ve tesbihleri ve ibadet emrindeki âdâb ve kuralları?" Bilinmeli ki, hakikat ehlinin bakışları halka değil, tamamen Hakk'adır. Onlar halka karşı melâmet (kınanmayı göze alma) yolunu tutar, ibadet ve kulluklarını halkın gözünden gizlerler. Ve Hakk'a riyadan uzak ve samimiyetle gizlice ibadet ederler. Örneğin camideki cemaate çıkmazlar. Evlerinde aile halkı ile cemaat olup namaz kılarlar. Zâhir ehli (dış görünüşe önem verenler) bunların bu hallerini bilmediklerinden "Sünnet olan cemaati terk ediyor ve hatta namaz kıldığını bile kimsenin gördüğü yoktur!" diye kınama ve itiraz ederler. Çünkü zâhir ulemasının (dış ilimlere vakıf âlimlerin) bakışlarının yarısı halka ve yarısı da Hakk'adır. Onlar iyi hâl sahibi olduklarını halka gösterip hürmetlerini kazanmak isterler ve halkın övgüsünden nefisleri haz ve yergisinden elem duyar. Fakat hakikat ehli ise, bu duygulardan pek uzaktırlar. Halk ne derse desin, onların bakışları Hakk'adır. Halleri aşağıdaki beyte uygundur: "İçten tanıdık ve dıştan yabancı gibi ol! Böyle bir güzel gidiş dünyada az olur."

"Hani Peygamber'in ve ashâbının ta'kîb buyurdukları yol? Hani onların namazdaki huzû' ve huşû'ları ve tesbîhler ve ibâdet emrindeki âdâb ve käideleri?" Ma'lûm olsun ki, ehl-i hakîkatin nazarları halka değil, kâmilen Hakk'adır. Onlar halka karşı melâmet tarîkını tutup, tâât ve ibâdetlerini halkın nazarından setr ederler. Ve Hakk'a riyâdan ârî ve hulûs ile gizlice ibâdet ederler. Meselâ câmi'deki cemâate çıkmazlar. Evlerinde âile halkı ile cemâat olup namaz kılarlar. Ehl-i zâhir bunların bu hallerini bilmediklerinden "Sünnet olan cemâati terk ediyor ve hattâ namaz kıldığını bile kimsenin gördüğü yoktur!" diye ta'n ve i'tiraz ederler. Zîrâ ulemâ-i zâhirin nazarlarının yarısı halka ve yarısı da Hakk'adır. Onlar salâh-ı hâl sahibi olduklarını halka gösterip hürmetlerini kazanmak isterler ve halkın medhinden nefisleri haz ve zemminden elem duyar. Fakat ehl-i hakîkat ise, bu duygulardan pek uzaktırlar. Halk ne derse desin, onların nazarları Hakk'adır. Halleri âtîdeki beyte muvâfıktır: "Bâtından âşinâ ve zâhirden yabancı gibi ol! Böyle bir güzel gidiş cihânda az olur."

## Mürîdin cevâb söylemesi ve o ta'n edici kadını küfürden ve beyhûde söylemekten mürîdin men' etmesi

2086. Delikanlı ona bağırdı. Dedi ki: "Yeter! Aydınlık günde ases nereden geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. Delikanlı ona bağırdı. Dedi ki: "Yeter! Aydınlık günde ases nereden geldi?"

"Gündüz"den maksat, Ebu'l-Hasan-ı Harakanî hazretlerinin velâyet nurudur. "Ases", gece kol gezen zabıta memuru demektir. Bundan maksat, nefis ehli olan avam tabakasını tabiat karanlığı içinde şer'î yasakları işlemekten men eden zahir ulemasıdır. Yani, kadının bu kınama ve itirazlarını dinleyen o yoldan gelen mürid bağırdı ve dedi ki: "Artık sus! Yaptığın edepsizlik yeter! Ebu'l-Hasan hazretlerinin velâyet nuru ufukları tutmuş ve hakikat talep edenlerin nazarında tabiat aleminin karanlığı gitmiş ve gündüz olmuştur. Bu sebeple gece zabıtası olan zahir ulemasının bu velâyet nuru önünde ne işi vardır?"

Bilinmeli ki, Nefahâtü'l-Üns'te beyan buyurulduğu üzere Ebu'l-Hasan-ı Harakanî (k.s.) hazretlerinin adı Ali b. Ca'fer'dir. Kendisi zamanın feridi (eşsiz kişisi) ve gavsı (yardım edeni) ve hakikat ehlinin teveccüh (yönelme) yeri idi. Pek yüksek sözleri vardır ki, bunları Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî ve Tezkiretü'l-Evliyâ'da Ferîdüddin-i Attâr hazretleri beyan buyurmuşlardır. Diğer menkıbeleri bu kitaplardadır. Sözlerinden birisi budur ki:

"Gönüllerin ziyade aydını kendisinde halk olmayan ve amellerin efdali onda mahluk fikri bulunmayandır."

Yani bir kalpte Hak fikrinden başka bir şey bulunmaz ve mahluk ile münasebet düşüncesinden arınmış olursa, o kalp ziyade nurlu bir kalp olur; ve bir kimse yaptığı işlerde ve ibadetlerde mahluk olan cenneti ve cehennemi ve Hak'la kul arasında vasıta olan melekleri ve peygamberleri ve diğer insanları düşünmezse ve hepsini Hakk'ın gayrı görmezse, o ameller efdal olur, demektir. Nasıl ki Sultan Mahmud-ı Gaznevî o hazreti bir gün huzuruna davet için adamlarından birisini göndermiş ve eğer gelmezse: أطيعوا الله وأطيعوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ (Nisa, 4/59) yani “Allah'a itaat ediniz ve Resul'e ve sizden emir sahibi olan kimseye itaat ediniz!” ayet-i kerimesini oku!” diye tembih etmiş. O zat Ebu'l-Hasan hazretlerinin huzuruna gidip bu ayeti okumuş. Hz. Ebu'l-Hasan tebessüm edip buyurmuş ki: "Atîullâh"da [:Allah'a itaat ediniz!] o kadar müstağrakım ki, "atîu'r-Resûl"de [:Resul'e itaat ediniz!] hacaletlerim vardır. Bak, ulü'l-emre ne kalır?" Bu kelamın inceliğinden gafil ve zevkinden cahil olan zahir uleması bu sözlere tufan-ı itirazı yağdırırlar. Nasıl ki zahir ulemasından birisi olup tarikat-i Nakşbendiyye'ye intisap ve zahir ulemasının ilm-i kelama müstenid olan sözlerini "ilm-i hakikattir" diye hakikat talep edenlere yutturmaya çalışan Ahmed-i Serhindî namındaki bir zat, matbu Mektubatının 105. sayfasında münderic 152. mektubunda şu fıkralar ile itiraz etmişlerdir: "Hz. Şeyh, itaat-i Hak Sübhanehu'yu Resul-i Hakk'a itaatin gayrında bildi. Bu söz istikametten uzaktır. Müstakim ahvalli meşayıh bu kısım sözlerden tenezzüh gösterirler." Bu Ahmed-i Serhindî'ye, tabileri "İmam-ı Rabbanî” ve “Müceddid-i elf-i sanî" derler ve tarikat-i Nakşbendiyye'de "pir-i sanî" (ikinci pir) telakki ederler. Halbuki bu zat Mektubatında kendi piri Muhammed Bahaeddin Şah-ı Nakşbend ve Hüccetü'l-İslam İmam-ı Gazalî hazaratını cehaletle suçlamaya kadar cüret etmiştir ve Hz. Mevlana'ya da "tarikat çocuğu" demiştir; ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî efendimize birçok kınamalarda ve iftiralarda bulunmuştur. Sözün özü, hakikat ehlinin nüktelerinden ve zevklerinden gafil olan bu zahir aliminin hakikat ehlinden kimlere ne sebeple kınama yönelttiği ve o kınamaların geçerli olmadığını gösterir bir risale yazdım. Yüce Allah'ın hikmetiyle asla fikir ve hayalimden geçmediği halde bir zat tarafından temize çekilerek Konya Asar-ı Atika Müzesi Kütüphanesi'ne ciltlenerek konuldu.

Ebu'l-Hasan hazretlerine kınama yöneltenlerin alçaltılmasına dair olan aşağıdaki beyitler Hz. Pir'in yüce kerametlerindendir. Çünkü Hz. Pir efendimiz kendilerinden bir asır sonra gelmiş olan Şah-ı Nakşbend hazretlerinin yüce tarikatını 4. cildin 3060 numaralı beytinde şöyle ihbar ve medh buyururlar: Yani "Gök boşluğunda nakış bağlayıcılardır; benim için ve senin için iş yapıcılardır."

Ve aynı şekilde kendilerinden iki yüz küsur sene sonra gelmiş olan İbrahim-i Gülşenî ve onların halifeleri olan Dede Ömer Ruşenî hazretlerinin zuhurlarını ve medhlerini Divan-ı Kebirlerinde şu beyitlerde göstermişlerdir: [Yani "Gördüm bir gülşenin güzel yüzünü; o parlak doğanı ve gözü, o canın secdegahını ve kıblesini, o emin canın işretini."] Bu bahiste Ebu'l-Hasan hazretlerine kınama yönelteceklerin de zuhuruna işaret edip, onları tezyif (aşağılama) buyurmuşlardır. Bu sebeple Ebu'l-Hasan hazretlerine kınama yöneltenler zem (kınama) ve hicivden bu beyitlerde hisselerine düşeni alsınlar. Cenab-ı Ebu'l-Hasan'ın bir kıssası da 4. cildde 1797 ve 1844 ve 1918 numaralı beyitlerden itibaren zikredilmiştir.

"Gündüz"den murâd, Ebu'l-Hasan-ı Harakanî hazretlerinin nûr-ı velâyetidir. "Ases", gece kol gezen zabıta me'mûru demektir. Bundan murâd, ehl-i nefis olan avâmmı tabîat karanlığı içinde menhiyyât-ı şer'iyye icrâsından men'eden ulemâ-i zâhiredir. Ya'nî, kadının bu ta'n ve i'tirâzlarını dinleyen o yoldan gelen mürîd bağırdı ve dedi ki: "Artık sus! Yaptığın edebsizlik yeter! Ebu'l-Hasan hazretlerinin nûr-ı velâyeti âfâkı tutmuş ve hakîkat tâliblerinin nazarında âlem-i tabîatin karanlığı gitmiş ve gündüz olmuştur. Binâenaleyh gece zâbıtası olan ulemâ-i zâhirenin bu nûr-ı velâyet önünde ne işi vardır?"

Ma'lûm olsun ki, Nefahâtü'l-Üns'de beyân buyurulduğu üzere Ebu'l-Hasan-ı Harakānî (k.s.) hazretlerinin adı Alî b. Ca'fer'dir. Kendisi zamânın ferîdi ve gavsı ve ehl-i hakîkatin mahall-i teveccühü idi. Pek yüksek sözleri vardır ki, bunları Nefahâtü'l-Üns'de Mevlânâ Câmî ve Tezkiretü'l-Evliyâ'da Ferîdüddin-i Attâr hazretleri beyân buyurmuşlardır. Menâkıb-ı sâiresi bu kitâblardadır. Sözlerinden birisi budur ki:

"Gönüllerin ziyâde aydını kendisinde halk olmayan ve amellerin efdali onda mahlûk fikri bulunmayandır."

Ya'nî bir kalbde Hak fikrinden başka bir şey bulunmaz ve mahlûk ile münasebet düşüncesinden ârî olursa, o kalb ziyâde nûrlu bir kalb olur; ve bir kimse yaptığı işlerde ve ibadetlerde mahlûk olan cenneti ve cehennemi ve Hak'la kul arasında vâsıta olan melekleri ve peygamberleri vesâir insanları düşünmezse ve hepsini Hakk'ın gayrı görmezse, o ameller efdal olur, demektir. Nitekim Sultân Mahmûd-ı Gaznevî o hazreti bir gün huzûruna da'vet için adamlarından birisini göndermiş ve eğer gelmezse: أطيعوا الله وأطيعوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ (Nisâ, 4/59) ya'nî “Allâh'a itâat ediniz ve Resûl'e ve sizden emr sahibi olan kimseye itâat ediniz!” âyet-i kerîmesini oku!” diye tenbîh etmiş. O zât Ebu'l-Hasan hazretlerinin huzûruna gidip bu âyeti okumuş. Hz. Ebu'l-Hasan tebessüm edip buyurmuş ki: "Atîullâh"da [:Allah'a itaat ediniz!] o kadar müstağrakım ki, "atîu'r-Resûl"de [:Resûl'e itâat ediniz!] hacâletlerim vardır. Bak, ulü'l-emre ne kalır?" Bu kelâmın inceliğinden gäfil ve zevkinden câhil olan ulemâ-i zâhire bu sözlere tûfân-ı i'tirâzı yağdırırlar. Nitekim ulemâ-i zâhireden birisi olup tarîkat-i Nakşbendiyye'ye intisâb ve ulemâ-i zâhirenin ilm-i kelâma müstenid olan sözlerini "ilm-i hakîkattir" diye tâlib-i hakikat olanlara yutturmaya çalışan Ahmed-i Serhindî nâmındaki bir zât, matbû' Mektûbâtının 105. sahîfesinde münderic 152. mektûbunda şu fıkralar ile i'tiraz etmişlerdir: "Hz. Şeyh, itaat-i Hak Sübhânehû'yu Resûl-i Hakk'a itaatin gayrında bildi. Bu söz istikāmetten dûrdur. Meşâyih-i müstakîmü'l-ahvâl bu kısım sözlerden tenezzüh gösterirler." Bu Ahmed-i Serhindî'ye, tâbi'leri "İmâm-ı Rabbânî” ve “Müceddid-i elf-i sânî" derler ve tarîkat-i Nakşbendiyye'de "pîr-i sânî" telakkî ederler. Halbuki bu zât Mektûbâtında kendi pîri Muhammed Bahâeddîn Şah-ı Nakşbend ve Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî hazarâtını techîle kadar cür'et etmiştir ve Hz. Mevlânâ'ya da "tarîkat çocuğu" demiştir; ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî efendimize birçok ta'nlarda ve iftirâlarda bulunmuştur. Velhâsıl ehl-i hakîkatin nüktelerinden ve zevklerinden gäfil olan bu âlim-i zâhirînin ehl-i hakîkatten kimlere ne sebeble ta'n ettiği ve o ta'nların vârid olmadığını gösterir bir risâle yazdım. Bi-hikmetillâhi Teâlâ aslâ fikr ü hayalimden geçmediği hâlde bir zât tarafından tebyîz olunarak Konya Asâr-ı Atîka Müzesi Kütüphanesi'ne teclîd edilerek konuldu.

Ebu'l-Hasan hazretlerine ta'n edenlerin terzîline dâir olan âtîdeki ebyât Hz. Pîr'in kerâmât-i aliyyelerindendir. Zîrâ Hz. Pîr efendimiz kendilerinden bir asır sonra gelmiş olan Şah-ı Nakşbend hazretlerinin tarîk-ı âlîsini 4. cildin 3060 numaralı beytinde şöyle ihbâr ve medh buyururlar: Ya'ni "Cevv-i felekde nakış bağlayıcılardır; benim için ve senin için iş yapıcılardır."

Ve kezâ kendilerinden iki yüz küsûr sene sonra gelmiş olan İbrâhîm-i Gülşenî ve onların halîfeleri olan Dede Ömer Rûşenî hazretlerinin zuhûrlarını ve medhlerini Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyitlerde göstermişlerdir: [Ya'nî "Gördüm bir gülşenin güzel yüzünü; o parlak doğanı ve gözü, o cânın secdegâhını ve kıblesini, o emîn cânın işretini."] Bu bahiste Ebu'l-Hasan hazretlerine ta'n edeceklerin de zuhûruna işâret edip, onları tezyîf buyurmuşlardır. Binâenaleyh Ebu'l-Hasan hazretlerine ta'n edenler zem ve hicivden bu beyitlerde hisselerine düşeni alsınlar. Cenâb-ı Ebu'l-Hasan'ın bir kıssası da 4. cildde 1797 ve 1844 ve 1918 numaralı beyitlerden i'tibâren mezkûrdür.

2087. Nûr-ı merdân, şarkı ve garbı tuttu. Gönüller taaccübden dolayı secde ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. Erlerin nuru doğuyu ve batıyı kapladı. Gönüller şaşkınlıktan dolayı secde ettiler.

Hak erlerinin nuru doğuyu ve batıyı kapladı. Yüce âlimler, insân-ı kâmilin içindeki ilâhî nurlardan şaşkınlığa düşüp secde ettiler ve baş eğdiler. Nitekim Ebu'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerinin hocası Ebu'l-Abbâs (k.s.) hazretleri şöyle buyururlar: "Eğer velînin nuru keşfedilseydi, elbette o nura ibadet edilirdi. Çünkü velînin vasıfları Yüce Allah'ın vasıflarındandır ve onun nitelikleri Allah'ın niteliklerindendir."

Hak erlerinin nûru şarkı ve garbı kapladı. Ulvî olan âlimler insân-ı kâmilin bâtınındaki envâr-ı ilâhiyyeden taaccüb edip secde ve serfürû ettiler. Nitekim Ebu'l-Hasan-i Şâzilî hazretlerinin üstâdı Ebu'l-Abbâs (k.s.) hazretleri şöyle buyururlar: "Eğer velînin nûru keşf olunsa, elbette o nûra ibâdet olunurdu. Zîrâ velînin vasıfları Allâh Teâlâ'nın vasıflarındandır ve onun nuûtu Allâh'ın nuûtundandır."

2088. Hakk'ın güneşi Hamel'den zahir oldu. Güneş hacelden çarşaf altına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. Hakk'ın güneşi Koç burcundan ortaya çıktı. Güneş utancından çarşaf altına girdi.

"Hamel", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş ilkbaharda bu Koç burcunda olup âlem tazelik bulur. Ve "hacel", utanmaktan dolayı kendinden geçme anlamındadır (Sarrâh). Yani, Hakk'ın manevî güneşi olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kemâl burcundan yükseldi. Maddî olan güneş onun nurunun şiddet ve azametinden utandı da bulut çarşafına büründü. "Maddî güneş"ten kasıt, zâhirî ilimde ve aklî ilimlerde tek ve seçkin olan âlimdir. Çünkü hiçbir zâhirî âlim bir insân-ı kâmilin marifet nuruna karşılık verip onu susturamaz. Aksine kendisi utanmış ve küçülmüştür. Nasıl ki Necmeddîn-i Kübrâ hazretleriyle Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kıssaları 5. cildin 4139 numaralı beytinin açıklamasında ve muhakkikînden Şems-i Sivâsî hazretleriyle ulemâ-i

"Hamel", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş ilkbaharda bu Hamel burcunda olup âlem tarâvet bulur. Ve "hacel", utanmaktan dolayı kendinden geçmek ma'nâsınadır (Sarrâh). Ya'nî, Hakk'ın ma'nevî güneşi olan insân-ı kâmil kemâl burcundan yükseldi. Maddî olan güneş onun nûrunun şiddet ve azametinden utandı da bulut çarşafına büründü. "Maddî güneş"ten murâd, ilm-i zâhirde ve ulûm-i akliyyede yektâ ve mümtâz olan âlimdir. Zîrâ hiçbir âlim-i zâhirî bir insân-ı kâmilin nûr-ı ma'rifetine mukābele edip onu ilzâm edemez. Bilakis kendisi utanmış ve küçülmüştür. Nitekim Necmeddîn-i Kübrâ hazretleriyle Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kıssaları 5. cildin 4139 numaralı beytinin îzâhında ve muhakkıkînden Şems-i Sivâsî hazretleriyle ulemâ-i

2089. "Senin gibi bir İblîs'in türrehâtı beni ne vakit bu evin toprağından döndürür?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. "Senin gibi bir İblis'in saçmalıkları beni ne zaman bu evin toprağından döndürür?"

"Ey ayıplayan! Senin gibi bir İblis'in böyle saçma sapan sözleri, Ebu'l-Hasan hazretleri gibi bir hakikat güneşinin evinin toprağından beni soğutup döndürebilir mi?"

"Ey ta'n edici! Senin gibi bir İblis'in böyle saçma sapan sözleri, Ebu'l-Hasan hazretleri gibi bir hakîkat güneşinin evinin toprağından beni soğutup döndürebilir mi?"

2090. "Ben bulut gibi bir rüzgâr ile gelmedim; tâ ki, bir toz sebebiyle bu cenâb-[2072] dan geri döneyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. "Ben bulut gibi bir rüzgâr ile gelmedim; tâ ki, bir toz sebebiyle bu cenâb-[2072] dan geri döneyim!"

"Cenâb", evin etrafı, taraf ve yön anlamlarındadır. Yani, "Ben buraya rüzgârın sürükleyip getirdiği bir bulut gibi gelmedim ki, senin toz ve toprak değerinde olan sözlerin ve itirazların sebebiyle bu evin etrafından geri döneyim!" Nakledilmiştir ki: Şeyh Nizâmeddîn hazretleri müridleriyle beraber bulunduğu bir yerde şiddetli rüzgâr esti. Bundan müridler kaçtılar. Yalnız bir mürid sabit kaldı. Ondan niçin kaçmadığını sordular. Cevaben dedi ki: "Ben nefsî arzu ile gelmedim ki, niye havadan kaçayım!"

"Cenâb", evin etrâfi ve cânib ve nâhiye ma'nâlarınadır. Ya'nî, “Ben buraya rüzgârın sürükleyip getirdiği bir bulut gibi gelmedim ki, senin toz ve toprak mesâbesinde olan sözlerin ve i'tirâzların sebebiyle bu evin etrafından geri döneyim!" Menküldür ki: Şeyh Nizâmeddîn hazretleri mürîdleriyle beraber bulunduğu bir yerde şiddetli rüzgâr esti. Bundan mürîdler kaçtılar. Yalnız bir mürid sâbit kaldı. Ondan niçin kaçmadığını sordular. Cevâben dedi ki: "Ben hevâ-yı nefsânî ile gelmedim ki, niye havadan kaçayım!"

2091. Buzağı o nûr sebebiyle keremin kıblesi oldu. Kıble o nûrsuz küfür ve put oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. Buzağı o nur sebebiyle keremin kıblesi oldu. Kıble o nursuz küfür ve put oldu.

Ey ayıplayan! Buzağı mertebesinde tuttuğun Ebu'l-Hasan hazretlerinin cismanî sureti, o ilâhî nur sebebiyle Hakk'ın kereminin kıblesi oldu. Nasıl ki kıble edinilen taştan ve topraktan yapılmış Kâbe'nin sureti, ilâhî zât isminin tecelli yeri olmasından dolayı kıble oldu. Eğer Kâbe'de o nur olmasa, ona yönelip tavaf etmek küfür olur. Çünkü o nursuz Kâbe'nin sureti puttan ibaret kalır. İnsan bedeni de böyledir. Eğer ilâhî zât isminin tecelli yeri olup, tüm isimlerin toplanmışlığını (cem'iyyet-i esmâiyye) taşırsa, ilâhî keremin kıblesi olur ve ona yönelenler ilâhî kereme mazhar olur.

Ey ta'n edici! Buzağı mesâbesinde tuttuğun Ebu'l-Hasan hazretlerinin sûret-i cismâniyyesi, o nûr-ı ilâhî sebebiyle Hakk'ın kereminin kıblesi oldu. Nitekim kıble ittihâz olunan taştan ve topraktan ma'mûl Ka'be'nin sûreti mazhar-ı ism-i zât-ı ilâhî olmasından dolayı kıble oldu. Eğer Ka'be'de o nûr olmasa ona teveccüh edip tavaf etmek küfür olur. Zîrâ o nûrsuz Ka'be'nin sûreti puttan ibâret kalır. Cism-i insân dahi böyledir. Mazhar-ı ism-i zât-ı ilâhî olup, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olursa, kerem-i ilâhînin kıblesi olur ve ona teveccüh edenler kerem-i ilâhîye mazhar olur.

2092. Hevadan gelen ibâhat dalâlettir. Huda'dan gelen ibâhat kemâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. Nefsî istekten gelen ibâhat (yasak tanımama) dalâlettir. Allah'tan gelen ibâhat kemâldir.

Nefsî istekten gelen ibâhat ve ilâhî şeriata muhalefet, dalâlet ve azgınlık olur. Fakat bu ibâhat ve şeriata muhalefet, Hak tarafından meydana gelen emir üzerine olursa, kemâlin ta kendisi olur. Nasıl ki Muhammed Bahâeddîn Şâh-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri bir gece müridleriyle beraber otururken "Bu gece hırsızlık edeceğiz" buyurdular ve müridleriyle beraber çıktılar. Hz. Şâh gece karanlığında bir evin duvarını deldirip içeriye girdiler. Odada birçok kumaşlar mevcut imiş. Hepsini taşıttılar ve gelip oturdular. Eşyanın taşıtılmasını müteakip bir sürü eşkıya gelip evi bastılar. Kumaşların aşırıldığını görüp: "Vah, vah! Geç kaldık. Bizden evvelki hırsızlar kumaşları çalmışlar!" diyerek geri döndüler. Ertesi gün Hz. Şâh evin sahibine haber gönderip kumaşları kendisine iade buyurur. Gerçi şeriatın zahirinde hırsızlık yasak ve haramdır. Fakat insân-ı kâmil, içinde bir ilâhî hikmet olan bu gibi şer'î yasakları ilâhî emir ile icra eder. İşte ibâhatin anlamı budur. Burunlarının ucunu bile görmekten âciz ve kusurlu olan zahir uleması ise, kâmillerin hallerine vakıf olmadıklarından "Efendim, bu ne demektir? Zındıklıktır!" diye feryat ederler. Bu ibâhatin benzeri, Kehf suresinde beyan buyurulduğu üzere Hızır (a.s.) ile Musa (a.s.) arasında meydana geldi. Cenâb-ı Hızır zahirde hiçbir sebep olmaksızın bir ergen çocuğu öldürdü ve yetimlerin sağlam gemisini deldi. Şeriat sahibi olan Musa (a.s.) itiraz etti. Cenâb-ı Hızır cevaben: وَمَا فَعَلْتَهُ عَنْ أمرى (Kehf, 18/82) yani "Kendi emrimden yapmadım" yani ilâhî emir ile yaptım, buyurdu. İnsân-ı kâmiller dahi, Hızır (a.s.) gibi Hak'tan aldıkları emir gereğince şer'î yasakları hikmete dayanarak icra ederler. Bunlara karşı kınama ve itiraz, edepsizliktir ve kendi haddini bilmemektir.

Hevâ-yı nefsânîden gelen ibâhat ve şer'-i ilâhîye muhalefet dalâlet ve azgınlık olur. Fakat bu ibâhat ve şer'e muhalefet Hak tarafından vâki' olan emir üzerine olursa ayn-ı kemâl olur. Nitekim Muhammed Bahâeddîn Şâh-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri bir gece mürîdleriyle beraber otururken "Bu gece hırsızlık edeceğiz" buyurdular ve müridleriyle beraber çıktılar. Hz. Şâh gece karanlığında bir evin duvarını deldirip içeriye girdiler. Odada birçok kumaşlar mevcûd imiş. Hepsini taşıttılar ve gelip oturdular. Eşyânın taşıtılmasını müteâkıb bir sürü eşkiyâ gelip evi bastılar. Kumaşların aşırıldığını görüp: "Vah, vah! Geç kaldık. Bizden evvelki hırsızlar kumaşları çalmışlar!" diyerek geri döndüler. Ertesi gün Hz. Şâh evin sahibine haber gönderip kumaşları kendisine iâde buyurur. Gerçi zâhir-i şer'de hırsızlık memnû' ve harâmdır. Fakat insân-ı kâmil, zımnında bir hikmet-i ilâhî olan bu gibi memnûât-ı şer'iyyeyi emr-i ilâhî ile icrâ eder. İşte ibâhatin ma'nâsı budur. Burunlarının ucunu bile görmekten âciz ve kāsır olan ulemâ-i zâhire ise, kâmillerin ahvâline vakıf olmadıklarından "Efendim, bu ne demektir? Zındıklıktır!" diye feryad ederler. Bu ibâhatin nazîri sûre-i Kehf'de beyân buyurulduğu üzere Hızır (a.s.) ile Mûsâ (a.s.) arasında vâki' oldu. Cenâb-ı Hızır zâhirde hiçbir sebeb olmaksızın bir mürâhık çocuğu öldürdü ve yetîmlerin sağlam gemisini deldi. Sâhib-i şerîat olan Mûsâ (a.s.) i'tiraz etti. Cenâb-ı Hızır cevaben: وَمَا فَعَلْتَهُ عَنْ أمرى (Kehf, 18/82) ya'nî "Kendi emrimden yapmadım" ya'nî emr-i ilâhî ile yaptım, buyurdu. İnsân-ı kâmiller dahi, Hızır (a.s.) gibi Hak'tan telakkî ettikleri emir mûcibince memnûât-ı şer'iyyeyi hikmete müsteniden icrâ ederler. Bunlara karşı ta'n ve i'tiraz edebsizliktir ve kendi haddini bilmemektir.

2093. Ölçüsüz nûr parladığı o tarafta küfür îmân oldu ve şeytan İslâm'ı buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. Ölçüsüz nûr parladığı o tarafta küfür îmân oldu ve şeytan İslâm'ı buldu.

"Ölçüsüz nûr"dan kasıt, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarıyla tecellî etmesidir. "Şeytân"dan kasıt, nefistir. "İslâm", boyun eğme ve teslimiyet demektir. Yani Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafında, zâhir ulemasının küfür saydığı şeyler tam anlamıyla îmân oldu. Örneğin, zâhir uleması vahdet-i vücûdu (varlığın birliği) ve Hakk'ın bütün eşyaya olan zâtî yayılışını kendi anlayışlarına sığdıramadıkları için küfür sayarlar; ve eşyanın varlığını Hakk'ın varlığı karşısında gerçekte ispat ederler; ve Hakk'ın zâtî kuşatıcılığını değil, ancak ilimle kuşatıcılığını kabul ederler. Çünkü onlarda insân-ı kâmilin zevki ve hâli yoktur. Onlar pek gizli bir şirk içindedirler. Nitekim hadîs-i şerifte الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا yani "Benim ümmetimde şirk, pürüzsüz bir yer üzerinde yürüyen karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir" buyrulur. Çünkü bu zümre, şeytan konumunda olan nefislerinden ve vehmedilmiş varlıklarından kurtulamamışlardır. Halbuki insân-ı kâmilin nefis şeytanı yokluğa boyun eğmiş ve teslim olmuştur.

"Ölçüsüz nûr"dan murâd, Hakk'ın bilcümle esmâ ve sıfatı ile tecellîsidir. "Şeytân"dan murâd, nefistir. "İslâm", inkıyâd ve teslîmiyet demektir. Ya'nî Hakk'ın bilcümle esmâ ve sıfatı ile tecellî buyurduğu o insân-ı kâmil tarafında ulemâ-i zâhirenin küfür addettiği şeyler mahz-ı îmân oldu. Meselâ ulemâ-i zâhir vahdet-i vücûdu ve Hakk'ın cemî' eşyaya olan sereyân-ı zâtîsini kendi havsalalarına sığdıramadıklarından küfür addederler; ve eşyânın vücudunu Hakk'ın varlığı muvâcehesinde nefsü'l-emrde isbât ederler; ve Hakk'ın ihâta-i zâtiyyesini değil, ancak ihâta-i ilmiyyesini kabûl ederler. Zîrâ onlarda insân-ı kâmilin zevki ve hâli yoktur. Onlar pek gizli bir şirk içindedirler. kim hadîs-i şerifte الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk musaffâ bir mahal üzerinde yürüyen karıncanın yürüyüşünden pek gizlidir" buyururlar. Zîrâ bu tâife şeytan mesâbesinde olan nefislerinden ve mevhûm olan vücûdlarından kurtulamamışlardır. Halbuki insân-ı kâmilin nefis şeytânı yokluğa inkıyâd ve teslîm olmuştur.

2094. İzzetin mazharıdır ve Hak için mahbubdur. Bütün kerrûbilerden ileri geçmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. İzzetin mazharıdır ve Hak için sevgilidir. Bütün kerûbîlerden ileri geçmiştir.

"Be-Hak"taki "bâ" harfi, sebep bildirmek içindir. "Mahbub be-Hak", "Hak için sevgilidir" demektir. Kerûbîler, "müheyyemûn" dedikleri meleklerdir ki, onlara "yüce melekler" de derler; ve onlar Adem'e secde eden unsurlara ait meleklerin dışındadırlar. Bunlar her ne kadar Adem'e secde etmek ve boyun eğmekle yükümlü değillerse de, isimlerin ve sıfatların bütünlüğüne mazhar olmadıklarından insân-ı kâmilin üstünde değildirler. Fakat noksan insanın üstündedirler. Bu şerefli beyitte insân-ı kâmilin bu mertebesine işaret buyurulur. Yani, ey kınayan kimse, Ebu'l-Hasan hazretleri bütün ilahi sıfat ve isimlerin tecelli yeri olduğundan Hakk'ın izzetinin mazharıdır ve Hak için de sevgilidir. Bu sebeple, ilahi katında bu bütünlüğü taşımayan müheyyemûn meleklerinden daha ileridir.

Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri bir risalesinde ve Hüseyn-i Meymendî de Dîvân-ı Alî Şerhi'nde şöyle naklederler: "Ebu'l-Hasan-ı Harakānî (k.s.) buyurdu ki: Ben arşa yükseldim. Bin kere tavaf ettim; ve onun etrafında tavaf eden bir topluluk gördüm. Onlar benim tavafımın hızından şaşırdılar, ben onların tavafına şaşırmadım. Dedim ki: "Siz kimlersiniz ve tavafınızda bu yavaş yürümek nedir?" Dediler ki: "Biz melekleriz; ve biz nuruz ve bizim tavafımız böyledir; ve sen kimsin ve bu hız nedir?" Dedim ki: "Ben Adem oğluyum ve bende Hakk'ın nuru ve ateşi vardır ve bu hız şevk ateşinin sonuçlarındandır" (Ankaravî Şerhi'nden).

"Be-Hak"taki “bâ", ta'lîl içindir. "Mahbub be-Hak", "Hak için mahbûbdur" demek olur. Kerrûbiyân, “müheyyemûn" dedikleri meleklerdir ki, onlara "melâike-i âlîn" dahi derler; ve onlar Adem'e secde eden melâike-i unsuriyyûnun hâricindedirler. Bunlar her ne kadar Adem'e secde ve serfürû ile mükellef değil iseler de cem'iyyet-i esmâiyye ve sıfatiyyeye mazhar olmadıklarından insân-ı kâmilin fevkınde değildirler. Fakat insân-ı nâkısın fevkındedirler. Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin bu mertebebsine işaret buyurulur. Ya'nî, ey ta'n eden kimse, Ebu'l-Hasan hazretleri bilcümle sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mahall-i tecellîsi olduğundan izzet-i Hakk'ın mazharıdır ve Hak için dahi mahbûbdur. Binâenaleyh ind-i ilâhîde bu cem'iyyeti hâiz olmayan melâike-i müheyyemûndan daha ileridir.

Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri bir risâlesinde ve Hüseyn-i Meymendî (میمندی) dahi Dîvân-ı Alî Şerhi'inde şöyle naklederler: "Ebu'l-Hasan-ı Harakānî (k.s.) buyurdu ki: Ben arşa suûd ettim. Bin kerre tavaf ettim; ve onun etrâfında tavaf eden bir cemâat gördüm. Onlar benim tavâfımın sür'atinden taaccüb ettiler, ben onların tavâfına taaccüb etmedim. Dedim ki: "Siz kimlersiniz ve tavâfınızda bu yavaş yürümek nedir?" Dêdiler ki: "Biz melekleriz; ve biz nûruz ve bizim tavâfımız böyledir; ve sen kimsin ve bu sür'at nedir?" Dedim ki: "Ben Ademîyim ve ben de Hakk'ın nûru ve nârı vardır ve bu sür'at nâr-ı şevkın netîcelerindendir" (Ankaravî Şerhî'nden).

2095. Adem'e secde onun sebkının beyanıdır. İçe kabuk dâimâ secde getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. Âdem'e secde, onun önceliğinin açıklamasıdır. İçe kabuk daima secde eder.

Bu şerefli beyitte, Âdem'e secde etmekle yükümlü olan unsurlardan yaratılmış meleklere işaret buyrulur. Yani, aslında meleklerin Âdem'e secde etmesi ve baş eğmesi, ilâhî katında Âdem'in o meleklerden daha üstün olduğunu göstermek içindir. Çünkü Âdem, oluş ağacının meyvesidir; ve meyvenin kabuğu, içinin gelişip büyümesine hizmet eder. Bunun gibi, unsurlardan yaratılmış melekler her an ve zamanda bu tecelliler ağacında insân-ı kâmil meyvesinin yetişmesine hizmet edip ona secde ederler ve baş eğerler.

Bu beyt-i şerîfte Adem'e secde ile mükellef olan melâike-i unsuriyyûna işâret buyurulur. Ya'nî, haddizâtında meleklerin Adem'e secde etmesi ve baş eğmesi ind-i ilâhîde Adem'in o meleklerden daha ileri olduğunu göstermek içindir. Zîrâ Âdem şecere-i kevnin meyvesidir; ve meyvenin kabuğu, içi[nin] neşv ü nemâsına hizmet eder. Bunun gibi, melâike-i unsiruyyûn her ân ve zamanda bu taayyünât ağacında insân-ı kâmil meyvesinin yetişmesine hizmet edip ona secde ederler ve baş eğerler.

2096. Ey acûz! Sen Hakk'ın şem'ine "püf" dersin. Ey ağzı kokmuş! Hem sen yanarsın, hem senin başın yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. Ey kocakarı! Sen Hakk'ın mumuna "püf" dersin. Ey ağzı kokmuş! Hem sen yanarsın, hem senin başın yanar.

Ey ayıplayıcı kocakarı! Sen Hakk'ın yaktığı bir mumu ve bir nuru itirazlarınla "püf" deyip söndürmek istersin. Ey kokmuş ağızlı! Hem sen yanarsın, hem senin başın yanar. Yani hem iç dünyan hem de dış görünüşün yanar. Şeriat vesilesiyle insân-ı kâmil'lere (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) itiraz edenlerin bu görünen âlemde birçok felakete uğradıkları ve tokat yedikleri görülmüş ve işitilmiştir. Örneğin Fatih Camii'nde vaaz eden sofulardan Nuri Efendi isminde biri vaazı sırasında Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî efendimize ve diğer büyük evliyalara atıp tutardı. Sonunda, dilinde kanser hastalığı çıkıp ağzı kapanarak hayatını kaybetti (Allah korusun!). Fakat maalesef, takipçileri ibret alıp uyanmadılar.

Ey ta'n edici acûz! Sen Hakk'ın yaktığı bir şem' ve bir nûr üzerine i'tirâzların ile "püf" deyip söndürmek istersin. Ey kokmuş ağızlı! Hem sen yanarsın, hem senin başın yanar. Ya'nî hem bâtının ve hem de zâhirin yanar. Şerîat vesîlesiyle insân-ı kâmillere i'tirâz edenlerin bu âlem-i sûrette birçok felâkete uğradıkları ve tokat yedikleri görülmüş ve işitilmiştir. Ezcümle Fâtih Câmii'nde vaaz eden sofulardan Nûrî Efendi isminde birisi va'zı esnâsında Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî efendimize vesâir ekâbir-i evliyâya atıp tutar idi. Akıbet, dilinde seretân illeti çıkıp ağzı kapanarak terk-i hayât etti (neûzü billâh!). Fakat maatteessüf, tâbi'leri ibret alıp mütenebbih olmadılar.

2097. Köpeğin ağzından derya ne vakit pis olur? Güneş ne vakit püften mahv olmuş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Köpeğin ağzından deniz ne zaman pis olur? Güneş ne zaman püflemekle mahvolur?

"Müntames", mahvolmak ve yok olmak demektir. Burada güneşin nurunun sönmesi ve kaybolmasından kinayedir. Ey köpek tabiatlı itirazcı! İlahi marifet denizi olan insân-ı kâmil, senin sönük ve anlamsız itirazlarından dolayı pis ve batıl olur mu? Ve hakikat güneşi olan insân-ı kâmilin kemal parıltısı, senin "püf" demenle söner mi? Nasıl ki Kur'an'a ve Peygamber'e itiraz eden inkârcılar hakkında Yüce Allah şöyle buyurur: يريدون ليطفئوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمَّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saf, 61/8) yani "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Hâlbuki Allah nurunu, inkârcılar hoş görmeseler bile tamamlayıcıdır."

“Müntames”, mahv ve zâil olmak demektir. Burada güneşin nûru sönmek ve kaybolmaktan kinâyedir. Ey köpek meşrebli olan mu'teriz! Nûr-ı ma'rifet-i ilâhî deryâsı olan insân-ı kâmil senin sönük ve ma'nâsız i'tirâzlarından dolayı pis ve bâtıl olur mu? Ve hakîkat güneşi olan insân-ı kâmilin şu'le-i kemâli senin “püf" demen ile söner mi? Nitekim Kur'ân'a ve Peygamber'e i'tiraz eden münkirler hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: يريدون ليطفئوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مَتِمَّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saf, 61/8) ya'nî “Onlar Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki Allah nûrunu, münkirler kerîh görseler bile itmâm edicidir.”

2098. Eğer hükmü zâhir üzerine edersen dahi, söyle, bu rûşenlikten daha zahir nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. Eğer hükmü görünen üzerine verirsen bile, söyle, bu açıklıktan daha açık ne vardır?

Eğer "Ben itirazlarımı görünen şeriat üzerine yapıyorum" dersen bile, ey aklı noksan olan zahirî âlim efendi! Hızır ve Musa (a.s.) kıssasını Kur'an'da okumadın mı? Eğer insân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kaynaklanan sözler, fiiller ve haller senin kısacık aklına ve muhakemelerine sığmıyorsa, niçin haddini bilmezsin? O insân-ı kâmilin kemal nurundan daha açık olan nedir? Kör müsün? Bu zuhuru (ortaya çıkışı) niçin görmezsin?

Eğer "Ben i'tirâzâtımı zâhir olan şerîat üzerine yapıyorum" dersen dahi, ey nâkısu'l-akl olan âlim-i zâhirî efendi! Hızır ve Mûsâ (a.s.) kıssasını Kur'ân'da okumadın mı? Eğer insân-ı kâmilden sâdır olan akvâl ve ef'âl ve ahvâl senin kısacık aklına ve muhâkemelerine sığmıyor ise, niçin haddini bilmezsin? O insân-ı kâmilin nûr-ı kemâlinden daha zâhir olan nedir? Kör müsün? Bu zuhûru niçin görmezsin?

2099. Bütün zahirler bu zuhurun önünde gāyet naks ve kusûr içinde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2099. Bütün görünenler bu zuhurun (ortaya çıkışın) önünde gayet noksan ve kusur içinde olur.

Hak, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mazharında ve taayyününde (belirginleşmesinde) bütün isimleriyle zahir olmuştur. Ey zahirî âlim! Bu zuhuru nasıl inkâr edersin ki, meşhur olan hadîs-i kudsîde: "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun kulağı, gözü, dili ve eli olurum" buyurulmuştur. Hak, bir kâmilin kulağı ve gözü gibi kuvvetlerinde ve dili ve eli gibi azalarında zahir olursa, sen onun sözlerini ve fiillerini ve hallerini, kendi kısa aklına göre ne hak ile muhakeme ederek "Ben şeriatın zahirine göre hüküm ve itiraz ediyorum" dersin? Senin bu zahirî hükümlerin onun önünde son derecede noksan ve kusur olmaz mı? Ve senin ona itirazın yukarıdaki hadîs-i kudsî gereğince Hakk'a itiraz olmaz mı?

Hak, insân-ı kâmilin mazharında ve taayyününde cem'iyyet-i esmâsı ile zahir olmuştur. Ey âlim-i zâhirî! Bu zuhûru nasıl inkâr edersin ki, meşhûr olan hadîs-i kudside اذا احببت عبدا كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ya'nî "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum" buyurulmuştur. Hak, bir kâmilin sem'i ve basarı gibi kuvâsında ve dili ve eli gibi a'zâsında zahir olursa sen onun sözlerini ve fiillerini ve hallerini, kendi kısa aklına göre ne hak ile muhakeme ederek "Ben zâhir-i şer'e göre hüküm ve i'tirâz ediyorum" dersin? Senin bu zâhirî hükümlerin onun önünde son derecede noksan ve kusûr olmaz mı? Ve senin ona i'tirâzın yukarıdaki hadîs-i kudsî mûcibince Hakk'a i'tirâz olmaz mı?

2100. Her kim şem'-i Huda'ya püf getirirse, şem' ne vakit söner? Onun ağzı yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. Her kim Allah'ın mumuna üflerse, mum ne zaman söner? Onun ağzı yanar.

Her kim Hakk'ın mumu olan insân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nurunu birtakım kişisel itirazlarla üfleyerek söndürmek isterse, o, Allah'ın mumu ve nuru hiçbir zaman sönmez. Aksine onun ağzı yanar ve sonunda dili tutulur ve kalbi ve ruhu kararır.

Her kim Hakk'ın şem'i olan insân-ı kâmilin nûruna birtakım indî i'tirâzlar ile püf diye söndürmek isterse, hiçbir vakitte o, Allâh'ın şem'i ve nûru sönmez. Belki onun ağzı yanar ve âkıbet dili tutulur ve kalbi ve rûhu kararır.

2101. Senin gibi yarasa kuşları birçok rü'yâlar görürler ki, bu cihân güneşin yetîmi kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. Senin gibi yarasa kuşları birçok rüyalar görürler ki, bu cihan güneşin yetimi kalır.

Ey ayıplayıcı kimse! Hakikat güneşinden gözleri kamaşan senin gibi birçok yarasa kuşları rüya ve hayal görürler; ve bu rüya ve hayaller ile birtakım ahmakları kandırıp bu hakikat güneşinden uzaklaştırarak o güneşin yetimi bırakırlar. O güneşin nuru sönmez. Fakat hem sen ve hem de kandırdığın bu ahmaklar dünyada ve ahirette perişan olursunuz.

Ey ta'n edici kimse! Hakikat güneşinden gözleri kamaşan senin gibi birçok yarasa kuşları rü'yâ ve hayal görürler; ve bu rü'yâ ve hayaller ile birtakım ahmakları kandırıp bu hakîkat güneşinden uzaklaştırarak o güneşin yetîmi bırakırlar. O güneşin nûru sönmez. Fakat hem sen ve hem de kandırdığın bu ahmaklar dünyada ve âhirette perîşân olursunuz.

2102. Ruh deryalarının şedîd olan dalgaları yüz kadar vardır ki, tufân-ı Nüh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Ruh denizlerinin şiddetli dalgaları yüz kadardır ki, Nuh tufanı oldu.

İnsân-ı kâmillerden her birinin ruhu bir deniz gibidir. Onların şiddetli kahır dalgaları Nuh (a.s.) tufanının yüz misli oldu ve inkârcıları hem zahiren hem de batınen kahretti. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu olay bu anlamı açıklar:

"Bir gün Hz. Hudavendigâr evin çatısında idi. Ashaptan bir grup evin içinde hakikatler ve manalar bahsiyle meşgul idiler. Onlardan biri şiddetli şevk ve zevk sebebiyle hararetli ciğerinden bir soğuk ah çekti. Tanınmış bir şahıs sokaktan geçmekte idi. Bu ah sesini işitip "Dam üzerinde Hz. Hudavendigâr'ın illetini işitiniz!" dedi. Hazret de izzet şimşeğiyle eğilip "Bakalım illet kime vâki olur?" buyurdular. İlahi takdir ile o şahıs bir illete yakalandı ve söz konusu illet devam edip tedavisinden aciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Hudavendigâr'ın infiali aklına gelip, bu hastalığın sebebi onların şerefli gönüllerinin infialinden ileri geldiğini bilerek, kalkıp hazretin yanına gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgul oldu. Tövbesi kabul olmakla o hastalık ondan zail oldu."

İnsân-ı kâmillerden her birinin rûhu bir deryâ gibidir. Onların şedîd olan kahır dalgaları Nûh (a.s.) tûfânının yüz misli oldu ve münkirleri hem zâhiren ve hem de bâtınen kahr etti. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu vak'a bu ma'nâyı tavzîh eder:

“Bir gün Hz. Hudavendigâr sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve maânî bahsi ile meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işitip "Dam üzerinde Hz. Hudavendigâr'ın illetini işitiniz!" dedi. Zât-ı hazretleri dahi sâika-i izzet-le eğilip "Bakalım illet kime vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftâr oldu ve illet-i mezkûre temâdî edip tedâvîsinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Hudavendigâr'ın infiâli hâtırına gelip, bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek, kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgül oldu. Tövbesi makrûn-ı icâbet olmakla o maraz ondan zâil oldu."

2103. Fakat Ken'ân'ın gözünde kıl bitti. Nûh'u ve gemiyi bıraktı. Dağı istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Fakat Ken'ân'ın gözünde kıl bitti. Nûh'u ve gemiyi bıraktı. Dağı istedi.

Fakat inkârcılar, böyle yenilmiş olanlardan ibret almadılar. Çünkü Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân'ın gözünde inkâr kılı bittiği gibi, bunların gözünde de bu inkâr kılı bitti; ve Ken'ân Nûh (a.s.)ı ve gemisini terk edip dağa sığındığı gibi, bu inkârcı zâhirî âlim efendiler de insân-ı kâmili ve onun koruma ve himaye gemisini bırakıp, kendi benlikleri ve varlıkları dağına sığındılar. O âlimler ise "Biz de âlimiz, farkımız nedir ki ona tâbi olalım?" dediler.

Fakat münkirler böyle makhûr olanlardan ibret almadılar. Çünkü Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân'ın gözünde inkâr kılı bittiği gibi, bunların gözünde de bu inkâr kılı bitti; ve Ken'ân Nûh (a.s.)ı ve gemisini terk edip dağa ilticâ ettiği gibi, bu münkir olan âlim-i zâhirî efendiler de insân-ı kâmili ve onun hifz u himâye gemisini bırakıp, kendi enâniyetleri ve varlıkları dağına ilticâ ettiler. O âlim ise "Biz de âlimiz, farkımız nedir ki ona tâbi' olalım?" dediler.

2104. O zaman bir yarım dalga dağı ve Ken'ân'ı ihanet ka'rına kadar aşağıya götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. O zaman bir yarım dalga dağı ve Ken'ân'ı ihanet çukuruna kadar aşağıya götürdü.

"İmtihan", ihanet ve ihtikar (bir şeyi kendi tekeline alma) demektir. Yani, o zaman hem Ken'ân'ı hem de iltica ettiği dağı bir yarım dalga gelip ihanet çukuruna kadar götürdüğü gibi, bu inkârcıların da hem kendilerini hem de iltica ettikleri vehmedilmiş benliklerini ve varlıklarını, yarım dalga mesabesinde olan insân-ı kâmilin cüz'î (kısmi) bir kahrı ve celâli (öfkesi) ihanet ve helâk çukuruna kadar götürür. Nasıl ki Reşahât'taki bir olay bu anlamı açıklar: "Şâh-ı Nakşbend hazretlerinin halifelerinden Alâeddîn-i Attâr (k.s.) nakleder ki: Bir gün Şeyh Abdülkebîr-i Yemenî hazretlerinin şerefli meclislerine dahil oldum. Meclislerinde Mekke'nin sâdât (seyyidler), meşâyih (şeyhler), ulemâ (âlimler) ve fukahâsından (fıkıh âlimleri) birçok kimseler vardı; ve şeyh hazretleri ilâhî bilgilerden söz söylüyordu. Ansızın, ehlullâha (Allah dostlarına) ve ehlullâhın sözüne inkârcı olan ulemâ arasından, tabiatı kaba bir fakih (fıkıh âlimi) itiraz ederek şeyhin sözlerine karıştı. Meclisin ileri gelenlerinden biri o fakihe "Sus!" diye çıkıştı. Fakih dedi ki: "Eğer şeriata aykırı ve akla uygun olmayan bir şey söylersem beni engelleyiniz. Eğer sözüm şeriata uygun ve akla uygun ise niçin engel olursunuz?" Fakih bu sözü söyleyince Abdülkebîr hazretleri bana dönerek buyurdular ki: "Ey Acem! Beni bundan kurtar!" Fakih dedi ki: "Acaba ben zulüm ve haksızlık mı ediyorum ki kurtuluş istiyorsunuz? Bir söz söylediniz, bana şüphe arız oldu. Cevap isterim. Cevap vermek gerek! Bu kadar abartının ne anlamı vardır?" Hz. şeyhe gazap geldi. O fakihe dönerek buyurdular ki: "Şüphen nedir? Söyle!" Fakih söylemek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri de kalkıp halvetlerine (inziva yerlerine) gittiler. Meclis dağıldı. O fakih baygın bir şekilde yüzü üzerine düşmüş yatıyordu. Nihayet bir kilim getirip fakihi kilim içine koyup dışarı çıkardılar. Henüz şeyh hazretleri evlerinden dışarıya çıkmadan can verdi." Ahmed-i Serhindî Mektûbâtı'nın 1. cildinin 100. mektubunda bu Abdülkebîr-i Yemenî (k.s.) hazretlerine de itiraz eder ve hatta tekfirine (küfürle suçlamasına) kadar cüret eder (Allah korusun!). Fakir (ben), yazdığım risalede bundan da bahsettim.

“İmtihân", ihanet ve ihtikär demektir. Ya'nî, o zaman hem Ken'ân'ı ve hem de ilticâ ettiği dağı bir yarım dalga gelip, ihanet ka'rına kadar götürdü- ğü gibi, bu münkirlerin dahi hem kendilerini ve hem de ilticâ ettikleri mevhûm enâniyetlerini ve vücûdlarını yarım dalga mesâbesinde olan insân-ı kâmilin cüz'î bir nazar-ı kahrı ve celâli ihanet ve helâk ka'rına kadar götürür. Nitekim Reşahât'taki bir vak'a bu ma'nâyı tavzîh eder: "Şâh-ı Nakşbend hazretlerinin hulefasından Alâeddîn-i Attâr (k.s.) nakleder ki: Bir gün Şeyh Abdülkebîr-i Yemenî hazretlerinin meclis-i şerîflerine dâhil oldum. Sâdât ve meşâyih ve ulemâ ve fukahâ-yı Mekke'den meclislerinde birçok kimseler var idi; ve şeyh hazretleri maarif-i ilâhiyyeden söz söyler idi. Nâgâh ehlullâha ve kelâm-ı ehlullâha münkir olan ulemâ arasında galîzu't-tab' bir fakîh i'tirâz vechi üzere şeyhin sözlerine dahl eyledi. A'yân-ı meclisten biri o fakîhe "Sus!" diye itâb etti. Fakîh dedi ki: "Eğer nâ-meşrû' ve nâ-ma'kül söylersem beni men' ediniz. Eğer sözüm meşrû' ve ma'kül ise niçin mâni' olursunuz?" Fakîh bu sözü söyleyince Abdülkebîr hazretleri bana müteveccih olup buyurdular ki: "Yâ Acem! Beni bundan kurtar!" Fakîh dedi ki: "Acabâ ben zulüm ve sitem mi ediyorum ki halâs istiyorsunuz? Bir söz söylediniz, bana şübhe ârız oldu. Cevâb isterim. Cevab vermek gerek! Bu mertebe mübâlağanın ne ma'nâsı vardır?" Hz. şeyhe gazab târî oldu. Ol fakîhe müteveccih olup buyurdular ki: "Şübhen nedir? Söyle!" Fakîh söylemek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri dahi kalkıp halvetlerine gittiler. Meclis dağıldı. O fakîh bî-hûş yüzü üzerine düşmüş bir hâlde yatar idi. Nihayet bir kilim getirip fakîhi kilim içine koyup dışarı çıkardılar. Henüz şeyh hazretleri evlerinden dışarıya çıkmadan cân verdi." Ahmed-i Serhindî Mektûbâtı'nın 1. cildinin 100. mektûbunda bu Abdülkebîr-i Yemenî (k.s.) hazretlerine de i'tiraz eder ve hattâ tekfirine kadar cür'et eder (neûzü billâh!). Fakîr, yazdığım risâlede bundan dahi bahsettim.

2105. Ay nûr saçar ve köpek hav hav eder. Köpek ayın nûrundan ne vakit tena'um eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Ay nur saçar ve köpek hav hav eder. Köpek ayın nurundan ne zaman faydalanır?

"Merta", masdar-ı mîmîdir (mastar anlamı taşıyan isim), "yeyip içip oynamak" anlamına gelen "rat" ve "retû'" masdarlarındandır, "faydalanmak ve eğlenmek" demektir. Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ay gibidir. O, marifet nurunu saçar. Köpek meşrebinde (karakterinde) olan inkârcılar ise itiraz eder. Köpekler ayın nurundan zevk alıp faydalanamadığı ve eğlenemediği gibi, inkârcılar da insân-ı kâmilin marifet nurundan zevk alamaz.

“Merta”, masdar-ı mîmîdir, “yeyip içip oynamak” ma'nâsına olan “rat” ve retû'” masdarlarındandır, “tena'um etmek ve eğlenmek” demek olur. Ya'nî, insân-ı kâmil ay gibidir. O nûr-ı ma'rifetini saçar. Köpek meşrebinde olan münkirler ise i'tiraz eder. Köpekler ayın nûrundan zevk alıp tena'um ve teferrüc edemediği gibi münkirler de insân-ı kâmilin nûr-ı ma'rifetinden zevk alamaz.

2106. Gece gidiciler ve onun sür'atli yoldaşları köpeğin sesinden ne vakit gitmeyi terk ederler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Gece yolcuları ve onun süratli yoldaşları köpeğin sesinden ne zaman gitmeyi bırakırlar?

Bu maddi yoğunluk (kesâfet) karanlığı içinde Hak yoluna gidenler ve bu karanlığı aydınlatan bir ay olan insân-ı kâmile koşmakla yoldaşlık ve arkadaşlık eden hakikat talipleri, köpek tabiatında olan itirazcının sesinden dolayı Hak yoluna gitmeyi hiç terk eder mi?

Bu âlem-i kesâfet karanlığı içinde Hak yoluna gidiciler ve bu karanlığı nûrlandırıcı bir ay olan insân-ı kâmile koşmak ile yoldaşlık ve refakat eden hakîkat tâlibleri köpek meşrebinde olan mu'terizin sesinden dolayı Hak yoluna gitmeyi hiç terk eder mi?

2107. Cüz, küll tarafına ok gibi gidicidir. Her kokmuş ihtiyardan dolayı ne vakit durur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Cüz, küll tarafına ok gibi gidicidir. Her kokmuş ihtiyardan dolayı ne vakit durur?

Yani, insân-ı kâmilin ruhu, ezelden kendisine bağlılıkları kesinleşmiş olan hakikat talep edenlerin ruhlarının küllüdür (bütünüdür) ve onun ruhu bu talep edenlerin ruhlarının imamıdır. Nasıl ki İsra suresindeki ayet-i kerimede يوم ندعو كل أناس بإمامهم yani "O günde biz insanları kendilerinin imamlarına davet ederiz" buyrulur. Buna göre bu kesafet (yoğunluk) âlemi olan dünyada cüz'î ruhlar (bireysel ruhlar), kendilerinin imamı olan küllî ruhlar (bütünsel ruhlar) tarafına ok gibi süratle gidicidirler. Her kokmuş ihtiyarın birtakım boş itirazlar ve kınamalar ile aldatmasından dolayı hiç bu gittiği yolda durur mu? Ve yürüyüşünde durur mu? Onun imamı olan kâmil (olgun insan) o cüz'î ruhu (bireysel ruhu) mıknatıs gibi kendisine çeker.

Ya'nî, insân-ı kâmilin rûhu ezelden kendisine tebaiyyetleri mukarrer olan hakîkat taliblerinin rûhlarının küllüdür ve onun rûhu bu tâliblerin rûhlarının imâmıdır. Nitekim sûre-i İsra'daki âyet-i kerimede يوم ندعو كل أناس بإمامهم (İsrâ, 17/71) ya'nî "O günde biz nâsı kendilerinin imamlarına da'vet ederiz" buyurulur. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfet olan dünyâda ervâh-ı cüz'iyye kendilerinin imâmı olan ervâh-ı külliyye tarafına ok gib sür'atle gidicidirler. Her kokmuş ihtiyarın birtakım boş i'tirâzlar ve ta'nlar ile iğvâsından dolayı hiç bu gittiği yolda tevakkuf eder mi? Ve yürüyüşünde durur mu? Onun imâmı olan kâmil o rûh-ı cüz'îyi mıknatıs gibi kendisine cezb eder.

2108. Şer'in cânı ve takvânın cânı âriftir. Ma'rifet, zühd-i sâlifin mahsûlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Şeriatın ruhu ve takvanın ruhu âriftir. Marifet, geçmiş zühdün ürünüdür.

Ey zahirî âlim efendi! Sen hakikat talep edenleri yollarından alıkoymak için şeriattan ve takvadan bahsedersin ve onları Allah'ı bilen insân-ı kâmilin delilinden ve yolundan nefret ettirmeye çabalarsın; halbuki Allah'ı bilen kişi ilahî şeriatın ruhu ve takvanın canıdır. Çünkü marifet, daha önce yapılmış olan zühd ve takvanın ürünü ve sonucudur. Nitekim Tirmiz şehrinin şeyhülislamı demiştir ki: "Hz. Pîr'in mürşidi Seyyid Burhaneddin, meşayıhın kitaplarını ve onların sözlerini ve sırlarını incelemiş olduğundan hakikatlere dair sözlerini güzelce ifade ederler." Birisi dedi: "Nihayet sen de inceliyorsun, niçin öyle söz söyleyemiyorsun?" Şeyhülislam cevaben dedi: "O, mücahede ve amelin arkasındadır." O kimse dedi: "Niçin sen de o kapıyı çalmıyorsun?"

Ey âlim-i zâhirî efendi! Sen hakîkat tâliblerini yollarından alıkoymak için şerîatten ve takvâdan bahs edersin ve onları ârif-billâh olan insân-ı kâmilin hüccetinden ve tarîkından tenfir etmeye çabalarsın; halbuki ârif-billâh şer'-i ilâhînin rûhu ve takvânın cânıdır. Zîrâ ma'rifet evvelce icra edilmiş olan zühd ve takvânın mahsûlü ve netîcesidir. Nitekim Tirmîz şehrinin şeyhülislâmı demiştir ki: "Hz Pîr'in mürşidi Seyyid Burhâneddîn kütüb-i meşâyihi ve onların makālât ve esrârını mütâlaa etmiş olduğundan hakäyıka müteallık kelâmı güzel edâ buyururlar." Birisi dedi: "Nihayet sen de mütâlaa ediyorsun, niçin öyle söz söyleyemiyorsun?" Şeyhülislâm cevâben dedi: "O mücâhede ve amel arkasındadır." O kimse dedi: "Niçin sen de o kapıyı çalmıyorsun?"

2109. Zühd ekmekte çalışmaktır. Ma'rifet o ekinin neşv ü nemasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. Zühd, ekmek için çalışmaktır. Ma'rifet ise o ekilenin gelişip büyümesidir.

Zühd, bir tarlaya ekin ekme konusunda çalışmak gibidir; ve ma'rifet, o daha önce ekilmiş olan tohumun bitmesi ve gelişip büyümesidir. Bu sebeple, önce zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve takva (Allah'tan korkma) peşinde koşmak ve sonra ilahi ma'rifeti (Allah'ı bilme) elde etmek bu yolun kuralındandır.

Zühd bir tarlaya ekin ekmek husûsunda çalışmak gibidir; ve ma'rifet o evvelce ekilmiş olan tohumun bitmesi ve neşv ü nemâ bulmasıdır. Binâenaleyh evvelen zühd ve takvâ arkasında koşmak ve sonra ma'rifet-i ilâhiyyeyi elde etmek bu yolun kāidesindendir.

2110. Binâenaleyh cihad ve i'tikād cisim gibidir. Bu ekmenin cânı nebât ve hasaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. Bu sebeple cihad ve inanç cisim gibidir. Bu ekmenin canı bitki ve hasattır.

Yani, mücâhede (nefisle mücadele) ve doğru inanç cisim gibidir; ve bu mücâhede ve inanç tarlaya tohum ekmeye benzer; ve bu tohumun gelişip büyümesi ve sonra da onu biçmek, bu ekmenin ve çalışmanın canı ve ruhu mesabesindedir. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. bölümünde zühd (dünya nimetlerinden el çekme) hakkında şöyle buyururlar: "Bir âlim yüz zâhitten (dünya nimetlerinden el çekmiş kişiden) iyidir, demişlerdir. Zira zâhit zühdünü ilim ile icra eder. İlimsiz zühd imkânsızdır. Nihayet zühd nedir? Dünyadan yüz çevirmek ve yüzünü itaate döndürmek ve ahiret âlemine yönelmektir. Bu hâlde dünyayı ve onun sebatsızlığını ve çirkinliğini ve ahiretin letafetini (güzelliğini) ve sebatını ve bekasını (kalıcılığını) bilmek lazım gelir; ve "Nasıl itaat edeyim ve ne itaat kılayım?" diye itaatte içtihada (çaba göstermeye) vakıf olmak icap eder. Bunların hepsi ilimdir. Hâlbuki onun maksadı ilim değildir. Bu sebeple ilim olmaksızın zühd imkânsızdır. Bu hâlde zahit hem âlimdir ve hem de zâhittir. Yüz bin zâhitten iyi olan bu âlim, acaba nasıl olur? Onun manasını anlamamışlardır. O başka ilimdir ki, Yüce Allah hazretleri evvelce o kimsenin kendisinde olan bu ilim ve zühdünden sonra ona o ilmi ihsan eder. Bu ikinci ilim o ilim ve zühdün semeresi (meyvesi) olur. Elbette böyle âlim yüz bin zâhitten iyi olur. Bunun benzeri odur ki: Bir kimse bir ağaç diker ve bu ağaç meyve verir. Meyve veren bu ağaç elbette henüz meyve vermeyen yüz bin ağaçtan iyidir. Çünkü o ağaçların meyve vermemeleri ihtimali vardır. Çünkü yolda birçok afetler vardır. Ve Kâbe'ye ulaşan bir hacı henüz çölde ve yolda giden yüz hacıdan iyidir. Onlarda ulaşma ve ulaşamama endişesi vardır. Ama bu hakikate ulaşmıştır. Bir hakikat yüz bin şüpheten iyidir."

Ya'nî, mücâhede ve i'tikād-ı sahîh cisim gibidir; ve bu mücâhede ve i'tikād tarlaya tohum ekmeye benzer; ve bu tohumun neşv ü nemâ bulması ve sonra da onu biçmek bu ekmenin ve çalışmanın cânı ve rûhu mesâbesindedir. Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında zühd hakkında şöyle buyururlar: "Bir âlim yüz zâhidden iyidir, demişlerdir. Zîrâ zâhid zühdünü ilim le icrâ eder. İlimsiz zühd muhâldir. Nihayet zühd nedir? Dünyâdan i'râz etmek ve yüzünü tâata çevirmek ve âlem-i âhirete teveccüh etmektir. Bu hâlde dünyayı ve onun sebâtsızlığını ve çirkinliğini ve âhiretin letâfet ve sebâtını ve bekāsını bilmek lâzım gelir; ve "Nasıl tâat edeyim ve ne tâat kılayım?" diye tâatta ictihada vakıf olmak îcâb eder. Bunların cümlesi ilimdir. Halbuki onun maksûdu ilim değildir. Binâenaleyh ilim olmaksızın zühd muhâldir. Bu hâlde zahid hem âlimdir ve hem de zâhiddir. Yüz bin zâhidden iyi olan bu âlim, acabâ nasıl olur? Onun ma'nâsını anlamamışlardır. O başka ilimdir ki, Hak Teâlâ hazretleri evvelce o kimsenin kendisinde olan bu ilim ve zühdünden sonra ona o ilmi ihsân eder. Bu ikinci ilim o ilim ve zühdün semeresi olur. Elbette böyle âlim yüz bin zâhidden iyi olur. Bunun nazîri odur ki: Bir kimse bir ağaç diker ve bu ağaç meyve verir. Meyve veren bu ağaç elbette henüz meyve vermeyen yüz bin ağaçtan iyidir. Çünkü o ağaçların meyve vermemeleri ihtimali vardır. Çünkü yolda birçok âfetler vardır. Ve Ka'be'ye vâsıl olan bir hacı henüz beriyyede ve yolda giden yüz hacıdan iyidir. Onlarda vusûl ve adem-i vusûl endîşesi vardır. Amma bu hakîkate vâsıl olmuştur. Bir hakîkat yüz bin şekten iyidir."

2111. Emr-i ma'ruf odur ve ma'ruf dahi odur. Esrar keşf edici odur. Mekşûf dahi odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. Emr-i ma'ruf odur ve ma'ruf dahi odur. Sırları keşf eden odur. Keşfedilen dahi odur.

Yani, kendi hakikatine ulaşan insân-ı kâmilin kendisi Hakk'ın emr-i ma'rufudur (iyiliği emretmesidir). Çünkü onun sözleri ve fiilleri, "Onun kulağı, gözü, dili ve eli olurum" hadis-i kudsîsi gereğince, Hakk'ın ondan meydana gelen sözleri ve fiilleridir. Bu sebeple o konuştuğu zaman Hakk'ın sırlarının keşfedicisi olur; ve onun sözü emr-i ma'ruf olur ve onun sureti ve belirginleşmesi Hakk'ın aracı olduğundan, o anda da Hakk'ın keşfedilmiş ve açık bir sırrı olur. Nitekim hadis-i kudsîde "İnsan sırlarımdan bir sırdır" buyurulmuştur.

Ya'nî, kendi hakîkatine vâsıl olan insân-ı kâmilin kendisi Hakk'ın emr-i ma'rûfudur. Zîrâ onun akvâli ve ef'âli كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ya'nî "Onun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum" hadîs-i kudsîsi mûcibince Hakk'ın ondan cârî olan akvâli ve ef'âlidir. Binâenaleyh o söylediği vakit Hakk'ın esrârının kâşifi olur; ve onun sözü emr-i ma'rûf olur ve onun sûreti ve taayyünü Hakk'ın âleti olduğundan hîn-i zamânda da Hakk'ın mekşûf ve açık bir sırrı olur. Nitekim hadîs-i kudside الانسان سر من اسراری ya'nî "İnsan sırlarımdan bir sırdır" buyurulmuştur.

2112. Bugünümüzün ve yarınımızın şahıdır. Kabuk daima onun latif olan içinin bendesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. Bugünümüzün ve yarınımızın şahıdır. Kabuk daima onun latif olan içinin kölesidir.

Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bugünümüzün, yani dünyamızın ve yarınımızın, yani ahiretimizin şahıdır. Bu görünen kesif âlem (maddî dünya) kabuk gibidir ve insân-ı kâmilin hakikati ise latif olan iç gibidir; ve kabuk daima için kölesi ve hizmetçisi olduğu gibi, görünen âlem de insân-ı kâmilin latif olan bâtınının ve hakikatinin hizmetkârıdır.

Ya'nî, insân-ı kâmil bugünümüzün ya'nî dünyamızın ve yarınımızın ya'nî âhiretimizin şâhıdır. Bu zâhir olan âlem-i kesîf kabuk mesâbesindedir ve insân-ı kâmilin hakîkati ise latîf olan iç gibidir; ve kabuk dâimâ için bendesi ve hizmetçisi olduğu gibi, âlem-i zâhir dahi insân-ı kâmilin latîf olan bâtınının ve hakîkatinin hâdimidir.

2113. Vaktaki şeyh "ene'l-Hak" dedi ve ileri götürdü, binâenaleyh bütün körlerin boğazını sıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Şeyh "ene'l-Hak" dediği ve ileri götürdüğü zaman, bu sebeple bütün körlerin boğazını sıktı.

Ebu'l-Hasan hazretleri, Hz. Mansûr'un "ene'l-Hak" demesine karşılık gelen "لو عرفتمونى السجدتموني" yani "Eğer beni bilseydiniz, bana secde ederdiniz" sözünü söyledi ve bu söz "ene'l-Hak" sözünden daha ileri gitmek idi. Çünkü Hz. Mansûr "ene'l-Hak" demekle yetindi. Kendisinin secde mahalli olduğunu açıkça belirtmedi ve göstermedi. Ebu'l-Hasan hazretleri bu sözüyle daha ileriye gitmiş oldu. Bu sebeple bu sözüyle bütün kalb ve akıl gözleri kör olan zâhir ulemasının boğazını sıktı. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

Açıklayıcı tercüme: "Yani Yüce Allah ağaçtan, Mûsâ (a.s.)a hitaben "İnnî enallah" [Muhakkak ki ben Allah'ım] (Kasas, 28/30) buyurdu ki, bu Kur'ân-ı Kerîm'de geçmektedir. Zâhir uleması bunu inkâr edemeyip kabul ederler. Fakat ağaçtan daha üstün olan insandan söylerse, bunu kalb ve akıl körlüğünden dolayı niçin inkâr edersin?"

Bilinmeli ki, bu sözün benzerini Hz. Pîr efendimiz dahi şu beyitlerinde söylemişlerdir: "Bu insanın cisim heykeli yüz örtücü ve nikaptır. Biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Ve diğer bir beyitlerinde de: "İşaret söyleyici olan Mansûr halk tarafından darağacına geldi; hâlbuki benim sırlarımın sertliğinden ve şiddetinden dolayı Hallâc beni darağacına çeker" buyururlar. "Sırların şiddeti" budur ki: Hz. Mansûr "ene'l-Hak" demekle yetindi. Fakat secde mahalli olduğunu ilan etmedi. İkinci olarak, Mansûr "ene" demekle bu sırrı kendisine tahsis etti; Hz. Pîr kendi sözlerinde bütün insân-ı kâmillere genelleme buyurup daha açık söyledi. Nasıl ki Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bazı müstezad beyitleri şöyledir: "O hilekâr dilber her an şekil ile ortaya çıktı; gönül çaldı ve gizlendi. Her an başka elbiseler ile ortaya çıktı; bazen yaşlı ve bazen delikanlı oldu. Bir vakit Nûh (a.s.) oldu ve dua ile cihanı tufana boğdu; kendisi gemiye bindi. Bir vakit de Halîl (a.s.) oldu ve ateş içine çıktı; ateş ondan gülistan oldu. Nihayet Arap olan şekilden ortaya çıktı; cihanın hükümdarı oldu. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî küfür sözünü söylememiştir ve söylemez; ona inkârcı olmayınız. Kâfir bu sözleri inkâr üzerinde ortaya çıkan kimsedir ki, cehennemliklerden oldu."

Vaktâki Ebu'l-Hasan hazretleri Hz. Mansûr'un "ene'l-Hak" demesi mukābilinde olan لو عرفتمونى السجدتموني ya'nî "Eğer beni bilse idiniz, bana secde ederdiniz" sözünü söyledi ve bu söz "ene'l-Hak" sözünden daha ileri gitmek idi. Zîrâ Hz. Mansûr "ene'l-Hak" demekle iktifâ etti. Kendinin secde mahalli olduğunu tasrîh ve ızhâr etmedi. Ebu'l-Hasan hazretleri bu sözüyle daha ileriye gitmiş oldu. Binâenaleyh bu sözüyle bütün kalb ve akıl gözleri kör olan ulemâ-i zâhirenin boğazını sıktı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar:

Îzâhen tercüme: "Ya'nî Hak Teâlâ ağaçtan, Mûsâ (a.s.)a hitâben "İnnî enallah" [Muhakkak ki ben Allah'ım] (Kasas, 28/30) buyurdu ki, bu Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdür. Ulemâ-i zâhire bunu inkâr edemeyip kabûl ederler. Fakat ağaçtan efdal olan beşerden söylerse, bunu kalb ve akıl körlüğünden dolayı niçin inkâr edersin?"

Ma'lûm olsun ki, bu sözün nazîrini Hz. Pîr efendimiz dahi şu beyitlerinde söylemişlerdir: "Bu âdemin heykel-i cismi yüz örtücü ve nikābdır. Biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Ve diğer bir beyitlerinde de: "İşaret söyleyici olan Mansûr halk tarafından darağacına geldi; halbuki benim esrârımın sertliğinden ve şiddetinden dolayı Hallâc beni darağacına çeker" buyururlar. "Esrârın şiddeti" budur ki: Hz. Mansûr "ene'l-Hak" demekle iktifa etti. Fakat mahall-i secde olduğunu i'lân etmedi. Sâniyen, Mansûr "ene" demekle bu sırrı kendisine tahsîs etti; Hz. Pîr kendi kelâmlarında bütün insân-ı kâmillere ta'mîm buyurup daha açık söyledi. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir müstezâd beyitlerinden ba'zıları şöyledir: "O dilber-i ayyâr her lahza şekil ile zâhir oldu; gönül kaptı ve gizlendi. Her dem başka libâslar ile zâhir oldu; ba'zan ihtiyâr ve ba'zan delikanlı oldu. Bir vakit Nûh (a.s.) oldu ve duâ ile cihânı tûfâna gark etti; kendisi gemiye bindi. Bir vakit de Halîl (a.s.) oldu ve ateş içine çıktı; ateş ondan gülistan oldu. Nihâyet Arab vâr olan şekilden zâhir oldu; cihânın dârâsı oldu. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî küfür sözünü söylememiştir ve söylemez; ona münkir olmayınız. Kâfir bu sözleri inkâr üzerinde zâhir olan kimsedir ki, cehennemliklerden oldu."

2114. Vaktaki bendenin "ene"si vücuddan yok oldu, binaenaleyh ey inkâr edici, sen düşün: Ne kaldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. Kulun "ben"i varlıktan yok olduğunda, ey inkâr eden, düşün bakalım: Ne kaldı?

Ey kişi! Eğer "ene'l-Hak" ne demek olduğunu anlamak istersen, açıklaması şudur: Bir kulun "ben"i ve benliği, vehmedilmiş olan varlığından ve mevcudiyetinden yok olduğunda, bu sebeple ey inkârcı zahir âlimi efendi! Sen iyi düşün! O varlıkta ne kaldı? Bilinmeli ki: "Ene", yani "ben" demek, insanın kendi nefsinde ve varlığında bağımsızlık tasavvur etmesiyle olur. Eğer bu bağımsızlık tasavvuru, zevk ve hâl olarak insanın vehminden ve tasavvurundan tamamen silinmiş olursa, ancak bu vehmedilmiş varlığın kayyımı olan Hakk'ın varlığı kalır. Bu öyle bir hâl ve zevktir ki, düşünce ve ilim yoluyla anlaşılamaz. İnsan ilmen ve tefekkürle böyle bir tasavvurda bulunsa bile, kendisinin zevki ve hâli olmadığı için, onun fiili bu tasavvurunu ve tefekkürünü yalanlar. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde:

[Yani "Bu 'ben' düşünce yönünden ne zaman keşfedilir? Bu 'ben' yokluktan sonra keşfedilir. Bu akılların kayıp saydığı Hakk'ı aramakta hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) ve ittihâd (Allah ile birleşme) çukuruna düşer"] buyurmuşlardı. Tercümesi ve açıklaması orada vardır.

Ey kimse! Eğer ene'l-Hak ne demek olduğunu anlamak ister isen, îzâhı budur ki: Vaktâki bir kulun enesi ve benliği mevhûm olan vücudundan ve varlığından yok oldu, binâenaleyh ey inkâr edici âlim-i zâhirî efendi! Sen bir iyi düşün! O vücûdda ne kaldı? Ma'lûm olsun ki: "Ene", "ben" demek insan kendi nefsinde ve varlığında istiklâl tasavvur etmekle olur. Eğer bu istiklâl tasavvuru zevken ve hâlen insanın vehminden ve tasavvurundan kâmilen silinmiş olursa, ancak bu vücûd-i mevhûmun kayyûmu olan Hakk'ın varlığı kalır. Bu bir hâl ve zevktir ki, fikir ve ilim tarîkıyla anlaşılmaz. İnsan ilmen ve tefekküren böyle bir tasavvurda bulunsa bile, kendinin zevki ve hâli olmadığı için, onun fiili bu tasavvurunu ve tefekkürünü tekzîb eder. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde:

[Ya'nî "Bu ene tefekkür cihetinden ne vakit keşf olunur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar kayıp addettiği Hakk'ı aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer"] buyurmuşlardı. Tercüme ve îzâhı orada vardır.

2115. Eğer senin gözün varsa aç bak! La'dan sonra nihayet başka ne kalır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Eğer senin gözün varsa aç bak! "Yok"tan sonra nihayet başka ne kalır?

Eğer senin kalbin ve akıl gözün varsa aç bak! Bir kimse bu vehmedilmiş varlıktan yok olduktan sonra nihayet başka ne kalır? Nasıl ki ayet-i kerimede "Her bir şey helak olucudur ve yoktur; ancak O'nun, yani Hakk'ın vechi ve zâtı helak olucu değildir, kalıcıdır" (Kasas, 28/88) buyurulur. Bu sebeple, vehmedilmiş varlığından zevk ve hâl olarak kurtulmuş ve Hakk'ın kayyımlığı ile ayakta duran insân-ı kâmilin sözlerine itiraz, Hakk'a itiraz olur.

Eğer senin kalbin ve akıl gözün varsa aç bak! Bir kimse bu vücûd-i mevhûmdan yok olduktan sonra nihâyet başka ne kalır? Nitekim âyet-i kerîmede كل شيء هالك إلا وجهه (Kasas, 28/88) ya'nî "Her bir şey hâliktir ve yoktur; ancak onun ya'nî Hakk'ın vechi ve zâtı hâlik değildir, bâkîdir" buyurulur. Binâenaleyh vücûd-i mevhûmundan zevken ve hâlen kurtulmuş ve Hakk'ın kayyûmiyeti ile kâim bulunmuş olan insân-ı kâmilin sözlerine i'tirâz Hakk'a i'tirâz olur.

2116. Ey o dudak ve boğaz ve ağız kesilmiş olsun ki, âsumânın ayı tarafına "tüh!" eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Ey o dudak ve boğaz ve ağız kesilmiş olsun ki, gökyüzünün ayı tarafına "tüh!" eder.

Yüce âlemin ayı olan insân-ı kâmil tarafına birtakım boş itirazlarla "tüh" diyen ve tüküren bir kimsenin dudağı ve boğazı ve ağzı kesilmiş olsun!

Âlem-i ulvînin ayı olan insân-ı kâmil tarafına birtakım boş i'tirazlar ile "tüh" diyen ve tüküren bir kimsenin dudağı ve boğazı ve ağzı kesilmiş olsun!

2117. Şübhesiz onun tühü onun yüzüne geri döner. Tüh, felek tarafına bir meslek bulamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Şüphesiz onun tükürüğü kendi yüzüne geri döner. Tükürük, felek tarafına bir yol bulamaz.

Şüphesiz böyle bir ahmağın "tüh" demesi ve tükürmesi kendi yüzüne geri döner ve sonunda kendisi rezil ve kötü şöhretli olur. Onun tükürüğü, makamı yüce felek olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına bir yol ve geçit bulamaz. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) hazretlerinin irfanına itiraz edenlere karşı araştırmacı âlimler öyle makul ve haklı cevaplar vermişlerdir ki, bu itirazcı ahmakların tutunacak yeri kalmamıştır ve kıyamete kadar ahmaklıkları sabit olmuştur.

Şübhesiz böyle bir ahmağın "tüh" demesi ve tükürmesi onun yüzüne geri döner ve âkıbet kendisi rezîl ve bednâm olur. Onun tükrüğü makāmı felek-i ulvî olan insân-ı kâmil tarafına bir meslek ve yol bulamaz. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (k.s.) hazretlerinin maârifine i'tiraz edenlere karşı muhakkıkîn hazarâtı öyle ma'kül ve muhik cevablar vermişlerdir ki, bu mu'teriz ahmakların tutar yeri kalmamıştır ve kıyâmete kadar ahmaklıkları sâbit olmuştur.

2118. Kıyâmete kadar Rab'den onun üzerine tüh yağar. Bû Leheb'in üzerine "Tebbet" gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. Kıyamete kadar Rab'den onun üzerine tüh yağar. Ebû Leheb'in üzerine "Tebbet" gibi.

Yani, Ebû Leheb'in ruhu üzerine Kur'ân-ı Kerîm'de okunan "Ebû Leheb'in elleri kırılsın ve helâk olsun!" ayet-i kerîmesinde Rabbü'l-âlemîn (âlemlerin Rabbi) tarafından tüh ve aşağılama sağanakları yağdığı gibi, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dil uzatan ve itiraz eden ahmak üzerine de aynı şekilde kıyamete kadar Rabbü'l-âlemîn tarafından tüh yağar.

Ya'nî, Ebû Leheb'in rûhu üzerine Kur'ân-ı Kerîm'de okunan ثبت يَدَا أَبِي لهب (Tebbet, 111/5) ya'nî "Ebû Leheb'in elleri kırılsın ve helâk olsun!" âyet-i kerîmesinde Rabbü'l-âlemîn tarafından tüh ve terzîl sağanakları yağdığı gibi, insân-ı kâmile ta'n ve i'tirâz eden ahmak üzerine de öyle kıyâmete kadar Rabbü'l-âlemîn tarafından tüh yağar.

2119. Davul ve bayrak şehriyârın mülküdür. Köpek bir kimsedir ki, ona lüpçü ta'bîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. Davul ve bayrak hükümdarın mülküdür. Köpek, bir kimsedir ki, ona lüpçü (bedavacı) denildi.

Evliyânın çoğu görünüşteki fakirliği tercih ettiklerinden, dünyanın debdebesine ve gösterişine aldanan nefis sahipleri onlara lüpçü ve bedava yiyici gözüyle bakarlar. Nasıl ki itiraz eden kadın da Ebu'l-Hasan (a.s.) hazretleri hakkında öyle demişti. Bu şerefli beyit o itirazın cevabıdır. Yani, davul ve bayrak ve mızıka görünüşteki hükümdarların mülkü olup onların şanını ve şöhretini ilan ettiği gibi, Hak tarafından evliyâya ihsan olunup davul ve bayrak hükmünde olan kerametler de onların mülküdür ve onların şanını ve şöhretini insanlara ilan eder. Bu sebeple onlar her zaman insanların değil, Hakk'ın nimetini yerler ve içerler. Onlara bedava yiyici ve lüpçü diyen kimse, dünya leşine talip olan bir köpektir.

Evliyânın çoğu fakr-ı sûrîyi ihtiyâr ettiklerinden, dünyanın debdebe ve âlâyişine mağrûr olan nefis sahibleri onlara lüpçü ve bedâva yiyici nazarıyla bakarlar. Nitekim mu'teriz olan kadın dahi Ebu'l-Hasan hazretleri hakkında öyle demiş idi. Bu beyt-i şerîf o i'tirâzın cevabıdır. Ya'nî, davul ve bayrak ve mızıka sûrî hükümdarların mülkü olup onların sıyt u şöhretini i'lân ettiği gibi Hak tarafından evliyâya ihsân olunup davul ve bayrak mesâbesinde olan kerâmât dahi onların mülküdür ve onların sıyt u şöhretini nâsa i'lân eder. Binâenaleyh onlar cemî'-i zamanda nâsın değil, Hakk'ın ni'metini yerler ve içerler. Onlara bedava yiyici ve lüpçü diyen kimse dünya cîfesine tâlib olan bir köpektir.

2120. Gökler onun ayının bendesidirler. Şark ve garb hep onun ekmek yiyici-sidirlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Gökler onun ayının kullarıdırlar. Doğu ve batı hep onun ekmek yiyicisidirler.

Yüce âlemler o insân-ı kâmilin ay konumundaki ruhunun kulu ve hizmetçisidir. Gerçekte doğu ve batı halkı bütün onun nimetini yiyicidirler. Çünkü Hakk'ın onlara olan nimeti, zamanın kutbu olan bu insân-ı kâmilin yüzündendir.

Avâlim-i ulviyye o insân-ı kâmilin ay mesâbesindeki rûhunun bendesi ve hizmetçisidir. Hakîkatte şark ve garb ahâlîsi bütün onun ni'metini yiyicidirler. Çünkü Hakk'ın onlara olan in'âmı kutb-ı zaman olan bu insân-ı kâmilin yüzündendir.

2121. Zîra ki onun tevkî'i üzerinde "lev-lâk" vardır ve cümle onun in'âmında ve tevzî'indedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. Çünkü onun fermanı üzerinde "lev-lâk" vardır ve herkes onun ihsanı ve dağıtımı içindedir.

"Tevkî'", tezkire ve üzerinde hükümdarın işareti olan ferman anlamındadır. Yani, doğu ve batı halkının o insân-ı kâmile kul olmasının sebebi şudur ki: Ona verilmiş ilahi ferman üzerinde "Ey habîbim! Sen olmasaydın yerleri ve gökleri yaratmazdım!" yazılmıştır. Bu hadîs-i kudsî asıl olarak Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) hakkındadır ve miras yoluyla bütün insân-ı kâmillere aittir. Ve kutbu'l-aktâb (kutubların kutbu) olan velî, bütün evliyanın üstünde olup Muhammedî kalp üzerinedir ve o hazretin sözleri, tavırları, meşrebi (manevi yolu) ve fiilleri Âlemlerin Efendisi'ne tamamen uygundur; ve bu kutbu'l-aktâb her asırda bir kişiden ibaret olur ve bu maddî ve manevî rızıklar bu oluş âleminde bu kutbu'l-aktâb vasıtasıyla dağıtılır. Onun varlığı yeryüzünde bir ilahi hazinedir. Bu sebeple bütün halk o insân-ı kâmilin ihsanı ve bu ihsanın dağıtımı içindedir.

“Tevkî'”, tezkire ve üzerinde hükümdarın işareti olan fermân ma'nâsınadır. Ya'nî, şark ve garb halkının o insân-ı kâmile bende olmasının sebebi budur ki: Ona verilmiş fermân-ı ilahi üzerinde لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Ey habîbim! Sen olmasa idin yerleri ve gökleri yaratmaz idim!" yazılmıştır. Bu hadîs-i kudsî bi'l-asâle Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz hakkındadır ve bi'l-verâse insân-ı kâmillerin cümlesine râci'dir. Ve kutbu'l-aktâb olan velî bilcümle evliyânın fevkınde olup kalb-i Muhammedî üzerinedir ve o hazretin akvâli ve etvârı ve meşrebi ve ef'âli Server-i âlem Efendimiz'e tamâmiyle uygundur; ve bu kutbu'l-aktâb her asırda bir kimseden ibaret olur ve bu âlem-i sûrete maddî ve ma'nevî olan rızıklar bu kutbu'l-aktâb vâsıtasıyla tevzî' buyurulur. Onun vücûdu yeryüzünde bir hazîne-i ilâhiyyedir. Binâenaleyh cümle halk o insân-ı kâmilin in'âmı ve bu in'âmın tevzî'i içindedir.

2122. Eğer o olmasa idi, felek devri ve nûru ve melekler mekânlığı bulmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. Eğer o olmasaydı, felek devri ve nuru ve melekler mekânlığı bulmazdı.

Eğer asıl olarak insân-ı kâmil olan âlemlerin Efendisi Peygamberimiz ve onun nübüvvette ve velâyette vârisleri olan peygamberler ve evliyalar olmasaydı, felekler oluşup her biri kendi ekseni ve yörüngesi etrafında dönmezdi ve uzaydaki güneşler nuru ve ışığı bulamazdı ve melek mekânlığı, yani kuvvetlerin hakiki varlıkta harcanacağı bir yer ve mekân bulamazdı. Çünkü kuvvet bir maksadın gerçekleşmesi için harcanır. Eğer ilâhî istekle zuhuru istenen insân-ı kâmil olmasaydı, bunların hiçbirine lüzum kalmazdı. Çünkü kevn âlemi bir ağaçtır ve onun meyvesi insân-ı kâmildir. Bahçıvanın ağacı dikip terbiye etmesinden maksadı meyvenin yetişmesidir.

Eğer bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Server-i âlem Efendimiz ve onun nübüvvette ve velâyette vârisleri olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtı olmasa idi, eflâk teşekkül edip her birisi kendi mihveri ve mahreki etrafında dönücü olmazdı ve fezâdaki güneşler nûru ve ziyâyı bulmaz idi ve melek mekânlığı ya'nî kuvâyı vücûd-i hakîkî masrûf olacak bir mahal ve mekân bulmazdı. Zîrâ kuvvet bir maksadın husûlü için sarf olunur. Eğer zuhûru matlûb-ı ilâhî olan insân-ı kâmil olmasa idi, bunların hiçbirisine lüzûm kalmaz idi. Çünkü âlem-i kevn bir ağaçtır ve onun meyvesi insân-ı kâmildir. Bahçıvanın ağacı dikip terbiye etmesinden maksûdu meyvenin yetişmesidir.

2123. Eğer o olmasa idi, denizler heybetini ve balığı ve şâha lâyık inciyi bulmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Eğer o olmasaydı, denizler heybetini ve balığı ve şaha layık inciyi bulmazdı.

Eğer o insân-ı kâmil olmasaydı, o engin denizlerin yüksek dalgalarıyla heybet göstermeleri meydana gelmez ve onlarda türlü türlü balıklar ve şaha layık latif inciler ortaya çıkmazdı. Bazı nüshalarda "heybet ve mâhî" yerine "hey'et-i mâî" geçmektedir. Bu da "Akıcı suya ait olan heyeti ve şekli bulmazdı," demek olur.

Eğer o insân-ı kâmil olmasa idi, o engin denizlerin yüksek dalgalarıyla heybet göstermeleri vâki' olmaz ve onlarda türlü türlü balıklar ve şâha lâyık latîf inciler zuhûra gelmez idi. Ba'zı nüshalarda "heybet ve mâhî" yerine "hey'et-i mâî” vâki'dir. “Akıcı suya mensûb olan hey'eti ve şekli bulmazdı," demek olur.

2124. Eğer olmasa idi, yeryüzü içinde defîne ve dışında yasemin bulmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. Eğer olmasaydı, yeryüzü içinde define ve dışında yasemin bulmazdı.

Eğer insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olmasaydı, yeryüzü kendisinin içinde türlü türlü maden hazinesini ve dışında da yaseminleri ve türlü türlü kokulu ve latif manzaralı çiçekleri bulmazdı.

Eğer insân-ı kâmil olmasa idi, yeryüzü kendisinin içinde türlü türlü ma'den hazînesini ve dışında da yâseminleri ve türlü türlü kokulu ve latîf manzaralı çiçekleri bulmazdı.

2125. Meyveler onun yağmurunun susamışıdır. Rızıklar dahi onun rızkını yiyicidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Meyveler onun yağmuruna susamıştır. Rızıklar dahi onun rızkını yiyicidirler.

"Leb-i huşk" "dudağı kuru" demektir ve "susamış"tan kinayedir. "Meyveler"den maksat, oluş ağacının ham meyveleri olan insan bireyleridir. "Rızıklar"dan maksat, insan bireylerinin bedenlerini güçlendiren hem görünen gıdalar hem de ruhlarının yatkınlığına göre gerek imandan gerek küfürden olan manevî gıdalardır. Yani, oluş ağacının ham meyveleri olan bütün insan bireyleri, görünen ve manevî olan gıdalarda kutbu'l-aktâb (kutubların kutbu, en büyük kutub) olan insân-ı kâmilin feyiz yağmuruna susamıştır ve onlara gelen imandan ve küfürden görünen ve manevî olan gıdalar dahi, o kutbu'l-aktâbdan kuvvet ve gelişme bulurlar. Çünkü Hakk'ın bütün isim ve sıfat tecellileri kutbu'l-aktâbın eliyle dağıtılır. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (k.s.) hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye isimli latif kitabında şöyle buyururlar: "Kutub için Yüce Allah, varlıklarda tasarrufu mübah kıldı ki, onunla onu ondan men etti; ve iman eden ile küfreden kimse arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde onu gösterdi."

Yani Yüce Allah, kutbu'l-aktâba akıl düzeni üzere şehadet âleminde tasarrufu mübah kıldı. Ve bu tasarruf, Zâhir isminin hükümleri altında gerçekleşir ve onun bu tasarrufu Hakk'ın tasarrufu olduğundan, Bâtın isminin hükmüne göre kutub tasarruftan men edilmiş ve yasaklanmıştır. Çünkü hakikatte kutbun varlığı yoktur; "Allah'tan başka var olan yoktur." İlahi halife olan kutub yeryüzünde Hakk'ın hazinesinin emini olduğundan, Zâhir ve Bâtın isimlerinin tecellileri âlemin bütün zerrelerine kutbun kabzasından gerçekleşir; ve o kabzadan dağıtılır. Ve iman ve küfür, isim tecellilerinden ibaret olup, bu her iki durumun gereklilikleri onların mazharları olan müminler ile kâfirlere taksim olunur; ve küfür ile imanın dağıtılması ve onların mazharlarından küfür ve iman eserinin ortaya çıkmasında onların alışı yani mümine imanın mükâfatını ve kâfire küfrünün cezasını ulaştırma emri kutbun kabzasında eşittir. Çünkü mükâfat ve ceza bu mazharların hallerinden birer haldir. İman hali, mükâfat halini ve küfür hali, ceza halini takip eder. Bunlar hakikatte o mazharların sabit hakikatlerinin hallerinden birer hal ve ilk hallerini takip eden ikinci hallerdir. Bu itibarla ceza ve ikaptır; ve bir itibarla da haldir; ve isim tecellileri sebebiyle mazharların hallerinin dağıtılması kutbun kabzasından eşit olarak gerçekleşir. Herkes hakkını eşit olarak alır. Hiç kimseye hakkından ne fazlası ne de eksiği verilmez.

"Leb-i huşk" "dudağı kuru" demek olup "susamış"tan kinâyedir. "Meyveler"den murâd, şecere-i kevnin ham meyveleri olan efrâd-ı beşerdir. “Rızıklar"dan murâd, efrâd-ı beşerin cisimlerini takviye eden hem sûrî gıdâ ve hem de rûhlarının isti'dâdına göre gerek îmândan ve gerek küfürden olan ma'nevî gıdalardır. Ya'nî, şecere-i kevnin ham meyveleri olan bütün efrâd-ı beşer sûrî ve ma'nevî olan gıdalarda kutbu'l-aktâb olan insân-ı kâmilin feyiz yağmuruna susamıştır ve onlara gelen îmândan ve küfürden sûrî ve ma'nevî olan gıdalar dahi, o kutbu'l-aktâbdan kuvvet ve neşv ü nemâ bulurlar. Zîrâ Hakk'ın bilcümle tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesi kutbu'l-aktâbın eliyle tevzî' olunur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (k.s.) hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı latî- واباح له التصرف في الاكوان بما به عنها زجره وسوى في قبضته الاخذ بين من آمن به و کفره واشهده على تلك القبضة finde söyle buyururlar: Ya'nî "Kutub için Hak Teâlâ ekvânda tasarrufu mübah kıldı ki, onunla onu ondan zecr etti; ve îmân ile küfr eden kimse arasındaki ahzi onun kabzasında müsâvî kıldı. Ve bu kabza üzerinde ızhâr eyledi."

Ya'nî Hak Teâlâ kutbu'l-aktâba nizâm-ı akl üzere hazret-i şehadette tasarrufu mübah kıldı. Ve bu tasarrufu ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında vâki' olur ve onun bu tasarrufu tasarruf-ı Hak olduğundan ism-i Bâtın hükmüne nazaran kutub tasarruftan mezcûr ve memnû'dur. Zîrâ hakîkatte kutbun vücûdu yoktur; “lâ mevcûde illallah." Halîfe-i ilâhî olan kutub yeryüzünde hazîne-i Hakk'ın emîni olduğundan ism-i Zâhir ve Bâtı'nın tecelliyâtı cemî'-i zerrât-ı âleme kutbun kabzasından vâki' olur; ve o kabzadan tevzî' olunur. Ve îmân ve küfür tecelliyât-ı esmâiyyeden ibaret olup, bu her iki şe'nin iktizââtı onların mezâhiri olan mü'minler ile kâfirlere taksîm olunur; ve küfür ile îmânın tevzî'i ve onların mezâhirinden küfür ve îmân eserinin zuhûrunda onların ahzi ya'nî mü'mine îmânın mükâfâtını ve kâfire küfrünün mücâzâtını îsâl emri kutbun kabzasında müsâvîdir. Zîrâ mükâfât ve mücâzât bu mezâhirin ahvâlinden birer hâldir. Hâl-i îmânı hâl-i mükâfât ve hâl-i küfrü hâl-i mücâzât ta'kîb eder. Bunlar hakîkatte o mezâhirin a'yân-ı sâbitelerinin ahvâlinden birer hâl ve hâl-i evvellerini ta'kîb eden hâl-i sânîlerdir. Bu i'tibâr ile cezâ ve ikābdır; ve bir i'tibâr ile de hâldir; ve tecelliyât-ı esmâiyye hasebiyle mezâhirin tevzî'-i ahvali kutbun kabzasından müsâvâten vâki' olur. Herkes hakkını alesseviyye alır. Hiç kimseye hakkından ne fazlası ve ne de noksanı verilmez."

2126. Âgâh ol! Bu düğüm ma'kûstür. Kendinin sadaka bahş edicisine sadaka ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Uyanık ol! Bu düğüm tersinedir. Kendinin sadaka vericisine sadaka ver!

"Düğüm"den maksat, Bâtın ismi ile Zâhir isminin birleşip düğümlendiği bir yer olan bu görünen âlemdir. Yani, ey hakikat talep edeni! Uyanık ol! Bâtın ile zâhirin düğümlendiği bir mahal olan bu sûret âleminde iş tersinedir. Yani kutbiyette bulunan zât, bütün ilâhî tecellilerin dağıtıcısı olduğu hâlde, görünüşte fakirlik içinde görünür. Ey kişi! Sana gelen zenginlik, o kutbun sana olan sadakasıdır. Fakat senin bundan haberin yoktur. Sen kendine sadaka verici olan bu kutba görünürde sadaka ver ve onun görünürdeki rızkına yardım et! Yani kutbun sana bâtında verdiği sadakayı sen tersine olarak görünürde ona sadaka ver! Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîfte bu tersineliğin delilleri vardır. Kur'ân'daki delili إِنْ تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) yani "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder" ve وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadîd, 57/18) yani "Allah'a güzel bir borç olarak borç verin!" âyet-i kerîmeleridir. Ve hadîs-i şerîfte يَا ابْنَ آدَمَ مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي يَا ابْنَ آدَمَ اسْتَطْعَمْتُكَ فَلَمْ تُطْعِمْنِي وَاسْتَسْقَيْتُكَ فَلَمْ تَسْقِنِي yani "Ey Âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Senden yemek istedim, beni doyurmadın ve su istedim, beni sulamadın" buyurulmuştur. Ve hadîs-i nebevîde ابْغُونِي فِي ضُعَفَائِكُمْ فَإِنَّمَا تُرْزَقُونَ وَتُنْصَرُونَ بِضُعَفَائِكُمْ yani "Beni zayıflarınızın içinde arayın! Çünkü siz ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklanırsınız ve yardım olunursunuz" buyurulur.

“Düğüm”den murâd, ism-i Bâtın ile ism-i Zâhir'in birleşip düğümlendiği bir mevtın olan bu âlem-i şehadettir. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Âgâh ol! Bâtın ile zâhirin düğümlendiği bir mahal olan bu âlem-i sûrette iş tersinedir. Ya'nî kutbiyette bulunan zât bilcümle tecelliyât-ı ilâhiyyenin müvezzi'i olduğu hâlde fakr-ı sûrî içinde görünür. Ey kimse! Sana gelen zenginlik o kutbun sana olan sadakasıdır. Fakat senin bundan haberin yoktur. Sen kendine sadaka verici olan bu kutba zâhirde sadaka ver ve onun rızk-ı sûrîsine muâvenet et! Ya'nî kutbun sana bâtında verdiği sadakayı sen tersine olarak zâhirde ona sa- daka ver! Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîfte bu ma'kûsiyetin delîlleri vardır. Kur'ân'daki delili إِنْ تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) ya'nî "Eğer siz Allâh'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder" ve وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadîd, 57/18) ya'nî "Allâh'a karz-ı hasen olarak ikrâz edin!" âyet-i kerîmeleridir. Ve hadîs-i şerîfte يَا ابْنَ آدَمَ مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي يَا ابْنَ آدَمَ اسْتَطْعَمْتُكَ فَلَمْ تُطْعِمْنِي وَاسْتَسْقَيْتُكَ فَلَمْ تَسْقِنِي ya'nî "Ey Âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Senden taâm istedim, beni it'âm etmedin ve su istedim, beni suvarmadın" buyurulmuştur. Ve hadîs-i nebevîde ابْغُونِي فِي ضُعَفَائِكُمْ فَإِنَّمَا تُرْزَقُونَ وَتُنْصَرُونَ بِضُعَفَائِكُمْ ya'nî "Beni zayıflarınızın içinde isteyin! Zîrâ siz ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklanır ve yardım olunursunuz" buyurulur.

2127. Bütün altın ve ipek sana fakîrdendir. Ey fakîr, âgah ol! Zengine bir zekât ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Bütün altın ve ipek sana fakîrdendir. Ey fakîr, uyanık ol! Zengine bir zekât ver!

Ey görünüşte zengin olan kişi! Sana gelen bütün altınlar ve ipekli kumaşlar, bu görünüşteki fakirliği seçmiş olan zamanın kutbundan gelir. Buna göre sen, görünüşte ve dışta ne kadar zengin olsan da, anlamda fakirsin ve muhtaçsın. Uyanık ol, ey zengin görünen fakir! O görünüşte fakir görünen, mana âlemindeki zengine bir zekât ver! Nefahâtü'l-Üns'te bulunan aşağıdaki bir menkıbe bu anlamı açıklar:

"Tüccarlardan biri anlatır ki: Bir miktar kumaşı hayvanıma yüklemiş ve satmak için Mısır'a gitmiştim. Kalabalığa karıştığımda hayvanımı kaybettim ve ne kadar aradıysam da bulamadım. Bazı kişiler dediler ki: Şeyh Ebu'l-Abbâs-ı Demenhûrî hazretlerine git. Hayvanının bulunması için onun duasını iste! O hazretin huzuruna gittiğimde, selam verdim, durumumu anlattım. Hiç kulak asmadı. Fakat dedi ki: "Bize birtakım misafirler gelmiştir, şu kadar un ve bu kadar et ve diğer şeyler lazımdır." Ben dışarı çıktım. Kendi kendime dedim ki: "Vallahi bir daha bu zatın yanına gelmeyeyim. Bu dervişler kendi ihtiyaçlarından başka bir şey bilmezler!" Böyle düşünerek biraz yürüdüm. Birinde bir miktar alacağım vardı. Ansızın karşıma çıktı. Onu yakaladım ve "Sende olan alacağımı almadıkça asla seni salıvermem!" dedim. Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim ki: "Zararımı telafi etmek için şeyhin istediklerini alayım. Bu para da varsın Hak yoluna gitsin!" Sözün özü, şeyhin dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı. Onunla da helva aldım. Hepsini bir hamala yükleyip şeyhin zaviyesine gittim. Oraya yaklaştığımda hayvanımın üstündeki kumaşlarla beraber zaviye kapısında durduğunu gördüm. Dedim ki: "Bu hayvanı buldum, birisine emanet edeyim, bir daha kaybolmasın!" Sonra fikrimi değiştirip dedim ki: "Bana hayvanımı ve kumaşlarımı selametle iade eden elbette onu korur." Şeyhin huzuruna girdim ve getirdiğim malzemeleri söyledim. Şeyh helvayı görünce: "Bu nedir?" Dedi. "Bir akçe fazla gelmişti, onunla da helva aldım," dedim. Buyurdu ki: "Bu helva şarta dahil değildi. Şu halde ben de bir şey ilave edeyim. Haydi kalk, kumaşlarını pazara götür ve acele sat ve parasını da peşin olarak tamamen al ve bazı tüccarların gelip senin pazarlığını bozacağından korkma! Çünkü deniz benim sağ elimde ve kara sol elimdedir." Bunun üzerine hemen pazara gittim. Kumaşlarımı yüksek fiyatlarla sattım ve bedellerini de tamamen aldım. İşim bittikten sonra tüccarlar denizden ve karadan pazara yürüyüş ettiler. Sanki hepsi bağlı iken bağları çözülmüştü.

Ey zâhirde zengin olan kimse! Sana gelen bütün altınlar ve ipekli kumaşlar bu fakr-ı sûrîyi ihtiyâr etmiş olan kutb-ı zamandan gelir. Binâenaleyh sen sûrette ve zâhirde her ne kadar zengin isen de, ma'nâda fakîrsin ve muhtâcsın. Âgâh ol, ey zengin görünen fakîr! O zâhirde fakîr görünen ma'nâ âlemindeki zengine bir zekât ver! Nefahâtü'l-Üns'te olan âtîdeki bir menkibe bu ma'nâyı tavzîh eder:

"Tâcirlerden birisi nakl eder ki: Birtakım kumaşları hayvanıma yüklemiş ve satmak için Mısır'a gitmiş idim. Kalabalığa karıştığım vakit, hayvanımı kaybettim ve hayli aradım ise de bulamadım. Ba'zı kimseler dediler ki: Şeyh Ebu'l-Abbâs-ı Demenhûrî hazretlerine git. Hayvanın bulunması için onun duâsını iste! Vaktâki o hazretin huzûruna gittim, selâm verdim, hâlimi anlattım. Hiç kulak asmadı. Fakat dedi ki: "Bize birtakım misafirler gelmiştir, şu kadar un ve bu kadar et ve diğer şeyler lâzımdır." Ben dışarıya çıktım. Kendi kendime dedim ki: "Vallâhi bir daha bu zâtın yanına gelmeyeyim. Bu dervîşler kendi ihtiyaçlarından başka bir şey bilmezler!" Böyle düşünerek biraz yürüdüm. Birisinde bir mikdâr alacağım var idi. Ansızın karşıma çıktı. Onu yakaladım ve "Sende olan alacağımı almadıkça aslâ seni salıvermem!" dedim. Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim ki: "Zararımı telâfi için şeyhin istediklerini alayım. Bu para da varsın Hak yoluna gitsin!" Velhâsıl şeyhin dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı. Onunla da helva aldım. Hepsini bir hammâla yükleyip şeyhin zâviyesine gittim. Oraya yaklaştığım vakit hayvanımın üstündeki kumaşlar ile beraber zâviye kapısında durduğunu gör- düm. Dedim ki: "Bu hayvanı buldum, birisine tevdî' edeyim, bir daha kayıp olmasın!" Sonra fikrimi değiştirip dedim ki: "Bana hayvanımı ve kumaşlarımı selâmetle iade eden elbet onu hıfz eder." Şeyhin huzûruna girdim ve getirdiğim levâzımı söyledim. Şeyh helvayı görünce: "Bu nedir?" Dedi. "Bir akçe ziyâde gelmiş idi, onunla da helva aldım," dedim. Buyurdu ki: "Bu helva şartta dâhil değil idi. Şu hâlde ben de bir şey ziyâde edeyim. Haydi kalk, kumaşlarını pazara götür ve acele sat ve parasını da peşin olarak tamâmen al ve ba'zı tâcirlerin gelip senin pazarlığını bozacağından korkma! Zîrâ deniz benim sağ elimde ve kara sol elimdedir." Bunun üzerine hemen pazara gittim. Kumaşlarımı yüksek fiyatlar ile sattım ve bedellerini de tamâmen aldım. İşim bittikten sonra tâcirler denizden ve karadan pazara yürüyüş ettiler. Sanki hepsi bağlı iken bağları çözülmüş idi.

2128. Senin gibi bir aybın o makbûl ruha çifti, Nuh'un akdinde kâfir olan ıyal gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Senin gibi bir kusurun o makbul ruha eş olması, Nuh'un nikâhındaki kâfir eş gibidir.

"Ey kadın! Senin gibi cisimleşmiş bir kusurun, Allah katında ruhu makbul olan Ebu'l-Hasan hazretleri gibi bir insân-ı kâmile eş ve zevce olması, Nuh (a.s.)'ın nikâhında bulunan kâfir karısına benzer." "İyal", "ayyil" kelimesinin çoğuludur. Bir kimsenin evlat ve eş gibi beslediği kimseler demektir. Burada "akd" (nikâh) karinesiyle zevce (eş) kastedilmiştir.

"Ey kadın! Senin gibi bir ayb-ı mücessemin ind-i ilâhîde rûhu makbûl olan Ebu'l-Hasan hazretleri gibi bir insân-ı kâmile çift ve eş olması, Nûh (a.s.)ın akd-i nikâhında bulunan kâfir karısına benzer." "İyal", "ayyil"in cem'idir. Bir kimsenin evlâd ve ezvâc gibi beslediği kimseler demektir. Burada "akd" karînesiyle zevce murâd buyurulmuştur.

2129. “Eğer bu hâneden senin nisbetin olmasa idi, imdi seni parça parça ederdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. “Eğer bu evden senin bağıntın olmasa idi, şimdi seni parça parça ederdim."

"Ey kadın! Eğer senin bu insân-ı kâmilin saadet evine bir bağıntın ve ilişkin olmasa idi, o yüce zâta karşı yapılan dil tecavüzlerinden dolayı şimdi seni öldürür ve parça parça ederdim."

"Ey kadın! Eğer senin bu insân-ı kâmilin saâdethânesine bir nisbetin ve ittisâlin olmasa idi, o hazrete vâki' olan tecavüzât-ı lisâniyyeden dolayı imdi seni öldürür ve parça parça ederdim."

2130. "O Nûh'a senden halas verir idim. Hattâ kısasta müşerref olurdum." [2112]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. "O Nûh'a senden kurtuluş verirdim. Hatta kısasta şereflenirdim."

"Nûh (a.s.) meşrebinde olan o insân-ı kâmili senin zahirî tecavüzlerinden kurtarırdım. Hatta seni öldürdüğümden dolayı hakkımda şeriatça kısas hükmü uygulansa bile, ben bu kısas ile şereflenirdim."

"Nûh (a.s.) meşrebinde olan o insân-ı kâmili senin sûrî tecavüzlerinden halâs ederdim. Hattâ seni öldürdüğümden dolayı hakkımda şer'an kısâs hükmü icrâ edilse bile, ben bu kısâs ile müşerref olurdum."

2131. Fakat zamanın şehinşahının hanesine benden böyle küstahlık gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Fakat zamanın şehinşahının hanesine benden böyle küstahlık gelmez.

Fakat zamanın kutbu ve şehinşahı olan Ebu'l-Hasan hazretlerinin saadetli evine ve eş olarak aldığı bir kadına karşı benden böyle bir küstahlık ve edepsizlik ortaya çıkmaz.

Fakat zamânın kutbu ve şehinşâhı olan Ebu'l-Hasan hazretlerinin hâne-i saâdetine ve zevce ittihâz buyurduğu bir kadına karşı benden böyle bir küstahlık ve edebsizlik zuhûra gelmez.

2132. Git, dua et ki, bu mevtının köpeğisin. Yoksa ben imdi yapmaya lâyık olanı yapardım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. Git, dua et ki, bu evin köpeğisin. Yoksa ben şimdi yapmaya lâyık olanı yapardım.

Haydi git, dua ve şükür et ki, sen bu saadet evinin köpeğisin. Yoksa ben şimdi sana karşı yapılması lâyık olan şeyi yapardım. Yani sen öldürülmeye lâyıktın, bu sebeple seni öldürürdüm. Bu beyitlerde işaret vardır ki, bir Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nazarına denk geldiğinde şeytanî vesvese ile büyüklere itiraz etse, evliya-yı kiram hazretleri onu o nazarın sahibine bağışlayıp cezasında müsamaha buyururlar.

Haydi git, duâ ve şükür et ki, sen bu hâne-i saâdetin köpeğisin. Yoksa ben imdi sana karşı yapılması lâyık olan şeyi yapardım. Ya'nî sen öldürülmeye lâyık idin, binâenaleyh seni öldürür idim. Bu beyitlerde işaret vardır ki, bir sâlik-i tarîk insân-ı kâmilin nazarına müsâdif iken vesvese-i şeytâniyye ile ekâbire i'tirâz etse, evliyâ-yı kirâm hazarâtı onu o nazarın sahibine bağışlayıp cezasında müsâmaha buyururlar.

## Mürîdin şeyhin hânesinden geri dönmesi ve adamlardan sorması ve onların "Şeyh filân orman tarafına gitmiştir" diye nişân vermesi

2133. Ondan sonra o her bir kimseden sorucu oldu. Şeyhi her taraftan birçok aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. Ondan sonra o her bir kimseden sorucu oldu. Şeyhi her taraftan birçok aradı.

O yolcu olan mürid, kadına bu sözleri söyledikten sonra, Ebu'l-Hasan hazretlerinin nerede bulunduğunu rast geldiği her bir kimseden sordu ve şeyhini her yönden çok aradı.

O yolcu olan mürid, kadına bu sözleri söyledikten sonra, Ebu'l-Hasan hazretlerinin nerede bulunduğunu rast geldiği her bir kimseden sorucu oldu ve Hz. şeyhi her cihetten birçok aradı durdu.

2134. Sonra bir kimse ona: "O diyârın kutbu dağlıktan odun taşımak için gitti," dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Sonra bir kimse ona: "O diyarın kutbu dağlıktan odun taşımak için gitti," dedi.

"Diyar", ev, şehir, belde anlamlarına gelen "dar" kelimesinin çoğuludur (Kamus). "Kutb-ı diyar", şehirlerin ve beldelerin kutbu demektir. Bu şerefli beyitte Ebu'l-Hasan hazretlerinin kutbu'l-aktâb (kutubların kutbu) olduğuna işaret buyurulur.

"Diyâr", ev, şehir, belde ma'nâlarına olan "dâr"ın cem'idir (Kāmûs). "Kutb-ı diyâr", şehirlerin ve beldelerin kutbu demek olur. Bu beyt-i şerîfte Ebu'l-Hasan hazretlerinin kutbu'l-aktâb olduğuna işaret buyurulur.

2135. O Zülfikar-endîşe olan mürid şeyhin hevâsında acele orman tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. O keskin düşünceli mürid, şeyhinin aşkıyla acele orman tarafına gitti.

"Zülfikar", kılıç anlamında kullanılır. "Zülfikar-endîşe", kılıç gibi keskin düşünceli demektir. Yani, o kesin fikir sahibi olan mürid, Hz. şeyhi bulma hevesi ve aşkıyla acele kendisine tarif edilen orman tarafına gitti. "Teft" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "acele" demektir.

"Zülfikār", kılıç ma'nasında müsta'meldir. "Zülfikar-endîşe", kılıç gibi keskin düşünceli, demektir. Ya'nî, o kat'î fikir sahibi olan mürîd, Hz. şeyhi bulmak hevâ ve aşkı ile acele kendisine ta'rîf olunan orman tarafına gitti. "Teft", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "acele" demektir.

2136. Şeytan adamın aklı önüne ay tozdan gizli kalmak için, vesvese getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. Şeytan, adamın aklı önüne ay tozdan gizli kalmak için vesvese getirdi.

O mürid orman tarafına giderken yolda şeytan, onun aklının önüne ay gibi olan Ebu'l-Hasan hazretlerinin nurunu toz mesabesinde olan birtakım itirazlar ile örtmek için bazı vesveseler getirdi.

O mürîd orman tarafına giderken yolda şeytan onun aklının önüne ay gibi olan Ebu'l-Hasan hazretlerinin nûrunu toz mesâbesinde olan birtakım i'tirâzlar ile örtmek için ba'zı vesveseler getirdi.

2137. Dedi ki: "Bu şeyh-i dîn böyle kadını niçin evinde yâr ve hemnişîn tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Dedi ki: "Bu din şeyhi böyle kadını niçin evinde dost ve arkadaş tutar?"

Bu şeytanî vesvese üzerine mürid kendi kendine dedi ki: "Bu din şeyhi olan Ebu'l-Hasan hazretleri böyle kötü huylu bir kadını niçin evinde kendisine dost edinip beraberce oturur?" Bu zatın kutsallığına bakılırsa, böyle bir kadını evinde tutmak caiz değildi.

Bu vesvese-i şeytâniyye üzerine mürîd kendi kendine dedi ki: “Bu dîn şeyhi olan Ebu'l-Hasan hazretleri böyle kötü huylu bir kadını niçin evinde kendisine yâr ittihâz edip beraberce oturur?" Bu zâtın kudsiyetine bakılırsa, böyle bir kadını evinde tutmak câiz değil idi.

2138. "Zıddın zıddıyla înās neredendir? Nâsın imâmı ile nesnâs neredendir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. "Zıddın zıddıyla alışması neredendir? Halkın imamı ile nesnâs neredendir?"

"İnâs", alıştırmak, vahşiliğini gidermektir. "Nesnâs", avamın "yaban adamı" dedikleri maymunun bir türüdür. Yani, "Bu kadının ahlakı Hz. şeyhin ahlakına taban tabana zıttır. Böyle zıddı zıt ile bir yerde toplayıp alıştırmak nereden ve hangi anlamdan kaynaklanıyor? Halkın imamı olan Hz. şeyh ile nesnâs (maymun türü) mesabesinde olan bu kadının beraber yaşaması ne gibi bir sır ve hikmetten dolayıdır?"

"İnâs", alıştırmak, vahşiliğini gidermek. "Nesnâs", avâmmın "yaban adamı" dedikleri maymunun bir nev'idir. Ya'nî, “Bu kadının ahlâkı Hz. şeyhin ahlâkına taban tabana zıddır. Böyle zıddı zıd ile bir yerde cem' edip alıştırmak nereden ve hangi ma'nâdan neş'et ediyor? Nâsın imâmı olan Hz. şeyh ile nesnâs mesâbesinde olan bu kadının beraber yaşaması ne gibi bir sır ve hikmetten nâşîdir?"

2139. O tekrar ateşîn olarak "Lâ havle" ederdi. Derdi ki: "Benim onun üzerine i'tirâzım küfür ve kîndir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. O tekrar ateşli bir şekilde "Lâ havle" derdi. Derdi ki: "Benim onun üzerine itirazım küfür ve kindir."

Mürid bu vesveseler üzerine hararetli bir şekilde "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" okurdu ve derdi ki: "Böyle bir insân-ı kâmil üzerine benim kalbime gelen bu itiraz, tarikatta küfür ve kindir."

Mürîd bu vesveseler üzerine harâretli bir sûrette "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" okurdu ve derdi ki: "Böyle bir insân-ı kâmil üzerine benim kalbime vârid olan bu i'tirâz tarîkatte küfür ve kîndir."

2140. "Ben kim oluyorum ki, Hakk'ın tasarruflarına benim nefsim işkâl ve ta'n getirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. "Ben kim oluyorum ki, Hakk'ın tasarruflarına benim nefsim engel olsun ve dil uzatsın?"

[2122] "Dakk", vurmak ve dil uzatmak demektir. Yani, "Mademki Ebu'l-Hasan hazretleri bir insân-ı kâmildir ve onun sözü ve fiili Hakk'ın sözü ve fiilidir, bu sebeple ben kim oluyorum ki, Hakk'ın tasarruflarına karşı benim nefsim şüphe ve engel getirip dil uzatsın?"

[2122] "Dakk", vurmak ve ta'n etmek demektir. Ya'nî, “Mâdemki Ebu'l-Hasan hazretleri bir insân-ı kâmildir ve onun kavli ve fiili Hakk'ın sözü ve fiilidir, binâenaleyh ben kim oluyorum ki, Hakk'ın tasarruflarına karşı benim nefsim şübhe ve işkâl getirip ta'n etsin?"

2141. Tekrar onun nefsi çabuk hamle getirdi. Bu taarruftan dolayı onun gönlüne saman ve duman getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Tekrar onun nefsi çabuk bir hamle getirdi. Bu taarruftan dolayı onun gönlüne saman ve duman getirdi.

"Taarruf", bir şeyi zorlayarak bilmeye çalışmaktır. Yani, mürid bu şeytanî vesveseyi bu şekilde kovmaya çalıştığı hâlde, yine onun nefsi çabuk bir hamle ve hücum daha etti. Hz. şeyh ile kadının yakınlığı hakkındaki sırrı bilmeye ve anlamaya çalıştığından dolayı onun nefsi, onun kalbine saman hükmündeki vesvese üzerine bu anlamaya çalışma ateşini dökerek bir duman oluşturdu.

"Taarruf", bir şeyi tekellüf ile bilmeye çabalamak. Ya'nî, mürîd bu vesvese-i şeytâniyyeyi bu süretle kovmaya çabaladığı hâlde, yine onun nefsi çabuk bir hamle ve hücûm daha etti. Hz. şeyh ile kadının ünsiyeti hakkındaki sırrı bilmeye ve anlamaya çabaladığından dolayı onun nefsi onun kalbine saman mesâbesindeki vesvese üzerine bu anlamaya çabalamak ateşini dökerek bir duman peydâ etti.

2142. Dedi ki: "Şeytanın Cebrâîl'e ne nisbeti vardır? Ne vakit onunla sohbette hem-makryl olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. Dedi ki: "Şeytanın Cebrail'e ne bağıntısı vardır? Ne zaman onunla sohbette aynı yatakta yatar?"

"Makıyl", istirahat yeri demektir (Şemsü'l-Lügāt). "Hem-makıyl", bir yatakta yatmaktan kinayedir. Yani, müridin nefsine ait tekrar hücumu üzerine dedi ki: "Bu kadın bir şeytan gibidir ve Hz. Şeyh ise mana âlemini suret âlemine indirmekle görevli olan Hz. Cebrail (a.s.) gibidir. Bu sebeple Hz. Cebrail (a.s.) ile şeytanın ne münasebeti vardır? Ve bu kadın Hz. Şeyh ile sohbete ve bir yatakta yatmaya nasıl layık olur?"

"Makıyl", istirahat mahalli demektir (Şemsü'l-Lügāt). "Hem-makıyl", bir yatakta yatmaktan kinâyedir. Ya'nî, mürîd nefsinin tekrar hücûmu üzerine dedi ki: "Bu kadın bir şeytan gibidir ve Hz. Şeyh ise âlem-i sûrete inzâl-i maânîye me'mûr olan Hz. Cibril mesâbesindedir. Binâenaleyh Hz. Cibrîl ile şeytanın ne münasebeti vardır? Ve bu kadın Hz. Şeyh ile sohbete ve bir yatakta yatmaya nasıl lâyık olur?"

2143. "Halil Azer ile nasıl ittihad edebildi? Delil yol vurucu ile nasıl uyuşabildi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. "Halil, Azer ile nasıl birleşebildi? Yol gösterici, yol kesici ile nasıl uyuşabildi?"

Yani, İbrahim Halilullah meşrebinde olan Hz. şeyh, puta tapan Azer konumundaki bu kadın ile nasıl uyuştu ve birleşti? Yol gösterici olan bir delil, bir yol kesici ile nasıl uyuştu? Bu beyitlerde gelen hatıraların (kalbe gelen düşünceler) defedilmesinde Hakk Yolcusu'nun çektiği zorluklara işaret edilir. Çünkü tarikatta hatıraları defetmek çok zor bir şeydir.

Ya'nî, İbrâhîm Halîlullâh meşrebinde olan Hz. şeyh, puta tapan Azer mesâbesindeki bu kadın ile nasıl uyuştu ve ittihad etti? Yol gösterici olan bir delîl, bir yol vurucu ile nasıl uyuştu? Bu beyitlerde vârid olan havâtırın def'inde sâlikin çektiği müşkilâta işâret buyurulur. Zîrâ tarîkatte def'-i havâtır gāyet müşkil bir şeydir.

## Mürîdin murâdı bulması ve onun orman kurbunda şeyh ile mülâkātı

2144. O bunda idi ki, nâmdar olan şeyh bir arslan üstüne binmiş olarak hemen önüne düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. O, bunda idi ki, namlı şeyh bir aslan üstüne binmiş olarak hemen önüne düştü.

Yani, o mürid bu fikirlerde idi ki, şöhreti ufuklara yayılan Hz. şeyh bir aslanın üzerine binmiş olduğu hâlde müridin önünde ortaya çıktı.

Ya'nî, o mürîd bu fikirlerde idi ki, sıyt u şöhreti âfâka yayılan Hz. şeyh bir arslanın üzerine binmiş olduğu hâlde müridin önünde zâhir oldu.

2145. Kükreyici arslan onun odununu taşır idi. O saîd odunun üstüne binmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. Kükreyen aslan onun odununu taşırdı. O mutlu kişi odunun üstüne binmişti.

"Gurrân", "garîden" (kükremek, bağırmak) mastarından türemiş olup, "kükreyip bağıran" demektir. Yani, kızgın ve kükreyen bir aslan bağıra bağıra Ebu'l-Hasan hazretlerinin dağdan kestiği odunları yüklenip taşırdı ve o saadet sahibi kişi de odunların üstüne oturmuştu.

"Gurrân", "garîden" masdarından müştak olup, "kükreyip bağırıcı" demektir. Ya'nî, kızgın ve kükreyici bir arslan bağıra bağıra Ebu'l-Hasan hazretlerinin dağdan kestiği odunları yüklenip taşır idi ve o saâdet sahibi dahi odunların üstüne oturmuş idi.

2146. Şereften dolayı onun kamçısı erkek yılan idi. Yılanı kamçı gibi elde tutmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Şereften dolayı onun kamçısı erkek yılan idi. Yılanı kamçı gibi elde tutmuş idi.

"Harzen", kamçı demektir. Yani, Ebu'l-Hasan hazretleri şeref ve keramet yönünden eline bir erkek yılanı almış ve arslanı sürmek için kamçı gibi kullanmakta bulunmuş idi.

"Harzen", kamçı demektir. Ya'nî, Ebu'l-Hasan hazretleri şeref ve kerâmet cihetinden eline bir erkek yılanı almış ve arslanı sürmek için kamçı gibi kullanmakta bulunmuş idi.

2147. Sen muhakkak bil ki, her bir şeyh ki vardır, kızgın arslan üzerine dahi binicilik eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Sen muhakkak bil ki, her bir şeyh ki vardır, kızgın arslan üzerine dahi binicilik eder.

Yani, ey Hakk Yolcusu! Sen bunu muhakkak bil! İlahi isimlerin bütünlüğünü (cem'iyetini) taşıyan her bir kâmil şeyh, taklitçi şeyhlerin ata binmeleri gibi, böyle kızgın arslan üzerine dahi binip sürer. Fakat taklitçi olan şeyhler bunu yapamadıkları için bunlar muhakkiklerden (gerçekleri araştırıp bilenlerden) ayrılırlar. Bu beyitlerde kızgın arslan ile hem görünen âlemde hissedilen arslana hem de görünen âlemde hissedilmeyen ve bâtın olan nefs-i emmâreye (kötülüğü emreden nefse) işaret buyurulur. Bundan anlaşılır ki, görünen âlemde kızgın arslan bir insana boyun eğip itaat etmesi için öncelikle kendi bâtınında olan nefs-i emmâre kızgın arslanını boyun eğdirip itaat ettirmek lazımdır; ve görünen âlemde hissedilen kızgın arslan üzerindeki tasarruf (hükmetme), bâtında olan hissedilmeyen kızgın arslan üzerindeki tasarrufun timsalidir (sembolüdür).

Ya'nî, ey sâlik! Sen bunu muhakkak bil! Esmâ-i ilâhiyye cem'iyetini hâiz olan her bir şeyh-i kamil mukallid şeyhlerin ata binmeleri gibi böyle kızgın arslan üzerine dahi binip sürer. Fakat mukallid olan şeyhler bunu yapamadıkları cihetle bunlar muhakkıklardan ayrılırlar. Bu beyitlerde kızgın arslan ile hem zâhirde mahsüs olan arslana ve hem de zâhirde gayr-i mahsüs ve bâtın olan nefs-i emmâreye işaret buyurulur. Bundan anlaşılır ki, zâhirde kızgın arslan bir insana münkād ve mutî' olmak için evvelen kendi bâtınında olan nefs-i emmâre kızgın arslanını münkād ve mutî' etmek lazımdır; ve zâhirde mahsüs olan kızgın arslan üzerindeki tasarruf, bâtında olan gayr-i mahsüs kızgın arslan üzerindeki tasarrufun timsâlidir.

2148. Gerçi o mahsüstür ve bu mahsüs değildir. Fakat o cânın gözü üzerine örtülü değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. Gerçi o özgüdür ve bu özgü değildir. Fakat o canın gözü üzerine örtülü değildir.

Gerçi Ebu'l-Hasan hazretlerinin bindiği kızgın arslan özgüdür ve duyu organlarıyla görülebilir; ve bu nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ise, özgü değildir ve duyu organlarıyla görülemez. Fakat bu özgü olmayan nefs-i emmâre arslanı canın gözü üzerine gizli ve örtülü değildir ve içte olan azgın arslanı ancak ruhlarının gözü açık olanlar görebilir.

Gerçi Ebu'l-Hasan hazretlerinin bindiği kızgın arslan mahsüstür ve his gözüyle görülebilir; ve bu nefs-i emmâre ise, mahsüs değildir ve his gözüyle görülemez. Fakat bu gayr-i mahsüs olan nefs-i emmâre arslanı cânın gözü üzerine mestûr ve örtülü değildir ve bâtında olan azgın arslanı ancak rûhlarının gözü açık olanlar görebilir.

2149. Yüz binlerce arslan onların uyluğu altında gayb bilici olan gözün önünde odun çekicidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. Yüz binlerce arslan, gayb bilici olan gözün önünde onların uyluğu altında odun çekicidirler.

Yani, yüz binlerce nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), yani nefs-i emmâre sahipleri, onların uyluğu altında ve tasarrufu altındadır. Gayb bilici olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhunun gözü önünde böyle odun taşıyıcıdırlar ve birçok nefs-i emmâre sahibi, böyle insân-ı kâmillerin emrine boyun eğmiş ve itaat etmişlerdir.

Ya'nî, yüz binlerce nefs-i emmâre, ya'nî nefs-i emmâre sahibleri onların uyluğu altında ve tasarrufu altındadır. Gayb bilici olan insân-ı kâmilin rûhunun gözü önünde böyle odun taşıyıcıdırlar ve birçok nefs-i emmâre sâhibleri böyle insân-ı kâmillerin emrine münkād ve mutî' olmuşlardır.

2150. Fakat Huda bir bir mahsüs etti, tâ ki merd olmayan o kimse dahi göre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. Fakat Allah bir bir özel kıldı, tâ ki yiğit olmayan o kimse dahi görsün!

Fakat Yüce Allah, Ebu'l-Hasan (a.s.) gibi bazı evliya (Allah dostları) aracılığıyla, özel olmayan nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) arslanı üzerindeki tasarrufu (yönetimi) bir bir özel kıldı, tâ ki yiğit olmayıp yiğitlik davasında bulunan kimse dahi evliyanın bu yiğitliğini görsün! Ve kendisinin yiğit olmadığını ve taklitçi olduğunu bilsin! Bu şerefli beyitte, kendi nefs-i emmâresini boyun eğdirmeden önce halkı terbiye ve irşada (doğru yola yönlendirmeye) kalkan taklitçi şeyhlere ibret (ders) vardır.

Fakat Hak Teâlâ hazretleri böyle Ebu'l-Hasan hazretleri gibi ba'zı evliyâ vâsıtasıyla gayr-i mahsüs olan nefs-i emmâre arslanı üzerindeki tasarrufu bir bir mahsüs etti, tâ ki merd olmayıp, merdlik da'vasında bulunan kimse dahi evliyânın bu merdliğini göre! Ve kendisinin nâmerd ve mukallid olduğunu bile! Bu beyt-i şerîfte kendi nefs-i emmâresini münkād etmezden evvel halkı terbiye ve irşâda kıyâm eden mukallid şeyhlere ibret vardır.

2151. O hidîw onu uzaktan gördü ve güldü. "Ey şeytanın meftûnu! Onu dinleme!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. O hükümdar onu uzaktan gördü ve güldü. "Ey şeytanın tutkunu! Onu dinleme!" dedi.

"Hidîv", güçlü padişah ve büyük anlamındadır. Yani Ebu'l-Hasan hazretleri o müridi uzaktan gördü ve güldü. "Ey şeytanın vesvesesiyle bizim fiilimize itiraz ederek fitneye düşen! O vesveseye kulak asma!" dedi.

"Hidîv", kavî pâdişâh ve büyük, ma'nâsınadır. Ya'nî Ebu'l-Hasan hazretleri o mürîdi uzaktan gördü ve güldü. "Ey şeytanın vesvesesiyle bizim fiilimize i'tirâz ederek fitneye düşen! O vesveseye kulak asma!" dedi.

2152. O celîl, nûr-ı kalbden dolayı onun zamîrinden dahi bildi. Evet, ne güzel delildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. O yüce zat, kalbin nurundan dolayı onun içinden geçenleri dahi bildi. Evet, ne güzel delildir!

O yüce ve aziz Ebu'l-Hasan hazretleri, müridin yoldaki düşüncelerini dahi kalbinin nuru vasıtasıyla bildi. Evet, o kalbin nuru, iç halleri görmek için ne güzel delildir!

O celîl ve azîz olan Ebu'l-Hasan hazretleri mürîdin yoldaki düşüncelerini dahi kalbinin nûru vâsıtasıyla bildi. Evet, o nûr-ı kalb ahvâl-i bâtıneyi görmek için ne güzel delîldir!

2153. O zû-fünûn, yolda şimdiye kadar onun üzerine vâki' olan şeyi ona bir bir okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. O çok yönlü bilgin, yolda şimdiye kadar onun üzerine meydana gelen şeyi ona tek tek okudu.

O çok yönlü bilgin olan Ebu'l-Hasan hazretleri, müridin kendisine kavuşuncaya kadar yolda geçirdiği halleri ve evindeki eşiyle olan konuşmalarını o müride tek tek okudu ve söyledi.

O fünûn sahibi olan Ebu'l-Hasan hazretleri, mürîdin kendisine mülâkî oluncaya kadar yolda geçirdiği ahvâli ve evindeki zevcesiyle olan mükâlemâtını o mürîde bir bir okudu ve söyledi.

2154. Ondan sonra kadının efkârı husûsundaki müşkilde o latîf tegannî edici ağız açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. Ondan sonra kadının düşünceleri hususundaki güçlükte o latif tegannî edici ağız açtı.

"Serâyende", "serâîden" masdarından "tegannî edici" demektir. Burada düzenli ve akla uygun sözlerden kinayedir. Yani, o hazret (Hz. Peygamber) müride birçok gaybî haberler verdikten sonra, eşinin kendisine karşı olan inkârı hususunda müride (mürid: tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) hâsıl olan güçlükte düzenli ve akla uygun sözler söylemeye başladı.

"Serâyende", "serâîden" masdarından "tegannî edici" demektir. Burada muntazam ve ma'kül sözlerden kinâyedir. Ya'nî, o hazret mürîde birçok ihbârât-ı gaybiyyede bulunduktan sonra, zevcesinin kendisine karşı olan inkârı husûsunda mürîde hâsıl olan müşkilde muntazam ve ma'kül sözler söylemeye başladı.

2155. Dedi ki: "O tahammül hevâ-yı nefisten nâşî değildir. O senin nefsinin hayalidir. Orada durma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. Dedi ki: "O tahammül, nefsin arzusundan kaynaklanmıyor. O, senin nefsinin hayalidir. Orada durma!"

Ve buyurdu ki: "Ey mürid! Benim o kadının cefasına tahammül etmem, şehvetimden ve nefsimin arzusundan ve isteğinden kaynaklanmıyor. Sen zannettin ki, ben bu kötü huylu kadını çok sevdiğim için ondan ayrılamıyorum. Bu fikir, senin nefsinin hayalidir. Böyle kötü bir hayal üzerinde saplanıp kalma!"

Ve buyurdu ki: "Ey mürîd! Benim o kadının cefâsına tahammülüm şehvetimden ve nefsimin hevâsından ve arzusundan nâşî değildir. Sen zannettin ki, ben bu kötü huylu kadını pek sevdiğim için ayrılamıyorum. Bu fikir senin nefsinin hayâlidir. Böyle bir kötü hayal üzerinde saplanıp kalma!"

2156. "Eğer benim sabrım kadının yükünü çekmeye idi, erkek arslan ne vakit benim cengimi taşır idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. "Eğer benim sabrım kadının yükünü çekmeye olsaydı, erkek aslan ne zaman benim kavgamı taşırdı?"

Yani, "Eğer ben o kadını bana olan cefasından dolayı terk etmiş olsaydım, nefsime hizmet etmiş olurdum. Halbuki nefsimin arzusuna rağmen ben onu nikâhım altında tuttum. Eğer benim sabrım onun böyle eziyet ve cefasının yükünü çekmemiş olsaydı, ben nefs-i emmâreme (kötülüğü emreden nefis) hâkim olamazdım ve erkek aslan dahi benim kavgama, yani elimdeki yılanla kamçılayıp sürmeme tahammül edemezdi."

Ya'nî, "Eğer ben o kadını bana olan cefâsından dolayı terk etmiş olsa idim, nefsime hizmet etmiş olurdum. Halbuki nefsimin arzûsuna rağmen ben onu taht-ı nikâhımda tuttum. Eğer benim sabrım onun böyle cevr u cefâsının yükünü çekmemiş olsa idi, ben nefs-i emmâreme hâkim olmamış olur ve erkek arslan dahi benim cengime ya'nî elimdeki yılanla kamçılayıp sürmeme tahammül edemez idi."

2157. "Biz sebakta Hakk'ın mahmilleri altında mest ve bî-hod olan develeriz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. "Biz, ezelde Hakk'ın yükleri altında sarhoş ve kendinden geçmiş develeriz."

Ey mürid! Biz insân-ı kâmiller, öncesiz olarak Yüce Allah'ın yüklediği yükler altında sarhoş ve kendinden geçmiş besili develeriz. Bu sebeple, ilâhî kazâya karşı yüzümüzü ekşitmek bizlerden asla meydana gelmez.

"Ey mürîd! Biz insân-ı kâmiller ezelde Hak Teâlâ'nın yüklettiği yükler altında sarhoş ve kendinden geçmiş besili develeriz. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhîye karşı yüzümüzü ekşitmek bizlerden aslâ vâki' olmaz."

2158. "Ben emr u fermânda yarı çiğ değilim. Tâ ki, ben avâmmın teşnî'inden endîşe edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. "Ben emir ve fermanda yarı çiğ değilim. Ta ki, ben avamın kınamasından endişe edeyim!"

"Ben Hakk'ın emir ve fermanına itaatte Hakk Yolcusu gibi yarı çiğ değilim. Ta ki, ben hakikatten cahil olan avamın kınamasından ve dedikodularından endişe edip etkilenecek olayım!"

"Ben Hakk'ın emr u fermânına itâatte ehl-i sülük gibi yarı çiğ değilim. Tâ ki, ben hakîkatten câhil olan avâmmın ta'n ve teşnî'inden ve dedikodularından endîşe edip müteessir olayım!"

2159. "Bizim ammımız ve hâssımız onun fermanıdır. Bizim cânımız yüz üstüne düşücü olarak onun talibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. "Bizim genelimiz ve özelimiz O'nun fermanıdır. Bizim canımız yüz üstü düşerek O'nun talibidir."

Yani, "Bizim görüşümüzde genel ve özel, Hakk'ın emri ve fermanıdır. Çünkü avam (halk tabakası) ve havas (seçkinler) Hakk'ın tecellîsinin (ortaya çıkışının) hükmü altındadır ve hepsinde görünen ilâhî isim ve sıfatların eserleridir. Bu sebeple bizim görüşümüz, havas ve avamın belirlenmiş hâllerine ve şekillerine değil, onlarda bulunan Hakk'ın tecellîlerine yöneliktir. Hâl böyleyken, bizim canımız yüz üstü sürüne sürüne koşucu olduğu hâlde, o isimlerin müsemmâsı (adlandırılanı) olan Hakk'ın talibidir."

Ya'nî, "Bizim nazarımızda âmm ve hâss Hakk'ın emr u fermânıdır. Çün-kü avâm ve havâs tecellî-yi Hakk'ın mahkûmudur ve cümlesinde zâhir olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsârıdır. Binâenaleyh bizim nazarımız havâs ve avâmmın taayyünâtına ve sûretlerine değil, onlarda olan Hakk'ın tecelliyâtınadır. Böyle olunca bizim cânımız yüz üstü sürüne sürüne koşucu olduğu hâlde o esmânın müsemmâsı olan Hakk'ın tâlibidir."

2160. "Bizim tekliğimiz ve çiftliğimiz hevâdan değildir. Bizim cânımız mühre gibi Hudâ'nın elindedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. "Bizim tekliğimiz ve çiftliğimiz hevâdan değildir. Bizim canımız mühre gibi Hudâ'nın elindedir."

"Mühre", satranç oyununda kullanılan çeşitli şekillerdeki taşlara denir. Yani, "Bizim evlenmeyip bekar ve tek olmamız veya evlenerek kadın ile çift ve eş olmamız nefsimizin hevesinden ve arzusundan değildir. Çünkü bizim canımız, Hakk'ın kudret elinde, satranç oyununda oyuncuların kullandıkları mühreler gibidir. Oyuncular o taşları nasıl istedikleri şekilde ileri geri sürerlerse, Yüce Allah da bizleri satranç tahtası hükmünde olan bu şekil âleminde öylece idare eder."

"Mühre", satranç oyununda kullanılan muhtelif şekillerdeki taşlara derler. Ya'nî, "Bizim teehhül etmeyip mücerred ve tek olmamız veyâhud evlenerek kadın ile çift ve eş olmamız nefsimizin hevâsından ve arzûsundan değildir. Çünkü bizim cânımız Hakk'ın dest-i kudretinde satranç oyununda oyuncuların kullandıkları mühreler gibidir. Oyuncular o taşları nasıl istedikleri vecihle ileri geri sürerler ise, Hak Teâlâ dahi bizleri satranç tahtası mesâbesinde olan bu âlem-i sûrette öylece idare eder."

2161. "O ahmağın ve yüz onun gibisinin nazını çekeriz. Ne rengin aşkından ve ne de kokunun sevdasından!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. "O ahmağın ve yüz onun gibisinin nazını çekeriz. Ne rengin aşkından ve ne de kokunun sevdasından!"

Yani, "Bizim eşimiz olan o ahmak kadının ve onun gibi birçok ahmakların nazını çekeriz. Fakat bizim tahammülümüz, renklerde ve şekillerde görünen güzelliklerin aşkından değildir ve güzel kokulardan zevk alma sevdasından ve arzusundan kaynaklanmaz." Bazı nüshalarda "tâz" yerine "yük" anlamına gelen "bâr" kelimesi vardır. Bu durumda "Biz o ahmağın ve onun gibi yüz ahmağın eziyet ve cefa yükünü çekeriz" demek olur.

Ya'nî, "Bizim zevcemiz olan o ahmak kadının ve onun gibi birçok ahmakların nazını çekeriz. Fakat bizim tahammülümüz renklerde ve sûretlerde görünen güzelliklerin aşkından değildir ve güzel kokulardan mütelezziz olmak sevdâsından ve arzusundan nâşî de değildir." Ba'zı nüshalarda "tâz” yerine "yük" ma'nâsına olan "bâr" vâki'dir. "Biz o ahmağın ve onun gibi yüz ahmağın cevr ü cefâ yükünü çekeriz" demek olur.

2162. "Bu kadarı ise bizim şakirdlerimizin dersidir. Bizim melhamemizin kerr ü feri acabâ nereye kadardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. "Bu kadarı ise bizim öğrencilerimizin dersidir. Bizim savaş alanımızın ileri geri gidişi acaba nereye kadardır?"

"Melhame", savaş ve harp yeri demektir. "Kerr ü fer", savaşın gereğine göre savaşçıların ileri geri gitmeleri anlamınadır. "Tâ kücâst"taki "tâ" şaşkınlık içindir. Yani, "Bizim bu söylediğimiz sözler, öğrencilerimizin ve Hakk yolu yolcularının dersidir. Bizim savaş ve mücadele yerimizin ileri geri gidişi acaba nereye kadar devam eder?"

"Melhame", cenk ve harb yeri demektir. "Kerr ü fer", harbin îcâbına göre muhâriblerin ileri geri gitmeleri ma'nâsınadır. "Tâ kücâst"deki "tâ" taaccüb içindir. Ya'nî, "Bizim bu söylediğimiz sözler, şâkirdlerimizin ve Hak yolu sâliklerinin dersidir. Bizim harb ve cidâl mahallimizin kerr ü feri acabâ nereye kadar devâm eder?"

2163. "Nereye kadardır? Mahalle yol olmayan oraya kadardır. Allah ayının şimşeğinin ziyasının gayrı yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. "Nereye kadardır? Oraya kadardır ki oraya yol yoktur. Allah ayının şimşeğinin ışığından başka bir şey yoktur."

"Senâ", ışık ve yıldırım alevidir. "Berk", yıldırım ve şimşek demektir. "Allah ayı"ndan kasıt, İlahi Zât'tır. Bu şerefli beyitlerde kâmil insanlara olan şimşek gibi tecelliye işaret buyrulur. Yani, "Bu savaş yerinde bu ileri geri gitmenin nereye kadar olduğunu özetle söylemek gerekirse, diyebilirim ki: O mertebeye kadardır ki oraya yol tabirine yer yoktur; ve o mertebede İlahi Zât'ın şimşeğinin ışığından başka bir şey yoktur." Ve muhakkikler buna "tecellî-i berkî" (şimşek gibi tecelli) derler. Bu tecellinin sözler ve ifadelerle açıklanması mümkün değildir.

"Senâ”, ziyâ ve yıldırım şu'lesi. "Berk", yıldırım ve şimşek demektir. "Allah ayı"ndan murâd, zât-ı ulûhiyyettir. Bu beyt-i şerîflerde kâmillere olan tecellî-yi berkîye işaret buyurulur. Ya'nî, "Bu harb yerinde bu ileri geri gitmenin nereye kadar olduğunu hülâsaten söylemek lâzım gelirse, diyebilirim ki: Mahall ta'bîrine yol olmayan o mertebeye kadardır; ve o mertebede zât-ı ulûhiyyetin şimşeğinin ziyasından gayrı bir şey yoktur." Ve muhakkıklar buna "tecellî-i berkî" derler. Bu tecellînin elfâz ve ibâre ile beyânı mümkin değildir.

2164. "Bütün evhâm ve tasvîrâttan uzaktır. Nûrun nûrunun nurunun nûrunun [nûrunun] nûrudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. "Bütün vehimlerden ve tasvirlerden uzaktır. Nurun nurunun nurunun nurunun [nurunun] nurudur."

Çünkü bu ilâhî ve rabbânî tecellî (Allah'ın görünmesi) bütün vehimlerden ve zihinsel tasvirlerden uzaktır. Bu tecellî, nurun nurunun nurunun nurunun nurudur. Bu nurun şerefli beyitte beş mertebe üzerinde zikredilmesinde, hazarât-ı hamseye (beş ilâhî mertebeye) işaret buyrulur. Çünkü "nur", kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeye denir; ve varlık ise bu anlam itibarıyla nurun ta kendisidir. Varlık mertebeleri aşağıdan yukarıya doğru şu sıra üzerinedir: Şehadet mertebesi (görünen âlem), misâl mertebesinin nurudur ve misâl mertebesi, küllî Muhammedî ruh mertebesinin nurudur ve küllî Muhammedî ruh mertebesi, ilâhî ilimdeki suretler mertebesinin nurudur ve ilimdeki suretler mertebesi de ilâhlık mertebesinin nurudur. Buna göre, İlahi Zât, şehadet mertebesi nurunun ve misâl mertebesi nurunun ve küllî ruh mertebesi nurunun ve ilimdeki suretler mertebesi nurunun nuru olmuş olur.

"Zîrâ bu tecellî-i ilâhî ve rabbânî bütün evhâm ve tasvîrât-ı fikriyyeden uzaktır. Bu tecellî nûrun nûrunun nûrunun nûrunun nûrudur." Bu nûrun beyt-i şerîfte beş mertebe üzerinde zikrinde hazarât-ı hamseye işaret buyurulur. Zîrâ “nûr”, kendi zâhir ve eşyayı muzhir olan şeye derler; ve vücûd ise bu ma'nâ i'tibariyle ayn-ı nûrdur. Merâtib-i vücûd aşağıdan yukarıya doğru şu tertîb üzerinedir: Mertebe-i şehadet, mertebe-i misâlin nûru ve mertebe-i misâl, rûh-ı küllî-i Muhammedî mertebesinin nûru ve rûh-ı küllî-i Muhammedî mertebesi, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesinin nûru ve suver-i il- miyye mertebesi de mertebe-i ulûhiyyetin nûrudur. Binâenaleyh zât-ı ulûhiyyet mertebe-i şehadet nûrunun ve mertebe-i misâl nûrunun ve rûh-ı küllî mertebesi nûrunun ve suver-i ilmiyye mertebesi nûrunun nûru olmuş olur.

2165. "Eğer senin için güft ü guyu alçak yaptım ise, kötü huylu refîk ile uyuşman içindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. "Eğer senin için sözü alçak yaptıysam, kötü huylu arkadaş ile uyuşman içindir."

"Ey mürid! Eğer ben kendi mertebemden senin mertebene inip sözlerimi alçalttıysam, maksadım kötü huylu arkadaş ile uyuşman ve iyi geçinmen için sana bir nasihat etmek idi."

"Ey mürîd! Eğer ben kendi mertebemden senin mertebene tenezzül edip sözlerimi alçalttım ise, maksadım kötü huylu arkadaş ile uyuşman ve güzel geçinmen için sana bir nasîhat etmek idi."

2166. "Tâ ki, "Sabır sürûrun anahtarıdır" düsturundan dolayı gülücü ve hoş olarak zahmet yükünü çekesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. "Tâ ki, "Sabır sevincin anahtarıdır" düsturundan dolayı güler yüzlü ve hoş olarak zahmet yükünü çekesin!"

"Bu nasihati onun için sana ettim ki, "Sabır etmek sevincin anahtarıdır" düsturundan dolayı, kötü huyluların zahmetinin yükünü güler yüz ile ve hoşluk ile sırtında taşıyasın ve onların cefasına sabır ve tahammül edesin!" Şah-ı Nakşbend hazretleri müridlerine: "Bu beyti ezberleyin, bundan çok fayda görürsünüz buyururdu." Beyit:

"Bu nasîhati onun için sana ettim ki, "Sabır etmek sürûrun anahtarıdır" düstûrundan dolayı, kötü huyluların zahmetinin yükünü güler yüz ile ve hoşluk ile sırtında taşıyasın ve onların cefâsına sabır ve tahammül edesin!" Şah-ı Nakşbend hazretleri mürîdlerine: "Bu beyti ezberleyin, bundan çok faide görürsünüz buyurur idi." Beyit:

2167. "Vaktaki bu alçakların bir alçağı ile uyuşasın, sünnetlerin nûruna erişici olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. "Vaktaki bu alçakların bir alçağı ile uyuşasın, sünnetlerin nûruna erişici olursun."

Vaktaki bu dünya alçaklarından bir alçak ile uyuşup onun kötülüklerine sabır ve tahammül ederek geçinesin, peygamberlerin sünnetlerinin ve yüce âdetlerinin nuruna erişici olursun.

"Vaktāki bu dünyâ alçaklarından bir alçak ile uyuşup onun kötülüklerine sabır ve tahammül ederek geçinesin, peygamberlerin sünnetlerinin ve âdât-ı seniyyelerinin nûruna erişici olursun."

2168. Zîrâ peygamberler alçakların rencini çok görmüşlerdir. Böyle yılanlardan birçok bükülmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. Çünkü peygamberler alçakların eziyetini çok görmüşlerdir. Böyle yılanlardan çok kıvranmışlardır.

Çünkü peygamberler, bu dünya alçaklarının ve nefislerine kul olanların eziyetlerini ve sıkıntılarını çok görmüşlerdir. Böyle yılan gibi önüne geleni sokan alçakların eziyetlerinden dolayı kıvranıp ıstırap çekmişlerdir. Nasıl ki her bir peygamberin çektiği eziyet ve cefa Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Hafız Şirazî'nin (k.s.) beyti şöyledir: “İki cihanın, yani dünyanın ve ahiretin rahatı bu iki kelimenin açıklamasıdır. O da şudur ki, dostlarla iyi geçinmek ve düşmanlarla idare etmektir.”

Zîrâ peygamberler bu dünyâ alçaklarının ve nefis bendelerinin renc ve eziyetlerini çok görmüşlerdir. Böyle yılan gibi önüne geleni sokucu olan alçakların eziyetlerinden dolayı kıvrılıp ıztırâb çekmişlerdir. Nitekim her bir peygamberin çektiği ezâ ve cefâ Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsîr kitablarında tafsîlen beyân olunmuştur. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): “İki cihânın ya'nî dünyânın ve âhiretin râhatı bu iki kelimenin tefsîridir. O da budur ki, dostlar ile telattuf ve düşmanlar ile müdârâdır.”

2169. Mâdemki Gafûr olan Hâlık'ın muradı ve hükmü kudmette tecellî ve zuhûr etti&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. Mademki Gafûr olan Yaratıcı'nın muradı ve hükmü kudrette tecelli ve zuhur etti

"Kudmet", bir işte önce ve ileri olmak ve öne geçmek anlamındadır (Kamus). Yani, mademki Gafûr olan Yaratıcı'nın muradı ve kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) ezelde ve öncesizlikte sıfatları ve isimleriyle bu tecelli âleminde ortaya çıkmak idi ve ilahi isimler ise Kabız (daraltan) ve Bâsıt (genişleten) ve Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) ve Mâni' (engelleyen) ve Mu'tî (veren) ve Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudill (saptıran) ... gibi zıt ve karşıt idi, bu sebeple bu tecelli âleminde de zıtların varlığı ortaya çıktı ve iyiler ve kötüler meydana geldi.

"Kudmet", bir işte sabık ve ileri olmak ve tekaddüm etmek, ma'nâsınadır (Kāmûs). Ya'nî, mâdemki Gafûr olan Hâlık'ın murâdı ve kazâsı ezelde ve kadîmde sıfât ve esmâsı ile bu âlem-i mezâhirde zuhûr etmek idi ve esmâ-i ilâhiyye ise Kabız ve Bâsıt ve Dârr ve Nâfi' ve Mâni' ve Mu'tî ve Hâdî ve Mudill ... ilh. gibi mütekābil ve mütezâdd idi, binâenaleyh bu âlem-i mezâhirde dahi zıdların vücûdu zâhir oldu ve iyiler ve kötüler peyda oldu.

2170. Zıdsızlıktan zıddı göstermek mümkin olmadı. Halbuki o misilsiz olan şaha bir zıd olmadı. [2152]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. Zıtsızlıktan zıddı göstermek mümkün olmadı. Halbuki o eşsiz olan şaha bir zıt olmadı.

Çünkü zıtsızlık hâli içinde, zıt denilen anlamı göstermek mümkün olmaz. Örneğin, nuru göstermek için karanlığın ve iyiyi göstermek için de kötünün varlıkları gereklidir. Zira eşya zıtlarıyla ortaya çıkar. İkinci mısra, sorulması beklenen bir sorunun cevabıdır. Yani bir kimse çıkıp dese ki: Mademki her şeyin varlığı ve oluşu o şeyin zıddı ile belli ve açıkça beliriyor, Hak'ın varlığının da zıddı var mıdır ki, onu da zıddı ile bilelim. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Hayır. O hakiki varlık sahibi olan Hak'ın zıddı yoktur ve olması da imkânsızdır. Zira hakiki varlığın zıddı hakiki yokluktur; ve hakiki yokluğun sübutu (varlığı) hakiki varlık karşısında imkânsızdır. Çünkü hakiki varlık sınırsızdır. Onun hududu bilinmez ki, hakiki yokluğun hududuna girilsin. Bundan şu sonuç çıkar ki: Hak'ın dışındaki ve gayrı olduğu sanılan bu görünüşler ve çokluklar âlemi, hakikat açısından Hak'ın gayrı değildir. Aksine, Hak'ın hakiki varlığının sıfatları ve isimleri ile bizzat ortaya çıkmasından ibarettir. Bu görünüşlerin ve belirlenimlerin varlığı asıl hakikate dayanır ve ondan meydana gelen bir varlıktır. Onlara gölge varlık, kayıtlı varlık ve izafî varlık da denir; ve bu izafî varlıklar mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında yer alır. Onların bir yüzü yokluğa ve bir yüzü de varlığa yöneliktir. Buna göre onlar sadece vehmedilmiş varlıklardır. Hakikatte bağımsız varlıkları yoktur.

Yüce Allah Bakara Suresi'nin başlarında şöyle buyurur: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) yani "Ey resûlüm! Hani Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife kılacağım" dediği zaman, "Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi halife yapacaksın? Halbuki biz seni hamdinle tesbih eder ve seni takdis ederiz" dediler. Rabbin onlara cevaben: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu." Bilinmeli ki, Hak'ın yeryüzünde halife edindiği insân-ı kâmil, isimlerin topluluğunun mazharıdır (tecelli yeridir). Meleklerde ise insân-ı kâmildeki bu topluluk yoktur. Onlar "Subbûh, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Vâhid, Ahad ve Aliyy gibi tenzihe ve takdise ilişkin olan ilahi isimlerin mazharıdırlar ve Hak'ı bu isimler ile tesbih ve takdis ederler; ve bunu yeterli sanıp, Âdem'in yaratılmasının, elde edilmiş bir sonuç olacağını zannettiler ve Yüce Allah'ın başka isimleri de olup, bu isimlere muttali' (haberdar) olmadıklarını ve bu isimler ile Hak'ı tenzih ve takdis etmediklerini bilmediler.

Zîrâ zıdsızlık hâli içinde, zıd denilen ma'nâyı göstermek mümkin olmaz. Meselâ nûru göstermek için zulmetin ve iyiyi göstermek için dahi fenânın vücûdları lâzımdır. Zîrâ eşyâ zıdlarıyla inkişaf eder. İkinci mısra' bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî bir kimse çıkıp dese ki: Mâdemki her şeyin varlığı ve vücûdu o şeyin zıddı ile belli ve zâhir oluyor, vücûd-i Hakk'ın dahi zıddı var mıdır ki, onu da zıddı ile bilelim. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Hayır. O vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk'ın zıddı yoktur ve olmak da mümkin değildir. Zîrâ vücûd-i hakîkînin zıddı adem-i hakîkîdir; ve adem-i hakîkînin sübūtu vücûd-i hakîkî muvâcehesinde muhâldir. Çünkü vücûd-i hakîkî nâmütenâhîdir. Onun hudûdu bilinmez ki, adem-i hakîkînin hudûduna girilsin. Bundan şu netîce çıkar ki: Hakk'ın mâsivâsı ve gayrı i'tikād olunan bu âlem-i mezâhir ve keserât, hakîkat cihetinden Hakk'ın gayrı değildir. Belki vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın sıfât ve esmâsı ile bizzât zuhûrundan ibârettir. Bu mezâhirin ve taayyünâtın vücûdu asl-ı hakîkîye müstenid olup, ondan neş'et eden bir varlıktır. Onlara vücûd-i zıllî ve vücûd-i mukayyed ve vücûd-i izâfi de denir; ve bu vücûdât-ı izâfiyye vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında vâki'dir. Onların bir yüzü ademe ve bir yüzü de vücûda nâzırdır. Binâenaleyh onlar mevhûm-i mahzdır. Hakîkatte vücûd-i müstakılleri yoktur.

Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Bakara'nın ibtidâlarında şöyle buyurur: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) ya'nî "Ey resûlüm! Vaktâki senin Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım" dedi, "Sen orada ifsâd eden ve kan döken kimseleri yeryüzünde halîfe yapar mısın? Halbuki biz seni nakāyıs-ı imkâniyyeden hamd ile tenzîh ederiz ve seni takdîs ederiz" dediler. Rabbin onlara cevâben: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu." Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın yeryüzünde halîfe ittihâz buyurduğu insân-ı kâmil, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharıdır. Melâikede ise insân-ı kâmildeki bu cem'iyet yoktur. Onlar "Subbûh, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Vâhid, Ahad ve Aliyy gibi tenzîhe ve takdîse müteallık olan esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar ve Hakk'ı bu isimler ile tesbîh ve takdîs ederler; ve bunu kâfi zannedip, Âdem'in yaratılması, hâsıl-ı tahsil olacağına zâhib oldular ve Allâh Teâlâ'nın başka isimleri de olup, bu esmâya muttali' olmadıklarını ve bu isimler ile Hakk'ı tenzîh ve takdîs etmediklerini bilmediler.

## "Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım" âyeti hakkındaki hikmetin beyânındadır

2171. Binaenaleyh bir sîne sahibini onun şahlığına bir ayna olmak için halîfe yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. Bu sebeple bir gönül sahibini, O'nun şahlığına ayna olması için halife yaptı.

"Gönül"den kasıt, kalptir. Yani, Yüce Allah bu çokluk âleminde, kalp sahibi olan insân-ı kâmili, kendisinin şahlığına ve azametine bir ayna olması için, tüm isimlerinin tecelligâhı olarak bir halife yaptı. Nitekim kudsî hadiste "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Buna göre kalp ancak insân-ı kâmilin kalbidir. Arif olmayan kişinin kalbine kalp denilmesi mecaz yoluyladır. Hakikat açısından değildir. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri Zâdü's-sâlikîn isimli kitabında şöyle buyurur:

"Kalb rabbânî olan bir seyir yeridir. Sen şeytanın evine niçin kalp dersin? O senin mecazen kalp adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Kalb hakkındaki hakikatler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de zikredilmiştir.

"Sîne"den murâd, kalbdir. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i keserâtta bir kalb sahibi olan insân-ı kâmili kendisinin şahlığına ve azametine bir ayna olmak için cem'iyyet-i esmâiyyesine mazhar olarak bir halîfe yaptı. Nitekim hadis-i kudside ما وسعنى ارضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh kalb ancak insân-ı kâmilin kalbidir. Gayr-ı ârifin kalbine kalb denilmesi mecâz tarîkıyladır. Hakikat cihetinden değildir. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri Zâdü's-sâlikîn ismindeki kitabında şöyle buyurur:

"Kalb rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb dersin? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Kalb hakkındaki hakāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de mezkûrdür.

2172. İmdi o ona hududsuz safâ verdi ve ondan sonra da o zulmetten onun zıddını koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. Şimdi o ona sınırsız safa verdi ve ondan sonra da o karanlıktan onun zıddını koydu.

Yani, Yüce Allah o kalb sahibi olan insân-ı kâmile sonsuz ve sınırsız safa, temizlik ve parlaklık verdi; ve bu saflıktan sonra yine Yüce Allah karanlık ve bulanıklık yönünden o saflığın zıddı olan cismaniyeti de koydu. Buna göre insân-ı kâmil suret yönünden kesif (yoğun) ve bulanık, kalb ve mana yönünden latif (ince) ve saf oldu.

Ya'nî, Hak Teâlâ o kalb sahibi olan insân-ı kâmile nihâyetsiz ve hudûdsuz safâ ve temizlik ve parlaklık verdi; ve bu safvetten sonra yine Hak Teâlâ zulmet ve küdûret cihetinden o safvetin zıddı olan cismâniyeti de koydu. Binâenaleyh insân-ı kâmil sûret cihetinden kesîf ve bulanık ve kalb ve ma'nâ cihetinden latîf ve sâf oldu.

2173. Beyaz ve siyah iki bayrak yaptı. O birisi Adem, diğeri yolun İblîs'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. Beyaz ve siyah iki bayrak yaptı. O birisi Âdem, diğeri yolun İblîs'idir.

Yüce Allah bu kesret (çokluk) ve kesafet (yoğunluk) âlemine iki bayrak dikti. Birisi, ilahi isimlerin bütünlüğünü taşıyan halife ve insân-ı kâmil, diğeri de Hakk yolunun İblîs'idir. Bu bayrakların birisi beyaz ve diğeri karadır. Çünkü ilahi isimler karşılıklı ve zıttır. İnsân-ı kâmil, Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin en mükemmel tecelligâhı olup beyaz ve saf bayraktır; ve İblîs, Mudill (saptıran) isminin en mükemmel tecelligâhı olup kara ve bulanık bayraktır; ve insanların bir kısmı bu beyaz bayrak altında ve bir kısmı da kara bayrak altında toplanırlar.

Hak Teâlâ bu âlem-i keserât ve kesâfete iki bayrak dikti. Birisi cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan halîfe ve insân-ı kâmil ve diğeri de Hak yolunun İblîs'idir. Bu bayrakların birisi beyaz ve diğeri karadır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye mütekābil ve mütezâddır. İnsân-ı kâmil ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olup beyaz ve sâf bayraktır; ve İblîs ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olup kara ve münkedir bayraktır; ve insanların bir kısmı bu beyaz bayrak altında ve bir kısmı da kara bayrak altında toplanırlar.

2174. O iki azîm leşker mahalli arasında niza' ve cenkten giden şey gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. O iki büyük ordu yeri arasında çekişme ve savaştan giden şey gitti.

"İki ordu yeri"nden kasıt, Âdem ve İblis'tir. Çünkü her birinin tâbi'leri onların etrafında toplanırlar. Sözün özü, birer ordu yeri olan Âdem ile İblis arasında yaratılışlarının başlangıcından itibaren çekişme ve savaş cinsinden olan şey, mazhar oldukları (tecelli ettikleri) üstün gelen isimleri sebebiyle meydana geldi. Bu, onların arasında meydana gelen savaş ve çekişmenin ilk devresi idi; ve bu devre mana âlemi idi.

"İki ordu mahalli"nden murâd, Adem ve İblîs'tir. Zîrâ her birinin tâbi'leri onların etrafında toplanırlar. Velhâsıl birer ordu mahalli olan Adem ile İblîs arasında bidâyet-i hilkatlerinden i'tibâren nizâ' ve cenk cinsinden olan şey, mazhar oldukları ism-i gālibleri hasebiyle vâki' oldu. Bu onların arasında vâki' olan cenk ve nizâ'ın ilk devresi idi; ve bu devir ma'nâ âlemi idi.

2175. Böylece ikinci devirde Habil oldu. Onun pak olan nûrunun zıddı Kabil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Böylece ikinci devirde Hâbil oldu. Onun pak olan nurunun zıddı Kâbil oldu.

İkinci devirde her iki bayrağın tâbi'leri (uygun olanları) âlem-i sûrette (şekiller âleminde) ortaya çıktı ki, bunlar ilk peygamber olan Hz. Âdem'in evlatları idi. Birisi beyaz bayrağa tâbi' olan Hâbil idi ki o, ism-i Hâdî'nin (doğru yolu gösteren ismin) mazharı (tecelli yeri) olup nuranî ve saf idi; ve diğeri kara bayrağa tâbi' olan Kâbil idi ki, ism-i Mudill'in (saptıran ismin) mazharı olup, Hâbil'in pak olan nurunun zıddı ve zulmanî (karanlık) idi. Bunların arasında ilk fiilî (eyleme dayalı) anlaşmazlık ortaya çıkıp Kâbil Hâbil'i öldürdü. Nasıl ki kıssası tefsir kitaplarındadır.

İkinci devirde her iki bayrağın tâbi'leri âlem-i sûrette zuhûr etti ki, bunlar ilk peygamber olan Hz. Adem'in evlâdları idi. Birisi beyaz bayrağa tâbi' olan Hâbîl idi ki o, ism-i Hâdî'nin mazharı olup nûrânî ve sâf idi; ve diğeri kara bayrağa tâbi' olan Kābîl idi ki, ism-i Mudill'in mazharı olup, Hâbîl'in pâk olan nûrunun zıddı ve zulmânî idi. Bunların arasında ilk nizâ'-ı fiilî zuhûr edip Kābîl Habîl'i öldürdü. Nitekim kıssası tefsîr kitablarındadır.

2176. Böylece o iki bayrak adlden ve cevrden, devir devir Nemrûd'a kadar geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. Böylece o iki bayrak adalet ve zulümden, devir devir Nemrud'a kadar geldi.

İşte böylece hidayet ve dalalet bayraklarına tabi olanlar, adalet ve zulümden, devir devir, türlü türlü işler yaparak nihayet Nemrud'un zamanına kadar geldi.

İşte böyle hidâyet ve dalâlet bayraklarına tabi' olanlar adlden ve zulümden, devir devir, türlü türlü işler yaparak nihâyet Nemrûd'un zamânına kadar geldi.

2177. İbrâhîm'in zıddı ve onun hasmı oldu; ve o iki leşker kîn îfâ edici ve cenk isteyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. İbrâhîm'in zıddı ve onun düşmanı oldu; ve o iki ordu kin güden ve savaş isteyen oldu.

Yani, kara bayrağa tâbi' olan Nemrûd, beyaz bayrak sahibi olan İbrâhîm (a.s.)ın zıddı ve düşmanı oldu; ve her iki tarafın tâbi'leri olan hidâyet ve dalâlet orduları birbirine karşı kin güden ve savaş isteyen oldu.

Ya'nî, kara bayrağa tâbi' olan Nemrûd, beyaz bayrak sahibi olan İbrâhîm (a.s.)ın zıddı ve düşmanı oldu; ve her iki tarafın tâbi'leri olan hidâyet ve dalâlet orduları birbirine karşı kîn îfâ edici ve cenk isteyici oldu.

2178. Vaktaki cengin uzunluğu ona nâhoş geldi, her ikisinin hâkimi onun ateşi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. Savaşın uzunluğu ona hoş gelmeyince, her ikisinin hâkimi olan ateşi geldi.

"Faysal", iki düşman arasını ayıran hâkim demektir. Savaşın ve çekişmenin uzaması, zamanın hükümdarı ve Mudill isminin mazharı (tecelli yeri) olan Nemrud'a hoş gelmedi ve içini sıktı. Bunun üzerine, her ikisinin arasında hâkimlik görevini ateş yaptı. Yani Nemrud, kendisinin düşmanı olan İbrahim'i (a.s.) ateşe attı ve İbrahim (a.s.) yanmadı. Ve neticede beyaz bayrak kara bayrağa üstün geldi. Nitekim kıssası meşhurdur ve ayrıntısı tefsir kitaplarında ve peygamber kıssalarındadır.

"Faysal", iki hasmın arasını fasl eden hâkim demektir. Vaktâki cengin ve nizâ'ın uzaması, zamânın hükümdarı ve ism-i Mudill'in mazharı olan Nemrûd'a nâhoş geldi ve onun içini sıktı, her ikisinin arasında hâkimlik vazîfesini ateş yaptı. Ya'nî Nemrûd, kendisinin hasmı olan İbrâhîm (a.s.)ı ateşe attı ve cenâb-ı İbrâhîm yanmadı. Ve netîcede beyaz bayrak kara bayrağa gālib geldi. Nitekim kıssası meşhûr ve tafsîli tefsîr kitablarında ve kısas-ı enbiyâdadır.

2179. Binaenaleyh bir ateşi hakem ve köle yaptı, tâ ki o iki cemaatin müşkili hall ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. Bu sebeple bir ateşi hakem ve köle yaptı ki o iki cemaatin sorunu çözülsün!

"Nüker", "nûker" kelimesinin kısaltılmışıdır, "köle ve hizmetçi" demektir. "Nefer", cemaat anlamındadır. Yani, bunun üzerine Yüce Allah, hidayet ve dalalet ehli olan o iki fırkanın ve cemaatin sorunları çözülsün diye bir ateşi hakem ve hizmetçi yaptı.

"Nüker", "nûker" kelimesinin muhaffefidir, "köle ve hizmetçi" demektir. "Nefer", cemâat ma'nâsınadır. Ya'nî, bunun üzerine Hak Teâlâ hazretleri hidâyet ve dalâlet ehli olan o iki firkanın ve cemâatin müşkilleri hallolmak için bir ateşi hakem ve hizmetçi yaptı.

2180. Devir devir ve karn karn, bu iki fırka Fir'avn'a ve şefîk olan Mû- [2162] sa'ya kadar geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. Nesil nesil ve çağ çağ, bu iki grup Firavun'a ve şefkatli Musa'ya kadar geldi.

"Karn" kelimesinin anlamında görüş ayrılığı vardır. Bazıları yüz senelik, bazıları ise yirmi senelik bir zamana bu kelimeyi kullanırlar. Mana ruhu (kelimenin öz anlamı), önceki neslin gidip yerine yeni bir neslin geldiği bir zaman demektir. Yani bu iki grup ve bu hidayet ve sapkınlık ehli, nesil nesil ve çağ çağ Firavun ve insanlara çok şefkatli olan Musa (a.s.) zamanına kadar geldi.

"Karn" kelimesinin ma'nâsında ihtilaf vardır. Ba'zıları yüz senelik ve ba'zıları yirmi senelik bir zamâna itlâk ederler. Rûh-ı ma'nâ, evvelki neslin gidip, yerine nesil gelen bir zaman, demek olur. Ya'nî bu iki fırka ve bu hidâyet ve dalâlet erbâbı, devir devir ve nesil nesil Fir'avn ve efrâd-ı beşere ziyâde şefkatli olan Mûsâ (a.s.) zamânına kadar geldi.

2181. Senelerce onların arasında harb oldu. Vaktaki hadden gitti, melüllük ziyâde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. Senelerce onların arasında savaş oldu. Ne zaman ki haddini aştı, bıkkınlık arttı.

Yani, Hz. Musa ile Firavun zamanında da, Firavun hükümdar ve görünen gücün sahibi olduğu için, bu iki taraf arasında savaş ve çekişme senelerce devam etti. Ne zaman ki Firavun'un zulmü ve ona karşı olan savaş ve çekişme haddini aştı ve bıkkınlığı artırdı.

Ya'nî, Hz. Mûsâ ile Fir'avn zamanında da, Fir'avn hükümdâr ve kuvvet-i zâhire sahibi olduğu için, bu iki fırka arasında harb ve nizâ' senelerce devâm etti. Vaktâki Fir'avn'ın zulmü ve ona karşı olan cenk ve nizâ' haddi tecavüz etti ve bıkkınlık artırdı.

2182. Hak denizin suyunu hakem yaptı, ta ki bu ikiden kim kala ve kim sebak götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. Hak, denizin suyunu hakem yaptı ki, bu ikiden kim kalsın ve kim öne geçsin!

Yani, bu iki gruptan kimin geri kalması ve kimin ileri gitmesi gerektiği ortaya çıksın diye, Yüce Allah denizin suyunu hakem yaptı. Ve meşhur kıssadır ki, Musa (a.s.) asasıyla denizi yarmakla yol açıldı ve o yoldan kendisine tabi olan İsrailoğulları ileriye geçti ve Firavun'a tabi olanlar o denizde geri kalıp boğuldular. Sonunda beyaz bayrak kara bayrağa üstün geldi.

Ya'nî, bu iki fırkadan kimin geri kalması ve kimin ileri gitmesi lâzım geldiği zâhir olmak için, Hak Teâlâ denizin suyunu hakem yaptı. Ve meşhûr kıssadır ki, Mûsâ (a.s.) asâsıyla denizi yarmakla yol açıldı ve o yoldan kendisine tâbi' olan Benî-İsrâîl ileriye geçti ve Fir'avn'a tâbi' olanlar o denizde geri kalıp boğuldular. Akıbet beyaz bayrak kara bayrağa gālib geldi.

2183. Mustafa tavrının devrine kadar... O cefâ sipehdârı olan Ebû Cehil ile böyle oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. Mustafa'nın tavrının devrine kadar... O cefa sipahdarı olan Ebû Cehil ile böyle oldu.

Mustafa (a.s.)'ın peygamberlik tavrı dönemine kadar, böyle beyaz ve kara bayrak takipçileri arasında kavga devam etti. Ve bu kavga o hazretin peygamberlik döneminde de zulüm ve cefanın başkomutanı olan Ebû Cehil ve ona tâbi olanlarla meydana geldi; ve onlar da sonunda Bedir gazvesinde mağlup oldular ve bu dönemde de yine beyaz bayrak kara bayrağa üstün geldi.

Mustafa (a.s.)ın tavr-ı nübüvveti devrine kadar, böyle beyaz ve kara bayrak tâbi'leri arasında kavga devam etti. Ve bu kavga o hazretin devr-i nübüvvetinde de zulüm ve cefânın seraskeri olan Ebû Cehil ve tevâbi'i ile vâki' oldu; ve onlar da âkıbet Bedir gazâsında mağlûb oldular ve bu devirde de yine beyaz bayrak kara bayrağa galib geldi.

2184. Semûd için dahi, onların cânını kapan bir sayhayı hizmetkâr yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. Semûd için de, onların canını alan bir sayhayı (şiddetli ses) hizmetkâr kıldı.

"Sayha", son derece şiddetli bir ses çıkarmak demektir. Yani, Hicaz ile Şam arasında yaşayan Semûd kavmine Yüce Allah, beyaz bayrak sahibi olan Salih (a.s.)ı gönderdi. Onlar İblis'in kara bayrağına uyup karşı çıktılar. Yüce Allah, iyiliği kabul etmeyen bu kavmin canını alan ve kendilerini helak eden bir sayhayı hizmetçi yaptı. Nitekim ayet-i kerimede إنا أرسلنا عليهم صيحة واحدة (Kamer, 54/31) yani "Muhakkak biz onların üzerine bir sayha gönderdik" buyurulur. Bu sayhanın niteliği bilinmemektedir. Semûd kavminin helakine sebep olduğuna bakılırsa, çok dehşetli bir ses olup, korkularının şiddetinden ödlerinin patladığı anlaşılır.

"Sayha", son derece şiddetli bir ses çıkarmak demektir. Ya'nî, Hicâz ile Şâm arasında sakin olan Semûd kavmine Hak Teâlâ beyaz bayrak sahibi olan Salih (a.s.)ı gönderdi. Onlar İblis'in kara bayrağına tabi' olup muhalefet ettiler. Hak Teâlâ salâh kabûl etmeyen bu kavmin cânını kapan ve kendilerini helâk eden bir sayhayı hizmetçi yaptı. Nitekim âyet-i kerimede إنا أرسلنا عليهم صيحة واحدة (Kamer, 54/31) ya'nî "Muhakkak biz onların üzerine bir sayha gönderdik" buyurulur. Bu sayhanın keyfiyeti meçhûldür. Semûd kavminin helâkine sebeb olduğuna bakılırsa, gāyet dehşetli bir ses olup, korkularının şiddetinden ödleri patladığı anlaşılır.

2185. Ad kavmi için dahi, bir çabuk kalkıcıyı, keskin gidiciyi ya'nî rüzgârı hizmetçi yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. Ad kavmi için de çabuk kalkan, keskin giden, yani rüzgârı hizmetçi yaptı.

Yani, Hûd (a.s.)'ın davetine karşı çıkan Ad kavminin helakı için de Yüce Allah, çabuk kalkan, hareket eden ve şiddetli esen rüzgârı ve fırtınayı hizmetçi yaptı ve onları yerden yere çarpıp helak etti. Sözün özü, yine beyaz bayrak kara bayrağa üstün geldi.

Ya'nî, Hûd (a.s.)ın da'vetine karşı muhâlefet eden Ad kavminin helâki için dahi, Hak Teâlâ bir çabuk kalkıcı ve hareket edici ve şiddetli gidici olan rüzgârı ve fırtınayı hizmetçi yaptı ve onları yerden yere çarpıp helâk etti. Velhâsıl yine beyaz bayrak kara bayrağa gālib geldi.

2186. Kārûn üzerine de bir bilici hizmetkâr yaptı. Bu yeryüzü halîmlik ile beraber kîn giydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. Kārûn üzerine de bilici bir hizmetkâr yaptı. Bu yeryüzü, halimliğiyle birlikte kin giydi.

"Zekîn", ilim ve firaset (sezgi, anlayış) anlamına gelen "zeken"den türemiş olup "bilici ve firaset sahibi" demektir. Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamanında çok zengin olan bir kişinin adıdır. Hz. Mûsâ'ya karşı çıktı. Kıssası Kasas Suresi'nin sonunda zikredilmiştir. Yani, Kārûn üzerine de Yüce Allah, bilici ve idrak sahibi olan yeryüzünü bir hizmetçi yaptı. Bu yeryüzü, insanlara karşı halim ve yumuşak bir durumda iken Kārûn'a karşı kin ve intikam elbisesini giydi. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "تا فرو بردش چو اژدرها زمين" şeklinde olup, "Sonunda yeryüzü onu ejderha gibi yuttu" anlamına gelir.

"Zekîn", ilim ve firâset ma'nâsına olan "zeken"den müştak olup "bilici ve firâset kılıcı" demektir. Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamanında gāyet zengin olan bir şahsın ismidir. Hz. Mûsâ'ya muhalefet etti. Kıssası sûre-i Kasas'ın nihâyetin-de mezkûrdür. Ya'nî, Kārûn üzerine de Hak Teâlâ, bilici ve idrâk sahibi olan arzı bir hizmetçi yaptı. Bu yeryüzü insanlara karşı halîm ve yumuşak bir vaz'iyette iken Kārûn'a karşı kîn ve intikām libâsını giydi. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' تا فرو بردش چو اژدرها زمين suretinde olup, "Âkıbet yeryüzü onu ej-derhâ gibi yuttu" demek olur.

2187. Hattâ yeryüzünün halîmliği bütün kahır oldu. Kārûn'u ve onun hazî-nesini dibine götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Hatta yeryüzünün yumuşaklığı tamamen kahır oldu. Karun'u ve onun hazinesini dibine götürdü.

Hatta Karun'a karşı yeryüzünün yumuşaklığı ve yavaşlığı tamamen ilahi kahır oldu. Karun'u ve onun hazinesini dibine götürdü. Yani Karun'un hazinesinin bulunduğu yer çöktü ve yerin dibine geçti.

Hattā Kārûn'a karşı yeryüzünün halîmliği ve yavaşlığı bütün kahr-ı ilâhî oldu. Kārûn'u ve onun hazînesini dibine götürdü. Ya'nî Kārûn'un hazînesi-nin bulunduğu mahal çöktü ve yerin dibine geçti.

2188. Bir lokma ki bu cismin direğidir. Sizin açlığınızın kılıcının def'ine zırh gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. Bir lokma ki bu bedenin direğidir. Sizin açlığınızın kılıcını def etmeye zırh gibidir.

"Cevşen", eski zaman savaşlarında kılıç darbesinden bedeni korumak için demir halkalardan yapılmış zırhlı cekettir. Yani, yeryüzünün çöküp Karun'u yutmasına şaşırma! Bu bir lokma gıda ki, bu bedenin sütunu ve direğidir ve bedenin ayakta durup gezmesine sebep olur. Kılıç gibi kesip bedeni helak edici olan sizin açlığınızı def etme hususunda bir zırh gibidir. Bu hâl, yerin çökmesinden daha acayiptir. Fakat bu gıdanın bedende kuvvet ve hayat olması, âdet olup alışıldığı için o kadar şaşırılmaz. Bununla birlikte yer katmanları âlimleri yerin çökmesine de şaşırmazlar. Çünkü doğa âleminde mümkün bir şeydir. Onların şaşkınlığı ve düşünceleri, Karun'a ceza olarak yerin çökmesindedir. Hâlbuki basiret gözü açık olanlar bu gibi olaylardan ibret alarak, bunu doğal tesadüflere yormazlar. Bu beytin ikinci mısraı Hint nüshalarında "دفع تیغ جوع نان چون جوشن است" şeklindedir, yani "Açlık kılıcını def etmeye ekmek zırhlı elbise gibidir" demek olur.

"Cevşen", eski zaman harblerinde kılıç darbesinden cismi muhafaza için de-mir halkalardan yapılmış olan zırhlı cekettir. Ya'nî, yeryüzünün çöküp Kārûn'u yutmasına taaccüb etme! Bu bir lokma gıdâ ki, bu cismin sütûnu ve direğidir ve cismin ayakta durup gezmesine sebeb olur. Kılıç gibi kesip cismi helâk edici olan sizin açlığınızın def'i hususunda bir zırh gibidir. Bu hâl arzın çökmesinden daha acîbdir. Fakat bu gıdânın cisimde kuvvet ve hayât olması, âdet olup alışıldığı için o kadar taaccüb olunmaz. Maahâzâ tabakātü'l-arz âlimleri arzın çökmesine de taaccüb etmezler. Zîrâ âlem-i tabîatte mümkin bir şeydir. Onların taaccübü ve efkârı Kārûn'a cezâ olarak arzın çökmesindedir. Halbuki basar-ı basîreti açık olanlar bu gibi hâdisâttan ibret alarak, bunu tesadüfât-ı tabîiyyeye haml etmez-ler. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında دفع تیغ جوع نان چون جوشن است sûre-tindedir, ya'nî "Açlık kılıcının define ekmek zırhlı libas gibidir" demek olur.

2189. Vaktaki Hak senin ekmeğine bir kahır koyar, o ekmek hunak gibi boğazı tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Ne zaman ki Hak senin ekmeğine bir kahır koyar, o ekmek hunak gibi boğazı tutar.

"Hunâk", kanın üstün gelmesinden oluşan bir hastalıktır ki, boğazı sıkar ve insan yutkunamaz. Yani, Yüce Allah ne zaman senin bedenine kuvvet ve hayat veren ekmeğe kahrını koyar ve kahrı ile tecelli ederse, o ekmek hunak hastalığı gibi senin boğazında kalıp seni boğar, yutkunamazsın.

"Hunâk", kanın galebesinden hâsıl olan bir hastalıktır ki, boğazı sıkıştırır ve insan yutkunamaz. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri her ne vakit senin cismine kuvvet ve hayat olan ekmeğe kahrını koyar ve kahrı ile tecellî ederse, o ekmek hunâk marazı gibi senin boğazında kalıp seni boğar, yutkunamazsın.

2190. Bu bir libas ki, soğuktan hifz edici oldu, Hak ona zemherîr mizacını [2172] verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. Bu bir elbise ki, soğuktan koruyucu oldu, Hak ona zemherîr (çok şiddetli soğuk) mizacını verir.

Yüce Allah eğer kahrı ile tecelli etmek isterse, seni soğuktan koruyan elbisene zemherîr mizacını ve tabiatını verir ve seni üşütür.

Hak Teâlâ eğer kahrı ile tecellî etmek murâd ederse, seni soğuktan saklayan elbisene zemherî mizâcını ve tabîatini verir ve seni üşütür.

2191. Hattâ bu büyük cübbe senin cismin üzerinde buz gibi, kar gibi zarar verici soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. Hatta bu büyük cübbe senin bedenin üzerinde buz gibi, kar gibi zarar veren soğuk olur.

2192. Nihayet vaşaktan ve ipekten kaçarsın. Zemherîr tarafına ondan penah getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. Sonunda vaşaktan ve ipekten kaçarsın. Zemherîr tarafına ondan sığınırsın.

"Vaşak", derisinden kürk yapılan bir hayvanın ismidir. Kürküne de "vaşak" derler. Yani, Hak kahrıyla tecelli ettiği zaman, vaşak kürk ve ipek elbise seni o kadar üşütür ki, zemherîr soğuğu onun yanında sıcak kalır. Bu sebeple o kürkü ve elbiseyi atıp zemherîr tarafına sığınırsın.

"Vaşâk", "vaşak", derisinden kürk yapılan bir hayvanın ismidir. Kürküne de "vaşak" derler. Ya'nî, Hak kahrıyla tecellî ettiği vakit, vaşak kürk ve ipek libâs seni o kadar üşütür ki, zemherî soğuğu onun yanında sıcak kalır. Binâenaleyh o kürkü ve elbiseyi atıp zemherî tarafına ilticâ edersin.

2193. Sen iki kulle değilsin, bir kullesin. Azâb-ı zullenin kıssasından gāfilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. Sen iki tepe değilsin, bir tepesin. Azap bulutunun kıssasından habersizsin.

"Kulle", dağ başı, her şeyin yukarısı, insanın başı, büyük testi anlamlarındadır. Burada "iki kulle"den kasıt, cisim ve ruhtur. Ve "bir kulle"den kasıt, yalnız cisimdir. "Zulle", gölgelik anlamındadır. "Azâb-ı zulle"den kasıt, Şuarâ Suresi'nde geçen فكذبوه فأخذهم عذاب يوم الظلة (Şuarâ, 26/189) yani "Şuayb (a.s.) kavmi onu yalanladı. Onları gölgelik gününün azabı yakaladı" ayet-i kerimesinde belirtilen azaptır. Bunun özeti şudur: Medyen tarafında yaşayan Şuayb (a.s.) kavmini Hakk'a ve adalete davet etti. Muhalefet ettiler. Yüce Allah onların üzerine bir hafta şiddetli sıcaklar musallat etti. Kuyularının ve çeşmelerinin suyu kurudu. Evlerine kaçtılar, orada da duramadılar. Ormanlara kaçtılar. O esnada havada bir kara bulut belirdi. Sevinip bu bulutun gölgesi altına toplandılar. Bu buluttan yıldırımlar yağmaya başladı. Yanıp helak oldular. Şerefli beytin anlam özeti şöyledir: Ey insan! Sen iki tepe değilsin. Yani hem ruhunun hem de cisminin tepelerinden bakan bir durumda değilsin. Aksine yalnız cisim tepesinin üzerinden his gözüyle bakansın. Ruh gözün işlevsizdir ve cisminin his gözü aktiftir. Bu sebeple bu suret aleminde his gözünle ancak her zaman görmeye alıştığın şeyleri görürsün; ve bunların dışında Hakk'ın başka tecellilerinin olamayacağını zannedersin. Ruh gözün kapalı olduğu için azap bulutundan habersizsin. Örneğin Yüce Allah azgın bir kavmin beldesini ve kendilerini fırtına, sel ve zelzele gibi doğal olaylarla harap ve helak eder. Sen dersin ki: Bunlar olağan şeylerdir. Doğal hallerin gereğindendir. Şimdi, kazılar sonucunda yer altında kalan şehirler ve taşlaşmış insan cesetleri bulunuyor. Bunlar bu kadar derin yerlere böyle genel yapısıyla niçin ve nasıl gömülmüşlerdir? Ruh gözün kapalı olduğu için bunlardan ibret alamıyorsun. Ancak his gözünün verdiği hüküm ve bilgi ile yetiniyorsun. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Enbiyâ Suresi'nde وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَة كَانَتْ ظَالِمَةً وأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (Enbiyâ, 21/11) yani "Biz zalim olan nice şehir halkını kırıp helak ettik. Onlardan sonra yerlerine başka kavimler meydana getirdik" buyurur. Ve diğer bir ayette de bu hallere ibret nazarıyla bakılması için Yüce Allah فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) yani "Bak, peygamberleri yalanlayanların akıbeti nasıl oldu?" buyurur.

"Kulle", dağ başı, her bir şeyin yukarısı, insanın başı, büyük testi ma'nâlarınadır. Burada "iki kulle"den murâd, cisim ve rûhtur. Ve "bir kulle"den murâd, yalnız cisimdir. "Zulle", gölgelik ma'nâsınadır. "Azâb-ı zulle”den murâd, sûre-i Şuarâ'da mezkûr فكذبوه فأخذهم عذاب يوم الظلة (Şuarâ, 26/189) ya'nî “Kavmi Şuayb (a.s.)1 tekzîb ettiler. Onları zulle gününün azâbı yakaladı" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan azâbdır. İcmâli budur ki: Medyen tarafında sâ- kin olan Şuayb (a.s.) kavmini Hakk'a ve adle da'vet etti. Muhalefet ettiler. Hak Teâlâ onların üzerine bir hafta şiddetli sıcaklar musallat etti. Kuyularının ve çeşmelerinin suyu kurudu. Evlerine kaçtılar, orada da duramadılar. Ormanlara kaçtılar. O esnada havada bir kara bulut zâhir oldu. Sevinip bu bulutun gölgesi altına toplandılar. Bu buluttan yıldırımlar yağmaya başladı. Yanıp helâk oldular. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı: Ey kimse! Sen iki kulle değilsin. Ya'nî hem rûhun ve hem de cismin kullelerinden bakıcı bir hâlde değilsin. Belki yalnız cisim kullesinin tepesinden his gözüyle bakıcısın. Rûh gözün muattaldır ve cisminin his gözü fa'âldir. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette his gözün ile ancak her vakit görmeye alıştığın şeyleri görürsün; ve bunların haricinde Hakk'ın başka tecellîleri olamayacağını zannedersin. Rûh gözün kapalı olduğu için azâb-ı zulleden gāfilsin. Meselâ Hak Teâlâ azgın bir kavmin beldesini ve kendilerini fırtına ve seylâb ve zelzele gibi hâdisât-ı tabîiyye ile harâb ve helâk eder. Sen dersin ki: Bunlar olağan şeylerdir. Ahvâl-i tabîiyye îcâbındandır. Elyevm, hafriyât neticesinde yer altında kalan şehirler ve tahaccür eden insan cesedleri bulunuyor. Bunlar bu kadar derin yerlere böyle hey'et-i umumiyyesi ile niçin ve nasıl gömülmüşlerdir? Rûh gözün kapalı olduğu için bunlardan ibret alamıyorsun. Ancak his gözünün verdiği hüküm ve ma'lûmât ile iktifâ ediyorsun. Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Enbiyâ'da وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَة كَانَتْ ظَالِمَةً وأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (Enbiyâ, 21/11) ya'nî “Biz zâlim olan çok karye ahâlîsini kırıp helâk ettik. Onlardan sonra yerlerine başka kavimler peydâ ettik” buyurur. Ve diğer bir âyette de bu hâllere nazar-ı ibretle bakılmak için Hak Teâlâ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) ya'nî “Bak, enbiyâyı tekzîb edenlerin akıbeti nasıl oldu?” buyurur.

2194. Hakk'ın emri, haneye ve duvara "Gölge verme!" diye şehristâna ve köye geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. Hakk'ın emri, haneye ve duvara "Gölge verme!" diye şehristâna ve köye geldi.

Yüce Allah, Şuayb (a.s.)ın kavmine azap etmek istediği için, o kavmin şehirlerinde ve köylerinde güneşin hararetine karşı gölge veren evlere ve duvarlara "Gölge vermeyin!" diye emir verdi.

Hak Teâlâ Şuayb (a.s.)ın kavmine azâb etmek murâd ettiği için, o kavmin şehirlerinde ve köylerinde güneşin harâretine karşı gölge veren evlere ve duvarlara "Gölge vermeyin!" diye emir verdi.

2195. Yağmura ve güneşe mâni' olma! Nihayet ümmet acele o mürsel tarafına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. Yağmura ve güneşe engel olma! Sonunda ümmet aceleyle o gönderilmiş peygamberin yanına gittiler.

Yani Yüce Allah, "Ey evler ve duvarlar! Yağmurun ve güneşin sıcaklığının içeri girmesine engel olmayın!" diye emir verdi. Bu belayı gören o kavim, muhalefete devam etmenin helaklarına sebep olacağını anladılar ve sonunda kendilerine peygamber olarak gönderilmiş olan Şuayb (a.s.)'a aceleyle gittiler.

Ya'nî Hak Teâlâ, “Ey evler ve duvarlar! Yağmurun ve güneşin harâretinin nüfûzuna mâni' olmayın!" diye emir verdi. Bu belâyı gören o kavim, muhâlefette devamın helâklarına sebeb olacağını anladılar ve nihâyet kendilerine peygamber olarak gönderilmiş olan Şuayb (a.s.)a acele gittiler.

2196. Dediler ki: "Ey büyük emân! Biz ağleb olarak öldük..." Onun bâkîsini tefsîr kitabından oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. Dediler ki: "Ey büyük emân! Biz çoğunlukla öldük..." Onun gerisini tefsir kitabından oku!

Dediler ki: "Ey büyük peygamber! Bize bu beladan emân (güvenlik) ve kurtuluş ver! Yoksa biz çoğunlukla, yani yüzde doksan oranında öldük gittik." Bu kıssanın gerisini sen tefsir kitaplarından oku ve bundan anla ki, Yüce Allah tabiî ve maddî sebepleriyle bir kavme azap etmek istediği zaman, o sebepleri def etmeye (gidermeye) ait olan tedbirlerin hiçbirisi etkili olmaz. Aksine o alınan tedbirler dahi azap sebeplerine dönüşür.

Dediler ki: "Ey büyük peygamber! Bize bu belâdan emân ve halâs ver! Yoksa biz ağleb, ya'nî yüzde doksan nisbetinde öldük gittik." Bu kıssanın bâkîsini sen tefsîr kitablarından oku ve bundan anla ki, Hak Teâlâ esbâb-ı tabîiyye ve mâddiyyesi ile bir kavme azâb etmek murâd ettiği vakit, o esbâbın def'ine aid olan tedbirlerin hiçbirisi müessir olmaz. Belki o ittihâz olunan tedbirler dahi esbâb-ı azâba inkılâb eder.

2197. O eli çevik mâdemki asayı yılan yaptı, eğer senin aklın var ise o nükte kâfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. O eli çevik mademki asayı yılan yaptı, eğer senin aklın var ise o nükte kâfidir.

Yani, o eli çevik ve çabuk olan Musa (a.s.) maddiyattan hiçbir şeyi kullanmaksızın mademki elindeki asayı ve bir değneğin parçasını yılan yaptı, eğer senin aklın var ise, anlarsın ki, bir düzen üzere gittiğini görmeye alıştığımız tabiî sebeplerin İlahi katında hiçbir tesiri ve kıymeti yoktur. Yüce Allah murat ettiği vakit, o sebepler perdesi arkasından bizim görmeye alışmadığımız birtakım olayları ortaya çıkarır. Cenab-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 62. bölümünde bu anlamı açıklayarak şöyle buyururlar:

"Sebeplerin hepsi Hakk'ın kudret elinde bir kalem gibidir. Hareket ettiren ve yazan Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. Şimdi, sen kaleme bakıp, "Bu kaleme bir el lazımdır" dersin. Kalemi görüp onu hatırlarsın. Fakat onlar daima eli görüp "Bu ele bir kalem de lazımdır" derler. Aksine elin güzelliğinin mütalaasından dolayı kalemin mütalaasına lüzum görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir yerdeki kalemin seyir lezzeti sebebiyle onlar için nasıl kalem seyri kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun için, buğday ekmeği hatırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini anarlar mı? Senin için yeryüzüne zevk veren gökyüzüne meylin yoktur. Halbuki zevk yeri gökyüzüdür ve yeryüzü hayatı gökyüzünden alır. Gökyüzü ehli hiç yeryüzünü anarlar mı? Sen şimdi hoşlukları sebeplerden görme! Ve o anlamlar sebepler içinde ödünçtür. Çünkü zarar veren ve fayda veren Hak'tır. Mademki zarar ve fayda Hak'tandır, o halde niçin sebeplere yapışıp kalmışsın?"

Ya'nî, o eli çevik ve çabuk olan Mûsâ (a.s.) maddiyâttan hiçbir şeyi kullanmaksızın mâdemki elindeki asâyı ve bir deyneğin parçasını yılan yaptı, eğer senin aklın var ise, anlarsın ki, bir nizâm üzere gittiğini görmeye alıştığımız esbâb-ı tabîiyyenin ind-i ilâhîde hiçbir te'sîri ve kıymeti yoktur. Hak Teâlâ murâd ettiği vakit, o esbâb perdesi arkasından bizim görmeye alışmadığımız birtakım hâdisâtı ızhâr eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 62. faslında bu ma'nâyı tavzîhan şöyle buyururlar:

"Esbâbın kâffesi Hakk'ın dest-i kudretinde bir kalem gibidir. Muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. İmdi, sen kaleme nazar edip, "Bu kaleme bir el lâzımdır" dersin. Kalemi görüp onu tahattur edersin. Fakat onlar dâimâ eli görüp "Bu ele bir kalem de lâzımdır" derler. Belki elin güzelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir mahaldeki kalemin lezzet-i temâşâsı sebebiyle onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun cihetle, buğday ekmeği hâtırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini yâd ederler mi? Senin için zemîne zevk bahş eden âsumâna meylin yoktur. Halbuki mahall-i zevk âsumân- dır ve yeryüzü hayâtı âsumândan ahz eder. Ehl-i âsumân hiç yeryüzünü yâd ederler mi? Sen şimdi hoşlukları esbabdan görme! Ve o ma'nâlar esbâb içinde müsteârdır. Zîrâ Dârr ve Nâfi' Hak'tır. Mâdemki darr ve nef' Hak'tandır, o hâlde niçin esbaba yapışmış kalmışsın?"

2198. Senin nazarın vardır, fakat onun im'ânı yoktur. Donmuş çeşmedir ve tevakkuf etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. Senin bakışın vardır, fakat onun derinlemesine bakışı yoktur. Donmuş çeşmedir ve durmuştur.

"İm'ân", if'âl babından, "suyu akıtmak" demektir. Üç harfli kökü "ma'n"dir (Kamûs). "Îst", durmak anlamına gelen "îstâden" mastarından "tevakkuf" demektir. "Kerde", "kerden" mastarından ism-i mef'ûldür. Yani, evet, senin cismanî ve his gözün vardır; ve bu göz bir çeşmenin görünen binasına benzer. Fakat o his gözü çeşmesinde onun akıcı suyu olan insan ruhunun bakışı yoktur. Bu sebeple bu his gözü donmuş bir çeşmedir ve insan ruhunun bakışı durmuştur. Bu sebeple maddî sebepler perdeleri arkasında olan halleri göremez. Gördüğü olağanüstü olayları maddiyat ve sebepler alanına sınırlamaya çalışır.

“İm'ân", ifâl bâbından, "suyu akıtmak" demektir. Sülâsîsi "ma'n"dir (Kamûs). "Îst", durmak ma'nâsına olan "îstâden" masdarından "tevakkuf" demektir. "Kerde", "kerden" masdarından ism-i mef'ûldür. Ya'nî, evet, senin cismânî ve his gözün vardır; ve bu göz bir çeşmenin zâhirî olan binâsına benzer. Fakat o his gözü çeşmesinde onun akıcı suyu olan rûh-ı insânînin bakışı yoktur. Binâenaleyh bu his gözü donmuş bir çeşmedir ve rûh-ı insânînin bakışı tevakkuf etmiştir. Bu sebeble esbâb-ı mâddiyye perdeleri arkasında olan ahvâli göremez. Gördüğü fevkalâde hâdisâtı maddiyât ve esbâb sâhasına hasr etmeye çalışır.

2199. Bundan dolayı fikirleri nakş edici derler. Ey bende! İm'ân-ı nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. Bu sebeple fikirleri nakş edici derler. Ey kul! Dikkatle bak!

"Fiker", "fikr" kelimesinin çoğuludur. Yani, elbette senin gözün donmuş bir çeşme hâlinde bulunduğu için, insan kalbinde fikirleri yaratıp nakş eden Yüce Allah hazretleri, "Ey kulum! His gözünün çeşmesinden su gibi berrak olan ruhunun bakışını akıt!" buyurur. Nasıl ki Rum suresinde, "Allah'ın rahmetinin eserlerine dikkatle bak! Öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltir? Şüphesiz ölüleri de böyle dirilticidir. Ve O, her şeye kadirdir" (Rum, 30/50) buyurulur. Aynı şekilde Kasas suresinde, "Zalimlerin akıbetinin nasıl olduğuna bak!" (Kasas, 28/40) buyurulur.

"Fiker", "fikr"in cem'i. Ya'nî, elbette senin gözün donmuş bir çeşme hâlinde bulunduğu için, kalb-i beşerde fikirleri yaratıp nakş edici olan Hak Teâlâ hazretleri, "Ey kulum! His gözünün çeşmesinden su gibi berrâk olan rûhunun nazarını akıt!" buyurur. Nitekim sure-i Rum'da فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَة الله كيف يُحْيِ الْأَرْضِ بَعدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (Rûm, 30/50) ya'nî "Allah'ın rahmetinin eserlerine nazar-ı im'ân ile bak! Öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltir? Muhakkak ölüleri de böyle dirilticidir. Ve o her bir şeye kādirdir" buyurulur. Ve keza sûre-i Kasas'ta فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمينَ (Kasas, 28/40) ya'nî “Zâlimlerin âkıbeti nasıl olduğuna nazar et!" buyurulur.

2200. Onu istemez ki, soğuk demiri döv! Fakat ey çelik, Dâvûd etrafında dolaş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Onu istemez ki, soğuk demiri döv! Fakat ey çelik, Dâvûd etrafında dolaş!

"Soğuk demiri dövmek"ten maksat, âlemdeki suretlerin (görünen varlıkların) anlamlarından gafil olarak sadece duyu organlarıyla bakmak ve maddiyattan başka bir şey görmemektir. Yani, ey cismanî (bedensel) kimse! Yüce Allah, soğuk demir dövmek türünden olan bakışı istemez. Eğer sen, "Ben eşyaya baktığım zaman maddiyattan başka bir şey görmüyorum" dersen, ey çelik gibi kalbi katı olan maddî efendi! Biz de sana cevap olarak deriz ki: Dâvûd (a.s.) meşrebinde (yolunda) olup, o demir ve çelik gibi kalbini yumuşatacak olan insân-ı kâmilin etrafında dolaş ve onun sohbetinde bulun ki, bu duyu gözünün pınarından berrak su gibi olan ruhunun bakışını akıtsın!

"Soğuk demiri dövmek"ten murâd, suver-i âlemin ma'nâlarından gafil olarak yalnız his gözüyle bakmak ve maddiyyattan başka bir şey görmemek- tir. Ya'nî, ey cismânî kimse! Hak Teâlâ hazretleri soğuk demir dövmek kabîlinden olan bakışı istemez. Eğer sen, "Ben eşyaya baktığım vakit maddiyyâttan başka bir şey görmüyorum" der isen, ey çelik gibi kalbi katı olan maddî efendi! Biz de sana cevâben deriz ki: Dâvûd (a.s.) meşrebinde olup, o demir ve çelik gibi kalbini yumuşatacak olan insân-ı kâmilin etrafında dolaş ve onun sohbetinde bulun ki, bu his gözünün çeşmesinden berrak su gibi olan rûhunun nazarını akıtsın!

2201. Cismin öldü ise İsrafil tarafına sür! Kalbin dondu ise rûhun güneşine git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Cismin öldü ise İsrafil tarafına sür! Kalbin dondu ise ruhun güneşine git!

Yüce Allah, her bir amacın gerçekleşmesi için bir sebep koymuştur. Eğer cismin ölecek derecede hasta ise, İsrafil (a.s.) meşrebinde olan (İsrafil'in özelliklerini taşıyan) bir uzman doktora koş! Çünkü o, vakıfâne (bilgili ve dikkatli) tedavisi ile ölü hükmünde olan cismini diriltir. Ve eğer kalbin donmuş ise, insan ruhunun güneşi olan insân-ı kâmile git ki, kalbin yumuşasın ve insan ruhun kuvvet bulsun! Bu anlam bir yöndür. Birinci mısradaki "İsrafil"den kastedilen de, insân-ı kâmil olmak caizdir. Çünkü insân-ı kâmil, görünen ve görünmeyen âlemde tasarruf sahibidir; ve onların tasarrufları ile cisimlerdeki hastalıklar da def olur. Nasıl ki Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu olay bu anlamı ispat eder: "Ashabın büyüklerinden olan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (Allah ona rahmet etsin) yakıcı ateşe tutulup, bir müddet yatağa bağlı kaldı; ve doktorlar onu tedavi etmekten aciz kaldılar. Hz. Hudavendigâr (Mevlânâ Celaleddin Rumi) ziyaretine gelip, emir buyurdu. Soyulmuş sarımsak getirdiler. Dövüp kaşık ile ona verdiler. Doktorlar hastaya sarımsak verildiğini işitince onun sağlığından ümitlerini kestiler. Allah'ın lütfuyla o gece terledi. Sağlık bulmaya başladı. Doktorlar bunu gözlemleyince: “Bu hâl tıp kuralına ve hikmet kanununa dayanmıyor, aksine ilâhî hikmettir!" dediler."

Hak Teâlâ her bir maksadın husûlü için bir sebeb koymuştur. Eğer cismin ölecek derecede hasta ise, İsrafil (a.s.) meşrebinde olan bir mâhir doktor tarafına koş! Zîrâ o vakıfâne tedâvîsi ile ölü mesâbesinde olan cismini diriltir. Ve eğer kalbin donmuş ise, rûh-ı insânînin güneşi olan insân-ı kâmile git ki, kalbin yumuşasın ve rûh-ı insânîn kuvvet bulsun! Bu ma'nâ bir vecihtir. Birinci mısra'daki "İsrafil"den murâd dahi, insân-ı kâmil olmak câizdir. Zîrâ insân-ı kâmil zâhirde ve bâtında tasarruf sahibidir; ve onların tasarrufları ile cisimlerdeki hastalıklar dahi mündefi' olur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu vak'a bu ma'nâyı isbât eder: "Ashâbın ekâbirinden bulunan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (rahimehu'llâh) hummâ-yı muhrikaya tutulup, bir müddet esîr-i firâş oldu; ve etıbbâ onu tedâvîden âciz kaldılar. Hz. Hudavendigâr iyâdetini teşrîf edip, emir buyurdu. Soyulmuş sarmısak getirdiler. Dövüp kaşık ile ona verdiler. Etıbbâ hastaya sarmısak verildiğini işitince onun sıhhatinden ümîdlerini kestiler. Lutf-ı Huda o gece terledi. Sıhhat bulmaya başladı. Etıbbâ bunu müşâhede edince: “Bu hâl kāide-i tıbba ve kānûn-ı hikmete müstenid değil, belki hikmet-i ilâhîdir!" dediler."

2202. Çoktandır ki hayal içinde müktesî oldun, işte kötü zanlar Sofistâî'ye eriştiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. Çoktandır ki hayal içinde giyinici oldun, işte kötü zanlar Sofistâî'ye eriştiler.

"Müktesî", giyinici demektir. "Sofistâiyye", Yunan filozoflarından bir grubun ismidir. Bunlar üç sınıftır. Bir sınıfına "İnâdiyye" derler. Bunlar eşyanın hakikatlerinin sabitliğini inkâr ederler. Diğerine "İndiyye" derler. Bunlar da derler ki: Eşyanın hakikatleri vardır, fakat aklın itibarıyladır. Eğer akıl bir şeyi cevher kabul ederse cevher ve araz kabul ederse arazdır. Üçüncüsüne "Lâ-edriye" derler. Bunlar da derler ki: Eşyanın sabit olup olmamasında şüphe ederiz; ve bu şüphemizde de şüphe ederiz. 1. cildin 556 numarasına denk gelen, از سبب سوزيش من سودائیم. در خیالاتش چوسوفسطائيم [yani "Ben onun yakıcılığı sebebiyle hayranım; ve onun hayallerinde de Sofistâîler gibiyim"] beytinde de bu açıklamalar geçti. Yani, bu âlem suretleri ki baştan başa hayaldir, fakat bu hayal içinde bir hakikat mevcuttur. Ey maddi efendi! Sen bu cilve yapan hakikatten gafil oldun ve çoktandır ki, bu hayallere ait olan fikirleri giyindin. Bu sebeple işte bu fikirlerin ile hakikatleri inkâr eden veya şüphe içinde bulunan Sofistâiyye grubuna eriştin ve onların sınıfına girdin. Evet, bu görünen sebepler hayaldir. Fakat bu sebeplerin hareket ettiricisi Hak'tır ki, o hakiki varlık hakikatlerin hakikatidir. Nasıl ki Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri bir rubailerinde şöyle buyururlar: "Sofistâî ki, akıldan habersizdirler, derler ki: Âlem suretleri geçici olan birtakım hayaldir. Evet, âlem bütün hayaldir, fakat daima onlarda cilve yapan bir hakikat vardır."

"Müktesî", giyinici demektir. "Sofistâiyye", Yunan feylesoflarından bir tâifenin ismidir. Bunlar üç sınıftır. Bir sınıfına "İnâdiyye" derler. Bunlar hakāyık-ı eşyanın sübûtunu inkâr ederler. Diğerine "İndiyye" derler. Bunlar da derler ki: Hakāyık-ı eşyâ vardır, fakat aklın i'tibariyledir. Eğer akıl bir şe- yi cevher i'tibâr ederse cevher ve araz i'tibâr ederse arazdır. Üçüncüsüne "Lâ-edriye" derler. Bunlar da derler ki: Eşyânın sübût ve adem-i sübûtunda şekk ederiz; ve bu şekkimizde de şekk ederiz. 1. cildin 556 numarasına müsâdif olan, از سبب سوزيش من سودائیم. در خیالاتش چوسوفسطائيم [ya'nî "Ben onun sebebi yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim"] beytinde de bu îzâhât geçti. Ya'nî, bu suver-i âlem ki baştan başa hayâldir, fakat bu hayâl içinde bir hakîkat mevcuddur. Ey maddî efendi! Sen bu cilveger olan hakîkatten gafil oldun ve çoktandır ki, bu hayâllere müteallık olan fikirleri giyindin. Binâenaleyh işte bu fikirlerin ile hakāyıkı inkâr eden veyâ şek ve şübhe içinde bulunan Sofistâiyye tâifesine eriştin ve onların sınıfına girdin. Evet, bu esbâb-ı zâhiriyye hayâldir. Fakat bu esbâbın muharriki Hak'tır ki, o vücûd-i hakîkî hakikatü'l-hakāyıktır. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: "Sofistâî ki, akıldan bî-haberdirler, derler ki: Suver-i âlem geçitte olan birtakım hayâldir. Evet, âlem bütün hayâldir, fakat dâimâ onlarda cilveger olan bir hakîkat vardır."

2203. O muhakkak aklın içinden ma'zûl oldu. Histen mahrum ve vücuddan ma'zûl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. O, muhakkak aklın içinden azledildi. Histen mahrum ve varlıktan azledildi.

O Sofistâiyye (gerçekliğin sadece zihinde var olduğunu savunan felsefi akım) topluluğu, aklın içinden azledildi. Gerçek histen ve idrakten mahrum kaldı ve Hakk'ın gerçek varlığından azledildi. Yalancı ve hayal olan maddiyatlara ve sebeplere tutunup kaldı da o madde ve sebepler perdeleri arkasındaki gerçek varlığı idrak etmekten mahrum kaldı. Halbuki bu maddiyat suretleri, o gerçek varlık deryasının hayal mesafesinde olan dalgalarından ve köpüklerinden başka bir şey değildir.

O Sofistâiyye tâifesi aklın içinden ma'zûl oldu. His ve idrâk-i hakîkîden mahrûm ve vücûd-i hakîkî-i Hak'tan ma'zûl oldu. Yalancı ve hayâl olan maddiyyâta ve esbâba yapışıp kaldı da o madde ve esbâb perdeleri arkasındaki vücûd-i hakîkîyi idrakten mahrûm kaldı. Halbuki bu suver-i mâddiyyât o vücûd-i hakîkî deryâsının hayâl mesâbesinde olan dalgalarından ve köpüklerinden başka bir şey değildir.

2204. Agah ol, söz çiğneyici! Dudak çiğneyicilik nevbetidir. Eğer söyler isen halka rüsvaylıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. Ey söz çiğneyici, uyanık ol! Dudak çiğneme sırasıdır. Eğer halka söylersen, bu rüsvaylıktır.

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr efendimiz kendi şerefli zâtlarına hitap ederler. Yani, ey ilahi hakikatlere ve sırlara ait sözleri çiğneyen ve remz ve işaretle söyleyen Mevlânâ! Bu bahis, karmaşık ve nazik olan vahdet-i vücûd (varlığın birliği) bahsidir. Bu sebeple, idrakleri eksik olanlara karşı dudak çiğneme, yani susma sırası gelmiştir. Eğer fazla ayrıntıya başlayıp söylersen, halk anlayamazlar ve anladıklarını zannedip, hezeyana başlayarak rezil olurlar. Nasıl ki bu vahdet-i vücûd sırlarını yanlış anlayanlar türlü türlü sapkınlıklara düşerek din ve ahlak adına kendilerinde hiçbir şey kalmamış ve insanlık nazarında rezil ve rüsvay olmuşlardır. Bu sebeple bu sırlara vakıf olmak için öncelikle his gözü çeşmesinden berrak su gibi olan ruhun nazarını akıtmak lazımdır.

Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb buyururlar. Ya'nî, ey hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık sözleri çiğneyici ve remz ve işaretle söyleyici olan Mevlânâ! Bu bahis gāmız ve nâzik olan vahdet-i vücûd bahsidir. Binâenaleyh idrâkleri nâkıs olanlara karşı dudak çiğneyicilik ya'nî susuculuk nöbeti gelmiştir. Eğer fazla tafsîlâta başlayıp söyler isen, halk anlayamazlar ve anladıklarını zannedip, hezeyâna başlayarak rüsvây olurlar. Nitekim bu vahdet-i vücûd esrârını yanlış anlayanlar türlü türlü dalâletlere düşerek dîn ve ahlâk nâmına kendilerinde hiçbir şey kalmamış ve insanlık nazarında rezîl ve rüsvây olmuşlardır. Binâenaleyh bu esrâra vukūf için evvelen his gözü çeşmesinden berrak su gibi olan rûhun nazarını akıtmak lâzımdır.

2205. İm'ân nedir? Çeşmeyi akıcı etmektir. Vaktaki tenden cân gitti, ona revân derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. İm'ân nedir? Çeşmeyi akıcı etmektir. Ne zaman ki bedenden can gitti, ona revân derler.

"İm'ân"ın sözlük anlamı nedir? Çeşmeyi akıcı etmektir. Can, bedenden kendi aslına akıp gittiği için ona "rûh-ı revân" (akan ruh) derler.

"Im'ân"ın lügat ma'nâsı nedir? Çeşmeyi akıcı etmektir. Cân cisimden kendi aslına akıp gittiği için ona "rûh-ı revân" derler.

2206. O bir hakîmin ki cânı cisim bağından tekrar kurtuldu ve çemene revân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. O bir bilgenin ki canı beden bağından tekrar kurtuldu ve çimenliğe doğru akıp gitti.

2207. O bunun her ikisine, fark için, iki lakab koydu. Ey kimse! Onun cânına aferîn olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. O, bu ikisine, fark için, iki lakap koydu. Ey kimse! Onun canına aferin olsun!

Yani, canı beden kaydından ve bağından tekrar kurtulup, ruhanîlik çimenliğine akan bir hakîm, insanda bulunan iki canı birbirinden ayırmak için bu ikisine iki lakap koydu. Birine "hayvanî ruh" ve diğerine de "akıcı ruh" dedi. Bu filozof bu ayrımı güzel yaptı. Onun canına aferin olsun! Bu beyitlerdeki "hakîm"den kasıt, Ankaravî hazretlerine göre başlangıçta hayvanî ruh ile akıcı ruhu ayırıp ad koyan hakîm ve filozoftur ve ismi bilinmemektedir.

Fakat Hint şârihlerinden Muhammed Efdal ve Abdülfettâh hazretlerine göre bu hakîm, filozofların şeyhi olan Ebû Alî Sîna'dır. Çünkü Ebû Alî Sîna, Mi'râciyye ismindeki risalesinde konuşan nefse "akıcı ruh" ve hayvanî ruha da "can" isimlerini vermiştir. Şu halde Hz. Pîr efendimiz, Ebû Alî Sîna'nın insanî ruh ile hayvanî ruh arasındaki farkı bu şekilde beyan etmiş olmasını beğenmiştir. Bilinmeli ki, hayvanî ruhta bütün insanlar ve hayvanlar ortaktır. Fakat insanî ruhta hayvanlar ortak değildir. Çünkü insanî ruhun özelliği dikkatle incelemedir; ve "dikkatle inceleme", suyu akıtmak anlamına geldiği gibi, gördüğü şeye dikkat etmek ve araştırmak anlamına da kullanılır. Hayvanî ruhta ise bu özellik yoktur.

Ya'nî, cânı cisim kaydından ve bağından tekrar kurtulup, rûhâniyet çemenzârına akıcı olan bir hakîm, insanda olan iki cânı birbirinden ayırmak için bu her ikisine iki lakab koydu. Birisine "rûh-ı hayvânî” ve diğerine de "rûh-ı revân” dedi. Bu feylesof bu tefrîki güzel yaptı. Onun cânına âferîn olsun! Bu beyitlerdeki "hakîm"den murâd, Ankaravî hazretlerine göre ibtidâ rûh-ı hayvânî ile rûh-ı revânı ayırıp ad koyan hakîm ve feylesoftur ve ismi meçhûldür.

Fakat Hind şârihlerinden Muhammed Efdal ve Abdülfettâh hazretlerine göre bu hakîm, feylesofların şeyhi bulunan Ebû Alî Sîna'dır. Zîrâ Ebû Alî Sîna Mi'râciyye ismindeki risâlesinde nefs-i nâtıkaya "revân" ve rûh-ı hayvânîye dahi "cân" isimlerini vermiştir. Şu hâlde Hz. Pîr efendimiz Ebû Alî Sîna'nın rûh-ı insânî ile rûh-ı hayvânî arasındaki farkı bu sûretle beyân etmiş olmasını tahsîn buyurmuştur. Ma'lûm olsun ki, rûh-ı hayvânîde bütün insanlar ve hayvanlar müşterektir. Fakat rûh-ı insânîde hayvanlar müşterek değildir. Zîrâ rûh-ı insânînin hâssası im'ândır; ve "im'ân", suyu akıtmak ma'nâsına geldiği gibi, gördüğü şeye dikkat etmek ve tedkîk etmek ma'nâsına da müsta'meldir. Rûh-ı hayvânîde ise bu hâssa yoktur.

2208. Onun beyanındadır ki, fermân üzere gider. Eğer bir gülü diken istese o, olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. Onun beyanındadır ki, ferman üzere gider. Eğer bir gülü diken istese o, olur.

O akıcı ruh hakkındaki özet beyan şudur ki: Onun gidişi Hakk'ın fermanı ve şeriatı üzerinedir. Hayvanî ruhun gidişi ise böyle bir ferman ve şeriat ile kayıtlı değildir. Nasıl ki hayvanlar arasında adalet ile zulüm ve hak ile haksızlık kurallarına riayet geçerli değildir. Hakk'ın fermanı üzerine yürüyen bu akıcı ruh, eğer bir gülün diken olmasını isterse, o gül diken olur. Bundan anlaşılır ki, insan bireyleri arasında insanî ruhu aktif olanlar ancak peygamberler ve evliyadır. Geri kalanlar hayvanî ruhun faaliyeti altında zayıftır.

O rûh-ı revân hakkındaki hulasa-i beyân odur ki: Onun gidişi Hakk'ın fermânı ve şer'i üzerinedir. Rûh-ı hayvânînin gidişi ise böyle bir fermân ve şer' ile mukayyed değildir. Nitekim hayvanlar arasında adl ile zulüm ve hak ile haksızlık kāidelerine riâyet cârî değildir. Hakk'ın fermânı üzerine yürüyen bu rûh-ı revân, eğer bir gülün diken olmasını isterse, o gül diken olur. Bundan anlaşılır ki, efrâd-ı beşer arasında rûh-ı insânîsi fa'âl olanlar ancak enbiyâ ve evliyâdır. Mütebâkîsi rûh-ı hayvânînin fa'âliyeti altında zebûndur.

## Belânın nüzülü vaktinde ümmetin mü'minlerinin tahlîsi emrinde Hûd (a.s.)ın mu'cizesi

2209. Mü'minler zarar verici olan rüzgârın elinden hep o daire içinde oturdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. Müminler, zarar verici rüzgârın elinden hep o daire içinde oturdular.

Yani, Âd kavmi, kendilerine peygamber olarak gönderilen Hûd (a.s.)a karşı çıktılar. Yüce Allah, onların üzerine azap göndereceğini Hûd (a.s.)a vahyetti. O hazret de kendisine tabi olan müminleri bir yere toplayıp onların etrafına bir daire çizdi. Yedi gece ve sekiz gün şiddetle esen azap fırtınası başladığında, karşı çıkanları yerlere çarpıp helak etti ve meskenlerini harap etti. Fakat bu zarar verici fırtına, o daire içinde bulunan müminlere dokunmadı ve onlar bu azaptan dışarıda kaldılar. Bu kıssa yukarıdaki beyte bağlıdır. Orada "Hakk'ın emri üzerine yürüyen rûh-ı revân (canlı ruh), eğer bir gülün diken olmasını isterse, o gül diken olur" buyurulmuştu ki, bu hâl, peygamberlerden mucize ve evliyadan keramet olarak ortaya çıkar. Bu kıssada Hûd (a.s.)ın ilahi emir üzerine yürüyen rûh-ı revânının bir daire içinde müminleri koruması da bu türden olduğuna işaret buyurulur.

Ya'nî, Âd kavmi, kendilerine peygamber olarak gönderilen Hûd (a.s.)a muhalefet ettiler. Hak Teâlâ onların üzerine azâb göndereceğini Hûd (a.s.)a vahy etti. O hazret dahi kendisine tâbi' olan mü'minleri bir yere toplayıp onların etrafına bir daire çizdi. Vaktâki yedi gece ve sekiz gün şiddetle esen azâb fırtınası başladı ve muhâlifleri yerlere çarpıp helâk ve meskenlerini harâb et- ti. Fakat bu zarar verici olan fırtına, o dâire içinde bulunan mü'minlere dokunmadı ve onlar bu azabdan hâriç kaldılar. Bu kıssa yukarıki beyte merbûttur. Orada "Hakk'ın fermânı üzerine yürüyen rûh-ı revân, eğer bir gülün diken olmasını isterse, o gül diken olur" buyurulmuş idi ki, bu hâl, enbiyâdan mu'cize ve evliyâdan kerâmet olarak sâdır olur. Bu kıssada Hûd (a.s.)ın fermân-ı ilâhî üzere yürüyen rûh-ı revânının bir daire içinde mü'minleri muhâfaza etmesi de bu kabîlden olduğuna işâret buyurulur.

2210. Rüzgâr tufân ve "Hû"nun lutfu gemi idi. Onun böyle çok gemisi ve tufânı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. Rüzgâr tufan ve "Hû"nun lütfu gemi idi. Onun böyle çok gemisi ve tufanı vardır.

"Tufan", yağmur ve suyun galip gelip her şeyi örtmesine denir. Bazen gece karanlığına da denir. Burada, her şeyi kaplayan beladan ve Hakk'ın kahredici tecellisinden kinayedir. Yani, o şiddetli rüzgâr bir tufan ve her şeyi kaplayan bir bela ve kahredici bir tecelli idi. O tufanın gemisi dahi, ilahi hüviyetin lütuf tecellisi idi. Yüce Allah'ın böyle çok kahır tufanları ve lütuf gemileri vardır.

"Tûfân”, yağmur ve su gālib olup her şeyi örtmeye derler. Ba'zan gece karanlığına da derler. Burada müstevlî olan belâdan ve Hakk'ın tecellî-i kahrîsinden kinâyedir. Ya'nî, o şiddetli rüzgâr bir tûfân ve bir belâ-yı müstevlî ve bir tecellî-i kahrî idi. O tûfânın gemisi dahi, hüviyyet-i ilâhiyyenin tecellî-i lutfisi idi. Hak Teâlâ'nın böyle çok kahır tûfânları ve lutuf gemileri vardır.

2211. Huda bir padişahı gemi yapar. Hattâ kendi hırsı ile saflar üzerine çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. Allah bir padişahı gemi yapar. Hatta kendi hırsıyla saflar üzerine çarpar.

Örneğin, Yüce Allah bir padişahı ve bir hükümet başkanını, kahrına karşı lütfunun bir gemisi yapar. Hatta o padişah, başkanlığa olan hırsı sebebiyle, düşman saflarına hücum eder ve düşmanın tecavüz tufanını engeller.

Meselâ, Hak Teâlâ bir pâdişâhı ve bir reîs-i hükümeti kahrına karşı lutfunun bir gemisi yapar. Hattâ o pâdişâh, riyâsete olan hırsı sebebiyle, düşman saflarına hücûm eder ve düşmanın tûfân-ı tecavüzâtını men' eder.

2212. Şahın kasdi o değildir ki, halk emîn ola! Onun kasdi odur ki, mülk ayakbağı ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. Hükümdarın amacı, halkın güvende olması değildir! Onun amacı, mülkün ayağının bağı olmasıdır!

Fakat hükümdarın bu savaşlardaki amacı, görünüşte her ne kadar ülke halkının malının, canının, ırzının ve namusunun emniyet altında bulunması ise de, bunun iç yüzü incelenirse, anlaşılır ki, onun amacı mülk ve riyaset (yönetim) ayağının bağı olmaktır. Yani, o hükümdar bu fedakârlığı, elimden mülk ve riyaset gitmesin ve nefse ait hazlarımı tam bir hürriyetle yerine getireyim, diye yapar. Onun fedakârlığı, şahlığı ve yönetim makamını kaybetme korkusundan dolayıdır. Fakat neticede o hükümdar, halkı düşmanın tecavüz tufanından kurtaran Hakk'ın bir lütuf gemisi olmuş olur.

Fakat hükümdârın bu muhârebelerdeki kasdi zâhirde her ne kadar memleket halkının malının ve cânının ve ırz ve nâmûsunun emniyet altında bulunması ise de, bunun iç yüzü tedkîk olunursa, anlaşılır ki, onun kasdi mülk ve riyâset ayağının bağı olmaktır. Ya'nî, o hükümdâr bu fedakârlığı, elimden mülk ve riyâset gitmesin ve ezvâk-ı nefsâniyyemi kemâl-i hürriyetle icrâ edeyim, diye yapar. Onun fedakârlığı, şâhlığı ve makām-ı riyâseti kaybetmek korkusundan dolayıdır. Fakat netîcede o hükümdar halkı düşmanın tûfân-ı tecavüzünden kurtaran Hakk'ın bir lutuf gemisi olmuş olur.

2213. O değirmene mensub, koşar. Onun kasdi halastır, tâ ki o onun zahmetinden kaçacak yer bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. O değirmene ait olan koşar. Onun amacı kurtuluştur, tâ ki o, onun zahmetinden kaçacak yer bulsun!

"Harâs", büyük değirmen demektir. Sonundaki "ya" nispet içindir. "Büyük değirmene ait olan hayvan" demek olur. "Menâs", kaçacak yer ve kaçmak ve geri durmak anlamındadır. Yani, bir değirmeni çeviren hayvan o değirmen etrafında koşar durur. Hayvanın amacı o değirmeni döndürme zahmetinden kurtulmak ve kaçmaktır.

"Harâs", büyük değirmen. Ahirindeki "ya", nisbet içindir. "Büyük değirmene mensûb olan hayvân" demek olur. "Menâs", kaçacak yer ve kaçmak ve geri durmak, ma'nâsınadır. Ya'nî, bir değirmeni çeviren hayvân o değirmen etrafında koşar durur. Hayvânın kasdi o değirmeni döndürmek zahmetinden kurtulmak ve kaçmaktır.

2214. Onun kasdi o değildir ki, bir su çeke yahud susamı o sebeble yağ yapa!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. Onun amacı o değildir ki, bir su çeksin yahut o sebeple susamdan yağ yapsın!

"Küncid", Arapça "ânzerût" dedikleri bir susamın adıdır. Göz tedavisi ve sakalları temizlemekte faydalıdır. Yüzdeki çillere ve vücuttaki bene de denir (Şemsü'l-Lügāt). Yağ çıkarılan susam anlamınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, değirmen veya bostan dolabı etrafında koşan bir hayvanın amacı kuyudan su çekmek veyahut bu dönme sebebiyle susamdan yağ çıkarmak değildir. Onun bu amacı içinde başka fayda meydana gelir ve kahır neticesinde lütuf oluşur.

"Küncid", Arabça "ânzerût" [:anzarot] dedikleri bir susamın adıdır. Göz tedâvîsi ve sakalları temizlemekte faidelidir. Yüzdeki çillere ve vücûddaki bene de itlâk olunur (Şemsü'l-Lügāt). Yağ çıkarılan susam ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, değirmen veya bostan dolabı etrafında koşan bir hayvanın kasdi kuyudan su çekmek veyâhud bu dönme sebebiyle susamdan yağ çıkarmak değildir. Onun bu kasdi zımmında başka fâide husûle gelir ve kahır neticesinde lutuf hâsıl olur.

2215. Öküz şedîd zahm korkusundan acele koşar. Arabayı ve yükü götürmek için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Öküz, şiddetli yara korkusundan acele koşar. Arabayı ve yükü götürmek için değildir.

Arabaya koşulan öküzün amacı arabayı çekmek ve yükü taşımak değildir. O zavallının amacı, boyunduruk altındaki zorluktan ve kendisini süren arabacının şiddetli darbelerinden kurtulmaktır. O öküzü bu hizmete sevk eden, zorluk ve dayak korkusudur. "Gerdûn", "araba" demektir.

Arabaya koşulan öküzün kasdı arabayı çekmek ve yükü taşımak değildir. O zavallının kasdı boyunduruk altındaki meşakkatten ve kendisini güden arabacının şedîd darbelerinden kurtulmaktır. O öküzü bu hizmete sevk eden meşakkat ve dayak korkusudur. "Gerdûn", "araba" demektir.

2216. Fakat Hak ona böyle korku ve veca' verdi, tâ ki teba'da maslahatlar hasıl gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. Fakat Hak ona böyle korku ve acı verdi, tâ ki tebaada faydalar meydana gelsin!

O öküzün böyle koşması sonucunda faydalı işler meydana gelmesi için Yüce Allah ona böyle dayak korkusu ve dayak ile boyunduruk acısı ve ağrısı verdi.

O öküzün böyle koşması neticesinde fâideli işler vücûda gelmek için Hak Teâlâ ona böyle dayak korkusu ve dayak ve boyunduruk veca'ı ve ağrısı verdi.

2217. Böylece her bir kazanıcı dükkânda ıslah için değil, kendi için çalışır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. Böylece her bir kazanıcı dükkânda ıslah için değil, kendi için çalışır.

İşte böylece her bir kazanım sahibi kişi, açtığı bir dükkânda veya fabrikada âlemi düzeltmek için değil, ancak kendi hesabına ve kendi menfaati için çalışır. Örneğin bir kimse şeker fabrikası açar. Onun amacı zengin olup rahat yaşamaktır. Fakat bu amaç doğrultusunda memleket içinde halkın muhtaç olduğu şeker üretilir ve halkın parası yabancıların ellerine geçmeyip, memleket içinde kalır ve bunun genel servete faydası olur.

İşte böylece her bir kazanıcı kimse, açtığı bir dükkânda veyâ fabrikada ıslâh-ı âlem için değil, ancak kendi hesabına ve kendi menfaati için çalışır. Meselâ bir kimse şeker fabrikası açar. Onun maksadı zengin olup râhat yaşamaktır. Fakat bu maksad zımmında memleket dâhilinde halkın muhtaç olduğu şeker istihsal olunur ve halkın parası yabancıların ellerine geçmeyip, memleket dâhilinde kalır ve bunun servet-i umumiyyeye fâidesi olur.

2218. Her birisi derd üzerine bir merhem ister. Teba'da bundan bir âlem kāim olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Her biri dert üzerine bir merhem ister. Halkta bundan bir âlem ayakta durmuştur.

Sözün özü, insan fertlerinden her biri kendi derdine bir merhem ister ve kendi menfaati için ve sıkıntıya düşme korkusundan dolayı çalışır. Fakat bu özel menfaatler ve korku sayesinde âlemin düzeni var olur.

Velhâsıl efrâd-ı beşerden her birisi kendi derdine bir merhem ister ve kendi menfaati için ve muzâyakaya düşmek korkusundan dolayı çalışır. Fakat bu menâfi'-i husûsiyye ve korku zımmında intizâm-ı âlem vücûd bulur.

2219. Hak bu cihânın direğini korkudan yaptı. Her birisi cân korkusundan dolayı iş içinde oynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. Hak bu dünyanın direğini korkudan yaptı. Her biri can korkusundan dolayı iş içinde oynadı.

Bu sebeple Yüce Allah bu dünyanın direğini ve temelini korkudan yaptı. Her bir kimse aç kalmak, sıkıntı çekmek ve sefalet içinde kalıp ölmek korkusundan dolayı sürekli çaba içinde türlü türlü fedakârlıklar yaptı ve oyunlar oynadı. Örneğin kunduracı kendi menfaati için kundura yaptı. Fakat bunun sonucunda halk ayağına giyecek kundura buldu; aynı şekilde ekmekçi kendi menfaati için fırın açtı. Fakat sonuç olarak halk kolaylıkla yenecek ekmek buldu; aynı şekilde mimar para kazanmak için binalar yaptı. Fakat neticede şehirler mamur oldu.

Binâenaleyh Hak Teâlâ bu cihânın direğini ve temelini korkudan yaptı. Her bir kimse aç kalmak ve sıkıntı çekmek ve sefâlet içinde kalıp ölmek korkusundan dolayı sa'y-i mütemâdî içinde türlü türlü fedakârlıklar yaptı ve oyunlar oynadı. Meselâ kunduracı kendi menfaati için kundura yaptı. Fakat bunun neticesinde halk ayağına giyecek kundura buldu; ve kezâ ekmekçi kendi menfaati için fırın açtı. Fakat binnetîce halk kolaylıkla yenecek ekmek buldu; ve kezâ mi'mâr para kazanmak için binalar yaptı. Fakat netîcede şehirler ma'mûr oldu.

2220. Hâlık'a hamd olsun ki, bir korkuyu böyle o yeryüzünün ıslahının [2202] mi'mârı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Yaratıcı'ya hamd olsun ki, bir korkuyu böyle o yeryüzünün ıslahının mimarı yaptı.

Yani, Yüce Allah'a hamd olsun ki, her bir insan ferdinin ve diğer hayvanların içine koyduğu bir korkuyu böyle yeryüzünün ıslahına ve düzenine mimar yaptı; ve bu şekilde kahredici tecellîsinin (Allah'ın kudret ve azametinin tecellisi) içinde lütuf tecellîsi (Allah'ın merhamet ve ihsanının tecellisi) ortaya çıktı.

Ya'nî, Hâlık Teâlâ hazretlerine hamd olsun ki, her bir ferd-i beşerin ve sâir hayvânâtın bâtınına koyduğu bir korkuyu böyle yeryüzünün ıslâhına ve intizâmına mi'mâr yaptı; ve bu sûretle tecellî-i kahrîsinin zımmında tecellî-i lutfisi zuhûra geldi.

2221. Bu cümle iyiden ve kötüden korkucudurlar. Hiçbir korkucu ise kendinden korkmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Bu cümle iyiden ve kötüden korkutucudurlar. Hiçbir korkutucu ise kendinden korkmaz.

Yani, her bir canlıya gelen korku kendisinden gelmez. Mutlaka bir korkutucudan gelir. Çünkü korkan bir yaratık, bir musallit (musallat olan, rahatsız eden) tarafından ya elindeki rahat ve iyiliğin alınacağından veya diğer bir şekilde bir kötülük yapılacağından korkar. Bilinmeli ki, iyilik ve kötülük her bir canlının meşrebine (huyuna, karakterine) ve algısına bağlıdır. Bir şey bazı yaratıklar hakkında iyi ve bazı yaratıklar hakkında kötüdür. Örneğin nur iyi bir şeydir, fakat yarasa kuşu onu kötü görür ve kaçar. Aynı şekilde necaset kötü bir şeydir, fakat necaset böceği katında iyidir. Aynı şekilde gül iyi bir şeydir, necaset böceği katında kötüdür. Aynı şekilde iman ve irfan, kalbin huzur ve rahatlığına sebep olduğundan iyi bir şeydir. Fakat inkâr eden kişi katında kötüdür. Sözün özü, iyinin ve kötünün böyle pek çok örnekleri vardır. Bu sebeple yaratıklar kendi meşrep ve algılarına göre böyle nisbî (göreceli) olan iyiden ve kötüden korkarlar; ve bu korku onlara bir korkutucudan gelir.

Ya'nî, her bir zî-rûha gelen korku kendisinden gelmez. Mutlakā bir korkutucudan gelir. Zîrâ korkan bir mahlûk bir musallit tarafından ya elindeki râhat ve iyiliğin selb edileceğinden veyâhud diğer sûretle bir fenâlık yapılacağından korkar. Ma'lûm olsun ki, iyilik ve kötülük her bir zî-rûhun meşrebine ve telakkîsine tâbi'dir. Bir şey ba'zı mahlūkāt hakkında iyi ve ba'zı mahlukāt hakkında fenâdır. Meselâ nûr iyi bir şeydir, fakat yarasa kuşu onu fenâ görür ve kaçar. Ve kezâ necâset fenâ birşeydir, fakat necâset böceği indinde iyidir. Ve kezâ gül iyi bir şeydir, necâset böceği indinde fenâdır. Ve kezâ îmân ve irfan itmi'nân ve istirahat-i kalbe sebeb olduğundan iyi bir şeydir. Fakat münkir indinde fenâdır. Velhâsıl iyinin ve kötünün böyle pek çok misâlleri vardır. Binâenaleyh mahlûkāt kendi meşreb ve telakkîlerine göre böyle nisbî olan iyiden ve kötüden korkarlar; ve bu korku onlara bir korkutucudan gelir

2222. Muhakkak hakikatte cümle üzerine hâkim bir kimsedir ki, o her ne kadar mahsüs değil ise de karîbdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Gerçekte bütün varlıklar üzerine hâkim olan bir kimsedir ki, o her ne kadar duyularla algılanamasa da yakındır.

Yani, muhakkaktır ki, bütün yaratılmışlar üzerine hâkim olan Yüce Allah'tır ki, yaratılmışlarını onların kendi algılarına göre iyiden ve kötüden korkutucudur. O korkutucu olan Yüce Allah her ne kadar duyu organıyla özel olarak görünmez ise de, her bir yaratılmışın hüviyeti (kimliği, özü) olduğundan onlara şah damarlarından daha yakındır. Nasıl ki ayet-i kerimede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) yani “Biz o kulumuza sizden daha yakınız. Fakat siz duyu organıyla göremezsiniz" ve diğer bir ayet-i kerimede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kāf, 50/16) yani “Biz o kulumuza şah damarından daha yakınız" buyurulur.

Ya'nî, muhakkaktır ki, bütün mahlûkāt üzerine hâkim olan Hak Teâlâ hazretleridir ki, mahlūkātını onların kendi telakkîlerine göre iyiden ve kötüden korkutucudur. O korkutucu olan Hak Teâlâ her ne kadar his gözüyle mahsûsen görünmez ise de, her bir mahlûkun hüviyeti olduğundan onlara şâh damarlarından daha yakındır. Nitekim ayet-i kerimede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) ya'nî “Biz o kulumuza sizden daha yakınız. Velâkin siz his gözüyle göremezsiniz" ve diğer bir âyet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kāf, 50/16) ya'nî “Biz o kulumuza şâh damarından daha yakınız" buyurulur.

2223. O mekmende mahsüstür. Fakat bu hane hissinin mahsüsü değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. O pusu yerinde özeldir. Fakat bu ev hissinin özeli değildir.

"Mekmen", pusu yeri ve gizlenecek yerdir. Yani, Yüce Allah'ın zâtı, bâtının bâtını (en gizlinin de gizlisi) olduğundan, zât oluşu yönünden idrak olunmaz. Nasıl ki kutsal ayette تدركه الأبصار وهو يدرك الأبصار (En'am, 6/103) yani "Hakk'ın zâtını gözler idrak etmez. O, gözleri idrak eder" buyurulur. Bu sebeple Hakk'ın zâtı, cisim ve ruh pusu yerinde, insan ruhunun sıfat ve ilahi isimleri idrak etmesiyle hissedilmiştir. Fakat cisim evinin hayvanî ruhunun hissiyle özel ve idrak edilmiş değildir.

"Mekmen", pusu yeri ve gizlenecek mahal. Ya'nî, Hak Teâlâ'nın zâtı, bâtının bâtını olduğundan, zâtiyeti cihetinden idrâk olunmaz. Nitekim âyet-i kerimede تدركه الأبصار وهو يدرك الأبصار (En'am, 6/103) ya'nî “Zât-ı Hakk'ı basarlar idrâk etmez. O basarları idrâk eder" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ın zâtı, cisim ve rûh mekmeninde, rûh-ı insânînin sıfat ve esmâ-i ilâhiyyeyi idrâki ile hissolunmuştur. Fakat cisim hânesinin rûh-ı hayvânîsi hissi ile mahsüs ve müdrek değildir.

2224. O bir his ki, Hak o his üzerinde zahir olmuştur, bu cihanın hissi değildir, o başkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. O bir his ki, Hak o his üzerinde zahir olmuştur, bu cihanın hissi değildir, o başkadır.

"Mazhar", mîmî masdardır; "zuhûr etmek ve zâhir olmak" anlamındadır. Yani, üzerinde Hakk'ın zuhûr ettiği bir his ki, insânî ruhun hissidir; o his bu yoğunluk âleminden olan hayvânî ruhun ve bu cismaniyet âleminin hissi değildir. O his başka bir histir. Çünkü insanlar bu hayvânî ruh hissinde ve bu cismaniyet hâlinde hayvanlar ile ortaktır; ve bu hayvânî his, yoğunluk âleminden başka bir şeyi idrak etmez.

"Mazhar", masdar-ı mîmîdir; "zuhûr etmek ve zâhir olmak" ma'nâsınadır. Ya'nî, üzerinde Hakk'ın zuhûr ettiği bir his ki, rûh-ı insânînin hissidir; o his bu âlem-i kesâfetten olan rûh-ı hayvânînin ve bu cismâniyet âleminin hissi değildir. O his başka bir histir. Zîrâ insanlar bu rûh-ı hayvânî hissinde ve bu cismâniyet hâlinde hayvanlar ile müşterektir; ve bu hiss-i hayvânî âlem-i kesâfetten başka bir şeyi idrak etmez.

2225. Hayvan hissi, eğer o sûretleri göre idi, öküz ve eşek vaktin Bâyezîd'i olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. Hayvan hissi, eğer o suretleri görebilseydi, öküz ve eşek zamanın Bâyezîd'i olurdu.

"Suretler"den kastedilen, ilahi sıfatlardır. Çünkü sıfatlar, zâtın görünen yönüdür; ve görünen şeye suret denilmesi caizdir. Yani, eğer hayvanın hissi ve hayvanî ruhu o ilahi sıfatları görebilseydi, öküzün ve eşeğin ve diğer hayvanların cisim gözleri insanın gözünden daha keskin olduğundan, onların her biri zamanının Bâyezîd-i Bistâmî'si gibi birer kâmil ve Hakk'ı müşahede etme mertebesine ulaşırlar idi.

"Sûretler"den murâd, sıfât-ı ilâhiyyedir. Zîrâ sıfât zâtın zâhiridir; ve zâhir olan şeye sûret ıtlâkı câizdir. Ya'nî, eğer hayvanın hissi ve rûh-ı hayvânî o sıfât-ı ilâhiyyeyi görebile idi, öküzün ve eşeğin vesâir hayvanların cisim gözleri insanın gözünden daha keskin olduğundan, onların her biri vaktinin Bâyezîd-i Bistâmîsi gibi birer kâmil ve Hakk'ın müşâhedesi mertebesine vâsıl olurlar idi.

2226. O ki, teni her rûhun mazharı etti ve o ki, gemiyi Nûh'un Burak'ı etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. O ki, bedeni her ruhun tecelli yeri yaptı ve o ki, gemiyi Nuh'un Burak'ı yaptı.

"Burak", manevi bineklerden bir bineğin adıdır. Hızlı gidişinden dolayı yıldırıma benzetilir. Burada "kurtuluş bineği" kastedilir. "Her ruh"tan kasıt, bitkisel ruh, hayvansal ruh ve insani ruhtur. Yani o Yüce Allah, kudretinin kemaliyle insanın cismini bitkisel ruhun, hayvansal ruhun - "ile beraberdir" gibi açık olan birtakım Kur'an ayetlerini ve bu ayetleri destekleyen şerefli hadisleri tevil ederler. Bununla beraber Hakk'ın Şerefli Zât'ını sınırladıklarının ve kayıtladıklarının farkında olmazlar ve bunu da şeriat zannederler. Halbuki hakikatte bu iki söz arasında asla bir çelişki yoktur. Örneğin buzun aslı sudur. Buna göre bir kimse "Buzlar hep sudandır" veya "Buzlar hep sudur" dediği zaman bu iki hüküm arasında ihtilaf olmadığı açıktır. Fakat ne yapalım ki, zahir uleması Hakk'ı tenzih ettiklerini zannederek bu gibi akla uygun misalleri de reddederler.

"Burâk", merâkib-i ma'neviyyeden bir merkebin adıdır. Sür'at-i seyrinden dolayı yıldırıma teşbîh [olunur.] Burada "merkeb-i necât" murâd buyurulur. "Her rûh"tan murâd, rûh-ı nebâtî, rûh-ı hayvânî ve rûh-ı insânîdir. Ya'nî o Hak Teâlâ kemâl-i kudreti ile insanın cismini rûh-ı nebâtînin, rûh-ı hayvânî- "zinle beraberdir" gibi sarîh olan birtakım âyât-ı kur'âniyyeyi ve bu âyâtı mü- eyyid olan ahâdîs-i şerîfeyi te'vîl ederler. Bununla beraber Hakk'ın Zât-ı Şe- rîfini tahdîd ve takyîd ettiklerinin farkında olmazlar ve bunu da şerîat zanne- derler. Halbuki hakikatte bu iki söz arasında aslâ muhalefet yoktur. Meselâ buzun aslı sudur. Binâenaleyh bir kimse "Buzlar hep sudandır" veyahud "Buzlar hep sudur" dediği vakit bu iki hüküm arasında ihtilaf olmadığı mey- dandadır. Fakat ne yapalım ki, ulemâ-i zâhir Hakk'ı tenzîh ettiklerini zanne- derek bu gibi ma'kül misâlleri de reddederler.

3204. Yine onun aklı dedi: "Bu havelden geç! Sirke pekmezdir ve pekmez sir- kedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3204. Yine onun aklı dedi: "Bu şaşı bakıştan vazgeç! Sirke pekmezdir ve pekmez sirkedir!"

"Havel", eğri görmek ve biri iki görmek, yani "şaşı olmak" demektir. Bu şerefli beyitte muhtesip ve borçlu adam kıssasına geri dönülür. Yani muhtesibin kapısına başvuran borçlu adamın aklı dedi ki: "Sen 'Hakk'ın bağışı muhtesibin bağışından daha iyidir' diyorsun, hâlbuki bu şaşılık ve biri iki görmektir. Çünkü Hakk'ın varlığı karşısında bir de muhtesibin varlığını ispat ediyorsun. Bu sebeple bu şaşılıktan vazgeç! Çünkü muhtesibin bağışı Hakk'ın bağışıdır; ve muhtesibin varlığı suya yansıyan bir akis gibidir; ve bağışlayan ve var olan ancak Yüce Allah'tır. Zuhurdaki farklılığa bakma! Çünkü pekmez ile sirke üzüm suyu olduklarından her ne kadar zuhurda ayrı görünürlerse de, hakikatte ikisi de bir şeydir.

"Havel", eğri görücü olmak ve biri iki görmek, ya'nî "şaşı olmak" demek- tir. Bu beyt-i şerîfte muhtesib ve borçlu adam kıssasına rücû' buyurulur. Ya'nî muhtesibin kapısına müracaat eden borçlu adamın aklı dedi ki: "Sen "Hakk'ın atâsı muhtesibin atâsından daha iyidir" diyorsun, halbuki bu şaşı- lık ve biri iki görmektir. Zîrâ Hakk'ın varlığı karşısında bir de muhtesibin var- lığını isbât ediyorsun. Binâenaleyh bu şaşılıktan geç! Zîrâ muhtesibin atâsı Hakk'ın atasıdır; ve muhtesibin vücudu suya vâki' olan bir akis mesâbesin- dedir; ve Mu'tî ve mevcûd ancak Hak Teâlâ hazretleridir. Zuhûrdaki ihtilâfa bakma! Zîrâ pekmez ile sirke üzüm suyu olduklarından her ne kadar zuhûr- da ayrı görünürler ise de, hakîkatte ikisi de bir şeydir.

3205. Kusûrdan dolayı efendiye nasıl gayr dedin? Ey şaşı! Gayûr olan şahtan utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3205. Kusurdan dolayı efendiye nasıl yabancı dedin? Ey şaşı! Kıskanç olan şahtan utan!

"Efendi"den kasıt, kıssanın özelliğine göre "muhtesip" (çarşı ve pazar denetleyicisi) olması uygundur; ve hitap, borçlu adamın kendisinedir; ve anlamın genelliği itibarıyla peygamberler ve onların vârisleri olan evliya hazretleridir; ve hitap, zahir ehlinedir. Yani, ey garip! Sen görüşündeki kusurdan dolayı muhtesip efendiye nasıl Hakk'ın gayrı (yabancısı) dedin? Veyahut. Ey zahir-bîn (dış görünüşe bakan) olan kimse! Sen peygamberlere ve evliyaya nasıl "Hakk'ın gayrı" dedin ve Hak'tan ayrı gördün? Ve onlardan ortaya çıkan sıfat ve oluşları Hakk'ın sıfatı ve oluşları bilmedin? Ey biri iki gören şaşı! Kıskanç olan hakiki şahtan utan! Ve Hakk'ın tasarruflarını, varlıkları hayallerden ibaret olan yaratılmışlara isnat etme! Ve ruh-ı insânînin (insan ruhunun) zuhur yeri yaptı; ve o Yüce Allah ki, tufan zamanında gemiyi müminler için kurtuluş bineği yaptı. Bu beytin tamamlayıcısı sonraki beyittir.

"Efendi"den murâd, hususiyyet-i kıssa i'tibariyle "muhtesib" olmak mü- nâsibdir; ve hitâb borçlu adamın kendinden kendinedir; ve umumiyyet-i ma'nâ i'tibariyle enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır; ve hitâb ehl-i zâhiredir. Ya'nî, ey garîb! Sen görüşündeki kusûrdan dolayı muhtesib efendiye nasıl Hakk'ın gayrı dedin? Veyâhud. Ey zâhir-bîn olan kimse! Sen enbiyâ ve evliyâya nasıl "Hakk'ın gayrı" dedin ve Hak'tan ayrı gördün? Ve onlardan zâhir olan sıfat ve şuûnâtı Hakk'ın sıfatı ve şuûnâtı bilmedin? Ey biri iki gören şaşı! Gayûr olan şâh-ı hakîkîden utan! Ve Hakk'ın tasarrufatını vücûdları hayâlâttan ibaret olan mahlûkāta izâfe etme! nin ve rûh-ı insânînin mahall-i zuhûru yaptı; ve o Hak Teâlâ ki, tûfân zamâ-nında gemiyi mü'minler için merkeb-i necât yaptı. Bu beytin mütemmimi âtî-deki beyittir.

2227. Eğer isterse ırmakta geminin aynını senin tûfânın yapar, ey nûr isteyici!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Eğer isterse ırmakta geminin aynını senin tûfânın yapar, ey nûr isteyici!

"Cû", ırmak demektir; ve "ırmak"tan kastedilen, her an-ı gayr-i münkasimde (bölünmez anda) akıp giden ilahi tecellilerle (Allah'ın görünür kılmalarıyla) emsallerin yenilenmesi (benzerlerin sürekli yenilenmesi) içinde bulunan bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) âlemidir. "Tûfân"dan kastedilen, kahredici tecellî (Allah'ın kahredici görünür kılmaları) ve "gemi"den kastedilen, lütfedici tecellîdir (Allah'ın lütfedici görünür kılmalarıdır). "Nûr-cû"dan kastedilen, insani ruhu kabul etmeye yatkın olan insandır. Yani, ey bu izafî varlık âleminin ve ırmağının nuru ve ruhu olan insan! Cismi her türlü ruhun mazharı (ortaya çıkış yeri) eden ve gemiyi tûfânda Nuh (a.s.)'ın kurtuluş vasıtası yapan Yüce Allah, eğer isterse, bu izafî varlık ırmağında geminin yani lütfedici tecellînin aynını kahredici tecellî yapar; ve aynı şekilde aksi olarak kahredici tecellînin aynını da lütfedici tecellî gemisi yapar. Nasıl ki 2. cildin 1607 numaralı beytinde اوزعین درد انگیزد دوا .حاکمست او يفعل الله ما يشاء yani "O hâkimdir. Allah dilediğini işler. O derdin aynından devayı peydâ eder" buyurulmuş idi. Görülmez mi ki, çiçek ve kolera ve tifo ve veba gibi birtakım hastalıklar kahredici tecellîdir; ve bu hastalıklara karşı olan aşılar ve serumlar lütfedici tecellîdir; ve bu aşılar o hastalıkların mikropları olup, vücuda aşılanır. Bu sebeple tûfân gibi olan hastalığın aynını Yüce Allah lütuf gemisi olan ilaç yapmış olur. 2. cildin bu numarasını takip eden diğer beyitlerde de diğer misaller vardır.

"Cû", ırmak demektir; ve "ırmak"tan murâd, her ân-ı gayr-i münkasimde akıp giden tecelliyât-ı ilâhiyye ile teceddüd-i emsâl içinde bulunan bu vücû-dât-ı izâfiyye âlemidir. "Tûfân"dan murâd, tecellî-i kahrî ve "gemi"den mu-râd, tecellî-i lutfidir. "Nûr-cû"dan murâd, rûh-ı insânîyi kabûle müstaid olan insandır. Ya'nî, ey bu vücûd-i izâfî âleminin ve ırmağının nûru ve rûhu olan insan! Cismi her türlü rûhun mazharı eden ve gemiyi tûfânda Nûh (a.s.)ın merkeb-i necâtı yapan Hak Teâlâ, eğer isterse, bu vücûd-i izâfî ırmağında ge-minin ya'nî tecellî-i lutfînin aynını tecellî-i kahrî yapar; ve kezâ aksi olarak tecellî-i kahrînin aynını da tecellî-i lutfi gemisi yapar. Nitekim 2. cildin 1607 numaralı beytinde اوزعین درد انگیزد دوا .حاکمست او يفعل الله ما يشاء ya'nî "O hâkim-dir. Allah dilediğini işler. O derdin aynından devâyı peydâ eder" buyurulmuş idi. Görülmez mi ki, çiçek ve kolera ve tifo ve vebâ gibi birtakım marazlar te-cellî-i kahrîdir; ve bu hastalıklara karşı olan aşılar ve serumlar tecellî-i lutfî-dir; ve bu aşılar o hastalıkların mikropları olup, vücûda aşılanır. Binâenaleyh tûfân gibi olan marazın aynını Hak Teâlâ lutuf gemisi olan ilâç yapmış olur. 2. cildin bu numarasını ta'kîb eden diğer beyitlerde de diğer misâller vardır.

2228. Ey mukıll! Senin her demin tûfân ve gemidir. O seni gama ve şâdîye muttasıl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. Ey fakir! Senin her anın tufan ve gemidir. O seni gama ve sevince bağladı.

"Mukıll", fakir anlamına gelir. Yani, ey Hakk'ın sıfat ve isim tecellilerine muhtaç olan insan! Dikkat et! Senin her bir nefesin ve her bir anın tufan ve gemi gibidir. Tufan hükmünde olan kahır tecellisi seni gama, gemi hükmünde olan lütuf tecellisi de seni sevince ve neşeye bağladı.

"Mukıll", fakîr ma'nâsınadır. Ya'nî, ey Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesine muhtâç olan insan! Dikkat et! Senin her bir nefesin ve her bir ânın tûfân ve gemi gibidir. Tûfân mesâbesinde olan tecellî-i kahrî seni gama ve gemi mesâbesinde olan tecellî-i lutfî dahi seni şâdîye ve sürûra muttasıl etti.

2229. Eğer gemiyi ve deryayı önde görmez isen, kendi eczânın cümlesinde titremeler gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. Eğer gemiyi ve denizi önde görmez isen, kendi parçalarının hepsinde titremeler gör!

Ey insan! Eğer önünde kahır denizini ve lütuf gemisini görmez isen, varlığının parçalarının ve uzuvlarının hepsinde gamdan ve sevinçten titremeleri gör ki, o gam kahır denizidir ve sevinç ve neşe lütuf gemisidir.

Ey insan! Eğer önünde kahır deryâsını ve lutuf gemisini görmez isen, eczâ-yı vücudunun ve a'zâlarının cümlesinde gamdan ve sevinçten titremeleri gör ki, o gam kahır deryâsı ve sevinç ve şâdî lutuf gemisidir.

2230. Vaktaki gözler korkmanın aslını görmeye, türlü türlü hayâlden korku tutar. [2212]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. Gözler korkmanın aslını görmediği zaman, türlü türlü hayalden korku duyar.

"Tersiş", mastar ismidir, "korkma" demektir. Yani mademki her an tecelli eden (ortaya çıkan) Hak'tır, seni kahredici tecellisinden korkutan da Hak'tır. Bu sebeple korkma sana korkutucu olan Hak'tan gelir. Bir kimsenin basiret gözleri (iç görüşü) korkunun aslı olan Hakk'ın tecellisini görmediği zaman, her biri birer hayalden ibaret olan eşya suretlerinden korkar ve kendisine gelen kahredici durumu o hayal olan suretlerden bilir. Hakiki fail (gerçek işi yapan) olan Hakk'ı görmez.

"Tersiş", ism-i masdardır, "korkma" demektir. Ya'nî mâdemki her ânda tecellî eden Hak'tır, seni tecellî-i kahrîsinden korkutan da Hak'tır. Binâenaleyh korkma sana korkutucu olan Hak'tan gelir. Vaktāki bir kimsenin basîret gözleri korkunun aslı olan Hakk'ın tecellîsini görmez, her biri birer hayâlden ibâret olan eşyâ sûretlerinden korkar ve kendisine gelen kahrı o hayâl olan sûretlerden bilir. Fâil-i hakîkî olan Hakk'ı görmez.

2231. Bir çapkın sarhoş, köre yumruk vurur; kör, tekme vuran deve zanneder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. Bir çapkın sarhoş, köre yumruk vurur; kör, tekme vuran deve zanneder.

"Cilf", alçak, akılsız, çapkın ve ipsiz sapsız kimse demektir. Yani, bu hâl şuna benzer ki: Örneğin, bir çapkın ve edepsiz sarhoş, bir köre yumruk vurur. Kör bu yumruğu bir devenin tepmesi zanneder. Bazı nüshalarda "üştür" yerine "ester" geçmektedir, bu da "katır" demektir.

"Cilf", denî, akılsız, çapkın ve ipsiz sapsız kimse demektir. Ya'nî, bu hâl şuna benzer ki: Meselâ, bir çapkın ve edebsiz sarhoş, bir köre yumruk vurur. Kör bu yumruğu bir devenin tepmesi zanneder. Ba'zı nüshalarda "üştür" yerine "ester" vâki'dir, "katır" demek olur.

2232. Zîrâ ki o demde devenin sesini işitti, körün aynası kulaktır, göz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Çünkü o anda devenin sesini işitti, körün aynası kulaktır, göz değildir.

Körün sarhoşun yumruğunu deve tepmesi zannetmesinin sebebi şudur: Kör o an içinde deve sesi işitmişti; ve gözü kapalı olduğu için sarhoşu görmemişti. Çünkü körün aynası gözü değil kulağıdır; ve bu düşünce körün bir hayalidir. İşte bunun gibi, Hakk'ın bizzat eşyayı kuşattığını söyleyen muhakkıkları (gerçekleri araştıranları) inkâr edip yalnız ilimle kuşatmayı iddia eden kimseler de körler gibi hayale kapılmışlardır.

Körün sarhoşun yumruğunu deve tepmesi zannetmesinin sebebi budur ki: Kör o ân içinde deve sesi işitmiş idi; ve gözü kapalı olduğu için sarhoşu görmemiş idi. Zîrâ körün aynası gözü değil kulağıdır; ve bu düşünce körün bir hayâlidir. İşte bunun gibi Hakk'ın bizzât eşyâyı ihâta ettiğini söyleyen muhakkıkları inkâr ve yalnız ihâta-i ilmiyyeyi iddia eden kimseler dahi körler gibi hayâle kapılmışlardır.

2233. Tekrar kör der: "Hayır, bu taş idi.. Yahud, galiba ses dolu olan kubbeden idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. Tekrar kör der: "Hayır, bu taş idi.. Yahud, galiba ses dolu olan kubbeden idi."

"Tang" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada mutlak "ses" demektir. Yani, kör yine başka bir hayale dalıp der ki: Hayır, bu darbe devenin tepmesi değildi. Bir kimse tarafından atılmış taş idi. Yahut, tın tın öten ve ses veren bir kubbeden düşen taş idi.

"Tang", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada mutlak "ses" demektir. Ya'nî, kör yine diğer bir hayâle dalıp der ki: Hayır, bu darbe devenin tepmesi değil idi.Bir kimse tarafından atılmış taş idi. Yâhud, tın tın ötüp ses veren bir kubbeden düşen taş idi.

2234. Bu olmadı ve o olmadı ve şu olmadı. O ki, korkuyu yarattı, bunları gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. Bu olmadı ve o olmadı ve şu olmadı. O ki, korkuyu yarattı, bunları gösterdi.

Yani, körün yaptığı üç türlü hayalden hiçbirisi değildi. İşin hakikati başkaydı; ve o korkuyu yaratan Yüce Allah hazretleri o köre bu hayalleri böyle gösterdi.

Ya'nî, körün yaptığı üç türlü hayâlden hiçbirisi değil idi. İşin hakikati başka idi; ve o korkuyu yaratan Hak Teâlâ hazretleri o köre bu hayalleri böyle gösterdi.

2235. Korku ve titreme muhakkak bir gayrıdan olur. Ey hazîn! Hiçbir kimse kendinden korkmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. Korku ve titreme muhakkak bir başkasından olur. Ey hüzünlü kişi! Hiçbir kimse kendinden korkmaz.

Bu beyit yukarıdaki 2221 numaralı beyte bağlıdır. Yani, ey hüzünlü ve gamlı kişi! Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âleminde korku ve titreme muhakkaktır ki, bir başkasından olur. Bir korkutan olmadıkça, hiçbir kimse kendiliğinden kendisinden korkmaz. Gafil olan kimse kendisini korkutan o şekli görür; ârif olan kimse ise, o şekil aracılığıyla Hakk'ın kahrî tecellîsini (kahırla ortaya çıkışını) görür.

Bu beyit yukarıdaki 2221 numaralı beyte merbûttur. Ya'nî, ey hazîn ve gamlı kimse! Bu vücûd-i izâfî âleminde korku ve titreme muhakkaktır ki, bir başkasından olur. Bir korkutan olmadıkça, hiçbir kimse kendinin kendiliğinden korkmaz. Gafil olan kimse kendisini korkutan o sûreti görür; ve ârif olan kimse ise, o sûret vâsıtasıyla Hakk'ın tecellî-i kahrîsini görür.

2236. O feylesofçuk korkuya vehim ta'bîr eder. O bu dersi eğri anlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. O küçük filozof korkuya vehim der. O bu dersi yanlış anlamıştır.

Yani, biçare filozof korkuya "vehim" der. Hâlbuki vehim, insanın kendi nefsinde ve özünde olan bir korkudur ki, bu kuvvet ondan hiçbir an kaybolmaz. Bu sebeple korku, vehmin aynısı olsaydı, her insan daima korku içinde bulunur ve kendinden korku gerekirdi. Hâlbuki açık bir şeydir ki, korku insana mutlaka bir korkutandan gelir, kendi nefsinden gelmez. Bu sebeple o küçük filozof bu korku dersini eğri ve yanlış anlamıştır. Bilinmeli ki, vehim kuvveti (gerçek olmayan şeyleri gerçekmiş gibi gösteren içsel güç) hakikatte varlığı olmayan birtakım şeyleri kendinden meydana getirip, insanın nefsine gösterir. Bunun için dış âlem ve iç âlem hakikatlerini uygulayan tahkik ehli âlimler, insanda olan "vehm"i dış âlemde olan "şeytan"a örnek tutmuşlardır. Örneğin insan düşmandan korkar. Vehim, aslı olmadığı hâlde bir kişide düşmanlık tasavvur eder ve bu tasavvurdan dolayı insanın nefsinde bir korku meydana gelir. Fakat bu korku, aslı olsun olmasın, insanın nefsine dışarıda olan bir kişinin düşmanlığından gelir. Vehim, dışarıda olan o düşmanlığın korkusunu nefse intikal ettirme hususunda ancak bir vasıtadır. Bu sebeple vehim korkunun aynısı değildir. İşte filozof bu inceliğe vakıf olamadığı için korkuyu vehim sayıp yanlış bir hüküm vermiştir.

Ya'nî, bîçâre feylesof korkuya "vehim" ta'bîr buyurur. Halbuki vehim insanın kendi nefsinde ve zâtında olan bir korkudur ki, bu kuvvet ondan hiçbir ân zâil olmaz. Binâenaleyh korku, vehmin aynı olsa idi, her insan dâimâ korku içinde bulunur ve kendinden korku lâzım gelir idi. Halbuki zâhir bir şeydir ki, korku insana mutlakā bir korkutandan gelir, kendi nefsinden gelmez. Binâenaleyh o feylesofçuk bu korku dersini eğri ve yanlış anlamıştır. Ma'lûm olsun ki, kuvve-i vâhime hakîkatte vücûdu olmayan birtakım şeyleri kendinden peydâ edip, insanın nefsine gösterir. Bunun için âfâk ve enfüs âlemlerini tatbik eden ulemâ-i muhakkıkîn insanda olan "vehm"i âfakta olan “şeytan"a misâl tutmuşlardır. Meselâ insan düşmandan korkar.Vehim, aslı olmadığı hâlde bir şahısta düşmanlık tasavvur eder ve bu tasavvurdan dolayı insanın nefsinde bir korku peyda olur. Fakat bu korku, aslı olsun olmasın, insanın nefsine hâriçte olan bir şahsın düşmanlığından gelir. Vehim hâriçte olan o düşmanlığın korkusunu nefse intikal ettirmek husû- sunda ancak bir vâsıtadır. Binâenaleyh vehim korkunun aynı değildir. İşte feylesof bu inceliğe vakıf olamadığı için korkuyu vehim addedip yanlış bir hüküm vermiştir.

2237. Hiçbir vehim ne vakit hakikatsiz olur? Hiçbir kalb bir sahîhsiz ne vakit gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. Hiçbir sanı ne zaman hakikatsiz olur? Hiçbir kalp, hakikati olmayan bir şeyle ne zaman gider?

Yani, dışarıda hakikati sabit olmayan bir şeyi sanı kuvveti asla tasavvur edemez. Örneğin, dışarıdaki bir şahsın düşmanlığını tasavvur ederse, aslı olsun olmasın, o "düşmanlık" kavramı sabittir; ve sanı kuvveti o kavramdan kaynaklanan korkuyu insan nefsine nakletmiştir. Buna göre sanı ancak dışarıda hakikati sabit olan bir şeyi tasavvur edip, insanın nefsine çeker. Örneğin, ortada sağlam para ve geçer akçe olmasa, kalp paranın varlığı tasavvur olunmaz. Sanının aslı olmayan bir düşmanlığı tasavvur etmesi de, kalp paranın varlığı gibidir; ve tasavvur ettiği o düşmanlığın hakikati dahi sağlam paraya benzer. Çünkü "düşmanlık" kavramı olmasa, sanı onu tasavvur edemezdi.

Ya'nî, hâriçte hakîkati sabit olmayan bir şeyi kuvve-i vâhime aslâ tasavvur edemez. Meselâ hâriçteki bir şahsın düşmanlığını tasavvur ederse, aslı olsun olmasın, o "düşmanlık" mefhûmu sâbittir; ve kuvve-i vâhime o mefhûmdan münbais olan korkuyu nefs-i insânîye nakl etmiştir. Binâenaleyh vehim ancak hâriçte hakîkati sabit olan bir şeyi tasavvur edip, insanın nefsine celbeder. Meselâ ortada sağlam para ve geçer akçe olmasa, kalp paranın vücûdu tasavvur olunmaz. Vehmin aslı olmayan bir düşmanlığı tasavvur etmesi de, kalp paranın vücûdu gibidir; ve tasavvur ettiği o düşmanlığın hakîkati dahi sağlam paraya benzer. Zîrâ “düşmanlık" mefhûmu olmasa, vehim onu tasavvur edemezdi.

2238. Ne vakit bir yalan doğrusuz kıymet getirir? Her yalan iki alemde doğrudan kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. Ne zaman bir yalan doğruluk olmadan değer kazanır? Her yalan iki âlemde doğruluktan kalktı.

Diğer bir örnek: Yani, doğru sözün varlığı ve geçerliliği olduğu için, yalancılar yalanlarını doğruluk adına kabul ettirirler. Bu sebeple her iki âlemde, yani görünen ve görünmeyen âlemde ve şekil ve anlam âleminde olan her bir yalan, doğruluktan dolayı geçerlilik buldu ve doğruluk adıyla geçerlilik buldu.

Diğer bir misal: Ya'nî, doğru sözün vücûdu ve sürümü olduğu için, yalancılar yalanlarını doğruluk nâmına kabûl ettirirler. Binâenaleyh her iki âlemde, ya'nî zâhirde ve bâtında ve sûret ve ma'nâ âleminde olan her bir yalan doğruluktan dolayı revâc buldu ve doğruluk nâmıyla revâc buldu.

2239. O doğruyu revâca ve fürûğa mensub gördü. Onun ümîdi üzere yalanı revân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. O, doğruyu geçerli ve parlak gördü. Onun ümidi üzerine yalanı yaydı.

Diğer bir örnek: O yalancı, doğruyu ve doğrunun geçerliliğini, sürümünü, parlaklığını ve itibarını gördü. Doğru adı altında yayılır ümidi üzerine yalanı ortaya sürdü. İşte vehim kuvveti (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) de bu yalancıya benzer. Dışarıda doğruluğu ve hakikati sabit olan bir düşmanlık korkusunu, aslı olmasa bile, insan nefsine nakleder.

Diğer bir misâl: O yalancı, doğruyu ve doğrunun revâcını ve sürümünü ve parlaklığını ve i'tibârını gördü. Doğru nâmı altında sürülür ümîdi üzerine yalanı ortaya sürdü. İşte kuvve-i vâhime dahi bu yalancıya benzer. Hâriçte doğruluğu ve hakîkati sabit olan bir düşmanlık korkusunu, aslı olmasa bile, nefs-i insânîye nakleder.

2240. Ey yalancı ki, bu nevâ sana sıdktandır. Ni'metin şükrünü söyle! Doğ- ruyu inkâr etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. Ey yalancı ki, bu parlaklık sana doğruluktandır. Nimetin şükrünü söyle! Doğruyu inkâr etme!

"Dürüğî"deki "yâ", nispet içindir, "yalancı" demektir. "Nevâ"nın birçok anlamı vardır. Burada "parlaklık" anlamı uygundur. Yani, ey yalancı! Senin yalan sözünün bu parlaklığı ve sürümü sana doğruluktandır. Bu doğruluk yüzünden bulduğun parlaklık ve sürüm nimetine şükret de doğrunun varlığını inkâr etme!

"Dürüğî"deki "yâ", nisbet içindir, "yalancı" demektir. "Nevâ"nın birçok ma'nâsı vardır. Burada "revnak" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, ey yalancı! Senin yalan sözünün bu revnakı ve sürümü sana doğrudandır. Bu sıdk yüzünden bul- duğun revnak ve sürüm ni'metine şükr et de doğrunun vücûdunu inkâr etme!

2241. Müfelseften mi ve onun eğrilerinden mi, tekrar onun deryalarının ge- milerinden mi, söyleyeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. Müfelseften mi ve onun eğrilerinden mi, tekrar onun deryalarının gemilerinden mi, söyleyeyim?

"Müfelsef", ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç). "Feylesoflaşmak ve felsefe sahibi" demektir. Yani, felsefe sahibinin fikirlerinden ve onun eğri ve yanlış fikirlerinden mi bahsedeyim? Yoksa Hakk'ın tufan deryalarıyla lütuf gemilerinden mi bahsedeyim?

"Müfelsef", ism-i mef'ûldür. "Feylesoflaşmak ve felsefe sâhibi" demektir. Ya'nî, felsefe sâhibinin fikirlerinden ve onun eğri ve yanlış fikirlerinden mi bahs edeyim? Yoksa Hakk'ın tûfân deryalarıyla lutuf gemilerinden mi, bahsedeyim?

2242. Belki onun gemilerinden ki, o gönül bağıdır. Küllden söyleyeyim. Cüz' küllde dâhildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. Aksine, onun gemilerinden ki, o gönül bağıdır. Bütünden söyleyeyim. Cüz, bütüne dâhildir.

Yani, feylesofu ve onun eğri fikirlerini bırakayım da, Hakk'ın gönül bağlayıcı ve gönlün sevgilisi olan lütuf gemilerinden bahsedeyim. Küll (bütün) olan izafî varlıklardan bahsedeyim ki, cüz (parça) mesabesinde olan feylesofun halleri, küll olan o izafî varlıklar âlemine dâhildir.

Ya'nî, feylesofu ve onun eğri fikirlerini bırakayım da, Hakk'ın gönül bağ- layıcı ve gönlün mahbûbu olan lutuf gemilerinden bahs edeyim. Küll olan vü- cûdât-ı izâfiyyeden bahs edeyim ki, cüz' mesâbesinde olan feylesofun ahvâ- li küll olan o vücûdât-ı izâfiyye âleminde dâhildir.

2243. Her velîyi Nûh ve gemici tanı! Bu halkın sohbetini tûfân anla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. Her velîyi Nûh ve gemici tanı! Bu halkın sohbetini tûfân anla!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin açıklamasıdır. Yani, her velîyi Nûh (a.s.) meşrebinde (manevî yolunda) ve tufan denizlerinin bir gemicisi olarak tanı! Ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) âlemini oluşturan bu halkın varlığını ve onlarla sohbeti bir tufan gibi anla!

Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin tefsîridir. Ya'nî, her velîyi Nûh (a.s.) meş- rebinde ve tûfân deryalarının bir gemicisi olarak tanı! Ve vücûdât-ı izâfiyye âlemini teşkil eden bu halkın varlığını ve onlar ile sohbeti bir tûfân mesâbe- sinde anla!

2244. Arslandan ve erkek ejderhâdan az kaç! Âşinâlardan ve akrabâdan ha- zer et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. Aslandan ve erkek ejderhadan az kaç! Tanıdıklardan ve akrabalardan sakın!

"Aslan"dan ve "erkek ejderha"dan kastedilen, insân-ı kâmildir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan). Çünkü insân-ı kâmil, Hakk Yolcusu'nun vehmedilmiş olan benliğini ve enâniyetini parçalar ve yutar. Yani, ey hakikat talibi olan Hakk Yolcusu! Aslan ve erkek ejderha hükmünde olan insân-ı kâmilden az kaç ve çok vakitlerini onun sohbetinde bulunmak ile geçir; ve gaflet ehli olan tanıdığın kimselerden ve akrabalarından sakın!

"Arslan"dan ve "erkek ejderha"dan murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil, sâlikin mevhûm olan benliğini ve enâniyetini parçalar ve yutar. Ya'nî, ey hakîkat tâlibi olan sâlik! Arslan ve erkek ejderha mesâbesinde olan insân-ı kâmilden az kaç ve çok vakitlerini onun sohbetinde bulunmak ile geçir; ve ehl-i gaflet olan tanıdığın kimselerden ve akrabândan hazer et!

2245. Telâkîde senin vaktini götürürler. Onların yadı senin gäibe mensubunu otlarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. Karşılaşmada senin vaktini alırlar. Onların anısı senin gayba ait olanlarını otlarlar.

Yani, sen o gafil dostlarınla ve akrabalarınla karşılaşıp sohbet ettiğin zaman, senin kıymetli vaktini boşa harcarlar ve boş sözlerle seni meşgul ederler; ve onlarla karşılaşmayıp da o gafilleri hatırladığın zaman dahi, onların hayalleri senin gayba ait olan ruhanî ilhamlarını otlarlar ve yutarlar. Çünkü senin iki kalbin yoktur ki, birisiyle Hakk'a ve diğeriyle halka yönelip her biriyle ayrı ayrı meşgul olasın. Nitekim Ahzab Suresi'nde Yüce Allah, مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab, 33/4) yani "Allah Teâlâ bir adamın içinde iki kalp yaratmadı" buyurur.

Ya'nî, sen o gafil ahibbana ve akrabâna telâkî edip sohbet ettiğin vakit, senin kıymetli vaktini zâyi' ederler ve boş sözler ile seni meşgül ederler; ve onlara telâkî etmeyip de o gafilleri hâtırına getirdiğin vakit dahi, onların hayâlleri senin gāibe mensûb olan vâridât-ı rûhâniyyeni otlarlar ve yutarlar. Zîrâ senin iki kalbin yoktur ki, birisi ile Hakk'a ve diğeri ile halka teveccüh edip her biri ile ayrı ayrı meşgül olasın. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Ahzab'da Hak Teâlâ مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab, 33/4) ya'nî “Allâh Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yaratmadı" buyurulur.

2246. Her birinin hayali susamış eşek gibi, cisim bulutundan fikir suyunu bir emicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. Her birinin hayali susamış eşek gibi, cisim bulutundan fikir suyunu emicidir.

Şârihler "kıf" kelimesi hakkında türlü türlü görüşler belirtmişlerdir. Kimisi "kiyf", kimisi "kıhf" kelimelerinin kısaltılmışıdır demiştir. Ankaravî hazretleri "Kıf, aslında şerbet seline denir. Burada zarf anlamı kastedilir" buyurmuştur. Ben bunu Kâmûs'ta ve diğer lügatlerde bulamadım. Kâmûs'ta "kuff" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "havada dağ şeklinde ortaya çıkan yumru ve büyük bulut" anlamı uygundur. Şerefli beyitte vezin zorunluluğu için şeddesiz okunur. "Şerbet", lügatte "bir içim su" anlamındadır. "Şerbet-mekî" birleşik sıfattır. Sonundaki "yâ" birlik içindir. "Bir su içimi" demek olur. Yani, dostlardan ve akrabalardan her birinin hayali susamış eşek gibi cisminin bulutundan senin hakikatlere ve marifetlere ilişkin olan fikirlerinin suyunu emicidir. Yani sen onların hayaliyle meşgul olduğun zaman onların her birinin hayali "تفكروا في آلاء الله" yani "Allah'ın nimetlerinde yani sıfat ve isimlerinde tefekkür ediniz!" hadis-i şerifine uyarak yapacağın tefekkürlerden seni engellerler, demek olur.

Şarihler "kıf (قف) kelimesi hakkında türlü türlü mütâlaâtta bulunmuşlardır. Kimi "kiyf" (قیف) kimi "kıhf" (قحف) kelimelerinin muhaffefidir demiştir. Ankaravî hazretleri "Kıf, aslında şerbet seline derler. Burada zarf ma'nâsı murâd olur" buyurmuştur. Fakîr bunu Kāmûs'ta ve diğer lügatlerde bulamadım. Kāmûs'ta "kuff" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "havada dağ tarzında zuhûr eden yumru ve azîm bulut" ma'nâsı münasibdir. Beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için şeddesiz okunur. "Şerbet", lügatte "bir içim su" ma'nâsınadır. “Şerbet-mekî" vasf-ı terkîbîdir. Âhirindeki "yâ" vahdet içindir. "Bir su içimi" demek olur. Ya'nî, dostlardan ve akrabalardan her birisinin hayali susamış eşek gibi cisminin bulutundan senin hakāyıka ve maârife müteallık olan fikirlerinin suyunu bir emicidir. Ya'nî sen onların hayaliyle meşgül olduğun vakit onların her birinin hayali تفكروا في آلاء الله ya'ni "Allâh'ın âlâsında ya'nî sıfât ve esmâsında tefekkür ediniz!" hadîs-i şerîfine ittibâan yapacağın tefekkürâttan seni men' ederler, demek olur.

2247. O gammazların hayali hayat denizinden malik olduğun bir şebnemi senden neşf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. O gammazların hayali, hayat denizinden sahip olduğun bir çiğ tanesini senden emdi.

"Vüşât", "birinin sırrını diğerine taşıyan gammaz ve nemmam" anlamına gelen "vâşî" kelimesinin çoğuludur. "Neşf", suyu ve sıvıları sünger gibi kendine çekmek demektir. "Hayat denizi"nden maksat, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olması uygundur. "Çiğ tanesi"nden maksat, insân-ı kâmilin sohbetinden tasavvuf yolunda ilerleyen başlangıç seviyesindeki sâlikin kalbine gelen feyzdir. Yani ey sâlik! O gammaz olan dostlarının ve akrabalarının hayali, insân-ı kâmilin sohbetinden çiğ tanesi gibi kalbine gelen feyiz damlalarını senden sünger gibi emerler ve o feyizleri onların hayalleri sebebiyle kaybedersin.

"Vüşât", "birinin sırrını diğerine getiren gammâz ve nemmâm" ma'nâsına olan “vâşî”nin cem'idir. "Neşf", suyu ve mâiyâtı sünger gibi kendisine çekmek demektir. "Bahru'l-hayat"tan murâd, insân-ı kâmil olmak münasibdir. "Şebnem"den murâd, insân-ı kâmilin sohbetinden mübtedî sâlikin kalbine gelen feyzdir. Ya'nî ey sâlik! O gammâz olan dostlarının ve akrabânın hayâli insân-ı kâmilin sohbetinden çiğ tânesi gibi kalbine gelen füyûzât damlalarını senden sünger gibi neşf ederler ve o füyûzâtı onların hayalleri sebebiyle zâyi' edersin.

2248. İmdi dallarda suyun neşfinin nişanı o olur ki, rükûnda kımıldamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. Şimdi dallarda suyun yayılmasının nişanı o olur ki, rükûnda kımıldamaz.

Eğer bu hayallerin feyizler suyunu senden yaymalarının, senin beden ağacının dallarındaki nişanını ve alâmetini bilmek istersen, bu alâmet odur ki, sende hakikat tarafına meyil ve rükûn kımıldamaz ve meydana gelmez olur; ve insân-ı kâmilin sohbetine rağbetin kırılır ve onlar seni kendilerine esir ederler.

Eğer bu hayallerin füyûzât suyunu senden neşf etmelerinin, senin cisim ağacının dallarındaki nişânını ve alâmetini bilmek istersen, bu alâmet odur ki, sende hakîkat tarafına meyil ve rükûn kımıldamaz ve vâki' olmaz olur; ve insân-ı kâmilin sohbetine rağbetin münkesir olur ve onlar seni kendilerine esîr ederler.

2249. Hürün uzvu yaş ve tâze dal olur. Her tarafa çeker isen çekilmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. Hürün uzvu yaş ve taze dal olur. Her tarafa çeker isen çekilmiş olur.

Çünkü gafillere meyilden hür ve özgür olan kimsenin uzvu, yaş ve taze bir ağaç dalı gibidir. Hangi tarafa çekersen o tarafa çekilmiş olur, insân-ı kâmilin (olgun insanın) öğütlerine itaat eder.

Zîrâ gāfillere meyilden hür ve âzâd olan kimsenin uzvu ter ü tâze bir ağaç dalı gibidir. Her ne tarafa çekersen o tarafa çekilmiş olur, insân-ı kâmilin vesâyâsına itâat eder.

2250. Eğer istersen onu sepet yaparsın; onu boynunun çenberi dahi yaparsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Eğer istersen onu sepet yaparsın; onu boynunun çenberi dahi yaparsın.

O taze dalı istersen kesip biçip bükerek sepet yapabilirsin. O sepeti boynunun çenberi (boyun halkası) de yapabilirsin. Çünkü elastikiyeti vardır. Fakat kuru dalı bükmek mümkün değildir. Onun elastikiyeti olmadığından derhal kırılır. Nefsâniyet (nefsin istekleri) ve cismâniyet (bedensellik) âlemine dalmış olan kimsede dahi böyle manevî elastikiyet kalmamıştır. Onda serkeşlik (başına buyrukluk) ve itaatsizlik vardır.

O tâze dalı istersen kesip biçip bükerek sepet yapabilirsin. O sepeti boynunun çenberi de yapabilirsin. Çünkü elastikiyeti vardır. Fakat kuru dalı bükmek kābil değildir. Onun elastikiyeti olmadığından derhal kırılır. Nefsâniyet ve cismâniyet âlemine müstağrak olan kimsede dahi böyle ma'nâ elastikiyeti kalmamıştır. Onda serkeşlik ve itâatsizlik vardır.

2251. Vaktaki nâşif, kendi kökünün neşfinden gitti, o tarafa gelmez ki, onu emir çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. Hakk yolcusu, kendi kökünün feyzinden uzaklaştığında, emir onu çekse de o tarafa gelmez.

Hakk yolcusu, yani insân-ı kâmilin feyiz suyunu çeken sâlik, cismanî şeylere meyletmesi sebebiyle, kendi kökü ve esası olan ruhunun feyiz suyunu çekmekten ve almaktan mahrum olduğunda, artık insân-ı kâmilin emrinin çektiği o ruhanîyet tarafına gelmez ve itaat etmez.

Nâşif, ya'nî insân-ı kâmilin füyûzât suyunu çekici sâlik, vaktāki cismânîlere meyl etmesi sebebiyle, kendi kökü ve esâsı olan rûhunun füyûzât suyunu neşf etmekten ve çekmekten mahrûm oldu, artık insân-ı kâmilin emrinin çektiği o rûhâniyet tarafına gelmez olur ve itâatsizlik eder.

2252. İmdi dal kendi kökünden meme bulmadığı vakit, Kur'ân'dan “Kāmû küsala"yı oku.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. Şimdi dal kendi kökünden besin bulamadığı zaman, Kur'an'dan "Kāmû küsala"yı oku.

"Tubî", at ve katır gibi hayvanların memesi; ve "tıbî", ıslah ve lütuf anlamındadır. Sonundaki "yâ" vahdet (birlik) içindir, "bir lütuf ve ıslah" demektir. Yani, cisim ağacının dalı olan organlar kendi kökü olan ruhtan besin yahut bir tıb (iyileştirme) ve lütuf bulamadığı zaman, o ilahi emirlere karşı tembel olur. Bu sebeple onun hâli Nisa suresinde münafıklar hakkında olan وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاةِ قَامُوا كُسَالَى (Nisa, 4/142) yani "O münafıklar namaza kalktıkları zaman ağır davranarak ve üşenerek kalkarlar idi" ayet-i kerimesine uygun olur. Yani ibadet-i Hak tarafına istemeyerek tembel tembel kalkar ve nefse ait hazlar tarafına koşa koşa ve hevesle gider.

"Tubî", at ve katır gibi hayvanların memesi; ve "tıbî", ıslah ve lutuf ma'nâsınadır. Ahirindeki "yâ" vahdet içindir, "bir lutuf ve ıslâh" demek olur. Ya'nî, cisim ağacının dalı olan a'zâ kendi kökü olan rûhtan meme veyâhud bir tıb ve lutuf bulmadığı vakit, o evâmir-i ilâhiyye hakkında tenbel olur. Binâenaleyh onun hâli sûre-i Nisa'da münafıklar hakkında olan وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاةِ قَامُوا كُسَالَى (Nisa, 4/142) ya'nî “O münafıklar namaza kalktıkları vakit ağır davranarak ve üşenerek kalkarlar idi" âyet-i kerîmesine mutâbık olur. Ya'nî ibâdet-i Hak tarafına istemeyerek tenbel tenbel kalkar ve hazz-ı nefsânî tarafına koşa koşa ve hevesle gider.

2253. Bu nişan ateşîndir. Kısa yaparım. Fakîr ve defîne ve onun ahvali üzerine vururum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. Bu işaret ateştendir. Kısa yaparım. Fakire ve defineye ve onun hallerine vururum.

Bu söylediğim işaret ve alâmet ateştendir. Bu sebeple Allah'a kulluk hususunda tembel davrananların içini yakmamak için sözü kısa kesiyorum. Yukarıda hikâyesini anlatmaya başladığım fakirin ve definenin hallerine sözü aktarıyorum. Bilinmeli ki, yukarılarda da açıklandığı üzere "fakir"den maksat, hakikat talep edeni ve "define"den maksat, hakikat sırlarıdır. Sanılmasın ki, Hz. Mevlânâ bu hikâyeyi bıraktı da başka konulara geçti. Hayır. Bu konuların hepsi hakikat sırlarını ve defineyi bulmak için hakikat talep edene gerekli olan marifet düsturlarının açıklanmasından ibaretti. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf'i okuyanların bu konuları bu bakış açısından düşünmeleri gerekir.

Bu söylediğim nişân ve alâmet âteşîndir. Binâenaleyh Hakk'a kulluk husûsunda tenbel davrananların içini yakmamak için sözü kısa kesiyorum. Yukarıda kıssasını beyâna başladığım fakîrin ve defînenin ahvâline nakl-i kelâm ediyorum. Ma'lûm olsun ki, yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "fakîr"den murâd, tâlib-i hakikat ve "define"den murâd, esrâr-ı hakîkattir. Zannolunmasın ki, Hz. Mevlânâ bu kıssayı bıraktı da başka bahislere intikāl buyurdu. Hayır. Bu bahislerin hepsi esrâr-ı hakîkati ve defineyi bulmak için tâlib-i hakîkate lâzım olan ma'rifet düstûrlarının beyânından ibâret idi. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfi mülâlaa edenlerin bu bahisleri bu nokta-i nazardan teemmül etmeleri lâzım gelir.

2254. Bir ateşi gördün ki, her fidanı yakar, cân ateşini gör ki, ondan hayal yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. Bir ateşi gördün ki, her fidanı yakar, can ateşini gör ki, ondan hayal yanar.

Yani, görünen bir ateşin yeni yetişen her bir fidanı yaktığını his gözüyle gördün. Manevî olan can ateşi, ki ilahi aşk ateşidir, bir de bu ateşe bak ki, bu ateşten Yüce Allah'ın dışındaki eşya suretleri (varlıkların dış görünüşleri) hayalleri yanar. Nasıl ki العشق نار يحرق ما سوى المحبوب yani "Aşk bir ateştir ki, sevgiliden başkasını yakar" denilmiştir.

Ya'nî, zâhirî olan bir ateşin yeni neşv ü nemâ bulan her bir fidanı yaktığını his gözüyle gördün. Ma'nevî olan cân ateşi, ki aşk-ı ilâhî ateşidir, bir de bu ateşe bak ki, bu ateşten Zât-ı Hakk'ın gayrı olan suver-i eşyâ hayalleri yanar. Nitekim العشق نار يحرق ما سوى المحبوب ya'ni "Aşk bir ateştir ki, mahbûbun gayrını yakar" denilmiştir.

2255. Candan şu'le vuran böyle ateşten ne hayale, ne hakikate emân vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Candan ışık saçan böyle bir ateşten ne hayale, ne hakikate aman vardır.

Candan ışık saçan böyle bir ilahi aşk ateşinden ne bu kesif eşyanın hayali suretlerine, ne de onların hakikatleri olan ilmi suretlere aman ve kurtuluş vardır. Bu aşk ateşinin karşısında hepsi gözden düşer. Ancak Hakk'ın vechi ve zâtı kalıcı olur.

Candan şu'le vuran böyle bir aşk-ı ilâhî ateşinden ne bu eşyâ-yı kesîfenin suver-i hayâliyyelerine, ne de onların hakāyıkı olan suver-i ilmiyyeye emân ve kurtuluş vardır. Bu aşk ateşinin karşısında hepsi nazardan sâkıt olur. Ancak Hakk'ın vechi ve zâtı bâkî kalır.

2256. O her arslanın ve tilkinin hasmı geldi. Onun vechinin gayrı her bir şey haliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. O her arslanın ve tilkinin düşmanı geldi. Onun yüzünden başka her şey yok olucudur.

O aşk ateşi, arslan gibi her insân-ı kâmilin ve tilki mesâbesinde olan her bir nefsânî ve nâkıs (eksik) olan kimsenin taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) ve zâhirî (dış) suretlerinin ve bâtınî (iç) suretlerinin düşmanıdır; ve bu aşk, eşyanın zâhirî suretlerini his gözlerinden ve onların hakikatleri olan ilmî ve manevî suretleri de ruh gözlerinden düşürür. Çünkü Kasas Suresi'nde geçen كُلُّ شَيْءٍ هَالِكَ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [yani "Her bir şey yok olucudur; ancak onun yüzü ve zâtı yok olucu değildir, kalıcıdır"] ayet-i kerîmesi gereğince, Hak'ın zâtından başka her bir şey yok olucu ve geçicidir.

O aşk ateşi arslan gibi her insân-ı kâmilin ve tilki mesâbesinde olan her bir nefsânî ve nâkıs olan kimsenin taayyünlerinin ve suver-i zâhiriyyelerinin ve suver-i bâtıniyyelerinin hasmı ve düşmanıdır; ve bu aşk suver-i zâhire-i eşyayı his gözlerinden ve onların hakäyıkı olan suver-i ilmiyye ve ma'neviyyeyi de rûh gözlerinden ıskāt eder. Zîrâ sûre-i Kasas'ta vaki كُلُّ شَيْءٍ هَالِكَ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [ya'nî "Her bir şey hâliktir ve yok olucudur; ancak onun vechi ve zâtı hâlik değildir, bâkîdir"] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak'ın zâtının gayrı her bir şey hâlik ve zâildir.

2257. Onun vecihlerinde ve vechinde, git harc ol! "Bismi"deki elif gibi git, derc ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. Onun vecihlerinde ve vechinde, git harc ol! "Bismi"deki elif gibi git, derc ol!

"Vücûh"tan kasıt, ilahi sıfatlar ve "vecih"ten kasıt, Hakk'ın Zâtı'dır. Birinci hâle "sıfatlarda fena bulma" ve ikinci hâle de "Zât'ta fena bulma" derler. Yani kulluk sıfatlarını Hakk'ın sıfatında ve zâtını ve vehmedilmiş benliğini dahi Hakk'ın Zâtı'nda yok et ve harc ol! "Bismillah" (بسم الله) ibaresinde "ism"in (اسم) elifi "bâ" harfi ile "sîn" harfi arasında gizlenmiş olduğu gibi, sen de Hakk'ın sıfatı ve Zâtı arasında öylece gizlen! Ve "sıfatlarda fena bulma" ve "Zât'ta fena bulma" mertebelerine ulaş!

“Vücûh"tan murâd, sıfât-ı ilâhiyye ve "vecih"ten murâd, Zât-ı Hak'tır. Birinci hâle "fenâ fi's-sıfat" ve ikinci hâle de "fenâ fi'z-zât" derler. Ya'nî sıfât-ı abdâniyyeni Hakk'ın sıfatında ve zâtını ve mevhûm olan enâniyetini dahi Hakk'ın zâtında fânî et ve harc ol! "Bismillah" (بسم الله) ibaresinde "ism"in (اسم) elifi "bâ" harfi ile "sîn" harfi arasında münderic olduğu gibi, sen de Hakk'ın sıfatı ve zâtı arasında öylece derc ol! Ve "fenâ fi's-sıfât" ve "fenâ fi'z-zât" mertebelerine vâsıl ol!

2258. "Bismi"deki elif kendini gizli etti ve durdu. O "bismi"dedir ve hem "bismi"de değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. "Bismi"deki elif kendini gizli etti ve durdu. O "bismi"dedir ve hem "bismi"de değildir.

Yani, o elif harfi "bismi" (بسم) terkibinde kendini gizli yaptı ve bu gizliliğinde durdu. O elif "bismi" terkibinde hem vardır ve hem yoktur. Yani manada vardır ve fakat surette yoktur.

Ya'nî, o elif harfi "bismi" (بسم) terkibinde kendini gizli yaptı ve bu gizliliğinde durdu. O elif "bismi" terkîbinde hem vardır ve hem yoktur. Ya'nî ma'nâda vardır ve fakat sûrette yoktur.

2259. Sılalardan dolayı harfin hazfi vaktinde bütün mât olmuş olan harfler böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. Bağlantılardan dolayı harfin düşmesi anında bütün yok olmuş olan harfler böyledir.

"Sıla", ulaşmak, bitişmek, vâsıl olmak demektir. "Sılât", "sıla"nın çoğuludur. Yani, görünen harflerin hepsi bağlantılar ve bitişmeler için bir harfin düşmesi anında böyle yok ve mağlup olmuştur ve o harfin kendiliği kalmamıştır. İlahi sıfat ve zâtın birbirine bağlantıları anında, Hakk Yolcusu'nun sıfatı ve bedensel varlığı da böyle yok ve mağlup olur.

"Sıla", ulaşmak, bitişmek, vâsıl olmak demektir. "Sılât", "sıla"nın cem'idir. Ya'nî, hurûf-ı zâhirenin hepsi sılalar ve bitişmeler için bir harfin hazfi vaktinde böyle mât ve mağlub olmuştur ve o harfin kendiliği kalmamıştır. Sıfat ve zât-ı ilâhiyyenin birbirine sılaları vaktinde, sâlikin sıfatı ve vücûd-i abdânîsi dahi böyle mât ve mağlûb olur.

2260. O sıladır. Bâ ve sîn ondan vasl buldu. “Bâ”nın ve “sîn”in vaslı elife [2242] pertev atmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. O sıladır. Bâ ve sîn ondan vasıl buldu. "Bâ"nın ve "sîn"in vaslı elife [2242] ışık saçmadı.

"Bertâften", burada "aydınlık ve ışık saçmak" anlamındadır. Yani, elif suretinin gizlenmesi, bâ ve sîn harflerinin bitişmesidir. Elif aradan kalkmakla bâ ve sîn birbirine vasıl buldu ve bitişti. "Bâ"nın ve "sîn"in böyle birbirine bitişmesi aradaki elife aydınlık ve ışık saçmadı ve elifin gizlenmesine sebep oldu. Bunun gibi Hakk'ın sıfatının zâtına olan bitişmesi dahi, sâlikin beşerî sıfatlarının gizlenmesine sebep olur.

"Bertâften", burada "rûşenâlık ve pertev atmak" ma'nâsınadır. Ya'nî, elif sûretinin gaybûbeti bâ ve sîn harflerinin bitişmesidir. Elif aradan kalkmakla bâ ve sîn birbirine vasl buldu ve bitişti. "Bâ"nın ve "sîn"in böyle birbirine bitişmesi aradaki elife rûşenlik ve pertev atmadı ve elifin gizlenmesine sebeb oldu. Bunun gibi Hakk'ın sıfatının zâtına olan ittisâli dahi, sâlikin sıfât-ı beşeriyyesinin gizlenmesine sebeb olur.

2261. Mâdemki bir harf bu visali kıvıramadı, vâcib gelir ki, makāli kısa yapayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. Mademki bir harf bu kavuşmayı bükemedi, gerekli olur ki, sözümü kısa tutayım.

"Bertâften", burada "bükmek ve kıvırmak" demektir. Yani, mademki elif harfi ortada oldukça "bâ"nın ve "sîn"in birbirine kavuşmasını bükemedi ve beceremedi ve bu kavuşmaya engel oldu ve biz de söz âleminde ve ikilik âleminde halkı doğru yola iletmek için kulluk sıfatlarıyla ortaya çıkmaktayız. Bu sebeple burada sıfat ve zâtın birleşmesinden bahsetmeyip susmak çok önemli bir gerekliliktir.

"Bertâften", burada "bükmek ve kıvırmak" demektir. Ya'nî, mâdemki elif harfi meydanda oldukça "bâ"nın ve "sîn"in birbirine visâlini kıvıramadı ve beceremedi ve bu visâle mâni' oldu ve biz dahi âlem-i kelâmda ve ikilik âleminde halkı irşad için sıfât-ı abdâniyye ile zâhir olmaktayız. Binâenaleyh burada sıfât ve zâtın ittisâlinden bahsetmeyip susmak pek mühim bir vâcibdir.

2262. Vaktaki elif müktenif olarak kendinden fânî oldu, bâ ve sîn onsuz elif derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. Elif, kendinden fânî olarak gizlendiği zaman, bâ ve sîn onsuz elif derler.

Yani, bu vehmedilmiş enâniyet (benlik) elifi, sıfat ve zât hakkında gizlenerek kendinden fânî olduğu zaman, bâ ve sîn ile "bismi" denildiği vakit, o elifin kendisi olmaksızın elifi de beraber söylerler.

Ya'nî, vaktāki bu mevhûm olan enâniyet elifi sıfât ve zât hakkında gizlenerek kendinden fânî oldu, bâ ve sîn ile "bismi" denildiği vakit, o elifin kendisi olmaksızın elifi de beraber söylerler.

2263. "Mâ rameyte iz rameyte" onsuzdur. İşte böylece onun zımmından "Kālallah" sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. "Attığın zaman sen atmadın" onsuz gerçekleşti. İşte böylece onun içinden "Allah söyledi" ifadesi fışkırdı.

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) yani "Ey Resûlüm! Attığın vakit sen atmadın, aksine Yüce Allah attı" ayet-i kerimesi gereğince Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin müşrikler üzerine attığı toprak, o hazretin benliği ve vehmedilmiş varlığı olmaksızın meydana geldi. Çünkü onların beşerî benlikleri, Hakk'ın zât ve sıfatı arasında "bismi" terkibinde bulunan elif gibiydi. O hazretin atma fiili böyle olduğu gibi, söyleme fiili de böyledir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem'in sözünün arasından "Kālallah" "Allah söyledi" anlamı fışkırdı. Nasıl ki 4. cildin 2115 numaralı beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است [yani "Gerçi Kur'ân peygamberin dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir"] buyurulmuştu. Bu sözlerin delili Kur'ân'ın açık metnidir. Nasıl ki Ve'n-Necm sûresinde وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى إِنْ هُوَ الَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) yani "Resûl-i Ekrem beşeriyete özgü olan nefsanî hevesinden konuşmaz. Onun sözü ancak Hak'tan vahyolunan bir vahiydir" buyurulur. Bu anlam, Resûl-i Ekrem'in vârisi olan insân-ı kâmillerin hepsi hakkında da geçerlidir.

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Ey Resûlüm! Attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh Teâlâ attı" âyet-i kerîmesi mûcibince Resûl-i Ekrem hazretlerinin müşrikler üzerine attığı toprak o hazretin enâniyeti ve vücûd-i mevhûmu olmaksızın vâki' oldu. Zîrâ onların enâniyyet-i beşeriyyeleri Hakk'ın zât ve sıfatı arasında "bismi" terkîbinde münderic elif gibi idi. O hazretin atmak fiili böyle olduğu gibi, söylemek fiili dahi böyledir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem'in kelâmının arasından "Kālallah" "Allah söyledi" ma'nâsı sıçradı. Nitekim 4. cildin 2115 numaralı beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است [ya'ni "Gerçi Kur'ân peygamberin dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir"] buyurulmuş idi. Bu sözlerin delîli nass-ı Kur'ân'dır. Nitekim Ve'n-Necm sûresinde وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى إِنْ هُوَ الَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ya'nî "Resûl-i Ekrem beşeriyete mahsûs olan hevâ-yı nefsânîden söylemez. Onun sözü ancak Hak'tan vahy olunan bir vahiydir" buyurulur. Bu ma'nâ Resûl-i Ekrem'in vârisi olan insân-ı kâmillerin cümlesi hakkında da vâriddir.

2264. İlaç mevcud oldukça o amel etmez. Vaktāki fânî oldu, illetleri def' eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. İlaç var oldukça o etki etmez. Ne zaman ki fani oldu, hastalıkları giderir.

Yani, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fani olan kulun örneği şudur: İlacı oluşturan tekil maddeler kendi şekilleri üzerinde durdukça, onun hasta üzerinde bir etkisi ve tesiri yoktur. Ne zaman ki o tekil maddelerin şekilleri dökülüp birbirine karıştırılarak kendi şekillerinden fani olur, hastalıklara tesiri olur ve hastalıkları giderir. Bunun gibi kulun beşerî sıfatları ruhanî sıfatlarında ve ruhanî sıfatları da Hak'ın zât ve sıfatında fani olursa, o kul kâmil (olgun) ve dalalet hastalıklarının ilacı olur. Nasıl ki zât ve sıfat hakkında bu şekilde fani olan Hz. Pîr (Mevlânâ), cismanîlerin dalalet ve gaflet hastalıklarını bu Mesnevî-i Şerîf ile tedavi buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri bu anlamı aşağıdaki beyitte beyan buyururlar: "Mesnevî hastalıklara Allah'ın ruhu ve rahatıdır. Küfür iştahını kesmek için makastır."

Ya'nî, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fânî olan abdin misâli budur ki: İlâcı terkîb eden müfredât kendi sûretleri üzerinde durdukça, onun hasta üzerine bir ameli ve te'sîri yoktur. Vaktâ ki o müfredâtın sûretleri dökülüp birbirine karıştırılarak kendi sûretlerinden fânî olur, illetlere te'sîri olur ve emrâzı def' eder. Bunun gibi abdin sıfât-ı beşeriyyesi sıfât-ı rûhâniyyesinde ve sıfât-ı rûhâniyyesi dahi zât ve sıfât-ı Hak'ta fânî olursa, o abd kâmil ve emrâz-ı dalâletin ilacı olur. Nitekim zât ve sıfât hakkında bu sûretle fânî olan Hz. Pîr cismânîlerin dalâlet ve gaflet marazlarını bu Mesnevî-i Şerîf ile tedâvî buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri bu ma'nâyı âtîdeki beyitte beyân buyururlar: "Mesnevî emrâza Allah'ın revhi ve râhatıdır. Küfür iştihâsını kesmek için makastır."

2265. Eğer orman kalem ve deniz mürekkeb olsa, Mesnevî'ye bir nihayet ümîdi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. Eğer orman kalem ve deniz mürekkep olsa, Mesnevî'ye bir son umudu yoktur.

"Midîd", "mürekkep" anlamına gelen "midâd" kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılarak okunmuş şeklidir). Yani, eğer ormanlardaki ağaçlar kalem ve denizler mürekkep olsa, bu Mesnevî-i Şerîf yazılmakla biten ve tükenen bir şey değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in görünenini açıklar ve iç yüzünü tefsir eder. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'in özelliğindedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm hakkında Yüce Allah Lokmân Sûresi'nde وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةِ أَقْلَامُ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ (Lokmân, 31/27) yani "Yeryüzünde olan ağaçlar kalem ve okyanustan sonra ona yardım ile yedi deniz dahi mürekkep olsa, Allah'ın kelimeleri yazılmakla bitmezdi" buyurur.

"Midîd", "mürekkeb" ma'nâsına olan “midâd” kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, eğer ormanlardaki ağaçlar kalem ve denizler mürekkeb olsa, bu Mesnevî-i Şerîf yazılmakla biter ve tükenir şey değildir. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirini teşrîh ve bâtınını tefsîr eder. Binâenaleyh Kur'ân-ı Kerîm hâssıyetindedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm hakkında Hak Teâlâ sûre-i Lokmân'da وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةِ أَقْلَامُ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ (Lokmân, 31/27) ya'nî "Yeryüzünde olan ağaçlar kalem ve bahr-i muhîtten sonra ona imdâd ile yedi deniz dahi mürekkeb olsa, Allah'ın kelimeleri yazılmakla bitmez idi" buyurur.

2266. Kerpiç dökücünün çarçûbuna toprak oldukça, onun şiirinin taktî'i de el verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. Kerpiç dökücünün kalıbına toprak oldukça, onun şiirinin vezinlere ayrılması da yeterli olur.

"Çârçûb", tuğla ve kerpiç dökenlerin kullandıkları dikdörtgen şekilli kalıptır. Burada kastedilen, dört unsurdan, yani katı, sıvı, gaz ve ısı unsurlarından oluşan insan sureti ve beşer kalıbıdır. "Hışt-zen", kerpiç dökücü demektir ve beşerî sureti yaratan Yüce Allah'tır. "Taktî'", sözlükte parça parça kesmek demektir. Aruz ilmi teriminde ise şiirin kelimelerini aruz veznine göre bölmek anlamındadır. Yani, dört unsurdan insan kalıbını yaratan Yüce Allah, toprak, yani bu yeryüzü var oldukça, o Mesnevî şiirinin vezinlere ayrılması da yeterli olur ve gerçekleşir. Yani insanlar kıyamete kadar bu Mesnevî-i Şerîf'i okuyup lafızları ve anlamlarıyla meşgul olurlar. Bu şerefli beyit Hz. Pîr'in yüce kerametlerindendir. Çünkü bugün İngiltere'de üçüncü cildini bastıkları gibi, Almanya'da, Fransa'da ve İsviçre'de de üniversitelerde büyük bir şevkle öğretilmektedir.

"Çârçûb", tuğla ve kerpiç dökenlerin kullandıkları müstatîlü'ş-şekl kalıbdır. Burada [murâd] dört rükünden, ya'nî sulb, mâyi' gaz ve harâret rükünlerinden mürekkeb olan sûret-i insân ve kālıb-ı beşerdir. "Hışt-zen", kerpiç dökücü demek olup, sûret-i beşeriyyeyi halkeden Hak Teâlâ'dır. "Taktî'", lügatte parça parça kesmek demektir. İlm-i arûz ıstılâhında şiirin kelimelerini arûz vezni üzerine taksîm etmek ma'nâsınadır. Ya'nî erkân-ı erbaadan insan kalıbını yaratan Hak Teâlâ toprak, ya'nî bu küre-i arz mevcûd oldukça, o Mesnevî şiirinin taktî'i dahi elverir ve hâsıl olur. Ya'nî insanlar kıyâmete kadar bu Mesnevî-i Şerîfi okuyup elfâz ve maânîsi ile meşgül olur. Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in kerâmât-i aliyyelerindendir. Zîrâ bugün İngiltere'de üçüncü cildini tab' ettikleri gibi, Almanya'da ve Fransa'da ve İsviçre'de dahi dâru'l-fünûnlarda kemâl-i şevk ile tedrîs olunmaktadır.

2267. Vaktaki toprak kalmaz ve onun vücudunu ceff eder, onun bahri[ni] toprak yapar, köpük gibi eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. Toprak kalmadığı ve onun varlığını kuruttuğu, denizini toprak yaptığı ve köpük gibi ettiği zaman.

"Ceff", kurutmak demektir. Bazı nüshalarda "ceff" yerine "haff" (pejmürde, yıpranmış) kelimesi geçmektedir. Yani, insanların topraktan olan bedeni zorunlu ölümle kalmadığı ve Yüce Allah onun izafî varlığını ruhtan arı ve kuru veya pejmürde ettiği zaman, onun hakiki varlık denizi o topraktan olan bedeni toprak kütlesine çevirip köpük gibi yapar.

"Ceff", kuru etmek. Ba'zı nüshalarda "ceff" yerine "haff" vâki'dir, "pejmürde" demektir. Ya'nî, vaktāki efrâd-ı beşerin cism-i hâkîsi mevt-i ıztırârî ile kalmaz ve Hak Teâlâ onun vücûd-i izâfisini rûhtan arı ve kuru veyâ pejmürde eder, onun vücûd-i hakîkî deryâsı o cism-i hâkîyi toprak kütlesine kalbedip köpük gibi yapar.

2268. Vaktaki orman kalmaz ve başı içeriye çeker, ormanlar deryanın aynından zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. Orman kalmadığında ve başını içeri çektiğinde, ormanlar denizin aynından ortaya çıkar.

"Orman"dan kasıt, beşerî suretler (insan şekilleri) kütlesidir. Orman ağaçlarının kalabalığı gibi olan beşerî suretler kütlesi, zorunlu ölümle başlarını görünür âlemden görünmez âleme çektiğinde, o giden kütlenin yerine başka bir beşerî suretler kütlesi ve ormanları, hakiki varlık denizinin aynından ve zâtından baş gösterir ve ortaya çıkar. Bu sebeple Mesnevî'nin okunması ve bölümlere ayrılması da batından batına (bir nesilden diğerine) ve karından karına (bir bedenden diğerine) intikal eder.

"Orman"dan murâd, suver-i beşeriyye kütlesidir. Vaktâki orman ağaçlarının kalabalığı mesâbesinde olan suver-i beşeriyye kütlesi mevt-i ıztırârî ile başlarını zuhûrdan butûna çekerler, o giden kütle yerine diğer sûret-i beşeriyye kütlesi ve ormanları vücûd-i hakîkî deryâsının aynından ve zâtından baş çekerler ve zâhir olurlar. Binâenaleyh Mesnevî'nin okunması ve taktî'i dahi batından batına ve karndan karna intikāl eder.

2269. Bunun için o sürur sahibi "Bizim deryamızdan haber verin, zîrâ harac yoktur” buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. Bunun için o sevinç sahibi "Bizim denizimizden haber verin, çünkü vergi yoktur" buyurdu.

Yani, beşerî suretler ormanlarının nesillerinin böyle birbirini takip ederek hakiki varlık denizinden zuhur etmelerinden dolayı ilahi sevinçle mesrur olan Resûl-i Ekrem Efendimiz حدثوا عنى ولا حرج فرب حامل فقه غير فقيه ورب حامل فقه الى من هو افقه yani "Benden işittiğiniz sözü insanlara haber verin. Ve bu hususta zahmet veya günah yoktur. Çok fıkıh taşıyıcısı vardır ki, fakih değildir; ve kendisinden daha fakih olan kimseye kadar çok fıkıh taşıyıcısı vardır" buyurur. "Ferec", sevinç ve neşe ve "harac", darlık ve günah ve zahmet demektir.

Ya'nî, suver-i beşeriyye ormanlarının nesillerinin böyle birbirini ta'kîben vücûd-i hakîkî deryâsından zuhûrlarından dolayı sürûr-ı ilâhî ile mesrûr olan Resûl-i Ekrem Efendimiz حدثوا عنى ولا حرج فرب حامل فقه غير فقيه ورب حامل فقه الى من هو افقه ya'ni "Benden işittiğiniz sözü nâsa haber verin. Ve bu husûsta zahmet veyâ günâh yoktur. Çok fıkıh hâmili vardır ki, gayr-i fakîhtir; ve kendisinden daha fakîh olan kimseye kadar çok fıkıh hâmili vardır" buyurur. "Ferec", sürûr ve beşâşet ve "harac", darlık ve günâh ve zahmet demektir.

2270. O denizden dön ve yüzü karaya koy! Yine kukladan söyle ki, çocuk için iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. O denizden dön ve yüzünü karaya koy! Yine kukladan söyle ki, çocuk için iyidir.

"Lu'bet", çocukların oynadıkları bebek ve kukla anlamındadır. Yani, mademki bu Mesnevî'nin okunması yeryüzünün sonuna kadar devam edecektir ve o insan fertlerinin pek çoğu da hakikatleri ve anlamları idrak etmede çocuk seviyesinde olup, oyuncaktan ibaret olan bu âlem suretlerine meyillidir, bu sebeple ey Mevlânâ! Anlamlar deryasından geri dön ve kara seviyesinde olan bu yoğunluk ve kesafet âlemine yönel! Yine kukladan ve kesafet âleminden bahset ki, bu kukla ve oyuncak çocuklar için iyidir.

"Lu'bet", çocukların oynadıkları bebek ve kukla ma'nâsınadır. Ya'nî, mâdemki bu Mesnevî'nin okunması küre-i arzın sonuna kadar devam edecektir ve o efrâd-ı beşerin pek çoğu da idrâk-i hakāyık ve maânîde çocuk mesâbesinde olup, oyuncaktan ibaret olan bu suver-i âleme mütemâyildir, binâenaleyh ey Mevlânâ! Maânî deryâsından geri dön ve kara mesâbesinde olan bu âlem-i kesâfete ve keserâta teveccüh et! Yine kukladan ve keserât âleminden bahset ki, bu kukla ve oyuncak çocuklar için iyidir.

2271. Tâ ki, kukladan sabâda azar azar onun cânı akıl deryasıyla aşina ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. Tâ ki, kukladan sabâda azar azar onun cânı akıl deryasıyla aşina ola!

"Sabâ", çocuklar ile oyun oynamak (Ahterî) demektir. "Aşina", vâkıf olmak ve yüzücü demektir. Yani, sonunda çocuk ile oyun oynamak vaktinde, o oyundan o çocuğun ruhu azar azar ve yavaş yavaş akıl deryasında yüzücü olur veya akıl deryasına vâkıf olur. Ondan sonra suretlerden manalara geçmeyi öğrenir.

"Sabâ", çocuklar ile oyun oynamak (Ahterî). "Aşina", vâkıf olmak ve yüzücü demektir. Ya'nî, âkıbet çocuk ile oynamak vaktinde, o oyundan o çocuğun rûhu azar azar ve yavaş yavaş akıl deryâsında yüzücü olur veyâ akıl deryâsına vakıf olur. Ondan sonra sûretlerden ma'nâlara intikāl etmeyi öğrenir.

2272. Sabî aklı o oyundan bulur. Gerçi zâhirde akla ebîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. Çocuk aklını o oyundan bulur. Gerçi görünüşte akla karşı direnen/karşı gelendir.

"Ebî", imkânsızlık ve serkeşlik edici demektir. Yani, çocuk kendi mertebesinin gereği olarak her ne kadar görünüşte büyük adamların aklına karşı serkeşlik edici ise de o çocuk, aklını sürekli oyundan bulur ve oyun oynaya oynaya aklı olgunlaşır.

"Ebî", imtina' ve serkeşlik edici demektir. Ya'nî, çocuk kendi mertebesi îcâbınca her ne kadar zâhirde büyük adamların aklına karşı serkeşlik edici ise de o çocuk, aklı dembedem oyundan bulur ve oyun oynaya oynaya aklı kemâle gelir.

2273. Deli çocuk ne vakit oyun yapar? Cüz' lâzımdır, ta ki külle rücû' ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. Deli çocuk ne zaman oyun yapar? Cüz'î akıl lazımdır ki, küllî akla dönebilsin!

"Fey", burada "rücû' etmek" (geri dönmek) demektir. Bazı nüshalarda "pey küned" (takip etsin) şeklinde geçer, bu da "takip ede" anlamına gelir. Yani, deli çocuk hiç oyun oynar mı? Çünkü çocuklar arasındaki oyunda bile kendi akıllarına göre bir kural ve düzen vardır. Deli olan çocuk ise, bu kurallara uyamadığı için doğal olarak çocukların oyunlarına katılamaz ve katılsa da oyunu bozar. Bakılırsa, çocuklarda bile kendi kurallarına göre oyun oynamak için cüz'î (kısmi) bir akıl lazımdır. Bu sebeple cüz'î bir akıl gereklidir ki, gitgide küllî akla dönebilsin veya küllî aklı takip edebilsin. Bunun gibi bu Mesnevî'nin hikâyeleri de çocuk mesabesinde (düzeyinde) olanların cüz'î akıllarına karşı oyuncak yerindedir. Cüz'î akılları sağlam olanlar, onlardan faydalanıp gitgide akılları olgunlaşır. Fakat Mesnevî'nin bu oyunlarına rağbet etmeyip nefsanî arzularına uyanlar deli çocuk düzeyindedirler. Onların küllî akla dönmelerinden ümit kesilmiştir.

"Fey", burada "rücû' etmek" demektir. Ba'zı nüshalarda “pey küned" vâki'dir, "ta'kîb ede" demek olur. Ya'nî, deli çocuk hiç oyun oynar mı? Zî- râ çocuklar arasındaki oyunda dahi kendi akıllarına göre bir kāide ve intizâm vardır. Deli olan çocuk ise, bu kāidelere riâyet edemediği için bittabi' çocukların oyunlarına karışamaz ve karışsa da oyunu bozar. Bakılırsa, çocuklarda dahi kendi kāidelerine göre oyun oynamak için cüz'î bir akıl lâzımdır. Binâenaleyh cüz'î bir akıl gerektir ki, gitgide akl-ı külle döne veyâ akl-ı küllü ta'kîb ede. Bunun gibi bu Mesnevî'nin hikâyeleri dahi çocuk mesâbesinde olanların ukūl-i cüz'iyyelerine karşı oyuncak menzilesindedir. Ukūl-i cüz'iyyeleri sâlim olanlar, onlardan istifâde edip gitgide akılları kemâle gelir. Fakat Mesnevî'nin bu oyunlarına rağbet etmeyip hevâ-yı nefsânîlerine tâbi' olanlar deli çocuk mesâbesindedirler. Onların akl-ı külle rücû'larından ümîd kesilmiştir.

## Kubbe ve define kıssasına rücû' ediş

2274. İşte o fakîrin hayali "Gel, gel!"den dolayı beni aciz getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. İşte o fakirin hayali "Gel, gel!"den dolayı beni aciz bıraktı.

Yani, işte hakikatin sırlarının talibi olan o fakirin hayali, beni yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız kubbe ve define kıssasının tamamlanmasına "Gel, gel!" diye çağırdı. Benim diğer anlamların açıklamasına yönelme irademi alıp, beni aciz bırakarak bu kıssa tarafına getirdi.

Ya'nî, işte esrâr-ı hakîkatin tâlibi olan o fakîrin hayali, beni yukarıdan beri beyânına çalıştığımız kubbe ve define kıssasının itmâmına "Gel, gel!" diye çağırdı. Benim diğer ma'nâların beyânına teveccühe olan irâdemi selb edip, beni âciz bırakarak bu kıssa tarafına getirdi.

2275. Sen onun sesini işitmezsin, ben işitirim. Zîrâ sırlar içinde onun sırdaşıyım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Sen onun sesini işitmezsin, ben işitirim. Çünkü sırlar içinde onun sırdaşıyım.

Ey kişi! Sen onun hayalinin sesini işitmezsin. Fakat varlık mertebeleri benim görüşümde bulunduğundan, bu hayal mertebesinde olan şeyleri görürüm ve seslerini işitirim. Çünkü bu suret âleminden gizli olan hayal âleminde onun sırdaşıyım ve onunla beraberim.

Ey kimse! Sen onun hayâlinin sesini işitmezsin. Fakat merâtib-i vücûd benim nazarımda bulunduğundan, bu mertebe-i hayâlde olan şeyleri görürüm ve seslerini işitirim. Zîrâ bu âlem-i sûretten gizli olan hayâl âleminde onun sırdaşıyım ve onunla beraberim.

2276. Onu defînenin talibi görme! Muhakkak defîne odur. Dost ma'nada ne vakit dostun gayrı olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. Onu definenin talibi görme! Muhakkak define odur. Dost manada ne zaman dostun gayrısı olur?

Ey kimse! Sen o fakiri dışarıda olan bir definenin talibi görme! Muhakkak define o fakirin kendisidir. Çünkü onun istediği define kendisinde gömülüdür; ve onun hakikati bu ikilik ve bu suret âleminde ancak Hak'tır. Buna göre o fakir kendi hakikatinin talibi ve aşığıdır. Hakiki dost olan Hak, her ne kadar suret âleminde Hak talibi olan kulun gayrısı görünse de, manada ve hakikatte ne zaman o dostun ve Hak talibi olan kulun gayrısıdır?

Ey kimse! Sen o fakîri hâriçte olan bir definenin talibi görme! Muhakkak define o fakîrin kendisidir. Zîrâ onun istediği define kendisinde medfûndur; ve onun hakîkati bu ikilik ve bu sûret âleminde ancak Hak'tır. Binâenaleyh o fakîr kendi hakikatinin talibi ve âşığıdır. Dost-ı hakîkî olan Hak her ne kadar âlem-i sûrette tâlib-i Hak olan abdin gayrı görünür ise de ma'nâda ve hakîkatte ne vakit o dostun ve tâlib-i Hak olan abdin gayrıdır?

2277. O her lahza secdeyi kendine ediyor. Aynanın önünde secde yüzden dolayıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. O her an secdeyi kendine ediyor. Aynanın önünde secde bu yüzdendir.

O fakir, her an secdeyi ve baş eğmeyi kendine yapıyor. Çünkü Hak'ın hakiki varlığı halkın aynasıdır ve o aynaya halkın hakikatleri yansır. Bu sebeple, basiret gözünden perde kalkmış olan bir kimse, Hak varlığının aynasına baktığı zaman, kendi hakikati olan sabit hakikatini görür; ve sabit hakikat onun mazhar olduğu ismin sureti olduğundan, Hak'ın aynasına bakıp secde ettiği zaman, kendisine secde ve baş eğmiş olur. Nasıl ki bir kimse, bu suret âleminde bir aynaya baksa kendi suretini görür. Bilinmeli ki, müşâhede ehli üç kısımdır. Birincisine "zü'l-akl" (akıl sahibi) derler. Bunlar halkı görünen ve Hak'ı görünmeyen olarak görürler. Onların nazarında Hak, halkın aynası olur. Bu şerefli beyitte bu "zü'l-akl" kısmına işaret buyurulur. İkinci kısım "zü'l-ayn" (göz sahibi)dır. Onlar Hak'ı görünen ve halkı görünmeyen olarak görürler. Onların nazarında halk, Hak'ın aynası olur. Üçüncü kısmı "zü'l-akl ve zü'l-ayn" (akıl ve göz sahibi) olan topluluktur ki, bunlar kâmiller ve mükemmellerdir ki, Hak'ı halkta ve halkı Hak'ta müşâhede edip, bir mertebe ile diğer mertebeden perdelenmezler. Bu üç topluluğa işaretle Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) aşağıdaki beyti buyururlar: ففى الخلق عين الحق ان كنت ذا عين وفي الحق عين الخلق ان كنت ذا عقل و ان كنت ذا عين و عقل فما ترى سوى عين شيء واحد فيه بالشكل "Eğer sen ayn sahibi isen, halkta Hakk'ın aynı vardır. Ve eğer akıl sahibi isen, halkın aynında Hak vardır. Ve eğer ayn ve akıl sahibi isen, onda şekil ile bir şeyin aynının gayrını görmezsin."

O fakîr her lahza secdeyi ve serfürûyu kendine ediyor. Zîrâ vücûd-ı hakîkî-i Hak halkın aynasıdır ve o aynaya halkın hakāyıkı mün'akistir. Binâenaleyh basar-ı basîretinden perde kalkmış olan bir kimse, vücûd-i Hak aynasına nazar ettiği vakit, kendi hakîkati olan ayn-ı sâbitesini görür; ve ayn-ı sâbite onun mazhar olduğu ismin sûreti olduğundan, Hakk'ın aynasına bakıp secde ettiği vakit, kendisine secde ve serfürû etmiş olur. Nitekim bir kimse, bu âlem-i sûrette bir aynaya baksa kendi sûretini görür. Ma'lûm olsun ki, ehl-i müşâhede üç kısımdır. Birincisine "zü'l-akl" derler. Bunlar halkı zâhir ve Hakk'ı bâtın görürler. Onların indinde Hak, halkın aynası olur. Bu beyt-i şerîfte bu "zü'l-akl" kısmına işâret buyurulur. İkinci kısım "zü'l-ayn"dır. Onlar Hakk'ı zâhir ve halkı bâtın görürler. Onların indinde halk, Hakk'ın aynası olur. Üçüncü kısmı "zü'l-akl ve zü'l-ayn" olan tâifedir ki, bunlar kâmiller ve mükemmillerdir ki, Hakk'ı halkta ve halkı Hak'ta müşâhede edip, bir mertebe ile diğer mertebeden hicâba düşmezler. Bu üç tâifeye işâreten Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) âtîdeki beyti buyururlar: ففى الخلق عين الحق ان كنت ذا عين وفي الحق عين الخلق ان كنت ذا عقل و ان كنت ذا عين و عقل فما ترى سوى عين شيء واحد فيه بالشكل "Eğer sen ayn sâhibi isen, halkta Hakk'ın aynı vardır. Ve eğer akıl sahibi isen, halkın aynında Hak vardır. Ve eğer ayn ve akıl sahibi isen, onda şekil ile bir şeyin aynının gayrını görmezsin."

2278. Eğer o aynadan bir hayalsiz bir pul göre idi, ondan hiçbir şey kalmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. Eğer o aynadan hayalsiz bir pul görseydi, ondan hiçbir şey kalmazdı.

"Pişîz", paranın çok az kıymeti olan bir parçasıdır ki, "pul" derler. Yani o fakir, eğer Hak'ın varlık aynasından hayalsiz olarak bir pul kadar görseydi, o fakirden hiçbir şey ve varlıktan hiçbir eser kalmazdı. Örneğin bir kimse, aynaya baktığı zaman, ona yansıyan hayali görür ve onunla meşgul olur. Aynanın kendisini göremez ve ondan gafil olur. Halbuki aynanın varlığı olmasa, o suret görünmezdi. Buna göre "zü'l-akl" (akıl sahibi) mertebesinde olan kimse, Hak'ın varlık aynasına baktığı zaman, halkı müşahade ederse, aynadan yani Hak'ın varlığından bir pul kadar olsun bir şey göremez; ve eğer aynayı görmekle meşgul olursa, ona yansıyan hayalden nazarında hiçbir şey kalmaz. Nazarından kendi hakikatini müşahade etmek dahi ortadan kalkar.

"Pişîz", paranın gāyet kıymeti az olan bir cüz'ü ki, "pul" derler. Ya'nî o fakîr, eğer vücûd-i Hak aynasından hayâlsiz olarak bir pul kadar göre idi, o fakîrden hiçbir şey ve vücûddan hiçbir eser kalmaz idi. Meselâ bir kimseye, aynaya baktığı vakit, ona mün'akis olan hayâli görür ve onunla meşgül olur. Aynanın kendisini göremez ve ondan gafil olur. Halbuki aynanın vücûdu olmasa, o sûret görünmez idi. Binâenaleyh "zü'l-akl" mertebesinde olan kimse, vücûd-i Hak aynasına baktığı vakit, halkı müşâhede ederse, aynadan ya'nî Hakk'ın vücûdundan bir pul kadar olsun bir şey göremez; ve eğer aynayı görmekle meşgül olursa, ona mün'akis olan hayâlden nazarında hiçbir şey kalmaz. Nazarından kendi hakîkatini müşâhede etmek dahi zâil olur.

2279. Hem onun hayalleri, hem o fânî olurdu. Onun bilgisi bilmemezlik mahvi olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. Hem onun hayalleri, hem o fani olurdu. Onun bilgisi bilmemezlikte yok olurdu.

Bu sebeple Hak'ın varlık aynasını gördüğü zaman, hem hayal olan halkın ve hem halk türünden olan kendisi "bismi" terkibindeki "elif" gibi fani olurdu. Onun kendisi fani olduğu zaman, doğal olarak halkın varlığına ait bilgisi dahi bilmemezliğin yok oluşu olurdu.

Binâenaleyh vücûd-i Hak aynasını gördüğü vakit, hem hayâl olan halkın ve hem halk nev'inden olan kendisi "bismi" terkîbindeki "elif" gibi fânî olurdu. Onun kendisi fânî olduğu vakit, bittabi' halkın vücuduna âid bilgisi dahi bilmemezliğin mahvı olurdu.

2280. Bizim nadanlığımızdan başka bir bilgi "Ben, benim!" diye ayân olarak [2263] baş çıkarırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. Bizim bilgisizliğimizden başka bir bilgi "Ben, benim!" diye açıkça ortaya çıkardı.

Yani, bizim mecazî varlığımızın yok olmasından ve bu mecazî varlığın verdiği bilginin bilgisizlikte yok olmasından başka bir bilgi "Ben, benim!" diye açıkça ortaya çıkardı. Çünkü kulun varlığı, mutlak varlık olan Hakk'ın bir isimle kayıtlanmasından ibarettir. Fakat bu bilgiden habersiz olan kimse, kendi mecazî varlığını ve bu varlığın verdiği ilmi Hakk'ın varlığından ve ilminden ayrı görür. Ne zaman ki yok olur, bakışında Hakk'ın varlığından başka bir şey kalmaz. Onun benliği ve kişiliği Hakk'ın benliği ve kişiliği olur. O zaman onun "Ben, benim!" demesi Hakk'ın "Benim!" demesi olur. 5. cildin 4141 numarasına denk gelen کی شود کشف از تفکر این انا. این انا مکشوف شد بعد از فنا [yani

Ya'nî, bizim vücûd-i mecâzîmizin fenâsından ve bu mecâzî vücûdun verdiği bilginin bilmemezlikte mahvından başka bir bilgi "Ben, benim!" diye açıktan açığa baş gösterir idi. Zîrâ abdin varlığı vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bir isim ile takayyüdünden ibarettir. Fakat bu ma'rifetten gāfil olan kimse, kendi vücûd-i mecâzîsini ve bu vücudun verdiği ilmi Hakk'ın varlığından ve ilminden ayrı görür. Vaktāki fânî olur, nazarında Hakk'ın varlığından başka bir şey kalmaz. Onun enâniyeti ve benliği Hakk'ın enâniyeti ve benliği olur. O vakit onun "Ben, benim!" demesi Hakk'ın "Benim!" demesi olur. 5. cildin 4141 numarasına müsâdif olan کی شود کشف از تفکر این انا. این انا مکشوف شد بعد از فنا [ya'nî

2281. "Adem'e secde ediniz, zîrâ âdemsiniz. Onu bir dem kendiniz görünüz!" diye nidâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. "Âdem'e secde ediniz, çünkü âdemsiniz. Onu bir an kendiniz görünüz!" diye seslenildi.

Bu şerefli beyit hakkında değerli şârihlerin (açıklayıcıların) çeşitli görüşleri vardır. Burada ayrıntısı uzundur. Fakirin anladığı şudur ki: Bu beyit, yukarıda 2277 numarada geçen "O her an secdeyi kendine ediyor... ilh." beytine bağlıdır. Yani, Âdem oğullarından her birine "Âdemsiniz, o Âdem'in bir an kendiniz olduğunu görünüz! Âdem'e secde ediniz!" çağrısı geldi. Çünkü ilâhî ilimde hakikati Âdem olarak sabit olmayan kimsenin bu âlemde âdemiyet şeklinde ortaya çıkması mümkün değildir. Ve yukarıdaki şerefli beyitte o fakirin secdeyi kendisine ettiği beyan buyrulmasına dayanarak, Âdem fertlerinden her birine de "Âdemsiniz, bir an olsun kendi hakikatinizi görüp, o Âdem'e secde ediniz!" demek olur. Bu sebeple bu beytin anlamı meleklerin Âdem (a.s.)a secde etmeleriyle sınırlı değildir. Şimdi, "Bu Âdem'e secde ediniz!" hitabı bütün Âdem fertlerini kapsadığı hâlde, büyük bir kısmı ehl-i hicâb (perde ehli) olup, kendilerinde iblîsiyet (şeytanlık) sıfatı baskın olduğundan hâlen, fiilen ve zevken (manevî olarak) bu emre muhalefet ederler. Bu emirde itaat edenler ilâhî âriflerdir. Nitekim bu zevk içinde olan âriflerden Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin dilinden "Benden başka ilâh yoktur, bana ibadet ediniz!" sözü sâdır oldu. Ve aynı şekilde Ebu'l-Hasan Harakānî (k.s.) hazretleri "Eğer siz beni bilseydiniz, bana secde ederdiniz!" buyurdu. Ve aynı şekilde Hz. Mevlânâ efendimiz dahi "Bu Âdem'in heykeli bir örtüdür; çünkü bütün secdelerin kıblesiyiz" buyurdu.

Bu beyt-i şerîf hakkında şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaaları vardır. Burada tafsîli uzundur. Fakîrin anladığı budur ki: Bu beyit yukarıda 2277 numarada geçen .سجده خود را میکند هر لحظه او ... الح ]ya'nî "O her lahza secdeyi kendine ediyor... ilh.] beytine merbûttur. Ya'nî, efrâd-ı Benî Adem'den her birine "Ademsiniz, o Adem'in bir dem kendiniz olduğunu görünüz! Adem'e secde ediniz!" nidâsı geldi. Zîrâ ilm-i ilâhîde hakîkati Adem olarak sâbit olmayan kimsenin bu âlemde sûret-i âdemiyyede zuhûru mümkin değildir. Ve yukarıki beyt-i şerîfte o fakîrin secdeyi kendisine ettiği beyân buyurulmasına mebnî efrâd-ı Adem'den her birisine dahi "Ademsiniz, bir dem olsun kendi hakîkatinizi görüp, o Ademe secde ediniz!" demek olur. Binâenaleyh bu beytin ma'nâsı meleklerin Adem (a.s.)a secde etmelerine münhasır değildir. İmdi, "Bu âdeme secde ediniz!" hitâbı bilcümle efrâd-ı âdemîye şamil olduğu hâlde, kısm-ı küllîsi ehl-i hicâb olup, kendilerinde iblîsiyet sıfatı galib olduğundan hâlen ve fiilen ve zevken bu emre muhalefet ederler. Bu emirde mutâvaat edenler urefâ-yı ilâhiyyedir. Nitekim bu zevk içinde olan âriflerden Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin lisânından لا اله الا انا فاعبدون ya'nî "Benden gayrı ilâh yoktur, ibâdet ediniz!" kelâmı sâdır oldu. Ve kezâ Ebu'l-Hasan Harakānî (k.s.) hazretleri لو عرفتمونی لسجدتمونی ya'nî "Eğer siz beni bilse idiniz, bana secde ederdiniz!" buyurdu. Ve kezâ Hz. Mevlânâ efendimiz dahi "Bu Âdem'in heykeli این هیکل آدمست روپوش . ما قبله جمله سجدهائيم hi nikâbdır; zîrâ bütün secdelerin kıblesiyiz" buyurdu.

2282. Onların gözünden şaşılığı uzak etti. Nihayet bir yüzü mâî feleğin aynı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. Onların gözünden şaşılığı uzak etti. Sonunda bir yüzü mavi feleğin aynısı oldu.

Yüce Allah, kendilerinden fani olan âriflerin gözünden şaşılığı uzak etti. Çünkü bu fenâya (yokluğa erme) ulaşmadan önce, onlar kendi varlıklarını ayrı ve Hakk'ın varlığını da ayrı görürlerdi. Bu görünen ise şaşılar gibi biri iki görmekten ibaretti. Ne zaman ki onların bu fenâ hâli içinde bu şaşılıkları kalktı ve vahdet sırrı (birliğin gizli hakikati) ortaya çıktı, onların nazarında yeryüzü gökyüzünün aynısı oldu.

Hak Teâlâ kendilerinden fânî olan âriflerin gözünden şaşılığı uzak etti. Zîrâ bu fenâya vusûlden mukaddem, onlar kendi varlıklarını ayrı ve Hakk'ın varlığını dahi ayrı görürler idi. Bu görünen ise şaşılar gibi biri iki görmekten ibâret idi. Vaktāki onların bu fenâ hâli içinde bu şaşılıkları kalktı ve sırr-ı vahdet inkişaf etti, onların nazarında yeryüzü gökyüzünün aynı oldu.

2283. "Lâ ilahe" dedi ve "illallah" dedi. Lâ, “illallah" oldu ve vahdet açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. "Lâ ilahe" dedi ve "illallah" dedi. Lâ, “illallah" oldu ve vahdet açıldı.

Yani, o kendinden fani olan ârif, "lâ ilâhe" yani "ilâh yoktur” dedi ve "illallah" yani "ancak Allah vardır" dedi. "Lâ", yani vehmedilmiş varlık sahibi olan halkın ve kendinin reddi, "illallah" ancak hakiki varlık sahibi olan Allah'ın ispatı oldu; ve bunun neticesinde vahdet sırrı açıldı. Bilinmeli ki, "ilâh" cins ismidir. Hak olsun, bâtıl olsun her ma'buda uygulanır. Lakin "Allah" ismi ancak hakiki ma'buda özgü bir isimdir. Nitekim ayet-i kerimede أرأيت من اتخذ إلهه هواه (Furkan, 25/43) yani “Gördün mü o kimseyi ki, kendi nefsani hevasını ilâh edindi" buyurulur. Ve "Allah" ismi dahi وَكَانَ الله بكل شيىء محيطاً (Nisa, 4/126) yani "Allah her şeyi kuşatmıştır" ayet-i kerimesinde hakiki ma'buda işaret ederek zikredilmiştir. "Lâ ilâhe illallah" istisnai bir sözdür; ve bu istisna dahi nefy (reddetme) ile ispat (doğrulama)tan oluşmuştur; ve istisnai sözde muhatabın zannını reddetmek vardır. Bu sebeple kelime-i tayyibe (güzel söz), kelime-i habisenin (kötü söz) reddi için nazil olmuştur. O kelime-i habise dahi “lâ ilâhe illâ gayrullah" yani "ilâh yoktur, ancak Allah'tan başkası vardır" terkibidir. Onun şerhi şudur ki: Müşrik her şeyi Hakk'ın gayrı zanneder. Halbuki Yüce Allah, Hakk'ın gayrı hiçbir şey yoktur, her ne ki mevcut ise onun "ayn"ıdır" buyurur. Bu sebeple kelime-i tayyibe Hakk'ı ispat ile beraber her şey Hakk'ın gayrı olduğuna inanan müşrik muhatabın zannını, aynı şekilde eşyaya varlık verip, o eşyanın Hakk'ın "ayn"ı olduğunu iddia eden kimsenin vehmini iptal etti. Halbuki Hak, hakikat cihetinden eşyanın "ayn"ı ise de, eşya eşya olması cihetinden Hakk'ın "ayn"ı değildir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabi (k.s.) hazretleri Fütûhât'ın ikinci babında فهو عين كل شيء فى الظهور ما هو عين الاشياء في ذواتها سبحانه بل هو هو والاشياء اشياء yani Yüce Hak zuhurda her bir şeyin "ayn"ıdır. Hak sübhanehu kendi zatlarında ve "ayn"larında eşyanın "ayn"ı değildir. Aksine Hak Hak'tır ve eşya eşyadır" buyururlar. Zahir ulemasına gelince, onlar bu kelime-i tayyibenin manasını, “lâ" kelimesi için bir mukadder (varsayılan) mevcut tasavvur edip, Hak'tan gayrı hiçbir ma'bud olmadığını murad ederler. Halbuki yerde ve gökte ve onların arasındaki sonsuz varlıklarda batıl olan ma'budlar mevcutturlar, yok değildirler. Bu sebeple Hak'tan gayrı hiçbir ma'bud olmadığına hükmetmek apaçık bir yalan olur. Sözün özü “lâ ilâhe” ile vehmedilmiş varlıklar reddolunup "illallah" ile Hakk'ın hakiki varlığı ispat olunur. Ve fena makamında olan kimsenin vehmedilmiş varlığı da "bismi" terkibindeki "elif" gibi kaybolup Hakk'ın sıfatı zatına muttasıl olur. Bu surette fani olan kimsenin nazarında "lâ" hal ve zevk itibarıyla "illallah" olur. Ve vahdet-i vücud sırrı o vakit açılır. Şimdi bu vahdet-i vücud sırrı gayet nazik ve girift bir mesele olduğundan gelecek beyitte Hz. Pir efendimiz buyururlar ki:

Ya'nî, o kendinden fânî olan ârif, "lâ ilâhe" ya'nî "ilâh yoktur” dedi ve "illallâh" ya'nî "ancak Allah vardır" dedi. "Lâ", ya'nî vücûd-i mevhûm sâhibi olan halkın ve kendinin nefyi, "illallah" ancak vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Allâh'ın isbâtı oldu; ve bunun neticesinde sırr-ı vahdet açıldı. Ma'lûm olsun ki, "ilâh" ism-i cinstir. Hak olsun, bâtıl olsun her ma'bûda ıtlâk olunur. Velâkin "Allâh" ismi ancak ma'bûd-ı hakîkîye mahsûs bir isimdir. Nitekim âyet-i kerîmede أرأيت من اتخذ إلهه هواه (Furkan, 25/43) ya'nî “Gördün mü o kimseyi ki, kendi hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz etti" buyurulur. Ve "Allâh" ismi dahi وَكَانَ الله بكل شيىء محيطاً (Nisâ, 4/126) ya'nî "Allâh her şeyi muhîttir" âyet-i kerîmesinde ma'bûd-ı hakîkîye dâll olarak mezkûrdür. "Lâ ilâhe illallah" kelâm-ı istisnâîdir; ve bu istisnâ dahi nefy ile isbâttan mürekkebdir; ve kelâm-ı istisnâîde muhâtabın zu'munu redd etmek vardır. Binâenaleyh kelime-i tayyibe, kelime-i habîsenin reddi için nâzil olmuştur. O kelime-i habîse dahi “lâ ilâhe illâ gayrullâh" ya'nî "ilâh yoktur, ancak Allah'ın gayrı vardır" terkîbidir. Onun şerhi budur ki: Müşrik her şeyi Hakk'ın gayrı zanneder. Halbuki Allâh Teâlâ, Hakk'ın gayrı hiçbir şey yoktur, her ne ki mevcûd ise onun "ayn"ıdır" buyurur. Binâenaleyh kelime-i tayyibe Hakk'ı isbât ile beraber her şey Hakk'ın gayrı olduğuna i'tikād eden muhâtab-ı müşrikin zu'munu kezâ eşyâya vücûd verip, o eşya Hakk'ın "ayn"ı olduğunu da'vâ eden kimsenin vehmini ibtâl etti. Halbuki Hak, hakîkat cihetinden eşyânın "ayn"ı ise de, eş- yâ eşyâ olması cihetinden Hakk'ın "ayn"ı değildir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri Fütûhât'ın ikinci babında فهو عين كل شيء فى الظهور ما هو عين الاشياء في ذواتها سبحانه بل هو هو والاشياء اشياء yanî Hak Teâlâ zuhûrda her bir şeyin "ayn"ıdır. Hak sübhânehû kendi zevâtında ve "ayn"larında eşyânın "ayn"ı değildir. Belki Hak Hak'tır ve eşyâ eşyâdır" buyururlar. Ulemâ-i zâhire gelince, onlar bu kelime-i tayyibenin ma'nâsını, “lâ" kelimesi için bir mevcûd-i mukadder tasavvur edip, Hak'tan gayrı hiçbir ma'bûd olmadığını murad ederler. Halbuki yerde ve gökte ve onların arasındaki mevcûdât-ı gayr-ı mütenâhîde bâtıl olan ma'bûdlar mevcûddurlar, ma'dûm değildirler. Binâenaleyh Hak'tan gayrı hiçbir ma'bûd olmadığına hükm etmek bir kizb-i sarîh olur. Velhâsıl “lâ ilâhe” ile vücûdât-ı mevhûme nefy olunup "illallah" ile vücûd-i hakîkî-i Hak isbât olunur. Ve fenâ makâmında olan kimsenin vücûd-i mevhûmu da "bismi" terkîbindeki "elif" gibi kaybolup Hakk'ın sıfatı zâtına muttasıl olur. Bu sûrette fânî olan kimsenin nazarında "lâ" hâlen ve zevken "illallah" olur. Ve vahdet-i vücûd sırrı o vakit açılır. İmdi bu vahdet-i vücûd sırrı gāyet nâzik ve gāmız bir mes'ele olduğundan âtîdeki beyitte Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki:

2284. O vakit geldi ki, rüşdlü olan o mahbub ve dost bizim kulağımızı çeke!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. O vakit geldi ki, olgun olan o sevgili ve dost bizim kulağımızı çeksin!

Yani, o vakit geldi ki, o olgun ve hidayet veren hakiki sevgili ve hakiki dost olan Yüce Allah hazretleri bizim kulağımızdan tutup çeksin!

Ya'nî, o vakit geldi ki, o rüşdlü ve hidâyet-bahş olan mahbûb-ı hakîkî ve yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri bizim kulağımızdan tutup çeksin!

2285. "Ağzı bunlardan yıka! Halâikdan örttüğümüz şeyi söyleme!" diye çeşme tarafına.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. "Ağzı bunlardan yıka! Yaratılmışlardan örttüğümüz şeyi söyleme!" diye çeşme tarafına.

Yani, o vakit geldi ki, gerçek sevgili "Bu vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırlarından ağzını yıka ve yaratılmışlardan örttüğümüz ve sakladığımız şeyi söyleme!" diye bizim kulağımızdan tutup çekerek bizi sükût (susma) çeşmesi tarafına götürsün!

Ya'nî, o vakit geldi ki, mahbûb-ı hakîkî “Bu vahdet-i vücûd sırlarından ağzını yıka ve halâyıkdan örttüğümüz ve sakladığımız şeyi söyleme!" diye bizim kulağımızdan tutup çekerek bizi sükût çeşmesi tarafına götürsün!

2286. "Ve eğer söylersen dahi aşikâr olmaz. Sen keşif kasdıyla cürüm tutucu olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2286. "Ve eğer söylersen dahi aşikâr olmaz. Sen keşif kasdıyla cürüm tutucu olursun."

Ve o gerçek dost olan Yüce Allah, içime hitaben buyurur ki: "Eğer bu vahdet-i vücud (varlığın birliği) sırrını söylersen dahi, kelimelerle açıkça belli olmaz. Ancak sen bu sırları keşfetmek (açığa çıkarmak) kastıyla bizim katımızda cürüm sahibi ve kabahatli olursun." Bilinmeli ki, vahdet-i vücud meselesi gayet nazik ve karmaşık bir meseledir. Şeyh-i Ekber hazretleri bu mesele hakkında peygamber emriyle çok hakikatler beyan buyurmuştur. Onların yüce beyanlarından bu meseleyi anlayamayanlar iki sınıftır. Birincisi anlayamaz ve anlayamadığı için inkâr eder. Kendi akıllarına ve zahiri ilimlerine mağrur olan zahir uleması arasında bu gibi inkârcılar çoktur ve Hz. Şeyh-i Ekber'e kendi kısa akıllarına göre kusur bulur ve itiraz ederler. Ve ikinci sınıf dahi, anlamadığı hâlde, anladığını zannedip yanlış inançlara saplanır. Kendi gözünde kendisinin kendiliği ve eşyanın varlığı sabit iken, kendisini ve eşyayı -haşa- Hak zanneder. Halbuki birinci sınıfın inkârı doğru olmadığı gibi, ikinci sınıfın inancı da zındıklıktır -Allah'a sığınırız-! Vahdet-i vücudu keşfen (sezgi yoluyla) ve zevken (manevi tat ile) idrak eden muhakkiklerin (gerçek âlimlerin) katında şirk üç kısımdır: "Şirk-i celî (açık şirk)", "şirk-i hafi (gizli şirk)" ve "şirk-i ahfa (daha gizli şirk)"dir.

Şirk-i celî: Yaratılmış olan eşyaya tapanların şirkidir. Bu şirk hakkında Kur'an ayetleri ve şerefli hadisler çoktur.

Şirk-i hafi: Hakk'a olan ibadete riya (gösteriş) ve süm'a (duyurma isteği) gibi nefsin hazlarını karıştıranların şirkidir. Böyle riya ve süm'a ile ibadetlerin makbul olmadığı hakkında da ayetler ve hadisler çoktur.

Şirk-i ahfa: Bu da zahir ulemasının ve bu ulemaya tabi olan avam müminlerin, Hakk'ın varlığı ve vücudu karşısında, gerçekte halkın (yaratılmışların) varlığını da sabit görüp, iki varlık ve vücut ispat edenlerin şirkidir. Bu şirk hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا yani "Benim ümmetimde şirk, parlak bir taş üzerindeki karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir" buyururlar.

Ve o yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ bâtınıma hitâben buyurur ki: "Eğer bu vahdet-i vücûd sırrını söylersen dahi, elfâz ile âşikâr olmaz. Ancak sen bu sırları keşf etmek kasdıyla bizim indimizde cürüm sahibi ve kabâhatli olur- sun." Ma'lum olsun ki, vahdet-i vücûd mes'elesi gāyet nâzik ve gāmız bir mes'eledir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu mes'ele hakkında emr-i peygamberî ile çok hakāyık beyân buyurmuştur. Onların beyânât-ı aliyyelerinden bu mes'eleyi anlayamayanlar iki sınıftır. Birisi anlayamaz ve anlayamadığı için inkâr eder. Kendi akıllarına ve ulûm-i zâhiriyyelerine mağrûr olan ulemâ-i zâhire arasında bu gibi münkirler çoktur ve Hz. Şeyh-i Ekber'e kendi ukūl-i kāsıralarına göre ta'n ve i'tiraz ederler. Ve ikinci sınıf dahi, anlamadığı hâlde, anladığını zannedip yanlış i'tikādâta saplanır. Nazarında kendinin kendiliği ve eşyânın vücûdu sâbit iken, kendisini ve eşyayı -hâşâ- Hak zanneder. Halbuki birinci sınıfın inkârı doğru olmadığı gibi, ikinci sınıfın i'tikādı da zendekadır -neûzü billâh-! Vahdet-i vücudu keşfen ve zevken müdrik olan muhakkıkların indinde şirk üç kısımdır: “Şirk-i celî", "şirk-i hafi" ve "şirk-i ahfa"dır.

Şirk-i celî: Mahlûk olan eşyâya tapanların şirkidir. Bu şirk hakkında âyât-i kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe çoktur.

Şirk-i hafi: Hakk'a olan ibâdete riyâ ve süm'a gibi nefsin hazlarını karıştıranların şirkidir. Böyle riyâ ve süm'a ile ibadetlerin makbûl olmadığı hakkında da âyât ve ahâdîs çoktur.

Şirk-i ahfa: Bu da ulemâ-i zâhirin ve bu ulemâya tâbi' olan avâmm-ı mü'minînin Hakk'ın varlığı ve vücûdu müvâcehesinde nefsü'l-emrde halkın vücudunu da sâbit görüp, iki varlık ve vücûd isbât edenlerin şirkidir. Bu şirk hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk mücellâ bir mahaldeki karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir" buyururlar.

2287. Fakat, işte ben onların üzerinde dolaşıyorum. Bunun söyleyeni ben ve dinleyeni dahi benim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2287. Fakat, işte ben onların üzerinde dolaşıyorum. Bunun söyleyeni ben ve dinleyeni dahi benim!

"Tenîden" masdarının (fiil kökünün) birden fazla anlamı vardır. Burada "bir şey etrafında dolaşmak ve yönelmek" anlamları uygundur. Bu şerefli beyit, varsayılan bir sorunun cevabıdır. Birisi sorabilir ki: "Ey Hz. Mevlânâ! Mademki gerçek dost olan Hakk'ın izni yoktur, bu Mesnevî-i Şerîf'in çeşitli yerlerinde niçin bu vahdet sırlarından (birlik sırlarından) bahsediyorsunuz?" Buna cevaben buyururlar ki: "Gerçi izin yoktur, fakat işte ben bu sırların açıklanması üzerinde dolaşıyorum veya onların açıklanmasına yöneliyorum. Çünkü onu söyleyen

"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "bir şey etrafında dolaşmak ve teveccüh etmek" ma'nâları münasibdir. Bu beyt-i şerîf suâl-i mukadderin cevabıdır. Birisi sorabilir ki: "Yâ Hz. Mevlânâ! Mâdemki, yâr-i hakîkî olan Hakk'ın izni yoktur, bu Mesnevî-i Şerîf'in muhtelif mahallerinde niçin bu esrâr-ı vahdetten bahis buyurursunuz?" Buna cevâben buyururlar ki: "Gerçi izin yoktur, fakat işte ben bu esrârın beyânı üzerinde dolaşıyorum veyâ onların beyânına teveccüh ediyorum. Çünkü onu söyleyen

2288. Fakîrin sûretini ve defînenin nakşını söyle! Bu taife meşakkat mezheblidir ve meşakkatten söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Fakirin suretini ve definenin nakşını söyle! Bu topluluk meşakkat mezheplidir ve meşakkatten söyle!

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr, kendi şerefli zâtına hitaben buyurur: Yani, ey Mevlânâ! Fakirin ve definenin sırrını ve hakikatini söylemekten vazgeç de, o fakirin suretinden ve mecazî varlığından ve define hükmünde olan hakikî varlığın nakşından, yani onun isim ve sıfatlarının tecellilerinden bahset! Bu fakirler topluluğu zahmet mezheplidir ve bu çokluk âleminde meşakkate dayanıklıdırlar. Bu sebeple onlara bu sırlar ve hakikat yolunun meşakkatinden ve zahmetinden bahset!

Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar: Ya'nî, ey Mevlânâ! Fakîrin ve definenin sırrını ve hakikatini söylemekten vazgeç de, o fakîrin sûretinden ve vücûd-i mecâzîsinden ve define mesâbesinde olan vücûd-i hakîkînin nakşından, ya'nî onun mezâhir-i esmâ ve sıfatından bahset! Bu fukarâ tâifesi zahmet mezheblidir ve bu âlem-i keserâtta meşakkate mütehammildirler. Binâenaleyh onlara bu esrâr ve hakîkat yolunun meşakkatinden ve zahmetinden bahset!

2289. Rahat çeşmesi onlar üzerine harâm oldu. Bardak bardak öldürücü zehirden içerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. Rahat çeşmesi onlar üzerine haram oldu. Bardak bardak öldürücü zehirden içerler.

Çünkü bu kesret âleminde (çokluk ve maddî varlıklar dünyasında) rahat çeşmesi onlar üzerine haramdır. Onlar riyâzât ve mücâhedât içindedirler; ve nefislerini öldürücü olan bu mücâhede zehrini bardak bardak içerler.

Zîrâ bu âlem-i keserâtta râhat çeşmesi onlar üzerine harâmdır. Onlar riyâzat ve mücâhede içindedirler; ve nefislerini öldürücü olan bu mücâhede zehrini bardak bardak içerler.

2290. Toprak doldurup eteği çekerler, tâ ki bu gözlere ilâç edeler. [2273]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. Toprak doldurup eteği çekerler, tâ ki bu gözlere ilâç edeler. [2273]

"Huşk-bend", yaraya merhem bağlamaksızın kullanılan ilaç anlamında kullanılır. Nitekim Mirza Saib bu anlamda kullanmıştır: وعده لطف و پیام بوسه در کار نیست می کند مکتوب خشكى زحم مارا خشك بند "Lütuf vaadine ve öpücük haberine fırsat yoktur. Kuru bir mektup bizim yaramıza ilaçtır" (Bahar-ı Acem).

"Çeşm-hâ", gözler demektir. Çünkü Fars dilinde insanın çift organları "an" ve "ha" ile çoğul yapılabilir. "Toprak"tan kasıt, bu yoğunluk âleminin gereği olan sıkıntılar ve toprak hükmünde olan gaflet ehlinin cefalarıdır. Yani, hakikat talep eden fakirler, bu yoğunluk âleminin sıkıntılarını ve cefalarını sabır eteklerine doldurup taşırlar. Ta ki, kemâl ve irşad makamına gelip bu kör olan halkın gözlerine ilaç yapabilsinler!

"Huşk-bend", yaraya merhem bağlamaksızın kullanılan ilaç ma'nâsında müsta'meldir. Nitekim Mîrzâ Sâib bu ma'nâda kullanmıştır: وعده لطف و پیام بوسه در کار نیست می کند مکتوب خشكى زحم مارا خشك بند "Luft-ı va'dine ve bûse haberine firsat yoktur. Kuru bir mektûb bizim yaramıza ilaçtır" (Bahâr-ı Acem).

"Çeşm-hâ", gözler demektir. Zîrâ lisân-ı Fârisî'de insanın çift âzâları “ân” ve "ha" ile cemi'lenebilir. "Toprak"tan murâd, bu âlem-i kesâfetin îcâbı olan mezâhim ve toprak hükmünde olan ehl-i gafletin cefâlarıdır. Ya'nî, tâlib-i hakîkat olan fukarâ, bu âlem-i kesâfetin mezâhim ve cefâlarını sabır eteklerine doldurup taşırlar. Tâ ki, makām-ı kemâl ve irşada gelip bu kör olan halkın gözlerine ilaç yapalar!

2291. Bu derya-meded olan çeşmeler, bu iyi ve kötü olan bir avuç topraktan ne vakit doldurulmuş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. Bu deniz gibi yardım eden çeşmeler, bu iyi ve kötü olan bir avuç topraktan ne zaman doldurulmuş olur?

"Bir avuç toprak"tan kasıt, gaflette olan insanların itirazlarıdır; "iyi"den kasıt, akli ilimler sahipleri olan zahir ulemasıdır; "kötü"den kasıt ise cahillerdir. "Müktebes", gömülmüş demektir. Yani, bu hakikat ehli kişiler, gaflette olan halkın basiret gözlerine vahdet sırrını açıklayarak ilaç yapmaya teşebbüs ettikleri zaman, iyi ve kötü olan kimseler onlara karşı itiraz ve muhalefet topraklarını atarlar. Halbuki bu izafî varlık denizine yardım eden bu ilahî hakikatler ve marifetler çeşmesi, akli ilimler sahiplerinin ve cahillerin attıkları itiraz topraklarından ne zaman gömülür ve örtülür?

"Bir avuç toprak"tan murâd, ehl-i gafletin i'tirazları ve "iyi"den murâd, ulûm-i akliyye ashâbı olan ulemâ-i zâhire ve "kötü"den murâd, cühelâdır. "Müktebes", medfûn demektir. Ya'nî, bu ehl-i hakîkat gaflette olan halkın basar-ı basîretlerine sırr-ı vahdeti beyân ile ilâç yapmaya teşebbüs ettikleri vakit, iyi ve kötü olan kimseler onlara karşı i'tirâz ve muhalefet topraklarını atarlar. Halbuki bu vücûd-i izâfi deryâsına imdâd edici olan bu hakāyık ve maarif-i ilahiyye çeşmesi ulûm-i akliyye erbâbının ve câhillerin attıkları i'ti-râz topraklarından ne vakit medfün olur ve örtülür?

2292. Fakat size der ki: "Ben bağlanmışım, ben sizsiz ebede muttasılım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. Fakat size der ki: "Ben bağlanmışım, ben sizsiz sonsuza dek bağlıyım!"

Fakat o hakikat ehli, o itiraz edenlere der ki: "Ben sizin irşadınıza (doğru yolu göstermenize) bağlanmışımdır; yoksa ben siz olmaksızın sonsuzluk âlemine bağlıyım!" Nasıl ki Hz. Pîr (Mevlânâ) bir beytinde şöyle buyurur: "Ben maslahat (fayda) ve irşad için dünya hapsine geldim. Ben neredenim ve hapis neredendir? Ben kimin malını çaldım ki hapse gireyim?"

Fakat o muhakkık o mu'terizlere der ki: "Ben sizin irşadınıza bağlanmı-şımdır; yoksa ben siz olmaksızın âlem-i ebede muttasılım!" Nitekim Hz. Pîr bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar: "Ben maslahat ve irşâd için dünyâ habsine geldim. Ben neredenim ve hapis neredendir? Ben kimin malını çaldım ki habse gireyim?"

2293. Kavim müştehâda ma'kûsdürler. Toprak yiyicidirler ve suyu terk etmiş-lerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. Kavim, arzularında tersine dönmüşlerdir. Toprak yiyicidirler ve suyu terk etmişlerdir.

Cismanî ve nefsanî olan halk, arzularında ve isteklerinde tersine dönmüşlerdir ve ters hareket ederler. Ruhanîlik şeklini bırakıp cismanîlik âlemine yönelmişlerdir; ve toprak yiyicidirler ve cismanîlik âleminden gelen bilgilere kanaat etmişlerdir. Ruhanî tesirlere iltifat etmezler.

Cismânî ve nefsânî olan halk müştehâlarında ve arzûlarında ma'kûsdür-ler ve ters haraket ederler. Rûhâniyet sûretini bırakıp cismâniyet âlemine te-veccüh etmişlerdir; ve toprak yiyicilerdir ve cismâniyet âleminden gelen bil-gilere kanâat etmişlerdir. Vâridât-ı rûhâniyyeye iltifat etmezler.

2294. Halk enbiya tab'ının zıddını tutarlar. Halk ejderhâyı müttekâ tutar-lar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Halk, peygamberlerin tabiatının zıddını tutarlar. Halk, ejderhayı dayanak tutarlar.

Yani, bu gafil olan halk, peygamberlerin tabiat ve meşrebinin (manevî yolunun) zıddını tutarlar. Ejderha mesabesinde (derecesinde) olan nefislerine dayanırlar. Ruhlarına yabancı kalmışlardır.

Ya'nî, bu gāfil olan halk peygamberler[in] tabîat ve meşrebinin zıddını tutarlar. Ejderha mesâbesinde olan nefislerine dayanırlar. Rûhlarına yabancı kalmışlardır.

2295. Hatmin göz bağını nasıl bilmişsin? Hiç bilir misin, neden gözü bağlanmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. Mührün göz bağını nasıl bilmişsin? Hiç bilir misin, neden gözün bağlanmış?

Yani, Bakara Suresi'nde geçen حَتَّمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) yani "Yüce Allah onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurdu ve gözlerine perde çekti" ayet-i kerimesini okudun. Göz bağının mühürlenmesini nasıl bildin? Bakalım. Hiç bilir misin ki, neden dolayı gözü bağlanmış bir hâldesin?

Ya'nî, sûre-i Bakara'da olan حَتَّمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) ya'nî “Allâh Teâlâ onların kalblerine ve kulaklarına mühür koydu ve gözlerine perde çekti" âyet-i kerîmesini okudun. Göz bağının mühürlenmesini nasıl bildin? Bakalım. Hiç bilir misin ki, neden dolayı gözü bağlanmış bir hâldesin?

2296. Bu gözleri neye bedel açtın? Onu sana bir bir "Bi'se'l-bedel" bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. Bu gözleri neyin karşılığında açtın? Onu sana tek tek "Ne kötü bir karşılık!" olarak bil!

Yani, bu gözleri Hakk'ı görmeyi bırakıp neyi görmenin karşılığında açtın? Yani bu gözler ile Hakk'ı görmek istemedin. Fakat ona karşılık neyi görmek istedin de, o şeye açtın? O Hakk'ın dışındaki olarak görmek istediğin şeyi tek tek kendine kötü bir karşılık bil! Çünkü hakikati hayale değiştin.

Ya'nî, bu gözleri Hakk'ı görmeyi bırakıp neyi görmeye bedel açtın? Ya'nî bu gözler ile Hakk'ı görmek istemedin. Fakat ona bedel neyi görmek istedin de, o şeye açtın? O Hakk'ın gayrı olarak görmek istediğin şeyi bir bir kendine kötü bedel bil! Zîrâ hakîkati hayâle değiştin.

2297. Fakat inâyet güneşi tulû' etmiştir. Me'yûs olanları bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Fakat inâyet güneşi doğmuştur. Ümitsiz olanları bulmuştur.

"Âyis", "ümitsiz olmak" anlamına gelen "iyâs" mastarından türemiş bir fail ismidir. Yani, Hakk'ın inâyet güneşi doğmuştur. Ümitsiz olanları kerem (cömertlik) yönünden bulmuştur. Nitekim ayet-i kerimede يَا عِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ (Zümer, 39/53) yani "Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!" buyrulur.

"Âyis", "ümîdsiz olmak" ma'nâsına olan "iyâs" masdarından ism-i fâildir. Ya'nî, Hakk'ın inâyet güneşi doğmuştur. Ümîdsiz olanları kerem cihetinden bulmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede يَا عِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ (Zümer, 39/53) ya'nî "Ey nefisleri üzerine isrâf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin!" buyurulur.

2298. Rahmet cihetinden çok acîb nerd oynamış, küfrânın aynını inabet yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. Rahmet yönünden çok acayip bir oyun oynamış, küfranın kendisini inabet yapmıştır.

"Küfrân", örtmek ve nimeti inkâr etmek demektir. "İnâbet", geri dönmek; "nerd", tavla oyunu demektir. Burada mutlak olarak "oyun" anlamındadır. Yani, Yüce Allah rahmet yönünden çok acayip ve garip bir oyun oynamıştır. Küfranın kendisini itaate dönüş yapıp kuluna lütfetmiştir. Nasıl ki ayet-i kerimede فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) yani "Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" buyurulur. Ve bu konudaki hakikatler ve marifetler 5. cildin 1172 numaralı beytinin başındaki şerh-i şeriften itibaren açıklanmıştır.

"Küfrân", setr etmek ve ni'meti inkâr etmek. "İnâbet", rücû'; "nerd", tavla oyunu demektir. Burada mutlakan "oyun" ma'nâsınadır. Ya'nî, Hak Teâlâ rahmet cihetinden çok acîb ve garîb oyun oynamıştır. Küfrânın ay- nını tâate rücû' yapıp kuluna lutuf etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmede فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) ya'nî "Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliklere tebdîl eder" buyurulur. Ve bu bâbdaki hakāyık ve maârif 5. cildin 1172 numaralı beytinin başındaki şerh-i şerîften i'tibâren beyân buyurulmuştur.

2299. O Cevad, halkın bu bedbahtlığından dahi iki yüz çeşme-i vidâdı münfecir etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. O Cevad, halkın bu bedbahtlığından dahi iki yüz vidâd çeşmesini fışkırtmıştır.

"Bedbahtlık"tan kasıt, şekavet (mutsuzluk) ve dalalettir (sapıklıktır). "Vidâd", muhabbet (sevgi) demektir. "Cevâd", cömert; "münfecir", yarılıcı ve akıcı anlamındadır. Yani, cömert ve ihsan sahibi olan Yüce Allah, halkın bu mutsuzluk ve sapıklığından dahi birçok muhabbet çeşmesini akıcı etmiştir. Şekavetten muhabbet çeşmelerinin akmasının sebebi şudur ki: İlahi emir ikidir. Birisi iradî ve tekvinî (yaratmaya dair) emir, diğeri ise teklifî (yükümlülük getiren) emirdir. "Tekvinî emir", kulun ezelde mazhar olduğu ismin hükümlerinin ortaya çıkmasını Hakk'ın murat etmesidir. Ve "teklifî emir", bu suret âleminde peygamberler vasıtasıyla olan ilahi yükümlülüklerdir. Şimdi, şakî (mutsuz) kişi zahirde teklifî emre asi olmakla beraber, iradî ve tekvinî emre itaatkârdır. Bu inceliğe dayanarak İmam Ali (a.s.) efendimiz يَا مَنْ أَطَاعَهُ الْعَاصِي بِعِصْيَانِهِ yani "Ey o yüce zât ki asi, isyanı ile ona itaat etti" buyurur. Ve ezelî saîd (mutlu) olan kul ise, hem iradî emre hem de teklifî emre itaat eder. Bu sebeple şakî olan kul, kendisinin özel Rabbi olan ismin sevgilisidir. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Yakub Fassı'ndadır. Bir başka vecih (yön) dahi şudur ki, 5. cildin 421 numaralı beytinin başındaki şerh-i şerifte beyan buyurulduğu üzere Yüce Allah'ın lütfu kahrında ve kahrı dahi lütfunda gizlidir. Bu sebeple kahır olan şekavetten ve bedbahtlıktan, muhabbet çeşmesi olan birçok lütuflar akıcıdır.

"Bedbahtlık"tan murâd, şekāvet ve dalalettir. "Vidâd", muhabbet demektir. "Cevâd", cömerd; "münfecir", yarılıcı ve akıcı ma'nâsınadır. Ya'nî, cömerd ve ihsân sahibi olan Hak Teâlâ halkın bu şekāvet ve dalâletinden dahi birçok muhabbet çeşmelerini akıcı etmiştir. Şekāvetten muhabbet çeşmelerinin akmasının vechi budur ki: Emr-i ilâhî, ikidir. Birisi emr-i irâdî ve tekvînî ve diğeri emr-i teklîfîdir. "Emr-i tekvînî", abdin ezelde mazhar olduğu ismin zuhûr-ı ahkâmını Hakk'ın murâd etmesidir. Ve "emr-i teklîfî", bu âlem-i sûrette enbiyâ vâsıtasıyla olan tekâlîf-i ilâhiyyedir. İmdi, şakî zâhirde emr-i teklîfîye âsî olmakla beraber emr-i irâdî ve tekvînîye mutî'dir. Bu inceliğe mebnî İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimiz يَا مَنْ أَطَاعَهُ الْعَاصِي بِعِصْيَانِهِ ya'nî "Ey o zât-ı celîl ki âsî, isyânı ile ona itaat etti" buyurur. Ve saîd-i ezelî olan abd ise, hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye itâat eder. Binâenaleyh şakî olan kul, kendinin rabb-i hâssı olan ismin mahbûbudur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kubî'dedir. Bir vecih dahi budur ki, 5. cildin 421 numaralı beytinin başındaki şerh-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ'nın lutfu kahrında ve kahrı dahi lutfunda gizlidir. Binâenaleyh kahır olan şekāvetten ve bedbahtlıktan muhabbet çeşmesi olan birçok lutuflar akıcıdır.

2300. Goncaya dikenden sermaye verir. Mühreyi yılandan süs olarak verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Goncaya dikenden sermaye verir. Mühreyi yılandan süs olarak verir.

"Mühre", burada büyük yılanın başının tepesinde meydana gelen bir kemikten yapılıp nazar değmemek için birtakım ziynet altınlarıyla beraber çocukların boyunlarına takılan maddenin ismidir. Yani, latif olan gül goncasının sermayesi onun dikenli olan ağacıdır. Gonca dikenden çıkar ve "mühre" denilen maddeyi dahi korkunç bir yılandan çıkarıp bir süs olarak verir.

[2283] "Mühre", burada büyük yılanın başının tepesinde peydâ olan bir kemikten yapılıp nazar değmemek için birtakım zînet altınlarıyla beraber çocukların boyunlarına takılan maddenin ismidir. Ya'nî, latîf olan gül goncasının sermâyesi onun dikenli olan ağacıdır. Gonca dikenden çıkar ve "mühre" denilen maddeyi dahi korkunç bir yılandan çıkarıp bir süs olarak verir.

2301. Gece karanlığından gündüzü dışarıya getirir. Mu'sirin elinden yesarı bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. Gece karanlığından gündüzü dışarıya getirir. Fakirin elinden zenginliği bitirir.

"Mu'sir", fakir ve yoksul demektir. "Yesâr", zenginlik ve servet demektir. Yani, korkunç olan gece karanlığından latif olan gündüzü çıkarır; ve fakirin elinden dahi hiç ummadığı hâlde zenginlik ve servet ortaya çıkarır.

"Mu'sir", fakîr ve yoksul. "Yesâr", zenginlik ve servet. Ya'nî, korkunç olan gece karanlığından latîf olan gündüzü çıkarır; ve fakîr elinden dahi hiç ummadığı hâlde zenginlik ve servet ızhâr eder.

2302. Halîl için kumu un yapar. Dağ dahi Dâvûd ile hem-âvâz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. Halîl için kumu un yapar. Dağ dahi Dâvûd ile hem-âvâz olur.

Yani, Yüce Allah İbrâhîm Halîl'in (a.s.) çuvaldaki kumunu un yapar. Ondan ekmek pişirirler; ve münâcâtı esnasında Dâvûd'a (a.s.) dağı hem-âvâz (aynı sesi çıkaran, yoldaş) eder. "Resîl", iki kimsenin sesi ve dili beraber olmak ve yoldaş anlamına gelir. Birinci mısrada işaret buyurulan kıssa şudur ki: İbrâhîm Halilullah (a.s.) Ken'ân diyarında meydana gelen bir kıtlık zamanında Mısır'daki bir dostuna hizmetçileriyle beraber develer gönderip zahire yollamasını rica etmiş. O kimse dahi "Eğer bu zahireyi kendisi için istese verir idim. Fakat halkı doyurmak için istiyor. Bu kadar çok zahireyi vermek bizi de zarurete düşürür" deyip, zahire vermemiş. Hizmetçiler üzgün olarak dönmüşler. Fakat halkın nazarında şehre boş çuvallar ile döndükleri belli olmamak için çuvallara kum doldurmuşlar ve bu haberi İbrâhîm'e (a.s.) getirmişler. O hazret dahi bu haberden üzgün olarak uykuya dalmış. Dışarıda dolu çuvalları gören cenâb-ı İbrâhîm'in eşi un vardır zannıyla çuvalları açmış. Allah'ın inayeti olarak içlerindeki kumları un olarak bulmuş ve onlardan ekmek pişirmiştir. Hz. İbrâhîm uyandığı vakit ekmek kokusunu duyup "Bu ekmeği nereden buldunuz?" diye sormuş. Eşi dahi "Mısır'daki dostunun gönderdiği undan yaptım" deyince Hz. İbrâhîm: “Hayır, hakiki dost olan Allah'ımın gönderdiği undandır" buyurmuştur. İkinci kıssa dahi 3. cildin 4254 numaralı beytinin başındaki şerhten itibaren beyan buyurulmuştur.

Ya'nî, Hak Teâlâ İbrâhîm Halîl (a.s.)ın çuvaldaki kumunu un yapar. Ondan ekmek pişirirler; ve münâcâtı esnasında Dâvûd (a.s.)a dağı hem-âvâz eder. "Resîl", iki kimsenin sesi ve lisânı beraber olmak ve yoldaş ma'nâsınadır. Birinci mısra'da işâret buyurulan kıssa budur ki: İbrâhîm Halilullah (a.s.) arz-ı Ken'ân'da vâki' olan bir kıtlık zamânında Mısır'daki bir dostuna hizmetçileriyle beraber develer gönderip zahîre yollamasını ricâ etmiş. O kimse dahi "Eğer bu zahîreyi kendisi için istese verir idim. Fakat halkı doyurmak için istiyor. Bu kadar çok zahîreyi vermek bizi de zarûrete düşürür" deyip, zahîre vermemiş. Hizmetçiler mahzûn olarak dönmüşler. Fakat halkın nazarında şehre boş çuvallar ile döndükleri belli olmamak için çuvallara kum doldurmuşlar ve bu haberi İbrâhîm (a.s.)a getirmişler. O hazret dahi bu haberden mahzûn olarak uykuya dalmış. Dışarıda dolu çuvalları gören cenâb-ı İbrâhîm'in zevcesi un vardır zannıyla çuvalları açmış. İnâyet-i Hak olarak içlerindeki kumları un olarak bulmuş ve onlardan ekmek pişirmiştir. Hz. İbrâhîm uyandığı vakit ekmek kokusunu duyup "Bu ekmeği nereden buldunuz?" diye sormuş. Zevcesi dahi "Mısır'daki dostunun gönderdiği undan yaptım" deyince Hz. İbrâhîm: “Hayır, dost-ı hakîkî olan Allah'ımın gönderdiği undandır" buyurmuştur. İkinci kıssa dahi 3. cildin 4254 numaralı beytinin başındaki sürhten i'tibâren beyân buyurulmuştur.

2303. Vahşetli olan dağ, o zulmetler bulutu içinde çeng ve zîr u bem sesini verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. Vahşetli olan dağ, o karanlıklar bulutu içinde çeng ve ince ve kalın sesini verir.

"Çeng", müzik aletlerinden bir sazın ismidir. Müzikte "zîr u bem", ince ve kalın seslere derler. Yani, Davud (a.s.)'ın çeng ve teganni (nağmeli okuma) ile olan münacatı (Allah'a yakarışı) esnasında dağ, vahşetli olan o karanlıklar bulutu içinde yani gece vaktinde çeng sazının sesini ve ince ve kalın sesleri açar.

"Çeng", âlât-ı mûsikiyyeden bir sazın ismidir. Mûsikîde "zîr u bem", ince ve kalın seslere derler. Ya'nî, Dâvûd (a.s.)ın çeng ve tegannî ile olan münâcâtı esnâsında dağ, vahşetli olan o karanlıklar bulutu içinde ya'nî gece vaktinde çeng sazının sesini ve ince ve kalın sesleri açar.

2304. Kalk, ey halâiktan nefret edici olan Dâvûd! Onu terk ettin, bizden waz tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Kalk, ey yaratılmışlardan nefret eden Dâvûd! Onu terk ettin, bizden vazgeç!

Yüce Allah o Dâvûd'a hitaben buyurur ki: "Ey yaratılmışlardan nefret edip bana yönelen Dâvûd! Kalk, mademki yaratılmışları terk edip bize yöneldin, bu halkı terk etmenin ve bize yönelmenin karşılığını ve mükâfatını da bizden al!" Bu şerefli beyitte, Hz. Dâvûd meşrebinde (manevî yolunda) olup bu vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) kesret (çokluk) âleminden "فَقْرُوا إِلَى الله" (Zâriyât, 51/50) yani "Allah'a kaçınız!" emri gereğince hakiki varlık sahibi olan Hakk'a yönelenlerin de bu hitaba nail olacağına işaret buyurulur.

O define talibinin çok arayışından ve acizlik ile çaresizliğinden sonra "Ey ortaya çıkarmanın sahibi! Sen aşikâr et!" diye Yüce Allah'a dönmesi

Hak Teâlâ o Dâvûd'a hitâben buyurur ki: "Ey halâikdan nefret edip bana teveccüh eden Dâvûd! Kalk, mâdemki halâikı terk edip bize teveccüh ettin, bu halkı terk ve bize teveccühün ıvazını ve mükâfâtını da bizden al!" Bu beyt-i şerîfte Hz. Dâvûd meşrebinde olup bu mevhûm keserât âleminden فَقْرُوا إِلَى الله (Zâriyât, 51/50) ya'nî “Allah'a kaçınız!" emri mûcibince vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'a teveccüh edenlerin dahi bu hitâba nâil olacağına işaret buyurulur.

O define tâlibinin çok talebinden ve acz ü ıztırârından sonra "Ey ızhârın sahibi! Sen âşikâr et!" diye Hak Teâlâ'ya rücû' etmesi

2305. O fakîr dedi: "Ey sırrı bilici! Bu defîne için boş koşucu oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. O fakir dedi: "Ey sırrı bilici! Bu define için boş koşucu oldum."

"Yâve-tâz", birleşik sıfat olup, "boş koşucu" demektir. "Fakir"den ve "genc-nâme"den maksadın ne olduğu yukarıda bu kıssanın başlangıcında açıklanmıştı. Burada tekrarına gerek yoktur. Yani, o fakir, genc-nâmenin tarifi doğrultusunda vahdet sırrını anlamak için çok çalıştı ve anlamaktan âciz kaldı. Sonunda Yüce Allah'a yalvarıp dedi ki: "Ey sırrımı bilici olan Yüce Allah! Ben bu hakikat definesi için boş koşucu oldum ve boş yere yoruldum."

"Yâve-tâz", vasf-ı terkîbî olup, "boş koşucu" demektir. "Fakîr"den ve "genc-nâme"den murâd ne olduğu yukarıda bu kıssanın ibtidâsında îzâh edilmiş idi. Burada tekrarına lüzûm yoktur. Ya'nî, o fakîr genc-nâmenin ta'rîfi vechi ile sırr-ı vahdeti anlamak için çok çalıştı ve anlamaktan âciz kaldı. Nihâyet Hak Teâlâ'ya yalvarıp dedi ki: "Ey sırrımı bilici olan Hak Teâlâ! Ben bu hakîkat definesi için boş koşucu oldum ve beyhûde olarak yoruldum."

2306. Hırs ve âz şeytanı ve müsta'cil koşuculuk ne teennî istedi ve ne yavaşlık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. Hırs ve açgözlülük şeytanı ve aceleci koşuculuk ne ağırbaşlılık istedi ne de yavaşlık.

"Müsta'cil-tegî" birleşik bir sıfattır. Sonundaki "yâ" mastar içindir. "Aceleci koşuculuk" demektir. "Hırs" Arapça, "âz" ise onun Farsçasıdır ve birbirinin eş anlamlısıdır. Yani, "Hırs ve açgözlülük şeytanı ve istenen şey için aceleci koşuculuk, ne ağırbaşlılık ve yavaşlık istedi ne de yavaşlık istedi." Çünkü "Acele şeytandandır, ağırbaşlılık ise Rahmân'dandır" buyrulmuştur. Mısrî'nin (k.s.) beyti: Acele eden kişi yol alamaz, maksadına çabuk ulaşamaz. Marifet kapısını bekle, irfan sana yüz gösterecektir.

"Müsta'cil-tegî" vasf-ı terkîbîdir. Âhirindeki "yâ" masdariyet içindir. "Müsta'cil koşuculuk" demektir. "Hırs", Arabî ve "âz", onun Fârisî'sidir ve birbirinin ma'nâ-yı mürâdifidir. Ya'nî, "Hırs ve âz şeytanı ve matlûb için müsta'cil koşuculuk, ne teennî ve batâet istedi ve ne de yavaşlık istedi." Zîrâ العجلة من الشيطان والتأني من الرحمن ya'nî "Acele şeytandan ve teennî Rahmân'dandır" buyurulmuştur. Beyt-i Mısrî-i (k.s.): İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapusun, yüz göstere irfân sana

2307. Ben bir tencereden bir lokma kazanmadım. Eli kara yaptım, ağzı yaktım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. Ben bir tencereden bir lokma kazanmadım. Eli kara yaptım, ağzı yaktım.

"Ben, hakikat ehlinin marifet tenceresi ve kabı olan kitaptan bir lokma marifet kazanmadım. Aksine, yanlış anlayış sebebiyle idrak elimi karaladım ve ruhumun ağzını yaktım."

"Ben ehl-i hakîkatin ma'rifet tenceresi ve kabı olan kitâbdan bir lokma-i ma'rifet kazanmadım. Bilakis yanlış anlayış sebebiyle idrâk elimi karaladım ve rûhumun ağzını yaktım."

2308. Halbuki mâdemki bunda nâ-mûkınim, o düğümü bu düğüm vurucudan halledeyim, demedim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. Halbuki mademki bunda kesin bilgim yok, o düğümü bu düğüm çözücüden çözeyim, demedim.

Yani, "Mademki onların vahdet sırrına dair kitaplarında yazdıkları sözlerin anlamını kesin olarak bilmiyorum, onların bu sırlar üzerine bağladıkları sözler düğümünü yine bu düğüm çözücü olan bir araştırmacıya ve bir insân-ı kâmile başvurarak çözeyim, demedim."

Ya'nî, “Mâdemki onların sırr-ı vahdete dâir olan kitablarında yazdıkları sözlerin ma'nâsını îkān edici değilim, onların bu esrâr üzerine bağladıkları elfâz düğümünü yine bu düğüm vurucu olan bir muhakkıka ve bir insân-ı kâmile müracaatla halledeyim, demedim."

2309. Hakk'ın kuluna yine Hak'tan tefsîr iste! Ey katı yüzlü! Sakın zan cihetinden hezeyân söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. Hakk'ın kuluna yine Hak'tan tefsir iste! Ey katı yüzlü! Sakın zan tarafından hezeyan söyleme!

Çünkü hakikat ehlinin ilahi sırlara dair sözleri, kalplerine meydana gelen ilahi ilham olduğundan Hakk'ın sözüdür. Bu sebeple ey hakikat talep eden kişi! Hakk'ın sözünün tefsirini yine Hak'ta fani olan Hakk'ın halifesinden iste! Ey çok yüzlü ve cesaretli olan kimse! Sakın onların yüksek ve ince sözlerini okuyup kendi sanı ve tahmininden birtakım hezeyanlar ve anlamsız sözler söyleme!

Zîrâ muhakkıkların esrâr-ı ilâhiyyeye dâir sözleri, kalblerine vâki' olan ilhâm-ı ilâhî olduğundan Hakk'ın sözüdür. Binâenaleyh ey tâlib-i hakîkat! Hakk'ın sözünün tefsîrini yine Hak'ta fânî olan halîfe-i Hak'tan iste! Ey pek yüzlü ve cesâretli olan kimse! Sakın onların yüksek ve dakîk sözlerini okuyup kendi zan ve tahmîninden birtakım hezeyânlar ve ma'nâsız sözler söyleme!

2310. O düğümü ki o vurdu, onu yine o açar. Mühreyi ki o attı, o kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. O düğümü ki o vurdu, onu yine o açar. Mühreyi ki o attı, o kapar.

"Mühre", burada satranç oyununda kullanılan şekiller anlamındadır. Yani, bir muhakkık kâmilin (hakikatleri araştırıp bilen olgun insan) hakikat sırları üzerine vurduğu söz düğümlerini yine o kâmil açar. Bu satranç oyununun mühresini meydana o attı, yine o kapar ve kaldırır.

"Mühre", burada satranç oyununda kullanılan şekiller ma'nâsınadır. Ya'nî, bir muhakkık kâmilin esrâr-ı hakîkat üzerine vurduğu elfâz düğümlerini yine o kâmil açar. Bu satranç oyununun mühresini meydâna o attı, yine o kapar ve kaldırır.

2311. Gerçi o gibi söz sana kolay göründü. Ledünden olan remzler ne vakit kolay olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. Gerçi o gibi söz sana kolay göründü. Ledünden olan remizler ne zaman kolay olur?

Gerçi hakikatlere ilişkin olan o gibi sözler sana kolay göründü, fakat Yüce Allah katından olan remizlerin ve işaretlerin çözümü ne zaman kolay olur? Çünkü Allah'ın kelamının görüneni ve bâtını, sınırı ve başlangıcı vardır. İlahi ilham olmadıkça bunları bulup çıkarmak mümkün değildir. Nitekim Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 51. bölümünde şöyle buyururlar: "Mananın hakikatinin lafız ve ifadeden bilinmesi imkânsızdır. Sözün faydası odur ki, seni talebe sevk eder. Yoksa söz, istenileni elde ettirmez. Eğer böyle olsaydı, bu kadar mücâhedeye ve kendinin yok olmasına gerek olmazdı. Nitekim uzaktan bir şeyin hareket ettiğini görür ve onu görmek için arkasından gidersin. Yoksa onu görmen hareket sebebiyle değildir. İnsanın konuşma yeteneği de bâtında böyledir. Her ne kadar hakikatte sen onu görmez isen de, o mananın talebinde senin için teşvik edicidir."

Gerçi hakāyıka müteallık olan o gibi sözler sana kolay göründü, fakat Allâh Teâlâ indinden olan remzlerin ve işaretlerin halli ne vakit kolay olur? Zîrâ kelâm-ı Hakk'ın zâhiri ve bâtını ve haddi ve matla'ı vardır. İlhâm-ı ilâhî olmayınca bunları bulup çıkarmak mümkin değildir. Nitekim Hz. Pîr Fihi Mâ Fih'lerinin 51. faslında şöyle buyururlar: "Hakîkat-i ma'nânın lafız ve ibâreden ma'lûm olması muhâldir. Sözün fâidesi odur ki, seni talebe sevk eder. Yoksa söz matlûbu hâsıl etmez. Eğer böyle olsa idi, bu kadar mücâhedeye ve kendinin fenâsına hâcet olmaz idi. Nitekim uzaktan birşeyin hareket ettiğini görür ve onu görmek için arkasından gidersin. Yoksa onu görmen hareket sebebiyle değildir. İnsanın nâtıkası dahi bâtında böyledir. Her ne kadar hakîkatte sen onu görmez isen de, o ma'nânın talebinde senin için müheyyicdir."

2312. Dedi: "Ya Rab! Bu aceleden tövbe ettim. Mâdemki kapıyı sen bağladın, yine sen aç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. Dedi: "Ya Rab! Bu aceleden tövbe ettim. Mademki kapıyı sen bağladın, yine sen aç!"

Fakir bu hitapları işitince dedi: "Ya Rab! Hakikat sırlarını gerek Kur'an'dan gerek evliya sözlerinden anlamak hususundaki acelemden tövbe ettim. Madem bu ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) kapısını sen bağladın, yine o kapıyı sen aç!"

Fakîr bu hitâbları işitince dedi: "Yâ Rab! esrar-ı hakîkati gerek Kur'ân'dan ve gerek kelâm-ı evliyâdan anlamak hususundaki acelemden tövbe ettim. Mâdem bu ulûm-i ledünniyyenin kapısını sen bağladın, yine o kapıyı sen aç!"

2313. "İnkisar fikri üzerinde oldum. Artık dua etmekte dahi hünersiz oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. "Kırılma fikri üzerindeydim. Artık dua etmekte dahi hünersiz oldum."

"Hırka şuden", "paralanmak ve yırtılmak" anlamına gelen Farsça kinayelerdendir. Kırılma ve yokluk kastedilir (Bahar-ı Acem). Yani, "Defineyi bulmak için akıl yayına fikir okunu koyup atmakta hünerler gösterdim. Hiç başarılı olamadım. Artık kırılma ve yokluk fikri üzerindeyim. Hatta dua ve istek konusunda dahi hünersiz oldum." Bazı nüshalarda "hırka" yerine "hırfe" geçmektedir. "Hırfe", sanat demektir. Bu durumda anlam "Ok atma sanatı arzusu üzerinde oldum. Artık dua ve niyazda dahi hünersiz oldum" demek olur.

"Hırka şuden", "paralanmak ve yırtılmak" ma'nâsına kinâyât-ı Acem'dendir. İnkisâr ve yokluk murâd buyurulur (Bahar-1 Acem). Ya'nî, "Defineyi bulmak için akıl yayına fikir okunu koyup atmakta hünerler ızhâr ettim. Hiç muvaffak olamadım. Artık inkisâr ve yokluk fikri üzerindeyim. Hattâ duâ ve taleb hususunda dahi hünersiz oldum." Ba'zı nüshalarda "hır- ka" yerine "hırfe" vâki'dir. "Hırfe", san'at demektir. Bu sûrette ma'nâ "Ok atmak san'atı arzûsu üzerinde oldum. Artık duâ ve niyâzda dahi hünersiz oldum" demek olur.

2314. Hani hüner? Hani ben? Müstevî olan gönül nerede? Bu hep senin aksindir ve muhakkak sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. Hani hüner? Hani ben? Düzgün olan gönül nerede? Bu hep senin yansıman ve muhakkak sensin!

"Müstevî", düz ve ölçülü demektir. Yani, "Benim hünerim nerede ve benim benliğim nerede? Ve düzgün, ölçülü ve selim olan gönül nereden gelmiştir? Bunların hepsi senin ilahi isimlerinin yansıması ve parıltısıdır; ve bu isimlerin işaret ettiği varlık da muhakkak Sensin ve işaret edilen varlık ismin hakikatidir."

"Müstevî", düz ve mu'tedil demektir. Ya'nî, "Benim hünerim nerede ve benim benliğim nerede? Ve düz ve mu'tedil ve selîm olan gönül nereden gelmiştir? Bunların hepsi senin esmâ-i ilâhiyyenin aksi ve pertevidir; ve bu esmânın müsemmâsı dahi muhakkak Sen'sin ve müsemmâ ismin hakîkatidir."

2315. Her bir gece benim tedbîrim ve ferhengim uykuda gemi gibi sudan gark olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. Her bir gece benim tedbirim ve ferhengim uykuda gemi gibi sudan batar.

"Ferheng", ilim, edep, büyüklük, denge anlamlarındadır. Yani, "Her bir gece uyku esnasında benim tedbirim ve bilgim, gemi suya batıp kaybolduğu gibi kaybolur ve bedenimin gemisi sükûnet deryasına batar. İradem kalmaz. Rüya âleminde beni nelerde gezdirirsen oralarda gezerim ve yürüttüğün kadar yürürüm ve gösterdiğin kadar görürüm."

"Ferheng", ilim, edeb, büyüklük, muvâzene ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Her bir gece uyku esnâsında benim tedbîrim ve bilgim, gemi suya batıp kaybolduğu gibi kaybolur ve cismimin gemisi sükûnet deryâsına gark olur. İrâdem kalmaz. Rü'yâ âleminde beni nelerde gezdirir isen oralarda gezerim ve yürüttüğün kadar yürürüm ve gösterdiğin kadar görürüm."

2316. Muhakkak ne ben kalırım ve ne o hüner! Cisim bir leş gibi bî-haber olarak düşmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. Muhakkak ne ben kalırım ne de o hüner! Cisim bir leş gibi habersiz olarak düşmüştür.

"Bu uyku zamanında ne benim benliğim ne de hünerim kalır. Bedenim, ölmüş bir hayvanın leşi gibi, hiçbir şeyden haberi olmayarak yerlere serilmiş ve yatıp kalmıştır."

"Bu uyku zamânında benim ne benliğim ve ne de hünerim kalır. Cismim bir ölmüş hayvanın leşi gibi hiçbir şeyden haberi olmayarak yerlere serilmiş ve yatıp kalmıştır."

2317. O alî olan şâh sehere kadar bütün gece bir "Elestü"yü ve "Belî"yi kendi söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. O yüce olan şah, sabaha kadar bütün gece bir "Ben Rabbiniz değil miyim?"i ve "Evet!"i kendisi söyler.

"Aliyy", ilahi isimlerden olup, zât mertebesi insan ve melek akıllarının idrakinden yüksek demektir. Yani, "Böyle uyku zamanında benim benliğim ve iradem kaybolduğu vakit, o zât mertebesi pek yüksek olan gerçek şah, benim uyanıklığım zamanı olan seher vaktine kadar hem ألست بربكم (A'raf, 7/172) yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabını ve hem de "Evet!" cevabını kendisi söyler." Çünkü uyku zamanında kulun iradesi ve kendinin kendiliği yoktur ki, bu hitabın cevabını verebilsin. İkinci mısra bazı nüshalarda "elest ü hem belî" şeklindedir. "Hem elest hitabını, hem beliyi kendisi söyler," demek olur.

"Aliyy", esmâ-i ilâhiyyeden olup, mertebe-i zâtı ukūl-i beşeriyye ve melekiyyenin idrâkinden yüksek demektir. Ya'nî, “Böyle uyku zamânında benim benliğim ve irâdem kaybolduğu vakit, o mertebe-i zâtı pek yüksek olan şâh-ı hakîkî, benim uyanıklığım zamânı olan seher vaktine kadar hem ألست بربكم (A'raf, 7/172) ya'nî "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbını ve hem de "Evet!" cevabını kendisi söyler." Zîrâ uyku zamânında kulun irâdesi ve kendinin kendiliği yoktur ki, bu hitâbın cevabını verebilsin. İkinci mısra' ba'zı nüshalarda "elest ü hem belî" sûretindedir. "Hem elest hitâbını, hem beliyi kendi söyler," demek olur.

2318. Belî nerede? Zîrâ o cümleyi seylab götürdü. Yahud bir timsah hepsini gerd ü mürd edip yuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. Evet nerede? Çünkü o cümleyi sel alıp götürdü. Yahut bir timsah hepsini mahvedip yuttu.

Bahar-ı Acem'in açıklamasına göre "gerd ü mürd", zarar verici bir fiilin meydana gelmesinde söylenen bir ifadedir. Orada bu beyit örnek olarak gösterilmiştir:

[Ya'nî "Bana senin mahallenden düşen sadece reddedilmek ve toz oldu. Burada toz topraktan başka bir şey bulunmaz."]

Ya'nî, bu uyku hâli içinde "evet" cevabını verecek kimsenin varlığı nerede? Çünkü bu cümleyi, ya'nî varlığı ve iradeyi ve benliği uyku ve yokluk seli alıp götürdü. Yahut bir timsah gibi olan gece hepsini mahvedip yuttu.

Bahar-ı Acem'in beyânına göre "gerd ü mürd", zarar verici bir fiilin vukū'unda söylenen bir ta'bîrdir. Orada bu beyit misal olarak gösterilmiştir:

[Ya'nî "Bana senin mahallenden düşen sâdece reddedilmek ve toz oldu. Burada toz topraktan başka birşey bulunmaz."]

Ya'nî, bu uyku hâli içinde "evet" cevabını verecek kimsenin varlığı nerede? Zîrâ bu cümleyi ya'nî varlığı ve irâdeyi ve benliği uyku ve yokluk seli alıp götürdü. Yâhud bir timsah gibi olan gece hepsini berbâd edip yuttu."

2319. Vaktaki sabah zamanı, kendinin gevher tutucu olan kılıcını, gece karanlığı kınından çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. Sabah vakti, kendisinin cevher tutucu olan kılıcını, gece karanlığı kınından çıkarır.

Sabah vakti, parlak ve ışıklı bir kılıç gibi olan güneşi, gecenin kılıç kını gibi olan karanlığından dışarıya çıkarır.

Vaktāki sabâh zamânı, ziyalı ve parlak bir kılıç gibi olan güneşi, gecenin kılıç kını gibi olan karanlığından dışarıya çıkarır.

2320. Şarkın güneşi geceyi tayy eder. Bu timsah o yutulmuşları kayy eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. Şarkın güneşi geceyi ortadan kaldırır. Bu timsah o yutulmuşları ayakta tutar.

Doğudan doğan güneş geceyi dürüp büker. Bu gece timsahı, insan fertlerinin yutmuş olduğu sıfatlarını da kusar.

Şarkdan doğan güneş geceyi dürüp büker. Bu gece timsahı efrâd-ı beşerin yutmuş olduğu sıfatlarını da kusar.

2321. O timsahın mi'desinden Yunus gibi kurtulup, koku ve renk içinde münteşir oluruz. Bu ve âtîdeki beytlerde Yûnus (a.s.)ın kıssasına işâret buyurulur. Bu kıssa 2. cildin 3123 numarasına müsadif olan یونست در بطن ماهی پخته شد. مخلصش را نیست از تسبیح بد ]ya'nî "Senin Yûnus'un balık karnında pişmiş oldu; onun halâsına tesbîhten gayrı çare yoktur"] beytinde beyân olunmuştur, oraya mürâcaat. "Koku" ve "renk"ten murâd, sıfât-ı beşeriyyedir. Ve "gece" timsaha ve "beşerin mevhûm olan enâniyet'i Hz. Yûnus'a teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, bizim varlığımız o timsah gibi olan gecenin mi'desinden ve içinden kurtulup, yine kendi sıfât-ı beşeriyyemiz ve mevhûm varlığımız içinde münteşir oluruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. O timsahın midesinden Yunus gibi kurtulup, koku ve renk içinde yayılırız.

Bu ve sonraki beyitlerde Yunus (a.s.)'ın kıssasına işaret buyurulur. Bu kıssa, 2. cildin 3123 numaralı beytinde, "Senin Yunus'un balık karnında pişmiş oldu; onun kurtuluşuna tesbihten başka çare yoktur" anlamındaki Farsça beyitte beyan olunmuştur, oraya müracaat edilebilir. "Koku" ve "renk"ten kastedilen, beşerî sıfatlardır. Ve "gece" timsaha, "beşerin vehmedilmiş enaniyeti" ise Hz. Yunus'a benzetilmiştir. Yani, bizim varlığımız o timsah gibi olan gecenin midesinden ve içinden kurtulup, yine kendi beşerî sıfatlarımız ve vehmedilmiş varlığımız içinde yayılırız.

2322. Halk Yûnus gibi müsebbih geldiler. Zîrâ o karanlıklar içinde pür-râhat oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. Halk Yunus gibi tesbih edici geldiler. Çünkü o karanlıklar içinde tam rahat oldular.

Halk, bu gece timsahının içinde Yunus (a.s.)ın balık karnında tesbih etmesi gibi, tesbih edici geldiler. Çünkü o gece karanlıkları içinde ruhlarını kemiren vehmedilmiş varlıklarından kurtulup çok rahat oldular. Ve bu hâl içinde onların ruhları mutlak rububiyetin (Rab oluşun) kudret elinde oldu. Ve ruhun tesbihi hakkında 2. cildin 3123 numaralı beytinden itibaren açıklamalar geçmiştir.

Halk, bu gece timsahının içinde Yûnus (a.s.)ın balık karnında tesbih etmesi gibi, tesbîh edici geldiler. Zîrâ o gece karanlıkları içinde rûhlarını kemiren mevhûm varlıklarından kurtulup ziyâde rahat oldular. Ve bu hâl içinde onların rûhları rubûbiyet-i mutlakanın yed-i kudretinde oldu. Ve rûhun tesbîhi hakkında 2. cildin 3123 numaralı beytinden i'tibâren îzâhât geçmiştir.

2323. Vaktaki her birisi seher vaktinde gece balığının karnından zâhir olur; der&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. Her biri seher vaktinde gece balığının karnından ortaya çıktığında der ki:

2324. Ki: "Ey bir kerîm ki! O vahşetli olan gece içine rahmet hazînesini ve bu kadar lezzeti koyarsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. Ki: "Ey cömert olan! O vahşetli gece içine rahmet hazinesini ve bu kadar lezzeti koyarsın."

"Vahş" kelimesi, vahşet gösteren ve vahşetli anlamına gelir. "Rahmet hazinesi"nden kastedilen, bunların rahatına ve sağlığına sebep olan uykudur. Nitekim ayet-i kerimede وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا (Nebe, 78/9) yani "Biz sizin uykunuzu bedenleriniz için rahat kıldık" buyurulur. Ve "lezzet"ten kastedilen, aynı şekilde uykunun lezzeti ve güzel rüya görenler için de o rüyaların lezzetidir.

"Vahiş", vahşet gösterici ve vahşetli demektir. "Rahmet hazînesi"nden murâd, bunların râhatına ve sıhhatine sebeb olan uykudur. Nitekim âyet-i kerîmede وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا (Nebe, 78/9) ya'nî “Biz sizin uykunuzu bedenleriniz için râhat kıldık" buyurulur. Ve "lezzet"ten murâd, kezâ uykunun lezzeti ve güzel rü'yâ görenler için dahi o rü'yâların lezzetidir.

2325. Zü'l-hubük olan timsah gibi geceden, göz keskin ve kulak tâze ve cisim hafiftir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. Timsah gibi, ki o "zü'l-hubük"tür (suyu dalgalandıran), geceden dolayı göz keskin, kulak taze ve cisim hafiftir.

"Hubük", "hıbâk" kelimesinin çoğuludur. Sözlük anlamı, "durgun su üzerine esen rüzgârdan dolayı suyun yüzeyinde pul pul görünen dalgalar ve aynı şekilde yumuşak kumu rüzgâr dağıttığı zaman pul pul görünen yerler" demektir. Timsah da su üzerinde yürüdüğü zaman dalgalar oluşturduğundan "hubükler sahibi" denilmiştir. Burada bu anlam uygundur. Gecenin, suyu dalgalandırarak yürüyen timsaha benzetilmesiyle, gece karanlığının yeryüzünün dönmesi sebebiyle mesafe kat etmesine işaret edilir. Yani, suyu dalgalandırarak yürüyen timsah gibi, yeryüzünün dönmesiyle mesafe kat eden gece karanlığındaki uykudan vücut rahat ederek, göz kuvvetlenip keskinleşir ve kulak tazelenip kuvvetlenir ve cismin yorgunluğu gidip hafif olur.

"Hubük", "hıbâk" kelimesinin cem'idir. Ma'nâ-yı lügavîsi "durgun su üzerine esen rüzgârdan dolayı suyun sathında pul pul görünen dalgalar ve kezâ yumuşak kumu rüzgâr dağıttığı vakit pul pul görünen yerler" demektir. Timsah dahi su üzerinde yürüdüğü vakit, dalgalar hâsıl ettiğinden "hubükler sâhibi" buyurulmuştur. Burada bu ma'nâ münasibdir. Gecenin, suyu dalgalandırarak yürüyen timsaha teşbîhi ile, gece karanlığının arzın devri yüzünden kat'-ı mesafe etmesine işaret buyurulur. Ya'nî, suyu dalgalandırarak yürüyen timsah gibi, arzın devriyle kat'-ı mesafe eden gece karanlığındaki uykudan vücûd râhat ederek, göz kuvvetlenip keskin ve kulak tâzelenip kuvvetlenir ve cismin yorgunluğu gidip hafif olur.

2326. Mâdemki biz senin gibi kimse ile beraberiz, bundan sonra yüzü vahşetli makāmlardan kaçmayız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Mademki biz senin gibi kimse ile beraberiz, bundan sonra yüzü vahşetli makamlardan kaçmayız.

Ey Rabbim! Mademki biz, böyle korkunç haller içine incelik koyan senin gibi kerem sahibi bir Zât ile beraberiz, çünkü sen şerefli kelamında "Her nerede olsanız o sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) buyurdun, bu sebeple biz bundan sonra yüzü vahşetli ve korkunç olan kabir ve yeniden dirilme ve haşir (toplanma) ve neşir (yayılma) ve hesap ve mizan (terazi) gibi makamlardan korkup kaçmayız.

Yâ Rab! Mâdemki, biz böyle korkunç ahvâl içine letâfet koyan senin gibi bir zât-ı kerîm ile beraberiz, zîrâ sen kelâm-ı şerîfinde وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'nî "Her nerede olsanız o sizinle beraberdir" buyurdun, binâenaleyh biz bundan sonra yüzü vahşetli ve korkunç olan kabir ve ba's ve haşr ve neşr ve hesâb ve mîzân... ilh. gibi makāmlardan korkup kaçmayız.

2327. Mûsâ onu ateş gördü ve nûr idi. Geceyi zenci gördük, hûr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2327. Mûsâ onu ateş gördü ve nûr idi. Geceyi zenci gördük, hûr idi.

"Hûr", "havrâ" kelimesinin çoğuludur. "Ahû gözü gibi kara gözlü sevgili" anlamındadır. Yani, Mûsâ (a.s.) Kur'ân-ı Kerîm'de belirtildiği üzere Hakk'ın ağaçtaki tecellîsini (ilahi görünümünü) ateş şeklinde gördü. Halbuki o nûr idi. Ve bilinir ki, ateş aydınlık vermekle beraber yakar. Nûr ise aydınlık verir, fakat yakmaz. Bu sebeple ateş şeklinde meydana gelen tecellî, kahır (ezici güç) şeklinde görünen lutuf idi. Ey kimse! Sen de zenci gibi kara olan geceyi gördün. Halbuki o karanlık gece kara gözlü sevgili gibi latif idi. Çünkü sana rahat ve zevk verdi.

"Hûr", "havrâ" kelimesinin cem'idir. "Ahû gözü gibi kara gözlü mahbûbe" ma'nâsınadır. Ya'nî, Mûsâ (a.s.) Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulduğu üzere Hakk'ın ağaçtaki tecellîsini ateş sûretinde gördü. Halbuki o nûr idi. Ve ma'lûmdur ki, ateş aydınlık vermek ile beraber yakar. Nûr ise aydınlık verir, fakat yakmaz. Binâenaleyh ateş sûretinde vâki' olan tecellî, kahır sûretinde görünen lutuf idi. Ey kimse! Sen de zencî gibi kara olan geceyi gördün. Halbuki o karanlık gece kara gözlü mahbûbe gibi latîf idi. Zîrâ sana râhat ve zevk verdi.

2328. Bundan sonra biz senden ancak göz isteriz. Tâ ki deryayı çörçöp örtmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2328. Bundan sonra biz senden ancak göz isteriz. Tâ ki deryayı çörçöp örtmesin!

Yani, Ey Rabbim! Mademki senin kahrında lütfun ve lütfunda dahi kahrın gizlidir, bu sebeple bundan sonra biz bunları görebilmek için ancak senden basiret gözümüzün (hakikati gören iç gözümüzün) açık olmasını isteriz. Tâ ki, senin hakiki varlık deryasını çörçöp mesabesinde olan cismani suretler ve izafî varlıklar perdeleri örtmesin! Ve birtakım tabiî kanunların zahiri tesirlerine aldanmayalım!

Ya'nî, Yâ Rab! Mâdemki senin kahrında lutfun ve lutfunda dahi kahrın gizlidir, binâenaleyh bundan sonra biz bunları görebilmek için ancak senden basîret gözümüzün açık olmasını isteriz. Tâ ki, senin vücûd-i hakîkîn deryasını çörçöp mesâbesinde olan suver-i cismâniyye ve vücûdât-ı izâfiyye perdeleri örtmesin! Ve birtakım kavânîn-i tabîiyyenin te'sîrât-ı zâhiriyyesine aldanmayalım!

2329. Vaktaki sâhirlerin gözü körlükten kurtuldu, bu el ve ayak olmaksızın el çırpıcı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2329. Sihirbazların gözü körlükten kurtulduğunda, el ve ayak olmaksızın el çırpıcı oldular.

Firavun zamanında Musa'ya (a.s.) karşı gelen sihirbazların basiret gözleri (kalp gözleri) körlükten kurtulduğunda ve hakiki varlık sahibi olan Hakk'ın tasarrufunu o basiret gözüyle gördüklerinde, Firavun'un "Ben sizin elinizi ve ayağınızı keserim" şeklindeki tehdidinden korkmadılar. Bu bedenin eli ve ayağı olmaksızın, büyük bir sevinçle ruhlarının elini çırpıcı oldular ve Firavun'a "Bizim için senin icraatından ve idamından zarar yoktur; biz Rabbimize döneriz" dediler. Bu kıssanın ayrıntısı 3. ciltte geçti.

Vaktāki Fir'avn zamanında Mûsâ (a.s.)a mukābele eden sihirbazların basar-ı basîretleri körlükten kurtuldu ve vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'ın tasarrufunu o basîret gözü [ile] gördüler, Fir'avn'ın "Ben sizin elinizi ve ayağınızı keserim" diye vâki' olan tehdîdinden korkmadılar. Bu cismin eli ve ayağı olmaksızın kemâl-i meserretle rûhlarının elini çırpıcı oldular ve Fir'avn'a "Bizim için senin icrââtından ve i'dâmından zarar yoktur; biz Rabbimize rücû' ederiz" dediler. Bu kıssanın tafsîli 3. cildde geçti.

2330. Halkın gözünün bağı esbabın gayrı değildir. Her kim sebeb üzerine titrer ise ashabdan değildir. [2313]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. Halkın gözünün bağı sebeplerden başkası değildir. Kim sebep üzerine titrerse, hakikat yolunun ashâbından değildir. [2313]

Halkın basiret gözünün bağı, bu görünür hayatta sebepleri oluşturan cismanî ve hayalî suretlerden başkası değildir. Onlar sebep olan suretleri görürler ve bu sebep perdesinin arkasındaki gerçek faili görmezler. Bu sebeple kim sebebe sarılıp elinden kaçırmamak için titrerse, o kimse hakikat yolunun ashâbından değildir. Bu sebepler hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "İnsanların nazarı sebepleredir ve işleri o sebeplerden bilirler. Onun için müsebbibi (sebepleri yaratanı) görmezler ve bilmezler. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor zannederler ve perdede bir iş olmayıp hicap (perde) olduğunu bilmezler. Ne zaman ki konuşan kimse perdeden dışarıya çıkar, perdenin bahane olduğu anlaşılır. Hakk'ın evliyaları, sebepler dışında, doğrudan doğruya ortaya çıkan birtakım işleri gördüler. Nasıl ki dağdan dişi deve çıktı; ve Musa (a.s.)'ın asası büyük bir yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve aynı şekilde Mustafa (s.a.v.) ayı aletsiz bir işaret ile yardı; ve Âdem (a.s.) babasız ve anasız ve İsa (a.s.) babasız var oldu; ve İbrahim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan meydana geldi. Ve sonsuza dek böyle şeyler meydana geldi. Şimdi ne zaman ki bunu gördüler, bildiler ki sebepler bahanedir ve işi gören başka şeydir. Avamın meşguliyeti için sebepler bir perdeden başka bir şey değildir... ilh.

Ve aynı şekilde [62.] bölümünde de şöyle buyururlar: "Sebeplerin hepsi Hakk'ın kudret elinde bir kalem gibidir. Hareket ettiren ve yazdıran Hakk'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. Şimdi sen kaleme bakıp "Bu kaleme bir el lazımdır" dersin. Kalemi görüp onu hatırlarsın. Fakat onlar, daima eli görüp "Bu ele bir kalem lazımdır" derler. Aksine elin güzelliğinin mütalaasından (düşünülmesinden) dolayı kalemin mütalaasına lüzum görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir yerdeki kalemin seyredilmesi sebebiyle, senin için elin seyredilmesi kaydı yoktur. O elin seyredilme lezzeti sebebiyle onlar için nasıl kalemin seyredilmesi kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun için, buğday ekmeği hatırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini anarlar mı?"

Bu şerefli beyitte murat, sebepleri reddetmek değildir. Çünkü sebeplerin konulması hikmete dayanır. Bu sebeple sebeplere teşebbüs (başvurmak) zorunludur. Reddedilen, müsebbibi (sebepleri yaratanı) terk edip sebepleri etkili bilmektir.

Halkın basîret gözünün bağı, bu hayât-ı sûriyyede sebebler[i] teşkîl eden suver-i cismâniyye ve hayaliyyenin gayrı değildir. Onlar sebeb olan sûretleri görürler ve bu sebeb perdesinin arkasındaki fâil-i hakîkîyi görmezler. Binâenaleyh her kim sebebe sarılıp elinden kaçırmamak için titrer ise o kimse hakîkat yolunun ashâbından değildir. Bu esbâb hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "İnsanların nazarı esbâbadır ve işleri o esbabdan bilirler. Onun için müsebbibi görmezler ve bilmezler. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor zannederler ve perdede bir iş olmayıp hicâb olduğunu bilmezler. Vaktāki mütekellim olan kimse perdeden dışarıya çıkar, perdenin bahâne olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menküşen zâhir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı; ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve kezâ Mustafâ (s.a.v.) ayı âletsiz bir işaret ile yardı; ve Âdem (a.s.) baba- sız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhîm (a.s.) için ateşten gül ve gülistân peydâ oldu. Ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vaktāki bunu gördüler, bildiler ki esbâb bahânedir ve işi gören başka şeydir. Avâmmın meşgüliyeti için esbab bir nikābdan başka bir şey değildir... ilh.

Ve kezâ [62.] faslında dahi şöyle buyururlar: "Esbâbın kâffesi dest-i kudret-i Hak'ta bir kalem gibidir. Muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. İmdi sen kaleme nazar edip "Bu kaleme bir el lâzımdır" dersin. Kalemi görüp onu tahattur edersin. Fakat onlar, dâimâ eli görüp "Bu ele bir kalem lâzımdır" derler. Belki elin güzelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir mahaldeki kalemin temâşâsı sebebiyle, senin için elin temâşâsı kaydı yoktur. O elin lezzet-i temâşâsı sebebiyle onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun cihetle, buğday ekmeği hâtırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini yâd ederler mi?"

Bu beyt-i şerîfte murâd, esbâbı reddetmek değildir. Zîrâ esbâbın vaz'ı hikmete müsteniddir. Binâenaleyh esbaba teşebbüs zarûrîdir. Merdûd olan, müsebbibi terk edip esbâbı müessir bilmektir.

2331. Fakat ey ashâbımız! Hak ashâba kapı açtı ve sarayın sadrına kadar götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. Fakat ey dostlarımız! Hak dostlara kapı açtı ve sarayın başköşesine kadar götürdü.

"Ashâbuna" kelimesinde "ey" nida edatı (seslenme edatı) düşmüştür. Yani, ey bize tabi olan dostlarımız ve müridlerimiz! Hak, bu yolun dostlarına hakikat sırlarının kapısını açtı ve hakikat sarayının başköşesine kadar götürdü. Onlar hakkında "Kudretli bir hükümdarın katında, doğruluk makamındadırlar" (Kamer, 54/55) buyrulur. Hint nüshalarında bu beytin birinci mısraı "ليك حق اصحاب و نا اصحاب را" şeklindedir. Bu durumda beytin anlamı "Fakat Hak, bu yolun dostlarına ve dostu olmayana kapı açtı ve sarayın başköşesine kadar götürdü" demek olur. Aşağıdaki beyit anlamının bu nüshaya bağlantısı ve uygunluğu vardır.

"Ashâbuna"da edât-ı nidâ olan "ey" mahzûftur. Ya'nî, ey bize tabi' olan ashâbımız ve mürîdânımız! Hak bu yolun ashâbina esrâr-ı hakikat kapısını açtı ve saray-ı hakîkatin sadrına kadar götürdü. Onlar hakkında في مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) ya'nî "Melîk-i muktedir indinde mak'ad-i sıdk-tadırlar" buyurulur. Hind nüshalarında bu beytin birinci mısrâ'ı ليك حق اصحاب و نا اصحاب را suretindedir. Bu hâlde beytin ma'nâsı "Fakat Hak bu yolun ashâbına ve ashâbı olmayana kapı açtı ve sarayın sadrına kadar götürdü" demek olur. Aşağıdaki beyit ma'nâsının bu nüshaya irtibâtı ve muvâfakatı vardır.

2332. Müstahık olmayan ve müstahık olan, onun eli ile kölelik bağından rahmetin âzâd olmuşudurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. Lâyık olmayan ve lâyık olan, onun eliyle kölelik bağından rahmetin âzâd edilmişleridir.

1537. O kalbin çâresi bir mübdilin atâsıdır; O'nun atâsına kabiliyet şart değildir. Belki kabiliyetin şartı onun atâsıdır; atâ iç ve kabiliyet kabuktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. O kalbin çaresi, bir dönüştürücünün bağışıdır; O'nun bağışına kabiliyet şart değildir. Aksine, kabiliyetin şartı O'nun bağışıdır; bağış iç, kabiliyet kabuktur.

"Rıkk", kölelik, kulluk ve ubûdiyet demektir. Burada "bend-i rıkk"dan kastedilen, âlemdeki suretlere muhabbet edip, onların kulluklarına bağlanmaktır. Örneğin, nefsine muhabbet edenlere "abdü'n-nefs" (nefsin kulu), paraya muhabbet edenlere "abdü'd-dînâr" (dinarın kulu) ve riyâsete muhabbet edenlere "abdü'l-câh" (makamın kulu) derler. Yani, hakikate ulaşmak için bir kimsenin liyakati veya liyakatsizliği şart değildir. Ulaşanlar, Hakk'ın lutfu ile bu kulluk bağından ilâhî rahmetle âzâd olmuşlardır. Nitekim 5. cildin 1537 ve 1538 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştu:

Çünkü birçok kimseler bu ilâhî rahmetle fısktan (günahkârlıktan) salâha (iyiliğe) ve kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) yönelmişlerdir. Nitekim, Şeyhülislâm Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (k.s.) kendi hallerinden haber verip buyururlar ki:

"Ben yirmi iki yaşındaydım. Günah meclisinde arkadaşlarımla beraber bulunuyordum. Şarap içiyorduk. Arkadaşlarımızdan Nâmık ismindeki zabıta memurunu beklemekteydik. Hazır bulunan arkadaşlar kadehlerin dolaştırılmasını istediler. "Nâmık'ı bekleyelim!" dedim. "Biz bekleyemeyiz, belki geç gelir" dediler. Kadehleri dolaştırdık. Nâmık geldi, şarap istedi. Bir taraftan yemek hazırlığı yapılmaktaydı. Bir kimse şarap getirmek için şarap küplerinin bulunduğu yere gitti. Orada kırk küp vardı. Hepsini boş buldu. Gelip haber verdi ve şaşırdım. İçimden "Bu olacak şey değildir!" dedim. Fakat kimseye bir şey söylemedim. Başka yerden şarap getirdim ve onların önüne koydum. Bağdaki şaraptan getirmek üzere hayvanıma bindim ve acele sürdüm. Şarabı aldım, hayvana yükledim. Hayvan yürümedi, serkeşlik etti. Arkadaşlarıma muhabbetim olduğundan bir an evvel onlara kavuşmak için hayvana birçok darbeler indirdim. Ansızın kulağıma bir ses gelip dedi ki: "Ahmed niçin bu hayvanı incitiyorsun? Bizim ona yürümek için fermanımız yoktur. Eğer zabıta memuru özrünü kabul etmezse, biz kabul ederiz." Bunun üzerine hemen yüzümü yerlere sürüp dedim ki: "İlâhî! Bir daha şarap içmemeye tövbe ettim. Beni arkadaşlarımın yanında mahcup etmemek için hayvanıma emret, yürüsün!" Hayvan yürüdü. Şarabı onların önüne koyduğumda. Bana kadeh teklif ettiler. "Tövbe ettim" dedim. Dediler ki: "Bizimle mi, yoksa kendinle mi alay ediyorsun?" Israr ettiler. Yine ansızın kulağıma şöyle bir ses geldi: "Ey Ahmed! Al ellerinden tat ve bu kadehten onlara da tattır!" Hemen aldım ve tattım. O şarap Hakk'ın emriyle bal olmuştu. Onların hepsine de tattırdım. Derhal tövbe ettiler ve dağılıp gittiler."

"Rıkk", kölelik ve kulluk ve ubûdiyet demektir. Burada "bend-i rıkk"dan murâd, suver-i âleme muhabbet edip, onların kulluklarına bağlanmaktır. Meselâ nefsine muhabbet edenlere "abdü'n-nefs" ve paraya muhabbet edenlere "abdü'd-dînâr" ve riyâsete muhabbet edenlere "abdü'l-câh" derler. Ya'nî, hakîkate vâsıl olmak için bir kimsenin istihkākı ve adem-i istihkākı şart değildir. Vâsıl olanlar Hakk'ın lutfu ile bu kulluk bağından rahmet-i ilâhiyye ile âzâd olmuşlardır. Nitekim 5. cildin 1537 ve 1538 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

Zîrâ çok kimseler bu rahmet-i ilâhiyye ile fisktan salâha ve kesretten vahdete teveccüh etmişlerdir. Nitekim, Şeyhülislâm Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (k.s.) kendi hallerinden haber verip buyururlar ki:

"Ben yirmi iki yaşında idim. Meclis-i fıskta arkadaşlarım ile beraber bulunurdum. Şarâb içiyor idik. Arkadaşlarımızdan Nâmık ismindeki zabıta me'mûrunu beklemekte idik. Hâzır olan rufekā devr-i akdâh istediler. "Nâmık'ı bekleyelim!" dedim. "Biz bekleyemeyiz, belki geç gelir" dediler. Devr-i akdâh ettik. Nâmık geldi, şarâb istedi. Bir taraftan taâm hazırlığı yapılmakta idi. Bir kimse şarâb getirmek için şarâb küplerinin bulunduğu yere gitti. Orada kırk küp var idi. Hepsini boş buldu. Gelip haber verdi ve taaccüb ettim. İçimden "Bu olur şey değildir!" dedim. Fakat kimseye bir şey söylemedim. Başka yerden şarâb getirdim ve onların önlerine koydum. Bağdaki şarâbdan getirmek üzere hayvanıma bindim ve acele sürdüm. Şarabı aldım, hayvana yükledim. Hayvan yürümedi, serkeşlik etti. Arkadaşlarıma muhabbetim olduğundan bir ân evvel onlara kavuşmak için hayvana birçok darbeler indirdim. Ansızın kulağıma bir ses gelip dedi ki: "Ahmed niçin bu hayvanı incitiyorsun? Bizim ona yürümek için fermânımız yoktur. Eğer zabıta me'mûru özrünü kabûl etmezse, biz kabûl ederiz." Bunun üzerine hemen yüzümü yerlere sürüp dedim ki: "İlâhî! Bir daha şarâb içmemeye tövbe ettim. Beni arkadaşlarımın yanında mahcûb etmemek için hayvanıma emr et, yürüsün!" Hayvan yürüdü. Vaktāki şarabı onların önüne koydum. Bana kadeh teklîf ettiler. "Tövbe ettim" dedim. Dediler ki: "Bizim ile mi, yoksa kendin ile mi alay ediyorsun?" Isrâr ettiler. Yine ansızın kulağıma şöyle bir ses geldi: "Ey Ahmed! Al ellerinden tat ve bu kadehten onlara da tattır!" Hemen aldım ve tattım. O şarâb Hakk'ın emriyle bal olmuş idi. Onların hepsine de tattırdım. Derhâl tövbe ettiler ve dağılıp gittiler."

2333. Biz ademde ne vakit müstahıklar idik ki, bu cân ve bu ilim üzerine çarptık?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. Biz yoklukta ne zaman müstahak idik ki, bu can ve bu ilim üzerine çarptık?

"Yokluk"tan kasıt, izafî yokluktur. Çünkü sonsuz olan Hakk'ın mutlak varlığının karşısında mutlak bir yokluk yoktur. Yani biz, "İnsan üzerine zamandan öyle bir an geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi" (İnsân, 76/1) ayet-i kerimesi gereğince, Hakk'ın mutlak varlık denizinde yok olmuş ve batmış bir halde, izafî yokluk durumunda olup, adı sanı anılan bir şey değildik. Bu izafî varlık âlemine gelmek için de hak sahibi değildik. O rahmet denizi olan Hakk'ın mutlak varlığı, isimlerine rahmet olarak bizlere can ve ilim verip, denizin dalgaları gibi, bu izafî varlık âlemine çıkardı ve bizleri hayat, ilim, işitme, görme, irade, kudret ve kelam sıfatlarına mazhar kıldı.

"Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Zîrâ nâmütenâhî olan vücûd-i mutlak-ı Hak mukābilinde bir de adem-i mutlak yoktur. Ya'ni biz هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا (İnsân, 76/1) ya'ni “İnsan üzerine dehrden bir zaman geçti ki, zikr olunan bir şey olmadı” âyet-i kerîmesi mûcibince vücûd-i mutlak-ı Hak deryasında mahv ve müstağrak ve adem-i izâfî hâlinde olup, adı sanı anılan bir şey değil idik. Bu vücûd-i izâfî âlemine gelmek için istihkāk sahibi de değil-idik. O deryâ-yı rahmet olan vücûd-i mutlak-ı Hak esmâsına rahmeten bizlere cân ve ilim verip, denizin dalgaları gibi, bu vücûd-i izâfî âlemine çıkardı ve bizleri hayât ve ilim ve sem' ve basar ve irâde ve kudret ve kelâm sıfatlarına mazhar kıldı.

2334. Ey her ağyârı yar etmiş ve ey dikene gül hil'atini vermiş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. Ey her yabancıyı dost eden ve ey dikene gül elbisesini giydiren!

"Ağyâr"dan kasıt, gaflet ehli olan kimselerdir ki, bunlar âriflerin zıddı ve karşıtıdır. Yani, ey yabancı ve gaflet ehli olanları, ârif kullarına lütfu ile dost eden ve ey dikene latif olan gül elbisesini giydiren Yüce Allah!

"Ağyâr”dan murâd, ehl-i gaflet olan kimselerdir ki, bunlar âriflerin zıddı ve muhâlifidir. Ya'nî, ey ağyâr ve yabancı olan ehl-i gafleti ârif kullarına lutfu ile yâr eden ve ey dikene latîf olan gül libasını giydiren Hak Teâlâ hazretleri!

2335. Bizim toprağımızı saniyen bağ ve bostan et! Hiç yoğu diğer def'a şey yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. Bizim toprağımızı hemen bağ ve bostan et! Hiç yok olanı diğer defa var et!

"Pâlîz", yeşillik, bağ ve bostan demektir. Yani, bizim bedenlerimizi önce topraktan yarattın. Bu toprak bedenlerimizi hemen ilahi bilgilerin bağı ve bostanı yap! Ve hiç yok olan bir şeyi lütfun ile tekrar var et! Çünkü marifetsiz bir beden bir şey değildir. O beden, ilahi marifetin sayesinde olgunlaşıp bir şey olur ve bir kıymet kazanır.

"Pâlîz", yeşillik ve bâğ ve bostan demektir. Ya'nî, bizim cisimlerimizi evvelen topraktan yarattın. Bu toprak cisimlerimizi sâniyen maârif-i ilâhiyyenin bâğı ve bostanı yap! Ve hiç yok olan bir şeyi lutfun ile tekrar bir şey yap! Zîrâ ma'rifetsiz bir cisim bir şey değildir. O cisim ma'rifet-i ilâhiyyen sâyesinde kemâl bulup bir şey olur ve bir kıymet iktisab eder.

2336. Bu duâyı ibtidâdan sen emr ettin. Yoksa bir toprağa onun ne mecâli olur idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. Bu duayı başlangıçtan sen emrettin. Yoksa bir toprağa onun ne gücü olurdu?

"İbtidî", "ibtida" kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılarak söylenmiş halidir). Yani, biz dua ediyoruz ve senden istiyoruz. Çünkü bu dua etmeyi başlangıçtan sen emrettin ve "Bana dua edin, kabul edeyim ve benden isteyin, vereyim!" (Mü'min, 40/60) buyurdun. Yoksa senin azametin önünde bir avuç topraktan ibaret olan bizlerin senden bir şey istemeye gücü ve takati olur muydu? Nitekim bu görünen âlemde bile üstü başı kirli ve pis olan bir dilenci, azametli ve şevketli bir hükümdarın huzuruna çıkıp bir şey istemeyi kendisine yakıştıramaz.

"İbtidî", "ibtida" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, biz duâ ediyoruz ve senden istiyoruz. Zîrâ bu duâ etmeyi ibtidâdan sen emr ettin ve ادعونی أستجب لكم (Mü'min, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, kabul edeyim ve benden isteyin, vereyim!" buyurdun. Yoksa senin azametinin önünde bir avuç topraktan ibaret olan bizlerin senden bir şey istemeye tâkati ve mecâli olur mu idi? Nitekim bu âlem-i sûrette bile üstü başı mülevves ve murdâr olan bir dilenci azametli ve şevketli bir hükümdarın huzûruna çıkıp bir şey istemeyi kendisine yakıştıramaz.

2337. Ey ucâb! Mâdemki bize duâyı emr ettin, bu kendi duânı müstecab et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. Ey şaşılacak olan! Mademki bize duayı emrettin, bu kendi duanı kabul et!

"Ucâb", şaşılan şey demektir. Ey Rabbim! Bizim gibi değersiz kullardan dua istemen şaşılacak bir şeydir. Madem lütfedip tenezzül ederek bize duayı emrettin, yüce zâtına özgü olan bu duayı da yine sen kabul et!

"Ucâb", taaccüb olunan şey demektir. Yâ Rab! Bizim gibi hakîrlerden duâ istemen taaccüb olunan bir şeydir. Mâdem lutfen tenezzül edip bize duâyı emr ettin, zât-ı celîline mahsûs olan bu duâyı da yine sen kabûl et!

2338. Gece fehim ve havâs gemisini kırmıştır. Ne bir ümîd ve ne korku ve ne ye's kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. Gece, anlayış ve duyular gemisini kırmıştır. Ne bir ümit, ne korku, ne de yeis kaldı.

Bu beyit, yukarıda 2315 numarada geçen "Her bir gece benim tedbirim ve ferhengim uykuda... ilh." beytine bağlıdır. Yani, gece, bedene ait olan anlayış ve beş duyu (havâss-ı hamse) gemisi uyku denizinde kırılmış ve batmıştır. O uyku hâli içinde, bedensel âleme ait ne bir ümit, ne bir korku, ne de bir yeis kalmamıştır. Böyle bir kimse rüya görse bile, ancak gördüğü manzaralar ve haller içinde kaybolur. "Bu gördüğüm rüyadır. Benim uyanıklık hâlindeki meşguliyetim şöyle ve böyle idi." demez.

Bu beyit yukarıda 2315 numarada geçen . هر شبی تدبیر و فرهنگم بخواب .... الخ [ya'nî "Her bir gece benim tedbîrim ve ferhengim uykuda... ilh."] beytine merbûttur. Ya'nî, gece cisme aid olan anlayış ve havâss-i hamse gemisi uyku deryâsında kırılmış ve batmıştır. O uyku hâli içinde cismâniyet âlemine âid ne bir ümîd ve ne bir korku ve ne de bir ye's kalmamıştır. Böyle bir kimse rü'yâ görse bile, ancak gördüğü menâzır ve ahvâl içinde müstağrak olur. Demez ki: "Bu gördüğüm rü'yâdır. Benim uyanıklık hâlindeki meşgalem şöyle ve böyle idi."

2339. Hâlık'ım beni rahmet deryasına götürmüş. Acaba, ne fenden doldurur, beni gönderir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. Yaratıcım beni rahmet deryasına götürmüş. Acaba, hangi yöntemle doldurur da beni gönderir?

Geceleri uyku hâli bedene rahatlık ve zevk verdiği için Hakk'ın rahmet deryasıdır. Yaratıcım beni o rahmet deryasına götürmüştür; ve idrak ile duyular o deryada batmıştır. Acaba, o idrak ve duyular gemisine ne gibi endişeler ve fikirler doldurup beni uyanıklık hâline gönderir? "Tâ zi çi"deki "tâ" şaşkınlık içindir.

Geceleri uyku hâli cisme râhat ve zevk bahş ettiği için Hakk'ın rahmet deryâsıdır. Hâlık'ım beni o rahmet deryâsına götürmüştür; ve fehim ve havâs o der- yâda batmıştır. Acabâ, o fehim va havâssim gemisine ne gibi endîşeler ve fikirler doldurup beni uyanıklık hâline gönderir? "Tâ zi çi"deki "tâ" taaccüb içindir.

2340. O birini nûr-ı celâl ile doldurmuş; ve o diğerini vehm ve hayal ile doldurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. O birini celâl nuru ile doldurmuş; ve o diğerini vehim ve hayâl ile doldurmuştur.

Yüce Allah bu gemileri çeşitli şeylerle doldurup geri gönderir. Birini celâl ve azamet nuru ile doldurmuştur; ve diğerini de vehim ve hayâl ile doldurmuştur. Uyandıkları zaman bu iki sınıfın fiillerinde ve sözlerinde bu doldurulmuş olan şeylerin izleri ortaya çıkar.

Hak Teâlâ bu gemileri muhtelif şeyler ile doldurup geri gönderir. Birisini celâl ve azamet nûru ile doldurmuştur; ve diğerini de vehim ve hayâl ile doldurmuştur. Uyandıkları vakit bu iki sınıfın fiillerinde ve sözlerinde bu doldurulmuş olan şeylerin âsârı zâhir olur.

2341. Eğer kendimde hiçbir re'y ve fen olaydı, re'y ve tedbîrim benim hükmümde olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Eğer kendimde hiçbir görüş ve ustalık olsaydı, görüşüm ve tedbirim benim hükmümde olurdu.

Yani, işte bu uyku hâli şahittir ki benim kendimde hiçbir görüş, ustalık ve hüner yoktur. Çünkü görünen o ki benim gibi görünen görüş ve tedbir hakikatte benim görüşüm ve tedbirim olsaydı, bunlar benim hükmümün altında olurdu ve uyku hâli içinde ben bunlara sahip olurdum.

Ya'nî, işte bu uyku hâli şâhiddir ki benim kendimde hiçbir re'y ve fen ve hüner yoktur. Zîrâ zâhirde benim gibi görünen re'y ve tedbîr hakîkatte benim re'yim ve tedbîrim olaydı, bunlar benim hükmümün altında olurdu ve uyku hâli içinde ben bunlara sâhib olurdum.

2342. Gece benim fermânım olmaksızın akıl gitmezdi. Benim kuşlarım tuzağım altında olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. Gece benim fermanım olmaksızın akıl gitmezdi. Benim kuşlarım tuzağım altında olurdu.

Yani, gece vakti uyku hâli içinde aklım ve idrakim, benim fermanım ve emrim olmaksızın gitmez ve işlevsiz kalmazdı. Benim beş duyumun ve bedensel kuvvetlerimin kuşları, bedenimin tuzağı altında kalırlardı.

Ya'nî, gece vakti uyku hâli içinde aklım ve idrâkim benim fermânım ve emrim olmaksızın gitmez ve muattal olmaz idi. Benim havâss-i hamsemin ve kuvâ-yı bedeniyyemin kuşları cismimin tuzağı altında kalırlar idi.

2343. Uyku ve bî-huşluk ve imtihan vaktinde cânın menzillerinden âgâh olurdum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. Uyku ve baygınlık ve imtihan vaktinde canın menzillerinden haberdar olurdum.

Bu şerefli beyitte insanın üç hâli zikredilmiştir. 1-Uyku ve rüya, 2-Uyanıklık içinde bir sebep altında kendinden geçişi, 3-İmtihan yani bir mihnete (sıkıntıya) tutulma hâlidir. Bu üç hâl içinde insan kendisinin kendiliğinden gafil olur. Çünkü rüya hâli içinde ne gösterilirse onu görür ve nereye götürülürse oraya gider. Hatta rüyada bir kimse zina etse ve şarap içse ve birini öldürse, şer'î had ve kısas gerekmez. Çünkü iradesi yoktur. Ve aynı şekilde uyanık iken baygınlık ve manyetizma olmak gibi baygınlık halleri içinde insan iradesine sahip değildir. Ve hastalık vesaire mihnetler zamanında insan o mihnetlerin cereyanına kapılır. İradesini kullanıp o mihnetlerin dışına çıkamaz. Ve bu üç hâlin hükmü ve tesiri altında kaldığından kendisinin kendiliğini tetkik edip sülûkü (manevi yolculuğu) esnasında canının katettiği menzillerden haberdar olamaz.

Bu beyt-i şerîfte insanın üç hâli mezkûrdür. 1-Uyku ve rü'yâ, 2-Uyanıklık içinde bir sebeb tahtnda kendinden geçişi, 3-İmtihan ya'nî bir mihnete giriftârlık hâlidir. Bu üç hâl içinde insan kendinin kendiliğinden gafil olur. Zîrâ rü'yâ hâli içinde ne gösterilirse onu görür ve nereye götürülürse oraya gider. Hattâ rü'yâda bir kimse zinâ etse ve şarâb içse ve birini öldürse, had ve kı- sâs-ı şerî lâzım gelmez. Çünkü irâdesi yoktur. Ve kezâ uyanık iken baygınlık ve manyetizma olmak gibi bî-hûşluk halleri içinde insan irâdesine sahib değildir. Ve hastalık vesâire mihnetler zamânında insan o mihnetlerin cereyânına kapılır. İrâdesini kullanıp o mihnetlerin hâricine çıkamaz. Ve bu üç hâlin hükmü ve te'sîri altında kaldığından kendinin kendiliğini tedkîk edip sülûkü esnasında cânının tayy ettiği menzillerden âgâh olamaz.

2344. Mâdemki benim elim onun bu hall ve akdından boştur, ey aceb! Benim bu mu'cibliğim kimdendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. Mademki benim elim onun bu çözme ve bağlama işinden boştur, ey şaşılacak şey! Benim bu kendini beğenmişliğim kimdendir?

"Mu'cib", fail ismidir, "kendini beğenip kibirlenen kimse" demektir. "Yâ" harfi, mastar içindir. "Mû'cibî", "kibirlenmek ve kendini beğenmek" demektir. "Hall", burada "bir işi çözüp akışını sağlamak" ve "akd", "bir işi düğümleyip akışını engellemek" anlamlarındadır. "O" zamiri yukarıda geçen görüş ve tedbire ilişkindir. Yani, mademki benim elim ve kudretim o görüş ve tedbirden bu üç hâl içinde boştur, şaşılacak bir şeydir ki, benim bu kendimi beğenmem ve kibirlenmem kimden ve ne sebepten kaynaklanmaktadır. Çünkü görüş ve tedbire sahip olmayan bir kimsenin kibirlenmesi ve kendini beğenmesi gülünç bir şeydir.

“Mu'cib”, ism-i fâildir, “kendini beğenip kibir eden kimse.” “Yâ”, masdariyet içindir. “Mû'cibî”, “kibir edicilik ve kendini beğenicilik” demektir. “Hall”, burada “bir işi çözüp cereyân vermek” ve “akd”, “bir işi düğümleyip cereyânını men' etmek” ma'nâlarınadır. “O” zamîri yukarıda geçen re'y ve tedbîre râci'dir. Ya'nî, mâdemki benim elim ve kudretim o re'y ve tedbîrden bu üç hâl içinde boştur, taaccüb olunacak bir şeydir ki, benim bu kendimi beğenmem ve tekebbürüm kimden ve ne sebebden nâşîdir. Zîrâ re'y ve tedbîre mâlik olmayan bir kimsenin tekebbürü ve kendini beğenmesi gülünecek bir şeydir.

2345. Görülmüşü görülmemiş tasavvur ettim. Yine dua zenbîlini kaldırdım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. Görülmüşü görülmemiş zannettim. Yine dua sepetini kaldırdım.

"Engâşten", zannetmek ve tasavvur etmek demektir. Yani, bu üç halin şahitliği ile insanın iradesizliği ve kendi görüş ve tedbirine hâkim olamadığı görülmüş ve sabit olmuş iken, ben bu görülmüşü görülmemiş zannedip, defineyi bulmak için kendi görüş ve tedbirime başvurdum. Boş çıktı ve aczimi anladım. Ey Rabbim! Ben senin kerem kapının dilencisiyim. Yine dua ve niyaz sepetini kaldırdım. Keremini dileniyorum.

“Engâşten”, zannetmek ve tasavvur etmek demektir. Ya'nî, bu üç hâlin şehadeti ile insanın iradesizliği ve re'y ve tedbîrine hâkim olamadığı görülmüş ve sabit olmuş iken, ben bu görülmüşü görülmemiş tasavvur edip, defîneyi bulmak için re'y ve tedbîrime müracaat ettim. Boş çıktı ve aczimi anladım. Yâ Rab! Ben senin kerem kapının dilencisiyim. Yine duâ ve niyâz zenbîlini kaldırdım. Keremini dileniyorum.

2346. Ey kerîm! Mîmin gözünden daha içi dar bir gönülden gayrı elif gibi bir şey tutmam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Ey kerem sahibi! Mîm harfinin gözünden daha içi dar bir gönülden başka, elif gibi bir şey tutmam.

Yani, ey kerem sahibi olan Allah'ım! Elif harfi gibi şekilden ve noktadan hiçbir şeye sahip değilim. Mîm harfinin gözünden daha içi dar olan bir gönülden başka bir şeyim yoktur.

Ya'nî, ey kerîm olan Allah'ım! Elif harfi gibi şekilden ve noktadan hiçbir şeye mâlik değilim. Mîm harfinin gözünden daha içi dar olan bir gönülden başka bir şeyim yoktur.

2347. Bu elif ve bu mîm bizim vücudumuzun ümmüdür. Ümmün mîmi dardır; elif ondan daha fakîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. Bu elif ve bu mîm bizim varlığımızın anasıdır. Ananın mîmi dardır; elif ondan daha fakirdir.

Yani, insanın varlığı ve mevcudiyeti iki hâlden oluşmuştur. Onlar da şuursuzluk ve uyanıklık hâlleridir. Şuursuzluk hâli içinde görüş ve tedbire sahip değildir. Bu hâl, nokta ve şekilden hiçbir şeye sahip olmayan elif harfine benzer; ve ayıklık ve uyanıklık hâlinde ise, kendisini görüş ve tedbir sahibi görür ve kendisini ve çevresini idare etmek ister. Âlemin oluşları kendisinin görüş ve tedbirinin aksine cereyan edince içi daralır ve sıkıntıya düşer. Onun kalbinin içi mîm harfinin gözünden daha dar olur. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bir rubailerinde şöyle buyururlar: "Ayıklık hâli ile her şeyin gamını ve kederini yeriz; mest ve şuursuz olduğumuz vakit ne olursa olsun!"

Şimdi mîm harfine benzeyen bu ayıklık hâlinde bir varlık vardır. Ve elif harfine benzeyen şuursuzluk hâli ise bu varlık hâlinden daha muhtaç ve fakirdir. Çünkü onda bir şey yoktur. Sonuç olarak, bu elif ile mîm harfinin birleşmesinden "ana" anlamına gelen Arapça "ümm" kelimesi meydana gelir ki, işte bu iki hâl bizim varlığımızın anası ve aslı olmuş olur.

Ya'nî, insanın vücûdu ve varlığı iki hâlden mürekkebdir. Onlar da bî-hûşluk ve intibah halleridir. Bî-hûşluk hâli içinde re'y ve tedbîre mâlik değildir. Bu hâl nokta ve şekilden hiçbir şeye mâlik olmayan elif harfine benzer; ve ayıklık ve intibah hâlinde ise, kendisini re'y ve tedbîr sahibi görür ve kendisini ve muhîtini idare etmek ister. Şuûnât-ı âlem kendisinin re'y ve tedbîri hilâfında cereyân edince içi daralır ve muztarib olur. Onun kalbinin içi mîm harfinin gözünden daha dar olur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: "Ayıklık hâli ile her şeyin gamını ve gussasını yeriz; mest ve bî-hûş olduğumuz vakit ne olursa olsun!"

İmdi mîm harfine benzeyen bu ayıklık hâlinde bir varlık vardır. Ve elif harfine benzeyen bî-hûşluk hâli ise bu varlık hâlinden daha muhtâç ve fakîrdir. Çünkü onda bir şey yoktur. Binnetîce, bu elif ile mîm harfinin cem'inden "ana" ma'nâsına olan Arapça "ümm" kelimesi hâsıl olur ki, işte bu iki hâl bizim varlığımızın anası ve aslı olmuş olur.

2348. O elif bir şey tutmaz, gāfilliktir. Dil-teng olan mîm o akıllik zamanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. O elif bir şey tutmaz, gafilliktir. İçi dar olan mim o akıllılık zamanıdır.

İnsanın, şekilden ve noktadan arınmış o elif gibi olan şuursuzluk hâli, kendisinin kendiliğinden gafilliğidir. İçi dar olan mim harfine benzeyen ayıklık hâli ise, akıllılık ve kendisinin kendisine uyanıklık zamanıdır.

İnsanın, şekilden ve noktadan hâlî o elif gibi olan bî-hûşluk hâli kendinin kendiliğinden gäfilliliğidir. İçi dar olan mîm harfine benzeyen ayıklık hâli ise, âkıllik ve kendinin kendiliğine âgâhlık zamânıdır.

2349. Bî-hûşluk zamanında muhakkak ben hiçim. Akıl zamanında ben kıvrıntı içindeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. Kendimden geçtiğim zaman muhakkak ben hiçim. Akıl zamanında ben kıvrıntı içindeyim.

Ben bu iki hâlden kendimden geçtiğim zaman muhakkak hiçim ve görüş ile tedbirden uzağım. Akıl ve uyanıklığım zamanında ise, bu görüşüm ve tedbirim yüzünden kıvrıntı içindeyim ve ıstırap çekmekteyim. "Onu öyle ve bunu böyle yapamadım ve bu iş arzuma uygun olmadı!" diye üzülüp dururum.

Ben bu iki hâlden bî-hûşluk zamânımda muhakkak hiçim ve re'y ve tedbîrden hâlîyim. Akıl ve âgâhlığım zamânında ise, bu re'y ve tedbîrim yüzünden kıvrıntı içindeyim ve ıztırâbdayım. "Onu öyle ve bunu böyle yapamadım ve bu iş arzûma muvâfik olmadı!" diye üzülüp dururum.

2350. Diğer hiçi böyle bir hiç üzerine koyma! Dûlet nâmını böyle bir kıvrıntı [2333] üzerine koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. Diğer hiçi böyle bir hiç üzerine koyma! Dûlet adını böyle bir kıvrıntı [2333] üzerine koyma!

"Diğer hiç"ten kasıt, varlık ve vücut hâlidir. "Böyle hiç"ten kasıt, insanın kendinden geçme ve ayıklık hâlindeki ıstırabı hâlidir. "Dûlet", burada yiğitlik ve üstün ve galip olmak demektir. Yani, ey Rabbim! Benim benliğim kendinden geçme ve ayıklık hâlindeki kıvrıntı ve ıstırap hâlinden oluşmuştur. Bunlar ise hiçtir. Bu sebeple böyle bir hiç üzerine diğer bir hiç olan varlık ve vücut hâlini ve vehmini koyma! Yiğitlik ve üstünlük adını böyle bir ıstırap ve kıvrıntı üzerine koyma! Bazı nüshalarda "pîçî" yerine "gîcî" geçmektedir. "Perakende ve perişan" demektir. Yani, üstünlük ve kahramanlık adını böyle bir perişan üzerine koyma, demek olur.

"Diğer hiç"ten murâd, varlık ve vücûd hâlidir. "Böyle hiç"ten murâd, insanın bî-hûşluk ve ayıklıktaki ıztırabı hâlidir. "Dûlet", burada yiğitlik ve üstün ve fâik olmak demektir. Ya'nî, yâ Rab! Benim benliğim bî-hûşluk ve ayıklıktaki kıvrıntı ve ıztırâb hâlinden mürekkebdir. Bunlar ise hiçtir. Binâenaleyh böyle bir hiç üzerine diğer bir hiç olan varlık ve vücûd hâlini ve vehmini koyma! Yiğitlik ve fâikıyyet nâmını böyle bir ıztırâb ve kıvrıntı üzerine koyma! Ba'zı nüshalarda "pîçî" yerine "gîcî" vâki'dir. "Perakende ve perîşân" demektir. Ya'nî, fâikıyyet ve kahramanlık nâmını böyle bir perîşân üzerine koyma, demek olur.

2351. Muhakkak hiç iyi tutmam ki beni islâh ede! Zîrâ bu yüz renc, tutarım vehmindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. Beni ıslah etsin diye kesinlikle hiçbir şeyi iyi tutmam! Çünkü bu yüzlerce sıkıntı, "tutarım" vehmimdendir.

İkinci mısradaki "dârem", "tutarım" demektir ve birinci mısradaki "nedârem", yani "tutmam" sözünün zıddıdır. "Vehm-i dârem", izafet terkibi olup "tutarımın vehmi" demektir. Yani, şuursuzluk ve ayıklık hallerimde hiçbir şeyi iyi tutmam ve iyilik adına hiçbir şeyim yoktur ki, bana çeki düzen versin. Çünkü bu zahirî hayat içinde benim çektiğim birçok meşakkat ve zahmet, "Ben bir şeyi tutarım ve bende görüş ve tedbir vardır" vehminden kaynaklanmaktadır. Bu vehim ise bir hiçtir. "Ey Rabbim! Bu hiçi benim hiçliğim üzerine koyma!"

İkinci mısra'daki "dârem", "tutarım" demek olup, birinci mısra'daki "nedârem", ya'nî "tutmam" sözünün zıddıdır. "Vehm-i dârem", terkîb-i izâfî olup "tutarımın vehmi" demek olur. Ya'nî, bî-hûşluk ve ayıklık hallerimde hiç iyi bir şey tutmam ve iyilik nâmına hiçbir şeyim yoktur ki, bana çeki-düzen versin. Zîrâ bu hayât-ı sûrî içinde benim çektiğim birçok meşakkat ve zahmet "Ben bir şeyi tutarım ve bende re'y ve tedbîr vardır" vehminden nâşîdir. Bu vehm ise bir hiçtir. Yâ Rab! Bu hiçi benim hiçliğim üzerine koyma!"

2352. Kapı tutmam. Bana yine sen dârâlık et! Renc gördüm. Bana rahat artırıcılık et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. Kapı tutmam. Bana yine sen dârâlık et! Renc gördüm. Bana rahat artırıcılık et!

Yani, ey Rabbim! Islahım için başvuracak bir kapım yoktur. Bana yine sen dârâlık (yöneticilik, idarecilik) ve şahlık et! Bu vehmedilmiş varlığımdan zahmet ve meşakkat gördüm. Beni bu vehmedilmiş varlığımdan kurtarmak suretiyle rahatımı artır!

Ya'nî, yâ Rab! Islâhım için mürâcaat edecek bir kapım yoktur. Bana yine sen dârâlık ve şâhlık et! Bu mevhûm varlığımdan zahmet ve meşakkat gördüm. Beni bu mevhûm varlığımdan halâs etmek sûretiyle râhatımı artır!

2353. Yine senin kapın üzerinde göz suyu içinde üryân dururum. Çünkü bana göz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. Yine senin kapın üzerinde göz suyu içinde çıplak dururum. Çünkü bana göz yoktur.

İkinci mısradaki "dîde" kelimesi, "görmüş" anlamına gelebileceği gibi, "göz" anlamına da gelebilir. Birinci yoruma göre anlam şöyle olur: "Ey Rabbim! Yine senin cömertliğinin kapısında bütün hünerlerimden ve görüşümden, tedbirimden soyunmuş bir hâlde gözyaşı içinde dururum. Çünkü eşyanın hakikatini görmüş değilim." İkinci yoruma göre de anlam şöyle olur: "Ey Rabbim! Ben senin cömertliğinin kapısında bütün hünerlerimden ve görüşümden, tedbirimden soyunmuş olduğum hâlde gözyaşı içinde dururum. Çünkü göz değilim." Bu yorum, 1. cildin 1431 numarasında geçen şu beytin anlamını destekler: "İnsan gözdür ve geri kalanı kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur." Çünkü "insan" kelimesi, lügatte "göz bebeği"ne denir.

İkinci mısra'daki "dîde", "görmüş" ma'nâsına olmak câiz olduğu gibi, "göz" ma'nâsına olmak da câizdir. Birinci veche göre ma'nâ şöyle olur: "Yâ Rab! Yine senin kereminin kapısında bütün hünerlerimden ve re'y ve tedbîrimden soyunmuş bir hâlde göz yaşı içinde dururum. Çünkü hakikat-i eşyâyı görmüş değilim." İkinci veche göre de ma'nâ şöyle olur: "Yâ Rab! Ben senin kereminin kapısında bütün hünerlerimden ve re'y ve tedbirlerimden soyunmuş olduğum hâlde göz yaşı içinde dururum. Çünkü göz değilim." Bu vecih 1. cildin 1431 numarasında vâki' şu beytin ma'nâsını müeyyid olur: [ya'ni] "İnsan gözdür ve bâ-kî kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur." Zîrâ “insân”, lügatte "göz bebeği"ne derler.

2354. Gözsüz olan bendenin göz suyuna bu otlaktan bir yeşillik ve bir nebât bahş et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. Gözsüz olan kulun göz suyuna bu otlaktan bir yeşillik ve bir bitki bahşet!

"Çera", otlak ve mera demektir. Bundan maksat, ilahi isimlerin tecelli yerleri (mezâhir-i esmâiyye) olan bu kesret âlemi (çokluk dünyası) ve dünyadır. Yani, basiret gözü açık olmayan bu kulunun cisim gözünden akıttığı yaşlara karşılık, bu dünya otlağından bir marifet yeşilliği ve bitkisi bağışla ki, gördüğüm eşya suretlerinin hakikatini idrak edeyim!

"Çera", mer'â ve otlak demektir. Bundan murâd, mezâhir-i esmâiyye olan bu âlem-i keserât ve dünyâdır. Ya'nî, basar-ı basîreti açık olmayan bu kulunun cisim gözünden akıttığı yaşlara mukābil bu dünyâ otlağından bir ma'rifet yeşilliği ve nebâtı bağışla ki, gördüğüm suver-i eşyânın hakîkatini idrak edeyim!

2355. Ve eğer su kalmazsa, hettaleteyn olan olan nebînin iki gözü gibi, bana gözden su ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. Ve eğer su kalmazsa, şiddetle yaş akıcı olan peygamberin iki gözü gibi, bana gözden su ver!

"Hetl", "ha" harfinin üstünlü okunmasıyla ve "hitl" şeklinde "hi" harfinin esreli okunmasıyla, "yağmurun ve gözyaşının birbiri ardına gelmesi" demektir. "Hettâle", anlamı pekiştiren bir fail ismidir ve "hettâleteyn" bu yapının dişil ikilidir. "Şiddetle iki akıcı" anlamına gelir. Bu şerefli beyitte şu peygamber hadisine işaret edilir: "Hz. Cibrîl Resûl-i Ekrem Efendimiz'e gelip dedi ki: لو بكي محزون في امة رحم الله تلك الامة فقال النبى صلى الله عليه وسلم انا المحزون امتى هى الامة فقال اللهم اعطنى هطالتين قبل ان يكون الدمع دما والا ضراس جمراً yani "Eğer bir ümmet içinde kederli biri ağlasa, Yüce Allah o ümmete rahmet eder. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: Ben kederliyim. Benim ümmetim de o ümmettir. Ardından buyurdu: Ey benim Allah'ım! Gözyaşı kan ve dişler ateş parçası gibi olmadan evvel, bana şiddetle yaş akıcı olan iki göz ver!" Yani, ey Rabbim! Eğer benim gözümün yaşı gelmezse, şiddetle yaş akıcı olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in iki gözü gibi benim iki gözlerimden bana su ver ve yaşlar akıt!

"Hetl", hâ'nın fethi ve ["hitl"] kesri ile, "yağmurun ve göz yaşının birbiri arkasına gelmesi" demektir. "Hettâle", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "hettâleteyn" bu sîganın müennes-i tesniyesidir. "Şiddetle iki akıcı" demek olur. Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i nebevîye işaret buyurulur: "Hz. Cibrîl Resûl-i Ekrem Efendimiz'e gelip dedi ki: لو بكي محزون في امة رحم الله تلك الامة فقال النبى صلى الله عليه وسلم انا المحزون امتى هى الامة فقال اللهم اعطنى هطالتين قبل ان يكون الدمع دما والا ضراس جمراً ya'nî "Eğer bir ümmet içinde bir mahzûn ağlasa, Allâh Teâlâ o ümmete rahmet eder. Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: Ben mahzûnum. Benim ümmetim dahi o ümmettir. Müteâkıben buyurdu: Ey benim Allah'ım! Göz yaşı kan ve dişler ateş parçası gibi olmadan evvel, bana şiddetle yaş akıcı olan iki göz ver!" Ya'nî, yâ Rab! Eğer benim gözümün yaşı gelmezse, şiddetle yaş akıcı olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in iki gözü gibi benim iki gözlerimden bana su ver ve yaşlar akıt!

2356. O öyle iclâl ve ikbâl ve sebk ile beraber Hakk'ın cûdundan mâdemki göz suyu istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. O, öyle bir yücelik, itibar ve öncelik ile birlikte, mademki Hakk'ın cömertliğinden göz suyu istedi.

Yani, mademki Resûl-i Ekrem (a.s.) öyle bir yücelik ve itibar sahibi olduğu ve bütün peygamberlerden (a.s.) ileri olduğu hâlde, Hakk'ın cömertlik ve kereminden göz yaşı istedi.

Ya'nî, mâdemki Resûl-i Ekrem hazretleri öyle bir iclâl ve ikbâl sâhibi bulunduğu ve bilcümle enbiyâ (a.s.)dan ileri olduğu hâlde Hakk'ın cûd ve kereminden göz yaşı istedi.

2357. Ben çanak yalayıcı, kāsır olan eli boş, niçin kanlı yaştan bârîk-rîs olmayayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. Ben çanak yalayıcı, eli boş ve noksan biriyim, niçin kanlı yaştan ince sicimler büküp akıtmayayım?

"Bârîk-rîs", terkip edilmiş bir sıfat olup, "ince bükücü" demektir. İnce fikirler ve hayaller kuran kimseden kinaye olarak kullanılır. Yani, Yüce Peygamber (s.a.v.) hazretlerinin hâli böyle olunca, benim gibi bir çanak yalayıcı ve eli her türlü kemalattan boş olan noksan ve âciz birine ne düşer? Niçin gözlerimden ince sicim gibi kanlı yaşlar büküp akıtmayayım?

“Bârîk-rîs”, vasf-ı terkîbî olup, “ince bükücü” demektir. İnce fikir ve hayâl edici olan kimseden kinâye olarak kullanılır. Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretlerinin hâli böyle olunca, benim gibi bir çanak yalayıcı ve eli her türlü kemâlâttan boş olan kāsıra ve âcize ne düşer? Niçin gözlerimden ince sicim gibi kanlı yaşlar büküp akıtmayayım?

2358. Mâdemki öyle göz, göz yaşına meftûn ola, gerektir ki benim göz yaşım Ceyhun ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. Mademki öyle göz, göz yaşına düşkün ola, gerektir ki benim göz yaşım Ceyhun ola!

Mademki o dünyanın ve ahiretin sultanı olan Resûl-i Ekrem'in (a.s.) mübarek gözü, göz yaşını akıtmaya düşkün ola ve muhabbet ede, artık benim gözümün yaşı Ceyhun nehri gibi akmak gerektir.

Mâdemki o dünyânın ve âhiretin sultânı olan Resûl-i Ekrem'in mübârek gözü, göz yaşını akıtmaya meftûn ola ve muhabbet ede, artık benim gözümün yaşı Ceyhûn nehri gibi akmak gerektir.

2359. Ondan bir katre bu iki yüz Ceyhun'dan iyidir. Zîrâ o bir katre sebebiyle cin ve ins kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. Ondan bir damla, bu iki yüz Ceyhun'dan daha iyidir. Çünkü o bir damla sebebiyle cin ve insan kurtuldu.

Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin mübarek gözlerinden bir damla yaş akması, bu âcizin gözünden iki yüz Ceyhun nehri kadar akacak olan gözyaşından daha üstündür. Çünkü o âlemlerin Efendisi'nin mübarek gözünden akan bir damla yaş ile, yukarıda zikredilen hadîs-i şerîf gereğince, ümmeti olan insanlar ve cinler ilâhî rahmete nail olarak ilâhî kahırdan kurtuldu.

Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübârek gözlerinden bir katre yaş akması, bu âcizin gözünden iki yüz Ceyhûn nehri kadar akacak olan göz yaşından efdaldir. Zîrâ o Server-i âlemin mübârek gözünden akan bir katre yaş ile yukarıda mezkûr hadîs-i şerîf mûcibince, ümmeti olan insanlar ve cinler rahmet-i ilâhiyyeye nâil olarak kahr-ı ilâhîden kurtuldu.

2360. Mâdemki o cennetin ravzası yağmur istedi, çirkin toprak niçin tuzlu su istemesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. Mademki o cennetin bahçesi yağmur istedi, çirkin toprak niçin tuzlu su istemesin?

Mademki o cennet bahçesi olan Resûl-i Ekrem'in (a.s.) şerefli bedeni gözyaşı yağmurunu istedi, çirkin ve çorak topraktan ibaret olan benim bedenim niçin tuzlu suyu ve gözyaşını istemesin?

Mâdemki o cennet bahçesi olan Resûl-i Ekrem'in cism-i şerîfi göz yaşı yağmurunu istedi, çirkin ve çorak topraktan ibaret olan benim cismim niçin tuzlu suyu ve göz yaşını istemesin?

2361. Ey kardeşim! Elini duâ etmekten kaldırma! Onun kabulü veyâ reddi ile senin ne işin var?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. Ey kardeşim! Elini dua etmekten kaldırma! Onun kabulü veya reddi ile senin ne işin var?

Bu ve sonraki beyitler Hz. Pîr tarafından Hakk Yolcularını irşat etmek (doğru yolu göstermek) amacıyla açıklanır. Yani ey kardeş! Dua etmekten el kaldırma; yani vazgeçme! Çünkü dua, kulluğun ve zilletin (alçak gönüllülüğün) ve iftikârın (ihtiyaç içinde olmanın) ortaya konulmasıdır. Bu sebeple ettiğin duanın kabulüne veya reddine bakma! Yüce Allah'ın "Bana dua edin, size icabet edeyim!" (Mü'min, 40/60) emrine uyarak, kulluk ettiğine ve Hakk'a karşı zillet ve iftikâr arz etmiş olduğuna bak! Çünkü hadis-i şerifte "Dua ibadetin iliğidir" buyurulmuştur. Bu sebeple "Dua ettim de Hak kabul etmedi" diye duadan vazgeçme! Bilinmeli ki, Hak yolu sâliklerinin ibadeti ve niyazı ve duası hakikatte, maddi âlemde (âlem-i kesâfette) hakiki varlığın nurundan ve kudretinden, kendi varlığının verdiği perde sebebiyle, düştüğü acizlik makamından yine o kudret makamına yükselmesini istemekten ibarettir. Her ne kadar acizlik ve zillet ve iftikâr ile Mutlak Zât'a ibadeti ve niyazı ve aşkı çok olursa, ilerlemesi de o oranda olur; ve nihayet Hak'ın varlığı ile bâki olmak (bekā-billâh) saadetini bulur ki, buna "bekā-billâh" derler. Fakat Allah'ın yardımı (inâyet-i Hak) olmayınca bu derece ibadeti ve niyazı ve aczi ve aşkı ortaya koymayı bulmak zordur. Çünkü engeller çoktur.

Bu ve âtîdeki beytler Hz. Pîr tarafından sâlikleri irşâden beyân buyurulur. Ya'nî ey kardeş! Duâ etmekten el kaldırma; ya'nî fâriğ olma! Zîrâ duâ kulluğun ve zilletin ve iftikārın ızhârıdır. Binâenaleyh ettiğin duânın kabûlüne veyâ reddine nazar etme! Hak Teâlânın ادْعُونِى أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Mü'min, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, size icâbet edeyim!" emrine tebaan, kulluk ettiğine ve Hakk'a karşı zillet ve iftikār arz etmiş olduğuna bak! Zîrâ hadîs-i şerifte الدعاء مخ العبادة ya'ni "Duâ ibâdetin iliğidir" buyurulmuştur. Binâenaleyh "Duâ ettim de Hak kabûl etmedi" diye duâdan vazgeçme! Ma'lûm olsun ki, Hak yolu sâliklerinin ibâdeti ve niyâzı ve duâsı hakîkatte âlem-i kesâfette vücûd-i hakîkînin nûrundan ve kudretinden, kendi varlığının verdiği hicâb sebebiyle, düştüğü makām-ı aczden yine o makām-ı kudrete irtikāsını istemekten ibarettir. Her ne kadar acz ve zillet ve iftikär ile Zât-ı mutlaka ibâdeti ve niyâzı ve aşkı çok olursa, terakkîsi dahi o nisbette olur; ve nihâyet vücûd-i Hak ile bâkî olmak saâdetini bulur ki, buna "bekā-billâh" derler. Fakat inâyet-i Hak olmayınca bu derece ibâdeti ve niyâzı ve ızhâr-ı aczi ve aşkı bulmak müşkildir. Zîrâ mevâni' çoktur.

2362. Ekmek ki bir suyun seddi ve mâni'i olur, eli o ekmekten çabuk yıkamak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. Ekmek ki bir suyun engeli ve önleyicisi olur, o ekmekten eli çabucak çekmek gerekir.

Yani, gözyaşına engel ve önleyici olan şey, Hakk Yolcusu'nun bol bol yiyip içmesi ve nefsinin hazlarını tam olarak yerine getirmesidir. Bu sebeple böyle bir yaşayışı terk edip gıdayı zorunluluk miktarı kadar almak ve nefsinin hazlarını şeriatın sınırı içine hapsetmek lazımdır.

Ya'nî, göz yaşına sed ve mâni' olan şey sâlikin bol bol yeyip içmesi ve nefsinin hazlarını kemâliyle icra etmesidir. Binâenaleyh böyle yaşayışı terk edip gıdâyı zarûret mikdârı almak ve nefsinin hazlarını şerîatin haddi dâiresine hasr etmek lâzımdır.

2363. Kendini mevzûn ve çâlâk ve sehte et! Kendi ekmeğini göz yaşından pişmiş et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Kendini ölçülü, çevik ve tartılmış kıl! Kendi ekmeğini gözyaşından pişmiş kıl!

"Sehte", sin harfinin üstünlü okunuşuyla ve "suhte" ise ötreli okunuşuyla "tartılmış, veznedilmiş" demektir (Burhan). Ey Hakk Yolcusu! Hak yolunda kendini ölçülü kıl! Yani tasavvuf yolunun kurallarına uy! Ve tasavvuf yolculuğunda çevik ve atik ol! Sözlerini, fiillerini ve ahlâkını şeriat terazisiyle ve insanlık ölçüsüyle tart! Yediğin ekmek ve gıda, bedeninde şehvet ve gazap kuvvetlerine dönüşmemesi için, o ekmeği gözyaşı dökerek pişir de güzel ahlâka dönüşsün!

"Sehte", sîn'in fethi ve ["suhte], zammı ile "tartılmış, vezn edilmiş" demektir (Burhân). Ey sâlik! Hak yolunda kendini mevzûn et! Ya'nî kavâid-i

sülûke riâyet et! Ve sülükünde çevik ve çâlâk ol! Akvâl ve efâl ve ahlâkını şerîat terâzîsi ile ve insanlık mîzânı ile vezn et! Yediğin ekmek ve gıdâ cisminde kuvve-i şehvâniyyeye ve gazabiyyeye inkılâb etmemek için, o ekmeği göz yaşı akıtarak pişir de ahlâk-ı hamîdeye tebeddül etsin!

## Hâtifin define tâlibine ses vermesi ve onun esrâr-1 hakikatten i'lâm etmesi

2364. O bunda idi ki, ona ilhâm geldi. Bu müşkilat ona Hâlık'tan keşf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. O, bunda idi ki, ona ilham geldi. Bu zorluklar ona Yaratıcı'dan keşfedildi.

O define arayan fakir, Allah'a dua ve niyaz hâlinde idi ki, ona ilahi ilham geldi ve defineyi bulma hususundaki zorluklar ona Yüce Allah tarafından keşfedildi.

O define tâlibi olan fakîr Hakk'a duâ ve niyâz hâlinde idi ki, ona ilhâm-ı ilâhî geldi ve defineyi bulmak husūsunda müşkilât ona Hak Teâlâ tarafından keşf oldu.

2365. Denildi ki: "O sana dedi: Yaya bir oku koy. Ne vakit sana dediler ki, kirişi içeriye çek!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. Denildi ki: "O sana dedi: Yaya bir oku koy. Ne vakit sana dediler ki, kirişi içeriye çek!"

Yani ilham yoluyla o fakire denildi ki: "Evvelce sana gaipten seslenen (hâtif) "Yaya bir oku koy!" dedi. Oku yaya koyduktan sonra, kendi maharetini kullanıp, yayın kirişini içeriye doğru ger ve oku ileriye doğru fırlat, demedi."

"Yay"dan maksat akıl ve "ok"tan maksat fikirdir. "Define"den maksat, hakikat sırlarıdır. Yani, ey hakikat talep eden! Sana evvelce denilmişti ki: "İlahi kelam ile peygamber kelamında olan manaları anlamak için akıl yayına fikir okunu koy! Yoksa kendi ilmini ve dirayetini göstermek için türlü yorumlara kalkışıp, o kelamlar altında bulunan manalardan ileriye geç, denilmemişti."

Ya'nî ilhâm tarîkıyla o fakîre denildi ki: "Evvelce sana hâtif "Yaya bir oku koy!" dedi. Oku yaya koyduktan sonra, kendi mahâretini kullanıp, yayın kirişini içeriye doğru ger ve oku ileriye doğru fırlat, demedi."

"Yay"dan murâd, akıl ve "ok"tan murâd fikirdir. "Define"den murâd, esrâr-ı hakîkattir. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Sana evvelce denilmiş idi ki: "Kelâm-ı ilâhî ile kelâm-ı nebevîde olan ma'nâları anlamak için akıl yayına fikir okunu koy! Yoksa kendi ilmini ve dirâyetini göstermek için türlü te'vîlâta kıyâm edip, o kelâmlar altında münderic olan ma'nâlardan ileriye tecavüz et, denilmemiş idi."

2366. "O sana demedi ki: "Yayı sıkı çek! O yaya koy!" dedi. "Onu dolu et!" demedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. "O sana demedi ki: "Yayı sıkı çek! O yaya koy!" dedi. "Onu dolu et!" demedi."

O görünmeyen ses sana: "Akıl yayını sıkı çek!" dedi. "O fikir okunu yaya koy!" dedi. Onu bütün gücünle çek ve fikrî zorlamalarda bulunup yorumlara sap, demedi.

"O hâtif sana: "Akıl yayını sıkı çek! dedi. O fikir okunu yaya koy!" dedi. Onu olanca kuvvetin ile çek ve tekellüfât-ı fikriyyede bulunup te'vîlâta sap, demedi."

2367. Sen fodulluktan dolayı yayı yükselttin. Kavvaslık san'atını kaldırdın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Sen fodulluktan dolayı yayı yükselttin. Okçuluk sanatını kaldırdın.

"Kavvâs", ok atıcı demektir. Yani, sen fodulluktan ve haddi aşmaktan dolayı akıl yayını yukarı kaldırdın ve kendi zekânı ve fikrinin parlaklığını göstermeye kalktın.

"Kavvâs", ok atıcı demektir. Ya'nî, sen fodulluktan ve haddi tecavüz etmeklikten dolayı akıl yayını yukarı kaldırdın ve kendi zekâvetini ve fikrinin parlaklığını göstermeye kalktın.

2368. Git, yay düzücülüğü terk et! Oku yaya koy ve uçurmak isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Git, yay düzücülüğünü terk et! Oku yaya koy ve uçurmak isteme!

"Terk güften", "terk etmek" anlamına kullanılır. "Terk be-gû", "terk et!" demektir. "Sahte kemânî", yaya çekidüzen vericilik, demektir. Yani git, bu yaya çekidüzen vericiliği terk et! Yaya oku koy ve oku uzaklara uçurmak isteme!

"Terk güften", "terk etmek" ma'nâsına müsta'meldir. "Terk be-gû", "terk et!" demek olur. "Sahte kemânî", yaya çekidüzen vericilik, demektir. Ya'nî git, bu yaya çekidüzen vericiliği terk et! Yaya oku koy ve oku uzaklara uçurmak isteme!

2369. Vaktaki düşer, orayı kaz, taleb et! Kuvveti bırak, altını zârîlik ile iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. Ok düşünce, orayı kaz, iste! Kuvveti bırak, altını yalvararak iste!

Yayına tekellüfsüz olarak koyduğun ok düştüğü zaman, orayı kaz ve defineyi orada iste ve ara! Kuvveti ve mahareti bırak! Hakikat altınını yalvarma ve yakarma ile iste! Örneğin Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "هو الأول والآخر والظاهر والباطن" (Hadîd, 57/3) yani "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurmuştur. Ey ince fikir ve ilmî maharet göstermek isteyen âlim efendi! Sen dersin ki: "Hak nasıl zâhir olur? Çünkü zâhir dediğimiz şey bu eşyadır; ve bu eşya ise sonradan yaratılmıştır. Yüce Allah ise sonradan yaratılmaktan uzaktır. Bu sebeple Yüce Allah'ın bu eşyayı zâtı ile kuşatması caiz değildir. Ancak ilmi ile kuşatması gerekir." Hâlbuki sen, bu fikrin ile Hakk'ın zâtını bu eşyadan dışarıda tutup, Hak ile eşyaya birer sınır tayin etmiş olursun; ve bu yorumun içinde dahi "وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ" (Hadid, 57/4) yani "Nerede olsanız o sizinle beraberdir" Kur'an metnine ve diğer benzeri Kur'an ayetlerine ve peygamber hadislerine muhalefet etmiş olursun. Bu sebeple aklının yayına koyduğun bu fikir oku ile hakikat definesini nasıl bulursun? Sana lazım olan, "Yüce Allah Kur'an'da "Zâhir O'dur" buyurmuştur, bunu yorumlamaya yer yoktur; bu sebeple bu sözü yorumlamayıp, onun eşyada zâhir olması anlamını araştırayım, bunun içindeki hakikat definesini bulayım!" demek idi. Ve bu tarz ise, akıl yayına fikir okunu koyup bırakmak ve ileriye fırlatmamak idi.

Vaktāki tekellüfsüz olarak yaya koyduğun ok düşer, orayı kaz ve defineyi orada iste ve ara! Kuvveti ve mahâreti bırak! Hakîkat altınını tazarru' ve niyâz ile iste! Meselâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadîd, 57/3) ya'nî "Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurmuştur. Ey fikr-i dakîk ve mahâret-i ilmiyye göstermek isteyen âlim efendi! Sen dersin ki: "Hak nasıl zâhir olur? Zîrâ zâhir dediğimiz şey bu eşyadır; ve bu eşyâ ise hâdistir. Hak Teâlâ ise hudûsten münezzehtir. Binâenaleyh Hak Teâlâ bu eşyayı zâtı ile muhît olmak câiz değildir. Ancak ilmi ile muhît olmak lâzım gelir." Halbuki sen, bu fikrin ile Hakk'ın zâtını bu eşyâdan hâriç tutup, Hak ile eşyaya birer had ta'yîn etmiş olursun; ve bu te'vîl zımmında dahi وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ya'nî "Nerede olsanız o sizinle beraberdir" nass-ı kur'ânîsine ve diğer emsâli olan âyât-ı kur'âniyyeye ve ahâdîs-i nebeviyyeye muhalefet etmiş olursun. Binâenaleyh aklının yayına koyduğun bu fikir oku ile hakîkat definesini nasıl bulursun? Sana lâzım olan, "Hak Teâlâ Kur'ân'da "Zahir O'dur" buyurmuştur, bunu te'vîle mahal yoktur; binâenaleyh bu kelâmı te'vîl etmeyip, onun eşyâda zahir olması ma'nâsını tedkîk ede- yim, bunun zımmındaki hakikat definesini bulayım!" demek idi. Ve bu tarz ise, akıl yayına fikir okunu koyup bırakmak ve ileriye fırlatmamak idi.

2370. O şey ki, şahdamardan daha yakındır, Hak'tır. Sen fikrinin okunu uzak düşürdün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. O şey ki, şahdamardan daha yakındır, Hak'tır. Sen fikrinin okunu uzak düşürdün.

Yani, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيد (Kaf, 50/16) yani "Biz o kimseye şahdamarından daha yakınız" buyurmuştur. Sen ise fikrinin okunu uzağa fırlatıp atmışsın. Açık ve kesin metni yorumlayıp sana şahdamarından daha yakın ve nerede olsan seninle beraber olan Hakk'ın sende ve eşyada görünmesini inkâr etmişsin; ve hakikat ehlinin bu anlama dair olan sözlerine şiddetli itirazlarda bulunmuşsun. Nasıl ki 1. cildin 1098 ve 1099 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu:

[Yani] "Bakire olan kelamı yorumlamışsın. Kendini yorumla! Kur'ân'ı değil! Cüz'î aklın hevası üzerine Kur'ân'ı yorumluyorsun, senden dolayı yüksek olan anlam alçak ve eğri oldu."

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيد )Kaf, 50/16) ya'nî "Biz o kimseye şahdamarından daha yakınız" buyurmuştur. Sen ise fikrinin okunu uzağa fırlatıp atmışsın. Nass-1 sarîhi te'vîl edip sana şahdamarından daha yakın ve nerede olsan seninle beraber olan Hakk'ın sende ve eşyâda zuhûrunu inkâr etmişsin; ve ehl-i hakîkatin bu ma'nâya dâ-ir olan sözlerine şiddetli i'tirâzlarda bulunmuşsun. Nitekim 1. cildin 1098 ve 1099 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi;

[Ya'ni] "Bikr olan kelâmı te'vîl etmişsin. Kendini te'vîl et! Kur'ân'ı değil! Akl-ı cüz'înin hevâsı üzerine Kur'ân'ı te'vîl ediyorsun, senden dolayı yüksek olan ma'nâ alçak ve eğri oldu."

2371. Ey yayı ve okları düzmüş olan! Av yakındır ve sen uzağa atmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. Ey yayı ve okları düzmüş olan! Av yakındır ve sen uzağa atmışsın.

Ey akıl yayını ve fikir oklarını kesret (çokluk) âlemine özgü olan birtakım mantıkî kıyaslara göre düzenlemiş olan âlim efendi! Bu fikir oku ile avlamak istediğin varlık hakikati sana senden daha yakındır. Sen ise onu bulmak için birtakım fikrî deliller oklarını uzaklara atmışsın. Yunus Emre'nin (k.s.) beyti: Dervişlik baştadır, taçta değildir. Kızdırmak ateştendir, saçta değildir. Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara; Kudüs'te, Mekke'de, hacda değildir.

Ey akıl yayını ve fikir oklarını keserât âlemine mahsûs olan birtakım kıyâ-sât-ı mantıkıyyeye göre tertîb etmiş olan âlim efendi! Bu fikir oku ile avlamak istediğin hakîkat-i vücûd sana senden daha yakındır. Sen ise onu bulmak için birtakım delâil-i fikriyye oklarını uzaklara atmışsın. Beyt-i Yûnus Emre (k.s.): Dervişlik baştadır, tacda değildir Kızdırmak oddadır, sacda değildir. Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara; Kudüs'te, Mekke'de, hacda değildir.

2372. Her kim daha uzak atıcıdır, o pek uzaktır; ve böyle bir defîneden o pek mehcûrdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. Kim daha uzağa atarsa, o çok uzaktır; ve böyle bir hazineden o çok mahrumdur.

Kim eşyanın hakikatlerini anlamak için fikrî delilleri uzaklara atarsa, o kimse hakikat sırlarından çok uzaktır ve böyle bir hakikat hazinesinden o çok mahrum ve terk edilmiş kalmıştır. Bilinmeli ki, vücut ve varlık asla sınırlama ve sayma kabul etmeyen küllî bir kavram olup, ondan ötesi yokluktur; ve yokluğun asla sahası yoktur. Eğer olsaydı vücut ve varlık olurdu. Yokluk ancak vücudun karşıtı olarak zihinde tahayyül edilen karanlık bir anlamdır. Vücut kuşatıcı bir nurdur. Nur kendi zâhir ve eşyayı gösterdiği gibi, vücut dahi kendisi zâhir ve eşyayı gösterir. Görünen eşyada en evvel göze çarpan, varlıktır. Her şey vardan var olur. Buna göre eşyada olan varlık ancak hakiki vücudun varlığıdır. Sınırlama ve sayma kabul etmeyen vücudu ve varlığı ikiye ayırıp sınırlamak ve saymak şaşılıktan başka bir şey değildir. Çünkü vücudun birliğinin zıddı vücudun çokluğudur. Vücudun birliğini reddeden ve inkâr edenlerin onun zıddı olan vücudun çokluğunu kabul etmeleri gerekir. Bu ise varlıkta Hakk'a şirk koşmaktır. Sözün özü, hakiki vücut bu suret âleminde pek açık bir surette zâhirdir; ve zuhurunun şiddeti gizliliğini gerektirmiştir. Niyazî-i Mısrî'nin (k.s.) beyti: Ne kadar aşikâr etsem gizliliğini artırır; O zâhir iken, O'nu örter apaçık deliller.

Her kim hakāyık-ı eşyayı anlamak için delâil-i fikriyyeyi uzaklara atıcı ise, o kimse esrâr-ı hakîkatten pek uzaktır ve böyle bir hakîkat definesinden o pek mehcûr ve metrûk kalmıştır. Ma'lum olsun ki, vücûd ve varlık aslâ tahdîd ve ta'dîd kabûl etmeyen bir mefhûm-i küllî olup, ondan ilerisi ademdir ve yokluktur; ve ademin aslâ sâhası yoktur. Eğer olsa vücûd ve varlık olurdu. Adem ancak vücudun mukābili olarak zihinde tahayyül olunan bir ma'nâ-yı zulmânîdir. Vücûd bir nûr-ı muhîttir. Nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhir olduğu gibi, vücûd dahi kendisi zâhir ve eşyayı muzhirdir. Meşhûd olan eşyâda en evvel göze çarpan, varlıktır. Her şey vardan var olur. Binâenaleyh eşyâda olan varlık ancak vücûd-i hakîkînin varlığıdır. Tahdîd ve ta'dîd kabûl etmeyen vücûdu ve varlığı ikiye ayırıp tahdîd ve ta'dîd etmek şaşılıktan başka bir şey değildir. Zîrâ vahdet-i vücûdun zıddı kesret-i vücûddur. Vücûdun birliğini red ve inkâr edenlerin onun zıddı olan kesret-i vücûdu kabûl etmeleri lâzım gelir. Bu ise varlıkta Hakk'a şirk koşmaktır. Velhâsıl vücûd-i hakîkî bu âlem-i sûrette pek açık bir sûrette zâhirdir; ve şiddet-i zuhûru hafâsını îcâb etmiştir. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.): Her ne rütbe âşikâr etsem hafâsın artırır; Zâhir iken Ol, O'nu örter delâil-i beyyinât.

2373. Felsefî kendisini endîşeden öldürürdü. Ona de!: "Ey kör! Arkan defîne tarafınadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. Filozof kendini endişeden öldürürdü. Ona de ki: "Ey kör! Arkan define tarafınadır."

İkinci mısraın tercümesinde üç yorum vardır: Birincisi: "Gû", söyle; "bedû", ona; "ko-râ" yani "ki orâ sûy-ı gencest püşt": "Ki, onun arkası define tarafınadır." İkinci yorum: "Gû" söyle; "be-dû" ona, "gûr-â": "Ey kör! Arka define tarafınadır." Üçüncü yorum: "Gû" söyle; "bi-dev", koş; "ki orâ sûy-ı gencest püşt": "Ki, onun arkası define tarafınadır." Bu üç yorumdan ikinci yorum daha açık ve daha anlamlıdır. Çünkü filozofun görünen gözü çok açık olsa da, iç gözü kördür. Şârihlerin bazıları, sonraki beyitteki "mî deved" karinesiyle üçüncü yoruma göre tercüme etmişlerdir. Yani, filozof efendi hakikati bulmak için tabiat kanunlarını düşüne düşüne beynini yordu ve kendini birtakım düşüncelerden dolayı ezdi ve öldürdü. Sen ona de ki: "Ey kör! Tabiat ve kesret âlemi (çokluk âlemi) hakiki varlık deryasının köpükleridir ve birtakım hayallerdir; ve hayallere yönelenler arkalarını hakikat definesine çevirmişlerdir."

İkinci mısrâın tercümesinde üç vecih vardır: Birisi: “Gû”, söyle; "bedû", ona; “ko-râ" ya'nî “ki orâ sûy-ı gencest püşt": "Ki, onun arkası genc tarafınadır." İkinci vech: “Gû" söyle; "be-dû" ona, “gûr-â": "Ey kör! Arka define tarafınadır." Üçüncü vech: "Gû" söyle; "bi-dev", koş; "ki orâ sûy-ı gencest püşt": "Ki, onun arkası genc tarafınadır. "Bu üç vecihten ikinci vech daha açık ve daha ma'nîdârdır. Zîrâ feylesofun zâhir gözü pek açık ise de, bâtın gözü kördür. Şârihlerin ba'zıları beyt-i âtîdeki "mî deved" karînesiyle üçüncü veche göre tercüme etmişlerdir. Ya'nî, feylesof efendi hakîkati bulmak için tabîat kānûnlarını düşüne düşüne dimâğı yordu ve kendini birtakım düşüncelerden dolayı ezdi ve öldürdü. Sen ona de ki: "Ey kör! Tabîat ve âlem-i keserât vücûd-i hakîkî deryâsının köpükleridir ve birtakım hayâlâttır; ve hayâlâta teveccüh edenler arkalarını hakîkat definesine çevirmişlerdir."

2374. Ona de: "Ne kadar ziyade koşarsa, gönlün muradından pek ayrı düşer."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. Ona de: "Ne kadar çok koşarsa, gönlünün muradından o kadar ayrı düşer."

Yani, sen o filozofa de ki: "Ne kadar çok koşarsa, gönlünün muradı olan hakikati bulma hususundan o kadar çok ayrı düşer. Çünkü o filozofun muradı Hakk'ı ve hakikati bulmak olduğu halde, tabiat âlemine ve kesretlere (çokluklara) yönelip koşuyor ve kendi muradına arkasını çevirip koşmuş oluyor; ve koştukça muradından o oranda uzak düşüyor.

Ya'nî, sen o feylesofa de ki: "Ne kadar ziyâde koşarsa, gönlünün murâdı olan hakîkati bulmak hususundan o kadar çok ayı olur. Zîrâ o feylesofun murâdı Hakk'ı ve hakîkati bulmak olduğu hâlde, âlem-i tabîata ve keserâta teveccüh edip koşuyor ve kendi murâdına arkasını çevirip koşmuş oluyor; ve koştukça murâdından o nisbette uzak düşüyor.

2375. O şehriyar “Câhidu fîna" dedi. Ey kararsız! “Câhidû anna" demedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. O hükümdar "Bizim uğrumuzda cihat edin" dedi. Ey kararsız! "Bizden uzaklaşarak cihat edin" demedi.

Bu şerefli beyitte, Ankebût suresinin sonunda yer alan وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سبلنا (Ankebût, 29/69) yani "O kimseler bizim hakkımızda mücâhede ettiler, biz elbette onları yolumuza hidâyet ederiz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Yani, Yüce Allah bu ayet-i kerimede "Bizim hakkımızda mücâhede ettiler" buyurdu. Uzaklaşma için kullanılan "an" kelimesiyle, "Bizden uzaklaşarak mücâhede ettiler" buyurmadı. Hak hakkında mücâhede, Hakk Yolcusu'nun kendi vehmedilmiş varlığını Hakk'ın hakiki varlığı karşısında feda etmesine sebep olan mücadeledir ki, bu mücadelenin zaferi, Hakk'ın varlığı ile ayakta kalmaktır. Bunlar Allah ehli olanlardır.

Hak'tan uzaklaşarak mücâhede ise, kendinin ve eşyanın varlığını hakiki varlık karşısında gerçekte sabit görüp, ahirete ait nefsi hazlara ulaşmak için çalışanların mücadelesidir ki, bu mücadelenin zaferi de cennete ulaşmaktır. Bu topluluk cennet ehli olsa da, Allah ehli değildir. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله yani "Dünya ahiret ehline haramdır; ve ahiret dünya ehline haramdır; ve her ikisi de Allah ehline haramdır" buyrulmuştur. Bu durumda mücahit olan müminler iki topluluktan ibaret olmuş olur ki, birisi şeriatın zahirine ve batınına dayanarak Hak hakkında ve diğeri de şeriatın yalnız zahirine dayanarak ve Hak'tan uzaklaşarak kendi nefsi hakkında mücadele edenlerdir. Bu ikinci topluluğun imanları delile dayandığından ve bir delil diğer delili iptal ettiğinden, şerefli beyitte bunlar hakkında "kararsız" tabiri kullanılmıştır.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ankebût'un nihâyetinde olan وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سبلنا (Ankebût, 29/69) ya'nî "O kimseler bizim hakkımızda mücâhede ettiler, biz elbette onları yolumuza hidâyet ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Ya'nî, Hak Teâlâ bu âyet-i kerîmede "Bizim hakkımızda mücâhede ettiler" buyurdu. İ'râz için kullanılan "an" kelimesiyle, "Bizden i'râzan mücâhede ettiler" buyurmadı. Hak hakkında mücâhede sâlikin kendi mevhûm varlığını Hakk'ın hakîkî varlığı müvâcehesinde fedâya sebeb olan mücâhededir ki, bu mücâhedenin zaferi vücûd-i Hakkânî ile kâim olmaktır. Bunlar ehlullâhtır.

Hak'tan i'râzan mücâhede dahi, kendinin ve eşyânın vücûdunu vücûd-i hakîkî müvâcehesinde nefsü'l-emrde sâbit görüp, lezâiz-i nefsâniyye-i uhreviyyeye nâiliyet için çalışanların mücâhedesidir ki, bu mücâhedenin zaferi dahi cennete vusûldür. Bu tâife ehl-i cennet ise de, ehlullâh değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'nî "Dünyâ ehl-i âhirete harâmdır; ve âhiret ehl-i dünyâya harâmdır; ve her ikisi de ehlullâha harâmdır" buyurulmuştur. Bu sûrette mücâhid olan mü'minler iki tâifeden ibâret olmuş olur ki, birisi şer'in zâhirine ve bâtınına müsteniden Hak hakkında ve diğeri dahi şer'in yalnız zâhirine müsteniden ve Hak'tan i'râzan kendi nefsi hakkında mücâhede edenlerdir. Bu ikinci tâifenin îmânları delîle müstenid bulunduğundan ve bir delîl diğer delîli ibtâl ettiğinden beyt-i şerîfte bunlar hakkında "kararsız" ta'bîri isti'mâl buyurulmuştur.

2376. Ken'ân gibi ki, o Nûh'un ârından, o büyük dağın yükseğinin tepesi üzerine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. Kenan gibi ki, o Nuh'un utancından, o büyük dağın yüksek tepesine gitti.

Yani, yukarıda anılan ikinci grup ki, bunlar Allah dostlarını ve onların yollarını ve marifetlerini inkâr eden zahir ulemasıdır; bunlar Nuh (a.s.)'ın oğlu Kenan gibi, Nuh (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmile ve onun yoluna uymaktan utanıp kendi benlikleri dağının tepesine çıkarlar; ve o ilim sahibi ise, "Bizde de ilim vardır, niçin tabi olalım?" derler. Bilahare nefse ait sıfatlarının tufanından kurtulamayıp, boğulurlar.

Ya'nî, yukarıda zikr olunan ikinci tâife ki, bunlar ehlullâhı ve onların tarîklerini ve maâriflerini münkir olan ulemâ-i zâhirdir; bunlar Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân gibi, Nûh (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmile ve onun tarîkına tebaiyetten âr edip kendi enâniyetleri dağının tepesine çıkarlar; ve o ilim sâhibi ise, "Bizde de ilim vardır, niçin tabi' olalım?" derler. Bil'âhare sıfât-ı nefsâniyyelerinin tûfânından kurtulamayıp, garkolurlar.

2377. Her ne kadar o halâsı ziyâde istedi, dağ tarafına gitti menâsdan pek ayrı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. Her ne kadar o kurtuluşu çok istedi, dağ tarafına gitti, insanlardan çok ayrı düştü.

Yani Nuh (a.s.)'ın oğlu Ken'an her ne kadar tufandan kurtulmayı çok istedi ve dağ tarafına gittiyse de, kurtuluş yerinden daha ayrı ve uzak düştü. Bunun gibi kendilerini beğenen kibirli âlim efendiler ve filozoflar da kendi bilgilerine aldanarak peygamberlere ve insân-ı kâmile tâbi' olmayıp, her ne kadar enaniyetleri dağına sığındılarsa da, nefsanî sıfatları tufanından kurtulmaktan uzak oldular. Çok fazla güvendikleri ve dayandıkları kelâm ilmi ve kıyaslar ve mantıkî deliller ve tabiî ilimler, Hakk'ı ve hakikati bulma konusunda işlerine yaramadı. Mahrumiyet ve hasret içinde kaldılar.

Ya'nî Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân her ne kadar tûfândan kurtulmayı ziyâde istedi ve dağ tarafına gitti ise de, mahall-i halastan daha ayrı ve uzak düştü. Bunun gibi kendilerini beğenen mütekebbir âlim efendiler ve feylesoflar dahi kendi bilgilerine mağrûren enbiyâya ve insân-ı kâmile tâbi' olmayıp, her ne kadar enâniyetleri dağına ilticâ ettilerse, sıfât-ı nefsâniyyeleri tûfânından kurtulmadan uzak oldular. Pek ziyâde i'timâd ve istinâd ettikleri ilm-i kelâm ve kıyâsât ve delâil-i mantıkıyye ve ulûm-i tabîiyye Hakk'ı ve hakîkati bulmak emrinde işlerine yaramadı. Mahrûmiyet ve hasret içinde kaldılar.

2378. Bu dervîş gibi defîne ve kân için her bir sabah pek sıkı yay istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Bu derviş gibi define ve maden için her sabah çok sıkı yay istedi.

Kıssasını anlattığımız bu derviş gibi ki, o da hakikat definesini ve marifet cevheri madenini (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ehli hakikatin sözlerini anlamak için, her sabah fikir oklarını atmak üzere şiddetle akıl ve muhakeme yayını kullandı; ve o sözleri okuyup akli delillerle vahdet sırrına vâkıf olmak istedi. Halbuki insanın vücudundaki hakikat sırrı, tefekkür yoluyla ortaya çıkması imkânsızdır. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştu:

[Yani "Bu "ben" tefekkür yönünden ne zaman keşfedilir? Bu "ben" fenadan sonra keşfedilir. Bu akıllar, nazarlardan gizli olan Hakk'ı aramakta hulul (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) ve ittihad (Allah ile birleşme) çukuruna düşer."] Tercümesi ve açıklamaları malum olmak üzere oraya müracaat edilsin.

Bu kıssasını söylediğimiz dervîş gibi ki, o da hakîkat definesi ve cevher-i ma'rifet ma'deni ehl-i hakîkatin sözlerini anlamak için, her bir sabâh fikir oklarını atmak üzere şiddetle akıl ve muhakeme yayını kullandı; ve o sözleri okuyup delâil-i akliyye ile sırr-ı vahdete vâkıf olmak istedi. Halbuki insanın vücûdundaki sırr-ı hakikat tefekkür tarîkıyla inkişâf etmek muhâldir. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numarlı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'nî "Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu "ene" fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar nazarlardan gâib olan Hakk'ı aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer."] Tercümesi ve îzâhâtı ma'lûm olmak üzere oraya müracaat olunsun.

2379. Her bir yayı ki o pek sıkı tutardı, defîneden ve nişandan pek bedbaht idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. Her bir yayı ki o pek sıkı tutardı, definenin ve nişanın bulunmasından pek bedbaht idi.

Yani, o derviş sıkı sıkı tutup sarıldığı her bir aklî bakış ve fikrî muhakeme sonucunda hakikat definesini ve onun nişan ve eserini bulmaktan pek bedbaht olurdu. Yani aklî bakış ve fikrî muhakeme ile hakikat ehlinin sözlerinden bir sonuç çıkarıp kesin hüküm veremezdi. Nasıl ki kelâm ilmi âlimleri cüz'î irade konusunda uzun uzadıya tartışmalar yaparlar ve birinin getirdiği delili diğerinin getirdiği delil çürütür ve kesin bir şekilde işin içinden çıkmak mümkün olamaz. Fakat hiçbirisi bir insân-ı kâmile bağlanıp bu hakikati zevken ve hâlen idrak etmeye çalışmak tarafına yönelmez. Çünkü ilmî gururları buna engel olur.

Ya'nî, o dervîş sıkı sıkı tutup sarıldığı her bir nazar-ı aklî ve muhakeme-i fikrî netîcesinde hakîkat definesini ve onun nişân ve eserini bulmaktan pek bedbaht olurdu. Ya'nî nazar-ı aklî ve muhâkeme-i fikrî ile ehl-i hakîkatin sözlerinden bir netîce çıkarıp hükm-i kat'î veremez idi. Nitekim ilm-i kelâm ulemâsı irâde-i cüz'iyye bahsinde uzun uzadıya münakaşât yaparlar ve birinin getirdiği delîli diğerinin getirdiği delîl çürütür ve sûret-i kat'iyyede işin içinden çıkmak mümkin olamaz. Fakat hiçbirisi bir insân-ı kâmile intisâb edip bu hakîkati zevkan ve hâlen idrâke çalışmak tarafına meyl etmez. Çünkü gurûr-ı ilmîleri mâni' olur.

2380. Bu mesel zamânede câna mensubdur. Cahillerin cânı zahmete layıktır. [2363]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. Bu atasözü günümüzde cana aittir. Cahillerin canı zahmete layıktır. [2363]

İşte bu atasözü, günümüzde cana ait ve pek ruhlu ve esaslı bir atasözüdür. O da şudur: "Cahillerin canı zahmete layıktır." Çünkü cahil bilmez ve bilmediğini de bilmez. Kendisini her işte usta ve mahir zanneder. Ve kendisinin vehmedilmiş bilgisine ve nefsinin kibir ve gururuna dayanarak her başladığı işte türlü türlü zahmetlere ve meşakkatlere tutulur. Türkçede, böyle kibirli ve gururlu olanların başlarına bir zahmet ve bela geldiği vakit, "şeytan azapta gerektir" atasözü kullanılır. Çünkü kibir ve gurur şeytanın sıfatıdır.

İşte bu darb-ı mesel, zamânede câna mensûb ve pek rûhlu ve esaslı bir darb-ı meseldir. O da budur ki: "Câhillerin cânı zahmete lâyıktır." Zîrâ câhil bilmez ve bilmediğini de bilmez. Kendisini her işte üstâd ve mâhir zanneder. Ve kendinin mevhûm bilgisine ve nefsinin kibir ve gurûruna istinaden her başladığı işte türlü türlü zahmetlere ve meşakkatlere giriftâr olur. Türkçe'de, böyle mütekebbir ve mağrûr olanların başlarına bir zahmet ve belâ geldiği vakit, "şeytan azabda gerektir" darb-ı meseli kullanılır. Zîrâ kibir ve gurûr şeytanın sıfatıdır.

2381. Zîra ki câhil, üstaddan âr tutar. Şübhesiz gitti ve yeni dükkân açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. Çünkü câhil, ustadan utanır. Şüphesiz gitti ve yeni dükkân açtı.

Câhilin zahmette ve meşakkate düşmesinin sebebi şudur: Ustaya tâbi olmaktan utanır ve ustaya boyun eğmeyi kendince zillet ve alçalma sayar. Bu sebeple, vehmedilmiş ilmî gururuna dayanarak yeni bir ilim ve marifet dükkânı açıp kendi gibi birtakım câhilleri başına toplar ve onlara kendi hayallerini satmaya başlar. Nasıl ki muhakkiklerin (gerçekleri araştırıp bulanların) inkârcısı olan zâhir ulemâsı (dış görünüşe takılıp hakikati göremeyen âlimler) ve filozoflar büyük kürsüler kurup, câhil halka karşı, muhakkiklerin beyan buyurdukları hakikatleri ve marifetleri inkâr ve iptal etmeye çalışırlar; hatta bir tarikata intisap edip, fenâ makamından (Allah'ta yok olma mertebesi) habersiz olduğu hâlde, mürşidlik (doğru yolu göstericilik) davasına kalkanlar dahi böyle dükkân açanlar türündendir.

Câhilin zahmette ve meşakkatte olmasının sebebi budur ki; Üstâda tâbi' olmaktan arlanır ve üstâda baş eğmeyi kendisince zillet ve tenezzül addeder. Binâenaleyh mevhûm olan gurûr-ı ilmîsine istinâden yeni bir ilim ve ma'rifet dükkânı açıp kendi gibi birtakım câhilleri başına toplar ve onlara kendi hayâlâtını satmaya başlar. Nitekim muhakkıkların münkiri olan ulemâ-i zâhire ve felâsife büyük kürsüler kurup, câhil halka karşı, muhakkıkların beyân buyurdukları hakāyık ve maârifi inkâr ve ibtâle sa'y ederler; ve hatta bir tarîkate intisâb edip, fenâ makāmından bî-haber olduğu hâlde, mürşidlik da'vâsına kıyâm edenler dahi böyle dükkân açanlar kabîlindendir.

2382. Ey nigar! O dükkân üstâdın fevkınde kokmuş ve akreb ve yılan doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. Ey sevgili! O dükkân, ustanın üstünde kokmuş ve akrep ve yılan doludur.

"Nigâr", nakış ve suret demektir. Yani, ey insanlığın anlamından gafil ve bir kalıp ve suretten ibaret olan cahil efendi! O hakikatleri bilen ustanın açtığı ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve Rabbanî bilgiler dükkânının üstünde olarak senin açmış olduğun o marifet dükkânı, bedenin yoğunluğu ile kokmuştur ve her birisi akrep ve yılan hükmünde olan nefse ait sıfatlarla doludur.

"Nigâr", nakış ve sûret demektir. Ya'nî, ey insanlığın ma'nâsından gāfil ve bir kalıp ve sûretten ibaret olan câhil efendi! O muhakkık olan üstâdın açtığı ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyye dükkânının fevkınde olarak senin açmış olduğun o ma'rifet dükkânı kesâfet-i cismâniyye ile kokmuştur ve her birisi akreb ve yılan mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye ile doludur.

2383. Çabuk dükkânı vîrân et! Ve yeşillik ve gülistan ve pınar tarafına geri dön!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. Çabuk dükkânı viran et! Ve yeşillik ve gülistan ve pınar tarafına geri dön!

Yani, çabuk o dükkânı yık! Ve ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) yeşilliği ve ilahi marifetler gülistanı ve Rabbanî feyizler pınarı olan insân-ı kâmil tarafına geri dön!

Ya'nî, çabuk o dükkânı yık! Ve ulûm-i ledünniyye yeşilliği ve maârif-i ilâhiyye gülistânı ve füyûzât-ı rabbâniyye pınarı olan insân-ı kâmil tarafına geri dön!

2384. Ken'ân gibi değil ki, o kibirden ve tanımamazlıktan dolayı hıfz edici dağdan necât gemisi düzdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. Ken'ân gibi değil ki, o kibirden ve tanımamazlıktan dolayı koruyucu dağdan kurtuluş gemisi düzdü.

Nûh (a.s.)'ın oğlu Ken'ân gibi olma ki, o Ken'ân, nefsin kibrinden ve Hakk'ı tanımamasından dolayı, kendi zannınca koruyucu gördüğü kendi enâniyet (benlik) dağından kurtuluş gemisi yaptı ve sonuçta helâk oldu.

Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân gibi olma ki, o Ken'ân kibr-i nefisten ve Hakk'ı tanımamazlıktan dolayı, kendi zu'münce hifz edici gördüğü kendinin enâniyet dağından necât ve kurtuluş gemisi yaptı ve netîcede helâk oldu.

2385. Onun ok atıcılığı ilmi hicab geldi. Halbuki o murâd ona cepte hazır olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. Onun ok atıcılığı ilmi perde oldu. Halbuki o murat ona cepte hazır olmuştu.

"Şîn" gayb zamirinin, define arayan fakire dönmesi uygundur. "Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Define arayan fakirin kendi fikir okuna güvenmesi, aradığı hakikat definesinin perdesidir. Halbuki o fakirin akıl gözüyle anlamak istediği o murat ve maksat, onun cebinde ve kendi vücudunda hazır ve mevcut olmuştu. Çünkü Yüce Allah, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) yani "Nerede olsanız o sizinle beraberdir" buyuruyor. Kendisiyle beraber bulunan Hakk'ı bir kimsenin fikrî delillerle arayıp ispat etmeye çalışması abes olduğu gibi, bu getirdiği deliller onun perdesi olur. Örneğin bir kimsenin cebinde bir şey olsa, onun varlığını ispat etmeye kalkışmak gülünç bir şey olur. Onu bulmanın çaresi elini sokup çıkarmaktır.

"Şîn" zamîr-i gāibi, define arayan fakîre râci' olmak münasibdir. "Hicîb", "hicâb" kelimesini imâle olunmuşudur. Define arayan fakîrin kendi fikir okuna i'timâdı aradığı hakîkat definesinin hicabıdır. Halbuki o fakîrin nazar-ı aklî ile anlamak istediği o murâd ve maksûd onun cebinde ve kendi vücûdunda hâzır ve mevcûd olmuş idi. Zîrâ Hak Teâlâ وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ya'nî "Nerede olsanız o sizinle beraberdir" buyuruyor. Kendisi ile beraber bulunan Hakk'ı bir kimsenin delâil-i fikriyye ile arayıp isbâta çalışması abes olduğu gibi, bu getirdiği delîller onun hicabı olur. Meselâ bir kimsenin cebinde bir şey olsa, onun vücudunun isbâtına kıyâm etmek gülünç bir şey olur. Onu bulmanın çâresi elini sokup çıkarmaktır.

2386. Ey ne çok ilimler ve zekâvetler ve fıtnatlar! Gül ve yol vurucu gibi yolcuyu öldürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. Ey ne çok ilimler ve zekâvetler ve fıtnatlar! Gül ve yol vurucu gibi yolcuyu öldürmüştür.

Hey gidi hey! Ne çok ilimler ve zekâlar ve anlayışlar vardır ki, gülyabânî ve yol kesen eşkıyalar gibi, Hakk yolunun sâliklerini (Hakk yolcusu) ve yolcularını doğru yollarından çıkarıp manevî helâk vadilerine atmışlardır.

Hey gidi hey! Ne çok ilimler ve zekâvetler ve fıtnatlar vardır ki, gülyabânî ve yol vurucu şakîler gibi, Hak yolunun sâliklerini ve yolcularını doğru yollarından çıkarıp helâk-i ma'nevî vâdîlerine atmışlardır.

2387. Ashâb-ı cennet en ziyâde eblehlerdir, ta ki feylesofluk şerrinden kurtulalar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. Cennet ehli en çok eblehlerdir, tâ ki feylesofluk şerrinden kurtulsunlar!

Bu şerefli beyitte, "Ehl-i cennetin çoğu eblehlerdir" anlamındaki "Ehl-i cennetin çoğu eblehlerdir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. "Cennet"ten maksat, visâl cenneti (kavuşma cenneti) ve "eblehler"den maksat, ilahi kelama ve nebevi hadislere karşı fikrî bakışı ve akli muhakemeyi terk edenlerdir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde fikrî bakışı ve akli muhakemeleri terk ettiklerini beyan buyururlar ki, bu yüce beyanlarının özeti şudur: "Ben imanı annemden ve babamdan taklit ile aldım ve amel ettim. Nazari aklın gereğince asla o imanın ihtilafı ihtimali hatırıma gelmedi; ve bu amelimin neticesinde bana o taklitten yaptığım hayalî ve vehmedilmiş hükmün hakikati aynen ve ayrıntılı olarak ortaya çıktı. Bu sebeple amelim neticesinde ayrıntılı ve aynen müşahede ettiğim şeylerin ilmi, o taklit ile aldığım imandan beni uzaklaştırmadı."

Yani, visâl ehli, feylesofluk meşrebinden kurtulmak için Kur'an'a ve hadise ve peygamberlerin varisleri olan yüce evliyanın Kur'an'ın ve hadislerin özü olan ledün ilimlerine karşı, fikrî bakışı ve akli muhakemeleri terk edip onlara tabi olanlardır. Örneğin, aklın sınırları dışında olan peygamber mucizeleri ve özellikle peygamberin miracı hakkında fikrî bakış sahibi olanların türlü türlü mütalaaları vardır ki, bunlar kendi şüphelerini halletmek için düşünmüşler ve bu mütalaaları ortaya koymuşlardır. Demişlerdir ki: "Peygamberler masumdurlar. Gördüklerini bilirler ve bildiklerini söylerler. Biz ise onların gördüklerini görmüyoruz. Bu sebeple onlar ne görmüş ve söylemişler ise, aynen kabulde şüphemiz yoktur."

Bu beyt-i şerifte اكثر اهل الجنة بله ya'nî " Ehl-i cennetin çoğu eblehlerdir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. "Cennet"ten murâd, cennet-i visâl ve "eblehler"den murâd, kelâm-ı ilâhîye ve ahâdîs-i nebeviyyeye karşı nazar-ı fikrîyi ve muhâkeme-i akliyyeyi terk edenlerdir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fütûhât-ı Měkkiyye'lerinde nazar-ı fikrîyi ve muhâkemât-ı akliyyeyi terk ettiklerini beyân buyururlar ki, bu beyân-ı âlîlerinin hulâsası şudur: "Ben îmânı anamdan ve babamdan taklîd ile aldım ve amel ettim. Akl-1 nazarî îcâbınca aslâ o îmânın ihtilafı ihtimali hâtırıma hutûr etmedi; ve bu amelim neticesinde bana o taklîden yaptığım hükm-i mütehayyel ve mütevehhemin hakîkati aynen ve tafsîlen zâhir oldu. Binâenaleyh amelim netîcesinde tafsîlen ve aynen müşâhede ettiğim şeylerin ilmi, o taklîd ile aldığım îmândan beni uzaklaştırmadı."

Ya'nî, ashâb-ı visal feylesofluk meşrebinden kurtulmak için Kur'ân'a ve hadîse ve peygamberlerin vârisleri olan evliyâ-yı kirâmın Kur'ân'ın ve ahâdîsin lübbü olan ulûm-i ledünniyyelerine karşı, nazar-ı fikriyi ve muhâkemât-ı akliyyeyi terk edip onlara tâbi' olanlardır. Meselâ tavr-ı aklın hâricinde olan mu'cizât-ı enbiyâ ve husûsiyle mi'râc-ı peygamberî hakkında nazar-ı fikrî sahibi olanların türlü türlü mütâlaaları vardır ki, bunlar[1] kendi şübhelerini hall için düşünmüşler ve bu mütâlaâtı meydâna koymuşlardır. Demişlerdir ki: "Peygamberler ma'sûmlardır. Gördüklerini bilirler ve bildiklerini söylerler. Biz ise onların gördüklerini görmüyoruz. Binâenaleyh onlar ne görmüş ve söylemişler ise, aynen kabûlde şübhemiz yoktur."

2388. Kendini fazldan ve fuzûlden üryân et! Tâ ki sana her dem rahmet nüzûl etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. Kendini fazlalıktan ve gereksiz şeylerden arındır! Tâ ki sana her an rahmet insin!

Bu sebeple ey, his gözünün gördüğü şeylerden başka bir şey görmeyen zâhirî âlim ve feylesof efendi! O zâhirî ilimlerin verdiği fazlalıktan, taşkınlıktan ve haddi aşmaktan kendini soy ve çıplak yap! Tâ ki senin kalbine her an Hakk'ın rahmeti insin!

Binâenaleyh ey his gözünün gördüğü şeylerden başka bir şey görmeyen âlim-i zâhirî ve feylesof efendi! O zâhirî ilimlerin verdiği fazldan ve taşkınlıktan ve hadd-i tecavüzden kendini soy ve çıplak yap! Tâ ki senin kalbine her dem Hakk'ın rahmeti nâzil olsun!

2389. Zeyreklik, kırıklığın ve niyâzın zıddıdır. Zeyrekliği bırak ve hamâkat ile uyuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. Zekilik, kırıklığın ve niyazın zıddıdır. Zekiliği bırak ve ahmaklık ile uyuş!

"Gûl", ahmak demektir. Burada "hamâkat"ten (ahmaklık) kastedilen, insanlar arasında kınanan "aptallık" demek değildir. Kendi cüz'î aklının zekâsına ve bilgisine güvenerek ilâhî kelâmı ve peygamber hadislerini te'villere (yorumlamalara) kalkışmayıp, te'vil etmeden kabul edip tâbi olmaktır. Yani, zekilik, inkisârın (kalp kırıklığının) ve kırıklığın ve niyazın zıddıdır. Hak yolunda zekiliği ve fikrî bakışı ve cüz'î aklın muhakemelerini bırak! Aklın sınırları dışında olan ilâhî sırlara karşı ahmaklık ile ve sâdedillik (saf kalplilik) ile uyuş!

"Gûl", ahmak demektir. Burada "hamâkat"ten murâd, beyne'n-nâs mezmûm olan "aptallık" demek değildir. Kendi akl-ı cüz'îsinin zekâvet ve ilmine i'timâden kelâm-ı ilâhîyi ve ahâdîs-i nebeviyyeyi te'vîlâta kıyâm etmeyerek, bilâ-te'vîl kabûl edip tâbi' olmaktır. Ya'nî, zekâvet inkisârın ve kırıklığın ve niyâzın zıddıdır. Hak yolunda zekâveti ve nazar-ı fikrîyi ve akl-ı cüz'înin muhâkemelerini bırak! Tavr-ı aklın hâricinde olan esrâr-ı ilâhiyyeye karşı hamâkat ile ve sâdedillik ile uyuş!

2390. Zeyrekliği rahatın tuzağı ve tama' ve makas bil! Acaba pâk-bâz olan [2373] zeyrekliği niçin istesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. Zeyrekliği rahatın tuzağı ve tamah ve makas bil! Acaba pâk-bâz olan zeyrekliği niçin istesin?

"Berd", burada "rahat" anlamındadır. "Gâz"ın birden fazla anlamı vardır. Burada "makas" anlamı uygundur. Yani, zeyrekliği ve zekâyı nefsin hevasının, kendini beğenmişliğin ve gururun tuzağı ve Hakk'ın dışındaki şeylere tamah etmenin ve Hak ile kul arasındaki bağı kesen makas bil! Bu sebeple pâk-bâz, yani tam bir ihlasla Hakk'a yönelen kimse, acaba bu zekâyı niçin istesin? "Tâ çi"deki "tâ" şaşkınlık içindir.

"Berd", burada "râhat" ma'nâsınadır. "Gâz", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "makas" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, zeyrekliği ve zekâveti hevâ-yı nefsin ve ucüb ve gurûrun tuzağı ve Hakk'ın gayrına tama' ve Hak ile kul arasındaki râbıtayı kesen makas bil! Binâenaleyh pâk-bâz, ya'nî hulûs-i tâm ile Hakk'a müteveccih olan kimse, acabâ bu zekâveti niçin istesin? "Tâ çi"deki "tâ" taaccüb içindir.

2391. Zeyrekler bir san'ata kāni' olmuşlardır. Eblehler sun'dan sânia gitmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. Akıllı kimseler bir sanata razı olmuşlardır. Aptallar ise sanattan sanatçıya gitmişlerdir.

Aklına ve kavrayışına güvenen zeki kimseler, bir sanatla, yani Hakk'ın sanatı olan bu görünen âleme, eşyanın çokluğuna ve onun zahirî hazlarına razı olmuşlar ve Hak'tan uzak düşmüşlerdir. Aptallar, yani geçim aklının bakış açısını bırakıp tam bir samimiyetle Hakk'a yönelenler ise, sanattan, yani bu çokluk âleminden ve onların hazlarına bakmaktan vazgeçip onların sanatçısı olan Hakk'a gitmişlerdir.

Aklına ve dirâyetine mağrûr olan zekî kimseler bir san'at ile ya'nî Hakk'ın sun'u olan bu âlem-i zâhire ve keserât-ı eşyâya ve onun huzûzât-ı sûriyyesine kanâat etmişler ve Hak'tan uzak düşmüşlerdir. Eblehler ya'nî akl-ı maâşın nazarını bırakıp kemâl-i hulûs ile Hakk'a teveccüh edenler ise, sun'dan ya'nî bu âlem-i keserât ve onların huzûzuna nazardan vazgeçip onların sâni'i olan Hakk'a gitmişlerdir.

2392. Zîrâ ki küçük çocuğu ana gündüz kucağa koyup el ayak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. Çünkü anası küçük çocuğu gündüz kucağına koyup el ayak olur.

Çünkü geçim aklının düşünce bakışını terk edip tam bir içtenlikle Hakk'a yönelen ve kendisini Hakk'a teslim edenler, küçük çocuk gibidir. Anası küçük çocuğu nasıl ki gündüz uyandığı zaman kucağına alıp onun eli ve ayağı gibi olursa, Yüce Allah da gaflet uykusundan uyanıp kendisine yönelen bu saf insanları ve bu içtenlik sahiplerini kendi kucağına alıp onun eli ve ayağı olur. Nitekim hadis-i kudsîde " كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا فبى يسمع وبى يبصر وبي ينطق وبي يبطش " yani "Ben sevdiğim kulumun kulağı, gözü, dili ve eli olurum; bu sebeple benim ile işitir, benim ile görür, benim ile söyler ve benim ile tutar" buyurulur. Aşağıdaki hikâyede kendilerini Hakk'a teslim edenler ile kendi nefsanî hayallerine uyanların hâli, Müslüman'a, Yahudi'ye ve Hristiyan'a benzetilerek açıklanır.

Müslüman, Hristiyan ve Yahudi olan üç yolcunun hikâyesidir. O vakitte bir konaklama yerinde bir yiyecek buldular. Hristiyan ve Yahudi tok idiler. Dediler ki: "Bu yiyeceği yarın yiyelim!" Müslüman oruçlu idi ve aç kaldı. Çünkü mağlup idi.

Zîrâ ki, akl-ı maâşın nazar-ı fıkrîsini terk edip kemâl-i hulûs ile Hakk'a teveccüh ve kendisini Hak'a teslim edenler küçük çocuk mesâbesindedir. Anası küçük çocuğu nasıl ki gündüz uyandığı vakit kucağına alıp onun eli ve ayağı mesâbesinde olursa, Hak Teâlâ dahi gaflet uykusundan uyanıp kendisine teveccüh eden bu eblehleri ve bu hulûs sâhiblerini kendi kucağına alıp onun eli ve ayağı olur. Nitekim hadis-i kudside كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا فبى يسمع وبى يبصر وبي ينطق وبي يبطش ya'ni “Ben sevdiğim kulumun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum, binâenaleyh benim ile işitir, benim ile görür, benim ile söyler ve benim ile tutar” buyurulur. Atîdeki hikâyede kendilerini Hakk'a teslîm edenler ile kendi hayâlât-ı nefsâniyyelerine tâbi' olanların hâli mü'mine, yahûdîye ve hıristiyâna temsîlen beyân buyurulur.

Müslümân ve hıristiyân ve yahûdî olan üç yolcunun hikâyesidir. O vakitte bir menzilde bir gıda buldular. Hıristiyân ve yahûdî tok idiler. Dediler ki: “Bu gıdâyı yarın yiyelim!” Müslümân oruçlu idi ve aç kaldı. Zîrâ ki mağlûb idi

2393. Ey oğul! Burada bir hikâye dinle! Tâ ki hünerde mümtehan olmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. Ey oğul! Burada bir hikâye dinle! Tâ ki hünerde imtihan edilmeyesin!

"Ey püser!" ifadesi ile Hakk yolu sâliklerinden (Hakk yolcusu) yeni başlayanlara hitap edilir. "Mümtehan", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup "mihnetlenmiş" demektir. Yani ey yeni başlayan sâlik! Hakk yolunda çok mihnet (sıkıntı) geçitleri vardır. Bu hikâyeyi dinle de ibret al! Tâ ki kendi hünerine ve akıl ve zekâvetine mağrur olup mihnetlere ve meşakkatlere (zorluklara) yakalanmayasın!

“Ey püser!” ta'bîri ile Hak yolu mübtedîlerine hitâb buyurulur. “Mümtehan”, ism-i mef'ûl olup “mihnetlenmiş” demektir. Ya'nî ey mübtedî sâlik! Hak yolunda çok mihnet geçitleri vardır. Bu hikâyeyi dinle de ibret al! Tâ ki kendi hünerine ve akıl ve zekâvetine mağrûr olup mihnetlere ve meşakkatlere giriftâr olmayasın!

2394. O yahûdî ve mü'min ve hıristiyan ancak seferde birbiriyle yoldaş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. O Yahudi, mümin ve Hristiyan ancak yolculukta birbiriyle yoldaştılar.

Fikirleri ve inançları birbirine aykırı olan Yahudi, mümin ve Hristiyan, ikamet ettikleri bir şehirde birbirlerine yabancıdırlar. Onlar ancak yolculuk hâli içinde birbirlerine yoldaşlık ettiler. Beyitte müminin ikisinin ortasında zikredilmesi, وَكَذَلكَ جَعَلْنَاكم أمةٌ وَسَطًا (Bakara, 2/143) yani "Aynı şekilde biz sizi vasat (orta yolu tutan) bir ümmet kıldık" ayet-i kerimesine işarettir. Çünkü Yahudiler dinde aşırılık (ifrât) ve Hristiyanlar gevşeklik (tefrît) üzerindedir. Müminler ise aşırılık ve gevşekliğin ortası olan itidal (ılımlılık) hâlindedir.

Fikirleri ve i'tikādları birbirine muhâlif olan yahûdî ve mü'min ve hıristiyân ikämet ettikleri bir şehirde birbirlerine yabancıdırlar. Onlar ancak yolculuk hâli içinde birbirlerine yoldaşlık ettiler. Beyt-i şerîfte mü'minin ikisinin ortasında zikri وَكَذَلكَ جَعَلْنَاكم أمةٌ وَسَطًا (Bakara, 2/143) ya'nî “Kezâlik biz sizi ümmet-i vasat kıldık" âyet-i kerîmesine işarettir. Zîrâ yahûdîler dînde ifrât ve Îsevîler tefrît üzerindedir. Mü'minler ise ifrât ve tefrîtin vasatı olan i'tidâl hâlindedir.

2395. Akıl nefis ile, şeytan ile beraber olduğu gibi, iki azgın bir mü'mine yoldaş geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. Akıl, nefis ve şeytan ile beraber olduğu gibi, iki azgın bir mü'mine yoldaş geldi.

İtidal sahibi olan akıl, aşırılık ve eksiklik sahipleri olan nefis ve şeytan ile beraber olduğu gibi, iki azgın ve sapkınlık sahibi seferde birbirlerine yoldaş oldu.

İ'tidâl sahibi olan akıl ifrât ve tefrît sâhibleri olan nefis ve şeytan ile berâber olduğu gibi, iki azgın ve dalâlet sahibi seferde birbirlerine yoldaş oldu.

2396. Mergazî ve Râzî sefer cihetinden yoldaş ve birbirinin önünde hem-sofra vâki' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. Mergazî ve Râzî yolculuk yönünden yoldaş ve birbirinin önünde aynı sofrada bulunur.

"Mergaz", bir yerin ve makamın ismidir (Burhân). "Yâ" nispet içindir. "Mergazî", Mergazlı demektir. Bazı nüshalarda "Mervezî" geçmektedir, "Merv" şehrinin isme mensubu olur. "Râzî", Rey şehrine mensup demektir. Nasıl ki 1. cildin 292 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: ]Yani "Vaka her ikisi bir oyunun başı üstündedir; her ikisi birbiriyle Merv'li ve Rey'lidir."]

Burada "Mergazî" veya "Mervezî" ile "Râzî"den kastedilen, bâtınları (iç dünyaları) birbirine yabancı olanlardır. Yani, hemşehri olmayıp birbirine yabancı olan kimseler yolculuk yönünden birbirine yoldaş olmak ve birbirinin önünde yemek yemek gerçekleşir.

"Mergaz", bir mahal ve makāmın ismidir (Burhân). "Yâ" nisbet içindir. "Mergazî", Mergazlı demek olur. Ba'zı nüshalarda "Mervezî" vâki'dir, "Merv" şehrinin isme mensûbu olur. “Râzî", Rey şehrine mensûb demektir. Nitekim 1. cildin 292 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: ]Ya'ni “Vâkıa her ikisi bir oyunun başı üstündedir; her ikisi birbiriyle Merv'li ve Rey'lidir."]

Burada "Mergazî" veya "Mervezî" ile “Râzî"den murâd bâtınları birbirine yabancı olanlardır. Ya'nî, hemşehrî olmayıp birbirine yabancı olan kimseler sefer cihetinden birbirine yoldaş olmak ve birbirinin önünde yemek yemek vâki' olur.

2397. Karga ve baykuş ve doğan kafese düşerler. Hapis içinde pak ve bî-namâz çift oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. Karga, baykuş ve doğan kafese düşerler. Hapis içinde temiz ve namaz kılmayan çift oldu.

Örneğin bir avcı kargayı, baykuşu ve doğanı avlayıp bir kafese koyar; ve bunlar zorunlu olarak birleşirler. Aynı şekilde bir sebeple hükümet tarafından hapsedilmiş Müslüman ve gayrimüslim orada birleşip sohbet ederler. Bu dünya hapsi de böyledir. Temiz, yani ezelî olarak istidatlı olan ile namaz kılmayan, yani ezelî olarak şakî (ilahi rahmetten uzak) olan bu dünya hapsi içinde birbirlerine zorunlu olarak eş ve arkadaş olurlar.

Meselâ bir avcı kargayı ve baykuşu ve doğanı avlayıp bir kafese koyar; ve bunlar zarûrî olarak birleşirler. Ve kezâ bir sebeble hükümet tarafından habsedilmiş müslim ve gayr-i müslim orada birleşip sohbet ederler. Bu dünyâ hapsi de böyledir. Pâk ya'nî müstaidd-i ezelî ile bî-namâz ya'nî şakî-i ezelî bu dünyâ hapsi içinde birbirlerine bizzarûre eş ve arkadaş olurlar.

2398. Şark ehli ve garb ve Maverâ ehli, bir misafirhanede gece menzil etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Doğu ehli ve batı ve Mavera ehli, bir misafirhanede gece konaklamıştır.

Nasıl ki birbirlerine yabancı olan doğu ve batı ve Maveraünnehr halkından bir sürü yolcu, bir misafirhaneye inip gece kalmışlardır.

Nitekim birbirlerine yabancı olan şark ve garb ve Mâverâünnehr ahâlîsinden bir sürü yolcular bir misafirhaneye inip gece kalmışlardır.

2399. Küçük ve büyük misafirhanede soğuktan ve kardan dolayı günlerce beraber kalmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. Küçük ve büyük misafirhanede soğuktan ve kardan dolayı günlerce beraber kalmışlardır.

Hatta küçük ve büyük yolcular, çok kar yağıp yollar kapandığı ve şiddetli soğuk olduğu zaman, o misafirhanede günlerce beraber kalıp vakit geçirirler.

Hattâ küçük ve büyük yolcular çok kar yağıp yollar kapandığı ve şiddetle soğuk olduğu vakit, o misafirhanede günlerce beraber kalıp vakit geçirirler.

2400. Vaktaki yol açılır ve bağ açılır, her biri munkatı' olup bir tarafa giderler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. Yol açılıp bağ çözüldüğünde, her biri ayrılıp bir tarafa giderler.

Bazı nüshalarda birinci mısra' "چون شاید راه بردارند بند" yani "Yol açılır ve bağı kaldırırlar" şeklindedir. Yani, soğuklar hafifleyip karlar ve buzlar eriyerek yol açıldığında ve bağ çözüldüğünde, o yabancı kimseler birbirlerinden ayrılıp her biri bir tarafa giderler.

[2383] Ba'zı nüshalarda birinci mısra' چون شاید راه بردارند بند ya'nî “Vaktaki yol açılır ve bağı kaldırırlar” sûretindedir. Ya'nî, vaktâki soğuklar hafifler ve karlar ve buzlar eriyip yol açılır ve bağ çözülür, o yabancı kimseler birbirlerinden ayrılıp her birisi bir tarafa giderler.

2401. Vaktaki akıl şâhı kafesi kırar, kuşların cem'i her biri bir tarafa uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. Akıl şahı kafesi kırdığı vakit, kuşların hepsi her biri bir tarafa uçar.

"Akıl şahı"ndan kasıt, Yüce Allah ve "kuşlar"dan kasıt, "ruhlar" olmak uygundur. Yani, akıl üzerinde hâkim olan Yüce Allah, ruh kuşlarının kafesi olan bedenleri ölüm vasıtasıyla kırdığı vakit, bu dünya hapsinde beşerî suretleri sebebiyle birbirlerine yoldaş olan o ruhların her biri bir tarafa uçar.

“Akıl şâhı”ndan murâd, Hak Teâlâ ve “kuşlar”dan murâd, “ervâh” olmak münasibdir. Ya'nî, akıl üzerinde hâkim olan Hak Teâlâ hazretleri vaktâki ervâh kuşlarının kafesi olan cisimleri ölüm vâsıtasıyla kırar, bu dünyâ habsinde sûret-i beşeriyyeleri hasebiyle birbirlerine yoldaş olan o rûhların her biri bir tarafa uçar.

2402. Kendi cinsi hevâsında maâd tarafına bundan evvel pür-şevk ve bâd kanat açmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. Kendi cinsi hevesinde, maâd tarafına bundan önce şevk ve ah ile kanat açmıştı.

"Bâd" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "ah ve inleme" anlamı uygun düşer. Yani, bu ruhların her biri bu hapis içinde iken kendi cinsine kavuşmak üzere tam bir şevk ve ah ile kanat açmıştı. Kafes kırıldığı zaman, maâd tarafına kendi cinsinin hevesinde ve muhabbetinde olduğu hâlde uçar. Yani temiz ve kötü ruhlar kendi cinslerine kavuşur.

"Bâd" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "âh ve nâle" ma'nâsı olmak münasibdir. Ya'nî, bu rûhların her birisi bu hapis içinde iken kendi cinsine kavuşmak üzere kemâl-i şevk ve âh ile kanat açmış idi. Kafes kırıldığı vakit, maâd tarafına kendi cinsinin hevâsında ve muhabbetinde olduğu hâlde uçar. Ya'nî ervâh-ı tayyibe ve habîse kendi cinslerine kavuşur.

2403. Her bir dem göz yaşı ve âh ile kanat açmış. Fakat uçmaya yüz ve yol tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. Her an gözyaşı ve ah ile kanat açmış. Fakat uçmaya yüz ve yol bulamaz.

O ruh kuşları kendi cinslerinden ayrıldığı için, her an gözyaşı ve ah ile kanat açmış; fakat beden kafesi henüz kapalı olduğu için uçup kendi cinsi tarafına gitmeye yüz ve yol bulamamıştır.

O rûh kuşları kendi cinslerinden ayrıldığı için, her bir dem göz yaşı ve âh ile kanat açmış ve fakat cisim kafesi henüz kapalı olduğu için uçup kendi cinsi tarafına gitmeye yüz ve yol bulamamıştır.

2404. Yola gitti mi, her biri rüzgâr gibi uçar. Onun tarafına ki onun yâdından kanat açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. Yola gitti mi, her biri rüzgâr gibi uçar. Onun tarafına ki onun anışından kanat açtı.

Bazı nüshalarda birinci mısra şu şekillerde yer alır: 1- چونکه ره یابد پرد هر يك چو باد yani "Vakti gelip yol bulduğunda, her biri rüzgâr gibi uçar." 2- چونکه ره واشد پرد مانند باد yani "Vakti gelip yol açıldığında, her biri rüzgâr gibi uçar."

Yani, beden kafesinde hapsedilmiş olan o ruhlardan her biri yol bulduğu ve açıldığı zaman, hapsedilmişken andığı tarafa kanat açıp rüzgâr gibi hızla uçar.

Ba'zı nüshalarda birinci mırsa' şu sûretlerde vâki'dir: 1- چونکه ره یابد پرد هر يك چو باد ya'nî "Vaktâki yol bulur, her biri rüzgâr gibi uçar." 2- چونکه ره واشد پرد مانند باد ya'ni "Vaktâki yol açık oldu, her biri rüzgâr gibi uçar."

Ya'nî, beden kafesinde mahbûs olan o rûhlardan her birisi yol bulduğu ve açıldığı vakit, mahbûs iken yâd ettiği tarafa kanat açıp rüzgâr gibi sür'atle uçar.

2405. O tarafa ki, onun göz yaşı ve âhı var idi, fırsat bulduğu vakit, yol isteyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. O tarafa ki, onun gözyaşı ve âhı var idi, fırsat bulduğu vakit, yol isteyici olur.

Yani, hasretinden gözyaşı döktüğü ve âh ettiği o tarafa fırsat bulduğu vakit yol isteyici ve arayıcı olur.

Ya'nî, hasretinden göz yaşı döktüğü ve âh ettiği o tarafa fırsat bulduğu vakit yol isteyici ve arayıcı olur.

2406. Kendi cismine ve cisminin eczâsına bak! Nerelerden cisimde toplandı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. Kendi bedenine ve bedeninin parçalarına bak! Nerelerden bedende toplandı?

Yani, anlamları ve tabiatları birbirine zıt olan şeylerin farklı yerlerden gelip bir yere toplanmasının örneğini istersen, kendi bedenine ve bedeninin parçalarına bak! Nerelerden dolaşa dolaşa senin bu bedenine gelip toplandılar ve bedeninde hapsolmuş kaldılar. Örneğin, insanın bedenindeki bir karbon veya azot zerresinin bu bedene gelinceye kadar nerelerden dolaşıp geldiğinin takibi ve araştırılması mümkün olsa, insan hayret eder.

Ya'nî, ma'nâları ve tabîatları birbirine zıd olan şeylerin muhtelif yerlerden gelip bir yere toplanmasının misâlini istersen, kendi cismine ve cisminin ec- zâsına bak! Nerelerden dolaşa dolaşa senin bu cismine gelip toplandılar ve cisminde mahbûs kaldılar. Meselâ insanın cismindeki bir karbon veyâ azot zerresinin bu cisme gelinceye kadar nerelerden dolaşıp geldiğinin ta'kîb ve tahkiki mümkin olsa, insan hayret eder.

2407. Suya ve toprağa ve havaya ve ateşe, arşa ve ferşe ve Rûm'a ve Keş'e mensubdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Suya, toprağa, havaya ve ateşe, Arş'a ve Ferş'e ve Rûm'a ve Keş'e aittir.

"Rûmî"den kasıt, Rûm diyarına ait olan; "Keşî"den kasıt ise "Keş" şehrine ait olan demektir. "Keş" ise Semerkand'a yakın bir şehrin adıdır. "Arşî"den kasıt, her bir unsurun manasıdır; "ferşî"den kasıt ise her bir unsurun suretidir. Bilinmeli ki, ana unsurların manalarına "tabiat", suretlerine ise "unsur" derler. Bunlar birbirine karıştığı zaman "mizaç" meydana gelir; bunların suretleri birbirine karışınca manaları da beraber karışmış olur. Suretlerine "cisim", manalarına "ruh" derler. Bu sebeple mizaç hem cisimde hem de ruhta olur. Cismin her bir mertebede bir adı vardır. Ruh-ı cemad (cansız ruh), ruh-ı nebat (bitkisel ruh), ruh-ı hayvan (hayvansal ruh) derler; insan ise hayvandan bir türdür. Cisim mülk âlemindendir. Ruh melekût âlemindendir. Cisim halk âlemindendir ve ruh emir âlemindendir. Bu sebeple bu açıklamalardan ruhun bir olduğu ortaya çıkar. Hâl böyleyken ruhun tanımı şöyle olur: Ruh cevherdir. Bitki mertebesinde doğal olarak, hayvan mertebesinde isteğe bağlı olarak ve insan mertebesinde fiilen cismin hareket ettiricisi ve tamamlayıcısıdır. Beyt-i şerifin açıklayıcı manası şudur: Bu cisim parçalarının bir kısmı içilen suya, bir kısmı da topraktan çıkan buğday, sebze ve meyve gibi yenilen maddelere ve teneffüs edilen hoş havaya ve terkip âleminde meydana gelen hararete aittir; o parçalardan her birinin bâtını mana Arş'ına ve zahiri suret Ferş'ine aittir; o parçaların geldiği yerler de farklıdır. Örneğin kimi ruh diyarından ve kimi Maveraünnehr'de Semerkand şehrine yakın "Keş" şehrinden dolaşa dolaşa cisme gelmiştir.

“Rûmî”den murâd, Rûm diyârına mensûb ve "Keşî"den murâd, "Keş" şehrine mensûb demektir. Ve "Keş", Semerkand'a yakın bir şehrin adıdır. "Arşî"den murâd, her bir unsurun ma'nâsıdır; ve "ferşî"den murâd, her bir unsurun sûretidir. Ma'lûm olsun ki, anâsırın ma'nâlarına "tabîat" ve sûretlerine "unsur" derler. Bunlar birbirine karıştığı vakit "mizâc” hâsıl olur; ve bunların sûretleri birbirine karışınca ma'nâları da beraber karışmış olur. Sûretlerine "cisim," ma'nâlarına "rûh" derler. Binâenaleyh mizâc hem cisimde ve hem de rûhta olur. Cismin her bir mertebede bir adı vardır. Rûh-ı cemâd, rûh-ı nebât, rûh-ı hayvân derler; ve insan hayvandan bir nevi'dir. Cisim âlem-i mülktendir. Rûh âlem-i melekûttandır. Cisim âlem-i halktandır ve rûh âlem-i emrdendir. Binâenaleyh bu îzâhâttan rûh bir olduğu zâhir olur. Şu hâlde rûhun ta'rîfi böyle olur: Rûh cevherdir. Mertebe-i nebâtta bittabi' ve mertebe-i hayvânda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insânda bilfiil cismin muharriki ve mükemmilidir. Beyt-i şerîfin îzâhan ma'nâsı şudur: Bu eczâ-yı cismin bir kısmı içilen suya ve bir kısmı da topraktan çıkan buğday ve sebze ve meyve gibi yenilen mevâdda ve teneffüs edilen havâ-yı nesîmîye ve âlem-i terkîbde husûle gelen harârete mensûbdur; ve o eczâdan her birinin bâtını arş-1 ma'nâya ve zâhiri ferş-i sûrete mensûbdur; ve o eczânın geldiği yerler dahi muhteliftir. Meselâ kimi rûh diyârından ve kimi Mâverâünnehr'de Semerkand şehrine yakın "Keş" şehrinden dolaşa dolaşa cisme gelmiştir.

2408. Bu kervansaray içinde, avdet ümîdi için her birisi kar korkusundan göz bağlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. Bu kervansaray içinde, geri dönme ümidi için her biri kar korkusundan göz bağlamıştır.

"Tarf", göz demektir. "Kar"dan kasıt, cismaniyet âleminin donukluğudur. "Kervansaray"dan kasıt, insan bedenidir. Yani, her biri başka başka yerlerden gelip insan bedeni misafirhanesinde toplanmış olan çeşitli tabiatlardaki unsurlar, cismaniyet âleminin donukluğu korkusundan dolayı asıllarına geri dönme ve rücu etme ümidi için, birbirine karşı zıtlıklarını göstermekten gözlerini kapamıştır. Cismaniyet âleminin donukluğu korkusu budur. Her bir unsurun anlamı emir âlemindendir; ve her biri bir ilahi ismin tecelli yeridir. Bu sebeple her biri kendi müsemması olan Hakk'ın Zât'ına geri dönme ümidindedir. Fakat bu unsurların insan bedeni dışındaki yerlerde dönüp dolaşması Hakk'ın Zât'ından uzaklıklarını gerektirir ve ancak insan bedeni misafirhanesinde korunmuş oldukları zaman, Hakk'ın Zât'ına yakınlıkları meydana gelir. Çünkü Yüce Allah insanı kendi sureti, yani sıfatı üzere yaratmıştır. Nitekim meşhur olan hadis-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته yani "Muhakkak Yüce Allah, Adem'i kendi sureti yani sıfatı üzere yarattı" buyurulur. Ve "insan"dan kasıt, Hak'tan gafil olmayan insandır. Hak'tan gafil olan insanların hayvandan farkı yoktur. Belki onlar أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'raf, 7/179) yani "Onlar hayvan gibidirler; belki ondan daha şaşkındırlar" ayet-i kerimesi gereğince hayvandan daha aşağıdırlar. Çünkü onların bedenlerine gelen unsur zerreleri, onların gafletleri içinde gelir ve her biri türlü türlü nefsani sıfatlara bürünüp dağılır ve yine gaflet içinde çıkar. Nitekim 1. cildin 277 numarasına denk gelen beyit-i şerifte şöyle buyurulmuştur: این خورد گردد همه بخل وحسد. و آن خورد زاید همه نوراحد yani "Bu noksan insan yer. Yediği şeyler hep cimrilik ve haset gibi nefsani sıfatlar olur; ve o insân-ı kâmil yer. O yediği şeylerden hep Ahad nuru olan ilahi marifetler doğar." Bu sebeple Hak'tan gafil olmayan bir insân-ı kâmilin bedenine gelen her bir unsur zerresi Hakk'a ulaşır. Bunun için muhakkikler derler ki: "Her bir zerre insân-ı kâmile gelmeye âşıktır." İşte bu beyit-i şerifte ve gelecek beyitlerde bu inceliklere işaret buyurulur.

“Tarf”, göz. "Kar"dan murâd, cismâniyet âleminin donukluğudur. "Kervânsaray"dan murâd, cism-i insânîdir. Ya'nî, her birisi başka başka yerlerden gelip cism-i insânî misafirhanesinde toplanmış olan muhtelif tabîattaki anâsır, cismâniyet âleminin donukluğu korkusundan dolayı asıllarına avdet ve rücû' ümîdi için, birbirine karşı zıddiyeti ızhârdan gözlerini kapamıştır. Cismâniyet âleminin donukluğu korkusu budur. Her bir unsurun ma'nâsı âlem-i emrden-dir; ve her biri bir ism-i ilâhînin mazharıdır. Binâenaleyh her birisi kendi mü-semmâsı olan Zât-ı Hakk'a avdet ümîdindedir. Fakat bu anâsırın insan cismi-nin gayrı olan yerlerde dönüp dolaşması Zât-ı Hak'tan uzaklıklarını mûcib olup, ancak cism-i insânî misafirhanesinde mahfûz oldukları vakit, Zât-ı Hakk'a kurbiyetleri hâsıl olur. Zîrâ Hak Teâlâ insanı kendi sûreti, ya'nî sıfatı üzere yaratmıştır. Nitekim meşhûr olan hadis-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ, Adem'i kendi sûreti ya'nî sıfatı üzere yarattı" buyuru-lur. Ve "insân"dan murâd, Hak'tan gafil olmayan insandır. Hak'tan gafil olan insanların hayvandan farkı yoktur. Belki onlar أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'raf, 7/179) ya'nî "Onlar hayvan gibidirler; belki ondan daha şaşkındırlar" âyet-i kerîmesi mûcibince hayvandan daha aşağıdırlar. Zîrâ onların cisimlerine gelen zerrât-ı anâsır, onların gafletleri içinde gelir ve her birisi türlü türlü sıfât-ı nef-sâniyyeye bürünüp dağılır ve yine gaflet içinde çıkar. Nitekim 1. cildin 277 nu-marasına müsâdif olan beyt-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: این خورد گردد همه بخل وحسد. و آن خورد زاید همه نوراحد ya'ni “Bu insân-ı nâkıs yer. Yediği şeyler hep buhl ve hased gibi sıfât-ı nefsâniyye olur; ve o insân-ı kâmil yer. O yediği şeyler-den hep nûr-ı Ahad olan maarif-i ilâhiyye doğar." Binâenaleyh Hak'tan gafil olmayan bir insân-ı kâmilin cismine gelen her bir zerre-i anâsır Hakk'a vâsıl olur. Bunun için muhakkıklar derler ki: "Her bir zerre insân-ı kâmile gelmeye âşıktır." İşte bu beyt-i şerîfte ve ebyât-ı âtiyede bu dekāyıka işâret buyurulur.

2409. O atâ güneşinin uzaklığı kışında her cemâdın türlü türlü cümûdunun karı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. O bağış güneşinin uzaklığı kışında her cansız varlığın türlü türlü donukluğunun karı vardır.

"Cemâd"dan kasıt, bedensel yoğunluktur. "Cümûd", donukluktur. "Kar"dan kasıt, soğuk olan gaflet perdesidir. "Atâ güneşi"nden kasıt, Yüce Allah'ın Zâtı'dır. "Kış"tan kasıt, tabiatın karanlığıdır. Yani, her bedensel yoğunluk sahibinin Yüce Allah'ın Zâtı'ndan uzaklığı kışında ve bu uzaklığa sebep olan tabiat karanlığı içinde türlü türlü donukluğunun karı ve soğuk gaflet perdesi vardır. Bu şerefli beyitte olgunlaşmamış insanların hâline işaret buyrulur. Yani her bir bedensel yoğunluk sahibi olan olgunlaşmamış insan, kış gibi tabiat karanlığı içinde Yüce Allah'ın Zâtı'ndan ve o bağış ve ihsan güneşinden uzaktır; ve onun türlü türlü donukluğunun birtakım soğuk gaflet perdesi vardır. Bunlar da onun nefse ait ve hayvani sıfatlarıdır.

“Cemâd”dan murâd, kesâfet-i cismiyyedir. “Cümûd”, donukluk. “Kar”dan murâd, soğuk olan gaflet perdesi. “Atâ güneşi”nden murâd, Zât-ı Hak'tır. “Kış”tan murâd, zulmet-i tabîat. Ya'nî, her kesâfet-i cismiyye sâhibinin Zât-ı Hak'tan uzaklığı kışında ve bu uzaklığa sebeb olan tabîat zulmeti içinde türlü türlü donukluğunun karı ve soğuk gaflet perdesi vardır. Bu beyt-i şerîfte in-sân-ı nâkısların hâline işaret buyurulur. Ya'nî her bir kesâfet-i cismiyye sâhi-bi olan insân-ı nâkıs kış gibi zulmet-i tabîat içinde Zât-ı Hak'tan ve o atâ ve ihsân güneşinden uzaktır; ve onun türlü türlü donukluğunun birtakım soğuk gaflet perdesi vardır. Bunlar da onun sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyyesidir.

2410. Vaktaki o hışım güneşinin harâreti kızdırır, dağ gâh kum ve gâh yün [2393] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2410. O hışım güneşinin harareti kızdırdığında, dağ bazen kum ve bazen yün olur.

"Hışım güneşi"nden kasıt, celâlî ve kahrî tecellî sahibi olan Hak'tır. "Dağ"dan kasıt ise, nâkıs (eksik) insanın enâniyeti ve benliğidir. Yani, Hak celâlî ve kahrî tecellîsi ile o nâkıs insanın cismanî yoğunluğunu aşkın harareti ve tesiriyle kızdırdığında, o gafil kişinin dağ gibi olan enâniyeti ve benliği bazen kum gibi yumuşar ve bazen daha da yumuşayıp yün gibi olur. Yani gafleti ve enâniyeti derece derece azalır.

"Hışım güneşi"nden murâd, tecellî-i celâlî ve kahrî sahibi olan Hak. "Dağ"dan murâd, insân-ı nâkısın enâniyeti ve benliğidir. Ya'nî, vaktâki Hak tecellî-i celâlîsi ve kahrîsi ile o insân-ı nâkısın kesâfet-i cismiyyesini aşk harâreti ve te'sîri ile kızdırır, o gāfilin dağ gibi olan enâniyeti ve benliği ba'zan kum gibi yumuşar ve ba'zan daha ziyâde yumuşayıp yün gibi olur. Ya'nî gafleti ve enâniyeti derece derece azalır.

2411. Ağır cemâdât, cânın nakli vaktinde cismin erimesi gibi erimeye başlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2411. Ağır cansız varlıklar, canın nakli vaktinde cismin erimesi gibi erimeye başlar.

Yani, bağış ve ihsan güneşi olan Yüce Allah, cismanî ve donuk olan noksan insanlara, celâl tecellisi (Allah'ın azamet ve yüceliğinin tecellisi) ile tecelli ettiği zaman, ruhun ölüm hâlinde berzah âlemine (kabir âlemi) geçişi vaktinde, yoğun olan cismin kabirde erimesi ve çözülmesi gibi, ağır ve yoğun olan cansız varlıklar ve donuklar erimeye başlar; ve noksan insanların enaniyetleri (benlikleri) dağı, kıyamette zahirî dağların yumuşayıp dağılması gibi yumuşar ve onun hâli وموتوا قبل ان تموتوا yani “Ölmeden evvel ölünüz!” yüce peygamber emrine uygun olur.

Ya'nî, atâ ve ihsân güneşi olan Hak Teâlâ, cismânî ve câmid olan insân-ı nâkıslara, tecellî-i celâlîsi ile mütecellî olduğu vakit, rûhun ölüm hâlinde âlem-i berzaha intikāli vaktinde, kesîf olan cismin kabirde erimesi ve inhilâli gibi, ağır ve kesîf olan cemâdlar ve donuklar erimeye başlar; ve nâkıs insanların enâniyetleri dağı, kıyâmette sûrî dağların yumuşayıp perakende olması gibi yumuşar ve onun hâli وموتوا قبل ان تموتوا ya'nî “Ölmezden evvel ölünüz!” emr-i risâlet-penâhîsine mâsadak olur.

2412. Vaktaki bu üç yoldaş bir menzile eriştiler, bir mukbil onlara helva hediye getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2412. Bu üç yoldaş bir menzile ulaştıklarında, öne çıkan bir kişi onlara helva hediye getirdi.

"Mukbil", öne gelen ve bir şeye yönelen kişi demektir. Yani, iç dünyaları birbirine zıt olan bu üç yoldaş, gecelemek için bir menzile geldikleri zaman, onların önüne gelen bir kimse hediye olarak helva getirdi.

"Mukbil", öne gelen ve bir şeye tevecüh eden kimse demektir. Ya'nî, bâtınları birbirine zıd olan bu üç yoldaş, gecelemek için bir menzile geldikleri vakit, onların önüne gelen bir kimse hediye olarak helva getirdi.

2413. Bir muhsin "İnnî karîb"in matbahından o her üç garbin önüne helva götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2413. Bir iyilik eden, "Şüphesiz ben yakınım" ilahî mutfağından o üç garibin önüne helva getirdi.

"Muhsin", iyilik eden demektir. İkinci mısrada Bakara suresinde geçen وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّى فَإِنِّي قَرِيبٌ (Bakara, 2/186) yani "Kullarım sana beni sorduklarında, şüphesiz ben yakınım" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, bir iyilik eden kimse, "Şüphesiz ben kullarıma yakınım!" buyuran Hak Teâlâ'nın mutfağından o üç garibin önüne helva getirdi.

"Muhsin", ihsân edici demektir. İkinci mısra'da sûre-i Bakara'da vâki' وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّى فَإِنِّي قَرِيبٌ (Bakara, 2/186) ya'nî “Vaktâki benim kullarım benden sana suâl ettiler, imdi ben yakınım” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, bir ihsân edici kimse "Muhakkak ben kullarıma yakınım!" buyuran Zât-ı Hakk'ın matbahından o üç garîbin önüne helva getirdi.

2414. Sıcak ekmek ve bal helvasının sahanını götürdü, o kimse ki, onun sevabında emeli var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2414. Sıcak ekmek ve bal helvası tabağını götürdü, o kimse ki, onun sevabında ümidi vardı.

Yani, o üç garibe sıcak ekmekle beraber bal helvası tepsisini götüren kişi bu hediyenin sevabını kazanmak ümidindeydi.

Ya'nî, o üç garîbe sıcak ekmekle beraber bal helvası tepsisini götüren kimse bu hediyenin sevâbını kazanmak ümîdinde idi.

2415. Kiyaset ve edeb şehir ehli içindir. Ziyafet ve misafire ikrâm çadır ehli içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2415. Akıl ve edep şehir halkı içindir. Ziyafet ve misafire ikram çadır halkı içindir.

"Kiyâset", aklın kuvvetidir. "Meder", "kerpiç kırıkları" anlamına gelse de burada "şehir" anlamındadır. "Ehl-i meder", şehir halkı demektir. "Veber", sözlükte "deve yünü" anlamındadır. Fakat çadırda oturan göçebelere de "veber" derler. "Ehl-i veber", çadırda oturan göçebeler demektir. "Kıra", ziyafet etmek ve misafire ikram ederek, yedirip içirmek ve yatırmaktır. Yani, şehir halkına düşen görev, halka akıl ve edep öğretmek ve göçebe olan çöl sakinlerine düşen görev de, oralara yolları düşen gariplere ziyafet ve ikram etmektir. İnsan fertleri arasındaki yardımlaşma bunu gerektirir. Nitekim hadis-i şerifte الضيافة على اهل الوبر وليست على اهل المدر yani "Ziyafet çadır halkı üzerinedir ve şehir halkı üzerine değildir" buyurulur. Çünkü şehre gelen misafir her tarafta yiyecek ve yatacak yer bulur. Fakat çöle düşen garipler oralarda bu ihtiyaçlarını temin edemezler.

"Kiyâset", aklın kuvveti. "Meder", "kerpiç kırıkları" demek ise de burada "şehir" ma'nâsınadır. "Ehl-i meder", şehir ehli demektir. "Veber", lügatte "deve yünü" ma'nâsınadır. Fakat çadırda oturan göçebelere de "veber" derler. "Ehl-i veber", çadırda oturan göçebeler demek olur. "Kıra", ziyafet etmek ve misâfire ikrâm ederek, yedirip içirmek ve yatırmak. Ya'nî, şehir ahâlîsine düşen vazîfe halka kiyâset ve edeb ta'lîm etmek ve göçebe olan sahrâ-nişînlere düşen vazîfe dahi, oralara yolları düşen garîblere ziyafet ve ikrâm etmektir. Efrâd-ı beşer arasındaki teâvün bunu iktizâ eder. Nitekim hadîs-i şerîfte الضيافة على اهل الوبر وليست على اهل المدر ya'nî "Ziyafet ehl-i veber üzerinedir ve ehl-i meder üzerine değildir" buyurulur. Zîrâ şehre gelen misafir her tarafta yiyecek ve yatacak yer bulur. Fakat sahrâya düşen garîbler oralarda bu ihtiyaçlarını te'mîn edemezler.

2416. Garib için ziyafeti ve misafire ikramı Rahman karyeler ehline vedîa koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2416. Garip için ziyafeti ve misafire ikramı Rahman, köylerin halkına emanet etti.

Birinci mısradaki "kırâ", yine "ziyafet ve misafire ikram" anlamındadır. İkinci mısradaki "kura", "karye"nin çoğulu olup "köyler" demektir. Yani, Rahman, genel rahmetiyle garibe ziyafeti ve ikramı köylerin halkına görev olarak emanet etti.

Birinci mısrâda' "kırâ", yine "ziyafet ve misâfire ikrâm" ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki "kura", "karye"nin cem'i olup "karyeler" demektir. Ya'nî, Rahmân rahmet-i âmmesiyle garîbe ziyafeti ve ikrâmı karyeler ehline vazîfe olarak tevdî' buyurdu.

2417. Her bir gün karyelerde yeni bir misafir vardır. Onun için İlah'ın gayrı bir yardım edici yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2417. Her bir gün köylerde yeni bir misafir vardır. Onun için Allah'tan başka bir yardım edici yoktur.

"Muğîs", yardım ve imdat edici demektir. "Zayf", misafir. "Kura", köyler. "Hadîs", yeni demektir. Yani, her gün köylerde ve kasabalarda yeni bir misafir ve yolcu vardır. O ıssız köylerde o misafir için Yüce Allah'tan başka imdat ve yardım edici yoktur.

"Muğîs", yardım ve imdâd edici demektir. "Zayf", misafir. "Kura", karyeler. "Hadîs", yeni demektir. Ya'nî, her gün karyelerde ve köylerde bir yeni misafir ve yolcu vardır. O ıssız karyelerde o misafir için Allâh Teâlâ'dan gayrı imdâd ve yardım edici yoktur.

2418. Her gece karyelerde bir yeni cemaat vardır. Onlar için orada Mecîd olan Allah'ın gayrı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2418. Her gece köylerde yeni bir cemaat vardır. Onlar için orada Mecîd olan Allah'tan başkası yoktur.

"Vefd", cemaat demektir. "Semme", orada demektir. "Mecîd", ilahi isimlerden olup "kerem sahibi ve üstün gelen" anlamındadır; ve diğer bir anlamı da "hayvana doyuncaya kadar yem veren" demektir. Yani, her gece köylerde yolculardan oluşan yeni bir cemaat ve topluluk vardır. O yolcuların ihtiyacına yardımcı olan ve kerem sahibi olan Allah'tan başkası yoktur. Veyahut o yolculara doyuncaya kadar gıda veren Allah'tan başkası yoktur, demek olur.

"Vefd", cemaat. "Semme", orada demektir. "Mecîd", esmâ-i ilâhiyyeden olup "kerîm ve gālib" ma'nâsınadır; ve diğer bir ma'nâsı da "hayvana doyuncaya kadar yem verici" demektir. Ya'nî, her bir gece karyelerde yolculardan yeni bir cemâat ve gürûh vardır. O yolcuların ihtiyacına yardımcı ve kerem edici Allah'ın gayrı yoktur. Veyâhud o yolculara doyuncaya kadar gıdâ verici olan Allah'ın gayrı yoktur, demek olur.

2419. O iki yabancı yemekten tuhme idiler. Ancak o mü'min gündüz oruçlu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2419. O iki yabancı yemekten dolayı ağırlık hissetmişlerdi. Ancak o mümin gündüz oruçlu idi.

"Tuhme", çok yemekten bedenin ağırlaşması ve midenin dolgunluğudur. Yani, inanç bakımından mümine yabancı olan o iki arkadaş yemekten dolayı ağırlık hissetmişlerdi ve mideleri dolu idi. Ancak mümin gündüz oruçlu ve midesi boş idi.

"Tuhme", çok yemekten cismin sakîl olması ve mi'de dolgunluğu. Ya'nî, i'tikāden mü'mine yabancı olan o iki arkadaş yemekten tuhme idiler ve mi'deleri dolu idi. Ancak mü'min gündüz oruçlu ve mi'desi boş idi.

2420. Vaktaki akşam namazında o helva erişti, mü'min cû'-1 şedîdde kalmış idi. [2403]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2420. O helva akşam namazında ulaştığında, mü'min şiddetli bir açlık içinde kalmıştı.

Yani, akşam namazı esnasında o helva geldiği zaman, mü'min çok fazla açlık içinde kalmış idi.

Ya'nî, akşam namazı esnasında o helva geldiği vakit, mü'min pek ziyâde açlık içinde kalmış idi.

2421. O iki kimse dediler: "Biz yemekten doluyuz. Onu bu gece koyalım ve onu yarın yiyelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2421. O iki kimse dediler: "Biz yemekten doluyuz. Onu bu gece koyalım ve onu yarın yiyelim!"

O Yahudi ve Hristiyan dediler ki: "Bizim midemiz yemekten doludur. Bu sebeple o helvayı bu gece bırakalım, yarın acıktığımız zaman yiyelim!"

O yahûdî ve hıristiyân dediler ki: "Bizim mi'demiz yemekten doludur. Binâenaleyh o helvayı bu gece bırakalım, yarın acıktığımız vakit yiyelim!"

2422. "Bu gece yiyecekten sabır tutalım! Sükût edelim! Gıdâyı yarın için saklayalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2422. "Bu gece yiyecekten sabır tutalım! Sükût edelim! Gıdâyı yarın için saklayalım!"

Bu gece yemek hususunda sabır gösterelim ve yemekten bahsetmeyip susalım! Bu getirilen gıdâyı yarın için saklayalım!

"Bu gece yemek hususunda sabr edelim ve yemekten bahsetmeyip sükût edelim! Bu getirilen gıdâyı yarın için saklayalım!"

2423. Mü'min dedi: "Bu bu gece yenilmiş olsun! Sabrı koyalım, tâ yarın olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2423. Mü'min dedi: "Bu bu gece yenilmiş olsun! Sabrı koyalım, tâ yarın olsun!"

Mü'min onlara cevap olarak dedi: "Bu ekmek ile helva bu gece bizim tarafımızdan yenilmiş olsun! Sabrı bırakalım ve sabretmek yarınki güne kalsın!"

Mü'min onlara cevâben dedi: "Bu ekmek ile helva bu gece tarafımızdan yenilmiş olsun! Sabrı bırakalım ve sabr etmek yarınki güne kalsın!"

2424. Sonra ona dediler ki: "Senin bu hikmetgerliğinden kasdın odur ki, nihâyet yalnız yiyesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2424. Sonra ona dediler ki: "Senin bu hikmetli söz söylemenden maksadın odur ki, sonunda yalnız yiyesin!"

Yahudi ve Hristiyan, mümine dediler ki: "Senin "Sabrı yarına bırakalım!" gibi hikmetli söz söylemekteki maksadın o yiyeceği yalnızca yemek içindir."

Yahûdî ve hıristiyân, mü'mine dediler ki: "Senin "Sabrı yarına bırakalım!" gibi hikmetli söz söylemekteki kasdın o gıdâyı yalnızca yemek içindir."

2425. Dedi: "Ey arkadaşlar! Biz üç kişi değil miyiz? Mâdemki hilaf vâki' oldu, nihâyet taksîm edelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2425. Dedi: "Ey arkadaşlar! Biz üç kişi değil miyiz? Mademki anlaşmazlık meydana geldi, sonunda taksim edelim!"

Yani, "Mademki bu yiyeceği bu gece yemek ve yarına saklamak konusunda aramızda anlaşmazlık meydana geldi, sonunda taksim edelim, bu anlaşmazlık ortadan kalksın!"

Ya'nî, “Mâdemki bu gıdâyı bu gece yemek ve yarına saklamak husûsunda aramızda ihtilaf vâki' oldu, nihâyet taksîm edelim, bu ihtilaf kalksın!"

2426. "Her kim isterse kendi payını cân üzerine koysun. Her kim isterse kendi payını saklasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2426. "Her kim isterse kendi payını can üzerine koysun. Her kim isterse kendi payını saklasın!"

"Canı üzerine koymak"tan maksat, hayvanî ruhu güçlendirmekten kinayedir. Yani, "Taksim edildikten sonra isteyen kendi payını yesin ve hayvanî ruhunu güçlendirsin, isteyen ertesi güne saklasın!"

"Cânı üzerine koymak"tan murâd, rûh-ı hayvânîyi takviye etmekten kinâyedir. Ya'nî, "Taksîm olunduktan sonra isteyen kendi payını yesin ve rûh-ı hayvânîsini takviye etsin, isteyen ertesi güne saklasın!"

2427. O iki ona dediler ki: "Taksîmden geç! Haberden "Kassâm fi'n-nâr"ı işit!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2427. O iki ona dediler ki: "Taksimden geç! Haberden "Taksim eden cehennemdedir"i işit!"

Yani, müminin bu taksim etme teklifi Yahudi ve Hristiyanın işlerine gelmedi. Çünkü onlar, nefsanî hırsları üstün geldiğinden, bu gıdanın hepsine müstakil olarak sahip olmak için düşündükleri hileyi bozacak idi. Mümini doğru ve haklı olan fikrinden vazgeçirmek için ona Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin hadis-i şerifinden bahsettiler de dediler ki: "Bu taksim etme fikrinden vazgeç! Zira sizin peygamberiniz القسام في النار yani "Taksim edici cehennemdedir!" buyurdu.

Ya'nî, mü'minin bu taksîm etmek teklifi yahûdî ve hıristiyanın işlerine gelmedi. Çünkü onlar hırs-ı nefsânîleri gālib olduğundan, bu gıdânın hepsine müstakıllen mâlik olmak için düşündükleri hîleyi bozacak idi. Mü'mini doğru ve haklı olan fikrinden vazgeçirmek için ona Resûl-i Ekrem hazretlerinin hadîs-i şerîfinden bahsettiler de dediler ki: "Bu taksîm etmek fikrinden vaz- geç! Zîrâ sizin peygamberiniz القسام في النار ya'ni "Taksîm edici cehennemdedir!" buyurdu.

2428. Dedi: "Taksîm edici olur ki, kendisini heva üzere ve Huda üzere taksîm etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2428. Dedi: "Taksim edici olur ki, kendisini heva üzere ve Huda üzere taksim etti."

Mümin, cevap olarak ve bu hadisin anlamını açıklayarak dedi: "Cehennemde olan taksim edici öyle bir kimse olur ki: Kendi varlığını nefsinin hevasına ve Allah'ın emrine pay etti." Yani Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Zuhruf, 43/85) yani "Gökler ve yerin ve ikisinin arasındaki eşya Allah'ın mülküdür" buyurduğu hâlde, o pay edici kimse kendi varlığını kendinin mülkü vehmedip, yaptığı taksimde hem kendi hayalî olan varlığına hem de Allah'ın emrine hisse çıkarır. Halbuki şeriatta taksimde adalet şarttır; ve adalet bir mülkü tamamen hak sahibine ayırmaktır. Bu sebeple kendi varlığını nefsinin hevasına ve arzusuna ve Allah'a taksim eden kimsenin taksiminde adalet olmadığı için, doğal olarak Allah'tan uzaklık cehennemi içindedir.

Mü'min cevâben ve bu hadîsin ma'nâsını îzâhen dedi: "Cehennemde olan taksîm edici öyle bir kimse olur ki: Kendi varlığını hevâ-yı nefsine ve Hudâ'nın emrine pay etti." Ya'nî Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Zuhruf, 43/85) ya'nî “Gökler ve arzın ve ikisinin arasındaki eşya Hakk'ın mülküdür” buyurduğu hâlde, o pay edici kimse kendi varlığını kendinin mülkü tahayyül edip, yaptığı taksîmde hem kendi muhayyel olan varlığına ve hem de Hakk'ın emrine hisse çıkarır. Halbuki şer'an taksîmde adâlet şarttır; ve adalet bir mülkü tamamen hak sahibine ayırmaktır. Binâenaleyh kendi varlığını nefsinin hevâsına ve arzûsuna ve Hakk'a taksîm eden kimsenin taksîminde adâlet olmadığı için, bittabi' Hak'tan uzaklık cehennemi içindedir.

2429. Hakk'ın mülkü ve hep onun payısın. Payı başkasına verir isen iki söyleyicisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2429. Hakk'ın mülkü ve hep onun payısın. Payı başkasına verir isen iki söyleyicisin.

Yani, senin varlığın Hakk'ın mülküdür ve hep onun payısın. Bu sebeple sen bütün Hakk'ın payı olan varlığı başkasına ve onun gayrına verir isen, bu varlığı ikiye bölen ve "Varlık ikidir" diyen birisin. Çünkü varlığın birliği, keşif ehli (hakikatleri manevî yolla idrak edenler) katında keşif hâli ve zevki ile; ve selim akıl (sağlam akıl) katında aklî ve ilmî keşif ile hakikat mertebesinde sabittir; ve onun zıddı olan varlığın çokluğu ise, vehmî keşif (gerçek olmayan tahayyül yoluyla idrak) ile hayâl mertebesinde sanıdadır. Bu sebeple eğer Hakk'ın mülkü olan varlığı onun gayrı görünen hayallere de verir isen, varlıkta Hakk'a ortak edinip, Hak'tan ve hakikatten uzaklık ateşi içinde kalırsın.

Ya'nî, senin varlığın Hakk'ın mülküdür ve hep onun payısın. Binâenaleyh sen bütün Hakk'ın payı olan varlığı başkasına ve onun gayrına verir isen, bu varlığı ikiye taksîm edici ve "Varlık ikidir" söyleyicisin. Zîrâ vücûdun vahdeti ehl-i keşf indinde keşf hâli ve zevki ile; ve akl-ı selîm indinde keşf-i aklî ve ilmî ile mertebe-i hakîkatte sâbittir; Ve onun zıddı olan kesret-i vücûd ise, keşf-i vehmî ile mertebe-i hayâlde maznûndur. Binâenaleyh eğer Hakk'ın mülkü olan vücûdu onun gayrı görünen hayâlâta da verir isen, vücûdda Hakk'a şerîk ittihâz edip, Hak'tan ve hakîkatten uzaklık ateşi içinde kalırsın.

2430. Gerçi bu arslan öküzler üzerine gālib idi. Öküzlerin ve o kuvvet öküzü[2413] nün nevbeti idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2430. Gerçi bu aslan öküzler üzerine üstün geliyordu. Öküzlerin ve o kuvvet öküzünün sırasıydı.

"Bukür", "öküz" anlamına gelen "bakar" kelimesinin çoğuludur. "Gâv-i zûr" terkibinde iki anlam vardır. "Gâv", Farsça "kâf" harfiyle olursa "öküz" ve Arapça "kâf" harfiyle "kâv" olursa "pehlivan ve cesur" anlamındadır. "Zûr", Farsça olduğuna göre "kuvvet ve tâkat" ve Arapça olduğuna göre "yalan" demektir. Yani, bu mücadelede içi aslan olan mümin, gerçi içleri öküz olan kendi muhaliflerine manen üstün geliyordu. Fakat görünüşte üstünlük sırası öküzlerin ve o kuvvet öküzünün veya yalan pehlivanının idi. Çünkü ilahi isimler Mudill (saptıran) ve Hâdî (doğru yola ileten) ve benzerleri gibi birbirine zıt ve karşılıklı hükümlere sahiptir. Bazen Mudıll isminin tecellileri Hâdî isminin tecellilerine ve bazen de Hâdî isminin tecellileri Mudıll isminin tecellilerine üstün gelir. Nasıl ki Mısır'da üstünlük sırası Firavun'da ve adamlarında iken, Hâdî isminin tecellileri olan İsrailoğulları mağlup idiler. Ne zaman ki üstünlük sırası Hâdî isminin tecellilerine geçti, Firavun ve adamları mağlup oldular. Bu şerefli beyitte bu zahiri kuvvet "öküz"e benzetilmiş olur.

"Bukür", "öküz" ma'nâsına olan "bakar"ın cem'idir. "Gâv-i zûr" terkîbinde iki ma'nâ vardır. "Gâv", kâf-ı Fârisî ile olursa "öküz" ve kâf-ı Arabî ile "kâv" olursa "pehlivân ve şecî" ma'nâsınadır. "Zûr", Fârisî olduğuna göre "kuvvet ve tâkat" ve Arabî olduğuna göre "yalan" demektir. Ya'nî, bu mücadelede bâtını arslan olan mü'min gerçi bâtınları öküz olan kendi muhâliflerine ma'nen gālib idi. Fakat sûrette galebe nevbeti öküzlerin ve o kuvvet öküzünün veyâhud yalan pehlivânının idi. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye Mudill ve Hâdî ve emsâli gibi birbirine zid ve mütekābil ahkâmı hâizdir. Ba'zan ism-i Mudıll'in mezâhiri ism-i Hâdî mezâhirine ve ba'zan dahi ism-i Hâdî'nin mezâhiri ism-i Mudıll'in mezâhirine gālib olur. Nitekim Mısır'da galebe nevbeti Fir'avn'da ve avenesinde iken, ism-i Hâdî'nin mezâhiri olan Benî İsrâîl mağlûb idiler. Vaktāki galebe nevbeti ism-i Hâdî'nin mezâhirine intikal etti, Fir'avn ve avenesi mağlûb oldular. Bu beyt-i şerîfte bu zâhirî kuvvet "öküz"e teşbîh buyurulmuş olur.

2431. Eğer o kötü damarlıların nevbeti olmasa idi, bu arslan köpekler üzerine de galib olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2431. Eğer o kötü damarlıların sırası olmasaydı, bu aslan köpekler üzerine de galip olurdu.

Eğer o kötü damarlı, yani Mudıll (saptıran) isminin tecellisi olan Yahudi ve Hristiyanların üstün gelme sırası olmasaydı, bu bâtını aslan ve Hâdî (doğru yola ileten) isminin tecellisi olan mümin, köpek tabiatlı olan bunlara da galip olurdu. Fakat ne çare ki, üstün gelme sırası Mudıll isminindi. Nasıl ki İslam'ın zuhurunda, üstün gelme sırası müşriklerin olduğu zaman müminler namazlarını gizli kılarlardı.

Eğer o kötü damarlı, ya'nî Mudıll isminin mazharı olan yahûdî ve hıristiyânın galebe nevbeti olmasa idi, bu bâtını arslan ve ism-i Hâdî'nin mazharı olan mü'min, köpek meşrebli olan bunlara da galib olurdu. Fakat ne çâre ki, galebe nevbeti ism-i Mudıll'in idi. Nitekim zuhûr-ı İslâm'da, galebe nevbeti müşriklerin olduğu vakit mü'minler namazlarını gizli kılarlar idi.

2432. Onların kasdı o ki, müslüman gam yesin! Gece onun üzerine bî-nevalıkta geçsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2432. Onların kasdı o ki, Müslüman gam yesin! Gece onun üzerine yiyeceksizlikte geçsin!

Yani, o Yahudi ve Hristiyan'ın muradı, oruçlu olan Müslüman'ın gece yiyecek bulamayarak kederlenmesi ve eziyet çekmesi idi.

Ya'nî, o yahûdî ve hıristiyanın murâdı, oruçlu olan müslümanın gece yiyecek bulamayarak kederlenmesi ve eziyet çekmesi idi.

2433. O mağlub idi. Teslîm ve rıza ile dedi. "Ey ashâbımız! Dinledim ve itaat ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2433. O mağlup idi. Teslimiyet ve rıza ile dedi: "Ey arkadaşlarımız! Dinledim ve itaat ettim."

Yani, çoğunluk onlarda olduğundan, Müslüman onlara mağlup idi. Bu sebeple onların isteğine nefsini teslim etti ve hükümlerine razı oldu da: "Ey arkadaşlar! Fikrinizi dinledim ve itaat ettim." Nasıl ki Resûl-i Ekrem (a.s.) dahi müşriklerin galip olduğu bir zamanda onlarla akdettiği Hudeybiye Antlaşması'nda antlaşma metnini müşriklerin arzusuna uygun olarak kabul buyurmuştu. Çünkü bu suret âleminde (görünen âlemde) Zâhir isminin hükümleri galiptir ve çoğunlukla görünen kuvvetin hükmü geçerlidir.

Ya'nî, ekseriyet onlarda olduğundan, müslümân onlara mağlûb idi. Binâenaleyh onların murâdına nefsini teslîm etti ve hükümlerine râzı oldu da: "Ey arkadaşlar! Fikrinizi dinledim ve itâat ettim. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri dahi müşriklerin galib olduğu bir zamanda onlar ile akd ettiği Hudeybiye Musâlahası'nda musâlaha-nâmeyi müşriklerin arzûsuna muvâfık olarak ka- bûl buyurmuşlar idi. Zîrâ bu âlem-i sûrette ism-i Zâhir'in ahkâmı galibdir ve ekseriyâ kuvvet-i zâhirenin hükmü cârîdir.

2434. Sonra o gece uyudular ve kalktılar. Sabahleyin kendilerini süslediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2434. Sonra o gece uyudular ve kalktılar. Sabahleyin kendilerini süslediler.

Bu hüküm ve karardan sonra o gece üçü de yattılar ve sabah olunca uyandılar ve kalktılar ve giyinip kuşandılar; ve uyku hâli içinde dağınık olan saçlarına ve sakallarına çeki düzen verdiler.

Bu hüküm ve karârdan sonra o gece üçü de yattılar ve sabâh olunca uyandılar ve kalktılar ve giyinip kuşandılar; ve uyku hâli içinde perîşân olan saçlarına ve sakallarına çeki ve düzen verdiler.

2435. Yüzlerini, ağızlarını yıkadılar ve her birisi virdde bir yol ve bir meslek tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2435. Yüzlerini, ağızlarını yıkadılar ve her birisi virdde (dini görevde) bir yol ve bir meslek tuttu.

"Vird", dini görev demektir. Yani, yüzlerini ve ağızlarını yıkadılar ve her birisi dini görevi yerine getirme hususunda bir başka yol ve bir başka meslek tuttu.

"Vird", vazîfe-i dîniyye demektir. Ya'nî, yüzlerini ve ağızlarını yıkadılar ve her birisi vazîfe-i dîniyyeyi îfâ hususunda bir başka yol ve bir başka meslek tuttu.

2436. Bir hayli zaman her birisi Hak'tan fazl isteyici olarak kendi virdi tarafına yüz getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2436. Bir hayli zaman her biri Hak'tan lütuf isteyici olarak kendi virdine yöneldi.

Yani, uykudan uyandıktan sonra üç arkadaş birbirleriyle hiç konuşmadılar. Uzun bir süre sessiz bir şekilde her biri Hak'tan lütuf ve cömertlik isteyerek kendi dinî görevini yerine getirmeye yöneldi. "Yek zemânî"deki "ya" çokluk ve yüceltme içindir.

Ya'nî, uykudan uyandıktan sonra üç arkadaş birbirleriyle hiç konuşmadılar. Hayli zaman sâkitâne bir sûrette her birisi Hak'tan fazl ve kerem isteyici olarak kendi vazîfe-i dîniyyesini îfâya teveccüh etti. "Yek zemânî"deki "yâ" kesret ve ta'zîm içindir.

2437. Mü'min ve hıristiyan ve yahûdî ve putperest ve mecûsî, hepsinin yüzü o ulu sultan tarafınadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2437. Mümin, Hristiyan, Yahudi, putperest ve Mecusi, hepsinin yüzü o ulu sultana dönüktür.

"Uluğ", Türkçe "büyük" demektir ki, günümüzde "ulu" şeklinde telaffuz edilir. Yani, her bir millet kâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah'ın varlığını kabul ederler; ve hakikatte hepsinin yönelişi ulu sultan olan Yüce Allah tarafınadır. Aralarındaki fark, anlayışlarına göre hayallerinde oluşan çeşitli bilgilerinden doğar. Şimdi, gerçek varlık bütün varlık mertebelerinde Hakk'ın olup, çeşitli inanç sahiplerinden her biri Hakk'a olan ibadetinde, Hakk'ın vecihlerinden bir vecihe yönelir. Buna göre, batıl inanç sahipleri ilahi vecihlerden kayıtlı bir vecihe taparlar. Müminler ise Hakk'ın mutlak vecihine ve zâtî ahadiyetine ibadet ederler. Nitekim ayet-i kerimede وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) yani "Ey Resulüm! Senin Rabbin ancak kendisine ibadet etmenizi hükmetti" buyurulur. Şimdi, Yüce Allah bir şeyin meydana gelmesine hükmettiği zaman, aciz olan kullar o şanı yüce Sultanın hükmüne nasıl karşı gelirler? Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki, çeşitli milletlerin yönelişi tamamen Hakk'adır. Hak ve batıl onların Hak hakkındaki anlayışlarına ve marifetlerine aittir; ve batıl olan inanç ve marifet ise, mutlak vecihin perdesidir. Nitekim Hz. Pir Fîhi Mâ Fîh'in 55. faslında şöyle buyururlar: "Yaratıcı Hak'taki muhabbet bütün âlemde ve yaratılmışlarda, Mecusi, Yahudi, Hristiyan'da ve bütün varlıklarda gizlidir. Bir kimse mucidini nasıl sevmez? Muhabbet onda gizlidir. Ancak engeller onu gizli kılar. Engeller ortadan kalkınca, o muhabbet ortaya çıkar."

"Uluğ", Türkçe "büyük" demektir ki, zamânımızda "ulu" sûretinde telaffuz olunur. Ya'nî, her bir millet kâinâtın Hâlık'ı olan Allâh Teâlâ'nın vücûdunu kabûl ederler; ve hakîkatte hepsinin teveccühü ulu sultân olan Hak Teâlâ tarafınadır. Aralarındaki fark, anlayışlarına göre hayallerinde peydâ olan muhtelif bilgilerinden tevellüd eder. İmdi vücûd-i hakîkî cemî'-i merâtib-i mevcûdâtta Hakk'ın olup, i'tikādât-ı muhtelife ashâbından her birisi Hakk'a olan ibadetinde, vücûh-ı Hak'tan bir veche teveccüh eder. Binâenaleyh i'tikādât-ı bâtıle ashâbı vücûh-ı ilâhiyyeden bir vech-i mukayyede taparlar. Mü'minler ise vech-i mutlak-ı Hakk'a ve ahadiyyet-i zâtiyyeye ibâdet ederler. Nitekim âyet-i kerîmede وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) ya'nî "Ey Resûlüm! Senin Rabbin ancak kendisine ibâdet etmenizi hükm etti" buyurulur. İmdi Hak Teâlâ hazretleri bir şeyin vukû'una hükm buyurursa, âciz olan kullar o Sultân-ı azîmü'ş-şânın hükmüne nasıl muhalefet ederler? Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, muhtelif milletlerin teveccühü kâmilen Hakk'adır. Hak ve bâtıl onların Hak hakkındaki anlayışlarına ve ma'rifetlerine âiddir; ve bâtıl olan i'tikād ve ma'rifet ise, vech-i mutlakın hicabıdır. Nitekim Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 55. faslında şöyle buyururlar: "Hakk-ı Bârî'deki muhabbet bütün âlem ve halâyıkta, mecûsî, yahûdî, nasrânîde ve cümle mevcûdâtta kâmindir. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir. Ancak mevâni' onu mahcûb kılar. Mevâni' mürtefi' olunca, o muhabbet zahir olur."

2438. Belki taş ve toprak ve dağ ve suyun Huda'ya gizli bir rücû'u vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2438. Aksine, taşın, toprağın, dağın ve suyun Allah'a gizli bir dönüşü vardır.

Yani, çeşitli milletlerin Allah'a yönelişi ve dönüşü bir yana, aksine taş ve toprak gibi cansız varlıkların bile Allah'a gizli bir dönüşü vardır. Nasıl ki kutsal ayette, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) yani "Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihini anlamazsınız" buyrulur. Ve 3. cildin 1018 numarasına denk gelen kutsal beyitte de: غلغل اجزای عالم بشنويد از جمادی عالم جانها روید Yani "Cansızlıktan canlar âlemine gidiniz! Âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz!" buyrulmuştu.

Ya'nî, milel-i muhtelifenin Hakk'a teveccüh ve rücû'u şöyle dursun, belki taş ve toprak gibi cemâdâtın bile Hakk'a gizli rücû'u vardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Hakk'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur, velâkin siz onların tesbîhini idrâk etmezsiniz" buyurulur. Ve 3. cildin 1018 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfte de: غلغل اجزای عالم بشنويد از جمادی عالم جانها روید Ya'nî "Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.

2439. Bu söz nihayet tutmaz. Her üç yâr, yâr gibi o demde yüzlerini birbirine ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2439. Bu sözün sonu gelmez. Her üç dost, dost gibi o anda yüzlerini birbirine döndürdüler.

Yani, bu Hakk'a yönelme ve dönme sözünün sonu yoktur. Bunu bırakalım da kıssaya dönelim. Sözün özü, o üç arkadaş kendi dinî görevlerini yerine getirdikten sonra, iç âlemleri birleşmiş dostlar gibi yüzlerini birbirine çevirip konuşmaya başladılar.

Ya'nî, bu Hakk'a teveccüh ve rücû' sözünün nihâyeti yoktur. Bunu bırakalım da kıssaya rücû' edelim. Velhâsıl o üç arkadaş kendi vazîfe-i dîniyyelerini îfâ ettikten sonra bâtınları müttehid dostlar gibi yüzlerini birbirine çevirip konuşmaya başladılar.

2440. O birisi dedi ki: "Her kim kendi rüyasını, o şeyi ki o dün gece gördü, söylesin, öne getirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2440. O birisi dedi ki: "Her kim kendi rüyasını, o şeyi ki o dün gece gördü, söylesin, öne getirsin!"

Yani, o üç arkadaştan ikisinden birisi ki, ya Yahudi veya Hristiyan idi, dedi ki: "Haydi bakalım, her kim dün gece görmüş olduğu rüyasını söylesin ve önümüze koysun, dinleyelim!"

Ya'nî, o üç arkadaşın ikisinden birisi ki, ya yahûdî veyâ hıristiyân idi, dedi ki: "Haydi bakalım, her kim dün gece görmüş olduğu rü'yâsını söylesin ve önümüze koysun, dinleyelim!"

2441. Her kimin rüyası daha latîf ise, bunu o yesin! "Her mefdülün kısmetini efdal götürsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2441. Kimin rüyası daha latif ise, bunu o yesin! "Her mefdulün (daha az faziletli olanın) kısmetini efdal (daha faziletli olan) götürsün!"

Yani, "Bu gece gördüğümüz rüyalardan hangimizin rüyası daha latif ise, sakladığımız ekmek ile helvayı o yesin! Çünkü rüyası çok latif olan kimse, rüyası o kadar latif olmayan kimseden daha faziletlidir; ve daha az faziletli olanın payını daha faziletli olan kimsenin yemesi gerekir."

Ya'nî, "Bu gece gördüğümüz rü'yâlardan hangimizin rü'yâsı daha latîf ise, sakladığımız ekmek ile helvayı o yesin! Zîrâ rü'yâsı çok latîf olan kimse, rü'yâsı o kadar latîf olmayan kimseden efdaldir; ve efdal olmayanın payını efdal olan kimsenin yemesi lâzım gelir."

2442. O kimse ki akılda daha yukarı gider, onun yemesi cümlenin yemesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2442. O kimse ki akılda daha yukarı gider, onun yemesi herkesin yemesi olur.

Yani, "Akılda ve zekâda üstün olan kimsenin yemesi, akılları onun aşağısında olan bütün kimselerin yemesine denk olur. Çünkü akılları eksik olan bu kişiler, görünüşte ve içte bu akıllı kişinin varlığına muhtaçtırlar." Nitekim 1. cildin 3349 numaralı beytinde جمله حیوانرا پی انسان بکش جمله انسانرا بکش از بهرهش yani "Bütün hayvanları insan için öldür ve bütün insanları da akıl için öldür!" buyrulmuştur. Ve akılda bütün insanların üstünde olan ise, akl-ı küllün (evrensel akıl) mazharı (tecelli yeri) olan insân-ı kâmildir.

Ya'nî, "Akılda ve zekâda üstün olan kimsenin yemesi akılları onun aşağısında olan bilumûm kimselerin yemesine muâdil olur. Zîrâ bu akılları nâkıs olanlar, zâhirde ve bâtında bu âkılin vücûduna muhtacdırlar." Nitekim 1. cildin 3349 numaralı beytinde جمله حیوانرا پی انسان بکش جمله انسانرا بکش از بهرهش ya'nî "Bütün hayvanları insan için öldür ve bütün insanları da akıl için öldür!" buyurulmuştur. Ve akılda bilumûm insanların fevkınde olan ise, akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmildir.

2443. Onun pür-envâr olan cânı fevk geldi. Bâkîlere onun tımarı kâfî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2443. Onun nurlarla dolu canı üstün geldi. Diğerlerine onun hizmeti yeterli olur.

"Tîmâr", burada "hizmet etmek" demektir. Yani, "O küllî aklın mazharı (tecelli yeri) olan insân-ı kâmilin ledün ilmi (Allah katından gelen ilim) nuru ile dolu olan canı, diğer noksan insanların canından üstündür. Bu sebeple o noksan insanlara insân-ı kâmile hizmet etmek yeterli bir görev olur ve o hizmet görevi ile saadete ulaşırlar."

"Tîmâr", burada "hizmet etmek" demektir. Ya'nî, "O akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin nûr-ı ilm-i ledünnî ile dolu olan cânı, diğer nâkıs insanların cânından üstündür. Binâenaleyh o nâkıslara insân-ı kâmile hizmet etmek kâfî bir vazîfe olur ve o vazîfe-i hizmet ile saâdete nâil olurlar."

2444. Mâdemki akıller için ebed, bekā geldi, binâenaleyh bu cihân ma'na sebebiyle bâkî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2444. Mademki akıllar için sonsuzluk ve kalıcılık geldi, bu sebeple bu cihan mana sebebiyle kalıcı olur.

Yani, "Suretler âlemi küllî aklın düzeni dairesinde döner. Bu sebeple küllî aklın mazharı (tecelli yeri) olan insân-ı kâmilin kalıcılığı ebedîdir ve bu suretler âlemi mana sebebiyle kalıcı olur. Çünkü her suret, manasından dolayı nakşedilir. Manası olmayan suretin resmi ve nakşı anlamsızdır."

Ya'nî, “Âlem-i sûret akl-ı küllün tertîbi dâiresinde deverân eder. Binâenaleyh akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin bekāsı ebedîdir ve bu âlem-i sûret ma'nâ sebebiyle bâkî olur. Zîrâ her sûret ma'nâsıdan dolayı nakş olunur. Ma'nâsı olmayan sûretin resim ve nakşı abestir."

2445. İmdi, yahûdî görmüş olduğu şeyi getirdi. Gece onun rûhu nereye kadar dolaşmış idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2445. Şimdi, Yahudi görmüş olduğu şeyi getirdi. Gece onun ruhu nereye kadar dolaşmış idi?

Şimdi bu açıklamalardan sonra, Yahudi rüyasında görmüş olduğu şeyleri ve gece uyku halinde ruhunun nerelere kadar gidip dolaşmış olduğunu anlattı da;

İmdi bu beyânâttan sonra, yahûdî rü'yâsında görmüş olduğu şeyleri ve gece uyku hâlinde rûhunun nerelere kadar gidip dolaşmış olduğunu anlattı da;

2446. Dedi: "Mûsa yolda benim önüme geldi." Kedi kendi rü'yasında kuyruk görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2446. Dedi: "Musa yolda benim önüme geldi." Kedi kendi rüyasında kuyruk görür.

Yahudi dedi ki: "Uykuya daldığım zaman, bir yolda gidiyordum. O yolda Musa (a.s.) hazretleri benim önüme çıkageldi." Bu rüya o biçare Yahudinin hayali idi. Nasıl ki kedi rüyasında yağlı bir kuyruk görür. O kuyruğun hakikatte aslı ve şekli vardır. Rüyada gördüğü kuyruk o hakikatin ve aslın hayalidir. O kedi o yağlı kuyruğu uyanıklık halinde eline geçiremediği için hayal alemi olan rüyada görür. Yahudinin hali de bunun benzeridir.

Yahûdî dedi ki: "Uykuya daldığım vakit, bir yolda gidiyordum. O yolda Mûsâ (a.s.) hazretleri benim önüme çıkageldi." Bu rü'yâ o bîçâre yahûdînin hayâli idi. Nitekim kedi rü'yâsında yağlı bir kuyruk görür. O kuyruğun hakîkatte aslı ve sûreti vardır. Rü'yâda gördüğü kuyruk o hakîkatin ve aslın hayâlidir. O kedi o yağlı kuyruğu uyanıklık hâlinde eline geçiremediği için hayâl âlemi olan rü'yâda görür. Yahûdînin hâli de bunun nazîridir.

2447. "Musa'nın arkasında Tûr dağına kadar gittim. Bizim her birimiz nûrdan na-peyda olduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. "Musa'nın arkasında Tûr dağına kadar gittim. Bizim her birimiz nurdan kaybolduk."

Yahudi sözüne devam edip dedi: "Hz. Musa'nın (a.s.) arkasına düştüm ve onu takip ettim. Beraberce Tûr-ı Sînâ dağına kadar gittim. Bir ilahi nur ortaya çıktı. Bizim her üçümüz, yani Hz. Musa, ben ve dağ o nurun istilası içinde kaybolduk." Bilinmeli ki, bu beyitlerdeki yüce açıklamalar, Hakk yolculuğu esnasında Hakk yolcularına meydana gelen Hakk tecellilerini (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) anlatır ve hakikatin ta kendisidir. Fakat yahudiye göre hayaldir. Hakikat ehli kişiler katında bu hâle "nuranî sıfatların tecellisi" derler. Bu tecellinin ortaya çıkışında Hakk yolcusunun ve eşyanın varlığı kalmaz. Bu nur yeşil veya kırmızı ve beyaz ve siyah veya sarı ve benzeri türlü türlü renklerde olur. Bu tecelli hâlinde Hakk yolcusu kendi benliğini idrak etmekle beraber kendisinin ve eşyanın yoğun varlıklarını bulamaz.

Yahûdî sözüne devâm edip dedi: "Hz. Mûsâ (a.s.)ın arkasına düştüm ve onu ta'kîb ettim. Beraberce Tûr-ı Sînâ dağına kadar gittim. Bir nûr-ı ilâhî zâhir oldu. Bizim her üçümüz, ya'nî Hz. Mûsâ, ben-ve dağ o nûrun istîlâsı içinde kaybolduk." Ma'lûm olsun ki, bu beyitlerdeki beyânât-ı aliyye, sülûk esnâsında sâliklere vâki' olan tecelliyât-ı Hakk'ı tefhîm olup, ayn-ı hakîkattir. Fakat yahûdîye nazaran hayâldir. Muhakkıklar indinde bu hâle "tecellî-i sıfât-ı nûrânî" derler. Bu tecellînin zuhûrunda sâlikin ve eşyânın vücûdu kalmaz. Bu nûr yeşil veya kırmızı ve beyaz ve siyah veyâ sarı vesâire türlü türlü renklerde olur. Bu tecellî hâlinde sâlik kendinin kendiliğini müdrik olmakla beraber kendinin ve eşyânın vücûdât-ı kesîfelerini bulamaz.

2448. "Her üç gölge güneşte mahv oldu. Ondan sonra o nûrdan feth-i bâb oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2448. "Her üç gölge güneşte yok oldu. Ondan sonra o nurdan bir kapı açıldı."

Bizim her üçümüzün varlığı gölge ve zıl (yansıma) idi. O tecellî (ilahi görünme) güneşinde yok oldu. Ondan sonra o nurdan bir kapı açıldı. Yani bu nuranî sıfatların tecellîsinde bir kapı açıldı.

"Bizim her üçümüzün vücûdu gölge ve zıl idi. O tecellî güneşinde mahv oldu. Ondan sonra o nûrdan feth-i bâb oldu. Ya'nî bu tecellî-i sıfât-ı nûrânî-de bir kapı açıldı."

2449. Başka nûr, o nûrun içinde bitti. Sonra o ikinci çabuk terakkî istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2449. Başka bir nur, o nurun içinde bitti. Sonra o ikinci nur çabuk ilerleme istedi.

Yani, bu sıfatlara ait olan nurun içinde başka bir nur gelişip ortaya çıktı. Bu ikinci nur çabuk ilerleyip genişleyerek, sıfatlara ait olan önceki nuru kapladı ki, bu nur Hak Zât'ının renksiz nuru idi. Yani İlahi Zât'ın renksiz olan nurunda renk sahibi olan sıfatlara ait nurlar gizlendi. Hakikatleri araştıranlar bu tecelliyi (ilahi görünümü), sıfatlara ait tecellinin (ilahi görünümün) başka bir mertebesi olduğunu açıklarlar. Bu tecellide Hakk Yolcusu'nun ve eşyanın belirlenimleri kalmaz. Tamamen yok olur. Fakat bu tecelli zâta ait tecelli (ilahi görünüm) değildir. Sıfatlara ait tecelliden zât nurunun müşahedesi (görülmesi) hâlidir. Çünkü zâta ait tecellide gören ve görünen ve görmek hâli tek bir şey olur. Bu hâlin tanımına söz ile imkân yoktur.

Ya'nî, bu sıfatî olan nûrun içinde başka bir nûr neşv ü nemâ bulup zâhir oldu. Bu ikinci nûr çabuk terakkî ve ittisa' edip, sıfatî olan evvelki nûru istîlâ etti ki, bu nûr Zât-ı Hakk'ın bî-renk nûru idi. Ya'nî Zât-ı ilâhînin bî-renk olan nûrunda renk sahibi olan envâr-ı sıfatiyye istitâr etti. Muhakkıklar bu tecellî, tecellî-i sıfatiyyenin diğer bir mertebesini olduğunu beyân ederler. Bu tecellîde sâlikin ve eşyânın taayyünâtı kalmaz. Kâmilen mahv olur. Fakat bu tecellî tecellî-i zâtî değildir. Tecellî-i sıfattan nûr-ı zâtın müşâhedesi hâlidir. Zîrâ tecellî-i zâtîde gören ve görünen ve görmek hâli şey'-i vâhid olur. Bu hâlin ta'rîfine lafız ile imkân yoktur.

2450. "Hem ben ve hem Mûsâ ve hem Tûr dağı, her üçümüz o nûrun işrakından [2432] kaybolduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2450. "Hem ben ve hem Mûsâ ve hem Tûr dağı, her üçümüz o nûrun işrakından [2432] kaybolduk."

Bu nurun parlamasından ve doğuşundan hem ben ve hem Mûsâ (a.s.) ve hem de Tûr dağının ve her üçümüzün belirginliği ve şekli yok oldu.

“Bu nûrun işrâkından ve tulû'undan hem ben ve hem Mûsâ (a.s.) ve hem de Tûr dağının ve her üçümüzün taayyünü ve sûreti mahv oldu."

2451. "Ondan sonra gördüm ki, dağ üç şah oldu. Çünkü nûr-ı Hak ona neffah oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2451. "Ondan sonra gördüm ki, dağ üç şah oldu. Çünkü Hak nuru ona üfleyici oldu."

Ondan sonra dağın üç parçaya ayrıldığını ve parça parça olduğunu gördüm. Çünkü bu sıfat tecellîsinden (Allah'ın sıfatlarının tecellî etmesi) müşâhede edilen zâtın nuru, o dağın taayyününe (belirginleşmesine) üfleyici ve feyz verici oldu. Bilinmeli ki, hadîs-i şerîfte Tûr dağının altı parça olduğu beyan buyurulmuştur. Yahudinin üç parça demesi, kendi inancına göre olup, bu hadîse aykırıdır. Fakat Hz. Pîr efendimiz, bu aykırı beyanın içinde başka bir hakikate işaret buyururlar. Yani sıfat tecellîsinde sâlikin (Hakk yolcusunun) taayyünü (belirginliği) kalmaz ise de, kendisinin kendi varlığını idraki vardır. Çünkü zât ile sıfatlar arasında mana itibarıyla bir yönden farklılık vardır, fakat zât tecellîsinde bu itibari farklılık dahi kalkar. Zât ve sıfat birleşir. Onun Yahudi lisanından "Gördüm" tabiri zikredilmiştir ve ilâhî ilimde sabit olan bütün eşya hakikatlerine varlık ve taayyün bahşeden bu Zât nuru olduğundan ikinci mısrada dağın taayyününe ve şekline Hakk'ın üfleyici olduğu beyan buyurulmuştur. Dağın üç parçaya ayrılması ile bütün taayyünlerin (belirginleşmelerin) yaratılış emrinin, üçlü ferdiyet (üçlü tekillik) üzerine dayandığına işaret buyurulmuştur. Ve üçlü ferdiyet hakkındaki izahat Fusûsu'l-Hikem'de Salih Fassı'ndadır. Burada ayrıntısı uzundur.

"Ondan sonra dağın üç şak (شاق) ve parça parça olduğunu gördüm. Çünkü bu tecellî-i sıfatîden müşâhede olunan zâtın nûru ve o dağın taayyününe nefh edici ve feyz verici oldu." Ma'lum olsunki, hadîs-i şerîfte Tûr dağının altı parça olduğu beyân buyurulmuştur. Yahûdînin üç parça demesi, kendi i'tikādına göre olup, bu hadîse muhâliftir. Fakat Hz. Pîr efendimiz, bu muhâlif beyânın zımmında başka bir hakîkate işaret buyururlar. Ya'nî tecellî-i sıfâtîde sâlikin taayyünü kalmaz ise de, kendinin kendiliğine idrāki vardır. Zîrâ zât ile sıfât arasında ma'nâ i'tibariyle bir vecihten gayriyet vardır, fakat tecellî-i zâtîde bu gayriyyet-i i'tibâriyye dahi kalkar. Zât ve sıfat müttehid olur. Onun yahûdî lisânından "Gördüm" ta'bîri mezkûrdür ve ilm-i ilâhîde sâbit olan bilcümle hakāyık-ı eşyaya vücûd ve taayyün bahş eden bu nûr-ı Zât olduğundan ikinci mısra'da dağın taayyününe ve sûretine Hakk'ın neffâh olduğu beyân buyurulmuştur. Dağın üç şak olması ile bilumûm taayyünâtın emr-i tekvîni, ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğuna işâret buyurulmuştur. Ve ferdiyyet-i selâsiyye hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'dedir. Burada tafsîli uzundur.

2452. Vaktaki vasf-ı heybet onun üzerine tecellî vurdu, birbirinden kırıldı, taraf taraf gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2452. O heybet vasfı onun üzerine tecelli ettiğinde, birbirinden kırıldı, parça parça dağıldı.

Yani, "Dağın üçlü ferdiyet üzere üç parçaya ayrılıp oluşmasından sonra, Hakk'ın heybet ve celâl sıfatı o üç parçaya ayrılmış dağın belirginleşmiş şekli ve sureti üzerine çarptı. Bu parçalar birbirinden ayrılıp dağıldı. Çeşitli yönlere dağılıp gitti."

Ya'nî, "Dağın ferdiyet-i selâsiyye üzere üç şak olarak tekvîninden sonra Hakk'ın sıfat-ı heybeti ve celâli o üç şak olan dağın taayyünü ve sûreti üzerine çarptı. Bu şaklar birbirinden ayrılıp parçalandı. Muhtelif taraflara dağılıp gitti."

2453. "Dağın o bir parçası deniz tarafına geldi. Zehir gibi acı su tatlı oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2453. "Dağın o bir parçası deniz tarafına geldi. Zehir gibi acı su tatlı oldu."

Bu ve sonraki beyitte, celâlî tecellî (Allah'ın azamet ve kahredici tecellisi) içinde cemâlî tecellînin (Allah'ın güzellik ve lütuf tecellisi) gizli olduğuna işaret buyurulur.

Bu ve âtîdeki beyitte tecellî-i celâlî zımnında tecellî-i cemâlî gizli olduğuna işâret buyurulur.

2454. "Onun o bir parçası zemîne battı, akıcı olarak ilaç pınarı dışarıya geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2454. "Onun o bir parçası zemine battı, akıcı olarak ilaç pınarı dışarıya geldi."

"Maîn", akıcı su demektir. "Muîn", yardım edici anlamındadır. Her iki anlam da uygun olur. Yani, "Dağın bir parçası da fırlayıp zemine battı ve gömüldü ve hastalıklara karşı akıcı veya hastalara yardım edici bir ilaç pınarı olarak dışarıya çıktı."

“Maîn”, akıcı su demektir. “Muîn", yardım edici ma'nâsınadır. Her iki ma'nâ dahi muvâfik olur. Ya'nî, "Dağın bir parçası da fırlayıp zemîne battı ve gömüldü ve hastalıklara karşı akıcı veyâ hastalara yardım edici bir ilaç pınarı olarak dışarıya çıktı."

2455. "Ki su müstetab olan vahyin mübarekliğinden bütün hastaların şifâsı oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2455. "Ki su, müstetab olan vahyin mübarekliğinden bütün hastaların şifası oldu."

"Hümâyûn", mübarek; "müstetâb", latif ve pak olmuş olan demektir. Yani, "Arzdan dışarıya bir ilaç pınarı çıktı ki, o çıkan soğuk ve sıcak su, ilahi vahyin mübarekliğinden bütün hastalara şifa oldu. Bu da Hakk'ın celal tecellisi (celal sıfatının görünmesi) neticesinde meydana gelen bir lütuf ve cemal idi."

“Hümâyûn”, mübarek; "müstetâb", latîf ve pâk olmuş olan. Ya'nî, “Arz-dan dışarıya bir ilâç pınarı çıktı ki, o çıkan soğuk ve sıcak su, vahy-i ilâhînin mübarekliğinden bütün hastalara şifâ oldu. Bu da Hakk'ın tecellî-i celâlîsi netîcesinde hâsıl olan bir lutuf ve cemâl idi."

2456. O bir başka şâh Ka'be civarına kadar çabuk uçtu ki, Arafat oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2456. O bir başka şah Ka'be civarına kadar çabuk uçtu ki, Arafat oldu.

Yani, "Tûr dağının üçüncü parçası, çarçabuk Kâ'be civarına kadar uçtu ki, o parça şu an hac zamanında hacıların toplandığı Arafat dağı oldu." İleride sebebi açıklanacağı üzere bu gözlem, Yahudi inancına aykırıdır ve Hakk Yolcularına özgü bir inançtır.

Ya'nî, “Tûr dağının üçüncü parçası, çarçabuk Kâ'be civârına kadar uçtu ki, o parça el-ân hac zamânında hacıların toplandığı Arafat dağı oldu." Âtîde sebebi îzah olunacağı üzere bu müşâhede yahûdînin i'tikādına muhâliftir ve sâliklere mahsûs olan bir i'tikāddır.

2457. Vaktaki baygınlıktan tekrar kendime geldim, Tûr yerinde idi, ne ziyâde ve ne eksik!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2457. Baygınlıktan tekrar kendime geldiğimde, Tûr yerinde duruyordu, ne fazla ne eksik!

"Sa'ka", baygın ve kendinden geçmiş olmak demektir. Yani, "O celâlî tecellînin (Allah'ın azametinin tecellisi) baygınlığından ayıldığım ve tekrar kendime geldiğim zaman gördüm ki, Tûr dağı ne fazla ne de eksik olarak asıl şekli üzere yerinde duruyordu." Yani bir parçası denize, bir parçası yere ve bir parçası Kâbe tarafına gitmekle dış görünüşte dağılmış ve eksilmiş değildi. Bu şerefli beyitte, bütün taayyünâtın (varlıkların belirli şekiller alması) celâlî ve kahrî tecellî ile yok olmasına ve lutfî ve cemâlî tecellî (Allah'ın lütuf ve güzelliğinin tecellisi) ile var olmasına işaret buyrulur.

"Sa'ka", bî-hûş ve baygın olmak. Ya'nî, "Vaktâki o tecellî-i celâlînin baygınlığından ayıldım ve tekrar kendime geldim, gördüm ki, ne ziyâde ve ne de eksik olarak Tûr dağı hey'et-i asliyyesi üzere yerinde durur idi." Ya'nî bir parçası denize ve bir parçası yere ve bir parçası Ka'be tarafına gitmekle sûret-i zâhirede dağılmış ve eksilmiş değil idi. Bu beyt-i şerîfte bilcümle taayyünâtın tecellî-i celâlî ve kahrî ile i'dâmına ve tecellî-i lutfî ve cemâlî ile îcâdına işâret buyurulur.

2458. Fakat o Mûsa'nın ayağının altında [buz gibi] eridi. Onun şahı [:parçası] ve dağ hey'eti kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2458. Fakat o, Musa'nın ayağının altında buz gibi eridi. Onun parçası ve dağ görünümü kalmadı.

"Şah" (شخ) kelimesinin dört anlamı vardır: "Dağ, dağ eteğindeki katı yer, güçlü olan her şey, 'şâh' kelimesinin kısaltılmışıdır." Burada "dağ görünümü" anlamı uygundur. Fakat gördüm ki, o dağ Musa (a.s.)'ın ayağının altında buz gibi eridi. Onun ne parçası ne de dağ görünümü ve dağlılığı kalmadı.

"Şah" (شخ), dört ma'nâsı vardır: "Dağ, dağ eteğindeki katı yer, kavî olan her şey, "şâh"ın muhaffefidir." Burada "dağ hey'eti" ma'nâsı münasibdir. Fakat gördüm ki, o dağ Mûsâ (a.s.)ın ayağının altında buz gibi eridi. Onun ne şâhı ve ne de dağ hey'eti ve dağlıklığı kalmadı.

2459. Dağ korkudan zemînle beraber oldu. Onun tepesi o heybetten alçak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2459. Dağ korkudan zeminle beraber oldu. Onun tepesi o heybetten alçak oldu.

"Nihîb", Farsçada "korku" anlamına kullanılır. Yani, "Dağ, celâlî tecellînin (Allah'ın azametinin tecellisi) korkusundan yayılıp düz yer ile beraber oldu. Onun tepesi o heybetten alçak oldu." Bu şerefli beyitte, celâlî tecellîye mazhar olan kulun enaniyet (benlik) dağının, Hakk'ın heybetinden acze ve zillete dönüşeceğine işaret buyurulur.

"Nihîb", Farisîde "korku" ma'nasına müsta'meldir. Ya'nî, "Dağ tecellî-i celâlînin korkusundan yayılıp düz yer ile beraber oldu. Onun tepesi o heybetten alçak oldu." Bu beyt-i şerîfte tecellî-i celâlîye mazhar olan abdin enâniyet dağı heybet-i Hak'tan acz ve zillete inkılâb edeceğine işâret buyurulur.

2460. O intişardan tekrar kendime geldim. Yine Tûr'u ve Mûsa'yı gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2460. O yayılmadan tekrar kendime geldim. Yine Tûr'u ve Mûsa'yı gördüm.

"İntişâr", yayılmak demektir. Yani, "Dağın yayılıp zeminle beraber olmasından sonra, kendimi kaptırdığım kendinden geçme hâlinden yine kendime geldim. Tekrar Mûsâ (a.s.)ın ve Tûr'un belirginleşmelerini ve suretlerini yerlerinde durur bir hâlde gördüm."

"İntişâr", yayılmak demektir. Ya'nî, "Dağın yayılıp zemînle beraber olmasından sonra, müstağrak olduğum bîhûşluktan yine kendime geldim. Tekrâr Mûsâ (a.s.)ın ve Tûr'un taayyünleri ve sûretlerini berkarâr ve yerlerinde durur bir hâlde gördüm."

2461. Ve o sahrâ baştan başa dağ eteğinde vücûh üzere Mûsâ şekilli halayık dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2461. Ve o çöl, baştan başa dağ eteğinde, yüzleri Musa şeklinde yaratıklarla dolu idi.

Yani, "Gördüm ki, o çöl baştan başa dağ eteğinde, yüzleri Musa (a.s.)'ın şeklinde olan yaratıklarla dolu idi." Bazı nüshalarda "ber-vücûh" yerine "bâ-şükûh" geçmektedir. Bu durumda "Musa (a.s.)'ın heybetli olan şeklinde" demek olur.

Ya'nî, "Gördüm ki, o sahrâ baştan başa dağ eteğinde yüzleri Mûsâ (a.s.)ın şeklinde olan halâyık ile dolu idi. Ba'zı nüshalarda "ber-vücûh"yerine "bâ-şükûh" vâki'dir. "Mûsâ (a.s.)ın heybetli olan şeklinde" demek olur.

2462. Hırkaları onun hırkası ve asâsı gibi hepsi Tûr tarafına latif dâmen çekici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2462. Hırkaları onun hırkası ve asâsı gibi hepsi Tûr tarafına latif dâmen çekici idi.

Yani, "O Musa (a.s.)'ın suretinde görünen halkın giydikleri hırkalar Hz. Musa'nın giydiği hırka gibi ve ellerindeki asâ dahi Musa (a.s.)'ın elindeki asâ gibi idi; ve hepsi Tûr dağı tarafına doğru latif bir şekilde eteklerini toplayıp yürüyen ve yönelen idiler."

Ya'nî, “O Mûsâ (a.s.)ın sûretinde görünen halkın giydikleri hırkalar Hz. Mûsâ'nın giydiği hırka gibi ve ellerindeki asâ dahi Mûsâ (a.s.)ın elindeki asâ gibi idi; ve hepsi Tûr dağı tarafına doğru latîf bir sûrette eteklerini toplayıp yürüyücü ve teveccüh edici idiler."

2463. Hepsi ellerini duâya kaldırmışlar, "Erinî" nağmesini beraber düzmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2463. Hepsi ellerini duâya kaldırmışlar, "Bana görün" nağmesini beraber düzmüşlerdir.

Musa (a.s.) suretindeki zâtların hepsi ellerini duâya kaldırmışlar ve Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurulan رَبِّ أرنِى أَنظُرْ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) yani "Ey Rabbim! Bana görün de sana bakayım!" nağmesini ve kelâmını beraberce tertip edip söylemekte idiler. Bu müşahede dahi Yahudi'nin inancına muhaliftir. Çünkü Yahudi Kur'ân'ı inkâr edendir. Açıklaması ileride gelecektir.

Mûsâ (a.s.) sûretindeki zevâtın hepsi ellerini duâya kaldırmışlar ve Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulan رَبِّ أرنِى أَنظُرْ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) ya'nî “Yâ Rab! Bana görün, sana nazar edeyim!" nağmesini ve kelâmını beraberce tertîb edip söylemekte idiler. Bu müşâhede dahi yahûdînin i'tikādına muhâliftir. Zîrâ yahûdî Kur'ân'ı münkirdir. Îzâhı âtîde gelecektir.

2464. Vaktaki tekrar o baygınlık benden çabuk gitti, her birinin sûreti bana başka türlü göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2464. O baygınlık benden çabuk gidince, her birinin sureti bana başka türlü göründü.

"Gaşeyân", baygın olmak ve kendinden geçmek anlamındadır. Yani, "Ben bu halleri baygınlık içinde görüyordum. O baygınlık benden çabuk gidince, o Hz. Musa şeklinde gördüğüm halkın her birinin sureti bana başka başka göründü."

"Gaşeyân”, bî-hûş olmak ve kendinden geçmek ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ben bu halleri baygınlık içinde görüyor idim. Vaktāki bu baygınlık benden çabuk gitti, o Hz. Mûsâ şeklinde gördüğüm halkın her birinin sûreti bana başka başka göründü."

2465. "Onlar ehl-i muhabbet olan enbiya idiler. Enbiyanın ittihadı bana fehm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2465. "Onlar muhabbet ehli peygamberlerdi. Peygamberlerin birliği bana anlaşıldı."

Yani, "Anladım ki, onların her biri muhabbet ehli peygamberdi; ve bana kesin bilgi hâsıl oldu ki, peygamberlerin suretleri ve görünenleri başka başka, fakat iç yüzleri birdir; ve bu müşahededen Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurulan "Biz resûllerden hiçbirinin arasını ayırmayız" (Bakara, 2/285) ayet-i kerimesinin anlamı bana açıkça belirdi."

Bu müşahede de Yahudi'nin inancına aykırıdır. Çünkü mana âleminde peygamberlerin birliği hakikaten kendisine açığa çıksaydı, İsa (a.s.) ile şanlı Peygamber Efendimizin peygamberliğini inkâr etmezdi.

Ya'nî, "Anladım ki, onların her birisi ehl-i muhabbet olan peygamber idi; ve bana yakîn hâsıl oldu ki, peygamberlerin sûretleri ve zâhirleri başka başka ve fakat bâtınları müttehiddir; ve bu müşâhededen Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurulan لا نفرق بين أحد من رسله (Bakara, 2/285) ya'nî “Biz resûllerden hiçbirinin arasını tefrîk etmeyiz" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı bana zahir oldu."

Bu müşâhede dahi yahûdînin i'tikādına muhâliftir. Zîrâ âlem-i ma'nâda peygamberlerin ittihâdı hakîkaten kendisine münkeşif olsa Îsâ (a.s.) ile Resûl-i zîşân Efendimizin nübüvvetini inkâr etmezdi.

2466. "Yine birtakım azîm melekler gördüm. Onların sûreti kar cirmlerinden idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2466. "Yine birtakım yüce melekler gördüm. Onların sureti kar cisimlerinden idi."

"Bu gözlemim sırasında yine birtakım cisimleri büyük melekler gördüm. Fakat onların cismani suretleri kar cisimlerinden idi. Yani yoğun ve ağır olan cisimler cinsinden değildi. Kar gibi hafif olan cisimler türündendi." Bu ve sonraki beyitte unsurlara ait meleklerin (unsurî melekler) suretlerine işaret edilir. Bunlardan bazıları su kuvvetleri ve bazıları ısı kuvvetleridir. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) "Bana dağların meleği ve denizlerin meleği geldi" buyurmuşlardır.

"Bu müşâhedem esnâsında yine birtakım sûretleri cesîm melekler gördüm. Fakat onların sûret-i cismâniyyeleri kar cirmlerinden idi. Ya'nî kesîf ve sakîl olan ecsâm cinsinden değil idi. Kar gibi hafif olan ecsâm nev'inden idi." Bu ve âtîdeki beyitte melâike-i unsuriyyûnun sûretlerine işaret buyurulur. Bunlardan ba'zıları kuvâ-yı miyâhiyye ve ba'zıları kuvâ-yı harûriyyedir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz اتانى ملك الجبال وملك البحار ya'nî "Bana dağların meleği ve denizlerin meleği geldi" buyurmuşlardır.

2467. "Diğer melekler halkası yardım isteyici idiler. Onların sûretleri hep âteşîn idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2467. "Diğer melekler halkası yardım isteyici idiler. Onların suretleri hep ateşten idi."

Başka melekler halkası ve topluluğu daha gördüm ki, onlar ilahi celalden yardım isteyici idiler. Onların sureti hep ateşten idi. Bugün elektrik kuvvetlerinin yeryüzündeki tasarrufları açıktır. Bilinmeli ki, bu kıssa birçok remiz ile doludur. "Üç yolcu"dan maksat, Hak yoluna sülûk eden (tasavvuf yolunda ilerleyen) farklı meşrepte üç sâliktir (Hakk Yolcusu). Birisinin meşrebi Yahudiler gibi sadece tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) üzerine ve diğerinin meşrebi İseviler gibi sadece teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) üzerinedir; ve üçüncüsünün meşrebi de Muhammedî zevk dairesinde hem tenzih hem de teşbih üzerinedir. Buradaki beyanlar, Yahudiler gibi meşrebi sadece tenzihe kail olan sâlikin sülûkü (tasavvuf yolculuğu) esnasındaki keşifleridir. Nasıl ki rüya sahibinin Tur'un bir parçasını Arafat dağı olduğu ve Hz. Musa'nın şeklinde görünen zatların topluca "Rabbim bana göster!" dediklerini görmesi ve peygamberlerin birliğini anlamaması bu anlamların doğruluğuna bir karinedir. Meşrebi tenzih ve teşbih üzerine olanlar, mecazi varlığın verdiği ilimden tok olduklarından evliya ilimlerine ve vahdet sırrına meyil etmeyip arkalarına atarlar. Ancak Muhammedî meşrep üzerine tenzihi ve teşbihi birleştirenler, mecazi varlığın verdiği ilimlere karşı oruçludurlar. Bu sebeple peygamberlerin ve evliyaların ilimleri ve vahdet sırrı onların nasibi olur. Bu sebeple bu kıssanın yalnız zahiri ile yetinilmeyip batıni yönü dahi bu suretle teemmül olunmak icap eder.

"Başka melekler halkası ve cem'iyeti daha gördüm ki, onlar celâl-i ilâhîden yardım isteyici idiler. Onların sûreti hep âteşîn idi." Elyevm kuvâ-yı elektrikiyyenin arz üzerindeki tasarrufâtı zâhirdir. Ma'lûm olsun ki. Bu kıssa birçok rumûz ile doludur. "Üç yolcu"dan murâd, Hak yoluna sülûk eden muhtelif meşrebli üç sâliktir. Birisinin meşrebi yahûdîler gibi tenzîh-i sırf üze- rine ve diğerinin meşrebi Îsevîler gibi sırf teşbîh üzerinedir; ve üçüncüsünün meşrebi de zevk-i Muhammedî dâiresinde hem tenzîh ve hem teşbîh üzerinedir. Buradaki beyânât yahûdîler gibi meşrebi sırf tenzîhe kāil olan sâlikin esnâ-yı sülükündeki keşifleridir. Nitekim rü'yâ sahibinin Tûr'un bir parçasını Arafat dağı olduğu ve Hz. Mûsâ'nın şeklinde görünen zevâtın müctemian "Rabbi erinî [Rabbim bana göster!]" dediklerini görmesi ve ittihâd-ı enbiyâyı anlamaması bu ma'nâların sıhhatine karînedir. Meşrebi tenzîh ve teşbîh üzerine olanlar vücûd-ı mecâzînin verdiği ilimden tok olduklarından ulûm-i evliyâya ve sırr-ı vahdete meyil etmeyip arkalarına atarlar. Ancak meşreb-i muhammedî üzerine tenzîhi ve teşbîhi câmi' olanlar vücûd-i mecâzînin verdiği ilimlere karşı oruçludurlar. Binâenaleyh ulûm-i enbiyâ ve evliyâ ve sırr-ı vahdet onların nasîbi olur. Binâenaleyh bu kıssanın yalnız zâhiri ile iktifâ olunmayıp cihet-i bâtınîsi dahi bu sûretle teemmül olunmak îcâb eder.

2468. O yahûdî olan şahıs bu neskden söyledi. Çok bir yahûdî vardır ki, onun sonu mahmûd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2468. O Yahudi olan kişi bu tarzda konuştu. Çok sayıda Yahudi vardır ki, onların sonu övgüye değer oldu.

O Yahudi olan kişi veya sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) görüşünü savunan sâlik (Hakk yolcusu), gördüklerini bu şekilde anlattı. Böyle birçok Yahudi veya sırf tenzih görüşünü savunan kimseler vardır ki, sonradan hakiki imana ulaşıp Muhammedî zevk üzere vahdet sırrına (birliğin gizli hakikatine) vâsıl olarak sonları övgüye değer ve makbul oldu.

O yahûdî olan şahıs veyâhud tenzîh-i sırfa kāil olan sâlik bu minvâl üzere gördüklerini söyledi. Böyle birçok yahûdî veyâ tenzîh-i sırfa kāil olan kimseler vardır ki, bilâhire îmân-ı hakîkîye kāil ve zevk-i muhammedî üzere sırr-ı vahdete vâsıl olup sonu mahmûd ve makbûl oldu.

2469. Hiçbir kâfire horluk ile bakmayınız! Zîrâ onun müslüman olması ümîdi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2469. Hiçbir kâfire horluk ile bakmayınız! Çünkü onun Müslüman olması ümidi olur.

"Kâfir", inkâr eden ve örten anlamlarındadır. Yani, görünüşte Hak dinini inkâr eden gayrimüslime veya peygamberlerin ve evliyaların ilimlerini inkâr eden bir Müslümana horluk ile ve hakaret nazarıyla bakmayınız! Çünkü görünüşteki kâfirin Müslüman olarak ölmesi ümit edilir. Veyahut taklitçi bir Müslümanın hakiki İslam'ı kabul ederek ölmesi beklenir. Bunun böyle olduğu, her zaman bir gayrimüslimin ihtida etmesiyle ve evliya yolunu inkâr eden taklitçi bir Müslümanın sonradan evliya yoluna bağlanıp irfan kazanmasıyla sabittir.

"Kâfir", münkir ve sâtir ma'nâlarınadır. Ya'nî, zâhirde dîn-i Hakk'ı inkâr eden gayr-i müslime veyâhud ulûm-i enbiyâ ve evliyâyı inkâr eden bir müslime horluk ile ve nazar-ı hakāretle bakmayınız! Zîrâ kâfir-i zâhirînin müslümân olarak ölmesi ümîd olunur. Veyâhud bir mukallid müslimin İslâm-ı hakîkîyi kabûl ederek ölmesi me'mûl olur. Bunun böyle olduğu her zaman bir gayr-i müslimin ihtidâsıyla ve münkir-i tarîk-ı evliyâ olan bir mukallid müslimin bilâhire tarîk-ı evliyâya intisâb edip kesb-i irfan eylediği sâbittir.

2470. Onun ömrünün hatminden ne haber tutarsın? Tâ ki ondan bir uğurdan yüz çeviresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2470. Onun ömrünün sonundan ne haber tutarsın? Tâ ki ondan bir uğurdan yüz çeviresin!

Çünkü öyle bir kimsenin ömrünün sonundan ne haberin vardır? Tâ ki, "Bu kâfirdir ve bu evliyayı inkâr edendir" diye onların hâli hakkında kesin hüküm vererek tamamen yüz çeviresin. Çünkü herkesin son nefesi kader sırrına bağlıdır ve kader sırrı ise bilinmezdir. Hak yolunun sâliklerine (Hakk Yolcusu) lâzım olan şey hiçbir ferde hakaret nazarıyla bakmamaktır.

Zîrâ öyle bir kimsenin âhir-i ömründen ne haberin vardır? Tâ ki, “Bu kâfirdir ve bu münkir-i evliyâdır" diye onların hâli hakkında kat'î hüküm vererek külliyyen yüz çeviresin. Zîrâ herkesin son nefesi sırr-ı kadere bağlıdır ve sırr-ı kader ise meçhûldür. Hak yolunun sâliklerine lâzım olan şey hiçbir ferde nazar-ı hakāretle bakmamaktır.

2471. Ondan sonra hıristiyan söze geldi. Dedi ki: "Bana rüyada Mesîh göründü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2471. Ondan sonra Hristiyan söze geldi. Dedi ki: "Bana rüyada Mesih göründü."

Yahudi bu şekilde rüyasını anlattıktan sonra Hristiyan konuşmaya ve kendi rüyasını söylemeye başladı. Dedi ki: "Rüyamda bana Mesih İsa (a.s.) göründü."

Yahûdî bu sûretle rü'yâsını anlattıktan sonra hıristiyân kelâma ve kendi rü'yâsını söylemeye başladı. Dedi ki: "Rü'yâda bana Mesîh Îsâ (a.s.) yüz gösterdi."

2472. "Ben onunla cihan güneşinin merkezi ve mesvâsı olan dördüncü göğe gittim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2472. "Ben onunla cihan güneşinin merkezi ve mesvâsı olan dördüncü göğe gittim."

"Mesva", sözlükte "uyunacak ve karar kılınacak yer" demektir. Yani, "İsa (a.s.) ile beraber dördüncü göğe çıktım ki, o dördüncü gök bu suret âlemi güneşinin merkezi ve karar yeridir. İslam ehlinin inancına göre İsa (a.s.) ikinci kat göktedir; ve bu "ikinci kat gök"ten kastedilen, şehadet mertebesinden itibaren yukarıya doğru bakılırsa, ruhanîlik mertebesi, misal mertebesinden sonra ikinci kat sema olur. Şerefli beyitte Hristiyanın yanlış inancına ve fikren yoğunluk ve suret âleminde ve izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde boğulmasına işaret buyrulur.

"Mesva", lügatte "uyuyacak ve karâr edecek yer" demektir. Ya'nî, “Îsâ (a.s.) ile beraber dördüncü göğe çıktım ki, o dördüncü gök bu âlem-i sûret güneşinin merkezi ve mahall-i karârıdır. Ehl-i İslâm'ın i'tikādına göre Îsâ (a.s.) ikinci kat göktedir; ve bu "ikinci kat gök"ten murâd, mertebe-i şehadetten i'tibâren yukarıya doğru nazar olunursa, rûhâniyet mertebesi, mertebe-i misâlden sonra ikinci kat semâ olur. Beyt-i şerîfte hıristiyanın yanlış i'tikādına ve fikren âlem-i kesâfet ve sûrette ve vücûd-i izâfî âleminde istiğrâkına işaret buyurulur.

2473. "Muhakkak gök kal'asının bedâyi'leri vardır. Cihân âyetlerinin ona nisbeti olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. "Şüphesiz gök kalesinin harikaları vardır. Cihan ayetlerinin ona nispeti olmaz!"

Yani, Hristiyan der ki: "Şüphesiz gök kalesinin acayip ve garip harikaları, şekilleri vardır ki, bu dünyada gördüğümüz eşya suretlerinin o harikalara asla nispeti ve benzerliği yoktur." Bunun böyle olması tabiidir. Çünkü Hakk'ın tecellisinde (ortaya çıkışında) tekrar yoktur ve üstümüzde parlayan sonsuz gök cisimlerinden her birinin dahi bizim yeryüzü kanunlarımıza benzer kanunlar dairesinde dönmeyip her birinin kendilerine özgü tabiî kanunları olacağı aklın ve fennin tahminlerindendir. Çünkü dünyamızın ekvatoru ile kutupları sakinlerinin hayat şartları arasında bile pek büyük farklar vardır. Bu şerefli beyitte dahi Hristiyan'ın surete (dış görünüşe) kapıldığına işaret buyrulur.

Ya'nî, hıristiyân der ki: "Muhakkak gök kal'asının bedâyî'leri acîb ve garîb sûretleri vardır ki, bu dünyada gördüğümüz suver-i eşyanın o bedîalara aslâ nisbeti ve mümâseleti yoktur." Bunun böyle olması tabîîdir. Zîrâ tecellî-i Hak'ta tekrar yoktur ve fevkımızde parlayan ecrâm-ı bî-nihâyeden her birinin dahi bizim kavânîn-i arziyyemize müşâbih känûnlar dâiresinde deverân etmeyip her birinin kendilerine mahsûs kavânîn-i tabîiyyesi olacağı aklın ve fennin tahmînâtındandır. Çünkü arzımızın hatt-ı istivâsı ile kutupları sekene- sinin şerait-i hayâtiyyesi arasında bile pek büyük farklar vardır. Bu beyt-i şerîfte dahi hıristiyânın meclûb-i sûret olduğuna işâret buyurulur.

2474. Ey oğulların fahri! Her bir kimse bilirler ki, feleğin fenni yeryüzünden ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2474. Ey oğulların fahri! Her bir kimse bilirler ki, feleğin sanatı yeryüzünden daha fazla olur.

Hristiyan, sözünün özeti olarak dedi ki: "Ey Âdem oğullarının övünç sebebi! Herkes akıl ve ilimle bilir ki, feleğin yaratılışındaki sanat ve ustalık yeryüzündeki sanat ve ustalıktan daha fazladır." Bu şerefli beyitte, suretine kapılmış olan Hristiyan'ın dar düşüncesine işaret buyurulur. Yukarıdaki beyitte açıklandığı üzere, gök cisimlerinden her birinin yeryüzüne uymayan ayrı ayrı tabiî kanunları yeryüzü ehline acayip ve eşsiz geldiği gibi, gök cisimleri sakinlerine de yeryüzünün tabiî kanunları acayip ve garip gelir. Bu sebeple, yeryüzü ehline göre gökyüzü kalesinin güzellikleri var ise, gök ehline göre de yeryüzü kalesinin güzellikleri vardır. Çünkü her zaman görmeye alıştığı şey insana garip ve acayip gelmez.

Hıristiyân, sözünün hülâsası olmak üzere dedi ki: "Ey Adem oğullarının sebeb-i iftihârı! Herkes aklen ve ilmen bilir ki, feleğin hilkatindeki fen ve san'at yeryüzündeki fen ve san'attan ziyâdedir." Bu beyt-i şerîfte meclûb-i sûret olan hıristiyânın dar olan düşüncesine işâret buyurulur. Yukarıki beyitte îzâh olunduğu üzere ecrâm-ı semâviyyeden her birinin küre-i arza uymayan ayrı ayrı kavânîn-i tabîiyyeleri ehl-i arza acîb ve bedî' geldiği gibi, ecrâm-ı semâviyye sakinlerine dahi arzın kavânîn-i tabîiyyesi acîb ve garîb gelir. Binâenaleyh ehl-i arza nazaran kal'a-i âsumânın bedâyi'i var ise, ehl-i semâya nazaran dahi kal'a-i arzın bedâyi'i vardır. Zîrâ her vakit görmeye alıştığı şey insana garîb ve acîb gelmez.

## Devenin ve öküzün ve koçun hikâyesidir ki, yolda bir demet ot buldular. Her biri "Ben yerim!" dedi

2475. Bir deve, bir öküz ve bir koç gidişte yol önünde bir demet ot buldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2475. Bir deve, bir öküz ve bir koç yolda giderken önlerinde bir demet ot buldular.

2476. Koç dedi: "Eğer bunu pay edersek muhakkak bizden hiçbir kimse bundan doymaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2476. Koç dedi: "Eğer bunu pay edersek muhakkak bizden hiçbir kimse bundan doymaz."

2477. Fakat her kimin ömrü daha ziyade ise, bu alef ona evlâdır. Ye, de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2477. Fakat kimin ömrü daha fazla ise, bu ot ona daha uygundur. Ye, de!

Yani, "Yaş itibarıyla içimizden hangimiz daha büyük ise, bu otun hepsi ona özgü olması münasiptir. Bu sebeple o büyüğe "Bu otu ye!" de! Vesselam."

Ya'nî, "Yaş i'tibariyle içimizden hangimiz daha büyük ise, bu otun hepsi ona mahsûs olmak münasibdir. Binâenaleyh o büyüğe "Bu otu ye!" de! vesselâm."

2478. Zîrâ büyükleri mukaddem tutmak Mustafa'dan sünenlerde gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2478. Çünkü büyükleri öne almak, Mustafa'dan (a.s.) sünnetlerde gelmiştir.

Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz "Büyüğümüze saygı ve hürmet etmeyen ve küçüğümüze merhamet etmeyen kimse bizden değildir" buyurmuşlardır. Bu sebeple büyüklere hürmet edip onları öne geçirmek Mustafa (a.s.) Efendimiz'in yüce sünnetlerindendir.

Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz من لم يوقر كبيرنا ولم يرحم صغيرنا ليس منا ya'ni "Bizim büyüğümüze tevkîr ve hürmet etmeyen ve küçüğümüze merhamet etmeyen kimse bizden değildir" buyurmuşlardır. Binâenaleyh büyüklere hürmet edip ileriye geçirmek Mustafa (a.s.) Efendimiz'in sünnet-i seniyyelerindendir.

2479. Gerçi bu alçaklar devrinde ihtiyarları, avâm iki mevzu'da ileri tutarlar:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2479. Gerçi bu alçaklar devrinde ihtiyarları, halk iki konuda önde tutar:

2480. Ya bir gıdada ki, o yakıcı olur; yahud o köprü üzerinde ki, bozukluktan harab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2480. Ya bir gıdada ki, o yakıcı olur; yahut o köprü üzerinde ki, bozukluktan harap olur.

Yani, bu alçak ve ahlaksız olan avam (halk tabakası), yaşlıları ve büyükleri ancak iki konuda öne geçirirler. Birincisi şudur ki, bir sofrada yemek yeneceği zaman, eğer yemek çok sıcak olup ağız yakıcı olursa. Ve diğeri de çok bozuk ve harap bir köprü üzerinden geçilecek olursa öne geçirirler. Yemeğin sıcaklığını yaşlının ağzının yanmasıyla ve köprünün sağlamlığını yaşlının düşmeyip köprüden geçebilmesi ile tecrübe ederler.

Ya'nî, bu alçak ve ahlâksız olan avâm, ihtiyarları ve büyükleri ancak iki mevzu'da ileri geçirirler. Birisi budur ki, bir sofrada taâm yeneceği vakit, eğer yemek pek sıcak olup ağız yakıcı olursa. Ve diğeri de pek bozuk ve harab bir köprü üzerinden geçilecek olursa öne geçirirler. Yemeğin sıcaklığını ihtiyârın ağzının yanmasıyla ve köprünün metânetini ihtiyarın düşmeyip köprüden geçebilmesi ile tecrübe ederler.

2481. Avâm bir fâsid olmaksızın bir şeyhin, bir büyüğün, bir kāidin hizmetini getirmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2481. Halktan biri, bozuk bir amaç olmaksızın bir şeyhin, bir büyüğün, bir önderin hizmetini yerine getirmez.

"Şeyh", "yaşlı" anlamına geldiği gibi, "Hak yolunda rehber olan kimse" anlamına da gelir. "Kāid", öne geçip çekerek götüren demektir. "Nâred", "neyâred" fiilinin kısaltılmış şeklidir. "Karîne", burada amaç ve maksattan kinayedir. Yani, halktan biri, bir şeyhin ve bir büyüğün ve bir rehberin hizmetini, bozuk bir amacı ve maksadı olmazsa, gelip yerine getirmez. Onun o büyüğe olan hizmetinde mutlaka bozuk bir amaç vardır.

"Şeyh", "ihtiyar" ma'nâsına geldiği gibi, "tarîk-ı Hak'ta rehber olan kimse" ma'nâsına da gelir. "Kāid", öne geçip yederek götüren demektir. "Nâred", "neyâred" sîgasının muhaffefidir. "Karîne", burada garaz ve maksaddan kinâyedir. Ya'nî, avâm, bir şeyhin ve bir büyüğün ve bir rehberin hizmetini bozuk bir garaz ve maksadı olmazsa, gelip îfâ etmez. Onun o büyüğe olan hizmetinde mutlakā bir fâsid garaz vardır.

2482. Onların hayrı budur. Onların şerri ne olur? Onların şerrini onların ferrinden bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2482. Onların hayrı budur. Onların şerri ne olur? Onların şerrini onların iyiliğinden bil!

Yani, görünen surette hayır gibi görünen avamın işi böyledir. Artık onların şerrinin ne olacağını kıyas et! Onların şerrini, onların bu gibi iyiliklerinden ve güzelliklerinden açık bir şekilde bil ve anla! "Ferr", iyilikten ve güzellikten kinayedir.

Ya'nî, sûret-i zâhirede hayır görünen avâmmın işi böyledir. Bak artık onların şerri ne olacağını kıyâs et! Onların şerrini onların bu gibi ferrinden ve iyiliklerinden açık bir sûrette bil ve anla! "Ferr", iyilikten ve güzellikten kinâyedir.

## Mesel

2483. Bir şehriyar câmi' tarafına giderdi. Nakib ve deynek tutucu halkı döverdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2483. Bir hükümdar cami tarafına giderdi. Nakib ve deynek tutucu halkı döverdi.

"Nakib", halkın iyisi, kethüda, kefil ve müfettiş anlamlarına gelir. Burada kastedilen "zabıta memuru"dur. Yani, bir hükümdar ibadet etmek için cami tarafına giderdi. Hükümdarın geçtiği yolda toplanan halkı dağıtmak için zabıta memuru ve deynekçiler toplanan halkı döverdi.

"Nakîb", halkın iyisi, kethüdâ, kefîl ve müfettiş ma'nâlarına gelir. Burada murâd "zâbıta me'mûru"dur. Ya'nî, bir şehriyâr ve hükümdar ibâdet etmek için câmi' tarafına giderdi. Hükümdarın geçtiği yolda toplanan halkı dağıtmak için zabıta me'mûru ve deynekçiler toplanan halkı döverdi.

2484. Deynekçi o birinin başını yardı ve o diğerinin gömleğini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2484. Deynekçi o birinin başını yardı ve o diğerinin gömleğini yırttı.

Deynekçi, seyretmek için toplanan halktan birinin başını yardı ve diğer birinin de gömleğini çekip yırttı.

Deynekçi, temâşâ için toplanan halktan birisinin başını yardı ve diğer birisinin de gömleğini çekip yırttı.

2485. "Git, yoldan uzak ol!" diye, arada günahsız olan bir fakîr on deynek yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2485. "Git, yoldan uzak ol!" diye, arada günahsız olan bir fakir on değnek yedi.

"Berd", "yoldan uzak ol!" anlamındadır (Burhan). Bazı nüshalarda "berd" yerine "gerd" geçmektedir. Bu da "yoldan dön!" demek olur.

"Berd", "yoldan uzak ol!" ma'nâsınadır (Burhân). Ba'zı nüshalarda "berd" yerine "gerd" vâki'dir. "Yoldan dön!" demek olur.

2486. Kanı damlayarak yüzünü şâha döndü ve dedi ki: "Zahir olan zulmü gör! Gizliden ne sorarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2486. Kanı damlayarak yüzünü şâha döndü ve dedi ki: "Görünen zulmü gör! Gizliden ne sorarsın?"

Zabıta memuru tarafından başı yarılan fakir, padişah geçerken başının kanı damlayarak yüzünü padişaha çevirip dedi ki: "Ey hükümdar! Senin memurların benim hiçbir kabahatim olmadığı hâlde, işte benim başımı yardılar. Memurların halka yaptığı gizli zulümleri sormaktan vazgeç de, bu açık ve ortada olan zulmü gör! Memurlarının fiilleri hakkında sana yeterli derecede kanaat gelir."

Zabıta me'mûru tarafından başı yarılan fakîr, pâdişâh geçerken başının kanı damlayarak yüzünü pâdişâha çevirip dedi ki: "Ey hükümdâr! Senin me'mûrların benim hiç kabâhatim olmadığı hâlde, işte benim başımı yardılar. Me'mûrların halka yaptığı gizli zulümleri sormaktan vazgeç de, bu zâhir ve meydanda olan zulmü gör! Me'mûrlarının efâli hakkında sana kâfî derecede kanâat gelir."

2487. "Senin hayrın budur. Câmiye gidiyorsun, ey azgın, acaba senin şerrin ve zûrun ne olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2487. "Senin hayrın budur. Camiye gidiyorsun, ey azgın, acaba senin şerrin ve zorbalığın ne olur?"

"Ey padişah! Sen camiye gidip namaz kılmak ve Hakk'a ibadet etmek hayrını yerine getirirken, senin bu hayrın yüzünden böyle açıkça zulümler yapılıyor. Hayrın böyle olursa, acaba şerrin ve zorbalığın ve cebir (zorla yaptırma) nasıl olur? Var kıyas et!"

"Ey pâdişâh! Sen câmiye gidip namaz kılmak ve Hakk'a ibâdet etmek hayrını îfâ ederken, senin bu hayrın yüzünden böyle meydanda zulümler yapılıyor. Hayrın böyle olursa, acaba şerrin ve zûrun ve cebrin nasıl olur? Var kıyâs et!"

2488. Pîr bir alçaktan bir selâm işitmez, ta ki akıbet ondan birçok kıvrılmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2488. Pîr, bir alçaktan bir selâm işitmez, tâ ki sonunda ondan birçok kıvrılmaya!

Yaşça büyük veya tarikatta reis olan kişi, alçak tabiatlı bir kimseden bir selâm ve saygıya dair bir söz işitirse, sonunda o iltifattan dolayı çok kıvrılır ve ıstıraba düşer. Çünkü o alçağın selâm ve saygıdan kötü bir amacı vardır.

Sinnen ihtiyar veyâ tarîkatte reîs olan kimse, bir alçak tabîatli kimseden bir selâm ve ihtirâma dâir bir söz işitirse, sonunda o iltifattan birçok kıvrılır ve ıztırâba düşer. Zîrâ o alçağın selâm ve ihtirâmdan bir kasd-i fâsidi vardır.

2489. Veliyi kurt bulsa iyi olur, ondan ki, velîyi kötü nefis bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2489. Veliyi kurt bulsa iyi olur, ondan ki, velîyi kötü nefis bula!

Yani, bir veliyi kötü nefisli bir alçak kimsenin bulmasından ve ona rastlamasından ise, bir kurdun bulması ve ona rastlaması daha iyidir.

Ya'nî, bir velîyi kötü nefisli bir alçak kimsenin bulmasından ve ona mülâkî olmasından ise, bir kurdun bulması ve ona mülâkî olması daha iyidir.

2490. Zîra ki kurt her ne kadar birçok sitemgerdir, fakat onun ferhengi ve keydi ve mekri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2490. Çünkü kurt ne kadar çok eziyet edici olsa da, onun ferhengi (ilim, edep, denge) ve hilesi ve mekr (gizli yönlendirme) yoktur.

Yani, kurt ne kadar çok zalim ve yırtıcı olsa da, onun ilim dairesinde düşüncesi ve hilesi ve mekri yoktur.

"Ferheng", ilim, dâniş, edeb, büyüklük ve muvâzene ma'nâlarınadır. Ya'nî, kurt her ne kadar çok ziyâde zâlim ve yırtıcı ise de, onun ilim dâiresinde düşüncesi ve hîlesi ve mekri yoktur.

2491. Yoksa o ne vakit tuzağa düşerdi? Mekr âdemîde tamam olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2491. Yoksa o ne zaman tuzağa düşerdi? Tuzak kurma (mekr) insanda tam olur.

Ve eğer kurdun ilim dairesinde düşüncesi ve hilesi olsaydı, o zavallı tuzağa yakalanır mıydı? İlim dairesinde düşünüp birtakım hileler yapmak insanda tamama erer. Çünkü hilekâr insan başka türlü düşünür ve hilesine geçerlilik kazandırmak için başka türlü söyler. "Ve insanda tam olur" ifadesiyle, bazı hayvanlarda da hilekârlık olsa bile, bunun eksik olduğuna işaret buyrulur. Nasıl ki maymun, kedi ve sıçan gibi hayvanlarda bu eksik hilelerin çeşitleri açıktır. Fakat hiçbirinin hilesi insanın hilesi ve dolabı kadar mükemmel değildir.

Ve eğer kurdun ilim dâiresinde düşüncesi ve hîlesi olsaydı, o bîçâre tuzağa tutulur mu idi? İlim dâiresinde düşünüp birtakım hîleler yapmak âdemde tamâm olur. Zîrâ hîlekâr âdem başka türlü düşünür ve hîlesine revâc vermek için başka türlü söyler. "Ve âdemde tamam olur" ibâresi ile ba'zı hayvanlarda dahi hîlekârlık var ise de, nâkıs olduğuna işaret buyurulur. Nitekim maymun ve kedi ve sıçan gibi hayvanlarda bu nâkıs hîlelerin envâ'ı zâhirdir. Fakat hiçbirinin hîlesi insanın hîlesi ve dolabı kadar mükemmel değildir.

2492. Koç, öküze ve deveye dedi ki: "Ey refîkler! Mâdemki bize böyle ittifak vâki' oldu,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2492. Koç, öküze ve deveye dedi ki: "Ey yoldaşlar! Mademki bize böyle bir birliktelik meydana geldi,"

"Rifak", "seferde yoldaş" anlamına gelen, "râ" harfinin zammı ["rüfka"] ve kesresiyle "rifka" kelimesinin çoğuludur. Yani, koç, öküze ve deveye dedi ki: "Ey yol arkadaşları! Mademki bize böyle birbirimizle karşılaşma ve birliktelik meydana geldi."

"Rifak", "seferde yoldaş" ma'nâsına olan, “râ"nın zammı ["rüfka"] ve kesriyle "rifka"nın cem'idir. Ya'nî, koç, öküze ve deveye dedi ki: "Ey sefer yoldaşları! Mâdemki bize böyle birbirimize tesadüf ve ittifak vâki' oldu."

2493. "Her biriniz ömrünüzün tarihini izhar ediniz! Pek ihtiyar evlâdır. Bâkîniz susunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2493. "Her biriniz ömrünüzün tarihini ortaya koyunuz! Çok yaşlı olan evlâdır. Geri kalanınız susunuz!"

"İbdâ", ortaya çıkarmak, meydana getirmek demektir. Bazı nüshalarda "ibdâ" yerine "imlâ" geçmektedir. "Kendi fikrinden birine bir şey yazdırmak" demektir. Yani, "Bulduğumuz ot demetini mademki en büyüğümüzün yemesi gerekecektir, bu sebeple her biriniz ömrünüzün tarihini, yani doğum tarihinizi ve yaşınızı ortaya koyunuz! İçimizde hangimiz çok yaşlı ise bu otu yemeye o layıktır. Küçüklerin bu ot üzerinde hakkı kalmaz, susmaları gerekir."

"İbdâ", ızhâr etmek, meydana çıkarmak demektir. Ba'zı nüshalarda “ibdâ" yerine "imlâ" vâki'dir. "Kendi fikrinden birisine bir şey yazdırmak" demektir. Ya'nî, "Bulduğumuz ot demetini mâdemki en büyüğümüz yemek lâzım gelecektir, binâenaleyh her biriniz ömrünüzün târîhini, ya'nî doğum târîhinizi ve yaşınızı ızhâr ediniz! İçimizde hangimiz pek ihtiyar ise bu otu yemeye o lâyıktır. Küçüklerin bu otta hakkı kalmaz, susmak lâzım gelir."

2494. Koç dedi: "O ahidler içinde benim mer'âm, İsmâîl kurbanının koçu ile beraberdi." "Merc", otlak ve mer'â. "Uhûd", "ahd"in cem'idir. Burada "zamanlar ve devirler ve vakitler" ma'nâsınadır. Ya'nî koç kendi yaşının büyüklüğünü göstermek için dedi ki: "O eski devirlerde benim mer'âm ve otlağım İsmâîl (a.s.) için gönderilen kurbanlık koç ile beraber idi ve ben bu koç ile beraber mer'âda otlar idim. 1. cildin 228 numarasına müsâdif olan همچو اسماعیل پیشش سر بنه [ya'nî "İsmâîl gibi onun önüne baş koy!"] beytinde îzah olunduğu üzere zebîh, ehl-i keşf indinde İshak (a.s.) dır. Ve Hz. Pîr efendimiz indinde de böyledir. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar: "Benim kapımın toprağı üzerinde kurbân olmuş İshak nebî olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey benim gevherim! Ben seni ne vakit kırarım?" Fakat Mesnevî-i Şerîfte avâmmın zihinlerini karıştırmamak için Hz. Pîr efendimiz kavl-i meşhûra binâen İsmâîl (a.s.)ı zikr etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2494. Koç dedi: "O ahitler içinde benim otlağım, İsmail kurbanının koçu ile beraberdi." "Merc", otlak ve mera demektir. "Uhûd", "ahd" kelimesinin çoğuludur. Burada "zamanlar ve devirler ve vakitler" anlamındadır. Yani koç, kendi yaşının büyüklüğünü göstermek için dedi ki: "O eski devirlerde benim otlağım ve otladığım yer, İsmail (a.s.) için gönderilen kurbanlık koç ile beraberdi ve ben bu koç ile beraber merada otlardım. 1. cildin 228 numarasına denk gelen همچو اسماعیل پیشش سر بنه [yani "İsmail gibi onun önüne baş koy!"] beytinde açıklandığı üzere, kurban edilen kişi, keşif ehli nezdinde İshak (a.s.)'tır. Ve Hz. Pîr efendimiz nezdinde de böyledir. Nitekim Divan-ı Kebirlerinde buyururlar: "Benim kapımın toprağı üzerinde kurban olmuş İshak nebi olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin babanım. Ey benim cevherim! Ben seni ne zaman kırarım?" Fakat Mesnevî-i Şerîf'te halkın zihinlerini karıştırmamak için Hz. Pîr efendimiz meşhur görüşe dayanarak İsmail (a.s.)'ı zikretmişlerdir.

2495. Öküz dedi: "Ben salhûrdeyim. O öküzün eşiyim ki, Adem onu çifte koştu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2495. Öküz dedi: "Ben yaşlıyım. Ben o öküzün eşiyim ki, Âdem onu çifte koştu."

Öküz, koça daha yaşlı olduğunu göstermek için dedi ki: "Ben senden daha yaşlıyım ve daha çok yıl bu âlemde ömür sürdüm. Çünkü ben Âdem (a.s.)ın çift sürerken kullandığı iki öküzden biriyim."

Öküz, koça daha yaşlı olduğunu göstermek için dedi ki: "Ben sene yemişim ve daha çok yıllar bu âlemde ömür sürmüşüm. Zîrâ ben Adem (a.s.)ın çift sürerken istihdâm ettiği iki öküzden birisiyim."

2496. "O öküzün eşiyim ki, halkın ceddi olan Adem onunla ziraatte yer üzerinde yarma yapardı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2496. "O öküzün eşiyim ki, halkın ceddi olan Adem onunla ziraatte yer üzerinde yarma yapardı."

"Falk", "yarmak" demektir. Bazı nüshalarda birinci mısradaki "şîn" zamir-i gaibi (üçüncü tekil şahıs zamiri) yoktur. "Gâvem ki Adem" şeklindedir. Yani, "Ben halkın ve insanların ceddi olan Adem (a.s.)'ın, ziraat ederken yerleri yardığı öküzün eşiyim ki, o hazret ikimizi bir boyunduruk altında kullanırdı."

"Falk", "yarmak" demektir. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki "şîn" zamîr-i gāibi yoktur. "Gâvem ki Adem" sûretindedir. Ya'nî, "Ben halkın ve insanların ceddi olan Adem (a.s.)ın zirâat ederken yerleri yardığı öküzün eşiyim ki, o hazret ikimizi bir boyunduruk altında kullanır idi."

2497. Vaktaki deve, öküzden ve koçtan işitti, taaccüb etti. Başını aşağıya getirdi ve onu tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2497. Deve, öküzden ve koçtan işittiği zaman şaşırdı. Başını aşağıya indirdi ve onu tuttu.

Deve, öküzden ve koçtan bu ömür uzunluğu sözlerini dinlediği zaman, bu sözlerin faydasızlığına şaşırıp, fiilî bir kudret ve maharet göstermek üzere başını aşağıya uzattı ve o ot demetini yakaladı.

Vaktâki deve, öküzden ve koçtan bu ömür uzunluğu sözlerini dinledi, bu sözlerin fâidesizliğine taaccüb edip, fiilî bir kudret ve mahâret göstermek üzere başını aşağıya uzattı ve o ot demetini yakaladı.

2498. Bir semiz deve o kasil demetini hafif kuyl u kālsiz havaya kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2498. Bir semiz deve o taze demeti hafifçe ve sessizce havaya kaldırdı.

"Buht", semiz ve büyük deve (Şemsü'l-Lügat). "Kasîl", taze arpa başağı demeti. Yani, o bir semiz ve büyük deve, o taze arpa başağı demetini ağzıyla tutup hafifçe ve hiç söz söylemeksizin havaya kaldırıverdi.

“Buht”, semiz ve büyük deve (Şemsü'l-Lügat). “Kasîl”, tâze arpa başağı demeti. Ya'nî, o bir semiz ve büyük deve, o tâze arpa başağı demetini ağzıyla tutup hafifçe ve hiç söz söylemeksizin havaya kaldırıverdi.

2499. Dedi ki: “Benim için târîhe hâcet yoktur. Zîrâ benim böyle bir cismim ve yüksek boynum vardır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2499. Dedi ki: “Benim için tarihe gerek yoktur. Çünkü benim böyle bir cismim ve yüksek boynum vardır.”

Deve bu fiilî kudretini ve maharetini gösterdikten sonra dedi ki: “Bu taze başak demetini yemek için nice ihtiyar ve çok yaşlı olmaya gerek yoktur. Benim böyle büyük bir cismim ve uzun bir boynum varken bu hususta dedikoduya gerek yoktur.” Bu kıssada peygamberlerin ve evliyaların ilimlerinin tahsili için Hakk yolunda eski olmanın etkisi olmayıp ruhun kuvvetli ve tekil sabit hakikatin yatkınlığının yüksek olmasının muteber olduğuna işaret buyurulur. Buna göre bazı Hakk yolcularının “Ben eskiyim, sen yenisin!” gibi aralarındaki boş konuşmaları anlamsızdır. İtibar akla ve yatkınlığadır.

Deve bu fiilî kudretini ve mahâretini gösterdikten sonra dedi ki: “Bu tâze başak demetini yemek için nice ihtiyar ve çok yaşlı olmaya hâcet yoktur. Benim böyle azîm bir cismim ve uzun bir boynum varken bu husûsta dedikoduya hâcet yoktur.” Bu kıssada ulûm-i enbiyâ ve evliyânın tahsîli için tarîk-ı Hak'ta eski olmanın te'sîri olmayıp rûhun kuvvetli ve ayn-ı sâbitenin isti'dâdı yüksek olması mu'teber olduğuna işâret buyurulur. Binâenaleyh ba'zı ashâb-ı tarîkın “Ben eskiyim, sen yenisin!” gibi aralarındaki kıyl u kāl boştur. İ'tibâr akıl ve isti'dâdadır.

2500. “Ey babanın cânı! Muhakkak herkes bilir ki, ben sizden daha küçük [2482] olmam.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2500. “Ey babanın canı! Muhakkak herkes bilir ki, ben sizden daha küçük olmam.”

2501. “Akıl sahiblerinden olan her bir kimse bunu bilir ki, benim tab'ım sizden daha ziyâdedir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2501. "Akıl sahiplerinden olan her bir kimse bunu bilir ki, benim tabiatım sizden daha fazladır."

Yani, "Sözün ve çok yaşamanın kıymeti yoktur. Kıymet akılda ve fiildedir. Bu sebeple benden sâdır olan kuvvet ve fiilî kudrete göre akıl sahiplerinden olan her bir kimse bilir ki, benim tabiatım ve yaratılışım sizden daha üstündür; ve kuvvet ve maharette sizden daha küçük değilim."

Ya'nî, “Sözün ve çok yaşamanın kıymeti yoktur. Kıymet akılda ve fiildedir. Binâenaleyh benden sâdır olan kuvvet ve kudret-i fiiliyyeye nazaran akıl sâhiblerinden olan her bir kimse bilir ki, benim tab'ım ve yaratılışım sizden daha efdaldir; ve kuvvet ve mahârette sizden daha küçük değilim.”

2502. “Cümle bilirler ki, bu yüksek olan çarh, bu eski toprağın yüz kadarı vardır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2502. “Herkes bilir ki, bu yüksek olan felek, bu eski toprağın yüz katı kadardır.”

Bu şerefli beyit Hristiyan'ın dilindendir. Yani, "Ben İsa (a.s.) ile göklere çıktım ve herkes bilir ki, felek bu toprak kürenin yüz katı kadar üstündedir."

Bu beyt-i şerîf hıristiyanın lisânındandır. Ya'nî, "Ben Îsâ (a.s.) ile eflâke çıktım ve herkes bilir ki, felek bu toprak kürenin yüz kadar fevkındedir."

2503. Gök damının acaibleri nerede? Bu hâkdân köşesinin harablıkları nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2503. Gök kubbesinin şaşırtıcı halleri nerede? Bu toprak köşesinin harabelikleri nerede?

Bu sebeple, bu toprak kürenin kubbesi ve göğü olan semânın şaşırtıcı suretleri nerede? Bu yeryüzü köşesinin her an harap ve viran olan suretleri nerede? Şimdi, Yahudi'ye olan tecelli yeryüzünde meydana gelmiştir. Ben ise yeryüzünün üstü olan semâya çıktım. Elbette benim rüyam onunkinden daha yücedir!

Binâenaleyh bu toprak kürenin damı ve semâsı olan göğün acîb olan sûretleri nerede? Bu küre-i arz köşesinin her dem harâb ve vîrân olan sûretleri nerede? İmdi yahûdîye olan tecellî yeryüzünde vâki' olmuştur. Ben ise yeryüzünün fevkı olan semâya çıktım. Elbette benim rü'yâm ondan daha âlîdir!

## Müslümânın o yahûdî ve hıristiyân olan arkadaşlarına gördüğü şeyi söylemesi ve onların hasret yemesi

2504. İmdi müslüman dedi: "Ey benim arkadaşlarım! Benim sultanım Mustafa benim önüme geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2504. Şimdi Müslüman dedi: "Ey benim arkadaşlarım! Benim sultanım Mustafa benim önüme geldi."

Yani, Yahudi'den ve Hristiyan'dan sonra rüya anlatma sırası Müslüman'a geldi ve Müslüman dedi ki: "Ey benim arkadaşlarım! Rüyamda benim sultanım Mustafa (s.a.v.) hazretleri benim önüme geldi."

Ya'nî, yahûdîden ve hıristiyândan sonra rü'yâ söylemek nöbeti müslümâna geldi ve müslümân dedi ki: "Ey benim arkadaşlarım! Rü'yâmda benim sultânım Mustafa (s.a.v.) hazretleri benim önüme geldi."

2505. Müteakiben bana dedi: "O biri Tür üzerine koştu. Kelîm ve Hak ile aşk oyununu oynadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2505. Müteakiben bana dedi: "O biri Tur üzerine koştu. Kelîm ve Hak ile aşk oyununu oynadı."

O şanlı peygamber (nebiyy-i zîşân) zuhûrunu müteakip bana dedi ki: "O Yahudi, Tur-i Sina tarafına doğru koştu. Musa (a.s.) ile ve Yüce Hak ile orada aşk oyununu oynadı ve ilahi feyizlere nail oldu."

"O sultân-ı enbiyâ zuhûrunu müteâkıb bana dedi ki: "O yahûdî Tûr-i Sînâ tarafına doğru koştu. Mûsâ (a.s.) ile ve Hz. Hak ile orada aşk oyununu oynadı ve nâil-i füyûzât-ı ilâhiyye oldu."

2506. "Ve o diğerini sahib-kıran olan Isa dördüncü göğün ucu üzerine götürdü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2506. "Ve o diğerini sahib-kıran olan İsa dördüncü göğün ucu üzerine götürdü."

"Sahib-kıran" (yıldızların kavuşumu anında doğan kişi), astroloji teriminde, doğumu ve ana rahmine düşmesi Satürn ve Jüpiter gezegenlerinin kavuşumuna denk gelen kimsedir ki, böyle bir kimse çok fazla saadetli olur. Yani, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: "Ve o Hristiyanı dahi sahib-kıran olan İsa Ruhullah (a.s.) alıp dördüncü göğün üzerine ve yukarısına götürdü."

"Sahib-kırân", ehl-i nücûm ıstılâhında doğumu ve ana rahmine düşmesi Zühal ve Müşterî seyyârelerinin kırânına müsâdif olan kimsedir ki, böyle bir kimse pek ziyâde saâdetli olur. Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ve o hıristiyânı dahi sâhib-kırân olan Îsâ Rûhullâh hazretleri alıp dördüncü göğün üzerine ve yukarısına götürdü."

2507. "Ey zarar görmüş olan geride kalmış! Kalk, bâri, o helvayı ve yahniyi ye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2507. "Ey zarar görmüş olan geride kalmış! Kalk, bari, o helvayı ve yahniyi ye!"

Yukarıda da açıklandığı üzere "Yahudi"den kasıt, sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) ehli ve "İsevi"den kasıt da, sırf teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) ehli olan kimselerdir ki, bunlar kelâmcılar sınıfındandır. Çünkü kelâmcılardan olan İslami fırkaların asılları sekiz gruptur ki, bunlar da Hariciler, Mu'tezile, Şia, Mürcie, Neccariyye, Cebriyye, Müşebbihe ve Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'tir. Bunların alt kolları, hadis-i şerif gereğince yetmiş üç fırkadır ki, her birinin inançları ve getirdikleri deliller Milel ve Nihal ismindeki ve diğer akaid kitaplarında kayıtlıdır; ve bu fırkaların hepsi hükümlerini akli ve nakli delillere dayanarak verirler ve hükümlerinde aşırılığa ve gevşekliğe (ifrât ve tefrît) meyilli olurlar. Bunlardan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat grubuna Hanbeliler, Eş'ariler ve Maturidiler derler. Bu üç grubun delilleri mümkün olduğunca aşırılıktan ve gevşeklikten uzak, orta yol ve itidal dairesinde olduğundan zahir uleması (dış ilimlerle uğraşan âlimler) arasında muteberdir; ve mümin avam için başvurulacak doğru inançlardır. Ancak bu üç grup arasında dahi alt konularda ihtilaf vardır. Çünkü kelâm ilmi, tecelli ilmi (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini bilme ilmi) olmayıp, akli delillere dayanır ve akıl sahiplerinin yoludur; ve akıllar ise kendi özünde farklı olduğu gibi, hakikatler dairesine nüfuz etmekten acizdir. Bu sebeple kelâm ilmi ile Hakk'a ve hakikate ulaşmak mümkün değildir. Hak ve hakikat ancak riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile içini arındıran evliyâullâha (Allah dostlarına) meydana gelen ledün ilimlerini (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) idrak etmekle mümkündür. Zahir uleması ise kendi akıllarına ve delillerine aykırı gördükleri evliya ilimlerini inkâr ederler ki, onların eksiklikleri ve kusurları buradadır. İşte bu şerefli beyitte "mümin" ile tenzih ve teşbih arasını birleştiren "muhakkik mümin"e (hakikati tahkik eden mümin) işaret buyurulur; ve "helva ve yahni"den kasıt da, peygamberlerin ve evliyanın ilimleridir. Çünkü kelâm ilmi ehli, hakikatlerin keşfini ahirete ertelerler; ve muhakkikler ise o hakikatleri acilen burada görürler. Yani, "Ey hayal alemine dalan Musevi ve İsevi'den geri kalmış olan ve hayallere dalamayıp zarar görmüş olan Müslüman! Onların geleceğe erteledikleri hakikatleri kalk da, bari bu alemde gör ve hakikat helva ve yahnisini ye!"

Yukarılarda dahi îzah olunduğu üzere "yahûdî"den murâd, tenzîh-i sırf ve "Îsevî"den murâd dahi, teşbîh-i sırf erbâbı olan kimselerdir ki, bunlar mütekellimîn sınıfındandırlar. Zîrâ mütekellimînden olan fırak-ı islâmiyyenin asılları sekiz tâifedir ki, bunlar da, Havâric, Mu'tezile, Şîa, Mürcie, Neccâriyye, Cebriyye, Müşebbihe ve Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tir. Bunların fürûâtı hadis-i şerîfi mûcibince yetmiş üç fırkadır ki, her birinin i'tikādâtı ve getirdikleri delîller Milel ve Nihal ismindeki ve sâir akāid kitablarında münderictir; ve bu fırkaların hepsi hükümlerini delâil-i akliyye ve nakliyyeye müsteniden verirler ve hükümlerinde ifrât ve tefrîte meyil ederler. Bunlardan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat tâifesine Hanâbile, Eşâire ve Mâtürîdiyye derler. Bu üç tâifenin delîlleri mehmâ-emken ifrât ve tefrîtten ârî ve vasat ve i'tidal dâiresinde olduğundan ulemâ-i zâhire arasında mu'teberdir; ve avâmm-ı mü'minîn için tevessül edilecek akāid-i sahîhadır. Ancak bu üç tâife arasında dahi fürûâtta ihtilaf vardır. Zîrâ ilm-i kelâm, ilm-i tecellî olmayıp, delâil-i akliyyeye müsteniddir ve ashâb-ı ukülün tarîkıdır; ve ukül ise hadd-i zâtında mütefavit olduğu gibi, dâire-i hakāyıka nüfüz etmekten âcizdir. Binâenaleyh ilm-i kelâm ile Hakk'a ve hakîkate vusûl mümkin değildir. Hak ve hakîkat ancak riyazat ve mücâhedât ile tasfiye-i bâtın eden evliyâullâha vâki' olan ulûm-i ledünniyyeyi idrâk ile mümkindir. Ulemâ-i zâhire ise kendi akıllarına ve delîllerine muhâlif gördükleri ulûm-i evliyâyı inkâr ederler ki, onların noksanları ve kabahatleri buradadır. İşte bu beyt-i şerîfte "mü'min" ile tenzîh ve teşbîh beynini câmi' olan "mü'nin-i muhakkık"a işâret buyurulur; ve "helva ve yahni"den murâd dahi, ulûm-i enbiyâ ve evliyâdır. Zîrâ ilm-i kelâm erbâbı keşf-i hakāyıkı âhirete ta'lîk ederler; ve muhakkıklar ise o hakāyıkı acilen burada görürler. Ya'nî, "Ey hayâl âlemine dalan Mûsevî ve Îsevî'den geri kalmış olan ve hayâlâta dalamayıp zarar görmüş olan müslümân! Onların âtîye ta'lîk ettikleri hakāyıkı kalk da, bâri bu âlemde gör ve hakîkat helva ve yahnisini ye!"

2508. "O pür-fen olan hünerliler sürdüler. İkbal ve mansıb nâmesini okudular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2508. "O hünerli kişiler sürdüler. İkbal ve mansıp nâmesini okudular."

O nazarî ilimler (teorik bilgiler) sanatı ile dolu olan hüner sahipleri, getirdikleri deliller ile iddialarını ileri sürdüler. Âleme karşı kendilerinin ikbal (yükselme) ve mansıp (makam) nâmesini ve fermanını okudular. "Biz ilimde ve akılda ustayız!" dediler.

"O ulûm-i nazariyye fenni ile dolu olan hüner sâhibleri getirdikleri delîller ile da'vâlarını ileriye sürdüler. Âleme karşı kendilerinin ikbâl ve mansıb nâmesini ve fermânını okudular. "Biz ilimde ve akılda üstâdız!" dediler."

2509. "O iki fâzıl kendi fazllarını buldular. Hüner cihetinden meleklere karıştılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2509. "O iki faziletli kişi kendi faziletlerini buldular. Hüner yönünden meleklere karıştılar."

"Der bâften" (karışmak), karışmak ve ortak olmaktan kinayedir. Yani, "O iki faziletli kişi olan Musevî ve İsevî kendilerinde fazilet buldular ve kendilerinde gördükleri ve anladıkları hünerlerden dolayı mertebede meleklere ortak oldular."

"Der bâften", karışmak ve şerîk olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "O iki fâzıl olan Mûsevî ve Îsevî kendilerinde fazl buldular ve kendilerinde gördükleri ve anladıkları hünerlerden dolayı mertebede meleklere şerîk oldular."

2510. "Ey geride kalmış olan safdil ve ahmak! Haydi, sıçra ve helva kâsesi [2492] nezdine otur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2510. "Ey geride kalmış olan safdil ve ahmak! Haydi, sıçra ve helva kâsesi [2492] yanına otur!"

"Selîm", safdil ve aptal; ve "gûl", ahmak demektir. Bu kelimeler burada, akıllı geçinen zâhirî ilimler (dış görünüşe ait ilimler) sahiplerinin, bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hizmetine kendini teslim eden sâlikler (Hakk Yolcusu) hakkında kullandıkları ifadelere gönderme yaparak anılmıştır. Çünkü onların gözünde, tam bir samimiyetle bir insân-ı kâmilin yoluna intisap eden ve hizmetine koşan bir derviş aptal ve ahmaktır. Fakat nebevî ilimlerin vârisi olan o insân-ı kâmil dahi, onlara rağmen "Al, benim aptalcığım ve ahmakçığım, bu hakikat helvasını ve yahniyi ye!" der.

"Selîm", safdil ve aptal; ve "gûl", ahmak demektir. Bu kelimeler burada âkıl geçinen ulûm-i zâhiriyye erbâbının bir insân-ı kâmilin hizmetine teslîm-i nefs eden sâlikler hakkında kullandıkları ta'bîrâta telmîhen mezkûrdür. Zîrâ onların nazarında kemâl-i hulûs ile bir insân-ı kâmilin tarîkıne intisâb ve hizmetine şitâb eden bir dervîş aptal ve ahmaktır. Fakat vâris-i ulûm-i nebevî olan o insân-ı kâmil dahi, onlara rağmen "Al, benim aptalcığım ve ahmakçığım, bu hakîkat helvasını ve yahniyi ye!" der.

2511. Sonra ona o vakit dediler ki: "Acib şey! Sen harîs bal helvasını yedin, ha?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2511. Sonra ona o vakit dediler ki: "Acayip şey! Sen haris bal helvasını yedin, ha?"

"Habîs", "hurma ve yağdan yapılmış bir çeşit helva" ismidir. Bu diyarlarda un ve bal ile yaptıkları helvadır ki, Türkler "un helvası" derler (Kamus). Yani, Müslüman helvayı ve yahniyi yediğini söyledikten sonra Musevî ve İsevî o vakit ona dediler ki: "Acayip şey! Buğdaya haris olan sen bal helvasını yedin, ha?" Bilinmeli ki, Musevîler ve İsevîler "Yüce Allah eşyayı yarattı; zâtı bu eşyadan dışarıdadır. Fakat yeryüzünde meydana gelen halleri bilir" derler. Kelâmcılardan olan zahir uleması dahi أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) yani "Uyanık ol! Yüce Allah her şeyi kuşatmıştır" ayet-i kerimesini tevil ederek وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talak, 65/12) yani "Allah Teâlâ muhakkak her şeyi ilimle kuşatmıştır" ayet-i kerimesi gereğince yalnız ilimle kuşatmayı ispat ederler; ve eşyada zâtî yayılışı reddederler. Bu sebeple onların Hak hakkındaki bilgileri eksik ve hayale dayanmaktadır. Tam bilgi sahibi olanlar ayet-i kerimeyi tevil etmeyip Hakk'ın zâtı ve ilmi ile eşyayı kuşattığına inananlar ve zevken bu bilgi helvasını yiyenlerdir. Şimdi bu zevken bilgi helvasını yiyenlerin acayip halleri ortaya çıktığı vakit hayalde kalan topluluk şaşırıp onların hallerine hasret çekerler.

"Habîs", "hurma ve yağdan ma'mûl bir nevi' helva" ismidir. Bu diyârlarda un ve bal ile yaptıkları helvadır ki, Türkler "un helvası" derler (Kāmûs). Ya'nî, müslümân helvayı ve yahniyi yediğini söyledikten sonra Mûsevî ve Îsevî o vakit ona dediler ki: "Acîb şey! Buğdaya harîs olan sen bal helvasını yedin, ha?" Ma'lûmdur ki, Mûsevîler ve Îsevîler "Hak Teâlâ eşyayı yarattı; zâtı bu eşyâdan hâriçtir. Fakat yeryüzünde cereyân eden ahvâli bilir" derler. Mütekellimînden olan ulemâ-i zâhir dahi أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) ya'nî "Âgâh ol! Hak Teâlâ her şeyi muhîttir" âyet-i kerîmesini te'vîl ederek وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) ya'nî "Allâh Teâlâ muhakkak her şeyi ilmen muhîttir" âyet-i kerîmesi mûcibince yalnız ihâta-i ilmiyye isbât ederler; ve eşyâda sereyân-ı zâtîyi nefy ederler. Binâenaleyh onların Hak hakkındaki ma'rifetleri nâkıs ve hayâle müsteniddir. Ma'rifet-i tâmme sâhibi olanlar âyet-i kerîmeyi te'vîl etmeyip Hakk'ın zâtı ve ilmi ile eşyayı ihâta buyurduğuna kāil olanlar ve zevkan bu ma'rifet helvasını yiyenlerdir. İmdi bu zevkan ma'rifet helvasını yiyenlerin ahvâl-i acîbeleri zâhir olduğu vakit hayâlde kalan tâife taaccüb edip onların hâllerine hasret çekerler.

2512. Dedi: "Mâdemki muta' olan o şâh buyurdu, ben kim olurum, tâ ki ondan imtina' edeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2512. Dedi: "Mademki itaat edilen o şah buyurdu, ben kim olurum ki ondan çekineyim?"

Yani, onların şaşkınlık ve hayret içinde gerçekleşen itirazlarına cevaben mümin dedi: "Ben kim oluyorum ki, o peygamberler sultanının itaat edilen emrini yerine getirmekten çekineyim ve ona karşı geleyim?"

Ya'nî, onların taaccüb ve hasret içinde vâki' olan i'tirâzlarına cevâben mü'min dedi: "Ben kim oluyorum ki, o Sultân-ı enbiyâ'nın mutâ' olan emrini icrâdan imtina' edeyim ve ona karşı muhalefet edeyim?"

2513. "Eğer seni hoşluğa ve nahoşluğa da'vet etse, sen yahûdî, Mûsâ'nın emrinden baş çeker misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2513. "Eğer seni hoşluğa ve nahoşluğa davet etse, sen Yahudi, Musa'nın emrinden baş çeker misin?"

Yani, "Sen Yahudi olduğun hâlde Musa (a.s.) eğer seni hoşluğa veya nahoşluğa, hoşlandığın veya hoşlanmadığın bir şeye davet etse, onun emrine karşı muhalefet eder misin?"

Ya'nî, "Sen yahûdî olduğun hâlde Mûsâ (a.s.) eğer seni hoşluğa veyâhud nâhoşluğa, hoşlandığın veyâhud hoşlanmadığın bir şeye da'vet etse, onun emrine karşı muhalefet eder misin?"

2514. "Sen Mesîhî, hayırda ve şerde hiç Mesîh'in emrinden baş bükebilir misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2514. "Sen Mesihî, hayırda ve şerde hiç Mesih'in emrinden baş bükebilir misin?"

"Sen Mesihî olduğun hâlde, gerek hayır olan ve gerek görünen şer olan bir şeyde hiç Mesih İsa'nın (a.s.) emrinden baş büküp karşı gelebilir misin?"

"Sen Mesîhî olduğun hâlde, gerek hayır olan ve gerek zâhirde şer görünen bir şeyde hiç Mesîh Îsâ (a.s.)ın emrinden baş büküp muhalefet edebilir misin?"

2515. Ben enbiyânın fahrinden nasıl baş çekerim? Helvayı yemişim ve bu demde sarhoşum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2515. Ben peygamberlerin övüncünden nasıl yüz çeviririm? Helvayı yedim ve bu anda sarhoşum!

Bu sebeple ben Müslüman olduğum hâlde, peygamberlerin kendisiyle iftihar ettiği Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) emrine nasıl karşı gelirim? Peygamberlik emri gereğince hakikat helvasını yedim ve şimdi o hakikatin verdiği neşe içinde sarhoşum!

"Binâenaleyh ben müslüman olduğum hâlde, vücûduyla peygamberlerin iftihâr ettiği Muhammed Mustafa (s.a.v.)in emrine karşı nasıl muhalefet ederim? Emr-i risâletpenâhî mûcibince hakîkat helvasını yemişim ve imdi o hakîkatin verdiği neşve içinde sarhoşum!"

2516. Sonra ona dediler ki: "Vallâhi, doğru rüyayı sen gördün ve bu bizim yüz rüyamızdan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2516. Sonra ona dediler ki: "Vallahi, doğru rüyayı sen gördün ve bu bizim yüz rüyamızdan daha iyidir."

Bu şerefli beyitte rüyanın "keşf-i mücerred" (saf keşif) kısmına işaret edilir. Çünkü rüya üç çeşittir: Keşf-i mücerred, keşf-i muhayyel (hayalî keşif) ve hayâl-i mücerred (saf hayal). Eğer âlem-i misalden (misal âlemi) inen suretler tabire ihtiyaç duymayıp, his âleminde (duyular âlemi) aynen ortaya çıkarsa buna "keşf-i mücerred" derler. Nasıl ki Resûl-i Ekrem (a.s.) rüyalarında Kâbe-i Şerife'yi tavaf ettiğini gördü ve bu rüya aynen gerçekleşti. Ve Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de açıklandığı üzere, Resûl-i Ekrem (a.s.) Takî b. Mahled ismindeki bir veliye süt içirdi ve o uyandığı zaman kusup midesinden süt çıktı. Ve eğer rüyada görülen hayalî suretler, kendisine münasebeti olan hissî suretlerle tabire muhtaç olursa, buna da "keşf-i muhayyel" derler. Nasıl ki Resûl-i Ekrem (a.s.) rüyalarında "süt" gördü ve "ilim" ile tabir etti. İnsanî hayale aşağı yönden yansıyan suretlere de "hayâl-i mücerred" ve "adgās-i ahlâm" (karışık rüyalar) derler. Nasıl ki tuzlu yemekler yiyip uyuyan kimse rüyasında çeşmeler ve pınarlar görür. Doktorların bahsettikleri rüyalar âlemi bu çeşittendir. Bu rüya bahsinin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî ve Yûsufî'dedir. Burada onların zikri uzundur. Yani, Musevî ve İsevî, Muhammedî'ye dediler ki: "Vallahi doğru rüyayı sen gördün ve senin rüyan keşf-i mücerred çeşidindendir ve tabire muhtaç değildir. Bu bizim rüyamız ise, “keşf-i muhayyel" çeşidinden olduğundan tabire muhtaçtır. Bu sebeple senin rüyan bu bizim rüyalarımızın üstündedir ve daha iyidir."

Bu beyt-i şerîfte rü'yânın "keşf-i mücerred" kısmına işâret buyurulur. Zîrâ rü'yâ üç nevi'dir: Keşf-i mücerred, keşf-i muhayyel ve hayâl-i mücerred-dir. Eğer âlem-i misâlden nâzil olan sûretler ta'bîre muhtaç olmayıp, âlem-i histe aynı ile zuhûr ederse buna "keşf-i mücerred" derler. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri rü'yâlarında Ka'be- Şerîfe'yi tavaf ettiğini gördü ve bu rü'yâ aynen vâki' oldu. Ve Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de beyân buyurulduğu üzere, Resûl-i Ekrem hazretleri Takî b. Mahled ismindeki bir velîye süt içirdi ve o uyandığı vakit kayy edip mi'desinden süt çıktı. Ve eğer rü'yâda görülen suver-i hayâliyye kendisine münasebeti olan suver-i hissiyye ile ta'bîre muhtâç olursa, buna da "keşf-i muhayyel" derler. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri rü'yâlarında "süt" gördü ve "ilim" ile ta'bîr buyurdu. Hayâl-i insânîye cihet-i süfliyyeden mün'akis olan sûretlere de "hayâl-i mücerred" ve "adgās-i ahlâm" derler. Nitekim tuzlu yemekler yeyip uyuyan kimse rü'yâsında çeşmeler ve pınarlar görür. Doktorların bahsettikleri rü'yâlar âlemi bu nevi'dendir. Bu rü'yâ bahsinin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî ve Yûsufi'dedir. Burada onların zikri uzundur. Ya'nî, Mûsevî ve Îsevî Muhammedî'ye dediler ki: "Vallâhi doğru rü'yâyı sen gördün ve senin rü'yân keşf-i mücerred nev'indendir ve ta'bîre muhtaç değildir. Bu bizim rü'yâmız ise, “keşf-i muhayyel" nev'inden olduğundan ta'bîre muhtâçtır. Binâenaleyh senin rü'yân bu bizim rü'yâlarımızın fevkındedir ve daha iyidir."

2517. Ey sürûrun babası! Senin rü'yân uyanıklıktır. Zîrâ onun eseri uyanıklıkta ayandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2517. Ey sevincin babası! Senin rüyan uyanıklıktır. Çünkü onun eseri uyanıklıkta açıktır.

"Batar", çok sevinmek, aşırı sevinç, hayret, dehşet ve kibir anlamındadır. Burada "sevinç" anlamı uygundur. "Bû batar", "sevincin babası" ve aşırı sevince sahip kişi demektir. Yani, "Ey aşırı sevince sahip kişi! Senin rüyan uyanıklık hâlidir. Çünkü o rüya, saf keşif (perdenin kalkmasıyla hakikatleri görme) türünden olduğundan, onun eseri aynen uyanıklıkta ortaya çıkar."

"Batar", çok sevinmek, şiddet-i ferah, hayret, dehşet ve tekebbür ma'nâsınadır. Burada "sevinç" ma'nâsı münasibdir. "Bû batar", "sevinç babası" ve şiddet-i ferah sahibi demek olur. Ya'nî, "Ey şiddet-i ferah sâhibi! Senin rü'yân uyanıklık hâlidir. Zîrâ o rü'yâ keşf-i mücerred nev'inden olduğundan, onun eseri aynen uyanıklıkta zuhûr eder."

2518. Fazldan ve celâdetten ve fenden geç! İşi hizmet ve güzel huy tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2518. Faziletten, cesaretten ve fenden vazgeç! İşi hizmet ve güzel huy tutar.

"Celdî", "cesaret, zor, kuvvet, şiddet" anlamına gelir; burada ise "münazara ve tartışmada şiddet göstermek"ten kinayedir. Yani, ey âlim ve filozof efendi! Halka karşı fazilet göstermekten, münazara ve tartışmada şiddetten ve hüner sergilemekten vazgeç! Hakk'a karşı işe yarayan hâl, ilahi emre itaat etmek, peygamberin sünnetlerine uymak ve nefsin kötü sıfatlarını terk edip güzel ahlak sahibi olmaktır. Cenâb-ı Pîr, Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 38. bölümünde şöyle buyururlar: "Hüsâmeddîn-i Erzincânî, fakirlere hizmete ulaşmadan önce onlarla sohbet eder ve çok büyük bir tartışmacı idi. Her nereye gitse, ciddiyetle tartışır ve münazara ederdi. Güzel konuşurdu. Ama, dervişlerle bir araya geldiği zaman, o tartışma ve münazara gönlünde soğudu نبرد عشق را جز عشق دیگر yani "Aşkı ancak bir başka aşk giderir." من اراد ان يجلس مع الله فليجلس مع اهل التصوف ile oturmak isteyen ehl-i tasavvuf ile beraber otursun." Bu ilimler, fakirlerin hallerine göre bir oyundur ve ömrü boşa harcamaktır. Nitekim Kur'ân-ı Mecid'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ (Hadîd, 57/20) yani "Dünya [hayatı bir] oyundur" buyurulmuştur.... ilh."

Ve 2. cildin 805 numaralı beytinde من ندیدم در جهان جست و جو. هیچ اهلیت به از خوی نکو [yani "Ben arayış âleminde, hiçbir ehliyeti iyi huydan daha iyi görmedim"] buyurulmuş olduğu gibi, 806 numaralı şerefli beyit de bu beytin benzeri olarak şöyle buyurulmuş idi: در گذر از فضل و گستاخی و فن کار خدمت دارد و خلق حسن [Yani "Faziletten, küstahlıktan ve fenden vazgeç; işi hizmet ve güzel ahlak tutar."]

"Celdî", "celâdet, zor, kuvvet, şiddet" demek olup burada "münâzara ve cedelde şiddet göstermek"ten kinâyedir. Ya'nî, ey âlim ve feylesof efendi! Halka karşı fazîlet göstermekten ve münâzarada ve mübâhasede şiddetten ve hüner ızhârından geç! Hakk'a karşı işe yarayan hâl, emr-i ilâhîye itâat ve sünen-i peygamberîye riâyet ve nefsin kötü sıfatlarını terk edip güzel ahlâk sâhibi olmaktır. Cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin 38. faslında şöyle buyururlar: "Hüsâmeddîn-i Erzincânî, hizmet-i fukarâya vusûlden mukaddem, onlar ile sohbet eder ve azîm bir bahhâs idi. Her nereye giderse, cidd ile bahs ve münâzara eyler idi. Hoş söyler idi. Ammâ, vaktâki dervîşler ile mücâleset etti, o bahis ve münâzara gönlünde soğudu نبرد عشق را جز عشق دیگر ya'nî "Aşkı ancak bir başka aşk izâle eder." من اراد ان يجلس مع الله فليجلس مع اهل التصوف ile oturmak isteyen ehl-i tasavvuf ile beraber otursun." Bu ilimler ahvâl-i fukarâya nisbeten bir oyundur ve ömrü zâyi' etmektir. Nitekim Kur'ân-ı Mecid'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ (Hadîd, 57/20) ya'nî "Dünyâ [hayâtı bir] oyundur" buyurulmuştur.... ilh."

Ve 2. cildin 805 numaralı beytinde من ندیدم در جهان جست و جو. هیچ اهلیت به از خوی نکو [ya'nî "Ben cüst u cû âleminde, hiç iyi huydan iyi ehliyet görmedim"] buyurulmuş olduğu gibi, 806 numaralı beyt-i şerîf dahi bu beytin nazîri olarak şöyle buyurulmuş idi: در گذر از فضل و گستاخی و فن کار خدمت دارد و خلق حسن [Ya'nî "Fazldan ve küstahlıktan ve fenden geç; hizmet ve hüsn-i hulk iş tutar."]

2519. Hâlık onları bunun için dışarıya getirdi: "İnsanı ancak ibadet etsinler diye yarattım" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2519. Yaratıcı onları bunun için dışarıya getirdi: "İnsanı ancak ibadet etsinler diye yarattım" buyurdu.

Yüce Allah, Zâriyât Sûresi'nde وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) yani "Ben cin ve insan topluluğunu ancak bana ibadet ve kulluk etmeleri için yarattım" ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu şekilde, o kullarını ancak kendisini bilip ibadet ve kulluk etsinler diye bâtından (iç âlemden) zâhire (dış âleme) çıkardı. Buna göre, ilahi bilgiyi bırakıp bu yoğunluk ve tabiat âlemine ait ilim ve hünerlerle meşgul olmak, yaratılış gayesine aykırı olur. Nitekim 3. cildin 2978 numarasına denk gelen ما خلقت الجن والإنس اين بخوان جز عبادت نیست مقصود از جهان [yani "Bu 'mâ halaktü'l-cinn ve'l-ins'i [yani "Ben insan ve cinni ancak bana ibadet etmeleri için yarattım" (Zâriyât, 51/56) ayetini oku, dünyadan maksat ibadetten başkası değildir"] beytinde bu anlam beyan buyurulmuştu.

Hâlık Teâlâ hazretleri o kullarını sûre-i Zâriyât'ta وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ya'nî "Ben cin ve ins tâifesini ancak bana ibâdet ve kulluk etmeleri için yarattım" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu vech ile ancak kendisini bilip ibâdet ve kuluk etsinler diye bâtından zâhire çıkardı. Binâenaleyh ma'rifet-i ilâhiyyeyi bırakıp bu âlem-i kesâfet ve tabîate âid ilim ve hünerler ile iştigāl gāye-i hilkate muhâlif olur. Nitekim 3. cildin 2978 numarasına müsâdif olan ما خلقت الجن والإنس اين بخوان جز عبادت نیست مقصود از جهان [ya'nî "Bu 'mâ halaktü'l-cinn ve'l-ins'i [ya'nî "Ben ins ve cinni ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım" (Zâriyât, 51/56) âyetini oku, cihandan maksûd ibâdetin gayrı değildir "] beytinde bu ma'nâ beyân buyurulmuş idi.

2520. Sâmirî'ye o hüner ne fâide etti? O fen onu Allah'ın kapısından merdûd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2520. Sâmirî'ye o hüner ne fayda verdi? O fen onu Allah'ın kapısından kovulmuş etti.

Mûsâ (a.s.)'ın ümmeti fertlerinden olan Sâmirî, Benî-İsrâîl'i taptırmak için ses veren bir buzağı heykeli yaptı. Bu hususta gösterdiği hüner ve marifet kendisine ne fayda verdi? Hak kapısından kovulup hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında zilletine sebep oldu.

Mûsâ (a.s.)ın ümmeti efrâdından bulunan Sâmirî, Benî-İsrâîl'i taptırmak için ses veren bir buzağı heykeli yaptı. Bu husûsta gösterdiği hüner ve ma'rifet kendisine ne fâide verdi? Hak kapısından kovulup hem hayât-ı dünyeviyyede ve hem hayât-ı uhreviyyede zilletine sebeb oldu.

2521. Kārûn kîmyâdan ne çekti? Gör ki, onu yerin dibine, aşağıya çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2521. Karun kimyadan ne çekti? Gör ki, onu yerin dibine, aşağıya çekti.

"Kimya", burada "madenleri altına çevirme usulünü gösteren ilim"dir. Yani, Karun kimya ilminden ne çekti? Bu ilim onu yerin dibine kadar götürdü. Karun'un İbranice ismi Karuh'tur. Musa (a.s.)a nesep yakınlığı vardı; ve daima Tevrat okur ve Musa (a.s.)dan garip ilimler ve acayip fenler öğrenirdi. O ilimlerden birisi kimya ilmi idi. Bu ilim sayesinde çok zengin oldu. Musa (a.s.) ona malının zekâtını vermesini emretti. Adı geçen muhalefet etti; ve servetine tamah ederek birçok kimseler onun başına toplandı. Karun, Musa (a.s.)ı halkın gözünden düşürmek için bir fahişe kadına para ve mücevherat vaat edip Hz. Musa'nın kendisi ile zina ettiğini halkın önünde söylemesini teklif etti. Hz. Musa Benî-İsrail'e vaaz ve nasihat buyurduğu sırada o kadın o meclise geldi. Fakat Karun'un hilesini açıkça söyledi ve kendisi o mecliste fuhşiyattan tövbe etti. Bunun üzerine Musa (a.s.) Karun'un kahrolması için Cenab-ı Hakk'a yalvardı. Karun'un sarayının bulunduğu yer çöktü ve orada bulunanlar ile beraber Karun ve sarayı ve malı ve mülkü ve bağlıları ile beraber yere battı (Ravzatü's-Safa'dan özet.)

“Kîmya”, burada "ma'denleri altına kalbetmek usûlünü gösteren ilim"dir. Ya'nî, Kārûn kîmyâ ilminden ne çekti? Bu ilim onu yerin dibine kadar götürdü. Kārûn'un İbrânîce ismi Kārûh'tur. Mûsâ (a.s.)a karâbet-i nesebiyyesi var idi; ve dâimâ Tevrât okur ve Mûsâ (a.s.)dan ulûm-i garîbe ve fünûn-i acîbe tahsîl ederdi. O ilimlerden birisi kîmyâ ilmi idi. Bu ilim sâyesinde çok zengin oldu. Mûsâ (a.s.) ona malının zekâtını vermesini emr etti. Merkūm muhâlefet etti; ve servetine tama'an birçok kimseler onun başına toplandı. Kārûn, Mûsâ (a.s.)ı halkın nazarından düşürmek için bir fahişe kadına para ve mücevherât va'd edip Hz. Mûsâ'nın kendisi ile zinâ ettiğini halk müvâcehesinde söylemesini teklif etti. Hz. Mûsâ Benî-İsrâîl'e va'z u nasîhat buyurduğu esnâda o kadın o meclise geldi. Fakat Kārûn'un tezvîrini açıkça söyledi ve kendisi o mecliste fuhşiyâttan tövbe etti. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) Kārûn'un kahrı için Cenâb-ı Hakk'a yalvardı. Kārûn'un sarayının bulunduğu mahal çöktü ve orada bulunanlar ile beraber Kārûn ve sarayı ve malı ve mülkü ve tevâbi'i ile beraber yere battı (Ravzatü's-Safa'dan hülâsa.)

2522. Bü'l-Hikem nihayet hünerden ne bağladı? O küfrândan dolayı Sakar'a baş aşağıya gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2522. Ebû'l-Hikem sonunda hünerden ne elde etti? O nankörlük yüzünden Sakar'a baş aşağı gitti.

"Ebû'l-Hikem", Ebû Cehil'in lakabıdır. Müşrikler arasında adı geçenin zekâsı ve anlayışı sebebiyle lakabı önceleri Ebû'l-Hikem idi; ve zor işlerini Ebû Cehil'e sorarlardı. Resûl-i Ekrem (a.s.) onu putlardan gerçek Yaratıcı'ya ibadete davet ettiği zaman nefsindeki başkanlık hırsı dumanı gözlerini kapladı. Bu hakikati görmeye engel oldu ve peygamberlik mucizelerini sihir olarak yorumlayıp cehalet vadisine düştü; ve akıllılar arasında "Ebû Cehil" lakabını kazandı. Bu sebeple onun bu aklı ve zekâsı basiret gözünü bağladı. Cehennem tabakalarından biri olan Sakar'a baş aşağı düştü.

"Bü'l-Hikem", Ebû Cehil'in lakabıdır. Müşrikler arasında merkūmun zekâveti ve fetâneti hasebiyle lakabı evvelce Bü'l-Hikem idi; ve müşkil işlerini Ebû Cehil'e sorarlar idi. Resûl-i Ekrem hazretleri onu putlardan Hâlık-ı hakîkîye ibâdete da'vet buyurduğu vakit nefsindeki hırs-ı riyâset dumanı gözlerini bürüdü. Bu hakîkati görmeye mâni' oldu ve mu'cizât-ı nebeviyyeyi sihire haml edip, cehil vâdîsine düştü; ve akıller arasında "Ebû Cehil" lakabını ihrâz etti. Binâenaleyh onun bu akıl ve zekâsı basar-ı basîretini bağladı. Tabakāt-ı cehennemden birisi olan Sakar'a baş aşağı düştü.

2523. Muhakkak hüner onu bil ki, ateşi ayân görmedir. Duman ateşe delâlet etti, lafı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2523. Gerçek hüner, ateşi açıkça görmektir; duman ateşe delalet etti demek değildir.

"Gep", söz ve laf demektir (Burhan). "Dîd", masdar-ı tahfifidir, "görme" anlamındadır. "Ateş"ten kasıt, varlığın hakikatidir. "Duman"dan kasıt, hakiki varlığın delili olan izafî varlıklardır. Yani, ey insan! Hüner ve marifet, "duman ateşin varlığına delalet eder" sözünü söylemek değildir. Aksine, ateşi açıkça görmektir. Yani hüner ve marifet, bu izafî varlıklar âleminde varlığın hakikatini zevken ve vicdanen açıkça müşahede etmektir. Yoksa "bu eşyanın varlığı elbette bir yaratıcının varlığına delalet eder" demek ve o hakiki varlığa bu delili perde ve hicap etmek değildir. Çünkü "O Zâhir'dir" (Hadid, 57/3) ayet-i kerimesi gereğince, bütün eşyada görünen o hakiki varlıktır. Onu tevilat ile ve birtakım deliller ile örtmeye gerek yoktur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 22. faslında Hz. Pir efendimiz şöyle buyururlar: "Bir kimse sevgili sultanı Mevlana Şemseddin-i Tebrîzî hazretlerinin huzurunda "Ben kesin delil ile Hakk'ın mevcudiyetini ispat ederim," dedi. Ertesi sabah Mevlana Şemseddin hazretleri buyurdular ki: "Dün gece melekler gelmişlerdi ve o adam hakkında, "Elhamdülillah, bizim Allah'ımızı sabit kıldı, Allah ona ömürler versin, âlemlere karşı kusur etmedi," diye dua ettiler." Ey ademcik! Hak sabittir. O'nun delile ne ihtiyacı var? Eğer bir iş görmek istersen, O'nun huzurunda kendine bir mertebe ve makam ispat et! Ve yoksa O senin delilin olmaksızın sabittir. Nitekim işaret buyurulur: "Mahlukattan hiçbir şey yoktur illâ ki Allah Teâlâ'yı hamd ile tesbih ederler." (İsra, 17/44) Şüphe yoktur ki, bu fakihler uyanık ve zekâ sahibidirler ve on kişi hükmündedirler. Mensup oldukları fende on görürler. Velakin bu ilim ile onların arasına "caizdir, caiz değildir" kaidesinin muhafazası için bir duvar çekilmiştir. Eğer o duvar onların hicabı olmasa onu hiç okumazlar ve o iş atıl kalır... ilh."

"Gep", söz ve lâf demektir (Burhân). "Dîd", masdar-ı tahfifidir, "görme" ma'nâsınadır. "Ateş"ten murâd, hakîkat-i vücûddur. "Duhân"dan murâd, vücûd-i hakîkînin delîli olan vücûdât-ı izâfiyyedir. Ya'nî, ey kimse! Hüner ve ma'rifet "duman ateşin vücûduna delalet eder" sözünü söylemek değildir. Belki ateşi açıktan açığa görmektir. Ya'nî hüner ve ma'rifet bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde hakîkat-i vücûdu zevkan ve vicdânen açıktan açığa müşâhede etmektir.Yoksa "bu eşyanın vücûdu elbet bir sâni'in vücuduna delâlet eder" demek ve o vücûd-i hakîkîye bu delîli perde ve hicâb etmek değildir. Zîra هُوَ الظاهر (Hadid, 57/3) [ya'nî "O Zâhir'dir"] âyet-i kerîmesi mûcibince bilcümle eşyâda zâhir olan o vücûd-i hakîkîdir. Onu te'vîlât ile ve birtakım delîller ile örtmeye hâcet yoktur. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 22. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Bir kimse Sultân-ı mahbubîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin huzûrunda "Ben delîl-i katı' ile Hakk'ın mevcûdiyetini isbât ederim," dedi. Ertesi sabâh Mevlânâ Şemseddîn hazretleri buyurdular ki: "Dün gece melâike gelmişler idi ve o adam hakkında, "Elhamdü lillah, bizim Hudâ'mızı sabit kıldı, Allah ona ömürler versin, âlemiyân hakkında taksîr etmedi," diye duâ ettiler." Ey âdemcik! Hak sâbittir. O'nun delîl nesine lâzım? Eğer bir iş görmek istersen, O'nun huzûrunda kendine bir mertebe ve makām isbât et! Ve yoksa O senin delîlin olmaksızın sâbittir. Nitekim işaret buyurulur: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسبِّحْ بِحَمْدِهِ (İs- râ, 17/44) ya'nî "Mahlûkāttan hiçbir şey yoktur illâ ki Allâh Teâlâ'yı hamd ile tesbih ederler." Şek yoktur ki, bu fakîhler hüşyâr ve sahib-i zekâvettirler ve on kimse hükmündedirler. Müntesib oldukları fende on görürler. Velâkin bu ilim ile onların arasına "yecûz, lâ-yecûz" kāidesinin muhafazası için bir duvar çekilmiştir. Eğer o duvar onların hicabı olmasa onu hiç okumazlar ve o iş muattal kalır... ilh."

2524. Ey kimse! Senin delîlin lebîbin önünde, hakîkatte o tabibin delîlinden daha kokmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2524. Ey kimse! Senin delilin, akıl sahibinin önünde, hakikatte o tabibin delilinden daha kokmuştur.

Ey zahir âlimi! Veya feylesof efendi! Sen varlığı, birisi Hakk'ın ve diğeri halkın olmak üzere iki bağımsız kısma ayırdın; ve Hakk'ın varlığını halkın varlığından uzaklaştırıp, Hak, eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile kuşatmıştır, dedin. Halkın varlığını [Hakk'ın] varlığına perde yaptın. Sonra da Hakk'ın varlığına ortak ve eş yaptığın bu halkın varlığını Hakk'ın varlığına delil getirdin ve dedin ki: "Ben, eserden müessir olan Hakk'ın varlığını ispat ettim." Bu senin delilin, âriflerin nazarında tabibin hastalığı teşhis etme hususunda delil olarak kullandığı hastanın idrarından ve necasetinden ve kanından ve cerahatinden daha kokmuş oldu. Çünkü zahirî olan idrar ve necaset ve kan ve cerahat su ile temizlenir ve kokusu da gider. Aksine senin Hakk'ın zâtının varlığına şirk koşmak suretiyle getirdiğin delil bâtınî necaset olduğu için Okyanus'un suyu ile bile temizlenemez. Görmez misin ki, ayet-i kerimede Yüce Allah إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ (Tevbe, 9/28) yani "Müşrikler ancak necistir" buyuruyor. Halbuki müşriklerin cisimleri yıkanmış ve temiz ve elbiseleri de yepyeni ve süslüdür. Bu sebeple ayet-i kerimede bâtınî necaset işaret buyurulur; ve bu necislik müşriklerin açık olanına da gizli olanına da geneldir.

Ey âlim-i zâhirî! Veyâ feylesof efendi! Sen varlığı, birisi Hakk'ın ve diğeri halkın olmak üzere iki müstakil kısma taksîm ettin; ve Hakk'ın varlığını halkın varlığından uzaklaştırıp, Hak, eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile muhîttir, dedin. Halkın vücudunu [Hakk'ın] varlığına perde yaptın. Sonra da Hakk'ın varlığına ortak ve şerîk yaptığın bu halkın varlığını Hakk'ın varlığına delîl getirdin ve dedin ki: "Ben, eserden müessir olan Hakk'ın vücûdunu isbât ettim. Bu senin delîlin âriflerin nazarında tabîbin teşhîs-i maraz husûsunda delîl olarak kullandığı hastanın idrârından ve necâsetinden ve kanından ve cerâhatinden daha kokmuş oldu. Zîrâ zâhirî olan idrâr ve necâset ve kan ve cerâhat su ile temizlenir ve kokusu da gider. Velâkin senin Hakk'ın zâtının varlığına şirk koşmak sûretiyle getirdiğin delîl neces-i bâtınî olduğu için Bahr-i Muhît'in suyu ile bile temizlenemez. Görmez misin ki, âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ (Tevbe, 9/28) ya'nî "Müşrikler ancak necestir" buyuruyor. Halbuki müşrikler cisimleri yıkanmış ve temiz ve elbiseleri de yepyeni ve süslüdür. Binâenaleyh âyet-i kerîmede neces-i bâtınîye işaret buyurulur; ve bu necislik müşriklerin celîsine de hafîsine de âmdır.

2525. Ey oğul! Mâdemki senin bundan başka delîlin yoktur, necâset ye ve sidiğe nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2525. Ey oğul! Mademki senin bundan başka delilin yoktur, necaset ye ve sidiğe bak!

"Gûh", dışkı ve necaset; ve "gemîz", hayvanların sidiği. "Püser" ifadesiyle, âlim ve zeki geçinen böyle kimselerin çocuk seviyesinde olduğuna işaret buyurulur. Yani, ey oğul! Mademki senin Hak'kı bilme hususunda bundan başka delilin ve hünerin yoktur ve bu delilin ise ancak bâtınî necasetten ibarettir, bu sebeple var git ruhunun ağzıyla bu bâtınî necaset olan şirki yemeye devam et! Ve daima da ruhunun ve aklının gözü bu bâtınî necaset bakıp dursun. Çünkü bu deliline ve hünerine güvenip insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kapısına başvurmaktan kendini müstağni (ihtiyaçsız) saymaktasın. Sana layık olan şey ancak budur. Bu şerefli beyitte bir incelik daha vardır. O da şudur ki, zahir uleması; "eşyada necaset ve idrar ve diğer değersiz şeyler vardır, bu sebeple Hakk'ın zâtı eşyaya yayılması lazım gelse, haşa ki Hakk'ın bunlara da yayılması lazım gelir" deyip, muhakkiklerin (gerçekleri araştıranların) inancı olan vahdet-i vücudu (varlığın birliğini) inkâr ederler; ve eser olan bu eşyadan tenzih ettikleri (uzak tuttukları) Hakk'ın müessir (tesir eden) zâtını ispat ederler. Hz. Pir burada işaret buyururlar ki: "Ey zahir âlimi! Mademki ilahi eser olan bu eşyanın varlığını O'nun varlığına delil kabul ediyorsun, eserler arasında senin inancına göre necaset ve sidik gibi değersiz şeyler de vardır, bu sebeple Hakk'ın varlığına bu gibi murdar ve kokmuş şeyler dahi senin delilin oluyor. Halbuki muhakkiklerin nazarında eşya arasında hakikatte senin gördüğün necaset yoktur. Bu sebeple onlar zâtî yayılmayı ispat ederlerse, edep dışına çıkmış olmazlar. Senin nazarında ise bu murdar eşya sabittir. Eğer sen onları Hakk'ın varlığına delil getirir isen, edep dışına çıkmış olursun ve ârifler nazarında senin bu delilin kokmuş bir şey olur.

"Gûh", b... ve neces; ve "gemîz", hayvânâtın sidiği. "Püser" ta'bîri ile âlim ve zekî geçinen böyle kimselerin çocuk mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur. Ya'nî, ey oğul! Mâdemki senin ma'rifet-i Hak husûsunda bundan başka delîlin ve hünerin yoktur ve bu delîlin ise ancak neces-i bâtınîden ibârettir, binâenaleyh var git rûhunun ağzıyla bu neces-i bâtınî olan şirki yeme- ye devam et! Ve dâimâ da ruhunun ve aklının gözü bu neces-i bâtınîye bakıp dursun. Zîrâ bu delîline ve hünerine i'timâd edip insân-ı kâmil kapısına mürâcaattan kendini müstağnî addetmektesin. Sana lâyık olan şey ancak budur. Bu beyt-i şerîfte bir incelik daha vardır. O da budur ki, ulemâ-i zâhire; "eşyada necâset ve bevl ve sâir eşyâ-yı hasîse vardır, binâenaleyh Hakk'ın zâtı eşyâya sârî olmak lâzım gelse, hâşâ ki Hakk'ın bunlara da sereyânı lâzım gelir" deyip, muhakkıkların mu'tekadı olan vahdet-i vücûdu inkâr ederler; ve eser olan bu eşyâdan tenzîh ettikleri Hakk'ın zât-ı müessiresini isbât ederler. Hz. Pîr burada işaret buyururlar ki: "Ey âlim-i zâhirî! Mâdemki eser-i ilâhî olan bu eşyânın vücudunu onun varlığına delîl ittihâz ediyorsun, âsâr arasında senin i'tikādına göre necâset ve sidik gibi eşyâ-yı hasîse de vardır, binâenaleyh Hakk'ın varlığına bu gibi murdâr ve kokmuş şeyler dahi senin delîlin oluyor. Halbuki muhakkıkların nazarında eşyâ arasında hakîkatte senin gördüğün neces yoktur. Binâenaleyh onlar sereyân-ı zâtîyi isbât ederlerse, edeb hâricine çıkmış olmazlar. Senin nazarında ise bu murdâr eşyâ sâbittir. Eğer sen onları vücûd-i Hakk'a delîl getirir isen, edeb hâricine çıkmış olursun ve ârifler nazarında senin bu delîlin kokmuş bir şey olur.

2526. Ey kimse! Senin delîlin o deyneğin misalidir. Senin elinde körlük ayıbına delalet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2526. Ey kimse! Senin delilin o değneğin misalidir. Senin elinde körlük ayıbına işaret etti.

Yani, ey akli delil sahibi! Hak'kı bilmek için senin ortaya koyduğun delil, körün elindeki değnek gibidir. Çünkü kör, görmediği için değneği kendisine rehber ve delil olarak kullanır ve bu değnek onun elinde körlük ayıp ve kusuruna işaret eder; ve onu gören dahi "Bu zavallı kördür" diye hükmeder. Hakk'ın varlığını ispat etmek için senin getirdiğin eser delilleri de sende körlük ayıbı olduğunu ispat eder. Çünkü insan gözünü açtığı zaman ilk gördüğü şey varlıktır. O varlıklar hep Hakk'ın varlığıdır. Eşyanın varlığını da Hakk'ın varlık nuru ile görür. Nasıl ki gündüz gözünü açan bir kimse önce ışığı görür. Sonra o ışık vasıtasıyla eşyayı görür. Işığın varlığını ispat etmeye kalkışmak ne kadar abes ise, senin Hakk'ın varlığını ispat etmeye kalkışman dahi öylece abestir ve körlük alametidir.

Ya'nî, ey delîl-i aklî sahibi! Ma'rifet-i Hak için senin ikāme ettiğin delîl, körün elindeki değnek gibidir. Zîrâ kör, görmediği için deyneği kendisine rehber ve delîl olarak kullanır ve bu deynek onun elinde körlük ayıp ve kusûruna delalet eder; ve onu gören dahi "Bu zavallı kördür" diye hükmeder. Hakk'ın varlığını isbât için senin getirdiğin âsâr delîlleri de sende körlük ayıbı olduğunu isbât eder. Zîrâ insan gözünü açtığı vakit ilk gördüğü şey varlıktır. O varlıklar hep Hakk'ın varlığıdır. Eşyanın varlığını da Hakk'ın nûr-ı vücûdu ile görür. Nitekim gündüz gözünü açan bir kimse evvelâ ziyâyı görür. Sonra o ziyâ vâsıtasıyla eşyayı görür. Ziyânın vücûdunu isbâta kıyâm etmek ne kadar abes ise, senin Hakk'ın varlığını isbâta kıyâm etmen dahi öylece abestir ve körlük alâmetidir.

2527. Gulgul ve tâk [u turum] ve cenk: “Görmüyorum, beni ma'zûr tut!" demektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2527. Gulgul ve tâk [u turum] ve cenk: “Görmüyorum, beni mazur gör!" demektir.

"Gulgul", insanların gürültüsü ve şamatası olup burada mantıkî kıyasların dedikoduları kastedilir. “Tâk u turum", tumturak, kendini beğenmişlik, gösteriş, debdebe ve tantana anlamlarındadır. Yani, Hak'kı bilme konusunda mantıkî kıyasların gürültüsü ve şamatası ve senin birtakım terimsel sözlerle gösteriş yapman ve kendini halka gösterip hüner satman ve tartışmaların ve münazaraların: "Beni mazur gör, ben körüm, Hak'kın varlığını görmüyorum, ispat etmeye çalışıyorum!" demek olur.

Tirmiz Şahı Seyyid'in, "Şu önemli iş için her kim Semerkand'a üç veya dört günde giderse, hil'at (kaftan) ve at ve köle ve cariye ve bu kadar altın veririm!" diye ilan ettirmesidir. Ve Delkak'in köyde tellalın bu haberini işitmesi ve ulak ile beraber, "Bir kere ben oraya gidemem, bu benim işim değildir!" diye şahın yanına gelmesi.

"Delkak", padişahı eğlendiren ve güldüren bir maskaranın ismidir. "Ulak", bu kelime Türkçe "ulaşmak" mastarından türemiş olup, hızlı yolculuk için kullanılan "posta tatarı" demektir. Bunlar eski zamanlarda bindikleri hayvanı pek hızlı sürerler ve eğer yolda menzilhâneler (konaklama yerleri) olup değiştirilecek hayvan bulunmazsa, hayvan çatlardı. Nitekim Delkak köyden ulakla beraber gelirken iki hayvanın yolda sakatlandığı ileride açıklanmıştır. Bu kıssanın yukarıdaki konuya bağlantısı şudur ki: Hak'kın varlığını ispat etmek için zahir uleması ve tarikat ehli geçinen riyakâr şeyhler, kürsüler üzerinde birçok delil gösterirler ve meclislerde birçok tartışma ve münazara yaparlar ve dinleyicilerin zihinlerini karıştırırlar. Halbuki bunların bu yapmacık davranışlarından "Ben Hak'kı anlamıyorum ve göremiyorum, beni mazur gör!" anlamı çıkar. İşte bu hal, bu kıssada açıklanan Delkak'in telaşına ve latifesine benzer ki, bu latife ve telaş onu sonunda belaya düşürdü.

"Gulgul", insanların gürültüsü ve şamatası olup burada kıyâsât-ı mantıkıyye dedikoduları murâd buyurulur. “Tâk u turum", tumturâk, hodnümâlık, gösteriş, debdebe ve tantana, ma'nâlarınadır. Ya'nî, ma'rifet-i Hak bahsinde kıyâsât-ı mantıkıyye gulgulesi ve gürültüsü ve senin birtakım mustalahâne sözler ile gösteriş yapman ve kendini halka gösterip hüner satman ve mübâhaselerin ve münâzaraların: "Beni ma'zûr tut, ben körüm, Hakk'ın varlığını görmüyorum, isbâta çalışıyorum!" demek olur.

Tirmîz Şâhı Seyyid'in, "Filân-ı mühim için her kim Semerkand'a üç yâ dört günde giderse, hil'at ve at ve köle ve câriye ve bu kadar altın veririm!" diye nidâ ettirmesidir. Ve Delkak'in köyde münâdînin bu haberini işitmesi ve ulak ile beraber, "Bir kere ben oraya gidemem, bu benim işim değildir!" diye şâhın nezdine gelmesi

"Delkak", pâdişâhı eğlendiren ve güldüren bir maskaranın ismidir. "Ulak", bu kelime Türkçe "ulaşmak" masdarından müştak olup, sür'at-i seyr için istihdâm olunan "posta tatarı" demektir. Bunlar eski zamanlarda bindikleri hayvanı pek hızlı sürerler ve eğer yolda menzilhâneler olup değiştirilecek hayvan bulunmazsa, hayvan çatlar idi. Nitekim Delkak köyden ulakla beraber gelirken iki hayvanın yolda sakatlandığı âtîde beyân buyurulmuştur. Bu kıssanın yukarıki bahse rabtı budur ki: Vücûd-ı Hakk'ı isbât için ulemâ-i zâhire ve ehl-i tarîkat geçinen meşâyıh-ı rüsûm, kürsüler üzerinde birçok delîller gösterirler ve meclislerde birçok mübâhaseler ve münâzaralar yaparlar ve sâmi'lerin zihinlerini teşvîş ederler. Halbuki bunların bu tekellüflerinden "Ben Hakk'ı anlamıyorum ve göremiyorum, beni ma'zûr tut!" ma'nâsı çıkar. İşte bu hâl bu kıssada beyân buyurulan Delkak'in telâşına ve latîfesine benzer ki, bu latîfe ve telâş onu sonunda belâya düşürdü.

2528. Tirmid'in Seyyid'i ki, orada şâh idi, onun maskarası dil-hah olan Delkak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2528. Tirmid'in Seyyid'i ki, orada şah idi, onun maskarası gönlünün istediği Delkak idi.

"Tirmid", Asya'da bir yerin ismidir. Oradaki seyyidler (Hz. Peygamber soyundan gelenler) nesebi sahih olanlardır. "Zâl" harfiyle de "Tirmiz" diye telaffuz edilir. "Dil-hâh", gönlün istediği anlamına gelir. Yani Tirmiz şehrinin nesebi sahih olan seyyidi orada şah olmuştu; ve onun maskarası da onun gönlünün istediği "Delkak" isminde bir komik ve neşeli adamdı.

"Tirmid", Asya'da bir yerin ismidir. Oradaki sâdât sahîhü'n-nesebdirler. "Zâl", harfiyle de "Tirmiz" telaffuz olunur. "Dil-hâh", gönlün matlûbu ma'nâsınadır. Ya'nî Tirmiz şehrinin sahîhü'n-neseb olan seyyidi orada şâh olmuş idi; ve onun maskarası da onun gönlünün matlûbu olan "Delkak" isminde bir komik ve bir nekre adam idi.

2529. O Semerkand'da mühim bir iş tutardı. O bir ulak aradı, tâ ki, o müstetim ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2529. O Semerkand'da önemli bir iş tutardı. O bir ulak aradı, tâ ki, o tamamlayıcı olsun!

Yani, şahın Semerkand'da görülecek önemli bir işi vardı. Bu işi tamamlayıcı olmak için bir ulak aradı.

Ya'nî, şâhın Semerkand'da görülecek mühim bir işi var idi. Bu işi tamâmlayıcı olmak için bir ulak aradı.

2530. "Her kim beş günde bana oradan haber getirirse, hazîneler veririm!" di-[2512]ye münâdî bağırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2530. "Her kim beş günde bana oradan haber getirirse, hazîneler veririm!" diye tellal bağırtırdı.

"Zeden" mastarı aslında "vurmak" demektir. Fakat Burhan'ın açıklamasına göre bir isim ile birleşik olarak kullanıldığı zaman birçok anlama gelir. Burada "münâdî zeden", "tellal bağırtmak" anlamı uygundur. Türkçede "dellal çağırtmak" demek olur. Eski zamanlarda Türkiye'de dahi padişahların vefatı ve yerine diğerinin tahta çıkışı, mahallelerde böyle dellal çağırtılarak ilan olunurdu. Yani şah, "Her kim Semerkant'a beş günde gidip gelir ve oradan bana haber getirirse, ona hazineler veririm!" diye dellal çağırttı.

"Zeden", masdarı aslında "vurmak" demektir. Fakat Burhân'ın beyânına göre bir isim ile mürekkeb olarak isti'mâl olunduğu vakit birçok ma'nâya gelir. Burada "münâdî zeden”, “münâdî bağırtmak" ma'nâsı münasibdir. Türkçe'de "dellâl çağırtmak" demek olur. Eski zamanlarda Türkiye'de dahi pâdişâhların vefâtı ve yerine diğerinin cülûsu, mahallelerde böyle dellâl çağırtılarak i'lân olunur idi. Ya'nî şâh, "Her kim Semerkand'a beş günde gidip gelir ve oradan bana haber getirirse, ona hazîneler veririm!" diye dellâl çağırttı.

2531. Delkak köyde idi ve onu işitti. Bindi ve Tirmiz'e kadar koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2531. Delkak köydeydi ve onu işitti. Bindi ve Tirmiz'e kadar koştu.

Yani, dellâl çağırılırken Delkak padişahın yanında değildi. Köydeydi ve köyde dellâlı işitti. Hemen ata bindi ve Tirmiz'e kadar koştu.

Ya'nî, dellâl çağırılırken Delkak pâdişâhın nezdinde değil idi. Köyde idi ve köyde dellâlı işitti. Hemen ata bindi ve Tirmiz'e kadar koştu.

2532. Atı o nevi'den koşturmaktan dolayı, iki hayvân o yolda sakat oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2532. Atı o türden koşturmaktan dolayı, iki hayvan o yolda sakat oldu.

"Nemat" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "tür" demektir. Yani, Delkak'ın Tirmiz'e bir an evvel yetişmek için bindiği atı hızlı bir şekilde koşturmasından dolayı o yolda iki hayvan sakat oldu.

"Nemat", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "nevi" demektir. Ya'nî, Delkak Tirmiz'e bir ân evvel yetişmek için bindiği atı sür'at nev'iyle koşturmaktan dolayı o yolda iki hayvân sakat oldu.

2533. Yol tozundan dîvâna koştu. Münasebetsiz vakitte o şâha yol istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2533. Yol tozundan dîvâna koştu. Münasebetsiz vakitte o şâha yol istedi.

"Dîvân", burada padişahın ve vezirlerin ve hükümet adamlarının büyük meclisi demektir. Yani Delkak, köyden tozu dumana katarak koşa koşa geldi ve üstünün başının tozuyla beraber dîvâna koştu. Padişahın vezirleriyle beraber önemli bir işi müzakere ile meşgul olduğu bir sırada ve münasebetsiz bir vakitte padişahın huzuruna girmek için yol ve izin istedi.

"Dîvân", burada pâdişâhın ve vezirlerin ve hükümet adamlarının büyük meclisi demektir. Ya'nî Delkak, köyden tozu dumana katarak koşa koşa geldi ve üstünün başının tozuyla beraber dîvâna koştu. Pâdişâhın vüzerâsıyla beraber mühim bir işi müzakere ile meşgül olduğu bir sırada ve münasebetsiz bir vakitte pâdişâhın huzûruna girmek için yol ve izin istedi.

2534. Dîvânın cümlesine fısıltı düştü. O sultanın vehmine bir karışıklık düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2534. Divanın tümüne bir fısıltı düştü. O sultanın vehmine (sanısına) bir karışıklık düştü.

Yani, Delkak'ın bu sürat ve acelesinden meclis ehlinin hepsine "Acaba ne var?" diye bir fısıltı düştü. Sultanın vehmine de "Acaba memlekete düşman mı musallat oldu?" diye bir karışıklık ortaya çıktı.

Ya'nî, Delkak'in bu sür'at ve acelesinden meclis ehlinin hepsine "Acabâ ne var?" diye bir fısıltı düştü. Sultânın vehmine de "Acabâ memlekete düşman mı musallat oldu?" diye karışıklık ârız oldu.

2535. "Acaba ne teşvîş ve belâ hâdis olmuştur?" diye şehirde hâs ve âmmın gönlü elden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2535. "Acaba nasıl bir karışıklık ve belâ meydana gelmiştir?" diye şehirdeki seçkin ve sıradan insanların gönlü elden gitti.

2536. "Yahud, bir kāhir düşman bizim kasdımızda mıdır? Yahud, bir mühlik belâ mı gaybdan kalktı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2536. "Yahut, kahredici bir düşman bizim kastımızda mıdır? Yahut, helak edici bir bela mı gaybdan kalktı?"

2537. "Ki, Delkak sert seyrâna çarpmıştır! Birkaç Arab atını yolda öldürdü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2537. "Ki, Delkak sert seyrana çarpmıştır! Birkaç Arap atını yolda öldürdü."

2538. "Acaba Delk niçin böyle acele geldi?" diye halk padişahın sarayına cem'olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2538. "Acaba Delk niçin böyle acele geldi?" diye halk padişahın sarayına toplanmış idi.

"Delk", Delkak'ın kısaltılmışıdır. Yani, Delkak'ın bu telaşı şehir halkını da telaşa düşürdü. "Acaba ne var ki Delkak böyle acele bir haber ile koşup saraya geldi? Ne olduğunu biz de anlayalım!" diye halk padişahın sarayına toplandılar.

"Delk", Delkak'in muhaffefidir. Ya'nî, Delkak'in bu telâşı şehir halkını da telâşa düşürdü. “Acabâ ne var ki Delkak böyle acele bir haber ile koşup sa- raya geldi? Ne olduğunu biz de anlayalım!" diye halk padişahın sarayına toplandılar.

2539. Onun acelesinden ve ictihadının fahşından Tirmiz'e gulgul ve teşvîş düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2539. Onun aceleciliğinden ve içtihadının (bir konuda hüküm verme çabasının) aşırılığından Tirmiz'e kargaşa ve karışıklık düştü.

Yani, Delkak'ın böyle köyden acele gelmesinden ve latifesindeki (ince ve zarif sözündeki) içtihadının kötülüğünden Tirmiz şehri halkına kargaşa, karışıklık ve düzensizlik düştü ve onun bu latifesi bir yönetim ve düzen meselesi meydana getirdi.

Ya'nî, Delkak'ın böyle köyden acele gelmesinden ve latîfesindeki ictihâdının kötülüğünden Tirmiz şehri halkına gulgule ve teşvîş ve karışıklık düştü ve onun bu latîfesi bir hükümet ve inzibât mes'elesi vücûda getirdi.

2540. O biri iki elini dizine vurucu ve o biri vehimden nâşî vâveyla edici idi. [2522]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2540. O biri iki elini dizine vuruyordu ve o biri vehimden (gerçek olmayan tahayyülden) dolayı feryat ediyordu.

Halkın kimi "Eyvah! Başımıza ne belâ gelecek?" diye ellerini dizine vuruyordu ve bir kısmı da şehre genel bir âfet geleceği vehminden dolayı feryat ve figan ediyordu.

Halkın kimi "Eyvah! Başımıza ne belâ gelecek?" diye ellerini dizine vurur idi ve bir kısmı da şehre umûmî bir âfet geleceği vehminden nâşî, feryâd ve vâveylâ edici idi.

2541. Feryaddan ve fitneden ve azab korkusundan her bir gönül yüz türlü hayale gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2541. Her bir gönül, feryattan, fitneden ve azap korkusundan dolayı yüz türlü hayale kapılmıştı.

2542. Her bir kimse "Acabâ, pelasa ne ateş düştü?" diye kıyas canibinden bir fal vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2542. Her bir kimse "Acaba, pelasa ne ateş düştü?" diye kıyas yönünden bir fal vurdu.

"Pelâs", çölde oturan göçebelerin çadır yaptıkları ve giydikleri kilim ve giysi demektir. "Ateş üftâden der pelâs", yani pelasa ateş düşmek, büyük bir olayın meydana gelmesinden kinayedir. "Fal", burada gaybî hükümden kinayedir. Yani, her bir kimse "Acaba ne gibi büyük bir olay meydana geldi?" diye kıyas yönünden birbirinden farklı gaybî bir hüküm verdi.

"Pelâs", sahrâda oturan göçebelerin çadır yaptıkları ve giydikleri kilim ve giyecek demektir. "Ateş üftâden der pelâs", pelâsa ateş düşmek, hâdise-i azîme vuku'undan kinâyedir. "Fal", burada hükm-i gāibâneden kinâyedir. Ya'nî, her bir kimse "Acaba ne gibi bir hadise-i azîme vâki' oldu?" diye kıyâs cihetinden birbirinden başka gāibâne bir hüküm verdi.

2543. Yol istedi ve şah ona çabuk yol verdi. Vaktaki yer öptü, ona dedi: "Hey, ne oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2543. Yol istedi ve şah ona çabuk yol verdi. Yer öptüğü zaman ona dedi: "Hey, ne oldu?"

Yani, Delkak şahın huzuruna girmek için yol ve izin istedi ve şah ona derhâl izin verdi. O zamanlara özgü olan hürmet merasimleri gereğince Delkak yer öptüğü zaman, padişah ona: "Hey, ne oldu?" diye sordu.

Ya'nî, Delkak huzûr-ı şâha girmek için yol ve izin istedi ve şâh ona derhâl izin verdi. Vaktâki o zamanlara mahsûs olan merâsim-i hürmet mûcibince Delkak yer öptü, pâdişâh ona: "Hey, ne oldu?" diye sordu.

2544. Her kim o ekşiden bir hal sordu ise o "Sus!" diye elini dudağı üstüne koyardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2544. Her kim o ekşiden bir hal sordu ise o "Sus!" diye elini dudağı üstüne koyardı.

Yani, o şahın huzuruna girinceye kadar, o ekşi yüzlü Delkak'ten her kim "Ne var? Ne oldu?" diye bir hal sordu ise, "Sus!" diye işaretle elini dudağı üstüne koyar ve onları büsbütün meraka düşürür idi.

Ya'nî, o şâhın huzûruna girinceye kadar, o ekşi yüzlü Delkak'den her kim "Ne var? Ne oldu?" diye bir hâl sordu ise, “Sus!" diye işaretle elini dudağı üstüne koyar ve onları büsbütün merâka düşürür idi.

2545. Onun o ferhenginden vehim ziyade olurdu. Cümle teşvîş içinde onun hayranı olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. Onun o hünerinden vehim ziyade olurdu. Bütün şehir halkı teşvîş içinde onun hayranı olmuş idi.

"Ferheng", hüner ve marifet ve ilim ve edeb demektir. Yani, Delkak'ın gösterdiği o latif hünerinden halkın sanısı artardı. Bütün şehir halkı fikir karışıklığı içinde onun o hünerinin hayranı olmuş idi.

"Ferheng", hüner ve ma'rifet ve ilim ve edeb demektir. Ya'nî, Delkak'in gösterdiği o latîfe hünerinden halkın vehmi artardı. Bütün şehir halkı fikir karışıklığı içinde onun o hünerinin hayrânı olmuş idi.

2546. Delkak işaret etti de dedi ki: "Ey kerem şâhı! Bir dem bırak, tâ ki nefes vurayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Delkak işaret etti de dedi ki: "Ey kerem şâhı! Bir an bırak, tâ ki nefes vurayım!"

Yani, Delkak şahın huzuruna girdiği zaman şah ona "Söyle, ne oldu?" dedi. Delkak dahi pek yorgunluk hâli göstererek işaret edip dedi ki: "Ey kerem şâhı! Biraz müsaade et, tâ ki nefes alayım ve söyleyeyim!" "Dem zeden", söylemek demektir.

Ya'nî, Delkak şâhın huzûruna girdiği vakit şâh ona "Söyle, ne oldu?" dedi. Delkak dahi pek yorgunluk hâli göstererek işaret edip dedi ki: "Ey kerem şâhı! Biraz müsâade et, tâ ki nefes alayım ve söyleyeyim!" "Dem zeden", söylemek demektir.

2547. “Tâ ki aklım bana geri gelsin! Zîrâ acaib bir âleme düştüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. "Tâ ki aklım bana geri gelsin! Çünkü acayip bir âleme düştüm."

Yani, Delkak (saray soytarısı) latifesini (şaka, nükte) yaldızlamak (süslü göstermek) için aslı olmayan vaziyetler (durumlar) gösterip dedi ki: "Aman şahım, bana biraz müsaade et, tâ ki aklım başıma gelsin! Çünkü ben acayip bir âleme düştüm ve kendimden geçtim."

Ya'nî, Delkak latîfesini yaldızlamak için aslı olmayan vaz'iyetler gösterip dedi ki: "Aman şâhım bana biraz müsaade et, tâ ki aklım başıma gelsin! Zîrâ ben acâib bir âleme düştüm ve kendimden geçtim."

2548. Bir saat sonra ki şâh vehim ve zandan onun hem boğazı ve hem de ağzı acı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2548. Bir saat sonra ki şahın vehim ve zandan hem boğazı hem de ağzı acı oldu.

Şah, Delkak'e izin verip bir süre bekledi ve bu bekleyiş esnasında "Acaba ne felaket vardır?" diye sanısı ve zannı daha da arttı. Fakat bu sanı ve zandan ağzında tükürüğü kurudu, hem boğazı hem de ağzı acı oldu.

Şâh Delkak'e müsaade edip bir müddet bekledi ve bu intizâr esnasında "Acabâ ne felâket vardır?" diye vehmi ve zannı daha ziyâdeleşti. Fakat bu vehim ve zandan ağzında tükrüğü kurudu, hem boğazı ve hem de ağzı acı oldu.

2549. Zîrâ Delkak'i böyle görmemiş idi ki, ondan daha hoş onun hem-nîşini olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2549. Çünkü Delkak'ı böyle görmemişti ki, ondan daha hoş bir arkadaşı olmasın!

Yani, Delkak komik ve maskara bir adamdı. Padişahın her huzuruna girişinde, önceki girişinden daha hoş bir maskaralık yapar ve padişahı güldürürdü. Bu sebeple Delkak'ı hiçbir zaman böyle ciddi ve telaşlı bir hâl içinde görmemişti. Bu sebepten padişaha aşırı bir vehim (sanı, zan) hâkim oldu.

Ya'nî, Delkak komik ve maskara bir adam idi. Pâdişâhın her huzûruna girişinde evvelki girişinden daha hoş bir maskaralık yapar ve pâdişâhı güldürür idi. Binâenaleyh Delkak'i hiçbir vakit böyle ciddî ve telâşlı bir hâl içinde görmemiş idi. Bu sebebden pâdişâha ziyâde vehim müstevlî oldu.

2550. Dâima hikâye ve latîfe kaldırırdı. Şahı o şâdân ve handân tutardı. [2532]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2550. Daima hikâye ve latife kaldırırdı. Şahı o şen ve güler yüzlü tutardı. [2532]

Yani, şah daima meclisinde o Delkak'i hikâye ve latife söyleyen bir hâlde görürdü ve o şah daima sevinçli ve gülme içinde vakit geçirirdi. Asla şimdiki hâli gibi asık suratlı görünmezdi.

Ya'nî, şâh dâimâ meclisinde o Delkak'i hikâye ve latîfe îrâd eder bir hâlde görürdü ve o şâh dâimâ mesrûr ve gülme içinde vakit geçirir idi. Aslâ şimdiki hâli gibi abûsü'l-vech görünmez idi.

2551. Oturmak vaktinde onu öyle gülücü ederdi ki, şah iki eliyle karnını tutardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2551. Oturmak vaktinde onu öyle güldürürdü ki, şah iki eliyle karnını tutardı.

Dalkavuk şahı oturduğu yerde öyle güldürürdü ki, şah gülmenin şiddetinden iki eliyle karnını tutardı. Çünkü karnının içi çok gülmekten pek ziyade sarsılırdı.

Delkak şâhı oturduğu yerde öyle güldürür idi ki, şâh gülmenin şiddetinden iki eli ile karnını tutardı. Zîrâ karnının içi çok gülmekten pek ziyâde sarsılır idi.

2552. Zîra gülmenin kuvvetinden onun cismi terler idi. O gülmekten yüz üstü düşerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2552. Çünkü gülmenin kuvvetinden onun bedeni terlerdi. O gülmekten yüzüstü düşerdi.

"Hûy kerden", terlemek demektir. Yani, gülmenin kuvvetinden ve şiddetinden şahın bedeni terlerdi ve şah gülmekten dolayı kendisini tutamayıp yüzüstü düşerdi.

"Hûy kerden", ter yapmak demektir. Ya'nî, gülmenin kuvvetinden ve şiddetinden şâhın cismi ter yapardı ve şâh hande etmekten dolayı kendisini tutamayıp yüz üstü düşerdi.

2553. Bugün başka, böyle sarı ve ekşi. "Ey şâh! Sus!" diye elini dudağına vuruyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2553. Bugün başka, böyle sarı ve ekşi. "Ey şah! Sus!" diye elini dudağına vuruyor.

"Baz" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "başka" anlamı uygundur. Yani, Delkak her zaman böyle komik olduğu hâlde, bugün başka olmuştur; ve böyle sarı ve ekşi yüzlüdür. Sonra "Ey şah, sus, biraz müsaade et!" diye ciddiyet gösteriyor ve elini dudağına götürüyor.

"Bâz", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "başka" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, Delkak her zaman böyle komik olduğu hâlde, bugün başka olmuştur; ve böyle sarı ve ekşi yüzlüdür. Sonra "Ey şâh, sus, biraz müsâade et!" diye ciddiyet gösteriyor ve elini dudağına götürüyor.

2554. "Acabâ, azab cihetinden ne gelecek? diye şâhın vehmi vehim içinde ve hayali hayal içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2554. "Acaba, azap yönünden ne gelecek?" diye şahın vehmi (gerçek olmayan tahayyülü) vehim içinde ve hayali hayal içinde idi.

Yani, şahın vehmi kat kat oldu ve hayali birbirini takip etti.

Ya'nî, şâhın vehmi kat kat oldu ve hayali birbirini ta'kîb etti.

2555. Zîra şahın gönlü gamlı ve perhîzli idi. Çünkü Hârezmşâh çok kan dökücü idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2555. Çünkü şahın gönlü gamlı ve perhizli idi. Çünkü Hârezmşâh çok kan dökücü idi.

Yani, o bölgenin şahlarından olan Muhammed Hârezmşâh çok kan dökücü bir şah olduğundan, Tirmiz şahının gönlü, onun bir gün kendisine saldıracağını düşünerek gamlı idi ve Hârezmşâh'tan sakınmak üzere idi.

Ya'nî, o tarafın şâhlarından bulunan Muhammed Hârezmşâh çok kan dökücü bir şâh olduğundan, Tirmiz şâhının gönlü onun bir gün kendisine tecâvüz edeceğini düşünerek gamlı idi ve Hârezmşâh'tan sakınmak üzere idi.

2556. O inadçı ya hîle ya satvet ile o tarafın çok şahlarını öldürmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2556. O inatçı ya hileyle ya da güçle o bölgenin birçok şahını öldürmüştü.

Kendi amacına ulaşma konusunda inatçı olan o Muhammed Hârezmşâh, o bölgenin şahlarının çoğunu ya hile ve tedbirle yahut kuvvet ve güçle savaşarak öldürmüştü. Hatta adı geçen kişi, Nefahâtü'l-Üns'te kıssası ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere, Allah dostlarından Mecdeddîn-i Bağdâdî (k.s.) hazretlerini dahi günahsız yere nehirde boğdurmuştu.

Kendi maksadına nail olmak husûsunda inâdçı olan o Muhammed Hârezmşâh o tarafın şâhlarının çoğunu ya hîle ve tedbîr ile yâhud kuvvet ve satvet ile harb edip öldürmüş idi. Hatta merküm, Nefahâtü'l-Üns'te kıssası tafsîlen beyân olunduğu üzere evliyâullâhtan Mecdeddîn-i Bağdâdî (k.s.) hazretlerini dahi bî-günâh olarak nehirde boğdurmuş idi.

2557. Bu Tirmiz şâhı ondan vehim içinde idi. Delkak'in fenninden muhakkak onun vehmi ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2557. Bu Tirmiz şahı ondan vehim içindeydi. Delkak'ın hilesinden muhakkak onun vehmi arttı.

Bu Tirmiz şahı Seyyid, Muhammed Hârezmşâh'ın saldırısından vehim içindeydi. Delkak'ın yaptığı bu latife hilesinden "Acaba Hârezmşâh mı saldıracak? Delkak aceleyle bu haberle mi geldi?" diye şahın bu vehmi arttı.

Bu Tirmiz şâhı Seyyid, Muhammed Hârezmşâh'ın tecavüzünden vehim içinde idi. Delkak'in yaptığı bu latîfe fenninden "Acabâ Hârezmşâh mı tecavüz edecektir? Delkak alelacele bu haber ile mi geldi?" diye şâhın bu vehmi arttı.

2558. Dedi: "Pek çabuk açık söyle! Acabâ hâl nedir? Senin böyle fitnen ve gürültün kimdendir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2558. Dedi: "Çok çabuk açıkça söyle! Acaba hâl nedir? Senin bu fitnen ve gürültün kimdendir?"

2559. Dedi: "Ben köyden onu işittim ki, şâh her cadde başında dellal çağırttı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2559. Dedi: "Ben köyden şunu işittim ki, şah her cadde başında tellal çağırttı."

2560. "Böyle diye ki: "Üç günde Semarkand'a koşan bir kimse isterim ve ona hazîneler veririm!""&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2560. "Şöyle desin: "Semerkant'a üç günde koşan bir kimse isterim ve ona hazineler veririm!""

2561. "Onun haberinden garaz hâsıl olduğu vakit, wazda ona hazîneler veririm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2561. "Onun haberinden maksat hâsıl olduğu zaman, karşılığında ona hazineler veririm!"

Yani, "Semerkant'a acele gidip gelen kişinin getireceği haberden maksat hâsıl olduğu zaman, o kişiye karşılık ve mükâfat olarak hazineler ve birçok paralar veririm!" Tellal bağırıp bunları söylüyordu.

Ya'nî, "Semarkand'a acele gidip gelen kimsenin getireceği haberden maksad hâsıl olduğu vakit, o kimseye ıvaz ve mükâfât olarak hazîneler ve birçok paralar veririm!" Dellâl bağırıp bunları söylüyor idi.

2562. "Ben senin nezdine onun için koştum ki, diyeyim ki: O kuvveti tutmam!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2562. "Ben senin yanına onun için koştum ki, diyeyim ki: O kuvveti tutmam!"

"Ey şah! Ben senin huzuruna, bende o kadar zamanda Semerkant'a gidip gelme kuvveti yoktur, demem için koşa koşa geldim."

"Ey şâh! Ben senin huzûruna, bende o kadar zamanda Semarkand'a gidip gelmek kuvveti yoktur, demem için koşa koşa geldim."

2563. "Benim gibiden böyle çabukluk gelmez. Bâri bu ümid için bana teveccüh etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2563. "Benim gibiden böyle çabukluk gelmez. Bari bu ümit için bana yönelme!"

"Çustî", çabukluk ve çevikliktir. "Me-ten", "tenîden" mastarından emir kipi olup, burada "yönelme!" demektir. Yani, "Ey şah! Benim gibi bir adamın elinden bu kadar çabukluk ve çeviklik gelmez. Bari Semerkant'a süratle gidip gelmek ümidi için bana yönelme ve bu işi benden bekleme! İşte şahın huzuruna bunu haber vermek için acele ve telaş ile geldim!" dedi.

"Çustî", çabukluk ve çeviklik. "Me-ten", "tenîden" masdarından emr-i hâzır olup, burada "teveccüh etme!" demek olur. Ya'nî, "Ey şâh! Benim gibi bir adamın elinden bu kadar çabukluk ve çeviklik gelmez. Bâri Semarkand'a sür'atle gidip gelmek ümîdi için bana teveccüh etme ve bu işi benden bekleme! İşte huzûr-ı şâhânene bunu haber vermek için acele ve telâş ile geldim!" dedi.

2564. Şah dedi: "Senin bu çabukluğuna la'net olsun! Zîrâ şehir içine yüz teşvîş düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2564. Şah dedi: "Senin bu çabukluğuna lanet olsun! Çünkü şehir içine yüz karışıklık düştü."

Şah, Delkak'e cevap olarak dedi: "Senin bu çabukluğuna ve köyden böyle acele gelişine lanet olsun! Çünkü şehir halkı içine birçok karışıklık düştü ve herkesi ayağa kaldırdın. Senin acelenin bir anlamı var zannettik."

Şâh Delkak'e cevâben dedi: "Senin bu çabukluğuna ve köyden böyle acele gelişine la'net olsun! Zîrâ şehir halkı içine birçok karışıklık düştü ve herkesi ayağa kaldırdın. Senin acelenin bir ma'nâsı var zannettik."

2565. Ey maskara! Bu kadardan dolayı sen otlağıma ve ota ateş bıraktın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2565. Ey maskara! Bu kadardan dolayı sen otlağıma ve ota ateş bıraktın.

"Hâm-rîş", sözlükte "ham sakallı" demektir; maskara anlamından kinayedir (Bahâr-ı Acem). Yani, "Ey maskara! Bu kadar aceleden dolayı sen otlak mesafesinde olan şehre ve ot mesafesinde olan halka vehim ateşini bıraktın." Herkes "Acaba ne felaket var?" diye vehme (gerçek olmayan tahayyül) ve ıstıraba düştü.

"Hâm-rîş”, lügatte "ham sakallı" demek olup, maskara ma'nâsından kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, "Ey maskara! Bu kadar aceleden dolayı sen otlak mesâbesinde olan şehre ve ot mesâbesinde olan halka vehim ateşini bıraktın." Herkes "Acabâ ne felâket var?" diye vehme ve ıztırâba düştü.

2566. Biz fakrda ve ademde ulaklarız, diye davullu ve bayraklı bu hamlar gibi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2566. Biz fakirlikte ve yoklukta ulaklarız, diye davullu ve bayraklı bu hamlar gibi...

Bu ve sonraki beyitlerde Hz. Pîr efendimiz Delkak kıssasından alınacak hisseyi açıklarlar. "Hamlar"dan kasıt, nefsin sıfatlarından tamamen geçip fânî-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bâkî-billâh (Allah ile var olma) olmadan mürşitlik davasına kalkan kimselerdir. "Davul"dan kasıt, böyle bir kimsenin başına topladığı birtakım ahmakların "Bizim mürşidimiz şöyle kâmildir ve böyle âriftir ve hâl sahibidir!" diye halka ilanlarda bulunmasıdır; ve "bayrak"tan kasıt yalancının kâmillerin hâllerini taklit etmesidir. Yani, Delkak'ın hâli, hakikatte irşat keyfiyetinden habersiz olan iddiacılara benzer ki, onlar başına topladıkları birtakım ahmaklar vasıtasıyla halka karşı kemâl ve irşat davulunu çalarlar ve kemâl ehline taklit bayrağını açarlar ve derler ki: "Biz fakirlik ve yokluk yolunun ulaklarıyız. Bize tabi olanları çarçabuk Hakk'a ulaştırırız." Halbuki hakiki bir mürşit ve insân-ı kâmil herkesi başına toplamaktan kaçar ve kimseyi kendisine davet etmez; ve kendisine müracaat edenlerin isti'dâdına (yatkınlığına) ve ayn-ı sâbitelerine (tekil sabit hakikatlerine) bakıp, müstait olmayanları bazı şer'î tavsiyelerle başından savar. Bu yalancı mürşitlerin hâlleri 3. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beytine kadar tasvir edilmiştir. Ve zekâ ve irfan ehli bunlardan ibret alıp bu yalancı mürşitlerin tuzağına düşmez.

Bu ve âtîdeki beytlerde Hz. Pîr efendimiz Delkak kıssasından alınacak hisseyi beyân buyururlar. "Hâmlar"dan murâd, nefsin sıfatlarından tamâmiyle geçip fânî-fillâh ve bâkî-billâh olmadan mürşidlik da'vâsına kıyâm eden kimselerdir. "Davul"dan murâd, böyle bir kimse[nin] başına topladığı birtakım ahmakların "Bizim mürşidimiz şöyle kâmildir ve böyle âriftir ve ehl-i hâldir!" diye halka i'lânâtta bulunmasıdır; ve "bayrak"tan murâd kâzibin kâmillerin ahvâlini taklîd etmesidir. Ya'nî, Delkak'in hâli, hakîkatte keyfiyyet-i irşâddan bî-haber olan müddeîlere benzer ki, onlar başına topladıkları birtakım ahmaklar vâsıtasıyla halka karşı kemâl ve irşâd davulunu çalarlar ve ehl-i kemâle taklîd bayrağını açarlar ve derler ki: "Biz fakr ve yokluk yolunun ulaklarıyız. Bize tâbi' olanları çarçabuk Hakk'a vâsıl ederiz. Halbuki hakîkî bir mürşid ve insân-ı kâmil herkesi başına toplamaktan kaçar ve kimseyi kendisine da'vet etmez; ve kendisine müracaat edenlerin isti'dâdına ve ayn-ı sâbitelerine nazar edip, müstaid olmayanları ba'zı vasâyâ-yı şer'iyye ile başından savar. Bu yalancı mürşidlerin ahvâli 3. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beytine kadar tasvîr buyurulmuştur. Ve ehl-i zekâ ve irfân bunlardan ibret alıp bu yalancı mürşidlerin tuzağına tutulmaz.

2567. Şeyhlik lafını cihana atmış, kendini bir Bâyezîd yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2567. Şeyhlik sözünü dünyaya yaymış, kendini bir Bâyezîd yapmıştır.

Bu maskaralar, şeyhlik ve mürşidlik sözünü ve övünmesini halka karşı ilan etmişler ve kendilerini birer Bâyezîd-i Bestâmî hazretleri gibi olgun göstermişlerdir.

Bu maskaralar şeyhlik ve mürşidlik lafını ve övünmesini halka karşı i'lân etmişler ve kendilerini birer Bâyezîd-i Bestâmî hazretleri gibi kâmil göstermiş-

2863. Bir yüksek yerden o diğeri toprağı kokladı. "Bu bir dul kadının evidir!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2863. Bir yüksek yerden o diğeri toprağı kokladı. "Bu bir dul kadının evidir!" dedi.

Yani, hassasiyeti burnunda olan hırsızlardan biri, bir yüksek yere çıkıp, toprağı kokladı. "Bu önlerine gelen ev bir dul kadının evidir. Buradan altın kokusu gelmiyor," dedi. "Rebve", yüksek yer anlamındadır.

Ya'nî, hâssıyeti burnunda olan hırsızlardan birisi, bir yüksek yere çıkıp, toprağı kokladı. "Bu önlerine gelen ev bir dul kadının evidir. Buradan altın kokusu gelmiyor," dedi. "Rebve", yüksek yer ma'nâsınadır.

2864. Sonra kemend üstadı kemend attı. O yüksek duvar tarafına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2864. Sonra kemend üstadı kemend attı. O yüksek duvar tarafına gittiler.

Yani, kemend atmak hünerini bilen üstat, kemend atıp önlerine gelen dul kadının evini aştılar ve sarayın yüksek tarafına geldiler.

Ya'nî, kemend atmak hünerini bilen üstâd, kemend atıp önlerine gelen dul kadının evini aştılar ve sarayın yüksek tarafına geldiler.

2865. Vaktaki diğer yerde toprağı kokladı, "Ferd olan şahın hazînesinin toprağıdır" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2865. Başka bir yerde toprağı kokladığında, "Tek olan şahın hazinesinin toprağıdır" dedi.

Koklamakta mahareti olan hırsız, o yüksek duvarın civarında başka bir yerde toprağı kokladığında, "İşte saltanatta tek olan şahın hazinesinin toprağı budur!" dedi.

Koklamakta mahâreti olan hırsız, vaktāki o yüksek duvar civârında başka bir yerde toprağı kokladı, "Ve işte saltanatta ferd olan şâhın hazînesinin toprağı budur!" dedi.

2866. Delik delici delik deldi ve hazîneye erişti. Her birisi hazîneden bir esbâb çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2866. Delik delici delik deldi ve hazîneye erişti. Her birisi hazîneden bir eşya çekti.

"Esbab", burada "eşya" anlamındadır. Duvarları delmekte usta olan hırsız, sarayın duvarını deldi ve o delikten hazîneye kadar yol açtı. Hırsızlar içeriye girdiler ve her birisi oradaki eşyadan bir şey yakaladı ve yağmalamaya başladı.

"Esbab", burada "eşya" ma'nâsınadır. Duvarları delmekte mâhir olan hırsız, sarayın duvarını deldi ve o delikten hazîneye kadar yol açtı. Hırsızlar içeriye girdiler ve her birisi oradaki eşyâdan bir şey yakaladı ve yağmaya başladı.

2867. Kavim, çok altın ve sırmalı kumaş ve azîm gevherleri götürdüler ve acele sakladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2867. Kavim, çok altın ve sırmalı kumaş ve büyük mücevherleri götürdüler ve acele sakladılar.

Hırsız topluluğu, hazineden birçok altın ve sırmalı kumaşları ve önemli mücevherleri çalıp götürdüler ve acele sakladılar. "Zerbeft", sırmalı kumaş demektir. Bilinmeli ki, bu beyitlerde "padişahın hazinesi"nden kastedilen, sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite)dir. Bakış gücü (nüfûz-i nazar) sahibi olmayan birtakım ahmaklar da. Başına toplanıp bunu öyle göründüğü gibi zannetmişlerdir.

Hırsız tâifesi, hazîneden birçok altın ve sırmalı kumaşları ve mühim cevherleri çalıp götürdüler ve acele sakladılar. "Zerbeft", sırmalı kumaş demektir. Ma'lum olsun ki, bu beyitlerde "pâdişâhın hazînesi"nden murâd, lerdir. Nüfûz-i nazar sahibi olmayan birtakım humekā dahi. Başına toplanıp bunu öyle göründüğü gibi zannetmişlerdir.

2568. Hem kendi salik olmuş, vâsıl olmuş; da'vet mahallinde bir mahfil açmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2568. Hem kendi Hakk yolcusu olmuş, Hakk'a ulaşmış; davet yerinde bir toplantı yeri açmış.

"Mahfil", meclis ve toplantı yeri demektir. Yani, böyle bir maskara hem kendiliğinden Hakk yolcusu olmuş hem de kendi kendine Hakk'a ulaşmıştır. Yani birkaç rüya görüp kendisini olgun ve irşat makamına ulaşmış zannederek Hak yoluna hem kendi kendine girmiş hem de kendi kendine ulaşmıştır; ve Hakk'a ulaşmayı bu kadar kolay bir şey zannederek davet yerinde halkı toplamak için bir toplantı yeri açmıştır. Şairlerden biri bu gibiler hakkında ne güzel söylemiştir: Beyit: Şeyhimiz kendisini bilmede aciz kalmış Nerede kaldı ki irşadın niteliğini bile! Ömer Hayyam da bu gibi iddia sahiplerini küçümseyerek bir rubaisinde şöyle söyler: Rubai: "Şeyhin biri bir fahişe kadına dedi ki: "Sarhoşsun, her an başka bir kimsenin tuzağına bağlandın." Fahişe kadın cevaben dedi: "Ey şeyh! Sen her ne söylersen ben oyum. Fakat insaf et; sen de göründüğün gibi misin ya?"

"Mahfil", meclis ve cem'iyet-gâh demektir. Ya'nî, böyle bir maskara hem kendinden sâlik olmuş ve hem de kendi kendine Hakk'a vâsıl olmuştur. Ya'nî birkaç rü'ya görüp kendisini kâmil ve makām-ı irşâda vâsıl zannederek Hak yoluna hem kendi kendine sülûk etmiş ve hem de kendi kendine vâsıl olmuş- tur; ve Hakk'a vusûlü bu kadar kolay bir şey zannederek da'vet mahallinde halkı toplamak için bir mahfil açmıştır. Şairin birisi bu gibiler hakkında ne gü- zel söylemiştir: Beyit: Şeyhimiz kendisini bilmede kalmış âciz Nerede kaldı ki keyfiyyet-i irşadı bile! Ömer Hayyâm dahi bu gibi müddeîleri tezyîfen bir rubâîsinde şöyle söy- ler: Rubâî: "Şeyhin birisi bir fahişe kadına dedi ki: "Sarhoşsun, her lahza başka bir kim- senin tuzağına bağlandın." Fâhişe kadın cevâben dedi: "Ey şeyh! Sen her ne söylersen ben oyum. Fakat insâf et; sen de göründüğün gibi misin ya?"

2569. Dâmâdın evi âşûb ve şer doludur. Kızın kavminin bundan haberi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2569. Damadın evi kargaşa ve kötülükle doludur. Kızın kavminin bundan haberi yoktur.

Bu yalancı mürşidin hâli, kendi kendine güveyi olan kimsenin hâline benzer. Örneğin, damadın evi kargaşa ve kötülükle, yani düğün gereği olan gürültü, patırtı ve çalgı çağanak ile doludur. Hâlbuki nikâh edeceği kızın kavim ve kabilesinin bu düğünden haberi bile yoktur.

Bu yalancı mürşidin hâli kendi kendine güveyi olan kimsenin hâline ben- zer. Meselâ dâmâdın evi âşûb ve şerden, ya'nî düğün îcâbı olan gürültü ve patırtı ve çalgı çağanak ile doludur. Halbuki nikâh edeceği kızın kavim ve ka- bîlesinin bu düğünden haberi bile yoktur.

2570. Velvele ki, işin yarısı doğru oldu, bizim tarafımızdan olan şartlar oldu. [2550]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2570. Velvele ki, işin yarısı doğru oldu, bizim tarafımızdan olan şartlar oldu.

Yani, alacağı kız için damadın kendi evinde yaptığı velvele ve gürültü, düğün için yapılması gereken bir iş idi. Onun damat tarafından yapılması doğru oldu. Bizim damadımız tarafından yapılması icap eden şartlar oluştu ve yerini buldu. Bunun gibi, nâkıs mürşidin (yetersiz rehberin) tekke açıp başına adamlar toplaması ve cemaatle zikirler ve hay huy'lar yapması ve kürsülere çıkıp vaaz ve nasihat etmek, irşad (doğru yolu gösterme) işinin yarısıdır. Bu yarı iş o nâkıs mürşit tarafından yapılmış ve oluşmuştur.

Ya'nî, alacağı kız için dâmâdın kendi evinde yaptığı velvele ve gürültü dü- ğün için yapılması lâzım gelen bir iş idi. Onun dâmâd tarafından yapılması doğru oldu. Bizim dâmâdımız tarafından yapılması îcâb eden şartlar hâsıl ol-du ve yerini buldu. Bunun gibi mürşid-i nâkısın tekye açıp başına adamlar toplaması ve cem'iyetle zikirler ve hây u hûylar yapması ve kürsülere çıkıp va'z u nasîhat etmek irşad işinin yarısıdır. Bu yarı iş o mürşid-i nâkıs tara-fından yapılmış ve hâsıl olmuştur.

2571. Evleri süpürdük, süsledik. Bu hevesten dolayı sermest ve hoş olarak kalktık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2571. Evleri süpürdük, süsledik. Bu hevesten dolayı sarhoş ve hoş olarak kalktık.

Düğün evini süpürdük ve süsledik. Bu görünen hazırlık hevesinden dolayı sarhoş ve sevinçli olarak ayağa kalktık; aynı şekilde eksik mürşit de tekkesini görünen usulüne göre düzenleyip süsledi ve bu görünen düzenlemeler hevesinden dolayı kendinden geçti ve "düzenlemelerim yerinde oldu" diye sevinçli ve sarhoş olarak irşada (doğru yolu göstermeye) kalktı.

Düğün evini süpürdük ve süsledik. Bu zâhirî hazırlık hevesinden dolayı sermest ve mesrûr olarak ayağa kalktık; ve kezâ mürşid-i nâkıs dahi tekye-sini usûl-i zâhirîsi vechi ile tertîb edip süsledi ve bu zâhirî tertîbât hevesinden dolayı kendinden geçti ve "tertîbâtım yerinde oldu" diye mesrûr ve sarhoş olarak irşada kalktı.

2572. "O taraftan bir haber geldi mi?" Hayır! "O damdan bu tarafa bir kuş geldi mi?" Hayır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2572. "O taraftan bir haber geldi mi?" Hayır! "O damdan bu tarafa bir kuş geldi mi?" Hayır!

Bunlar çok güzel. Fakat işin yarısıdır. "Bu iş tamam olmak için, ey mürşid efendi! Sana Hak tarafından irşada (doğru yolu göstermeye) izin haberi geldi mi? Ve o yüce damdan, yani hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikatinden) bir kuş, yani bir insân-ı kâmil gelip seni irşada yetkili kıldı mı?" diye sorarsan, eğer diliyle doğru söyleyen bir adam ise açıkça ve eğer yalancı ise içinden ve hâliyle "hayır" diye cevap verir.

Bunlar pek a'lâ. Fakat işin yansıdır. "Bu iş tamâm olmak için, ey mür-şid efendi! Sana Hak tarafından irşâda me'zûniyet haberi geldi mi? Ve o âlî damdan, ya'nî hakîkat-i muhammediyyeden bir mürg, ya'nî bir insân-ı kâ-mil gelip seni irşâda me'zûn kıldı mı?" diye sorarsan, eğer lisânen doğru söyler bir adam ise zâhiren ve eğer yalancı ise bâtınen ve hâlen "hayır" di-ye cevab verir.

2573. "Bu mezîd ender mezîd olan risaletler cinsinden o havâlîden size bir ce-vâb geldi mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2573. "Bu art arda gelen risaletler cinsinden o taraftan size bir cevap geldi mi?"

"Art arda gelen risalet"ten kasıt, Yüce Zât'tan Muhammedî hakikate ve Muhammedî hakikatten insân-ı kâmile gelen, ulaşan tebliğlerdir. Yani, "Size irşat (doğru yolu gösterme) görevini yerine getirmeniz için Yüce Zât'tan Muhammedî hakikate ve Muhammedî hakikatten irşat sahibi olan bir insân-ı kâmile gelen tebliğ ve risalet cinsinden, o mana âlemi tarafından bir cevap geldi mi?" diye sorarsan:

"Mezîd ender mezîd risâlet"ten murâd, Zât-ı Hak'tan hakikat-i muham-mediyyeye ve hakikat-i muhammediyyeden insân-ı kâmile gelen, vârid olan tebliğlerdir. Ya'nî, "Size vazîfe-i irşadı îfâ için Zât-ı Hak'tan hakîkat-i mu-hammediyyeye ve hakîkat-i muhammediyyeden sahib-i irşad olan bir in-sân-ı kâmile olan tebliğ ve risâlet cinsinden, o âlem-i ma'nâ havâlîsinden bir cevâb geldi mi?" diye sorarsan:

2574. "Hayır! Velâkin bizim yarimiz bundan âgahtır. Zîrâ ki gönülden gönül tarafına la-büd yol vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2574. "Hayır! Aksine bizim yarimiz bundan haberdardır. Çünkü gönülden gönüle elbette yol vardır."

Hayır, böyle bir şey meydana gelmedi. Fakat yoluna mensup olduğumuz yarimiz ve pîrimiz (mürşidimiz) bizim irşada (doğru yolu göstermeye) teşebbüsümüzden haberdardır. Biz bu işi onun haberdar olmasına dayanarak yaparız. Çünkü elbette kalpten kalbe yol vardır.

"Hayır, böyle bir şey vâki' olmadı. Fakat tarîkına mensûb olduğumuz yârimiz ve pîrimiz bizim irşâda teşebbüsümüzden âgâhtır. Biz bu işi onun âgâhlığına istinaden yaparız. Zîrâ ki elbette kalbden kalbe yol vardır."

2575. "Binaenaleyh öbür yardan, ki sizin ümîdiniz vardır, nâmenin cevabından niçin yol hâlîdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2575. "Bu sebeple öbür yardan, ki sizin ümidiniz vardır, mektubun cevabından niçin yol boştur?"

"Ey mürşid efendiler! Mademki sizin tarikat pîrinizin sizden haberdar olduğuna dair ümidiniz vardır, kalbinizden pîrinize gönderdiğiniz teveccüh mektubuna niçin cevap gelmiyor? Ve bu kalp yolu, gönderdiğiniz mektubun cevabından niçin boştur?" Bilinmeli ki, irşad keyfiyeti (manevi rehberlik) sülûkünü (manevi yolculuğunu) tamamlayıp fenâ ve bekâ mertebelerini (tasavvufta yok olma ve var olma halleri) kazandıktan sonra, mensup olduğu kâmilin (olgun rehberin) izniyle olur; ve fenâ ve bekâ mertebelerini kazanmış bir kimse, terbiye edeceği bir Hakk Yolcusunun ahlakını, meşrebini (karakterini) kendisi söylemeye gerek kalmaksızın kalbine bakmak suretiyle görür ve bilir; ve ona göre manevi ilaçlar ve tedaviler yapar. Nasıl ki 4. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu:

[Yani] "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ ve pûdunun yani tekil sabit hakikatinin derinliğine kadar giderler. Aksine sen doğmadan senelerce evvel seni hallerin ile görmüş olurlar."

Bu sebeple bir Hakk Yolcusunun iç hallerini görmeyen ve bilmeyen bir kimse mürşid değildir; Ve bir pîrin tarikatına bağlanıp bir süre mücâhede ve riyâzattan sonra izinsiz irşada teşebbüs etmek caiz değildir.

"Ey mürşid efendiler! Mâdemki sizin pîr-i tarîkatinizin sizden âgâhlığına ümîdiniz vardır, kalbinizden pîrinize gönderdiğiniz nâme-i teveccühe niçin cevâb gelmiyor? Ve bu kalb yolu niçin gönderdiğiniz nâmenin cevabından hâlîdir?" Ma'lûm olsun ki, irşâd keyfiyeti sülükünü itmâm edip fenâ ve bekā mertebelerini hâiz olduktan sonra mensûb olduğu kâmilin izniyle olur; ve fenâ ve bekā mertebelerini hâiz olan bir kimse terbiye edeceği bir sâlikin ahlâkını, meşrebini kendisi söylemeye hâcet olmaksızın kalbine nazar etmek sûretiyle görür ve bilir; ve ona göre ma'nevî ilaçlar ve tedaviler yapar. Nitekim 4. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ ve pûdunun ya'nî ayn-ı sâbitenin ka'rına kadar giderler. Belki sen doğmadan senelerce evvel seni hallerin ile görmüş olurlar."

Binâenaleyh bir sâlikin ahvâl-i bâtınesini görmeyen ve bilmeyen bir kimse mürşid değildir; Ve bir pîrin tarîkına intisâb edip bir müddet mücâhede ve riyâzattan sonra bila-me'zûniyet irşâda teşebbüs câiz değildir.

2576. Gizlilerden ve aşikârlardan yüz nişan vardır. Fakat iktifâ et, bu kapıdan perdeyi kaldırma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2576. Gizlilerden ve aşikârlardan yüz nişan vardır. Fakat yetin, bu kapıdan perdeyi kaldırma!

Yani, bu taklitçi mürşitlerin içlerinden ve dışlarından bizim katımızda birçok nişanları ve sıfatları vardır; fakat ey Mevlânâ, bu kadar söz yeter! Bu aldatmacalar kapısından perdeyi kaldırma ve sırları açığa vurma!

Ya'nî, bu mukallid mürşidlerin bâtınlarından ve zâhirlerinden bizim indimizde birçok nişanları ve sıfatları vardır; fakat ey Mevlânâ, bu kadar söz yeter! Bu tezvîrât kapısından perdeyi kaldırma ve esrârı ifşa etme!

2577. O ahmak Delkak kıssasına kadar geri git ki, fuzûlden dolayı kendi üzerine belâ getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2577. O ahmak Delkak kıssasına kadar geri git ki, boşboğazlığından dolayı kendisine belâ getirdi.

Ey Mevlânâ! Ahmak Delkak'in kıssasına geri dön ki, o Delkak şaka yapmada sınırı aştığı ve boşboğazlık ettiği için kendisine belâ getirdi. Şimdi ey insan! Bu kıssadan ders al! Böyle izinsizce sınırı aşıp boşboğazlıkla mürşitliğe kalkanların başlarına Hak tarafından bir belâ geleceğini de anla! Nitekim zamanımızda böyle boşboğazlıkla şeyhlik edenlerin başlarına gelen belâlar ibret vericidir.

Ey Mevlânâ! Ahmak Delkak'in kıssasına geri dön ki, o Delkak latîfede haddi tecavüz eylediği ve fuzûlluk ettiği için kendi üzerine belâ getirdi. İmdi ey kimse! Bu kıssadan ibret al! Böyle bilâ-me'zûniyet haddi tecavüz edip fuzûlî olarak mürşidliğe kıyâm edenlerin başlarına Hak tarafından bir belâ geleceğini de anla! Nitekim zamânımızda böyle fuzûlî olarak şeyhlik edenlerin başlarına gelen belâlar şâyân-ı ibrettir.

2578. Sonra vezîr ona dedi: "Ey hakkın direği! Bu hakîr bendeden bir söz dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2578. Sonra vezir ona dedi: "Ey hakkın direği! Bu hakir kuldan bir söz dinle!"

Padişah, Delkak'ın köyden böyle bir latife (şaka) kastıyla acele gelmesini kınadıktan sonra, orada bulunan vezir padişaha dedi: "Ey hakkın ve adaletin sütunu ve direği olan şah! Bu hakir kulun da bir sözünü dinle!"

Pâdişâh Delkak'in köyden böyle bir latîfe kasdiyle acele gelmesini tel'în ettikten sonra orada bulunan vezîr pâdişâha dedi: "Ey hakkın ve adâletin sütunu ve direği olan şâh! Bu hakîr bendenin dahi bir sözünü dinle!"

2579. "Delkak köyden bir iş için gelmiştir. Onun re'yi döndü ve ona pişman olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2579. "Delkak köyden bir iş için gelmiştir. Onun re'yi döndü ve ona pişman olmuştur."

Delkak köyden şehre kadar bu denli hızla mutlaka hayırlı bir iş için gelmiştir ve özel bir düşüncesi vardır. Fakat şehre geldiği zaman düşüncesini ve fikrini değiştirdi ve o fikrinden pişman olup vazgeçti.

"Delkak köyden şehre kadar bu derece sür'atle mutlaka hayır bir iş için gelmiştir ve bir fikr-i mahsûsu vardır. Fakat şehre geldiği vakit re'y ve fikrini değiştirdi ve o fikrinden pişman olup vazgeçti."

2580. "Sudan ve yağdan eskiyi yeni yapıyor. O maskaralık ile hâric olucu ediyor.' [2561]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2580. "Sudan ve yağdan eskiyi yeni yapıyor. O maskaralık ile hâriç olucu ediyor."

"Uzun süre kalmış ve eskimiş yağı yeni yapmak," başka türlü düşünüp başka türlü söylemekten kinayedir. "Birûn-şev", terkibî bir sıfat olduğuna göre "hâriç olucu" demektir. "Birûn-şev kerden", "hâriç olucu etmek" demek olur. Yani "Delkak başka türlü düşünüp başka türlü söylüyor ve maksadını saklıyor; ve o maskaralık ile kendini bu sakladığı düşünceden hâriç olucu ediyor."

"Tûl müddet kalmış ve eskimiş yağı yeni yapmak,” başka türlü düşünüp başka türlü söylemekten kinâyedir. "Birûn-şev", vasf-ı terkîbî olduğuna göre "hâric olucu" demektir. "Birûn-şev kerden", "hâric olucu etmek" demek olur. Ya'nî "Delkak başka türlü düşünüp başka türlü söylüyor ve maksadını saklıyor; ve o maskaralık ile kendini bu sakladığı düşünceden hâric olucu ediyor."

2581. "O kını gösterdi, bıçağı gizledi. Şübhesiz onu sıkıştırmak gerektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2581. "O kını gösterdi, bıçağı gizledi. Şüphesiz onu sıkıştırmak gerektir."

Örneğin o kını gösterdi, fakat bıçağı sakladı ve göstermedi. Bu sebeple o asıl maksadını ortaya çıkarmak için onu sıkıştırmak gerektir.

"Meselâ o kını gösterdi, fakat bıçağı sakladı ve göstermedi. Binâenaleyh o asıl maksadını ızhâr etmek için onu sıkıştırmak gerektir."

2582. "Fıstığı yahud cevizi kırmadıkça ne içini gösterir, ne bir yağ verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2582. "Fıstığı yahut cevizi kırmadıkça ne içini gösterir, ne bir yağ verir."

Nasıl ki fıstığı yahut cevizi kırmayınca içi ortaya çıkmaz ve bunların içlerinde gizli olan yağlar alınmaz. Bunun gibi Delkak'ı da sıkıştırmalıdır ki, bu husustaki fikri ve maksadı ortaya çıksın!

"Nitekim fıstığı yâhud cevizi kırmayınca içi meydana çıkmaz ve bunların içlerinde gizli olan yağlar alınmaz. Bunun gibi Delkak'i de sıkıştırmalıdır ki, bu husûstaki fikri ve maksadı meydana çıksın!"

2583. "Onun bu ferhenginden onun bu def'ini dinleme! Onun titremesine ve rengine bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2583. "Onun bu hilesinden onun bu defetmesini dinleme! Onun titremesine ve rengine bak!"

"Ferheng", "ilim ve hüner" demek olup burada "hile ile idari tedbir" kastedilir. Yani, "Ey şah! Sen Delkak'ın kendisine gerçekleşecek baskıyı defetmek için hile ile yapacağı idari tedbirine kulak asma! Ve onun bu tedbirini defet! Onun görünen titremesine ve renginin bozulmasına bak! Eğer iç dünyasında gizlediği bir hal olmasa dış görünüşü böyle değişmezdi."

"Ferheng", "ilim ve hüner" demek olup burada "hîle ile tedbîr-i idârî" murâd buyurulur. Ya'nî, "Ey şâh! Sen Delkak'in kendisine vâki' olacak tazyîki def' için hîle ile yapacağı tedbîr-i idârîsine kulak asma! Ve onun bu tedbîrini def' et! Onun zâhirinde görülen titremesine ve renginin bozulmasına bak! Eğer bâtınında gizlediği bir hâl olmasa zâhiri böyle mütegayyir olmazdı."

2584. "Hak, "Onların yüzlerinde onların alâmetleri vardır" buyurdu. Zîra ki alâmet gammâz ve münimmdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2584. "Hak, "Onların yüzlerinde onların alâmetleri vardır" buyurdu. Çünkü alâmet gammaz ve nemmamdır."

"Münimm", if'âl babından ism-i fâil olup "birinin sözünü diğerine götüren nemmam ve gammaz" demektir. "Şîma", alâmet ve eser anlamındadır. Bu şerefli beyitte, Feth Suresi'nde geçen `سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ` (Feth, 48/29) yani "Onların yüzlerinde onların eseri ve alâmeti vardır" ayet-i kerimesine ve Rahman Suresi'nde geçen `يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ` (Rahmân, 55/41) yani "Mücrimler alâmetleri ile tanınır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Çünkü dışsal eser gammazdır ve nemmamdır. Bunun için Yüce Allah, sâlihlerin ve âsilerin yüzlerindeki alâmetlerinden tanınacağını buyurdu."

Nitekim 1. cildin 1291 numarasında da: `حق چو سیما را معرف خوانده است / چشم عارف سوی سیما مانده است` [Yani] "Hak, sîmâyı tanıtıcı olarak nitelendirmiştir. Ârifin gözü sîmâya yönelmiştir."

Ve 4. cildin 1790 numaralı beytinin başındaki şerh başlığında da bu anlam beyan buyrulmuştur.

“Münimm", ifâl bâbından ism-i fâil olup "birinin sözünü diğerine götüren nemmâm ve gammâz" demektir. “Şîma", alâmet ve eser ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Feth'te olan `سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ` (Feth, 48/29) ya'nî "Onların yüzlerinde onların eseri ve alâmeti vardır" âyet-i kerîmesine ve sûre-i Rahmân'da olan `يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ` (Rahmân, 55/41) ya'nî “Mücrimler alâmetleri ile tanınır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, “Zîrâ ki eser-i zâhirî gammâzdır ve nemmâmdır. Bunun için Hak Teâlâ hazretleri sâlihler ve âsîler yüzlerindeki alâmetlerinden tanınır buyurdu."

Nitekim 1. cildin 1291 numarasında da: `حق چو سیما را معرف خوانده است / چشم عارف سوی سیما مانده است` [Ya'ni] "Hak sîmâya muarrif ta'bîr etmiştir. Ârifin gözü sîmâ tarafında kalmıştır."

Ve 4. cildin 1790 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte de bu ma'nâ beyân buyurulmuştur.

2585. Bu muâyin o haberin zıddıdır. Zîra ki bu beşer şarabla yoğurulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2585. Bu görünen hal, o haberin zıddıdır. Çünkü bu insan şarapla yoğrulmuştur.

"Muâyin", müfâale babından fail ismidir. "Belirleyici ve gösterici" demektir. Bundan kasıt, Delkak'ın titremesi ve yüzünün sararmasıdır. Yani, "Delkak'ın yüzünde görülen ve içini gösteren titremesi ve yüzünün sararması, sözlü olarak verdiği haberin ve sözün zıddını açıklıyor. Bu sebeple o her ne kadar sözlü olarak ben bu hareketimi sizi güldürmek için yaptım diyorsa da, yüzünde görülen işaret bu hareketinin iç yüzünün böyle olmadığını gösteriyor.

"Muâyin", müfâale bâbından ism-i fâildir. "Ta'yîn edici ve gösterici" demektir. Bundan murâd, Delkak'ın titremesi ve yüzünün sararmasıdır. Ya'nî, "Delkak'ın yüzünde görülen ve zamîrini gösterici olan titremesi ve yüzünün sararması, lisânen verdiği haberin ve sözün zıddını beyân ediyor. Binâenaleyh o her ne kadar lisânen ben bu hareketimi sizi güldürmek için yaptım, diyor ise de yüzünde görülen alâmet bu hareketinin iç yüzü böyle olmadığını gösteriyor.

2586. Delkak figan ve hurûş ile dedi: "Ey musahib! Bu miskînin kanına sa'y etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2586. Delkak feryat ve coşkuyla dedi: "Ey musahip! Bu miskinin kanına çalışma!"

Delkak, vezirin padişaha karşı bu sözleri söylediğini işitince pek üzüntülü bir şekilde vezire hitaben dedi ki: "Ey padişahın veziri olan muhterem musahip! Bu gibi sözler ile padişahı öfkelendirip, bu benim gibi fakirin kanına ve idamına çalışma!"

Delkak vezîrin pâdişâha karşı bu sözleri söylediğini işitince pek müteessirâne bir sûrette vezîre hitâben dedi ki: "Ey pâdişâhın vezîri olan musâhib-i muhterem! Bu gibi sözler ile pâdişâhı öfkelendirip, bu benim gibi fakîrin kanına ve i'dâmına çalışma!"

2587. Ey emîr! Zamîre çok vehim ve gümân gelir ki, o hak ve sâdık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2587. Ey emir! İç düşünceye çok vehim ve sanı gelir ki, o doğru ve gerçek olmaz.

Yani, "Ey vezir olan bey! İnsanın kalbine birçok vehimler (gerçek olmayan tahayyüller) ve zanlar gelir. Fakat o vehim ve zan, kendi özünde doğru değildir. Çünkü vehim, insanın vücudunda, dış âlemde olan şeytanın benzeridir. Şeytan insanları nasıl yanlış yollara sevk ederse, vehim de varı yok, yoğu var gösterir ve insanı saptırır."

Ya'nî, "Ey vezîr olan bey! İnsanın kalbine birçok vehimler ve zanlar gelir. Fakat o vehim ve zan hadd-i zâtında doğru değildir. Zîrâ vehim insanın vücûdunda, âfâkta olan şeytanın nazîridir. Şeytan insanları nasıl yanlış yollara sevk ederse, vehim de varı yok, yoğu var gösterir ve insanı ıdlâl eder."

2588. Muhakkak zannın ba'zısı günahtır, ey vezîr! Husûsiyle bir fakîr üzerine zulüm doğru değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2588. Muhakkak zannın bazısı günahtır, ey vezir! Özellikle bir fakir üzerine zulüm doğru değildir.

Bu şerefli beyitte, Hucurât Suresi'nde yer alan يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ (Hucurât, 49/12) yani "Ey iman eden kimseler! Zannın çoğundan sakınınız! Muhakkak zannın bazısı günahtır" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Buradaki "zan"dan maksat, kötü zandır. Buna göre zan iki çeşit olur. Birisi kötü zan ve diğeri iyi zandır. Ayet-i kerimede "Zannın bazısı günahtır" kaydıyla kötü zanna işaret ve iyi zan istisna buyurulmuş olur. Fiillerinde ve hallerinde fıskı (günahkarlığı) ve zulmü açıkça belirmeyen müminler hakkında kötü zan caiz değildir ve onları gıybet etmek dahi haramdır. Fıskını ve zulmünü insanların gözleri önünde açıkça gösteren kimselerin gıybeti ve onlar ile muamelede ihtiyatlı ve tedbirli olmak lazımdır. Nitekim hadis-i şerifte من القى جلباب الحياء فلا غيبة له yani "Haya gömleğini kaldırıp atmış olan kimse için gıybet yoktur" buyurulur. Ve ihtiyatlı ve tedbirli olmak ise kötü zandır. Nitekim 3. cildin 270 ve 271 numaralı beyitlerinde حزم آن باشد که ظن بد بری تا گریزی و شوی از بد بری yani "Tedbir o olur ki, kötü zan edesin, ta ki kaçasın ve kötüden uzak olasın!" ve حزم سوء الظن گفته است آن رسول. هر قدم را دام میدان ای فضول yani Resul "Tedbir kötü zandır" buyurdu. Ey fuzuli! Her adım için tuzak bil!" Yani, Delkak sözüne devam ederek dedi ki: "Ey vezir! Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "Zannın bazısı günahtır" buyurdu. Buna göre zulmetmek iş başında bulunanlara layık değildir. Hele benim gibi bir fakir hakkında hiç caiz değildir."

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hucurât'ta olan يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ (Hucurât, 49/12) ya'nî “Ey îmân eden kimseler! Zannın çoğundan sakınınız! Muhakkak zannın ba'zısı günâhtır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Buradaki "zan"dan murâd, kötü zandır. Binâenaleyh zan iki nevi' olur. Birisi kötü zan ve diğeri iyi zandır. Âyet-i kerîmede "Zannın ba'zısı günâhtır" kaydıyla kötü zanna işâret ve iyi zan istisnâ buyurulmuş olur. Ef'âl ve ahvâlinde fiskı ve zulmü zâhir olmayan mü'minler hakkında sû'-i zan câiz değil- dir ve onları gıybet dahi harâmdır. Fıskını ve zulmünü enzâr-ı nâsta ızhâr eden kimselerin gıybeti ve onlar ile muamelede hazm ve ihtiyat lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerifte من القى جلباب الحياء فلا غيبة له ya'nî "Hayâ gömleğini kaldırıp atmış olan kimse için gıybet yoktur" buyurulur. Ve hazm ve ihtiyat ise sû'-i zandır. Nitekim 3. cildin 270 ve 271 numaralı beyitlerinde حزم آن باشد که ظن بد بری تا گریزی و شوی از بد بری ya'nî "Hazm o olur ki, sû'-i zan edesin, tâ ki kaçasın ve kötüden berî olasın!" ve حزم سوء الظن گفته است آن رسول. هر قدم را دام میدان ای فضول ya'nî Resûl "Hazm sû'-i zandır" buyurdu. Ey fuzûl! Her adım için tuzak bil!" Ya'nî, Delkak sözüne devâm ile dedi ki: "Ey vezîr! Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de "Zannın ba'zısı günâhtır" buyurdu. Binâenaleyh zulmetmek iş başında bulunanlara lâyık değildir. Hele benim gibi bir fakîr hakkında hiç câiz değildir."

2589. Şah onu inciten kimseyi muahaze etmez. Onu güldüren kimseyi neden muahaze etsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2589. Şah onu inciten kimseyi sorgulamaz. Onu güldüren kimseyi neden sorgulasın?

Yani, "Şah halim ve kerimdir. Kendisini inciten ve üzen kimseyi affedip sorgulamaz. Ben ise onu daima güldürürüm ve bu yaptığım hareketi dahi gülünç bir hâl olmak üzere yaptım. Bu sebeple beni neden sorgulasın?"

Ya'nî, “Şâh halîm ve kerîmdir. Kendisini inciten ve müteessir eden kimseyi afv edip muâhaze etmez. Ben ise onu dâimâ güldürürüm ve bu yaptığım hareketi dahi gülünç bir hâl olmak üzere yaptım. Binâenaleyh beni neden muâhaze etsin?"

2590. Sahibin sözü şahın indinde yer tutucu oldu. Bu mekrin ve tezvîrin kâşifi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2590. Sahibin sözü şahın yanında yer tutucu oldu. Bu tuzağın ve aldatmanın ortaya çıkarıcısı oldu.

Delkak, şahın fikrini kendi aleyhinden çevirmek için bu sözleri söyledi; ancak vezirin sözü padişaha daha güvenilir ve makbul göründü. Bu sebeple vezirin sanısına uyarak Delkak'ın bu hareketinde gizli olması gereken tuzak ve aldatmanın keşfi tarafına meyil edici oldu.

Delkak şâhın fikrini kendi aleyhinden çevirmek için bu sözleri söyledi amma, vezîrin sözü pâdişâha daha mu'teber ve makbûl göründü. Binâenaleyh vezîrin tevehhümüne tebean Delkak'ın bu hareketinde mestûr olması lâzım gelen mekr ve tezvîrin keşfi tarafına meyil edici oldu.

2591. "Delkak'i zindan tarafına götürünüz. Onun yaltaklanmasını ve riyasını az satın alınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2591. "Delkak'ı zindan tarafına götürünüz. Onun yaltaklanmasını ve riyasını az satın alınız!"

"Câblûs", aldatıcı, yaltaklanıcı ve tatlı dilli demektir. "Zerk", riyâ (ikiyüzlülük) ve nifâk (ara bozma) demektir. Yani, padişah Delkak'ı sıkıştırmaya karar verip dedi ki: "Delkak'ı alın, zindana götürün! Gerçi o, maskaralık ile sizi güldürmeye ve yapacağınız sıkıştırmaları hafifletmeye çabalar ve sizin tabiatınız da ona yumuşaklık gösterme eğilimine girer. Onun maskaralıklarına az gülünüz ve ona karşı daima ekşi yüzlü olunuz!"

"Câblûs", aldatıcı ve yaltaklanıcı ve tatlı dilli. "Zerk", riyâ ve nifâk demektir. Ya'nî, pâdişâh Delkak'i tazyîke karar verip dedi ki: "Delkak'i alın, zindâna götürün! Gerçi o maskaralık ile sizi güldürmeye ve yapacağınız tazyîkātı tahfi- fe çabalar ve sizin tab'ınız dahi ona mülâyemet göstermek cihetine meyl eder. Onun maskaralıklarına az gülünüz ve ona karşı dâimâ ekşi yüzlü olunuz!"

2592. Ona karnı boş davul gibi vurunuz, ta ki o bize davul gibi âgâhlık versin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2592. Ona karnı boş davul gibi vurunuz, ta ki o bize davul gibi âgâhlık versin!

"Delkak'a (tasavvufta nefsine uyan, cahil kişi) merhamet etmeyip, içi boş davula vurur gibi vurunuz! Davul nasıl ses çıkarırsa, o da iç âleminde gizlediği fikri bize açıkça göstersin!" Nasıl ki "biz fenâ (yokluk) makamındayız" diye olgunluk iddiasında bulunan yalancı mürşitler, başlarına ilahi bir bela geldiği zaman, iç âlemlerinde sakladıkları beşerî sıfatlarını açıkça gösterirler.

"Delkak'e merhamet etmeyip, içi boş davula vurur gibi vurunuz! Davul nasıl ses çıkarırsa, o da bâtınında gizlediği fikri bize ızhâr etsin!" Nitekim "biz fenâ makāmındayız" diye kemâl da'vâsında bulunan yalancı mürşidler, başlarına bir belâ-yı ilâhî geldiği vakit, bâtınlarında sakladıkları sıfât-ı beşeriyyelerini ızhâr ederler.

2593. Davul yaş ve kuru ve dolu ve boş olsa, onun sesi bizi hepsinden âgâh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2593. Davul yaş, kuru, dolu veya boş olsa, onun sesi bizi hepsinden haberdar eder.

Davulun derisi yaş mıdır, kuru mudur ve içi dolu mudur, boş mudur? Çomak vurulduğu zaman bizi tamamen kendi hâlinden haberdar eder. Çünkü yaş derinin sesi başka ve kuru derinin sesi başkadır; aynı şekilde içi dolu olan davul ile boş davulun sesi başka başka çıkar. Bunun gibi, belâ vaktinde cismi beşerî sıfatlardan kurumuş ve içi boşalmış olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) fiilleri ve sözleri başkadır; ve cismi beşerî sıfatlarla yaş ve bâtını bu sıfatlarla dolu olan noksan kişinin fiilleri ve sözleri de başkadır.

"Davulun derisi yaş mıdır, kuru mudur ve içi dolu mudur, boş mudur? Çomak vurulduğu vakit bizi tamâmiyle kendi hâlinden âgâh eder. Zîrâ yaş derinin sesi başka ve kuru derinin sesi başkadır; ve kezâ içi dolu olan davul ile boş davulun sesi başka başka çıkar." Bunun gibi belâ vaktinde cismi sıfât-ı beşeriyyeden kurumuş ve içi boşalmış olan insân-ı kâmilin ef'âli ve akvali başkadır; ve cismi sıfât-ı beşeriyye ile yaş ve bâtını bu sıfatlar ile dolu olan nâkısın ef'âli ve akvâli dahi başkadır.

2594. Nihayet ıztırârdan dolayı kendi sırrını söyler. Öyle ki, bu gönüller karâr tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2594. Nihayet zorunluluktan dolayı kendi sırrını söyler. Öyle ki, bu gönüller karar kılar.

"Dilenci nihayet, dayak zorunluluğundan dolayı içinde sakladığı sır ne ise, onu dosdoğru olarak ortaya çıkarmaya mecbur olur; ve onun bu doğru sözüne karşı gönüllerde bir karar ve inanmak meydana gelir."

"Delkak nihâyet, dayak ıztırârından dolayı bâtınında sakladığı sır ne ise, onu dosdoğru olarak meydana çıkarmaya mecbûr olur; ve onun bu doğru sözüne karşı gönüllerde bir karâr ve inanmak hâsıl olur."

2595. Mâdemki sıdk fürûğlu olan tuma'nînettir, gönül yalan söz ile rahat etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2595. Mademki doğruluk, ışıklı bir güven duygusudur, gönül yalan söz ile rahat etmez.

"Tuma'nînet", bir şeye güvenip kalpten bağlanarak onunla rahatlık ve sükûnet bulmak demektir. Bu şerefli beyitte "ان الصدق طمأنينة وان الكذب ريبة" yani "Muhakkak doğruluk güven duygusu, yalan ise şüphedir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, "Mademki bu hadis-i şerif gereğince nurlu olan doğru söz kalbe inanmak duygusu ve sükûnet verir, bu sebeple gönül yalan söze inanmaya meyil etmez ve sükûnet bulmaz.

"Tuma'nînet", bir şeye i'timâd ve rabt-ı kalb edip onunla râhat ve sükûnet bulmak demektir. Bu beyt-i şerîfte ان الصدق طمأنينة وان الكذب ريبة ya'ni “Mu- hakkak sıdk tuma'nînet ve kizb reybettir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, “Mâdemki bu hadîs-i şerîf mûcibince nûrlu olan doğru söz kalbe inanmak duygusu ve sükûnet verir, binâenaleyh gönül yalan söze inanmaya meyil etmez ve sükûnet bulmaz.

2596. Yalan, çöp gibi ve gönül ağız gibi olur. Çöp asla ağızda gizli olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2596. Yalan, çöp gibi ve gönül ağız gibi olur. Çöp asla ağızda gizli olmaz.

Yani, yalan söz ağıza giren bir çöp gibidir. Bu ağıza giren çöp nasıl ağızda gizli kalmaz ve hissedilirse, ağız konumunda olan kalbe giren çöp konumundaki yalan söz de öylece kalpte hissedilir.

Ya'nî, yalan söz ağıza giren bir çöp gibidir. Bu ağıza giren çöp nasıl ağızda gizli kalmaz ve hissolunur ise, ağız mesâbesinde olan kalbe giren çöp mesâbesindeki yalan söz dahi öylece kalbde hissolunur.

2597. Onda oldukça, ilim ile ağızdan çıkarmak için, bir dil vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2597. Onda oldukça, ilim ile ağızdan çıkarmak için, bir dil vurur.

Yani, insan, o çöp ağızda durdukça dilini o çöpe temas ettirerek ilim ve usûl ile boğazına kaçırmadan dışarıya çıkarıp atar.

Ya'nî, insân, o çöp ağızda durdukça dilini o çöpe temâs ettirerek ilim ve usûl ile boğazına kaçırmadan dışarıya çıkarıp atar.

2598. Hususiyle ki, göze rüzgârdan çöp düşer; göz, yaşa ve kapama ve açmaya düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2598. Özellikle göze rüzgârdan çöp düşer; göz, yaşarmaya ve kapanıp açılmaya başlar.

Hele rüzgârdan göze çöp kaçarsa, gözün hiç tahammülü yoktur. Derhal yaşarır ve o çöpü dışarıya atmak için açılıp kapanmakla meşgul olur. Önceki şerefli beyitte kalbin ağıza benzetilmesi genel kalplere, bu beyitte göze benzetilmesi ise insân-ı kâmilin kalbine göre gerçekleşmiştir. Çünkü insân-ı kâmilin kalbi göz gibidir.

Hele rüzgârdan göze çöp kaçarsa, gözün hiç tahammülü yoktur. Derhal yaşarır ve o çöpü dışarıya atmak için açılıp kapanmak ile meşgûl olur. Evvelki beyt-i şerîfte kalbin ağıza teşbîhi kulûb-i âmmeye ve bu beyitte göze teşbîhi kalb-i kâmile nazaran vâki' olmuştur. Zîrâ kâmilin kalbi göz mesâbesindedir.

2599. İmdi biz şimdi bu çöpe tekme vuralım, tâ ki ağız ve göz bu çöpten kurtulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2599. Şimdi biz bu çöpe tekme vuralım ki ağız ve göz bu çöpten kurtulsun!

Şimdi biz, çöp gibi olan yalan sözlere karşı, firâset (sezgi, anlayış) ayağı ile bir tekme vuralım ki kalbimizin ağzı ve gözü bu çöpten kurtulsun!

İmdi biz çöp gibi olan yalan sözlere karşı, firâset ayağı ile bir tekme vuralım, tâ ki kalbimizin ağzı ve gözü bu çöpten kurtulsun!

2600. Delkak dedi: "Ey şah, yavaş ol! Hilmin ve mağfiretin yüzünü az tırmala!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2600. Delkak dedi: "Ey şah, yavaş ol! Hilmin ve mağfiretin yüzünü az tırmala!"

Delkak, padişahın bu sözlerine karşılık dedi: "Ey şah, yavaş ol! O övülmüş ahlâktan olan hilmin (yumuşak huyluluğun) ve affın ve mağfiretin yüzünü, gazap sıfatının tırnakları ile az tırmala!" "Kem harâş", yani "az tırmala" ifadesiyle, bazen gazap sıfatının da ortaya çıkmasının gerekli olduğuna işaret buyurulur. Nasıl ki Yüce Allah, azametli Zâtını, "وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ" (Fetih, 48/6) [yani "Allah onlara gazaplandı"] ayet-i kerimesinde gazap sıfatıyla ve "رَضِىَ اللهُ عَنْهُمْ" (Beyyine, 98/8) [yani "Allah onlardan razı oldu"] ayet-i kerimesinde de rıza sıfatıyla vasıflandırdı. Ve insan ise bütün ilahi isimlerin ve sıfatların mazharıdır (tecelli yeridir). Bu sebeple, hâlin gerektirdiğine göre kendisinden gazap sıfatının zuhuru (ortaya çıkması) da tabiidir. Ancak şu var ki, bu gazap nefsin feveranı (coşkunluğu) ile olursa kınanmıştır; Hak için olursa makbuldür. Nasıl ki ileride açıklanır.

Delkak pâdişâhın bu sözlerine karşı dedi: "Ey şâh, yavaş ol! O ahlâk-ı hamîdeden olan hilmin ve afv ve mağfiretin yüzünü, sıfat-ı gazabın tırnakları ile az tırmala!" "Kem harâş", "az tırmala" ta'bîriyle ba'zan sıfat-ı gazabın dahi ızhân lâzım geleceğine işaret buyurulur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Zât-ı azîmü'ş-şânın وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ (Fetih, 48/6) [ya'nî "Allah onlara gazablandı"] âyet-i kerîmesinde gazab ve رَضِىَ اللهُ عَنْهُمْ (Beyyine, 98/8) [ya'nî "Allah onlardan râzı oldu"] âyet-i kerîmesinde dahi rızâ sıfatlarıyla tavsîf buyurdu. Ve insan ise cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharıdır. Binâenaleyh iktizâ-yı hâle göre kendisinden gazab sıfatının zuhûru dahi tabîîdir. Şu kadar ki, bu gazab nefsin feverânı ile olursa mezmûmdur; Hak için olursa makbûldür. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

2601. Bu hadde kadar nikmetleri ta'cîl nedendir? Ben uçmuyorum. Senin elindeyim; beni yırt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2601. Bu dereceye kadar azapları çabuklaştırmak nedendir? Ben uçmuyorum. Senin elindeyim; beni yırt!

"Nikam", azap ve ceza ile karşılık vermek anlamına gelen "nıkmet" kelimesinin çoğuludur, "azaplar ve gazaplar" demektir. Bazı şârihler "derem" kelimesindeki "der"in fazla olduğunu belirtmişlerdir. Fakat "derîden" (yırtmak) mastarının şimdiki zaman emir kipi olması uygun görünür. Bu durumda "der-em", "beni yırt ve kahret!" anlamına gelir. Yani, "Ey şah! Benim hakkımda bu derece gazapları ve azapları çabuklaştırmanın sebebi nedir? Ben uçup kaçmıyorum. Senin elindeyim. Acele etme; eğer gerekirse beni yırt ve kahret!"

"Nikam", ukūbet ile mükâfât etmek ma'nâsına olan "nıkmet"in cem'idir, "azablar ve gazablar" demek olur. Ba'zı şârihler "derem" kelimesindeki "der"in zâid olduğunu beyân etmişlerdir. Fakat "derîden" masdarının emr-i hâzırı olmak münasib görünür. Şu hâlde "der-em", "beni yırt ve kahr et!" ma'nâsına gelir. Ya'nî, "Ey şâh! Benim hakkımda bu derece gazabları ve azâbları ta'cîl etmenin sebebi nedir? Ben uçup kaçmıyorum. Senin elindeyim. Teennî et; eğer îcâb ederse beni yırt ve kahret!"

2602. O te'dîb ki Allah için olur, onda müsta'cillik caiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2602. O terbiye ki Allah için olur, onda acelecilik caiz değildir.

Yani, bir hâkim bir kimseyi Allah için terbiye etmek isterse, bu terbiye ve ceza hususunda hâkimin aceleciliği ve acele etmesi caiz değildir. Aksine, ağırbaşlılıkla hareket etmesi adalete uygun olur.

Ya'nî, bir hâkim bir kimseyi Allah için te'dîb etmek isterse, bu te'dîb ve cezâ hususunda hâkimin müsta'cilliği ve âcil olması câiz değildir. Bilakis teennî ile hareketi adle muvâfik olur.

2603. Ve o şey ki, tab' ve arızî olan hışm ola ve murtaza olmamak için acele eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2603. Ve o şey ki, tabiatî ve sonradan oluşan öfke olsun ve rızaya ulaşmamak için acele eder.

Ve fakat bir kimsenin terbiye etmesi ve cezalandırması nefsanî tabiat ve sonradan oluşan öfkeden dolayı olursa, bu öfkenin hükmü geçip kendisinde rıza sıfatı oluşmamak için acele eder ve nefsindeki intikam zevkine yenik düşer.

Ve fakat bir kimsenin te'dîb ve cezâsı tab'-ı nefsânî ve ârızî olan öfkeden dolayı olursa bu öfkenin hükmü geçip kendisinde sıfat-ı rızâ hâsıl olmamak için acele eder ve nefsindeki intikām zevkine mağlûb olur.

2604. Korkar ki eğer rıza gelirse onun öfkesi gider. İntikām ve onun zevki fait olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2604. Korkar ki eğer rıza gelirse onun öfkesi gider. İntikam ve onun zevki yok olur.

Çünkü o kimse korkar ki, eğer kendisinde rıza sıfatı oluşursa, bu sıfatın zıddı olan gazabı ve öfkesi gider. İntikam duygusu ve nefsinin intikam alma zevki yok olur. Çünkü rıza sıfatı su ve gazap sıfatı ateş gibidir. Rıza sıfatı gelince gazap ateşi söner.

Menkıbe: "İmam-ı Hüseyin (a.s.) hazretleri bir sofrada bulundukları sırada sofraya yemek getiren köleleri dikkatsizlik sebebiyle yemeği hazretin üzerine döker. Hz. İmam öfkeyle köleye baktığı vakit köle وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ (Al-i İmran, 3/134) yani “Allah Teâlâ cenneti öfkesini yutanlar için hazırlamıştır" ayet-i kerimesini okur. Hz. İmam cevaben: “Öfkemi hazmettim" buyururlar. Köle ayet-i kerimenin alt tarafı olan وَالْعَافِينَ عَنْ النَّاسِ (Al-i İmran, 3/134) yani "İnsanları affedenler(e dahi cenneti hazırlamıştır)" cümlesini okur. Hz. İmam cevaben: "Seni affettim" buyurur. Köle yine bu cümlenin devamı olan وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Al-i İmran, 3/134) yani “Allah Teâlâ ihsan edenleri sever" ayet-i kerimesini dahi okur. Hz. İmam: “Seni Allah rızası için azat ettim!" buyurur."

Zîrâ o kimse korkar ki, eğer kendisinde sıfat-ı rızâ hâsıl olursa, bu sıfatın zıddı olan gazabı ve öfkesi gider. İntikām duygusu ve nefsinin intikām alma zevki fevt olur. Zîrâ rıza sıfatı su ve gazab sıfatı ateş gibidir. Rıza sıfatı gelince gazab ateşi söner.

Menkibe: "İmâm-ı Hüseyin (a.s.) hazretleri bir sofrada bulundukları esnâda sofraya yemek getiren köleleri dikkatsizlik sebebiyle yemeği hazretin üzerine döker. Hz. İmâm nazar-ı infiâl ile köleye baktığı vakit köle وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ (Al-i İmrân, 3/134) ya'nî “Allâh Teâlâ cenneti öfkesini yutanlar için hazırlamıştır" âyet-i kerîmesini okur. Hz. İmâm cevâben: “Öfkemi hazm ettim" buyururlar. Köle âyet-i kerîmenin alt tarafı olan وَالْعَافِينَ عَنْ النَّاسِ (Al-i İmrân, 3/134) ya'nî "Nâsdan afv ediciler(e dahi cenneti hazırlamıştır)" cümlesini okur. Hz. İmâm cevâben: "Seni afv ettim" buyurur. Köle yine bu cümlenin maba'di olan وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Al-i İmrân, 3/134) ya'nî “Allâh Teâlâ ihsân edenleri sever" âyet-i kerîmesini dahi okur. Hz. İmâm: “Seni Allah rızâsı için âzâd ettim!" buyurur."

2605. Kâzib olan şehvet taâmda acele eder. Zevkin fevti korkusu vardır; o ise marazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2605. Yalancı şehvet yemekte acele eder. Zevkin kaybolması korkusu vardır; o ise bir hastalıktır.

Yani, midede yalancı bir şehvet ve istek olduğu zaman, bu şehvet yemek tarafına acele eder. Çünkü biraz yemeğe sabretse, yemek yeme zevki gidecek ve yerine isteksizlik gelecektir. Bu sebeple "Aman bu zevk gitmesin de yemeğin lezzetini duyayım!" diye yemeğe acele eder. Hâlbuki yalancı iştah midenin bir hastalığıdır. Yalancı susuzluk ve susamak dahi böyledir. İşte intikam zevki dahi böyle yalancı şehvet gibidir. Sabır ile yok olur.

Ya'nî, mi'dede yalancı bir şehvet ve istek olduğu vakit, bu şehvet yemek tarafına acele eder. Zîrâ biraz yemeğe sabretse, yemek yemek zevki gidecek ve yerine isteksizlik gelecektir. Binâenaleyh "Aman bu zevk gitmesin de taâmın lezzetini duyayım!" diye yemeğe acele eder. Halbuki iştihâ-yı kâzib mi'denin bir hastalığıdır. Atş-ı kâzib ve susamak dahi böyledir. İşte zevk-ı intikām dahi böyle şehvet-i kâzibe gibidir. Sabır ile zâil olur.

2606. İştihâ-yı sadık olur, tehîr iyidir, tâ ki o kerihsiz hazm olmuş ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2606. Gerçek iştah olur, geciktirmek iyidir, tâ ki o kerihsiz hazmedilmiş olsun!

"Girih", "kerih" anlamındadır, "nâhoş olan ve iğrenme veren" demektir. Yani, yalancı iştahda sabredilirse iştah gerçek olur. Bu sebeple yemeğe acele etmeyip geciktirmek daha iyidir. Tâ ki bu gerçek iştah sebebiyle yenilen yemek midede nâhoş olmayarak hazmedilmiş olsun. Yani gazap hâlinde hükmü terk edip düşünmelidir. Tâ ki o gazabın nefsanî mi yoksa Hakk'a ait mi olduğu bu düşünme neticesinde ortaya çıksın!

"Girih", "kerîh" ma'nâsınadır, “nâhoş olan ve iğrenme veren" demektir. Ya'nî, iştihâ-yı kâzibde sabr olunursa iştihâ sâdık olur. Binâenaleyh yemeğe acele etmeyip te'hîr etmek evlâdır. Tâ ki bu iştihâ-yı sâdık sebebiyle yenilen yemek mi'dede nâhoş olmayarak hazm olmuş olur. Ya'nî gazab hâlinde hük- mü terk edip teemmül etmelidir. Tâ ki o gazabın nefsânî mi yoksa Hakkānî mi olduğu bu teemmül neticesinde zâhir olsun!

2607. Sen beni def'-i belâ için dövüyorsun, tâ ki rahneyi göresin, onu bağlayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2607. Sen beni belayı savmak için dövüyorsun, tâ ki yırtığı göresin, onu bağlayasın!

"Rahne", "yırtık ve yıkık" demektir. Burada kastedilen, Delkak'ın telaşla şehre gelmesi üzerine devlet yetkilileri ve halk arasında fikir karışıklığı ve kargaşa meydana gelmesidir. Yani, "Ey şah! Benim hareketimden dolayı şehrin asayişinde ve yönetim işinde bir yırtık meydana geldiğini görüyorsun ve o yırtığı bağlamak istiyorsun ve beni bu belayı savmak için dövüyorsun."

"Rahne", "yırtık ve yıkık" demektir. Burada murâd, Delkak'in telâş ile şehre gelmesi üzerine erbâb-ı hükümet ve halk arasında teşevvüş-i fikr ve karışıklık husûle gelmesidir. Ya'nî, "Ey şâh! Benim hareketimden dolayı şehrin âsâyişi ve emr-i idârede rahne husûle geldiğini görüyorsun ve o rahneyi bağlamak istiyorsun ve beni bu belânın def'i için dövüyorsun."

2608. Tâ ki o rahneden hârice belâ gelmeye! Onun gayrı kazanın birçok rahnesi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2608. O gedikten dışarıya belâ gelmesin diye! Onun dışında kazanın birçok gediği vardır.

"İstersin ki, o idare düzeninde meydana gelen o gedikten dışarıya idarî bir belâ çıkmasın! Halbuki oluş âlemindeki olayların hepsi ilâhî kazâya bağlıdır. Bu sebeple onları bu gibi intikam alma zevki tedbirleriyle def etmek mümkün değildir."

"İstersin ki, o intizâm-ı idârede hâsıl olan o rahneden dışarıya bir belâ-yı idârî çıkmasın! Halbuki hâdisât-ı kevniyyenin kâffesi kazâ-yı ilâhîye bağlıdır. Binâenaleyh onları bu gibi zevk-i intikām tedbîrleriyle def' etmek mümkin değildir."

2609. Zulüm def'-i belânın çaresi olmaz. Çâre ihsân ve afv ve kerem olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2609. Zulüm, belayı def etmenin çaresi olmaz. Çare ihsan, af ve kerem olur.

Yani, "Nefsin hazzına yenilip intikam zevkine yönelmek bir zulümdür; ve zulüm, belayı def etmenin çaresi olamaz. Eğer şahlar memleketlerindeki idarî belaların çaresini isterlerse, o çare ve tedbir, halka ihsan etmek, suçluları affetmek ve kerem göstermektir."

Ya'nî, "Nefsin hazzına mağlûb olup zevk-i intikāma meyletmek bir zulümdür; ve zulüm işe def'-i belânın çâresi olamaz. Eğer şâhlar memleketlerindeki belâ-yı idârîlerin çâresini isterlerse, o çâre ve tedbîr halka ihsân ve mücrimleri afvetmek ve izhâr-ı kerem etmektir."

2610. "Sadaka belâyı redd eder" buyurdu. Ey delikanlı! Sen hastalarına sada- [2591] ka ile ilaç et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2610. "Sadaka belayı geri çevirir" buyurdu. Ey delikanlı! Sen hastalarına sadaka ile ilaç et!

Yani, ihsan, af ve kerem sadakadır. Resûl-i Ekrem Efendimiz "Sadaka belayı def eder ve ömrü artırır" buyurdu. Yani, ey hayat âleminde tecrübesiz olan delikanlı! Sen hastalarını, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyleri vermekle tedavi et! Bilinmeli ki "sadaka" riyasız ve gösterişsiz, doğruluk ve ihlas ile, Allah rızası için verilen maldan ibarettir. Fakat Sahîhayn'da zikredilen "Her bir emr-i ma'rûf (iyiliği emretmek) sadakadır" hadis-i şerifi gereğince zulümden ve şerden sakınmak dahi sadaka hükmündedir. Çünkü bunlardan sakınmak emr-i ma'rûftur. Bu sebeple beyit-i şerifte sadaka ile bu anlama da işaret buyurulur. İkinci mısra dahi bu anlamı destekler. Çünkü paraya muhtaç olanlar fakirlik ile hastadır, onların tedavisi para vermekle olur; ve kabahatli olanlar hakkında layık olacak ceza korkusuyla hastadır. Onların tedavisi dahi af ile olur. Sözün özü, her bir kimse bir ihtiyaç illeti ile hastadır. Onların tedavisi dahi bu ihtiyaçlarının temini ile olur.

Ya'nî, ihsân ve afv ve kerem sadakadır. Resûl-i Ekrem Efendimiz الصدقة ترد البلاء وتزيد العمر ya'nî "Sadaka belâyı def' eder ve ömrü ziyâde eder" buyurdu. Ya'nî, ey âlem-i hayâtta tecrübesiz olan delikanlı! Sen hastalarını, muhtâclara ihtiyacları olan şeyleri vermekle tedavî et! Ma'lum olsun ki "sadaka" riyâ- sız ve süm'asız, sıdk ve ihlâs ile, Allah rızâsı için verilen maldan ibârettir. Fakat Sahîhayn'da mezkûr صدقة معروف كل ya'nî "Her bir emr-i ma'rûf sadakadır" hadîs-i şerîfi mûcibince zulümden ve şer'den tevakkî dahi sadaka hükmündedir. Zîrâ bunlardan tevakkî etmek emr-i ma'rûftur. Binâenaleyh beyt-i şerîfte sadaka ile bu ma'nâya da işâret buyurulur. İkinci mısrâ' dahi bu ma'nâyı müeyyiddir. Zîrâ paraya muhtâç olanlar fakr ile ma'lûldür, onların tedâvîsi para vermekle olur; ve kabâhatliler hakkında lâhık olacak cezâ korkusuyla ma'lûldür. Onların tedâvîsi dahi afv ile olur. Velhâsıl her bir kimse bir ihtiyâç illeti ile ma'lûldür. Onların tedâvîsi dahi bu ihtiyâçlarının te'mîni ile olur.

2611. "Fakîri yakmak, hilim düşüncü olan gözü kör etmek sadaka olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2611. "Fakiri yakmak, hilim düşüncesi olan gözü kör etmek sadaka olmaz."

"Ey şah! Senin hilim sıfatını düşünen suçlunun ümit gözünü, gazap sıfatıyla kör etmek ve benim gibi bir fakiri gazap ateşiyle yakmak, Resûl-i Ekrem hazretlerinin (a.s.) tavsiyelerine aykırı olduğundan sadaka olmaz."

"Ey şâh! Senin hilim sıfatını düşüncü olan kabâhatlinin ümîd gözünü, sıfat-ı gazab ile kör etmek ve benim gibi bir fakîri gazab ateşiyle yakmak, Resûl-i Ekrem hazretlerinin vesâyâsına muhâlif olduğundan sadaka olmaz."

2612. Şâh dedi: "Bir hayrı eğer kendi mevzi'inde yapar isen, hayır ve onun mevki'i iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2612. Şah dedi: "Bir hayrı eğer kendi yerinde yaparsan, hayır ve onun yeri iyidir."

Şah, Delkak'ın bu sözlerine cevaben dedi: "Fakat bir hayrı eğer yerinde yaparsan o hayır iyidir ve onun yeri de iyidir. Yerine harcanmayan hayır, şerrin ta kendisi olur ve onun konulduğu yer dahi kötü olur.

Şâh Delkak'ın bu sözlerine cevâben dedi: "Fakat bir hayrı eğer yerinde yaparsan o hayır iyidir ve onun yeri de iyidir. Yerine masrûf olmayan hayır, ayn-ı şer' olur ve onun konulduğu yer dahi fenâ olur.

2613. "Ruhun mevzi'ine şâhı koyarsan vîrânlıktır. Şâhın mevzi'i at dahi nâdânlıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. "Ruhun yerine şahı koyarsan viranlıktır. Şahın yerine atı koymak da cahilliktir."

"Ruh", "şah" ve "at", satranç oyununda kullanılan taşların isimleridir. Yani, "Örneğin satranç oyununda 'kale' taşının yerine 'şah' taşını koyarsak ters olur ve oyun bozulur. Aynı şekilde 'şah' taşının konacağı kareye 'at' taşını koyarsak cahillik olur; ve satranç oyununu bilmediğine hükmedilir."

"Ruh" ve "şâh" ve "esb", satranç oyununda kullanılan mührelerin isimleridir. Ya'nî, "Meselâ satranç oyununda "ruh" taşının yerine "şâh" taşını koyarsak ters olur ve oyun berbâd olur. Ve kezâ "şâh" taşının konacağı hâneye "esb" taşını koyarsak câhillik olur; ve satranç oyununu bilmediğine hükmolunur."

2614. "Şerîatte hem atâ hem zecr vardır. Şâh için sadr ve at için dergâh vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2614. "Şeriatte hem bağışlama hem de yasaklama vardır. Şah için sadr (vezir makamı) ve at için dergâh (kapı) vardır."

İlahi şeriatte bağışlamak ve ihsan etmek vardır. Nitekim Yüce Allah وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) yani "Allah Teâlâ ihsan edenleri sever" buyurur. Aynı şekilde yasaklamak ve men etmek de vardır. Nitekim ayet-i kerimede وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ (Nûr, 24/2) yani "Zina eden kadın ile erkeği dövünüz. Allah'ın dininde onlara merhamet etmeyiniz!" buyurulur. İnsanların muameleleri arasında da her şeyin uygun bir yeri vardır. Örneğin padişah için sadr ve yüksek makam vardır; at için de padişahın kapısı vardır. Padişahın kapıda oturması ve atın sadrda durması ters ve zulüm olur.

Şer'-i ilâhîde atâ ve ihsân etmek vardır. Nitekim Hak Teâlâ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) ya'nî “Allâh Teâlâ ihsân edicileri sever” buyurur. Ve kezâ zecr ve men'etmek dahi vardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ (Nûr, 24/2) ya'nî "Zinâ eden kadın ile erkeği dövünüz. Allah'ın dîninde onlara merhamet etmeyiniz!" buyurulur. Ve muâmelât-ı nâs arasında da her şeyin bir münasib yeri vardır. Meselâ padişah için sadr ve yüksek makām vardır; ve at için dahi pâdişâhın kapısı vardır. Pâdişâhın kapıda oturması ve atın sadrda durması ters ve zulüm olur."

2615. Adl ne olur? Onu mevzi'ine koymaktır. Zulüm ne olur? Onu mevki'inin gayrına koymaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2615. Adalet ne olur? Onu yerine koymaktır. Zulüm ne olur? Onu yerinin dışına koymaktır.

Yani, "Adalet ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Zulüm ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu yerden başka yere koymaktır."

Ya'nî, "Adl ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu mahalle koymaktır. Zulüm ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu yerden başka yere koymaktır."

2616. Hâlık gazabdan ve hilimden ve nasihatten ve mekrden her neyi yarattı ise, bâtıl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2616. Yaratıcı, gazaptan ve hilimden ve nasihatten ve mekrden her neyi yarattı ise, bâtıl değildir.

"Nush", nasihat etmek demektir. "Mekîd", mekr (gizli yönlendirme) ve hubs (kötülük) anlamındadır. Yani, "Yüce Yaratıcı, bu suretler âleminde gazaptan ve hilimden ve nasihatten ve mekr ve hubstan her neyi yarattı ise, hiçbirisi bâtıl değildir." Nasıl ki ayet-i kerimede وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا (Sâd, 38/27) yani "Biz göğü ve yeri ve onların arasında olan şeyleri bâtıl olarak yaratmadık" buyurulur. Bu sebeple gazap ve hilim sıfatları yerlerinde kullanılması şartıyla makbuldür; ve bu suretler âleminde ilahi isimlerin gereği olarak salihlerin ve fasıkların varlığı zorunludur. Bu sebeple nasihat etmek salihlerin işidir ve mekr ile hubs fasıkların işidir.

"Nush", nasîhat etmek. "Mekîd", mekr ve hubs ma'nâsınadır. Ya'nî, "Hâlık Teâlâ hazretleri bu âlem-i sûrette gazabdan ve hilimden ve nasîhatten ve mekr ve hubsten her neyi yarattı ise, hiçbirisi bâtıl değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا (Sâd, 38/27) ya'nî "Biz göğü ve yeri ve onların arasında olan şeyleri bâtıl olarak yaratmadık" buyurulur. Binâenaleyh gazab ve hilim sıfatları yerlerinde masrûf olmak şartıyla makbûldür; ve bu âlem-i sûrette esmâ-i ilâhiyye muktezâsı olarak sâlihin ve fâsıkın vücûdu zarûrîdir. Binâenaleyh nasîhat etmek sâlihlerin ve mekr ve hubs fâsıkların işidir.

2617. Bunlardan hiçbir şey hayr-ı mutlak değildir. Bunlardan hiçbir şey şerr-i mutlak değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2617. Bunlardan hiçbir şey mutlak hayır değildir. Bunlardan hiçbir şey mutlak şer değildir.

Yani, "Gazap ve hilim gibi ahlâkın hiçbirisi mutlak surette hayır değildir ve mutlak şer de değildir. Çünkü her birisi yerine göre değişir. Örneğin, hilim sıfatını, tasarlayarak ve planlayarak bir kimseyi öldüren adam hakkında kullanıp onu kısas etmemek şer olur. Hayır olan hâl, onu kısas etmektir; ve nefsini ve ırzını müdafaa için bir kimseyi öldüren adama da gazap edip kısas etmek de şer olur. Bu sebeple ona karşı halimane davranıp kısas etmemek hayır olur. Nasıl ki ceza kanunlarındaki hükümler de buna göredir. Sözün özü, âlemde mutlak hayır ve şer yoktur. Hayırlılık ve şerlilik kayıtlıdır."

Ya'nî, "Gazab ve hilim gibi ahlâkın hiçbirisi sûret-i mutlakada hayır değildir ve mutlak şer dahi değildir. Zîrâ her birisi mevzi'ine göre değişir. Meselâ sıfat-ı hilmi, tasavvur ve tasmîm ile bir kimseyi öldüren adam hakkında isti'mâl edip onu kısâs etmemek şer olur. Hayır olan hâl, onu kısâs etmektir; ve nefsini ve ırzını müdafaa için bir kimseyi öldüren adama da gazab edip kısâs etmek dahi şer olur. Binâenaleyh ona karşı halîmâne davranıp kısâs etmemek hayır olur. Nitekim cezâ kānûnlarındaki hükümler dahi buna göredir. Velhâsıl âlemde hayır ve şerr-i mutlak yoktur. Hayriyet ve şerriyet mukayyeddir."

2618. Nef' ve zarar her biri yerindedir. İlim bu yüzden vacib ve nafi'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2618. Fayda ve zarar her biri yerindedir. İlim bu yüzden zorunlu ve faydalıdır.

Bu suretler âleminde fayda ve zararın her biri yerindedir. Çünkü "fayda", Nâfi' ilâhî isminin ve "zarar" "Dârr" şerefli isminin gereğidir. Bu sebeple esmâ ve sıfat ilmi kullar üzerine zorunludur ve faydalıdır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz طلب العلم فريضة لكل مسلم ومسلمة yani "ilim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadın için farzdır" buyururlar ve diğer bir hadîs-i şeriflerinde dahi تفكروا في آلاء الله yani "Yüce Allah'ın nimetlerinde, yani isim ve sıfatlarında tefekkür ediniz!" buyururlar. Çünkü bu ilim vasıtasıyla insan hayır ile şerri ayırabilir; ve bu ilim sayesinde celâl sıfatlarını celâl ehline ve cemâl sıfatlarını da cemâl ehline tahsis edebilir.

Bu âlem-i sûrette nef ve zararın herbiri yerindedir. Zîrâ "nef", Nâfi' ism-i ilâhîsinin ve "zarar" "Dârr" ism-i şerîfinin iktizâsıdır. Binâenaleyh ilm-i esmâî ve sıfatî kullar üzerine vâcibdir ve fâidelidir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz طلب العلم فريضة لكل مسلم ومسلمة ya'nî "ilim talebi herbir müslim erkek ve kadın için farzdır" buyurulur ve diğer bir hadîs-i şerîflerinde dahi تفكروا في آلاء الله ya'nî “Allâh Teâlâ'nın âlâsında ya'nî esmâ ve sıfatında tefekkür ediniz!" buyururlar. Zîrâ bu ilim vâsıtasıyla insan hayır ile şerri tefrîk edebilir; ve bu ilim sâyesinde sıfât-ı celâliyyeyi ehl-i celâle ve sıfât-ı cemâliyyeyi de ehl-i cemâle tahsîs edebilir.

2619. Ey, ne çok bir zecr vardır ki, miskîn üzerine gider; sevâbda ekmekten ve helvadan iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2619. Ey, ne çok bir zorlama vardır ki, miskin üzerine gider; sevapta ekmekten ve helvadan iyi olur.

Ey kimse! Miskin ve fakir üzerine meydana gelen ne çok bir zorlama ve ceza vardır ki, bu zorlama ve ceza, sevap hususunda o fakire ekmek ve helva vermekten daha faydalı ve iyi olur. Çünkü o zorlama ve ceza yerinde meydana geldiği için adalet olur.

Ey kimse! Miskîn ve fakîr üzerine vâki' olan ne çok bir zecr ve cezâ vardır ki, bu zecr ve cezâ sevâb hususunda o fakîre ekmek ve helva vermekten daha fâideli ve iyi olur. Zîrâ o zecr ve cezâ yerinde vâki' olduğu için adl olur.

2620. Zîra ki vakitsiz helva safrâ yapar. Tokat onu hubsten temiz yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2620. Çünkü vakitsiz helva safra yapar. Tokat onu kötülükten temizler.

"Evân", vakit ve zaman; "müstenkā", temizlenmiş demektir. Yani, örneğin mizacında hararet (ateşli hastalık) baskın olan bir hastaya, o hararet geçmeden, vakitsiz helva ve tatlı verilirse, onda safra yapar. Bunun gibi bazı kimseye hiddet ve şiddet göstermek gerektiği zaman, ona helva hükmünde olan yumuşaklıkla davranmak, onun safra hükmünde olan kötü ahlakının büsbütün kötüleşmesine sebep olur. Aksine tokat vurmak, o fakiri kötü ahlakının kötülüğünden ve fenalığından temizler.

[2601] "Evân", vakit ve hîn; "müstenkā", temizlenmiş demektir. Ya'nî, meselâ tab'ında harâret galib olan bir hastaya, o harâret geçmeden, vakitsiz helva ve tatlı verilirse, onda safrâ yapar. Bunun gibi ba'zı kimseye hiddet ve şiddet göstermek îcâb ettiği vakit, ona helva mesâbesinde olan hilim ile muâmele etmek, onun safrâ mesâbesinde olan kötü ahlâkının büsbütün kararmasına sebeb olur. Bilakis tokat vurmak ahlâk-ı mezmûme hubsünden ve fenâlığından o fakîri temizler.

2621. Bir tokadı vaktinde miskîne vur ki, onu boynu vurulmaktan kurtarasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2621. Bir tokadı vaktinde miskîne vur ki, onu boynu vurulmaktan kurtarasın!

Bir tokadı vaktinde miskîne vur ki, o kötü ahlâkına rağbet ederek büsbütün azgın olmasın! O bir tokat, daha büyük kötülüğe cüret etmesine engel olarak onu boynu vurulmaktan kurtarsın!

Bir tokadı vaktinde miskîne vur ki, o kötü ahlâkına revâç vererek büsbütün azgın olmasın! O bir tokat daha büyük fenâlığa cür'et etmesine mâni' olarak onu boynu vurulmaktan kurtarsın!

2622. Zahm ma'nâda kötü huy üzerine vâki' olur. Sopa kilim üzerine değil, toz üzerine vâki' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2622. Yara, anlamda kötü huy üzerine meydana gelir. Sopa kilim üzerine değil, toz üzerine meydana gelir.

Yani, yara ve darbe her ne kadar görünüşte fakirin bedenine meydana gelirse de, anlamda onun kötü huyu üzerinedir. Nasıl ki sopa her ne kadar görünüşte kilim ve halı üzerine vurulursa da, anlamda toz üzerine düşer ve sopa kilime ancak tozu çıksın diye vurulur. Bunun gibi Hakk Yolcusu'nda riyâzât ve mücâhedât sopaları da her ne kadar bedene yönelik görünürse de hakikatte nefse ait sıfatların kuvvetlerini kırmak içindir.

Ya'nî, zahm ve darbe her ne kadar sûrette fakîrin cismine vâki' olur ise de, ma'nâda onun kötü huyu üzerine müteveccihtir. Nitekim sopa her ne kadar sûrette kilim ve halı üzerine vurulur ise de, ma'nâda toz üzerine düşer ve sopa kilime ancak tozu çıksın diye vurulur. Bunun gibi sülükte riyazat ve mücâhede sopaları da her ne kadar cisme müteveccih görünür ise de hakîkatte sıfât-ı nefsâniyyenin kuvvetlerini kırmak içindir.

2623. Her Behrâm'ın bezmi ve zindanı vardır. Bezm muhlise ve zindan hamadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2623. Her Behrâm'ın meclisi ve zindanı vardır. Meclis samimi kullara, zindan ise ham kişileredir.

"Behrâm", Acem şahlarından birinin ismidir ve Merih yıldızına da denir. Fakat burada mutlak "şah" anlamındadır. Yani, her şahın huzurunda özel bir meclis olduğu gibi bir de huzurundan uzak zindanı ve hapishanesi vardır. O özel meclis şahın kendi samimi kulları ve yakınları içindir; zindan ise insanlıktan nasipsiz olup hayvan tabiatında kalmış ham kişiler içindir.

"Behrâm", Acem şâhlarından birinin ismidir ve Merih yıldızına da derler. Fakat burada mutlak "şâh" ma'nâsınadır. Ya'nî, her şâhın huzûrunda bir meclis-i hâs olduğu gibi bir de huzûrundan uzak zindanı ve hapishanesi vardır. O meclis-i hâs şâhın kendi muhlis bendeleri ve musâhibleri içindir; ve zindan dahi insanlıktan bî-behre olup hayvan tabîatında kalmış olan hamlar içindir.

2624. Yarayı yarmak gerektir ki merhem yapasın; cerâhati yarada müstahkem edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2624. Yarayı yarmak gerekir ki merhem yapasın; cerahati yarada sağlamlaştırırsın.

Yani, örneğin bir yaraya merhem koymak için duyacağı acıları düşünmeksizin, mutlaka onun yarasını yarmak ve içindeki irinleri yıkayıp temizlemek lazımdır. Eğer yarmadan ve temizlemeden merhem koyarsan, yara içindeki irini kuvvetlendirmiş olursun.

Ya'nî, meselâ bir yaraya merhem koymak için duyacağı evcâ'ı düşünmeksizin, behemehâl onun yarasını yarmak ve içindeki cerâhetleri yıkayıp temizlemek lâzımdır. Eğer yarmadan ve temizlemeden merhem koyar isen, yara içindeki cerâhati kuvvetlendirmiş olursun.

2625. Nihayet onun altındaki eti yer. Yarım bir fâide ve elli ziyân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2625. Nihayet onun altındaki eti yer. Yarım bir fayda ve elli ziyan olur.

Nihayet o yara, yaranın altındaki eti yer ve tahrip eder. O merhem yaraya bir fayda etse bile elli zarar vermiş olur ve acımak yüzünden hastanın yarası kangren olur. Bunun gibi, kötü ahlâklıların terbiye edilmesi emrinde hükümet sahipleri tarafından müsamaha edilmemesi gerekir.

Nihâyet o cerâhat yaranın altındaki eti yer ve tahrîb eder. O merhem ya-raya bir fâide etse bile elli zarar vermiş olur ve acımak yüzünden hastanın yarası kangren olur. Bunun gibi kötü ahlâklıların te'dîbi emrinde erbâb-ı hü-kûmet tarafından müsâmaha edilmemek îcâb eder.

2626. Delkak dedi: "Ben "Bırak!" demiyorum. Ben "Bir taharrî getir!" di-yorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2626. Delkak dedi: "Ben "Bırak!" demiyorum. Ben "Bir araştırma getir!" diyorum."

Delkak bu sözleri şahtan dinledikten sonra cevap olarak dedi: "Ey şah! Ben sana, benim yaptığım hareketi dikkate almaktan vazgeç, demiyorum. Aksine, şunun bunun sözüne kapılarak hakkımda vereceğin hükümde acele etme, vicdanında en doğru ve uygun olan fikri araştır, diyorum."

Delkak bu sözleri şâhtan dinledikten sonra cevâben dedi: "Ey şâh! Ben sa-na, benim yaptığım hareketi nazar-ı i'tibâra almaktan vazgeç, demiyorum. Belki şunun bunun sözüne kapılarak hakkımda vereceğin hükümde acele et-me, vicdânında en doğru ve lâyık olan fikri araştır, diyorum."

2627. "Agâh ol! Sabır ve teennî yolunu bağlama! Sabr et ve birkaç gün endî-şe et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2627. "Uyanık ol! Sabır ve ağırbaşlılık yolunu kapatma! Sabret ve birkaç gün düşün!"

Hükümde uyanık ol! Sabır ve ağırbaşlılık yolunu fikrinin üzerine kapatma! Sabret, vereceğin hükmü birkaç gün düşün! Bu sebeple hükmün en doğrusunu ver!

"Hükümde müteyakkız ol! Sabır ve teennî yolunu fikrin üzerine bağlama! Sabr et, vereceğin hükmü birkaç gün düşün! Binâenaleyh hükmün en doğru-sunu ver!"

2628. "Teennîde bir yakîn üzerine vurasın! Benim te'dîbimi îkān ile yapasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2628. "Teennîde bir yakîn üzerine vurasın! Benim te'dîbimi îkān ile yapasın!"

"Îkān", tahkîk (gerçeği araştırma) üzerine şüphesiz bilmek demektir. "Gûşmâl", tokat, şamar, te'dîb (terbiye etme), tekdîr (azarlama) demektir. Yani, "Ağırdan alma sonucunda hükmünde adalete isabet edesin ve benim terbiyemi şüphesiz bir bilgi üzerine yapmış olasın!"

"Îkān”, tahkîk üzerine şübhesiz bilmek. "Gûşmâl", tokat, şamar, te'dîb, tekdîr demektir. Ya'nî, "Teennî neticesinde hükmünde adle isabet edesin ve benim te'dîbimi şübhesiz bir bilgi üzerine yapmış olasın!"

2629. "Mâdemki istivâda gitmek lâyık olur, gidişte "Yemşî mükibben" ne için olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2629. "Mademki doğru yolda gitmek uygun olur, gidişte "yüzüstü sürünerek yürümek" ne içindir?"

"İstivâ", beraberlik, karar kılma, sabit olma, kastetme, üstün gelme anlamlarındadır. Burada "istikamet" (doğruluk) demektir. Birinci mısrada Mülk Suresi'nde geçen "أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ" (Mülk, 67/22) yani "Acaba yüzü üzerine sürünerek yürüyen kimse mi, yoksa doğru yol üzerinde ayakta ve düzgün bir şekilde yürüyen kimse mi daha doğru yolu bulmuştur?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Mademki idare ve hükmetme işinde doğruluk dairesinde gitmek ve yürümek uygun ve münasip olur; etrafı görmeksizin yüzüstü sürünerek yürümek ne içindir?"

"İstivâ", beraberlik, karâr, sübût, kasd etmek, galebe etmek ma'nâlarınadır. Burada "istikāmet" demektir. Birinci mısra'da sûre-i Mülk'de olan أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Mülk, 67/22) ya'nî "Acabâ yüz üzerine sürünerek yürüyen kimse mi, yoksa doğru yol üzerinde kāimen ve seviyyen yürüyen kimse mi daha doğru yolu görücüdür?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, "Mâdemki emr-i idârede ve hükümette istikāmet dâiresinde gitmek ve yürümek lâyık ve münasib olur; etrafı görmeksizin yüz üstü sürünerek yürümek ne içindir?"

2630. Salihler gürûhu ile meşveret et! Peygamber üzerine "Şavirhüm!" emrini bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2630. Salihler grubu ile istişare et! Peygamber üzerine "Onlarla istişare et!" emrini bil!

Bu sebeple işleri, kalpleri saf olan salihler ile istişare et! Ve Peygamber üzerine Yüce Allah'ın وَشَاوِرْهُم فِي الْأَمْرِ (Al-i İmran, 159) yani "İş hususunda onlarla istişare et!" emrini bil ve bu emirden gafil olma ki, hükmünde yüzüstü sürünerek yürüyenler ve etrafını göremeyenler grubuna dahil olmayasın!

Binâenaleyh işleri, kalbleri sâf olan sâlihler ile meşveret et! Ve Peygamber üzerine Hak Teâlâ'nın وَشَاوِرْهُم فِي الْأَمْرِ (Al-i İmran, 159) ya'ni "Emrde onlar ile meşveret et!" emrini bil ve bu emirden gafil olma ki, hükmünde yüzüstü sürünerek yürüyenler ve etrafını göremeyenler gürûhuna dâhil olmayasın!

2631. "Emruhüm şûra" bunun için olur. Zîrâ teşâvürden sehv ve eğri pek az gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2631. "İşleri aralarında danışmadır" bunun için olur. Çünkü danışmaktan hata ve yanlış pek az gider.

Şûrâ Sûresi'nde bulunan وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ (Şura 42/38) yani "O sâlihler işlerinde aralarında danışırlar" ayet-i kerimesi, doğru yolda dengeli ve sağlam yürümek içindir. Çünkü akıl sahipleriyle danışmaktan hükümde hata etmek ve yanlış kararlar vermek pek az meydana gelir.

Sûre-i Şûrâ'da olan وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ (Sura 42/38) ya'nî "Emrlerinde o sâlihler meşveret ederler" âyet-i kerîmesi, doğru yolda seviyyen ve kāimen yürümek içindir. Zîrâ erbâb-ı akl ile müşâvereden hükümde sehv etmek ve yanlış karârlar vermek pek az vâki' olur.

2632. Bu akıllar kandiller gibi enverdir. Yirmi kandil birden daha aydınlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2632. Bu akıllar kandiller gibi aydınlıktır. Yirmi kandil birden daha aydınlıktır.

Bu akıllar nurlu ve ışıklı kandillere benzer. Bir kandilin ışığı başka, yirmi kandilin ışığı başkadır. Bu sebeple bir mesele hakkında bir aklın düşünüp vereceği hüküm ile yirmi aklın beraberce düşünüp vereceği hüküm arasında isabet açısından çok fark vardır.

Bu akıllar nûrlu ve ziyâlı kandillere benzer. Bir kandilin ziyâsı başka ve yirmi kandilin ziyâsı başkadır. Binâenaleyh bir mes'ele hakkında bir aklın düşünüp vereceği hüküm ile yirmi aklın beraberce düşünüp vereceği hüküm arasında isâbet i'tibariyle çok fark vardır.

2633. Ola ki, arada âsumânın nûrundan müşteil olmuş bir kandil olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2633. Ola ki, arada gökyüzünün nurundan parlamış bir kandil olsun!

Yani, "Mümkündür ki, bu danışılan akıllar arasında hakikat güneşinin, yani hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati) nurundan parlamış ve nurlanmış bir akıl kandili, yani bir insân-ı kâmil de bulunmuş olsun!"

Ya'nî, “Câiz ki, bu müşâvere olunan akıllar arasında hakikat güneşinin ya'nî hakîkat-i muhammediyyenin nûrundan parlamış ve nûrlanmış bir akıl kandili ya'nî bir insân-ı kâmil de bulunmuş olsun!"

2634. Hakk'ın gayreti bir perde yapmıştır. Süflî ve ulvî birbirine karışmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2634. Hakk'ın gayreti bir perde yapmıştır. Aşağı ve yukarı âlemler birbirine karışmıştır.

"Engîhten" masdarının çeşitli anlamları vardır. Burada "meydana getirmek ve düzenlemek ve inşa etmek" anlamları uygundur. "Gayret", burada "Yüce Allah'ın kendi sevdiğini yabancıların gözünden saklaması" demektir. Nitekim hadis-i şerifte "Benim dostlarım benim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası tanımaz" buyurulur. Yani Hakk'ın gayreti bu suret âleminde bir suret perdesi koymuştur. O suret perdesi içinde aşağı olan noksanlar ile yukarı olan insân-ı kâmiller birbirine karışmıştır. Kâmil ile noksanın ikisi de surette insandır; fakat anlamda birbirine pek uzaktır. Nitekim 1. cildin 1033 numarasında "Âdemî suret ile insan olaydı, Ahmed ve Ebû Cehil elbet müsâvî olurdu” buyurulmuştur.

"Engîhten", masdarının müteaddid ma'nâları vardır. Burada "peydâ etmek ve düzmek ve inşa etmek" ma'nâları münasibdir. "Gayret", burada "Hak Teâlâ'nın kendi sevdiğini yabancıların gözünden saklaması" demektir. Nitekim hadis-i şerifte اولیائی تحت قبابی لا یعرفهم غيرى ya'nî "Benim dostlarım benim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası tanımaz" buyurulur. Ya'nî Hakk'ın gayreti bu sûret âleminde bir sûret perdesi koymuştur. O sûret perdesi içinde süflî olan nâkıslar ile ulvî olan kâmiller birbirine karışmıştır. Kâmil ile nâkısın ikisi dahi sûrette insandır; fakat ma'nâda birbirine pek uzaktır. Nitekim 1. cildin 1033 numarasında گر بصورت آدمی انسان بدی احمد و بو جهل خود یکسان بدی ya'nî "Âdemî sûret ile insan olaydı, Ahmed ve Ebû Cehil elbet müsâvî olurdu” buyurulmuştur.

2635. "Sîrû!” buyurdu, cihanda taleb et! Bahtı ve nasibi imtihan et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. "Yürü!" buyurdu, dünyada ara! Bahtı ve nasibi imtihan et!

Bu şerefli beyitte, Rum Suresi'nde geçen "سيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذينَ" (Rum, 30/42) yani "Yeryüzünde geziniz! Öncekilerin akıbeti nasıl olduğuna bakınız!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Ve "gezmek"ten maksadın ne olduğu da Hac Suresi'nde geçen "أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قلوب يعقلون بها أَوْ آذَان يسمعون بها" (Hac, 22/46) yani "Acaba yeryüzünde gezmezler mi ki, onlar için akıl edecek kalpler yahut işitecek kulaklar oluşsun!" ayet-i kerimesinde açıklanmıştır. Buna göre bu şerefli beyitte de yeryüzünde gezmek ve akli olgunlukları elde etmek için gezmek söz konusudur. "Baht", talih, kader, kısmet, izzet, saadet anlamlarına gelir. "Rûzî", rızık ve nasip anlamlarındadır; ve bunlardan maksat insân-ı kâmildir. İkinci mısradaki "baht ve rûzîrâ" ifadesi hem birinci mısraa hem de ikinci mısradaki "hemî kün imtihân" ifadesine bağlıdır. Yani, Yüce Allah "Yeryüzünde geziniz!" buyurdu. Buna göre dünyada gez; ve saadet ve rızık ve manevi nasip olan insân-ı kâmili ara! Ve gezip yürüdüğün yerlerde insanlar arasında bu insân-ı kâmili araştır ve tecrübe et! Veyahut kendi talihini ve nasibini tecrübe et! Çünkü sahte ve eksik mürşitler arasında insân-ı kâmili bulup tanımak güçtür ve talih işidir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Rûmda olan سيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذينَ (Rûm, 30/42) ya'nî "Yeryüzünde geziniz! Evvelden gelenlerin akıbeti nasıl olduğuna bakınız!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve "gezmek"ten murâd, ne olduğu dahi sûre-i Hac'da vâki' olan أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قلوب يعقلون بها أَوْ آذَان يسمعون بها (Hac, 22/46) ya'nî "Acabâ yeryüzünde gezmezler mi ki, onlar için taakkul edecek kalbler yâhud işitecek kulaklar hâsıl olsun!" âyet-i kerîmesinde îzâh buyurulmuştur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte dahi yeryüzünde gezmek ve kemâlât-ı akliyye tahsîli için gezmek olur. "Baht", tâli', kader, kısmet, izzet, saâdet. "Rûzî”, rızık ve nasîb ma'nâlarınadır; ve bunlardan murâd akl-ı kâmildir. İkinci mısra'daki "baht ve rûzîrâ” ibâresi hem birinci mısrâ'a ve hem de ikinci mısra'daki "hemî kün imtihân" ibâresine merbûttur. Ya'nî, Hak Teâlâ "Yeryüzünde geziniz!" buyurdu. Binâenaleyh cihanda gez; ve saâdet ve rızık ve nasîb-i ma'nevî olan akl-ı kâmili taleb et! Ve gezip yürüdüğün yerlerde insanlar arasında bu akl-ı kâmili araştır ve tecrübe et! Veyâhud kendi tâli'ini ve nasîbini tecrübe et! Zîrâ sahte ve nâkıs mürşidler arasında insân-ı kâmili bulup tanımak güçtür ve tâli' işidir.

2636. Meclislerde akıllar içinde Resûl'de olan öyle bir aklı taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. Meclislerde akıllar içinde Resûl'de olan öyle bir aklı talep et!

Yani, gezip yürüdüğün yerlerde ve insan meclislerinde, akıllar ve akıllar içinde Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinde olan öyle bir akla vâris olan insân-ı kâmili talep et!

Ya'nî, gezip yürüdüğün yerlerde ve insan meclislerinde akıllar ve akıllar içinde Resûl-i Ekrem hazretlerinde olan öyle bir akla vâris olan insân-ı kâmili taleb et!

2637. Zîra ki Resûl'den mîrâs ancak odur ki, önden ve arkadan ayıbları gö- rür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. Çünkü Resûl'den miras ancak odur ki, önden ve arkadan ayıpları görür.

Çünkü Resûl-i Ekrem hazretlerinden ümmetine miras kalan şey ancak o akıldır; ve o akıl, his gözünden kaybolan manaları önden ve arkadan görür; ve o aklın gözü her tarafa bakar. Nasıl ki Resûl-i Ekrem hazretleri hadis-i şeriflerinde "Muhakkak peygamberler altın ve gümüş ve para miras bırakmadılar; ve ancak ilmi miras bıraktılar. Bu sebeple kim ki o ilmi aldı, çok haz aldı" buyururlar. Ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) ve ilahi hikmetlerin tahsiline sebep akıl olduğundan, Resûl-i Ekrem hazretleri hadis-i şeriflerinde müsebbibi (sebebi yaratanı) zikretme ve sebebi irade etme kabilinden ilmi beyan buyurmuşlardır. Ve diğer bir hadis-i şerifte "Akıl benim dostumdur ve ahmak düşmanımdır" buyurmuşlardır. Çünkü ahmak zahirde mümin olsa bile bu ahmaklığı onu imandan uzaklaştırır; ve akıl zahirde inkarcı bile olsa o akıl onu bilahare imana yaklaştırır.

Zîrâ ki Resûl-i Ekrem hazretlerinden ümmetine mîrâs kalan şey ancak o akıldır; ve o akıl his gözünden kaybolan ma'nâları önden ve arkadan görür; ve o aklın gözü her tarafa nâzırdır. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîflerinde ان الانبياء ما ورثوا درهما ولا دينارا وانما ورثوا العلم فمن اخذه اخذ حظا وافرا ya'ni "Muhakkak peygamberler altın ve gümüş ve para mîrâs bırakmadılar; ve an- cak ilmi mîrâs bıraktılar. Binâenaleyh kim ki o ilmi aldı, çok haz aldı" buyu- rurlar. Ulûm-i ledünniyye ve hikemiyyât-ı ilâhiyyenin tahsîline sebeb akıl ol- duğundan, Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîflerinde zikr-i müsebbib ve irâde-i sebeb kabîlinden ilmi beyân buyurmuşlardır. Ve diğer bir hadîs-i şerîf- te العاقل صديقى والاحمق عدوى ya'ni "Akıl benim dostumdur ve ahmak düşma- nımdır" buyurmuşlardır. Zîrâ ahmak zâhirde mü'min olsa bile bu hamâkati onu îmândan uzaklaştırır; ve akıl zâhirde münkir bile [olsa] o akıl onu bila- hire îmâna takrîb eder.

2638. Basarlar içinde de o basarı taleb et ki, onun şerhine bu muhtasar takat getiremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. Gözler içinde de o görüşü talep et ki, onun açıklamasına bu özet güç yetiremez.

Gözler içinde de öyle bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gözünü ve görüşünü talep et ki, o görüşün yanında bu Mesnevî kitabı özet bir şey kalır. Bu sebeple bu özet olan Mesnevî o gözün ve görüşün açıklamasına yeterli olamaz.

Gözler içinde de öyle bir insân-ı kâmilin gözünü ve görüşünü taleb et ki, o görüşün yanında bu Mesnevî kitâbı muhtasar bir şey kalır. Binâenaleyh bu muhtasar olan Mesnevî o gözün ve görüşün şerhine kifayet edemez.

2639. O azametli bundan dolayı terehhübden ve dağda yalnız olmaktan men' etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2639. O azametli bundan dolayı ruhbanlıktan ve dağda yalnız olmaktan men etmiştir.

"Şükûh", heybet, azamet, şan ve şevket demektir. "Terehhüb", ruhbanlaşmak demektir. Yani, o azametli ve şevketli olan Resûl-i Kibriyâ (a.s.) hazretleri, o insân-ı kâmili arayıp bulmak ve sohbetinde olmak maksadından dolayı "İslâm'da ruhbanlık yoktur" buyurdu; ve ruhbanlıktan ve dağlarda tenha yerlere çekilip ancak kendi içtihadıyla riyâzât ve mücâhedât ile meşgul olmaktan men etti. Ve 5. cildin 574 numaralı beytinin başındaki şerifte "İslâm'da ruhbanlık yoktur" hadis-i şerifi hakkında açıklamalar geçmiştir.

"Şükûh”, mehabet, azamet, şân ve şevket. "Terehhüb", ruhbanlaşmak. Ya'nî, o azametli ve şevketli olan Resûl-i Kibriyâ hazretleri o insân-ı kâmili arayıp bulmak ve sohbetinde olmak maksadından dolayı لا رهبانية في الاسلام ya'ni "İslâm'da ruhbâniyet yoktur" buyurdu; ve ruhbanlıktan ve dağlarda tenhâ yerlere çekilip ancak kendi ictihâdıyla riyâzât ve mücâhedât ile meşgül olmak- tan men' buyurdu. Ve 5. cildin 574 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîf- te لارهبانية في الاسلام hadis-i şerifi hakkında îzâhât geçmiştir.

2640. Tâ ki bu nevi' iltikā fevt olmaya! Zîrâ o nazar bahttır ve iksîr-i bekādır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2640. Bu tür bir buluşma kaçırılmasın! Çünkü o bakış bahttır ve beka iksiridir.

Bu tür bir buluşma, yani kâmil akla kavuşma imkânı kaçırılmasın! Çünkü insân-ı kâmilin o gaybı gören bakışı baht ve saadettir. Ve bekâ-billâh (Allah ile bâki olma) mertebesine ulaşmanın iksiri ve etkileyicisidir. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri buyururlar. Beyit:

"Bir ân merdân-ı Hudâ olan insân-ı kâmiller ile beraber olmak, yüz yıl takvâda olmaktan daha iyidir."

Ve Hâfız-ı Şîrâzî hazretleri de şöyle buyururlar. Beyit:

"O kâmiller ki toprak olan cismi nazar ile kimyâ yaparlar. Acabâ olabilir mi ki, bize de göz ucu ile baksınlar."

Ve 2. cildin 2149 ve 2150 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Yani] "Her kim Allah ile beraber oturmak isterse, evliya huzurunda otursun, de! Eğer evliya huzurundan koparsan, sen helake mensupsun; çünkü cüzsün, küll değilsin."

Tâ ki bu nevi' iltikā ya'nî akl-ı kâmile mülâkî olmak imkânı fevt olmaya! Zîrâ insân-ı kâmilin o gayb görücü olan nazarı baht ve saâdettir. Ve bekā-billâh mertebesine vusûlün iksîri ve müessiridir. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri buyururlar. Beyit:

"Bir ân merdân-ı Hudâ olan insân-ı kâmiller ile beraber olmak, yüz yıl takvâda olmaktan daha iyidir."

Ve Hâfız-ı Şîrâzî hazretleri de şöyle buyururlar. Beyit:

"O kâmiller ki toprak olan cismi nazar ile kimyâ yaparlar. Acabâ olabilir mi ki, bize de göz ucu ile baksınlar."

Ve 2. cildin 2149 ve 2150 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzûrunda otursun, de! Eğer huzûr-ı evliyâdan munkatı' olur isen, sen helâke mensûbsun; zîrâ ki cüzsün, küll değilsin."

2641. Salihler arasında bir aslah vardır. Onun [sultandan] fermanının başı üzerinde bir sahh vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2641. Salihler arasında bir aslah vardır. Onun [sultandan] fermanının başı üzerinde bir sahh vardır.

"Sahh", fermanların muteber ve sahih olduğunu tasdik etmek için baş taraflarına konulan nişan ve işarettir. Yani, Hakk'ın salih kulları ve velileri arasında bir aslah ve mümtaz olan veli vardır ki, onun irşad fermanının başı üzerinde hakiki sultan olan Hak tarafından bir "sahh" işareti vardır. Bu şerefli beyitte velilerin mertebelerine işaret buyurulur. Çünkü bir veli vardır ki, nefsinde kâmildir fakat başkasını kemale getiremez. Diğer bir veli dahi vardır ki, başkasını ancak sülûkte bir mertebeye kadar terakki ettirebilir. Daha ilerisine geçiremez. Onu kendinden daha yüksek bir veliye gönderir. Ve bir veli dahi vardır ki, kâmil ve mükemmeldir. Müstaid olan sâliki her türlü makamlardan geçirip Hakk'a ulaştırır. Bu şerefli beyitte "aslah" tabiriyle bu kâmil ve mükemmile işaret buyurulur. "Tevki'", berat ve ferman anlamındadır.

"Sahh", fermânların mu'teber ve sahîh olduğunu tasdîkan baş taraflarına konulan nişan ve işarettir. Ya'nî, Hakk'ın sâlih kulları ve velîleri arasında bir aslah ve mümtâz olan velî vardır ki, onun irşad fermânının başı üzerinde sultân-ı hakîkî olan Hak tarafından bir "sahh" işareti vardır. Bu beyt-i şerîfte velîlerin merâtibine işâret buyurulur. Zîrâ bir velî vardır ki, nefsinde kâmildir fakat başkasını kemâle getiremez. Diğer bir velî dahi vardır ki, başkasını ancak sülûkte bir mertebeye kadar terakkî ettirebilir. Daha ilerisine geçiremez. Onu kendinden daha yüksek bir velîye gönderir. Ve bir velî dahi vardır ki, kâmil ve mükemmildir. Müstaid olan sâliki her türlü makāmlardan geçirip Hakk'a vâsıl kılar. Bu beyt-i şerîfte "aslah" ta'bîriyle bu kâmil ve mükemmile işaret buyurulur. "Tevkî'", berât ve fermân ma'nâsınadır.

2642. Zîra o icâbete mukterin dua oldu. İnsin ve cinnin büyükleri onun küfüvü olamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2642. Çünkü o, kabul edilmiş duanın kendisi oldu. İnsanların ve cinlerin büyükleri onun dengi olamaz.

Yani, sâlihler arasında en sâlih olan velî, kabul edilmeye yakın olan duanın ve talebin aynısı ve kendisi oldu. Duanın kendisi olmak şudur: Seçkinlerin özünün süzülmüşü olan evliyâ (Allah dostları), vekillik ve halifelikleri sebebiyle kulların isteklerini yerine getiren ve muhtaçların ihtiyaçlarını dağıtandır. Bu sebeple bir kulun Allah'tan olan istekleri için insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yönelmesi yeterlidir. Nasıl ki Hz. Pîr (Mevlânâ) Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar, Beyit:

"Ben çok dua etmekten hep duanın kendisi olmuşumdur. Çünkü her kim benim yüzümü görürse benden dua ister."

Şimdi insanların ve cinlerin büyükleri ve velîleri, bu kemâl derecesinde olan velînin dengi ve benzeri olamaz.

Ya'nî, sâlihler arasında en salih olan velî, kabûle yakın olan duânın ve talebin aynı ve kendisi oldu. Duânın kendisi olmak budur ki: Ehassu'l-havâssin zübdesinin süzülmüşü olan evliyâ, niyâbet ve hilâfeti hasebiyle murâdât-ı ibâdâtı is'af ve muhtâcların hâcetlerini tevzî' edicidir. Binâenaleyh bir kulun Hak'tan olan mutâlebâtı için insân-ı kâmile teveccühü kifayet eder. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar, Beyit:

"Ben çok duâ etmekten hep ayn-ı duâ olmuşumdur. Zîrâ her kim benim yüzümü görürse benden duâ ister."

İmdi insanların ve cinlerin büyükleri ve velîleri bu derece-i kemâlde olan velînin küfüvü ve nazîri olmaz.

2643. Onun mücadelesinde o kimse ki tatlı ve ekşidir, onların hücceti Hak indinde bâtıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2643. Onun mücadelesinde o kimse ki tatlı ve ekşidir, onların hücceti Hak katında bâtıldır.

"Mirî", mücadele ve inat; "hulv", tatlı; "hâmız", ekşi; "dâhız", bâtıl anlamlarındadır. "Hulv"dan kasıt, tatlı dille münazara ve mücadele edenlerdir ve "hâmız"dan kasıt, ekşi yüzle ve sert bir dille münazara ve mücadele edenlerdir. Yani, Hak tarafından "doğru" işareti çekilmiş olan kâmil ve mükemmel insanın huzurunda tatlı dil ya da sert bir dil kullanmak suretiyle ilimde münazara ve mücadele edenlerin, o kâmil insanı susturmak için getirdikleri delil ve kanıt Hak katında bâtıldır. Çünkü kâmil insanın ilmi Hak'kın ilmidir ve zâhirî ilimler sahiplerinin getirdikleri deliller, vehim ile karışık olan aklın icat ettiği kanıtlardır.

"Mirî", mücadele ve inâd; "hulv", tatlı; “hâmız", ekşi; “dâhız", bâtıl olan ma'nâlarınadır. "Hulv"dan murâd, tatlı dil ile münâzara ve mücadele edenler ve "hâmız"dan murâd, ekşi yüz ile ve sert lisân ile münâzara ve mücadele edenlerdir. Ya'nî, berâtına Hak tarafından "sahh" işareti çekilmiş olan kâmil ve mükemmilin huzûrunda tatlı dil yâhud sert lisân kullanmak sûretiyle ilimde münâzara ve mücadele edenlerin o kâmili ilzâm için getirdikleri hüccet ve burhân Hak indinde bâtıldır. Zîrâ kâmilin ilmi ilm-i Hak'tır ve ulûm-i zâhiriyye erbâbının getirdikleri hüccetler vehim ile karışık olan aklın îcâd ettiği delîllerdir.

2644. Der ki: "Biz onu zâtımız ile yükselttik. Özrü ve hücceti ortadan kaldırdık."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2644. Der ki: "Biz onu zâtımız ile yükselttik. Özrü ve hücceti ortadan kaldırdık."

Yani, Yüce Allah o mücadele edenlere hitaben buyurur ki: "Biz kulları en çok ıslah edici olan kâmil kulumuzu zâtımız ve Hakk'a ait varlığımız ile yükselttik. İkilik perdesini yırttık. Bu sebeple ikilik ve perde âlemine özgü olan özrü ve hücceti ve delili onun nazarından kaldırdık. Onun ilmi hüccete ve delillere dayalı bir ilim değildir ki, bu ilmin geçersiz kılınması için hüccet ve delil ileri sürülebilsin. Bu sebeple ilm-i ledünnîyi (Allah tarafından doğrudan verilen ilim) geçersiz kılmak için aklî ilimler sahiplerinin getirdikleri aklî deliller Hak katında bâtıl olur. Bu beyitlerde Şûrâ sûresinde geçen وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ (Şûrâ, 42/16) yani "Kendisine cevap verildikten sonra Allah Teâlâ hakkında tartışan kimselerin hüccetleri Rablerinin katında bâtıldır" ayet-i kerimesine telmih (işaret) buyurulur.

Ya'nî, Hak Teâlâ o mücadele edenlere hitâben buyurur ki: "Biz kulları en ziyâde ıslâh edici olan kâmil kulumuzu zâtımız ve vücûd-i Hakkānîmiz ile yükselttik. İkilik perdesini yırttık. Binâenaleyh ikilik ve hicâb âlemine mahsûs olan özrü ve hücceti ve delîli onun nazarından kaldırdık. Onun ilmi hüccete ve delâile müstenid bir ilim değildir ki, bu ilmin ibtâli için hüccet ve delîl ikāme olunabilsin. Binâenaleyh ilm-i ledünnîyi ibtâl için ulûm-i akliyye erbâbının getirdikleri delâil-i akliyye Hak indinde bâtıl olur. Bu beyitlerde sûre-i Şûrâ'da وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ (Şûrâ, 42/16) ya'nî "Kendisine cevâb verildikten sonra Allâh Teâlâ hakkında cidâl eden kimselerin hüccetleri Rablerinin indinde bâtıldır" âyet-i kerîmesine telmîh buyurulur.

2645. Hakk'ın eli vaktâki kıbleyi ayân etti, binaenaleyh bundan sonra taharrîyi merdûd bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2645. Hakk'ın eli kıbleyi açıkça gösterdiğinde, bu sebeple bundan sonra aramayı reddedilmiş bil!

Hakk'ın kudret eli, o en uygun kulunu kendi Hakk'a ait varlığıyla ayakta tuttuğunda, hakikatin kıblesi olan o insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bu şekil âleminde açıkça ortaya çıkardı. Bundan sonra sen "Hakikati bulacağım!" diye o hakikat kıblesini aramayı reddedilmiş bil!

Hakk'ın kudret eli vaktâki o aslah olan kulunu vücûd-i Hakkānîsi ile kāim kıldı, hakîkatin kıblesi olan o insân-ı kâmili bu âlem-i sûrette âşikâr etti. Bundan sonra sen "Hakîkati bulacağım!" diye o hakîkat kıblesini aramayı merdûd bil!

2646. Agâh ol! Taharrîden yüzü ve başı çevir! Maâd ve müstekar zâhir geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2646. Uyanık ol! Aramaktan yüzünü ve başını çevir! Dönüş yeri ve karar kılınacak yer açıkça geldi.

"Maâd", dönülecek yer, "müstekarr", istirahat ve karar kılınacak yer demektir. Yani, ey akılcı delil sahibi efendi! Uyanık ol! Hakikat kıblesini aramaktan vazgeç! Zira senin dönüp dolaşıp nihayet döneceğin ve dönüşten sonra fikrinin istirahat ve karar kılacağı yer olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuru açık ve aşikâr oldu. Zira akli delillerin sahipleri bir meselede aciz kaldıkları zaman zorunlu olarak insân-ı kâmile başvururlar. Nitekim tren yeni icat edildiği zaman İngiliz ileri gelenlerinden birisi o zamanki Mısır hidivine: "Sizin kitabınız olan Kur'an'da وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) yani “Yaş ve kuru yoktur; ancak Kitap'ta açıktır" ayeti vardır. Bu yeni icat olunan tren de var mıdır?" diye sorar. Hidiv: "Ulemamıza soralım!" der. Zahir uleması: "Kur'an'da böyle bir şeye rastlamadık," deyip cevaptan aciz kalırlar. Bununla beraber o civarda bilinen ve münzevi bir velî varmış. Ona başvurup sorarlar. O zat buyurur ki: "Evet, tren olduğu gibi, bundan sonra ortaya çıkacak daha bizim bilmediğimiz birçok binek vardır. Yüce Allah Nahl Suresi'nde وَالْخَيْلَ وَالْبغال والحمير لتركبوها وزينة ويخلق ما لا تعلمون (Nahl, 16/8) yani “Yüce Allah binmeniz ve süsünüz için atları, katırları ve eşekleri yarattı ve daha sizin bilmediğiniz binekleri yaratacaktır" buyurur. Ve gerçekten zamanımızda gördük ki, trenden sonra elektrikli tramvaylar ve otomobiller, zeplinler, tayyareler yaratıldı ki, insanlar bunlara binip seyahat etmektedirler; ve ihtimal ki, bundan sonra daha bilmediğimiz birtakım binilip gezilecek şeyler ortaya çıkacaktır. İşte şu olay zahir ulemasının ilmi ve anlayışı ile kâmil bir velînin ilmi ve anlayışı arasındaki farkı gösterir. Evliya menkıbelerinde bu gibi hadiseler ve olaylar çoktur, zikri uzun olur.

"Maâd", avdet mahalli, “müstekarr", istirahat ve karâr edecek yer demektir. Ya'nî, ey delîl-i aklî sâhibi efendi! Agâh ol! Hakîkat kıblesini aramaktan sarf-ı nazar et! Zîrâ senin dönüp dolaşıp nihâyet avdet edeceğin ve avdetten sonra fikrinin istirahat ve karâr edeceği yer olan insân-ı kâmilin huzûru zâhir ve âşikâr oldu. Zîrâ delâil-i akliyye ashâbı bir mes'elede âciz kaldıkları vakit bizzarûre insân-ı kâmile müracaat ederler. Nitekim şimendifer yeni îcâd olunduğu vakit İngiliz mu'teberânından birisi o zamanki Mısır hidîvine: Sizin kitâbınız olan Kur'ân'da وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) ya'nî “Yaş ve kuru yoktur; illaki Kitab'da zâhirdir" âyeti vardır. Bu yeni îcâd olunan şimendifer dahi var mıdır? diye sorar. Hidîv: "Ulemâmıza soralım!" der. Ule- mâ-i zâhir: “Kur'ân'da böyle bir şeye tesadüf etmedik," deyip cevâbdan âciz kalırlar. Bununla beraber o civârda ma'rûf ve münzevî bir velî varmış. Ona müracaat edip sorarlar. O zât buyurur ki: "Evet, şimendifer olduğu gibi, bundan sonra zuhûr edecek daha bizim bilmediğimiz birçok merâkib vardır. Hak Teâlâ sûre-i Nahl'de وَالْخَيْلَ وَالْبغال والحمير لتركبوها وزينة ويخلق ما لا تعلمون (Nahl, 16/8) ya'nî “Allâh Teâlâ binmeniz ve zînetiniz için atları ve katırları ve eşekleri yarattı ve daha sizin bilmediğiniz merâkibi yaratacaktır" buyurur. Ve filhakîka zamânımızda gördük ki, şimendiferden sonra elektrik tramvayları ve otomobiller, zeplinler, tayyâreler yaratıldı ki, beşer bunlara binip seyahat etmektedirler; ve ihtimâl ki, bundan sonra daha bilmediğimiz birtakım binilip gezilecek şeyler zuhûr edecektir. İşte şu vak'a ulemâ-i zâhirin ilmi ve anlayışı ile bir veliyy-i kâmilin ilmi ve anlayışı arasındaki farkı gösterir. Menâkıb-ı evliyâda bu gibi hâdisât ve vakāyi' çoktur, zikri uzun olur.

2647. Eğer bir zaman bu kıbleden zâhil olur isen, her batıl kıblenin mağlûbu olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2647. Eğer bir zaman bu kıbleden uzaklaşırsan, her batıl kıblenin mağlubu olursun.

"Zâhil", unutkan ve gafil; "suhre", zayıf ve mağlup demektir. Yani, eğer sen bir zaman bu hakikat kıblesi olan insân-ı kâmilden uzaklaşır ve gafil olursan, birer batıl kıbleden ibaret olan her iddia sahibinin mağlubu ve esiri olursun. "Hakikatler budur" diye o iddia sahibi senin fikrini ve inancını zehirleyip durur.

"Zâhil", unutucu ve gāfil; "suhre", zebûn ve mağlûb demektir. Ya'nî, eğer sen bir zaman bu hakîkat kıblesi olan kâmilden zâhil ve gāfil olursan, birer bâtıl kıbleden ibaret olan her müddeînin mağlûbu ve esîri olursun. "Hakāyık budur" diye o müddeî senin fikrini ve i'tikādını zehirleyip durur.

2648. Vaktaki temyîz vericiye şükürsüz olasın, senden kible tanıyıcı hatırası sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2648. Ne zaman ki temyiz vericiye şükürsüz olursan, senden kıble tanıyıcı hatırası sıçrar.

"Hatre", fikre ve akla gelen suret ve hayal demektir. Yani, ne zaman ki senin aklına temyiz verici olan insân-ı kâmile karşı mücadele etmek suretiyle "nâ-sipâs" yani şükürsüz olursan ve onun kadrini bilmezsen, kıble tanıyıcı olmak fikri ve hatresi senden sıçrar ve kaçar. O insân-ı kâmili diğer nâkıs (eksik) insanlar mertebesinde görürsün ve tazim etmek lüzumunu hissetmez olursun. Çünkü tazim, o kâmilin kadrini anlamak sebebiyle hâsıl olur.

"Hatre", fikre ve akla gelen sûret ve hayâl demektir. Ya'nî, vaktāki senin aklına temyîz verici olan insân-ı kâmile karşı mücadele etmek sûretiyle “nâ-sipâs" ya'nî şükürsüz olasın ve onun kadrini bilmeyesin, kıble tanıyıcı olmak fikri ve hatresi senden sıçrar ve kaçar. O insân-ı kâmili sâir nâkıs insanlar mertebesinde görürsün ve ta'zîm etmek lüzûmunu hissetmez olursun. Zîrâ ta'zîm o kâmilin kadrini anlamak sebebiyle hâsıl olur.

2649. Eğer bu anbardan ihsan ve buğday istersen, hem-derdlerden yarım saat munkatı' olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2649. Eğer bu ambardan ihsan ve buğday istersen, hem-dertlerden yarım saat ayrılma!

"Birr", ihsan; "bürr", buğday demektir. Yani, eğer bu ilm-i ledünnî (Allah tarafından doğrudan öğretilen ilim) ambarı olan insân-ı kâmilden ihsan ve ilim ve marifet buğdayını ve zahiresini istersen, hakikatleri idrak etme derdinde olan o kâmilin sâliklerinden yarım saat bile ayrılma ki, bunlar vasıtasıyla o kâmile kavuşmak ve onun marifet ambarından nasip almak imkânını bulasın!

"Birr", ihsân; "bürr", buğday demektir. Ya'nî, eğer bu ilm-i ledünnî anbarı olan insân-ı kâmilden ihsân ve ilim ve ma'rifet buğdayını ve zahîresini istersen, idrâk-i hakāyık derdinde olan o kâmilin sâliklerinden yarım sâat bile munkatı' olma ki, bunlar vâsıtasıyla o kâmile mülâkî olmak ve onun anbâr-ı ma'rifetinden nasîb almak imkânını bulasın!

2650. Zîrâ o demde ki, bu muînden munkatı' olasın, sen bi'se'l-karîne mübtelâ olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2650. Çünkü o anda ki, bu yardımcıdan kopasın, sen kötü arkadaşa müptela olursun.

Çünkü sen yardımcı olan dert ortağı kimseden yüz çevirip koptuğun anda kötü arkadaşa ve fena sohbet arkadaşına müptela olursun. Fikrin ve inancın perişan olur. Nitekim bu anlamı gösteren aşağıdaki hikâyeden ibret al!

Zîrâ sen yardımcı olan hem-derd kimseden yüz çevirip munkatı' olduğun demde kötü arkadaşa ve fenâ musahibe mübtelâ olursun. Fikrin ve i'tikādın perîşân olur. Nitekim bu ma'nâyı gösteren âtîdeki hikâyeden ibret al!

2651. Kazâdan bir sıçan ve vefâlı kurbağa ırmak kenarında âşinâ oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2651. Kazâdan bir sıçan ve vefâlı kurbağa ırmak kenarında tanıştılar.

Yani, ilâhî kazâdan dolayı birbirlerinin cinsi olmayan bir sıçan ile vefalı bir kurbağa ırmak kenarında birbirlerine rastlayıp dost ve tanışık oldular.

Ya'nî, kazâ-yı ilâhîden dolayı birbirlerinin cinsi olmayan bir sıçan ile bir vefâlı kurbağa ırmak kenarında birbirlerine tesadüf edip dost ve âşinâ oldular.

2652. Her iki kimse bir mikātın merbûtu oldular. Her bir sabah bir köşeye gelirler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2652. Her iki kişi bir buluşma yerinin bağlısı oldular. Her sabah bir köşeye gelirlerdi.

Yani, her iki şahıs ve varlık, sohbet için belirli bir vakit ayırmışlardı. Her sabah bir köşeye gelip birbirleriyle buluşur ve sohbet ederlerdi.

Ya'nî, her iki şahıs ve vücûd, musâhabet için bir vakt-i muayyen tahsîs etmiş idiler. Her bir sabah bir köşeye gelip birbirlerine mülâkî olur ve sohbet ederler idi.

2653. Gönül oyununu birbiriyle oynadılar. Vesveselerden sîneyi hâlî kıldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2653. Gönül oyununu birbiriyle oynadılar. Vesveselerden sineleri boşalttılar.

Muhabbetten ibaret olan gönül oyununu birbiriyle oynadılar ve seviştiler. Birbirlerine karşı her türlü vesveselerden sinelerini ve kalplerini boşalttılar. Çünkü dostluğun ve sohbetin gereği, birbirlerine karşı şüpheli fikirlerden ve vesveselerden kalbin arınmış olmasıdır.

Muhabbetten ibâret olan gönül oyununu birbiriyle oynadılar ve seviştiler. Birbirlerine karşı her türlü vesveselerden sînelerini ve kalblerini hâlî kıldılar. Zîrâ dostluğun ve musâhabetin îcâbı birbirlerine karşı şübheli fikirlerden ve vesveselerden kalbin âzâde olmasıdır.

2654. Her ikisinin gönlü telâkîden müttesi' birbirine kıssahân ve müstemi' idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2654. Her ikisinin gönlü buluşmaktan genişlemiş, birbirine kıssa anlatan ve dinleyen idi.

Her ikisinin kalbi birbirleriyle buluştukları zaman geniş ve ferah olurdu. Birbirlerine kıssalar ve olaylar anlatırlar ve biri anlattığı zaman diğeri dinlerdi.

Her ikisinin kalbi birbirlerine mülâkî oldukları vakit geniş ve ferâh olur idi. Birbirlerine kıssalar ve hadiseler söylerler ve biri söylediği vakit diğeri dinler idi.

2655. Dil ile ve dilsiz sır söyleyicidirler. "Cemâat rahmettir"in te'vîl bilicisidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2655. Dil ile ve dilsiz sır söyleyicidirler. "Cemaat rahmettir"in yorumunu bilicidirler.

"Dil ile söz söylemek"ten kasıt, içte gizli olan fikri sözle açığa vurmaktır. "Dilsiz söz söylemek"ten kasıt, tavır ve hareketlerle içte gizli olan muhabbeti açığa vurmaktır. "Sıçan"dan kasıt, şekil ehli (dış görünüşe önem verenler) ve "kurbağa"dan kasıt, mana ehli (içsel anlama önem verenler)dir; ve "ırmak"tan kasıt, mana âlemidir. Yani bu iki şahsiyet, duygularını birbirlerine bazen dil ve sözle, bazen de söz söylemeksizin tavır ve hareketlerle bildiricidirler. Böyle bir yerde toplanmakla "Cemaat rahmettir" hadis-i şerifinin yorumunu bilici idiler. Cemaatin rahmet olması, sohbetten dolayı akılların aydınlanmasındandır. Bununla birlikte, hayvanların dahi birbirine dilleriyle ve dilsizce sırlarını açığa vurması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü En'âm suresinde وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِر يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ (En'âm, 6/38) yani "Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur, ancak sizin benzeriniz [topluluklar]dır" buyrulur. Bu sebeple, insanlardaki hallerin benzerlerinin onlarda da olması gerekir.

"Dil ile söz söylemek"ten murâd, bâtında mestûr olan fikri lafız ile ızhâr etmektir. "Dilsiz söz söylemek"ten murâd, evzâ' ve harekât ile bâtında mestûr olan muhabbeti ızhâr etmektir. "Sıçan"dan murâd, ehl-i sûret ve "kurbağa"dan murâd, ehl-i ma'nâdır; ve "ırmak"tan murâd, âlem-i ma'nâdır. Ya'nî bu iki şahsiyet duygularını birbirlerine gâh dil ve lafız ile ve gâh söz söylemeksizin evzâ' ve harekât ile bildiricidirler. Böyle bir yerde toplanmak ile "Cemâat rahmettir" hadîs-i şerîfinin te'vîlini bilici idiler. Cemâatin rahmet olması sohbetten dolayı akılların tenevvür etmesindendir. Maahâzâ hayvanların dahi birbirine dilleriyle ve dilsizce sırlarını ızhâr etmesi müsteb'ad değildir. Çünkü sûre-i En'âm'da وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِر يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ (En'âm, 6/38) ya'nî "Yeryüzünde yürüyen hiçbir zî-rûh hayvân ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur, illâki sizin emsâliniz [topluluklar]dır" buyurulur. Binâenaleyh insanlardaki hâlâtın emsâli onlarda da olmak îcâb eder.

2656. O bağlar vaktaki o çiftin sürûru geldi, beş senelik kıssa onların hatırına gelir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2656. O bağlar, o çiftin sevinci geldiği zaman, beş senelik kıssa onların hatırına gelirdi.

"Üsür", kitap vezninde "isâr" kelimesinin çoğuludur, "bağlar ve sargılar" demektir (Kâmûs). Yani, sıçan ile kurbağa arasındaki bağlar, o bir çift arkadaşın sevinç sebebi olduğu zaman, onların her birinin başından beş sene içinde geçmiş olan kıssa ve serüven hatırlarına gelirdi de, bu kıssaları birbirlerine söylerlerdi.

"Üsür", kitâb vezninde "isâr" kelimesinin cem'idir, "bağlar ve sargılar" demektir (Kāmûs). Ya'nî, sıçan ile kurbağa arasında bağlar vaktâki o bir çift arkadaşın sebeb-i sürûru olurdu, onların her birinin başından beş sene zarfında geçmiş olan kıssa ve sergüzeşt hâtırlarına gelirdi de, bu kıssaları birbirlerine söylerler idi.

2657. Gönülden nutkun kaynaması dostluk nişanıdır. Nutkun bağlanması ülfetsizliktendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2657. Gönülden sözün coşması dostluk işaretidir. Sözün bağlanması ülfetsizliktendir.

Yani, gönülde konuşma isteği iki kişi arasında dostluk belirtisidir. Sözün bağlanması ve istek oluşmaması iki kişi arasında ülfet arzusu olmamasındandır. Yani birbirini seven iki kişi bir araya geldikleri zaman zevk ve şevk ile konuşurlar; ve birbirlerini sevmeyen kişiler bir araya geldikleri zaman tabiatlarını zorlayarak pek az konuşurlar.

Ya'nî, gönülde söylemek iştihâsı iki kimse arasında dostluk alâmetidir. Sözün bağlanması ve istek hâsıl olmaması iki kimse arasında ülfet arzusu olmamaktandır. Ya'nî birbirini seven iki kimse biraraya geldikleri vakit zevk ve şevk ile konuşurlar; ve birbirlerini sevmeyen kimseler biraraya geldikleri vakit cebr-i tabîat ile pek az konuşurlar.

2658. Gönül ki, dilberi gördü, ne vakit ekşi kalır! Bir bülbül gülü gördü, ne vakit sakit kalır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2658. Gönül ki, dilberi gördü, ne vakit ekşi kalır! Bir bülbül gülü gördü, ne vakit sakit kalır!

Yani, bir gönül kendi dilberini ve sevgilisini gördüğü zaman ekşi yüzlü olur mu? Aksine, neşeyle tatlı tatlı konuşur. Bir bülbül gülü gördüğü zaman hiç ötmez mi?

Ya'nî, bir gönül kendi dilberini ve mahbûbunu gördüğü vakit ekşi yüzlü olur mu? Bilakis, beşâşetle tatlı tatlı konuşur. Bir bülbül gülü gördüğü vakit hiç ötmez mi?

2659. Kızarmış balık Hızır'ın mülakatından diri oldu. O, denize firar edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2659. Kızarmış balık Hızır'ın görüşmesinden diri oldu. O, denize kaçıcı oldu.

Bu şerefli beyit, Kehf Sûresi'nde bulunan kıssaya dayanmaktadır. Özeti şudur ki: Musa (a.s.) Yüce Allah'a: "Ey Rabbim! Bu zamanda senin benden daha âlim bir kulun var mıdır?" dedi. Yüce Allah da: "Benim kendi tarafımdan ilim öğrettiğim Hızır isminde bir kulum vardır. İki denizin birleştiği yerdeki kayada yaşar," buyurdu. Hz. Musa: "Ey Rabbim! Ben orayı nasıl bulurum? Ve o kuluna ulaşmamın alâmeti nedir?" dedi. Yüce Allah da cevaben: "Bir kızarmış balık al ve dağarcığına koy! O kızarmış balık nerede dirilirse, o kulum oradadır," buyurdu. Hz. Musa bir kızarmış balık aldı ve dağarcığına koydu ve arkadaşı olan Hz. Yuşa ile yola çıktı. Birçok vakit yürüdükten sonra bir kayaya rastladılar ki, o kayadan su fışkırıp denize doğru akar giderdi. Hz. Musa'ya orada yorgunluktan uyku galebe etti ve Hz. Yuşa'a: "Sen otur, ben biraz uyuyayım!" dedi. Hz. Musa uykuya daldığı zaman, dağarcıktaki kızarmış balık dirildi ve akan su içine sıçradı ve akıntı ile denize gitti. Hz. Yuşa bu hadiseyi gördü. Fakat Hz. Musa'ya söylemeyi unuttu. Musa (a.s.) uyandıktan sonra tekrar yola devam ettiler. Musa (a.s.) Yuşa'a: "Biraz yemek yiyelim!" dedi. Yuşa dağarcığı açınca hatırına balığın dirilme hadisesi geldi ve Musa (a.s.)a söyledi. Musa (a.s.): "Bizim maksadımız balığın dirildiği yeri bulmak idi," dedi. Tekrar geri döndüler ve o kaya tarafına geldiler ve Hızır (a.s.)ı orada buldular. Bu şerefli beyitten kastedilen, ilm-i ledün (Allah katından gelen özel ilim) sahibi olan Hızır ile görüşmekten kızarmış ve ölmüş balık dirildi ve kendisinin hayatının devamına sebep olan deryaya kaçtı. Eğer kalbi ölü olan bir insan böyle bir insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kavuşursa, onun da kalbi hayat bulur ve hakiki varlık deryasına sıçrar, demek olur.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Kehf'de olan kıssaya müşteniddir. Hulâsası budur ki: Mûsâ (a.s.) cenâb-ı Hakk'a: "Ya Rab! Bu zamanda senin benden daha âlim bir kulun var mıdır?" Dedi. Hak Teâlâ dahi: "Benim kendi tarafımdan ilim öğrettiğim Hızır isminde bir kulum vardır. İki denizin birleştiği yerdeki kayada sâkindir," buyurdu. Hz. Mûsâ: “Yâ Rab! Ben orasını nasıl bulurum? Ve o kuluna vâsıl olmamın alâmeti nedir?" Dedi. Hak Teâlâ dahi cevâben: "Bir kızarmış balık al ve dağarcığına koy! O kızarmış balık nerede dirilirse, o kulum oradadır, buyurdu." Hz. Mûsâ bir kızarmış balık aldı ve dağarcığına koydu ve refîki olan Hz. Yûşa' ile yola çıktı. Birçok vakit yürüdükten sonra bir kayaya tesadüf ettiler ki, o kayadan su fışkırıp denize doğru akar giderdi. Hz. Mûsâ'ya orada yorgunluktan uyku galebe etti ve Hz. Yûşa'a: "Sen otur, ben biraz uyuyayım!" dedi. Vaktâki Hz. Mûsâ uykuya daldı, dağarcıktaki kızarmış balık dirildi ve akan su içine sıçradı ve akıntı ile denize gitti. Hz. Yûşa' bu hadiseyi gördü. Fakat Hz. Mûsâ'ya söylemeyi unuttu. Mûsâ (a.s.) uyandıktan sonra tekrar yola devam ettiler. Mûsâ (a.s.) Yûşa'a: "Biraz yemek yiyelim!" dedi. Yûşa' dağarcığı açınca hâtırına balığın dirilme hadisesi geldi ve Mûsâ (a.s.)a söyledi. Mûsâ (a.s.): "Bizim maksûdumuz balığın dirildiği yeri bulmak idi," dedi. Tekrar geri döndüler ve o kaya tarafına geldiler ve Hızır (a.s.)ı orada buldular. Bu beyt-i şerîften murâd, ilm-i ledün sahibi olan Hızır'a mülâkāttan kızarmış ve ölmüş balık dirildi ve kendinin devâm-ı hayatına sebeb olan deryâya kaçtı. Eğer kalbi ölü olan bir insan böyle bir insân-ı kâmile mülâkî olursa, onun da kalbi hayât bulur ve vücûd-i hakîkî deryâsına sıçrar, demek olur.

2660. Yâr vaktaki latîf yâr ile oturmuş ola, yüz binlerce sır levhini bilmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2660. Dost, latif dost ile oturmuş olduğunda, yüz binlerce sır levhasını bilmiş olur.

[2641] "Hoş" kelimesi, hem "yâr"in hem de "nîşeste"nin (oturmuş) sıfatı olabilir. Tercüme, "yâr"in sıfatı olduğuna göredir. Eğer "nîşeste"nin sıfatı olursa, tercüme "Dost, dost ile latif bir şekilde oturmuş ise" tarzında olur. Birinci "yâr"dan kasıt sâlik (Hakk yolcusu) ve ikinci "hoş yâr"dan kasıt, onun mürebbisi (eğiticisi) olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olur. Yani, sâlik, latif olan insân-ı kâmil ile oturmuş olduğunda, birçok ilahi sır levhasını bilmiş oldu. Çünkü insân-ı kâmil, sâlike ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve rabbani sırları öğretir ve sâlik, daha önce hiç bilmediği ve anlamadığı şeylere vâkıf olur.

[2641] "Hoş" kelimesi, hem "yâr"in ve hem de "nîşeste"nin sıfatı olabilir. Tercüme yârin sıfatı olduğuna göredir. Eğer "nîşeste"nin sıfatı olursa, tercüme "Yâr vaktâki yâr ile latîf bir sûrette oturmuş ise" tarzında olur. Birinci "yâr"dan murâd sâlik ve ikinci "hoş yâr"dan murâd, onun mürebbîsi olan insân-ı kâmil olur. Ya'nî, vaktāki sâlik latîf olan insân-ı kâmil ile oturmuş oldu, birçok esrâr-ı ilâhiyye levhini bilmiş oldu. Zîrâ insân-ı kâmil sâlike ulûm-i ledünniyyeyi ve esrâr-ı rabbaniyyeyi ta'lîm buyurur ve sâlik evvelce hiç bilmediği ve anlamadığı şeylere muttali' olur.

2661. Yârin alnı bir levh-i mahfuzdur. Ona iki günün sırrını açık gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2661. Sevgilinin alnı bir levh-i mahfuzdur. Ona iki günün sırrını açıkça gösterir.

Sevgilinin, yani insân-ı kâmilin alnı bir levh-i mahfuzdur (Allah katındaki kader levhası). Onun alnı, Hakk Yolcusu'na dünyanın ve ahiretin, görünenin ve görünmeyenin sırlarını apaçık bir şekilde gösterir. Çünkü ledün ilimlerinin (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) idrakiyle dünyanın ve ahiretin sırları Hakk Yolcusu'na malum olur.

Yârin ya'nî insân-ı kâmilin alnı bir levh-i mahfûzdur. Onun alnı sâlike dünyânın ve âhiretin ve zâhirin ve bâtının sırlarını apaçık bir sûrette gösterir. Zîrâ ulûm-i ledünniyyenin idrâkiyle dünyanın ve âhiretin sırları sâlike ma'lûm olur.

2662. Yâr kudûmde yolun hâdîsidir. Bundan dolayı Mustafa "Benim ashabım yıldızlardır" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2662. Dost, geliş yolunun kılavuzudur. Bundan dolayı Mustafa "Benim ashabım yıldızlardır" buyurdu.

"Kudûm", "seferden gelmek" anlamındadır. Burada ruhlar âleminden suretler âlemine gelmek kastedilir. Yani, dost olan insân-ı kâmil, ruhlar âleminden tabiat karanlığındaki suretler âlemine gelmiş olan yolculara doğru yolu göstericidir. Bundan dolayı Mustafa (s.a.v.) Efendimiz "Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz" buyurdu.

"Kudûm", "seferden gelmek" ma'nâsınadır. Burada âlem-i ervâhtan âlem-i sûrete gelmek murâd buyurulur. Ya'nî, yâr olan insân-ı kâmil âlem-i ervâhtan tabîat karanlığındaki âlem-i sûrete gelmiş olan yolculara doğru yolu göstericidir. Bundan dolayı Mustafa (s.a.v.) Efendimiz اصحابي كالنجوم بأيهم اقتديتم اهتديتم ya'nî "Benim ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine iktidâ ederseniz doğru yolu bulursunuz" buyurdu.

2663. Yıldızlar kumda ve denizde yol göstericidir. Gözü yıldıza koy ki, o muktedadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2663. Yıldızlar kumda ve denizde yol göstericidir. Gözü yıldıza koy ki, o uyulacak olandır.

Yani, yıldızlar kum çölünde ve denizde gece karanlıklarında yol göstericidir. Nitekim ayet-i kerimede وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ (En'âm, 6/97) yani "O Yüce Allah sizin için yıldızlar yarattı ki, karanın ve denizin karanlıklarında onlar ile doğru yolu bulasınız" buyurulur. Bunun gibi bu sûret âleminin (maddî dünyanın) tabiat ve bedenin yoğunluğu karanlıklarında gözünü yıldızlar gibi yol gösteren insân-ı kâmile dik! Çünkü o insân-ı kâmil kendisine uyulacak bir şahsiyettir. Seni yanlış yola gitmekten ve helak olmaktan korur.

Ya'nî, yıldızlar kum çölünde ve denizde gece karanlıklarında yol göstericidir. Nitekim âyet-i kerîmede وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ (En'âm, 6/97) ya'nî "O Allâh Teâlâ sizin için yıldızlar yarattı ki, karanın ve denizin karanlıklarında onlar ile doğru yolu bulursunuz" buyurulur. Bunun gibi bu âlem-i sûretin tabîat ve kesâfet karanlıklarında gözünü yıldızlar gibi yol gösteren insân-ı kâmile dik! Zîrâ o kâmil kendisine uyulacak bir şahsiyettir. Seni yanlış yola gitmekten ve helâk olmaktan hifz eder.

2664. Gözü onun yüzü ile çift tut! Bahs ve söz cihetinden toz koparma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2664. Gözünü onun yüzü ile çift tut! Tartışma ve söz yönünden toz koparma!

Yani, ey Hakk Yolcusu! Gözünü insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yüzünden ayırma! Söylediği sözlere dikkat et! Ondan işittiğin sözler, şayet senin anlayışına sığmaz ise, onunla tartışma ve münazaraya girişme ve itiraz etme! Çünkü insân-ı kâmil senin görmediklerini görür ve gördüğünü söyler.

Ya'nî, ey sâlik! Gözünü insân-ı kâmilin yüzünden ayırma! Söylediği sözlere dikkat et! Ondan işittiğin sözler, şâyet senin havsalana sığmaz ise, onunla bahis ve münâzaraya girişme ve i'tirâz etme! Zîrâ insân-ı kâmil senin görmediklerini görür ve gördüğünü söyler.

2665. Zîrâ ki yıldız o tozdan gizli olur. Göz, kaymalı olan dilden daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2665. Çünkü yıldız o tozdan gizli olur. Göz, kaymalı olan dilden daha iyidir.

"İsâr", kaymak demektir. Yani, eğer sen hidayet yıldızı olan insân-ı kâmilin sözlerine itiraz edersen, o yıldızdan senin kalbine gelecek olan nur ve aydınlık, senin kaldırdığın o itiraz ve tartışma tozlarıyla örtülür ve sen o ilahi nurdan mahrum kalırsın. Çünkü o kâmilin sözleri müşâhedeye (gözlem ve idrake) dayanır ve görgü üzerine söylenen sözler, ezberlenip söylenen sözlere benzemez. Çünkü o sözler gözden ve bu sözler dilden çıkar. Aksine dilin sözlerinde çok kaymalar ve yanlışlıklar vardır.

"İsâr", kaymak demektir. Ya'nî, eğer sen hidâyet yıldızı olan insân-ı kâmilin sözlerine i'tirâz edersen, o yıldızdan senin kalbine gelecek olan nûr ve aydınlık senin kaldırdığın o i'tirâz ve mübâhase tozlarıyla örtülür ve sen o nûr-ı ilâhîden mahrûm kalırsın. Zîrâ o kâmilin sözleri müşâhedeye müsteniddir ve görgü üzerine söylenen sözler, ezberlenip söylenen sözlere benzemez. Çünkü o sözler gözden ve bu sözler dilden çıkar. Halbuki dilin sözlerinde çok kaymalar ve yanlışlıklar vardır.

2666. Tâ ki o söylesin. Zîrâ ona vahy şiardır ki tozu oturtur ve toz koparmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2666. Tâ ki o söylesin. Çünkü ona vahiy, tozu oturtan ve toz koparmayan bir alâmettir.

"Şiâr", alâmet ve bedene bitişik olan elbise demektir. Yani, ey Hakk Yolcusu! Sen o insân-ı kâmilin huzurunda tartışmayı ve münazarayı bırak ki, o söylesin ve sen dinle! Çünkü ilâhî vahiy, onun bedenine bitişik olan elbise gibidir ki, senin kalbine gelen toz hükmündeki itiraz fikirlerini o oturtur ve senin kalbine gelen o itiraz tozlarını ayağa kaldırmaz. Çünkü o insân-ı kâmil, senin itirazlarının cevabını sen söylemeksizin tek tek verir ve sen de hayrette kalırsın.

"Şiâr", alâmet ve cisme muttasıl olan libâs demektir. Ya'nî, ey sâlik! Sen o kâmilin huzurunda bahis ve münâzarayı bırak ki, o söylesin ve sen dinle! Zîrâ vahy-i ilâhî onun cismine muttasıl olan libâs gibidir ki, senin kalbine gelen toz mesâbesindeki i'tirâz fikirlerini o oturtur ve senin kalbine gelen o i'tirâz tozlarını ayağa kaldırmaz. Zîrâ o kâmil senin i'tirâzlarının cevabını sen söylemeksizin birer birer verir ve sen de hayrette kalırsın.

2667. Vaktaki Adem vahyin ve vidâdın mazharı oldu, onun nâtıkası "Alle-me'l-esma"yı açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2667. Adem vahyin ve sevginin tecelli yeri olduğunda, onun konuşma yeteneği "İsimleri öğretti" ayetini açtı.

Hz. Adem, Yüce Allah'ın vahyine ve muhabbetine mazhar olduğunda, onun konuşan nefsi ve insan ruhu, "Allah Teâlâ Adem'e isimlerin hepsini öğretti" (Bakara, 2/31) ayet-i kerimesinin şerefli anlamını açtı ve her bir şeyin hakikatini bilerek ismini söyledi. Bu anlam, ikinci cildin 3257 ve 3258 numaralı beyitlerinde geçti:

[Yani "Adem'in dersine melek ortaktır, onun dersinin sırdaşı şeytan ve peri değildir. Ey Adem! 'Onlara isimlerini bildir' dersini söyle; Hakk'ın sırlarını en ince ayrıntısına kadar açıkla!"] ve orada her bir insân-ı kâmilin Hz. Adem gibi olduğu izah edildi.

Vaktāki Hz. Adem Hakk'ın vahyine ve muhabbetine mazhar oldu, onun nefs-i nâtıkası ve ruh-1 insanîsi عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) ya'nî “Allâh Teâlâ Adem'e isimlerin hepsini öğretti" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı şerîfini açtı ve her bir şeyin hakîkatini bilerek ismini söyledi. Bu ma'nâ 2. cildin 3257 ve 3258 numaralarına müsâdif:

[Ya'nî "Adem'in dersine melek müşterîdir, onun dersinin mahremi şeytan ve perî değildir. Ey Adem! 'Enbi'hüm bi-esmâihim' dersini söyle; esrâr-1 Hakk'ı mû-be-mû şerh ver!"] olan beyitlerinde geçti ve orada her bir insân-ı kâmilin Hz. Adem gibi olduğu îzah olundu.

2668. Her bir şeyin adını olduğu gibi gönül sahîfesinden onun dili rivayet edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2668. Her bir şeyin adını olduğu gibi gönül sayfasından onun dili rivayet edici oldu.

"Revî", burada "rivayet edici" demektir. "Her şeyin adı"ndan kastedilen, taş ve toprak ve ağaç gibi nitelemeler değildir. Aksine her bir şeyi, ilahi isimlerden hangisinin mazharı (tecelli yeri) ise o ismin özelliğine ve hakikatine göre o şeyin ismini belirlemektir. Yani, Hz. Adem eşyada ilahi isimleri gördü ve o isimlerin özelliği ve hakikati ne ise onu kalbinin sayfasından okuyup dili ile de rivayet etti.

"Revî", burada "rivâyet edici" demektir. "Her şeyin adı"ndan murâd, taş ve toprak ve ağaç gibi na'tlar değildir. Belki her bir şeyi esmâ-i ilâhiyyeden hangisinin mazharı ise o ismin hâssıyyetine ve hakîkatine göre o şeyin ismini ta'yîn etmektir. Ya'nî, Hz. Adem eşyâda esmâ-i ilâhiyyeyi gördü ve o isimlerin hâssıyyeti ve hakîkati ne ise onu kalbinin sahîfesinden okuyup dili ile de rivâyet etti.

2669. Dil onun rü'yetinden cümlenin hâssıyetini ve onun mahiyetini açık söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2669. Dil, onun görüşünden cümlenin özelliğini ve onun mahiyetini açıkça söylerdi.

Yani, Hz. Adem'in dili, kalbinin sayfasında gördüğü her şeyin hakikatini açıkça söyledi ve o şeyin mazharı olduğu ismin özelliğini ve etkisini bildirirdi. Mısırlı Niyazî'nin (k.s.) beyti: Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâda müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul! Kande baksan ol güzel Allah'ı bul!

Ya'nî, Hz. Adem'in dili kalbinin sahîfesinde gördüğü her şeyin hakîkatini açık söyledi ve o şeyin mazharı olduğu ismin hâsıyetini ve te'sîrini bildirir idi. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.): Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâda müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul! Kande baksan ol güzel Allah'ı bul!

2670. Öyle bir adı ki eşyaya lâyık olur. Öyle değil ki, korkağa arslan ta'bîr ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2670. Öyle bir ad ki eşyaya uygun olur. Öyle değil ki, korkağa aslan desin!

"Hîz", namert, muhannes (kadınsı davranışlar sergileyen), korkak, kadın tabiatlı kimse ve mef'ûl (edilgen) anlamlarına gelir. Burada "korkak" anlamı uygundur. Yani, Hz. Adem'in eşyaya verdiği isimler, o eşyanın her birine uygun olan isimler olurdu. Örneğin, korkak olan bir kimsede yiğitlik ve cesaret olmadığı için, o kimseye cesaret ve yiğitliğin temsilcisi olan "aslan" adını vermezdi.

"Hîz", nâmerd, muhannes, korkak, kadın tabîatli kimse ve mef'ûl ma'nâlarına gelir. Burada "korkak" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, Hz. Adem'in eşyâya taktığı isimler o eşyanın her birine lâyık olan isimler olurdu. Meselâ korkak olan bir kimsede şecâat ve cesâret olmadığı için, o kimseye cesaret ve şecâatin mümessili olan "arslan"ın adını vermezdi.

2671. Nûh dokuz yüz yıl doğru yolda her gün ona bir yeni tezkîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2671. Nûh dokuz yüz yıl doğru yolda her gün ona bir yeni hatırlatma oldu.

İnsân-ı kâmillerin kalplerinin sayfasında gördüklerini söylediklerinin bir örneği de şudur: Nûh (a.s.) dokuz yüz yıl doğru yolda, yani Hak yolunda, kavmine her gün birbirine benzemeyen, yeni yeni vaaz ve nasihatler buyurur idi ve kavmini hidayet yoluna davet ederdi. Kur'ân-ı Kerîm'de Ankebût sûresinde وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا (Ankebût, 29/14) yani “Biz Nuh'u kavmine gönderdik. Onların arasında elli yıl müstesna olmak üzere bin sene kaldı" ayet-i kerimesi gereğince Nûh (a.s.)'ın kavmini 950 sene davet ettiği anlaşılır. Bu sebeple şerefli beyitteki dokuz yüz sayısı sınırlama ve belirleme için değildir. Nûh (a.s.)'ın kavmi arasında çok süre kalıp, onları davet ettiğine ve her gün yeni yeni hakikatlerden ve ilahi bilgilerden bahsettiğine işaret buyurulur.

İnsân-ı kâmillerin kalblerinin sahîfesinde gördüklerini söylediklerinin bir numûnesi dahi budur ki: Nûh (a.s.) dokuz yüz yıl doğru yolda ya'nî Hak yolunda kavmine her gün birbirine benzemeyen, yeni yeni va'z u nasîhat buyurur idi ve kavmini tarîk-ı hidâyete da'vet ederdi. Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Ankebût'ta وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا (Ankebût, 29/14) ya'nî “Biz Nuh'u kavmine gönderdik. Onların arasında elli yıl müstesnâ olmak üzere bin sene kaldı" âyet-i kerîmesi mûcibince Nûh (a.s.)ın kavmini 950 sene da'vet ettiği anlaşılır. Binâenaleyh beyt-i şerîfteki dokuz yüz adedi hasr ve tahdîd için değildir. Nûh (a.s.) kavmi arasında çok müddet kalıp, onları da'vet ettiğine ve her gün yeni yeni hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahsettiğine işaret buyurulur.

2672. Onun la'li kalblerin yakūtundan söyleyici idi. Ne Risale ne de Kütü'l-Kulûb okumuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2672. Onun dili kalplerin yakutundan söyleyici idi. Ne Risale ne de Kütü'l-Kulûb okumuştur.

"La'l"den kasıt, kırmızı olan dildir. "Yakut"tan kasıt, ilâhî bilgilerdir. "Risale"den kasıt, İmam Kuşeyrî'nin Risale-i Kuşeyriyye adlı eseridir. Kütü'l-Kulûb, Ebû Tâlib-i Mekkî (k.s.) hazretlerinin yazdığı bir kitabın ismidir ki, tasavvuf ehli katında çok muteberdir. Yani, Nuh (a.s.) tasavvufla ilgili kitaplardan hiçbirini okumamış olduğu hâlde, kalplerin yakutu olan ilâhî bilgilerden, la'l (kırmızı değerli taş) mesabesindeki dilinin sözü her zaman taze idi.

“La'l”den murâd, kırmızı olan dildir. “Yakut”tan murâd, maârif-i ilâhiyyedir. “Risale”den murâd, İmâm Kuşeyrî'nin Risale-i Kuşeyriyye'sidir. Kutü'l-Kulûb Ebû Tâlib-i Mekkî (k.s.) hazretlerinin te'lîfi olan bir kitabın ismidir ki, ehl-i tasavvuf indinde pek mu'teberdir. Ya'nî, Nûh (a.s.) tasavvufa müteallık kitablardan hiçbirini okumamış olduğu hâlde, kalblerin yâkūtu olan maârif-i ilâhiyyeden la'l mesâbesindeki dilinin kelâmı her zaman tâze idi.

2673. Hiçbir şerhlerden va'zı öğrenmemiş idi. Belki keşifler pınarından ve rûhun şerhinden...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2673. Hiçbir şerhten vaazı öğrenmemiş idi. Aksine keşifler pınarından ve ruhun şerhinden...

Yani, Hz. Nuh, kitap şerhlerinin hiçbirinden vaaz konularını öğrenmiş değildi. Aksine onun vaaz ve nasihatleri kalbin keşifleri pınarından ve kendi latif ruhunun şerhinden idi.

Ya'nî, Hz. Nûh, kitâb şerhlerinin hiçbirinden va'z mevzû'larını öğrenmiş değil idi. Belki onun va'z u nasîhatleri kalbin keşifleri pınarından ve kendi rûh-ı latîfinin şerhinden idi.

2674. Bir meyden ki, o mey içilmiş olduğu vakit, söz her dilsizden kaynamış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2674. Bir şaraptan ki, o şarap içildiği zaman, söz her dilsizden kaynamış olur.

Hz. Nûh'un sözleri bir şarabın sarhoşluğundan gelirdi ki, o şarap içildiği zaman söz her dilsizden ve söz bilmeyenden kaynamış olur ve bu ilâhî şarabı içen çok fasih ve beliğ sözler söylemeye başlar.

Hz. Nûh'un sözleri bir meyin sarhoşluğundan gelirdi ki, o mey içilmiş olduğu vakit söz her dilsizden ve söz bilmezden kaynamış olur ve bu şarâb-ı ilâhîyi içen gāyet fasîh ve belîğ sözler söylemeyi başlar.

2675. Yeni doğmuş olan çocuk fasîh âlim olur. Mesîh gibi hikmet-i bâliği okur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. Yeni doğmuş olan çocuk fasih âlim olur. Mesih gibi olgun hikmeti okur.

"Hibr", âlim ve faziletli kimse demektir. "Bâliğ", burada kâmil demektir. Yani, o ilahi şarabı yeni doğmuş olan bir çocuk içmiş olsa, fasih bir âlim ve faziletli olur. İsa Mesih (a.s.) gibi olgun olan kimselerin hikmetini okur. Nasıl ki İsa (a.s.) beşikte bir çocuk iken Meryem Suresi'nde beyan buyurulduğu üzere إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِي الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا . وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا (Meryem, 19/30-31) yani "Ben Allah'ın kuluyum. Bana İncil kitabını verdi ve beni peygamber yaptı ve beni mübarek kıldı" buyurdu.

“Hibr”, âlim ve fâzıl kimse demektir. “Bâliğ”, burada kâmil demektir. Ya'nî, o şarâb-ı ilâhîyi yeni doğmuş olan bir çocuk içmiş olsa, fasîh bir âlim ve fâzıl olur. Îsâ Mesîh (a.s.) gibi kâmil olan kimselerin hikmetini okur. Nitekim Îsâ (a.s.) beşikte bir çocuk iken sûre-i Meryem'de beyân buyurulduğu üzere إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِى الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا . وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا (Meryem, 19/30-31) ya'nî “Ben Allah'ın kuluyum. Bana İncîl kitabını verdi ve beni peygamber yaptı ve beni mübarek kıldı” buyurdu.

2676. Latif bir dudak bulan bir dağdan Dâvûd-ı Nebî yüz gazel öğrendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2676. Dâvûd Peygamber, latif bir dudak bulan bir dağdan yüz gazel öğrendi.

"Gazel", aşk ve muhabbete, şaraba, ayrılığa ve kavuşmaya ve sevgilinin övgüsüne dair olan şiirdir ki, beş beyitten az ve yirmi beyitten çok olamaz. "Öğrenmek"ten kasıt, Dâvûd (a.s.)ın yakarışlarını dağlardan ve kuşlardan dinlemesidir. Bu şerefli beyitte, Sebe suresinde geçen "Ey dağlar ve kuşlar! Yakarışında Dâvûd'a beraber uyun ve onunla beraber söyleyin! Ve biz ona demiri yumuşak yaptık" (Sebe, 34/10) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu ayet-i kerimenin tefsiri, 3. cildin 4254 numaralı beytinin başındaki şerhte ve onu takip eden beyitlerdedir. Yani o ilahi şaraptan latif bir dudak bulan bir dağdan Dâvûd peygamber (a.s.) Hakk'ın övgüsüne dair birçok gazel öğrendi ve dinledi.

"Gazel", aşk ve muhabbete ve şarâba ve hicr ve visâle ve ma'şûkun senâsına dair olan şiirdir ki, beş beyitten az ve yirmi beyitten çok olamaz. "Öğrenmek"ten murâd, Dâvûd (a.s.)ın münâcâtını dağlardan ve kuşlardan dinlemesidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Sebe'de vâki' يا جبال أوبى معه والطير وألنا له الحديد (Sebe, 34/10) ya'nî "Ey dağlar ve kuşlar! Münâcâtında Dâvûd'a beraber uyun ve onunla beraber söyleyin! Ve biz ona demiri yumuşak yaptık" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri 3. cildin 4254 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte ve onu müteâkıb olan beyitlerdedir. Ya'nî o şarâb-ı ilâhîden bir latîf dudak bulan bir dağdan Dâvûd peygamber (a.s.) Hakk'ın senâsına dair birçok gazel öğrendi ve dinledi.

2677. Bütün kuşlar, melîk olan Dâvûd'un hem-zebânı ve yâri olarak cik ciki terk etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2677. Bütün kuşlar, melik olan Davud'un hem-dili ve yoldaşı olarak cik cik etmeyi terk etmiştir.

"Melik", mülk sahibi demektir. Davud (a.s.)ın zahirî tasarruf sahibi olduğuna işaret buyurulur. Yani, bütün kuşlar kendi dilleri olan cik cik diye ötmeyi terk edip, zahirî tasarruf sahibi olan Davud (a.s.) ile hem-dil ve ona yoldaş ve arkadaş oldular.

"Melîk", sâhib-i mülk demektir. Dâvûd (a.s.)ın tasarruf-ı sûrî sâhibi olduğuna işâret buyurulur. Ya'nî, bütün kuşlar kendi dilleri olan cik cik diye ötmeyi terk edip, tasarruf-ı sûrî sâhibi olan Dâvûd (a.s.) ile hem-zebân ve ona yâr ve refik oldular.

2678. Mâdemki demir onun elinin sadasını işitti, kuş onun mesti olursa ne acibdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2678. Mademki demir onun elinin sesini işitti, kuş onun sarhoşu olursa ne şaşılacak şeydir?

Bu yüce beyitte "Biz onun için demiri yumuşattık" (Sebe, 3/10) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, mademki cansız varlık cinsinden olan demir o Hz. Davud'un elinin çağrısını işitti ve ilahi emir gereğince onun elinde balmumu gibi yumuşadı ve o Hz. Davud'un eli o demirden zırh halkaları yaptı, eğer cansız varlığın üstünde hayvan cinsinden olan kuş onun sesini işitip sarhoş olursa şaşılacak bir şey değildir.

Bu beyt-i şerifte وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 3/10) ya'ni "Biz onun için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, mâdemki cemâd cinsinden olan demir o Hz. Dâvûd'un elinin nidâsını işitti ve emr-i ilâhî mûcibince onun elinde balmumu gibi yumuşadı ve o Hz. Dâvûd'un eli o demirden zırh halkaları yaptı, eğer cemâdın fevkınde hayvan cinsinden olan kuş onun sadâsını işitip sarhoş olursa acîb bir şey değildir.

2679. Bir sarsar Ad üzerine bir kattal olmuştur. Süleyman'a bir hammal gibi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2679. Bir kasırga Ad kavmi üzerine öldürücü olmuştur. Süleyman'a ise bir hamal gibi olmuştur.

"Sarsar", sert rüzgâr ve fırtına demektir. Yani, ilâhî emir olunca bir şeyin kendisinden iki zıt şey ortaya çıkar. Nasıl ki Hakka suresindeki وَأَمَّا عَادٌ فَأَهْلَكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ (Hakka, 69/6) yani "Ad kavmine gelince, haddi aşan bir fırtına ile helak edildiler" ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere sert rüzgâr Ad kavmini helak etmiş ve öldürücü olmuştur. Fakat yine o fırtına Süleyman (a.s.)a bir hamal gibi olmuş idi. Nitekim Sebe suresinde وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe, 34/12) yani "Biz Süleyman'a rüzgârı boyun eğdirdik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" buyurulur.

"Sarsar", sert rüzgâr ve fırtına demektir. Ya'nî, emr-i ilâhî olunca bir şeyin aynından iki zıd şey zuhûr eder. Nasıl ki el-Hakka sûresindeki وَأَمَّا عَادٌ فَأَهْلَكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ (Hakka, 69/6) ya'ni "Ad kavmine gelince, haddi mütecâvíz bir fırtına ile ihlâk olundular" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere sert rüzgâr Âd kavmini helâk etmiş ve öldürücü olmuştur. Fakat yine o fırtına Süleymân (a.s.)a bir hamâl gibi olmuş idi. Nitekim sûre-i Sebe'de وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe, 34/12) ya'nî "Biz Süleymân'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabâhtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" buyurulur.

2680. Bir sarsar şâhın tahtını baş üzerinde her sabah ve her akşam bir aylık yol götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2680. Bir kasırga, şahın tahtını her sabah ve her akşam başının üzerinde bir aylık yol götürürdü.

Bir sert rüzgâr, zamanının hem şahı hem de peygamberi olan Süleyman (a.s.)'ın tahtını her sabah ve her akşam başının üzerinde bir aylık yol götürürdü.

Bir sert rüzgâr zamânının hem şâhı ve hem de peygamberi olan Süleymân (a.s.)ın tahtını başı üzerinde her sabâh ve her akşam bir aylık yol götürürdü.

2681. Hem hammal ve hem de onun câsusu olup gāibin sözünü onun mahsûsü edici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2681. Hem taşıyıcı hem de onun casusu olup, görünmeyenin sözünü ona özgü kılıcı idi.

O rüzgâr Hz. Süleyman'ın hem taşıyıcısı hem de casusu olup, duyularından kaybolan kimselerin sözünü onun duyma kulağına getirici idi.

O rüzgâr Hz. Süleymân'ın hem hammâlı ve hem de câsusu olup, nazar-ı hissinden kaybolan kimselerin sözünü onun his kulağına getirici idi.

2682. Rüzgâr gāibin sözü olan demi bulaydı, o şahın kulağı tarafına koşardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2682. Rüzgâr, kaybolanın sözü olan nefesi bulsaydı, o şahın kulağına doğru koşardı.

"Bâd dem ki" ifadesinde "bâd" kelimesinin izafetle değil, kat' ile okunması uygun olur. Yani, esen rüzgâr, Süleyman'ın huzurundan kaybolan kişinin sözü olan nefesi ve soluğunu bulsaydı, o rüzgâr o sözü taşıyan nefes ve haber ile o şahın, yani Hz. Süleyman'ın tarafına koşardı. Bu şerefli beyitte, sesin nakledicisinin hava olduğuna işaret buyrulur. Bazı nüshalarda birinci mısra' باد چون گفتار غائب یافتی şeklindedir. Anlamı "Rüzgâr, kaybolanın sözünü bulduğu zaman" demek olur.

"Bâd dem ki", ibâresinde "bâd" kelimesinin izafetle değil, kat' ile okunması münasib olur. Ya'nî, esen rüzgâr huzûr-ı Süleymân'dan kaybolan kimsenin sözü olan demi ve nefesi bulaydı, o rüzgâr o sözü hâmil olan nefes ve haber ile o şâhın ya'nî Hz. Süleymân'ın tarafına koşardı. Bu beyt-i şerîfte nâkıl-i sadânın hava olduğuna işâret buyurulur. Ba'zı nüshalarda birinci mısrâ' باد چون گفتار غائب یافتی suretindedir. Ma'nâsı “Rüzgâr vaktāki gāibin sözünü bulaydı" demek olur.

2683. Derdi ki: "Ey sahib-kırân olan büyük Süleymân! Bir filân şimdi böyle söyledi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2683. Derdi ki: "Ey sahib-kıran olan büyük Süleyman! Bir filan şimdi böyle söyledi."

"Sahib-kıran", iyi talihli demektir. "Mih", büyük demektir. Yani, o rüzgar derdi ki: Ey iyi talihli büyük Süleyman! Bir filan kimse şimdi böyle söyledi. Rüzgarın söylemesi, söyleyen kimsenin sesini nakletmesinden kinayedir. Bazı nüshalarda "mih" yerine "şeh" geçmektedir.

"Sâhib-kırân", iyi tâli'li. "Mih”, büyük demektir. Ya'nî, o rüzgâr derdi ki: Ey iyi tâli'li büyük Süleymân! Bir filân kimse şimdi böyle söyledi. Rüzgârın söylemesi söyleyen kimsenin sadâsını nakl etmesinden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "mih" yerine "şeh" vâki'dir.

2684. Bu sözün nihayeti yoktur. Sıçan bir gün kurbağaya dedi ki: "Ey aklın kandili!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2684. Bu sözün sonu yoktur. Sıçan bir gün kurbağaya dedi ki: "Ey aklın kandili!"

Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mazhariyetine dair sözlerin sonu yoktur. Sıçan ve kurbağa kıssasına dönelim. Sıçan bir gün kurbağaya dedi ki: "Ey aklı nûrlandıran kandil!"

Ya'nî, insân-ı kâmilin mazhariyetine dâir sözlerin nihâyeti yoktur. Sıçan ve kurbağa kıssasına dönelim. Sıçan bir gün kurbağaya dedi ki: "Ey aklı nûrlandıran kandil!"

2685. "Sana sır söyleyeceğim vakitler sen su içinde türktâz tutarsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2685. "Sana sır söyleyeceğim vakitler sen su içinde türktâz tutarsın."

"Türk-tâz", habersizce dolaşarak yağmaya koşan demektir. Burada "koşup dolaşmak" anlamındadır. Yani, "Ey kurbağa! Ben sana sır söyleyeceğim zamanlarda sen su içinde oraya buraya koşup dolaşırsın."

"Türk-tâz", habersiz cevelân ederek yağmaya koşan demektir. Burada "koşup cevelân etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey kurbağa! Ben sana sır söyleyeceğim vakitlerde sen su içinde oraya buraya koşup cevelân edersin."

2686. "Ben ırmak kenarında sana na'ra vurucuyum. Su içinde âşıkların na'rasını işitmezsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2686. "Ben ırmak kenarında sana na'ra vurucuyum. Su içinde âşıkların na'rasını işitmezsin."

2687. "Ey cesûr! Ben bu muayyen vakitte senin muhakâtından tok olmuyorum.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2687. "Ey cesur! Ben bu belirli vakitte senin sohbetinden doymuyorum."

Yani, "Ey su içinde dolaşmakta cesur olan kurbağa! Benim seninle buluşma zamanım belirlidir. Ben bu belirli zaman içinde senin sohbetine ve hikâye anlatmalarına doymuyorum."

Ya'nî, "Ey su içinde cevelân etmekte cesûr olan kurbağa! Benim seninle olan mülākāt zamânım muayyendir. Ben bu muayyen zamân içinde senin musâhabetine ve hikâye söylemelerine doymuyorum."

2688. Reh-nümunun namazı beş vakit geldi. Aşıklar için salatta daimun olmak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2688. Yol göstericinin namazı beş vakit geldi. Âşıklar için namazda sürekli olmak vardır.

"Reh-nümûn", birleşik sıfat olup, "yol gösterici" demektir. Bundan kastedilen, yalnızca şeriatın zahiriyle yetinip, evliyanın hallerinden habersiz bulunan zahir ulemasıdır ki, onlar avama şeriat yolunu göstericidirler. Buna göre onların yol göstericiliği, Nisa Suresi'nde geçen إِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا (Nisâ, 4/103) yani "Namaz müminler üzerine vakit ile sınırlı bir farz oldu" ayet-i kerimesi gereğince beş vakte tahsis olunan namazı kıldırmaya sınırlıdır; ve namaz şeriatta zahiren ve batınen Hakk'a yönelmekten ibarettir.

Nitekim hadis-i şerifte الصلاة معراج المؤمن yani "Namaz müminin miracıdır" buyurulur. Buna göre bir kimse zahiren namaz ile fakat kalben Hakk'ın gayrı fikirlerle meşgul olursa, o kimsenin namazı kâmil olmaz. Çünkü hadis-i şerifte لا صلاة الا بحضور القلب yani "Namaz ancak kalp huzuru ile olandır" buyurulur.

Hakk'ın âşıkları ise bu beş vakit namazı zahiren ve batınen Hak'la meşgul olarak tam bir huzur ile kıldıktan sonra Nisa Suresi'nde geçen فَإِذَا قَضَيْتُمْ الصَّلَاةَ فَاذْكُرُوا اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ (Nisâ, 4/103) yani "Namaz bittikte Allah'ı ayakta dururken ve oturur iken ve yanınız üzerine yatarken zikrediniz!" ayet-i kerimesi gereğince sürekli Hakk'ı tefekkürden gafil olmazlar. Buna göre âşıklar namazda sürekli olurlar.

Nitekim Meâric Suresi'nde إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا . إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا . وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا . إِلَّا الْمُصَلِّينَ . الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ (Meâric, 70/19-23) yani "İnsan hırslı olarak yaratıldı. Şer isabet ederse feryat edicidir. Hayır isabet ederse cimrilik ve elinde tutuculuk edicidir. Ancak namazlarında sürekli olanlar müstesnadır" buyurulur. Bu ayet-i kerime gereğince ancak sürekli Hakk'a yönelmiş olan âşıklar zikredilen nefsani sıfatlardan pak olurlar.

"Reh-nümûn", vasf-ı terkîbî olup, "yol gösterici" demektir. Bundan murâd, yalnız zâhir-i şerîat ile iktifâ edip, ahvâl-i evliyâdan bî-haber bulunan ulemâ-i zâhiredir ki, onlar avâmma şerîat yolunu göstericidirler. Binâenaleyh onların reh-nümûnluğu, sûre-i Nisa'da vaki إِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا (Nisâ, 4/103) ya'nî "Namaz mü'minler üzerine vakit ile mahdûd bir farz oldu" âyet-i kerîmesi mûcibince beş vakte tahsîs olunan namazı kıldırmaya münhasırdır; ve namaz şerîatte zâhiren ve bâtınen Hakk'a teveccüh etmekten ibarettir.

Nitekim hadîs-i şerîfte الصلاة معراج المؤمن ya'ni "Namaz mü'minin mi'râcıdır" buyurulur. Binâenaleyh bir kimse zâhiren namaz ile fakat kalben Hakk'ın gayrı efkâr ile meşgül olursa, o kimsenin namazı kâmil olmaz. Zîrâ hadis-i şerifte لا صلاة الا بحضور القلب ya'ni "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur.

Hakk'ın âşıkları ise bu beş vakit namazı zâhiren ve bâtınen Hak'la meşgül olarak huzûr-ı tâm ile kıldıktan sonra sûre-i Nisa'da vâki' فَإِذَا قَضَيْتُمْ الصَّلَاةَ فَاذْكُرُوا اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ (Nisâ, 4/103) ya'nî "Namaz bittikte Allah'ı ayakta dururken ve oturur iken ve yanınız üzerine yatarken zikr ediniz!" âyet-i kerîmesi mûcibince ale'd-devâm Hakk'ı tefekkürden gafil olmazlar. Binâenaleyh âşıklar namazda dâim olurlar.

Nitekim sûre-i Meâric'de إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا . إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا . وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا . إِلَّا الْمُصَلِّينَ . الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ (Meâric, 70/19-23)ya'nî "İnsan harîs olarak yaratıldı. Şer isabet ederse feryâd edicidir. Hayır isabet ederse buhl ve imsâk edicidir. Ancak namazlarında dâim olanlar müstesnâdır" buyurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince ancak aleddevâm Hakk'a müteveccih olan âşıklar zikr olunan sıfat-ı nefsâniyyeden pâk olurlar.

2689. O humâr ki, o başlarda vardır, ne beş ile ne de beş yüz ile ârâm tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2689. O humâr ki, o başlarda vardır, ne beş ile ne de beş yüz ile ârâm tutmaz.

"Humâr", sözlükte "sarhoşluktan sonra gelen baş ağrısı ve sersemlik" anlamındadır. Burada "mahmurluk ve sarhoşluk" demektir. Yani, ilahi aşk şarabından başlarda olan humâr ve sarhoşluk, gerçek sevgili olan Hakk'a yönelmede ne beş vakit namaz ile ne de beş yüz bin vakit namaz ile yetinip durulmaz ve rahat etmez. Aksine, her bölünmez an içinde sevgiliden ayrılmak istemez.

"Humâr", lügatte "sarhoşluktan sonra âız olan baş ağrısı ve sersemlik" ma'nâsınadır. Burada "mahmûrluk ve sarhoşluk" demektir. Ya'nî, aşk-ı ilâhî şarabından başlarda olan humâr ve sarhoşluk ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a teveccühte ne beş vaktin namazı ile, ne de beş yüz bin vaktin namazı ile kanâat edip ârâm ve râhat tutmaz. Belki her ân-ı gayr-i münkasim içinde ma'şûktan ayrılmak istemez.

2690. Aşıkların vazifesi "Zür gibben!" değildir. Sadıkların cânı pek müsteskîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2690. Âşıkların görevi "Ara sıra ziyaret et!" değildir. Sadıkların canı çok susamıştır.

Bu şerefli beyitte, Peygamber Efendimiz'in Ebû Hüreyre hazretlerine buyurduğu "Beni ara sıra ziyaret et ki, muhabbet artsın!" hadis-i şerifine işaret edilir. Çünkü çok görünmek, laubaliliğe ve hürmette kusura sebep olur. Türkçede buna "yüz göz olmak" derler. Ve bu hadis-i şerif, suret âleminin etkisi altında olanlara göredir. Çünkü suret âleminde suretlerden doymak ve usanmak vardır. Fakat mana âleminde manadan doymak ve bıkmak yoktur. Bu sebeple, mana ehli olan âşıkların görevi "Ara sıra ziyaret et!" hadis-i şerifiyle amel etmek değildir. Çünkü aşkında sadık olanların canı maşuka karşı susamıştır.

[2671] Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Peygamber'in Ebû Hüreyre hazretlerine buyurdu-ğu زرنی غبا تردد حبا ya'ni "Beni ara sıra ziyaret et ki, muhabbet ziyâde olsun!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ çok görünmek lâübâlîliğe ve hürmette kusûra sebeb olur. Türkçe'de buna "yüz göz olmak" derler. Ve bu hadîs-i şerîf sûret âleminin te'sîri altında olanlara göredir. Zîrâ sûret âleminde sûretlerden doymak ve usanmak vardır. Fakat ma'nâ âleminde ma'nâdan doymak ve bıkmak yoktur. Binâenaleyh ehl-i ma'nâ olan âşıkların vazîfesi "Zür gıbben!" hadîs-i şerîfiyle âmil olmak değildir. Çünkü aşkında sâdık olanların cânı ma'şûka karşı susamıştır.

2691. Balıkların vazîfesi "Zür gibben" değildir. Zîrâ ki deryasız üns-i cân tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2691. Balıkların görevi "Zür gibben" değildir. Çünkü denizsiz can ünsiyeti tutmaz.

Nasıl ki balıkların görevi, kendilerinin hayat sebebi olan suya karşı o suyu zaman zaman ziyaret etmek değildir. Çünkü balıklar deniz olmaksızın can ünsiyetini tutmazlar, yani canları bedenleriyle ünsiyet tutmaz. Sudan çıkınca derhal hayatı terk ederler.

Nitekim balıkların vazîfesi kendilerinin sebeb-i hayâtı olan suya karşı o suyu vakit vakit ziyaret etmek değildir. Zîrâ balıklar deniz olmaksızın cân ünsiyetini tutmazlar ya'nî canları tenleriyle ünsiyet tutmaz. Sudan çıkınca derhal terk-i hayât ederler.

2692. Bu deryanın suyu ki, korkunç bir mekândır, balıkların humârına muhakkak bir cür'adır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2692. Bu denizin suyu ki, korkunç bir mekândır, balıkların sarhoşluğuna kesinlikle bir yudumdur.

"Buk'a", yer, mekân demektir. Yani, hakiki varlık denizinin suyu olan bu izafî varlık âlemi korkunç bir yer ve bir mekândır. Balık hükmünde olan insân-ı kâmillerin sarhoşluğuna kesinlikle bir yudum ve bir damladır. Yani bu izafî varlık âleminde eşyanın suretlerinde sıfatları ve isimleriyle görünen gerçi Hak'tır; fakat itibari bir başkalığı taşıyan bir mekân ve bir vatandır; ve varlığın yoğunluğu yönünden maşuktan ayrılığa sebep olduğundan korkunç bir mekândır. Bu sebeple balık hükmünde olan insân-ı kâmillerin Hakk'ın güzelliği sarhoşluğuna karşı bu suret âlemindeki müşahede bir yudum şarap hükmündedir. Onlar bu müşahedeye razı olmazlar. Nasıl ki Sadreddin-i Konevî hazretleri Hz. Pîr'in hastalıklarında ziyaretine geldi ve "Yüce Allah size acele şifa ihsan etsin!" dedi. Hz. Pîr Efendimiz cevaben: "Bundan sonra "Allah şifa versin!" duası sizin olsun! Âşık ile maşuk arasında kıldan bir gömlekten fazla bir şey kalmamıştır. İstemez misiniz ki o gömlek dahi kalkıp nur nura ulaşsın!" buyurmuştur. Yani "Bu izafî varlık âleminden çıkıp, hakiki varlık denizinde gark olayım!" demektir.

"Buk'a", yer, mekân demektir. Ya'nî, vücûd-i hakîkî deryâsının suyu olan bu vücûd-i izâfî âlemi korkunç bir yer ve bir mekândır. Balık mesâbesinde olan kâmillerin sarhoşluğuna muhakkak bir cür'a ve bir katredir. Ya'nî bu vücûd-i izâfî âleminde suver-i eşyâda sıfât ve esmâsı ile zâhir olan gerçi Hak'tır; fakat gayriyyet-i i'tibâriyyeyi hâiz bir mekân ve bir mevtındır; ve kesâfet-i vücûdiyye cihetinden ma'şûktan ayrılığa sebeb olduğundan korkunç bir mekândır. Binâenaleyh balık mesâbesinde olan kâmillerin cemâl-i Hak sarhoşluğuna karşı bu âlem-i sûretteki müşâhede bir yudum şarâb mesâbesindedir. Onlar bu müşâhedeye kāni' olmazlar. Nitekim Sadreddîn-i Konevî hazretleri Hz. Pîr'in hastalıklarında ziyaretine geldi ve "Allâh Teâlâ size acele şifâ ihsân etsin!" dedi. Hz. Pîr Efendimiz cevaben: "Bundan sonra "Allah şifâ versin!" duâsı sizin olsun! Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlekten ziyâde bir şey kalmamıştır. İstemez misiniz ki o gömlek dahi kalkıp nûr nûra ulaşsın!" buyurmuştur. Ya'nî “Bu vücûd-i izâfî âleminden çıkıp, vücûd-i hakîkî deryâsında müstağrak olayım!" demektir.

2693. Âşığa bir dem hicrân yıl gibidir. Muttasıl bir yılın vaslı onun önünde hayâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2693. Âşığa bir an ayrılık yıl gibidir. Sürekli bir yılın kavuşması onun önünde hayâldir.

Yani, âşığa bir an ayrılık ve uzaklık bir yıl kadar uzun gelir; ve sürekli bir yıl kavuşma dahi o âşığın önünde hayâldir. Çünkü o, bir yıl devam eden kavuşmaya doymaz.

Ya'nî, âşığa bir ân hicrân ve ayrılık bir yıl kadar uzun gelir; ve aleddevâm bir yıl visâl dahi o âşığın önünde hayâldir. Zîrâ o bir yıl devam eden vuslata doymaz.

2694. Aşk susamıştır ve susamış isteyicidir. Bu ve o dahi teâkubda gündüz ve gece gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2694. Aşk susamıştır ve susamış isteyicidir. Bu ve o dahi birbirini takip etmede gündüz ve gece gibidir.

"Müsteski", susamış demektir; "müsteskî-taleb", birleşik sıfat olup "susamış isteyici" demektir. "Pey", burada "birbirini takip etme" anlamındadır. Yani, aşk denilen mana âşığın vücuduyla ortaya çıkacağından aşk âşığa susamıştır ve aşka susamış âşık isteyicidir. Yani aşk, âşığın talibidir ve âşık dahi aşkın talibidir. Bunların ikisi birbirinden ayrılmazlar ve birbirini takip etmek hususunda gündüz ile gece gibidirler.

"Müsteski", susamış; "müsteskî-taleb", vasf-ı terkîbî olup "susamış isteyici" demektir. "Pey", burada "teâkub" ma'nâsınadır. Ya'nî, aşk denilen ma'nâ âşığın vücûduyla zahir olacağından aşk âşığa susamıştır ve aşka susamış âşık isteyicidir. Ya'nî aşk, âşığın tâlibidir ve âşık dahi aşkın tâlibidir. Bunların ikisi birbirinden ayrılmazlar ve birbirini ta'kîb etmek hususunda gündüz ile gece gibidirler.

2695. Gündüz geceye âşıktır ve muztardır. Vaktaki bakasın, gece ona daha âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2695. Gündüz geceye âşıktır ve muhtaçtır. Ne zaman ki bakarsın, gece ona daha âşıktır.

Yani, bu kesret âleminde (çokluk âlemi) zıt zıddıyla ortaya çıktığından, gündüz, kendisini göstermek için geceye âşıktır; ve onun varlığına kavuşmayı beklemekte muhtaçtır. Eğer dikkatle bakarsan, gece de kendisini göstermek için gündüze daha âşıktır. Bu sebeple gündüz ile gecenin hâli âşık ile maşukun hâline benzer.

Ya'nî, bu âlem-i keserâtta zıd zıd ile inkişaf ettiğinden, gündüz, kendisini izhâr etmek için geceye âşıktır; ve onun vücuduna intizarda muztardır. Eğer dikkatle bakar isen, gece dahi kendisini göstermek için gündüze daha âşıktır. Binâenaleyh gündüz ile gecenin hâli âşık ile ma'şûkun hâline benzer.

2696. Ona cüst u cûdan bir lahza tevakkuf yoktur. Onların birbirinin teâkubundan bir dem tevakkuf yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2696. Ona aramaktan bir an durmak yoktur. Onların birbirini takip etmesinden bir an durmak yoktur.

"İst", "durmak" demektir. Yani, aşka ve maşuka âşık aramakta durmak ve beklemek yoktur; ve âşık da aşkı ve maşuku arar. Bu sebeple bunlar birbirini takip etmekten bir an durmazlar.

“Îst”, “tevakkuf” demektir. Ya'nî, aşka ve ma'şûka âşık aramakta durmak ve tevakkuf etmek yoktur; ve âşık dahi aşkı ve ma'şûku arar. Binâenaleyh bunlar birbirinin teâkubünden bir ân tevakkuf etmezler.

2697. Bu onun ayağını, o bunun kulağını tutmuştur. Bu onun üzerinde medhûş ve o bunun bî-hûşudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. Bu onun ayağını, o bunun kulağını tutmuştur. Bu onun üzerinde şaşkın ve o bunun kendinden geçmişidir.

Bu âşık o ma'şûkun iki ayağını tutmuş, kendi tarafına çeker; ve o ma'şûk da bu âşığın kulağını tutmuştur. Kulağına ma'şûkundan başkasının sözleri girmez. Bu âşık ma'şûkunun aşkı üzerinde şaşkın ve o ma'şûk da bu âşığının kendinden geçmişidir.

Bu âşık o ma'şûkun iki ayağını tutmuş, kendi tarafına cezb eder; ve o ma'şûk dahi bu âşığın kulağını tutmuştur. Kulağına ma'şûkundan başkasının sözleri girmez. Bu âşık ma'şûkunun aşkı üzerinde medhûş ve o ma'şûk dahi bu âşığının bî-hûşudur.

2698. Âşığın kalbinde ma'şûkun gayrı yoktur. Onların arasında fârık ve fârûk yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2698. Âşığın kalbinde ma'şûkun (sevilenin) dışında bir şey yoktur. Onların arasında fark edici ve çok fark edici yoktur.

"Fârık", fark edici; "fârûk", çok fark edici demektir. Bazı nüshalarda "fârûk" yerine ism-i mefûl (edilgen ortaç) yapısıyla "mefrûk" (fark olunmuş) geçmektedir; "fark olunmuş" demektir. Yani, âşığın kalbinde kendi ma'şûkunun dışında olan bir fikir ve düşünce yoktur. Âşık ile ma'şûk arasında onları birbirinden az veya çok ayırıcı bir fikir ve düşünce olmaz.

“Fârık”, fark edici; “fârûk”, ziyâde fark edici demektir. Ba'zı nüshalarda “fârûk” yerine ism-i mefûl sîgasıyla “mefrûk” vâki'dir; “fark olunmuş” demektir. Ya'nî, âşığın kalbinde kendi ma'şûkunun gayrı olan bir fikir ve düşünce yoktur. Âşık ile ma'şûk arasında onları birbirinden az veyâ çok ayırıcı bir fikir ve düşünce olmaz.

2699. Ma'şuğun kalbinde hep âşık vardır. Azra'nın kalbinde dâimâ Vâmık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2699. Maşukun kalbinde hep âşık vardır. Azra'nın kalbinde daima Vâmık vardır.

"Azra", bir maşukanın ismidir. "Vâmık", onun âşığının adıdır. Yani, maşukun kalbinde hep âşık vardır. Çünkü daima onu düşünür. Nasıl ki, Azra'nın kalbinde daima kendi âşığı olan Vâmık vardır.

"Azra", bir ma'şûkanın ismidir. "Vâmık", onun âşığının adıdır. Ya'nî, ma'şûğun kalbinde hep âşık vardır. Çünkü dâimâ onu düşünür. Nasıl ki, Azrâ'nın kalbinde dâimâ kendi âşığı olan Vâmık vardır.

2700. Bu iki çıngırak bir devede olur. Binâenaleyh "Zür gibben!" bu ikiye nasıl çıkar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2700. Bu iki çıngırak bir devede olur. Bu sebeple "Zür gibben!" bu ikiye nasıl çıkar?

"Dirâ", çıngırak demektir. Yani, maşukun ve aşığın varlıkları, deve mesabesinde olan aşkın üzerinde iki çıngırak gibidir ki, onlar aşk denilen anlamın varlığını ilan ederler. Bu sebeple bu iki çıngırağa, yani aşık ve maşuğa "Birbirinizi ara sıra ziyaret ediniz!" emri nasıl sığar? Çünkü birbirinden ayrılma imkanı yoktur ki, vakit vakit ziyaret hali söz konusu olabilsin.

"Dirâ", çıngırak demektir. Ya'nî, ma'şûğun ve âşığın vücûdları deve mesâbesinde olan aşkın üzerinde iki çıngırak gibidir ki, onlar aşk denilen ma'nânın vücudunu i'lân ederler. Binâenaleyh bu iki çıngırağa ya'nî âşık ve ma'şûğa "Birbirinizi ara sıra ziyâret ediniz!" emri nasıl sığar? Zîrâ birbirinden ayrılmak imkânı yoktur ki, vakit vakit ziyaret hâli bahs olunabilsin.

2701. Hiçbir kimse kendisine "Zür gibben'i gösterdi mi? Hiçbir kimse kendisine nöbet ile yâr oldu mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2701. Hiçbir kimse kendisine "Zür gibben'i gösterdi mi? Hiçbir kimse kendisine nöbet ile yâr oldu mu?

Yani, aşk dediğimiz hâl mademki hem âşığa hem de maşuğa hâkimdir, onların cisimleri her ne kadar ayrı olsa da, hâlde ve anlamda birleşmiş ve birdirler. Bu sebeple anlam yönünden âşık maşuktur ve maşuk da âşıktır. Böyle olunca âşığa ve maşuğa "Birbirinizi vakit vakit ziyaret ediniz!" demek "Kendinizi vakit vakit ziyaret ediniz!" demekten başka bir şey olmaz. Hiçbir kimse kendisine vakit vakit ziyaret etme hâlini gösterir mi? Ve hiçbir kimse kendi nefsine nöbet ile yâr ve dost olur mu?

Ya'nî, aşk dediğimiz hâl mâdemki hem âşığa ve hem de ma'şûğa müstevlîdir, onların cisimleri her ne kadar ayrı ise de, hâlde ve ma'nâda müttehid ve birdirler. Binâenaleyh ma'nâ cihetinden âşık ma'şûktur ve ma'şûk dahi âşıktır. Böyle olunca âşığa va ma'şûğa "Birbirinizi vakit vakit ziyaret ediniz!" demek "Kendinizi vakit vakit ziyaret ediniz!" demekten başka bir şey olmaz. Hiçbir kimse kendisine vakit vakit ziyaret etmek hâlini gösterir mi? Ve hiçbir kimse kendi nefsine nöbet ile yâr ve dost olur mu?

2702. O birlik değildir ki, akıl onu anladı. Bunun fehmi Adem'in ölümüne mevkûf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2702. O birlik değildir ki, akıl onu anladı. Bunun anlaşılması Âdem'in ölümüne bağlı oldu.

Bu beyitlerde Hak ile kul arasındaki aşkı açıklama hususunda örnekler verilmiştir; ve istenen anlam, "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da Allah'ı severler" (Mâide, 5/54) ayet-i kerimesinde açıklanan muhabbettir. Kul, aşkın şiddetiyle kendi varlığını Hakk'ın hakikati olan varlığında yok edip kendi nefsinden ve vehminden fani olur; ve ikilik anlamını içeren "Ben kulum" iddiası için kendisinde varlık göremez. Nazarında Hak'tan başka bir varlık kalmaz. "Ben Hakk'ım!" der. Bu hâl, akıl ve tefekkür ile anlaşılır şey değildir. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu:

[Yani] "Bu "ben" tefekkür yönünden ne zaman keşfedilir? Bu "ben" fenâdan sonra keşfedilir. Bu akıllar, nazarlardan gizli olan Hakk'ı aramakta hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) ve ittihad (Allah ile birleşme) çukuruna düşer."

Şimdi bu sonraki beyitler, bu zikredilen beyitlerin teyidi olur. Yani, bu bizim söylediğimiz birlik ve ittihad, aklın anladığı ittihad değildir. Çünkü akıl evvela iki şey tasavvur eder, sonra onları birleştirir. Bunu anlamak, "Ölmeden evvel ölünüz" peygamber emri gereğince insanın daima ikilik gösteren nefsinin ölümüne ve nefsin sıfatlarından kurtulup Hakk'ın sıfatlarıyla kaim olmasına bağlıdır.

Bu beyitlerde Hak ile kul arasındaki aşkı beyân hususunda misâller îrâd buyurulmuştur; ve matlûb olan ma'nâ يحبهم ويحبونه (Mâide, 5/54) ya'nî “Allâh Teâlâ onları sever ve onlar da Allah'ı severler" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan muhabbettir. Kul şiddet-i aşk ile kendi varlığını Hakk'ın hakikati olan varlığında mahv edip kendi nefsinden ve vehminden fânî olur; ve ikilik ma'nâsını mutazammın olan "Ene'l-abd" [Ben kulum] da'vâsı için kendisinde varlık göremez. Nazarında Hak'tan gayrı bir mevcûd kalmaz. "Ene'l-

Hak!" der. Bu hâl akıl ve tefekkür ile anlaşılır şey değildir. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu "ene" fenâ-dan sonra mekşûf olur. Bu akıllar nazarlardan gäib olan Hakk'ı aramakta hu-lûl ve ittihâd çukuruna düşer."

İmdi bu âtîdeki beyitler, bu zikr olunan beyitlerin te'kîdi olur. Ya'nî, bu bi-zim söylediğimiz birlik ve ittihâd, aklın anladığı ittihad değildir. Zîrâ akıl evve-len iki şey tasavvur eder, sonra onları birleştirir. Bunu anlamak موتوا قبل ان تموتوا ya'nî "Ölmezden evvel ölünüz" emr-i peygamberîsi mûcibince insanın dâimâ ikilik gösteren nefsinin ölümüne ve nefsin sıfatlarından kurtulup sıfât-ı Hakkānî ile kıyâmına mevkūftur.

2703. Eğer bunu akıl ile idrak mümkin olaydı, neden nefsin kahrı vacib olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2703. Eğer bunu akıl ile idrak mümkün olsaydı, neden nefsin kahredilmesi zorunlu olurdu?

Eğer bu birlik ve ittihad (birleşme) hâlini akıl ile ve tefekkür (derin düşünme) ile idrak etmek mümkün olsaydı, bu ikilik gösteren nefsin riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile kahredilmesi neden zorunlu olurdu?

Eğer bu birlik ve ittihâd hâlini akıl ile ve tefekkür ile idrâk etmek mümkin olaydı, bu ikilik gösteren nefsin riyâzât ve mücâhedât ile kahrı neden vacib olurdu?

2704. Aklın şahı malik olduğu öyle rahmet ile zarûretsiz nasıl "Nefsi öldür!" der?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2704. Aklın şahı, sahip olduğu o rahmetle, zaruret olmaksızın nasıl "Nefsi öldür!" der?

Bu beyitte iki yorum mümkündür: Eğer "aklın şahı"ndan kasıt Yüce Allah olursa, anlam şöyle olur: Yani, aklın şahı ve sahibi olan Yüce Allah, o kadar büyük rahmet ve keremle birlikte, zaruret ve lüzum olmaksızın niçin Kur'an-ı Kerim'de "Yaratıcınıza dönünüz, nefislerinizi öldürünüz!" (Bakara, 2/54) desin? "Nefsi öldürmek" intihar etmek ve insanların birbirini öldürmesi değildir. İnsan ruhunun kuvveti ortaya çıkıncaya kadar, riyâzât ve mücâhedât ile nefsin kuvvetini ve sıfatlarını kırmak demektir.

Ve eğer "aklın şahı"ndan kasıt, "Allah'ın ilk yarattığı şey akıldır" hadis-i şerifi gereğince hakikat-i Muhammediyye olursa, anlam şöyle olur: Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) ümmetine son derece merhametli olduğu hâlde, zaruret olmaksızın nefsin ölümüne işaretle niçin "Ölmeden evvel ölünüz!" desin? Demek olur.

Bu beyitte iki vecih câizdir: “Akıl şâhı"ndan murâd, Hak Teâlâ olursa ma'nâ şöyle olur: Ya'nî, aklın şâhı ve mâliki olan Hak Teâlâ hazretleri öyle azîm rah-met ve kerem ile berâber, zarûretsiz ve lüzûmsuz olarak niçin Kur'ân-ı Ke-rîm'de فَتُوبُوا إِلَى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/54) ya'nî “Hâlık'ınıza rücû' ediniz, nefislerinizi öldürünüz!" desin? "Nefsi öldürmek" intihar etmek ve insanların birbirini öldürmesi değildir. Rûh-ı insânînin kuvveti zahir oluncaya kadar, ri-yâzât ve mücâhedât ile nefsin kuvvetini ve sıfatlarını kırmak demektir.

Ve eğer "aklın şâhı"ndan murad اول ما خلق الله العقل ya'ni "Allah'ın evvel yarattığı şey akıldır" hadîs-i şerîfi mûcibince hakîkat-i muhammediyye olur-sa, ma'nâ şöyle olur: Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretleri ümmetine son derece- de merhametli olduğu hâlde, zarûretsiz olarak nefsin ölümüne işaretle niçin موتوا قبل ان تموتوا ya'nî "Ölmezden evvel ölünüz!" desin? Demek olur.

## Sıçanın yalvarmada ve nâle etmekte suya mensûb kurbağadan vuslat istemekte mübâlağa etmesi

2705. Dedi ki: "Ey şefkatli olan azîz yâr! Ben senin yüzün olmaksızın bir dem karâr tutmam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2705. Dedi ki: "Ey şefkatli olan azîz yâr! Ben senin yüzün olmaksızın bir an karâr tutmam."

Sıçan kurbağaya dedi ki: "Ey benim şefkatli ve muhabbetli azîz dostum! Senin yüzünü görmedikçe benim bir an karârım ve rahatım yoktur."

Sıçan kurbağaya dedi ki: "Ey benim şefkatli ve muhabbetli azîz dostum! Senin yüzünü görmedikçe benim bir ân bir karârım ve râhatım yoktur."

2706. "Gündüz nurum ve meksebim ve kuvvetim sensin. Gece kararım ve ni'metim ve uykum sensin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2706. "Gündüz nurum ve kazancım ve kuvvetim sensin. Gece kararım ve nimetim ve uykum sensin."

"Mekseb", kâr, kazanç demektir. "Selvet", nimet demektir. Yani, "Gündüz bana güneş gibi nur verirsin ve kalbim senden ferahlık ve rahatlık kazanır ve vücudumda kuvvet oluşur. Gece vakti ise, seni düşünmekle karar kılarım ve nimetim ve uykum sen olursun."

"Mekseb", kâr, kazanç. "Selvet", ni'met demektir. Ya'nî, "Gündüz bana güneş gibi nûr verirsin ve kalbim senden revh ve râhat kazanır ve vücudumda kuvvet hâsıl olur. Gece vakti ise, seni tefekkür ile karâr ederim ve ni'metim ve uykum sen olursun."

2707. "Beni irşad edersen, vakitli vakitsiz beni kerem cihetinden yad edersen mürüvvetten olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2707. "Beni doğru yola iletirsen, vakitli vakitsiz beni cömertlik yönünden anarsan bu, yiğitlikten olur."

2708. "Ey dost! Visâlini gece ve gündüzde, kuşluk hizmeti olarak vazîfe yaptın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2708. "Ey dost! Kavuşmanı gece ve gündüzde, kuşluk hizmeti olarak vazife yaptın."

"Nîk hâh", iyilik isteyen, yani "dost" demektir. "Çâşengâh", kuşluk vaktidir. "Râtibe", tayin, memuriyet, hizmet, maaş demektir. Yani, "Ey dostum! Gece ve gündüz içinde kavuşma ve görüşme vaktini ancak kuşluk zamanına özgü kıldın ve bu vakti kavuşma vazifesi olarak gösterdin."

“Nîk hâh”, iyilik isteyen, ya'nî "dost" demektir. "Çâşengâh", kuşluk vakti. "Râtibe”, ta'yîn, me'mûriyet, hizmet, maâş. Ya'nî, "Ey dostum! Gece ve gündüz içinde vuslat ve görüşmek vaktini ancak kuşluk zamânına hasr ettin ve bu vakti vazîfe-i vuslat olarak gösterdin."

2709. "Ben bu bir def'aya kāni' değilim. Ben senin muhabbetinde acib bir insanım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2709. "Ben bu bir defaya razı değilim. Ben senin muhabbetinde acayip bir insanım."

Hikâye, yaratılışları farklı iki kişinin birbiriyle dost olmasını tasvir ettiğinden, şerefli beyitte "ben acayip bir insanım" denilmesi itiraz edilecek bir durum değildir. Yani, "Sen bizim görüşmemizi yirmi dört saat içinde ancak kuşluk vaktine sınırladın, ben ise böyle bir defa görüşmeye kanaat edemem. Çünkü seni çok seviyorum ve benim seni sevişim başka insanların seni sevmelerine benzemez."

Kıssa, hilkatleri muhtelif iki kimsenin birbiriyle dost olmasını musavvir olduğundan, beyt-i şerîfte "ben acîb bir insanım" buyurulması mahall-i i'tirâz değildir. Ya'nî, "Sen bizim görüşmemizi yirmi dört sâat zarfında ancak kuşluk vaktine hasr ettin, ben ise böyle bir def'a görüşmeye kanâat edemem. Zîrâ seni çok seviyorum ve benim seni sevişim başka insanların seni sevmelerine benzemez."

2710. "Ciğerimde beş yüz susuzluk vardır. Her susuzluğa sığır açlığı karîn- [2690] dir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2710. "Ciğerimde beş yüz susuzluk vardır. Her susuzluğa sığır açlığı yakındır."

"Cûu'l-bakar", doymak bilmez olan açlıktır. Yani, "Ciğerimde senin muhabbetinden dolayı beş yüz susuzluk vardır. Her bir susuzluk, sığır açlığı mertebesine yakındır ki, seninle her dakika beraber olsam bu susuzluk benden geçmez."

"Cûu'l-bakar", doymak bilmez olan açlıktır. Ya'nî, "Ciğerimde senin muhabbetinden dolayı beş yüz susuzluk vardır. Her bir susuzluk cûu'l-bakar mertebesine karîndir ki, seninle her dakîka beraber olsam bu susuzluk benden geçmez."

2711. "Ey emîr! Sen benim gamımdan bî-niyazsın. Mertebenin zekâtını ver ve fakîre bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2711. "Ey emir! Sen benim üzüntümden müstağnisin. Mertebenin zekâtını ver ve fakire bak!"

Bu ve sonraki beyitler, Hakk yolcusu tarafından insân-ı kâmile hitap olarak uygundur. Nasıl ki yukarıda 2667 numaralı beyitte چون شد آدم مظهر وحی و و داد. ناطقه او علم الاسما گشاد (yani "Âdem vahyin ve sevginin mazharı olduğu zaman, onun konuşma yeteneği "Alleme'l-esmâ"yı açtı.") buyurulmuştu. Ve aynı şekilde 1. cildin 1259 numaralı beytinde de بو البشر كو علم الاسما بگست . صد هزاران علمش اندر هر رگست (yani "Alleme'l-esmâ'nın beyi olan beşerin babasının her bir damarında, yüz binlerce O'nun ilmi vardır.") buyurulmuştu. Yani, "Alleme'l-esmâ"nın beyi olan insân-ı kâmil, sen benim üzüntümden müstağnisin ve bana ihtiyacın yoktur. Ben ise senin irşatlarına muhtacım. Bu sebeple mertebenin zekâtını ver! Merhamet nazarıyla bu fakire bak!"

Bu ve âtîdeki beyitler sâlik tarafından insân-ı kâmile hitâb olmak münasibdir. Nitekim yukarıda 2667 numaralı beyitte چون شد آدم مظهر وحی و و داد. ناطقه او علم الاسما گشاد ]ya'nî "Vaktaki Adem vahyin ve vidâdın mazharı oldu, onun nâtıkası "Alleme'l-esmâ"yı açtı."] buyurulmuş idi. Ve kezâ 1. cildin 1259 numaralı beytinde de بو البشر كو علم الاسما بگست . صد هزاران علمش اندر هر رگست ]ya'nî "Alleme'l-esmâ'nın beyi olan beşerin babasının her bir damarında, yüz binlerce O'nun ilmi vardır"] buyurulmuş idi. Ya'nî, "Alleme'l-esma"nın beyi olan insân-ı kâmil, sen benim gamımdan bî-niyâzsın ve müstağnîsin ve senin bana ihtiyacın yoktur. Ben ise senin irşâdlarına muhtâcım. Binâenaleyh mertebenin zekâtını ver! Nazar-ı merhamet ile bu fakîre bak!"

2712. Bu edebsiz fakîr layık değildir. Fakat senin umûmî olan lutfun ondan pek yüksektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2712. Bu edepsiz fakir layık değildir. Fakat senin genel lütfun ondan pek yüksektir.

Yani, "Gerçi iç edepten habersiz olan bu fakir senin lütfuna layık değildir. Fakat senin genel lütfun, layık olanı ve olmayanı seçmekten pek yücedir."

Ya'nî, "Gerçi edeb-i bâtınîden bî-haber olan bu fakîr senin lutfuna lâyık değildir. Fakat senin umûmî olan lutfun lâyık olanı ve olmayanı seçmekten pek yüksektir."

2713. Senin umumî olan lutfun sened istemez. Bir güneş pislikler üzerine çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2713. Senin genel olan lütfun delil istemez. Bir güneş pislikler üzerine çarpar.

"Hades", pislik ve necaset demektir. "Sened", dayanacak yer ve sebep anlamındadır. Yani, "Senin muhtaçlar hakkında genel olan lütfun bir dayanacak yer istemez, güneş gibidir. Nasıl ki güneş pislikler üzerine de çarpar."

"Hades", pislik ve necâset demektir. "Sened", dayanacak yer ve sebeb ma'nâsınadır. Ya'nî, "Senin muhtâçlar hakkında umûmî olan lutfun bir dayanacak yer istemez, güneş gibidir. Nitekim güneş pislikler üzerine de çarpar."

2714. Onun nûruna ondan bir ziyân gelmemiştir. Halbuki o pislik kuruluktan odun olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2714. Onun nuruna ondan bir zarar gelmemiştir. Halbuki o pislik kuruluktan odun olmuştur.

Yani, o güneşin nuruna, o pisliğe çarptığı için, bir zarar ve eksiklik gelmemiştir. Aksine o güneşin ışığı pisliği kurutur ve ocakta yanacak bir odun hâline getirir ve insanlar ondan faydalanırlar.

Ya'nî, o güneşin nûruna o pisliğe çarptığı için, bir ziyân ve noksan gelmemiştir. Bilakis o güneşin ziyâsı pisliği kurutur ve ocakta yanacak bir odun hâline getirir ve halk ondan istifade ederler.

2715. Hatta pislik bir külhana gitti, nûr buldu. Bir hamamın kapısını ve duvarını kızdırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2715. Hatta pislik bir külhana gitti, nûr buldu. Bir hamamın kapısını ve duvarını kızdırdı.

Hatta bu pislik, güneşin ışığıyla kuruyup odun olduktan sonra bir külhana gider ve orada tutuşup nûr bulur ve hamamın her tarafını kızdırır.

Hatta bu pislik güneşin ziyâsı ile kuruyup odun olduktan sonra bir külhâna gider ve orada iştiâl edip nûr bulur ve hamamın her tarafını kızdırır.

2716. Bulaşık idi, şimdi zînet oldu. Vaktaki güneş onun üzerine efsûn okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2716. Bulaşık idi, şimdi zînet oldu. Vaktaki güneş onun üzerine efsûn okudu.

Yani, bu pislik evvelce bulaşık ve cıvık bir murdar idi. Güneş ışığıyla onun üzerine efsun okuduğu vakit kurudu ve külhanın zineti ve levazımı oldu.

Ya'nî, bu pislik evvelce bulaşık ve cıvık bir murdâr idi. Güneş ziyasıyla onun üzerine efsûn okuduğu vakit kurudu ve külhanın zîneti ve levâzımı oldu.

2717. Güneş yeryüzünün mi'desini dahi sıcak yaptı. Nihayet yeryüzü bâkî pislikleri yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2717. Güneş yeryüzünün midesini dahi sıcak yaptı. Nihayet yeryüzü kalan pislikleri yedi.

O güneş yeryüzünün midesini ve içini de ısıttı. Nihayet bu sıcaklık sebebiyle, külhana gitmeyen çürümüş hayvan cesetleri gibi, kalan pislikleri de yedi ve onları hazmetti, bitki bitirme kuvveti çoğaldı.

O güneş yeryüzünün mi'desini ve içini de ısıttı. Nihâyet bu harâret sebebiyle külhana gitmeyen çürümüş hayvan cesedleri gibi bâkî pislikleri de yedi ve onları hazm edip kuvve-i inbâtiyyesi çoğaldı.

2718. Toprağa mensub cüz oldu ve ondan nebat bitti. İşte İlâh seyyiâtı böyle mahv eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2718. Toprağa ait bir parça oldu ve ondan bitki bitti. İşte Yüce Allah günahları böyle yok eder.

O pislik, güneşin etkisi ve yeryüzünün hazmı ile toprağın bir parçası oldu ve ondan türlü türlü bitkiler bitti. İşte bunun gibi, Yüce Allah günahları yok edip iyiliklere dönüştürür. Nasıl ki ayet-i kerîmede فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ الله سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) yani “Yüce Allah onların kötülüklerini iyiliğe dönüştürür” buyurulur.

O pislik güneşin te'sîri ve yeryüzünün hazmı ile toprağın cüz'ü oldu ve ondan türlü türlü nebâtât bitti. İşte bunun gibi, Hak Teâlâ hazretleri seyyiâtı mahv edip hasenâta tebdîl eder. Nitekim ayet-i kerîmede فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ الله سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) ya'nî “Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliğe tebdîl eder" buyurulur.

2719. Pek aşağı olan pisliğe bunu yapar ki, onu nebât ve nergis ve nesrîn eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2719. Pek aşağı olan pisliğe bunu yapar ki, onu bitki, nergis ve nesrin gülü eder.

"Nesrin", bilinen bir gülün adıdır. İki çeşittir. Birine "misk gülü" ve diğerine "nesrin gülü" derler ki Arapçası "verdü's-Sînî"dir, yani "Çin gülü" demektir. Yani, varlıkların en aşağısı olan ve insanlar katında iğrenç bulunan pisliği, "hâlleri değiştiren" Yüce Allah hazretleri, insanlar katında değerli olan türlü türlü bitkiler, nergis çiçeği ve nesrin gülü yapar.

“Nesrîn”, ma'rûf bir gülün adıdır. İki nevi'dir. Birisine "gül-i müşkîn" ve diğerine "gül-i nesrîn" derler ki Arapçası "verdü's-Sînî"dir, ya'nî “Çin gülü" demektir. Ya'nî, mevcûdâtın en aşağısı olan ve halk indinde müstekreh bulunan pisliği "Mübeddilü'l-ahvâl" olan Hak Teâlâ hazretleri halk indinde mu'teber olan türlü türlü nebâtât ve nergis çiçeği ve nesrîn gülü yapar.

2720. Acaba, vefâda menâsik nesrînine Hak cezâda ve atâda ne bahş eder? [2700]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2720. Acaba, vefada ibadet fiillerine karşılık Hak, cezada ve bağışta ne verir?

"Menâsik", "mensek" kelimesinin çoğuludur; ve "mensek", ibadet yeri ve kurban yeri demektir, "nüsük"ten alınmıştır; ve "nüsük", ibadet etmek anlamındadır. "Nesrîn-i menâsik", ibadet fiillerinden kinaye olur. Çünkü görünüşte teklif (ilahi emir), içte tekvin (yaratma) içindir. Yani, kul ilahi emre itaat edip salih amel işlerse, o amellerin suretlerinden içte güzel güzel suretler meydana gelir ve onları, keşif ehli olanlar bu dünyada görür; ve keşif ehli olmayanlar dahi, ölüm vasıtasıyla bedenin yoğunluğu perdesi kalkıp iç âleme intikal ettiği vakit görür.

“Menâsik”, "mensek" kelimesinin cem'idir; ve "mensek,” ibâdet mahalli ve kurbân yeri demek olup, "nüsük"den me'hûzdür; ve "nüsük,” ibâdet etmek ma'nâsınadır. "Nesrîn-i menâsik", ibâdet fiillerinden kinâye olur. Zîrâ zâhirde teklîf, bâtında tekvîn içindir. Ya'nî, kul teklîf-i ilâhîye itâat edip amel-i sâlih işlerse, o amellerin sûretlerinden bâtında güzel güzel sûretler peydâ olur ve onları, ehl-i keşf olanlar bu dünyâda görür; ve ehl-i keşf olmayanlar dahi, ölüm vâsıtasıyla kesâfet perdesi kalkıp âlem-i bâtına intikāl ettiği vakit görür. Ce-

2721. Vaktaki habîslere böyle hil'at verir; acaba tayyiblere rasadda ne bahş eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2721. Habislere böyle hil'atler verir; acaba temizlere bekleyişte ne bağışlar?

Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, bu dışsal amellerin suretlerinin değişmesine işaret buyururlar. Yani kul ahdine vefa edip salih ameller işlerse, o ibadet fiillerine karşılık ve ihsan hususunda acaba Yüce Allah ne bağışlar? Var kıyas et!

"Rasad", "beklemek ve gözlemek" anlamına gelen bir mastardır. Yani, Yüce Allah habislere ve pisliklere böyle latif hil'atler ve elbiseler verirken, acaba mükâfat beklemekte olan temizlere, iyilere ve arınmışlara ne gibi ihsanlarda bulunur?

nâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte bu a'mâl-i zâhire sûretlerinin tebeddülüne işaret buyururlar. Ya'nî kul ahdine vefâ edip a'mâl-i sâliha işlerse, o ibadet fiillerine mükâfât ve ihsân hususunda acabâ Hak Teâlâ ne bahş eder? Var kıyâs et!.

"Rasad", "muntazır olmak ve beklemek" ma'nâsına masdardır. Ya'nî, Hak Teâlâ vaktâki habîslere ve pisliklere böyle latîf hil'atler ve libâslar verir, ya acabâ mükâfât beklemekte olan tayyiblere ve iyilere ve temizlere ne ihsânlar yapar?

2722. Onlara onu verir ki, bir göz görmedi, zîrâ dile ve lügate sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2722. Onlara onu verir ki, bir göz görmedi, çünkü dile ve lügate sığmaz.

Yani, o temiz ve iyi kimselere Yüce Allah öyle şeyler verir ki, o verilen ihsanları dil ile ve lügat ile tarif etmek mümkün değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخفى لَهُم من قرة أعين جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (Secde, 32/17) yani "Amel ettikleri şeye mükâfat olarak gözün aydın olması yönünden Yüce Allah'ın o amel sahipleri için gizlediği şeyi hiçbir nefis bilemez" buyurulur. Ve bu âyet-i kerîmeyi destekleyen hadîs-i kudsîde dahi اعددت العبادی الصالحين مالاعين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر yani "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve insan kalbine gelmedik şeyler hazırladım" buyurulur. Şimdi mademki o ihsanlar gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve hayallerin erişemediği şeyler olacaktır, şu hâlde bunları dil ile söylemek ve tarif etmek için elbette lügat bulmak imkânı yoktur. İnsan ancak gördüğü ve işittiği ve hayal ettiği şeylere lügat koymuştur. Bilinmeli ki, bâtın âleminin esmâya (Allah'ın isimlerine) ve sıfatlara ait tecellileri bu sûret âleminin belirlemelerine sığmaz. Halbuki ilâhî isimler ve sıfatlar sonsuzdur. Maddi âlemde görünenlerden başka, bâtın âleminde de sonsuz ilâhî tecelliler vardır ki, bunlar insan aklının dışındadır.

Ya'nî, o tayyiblere ve temizlere Hak Teâlâ gözler görmedik şeyleri verir ki, o verilen ihsânları dil ile ve lügat ile ta'rîf etmek mümkin değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخفى لَهُم من قرة أعين جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (Secde, 32/17) ya'nî "Amel ettikleri şeye mükâfât olarak gözün aydın olması cihetinden Hak Teâlâ'nın o amel sahibleri için gizlediği şeyi bir nefis bilemez" buyurulur. Ve bu âyet-i kerîmeyi müeyyid olan hadîs-i kudsîde dahi اعددت العبادی الصالحين مالاعين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'nî "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurulur. İmdi mâdemki o ihsânlar gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve hayallerin erişemediği şeyler olacaktır, şu hâlde bunları dil ile söylemek ve ta'rîf etmek için elbette lügat bulmak imkânı yoktur. Beşer ancak gördüğü ve işittiği ve hayal ettiği şeylere lügat vaz' etmiştir. Ma'lûm olsun ki, âlem-i bâtının mezâhir-i esmâiyye ve sıfâtiyyesi bu âlem-i sûretin taayyünâtına sığmaz. Halbuki esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye nâmütenâhîdir. Âlem-i kesâfette zâhir olanlardan başka, âlem-i bâtında da bî-nihâye mezâhir-i ilâhiyye vardır ki, bunlar akl-ı beşer hâricindedir.

2723. Biz bunun için kimiz? Gel ey benim yârim, güzel huydan benim günümü aydın et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2723. Biz bunun için kimiz? Gel ey benim yârim, güzel huydan benim günümü aydın et!

Bu ve sonraki beyitlerin, Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) tarafından insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hitap etmesi uygun görünür. Yani, biz kim oluyoruz ve yaptığımız iyi amellerin ne kıymeti vardır ki, Hakk'ın bu derece yüce olan nimetlerine layık olalım! Bu nimetlere ulaşmak bizim hak edişimizden değildir. Çünkü biz esasen kendi varlığımızı ve vücudumuzu hak ettiğimizden dolayı bulmadık. İlahi kerem bize varlık bağışladı. Bu sebeple gel ey benim kâmil yârim, sen "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadis-i şerifi gereğince ilahi ahlâkla ahlâklanmışsın. Benim gündüzümü o güzel ahlâkın ile aydın et!

Bu ve âtîdeki beyitlerin sâlik tarafından insân-ı kâmile hitâb olması münâsib görünür. Ya'nî, biz kim oluyoruz ve yaptığımız a'mâl-i sâlihanın ne kıymeti vardır ki, Hakk'ın bu derece âlî olan ni'metlerine lâyık olalım! Bu ni'metlere nâiliyet bizim istihkākımızdan değildir. Zîrâ biz esâsen kendi varlığımızı ve vücudumuzu istihkākımız olduğundan dolayı bulmadık. Kerem-i ilâhî bize vücûd bahş etti. Binâenaleyh gel ey benim yâr-i kâmilim, sen تخلقوا باخلاق الله ya'nî "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfi mûcibince ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıksın. Benim gündüzümü o güzel ahlâkın ile aydın et!

2724. Benim çirkinliğime ve mekrûhluğuma bakma ki, dağa mensub zehir dolu yılan gibiyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2724. Benim çirkinliğime ve çirkinliğime bakma ki, dağa mensup zehir dolu yılan gibiyim.

Ey kâmil mürşid! Benim içimin çirkinliğine ve çirkin olan dış hallerime bakma! Çünkü ben dağ gibi olan nefsimin benliği üzerinde zehir dolu yılan gibiyim.

Ey mürşid-i kâmil! Benim bâtınımın çirkinliğine ve mekrûh olan ahvâl-i zâhireme bakma! Zîrâ ben dağ gibi olan nefsimin enâniyeti üzerinde zehir dolu yılan gibiyim.

2725. Ey yâr! Ben çirkinim ve benim huyum da çirkindir. Nasıl gül olurum? O beni diken dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2725. Ey dost! Ben çirkinim ve benim huyum da çirkindir. Nasıl gül olurum? O beni diken dikti.

Ey insân-ı kâmil (olgun insan) mürşid! Benim görünen fiillerim çirkindir ve gizli olan huyum ve ahlâkım da çirkindir. Çünkü ben henüz nefsânîyim. Ben bu nefsânî sıfatlarımda boğulmuş oldukça ne zaman ruhanî bir gül olurum? Çünkü Hakk'ın kudret eli benim nefsimi bu suret âleminde diken olarak dikti. Bu şerefli beyitte kişinin şakîliğine (bedbahtlığına) değil, nefsin ezelî şakîliğine işaret buyrulur. Çünkü ezelî şakîliği sabit olan kişinin saîd (mutlu) olması mümkün değildir. Çünkü hakikatlerin değişmesi gerekir. Hakikatlerin değişmesi ise mümkün değildir. Ve ezelî şakî ancak ezelî şakîliği sabit olan nefsin sıfatlarından ayrılmadığı için şakî olur. 5. cildin 1537 ve 1538 numaralı beyitlerinde bu hususta açıklamalar vardır. Şimdi bu suret âlemine gelen her bir insan öncelikle nefsânî sıfatlarla nitelenmiştir. Ezelî saadeti olanların nefsi insân-ı kâmilin terbiyesiyle edeplenip onda ruhanî sıfatlar meydana gelir. Nasıl ki aşağıdaki şerefli beyitte bu terbiyeye işaret buyrulur.

Ey mürşid-i kâmil! Benim zahir olan ef'âlim çirkindir ve bâtın olan huyum ve ahlâkım dahi çirkindir. Zîrâ ben henüz nefsânîyim. Ben bu sıfât-ı nefsâniyyemde müstağrak oldukça ne vakit rûhânî bir gül olurum? Zîrâ Hakk'ın kudret eli benim nefsimi bu âlem-i sûrette diken olarak dikti. Bu beyt-i şerîfte şahsın şekāvetine değil, nefsin şekāvet-i ezeliyyesine işaret buyurulur. Zîrâ şekāvet-i ezeliyyesi sabit olan şahsın saîd olması mümkin değildir. Çünkü kalb-i hakāyık lâzım gelir. Kalb-i hakāyık ise mümkin değildir. Ve şakî-i ezelî ancak şekāvet-i ezeliyyesi sabit olan nefsin sıfatlarından ayrılmadığı için şakî olur. 5. cildin 1537 ve 1538 numaralı beyitlerinde bu husûsta îzâhât vardır. İmdi bu âlem-i sûrete gelen her bir insan evvelen sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıftır. Saâdet-i ezeliyyesi olanların nefsi insân-ı kâmilin terbiyesiyle müeddeb olup onda sıfât-ı rûhâniyye hâsıl olur. Nitekim aşağıdaki beyt-i şerîfte bu terbiyeye işaret buyurulur.

2726. Dikene gül güzelliği nev-baharını ver! Bu yılana tâvûs zînetini ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2726. Dikene gül güzelliği nev-baharını ver! Bu yılana tavus zinetini ver!

Yani, ey insân-ı kâmil olan mürşid! Beni terbiye et! Bu diken gibi olan nefsime, ruhanî feyizlerinle güle güzellik veren bir ilkbahar ver! Ve bu yılan gibi olan nefsimin kötü sıfatlarını gider ki, ona tavusun parlak tüyleri mesabesinde olan ruhanî sıfatları ver!

Ya'nî, ey mürşid-i kâmil! Beni terbiye et! Bu diken gibi olan nefsime füyûzât-ı rûhâniyyen ile güle güzellik veren bir nev-bahâr ver! Ve bu yılan gibi olan nefsimin kötü sıfatlarını izâle et ki, ona tâvûsun parlak tüyleri mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyyeyi ver!

2727. Çirkinliğin kemâlinde ben müntehâyım. Senin lutfun fazlda ve fende müntehadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2727. Çirkinliğin kemâlinde ben son noktadayım. Senin lutfun fazilette ve fende son noktadır.

Ben nefsimin hükmü altında bulundukça çirkinliğin son mertebesindeyim. Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan)! Senin lutfun fazilette ve taşkınlıkta ve terbiye fenninde son dereceye ulaşmıştır.

Ben nefsimin hükmü altında bulundukça çirkinliğin son mertebesindeyim. Ey insân-ı kâmil! Senin lutfun fazlda ve taşkınlıkta ve terbiye fenninde son dereceye vâsıldır.

2728. Ey serv-i sehînin hasreti! O müntehadan bu müntehânın hâcetini yukarı getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2728. Ey uzun boylu selvinin hasreti! O sondan bu sonun ihtiyacını yukarı getir!

"Serv-i sehî", doğru ve düzgün olan servi ağacı demektir. Şûrâ Sûresi'nde geçen وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Şûrâ, 42/15) yani "Emrolunduğun şey üzere dosdoğru ol!" ayet-i kerimesi gereğince insân-ı kâmilin ilahi emre uymakta dosdoğru olduğuna işaret buyrulur. Yani, ey doğrulukta ve düzgünlükte dosdoğru olan servi ağacı! Kendisine hasret çekilen ve gıpta edilen insân-ı kâmil! Ben çirkinlikte son noktadayım ve son mertebedeyim; ve sen de fazilet ve cömertlikte son mertebedesin. Bu sebeple sen son mertebedeki faziletinden benim son mertebedeki çirkinliğimin iyiliğe olan ihtiyacını yukarı getir!

“Serv-i sehî”, doğru ve müstakîm olan servi ağacı demektir. Sûre-i Şûrâ'da vâki' وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Şûrâ, 42/15) ya'nî “Emrolunduğun şey üzere istikāmet et!” âyet-i kerîmesi mûcibince insân-ı kâmilin emr-i ilâhîye tebaiyyette dosdoğru olduğuna işâret buyurulur. Ya'nî, ey istikāmette ve doğrulukta müstakîm olan servi ağacı! Kendisine hasret çekilen ve gıbta edilen insân-ı kâmil! Ben çirkinlikte müntehâyım ve son mertebedeyim; ve sen de fazl ve keremde son mertebedesin. Binâenaleyh sen son mertebedeki fazlından benim son mertebedeki çirkinliğimin iyiliğe olan ihtiyacını yukarı getir!

2729. Öldüğüm vakit senin fazlın ağlayacaktır. Gerçi o kerem cihetinden hâcetten berîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2729. Öldüğüm zaman senin lütfun ağlayacaktır. Gerçi o, cömertlik yönünden ihtiyacın dışındadır.

Ben bu nefsanî sıfatlarımda (nefse ait özelliklerimde) boğulmuş bir hâlde iken öldüğüm zaman, senin lütfun ve cömertliğin, her ne kadar lütuf ve cömertlik gösterme ihtiyacından uzak olsa da, merhametinden dolayı benim hâlime ağlayacaktır. Çünkü kâmil insanların varlığı, ilahî rahmetin ta kendisidir.

Ben bu sıfât-ı nefsâniyyemde müstağrak bir hâlde olarak öldüğüm vakit, senin fazl ve keremin her ne kadar ibzâl-i lutf ve kerem etmek hâcetinden berî ise de, merhametinden dolayı benim hâlime ağlayacaktır. Zîrâ kâmillerin vücûdu ayn-ı rahmet-i ilâhiyyedir.

2730. Mezârımın başı üzerinde birçok oturacak, onun latîf gözünden su sıçrayacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2730. Mezârımın başı üzerinde birçok oturacak, onun latîf gözünden su sıçrayacaktır.

Bu beyitlerde insân-ı kâmilin fazileti ve cömertliği bir kişiye benzetilmiştir. Yani, senin faziletin öldüğüm zaman mezarımın başı üzerinde uzun süre oturacak ve onun latîf gözünden yaş akacaktır. Çünkü benim gibi bir yoksulun hâlini görüp son derece merhamet edecektir.

Menkıbe: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimizin dünya ehli müridlerinden birisi, can çekişirken "Hz. Mevlânâ'nın üç gün kabrimin başında bulunmalarını arzu ederim" diye vasiyet etti. Adı geçenin vefatından sonra bir tam gün onun kabri üzerinde oturdular. Gece vefat edenin oğullarından birkaçı rüyalarında babalarının temiz elbiseler giyip salına salına geldiğini gördüler ve "Hâlin nedir?" diye sordular. Cevap verdi ki: "Kabire konulmamın hemen ardından bana azap etmek için zebanilerden birkaçı hazır oldular. Velâkin Hz. Mevlânâ'ya saygıdan dolayı yakına gelmediler. Ansızın rahmet meleği bir köşeden zuhur edip azap meleklerine dedi ki: "Haydi siz gidiniz ki, Yüce Allah bu şahsı Mevlânâ'nın dergâhına koyup affetti ve bağışladı." Mesnevî:

Nazmen tercüme: "Getirdi evliyayı Hak zemine, Ki, rahmet olsun onlar âlemine." (Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dan çevrilmiştir.)

Bu beyitlerde [insân-1] kâmilin fazl u keremi şahsa teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, senin fazlın öldüğüm vakit mezârımın başı üzerinde birçok zaman oturacak ve onun latîf gözünden yaş akacaktır. Zîrâ benim gibi bir müflisin hâlini görüp son derece merhamet edecektir.

Menkıbe: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimizin ehl-i dünyâdan bulunan müridlerinden birisi hâl-i ihtizârında "Hz. Mevlânâ'nın üç gün kabrimin başında bulunmalarını arzû ederim" diye vasiyet etti. Mûmâileyhin vefâtından sonra bir gün kâmilen onun kabri üzerinde oturdular. Gece müteveffânın oğullarından birkaçı rü'yâlarında pederlerinin temiz elbiseler giyip salına salına geldiğini gördüler ve "Hâlin nedir?" diye sordular. Cevab verdi ki: "Kabre vaz'ımı müteâkıb bana azâb etmek için zebânîlerden birkaçı hazır oldular. Velâkin Hz. Mevlânâ'ya riâyeten yakına gelmediler. Nâgâh rahmet meleği bir köşeden zuhûr edip melâike-i azâba dedi ki: "Haydi siz gidiniz ki, Hak (celle ve alâ) hazretleri bu şahsı dergâh-ı Mevlânâ'ya koyup afv u mağfiret eyledi." Mesnevî:

Nazmen tercüme: "Getirdi evliyâyı Hak zemîne, Ki, rahmet olsun onlar âlemîne." (Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dan mütercemdir.)

2731. Benim mahrumluğuma nevha edecektir. Benim mazlumluğumdan dolayı göz kapayacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2731. Benim mahrum kalışıma ağlayacaktır. Benim mazlum oluşumdan dolayı göz yumacaktır.

"Mazlum oluş"tan kasıt, nefsin zulmü altında ezilmiş olmaktır. Çünkü insan nefis ve ruhtan oluşmuştur; ve nefis bu tabiat ve yoğunluk âleminden olup ruhu kendi âlemine çekmeye çalışır ve geçici hazları gösterir. Bu sebeple bu nefis insanlar için büyük bir fitne ve ilahi bir imtihandır. Yani, dünya hayatımda nefsimin zulmü yüzünden ruhaniyet âleminden mahrum kaldığıma senin lütfun ağlayacak ve nefsimin mazlumu olduğumdan dolayı acıyıp, kötülüklerime karşı göz yumacaktır.

"Mazlûmluk"tan murâd, nefsin zulmü altında makhûr olmaktır. Zîrâ insan nefis ile rûhtan mürekkebdir; ve nefis bu âlem-i tabîat ve kesâfetten olup rûhu kendi âlemine çekmeye çalışır ve huzûzât-ı âcileyi gösterir. Binâenaleyh bu nefis beşer için büyük fitne ve imtihân-ı ilâhîdir. Ya'nî, hayât-ı dünyeviyyemde nefsimin zulmü yüzünden rûhâniyet âleminden mahrûm kaldığıma senin fazlın nevha edecek ve nefsimin mazlûmu olduğundan dolayı acıyıp, kötülüklerime karşı göz kapayacaktır.

2732. O lutuflardan şimdi biraz yap! O sözden benim kulağıma halka yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2732. O lutuflardan şimdi biraz yap! O sözden benim kulağıma halka yap!

Yani, mezarımın başında benim ruhuma yapacağı lutuflardan birazını şimdi dünya hayatımda yap! Ben öldükten sonra ruhumun kulağına söyleyeceğin sözden şimdi benim görünen ve görünmeyen kulağıma halka yap! Bazı nüshalarda "zân suhan" yerine "bî-suhan" geçmektedir. Bu durumda şerefli beytin tercümesi şöyle olur: "Şimdi o lutuflardan birazını dünya hayatımda yap ve o lutufların birazını harfsiz ve sessiz olarak ruhumun kulağına halka yap!" demektir.

Ya'nî, mezârımın başında benim rûhuma yapacağı lutuflardan birazını şimdi hayât-ı dünyeviyyemde yap! Ben öldükten sonra rûhumun kulağına söyleyeceğin sözden şimdi benim zâhir ve bâtın kulağıma halka yap! Ba'zı nüshalarda "zân suhan" yerine "bî-suhan" vâki'dir. Bu sûrette beyt-i şerîfin tercümesi şöyle olur: "Şimdi o lutuflardan birazını hayât-ı dünyeviyyemde yap ve o lutufların birazını harfsiz ve sadâsız olarak rûhumun kulağına halka yap!" demektir.

2733. O şeyi ki benim toprağıma söyleyeceksin, benim gamlı olan mahall-i idrakime saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2733. O şeyi ki benim toprağıma söyleyeceksin, benim gamlı olan mahall-i idrakime saç!

"Medrek", ism-i mekândır, "mahall-i idrak" demektir ki murat, ruhtur. Yani, mezarımda benim toprak olan şahsiyetime söyleyeceğin ilahi hakikatleri ve bilgileri benim gamlı olan mahall-i idrakime, yani ruhumun kulağına saç ve bolca ver! Onu kendisinin hesabı çabuk olan gül bahçesinde o kadar müstağrak tutar ki, avam gibi geleceği beklemez. Dehrî değil nehrî olur. Çünkü Allah'ın katında sabah ve akşam yoktur. Orada geçmiş ve gelecek ve öncesizlik ve sonsuzluk olmaz. Adem ileride ve Deccal geride olmaz. Çünkü bu resimler cüz'i akıl ve hayvani ruh sahasındadır. Mekan ve zaman olmayan alemde bu resimler olmaz. Buna göre o vaktin oğludur. Ondan ancak zamanların ayrımının reddi anlaşılır. Nasıl ki "Muhakkak Allah birdir," sözünden ikiliğin reddi anlaşılır. Yoksa birliğin hakikati değil.

"Nüsye", veresiye ve erteleme demektir. "İncah", iş bitirmek ve ihtiyacını gidermek demektir. "Nigeriş", "nigirîsten" masdarından ism-i masdardır, "intizar ve beklemek" anlamındadır. "Nehr", ırmak ve her çok akan şey ve kaba sözle men etmek anlamlarındadır. Burada izafi varlık aleminde كل يوم هو في شأن (Rahman, 55/29) yani "Her an bir haldedir" ayet-i kerimesi gereğince Hakk'ın sıfat ve isimleriyle daimi tecellileri kastedilir. "Dehr", zaman anlamındadır. "Hıtta", çizgi çekilip sınırları belirlenmiş olan yer demektir. "Ezel", başlangıcı olmamak, "ebed", sonu olmamak anlamlarındadır.

Burada "fare"den murat, nefsi dünya leşinden kurtulmamış olan Hakk Yolcusu'dur; ve "kurbağa"dan murat, nefsi ilahi hakikatler ve bilgiler suları içinde dönen insân-ı kâmil'dir. Yani, Hakk Yolcusu insân-ı kâmil'e yalvarıp der ki: "Benim sohbet istediğime karşı özür ve bahane düşünme ve bu sohbeti sonraya atma! Benim senin sohbetine olan ihtiyacımı gider! Çünkü bir işi sonraya atmakta afetler vardır." Çünkü bu oluş ve bozuluş aleminde gelecek meçhuldür. Bunun için sufinin itibarı bulunduğu hale ve vaktidir. O sufi vaktin oğludur. Nasıl ki oğul yürürken daima babasının eteğine yapışır, asla elinden bırakmaz; ve sufinin şefkatli olan babası vakittir ve içinde bulunduğu an ve saattir ki, o vakit Hakk'ın ona bir tecellisidir; ve o vakit ve tecelli o sufiyi intizar sebebiyle yarına ve geleceğe muhtaç etmez. O sufiyi o vakit kendisinin hesabı çabuk olan Hakk'ın tecellisi gül bahçesinde o kadar müstağrak tutar ki, sufi müminlerin avamı gibi geleceğin ve gelecek olan ölüm ve ahiretin bekleyicisi olmaz. Buna göre o sufi zamana mensup değil كل يوم هو في شأن (Rahman, 55/29) [yani "Her an bir haldedir"] ayet-i kerimesi gereğince Hakk'ın tecellileri nehrine mensup olur. Çünkü Yüce Allah katında sabah ve akşam yoktur; ve hakikat aleminde geçmiş ve gelecek ve öncesizlik ve sonsuzluk olmaz. Buna göre o hakikat aleminde Adem'in varlığı evvel ve Deccal'in varlığı sonra olmaz. Çünkü Hz. Adem'in evvel gelmesi ve ahir zamanda gelecek olan Deccal'in böyle sonraya kalması resimler ve itibarlar hakikat aleminden hududu ayrılmış olan maddi yoğunluk alemindeki cüz'i akıl ve hayvani ruha göredir. Buna göre mekan ve zaman olmayan hakikat aleminde bu resimler ve itibarlar olmaz. Şimdi, mademki sufi hakikat alemine nazırdır, buna göre o vaktin oğludur. Bizim bu "sufi vaktin oğludur" sözümüzden ancak mazi, hal ve müstakbelden ibaret olan üç nevi zamanın hakikat cihetinden birbirinden ayrı görülmesinin reddi anlaşılır. Yoksa bu oluş ve bozuluş ve maddi yoğunluk aleminde bu üç nevi zamanın reddi değil. Çünkü bu üç zamandan her birinin hakikatleri ilahi ilimde sabittir. Bunun gibi, biz "Muhakkak Yüce Allah birdir" deriz; bu sözümüzden Yüce Allah'ın varlığından ikiliği reddettiğimiz anlaşılır. Yoksa, maddi yoğunluk aleminde muteber olan sayıların menşei bulunan birliğin hakikatinin reddi anlaşılmaz. Yani birliğin hakikati sabit olmasa kesret alemi varlığa gelmezdi. Mesela iki sayısı varlığa gelmek için 1+1=2 ve üç sayısı varlığa gelmek için 1+1+1=3 deriz. İşte bütün sayılar dahi böyle birlik hakikatinden sudur eder.

"Medrek", ism-i mekândır, "mahall-i idrak" demek olur ki murâd, rûhtur. Ya'nî, mezârımda benim toprak olan şahsiyetime söyleyeceğin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi benim gamlı olan mahall-i idrâkime, ya'nî rûhumun kulağına saç ve ibzâl et! muhtaç etmez. Onu kendisinin serîu'l-hisâb olan gülzârında o kadar müstağrak tutar ki, avâm gibi müstakbelin muntazırı olmaz. Dehrî değil nehrî olur. Zîrâ Allah'ın indinde sabâh ve akşam yoktur. Orada geçmiş ve gelecek ve ezel ve ebed olmaz. Adem ileride ve Deccâl geride olmaz. Zîrâ bu rüsûm akl-ı cüz'î ve rûh-ı hayvânî hittasındadır. Mekân ve zamân olmayan âlemde bu rüsûm olmaz. Binâenaleyh o vaktin oğludur. Ondan ancak zamanların tefrikasının nefyi anlaşılır. Nitekim "Muhakkak Allah birdir," sözünden ikiliğin nefyi anlaşılır. Yoksa birliğin hakîkati değil.

"Nüsye", veresiye ve te'hîr, demektir. "İncâh", iş bitirmek ve hâcetini kazâ etmek. "Nigeriş", "nigirîsten" masdarından ism-i masdardır, "intizâr ve beklemek" ma'nâsınadır. "Nehr", ırmak ve her çok akan şey ve kelâm-ı galîz ile men' etmek, ma'nâlarınadır. Burada vücud-i izafi aleminde كل يوم هو في شأن (Rahmân, 55/29) ya'nî "Her ânda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın sıfat ve esmâsıyla tecelliyât-ı dâimesi murâd buyurulur. "Dehr", zaman ma'nâsınadır. "Hıtta", çizgi çekilip hudūdu ta'yîn edilmiş olan mahal, demektir. "Ezel”, ibtidâsı olmamak, "ebed", nihâyeti olmamak ma'nâlarınadır.

Burada "fâre"den murâd, nefsi cîfe-i dünyâdan kurtulmamış olan sâliktir; ve "kurbağa"dan murâd, nefsi hakāyık ve maârif-i ilâhiyye suları içinde deverân eden insân-ı kâmildir. Ya'nî, sâlik insân-ı kâmile yalvarıp der ki: "Benim sohbet istediğime karşı özür ve bahâne düşünme ve bu sohbeti sonraya atma! Benim senin sohbetine olan hâcetimi kazâ et! Zîrâ bir işi sonraya atmakta âfetler vardır." Çünkü bu âlem-i kevnde gelecek meçhûldür. Bunun için sûfînin i'tibârı bulunduğu hâle ve vaktedir. O sûfi vaktin oğludur. Nitekim oğul yürürken dâimâ babasının eteğine yapışır, Aslâ elinden bırakmaz; ve sûfînin şefkatli olan babası vakittir ve içinde bulunduğu ân ve sâattir ki, o vakit Hakk'ın ona bir tecellîsidir; ve o vakit ve tecellî o sûfiyi intizar sebebiyle ferdâya ve yarına muhtâç etmez. O sûfiyi o vakit kendisinin serîu'l-hisâb olan tecellî-i Hak gülzârında o kadar müstağrak tutar ki, sûfî mü'minlerin avâmmı gibi müstakbelin ve gelecek olan ölüm ve âhiretin muntazırı ve bekleyicisi olmaz. Binâenaleyh o sûfî zamâna mensub değil كل يوم هو في شأن (Rahmân, 55/29) [ya'nî "Her ânda bir şe'ndedir"] âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın tecelliyâtı nehrine mensûb olur. Zîrâ Allâh Teâlâ indinde sabâh ve akşam yoktur; ve âlem-i hakîkatte geçmiş ve gelecek ve ezel ve ebed olmaz. Binâenaleyh o hakîkat âleminde Adem'in vücûdu evvel ve Deccâl'in vücûdu sonra olmaz. Zîrâ Hz. Âdem'in evvel gelmesi ve âhir zamanda gelecek olan Deccâl'in böyle sonraya kalması rüsûm ve i'tibârları âlem-i hakîkatten hududu ayrılmış olan âlem-i kesâfetteki akl-ı cüz'î ve rûh-ı hayvânîye göredir. Binâenaleyh mekân ve zamân olmayan âlem-i hakîkatte bu resimler ve i'tibârlar olmaz. İmdi, mâdemki sûfi âlem-i hakîkate nâzırdır, binâenaleyh o vaktin oğludur. Bizim bu “sûfî vaktin oğludur" sözümüzden ancak mâzî, hâl ve müstakbelden ibaret olan üç nevi' zamânın hakîkat cihetinden birbirinden ayrı görülmesinin nefyi anlaşılır. Yoksa bu âlem-i kevn ve kesâfette bu üç nevi' zamânın nefyi değil. Zîrâ bu üç zamandan her birinin hakîkatleri ilm-i ilâhîde sâbittir. Bunun gibi, biz "Muhakkak Allâh Teâlâ birdir" deriz; bu sözümüzden Allâh Teâlâ'nın varlığından ikiliği nefy ettiğimiz anlaşılır. Yoksa, âlem-i kesâfette mu'teber olan adedlerin menşei bulunan birliğin hakîkatinin nefyi anlaşılmaz. Ya'nî birliğin hakîkati sabit olmasa âlem-i keserât vücûda gelmezdi. Meselâ iki adedi vücûda gelmek için 1+1=2 ve üç adedi vücûda gelmek için 1+1+1=3 deriz. İşte bütün adedler dahi böyle birlik hakîkatinden sudûr eder.

2734. Bir sufîye gümüş saçıcı efendi dedi: "Ey kimse! Senin ayaklarına cânım döşeme olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2734. Bir sûfîye gümüş saçıcı efendi dedi: "Ey kimse! Senin ayaklarına canım döşeme olsun!"

"Sîm-pâş" (gümüş saçıcı), terkip edilmiş bir sıfat olup muhtaçlara para dağıtan cömert kimse demektir. Yani, bir sûfîye cömert olan bir efendi dedi ki: "Ey kimse! Benim sana çok sevgim vardır. Senin ruhunun yürüyüşüne benim ruhum döşek ve yaygı olsun!"

"Sîm-pâş", vasf-1 terkîbî olup muhtâclara para dağıtan cömerd kimse demektir. Ya'nî, bir sûfiye cömerd olan bir efendi dedi ki: "Ey kimse! Benim sana çok muhabbetim vardır. Senin rûhunun yürüyüşüne benim rûhum döşek ve yaygı olsun!"

2735. "Ey benim şahım! Bugün sen bir direm mi istersin? Yahud kuşluk vakti üç direm mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2735. "Ey benim şahım! Bugün sen bir dirhem mi istersin? Yahut kuşluk vakti üç dirhem mi?"

"Dirhem", dirhem, akçe, para anlamına gelir ve zamanlara göre miktarı değişen para ve ölçü birimidir. Nasıl ki zamanımıza göre "kuruş" diye tercüme etmek uygun olur. Yani, efendi, sûfiye: "Ey benim şahım! Bugün sen bir kuruş mu istersin, yahut yarın kuşluk vakti üç kuruş mu istersin?" dedi.

"Direm", dirhem, akçe, para ma'nâsına olup zamanlara göre mikdârı değişen para ve vâhid-i kıyâsîsidir. Nitekim zamânımıza göre "kuruş" diye tercüme edilmek münasib olur. Ya'nî, efendi, sûfiye: "Ey benim şâhım! Bugün sen bir kuruş mu istersin, yâhud yarın kuşluk vakti üç kuruş mu istersin?" dedi.

2736. Dedi: "Dün yarım direme pek râzıyım. Ondan ki, bugün bir ve yarın yüz direm ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2736. Dedi: "Dün yarım dirheme pek razıyım. Ondan ki, bugün bir ve yarın yüz dirhem ola!"

Sûfî, efendiye cevap olarak dedi: "Bugün elime geçecek bir kuruştan veya yarınki yüz kuruştan, dün elime geçen yarım kuruşa daha razıyım." Bu beytin birinci mısraı bazı nüshalarda dört şekilde yazılmıştır: Dedi: Bugün bir dirheme pek razıyım. Dedi: Hayır, yarım dirheme pek razıyım. Dedi: Yarım dirhemden pek razıyım. Dedi: Ver, yarım dirheme pek razıyım. Bu beyit, şerhteki "Gecikmede afetler vardır; ve sûfî vaktin çocuğudur (ibnü'l-vakit)" ifadesine bağlıdır. Bu sebeple sûfînin cevabının özeti "Ben vaktin çocuğuyum. Dün yarım kuruş olsaydı, peşin olduğu için razıydım. Nasıl ki yarın verilecek olan yüz kuruştan bugün verilen bir kuruş daha makbuldür" demek olur.

Sûfî efendiye cevâben dedi: "Bugün elime geçecek bir kuruştan veyâhud yarınki yüz kuruştan dün elime geçen yarım kuruşa daha râzıyım." Bu beytin birinci mısrâ'ı ba'zı nüshalarda dört vecih ile yazılmıştır: Dedi: Bugün bir direme pek râzıyım. Dedi: Hayır, yarım direme pek râzıyım. Dedi: Yarım diremden pek râzıyım. Dedi: Ver, yarım direme pek râzıyım. Bu beyit sürh-i şerîfteki "Te'hîrde âfetler vardır; ve sûfî ibnü'l-vakittir" ibâresine merbûttur. Binâenaleyh sûfînin hulâsa-i cevabı "Ben ibn-i vaktim. Dün yarım kuruş olsa idi, peşin olduğu için râzı idim. Nitekim yarın verilecek olan yüz kuruştan bugün verilen bir kuruş daha makbûldür" demek olur.

2737. Peşin olan tokat veresiye olan atâdan iyidir. İşte kafayı senin önüne çektim, peşin ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2737. Peşin olan tokat, veresiye olan bağıştan daha iyidir. İşte kafayı senin önüne çektim, peşin ver!

2738. Hususiyle o tokat ki senin elindendir. Kafa ve onun tokadı senin mestindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2738. Özellikle o tokat ki senin elindendir. Kafa ve onun tokadı senin mestindir.

Şerif sırrın açıklamasında belirtildiği üzere bu sözler, Hakk Yolcusu tarafından insân-ı kâmile söylenmiştir. Çünkü insân-ı kâmilin Hakk Yolcusu'na kahır ile olan muamelesinin içinde büyük bir lütuf vardır. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri şu menkıbeyi (ibretli hikâye) anlatır:

"Bir kocakarı Gavs-i A'zam Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinin huzuruna geldi ve oğlunu da beraberinde getirdi ve dedi ki: "Oğlumun gönlünü sana çok bağlı görüyorum. Ben kendi analık hakkımdan onun zimmetini (borcunu) ibra ettim (bağışladım)." O yüce Pîr Allah rızası için onu kabul etti ve riyâzât ve mücâhedât emretti. Birkaç gün sonra o kocakarı oğlunu görmeye geldi. Arpa ekmeği yemekten ve uykusuzluktan zayıf düştüğünü gördü. Kalkıp Hz. Pîr'in huzuruna geldi. Üzerinde Hz. şeyhin yiyip çıkardığı kuş kemikleri bulunan bir tabağı gördü. Hz. Pîr'e dedi ki: "Efendim, sen kuş etlerini yiyorsun ve benim oğlum arpa ekmeği yiyor ve zayıf düşmüştür." Gavs-i A'zam hazretleri elini o kemiklerin üzerine koyup قومى باذن الله تعالى الذى يحيى العظام وهى رميم yani "Çürümüş kemikleri dirilten Allâh Teâlâ'nın izni ile kalkınız!" dedi. O kuşlar dirilip ötmeye başladılar. Sonra Hz. Pîr o kocakarıya: "Vaktâki senin oğlun da böyle olur, her ne isterse yesin!" buyurdular."

Sürh-i şerîfin îzâhında beyân olunduğu üzere bu sözler, sâlik tarafından insân-ı kâmiledir. Zîrâ insân-ı kâmilin sâlike kahır ile olan muamelesinin zımmında lutf-ı azîm vardır. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri şu menkıbeyi beyân buyurur:

"Bir kocakarı Gavs-i A'zam Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinin huzûruna geldi ve oğlunu da beraber getirdi ve dedi ki: "Oğlumun gönlünü sana ziyâde muallak görüyorum. Ben kendi analık hakkımdan onun zimmetini ibrâ eyledim." O Pîr-i a'zam Allah rızâsı için onu kabûl etti ve riyazat ve mücâhede emretti. Birkaç gün sonra o kocakarı oğlunu görmeye geldi. Arpa ekmeği yemekten ve uykusuzluktan zayıf olduğunu gördü. Kalkıp Hz. Pîr'in huzûruna geldi. Üzerinde Hz. şeyhin yiyip çıkardığı kuş kemikleri bulunan bir tabağı gördü. Hz. Pîr'e dedi ki: "Efendim, sen kuş etlerini yiyorsun ve benim oğlum arpa ekmeği yiyor ve zayıf düşmüştür. Gavs-i A'zam hazretleri elini o kemiklerin üzerine koyup قومى باذن الله تعالى الذى يحيى العظام وهى رميم ya'ni "Çürümüş kemikleri dirilten Allâh Teâlâ'nın izni ile kalkınız!" dedi. O kuşlar dirilip ötmeye başladılar. Sonra Hz. Pîr o kocakarıya: "Vaktâki senin oğlun da böyle olur, her ne isterse yesin!" buyurdular."

2739. Haydi gel, ey cânın ve cihanın sürûru! Bu zamanın peşînini hoş ganîmet tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2739. Haydi gel, ey canın ve cihanın sevinci! Bu zamanın peşinini hoş ganimet bil!

2740. O ayın yüzünü gece gidicilerden çalma! Ey akan su! Irmaktan baş çekme! [2720]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2740. O ayın yüzünü gece gidicilerden çalma! Ey akan su! Irmaktan baş çekme! [2720]

"Şeb-revân", birleşik sıfat olup, "gece gidiciler" demektir. "Ab-ı revân", akıcı su anlamındadır. "Gece gidiciler"den kastedilen, henüz tabiat ve nefsaniyet karanlığı içinde vakit geçiren Hakk Yolcularıdır. "Ayın yüzü"nden kastedilen, insân-ı kâmilin şerefli kalbidir. "Akan su"dan kastedilen, ilahi hakikatler ve marifetlerdir. "Irmak"tan kastedilen, sürekli olarak insân-ı kâmillerin kalplerine akan ilahi ilim tecellileridir. Yani, ey insân-ı kâmil! O şerefli kalbinin yüzünü bizim gibi tabiat ve nefsaniyet karanlığı içinde yürüyen kimselerden çalma ve gizleme! Ey Hak'tan gelen ilim tecellileri ırmağının akan suyu! Bize karşı bu ırmaktan baş çekme! Yani, marifetleri bolca vermekten kaçınma!

"Şeb-revân", vasf-ı terkîbî olup, "gece gidiciler" demektir. "Ab-ı revân", akıcı su ma'nâsınadır. "Gece gidiciler"den murâd, henüz zulmet-i tabîat ve nefsâniyet içinde vakit geçiren sâliklerdir. "Ayın yüzü"nden murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. "Akan su"dan murâd, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir. "Irmak"tan murâd, ale'd-devâm insân-ı kâmillerin kalblerine cârî olan tecelliyât-ı ilmiyye-i ilâhiyyedir. Ya'nî, ey insân-ı kâmil! O kalb-i şerîfinin yüzünü bizim gibi tabîat ve nefsâniyet karanlığı içinde yürüyen kimselerden çalma ve gizleme! Ey tecelliyât-ı ilmiyye-i Hak ırmağının akan suyu! Bize karşı bu ırmaktan baş çekme! Ya'nî ibzâl-i maâriften imtina' etme!

2741. Irmağın kenarı akan sudan güldükçe, ırmağın lebinin lebinde yasemin baş kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2741. Irmağın kenarı akan sudan güldükçe, ırmağın dudağının dudağında yasemin baş kaldırır.

"Irmağın kenarı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin şerefli bedenidir. "Akan su"dan kasıt, ilâhî bilgilerdir. "Gülmek", hakikatleri ve bilgileri bolca sunma konusunda insân-ı kâmile şevk gelmesidir. İkinci mısrada birinci "dudak"tan kasıt, ruhun dudağı ve ikinci "dudak"tan kasıt ise, bedeninin ağzıdır. "Yasemin"den kasıt, latif bilgilerdir. Yani, insân-ı kâmilin şerefli bedeni ilâhî vâridâttan (kalbe gelen ilâhî ilhamlar) şevke geldikçe, ruhun dudağının dudağı olan insân-ı kâmilin görünen ağzında latif bilgiler ortaya çıkar. Beytin görünen anlamını açıklamaya gerek yoktur.

"Irmağın kenarı"ndan murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi. "Akan su"dan murâd, maârif-i ilâhiyyedir. "Gülmek", hakāyık ve maârif ibzâli hususunda insân-ı kâmile şevk gelmektir. İkinci mısra'da birinci "leb"den murâd, rûhun dudağı ve ikinci "leb"den murâd dahi, cisminin ağzı. "Yasemin"den murâd, maârif-i latîfedir. Ya'nî, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi vâridât-ı ilâhiyyeden şevke geldikçe rûhun dudağının dudağı olan insân-ı kâmilin zâhirî ağzında maârif-i latîfe zâhir olur. Beytin ma'nâ-yı zâhirîsini îzâha hâcet yoktur.

2742. Mâdemki ırmak kenarında yeşilliği mest görürsün, binâenaleyh uzaktan bil ki, orada su vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2742. Mademki ırmak kenarında yeşilliği coşkun görürsün, bu sebeple uzaktan bil ki, orada su vardır.

Görünen anlamı malumdur. Gizli anlamı şudur: Mademki insân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli bedeninde coşkulu bir şevk görürsün, bu sebeple uzaktan o hâle bak da bil ki, orada ilahi ilhamlar vardır.

Ma'nâ-yı zâhirîsi ma'lumdur. Ma'nâ-yı bâtınîsi şudur: Mâdemki insân-ı kâmilin cism-i şerîfinde mestâne şevk görürsün, binâenaleyh uzaktan o hâle bak da bil ki, orada vâridât-ı ilâhiyye vardır.

2743. Fâil-i hakîkî "Yüzlerde onların alâmetleri vardır" buyurdu. Zîrâ yeşillik yağmurun gammâzı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2743. Gerçek fail "Yüzlerde onların alâmetleri vardır" buyurdu. Çünkü yeşillik yağmurun göstergesi olur.

Fetih Sûresi'nde سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ (Fetih, 48/29) yani "Onların yüzlerinde secdeler eserinden onların alâmetleri vardır" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, görünen hal, içsel olan halin göstergesi ve haber vericisidir. Nasıl ki bir yerde yeşillik görülürse, oraya yağmur yağdığını haber verir.

Sûre-i Fetih'te سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ (Fetih, 48/29) ya'nî "Onların yüzlerinde secdeler eserinden onların alâmetleri vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, zâhir hâl, bâtın olan hâlin gammâzı ve haber vericisidir. Nitekim bir arzda yeşillik görülürse, oraya yağmur yağdığını haber verir.

2744. Eğer yağmur gece yağsa, hiç kimse görmez. Zîrâ her nefis ve nefes uykudadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2744. Eğer yağmur gece yağsa, hiç kimse görmez. Çünkü her nefis ve nefes uykudadır.

Bunun görünen anlamı aynı şekilde bilinmektedir. Bunun bâtınî (içsel) anlamı şudur: Yani, ilâhî feyizler (manevî bereketler) yağmuru insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli kalbine yağsa, bu sebeple onun görünen coşkusunu hiç kimse görmez. Çünkü her insan nefsi ve onun idrak nefesi uykudadır. Uyurken nefes alır, fakat bu nefesin dış idrak ile bağlantısı yoktur. Nasıl ki Divan-ı Kebir'lerinde Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) buyururlar. Beyit:

Nazmen tercüme: "Cümle halk uykuda, ben dil-şüde dâim bîdâr; Gözlerim rûy-ı felekte gece istâre sayar. Öyle bir gitti ki, gözden ebedî gelmez hâb; Öldü uykum, içerek zehr-i firâkın ey yâr!"

Ma'nâ-yı zâhirîsi kezâlik ma'lûmdur. Ma'nâ-yı bâtınîsi budur: Ya'nî, füyûzât-ı ilâhiyye yağmuru insân-ı kâmilin kalb-i şerîfine yağsa, bu sebeble onun zâhirinde olan şevki hiç kimse görmez. Zîrâ her nefs-i insânî ve onun nefes-i idrâki uykudadır. Uyurken nefes alır, fakat bu nefesin hârici idrâk ile alâkası yoktur. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerinde Hz. Pîr buyururlar. Beyit:

Nazmen tercüme: "Cümle halk uykuda, ben dil-şüde dâim bîdâr; Gözlerim rûy-ı felekte gece istâre sayar. Öyle bir gitti ki, gözden ebedî gelmez hâb; Öldü uykum, içerek zehr-i firâkın ey yâr!"

2745. Her güzel gülistânın tâzeliği gizli olan yağmura delildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2745. Her güzel gülistanın tazeliği, gizli olan yağmura delildir.

İlahi bilgilerin her güzel gülistanı olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) taze taze hakikatlerden ve bilgilerden gündüzler bahşetmesi, onlara gecelerde halk uykudayken yağan feyz (ilahi bereket) yağmurunun delilidir.

Maârif-i ilâhiyyenin her güzel gülistânı olan insân-ı kâmilin tâze tâze hakāyıktan ve maâriften gündüzler bahş etmesi, onlara gecelerde halk uykuda iken yağan feyz yağmurunun delilidir.

## Sıçanın ve suya mensûb olan kurbağanın hikâyesine dönüş

2746. "Ey kardeş! Ben toprağa mensubum. Sen suya mensubsun. Fakat rahmetin şahısın. Bir vehhabîsin!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2746. "Ey kardeş! Ben toprağa mensubum. Sen suya mensupsun. Fakat rahmetin şahsısın. Bir vehhabîsin!" dedi.

Sıçan kurbağaya, yani Hakk yolcusu insân-ı kâmile: "Ey kardeş! Ben toprağa ait ve nefsaniyim. Sen ise suya ait ve ruhanîsin. Fakat ilahi rahmetin şahsısın ve bu ilahi rahmeti bağışlamaya vasıtasın!" dedi.

Sıçan kurbağaya, ya'nî sâlik insân-ı kâmile: "Ey kardeş! Ben hâkî ve nefsânîyim. Sen ise âbî ve rûhânîsin. Fakat rahmet-i ilâhiyyenin şâhısın ve bu rahmet-i ilâhiyyeyi vehb etmeye vâsıtasın!" dedi.

2447. "Atâdan ve kısmetlerden öyle yap ki, vakitli vakitsiz hizmete erişeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. "Atalardan ve kısmetlerden öyle yap ki, vakitli vakitsiz hizmete erişeyim!"

"Kısem", "kısmet" kelimesinin çoğuludur. Yani, "Ey insân-ı kâmil! İlahi bilgilerden ve hakikatlerden yapacağın bağışları ve kısmetleri öyle yap ki ben, senin huzuruna vakitli vakitsiz gelip istifade edeyim!"

"Kısem", "kısmet"in cem'idir. Ya'nî, "Ey insân-ı kâmil! Maarif ve hakāyık-ı ilâhiyyeden yapacağın atâyı ve kısmetleri öyle yap ki ben, senin huzûruna vakitli vakitsiz gelip istifade edeyim!"

2748. "Ben ırmak kenarında seni cân ile çağırıyorum. İcabetten merhamet görmüyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2748. "Ben ırmak kenarında seni can ile çağırıyorum. Cevap vermekten merhamet görmüyorum."

2749. "Suya gelmek benim üzerime bağlanmıştır. Zîrâ ki terkîbim bir topraktan bitmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2749. "Suya gelmek benim üzerime bağlanmıştır. Çünkü benim terkibim bir topraktan bitmiştir."

"Irmak kenarı"ndan kasıt, cismaniyet âlemidir. "Su"dan kasıt, ruhanîyet âlemidir. "Toprak"tan kasıt, bedenin yoğunluğudur. Yani, "Ey insân-ı kâmil! Ben seni cismaniyet âlemi içinde çağırıyorum. Fakat sen ruhanîyet âleminde (manevî âlemde) gark olmuş olduğun için benim davetime icabet etme konusunda senden merhamet görmüyorum."

"Irmak kenarı"ndan murâd, cismâniyet âlemidir. "Su"dan murâd, rûhâniyet âlemidir. "Hâk"ten murâd, kesâfet-i cismâniyyedir. Ya'nî, "Ey kâmil! Ben seni cismâniyet âlemi içinde çağırıyorum. Fakat sen rûhâniyet âleminde müstağrak olduğun için benim da'vetime icâbet cihetinden senden merhamet görmüyorum."

2750. "Ya bir resulü yahud bir nişanı meded et, tâ ki, seni benim sesimden âgâh etsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2750. "Ya bir elçi ya da bir işaret yardım etsin ki, seni benim sesimden haberdar etsin!"

"Elçi"den kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) son mertebedeki Hakk yolcularıdır ki, o kâmil mürşidin hâllerine vâkıf olur ve ona göre davranır. "İşaret"ten kasıt ise, mürşidin Hakk yolcusuna açıklayacağı ayıklık hâlidir. Yani, "Benim seni çağırdığıma seni haberdar etmek için araya ya bir bağ koy ya da bana bir işaret ver!"

"Resûl"den murâd, insân-ı kâmilin müntehî olan sâlikleridir ki, o mürşid-i kâmilin ahvâline vâkıf olur ve ona göre muâmele eder. "Nişân"dan murâd, mürşidin sâlike beyân edeceği hâl-i sahvıdır. Ya'nî, "Benim seni çağırdığıma seni âgâh etmek için araya ya bir râbıta koy veyâhud bana bir nişan ver!"

2751. Bu işte o iki yâr bahsettiler. Bu bahsin sonu o karara geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2751. Bu işte o iki dost bahsettiler. Bu bahsin sonu o karara geldi.

2752. Ki, bir uzun ipliği ele getireler, tâ ki, ipliği çekişten râzın keşfi ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2752. Uzun bir ipi ele geçirsinler ki, ipi çekmekten maksat anlaşılsın!

Yani, sıçan ile kurbağa karar verdiler ki, uzun bir ip bulup bu ipi birbirlerine bağlasınlar. Bu ipi çekmek suretiyle birbirlerini haberdar etsinler.

Ya'nî, sıçan ile kurbağa karar verdiler ki, bir uzun iplik bulup bu ipliği birbirlerine bağlayalar. Bu ipliği çekmek sûretiyle birbirlerini haberdâr edeler.

2753. "Bir tarafı bu iki kat olan bendenin ayağına, diğerini de senin ayağına bağlamak gerektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2753. "Bir tarafı bu iki kat olan bendenin ayağına, diğerini de senin ayağına bağlamak gerektir."

Bu kararda fare kurbağaya dedi ki: "Bu ipliğin bir ucunu bu beli bükülüp iki kat olan kulun ayağına, diğer ucunu da senin ayağına bağlamak gerektir."

Bu karârda fâre kurbağaya dedi ki: "Bu ipliğin bir ucunu bu beli bükülüp iki kat olan bendenin ayağına, diğer ucunu da senin ayağına bağlamak gerektir."

2754. "Tâ ki, bu fenden biz iki kimse birbirimize gelelim! Beden ile cân gibi karışalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2754. "Tâ ki, bu ustalıkla biz iki kimse birbirimize gelelim! Beden ile can gibi karışalım!"

"Tâ ki, bu ipi ayaklarımıza bağlama ustalık ve hünerinden dolayı istediğimiz zaman birbirimize gelelim ve cisim ile ruh gibi birbirimizle karışalım!"

“Tâ ki, bu ipliği ayaklarımıza bağlamak fen ve hünerinden dolayı istediğimiz vakit birbirimize gelelim ve cisim ile rûh gibi birbirimiz ile imtizâc edelim!"

2755. Cisim cân ayağına ip gibidir. Onu gökten yeryüzüne çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2755. Cisim, canın ayağına bağlı ip gibidir. Onu gökten yeryüzüne çeker.

Bu ve sonraki beyitlerde ruh kurbağaya, cisim ise bazen ipe, bazen de sıçana benzetilmiştir. Yani, cisim canın ayağına bağlanmış ip gibidir. Sonsuz uzayda serbest bir şekilde dolaşan ruhu yeryüzüne çeker. Niyâzî-i Mısrî'nin (k.s.) beyti: Gökte uçarken seni indirdiler, Dört unsurun bağlarına vurdular. Nur iken adın Niyâzî verdiler, O ezelî itibarın nerededir?

Bu ve âtîdeki beyitlerde rûh kurbağaya ve cisim gâh ipe ve gâh sıçana teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, cisim cânın ayağına bağlanmış ip gibidir. Fezâ-yı bî-nihâyede serbest bir sûrette cevelân eden rûhu yeryüzüne çeker. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Gökte uçarken seni indirdiler, Çâr unsur bendlerine vurdular. Nûr iken adın Niyâzî verdiler, Şol ezelki i'tibârın nerdedir?

2756. Cân kurbağası bî-hûşluk uykusunun suyunda, ten sıçanından kurtulup hoşluğa gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2756. Can kurbağası, kendinden geçme uykusunun suyunda, ten sıçanından kurtulup hoşluğa gelir.

"Bî-hûşluk", kendinden geçmek demektir. Şerefli beyitte bu kendinden geçme uykuya, uyku hâli de kurbağanın dolaştığı suya benzetilmiştir. Bilinmeli ki, bütün insan bireyleri uyku hâli içinde maddî âlemden habersiz bir hâle gelirler ve bunlardan kalb temizliğine sahip olanların ruhları ruhlar âleminin zevkleri ve hoşlukları içine dalarlar. Nasıl ki 1. cildin 2121 numaralı beytinde ihtiyar çalgıcının uyku içindeki hâlini açıklayarak گشت آزاد از تن و رنج جهان در جهان ساده و صحرای جان yani "Saf âlemde ve can sahrasında tenden ve dünyanın meşakkatinden azat oldu" buyurulmuş idi. Fakat bu kendinden geçme, insân-ı kâmiller için uyanıklık hâli içinde de meydana gelir ve halkı irşad etmek için bedenleri onları maddî âleme çeker.

"Bî-hûşluk", kendinden geçmek demektir. Beyt-i şerîfte bu bî-hûşluk uykuya ve uyku hâli de kurbağanın dolaştığı suya teşbîh buyurulmuştur. Ma'lûmdur ki, bütün efrâd-ı beşer uyku hâli içinde âlem-i cismâniyyetten bî-haber bir hâle gelirler ve bunlardan safvet-i kalb sâhiblerinin rûhları âlem-i ervâhın zevkleri ve hoşlukları içine dalarlar. Nitekim 1. cildin 2121 numaralı beytinde ihtiyar çalgıcının uyku içindeki hâlini beyânen گشت آزاد از تن و رنج جهان در جهان ساده و صحرای جان ya'nî "Sâf âlemde ve cân sahrâsında tenden ve dünyanın meşakkatinden âzâd oldu" buyurulmuş idi. Fakat bu bî-hûşluk kâmillere uyanıklık hâli içinde de vâki' olur ve halkı irşad için cisimleri onları cismâniyet âlemine çeker.

2757. Ten sıçanı onu ondan tekrar çeker. Bu çekişten cân ne kadar acılık duyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2757. Ten sıçanı onu ondan tekrar çeker. Bu çekişten can ne kadar acılık duyar?

Yani, ten sıçanı o ruh kurbağasını dalmış olduğu ruhanîlik âleminden tekrar cismanîlik âlemine geri çeker. Ruh, bedenin bu çekmesinden ne kadar acılık duyar ve o zevk ve hoşluk âleminden ayrıldığı için ne kadar üzülür?

Ya'nî, ten sıçanı o rûh kurbağasını dalmış olduğu rûhâniyet âleminden tekrâr cismâniyet âlemine geri çeker. Rûh, cismin bu çekmesinden ne kadar acılık duyar ve o zevk ve hoşluk âleminden ayrıldığı için ne kadar müteessif olur?

2758. Eğer beyni kokmuş sıçanın çekmesi olmaya idi, kurbağa su içinde ayşlar ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2758. Eğer beyni kokmuş sıçanın çekmesi olmasaydı, kurbağa su içinde zevkli yaşayışlar yapardı.

Eğer beyni kokmuş sıçan hükmünde olan bedenin çekmesi olmasaydı, ruh kurbağası ruhanîlik suyu içinde zevkli yaşayışlar ve keyifli hayatlar sürerdi.

Eğer beyni kokmuş sıçan mesâbesinde olan cismin çekmesi olmaya idi, rûh kurbağası rûhaniyet suyu içinde ayşlar ve zevkli yaşayışlar yapardı.

2759. Onun bâkîsini, vaktaki gündüz uykudan kalkarsın, güneşin nûr bahşinden dinlersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2759. Onun geri kalanını, gündüz uykudan kalktığında, güneşin nur vericisinden dinlersin.

"Nur-bahş", bileşik sıfattır, "nur veren" demektir. "Nur-bahş-ı âfitâb" izafet terkibidir. Yani "güneşin nur vericisi" demek olur ki, bundan kasıt, Yüce Allah'tır. "Uyku"dan kasıt, gaflettir. "Gündüz"den kasıt, marifet nuru olur. Yani, ey Hakk Yolcusu! Kalbinde marifet nuru hâsıl olduğunda ve gaflet uykusundan uyandığında, bu cisim ve ruhun birbirine bağlanması kıssasının geri kalanını güneşe nur veren Yüce Allah'tan ilham yoluyla dinlersin; ve eğer bu âlemde gafletten uyanıp marifet nurunu elde edemezsen, diriliş gününde ölüm uykusundan uyandığın zaman, cismin ruhu nasıl çektiğini Yüce Allah'tan dinlersin.

"Nûr-bahş", vasf-ı terkîbîdir, "nûr bahş edici" demektir. "Nûr-bahş-ı âfitâb" terkîb-i izâfidir. Ya'nî “güneşin nûr bahş edicisi" demek olur ki, bundan murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. "Uyku"dan murâd, gaflet. "Gündüz"den murâd, nûr-ı ma'rifet olur. Ya'nî, ey sâlik! Vaktâki kalbinde nûr-ı ma'rifet hâsıl olur ve gaflet uykusundan uyanırsın, bu cisim ve rûhun birbirine bağlanması kıssasının bâkîsini güneşe nûr bahşedici olan Hak Teâlâ'dan ilhâm tarîkıyla dinlersin; ve eğer bu âlemde gafletten uyanıp ma'rifet nûrunu tahsîl edemez isen, ba's gününde ölüm uykusundan uyandığın vakit, cismin rûhu nasıl çektiğini Hak Teâlâ'dan dinlersin.

2760. İpliğin bir ucunu benim ayağıma düğüm ve diğer ucunu sen ayağın üzerine ukde vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2760. İpliğin bir ucunu benim ayağıma düğümle ve diğer ucunu sen ayağına düğüm vur!

Yani, sıçan kurbağaya dedi ki: "İpliğin bir ucunu benim ayağıma düğümle ve diğer ucunu da senin ayağına düğümle!"

Ya'nî, sıçan kurbağaya dedi ki: "İpliğin bir ucunu benim ayağıma düğüm vur ve diğer ucunu dahi senin ayağın üzerine düğümle!"

2761. Ta ki ben bu karalığa çekebileyim! İşte sana muhakkak iplik zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2761. Ta ki ben bu karalığa çekebileyim! İşte sana muhakkak iplik göründü.

Yani, "Bu ipliği birbirimize böyle bağlarsak, ben seni istediğim zaman su içinde kara tarafına çekebilirim. İşte üfletme ve sohbet etme hususunda benim muradımın ipliği ve maksadım buydu. Bu maksat da bu iplik bağlama hüneriyle sana göründü."

Ya'nî, “Bu ipliği birbirimize böyle bağlar isek, ben seni istediğim vakit su içinde kara tarafına çekebilirim. İşte üflet ve musâhabet hususunda benim rişte-i murâdım ve maksûdum bu idi. Bu maksad dahi bu iplik bağlamak hüneriyle sana zahir oldu.”

2762. Kurbağanın gönlüne bu söz acı geldi. Dedi ki: "Bu habîs beni düğüme getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2762. Kurbağanın gönlüne bu söz acı geldi. Dedi ki: "Bu habis beni düğüme getirir."

Burada "kurbağa"dan kasıt, ruhanî ve saf olan kişidir ve "sıçan"dan kasıt, cismanî ve nefsanî olan kişidir.

Burada "kurbağa"dan murâd, rûhânî ve sâf olan şahıs ve "sıçan"dan murâd, cismânî ve nefsânî olan şahıstır.

2763. Vaktaki iyi adamın gönlüne her kerâhet gelir, bir âfetten hâlî olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2763. İyi adamın gönlüne her kerâhet geldiğinde, bir afetten uzak olmaz.

"Behî", güzel ve iyi anlamındadır. Burada "merd-i behî"den (iyi adamdan) kasıt, kalbi saf olan velîdir. Yani, bir velînin kalbine sohbetten yansıyan her kerâhet (hoşlanmama) ve nefret, bir afetten ve kötülükten uzak olmaz.

"Behî", güzel ve iyi ma'nâsınadır. Burada "merd-i behî"den murâd, safvet-i kalb sahibi olan velîdir. Ya'nî, bir velînin kalbine musâhabetten aks eden her kerâhet ve nefret bir âfetten ve fenâlıktan hâlî olmaz.

2764. O firâseti Hakk'ın vasfı bil; vehim değil! Gönlün nuru levh-i küllden fehm etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2764. O firaseti Hakk'ın vasfı bil; vehim değil! Gönlün nuru levh-i küllden fehm etmiştir.

"Mü'minin firasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" hadis-i şerifi gereğince, o velinin arkadaşını anlamak hususundaki firasetini (sezgisini) Hakk'ın vasfı bil! Onun kalbinde oluşan o nefret firasettendir, vehimden (sanıdan) kaynaklanmamıştır. Çünkü kalbinde saflık olmayan kimselerin kalbine de arkadaşı hakkında türlü türlü düşünceler gelir. Halbuki bunların aslı yoktur ve vehminden kaynaklanmıştır. Çünkü vehim varı yok ve yoku da var gösterir. Velinin gönlünün nuru o manayı levh-i külden, yani levh-i mahfuzdan (kader levhasından) idrak etmiştir.

اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden hazer ediniz, zî-râ o Allâh'ın nûru ile bakar" hadîs-i şerîfi mûcibince o velînin musahibini anlamak hususundaki firâsetini Hakk'ın vasfı bil! Onun kalbinde hâsıl olan o nefret firâsettendir, vehimden münbais değildir. Zîrâ kalbinde safvet olmayan kimselerin kalbine de musâhibi hakkında türlü türlü düşünceler gelir. Halbuki bunların aslı yoktur [ve] vehminden münbaistir. Zîrâ vehim varı yok ve yoku da var gösterir. Velînin gönlünün nûru o ma'nâyı levh-ı küllden ya'nî levh-ı mahfûzdan idrâk etmiştir.

2765. O filcilerin ciddi ve "Gel!", sadasıyla beraber filin Beyt'e seyrandan imtina'ı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2765. O filcilerin ciddi ve "Gel!" sesiyle beraber filin Kâbe'ye yürümekten kaçınması oldu.

Yani, Yemen hükümdarı Ebrehe'nin, halkın yönelişini Yemen'de yapacağı mabede çevirmek için Kâbe'yi yıkmak üzere getirdiği fil, o filcilerin ciddiyetine ve çabasına ve "Gel!" diye bağırmalarına rağmen yüce Kâbe'ye karşı yürümekten kaçındı.

Ya'nî, Yemen hükümdarı Ebrehe'nin halkın teveccühünü Yemen'de yapacağı ma'bede çevirmek için Ka'be'yi yıkmak üzere getirdiği fil, o filcilerin ciddine ve sa'yine ve "Gel!" diye bağırmalarına rağmen Beyt-i Muazzam'a karşı yürümekten imtina' etti.

2766. Filin ayağı ne çok ne de az, bütün dövmek ile beraber Ka'be tarafına gitmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2766. Filin ayağı ne çok ne de az, bütün dövmek ile beraber Kâbe tarafına gitmezdi.

"Let", dövmek, vurmak demektir. Yani, filciler fili yürütmek için az ve çok ne kadar dövdülerse de Kâbe tarafına doğru gitmezdi.

"Let", dövmek, darb etmek. Ya'nî, filciler fili yürütmek için az ve çok her ne kadar dövdüler ise de Ka'be tarafına doğru gitmezdi.

2767. Derdin ki: "Muhakkak onun ayakları kurudu. Yahud onun hücum artırıcı olan cânı öldü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2767. Derdin ki: "Muhakkak onun ayakları kurudu. Yahut onun hücum artırıcı olan canı öldü."

Yani, filin bu hâlini görsen derdin ki: "Muhakkak ayakları kurudu da, bir adım atamaz oldu. Yahut onun cisminin hücumlarını çoğaltan canı öldü de, böyle hareketsiz kaldı." Bazı nüshalarda "savl" (hücum) yerine "hevl" (korku) kelimesi geçmektedir. "Hevl-efza", "korku artırıcı" demek olur.

Ya'nî, filin bu hâlini görsen derdin ki: "Muhakkak ayakları kurudu da, bir adım atamaz oldu. Yâhud onun cisminin hücumlarını çoğaltan cânı öldü de, böyle hareketsiz kaldı." Ba'zı nüshalarda "savl" yerine "hevl" vâki'dir. "Hevl-efza", "korku artırıcı" demek olur.

2768. Vaktaki onun başını Yemen tarafına çevirirler idi, erkek fil yüz at kadar adım atıcı olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2768. Onun başını Yemen tarafına çevirdikleri zaman, erkek fil yüz at kadar adım atıcı olurdu.

"Esb", at demektir; sonundaki "hâ", miktar hâ'sıdır. "Sad esbe", "yüz at kadar" demektir. "Gâm", adım demektir, "gâm-zen", birleşik bir sıfattır. Yani fil Kâbe tarafına gitmezdi. Fakat başını Yemen tarafına çevirince hızla koşardı.

"Esb", at; nihayetindeki “hâ”, hâ-yı mikdârdır. "Sad esbe", "yüz at kadar" demektir. "Gâm", adım, “gâm-zen", vasf-ı terkîbîdir. Ya'nî fil Ka'be tarafına gitmezdi. Fakat başını Yemen tarafına çevirince sür'atle koşardı.

2769. Filin hissi gaybın zahmından âgâh idi. Vâridat sahibi olan velînin hissi nasıl olur?!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2769. Filin hissi, gaybın yarasından haberdardı. Vâridat (ilahi ilhamlar) sahibi olan velînin hissi nasıl olur?!

"Vürûd", inmek, dâhil olmak ve hazır olmak demektir. Burada ilahi ilhamlar demektir. Yani, filin dışsal hissi, gayb âleminin yarasından, dürtmesinden ve darbesinden haberdar olup, Kâbe-i Muazzama'yı yıkma tarafına gitmedi. Acaba ilahi ilhamlar sahibi olan velînin hissi nasıl olur? Var kıyas et!

"Vürûd", nüzûl etmek ve dâhil olmak ve hâzır olmak demektir. Burada vâridât-ı ilâhiyye demektir. Ya'nî, filin hiss-i zâhirîsi âlem-i gaybın zahmından ve dürtmesinden ve darbesinden âgâh olup, Kâ'be-i Muazzama'yı tahrîb tarafına gitmedi. Acabâ vâridât-ı ilâhiyye sahibi olan velînin hissi nasıl olur? Var kıyâs et!

2770. O temiz huylu Ya'kūb nebî değil mi ki, Yûsuf için bütün kardeşlerine, [2750]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2770. O temiz huylu Yakup peygamber değil mi ki, Yusuf için bütün kardeşlerine,

2771. Bir zaman onu sahra tarafına götürmek için kardeşleri babadan istedikleri vakit&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2771. Kardeşleri, bir zaman onu çöl tarafına götürmek için babadan istedikleri vakit

2772. Hepsi ona dediler ki: "Onu zarar cihetinden düşünme! Ey baba! Bir iki gün mühlet ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2772. Hepsi ona dediler ki: "Onu zarar yönünden düşünme! Ey baba! Bir iki gün süre ver!"

2773. "Ki, niçin kendi Yûsuf'unu seyrâna ve sefere bizi emîn tutmazsın?" "Zaîn", göç ve sefer demektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2773. "Niçin kendi Yusuf'unu gezmeye ve yolculuğa bize emniyet etmezsin?" "Zaîn", göç ve yolculuk demektir.

2774. "Ta ki otlaklarda beraber oynayalım! Biz bu da'vette muhsin olan emîniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2774. "Ta ki otlaklarda beraber oynayalım! Biz bu davette iyilik edenlerdeniz, güveniliriz."

2775. Dedi: "Bunu bilirim ki, benim indimden onun nakli, benim gönlümde derd ve sekam artırır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2775. Dedi: "Bunu bilirim ki, onun benim yanımdan ayrılması, benim gönlümde derdi ve hastalığı artırır."

"Dedi" fiili yukarıdaki 2770 numaralı beytin ikinci mısraına bağlıdır. Yani, Hz. Yakup, Yusuf (a.s.) için bütün kardeşlerine cevap olarak dedi, demek olur. Aradaki beyitler Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin dilindendir ki, bu kıssa Yusuf suresinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

"Dedi" fiili yukarıdaki 2770 numaralı beytin ikinci mısrâ'ına merbûttur. Ya'nî, Hz. Ya'kūb Yûsuf (a.s.) için bütün kardeşlerine cevâben dedi, demek olur. Aradaki beyitler Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri lisânındandır ki, bu kıssa sû- re-i Yûsuf'ta mufassalen îzâh buyurulmuştur.

2776. "Bu gönlüm asla yalan söylemez. Zîrâ gönül arşın nûrundan füruğ tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2776. "Bu gönlüm asla yalan söylemez. Çünkü gönül arşın nurundan ışık alır."

Yani, "Ey oğullarım! Yusuf'u benim yanımdan ayırıp gezmeye götürmek istiyorsunuz. Halbuki onun bu şekilde benim yanımdan ayrılmasından gönlüm üzülüyor ve kerâhet (hoşlanmama, tiksinme) duyuyor; ve benim gönlüm duygusunda asla yalan söylemez. Onun bu hüznünün ve kerâhetinin elbette bir aslı vardır. Çünkü bu gönül ilahi arşın nurundan ışık ve parlaklık alır."

Ya'nî, "Ey oğullarım! Yûsuf'u benim yanımdan ayırıp gezmeye götürmek istiyorsunuz. Halbuki onun bu sûretle benim yanımdan ayrılmasından gön- lüm mahzûn oluyor ve kerâhet ediyor; ve benim gönlüm duygusunda aslâ yalan söylemez. Onun bu hüznünün ve kerâhetinin elbette bir aslı vardır. Zî- râ bu gönül arş-ı ilâhînin nûrundan ziyâ ve parlaklık tutar."

2777. O fesâda bir delîl-i katı' idi. Halbuki kazâdan dolayı o onu saymadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2777. O fesada kesin bir delildi. Halbuki kazâdan dolayı o onu saymadı.

Yani Yakup (a.s.)'ın şerefli kalbine gelen o kerâhet (hoşlanmama) ve hüzün hâli, ilâhî kazâ olan fesada kesin bir delildi. Fakat ilâhî kazânın yerine getirilmesi gerektiğinden dolayı o hazretin kalbine gelen bu kerâhete itibar edip, Yusuf (a.s.)'ı kardeşleriyle beraber göndermemek hususunda ısrar edemedi. Hz. Enes ve Ali (r.a.)'dan rivayet buyurulan hadis-i şerifte: اذا اراد الله انفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوى العقول عقولهم حتى ينفذ فيهم قضائه وقدره فاذا امضى امره رد اليهم عقولهم ووقعت الندامة yani "Allah Teâlâ kazâsının ve kaderinin yerine getirilmesini ve icrasını murad ettiği vakit, onlar hakkındaki kazâsını ve kaderini yerine getirip icra edinceye kadar, akıl sahiplerinden onların akıllarını alır. Emrini icra ettiği vakit, onların akıllarını yine onlara geri verir; ve pişmanlık meydana gelir" buyurulur. Beyit:

Hâkim-i hükm-i kazâ tenfiz için takdîrini Selbeder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini.

Ya'nî Ya'kūb (a.s.)ın kalb-i şerîfine gelen o kerâhet ve hüzün hudûsü, ka- zâ-yı ilâhî olan fesâda bir delîl-i kātı' idi. Fakat kazâ-yı ilâhînin infâzı lâzım geldiğinden dolayı o hazretin kalbine gelen bu kerâhete i'tibâr edip, Yûsuf (a.s.)ı kardeşleriyle beraber göndermemek hususunda ısrar edemedi. Hz. Enes ve Alî (r.a.)dan rivâyet buyurulan hadîs-i şerifte اذا اراد الله انفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوى العقول عقولهم حتى ينفذ فيهم قضائه وقدره فاذا امضى امره رد اليهم عقولهم ووقعت الندامة ya'nî "Allâh Teâlâ kazâsının ve kudretinin infâzını ve icrâsını murâd ettiği vakit, onlar hakkındaki kazâsını ve kaderini infâz ve icrâ edinceye kadar, akıl sâhiblerinden onların akıllarını selb eder. Emrini icrâ ettiği vakit, onların akıl- larını yine onlara geri verir; ve nedâmet vâki' olur" buyurulur. Beyit:

Hâkim-i hükm-i kazâ tenfiz için takdîrini Selbeder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini.

2778. Ondan öyle bir nişan geçti ki, o zaman kaza felsefede idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2778. Ondan öyle bir işaret geçti ki, o zaman kaza felsefede idi.

"İşaret"ten kasıt, Yakup (a.s.)'ın temiz kalbinde olan hüzün ve hoşnutsuzluktur; ve "felsefe"den kasıt, akli muhakemelerdir. Yani, kardeşleri Yusuf (a.s.)'ı gezmeye götürmek için Hz. Yakup'tan istedikleri zaman o hazretin kalbinde gelecekte meydana gelecek bir ilahi kazaya işaret olmak üzere hüzün ve hoşnutsuzluk ortaya çıktı. Fakat bu sırada bu kaza Hz. Yakup'un akli muhakemelerine ve felsefeye dahil oldu ve Hz. Yakup aklen bir muhakeme yürüterek "Bu Yusuf benim oğlumdur, bunlar da benim oğlumdur. Nihayet Yusuf'u gezmeye ve eğlenmeye götürecekler; ve bana da koruyacaklarını vaat ettiler. Bu sebeple Yusuf'u onlar ile göndermek uygun olur" diye karar verdi. Nasıl ki halka da bazı kazalar hakkında önsezi meydana gelir ve düşündüğü işe kalben başlamak istemez. Fakat akli muhakemeleri kendisini ister istemez o işe sevk eder; ve kaza da ortaya çıkar. Fakat halkın vehmi (sanısı) baskın olduğundan kalplerine gelen korku yalan olur. Peygamberlerin ve evliyanın temiz kalpleri ise, duygularında asla yalan söylemez. Çünkü vehim şeytanının onların kalpleri üzerine bir tasallutu (musallat olması) yoktur.

"Nişân”dan murâd, Ya'kūb (a.s.)ın kalb-i şerîfinde olan hüzün ve kerâ- het; ve "felsefe"den murâd, muhâkemât-ı akliyyedir. Ya'nî, kardeşleri Yûsuf (a.s.)'ı gezmeye götürmek için Hz. Ya'kūb'dan istedikleri vakit o hazretin kalbinde âtîde hâdis olacak bir kazâ-yı ilâhîye nişân olmak üzere hüzün ve kerâhet zuhûr etti. Fakat bu esnâda bu kazâ Hz. Ya'kūb'un muhâkemât-ı akliyyesine ve felsefeye dâhil oldu ve Hz. Ya'küb aklen bir muhakeme yürütüp "Bu Yusuf benim oğlumdur, bunlar da benim oğlumdur. Nihâyet Yûsuf'u gezmeye ve teferrüce götürecekler; ve bana da muhafaza edeceklerini va'd ettiler. Binâenaleyh Yûsuf'u onlar ile göndermek münasib olur" diye karar verdi. Nitekim avâmma da ba'zı kazalar hakkında hiss-i kable'l-vuku' hâsıl olur ve düşündüğü işe kalben mübâşeret etmek istemez. Fakat muhâkemât-ı akliyyesi kendisini ister istemez o işe sevk eder; ve kazâ dahi zuhûra gelir. Fakat avâmmın vehmi galib olduğundan kalblerine gelen korku yalan olur. Enbiyâ ve evliyânın kulûb-i şerîfeleri ise, duygularında asla yalan söylemez. Zîrâ şeytân-ı vehmin onların kalbleri üzerine tasallutu yoktur.

2779. Bu aceb olmaz ki, kör kuyuya düşe! Çok aceb olan şey, yol görücü olanın düşmesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2779. Bu, kör kuyuya düşen için şaşılacak bir durum değildir! Çok şaşılacak olan şey, yol gösterici olanın düşmesidir.

"Kör"den kasıt, avamdır (halk tabakası). "Görücü olan"dan kasıt ise peygamberler ve evliyadır. Yani, kalp gözleri kör olan avamın ilâhî kazâ kuyusuna düşmesine şaşılmaz. Çok şaşılacak şey, kalp gözleri gören peygamberler ve evliya hazretlerinin bu ilâhî kazâ kuyusuna düşmeleridir. Bunun sebebi şudur: Bu konudaki müşâhede (gözlem, idrak) tecelli (ortaya çıkma) ile istitâr (gizlenme) arasındadır. Bu sebeple müşâhede sürekli olmaz. Şeyh Sa'dî'nin (k.s.) beyti şöyledir: "Birisi, oğlunu kaybetmiş olan Hz. Yakup'tan sordu ki: "Ey parlak cevherli, akıllı ihtiyar! Mısır'dan o Hz. Yusuf'un gömleğinin kokusunu duyardın; niçin onu Kenan'ın kuyusunda görmedin?" Cevaben dedi ki: "Bizim hallerimiz dünyanın şimşeği gibidir. Bir an belirir ve diğer an gizlenir. Bazen yüksek dam olan gök üzerinde otururuz, bazen ayağımızın dibini görmeyiz."

"Kör"den murâd, avâmdır. "Görücü olan"dan murâd, enbiyâ ve evliyâdır. Ya'nî, kalb gözleri kör olan avâmmın kazâ-yı ilâhî kuyusuna düşmesine taaccüb olunmaz. Çok taaccüb olunacak şey, kalb gözleri görücü olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtının bu kazâ-yı ilâhî kuyusuna düşmeleridir. Bunun sebebi budur ki: Bu bâbdaki müşâhede tecellî ile istitâr arasındadır. Binâenaleyh müşâhede dâimî olmaz. Beyt-i Şeyh Sa'dî (k.s.): "Birisi oğlunu kaybetmiş olan Hz. Ya'kub'dan sordu ki: "Ey parlak gevherli, âkıl ihtiyâr! Mısır'dan o Hz. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu duyardın; niçin onu Ken'ân'ın kuyusunda görmedin?" Cevâben dedi ki: "Bizim ahvâlimiz dünyânın şimşeğidir. Bir demde zâhir ve diğer demde gizlidir. Ba'zan yüksek dam olan gök üzerinde otururuz, ba'zan ayağımızın dibini görmeyiz."

2780. Bu kazanın türlü türlü tasrifleri vardır. Onun göz bağı "Allah dilediğini işlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2780. Bu kazanın türlü türlü tasrifleri vardır. Onun göz bağı "Allah dilediğini işlerdir.

Bu ilâhî kazânın türlü türlü ayrıntıları ve akış tarzları vardır. Örneğin, Hz. Mûsâ'nın ortaya çıkışını müneccimlerden haber alan Firavun, İsrailoğulları'nın çocuklarını öldürttüğü hâlde, ilâhî kazânın yerine getirilmesine hizmet ederek, Hz. Mûsâ'yı sarayında besleyip büyüttü. Sözün özü, bu ilâhî kazâyı görmekten alıkoyan şey, İbrahim Sûresi'nin 27. âyetinde geçen "Allah dilediğini işler" ve Mâide Sûresi'nin 1. âyetinde geçen "Dilediği şeye hükmeder" ifadeleri gereğince, Yüce Allah'ın kendi muradına dayanan fiilidir.

Bu kazâ-yı ilâhînin türlü türlü tasrîfleri ve tarz-ı cereyânları vardır. Meselâ Hz. Mûsâ'nın zuhûrunu müneccimlerden haber alan Fir'avn, Benî-İsrâîl'in çocuklarını öldürttüğü hâlde, kazâ-yı ilâhînin infâzına hizmet ederek, Hz. Mûsâ'yı sarayında besleyip büyüttü. Velhâsıl bu kazâ-yı ilâhîyi görmekten men' eden şey يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (İbrahim, 14/27) ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Mâide, 5/1) ya'nî “Allâh Teâlâ dilediğini işler” ve “Dilediği şeye hükm eder” âyet-i kerîmeleri mûcibince Allâh Teâlâ'nın kendi murâdına müstenid olan fiilidir.

2781. Gönül onun fennini hem bilir, hem bilmez. Onun demiri bu mühür için mum olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2781. Gönül onun fennini hem bilir, hem bilmez. Onun demiri bu mühür için mum olur.

Kazânın fennini hem bilmek ve hem bilmemek, hem havâssa (seçkinlere) ve hem de avâmma (halk tabakasına) şamil olur. Havâssın bilişi müşâhedeye (gözlemlemeye) ve avâmın bilişi hiss-i mübheme (belirsiz bir hisse) dayanır. Havâssın bilişine vehim (sanı) karışmaz. Fakat avâmın hiss-i mübhemine vehim karışır. Örneğin Ya'kūb (a.s.)'ın Yûsuf (a.s.) hakkında cârî olacak ilâhî kazâya vukûfu (bilgisi) kalbindeki müşâhedeye dayanıyordu ve âlem-i sûrette (görünen âlemde) de tamamen gerçekleşti. Fakat avâmın korktuğu birtakım haller olur ki, bunlardan bazısı gerçekleşir ve bazısı gerçekleşmez. Gerçekleşenler hiss-i kable'l-vukū' (olay öncesi hissetme) hâlidir ve gerçekleşmeyenler ise sırf vehimdir. Bu kazâ fenninin bilinmemesi cihetine gelince, bunun türlü türlü tarzı olur. Yüce Allah bu kazâsını infâz (yerine getirmek) için öyle vaziyetler ihdâs (meydana getirmek) buyurur ki, kul o kazânın üzerine kendi irâdesiyle gitmekten başka çâre bulamaz; ve kul bu hususta bir sarhoş gibi hareket eder. Nasıl ki 1. cildin 1218 numaralı beytinde چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [yani "Kaza geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlayamazsın"] ve 1257 numaralı beytinde dahi چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [yani "İlâhî kazâ geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] ve 5. cildin 1707 numarasına müsâdif olan beyitte چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [yani "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi faydada azgın olur"] buyurulmuş idi. Yani gönül o kazânın fennini hem bilir, hem de bilmez. O kalbin demir gibi kuvvetli olan re'yi (görüşü) ve tedbîri bu ilâhî kazâ mührü için mum gibi yumuşak olur; ve o kuvvetli re'y ve tedbîrin hükmü kalmaz.

Kazânın fennini hem bilmek ve hem bilmemek, hem havâssa ve hem de avâmma şamil olur. Havâssın bilişi müşâhedeye ve avâmmın bilişi hiss-i mübheme müsteniddir. Havâssın bilişine vehim karışmaz. Fakat avâmmın hiss-i mübhemine vehim karışır. Meselâ Ya'kūb (a.s.)ın Yûsuf (a.s.) hakkında cârî olacak kazâ-yı ilâhîye vukūfu kalbindeki müşâhedeye mebnî idi ve âlem-i sûrette de tamâmen vâki' oldu. Fakat avâmmın korktuğu birtakım ahvâl olur ki, bunlardan ba'zısı vâki' olur ve ba'zısı vâki' olmaz. Vâki' olanlar hiss-i kable'l-vukū' hâlidir ve vâki' olmayanlar ise sırf vehimdir. Bu kazâ fenninin bilinmemesi cihetine gelince, bunun türlü türlü tarzı olur. Hak Teâlâ bu kazâsını infâz için öyle vaz'iyetler ihdâs buyurur ki, kul o kazânın üzerine kendi irâdesiyle gitmekten başka çâre bulamaz; ve kul bu husûsta bir sarhoş gibi hareket eder. Nitekim 1. cildin 1218 numaralı beytinde چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'nî "Kaza geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlıyamazsın"] ve 1257 numaralı beytinde dahi چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'ni Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] ve 5. cildin 1707 numarasına müsâdif olan beyitte چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [ya'nî "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de azgın olur"] buyurulmuş idi. Ya'nî gönül o kazânın fennini hem bilir, hem de bilmez. O kalbin demir gibi kuvvetli olan re'yi ve tedbîri bu kazâ-yı ilâhî mührü için mum gibi yumuşak olur; ve o kuvvetli re'y ve tedbîrin hükmü kalmaz.

2782. Gûyâ gönül derdi ki: "Mâdemki onun meyli bunda oldu, her ne vâki' olursa, "Ol!" de!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2782. Sanki gönül derdi ki: "Mademki onun meyli bunda oldu, her ne meydana gelirse, "Ol!" de!"

Yani, gönül kendisinin sahibine derdi ki: "Madem o kazânın meyli bu işin böyle olması yönüne meydana geldi, "Artık her ne olacaksa olsun!" de!" Halk bu duruma "işi doğal akışına bırakmak" derler.

Ya'nî, gönül kendisinin sahibine derdi ki: "Mâdem o kazânın meyli bu işin böyle olması cihetine vâki' oldu, "Artık her ne olacaksa olsun!" de!" Avâm bu hâle "işi cereyân-ı tabîîsine bırakmak" derler.

2783. Kendini de bundan gafletlenmiş eder. Onun bağında cânı muakkal eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2783. Kendini de bundan gafil kılar. Onun bağında canı bağlanmış eder.

"Mugaffel", gafil kılınmış ve gafletlenmiş demektir. "Ikal", devenin dizine bağladıkları ip. "Muakkal", "bağ" anlamına gelen "akl"dan alınmış olup "bağlanmış" demektir. Yani, gönül kendisini "Her ne olacaksa olsun" demekten dahi gafil kılar ve o kazânın bağında canı bağlanmış eder. Yani uyku içinde yürüyüp gezen ve kendisinden haberi olmayan "sâir fi'l-menâm" (uyur gezer) dedikleri bir kimse gibi ilâhî kazâya doğru yürür.

"Mugaffel", gāfil kılınmış ve gafletlenmiş demektir. "Ikal", devenin dizine bağladıkları ip. "Muakkal", "bağ" ma'nâsına olan "akl"dan me'hûz olup "bağlanmış" demektir. Ya'nî, gönül kendisini "Her ne olacaksa olsun" demekten dahi gafil kılar ve o kazânın bağında cânı bağlanmış eder. Ya'nî uyku içinde yürüyüp gezen ve kendisinden haberi olmayan "sâir fi'l-menâm" [=uyur gezer] dedikleri bir kimse gibi kazâ-yı ilâhîye doğru yürür.

2784. Eğer bunda bü'l-ulâ mât olursa, o mât olmaz, ibtila olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2784. Eğer bunda yüce kişi yenilirse, o yenilmez, imtihan olur.

"Bü'l-ulâ", "yücelik, değer ve makam sahibi" demektir ve bundan kastedilen, Allah'ı bilen kişidir. Yani, ilahi sırları bilen ârif, bu kazada görünüşte yenilse ve mağlup olsa bile, içsel olarak yenilmiş ve mağlup değildir. Onun bu hâli, ilahi bir imtihan ve Rabbanî bir sınavdır. Nasıl ki Muhammed Suresi'nde وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجاهدينَ مِنْكُمْ وَالصَّابرين (Muhammed, 47/31) yani "Sizden mücahit ve sabredenleri bilmemiz için sizi imtihan ederiz" buyurulur.

"Bü'l-ulâ", "ulüv ve kadr ve menzilet sâhibi" demek olup, bundan murâd, ârif-billâh olur. Ya'nî, ârif-i ilâhî bu kazâda zâhiren mât ve mağlûb olursa, bâtinen mât ve mağlûb değildir. Onun bu hâli bir ibtilâ-yı ilâhîdir ve imtihan-ı rabbânîdir. Nitekim sûre-i Muhammed'de وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجاهدينَ مِنْكُمْ وَالصَّابرين (Muhammed, 47/31) ya'nî "Sizden mücahid ve sabir olanları bilmemiz için sizi imtihân ederiz" buyurulur.

2785. Bir belâ onu yüz belâdan kurtarır. Onun bir hübūtu taârücler üzerine görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2785. Bir belâ onu yüz belâdan kurtarır. Onun bir inişi, yükselişler üzerine görünür.

"Hübût", aşağıya inmek; "taârüc", yukarıya çıkmak demektir. Bir belâ ve ilâhî imtihan o ârifi yüz belâdan kurtarır. Onun bulunduğu hâlden bir defa aşağıya inişi, daha yüksek haller üzerine çıkışlara götürür. Bazı nüshalarda "taârüc-hâ" yerine "maâric-hâ" geçmektedir. "Mi'râclar" demek olur.

"Hübût", aşağıya inmek; “taârüc", yukarıya çıkmak demektir. Bir belâ ve imtihân-ı ilâhî o ârifi yüz belâdan kurtarır. Onun bulunduğu hâlden bir def'a aşağıya inişi, daha yüksek haller üzerine çıkışlara götürür. Ba'zı nüshalarda "taârüc-hâ" yerine "maâric-hâ” vâki'dir. "Mi'râclar" demek olur.

2786. Bir hâm şûhî ki, müdâm onu ham, çirkin olan yüz binlerce humardan kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2786. Bir ham şuh ki, sürekli onu ham, çirkin olan yüz binlerce humardan kurtarır.

"Şuh", cesur, laubali, açık meşrep olan kimsedir. "Ham şuh"tan kastedilen, cezbe sahibi sâlik (Hakk Yolcusu) olması münasiptir. "Müdâm", şarap anlamına gelip burada ilahi imtihan ve ibtila şarabıdır. "Ham ve çirkin humar"dan kastedilen, hayale ve vehme (sanıya) ait olan fikirlerdir. Yani, henüz Hakk yolunda pişmemiş ve cezbeler içinde laubali hareket etmekte olan sâliki, bu ilahi bela müdamı ve şarabı, hayale ve vehme ait olan ham ve çirkin fikirlerden kurtarır. Bilinmeli ki, sâliklerden bazılarına öyle cezbeler gelir ki, bu cezbelerin etkisiyle kendisini kâmil ve kâmilleri nâkıs görmeye başlar. Eğer mürşidi kâmil olursa, onu birtakım ibtilalar ile o tehlikeli durumdan geçirir; ve eğer kâmil değilse, o hâl içinde kalır. "Ham şuh"tan kastedilen, bir medrese softası olmak da caizdir. Çünkü bunlar evliyanın ilimlerine karşı itirazda cesur ve edepsizdirler.

"Şûh”, cesûr, lâübâlî, açık meşreb olan kimse. "Hâm şûh"tan murâd, cezbe sâhibi sâlik olmak münasibdir. "Müdâm”, şarâb ma'nâsına olup burada im- tihân ve ibtilâ-yı ilâhî şarabıdır. "Hâm ve çirkin humâr"dan murâd, hayâle ve evhâma mensûb olan fikirlerdir. Ya'nî, henüz Hak yolunda pişmemiş ve cezbeler içinde lâübâlî hareket etmekte bulunmuş olan sâliki, bu belâ-yı ilâhî müdâmı ve şarabı, hayâle ve evhâma mensûb olan ham ve çirkin fikirlerden kurtarır. Ma'lûm olsun ki, sâliklerden ba'zılarına öyle cezbeler ârız olur ki, bu cezebât sâikasıyla kendisini kâmil ve kâmilleri nâkıs görmeye başlar. Eğer mürşidi kâmil olursa, onu birtakım ibtilâlar ile o vartadan geçirir; ve eğer kâmil değilse, o hâl içinde kalır. “Hâm şûh"tan murâd, bir medrese softası olmak dahi câizdir. Zîrâ bunlar ulûm-i evliyâya karşı i'tirâzda cesûr ve bî-edebdirler.

2787. Akıbet o pişmiş ve üstad oldu. Cihânın köleliğinden sıçradı ve âzâd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2787. Sonunda o pişti ve üstat oldu. Cihanın köleliğinden sıçradı ve özgürleşti.

Yani, o ham olan şımarık kişi, kendisine isabet eden imtihan (ibtila) sonucunda pişti ve hamlıktan kurtuldu ve kâmil (olgun) ve üstat oldu. Cihanın köleliğinden, yani bu hayale ait olan fikirlere bağlanmaktan ve esir olmaktan sıçradı ve özgürleşti.

Ya'nî, o hâm olan şûh, kendisine isâbet eden ibtila netîcesinde pişti ve çiğlikten kurtuldu ve kâmil ve üstâd oldu. Cihânın köleliğinden, ya'nî bu hayâle mensûb olan efkâra bağlanmaktan ve esîr olmaktan sıçradı ve âzâd oldu.

2788. Lâ-yezâlî olan şarabdan mest oldu. Mümeyyiz oldu. Artık halayıktan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2788. Sonsuzluk şarabından sarhoş oldu. Ayırt edici oldu. Artık halktan kurtuldu.

Yani, daha önce hayal şarabından sarhoş olan o ham kişi, bu defa sonsuz olan hakikat şarabından sarhoş oldu. Hak ile halkı ayırt edici ve ayırıcı oldu. Yani, onun nazarında halkın varlığı Hakk'a ve Hakk'ın varlığı da halka perde olmadı; ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık görmez oldu ve halkın itibari olan varlığı hükmünden kurtuldu. Bu anlam "mümeyyiz" kelimesi fail ismi olduğuna göredir. "Mümeyyez", mef'ul ismi olduğuna göre, beytin anlamı şöyle olur: "O ham olan şuh, sonsuzluk şarabından sarhoş oldu; ve halktan ayrılmış oldu ve onların arasından çıkıp kurtuldu." Yani, onun hali bu sonsuzluk şarabından sonra halkın haline benzemez oldu. Burada "halk"tan kasıt, halkın avam tabakasıdır.

Ya'nî, evvelce hayâl şarabından sarhoş olan o hâm, bu defa lâ-yezâlî olan hakikat şarabından sarhoş oldu. Hak ile halkı temyîz edici ve ayırıcı oldu. Ya'nî nazarında halkın vücûdu Hakk'a ve Hakk'ın vücûdu da halka hicâb olmadı; ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık görmez oldu ve halâyıkın i'tibârî olan varlığı hükmünden kurtuldu. Bu ma'nâ "mümeyyiz" kelimesi ism-i fâil olduğuna göredir. "Mümeyyez", ism-i mef'ûl olduğuna göre, beytin ma'nâsı şöyle olur: "O hâm olan şûh, şarâb-ı lâ-yezâlîden sarhoş oldu; ve halâyıktan ayrılmış oldu ve onların arasından çıkıp kurtuldu." Ya'nî onun hâli bu şarâb-ı lâ-yezâlîden sonra halâyıkın hâline benzemez oldu. Burada "halâik"dan murâd, avâmm-ı halktır.

2789. Onların taklid dolu olan gevşek itikadından ve onların görgüsüz olan hayal gözünden kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2789. Onların taklit dolu olan gevşek inancından ve onların görgüsüz olan hayal gözünden kurtuldu.

O, ezelî şaraptan sarhoş olan kimse, hâl (manevî durum) bakımından halkın avamından ayrıldığı gibi, inanç bakımından da ayrıldı ve onların zahir ulemasından taklit yoluyla aldıkları akli delillere dayanan gevşek inançlarından ve onların hakikati göremeyen hayal gözünden kurtuldu. Bilinmeli ki, avamın Hak hakkındaki taklide dayanan gevşek inançları şudur: Onlar, Hakk'ı tenzih edeceğiz diye, Hakk'ın varlığına bir sınır tayin edip, âlemin varlığının sınırından ayırırlar; ve "Hakk'ın Zât'ının bu yoğun âlem ile yaratıcılık ve yaratılmışlık bağıntısından başka hiçbir ilişkisi yoktur. Hak, âlemi Zât'ıyla değil, ilmi ile kuşatıcıdır" derler. `هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ` (Hadîd, 57/3) yani "O Evvel'dir, O Ahir'dir, O Zâhir'dir ve O Bâtın'dır" ve `فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ` (Bakara, 2/115) yani "Ne tarafa yönelirseniz Allah'ın vechi ve Zât'ı oradadır" ve `وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا` (Nisâ, 4/26) yani “Yüce Allah her şeyi kuşatıcıdır" ve benzeri ayetleri tevil ederler. Bu sebeple onlar, birisi Hakk'ın ve diğeri halkın olmak üzere iki varlık ispat ederler. Bu ise varlıkta ve vücutta Hakk'ın varlığına halkın varlığını ortak yapmak ve şirk koşmak olur. Onların hakikati göremeyen hayal gözleri bu şirkin farkına varamaz.

O şarâb-ı lâ-yezâlîden sarhoş olan kimse, hâl cihetinden avâmm-ı halktan ayrıldığı gibi, i'tikād cihetinden dahi ayrıldı ve onların ulemâ-i zâhireden tak- lîd tarîkıyla aldıkları delâil-i akliyyeye müstenid gevşek i'tikādlarından ve onların hakîkati göremeyen hayal gözünden kurtuldu. Ma'lûm olsun ki, avâmmın Hak hakkındaki taklîde müstenid olan gevşek i'tikādları budur ki: Onlar, Hakk'ı tenzîh edeceğiz, diye Hakk'ın varlığına bir had ta'yîn edip, âlemin varlığının haddinden ayırırlar; ve "Zât-ı Hakk'ın bu âlem-i kesîf ile hâlıkıyyet ve mahlûkıyyet nisbetinden başka hiç münasebeti yoktur. Hak, âlemi zâtıyla değil, ilmi ile muhîttir" derler. `هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ` (Hadîd, 57/3) [ya'nî "O Evvel'dir, O Ahir'dir, O Zâhir'dir ve O Bâtın'dır"] ve `فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ` (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vâki'dir" ve `وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا` (Nisâ, 4/26) ya'nî “Allâh Teâlâ her şeyi kuşatıcıdır" ve emsali âyetleri te'vîl ederler. Binâenaleyh onlar, birisi Hakk'ın ve diğeri halkın olmak üzere iki varlık isbât ederler. Bu ise varlıkta ve vücûdda Hakk'ın vücuduna ve varlığına halkın vücûdunu ortak yapmak ve şirk koşmak olur. Onların hakîkati göremeyen hayal gözleri bu şirkin farkına varamaz.

2790. Ey aceb! Onların idraki nişansız olan denizin cezri ve meddi önünde ne [2770] fen vurur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2790. Ey şaşılacak şey! Onların idraki, nişansız olan denizin alçalması ve yükselmesi karşısında ne hâle gelir?

Yani, halkın taklitçi kesiminin gevşek inançları şudur: Acaba, nişansız olan izafî yokluk denizinin alçalması ve yükselmesi, yani âlemdeki suretlerin bir taraftan var olup diğer taraftan yok olması hakkında onların idrakleri ne hâle gelir ve anlayışları ne düzeydedir ve nasıl bir yorum bulur? Çünkü onlar bu âleme, Hakk'ın varlığından ayrı bir varlık vermişlerdi. Hâlbuki daha önce var olmayan bir suret bu âlemde yeniden ortaya çıkar ve bir süre sonra da yeniden yok olur. Bu iki yokluk hâli arasında görünen bir varlık ise yok hükmündedir; ve âlemin bütününün hâli budur. Acaba, âlemin varlığına bir bağımsızlık veren bu gevşek inançlıların idraki, bu izafî yokluk denizinin alçalması ve yükselmesinden ibaret olan bu gösterileri nasıl yorumlar; ve bu suretler hangi alanda ortaya çıkıp kaybolur?

Ya'nî, avâmm-ı halkın pür-taklîd olan gevşek i'tikādları budur. Acabâ, nişânsız olan adem-i izâfi deryâsının cezri ve meddi, ya'nî suver-i âlemin bir taraftan mevcûd ve diğer taraftan ma'dûm olması hakkında onların idrâkleri ne fen vurur ve anlayışları ne merkezdedir ve nasıl te'vîl bulur? Zîrâ onlar bu âleme Hakk'ın vücudundan hâriç bir vücûd vermişler idi. Halbuki evvelce mevcûd olmayan bir sûret bu âlemde yeniden peyda olur ve bir müddet sonra da yeniden yok olur. Bu iki yokluk hâli arasında görünen bir varlık ise yok hükmündedir; ve âlemin hey'et-i mecmuasının hâli budur. Acabâ, âlemin vücûduna bir istiklâl veren bu gevşek i'tikādlıların idrâki, bu adem-i izâfî deryasının cezr ve meddinden ibaret olan bu nümâyişleri nasıl te'vîl ederler; ve bu sûretler hangi sâhada zâhir olup, kaybolur?

2791. O sahradan bu imaretler erişti. Mulk ve şahlıklar ve vezirlikler erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2791. O sahradan bu imaretler erişti. Mülkler ve şahlıklar ve vezirlikler erişti.

Bu âlemin türlü türlü şekilleri ve mamur bağlar ve bostanlar ve şehir ve mülkler ve şahlıklar ve vezirlikler hep o izafî yokluk sahrasından erişti ve ortaya çıktı.

Bu âlemin türlü türlü sûretleri ve ma'mûr bağlar ve bostanlar ve şehir ve mülkler ve şahlıklar ve vezîrlikler hep o adem-i izâfi sahrâsından erişti ve zâhir oldu.

2792. O adem sahrâsından şehadete bölük bölük şevkin sarhoşları erişirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2792. O yokluk çölünden, şevkin sarhoşları bölük bölük şehadet âlemine ulaşırlar.

Şerefli beyitteki "adem"den (yokluk) kasıt, izafî yokluktur, mutlak yokluk değildir. Çünkü mutlak yokluktan hiçbir şey çıkmaz. İzafî yokluk, çekirdeğin içindeki ağacın ve babanın sulbündeki çocuğun suretleri gibidir. Yani potansiyel olarak mevcut (bilkuvve mevcûd) ve fiilen yok (bilfiil ma'dûm) olan şeyler izafî yokluktadır. Bu sebeple izafî yokluk, mutlak ve saf varlık ile mutlak ve saf yokluk arasında bir berzahtan (geçiş alanı) ibarettir. Yani bu mamureler, o izafî yokluk çölünden bu şehadet mertebesine ve bu suret âlemine, zuhur etme şevkinin sarhoşları olarak erişip gelirler. Çünkü varlık, rahmetin ta kendisidir ve yokluk ise azabın ta kendisidir. Bu sebeple, ahadiyet zâtında gizli ve hapsedilmiş olan, izafî yokluk hâlinde bulunan sıfatlar ve sıfatlara dayanan isimler, zuhur etmeye ve var olmaya isteklidirler; ve Hakk'ın "Kün! [Ol!]" emrini beklerler. Bu emri alır almaz şehadet âlemine ve suret cihanına fırlayıp her biri geniş nefes alırlar. Bizim her birimizin varlığı ve izafî varlıklarımız da bu şevk ile ortaya çıkmış ve izafî yokluk azabından yakasını kurtarmıştır; ve o hakiki varlık sahibi olan Hakk'a nihayetsiz hamd ve senalar olsun ki, bizim izafî olan varlıklarımıza dünya ve ahiret için sonsuza dek kendi varlığından yardım buyurur.

Beyt-i şerîfteki "adem"den murâd, adem-i izâfidir, adem-i mutlak değildir. Zîrâ adem-i mutlaktan hiçbir şey çıkmaz. Adem-i izâfî çekirdeğin içindeki ağacın ve sulb-i pederdeki veledin sûretleri gibidir. Ya'nî bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ adem-i izâfidedir. Binâenaleyh adem-i izâfî vücûd-i mahz ve mutlak ile, adem-i mahz ve mutlak arasında bir berzahtan ibârettir. Ya'nî bu ma'mûreler o adem-i izâfi sahrâsından bu mertebe-i şehâdete ve bu âlem-i sûrete zuhûr şevkinin sarhoşları olarak erişip gelirler. Zîrâ vücûd ayn-ı rahmettir ve adem ise ayn-ı azâbdır. Binâenaleyh zât-ı ahâdiyyette mahfi va mahbus ve adem-i izâfî hâlinde olan sıfât ve sıfâta müstenid olan esma zuhûra ve vücûda müştâktırlar; ve Hakk'ın "Kün!" [Ol!]" emrine muntazırdırlar. Bu emri alır almaz âlem-i şehadete ve cihân-ı sûrete fırlayıp her birisi geniş nefes alırlar. Bizim her birerlerimizin varlığımız ve vücûdât-ı izâfiyyemiz dahi bu şevk ile zâhir olmuş ve adem-i izâfî azabından yakasını kurtarmıştır; ve o vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk'a nihâyetsiz hamd ve senâ olsun ki, bizim izâfî olan varlıklarımıza dünyâca ve âhiretçe ebedü'l-âbâd kendi varlığından imdâd buyurur.

2793. Bu bâdiyeden her akşam ve her sabah kervân kervân üzerine erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2793. Bu çölden her akşam ve her sabah kervan kervan üzerine ulaşır.

"Bâdiye", çöl demektir. "Gādiye", sabahleyin bulutun gökyüzünde toplanmasıdır; ve sabahleyin gelip giden kimseye "gādî" derler. Dişilinde "gādiye"dir. Arapçada "nefis" dişil olduğu için, insan nefisleri kervanları hakkında dişil olarak "gādiye" kelimesini kullanmışlardır. Yani, bu izafî yokluk çölünden ve sahrasından her akşam ve her sabah insan nefisleri ve eşyanın suretleri kervanları ve kafileleri birbirlerini takip ederek ulaşır.

"Bâdiye", sahrâ. "Gādiye", sabahleyin bulutun semâda toplanması; ve sabahleyin gelen ve giden kimseye "gādî" derler. Müennesinde "gādiye"dir. Arabî'de "nefis" müennes olduğu için, nüfûs-ı beşeriyye kervânları hakkında müennes olarak "gādiye" kelimesini isti'mâl buyurmuşlardır. Ya'nî, bu adem-i izâfî bâdiye ve sahrâsından her akşam ve her sabâh nüfüs-ı beşeriyye ve suver-i eşyâ kervânları ve kāfileleri birbirlerini ta'kîb ederek erişir.

2794. Gelir ve "Eriş[dim]. Bizim nöbetimizdir, sen git!" diye bizim evimizi rehin tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2794. Gelir ve "Eriştim. Bizim sıramızdır, sen git!" diye bizim evimizi rehin tutar.

"Ayed" (gelir) fiili yukarıdaki beyte bağlıdır. "Vüsâk", "ev" demektir. "Girev", "rehin ve hapis" anlamındadır. Bu şerefli beyitte teceddüd-i emsâle (benzerlerin yenilenmesi) işaret buyrulur. Yani, bu âlemin bütün yapısı, Hakk'ın her bölünmez an içinde meydana gelen tecellileri (ortaya çıkışları) ile var olmakta ve yok olmaktadır. Yok olmak bir tür ölüm ve kıyamettir; ve tekrar var olmak da bir tür diriliş, toplanma ve yayılma hâlidir. Fakat bu var etme ve yok etme, elektrik titreşimleri ile sabit olan şiddetli hız dairesinde meydana geldiğinden asla dış âlemde ve iç âlemde hissedilemez ve eşya sabit bir hâlde durur zannedilir. Nasıl ki bu konudaki açıklamalar 1. cildin 2066 numaralı beytinde geçti. Bu sebeple yeni sıfatî ve isimsel tecelliler geldiği zaman, önceki sıfatî ve isimsel tecellilere "Haydi, biz geldik, bizim sıramızdır, sen git!" der ve bizim bedenimizin evini hapseder ve zapt eder. Bu teceddüd-i emsâl meselesi, son zamanlarda keşfedilen elektron teorisiyle bir dereceye kadar fen sahipleri nezdinde açıklığa kavuşmuştur.

"Ayed", "gelir" fiili yukarıki beyte merbûttur. "Vüsâk", "ev" demektir. "Girev", "rehin ve hapis" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte teceddüd-i emsâle işâret buyurulur. Ya'nî, bu âlemin hey'et-i mecmûası Hakk'ın her ân-ı gayr-ı mün- kasim içinde vâki' olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm olmaktadır. Ma'dûm olmak bir nevi' mevt ve kıyamettir; ve tekrar mevcûd olmak dahi bir nevi' ba's ve haşr ve neşr hâlidir. Fakat bu îcâd ve i'dâm ihtizâzât-ı elektrikıyye ile sâbit olan sür'at-i şedîd dâiresinde vâki' olduğundan aslâ âfâkta ve nefislerde his olunamaz ve eşyâ sâbit bir hâlde durur zannolunur. Nitekim bu bâbdaki îzâhât 1. cildin 2066 numaralı beytinde geçti. Binâenaleyh yeni tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyye geldiği vakit evvelki tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyeye "Haydi, biz geldik, bizim nöbetimizdir, sen git!" der ve bizim cismimizin evini hapis ve zabt eder. Bu teceddüd-i emsâl mes'elesi ahîren keşf olunan elektron nazariyesiyle bir dereceye kadar erbâb-ı fen nazarında tavazzuh etmiştir.

2795. Vaktaki oğul akıl gözünü açtı, baba yükünü hemen araba üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2795. Vaktaki oğul akıl gözünü açtı, baba yükünü hemen araba üzerine koydu.

"Raht ber gerdûn nihâden", yani "yükü arabaya koymak", göç etmek ve intikal etmekten kinayedir. Bu beyit, yukarıdaki beytin anlamını teyit etmek için bir temsildir. Yani, Hak'tan gelen tecelliler (ilahi zuhuratlar) gelince eski tecelliler intikal eder. Örneğin, oğul baliğ olup akıl gözünü açar ve tasarrufa ehliyet kazanırsa, artık baba yükünü arabaya yükleyip göç eder ve tasarrufları akıllı ve baliğ olan oğlunun eline bırakır.

"Raht ber gerdûn nihâden", ya'nî "yükü arabaya koymak", göç etmek ve intikāl etmekten kinâyedir. Bu beyit yukarıki beytin ma'nâsını te'yîd için bir temsîldir. Ya'nî, tecelliyât-ı Hak gelince eski tecelliyât intikal eder. Meselâ oğul bâliğ olup akıl gözünü açar ve tasarrufa ehliyet kesb ederse, artık baba yükünü arabaya yükleyip göç eder ve tasarrufâtı akıl ve bâliğ olan oğlunun eline bırakır.

2796. Büyük caddedir, o bu taraftan gidici ve o, o taraftan sudûr ediciler ve gelicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2796. Büyük caddedir, o bu taraftan gidici ve o, o taraftan sudûr ediciler ve gelicilerdir.

Bu görünen ve cismanî âlem büyük bir caddedir. O sıfatlara ve isimlere ait tecellilerin (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) bir kısmı bu cismanî âlemde gidici ve diğer kısmı da o izafî yokluk âleminden ortaya çıkıcı ve gelicilerdir.

Bu âlem-i şehâdet ve cismâniyet büyük bir caddedir. O tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyenin bir gürûhu bu cismâniyet âleminde gidici ve öbür gürûhu dahi o adem-i izâfî âleminden sudûr edici ve gelicilerdir.

2797. İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Görmüyor musun, bir yeni yerin kāsıdıyız?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2797. İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Görmüyor musun, bir yeni yerin elçisiyiz?

Ey hakikat talep eden kişi! İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Yani, biz bedenimizi sabit bir hâlde görüyoruz. Hâlbuki bölünemez her an içinde bedenimiz yeni bir yaratılış içindedir; ve akıl gözüyle görmüyor musun, her an yeni bir yere yönelmiş durumdayız? Nasıl ki Kaf Suresi'nde de أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (Kaf, 50/15) yani "İlk yaratılışla bize yorgunluk mu geldi? Aksine onlar yeni yaratılıştan şüphe ve karışıklık içindedirler" buyurulur. Bu yeni yaratılış, duyu organları gözüyle de açıktır. Nasıl ki beden önce çocuk, sonra delikanlı, sonra ihtiyar olur. Hz. Pîr efendimiz bu anlamlara işaret ederek Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş! Ve ey canını vermemiş olan ölü! Kalk, kervan gitmiştir. Ey gönül! Bir an uyan!"

Ey hakîkat tâlibi! İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Ya'nî, biz cismimizi sâbit bir hâlde görüyoruz. Halbuki her ân-ı gayr-i münkasim içinde cismimiz bir halk-ı cedîddedir; ve akıl gözüyle görmüyor musun, her ân bir yeni yerin müteveccihiyiz? Nitekim sûre-i Kafta da أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلق جديد (Kaf, 50/15) ya'nî "Halk-ı evvel ile bize yorgunluk mu geldi? Belki onlar yeni yaratılıştan lebs ve şübhe içindedirler" buyurulur. Bu halk-ı cedîd his gözüyle de zâhiridir. Nitekim cisim evvelen çocuk, sonra delikanlı, sonra ihtiyar olur. Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâlara işâreten Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş! Ve ey cânını vermemiş olan ölü! Kalk, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem uyan!"

2798. Re's-i mâli hal için tutmazsın. Belki meâlde garazlardan dolayı tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2798. Sermayeyi şimdiki hâl için tutmazsın. Aksine, sonuçtaki amaçlar için tutarsın.

"Re's-i mâl", tüccarın sermayesidir. "Meâl", "öz, sonuç ve nihayet" anlamlarındadır. Yani, ey Hakk Yolcusu! Senin bedenin, Hakk'ın tecellilerinin (ilahi görünüşlerinin) büyük caddesidir; ve bu tecellilerin gelip gitmesi, şimdiki hâl içinde sana varlık bağışlar. Şimdi senin bu şimdiki hâldeki varlığın, bir tüccarın sermayesi gibidir; ve sen ticarette sermayeyi şimdiki hâl için saklamazsın. Nihayette ve dönüşümde (başka bir hâle geçişte) amaçlar ve maksatlar için saklar ve tutarsın. Şimdi mademki sen daima yeni bir yere doğru yönelmişsin, bu şimdiki hâldeki varlığının sermayesini nihayetteki ve gelecekteki fayda ve kazanç için kullan, yani salih amele (iyi işlere) ayır!

"Re's-i mâl", tâcirin sermâyesi. "Meâl", "zübde ve muhassal ve nihâyet" ma'nâlarınadır. Ya'nî, ey sâlik! Senin cismin tecelliyât-ı Hakk'ın büyük caddesidir; ve bu tecelliyâtın gelip gitmesi hâl-i hâzır içinde sana vücûd bahş eder. İmdi senin bu hâl-i hâzırdaki vücûdun bir tâcirin re's-i mâli ve sermâyesi mesâbesindedir; ve sen ticarette sermâyeyi hâl-i hâzır için saklamazsın. Nihâyette ve intikālde garazlar ve maksadlar için saklar ve tutarsın. İmdi mâdemki sen dâimâ yeni bir yere doğru müteveccihsin, bu hâl-i hâzırdaki vücûdunun sermâyesini nihayetteki ve müstakbeldeki fâide ve kâr için kullan, ya'nî amel-i sâlihe hasret!

2799. İmdi, ey yola tapan! Misafir bu olur ki, onun mesîri ve yüzü müstakbeledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2799. Şimdi, ey yola tapan! Misafir, mesîri ve yüzü geleceğe dönük olan kişidir.

"Mesîr", seyretmek ve yürümek demektir. "Reh-perest", birleşik bir sıfat olup, "yola tapan" anlamına gelir. "Yola tapmak"tan maksat, daima işi gücü yolculuk olan kimsedir. Yani, ey daima işi gücü yolculuk olan kimse! Misafir demek, gitmesi ve yüzü geleceğe dönük olan kimse demektir.

"Mesîr", seyr etmek ve yürümek. "Reh-perest", vasf-ı terkîbî olup, "yola tapan" demektir. "Yola tapmak"tan murâd, dâimâ işi gücü yolculuk olan kimsedir. Ya'nî, ey dâimâ işi gücü yolculuk olan kimse! Misafir demek, gitmesi ve yüzü müstakbele olan kimse demektir.

2800. Öyleki, gönül perdesinden kelâlsiz dembedem hayal askeri erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2800. Öyle ki, gönül perdesinden sözsüz, an be an hayal askeri gelir.

Yani, izafî yokluk âleminden her bölünmez anda bu görünen âleme sıfatlara ve isimlere ait tecelliler meydana gelip, önceki tecelliler yok olduğu gibi, kalp perdesinden de aynı şekilde yorgunluksuz ve zahmetsizce an be an hayal askeri gelir; ve kalbe hayallerin bir kısmı gelir, bir kısmı gider.

Ya'nî, adem-i izâfiî âleminden her ân-ı gayr-ı münkasimde bu âlem-i şehâdete tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye vâki' olup, evvelki tecelliyât zâil oldu- ğu gibi, kalb perdesinden dahi öylece yorgunluksuz ve tekellüfsüz dembedem hayâl askeri erişir; ve kalbe hayâllerin bir takımı gelir ve bir takımı gider.

2801. Eğer tasvîrât bir mağresten olmasa idiler, birbiri akabinde gönül tarafına nasıl erişirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2801. Eğer tasvirler bir "mağres"ten olmasalardı, birbiri ardınca gönül tarafına nasıl erişirlerdi?

"Mağres", "ağaç dikilen yer" demektir ki, bundan kastedilen, ilahi sıfatların ve isimlerin ilim suretleri mertebesi olan sabit hakikatler âlemidir. "Tasvirler"den kastedilen, zihinsel ve hayalî suretlerdir ki, bu zihinsel suretler her ferde kendi tekil sabit hakikatinin yatkınlığına göre kalplerinde ortaya çıkar; ve bu hayalî suretler ordusu peş peşe sabit hakikatler "mağres"inden gelir ve her ferdin hayalî suretleri diğerine benzemez. Çünkü bir mazhara (tecelli yeri) iki aynı tecelli meydana gelmez.

"Mağres", "ağaç dikilen yer" demektir ki, bundan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleri mertebesi olan a'yân-ı sâbite âlemidir. "Tasvîrât"tan murâd, suver-i zihniyye ve hayaliyyedir ki, bu suver-i zihniyye her ferde kendi ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına göre kalblerinde zâhir olur; ve bu suver-i hayâliyye askeri peyderpey a'yân-ı sâbite mağresinden gelir ve her ferdin suver-i hayâliyyesi diğerine benzemez. Çünkü bir mazhara iki aynı tecellî vâki' olmaz.

2802. Bizim tasvîrâtımızın askeri susuzluktan dolayı bölük bölük gönül çeşmesine şitâbândırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2802. Bizim tasvirlerimizin askerleri susuzluktan dolayı bölük bölük gönül çeşmesine koşuyorlar.

Bizim zihinsel hayallerimizin ve fikirlerimizin askerleri, ortaya çıkmaya olan susamışlıklarından dolayı, bölük bölük kalbimizin çeşmesine ve pınarına koşuyorlar ki, bunlar söz ve ses ile yahut kalem ve mürekkep ile kâğıtlar üzerinde nakşedilmiş olarak ortaya çıkarlar. "Zama", susuzluk ve susamak demektir.

Bizim hayâlât-ı zihniyyemizin ve fikirlerimizin askeri zuhûra olan susamışlıklarından dolayı, bölük bölük kalbimizin çeşmesine ve pınarına koşucudurlar ki, bunlar lafız ve sadâ ile yahud kalem ve mürekkeb ile kâğıtlar üzerinde menküş olarak zâhir olurlar. "Zama”, susuzluk ve susamak demektir.

2803. Testilerini doldururlar ve giderler. Dâima zâhir ve gizli olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2803. Testilerini doldururlar ve giderler. Daima görünür ve gizli olurlar.

"Cerre", testi demektir. Yani, bu zihinsel ve hayalî suretler (varlıkların dış görünüşleri), sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) mağarasından ortaya çıkmaya susamış bir hâlde kalp çeşmesine gelirler ve testilerini doldurup giderler; ve bunlar daima kalp âlemine gelip görünür olurlar ve yine gizlenirler. Yani bunların ortaya çıkışları ruhanîlik ve mana âleminde olur. Çünkü sabit hakikatler âlemi ruhanîlik âleminin bâtını (iç yüzü) ve ruhanîlik âlemi sabit hakikatler âleminin zâhiridir (dış yüzü).

"Cerre", testi demektir. Ya'nî, bu suver-i zihniyye ve hayâliyye a'yân-ı sâbite mağresinden zuhûra susamış bir hâlde kalb çeşmesine gelirler ve testilerini doldurup giderler; ve bunlar dâimâ kalb âlemine gelip zâhir olurlar ve yine gizlenirler. Ya'nî bunların zuhûrları rûhâniyet ve ma'nâ âleminde olur. Zîrâ a'yân-ı sâbite âlemi rûhâniyet âleminin bâtını ve rûhâniyet âlemi a'yân-ı sâbite âleminin zâhiridir.

2804. Fikirleri feleğin yıldızları bil! Başka göğün feleğinde dönücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2804. Fikirleri feleğin yıldızları bil! Başka göğün feleğinde dönücüdür.

Ey Hakk Yolcusu! Sen o kalbe gelen fikirleri bu görünen feleğin yıldızlarına benzer bil! Onlar başka bir göğün, yani ruhanîlik göğünün feleğinde dönücüdürler. Nasıl ki 1. cildin 2065 numaralı beytinin baş tarafındaki kırmızı yazılı şerhte Hakîm Senâî hazretlerinin yüce beytinde şöyle buyrulmuştu: "Can ülkesinde gökler vardır ki, dünyanın göğüne iş buyurucudur. Ruh yolunda aşağılar ve yukarılar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır."

Ey sâlik! Sen o kalbe vârid olan fikirleri bu zâhirî feleğin yıldızlarına müşâbih bil! Onlar başka göğün, ya'nî rûhâniyet göğünün feleğinde dönücüdür ler. Nitekim 1. cilddin 2065 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-i şerîfte Hakîm Senâî hazretlerinin beyt-i şerîfinde şöyle buyurulmuş idi: "Cân vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolunda aşağılar ve yukarılar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır."

2805. Sa'd gördün, şükür et ve îsâr et! Nahs gördün, sadaka ve istiğfâr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2805. Saadet gördün, şükret ve îsâr et! Uğursuzluk gördün, sadaka ver ve istiğfâr et!

Yani, görünen göğün yıldızlarında saadet ve uğursuzluk, yani mübareklik ve uğursuzluk olduğu gibi, ruhanîyet göğünde manevî yıldızlardan ibaret olan bu fikirlerin dahi saadeti ve uğursuzluğu vardır. Eğer kalbe gelen bu fikirlerden saadetli ve mübarek olanlarını gördüğün zaman, Hakk'a şükret! Fikirleri söz ve ses ile açığa vur ve din kardeşlerine îsâr et (başkalarını kendine tercih et)! Ve eğer uğursuz ve şerli olanlarını görürsen, fakirlere sadaka ver ve istiğfâr et! Ve o fikirleri söz ve ses ile asla açığa vurma! Bilinmeli ki, kalbe gelen hatıralar ve fikirler dört çeşittir: Rahmanî, melekî, nefsanî ve şeytanîdir. Rahmanî ve melekî olan fikirler saadetlidir ve mübarektir ve hayırlıdır; ve nefsanî ve şeytanî olan hatıralar ve fikirler, uğursuzdur ve şerlidir; ve bunların ölçüsü şeriattir. Nefsanî ve şeytanî olan fikirlerin kalpte yerleşip fiile dönüşmemesi için sadaka ve istiğfâr gereklidir; ve bu hatıraların kalbe gelmesinde insanın iradesi olmadığı için sorguya çekilmez. Nitekim hadîs-i şerifte "Benim ümmetimden nefislerinin tahdîs ettiği şey (içlerinden geçirdikleri) affolunmuştur" buyurulur. Fakat kalbe gelen bu nefsanî ve şeytanî hatıralar ve fikirler, kalpte sabitlenir ve hatta fiile kasıt ve yönelme olursa, engelleyici sebeplerin araya girmesiyle fiile dönüşmese bile bir kimse bundan dolayı sorguya çekilir. Nitekim Bakara Suresi'nin sonundaki ayet-i kerimede "Eğer siz nefislerinizde olan şeye niyet ve azim ve kastı açığa vurur veya gizlerseniz, Yüce Allah onunla sizi hesaba çeker" buyurulur.

Ya'nî, zâhirî göğün yıldızlarında sa'd ve nahs, ya'nî mübâreklik ve uğursuzluk olduğu gibi, rûhâniyet göğünde ma'nevî yıldızlardan ibaret olan bu fikirlerin dahi sa'di ve nahsi vardır. Eğer kalbe vârid olan bu fikirlerden sa'd ve mübarek olanlarını gördüğün vakit, Hakk'a şükr et! Efkârı elfâz ve sadâ ile ızhâr ve ihvân-ı dîne îsâr et! Ve eğer nahs ve uğursuz olanlarını görürsen, fukarâya sadaka ver ve istiğfâr et! Ve o fikirleri elfâz ve sadâ ile aslâ ızhâr etme! Ma'lûm olsun ki, kalbe gelen havâtır ve efkâr dört nevi'dir: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânîdir. Rahmânî ve melekî olan efkâr sa'ddir ve mübârektir ve hayırdır; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtır ve efkâr, nahsdir ve uğursuzdur ve şer'dir; ve bunların mîzânı şerîattir. Nefsânî ve şeytânî olan efkâr kalbde takarrur edip fiile gelmemek için sadaka ve istiğfâr lâzımdır; ve bu havâtırın kalbe vürûdunda insanın ihtiyârı olmadığı için muâhaze olunmaz. Nitekim hadîs-i şerifte عفى عن امتى ما حدثت به انفسها ya'nî "Benim ümmetimden nefislerinin tahdîs ettiği şey afv olunmuştur" buyurulur. Fakat kalbe vârid olan bu nefsânî ve şeytânî hâtıralar ve fikirler, kalbde tesbît ve hattâ fiile kasd ve teveccüh olunursa, esbâb-ı mânia haylûletiyle fiile gelmese bile bir kimse bundan dolayı muâhaze olunur. Nitekim sûre-i Bakara'nın nihâyetindeki âyet-i kerîmede وَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّهُ (Bakara, 2/284) ya'nî "Eğer siz nefislerinizde olan şeye niyet ve azm ve kasdı izhâr veyâ ihfâ ederseniz, Allâh Teâlâ onunla sizi muhasebe eder" buyurulur.

2806. Biz kimiz bunun için? Ey benim şahım gel! Tali'imi mukbil kıl! Ve bir çarh vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2806. Biz kimiz ki bunun için? Ey benim şahım gel! Tali'imi uğurlu kıl! Ve bir çark döndür!

"Çark döndürmek", burada "döndürmek" demektir. Yani, gerçi biz uğursuz olan fikirlerden dolayı sadaka ve istiğfardan bahsettik. Fakat biz kim oluyoruz ki, gelen bu uğursuz fikirler için tasarruf etmeye gücümüz yetsin? Gel ey benim şahım, benim uğursuz yıldızlar hükmündeki fikirlerimi uğurlu kıl ve onu "saadet"e ve mübarek fikirlere döndür!

"Çarh zeden", burada "döndürmek" demektir. Ya'nî, gerçi biz nahs olan fikirlerden dolayı sadaka ve istiğfârdan bahsettik. Fakat biz kim oluyoruz ki, vârid olan bu menhûs fikirler için tasarrufa kādir olalım? Gel ey benim şâhım, benim nahs olan yıldızlar mesâbesindeki efkârımı mukbil kıl ve onu "sa'd"e ve mübarek fikirlere döndür!

2807. Ruhu ayın nurlarından tâbân et! Zîra zenebin âsîbinden cân siyah oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2807. Ruhu ayın nurlarından parlak kıl! Çünkü kuyruklu yıldızın çarpmasından can karardı.

"Ay"dan kastedilen, hakikat-i Muhammediyye'dir (Hz. Muhammed'in hakikati). Nitekim şerefli hadiste "Ben Allah'tanım ve müminler benim nurumdandır" buyrulur. "Zeneb", astronomi bilginlerinin terimlerinden olup, ay dolunay hâlinde bulunduğu zaman, yeryüzünün gölgesinin bu zeneb noktasında ayın üzerine düşmesiyle ay tutulması meydana gelir. Bundan kastedilen, beşerî yoğunluktur. Yani, ey gerçek şah! Ruhu ay konumunda olan hakikat-i Muhammediyye'nin nurlarından parlat! Çünkü ruh, beşerî yoğunluğun isabet etmesinden dolayı karardı. Bu beyitler Hz. Pîr tarafından Hakk yolcularına öğretmek için yapılan bir münacattır (Allah'a yakarıştır).

"Ay"dan murâd, hakîkat-i muhammediyyedir. Nitekim hadîs-i şerîfte `انا من الله والمؤمنون من نورى` ya'nî "Ben Allah'tanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur. "Zeneb", ehl-i hey'et ıstılâhından olup, ay bedir hâlinde bulunduğu vakit arzın zıllı bu zeneb noktasında ayın üzerine düşmesiyle husûf vâki' olur. Bundan murâd, kesâfet-i beşeriyyedir. Ya'nî, ey şâh-ı hakîkî! Rûhu ay mesâbesinde olan hakîkat-i muhammediyyenin nûrlarından parlat! Zîrâ rûh kesâfet-i beşeriyye isâbetinden dolayı karardı. Bu beyitler Hz. Pîr tarafından sâliklere ta'lîm için münâcâttır.

2808. Hayâlden ve vehimden ve zandan dahi onu kurtar! Kuyudan ve ip oynatıcının cevrinden onu kurtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2808. Hayalden, vehimden ve zandan dahi onu kurtar! Kuyudan ve ip oynatıcının eziyetinden onu kurtar!

Ruhu, beşerî yoğunluğun gereği olan hayalden, vehimden ve zandan kurtar! Ve bu tabiat âlemi kuyusundan ve bu kuyudan yukarıya çıkmak için bu kuyunun ipini oynatıcı olan geçim aklının (dünyevî işlerle meşgul olan akıl) eziyetinden o ruhu kurtar! Çünkü bu geçim aklı, hakikat âlemine hayal, vehim ve zan vasıtasıyla çıkmak ister. Ve neticede her hükmünün bozukluğu ortaya çıktığı için ruhu yorar ve bitkin bırakır.

Rûhu kesâfet-i beşeriyyenin îcâbı olan hayâlden ve vehimden ve zandan kurtar! Ve bu âlem-i tabîat kuyusundan ve bu kuyudan yukarıya çıkmak için bu kuyunun ipini oynatıcı olan akl-ı maâşın cevrinden o rûhu kurtar! Zîrâ bu akl-ı maâş, âlem-i hakîkate hayâl ve vehim ve zan vâsıtasıyla çıkmak ister. Ve netîcede her hükmünün fesâdı zahir olduğu için rûhu yorar ve bîtâb bırakır.

2809. Tâ ki senin güzel olan gönül tutuculuğundan bir gönül kanat getirsin, bir âb ve gilden uçşun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2809. Tâ ki senin güzel olan gönül tutuculuğundan bir gönül kanat getirsin, bir âb ve gilden uçsun!

Ey gerçek şah! Tâ ki senin güzel olan gönül tutuculuğundan ve gönül senin aşkına tutulmasından kanatlansın, bu su ve topraktan, yani bu bedensel yoğunluktan hakikat âlemine doğru uçsun!

Ey şâh-ı hakîkî! Tâ ki senin güzel olan gönül tutuculuğundan ve gönül senin aşkına giriftârlığından kanatlansın, bu âb u gilden, ya'nî bu kesâfet-i cismâniyyeden âlem-i hakîkate doğru uçsun!

2810. Ey Mısır'ın azîzi ve peymânda dürüst! Mazlûm olan Yûsuf senin [2790] zindanındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2810. Ey Mısır'ın azizi ve sözünde dürüst olan! Mazlum Yusuf senin zindanındadır.

Bu şerefli beyit, Hakk Yolcusu tarafından insân-ı kâmile hitap olarak uygundur. "Aziz"den maksat, kâmil mürşittir. "Mısır"dan maksat, suret âlemi ve şehadet mertebesidir. "Peyman", ahit anlamındadır. Yani, ey şehadet âlemi Mısır'ının azizi ve ahde sağlam ve doğru olan insân-ı kâmil! Nefsani sıfatlarımın zulmü altında mazlum olan ruhumun Yusuf'u, senin düzenlediğin mücâhedât ve riyâzât zindanı içindedir.

Bu beyt-i şerîf sâlik tarafından insân-ı kâmile hitâb olmak münasibdir. "Azîz"den murâd, mürşid-i kâmil. "Mısır"dan murâd, âlem-i sûret ve mertebe-i şehadet. "Peymân", ahid ma'nâsınadır. Ya'nî, ey âlem-i şehadet Mısr'ının azîzi ve ahde sağlam ve doğru olan insân-ı kâmil! Sıfât-ı nefsâniyyemin zulmü altında mazlûm olan rûhumun Yûsuf'u senin tertib ettiğin mücâhedât ve riyâzât zindanı içindedir.

2811. Onun halâsında bir rü'yâ gör! Çabuk, zîra Allah muhsinleri sever.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2811. Onun kurtuluşunda bir rüya gör! Çabuk, çünkü Allah iyilik edenleri sever.

"Rüya"dan maksat, insân-ı kâmilin Hakk Yolcusu'nun tekil sabit hakikatini gözlemlemesidir. Çünkü rüya hayaldir ve tekil sabit hakikat de Hak'tan gelen gerçek varlıktan oluşmuş sıfat ve isimlerin gölgeleridir ve hayaldir. Nitekim 1. cildin 72 numarasına denk gelen beyitte آن خیالاتی که دام اولیاست. عکس مهرویان بستان خداست [yani "O hayaller ki, evliyânın tuzağıdır; Allah'ın bahçesi güzellerinin aksidir"] buyurulmuş ve orada bu beytin anlamı açıklanmıştı. Bu ve sonraki beyitler Yusuf (a.s.)'ın kıssasına benzetilerek söylenmiştir. Bilinir ki, Yusuf (a.s.) Mısır azizinin karısı Züleyha'nın iftirası üzerine zindana atılıp hapsedildi. Sonra Mısır padişahı bir rüya gördü. Gördüğü rüya şuydu: Yedi semiz öküzü yedi zayıf öküz yedi; ve yedi yeşil başağı da yedi kuru başak yedi. Zamanın rüya yorumcuları padişahın bu rüyasını yorumlayamadılar. Zindandan Yusuf (a.s.)'ı çağırdı. Hz. Yusuf, öncelikle yedi sene kıtlık ve yedi sene bolluk olacaktır, diye yorumladı; ve bu rüya Hz. Yusuf'un zindandan kurtulmasına sebep oldu. Kıssanın ayrıntısı Yusuf Suresi'nde ve tefsir kitaplarındadır; ve Yusuf Suresi'nde geçen إنى أرى سبع بقرات سمان يأكلهن سبع عجاف (Yusuf, 12/43) [yani "Muhakkak ben yedi semiz öküzü yedi zayıf öküzün yediğini görüyorum"] ayet-i kerimesinde beyan buyurulan rüyanın yorumuna ait birtakım hakikatler de 5. cildin 930 numaralı beytinden itibaren geçti. Burada "yedi semiz öküz"den ve "yedi yeşil başak"tan maksat, ruhun yedi övülmüş vasfı ve "yedi zayıf öküz" ve "yedi kuru başak"tan maksat da, nefsin yedi kötü sıfatıdır. Nefsin bu kötü sıfatları ruhun iyi sıfatlarını yuttuğu zaman, cisim Mısır'ında ve şehrinde ilahi feyizlerin kıtlığı meydana gelir. Yani ey kâmil mürşid! Benim tekil sabit hakikatime bak! Ruhumun Yusuf'unu bu zindandan kurtarmak emrinde gereken terbiye ne ise, çabuk onu yap! Bu benim hakkımda bir iyiliktir. Çünkü Yüce Allah والله يحب المحسنين (Âl-i İmrân, 3/134) yani "Allah iyilik edenleri sever" buyurur.

"Rü'yâ"dan murâd, insân-ı kâmilin sâlikin ayn-ı sâbitesini müşâhede etmesidir. Zîrâ rü'yâ hayâldir ve ayn-ı sâbite dahi vücûd-i hakîkî-i Hak'tan mütekevvin olan zılâl-ı sıfat ve esmâdır ve hayâldir. Nitekim 1. cildin 72 numarasına müsâdif olan beyitte آن خیالاتی که دام اولیاست. عکس مهرویان بستان خداست [ya'nî "O hayaller ki, evliyânın tuzağıdır; Hudâ'nın bostanı meh-rûlarının aksidir"] buyurulmuş ve orada bu beytin ma'nâsı îzâh edilmiş idi. Bu ve âtîdeki beyitler Yûsuf (a.s.)ın kıssasına teşbîhen îrâd buyurulmuştur. Ma'lumdur ki, Yûsuf (a.s.) azîz-i Mısr'ın karısı Züleyha'nın iftirâsı üzerine zindana atılıp habsedildi. Sonra Mısır pâdişahı bir rü'yâ gördü. Gördüğü rü'yâ şu idi: Yedi semiz öküzü yedi zayıf öküz yedi; ve yedi yeşil başağı da yedi kuru başak yedi. Zamânın ta'bîrcileri pâdişâhın bu rü'yâsını ta'bîr edemediler. Zindandan Yûsuf (a.s.)ı çağırdı. Hz. Yûsuf, evvelen yedi sene kıtlık ve yedi sene bolluk olacaktır, diye ta'bîr etti; ve bu rü'yâ cenâb-ı Yûsuf'un zindandan kurtulmasına sebeb oldu. Kıssanın tafsîli sûre-i Yûsuf'da tefsîr kitablarındadır; ve sûre-i Yusuf'ta vaki إنى أرى سبع بقرات سمان يأكلهن سبع عجاف (Yusuf, 12/43) [ya'nî "Muhakkak ben yedi semiz öküzü yedi zayıf öküzün yediğini görüyorum"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan rü'yânın ta'bîrine aid birtakım hakāyık dahi 5. cildin 930 numaralı beytinden i'tibâren geçti. Burada "yedi semiz öküz"den ve "yedi yeşil başak"tan murâd, rûhun yedi evsâf-ı hamîdesi ve "yedi zayıf öküz" ve "yedi kuru başak"tan murâd dahi, nefsin yedi sıfat-ı zemîmesidir. Nefsin bu kötü sıfatları rûhun iyi sıfatlarını yuttuğu vakit, cisim Mısr'ında ve şehrinde füyûzât-ı ilâhiyye kıtlığı vâki' olur. Ya'nî ey mürşid-i kâmil! Benim ayn-ı sâbiteme nazar et! Rûhumun Yûsuf'unu bu zindandan kurtarmak emrinde îcâb eden terbiye ne ise, çabuk onu yap! Bu benim hakkımda bir ihsândır. Zira Allah Teâlâ والله يحب المحسنين (Âl-i İmrân, 3/134) ya'nî "Allah ihsân edenleri sever" buyurur.

2812. Zarar dolu olan yedi zayıf öküz, yedi semiz öküzü yiyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2812. Zarar dolu olan yedi zayıf öküz, yedi semiz öküzü yiyorlar.

Yedi zayıf öküz hükmündeki nefsimin zararlı ve kötü olan gazap, şehvet, kendini beğenme, kıskançlık, kibir, hırs ve uzun emel gibi temel sıfatları, ruhumun hilim (yumuşak huyluluk) ve iffet ve acizlik ve gıpta (imrenme) ve tevazu ve kanaat ve kısa emel gibi yedi temel sıfatını yiyip yok ediyorlar.

Yedi zayıf öküz mesâbesindeki nefsimin zararlı ve kötü olan gazab, şehvet, ucüb, hased, kibir, hırs ve tûl-i emel gibi sıfât-ı esâsiyyesi, rûhumun hilim ve iffet ve acz ve gıbta ve tevâzu' ve kanâat ve kasr-ı emel gibi yedi sıfât-ı esâsiyyesini yeyip mahv ediyorlar.

2813. Nâ-pesend olan yedi çirkin kuru başak onun tâze başaklarını otluyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2813. Hoş olmayan yedi çirkin kuru başak, onun taze başaklarını otluyorlar.

Ve aynı şekilde, makbul olmayan yedi çirkin kuru başak hükmündeki nefsimin kötü sıfatları, ruhumun taze başaklar hükmündeki sıfatlarını otlayıp yok ediyorlar.

Ve kezâ nâ-makbûl olan yedi çirkin kuru başak mesâbesindeki nefsimin kötü sıfatları rûhumun tâze başaklar mesâbesindeki sıfatlarını otlayıp mahv ediyorlar.

2814. Ey azîz! Onun Mısr'ından kıtlık zahir oldu. Ey şah! Sakın bunu müstecîz olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2814. Ey azîz! Onun Mısır'ından kıtlık ortaya çıktı. Ey şah! Sakın bunu müstecîz (icazet verilmiş, uygun görülmüş) sayma!

Ey sûret ve şehadet âleminin azizi olan insân-ı kâmil! Ruh Yusuf'unun Mısır'ından ilahi feyizlerin kıtlığı ortaya çıktı. Ey şah! Sakın sâlikin bu hâline icazet verme ve onu bu hâl içinde bırakma!

Ey âlem-i sûret ve şehadetin azîzi olan insân-ı kâmil! Rûh Yûsuf'unun Mısr'ından füyûzât-ı ilâhiyye kıtlığı zâhir oldu. Ey şâh! Sakın sâlikin bu hâline icâzet verme ve onu bu hâl içinde bırakma!

2815. Ey şâh! Ben Yûsuf'um, sen habsinde oturt! Agah ol, beni, kadınların mekrinden kurtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2815. Ey şah! Ben Yusuf'um, sen beni zindanında oturt! Uyanık ol, beni kadınların tuzağından kurtar!

Bu tercüme, "nişân" kelimesinin "nişânden" mastarının şimdiki zaman emir kipi olduğuna göredir. Bu anlama göre, bu yüce beyitte, Yusuf Suresi'nde geçen قَال رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ (Yusuf, 12/33) yani "Hz. Yusuf dedi: Ey zindanın Rabbi! Bu kadınların beni çağırdığı şeyden bana zindan daha sevimlidir. Eğer onların tuzağını benden uzaklaştırmazsan, ben onlara meyleder ve cahillerden olurum" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Yani, ey şah ve ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşit! Ben Yusuf gibiyim. Sen beni mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) içinde oturt! Uyanık ol! Beni, Hz. Yusuf'a musallat olan kadınlar gibi olan nefsime ait sıfatlarımın tuzağından ve hilesinden kurtar! Birinci mısradaki "nişân" kelimesi "alamet" anlamına geldiğine göre, yüce beytin tercümesi şöyle olur: "Ey alametli şah, ey insân-ı kâmil mürşit! Ben senin zindanında Yusuf'um. Uyanık ol! Beni kadınlar gibi olan nefsime ait sıfatlarımın tuzağından kurtar!"

Bu tercüme "nişân" kelimesi "nişânden" masdarının emr-i hâzırı olduğuna göredir. Bu ma'nâya göre bu beyt-i şerîfte sûre-i Yûsufta olan قَال رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ (Yûsuf, 12/33) ya'nî "Hz. Yûsuf dedi: Ey habsin Rabbi! Bu kadınların çağırmalarından bana zindan daha sevgilidir. Eğer onların şerrini benden döndürmez isen, ben onlara meyl eder de câhillerden olurum" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Ya'nî, ey şâh ve ey mürşid-i kâmil! Ben Yûsuf mesâbesindeyim. Sen beni mücâhedât ve riyâzât içinde oturt! Agâh ol! Beni Hz. Yûsuf'a musallat olan kadınlar mesâbesindeki sıfât-ı nefsâniyyemin mekrinden ve hîlesinden kurtar! Birinci mısra'daki "nişân" kelimesi "alâmet" ma'nâsına geldiğine göre beyt-i şerîfin tercümesi şöyle olur: "Ey şâh alâmetli mürşid-i kâmil! Ben senin habsinde Yûsuf'um. Âgâh ol! Beni kadınlar mesâbesindeki sıfât-ı nefsâniyyemin mekrinden kurtar!"

2816. Bir arş tarafından ki, o bana merbat idi, ananın şehveti beni "İhbitû!" diye aşağıya bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2816. Bir arş tarafından ki, o bana bağlı idi, ananın şehveti beni "İhbitû!" diye aşağıya bıraktı.

"Merbat", "bağlanacak yer" demektir. Yani, çünkü bu suret âleminde kadınların görevi pek etkilidir. Nasıl ki bana bağlanacak yer olan ruhanîlik arşı tarafından ananın şehveti beni "İhbitû!" yani "Aşağı âleme ininiz!" diye bu cismaniyet âlemine düşürdü.

"Merbat", "bağlanacak mahal" demektir. Ya'nî, zîrâ bu âlem-i sûrette kadınların vazîfesi pek müessirdir. Nitekim bana bağlanacak yer olan rûhâniyet arşı tarafından ananın şehveti beni "İhbitû!" ya'nî "Âlem-i süflîye ininiz!" diye bu cismâniyet âlemine düşürdü.

2817. Binâenaleyh tamamlık taleb edici olan kemâlden dolayı, bir Zâl'in fenni yüzünden rahim zindanına düştüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2817. Bu sebeple, tamamlık talep eden kemâlden dolayı, bir Zâl'in sanatı yüzünden rahim zindanına düştüm.

"Müstetim", tamamlık talep edici demektir. "Kemâl"den kasıt, fiiller âleminde ortaya çıkmaktır. Çünkü ruhanîlik mertebesi sıfatlar âlemidir. Sıfatlar âlemi, fiiller âlemi olan cismaniyet âleminde ortaya çıkmadıkça, celâl ve isticlâ (tecelli ve tecelliyi talep etme) kemâli hâsıl olmaz. Nasıl ki ruh, cisimde hissedilir. Çünkü ruh ilâhî bir haldir; ve haller ancak cisimler âleminde etkilerini gösterir; aynı şekilde akıl da bir haldir. Onun tavrı cismaniyet âleminde ortaya çıkar. Zâl, İran pehlivanlarından birinin ismi olduğu gibi, "kadın" anlamına da gelir. "Pehlivân" anlamına geldiğine göre "baba"dan ve "kadın" anlamına geldiğine göre de "ana"dan kinaye olur. Yani, ben ruhlar âlemindeydim ve fiiller âlemine gelmediğim için ortaya çıkışım eksikti. Bu sebeple, celâl ve isticlâ kemâlinin gerçekleşmesi için babanın veya ananın cinsel birleşme sanatından dolayı ana rahmi zindanına düştüm.

"Müstetim", tamâmlık taleb edici. "Kemâl"den murâd, âlem-i ef'âlde zuhûrdur. Zîrâ mertebe-i rûhâniyyet âlem-i sıfattır. Âlem-i sıfât, âlem-i ef'âl olan cismâniyet âleminde zâhir olmadıkça kemâl-i celâ ve isticlâ hâsıl olmaz. Nitekim rûh, cisimde mahsüs olur. Zîrâ rûh bir şe'n-i ilâhîdir; ve şuûnât ancak âlem-i ecsâmda âsârını gösterir; ve kezâ akıl bir şe'ndir. Onun tavrı cismâniyet âleminde zâhir olur. Zâl, Îrân pehlivânlarından birinin ismi olduğu gibi, "kadın" ma'nâsına da gelir. "Pehlivân" ma'nâsına geldiğine göre "baba"dan ve "kadın" ma'nâsına geldiğine göre de “ana”dan kinâye olur. Ya'nî, ben âlem-i ervâhta idim ve âlem-i ef'âle gelmediğim için zuhûrum nâ-tamâm idi. Binâenaleyh kemâl-i celâ ve isticlâ husûlü için babanın veya ananın fenn-i cimâ'ından dolayı ana rahmi zindanına düştüm.

2818. Rûhu arştan hatîme getirir. Şübhesiz kadınların mekri azîm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2818. Ruhu arştan hatime getirir. Şüphesiz kadınların mekr (gizli yönlendirme)i büyük olur.

"Hatîm", sözlükte Kâbe duvarının dışına denir. Burada hakiki ve latif varlık Kâbe'sinin dışı olan kesafet (maddi yoğunluk) âlemine işaret edilir. Yani, kadın, ruhun cisme bağlanması suretiyle aşağı âleme inişini sağlamak için en önemli araçtır. Çünkü kadın olmasa babanın nutfesi yok olup gider ve şehvetinin üreme konusunda asla faydası olmaz. Bu sebeple o kadın, ruhu ruhanîyet arşından kesafet âleminin hatimine getirir. Şüphesiz bu yönden kadınların ruh Yusuf'una karşı mekri büyük olur.

"Hatîm", lügatte Ka'be duvarının hâricine derler. Burada vücûd-i hakîkî-i latîf Ka'be'sinin hârici olan âlem-i kesâfete işâret buyurulur. Ya'nî, kadın rûhun cisme taalluku sûretiyle âlem-i süflîye nüzülünü takrîr için en mühim vâsıtadır. Zîrâ kadın olmasa babanın nutfesi mahv olur gider ve şehvetinin tenâsül husûsunda aslâ fâidesi olmaz. Binâenaleyh o kadın, rûhu rûhâniyet ar- şından âlem-i kesâfet hatîmine getirir. Şübhesiz bu cihetle kadınların rûh Yûsuf'una karşı mekri azîm olur.

2819. Evvel ve âhir benim hübutum kadındandır. Vaktaki ruh idim ve nasıl beden oldum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2819. Evvel ve âhir benim inişim kadındandır. Vaktaki ruh idim ve nasıl beden oldum?

"Evvel"den kasıt, Hakk Yolcusu'nun ataları ve "âhir"den kasıt, Hakk Yolcusu'nun cismanî olan kişiliğidir. Yani, gerek atalarımın ve gerek benim ruhlarımızın aşağı âleme inişi ve düşüşü hep kadın yüzündendir. Bir zamanlar ruh idim. Görmez misin, şimdi nasıl cisim oldum?

"Evvel"den murâd, sâlikin ecdâdı ve "âhir"den murâd, sâlikin cismânî olan şahsiyetidir. Ya'nî, gerek ecdâdımın ve gerek benim rûhlarımızın âlem-i süflîye nüzülü ve hübûtu hep kadın yüzündendir. Bir vakitler rûh idim. Görmez misin, şimdi nasıl cisim oldum?

2820. Sukūtta Yûsuf'un bu nâlesini işit! Yahud bî-dil olan Ya'kūb üzerine [2800] rahm getir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2820. Düşüşte Yusuf'un bu inlemesini işit! Yahut dilsiz olan Yakup üzerine merhamet et.

"İsar", kaymak, düşmek demektir. Bu şerefli beyit, Hakk Yolcusu tarafından zamanın kutbundan yardım istemeye işaret etmeye uygundur. Bu durumda "Yakup"tan kastedilen, Hakk Yolcusunun mürşidi olur. Çünkü ilahi feyizlerin tamamı, zamanın kutbunun şerefli kalbinden âlem ehline dağıtılır. Bu sebeple, Hakk Yolcularını terbiye eden her bir insân-ı kâmil mürşit de, zamanın kutbunun feyizlerine muhtaçtır; ve her Hakk Yolcusunun ruhunun imamı, tabi olduğu insân-ı kâmil mürşittir. Nitekim 1. cildin 2967 numaralı beytinde خود جهان آن يك كسست او ابلهست. هر ستاره بر فلك جزو مهست [yani "Cihan muhakkak o bir kimsedir; o eblehtir; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür"] buyrulmuştu ki, orada bu anlama dair açıklamalar vardır. Yani, ey zamanın kutbu! Ruhlar âleminden aşağı âleme düşüşte, benim Yusuf mesabesinde olan ruhumun feryadını işit! Yahut o ruhumu terbiye eden, tabi olduğum Hz. Yakup mesabesindeki mürşidimin çabasına merhamet et ve onun himmetine yardım et!

"İsâr", kaymak, düşmek demektir. Bu beyt-i şerîf, sâlik tarafından kutb-ı zamândan istimdâda işaret olmak münasibdir. Bu sûrette "Ya'kūb"dan murâd, sâlikin mürşidi olur. Zîrâ bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye kutb-ı zamânın kalb-i şerîfinden ehl-i âleme tevzî' buyurulur. Binâenaleyh sâliklerini terbiye eden her bir mürşid-i kâmil dahi, kutb-ı zamânın füyûzâtına muntazırdır; ve her sâlikin rûhunun imâmı tâbi' olduğu mürşid-i kâmildir. Nitekim 1. cildin 2967 numaralı beytinde خود جهان آن يك كسست او ابلهست. هر ستاره بر فلك جزو مهست [ya'nî “Cihân muhakkak o bir kimsedir; o eblehtir; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür"] buyurulmuş idi ki, orada bu ma'nâya dâir îzâhât vardır. Ya'ni, ey kutb-ı zamân! Âlem-i rûhâniyyetten âlem-i süflîye sukūtta benim Yûsuf mesâbesinde olan rûhumun feryâdını işit! Yahud o rûhumu terbiye eden tâbi' olduğum Hz. Ya'kūb mesâbesindeki mürşidimin sa'yine merhamet et ve onun himmetine yardım et!

2821. Kardeşlerden mi yahud kadınlardan mı nâle edeyim? Zîrâ beni Adem gibi cennetlerden düşürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2821. Kardeşlerden mi yoksa kadınlardan mı feryat edeyim? Çünkü beni Âdem gibi cennetlerden düşürdüler.

"Kardeşler"den kasıt, tasavvuf yolundaki arkadaşlardır ki, bunlar henüz nefsanî sıfatlardan kurtulamamış oldukları için aralarında kıskançlık vardır. "Kadınlar"dan kasıt ise, Hakk Yolcusu'nun kendi nefsanî sıfatlarıdır. "Cennetler"den kasıt, amellerin cennetleridir ki, Hakk Yolcusu amellerinin derecelerine göre bu cennetlere ulaşır ve aynı şekilde sıfat cennetleridir ki Hakk Yolcusu, ilâhî sıfatlarla vasıflanıp ilâhî ahlâkla ahlâklandığı zaman, kendi sıfatlarının ve huylarının derecelerine göre bu cennetlere ulaşır. Yani, tarikat kardeşlerinin kıskançlığından mı, yoksa kendi nefsanî sıfatlarım olan kadınlardan mı feryat edeyim? Çünkü beni Hz. Âdem gibi amellerin cennetlerinden ve sıfat cennetlerinden en aşağıların aşağısına düşürdüler.

"Kardeşler"den murâd, rüfakā-yı sülüktür ki, bunlar henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulamamış oldukları için aralarında muhâsede vardır. "Kadınlar"dan murâd dahi, sâlikin kendi sıfât-ı nefsâniyyesidir. "Cennetler"den mu- râd, cennât-i a'mâldir ki, sâlik amellerinin derecelerine göre bu cennetlere nâil olur ve kezâ cennât-ı sıfattır ki sâlik, sıfat-ı ilâhiyye ile ittisâf ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olduğu vakit, kendi sıfatlarının ve huylarının derecelerine göre bu cennetlere nâil olur. Ya'nî, ihvân-ı tarîkın muhâsedesinden mi, yâhud kendi sıfât-ı nefsâniyyem kadınlarından mı feryad edeyim? Zîrâ beni Hz. Adem gibi cennât-i a'mâlden ve cennât-i sıfattan esfel-i sâfilîne düşürdüler.

2822. Ondan dolayı sonbaharın yaprağı gibi pejmürdeyim. Zîrâ vasl cennetinden buğday yemişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2822. Ondan dolayı sonbaharın yaprağı gibi perişanım. Çünkü kavuşma cennetinden buğday yemişim.

Burada "cennet"ten kastedilen, Hakk'ın mutlak varlığının sıfat mertebesi olan ruhlar âlemidir. "Buğday yemek"ten kastedilen ise, yoğunluk âlemine (maddî dünyaya) yönelmektir. Yani, zâta bitişik olan sıfatlar âlemi cennetinden buğday yemiş, yani yoğunluk âlemine yönelmiş olduğum için, ayrılık ve uzaklaşma âlemine düştüm. Ondan dolayı böyle sonbaharda solan yaprak gibi perişan ve solmuş bir haldeyim.

"Cennet"ten murâd, burada vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i sıfatı olan âlem-i ervâhtır. "Buğday yemek"ten murâd, âlem-i kesâfete teveccüh etmektir. Ya'nî, âlem-i sıfât cenneti ki, zâta muttasıldır, ben bu vasl cennetinden buğday yemiş, ya'nî âlem-i kesâfete teveccüh etmiş olduğum için, firâk ve ayrılık âlemine düştüm. Ondan dolayı böyle sonbaharda solan yaprak gibi pejmürde ve solmuş bir hâldeyim.

2823. Vaktaki senin lutfunu ve ikramını ve selâmını ve sulhunu ve haberini gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2823. Senin lütfunu, ikramını, selâmını, sulhunu ve haberini gördüğüm zaman.

Ey insân-ı kâmil ve mürşid! Bu maddi yoğunluk âleminde senin lütfunu, ikramını, selâmını ve sulhunu, yani beni aslıma ulaştırmak için yaptığın davetini ve haberini gördüğüm zaman.

Ey insân-ı kâmil ve mürşid! Vaktâki bu âlem-i kesâfet içinde senin lutfunu ve ikrâmını ve selâmını ve sulhunu ve haberini ya'nî beni aslıma îsâl için beni da'vetini ve haberini gördüm.

2824. Ben kötü gözden dolayı üzerlik tohumunu zahir kıldım. Benim üzerlik tohumuma da kötü göz erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2824. Ben kötü gözden dolayı üzerlik tohumunu görünür kıldım. Benim üzerlik tohumuma da kötü göz erişti.

Kötü göz değmesin diye kötü gözden dolayı üzerlik tohumunu hazırlayıp tütsülendim. Fakat benim üzerlik tohumuma da kötü göz erişti. Senin benim hakkımdaki lütfuna ve ikramına nazar değdi.

Nazar değmesin diye kötü gözden dolayı üzerlik tohumunu hazırlayıp tütsülendim. Fakat benim üzerlik tohumuma da kötü göz erişti. Senin benim hakkımdaki lutfuna ve ikramına nazar değdi.

2825. Ancak senin pür-humâr olan gözlerin her kötü gözün önden ve arkadan dafi'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2825. Ancak senin aşk sarhoşu gözlerin her kötü gözü önden ve arkadan def edicidir.

Ey kâmil mürşid! Anladım ki, senin ilahi aşk şarabıyla sarhoş ve mahmur olan gözlerin, her kötü gözü önden ve arkadan def edici ve beni Hakk yolunda ve sülûkte (manevi yolculukta) koruyucudur.

Ey mürşid-i kâmil! Anladım ki, senin aşk-ı ilâhî şarabı ile pür-humâr ve mahmûr olan gözlerin her kötü gözü önden ve arkadan def' edici ve beni tarîk-ı Hak'ta ve sülûkte muhafaza edicidir.

2826. Ey şah! Senin iyi gözün kötü gözü mât ve müste'sal eder. Ne güzel ilacdır!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2826. Ey şah! Senin iyi gözün kötü gözü mat ve kökünden koparılmış eder. Ne güzel ilaçtır!

"Müste'sal", "kökünden koparılmış" demektir. Yani, ey şah ve ey mürşid-i kâmil (olgun rehber)! Nazar değdiren kötü gözü, senin etkili olan iyi gözün mağlup eder ve kökünden koparılmış bir hâle getirir. Bu sebeple kötü gözlere karşı senin o mahmur gözlerin ne güzel ilaçtır!

"Müste'sal", "kökünden koparılmış" demektir. Ya'nî, ey şâh ve ey mürşid-i kâmil! Nazar değdiren kötü gözü, senin müessir olan iyi gözün mağlûb eder ve kökünden koparılmış bir hâle getirir. Binâenaleyh kötü gözlere karşı senin o mahmûr gözlerin ne güzel ilacdır!

2827. Belki senin gözünden kimyalar erişir. Kötü gözü iyi göz yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2827. Aksine, senin gözünden kimyalar erişir. Kötü gözü iyi göz yapar.

Yani, senin o latif gözün ve bakışın, kötü gözün etkisini def etmek değil, aksine kimya ve iksir gibi o kötü gözün aslını değiştirir ve o kötü gözü iyi göz yapar. Hafız-ı Şirazi'nin (k.s.) beyti: آنانکه خاكرا بنظر کیمیا کنند آیا بود که گوشه چشمی بما کنند "Onlar ki bakışlarıyla toprağı kimya ve iksir yaparlar, acaba, bize de göz ucuyla bakarlar mı?!"

Ya'nî, senin o latîf gözün ve nazarın kötü gözün te'sîrini def' etmek değil, belki kimyâ ve iksîr gibi o kötü gözün aslını değiştirir ve o kötü gözü iyi göz yapar. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.): آنانکه خاكرا بنظر کیمیا کنند آیا بود که گوشه چشمی بما کنند "Onlar ki nazar ile toprağı kimyâ ve iksîr yaparlar, acaba, olabilir mi ki, bize de göz ucu ile baksınlar?!"

2828. Şahın gözü gönül doğanının üzerine vurmuştur. Onun doğanının gözü pek himmetli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2828. Şahın gözü gönül doğanının üzerine vurmuştur. Onun doğanının gözü pek himmetli olmuştur.

Gerçek Şah olan Hakk'ın inayet gözü, insân-ı kâmilin doğan kuşu mesabesindeki kalbi üzerine düşmüştür. Bu sebeple onun bu doğan kuşu olan kalbinin bakışı pek himmetli olmuştur. Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh'lerinin [11]. bölümünde şöyle buyururlar:

"Azizlerden biri, amacını elde etmek için halvette (inzivada) oturmuştu. Ona, "Böyle yüce bir amaç halvette elde edilmez. Halvetten dışarı çık, sana bir azizin nazarı (bakışı) düştüğü zaman, o amacın gerçekleşir" diye bir ses geldi. "O azizi nerede bulayım?" dedi. "Git, o seni tanır ve sana bakar; ve alameti şudur ki, nazarı senin üzerine düştüğünde elinden ibrik düşer ve kendinden geçersin. Onun nazarı senin üzerine düştüğünü bundan anlarsın" dediler. Su dolu ibriği eline aldı. Mescidin cemaatine su dağıtır ve safların arasını dolaşırdı. Ansızın onda bir hâl belirdi ve nara atıp, ibrik elinden düştü ve kendinden geçmiş bir şekilde bir köşede kaldı. Halkın hepsi gittiler. Kendine geldiği zaman, kendisini yalnız gördü. Ona nazar eden o şahı orada görmedi. Ancak amacına ulaştı. Hakk'ın öyle adamları vardır ki, aşırı yüceliklerinden ve Hakk'ın gayretinden yüzlerini göstermezler. Fakat halkı yüce amaçlarına ulaştırır ve lütuf ve ihsanlarını bolca verirler; ve herkesin işlerini Hakk'ın bildiği kubbelerin üstünden aşırırlar. Ne kadar cömert ve ihsan sahibidirler! Böyle padişahlar nadir ve nazenindirler."

Şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın inâyet gözü insân-ı kâmilin doğan kuşu mesâbesindeki kalbi üzerine vâki' olmuştur. Binâenaleyh onun bu doğan kuşu olan kalbinin bakışı pek himmetli olmuştur. Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin [11]. faslında şöyle buyururlar:

"Azîzin birisi maksûdunu taleb için halvette oturmuş idi. Ona "Böyle bir maksûd-ı âlî halvette hâsıl olmaz. Halvetten dışarıya çık, sana bir azîzin nazarı vâki' olduğu vakit, o maksûdun hâsıl olur" diye nidâ geldi. "O azîzi nerede bulayım?" dedi. "Git, o seni tanır ve sana nazar eyler; ve alâmeti odur ki, nazarı senin üzerine vâki' olunca elinden ibrik düşer ve bîhûş olursun. Onun nazarı senin üzerine vâki' olduğunu bundan bilirsin" dediler. Su dolu ibriği eline aldı. Mescidin cemaatine su dağıtır ve safların arasını dolaşırdı. Nâgehân onda bir hâl zâhir oldu ve na'ra vurup, ibrik elinden düştü ve bîhûş olarak bir köşede kaldı. Halkın kâffesi gittiler. Vaktâki kendine geldi, kendisini yalnız gördü. Ona nazar eden o şâhı orada görmedi. Velâkin maksûduna vâsıl oldu. Hakk'ın öyle adamları vardır ki, gâyet-i azîmetten ve gayret-i Hak'tan yüzlerini göstermezler. Fakat halkı maksûd-ı azîmlerine îsâl ve bezl-i âtıfet eylerler; ve herkesin işlerini Hakk'ın bildiği kubbelerin üstünden aşırırlar. Ne kerîm ve cevâddırlar! Böyle padişahlar nâdir ve nâzenîndirler."

2829. Doğan nazardan himmet buldu ki, şâhın doğanı erkek arslanın gayrını tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2829. Doğan, nazardan öyle bir himmet buldu ki, şahın doğanı erkek aslandan başkasını tutmaz.

Doğan kuşu, yani insân-ı kâmilin kalbi, Hakk'ın inayet nazarlarından o kadar çok himmet buldu ki, hakiki şahın doğan kuşu olan insân-ı kâmilin kalbi erkek aslandan başkasını tutmaz ve avlamaz. Yani ancak mürşid ve insân-ı kâmil olmaya yatkın ve layık olanları avlar. Bu şerefli beyitten, anlamın özgüllüğü itibarıyla şu da anlaşılabilir: "Doğan"dan kasıt, Hz. Pîr efendimizin şerefli kalbi ve "erkek aslan"dan kasıt ise Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretleridir. Yani, benim latif kalbim Hakk'ın inayet nazarlarından o kadar çok himmet buldu ki, Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri gibi erkek aslandan başkasını avlamaz. Gerçi Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanlarında pek çok mensubu vardı. Fakat Çelebi Hüsâmeddîn efendimize olan nazarları, diğerlerine olan nazarlarından pek başkaydı. Nitekim bu Mesnevî-i Şerif'in çeşitli yerlerinde o hazret hakkındaki övgü ve yüceltmelerden bu nazarın derecesi ortaya çıkar.

Doğan kuşu, ya'nî insân-ı kâmilin kalbi Hakk'ın nazar-ı inâyetinden o kadar çok himmet buldu ki, şâh-ı hakîkînin doğan kuşu olan insân-ı kâmilin kalbi erkek arslandan başkasını tutmaz ve avlamaz. Ya'nî ancak mürşid ve insân-ı kâmil olmaya müstaid ve lâyık olanları avlar. Bu beyt-i şerîften husûsiyet-i ma'nâ i'tibariyle şu da anlaşılabilir: "Doğan"dan murâd, Hz. Pîr efendimizin kalb-i şerîfleri ve "erkek arslan"dan murâd dahi, Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretleridir. Ya'nî, benim kalb-i latîfim Hakk'ın nazar-ı inâyetinden o kadar çok himmet buldu ki, Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri gibi erkek arslandan başkasını avlamaz. Gerçi Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde pek çok mensûbları var idi. Fakat Çelebi Hüsâmeddîn efendimize olan nazarları onlara olan nazarlardan pek başka idi. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde o hazret hakkındaki medh ve sitâyişlerden bu nazarın derecesi zâhir olur.

2830. Arslan nedir ki! O ma'nevî olan şahbaz hem senin şikârındır ve hem [2810] de onun avı sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2830. Aslan nedir ki! O manevî şahbaz hem senin avındır hem de onun avı sensin.

Bu şerefli beyitte çokluktan birliğe dönüş buyrulur. Ey gerçek şah! Ben aslan avlar diyorum, bu çokluklar âlemine özgü bir sözdür. Birlik âleminde aslan ne demektir? Çünkü "Kalb Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu istediği gibi döndürür" hadis-i şerifi gereğince o manevî şahbaz olan kalp dahi Senin avındır. Ve "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takva sahibi ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" hadis-i kudsisi gereğince onun avı dahi Sensin ve o kalp Sen yüce şanı avlamıştır.

Bu beyt-i şerîfte kesretten vahdete rücû' buyurulur. Ey şâh-ı hakîkî! Ben arslan avlar diyorum, bu keserât âlemine mahsûs bir sözdür. Âlem-i vahdet-te arslan ne demektir? Çünkü القلب بين الاصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'nî "Kalb Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfi mûcibince o ma'nevî şâhbâz olan kalb dahi Sen'in avındır. Ve لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsi mûcibince onun avı dahi Sen'sin ve o kalb Sen azîmü'ş-şânı avlamıştır.

2831. Cân doğanının safiri dîn mer'âsında "Ben kaybolanları sevmem!" na'raları oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2831. Can doğanının sesi din otlağında "Ben kaybolanları sevmem!" feryatları oldu.

"Safîr", kuş sesidir. Yani, can doğan kuşunun sesi ve ötüşü din otlağında ve merasında لَا أُحِبُّ الآفلين (En'âm, 6/76) yani "Ben kayıp ve yok olanları sevmem!" feryatları oldu; ve kesret âlemi (çokluk âlemi) ise, kayıp ve yok olan suretlerle doludur. Bu sebeple benim kalbim ancak yok olma niteliği taşımayan latif zâtına av olur ve aynı zamanda da seni avlamış olur. Nasıl ki Hadîs-i Şerîf'te "O kimse ki Allah için oldu, Allah dahi onun için oldu" buyurulur; ve bu hal neticesinde de vahdete (birliğe) dalmış olur.

"Safîr", kuş sadâsı. Ya'nî, cân doğan kuşunun sadâsı ve ötüşü dîn mer'âsında ve otlağında لَا أُحِبُّ الآفلين (En'âm, 6/76) ya'nî "Ben kayıp ve zâil olanları sevmem!" na'raları oldu; ve âlem-i keserât ise, kayıp ve zâil olan sûretler ile doludur. Binâenaleyh benim kalbim ancak zevâl şânından olmayan zât-ı latîfine av olur ve aynı zamanda da seni avlamış olur. Nitekim hadîs-i Şerîfte من كان لله كان الله له ya'ni "O kimse ki Allah için oldu, Allah dahi onun için oldu" buyurulur; ve bu hâl netîcesinde de vahdete müstağrak olur.

2832. Senin için uçan gönül doğanına senin hadsiz atândan bir göz erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2832. Senin için uçan gönül doğanına senin hadsiz atândan bir göz erişti.

Ey gerçek şah! Sana ulaşmak için uçan ve amacı sana kavuşmaktan ibaret olan gönül doğanına, senin sınırı ve sonu olmayan bağışlarından ve yardımlarından bir göz erişti ki, o göz ile gayb âlemini (görünmeyen âlemi) gözlemler.

Ey şâh-ı hakîkî! Sana vâsıl olmak için uçan ve himmeti sana vusûlden ibâret olan gönül doğanına, senin haddi ve nihâyeti olmayan atâlarından ve inâyetlerinden bir göz erişti ki, o göz ile âlem-i gaybı müşâhede eder.

2833. Senden burun koku ve kulak sema' buldu. Her bir hisse (حسه), müşa' olarak hisse (حصہ) geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2833. Senden burun koku ve kulak işitme buldu. Her bir duyuya, ortaklaşa bir pay geldi.

"Müşa", bir mülkün hissedarlar arasında paylaştırılması durumunda, her birinin hakkının, diğer hisselerin her bir parçasına yayılmış ve karışmış olması hâlidir. Bu sebeple bu mülk hem paylaştırılmış hem de paylaştırılmamış hükmündedir. Yani o insân-ı kâmilin canının burnu senden koku aldı ve canının kulağı senden işitme buldu. Kısaca, onun dış ve iç duyularına ortaklaşa bir pay geldi. Yani, önceden beş duyunun her birinin ayrı ayrı görevi vardı. Birinin görevine diğeri karışmazdı. Şimdi böyle değildir. Gördüğü zaman bütün uzuvlarıyla görür ve kokladığı zaman aynı şekilde bütün uzuvlarıyla koklar ve işittiği zaman da aynı şekilde bütün uzuvlarıyla işitir. Bu hâl, bedensel yoğunluğun incelik kazandığına işaret olur.

“Müşa", bir mülkün hissedârân arasında taksîmi hâlinde her birinin hakkı, diğer hisselerin her cüz'üne sârî ve şâyi' olmak hâlidir. Binâenaleyh bu mülk hem taksîm olunmuş ve hem de taksîm olunmamış hükmündedir. Ya'nî o kâmilin cânının burnu senden koku aldı ve cânının kulağı senden işitmek buldu. Velhâsıl onun havâss-i zâhire ve bâtınesine müşterek bir hisse geldi. Ya'nî, evvelce havâss-i hamseden her birinin ayrı ayrı vazîfesi var idi. Birinin vazîfesine diğeri karışmaz idi. Şimdi böyle değildir. Gördüğü vakit bütün a'zâsıyla görür ve kokladığı vakit kezâlik bütün a'zâsıyla koklar ve işittiği vakit dahi kezâlik bütün a'zâsıyla işitir. Bu hâl kesâfet-i cismiyyenin letâfet kesb ettiğine işaret olur.

2834. Vaktaki her bir hisse gayb tarafına yol veresin, o his için ölüm ve ihtiyarlık fütūru olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2834. Her bir hisse gayb tarafına yol verdiğin zaman, o his için ölüm ve ihtiyarlık zayıflığı olmaz.

Ey gerçek şah! Her bir hisse gayb âlemini idrak etmesi için yol verdiğin zaman, artık o his için ölüm ve ihtiyarlık zayıflığı ve aczi meydana gelmez. Çünkü ölüm ve ihtiyarlık ancak bedenin yoğunluğuna arız olan hallerdir. Cisim ruhun latif rengine boyandıktan sonra bu gibi zayıflıklar ve acizlikler meydana gelmez.

Ey şâh-ı hakîkî! Vaktaki her bir hisse âlem-i gaybı idrak etmek üzere yol veresin, artık o his için ölüm ve ihtiyarlık fütūru ve aczi vâki' olmaz. Zîrâ ölüm ve ihtiyarlık ancak kesâfet-i cismâniyyeye ârız olan hallerdir. Cisim rûhun reng-i latîfine boyandıktan sonra bu gibi fütûrlar ve aczler vâki' olmaz.

2835. Mülkün malikisin. Hisse bir şey verirsin, tâ ki o his, hisler üzerine şahlık eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2835. Mülkün sahibisin. Hisse bir şey verirsin ki, o his, diğer hisler üzerine şahlık etsin.

Ey gerçek şah! Sen görünen ve görünmeyen mülkün mâliki ve sahibisin. İnsân-ı kâmilin hissine öyle bir özellik verirsin ki, artık onun o hissi diğer insanların hisleri üzerine şahlık ve hüküm eder.

Menkıbe: Reşahât'ta yazılmıştır ki: "Zâhir ulemâsından Molla Cemâleddîn isminde bir adam vardı. Mantık ilminde ve matematik bilimlerinde pek mahirdi; ve kalenderler kılığında gezer, namaz kılmaz ve şeriat hükümlerine karşı lâkayt idi. Kendi çağında bulunan Ubeydullah-ı Ahrar (k.s.) hazretleri aleyhinde daima birtakım sözler söyler ve evliyayı inkâr ederdi. Hz. Ubeydullah'ın talebelerinden Nâsıruddin isminde bir zât nakleder ki: "Bir gün Cemâleddîn'in meclisinde bulundum. Benim o hazrete mensubiyetimi anlayınca, cenâb-ı Ubeydullah hakkında dil uzatmaya başladı ve dedi ki: "Siz bir kimseye inanmışsınız ki, ne ilmi, ne hâli, ne zikri ve ne halveti vardır. Ben bugün onun meclisine gideyim ve ondan gizli esrar yiyeyim; ve ona filân yemeği ve filân helvayı benim için hazırla, diye hükmedeyim. Size de onun hiç bâtını ve hâli olmadığı malum olsun." Ben onun hezeyanından rahatsız oldum. Lâkin karşılık vermeyi uygun görmedim. Derhâl kalkıp mahzun bir hâlde o cemiyeti terk ettim ve Ubeydullah hazretlerinin huzuruna geldim. O herif dahi kendine benzeyen üç arkadaşı ile beraber oraya geldiler. Cemâleddîn elinde gizlediği esrarı gizlice ağzına attı ve yutmak istedi. Bir türlü yutamadı. Her ne kadar hâlini belli etmemek istedi ise de mümkün olmadı. Esrar boğazında kaldı ve yüzü morardı. Çırpınmaya başladı. Ubeydullah hazretleri: "Ensesine bir yumruk vurun!" buyurdu. Birisi kalktı, herifin kafasına şiddetli bir yumruk indirdi. Boğazındaki esrar odanın ortasına fırladı. Herkes gülüşmeye başladılar. Herif bir derece rezil oldu ki, tarife sığmaz. Arkadaşlarıyla beraber meclisten defolup gittiler. Bu vaka Taşkent'te yayıldı. Orada da duramadı, çıkıp gitti. Şimdi Hz. Ubeydullah'ın hissi Cemâleddîn'in hissinde şahlık etti ve onun hissine hükmetti. Evliya menkıbelerinde bu kabil hadiseler çoktur.

Ey şâh-ı hakîkî! Sen zâhir ve bâtın olan mülkün mâliki ve sahibisin. İnsân-ı kâmilin hissine öyle bir hâssa verirsin ki, artık onun o hissi sâir insanların hisleri üzerine şâhlık ve hükm eder.

Menkıbe: Reşahâťta yazılmıştır ki: "Ulemâ-i zâhirden Molla Cemâleddîn isminde bir adam var idi. Fenn-i mantıkda ve ulûm-i riyaziyyede pek mâhir idi; ve kalenderler hey'etinde gezer ve namaz kılmaz ve ahkâm-ı şer'iyyeye karşı lâkayd idi. Kendi asrında bulunan Ubeydullah-ı Ahrar (k.s.) hazretleri aleyhinde dâimâ birtakım sözler söyler ve evliyâyı inkâr ederdi. Hz. Ubeydullâh'ın şâkirdânından Nâsıruddin isminde bir zât nakl eder ki: "Bir gün Cemâleddîn'in meclisinde bulundum. Benim o hazrete mensûbiyetimi anlayınca, cenâb-ı Ubeydullah hakkında itâle-i lisâna başladı ve dedi ki: "Siz bir kimseye mu'tekid olmuşsunuz ki, ne ilmi, ne hâli, ne zikri ve ne halveti vardır. Ben bugün onun meclisine gideyim ve ondan gizli esrar yiyeyim; ve ona filân taâmı ve filân helvayı benim için hazırla, diye hükmedeyim. Size de onun hiç bâtını ve hâli olmadığı ma'lûm olsun." Ben onun hezeyânından muztarib oldum. Lâkin mukābele etmeyi münasib görmedim. Derhâl kalkıp mahzûn bir hâlde o cemiyeti terk ettim ve Ubeydullâh hazretlerinin huzûruna geldim. O herîf dahi kendine benzeyen üç arkadaşı ile beraber oraya geldiler. Cemâleddîn elinde gizlediği esrarı gizlice ağzına attı ve yutmak istedi. Bir türlü yutamadı. Her ne kadar hâlini belli etmemek istedi ise de mümkin olmadı. Esrar boğazında kaldı ve yüzü morardı. Çırpınmaya başladı. Ubeydullâh hazretleri: "Ensesine bir yumruk vurun!" buyurdu. Birisi kalktı, herîfin kafasına şiddetli bir yumruk indirdi. Boğazındaki esrar odanın ortasına fırladı. Herkes gülüşmeye başladılar. Herîf bir derece rezîl oldu ki, ta'rîfe sığmaz. Arkadaşlarıyla berâber meclisten def' olup gittiler. Bu vak'a Taşkend'de şâyi' oldu. Orada da duramadı, çıkıp gitti. İmdi Hz. Ubeydullah'ın hissi Cemâleddîn'in hissinde şâhlık etti ve onun hissine hükmetti. Menâkıb-ı evliyâ'da bu kabîl hâdisât çoktur.

## Gecenin ve hırsızların hikâyesidir ki, gece Sultân Mahmûd "Ben sizden biriyim!" diye onların arasına düştü ve onların ahvâline muttali' olması

2836. Vaktaki gece Şah Mahmud yalnız olarak dolaşırdı. Hırsızların kavminin güruhuna mülâkî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2836. Şah Mahmud gece yalnız dolaştığında, hırsızlar güruhuna rastladı.

"Bâz hûrden", Farsça kinayelerden olup "rastlamak ve birleşmek" anlamına gelir (Bahâr-ı Acem). Yani, Gazneli Şah Mahmud karanlıkta yalnız başına dolaşırdı. Hırsızlardan bir bölük kimseye tesadüf etti ve rastladı.

"Bâz hûrden”, “mülâkî ve muttasıl olmak" ma'nâsına kinâyât-ı Acem'dendir (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, Şâh Mahmûd-ı Gaznevî karanlıkta yalnız başına dolaşırdı. Hırsızlardan bir bölük kimseye tesadüf etti ve mülâkî oldu.

2837. Müteakiben ona dediler ki: "Ey vefâ sahibi sen kimsin?" Şah dedi: "Ben dahi sizden biriyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. Müteakiben ona dediler ki: "Ey vefâ sahibi sen kimsin?" Şah dedi: "Ben dahi sizden biriyim."

Tesadüfün ardından hırsızlar Sultan Mahmud'a dediler ki: "Ey vefalı adam! Sen kimsin ve hâlin ve şanın nedir?" Sultan Mahmud cevaben: "Ben de sizin gibi hırsızlardan biriyim!" dedi.

Tesadüfü mütâakıb hırsızlar Sultân Mahmûd'a dediler ki: "Ey vefâlı adam! Sen kimsin ve hâl ve şânın nedir?" Sultân Mahmûd cevâben: "Ben de sizin gibi hırsızlardan biriyim!" dedi.

2838. O birisi dedi: "Ey hîle mezhebli taife! Ta ki her bir kimse ferhengini söylesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2838. O birisi dedi: "Ey hile mezhepli topluluk! Herkes kendi ferhengini söylesin!"

Sultan Mahmud bu cevabı verdikten sonra o hırsızlardan birisi dedi ki: "Ey işi gücü hileden ibaret olan hırsız topluluğu! Herkes kendi ferhengini (sözlük, lügat) ve sanatını ve maharetini söylesin! Bakalım içimizde bizim sanatımıza yardım edebilecek kimse var mıdır, yok mudur? Bilelim!"

Sultân Mahmûd bu cevabı verdikten sonra o hırsızlardan birisi dedi ki: "Ey işi gücü hîleden ibaret olan hırsız tâifesi! Herkes kendi ferhengini ve san'atını ve mahâretini söylesin! Bakalım içimizde bizim san'atımıza yardım edebilecek kimse var mıdır, yok mudur? Bilelim!"

2839. "Tâ ki kendi mahremlerine müsâmerede söyleye ki, hüner cinsinden cibilliyette ne tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2839. "Tâ ki kendi mahremlerine sohbet meclisinde söylesin ki, doğuştan gelen kabiliyette hüner cinsinden neye sahiptir?"

"Semer", gece masalları ve anlatılan hikâyelerdir. Yani, "Arkadaşlarımızdan her biri yaratılışında ve tabiatında hüner ve marifet cinsinden neye sahipse, bu geceki sohbet esnasında onu söylesin!"

"Semer", gece masalları ve söylenen hikâyeler. Ya'nî, "Arkadaşlarımızdan her birisi hilkatinde ve tabîatinde hüner ve ma'rifet cinsinden neye mâlik ise, bu gece musâhabesi esnâsında onu söylesin!"

2840. O biri dedi: "Ey fen satıcı olan gürûh! Benim hâssıyetim benim iki kulağımdadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2840. O biri dedi: "Ey fen satıcı olan topluluk! Benim özelliğim benim iki kulağımdadır."

O hırsızlardan birisi cevap olarak dedi ki: "Ey fen ve hüner satıcı olan topluluk! Benim özelliğim ve bilgim iki kulağımdadır."

O hırsızlardan birisi cevâben dedi ki: "Ey fen ve hüner satıcı olan tâife! Benim hâssıyetim ve ma'rifetim iki kulağımdadır."

2841. "Zîrâ köpek sadâ ile ne söylüyor? Ben bilirim." Kavim ona: "Bir altından iki dângtir!" dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2841. "Çünkü köpek ses ile ne söylüyor? Ben bilirim." Kavim ona: "Bir altından iki dângtir!" dediler.

Yani, "Köpek havladığı zaman ne söylediğini ben anlarım," dedi. Diğer hırsızlar ona, "Bu senin marifetin o kadar büyük bir şey değildir. Bir altının iki dângi kıymetinde gayet cüz'î bir şeydir," dediler.

Ya'nî, "Köpek havladığı vakit ne söylediğini ben anlarım," dedi. Diğer hırsızlar ona, "Bu senin ma'rifetin o kadar büyük bir şey değildir. Bir altının iki dângi kıymetinde gāyet cüz'î bir şeydir," dediler.

2842. O diğeri dedi: "Ey altına tapan gürüh! Benim bütün hâssıyetim gözümdedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2842. O diğeri dedi: "Ey altına tapan topluluk! Benim bütün özelliğim gözümdedir."

2843. "Etrâf-ı âlemde gece her kimi görsem, ben onu şübhesiz gündüz tanırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2843. "Âlemin etrafında gece her kimi görsem, ben onu şüphesiz gündüz tanırım."

"Kayruvân", âlemin bütün etrafıdır (Burhân). Yani, "Ben gece karanlığında âlemin etrafında her kimi görsem, gündüz o adama rast geldiğim zaman, hemen tanırım ve asla acaba o mudur? demem."

"Kayruvân", etrâf-ı mecmûa-i âlem (Burhân). Ya'nî, "Ben gece karanlığında etrâf-ı âlemde her kimi görsem, gündüz o adama rast geldiğim vakit, derhal tanırım ve aslâ acaba o mudur? demem."

2844. Birisi dedi: "Benim hâssıyetim kolumdadır. Zîrâ ben elimin kuvveti ile delikler açarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2844. Birisi dedi: "Benim özelliğim kolumdadır. Çünkü ben elimin kuvveti ile delikler açarım."

2845. Birisi dedi: "Benim hâssiyetim burnumdadır. Benim işim topraklarda koku görücülüktür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2845. Birisi dedi: "Benim özelliğim burnumdadır. Benim işim topraklarda koku görücülüktür."

2846. “En-Nâs maâdin" sırrı elverdi ki, Resûl onu neden dolayı buyurmuştur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2846. "İnsanlar madenlerdir" sırrı, Resûl'ün onu neden söylediğini anlamamı sağladı.

Bu şerefli beyitte, "İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir. Onların cahiliyet dönemindeki hayırlıları, fakih oldukları zaman İslam'ın da hayırlılarıdır" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerife göre insanların değeri, ilahi ilimdeki bilgileri oranındadır. Ve bu anlam, ikinci cildin 2062 numaralı beytine denk gelen "Uyanık ol! 'İnsanlar madenlerdir' sözünü hatırla! Bir maden yüz binden fazla olur" beytinde geçti. Bu şerefli beyitte, hırsızın dilinden insân-ı kâmilin diline geçiş buyurulur. Yani, "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerinin 'İnsanlar madenlerdir...' ilh. hadis-i şerifinin neden dolayı beyan buyurulmuş olduğunu, bu hadis-i şerifin sırrını idrak etmek suretiyle anladım."

Bu beyt-i şerîfte الناس كمعادن الذهب والفضة خيارهم في الجاهلية خيارهم في الاسلام ya'ni "Nâs altın ve gümüş ma'denleri gibi ma'denlerdir. Onların câhiliyetteki hayırlıları fakîh oldukları vakit İslâm'ın da hayırlılarıdır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadîs-i şerîfe nazaran insanların kıymeti ilm-i ilâhîdeki ma'lûmâtları nisbetindedir. Ve bu ma'nâ 2. cildin 2062 numaralı beytine müsâdif olan ياد الناس معادن هين بيار معدنی باشد فزون از صد هزار ya'ni "Âgâh ol! 'En-nâsü maâdin'i hâtıra getir! Bir ma'den yüz binden fazla olur"] beytinde geçti. Bu beyt-i şerîfte hırsızın lisânından inşân-ı kâmilin lisânına intikāl buyurulur. Ya'nî, "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerinin الناس كمعادن yanî "İnsanlar ma'denlerdir..."] ilh. hadîs-i şerîfinin neden dolayı beyân buyurulmuş olduğunu, bu hadis-i şerîfin sırrını idrâk etmek sûretiyle anladım.

2847. "Ben cisim toprağından bilirim ki, onda ne kadar nakd vardır ve o ma'denden ne tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2847. "Ben cisim toprağından bilirim ki, onda ne kadar nakit vardır ve o madenden ne tutar?"

"Ben topraktan yaratılan bir cisimde ne kadar ilim ve irfan nakdi vardır ve ne cins madene sahiptir? Onda gömülü olan ilim ve marifet bakır mıdır, demir midir? Altın mı, yoksa gümüş müdür? Bilirim."

"Ben topraktan mahlûk olan bir cisimde ne kadar nakd-i ilm ve irfan vardır ve ne cins ma'dene mâliktir? Onda medfûn olan ilim ve ma'rifet bakır mıdır, demir midir? Altın mı, yoksa gümüş müdür? Bilirim."

2848. O bir ma'dende ölçüsüz altın dercdir ve o diğerinin îrâdı masraftan daha azdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2848. O bir madende ölçüsüz altın dercedilmiştir ve o diğerinin geliri masraftan daha azdır.

"Görürüm ki, birinde ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) altınları ölçüsüz ve hesapsız bir şekilde yerleşmiştir ve o diğerinde de geliri masraftan daha azdır. Yani kalbine gelen ilhamlar, söylediği sözlerden daha azdır. O çok söylediği sözler, ezberlenmiş sözlerdir, kalbine gelen ilhamlar değildir.

"Görürüm ki, birisinde ulûm-i ledünniyye altınları ölçüsüz ve hesabsız münderic olmuştur ve o diğerinde de îrâdı masraftan daha azdır. Ya'nî vâridât-ı kalbiyyesi söylediği sözlerden daha azdır. O çok söylediği sözler, ezberlenmiş sözlerdir, vâridât-ı kalbiyyesi değildir.

2849. "Ben Mecnun gibi toprağı koklarım. Hatasız, Leyla'nın toprağını bulurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2849. "Ben Mecnun gibi toprağı koklarım. Hatasız, Leyla'nın toprağını bulurum."

Yani, "Leyla'nın aşığı olan Mecnun, bir kişinin aracılığı olmaksızın toprağı koklayarak Leyla'nın mekanını bulduğu gibi, hakiki Leyla olan Hakk'ın toprağı hükmünde olan insan bedenini hatasız bir şekilde koklarım."

Ya'nî, "Leyla'nın âşığı olan Mecnûn, bir şahsın delâleti olmaksızın toprağı koklayarak Leylâ'nın mekânını bulduğu gibi, Leylâ-yı hakîkî olan Hakk'ın toprağı mesâbesinde olan cism-i beşeri hatâsız bir sûrette koklarım."

2850. "Gerek Yûsuf ve gerek Ehremen olsun, koklarım. Her bir gömlekten bilirim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2850. "Gerek Yusuf ve gerek Ehremen olsun, koklarım. Her bir gömlekten bilirim."

"Ahermen", "Ehremen", Mecusilerin "şer yaratıcısı" dedikleri hayalî bir rab olup, burada "şeytan" anlamındadır. Yani, "Ben koklarım. Hz. Yusuf meşrebinde (manevî yolunda) olan kimse ile, şeytan tabiatında bulunan kimseyi, gömlekleri mesabesinde (yerinde) olan cisimlerini koklamak ile bilirim."

"Ahermen", "Ehremen", mecûsîlerin "hâlık-ı şer" dedikleri rabb-i muhayyel olup, burada "şeytan" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ben koklarım. Hz. Yûsuf meşrebinde olan kimse ile, şeytan tabîatinde bulunan kimseyi, gömlekleri mesâbesinde olan cisimlerini koklamak ile bilirim."

2851. "Ahmed gibi ki, Yemen'den koku götürür. Benim bu burnum ondan bir nasib buldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2851. "Ahmed gibi ki, Yemen'den koku götürür. Benim bu burnum ondan bir nasip buldu."

Yani, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz Yemen yönünden Üveys-i Karanî hazretlerinin kokusunu aldığı gibi, benim canımın burnu da, o şanlı peygamberden bir nasip ve hisse aldığından, böyle uzaktaki insân-ı kâmilden gelen Hak kokusunu duyar. Bu anlam hakkında 4. cildin 1822 numarasına denk gelen که محمد گفت بر دست صبا از یمن می آیدم بوی خدا [yani "Öyle ki, Muhammed 'Sabânın eliyle bana Yemen'den Hudâ'nın kokusu geliyor!' buyurdu"] beyti ile onu takip eden beyitlerde açıklaması geçti; ve birinci mısrada işaret buyurulan انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن yani "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı bulurum" hadîs-i şerîfi de yine 4. cildin 1830 numaralı beyt-i şerîfinin baş tarafında yer almaktadır.

Ya'nî, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz Yemen cihetinden Üveys-i Karanî hazretlerinin kokusunu aldığı gibi, benim cânımın burnu dahi, o Nebiyy-i zîşândan bir nasîb ve hisse aldığından, böyle uzaktaki insân-ı kâmilden gelen Hak kokusunu duyar. Bu ma'nâ hakkında 4. cildin 1822 numarasına müsâdif olan که محمد گفت بر دست صبا از یمن می آیدم بوی خدا [ya'nî "Öyle ki, Muhammed 'Sabânın eliyle bana Yemen'den Hudâ'nın kokusu geliyor!' buyurdu"] beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde îzâhı geçti; ve birinci mısra'da işaret buyurulan انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'nî "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı bulurum" hadîs-i şerîfi dahi yine 4. cildin 1830 numaralı beyt-i şerîfinin baş tarafında mündericdir.

2852. "Ki, hangi komşunun toprağında altın vardır? Yâhud hangi toprak sıfır ve ebterdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2852. "Hangi komşunun toprağında altın vardır? Yahut hangi toprak sıfır ve bereketsizdir?"

Ben cisim topraklarını kokladığım zaman, hangi komşunun ve arkadaşın cismanî şeklinde ilahî hakikatler ve bilgiler altını olduğunu bilirim.

"Ben cisim topraklarını kokladığım vakit, bilirim ki hangi komşunun ve musahibin sûret-i cismâniyyesinde hakāyık ve maârif-i ilâhiyye altını vardır?

2853. Birisi dedi: "İşte hâssıyet benim pençemdedir ki, dağ uzunluğu bir kemend atarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2853. Birisi dedi: "İşte özellik benim pençemdedir ki, dağ uzunluğu bir kemend atarım."

"Âlem", burada "dağ" demektir. Yani, hırsızlardan diğer birisi dahi dedi ki: "İşte özellik ve marifet benim pençemdedir. Çünkü ben elimdeki kemendi bir dağın zirvesine kadar fırlatabilir ve oraya bağlayabilirim."

"Alem", burada "dağ" demektir. Ya'nî, hırsızlardan diğer birisi dahi dedi ki: "İşte hâssıyet ve ma'rifet benim pençemdedir. Zîrâ ben elimdeki kemendi bir dağın zirvesine kadar fırlatabilir ve oraya rabt edebilirim."

2854. "Ahmed gibi ki, onun cânı kemend attı. Nihayet onun kemendi onu âsumân tarafına götürdü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2854. "Ahmed gibi ki, onun canı kemend attı. Nihayet onun kemendi onu gökyüzü tarafına götürdü."

Ahmed (a.s.v.) hazretleri gibi ki, onun yüce ruhu ilahi aşk kemendini mutlaklık âlemi semasına attı. O attığı kemend, şerefli zâtını o mutlaklık seması tarafına götürdü ve bütün kayıtlı âlemlerden ve suretlerden geçirdi.

"Ahmed (a.s.v.) hazretleri gibi ki, onun rûh-ı muazzamı aşk-ı ilâhî kemendini âlem-i ıtlâk semâsına attı. O attığı kemend zât-ı şerîflerini o semâ-i ıtlâk tarafına götürdü ve bilcümle âlem-i mukayyedât ve suverden geçirdi."

2855. Hak ona dedi: "Ey beytin kemend atcısı! Onu benden bil! "Attığın vakit sen atmadın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2855. Hak ona dedi: "Ey beytin kemend atıcısı! Onu benden bil! "Attığın vakit sen atmadın!"

"Beyt"ten maksat, suret ve cismaniyet evi olan dünyadır. Yani, “Ey dünya evinde yükseklere kemend atmak hünerini bilen sevgili kulum! O kemend atma maharetini وما رميت إذ رميت ولكن الله رمى (Enfâl, 8/17) yani “Attığın vakit sen atmadın, aksine Yüce Allah attı" ayet-i kerimesi gereğince benden bil! Beyt-i şerifteki ayet-i kerime de şimdiye kadar birçok yerde geçti ki, ileride numaralarıyla işaret olunur: 2. cilt 1299 numaralı beyit: [Yani “Hak, 'Mâ rameyte iz rameyte' buyurdu; Hakk'ın işi, işlerin üzerine öncelik kazanır."]

1. cilt 3831 numaralı beyit: [Yani "Bu muharebede "Mâ rameyte iz rameyt"im; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir."]

2. cilt 2521 numaralı: [Yani "Mâ rameyte iz rameyte'yi doğru bil; canın canından getirdiği her şey can olur"]

3. cilt 3644 numaralı: ما رميت إِذْ رَميت نسبت است . نفی و اثباتست و هر دو مثبت است [Yani, ““Mâ rameyte iz rameyte' nispetlerdendir, nefy (olumsuzlama) ve ispat (olumlama) vardır ve her ikisi de olumludur."]

4. cilt 766 numaralı: ما رميت إذ رميت خوانده . ليك جسمی در تجزی مانده [Yani “Mâ rameyte iz rameyte'yi okumuşsun; fakat cisimsin, parçalanmada kalmışsın."]

4. cilt 1721 numaralı: ما رميت إِذْ رمیت از ابتلاست. بر نبی کم نه گنه کآن از خداست [Yani ““Mâ rameyte iz rameyte' imtihandandır; Peygamber üzerine kabahati az koy, o Allah'tandır."]

Mesnevî-i Şerîf'te tekrar tekrar görünen bu beyitler tekrar değildir. Bu ayet-i kerimenin çeşitli bakış açılarından tefsiridir. İyi dikkat etmek lazımdır.

"Beyt"ten murâd, âlem-i sûret ve cismâniyet evi olan dünyâdır. Ya'nî, “Ey dünyâ evinde yükseklere kemend atmak hünerini bilen habîbim! O kemend atmak maharetini وما رميت إذ رميت ولكن الله رمى (Enfâl, 8/17) ya'nî “Attığın vakit sen atmadın, velâkin Allâh Teâlâ attı" âyet-i kerîmesi mûcibince benden bil! Beyt-i şerîfteki âyet-i kerîme de şimdiye kadar birçok mahallerde geçti ki, âtîde numaralarıyla işâret olunur: 2. cilt 1299 numaralı beyit : [Ya'nî “Hak, 'Mâ rameyte iz rameyte' buyurdu; Hakk'ın işi, işlerin üzerine sebk tutar."]

1. cilt 3831 numaralı beyit: [Ya'nî "Bu muhârebede "Mâ rameyte iz rameyt"im; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir."]

2. cilt 2521 numaralı: [Ya'nî "Mâ rameyte iz rameyte'yi doğru bil; cânın cânından getirdiği her şey cân olur"]

3. cilt 3644 numarali: ما رميت إِذْ رَميت نسبت است . نفی و اثباتست و هر دو مثبت است [Ya'nî, ““Mâ rameyte iz rameyte' nisbettendir, nefy ve isbât vardır ve her ikisi müsbettir."]

4. cilt 766 numarali: ما رميت إذ رميت خوانده . ليك جسمی در تجزی مانده [Ya'nî “Mâ rameyte iz rameyte'yi okumuşsun; fakat cisimsin, tecezzîde kalmışsın."]

4. cilt 1721 numaral: ما رميت إِذْ رمیت از ابتلاست. بر نبی کم نه گنه کآن از خداست [Ya'nî ““Mâ rameyte iz rameyte' ibtilâdandır; Nebî üzerine kabahati az koy, o Huda'dandır."]

Mesnevî-i Şerîfte mükerrer görünen bu ebyât mükerrer değildir. Bu âyet-i kerîmenin muhtelif nikāt-ı nazardan tefsîridir. İyi dikkat olunmak lâzımdır.

2856. Sonra o şâhtan, "Ey mu'temed, senin hâssıyetin ne şeydedir?" diye sordular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2856. Sonra o şahtan, "Ey güvenilir kişi, senin özelliğin neyde?" diye sordular.

Sonra hırsızlar o şahtan, yani Sultan Mahmud'dan, "Ey güvenilir kimse! Senin özelliğin neyde? Ve bizim işimize yarayacak ne hünerin vardır?" diye sordular.

Sonra hırsızlar o şâhtan, ya'nî Sultân Mahmûd'dan, "Ey i'timâd olunmuş kimse! Senin hâssıyetin ne şeydedir? Ve bizim işimize yarayacak ne hünerin vardır?" diye sordular.

2857. Dedi: "Benim hâssıyetm sakalımdadır. Zîrâ mücrimleri azabdan kurtarırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2857. Dedi: "Benim özelliğim sakalımdadır. Çünkü suçluları azaptan kurtarırım."

Sultan Mahmud cevap olarak dedi: "Benim özelliğim de sakalımdadır. Çünkü suçlular zabıta eline geçip cezalandırılacakları zaman sakalımı oynatınca onları o cezadan kurtarırım." "Nekam", "nıkmet"in çoğuludur, şiddetler ve cezalar demektir. Nun'un fethası ve kaf'ın kesresiyle "nikam" ve "nikamât" da gelir (Ahteri).

Sultân Mahmûd cevâben dedi: "Benim hâssıyetim dahi sakalımdadır. Zîrâ kabâhatliler zabıta eline geçip cezâ edilecekleri vakit sakalımı oynatınca onları o cezâdan kurtarırım." "Nekam", "nıkmet"in cem'idir, şiddetler ve ukūbetler demektir. Nûn'un fethi ve kāf'ın kesriyle "nikam" ve "nikamât" dahi gelir (Ahteri).

2858. "Vaktaki mücrimleri cellâdlara verirler, benim sakalım kımıldayınca onlardan kurtulurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2858. "Suçluları cellatlara verdiklerinde, benim sakalım kımıldayınca onlardan kurtulurlar."

2859. Vaktaki sakalı merhametle kımıldatırım, o katli ve o teşvîşi tayy ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2859. Ne zaman ki sakalımı merhametle kımıldatırım, o katli ve o karışıklığı ortadan kaldırırım.

"Tayy etmek", "dürüp bükmek" anlamındadır. Yani, "Suçlular celladın eline geçip öldürülecekleri zaman, ben merhametle sakalımı kımıldatırım. Cellatlar o katli ve o karışıklığı dürüp bükerler, yani öldürme işini yapmaktan vazgeçerler."

"Tayy kerden", "dürüp bükmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Mücrimler cellâd eline geçip öldürülecekleri vakit, ben merhametle sakalımı kımıldatırım. Cellâdlar o katli ve o karışıklığı dürüp bükerler, ya'nî icrâ-yı katlden vazgeçerler."

2860. Kavim ona dediler ki: "Bizim kutbumuz sensin. Zîrâ mihnetler günü- [2840] nün halası olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2860. Kavim ona dediler ki: "Bizim kutbumuz sensin. Çünkü sıkıntıların olduğu günün halaskârı (kurtarıcısı) olursun."

Hırsızlar Sultan Mahmud'dan bu özelliğini işitince ona dediler ki: "Sen bizim kutbumuz ve reisimizsin. Çünkü bizim mesleğimizin sonu böyle bir tehlikeye maruz kalmaktır. Sen ise sıkıntılara ve belalara uğradığımız gün, bizim kurtulmamıza sebep olursun."

Hırsızlar Sultân Mahmûd'dan bu hâssıyetini işitince ona dediler ki: "Sen bizim kutbumuz ve reîsimizsin. Zîrâ bizim mesleğimizin âkıbeti böyle bir tehlikeye ma'rûz kalmaktır. Sen ise mihnetlere ve belâlara uğradığımız gün, bizim kurtulmamıza sebeb olursun."

2861. Ondan sona hepsi beraber dışarıya çıktılar. O mes'ûd olan şahın köşkü tarafına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2861. Ondan sonra hepsi beraber dışarıya çıktılar. O mutlu şahın köşkü tarafına gittiler.

2862. Vaktaki sağ taraftan bir köpek bağırdı: "Sultân sizinle beraberdir, diyor" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2862. Sağ taraftan bir köpek bağırdı: "Sultan sizinle beraberdir, diyor" dedi.

Yani, hırsızlardan köpek havladığı vakit, ne söylediğini anlayan kimse, sağ taraftan bir köpeğin bağırdığını işittiği vakit bu köpek: "Sultan sizinle beraberdir, diyor, arkadaşlar," dedi. Bu şerefli beyitte وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كنتم (Hadid 57/4) yani "Nerede olsanız, O sizinle beraberdir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bilinmeli ki, birçok yerde de izah olunduğu üzere, Hak kulun hüviyetidir (kimliğidir). Buna göre onların bütün hallerini hıbret (ilmi zevk) ile zahiren ve batınen görür ve bilir. Müminlerin bu ayet-i kerimeye imanı olduğu halde, Hakk'ı gaip farz edip, emrine muhalif ve nehyine muvafık işlerde bulunurlar. Bir arif çıkıp onlara bu ayetin manasını söyleyip ikaz etse, kulak asmazlar. Yine kendi gidişatlarına devam ederler. Hırsızlar da arkadaşlarından böyle bir söz işittikleri halde, kulak asmayıp yine kötü fiillerine devam ettiler. insân-ı kâmilin kalbi ve batınıdır. "Koklamak"tan maksat, insân-ı kâmilin yüksek sözlerinden tatmaktır. "Duvarı delmek"ten maksat, insân-ı kâmile intisap ve mücahede ve riyazat yoluyla değil, aksine onun sözlerinden ilahi ilim ve marifet cevherlerini çalmak suretiyle şeyhlik ve mürşitlik iddiasında bulunan kimselerdir. Nitekim Hz. Pir bu gibiler hakkında 1. cildin 2311 numaralı beytinde şöyle buyurmuş idi: [Yani] "Dervişlerin birçok sözlerini çalmıştır, ta ki, onu muhakkak mühim bir kimse zannedeler." Halbuki kâmillerin ilim ve marifeti zevki ve vicdanidir. Onların lafız elbiselerine bürüdükleri o manaları bir kimse o mertebelere ulaşmadıkça, zevken ve vicdanen anlamak mümkün değildir. Gerçi o manaların bazıları ilmi zevk ile bir dereceye kadar idrak olunabilir ise de, yine hakkıyla anlaşılamaz. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: [Yani "Bu ene ne vakit tefekkür cihetinden keşf olur? Bu ene fenadan sonra mekşuf olur. Bu akıllar gaybı aramakta hulul ve ittihad çukuruna düşer."]

Ya'nî, hırsızlardan köpek havladığı vakit, ne söylediğini anlayan kimse, sağ taraftan bir köpeğin bağırdığını işittiği vakit bu köpek: "Sultân sizinle berâberdir, diyor, arkadaşlar," dedi. Bu beyt-i şerifte وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كنتم (Hadid 57/4) ya'nî "Nerede olsanız, o sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, birçok mahallerde dahi îzah olunduğu üzere, Hak abdin hüviyetidir. Binâenaleyh onların bilcümle ahvâlini hıbret, ya'nî zevk-i ilmî ile zâhiren ve bâtınen görür ve bilir. Mü'minlerin bu âyet-i kerîmeye îmânı olduğu hâlde, Hakk'ı gaib farz edip, emrine muhâlif ve nehyine muvâfik işlerde bulunurlar. Bir arif çıkıp onlara bu âyetin ma'nâsını söyleyip îkāz etse, kulak asmazlar. Yine kendi revişlerine devam ederler. Hırsızlar da arkadaşlarından böyle bir söz işittikleri hâlde, kulak asmayıp yine kötü fiillerine devam ettiler. insân-ı kâmilin kalbi ve bâtınıdır. "Koklamak"tan murâd, insân-ı kâmilin yüksek sözlerinden tatmaktır. "Duvarı delmek"ten murâd, insân-ı kâmile intisâb ve mücâhede ve riyâzat tarîkıyla değil, belki onun sözlerinden ulûm ve maârif-i ilâhiyye cevherlerini çalmak sûretiyle şeyhlik ve mürşid[lik] dâiyesinde bulunan kimselerdir. Nitekim Hz. Pîr bu gibiler hakkında 1. cildin 2311 numaralı beytinde şöyle buyurmuş idi: [Ya'ni] "Dervîşlerin birçok sözlerini çalmıştır, tâ ki, onu muhakkak mühim bir kimse zannedeler." Halbuki kâmillerin ulûm ve maârifi zevkî ve vicdânîdir. Onların elfaz kisvelerine bürüdükleri o ma'nâları bir kimse o merâtibe vâsıl olmadıkça, zevkan ve vicdânen anlamak mümkin değildir. Gerçi o ma'nâların ba'zıları zevk-i ilmî ile bir dereceye kadar idrak olunabilir ise de, yine hakkıyla anlaşılamaz. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beytlerinde şöyle buyururlar: [Ya'nî "Bu ene ne vakit tefekkür cihetinden keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar gāibi aramakta hulûl ve ittihad çukuruna düşer."]

2868. Şah onların menzilgâhlarını, hilyelerini ve adlarını ve sığınacak yerlerini muayyen gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2868. Şah onların menzilgâhlarını, şekillerini ve adlarını ve sığınacak yerlerini belirli gördü.

Sultan gece hırsızlar ile beraber bulunduğu için, onların bütün özel hâllerini gözleriyle gördü. Hiçbir hâlleri onun nazarından gizli kalmadı.

Sultân gece hırsızlar ile beraber bulunduğu için, onların bütün ahvâl-i husûsiyyelerini gözleriyle gördü. Nazarından hiçbir halleri gizli kalmadı.

2869. Onlardan kendisini uğruladı. Avdet etti. Gündüz dîvânda o sergüzeşti söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2869. Onlardan kendisini çaldı. Geri döndü. Gündüz divanda o macerayı anlattı.

Yani, hırsızlar padişahın hazinesini soyduktan sonra eşyayı bir yere sakladılar ve kendileri de topluca bir yere saklandılar. Sultan Mahmud onların arasından kendisini çaldı, yani gizlice sıvıştı ve sarayına geri döndü. Gündüz olunca divanda vezirlerini ve vekillerini topladı. Gece meydana gelen bu olayları ayrıntılarıyla onlara anlattı. Padişaha karşı kendilerini sorumlu konumda gören vekiller, maiyetlerindeki zabıta memurlarına şiddetli emirler verdiler.

Ya'nî, hırsızlar pâdişâhın hazînesini soyduktan sonra eşyayı bir yere sakladılar ve kendileri de müctemian bir yere saklandılar. Sultân Mahmûd onların arasından kendisini çaldı, ya'nî gizlice sıvıştı ve sarayına avdet etti. Gündüz olunca dîvânda vüzerâsını ve vükelâsını topladı. Gece vâki' olan bu hâdisâtı tafsîlâtı ile onlara anlattı. Pâdişâha karşı kendilerini mes'ûliyet mevki'inde gö-ren vükelâ maiyyetlerindeki zâbıta me'mûrlarına şedîd emirler verdiler.

2870. Sonra kızgın çavuşlar revân oldular, tâ ki hırsızları tutalar ve bağlayalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2870. Sonra kızgın çavuşlar yola çıktılar, tâ ki hırsızları tutsunlar ve bağlasınlar.

"Serhengân-ı mest", "kızgın ve azgın çavuşlar" demektir. Yani, âmirleri tarafından koruma görevindeki kusurları yüzlerine vurulan zabıta memurları, kızgın ve azgın bir hâlde hırsızları tutup bağlamak için yola çıktılar.

“Serhengân-ı mest”, “kızgın ve azgın çavuşlar” demek olur. Ya'nî, âmirleri tarafından vazîfe-i muhâfazada kusûrları yüzlerine çarpılan zâbıta me'mûrları kızgın ve azgın bir hâlde hırsızları tutup bağlamak için yola çıktılar.

2871. Eli bağlanmış olarak dîvân tarafına geldiler ve kendilerinin cânı korkusundan titreyici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2871. Eli bağlanmış olarak divan tarafına geldiler ve canları korkudan titrer oldu.

Yani, sonunda hırsızlar yakalanıp padişahın vezirleriyle birlikte bulunduğu divan tarafına elleri bağlanmış olarak geldiler ve canlarının korkusundan titreyen bir halde idiler. "Nihîb", korku demektir.

Ya'nî, âkıbet hırsızlar yakalanıp pâdişâhın vezîrleriyle berâber bulunduğu dîvân tarafına elleri bağlanmış olarak geldiler ve canlarının korkusundan titreyici bir hâlde idiler. “Nihîb”, korku demektir.

2872. Vaktâki şâhın tahtı önünde durdular, o şâh onların ay gibi gece yâri idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2872. Şahın tahtı önünde durduklarında, o şah onların ay gibi gece yâri idi.

Hırsızlar Sultan Mahmud'un tahtı önünde elleri bağlı olarak durduklarında, o şah, ayın ışığıyla gece yolcularına refakat ettiği gibi, onlara öylece refakat etmiş ve gece hırsızlığında onların arkadaşı olmuştu.

Vaktâki hırsızlar Sultân Mahmûd'un tahtı önünde elleri bağlı olarak durdular, ki o şâh ay nasıl ışığı ile gece yolcularına refâkat ederse, onlara öylece refâkat etmiş ve gece hırsızlığında onların arkadaşı olmuş idi.

2873. O kimse ki, her kime gece göz ata idi, şeksiz olarak gündüz görürdü, tanırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2873. O kimse ki, her kime gece göz atsa idi, şüphesiz olarak gündüz görürdü, tanırdı.

Yani, hırsızların arasında bir kimse var idi ki, “Ben gece âlemin etrafında gece gördüğümü gündüz gördüğüm zaman hemen tanırım,” demiş idi.

Ya'nî, hırsızların arasında bir kimse var idi ki, “Ben gece etrâf-ı âlemde gece gördüğümü gündüz gördüğüm vakit derhâl tanırım,” demiş idi.

2874. Şâhı taht üzerinde gördü ve dedi: “Bu dün gece bizimle beraber gece gezici ve karîn idi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2874. Şahı taht üzerinde gördü ve dedi: “Bu dün gece bizimle beraber gece gezici ve karîn idi.”

“Şeb-gerd”, “gece gezici” demektir. Yani, o gece gördüğünü gündüz şüphesiz tanıyan hırsız, Sultan Mahmud'u taht üzerinde görünce arkadaşlarına de-

“Şeb-gerd”, “gece gezici” demektir. Ya'nî, o gece gördüğünü gündüz şeksiz tanıyan hırsız, Sultân Mahmûd'u taht üzerinde görünce arkadaşlarına de-

2875. "O kimse ki, bu kadar hâssıyet onun sakalındadır, bizim tutulmamız dahi onun teftîşindendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2875. "O kimse ki, bu kadar özellik onun sakalındadır, bizim tutulmamız dahi onun araştırmasındandır."

de ki: "Yahu! Bu zat dün gece bizimle beraber gece hırsızlığında gezen ve bize yakın ve arkadaş idi!"

Yani, "Bu taht üzerinde oturan, bizim o dün geceki arkadaşımızdır ki, bize mücrimler cellatların eline düştüğü vakit, 'Benim sakalımın kımıldaması onları cellatların elinden kurtarır,' demiş idi ve sakalında bu kadar etkili özellik olduğunu söylemiş idi. İşte bizim bugün tutulmamız dahi onun bizi araştırması ve takip etmesindendir." Bilinmeli ki, "gece"den kasıt, tabiatın karanlığı ve "gündüz"den kasıt, tabiî karanlıkların ortadan kalktığı ruhanîliktir. "Gece gördüğünü gündüz tanıyan"dan kasıt, fenâ (yok olma) ve bekā (varlıkta kalma) mertebelerini haiz olan kâmil velîdir. Zira bu mertebede halkın varlığı Hakk'a ve Hakk'ın varlığı halka perde olmaz. Halkta Hakk'ı ve Hak'ta halkı görür. Avamın (sıradan insanların) nazarında Hak gizlidir; ve kâmillerin nazarında Hak her yerde ve her zamanda hazırdır. Buna göre yukarıdaki ve aşağıdaki beyitler böyle bir kâmilin dilinden olur.

di ki: "Yâhu! Bu zât dün gece bizimle beraber gece hırsızlığında gezici ve bize karîn ve refîk idi!"

Ya'nî, "Bu taht üzerinde oturan bizim o dün geceki refikimizdir ki, bize mücrimler cellâdların eline düştüğü vakit, "Benim sakalımın kımıldaması onları cellâdların elinden kurtarır," demiş idi ve sakalında bu kadar müessir hâssıyet olduğunu söylemiş idi. İşte bizim bugün tutulmamız dahi onun bizi teftîş ve ta'kîb etmesindendir." Ma'lûm olsun ki, "gece"den murâd, zulmet-i tabîat ve "gündüz"den murâd, zulümât-i tabîiyyenin zâil olduğu rûhâniyettir. "Gece gördüğünü gündüz tanıyan"dan murâd, fenâ ve bekā mertebelerini hâiz olan veliyy-i kâmildir. Zîrâ bu mertebede halkın vücûdu Hakk'a ve Hakk'ın vücûdu halka hicâb olmaz. Halkta Hakk'ı ve Hak'ta halkı görür. Avâmmın nazarında Hak gāibdir; ve kâmillerin nazarında Hak her yerde ve her zamanda hâzırdır. Binâenaleyh yukarıki ve aşağıki beyitler böyle bir kâmilin lisânından olur.

2876. Dedi: "Ve hüve maaküm" bu şah idi. Bizim fiilimizi görürdü ve sesimizi işitir idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2876. Dedi: "Ve hüve maaküm" bu şah idi. Bizim fiilimizi görürdü ve sesimizi işitir idi."

Arif dedi: "Kur'ân-ı Kerîm'de وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) [yani "Nerede olursanız, o sizinle beraberdir"] sözünü söyleyen, bize bizim şahdamarımızdan daha yakın olup, bütün işlerimizde bizimle beraber olan o gerçek şah idi. Bizim fiilimizi görürdü ve içimizdeki fikrimizi bilirdi. Ve içimizden konuşmamızı işitirdi."

Arif dedi: "Kur'ân-ı Kerîm'de وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) [yanî "Nerede olursanız, o sizinle beraberdir"] kelâmını söyleyen, bize bizim şahdamarımızdan daha yakın olup, bilcümle umûrumuzda bizimle beraber olan o şâh-ı hakîkî idi. Bizim fiilimizi görürdü ve bâtındaki fikrimizi bilirdi. Ve içimizden konuşmamızı işitir idi."

2877. "Benim gözüm yol götürdü. Gece şahı tanıdı. Bütün gece onun ay yüzü ile aşk oynadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2877. "Benim gözüm yol götürdü. Gece şahı tanıdı. Bütün gece onun ay yüzü ile aşk oynadı."

Yani, "Benim gözüm yolunu buldu. Bu dünya karanlığı içinde o gerçek şahı tanıdı. Bu gece, yani bu karanlık olan dünya hayatı içinde onun ay gibi olan parlak yüzü ile aşk oynadı ve sevişti." Hz. Attâr'ın beyti:

Ya'nî, "Benim gözüm yolunu buldu. Bu dünyâ zulmeti içinde o şâh-ı hakîkîyi tanıdı. Bu gece ya'nî bu karanlık olan hayât-ı dünya içinde onun ay gibi olan parlak yüzü ile aşk oynadı ve muâşaka etti." Beyt-i Hz. Attâr:

2878. "Ben ondan kendi ümmetimi isterim. Zîra o, âriften hiç yüz çevirmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2878. "Ben ondan kendi ümmetimi isterim. Çünkü o, âriften hiç yüz çevirmez."

"Ben bu karanlık dünya hayatı içinde de gerçek şahı görüyorum. Bu sebeple ben ümmetimin ve bana tabi olanların kurtuluşunu isterim. Çünkü o şah, kendisini tanıyandan ve âriften asla yüz çevirmez ve onun şefaatini ve niyazını kabul eder." Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Hak katında kendi mensuplarına şefaatinin geçerli ve kabul edilebilir olduğu müjdelenir. Abdullah-ı Balyânî'nin (k.s.) beyti:

"Ben Hakk'ı başın iki gözü her an görmedikçe, talep kastı ve azminden her an oturmam. Derler ki: Allah baş gözüyle görülmek mümkün değildir. Onlar onlardır. Ben ise her an böyleyim."

"Ben bu karanlık hayât-ı dünya içinde de şâh-ı hakîkîyi görüyorum. Binâenaleyh ben ümmetimin ve bana tâbi' olanların necâtını isterim. Zîrâ o şâh kendini tanıyandan ve âriften asla yüz çevirmez ve onun şefâatini ve niyâzını kabûl eder." Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin Hak indinde kendi mensûblarına şefâatinin nâfiz ve makbûl olduğu tebşîr buyurulur. Beyt-i Abdullah-ı Balyânî (k.s.):

"Ben Hakk'ı başın iki gözü her dem görmedikçe, taleb kasd u azminden her dem oturmam. Derler ki: Huda baş gözüyle görülmek mümkin değildir. Onlar onlardır. Ben ise her dem böyleyim."

2879. Arifin gözünü her iki âlemin emânı bil! Zîrâ her behrâm avni onun sebebiyle buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2879. Ârifin gözünü her iki âlemin emniyeti bil! Çünkü her hükümdar yardımını onun sebebiyle buldu.

"Behrâm" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada mutlak olarak "padişah ve hükümdar" anlamındadır. Yani, Allah'ı bilen insân-ı kâmilin gözünü ve bakışını her iki âlemin, yani dünyanın ve ahiretin kurtuluşu ve emniyeti bil! Çünkü zahirî hükümdarlar bile zahirî tasarruflarındaki yardımı ve Hakk'ın inayetini ârifin bakışı sebebiyle buldu. Çünkü Allah'ı bilen ârif, Muhammed (s.a.v.)'in vârisidir.

"Behrâm", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada mutlakan "pâdişâh ve hükümdâr" ma'nâsınadır. Ya'nî, ârif-billâh olan insân-ı kâmilin gözünü ve nazarını her iki âlemin ya'nî dünyanın ve âhiretin necâtı ve emânı bil! Zîrâ sûrî hükümdârlar bile tasarruf-ı sûrîlerindeki yardımı ve inâyet-i Hakk'ı ârifin nazarı sebebiyle buldu. Zîrâ ârif-billah Muhammed (s.a.v.)in vârisidir.

2880. Ondan dolayı Muhammed her dağın şâfi'i oldu ki, onun gözü Hakk'ın [2861] gayrından “Ma-zag" idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2880. Bu sebeple Muhammed her dağın şefaatçisi oldu, çünkü onun gözü Hakk'ın gayrından "sapmadı".

"Dağ"dan kasıt, günah sahibi olan kimsedir. Nitekim hadis-i şerifte شفاعتی لاهل الکبائر من امتی yani "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir" buyurulur. İkinci mısrada Ve'n-Necm sûresinde geçen مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm 53/17) yani "Resûlümün gözü Allah'tan başkasına yönelmedi ve emrimi aşmadı" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, Peygamberlerin Efendisi Muhammed (a.s.v.) Hazretleri bu sebeple her günahkârın şefaatçisi oldu, çünkü o hazretin gözü Hakk'tan başkasına yönelmedi. Onun gözünün yönelişi ancak her an Hakk'a idi.

"Dağ"dan murâd, günâh sâhibi olan kimsedir. Nitekim hadis-i şerîfte شفاعتی لاهل الکبائر من امتی ya'ni "Benim şefaatim ümmetimden ehl-i kebâir içindir" buyurulur. İkinci mısra'da Ve'n-Necm sûresinde vaki مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm 53/17) ya'nî "Resûlümün basarı mâsivâya meyl etmedi ve emrimi tecavüz etmedi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, Server-i enbiyâ Muhammed (a.s.v.) Efendimiz ondan dolayı her günâhkârın şefâat edicisi oldu ki, o hazretin gözü Hakk'ın gayrına meyl etmedi. Onun gözünün meyli ancak her ânda Hakk'a idi.

2881. Dünya gecesindeki güneş mahcûbdur. Nâzır-ı Hak idi ve onun ümîdi ondan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2881. Dünya gecesindeki güneş perdelidir. Hakk'a bakandı ve onun ümidi ondan idi.

"Şîd", "güneş" anlamına gelen "hurşîd" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, Hakk'ın gerçek varlık güneşi, dünya gecesinde yoğun suretler perdeleri arkasında örtülüdür ve halkın bakışından perdelidir. Böyleyken Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Hazretleri, o dünya gecesinde Hakk'a bakıp, yoğun suretler perdelerine karşı göz yummuş idi ve bütün işlerinde ümidi Hak'tan idi.

"Şîd", "güneş" ma'nâsına olan "hurşîd" kelimesinin muhaffefidir. Ya'nî, vücûd-i hakîkî-i Hak güneşi dünyâ gecesinde suver-i kesîfe perdeleri arkasında mestûrdur ve halkın nazarından mahcûbdur. Böyle iken Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz, o dünyâ gecesinde Hakk'a nâzır olup, suver-i kesîfe perdelerine karşı göz yummuş idi ve bilcümle umûrunda ümîdi Hak'tan idi.

2882. Onun iki gözü "Elem neşrah"tan sürme buldu. O şeyi gördü ki, Cebrâîl ona takat getirmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2882. Onun iki gözü "Elem neşrah"tan sürme buldu. O şeyi gördü ki, Cebrâîl ona takat getirmedi.

Yani, o şanlı Peygamber'in iki gözü "Biz senin sadrını şerh etmedik mi?" (İnşirâh, 94/1) hitabından sürme buldu; ve mübarek göğsü açılıp, iç gözü açıldı; ve o sürme sebebiyle o şeyi gördü ki, makamı Sidretü'l-müntehâ olan Hz. Cibril onun gördüğü şeyi görmeye takat getiremedi. Nasıl ki miraçta Resûl-i Ekrem Efendimiz Sidre'ye ulaştığı zaman, Hz. Cibril'e daha ileriye refakat etmesini teklif etti; ve Hz. Cibril de "Eğer bir parmak ileri geçersem yanarım" dedi.

Ya'nî, o Resûl-i zîşânın iki gözü ألم نشرح لك صدرك (İnşirâh, 94/1) ya'nî “Biz senin sadrını şerh etmedik mi?" hitâbından sürme buldu ve sadr-ı mübâreği münşerih olup, bâtın gözü açıldı; ve o sürme sebebiyle o şeyi gördü ki, makāmı Sidretü'l-müntehâ olan Hz. Cibril onun gördüğü şeyi görmeye tâkat getiremedi. Nitekim mi'râcda Resûl-i Ekrem Efendimiz Sidre'ye vâsıl olduğu vakit, Hz. Cibrîl'e daha ileriye refakat etmesini teklif etti; ve Hz. Cibrîl dahi لو دنوت انملة لأحترقت ya'ni "Eğer bir parmak ileri geçersem yanarım" dedi.

2883. Muhakkak bir yetîme ki Hak sürmeyi çeker, o rüşdlü dürr-i yetîm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2883. Muhakkak bir yetime ki Hak sürmeyi çeker, o rüşd sahibi eşsiz inci olur.

"Yetim", babası vefat etmiş olan çocuğa denir. "Dürr-i yetim", "büyük ve varlığı nadir inci" anlamındadır. "Rüşd", doğru yol ve hidayet. "Bâ-rüşd", "doğru yol ve hidayet sahibi" demektir. Bunlardan kastedilen, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Yani, muhakkak bir yetime ki, Yüce Allah böyle bir sürme çeker, o yetim insanlar arasında rüşd ve hidayet sahibi olan bir eşsiz inci ve emsalsiz bir inci tanesi olur ve insanlar arasında benzeri bulunmayan bir insan olur.

"Yetîm", babası vefât etmiş olan çocuğa derler. "Dürr-i yetîm", "büyük ve vücudu nâdir inci" ma'nâsınadır. "Rüşd", doğru yol ve hidâyet. "Bâ-rüşd", "doğru yol ve hidâyet sahibi" demektir. Bunlardan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Ya'nî, muhakkak bir yetîme ki, Hak Teâlâ böyle bir sürme çeker, o yetîm efrâd-ı beşer arasında rüşd ve hidâyet sahibi olan bir dürr-i yetîm ve emsâlsiz bir inci tânesi olur ve efrâd-ı beşer arasında misli bulunmayan bir insan olur.

2884. Onun nûru inciler üzerine galib olur. Öyle matlûbu talib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2884. Onun nuru inciler üzerine üstün gelir. Öyle isteneni talep eder.

Son Peygamber'in (s.a.v.) nuru, her biri inci değerinde olan diğer peygamberlerin nuru üzerine üstün gelir; aynı şekilde Muhammedî kalpte meydana gelen âlemin kutbunun (evrenin manevi direği) nuru, zamanındaki bütün evliyaların nuru üzerine üstün gelir. O evliyaların her biri, o kâmilin (olgun insanın) nazarına mazhar olmak için böyle isteneni talep eder.

Hâtem-i Enbiya'nın nûru her biri inci mesâbesinde olan diğer peygamberlerin nûru üzerine gālib olur; ve kezâ kalb-i muhammedî üzere vâki' olan kutb-ı âlemin nûru zamânındaki bilcümle evliyânın nûru üzerine galib olur. O evliyânın her birisi o kâmilin nazarına mazhar olmak için böyle matlûbu tâlib olur.

2885. Kulların makamları onun nazarında oldu. Şübhesiz, Huda onun namini "Şahid" koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2885. Kulların makamları onun nazarında oldu. Şüphesiz, Allah onun adını "Şahid" koydu.

"Kulların makamları"ndan maksat, her kulun sabit hakikatinin zâtî yatkınlık ve kabiliyetidir ki, hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) bunların hepsini kuşatır. Bu sebeple bunların hepsi, Peygamberler Sultanı Efendimiz'in görüşündedir. Bu kuşatıcı görüşünden dolayı Yüce Allah, o sultanın şerefli ismini "Şahid" koydu. Nasıl ki Ahzab suresinde يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (Ahzab, 33/45) yani "Ey resûlüm! Biz seni şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Bu ayet-i kerime, birinci cildin 3866 numarasına denk gelen گفْت ارسلناك شاهد در نذر زانکه بود از کون او حر بن حر [yani "Hak Kur'an'da "Erselnâke şâhiden" buyurdu; çünkü o kevn âleminden hür oğlu hür idi"] beytinde geçti. Bilinmeli ki, Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) olan Yüce Allah, her biri özel bir rab olan isimlerinin hükümleriyle, razı olunanlar ile gazaba uğrayanların ayırt edilmesini ister. Bu ayırt etme ise, hükümlerin ortaya çıkmasından sonra olur; ve hükümlerin ortaya çıkması ise, imtihandan sonra mümkündür. Nasıl ki Yüce Allah Muhammed suresinde وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) yani "Biz sizden mücahit ve sabırlı olanları bilmemiz için sizi imtihan ederiz" buyurur. Şimdi mademki hükümlerin ortaya çıkması bu yoğunluk âlemi olan dünyada gerçekleşiyor, şu hâlde kulların iç âlemleri olan sabit hakikatlerine ve bu sabit hakikatlerinin zâtî yatkınlık ve kabiliyetlerine göre onlardan ortaya çıkan fiil ve hükümlere şahitlik etmek için, peygamberlerin ortaya çıkışı zorunludur. Nasıl ki Yüce Allah فكيف إذا جئنا من كل أمة بشهيد وجئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) [yani "Biz, her ümmetten bir şahit getirdiğimizde ve seni de onların üzerine şahit getirdiğimizde nasıl olur?"] buyurur. İşte kıyamet gününde لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/49) yani "Allah için tam ve kesin delil sabittir" ayet-i kerimesi gereğince, şahitlerle sağlamlaştırılan tam ve kesin delilin ikamesinden sonra, mutlu olanlar ile suçlular ve yakınlık ehli ile uzaklık ehli ayrılarak فَرِيق فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (Şûrâ, 42/7) yani "Bir grup cennette ve bir grup da cehennemdedir" sırrı ortaya çıkar ve razı olunanlar kendi doğru yollarının sonu olan cennete ve gazaba uğrayanlar da kendi doğru yollarının sonu olan cehenneme ulaşırlar.

"Kulların makamları"ndan murâd, her kulun ayn-ı sâbitesinin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesidir ki, hakîkat-i muhammediyye bunların cümlesini muhîttir. Binâenaleyh bunların cümlesi, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz'in nazarındadır. Bu ihâtalı olan görüşünden dolayı Hak Teâlâ hazretleri o sultânın ism-i şerîfini "Şahid" koydu. Nitekim sûre-i Ahzab'da يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (Ahzab, 33/45) ya'nî "Ey resûlüm! Biz seni şâhid ve müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 3866 numarasına müsâdif olan گفْت ارسلناك شاهد در نذر زانکه بود از کون او حر بن حر [ya'nî “Hak Kur'ân'da "Erselnâke şâhiden" buyurdu; zîrâ o kevnden hür oğlu hür idi"] beytinde geçti. Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise, imtihandan sonra mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Muhammed'de وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'nî "Biz sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihan ederiz" buyurur. İmdi mâdemki zuhûr-ı ahkâm bu âlem-i kesâfet olan dünyâda vâki' oluyor, şu hâlde kulların bâtınları olan a'yân-ı sâbitelerine ve bu a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyelerine göre onlardan zâhir olan ef'âl ve ahkâma şehâdet için, peygamberlerin zuhûru zarûrîdir. Nitekim Hak Teâlâ فكيف إذا جئنا من كل أمة بشهيد وجئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) [ya'nî "Biz, her ümmetten bir şâhît getirdiğimizde ve seni de onların üzerine şâhit getirdiğimizde nasıl olur?"] buyurur. İşte rûz-i cezâda لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/49) ya'nî "Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd ayrılarak فَرِيق فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (Şûrâ, 42/7) ya'nî "Bir firka cennette ve bir firka da cehennemdedir" sırrı zuhûra gelir ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.

2886. Şahidin âleti keskin dil ve gözdür ki, onun şeb-hîzinden sır gürîz tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2886. Şahidin aracı keskin dil ve gözdür ki, onun gece uyanıklığından sır kaçmaz.

"Şeb-hîz", birleşik bir sıfattır. "Gece uyumayıp kalkan" demektir. "Onun" zamiri Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerine aittir. Ve "şeb-hîz"den kastedilen, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in dünya karanlığı içinde uyanık olan mübarek kalpleridir. Nitekim hadis-i şerifte تنام عينى ولا ينام قلبی yani "Benim gözüm uyur ama kalbim uyumaz" buyurulur. Yani, şahidin aracı keskin dil ve keskin gözdür. Nitekim hadis-i şerifte اذا رايت مثل الشمس فاشهد والا فدع yani "Güneş gibi gördüğün zaman şahitlik et, yoksa o şahitliği bırak!" buyurulmuştur. Şimdi mademki Yüce Allah Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerini "Şahit" olarak gönderdi, o hazretin dünya karanlığı içinde uyanık olan mübarek kalbinden hiçbir sır kaçmaz. Yani gizli olan hiçbir şey kaçmaz. Mübarek kalbinin gözüyle her şeyi görür.

"Şeb-hîz", vasf-ı terkîbîdir. "Gece uyumayıp kalkan" demektir. "Şîn" zamîr-i gāibî Resûl-i Ekrem hazretlerine râci'dir. Ve "şeb-hîz"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in zulmet-i dünyâ içinde uyanık olan kalb-i şerîfleridir. Nitekim hadis-i şerifte تنام عينى ولا ينام قلبی ya'nî "Benim gözüm uyur ve kalbim uyumaz" buyurulur. Ya'nî, şâhidin âleti keskin dil ve keskin gözdür. Nitekim hadîs-i şerîfte اذا رايت مثل الشمس فاشهد والا فدع ya'nî "Güneş gibi gördüğün vakit şehadet et ve yoksa o şehadeti terk et!" buyurulmuştur. İmdi mâdemki Hak Teâlâ Resûl-i Ekrem hazretlerini "Şâhid" olarak gönderdi, o hazretin zulmet-i dünya içinde uyanık olan kalb-i şerîfinden hiçbir sır firâr tutmaz. Ya'nî gizli olan hiçbir şey kaçmaz. Kalb-i şerîfinin gözüyle her şeyi görür.

2887. Eğer binlerce müddeî baş kaldırsa, kādı kulağını şahid tarafına eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2887. Eğer binlerce davacı baş kaldırsa, kadı kulağını şahit tarafına çevirir.

Örneğin dünya mahkemelerinde bir mesele hakkında eğer binlerce davacı ortaya çıksa, kadı o mesele hakkında bir hüküm verebilmek için kulağını şahit tarafına çevirir. Çünkü şahidin keskin gözü ve keskin dili kadının elinde kesin bir delildir.

Meselâ dünyâ mahkemelerinde bir mes'ele hakkında eğer binlerce müddeî zâhir olsa, kādı o mes'ele hakkında bir hüküm verebilmek için kulağını şâhid tarafına çevirir. Zîrâ şâhidin keskin gözü ve keskin dili kādının elinde hüccet-i bâliğadır.

2888. Kādılar için hükümette bu fen vardır; şahid, onlar için iki parlak gözdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2888. Kadılar için hüküm vermede bu fen (bilgi) vardır; şahit, onlar için iki parlak gözdür.

2889. Şahidin sözü ondan dolayı göz yerindedir ki o, garazsız göz ile sır görmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2889. Şahidin sözü ondan dolayı göz yerindedir ki o, garazsız göz ile sır görmüştür.

Adil şahidin sözü ondan dolayı kadının gözü yerinde olmuştur ki, o adil şahit hiçbir garaza ve maksada dayanmayarak gizli olan şeyi ve hakikati görmüştür. Bilinmeli ki, peygamberler ve onların varisleri olan evliya hazretleri bu kesret âleminde (çokluk ve maddiyat dünyası) Hakk'ın "insânü'l-ayn"ı yani "gözbebeği" konumundadırlar. Çünkü Yüce Allah meşhur olan hadis-i kutsîde "فبى يبصر" yani "Benim ile görür" buyurur. Buna göre onların görüşü Hakk'ın görüşü olur; ve görmek hususunda onlar bu kesret âleminde Hakk'ın aleti olurlar. Bu bahsin hakikatleri ve incelikleri çoktur ve uzundur. Burada irfan ehline bu kadar işaret yeterlidir.

Şahid-i âdilin sözü ondan dolayı kadının gözü yerinde olmuştur ki, o şâhid-i âdil hiçbir garaza ve maksada müstenid olmayarak gizli olan şeyi ve hakîkati görmüştür. Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ha- zarâtı bu âlem-i keserâtta Hakk'ın "insânü'l-ayn"ı ya'nî "gözbebeği" mesâbesindedirler. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri meşhûr olan hadîs-i kudside فبى يبصر ya'nî "Benim ile görür" buyurur. Binâenaleyh onların görüşü Hakk'ın görüşü olur; ve görmek husûsunda onlar bu âlem-i keserâtta Hakk'ın âleti olurlar. Bu bahsin hakāyık ve dekāyıkı çoktur ve uzundur. Burada ehl-i irfana bu kadar işaret kâfidir.

2890. Müddeî görmüştür, amma garaz ile. Gönül gözüne garaz perde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2890. İddia sahibi görmüştür, ama çıkar ile. Gönül gözüne çıkar perde olur.

Gerçi iddia sahibinin gözü de iddia ettiği şeyi görmüştür. Fakat onun görüşü çıkara, amaca ve kendisinin menfaatine dayandığından, hâkim onun görüşüne ve sözüne kulak asmaz. Çünkü çıkar ve amaç gönül gözüne perde olur ve hakikati örter. Görülmez mi ki, mahkemeye giden iddia sahibi ile davalı olanın her ikisi de "Hak benimdir" diye iddia ederler. Doğal olarak hak ikisinin elinde olamaz. Biri haklı ve diğeri haksız olmak gerekir. Fakat onların gözlerine kendi çıkarları perde olmuştur, hakkı göremezler. Çıkarsız olan âdil şahitler, o meselede bildiklerini ve gördüklerini hâkime söyledikleri zaman, aynı şekilde çıkarsız olan âdil hâkim, hakkın hangisinin elinde olduğunu anlayıp, birisinin lehine hükmeder.

Gerçi müddeînin gözü dahi da'vâ ettiği şeyi görmüştür. Fakat onun görüşü garaza ve maksada ve kendinin menfaatine müstenid olduğundan, hâkim onun görüşüne ve sözüne kulak asmaz. Zîrâ garaz ve maksad gönül gözüne perde olur ve hakîkati örter. Görülmez mi ki, mahkemeye giden müddeî ile müddeâ-aleyhin her ikisi de "Hak benimdir" diye da'vâ ederler. Bittabi' hak ikisinin elinde olamaz. Biri haklı ve diğeri haksız olmak lâzımdır. Fakat onların gözlerine kendi garazları perde olmuştur, hakkı göremezler. Garazsız olan şâhid-i âdiller, o mes'elede bildiklerini ve gördüklerini hâkime söyledikleri vakit, kezâlik garazsız olan hâkim-i âdil, hak hangisinin elinde olduğunu anlayıp, birisinin lehine hükm eder.

2891. Hak ister ki, sen zâhid olasın, tâ ki garazı bırakasın ve şâhid olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2891. Hak ister ki, sen zâhid olasın, tâ ki garazı bırakasın ve şâhid olasın!

"Zühd", dünyadan yüz çevirmek demektir. Burada dünyevî ve uhrevî hazlardan yüz çevirip Hakk'a yönelmek kastedilir. Çünkü hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله yani "Dünya âhiret ehline haramdır; ve âhiret dünya ehline haramdır; ve her ikisi de Allah ehline haramdır" buyurulur. Ve "garaz"dan kastedilen, nefse ait isteklerdir. Çünkü dünya ehlinin nefsânî garazları, dünyevî hazları elde etmek ve âhiret ehlinin nefsânî garazları da uhrevî hazlara ulaşmaktır. Bunların esası insanın kendi nefsinin varlığına olan sevgisidir. Bu sebeple ehlullah وجودك ذنب لا تقايس عليه ذنب آخر yani "Varlığın bir günahtır ki, ona başka bir günah kıyaslanmaz" buyururlar. Ne zaman ki sâlik kendi varlığından geçer, artık hiçbir nefsânî garazı kalmaz. O zaman her şeyin hakikatini olduğu gibi, garazsız bir hâlde müşâhede eder; ve nebevî vâris olup, âdil şâhidler sırasına geçer.

"Zühd", dünyadan yüz çevirmek demektir. Burada huzûzât-ı dünyeviyye ve uhreviyyeden yüz çevirip Hakk'a teveccüh etmek murâd buyurulur. Zîrâ hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'nî "Dünyâ ehl-i âhirete harâmdır; ve âhiret ehl-i dünyâya harâmdır; ve her ikisi de Allah ehline harâmdır" buyurulur. Ve "garaz"dan murâd, murâdât-ı nefsâniyyedir. Zîrâ dünyâ ehlinin nefsânî olan garazları, huzûzât-ı dünyeviyyeyi elde etmek ve âhiret ehlinin nefsânî garazları dahi huzûzât-ı uhreviyyeye nâil olmaktır. Bunların esâsı insanın kendi nefsinin varlığına olan muhabbetidir. Bu sebebden ehlullah وجودك ذنب لا تقايس عليه ذنب آخر ya'nî "Vücûdun bir günâhtır ki, ona başka bir günâh kıyâs olunmaz" buyururlar. Vaktâki sâlik kendi vücudundan geçer, artık hiçbir garaz-ı nefsânîsi kalmaz. O vakit her şeyin hakîkatini olduğu gibi, garazsız bir hâlde müşâhede eder; ve vâris-i nebevî olup, âdil şâhidler sırasına geçer.

2892. Zîrâ bu garazlar gözün perdesi olur, nazar üzerine perde gibi sarılmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2892. Çünkü bu garazlar (gizli amaçlar, kötü niyetler) gözün perdesi olur, bakış üzerine perde gibi sarılmış olur.

2893. Binaenaleyh cümleyi tımm u rimm ile görmez. Senin eşyaya muhabbetin kör ve sağır eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2893. Bu sebeple, her şeyi tam ve eksiksiz görmez. Senin eşyaya olan sevgin kör ve sağır eder.

"Tımm u rimm", "çok mal" anlamında kullanılan bir ifadedir. Burada eşyada Hakk'ın nurunun ortaya çıkmasından kinayedir. Yani, çıkarları sonunda gözüne perde olan kimseler, her şeyde Hakk'ın nurunun ortaya çıkışını görmez. Ancak çıkarına uygun bir bakış açısıyla eşyayı görür. Çünkü hadis-i şerifte "حبك الاشياء يعمى ويصم" yani "Senin eşyaya olan sevgin kalbinin gözünü kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

"Tımm u rimm", "mâl-i kesîr" ma'nâsında kullanılan bir terkîbdir. Burada eşyâda nûr-ı Hakk'ın zuhûrundan kinâyedir. Ya'nî, garazları akıbet gözüne perde olan kimseler, cümle eşyâda nûr-ı Hakk'ın zuhûrunu görmez. Ancak garazına muvâfik olan bir nazar ile eşyayı görür. Zîrâ hadîs-i şerîfte حبك الاشياء يعمى ويصم ya'ni "Senin eşyâya muhabbetin kalbinin gözünü kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

2894. Vaktaki güneş onun kalbinde bir nûr dikti, onun önünde yıldızların makādîri kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2894. Vakti geldiğinde güneş onun kalbinde bir nur dikti, onun önünde yıldızların miktarları kalmadı.

Vakti geldiğinde, hakiki güneş olan Yüce Allah, öyle bir kimsenin kalbinde bir nur dikti veya yerleştirdi; artık onun önünde, her biri ilahi isim ve sıfatların tecelligâhı olan eşya yıldızlarının miktarları kalmadı. Çünkü o göz, hepsini o kuşatıcı ilahi nur içinde yok olmuş ve erimiş gördü.

Vaktāki hakîkî güneş olan Hak Teâlâ hazretleri öyle bir kimsenin kalbinde bir nûr dikti veyâhud oturttu, artık onun önünde her biri esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye mazharı olan eşyâ yıldızlarının mikdârları kalmadı. Çünkü o göz hepsini o nûr-ı muhît-i ilâhî içinde mahv ve müstehlek gördü.

2895. Binâenaleyh o kimse hicabsız esrarı, mü'min ve küffâr ruhunun sırrını gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2895. Bu sebeple o kimse, perdesiz sırları, mümin ve kâfir ruhunun sırrını gördü.

Bu sebeple o kimse, bu zuhur yerlerinin perdesi olmaksızın, Hakk'ın sırları olan eşyanın hakikatlerini ve mümin ile kâfirlerin ruhunun sırrını o kuşatıcı nur içinde gördü.

Binâenaleyh o kimse, bu mezâhirin hicabı olmaksızın, Hakk'ın esrân olan hakāyık-ı eşyayı ve mü'min ile kâfirlerin rûhunun sırrını o nûr-ı muhît içinde gördü.

2896. Hakk'ın yeryüzünde ve yüksek felekte âdemînin ruhundan daha gizlisi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2896. Hakk'ın yeryüzünde ve yüksek felekte insanın ruhundan daha gizlisi yoktur.

Hakk'ın yeryüzünde ve yüce felekte insanın ruhundan daha gizli bir şeyi yoktur. İnsan ruhu, dünya ehlinin ve gök ehlinin idrakinden gizlidir.

Hak'ın yeryüzünde ve âlî olan felekte insanın rûhundan daha gizli olan bir şeyi yoktur. Rûh-ı insânî ehl-i dünyânın ve ehl-i semânın idrâkinden gizlidir.

2897. Hak ratb ve yabisten düğümü açtı. Rûha "Min emri Rabbi'yi mühürledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2897. Hak, yaş ve kurudan düğümü çözdü. Ruha "Rabbimin emrindendir"i mühürledi.

"Neverd", büküm demektir. Yani, Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "Yaş ve kuru yoktur, ancak Kitap'ta apaçıktır" (En'âm, 6/59) ayet-i kerimesinde kuru ve yaş olan dürülmüş ve bükülmüş sırları açtığı halde, ruh hakkında "Ey habibim! Ruh Rabbimin emridir, de!" (İsra, 17/85) buyurdu. Bilinmeli ki, Kâmûs'un beyanına göre "emr", "buyruk ve buyruldu" anlamına gelirse, çoğulu "evâmir" ve eğer "hal ve oluş ve hadise" anlamına gelirse, çoğulu "umûr" gelir. Buna göre "Min emri Rabbi" ifadesinin bu iki anlama da kapsamı vardır. Emir, "buyruk" anlamına geldiğine göre ruh, Hakk'ın "Kün=Ol!" emrinden nurani, soyut bir cevher olarak ortaya çıkmıştır; ve nurani, soyut bir cevherin his gözüyle görülmesi ve kelimelerle tanımlanması imkansızdır. "Emr", "oluş" anlamına geldiğine göre ruh, Hakk'ın Zât'ının Hayat sıfatının mazharı (tecelli ettiği yer) olan bir bütündür; ve "oluş" tanıma sığmaz. Ancak bir cisimdeki eseriyle görülür. Arapça'da ruhun çoğulu "ervâh" olduğu halde, Kur'an-ı Kerim'de çoğul kelimesiyle anılmaz. Hep tekil olarak zikredilmesi, ruhun külli bir birlikten ibaret olmasındandır. Onun çoğalmasına sebep, insan fertlerinin cisimlerinin çoğalmasıdır. Nitekim 4. cildin 411 numaralı beytinde "Müminler sayısızdır, fakat iman birdir; onların cisimleri sayısızdır, fakat can birdir" ve 2. cildin 184 numaralı beytinde dahi "Canların güneşi bedenlerin penceresinde ayrıldı" buyurulmuş idi. Ancak bu ruhun mertebelerde zuhuru farklıdır. İnsanın görüneni olan cismindeki tecellisi hayvani ruhtur. Bu ruh cisimlerin oluşumu ile meydana gelir. İnsan fertleri bu ruhta hayvanlar ile ortaktır; ve insan fertlerinin her birinde başka başka tecellisi vardır ve çoğalır. Fakat insanın batını olan nefs-i natıkasında (konuşan nefis) birdir, asla çoğalmaz. Nitekim 2. cildin 186 numaralı beytinde "Ayrılık ve farklılık, hayvani ruhta olur, insani ruh ise tek bir nefis olur" buyurulmuş idi. Şimdi ruh Rabbin bir oluşu olduğuna göre, Kur'an-ı Kerim'deki tanım pek açık ve nettir; ve bu his aleminde ruhun bundan başka türlü tanımlanmasına da imkan yoktur. Mesela "akıl" dediğimiz mana dahi bir oluştur. Bu mana ancak insan cismine ilişkindir ve ondan ortaya çıkan eserler ile belirir. İnsan fertlerinin bu kadar icatları ve düzen dairesinde cemiyetler teşkil edip yaşayışları hep aklın eserleri ve gereğindendir. Buna göre akıl pek açık bir şey iken onu his gözüne göstermek imkansızdır. Çünkü akıl kendi eserleri arkasında gizlenmiştir. Buna göre zuhuru kendinin zuhuruna perde olmuştur. İşte insani ruh dahi böyledir. Bütün eserleriyle açık ve belirgin ve her ferdin bizzat kendi hali ve oluşu iken, Yüce Allah zahir-bîn (dış görünüşe bakan) olan kimselere karşı onu böyle iki anlama gelen "emr" kelimesiyle mühürlemiş ve bilinen ve açık iken onu meçhul olarak göstermiştir. Bununla birlikte ruh, hiçbir vakitte batın-bîn (iç yüzü gören) olan peygamberler ve evliya hazaratına asla meçhul değildir.

"Neverd", büküm demektir. Ya'nî, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de ولا رطب وَلَا يَأْبِسِ إِلَّا فِي كِتَابِ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) ya'nî "Yaş ve kuru yoktur, ancak Kitab'da apaçıktır" âyet-i kerîmesinde kuru ve yaş olan dürülmüş ve bükülmüş esrârı açtığı hâlde, rûh hakkında قل الروح من أمر ربى (İsrâ, 17/85) ya'nî “Ey habîbim! Rûh rabbimin emridir, de!" buyurdu. Ma'lûm olsun ki, Kâmûs'un beyânına göre "emr", "buyruk ve buyruldu" ma'nâsına gelirse, cem'i "evâmir" ve eğer "hâl ve şe'n ve hâdise" ma'nâsına gelirse, cem'i "umûr" gelir. Binâenaleyh "Min emri Rabbi" ibâresinin bu iki ma'nâya da şümûlü vardır. Emir, "buyruk" ma'nâsına geldiğine göre rûh, Hakk'ın "Kün=Ol!" emrinden cevher-i mücerred-i nûrânî olarak zâhir olmuştur; ve cevher-i mücerred-i nûrânînin his gözüyle görülmesi ve elfâz ile ta'rîfi mümkin değildir. "Emr", "şe'n" ma'nâsına geldiğine göre rûh, Zât-ı Hakk'ın sıfât-ı Hayât'ının mazharı olan bir külldür; ve "şe'n" ta'rîfe sığmaz. Ancak bir cisimdeki eseriyle meşhûd olur. Arabça'da rûhun cem'i “ervâh” olduğu hâlde, Kur'ân-ı Kerîm'de cem' kelimesiyle mezkûr değildir. Hep müfred olarak zikri, rûhun bir vahdâniyyet-i külliyyeden ibaret olmasındandır. Onun taaddüdüne sebeb, efrâd-ı beşerin cisimlerinin müteaddid olmasıdır. Nitekim 4. cildin 411 numaralı beytinde مؤمنان معدود ليك ايمان يكي . جسمشان معدود لیکن جان یکی [ya'nî "Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] ve 2. cildin 184 numaralı beytinde dahi مفترق شد آفتاب جانها در درون روزن ابدانها [ya'nî "Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu"] buyurulmuş idi. Ancak bu rûhun merâtibde zuhûru muhteliftir. İnsanın zâhiri olan cismindeki tecellîsi rûh-ı hayvânîdir. Bu rûh cisimlerin tekevvünü ile hâsıl olur. Efrâd-ı beşer bu rûhta hayvanlar ile müşterektir; ve efrâd-ı beşerin her birinde başka başka tecellîsi vardır ve taaddüd eder. Fakat insanın bâtını olan nefs-i nâtıkasında birdir, asla taaddüd etmez. Nitekim 2. cildin 186 numaralı beytinde تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [ya'nî "Tefrika ve ayrılık, rûh-ı hayvânîde olur, rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur"] buyurulmuş idi. İmdi rûh Rabbin bir şe'ni olduğuna göre, Kur'ân-ı Kerîm'deki ta'rîf pek vâzıh ve açıktır; ve bu hiss-i âlemde rûhun bundan başka türlü ta'rîfine de imkân yoktur. Meselâ "akıl" dediğimiz ma'nâ dahi bir şe'ndir. Bu ma'nâ ancak cism-i beşere taalluk eder ve ondan zuhûr eden eserler ile zâhir olur. Efrâd-ı beşerin bu kadar ihtirââtı ve intizâm dâiresinde cem'iyetler teşkîl edip yaşayışları hep aklın âsârı ve îcâbındandır. Binâenaleyh akıl pek zâhir bir şey iken onu his gözüne göstermek mümkin değildir. Zîrâ akıl kendi âsârı arkasında gizlenmiştir. Binâenaleyh zuhûru kendinin zuhûruna perde olmuştur. İşte rûh-ı insânî dahi böyledir. Bütün âsârıyla zâhir ve bâhir ve her ferdin bizzât kendi hâli ve şe'ni iken, Hak Teâlâ zâhir-bîn olan kimselere karşı onu böyle iki ma'nâya gelen "emr" kelimesiyle mühürlemiş ve ma'lûm ve zâhir iken onu meçhûl olarak göstermiştir. Maahâzâ rûh, hiçbir vakitte bâtın-bîn olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtına aslâ meçhûl değildir.

2898. İmdi vaktāki o ruhu azîz olan göz gördü, artık onun üzerine hiçbir şey gizli kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2898. Şimdi o yüce ruhu göz gördüğü zaman, artık onun üzerine hiçbir şey gizli kalmaz.

"Çeşm-i azîz" (yüce göz) hem sıfat tamlaması hem de isim tamlaması olma ihtimali vardır. Tercüme, sıfat tamlaması olduğuna göre yapıldı. Eğer isim tamlaması olursa, tercüme "Şimdi yüce olan kimsenin gözü o ruhu gördü" şeklinde olur. Her iki durumda da anlam aynıdır. Çünkü yüce olan göz, yüce olan Hakk'ın velîsinde bulunur ve Hakk'ın velîsi de o ruhu görür; ve yukarıda açıklandığı üzere ruh, küllî bir birliği (vahdet-i külliyye) taşıyıp, bütün eşyada kendi mertebelerine göre göründüğünden, ruhu gören bu yüce kişinin nazarında artık hiçbir şey gizli kalmaz. Çünkü ruhun gereği, her bir mertebede her bir şeyin hakikatine göre görünmektir.

"Çeşm-i azîz", hem terkîb-i tavsîfî ve hem de terkîb-i izafi olmak ihtimali vardır. Tercüme terkîb-i tavsîfî olduğuna göre yapıldı. Eğer terkîb-i izâfi olursa, tercüme "İmdi vaktāki azîz olan kimsenin gözü o rûhu gördü" sûretinde olur. Her iki vecihte de ma'nâ müttehiddir. Zîrâ azîz olan göz, azîz olan Hakk'ın velîsinde bulunur ve Hakk'ın velîsi de o rûhu görür; ve yukarıda îzah olunduğu üzere rûh, bir vahdet-i külliyyeyi hâiz olup, bilcümle eşyâda onların mertebelerine göre zahir olduğundan, rûhu gören bu azîzin nazarında artık hiçbir şey gizli kalmaz. Zîrâ rûhun îcâbı her bir mertebede her bir şeyin hakîkatine göre zahir olmaktır.

2899. Her niza'da şahid-i mutlak olur. Her baş ağrısının sersemliğini onun sözü kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2899. Her anlaşmazlıkta mutlak şahit olur. Her baş ağrısının sersemliğini onun sözü giderir.

"Şahit", hazır olup bir şeyi tamamiyle görendir. "Humar", sözlükte "sarhoşluğun kalıntısı"na denir. Burada sersemlikten kinayedir. Yani, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) eşyanın hakikatleri, yani sabit hakikatler âlemi keşfedilmiştir; ve ruhun her bir mertebede her bir şeyin hakikatine göre zuhuru (ortaya çıkışı) da görülmüştür. Bu sebeple kesret (çokluk) âleminde isimlerin karşılıklı gelmesi ve zıtlaşması sebebiyle meydana gelen her bir anlaşmazlıkta bu insân-ı kâmil mutlak şahit olur; ve bu görüşüne göre söylediği sözler, birtakım akli ilimlerin dedikodusundan kaynaklanan baş ağrısının sersemliğini giderir ve yok eder.

"Şâhid", hâzır olup, bir şeyi tamâmiyle gör[en]. "Humar", lügatte "sarhoşluğun bakıyyesi"ne derler. Burada sersemlikten kinâyedir. Ya'nî, insân-ı kâmile hakāyık-ı eşya, ya'nî a'yân-ı sâbite âlemi keşf olunmuş ve rûhun her bir mertebede her bir şeyin hakîkatine göre zuhûru dahi meşhûd olmuştur. Binâenaleyh âlem-i keserâtta tekabül ve tezâdd-i esmâ hasebiyle vâki' olan her bir niza'da bu insân-ı kâmil şâhid-i mutlak olur; ve bu görüşüne göre söylediği sözler birtakım ulûm-i akliyye kıyl u kālinden hâsıl olan baş ağrısının sersemliğini kırar ve izâle eder.

2900. Hakk'ın nâmı Adl'dir ve Şahid onun lâyığıdır. Bu yüzden dostun gözü şahid-i adldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2900. Hakk'ın adı Adl'dir ve Şahid ona lâyıktır. Bu yüzden dostun gözü adil şahittir.

"Adl", "her şeyi yerli yerince yapmak"tır ve zulüm anlamının zıddıdır. Yani, "Adl", esmâ-i hüsnâdan (Allah'ın güzel isimlerinden) biridir. "Şahid" de, o şerefli isme izafe olunmaya (nispet edilmeye) lâyıktır. insân-ı kâmil ise bütün isimleri toplayan "Allah" şerefli isminin mazharıdır (tecelli yeridir). Şu halde bu isimleri toplama yönünden Hakk'ın Habîb'i (sevgilisi) ve dostu olan Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin ve onların vârisleri olan insân-ı kâmillerin şerefli kalplerinin iki gözü, sûret ve kesret (çokluk) âlemi olan dünyada ve ahirette adil şahittir.

“Adl”, “her şeyi yerli yerince yapmak”tır ve zulüm ma'nâsının zıddıdır. Ya'nî, “Adl”, esmâ-i hüsnâdan birisidir. “Şahid” dahi, o ism-i şerîfe izâfe olunmaya lâyıktır. İnsân-ı kâmil ise bilcümle esmâyı câmî olan “Allah” ism-i şerîfinin mazharıdır. Şu hâlde bu câmiiyet-i esmâ cihetinden Hakk'ın Habîb'i ve dostu olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve onların vârisleri olan insân-ı kâmillerin kalb-i şerîflerinin iki gözü, sûret ve keserât âlemi olan dünyâda ve âhirette şâhid-i adldir.

2901. Hakk'ın manzarı iki sarayda da gönül olur. Zîrâ şahın nazarı şâhide gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2901. Hakk'ın bakış yeri iki sarayda da gönül olur. Çünkü şahın bakışı şahide gelir.

"Manzar", "bakış yeri" demektir. Yani, Hakk'ın bakış yeri dünyada da, ahirette de insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli kalbi olur. Nasıl ki hadîs-i kudsîde لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبد المؤمن التقى النقى yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Aksine takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" buyrulur.

“Manzar”, “nazar mahalli” demektir. Ya'nî, Hakk'ın nazar mahalli dünyâda da, âhirette de insân-ı kâmilin kalb-i şerîfi olur. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبد المؤمن التقى النقى ya'nî “Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım” buyurulur.

2902. Hakk'ın aşkı ve onun şâhidbazlığının sırrı, hep onun perde düzücülüğünün mayası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2902. Hakk'ın aşkı ve onun şâhidbazlığının sırrı, hep onun perde düzücülüğünün mayası olur.

Buradaki "şâhid", Farsçada "mahbub ve ma'şûka" anlamına gelen şâhid-dir. "Perde düzücülük"ten kasıt, Hakk'ın hakiki varlığının, izafî varlık âlemini kendi zâtına perde ve hicap yapmasıdır. Bilinmeli ki, Hakk'ın zuhura (ortaya çıkmaya) muhabbeti vardır. Nitekim hadîs-i kudsîde şöyle buyrulur: كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف yani "Ben bir gizli hazine idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım." Ve âyet-i kerîmede dahi وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zariyat, 51/56) yani "Ben cinni ve insanı ancak ibadet etsinler diye yarattım" buyrulur. Müfessirlerin sultanı İbn Abbâs hazretleri "liya'büdûn" (kulluk etsinler için) kelimesini "li-ya'rifûn" (bilsinler için) ile tefsir buyurmuşlardır ki, bu hadîs-i kudsî ile âyet-i kerîmenin anlamında tamamıyla mutabakat (uyum) vardır. Zira "bilinmeyen" Yaratıcı'ya "ibadet ve kulluk" da yapılmaz. Buna göre eşyanın ve mazharların yaratılışı, Hakk'ın esma ve sıfatının eserleriyle zuhura olan muhabbetinden ve aşkından dolayı meydana gelmiştir; ve bu eşya ise, onun latif zâtının perdesidir ve Hak, esma ve sıfatının cemiyetiyle (bütünlüğüyle), kendisini ancak insân-ı kâmilin mazharında (tecelli yerinde) müşahade buyurur; ve insân-ı kâmilin kemal-i zuhuru (tam olarak ortaya çıkışı) sebebiyle o insân-ı kâmil Hakk'ın mahbubu olur. Buna göre Hakk'ın mutlak cemaline perde ve hicap olan bu kesafet (yoğunluk) âlemini yapıcılığının mayası ve aslı, Hakk'ın esma ve sıfatıyla zuhura olan aşkı ve bu kesafet âleminde endam aynası (beden aynası) mesabesindeki insân-ı kâmil ile olan muamelesinin sırrı olur.

Buradaki “şâhid”, Fârisî’de “mahbub ve ma'şûka” ma'nâsına gelen şâhid-dir. “Perde düzücülük”ten murâd, vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın vücûd-i izâfî âlemini kendi zâtına perde ve hicâb yapıcılığıdır. Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın zuhûra muhabbeti vardır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'nî “Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım” buyurulur. Ve âyet-i kerîmede dahi وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zariyat, 51/56) ya'nî “Ben cinni ve insi ancak ibâdet etsinler diye yarattım buyurulur. Sultânü'l-müfessirîn İbn Abbâs hazretleri “liya'büdûn” [:“kulluk etsinler için”] kelimesini “li-ya'rifûn” [“bilsinler için”] ile tefsîr buyurmuşlardır ki, bu hadîs-i kudsî ile âyet-i kerîmenin ma'nâsında tamâmiyle mutabakat vardır. Zîrâ “bilinmeyen” Hâlık'a “ibâdet ve kulluk” da- hi yapılmaz. Binâenaleyh hilkat-i eşyâ ve mezâhir Hakk'ın esmâ ve sıfatının âsârıyla zuhûra olan muhabbetinden ve aşkından dolayı vâki' olmuştur; ve bu eşyâ ise, onun zât-ı latîfinin perdesidir ve Hak cem'iyyet-i esmâiyye ve sıfatiyyesiyle, kendisini ancak insân-ı kâmilin mazharında müşâhede buyurur; ve insân-ı kâmilin kemâl-i zuhûru hasebiyle o insân-ı kâmil Hakk'ın mahbûbu olur. Binâenaleyh Hakk'ın cemâl-i mutlakına perde ve hicâb olan bu âlem-i kesâfeti yapıcılığının mayası ve aslı, Hakk'ın esmâ ve sıfatı ile zuhûra olan aşkı ve bu âlem-i kessâfette endâm aynası mesâbesindeki insân-ı kâmil ile olan muâmelesinin sırrı olur.

2903. Binâenaleyh ondan dolayı bizim şahid-bâzımız likāda mi'râc gecesinde "Levlak" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2903. Bu sebeple ondan dolayı bizim şahit-bazımız (güzellikleri seyredenimiz) mi'râc gecesinde buluşma anında "Levlak" dedi.

Böyle olunca işte yukarıda açıklanan sebepten dolayı, bizim şahit-bazımız, yani sevgiliyi sevenimiz olan Yüce Allah hazretleri mi'râc gecesinde buluşma vaktinde kendi Habîb-i Ekrem'i olan (s.a.v.) Efendimiz'e لولاك لما خلقت الافلاك yani "Ey habîbim! Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım!" buyurdu.

Böyle olunca işte yukarıda îzah olunan sebebden dolayı, bizim şâhid-bâzımız, ya'nî mahbub sevicimiz olan Hak Teâlâ hazretleri mi'râc gecesinde mülâkāt vaktinde kendi Habîb-i Ekrem'i olan (s.a.v.) Efendimiz'e لولاك لما خلقت الافلاك ya'nî "Ey habîbim! Sen olmasa idin eflâki yaratmaz idim!" buyurdu.

2904. Bu kazâ iyi ve kötü üzerine hâkim olur. Kazâ üzerine şâhid hâkim olmuyor mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2904. Bu kazâ iyi ve kötü üzerine hâkim olur. Kazâ üzerine şâhid hâkim olmuyor mu?

"Kazâ"dan kasıt, Hak'ın varlıklar hakkındaki toplu/icmâlî küllî hükmüdür. Bu konudaki açıklamalar 1. cildin 625 ve 1697 numaralı beyitlerinde geçti. "Şâhid"den kasıt, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. "Şâhidin ilâhî kazâ üzerine hâkim olması" şudur: Hakîkat-i Muhammediyye bütün varlıkları kuşatmıştır; ve Hak'ın bir şey üzerine kazâsı ve onu takdîr etmesi, ancak o şeyin Hak'tan yatkınlık diliyle gerçekleşen talebi üzerinedir; ve bu hüküm ve ilâhî kazâ, iyi ve kötü üzerine hâkim olmuştur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise kendi hakîkatinin kuşatması altında bulunan varlıkların yatkınlıklarına ve kabiliyetlerine şâhiddir. Buna göre şâhid ilâhî kazâ üzerine hâkim olur. Çünkü hiçbir kimse üzerine Hak'ın zorlaması yoktur ve istemediğini vermez. Hak'ın verdiği şeyler kula göre iyi olsun, kötü olsun, hep kulun yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği ve kendisine verilmesine hüküm eylediği şeylerdir. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Üzeyrî'dedir. Nasıl ki bu anlamı sonraki şerif beyitin anlamı daha fazla açıklar. Bu anlam görünen yönetimde de böyledir. Örneğin hâkim bir hırsıza "Sen filândan filân şeyi çalmışsın, öyle mi?" diye sorduğu zaman, "Evet çaldım" derse, onun bu ikrârı "Evet, ben hırsızım. Benim üzerime hırsızlara özgü olan cezâ ile hükm et!" diye hırsız anlamında hâkim üzerine hükm eder; ve bu hususta hâkim evvelen mahkûmün-aleyh (hüküm verilen kişi) olur. Sonra hırsızın bu yatkınlığına göre hâkim hırsız üzerine hükm eder; ve bu defa da hırsız mahkûmün-aleyh olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 26. faslında bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve karanlık içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makamda göze ve kulağa muhtaç değildir. Mademki lüzumu yoktur, Yüce Allah ona niçin göz versin? Yoksa Hak'ın katında gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır? Yahut cimrilik mi ediyor? Ancak lüzumu olan bir şeyi ihsan eder. Bir şeyi lüzumu olmaksızın verse, o kimseye bir yük olur. Hak'ın hikmeti ve lutfu ve keremi yükü def ettiği hâlde, bir kimse üzerine nasıl yük koyar? Örneğin dülger keser ve testere vesaire gibi âletlerini bir terziye verip, "Al bununla iş gör!" dese, ona yük olur. Buna göre Yüce Allah bir şeyi ihtiyaca göre verir... ilh."

“Kazâ”dan murâd, Hakk'ın eşyâ hakkındaki hükm-i küllî-i icmâlîsidir. Bu bâbdaki îzâhât 1. cildin 625 ve 1697 numaralı beyitlerinde geçti. “Şâhid”den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. “Şâhidin kazâ-yı ilâhî üzerine hâkim olması” budur ki: Hakîkat-i muhammediyye bilcümle eşyayı muhîttir; ve Hakk'ın bir şey üzerine kazâsı ve onu takdîr etmesi, ancak o şeyin Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebi üzerinedir; ve bu hüküm ve kazâ-yı ilâhî, iyi ve kötü üzerine hâkim olmuştur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise kendi hakîkatinin ihâtası altında bulunan eşyânın isti'dâdât ve kābiliyyatına şâhiddir. Binâenaleyh şâhid kazâ-yı ilâhî üzerine hâkim olur. Zîrâ hiçbir kimse üzerine Hakk'ın cebri yoktur ve istemediğini vermez. Hakk'ın verdiği şeyler abde nazaran iyi olsun, kötü olsun, hep abdin lisân-ı isti'dâdıyla Hak'tan taleb ettiği ve kendisine verilmesine hüküm eylediği şeylerdir. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Üzeyrî'dedir. Nitekim bu ma'nâyı âtîdeki beyt-i şerîfin ma'nâsı daha ziyâde tavzîh buyurur. Bu ma'nâ hükû- met-i zâhirede de böyledir. Meselâ hâkim bir hırsıza "Sen filândan filân şeyi çalmışsın, öyle mi?" diye sorduğu vakit, "Evet çaldım" derse, onun bu ikrârı "Evet, ben hırsızım. Benim üzerime hırsızlara mahsûs olan cezâ ile hükm et!" diye hırsız ma'nâda hâkim üzerine hükm eder; ve bu husûsta hâkim evvelen mahkûmün-aleyh olur. Sonra hırsızın bu isti'dâdına göre hâkim hırsız üzerine hükm eder; ve bu def'a da hırsız mahkûmün-aleyh olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 26. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve zulmet içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makāmda göze ve kulağa muhtaç değildir. Mademki lüzûmu yoktur, Hak Teâlâ ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın indinde gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır? Yahud buhl mü ediyor? Ancak lüzûmu olan bir şeyi ihsân eder. Bir şeyi lüzûmu olmaksızın verse, o kimseye bir yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lutfu ve keremi yükü def' ettiği hâlde, bir kimse üzerine nasıl yük vaz' eyler? Meselâ dülger keser ve testere vesâire gibi âletlerini bir terziye verip, "Al bununla iş gör!" dese, ona yük olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir şeyi ihtiyaca göre verir... ilh."

2905. Kazanın esîrleri kazânın beyi oldu. Şâd ol, ey makbûl olan keskin göz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2905. Kazanın esirleri kazanın beyi oldu. Şad ol, ey makbul olan keskin göz!

"Kazanın esirleri"nden maksat, eşyadır. "Kazanın beyi"nden maksat, yine eşyadır. Yani, ilahi kazanın esirleri olan kulların yine kendileri, bu kazanın beyi ve hakimi oldu. Nasıl ki Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabi (k.s.) efendimiz Fass-ı Üzeyri'de "فما حكم القضاء على الاشياء الا بها" yani "İlahi kaza eşya üzerine ancak eşya ile hükmetti"; ve yine o fassın diğer bir cümlesinde de "فكل حاكم محكوم عليه بما حكم به وفيه كان الحاكم من كان" yani "Hakim, kim olursa olsun her hakim, hükmettiği şeyle ve hükmettiği şeyde mahkumun-aleyhtir" buyururlar. Yani, hakim olan Yüce Allah hazretlerinin bir şey üzerine kazası ve onu takdir etmesi, ancak o şeyin kabiliyetinin gereğine göredir. Bu sebeple hakim, hükmünde mahkumun-aleyh olan şeyin isti'dadının talebine tabidir. Ve mahkumun-aleyhin kabiliyeti ve isti'dadı hakime der ki: Benim kabiliyetimin ve isti'dadımın gereği budur. Hakkımda bu kazaya göre hüküm isterim. Hakim de ona göre hükmeder. Bu sebeple ilahi kazanın esirleri olan insan fertleri bu kazanın beyi ve hakimi olmuş olur. Ey bu hakikati böyle gördüğünden dolayı makbul olan keskin göz! Şad ol ve sevin! Sana gelen hüküm yine sendendir.

"Esîrân-ı kaza"dan murâd, eşyâdır. "Kazânın beyi"nden murâd, yine eşyâdır. Ya'nî, kazâ-yı ilâhînin esîrleri olan kulların yine kendileri, bu kazânın beyi ve hâkimi oldu. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) efendimiz Fass-ı Üzeyri'de فما حكم القضاء على الاشياء الا بها ya'nî "Kazâ-yı ilâhî eşyâ üzerine ancak eşyâ ile hükm etti"; ve yine o fassın diğer bir cümlesinde de فكل حاكم محكوم عليه بما حكم به وفيه كان الحاكم من كان ya'ni Hâkim, kim olursa olsun her hâkim, hükm eylediği şeyle ve hükm eylediği şeyde mahkûmün-aleyhtir" buyururlar. Ya'nî, hâkim olan Allâh Teâlâ hazretlerinin bir şey üzerine kazâsı ve onu takdîr eylemesi, ancak o şeyin muktezâ-yı kābiliyyetine göredir. Binâenaleyh hâkim hükmünde mahkûmün-aleyh olan şeyin taleb-i isti'dâdına tabi'dir. Ve mahkümün-aleyhin kabiliyet ve isti'dâdı hâkime der ki: Benim kabiliyet ve isti'dâdımın muktezâsı budur. Hakkımda bu kazâya göre hükm isterim. Hâkim dahi ona göre hükm eder. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhînin esîrleri olan efrâd-ı beşer bu kazânın beyi ve hâkimi olmuş olur. Ey bu hakîkati böyle gördüğünden dolayı makbûl olan keskin göz! Şâd ol ve sevin! Sana gelen hükm yine sendendir.

2906. Arif ma'ruftan çok niyaz etti. Dedi ki: "Ey germ ü serdde sen bizim Rakib'imizsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2906. Arif, Ma'ruf'tan çok niyaz etti. Dedi ki: "Ey sıcakta ve soğukta sen bizim Rakib'imizsin!"

"Arif"ten maksat insân-ı kâmil, "Ma'ruf"tan maksat Yüce Allah hazretleridir. "Rakib", "gözetleyici" anlamındadır. "Sıcak ve soğuk" sıcak ve soğuk demek olsa da, burada "iyi ve kötü hallerden" kinayedir. İkinci mısrada Nisa Suresi'nde geçen إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (Nisa, 4/1) yani "Muhakkak Yüce Allah sizin üzerinize bir Rakib ve gözetleyicidir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, arif, varlığın bütün mertebelerinde bilinen Yüce Allah hazretlerine niyaz edip dedi ki: "Ey bilinen! İyi ve kötü hallerimizde sen bizim Rakib'imizsin!"

"Arif"ten murâd insân-ı kâmil, “ma'rûf"tan murâd Hak Teâlâ hazretleri. "Rakîb", "nâzır” ma'nâsınadır. "Germ ü serd," sıcak ve soğuk demek ise de, burada "iyi ve kötü ahvâlden" kinâyedir. İkinci mısra'da sûre-i Nisa'da vâki' إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (Nisâ, 4/1) ya'nî "Muhakkak Allâh Teâlâ sizin üzerinize bir Rakîb ve nâzırdır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, ârif, bilcümle merâtib-i vücûdda ma'rûf olan Hak Teâlâ hazretlerine niyâz edip dedi ki: "Ey ma'rûf! İyi ve kötü ahvâlimiz içinde sen bizim Rakib'imizsin!"

2907. "Ey hayr u şerde sen bizim müşîrimizsin! Senin işaretlerinden bizim kalbimiz bî-haberdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2907. "Ey hayır ve şerde sen bizim yol göstericimizsin! Senin işaretlerinden bizim kalbimiz habersizdir."

"Müşîr", "işaret eden" demektir. Yani, "Ey hayır ve şerde sen bizim yol göstericimizsin. Hâlbuki senin işaretlerinden bizim kalbimiz habersizdir." Örneğin kuldan bir günah ve kötülük meydana gelir. Hâlbuki kul o fiilin kötülüğünün farkında olmaz. Yüce Allah ona bunun kötülüğüne ve tövbe ve istiğfar etmesine işaret olmak üzere kalbine bir kabz (manevî sıkıntı) ve sıkıntı verir. Veyahut kuldan ilâhî rızaya uygun bir şey meydana gelir. O bunun farkında olmaz. Yüce Allah rızasına ve hamd ve şükretmesine işaret olmak üzere bir inbisat (manevî genişlik) ve ferahlık verir. Nasıl ki Hz. Pîr (Mevlânâ) Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nahoşluklar yaptığın eziyet ve günahın tesiri olduğunu bilmen için, böyle ceza olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun ayrıntılarıyla hatırında değildir; velâkin cezadan çok sayıda kötü fiiller yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veya cehaletten ve gafletten midir veyahut bir dinsize refakat ettiğin vakit, sana günahları kolaylaştırmıştır da, onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsen, cezaya nazar et ki, ne kadar bastın ve ne kadar kabzın vardır? Kesinlikle kabz günahın, bast itaatin cezasıdır."

"Müşîr", "işaret edici" demektir. Ya'nî, "Ey hayır ve şerde sen bizim işâ-ret edicimizsin. Halbuki senin işaretlerinden bizim kalbimiz bî-haberdir." Meselâ kuldan bir günah ve fenâlık sâdır olur. Halbuki abd o fiilin fenâlığının farkında olmaz. Hak Teâlâ ona bunun fenâlığına ve tövbe ve istiğfâr etmesine işaret olmak üzere kalbine bir kabz ve sıkıntı verir. Veyâhud kuldan rızâ-yı ilâhîye muvâfık bir şey sâdır olur. O bunun farkında olmaz. Hak Teâlâ rı-zâsına ve hamd ve şükr etmesine işaret olmak üzere bir inbisât ve ferahlık verir. Nitekim Hz. Pîr Fihi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için, böyle ceza olarak erişir. Gerçi ne yap-mış olduğun tafsîlâtıyla hâtırında değildir; velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden ve gaflet-ten midir veyâhud bir dinsize refakat ettiğin vakit, sana günahları teshîl et-miştir de, onun günâh olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsen, cezâya na-zar et ki, ne kadar bastın ve ne kadar kabzın vardır? Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin, bast tâatin cezasıdır."

2908. Ey gece ve gündüz bizi görür ve biz O'nu görmeyiz! Bizim gözümüzün bağı sebebi görmek olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2908. Ey gece ve gündüz bizi görür ve biz O'nu görmeyiz! Bizim gözümüzün bağı sebep görmek olmuştur.

Ey yüce ve ulu Zât (Allah'ın özü) ki, gece ve gündüz bizi ve fiillerimizi görür ve biz O'nu görmeyiz! Görmeyişimizin sebebi şudur: Bizim kalp ve akıl gözümüzün bağı, karanlık ve aydınlık olan sebepleri görmek olmuştur. Hâlbuki varlığın bütün mertebelerinde görünen ancak Hak'tır. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de "O nerede olsanız sizinle beraberdir" (Hadid, 57/4) buyurulur. Bu ayet-i kerimenin tefsiri 1. ciltte 1534 numaralı beyitten itibaren geçti.

Ey Zât-ı Ecell ü A'lâ ki, gece ve gündüz bizi ve ef'âlimizi görür ve biz O'nu görmeyiz! Görmeyişimizin sebebi budur ki: Bizim kalb ve akıl gözümüzün bağı, zulmânî ve nûrânî olan sebebleri görmek olmuştur. Halbuki bilcümle merâtib-i vücûdda zâhir olan ancak Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ya'nî "O nerede olsanız sizinle berâberdir” buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri 1. cildde 1534 numaralı beyitten i'tibâren geçti.

2909. Benim gözüm gözlerden güzîde oldu, tâ ki gece güneş bana görülmüş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2909. Benim gözüm gözlerden seçkin oldu, tâ ki gece güneş bana görülmüş oldu.

Benim gözlerim birçok gözden seçkin ve seçilmiş bir göz oldu. Hatta bu doğal karanlık gecesi olan dünyada, Hak'ın gerçek varlık güneşi bana görülmüş ve ortaya çıkmıştır.

Benim gözlerim birçok gözlerden güzîde ve seçilmiş bir göz oldu. Hattâ bu zulmet-i tabîiyye gecesi olan dünyâda vücûd-ı hakîkî-i Hak güneşi bana görülmüş ve zâhir oldu.

2910. O senin lutf-ı ma'rufun olur, ey behî! Binaenaleyh ihsânın kemâli onun [2891] tamamındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2910. O senin bilinen lütfun olur, ey güzel! Bu sebeple ihsanın kemali onun tamamındadır.

"Behî", "güzel" anlamındadır. Yani, o tabiat karanlığı içinde senin hakiki varlığının güneşini gören seçilmiş göz, senin Habîb-i Ekrem'ine ihsan buyurduğun bilinen ve görünen bir lütuf idi ve o göz bizlere de miras kaldı. Nasıl ki hadîs-i şerîfte ان الله اعطا موسى الكلام و اعطانى الرؤية وفضلنى بالمقام المحمود والخوض المورود yani "Muhakkak Yüce Allah Musa'ya kelâmı verdi ve bana rü'yeti verdi; ve beni makām-ı mahmûd (övülmüş makam) ve havz-ı mevrûd (kendisine varılan havuz) ile üstün kıldı" buyurulmuştur. Ve bu anlam 2. cildin 355 ve 356 numaralarına denk gelen beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: [Yani “Çünkü Musa senin devrinin parlaklığını gördü ki, onda tecelli sabahı ortaya çıktı. Dedi ki: 'Ey Rabbim! O ne rahmet devridir.' O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardı”]

"Behî", "güzel" ma'nâsınadır. Ya'nî, o tabîat zulmeti içinde senin vücûd-ı hakîkînin güneşini gören seçilmiş göz, senin Habîb-i Ekrem'ine ihsân buyurduğun ma'rûf ve meşhûd olan bir lutuf idi ve o göz bizlere de mîrâs kaldı. Nitekim hadîs-i şerîfte ان الله اعطا موسى الكلام و اعطانى الرؤية وفضلنى بالمقام المحمود والخوض المورود ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ Mûsa'ya kelâmı verdi ve bana rü'yeti verdi; ve beni makām-ı mahmûd ve havz-ı mevrûd ile tafdîl eyledi" buyurulmuştur. Ve bu ma'nâ 2. cildin 355 ve 356 numaralarına müsâdif olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'nî “Çünkü Mûsâ senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabâhı zâhir oldu. Dedi ki: 'Yâ Rab! O ne devr-i rahmettir.' O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardı”]

2911. Ya Rab! Bizim nûrumuzu sâhirede itmâm et! Ve bizi kāhire olan mufzıhattan kurtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2911. Ey Rabbim! Bizim nurumuzu mahşer yerinde tamamla! Ve bizi kahredici rezilliklerden kurtar.

"Sâhire", "mahşer arsası"na denir. "Uyanıklık" anlamına gelen "seher" kelimesinden türemiştir. Mahşer yerinde herkese iç yüzleri ortaya çıkıp gaflet uykusundan uyanacaklarından dolayı "sâhire" denilmiştir. Yani, ey Rabbim! Sen bize bu dünya gecesinde gözümüze bir nur verdin. Biz eşyanın hakikatlerini ve iç yüzlerini gördük. Bu nuru mahşer yerinde de tamamla ve bizi kahredici rezilliklerden ve rüsvaylıklardan kurtar! Çünkü orada herkesin iyi ve kötü olan iç yüzleri ortaya çıkar ve kötüler rezil olurlar.

"Sâhire", "mahşer arsası"na derler. "Uyanıklık" ma'nâsına olan "seher"den müştaktır. Arsa-i mahşerde herkese bâtınlar zâhir olup gaflet uykusundan uyanacaklarından “sâhire" denilmiştir. Ya'nî, yâ Rab! Sen bize bu dünyâ gecesinde gözümüze bir nûr verdin. Biz hakāyık-ı eşyayı ve bâtınları gördük. Bu nûru mahşer arsasında da itmâm buyur ve bizi kahr edici rezâletlerden ve rüsvâylıklardan kurtar! Zîrâ orada herkesin iyi ve kötü olan bâtınları zâhir olur ve kötüler rezîl olurlar.

2912. Gece yârine gündüz mehcûrluk verme! Yakınlık görmüş olan câna uzaklık verme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2912. Gece sevgiliye gündüz ayrılık verme! Yakınlık görmüş olan cana uzaklık verme.

Ey Rabbim! Dünya gecesinde biz Senin sevgilin idik. Ahiret gündüzünde de bize ayrılık ve uzaklık verme! Dünyada yakınlık görmüş olan cana, ahirette uzaklık verme!

Yâ Rab! Dünyâ gecesinde biz Sen'in yârin idik. Ahiret gündüzünde de bize mehcûrluk ve ayrılık verme! Dünyâda yakınlık görmüş olan câna, âhirette uzaklık verme!

2913. Senin uzaklığın dertli ve azablı bir ölümdür. Husûsiyle bir uzaklık ki, visâlden sonra olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2913. Senin uzaklığın dertli ve azaplı bir ölümdür. Özellikle bir uzaklık ki, kavuşmadan sonra olur.

Senin uzaklığın, yani kulun karanlık ve nurlu perdeler altında kalması dertli ve azaplı bir ölümdür. Özellikle o perdeler yırtılıp sana kavuştuktan sonra kulun tekrar o perdeler altına düşmesi çok azaplı bir ölümdür.

Sen'in uzaklığın, ya'nî kulun zulmânî ve nûrânî hicablar altında kalması dertli ve azâblı bir ölümdür. Husûsiyle o hicâblar yırtılıp sana vâsıl olduktan sonra kulun tekrar o hicâblar altına düşmesi pek azablı bir ölümdür.

2914. O kimse ki Sen'i görmüştür, onu görmemiş etme! Onun büyümüş olan yeşilliğine su ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2914. O kimse ki Seni görmüştür, onu görmemiş etme! Onun büyümüş olan yeşilliğine su ver!

Ey Rabbim! O kimse ki, bu dünya gecesinin karanlığı içinde Seni görmüştür, onu mahşer gününde birtakım farklı suretler (şekiller) perdesi altına düşürüp, görmemiş etme! Onun büyümüş ve gelişmiş olan ruhunun yeşilliğine zâtına ait tecellilerin suyunu dök!

Yâ Rab! O kimse ki, bu dünyâ gecesinin karanlığı içinde Sen'i görmüştür, onu rûz-i mahşerde birtakım suver-i muhtelife hicabları altına düşürüp, görmemiş etme! Onun büyümüş ve neşv ü nemâ bulmuş olan rûhunun yeşilliğine tecelliyât-ı zâtiyyen suyunu dök!

2915. Ben revişimde kayıdsızlık etmedim. Sen dahi halişde laübâlîlik etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2915. Ben gidişatımda kayıtsızlık etmedim. Sen de hâlinde umursamazlık etme!

"Lâübâlî", muzari fiilin birinci tekil şahsının olumsuzu olup "çekinmem ve önemsemem" demektir. Kayıtsız olan kişiler hakkında sıfat olarak kullanımı yaygınlaşmıştır. Örneğin "filan kimse lâübâlîdir" derler. "Haliş", "halîden" mastarından türemiş bir isim-mastardır. "Diken ve benzeri şeylerin batması ve yarayı deşmek" anlamına gelir. Burada ilâhî kahırdan kinayedir. Yani, Ey Rabbim! Ben "Elestü bi-Rabbiküm" [yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"] hitabının gerçekleştiği, rububiyetin (Rabliğin) ve abdiyetin (kulluğun) ortaya çıktığı ikilik âleminden beri gidişatımda ve yolculuklarımda seni talep etme hususunda kayıtsızlık etmedim. Sen de bundan sonraki, yani bu dünya hayatımdan sonraki yolculuklarımda cismanî suretimin kahredilmesinde kayıtsızlık etme! Ve bizi kesret (çokluk) âleminin ve tabiat hükümlerinin tasarrufu altında zayıf düşürme!

“Lâübâlî", fiil-i muzâri'in nefs-i mütekellim vahdesinin menfisi olup "çekinmem ve kayd etmem" demektir. Kayıdsız olan kimseler hakkında sıfat makāmında isti'mâli şâyi' olmuştur. Meselâ "filân kimse lâübâlîdir" derler. "Haliş", "halîden" masdarından ism-i masdardır. "Diken ve emsâli şeylerin batması ve yarayı deşmek" ma'nâsına gelir. Burada kahr-ı ilâhîden kinâyedir. Ya'nî, Yâ Rab! Ben "Elestü bi-Rabbiküm" [ya'nî "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] hitâbı vâki' olan, rubûbiyetin ve abdiyetin zâhir olduğu ikilik âleminden beri revişte ve seferlerimde seni taleb etmek hususunda kayıdsızlık etmedim. Sen dahi bundan sonraki ya'nî bu hayât-ı dünyeviyyemden sonraki seferlerimde sûret-i cismâniyyemin kahrında kayıdsızlık etme! Ve bizi keserât âleminin ve ahkâm-ı tabîatin tasarrufu altında zebûn kılma!

2916. O kimse ki, bir kere Sen'in yüzünü gördü, sakın onu kendi yüzünden uzak sürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2916. O kimse ki, bir kere Senin yüzünü gördü, sakın onu kendi yüzünden uzak sürme!

Yani, bu dünya gecesinde bir kere Senin yüzünü gören kulunu, sakın, zâtının yüzünden birtakım perdeler ve engeller arkasına atıp uzaklara sürme!

Ya'nî, bu dünyâ gecesinde bir kere Sen'in yüzünü gören kulunu, sakın, vech-i zâtından birtakım hicablar ve perdeler arkasına atıp uzaklara sürme!

2917. Sen'den gayrını görmek, boğazın zinciri oldu. Allah'ın gayrı olan her şey bâtıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2917. Senden başkasını görmek, boğazın zinciri oldu. Allah'tan başka her şey bâtıldır.

"Gull", eski zamanlarda "suçluların boyunlarına bağladıkları zincir" demektir. İkinci mısrada Müslim ve Buhârî'de sahihliğinde ittifak edilen hadis-i şerife işaret buyrulur. Hadis-i şerif şudur: اصدق كلمة قالها الشاعر كلمة لبيد الاكل شيء ما خلا الله باطل yani "Sözün en doğrusunu şair dedi ki -Lebîd'in sözüdür-: Uyanık ol! Allah'tan başka her şey bâtıldır." Bu hadis-i şerif hakkındaki açıklamalar 1. cildin 3965 numarasına denk gelen كل شيء ما خلا الله باطل . إن فضل الله غيم هاطل [yani "Allah'tan hâlî olan her şey bâtıldır; muhakkak Allah'ın fazlı yağdırıcı bir buluttur"] beytinde geçti. Yani, Hak'tan başka olarak vehmedip gördüğün şey, senin boğazının zinciri oldu. Çünkü Allah'tan başka her şey bâtıldır. Bilinmeli ki, hakikatte Hak'ın zâtından hâlî hiçbir şey yoktur ki, hakiki bâtıl olsun. Eşyanın suretleri hep hakikate bağıntılı olan birer hayaldir ve izafî bâtıldır; ve onları müstakil ve Hak'tan ayrı görmek ise ruhun boğazına takılmış bir zincirdir. Çünkü varlık âleminde Hak'tan ayrı farz olunan ve görülen her şey bâtıldır; ve insanın vücudu ve cismi ise eşyanın suretlerinden bir şeydir.

"Gull", eski zamanlarda “mücrimlerin boyunlarına bağladıkları zincir” demektir. İkinci mısra'da Müslim ve Buhârî'de sıhhatinde ittifak olunan hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. Hadis-i şerif şudur: اصدق كلمة قالها الشاعر كلمة لبيد الاكل شيء ما خلا الله باطل ya'ni Sözün en doğrusunu şair dedi ki -Lebîd'in sözüdür-: Âgâh ol! Allah'ın gayrı olan her şey bâtıldır." Bu hadîs-i şerîf hakkındaki îzâhât 1. cildin 3965 numarasına müsâdif olan كل شيء ما خلا الله باطل . إن فضل الله غيم هاطل [ya'nî "Allah'tan hâlî olan her şey bâtıldır; muhakkak Allah'ın fazlı yağdırıcı bir buluttur"] beytinde geçti. Ya'nî, Hakk'ın gayrı olarak tevehhüm edip gördüğün şey, senin boğazının zinciri oldu. Zîrâ Allâh'ın gayrı olan her şey bâtıldır. Ma'lûm olsun ki, hakîkatte Hakk'ın zâtından hâlî hiçbir şey yoktur ki, bâtıl-ı hakîkî olsun. Suver-i eşyâ hep hakîkate muzâf olan birer hayâldir ve bâtıl-ı izâfidir; ve onları müstakil ve Hakk'ın gayri görmek ise rûhun boğazına takılmış bir zincirdir. Zîrâ âlem-i vücûdda Hakk'ın gayrı farz olunan ve görülen her şey bâtıldır; ve insanın vücûdu ve cismi ise suver-i eşyâdan bir şeydir.

2918. Bâtıldırlar; bana reşed gösterirler. Zîrâ ki batıl bâtılları çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2918. Bâtıldırlar; bana doğru yolu gösterirler. Çünkü bâtıl, bâtılları çeker.

"Reşed", doğru yol demektir. Yani, evet, eşyanın suretleri bâtıldır ve izafî bâtıldır; bana doğru yolu gösterirler, "Doğru yol benim tarafımdadır, benim tarafıma gel!" derler. Çünkü benim cismaniyetim izafî bâtıldır. O eşya suretleri de izafî bâtıldır. Bu sebeple bâtıl olan, bâtılları çeker.

"Reşed", doğru yol demektir. Ya'nî, evet, suver-i eşyâ bâtıldır ve bâtıl-ı izâfidir; bana doğru yolu gösterirler, "Doğru yol benim tarafımdadır, benim tarafıma gel!" derler. Zîrâ benim cismâniyetim bâtıl-ı izâfidir. O suver-i eşyâ dahi bâtıl-ı izâfidir. Binâenaleyh bâtıl olan bâtılları çeker.

2919. Bu yerde ve gökte olan zerre zerre kendi cinsi için her birisi kehrübâ gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2919. Bu yerde ve gökte olan her bir zerre, kendi cinsi için kehribar gibidir.

Bu yerde ve gökte zerre zerre olan eşyadan her biri, kendi cinsini kehribarın çöpü çektiği gibi kendi tarafına çeker. Kimyasal etkileşimler bu anlamın özel bir örneğidir. Maddeler arasında münasebetler olmadıkça, onların birleşmelerinde asla kimyasal etkileşim meydana gelmez. İnsan fertleri arasındaki çekimler de böyledir. Ahlaken, meşrep (huy, karakter) olarak ve zevk olarak birbirlerine benzeyenler çekilirler. Benzemeyenler arasında ise nefret ve kaçış meydana gelir.

Bu yerde ve gökte zerre zerre olan eşyâdan her birisi kendi cinsini kehrübâ çöpü gibi kendi tarafına çektiği gibi çeker. Taâmülât-ı kimyeviyye bu ma'nânın bir misâl-i mahsûsüdür. Eczâ arasında münasebetler olmadıkça onların birleşmelerinde aslâ taâmül-i kimyevî husûle gelmez. Efrâd-ı insâniyye arasındaki incizablar dahi böyledir. Ahlâkan ve meşreben ve zevken birbirlerine benzeyenler müncezib olurlar. Benzemeyenler arasında münâferet ve firâr vâki' olur.

2920. Mi'de ekmeği müstakarrına kadar çeker. Muhakkak ciğerin harâreti [2901] suyu çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2920. Mide ekmeği yerleşeceği yere kadar çeker. Şüphesiz karaciğerin ısısı suyu çeker.

"Müstekar", "rahat yeri" demektir. Burada "sindirim alanı" kastedilir. Örneğin mide, ekmeği ağızdan sindirim alanına kadar çeker. Çünkü aralarında bir ilişki vardır. Mide, sindiremeyeceği şeye karşı yabancıdır; ve karaciğerin ısısı da suyu çeker. Çünkü ısı ile su arasında etkileşim yönünden bir ilişki vardır. Fakat ısısı olan kimse sıvı cinsinden olan pekmezi ve zeytinyağını çekmez. Çünkü etkileşim yönünden bunlar ile ısı arasında bir ilişki yoktur.

"Müstekar", "râhat mahalli" demektir. Burada "hazm sâhası" murâd buyurulur. Meselâ mi'de, ekmeği ağızdan hazm sâhasına kadar çeker. Zîrâ aralarında münasebet vardır. Hazm etmeyeceği şeye karşı mi'de yabancıdır; ve ciğerin harâreti dahi suyu çeker. Zîrâ harâret ile su arasında taâmül cihetinden münasebet vardır. Fakat harâreti olan kimse mâyi' cinsinden olan pekmezi ve zeytin yağını çekmez. Çünkü taâmül cihetinden bunlar ile harâret arasında münasebet yoktur.

2921. Göz bu mahallelerden mahbûbların cezzabıdır. Dimağ gülistandan kokular isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2921. Göz, bu mahallelerden güzellerin çekicisidir. Dimağ, gülistandan kokular isteyicidir.

Duygu gözü, bu suret köyleri ve mahalleleri olan dünyadan güzelleri ve güzel suretleri çekicidir. Çünkü gözün nurunda incelik vardır. Bu incelik ve güzellik, güzel suretlerin çekilmesine sebeptir. Göz çirkin şeyleri gördüğü zaman onları seyretmek istemez; aynı şekilde dimağ ve burun da gülistandaki güllerin ve çiçeklerin güzel kokularını isteyicidir. Çünkü aralarında bir uygunluk vardır.

His gözü, bu sûret köyleri ve mahalleleri olan dünyâdan mahbûbları ve güzel sûretleri çekicidir. Zîrâ gözün nûrunda letâfet vardır. Bu letâfet ve gü- zellik güzel sûretlerin cezbine sebebdir. Göz çirkin şeyleri gördüğü vakit onları temâşâ etmek istemez; ve kezâ dimâğ ve burun dahi gülistândaki güllerin ve çiçeklerin güzel kokularını isteyicidir. Çünkü aralarında münasebet vardır.

2922. Zîra ki gözün hissi renk çekici geldi. Dimâğ ve burun güzel kokuları çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2922. Çünkü gözün hissi renk çekici geldi. Beyin ve burun güzel kokuları çeker.

Çünkü his gözü, güneşin ışığındaki renkleri çekici geldi. Doğa hikmeti uzmanları katında bilinir ki, güneşin ışığının bilinen rengi beyazdır. Halbuki bu beyaz renk, birbirinden farklı ve özel nitelikleri içeren yedi farklı ışınsal çizgiden oluşur ve bunlar da menekşe, çividi, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdır. Bu renkleri ayırmak için kullanılan yönteme "tayf analizi" derler. Bu hakikati görmek için şöyle bir deney yapmak mümkündür. Daire şeklinde kesilmiş karton veya tahta almalı ve bu daireyi birtakım çaplarla geometri yoluyla yedi kısma ayırmalı. Bu yedi kısmın her birini yukarıda zikredilen renklere sırasıyla boyamalı. Dairenin merkezine bir mil geçirip hızlı hızlı çevirmeli. Bu dönüş esnasında o yedi renk kaybolup daire beyaz bir tekerlek şeklinde görünür. İşte eşyanın türlü türlü renklerde görünmesi, onlardan her birinin yatkınlığı oranında ışıktan aldığı bir rengi kabul edip diğer renkleri kabul etmemesindendir. Bizim his gözümüz dahi eşyanın ışıktan çektiği bu renkleri çekici geldi. Çünkü gözün nurunun ışık ile münasebeti vardır. Beyin ve burun dahi insan ruhunun inceliğine bağlı olarak, ince olan güzel kokuları çeker. Cismaniyetin iğrenç kokularından kaçar. Çünkü aralarında münasebet yoktur.

Zîrâ ki his gözü güneşin ziyâsındaki renkleri çekici geldi. Hikmet-i tabîiyye erbâbı indinde ma'lûmdur ki, güneşin ziyâsının ma'lûm olan rengi beyazdır. Halbuki bu beyaz renk birbirinden farklı ve havâss-ı mahsûsayı hâvî yedi muhtelif hutût-ı şuâiyyeden mürekkeb olup, bunlar da, menekşe, çivîdî, mâî, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdır. Bu renkleri tefrîk için kullanılan usûle "tahlîl-i tayfi" derler. Bu hakîkati görmek için şöyle bir tecrübe yapmak mümkindir. Dâire şeklinde kesilmiş mukavva veyâ tahta almalı ve bu dâireyi birtakım kutrlar ile bi'l-hendese yedi kısma taksîm etmeli. Bu yedi kısmın her birini yukarıda zikr olunan renklere sırasıyla boyamalı. Dâirenin merkezine bir mihver geçirip hızlı hızlı çevirmeli. Bu dönüş esnâsında o yedi renk kaybolup dâire beyaz bir tekerlek şeklinde görünür. İşte eşyanın türlü türlü renklerde görünmesi onlardan her birinin isti'dâdı nisbetinde ziyâdan aldığı bir rengi kabûl edip diğer renkleri kabûl etmemesindendir. Bizim his gözümüz dahi eşyânın ziyadan çektiği bu renkleri çekici geldi. Çünkü gözün nûrunun ziyâ ile münasebeti vardır. Dimâğ ve burun dahi rûh-ı insânînin letâfetine mebnî, latîf olan güzel kokuları çeker. Cismâniyetin müstekreh kokularından kaçar. Çünkü aralarında münasebet yoktur.

2923. Ey sır bilici Huda! Bu çekişlerden sen kendi lutfunun cezbi ile emân ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2923. Ey sır bilici Allah! Bu çekişmelerden sen kendi lütfunun cezbi ile emân ver!

Ey eşyalar arasındaki bağıntıların sırrını bilen Allah! Oluş ve bozuluş âlemi ile bedenin yoğunluğundaki bu çekişmelerden sen kendi lütfunun cezbi ile bize koruma ve emân ver ki, biz o izafî bâtıl olan suretlerin çekilmişi ve cezbolmuşu olmayalım!

Ey eşyâ arasındaki münasebâtın sırrını bilici olan Hudâ! Âlem-i sûret ve kesâfetteki bu çekişlerden sen kendi lutfunun cezbi ile bize hifz ve emân ver ki, biz o bâtıl-ı izâfî olan sûretlerin meczûbu ve çekilmişi olmayalım!

2924. Ey müşterî! Câzibler üzerine galibsin. Eğer acizleri satın alırsan layıktır. Bu beyt-i şerîfte "müşterî" ta'bîri ile sûre-i Tevbe'de olan إِنَّ اللَّهَ اشترى من الْمُؤمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'nî “Allâh Teâlâ cennet mukābilinde mü'minlerden onların nefislerini ve mallarını iştirâ etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 2752 ve 2. cildin 2427 ve 5. cildin [1461] ve 1463 numaralı beyitlerinde de geçti. Ya'nî, ey mü'minlerin nefislerini ve mallarını satın alıcı olan Hak Teâlâ hazretleri! Sen bu âlem-i sûret ve kesâfetteki çekiciler üzerine gālibsin. Nitekim âyet-i kerîmede وَالله غَالِب عَلَى أَمْرِه (Yûsuf, 12/21) ya'nî “Allâh Teâlâ emri üzerine gālibdir" buyurulur. Eğer bizim gibi her taraftan çekilmekte olan âcizleri bu çekenlerin elinden kurtarır isen, şân ve merhametine lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2924. Ey müşteri! Çekiciler üzerine gâlipsin. Eğer âcizleri satın alırsan lâyıktır.

Bu şerefli beyitte "müşteri" ifadesi ile Tevbe sûresinde geçen "إِنَّ اللَّهَ اشترى من الْمُؤمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة" (Tevbe, 9/111) yani "Yüce Allah cennet karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın aldı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 2752, 2. cildin 2427 ve 5. cildin [1461] ve 1463 numaralı beyitlerinde de geçti. Yani, ey müminlerin canlarını ve mallarını satın alan Yüce Allah hazretleri! Sen bu şekil ve yoğunluk âlemindeki çekiciler üzerine gâlipsin. Nasıl ki âyet-i kerîmede "وَالله غَالِب عَلَى أَمْرِه" (Yûsuf, 12/21) yani "Yüce Allah emri üzerine gâliptir" buyurulur. Eğer bizim gibi her taraftan çekilmekte olan âcizleri bu çekenlerin elinden kurtarırsan, şânına ve merhametine lâyıktır.

2925. O kimse ki, Kadir gecesinde bedrin lâyığı idi, susamışın buluta dönmesi gibi, yüzünü şaha getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2925. O kimse ki, Kadir gecesinde dolunayın lâyığı idi, susamışın buluta dönmesi gibi, yüzünü şaha getirdi.

"Kadir gecesi"nden kasıt, şeref sahibi olan gecedir. "Bedr"den kasıt, şahtır. Bu ve aşağıdaki beyitler görünüşte hırsızın Sultan Mahmud'a olan hitabıdır. Fakat içsel anlamda ârifin (Allah'ı bilen kişinin) kıyamet gününde gerçek şah olan Hakk'a hitabıdır. Yani, gece karanlığında Sultan Mahmud'u görüp, gündüz tahtında otururken tanıyan hırsızlardan birisi, şeref sahibi olan gecede dolunayın lâyığı idi ve padişahı görmüş idi. Susamış olan kimsenin buluta yönelip yağmur beklemesi gibi, yüzünü tanımış olduğu şaha çevirdi ve söz söylemeye başladı.

"Kadir gecesi"nden murâd, şeref sahibi olan gecedir. "Bedr"den murâd, şâhtır. Bu ve aşağıdaki beyitler zâhirde hırsızın Sultân Mahmûd'a olan hitâbıdır. Fakat bâtında ârifin rûz-i cezâda şâh-ı hakîkî olan Hakk'a hitâbıdır. Ya'nî, gece karanlığında Sultân Mahmûd'u görüp, gündüz tahtında otururken tanıyan hırsızlardan birisi, şeref sahibi olan gecede bedrin lâyığı idi ve pâdişâhı görmüş idi. Susamış olan kimsenin buluta teveccüh edip yağmur beklemesi gibi, yüzünü tanımış olduğu şâha çevirdi ve söz söylemeye başladı.

2926. Mâdemki, onun dili ve cânı onun lâyığı idi. Onun lâyığı ona güstah-gu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2926. Mademki, onun dili ve canı onun lâyığı idi. Onun lâyığı ona cesurca söz söyleyen olur.

"Güstâh gû", "cesurca söz söyleyici" demektir. Yani, mademki o ârifin dili ve canı o hakiki şaha layık idi, bu sebeple öyle bir kimsenin layığı ve uygunu olan şey, o şaha karşı cesaretle söz söyleyici olmak olur. Yani Allah'ı bilen kimsenin Hakk'a olan hitapları başkalarının hitaplarına ve yakarışlarına benzemez, cesurca olur. Allah dostlarının bu türden sözleri çoktur. Bu Mesnevî-i Şerîf'te birçokları geçmiştir. Gafiller onları kendi hallerine kıyas edip, Hakk'a karşı hiç böyle söz söylenir mi? diye itiraz ederler. Örneğin Yunus Emre hazretleri de bir gazelinde şöyle buyurur. Beyit:

"Güstâh gû", "cesûrâne söz söyleyici" demektir. Ya'nî, mâdemki o ârifin dili ve cânı o şâh-ı hakîkîye lâyık idi, binâenaleyh öyle bir kimsenin lâyığı ve münasibi olan şey, o şâha karşı cesâretle söz söyleyici olmak olur. Ya'nî ârif-billâh olan kimsenin Hakk'a olan hitâbâtı başkalarının hitâbâtına ve münâcâtına benzemez, cesûrâne olur. Evliyâullâhın bu kabîlden sözleri çoktur. Bu Mesnevî-i Şerîf'te birçokları geçmiştir. Gāfiller onları kendi hallerine kıyâs edip, Hakk'a karşı hiç böyle söz söylenir mi? diye i'tirâz ederler. Meselâ Yûnus Emre hazretleri de bir gazelinde şöyle buyurur. Beyit:

2927. Dedi: "Biz cân gibi çamurun bendi olduk. Yeum-i dînde cânın güneşi sensin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2927. Dedi: "Biz can gibi çamurun bendi olduk. Kıyamet gününde canın güneşi sensin!"

O şahı tanıyan ârif dedi ki: "Biz, ruhun çamurdan ve topraktan yaratılmış olan bedene bağlanması gibi, bu topraktan yaratılan suretlere bağlandık ve onlar tarafından çekildik. Kıyamet günü olan ceza gününde bizim ruhlarımızın güneşi sensin. Çünkü ruhlarımızın kıvamı (varlığı) ve hayatı senin Hayat sıfatındandır."

O şâhı tanıyan ârif dedi ki: "Biz rûhun çamurdan ve topraktan mahlûk olan cisme bağlanması gibi, bu topraktan yaratılan sûretlere bağlandık ve onlar tarafından cezb edildik. Yevm-i dîn olan rûz-i cezâda bizim rûhlarımızın güneşi sensin. Zîrâ rûhlarımızın kıvamı ve hayâtı senin sıfat-ı Hayat'ındandır."

2928. "Ey seyri gizli olan şah! O vakit oldu ki, kereminden hayır ile bir sakal kımıldatasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2928. "Ey seyri gizli olan şah! O vakit oldu ki, kereminden hayır ile bir sakal kımıldatasın!"

Ey eşyanın suretleri (görünen biçimleri) perdeleri arkasında seyri ve tasarrufu olan hakiki şah! Keremini ortaya koyarak hayır ve lütuf ile sakalını kımıldatmanın zamanı geldi.

"Ey suver-i eşyâ perdeleri arkasında seyri ve tasarrufu olan şâh-ı hakîkî! Keremini ızhâr ederek hayır ve lutuf ile sakalını kımıldatmak zamânı geldi."

2929. "Her biri kendi hâssıyetini gösterdi. O hünerler hep bedbahtlık artırdı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2929. "Her biri kendi özelliğini gösterdi. O hünerler hep bedbahtlığı artırdı."

Kulların her biri, "Herkes kendi yaratılışına göre iş yapar" (İsrâ, 17/84) ayet-i kerimesi ve "Herkes ne için yaratıldıysa o kendisine kolay gelir" hadis-i şerifi gereğince, bu suretler âleminde ve fiiller sahasında kendi özelliğini gösterdi. Fakat o özellikler ve hünerler onların bedbahtlığını artırdı.

"Kullarının her biri كُلِّ يَعْمَلُ عَلَى شاكلته (İsrâ, 17/84) ya'nî "Her kimse cibiliyeti ve hilkati üzerine amel eder" âyet-i kerîmesi ve كل ميسر لما خلق له ya'ni "Her bir kimse ne için yaratıldı ise ona kolay gelir" hadîs-i şerîfi mûcibince bu âlem-i sûrette ve ef'âl sahasında kendi hâssıyetini gösterdi. Fakat o hâssıyetler ve hünerler onların bedbahtlığını artırdı."

2930. "O hünerler bizim boynumuzu bağladı. O mansıblardan pek baş aşağıyız [2911] ve alçağız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2930. "O hünerler bizim boynumuzu bağladı. O makamlardan pek baş aşağıyız ve alçağız."

"Ser-nigûn", baş aşağı demektir ve "sâr", anlamı pekiştiren bir edattır. "Ser-nigûn-sâr", pek baş aşağı demektir. Yani, "Bu görünüş âleminde gösterdiğimiz o hünerlerin her biri bizi suçlu hâline getirip boynumuzu zincirler gibi bağladı. Birer makam ve mertebe sayıp gururlandığımız o görünen ilimler ve fenler yüzünden bugün pek baş aşağı düştük ve alçak ve zelil bir hâle geldik."

"Ser-nigûn", baş aşağı ve "sâr", mübâlağa ma'nâsını ifade eden bir edattır. "Ser-nigûn-sâr", pek baş aşağı demek olur. Ya'nî, “Bu âlem-i sûrette gösterdiğimiz o hünerlerden her birisi bizi mücrim hâline getirip boynumuzu zincirler gibi bağladı. Birer mansıb ve mertebe addedip mağrûr olduğumuz o ulûm ve fünûn-i zâhireden dolayı bugün pek baş aşağı düştük ve alçak ve zelîl bir hâle geldik."

2931. O hüner boyunlarda liften örülmüş bir iptir. Ölmek gününde o fenlerden meded yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2931. O hüner boyunlarda liften örülmüş bir iptir. Ölmek gününde o fenlerden meded yoktur.

O taklit yoluyla edinilen zahirî ilimler ve fenler ile zekâ eseri sayılan türlü türlü hileler ve düzenler, bu dünya gecesinde boyunlarda "في جيدها حبل من مسد" (Tebbet, 111/5)dir, yani "Hurma lifinden örülmüş ve bükülmüş bir ip" mahiyetindedir. Bize verdiği nefsanî gurur ile bizi hakikatten gaflet tarafına çekip durur. Halbuki ölüm gününde o fenlerden yardım ve medet yoktur. Çünkü ölüm günü ruhanîlik günüdür. Cismanîlik âlemine ait olan o fenlerin ruhanî âlemde hiçbir faydası yoktur.

"O taklîdî olan ulûm ve fünûn-ı zâhire ve eser-i zekâ addolunan türlü türlü dolaplar ve hîleler bu dünyâ gecesinde boyunlarda في جيدها حبل من مسد (Tebbet, 111/5)dir, ya'nî "Hurma lifinden örülmüş ve bükülmüş bir ip" mâhiyetindedir. Bize verdiği gurûr-ı nefsânî ile bizi hakikatten gaflet tarafına çekip durur. Halbuki ölüm gününde o fenlerden meded ve yardım yoktur. Zîrâ ölüm günü rûhâniyet günüdür. Cismâniyet âlemine aid olan o fenlerin âlem-i rûhânîde hiçbir fâidesi yoktur."

2932. Ancak o hoş havassın hâssıyetten gayrı ki, gecede onun gözü sultan tanıyıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2932. Ancak o hoş has kişinin özelliği dışında ki, gecede onun gözü sultanı tanıyıcı oldu.

"Hoş has kişi"den maksat, varlıklarda Hakk'ı gözlemleyen Allah'ı bilen âriftir. Yani, hırsızlardan her birinin bir hüneri vardı. O hünerlerin her biri faydasız oldu. Ancak gözünde özellik olan hırsızın bu özelliği faydalı oldu. Çünkü gece vakti onun gözü gördüğü sultanı gündüz tanıdı. Kıssanın konusunun hırsızlık üzerine olmasının sırrı şudur: Halkın varlığı ve vücudu ve sıfatları ilahi hazineden alınmıştır. Ferîdüddîn-i Attâr'ın (k.s.) beyti: "İnsana şahı tanıyıcı olmak gerekir, tâ ki şahı her elbise içinde tanısın!"

"Hoş havâs"ten murâd, eşyâda Hakk'ı müşâhede eden ârif-billâhtır. Ya'nî, hırsızlardan her birinin bir hüneri vardı. O hünerlerin her birisi fâidesiz oldu. Ancak gözünde hâssıyeti olan hırsızın bu hâssıyeti fâideli oldu. Zîrâ gece vakti onun gözü gördüğü sultânı gündüz tanıdı. Kıssanın mevzûu hırsızlık üzerine olmasının sırrı budur ki: Halkın varlığı ve vücûdu ve sıfatları hazîne-i ilâhiyyeden me'hûzdür. Beyt-i Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.): "Âdeme şâhı tanıyıcı olmak gerektir, tâ ki şâhı her libâs içinde tanısın!"

2933. O hünerler hep yolun gûlu idi. Bir gözün gayrı ki, o şâhtan âgâh idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2933. O hünerler hep yolun gûlu idi. Bir gözün gayrı ki, o şâhtan âgâh idi.

Hırsızların o hünerleri hep hakikat ve insanlık yolunun gülyabânîsi (korkunç hayalî yaratık) idi. İçlerinde şâhtan (Allah'tan) haberdar olan kimsenin gözündeki hüner ve marifet (bilgi) istisnadır. O gözdeki hüner hakikat yolunun gülyabânîsi değil idi.

Hırsızların o hünerleri hep hakikat ve insanlık yolunun gülyabânîsi idi. İçlerinde şâhtan âgâh olan kimsenin gözündeki hüner ve ma'rifet müstesnâdır. O gözdeki hüner hakikat yolunun gülyabânîsi değil idi.

2934. Bâr gününde ondan şaha haya geldi ki, gecede şâhın yüzüne onun bakması oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2934. Yük gününde ondan şaha haya geldi ki, gecede şahın yüzüne onun bakması oldu.

"Bâr" kelimesinin on altı kadar anlamı vardır. Burada "yük" anlamı uygundur. Ve "rûz-i bâr"dan maksat, "hüküm ve ceza yükü yükletildiği gün" demektir. Nitekim وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ (En'âm, 6/164) [yani "Hiç kimse başkasının yükünü çekmez"] ayet-i kerimesi dahi, yük ve ağırlık anlamına gelen "vizr" kelimesini kullanmıştır. "Nazâr", "bakmak" anlamına gelen "nazâre" kelimesinin kısaltılmışıdır. Farslar bu kelimeyi "nazzâre" şeklinde şeddeli telaffuz ederler. Yani, geceleyin yüzüne bakıp, gündüz kendisini tanıyan hırsızlardan şaha haya ve utanma geldi. Bunun gibi bu dünya gecesinde فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi meydana gelir" ayet-i kerimesi gereğince Hak Teâlâ hazretleri, Zât-ı Hakk'ın vechini ve bütün eşyada beraberliğini gören ârif-billâhtan ceza gününde haya muamelesini buyurur. Çünkü haya güzel ahlâktandır ve güzel ahlâk kullarda ilahi ahlâkın yansımasıdır. Ve Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً (Bakara, 12/26) yani "Allah Teâlâ sivrisineği misal olarak vermekten haya etmez" ayet-i kerimesinde kendi şerefli zâtına haya muamelesini isnat buyurdu. Çünkü burada hayanın nefyedilmesi, hallerde hayanın meydana gelmesine delalet eder.

"Bâr", kelimesinin on altı kadar ma'nâsı vardır. Burada "yük" ma'nâsı münasibdir. Ve "rûz-i bâr"dan murâd, "hüküm ve ceza yükü yükletildiği gün" demek olur. Nitekim وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ (En'âm, 6/164) [ya'nî “Hiç kimse başkasının yükünü çekmez”] âyet-i kerîmesi dahi, yük ve ağırlık ma'nâsına olan "vizr" kelimesi isti'mâl buyurulmuştur. "Nazâr", "bakmak" ma'nâsına olan "nazâre" kelimesinin muhaffefidir. Fârisîler bu kelimeyi "nazzâre" sûretinde teşdîd ile telaffuz ederler. Ya'nî, geceleyin yüzüne bakıp, gündüz kendisini tanıyan hırsızlardan şâha hayâ ve utanma geldi. Bunun gibi bu dünyâ gecesinde فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechî vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince Zât-ı Hakk'ın vechi ve bilcümle eşyâda beraberliğini gören ârif-billâhdan rûz-i cezâda Hak Teâlâ hazretleri istihyâ muamelesini buyurur. Zîrâ hayâ ahlâk-ı hesenedendir ve ahlâk-ı hasene kullarda ahlâk-ı ilâhiyyenin aks-i pertevidir. Ve Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً (Bakara, 12/26) ya'nî “Allâh Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak getirmekten istihyâ etmez" âyet-i kerîmesinde zât-ı şerîfine istihyâ muamelesini izâfe buyurdu. Zîrâ burada nefy-i istihyâ, ahvâlde istihyânın vukūu'una delâlet eder.

2935. Şah-ı vidâddan âgâh olan o köpek, muhakkak ona Ashâb-ı Kehf'in köpeği lakabını koymak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2935. Sevgi padişahından haberdar olan o köpeğe, muhakkak Ashâb-ı Kehf'in köpeği lakabını vermek gerekir.

Muhabbet ve dostluk padişahının gece beraber olduğuna vâkıf olup bu beraberliği haber veren o köpeğe gelince, muhakkak o köpeğe Ashâb-ı Kehf'in köpeği lakabını vermek gerekir. Bu şerefli beyitte hayvanlık sıfatlarından korkulmaması ve fakat Kur'ân ve şerefli hadislerin ve hakikat ehlinin Hakk'ın beraberliği hakkındaki haberlerine iman edip, gaflet ehline bunu haber veren sâlikin (Hakk Yolcusu) mertebesine işaret buyurulur ki, "Ashâb-ı Kehf"ten maksat, keşif ehli olan evliyâ ve "Ashâb-ı Kehf'in köpeği"nden maksat dahi, bu mertebedeki sâlik olmuş olur.

Muhabbet ve dostluk şâhının gece beraber olduğuna vakıf olup bu berâberliği haber veren o köpeğe gelince, muhakkak o köpeğe Ashâb-ı Kehf'in köpeği lakabını koymak gerektir. Bu beyt-i şerîfte sıfât-ı hayvaniyyeden korkulmamak ve fakat Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfenin ve ehl-i hakîkatin Hakk'ın beraberliği hakkındaki ihbârına îmân edip, ehl-i gaflete bunu haber veren sâlikin mertebesine işaret buyurulur ki, "Ashâb-ı Kehf"ten murâd, ehl-i keşf olan evliyâ ve "Ashâb-ı Kehf'in köpeği"nden murâd dahi, bu mertebedeki sâlik olmuş olur.

2936. Hâssıyet kulakta dahi iyi olur. Zîrâ o köpeğin sesi sebebiyle arslandan âgah olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2936. Özellik kulakta dahi iyi olur. Çünkü o köpeğin sesi sebebiyle arslandan haberdar olur.

Özelliğin kulakta olması ve işittiği sözlerin anlamını düşünmesi dahi iyi olur. Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyitlerdeki hünerleri üç kısma ayırıp buyururlar ki: Hünerlerin en yükseği bu dünya gecesi içinde Hakk'ı müşahede etmektir. Orta derecedeki hüner dahi, bir kimsenin nefsine ait sıfatları bâki ve üzerinde hâkim iken evliyâullaha hizmet etmek ve onların kapısında Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi onlara itaatkâr olmaktır. En aşağı hüner dahi, evliyaya hizmet eden kimselerin sözlerini dinlemek ve Hakk'ın beraberliğini bilip iman etmek ve onları inkâr etmemektir. Bu şerefli beyitte bu üçüncü mertebeye işaret buyurulur.

Hâssıyetin kulakta olması ve işittiği sözlerin ma'nâsını tefekkür etmesi dahi iyi olur. Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyitlerdeki hünerleri üç kısma taksîm edip buyururlar ki: Hünerlerin en yükseği bu dünyâ gecesi içinde Hakk'ı müşâhede etmektir. Vasat derecedeki hüner dahi, bir kimsenin sıfât-ı nefsâniyyesi bâkî ve üzerinde hâkim iken evliyâullâha hizmet etmek ve onların kapısında Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi onlara mutî' olmaktır. En aşağı hüner dahi, evliyâya hizmet eden kimselerin sözlerini dinlemek ve Hakk'ın beraberliğini bilip îmân etmek ve onları inkâr etmemektir. Bu beyt-i şerîfte bu üçüncü mertebeye işaret buyurulur.

2937. Köpek mâdemki bekçi gibi gece uyanıktır, şahların gece kalkıcılığından habersiz olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2937. Köpek mademki bekçi gibi gece uyanıktır, şahların gece kalkıcılığından habersiz olmaz.

Nefsânî ve hayvânî sıfatları sebebiyle henüz köpek meşrep ve tabiatinde olan Hakk yolcusu, hizmet ettiği evliyaların kapısında bekçi gibi gece uyanıktır ve mürşidinin emri ve öğretimi gereğince geceleri ibadet ve tâat ile meşguldür. Bu sebeple o sâlik, her biri mana şahı olan velilerin gece kalkıcılığından ve geziciliğinden habersiz olmaz.

Sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyesi sebebiyle henüz köpek meşreb ve tabîatinde olan tarîk-ı Hak sâliki hizmet ettiği evliyânın kapısında bekçi gibi gece uyanıktır ve mürşidinin emri ve ta'lîmi mûcibince geceleri tâat ve ibâdet ile meşgüldür. Binâenaleyh o sâlik her birisi ma'nâ şâhı olan velîlerin gece kalkıcılığından ve geziciliğnden habersiz olmaz.

2938. Agah ol! Kötü adlılardan âr tutmamalıdır. [Onların esrarına aklı havâle etmek gerektir.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2938. Uyanık ol! Kötü adlılardan utanmamalıdır. [Onların sırlarına aklı yöneltmek gerekir.]

Yani, biz nefsanî sıfatlara sahip olan Hakk Yolcuları hakkında "köpek" tabirini kullandık. Gerçi halk arasında bu kötü bir addır, fakat iyi kimse, sakın sen kötü adlılardan utanıp onlardan yüz çevirme! Aklını onların sırlarına ve iç yüzüne yönelt! Köpeğin dış görünüşü halkın nefret ettiği bir şeydir, fakat iç yüzünü düşünürsen, hakikat ehli katında makbul olan birtakım güzel ahlakları olduğunu görürsün. Nitekim hadîs-i şerîfte طوبى لمن كان عيشه كعيش الكلاب عشر خصال عيب كلها عند المؤمن اولها ليس له امال والثانى ليس له قدر بين الخلايق والثالث الارض كلها بساط والرابع اكثر اوقاته جائع والخامس ان ضرب صاحبه لا يترك بابه والسادس يأخذ العدو ويترك الصديق والسابع يحفظ باب صاحبه بالليل والنهار لا ينام والثامن اكثر عمله السكوت والتاسع بما يدفعه صاحبه راضيا قليلا وكثيرا والعاشر اذا امات لم يبق له ميراث yani "Köpeğin yaşayışı gibi yaşayan kimseye ne mutlu! On ahlakı vardır ki, hepsi mü'minin katında ayıp ve kusurdur. Birincisi: Malı yoktur. İkincisi: Yaratılmışlar arasında değeri yoktur. Üçüncüsü: Yeryüzünün hepsi döşeğidir. Dördüncüsü: Çoğu zamanı aç geçer. Beşincisi: Eğer sahibi döverse kapısını terk etmez. Altıncısı: Düşmana saldırır ve dostu bırakır. Yedincisi: Sahibinin kapısını gece ve gündüz korur, uyumaz. Sekizincisi: Amelinin en çoğu susmaktır. Dokuzuncusu: Az çok sahibinin verdiği şeye razıdır. Onuncusu: Öldüğü vakit miras bırakmaz." Bunun gibi dış görünüşte halkın nefret ettiği birtakım velîler vardır ki, onların sırları ve iç yüzü pek yüce ve ilahî katında makbuldür. Bunlara Melamiyye (Melâmîlik) taifesi derler. Buna göre halkın nazarında kötü ad kazanmış kimselerden kesinlikle yüz çevirme! Onların sırlarını araştır ve incele!

Ya'nî, biz sıfât-ı nefsâniyye sahibi olan sâlikler hakkında "köpek" ta'bîrini kullandık. Gerçi halk indinde bu kötü bir addır, fakat iyi kimse, sakın sen kötü adlılardan âr tutup onlardan yüz çevirme! Aklını onların esrârına ve iç yüzüne havâle et! Köpeğin zâhiri halkın menfürudur, fakat bâtınını tefekkür edersen, ehl-i hakîkat indinde makbûl olan birtakım ahlâk-ı hasene olduğunu görürsün. Nitekim hadîs-i şerîfte طوبى لمن كان عيشه كعيش الكلاب عشر خصال عيب كلها عند المؤمن اولها ليس له امال والثانى ليس له قدر بين الخلايق والثالث الارض كلها بساط والرابع اكثر اوقاته جائع والخامس ان ضرب صاحبه لا يترك بابه والسادس يأخذ العدو ويترك الصديق والسابع يحفظ باب صاحبه بالليل والنهار لا ينام والثامن اكثر عمله السكوت والتاسع بما يدفعه صاحبه راضيا قليلا وكثيرا والعاشر اذا امات لم يبق له ميراث ya'ni "Köpeğin yaşayışı gibi yaşayan kim- seye ne mutlu! On ahlâkı vardır ki, hepsi mü'minin indinde ayıp ve kusûrdur. Birincisi: Malı yoktur. İkincisi: Halâyık arasında kadri yoktur. Üçüncüsü: Yeryüzünün hepsi döşeğidir. Dördüncüsü: Çok vakti aç geçer. Beşincisi: Eğer sahibi döverse kapısını terk etmez. Altıncısı: Düşmana hücum eder ve dostu bırakır. Yedincisi: Sâhibinin kapısını gece ve gündüz muhafaza eder, uyumaz. Sekizincisi: Amelinin en çoğu sükûttur. Dokuzuncusu: Az çok sahibinin verdiği şeye râzıdır. Onuncusu: Öldüğü vakit mîrâs bırakmaz." Bunun gibi zâhirde halkın menfûru olan birtakım velîler vardır ki, onların esrârı ve iç yüzü pek âlî ve makbûl-i ilâhîdir. Bunlara Melâmiyye tâifesi derler. Binâenaleyh halkın nazarında kötü ad kazanmış kimselerden sûret-i mutlakada yüz çevirme! Onların esrârını tefahhus ve tecessüs et!

2939. Her kim ki, o bir uğurdan bed-nâm oldu, muhakkak ona nâm istemek ve hâm olmak gerekmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2939. Her kim ki, o bir yönden kötü şöhretli oldu, muhakkak ona şöhret istemek ve ham olmak gerekmez.

Bilinmeli ki, halkın gözünde kötü adlı olmak, onların tâbi olduğu kayıt ve geleneklerin dışına çıkmaktan kaynaklanır. Hak evliyaları ise, şekil ve gelenek kaydından kurtulup kendi manevî zevkleri dairesinde hür bir hâlde yaşarlar ve halkın dedikodularına asla kulak asmazlar. Çünkü nefsanî sıfatlarından kurtuldukları için, halkın övgüsüne ve yergisine karşı kayıtsız bir hâldedirler. Beyit: Açıldı defter-i ehl-i melâmet, kayd olan gelsin. Çekenler âr-ı kaydı gelmesin, lâkayd olan gelsin.

Bu sebeple her kim nefsanî sıfatlarından bir yönden kurtulup halkın gözünde kötü şöhretli oldu ise, artık ona şöhret istemek ve tekrar nefsanî sıfatlarının esiri olan hamlar arasına girmek yakışmaz.

Ma'lum olsun ki, halk nazarında kötü adlı olmak, onların tâbi' oldukları kuyûd ve rüsûm hâricine çıkmaktan neş'et eder. Evliyâ-yı Hak ise, sûret ve rüsûm kaydından kurtulup kendi ezvâk-ı ma'neviyyeleri dâiresinde hür bir hâlde yaşarlar ve halkın dedikodularına asla kulak asmazlar. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtuldukları için, halkın medhine ve zemmine karşı lâkayd bir hâldedirler. Beyit: Açıldı defter-i ehl-i melâmet, kayd olan gelsin. Çekenler âr-ı kaydı gelmesin, lâkayd olan gelsin.

Binâenaleyh her kim sıfât-ı nefsâniyyesinden bir uğurdan kurtulup halk nazarında bed-nâm oldu ise, artık ona nâm istemek ve tekrar sıfât-ı nefsâniyyelerinin esîri olan hamlar arasına girmek lâyık olmaz.

2940. Ey ne çok altın ki, onu siyeh-tâb ederler, nihayet târâc ve zarardan emîn [2921] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2940. Ey ne çok altın ki, onu karartırlar, nihayet yağmadan ve zarardan emin olur.

"Besâ"daki elif, şaşkınlık içindir. "Siyeh-tâb" birleşik sıfat olup, "kara parlayıcı" demektir. "Târâc", yağma demektir. Yani, ey ne çok altın vardır ki, o altını boyayıp kara parlayıcı bir hâle getirirler. Nihayet o altın yağmadan ve zarardan emin olur. Bunun gibi, bâtını ilâhî nur ile parlayan altın gibi olan hakikat ehli, halkın ayıp ve kusur gördüğü haller ile dış görünüşlerini ayıplandırırlar. Altın mesabesinde olan bâtınlarının nefis ve şeytan ve gaflet ehli taraflarından yağma edilmesinden ve zarar verilmesinden emin olurlar.

"Gevher-i Kâviyân", "Kâvîler'e ait cevher" demektir. "Kâve", Acem şahlarından Dahhâk'in aleyhine ayaklanan bir demircinin adıdır. İş gördüğü zamanlarda önlük olarak kullandığı kaplan postundan, ayaklanma sırasında bayrak yapmıştı. Muzaffer olunca o bayrağı kıymetli mücevherat ile süslediler. Buna göre "Kâvîler'e ait cevher," kıymetli cevherden kinaye olur. "Lecem", Farsça'dır, "havuz dibindeki tortu ve çamur" anlamındadır.

"Besâ"daki elif, taaccüb içindir. "Siyeh-tâb" vasf-ı terkîbî olup, "kara parlayıcı" demektir. "Târâc", yağma demektir. Ya'nî, ey ne çok altın vardır ki, o altını boyayıp kara parlayıcı bir hâle getirirler. Nihayet o altın yağmadan ve zarardan emîn olur. Bunun gibi, bâtını nûr-ı ilâhî ile parlayan altın gibi olan ehl-i hakîkat, halkın ayıp ve kusûr gördüğü ahvâl ile zâhirlerini ayıplandırır- lar. Altın mesâbesinde olan bâtınlarının nefis ve şeytan ve ehl-i gaflet taraflarından yağma edilmesinden ve zarar verilmesinden emîn olurlar.

“Gevher-i Kâviyân”, “Kâvîler'e mensûb gevher" demektir. "Kâve", Acem şâhlarından Dahhâk'in aleyhine kıyâm eden bir demircinin adıdır. İş gördüğü vakitlerde önlük olarak kullandığı kaplan postundan esnâ-yı kıyâmda bayrak yapmış idi. Muzaffer olunca o bayrağı kıymetli mücevherât ile tezyîn ettiler. Binâenaleyh "Kâvîler'e mensûb cevher," kıymetli cevherden kinâye olur. "Lecem", Fârisî'dir, "havuz dibindeki tortu ve çamur" ma'nâsınadır.

2941. Suya mensub olan sığır gevheri denizden getirir. Mer'âya koyar ve onun etrafında otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2941. Suya ait olan sığır, cevheri denizden getirir. Meraya koyar ve onun etrafında otlar.

Su sığırı, denizin dibinden bir cevher çıkarır ki o cevher, kendi özünden ışık ve aydınlık yayar. Nasıl ki zamanımızda keşfedilen radyum madeninde bu özellik vardır. Sığır bu cevheri meraya koyar ve onun etrafında otlamaya başlar.

Su sığırı denizin dibinden bir gevher çıkanır ki o gevher, kendi zâtından ziyâ ve aydınlık neşr eder. Nitekim zamânımızda keşf olunan radyum ma'deninde bu hâssa vardır. Sığır bu gevheri mer'âya koyar ve onun etrafında otlamaya başlar.

2942. Su sığırı gevherin nûrunun şua'ında acele sünbülden ve sûsenden otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2942. Su sığırı, cevherin nurunun ışığında aceleyle sümbülden ve süsenden otlar.

Buradaki "sümbül", siyah renkli ve güzel kokulu bir çiçektir ki, tıp kitaplarında ona "sünbül-i tayyib" derler. "Süsen", mavi renkli bir çiçeğin adıdır. Arapçada sin harfinin fethi ile "sevsen" derler. Yani, su sığırı, cevherin özünde mevcut olan nurdan etrafına saçtığı ışık ve parıltı içinde böyle güzel kokulu çiçekleri otlar.

Buradaki "sünbül", siyah renkli ve güzel kokulu bir çiçektir ki, tıp kitâblarında ona "sünbül-i tayyib" derler. "Sûsen", mâî renkli bir çiçeğin adıdır. Arabî'de sînin fethi ile "sevsen" derler. Ya'nî, su sığırı gevherin zâtında mevcûd olan nûrdan etrafına saçtığı ziyâ ve şuâ' içinde böyle güzel kokulu çiçekleri otlar.

2943. Ondan dolayı su sığırının fegendesi anberdir. Zîrâ ki onun gıdâsı nergis ve nilüferdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2943. Bu sebeple su sığırının bıraktığı şey amberdir. Çünkü onun gıdası nergis ve nilüferdir.

"Fegende-i gâv-i âbî", "su sığırının bıraktığı" demektir ki, bundan kastedilen, onun gübresidir. "Amber", güzel kokulu, balmumu gibi bir maddedir. Ateşte mum gibi erir. Oluşum şekli hakkında çeşitli rivayetler vardır. Meşhur olan rivayet, su sığırının gübresi olmasıdır. Hz. Pîr efendimiz bu meşhur sözü almıştır. "Nilüfer", bir çiçeğin ismi olup iki kısımdır. Güneş nilüferi ve ay nilüferi olur. "Güneş nilüferi", kırmızı olup, güneş doğduğu vakit açılır; ve "ay nilüferi" iki çeşittir. Birisi beyaz ve diğeri maviye yakındır; ve bu iki çeşit akşam vakti açılırlar.

"Fegende-i gâv-i âbî", "su sığırının bıraktığı" demektir ki, bundan murâd, onun gübresidir. "Anber", güzel kokulu balmumu gibi bir maddedir. Ateşte mum gibi erir. Sûret-i tekevvünü hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Meşhûr olan rivâyet, su sığırının gübresi olmasıdır. Hz. Pîr efendimiz bu kavl-i meşhûrü almıştır. "Nilüfer", bir çiçeğin ismi olup iki kısımdır. Afitâbî ve mâhitâbî olur. "Afitâbî", kırmızı olup, güneş doğduğu vakit açılır; ve “mâhitâbî" iki nevi'dir. Birisi beyaz ve diğeri mâviye mâildir; ve bu iki nevi'akşam vakti açılırlar.

2944. Her kim ki onun gıdası nûr-ı celâl olur, onun dudağından nasıl sihr-i helâl tutmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2944. Her kimin gıdası celâl nuru olursa, onun dudağından nasıl helâl sihir çıkmaz?

"Helâl sihir", sihir derecesinde fasih ve beliğ olan etkili sözdür. Gıdanın celâl nuru olması ile "Ben Rabbimin katında gecelerim. Bana yedirir ve içirir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, her kimin gıdası ilahi celâl nuru olan manevi gıda olursa, onun dudağından sihir derecesinde etkili sözler doğmaz mı?

"Sihr-i helâl", sihir derecesinde fasîh ve belîğ olan müessir söz. Gıdânın nûr-ı celâl olması ile ابیت عند ربي يطعمنى ويسقيني ya'nî "Ben Rabbimin indinde gecelerim. Bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'nî, her kimin gıdâsı nûr-ı celâl-i ilâhî olan gıdâ-yı ma'nevî olursa, onun dudağından sihir derecesinde müessir sözler doğmaz mı?

2945. Her kim ki arı gibi ona vahy nukllerdir, onun hanesi nasıl bal dolu olmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2945. Her kim ki arı gibi ona vahy gıdalar taşır, onun evi nasıl bal dolu olmaz?

"Nukl", içki mezesi demektir; "nukal" ise onun çoğuludur. Burada mutlak gıdalar anlamındadır. Birinci mısrada Nahl Suresi'nde geçen "وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ" (Nahl, 16/68) yani "Senin Rabbin bal arısına vahyetti" ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, Yüce Allah bal yapması için bal arısına vahyettiği gibi, her kime ilahi vahy gıdalar olursa, onun kalbinin evi nasıl bal hükmünde olan ledün ilimleriyle (Allah tarafından doğrudan öğretilen ilimler) dolmaz?

"Nukl", içki mezesi demek olup, "nukal" onun cem'idir. Burada mutlak gıdâlar ma'nâsınadır. Birinci mısra'da sûre-i Nahl'de olan وأوحى ربك إلى النحل (Nahl, 16/68) ya'nî "Senin Rabb'in bal arısına vahy etti" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ bal yapması için bal arısına vahy ettiği gi- bi, her kime vahy-i ilâhî gıdalar olursa, onun kalbinin evi nasıl bal mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye ile dolmaz?

2946. O sığır gevherin nûrunda otlar. Ansızın gevherden ziyâde uzakta olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2946. O sığır cevherin nurunda otlar. Ansızın cevherden ziyade uzakta olur.

O su sığırı meraya bıraktığı cevherin nurunda ve ışığında otlamaya daldığı zaman, o parlak cevherden oldukça uzaklaşır.

O su sığırı mer'âya bıraktığı gevherin nûrunda ve ziyâsında otlamaya daldığı vakit, o parlak cevherden ziyâdece uzaklaşır.

2947. Bir tacir, mer'â ve yeşillik karanlık olmak için inci üzerine kara çamur koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2947. Bir tacir, otlak ve yeşilliğin karanlık olması için inci üzerine kara çamur koyar.

Pusuda bekleyen bir tacir, sığırın denizden çıkardığı parlak cevher ve inci üzerine kara çamur döker ve cevherin aydınlık yaymasına engel olur.

Pusuda bekleyen bir tâcir, sığırın denizden çıkardığı ziyâdâr cevher ve inci üzerine kara çamur döker ve cevherin aydınlık neşr etmesine mâni' olur.

2948. Sonra tacir olan adam ağaç üzerine kaçar. Sığır sert boynuzu ile adamı arayıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2948. Sonra tacir olan adam ağacın üzerine kaçar. Sığır sert boynuzu ile adamı arar.

2949. Sığır o hasmı boynuzuna derc etmek için yirmi kere o mer'ânın etrafında koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2949. Sığır o düşmanı boynuzuna derc etmek için yirmi kere o otlağın etrafında koşar.

"Derc" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Burada "bir şeyin içine dâhil etmek" demektir. "Yirmi kere" ifadesi, sınırlama için değildir, çokluk anlamını belirtmek içindir. Yani, otlağın karardığını gören sığır, bu karanlığa sebep olan düşmanı boynuzları arasına alıp öldürmek için, o otlağın etrafında birçok defa koşar. Fakat tüccar ağacın üzerine kaçmış olduğu için onu bulamaz.

“Derc”, müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “bir şeyin içine dâhil etmek” demektir. “Yirmi kere” ta'bîri, tahdîd için değildir, kesret ma'nâsı beyân içindir. Ya'nî, mer'ânın karardığını gören sığır, bu karanlığa sebeb olan düşmanı boynuzları arasına dâhil edip öldürmek için, o mer'ânın etrafında birçok def'a koşar. Fakat tâcir ağaç üzerine kaçmış olduğu için bulamaz.

2950. Vaktaki o erkek sığır ondan nevmîd olur, gevheri koymuş olduğu o ma-[2931] halle gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2950. O erkek sığır ondan ümidini kesince, cevheri koymuş olduğu o yere gelir.

2951. Şaha lâyık olan incinin üstünde kara çamur görür. Binâenaleyh o İblîs gibi çamurdan kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2951. Şaha layık olan incinin üstünde kara çamur görür. Bu sebeple o, İblis gibi çamurdan kaçar.

Sığır, gerçek şaha layık olan nurlu cevherin üstünde kara çamuru görünce, İblis'in Âdem'in topraktan yaratılmış bedenini görüp nurlu ruhunu göremeyerek kaçtığı gibi, o çamurdan kaçar.

Sığır, şâh-ı hakîkîye lâyık olan cevher-i nûrânînin üstünde kara çamuru görünce, İblîs Adem'in topraktan mahlûk olan cismini görüp rûh-ı nûrânîsini göremeyerek kaçtığı gibi, o çamurdan kaçar.

2952. Zîra o İblîs çamurun metninden kör ve sağırdır. Sığır ne vakit bilir ki, çamurda gevher vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2952. Çünkü o İblis, çamurun özünden kör ve sağırdır. Sığır ne zaman bilir ki, çamurda cevher vardır?

"Metn", sağlam, yüksek ve yüce yer; ve her şeyin yüzü, en üst kısmı, arkası ve ortasıdır. Burada "arka ve iç yüz" anlamındadır. Çünkü İblis, çamurdan yaratılmış olan insan bedeninin arkasından ve iç yüzünden kördür ve sağırdır. Cismanî olan sığır, çamurda nuranî bir cevher olan ruhun bulunduğunu ne bilir?

"Metn", muhkem ve yüksek ve mürtefi' yer; ve her şeyin vechi ve a'lâsı ve arkası ve ortası. Burada "arka ve bâtın" ma'nâsınadır. Zîrâ İblîs, çamurdan mahlûk olan cism-i beşerin arkasından ve bâtınından kördür ve sağırdır. Cismânî olan sığır, çamurda gevher-i nûrânî olan rûh bulunduğunu ne bilir?

2953. Cânı hazîza "İhbitu!" bıraktı. O mahîz onu namazdan mahrum etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2953. Canı alçak yere "İnin!" emri bıraktı. O hayız onu namazdan mahrum etti.

"Hazîz", "alçak yer" demektir ve bundan kastedilen, esfel-i sâfilîn (aşağıların aşağısı) mertebesi olan cisimler âlemidir. "Mahîz", hayız görmektir. اهبطوا (Bakara, 2/36) [Yani] "İnin!" ilâhî emridir; ve "namaz"dan kastedilen, Hakk'ın huzurudur. Yani, insan ruhunu bu alçak yer olan cisimler âlemine "İnin!" ilâhî emri bıraktı. O ruhun hayız görmesi, onu ilâhî huzurdan ve namazdan mahrum etti. "Hayız görmek"ten kastedilen, ruhun fiiller âleminde ortaya çıkmaya olan meyli ve sevgisidir. Bilinmeli ki, 5. cildin 3116 numarasına denk gelen بازگونه زین سخن کاهل شدى . منعكس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı yansımış geldin"] beytinde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, mana âleminde talep ve istek öncelikle ahadiyyet Zâtı'nda gizli olan sıfatlarındır. Bunlar ahadiyyet Zâtı'ndan istidat diliyle zuhur talep ederler. Hak Zâtı da ulûhiyyet mertebesinde ancak o sıfatların ve isimlerin isteklerinin zuhurunu murat eder. Sıfatlar âleminde irade ve istek olunca, bu iradenin ve isteğin ruhlar ve misal ve şehadet mertebelerine bağlantısı doğal olur. Şimdi ruhtaki bu heves ve zuhura meyil ve muhabbet kadınların hayızı gibidir. Çünkü kadınları hayız namazdan men ettiği gibi, ruhun bu meyil ve hevesi de, onu namazdan ve ilâhî huzurdan men etti; ve onun aşağı âlemde zuhura meyli ve isteği olunca, Yüce Allah da onların talebini yerine getirmek için o ruhlara اهبطوا [yani] "Pekâlâ, mademki istiyorsunuz, cisimler âlemine ininiz!" diye emir buyurdu. Nitekim sonraki şerefli beyitte bu manaya işaret buyurulur.

"Hazîz", "alçak yer" demek olup bundan murâd, esfel-i sâfilîn mertebesi olan âlem-i cismâniyettir. “Mahîz”, hayız görmek. اهبطوا (Bakara, 2/36) [Ya'nî] “İniniz!" emr-i ilâhîsidir; ve "namâz"dan murâd, huzûr-ı Hak'tır. Ya'nî, rûh-ı insânîyi bu alçak yer olan âlem-i cismâniyete "İniniz!" emr-i ilâhîsi bıraktı. O rûhun hayız görmesi, onu huzûr-ı ilâhîden ve namazdan mahrum etti. "Hayız görmek"ten murâd, rûhun âlem-i ef'âlde zuhûra olan meyli ve muhabbetidir. Ma'lûm olsun ki, 5. cildin 3116 numarasına müsâdif olan بازگونه زین سخن کاهل شدى . منعكس ادراك و خاطر آمدی [ya'nî "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde tafsîl ve îzâh olunduğu üzere, âlem-i ma'nâda taleb ve istek evvelâ Zât-ı ahadiyyede mahfi olan sıfatlarındır. Bunlar Zât-ı ahadiyyeden lisân-ı isti'dâd ile zuhûr taleb ederler. Zât-ı Hak dahi mertebe-i ulûhiyette ancak o sıfatların ve isimlerin isteklerinin zuhûrunu murâd eder. Âlem-i sıfatta irâde ve istek olunca, bu irâdenin ve isteğin ervâh ve misâl ve şehadet mertebelerine irtibâtı tabîî olur. İmdi rûhtaki bu hevâ ve zuhûra meyil ve muhabbet kadınların hayzı mesâbesinde olur. Zîrâ kadınları hayız namazdan men' ettiği gibi, rûhun bu meyil ve hevâsı dahi, onun namazdan ve huzûr-ı ilâhîden men' etti; ve onun âlem-i süflîde zuhûra meyli ve isteği olunca, Hak Teâlâ dahi onların talebini is'âf için o rûhlara اهبطوا [ya'nî] “Pekâlâ, mâdemki istiyorsunuz, âlem-i cismâniyete ininiz!” diye emir buyurdu. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte bu ma'nâya işaret buyurulur.

2954. Ey refîkler! Bu makîlden ve o makālden sakının. Zîra heva ricâlin hayzıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2954. Ey dostlar! Bu makîlden (uyku yeri) ve o makālden (söz) sakının. Çünkü heva (nefsin arzusu) erkeklerin hayzıdır.

"Makîl", gün ortasında uyunan yer ve istirahat yeridir. Bundan kasıt, gaflet uykusuna sebep olan cismaniyet âlemidir. "Makāl", söz ve kelâm anlamına gelip, burada akli delillerle ileri sürülmüş sözler ve iddialardır. Yani, ey cismaniyet âleminin arkadaşları! Bu cismin istirahat yeri olan suret ve kesafet (yoğunluk) âleminden ve duyuların verdiği birtakım akli delillerle söylenecek sözlerden, ki onlar nefsin istekleri ve arzularıdır, bu hevadan (nefsin arzusundan) ve meyil ve muhabbetten sakınınız! Çünkü bu heva ve arzu, erkeklerin hayzıdır ki, onları namazdan ve Hak huzurundan mahrum eder. Nitekim bu heva ve meyil, ruhu "İhbitû!" (inin!) emriyle aşağı âleme indirdi.

"Makîl", gün yarısında uyunan mahal ve mahall-i istirahat. Bundan murâd, gaflet uykusuna sebeb olan cismâniyet âlemidir. "Makāl", söz ve kelâm ma'nâsına olup, burada delâil-i akliyye ile îrâd edilmiş sözler ve da'vâlardır. Ya'nî, ey cismâniyet âleminin arkadaşları! Bu cismin mahall-i istirahati âlem-i sûret ve kesâfetten ve havâssın verdiği birtakım delâil-i akliyye ile söylenecek sözler ki, onlar nefsin istekleri ve arzûlarıdır. Bu hevâdan ve meyil ve muhabbetten sakınınız! Zîrâ bu hevâ ve arzû erkeklerin hayzıdır ki, onları namazdan ve huzûr-ı Hak'tan mahrûm eder. Nitekim bu hevâ ve meyil, rûhu “İhbitû!" emriyle âlem-i süflîye indirdi.

2955. Cânı bedene "İhbitû!" emri bıraktı, tâ ki Aden incisi çamura gizli ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2955. Canı bedene "İnin!" emri bıraktı, tâ ki Aden incisi çamura gizli olsun!

"Aden", Kızıldeniz'in güneyinde bulunan bir şehrin ismidir ki, orada makbul inciler çıkarılır. Yani, ruhu cisme Yüce Allah'ın "İnin!" emri bağladı; ve bu emrin ortaya çıkışının sırrı, ruhun suretler âlemine meyli ve isteği olmasından dolayı idi. Fakat bunda başka bir sır daha vardır ki, bu da Aden şehrinin incisi gibi makbul olan ruhun cisim çamurunda gizlenmesi idi; ve bu gizlenme dahi ilahi imtihan sebebiyle bâki oldu.

"Aden", Bahr-i Ahmer'in cenûbunda vâki' bir şehrin ismidir ki, orada makbûl inciler çıkarılır. Ya'nî, rûhu cisme Hak Teâlâ'nın “İhbitû” emri bağladı; ve bu emrin sudûrunun sırrı, rûhun âlem-i sûrete meyli ve isteği olmasından dolayı idi. Fakat bunda diğer bir sır daha vardır ki, bu da Aden şehrinin incisi gibi makbûl olan rûhun cisim çamurunda gizlenmesi idi; ve bu gizlenme dahi imtihân-ı ilâhî sebebiyle bâkî oldu.

2956. Onu tacir bilir, velâkin sığır değil! Ehl-i dil olanlar bilir, her çamur kazıcı değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2956. Onu tacir bilir, velâkin sığır değil! Gönül ehli olanlar bilir, her çamur kazıcı değil!

"Tacir"den kasıt, "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır." (Tevbe, 9/111) ayet-i kerimesi gereğince, cismaniyetini feda edip ruhaniyete yönelen mümindir. Bu ayet-i kerime 1. cildin 2752 ve 2. cildin 2427 ve 5. cildin [1461] ve 1463 numaralı beyitlerinde de geçti. "Sığır"dan kasıt, cismani olan kimsedir. İkinci mısradaki "gil-kâv", birleşik sıfat olup "çamur kazıcı" demektir ki bundan kasıt, cismani ilimler tahsiline düşüncelerini sınırlayanlardır. Yani, cisimde gizli olan ruh cevherini ancak ruhaniyete yönelen mümin bilir, sığır tabiatında olan cismani kişi değil. O cevheri gönül sahibi olan mümin bilir, cismani ilimleri araştıran ve onların tahsiline düşüncelerini sınırlayan her bir kimse değil.

"Tâcir"den murâd, إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنْ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'nî "Hak Teâlâ cennet mukābilinde mü'minlerden nefislerini ve mallarını satın aldı" âyet-i kerîmesi mûcibince, cismâniyetini fedâ edip rûhâniyete teveccüh eden mü'mindir. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 2752 ve 2. cildin 2427 ve 5. cildin [1461] ve 1463 numaralı beyitlerinde de geçti. "Sığır"dan murâd, cismânî olan kimsedir. İkinci mısra'daki "gil-kâv", vasf-ı terkîbî olup “çamur kazıcı" demektir ki bundan murâd, ulûm-i cismâniyye tahsîline hasr-ı efkâr edenlerdir. Ya'nî, cisimde gizli olan cevher-i rûhu ancak rûhâniyete teveccüh eden mü'min bilir, sığır meşrebinde olan cismânî değil. O cevheri gönül sahibi olan mü'min bilir, ulûm-i cismâniyyeyi tefahhus eden ve onların tahsîline hasr-ı efkâr eden her bir kimse değil.

2957. Her bir çamur ki, onun içinde bir gevher vardır, onun gevheri diğer çamurun gammâzıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2957. Her bir çamur ki, onun içinde bir cevher vardır, onun cevheri diğer çamurun ele vericisidir.

Yani, her bir çamurdan yaratılmış olan cismin içindeki ruh cevheri, diğer bir cismin ele vericisidir. Yani diğer bir cismin hâlini tanıyıp haber vericidir; ve o ruh cevheri, diğer bir cisim sahibini gördüğü zaman, onun üzerinde hayvanî ruh mu üstündür yoksa insanî ruh mu üstündür bunu anlar. Bu özellik ruhanî olan zatlara mahsustur. Cismanî olan kimselerde bu özellik yoktur. Çünkü onlar ruhun hallerinden habersizdirler.

Ya'nî, her bir çamurdan mahlûk olan cismin içindeki gevher-i rûh, diğer bir cismin gammâzıdır. Ya'nî diğer bir cismin hâlini tanıyıp haber vericidir; ve o gevher-i rûh, diğer bir cisim sahibini gördüğü vakit, onun üzerinde rûh-ı hayvânî mi gālibdir yoksa rûh-ı insânî mi gālibdir bunu anlar. Bu hâssa rûhânî olan zâtlarındır. Cismanî olan kimselerde bu hâssa yoktur. Zîrâ onlar ahvâl-i rûhtan bî-haberdirler.

2958. Ve o bir çamur ki Hakk'ın saçışından bir nûr bulmadı, inci dolu olan çamurların sohbetine tâkat getiremedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2958. Ve o bir çamur ki Hakk'ın saçışından bir nur bulmadı, inci dolu olan çamurların sohbetine güç yetiremedi.

Bu şerefli beyitte "Muhakkak Yüce Allah yaratılmışlarını karanlık içinde yarattı. Sonra onların üzerine nurunu saçtı. Bu nurdan kime isabet ettiyse bugün doğru yolu buldu; ve kime isabet etmediyse yolunu şaşırdı" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, o cisim ki, Hakk'ın nurunu saçmasından bir nur bulmadı, içi ruhani ilimler incileriyle dolu olan cisimlerin sohbetine güç yetiremedi. Yani cismani olan kimseler ruhani olan kimselerin sohbetine güç yetiremedi. Örneğin cismani ve nefsani olan bir kimseye ilahi hakikatler ve marifetlerden söz söylense, sıkılıp esnemeye başlar ve nihayet kaçar. Fakat nefse ait hazlardan bahsedildiği zaman, hararetle dinler ve bahse de karışır.

Bu beyt-i şerîfte ان الله تعلى خلق خلقه في ظلمة ثم رش عليهم نوره فمن اصابه من ذلك النور يومئذ اهتدى ومن اخطأه ضل ya'nî “Muhakkak Allâh Teâlâ mahlûkātını zulmet içinde yarattı. Sonra onların üzerine nûrunu saçtı. Bu nûrdan kime isâbet etti ise bugün doğru yolu buldu; ve kime isâbet etmedi ise yolunu şaşırdı” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, o cisim ki, Hakk'ın nûrunu saçışından bir nûr bulmadı, içerisi ulûm-i rûhâniyye incileriyle dolu olan cisimlerin sohbetine tâkat getiremedi. Ya'nî cismânî olan kimseler rûhânî olan kimselerin sohbetine tâkat getiremedi. Meselâ bir cismânî ve nefsânî olan kimseye hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden söz söylense, sıkılıp esnemeye başlar ve nihâyet kaçar. Fakat huzûzât-ı nefsâniyyeden bahs olunduğu vakit, harâretle dinler ve bahse de karışır.

2959. Bu sözün nihayeti yoktur. Bizim sıçanımız ırmağın kenarlarında bizim güşümüz üzeredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2959. Bu sözün sonu yoktur. Bizim sıçanımız ırmağın kenarlarında bizim dinlememiz üzeredir.

Bu ruhun ve bedenin hallerine ait sözlerin sonu yoktur. Sıçan ve kurbağa kıssasına dönelim! Çünkü bizim sıçanımız ırmak kenarlarında bizim dinlememiz üzeredir; yani bizi dinlemek üzeredir.

Bu rûhun ve cismin ahvâline âid sözlerin nihâyeti yoktur. Sıçan ve kurbağa kıssasına rücû' edelim! Zîrâ bizim sıçanımız ırmak kenarlarında bizim güşümüz üzeredir; ya'nî bizi dinlemek üzeredir.

## Sıçanın ırmak kenarında olan o kurbağayı çağırması ve su içinde onun talebinden kurbağanın haberi olmak için ipliğin ucunu çekmesi kıssasına rücû' etmektir

2960. O aşkın yoğurulmuşu, reşed sahibi olan kurbağanın vaslı ümîdi üzerine [2941] ipliği çekiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2960. O aşkın yoğurulmuşu, reşed sahibi olan kurbağanın kavuşma ümidi üzerine [2941] ipliği çekiyor.

"Reşed", hayır, rahmet ve hidâyet anlamlarındadır. Yani, o kurbağanın aşkıyla yoğrulmuş olan sıçan, hayırlı ve hidâyetli olan kurbağaya kavuşma ümidi üzerine ipliği çeker. Burada "sıçan"dan maksat, dünya ehli ve nefsanî olan kimse, "kurbağa"dan maksat ise, Hakk yolu sâlikinin (Hakk yolunda ilerleyen kişi) olması uygundur. "Gönül ipliği"nden maksat, bir kimsenin hayalî suretini muhabbetle kalbinde tutmak demektir. Bu sevgiye dayalı tahayyül o kimseyi kendi tarafına çeker.

Eğer bu sevgiye dayalı tahayyül bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakkında olursa, ona yolda "râbıta" (kalben bağlanma) derler ki, bu sevgiye dayalı hayal, o kimseyi bütün mâsivâ (Allah dışındaki her şey) hayallerinden kurtarır. Nitekim 2. cildin 74 numarasına denk gelen şerefli beyitte bu anlama işaretle şöyle buyurulmuştu: [Yani] "Vaktaki benim yârimin hayali araya girici geldi veya yârimin hayali Halîl gibi geldi, onun sureti put ve fakat onun anlamı put kırıcı idi."

Ve eğer bu sevgiye dayalı hayal bir nâkıs (eksik) ve dünya ehli birisi hakkında olursa, bu kıssada olduğu gibi, şeytan kargası o nefsanî kimseyi avladığı vakit, ona bağlı olan sâliki de beraberce nefsanî hevese kaldırır. Beytin özet anlamı: Dünya ehli olduğu hâlde, hidâyetli ve hayırlı bir Hakk yolu sâlikinin aşk ve muhabbetine tutulmuş olan kimse, sâlik ilâhî marifetlerin tefekkürü ve zevki ile meşgul iken, gönül ipliği ile yani kalbî râbıta ile, onu kendi tarafına çeker.

“Reşed”, hayır, rahmet ve hidâyet ma'nâlarınadır. Ya'nî, o kurbağanın aşkıyla yoğurulmuş olan sıçan hayırlı ve hidâyetli olan kurbağaya kavuşmak ümîdi üzerine ipliği çeker. Burada “sıçan”dan murâd, ehl-i dünyâ ve nefsânî olan kimse, “kurbağa”dan murâd, tarîk-ı Hak sâliki olmak münasibdir. “Gönül ipliği”nden murâd, bir kimsenin sûret-i hayâliyyesini muhabbetle kalbinde tutmak demektir. Bu tahayyül-i hubbî o kimseyi kendi tarafına cezb eder.

Eğer bu tahayyül-i hubbî bir insân-ı kâmil hakkında olursa, ona tarîkda “râbıta” derler ki, bu hayal-i hubbî, o kimseyi bilcümle mâsivâ hayallerinden kurtarır. Nitekim 2. cildin 74 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfte bu ma'nâya işâreten şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni] “Vaktaki benim yârimin hayali araya girici geldi veyâhud yârimin hayali Halîl gibi geldi, onun sûreti put ve fakat onun ma'nâsı put kırıcı idi.”

Ve eğer bu hayâl-i hubbî bir nâkıs ve ehl-i dünyâdan birisi hakkında olursa, bu kıssada olduğu gibi, şeytan kargası o nefsânî kimseyi avladığı vakit, ona merbût olan sâliki dahi beraberce hevâ-yı nefsânîye kaldırır. Beytin hülâsa-i ma'nâsı: Ehl-i dünyâdan olduğu hâlde, hidâyetli ve hayırlı bir Hak yolu sâlikinin aşk ve muhabbetine tutulmuş olan kimse, sâlik maarif-i ilâhiyyenin teemmülü ve zevki ile meşgül iken, gönül ipliği ile ya'nî râbıta-i kalbiyye ile, onu kendi tarafına çeker.

2961. "İpliğin ucunu ele getirmişim!" diye gönül ipliği üzerine dembedem teveccüheder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2961. "İpliğin ucunu ele geçirmişim!" diye gönül ipliği üzerine an be an yönelir.

"Tenîden", burada "yönelmek" demektir. Yani, "Gönül ipliğinin ucunu yakalamışım!" diyerek zaman zaman, o gönül ipliği üzerine ve kalbî bağıntıya yönelir.

"Tenîden", burada "teveccüh etmek" demektir. Ya'nî, "Gönül ipliğinin ucunu yakalamışım!" diyerek vakit vakit, o gönül ipliği üzerine ve râbıta-i kalbiyyeye teveccüh eder.

2962. İpliğin ucu bana yüz gösterdikçe, gönül ve cân şühûdda bir iplik gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2962. İpliğin ucu bana yüz gösterdikçe, gönül ve can, müşâhede (gözlem) hâlinde bir iplik gibi oldu.

Yani, ipliğin ucu ve dostun muhabbetle tahayyülü (zihinde canlandırılması) bana yüz gösterdikçe, gönül ve can o dostun müşâhedesi (gözlemlenmesi) şevkinde bir iplik gibi ince, nazik ve titreyen bir hâle geldi.

Ya'nî, ipliğin ucu ve dostun muhabbetle tahayyülü bana yüz gösterdikçe, gönül ve cân o dostun müşâhedesi şevkinde bir iplik gibi ince ve nâzik ve ihtizâz edici oldu.

2963. Vaktaki sıçanın şikârına alaca karga geldi, onu o mekândan götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2963. O vakit ki karganın avına alaca karga geldi, onu o yerden götürdü.

2964. Vaktaki kargadan dolayı sıçan hava üzerine geldi, kurbağa dahi suyun dibinden çekilmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2964. Sıçan, karga yüzünden havaya yükselince, kurbağa da suyun dibinden çekilmiş oldu.

"Münsehab", "insihâb"dan (çekilme) türemiş bir ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç), "çekilmiş" anlamına gelir. Yani, karganın yakalayıp götürmesi sebebiyle sıçan havaya yükseldiğinde, bir iplikle sıçana bağlı olan kurbağa da suyun dibinden havaya doğru çekilmişti.

"Münsehab", "insihâb"dan ism-i mef'ûldür, "çekilmiş" demektir. Ya'nî, vaktāki karganın yakalayıp götürmesinden dolayı sıçan havaya yükseldi, bir iplik ile sıçana bağlı olan kurbağa dahi suyun dibinden havaya doğru çekilmiş idi.

2965. Sıçan karganın gagasında ve kurbağa dahi havada ayağı hâtıra ipliklerinde asılmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2965. Sıçan karganın gagasında ve kurbağa da havada, hatırlatma ipliklerinde asılı duruyordu.

"Retem", "retîme" kelimesinin çoğuludur (Sarrâh); ve "retîme", bir şeyi hatırlamak için parmağa bağladıkları iplik anlamındadır. Kurbağanın ayağına bağlanan iplik de, buluşma vakitlerini hatırlamak için takılmış iplik olduğundan çoğul hâlde zikredilmiştir. Yani sıçan karganın gagasında ve kurbağa da havada, buluşma vakitlerini hatırlatmak için bağlanmış olan ipliklerde ayağı asılı bir hâlde kaldı.

"Retem", "retîme"nin cem'idir (Sarrâh); ve "retîme", bir şeyi hâtıra getirmek için parmağa bağladıkları iplik ma'nâsınadır. Kurbağanın ayağına bağlanan iplik dahi, mülākāt vakitlerini hatırlamak için takılmış iplik olduğundan cem' hâlinde zikr edilmiştir. Ya'nî sıçan karganın gagasında ve kurbağa dahi havada, mülâkāt vakitlerini ihtâr için bağlanmış olan ipliklerde ayağı asılmış bir hâlde kaldı.

2966. Halk dediler ki: "Karga mekr ve hîle cihetinden suya mensub olan kurbağayı nasıl avladı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2966. Halk dediler ki: "Karga mekr ve hile yönünden suya ait olan kurbağayı nasıl avladı?"

Halk havada karganın ağzındaki sıçanı ve sıçana bağlı olan kurbağayı görünce dediler ki: "Şaşılacak şey! Şu karga nasıl bir hile yaptı da, sudaki kurbağayı böyle sıçan ile beraber avladı?"

Halk havada karganın ağzındaki sıçanı ve sıçana bağlı olan kurbağayı görünce dediler ki: "Acîb şey! Şu karga nasıl bir hîle yaptı da, sudaki kurbağayı böyle sıçan ile beraber avladı?"

2967. "Suya nasıl gitti ve onu nasıl kaptı? Suya mensub kurbağa nasıl karganın şikârı oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2967. "Suya nasıl gitti ve onu nasıl kaptı? Suya ait kurbağa nasıl karganın avı oldu?"

Yani, karga suya giremez. Fakat suya nasıl gitti de, o kurbağayı böyle iplik bağlayarak kaptı? Sözün özü, sudaki kurbağa nasıl oldu da, havadaki karganın avı oldu?

Ya'nî, karga suya giremez. Fakat suya nasıl gitti de, o kurbağayı böyle iplik bağlayarak kaptı? Velhâsıl, sudaki kurbağa nasıl oldu da, havadaki karganın avı oldu?

2968. Kurbağa cevaben dedi: "Bu bir kimsenin lâyığıdır ki, o susuzlar gibi bir alçağın arkadaşı olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2968. Kurbağa cevaben dedi: "Bu, susuzlar gibi bir alçağın arkadaşı olan bir kimsenin lâyığıdır."

Fakire uygun gelen anlam şudur ki: "Sıçan"dan kasıt, Hakk Yolcusunun nefsi; "kurbağa"dan kasıt, onun cüz'î aklı; "ırmak"tan kasıt, tâbi olduğu insân-ı kâmilin ilimleri ve marifetleri; "karga"dan kasıt ise, insan ve cin şeytanıdır. Akıl ruhun sıfatı olduğundan, nefsin cinsinden değildir. Nefis ruh ile faal olduğu için ruha ve onun sıfatı olan cüz'î akla düşkündür. Aklı, daldığı ilâhî marifetler ırmağından kendi tarafına çekmek ister. Cüz'î akıl, nefsin kendisine bağladığı sevgi bağıyla ona meylettiği zaman, şeytan yahut fesatta şeytanın vekili olan insan bu nefsi avlayınca, akıl da ona uyarak beraber avlanır ve nefsanî heves içinde asılı bir halde kalır.

Beytin anlamı: Halkın şaşkınlığına karşı kurbağa cevaben dedi: "Bu nefsanî heves içinde asılıp kalma hali, bir insân-ı kâmilin sohbetine ulaşmışken, kâmilin marifet ırmağı içinde olmayan susuzlar ve nefsanî kimseler gibi, bir alçağın arkadaşı olmuş bir kimsenin lâyığıdır."

Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: "Sıçan"dan murâd, sâlikin nefsi, "kurbağa"dan murâd, akl-ı cüz'îsi, "ırmak"tan murâd, tâbi' olduğu insân-ı kâmilin ulûm ve maârifi, "karga"dan murâd, ins ve cinn-i şeytânîdir. Akıl rûhun sıfatı olduğundan, nefsin cinsinden değildir. Nefis rûh ile fa'âl olduğu için rûha ve onun sıfatı olan akl-ı cüz'îye müştâkdır. Aklı daldığı maarif-i ilâhiyye ırmağından kendi tarafına çekmek ister. Akl-ı cüz'î nefsin kendisine bağladığı muhabbet râbıtasıyla ona meyil ettiği vakit, şeytan veyâhud fesâdda nâib-i şeytân olan insan bu nefsi avlayınca, akıl dahi ona tebean beraber avlanır ve hevâ-yı nefsânî içinde asılı bir hâlde kalır.

Ma'nâ-yı beyt: Halkın taaccübüne karşı kurbağa cevâben dedi: “Bu hevâ-yı nefsânîde asılıp kalma hâli bir kimsenin lâyığıdır ki, o kimse bir insân-ı kâmilin sohbetine vâsıl iken, kâmilin ma'rifet ırmağı içinde olmayan susuzlar ve nefsânî kimseler gibi, bir alçağın arkadaşı olmuştur."

2969. Nâ-cins olan dosttan ey figān, ey figān! Ey büyükler, iyi hem-nişîn isteyin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2969. Kendi cinsi olmayan dosttan ey feryat, ey feryat! Ey büyükler, iyi bir arkadaş isteyin!

İnsana kendi cinsi olmayan dosttan gelen zarardan feryat, feryat! Ey bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sohbetinde bulunmak suretiyle gâfillere nispeten büyük olan sâlikler (Hakk Yolcusu)! يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) yani “Ey mü'minler! [Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve] sâdıklar ile beraber olun!" ayet-i kerimesi gereğince, iyi ve sâdık arkadaş arayınız!

İnsana kendi cinsi olmayan dosttan gelen zarardan feryâd, feryâd! Ey bir insân-ı kâmilin sohbetinde bulunmak sûretiyle gâfillere nisbeten büyük olan sâlikler! يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'nî “Ey mü'minler! [Allâh'a karşı takvâ sâhibi olun ve] sâdıklar ile beraber olun!" âyet-i kerîmesi mûcibince, iyi ve sâdık arkadaş arayınız!

2970. Akıl için ayıblar dolu olan nefisten efgān vardır. Bir kötü burun güzel yüz üstünde olduğu gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2970. Akıl için ayıplarla dolu olan nefisten feryat vardır. Bir kötü burun güzel yüz üstünde olduğu gibidir.

Aklın, birçok ayıplar ve kusurlar sahibi olan nefsin elinden feryadı vardır. Akıl ile nefsin insanda bir araya gelmesi, güzel yüz üzerinde kötü ve çirkin bir burun bulunmasına benzer.

Mesnevîhân Ahmed Remzî Efendi hazretleri tarafından tercüme ve basım işi yapılıp Rehnümâ-yı Ma'rifet ismi verilen, Ebû Sâbit Muhammed b. Abdülmelik et-Tûsî ed-Deylemî adındaki ârifler bir risalesinde nefis şöyle buyurur:

"Nefse bir suret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü kendini beğenme, ağzı haset, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü kin ve düşmanlık, karnı şehvet ve iftira, elleri hıyanet ve hırsızlık, ayakları emel, kalbi gaflet ve ruhu küfürdür."

İşte nefis bu kadar kusurları ve ayıplarıyla beraber, en güzel biçimde yaratılmış olan insanda, güzel yüz üstündeki çirkin bir buruna benzer.

Aklın birçok ayıblar ve kusûrlar sahibi olan nefsin elinden feryâdı vardır. Akıl ile nefsin insanda ictimâ'ı güzel yüz üzerinde bir kötü ve çirkin burun bulunmasına benzer.

Mesnevîhân Ahmed Remzî Efendi hazretleri tarafından tercüme ve tab' edilip Rehnümâ-yı Ma'rifet ismi verilen, Ebû Sâbit Muhammed b. Abdülmelik et-Tûsî ed-Deylemî nâmındaki ârifler bir risâlesinde nefis şöyle buyurur:

"Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü hıkd ve kin, karnı şehvet ve iftirâ, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet ve rûhu küfürdür."

İşte nefis bu kadar kusûrları ve ayıblarıyla beraber, ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan insanda, güzel yüz üstündeki çirkin bir buruna benzer.

2971. Akıl ona dedi ki: "Muhakkak cinsiyet ma'na yolundandır. Su ve çamur yolundan değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2971. Akıl ona dedi ki: "Muhakkak cinsiyet mana yolundandır. Su ve çamur yolundan değildir!"

"Akıl"dan kasıt, kâmil akıldır. "Ona" zamiri, yukarıdaki beyitte anılan cüz'î akla (bireysel akıl) dönmesi uygundur. Yani, kâmil akıl cüz'î akla dedi ki: "Muhakkak cinsiyet mana yolundandır, su ve çamurdan yaratılmış olan cismaniyet ve suret yolundan değil!"

"Akıl"dan murâd, akl-ı kâmildir. “Şîn" zamîr-i gāibi yukarıki beyitte mezkûr olan akl-ı cüz'îye râcî' olmak münasibdir. Ya'nî, akl-ı kâmil akl-ı cüz'îye dedi ki: "Muhakkak cinsiyet ma'nâ yolundandır, su ve çamurdan mahlûk olan cismâniyet ve sûret yolundan değil!"

2972. "Sakın sûret-perest olma ve bunu deme! Cinsiyet sırrını sûrette arama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2972. "Sakın surete tapıcı olma ve bunu söyleme! Cinsiyet sırrını surette arama!"

Yani, kâmil akıl dedi ki: "Ey cüz'î akıl: Sakın surete ve cismaniyete tapıcı olma ve bu suretin ve cismaniyetin kıymetinden bahsetme ve insanlar arasındaki cinsiyet sırrını onların suretlerinde arama! Anlamdan habersiz olan insan suretinin duvara dayanmış odundan farkı yoktur. Nasıl ki Münafikun Suresi'nde وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبُ مُسْنَدَةٌ (Münafikun, 63/4) yani "Ey Resulüm! Sen o anlamdan habersiz olan münafıkları gördüğün zaman, onların cisimlerinin uyumuna ve düzenine şaşırırsın ve eğer söz söyleseler, onların fasih ve beliğ sözlerini dinlersin. Sanki onlar duvara dayanmış odun gibidirler" buyrulur.

Ya'nî, akl-ı kâmil dedi ki: "Ey akl-ı cüz'î: Sakın sûrete ve cismâniyete tapıcı olma ve bu sûret ve cismâniyetin kıymetinden bahsetme ve insanlar ara- sındaki cinsiyet sırrını onların sûretlerinde arama! Ma'nâdan bî-haber olan sûret-i insâniyyenin duvara dayanmış odundan farkı yoktur. Nitekim sûre-i Münâfikūn'da وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبُ مُسْنَدَةٌ (Münâfikūn, 63/4) ya'nî "Ey Resûlüm! Sen o ma'nâdan bî-haber olan münâfıkları gördüğün vakit, onların cisimlerinin tenâsüb ve intizâmına taaccüb edersin ve eğer söz söyleseler, onların fesâhatli belâgatli olan sözlerini dinlersin. Gûyâ onlar duvara dayanmış odun gibidirler" buyurulur.

2973. Sûret cemâd gibi ve taş gibi geldi. Câmidin cinsiyetten haberi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2973. Şekil, cansız varlık gibi ve taş gibi geldi. Cansız varlığın cinsiyetten haberi yoktur.

Yani, cismanî şekiller cansız varlık ve taş gibidirler. Bu sebeple cansız olan cismin cinsiyetten haberi yoktur. Nasıl ki bu anlam hakkında Hz. Pîr Efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 13. bölümünde şöyle buyururlar: "İş fikirlerindir. Şekillerin hepsi tâbi' (bağımlı) ve âlettirler; ve fikir olmayınca işlevsizdirler ve cansızdırlar. Böyle olunca şekli gören kimse, cansız varlık demektir. O kimse için anlama giden yol yoktur. Her ne kadar görünüşte ihtiyar ve yüz yaşında ise de o çocuktur, ergen değildir... ilh."

Ya'nî, suver-i cismâniyye cemâd ve taş gibidirler. Binâenaleyh câmid olan cismin cinsiyetten haberi yoktur. Nitekim bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 13. faslında şöyle buyururlar: "İş fikirlerindir. Sûretlerin kâffesi tâbi' ve âlettirler; ve fikir olmayınca muattaldırlar ve cemâddırlar. Böyle olunca sûreti gören kimse, cemâd demektir. O kimse için ma'nâya yol yoktur. Her ne kadar sûretâ ihtiyar ve yüz yaşında ise de o çocuktur, nâ-bâliğdir... ilh."

2974. Cân karınca ve cisim buğday tanesi gibidir. Her bir dem onu taraf be-taraf çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2974. Can karınca ve cisim buğday tanesi gibidir. Her an onu oraya buraya çeker.

Yani, cismin cansız varlık cinsinden olduğu açıktır. Çünkü onu hareket ettiren, cisimdeki ruhtur. Örneğin, can karınca ve cisim buğday tanesini yakalayıp o tarafa, bu tarafa çektiği gibi, can da iradesiyle cismi her an o tarafa bu tarafa çeker.

Ya'nî, cismin cemâd cinsinden olduğu meydandadır. Zîrâ onu kımıldatan cisimdeki rûhtur. Meselâ, cân karınca ve cisim buğday tânesini yakalayıp o tarafa, bu tarafa çektiği gibi, cân dahi irâdesiyle cismi her bir demde o tarafa bu tarafa çeker.

2975. Karınca bilir ki: "O mürtehen olan habbeler benim müstahilim ve cinsim olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2975. Karınca bilir ki: "O rehin alınmış taneler benim dönüşeceğim ve cinsim olacaktır."

"Mürtehen", rehin alınmış, hapsedilmiş ve kayıt altına alınmış demektir. "Müstahîl", bir halden başka bir hale dönüşen ve dönüşmesi mümkün olan şey anlamlarındadır. Bazı nüshalarda "müstahîl" ile "cins" arasında bağlaç olan "vav" harfi vardır. Çeviri bu nüshaya göre yapılmıştır. Bu durumda anlam: "Karınca yakalayıp hapsettiği taneler hakkında bunu bilip der ki: "Bu buğday tanesini ben yiyeceğim ve bana dönüşecektir ve benim cinsim olacaktır." Bazı nüshalarda ise "müstahîl-i cins", izafet terkibi olarak geçmektedir. Bu durumda anlam: "Karınca yakalayıp hapsettiği ve kayıt altına aldığı taneler hakkında bunu bilir ve der ki: "Bu taneler benim cismimin dönüşeceği şey olacaktır, yani benim cismim olması imkânsızdır. Çünkü ben canlıyım ve bu cansızdır."

"Mürtehen", rehin olunmuş ve mahbus ve mukayyed olmuş demektir. "Müstahîl", bir hâlden bir hâle dönücü ve muhâl olan şey ma'nâlarınadır. Ba'zı nüshalarda "müstahîl" ile "cins" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Tercüme bu nüshaya göre yapılmıştır. Bu sûrette ma'nâ: "Karınca yakalayıp hapsettiği habbeler hakkında bunu bilip der ki: "Bu buğday tânesini ben yiyeceğim ve bana tahavvül edecektir ve benim cinsim olacaktır." Ba'zı nüshalarda dahi "müstahîl-i cins", terkîb-i izâfî olarak mezkûrdür. Bu sûrette ma'na: "Karınca yakalayıp hapsettiği ve mukayyed kıldığı tâneler hakkında bunu bilir ve der ki: "Bu tâneler benim cismimin müstahîli olacaktır, ya'nî benim cismim olmak muhâldir. Zîrâ ben canlıyım ve bu cansızdır."

2976. O bir karınca yoldan arpa yakaladı. Diğer karınca bir buğday ve koşma tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2976. O bir karınca yoldan arpa yakaladı. Diğer karınca bir buğday ve koşma tuttu.

"Dev", "koşmak" anlamındadır. Örneğin o bir karınca yoldan bir arpa tanesi yakaladı. Diğer bir karınca da bir buğday tanesini tuttu ve koşmaya başladı. Her iki karıncadan birisinin ağzında arpa ve diğerinin ağzında buğday tanesi olduğu hâlde birbirlerine doğru yaklaşmaya ve bu taneler dahi karıncalar ile beraber yürümeye başladı.

"Dev", "koşmak" ma'nâsınadır. Meselâ o bir karınca yoldan bir arpa tânesi yakaladı. Diğer bir karınca da bir buğday tânesini tuttu ve koşmaya başladı. Her iki karıncadan birisinin ağzında arpa ve diğerinin ağzında buğday tânesi olduğu hâlde birbirlerine doğru yaklaşmaya ve bu tâneler dahi karıncalar ile beraber yürümeye başladı.

2977. Buğday arpa tarafına koşamaz. Fakat karınca karınca tarafına gelir. Evet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2977. Buğday arpa tarafına koşamaz. Fakat karınca karınca tarafına gelir. Evet!

Buğday cansızdır. Doğal olarak cansız olan arpa tarafına koşamaz. Fakat canlı olan karınca, ağzındaki buğday ile ağzında arpa olan karınca tarafına gelir. Evet, bu böyle olur!

Buğday cemâddir. Bittabi' cemâd olan arpa tarafına koşamaz. Fakat zîrûh olan karınca, ağzındaki buğday ile ağzında arpa olan karınca tarafına gelir. Evet, bu böyle olur!

2978. Arpanın buğday tarafına gitmesi tabi'dir. Karıncayı gör ki, o cinse râci'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2978. Arpanın buğday tarafına gitmesi tabiîdir. Karıncayı gör ki, o cinse râci'dir.

Arpanın buğday tarafına gitmesi kendi irâdesiyle değildir. Karıncanın hareketine tâbi'dir. Bu sebeple arpanın buğday tarafına gitmesini görme! Kendi cinsi tarafına giden karıncayı gör!

Arpanın buğday tarafına gitmesi kendi irâdesiyle değildir. Karıncanın hareketine tâbi'dir. Binâenaleyh arpanın buğday tarafına gitmesini görme! Kendi cinsi tarafına giden karıncayı gör!

2979. Sen, niçin buğday arpa tarafına gitti? Deme! Gözü hasm üzerine koy, mukayyed üzerine değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2979. "Sen, niçin buğday arpa tarafına gitti?" deme! Gözü düşman üzerine koy, kayıtlı olan üzerine değil!

Sen cansız olan buğday ve arpayı görüp, "Niçin buğday arpa tarafına gitti?" deme! Gözünü bu cansızların düşmanı olan canlı karıncalar üzerine koy! Yoksa bu karıncaların ağızlarında kayıtlı ve hapsedilmiş olan buğdaya ve arpayı değil! Bunun gibi insan bedenlerini taşıyan da onların ruhlarıdır. Fâsıkın (günahkârın) ruhu kendi cinsi olan fâsıkın ruhuna meyil ettiği için bu görünüş âleminde cansız türünden olan cisimleri de birbirlerine yaklaşır; ve aynı şekilde sâlihin (iyi kişinin) ruhu da böylece kendi gibi bir sâlihin ruhuna temayül eder. Bu sebeple duyu organlarıyla cansız olan cisimlere bakılmayıp akıl gözüyle onların ruhlarının halleri görülmek lazımdır.

Sen cemâd olan buğday ve arpayı görüp, "Niçin buğday arpa tarafına gitti?" deme! Gözünü bu cemâdların hasmı olan canlı karıncalar üzerine koy! Yoksa bu karıncaların ağızlarında mukayyed ve mahbûs olan buğdaya ve ar- paya değil! Bunun gibi ecsâm-ı beşeriyyeyi taşıyan dahi onların rûhlarıdır. Fâsıkın rûhu kendi cinsi olan fâsıkın rûhuna meyil ettiği için bu âlem-i sûrette cemâd nev'inden olan cisimleri de birbirlerine yaklaşır; ve kezâ sâlihin rûhu da böylece kendi gibi bir sâlihin rûhuna temâyül eder. Binâenaleyh his gözüyle cemâd olan cisimlere bakılmayıp akıl gözüyle onların rûhlarının ahvâli görülmek lazımdır.

2980. Kara karınca kara keçe üzerinde, karınca gizli; tâne yol üzerinde zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2980. Kara karınca kara keçe üzerinde, karınca gizli; tâne yol üzerinde zâhirdir.

"Libd", yünden örülmüş keçe demektir. Örneğin kara karınca kara keçe üzerinde yürüdüğü zaman, duyu organı o karıncayı fark edemez. Karınca gözden gizli kalır. Fakat renkli olan buğday veya arpa tânesi kara keçe üzerinde duyu organına görünür.

"Libd", yünden örülmüş keçe demektir. Meselâ kara karınca kara keçe üzerinde yürüdüğü vakit, his gözü o karıncayı fark edemez. Karınca nazardan gizli kalır. Fakat renkli olan buğday veyâ arpa tânesi kara keçe üzerinde his gözüne zahir olur.

2981. Akıl göze der: "İyi bak! Tâne, tâneyi götürücü olmaksızın hiç nasıl gider?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2981. Akıl göze der: "İyi bak! Tâne, tâneyi götürücü olmaksızın hiç nasıl gider?"

Bu manzarayı gören his gözüne akıl der ki: "İyi bak! Bir canlı götürücü olmaksızın, cansız ve donuk olan buğday veya arpa tanesi hiç kendi kendine hareket edip yürür mü? Akıl his gözünü daima böyle irşad eder."

Bu manzarayı gören his gözüne akıl der ki: "İyi bak! Bir canlı götürücü olmaksızın, cansız ve câmid olan buğday veyâ arpa tânesi hiç kendi kendine hareket edip yürür mü? Akıl his gözünü dâimâ böyle irşad eder."

2982. Bu sebebden dolayı köpek, Ashab-ı Kehf tarafına geldi. Süretler hubûbât ve kalb karıncadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2982. Bu sebeple köpek, Ashab-ı Kehf tarafına geldi. Şekiller tanelerdir ve kalp karıncadır.

Yani, cansızı canlıya dönüştürmesi sebebiyle, bir köpek Ashab-ı Kehf tarafına geldi ve onun cismani şekli köpek olduğu halde, iç âlemi ve kalbi o Ashab-ı Kehf'in iç âlemi ile ilişkiliydi. İşte bu içsel ilişkiden dolayı Ashab-ı Kehf o köpeği kovdukları halde onlardan ayrılmadı. Çünkü şekiller taneler gibidir ve kalp karınca gibidir. Karıncalar taneleri taşıdıkları gibi, kalpler ve iç âlemler de cisimleri taşır.

Ya'nî, cansızı canlı nakl etmesi sebebinden dolayı, bir köpek Ashâb-ı Kehf tarafına geldi ve onun sûret-i cismâniyyesi köpek olduğu hâlde, bâtını ve kalbi o Ashâb-ı Kehf'in bâtını ile münasebetdâr idi. İşte bu münasebet-i bâtıniyyeden dolayı Ashâb-ı Kehf o köpeği kovdukları hâlde onlardan ayrılmadı. Zîrâ sûretler hubûbât ve kalb karınca gibidir. Karıncalar hubûbâtı taşıdıkları gibi, kalbler ve bâtınlar dahi cisimleri taşır.

2983. Ondan dolayı İsâ feleğin pâkleri tarafında olur. Kafesler muhtelif, kuşun yavruları bir cinstir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2983. Ondan dolayı İsa, feleğin pakları tarafında olur. Kafesler çeşitli, kuşun yavruları bir cinstir.

"Ferh", kuş yavrusu demektir. "Pâkân-ı çarh"tan kasıt, yüce ruhlardır. Yani, suretin nakledicisi mana olmasından dolayı İsa (a.s.) feleğin pakları olan yüce ruhlar tarafındadır. Örneğin, manaları bir olan cisimler kafese, bu manalar da bir cinsten olan kuş yavrularına benzer.

"Ferh", kuş yavrusu. "Pâkân-i çarh"tan murâd, ervâh-ı âliyedir. Ya'nî sûretin nâkıli ma'nâ olmasından dolayı Îsâ (a.s.) feleğin pâkleri olan ervâh-ı âliyeye tarafındadır. Meselâ, ma'nâları müttehid olan cisimler kafese ve bu ma'nâlar dahi bir cinsten olan kuş yavrularına benzer.

2984. Bu kafes aşikâr ve onun o kuş yavrusu gizlidir. Kafes çekici olmaksızın kafes ne vakit gidici olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2984. Bu kafes aşikâr ve onun o kuş yavrusu gizlidir. Kafes çekici olmaksızın kafes ne vakit gidici olur?

Bu kafes hükmünde olan cisimler görünen ve açıkça beliren şeylerdir; ve onların o kuş hükmünde olan ruhları gizlidir. Kafesler cansız olduğu için, onları bir çekip götüren olmazsa, elbette kendiliklerinden hareket edemezler.

Bu kafes mesâbesinde olan cisimler zâhir ve âşikârdır; ve onların o kuş mesâbesinde olan rûhları gizlidir. Kafesler câmid olduğu için, onları bir çekip götürücü olmazsa, bittabi' kendiliklerinden hareket edemezler.

2985. Ey ne mutlu bir göze ki, akıl ona beydir, akıbet görücü ve âlim ve nûrlu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2985. Ey ne mutlu bir göze ki, akıl ona beydir, sonuçları gören, âlim ve nurlu olur.

"Hıbr" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "âlim ve faziletli" anlamındadır. "Karîr", "gözün nurlu olması" anlamına gelen "kurre"den türemiştir. Bazı nüshalarda "karîr" yerine "münîr" (aydınlık) geçmektedir. Yani, ey ne mutlu ve ne saadetli bir his gözüne ki, o göz sahibine aklı bey ve hâkimdir; ve bu his gözü o aklın tasarrufu altındadır. Böyle bir göz her şeyin sonunu gören, âlim ve nurlu olur.

"Hıbr", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "âlim ve fâzıl” ma'nâsınadır. “Karîr", "göz nûrlu olmak" ma'nâsına olan "kurre"den müştaktır. Ba'zı nüshalarda "karîr" yerine "münîr" vâki'dir. Ya'nî, ey ne mutlu ve ne saâdet bir his gözüne ki, o göz sahibine onun aklı bey ve hâkimdir; ve bu his gözü o aklın tasarrufu altındadır. Böyle bir göz her şeyin sonunu görücü ve âlim ve nûrlu olur.

2986. Çirkinlik ve güzellik farkını akıldan getiriniz, bir gözden değil ki, karadan ve aktan söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2986. Çirkinlik ve güzellik farkını akıldan getiriniz, bir gözden değil ki, karadan ve aktan söyledi.

Ey hakikati görmek isteyen kimseler! Çirkini ve güzeli akıl vasıtasıyla ayırt ediniz, ancak beyazı ve karayı ayırt edebilen his gözü vasıtasıyla değil! Çünkü his gözü pek âciz ve çaresizdir. Nasıl ki pek uzakta olan gayet büyük bir cismi pek küçük görür; ve kalıbı, kıyafeti muntazam ve süslü olan bir kimseyi muteber ve makbul görür. Onun bâtınının ve manasının boşluğunu fark edemez.

Ey hakîkati görmek isteyen kimseler! Çirkini ve güzeli akıl vâsıtasıyla ayırt ediniz, ancak beyazı ve karayı ayırt edebilen his gözü vâsıtasıyla değil! Zîrâ his gözü pek âciz ve bîçâredir. Nitekim pek uzakta olan gāyet büyük bir cismi pek küçük görür; ve kalıbı, kıyafeti muntazam ve süslü olan bir kimseyi mu'teber ve makbûl görür. Onun bâtınının ve ma'nâsının boşluğunu fark edemez.

2987. Göz mezbelede biten yeşilliğe aldandı. Akıl der ki: "Onu bizim mihekkimize vur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2987. Göz, mezbelede biten yeşilliğe aldandı. Akıl der ki: "Onu bizim mihekkimize vur!"

"Hadra", "yeşillik"; "dimen", "mezbele ve gübre yığını" demektir. Bu yüce beyitte "اياكم وخضراء الدمن" yani "Gübre yığınında biten yeşillikten sakınınız!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur ki, bu hadîs-i şerîf, sureti gayet güzel ve ahlâkı gayet kötü olan kadınlardan kinaye (üstü kapalı anlatım) olur. Yani, bir his gözü gübre üzerinde biten yeşilliğe aldandı ve onu kıymetli bir şey sandı. Fakat akıl bu aldanan his gözüne der ki: "O gördüğün güzelliği öncelikle bizim mihekkimize (altın ayar taşı) ve mizanımıza (ölçü) vur, onun hakkındaki hükmünü sonra ver!"

"Hadra", "yeşillik"; "dimen", "mezbele ve gübre yığını" demektir. Bu beyt-i şerifte اياكم وخضراء الدمن yanî "Gübre yığınında biten yeşillikten sakını- nız!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur ki, bu hadîs-i şerîf sûreti gāyet güzel ve ahlâkı gāyet fenâ olan kadınlardan kinâye olur. Ya'nî, bir his gözü gübre üzerinde biten yeşilliğe aldandı ve onu kıymetli bir şey sandı. Fakat akıl bu aldanan his gözüne der ki: "O gördüğün güzelliği evvelen bizim mihekkimize ve mîzânımıza vur, onun hakkındaki hükmünü sonra ver!"

2988. Murad görücü olan göz kuşun âfetidir. Tuzak görücü olan akıl kuşun mahall-i halâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2988. Murad görücü olan göz kuşun âfetidir. Tuzak görücü olan akıl kuşun mahall-i halâsıdır.

Muradı gören ve nefse ait heveslere meyleden his gözü, ruh kuşunun afeti ve belasıdır. O muradın altındaki tuzağı gören akıl ise, ruh kuşunun kurtuluş yeri ve o tuzaktan kurtulmak için sığınacağı bir yerdir.

Murâd görücü ve hevâ-yı nefsânîye meyl edici olan his gözü rûh kuşunun âfeti ve belâsıdır. O murâdın altındaki tuzağı gören akıl, rûh kuşunun mahall-i halâsı ve o tuzaktan kurtulmak için sığınacak bir yerdir.

2989. Başka tuzak oldu ki, akıl onu anlamadı. Gaib görücü olan vahy ondan dolayı bu tarafa koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2989. Başka bir tuzak oldu ki, akıl onu anlamadı. Gaybı gören vahiy, ondan dolayı bu tarafa koştu.

Fakat birtakım başka tuzaklar vardır ki, akıl o tuzağı anlamaz. Örneğin, bu eşyanın çokluğunu görür, varlıkta onları bağımsız zanneder ve vahdet-i vücûdu (varlığın birliğini) idrak etmekten aciz kalır; ve hakiki tek varlığın sıfatlarını o vehmedilmiş olan fani suretlere isnat eder. Nitekim Doğu ve Batı filozoflarının felsefi ekollerinde birbirlerine karşı olan münazaraları ve itirazları, cüz'i aklın (sınırlı aklın) hakikatleri idrak etmedeki acziyetinin açık birer delilidir. İşte cüz'i akıl hakikatleri idrak etmekte aciz olduğundan dolayı, o cüz'i aklın nazarından gayb olan hakikatleri göstermek ve anlamak için, bu gaybı gören ilahi vahiy bu çokluk âlemi tarafına koşa koşa geldi ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Ne tarafa dönerseniz Allah'ın vechi (yüzü/zatı) oradadır" ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) yani "Hak nerede olursanız sizinle beraberdir" ve وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zâriyât, 51/21) yani "Sizin nefsinizdedir, görmüyor musunuz?" ve benzeri sözler ile aklı uyandırdı ve doğru yola iletti.

Fakat birtakım başka tuzaklar vardır ki, akıl o tuzağı anlamaz. Meselâ bu keserât-ı eşyayı görür, vücûdda onları müstakil zanneder ve vahdet-i vücûdu idrâkten âciz kalır; ve vücûd-i vâhid-i hakîkînin sıfatlarını o mevhûm olan suver-i fâniyeye isnâd eder. Nitekim şark ve garb feylesoflarının felsefî mesleklerinde birbirlerine karşı olan münâzaraları ve i'tirâzları akl-ı cüz'înin idrâk-i hakāyıktaki acziyetinin açık birer delîlîdir. İşte akl-ı cüz'î idrâk-i hakāyıkta âciz olduğundan dolayı, o akl-ı cüz'înin nazarından gäib olan hakāyıkı göstermek ve anlamak için, bu gāibi görücü olan vahy-i ilâhî bu âlem-i keserât tarafına koşa koşa geldi ve فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Allah'ın vechi vâki'dir" ve وهو معكم أين ما كنتم (Hadid, 57/4) ya'nî "Hak nerede olursanız sizinle beraberdir" ve وفي أنفسكم أفلا تبصرون (Zâriyât, 51/21) ya'nî "Sizin nefsinizdedir, görmüyor musunuz?" ve emsâli sözler ile aklı îkāz ve irşâd etti.

2990. Cinsi ve cins olmayanı tanımayı akıldan bilirsin. Çabuk sûretler tarafına koşmak lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2990. Cinsi ve cins olmayanı akıldan bilirsin. Çabuk sûretler tarafına koşmak uygun olmaz.

Ey kişi! Mademki his gözü akıl gözüne muhtaçtır, bu sebeple anlamda cinsi ve cins olmayanı akıl aracılığıyla bilirsin, öyleyse, his gözüne tâbi olup, çarçabuk sûretler tarafına koşmak ve akıl gözüyle onun anlamını görmeksizin onu kendine dost edinmek uygun olmaz.

[2971] Ey kimse! Mâdemki his gözü akıl gözüne muhtâçtır, binâenaleyh ma'nâda cinsi ve cins olmayanı tanımayı akıl vâsıtasıyla bilirsin, öyle ise, his gö- züne tâbi' olup, çarçabuk sûretler tarafına koşmak ve akıl gözüyle onun ma'nâsını görmeksizin onu kendine dost ittihâz etmek lâyık olmaz.

2991. Sûrette benim için ve senin için cinsiyet yoktur. Îsâ beşer içinde melek cinsi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2991. Şekilde benim için ve senin için cinsiyet yoktur. İsa insanlar içinde melek cinsi olarak geldi.

"Lî ve lek" Arapça bir ifadedir, "benim ve senin için" demektir. Yani, ey Hakk Yolcusu! Bir insan şeklini gördüğün zaman, onda benim ve senin için mutlak cinsiyet olduğunu hükmetme! Çünkü itibar şekle değil, anlama ve ruha aittir. Nitekim İsa (a.s.) insan şeklinde ortaya çıktı. Fakat tasvir edilmiş ruh olduğu için melek cinsindendi. O hazretin düşmanları onun şeklini görüp kendileri gibi zannederek suikast düzenlediler ve anlamından habersiz oldular.

“Lî ve lek” ta'bîr-i Arabî'dir, “benim ve senin için” demektir. Ya'nî, ey sâlik! Bir insan sûretini gördüğün vakit, onda benim ve senin için mutlak cinsiyet olduğunu hükm etme! Zîrâ i'tibâr sûrete değil, ma'nâya ve rûhadır. Nitekim Îsâ (a.s.) beşer sûretinde zâhir oldu. Fakat rûh-ı musavver olduğu için melek cinsinden idi. O hazretin düşmanları onun sûretini görüp kendileri gibi zannederek sû'-i kasd ettiler ve ma'nâsından gâfil oldular.

2992. Feleğe mensûb olan kuş, onu kurbağa gibi, kargaca bu mâvi hisârın üstüne çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2992. Feleğe ait olan kuş, onu kurbağa gibi, kargaca bu mavi hisarın üstüne çekti.

"Nilî hisar", "mavi kale" demektir ve bundan kastedilen, maddi âlem olan yeryüzünün dışı ve yüce âlemdir. "Feleğe ait olan kuş"tan kastedilen, İsa (a.s.)'ın manası veya Cibril (a.s.)'dır. Yani, İsa (a.s.)'ın feleğe ait olan kuşu ve ruhu, onun beşerî suretini, kıssada anlatılan karganın kurbağayı yukarı çekmesi gibi, bu mavi hisarın üstüne ve yüce âleme çekti. Yahut feleğe ait olan kuş, yani Cibril (a.s.), tasvir edilmiş ruh olan İsa (a.s.)'ı, karganın kurbağayı yukarı çekmesi gibi, yüce âleme çekti. evlatlarına gelmesinin ve mana cinsiyeti ve onlar ile hemdemliği hükmüyle tekrar o perilerden sabredememesinin kıssasıdır.

"Peri", "cin taifesinin latif kısmı"na denir. Habis kısmına da "ifrit" derler. Cin taifesinin mümini ve kafiri vardır. Müminlerinin salihleri insanların salihlerini severler ve onların sohbetlerine rağbet ederler. Nitekim Nefahatü'l-Üns'te bu manaya dair menkıbeler mevcuttur; ve Mısır'da 1326 hicri senesinde basılmış olan Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cânn ismindeki kitapta cinlerin halleri hakkında birçok bilgi vardır. Bu kıssada zikredilen Abdülgavs dahi ümmetin salihlerinden bir zat olduğundan, cinlerin latif kısmından olan salihleri onu insanlar arasından kapmışlar ve bu zat senelerce onlar ile beraber yaşamıştır. Ailesi yanına döndükten sonra, periler ile beraber yaşamaya alıştığı ve manen onlar ile cinsiyet (benzerlik, yakınlık) husule geldiği için, o perilerden ayrı yaşamaya sabredememiş ve yine onlara karışmıştır.

“Nîlî hisâr”, “mâvi kal'a" demek olup bundan murâd, âlem-i kesâfet olan küre-i arzın hârici ve âlem-i ulvîdir. “Feleğe mensûb olan kuş"tan murâd, Îsâ (a.s.)ın ma'nâsı veyâhud Hz. Cibrîl (a.s.)dır. Ya'nî, Îsâ (a.s.)ın feleğe mensûb olan kuşu ve rûhu onun sûret-i beşeriyyesini kıssada beyân olunan karganın kurbağayı yukarı çekmesi gibi, bu mâvi hisârın üstüne ve âlem-i ulvîye çekti. Yâhud feleğe mensûb olan kuş, ya'nî Hz. Cibrîl (a.s.) rûh-ı musavver olan Îsâ (a.s.)ı karganın kurbağayı yukarı çekmesi gibi, âlem-i ulvîye çekti. evlâdlarına gelmesinin ve ma'nâ cinsiyeti ve onlar ile hemdemliği hükmüyle tekrar o perilerden sabr edememesinin kıssasıdır

"Peri", "cin tâifesinin latîf kısmı"na derler. Habîs kısmına da "ifrît" derler. Cin tâifesinin mü'mini ve kâfiri vardır. Mü'minlerinin sâlihleri insanların sâlihlerini severler ve onların sohbetlerine rağbet ederler. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'te bu ma'nâya dâir menkıbeler mevcûddur; ve Mısır'da 1326 sene-i hicriyyesinde tab' edilmiş olan Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cânn ismindeki kitabda cinlerin ahvâli hakkında birçok ma'lûmât vardır. Bu kıssada mezkûr olan Abdülgavs dahi sulehâ-yı ümmetten bir zât olduğundan, cinlerin latîf kısmından olan sâlihleri onu insanlar arasından kapmışlar ve bu zât senelerce onlar ile beraber yaşamıştır. Ailesi nezdine avdet ettikten sonra, periler ile beraber yaşamaya alıştığı ve ma'nen onlar ile cinsiyet husûle geldiği için, o perilerden ayrı yaşamaya sabr edememiş ve yine onlara karışmıştır.

## Abdülgavs'in ve onu perilerin kapmasının ve onun senelerce periler arasında sâkin olmasının ve senelerden sonra onun şehrine ve

2993. Abdülgavs dokuz yıl peri gibi gizli uçuculukta perinin hemcinsi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2993. Abdülgavs dokuz yıl peri gibi gizli uçuculukta perinin hemcinsi idi.

Abdülgavs ismindeki sâlih bir zât (Hakk yolcusu) dokuz yıl periler gibi insanların gözlerinden gizlenmiş ve perilerle hemcins olmuş idi.

Abdülgavs ismindeki sâlih bir zât dokuz yıl periler gibi insanların gözlerinden gizlenmiş ve periler hemcinsi olmuş idi.

2994. Onun karısının diğer bir kocadan nesli oldu; ve onun yetîmleri onun ölümünden semerde idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2994. Onun karısının diğer bir kocadan nesli oldu; ve onun yetimleri onun ölümünden semerde idiler.

"Semer", "geceleri vakit geçirmek için söylenen hikâye ve masal" anlamındadır. Yani, Abdülgavs'in dokuz yıl kaybolması üzerine, öldü zannıyla onun karısı başka kocaya vardı ve o kocadan dahi çocukları oldu; ve Abdülgavs'in kendi çocukları ve yetimleri babalarının ölümünden geceleri bahseder ve hikâye ederlerdi.

"Semer", "geceleri vakit geçirmek için söylenen hikâye ve masal" ma'nâsınadır. Ya'nî, Abdülgavs'in dokuz yıl kaybolması üzerine, öldü zannıyla onun karısı başka kocaya vardı ve o kocadan dahi çocukları oldu; ve Abdülgavs'in kendi çocukları ve yetîmleri babalarının ölümünden geceleri bahs ve hikâye ederlerdi.

2995. Derlerdi ki: "Muhakkak onu kurt ve eşkiya vurdu. Yahud bir kuyuya, yahud bir pusuya düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2995. Derlerdi ki: "Muhakkak onu kurt ve eşkıya vurdu. Yahut bir kuyuya, yahut bir pusuya düştü."

Onun yetimleri ondan bahsedip derlerdi ki: "Muhakkak babamızı kurt parçaladı, yahut dağlarda eşkıya öldürdü. Yahut bir kuyuya düştü veyahut bir düşman pususuna uğradı."

Onun yetîmleri ondan bahs edip derlerdi ki: "Muhakkak babamızı kurt parçaladı, yahud dağlarda eşkiya öldürdü. Yâhud bir kuyuya düştü veyahud bir düşman pususuna uğradı."

2996. Bütün onun evladları şuğuller içinde mest idiler. Demezlerdi ki: "Bizim babamız vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2996. Bütün onun evlatları meşguliyetler içinde mest olmuşlardı. "Bizim babamız vardır" demezlerdi.

Abdülgavs'ın bütün evlatları kendi işleri ve güçleri ile meşgul olup, bu işlerine dalmış idiler ve "Bizim babamız vardır ve sağdır" demezler idi.

Abdülgavs'in bütün evladları kendi işleri ve güçleri ile meşgül olup, bu işlerine dalmış idiler ve "Bizim babamız vardır ve sağdır" demezler idi.

2997. Dokuz yıl sonra da o âriye olarak geldi. Zâhir oldu, tekrar mütevâriye oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2997. Dokuz yıl sonra da o, eğreti olarak geldi. Ortaya çıktı, tekrar gizlenici oldu.

"Âriye" kelimesi, "âriyetî" kelimesinden değişerek Türkçede "eğreti" anlamına gelir. "Örtünücü ve gizlenici" anlamına gelen "mütevâriye" kelimesi de vezin zorunluluğu sebebiyle "mütvâriye" olarak okunması gerekir. Sonundaki dişilik (te'nîs) alameti olan "hâ" harfi, kafiye zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, eğer Abdülgavs'in nefsine işaret edilirse, nefis dişil (müennes) olduğu için kafiye zorunluluğu ortadan kalkar. Yani Abdülgavs dokuz yıl sonra ailesi arasına kalıcı olarak değil, eğreti olarak geldi. Onların arasında ortaya çıktı. Onun nefsi tekrar gizlenici oldu.

"Âriye", "âriyetî" kelimesinden muharref olarak Türkçe'de "iğreti" ma'nâsınadır. "Örtünücü ve gizlenici" ma'nâsına olan "mütevâriye" kelimesi de zarûret-i vezn için "mütvâriye" okunmak îcâb eder. Âhirindeki te'nîs alâmeti olan "hâ", kāfiye zarûretinden nâşîdir. Maahâzâ Abdülgavs'in nefsine işâret olunursa, nefis müennes olduğu için, kāfiye zarûreti bertaraf olur. Ya'nî Abdülgavs dokuz yıl sonra âilesi arasına ikāmet kasdiyle değil, iğreti olarak geldi. Onların arasında zâhir oldu. Onun nefsi tekrar gizlenici oldu.

2998. Bir ay kendi evladlarının misafiri oldu; ve ondan sonra onun rengini artık kimse görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2998. Bir ay kendi evlatlarının misafiri oldu; ve ondan sonra onun rengini artık kimse görmedi.

"Renk"ten kasıt, şekildir. Yani, Abdülgavs perilerin arasından ayrılıp bir ay evlatlarının yanına geldi ve misafir oldu ve tekrar kayboldu. Artık onun şeklini hiçbir kimse bir yerde görmedi. Bilinmeli ki, dış görünüşe bakanlar cin taifesinin varlığını inkâr ederler. Kur'ân-ı Kerîm'de Cin Sûresi'nde bu taifeden bahsedildiği için, her ne kadar dış görünüşe bakanlar olsalar bile, müminlerin cinnin varlığını inkâr edememeleri gerekir. Eğer inkâr ederlerse iman ile ilişkileri kalmaz. Bununla beraber bu gibi dış görünüşe bakanları ikna edebilecek birçok cinlerle ilgili olay meydana gelmiştir ki, bu olayların hiçbirini vehim ve hayallere bağlamak mümkün olmaz. Örneğin Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te Abdullah-ı Hafif hazretlerinden naklen şu olayı anlatır:

"Ebu'l-Kasım-ı Kusrî daima başını önüne eğerdi. Sebebi sorulduğunda dedi ki: "Ben önceleri bir hafta aralıksız oruç tutar ve bir kere iftar ederdim. Cinden birisi gelip bana selam verdi. Fakat şahsı görmedim. Ona "Ortaya çık, seni göreyim!" dedim. Gayet güzel şekilde bir şahıs ortaya çıktı. "Sen kimsin?" dedim. "Mümin cinlerdenim. Senin gibi böyle riyâzat (nefsî perhizler) sahibi bir kimseyi gördüğümüz vakit, severiz ve selam veririz" dedi. "Bundan sonra bana ortaya çık, sohbet edelim!" dedim. Öyle yaptı ve bana muhabbet gösterdi ve tamamıyla ünsiyet kurdu ve bana bazı şeyler öğretti. Bir gün ona "Gel, seninle mescide girelim ve bir müddet oturalım!" dedim. Bana cevaben dedi ki: "Eğer biz mescide girip konuşmaya başlarsak halk seni görürler, beni görmezler ve seni vehim ve hayale müptela olmuş bir adam zannederler." Dedim ki: "Gel, mescidin son safında oturalım ki, herkes bizi görmesin." Muvafakat etti. Mescide girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" Dedim ki: "Bazısını yarım gaflet uykusunda ve bazısını tamamen uykuda ve bazısını da uyanık görüyorum." "Başları üstünde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır" dedim. Gözlerimi sildi. Gördüm ki, her kişinin başı üzerinde bir karga oturmuş. Bazısının gözlerini kanatlarıyla örtmüş ve bazısının ancak başının üstüne konmuş; ve bazısının gözlerini kanatlarıyla kah örter ve kah açar. Bunun üzerine dedi ki: "Yüce Allah Kur'ân'da Zuhruf Sûresi'nde ومن يعش عن ذكر الرحمان نقيض له شيطانا فهو له قرين (Zuhruf, 43/36) yani “Kim ki, Rahmân'ın zikrinden körlük ve yüz çevirme ederse, biz bir şeytanı onun için bedel veririz ki, o onun arkadaşıdır" buyurur. Bunların başları üzerinde oturan o şeytanlardır ve her birisine gafleti kadar üstün gelmişlerdir." Bu cinnî böyle bana gelir ve giderdi. Nihayet bir gün ziyade acıktım. Adetim üzere iftarıma dört gün kalmış idi. Bir parça ekmek yedim. Açlığım geçti. Yine o cinnî gelip selam verdi, fakat görünmedi ve dedi ki: "Biz bu riyazatlardan ve bu belalara sabrından dolayı seni severdik. Ne zaman ki seni imtihan ettik, sabredici bulmadık." Böyle söyledi ve gitti. Artık bir daha gelmedi. O vakitten beri başımı önüme eğerim."

"Renk"ten murâd, sûrettir. Ya'nî, Abdülgavs perilerin arasından ayrılıp bir ay evlâdlarının yanına geldi ve misafir oldu ve tekrar kayboldu. Artık onun sûretini hiçbir kimse bir yerde görmedi. Ma'lûm olsun ki, zâhir-bîn olanlar cin tâifesinin vücûdunu inkâr ederler. Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Cin'de bu tâifeden bahs buyurulduğundan, her ne kadar zâhir-bîn olsalar bile, cinnin vücûdunu mü'minlerin inkâr edememeleri îcâb eder. Eğer inkâr ederlerse îmân ile alâkaları kalmaz. Bununla beraber bu gibi zâhir-bîn olanları iknâ' edebilecek birçok hâdisât-ı cinniyye vâki' olmuştur ki, bu hâdisâtın hiçbirisini evhâm ve hayâlâta atf etmek mümkin olmaz. Ezcümle Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te Abdullah-ı Hafif hazretlerinden naklen şu vak'ayı hikâye buyurur:

"Ebu'l-Kasım-ı Kusrî dâimâ başını önüne eğerdi. Sebebi soruldukta dedi ki: "Ben evvelleri bir hafta mütemâdiyen oruç tutar ve bir kere iftâr ederdim. Cinden birisi gelip bana selâm verdi. Fakat şahsı görmedim. Ona "Zâhir ol, seni göreyim!" dedim. Gâyet güzel sûrette bir şahıs zâhir oldu. "Sen kimsin?" dedim. "Mü'min cinlerdenim. Senin gibi böyle riyâzat sâhiblerinden bir kimseyi gördüğümüz vakit, severiz ve selâm veririz" dedi. "Bundan sonra bana zâhir ol, sohbet edelim!" dedim. Öyle yaptı ve bana muhabbet gösterdi ve tamâmiyle ünsiyet tuttu ve bana ba'zı şeyler öğretti. Bir gün ona "Gel, seninle mescide girelim ve bir müddet oturalım!" dedim. Bana cevâben dedi ki: "Eğer biz mescide girip konuşmaya başlarsak halk seni görürler, beni görmezler ve seni vehm ve hayâle mübtelâ olmuş bir adam zannederler." Dedim ki: "Gel, mescidin son safında oturalım ki, herkes bizi görmesin." Muvâfakat etti. Mescide girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" Dedim ki: "Ba'zısını yarım gaflet uykusunda ve ba'zısını tamamen uykuda ve ba'zısını da uyanık görüyorum." "Başları üstünde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır" dedim. Gözlerimi sildi. Gördüm ki, her kişinin başı üzerinde bir karga oturmuş. Ba'zısının gözlerini kanadlarıyla örtmüş ve ba'zısının ancak başının üstüne konmuş; ve ba'zısının gözlerini kanadlarıyla gâh örter ve gâh açar. Bunun üzerine dedi ki: "Hak Teâlâ Kur'ân'da sûre-i Zuhrufta ومن يعش عن ذكر الرحمان نقيض له شيطانا فهو له قرين (Zuhruf, 43/36) ya'nî “Kim ki, Rahmân'ın zikrinden körlük ve i'râz ederse, biz bir şeytanı onun için bedel veririz ki, o onun karînidir" buyurur. Bunların başları üzerinde oturan o şeytanlardır ve her birisine gafleti kadar müstevlî olmuşlardır." Bu cinnî böyle bana gelir ve giderdi. Nihayet bir gün ziyâde acıktım. Adetim üzere iftârım vaktine dört gün kalmış idi. Bir parça ekmek yedim. Açlığım geçti. Yine o cinnî gelip selâm verdi, fakat görünmedi ve dedi ki: "Biz bu riyazatlardan ve bu belâlara sabrından dolayı seni severdik. Vaktâki seni imtihân ettik, sabr edici bulmadık." Böyle söyledi ve gitti. Artık bir daha gelmedi. O vakitten beri başımı önüme eğerim."

2999. Rûhu mızrağın yarası kaptığı gibi, onu perilerin hemcinsliği götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2999. Ruhu mızrağın yarası kaptığı gibi, onu perilerin hemcinsliği götürdü.

Yani, Abdülgavs'in yatkınlığında perilerin hemcinsliği vardı. Mızrağın bedenin şekline açtığı öldürücü yara, insanın ruhunu nasıl kapıp mana âlemine götürürse, Abdülgavs'in bu hemcinsliği de, onu insanların görünen yoğun suretleri arasından kaptı ve görünmeyen perilerin arasına götürdü.

Ya'nî, Abdülgavs'in isti'dâdında perilerin hemcinsliği var idi. Mızrağın sûret-i cisme açtığı mühlik yara, insanın ruhunu nasıl kapıp ma'nâ âlemine götürürse, Abdülgavs'in bu hemcinsliği dahi, onu insanların görünen suver-i kesîfesi arasından kaptı ve görünmeyen perilerin arasına götürdü.

3000. Vaktaki cennetlik cennetin cinsi gelmiştir, yine cinsiyetten Halık'a tapıcı olur. Hak Teâlâ sûre-i Tevbe'de cennetler hakkında وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتٍ عَدْن (Tevbe, 9/72) ya'nî "Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" buyurur; ve sûre-i Nûr'da dahi وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ (Nûr, 24/26) ya'nî "İyi olanlar iyi olanlar içindir" buyurur. Mü'minlerin ahlâkı ve ef'âli iyi ve latîf olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Hâlık'a tapıcı olurlar. Fakat münkirlerin ahlâkı ve ef'âli hayvânî ve nefsânî olduğundan, onların bu fenâ sıfatları fenâ bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Hâlık'a değil, fânî olan halka tapıcıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3000. Cennetlik kişi cennet cinsinden olduğu zaman, yine cinsiyetten dolayı Yaratıcı'ya tapar. Yüce Allah Tevbe Suresi'nde cennetler hakkında "Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" (Tevbe, 9/72) buyurur; ve Nur Suresi'nde de "İyi olanlar iyi olanlar içindir" (Nur, 24/26) buyurur. Müminlerin ahlakı ve fiilleri iyi ve latif olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Yaratıcı'ya taparlar. Fakat inkarcıların ahlakı ve fiilleri hayvani ve nefsani olduğundan, onların bu kötü sıfatları kötü bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Yaratıcı'ya değil, fani olan halka taparlar.

3001. Peygamber "Cûd ve mahmideti dünyaya gelmiş cennetin dalı bil!" buyurmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3001. Peygamber "Cömertliği ve övülmeye değer güzel huyları dünyaya gelmiş cennetin dalı bil!" buyurmadı mı?

"Cömertlik", cömertlik ve eli açıklık demektir. "Mahmide", menzile vezninde olup, kınamanın zıddıdır; "övmek ve güzel huyların çokluğu" anlamına gelir. Bu güzel beyitte şu hadis-i şerife işaret edilir: السخاء وحسن الخلق غصنان من شجرة الجنة yani "Cömertlik ve güzel huy, cennet ağacından iki daldır" ve السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات في الدنيا فمن اخذ بعضا منها قاده ذلك الغصن الى الجنة والبخل شجرة من النار اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ بعضا من اغصانها قاده ذلك الغصن الى النار yani "Cömertlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmıştır. Kim ki, ondan bir kısmını yakalarsa bu dal onu cennete çeker; ve cimrilik ateşten bir ağaçtır. Onun dalları da dünyaya sarkmıştır. Kim ki onun dallarından bir kısmını yakalarsa, bu dal onu ateşe çeker."

"Cûd", cömerdlik ve sehâvet. "Mahmide", menzile vezninde olup, mezemmetin zıddıdır; "övmek ve güzel huyların çokluğu" demektir. Bu beyt-i latîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: السخاء وحسن الخلق غصنان من شجرة الجنة ya'nî "Cömerdlik ve güzel huy, cennet ağacından iki daldır" ve السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات في الدنيا فمن اخذ بعضا منها قاده ذلك الغصن الى الجنة والبخل شجرة من النار اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ بعضا من اغصانها قاده ذلك الغصن الى النار ya'nî "Cömerdlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyâya sarkmıştır. Kim ki, ondan ba'zısını yakalarsa bu dal onu cennete yeder; ve hasîslik ateşten bir ağaçtır. Onun dalları da dünyâya sarkmıştır. Kim ki onun dallarından ba'zısını yakalarsa, bu dal onu ateşe yeder."

3002. Mihrleri hep mihrin cinsi ta'bîr et! Kahırları hep kahrın cinsi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3002. Merhametleri hep merhamet cinsinden kabul et! Kahırları hep kahır cinsinden bil!

Yani, bu âlemdeki merhametlerin hepsini, insan fertlerinin hangi kısmında olursa olsun, merhamet cinsindendir, de! Ve kahırların hepsini de yine kahır cinsinden bil! Yani kahır, ister müminden ve ister kâfirden ortaya çıksın, her ikisi de bir cinstendir, aralarında farklılık yoktur.

Ya'nî, bu sûret-i âlemdeki merhametlerin hepsini, efrâd-ı beşerin hangi kısmında olursa olsun merhamet cinsindendir, de! Ve kahırların hepsini de yine kahır cinsinden bil! Ya'nî kahır, ister mü'minden ve ister kâfirden zâhir olsun, her ikisi de bir cinsindendir, aralarında gayriyet yoktur.

3003. Lâubâlî lâubâlîyi getirir. Zîrâ ki re'yde ve akılda hemcinsdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Lâubâlî lâubâlîyi getirir. Çünkü düşüncede ve akılda hemcinstirler.

"Lâubâlî", "korkusuz ve pervasız" anlamında kullanılan Arapça bir terkiptir. Yani, korkusuz ve pervasız olan bir kimse, kendisi gibi korkusuz ve pervasız bir kimseyi arkadaş ve yoldaş olarak getirir. Çünkü düşüncede ve akılda aynı cinstendirler ve her bir kimsenin kendi cinsine meyletmesi tabiidir.

"Lâubâlî", "korkusuz ve pervâsız" ma'nâsında kullanılan bir terkîb-i Arabî'dir. Ya'nî, korkusuz ve pervâsız olan bir kimse, kendisi gibi bir kor- kusuz ve pervâsız kimseyi musahib ve refik olarak getirir. Zîrâ düşüncede ve akılda bir cinsdendirler ve her bir kimsenin kendi cinsine meyl etmesi tabîîdir.

3004. İdris'te nücumdan cinsiyet var idi. O sekiz yıl Zühal ile kudûmde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3004. İdris'te yıldızlardan gelen bir cinsiyet vardı. O sekiz yıl Zühal ile birlikte geliş hâlindeydi.

"Kudûm", "seferden gelmek" demektir. Bilinmeli ki, güneş etrafında yörüngeleri üzerinde dönen gezegenlerin cisimleri olduğu gibi, ruhanî varlıkları da vardır. Bu şerefli beyitte adı geçen Zühal gezegeni de bunlardan biridir. Bu gezegenin cismi, astronomi bilginlerinin keşfine göre dünyadan 750 kat büyük olup, kendi ekseni etrafındaki dönüşünü 10 saat 14 dakikada tamamlar. Bu sebeple oradaki günler dünya günlerindekinden daha kısadır. Güneş etrafındaki hareketini 29 senede tamamlar; ve kendi etrafında bir de büyük halkası vardır. Özel bilgi sahipleri (ehl-i havâs) yedi gezegenin her birinin ruhanî varlıklarını bazı azimetler (yeminler), isimler ve buhurlar aracılığıyla ve himmetleriyle celp ederler; ve onların ruhanî varlıklarının inişine "manevî iniş" (tenezzül-i ma'nevî) derler. Bu inişin gezegenlerin cisimleriyle bir ilgisi yoktur. Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretleri, Havzu'l-Hayât ismindeki risalesinde bu konuda bir hayli bilgi yazmışlardır. Dışa bakanların (zâhîr-bîn) bu işlerden haberleri olmadığı için inkâr ederler. Bu giriş anlaşıldıktan sonra şerefli beytin anlamının özeti şöyle olur: İdris (a.s.)'ın şerefli ruhunda yıldızların, yani gezegenlerin ruhanî varlıklarından gelen bir cinsiyet vardı. Bu sebeple o hazret sekiz yıl Zühal ile birlikte geliş hâlindeydi. Yani onların ruhanî varlıkları Zühal'in ruhanî varlığına ve Zühal'in ruhanî varlığı da o hazretin ruhanî varlığına gidip gelmekteydi.

"Kudûm", "seferden gelmek" demektir. Ma'lûm olsun ki, güneş etrafında mahrekleri üzerinde devr eden seyyârelerin cismâniyetleri olduğu gibi, rûhâniyetleri de vardır. Bu beyt-i şerîfte ismi geçen Zühal seyyâresi de bunlardan birisidir. Bu seyyârenin cismi ehl-i hey'etin keşfine göre dünyadan 750 def'a büyük olup, kendi mihveri üzerindeki devrini 10 saat 14 dakikada bitirir. Bu cihetle oradaki günler küre-i arzın günlerinden daha kısadır. Güneş etrafındaki hareketini 29 senede itmâm eder; ve kendi etrafında bir de büyük halkası vardır. Ehl-i havâs yedi seyyâreden her birinin rûhâniyetlerini ba'zı azâim ve esmâ ve buhûrlar vâsıtasıyla ve himmetleriyle celb ederler; ve onların rûhâniyetlerinin nüzûlüne "tenezzül-i ma'nevî" derler. Bu tenezzülün seyyârâtın cisimleri ile alâkası yoktur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretleri Havzu'l-Hayât ismindeki risalesinde bu bâbda bir hayli ma'lûmât yazmışlardır. Zâhîr-bîn olanların bu işlerden haberleri olmadığı için inkâr ederler. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şöyle olur: İdrîs (a.s.)ın rûh-i şerîfinde nücûmun ya'nî seyyârâtın rûhâniyetlerinden cinsiyet var idi. Binâenaleyh o hazret sekiz yıl Zühal ile kudûmde oldu. Ya'nî onların rûhâniyetleri Zühal'in rûhâniyetine ve Zühal'in rûhâniyeti dahi o hazretin rûhâniyetine gidip gelmekte oldu.

3005. Maşrıklarda ve mağriblerde onun yari onun hem-hadîsi ve mahrem-i âsârı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3005. Doğu ve batı bölgelerinde onun yâri, onun sırdaşı ve eserlerinin mahremi oldu.

Yani, İdris (a.s.) yeryüzünün hem doğu hem de batı taraflarında Zühal gezegeninin ruhanîyetinin yâri ve onun arkadaşı ve yeryüzü üzerindeki eserlerinin mahremi oldu. Çünkü güneş etrafında dönen gezegenlerden her birinin diğeri üzerinde hem cismanî hem de ruhanî tesirleri vardır ki, cismanî tesirleri astronomi bilginleri tarafından peyderpey keşfedilmektedir. Ruhanî tesirleri de havas ehli (gaybî ve manevî bilgilere sahip olanlar) tarafından kitaplarda bildirilmiştir. Havas ehlinin açıklamasına göre Zühal, en büyük uğursuzluk kaynağıdır.

Ya'nî, İdris (a.s.) küre-i arzın hem maşrık taraflarında ve hem de mağrib taraflarında Zühal seyyâresinin rûhâniyetinin yâri ve onun musâhibi ve küre-i arz üzerindeki eserlerinin mahremi oldu. Zîrâ güneş etrafında devr eden seyyârelerden her birinin diğeri üzerinde hem cismânî ve hem de rûhânî te'sîrleri vardır ki, cismânî te'sîrleri ehl-i hey'et tarafından peyderpey keşfolunmaktadır. Rûhânî te'sîrleri dahi ehl-i havâs tarafından kitablarda bildirilmiştir. Ehl-i havâssın beyânına göre Zühal nahs-i ekberdir.

3006. Vaktāki gaybetten sonra o kudum getirdi, yeryüzünde nücûm dersi söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3006. O, gaybetten sonra geldiği vakit, yeryüzünde yıldızlar dersi verirdi.

Yani, İdris (a.s.) yıldızların ruhanî tesirleri (nücûmun rûhâniyetleri) âlemine dalıp, insanlık âleminden kaybolduktan sonra, tekrar insanlık âlemine geldiği zaman, yeryüzünde halka yıldızların ve gezegenlerin hallerine ve özelliklerine ait dersler verdi.

Ya'nî, İdrîs (a.s.) nücûmun rûhâniyetleri âlemine dalıp, beşeriyet âleminden kaybolduktan sonra, tekrar beşeriyet âlemine geldiği vakit, yeryüzünde halka nücûmun ve seyyârelerin ahvâl ve havâssına müteallık ders söyledi.

3007. Onun önünde yıldızlar hoş saf vurmuşlar idi. Yıldızlar onun dersinde hazır olmuşlar idi..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3007. Onun önünde yıldızlar hoş saf vurmuşlar idi. Yıldızlar onun dersinde hazır olmuşlar idi.

Hz. İdris'in önünde yıldızların ruhanî tesirleri hoş ve düzenli bir sıra oluşturup halka verdiği dersler esnasında hazır olmuşlar idi.

Hz. İdrîs'in önünde yıldızların rûhâniyetleri hoş ve muntazam saf olup halka verdiği dersler esnasında hazır olmuşlar idi.

3008. Öyle ki, umumdan ve husûstan olan halk, nücumun avâzını işitirler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3008. Öyle ki, genel ve özel halk, yıldızların seslerini işitirlerdi.

Hz. İdris'in dersi öyle olurdu ki, onun dersinde bulunan halkın avam ve havası (sıradan ve seçkin kişileri) o esnada beşeriyetlerinden sıyrılıp, ruhanîyet âlemine yönelirler ve derste saf olan gezegenlerin ruhanîyetlerinin sesini işitirlerdi. Çünkü ruhanîyet âleminde sesler ve gürültüler vardır. Nasıl ki 3. cildin 1018 numaralı beyt-i şerifinde از جمادی عالم جانها روید. غلغل اجزای عالم بشنوید yani “Cansızlıktan ve cismaniyetten ruhlar âlemine gidiniz. Âlemin cüzlerinin gürültüsünü işitiniz!" buyurulmuştu.

Hz. İdrîs'in dersi öyle olurdu ki, onun dersinde bulunan halkın avâm ve havâssı o esnâda beşeriyetlerinden tecerrüd edip, rûhâniyet âlemine tececcüh ederler ve derste saf olan seyyârelerin rûhâniyetlerinin sesini işitirler idi. Zîrâ rûhâniyet âleminde sadâlar ve gulguleler vardır. Nitekim 3. cildin 1018 numaralı beyt-i şerîfinde از جمادی عالم جانها روید. غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni “Cemâdlıktan ve cismâniyetten rûhlar âlemine gidiniz. Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.

3009. Cinsiyetin cezbi yıldızları yeryüzüne kadar çekip onun huzurunda zahir olmuşlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3009. Cinsiyetin çekimi yıldızları yeryüzüne kadar çekip onun huzurunda ortaya çıkmışlardı.

"Mübîn", fail ismi olup "görünen" anlamındadır. Yani, İdris (a.s.)ın ruhanî tesirleri gezegenlerin ruhanî tesirleri ile hemcins idi. Bu cinsiyet o yıldızların ruhanî tesirlerini yeryüzüne kadar çekti ve o hazretin huzurunda ortaya çıktılar.

“Mübîn", ism-i fail olup "zâhir" ma'nâsınadır. Ya'nî, İdris (a.s.)ın rûhâniyeti seyyârelerin rûhâniyetleri ile hemcins idi. Bu cinsiyet o yıldızların rûhâniyetlerini yeryüzüne kadar çekti ve o hazretin huzûrunda zâhir oldular.

3010. Her birisi kendi adını ve kendi ahvalini açık söyleyip onun huzurunda [2991] şerh-i rasad ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3010. Her biri kendi adını ve kendi hallerini açıkça söyleyip onun huzurunda [2991] rasat şerhi yapardı.

"Rasat", yıldızların doğuşunu ve batışını ve diğer hallerini incelemek ve gözetlemektir. Yani, gezegenlerden her birinin ruhu, kendi adını ve kendi hallerini ve özelliğini açıkça söyleyip Hz. İdris'in huzurunda rasat ilminin açıklamasını ve ayrıntısını söylerdi.

“Rasad”, yıldızların tulû' ve gurûbunu ve sâir ahvâlini muayene etmek ve gözetlemek. Ya'nî, seyyârelerden her birinin rûhu, kendi adını ve kendi ahvâlini ve hâssıyetini açık söyleyip Hz. İdris'in huzurunda rasad ilminin şerhini ve tafsîlini söylerdi.

3011. Cinsiyet nedir? Bir nevi' nazardır ki, o sebeble birbirine yol bulurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3011. Cinsiyet nedir? Bir tür bakıştır ki, o sebeple birbirine yol bulurlar.

Yani, ruhlar arasındaki cinsiyet nedir? Akıl ve idrakin bir tür bakışıdır ki, eğer o bakış birleşirse, insanlar birbiriyle sohbete yol bulurlar. Örneğin iki kişinin bakışları Hak'kı bilme tarafına olunca, hangi milletten olursa olsun, onlar bir cinsten olurlar. Görünüşlerine itibar edilmez. Fakat birinin bakışı Hak'kı bilmeye ve diğerinin bakışı halka ve nefse ait hazlar âlemine olunca, bu iki kişi bir milletten olsalar bile, onlar bir cinsten olmazlar. Çünkü insanın bedenine hâkim olan akıl ve idrak onların bedenlerini başka başka taraflara çeker ve birbirlerine sohbet etmenin imkânı kalmaz.

Ya'nî, rûhlar arasındaki cinsiyet nedir? Akıl ve idrâkin bir nevi' nazarıdır ki, eğer o nazar birleşir ise, insanlar birbiriyle musâhabete yol bulurlar. Meselâ iki kimsenin nazarları ma'rifet-i Hak tarafına olunca, hangi milletten olursa olsun, onlar bir cinsten olurlar. Sûretlerine i'tibâr olunmaz. Fakat birinin nazarı ma'rifet-i Hakk'a ve diğerinin nazarı halka ve nefsâniyet âlemine olunca, bu iki kimse bir milletten olsalar bile, onlar bir cinsten olmazlar. Çünkü insanın cismine hâkim olan akıl ve idrâk onların cisimlerini başka başka taraflara çeker ve birbirlerine musahib olmanın imkânı kalmaz.

3012. O nazarı ki Hak onda gizledi, vaktaki sana koya, sen onun cinsi olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3012. O bakışı ki Hak onda gizledi, sana koyduğu vakit, sen onun cinsi olursun.

Yani, Yüce Allah insân-ı kâmilde (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gizlediği bakışı sana koyduğu zaman, sen o insân-ı kâmilin cinsi olursun ve onun sohbetinden ayrılmak istemezsin.

Ya'nî, Hak Teâlâ insân-ı kâmilde gizlediği nazarı sana koyduğu vakit, sen o insân-ı kâmilin cinsi olursun ve onun sohbetinden ayrılmak istemezsin.

3013. Cismi her tarafa ne çeker? Nazar. Habersizi kim çeker? Haberli.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3013. Cismi her tarafa ne çeker? Nazar. Habersizi kim çeker? Haberli.

Cismi her tarafa ne çeker? Aklın nazarı çeker. Hakikatten habersiz olan cismanî bir kimseyi hakikat ve mana tarafına kim çeker? Hakikatten ve manadan haberli olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) çeker. Yahut ikinci mısraın manası şöyle olur: Cansız türünden olup habersiz ve idraksiz olan cismi o tarafa bu tarafa kim çeker? İdrakli ve haberli olan ruh çeker. Sözün özü, insanın cismine hâkim olan onun manasıdır.

Cismi her tarafa ne çeker? Aklın nazarı çeker. Hakîkatten habersiz olan cismânî bir kimseyi hakîkat ve ma'nâ tarafına kim çeker? Hakikatten ve ma'nâdan haberli olan insân-ı kâmil çeker. Yahud ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: Cemâd nev'inden olup habersiz ve idrâksiz olan cismi o tarafa bu tarafa kim çeker? İdrakli ve haberli olan rûh çeker. Velhâsıl, insanın cismine hâkim olan onun ma'nâsıdır.

3014. Vaktâki erkeğe kadın huyunu koyar, o puşt olur ve g.. verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3014. Erkek, kadın huyunu edindiği zaman, o puşt olur ve arkasını verir.

Örneğin, Yüce Allah erkeğin şekline ve bedenine kadın huyunu ve anlamını koyduğu zaman, artık o puşt olup, kendisine livâta (homoseksüel ilişki) ettirir. "Muhannes", "kadın tabiatlı, korkak ve puşt" anlamlarına gelir. "Gân", arkasını verme anlamındadır.

Meselâ, vaktaki Hak Teâlâ hazretleri erkeğin sûretine ve cismine kadın huyunu ve ma'nâsını koyar, artık o puşt olup, kendisine livâta ettirir. "Mu- hannes", "kadın tabîatli ve korkak ve puşt" ma'nâlarına gelir. "Gân", g.. ma'nâsınadır.

3015. Vaktaki kadına erkeğin huyunu koyar, o sevici kadın kadının talibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3015. Vaktaki kadına erkeğin huyunu koyar, o sevici kadın kadının talibi olur.

"Sa'ter", "sevici kadın" anlamına gelir ki, böyle bir kadın sert bir maddeden erkeklik organı yapıp diğer bir kadın ile çirkin bir fiil işler. Yüce Allah kadının bedenine erkeklik huyunu ve anlamını koyduğu zaman, sert bir maddeden yapay penis yapıp kadının talibi olur.

"Sa'ter", "sevici kadın" ma'nâsınadır ki, böyle bir kadın bir haşîn madde-den âlet-i racûliyyet yapıp diğer bir kadın ile fiil-i şenî' yapar. Vaktaki Hak Teâlâ kadının cismine erkeklik huyunu ve ma'nâsını koyar, bir katı madde-den zıbık yapıp kadının tâlibi olur.

3016. Vaktaki sana Cebrail'in sıfatlarını koyar, bir kuş yavrusu gibi hava üze-rine yol istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3016. Yüce Allah sana Cebrail'in sıfatlarını verdiğinde, bir kuş yavrusu gibi hava üzerinde yol istersin.

Yüce Allah sana "Rûhu'l-emîn" olan Cebrail (a.s.) sıfatlarını verdiğinde, sen o ruhanî sıfatlar sebebiyle nefsanî sıfatlarını riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile yenip, bir kuş yavrusu gibi ruhanîyet âlemine uçmak istersin. "Ferh", "kuş yavrusu" demektir.

Vaktâki sana Hak Teâlâ “Rûhu'l-emîn" olan Cebrâîl (a.s.) sıfatlarını ko-yar, sen o rûhânî sıfatlar sebebiyle nefsânî sıfatlarını riyâzât ve mücâhedât ile mağlûb edip, bir kuş yavrusu gibi rûhâniyet âlemine uçmak istersin. "Ferh", "kuş yavrusu" demektir.

3017. Gözü hava üzerine muntazır koymuş. Semâya âşık, zemînden bîgânedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3017. Gözü hava üzerine bekler koymuş. Göğe âşık, yerden uzaktır.

Böyle bir kimse ruhunun gözünü ruhanî tesirler havası üzerine bekler koymuştur. O ruhanî tesirlerin göğüne âşık olan kimse, bu yoğun yeryüzüne ve bu hayvani hayata yabancıdır.

Böyle bir kimse rûhunun gözünü rûhâniyet havası üzerine muntazır koy-muştur. O rûhâniyetin semâsına âşık olan kimse, bu kesîf yeryüzüne ve bu hayât-ı hayvaniyyeye yabancıdır.

3018. Vaktaki sana eşeklik sıfatlarını koyar, eğer senin yüz kanadın olsa ahır tarafına uçarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3018. Ne zaman ki sana eşeklik sıfatlarını koyar, eğer senin yüz kanadın olsa ahır tarafına uçarsın.

"Eşeklik sıfatları"ndan kasıt, bol bol yemek, içmek ve uyumak ve cinsel ilişkiyle meşgul olmaktan kinayedir; ve "kanat"tan kasıt, akli ve felsefi ilimlerdir. "Ahır"dan kasıt, bu maddi yoğunluk âlemi olan dünyadır. Yani, ey insan! Eğer Yüce Allah sana eşeklik ve hayvanlık sıfatları olan bol bol yemek, içmek ve uyumak ve cinsel ilişkiyle meşgul olmak sıfatlarını koyarsa, mana âlemine uçmak için kanatlar mesabesinde olan akli ve felsefi ilimlerde çok derinleşmiş olsan bile, o kanatlar ile yine hayvan ahırı mesabesinde olan bu dünya tarafına uçarsın. Nitekim eski Yunan filozofları zamanındaki bir fahişeye filozoflar hakkındaki düşüncesini sormuşlar. Cevaben demiş ki: "Ben onların ne düşündüklerini bilmem. Fakat şunu bilirim ki: Akşam olunca onlar da herkes gibi bizim kapıyı çalıyorlar."

"Eşeklik sıfatları"ndan murâd, bol bol yemek, içmek ve uyumak ve mu-âmele-i cinsiyye ile meşgül olmaktan kinâyedir; ve "kanat"tan murâd, ulûm-i akliyye ve felsefiyyedir. "Ahır"dan murâd, bu âlem-i kesâfet olan dünyâdır. Ya'nî, ey kimse! Eğer Hak Teâlâ sana eşeklik ve hayvaniyet sıfatları olan bol bol yemek, içmek ve uyumak ve muâmele-i cinsiyye ile meşgül olmak sıfat-larını koyarsa, ma'nâ âlemine uçmak için kanatlar mesâbesinde olan ulûm-i akliyye ve felsefiyyede mütebahhir olsan bile, o kanatlar ile yine hayvan ahı- n mesâbesinde olan bu dünyâ tarafına uçarsın. Nitekim eski Yunan feylesofları zamanındaki bir fahişeye feylesoflar hakkındaki mütâlaasını sormuşlar. Cevâben demiş ki: "Ben onların ne düşündüklerini bilmem. Fakat şunu bilirim ki: Akşam olunca onlar da herkes gibi bizim kapıyı çalıyorlar."

3019. Sıçan sûretinden dolayı hakîr geldi. Habîsliğinden dolayı sıçan yiyicinin zebûnu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3019. Sıçan, şeklinden dolayı değersiz görüldü. Habisliğinden dolayı sıçan yiyicinin esiri oldu.

"Mûş-hâr", birleşik bir sıfat olup, "sıçan yiyici" demektir. Kediden kinaye olur. Yani, sıçan, şeklinden dolayı halkın gözünde değersiz olmamıştır. Aksine, tabiatının ve ahlâkının pisliğinden dolayı halkın nefret ettiği ve kedinin esiri oldu. Çünkü sıçan pislikler içinde gezer ve karanlığı sever; ve dolaplarda ve sandıklarda bulduğu elbiseleri keskin dişleriyle keser. Kedinin tabiatı ve ahlâkı bunun aksinedir. Daima yalanıp üstünü başını temizler ve yatmak için koklayıp temiz yer arar ve hayvanî zararı pek azdır. Bu tabiat ve ahlâk farklılığından dolayı sıçanın düşmanıdır.

"Mûş-hâr", vasf-ı terkîbî olup, "sıçan yiyici" demektir. Kediden kinâye olur. Ya'nî, sıçan, sûretinden dolayı halkın nazarında hakîr olmamıştır. Belki tabîatinin ve ahlâkının pisliğinden dolayı halkın menfûru ve kedinin zebûnu oldu. Zîrâ sıçan pislikler içinde gezer ve karanlığı sever; ve dolaplarda ve sandıklarda bulduğu elbiseleri keskin dişleriyle keser. Kedinin tab'ı ve ahlâkı bunun hilafınadır. Dâimâ yalanıp üstünü başını temizler ve yatmak için koklayıp temiz yer arar ve zarar-ı hayvânîsi pek azdır. Bu ihtilaf tabîat ve ahlâktan dolayı sıçanın düşmanıdır.

3020. Tu'me-cûdur ve hâin ve zulmet-peresttir. Peynirden ve fıstıktan ve pek-[3001] mezden sarhoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3020. Yiyecek arayıcıdır ve haindir ve karanlık severdir. Peynirden ve fıstıktan ve pekmezden sarhoştur.

"Tû'me", yemeklik demektir; "tu'me-cû", birleşik sıfattır, "yemeklik arayan" anlamına gelir. Yani, sıçanın ahlakı murdardır. Pis ve temiz ne olursa olsun, yemeklik arayıcıdır ve zarar veren haindir ve karanlıkta gezmeyi sever. İnsanın gıdası olan peynire ve fıstığa ve pekmeze sarhoşça musallat olur.

"Tû'me", yemeklik; "tu'me-cû", vasf-ı terkîbîdir, "yemeklik arayıcı" demek olur. Ya'nî, sıçanın ahlâkı murdârdır. Pis ve temiz her ne olursa, yemeklik arayıcıdır ve zarar verici hâindir ve karanlıkta gezmeyi sever. İnsanın gıdâsı olan peynire ve fıstığa ve pekmeze sarhoşça musallattır.

3021. Vaktaki beyaz doğanın sıçan huyu ola, sıçanın ayıbı ve vuhûşun ârı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3021. Vaktaki beyaz doğanın sıçan huyu ola, sıçanın ayıbı ve vahşî hayvanların ayıbı olur.

"Vuhûş", insandan ürküp kaçan yabani hayvan anlamına gelen "vahş" kelimesinin çoğuludur. Yani, avcılar katında görünüş itibarıyla makbul olan beyaz renkli doğan kuşunda sıçan huyu olsa, sıçanlardan ve vahşî hayvanlardan daha aşağı olur; ve bu hayvanlar arasında onun varlığı kusur ve leke olur.

"Vuhûş”, insandan ürküp kaçan yabânî hayvan ma'nâsına olan “vahş”in cem'idir. Ya'nî, vaktāki avcılar indinde sûret i'tibariyle makbûl olan beyaz renkli doğan kuşunda sıçan huyu olsa, sıçanlardan ve vahşî hayvanlardan daha aşağı olur; ve bu hayvanlar arasında onun vücudu kusûr ve leke olur.

3022. Ey oğul! Vaktaki Hârût ve Marût'un huyu döndü, onlara beşer huyu verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3022. Ey oğul! Hârût ve Mârût'un huyu değiştiği zaman, onlara insan huyu verdi.

Hârût ve Mârût, iki meleğin ismidir ki, onlar insanların ilâhî emre karşı gelmelerini kınadılar ve kendi itaatlerine güvendiler. Yüce Allah onları meleklik sıfatından insanlık sıfatına indirdi. Nitekim bunların kıssası 1. cildin 543 numaralı beytinde kısaca zikredilmiştir; ve yine o cildin 3361 ve 3362 ve 5. cildin 620 numaralı beyitlerinde de bunlardan bahsedilmiştir.

Hârût ve Mârût iki meleğin ismidir ki, onlar beşerin emr-i ilâhîye muhalefetlerini takbîh ettiler ve kendilerinin itâatlerine mağrûr oldular. Hak Teâlâ onları sıfât-ı melekiyyetden sıfat-ı beşeriyyete indirdi. Nitekim bunların kıssası 1. cildin 543 numaralı beytinde mücmelen zikr olunmuştur; ve yine o cildin 3361 ve 3362 ve 5. cildin 620 numaralı beyitlerinde de bunlardan bahis buyurulmuştur.

3023. "Le-nahnü's-saffûn"dan Babil kuyusuna baş aşağıya bağlanmış olarak düştüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3023. "Biz saf hâlinde bulunan melekleriz" diyenler, Babil kuyusuna baş aşağıya bağlanmış olarak düştüler.

Bu melekler, insanlık sıfatıyla yoğunluk âlemine indikten sonra, kendilerinden de ilâhî emre karşı gelme meydana geldi. Haklarında Sâffât Sûresi'nin 165. ayetinde geçen "Biz saf hâlinde bulunan melekleriz" buyurulan melekiyet mertebesinden, Babil şehrinin kuyusuna baş aşağıya bağlanmış olarak düştüler.

Bu melekler beşeriyet sıfatıyla âlem-i kesâfete nüzûl ettikten sonra, kendilerinden dahi emr-i ilahîye muhalefet sâdır oldu. Haklarında Ve's-Sâffât Sûre-i şerifesinde vaki وَإِنَّا لَنَحْنُ الصافون (Saffât, 37/165) ya'nî "Biz saf hâlinde bulunan melekleriz" buyurulan melekiyet mertebesinden Bâbil şehrinin kuyusuna baş aşağıya bağlanmış olarak düştüler.

3024. Levh-i mahfuz onların nazarından uzak oldu. Onların levhi sâhir ve meshûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3024. Levh-i mahfuz onların bakışından uzak oldu. Onların levhi sihirbaz ve büyülenmiş oldu.

"Levh-i mahfûz", ilâhî kazânın ayrıntısını içeren kader levhasıdır ki, melekler bu levhaya göre faaliyette bulunurlar. İşte bu kader levhası Hârût ve Mârût'un bakışından uzak düştü ve onların levhası bu yoğun suretler âlemindeki sihir yapan ve sihir edilmiş kimselerin suretleri oldu. Çünkü onlar sihir ilminde uzmandılar. Bu sebeple bakışları kendi ilimlerinin dairesine sınırlı kaldı; ve bu ilim onları kader levhasını görmekten ve onun hükümlerini bilmekten perdeledi. Nasıl ki diğer insan bireyleri de böyledir.

"Levh-i mahfûz", kazâ-yı ilâhînin tafsîlini hâvî olan levh-i kaderdir ki, melekler bu levhe nazaran fa'âliyette bulunurlar. İşte bu levh-i kader Hârût ve Mârût'un nazarından uzak düştü ve onların levhi bu suver-i kesîfe âlemindeki sihir edici ve sihir edilmiş kimselerin sûretleri oldu. Zîrâ onlar sihir ilminde mâhir idiler. Binâenaleyh nazarları kendi ilimlerinin dâiresine mahsûr kaldı; ve bu ilim onları levh-i kaderi görmekten ve onun ahkâmını bilmekten hicâba düşürdü. Nitekim sâir efrâd-ı beşeriyye dahi böyledir.

3025. Kanat yine o, baş yine o, heykel yine odur. Bir Mûsâ arş üzerinde ve bir Fir'avn hakîr olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3025. Kanat yine o, baş yine o, heykel yine odur. Bir Mûsâ arş üzerinde ve bir Fir'avn hakîr olmuştur.

"Per", "kanat" demektir ve burada el ile ayak kastedilir. "Mühân", hakîr edilmiş (aşağılanmış) anlamına gelir. Yani, kısacası, sûrete (dış görünüşe) itibar yoktur; itibar o sûretin anlamına aittir. Nasıl ki kol, kanat, baş, heykel ve cisim, Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'da bir olduğu hâlde, Mûsâ (a.s.)'ın anlamı ve ruhu arş üzerinde yüce iken, Fir'avn'ın anlamı ve ruhu en aşağıların aşağısı olan bu dünyada hakîr ve zelîl olmuştur.

"Per", "kanat" demek olup burada el ve ayak murâd buyurulur. “Mühân”, hakîr edilmiş ma'nâsınadır. Ya'nî, velhâsıl, sûrete i'tibâr yoktur; ve i'tibâr o sûretin ma'nâsınadır. Nitekim kol ve kanat ve baş ve heykel ve cisim, Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'da bir olduğu hâlde Mûsâ (a.s.)ın ma'nâsı ve rûhu arş üzerinde âlî ve Fir'avn'ın ma'nâsı ve rûhu esfel-i sâfilîn olan bu dünyâda hakîr ve zelîl olmuştur.

3026. Huy ardınca ol! Güzel huylu ile otur! Gül yağının huy kabul ediciliğini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3026. Huy ardınca ol! Güzel huylu ile otur! Gül yağının huy kabul ediciliğini gör!

Ey kişi! Mademki insan suret ile değil, mana ile insan olur ve insanın manası da kendisinin ahlakıdır, bu sebeple manadan ibaret olan güzel huy edinmenin peşinden koş ve güzel huylu olan kâmil (olgun) kişiler ile otur! Gül yağının, gülün huyu ve manası olan güzel kokuyu kabul ediciliğini gör! Çünkü beşer tabiatı ahlakı kendisine çeker ve sohbet insanın tabiatına tesir eder. Bu sebeple ayet-i kerimede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادقين (Tevbe, 9/119) yani "Ey müminler! [Allah'a karşı takva sahibi olunuz ve] sadıklar ile beraber olunuz!" buyurulur. Şeyh Sadi hazretleri Gülistan'ında bu manayı şu beyitler ile izah buyurmuşlardır:

"Bir gün hamamda güzel kokulu bir kil, bir dostun elinden benim elime erişti. O kile dedim ki: "Misk misin yahut anber misin? Senin gönül açıcı olan kokundan sarhoşum." Bana cevaben dedi ki: "Ben naçiz ve kıymetsiz bir çamur idim. Fakat bir müddet gül ile beraber oturdum. Benim musahibim olan gülün kemali bana tesir etti; ve yoksa ben yine olduğum gibi aynı toprağım."

Ey kimse! Mâdemki insan sûret ile değil, ma'nâ ile insan olur ve insanın ma'nâsı da kendinin ahlâkıdır, binâenaleyh ma'nâdan ibaret olan güzel huy tahsîli arkasında koş ve güzel huylu olan kâmiller ile otur! Gül yağının, gülün huyu ve ma'nâsı olan güzel kokuyu kabûl ediciliğini gör! Zîrâ tabîat-ı beşeriyye ahlâkı kendisine çeker ve sohbet insanın tab'ına te'sîr eder. Bu sebeble ayet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادقين (Tevbe, 9/119) ya'nî "Ey mü'minler! [Allah'a karşı takvâ sahibi olunuz ve] sâdıklar ile beraber olunuz!" buyurulur. Şeyh Sadî hazretleri Gülistân'ında bu ma'nâyı şu beyitler ile îzâh buyurmuşlardır:

"Bir gün hamâmda güzel kokulu bir kil, bir dostun elinden benim elime erişti. O kile dedim ki: "Misk misin yahud anber misin? Senin gönül açıcı olan kokundan sarhoşum." Bana cevâben dedi ki: "Ben nâçîz ve kıymetsiz bir çamur idim. Fakat bir müddet gül ile beraber oturdum. Benim musahibim olan gülün kemâli bana te'sîr etti; ve yoksa ben yine olduğum gibi aynı toprağım."

3027. Mezarın toprağı da ölüden şeref bulur. Hatta gönül onun mezarı üzerine yüz ve el koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3027. Mezarın toprağı da ölüden şeref bulur. Hatta gönül onun mezarı üzerine yüz ve el koyar.

Mezarın toprağı dahi insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) surette ölmüş görünen cisminin defnedilmesinden şeref bulur. Hatta insân-ı kâmilin kadrini ve mertebesini idrak edenlerin gönlü o kâmilin mezarı üzerine yönelip, yüzünü ve elini sürer. Fakat insân-ı kâmilin kadrini ve mertebesini idrak etmeyenler ise, hayvan sürüleri gibi geçip giderler. Bazı nüshalarda "ez mürde hem" yerine "ez mürd-i Hak" geçmektedir.

Mezârın toprağı dahi insân-ı kâmilin sûrette ölmüş görünen cisminin defninden şeref bulur. Hattâ insân-ı kâmilin kadrini ve mertebesini müdrik olanların gönlü o kâmilin mezârı üzerine teveccüh edip, yüzünü ve elini sürer. Fakat insân-ı kâmilin kadrini ve mertebesini müdrik olmayanlar ise, hayvan sürüleri gibi geçip giderler. Ba'zı nüshalarda "ez mürde hem" yerine "ez mürd-i Hak" vâki'dir.

3028. Toprak pak olan cismin hem-sayeliğinden nasıl müşerref ve ikbal-nak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3028. Toprak, pak olan cismin komşuluğundan nasıl şerefli ve bahtiyar oldu.

Yani, o toprak insân-ı kâmilin defninden önce hiçbir kimsenin yöneldiği bir yer değil iken, bak ki insân-ı kâmilin pak olan cisminin komşuluğundan o toprak nasıl şerefli ve bahtiyar oldu!

Ya'nî, o toprak insân-ı kâmilin defninden evvel hiçbir kimsenin teveccüh ettiği bir yer değil iken, bak ki insân-ı kâmilin pâk olan cisminin hem-sâyeliğinden ve komşuluğundan o toprak nasıl müşerref ve ikbâl-nâk oldu!

3029. Binâenaleyh sen dahi "Evvel komşu, sonra ev!" de! Eğer bir gönül tutarsan, git, dildarı iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3029. Bu sebeple sen de "Önce komşu, sonra ev!" de! Eğer bir gönül tutarsan, git, sevgiliyi iste!

Bu sebeple sen de önce komşuya bak! Sonra da o komşunun yanında kendine ev edin! Nasıl ki hadis-i şerifte الجار ثم الدار الرفيق ثم الطريق yani "Önce komşu, sonra ev; önce arkadaş, sonra yol!" buyrulmuştur. Eğer sende bir insan kalbi var ise, git, gönül tutucu ve sevgili olan insân-ı kâmili iste!

Binâenaleyh sen dahi evvelen komşuya bak! Sonra da o komşunun yanında kendine ev ittihâz et! Nitekim hadis-i şerîfte الجار ثم الدار الرفيق ثم الطريق ya'nî "Evvelen komşu, sonra ev; evvelen refîk, sonra yol!" buyurulmuştur. Eğer sende bir insan kalbi var ise, git, gönül tutucu ve mahbub olan insân-ı kâmili iste!

3030. Onun toprağı dahi cânın sîreti olur. Azîzlerin gözünün sürmesi olur. [3011]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3030. Onun toprağı dahi canın sireti olur. Azizlerin gözünün sürmesi olur.

O insân-ı kâmilin bu zahirî hayatında tasarrufu olduğu gibi, vefatından sonra dahi onun toprağı ve şerefli kabri, onun latif ruhunun tabiatı ve sireti üzerine olur. Azizlerin ruhlarının gözünün sürmesi olur; ve kâmillerin şerefli kabirlerinin ziyareti yüzünden gözlerine gayb âleminin halleri açılır. Nitekim Hâce Muhammed Bahâüddîn Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri buyurmuşlardır ki: "Bir gece hallerimin başlangıçlarında ve cezbe hallerimin üstün geldiği esnada Buhârâ kabirlerinden üç velînin kabrini ziyarete gittim. Her birinde birer yanan kandil gördüm ve kandillerde yağ ve fitil var. Fakat daha parlak yanmak için fitillerini biraz harekete getirmek lazım. Diğer bir şerefli kabirde kıbleye dönük oturdum. O teveccühte kendimden geçtim. Kıble tarafından büyük bir kürsü ortaya çıktı. Önünde yeşil bir perde vardı. O kürsünün etrafında birtakım zâtlar vardı ki, içlerinde Muhammed Baba Semmâsî hazretleri de bulunuyordu. Bunların bu âlemden intikal etmiş zâtlar olduklarını anladım. O cemaatten birisi kürsü üstündeki zâtın Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.) hazretleri olduğunu söyledi. Önünden perdeyi kaldırdılar. Nurlu bir pir olduğunu gördüm. Selam verdim, selamımı aldı. Ondan sonra bana sülukun (tasavvuf yolculuğunun) başlangıcına ve ortasına ve sonuna ait birçok açıklamalarda bulundu ve buyurdu ki: "Kabirlerde gördüğün kandiller şuna işarettir ki: Senin bu tarikata istidat ve kabiliyetin vardır. Fakat parlamak ve sırlar ortaya çıkmak için istidat fitilini harekete getirmek lazımdır." Bunlardan başka bana birçok vasiyette bulundular" (Nefahâtü'l-Üns'ten). Sözün özü, insân-ı kâmilin şerefli kabrine yönelmekten zahirî ve manevî büyük faydalar elde edilir.

O insân-ı kâmilin bu hayât-ı sûriyyesinde tasarrufu olduğu gibi, vefâtından sonra dahi onun toprağı ve kabr-i şerîfi onun rûh-ı latîfinin tab'ı ve sîreti üzerine olur. Azîzlerin rûhlarının gözünün sürmesi olur; ve kâmillerin kabr-i şerîflerinin ziyareti yüzünden gözlerine âlem-i gaybın ahvâli münkeşif olur. Nitekim Hâce Muhammed Bahâüddîn Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri buyurmuşlardır ki: "Bir gece ahvâlimin ibtidalarında ve cezbelerimin galebesi esnasında Buhârâ kabirlerinden üç velînin kabrini ziyarete gittim. Her birisinde birer yanar kandil gördüm ve kandillerde yağ ve fitil var. Fakat daha parlak yanmak için fitillerini biraz harekete getirmek lâzım. Diğer bir kabr-i şerîfte kıbleye müteveccih oturdum O teveccühte kendimden geçtim. Kıble tarafından bir büyük kürsü zuhûr etti. Önünde bir yeşil perde var idi. O kürsünün etrafında birtakım zevât var idi ki, içlerinde Muhammed Baba Semmâsî hazretleri de bulunuyor idi. Bunların bu âlemden intikāl etmiş zevât olduklarını anladım. O cemâatten birisi kürsü üstündeki zâtın Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.) hazretleri olduğunu söyledi. Önünden perdeyi kaldırdılar. Nûrânî bir pîr olduğunu gör- düm. Selâm verdim, selâmımı aldı. Ondan sonra bana sülükün bidâyetine ve vasatına ve nihâyetine aid olan birçok beyânâtta bulundu ve buyurdu ki: "Kabirlerde gördüğün kandiller şuna işarettir ki: Senin bu tarîka isti'dâd ve kābiliyetin vardır. Fakat parlamak ve esrâr zuhûra gelmek için isti'dâd fitilini harekete getirmek lâzımdır. Bunlardan başka bana birçok vesâyâda bulundular" (Nefahâtü'l-Üns'ten). Velhâsıl insân-ı kâmilin kabr-i şerîfine teveccühten sûrî ve ma'nevî büyük istifadeler hâsıl olur.

3031. Ey ne çok toprak gibi mezarda yatmış vardır. Nef'de ve intişarda yüz diriden iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3031. Ey ne çok toprak gibi mezarda yatmış vardır. Faydada ve yayılmada yüz diriden iyidir.

"İntişâr", dağılmak ve yayılmak demektir. Burada tasarrufun yayılması ve etkili olması demek olur. Bazı nüshalarda “ibtişâr" geçmektedir, "müjdelemek" anlamındadır. Yani, birçok kâmil insan vardır ki onlar, kutsal kabirlerinde sakin ve sessiz bir hâlde yatmışlardır. Fakat fayda vermek ve tasarrufları her tarafa yayılıp etkili olmakta yeryüzünde dönüp dolaşan dirilerden daha iyidirler. Nasıl ki Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da anılan şu olay bu hâlin şahididir:

"Hz. Hudavendigâr'ın vefatlarından sonra Şehzâde Keygātu Aksaray'a gelip beyleri ve Türkleri davet etmek için Konya'ya elçi gönderdi. Arnavutlar'dan birkaç kişi küstahlık edip elçiyi öldürdüler. Bu hâli Keygatu işittiğinde öfkelenip bütün askerlerinin Konya'ya giderek şehri kuşatmalarını ve fethettikleri zaman halkını katletmelerini ve yağma ile meşgul olmalarını emretti. O esnada kendi beylerinden hiçbirisi öfkesinin giderilmesine muvaffak olamayıp, zorunlu olarak işi doğal akışına bıraktılar. Konya halkının seçkinleri ve avamı hep o fitnenin meydana gelmesinden etkilendiler. Hz. Mevlânâ efendimize sığınmaktan başka kurtuluş çaresini göremeyip, hepsi kutsal türbeye giderek ağladılar ve yalvardılar. Keygatu halka ulaştığında gece Hz. Hudâvendigâr'ı rüyasında gördü. O şekilde ki, büyük heybet ile kutsal kubbelerinden dışarıya çıkıp şehrin kenarına gelerek sarıklarını çözdüler ve şehrin etrafına dolayıp düğümlediler. Sonra Keygatu'nun yanına gelip parmaklarıyla adı geçenin boğazını sıkarak: "Ey Türk! Ey Türk! Bu fikir ve hareketten vazgeç! Yoksa canını kurtaramazsın!" buyurdular. Keygatu uyanıp beylerini ve yakınlarını çağırdı. Bunlar huzuruna gittikleri vakit, onu korkmuş ve titrer bir hâlde buldular. Sebebini sorduklarında rüyasını söyledi. Yakınları hep bir ağızdan dediler ki: "Biz bu anlamı düşünüyor, velakin korkumuz sebebiyle söyleyemiyor idik." Ondan sonra Keygatu askerlerin geri dönmelerini emretti. Gündüz olunca da bizzat temiz türbenin ziyaretine gidip birçok kurbanlar kesti. Kutsal türbenin görevlilerine birçok sadakalar verdi." Şimdi, Hakk evliyasının kabirlerine yönelme ve yardım istemenin böyle etkili sonuçları ortaya çıkarsa, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in temiz Ravzalarına kalpten bir samimiyetle yönelme ve yardım istemenin ne derece fayda ve yararı olacağı tasavvur olunsun!

"İntişâr", dağılmak ve yayılmak demektir. Burada tasarrufun yayılması ve nâfiz olması demek olur. Ba'zı nüshalarda “ibtişâr" vâki'dir, "müjdelemek" ma'nâsınadır. Ya'nî, birçok kâmiller vardır ki onlar, kabr-i şerîflerinde sâkin ve sâkit bir hâlde yatmışlardır. Fakat fâide vermek ve tasarrufları her tarafa yayılıp nâfiz olmakta yeryüzünde dönüp dolaşan dirilerden daha iyidirler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûr olan şu vak'a bu hâlin şâhididir:

"Hz. Hudavendigâr'ın irtihâllerinden sonra Şehzâde Keygātu Aksaray'a gelip ümerâ ve Etrâk'i da'vet için Konya'ya elçi gönderdi. Arnavudlar'dan birkaç kimse küstahlık edip elçiyi öldürdüler. Bu hâli Keygatu işittikde öfkelenip bütün askerlerinin Konya'ya giderek şehri muhâsara etmelerini ve feth ettikleri vakit ahâlîsini katl edip yağma ile meşgül olmalarını emr etti. O esnâda kendi umerâsından hiçbirisi öfkesinin def'ine muvaffak olamayıp, bizzarûre işi cereyân-ı tabîîsine bıraktılar. Konya ahâlîsinin havâssı ve avâmmı hep o fitnenin vuku'undan müteessir oldular. Hz. Mevlânâ efendimize sığınmaktan başka kurtuluş çâresini göremeyip, hepsi türbe-i şerîfe giderek ağladılar ve yalvardılar. Keygatu ahâlîye muvâsalat ettikde gece Hz. Hudâvendigâr'ı rü'yâsında gördü. O sûrette ki, azîm heybet ile kubbe-i şerîflerinden dışarıya çıkıp şehrin kenarına gelerek sarıklarını çözdüler ve şehrin etrafına dolayıp düğümlediler. Sonra Keygatu'nun yanına gelip parmaklarıyla mûmâileyhin boğazını sıkarak: "Ey Türk! Ey Türk! Bu fikir ve hareketten vazgeç! Yoksa cânını kurtaramazsın!" buyurdular. Keygatu uyanıp ümerâsını ve mukarreblerini çağırdı. Bunlar huzûruna gittikleri vakit, onu korkmuş ve titrer bir hâlde buldular. Sebebini sorduklarında rü'yâsını söyledi. Mukarrebler hep bir ağızdan dediler ki: "Biz bu ma'nâyı düşünüyor, velâkin korkumuz sebebiyle söyleyemiyor idik." Ondan sonra Keygatu askerlerin geri dönmelerini emr etti. Gündüz olunca da bizzât türbe-i mutahharanın ziyâretine gidip birçok kurbanlar kesti. Türbe-i şerîfe mürettebâtına birçok sadakalar verdi." İmdi, evliyâ-yı Hakk'ın mekābirine vâki' olan teveccüh ve istimdâdın böyle müessir netîceleri zâhir olursa, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in Ravza-i mutahharalarına hulûs-i kalb ile teveccüh ve istimdâdın ne derece nef' ve fâidesi olacağı tasavvur olunsun!

3032. O sâyeyi götürmüş ve onun toprağı sâye gibidir. Yüz binlerce diri onun sâyesindedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3032. O gölgeyi götürmüş ve onun toprağı gölge gibidir. Yüz binlerce diri onun gölgesindedirler.

Yani, o kâmil, Hakk'ın lütfunun gölgesi olan şerefli bedenini ahirete götürmüş ve suret âleminde onun kabri ve toprağı kalmıştır; ve o toprak ise yine gölge sahibidir. Birçok diriler onun gölgesindedirler; ve sıkıldıkları zaman halk o kâmilin şerefli kabrine sığınır ve onun manevî tasarrufu (manevî gücüyle iş görmesi) ile o sıkıntılardan kurtulurlar.

Bazı nüshalarda birinci mısrada "sâye burde" yerine "sâye bûd" yazılmıştır. Bu nüshaya göre beytin tercümesi "O gölge idi, onun toprağı dahi gölge sahibidir. Yüz binlerce diri onun gölgesindedirler" şeklinde olur. Yani, o kâmilin şerefli bedeni dünya hayatında Hakk'ın bir lütfu ve gölgesi idi. Ahiret âlemine intikalinden sonra da toprağı ve şerefli kabri gölgelidir ve Hakk'ın lütfunun zuhur yeridir. Birçok diriler onun gölgesindedirler. Nitekim Hz. Pîr efendimizin şerefli kabri sayesinde şimdiki halde dahi manen ve maddeten gölgelenenler vardır. Gerçi suret ehli olan inkârcılar onların şerefli türbelerini de kendi mezarlarına kıyas edip "Ölmüşlerin kabirlerini ziyarette hiçbir fayda yoktur" derler ise de, bu hüküm onların cehalete dayalı olan vehim ve hayallerinden kaynaklanır. Peygamberler ve evliya hazretlerinin şerefli kabirleri gaflet ehlinin mezarlarına kıyas olunmaz. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz `من زار قبری بعد وفاتی فکأنما زارني في حیاتی` yani "Vefatımdan sonra benim kabrimi ziyaret eden kimse, beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir" buyurmuşlardır.

O adamın hikâyesidir ki, Tebriz'in muhtesibinden (çarşı ve pazar denetleyicisi) vazife tutardı; ve o vazife üzerine borç etmiş idi; ve onun vefatından onun haberi yok idi. Velhasıl, hiçbir diriden onun borcu ödenmiş olmadı. Ancak müteveffa olan muhtesibden ödenmiş oldu. Nitekim demişlerdir: لَيْسَ مَنْ مَاتَ فَاسْتَرَاحَ بِمَيِّتِ إِنَّمَا الْمَيْتُ مَيْتُ الْأَحْيَاءِ "Ölüp istirahat eden kimse ölü değildir. Ölü ancak dirilerin ölüsüdür."

"Muhtesib", eskiden bir şehirde halkın muamelelerinin düzenine bakan ve alım satım gibi işlerde suistimalleri men eden bir memurdur ki, ona "ihtisab ağası" derlerdi. Zamanımızda belediye zabıta memuru demek olur. "Vazife", burada "aylık ve maaş" anlamındadır. "Meyt", "ölü" anlamına gelen "meyyit" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, Tebriz şehrinin ihtisab ağası bir adama aylık bağlamış idi ve o adam dahi bu aylığı karşılık tutarak bazı kimselere borçlar etmiş idi. Fakat o ihtisab ağası vefat etmiş ve bu adamın dahi onun vefatından haberi olmamış idi. Bu sebeple o adamın aylığı kesildi. Diri olan zenginlerin hiçbirisinden borçlarını ödemek hususunda yardım göremedi. Onun borçlarını ödeyen yine o ölen muhtesib oldu. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri bir şerefli beytinde şöyle buyururlar: "Suretî ölümle ölüp ruhu beka âleminde rahat eden kimse ölü değildir. Ölü ancak bu suret âleminde hayvaniyet hayatı ile yaşayıp manevî hayattan habersiz olan kimsedir."

Hz. Pîr Efendimiz dahi Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyitte bu anlama işaretle şöyle buyururlar: "Ey gaflet uykusuna yatıp koşarak gitmiş olan kimse! Ey canını vermemiş olan ölü! Kalk, hakikat ehli kervanı gitmiştir. Ey kalp sahibi olan insan! Bir an olsun uyan!"

Ya'nî, o kâmil lutf-ı Hakk'ın sâyesi olan cism-i şerîfini âhirete götürmüş ve âlem-i sûrette onun kabri ve toprağı kalmıştır; ve o toprak ise yine sâye sâhibidir. Birçok diriler onun sâyesindedirler; ve sıkıldıkları zaman halk o kâmilin kabr-i şerîfine ilticâ edip onun tasarruf-ı ma'nevîsi ile o sıkıntılardan halâs olurlar.

Ba'zı nüshalarda birinci mısra'da "sâye burde" yerine "sâye bûd" yazılmıştır. Bu nüshaya göre beytin tercümesi "O sâye idi, onun toprağı dahi sâye sahibidir. Yüz binlerce diri onun sâyesindedirler" sûretinde olur. Ya'nî, o kâmilin cism-i şerîfi hayât-ı dünyeviyyesinde Hakk'ın bir lutfu ve sâyesi idi. Âlem-i âhirete intikālinden sonra da toprağı ve kabr-i şerîfi sâyelidir ve lutf-ı Hakk'ın mahall-i zuhûrudur. Birçok diriler onun sâyesindedirler. Nitekim Hz. Pîr efendimizin kabr-i şerîfi sâyesinde şimdiki hâlde dahi ma'nen ve mâddeten sâyebân olanlar vardır. Gerçi ehl-i sûret olan münkirler onların türbe-i şerîflerini de kendi mezârlarına kıyâs edip "Ölmüşlerin kabirlerini ziyârette hiçbir fâide yoktur" derler ise de, bu hüküm onların cehle müstenid olan vehim ve hayallerinden münbaistir. Enbiyâ ve evliyâ hazarâtının mekābir-i şerîfleri ehl-i gaflet mezârlarına kıyâs olunmaz. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz `من زار قبری بعد وفاتی فکأنما زارني في حیاتی` ya'nî "Vefâtımdan sonra benim kabrimi ziyaret eden kimse, beni hayatımda ziyâret etmiş gibidir" buyurmuşlardır.

O adamın hikâyesidir ki, Tebrîz'in muhtesibinden vazîfe tutardı; ve o vazîfe üzerine borç etmiş idi; ve onun vefâtından onun haberi yok idi. Elhâsıl, hiçbir diriden onun borcu ödenmiş olmadı. Ancak müteveffâ olan muhtesibden ödenmiş oldu. Nitekim demişlerdir: لَيْسَ مَنْ مَاتَ فَاسْتَرَاحَ بِمَيِّتِ إِنَّمَا الْمَيْتُ مَيْتُ الْأَحْيَاءِ "Ölüp istirah eden kimse ölü değildir. Ölü ancak dirilerin ölüsüdür."

"Muhtesib", eskiden bir şehirde halkın intizâm-ı muâmelâtına bakan ve alım satım gibi işlerde su'-i isti'mâlâtı men' eden bir me'mûrdur ki, ona "ih-tisâb ağası" derlerdi. Zamânımızda zabıta-i belediye me'mûru demek olur. "Vazîfe", burada "aylık ve maâş" ma'nâsınadır. "Meyt", "ölü" ma'nâsına olan "meyyit" kelimesinin muhaffefidir. Ya'nî, Tebriz şehrinin ihtisab ağası bir adama aylık bağlamış idi ve o adam dahi bu aylığı karşılık tutarak ba'zı kimselere borçlar etmiş idi. Fakat o ihtisab ağası vefât etmiş ve bu adamın dahi onun vefatından haberi olmamış idi. Bu sebeble o adamın aylığı kesildi. Diri olan zenginlerin hiçbirisinden borçlarını ödemek hususunda yardım gö-remedi. Onun borçlarını ödeyen yine o ölen muhtesib oldu. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri bir beyt-i şerîfinde şöyle buyururlar: "Sûrî ölümle ölüp rûhu âlem-i bekāda râhat eden kimse ölü değildir. Ölü ancak bu âlem-i sûrette hayât-ı hayvâniyye ile yaşayıp hayât-ı ma'neviyye-den bî-haber olan kimsedir."

Hz. Pîr Efendimiz dahi Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyitte bu ma'nâya işâ-retle şöyle buyururlar: "Ey gaflet uykusuna yatıp koşarak gitmiş olan kimse! Ey cânını vermemiş olan ölü! Kalk, ehl-i hakikat kervânı gitmiştir. Ey kalb sahibi olan insan! Bir dem olsun uyan!"

3033. O bir fakîr etrafı diyardan borçlu olarak Tebriz tarafına geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3033. O bir fakir, etrafı diyardan borçlu olarak Tebriz tarafına geldi.

3034. Meğer onun dokuz bin altın borcu var idi. Tebriz'de Bedreddîn Ömer var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3034. Meğer onun dokuz bin altın borcu vardı. Tebriz'de Bedreddîn Ömer vardı.

Meğer o fakirin dokuz bin altın borcu vardı. Tebriz şehrinde de Bedreddîn Ömer isminde bir zat vardı.

Meğer o fakîrin dokuz bin altın borcu var idi. Tebrîz şehrinde de Bedreddîn Ömer isminde bir zât var idi.

3035. Muhtesib idi. Gönülde derya gelmiş, onun her kılının ucu Hâtem-kede idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3035. Muhtesib idi. Gönlü derya gibiydi, onun her kılının ucu Hâtem-kede idi.

"Muhtesib", şehrin belediye zabıta memurudur. "Hâtem", Arap çocuklarından cömertliği ile meşhur bir kişinin ismidir. "Kede"nin birden fazla anlamı vardır. Burada "ev ve yer" anlamındadır. "Hâtem-kede", Hâtem'in evi ve yeri demektir. Yani, Tebriz şehrinde bulunan Bedreddin Ömer o şehrin muhtesibi idi. Onun gönlü derya gibi genişti ve onun her kılının ucu cömertlik ve eli açıklık konusunda bir Hâtem'in oturduğu ev ve yer idi. Bazı nüshalarda "kede" yerine "şude" geçmektedir. Bu durumda anlam "Onun her bir kılının ucu bir Hâtem olmuş idi" demek olur.

“Muhtesib”, şehrin zabıta-i belediye me'mûru. “Hâtem”, evlâd-ı Arab'dan cömerdlik ile meşhûr bir zâtın ismidir. “Kede”, müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “hâne ve mahal” ma'nâsınadır. “Hâtem-kede”, Hâtem'in hânesi ve mahalli demek olur. Ya'nî, Tebriz şehrinde bulunan Bedreddîn Ömer o şehrin muhtesibi idi. Onun gönlü deryâ gibi geniş ve onun her kılının ucu cömerdlik ve sehâvet hususunda bir Hâtem'in oturduğu hâne ve mahal idi. Ba'zı nüshalarda “kede” yerine “şude” vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ “Onun her bir kılının ucu bir Hâtem olmuş idi” demek olur.

3036. Eğer Hatem olaydı, onun dilencisi olurdu. Onun ayağının toprağına baş koyardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3036. Eğer Hatem olaydı, onun dilencisi olurdu. Onun ayağının toprağına baş koyardı.

Eğer Hâtem, Bedreddîn Ömer zamanında hayatta olsaydı, cömertlikte onun kapısının dilencisi olur ve cömertlik dilenir ve onun ayağının toprağına baş koyup tam saygısından dolayı yüzünü gözünü sürerdi.

Eğer Hâtem, Bedreddîn Ömer zamanında hayatta olaydı, sehâvette onun kapısının dilencisi olur ve cömerdlik dilenir ve onun ayağının toprağına baş koyup kemâl-i hürmetinden dolayı yüzünü gözünü sürerdi.

3037. Eğer susamışa tatlı su vere idi, o ihsândan keremde utanıcı olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3037. Eğer susamışa tatlı su verseydi, o ihsandan keremde utanıcı olurdu.

Bedreddîn Ömer'in cömertliği öyle bir derecede idi ki, örneğin bir susamışa tatlı ve latif bir su vermiş olsaydı, o ihsanından dolayı, yaptığı cömertlikten utanır ve "Ben bu muhtaca bir hizmet ve iyilik yapamadım" diye vicdanen hicap duyardı.

Bedreddîn Ömer'in sehâveti bir derecede idi ki, meselâ bir susamışa tatlı ve latîf bir su vermiş olsa idi, o ihsânından dolayı, yaptığı keremde utanıcı olur ve “Ben bu muhtâca bir hizmet ve iyilik yapamadım” diye vicdânen hicâb duyardı.

3038. Ve eğer bir zerreyi maşrık ede idi, onun himmetinde bir lâyıksız idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3038. Ve eğer bir zerreyi doğu yapsaydı, onun himmetinde bir lâyıksız idi.

Ve eğer bir zerreyi doğu ve güneşin doğuş yeri hâline getirmiş olsaydı, bu hizmet onun yüksek himmetinin yanında lâyıksız bir iş görünürdü ve "Lâyıklı bir hizmet edemedim" derdi.

Ve eğer bir zerreyi maşrık ve güneşlik mahall-i tulû'u hâline getirmiş olsa idi, bu hizmet onun yüksek himmetinin yanında bir lâyıksız iş görünürdü ve "Lâyıklı bir hizmet edemedim" der idi.

3039. O garib onun ümîdi üzerine geldi. Zîrâ garîblere karîb ve nesib idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3039. O garip, onun ümidi üzerine geldi. Çünkü gariplere yakın ve nesip idi.

O borçlu olan garip, o muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) cömertliği ümidi üzerine Tebriz şehrine geldi. Çünkü o muhtesip, böyle gariplere yakın ve nispet sahibi idi. Bazı nüshalarda "nesip" yerine "hasip" (soylu) ve "habip" (sevgili) geçmektedir.

O borçlu olan garîb o muhtesibin keremi ümîdi üzerine Tebrîz şehrine geldi. Zîrâ o muhtesib böyle garîblere yakın ve sahib-i nisbet idi. Ba'zı nüshalarda "nesîb" yerine "hasîb" ve "habîb" vâki'dir.

3040. O garib onun kapısı ile bildik idi. Onun atasından hadsiz borcu ödenmiş [3021] idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3040. O garip, onun kapısı ile tanıdık idi. Onun atasından sınırsız borcu ödenmiş idi.

"Tûhte", "tûhten" mastarının ism-i mef'ûlüdür (edilgen ortaç) ve bu mastarın çeşitli anlamları vardır. Burada "ödenmek ve eda edilmek" anlamındadır. Yani, o borçlu garip, muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) cömertliğini önceden de bilir idi. Çünkü onun bağışı ve ihsanı yüzünden birçok borcu ödenmiş ve eda edilmiş idi.

"Tûhte", "tûhten" masdarının ism-i mef'ûlüdür ve bu masdarın müteaddid ma'nâları vardır. Burada "ödenmek ve edâ edilmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, o borçlu garîb muhtesibin keremini evvelden dahi bilir idi. Zîrâ onun atâsı ve ihsânı yüzünden birçok borçları ödenmiş ve edâ edilmiş idi.

3041. Yine o kerîmin i'timadı ile borç etti. Zîrâ onun bahşişlerine vâsık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3041. Yine o cömert kişinin güveniyle borçlandı. Çünkü onun bağışlarına güveniyordu.

"Püşt", "arka" demektir. Burada "sığınak ve güven" anlamında kinayedir. "Vâsık", "güvenen" demektir. Yani, o fakir kişi o cömert kişinin cömertliğine dayanarak yine borçlandı. Çünkü o fakir adam o muhtesibin (belediye zabıtası) bağışlarına ve ihsanlarına güveniyordu ve dayanıyordu.

"Püşt", "arka" demektir. Burada "penâh ve i'timâd"dan kinâyedir. “Vâsık", "i'timâd edici" demektir. Ya'nî, o fakîr o kerîmin keremine dayanarak yine borç etti. Zîrâ o fakîr adam o muhtesibin bahşişlerine ve atâlarına i'timâd edici ve dayanıcı idi.

3042. Ondan dolayı ikrâm huylu kulzümün ümîdi üzerine lâübâlî ve borç edici olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3042. Ondan dolayı ikram huylu kulzümün ümidi üzerine çekinmez ve borç edici olmuş idi.

"Kulzüm" ve "kulzem", "deniz ve suyu ve suyu çok kuyu ve Kızıldeniz, "Şâb Denizi" anlamlarındadır. Burada mutlak olarak deniz anlamı uygundur. Gıyâsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre "kulzüm", "bir şeyi yutmak" anlamına gelen "kulzüme"den alınmıştır. Deniz çok derin olduğu için "kulzüm" demişlerdir. Yani, evvelce birçok borcu ödenmiş olmasından dolayı ikram huylu olan kerem deryası (cömertlik denizi) muhtesibin (hesap soranın) bahşişleri ümidi üzerine, o fakir çekinmeksizin borç edici olmuş idi.

"Kulzüm" ve "kulzem", "deniz ve suyu ve suyu çok kuyu ve Bahr-i Ahmer, "Şâb Denizi" ma'nâlarınadır. Burada mutlakan deniz ma'nâsı münasibdir. Gıyâsü'l-Lügātın beyânına göre "kulzüm", "bir şeyi yutmak" ma'nâsına olan "kulzüme"den me'hûzdür. Deniz gāyet derin olduğu için "kulzüm" demişlerdir. Ya'nî, evvelce birçok borcu ödenmiş olmasından dolayı ikrâm huylu olan kerem deryâsı muhtesibin bahşişleri ümîdi üzerine, o fakîr çekinmeksizin borç edici olmuş idi.

3043. Borçlular ekşi yüzlü, o şâd-kâm, kerîmlerin bahçelerinden gül gibi handân idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3043. Borçlular ekşi yüzlü, o ise mutlu idi, cömertlerin bahçelerinden gül gibi açılmıştı.

"Şâd-kâm", sıfatın mevsûftan önce zikredilmesi suretiyle yapılmış birleşik bir sıfattır. "Mesrûr" demektir. "Ravz", bahçe anlamına gelen "ravza" kelimesinin çoğuludur. "Kirâm", "kerîm" kelimesinin çoğuludur. Yani, borçlular "borcumu ödeyemedim" diye üzgün ve ekşi yüzlü olurlar. O fakir ise mutlu idi. Cömertlerin bahçelerinden açılmış gül gibi güleç yüzlü idi.

"Şâd-kâm", sıfat mevsûfdan evvel zikr olunmak sûretiyle yapılmış vasf-ı terkîbîdir. "Mesrûr" demektir. "Ravz", bahçe ma'nâsına olan "ravza"nın cem'idir. "Kirâm", "kerîm"in cem'idir. Ya'nî, borçlular "borcumu ödeyemedim" diye mağmûn ve ekşi yüzlü olurlar. O fakîr ise mesrûr idi. Kerîmlerin bahçelerinden açılmış gül gibi gülücü idi.

3044. Onun arkası Arab güneşinden sıcak oldu. Ebû Leheb'in bıyıklarından ona ne gam vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3044. Onun arkası Arap güneşinden sıcak oldu. Ebû Leheb'in bıyıklarından ona ne gam vardır?

"Sibâl", "bıyık" anlamına gelen "seblet" kelimesinin çoğuludur. Kibir, gurur ve büyüklenmeden kinayedir. Hint şârihlerinden Abdülvâhid bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Arka sıcak olmak, huzurlu ve hoş olmaktan kinayedir. "Arap güneşi", âlemlerin efendisi Peygamber Efendimiz'in şerefli zâtından kinayedir; ve "borç" Resûl-i Ekrem Efendimiz'e eziyet ve cefa eden Ebû Leheb'e benzetilmiştir. Yani, o garip, muhtesibden (çarşı denetçisi) huzurlu ve rahat oldu. Bu sebeple ona borçtan gam yoktur. Ve bu beyitte "Bir kimse varlıkların efendisi Efendimiz'in temiz zâtından hoşnut olursa, Ebû Leheb konumunda olan kimselerin kibirlerinden ve eziyetlerinden o kimseye gam yoktur" anlamı kastedilmiştir.

"Sibâl", "bıyık" ma'nâsına olan "seblet"in cem'idir. Kibir ve gurûr ve nahvetten kinâye olur. Hind şârihlerinden Abdülvâhid bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Arka sıcak olmak, âsûde ve hoş olmaktan kinâyedir. "Hurşîd-i Arab", Server-i âlem cenâb-ı Peygamber Efendimiz'in zât-ı şerîfinden kinâyedir; ve "borç" Resûl-i Ekrem Efendimiz'e eziyet ve cefâ eden Ebû Leheb'e teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, o garîb, muhtesibden âsûde ve râhat oldu. Binâenaleyh ona borçtan gam yoktur. Ve bu beyitte "Bir kimse Server-i mevcûdât Efendimiz'in zât-ı pâkinden hoş-vakit olursa, Ebû Leheb mesâbesinde olan kimselerin tekebbüründen ve eziyetinden o kimseye gam yoktur" ma'nâsı murâd buyurulur.

3045. Mâdemki bulutun ahdini ve ittisalini tutar, ona sakkālardan suyu esirgemek ne vakit gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3045. Mademki bulutun ahdini ve bağlantısını tutar, ona su dağıtıcılardan suyu esirgemek ne zaman gelir?

"Sakkā", "halka su veren" kimseye derler. Türkçede "saka" dedikleri kimsedir. "Bulut"tan kasıt, hakîkat-i muhammediyyedir (Hz. Muhammed'in hakikati). Çünkü hakîkat-i muhammediyye, Hak'ın mutlak varlığı ile halkın izafî varlığı arasında büyük bir berzahtır (geçiş noktası). Hakiki varlıktan inen zâta ait ve isimlere ait bağışlar, hakîkat-i muhammediyye vasıtasıyla dağıtılır. "Sakkālar"dan kasıt, halka ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) sularını dağıtan insân-ı kâmillerdir. Yani, hakîkat-i muhammediyyeye ahdi ve bağlantısı olan zamanın kutbu (manevi lideri), o hakikatten aldığı ledün ilimleri suyunu, diğer insân-ı kâmillere dağıtmaktan esirger mi? Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf, Hak'ın lütfu ile o hakikatten alınan ledün ilimleri ve ilahi marifetler ve sırlar topluluğudur ki, zamanın kutbu olan Hz. Mevlânâ efendimiz, evliyanın seçkinlerine ve müminlerin geneline bolca ihsan etmişlerdir.

"Sakkā", "halka su veren" kimseye derler. Türkçe'de "saka" dedikleri kimsedir. "Bulut"tan murâd, hakîkat-i muhammediyyedir. Zîrâ hakîkat-i muhammediyye vücûd-i mutlak-ı Hak ile vücûd-i izâfî'-i halka arasında berzah-ı azîmdir. Vücûd-i hakîkîden nâzil olan atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiy- ye hakîkat-i muhammediyye vâsıtasıyla tevzî' olunur. "Sakkālar"dan mu- râd, halka ulûm-i ledünniyye sularını tevzî' eden insân-ı kâmillerdir. Ya'nî, hakîkat-i muhammediyyeye ahdi ve ittisâli olan kutb-ı zamân o hakîkatten aldığı ulûm-i ledünniyye suyunu, diğer insân-ı kâmillere tevzî' etmekten, esirger mi? Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf lutf-ı Hak ile o hakîkatten alınan ulûm-i ledünniyye ve maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir ki, kutb-ı zamân olan Hz. Mevlânâ efendimiz havâss-ı evliyâya ve avâmm-ı mü'minîne ibzâl buyur- muşlardır.

3046. Huda'nın destinden âgâh olan sâhirler, ne vakit bu ele ve ayağa el ve ayak koyarlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3046. Allah'ın kudretinden haberdar olan sihirbazlar, ne zaman bu ele ve ayağa el ve ayak derler?

"Dest", "kudret" anlamındadır. Yani, Firavun'un sihirbazları, Hakk'ın kudret elinden ve varlık âleminde ancak Hakk'ın tasarrufundan haberdar olduklarında, artık bu kudret âleminde cisimlerdeki ele ve ayağa, el ve ayak adını vermediler. Firavun onların Musa (a.s.)'a tabi olduklarına öfkelenip لأقطعن أيديكم وأرجلكم (A'raf, 7/24) yani "Ben elbette sizin ellerinizi ve ayaklarınızı keserim!" diye tehdit ettiği vakit لا ضير إنا إلى ربنا منقلبون (Şuarâ, 26/50) yani "Zarar yoktur, biz Rabbimize döneriz" diye cevap verdiler ve elsiz, ayaksız kalacaklarından korkmadılar. Çünkü bildiler ki, Hakk'ın kudret eli onların ruhlarına bu görünen elden ve ayaktan başka eller ve ayaklar verir.

"Dest", "kudret" ma'nâsınadır. Ya'nî, vaktâki Fir'avn'ın sihirbazları Hakk'ın kudret elinden ve âlem-i sûrette ancak Hakk'ın tasarrufundan âgâh oldular, artık bu âlem-i kudrette cisimlerde olan ele ve ayağa, el ve ayak adını koymadılar. Fir'avn onların Mûsâ (a.s.)a tâbi' olduklarına öfkelenip لأقطعن أيديكم وأرجلكم (A'raf, 7/24) ya'nî "Ben elbette sizin ellerinizi ve ayak- larınızı keserim!" diye tehdîd ettiği vakit لا ضير إنا إلى ربنا منقلبون (Şuarâ, 26/50) ya'nî "Zarar yoktur, biz Rabbimize münkalib oluruz" diye cevab verdiler ve elsiz, ayaksız kalacaklarından korkmadılar. Zîrâ bildiler ki, Hakk'ın dest-i kudreti onların ruhlarına bu zâhirî elden ve ayaktan başka eller ve ayaklar verir.

3047. Bir tilki ki, ona arslanlardan arka vardır, kaplanların kellesini yumruk ile kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3047. Bir tilki ki, ona aslanlardan arka vardır, kaplanların kellesini yumruk ile kırar.

"Tilki"den kastedilen, manevî kudreti ve ruhanî gücü olmayan zayıf kimsedir. "Aslan"dan kastedilen, manevî kudret ve ruhanî güce sahip olan insân-ı kâmillerdir. "Kaplanlar"dan kastedilen, zahirî tasarruf (dış görünüşe ait güç) sahibi olan kimselerdir. Yani, ruhanî kudretten yoksun ve zayıf kimseye, mana âleminin aslanları olan kâmiller yardım ettiği zaman, o zayıf kimse, zahirî tasarruf sahiplerinin başını bir yumrukla kırar.

"Tilki"den murâd, kudret-i ma'neviyyesi ve rûhâniyyesi olmayan zayıf kimsedir. "Arslan"dan murâd, kudret-i ma'neviyye ve rûhâniyye sahibi olan insân-ı kâmillerdir. "Kaplanlar"dan murâd, tasarruf-ı sûrî sahibi olan kimse- lerdir. Ya'nî, kudret-i rûhâniyyeden ârî ve zayıf kimseye ma'nâ âleminin arslanları olan kâmiller muzâheret ve yardım ettiği vakit o zayıf kimse, ta- sarruf-ı sûrî sâhiblerinin bir yumrukla başını kırar.

3048. Vaktaki Ca'fer bir kal'a tarafına gitti. Kal'a onun kuru olan ağzı önünde bir cur'a idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3048. Ca'fer bir kaleye gittiğinde, kale onun kuru ağzı önünde bir yudum su gibiydi.

Ca'fer (a.s.) İmam Ali (k.A.v.) efendimizin büyük kardeşidir. İkinci cildin 3556 numaralı "جعفر طیار را پر جاریه است. جعفر طرار را پر عاریه است" [yani "Ca'fer-i Tayyâr için kanat câriyedir; Ca'fer-i tarrâr için kanat âriyettir"] beytinde belirtildiği üzere şerefli lakabı "Tayyâr"dır. Bu konudaki bilgiler o beytin açıklamasında geçti. "Kâm", Arapça kâf harfiyle "ağız" anlamına geldiğine göre, açıklayıcı anlam şöyle olur: Ca'fer-i Tayyâr (a.s.) yalnızca bir kaleyi ele geçirmeye gitti. Çünkü kale onun önünde bir yudum su değerindeydi.

Bazı nüshalarda "gâm", "adım" anlamına gelen Farsça kâf harfi iledir. Ve "huşk" yerine "hoş" anlamına gelen "hunk" geçmektedir; ve "Cur'a", Kûfe ile Hîra arasında bir menzilin adıdır. Bu durumda açıklayıcı anlam şöyle olur: Hz. Ca'fer bir kaleyi yalnızca ele geçirmeye gitti. Çünkü kale onun hoş ve latif olan adımının önünde bir menzil değerindeydi.

Ca'fer (r.a.) İmâm Alî (k.A.v.) efendimizin büyük kardeşidir. 2. cildin 3556 numaralı جعفر طیار را پر جاریه است. جعفر طرار را پر عاریه است [ya'ni "Ca'fer-i Tayyâr için kanat câriyedir; Ca'fer-i tarrâr için kanat âriyettir"] beytinde beyân buyurulduğu üzere lakab-ı şerîfleri "Tayyâr"dır. Bu bâbdaki ma'lûmât o beytin îzâhında geçti. "Kâm", kâf-ı Arabî ile “ağız" ma'nâsına geldiğine göre, îzâhan ma'nâ şöyle olur: Vaktâki Ca'fer-i Tayyâr (r.a.) yalnızca bir kal'ayı zabt etmeye gitti. Zîrâ kal'a onun önünde bir yudum su mesâbesinde idi.

Ba'zı nüshalarda "gâm", "adım" ma'nâsına olan kâf-1 Fârisî iledir. Ve "huşk" yerine "hoş" ma'nâsına olan "hunk" vâki'dir; ve "Cur'a", Kûfe ile Hîra arasında bir merhalenin adıdır. Bu sûrette îzâhan ma'nâ şöyle olur: Hz. Ca'fer bir kal'ayı yalnızca zabtetmeye gitti. Zîrâ kal'a onun hoş ve latîf olan adımının önünde bir merhale mesâbesinde idi.

3049. Bir süvârî olarak hamle ile kal'aya kadar koştu. Hattâ hazerden dolayı kal'anın kapısını bağladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3049. Bir süvari olarak hamle ile kaleye kadar koştu. Hatta korkudan dolayı kalenin kapısını bağladılar.

"Süvâr", "binmiş ve binici olan" demektir. ["Süvâre"] kelimesinin sonundaki "hâ" harfi, miktar içindir. "Yek süvâre", "bir binici miktarı" demek olur ki, "yalnız başına bir süvari olarak" anlamına gelir. "Kerr", "hamle etmek" demektir. Yani, Cenâb-ı Ca'fer tek başına bir ata binip hücum ve hamle ile kaleye kadar koştu. Hatta onun böyle tek başına hücumunu gören kale halkı, korkudan dolayı kale kapısını da kapattılar.

"Süvâr", "binmiş ve râkib olan", ["süvâre"] âhirindeki “hâ”, mikdar içindir. "Yek süvâre”, “bir binici mikdârı" demek olur ki, "yalnız başına bir süvârî olarak" ma'nâsına gelir. "Kerr", "hamle etmek" demektir. Ya'nî, Cenâb-ı Ca'fer tek başına bir ata binip hücûm ve hamle ile kal'aya kadar koştu. Hattâ onun böyle tek başına hücûmunu gören kal'a halkı hazerden dolayı kal'a kapısını da kapadılar.

3050. Kimsenin cesareti yok ki cenk ile öne gelsin! Gemi ehlinin timsah ile ne [3031] cesareti vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3050. Kimsenin cesareti yok ki savaş ile öne gelsin! Gemi ehlinin timsah ile ne cesareti vardır?

"Zehre", öd, cesaret ve şecaat (yiğitlik) ve takat (güç) anlamlarına gelir. Yani, kale ehlinden onunla savaş ve harp etmek için dışarıya çıkmaya kimsenin cesareti olmadı. Örneğin denizde bir büyük timsah çıksa, geminin içindeki yolculardan bu timsaha karşı bir kimsenin cesareti olur mu?

"Zehre", öd, cesaret ve şecâat ve tâkat ma'nâlarına gelir. Ya'nî, kal'a ehlinden onunla cenk ve harb etmek için dışarıya çıkmaya kimsenin cesâreti olmadı. Meselâ denizde bir büyük timsah çıksa, geminin içindeki yolculardan bu timsaha karşı bir kimsenin cesâreti olur mu?

3051. O padişah vezîr tarafına yüz getirdi. Dedi ki: "Ey müşîr! Bu vakitte çâre nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3051. O padişah vezir tarafına yüzünü döndürdü. Dedi ki: "Ey müşavir! Bu vakitte çare nedir?"

Yani, kalenin hükümdarı vezirine dönüp dedi ki: "Ey müşavirim! Şimdi bu muharebeye karşı çare nedir ve ne şekilde hareket edelim?"

Ya'nî, kal'anın hükümdarı vezîrine dönüp dedi ki: "Ey müşavirim! Şimdi bu muhâribe karşı çâre nedir ve ne yolda hareket edelim?"

3052. Dedi: "Odur ki, kibri ve fenni terk edesin, onun önüne kılıç ve kefen ile gelesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3052. Dedi: "Odur ki, kibri ve fenni terk edesin, onun önüne kılıç ve kefen ile gelesin!"

"Terk güften", "terk etmek" anlamınadır. "Kılıç ve kefen ile gelmek", emre itaat etmekten kinayedir. Vezir padişaha cevap olarak dedi ki: "Padişahlık kibrini ve azametini ve savaşma fen ve hünerini terk edesin ve o savaşçının huzuruna 'Emrine itaat ettim!' diye gelesin!"

"Terk güften", "terk etmek" ma'nâsınadır. "Kılıç ve kefen ile gelmek", emre itâat etmekten kinâyedir. Vezîr pâdişâha cevaben dedi ki: "Padişahlık kibrini ve azametini ve harb etmek fen ve hünerini terk edesin ve o muhâribin huzûruna "Emrine itâat ettim!" diye gelesin!

3053. Dedi: "Nihayet bu bir tek adam değil midir?" Dedi: "Adamın tekliğine hakîr bakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3053. Dedi: "Nihayet bu bir tek adam değil midir?" Dedi: "Adamın tekliğine hakîr bakma!"

Padişah vezire cevap olarak dedi: "Bu, bizimle savaşmaya gelen, nihayet bir tek ve yalnız başına bir adam değil midir? Bu kadar askerimiz olduğu hâlde, bu bir adama nasıl boyun eğelim?" Vezir padişaha cevap olarak dedi ki: "Ey şah! Sen adamın görünen şekline bakma ve onun tekliğini ve yalnızlığını hor ve hakir görme!"

Pâdişâh vezîre cevâben dedi: "Bu bizim ile harb etmeye gelen nihâyet bir tek ve yalnız başına bir adam değil midir? Bu kadar askerimiz olduğu hâlde, bu bir adama nasıl boyun eğelim?" Vezîr pâdişâha cevâben dedi ki: "Ey şâh! Sen adamın sûret-i zâhiresine bakma ve onun tekliğini ve yalnızlığını hor ve hakîr görme!"

3054. Gözünü aç! Kal'aya iyi bak! Onun önünde cıva gibi titreyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3054. Gözünü aç! Kaleye iyi bak! Onun önünde cıva gibi titreyicidir.

Ey şah! Görünen gözünü kapa da, mana ve akıl gözünü aç ve bu göz ile kaleye iyi bak! O kalenin ehlinin, onun himmeti (manevi gücü) önünde cıva gibi titreyici bir hâlde olduğunu gör! "Kale"den maksat, mecaz yoluyla kale ehlidir.

"Ey şâh! Zâhir gözünü kapa da, ma'nâ ve akıl gözünü aç ve bu göz ile kal'aya iyi bak! O kal'anın ehli onun himmeti önünde cıva gibi titreyici bir hâlde olduğunu gör!" "Kal'a"dan murâd, mecâz tarîkıyla kal'a ehlidir.

3055. Eyer üzerinde oturmuş öyle sâbit-kademdir. Gûyâ şarkî ve garbî onunla beraberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3055. Eğer üzerinde oturmuş öyle sabit-kademdir. Sanki doğulu ve batılı onunla beraberdir.

"Zeyn", at eyeri demektir. "Şeste", "nişesten" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, "O yiğit zat, atın eyeri üzerinde öyle sağlam adımlı bir halde oturmuştur ki, sanki doğuya ve batıya mensup olan halk onunla beraberdir ve onunla birleşmiş olarak harekete hazır bir haldedirler."

"Zeyn", at eyeri. "Şeste", "nişesten"in muhaffefidir. Ya'nî, "O şecî' olan zât atın eyeri üzerinde öyle sâbit-kadem bir hâlde oturmuştur ki, gûyâ şarka ve garba mensûb olan halk onunla beraberdir ve onunla müttehiden harekete müheyyâ bir hâldedirler."

3056. Birkaç kimse fedâî gibi koştular. Kendilerini onun önüne attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3056. Birkaç kimse fedâî gibi koştular. Kendilerini onun önüne attılar.

Meydana atılan kimseler görünüşte fedâî oldukları halde, beyt-i şerîfte "fedâî gibi" denilmesindeki işaret şudur ki: Gerçek fedâîlik, Hak yolunda olan fedâîliktir. Onların fedâîliği ise, Hak yolunda değil, nefsin kibir ve gururu uğruna idi ve bu fedâîlikleri görünüşte Hak yolunun fedâîliklerine benzedi.

Meydâna atılan kimseler zâhirde fedâî oldukları hade beyt-i şerîfte "fedâî gibi" buyurulmasındaki işâret budur ki: Hakîkî fedâîlik Hak yolunda olan fedâîliktir. Onların fedâîliği ise, Hak yolunda değil, nefsin kibir ve nahveti uğrunda idi ve bu fedâîlikleri zâhirde Hak yolunun fedâîliklerine benzedi.

3057. O her birini bir topuz ile atın ayaklarına baş aşağı düşürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3057. O, her birini bir topuz ile atın ayaklarına baş aşağı düşürdü.

3058. Hakk'ın sun'u ona bir cem'iyet vermiş idi ki, yalnız başına bir ümmet üzerine vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3058. Hakk'ın sanatı ona öyle bir toplayıcılık vermişti ki, tek başına bir ümmetin üzerine yürürdü.

Hakk'ın sanatı ve fiili, Hz. Ca'fer'in temiz kalbine, bütün görünen ve görünmeyen kuvvetlerini toplama özelliğini vermişti. Bu toplayıcılık sebebiyle tek başına bir ümmetin ve kavmin üzerine saldırdı.

Hakk'ın sun'u ve fiili Hz. Ca'fer'in kalb-i şerîfine bütün kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini cem' etmek hâssasını vermiş idi. Bu cem'iyet sebebiyle yalnız başına bir ümmet ve kavm üzerine hücûm etti.

3059. Vaktaki benim gözüm o kubadın yüzünü gördü, adedlerin çokluğu gözümden düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3059. Benim gözüm o kubbenin yüzünü gördüğü zaman, sayıların çokluğu gözümden düştü.

Bu şerefli beyit Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Vezir tarafından olması da mümkündür. Yani, basiret gözüm o büyük şah olan Hz. Ca'fer'in iç yüzünü gördüğü zaman, cismani olan sayıların çokluğu gözümden düştü ve bu çokluğun değeri kalmadı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 2. bölümünde şöyle buyururlar: "Halkın bu sayması fitnedir. Örneğin halkın "Bu birdir ve onlar yüzdür" yani veliye birdir ve çok halka yüz bindir demeleri büyük bir fitnedir. وما جعلنا عدتهم فتنة (Müddessir, 74/31) [yani "Biz onların sayısını ancak bir fitne kıldık."] Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veya yüz binden bahsediyorsun? Sen şimdi, o çok halka altmış veya yüz veya bin diyorsun ve veliye bir? Halbuki onlar hiçtir; ve bu, bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا yani "Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve dirence gelince çoktur." ... ve benzeri."

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Vezîr tarafından olmak da câizdir. Ya'nî, vaktâki basîret gözüm o büyük şâh olan Hz. Ca'fer'in iç yüzünü gördü, cismânî olan adedlerin çokluğu gözümden düştü ve bu çokluğun kıymeti kalmadı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 2. faslında şöyle buyururlar: "Halkın bu ta'dâdı fitnedir. Meselâ halkın "Bu birdir ve onlar yüzdür" ya'nî velîye birdir ve halk-ı kesîre yüz bindir demeleri fitne-i azîmedir. وما جعلنا عدتهم فتنة (Müddessir, 74/31) [ya'nî "Biz onların mikdârını ancak bir fitne kıldık."] Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veyâ yüz binden bahs ediyorsun? Sen şimdi, o halk-ı kesîre altmış veya yüz veyâ bin diyorsun ve velîye bir? Halbuki onlar hiçtir; ve bu, bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا ya'nî "Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve mukavemete gelince çoktur." ... ilh."

3060. [3041] Güneş bir ise de yıldızlar çoktur. Onun önünde onların bünyadı parça parça olucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3060. [3041] Güneş bir olsa da yıldızlar çoktur. Onun önünde onların yapısı parça parça olacaktır.

"Mündik", "indikâk" (parçalanma) masdarından türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim). Üç harfli kökü, "vurmak ve dökmek ve parça parça etmek" anlamına gelen "dekk" masdarıdır. "Güneş"ten kasıt, tüm ilahi isimleri (cem'iyyet-i esmâiyye) kendinde toplayan insân-ı kâmildir; ve "yıldızlar"dan kasıt, ayrı ayrı ilahi isimlerin (esmâ-i müteferrika) tecellisi olan insanlardır. Yani, güneş doğduğu zaman yıldızların ışığı kaybolduğu gibi, insân-ı kâmilin tasarruf gücü (kudret-i tasarruf) ortaya çıktığı zaman, diğer insanların doğal araçlarla (vesâit-i tabîiyye) olan tasarrufları işlevsiz kalır.

"Mündik", "indikâk" masdarından ism-i fâildir. Sülâsîsi, "vurmak ve dökmek ve parça parça etmek" ma'nâsına olan "dekk" masdarıdır. "Güneş"ten murâd, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan insân-ı kâmildir; ve "yıldızlar"dan murâd, esmâ-i müteferrikanın zâhiri olan insanlardır. Ya'nî, güneş doğduğu vakit yıldızların ziyâsı kaybolduğu gibi, insân-ı kâmilin kudret-i tasarrufu zâhir olduğu vakit, sâir insanların vesâit-i tabîiyye ile olan tasarrufatı muattal olur.

3061. Eğer binlerce sıçan öne baş getirseler, kediye ne korku olur, ne çekinme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3061. Eğer binlerce sıçan öne baş getirseler, kediye ne korku olur, ne çekinme!

Örneğin binlerce sıçan ortaya çıksalar kedi onlardan ne çekinir ne de korkar.

Meselâ binlerce sıçan meydana çıksalar kedi onlardan ne çekinir, ne de korkar.

3062. Ey filân! Sıçanlar ne vakit öne gelirler? Onların canının içinde cem'iyet yoktur. Ey filân kimse! Sıçanlarda cesâret olmadığından meydana çıkamazlar. Zîrâ onların cânının içinde cem'iyet ve ittihâd yoktur. Her birisi mazhar olduğu ism-i mutasarrıfın îcâbı olarak kendi nefsinin ve varlığının kaydındadır. Nitekim sûre-i Haşr'da münkirler hakkında تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى (Haşr, 59/14) ya'nî "Ey Resûlüm! Sen onları müctemi' ve müttehid zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferriktir" buyurulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3062. Ey filan! Sıçanlar ne zaman öne gelirler? Onların canının içinde birlik yoktur. Ey filan kimse! Sıçanlarda cesaret olmadığından ortaya çıkamazlar. Çünkü onların canının içinde birlik ve beraberlik yoktur. Her biri, mazhar olduğu tasarruf eden ismin gereği olarak kendi nefsinin ve varlığının kaydındadır. Nitekim Haşr Suresi'nde inkârcılar hakkında تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى (Haşr, 59/14) yani "Ey Resûlüm! Sen onları birleşmiş ve bir araya gelmiş sanırsın, halbuki onların kalpleri dağınıktır" buyurulur.

3063. Süretlerde olan cem'iyet beyhûdedir. Agah ol! Kirdigar'ın ma'na cem'iyetini iste.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3063. Şekillerdeki birliktelik boşunadır. Uyanık ol! Yaratıcı'dan manevî birliktelik iste.

"Fütâd", "boş ve anlamsız" demektir. "Kirdigâr", gerçek fail olan Hakk'ın yüce ismidir. Yani, kalplerde birlik olmadıktan sonra, şekillerdeki birliktelik ve topluluk boşunadır ve anlamsızdır. Uyanık ol! Gerçek failden manevî ve ruhsal birlikteliği ve topluluğu iste!

"Fütâd", "herze ve beyhûde". "Kirdigâr", fâil-i hakîkî olan Hakk'ın ism-i şerîfidir. Ya'nî, kalblerde ittihad olmadıktan sonra, sûretlerde olan cem'iyet ve topluluk beyhûdedir ve boştur. Âgâh ol! Fâil-i hakîkîden ma'nâ ve rûh cem'iyetini ve topluluğunu iste!

3064. Cem'iyet cisimlerin çokluğundan değildir. Cismi isim gibi hava üzerinde kāim bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3064. Topluluk, cisimlerin çokluğundan değildir. Cismi, isim gibi hava üzerinde ayakta duran bil!

Yani, birçok kişinin bir yerde toplanması her ne kadar görünüşte bir topluluk gibi görünse de, kalplerinde birlik bulunmadığı zaman, o topluluk gerçek bir topluluk değildir. Çünkü cisimler, isimler ve lakaplar gibidir; isimler ise harf ve sesten ibaret olup, harf ve ses de hakikatte nefes ve hava üzerinde ayakta durur ve kalıcılığı yoktur. İşte cisimler de isimler gibi böylesine kalıcılıktan yoksundur.

Ya'nî, birçok şahısların bir yerde toplanması her ne kadar zâhirde bir cem'iyet görünür ise de, kalblerinde ittihad bulunmadığı vakit, o cem'iyet hakîkî bir cem'iyet değildir. Zîrâ cisimler, isimler ve lakablar gibidir; ve isimler harf ü savt makulesinden ve harf ü savt ise hakîkatte nefes ve havâ üzerinde kāim olup sebâtı yoktur. İşte cisimler de isimler gibi böyle sebâtsızdır.

3065. Eğer sıçanın kalbinde bir cem'iyet olaydı, bu kadar sıçan hamiyetten dolayı cem' olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3065. Eğer sıçanın kalbinde bir birlik olsaydı, bu kadar sıçan hamiyetten dolayı birleşirdi.

"Hamiyet", "gazaplanmak ve ar saymak" anlamındadır. "Himye" ise "perhiz ve koruma" anlamındadır. İlk anlama göre "hamiyet", beyt-i şerifte vezin zorunluluğu için şeddesiz telaffuz edilir; ikinci anlama göre ise zorlamasız bir kafiye olur. Yani, sıçanların kalbinde bir birlik ve beraberlik olsaydı, bu kadar sıçan bir araya toplandığı zaman, kediye karşı öfkelerinden ve gayretlerinden veya kendilerini korumalarından dolayı birleşmiş ve toplanmış olarak hareket ederlerdi.

"Hamiyyet", "gazab etmek ve âr tutmak" ma'nâsınadır. Ve "himye", "perhîz ve muhâfaza" ma'nâsınadır. Evvelki ma'naya göre "hamyet", beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için şeddesiz telaffuz olunur; ve ikinci ma'nâya göre tekellüfsüz bir kāfiye olur. Ya'nî, sıçanların kalbinde bir cem'iyet ve ittihad olaydı, bu kadar sıçan bir yere toplandığı vakit, kediye karşı öfkelerinden ve gayretlerinden veyâhud nefislerini muhâfazadan dolayı müttehiden ve müctemian hareket ederler idi.

3066. Bir fedâî gibi bir hamle edip kendilerini bir mühletsiz kedi üzerine vururlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3066. Bir fedai gibi bir hamle edip kendilerini bir mühletsiz kedi üzerine vururlardı.

Yani, sıçanların kalplerinde bir fedai gibi birlik ve beraberlik olsaydı, kendilerini hiç mühlet vermeksizin hemen kedi üzerine bir hamle edip çarparlardı.

Ya'nî, sıçanların kalblerinde bir fedâî gibi cem'iyet ve ittihad olaydı, kendilerini bir mühlet vermeksizin hemen kedi üzerine bir hamle edip çarparlar idi.

3067. O birisi mudârebeden onun gözünü koparırdı; ve o diğeri dişi ile de onun kulağını yırtar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3067. O birisi dövüşmekten onun gözünü koparırdı; ve o diğeri dişi ile de onun kulağını yırtardı.

"Dırâb", müfâale babının masdarı olup, "vuruşmak ve dövüşmek ve mudârebe (karşılıklı dövüşme)" demektir. "Nâb", dört ön dişleri ve büyük diş anlamlarındadır. Yani, sıçanlar birleşerek hücum edip kimisi kedinin gözünü çıkarır ve kimisi de kulağını yırtardı.

“Dırâb”, müfâale bâbının masdarı olup, “vuruşmak ve dövüşmek ve mudârebe” demektir. “Nâb”, dört ön dişleri ve büyük diş ma'nâlarınadır. Ya'nî, sıçanlar müttehiden hücum edip kimisi kedinin gözünü çıkarır ve kimisi de kulağını yırtar idi.

3068. Ve o diğeri onun yanını deler idi. Cemâatten onun “bîrûn-şev!”i kaybolurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3068. Ve o diğeri onun yanını delerdi. Cemaatten onun "def ol!" sözü kaybolurdu.

"Bîrûn-şev", "dışarı ol ve dışarı çık!" anlamına gelip "def ol!" diye kovmaktan kinaye olur. Yani, kediye hücum eden sıçanlardan diğeri de kedinin yanını ısırıp delerdi ve o kedinin sıçanların topluluğuna karşı "def olun!" diye onları kovması kaybolur ve hükmü kalmazdı.

“Bîrûn-şev”, “hâriç ol ve dışarı çık!” ma'nâsına olup “def” ol!” diye kovmaktan kinâye olur. Ya'nî, kediye hücûm eden sıçanlardan diğeri de kedinin yanını ısırıp deler idi ve o kedinin sıçanların cem'iyetine karşı “def olun!” diye onları kovması kaybolur ve hükmü kalmaz idi.

3069. Fakat sıçanın cânı cem'iyet tutmaz. Kedinin sesi ile onun cânından akıl sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3069. Fakat sıçanın canı toparlanmayı tutmaz. Kedinin sesiyle onun canından akıl sıçrar.

Fakat her bir sıçanın hayvanî ruhunda toparlanma ve birleşme kuvveti yoktur. Kedinin sesini duyduğu gibi onun ruhunda kendisine göre olan aklı ve tedbiri sıçrayıp gider.

Fakat her bir sıçanın rûh-ı hayvânîsinde cem'iyet ve ittihad kuvveti yoktur. Kedinin sesini duyduğu gibi onun rûhunda kendisine göre olan aklı ve tedbîri sıçrayıp gider.

3070. Eğer sıçanların adedleri yüz bin olsa, ayyar olan kediden sıçan kuru olur. [3051]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3070. Eğer sıçanların sayıları yüz bin olsa, çok hareket eden kediden sıçan kuru olur.

"Ayyâr", "çok gidip gelen ve çok hareket eden" anlamındadır (Müntehabü'l-Lügāt). Vezin zorunluluğundan dolayı şeddesiz telaffuz edilir. Yani, sıçanların sayısı ne kadar çok olursa olsun, hareketi çok olan kediyi görünce, o sıçanların hepsi kupkuru, cansız ve donmuş bir hâle gelirler.

“Ayyâr”, “çok gidip gelen ve çok hareket eden” ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). Zarûret-i veznden dolayı şeddesiz telaffuz olunur. Ya'nî, sıçan- ların adedi ne kadar çok olursa olsun, hareketi çok olan kediyi görünce, o sıçanların cümlesi kupkuru ve cansız ve müncemid bir hâle gelirler.

3071. Kalabalık sürüden kasaba ne gam vardır? Aklın kalabalığı uykuyu nasıl bağlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3071. Kalabalık sürüden kasaba ne gam vardır? Aklın kalabalığı uykuyu nasıl bağlar?

"Enbüh", "kalabalık ve kesret ve çokluk" anlamına gelen "enbûh" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. Yani, kalabalık ve çok olan koyun sürüsünden kasabın korkusu ve gamı olur mu? Aynı şekilde aklın birçok düşünceleri ve fikirleri olur. Bedene uyku üstün geldiği zaman beyin güçsüz düşer ve o fikirler ve düşünceler bedene hâkim olan uykuya engel olamaz. Çünkü kasap koyun sürüsüne ve uyku akla ve fikre üstündür.

"Enbüh", "kalabalık ve kesret ve çokluk" ma'nâsına olan “enbûh" kelimesinin muhaffefidir. Ya'nî, kalabalık ve çokluk olan koyun sürüsünden kasabın korkusu ve gamı olur mu? Ve kezâ aklın birçok düşünceleri ve fikirleri olur. Cisme uyku galebe ettiği vakit dimâğ bî-tâb olup o fikirler ve düşünceler cisme müstevlî olan uykuya mâni' olamaz. Zîrâ kasab koyun sürüsüne ve uyku akla ve fikre gālibdir.

3072. Malikü'l-mülk'tür. Arslana cem'iyet verir, hattâ yaban öküzü sürüsü üzerine sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3072. Mülkün sahibidir. Arslana cesaret verir, hatta yaban öküzü sürüsü üzerine sıçrar.

"Gele", hayvan sürüsü; "gûr", yaban eşeği ve yaban öküzü anlamındadır. Yani, Yüce Allah mülkün mâliki ve sahibidir. Arslana öyle bir kalb cesareti verir ki, kuvvetli ve saldırgan olan yaban öküzlerinin sürüsü üzerine hücum eder; ve onlarda arslanın kalbindeki cesaret olmadığından hepsi korkup kaçar.

"Gele", hayvan sürüsü; "gûr", yaban eşeği ve yaban öküzü ma'nâsınadır. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri mülkün mâliki ve sahibidir. Arslana bir cem'iyet-i kalb verir ki, kuvvetli ve mühâcim olan yaban öküzlerinin sürüsü üzerine hücûm eder; ve onlarda arslandaki cem'iyet-i kalb olmadığından hepsi korkup kaçar.

3073. Bu binlerce on boynuzlu yaban öküzü, arslanın korkusu önünde adem gibi olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3073. Bu binlerce on boynuzlu yaban öküzü, aslanın korkusu önünde yok gibi olurlar.

"Çûn adem"deki "çûn" kelimesi benzetme edatı olduğu gibi, soru edatı olmak da mümkündür. Yani, on boynuzlu yaban öküzlerinin birçoğu aslan korkusu önünde yok gibi olurlar. Yahut nasıl yok olurlar ve kendi kuvvetlerini ve varlıklarını kaybederler? "Savl", hamle ve hücum etmek demektir. Bazı nüshalarda "savl" yerine "hevl" geçmektedir. "Korku" demektir.

"Çûn adem"de “çûn" kelimesi edât-ı teşbîh olduğu gibi, edât-ı istifhâm olmak da câizdir. Ya'nî, on boynuzlu olan yaban öküzlerinin birçoğu arslan korkusu önünde yok gibi olurlar. Yâhud nasıl yok olurlar ve kendi kuvvetlerini ve varlıklarını kaybederler? "Savl", hamle ve hücum etmek demektir. Ba'zı nüshalarda "savl" yerine "hevl" vâki'dir. "Korku" demektir.

3074. Mülkün malikidir. Bir Yûsuf'a güzellik mülkünü verir. Hattâ ak bulutun ayı gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3074. Mülkün sahibidir. Bir Yusuf'a güzellik mülkünü verir. Hatta ak bulutun ayı gibi olur.

"Müzn", ak bulut demektir. "Mâh-ı müzn", "ak bulutun ayı" demek olur. "Ay"dan kasıt, Hakk'ın mutlak güzelliğidir. "Ak bulut"tan kasıt, cisim perdesidir. Yani, cisim perdesi arkasından Hakk'ın mutlak güzelliğinin tecellîsine (ortaya çıkmasına) işaret buyurulur. Bazı nüshalarda "Mâ-i müzn" geçmektedir. "Ak bulutun suyu" demek olur ki, aynı anlama işaret buyurulur. Yani, Yüce Allah mülkün sahibi ve mâlikidir. Nitekim Al-i İmrân Sûresinde قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ (Al-i İmrân, 3/26) yani "Ey Resûlüm! De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin ve dilediğin kimseden çekip alırsın. Ve dilediğin kimseyi aziz edersin ve dilediğin kimseyi zelil edersin" buyurulur. Yusuf (a.s.)a güzellik mülkünü verir, nihayet ak bulutun arkasından görünen ay gibi o güzellik parıl parıl parlar ve kadınlar o güzelliğin tutkunu olurlar. Veyahut ak bulutun suyu gibi güzellik suyunun susamışı olanları seyretmeye kandırır.

"Müzn", ak bulut demektir. "Mâh-ı müzn", "ak bulutun ayı" demek olur. "Ay"dan murâd, Hakk'ın cemâl-i mutlakıdır. "Ak bulut"tan murâd, cisim perdesidir. Ya'nî, cisim perdesi arkasından Hakk'ın cemâl-i mutlakının tecellîsine işâret buyurulur. Ba'zı nüshalarda "Mâ-i müzn" vâki'dir. "Ak bulutun suyu" demek olur ki, aynı ma'nâya işâret buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ mülkün mâliki ve sâhibidir. Nitekim Al-i İmrân Sûresinde قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ (Al-i İmrân, 3/26) ya'nî "Ey Resûlüm! De ki: Ey mülkün mâliki olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin ve dilediğin kimseden nez' edersin. Ve dilediğin kimseyi azîz edersin ve dilediğin kimseyi zelîl edersin" buyurulur. Yûsuf (a.s.)a güzellik mülkünü verir, nihâyet ak bulutun arkasından görünen ay gibi o güzellik parıl parıl parlar ve kadınlar o güzelliğin meftûnu olurlar. Veyâhud ak bulutun suyu gibi cemâl suyunun susamışı olanları temâşâya kandırır.

3075. Bir yüze yıldıza mensûb olan şua' koyar ki, bir şah bir kızın kölesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3075. Bir yüze yıldıza ait olan ışık koyar ki, bir şah bir kızın kölesi olur.

Bu şerefli beyitte dahi mutlak güzelliğin cisim perdesi arkasından tecellîsine (ortaya çıkmasına) işaret buyrulur. Ve aynı şekilde bir yüze yıldız gibi parlak bir güzellik ışığı koyar ki, bir şah öyle bir güzel yüze sahip olan bir kızın kölesi olur.

Bu beyt-i şerîfte dahi cemâl-i mutlakın cisim perdesi arkasından tecellîsine işâret buyurulur. Ve kezâ bir yüze yıldız gibi parlak bir güzellik şuâ'ı koyar ki, bir şâh öyle bir güzel yüze mâlik olan bir kızın kölesi olur.

3076. Diğer yüze kendi nûrunu koyar ki, gece yarısı her iyiyi ve kötüyü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3076. Diğer yüze kendi nurunu koyar ki, gece yarısı her iyiyi ve kötüyü görür.

Bu şerefli beyitte, ilahi nurun cisim perdesi üzerinde ortaya çıkmasına işaret edilir ki, bu nur peygamberlerde ve evliyanın seçkinlerinde belirir; ve bu nur sayesinde his gözü önünden eşyanın yoğunluğu kalkar ve eşyanın hakikatleri ortaya çıkar. "Gece yarısı"ndan kastedilen, tabiatın karanlığı ve bedensel yoğunluktur. "İyi ve kötü"den kastedilen ise, lütuf ve kahrın tecellileri olan insani suretlerdir.

Bu beyt-i şerîfte nûr-ı ilâhînin cisim perdesi üzerinde zuhûruna işâret buyurulur ki, bu nûr enbiyâda ve havâss-ı evliyâda zâhir olur; ve bu nûr sâyesinde his gözü önünden eşyânın kesâfeti kalkar ve hakāyık-ı eşyâ zâhir olur. "Gece yarısı"ndan murâd, zulmet-i tabîat ve kesâfet-i cismâniyyettir. "İyi ve kötü"den murâd, lutuf ve kahrın mezâhiri olan suver-i insâniyyedir.

3077. Yûsuf ve Mûsâ yüzde ve yanakta ve sadırların zâtında Hak'tan nûr götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3077. Yusuf ve Musa yüzde, yanakta ve kalplerin özünde Hak'tan nur götürdüler.

"Zâtü's-sudûr"dan kasıt, kalplerdir. Yani, Yüce Allah, Yusuf ve Musa (a.s.)'ın yüzlerinde, yanaklarında ve onların kalplerinde kendi nurunu ortaya çıkardı. Onlara bakanlar bu nurun eserini his gözleriyle de görürlerdi.

"Zâtü's-sudûr"dan murâd, kalblerdir. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri, Yûsuf ve Mûsâ (a.s.)ın yüzlerinde ve yanaklarında ve onların kalblerinde kendi nûrunu ızhâr etti. Onlara bakanlar bu nûrun eserini his gözleriyle de görürler idi.

3078. Mûsa'nın nûru bir barık koparmış. O yüzünün önüne tûbre asmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3078. Musa'nın nuru bir şimşek çaktırmış. O, yüzünün önüne peçe asmış idi.

Hatta Musa (a.s.)'ın yüzünde görünen bu ilahi nur öyle bir parlaklık meydana getirmiş ve yaymıştır ki, halkın his gözleri bu nura bakmaya dayanamadığından, o yüce peygamber onların göz tabakalarının bozulmaması için yüzünün önüne "tûbre" yani bir peçe asmış idi.

Hatta Mûsâ (a.s.)ın yüzünde zâhir olan bu nûr-ı ilâhî öyle bir parlaklık koparmış ve götürmüştür ki, halkın his gözleri bu nûra bakmaya tahammül edemediğinden o hazret onların göz tabakalarının bozulmaması için yüzünün önüne "tûbre" ya'nî bir nikāb asmış idi.

3079. Onun yüzünün nûru, basarı; zümrüd, hücum edici yılanı iki gözden gö-türdüğü gibi götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3079. Onun yüzünün nuru, bakışı; zümrüt, hücum eden yılanı iki gözden yok ettiği gibi yok ederdi.

"Zümrüt", bilinen kıymetli taşlardan bir taşın ismidir; ve onun özelliklerinden birisi de yılanın gözünü kör etmektir. Bu konudaki açıklamalar 3. cildin 2538 ve 4. cildin 3696 ve 5. cildin 1951 ve 1952 numaralı beyitlerinde geçti. "Kerr", Arapça olursa "hücum ve hamle" demektir ki, yılanın sıfatı olur; ve eğer Farsça olursa "sağır" anlamına gelir. "Mâr-i ker", "sağır yılan" demek olur. Bu yılanın zehrine ne efsun ne de panzehir etki etmez imiş. Yani, Musa (a.s.)'ın yüzünün nuru kendisine bakan halkın gözlerinin kuvvetini, zümrüt, hücum eden veya sağır yılanın gözlerinin kuvvetini giderdiği gibi giderirdi.

"Zümrüd", ma'lûm olan kıymetli taşlardan bir taşın ismidir; ve onun hâs-salarından birisi de yılanın gözünü kör etmektir. Bu husûstaki îzâhât 3. cil-din 2538 ve 4. cildin 3696 ve 5. cildin 1951 ve 1952 numaralı beyitlerinde geçti. "Kerr", Arabî olursa "hücûm ve hamle" demektir ki, yılanın sıfatı olur; ve eğer Fârisî olursa "sağır" ma'nâsına gelir. "Mâr-i ker", "sağır yılan" demek olur. Bu yılanın zehrine ne efsûn ve ne de panzehir te'sîr etmez imiş. Ya'nî, Mûsâ (a.s.)ın yüzünün nûru kendisine bakan halkın gözlerinin kuvvetini, zümrüd, hücûm edici veyâ sağır yılanın gözlerinin kuvvetini izâle ettiği gibi izâle ederdi.

3080. O nûr-ı kavīyi örtücü olmak için o Hak'tan tûbre istemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3080. O kuvvetli nuru örtücü olmak için o Hak'tan peçe istemişti.

Mûsâ (a.s.) yüzünün nurunun halkın gözlerine zarar verdiğini görünce, o kuvvetli nuru örtücü olmak için Yüce Allah hazretlerinden yüzüne bir peçe istemişti.

Mûsâ (a.s.) yüzünün nûru halkın gözlerine zarar verdiğini görünce, o kuvvetli nûru örtücü olmak için Hak Teâlâ hazretlerinden yüzüne bir nikāb istemiş idi.

3081. Dedi: "Agâh ol! Sen kiliminden tûbre yap! Zîrâ bir arifin libası emîn geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3081. Dedi: "Uyanık ol! Sen kiliminden torba yap! Çünkü bir arifin elbisesi emin geldi."

Yüce Allah, Musa (a.s.)'a buyurdu ki: "Ey Musa, uyanık ol! Sen sırtına giydiğin abadan yüzüne peçe yap! Çünkü bir arifin giydiği elbise, kevnî (oluşsal) tesirlerden uzak ve emin geldi."

Bir olay: "Konya'da Hz. Pîr'in mübarek türbesini ziyarete giden ihvanlardan (dervişlerden) birisi, cenâb-ı Pîr efendimizin giydiği hırkanın elyafından birkaç iplik çıkarıp fakire hediye etmişti. Fakir de bir kâğıt parçasına sarıp kütüphanemin bir tarafına koymuştum. 1926 miladi yılının Ocak ayının 22. gecesi, akşam ile yatsı arasında evin diğer bölümünden birdenbire bir ateş ortaya çıktı. Bütün eşyalarım ve kitaplarım yandı. Enkaz iki ay karlar ve yağmurlar altında kaldı. Hava biraz açıldığı zaman enkaz altında kalan eşyayı aradığım sırada moloz yığınları arasında bükülmüş bir kâğıt gördüm. Açtığımda Hz. Pîr'in mübarek hırkasının elyafı ortaya çıktı. Sargısı olan kâğıt sararmış bir haldeydi. Hayret ettim ve anladım ki, arifin elbisesi kevnî tesirlerden emindir."

Cenâb-ı Hak, Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey Mûsâ, Âgâh ol! Sen arkana giydiğin abadan yüzüne nikāb yap! Zîrâ bir ârifin giydiği libâs te'sîrât-ı kev-niyyeden âzâde ve emîn geldi."

Bir hâdise: "Konya'da Hz. Pîr'in türbe-i şerîfesini ziyarete giden ihvândan birisi, cenâb-ı Pîr efendimiz'in giydiği hırkanın elyafından birkaç iplik çıkarıp fakîre hediye etmiş idi. Fakîr de bir kâğıt parçasına sarıp kütüphanemin bir tarafına koymuş idim. 926 sene-i mîlâdîsi Kânûn-ı Sânîsinin 22. gecesi akşam ile yatsı arasında evin diğer bölüğünden birdenbire bir ateş zuhûr etti. Bilcümle eşyâm ve kitâblarım yandı. Enkāz iki ay karlar ve yağmurlar altında kaldı. Hava biraz açıldığı vakit enkāz altında kalan eşyayı aradığım sırada moloz yığınları arasında bükülmüş bir kâğıt gördüm. Açtığımda Hz. Pîr'in hırka-i mübarekesinin elyafi zâhir oldu. Sargısı olan kâğıt sararmış bir hâlde idi. Hayret ettim ve anladım ki, ârifin libâsı te'sîrât-ı kevniyyeden emîndir."

3082. Zîrâ o kilim nûrdan bir sabır bulmuştur. Cânın nûru onun tar u pûduna aks etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3082. Çünkü o kilim nurdan bir sabır bulmuştur. Canın nuru onun enine ve boyuna ipliklerine yansımıştır.

"Sabr", nefsi hapsetmek demektir. "Subr", her şeyin kenarı ve kalınlığı; ve "sıbr", ak bulut anlamlarındadır. "Târ u pûd", kumaşın enine ve boyuna iplikleri, yani dokusunu oluşturan yatay ve dikey ipliklerdir. "Kisa", kilim demektir. "Subr", kalınlık ve yoğunluk demek olduğuna göre, anlam şöyle olur: "Fakat canın nuru o yoğunluk ile beraber onun dokusuna ve içine işlemiştir." Bu anlama göre peygamberler ve evliya hazretlerinin yoğun görünen şerefli bedenlerinin hâline işaret buyrulur. "Sabr", nefsi hapsetmek demek olduğuna göre anlam şöyle olur: "Çünkü o kilim ilahi nurun tecellisinden bir sabır ve tahammül bulmuştur. Canın nuru onun enine ve boyuna ipliklerine doğmuş ve yansımıştır."

"Sabr", habs-i nefs demektir. "Subr", her şeyin kenârı ve gılzatı; ve "sıbr", ak bulut ma'nâlarınadır. "Târ u pûd", kumaşın arışı ve argacı ya'nî nesci teşkîl eden ufkî ve amûdî ipliklerdir. “Kisa", kilim demektir. “Subr", gılzat ve kesâfet demek olduğuna göre, ma'nâ şöyle olur: "Fakat cânın nûru o kesâfet ile beraber onun nescine ve içine işlemiştir." Bu ma'nâya göre enbiyâ ve evliyâ hazarâtının kesîf görünen ecsâm-ı şerîfelerinin hâline işaret buyurulur. "Sabr", habs-i nefs demek olduğuna göre ma'na şöyle olur: "Zîrâ o kilim nûr-ı ilâhînin tecellîsinden bir sabır ve tahammül bulmuştur. Cânın nûru onun târ u pûduna tulû' ve aks etmiştir."

3083. Böyle hırkadan başkası suvân olmak istemez. Bizim nûrumuza onun gayrı takat getiremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3083. Böyle hırkadan başkası dolap olmak istemez. Bizim nurumuza onun dışındakiler dayanamaz.

"Suvân" ve "sıvân", elbiselerin saklandığı dolaptır. Burada ilâhî nuru örtecek yer kastedilir. Yani, bizim nurumuzu ancak senin gibi bir ârifin giydiği aba parçası örter. Bizim nurumuza ondan başka olan eşyalar dayanamaz.

"Suvân" ve "sıvân", esvâb saklanan dolap. Burada nûr-ı ilâhîyi setr edecek mahal murâd buyurulur. Ya'nî, bizim nûrumuzu ancak senin gibi bir ârifin giydiği aba parçası setr eder. Bizim nûrumuza ondan başka olan eşyâ tâkat getiremez.

3084. Eğer Kāf dağı sed için öne gelse, Tûr dağı gibi nûr onu yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3084. Eğer Kaf dağı set çekmek için öne gelse, Tur dağı gibi nur onu yırtar.

Farz edelim ki, azameti hayal edilen Kaf dağı o ilahi nuru örtmek için öne gelse, ilahi nur o Kaf dağını Tur dağını parça parça ettiği gibi parçalar ve yırtar.

Farazâ, eğer azameti tahayyül olunan Kāf dağı o nûr-ı ilâhîyi örtmek için öne gelse, nûr-ı ilâhî o Kāf dağını Tür dağını parça parça ettiği gibi paralar ve yırtar.

3085. Kudretin kemâlinden dolayı ricalin bedenleri bîçunun nuruna ihtimal buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3085. Kudretin kemâlinden dolayı ricâlin bedenleri biçim ve nitelikten uzak nuruna tahammül buldu.

Ricâlin, yani peygamberler ve evliyaların cisimlerine Hakk'ın bahşettiği kudretin kemâlinden dolayı o ricâlin bedenleri, vasıf ve tarife sığmayan İlahi Zât'ın nuruna tahammül buldu. O nurun tecellisini her bir şey yüklenemediği hâlde ricâlin cisimleri yüklendi.

Ricâlin, ya'nî enbiyâ ve evliyânın cisimlerine Hakk'ın bahş ettiği kudretin kemâlinden dolayı o ricâlin bedenleri vasıf ve ta'rîfe sığmayan Zât-ı Hakk'ın nûruna tahammül buldu. O nûrun tecellîsini her bir şey yüklenemediği hâlde ricâlin cisimleri yüklendi.

3086. O şey ki, Tûr ona bir takat getiremez, onun kudreti ona bir sırçadan yer yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3086. O şey ki, Tûr ona bir güç yetiremez, onun kudreti ona bir sırçadan yer yapar.

Yani, Sina Dağı'nın güç yetiremediği ve dayanamadığı nura, Hakk'ın kudreti, bir sırça (cam) mesabesinde olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bedeninden yer yapar.

Ya'nî Tûr-i Sînâ dağının tâkat getiremediği ve tahammül edemediği nûra Hakk'ın kudreti bir sırça mesâbesinde olan insân-ı kâmilin cisminden yer yapar.

3087. Mişkât ve sırça nûrun yeri oldu ki, nûrdan o Kāf dağı yırtılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3087. Kandil ve sırça, nurun yeri oldu ki, nurdan o Kaf dağı yırtılır.

"Mişkât", kandil konacak raf; ve "zücâc", sırçadan yapılmış "kandil" anlamındadır. "Mişkât"tan maksat, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismi; ve "sırça"dan maksat onun kalbidir. Nasıl ki aşağıdaki şerefli beyitte açıklanır. Yani, Yüce Allah, insân-ı kâmilin cismini ve kalbini zâtının nurunun yeri yaptı ki, o nurdan azameti hayal edilen Kaf dağı parçalanır. Fakat insân-ı kâmilin cismi ve kalbi kandil ve sırça yerinde olduğu hâlde o nura dayanır.

"Mişkât", kandil konacak raf; ve "zücâc", sırçadan ma'mûl "kandil" ma'nâsınadır. "Mişkât"tan murâd, insân-ı kâmilin cismi; ve "sırça"dan murâd onun kalbidir. Nitekim aşağıdaki beyt-i şerîfte beyân buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin cismini ve kalbini nûr-ı zâtının yeri yaptı ki, o nûrdan azameti tahayyül olunan Kāf dağı parçalanır. Fakat insân-ı kâmilin cismi ve kalbi mişkât ve sırça mesâbesinde olduğu hâlde o nûra tahammül eder.

3088. Onların cisimlerini mişkât, gönüllerini zücâc bil! Bu kandil arş ve eflâk üzerinde parlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3088. Onların cisimlerini mişkât, gönüllerini zücâc bil! Bu kandil arş ve eflâk üzerinde parlamıştır.

O insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cisimlerini kandil ve kalplerini de sırça (cam) mesabesinde kandil bil! Bu öyle bir kandildir ki, onun nuru ve ışığı arş ve gökler üzerinde parlamıştır.

O insân-ı kâmillerin cisimlerini kandil ve kalblerini de sırça mesâbesinde kandil bil! Bu öyle bir kandildir ki, onun nûru ve ziyası arş ve eflâk üzerinde parlamıştır.

3089. Onların nûru bu nurun hayranı gelmiştir. Yıldızlar gibi bu duhadan fânî olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3089. Onların nuru bu nurun hayranı gelmiştir. Yıldızlar gibi bu kuşluk vaktinden fânî olmuştur.

Yani, arşın ve feleklerin nurları bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbinin nuruna hayran kalmıştır; ve yıldızların nuru ve ışığı, kuşluk vaktinde güneşin ışığından ve aydınlığından fânî olduğu gibi fânî olmuştur.

Ya'nî, arşın ve eflâkin nûrları bu insân-ı kâmilin kalbinin nûruna hayrân kalmıştır; ve yıldızların nûru ve ziyâsı, kuşluk vaktinde güneşin ziyasından ve aydınlığından fânî olduğu gibi fânî olmuştur.

3090. O peygamberlerin hatmi lâ-yezal ve lem-yezel olan Melik'ten, bundan hikâyet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3090. O peygamberlerin sonuncusu, öncesiz ve sonsuz olan Melik'ten, bundan hikâye etti.

Yani, o peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, ilâhlık mertebesinde daim olan ve asla yok olmayan gerçek hükümdar Hak'tan, bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbinin kuvvetinden bize hikâye etti ve haber verdi.

Ya'nî, o peygamberlerin hâtemi olan Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, mertebe-i ulûhiyyetinde dâim olup asla zâil olmayan şâh-ı hakîkî Hak'tan bu insân-ı kâmilin kalbinin kuvvetinden bize hikâye etti ve haber verdi.

3091. Der ki: "Eflak ve halaya alalı olan akıllara ve nüfusa sığmadım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3091. Der ki: "Göklere ve boşluğa, yüce akıllara ve nefislere sığmadım."

"Eflâk"ten kasıt, gök cisimleri, "hala" ise boşluk olup, bundan kasıt fezadır. "Ukul"den kasıt, cisimden ve maddeden arınmış olan ruhlardır. "Ulâ", yükseklik, değer ve mertebe demektir. "Nüfûs" iki kısımdır. Birincisi cisimlere ilişkin olmayan ve ancak cisimlerde tedbir ve tasarruf sahibi olan mücerred nefislerdir ki, bunlara "nüfûs-ı nâtıka" (konuşan nefisler) derler. Diğeri cisimlere ilişkin olanlardır ki, bunlara "nüfûs-ı muntabia" (tabiat nefisleri) derler. Bu ve aşağıdaki beyitlerde meşhur olan şu: لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Aksine takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" hadis-i kudsîsine işaret edilir ve bu hadis-i kudsî tefsir buyurulur. Yani, Yüce Allah buyurur ki: "Ben gök cisimlerime ve fezama ve değer ve mertebe sahibi olan mücerred ruhlara ve nüfûs-ı nâtıkaya ve nüfûs-ı muntabiaya sığmadım."

“Eflâk”ten murâd, ecrâm-ı semâviyye, “hala”, boşluk olup, bundan murâd fezâdır. “Ukul”den murâd, cisimden ve maddeden mücerred olan ervâhtır. “Ulâ”, yükseklik ve kadr ve menzilet demektir. “Nüfûs” iki kısımdır. Birisi cisimlere taalluk etmeyen ve ancak cisimlerde tedbîr ve tasarruf sahibi olan nüfüs-ı mücerrededir ki, bunlara “nüfüs-ı nâtıka” derler. Diğeri cisimlere taalluk eder ki, bunlara “nüfûs-ı muntabia” derler. Bu ve aşağıdaki beyitlerde meşhûr olan şu: لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'nî “Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü’min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsine işâret ve bu hadîs-i kudsî tefsîr buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ buyurur ki: “Ben ecrâm-ı semâviyyeme ve fezâma ve kadr ve menzilet sahibi olan ervâh-ı mücerredeye ve nüfûs-ı nâtıkaya ve nüfûs-ı muntabiaya sığmadım.”

3092. "Misafir gibi, mü'minin kalbine çûnsüz ve çigûnesiz ve keyfiyetsiz olarak sığdım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3092. "Misafir gibi, mü'minin kalbine nasılsız ve ne türlüsüz ve niteliksiz olarak sığdım."

"Zayf", misafir; "çûn", nasıl; ve "çigûne", ne türlü ve "keyf", nasıl demek olup, bunların hepsi tanımlama ve niteleme anlamını içerir. Yani, "Ben ancak misafir gibi, mü'minin kalbine, tanımlamaya ve nitelemeye gelmeyen bir şekilde sığdım; ve benim bu sığışımda zarfiyet (içine alma) ve mazrûfiyet (içine alınma) ve hulûl (içine girme) ve ittihâd (birleşme) yoktur. İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbinin genişliği hakkındaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de olup fakir tarafından yazılmış olan şerhte izah edilmiştir.

“Zayf”, misafir; “çûn”, nasıl; ve “çigûne”, ne türlü ve “keyf”, nasıl demek olup, bunların hepsi ta'rîf ve tavsîf ma'nâsını mutazammındır. Ya'nî, “Ben ancak misafir gibi, mü'minin kalbine, ta'rîf ve tavsîfe gelmeyen bir vech ile sığdım; ve benim bu sığışımda zarfiyet ve mazrûfiyet ve hulûl ve ittihâd yoktur. İnsân-ı kâmilin vüs'at-i kalbi hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de olup fakîr tarafından yazılmış olan şerhte îzah edilmiştir.

3093. "Tâ ki o kalbin delâleti ile üst ve alt senden padişahlık ve baht bula!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3093. "Ta ki o kalbin delaleti ile üst ve alt senden padişahlık ve baht bula!"

Yani, "Ben mümin kulumun kalbine, alt ve üst yani yüce ve aşağı âlem o kalbin delaleti ile padişahlıklar, tasarruflar ve saadet bulsun diye sığdım."

Ya'nî, "Ben mü'min kulumun kalbine, alt ve üst ya'nî âlem-i ulvî ve süflî o kalbin delâleti ile pâdişâhlıklar ve tasarruflar ve saâdet bulsun, diye sığdım."

3094. "Böyle bir aynasız benim güzelliğimden ne yeryüzü ve ne de zaman tâ- kat getiremez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3094. "Böyle bir aynasız benim güzelliğimden ne yeryüzü ve ne de zaman tâkat getiremez."

Yani, "İnsân-ı kâmilin kalbinin aynası olmaksızın benim güzelliğim ne yeryüzünde ne de zaman denilen oluş ve bozuluş âleminin olaylarının art arda gelmesinde ortaya çıkamaz ve bunların hiçbiri benim güzelliğimin yansımasına güç yetiremez."

Ya'nî, “İnsân-ı kâmilin kalbinin aynası olmaksızın benim güzelliğim ne yeryüzünde ve ne de zaman denilen hâdisât-ı kevniyyenin taâkubünde zâhir olamaz ve bunların hiçbirisi benim güzelliğimin intıbâ'ına tâkat getiremez."

3095. “İki âlem üzerine terahhum atını koştururum. Çok geniş bir ayna yaptım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3095. "İki âlem üzerine merhamet atını koştururum. Çok geniş bir ayna yaptım."

Yani, "Görünen ve görünmeyen âlem üzerine merhamet ve rahmet atını koştururum. Çok geniş bir ayna yaptım." "Rahmet atını koşturmak"tan kasıt, yokluk sıkıntısı içinde ortaya çıkmayı talep eden isimleri, Hakk'ın Rahmanî nefesiyle ferahlatıp görünür hâle getirmesidir. Çünkü görünen ve görünmeyen âlem, ilâhî isimlerin tecelli yerleridir; ve insân-ı kâmilin kalbi, bütün isimleri kapsayan "Allah" isminin tecelli yeri olduğundan, tüm ilâhî isim ve sıfatların toplam hâli bu kalbe sığar. Nasıl ki Bayezid-i Bistâmî hazretleri, insân-ı kâmil kalbinin genişliğine işaretle, "لو ان العرش وما حواه مأة الف الف مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به" yani "Eğer milyon kere arş ve onun içindekiler, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz" buyurmuştur.

Ya'nî, “Âlem-i zâhir ve bâtın üzerine terahhum ve rahmet atını koşturu- rum. Çok geniş bir ayna yaptım." "Rahmet atını koşturmak"tan murâd, adem sıkıntısı içinde zuhûr-ı talebde bulunan esmâyı, Hakk'ın nefes-i rahmânîsi ile tenfis edip zâhire çıkarmasıdır. Zîrâ âlem-i zâhir ve bâtın esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve insân-ı kâmilin kalbi bütün esmâyı câmi' olan "Allâh" ismi- nin mazharı olduğundan, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mec- mûası bu kalbe sığar. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri insân-ı kâmil kal- binin genişliğine işareten لو ان العرش وما حواه مأة الف الف مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به ya'nî "Eğer milyon kere arş ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz" buyurmuştur.

3096. Her bir dem bu aynadan elli türlü düğün taâmı vardır. Aynayı işit fa- kat onun şerhini sorma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3096. Her bir an bu aynadan elli türlü düğün yemeği vardır. Aynayı işit fakat onun açıklamasını sorma!

"Urs", düğün yemeği demektir ki, bundan kasıt, insân-ı kâmilin kalbinden zâhir ve bâtına ait isim ve sıfat tecellilerinin dağıtılmasıdır. Yani, her bir an bu aynadan, yani insân-ı kâmilin kalbinden elli türlü düğün yemeği vardır. Halk o yemekten yerler ve içerler. Bu sebeple o aynanın var olduğunu işit, fakat onun açıklamasını ve izahını sorma! Çünkü tarife ve tavsife gelmez. Hz. Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) mübarek kalplerinin genişliğine işaretle latif bir gazelinde şöyle buyururlar:

"Urs", düğün yemeği demektir ki, bundan murâd, zâhir ve bâtına olan te- celliyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyye insân-ı kâmilin kalbinden tevzî' buyurulma- sıdır. Ya'nî, her bir dem bu aynadan ya'nî insân-ı kâmilin kalbinden elli tür- lü düğün taâmı vardır. Halk o yemekten yerler ve içerler. Binâenaleyh o ay- nanın mevcûd olduğunu işit, fakat onun şerhini ve îzâhını sorma! Zîrâ ta'rîf ve tavsîfe gelmez. Hz. Pîr efendimiz kalb-i şerîflerinin vüs'atine işâreten bir gazel-i latîflerinde şöyle buyururlar:

3097. Hâsıl bu ki: O kendi libâsından perde yaptı. Zîrâ o, o ayın nüfuzunu anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3097. Sonuç şu ki: O, kendi elbisesinden perde yaptı. Çünkü o, o ayın nüfuzunu anladı.

"Ay"dan maksat, Musa (a.s.)'ın yüzü olması uygundur. Çünkü ay, güneşten aldığı ışığı yansıttığı gibi, o hazretin yüzü de güneş hükmünde olan ilahi nuru yansıtırdı. Yani, kısacası, Musa (a.s.) kendi elbisesi olan abadan mübarek nuruna perde yaptı. Çünkü o, ay hükmünde olan yüzünün başka şeyden yapılacak perdeden nüfuzunu anladı. Çünkü başka şeyin bu nura karşı set çekmeye yatkınlığı yoktu.

"Ay"dan murâd, Mûsâ (a.s.)ın yüzü olmak münasibdir. Zîrâ ay güneşten aldığı ziyâyı aks ettirdiği gibi, o hazretin yüzü dahi güneş mesâbesinde olan nûr-ı ilâhîyi aks ettirir idi. Ya'nî, elhâsıl, Mûsâ (a.s.) kendi libâsı olan abâdan mübârek nûruna perde yaptı. Zîrâ o, ay mesâbesinde olan yüzünün başka şeyden yapılacak perdeden nüfüzunu anladı. Zîrâ başka şeyin bu nûra karşı sed çekmeye isti'dâdı yok idi.

3098. Eğer onun libasının gayrından perde olaydı, iki kat dağ olsa paralanırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3098. Eğer onun elbisesinden başka bir şeyden perde olsaydı, iki kat dağ olsa bile parçalanırdı.

Yani, eğer o perde Musa (a.s.)'ın elbisesinden başka bir şeyden olsaydı, farz edelim ki iki kat dağ kadar sağlam ve dayanıklı olsa bile, o nurun önünde parçalanır ve dağılırdı. Nitekim Tur-i Sina dağı parçalandı.

Ya'nî, eğer o perde Mûsâ (a.s.)ın libâsından başka bir şeyden olsa idi, bilfarz iki kat dağ kadar metîn ve müstahkem olsa bile, o nûrun önünde parçalanır ve dağılır idi. Nitekim Tûr-i Sînâ dağı parçalandı.

3099. Demir duvarlar nâfiz olurdu. Tûbre Hakk'ın nûruna ne fen vurur idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3099. Demir duvarlar delinirdi. Toprak, Hakk'ın nuruna ne zarar verirdi!

O ilâhî nur, demir duvarlardan geçerdi. Hakk'ın nuruna karşı adi maddelerden yapılmış perdenin ne sanatı, ne hüneri ve ne de hükmü olurdu!

O nûr-ı ilâhî demir duvarlardan geçerdi. Hakk'ın nûruna karşı âdî maddelerden yapılmış perdenin ne fenni ve hüneri ve ne hükmü olurdu!

3100. O tûbre şûr vaktinde bir ârifin hırkası olup, bir teff sâhibi olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3100. O hararetli coşku vaktinde bir ârifin hırkası olup, bir hararet sahibi olmuş idi.

[3081] "Tef", hararet demektir. "Şûr", "cezbe"den (ilahi aşkın verdiği coşku) kinayedir. Yani, bu nura tahammül edip nüfuz ettirmeyen ancak o aba parçasından yapılmış nikap idi. Zira o parça bir ârifin Hak aşkıyla coştuğu ve cezbelendiği vaktinde hırkası olduğundan bir hararet sahibi olmuş idi. Bu sebeple bu nura dayanıklı idi.

Ashâb-ı kiramdan Enes (r.a.) hazretleri buyururlar ki: "Biz Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzurunda idik. Ansızın Hz. Cibrîl (a.s.) indi. Dedi ki: "Ey Resûlallah! Senin ümmetinin fakirleri zenginlerinden yarım gün evvel [cennete] dahil olur ki, o yarım gün dünya günlerinden beş yüz yıldır." Peygamberimiz sevinip buyurdular ki: "Sizden bir kimse var mıdır ki, bir şiir söylesin!" Bir bedevi şu şiiri okudu: قد لسعت حية الهوى كبدى الا الحبيب الذي شغفت به لا طبيب لها ولا راقي فعنده رقیتی و تریاقی

"Aşk yılanı ciğerimi soktu. Ona bir tabip ve efsun okuyucu yoktur. Ancak kendisine âşık olduğum mahbubumun yanında benim efsunum ve tiryakim vardır." Sonra Resûl-i Ekrem hazretleri vecd (ilahi aşkın verdiği coşku hali) ile hareketlendi ve ashâb-ı kiram dahi beraberce vecd ile hareketlendiler. Hatta mübarek omuzlarından cübbeleri düştü. Ne zaman ki bu halden çıktılar, Muâviye b. Ebî Süfyân: "Ey Resûlallah! Sizin ne güzel oyununuz var!" dedi. Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: "Ey Muâviye! Kerim değildir o kimse ki, mahbubunun zikri vaktinde vücudu titreyip sarsılmaya!" Bundan sonra böyle vecd ile düşen mübarek ridâyı (omuz örtüsü) ashâb-ı kiram dört yüz parça edip aralarında taksim ettiler.

[3081] "Tef", harâret demektir. “Şûr", "cezbe"den kinâyedir. Ya'nî, bu nûra tahammül edip nüfüz ettirmeyen ancak o abâ parçasından yapılmış nikāb idi. Zîrâ o parça bir ârifin aşk-ı Hak ile şûrişi ve cezbesi vaktinde hırkası olduğundan bir harâret sâhibi olmuş idi. Binâenaleyh bu nûra mütehammil idi.

Ashâb-ı kiramdan Enes (r.a.) hazretleri buyururlar ki: "Biz Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûrunda idik. Nâgâh Hz. Cibrîl (a.s.) nâzil oldu. Dedi ki: "Yâ Resûlallah! Senin ümmetinin fakîrleri zenginlerinden yarım gün evvel [cennete] dâhil olur ki, o yarım gün dünyâ günlerinden beş yüz yıldır." Peygamberimiz ferahnâk olup buyurdular ki: "Sizden bir kimse var mıdır ki, bir şiir söylesin!" Bir bedevî şu şiiri teğannî eyledi: قد لسعت حية الهوى كبدى الا الحبيب الذي شغفت به لا طبيب لها ولا راقي فعنده رقیتی و تریاقی

"Aşk yılanı ciğerimi soktu. Ona bir tabîb ve efsûn okuyucu yoktur. Ancak kendisine âşık olduğum mahbûbumun yanında benim efsûnum ve tiryâkim vardır." Sonra Resûl-i Ekrem hazretleri tevâcüd etti ve ashâb-ı kirâm dahi beraberce tevâcüd ettiler. Hatta mübarek omuzlarından cübbeleri düştü. Vaktâki fâriğ oldular, Muâviye b. Ebî Süfyân: "Yâ Resûlallah! Sizin ne güzel oyununuz var!" dedi. Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: "Yâ Muâviye! Kerîm değildir o kimse ki, mahbûbunun zikri vaktinde vücûdu mütezelzil olup titremeye!" Bundan sonra böyle vecd ile düşen ridâ-i mübareki ashâb-ı kirâm dört yüz parça edip aralarında taksîm ettiler."

3101. Çakmak fitili ondan dolayı ateşin rehîni olur ki, o ateş ile evvelden bildiktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3101. Çakmak fitili, ateşle önceden tanışık olduğu için ateşin rehinesi olur.

"Sûhte", çakmak fitili demektir. Yani, çakmak fitili, ateşle önceden tanışık olduğu için ateşin rehinesi ve ona bağlısı olur. Bilinir ki, çabuk ateş almak için çakmak fitilinin ucunu önceden yakarlar. Sonra gerekli olduğu zaman çakmak taşının ucuna fitilin yanmış ucunu yatırıp demiri taşa çarparlar. Sıçrayan kıvılcımlardan o fitilin ucu hemen ateş alır. Fitil önceden ateşle yakılmamış olsa, kıvılcımdan çabuk ateş almaz. Bunun gibi, ârifin (Allah'ı bilen kişinin) Hakk'ın tecellilerine (ilahi görünüşlerine) mazhar olduğu vakitte giydiği elbisenin alışıklığı ve tanışıklığı vardır.

"Sûhte", çakmak fitili demektir. Ya'nî, ondan dolayı çakmak fitili ateşin rehîni ve mukayyedi olur ki, o ateş ile evvelden bildiktir. Ma'lumdur ki, çabuk ateş almak için çakmak fitilinin ucunu evvelen yakarlar. Sonra lâzım olduğu vakit çakmak taşının ucuna fitilin yanmış ucunu yatırıp demiri taşa çarparlar. Sıçrayan kıvılcımlardan o fitilin ucu derhal ateş alır. Fitil evvelce ateş ile yakılmamış olsa, kıvılcımdan çabuk ateş almaz. Bunun gibi ârifin tecelliyât-ı Hakk'a mazhar olduğu vakitte giydiği libâsın alışıklığı ve bildikliği vardır.

3102. O nûr-ı reşadın heva ve aşkından Safura, her iki gözünü havaya verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3102. O doğru yolu gösteren nurun hevesi ve aşkından Safura, her iki gözünü havaya verdi.

"Safura", Şuayb (a.s.)'ın küçük kızının ismidir. On sene hizmet etmek şartıyla Hz. Şuayb, Mûsâ (a.s.)'a Safura'yı eş olarak verdi. Kıssası Kasas Suresi'nde anılmıştır. Yani, Safura, Mûsâ (a.s.)'ın yüzünde görünen o doğru yolu gösteren ve hidayet veren nurun sevgisinden ve aşkından her iki gözünü havaya verdi ve feda etti.

"Safûrâ”, Şuayb (a.s.)ın küçük kızının ismidir. On sene hizmet etmek şartıyla Hz. Şuayb, Mûsâ (a.s.)a Safûrâ'yı tezvîc etti. Kıssası sûre-i Kasas'ta mezkûrdür. Ya'nî, Safûrâ, Mûsâ (a.s.)ın yüzünde zâhir olan o nûr-ı reşâd ve hidayetin muhabbetinden ve aşkından her iki gözünü havaya verdi ve fedâ etti.

3103. Evvelen bir gözünü bağladı ve onun yüzünün nûrunu gördü ve onun o gözü uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3103. Önce bir gözünü bağladı ve onun yüzünün nurunu gördü ve onun o gözü uçtu.

Hz. Safürâ önce iki gözünden birini bağladı ve açık bıraktığı gözüyle Musa'nın (a.s.) yüzünün nuruna baktı. Onun o gözünün nuru ve kuvveti yok oldu.

Hz. Safürâ evvelen iki gözünden birisini bağladı ve açık bıraktığı gözü ile Mûsâ (a.s.)ın yüzünün nûruna baktı. Onun o gözünün nûru ve kuvveti zâil oldu.

3104. Ondan sonra onun sabrı kalmadı ve o diğerini açtı ve o kamerin harcı etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3104. Ondan sonra onun sabrı kalmadı ve o diğerini açtı ve o kamerin harcı etti.

Hz. Safûrâ bir gözünü kaybettikten sonra o nura karşı sabredemedi. Kapadığı diğer gözünü açtı ve ay gibi nur saçan o yüze harcadı ve o gözünü de bu nura feda etti.

Hz. Safûrâ bir gözünü kaybettikten sonra o nûra karşı sabr edemedi. Kapadığı diğer gözünü açtı ve ay gibi nûr saçan o yüze harc etti ve o gözünü de bu nûra fedâ etti.

3105. Nitekim mücahid âdem ekmeği verir. Vaktâki tâatin nûru onun üzerine çarpar, cân verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3105. Nasıl ki mücahit kişi ekmeği verir. Ne zaman ki ibadetin nuru onun üzerine çarpar, can verir.

Yani, mücahit olan kişi de Hz. Safûrâ'ya benzer. Öncelikle bedensel lezzetlerden ve ekmekten vazgeçer. İlahi ibadetin nuru onun üzerine çarptığı zaman, aziz olan canından da geçer ve Hak yolunda can vermekten çekinmez.

Ya'nî, mücâhid olan kimse dahi Hz. Safûrâ'ya benzer. Evvelen lezzât-ı cismâniyyeden ve ekmekten vazgeçer. Tâat-i ilâhînin nûru onun üzerine çarptığı vakit, azîz olan cânından dahi geçer ve Hak yolunda terk-i cân etmekten çekinmez.

3106. Sonra bir kadın ona dedi: "Nergise mensub olan gözden ki senin elinden gitti, hasret yer misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3106. Sonra bir kadın ona dedi: "Nergise ait olan gözden ki senin elinden gitti, hasret yer misin?"

Yani, Safura (a.s.) iki gözünün görme kuvvetini kaybedince, bir kadın ona dedi ki: "Nergis gibi latif olan gözlerini kaybettiğine hasret çeker misin?" "Abher", nergis çiçeği demektir.

Ya'nî, cenâb-ı Safürâ iki gözünün kuvve-i rü'yetini kaybedince, bir kadın ona dedi ki: "Nergis gibi latîf olan gözlerini kaybettiğine hasret çeker misin?" "Abher", nergis çiçeği demektir.

3107. Dedi: "Hasret yerim ki, yüz bin göz olaydı, hattâ nisâr ede idim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3107. Dedi: "Hasret yerim ki, yüz bin göz olaydı, hattâ nisâr ede idim!"

Safûrâ (a.s.) o kadına cevap olarak dedi: "Ah! Keşke yüz bin gözüm olaydı da hepsini o nura saçıp feda edebilseydim diye hasret çekerim!"

Safûrâ hazretleri o kadına cevâben dedi: "Ah! Keşke yüz bin gözüm olaydı da hepsini o nûra nisâr ve fedâ ede idim diye hasret çekerim!"

3108. "Gözümün penceresi aydan vîrân olmuştur. Fakat ay defîne gibi vîrânede oturmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3108. "Gözümün penceresi aydan viran olmuştur. Fakat ay define gibi viranede oturmuştur."

"Ay"dan maksat, Hak Zât'ının nurudur. Yani, "Gerçi görünen gözlerim harap olup görmekten mahrum olmuştur. Fakat Hak Zât'ının nuru bir hazine ve define gibi o viran ve harap olan gözlerin altında oturmuştur ve ruhumun gözleri açılmıştır ki, ben o gözler ile her şeyi her taraftan görürüm."

"Ay"dan murâd, Zât-ı Hak'ın nûrudur. Ya'nî, "Gerçi zâhir gözlerim harâb olup rü'yetten mahrum olmuştur. Fakat Zât-ı Hakk'ın nûru bir hazîne ve defîne gibi o vîrân ve harâb olan gözlerin altında oturmuştur ve rûhumun gözleri açılmıştır ki, ben o gözler ile her şeyi her taraftan görürüm."

3109. "Defîne ne vakit bırakır ki, benim bu vîrânem rivaktan ve hâneden yâd tuta!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3109. "Define ne zaman bırakır ki, benim bu viranem revaktan ve haneden hatıra tuta!"

"Revak", tavan demektir. Bundan maksat, bedenin hevası ve "hane"den maksat, bedendir. Yani, "O define ve hazine olan Hak Zât'ın nuru bırakır mı ki, benim bu viran olan gözüm bedenin hevasını ve bedeni hatırlasın! Çünkü bu nur asıldır; ve bedenin hevası ve beden bu nurun fer'idir (ikincilidir). Asla sahip olan fer'i hatırlar mı?"

"Rivâk", tavan demektir. Bundan murâd, cismin hevâsı ve "hâne"den murâd, cisimdir. Ya'nî, "O define ve hazîne olan Zât-ı Hakk'ın nûru bırakır mı ki, benim bu vîrân olan gözüm cismin hevâsını ve cismi hatırlasın! Zîrâ bu nûr asıldır; ve cismin hevâsı ve cisim bu nûrun fer'idir. Asla mâlik olan fer'i hatırlar mı?"

3110. Yûsuf'a mensub olan yüzün nuru, ubûr vaktinde uzak pencereciklere düşerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3110. Yusuf'a ait olan yüzün nuru, geçiş anında uzak küçük pencerelere düşerdi.

Yani, Yusuf (a.s.)'ın yüzünde bulunan Hakk'ın Zât'ının nuru dahi o hazret sokaklardan geçtiği zaman uzak küçük pencerelere düşer ve yansırdı.

Ya'nî, Yûsuf (a.s.)ın yüzünde olan Zât-ı Hakk'ın nûru dahi o hazret sokaklardan geçtiği vakit uzak pencereciklere düşer ve aks ederdi.

3111. Binaenaleyh hâne içinde olanlar derlerdi ki: "Yusuf bu tarafta seyr u güzerdedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3111. Bu sebeple evin içinde olanlar derlerdi ki: "Yusuf bu tarafta gezip dolaşmaktadır!"

3112. Zîrâ ki duvar üzerinde şua' görür idi. Binaenaleyh bikā' sahibleri anlarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3112. Çünkü duvar üzerinde ışık görürdü. Bu sebeple ev sahipleri anlarlardı.

"Bikā'", "ıssız yer ve bir parça yer ve aklık ve karalık" anlamına gelen "buk'a" kelimesinin çoğuludur. Burada evden kinaye olur. Bu beyitlerde zahiren Yusuf (a.s.)'ın halleri anıldığı gibi, batınen de insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hallerine işaret buyurulur. "Hâne"den maksat, cisimlerdir. "Pencere"den maksat kalplerdir; ve bikā tabiriyle kara olan nefsanî sıfatlar ve ak olan ruhanî sıfatlar karışık bulunan kalpler kastedilir. Çünkü insân-ı kâmilin feyiz nuru, geçtiği ve bulunduğu yerlerde o kâmile yönelenlerin kalplerine yansır.

"Bikā'", "ıssız yer ve bir parça yer ve aklık ve karalık" ma'nâsına olan "buk'a" kelimesinin cem'idir. Burada evden kinâye olur. Bu beyitlerde zâhiren Yûsuf (a.s.)ın ahvâli mezkûr olduğu gibi, bâtınen dahi insân-ı kâmilin ahvâline işaret buyurulur. "Hâne"den murâd, cisimlerdir. "Pencere"den murâd kalblerdir; ve bikā ta'bîriyle kara olan sıfât-ı nefsâniyye ve ak olan sıfât-ı rûhâniyye karışık bulunan kalbler murâd buyurulur. Zîrâ geçtiği ve bulunduğu mahallerde insân-ı kâmilin nûr-ı füyûzâtı o kâmile müteveccih olanların kalblerine aks eder.

3113. Bir hânenin ki o tarafa penceresi vardır, o Yûsuf'un seyranından şeref tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3113. Bir evin ki o tarafa penceresi vardır, o Yusuf'un seyranından şeref kazanır.

Bir beden evinin penceresi olan kalbin, o insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına yönelmesi olursa, o beden ve kalp, Hz. Yusuf meşrebinde olan insân-ı kâmilin seyrinden şeref bulur ve onun feyiz nurlarına ulaşır.

Bir cisim hânesinin penceresi olan kalbin o insân-ı kâmil tarafına teveccühü olursa, o cisim ve kalb Hz. Yûsuf meşrebinde olan insân-ı kâmilin seyrânından şeref bulur ve onun nûr-ı füyûzâtına nail olur.

3114. Agah ol! Pencereyi Yusuf tarafına aç ve onun aralığından teferrüce âğaz et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3114. Bilinçli ol! Pencereyi Yusuf tarafına aç ve onun aralığından seyretmeye başla!

"Ferce", gamdan ve kederden kurtulmak ve seyretmek anlamındadır. Yani, ey Hakk Yolcusu, bilinçli ol! Kalp penceresini insân-ı kâmil tarafına aç ve o kalp penceresinin aralığından sana yansıyacak olan feyiz nurları aracılığıyla nefsanî sıfatların sana verdiği gamdan ve kederden kurtulup ruhanîyet âleminde seyret!

"Ferce", gamdan ve gussadan kurtulmak ve teferrüc etmek ma'nâsınadır. Ya'nî, ey tâlib, âgâh ol! Kalb penceresini insân-ı kâmil tarafına aç ve o kalb penceresinin aralığından sana aks edecek olan nûr-ı füyûzât vâsıtasıyla sıfât-ı nefsâniyyenin sana îrâs ettiği gamdan ve gussadan kurtulup rûhâniyet âleminde teferrüc et!

3115. Aşka çalışıcılık o pencereyi yapmaktır. Zîrâ dostun cemâlinden sîne rûşendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3115. Aşka çalışmak, o pencereyi yapmaktır. Çünkü dostun güzelliğinden kalp aydınlıktır.

"Aşk-verz", bileşik bir sıfattır. "Verz", "çalışmak ve gayret etmek" anlamına gelen "verzîden" mastarının şimdiki zaman emir kipidir. Sonundaki "yâ" mastar içindir. "Aşka çalışmak" demektir. "Aşka çalışmak"tan maksat, Hakk'ı ve Hakk'ın eşya üzerindeki tasarruflarını düşünmektir ki, bu düşünme sonucunda çokluğa olan sevgi yok olur ve birliğe yönelme artar. Yani, ey hakikat talep edeni! Hakk'ı ve Hakk'ın tasarruflarını düşünmekle meşgul ol ki, bu meşguliyet o kalp penceresini yapmak ve açmaktır. Çünkü insân-ı kâmil aynasından görünen dostun, yani Hakk'ın güzelliğinden kalp, yani kalp penceresi aydınlıktır ve ışıklıdır.

"Aşk-verz", vasf-ı terkîbîdir. "Verz", "sa'y etmek ve çalışmak" ma'nâsına olan "verzîden" masdarının emr-i hâzırıdır. Ahirindeki "yâ" masdariyet içindir. "Aşka çalışmak" demek olur. "Aşka çalışmak"tan murâd, Hakk'ı ve Hakk'ın eşya üzerindeki tasarrufatını tefekkürdür ki, bu tefekkür neticesinde keserâta muhabbet zâil ve vahdet tarafına meyil ziyâdeleşir. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Hakk'ı ve Hakk'ın tasarrufatını tefekkür ile meşgül ol ki, bu meşgûliyet o kalb penceresini yapmak ve açmaktır. Zîrâ insân-ı kâmil aynasından zâhir olan dostun, ya'nî Hakk'ın cemâlinden sîne ya'nî kalb penceresi rûşendir ve aydınlıktır.

3116. Binaenaleyh dâimâ ma'şûka tarafına bak! Ey baba! Bu senin elindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3116. Bu sebeple daima maşuka tarafına bak! Ey baba! Bu senin elindedir.

"Maşuka"dan kastedilen ruhtur. Çünkü o müennestir ve Araplar "ruh" kelimesini müennes olarak kullanırlar. Nasıl ki birinci cildin 2004 ve 2005 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulur:

[Yani] "Bu humeyra ve can, müenneslik lafzıdır. Bu Araplar ona müenneslik adını verirler. Fakat ruha müenneslikten korku yoktur. Ruhun erkek ve kadın ile ortaklığı yoktur." Yani, Hakk yolunda ihtiyarlayıp baba olan sâlik (Hakk yolcusu)! Daima Hakk talibinin maşukası olan ruhun ve kalbin tarafına bak ve düşüncelerini o tarafa yönelt! Nefsini düşünmekle meşgul olma! Çünkü Hakk'ın güzelliğini görmeye vasıta ruhtur.

"Ma'şûka"dan murâd rûhtur. Zîrâ müennestir ve Arablar "rûh"u müennes bir kelime olarak kullanırlar. Nitekim 1. cildin 2004 ve 2005 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulur:

[Ya'ni] "Bu humeyrâ ve cân lafz-ı te'nîstir. Bu Arablar ona te'nîs nâmını koyarlar. Fakat rûha te'nîsten korku yoktur. Rûhun erkek ve kadın ile işrâki yoktur." Ya'nî, Hak yolunda ihtiyarlayıp baba olan sâlik! Dâimâ Hak tâlibinin ma'şûkası olan rûhun ve kalbin tarafına bak ve tefekkürâtını o tarafa tevcîh et! Nefsini düşünmekle meşgül olma! Zîrâ cemâl-i Hakk'ı rü'yete vâsıta rûhtur.

3117. Kendin için içerilere yol yap! Gayri düşünücü olan idrāki uzak et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3117. Kendin için içerilere yol yap! Gayrı düşünücü olan idraki uzak et!

Yani, dış görünüşleri bırak da, kendin için içlere ve bâtınlara yol yap. Ve Hakk'ın dışındaki eşyanın dış görünüşlerini ve cismanî olanı düşünen idraki ve cüz'î aklı kendinden uzaklaştır!

Ya'nî, zevâhiri bırak da, kendin için içerilere ve bâtınlara yol yap. Ve Hakk'ın gayrı olan zevâhir-i eşyayı ve cismânîyi düşünen idrâki ve akl-1 cüz'îyi kendinden uzaklaştır!

3118. Kimya tutarsın. Posta ilaç yap! Düşmanları bu sınâatten dost yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3118. Kimya tutarsın. Bedene ilaç yap! Düşmanları bu sanattan dost yap!

"Kimya"dan kasıt, insan ruhudur. "Post"tan kasıt, bedendir. "İlaç yapmak"tan kasıt, ruhani sıfatlar ile cismani ve nefsani sıfatları temizlemektir. "Düşmanlar"dan kasıt, vehim ve nefis şeytanlarıdır. "Sanat"tan kasıt, bütün eşyada Hakk'ın isimleri ve sıfatları sebebiyle zuhurunu ve tasarruflarını düşünmektir. Yani, ey hakikat talep edeni! Sende bakırı altın yapan kimya hükmünde olan insan ruhu vardır. Bu sebeple bu ruhun sıfatlarıyla beden hükmünde olan cismine ve cismani sıfatlarına ilaç yap! Vehim ve nefis düşmanlarını ve şeytanlarını ilahi tasarrufları düşünerek kendine dost yap! Yani vehmini ve cismini Hakk'ın emrine itaatkâr kıl!

"Kîmya"dan murâd, rûh-ı insânîdir. "Post"tan murâd, cisimdir. "İlâç yap-mak"tan murâd, rûhânî sıfatlar ile cismânî ve nefsânî sıfatları temizlemektir. "Düşmanlar"dan murâd, vehim ve nefis şeytanlarıdır. "Sınâat"ten murâd, bil-cümle eşyâda Hakk'ın esmâsı ve sıfatı hasebiyle zuhûrunu ve tasarrufâtını tefekkürdür. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Sende bakırı altın yapan kimyâ mesâ-besinde olan rûh-ı insânî vardır. Binâenaleyh bu rûhun sıfatlarıyla post me-sâbesinde olan cismine ve cismânî sıfatlarına ilâç yap! Vehim ve nefis düş-manlarını ve şeytanlarını tasarrufât-ı ilâhiyyeyi tefekkür ederek kendine dost yap! Ya'nî vehmini ve cismini emr-i Hakk'a mutî' kıl!

3119. Vaktāki zībā oldun, o zîbâya erişirsin ki, rûhu bikeslikten kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3119. Ne zaman güzel olursan, o güzele ulaşırsın ki, ruhu kimsesizlikten kurtarır.

Ne zaman ruhanî sıfatlarla nitelenip güzel ve yakışıklı ve hoş olursan, artık o güzel ve mutlak güzellik sahibi olan gerçek sevgiliye ulaşırsın ki, o gerçek sevgili ikilik âleminde ve cismaniyet dünyasında kimsesiz ve garip kalan ruhu bu kimsesizlikten ve ikilik uzaklığından kurtarır.

Vaktāki rûhânî sıfatlar ile muttasıf olup zîbâ ve yakışıklı ve güzel oldun, artık o zîbâ ve hüsn-i mutlak sahibi olan ma'şûk-ı hakîkîye erişirsin ki, o ma'şûk-ı hakîkî ikilik âleminde ve cismâniyet cihânında bîkes ve garîb kalan rûhu bu bîkeslikten ve ikilik uzaklığından kurtarır.

3120. Onun nemi canlar bağını terbiye, onun demi gamın ölmüşünü diri etmiştir. [3101]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3120. Onun nemi canlar bağını terbiye etmiş, onun demi gamın ölmüşünü diri etmiştir.

"Nem"den kasıt, ilim ve marifettir (Allah'ı bilme). Çünkü "nem", rutubet ve ıslaklık demektir ve çok az bir sudan ibarettir. Hakk'ın insana verdiği ilim ise, "Size ilimden ancak az bir şey verildi" (İsrâ, 17/85) ayet-i kerimesi gereğince çok az ve rutubet türünden bir şeydir. Böyleyken o ilim ve marifet canlar bağını terbiye eder ve geliştirir. "Dem"den kasıt, cemâlî (güzellik tecellisi) ve lutfî (lütuf tecellisi) tecellidir; ve bu tecelli, Hak'tan uzaklık gamı içinde cansız ve bitkin kalan sâliki (Hakk Yolcusu) ruhanî kuvvetiyle diri eder.

"Nem"den murâd, ilim ve ma'rifettir. Zîrâ "nem", rutûbet ve ıslaklık demek olup gāyet az bir sudan ibarettir. Hakk'ın insana verdiği ilim ise, وَمَا أُوتِيتُم مِّنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا (İsrâ, 17/85) ya'nî "Size ilimden ancak az bir şey verildi" ayet-i ke- rîmesi mûcibince gāyet az ve rutûbet nev'inden bir şeydir. Böyle iken o ilim ve ma'rifet canlar bağını terbiye eder ve neşv ü nemâ verir. "Dem"den murâd, tecellî-i cemâlî ve lutfidir; ve bu tecellî Hak'tan uzaklık gamı içinde cansız ve bîtâb kalan sâliki kuvve-i rûhâniyyesiyle diri eder.

3121. Bütün dûn olan cihanın mülkünü vermez; yüz binlerce türlü türlü mülk verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3121. Bütün aşağı olan cihanın mülkünü vermez; yüz binlerce türlü türlü mülk verir.

Yüce Allah, lütuf tecellisiyle dirilttiği bir kuluna sadece bu süflî ve aşağı olan dünya âleminin bütün mülkünü vermez, aksine bu mülke ek olarak bu dünya âleminin dışında yüz binlerce türlü türlü mülk verir. Çünkü Hakk'ın lütfu ve ihsanı sadece bu dar olan dünya âleminin mülküne sınırlı değildir.

Hak Teâlâ hazretleri tecellî-i lutfîsi ile dirilttiği bir kuluna yalnız bu süflî ve aşağı olan dünyâ âleminin bütün mülkünü vermez, belki bu mülke ilave olarak bu dünyâ âleminin haricinde yüz binlerce türlü türlü mülk verir. Zîrâ Hakk'ın lutfu ve ihsânı yalnız bu dar olan dünyâ âleminin mülküne munhasır değildir.

3122. Hak onun mülk-i cemâli üzerine derssiz ve sebaksız ta'bîr mülkünü verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3122. Hak, onun güzellik mülkü üzerine, ders görmeden ve öğrenim almadan rüya tabiri mülkünü verdi.

Nasıl ki Yüce Allah, Yusuf (a.s.)a verdiği güzellik mülkü üzerine, hiçbir kimsenin öğretimi ve eğitimi olmaksızın rüya tabiri ilmini ve mülkünü ek olarak verdi; ve onun rüya tabirindeki ilmi ve mahareti Yusuf Suresi'nde açıkça belirtilmiştir.

Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Yûsuf (a.s.)a verdiği güzellik mülkü üzerine hiçbir kimsenin ta'lîmi ve tedrîsi olmaksızın rü'yâ ta'bîri ilmini ve mülkünü ilâve olarak verdi; ve onun rü'yâ ta'bîrindeki ilmi ve mahâreti sûre-i Yûsuf'ta musarrahtır.

3123. Onun hüsnünün mülkü zindan tarafına çekti. Onun ilminin mülkü Keyvân tarafına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3123. Onun güzelliğinin mülkü zindan tarafına çekti. Onun ilminin mülkü Keyvân tarafına çekti.

"Keyvân", Satürn gezegeninin adıdır; burada yüce makamdan kinayedir. Fakat Yûsuf (a.s.)ın bu aşağı âleme ve cismaniyet âlemine ait olan güzellik mülkü onu zindan ve hapis tarafına çekti. Çünkü onun güzelliğine Mısır azizinin eşi Züleyha tutkun olup kendisine tecavüz iftirasını attı; ve doğru zannıyla Hz. Yûsuf'u zindana koydular. Nasıl ki ayrıntısı Yûsuf sûresinde ve tefsir kitaplarındadır. Fakat Mısır'da Hiksoslar'ın hâkim olduğu bir zamanda hükümdarın gördüğü rüyayı yorumladı. Zindandan çıkardılar. Hükümdarın hazinesinin emini tayin ettiler. Bu sebeple onun ilminin mülkü o hazreti yüce makama çıkardı ve onu zahirî izzet sahibi de yaptı.

"Keyvân", Zühal seyyâresinin adı olup burada makām-ı âlîden kinâyedir. Fakat Yûsuf (a.s.)ın bu âlem-i süflîye ve cismâniyet âlemine taalluk eden güzellik mülkü onu zindan ve hapis tarafına çekti. Zîrâ onun hüsnüne azîz-i Mısır'ın zevcesi Züleyha meftûn olup kendisine tecavüz iftirâsını etti; ve sahîh zannıyla Hz. Yûsuf'u zindana koydular. Nitekim tafsîli sûre-i Yûsuf'ta ve tefsîr kitablarındadır. Fakat Mısır'da Hiksoslar'ın hâkim olduğu bir zamanda hükümdârın gördüğü rü'yâyı ta'bîr etti. Zindandan çıkardılar. Hükümdarın hazînesinin emîni ta'yîn ettiler. Binâenaleyh onun ilminin mülkü o hazreti makām-ı âlîye çıkardı ve izzet-i sûrî sâhibi de yaptı.

3124. Şah ilim ve hünerden dolayı onun gulâmı oldu. İlim mülkü hüsn mülkünden asûdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3124. Şah, ilim ve hünerden dolayı onun kulu oldu. İlim mülkü, güzellik mülkünden daha rahattır.

Mısır hükümdarı, Yusuf (a.s.)'da gördüğü ilim ve hünerden dolayı onun kölesi ve hayranı oldu. Bu sebeple görülüyor ki, ruh âlemine ait olan ilim mülkü, cisim âlemine ait olan güzellik mülkünden daha rahat ve huzurludur. Bu şerefli beyitteki "şah" ifadesi, Yusuf Suresi'nde belirtilen "melik" ifadesinin eş anlamlısıdır. Çünkü Yusuf (a.s.) zamanında Firavunların hükümeti sona ermiş, onların yerine Hiksoslar hâkim olmuştu. Kur'an-ı Kerim'de "melik" ifadesinin kullanılması bu tarihî olaya işarettir.

Mısır hükümdarı, Yûsuf (a.s.) da gördüğü ilim ve hünerden dolayı onun bendesi ve meftûnu oldu. Binâenaleyh görülüyor ki, âlem-i rûhâniyyete taalluk eden ilim mülkü, âlem-i cismâniyyete taalluk eden güzellik mülkünden daha âsûde ve râhattır. Beyt-i şerîfte "şâh" ta'bîri sûre-i Yûsuf'ta beyân buyurulan "melik" ta'bîrinin mürâdifidir. Zîrâ Yûsuf (a.s.) zamanında Fir'avnların hükûmeti munkarız olup, onların yerine Hiksoslar hâkim olmuş idi. Kur'ân-ı Kerîm'de "melik" ta'bîr buyurulması bu vak'a-i târîhiyyeye işarettir.

## O borç etmiş olan şahsın hikâyesine rücû' etmektir ve onun muhtesibin inâyeti ümîdi ile Tebrîz tarafına gelmesidir

3125. O mümtehan olan garib borç korkusundan o dârü'l-islâm tarafına yola geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3125. O imtihan olunan garip, borç korkusundan o İslâm yurduna doğru yola geldi.

Yukarıda hikâyesi anlatılmaya başlanmış olan o imtihan edilmiş garip, borcunun çok olması sebebiyle alacaklıların baskısı korkusundan selamet evi olan Tebriz şehri tarafına doğru yola girdi ve yolculuğa çıktı.

Yukarıda kıssası beyâna başlanmış olan o imtihân olunmuş garîb, borcunun çok olması hasebiyle alacaklıların tazyîki korkusundan selâmet evi olan Tebrîz şehri tarafına doğru yola girdi ve sefere çıktı.

3126. Tebriz tarafına ve gülistan mahallesine gitti. Onun ümîdi gül üstünde yatmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3126. Tebriz tarafına ve gülistan mahallesine gitti. Onun ümidi gül üstünde yatmış idi.

İkinci mısraın sonundaki "sitân" kelimesi, "nişân" kelimesiyle aynı vezinde olup burada "sırt üstü uyumuş" anlamına gelir. Başka anlamları da vardır. Yani, o borçlu olan garip kişi Tebriz şehri tarafına gitti; ve orada borçlarını ödeyecek kadar eline para geçeceği için orası kendisine bir gülistan semti gibi hoş bir yerdi; ve güller üzerinde yatıp uyuyan bir kimse nasıl mutlu idiyse, onun borcu ödeme ümidi de öylece gül üstünde yatıp uyumuş idi.

İkinci mısra' nihâyetindeki "sitân", "nişân" vezninde olup burada "arka üstü uyumuş" ma'nâsınadır. Diğer ma'nâları da vardır. Ya'nî, o borçlu olan garîb Tebriz şehri tarafına gitti; ve orada borçlarını ödeyecek kadar eline pa- ra geçeceği için orası bir gülistân semti gibi kendisine latîf bir mahal idi; ve güller üzerinde yatıp uyuyan bir kimse nasıl mes'ûd idiyse, onun borcu ödemek ümîdi de öylece gül üstünde yatıp uyumuş idi.

3127. Alî olan Tebrîz dârü'l-mülklerinden onun ümidi üzerine aydınlık aydınlık üstüne çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3127. Yüce olan Tebriz'in başkentlerinden onun ümidi üzerine aydınlık aydınlık üstüne çarptı.

Onun nazarında yüksek olan Tebriz şehrinden onun borç ödeme ümidi üzerine, kesinlik aydınlığı birbiri üstüne çarptı ve yansıdı. Çünkü daha önce birçok borcunu ödemiş olan muhtesip (çarşı ve pazar denetleyicisi) yine bu borçlarını şüphesiz ödeyecekti.

Onun nazarında yüksek olan Tebrîz şehrinden onun borç ödemek ümîdi üzerine, kat'iyet aydınlığı birbiri üstüne çarptı ve aks etti. Zîrâ evvelce birçok borçlarını ödemiş olan muhtesib yine bu borçlarını şübhesiz ödeyecek idi.

3128. Onun cânı o ricâl ravzasından, visâl Mısır'ı Yûsuf'unun nesîminden handân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3128. Onun canı o ricâl (Allah dostları) bahçesinden, vuslat Mısır'ının Yusuf'unun kokusundan neşelendi.

"Ricâl ravzası"ndan kasıt, Tebriz şehridir. Çünkü Tebriz şehrinden birçok evliyanın seçkinleri ortaya çıkmıştır. Hz. Pîr efendimizin sevgilisi ve sohbet arkadaşı olan Mevlânâ Şemseddîn efendimiz de Tebriz şehrindendir. "Yusuf"tan kasıt, daha önce o garibin borçlarını ödemiş olan cömert muhtesiptir. Yani, o borçlu garibin canı, Allah dostları bağı ve bahçesi olan Tebriz şehrinden, maksada ulaşma Mısır'ının Yusuf'u olan muhtesibin kokusundan neşelendi ve sevindi.

"Ricâl ravzası"ndan murâd, Tebrîz şehridir. Zîrâ Tebrîz şehrinden birçok havâss-ı evliyâ zuhûr etmiştir. Hz. Pîr efendimizin mahbûbu ve musâhibi olan Mevlânâ Şemseddîn efendimiz dahi Tebrîz şehrindendir. "Yûsuf"tan murâd, evvelce o garîbin borçlarını ödemiş olan kerem sâhibi muhtesibdir. Ya'nî, o borçlu garîbin cânı ricâlullâh bağı ve bahçesi olan Tebrîz şehrinden maksûda vuslat Mısır'ının Yûsuf'u olan muhtesibin kokusundan handân ve mesrûr oldu.

3129. Dedi: "Ey deve sürücü! Benim devemi çökert! Bana yardım geldi ve ihtiyacım uçtu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3129. Dedi: "Ey deve sürücü! Benim devemi çökert! Bana yardım geldi ve ihtiyacım uçtu."

"Hâdî", "hudv" (حدو) ve "hudâ" (حدى) kelimelerinden türemiş bir ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup, "deve sürücü" demektir. "Enih", deveyi çökertmek anlamına gelen "inâha"dan türemiş bir şimdiki zaman emir kipidir. "İs'âd", if'âl babından "saadetlendirmek ve yardım etmek" anlamlarındadır. "Târet", geçmiş zaman fiilinin müennes (dişil) çekimi olup, "uçtu" demektir. "Fâka", "ihtiyaç" anlamındadır. Yani, garip Tebriz şehrine gelince, devecisine hitaben dedi: "Ey deve sürücü! Maksat olan şehre geldik! Artık devemi çökert! Bana yardım veya saadetlendirme vakti geldi ve ihtiyacım ortadan kalktı ve uçtu."

"Hâdî", "hudv" (حدو) ve "hudâ" (حدى) dan ism-i fâil olup, "deve sürücü" demektir. "Enih", deveyi çökertmek ma'nâsına olan "inâha"dan emr-i hâzırdır. "İs'âd", if'âl bâbından "saâdetlendirmek ve muâvenet etmek" ma'nâlarınadır. "Târet", fiil-i mâzînin müennes sîgası olup, "uçtu" demektir. "Fâka", "ihtiyâc" ma'nâsınadır. Ya'nî, garîb Tebrîz şehrine gelince, devecisine hitâben dedi: "Ey deve sürücü! Maksûd olan şehre geldik! Artık devemi çökert! Bana yardım veyâ saâdetlendirme vakti geldi ve ihtiyâcım zâil oldu ve uçtu."

3130. "Ey devem! Çök! Umûr iyi oldu. Muhakkak Tebrîz, sadrların münahlarıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3130. "Ey devem! Çök! İşler iyi oldu. Muhakkak Tebriz, büyük makam sahiplerinin dinlenme yeridir."

"Ebrükî", emir kipinin dişil tekil çekimidir. "Münah", devenin çökeceği ve dinleneceği yere denir. "Münâhât" onun çoğuludur. "Sudûr", "sadr"ın çoğuludur ve "sadr"ın birden çok anlamı vardır. Burada "büyük makamlar" demektir ki, yakınlık bağıntısıyla mecaz olarak "yüksek makam sahibi kişiler ve büyükler" anlamındadır. Yani, ey devem, çök! Tebriz'e geldik. Artık işler iyi oldu ve yoluna girdi. Muhakkak Tebriz, büyüklerin dinlenme yeridir.

“Ebrükî”, emr-i hâzırın müennes sîgasıdır. "Münah", deve çökecek ve istirahat edecek yere derler. "Münâhât" onun cem'idir. "Sudûr", "sadr"ın cem'idir ve "sadr"ın müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "büyük makāmlar" demektir ki, mücâveret alâkasıyla mecâz olarak "makām-ı âlî sâhibleri ve büyükler" ma'nâsınadır. Ya'nî, ey devem, çök! Tebrîz'e geldik. Artık işler iyi oldu ve yoluna girdi. Muhakkak Tebrîz, büyüklerin mahall-i istirahatidir."

3131. "Ey devem! Bahçelerin etrafında otla! Muhakkak Tebriz, bizim için ne güzel ifaza yeridir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3131. "Ey devem! Bahçelerin etrafında otla! Muhakkak Tebriz, bizim için ne güzel ifaza yeridir!"

"İsrah", emir kipi olup, "otla!" demektir. "Müfâz", "ifâza"dan ism-i mekândır. "İfaza yeri ve feyz verilmiş mahal" anlamındadır. Yani, "Ey devem! Beni maksadım olan bir yere kadar getirdin; şimdi bu Tebriz bahçelerinin etrafında otla ve dinlen! Çünkü Tebriz sana ve bana ne güzel feyz verilecek yerdir!" Bu beyitlerde Tebriz şehrinin övgüsü, "Mekânın şerefi, içinde oturan kimselerin şerefiyledir" kaidesi gereğince, o şehrin evliyaların makamı olmasındandır. Özellikle Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) efendimiz o şehirdendir. Bu sebeple bu beyitlerdeki semboller şöyle olmak uygun görünür: "Deve"den kasıt, sâlikin (Hakk Yolcusu) cismidir. Devenin binicisi sâlikin ruhudur. "Borç"tan kasıt, cismin ruha ve ruhun da cisme karşı olan vazifeleridir ki, bunları şeriat (ilahi yasa) belirlemiştir. Sâlik, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kavuşmadıkça borçları ödemenin yolunu bilemez ve aşırılıktan ve eksiklikten kurtulamaz. "Kerim olan muhtesib"den kasıt insân-ı kâmildir. "Deveci"den kasıt, sâliki insân-ı kâmile ulaştırmaya aracı olan rehberdir. "Bahçeler"den kasıt, evliyaların hakikatleri ve marifetleridir; ve "Tebriz şehri"nden kasıt, insân-ı kâmilin mekânıdır. Bu ve sonraki şerefli beyitlerin bu anlamlar dairesinde düşünülmesi uygun olur.

“İsrah”, emr-i hâzır olup, "otla!" demektir. "Müfâz", "ifâza'dan ism-i mekândır. "İfaza yeri ve feyz verilmiş mahal" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ey devem! Beni mahall-i maksûdum olan bir yere kadar getirdin; şimdi bu Tebriz bahçelerinin etrafında otla ve istirahat et! Zîrâ Tebrîz sana ve bana ne güzel feyz verilecek mahaldir!" Bu beyitlerde Tebrîz şehrinin medhi شرف المكان بالمكين ya'ni "Mekânın şerefi, içinde oturan kimselerin şerefiyledir" kāidesi mûcibince, o şehrin makarr-ı evliyâ olmasındandır. Husûsiyle Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) efendimiz o şehirdendir. Binâenaleyh bu beyitlerdeki rumûz şöyle olmak münâsib görünür: "Deve"den murâd, sâlikin cismidir. Devenin râkibi sâlikin rûhudur. "Borç"tan murâd, cismin rûha ve rûhun dahi cisme karşı olan vazîfeleridir ki, bunları şerîat ta'yîn buyurmuştur. Sâlik insân-ı kâmile mülâkî olmadıkça borçları ödemenin yolunu bilemez ve ifrât ve tefrîtten kurtulamaz. "Kerîm olan muhtesib"den murâd insân-ı kâmildir. "Deveci"den murâd, sâliki insân-ı kâmile îsâle vâsıta olan rehberdir. "Bahçeler"den murâd, evliyânın hakāyık ve maârifidir; ve "Tebriz şehri"nden murâd, insân-ı kâmilin mekânıdır. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfenin bu ma'nâlar dâiresinde teemmülü münâsib olur.

3132. "Ey sârbân! Develerden yükü aç! Tebrîz şehri gülistan mahallesidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3132. "Ey deve sürücüsü! Develerden yükü aç! Tebriz şehri gülistan mahallesidir."

"Sârbân", deve sürücüsü demektir. Yani, "Ey deve sürücüsü ve ey rehber! İnsân-ı kâmilin mekânına geldik, artık cisim develerinden aşırılık ve eksiklik yükünü kaldır ve aç! Çünkü Tebriz şehri ve insân-ı kâmilin mekânı, ilâhî hakikatler ve bilgiler gülistanıdır."

“Sârbân”, deve sürücü. Ya'nî, "Ey deve sürücü ve ey rehber! İnsân-ı kâmilin mekânına geldik, artık cisim develerinden ifrât ve tefrît yükünü kaldır ve aç! Zîrâ Tebrîz şehri ve insân-ı kâmilin mekânı hakāyık ve maârif-i ilâhiyye gülistanıdır."

3133. Bu bostânın Firdevs'e mensûb revnakı vardır. Bu Tebriz'in arşa mensûb şa'şaası vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3133. Bu bostanın Firdevs'e ait bir güzelliği vardır. Bu Tebriz'in arşa ait bir ihtişamı vardır.

Yani, "Bu marifet bostanının Firdevs cennetine ait bir güzelliği ve parlaklığı vardır. Bu Tebriz'in ve insân-ı kâmil huzurunun arşa ait bir ihtişamı ve nuru vardır."

Ya'nî, "Bu ma'rifet bostânının Firdevs cennetine mensûb revnakı ve parlaklığı vardır. Bu Tebrîz'in ve insân-ı kâmil huzûrunun arşa mensûb şa'şaası ve nûru vardır."

3134. Her bir zaman cânın rahat-engîz kokusu, arşın üstünden Tebrizliler üzerine münteşirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3134. Her bir zaman canın rahatlık veren kokusu, arşın üstünden Tebrizliler üzerine yayılmıştır.

"Fevh", kokunun yayılması, "revh", rahatlık ve rahmet demektir. Yani, "Her bir zaman ruhun rahatlık koparıcı ve veren kokusu, bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) makamına ait olan sâlikler (Hakk Yolcusu) üzerine yayılır."

"Fevh", koku intişârı, "revh", râhat ve rahmet demektir. Ya'nî, "Her bir zaman rûhun râhat koparıcı ve îrâs edici olan kokusu, bu insân-ı kâmilin makarrına mensûb olan sâlikler üzerine intişâr eder."

3135. Vaktaki o garib, muhtesibin evini aradı, halk ona dediler ki: "O habib geçti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3135. O garip, muhtesibin evini aradığı vakit, halk ona dediler ki: "O sevgili geçti."

O garip olan borçlu, cömert muhtesibin huzuruna çıkmak ve derdini anlatmak için evini aradığı vakit; halk ona dediler ki: "O halkın sevgilisi ve sevdiği olan cömert kişi ahirete göçtü ve bu suretler aleminden geçti."

Vaktaki o garîb olan borçlu, kerîm olan muhtesibin huzûruna çıkmak ve derdini anlatmak için evini aradı; halk ona dediler ki: "O halkın habîbi ve mahbûbu olan kerîm âhirete göçtü ve bu âlem-i sûretten geçti."

3136. O geçen gün dâr-ı dünyadan nakl etti. Erkek ve kadın onun vakıasından sarı yüzlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3136. O geçen gün dünya yurdundan göçtü. Erkek ve kadın onun olayından dolayı sarı yüzlüdür.

"Perîr", geçen gün ve evvelki gün anlamlarında kullanılır. Yani, "O cömert olan muhtesip (çarşı ve pazar denetleyicisi) evvelki gün dünyadan ahirete intikal etti. Onun vefatı olayından dolayı şehrin erkeği ve kadını etkilenip, kederden hepsinin yüzleri sarardı."

"Perîr", geçen gün ve evvelki gün ma'nâlarında müsta'meldir. Ya'nî, "O kerîm olan muhtesib evvelki gün dünyâdan âhirete intikal etti. Onun vefâtı vâkıasından dolayı şehrin erkeği ve dişisi müteessir olup, gamdan hepsinin yüzleri sarardı."

3137. Vaktaki ona hâtiflerden arşın kokusu erişti, o arşa mensûb olan tâvûs arşa gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3137. Ona gayb âleminden gelen seslerden arşın kokusu ulaştığında, o arşa ait olan tavus kuşu arşa gitti.

3138. "Gerçi onun sâyesi halkın penâhı idi. Güneş onu çabuk çabuk tayy etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3138. "Gerçi onun gölgesi halkın sığınağı idi. Güneş onu çabucak dürdü."

Yani, "Gerçi o muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) lütfunun gölgesi halkın sığınacak bir yeri idi ve halk onun cömertliğinden faydalanırdı; fakat hakiki varlık güneşi olan Yüce Allah, onun gölge hükmünde olan izafî varlığını çabucak toplayıp kaldırdı."

Ya'nî, "Gerçi o muhtesibin lutfunun sâyesi halkın sığınacak bir yeri idi ve halk onun kereminden istifade ederler idi; fakat vücûd-i hakîkî güneşi olan Hak Teâlâ hazretleri onun gölge mesâbesinde olan vücûd-i izâfisini çabuk ça- buk dürüp büküp kaldırdı."

3139. “O evvelki gün gemiyi bu sâhilden sürdü. O efendi bu gam-hâneden tok olmuş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3139. “O, evvelki gün gemiyi bu sahilden sürdü. O efendi bu gam evinden bıkmış idi.”

O hesap memuru, bu izafî varlık gemisini, hakikî varlık denizinin sahili olan bu cismaniyet âleminden evvelki gün sürdü. Çünkü o efendi, bir gam evi olan bu cismaniyet âleminden bıkmış ve usanmış idi. İnsân-ı kâmilin bu cismaniyet âleminden bıkması, Cenab-ı Pîr efendimizin şu şerefli beyitlerinden açıkça bellidir: "Ben dünya hapsine maslahat için gelmişimdir. Yoksa, ben nerede, hapis nerede? Kimin malını çalmışımdır ki, hapse müstahak olayım!"

"O muhtesib bu vücûd-i izâfi gemisini, vücûd-i hakîkî deryâsının sâhili olan bu cismâniyet âleminden evvelki gün sürdü. Zîrâ o efendi bir gam evi olan bu cismâniyet âleminden tok olmuş ve bıkmış idi." İnsân-ı kâmilin bu cismâniyet âleminden tok olması, cenâb-ı Pîr efendimizin şu beyt-i şerîflerin- den zâhirdir: من از برای مصلحت در حبس دنیا آمدم من از کجا حبس از کجا مال کرا دزدیده ام "Ben dünya hapsine maslahat için gelmişimdir. Yoksa, ben nerede, hapis ne- rede? Kimin malını çalmışımdır ki, hapse müstehak olayım!"

3140. Adam na'ra vurdu ve bî-hûş düştü, gûyâ o dahi ardınca cân verdi. [3121]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3140. Adam na'ra vurdu ve baygın düştü, sanki o da ardından can verdi.

Borçlu adam halktan bu haberi işitince, bir na'ra vurdu ve kendinden geçerek yere düştü. Zannettiler ki, o adam da muhtesibin ardından can verdi.

Borçlu adam halktan bu haberi işitince, bir na'ra vurdu ve kendinden ge- çerek yere düştü. Zannettiler ki, o adam dahi muhtesibin ardınca cân verdi.

3141. Müteâkiben onun yüzüne gül suyu ve su serptiler. Refikleri onun hâ- line ağlayıcı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3141. Ardından onun yüzüne gül suyu ve su serptiler. Arkadaşları onun hâline ağlar oldular.

3142. Geceye kadar kendinden geçti ve ondan sonra yarı ölmüş olarak gaybdan cânı geri geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3142. Geceye kadar kendinden geçti ve ondan sonra yarı ölmüş olarak gaybdan canı geri geldi.

O borçlu adam bayılıp kendinden geçince, halk onu ayıltmak için yüzüne gül suyu ve su serptiler. Arkadaşları o çaresizin hâline ağladılar; ve uzun süre ayılmadı. Geceye kadar kendinden geçti. Sonunda yarı ölü bir hâlde onun ruhu görünmeyen âlemden bedenine geri geldi.

O garibin, o muhtesibin vefatından haberdar olması ve onun yaratılmışa güvenmekten ve yaratılmışın bağışına dayanmaktan istiğfar etmesi ve onun Hakk'ın nimetlerini anması ve kendi kusurundan Hakk'a dönmesidir. "Küfredenler sonra Rablerine dönerler."

"Ta'vîl", dayanmak ve güvenmek demektir. Şerifteki ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (En'âm, 6/1) yani "Küfredenler sonra Rablerine dönerler" ayet-i kerimesi En'âm suresinin baş tarafında yer alır. Hz. Pîr efendimiz bu ayet-i kerimeyi işarî anlamı sebebiyle bu şerife bağlamıştır. Yani, borçlu adam borcunun ödenmesini ancak izafî varlık sahibi olan muhtesibden bilmiş ve ona güvenmiş ve Hakk'ın lütuflarından gafil bulunmuş idi. Dayandığı muhtesibin vefat etmek suretiyle izafî varlığı ortadan kalkınca o garip kimsesiz kaldı ve gafletinden uyanıp Hakk'a döndü. Nitekim Hakk'ın hakiki varlığını ve mevcudiyetini halkın izafî varlığı ile örten gafiller sonunda uyanıp Rablerine dönerler. Bu anlam Hicr suresinin başındaki رُبَّمَا يَودَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ (Hicr, 15/2) yani "Çok kâfirler Müslüman ve itaatkâr olmayı temenni ederler" ayet-i kerimesinde dahi beyan buyurulur. Çünkü "Müslüman olmayı temenni etmek" Hakk'a dönmek demektir. Bu dönüş keyfiyeti ya dünyada olur veya ölüm anında olur. Kâfirlerin ve perdecilerin akıllıları izafî varlıklardan zuhurunu gördükleri fiillerin hilafındaki tasarrufları müşahede ettikleri zaman, "Bu fani suretlerin arkasında başka bir kudret vardır," derler; ve bu dönüşün faydası olur. Ahmakları ise bu perdelerin farkına varamayıp o tasarrufları yine izafî varlıklara ve tabiat âlemine atfetmeye çalışırlar ve zahiri ve manevi helak içinde kalırlar. Ölüm anındaki dönüş ise, berzah hallerinin (ölümden sonraki âlemdeki haller) keşfi ile meydana gelir. Fakat bu dönüşün faydası olmaz; ve burada bir işaret daha vardır: مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ (Bakara, 2/255) yani "Şefaat eden kimsenin Allah Teâlâ katındaki şefaati ancak Hakk'ın izni ile olur" ayet-i kerimesindeki açıklık gereğince, insân-ı kâmilin Hakk Yolcusu'na feyz vermesi dahi ancak Hakk'ın izni iledir. İşte bu ayet-i kerimenin bu şerife izafesindeki hikmet budur.

O borçlu adam bayılıp kendinden geçince, halk onu ayıltmak için yüzüne gül suyu ve su serptiler. Arkadaşları o bîçârenin hâline ağladılar; ve birçok zaman ayılmadı. Geceye kadar kendinden geçti. Nihayet yarı ölü bir hâlde onun rûhu âlem-i gaybdan cesedine geri geldi.

O garîbin o muhtesibin vefâtından haberli olması ve onun mahlûk üzerine i'timâddan ve mahlûkun atâsı üzerine dayanmaktan istiğfâr etmesi ve onun Hakk'ın ni'metlerini yâd etmesi ve kendi kabâhatinden Hakk'a rücû' etmesidir. "Küfr edenler sonra Rablerine rücû' ederler"

“Ta'vîl”, istinad etmek ve dayanmak demektir. Sürh-i şerifteki ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (En'âm, 6/1) ya'nî "Küfr edenler sonra Rablerine rücû' ederler" âyet-i kerîmesi sûre-i En'âm'ın baş tarafında vâki'dir. Hz. Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmeyi ma'nâ-yı işârîsi hasebiyle bu sürh-i şerîfe rabt buyurmuştur. Ya'nî, borçlu adam borcunun ödenmesini ancak cûd-i izâfî sahibi olan muhtesibden bilmiş ve ona i'timâd etmiş ve Hakk'ın lutuflarından gafil bulunmuş idi. Dayandığı muhtesibin vefat etmek sûretiyle vücûd-i izâfisi ortadan kalkınca o garîb bîkes kaldı ve gafletinden uyanıp Hakk'a rücû' etti. Nitekim Hakk'ın vücûd-i hakîkîsini ve varlığını halkın vücûd-i izâfisi ile örten gâfiller âkıbet uyanıp Rablerine rücû' ederler. Bu ma'nâ sûre-i Hicr'in ibtidâsındaki رُبَّمَا يَودَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ (Hicr, 15/2) ya'nî “Çok kâfirler müslimîn ve münkādîn olmayı temennî ederler" âyet-i kerîmesinde dahi beyân buyurulur. Zîrâ “müslimîn olmayı temennî etmek" Hakk'a rücû' etmek demektir. Bu rücû' keyfiyeti ya dünyâda olur veyâhud ölüm esnasında olur. Kâfirlerin ve sâtirlerin akıllıları vücûdât-ı izâfiyyeden zuhûrunu gördükleri ef'âlin hilafındaki tasarrufatı müşâhede ettikleri vakit, "Bu suver-i faniyenin arkasında bir başka kudret vardır," derler; ve bu rücû'un fâidesi olur. Ahmakları ise bu hicâbâtın farkına varamayıp o tasarrufâtı yine vücûdât-ı izâfiyyeye ve âlem-i tabîata atf etmeye çalışırlar ve helâk-i sûrî ve ma'nevî içinde kalırlar. Ölüm esnâsındaki rücû' ise, ahvâl-i berzahiyyenin keşfi ile vâki' olur. Fakat bu rü-cû'un fâidesi olmaz; ve burada bir işaret daha vardır: مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ (Bakara, 2/255) ya'nî "Şefaat eden kimsenin Allâh Teâlâ indindeki şefâati ancak Hakk'ın izni ile olur" âyet-i kerîmesindeki sarâhat mûcibince, insân-ı kâmilin sâlike ifāzası dahi ancak Hakk'ın izni iledir. İşte bu âyet-i kerîmenin bu şerh-i şerîfe izâfesindeki hikmet budur.

3143. Vaktāki akla geldi, dedi: "Ey Kirdigar! Mücrimim, halka ümidvar oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3143. Vaktaki akla geldi, dedi: "Ey Kirdigar! Mücrimim, halka ümitvar oldum."

Vaktaki bayılmış olan borçlu adam akıl ve idrake geldi ve ayıldı, dedi ki: "Ey hakiki fail olan Yüce Allah! Ben kabahatliyim. Çünkü halka gönül bağladım ve lütfu halktan ümit ettim."

Vaktāki bayılmış olan borçlu adam akıl ve idrâke geldi ve ayıldı, dedi ki: "Ey fâil-i hakîkî olan Hak Teâlâ! Ben kabâhatliyim. Zîrâ halka gönül bağla-dım ve luftu halktan ümîd ettim."

3144. "Efendi gerçi çok sehavet etmiş idi. O sehavet asla senin atanın küfüvü olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3144. "Efendi gerçi çok cömertlik etmiş idi. O cömertlik asla senin atanın dengi olmadı."

Yani, "Gerçi muhtesip efendi bana karşı çok cömertlik etmiş idi. Fakat onun cömertliği asla senin atanın ve ihsanının benzeri ve misli olmadı."

Ya'nî, "Gerçi muhtesib efendi bana karşı çok cömerdlik etmiş idi. Fakat onun cömerdliği aslâ senin atânın ve ihsânının nazîri ve misli olmadı."

3145. "O külah bağışladı ve sen akıl dolu baş! O cübbe bağışladı ve sen boy pos!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3145. "O külah bağışladı ve sen akıl dolu baş! O cübbe bağışladı ve sen boy pos!"

"O muhtesib efendi bana başıma giyecek külah bağışladı ve sen ise o külahı giyecek akıl dolu bir baş ihsan ettin; ve o arkama giyecek cübbe bağışladı ve sen ise o cübbeyi giyecek boy pos ihsan ettin."

"O muhtesib efendi bana başıma giyecek külah bağışladı ve sen ise o kü-lâhı giyecek akıl dolu bir baş ihsân ettin; ve o arkama giyecek cübbe bağış-ladı ve sen ise o cübbeyi giyecek boy pos ihsân ettin."

3146. "O bana altın verdi ve sen altın saçıcı el! O bana binek hayvanı verdi ve sen süvârın aklını!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3146. "O bana altın verdi ve sen altın saçıcı el! O bana binek hayvanı verdi ve sen süvârın aklını!"

"Ey Rabbim! O muhtesip (çarşı ve pazar denetleyicisi) efendi bana altın verdi. Sen ise bana altın saçıcı olan eli ihsan ettin. O efendi bana binek hayvanı verdi. Sen ise bana o hayvana binici olan insan aklını verdin!"

"Ya Rab! o muhtesib efendi bana altın verdi. Sen ise bana altın saçıcı olan eli ihsân ettin. O efendi bana binek hayvanı verdi. Sen ise bana o hayvana binici olan akl-ı insânîyi verdin!"

3147. Efendi bana şem' verdi ve sen aydın göz! Efendi bana nukl verdi ve sen tu'me kabul edici!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3147. Efendi bana mum verdi ve sen aydın göz! Efendi bana yiyecek verdi ve sen yiyecek kabul edici!

"Karîr", gözün aydın olmasıdır. "Nukl", içki sırasında yenilen meze demektir. Burada gıda kastedilir. "Tu'me", yemeklik yiyecek şeydir. "Tu'me-pezîr", birleşik bir sıfattır, "yiyecek kabul edici" anlamındadır. Bundan kastedilen, midedir. Yani, "Efendi bana gece karanlığında kullanmam için mum verdi ve sen ise bana eşyayı görücü olan nurlu bir göz verdin. Efendi bana gıda verdi. Sen ise bana gıdayı yiyip hazmedecek bir mide verdin."

"Karîr", gözün aydın olması. "Nukl", içki esnasında yenilen meze demektir. Burada gıdâ murâd buyurulur. "Tu'me", yemeklik yiyecek şey. "Tu'me-pezîr", vasf-ı terkîbîdir, "yiyecek kabûl edici" ma'nâsınadır. Bundan murâd, mi'dedir. Ya'nî, "Efendi bana gece karanlığında kullanmak için mum verdi ve sen ise bana eşyayı görücü olan nûrlu bir göz verdin. Efendi bana gıdâ verdi. Sen ise bana gıdâyı yeyip hazm edecek bir mi'de verdin."

3148. O vazîfe verdi ve sen ömr ü hayat. Onun va'desi altın ve senin va'den tayyibattır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3148. O vazife verdi ve sen ömür ve hayat. Onun vaadi altın ve senin vaadin tayyibattır.

"Vazife", belirlenmiş olan tahsisat (ödenek) ve maaş demektir. Yani, "O bana belirlenmiş tahsisat ve maaş verdi. Sen ise o maaşı kullanabilmek için ömür ve hayat verdin. Bu sebeple onun vaadi altın ve senin vaadin ise, ömrün ve hayatın tayyibatı (iyi ve hoş şeyleri) ve iyilikleri olan zevkler ve lezzetlerdir."

"Vazîfe", muayyen olan tahsîsât ve maâş demektir. Ya'nî, "O bana muayyen tahsîsât ve maâş verdi. Sen ise o maâşı kullanabilmek için ömrü hayât verdin. Binâenaleyh onun va'di altın ve senin va'din ise, ömrün ve hayâtın tayyibâtı ve iyilikleri olan zevkler ve lezzetlerdir."

3149. O bana ev verdi ve sen felek ve yeryüzü! Senin evinde o ve onun gibi yüz semiz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3149. O bana ev verdi ve sen felek ve yeryüzü! Senin evinde o ve onun gibi yüz semiz vardır.

"Vüsâk", ev ve hane anlamındadır. Yani, "Ey Rabbim! O efendi bana bu dünyada oturmak için ev verdi ve sen ise bize yeri ve göğü verdin ki, onlar olmasa bu evin varlığı olmazdı. Senin verdiğin yeryüzü evinde o muhtesip (belediye zabıtası) ve onun gibi birçok semiz insanlar otururlar."

"Vüsâk", ev ve hâne ma'nâsınadır. Ya'nî, “Yâ Rab! O efendi bana bu dünyâda oturmak için ev verdi ve sen ise bize yeri ve göğü verdin ki, onlar olmasa bu evin vücûdu olmazdı. Senin verdiğin yeryüzü evinde o muhtesib ve onun gibi birçok semiz insanlar sâkin olurlar."

3150. Altın Senindir ve o altını yaratmadı. Ekmek Senindir ve ekmek ona Sen'den erişti. [3131]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3150. Altın Senindir ve o altını yaratmadı. Ekmek Senindir ve ekmek ona Sen'den erişti.

O muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) verdiği altın Senin mülkündür ve onu yaratan muhtesib değildir. Onun verdiği ekmek de aynı şekilde Senin mülkündür. Çünkü ekmek ona Sen'den ihsan olundu.

"O muhtesibin verdiği altın Senin mülkündür ve onu yaratan muhtesib değildir. Onun verdiği ekmek de kezâlik Senin mülkündür. Zîrâ ekmek ona Sen'den ihsân olundu."

3151. "O cömerdliği ve merhameti dahi ona sen verdin ki, cömerdlikten ona şadilik ziyade olurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3151. "O cömertliği ve merhameti dahi ona sen verdin ki, cömertlikten ona şadilik ziyade olurdu."

O muhtesibe (çarşı ve pazar denetleyicisi) cömertlik ve merhamet duygularını da Sen verdin ki, o efendi bu duyguların aksine hareket edemezdi. Bu sebeple bu cömertlik onun tabiatı ve yatkınlığı olup, bu sıfatlar ondan ortaya çıktıkça hoşuna gider ve çok sevinirdi.

"O muhtesibe cömerdlik ve merhamet duygularını da Sen verdin ki, o efendi bu duyguların hilafında hareket edemezdi. Binâenaleyh bu cömerdlik onun tab'ı ve isti'dâdı olup, bu sıfatlar ondan zahir oldukça hoşuna gider ve ziyâde sevinir idi."

3152. "Ben onu kendime kıble yaptım, asıl olan kıble yapıcıyı attım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3152. "Ben onu kendime kıble yaptım, asıl olan kıble yapıcıyı attım."

Yani, "Hakikat böyle iken, ben lütuf ve ihsanda o muhtesibi (kazanılmış şeyi) kendime kıble ve yönelme yeri yaptım. Lütuf ve keremde insan bireylerini yönelme yeri yapan latif zâtını arkaya attım ve lütuf ve ihsanın kaynağı ve aslı olan şerefli zâtından gafil oldum.

Ya'nî, "Hakîkat böyle iken, ben lutf ve ihsânda o muhtesibi kendime kıble ve teveccüh mahalli yaptım. Lutf ve keremde efrâd-ı beşeri teveccüh mahalli yapan zât-ı latîfini arkaya attım ve lutf ve ihsânın menba'ı ve aslı olan zât-ı şerîfinden gafil oldum.

3153. "Biz nerede idik ki o dînin Deyyân'ı suya ve çamura akıl ekerdi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3153. "Biz nerede idik ki o dinin Deyyân'ı suya ve çamura akıl ekerdi!"

"Deyyân", Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Anlamı "hesap edici ve ceza verici" demektir. "Din", "itaat, âdet, yol, alâmet, nişan, ceza ve mükâfat" anlamlarındadır. "Su ve çamur"dan maksat, cansızlar âlemidir. Yani, "Bizim cisimlerimiz nerede idi? Bu yoğunluk âleminde henüz mevcut değildi ki, o varlığı ve izafî yolunun muhasebecisi olan Yüce Allah, bu cansızlar âleminde bizim cisimlerimizi Nuh Suresi'ndeki وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَاراً (Nuh, 71/14) yani "Sizi evre evre yarattı" ayet-i kerimesi gereğince türlü türlü evrelerden ve dönüşümlerden geçirerek her bir evreye göre ruh ve ruhun sıfatı olan akıl ve idrak ekerdi. Cisimlerin yaratılış evreleri hakkında 4. cildin 3622 numaralı beytinden itibaren ayrıntılı bilgiler geçti. Ve Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 5. bölümünde de şöyle buyururlar:

"Âşıklar kendilerini bu şekilde feda etmişlerdir ve karşılık talep etmezler. Onlardan geriye kalanlar en'âm yani hayvanlar gibidirler. Gerçekten onlar en'âmdırlar, yani hayvandırlar. Fakat nimetlere layıktırlar; ve gerçekten ahırdadırlar velakin ahırın emîrinin makbulüdürler. İsterse onları bu ahırdan kurtarıp nakleder ve özel ahıra götürür. Nasıl ki onun başlangıcı yokluk idi. Ona varlık verdi; ve varlığını cansızlar ahırına getirdi; ve cansızlar ahırından bitkiler ahırına ve bitkilerden hayvanlar ahırına ve hayvanlardan insanlar ahırına ve insanlardan melekler ahırına sonsuza dek getirdi. Şimdi bunların hepsini onun bu cinsten ahırlarının çok olduğunu ve لَتَرْكَبُنٌ طَبَقًا عَنْ طَبَقِ. فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (İnşikak, 84/19-20) yani “Sen bir tabakadan bir tabakaya terkip olunursun; şimdi onlara ne oldu ki inanmıyorlar?" ayet-i kerimesi gereğince birinin diğerinden daha yüce olduğunu ikrar etmen için sana gösterdi ve buyurdu: "Bunu sana onun için gösterdim ki, benim bu cins ahırlarımın çok olduğunu kabul edesin; ve diğer mevcut tabakaları onun için göstermedim." Çünkü inkâr edip dersin ki: "İşte sanatın ustası budur!" Ve bunların bir türünü ona inanmaları için göstermiş ve diğer türleri yalnız kabul edip iman etmeleri için göstermemiştir... ilh."

"Deyyân", Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Ma'nâsı "hesab edici ve cezâ verici" demektir. "Dîn", "tâat, âdet, tarîk, alâmet, nişân, cezâ ve mükâfât" ma'nâlarınadır. "Su ve çamur"dan murâd, cemâd âlemidir. Ya'nî, "Bizim cisimlerimiz nerede idi? Bu âlem-i kesâfette henüz mevcûd değil idi ki, o vücûdu ve izâfî yolunun muhasibi olan Hak Teâlâ bu cemâd âleminde bizim cisimlerimizi sûre-i Nuh'ta olan وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَاراً (Nûh, 71/14) ya'nî "Sizi etvâren yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince türlü türlü tavırlardan ve istihâlelerden geçirerek her bir tavra göre rûh ve rûhun sıfatı olan akıl ve idrâk ekerdi. Cisimlerin etvâr-ı hilkati hakkında 4. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren ma'lûmât-ı mufassala geçti. Ve Hz. Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 5. faslında dahi şöyle buyururlar:

"Âşıklar kendilerini bu veche fedâ etmişlerdir ve ıvaz taleb etmezler. Onlardan mütebâkîsi en'âm ya'nî hayvânât gibidirler. Vâkıâ onlar en'âmdırlar, ya'nî hayvandırlar. Fakat müstehakk-ı in'âmdırlar; ve vâkıâ ahırdadırlar velâkin emîr-i ahırın makbûlüdürler. İsterse onları bu ahırdan halâs edip nakl eyler ve tavîle-i hâssa götürür. Nitekim onun mebdei adem idi. Ona vücûd verdi; ve vücûdunu tavîle-i cemâdîye getirdi; ve tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâ-mâ-lâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini onun bu cinsten tavîleleri çok olduğunu ve لَتَرْكَبُنٌ طَبَقًا عَنْ طَبَقِ. فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (İnşikāk, 84/19-20) ya'nî “Sen bir tabakadan bir tabakaya terkîb olunursun; imdi onlara ne oldu ki inanmıyorlar?" âyet-i kerîmesi mûcibince birinin diğerinden daha âlî olduğunu ikrâr etmen için sana gösterdi ve buyurdu: "Bunu sana onun için gösterdim ki, benim bu cins tavîlelerim çok olduğunu mukır olasın; ve diğer tabakāt-ı mevcûdeyi onun için göstermedim." Zîrâ inkâr edip dersin ki: "İşte üstâd-ı san'at budur!" Ve bunların bir nev'ini ona mu'tekid olmaları için göstermiş ve envâ'-i sâireyi yalnız mukır olup îmân etmeleri için göstermemiştir... ilh."

3154. Vaktaki ademden feleği zahir kıldı ve bu toprak bisatı döşedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3154. Varlık yokluktan feleği ortaya çıkardığı ve bu toprak döşeği serdiği zaman.

Yüce Allah, izafî yokluk âleminden güneşin, ayın ve gezegenlerin bütünsel yapısını ortaya çıkardığı ve Zâriyât Suresi'ndeki "وَالْأَرْضَ فَرَشَنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهَدُونَ" (Zâriyât, 51/48) yani "Yeryüzünü döşedik. Şimdi döşeyenlerin ne güzeli!" ayet-i kerimesi gereğince bu toprak küreyi bütün gereklilikleriyle döşeyip düzenledi.

Vaktaki Hak Teâlâ adem-i izâfî âleminden güneşin ve ayın ve seyyârâtın hey'et-i mecmuasını zâhir kıldı ve sûre-i Zâriyât'ta olan وَالْأَرْضَ فَرَشَنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهَدُونَ (Zâriyât, 51/48) ya'nî "Yeryüzünü döşedik. İmdi döşeyenlerin ne güzelidir!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu toprak küreyi bütün levâzımı ile döşedi ve tertîb etti.

3155. O yıldızlardan kandiller ve tabâyi'den anahtarlarlı kilitler yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3155. O, yıldızlardan kandiller ve tabiatlardan anahtarlı kilitler yaptı.

Yüce Allah, uzayda her biri bir kandil gibi parlayan güneşler yaptı. Hararet, soğukluk, kuruluk ve yaşlılıktan oluşan tabiatlar tezgahında, ana unsurlardan birtakım anahtarları olan cisim kilitlerini yaptı ki, o anahtarlar akıl ve idraktir. Cisim kilitleri bu akıl ve idrak anahtarları vasıtasıyla açılıp onlarda gizli olan sırlar ve hikmetler keşfedilir ve ilahi sanatın incelikleri görülür.

Hak Teâlâ fezâda her birisi bir kandil gibi parlayan güneşler yaptı. Harâret, bürûdet ve yubûset ve rutûbetten ibaret olan tabâyi' destgâhında anâsırdan birtakım anahtarları olan ecsâm kilitlerini yaptı ki, o anahtarlar akıl ve idrâktir. Ecsâm kilitleri bu akıl ve idrâk anahtarları vâsıtasıyla açılıp onlarda gizli olan esrâr ve hikem keşf olunur ve sun'-ı ilâhînin incelikleri görülür.

3156. Ey, ne çok gizli ve açık bünyâdları bu tavanın ve döşemenin muzmeri etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3156. Ey, bu tavanın ve döşemenin ne çok gizli ve açık temelleri gizlediğini gör.

"Bünyâd", temel, esas ve bina demektir. "Gizli bina"dan kastedilen ruh ve "açık bina"dan kastedilen ise cisimdir. "Tavan"dan kastedilen gök ve "döşeme"den kastedilen yeryüzüdür. Yani, ey, ruh gibi gizli ve cisim gibi açık olan ne çok bina vardır ki, onlar bu gökkubbesi ile arz döşemesi arasında gizlenmiştir ve saklanmıştır. His gözüyle cismi görmek mümkündür, fakat ruhu görmek mümkün değildir.

"Bünyâd", temel ve esâs ve binâ demektir. "Gizli bina"dan murâd, rûh ve “zâhir bina"dan murâd dahi, cisimdir. "Tavan"dan murâd, gök ve "döşeme"den murâd, yeryüzüdür. Ya'nî, ey, ne çok rûh gibi gizli ve cisim gibi zâhir olan binalar vardır ki, onlar bu gökkubbesi ile arz döşemesi arasında muzmerdir ve saklanmıştır. His gözüyle cismi görmek kābildir, fakat rûhu görmek kābil değildir.

3157. Adem evsaf-ı ulvînin usturlabıdır. Adem'in vasfı onun âyetlerinin mazharıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3157. Adem, yüce sıfatların usturlabıdır. Adem'in vasfı, O'nun ayetlerinin tecelli yeridir.

Usturlab, güneşin yüksekliğini ve alçaklığını ölçmek ve yıldızların konumlarını belirlemek için kullanılan bir tür dairedir. Yüce sıfatlardan kasıt, Hakk'ın sıfatlarıdır. Nitekim hadis-i şerifte "ان الله خلق آدم على صورته" yani "Allah Teâlâ, Adem'i kendi sureti, yani sıfatı üzerine yarattı" buyurulur. Yani, Adem, Hakk'ın yüce sıfatlarının usturlabıdır. Adem'in sıfatları, Hakk'ın varlığının alametleri olan sıfatların tecelli yeridir. Çünkü insân-ı kâmil, ruhu ve cismi ile hâlen her an "هو الأول والآخر والظاهر والباطن" (Hadid, 57/3) yani "[Evvel ve Ahir] Zâhir ve Bâtın Hak'tır" ayet-i kerimesini zikreder.

"Usturlab", güneşin yüksekliğini ve alçaklığını ölçmek ve yıldızların vaz'iyetlerini ta'yîn etmek için kullanılan bir nevi' dâiredir. "Ulvî olan evsâftan murâd, Hakk'ın sıfatıdır. Nitekim hadîs-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته ya'nî “Allâh Teâlâ, Âdem'i kendi sûreti, ya'nî sıfatı üzerine halketti" buyurulur. Yâni, Adem Hakk'ın sıfât-ı ulvîsinin usturlâbıdır. Adem'in sıfatları Hakk'ın vücudunun alâmetleri olan sıfatların mazharıdır. Zîrâ insân-ı kâmil rûhu ve cismi ile halen her an هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadîd, 57/3) ya'nî "[Evvel ve Ahir] Zâhir ve bâtın Hak'tır" âyet-i kerîmesini zikr eder.

3158. Onda her ne görünürse onun aksidir. Ayın ırmak suyuna aksi gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3158. Onda her ne görünürse onun aksidir. Ayın ırmak suyuna aksi gibidir.

Yani, insân-ı kâmilde (olgun insan) görünen hallerin hepsi Yüce Allah hazretlerinin isim ve sıfatlarının aksidir. Bu akis, ayın ırmak suyuna yansıması gibidir.

Ya'nî, insân-ı kâmilde zahir olan şuûnâtın hepsi Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ ve sıfatının aksidir. Bu akis, ayın ırmak suyuna aks etmesi gibidir.

3159. Onun usturlabı üzerinde ankebût nakışları evsaf-ı ezelden sübūt tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3159. Onun usturlabı üzerinde örümcek nakışları ezelden beri vasıfların sabitliğini korur.

"Ankebût", sözlükte "örümcek" demektir. Astronomi bilginleri ıstılahında (teknik teriminde) "usturlabın üzerinde örümcek ağı gibi yapılan çizgilere ve hanelere" denir. Yani, insân-ı kâmilin usturlap (gök cisimlerinin konumunu ölçmeye yarayan alet) mesabesinde (derecesinde) olan vücudunda örümcek nakışları vardır ki, bu nakışlar Hakk'ın ezelî olan vasıfları ortaya çıkmak ve anlaşılmak için onun vücudunda sabit olmuştur.

"Ankebût", lügatte "örümcek" demektir. Ehl-i hey'et ıstılâhında "usturlâbın üzerinde örümcek ağı gibi yapılan çizgilere ve hâneler"e derler. Ya'nî, insân-ı kâmilin usturlâb mesâbesinde olan vücudunda ankebût nakışları vardır ki, bu nakışlar Hakk'ın ezelî olan vasıfları zâhir olmak ve anlaşılmak için onun vücudunda sabit olmuştur.

3160. Ta ki gaybın feleğinden ve rûh güneşinden onun ankebūtu şerhler cihetinden ders söyleye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3160. Tâ ki gayb feleğinden ve ruh güneşinden onun örümceği şerhler yönünden ders söylesin!

Yani, usturlabın örümceği, gayb ve bâtın âleminin feleğini ve ruh güneşini açıklayıp beyan etmek suretiyle, bütün insanlık âlemine ders vermek için o ilahi sıfatlar onun vücudunda sabit olmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih adlı eserlerinin 8. bölümünde bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Yokluğun varlığı bir sancak gibidir. Sancağı havaya kaldırırlar. Ondan sonra her taraftan akıl, anlayış, öfke, gazap, yumuşak huyluluk, cömertlik, korku ve ümit, sonsuz haller ve sınırsız sıfatlar askerlerini o sancağın altına toplarlar. Uzaktan bakan kimse, yalnız sancağı görür. Ama yakına gelen kimse sancağın altında sayısız halkı görür, yani gafil bedeni görür; ve akıllı kişi onda ne cevherler ve ne anlamlar olduğunu bilir."

Ya'nî, usturlâbın ankebūtu gayb ve bâtın âleminin feleğini ve rûh güneşini şerh ve beyân etmek sûretiyle, umûm beşeriyet âlemine ders vermek için o sıfât-ı ilâhiyye onun vücûdunda sabit olmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih 'lerinin 8. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ademînin vücûdu bir sancak gibidir. Sancağı havaya kaldırırlar. Ondan sonra her taraftan akıl, fehim, hışım, gazab, hilim, kerem, havf ü recâ, ah- vâl-i bî-pâyân ve bî-hadd-i sıfat askerlerini o sancağın altına cem' ederler. Uzaktan bakan kimse, yalnız sancağı görür. Amma yakına gelen kimse san-cağın altında sayısız halkı görür ya'nî gāfil teni görür; ve âkıl onda ne gev-herler ve ne ma'nâlar olduğunu bilir."

3161. Ankebût ve bu usturlâb-ı reşad müneccimsiz avâmmın eline düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3161. Ankebût ve bu doğru yolu gösteren usturlap, müneccimsiz avamın eline düştü.

"Reşâd", doğru yol ve hidayet demektir. "Müneccim", usturlaptan güneşin ve yıldızların hallerini bilen kişidir. Burada kastedilen, mürşid-i kâmildir (olgun rehber). Yani, insan suretini kazanan her bir kimsede doğru yolu gösteren bu usturlap vardır. Fakat insan suretinde olanların milyonlarcası, ellerindeki bu ankebût ve usturlaptan gayb âlemi feleğinin ve ruh güneşinin hallerini anlayamazlar. Bunun nasıl kullanılacağını öğretmek için bir müneccim ve bir mürşid lazımdır. Müneccim ve mürşid ise peygamberler ve onların varisleri olan evliyalardır. Bu sebeple peygamberlere ve evliyalara tabi olmak istemeyenlerin elindeki o ankebût ve usturlap, müneccimsiz avam eline düşmüş olur.

“Reşâd”, doğru yol ve hidâyet demektir. “Müneccim”, usturlabdan güne-şin ve yıldızların ahvâlini bilen kimsedir. Burada murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'nî, sûret-i insâniyyeyi iktisab eden her bir kimsede doğru yolu gösteren bu usturlâb vardır. Fakat insan sûretinde olanların milyonlarcası ellerindeki bu ankebût ve usturlabdan âlem-i gayb feleğinin ve rûh güneşinin ahvâlini anlayamazlar. Bunun nasıl kullanılacağını ta'lim için bir müneccim ve bir mürşid-lâzımdır. Müneccim ve mürşid ise enbiyâ ve onların vârisleri olan ev-liyâdır. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâya tâbi' olmak istemeyenlerin elindeki o ankebût ve usturlâb müneccimsiz avâm eline düşmüş olur.

3162. Hak bunun tencîmini enbiyaya verdi. Gayb için, gaybı görücü bir göz ge-rektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3162. Hak bunun yıldızlar hakkında hüküm verme işini peygamberlere verdi. Gayb için, gaybı görücü bir göz gerekir.

"Tencîm", yıldızlar hakkında hüküm vermek demektir. Yani, Yüce Allah bu cüz'î insan ruhlarının yıldızlar hakkında hüküm verme işini ve onlar hakkında hüküm verme ilmini, küllî ruh sahibi olan peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyâya verdi. Çünkü küllî ruhların gözleri gayb ilmini görücüdür. Cüz'î ruhların gözleri ise cismaniyet perdesiyle kapalıdır. Bu sebeple gayb âleminin hallerine vâkıf olmak için gaybı gören bir göz gereklidir.

“Tencîm”, yıldızlar hakkında hüküm vermek demektir. Ya'nî, Hak Teâlâ bu ervâh-ı cüz'iyye-i insâniyyenin tencîmini ve onlar hakkında hüküm ver-mek ilmini, ervâh-ı külliyye sahibi olan peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyâya verdi. Zîrâ ervâh-ı külliyyenin gözleri ilm-i gaybı görücüdür. Ervâh-ı cüz'iyyenin gözleri ise cismâniyet perdesiyle kapalıdır. Binâenaleyh âlem-i gaybın ahvâline muttali' olmak için gayb görücü bir göz lâzımdır.

3163. Bu kurun dünya kuyusuna düştüler. Her biri kuyu içinde kendi aksi-ni gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3163. Bu nesiller dünya kuyusuna düştüler. Her biri kuyu içinde kendi yansımasını gördü.

"Kurûn", "karn" kelimesinin çoğuludur; ve "karn" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "zamanın insanları" demektir. Yani, cüz'î ruhlara sahip olan bu zamanın insanları dünya ve cismaniyet kuyusuna düştüler ve bu cismaniyet dışındaki gayb âlemini görmediler. Çünkü bu cismanî suretler ilahî sıfatların tecellileridir ve her birinde görünen haller ve oluşlar Hakk'ın sıfatlarının yansımasıdır. Hakikat böyle iken bu gafillerin her biri bu cismaniyet kuyusu içinde kendi hayalinin yansımasını gördü. Örneğin, bir kişiden kendisine bir kahr (ezici güç) erişti. O kişide görünen kahr sıfatının Yüce Allah'ın kendisine karşı olan kahr sıfatının eseri olduğunu bildi. Bu sebeple o kişinin üzerine hücum ettiği zaman, kendi halinin yansıması üzerine hücum etmiş oldu.

“Kurûn”, “karn”ın cem'idir; ve “karn”ın müteaddid ma'nâsı vardır. Bura-da “ehl-i zamân” demektir. Ya'nî, ervâh-ı cüz'iyye sahibleri olan bu zamânın ehli dünyâ ve cismâniyet kuyusuna düştüler ve bu cismâniyet hâricindeki âlem-i gaybı görmediler. Zîrâ bu suver-i cismâniyye sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiridir ve her birinde zâhir olan ahvâl ve şuûnât Hakk'ın sıfatlarının ak- sidir. Hakikat böyle iken bu gāfillerin her birisi bu cismâniyet kuyusu içinde kendi hayalinin aksini gördü. Meselâ bir kimseden kendisine bir kahr erişti. O kimsede zahir olan sıfat-ı kahr Hak Teâlâ'nın kendisine karşı olan sıfat-ı kahrının eseri olduğunu bildi. Binâenaleyh o kimsenin üzerine hücûm ettiği vakit, kendi hâlinin aksi üzerine hücum etmiş oldu.

3164. Aksi kuyuda gördü, hâriçte görmedi. Ahmak arslan gibi kuyuya koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3164. Aksini kuyuda gördü, dışarıda görmedi. Ahmak aslan gibi kuyuya koştu.

3165. Dışarıdan bil o şeyi ki, sana kuyu içinde göründü. Yoksa kuyuya aşağıya giden arslansın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3165. Dışarıdan bil o şeyi ki, sana kuyu içinde göründü. Yoksa kuyuya aşağıya giden arslansın.

Şimdi ey kişi! Sana bedensellik kuyusu içinde görünen o şeyi kuyudan bilme! Onu dışarıdan, yani gayb âleminden gelen bir sıfat bil! Eğer onun üzerine atılıp hücum edersen, kuyuya baş aşağı giden bir arslan olmuş olursun. Nasıl ki 1. ciltte av hayvanları kıssasında bir tavşan kuyuda arslana kendi suretinin aksini gösterdi ve arslan da kuyuda görünen kendinin aksi üzerine hiddetle hücum edip, baş aşağı kuyuya giderek helak oldu. Kıssanın neticesi 1. ciltte 1205 numaradan itibaren zikredilmiştir. "Arslan"dan maksat, kendisinde vehmedilmiş bir varlık gören nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis).

İmdi ey kimse! Sana cismâniyet kuyusu içinde görünen o şeyi kuyudan bilme! Onu hâriçten, ya'nî âlem-i gaybdan gelen bir sıfat bil! Eğer onun üzerine atılıp hücum edersen, kuyuya baş aşağı giden bir arslan olmuş olursun. Nitekim 1. cildde av hayvanları kıssasında bir tavşan kuyuda arslana kendi sûretinin aksini gösterdi ve arslan dahi kuyuda görünen kendinin aksi üzerine hiddetle hücum edip, baş aşağı kuyuya giderek helâk oldu. Kıssanın netîcesi 1. cildde 1205 numaradan i'tibâren mezkûrdür. "Arslan"dan murâd, kendisinde mevhûm bir varlık gören nefs-i emmâredir.

3166. Onu bir tavşan yoldan götürdü. Dedi ki: "Ey filân! Bu kızgın arslan kuyunun dibindedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3166. Onu bir tavşan yoldan götürdü. Dedi ki: "Ey filân! Bu kızgın aslan kuyunun dibindedir!"

O aslanı bir tavşan aldatıp yoldan çıkardı da dedi ki: "Ey filân! Sana rakip olan bu kızgın aslan kuyunun dibindedir!"

O arslanı bir tavşan aldatıp yoldan çıkardı da dedi ki: "Ey filân! Sana rakîb olan bu kızgın arslan kuyunun dibindedir!"

3167. "Kuyuya git ve ondan kîni çek! Mâdemki ondan daha galibsin, onun başını kopar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3167. "Kuyuya git ve ondan kini çek! Mademki ondan daha üstünsün, onun başını kopar!"

Buna göre kuyuya git ve ondan intikam al! Mademki ondan daha üstünsün, onun başını kopar! Zuhur yerlerinde görünen Hakk'ın kahredici sıfatlarına karşılık vermek, aslanın boş hücumuna benzer. "Tavşan"dan kasıt, dış âlemde İblis ve iç âlemde vehim kuvvetidir.

"Binâenaleyh kuyuya git ve ondan intikām al! Mâdemki ondan daha gālibsin, onun başını kopar!" Mezâhirde zahir olan Hakk'ın sıfât-ı kahrîsine mukābele etmek arslanın boş hücûmuna benzer. "Tavşan"dan murâd, âfâkta İblîs ve enfüste kuvve-i vâhimedir.

3168. O mukallid tavşanın mağlubu oldu. Kendi hayalinden pür-cûş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3168. O taklitçi tavşanın mağlubu oldu. Kendi hayalinden coştu.

"Taklitçi"den kasıt, zahirî ilimler ve felsefe ehli olanlardır. Yani, o ilimde taklitçi olan kimse İblis'in ve vehim kuvvetinin (gerçek olmayan tahayyül gücü) mağlubu oldu ve kendisine rakip gördüğü kimsedeki kendi hâlinin aksinden ve hayalinden öfkelendi.

"Mukallid"den murâd, ulûm-i zâhiriyye ve felsefe erbâbıdır. Ya'nî, o ilimde mukallid olan kimse İblîs'in ve kuvve-i vâhimesinin mağlûbu oldu ve kendisine rakîb gördüğü kimsedeki kendi hâlinin aksinden ve hayâlinden öfkelendi.

3169. O demedi ki: "Bu nakış suyun dâdı değildir. Bu o kallabın taklibinin gayrı değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3169. O demedi ki: "Bu nakış suyun vergisi değildir. Bu, o döndürücünün döndürmesinden başka bir şey değildir."

"Kallab", mübâlağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup "döndürücü ve kalbedici" demektir. Yani, o taklitçi demedi ki: "Bu nakış ve bu hayâl, her bölünmez anda su gibi akıp giden cismaniyetin vergisi değildir. Aksine bu hayâl, bendeki hâli bu rakip gördüğüm kimse üzerine döndüren Yüce Allah hazretlerinin, onun üzerine döndürmesinden başka bir şey değildir."

"Kallab", mübâlağa ile ism-i fail olup "döndürücü ve kalbedici" demektir. Ya'nî, o mukallid demedi ki: "Bu nakış ve bu hayâl her ân-ı gayr-i münkasimde su gibi akıp giden cismâniyetin vergisi değildir. Belki bu hayâl, bendeki hâli bu rakib gördüğüm kimse üzerine döndürücü olan Hak Teâlâ hazretlerinin, onun üzerine döndürmesinden başka bir şey değildir.

3170. Ey her altıda altı galatın zebûnu! Vaktaki sen dahi düşmandan bir kîn [3150] çekesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3170. Ey her altı yönde altı yanlışın esiri! Sen de düşmandan bir kin çektiğin zaman.

Yani, "Hangi tarafa dönerseniz Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesi gereğince, her altı yönde Allah'ın vechini, zâtını ve tecellilerini görmek gerekir. Ön, arka, sağ, sol, üst, alttan ibaret olan ve cisimlere vehmedilmiş bir varlık veren bu altı yönde, Kur'an'ın açık ifadesine aykırı olarak Allah'ın zâtî yayılışını inkâr etmek ve sadece Allah'ın ilmen kuşatmasını ispat edip, bu yönleri Allah'ın vechinden ve zâtından ayrı görmek, bu altı yönün her birinde altı defa yanlışın ve hatanın esiri ve mağlubu olmaktır. Yani, ey her altı yönde altı defa yanlışın ve hatalı görmenin esiri ve mağlubu olan taklitçi âlim ve filozof efendi! Sen de düşmandan bir kin çektiğin ve intikam aldığın zaman.

Ya'nî فَأيْمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Hangi tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince her altı cihette Hakk'ın vechini ve zâtını ve tecelliyâtını görmek lazımdır. Ön, arka, sağ, sol, üst, alttan ibaret olan ve cisimlere mevhûm bir varlık veren bu altı cihette sarâhat-i kur'âniyye hilafında Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini inkâr etmek ve yalnız Hakk'ın ihâta-i ilmiyyesini isbât edip, bu cihetleri Hakk'ın vechinden ve zâtından gayrı görmek, bu altı cihetin her birinde altı def'a yanlışın ve galatın zebûnu ve mağlûbu olmaktır. Ya'nî, ey her altı cihette altı def'a galatın ve yanlış görmenin zebûnu ve mağlûbu olan mukallid âlim ve feylesof efendi! Sen dahi düşmandan bir kîn çektiğin ve intikām aldığın vakit.

3171. O adâvet onda Hakk'ın aksidir ki, kahr sıfatlarından onda müştakdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3171. O düşmanlık onda Hakk'ın yansımasıdır ki, kahr sıfatlarından onda türemiştir.

Sana karşı gördüğün düşmanlık ve husumet, o düşmanda Hakk'ın düşmanlık sıfatının yansımasıdır ki, o düşmanlık Hakk'ın kahr sıfatlarından o düşmanda türemiş ve sana karşı onda ortaya çıkmıştır.

Sana karşı gördüğün adâvet ve düşmanlık, o düşmanda Hakk'ın sıfat-ı adâvetinin aksidir ki, o adâvet Hakk'ın kahr sıfatlarından o düşmanda iştikāk etmiştir ve sana karşı onda zâhir olmuştur.

3172. Ve o günah onda senin cürmünün cinsindendir ki, o huyu kendi tab'ından yıkamak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3172. Ve o günah onda senin suçunun cinsindendir ki, o huyu kendi tabiatından yıkamak gerekir.

Ve o düşmanda görünen günah ve kusur, onda senin suçunun ve kabahatinin cinsindendir. Bu sebeple kendinde olan o huyu ve ahlakı kendi tabiatından yıkamak ve temizlemek lazımdır. Hz. Pîr efendimiz bu anlamı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 6. bölümünde şöyle açıklar: "Eğer din kardeşinde bir ayıp görürsen, o ayıp sendedir, halbuki onu onda görüyorsun. Âlem ayna gibidir. Kendi nakşını onda görürsün. Çünkü المؤمن مرآت المؤمن yani “Mü'min mü'minin aynasıdır" buyurulmuştur. O ayıbı kendinden gider! Çünkü incindiğin şey sendedir. Bir fili su içmek için bir pınara götürdüler. Su içinde kendini görünce ürktü. Halbuki o başkasından ürktüğünü zannetti. Kendinden ürktüğünü bilmedi. Sende zulüm, kin, haset, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün kötü ahlaklar olduğu halde, bundan etkilenmiyorsun. Bunları başkalarında görünce etkilenip, ondan ürkersin. Bu sebeple bil ki, kendinden incinir ve ürkersin. Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve parmağını yalar ve asla ondan midesi bulanmaz. Ama başkasında bir çıban veya biraz yara görse, o yemekten iğrenir ve hazmedemez. Kötü ahlaklar da eksikliklere ve çıbana benzer. Bir adamın kendinde olunca, ondan rahatsız olmaz. Fakat başkasında onlardan bir parçasını görse, incinir ve nefret eder. Sen ondan ürktüğün gibi, onun da senden ürkmesini ve incinmesini mazur tut! Senin incinmen onun özrüdür. Çünkü senin rahatsızlığın onu görmendendir; ve o da öylece görür. Çünkü المؤمن مرآت المؤمن [yani “Mü'min mü'minin aynasıdır"] buyurulmuştur ve الكافر مرآت الكافر [yani “Kâfir kâfirin aynasıdır"] denilmemiştir. Bu yüce söz kâfirler için ayna yoktur, demek değildir. Ancak kâfirin kendi aynasından haberi yoktur, demek olur... ilh. “

Ve o düşmanda zahir olan günâh ve kusûr onda senin cürmünün ve kabâhatinin cinsindendir. Binâenaleyh kendinde olan o huyu ve ahlâkı kendi tabîatından yıkamak ve temizlemek lazımdır. Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 6. faslında şöyle îzâh buyururlar: "Eğer dîn kardeşinde bir ayıp görür isen, o ayıp sendedir, halbuki onda görüyorsun. Âlem ayna gibidir. Kendi nakşını onda görürsün. Çünkü المؤمن مرآت المؤمن ya'ni “Mü'min mü'minin aynasıdır" buyurulmuştur. O ayıbı kendinden izâle et! Zîrâ incindiğin şey sendedir. Bir fili su içmek için bir pınara götürdüler. Su içinde kendini görünce ürktü. Halbuki o başkasından ürktüğünü zannetti. Kendinden ürktüğünü bilmedi. Sende zulüm, kin, hased, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün ahlâk-ı zemîme olduğu hâlde, bundan münfail değilsin. Bunları başkalarında görünce münfail olup, ondan ürkersin. Binâenaleyh bil ki, kendinden incinir ve ürkersin. Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve parmağını yalar ve aslâ ondan mi'desi bulanmaz. Amma başkasında bir çıban veya biraz yara görse, o taâmdan iğrenir ve hazm edemez. Ahlâk-ı zemîme de nakāyısa ve çıbana benzer. Bir adamın kendinde olunca, ondan rencîde olmaz. Fakat başkasında onlardan bir parçasını görse, incinir ve nefret eder. Sen ondan ürktüğün gibi, onun da senden ürkmesini ve incinmesini ma'zûr tut! Senin incinmen onun özrüdür. Zîrâ senin rencin onu görmedendir; ve o da öylece görür. Çünkü المؤمن مرآت المؤمن [ya'nî “Mü'min mü'minin aynasıdır"] buyurulmuştur ve الكافر مرآت الكافر [ya'nî “Kâfir kâfirin aynasıdır"] denilmemiştir. Bu kelâm-ı münîf kâfirler için ayna yoktur, demek değildir. Ancak kâfirin kendi mir'âtından haberi yoktur, demek olur... ilh. “

3173. Senin çirkin huyun onda yüz gösterdi ki, sana o aynanın safhası oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3173. Senin çirkin huyun onda yüz gösterdi ki, sana o aynanın yüzeyi oldu.

3174. Ey güzel! Vaktāki aynada kendi kubhunu gördün, ayna üzerine vurma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3174. Ey güzel! Ne zaman ki aynada kendi çirkinliğini gördün, ayna üzerine vurma!

"Ey güzel" ifadesiyle mü'mine işaret edilir. Çünkü mü'min, imanı sebebiyle ruhen güzeldir. Fakat bedensel yapısı sebebiyle kendisine kötü ahlâklar (ahlâk-ı zemîme) arız olmuştur. İkinci mısradaki "ayna üzerine" ifadesi birinci mısraya bağlıdır. Yani ey mü'min! Ne zaman ki sana karşı bir ayna olan mü'min kardeşinde kibir ve haset gibi sende de olan çirkin huylardan birini gördün, ona dil uzatma ve o ayna üzerine saldırma!

"Ey hasen" ta'bîri ile mü'mine işaret buyurulur. Zîrâ mü'min îmânı hasebiyle rûhen güzeldir. Fakat cismâniyeti hasebiyle kendisine ahlâk-ı zemîme ârız olmuştur. İkinci mısra'daki "ender âyîne" birinci mısrâ'a merbûttur. Ya'nî ey mü'min! Vaktâki sana karşı bir ayna olan mü'min kardeşinde kibir ve hased gibi sende olan çirkin huylardan birisini gördün, ona ta'n etme ve o ayna üzerine hücûm etme!

3175. Yüksek yıldız su üzerine vurur. Sen toprağı yıldızın aksi üzerine vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3175. Yüksek yıldız su üzerine vurur. Sen toprağı yıldızın aksi üzerine vurursun.

Örneğin, astroloji uzmanları katında uğursuz kabul edilen bir yıldız, bir yerde birikmiş olan suya yansır; ve sen de o yıldızda hayal ettiğin uğursuzluğun hükmünü defetmek için, onun birikinti sudaki yansıması üzerine toprak saçarsın.

Meselâ, ilm-i nücûm erbâbı indinde nahs ve uğursuz addolunan bir yıldız bir yerde birikmiş olan suya aks eder; ve sen dahi o yıldızda tahayyül ettiğin uğursuzluğun hükmünü def' etmek için onun birikinti sudaki aksi üzerine toprak saçarsın.

3176. Dersin ki: "Bu nahs yıldız suya gelmiştir, tâ ki o bizim sa'dimizi el altında ede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3176. Dersin ki: "Bu uğursuz yıldız suya gelmiştir, tâ ki o bizim saadetimizi ele geçirsin!"

Dersin ki: "Bu uğursuz yıldız suya gelmiştir. Maksadı, bizim saadet hâlimizi kendi hükmü altına almak ve bizim mutlu ve uğurlu olan hâlimizi uğursuzluğa çevirmektir."

Dersin ki: "Bu uğursuz yıldız suya gelmiştir. Maksadı bizim saâdet hâlimizi hükmünün altına almak ve bizim saîd ve uğurlu olan hâlimizi uğursuzluğa çevirmektir."

3177. Onun başı üzerine istila toprağını dökersin. Çünkü şübheden dolayı onu yıldız zannedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. Onun başı üzerine istila toprağını dökersin. Çünkü şüpheden dolayı onu yıldız zannedersin.

Bu sebeple sen onun uğursuzluğunu def etmek için istila ve üstün gelme toprağını o yansımanın başı üzerine dökersin. Çünkü şüpheden ve kendi hayalinden dolayı o yansımayı yıldızın kendisi zannedersin.

Binâenaleyh sen onun uğursuzluğunu def' için istîlâ ve galebe toprağını o aksin başı üzerine dökersin. Çünkü şübheden ve kendi hayâlinden dolayı o aksi yıldızın kendisi zannedersin.

3178. Aks gizli oldu ve gayba sürdü. Sen zannedersin ki, o yıldız kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3178. Yansıma gizlendi ve gayba (görünmez âleme) doğru gitti. Sen zannedersin ki, o yıldız kalmadı.

O birikinti su üzerindeki yıldızın yansıması üzerine toprak yığdığın zaman, toprak suyu içti ve o yansıma da gizlendi ve duyular nazarında kayboldu. Sen ise bu fiilin ile zannedersin ki, o uğursuz yıldız kalmadı ve sen onun uğursuzluğundan kurtuldun.

O birikinti su üzerindeki yıldızın aksi üzerine toprak yığdığın vakit, toprak suyu içti ve o aks dahi gizlendi ve his nazarında kayboldu. Sen ise bu fiilin ile zannedersin ki, o uğursuz yıldız kalmadı ve sen onun uğursuzluğundan kurtuldun.

3179. O nahs yıldız göktedir. Ona yine o taraftan ilaç etmek gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3179. O uğursuz yıldız göktedir. Ona yine o taraftan ilaç etmek gerektir.

Hâlbuki o uğursuz saydığın yıldızın aslı göktedir. Eğer astroloji bilgisine vâkıf isen, o yıldızın uğursuzluğuna ve kahrına yine gök tarafından ilaç yapmak ve çare bulmak lazımdır. Bilinmeli ki, bu beş şerefli beyit yukarıda açıklanan ilâhî kahrın örneğidir. Yani bir kimsenin sana karşı meydana gelen nefsanî tecavüzlerine karşılık, senin de ona nefsanî bir dürtüyle karşılık vermen, uğursuz yıldızın suya yansıyan aksine toprak atman gibidir. Hâlbuki sana karşı tecavüz eden kimsenin günahı, senin kabahatinin cinsindendir; ve o kahr, sendeki kabahate karşı Hakk'ın kahr sıfatının o kimseden sana karşı ortaya çıkmasıdır; ve ilâhî kahr sıfatı o mazharda terstir. Bu sebeple o kahrın aslı, gök gibi olan Hakk'ın sıfat âlemindedir. Şu hâlde onun çaresi, ancak kendinde olan o günah ve kusurun giderilmesidir. Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî (k.s.) hazretleri bu anlam hakkında kendi şerhlerinde şöyle bir incelemede bulunmuştur:

“Bu hüküm kulların kahrı hakkında küllî bir hüküm değildir. Görmez misin ki, müminler üzerine kâfirlerin kahrı meydana gelir ve müminlere eziyet ederler. Bu, müminlerin kabahatlerinin tersi değildir. Özellikle peygamberler günahtan masum ve evliyalar korunmuştur. Bu beyitlerden maksat, kahredenler ile kahredilenlerin her ikisi de nefsanî rezilliklere daldıkları zaman bu hüküm altında bulunmalarıdır. Bu sebeple iki kimse nefis galebesiyle mücadele ederlerse, kahr günahı her birinde diğerinin kabahatinin tersi olur; ve bu anlam Buhârî-i Şerîf'te meydana gelen şu hadis-i şeriften alınmıştır: اذا التقى المسلمان بسيفهما فالقاتل والمقتول كلاهما في النار yani “İki Müslüman kılıçlarıyla birbirine rastlar ve savaşırsa, katil ile maktulün her ikisi de cehennemdedir.” Bu hadisi dinleyen hazır bulunanlar فما بال المقتول yani “Bu hususta maktulün kabahati nedir?” dediler. Hz. Peygamber Efendimiz: انه يريد قتل اخيه yani “Muhakkak o maktul dahi kendi kardeşini öldürmek isterdi” buyurdu. Bu hadis-i şeriften anlaşılan budur ki: her birinin kini diğerinin kininin tersidir.”

Fakir derim ki: Bu hüküm şeriata göre küllî bir hüküm değildir. Fakat hakikate göre küllî bir hükümdür. Çünkü şeriat teklif emri ve hakikat iradî emirdir. Çünkü mümin Hâdî isminin ve kâfir Mudıll isminin mazharlarıdır; ve bu isimler bunların özel rableridir ki, her biri kendi merbubları olan müminden ve kâfirden razıdır; ve bu isimler birbirinin zıddı ve karşılığıdır. Bu sebeple zıtlar arasında birlik imkânı olmadığından kâfirin mümine karşı kini ve müminin dahi kâfirin kinine karşı kini tabiidir. Bu sebeple her birinin kini yine diğerinin kininin tersi olur.

Halbuki o uğursuz addettiğin yıldızın aslı göktedir. Eğer ilm-i nücûma vukūfun var ise, o yıldızın uğursuzluğuna ve kahrına yine gök tarafından ilâç yapmak ve çâre bulmak lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, bu beş beyt-i şerîf yukarıda beyân buyurulan kahr-ı ilâhînin misâlidir. Ya'nî bir kimsenin sana vâki' olan tecavüzât-ı nefsâniyyesine karşı, senin de ona sâika-i nefsâniyyet ile mukābele etmen uğursuz yıldızın suya vâki' olan aksine toprak atman mesâbesindedir. Halbuki sana karşı tecavüz eden kimsenin günâhı, senin kabâhatinin cinsindendir; ve o kahr, sendeki kabâhate karşı Hakk'ın sıfat-ı kahrının o kimseden sana karşı zâhir olmasıdır; ve kahr-ı ilâhî sıfatı o mazharda ber-aksdir. Binâenaleyh o kahrın aslı, gök mesâbesinde olan Hakk'ın âlem-i sıfatındadır. Şu hâlde onun çâresi, ancak kendinde olan o günâh ve kusûrun izâlesidir. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî (k.s.) hazretleri bu ma'nâ hakkında kendi şerhlerinde şöyle bir tedkîkde bulunmuştur:

“Bu hüküm kahr-ı ibâd hakkında hükm-i küllî değildir. Görmez misin ki, mü'minler üzerine kâfirlerin kahrı vâki'dir ve mü'minlere eziyet ederler. Bu, mü'minlerin kabahatlerinin aksi değildir. Husûsiyle enbiyâ günahtan ma'sûm ve evliyâ mahfûzdur. Bu beyitlerden maksûd, kāhirler ile makhûrların her ikisi de rezâil-i nefsâniyyeye daldıkları vakit bu hüküm altında bulunmalarıdır. Binâenaleyh iki kimse nefis galebesiyle mücadele ederlerse, kahr günâhı her birisinde diğerinin kabâhatinin aksi olur; ve bu ma'nâ Buhârî-i Şerîfte vâki' şu hadîs-i şerîften alınmıştır: اذا التقى المسلمان بسيفهما فالقاتل والمقتول كلاهما في النار ya'ni “İki müslüman kılıçlarıyla birbirine mülâkî ve mukātil olurlar ise, kātil ile maktûlün her ikisi de cehennemdedir.” Bu hadîsi dinleyen hâzırûn فما بال المقتول ya'ni “Bu hususta maktûlün kabahati nedir?” dediler. Hz. Peygamber Efendmiz: انه يريد قتل اخيه ya'ni “Muhakkak o maktûl dahi kendi kardeşini öldürmek murâd ederdi” buyurdu. Bu hadis-i şerîften anlaşılan budur kî: her birinin kîni diğerinin kîninin aksidir.”

Fakîr derim ki: Bu hüküm şerîate nazaran hükm-i küllî değildir. Fakat hakîkate nazaran hükm-i küllidir. Zîrâ şerîat emr-i teklifi ve hakikat emr-i irâdîdir. Çünkü mü'min ism-i Hâdî'nin ve kâfir ism-i Mudıll'in mazharlarıdır; ve bu isimler bunların rabb-i hâslarıdır ki, her biri kendi merbûbları olan mü'minden ve kâfirden râzıdır; ve bu isimler birbirinin zıddı ve mütekābilidir. Binâenaleyh zıdlar arasında ittihad imkânı olmadığından kâfirin mü'mine karşı kîni ve mü'minin dahi kâfirin kinine karşı kîni tabîîdir. Binâenaleyh her birinin kîni yine diğerinin kîninin aksi olur.

3180. Belki kalbi tarafsız tarafa bağlamak lazımdır. Bu tarafın nahsi o tarafın nahsidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3180. Aksine, kalbi tarafsız tarafa bağlamak gerekir. Bu tarafın uğursuzluğu, o tarafın uğursuzluğudur.

Aksine, kalbi, bütün isim ve sıfatların sahibi olup, taayyünden (belirginleşme) ve taayyünün gerektirdiği yönlerden uzak bulunan Hak'ın hakiki varlığı tarafına bağlamak ve o tarafa yönelmek gerekir. Çünkü bu yoğunluk âleminde uğursuz olan küfür ve fesat, Mudıll (saptıran) isminin tecellisidir. Bu hususta, 1. cildin 2027 numaralı "كفر هم نسبت به خالق حکمتست. چون بما نسبت کنی کفر آفتست" [yani "Küfür dahi Yaratıcı'ya nispetle hikmettir; bize nispet ettiğin zaman, küfür afettir"] ve 3. cildin 1364 numaralı "راضیم در کفر زآن رو که قضاست. نی از آن رو که نزاع وخبث ماست" [yani "O yönden küfre razıyım ki, kazâdır; o yönden değil ki, bizim çekişmemiz ve kötülüğümüzdür"] beyitlerinde açıklamalar geçti.

Belki kalbi cemî'-i esmâ ve sıfatın sahibi olup taayyünden ve taayyünün îcâbı olan cihetlerden münezzeh bulunan vücûd-i hakîkî-i Hak tarafına bağlamak ve o tarafa teveccüh etmek lâzımdır. Zîrâ bu âlem-i kesâfette nahs ve uğursuz olan küfr ve fesâd ism-i Mudıll'in mazharıdır. Bu husûsta 1. cildin 2027 numarasına müsâdif olan كفر هم نسبت به خالق حکمتست. چون بما نسبت کنی کفر آفتست [ya'nî "Küfür dahi Hâlık'a nisbetle hikmettir; bize nisbet ettiğin vakit, küfür âfettir"] ve 3. cildin 1364 numarasındaki راضیم در کفر زآن رو که قضاست. نی از آن رو که نزاع وخبث ماست [ya'nî "O-cihetten küfre râzıyım ki, kazâdır; o cihetten değil ki, bizim nizâ' ve hubsümüzdür"] beyitlerinde îzâhât geçti.

3181. Atâyı Hakk'ın atası ve bahşîşi tanı! Bu beşte va altıda onun atasının aksi gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3181. Allah'ın bağışını ve ihsanını Allah'tan bil! Bu beş ve altı duyuda O'nun bağışının yansımasını gör!

"Beş"ten kasıt, işitme, görme, koklama, tatma ve dokunma duyularıdır. "Altı"dan kasıt ise, maddî âleme özgü olan altı yöndür. "Dâd", bağış ve ihsan anlamındadır. Yani, ey insan! Bu maddî âlemde bedeninin duyduğu zevk ve lezzet bağışını Allah'ın bağışı ve ihsanı olarak bil. "Doğadan geliyor" deme! Bu beş duyuda ve altı yönde Allah'ın zâtî ve isimlerine ait bağışlarının yansımasını gör!

"Beş"ten murâd, işitmek, görmek, koklamak, tatmak ve temâs etmek duygularıdır. "Altı"dan murâd, cismâniyet âlemine mahsûs olan altı cihettir. "Dâd", vergi ve atâ ma'nâsınadır. Ya'nî, ey kimse! Bu cismâniyet âleminde cisminin duyduğu zevk ve lezzet atâsını Hakk'ın atâsı ve ihsânı tanı. "Tabîattan geliyor" deme! Bu beş havâste ve altı cihette Hakk'ın atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyyesinin aksini gör!

3182. Eğer süflilerin atası kumdan ziyade olsa, sen ölürsün ve o baştan arta kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3182. Eğer aşağılık şeylerin atası kumdan daha fazla olsa, sen ölürsün ve o baştan arta kalır.

"Mürde-rîg", ölen kişinin başından arta kalan eşyası demektir. "Denîler"den kasıt, aşağı âlem olan tabiatın çeşitli tecellileridir (ortaya çıkışlarıdır). Yani, eğer bu aşağılık ve denî olan izafî varlık (mutlak varlığa göre) ve tabiat âleminin atası kum tanelerinin sayısından daha fazla olsa, sen ölürsün ve ölüm sebebiyle bu bedenine ait duyular işlevsiz kalır ve başından arta kalır. Bu sebeple, fânîden fânîye gelen atalar, bâkî olan Hakk'ın hakiki varlığının atalarının aksidir.

"Mürde-rîg", ölen kimsenin başından arta kalan eşyası demektir. "Denîler"den murâd, âlem-i süflî olan tabîatın muhtelif tecelliyâtıdır. Ya'nî, eğer bu süflî ve denî olan vücûd-i izâfî ve tabîat âleminin atâsı kum tânelerinin adedinden ziyâde olsa, sen ölürsün ve ölüm sebebiyle bu cismine âid havâss muattal olur ve başından arta kalır. Binâenaleyh fânîden fânîye gelen atâlar bâkî olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın atâlarının aksidir.

3183. Nihayet akis, nazarda ne kadar sabit kalır? Ey eğri bakıcı! Asıl görücülüğü san'at et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3183. Nihayet yansıma, bakışta ne kadar sabit kalır? Ey eğri bakışlı! Asıl görücülüğü sanat edin!

3184. Vaktaki Hak Teâlâ ehl-i niyâza ihsan etti, atâ ile onlara uzun ömür bağışladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3184. Yüce Allah, niyaz ehli olanlara ihsan ettiğinde, onlara bağışıyla uzun ömür verdi.

"Uzun ömür"den kastedilen, bu fani dünya hayatının uzun süre devam etmesi değildir. Çünkü niyaz ehli olan Allah dostlarının pek çoğu, elli ile yetmiş yaş arasında bu fani âleme veda etmişlerdir. Örneğin, Hz. Pîr efendimizin şerefli ömrü altmış sekiz yıldan ibaretti. Bu sebeple, bundan kastedilen, manevi ebedi hayattır. Nitekim ilerideki şerefli beyitte bu anlama işaret buyrulur. Yani, Hakk'ın bağışı, fani olanın faniye olan bağışı gibi değildir. Onlardan gelen bağış çabuk yok olur. Fakat Hakk'ın bağışı ebediyen devam eder.

“Uzun ömür”den murâd, bu fânî olan dünyâ hayatının uzun müddet devâmı değildir. Zîrâ ehl-i niyâz olan evliyâullâhın pek çokları elli ile yetmiş yaş arasında bu âlem-i fânîye vedâ' etmişlerdir. Ezcümle Hz. Pîr efendimizin ömr-i şerîfleri altmış sekiz yıldan ibaret idi. Binâenaleyh bundan murâd, hayât-ı ebediyye-i ma'neviyyedir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte bu ma'nâya işâret buyurulur. Ya'nî, Hakk'ın atası fânînin fânîye olan atâsı gibi değildir. Onlardan gelen atâ çabuk zâil olur. Fakat Hakk'ın atâsı ebediyyen devam eder.

3185. Ni'met ve mün'amün-aleyh hâlidîn oldu. Ölüyü dirilticidir. Binaenaleyh ona sülük ediniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3185. Nimet ve kendisine nimet verilenler ebedî oldular. O, ölüyü dirilticidir. Bu sebeple ona yöneliniz!

Yani, o niyaz ehli olanlara Hakk'ın nimeti ve bağışı sonsuz oldu. Yüce Allah, ilahi marifet hususunda ölü olan ruhları ledün ilimleriyle dirilticidir. Bu sebeple ona yöneliniz ve onun tarafına gidiniz. Ankaravî hazretlerinin nüshasında "fectâzû ileyh" geçmektedir. Cenâb-ı Ankaravî, iftial babından olan "ictâzû" emrine, "yöneliniz!" anlamını vermiştir. Bazı nüshalarda "fectâzû" yerine "fectârû" geçmektedir. Bu nüsha üzerine Hint şârihleri Sarrâh'tan aldıkları anlama göre "tazarru' ediniz!" anlamını vermişlerdir. Yani, "Hakk'a tazarru' ve niyaz ediniz!" demek olur.

Ya'nî, o ehl-i niyâza olan Hakk'ın ni'meti ve atâsı ebedî oldu. Hak Teâlâ ma'rifet-i ilâhiyye husûsunda ölü olan rûhları ulûm-i ledünniyye ile dirilticidir. Binâenaleyh ona sülûk ediniz ve onun tarafına gidiniz. Ankaravî hazretleri nüshasında "fectâzû ileyh" vâki'dir. Cenâb-ı Ankaravî, iftial bâbından olan "ictâzû" emrine, “sülük ediniz!" ma'nâsını vermiştir. Ba'zı nüshalarda "fectâzû" yerine "fectârû" vâki'dir. Bu nüsha üzerine Hind şârihleri Sarrâh'dan aldıkları ma'nâya göre "tazarraû" ma'nâsını vermişlerdir. Ya'nî, "Hakk'a tazarru' ve niyâz ediniz!" demek olur.

3186. Hakk'ın atası sana cân gibi karışır. Öyleki, o sen ve sen o olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3186. Hakk'ın atası sana can gibi karışır. Öyle ki, o sen ve sen o olursun.

Yani ilahi bağış senin hem bedenine hem de ruhuna olduğu için, senin bedenine canın karışması gibi karışır ve öyle bir karışır ki, o ilahi bağış sen olur ve sen de o ilahi bağış olursun. Yani zâta ait ve isimlere ait bağışın sen aynısı olursun.

Ya'nî atâ-yı ilâhî senin hem cismine ve hem de rûhuna olduğu için, senin cismine cânın karışması gibi karışır ve öyle bir karışır ki, o atâ-yı ilâhî sen olur ve sen de o atâ-yı ilâhî olursun. Ya'nî atâ-yı zâtî ve esmâînin sen aynı olursun.

3187. Eğer ekmeğe ve suya iştiha kalmazsa, sana bu ikisiz pâk kūt verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3187. Eğer ekmeğe ve suya istek kalmazsa, sana bu ikisiz temiz gıda verir.

Eğer bu maddî olan ekmeğe ve suya isteğin kalmazsa ve sen bunları yememiş olsan bile, senin bu cisminin şekline bu ekmeği yemeksizin ve suyu içmeksizin sana temiz ve arı ve ruhanî bir kuvvet verir. Çünkü maddî yiyeceklerden oluşan bedensel kuvvetler, ruhanî kuvvet gibi temiz değildir. Midede ve bağırsaklarda kirliliklerin oluşmasına sebep olur. Nasıl ki Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Mevlânâ efendimizin yüce hâlleri şöyle nakledilir: "Tasavvuf yolculuğunun başlarında üç gün ve bir hafta ve kırk gün oruç tutup iftar ederlerdi. Ancak mübarek ramazanın sonunda iki defa iftar ederlerdi; ve bütün mübarek ramazanda bayram günü iftar ettikleri bizzat görülmüştür. Sultanü'l-mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerine ilk defa karşılaştıklarında tam altı ay her ikisine yeme ve içme ve beşerî ihtiyaçlardan bir ihtiyaç meydana gelmemek üzere oturmuşlardı; ve iftar ettikleri zaman, bir çeşit gıda ile yetinirlerdi ve en çok yemek yedikleri zaman dahi on lokma yemezler ve bir süre sonra tekrar midelerini temizlerlerdi ve buyururlardı ki: "Benim göğsümde bir ejderha vardır ki, gıdaya tahammül etmiyor!" Ve istiğrak (kendinden geçme) hâlindeki mücadeleleri, açlık mücadelesinden daha fazla olup mübarek alınlarından damla damla ter dökerlerdi. Ve açlık hakkında beyan buyururlar. Beyit: "Senin ruhunun kuşu yemekten ve doymaktan dolayı bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtasından çık ki, ruhunun kanatları büyüsün! Gerçi o ruhun safrası beyindeki hayalleri eritir, fakat işte bu sevdadan ve hayallerden Musa (a.s.)'a ihsan buyurulan bembeyaz eli bulursun."

Eğer bu sûrî olan ekmeğe ve suya iştihan kalmazsa ve sen bunları yememiş olsan bile, senin bu cisminin sûretine bu ekmeği yemeksizin ve suyu iç- meksizin sana pâk ve temiz ve rûhânî bir kuvvet verir. Zîrâ sûrî taâmlardan hâsıl olan kuvâ-yı cismâniyye kuvvet-i rûhâniyye gibi temiz değildir. Mi'dede ve bağırsaklarda mülevvesât husûlüne sebeb olur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Mevlânâ efendimizin ahvâl-i şerîfleri şöyle nakl buyurulur: "Evâil-i sülüklerinde üç gün ve bir hafta ve kırk gün oruç tutup iftâr ederler idi. Velâkin ramazân-ı şerîfin nihâyetinde iki def'a iftâr buyururlar idi; ve bütün ramazân-ı şerîfte bayram günü iftâr buyurdukları bizzât görülmüştür. Sultânü'l-mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerine ilk def'a mülâkî olduklarında tamâm altı ay her ikisine ekl ve şürb ve hâcet-i beşerîden bir ihtiyâc vâki' olmamak üzere oturmuşlar idi; ve iftâr buyurdukları vakit, bir nevi' gıdâ ile iktifâ buyururlar idi ve en çok taâm yedikleri vakit dahi on lokma yemezler ve bir müddet sonra tekrar mi'delerini tathîr ederler idi ve buyururlar idi ki: "Benim sînemde bir ejderha vardır ki, gıdâya tahammül etmiyor!" Ve vakt-i istiğrâktaki mücâhedeleri, mücâhede-i cû'dan ziyâde olup mübarek alınlarından katre katre ter dökerler idi. Ve açlık hakkında beyân buyururlar. Beyit: "Senin rûhun kuşu yemekten ve imtilâdan dolayı bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtasından çık ki, rûhunun kanatları büyüsün! Gerçi o rûhun safrası hayâlât-ı dimâğıyyeyi eritir, fakat işte bu sevdâdan ve hayâlâttan Mûsâ (a.s.)a ihsân buyurulan yed-i beyzâyı bulursun."

3188. Eğer semizlik gitse, Hak sıskalık içinde sana öbür tarafta gizli semizlik bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3188. Eğer semizlik gitse, Hak sıskalık içinde sana öbür tarafta gizli semizlik bağışlar.

"Ser", burada "taraf" demektir. Sonundaki "yâ" birlik içindir. "Der ân serî" takdirinde olup, "der" düşmüştür. Yani, görünürdeki yiyeceği yememen ve suyu içmemen yüzünden senin bedeninin semizliği gidip eğer zayıflarsa, sana öbür tarafta, yani ruhunun tarafında gizli semizlik bağışlar.

“Ser”, burada “taraf” demektir. Ahirindeki “yâ” vahdet içindir. “Der ân serî” takdîrinde olup, “der” mahzûfdür. Ya’nî, sûrî taâmı yememen ve suyu içmemen yüzünden senin cisminin semizliği gidip eğer zayıflar ise, sana öbür tarafta, ya’nî rûhunun tarafında gizli semizlik bağışlar.

3189. Mâdemki kuvveti periye kokudan veriyor, her meleğe de cân kuvvetini o verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3189. Mademki kuvveti cinlere kokudan veriyor, her meleğe de can kuvvetini o verir.

Bazı âlimlerin görüşüne göre, cin taifesinden bir kısmının yeme ve içmesi çiğneme ve yutma yoluyla değil, koklama şeklindedir. Nitekim Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cânn isimli kitabın 11. ve 12. bölümlerinde onların yeme ve içmeleri hakkında ayrıntılar vardır. Hz. Pîr efendimiz cinlerin bu taifesine işaret ederek buyururlar ki: Mademki Yüce Allah, cinlerin latif olan cisimlerine kuvveti kokudan veriyor, melek cinsinden olan her insan ruhuna da dirilik kokusunu yine o verir.

Ulemâdan ba'zılarının kavline göre cin tâifesinden bir kısmının yemesi ve içmesi çiğnemek ve yutmak tarîkıyla değil, koklamak sûretiyledir. Nitekim Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cânn ismindeki kitabın 11. ve 12. bâblarında onların ekl ve şürbleri hakkında tafsîlât vardır. Hz. Pîr efendimiz cinlerin bu tâifesine işâreten buyururlar ki: Mâdemki Hak Teâlâ hazretleri cinlerin latîf olan cisimlerine kuvveti kokudan veriyor, melek cinsinden olan her rûh-ı insânîye de dirilik kokusunu yine o verir.

3190. Cân ne olur ki, sen ondan sened yapasın! Hak kendi aşkı ile seni diri eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3190. Can ne olur ki, sen ondan dayanak yapasın! Hak kendi aşkı ile seni diri eder.

Can nedir ki sen ona tapasın ve onu kendine destek yapasın! Çünkü can, Yüce Allah hazretlerinin Hayat sıfatının tecelli yeridir. Bu sebeple canın Kayyım'ı (varlığını ayakta tutanı) Hak'tır. Eğer sen kendi Kayyım'ına muhabbet eder ve âşık olur isen, Yüce Allah seni o aşk ile diri eder. Çünkü Hayat sıfatı her mertebede başka başka ortaya çıkar. Cansız varlıkta cansız ruh (rûh-ı cemâdî), bitkide bitkisel ruh (rûh-ı nebâtî), hayvanda hayvansal ruh (rûh-ı hayvânî) ve insanda hem hayvansal ruh hem de izafî (bağıntılı) ve insani ruh mertebelerinde görünür; ve aşk ve muhabbetin kemali insani ruhun özelliğidir; ve bu ruhun ebedi hayata mazhar olması ancak bu özelliğinden dolayı gerçekleşir.

Cân nedir ki sen ona tapasın ve onu kendine destek yapasın! Zîrâ cân Hak Teâlâ hazretlerinin sıfat-ı Hayat'ının mazharıdır. Binâenaleyh cânın Kayyûm'u Hak'tır. Eğer sen kendi Kayyûm'una muhabbet eder ve âşık olur isen, seni Hak Teâlâ o aşk ile diri eder. Zîrâ sıfat-ı Hayat her mertebede başka başka zâhir olur. Cemâdda rûh-ı cemâdî ve nebâtta rûh-ı nebâtî hayvanda rûh-ı hayvânî ve insanda hem rûh-ı hayvânî ve hem de rûh-ı izâfî ve insânî mertebelerinde görünür; ve aşk ve muhabbetin kemâli rûh-ı insânînin hâssasıdır; ve bu rûhun hayât-ı ebediyyeye mazhariyeti ancak bu hâssasından dolayı vâki' olur.

3191. Ondan aşk hayatını iste ve cân isteme! Sen ondan o rızkı iste ve ekmek isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3191. Ondan aşk hayatını iste ve can isteme! Sen ondan o rızkı iste ve ekmek isteme!

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Hak'tan aşk hayatını iste ve birer mazhardan (tecelli yeri) ibaret olan gerek hayvanî ruha ve gerek insanî ruha dayanma! Sen Hak'tan insanî ruhunu güçlendiren aşk rızkını iste ve ancak hayvanî ruhunu güçlendiren ekmeği ve zahirî gıdayı isteme!

Binâenaleyh ey sâlik! Hak'tan aşk hayatını iste ve birer mazhardan ibâret olan gerek rûh-ı hayvânîye ve gerek rûh-ı insânîye dayanma! Sen Hak'tan rûh-ı insânîni takviye eden aşk rızkını iste ve ancak rûh-ı hayvânîni takviye eden ekmeği ve sûrî gıdâyı isteme!

3192. Halkı sâf ve tatlı su gibi bil! Onda Zü'l-Celâl'in sıfatları tâbândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3192. Halkı saf ve tatlı su gibi bil! Onda Yüce Allah'ın sıfatları parlamaktadır.

Bu halkın izafî varlıklarını saf ve tatlı su gibi bil ki, bu suya celâl sahibi olan Yüce Allah hazretlerinin sıfatları yansıyıp parlamaktadır.

Bu halkın vücûdât-ı izâfiyyelerini sâf ve tatlı su gibi bil ki, bu suya celâl sahibi olan Hak Teâlâ hazretlerinin sıfatları aksedip parlamaktadır.

3193. Onların ilimleri ve adlleri ve lutufları akan su içinde feleğin yıldızı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3193. Onların ilimleri, adaletleri ve lütufları, akan su içindeki feleğin yıldızı gibidir.

O halkın ilimleri, adaletleri ve lütufları, akan su içine feleğin yıldızlarının yansıması gibi, Hakk'ın ilminin, adaletinin ve lütfunun onların su hükmündeki izafî varlıklarına yansımış olmasından ibarettir; ve su içindeki yansımanın görünmesi gibi bir görünmedir.

O halkın ilimleri ve adlleri ve lutufları, akan su içine feleğin yıldızlarının aksetmesi gibi, Hakk'ın ilmi ve adli ve lutfu onların su mesâbesindeki vücûdât-ı izâfiyyelerine aksetmiş olmasından ibarettir; ve su içindeki aksin nümâyişi gibi bir nümayiştir.

3194. Padişahlar Hakk'ın şahlığının mazharı, fâzıllar Hakk'ın âgâhlığının aynasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3194. Padişahlar Hakk'ın şahlığının tecelli ettiği yer, faziletli kişiler Hakk'ın bilgeliğinin aynasıdır.

Yani, bu zahirî padişahlarda görülen şahlık, heybet ve azamet, Hakk'ın şahlığının heybet ve azametinin yansımasıdır; ve faziletli kişiler de Hakk'ın kendi sıfat ve isimlerine olan bilgeliğinin aynasıdır ki, Yüce Allah bu faziletli ve kâmil insanların varlık aynalarında kendi sıfat ve isimlerinin eserlerini gözlemler.

Ya'nî, bu sûrî şahlarda görülen şâhlık, heybet ve azamet, Hakk'ın şahlığının heybet ve azametinin aksidir; ve fâzıllar dahi Hakk'ın kendi sıfât ve esmâsına âgâhlığının aynasıdır ki, Hak Teâlâ bu fâzılların ve kâmillerin âyîne-i vücûdlarında kendi sıfat ve esmâsının âsârını müşâhede buyurur.

3195. Karnlar geçti ve bu bir yeni karndır. Ay o aydır; su o su değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3195. Zamanlar geçti ve bu yeni bir zamandır. Ay o aydır; su o su değildir.

"Karn", burada "zamandan bir vakit" demektir (Akrabü'l-Mevârid). Yani, zamandan birtakım vakitler ve asırlar geçti. Bu içinde bulunduğumuz zaman yeni bir zamandır. Fakat gerek geçen zamanlarda ve gerek şimdiki zamanda ay yine o aydır. Yani ilahi sıfatlar ve isimler, yine o ilahi sıfatlar ve isimlerdir. İçine ayın yansıdığı su ise, o önceki su değildir. Çünkü bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) suları akıp gitti. Ardı ardına yerine başka izafî varlıklar suları geldi. Nasıl ki Mü'minûn Suresi'nde ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قُرُونًا آخَرِينَ (Mü'minûn, 23/42) yani “Biz o zaman ehlinden sonra diğer zaman ehillerini ortaya çıkardık ve yarattık" buyurulur.

"Karn", burada "zamandan bir vakit" demektir (Akrabü'l-Mevârid). Ya'nî, zamandan birtakım vakitler ve asırlar geçti. Bu içinde bulunduğumuz zaman yeni bir zamandır. Fakat gerek geçen zamanlarda ve gerek şimdiki zamanda ay yine o aydır. Ya'nî sıfat ve esmâ-i ilâhiyye, yine o sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. İçine ayın aksettiği su ise, o evvelki su değildir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye suları akıp gitti. Peyderpey yerine başka vücûdât-ı izâfiyye suları geldi. Nitekim sûre-i Mü'minin'de ثم أنشأنا من بعدهم قرونا آخرين (Mü'minin, 23/42) ya'nî “Biz o zaman ehlinden sonra diğer zaman ehillerini izhar ve halkettik" buyurulur.

3196. Adl o adldir ve fazl dahi o fazldır. Fakat o karn ve ümmetler müstebdel oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Adalet o adalettir ve lütuf da o lütuftur. Fakat o nesiller ve ümmetler değişti.

Yüce Allah'ın "Adl" ism-i şerîfinin tecellî yeri olarak bu izafî varlık âleminde önceki zamanlarda ortaya çıkan Adalet ile, şimdiki zamanda ortaya çıkan Adalet anlamda birbirinin aynıdır; ve Alîm ve Habîr isimlerinin tecellî yeri olan lütuf da yine o lütuftur. Fakat, o nesil ve zaman ve bu ilâhî sıfat ve isimlerin tecellî yeri olan ümmetler değişti.

Hak Teâlâ hazretlerinin "Adl" ism-i şerîfinin mazharı olarak bu vücûd-i izâfî âleminde evvelki zamanlarda zahir olan Adl [ile], şimdiki zamanda zâhir olan Adl ma'nâda birbirinin aynıdır; ve Alîm ve Habîr isimlerinin mazharı olan fazl dahi yine o fazldır. Fakat, o karn ve zaman ve bu sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olan ümmetler değişti.

3197. Ey hümâm! Karnlar karnlar üzerine gitti ve bu ma'nalar ber-karar ve ber-devâmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3197. Ey yüce kişi! Nesiller nesiller üzerine geçti ve bu anlamlar kalıcı ve süreklidir.

"Hümâm", himmet sahibi olan büyük kişi demektir. Yani, zamanlar ve asırlar birbirini takip ederek geçti ve gitti. Bu bizim söylediğimiz anlamlar ise, sebat ve devam üzerinedir. Yani her bir asırda adalet ve fazilet anlamları birdir, asla değişmez. Fakat adil ve faziletli olan kişilerin şahısları bir değildir, onlar değişirler.

“Hümâm”, himmet sahibi olan büyük kimse demektir. Ya'nî, zamanlar ve asırlar birbirini ta'kîb ederek geçti ve gitti. Bu bizim söylediğimiz ma'nâlar ise, sebât ve devâm üzerinedir. Ya'nî her bir asırda adl ve fazl ma'nâları birdir, aslâ değişmez. Fakat âdil ve fâzıl olan kimselerin şahısları bir değildir, onlar değişirler.

3198. Bu ırmakta su nice kere mübeddel oldu. Ayın aksi ve yıldızın aksi ber-karardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3198. Bu ırmakta su nice kere başka bir hâle geçti. Ayın yansıması ve yıldızın yansıması kalıcıdır.

Bu tabiat ve unsurlardan oluşan ırmakta daima akıp giden şahısların suları birçok defalar değişti. Fakat ay ve yıldız konumunda olan ilahi sıfat ve isimlerin yansımaları o tabiat ve unsurlardan oluşan ırmak içinde kalıcılık ve sağlamlık üzerinedir, asla değişmez.

Bu tabîat ve unsuriyyât ırmağında dâimâ akıp giden eşhâs suları birçok defalar değişti. Fakat ay ve yıldız mesâbesinde olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye-nin akisleri o tabîat ve unsuriyyât ırmağı içinde karâr ve sebât üzerinedir, aslâ değişmez.

3199. Binaenaleyh onun binası akıcı su üzerinde değildir. Belki göğün geniş-liği etrafı üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3199. Bu sebeple onun binası akıcı su üzerinde değildir. Aksine göğün genişliği etrafı üzerindedir.

Bu sebeple o ilâhî sıfat ve isimlerin binası ve temeli, akıp gidici olan tabiat ve unsurların suyu üzerinde değildir. Aksine gönlün, yani sonsuz olan uzayın genişliği etrafı üzerindedir. Çünkü sonsuz uzay, mutlak varlığın ta kendisidir; ve sıfatlar ve isimler ise bu varlıktan asla ayrılmaz.

Binâenaleyh o sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin binâsı ve temeli akıp gidici olan tabîat ve unsuriyyât suyu üzerinde değildir. Belki gönlün, ya'nî nihâyetsiz olan fezânın genişliği etrafı üzerindedir. Zîrâ fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûd-i mutlaktır; ve sıfât ve esmâ ise bu vücûddan asla münfekk değildir.

3200. Bu sıfatlar mâdemki ma'nevî yıldızlardır, bil ki, ma'naların feleği üzerine müstevîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3200. Bu sıfatlar mademki manevî yıldızlardır, bil ki, manaların feleği üzerine yerleşmiştir.

Yani, bu kesif suretler ırmağına yansıyan bu ilahi sıfatlar mademki manevî yıldızlardır, bil ki, bu sıfatlar manaların feleği olan İlahi Zât üzerine yerleşmiştir ve İlahi Zât ile beraberdir ve ondan ayrı değildir.

Ya'nî, bu suver-i kesîfe ırmağına akseden bu sıfat-ı ilâhiyye mâdemki ma'nevî olan yıldızlardır, bil ki, bu sıfatlar ma'nâların feleği olan zât-ı ilâhî üzerine müstevîdir ve zât-ı ulûhiyyetle beraberdir ve ondan ayrı değildir.

3201. Güzel yüzlüler onun güzelliğinin aynasıdır. Onların aşkı onun matlûb-luğunun aşkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3201. Güzel yüzlüler onun güzelliğinin aynasıdır. Onların aşkı onun matlûb-luğunun aşkıdır.

Güzel yüzlüler Yüce Allah hazretlerinin "Cemîl" ism-i şerîfinin mazharı (tecelli yeri) olup, onun mutlak güzelliğinden yansıyan bir güzelliğin aynasıdır. Bu sebeple o güzellerin birbirlerine olan aşkı hakikatte Yüce Allah hazretlerinin matlûb-luğunun (istenilirliğinin) aşkıdır. Yani âşık ve ma'şûk her ne kadar bu hakikatten gafil iseler de, onların katında istenilen bu güzellik Hakk'a ait olduğundan bunların aşkı hakikatte Yüce Allah'ın güzelliğine olur.

Güzel yüzlüler Hak Teâlâ hazretlerinin "Cemîl" ism-i şerîfinin mazharı olup, onun cemâl-i mutlakından akseden bir güzelliğin aynasıdır. Binâenaleyh o güzellerin birbirlerine olan aşkı hakîkatte Hak Teâlâ hazretlerinin matlûbluğunun aşkıdır. Ya'nî âşık ve ma'şûk her ne kadar bu hakîkatten gâfil iseler de, onların indinde matlûb olan bu güzellik Hakk'a râci' olduğundan bunların aşkı hakîkatte Hak Teâlâ'nın cemâline olur.

3202. Bu yanak ve ben yine kendi aslına gider. Su içinde hayal ne vakit kalır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3202. Bu yanak ve ben yine kendi aslına gider. Su içinde hayal ne zaman kalır!

"Had", yanak; "hâl", ben demektir. Yani, bu güzel ve parlak yanak zamanlar geçtikçe buruşur ve onun üzerindeki "ben" inceliğini kaybeder; ve bunlardaki güzellik yine kendi aslı olan Hakk'ın mutlak güzelliğine gider. Bunlar su içindeki yansımalara ve hayallere benzer. Su içindeki hayal ne zaman sürekli kalır?

"Had", yanak; "hâl", ben demektir. Ya'nî, bu güzel ve parlak yanak zamanlar geçtikçe buruşur ve onun üzerindeki "ben" letâfetini kaybeder; ve bunlardaki güzellik yine kendi aslı olan cemâl-i mutlak-ı Hakk'a gider. Bunlar su içindeki akislere ve hayallere benzer. Su içindeki hayâl ne vakit dâim kalır?

3203. Bütün tasvîrât ırmak suyunun aksidir. Vaktâki kendi gözünü silesin; muhakkak hep odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3203. Bütün tasvirler ırmak suyunun aksidir. Kendi gözünü sildiğin zaman; muhakkak hep O'dur.

İkinci mısradaki birinci "hod", "kendi" ve ikinci mısradaki "hod", "muhakkak" anlamlarındadır. Yani, bu yoğunluk âleminde gördüğümüz bütün tasvirler ve çeşitli şekiller ve biçimler Yüce Allah'ın "Musavvir" (şekil veren) ism-i şerîfinin eserleri olup, ırmak suyu mesabesinde olan bu izafî varlık âlemine yansıyan bir akistir. Ey hakikat talibi olan kimse! Kendi ruhunun ve aklının gözünü vehim ve hayal tozlarından sildiğin zaman, görürsün ki, "Hüve'z-Zahir" (O, görünen/açıkça belirendir) ayet-i kerimesi gereğince bu yoğunluk âleminde görünen hep O'dur, yani Hak'tır.

Bilinmeli ki, tasavvuf ehli sözde ve beyanda iki meşrep (yol, yöntem) üzerinedir. Bir taifesi "Bu eşya hep Hak'tandır" derler. Bu meşrep zahir ulemasının idraklerine de uygun geldiğinden bu söze onların itirazı yoktur. Diğer taife "Hep Hak'tır" derler. Bu meşrep zahir ulemasının idraklerine uygun gelmediğinden bu söze şiddetle itiraz ederler. Zira onların inançlarına göre Yüce Allah eşyayı zatıyla değil, ilmi ile kuşatmıştır. Buna göre onlara göre eşyanın sınırı ayrı ve Hakk'ın sınırı ayrıdır. Ve "Hüve'z-Zahir" yani "Görünen O'dur" ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi (yüzü, yönü) oradadır" ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) yani "Nerede olsanız Hak sizinle

İkinci mısra'daki birinci "hod", "kendi" ve ikinci mısra'daki "hod", "muhakkak" ma'nâlarınadır. Ya'nî, bu âlem-i kesâfette gördüğümüz bütün tasvîrât ve muhtelif sûretler ve şekiller Hak Teâlâ'nın "Musavvir" ism-i şerîfinin âsârı olup, ırmak suyu mesâbesinde olan bu vücûd-i izâfî âlemine vâki' bir akisdir. Ey hakîkat talibi olan kimse! Vaktâki kendi rûhunun ve aklının gözünü vehim ve hayâl tozlarından silesin, görürsün ki, "Hüve'z-Zahir" âyet-i kerîmesi mûcibince bu âlem-i kesâfette zâhir olan hep O'dur, ya'nî Hak'tır.

Ma'lûm olsun ki, ehl-i tasavvuf sözde ve beyânda iki meşreb üzerinedir. Bir tâifesi "Bu eşyâ hep Hak'tandır" derler. Bu meşreb ulemâ-i zâhirin idrâkâtına da muvâfik geldiğinden bu söze onların i'tirâzı yoktur. Diğer tâife "Hep Hak'tır" derler. Bu meşreb ulemâ-i zâhirin idrâkâtine muvâfik gelmediğinden bu söze şiddetle i'tiraz ederler. Zîrâ onların i'tikādlarına göre Hak Teâlâ eşyâyı zâtıyla değil, ilmi ile kaplamıştır. Binâenaleyh onlara göre eşyanın hudûdu ayrı ve Hakk'ın hudûdu ayrıdır. Ve "Hüve'z-Zahir" ya'nî "Zâhir O'dur" ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi vâki'dir" ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'nî "Nerede olsanız Hak si-

3206. Esîrden geçmiş olan efendiyi bu karanlığa mensub olan sıçanların cinsi tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3206. Esîrden geçmiş olan efendiyi bu karanlığa mensup olan sıçanların cinsi tutma!

"Esîr", tabiat âlemini kuşatan latif bir akışkandır. Yani, tabiat âleminin latif maddesinden bile ileriye geçmiş ve ruhanîyet âleminde bulunmuş olan efendiyi, yani peygamberleri ve evliyayı, bu tabiat âleminin yoğun maddeleri içinde hapsolmuş olan sıçan hükmündeki nefsanî kişilerin cinsinden sayma!

"Esîr", âlem-i tabîatı muhît olan latîf bir seyyâledir. Ya'nî, âlem-i tabîatın mâdde-i latîfinden bile ileriye geçmiş ve rûhâniyet âleminde bulunmuş olan efendiyi ya'nî enbiyâyı ve evliyâyı, bu âlem-i tabîatin kesîf maddeleri içinde mahbûs kalmış olan sıçan mesâbesindeki nefsânî kimselerin cinsinden addetme!

3207. Efendiyi cân gör, cism-i sakil görme! Onu ilik gör, kemik görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3207. Efendiyi can gör, ağır beden görme! Onu ilik gör, kemik görme!

Efendiyi, yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) suretini ruhun aynısı gör, ağır beden görme! Onu kemik içindeki ilik ve iç mesabesinde gör, yoğun olan kemik mesabesinde görme! Nasıl ki bu mertebede bulunan insân-ı kâmiller "ارواحنا اشباحنا واشباحنا أرواحنا" yani "Bizim cisimlerimiz ruhlarımızdır ve ruhlarımız dahi cisimlerimizdir" buyururlar.

Efendiyi, ya'nî insân-ı kâmilin sûretini rûhun aynı gör, cism-i sakîl görme! Onu kemik içindeki ilik ve iç mesâbesinde gör, kesîf olan kemik mesâbesinde görme! Nitekim bu mertebede bulunan insan-ı kamiller ارواحنا اشباحنا واشباحنا أرواحنا ya'nî "Bizim cisimlerimiz rûhlarımızdır ve rûhlarımız dahi cisimlerimizdir" buyururlar.

3208. Efendiye İblîs-i laînin gözünden bakma! Ve onu çamura nisbet etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3208. Efendiye lânetli İblis'in gözünden bakma! Ve onu çamura nispet etme!

Yani, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) İlahi huzurdan kovulmuş olan İblis'in görüneni gören gözünden bakma! Ve onu "toprak olan yeryüzünün cinsinden yaratılmış bir varlıktır" deyip İblis gibi değersiz görme!

Ya'nî, insân-ı kâmile huzûr-ı izzetten kovulmuş olan İblîs'in zâhir görücü olan gözünden bakma! Ve onu "toprak olan arzın cinsinden yaratılmış bir mahlûktur" deyip İblîs gibi hakîr görme!

3209. Güneşin refîkine yarasa ta'bîr etme! O ki, o mescûd oldu, sâcid bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3209. Güneşin yoldaşına yarasa deme! O ki, kendisine secde edildi, onu secde eden bilme!

"Güneş"ten kasıt, Hak'ın hakiki varlığıdır. "Hem-reh", yoldaş anlamına gelip burada "yakın ve arkadaş" demektir. "Secde"den kasıt, hürmet etmek ve baş eğmektir. "Şebper", güneşin ışığına dayanamayıp geceleri gezen "yarasa" kuşudur; ve bundan kasıt, tabiat âlemine dalmış ve Hak'ın zuhurundan gafil olan nefsanî kimselerdir. Yani, Hak'ın yakını ve arkadaşı olan insân-ı kâmili, yaratılmışlara boyun eğip dalkavukluk eden yarasa kuşu seviyesindeki nefsanî kimselere kıyas etme! O insân-ı kâmil ki, meleklerin hizmetine ve tazimine mazhar oldu, sen onu yaratılmışlara secde edici ve baş eğici bilme!

"Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Hem-reh", refik ma'nâsına olup burada "mukarreb ve musâhib" demektir. "Secde"den murâd, hürmet etmek ve baş eğmek demektir. "Şebper", güneşin ziyâsına tahammül edemeyip, geceleri gezen "yarasa" kuşudur; ve bundan murâd, âlem-i tabîatta müstağrak ve zuhûr-ı Hak'tan gāfil olan nefsânî kimselerdir. Ya'nî, Hakk'ın mukarrebi ve musahibi olan insân-ı kâmili, mahlûkāta boyun eğip müdâhene eden yarasa kuşu mesâbesindeki nefsânî kimselere kıyâs etme! O insân-ı kâmil ki, meleklerin hizmetine ve ta'zîmine mazhar oldu, sen onu mahlûkāta secde edici ve baş eğici bilme!

3210. Bu akislere benzer, Halbuki akis değildir. Aksin misalinde Hakk'ın [3190] görünmekliğidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3210. Bu akislere benzer, aksine akis değildir. Aksin misalinde Hakk'ın [3190] görünmesidir.

Bu insân-ı kâmil, akan su hükmünde olan izafî varlık âlemindeki akislere ve şekillere benzer. Aksine onun bu şekli akis değildir, belki Hakk'ın akis misalinde, yani Hakk'ın bu akis elbisesine bürünerek bu şekil âleminde görünmesidir. Bilinmeli ki, Hak'ın hakiki varlığının mutlaklık mertebesinde sıfatlar ve sıfatın eserleri olan isimler ve isimlerin eserleri olan fiiller yoktur. Varlık, ilâhlık mertebesine inişinde sıfat ve isim sahibidir. Fakat fiiller yoktur. Ne zaman ki kevnî mertebelere (oluş mertebelerine) iner, fiiller ortaya çıkar; ve şehadet mertebesinde (görünen âlemde) yoğun taayyünler (belirginleşmeler) elbisesine büründüğü zaman, sıfat ve isimler ve fiiller daha açıkça belirir. Bu sebeple "Allah" ism-i câmi'i (tüm isimleri kapsayan isim), evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının (ilk, son, görünen ve görünmeyen) bütünlüğünün ismi olur; ve mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hallerinin tecelli yeri âlem ve onun özü ve hulâsası insan olmuş olur. Âlemsiz ve insansız Allah'ı görmek mümkün değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfat ve isimler ve fiiller toplanmıştır; ve bu rütbe varlığın yedinci iniş mertebesi olup, varlığa ait kemâlât inişleri insân-ı kâmilde nihayet bulur; ve mutlak varlığın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve halinde müşâhede edilmez. Bu şerefli beyitte bu hakikate işaret buyurulur.

Bu insân-ı kâmil, akar su mesâbesinde olan vücûd-i izâfî âlemindeki akislere ve sûretlere benzer. Halbuki onun bu sûreti akis değildir, belki Hakk'ın akis misâlinde, ya'nî Hakk'ın bu akis libâsına bürünerek bu âlem-i sûrette görünmekliğidir. Ma'lum olsun ki, vücûd-i hakîkî-i Hak'ın mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan efâl yoktur. Vücûd, mertebe-i ulûhiyyete tenezzülünde sıfat ve esmâ sahibidir. Fakat ef'âl yoktur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, efâl zâhir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfat ve esmâ ve efâl azhar olur. Binâenaleyh "Allâh" ism-i câmi'i, evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey'et-i mecmuasının ismi olur; ve vücûd-ı mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası âdem olmuş olur. Alemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek mümkin değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfat ve esmâ ve efâl mücmemi'dir; ve bu rütbe vücûdun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye, insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Bu beyt-i şerîfte bu hakîkate işaret buyurulur.

3211. Bir güneş gördü ve câmid kalmadı. Gül yağı, susam yağı kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3211. Bir güneş gördü ve katı kalmadı. Gül yağı, susam yağı kalmadı.

"Bir güneş"ten maksat, zâtî ve rabbânî tecellîdir (Allah'ın tecellîsi). "Katı"dan maksat, yoğun bedendir. "Gül yağı"ndan maksat, ruhanî sıfatlar ve "susam yağı"ndan maksat, cismanî sıfatlardır. Yani, insân-ı kâmil zâtî ve rabbânî tecellîye mazhar olduğu zaman, katı olan bedenindeki yoğunluk kalmadı. Ruhanî sıfatlar ve cismanî sıfatlar kalmadı. Bu şerefli beyitte ruhanî sıfatların kalmaması ile bir hakikate işaret buyrulur. Çünkü ruh için dahi tecellî vardır; ve Hakk Yolcularının çoğu bu makamda gururlanmışlar ve Hakk'ın tecellîsini bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer kâmil mürşid tasarruf sahibi olmazsa, bu tehlikeden kurtuluş zor olur. Gönül aynası beşerî sıfatlardan ve tabiat pasından arındığı zaman, bazı ruhanî sıfatlar kalbe tecellî eder ve bu, o ruhanî nurların galebe çalmasından olur. Çünkü ruh, tamamen beşerî sıfatlardan dışarıda olmamıştır; ve bazen ruh tamamen kendi sıfatı ile tecellî eder; ve bu hâl beşerî sıfatların eserlerinin tamamen yok olmasından olur. Çünkü ruhun zâtı Hakk'ın halifesidir. Tamamen tecellî eder ve hilafeti sebebiyle "Ben Hakkım!" der. "Ruhanî tecellî" ile "rabbânî ve zâtî tecellî" arasındaki fark şudur ki, öncelikle ruhanî tecellî sonradan olma damgasını taşır. Bu sebeple yok etme gücü olmaz. Gerçi zuhuru anında beşerî sıfatları giderir fakat fânî edemez. Tecellî perde arkasına gittiği zaman, derhal beşerî sıfatlar ortaya çıkar. Fakat "zâtî tecellî" bu afetlerden emindir. İkinci olarak, ruhanî tecellîden gönül rahatlığı ortaya çıkar ve şüpheden kurtarmaz, tam marifet zevkini vermez. Fakat zâtî tecellî bunun aksinedir. Üçüncü olarak, ruhanî tecellîden gurur ve kibir ortaya çıkar; ve ucüb (kendini beğenme) ve varlık artar ve talepte eksiklik olur ve korku ve niyaz azalır. Fakat zâtî tecellîde bunların hepsi kalkar. Varlık yokluğa dönüşür (Cevâhir-i Gaybî'den özet).

"Bir güneş"ten murâd, tecellî-i zâtî ve rabbânîdir. "Câmid"den murâd, cism-i kesîftir. "Gül yağı"ndan murâd, evsâf-i rûhâniyye ve "susam yağı"ndan murâd, evsâf-1 cismâniyyedir. Ya'nî, insân-ı kâmil vaktâki tecellî-i zâtîye ve rabbânîye mazhar oldu, câmid olan cismindeki kesâfet kalmadı. Evsâf-ı rûhâniyye ve evsâf-ı cismâniyye kalmadı. Bu beyt-i şerîfte evsâf-ı rûhâniyyenin kalmaması ile bir hakîkate işaret buyurulur. Zîrâ rûh için dahi tecellî vardır; ve sâliklerin çoğu bu makāmda mağrûr olmuşlardır ve tecellî-i Hakk'ı bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer mürşid-i kâmil tasarruf sahibi olmazsa, bu vartadan halâs güç olur. Vaktāki gönül aynası sıfat-ı beşeriyyeden ve tabîat pasından sâfi olur, ba'zı sıfat-ı rûhâniyye kalbe tecellî eder ve o envâr-ı rûhâniyyenin galebelerinden olur. Zîrâ rûh, tamâmiyle sıfat-ı beşeriyyeden hâriç olmamıştır; ve ba'zan rûh tamâmen kendi sıfatı ile tecellî eder; ve bu hâl sıfât-ı beşeriyye âsârının kâmilen mahvından olur. Zîrâ rûhun zâtı ha- lîfe-i Hak'tır. Tamâmen tecellî eder ve hilâfeti hasebiyle "Ben Hakkım!" der. “Tecellî-i rûhânî" ile “tecellî-i rabbânî ve zâtî" arasındaki fark budur ki, evve- len tecellî-i rûhânî hudûs damgasını tutar. Onun için kuvvet-i ifnâ olmaz. Gerçi zuhûru vaktinde sıfât-ı beşeriyyeyi izâle eder velâkin fânî edemez. Vak- tâki tecellî hicâb arkasına gider, derhal sıfat-ı beşeriyyet zâhir olur. Velâkin "tecellî-i zâtî" bu âfetlerden emîndir. Sâniyen, tecellî-i rûhânîden ârâm-ı dil zâhir olur ve şekten halâs etmez, zevk-i ma'rifet-i tâm vermez. Velâkin tecel- lî-i zâtî bunun hilâfınadır. Sâlisen, tecellî-i rûhânîden gurûr ve pindâr zâhir olur; ve ucüb ve varlık ziyâdeleşir ve talebde noksan olur ve havf ü niyâz azalır. Velâkin tecellî-i zâtîde bunların hepsi kalkar. Varlık yokluğa mübeddel olur (Cevâhir-i Gaybî'den hülâsa).

3212. Vaktaki Hakk'ın abdalı mübeddel olmuşlardır, halktan değillerdir. Yaprağı çevir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3212. Vaktaki Hakk'ın abdalları değişmişlerdir, halktan değillerdir. Yaprağı çevir!

"Abdal", "bedel" kelimesinin çoğuludur. "Abdâl-i Hak", "Hakk'ın bedelleri" demek olur. Çünkü bu yüce zatların bedenlerinin yoğun varlığı, Hakk'ın varlığına; beşerî sıfatları da Hakk'ın sıfatlarına dönüşmüş olup, "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız!" hadis-i şerifine uyarak ilahi ahlakla ahlaklanmışlardır. Bu sebeple bunlar, bu yoğunluk âleminde Hakk'ın bedelleridir; ve bedenî varlık ile beşerî sıfatlar içinde çırpınıp duran halk cinsinden değillerdir. Ey hakikat talep eden! Sen bu abdalın varlıkları kitabına bakmak istersen, onların suret yaprağını çevir, mana yaprağını aç! Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin suretî belirlenimi gerçekte yok olmaz. Fakat bu kâmil ârifin suretî varlığından ortaya çıkan, beşerî sıfatlar değil, zâtî vücûb (varlığının zorunluluğu) hariç olarak, ancak Hakk'ın sıfatı olur. Çünkü mümkün varlığın zâtî vücûba adım atma imkânı olmadığını Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Ademî Fas'ında beyan buyururlar.

"Abdal", "bedel"in cem'idir. "Abdâl-i Hak", "Hakk'ın bedelleri" demek olur. Zîrâ bu zevât-ı kirâmın vücûd-ı kesîf-i abdânîleri, vücûd-ı Hakkānîye ve sıfât-ı beşeriyyeleri sıfât-ı Hakkānîye mübeddel olup, تخلقوا باخلاق الله ya'nî "Al- lâh'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfine ittibâan ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallak olmuşlardır. Binâenaleyh bunlar bu âlem-i kesâfette Hakk'ın be- delleridir; ve vücûd-ı abdânî ve sıfât-ı beşerî içinde çırpınıp duran halk cinsin- den değilllerdir. Ey tâlib-i hakikat! Sen bu abdâlin vücûdları kitabına bakmak istersen onların sûret yaprağını çevir, ma'nâ yaprağını aç! Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsi vâki'de zâil olmaz. Fakat bu ârif-i kâmilin vücûd-i sûrîsinden zâhir olan sıfât-ı beşeriyye değil, vücûb-ı zâtî hâriç olarak, ancak sıfat-ı Hak olur. Zîrâ vücûd-ı mümkinin vücûb-ı zâtîye adım atmak im- kânı olmadığını Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de beyân buyururlar.

3213. İki nasıl vahdaniyet kıblesi olur? Toprak nasıl meleklerin mescûdu olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3213. İki nasıl vahdaniyet (birlik) kıblesi olur? Toprak nasıl meleklerin secde ettiği şey olur?

Çünkü onların anlamları vahdaniyet kıblesidir; ve vahdaniyet olan yerde iki ve ikilik nasıl olur? İkilik ancak topraktan yaratılmış olan cismaniyet (bedensellik) âlemindedir; ve eğer bu Hakk'ın abdalları (velileri) ancak topraktan yaratılmış olan cisimden ibaret olsalardı, her biri ruh olan melekler tarafından toprağa secde ve baş eğme olunur muydu?

Zîrâ onların ma'nâları vahdâniyet kıblesidir; ve vahdâniyet olan yerde iki ve ikilik nasıl olur? İkilik ancak topraktan mahlûk olan cismâniyet âleminde- dir; ve eğer bu abdâl-ı Hak ancak topraktan mahlûk olan cisimden ibaret ol- salar, her birerleri rûh olan melekler tarafından toprağa secde ve ser-fürû olu- nur mu idi?

3214. Vaktaki merd bu ırmakta elmanın aksini gördü, onun görüşü onun eteğini dolu etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3214. O adam bu ırmakta elmanın yansımasını gördüğünde, onun görüşü eteğini dolu etti.

"Irmak"tan kasıt, insân-ı kâmilin dışsal varlığıdır. "Elma"dan kasıt, ilâhî sıfat ve isimlerin marifetleridir. Yani, ilâhî marifetin talebinde erkek olan kimse, ırmak mesabesinde olan bu insân-ı kâmilin dışsal varlığında, ilâhî sıfat ve isimlerin yansımasını gördüğünde, onun bu görüşü o kimsenin ruhunun ve aklının eteğini ilâhî sıfat ve isimlerin marifetleriyle doldurdu.

"Irmak"tan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsidir. "Elma"dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ma'rifetleridir. Ya'nî, vaktāki ma'rifet-i ilâhiyyenin talebinde merd olan kimse, ırmak mesâbesinde olan bu insân-ı kâmilin sûrî olan vücudunda, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin aksini gördü, onun bu görüşü o kimsenin rûhunun ve aklının eteğini sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ma'rifetleriyle doldurdu.

3215. O şeyi ki, ırmakta gördü, ne vakit hayal olur? Çünkü onun görüşünden yüz çuval dolu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3215. O şeyi ki, ırmakta gördü, ne zaman hayal olur? Çünkü onun görüşünden yüz çuval dolu oldu.

Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dış görünüşünün ırmağında o kişinin gördüğü ilahi sıfat ve isimlerin eserleri asla hayal değildir. Çünkü hayal kendi mertebesinde kalır ve dışarıda ortaya çıkmaz. Hâlbuki o kişinin bu görüşünden dolayı yüz çuval dolu oldu, yani birçok ilim ve marifet (Allah'ı bilme) meydana geldi.

Ya'nî, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsi ırmağında o kimsenin gördüğü sıfat ve esmâ-i ilâhiyye eserleri aslâ hayâl değildir. Zîrâ hayal kendi mertebesinde kalır ve hâriçte zuhûru olmaz. Halbuki o kimsenin bu görüşünden dolayı yüz çuval dolu oldu, ya'nî birçok ilim ve ma'rifet hâsıl oldu.

3216. Cismi görme ve onu etme ki, o dilsizler ve sağırlar onlara geldiği vakit, Hakk'ı tekzib ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3216. Bedeni görme ve onu yapma ki, o dilsizler ve sağırlar onlara geldiği vakit, Hakk'ı yalanladılar.

Ey hakikatin talibi! Sen insân-ı kâmilin bedenini ve dış görünüşünü görme! Onun anlamına bak! Hakk'ı bilmeye dair olan sözlerde dilsiz ve hakikate dair olan sözleri dinlemekte sağır olan bedensel ve nefsanî kimselerin yaptığını yapma ki, Hak onlara her biri insân-ı kâmil olan peygamberler kılığında ortaya çıktığı vakit, onlar o Hakk'ı yalanladılar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında Furkan Suresi'nde وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِى فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) yani "Bu peygambere ne oldu ki, bizim gibi yemek yer ve sokaklarda gezer" dediler. İkinci mısra En'am Suresi'nde olan فقد كذبوا بالحق لما جاءهم (Enam, 6/5) ayet-i kerimesinden alınmıştır. Bu ayet-i kerimenin zahir dil ile olan anlamı "Onlara hak olan din geldiği vakit yalanladılar" demek olur; ve "hak" batılın karşıtıdır. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz işaret diliyle Hakk'ı ilahi isim anlamına almışlardır. Nasıl ki açıklandı. Ve sonraki beyitlerde de bu anlama işaret buyurulur. "Bükm", "dilsiz" anlamına gelen "ebkem"in çoğulu ve "summ", "sağır" anlamına gelen "esamm"ın çoğuludur.

Ey hakîkatin talibi! Sen insân-ı kâmilin cismini ve vücûd-1 sûrîsini görme! Onun ma'nâsına bak! Ma'rifet-i Hakk'a dâir olan sözlerde dilsiz ve hakîkate dâir olan sözleri dinlemekte sağır olan cismânî ve nefsânî kimselerin yaptığını yapma ki, Hak onlara her biri insân-ı kâmil olan peygamberler libasında zâhir olarak geldiği vakit, onlar o Hakk'ı tekzîb ettiler ve Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında sûre-i Furkān'da وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِى فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) ya'nî "Bu peygambere ne oldu ki, bizim gibi yemek yer ve sokaklarda gezer" dediler. İkinci mısra' sûre-i En'âm'da olan فقد كذبوا بالحق لما جاءهم (Enam, 6/5) âyet-i kerîmesinden muktebestir. Bu âyet-i kerîmenin lisân-ı zâhir ile olan ma'nâsı "Onlara hak olan dîn geldiği vakit tekzîb ettiler" demek olur; ve "hak" bâtıl mukābilidir. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz lisân-ı işaret ile Hakk'ı ism-i ilâhî ma'nâsına almışlardır. Nitekim îzâh olundu. Ve âtîdeki beyitlerde dahi bu ma'nâya işaret buyurulur. "Bükm", "dilsiz” ma'nâsına olan "ebkem"in cem'i ve "summ", "sağır" ma'nâsına olan "esamm"ın cem'idir.

3217. "Mâ rameyte iz rameyte" Ahmed olmuştur. Onu görmek Hâlık'ı görmek olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3217. "Attığın zaman sen atmadın" sözü Ahmed'e ait olmuştur. Onu görmek Yaratıcı'yı görmek olmuştur.

Birinci mısrada, Enfâl Sûresi'nde yer alan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) yani "Ey Resulüm! Kâfirlere toprak attığın zaman, sen atmadın fakat Allah attı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme 2. cildin 1299 ve 2521 numaralarında, 3. cildin 3644 numarasında, 4. cildin 766 ve 1721 numaralarında ve bu cildin 2855 numarasında geçti. Yani, eğer bizim insân-ı kâmil hakkındaki sözlerimizin delilini istersen, gör ki, Kur'ân-ı Kerîm'de "Mâ rameyte iz rameyte" hitabının mazharı (tecelli yeri) Seyyid-i kâinat Ahmed (a.s.v.) Efendimiz olmuştur ve Yüce Allah onun atışını kendi atışı olduğunu açıkça beyan buyurmuştur. Buna göre Peygamber Efendimiz'in mübarek cismini değil, bu manasını görmek, ancak Yüce Yaratıcı hazretlerini görmek olmuştur. Münkirler o hazretin ancak cismanî şeklini gördükleri için, Hakk'ı göremediler.

Birinci mısra'da sûre-i Enfâl'de olan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'nî "Ey Resûlüm! Küffâra toprak attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme 2. cildin 1299 ve 2521 numaralarında ve 3. cildin 3644 numarasında ve 4. cildin 766 ve 1721 numaralarında ve bu cildin 2855 numarasında geçti. Ya'nî, bu bizim insân-ı kâmil hakkındaki sözlerimizin delîlini istersen, gör ki, Kur'ân-ı Kerîm'de "Mâ rameyte iz rameyte" hitâbının mazharı Seyyid-i kâinât Ahmed (a.s.v.) Efendimiz olmuştur ve Hak Teâlâ onun atışını kendi atışı olduğunu açıktan açığa beyân buyurmuştur. Binâenaleyh Peygamber Efendimiz'in cism-i şerîflerini değil, bu ma'nâsını görmek, ancak Hâlık Teâlâ hazretlerini görmek olmuştur. Münkirler o hazretin ancak sûret-i cismâniyyesini gördükleri için, Hakk'ı göremediler.

3218. Onun hizmeti Hakk'ın hizmetini etmektir. Gündüzü görmek, bu pencereyi görmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3218. Onun hizmeti Hakk'ın hizmetini etmektir. Gündüzü görmek, bu pencereyi görmektir.

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) yani "Resûl'e itaat eden, muhakkak Allah'a itaat etmiştir" ayet-i kerimesi gereğince yüce Peygamber'e hizmet etmek, Hakk'a hizmet etmek demektir. Örneğin, gündüzün aydınlığı odanın penceresinden görüldüğü gibi, güneş konumunda olan Hakk'ın varlığı dahi, şanlı peygamberin ve onun vârisleri olan insân-ı kâmillerin varlıkları penceresinden görülür.

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) ya'nî "Resûl'e itâat eden, muhakkak Allâh'a itaat etmiştir" âyet-i kerîmesi mûcibince cenâb-ı Peygamber'e hizmet etmek Hakk'a hizmet etmek demektir. Meselâ, gündüzün aydınlığı odanın penceresinden görüldüğü gibi, güneş mesâbesinde olan Hakk'ın varlığı dahi, Resûl-i zîşânın ve onun vârisleri olan kâmillerin vücûdları penceresinden görülür.

3219. Hususiyle, bu pencere kendinden parlaktır. Güneşin ve Ferkad'in vedîası değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3219. Özellikle, bu pencere kendiliğinden parlaktır. Güneşin ve Ferkad'in emaneti değildir.

"Ferkad", kutup yıldızına yakın olan Bebâtü'n-na'ş yıldızlarından birinin ismidir. Gece yolcuları yollarını o yıldıza bakarak belirlerler. "Güneş"ten ve "Ferkad"den kastedilen, başka bir peygamber ve Hak yolunun rehberidir. Yani, pencere konumunda olan peygamberlik sureti kendiliğinden parlaktır; ve onun parlaklığı kendisinden önce gelen hiçbir peygamberin ve Hak yolunun rehberinin emaneti olan bir parlaklık değildir. Çünkü onun peygamberliği ruhlar âlemini de kapsar. Nitekim "Ben, Adem su ile çamur arasında iken nebî idim" buyururlar ve son peygamber oldukları için onun müstakil olan tertemiz şeriatı bütün şeriatları düzenlemiştir. Örneğin, Süleyman (a.s.) şanlı bir peygamber iken onun peygamberlik nuru Musa (a.s.)'ın peygamberlik güneşinin emaneti idi; ve o hazretin şeriatı Süleyman'ın Ferkad'i ve tabiat karanlığı içinde rehberi idi. Son peygamber Efendimiz'in peygamberliği ise böyle değildi.

"Ferkad", kutub yıldızına yakın olan Bebâtü'n-na'ş yıldızlarından birinin ismidir. Gece yolcuları yollarını o yıldıza bakıp ta'yîn ederler. "Güneş"ten ve "Ferkad"den murâd, diğer bir peygamber ve Hak yolunun hâdîsidir. Ya'nî, pencere mesâbesinde olan sûret-i peygamberî kendinden parlaktır; ve onun parlaklığı kendinden evvel gelen hiçbir peygamberin ve Hak yolunun hâdîsinin vedîası olan bir parlaklık değildir. Zîrâ onun nübüvveti âlem-i ervâha da şâmildir. Nitekim کنت نبیا و آدم بين الماء والطين ya'ni "Ben, Adem su ile çamur arasında iken nebî idim" buyururlar ve Hâtem-i enbiyâ oldukları için onun müstakil olan şerîat-i mutahharası bilcümle şerâyi'i ta'dîl etmiştir. Meselâ, Süleymân (a.s.) bir nebiyy-i zîşân iken onun nûr-ı nübüvveti Mûsâ (a.s.)ın şems-i nübüvvetinin vedîası idi; ve o hazretin şerîati cenâb-ı Süleyman'ın Ferkad'i ve zulmet-i tabîat içinde hâdîsi idi. Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in nübüvvetleri ise böyle değil idi.

3220. O güneşten dahi bir pencereye vurdu, fakat ma'hûd olan yoldan ve taraftan değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3220. O güneşten dahi bir pencereye vurdu, fakat bilinen yoldan ve taraftan değil!

"Güneş"ten kastedilen, Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hakikatidir. Belirsiz olarak ifade edilen "pencere"den kastedilen, Hz. Mevlânâ efendimizin mübarek varlığıdır. Yani, güneş konumunda olan o Muhammedî hakikatten bir pencere üzerine dahi nur yansıdı. Fakat yansıma, cismanî ve bilinen ve malum olan yoldan ve yönden değil, duyu organlarıyla görülmeyen yoldan ve taraftan gerçekleşti.

"Güneş"ten murâd, hakîkat-i muhammedî (s.a.v.) Efendimiz'dir. Nekre olarak beyân buyurulan "pencere"den murâd, Hz. Mevlânâ efendimizin vücûd-ı şerîfleridir. Ya'nî, güneş mesâbesinde olan o hakîkat-i muhammediyyeden bir pencere üzerine dahi nûr aks etti. Fakat akis cismânî ve ma'hûd ve ma'lum olan yoldan ve cihetten değil, his gözüyle görülmeyen yoldan ve taraftan vâki' oldu.

3221. Güneş ve bu pencere arasında bir yol vardır. Pencereler ondan bir âgâh olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3221. Güneş ve bu pencere arasında bir yol vardır. Pencereler ondan bir âgâh olmadı.

Güneş olan Muhammedî hakikat ile pencere konumunda olan benim bu bedenim arasında ruhanî bir yol vardır ki, diğer pencereler ve bedenler bu yoldan haberdar olmadılar.

Güneş olan hakîkat-i muhammediyye ile pencere mesâbesinde olan benim bu cismim arasında rûhânî bir yol vardır ki, diğer pencereler ve cisimler bu yoldan âgâh olmadılar.

3222. Hattâ ancak feleği örtücü bir bulut gelse, bu pencerede onun nûru cûşta olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3222. Hatta ancak feleği örten bir bulut gelse, bu pencerede onun nuru coşar.

"Felek"ten kasıt, "mana feleği"dir. "Örtücü bulut"tan kasıt, ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) inkâr eden kimsedir. Bazı nüshalarda "meger" yerine "eğer" geçmektedir. Yani, hatta ancak veyahut eğer mana feleğine, bu feleği itirazlarla örten bir inkârcı gelse, benim pencere mesabesinde olan bu cismimde o hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) güneşinin nuru olan ledün ilimleri kaynayışta ve parlayışta olur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz gerek bu Mesnevî-i Şeriflerinde ve gerek Fîhi Mâ Fîhlerinde inkârcıları susturacak birçok hakikat ve marifet (Allah'ı bilme bilgisi) beyan buyurmuşlardır.

"Felek"ten murâd, "ma'nâ feleği"dir. "Örtücü bulut"tan murâd, ulûm-i ledünniyyeyi münkir olan kimsedir. Ba'zı nüshalarda "meger" yerine "eger" vâki'dir. Ya'nî, hattâ ancak veyâhud eğer ma'nâ feleğine bu feleği i'tirazlar ile örtücü olan bir münkir gelse, benim pencere mesâbesinde olan bu cismimde o hakîkat-i muhammediyye güneşinin nûru olan ulûm-i ledünniyye kaynayışta ve parlayışta olur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz gerek bu Mesnevî-i Şerîflerinde ve gerek Fîhi Mâ Fîhlerinde münkirleri ilzâm edecek birçok hakāyık ve maârif beyân buyurmuşlardır.

3223. Bu hava ve altı cihet yolunun gayrı pencere ve güneş arasında me'lefet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3223. Bu hava ve altı yön yolunun dışında pencere ile güneş arasında bir ülfet vardır.

"Me'lefet", masdar-ı mîmî (mastar-ı mîmî: fiilin anlamını taşıyan isim) olup "ülfet" demektir. Yani, çünkü güneş ile pencere arasında bu esintili hava ve cismaniyete ait olan altı yön yolundan başka olan ruhanîyet yolundan bir ülfet ve alışkınlık vardır. Bu ülfet ve alışkınlık sebebiyle o güneşin nuru bu bulutu yırtıp kaynayışta bulunur.

“Me'lefet”, masdar-ı mîmî olup “ülfet” demektir. Ya'nî, zîrâ güneş ile pencere arasında bu hevâ-yı nesîmî ve cismâniyete âid olan altı cihet yolundan başka olan rûhâniyet yolundan bir ülfet ve alışkınlık vardır. Bu ülfet ve alışkınlık sebebiyle o güneşin nûru bu bulutu yırtıp kaynayışta bulunur.

3224. Onun medhi ve tenzîhi Hakk'ın tenzîhidir. Meyve bu tabağın aynından biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3224. Onun övgüsü ve tenzih etmesi, Hakk'ın tenzihidir. Meyve bu tabağın özünden biter.

"Midhat", övgü ve "tesbih", tenzih anlamlarındadır. "Meyve"den kasıt, "Hakk'ı bilme" ve "tabiat"tan kasıt, insân-ı kâmilin zahirî varlığıdır. Böyle olunca, aslen insân-ı kâmil olan Peygamberimiz (s.a.v.)'in ve miras yoluyla insân-ı kâmil olan evliyanın övgüsü ve tenzih etmesi, Hakk'ın tenzihidir. Nasıl ki Hallâc-ı Mansûr hazretleri şu beyitte bu anlama işaret buyururlar: "Bu özümde olan öz sen misin, yoksa ben miyim? İkilik ispatından hem seni hem beni tenzih ederim."

Çünkü Hakk'ı bilme, insân-ı kâmilin varlık tabağından gelişir. Bilinmeli ki, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de açıklandığı üzere, Hak Zât'ı kendi mertebesinde suretten ve bütün sıfatlardan münezzeh olduğundan, maddeden soyut olarak görünmesi mümkün değildir. Ancak sıfatları ve isimleriyle mazharlarda (tecelli yerlerinde) görünür; ve insân-ı kâmil ise bütün ilahi sıfatları ve isimleri kendinde topladığından, Hakk'ı bilme ancak peygamberlerin ve onların varisleri olan evliyanın varlıklarından ortaya çıkan sıfatlar, isimler ve eserler aracılığıyla anlaşılır. Bu sebeple insân-ı kâmili görmek, Hakk'ı görmek olur.

“Midhat”, medh ve “tesbih”, tenzîh ma'nâlarınadır. “Meyve”den murâd, “ma'rifet-i Hak” ve “tabîat”tan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsidir. Böyle olunca, bilasâle insân-ı kâmil olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in ve bi'l-verâse insân-ı kâmil olan evliyânın medhi ve tenzîhi Hakk'ın tenzîhidir. Nitekim Hallâc-ı Mansûr hazretleri şu beyitte bu ma'nâya işaret buyururlar: أ أنت أم أنا هو العين في العين خاشاك خاشاى من اثبات اثنين “Bu aynımda olan ayn sen misin, yoksa ben miyim? İkilik isbâtından hem seni hem beni tenzîh ederim.”

Zîrâ Hakk'ın ma'rifeti insân-ı kâmilin vücudunun tabağından neşv ü nemâ bulur. Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'de beyân buyurulduğu üzere Zât-ı Hak kendi mertebesinde sûretten ve bilcümle sıfattan münezzeh olduğundan maddeden mücerred olarak görünmesi mümkin değildir. Ancak sıfât ve esmâsıyla mezâhirde zahir olur; ve insân-ı kâmil ise bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olduğundan ma'rifet-i Hak ancak enbiyânın ve onların vârisleri evliyânın vücûdlarından zahir olan sıfât ve esmâ ve âsârıyle anlaşılır. Binâenaleyh insân-ı kâmili görmek Hakk'ı görmek olur.

3225. Bu sepetten kısım kısım latif elma biter. Eğer onun adını ağaç koyarsan ayıp olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3225. Bu sepetten kısım kısım latif elma biter. Eğer onun adını ağaç koyarsan ayıp olmaz.

"Laht" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "kısım ve hisse" anlamındadır. "Sepet"ten kasıt, anlamın özgüllüğü itibarıyla Hz. Pîr efendimizin şerefli zâtıdır; ve anlamın genelliği itibarıyla bütün insân-ı kâmillerdir. "Ağaç"tan kasıt, ilâhî bilgilerdir. Yani, bir sepet hükmünde olan bu insân-ı kâmilin dış görünüşünden (vücûd-ı sûrî) harf ve ses aracılığıyla, Hakk Yolcularından her birinin yatkınlığına göre kısım kısım ve hisse hisse ilâhî bilgiler elmaları gelişip büyür. Eğer onun adını elma ağacı ve ilâhî bilgiler kaynağı koyarsan ayıp ve kusur olmaz.

"Laht", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kısım ve hisse" ma'nâsınadır. "Sepet"ten murâd, hususiyyet-i ma'nâ i'tibariyle Hz. Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir; ve umumiyyet-i ma'nâ i'tibariyle bilcümle insân-ı kâmillerdir. "Ağaç"tan murâd, maarif-i ilâhiyyedir. Ya'nî, bir sepet mesâbesinde olan bu insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsinden harf ve savt vâsıtasıyla sâliklerden her birinin isti'dâdına göre kısım kısım ve hisse hisse maârif-i ilâhiyye elmaları neşv ü nemâ bulur. Eğer onun adını elma ağacı ve maârif-i ilâhiyye menba'ı koyarsan ayıp ve kusûr olmaz.

3226. Bu sepete sen elma ağacı ta'bîr et! Her ikisinin arasında gizli yol geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3226. Bu sepete sen elma ağacı de! Her ikisinin arasında gizli yol geldi.

Bu sepet konumunda olan insân-ı kâmilin dış görünüşüne sen elma ağacı ve ilâhî bilgiler de! Çünkü bu Rabbanî bilgiler ile onun dış görünüşü arasında gizli bir yol vardır ki, o gizli yol da duyu organlarıyla görülemeyen ruhanîlik yoludur.

Bu sepet mesâbesinde olan insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsine sen elma ağacı ve maârif-i ilâhiyye ta'bîr et! Zîrâ bu maârif-i rabbaniyye ile onun vücûd-ı sûrîsi arasında gizli bir yol vardır ki, o gizli yol dahi his gözüyle görülemeyen rûhâniyet yoludur.

3227. O şey ki, yemişli ağaçtan biter, aynı nevi' yemiş bu sepetten biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3227. O şey ki, yemişli ağaçtan biter, aynı tür yemiş bu sepetten biter.

"Yemişli ağaç"tan kasıt, Hz. Peygamber Efendimiz'in mübarek bedenleridir. Yani, insan ruhunun yemişi ve gıdası hükmünde olan ilahi bilgiler nasıl ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübarek bedenlerinden harf ve ses ile ortaya çıkarsa, bu aynı ilahi bilgiler o hazretin ilimlerinin vârisi olan bu insân-ı kâmilin bedeninden harf ve ses ile ortaya çıkar.

"Yemişli ağaç"tan murâd, Hz. Peygamber Efendimiz'in cism-i şerîfleridir. Ya'nî, rûh-ı insânînin yemişi ve gıdâsı mesâbesinde olan maarif-i ilâhiyye nasıl ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin cism-i şerîflerinden harf ve savt ile zâhir olursa, bu aynı maarif-i ilâhiyye o hazretin vâris-i ulûmu olan bu insân-ı kâmilin cisminden harf ve savt ile zâhir olur.

3228. Binaenaleyh sen sepeti baht ağacı gör! Bu sepetin gölgesi altında hoş otur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3228. Bu sebeple sen sepeti baht ağacı gör! Bu sepetin gölgesi altında hoş otur!

Bu sebeple sen bu insân-ı kâmilin zahirî varlığını, öncesiz baht ve talihten gelişip büyümüş olan bir ağaç gibi gör! Çünkü insân-ı kâmilin zahirî varlığındaki mazhariyet (ilahi lütuflara erişme), her insanın zahirî varlığında bulunmaz. Hâl böyleyken, sen onun yemiş sepeti gibi olan ve ilahi bilgilere kaynaklık eden zahirî varlığının gölgesi altında hoş ve rahat bir şekilde otur ve onun şerefli huzurundan ayrılma!

Binâenaleyh sen bu insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsini baht ve tâli'-i ezelîden neşv ü nemâ bulmuş olan bir ağaç mesâbesinde gör! Zîrâ insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsindeki mazhariyet, her insanın vücûd-ı sûrîsinde bulunmaz. Böyle olunca, sen onun yemiş sepeti mesâbesinde ve maârif-i ilâhiyye men- ba'ı olan vücûd-ı sûrîsinin sâyesi altında hoş ve müsterîh olarak otur ve onun huzûr-ı şerîfinden ayrılma!

3229. Ey mihriban! Vaktaki ekmek lînet getirir, ona niçin ekmek dersin? Mahmûde ta'bîr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3229. Ey şefkatli kişi! Ekmek ishal yaptığında, ona niçin ekmek dersin? Mahmûde adını ver!

"Itlâk", ishal ve yumuşaklık; "mahmûde", Yunan dilinde "sakmoniya" dedikleri bir bitkinin adıdır ki, doğaya ishal verir. Bu şerefli beyit temsil yoluyla söylenmiştir. Yani, ey kendi ruhuna karşı şefkatli olan kimse! Bu ezelî talih ağacı olan insân-ı kâmilin dış görünüşünü diğer âlimlerin dış görünüşlerine kıyas etme! Ve onları mekteplerde ve medreselerde oturup kitapların içeriklerini ezberleyerek âlim olmuş zannetme! Çünkü sen insân-ı kâmilin huzurunda bulunduğun zaman, nefsinin kötü sıfatlarıyla katılaşmış olan kalbinin yumuşadığını ve içine incelik geldiğini hissediyor musun? Artık onun dış görünüşüne diğer âlimlerin dış görünüşü nazarıyla bakma! Örneğin, ekmek sana ishal verirse, her ne kadar dış görünüşte ismi ekmek ise de, tesirde ve anlamda ona ishal veren "mahmûde" ismini ver. Hz. Pîr'in beyti: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edip onu Hak'tan ayrı görmezsen ne olur!"

"Itlâk", ishâl ve lînet; "mahmûde", lisân-ı Yûnânî'de "sakmoniya" dedik-leri bir nebâtın ismidir ki, tabîata ishâl verir. Bu beyt-i şerîf temsîlen vâki'dir. Ya'nî, ey kendi rûhuna karşı şefkatli olan kimse! Bu tâli'-i ezelî ağacı olan in-sân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsini sâir ulemânın vücûd-ı sûrîlerine kıyâs etme! Ve onları mekteblerde ve medreselerde oturup kitabların münderecâtını ezberle-yerek âlim olmuş zannetme! Zîrâ sen insân-ı kâmilin huzurunda bulunduğun vakit, nefsinin kötü sıfatlarıyla katılaşmış olan kalbinin yumuşadığını ve içi-ne rikkat geldiğini hissediyor musun? Artık onun sûretine diğer ulemânın sû-reti nazarıyla bakma! Meselâ, ekmek sana ishâl verirse, her ne kadar sûrette ismi ekmek ise de te'sîrde ve ma'nâda ona ishâl veren "mahmûde" ismini ver. Beyt-i Hz. Pîr: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı addetmiş olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edip onu Hak'tan ayrı görmezsen ne olur!"

3230. Yolun toprağı mâdemki gözü ve cânı rûşen etti, onun toprağını sürme gör ve sürme bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3230. Yolun toprağı mademki gözü ve canı aydınlattı, onun toprağını sürme gör ve sürme bil!

Bu şerefli beyit başka bir örnektir. Yani, örneğin dışarıda yürüdüğün yolun toprağı gözünü ve senin hayatını aydınlatacak olursa, o yolun toprağını göze ve hayata kuvvet veren sürme görmek ve bilmek gerekir. Bunun gibi, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda bulunduğun zaman, onun dış görünüşü senin aklının gözünü ve ruhunu nurlandırırsa, sen onun cismini diğer cisimlere kıyas etmeyip, aklının gözünün sürmesi gör ve bil!

Bu beyt-i şerîf diğer bir misâldir. Ya'nî, meselâ zâhirde yürüdüğün yolun toprağı gözünü ve senin hayatını aydınlatacak olursa, o yolun toprağını gö-ze ve hayâta kuvvet veren sürme görmek ve bilmek lazımdır. Bunun gibi, in-sân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun vakit, onun cism-i sûrîsi senin aklının gözünü ve rûhunu nûrlandırırsa, sen onun cismini sâir cisimlere kıyâs etme-yip, aklının gözünün sürmesi gör ve bil!

3231. Vaktaki şurûk bu zemînin yüzünden parlar, ben yüzümü niçin Ayük'a edeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3231. Vaktaki doğuşlar bu yeryüzünden parlar, ben yüzümü niçin Ayık'a çevireyim?

"Şurûk", "şark" kelimesinin çoğulu olup "güneş ve güneşin doğduğu yer" anlamlarındadır. Burada "güneşler" anlamı uygundur. "Ayık", kırmızı ve parlak bir yıldızın ismidir. Samanyolu'nun sağ tarafında görünür (Ahteri). "Güneşler"den kastedilen, peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâdır (Allah dostları). Yani, mademki ruhu ve aklı aydınlatan manevî güneşler bu yeryüzünden parlıyor, bu sebeple ben zahirî aydınlığın talibi olarak niçin yüzümü göğe ve Ayık'a çevireyim?

"Şurûk", "şark"ın cem'i olup "güneş ve güneşin doğduğu mahal" ma'nâlarınadır. Burada "güneşler" ma'nâsı münasibdir. "Ayûk”, kırmızı ve parlak bir yıldızın ismidir. Samanuğrusu'nun sağ tarafında görünür (Ahteri). "Güneşler"den murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Ya'nî, mâdemki rûhu ve aklı ziyalandıran ma'nevî güneşler bu yeryüzünden parlıyor, binâenaleyh ben zâhirî aydınlığın tâlibi olarak niçin yüzümü göğe ve Ayûk'a çevireyim?

3232. Fâni oldu, ey küstah, ona "var" ta'bîr etme! Böyle ırmakta kerpiç nasıl kuru kalır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3232. Ey küstah, fâni oldu, ona "var" deme! Böyle ırmakta kerpiç nasıl kuru kalır?

"Çeşm-i şûh", "hayâsız ve küstah" demektir. Yani, bu insân-ı kâmillerin her biri, kendi vehmedilmiş olan varlıklarından fâni oldu; ey küstah ve hayâsız olan kimse! Artık ona "var" deme! Hakk'ın akarsu mesabesinde olan varlığı, onun görünen sureti ırmağında kerpiç mesabesinde olan cisim ve cismaniyet nasıl kuru kalır?

"Çeşm-i şûh", "hayâsız ve küstâh" demektir. Ya'nî, bu insân-ı kâmillerin her biri, kendi mevhûm olan varlıklarından fânî oldu; ey küstah ve hayâsız olan kimse! Artık ona "var" ta'bîr etme! Hakk'ın akarsu mesâbesindeki varlığı onun sûret-i zâhiresi ırmağında kerpiç mesâbesinde olan cisim ve cismâniyet nasıl kuru kalır?

3233. Bu güneşin önünde hilâl ne vakit sabit olur? Böyle Rüstem ile zâlin kuvveti ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3233. Bu güneşin önünde hilâl ne zaman sabit olur? Böyle Rüstem ile kocakarının kuvveti ne olur?

"Rüstem", meşhur bir pehlivanın ismidir. "Zâl", burada kocakarı anlamındadır. Yani, güneş mesabesinde olan bu Hak'ın hakiki varlığı önünde insân-ı kâmilin hilâl mesabesindeki varlığı ne zaman sabit kalır? Örneğin bir Rüstem pehlivana karşı bir kocakarının kuvveti ne olur?

“Rüstem", meşhûr bir pehlivânın ismidir. "Zâl", burada kocakarı ma'nâsınadır. Ya'nî, güneş masâbesinde olan bu vücûd-i hakîkî-i Hak önünde insân-ı kâmilin hilâl mesâbesindeki varlığı ne vakit sabit kalır? Meselâ bir Rüstem pehlivâna karşı bir kocakarının kuvveti ne olur?

3234. O Kirdigar, varlıklardan yüz helâklik çıkarmak için talib ve rağıbdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3234. O Yaratıcı, varlıklardan yüz helâklik çıkarmak için istekli ve rağbetlidir.

"Demâr", "helâklik" demektir. "Tâ zi hestîhâ"daki "tâ", sebep bildirmek içindir. Yani, o hakiki fail olan Yüce Allah hazretleri, "Onun vechinden başka her şey helâk olucudur" (Kasas, 28/88) ve "Yeryüzündeki her şey fânîdir" (Rahmân, 55/26) ayet-i kerimeleri gereğince, varlıklardan ve bu izafî varlıklar âleminden birçok helâklik çıkarmak için istekli ve rağbetlidir.

"Demâr", "helâklik" demektir. "Tâ zi hestîhâ"daki "tâ", ta'lîl içindir. Ya'nî, o fail-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri كل شىء هالك إلا وجهه (Kasas, 28/88) [ya'nî "Onun vechinden başka her şey helâk olucudur" ve كُلِّ من عليها فان (Rahmân, 55/26) [ya'nî "Yeryüzündeki her şey fânîdir"] âyet-i kerîmeleri mûcibince, varlıklardan ve bu vücûdât-ı izâfiyye âleminden birçok helâklik çıkarmak için tâlibdir ve râğıbdır.

3235. İki deme ve iki ta'bîr etme ve iki bilme! Bendeyi kendi efendisinde mahv bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3235. İki deme ve iki tabir etme ve iki bilme! Kulu kendi efendisinde yok olmuş bil!

Bu sebeple sen, aslen insân-ı kâmil olan Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin ve onun vârisleri olan kâmillerin kulluk suretlerini görüp, "Bir Hak var, bir de insân-ı kâmil var. Bu sebeple varlık ikidir" deme ve "iki" tabirini kullanma! Ve varlığı iki bilme! Tamamen kul olan insân-ı kâmili, efendisi olan Hakk'ın varlığında yok olmuş bil! Menkıbe: "Sultan Mahmud-ı Gaznevî, Harakan tarafına gelmişti. Ebu'l-Hasan-ı Harakanî hazretlerini gönderdiği bir kimse aracılığıyla huzuruna davet etti. Ve o kimseye dedi ki: "Eğer gelmekten çekinirse, أطيعوا الله وأطيعوا الرسول وأولي الأمر منكم (Nisâ, 4/59) yani "Allah'a itaat ediniz ve Resûl'e ve sizden emir sahibi olanlara itaat ediniz!" ayet-i kerimesini oku! O kimse Hz. şeyhin çekinmesi üzerine bu ayet-i kerimeyi okudu. Ebu'l-Hasan (k.s.) hazretleri cevaben buyurdular ki: "Etîullâh"ta o kadar gark olmuşum ki, "Etîu'r-Resûl"de utancım vardır. Bak, ulü'l-emre ne kalır?" Yani, ben Resûl-i Ekrem'in varlığında ve Resûl-i Ekrem dahi Hakk'ın varlığında gark olduk. Bu gark oluş içinde ulü'l-emrin varlığı kalır mı ki, itaat söz konusu olabilsin? demek olur. İşte insân-ı kâmillerden her birinin hallerinin son noktası budur. Bu zevke ulaşamayan âlimler onları inkâr ederler.

Binâenaleyh sen bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve onun vârisleri olan kâmillerin sûret-i abdâniyyelerini görüp, "Bir Hak var, bir de insân-ı kâmil var. Binâenaleyh vücûd ve varlık ikidir" deme ve "iki" ta'bîrini kullanma! Ve vücûdu iki bilme! Abd-i mahz olan insân-ı kâmili efendisi olan Hakk'ın varlığında mahv olmuş bil! Menkıbe: "Sultân Mahmûd-ı Gaznevî, Harakān cihetine gelmiş idi. Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretlerini gönderdiği bir kimse vâsıtasıyla huzûruna da'vet etti. Ve o kimseye dedi ki: "Eğer gelmekten istinkaf ederse, أطيعوا الله وأطيعوا الرسول وأولي الأمر منكم (Nisâ, 4/59) ya'nî "Allâh'a itaat ediniz ve Resûl'e ve sizden emr sahibi olanlara tâat ediniz!" âyet-i kerîmesini oku! O kimse Hz. şeyhin istinkâfı üzerine bu âyet-i kerîmeyi okudu. Ebu'l-Hasan (k.s.) hazretleri cevâben buyurdular ki: "Etîullâh"da o kadar müstağrakım ki, "Etîu'r-Resûl"de hacâletim vardır. Bak, ulü'l-emre ne kalır?" Ya'nî, ben Resûl-i Ekrem'in varlığında ve Resûl-i Ekrem dahi Hakk'ın varlığında müstağrak olduk. Bu istiğrâk içinde ulü'l-emrin varlığı kalır mı ki, itâat mevzû'-i bahs olabilsin? demek olur. İşte insân-ı kâmillerden her birinin müntehâ-yı hâlleri budur. Bu zevke vâsıl olmayan ulemâ onları inkâr ederler.

3236. Efendi de efendi yaratıcının nûrunda fânîdir ve ölmüş ve mât ve defîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3236. Efendi de efendi yaratıcının nurunda fânîdir ve ölmüş ve ölü ve gömülüdür.

Senin seyyid ve efendi dediğin yüce peygamber ve onun vârisleri dahi, efendiyi yaratıcı olan Hakk'ın varlık nurunda fânîdir ve ölmüştür ve mağlûptur ve gömülmüştür.

Senin seyyid ve efendi dediğin Resûl-i Ekrem ve vârisleri dahi, efendiyi yaratıcı olan Hakk'ın nûr-ı vücudunda fânîdir ve ölmüştür ve mağlûbdur ve gömülmüştür.

3237. Vaktaki bu efendiyi Hak'tan ayrı göresin, hem metni ve hem dîbâceyi kaybedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3237. Vaktaki bu efendiyi Hak'tan ayrı göresin, hem metni ve hem dîbâceyi kaybedersin.

Bu şekil âleminde bu efendiyi ve bu insân-ı kâmilin varlığını Hakk'ın varlığından ayrı gördüğün zaman, bu kâinat kitabının hem metnini hem de girişini ve önsözünü kaybedersin ve hakikatin cahili olarak kalırsın.

Vaktâki bu âlem-i sûrette bu efendiyi ve bu insân-ı kâmilin varlığını Hakk'ın varlığından ayrı göresin, bu kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem de dîbâcesini ve mukaddimesini kaybedersin ve hakîkatin câhili kalırsın.

3238. Agah ol! Gözü ve gönlü çamurdan geçir! Bu bir kıbledir; iki kıble görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3238. Agah ol! Gözü ve gönlü çamurdan geçir! Bu bir kıbledir; iki kıble görme!

Yani, ey hakikatin talibi! Aklının gözünü ve gönlünün meylini, çamurdan ve topraktan gelişip büyüyen cisimden geçir! Her biri birer insân-ı kâmil olan peygamberler ve evliyalar hep bir kıbledir; iki kıble görme! Ve Hakk'ı bunların dışında arama! Çünkü Hak Teâlâ'nın Zât'ını, zâtına ait halleri yönünden, suretten arınmış olarak görmek mümkün değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de لا تدركه الأبصار وهو يدرك الأبصار (En'âm, 6/103) yani "Gözler onu idrak etmez, o ise gözleri idrak eder" buyurulur. Fakat o hakiki tek varlığı ancak suret elbisesine bürünmüş olarak müşahade etmek mümkün olur. Nitekim ayet-i kerime فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) yani "Ne tarafa yönelirseniz Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" buyurulur. Ve taraf ve cihet ise taayyün (belirginleşme) ve suret gereğidir. Buna göre, bütün isimleriyle insân-ı kâmil elbisesinde görünen Hakk'ı, o insân-ı kâmilden ayrı ve iki kıble görme! Hak ve o insân-ı kâmil bir kıbledir. O insân-ı kâmil "Ene'l-Hak" derse, inkâr etme! Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. bölümünde şöyle buyururlar: "Suya gark olan kimseden görünen her bir fiil, onun fiili değildir, suyun fiilidir. Eğer su içinde henüz el ve ayak hareket ederse, ona gark olmuş demezler. Halbuki o "Eyvah! Boğuldum!" diye bağırır; buna da istiğrak (kendinden geçme, Allah'ta yok olma hâli) demezler. Nihayet bu "Ene'l-Hak" iddiası büyük bir tevazudur. Çünkü "Ben Allah'ın kuluyum!" diyen kimse iki mevcut ispat eder. Birisi kendi için ve diğeri Hak içindir. Fakat "Ene'l-Hak!" diyen kimse, kendisini yok edip ve heba edip "Ene'l-Hak!" der. Yani "Ben yokum, hep O'dur. Allah'tan başka mevcut yoktur. Ben tamamen halis bir kul ve hiçim!" der. Bu makamda tevazu fazladır. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar... ilh."

Ya'nî, ey hakîkatin tâlibi! Aklının gözünü ve gönlünün meylini, çamurdan ve topraktan neşv ü nemâ bulan cisimden geçir! Her birerleri birer insân-ı kâmil olan enbiyâ ve evliyâ hep bir kıbledir; iki kıble görme! Ve Hakk'ı bunların haricinde arama! Žîrâ Zât-ı Hakk'ı zâtiyyeti cihetinden sûretten mücerred olarak görmek, mümkin değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de لا تدركه الأبصار وهو يدرك الأبصار (En'âm, 6/103) ya'nî "Basarlar onu idrâk etmez ve o basarları idrak eder" buyurulur. Fakat o vücûd-ı vâhid-i hakîkîyi ancak sûret libâsına bürünmüş olarak müşâhede mümkin olur. Nitekim ayet-i kerime فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz Allah'ın vechi vâki'dir" buyurulur. Ve taraf ve cihet ise taayyün ve sûret îcâbıdır. Binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyesiyle insân-ı kâmil libâsında zâhir olan Hakk'ı, o insân-ı kâmilden ayrı ve iki kıble görme! Hak ve o insân-ı kâmil bir kıbledir. O insân-ı kâmil "Ene'l-Hak" derse, inkâr etme! Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar: "Suya gark olan kimseden zâhir olan her bir fiil, onun fiili değildir, suyun fiilidir. Eğer su içinde henüz el ve ayak hareket ederse, ona gark olmuş demezler. Halbuki o "Eyvâh! Boğuldum!" diye bağırır; buna da istiğrâk demezler. Nihayet bu "Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Hudâ'yım!" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendi için ve diğeri Hak içindir. Fakat "Ene'l-Hak!" diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip "Ene'l-Hak!" der. Ya'nî "Ben yokum, hep O'dur. Hudâ'dan başka mevcûd yoktur. Ben külliyyen abd-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar... ilh."

3239. Vaktaki iki gördün, her iki taraftan kaldın. Bir ateş kava düştü ve kav gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3239. İki varlık gördüğün zaman, her iki taraftan da geri kaldın. Bir ateş kava düştü ve kav yok oldu.

"Haf", çakmakla yakılan "kav" demektir. Yani, Yüce Allah'ı ve asıl insân-ı kâmil olan kâinatın Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) ile onların vârisleri olan yüce evliyaları birbirinden ayrı ve iki varlık olarak gördüğün zaman, her iki taraftan da, yani hem Allah'tan hem de Peygamber'den ve onun vârislerinden geri kaldın ve bu iki tarafı anlayamadın. Örneğin, bir ateş kava düştü ve kavın varlığı ateşe dönüşerek yanıp yok oldu, gitti. İnsân-ı kâmillerin izafî varlıkları da böyle kav gibidir. Allah'ın ateş hükmünde olan zâtî tecellîsi geldiği zaman, onların varlığı kalmaz; onların varlığı Allah'ın varlığı olur. Böyle biri iki gören kimsenin hâli, aşağıdaki kıssada anılan örnek gibidir. İki görenin örneği, Kâş şehrinin Ömer adındaki yabancısı gibidir ki, bu isim sebebiyle ekmekçi onu bir dükkândan diğer bir dükkâna yönlendirdi; ve o anlamadı ki, bütün dükkânlar birdir; bu anlamda ki, Ömer'e ekmek satmazlar. Demedi ki: "Yine burada tedarik edeyim ki, ben yanlış yaptım. İsmim Ömer değildir. Eğer bu dükkânda tövbe ve tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkânlarından ekmek bulurum; ve eğer tedariksiz Ömer adlı olursam, bu dükkândan mahrum geçerim ve şaşıyım; ve bu dükkânları birbirinden ayrı bilmişim!"

"Kâş", İran'da bir şehrin ismidir ki, o şehrin halkı Şiî olduğu için Hz. Ömer (r.a.) efendimize kin ve düşmanlık beslerlerdi ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimize muhabbet ederlerdi. "Nânbâ", ekmekçi demektir. Yani, Kâş şehrine Ömer adlı bir yabancı kimse gelmiş ve ekmekçi dükkânına gitmiş. Ekmekçi adını sorduğu zaman "Ömer" deyince, Şiîlik taassubundan dolayı onu diğer bir dükkâna göndermiş; ve ekmekçilerin hepsi böyle yapmış ve o kimse de ekmek tedarik edememiş. Fakat Hz. Ömer'i Hz. Alî'den ayrı gören bu yabancı, ekmekçilerin bu hâlinden onların Ömer adlı adama ekmek satmamakta birleşmiş ve birlik olduklarını anlamamış; ve "Ben yanlış hareket ettim. Benim adım Ömer değildir, Alî'dir; ve eğer bu müracaat ettiğim bir dükkânda Ömer isminden vazgeçer ve Alî ismini tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkânlarında ekmek bulurum; ve eğer Alî ismini tedarik etmeyip, Ömer adlı olursam, bu dükkânlardan ekmekten mahrum olarak geçerim; ve bu dükkânların anlamda birleşmiş olduklarını görmemiş bir şaşı olurum; ve bu dükkân sahiplerinin anlamlarını birbirinden ayrı bilmişim!" dememiştir.

"Haf", çakmak ile yaktıkları "kav" demektir. Ya'nî, vaktâki Hakk'ı ve bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Seyyid-i kâinât Efendimiz ile onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâmı birbirinden ayrı ve iki gördün, her iki taraftan, ya'nî hem Hak'tan ve hem de Peygamber'den ve onun vârislerinden geri kaldın ve bu iki tarafı anlayamadın. Meselâ bir ateş kava düştü ve kavın vücûdu ateşe münkalib olup, yanarak mahv oldu, gitti. İnsân-ı kâmillerin vücûd-i izâfîleri de böyle kav gibidir. Hakk'ın ateş mesâbesinde olan tecellî-i zâtîsi geldiği vakit, onların varlığı kalmaz; onların varlığı Hakk'ın varlığı olur. Böyle biri iki gören kimsenin hâli aşağıdaki kıssada mezkûr olan misâl gibidir. İki görücünün meseli, Kâş şehrinin Ömer nâmındaki garîbi gibidir ki, bu isim sebebiyle ekmekçi onu bir dükkândan diğer bir dükkâna havâle etti; ve o anlamadı ki, bütün dükkânlar birliktir; bu ma'nâda ki, Ömer'e ekmek satmazlar. Demedi ki: "Yine burada tedarik edeyim ki, ben galat ettim. İsmim Ömer değildir. Eğer bu dükkânda tövbe ve tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkânlarından ekmek bulurum; ve eğer tedariksiz Ömer adlı olursam, bu dükkândan mahrûm geçerim ve şaşıyım; ve bu dükkânları birbirinden ayrı bilmişim!"

"Kâş”, Îrân'da bir şehrin ismidir ki, o şehrin ahâlîsi Şîa olduğu için Hz. Ömer (r.a.) efendimize buğz ve adâvet ve İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimize muhabbet ederlerdi. "Nânbâ", ekmekçi demektir. Ya'nî, Kâş şehrine Ömer adlı bir yabancı kimse gelmiş ve ekmekçi dükkânına gitmiş. Ekmekçi adını sorduğu vakit "Ömer" deyince, Şiîlik taassubundan dolayı onu diğer bir dükkâna göndermiş; ve ekmekçilerin hepsi böyle yapmış ve o kimse de ekmek tedârik edememiş. Fakat Hz. Ömer'i Hz. Alî'den ayrı gören bu garîb, ekmekçilerin bu hâlinden onların Ömer adlı adama ekmek satmamakta müttehid ve birlik olduklarını anlamamış; ve "Ben yanlış hareket ettim. Benim adım Ömer değildir, Alî'dir; ve eğer bu müracaat ettiğim bir dükkânda Ömer isminden rücû' ve Alî ismini tedarik edersem, bu şehrin bütün dükkânlarında ekmek bulurum; ve eğer Alî ismini tedarik etmeyip, Ömer adlı olursam, bu dükkânlardan ekmekten mahrûm olarak geçerim; ve bu dükkânların ma'nâda müttehid olduklarını görmemiş bir şaşı olurum; ve bu dükkân sâhiblerinin ma'nâlarını birbirinden ayrı bilmişim!" dememiştir.

3240. Eğer Kâş şehrinde Ömer adlı isen, kimse sana yüz dânge yufka ekme- [3220] ği satmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3240. Eğer Kâş şehrinde Ömer adlı isen, kimse sana yüz dânge yufka ekmeği satmaz.

"Dâng", bir pulun dörtte biri kıymetinde olan bir paranın ismidir. "Lavâş", "Acem pidesi" denilen "yufka ekmeği" demektir. Yani, Kâş şehrinin halkı Şîa olduğundan, eğer Ömer adlı isen, orada hiçbir kimse sana yüz dâng bile versen Acem pidesi satmaz. Çünkü Ömer isminin düşmanıdırlar.

"Dâng" bir pulun dörtte biri kıymetinde olan bir paranın ismidir. "Lavâş", "Acem pidesi" denilen "yufka ekmeği" demektir. Ya'nî, Kâş şehrinin halkı Şîa olduğundan, eğer Ömer adlı isen, orada hiçbir kimse sana yüz dâng bile versen Acem pidesi satmaz. Zîrâ Ömer isminin düşmanıdırlar.

3241. Vaktaki bir dükkânda "Ömer'im, bu Ömer'e kerem cihetinden ekmek satınız!" dedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3241. Bir dükkânda "Ey Ömer, bu Ömer'e cömertlik yönünden ekmek satın!" dedin.

3242. O der: "Öbür dükkâna git! Ondan bir ekmek bundan elli ekmekten iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3242. O der: "Öbür dükkâna git! Ondan bir ekmek, bundan elli ekmekten iyidir."

Yani, vaktiyle Kâşân'da bir ekmekçi dükkânında: "Ben Ömer'im, bu Ömer'e lütfedip ekmek satınız!" dedin; o dükkân sahibi sana der ki: "Öbür dükkâna git! O dükkândan bir ekmek satın almak, bu dükkândan elli ekmek almaktan daha iyidir."

Ya'nî, vaktāki Kâşân'da bir ekmekçi dükkânında: "Ben Ömer'im, bu Ömer'e lutfen ekmek satınız!" dedin; o dükkân sâhibi sana der ki: "Öbür dükkâna git! O dükkândan bir ekmek satın almak bu dükkândan elli ekmek almaktan iyidir."

3243. Eğer o nazarda şaşı olmasa idi, o "Başka dükkân yoktur!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3243. Eğer o bakışta şaşı olmasaydı, o "Başka dükkân yoktur!" derdi.

Eğer o ekmek müşterisi olan garip, akıl gözünün bakışında ve görüşünde şaşı olmasaydı, ekmekçilerin manadaki birliklerini anlar ve "Burada başka dükkân yoktur!" derdi. Bu sebeple o kimse bu şaşılıktan dolayı dükkân şekillerinin çokluğuna bakıp manalarının birliğini göremedi.

Eğer o ekmek müşterîsi olan garîb, akıl gözünün bakışında ve görüşünde şaşı olmasa idi, ekmekçilerin ma'nâda olan ittihadlarını anlar ve "Burada başka dükkân yoktur!" derdi. Binâenaleyh o kimse bu şaşılıktan dolayı dükkân sûretlerinin çokluğuna bakıp ma'nâlarının ittihâdını ve birliğini göremedi.

3244. Binaenaleyh eğer Kâşî'nin kalbine şaşı olmamak işrakı çarpa idi, Ömer, Alî olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3244. Bu sebeple eğer Kâşî'nin kalbine şaşı olmamak aydınlığı çarpsaydı, Ömer, Ali olurdu.

"İşrak zeden", aydınlık vurmak, ışık ve parlaklık vermek demektir. "Kâşî"den maksat, Kâş şehrinin halkıdır. Yani, eğer o Ömer adlı müşterinin görüşüne, Kâş halkının kalplerinde veya iç dünyalarında olan birliğe karşı şaşı olmama hâli parlaklık verseydi, Ömer adını derhal Ali adına dönüştürürdü.

"İşrak zeden", işrâk vurmak, ziyâ ve parlaklık vermek demektir. "Kâşî"den murâd, Kâş şehrinin halkıdır. Ya'nî, eğer o Ömer adlı müşterînin görüşüne, Kâş halkının kalblerinde veyâ bâtınlarında olan ittihada ve birliğe karşı şaşı olmamak hâli parlaklık vere idi, Ömer adını derhal Alî adına tahvîl ederdi.

3245. Bu, buradan o ekmekçiye der: "Ey ekmekçi bu Ömer'e ekmek sat!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3245. Bu, buradan o ekmekçiye der: "Ey ekmekçi bu Ömer'e ekmek sat!"

"Habbâz", Arapça "ekmekçi" ve "nânba", Farsça "ekmekçi" demektir. Yani, müşterinin başvurduğu bu ekmekçi, kendi dükkânından o civardaki ekmekçiye bağırıp: "Bu Ömer ismindeki müşteriye ekmek sat!" der ve ekmekçiye de müşterinin isminin Ömer olduğunu haber vermiş olur.

"Habbâz", Arapça "ekmekçi" ve "nânba", Fârisîce "ekmekçi" demektir. Ya'nî, müşterînin müracaat ettiği bu ekmekçi, bu kendi dükkânından o civârdaki ekmekçiye bağırıp: "Bu Ömer ismindeki müşterîye ekmek sat!" der ve ekmekçiye de müşterînin ismi Ömer olduğunu haber vermiş olur.

3246. Vaktaki o dahi Ömer'i işitti, ekmeği çekti. Müteakiben onu uzak dükkâna gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3246. O da Ömer'i işittiği vakit, ekmeği çekti. Ardından onu uzak dükkâna gönderdi.

O ekmekçi de, önceki ekmekçinin haber vermesiyle Ömer ismini işittiği vakit, o müşteriden ekmeği geri çekti ve ardından o müşteriyi daha ilerideki dükkâna yolladı.

Vaktâki o ekmekçi dahi evvelki ekmekçinin ihbârıyla Ömer ismini işitti, o müşterîden ekmeği geri çekti ve müteâkıben o müşterîyi daha ilerideki dükkâna yolladı.

3247. Dedi ki: "Ey benim ortağım, bu Ömer'e ekmek ver!" Ya'nî sırrı benim sesimden anla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3247. Dedi ki: "Ey benim ortağım, bu Ömer'e ekmek ver!" Yani sırrı benim sesimden anla!

Daha ilerideki dükkân sahibi de o civardaki diğer ekmekçiye bağırıp: "Ey benim ortağım! Bu Ömer adlı müşteriye ekmek ver!" Yani, Ömer adlı müşteriye ekmek vermenin caiz olmaması sırrını benim sesimden ve "ekmek ver!" demenin "verme!" demek olduğunu anla! "Hem-bâz", bir oyunda beraber ve ortak olan kimse demektir. Bazı nüshalarda "enbâz" geçmektedir; bu da "ortak ve şerik" anlamındadır.

Daha ilerideki dükkân sâhibi de o civârdaki diğer ekmekçiye bağırıp: "Ey benim ortağım! Bu Ömer adlı müşterîye ekmek ver!" Ya'nî, Ömer adlı müşterîye ekmek vermenin câiz olmaması sırrını benim sesimden ve "ekmek ver!" demenin "verme!" demek olduğunu anla! "Hem-bâz", bir oyunda beraber ve ortak olan kimse demektir. Ba'zı nüshalarda "enbâz" vâki'dir; bu da "ortak ve şerîk" ma'nâsınadır.

3248. O dahi: "Agâh ol! Ekmeğe vurmak için Ömer geldi" diye seni o taraftan havale eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3248. O da: "Haberdar ol! Ekmeğe vurmak için Ömer geldi" diye seni o taraftan havale eder.

O ekmekçi de: "Haberdar ol! Ekmek almak için Ömer adında bir kimse geldi!" diye bağırıp, seni kendi dükkânı tarafından diğer ekmekçiye havale eder.

O ekmekçi dahi: "Agâh ol! Ekmek almak için Ömer adlı bir kimse geldi!" diye bağırıp, seni kendi dükkânı tarafından diğer ekmekçiye havâle eder.

3249. Vaktaki bir dükkânda Ömer oldun, git, bütün Kâşan'da ekmekten mahrum ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3249. Bir dükkânda Ömer olduğunda, git, bütün Kâşan'da ekmekten mahrum ol!

Bir dükkânda Ömer olduğunda ve Ali'yi Ömer'den ayrı görerek, "Ben Ali'yim!" diyemediğinde, artık git, bütün Kâşan şehrinde ekmekten mahrum ol! Bu mesellerde "Ömer" ile şeriat talep edene ve "Ali" ile hakikat talep edene ve "Kâşan" ile suret ve taayyün (belirginleşme) âlemine ve "dükkân" ile insân-ı kâmilin huzuruna işaret buyurulur. Çünkü Hz. Ömer (r.a.) efendimizin yüce meşreplerinde şeriat ve Hz. Ali (k.A.v.) efendimizin yüce meşreplerinde de hakikat baskın idi; ve hakikat ise şeriatin gayrısı değildir. Zahir görücü olanlar bunları birbirinden ayrı görürler ve hakikat ehlinin sözlerini Kitap ve Sünnet'e aykırı sayıp boş itirazlar yaparlar ve verilen muhakkak ve makul cevapları düşünme tarafına yönelmezler; ve şeriat ile hakikat arasındaki bağıntıları idrak edemediklerini gösterirler.

Vaktâki bir dükkânda Ömer oldun ve Alî'yi Ömer'den ayrı görerek, "Ben Alî'yim!" diyemedin, artık git, bütün Kâşân şehrinde ekmekten mahrûm ol! Bu mesellerde "Ömer" ile tâlib-i şerîata ve "Alî" ile tâlib-i hakîkate ve “Kâ-şân" ile âlem-i sûret ve taayyüne ve "dükkân" ile insân-ı kâmilin huzûruna işâret buyurulur. Zîrâ Hz. Ömer (r.a.) efendimizin meşreb-i âlîlerinde şerîat ve Hz. Alî (k.A.v.) efendimizin meşreb-i âlîlerinde dahi hakikat galib idi; ve hakîkat ise şerîatin gayrı değildir. Zahir görücü olanlar bunları birbirinden ayrı görürler ve ehl-i hakîkatin sözlerini Kitâb ve Sünnet'e muhâlif addedip boş i'tirazlar yaparlar ve verilen muhakkak ve ma'kūl cevabları teemmül tarafına meyil etmezler; ve şerîat ile hakîkat arasındaki râbıtaları idrâk edemediklerini gösterirler.

3250. Ve eğer bir dükkânda Alî dedin ise, buradan havalesiz, sıkıntısız ekmeği al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3250. Ve eğer bir dükkânda Ali dedin ise, buradan havalesiz, sıkıntısız ekmeği al!

"Zahîr", nefes darlığı ve nefesi zahmetle almak, inlemek ve karın gurultusu demektir. Yani, eğer bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda "Ben Ali'yim ve hakikat talibiyim!" dedin ise, bu huzurdan başka yere havale olunmaksızın ve sıkıntı çekmeksizin, ruhun gıdası olan ilahi bilgiler ve hakikatler ekmeğini al! Ve eğer "Ben şeriat talibiyim, senin sözlerin şeriata muhaliftir" der isen, o kâmil "Benim tarafımdan sana verilecek ekmek yoktur; başka yere git!" der. Nasıl ki tasavvuf yolunda ilerleyenlerden böyle avare olup, kapı kapı dolaşanlar çok görülmüştür ve hiçbirisi de marifet sahibi olamayıp, ömürlerini boşuna geçirmişlerdir.

“Zahîr”, nefes darlığı ve nefesi zahmetle almak ve nâle etmek ve karın buruntusu demektir. Ya'nî, eğer bir insân-ı kâmilin huzurunda "Ben Alî'yim ve tâlib-i hakîkatim!" dedin ise, bu huzûrdan başka yere havâle olunmaksızın ve sıkıntı çekmeksizin, rûhun gıdâsı olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye ekmeğini al! Ve eğer "Ben tâlib-i şerîatim, senin sözlerin şerîate muhâliftir" der isen, o kâmil "Benim tarafımdan sana verilecek ekmek yoktur; başka yere git!" der. Nitekim sülük ehlinden böyle avâre olup, kapı kapı dolaşanlar çok görülmüştür ve hiçbirisi de ma'rifet sahibi olamayıp, ömürlerini boşuna geçirmişlerdir.

3251. Vaktaki iki görücü şaşı âb-ı hayattan menfaatsiz oldu, ey anasını satıcı, sen on görücü şaşısın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3251. İki görücü şaşı, âb-ı hayattan faydasız kaldı, ey anasını satıcı, sen on görücü şaşısın!

"Nûş", tatlı bir şey, âb-ı hayât, tiryâk ve panzehir anlamlarına gelir. "Ber", meyve, fayda ve menfaat demektir. Yani, şeriat ile hakikati ayrı ve iki gören şaşı, ruhun âb-ı hayatı ve nûşu olan hakikatlerden faydasız ve mahrum oldu. Ey anası gibi şefkatli olan insân-ı kâmil mürşidi beğenmeyip satan ve onun huzurunu terk eden kimse! Sen biri on gören bir şaşısın! Ve senin hem şeriattan hem de hakikatten haberin yoktur. Acaba sendeki mahrumiyetin derecesi ne olur? Bir düşün!

“Nûş”, tatlı bir şey, âb-ı hayât, tiryâk ve panzehir, ma'nâlarınadır. "Ber", meyve ve fâide ve menfaat demektir. Ya'nî, vaktâki şerîat ile hakîkati ayrı ve iki gören şaşı, rûhun âb-ı hayatı ve nûşu olan hakāyıktan menfaatsiz ve mahrûm oldu, ey anası gibi şefkatli olan mürşid-i kâmili beğenmeyip satan ve onun huzûrunu terk eden kimse! Sen biri on görücü bir şaşısın! Ve senin hem şerîatten ve hem de hakîkatten haberin yoktur. Acabâ sendeki mahrûmiyetin derecesi ne olur? Bir düşün!

3252. Mâdemki bu arzın Kâşân'ında Alî olmayasın, şaşılıktan Ömer gibi dolaş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3252. Mademki bu yeryüzünün Kaşan'ında Ali olmayasın, şaşılıktan Ömer gibi dolaş!

Mademki Kaşan seviyesinde olan bu yeryüzünde ve bu dünyada hakikat talibi olmayasın, şaşılıktan ve Ömer ile Ali'yi yani şeriat ile hakikati ayrı görücülükten dolayı, kendi aklınca şeriatın zahirine yapışıp, "Hak eşyayı zâtı ile değil, ilmi ile kuşatmıştır" diyerek dolaş dur! Bak, tevhid sırrını bulabilir misin?

Mâdemki Kâşân mesâbesinde olan bu arzda ve bu dünyâda tâlib-i hakîkat olmayasın, şaşılıktan ve Ömer ile Alî'yi ya'nî şerîat ile hakîkati ayrı görücülükten dolayı, kendi aklınca zâhir-i şerîate yapışıp, "Hak eşyayı zâtı ile değil, ilmi ile muhîttir" diyerek dolaş dur! Bak, sırr-ı tevhîdi bulabilir misin?

3253. Şaşı için bu vîrâne deyrde, "Orada hayır vardır!" diye köşe köşe nakil vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3253. Şaşı için bu viran manastırda, "Orada hayır vardır!" diye köşe köşe nakil vardır.

"Ey semme hayr" ifadesini Ankaravî hazretleri "Ey gönül! Hayır o mekândadır" diye tercüme etmişlerdir. Hint şârihlerinden bazıları da bu anlamı göstermişlerdir. Yine Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Muhammed Efdal ve İmdâdullâh hazretleri "Semme hayr", İblîs'in ismidir, demişlerdir. Bu şekilde anlam "Ey İblîs" demek olur. Bazı nüshalarda ikinci mısra nida harfi olmaksızın "Gûşe gûşe nakl-i nev ki semme hayr" şeklindedir. "Orada hayır vardır, diye köşe köşe nakil vardır" demek olur. "Deyr", Hristiyan manastırı demektir; kastedilen, dünyadır. Yani, bu kesret âlemi olan harap dünyada, biri iki veya on gören şaşı için "Orada hayır vardır ve hakikati anlarım!" diye köşe köşe nakletmek ve insân-ı kâmil aramak için dolaşmak vardır.

"Ey semme hayr" ibâresini Ankaravî hazretleri "Ey gönül! Hayır o mekândadır" diye tercüme buyurumuşlardır. Hind şârihlerinden ba'zıları da bu ma'nâyı göstermişlerdir. Yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Muhammed Efdal ve İmdâdullâh hazarâtı "Semme hayr", İblîs'in ismidir, demişlerdir. Bu sûrette ma'nâ "Ey İblîs" demek olur. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' harf-i nidâsız olarak "Gûşe gûşe nakl-i nev ki semme hayr" vâki'dir. "Orada hayır vardır, diye köşe köşe nakil vardır" demek olur. "Deyr", nasrânî manastırı demektir; murâd, dünyâdır. Ya'nî, bu keserât âlemi olan harâb dünyada biri iki veyâ on gören şaşı için "Orada hayır vardır ve hakîkati anlarım!" diye köşe köşe nakl etmek ve mürşid-i kâmil aramak için dolaşmak vardır.

3254. Ve eğer sana Hak tanıyıcı iki göz geldi ise, her iki sarayın arsasını dost dolu gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3254. Ve eğer sana Hakk'ı tanıyıcı iki göz geldi ise, her iki sarayın arsasını dost dolu gör!

Ve eğer senin aklına Hakk'ı tanıyıcı olan iki göz geldi ise, o iki gözün biri ile bâtını (iç yüzü) ve diğeri ile zâhiri (dış yüzü) görürsün ve هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ yani "Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın O'dur" (Hadîd, 57/3) ayet-i kerimesinin anlamını anlarsın ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ yani "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi (yüzü) vâki'dir (mevcuttur)" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesi gereğince, hem dünya ve hem de ahiret arsasını ve meydanlarını hakiki dost olan Hak ile dolu görürsün.

Ve eğer sen'n aklına Hakk'ı tanıyıcı olan iki göz geldi ise, o iki gözün biri ile bâtını ve diğeri ile zâhiri görürsün ve هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) ya'nî "Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın O'dur" âyet-i kerîmesinin ma'nâsını anlarsın ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince, hem dünyâ ve hem de âhiret arsasını ve meydanlarını dost-ı hakîkî olan Hak ile dolu görürsün.

3255. Havf ü recâdan dolu olan bu Kâşân içinde câ-be-câ havâleden kurtulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3255. Korku ve ümitle dolu olan bu Kaşan içinde oradan oraya havaleden kurtulasın!

Bu sebeple, korku ve ümitle dolu olan bu dünya ve kesret (çokluk) ve hayaller âlemi içinde "Hakk'ı bulacağım!" diye oradan oraya kâmiller (olgun kişiler) tarafından havale olunmaktan kurtulursun. Çünkü korku ve ümit, kişinin kendi varlığını görmesinden kaynaklanır. Dünyada ve ahirette Hakk'ın varlığından başka bir varlık olmadığını zevken (manevi tecrübeyle) ve hâlen (yaşayarak) bilen ârif (Allah'ı bilen) kimsede korku ve ümit kalmaz. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) yani "Bilin ki! Allah'ın evliyası için korku yoktur ve onlar üzülmezler" buyurulur.

Binâenaleyh korku ve ümîd ile dolu olan bu dünyâ ve âlem-i keserât ve hayâlât içinde “Hakk’ı bulacağım!” diye oradan oraya kâmiller tarafından havâle olunmaktan kurtulursun. Çünkü korku ve ümîd, kişinin kendi varlığını görmesinden neş’et eder. Dünyâda ve âhirette Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını zevken ve hâlen ârif olan kimsede havf ü recâ kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ya’nî “Âgâh olun! Allâh’ın evliyâsı için korku yoktur ve onlar mahzûn olmazlar” buyurulur.

3256. Bu ırmakla gonca yâhud ağaç gördün ise, her ırmak gibi sen ona hayâl zannı götürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3256. Bu ırmakla gonca yahut ağaç gördün ise, her ırmak gibi sen ona hayâl zannı götürme!

"Irmak"tan maksat, insân-ı kâmildir. "Gonca"dan maksat, remiz ile söylenmiş ilâhî bilgilerdir ve "ağaç"tan maksat, bu remzin dayandığı ledünnî ilimlerdir (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler). Bazı nüshalarda "yâ şecer" yerine "bâ-şecer" geçmektedir. Bu durumda anlam "ağaçlı gonca" demek olur ki, bundan maksat, dışarıdan gelen bir marifet goncası değil, insân-ı kâmilin kendi içinden ilâhî ilham ile ortaya çıkan marifet goncasıdır. Yani bu insân-ı kâmilin varlığının ırmağında açılmamış bir marifet goncası ve remzi görür isen, her âlimin varlığı ırmağındaki gibi sen onu hayâl zannetme! Zira âlimlerin çoğu fenâ (Allah'ta yok olma) ve bekâ (Allah ile var olma) mertebelerine ulaşmadıkları hâlde, evliyâullahın bu marifet goncalarından kendi hayâllerine göre bahsederler. Bilinmeli ki, Hakk'ın insân-ı kâmile gerçekleşen tecellîsi (Allah'ın bir şeyde görünmesi) hayâl perdesi arkasından değildir; ve bu hayâl perdesi insanın kendinde tahayyül ettiği bir varlıktır. Hak ile insân-ı kâmil arasındaki bu perde yırtılmış olduğu için, insân-ı kâmilden zaten ve sıfat itibarıyla ve fiil itibarıyla görünen Hak'tır. Bu sebeple insân-ı kâmilin huzuru Hakk'ın huzuru olur. Diğer insanlara olan Hakk'ın tecellîsi bu varlık hayâlî perdesi arkasından olduğu için, onun huzuru bu hayâl perdesinin huzuru olur. Bu sebeple gölge sahibinin huzuru ile hayâl olan gölgenin huzuru bir olmaz. Nasıl ki bir kimse sohbet etmek istediği bir kimsenin gölgesi önünde otursa, hayâl önünde oturmuş olur. Nasıl ki 1. cildin 719. numarasında şöyle buyurulur: هَمْ عَطَا يابى و هم باشى فتا / همنشین اهل معنی باش تا yani olgun bir erkek olmak için mana ehlinin sohbet arkadaşı ol!

“Irmak”tan murâd, insân-ı kâmildir. “Gonca”dan murâd, remiz ile söylenmiş maârif-i ilâhiyyedir ve “ağaç”tan murâd, bu remzin müstenid olduğu ulûm-i ledünniyyedir. Ba’zı nüshalarda “yâ şecer” yerine “bâ-şecer” vâki’dir. Bu sûrette ma’nâ “ağaçlı gonca” demek olur ki, bundan murâd, hâriçten gelen bir gonca-i ma’rifet değil, insân-ı kâmilin kendi bâtınından ilhâm-ı ilâhî ile zuhûr eden gonca-i ma’rifettir. Ya’nî bu insân-ı kâmilin vücûdunun ırmağında açılmamış bir ma’rifet goncası ve remzi görür isen, her âlimin vücûdu ırmağındaki gibi sen onu hayâl zannetme! Zîrâ âlimlerin çoğu fenâ ve bekâ mertebelerine vâsıl olmadıkları hâlde, evliyâullâhın bu ma’rifet goncaların-dan kendi hayâllerine göre bahs ederler. Ma’lûm olsun ki, Hakk’ın insân-ı kâmile vâki’ olan tecellîsi hayâl perdesi arkasından değildir; ve bu hayâl perdesi insanın kendinde tahayyül ettiği bir varlıktır. Hak ile insân-ı kâmil arasındaki bu perde yırtılmış olduğu için, insân-ı kâmilden zâten ve sıfâten ve ef’âlen zâhir olan Hak’tır. Binâenaleyh insân-ı kâmilin huzûru Hakk’ın huzûru olur. Sâir insanlara olan Hakk’ın tecellîsi bu varlık hayâlî perdesi arkasından olduğu için, onun huzûru bu hayâl perdesinin huzûru olur. Binâenaleyh gölge sâhibinin huzûru ile hayâl olan gölgenin huzûru bir olmaz. Nitekim bir kimse musâhabet etmek istediği bir kimsenin gölgesi önünde otursa, hayâl önünde oturmuş olur. Nitekim 1. cildin 719. numarasında şöyle buyurulur: هَمْ عَطَا يابى و هم باشى فتا / همنشین اهل معنی باش تا ya’nî bâliğ-i recül olmak için ma’nâ ehlinin musâhibi ol!

3257. Zîrâ sana bu nakışlar aksinin aynından Hak, hakikat ve meyve satıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3257. Çünkü sana bu nakışlar, yansımasının ta kendisinden Hak, hakikat ve meyve satıcısı olur.

"Nakışlar"dan kasıt, insân-ı kâmilin dış görünüşüne (vücûd-ı sûrîsine) Allah'ın sıfatları, isimleri ve fiilleriyle gerçekleşen tecellîleridir. Yani, çünkü sen insân-ı kâmilin huzurunda bulunduğun zaman, Allah'ın bu insân-ı kâmilin vücuduna gerçekleşen tecellîleri olan nakışlarının sana olan yansımasının "ayn"ından ve özünden Hak hakikat olup bizzat sana marifet meyvesini satıcı olur. Yani, sen önceden Allah'ı bu kesret (çokluk) âleminin dışında zannederdin ve senin bu inancın hayal idi. İnsân-ı kâmilin vücudunda gördüğün ilahi nakışlardan senin kalbine gerçekleşen yansımanın özünden o hayal olan inancın gidip, yerine Allah'ın hakiki olan varlığı inancı gelir ve Yüce Allah sana doğrudan doğruya marifet meyvesini satıcı olur.

"Nakışlar"dan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı sûrîsine Hakk'ın sıfat ve esmâsı ve efâli ile vâki' olan tecellîleridir. Ya'nî, zîrâ sen insân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun vakit, Hakk'ın bu insân-ı kâmilin vücuduna vâki' olan tecelliyâtı nakışlarının sana olan aksinin "ayn"ından ve zâtından Hak hakîkat olup bizzât sana ma'rifet meyvesini satıcı olur. Ya'nî, sen evvelce Hakk'ı bu keserât âleminin hâricinde zannederdin ve senin bu i'tikādın hayâl idi. İnsân-ı kâmilin vücûdunda gördüğün nuküş-ı ilâhiyyeden senin kalbine vâki' olan aksinin zâtından o hayâl olan i'tikādın gidip, yerine Hakk'ın hakîkî olan varlığı i'tikādı gelir ve Hak Teâlâ sana doğrudan doğruya ma'rifet meyvesini satıcı olur.

3258. Göz bu sudan şaşılıktan hür olur, aksi görür. Sepet dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3258. Göz bu sudan şaşılıktan kurtulur, aksini görür. Sepet dolu olur.

Bu sebeple akıl gözü, bu insân-ı kâmil vücudunun ırmağı suyundan ve marifetlerinden şaşılıktan ve bir olan varlığı iki görmekten kurtulur. insân-ı kâmilden kendisine meydana gelen aksini görür; kalbinin sepeti marifet yemişleri ile dolu olur.

Binâenaleyh akıl gözü bu insân-ı kâmil vücudunun ırmağı suyundan ve maârifinden şaşılıktan ve bir olan varlığı iki görmekten hür olup kurtulur. İnsân-ı kâmilden kendisine vâki' olan aksi görür; kalbinin sepeti ma'rifet yemişleri ile dolu olur.

3259. Böyle olunca ma'nada bu su değil bağ olur. Binaenaleyh Belkîs gibi hababdan üryan olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3259. Böyle olunca, anlamda bu su değil, bağ olur. Bu sebeple Belkıs gibi kabarcıktan çıplak olma!

"Habâb", çok su ve su kabarcıklarıdır. Bu şerefli beyitte, Neml Suresi'nde geçen "قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا" (Neml, 27/44) yani "Belkıs'a 'Köşke gir!' denildi. Belkıs onu gördüğü zaman derin su zannetti ve baldırlarını sıvadı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Belkıs, Yemen hükümdarı olan bir kadındı. Süleyman (a.s.) onu Müslüman yapmak için davet etti. Ve billurdan bir köşk yaptırmıştı ki, altından su akardı. Belkıs köşke girerken bunun billurdan olduğunu fark edemedi. Su içinden geçeceğini zannetti ve kendi hayaline uyarak elbisesi ıslanmamak için bacaklarını sıvadı. Kıssanın ayrıntısı tefsir kitaplarındadır. Yani böyle olunca, bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vücudu su ırmağı değil, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) meyvelerinin bağı olur. Bu sebeple sen de hayale uyan Belkıs gibi, insân-ı kâmilin billur köşk mesabesinde olan huzuruna girdiğin zaman, o köşkün altından akan marifet ve hakikat sularını görüp, ürkerek şaşırma ve akıl ve idrak elbisesinden soyunma!

"Habâb", çok su ve su kabarcığı habbeleri. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de vâki' olan قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا (Neml, 27/44) ya'nî "Belkîs'e "Köşke gir!" denildi. Belkîs onu gördüğü vakit derin su zannetti ve baldırlarını sıvadı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Belkîs Yemen hükümdârı olan bir kadın idi. Süleymân (a.s.) onu müslümân etmek için da'vet etti. Ve billûrdan bir köşk yaptırmış idi ki, altından su akardı. Belkîs köşke girerken bunun billûrdan olduğunu fark edemedi. Su içinden geçeceğini zannetti ve kendi hayâline tâbi' olarak elbisesi ıslanmamak için bacaklarını sıvadı. Kıssanın tafsîli tefsîr kitablarındadır. Ya'nî böyle olunca bu insân-ı kâmilin vücûdu su ırmağı değil, ulûm-i ledünniyye meyvelerinin bâğı olur. Binâenaleyh sen dahi hayâle tâbi' olan Belkîs gibi, insân-ı kâmilin billûr köşk me- sâbesinde olan huzûruna girdiğin vakit, o köşkün altından cereyân eden ma-ârif ve hakāyık sularını görüp, ürkerek şaşırma ve akıl ve idrâk libâsından soyunma!

3260. Eşeklerin sırtı üzerinde türlü türlü yük vardır. Agâh ol! Bu eşekleri sen bir sopa ile sürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3260. Eşeklerin sırtı üzerinde türlü türlü yük vardır. Agâh ol! Bu eşekleri sen bir sopa ile sürme!

"Eşekler"den kasıt nefislerdir. "Yük"ten kasıt, ilimler ve zevklerdir. "Sopa"dan kasıt, hükmetmektir. Yani, insan fertlerinin hayvanlığa meyletmekte eşekler seviyesinde olan nefislerinin sırtı üzerinde türlü türlü ilim ve zevk yükleri vardır. Sen, "Bunların hepsi ilahi sıfatların ve isimlerin mazharları (tecelli yerleri) olduğundan, hepsi eşittir!" deme ve onları bir sopa ve hüküm ile sürme!

"Eşekler"den murâd nefislerdir. "Yük"ten murâd, ulûm ve ezvâktır. "Sopa"dan murâd, hükm etmektir. Ya'nî, efrâd-ı beşerin hayvanlığa meyil etmekte eşekler mesâbesinde olan nefislerinin sırtı üzerinde türlü türlü ulûm ve ezvâk yükleri vardır. Sen, "Bunların cümlesi sıfât ve esmâ-i ilâhiyye mezâhiri olduğundan, hepsi müsâvîdir!" deme ve onları bir sopa ve hükm ile sürme!

3261. Bir eşeğin üzerinde yük la'l ve gevherdir. Bir eşeğin üzerinde yük taş ve mermerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3261. Bir eşeğin üzerindeki yük la'l ve cevherdir. Bir eşeğin üzerindeki yük taş ve mermerdir.

Çünkü bir nefsin üzerindeki yük, ilâhî hakikatler ve bilgiler ile tevhid sırlarının la'l ve cevherleridir; diğer bir nefsin üzerindeki yük ise, kıymetsiz ve dedikodudan ibaret olup, taş ve mermer hükmünde olan kesret ilmidir (çokluk ilmi).

Zîrâ bir nefis üzerindeki yük hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı tevhîd la'l ve gevherleridir; ve diğer bir nefsin üzerindeki yük dahi, kıymetsiz ve dedikodudan ibaret olup, taş ve mermer mesâbesinde ilm-i keserâttır.

3262. Bütün ırmaklar üzerine sen bu hükmünü sürme! Bu ırmak içinde ayı gör! Ona akis ta'bîr etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3262. Bütün ırmaklar üzerine sen bu hükmünü sürme! Bu ırmak içinde ayı gör! Ona akis (yansıma) deme!

Bu sebeple, ilâhî sıfatlar ve isimlerin eserleri cereyan eden bütün insan nefisleri ırmakları üzerine sen bu hükmünü verme! Bu insân-ı kâmil vücudunun ırmağı içinde, o sıfatların nitelendiği ve o isimlerin adlandırdığı ay mesabesindeki Hakk'ı gör! Ve o gördüğün aya da yansıma deme!

Binâenaleyh sıfât ve esmâ-i ilâhiyye âsârı cârî olan bütün nüfûs-ı beşeriyye ırmakları üzerine sen bu hükmünü verme! Bu insân-ı kâmil vücudunun ırmağı içinde o sıfatların mevsûfu ve o isimlerin müsemmâsı olan ay mesâbesindeki Hakk'ı gör! Ve o gördüğün aya dahi akis ta'bîr etme!

3263. Bu Hızır'ın suyudur. Hayvânât-ı ehliyye ve sibâ'ın suyu değildir. Ondan her ne görünürse Hak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3263. Bu Hızır'ın suyudur. Evcil hayvanların ve yırtıcı hayvanların suyu değildir. Ondan her ne görünürse Hak olur.

"Hızır'ın suyu"ndan kastedilen, âb-ı hayattır (ölümsüzlük suyudur). "Dâm", burada evcil hayvanlar anlamındadır. "Ded", yırtıcı hayvan demektir. Yani, bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ilimleri ve marifetleri âb-ı hayattır ki, bu ledünnî ilimler suyu ölü bir hâlde olan ruhun dirilmesine sebep olur. O âb-ı hayat, nefsanî sıfatlarıyla evcil hayvanlara ve yırtıcılara benzeyen taklitçi âlimlerin vücutları ırmağından akan zâhirî ve taklidî ilimler suyu değildir. Bu sebeple o insân-ı kâmilin vücudu ırmağında her ne görünürse Hak olur.

"Hızır'ın suyu"ndan murâd, âb-ı hayattır. "Dâm”, burada hayvânât-ı ehliyye ma'nâsınadır. "Ded", sibâ' ve yırtıcı hayvân demektir. Ya'nî, bu insân-ı kâmilin ulûm ve maârifi âb-ı hayattır ki, bu ulûm-i ledünniyye suyu ölü bir hâlde olan rûhun dirilmesine sebeb olur. O âb-ı hayât, sıfât-ı nefsâniyyeleriyle hay-vânât-ı ehliyyeye ve yırtıcılara benzeyen mukallid âlimlerin vücûdları ırmağın-dan akan ulûm-i zâhirî ve taklîdî suyu değildir. Binâenaleyh o insân-ı kâmilin vücûdu ırmağında her ne görünürse Hak olur.

3264. Bu ırmağın dibinden ay der ki: "Ben ayım, ben akis değilim! Hem ha-dîsim ve hem rehim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3264. Bu ırmağın dibinden ay der ki: "Ben ayım, ben akis değilim! Hem yeniyim hem de eskiyim!"

Bu şerefli beyitte insân-ı kâmilin birleşme makamına işaret buyurulur. "Birleşme"nin anlamı her ne kadar sözlükte "bir olmak" demek ise de, bu birleşme, kısa görüşlü olan zahir ehlinin vehmettikleri (yanlış anladıkları) hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) değildir. Ne zaman ki Hakk Yolcusu mücâhedât ve riyâzât kuvvetiyle nefsinin vehmedilmiş olan varlığından geçer ve saf bir ayna olup, Hakk'ın sıfatını kabul edici bir hâle gelir ve nefsinin ruhanî ve cismanî ve şeklî ve manevî iradeleri kalkar; ve ondan ortaya çıkan ancak Hakk'ın iradesi olur; ve meşhur olan "Ben onun işitmesi, görmesi, dili ve eli olurum... ilh." hadis-i kudsîsi gereğince Hak onun görünen ve görünmeyen kuvvetleri olur. Bu sebeple bu hadis gereğince ondan söyleyen Hak'tır; ve eğer "Ene'l-Hak" derse, bu söz onun sözü değildir. Beyit:

Mansûr "Ene'l-Hak" söyledi Hak'tır, sözü Hak söyledi

Şimdi, insân-ı kâmilin hâli bu olunca, ondan ortaya çıkan sıfat ve isimler, diğer insanlarda ortaya çıkan sıfat ve isimler gibi akis suretiyle meydana gelmez. Çünkü bu zuhurda insân-ı kâmilin kendisi ortada yoktur. Fakat diğer insanlarda kendilerinin kendilikleri vardır.

Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin makām-ı ittihâdına işâret buyurulur. “İt-tihâd"ın ma'nâsı her ne kadar lügatte, "bir olmak" demek ise de, bu ittihâd, kısa nazarlı olan ehl-i zahirin tevehhüm ettikleri hulûl değildir. Vaktâki sâlik mücâhedât ve riyâzât kuvveti ile nefsinin mevhûm olan varlığından geçer ve sâf bir ayna olup, sıfat-ı Hakk'ı kabul edici bir hâle gelir ve nefsinin rûhânî ve cismânî ve sûrî ve ma'nevî irâdeleri kalkar; ve ondan zâhir olan ancak Hakk'ın iradesi olur; ve meşhûr olan . كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا . . . الخ ya'ni "Ben onun işitmesi, görmesi, lisânı ve eli olurum... ilh."] hadis-i kudsîsi mû-cibince Hak onun kuvâ-yı zâhire ve bâtınesi olur. Binâenaleyh bu hadîs mû-cibince ondan söyleyen Hak'tır; ve eğer "Ene'l-Hak" derse, bu söz onun sö-zü değildir. Beyit:

Mansûr "Ene'l-Hak" söyledi Hak'tır, sözü Hak söyledi

İmdi, insân-ı kâmilin hâli bu olunca, ondan zâhir olan sıfat ve esmâ, sâir insanlarda zahir olan sıfat ve esmâ gibi akis sûretiyle vâki' olmaz. Zîrâ bu zu-hûrda insân-ı kâmilin kendisi ortada yoktur. Fakat sâir insanlarda kendileri-nin kendilikleri vardır.

3265. O şey ki, bâlâ üzerindedir, bu ırmakta mevcûddur. İster bâlâya, ister ona el tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3265. O şey ki, yukarıdadır, bu ırmakta mevcuttur. İster yukarıya, ister ona el uzat!

Yani, yüce âlemde ve ilâhlık mertebesinde olan her şey, bu insân-ı kâmilin varlık ırmağında mevcuttur. Çünkü Hak, insân-ı kâmilde esmâsının (ilâhî isimlerinin) bütünlüğü ile ortaya çıkmıştır. İlâhî hakikatler ve bilgiler meyvelerini almak için kalbinin elini ister ilâhlık mertebesine kaldır, ister bu insân-ı kâmile uzat! Hak ile insân-ı kâmil arasında ayrılık ve başkalık yoktur.

Ya'nî, âlem-i bâlâda ve mertebe-i ulûhiyyette olan her şey, bu insân-ı kâ-milin vücûdu ırmağında mevcûddur. Zîrâ Hak, insân-ı kâmilde cem'iyyet-i esmâiyyesi ile zâhir olmuştur. Hakāyık ve maârif-i ilâhiyye meyvelerini al-mak için kalbinin elini ister mertebe-i ulûhiyyete kaldır, ister bu insân-ı kâ-mile tut! Hak ile insân-ı kâmil arasında ayrılık ve gayrılık yoktur.

3266. Bu ırmağı diğer ırmaklardan tutma! Bu ay yüzlünün pertevini ay bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3266. Bu ırmağı diğer ırmaklardan tutma! Bu ay yüzlünün parlaklığını ay bil!

Sen bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlık ırmağını, diğer zâhirî ilimler sahiplerinin varlık ırmakları seviyesinde tutma! Bu ay yüzlü insân-ı kâmilin parlaklığını ayın kendisi bil! Mesnevî:

[Yani] "Her kim Allah ile beraber oturmak isterse, o kimse evliyânın huzurunda otursun."

Sen bu insân-ı kâmilin vücûdu ırmağını diğer ulûm-i zâhiriyye erbâbının vücûdu ırmakları mesâbesinde tutma! Bu ay yüzlü insân-ı kâmilin parlaklığını ayın kendisi bil! Mesnevî:

[Ya'ni] "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, o kimse evliyânın huzûrunda otursun."

3267. Bu sözün nihayeti yoktur. O garib çok ağladı. Efendinin derdinden gamlı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3267. Bu sözün sonu yoktur. O garip çok ağladı. Efendinin derdinden gamlı oldu.

"Keîb", gamlı ve mahzun demektir. Bu insân-ı kâmilin mertebesine ait sözün sonu yoktur. Kıssaya dönelim. Sözün özü, o borçlu garip, muhtesibin vefatından dolayı çok ağladı ve o efendinin derdinden gamlı ve mahzun oldu.

"Pâymerd", yardımcı ve şefaatçi ve destekçi ve yardım eden demektir (Burhan, Şemsü'l-Lügat, Gıyasü'l-Lügat). Yani, borçlu garibin feryadını gören hayırseverlerden yardımcı bir kimse çıkıp o garibin borcu ödenmek için Tebriz şehri halkından yardım topladı. Fakat az bir şey toplandı ve garibin borcu ödenecek kadar bir para elde edilemedi. Bu sebeple o garip ziyaret için muhtesibin kabrine gitti ve kabrinin başında ağıt ve feryat ederek aşağıdaki sözleri söyledi.

"Keîb", gamlı ve mahzûn demektir. Bu insân-ı kâmilin mertebesine aid sözün nihâyeti yoktur. Kıssaya rücû' edelim. Elhâsıl, o borçlu garîb, muhtesibin vefatından dolayı çok ağladı ve o efendinin derdinden gamlı ve mahzûn oldu.

"Pâymerd", yardımcı ve şefî' ve destgîr ve mededkâr demektir (Burhân, Şemsü'l-Lügāt, Gıyâsü'l-Lügat). Ya'nî, borçlu garîbin feryadını gören ehl-i hayırdan yardımcı bir kimse çıkıp o garîbin borcu ödenmek için Tebrîz şehri halkından iâne topladı. Fakat az bir şey toplandı ve garîbin borcu ödenecek kadar bir para hâsıl olmadı. Binâenaleyh o garîb ziyaret için muhtesibin kabrine gitti ve kabrinin başında nevha ve feryâd tarîkıyle âtîdeki sözleri söyledi.

## Pâymerdin Tebrîz şehrinin cümlesine tevzî' etmesi ve az şey cem' olması ve o garîbin ziyaret için muhtesibin kabrine gitmesi ve bu kıssayı onun mezârının başında nevha tarîkıyle söylemesi

3268. Onun o borç vakıası meşhûr oldu. Pâymerd onun derdinden rencûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3268. Onun o borç olayı meşhur oldu. Yardımcı onun derdinden hasta oldu.

O garibin, muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) cömertliğine dayanarak borç etme olayı, Tebriz şehrinde halk tarafından duyuldu ve o garibin durumu meşhur oldu. Hayır ehli olan bir yardımcı, garibin derdinden etkilendi.

O garîbin muhtesibin keremine istinaden borç etmek vak'ası, Tebriz şehrinde halk tarafından duyuldu ve o garîbin hâli meşhûr oldu. Ehl-i hayırdan olan bir yardımcı garîbin derdinden müteessir oldu.

3269. Tevzî' için şehrin etrafını dolaştı. Tama'dan nâşî her yerde sergüzeşti söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3269. Dağıtmak için şehrin etrafını dolaştı. Tamahından dolayı her yerde serüvenini anlattı.

"Tevzî'", burada "bir şeyi bir topluluk üzerine paylaştırmak" demektir. Yani, o yardımcı olan kişi, borcu zenginler arasında paylaştırmak için Tebriz şehrinin etrafını dolaştı; ve borcun ödenmesine tamahından dolayı dolaştığı her yerde o garibin serüvenini ve hâlini söyler ve halkın merhametini çekmeye çalışırdı.

"Tevzî'", burada "bir şeyi bir tâife üzerine taksîm etmek" demektir. Ya'nî, o yardımcı olan kimse, borcu zenginler arasında taksîm için Tebriz şehrinin etrâfını dolaştı; ve borcun ödenmesine tama'dan dolayı dolaştığı her yerde o garîbin sergüzeştini ve hâlini söyler ve halkın merhametini celb etmeye çalışır idi.

3270. O tese'ül muhibbi tese'ül yolundan eline yüz dînârdan gayrı hiçbir şey getirmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3270. O dilencilik seven kişi, dilencilik yoluyla eline yüz dînârdan başka hiçbir şey getirmedi.

"Gidye", dilencilik ve dilenmek; "gidye-perest" ise dilencilik seven kişi olmaktan kinayedir. O yardımcı kişi ve zenginlerden para toplama hususunda dilencilik seven zat, bu dilenme yoluyla eline ancak yüz dînâr getirebildi. Bu miktar, garibin borcunun ödenmesine yeterli değildi.

"Gidye", tese'ül ve dilencilik ve "gidye-perest", dilencilik muhibbi olmaktan kinâyedir. O yardımcı kimse ve zenginlerden para toplamak hususunda dilencilik muhibbi olan zât, bu dilenmek yolundan eline ancak yüz dînâr getirebildi. Bu mikdâr garîbin borcunun ödenmesine kâfî değil idi.

3271. Yardımcı geldi, onu iki eli ile tuttu. Çok acib olan o kerîmin kabrine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3271. Yardımcı geldi, onu iki eliyle tuttu. Çok acayip olan o kerîmin kabrine gitti.

"Şigift", acayip ve garip demektir. Yani, yardımcı para toplamaktan döndü ve söyleyeceği sözlere dikkat etmesi anlamını ifade ederek iki eliyle o garibi tuttu. İyilik ve cömertlikte hâli çok acayip olan o kerîm muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) kabrine gitti. Çünkü muhtesibin vefatında o garip şehirde bulunmadığı için o zatın kabrinin nerede olduğunu bilmezdi. Bu şerefli beyitte insân-ı kâmilin kabrinin ziyaretinde fayda olduğuna işaret buyrulur.

"Şigift", acîb ve garîb demektir. Ya'nî, yardımcı para toplamaktan avdet etti ve söyleyeceği sözlere dikkat etmesi ma'nâsını müfid olarak iki eliyle o garîbi tuttu. İhsân ve keremde hâli çok acîb olan o muhtesib-i kerîmin kabrine gitti. Zîrâ muhtesibin vefatında o garîb şehirde bulunmadığı için o zâtın kabrinin nerede olduğunu bilmezdi. Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin kabrinin ziyâretinde fâide olduğuna işâret buyurulur.

3272. Dedi: "Vaktaki bir kul bir mübareğin misafirliğini etmek için tevfîk bulur,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3272. Dedi: "Bir kul, bir mübareğin misafirliğini etmek için başarıya ulaştığında,"

Yani, o yardımcı olan kimse o garibe dedi: "Bir kul, Yüce Allah'tan, bir mübarek kimsenin misafirliğini etmek için başarıya ulaştığında ve o mübarek kimsenin misafiri olduğunda,"

Ya'nî, o yardımcı olan kimse o garîbe dedi: "Vaktâki bir kul Hak'tan, bir mübarek kimsenin misafirliğini etmek için tevfik bulur ve o mübarek kimsenin misafiri olur,"

3273. "Kendi malını onun yoluna îsâr eder ve kendi câhını onun câhına îsâr eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3273. "Kendi malını onun yoluna feda eder ve kendi itibarını onun itibarına feda eder."

O mübarek kişi kendi malını o misafirin yoluna feda eder ve harcar; ve görünüşte ve içte mertebesi her ne kadar o misafirin mertebesinden yüksek olsa bile, ona ikram etme hususunda tevazu gösterip, kendi itibarını ve mertebesini de ona feda eder ve bağışlar.

"O mübarek kimse kendi malını o misafirin yoluna îsâr ve sarf eder ve zâhirde ve bâtında mertebesi her ne kadar o misafirin mertebesinden yüksek olsa bile, ona ikrâm hususunda tevâzu' gösterip, kendi câhını ve mertebesini de ona îsâr ve fedâ eder."

3274. "Onun şükrü yakînen Huda'nın şükrü olur. Çünkü tevfik onu ihsâna karîn etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3274. "Onun şükrü kesinlikle Allah'ın şükrü olur. Çünkü ilahi yardım onu ihsana yakın kıldı."

O misafirin o mübarek kimseye teşekkürü kesinlikle Allah'a teşekkür etmek olur. Çünkü ilahi tevfik (ilahi yardım) o misafiri o kimsenin elinden ortaya çıkan ihsana (iyiliğe) yakın kıldı. Bu sebeple hadis-i şerifte "İnsanlara şükretmeyen kimse, Allah'a şükretmedi" buyurulur. Çünkü halk, Allah'ın sıfat ve isimlerinin tecelli yerleridir. Onlardan ortaya çıkan haller ve oluşlar hep Allah'ın sıfat ve isimlerinin eserlerinin yansımalarıdır.

"O misafirin o mübarek kimseye teşekkürü muhakkak Hakk'a teşekkür etmek olur. Çünkü tevfik-ı ilâhî o misafiri o kimsenin elinden zâhir olan ihsâna mukārin kıldı." Onun için hadis-i şerifte من لم يشكر الناس لم يشكر الله ya'nî "Nâsa şükür etmeyen kimse, Allâh'a şükür etmedi" buyurulur. Çünkü halk Hakk'ın sıfat ve esmâsının mezâhiridir. Onlardan zâhir olan ahvâl ve şuûnât hep Hakk'ın sıfât ve esmâsı âsârının akisleridir.

3275. "Onun şükrünün terki, Hakk'ın şükrünün terki olur. Onun hakkı şübhesiz Hakk'a mülhak olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3275. Onun şükrünün terk edilmesi, Hakk'ın şükrünün terk edilmesi olur. Onun hakkı şüphesiz Hakk'a katılır.

Bu sebeple o kimseden ortaya çıkan iyiliğe teşekkür etmeyi terk etmek, Hakk'a olan teşekkürü terk etmek olur; ve o iyiliğe karşı olan şükür hakkı şüphesiz Yüce Allah hazretlerine katılır ve geri döner. Çünkü hakikatte kulun varlığı, vehmedilmiş bir varlıktan ibarettir; ve ilahi fiiller bu oluş ve bozuluş âleminde ancak araç konumunda olan kulların bu izafî varlıkları ile ortaya çıkar. Gerçi bu hakikate vâkıf olan iyilik eden kimseler, "Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz. Sizden karşılık ve şükür istemiyoruz" (İnsân, 76/9) derler. Fakat mademki halkın varlıklarından ortaya çıkan iyilik ve nimetlendirme hep hakiki varlık olan Hakk'ındır, bu sebeple hakikatte

Hakk'a katılan ve geri dönen bu şükrü yerine getirmek, lütuf gören kimselerin borcudur.

Binâenaleyh o kimseden zâhir olan ihsâna teşekkürü terk etmek, Hakk'a olan teşekkürü terk etmek olur; ve o ihsâna karşı olan şükür hakkı şübhesiz Hak Teâlâ hazretlerine mülhak ve râci' olur." Çünkü hakîkatte kulun vücûdu mevhûm bir varlıktan ibarettir; ve ef'âl-i ilâhiyye bu âlem-i kevnde ancak âlet mesâbesinde olan kulların bu vücûdât-ı izâfiyyeleri ile zâhir olur. Gerçi bu hakîkate vakıf olan mün'im kimseler إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاء وَلَا شُكُوراً (İnsân, 76/9) ya'nî "Biz sizi ancak li-vechillâh it'âm ediyoruz. Sizden cezâ ve şükür istemiyoruz" derler. Fakat mâdemki halkın vücûdlarından zâhir olan ihsân ve in'âm hep vücûd-i hakîkî olan Hakk'ındır, binâenaleyh hakîkatte

Hakk'a mülhak ve râci' olan bu şükrü îfâ etmek, lutuf gören kimselerin borcudur.

3276. Ni'metlerde Huda'ya şükür et! Efendinin şükrünün zikrini dahi et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3276. Nimetlerde Allah'a şükret! Efendinin şükrünü de zikret!

Halktan sana gelen nimetlerde Allah'a şükret ki, o mazhardan sana Mün'im (nimet veren) ism-i şerîfi ile tecelli etti. Fakat sana elinden nimet ulaşan efendinin şükrünü de zikret ve ona da teşekkürü unutma!

Halktan sana gelen ni'metlerde Hakk'a şükür et ki, o mazhardan sana Mün'im ism-i şerîfi ile tecellî buyurdu. Fakat sana elinden ni'met vâsıl olan efendinin şükrünü dahi zikr et ve ona da teşekkürü unutma!

3277. Gerçi ananın rahmeti Huda'dandır. Onun hizmeti de farîzadır ve sezâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3277. Gerçi annenin merhameti Allah'tandır. Onun hizmeti de farzdır ve lâyıktır.

3278. Bu sebebden Hak "Ona salât ediniz!" buyurdu. Zîrâ Muhammed muhtalün-ileyh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3278. Bu sebeple Hak "Ona salât ediniz!" buyurdu. Çünkü Muhammed kendisine havale edilmiş oldu.

"Muhtâlün-ileyh", "kendisine havale olunmuş" demektir. Hind nüshalarında "muhtâcün-ileyh" yazılmış olmakla beraber "muhtâlün-ileyh" nüshasına da işaret olunmuştur. "Muhtâcün-ileyh" nüshasına göre anlam: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةُ الْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) yani “Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik" ayet-i kerimesi gereğince Muhammed (a.s.v.) Efendimiz bizim bütün işlerimizin başvuru kaynağı ve kendisine muhtaç olduğumuz kişidir; ve biz bütün hallerimizde ondan yardım istemeye muhtacız. İşte bundan dolayı Ahzab suresinde Yüce Allah hazretleri إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِى يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تسليما (Ahzâb, 33/56) yani “Muhakkak Allah ve onun melekleri peygamber üzerine salât ederler. Ey müminler! Onun üzerine salavat getiriniz ve tam bir teslimiyet ile itaat ediniz!" buyurur. Çünkü Yüce Allah'ın esmalarının kemallerinin zuhuru o hazretin bâtınından meydana gelir.

"Muhtâlün-ileyh" nüshasına göre anlam: "Çünkü Hakk'ın rahmeti ona havale olunmuştur; ve ilahi rahmet öncelikle Resûl-i Ekrem'in hakikatine iner. Ondan sonra yatkınlıklarına göre halka dağıtılır" demek olur. Şimdi mademki Resûl-i Ekrem hazretleri kendisine havale edilmiş veya kendisine muhtaç olunan kişidir, bu sebeple hazrete salavat getirmek müminlerin kendi üzerlerine ilahi rahmetin inmesini istemeleri demektir. Bu ayet-i kerime gereğince Resûl-i Ekrem hazretlerine salavat getirmek vaciptir; ve salavat sayısının çokluğu, ilahi rahmetin inişinin çokluğunu gerektirir; ve salât Hak tarafından rahmet ve melekler tarafından istiğfar ve müminler tarafından talep ve duadır.

"Muhtâlün-ileyh", "kendisine havâle olunmuş" demektir. Hind nüshalarında "muhtâcün-ileyh" yazılmış olmakla beraber "muhtâlün-ileyh" nüshasına da işâret olunmuştur. "Muhtâcün-ileyh" nüshasına göre ma'nâ: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةُ الْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ya'nî “Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik" âyet-i kerîmesi mûcibince Muhammed (a.s.v.) Efendimiz bizim umûrumuzun kâffesinin merci'i ve muhtâcün-ileyhidir; ve biz bütün ahvâlimizde ondan istiâneye muhtâcız. İşte bundan dolayı sûre-i Ahzab'da Hak Teâlâ hazretleri إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِى يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلَّمُوا تسليما (Ahzâb, 33/56) ya'nî “Muhakkak Allah ve onun melekleri peygamber üzerine salât ederler. Ey mü'minler! Onun üzerine salavât getiriniz ve kemâl-i teslîmiyyet ile inkıyâd ediniz!" buyurur. Zîrâ Hak Teâlâ'nın kemâlât-ı esmâiyyesinin zuhûru o hazretin bâtınından vâki' olur.

"Muhtâlün-ileyh" nüshasına göre ma'nâ: "Zîrâ Hakk'ın rahmeti ona havâle olunmuştur; ve rahmet-i ilâhiyye evvelen Resûl-i Ekrem'in hakîkatine nâzil olur. Ondan sonra isti'dâdlarına göre halka tevzî' olunur" demek olur. İmdi mâdemki Resûl-i Ekrem hazretleri muhtâlün-ileyh veyâ muhtâcün-ileyhtir, binâenaleyh hazrete salavât getirmek mü'minlerin kendi üzerlerine rahmet-i ilâhiyyenin nüzûlünü istemeleri demektir. Bu âyet-i kerîme mûcibince Resûl-i Ekrem hazretlerine salavât getirmek vâcibdir; ve salavât adedinin çokluğu, rahmet-i ilâhiyyenin nüzülünün çokluğunu mûcib olur; ve salât Hak tarafından rahmet ve melâ-ike tarafından istiğfar ve mü'minler tarafından taleb ve duâdır.

3279. Kıyamette Hak kula der: "Agah ol! Benim verdiğim şeye ne yap-tın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3279. Kıyamette Hak kula der: "Agah ol! Benim verdiğim şeye ne yaptın?"

Bu ve aşağıdaki şerefli beyitlerde şu şerefli hadise işaret buyrulur: اذا حشر الخلائق يوم القيامة جيئ بعبد اصطنع اليه عبد من عباده معروفا فيقال له هل شكرت عبدى فيقول يا رب علمت ان ذلك منك فشكرتك عليه فيقول الله عز وجل لم تشكرني اذا لم تشكر من أجريت ذالك على يده yani "Varlıklar kıyamet gününde toplandığında, kendisine Hakk'ın kullarından bir kul tarafından iyilik yapılmış olan bir kul getirilir. O kişiye denilir ki: O kula teşekkür ettin mi? O cevap olarak der ki: "Ey Rabbim! Ben bildim ki, o iyilik sendendi. Bu sebeple o iyilik üzerine sana şükrettim." Allah (a.c.) buyurur ki: "Hayır! İyiliği kendisinin eli üzerine akıttığım o kimseye şükretmediğin zaman bana şükretmemiş oldun."

Bu ve aşağıdaki beyt-i şerîflerde şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: اذا حشر الخلائق يوم القيامة جيئ بعبد اصطنع اليه عبد من عباده معروفا فيقال له هل شكرت عبدى فيقول يا رب علمت ان ذلك منك فشكرتك عليه فيقول الله عز وجل لم تشكرني اذا لم تشكر من أجريت ذالك على يده ya'nî "Vaktâki halâik kıyâmet gününde toplanır. Kendisine Hakk'ın kulların-dan bir kul tarafından ihsân edilmiş olan bir kul getirilir. O kimseye denilir ki: O kula teşekkür ettin mi? O cevâben der ki: "Yâ Rab! Ben bildim ki, o ihsân senden idi. Binâenaleyh o ihsân üzerine sana şükr ettim." Allâh (a.c.) buyu-rur ki: "Hayır! İhsânı kendisinin eli üzerine cârî kıldığım o kimseye şükr et-mediğin vakit bana şükr etmemiş oldun."

3280. Der ki: "Ey Rab! Cân ile senin şükrünü ettim. Çünkü üzümün ve ek-[3260] meğin aslı senden idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3280. Der ki: "Ey Rab! Can ile senin şükrünü ettim. Çünkü üzümün ve ekmeğin aslı sendendi."

3281. Hak ona der: "Hayır, benim şükrümü etmedin! Çünkü ikram fenni-nin şükrünü etmedin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3281. Hak ona der: "Hayır, benim şükrümü etmedin! Çünkü ikram sanatının şükrünü etmedin."

Yüce Allah, "Sana şükrettim" diyen kuluna cevaben buyurur ki: "Mademki kullarıma ikram sanatı ve hüneri dairesinde muamele eden kuluma yaptığı ihsana karşı şükretmedin, bana da şükretmemiş oldun."

Hak Teâlâ "Sana şükr ettim" diyen kuluna cevâben buyurur ki: "Mâdem-ki kullarıma ikrâm fenni ve hüneri dâiresinde muâmele eden kuluma yaptığı ihsâna karşı şükr etmedin, bana da şükr etmemiş oldun."

3282. "Ni'metim onun elinden sana erişen bir kerîme zulüm ve sitem etmiş-sin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3282. "Nimetim onun elinden sana ulaşan bir cömert kişiye zulüm ve sitem etmişsin!"

"Zulüm", sözlükte "bir şeyi layık olduğu yere koymama"ya denir; ve "sitem", zulmün Farsçasıdır. İyilik eden kullar, ilahi sıfat ve isimlerin tecellisine birer araçtır; ve Hak, görünüşte bunlardan başka değildir. Bu sebeple, ellerinden ikram ve iyilik ulaşan kullara şükretmemek, Hakk'ı bunlardan ayrı görüp, Hakk'a şükretmemek, o şükrü yerine koymayıp o iyilik edene karşı zulüm ve sitem etmek olur.

"Zulüm", lügatte "bir şeyi lâyık olduğu mahalle koymama"ya derler; ve "sitem", zulmün Fârisî'sidir. İhsân eden kullar, sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin te-cellîsine birer âlettir; ve Hak zuhûrda bunların gayrı değildir. Binâenaleyh el-lerinden ikrâm ve ihsân erişen kullara şükr etmemek, Hakk'ı bunlardan ayrı görüp, Hakk'a şükr etmemek o şükrü mahalline koymayıp o mükrime karşı zulüm ve sitem etmek olur.

3283. Vaktaki o veliyy-i ni'metin kabrine erişti, yana yana ağlayıcı oldu ve neşîde geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3283. O nimet sahibi velinin kabrine ulaştığında, yana yana ağlayıcı oldu ve neşîde geldi.

"Neşîd", sesini yükseltmek ve şiir okumak demektir; burada ise feryat ve inlemeden kinayedir (dolaylı anlatım). "Zâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "yana yana ağlamak" demektir. Yani, o borçlu garip, yardımcı bir kimsenin delaletiyle, hayatında kendisinin birçok borçlarını ödemiş olan o nimet sahibi velinin kabrine geldi. Onun lütuflarını yüksek sesle sayıp dökerek yana yana ağlayıcı oldu.

“Neşîd”, sesini yükseltmek ve şiir okumak demek olup, burada figān ve nâleden kinâyedir. “Zâr” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “yana yana ağlamak” demektir. Ya'nî, o borçlu garîb, yardımcı kimsenin delâleti ile hayâtında kendisinin birçok borçlarını ödemiş olan o veliyy-i ni'metin kabrine geldi. Lutuflarını yüksek ses ile sayıp dökerek yana yana ağlayıcı oldu.

3284. Dedi: “Ey her nebîlin arkası ve sığınacak yeri! Ey misafirlerin mahall-i ümîdi ve yardımcısı!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3284. Dedi: “Ey her üstâd ve bilgin kişinin arkası ve sığınacak yeri! Ey misafirlerin ümit yeri ve yardımcısı!”

“Nebîl”, üstâd ve bilgin demektir. “Mürtecâ”, ricâ ve ümit yeridir. “Gavs”, yardımcı demektir. “Ebnâ-i sebîl”, misafirler ve yolcular demektir.

“Nebîl”, üstâd ve dânâ. “Mürtecâ”, ricâ ve ümîd mahalli. “Gavs”, yardımcı. “Ebnâ-i sebîl”, misafirler ve yolcular demektir.

3285. “Ey, bizim rızıklarımızın gamı senin üzerinedir! Ey, senin ihsânın ve birrin umumun rızkı gibidir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3285. “Ey, bizim rızıklarımızın kaygısı senin üzerinedir! Ey, senin ihsanın ve iyiliğin herkesin rızkı gibidir!”

"Birr", iyilik demektir. "Ey şerefli zât! Sen bizim rızıklarımızın kaygısını çekersin. Ey cömert olan! Senin ihsanın ve iyiliğin bütün insanların rızkı gibidir." Bu şerefli beyitte kutbun (tasavvufta âlemin manevî direği olan velî) hâline ve makamına işaret buyurulur. Çünkü bütün insan fertlerinin maddî ve manevî rızıkları zamanın kutbunun dağıtmasıyla gerçekleşir.

“Birr”, iyilik demektir. “Ey zât-ı şerîf! Sen bizim rızıklarımızın gamını çekersin. Ey kerîm! Senin ihsânın ve iyiliğin umûm-ı beşerin rızkı mesâbesindedir.” Bu beyt-i şerîfte kutbun hâline ve makāmına işaret buyurulur. Zîrâ umûm efrâd-ı beşerin maddî ve ma'nevî olan rızıkları kutb-ı zamânın tevzî'i ile vâki' olur.

3286. “Ey harâcda ve harcda ve îfâ-yı deynde fakîrlere kıble ve ana ve baba olan!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3286. “Ey vergi ve harcamada ve borç ödemede fakirlere kıble ve ana ve baba olan!”

“Haraç”, hükümetçe alınan resim ve vergidir; ve “harç”, masraf; “aşiret” kabile, “valideyn”, ana ve baba demektir. Yani, “Ey fakirlerin vergisini vermekte ve masraflarını yapmakta ve borçlarını ödemekte onların kıblesi ve anası ve babası gibi şefkatli ve merhametli olan kerem sahibi zat!”

“Harâc”, hükümetçe alınan resm ve vergidir; ve “harc”, masraf; “aşîret” kabîle, “valideyn”, ana ve baba demektir. Ya'nî, “Ey fakîrlerin harâcını vermekte ve masraflarını yapmakta ve borçlarını ödemekte onların kıblesi ve anası ve babası gibi şefkatli ve merhametli olan zât-ı kerîm!”

3287. "Ey deniz gibi yakın olanlar için güher ve uzak olanlar tarafına da yağ-muru tuhfe vermiş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3287. "Ey deniz gibi yakın olanlar için cevher ve uzak olanlar tarafına da yağmuru hediye etmiş olan!"

Yani, "Ey insân-ı kâmil! Sen deniz gibisin. Sana yakın olanlara ve huzurunda bulunanlara ilahi bilgi ve hakikat incilerini verirsin. Deniz suyu buharlaşıp sonra yağmur olarak indiği gibi, uzak olanlara da manalar yağmurunu hediye olarak verirsin." Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf'te bulunan hikmetleri Hz. Pîr efendimiz kendi mensuplarının ruhlarına feyz olarak verirler. Fakat mensup olmayıp uzakta olanlara da bu manaları ve hikmetleri Mesnevî sözleri kisvesine bürüyüp yağmur gibi yağdırırlar. Zamanımızda İngiltere'de Mesnevî-i Şerîf'in basılması ve doğuda ve batıda şerefli manalarının yayılması bu durumun delilidir.

Ya'nî, "Ey insân-ı kâmil! Sen deniz gibisin. Sana yakın olanlara ve huzû-runda bulunanlara maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye incilerini verirsin. Deniz su-yu tebahhur edip sonra yağmur olarak nüzûl ettiği gibi, uzak olanlara da ma-ânî yağmurunu hediye olarak verirsin." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfte olan hikemiyâtı Hz. Pîr efendimiz kendi mensûblarının rûhlarına ifâza buyururlar. Fakat mensûb olmayıp uzakta olanlara da bu maânî ve hikemiyâtı elfaz-ı Mesnevî kisvesine bürüyüp yağmur gibi yağdırırlar. Zamânımızda İngilte-re'de Mesnevî-i Şerîfin tab' edilmesi ve şarkta ve garbda maânî-yi şerîfesi-nin intişârı bu hâlin delîlidir.

3288. "Ey güneş! Ey her köşkün ve her harâb köşenin revnakı! Bizim arka-mız senden sıcak idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3288. "Ey güneş! Ey her köşkün ve her harâb köşenin revnakı! Bizim arkamız senden sıcak idi."

"Ey güneş gibi olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan)! Ey her cisim köşkünün ve harâb olan kalb köşesinin güzelliği! Bizim âlem-i gayba çevrilmiş olan arkamız, senden dolayı ilâhî aşkın harareti ile sıcak olmuş idi."

"Ey güneş gibi olan insân-ı kâmil! Ey her cisim köşkünün ve harâb olan kalb köşesinin revnakı! Bizim âlem-i gayba çevirilmiş olan arkamız, senden dolayı aşk-ı ilâhî harâreti ile sıcak olmuş idi."

3289. "Ey, senin kaşında kimse düğüm görmemiştir. Ey Mîkâîl gibi zahîre ve rızık verici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3289. "Ey, senin kaşında kimse düğüm görmemiştir. Ey Mîkâîl gibi zahire ve rızık verici!"

"Girih", düğüm demektir. Burada öfkeden dolayı iki kaşın çatık olmasından kinâyedir (dolaylı anlatım). Yani, "Ey cömert ve yumuşak huylu yüce zât! Senin kaşında kimse öfke sebebiyle düğüm ve çatıklık görmemiştir. Herkese yumuşaklık ve naziklikle muamele ettin." Bazı nüshalarda "zâd" yerine "râd" geçmektedir; "cömert" anlamına gelir.

"Girih", düğüm demektir. Burada öfkeden dolayı iki kaşın çatık olmasın-dan kinâyedir. Ya'nî, "Ey kerîm ve halîm olan zât-ı şerîf! Senin kaşında kim-se öfke sebebiyle düğüm ve çatıklık görmemiştir. Herkese rifk ve mülâyemet-le muâmele buyurdun." Ba'zı nüshalarda "zâd" yerine "râd" vâki'dir; "cö-merd" ma'nâsına gelir.

3290. "Ey, senin kalbin gayb deryasına peyvestedir. Ey mekrümet Kaf'ında [3270] gayb Anka'sı olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3290. "Ey, senin kalbin gayb deryasına bağlıdır. Ey yücelik Kaf'ında gayb Anka'sı olan!"

"Mekrümet", izzet ve şeref demektir. "Ey şerefli zât! Senin kalbin ve iç âlemin gayb âlemi deryasına bitişiktir. Ey izzet ve şeref Kaf dağında gayb âleminin Anka kuşu olan!"

"Mekrümet", izzet ve şeref demektir. "Ey zât-ı şerîf! Senin kalbin ve bâtı-nın âlem-i gayb deryâsına muttasıldır. Ey izzet ve şeref Käf dağında âlem-i gaybın Ankā kuşu olan!"

3291. "Malımdan ne gitti?" diye yâda getirmemiş! Senin himmetinin tavanı aslâ yarılmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3291. "Malımdan ne gitti?" diye aklına getirmemiş! Senin himmetinin tavanı asla yarılmadı.

"Ey muhtaç olanlara birçok mal vermiş ve "Malımdan acaba ne kadar harcandı?" diye aklına bile getirmemiş olan cömert kimse! Senin himmetinin yüksek olan tavanı asla yarılmadı, yani himmetine asla bir gevşeklik gelmedi." "Keften", yarılmak anlamındadır.

"Ey muhtâç olanlara birçok mal vermiş ve "Malımdan acabâ ne kadar sarf olundu?" diye hâtırına bile getirmemiş olan cömerd kimse! Senin himmetinin yüksek olan tavanı aslâ yarılmadı, ya'nî himmetine aslâ fütûr gelmedi." "Keften", yarılmak ma'nâsınadır.

3292. "Ey, ben ve yüz benim gibi ayda ve yılda muhakkak sana senin neslin gibi ıyâl olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3292. "Ey, ben ve yüz benim gibi ayda ve yılda muhakkak sana senin neslin gibi çoluk çocuk olmuştur."

Ey şerefli zât! Sen öyle cömert birisin ki, ben ve benim gibi yüz muhtaç, ayda ve yılda muhakkak sana senin neslinden olan çoluk çocuk gibi bağımlı olmuştur; ve sen onları besledin.

"Ey zât-ı şerîf! Sen öyle bir kerîmsin ki, ben ve benim gibi yüz muhtâc, ayda ve yılda muhakkak sana senin neslinden olan çoluk ve çocuk gibi ıyâl olmuştur; ve sen onları besledin."

3293. "Bizim nakdimiz ve cinsimiz ve eşyamız, nâmımız ve fahrimiz ve bahtımız idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3293. "Bizim nakdimiz ve cinsimiz ve eşyamız, nâmımız ve fahrimiz ve bahtımız idin."

"Cins", eşyadan bir sınıf ve kısma denir. "Cens", kemâl bulmuş tâze hurma demektir (Kāmûs). Yani, "Sen bizim nakdimiz ve bir nevi eşyamız ve nâmımız ve iftiharımız ve talihimiz idin. Sözün özü, bizim her türlü ihtiyacımızın zâtı ve tekil hakikati sen idin."

"Cins", eşyâdan bir sınıf ve kısma denir. "Cens", kemâl bulmuş tâze hurma demektir (Kāmûs). Ya'nî, "Sen bizim nakdimiz ve bir nevi' eşyâmız ve nâmımız ve iftihârımız ve tâli'imiz idin. Velhâsıl bizim her türlü ihtiyacımızın zâtı ve "ayn"ı sen idin."

3294. "Sen ölmedin; bizim nâmımız ve bahtımız öldü. Bizim ayşimiz ve müstevfâ olan rızkımız öldü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3294. "Sen ölmedin; bizim adımız ve bahtımız öldü. Bizim yaşayışımız ve tam olarak alınmış rızkımız öldü."

"Naz" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "istiğna" (başkasına ihtiyaç duymama) demektir. "Baht", talih ve saadet anlamına gelir. "Ayş", yaşayış ve dirlik demektir. "Müstevfa", "tamam olmuş" anlamlarındadır. Yani "Sen ölmedin; bizim başkalarına karşı olan istiğnamız ve saadet hâlimiz öldü; ve bizim yaşayışımız ve her yönden tamam olan rızkımız öldü ve biz bunlardan mahrum kaldık."

"Nâz", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "istiğnâ" demektir. "Baht", tâli' ve saâdet. "Ayş", yaşayış ve dirlik. "Müstevfa", "tamâm olmuş" ma'nâları-nadır. Ya'nî "Sen ölmedin; bizim ağyâra karşı olan istiğnâmız ve saâdet hâ-limiz öldü; ve bizim yaşayışımız ve her vech ile tamâm olan rızkımız öldü ve biz bunlardan mahrûm kaldık."

3295. "Rezmde ve keremde bin gibi bir idin. Îsâr ve niam vaktinde yüz Hâtem gibi idin." "Rezm", cenk. “Hâtem", cömerdlik ile meşhûr olan Hâtem-i Tayy ismindeki zât. "Îsâr", bahşiş vermek ve i'tâ etmek. Ya'nî, "Hissete ve buhle karşı cenkte ve keremde bin kerîm ve cömerd kimseye muâdil bir şahsiyet idin. İhsân etmek ve ni'metler vermek vaktinde de yüz Hâtem-i Tayy idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3295. "Savaşta ve cömertlikte bin kişi gibi bir idin. Bağış ve nimet verme vaktinde yüz Hâtem gibi idin." "Rezm", savaş demektir. "Hâtem", cömertliği ile meşhur olan Hâtem-i Tayy ismindeki kişidir. "Îsâr", bağışta bulunmak ve vermek demektir. Yani, "Cimriliğe ve pintiliğe karşı savaşta ve cömertlikte bin cömert kişiye denk bir şahsiyet idin. İhsan etmek ve nimetler vermek vaktinde de yüz Hâtem-i Tayy idin."

3296. "Hatem eğer ölmüşü ölmüşe verir idi ise, sayılmış cevizleri verir idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3296. "Hatem eğer ölmüşü ölmüşe verir idi ise, sayılmış cevizleri verir idi."

"Mürde"den kasıt, "fânî"dir. "Girdkân", ceviz demektir. Yani, “Hatem-i Tayy gerçi fânî olan malı yine fânî olan kişilere verir idi. Fakat bunun ne kıymeti vardı! Çünkü sayılmış cevizler gibi kıymetsiz olan maddî malları verir idi."

"Mürde"den murâd, "fânî"dir. "Girdkân", ceviz demektir. Ya'nî, “Hâtem-i Tayy gerçi fânî olan malı yine fânî olan şahıslara verir idi. Fakat bunun ne kıymeti vardı! Zîrâ sayılmış cevizler gibi kıymetsiz olan maddî malları verir idi."

3297. "Sen her nefeste bir hayat verirsin ki, nefîsliği nefese sığmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3297. "Sen her nefeste bir hayat verirsin ki, nefisliği nefese sığmaz."

"Nefis", aziz ve makbul demektir. Birinci mısradaki "nefes", soluk ve ikinci mısradaki "nefes", kelam anlamlarındadır. Yani, "Ey insân-ı kâmil! Sen ise her nefeste insan ruhuna bir hayat verirsin ki, o hayatın ve ihsanın nefisliği ve azizliği kelama sığmaz; ve onun izzetini ve makbuliyetini söz ile beyan etmek mümkün olmaz."

"Nefis", azîz ve makbûl demektir. Birinci mısra'daki "nefes", soluk ve ikinci mısra'daki "nefes", kelâm ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Ey insân-ı kâmil! Sen ise her nefeste rûh-ı insânîye bir hayât verirsin ki, o hayâtın ve ihsânın nefisliği ve azîzliği kelâma sığmaz; ve onun izzetini ve makbûliyetini söz ile beyân etmek mümkin olmaz."

3298. "Sen çok pâyidar bir hayat, kesâdsız ve sayısız altın nakid verirsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3298. "Sen çok kalıcı bir hayat, bozuksuz ve sayısız altın para verirsin."

Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan)! Sen çok kalıcı ve bâkî bir ruhanî hayat verirsin; ve içinde bozuk ve sahte olmayan, sayısız altın değerindeki ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrını verirsin ki, bu ledün ilimlerinden ve bu sırlardan ölü hükmünde olan insan ruhu dirilir.

"Ey insân-ı kâmil! Sen çok pâyidâr ve bâkî bir rûhânî hayât verirsin; ve içinde fâsidi ve kalpı olmayan sayısız altın makāmındaki ulûm-i ledünniyyeyi ve vahdet-i vücûd sırrını verirsin ki, bu ulûm-i ledünniyyeden ve bu esrârdan ölü mesâbesinde olan rûh-ı insânî dirilir."

3299. "Senin bir huyuna bir varis olmamıştır. Ey, felek senin köyüne secde edicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3299. "Senin bir huyuna bir varis olmamıştır. Ey, felek senin köyüne secde edicidir."

"Kûy", köy ve mahalle anlamındadır. Burada mertebe ve makamdan kinaye olur. Yani, “Ey zamanın kutbu olan insân-ı kâmil! Sen ilahi ahlaklarla ahlaklanmış olan Hatem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in kâmil varisisin. Bu sebeple diğer veliler senin bu huyuna ve ahlakına varis olmamıştır. O bir huy dahi ilahi yaratılmışlara son derece merhamet ve şefkattir. Ey şerefli zât! Kainat senin yüksek mertebene ve makamına secde edicidir.” Aziz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakayık'ında kutbiyet (kutup olma hali) hakkında olan şu menkıbeyi (ibretli hikaye) beyan buyururlar: "Sultanü'l-arifîn Bayezid-i Bistamî hazretleri buyurmuşlardır ki: "Benim vaktimde İslam içinde yetmiş bin kadar kâmil veli var idi; ve onların her biri ibadet ve riyazat (nefsî perhizler) ve keşif ve keramet sahibi idi. Onların mertebelerinden aşağı daha çok veliler de var idi. Fakat o asrın kutbu henüz keşfe erişmemiş ümmî bir demirci idi ki, gece gündüz ailesinin nafakası için dükkanında demircilik sanatı ile meşgul idi. Ben "Acaba kutbiyetinin sırrı nedir?" diye merak ederdim. Bir gün o demircinin dükkanına gittim. Selam verdim. Demirci gelip elimi öptü. Ona dedim ki: "Ben senin ayaklarını öpeyim! Sen bana dua et!" dedim. Cevaben buyurdu ki: "Yalnız sana dua etmekle benim içimin derdi sakin olmaz." "Acaba derdiniz nedir? Söyleyin bir çaresine bakalım!" dedim. Buyurdu ki: "Acaba mahşer gününde bu kadar kulların hali nasıl olur?" diye şiddetle ağlamaya başladı ve beni de ağlattı. O vakit sırrıma nida olundu ki: "Bunlar "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir; "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir." Kalbimdeki hayret gitti. Bu zatların istidatları (yatkınlıkları) başka olduğunu anladım. Bunlar kalb-i Muhammedî üzere vaki olup, mazhar-ı hakikat-i Muhammediyye (Muhammedî hakikatin tecelli yeri) olmuşlardır. Fakat bu hal içinde o zatın keşfi olmadığından kendisinden haberi yok idi. Sordum ki: "Halkın azap görmesinden size ne vardır?" Buyurdu ki: "Ey birader! Benim fıtratımın özü şefkat ve merhamet suyu ile öyle bir yoğurulmuştur ki, eğer cehennem ehlinin bütün azabını bana yükleyip onları affetseler memnun olurum." Ondan sonra kendisi ile bir haylice sohbet ettim. Benden bazı namaz surelerini öğrendi. Fakat benim batınım ilahi feyiz ile öyle bir doldu ki, kırk senede tahsil edemediğim dereceleri o mecliste tahsil ettim. O vakit bildim ki, kutbiyet sırrı başka bir anlamdır. Ne ilim ile ve ne amelin çokluğu ile meydana gelen bir şey değildir. ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ (Maide, 5/54) [yani “Bu Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir.”]

Ve Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) efendimizin kelamlarından tercüme edilmiş bir beyitte dahi şöyle buyuruluyor: "Azim et cismimi ya Rab, cehennem dopdolu olsun; Bütün asileri affet hemen, tenha yanayım ben!"

"Kûy", köy ve mahalle ma'nâsınadır. Burada mertebe ve makāmdan kinâye olur. Ya'nî, “Ey kutb-ı zamân olan insân-ı kâmil! Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in vâris-i kâmilisin. Binâenaleyh diğer velîler senin bu huyuna ve ahlâkına vâris olmamıştır. O bir huy dahi mahlûkāt-ı ilâhiyyeye son derece merhamet ve şefkattir. Ey zât-ı

şerîf! Kâinât senin yüksek mertebene ve makāmına secde edicidir." Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında kutbiyet hakkında olan şu menkıbeyi beyân buyururlar: "Sultânü'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyurmuşlardır ki: "Benim vaktimde İslâm içinde yetmiş bin kadar kâmil velî var idi; ve onların her biri ibâdet ve riyazat ve keşif ve kerâmet sahibi idi. Onların mertebelerinden aşağı daha çok velîler de var idi. Fakat o asrın kutbu henüz keşfe erişmemiş ümmî bir demirci idi ki, gece gündüz ailesinin nafakası için dükkânında demircilik san'atı ile meşgül idi. Ben "Acaba kutbiyetinin sırrı nedir?" diye merak ederdim. Bir gün o demircinin dükkânına gittim. Selâm verdim. Demirci gelip elimi öptü. Ona dedim ki: "Ben senin ayaklarını öpeyim! Sen bana duâ et!" dedim. Cevâben buyurdu ki: "Yalnız sana duâ etmekle benim içimin derdi sâkin olmaz." "Acaba derdiniz nedir? Söyleyin bir çâresine bakalım!" dedim. Buyurdu ki: "Acabâ mahşer gününde bu kadar kulların hâli nasıl olur?" diye şiddetle ağlamaya başladı ve beni de ağlattı. O vakit sırrıma nidâ olundu ki: "Bunlar "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir; "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir." Kalbimdeki hayret gitti. Bu zâtların isti'dâdları başka olduğunu anladım. Bunlar kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup, mazhar-ı hakîkat-i muhammediyye olmuşlardır. Fakat bu hâl içinde o zâtın keşfi olmadığından kendisinden haberi yok idi. Sordum ki: "Halkın muazzeb olmasından size ne vardır?" Buyurdu ki: "Ey birâder! Benim zamîr-i fıtratım şefkat ve merhamet suyu ile öyle bir yoğurulmuştur ki, eğer ehl-i cehennemin bütün azabını bana tahmîl edip onları afv etseler memnûn olurum." Ondan sonra kendisi ile bir haylice musâhabet ettim. Benden ba'zı namaz sûrelerini öğrendi. Fakat benim bâtınım feyz-i rabbânî ile öyle bir doldu ki, kırk senede tahsîl edemediğim dereceleri o mecliste tahsîl ettim. O vakit bildim ki, sırr-ı kutbiyyet başka bir ma'nâdır. Ne ilim ile ve ne kesret-i amel ile husûle gelir şey değildir. ذلكَ فَضْلُ الله يؤتيه مَنْ يَشَاءُ (Mâide, 5/54) [ya'nî “Bu Allâhın fazlıdır; onu dilediğine verir."]

Ve Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) efendimizin kelâmlarından mütercem bir beyitte dahi şöyle buyuruluyor: "Azîm et cismimi yâ Rab, cehennem dopdolu olsun; Bütün usâtı afv eyle hemân, tenha yanayım ben!"

3300. "Senin nûrun halka gam kurdundan çobandır. Kelîmullâh gibi mihribân olan çobandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3300. "Senin nurun, halka gam kurdundan çobandır. Kelîmullâh (Allah ile konuşan Hz. Musa) gibi şefkatli olan çobandır."

## Bir koyunun Mûsâ (a.s.)dan kaçması ve Mûsâ (a.s.)ın ona şefkati ve merhameti

3301. Bir koyun Kelîmullah'tan kaçtı. Mūsa'nın ayağı kabardı ve na'lini döküldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3301. Bir koyun Kelîmullah'tan kaçtı. Mûsa'nın ayağı kabardı ve nalını döküldü.

"Abile", su kabarcığı demektir (Bahâr-ı Acem). "Abile şuden", kabarmak demektir. Yani Mûsâ (a.s.) çobanlık ederken bir koyun o hazretten kaçtı ve Mûsâ (a.s.) onun arkasından pabuçsuz ve nalınsız koştu ve ayakları kabardı.

"Abile", su kabarcığı (Bahâr-ı Acem). "Abile şuden", kabarmak demektir. Ya'nî Mûsâ (a.s.) çobanlık ederken bir koyun o hazretten kaçtı ve Mûsâ (a.s.) onun arkasından pabuçsuz ve na'linsiz koştu ve ayakları kabardı.

3302. Onun arkasında cüst u cûda ve o sürü gündüzde kaybolmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3302. Onun arkasında arayışta ve o sürü gündüzde kaybolmuş idi.

Musa (a.s.) ne zaman koyunun arkasından geceye kadar araştırmakta bulunmuş ise, o koyun sürüsü onun his gözünde kaybolmuş idi.

Cenâb-ı Mûsâ kaçan koyunun arkasından geceye kadar araştırmakta bulunmuş ve o koyun sürüsü onun his gözünde kaybolmuş idi.

3303. Koyun yorgunluktan gevşek oldu ve kaldı. Sonra Kelîmullah ondan tozu silkti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3303. Koyun yorgunluktan gevşek oldu ve kaldı. Sonra Kelîmullah ondan tozu silkti.

Mûsâ (a.s.) koyunu yakaladı. Çünkü hayvan yorgunluktan gevşemiş ve yürümekten kalmış idi. Sonra Kelîmullah (a.s.) hazretleri yumuşaklık ve nezaketle onun tüyleri üzerindeki tozları silkti.

Cenâb-ı Mûsâ koyunu yakaladı. Zîrâ hayvan yorgunluktan gevşemiş ve yürümekten kalmış idi. Sonra Kelîmullâh hazretleri rifk ve mülâyemetle onun tüyleri üzerindeki tozları silkti.

3304. Onun arkası ve başı üzerine elini sürdü. Şefkatten dolayı onu ana gibi okşadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3304. Onun arkasına ve başına elini sürdü. Şefkatten dolayı onu ana gibi okşadı.

3305. Yarım zerre dargınlık ve öfke yok. Şefkat ve merhametin ve göz yaşının gayrı yok.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3305. Yarım zerre dargınlık ve öfke yok. Şefkat ve merhametin ve göz yaşının gayrı yok.

"Tîrgî" (طیرگی) ve "tîrgî" (تیرگی) "bulanıklık ve dargınlık" demektir. Yani, Musa (a.s.) o yaramaz ve serkeş hayvanın kaçmasından ve kendisinin onu ayağı kabarırcasına takibinden dolayı, yüce kalbinde yarım zerre bile dargınlık ve öfke yoktu; ve yüce kalbinin koyuna karşı duygusu, ancak şefkat ve merhamet ve onun hâline ağlamaktan başka bir şey değildi.

“Tîrgî” (طیرگی) ve “tîrgî” (تیرگی) “bulanıklık ve dargınlık” demektir. Ya'nî, Mûsâ (a.s.) o yaramaz ve serkeş hayvanın kaçmasından ve kendisinin onu ayağı kabarırcasına ta'kîbinden dolayı, kalb-i şerîfinde yarım zerre bile dargınlık ve öfke yoktu; ve kalb-i şerîfinin koyuna karşı duygusu, ancak şefkat ve merhamet ve onun hâline ağlamaktan gayrı değil idi.

3306. Dedi: "Tutayım ki, senin bana rahmın olmadı. Senin tab'ın kendine niçin zulüm gösterdi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3306. Dedi: "Varsayalım ki, senin bana merhametin olmadı. Senin tabiatın kendine niçin zulüm gösterdi?"

Mûsâ (a.s.) bir taraftan merhametle koyunu okşardı ve ona hitaben buyururdu ki: "Farz edelim ki, sen bana acımadın. Takip için arkandan bu derece koşturdun. Ya senin tabiatın niçin kendi nefsine bu derece zulüm gösterdi ve hiçbir sebep olmaksızın vücudunu bu kadar yormak caiz miydi?"

Mûsâ (a.s.) bir taraftan merhametle koyunu okşardı ve ona hitâben buyururdu ki: "Farz edelim ki, sen bana acımadın. Ta'kîb için arkandan bu derece koşturdun. Ya senin tabîatın niçin kendi nefsine bu derece zulüm gösterdi ve hiçbir sebeb olmaksızın vücûdceğizini bu kadar yormak câiz mi idi?"

3307. O zaman Hâlık meleklere buyurdu ki: "Peygamberliğe filân yakışır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3307. O zaman Yaratıcı meleklere buyurdu ki: "Peygamberliğe filân yakışır."

Musa (a.s.) kendi nefsine meydana gelen zahmeti ve meşakkati dikkate almayıp koyuna bu şekilde acıdığı zaman, Yüce Allah meleklerine hitaben buyurdu ki: "İşte peygamberliğe, yaratılmışlarıma bu derece şefkat ve merhamet gösteren kulum filân yani Musa layıktır."

Cenâb-ı Mûsâ kendi nefsine vâki' olan zahmeti ve meşakkati nazar-ı i'tibâra almayıp koyuna bu sûretle acıdığı zaman, Hâlık Teâlâ hazretleri meleklerine hitâben buyurdu ki: "İşte peygamberliğe mahlûkātıma bu derece şefkat ve merhamet gösteren kulum filân ya'nî Mûsâ lâyıktır."

3308. Mustafa buyurdu: "Muhakkak ki her peygamber delikanlı veyâ sabî iken o koyuna çobanlık etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3308. Mustafa buyurdu: "Muhakkak ki her peygamber delikanlı veya sabî iken o koyuna çobanlık etti."

Yani, Mustafa (a.s.v.) Efendimiz: "Muhakkaktır ki her peygamber delikanlı veya mümeyyiz çocuk (iyiyi kötüden ayırt edebilen çocuk) iken koyun sürüsüne çobanlık etti" buyurdu. Bu ve aşağıdaki beyitlerde Buhârî-i Şerîf'te Ebû Hüreyre hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerif açıklanmaktadır.

Ya'nî, Mustafa (a.s.v.) Efendimiz: "Muhakkaktır ki her peygamber delikanlı veyâ sabiyy-i mümeyyiz iken koyun sürüsüne çobanlık etti" buyurdu. Bu ve aşağıdaki beyitlerde Buhârî-i Şerîfte Ebû Hüreyre hazretlerinden rivâ-

3312. Her bir emîr ki, beşerin çobanlığını öyle getire ki, mü'temer ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3312. Her bir yönetici, insanların çobanlığını öyle yerine getirmeli ki, kendisine danışılan ve itaat edilen olsun.

"Mü'temer", "itaat etmek ve danışmak" anlamına gelen "îtimâr"dan türemiş bir ism-i mef'ûldür (edilgen isim). Yani, iş başında bulunan her bir yönetici ve başkan, idaresi altında bulunan insan bireylerinin çobanlığını Hakk'ın emrine itaat edilmiş bir halde yerine getirirse,

"Mü'temer", "itâat etmek ve meşveret etmek" ma'nâsına olan "îtimâr"dan müştak ism-i mef'ûldür. Ya'nî, iş başında bulunan her bir emîr ve reîs, idâresi altında bulunan efrâd-ı beşerin çobanlığını Hakk'ın emrine itâat olunmuş bir hâlde yerine getirirse,

3313. Kendinin ra'yında aklın tedbiri ile, Mûsâ gibi o hilmi yerine getire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3313. Kendi görüşünde aklın tedbiri ile, Musa gibi o hilmi yerine getire.

"Ra'y", çobanlık etmek ve otlatmak ve gözetmek demektir. Yani, o reis ve emir, nefsaniyet ve hayvanlık sürüklemesiyle taşkınlık ve azgınlık eden insan bireyleri üzerindeki çobanlığında aklın tedbiri ile, Musa (a.s.) gibi o bireylerin bu taşkınlıklarına karşı hilim ve sabır ile muamele ederse... Bazı nüshalarda "tedbir" ile "hıred" (akıl) arasında bağlaç "ve" vardır. "Tedbir ve akıl" demek olur.

"Ra'y", çobanlık etmek ve otlatmak ve gözetmek, demektir. Ya'nî, o reîs ve emîr sâika-i nefsâniyyet ve hayvâniyyet ile taşkınlık ve azgınlık eden efrâd-ı beşer üzerindeki çobanlığında aklın tedbîri ile, Mûsâ (a.s.) gibi o efrâdın bu taşkınlıklarına karşı hilim ve sabır ile muâmele ederse... Ba'zı nüshalarda "tedbîr" ile "hıred" arasında vâv-ı âtıfe vardır. "Tedbîr ve akıl" demek olur.

3314. Şübhesiz Hak ona felek-i Kamer'in yukarısında bir rûhânî çobanlık verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3314. Şüphesiz Hak ona Ay feleğinin yukarısında bir ruhanî çobanlık verir.

Şüphesiz, Yüce Allah öyle halim ve şefkatli olan reise ve emire, tasarrufu Ay feleğinin yukarısına da kapsayan bir ruhanî çobanlık verir. Yani henüz nefislerinin etkisi altında mağlup olan müminlerin ruhlarını terbiye edip, onları Ay feleğinin yukarısına yükseltmek için, o zata irşat mertebesini verir. Nasıl ki Aziz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakayık adlı eserinde şöyle buyururlar: "Bir kimsenin ruhu iman makamında iken bedeninden ayrılırsa, o ruhun yükselişi Ay feleğine kadar olur; ve eğer ibadet makamında iken ayrılırsa, Utarit feleğine kadar olur; ve bütün makamlarda bu kıyas üzerinedir. Bu beden kalıbında iken iman makamına erişmemiş olan kimsenin ruhu göğe yükselemez."

Nasıl ki A'râf suresinde ayet-i kerimede إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا واستكبروا عنها لا تفتح لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ (A'râf, 7/40) yani "O kimseler ki bizim ayetlerimizi yalanladılar ve onlara itaatten kibirlendiler, onlar için gök kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar, cennete giremezler" buyurulur.

Şübhesiz, Hak Teâlâ öyle halîm ve şefik olan reîse ve emîre tasarrufu felek-i Kamer'in yukarısına da şamil olan bir rûhânî çobanlık verir. Ya'nî henüz nefislerinin te'sîri altında mağlûb mü'minlerin rûhlarını terbiye edip, onları felek-i Kamer'in yukarısına terakkî ettirmek için, o zâta irşâd mertebesini verir. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında şöyle buyururlar: "Bir kimsenin ruhu makām-ı îmânda iken bedeninden müfârakat ederse, o rûhun terakkîsi felek-i Kamer'e kadar olur; ve eğer makām-ı ibâdette iken müfârakat ederse, felek-i Utarid'e kadar olur; ve cemî'-i makāmâtta bu kıyâs üzeredir. Bu kālıb-ı tende iken makām-ı îmâna erişmemiş olan kimsenin rûhu göğe urûc edemez."

Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i A'râf'ta إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا واستكبروا عنها لا تفتح لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ (A'râf, 7/40) ya'nî "O kimseler ki bizim âyetlerimizi tekzîb ve onlara itâattan kibir ettiler, onlar için gök kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar, cennete giremezler" buyurulur.

3315. Nitekim enbiyâyı bu “raa"dan çekti ve asfiya "ray"ini verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3315. Nasıl ki peygamberleri bu "otlatma"dan çekti ve seçilmiş kulların "çobanlığını" verdi.

"Raâ", otlatmak ve çobanlık etmektir. Yani, nasıl ki Yüce Allah peygamberlerin şefkat ve merhametlerini imtihan ettikten sonra, onları bu hayvan çobanlığından geri çekti ve onlara ruhları Ay feleğinin üzerine yükselmeye yatkın olan seçilmiş kulların çobanlığını verdi ve bunları terbiye edip o seçilmiş kulların her birini kendi asıl makamları olan Hakk'ın Zât'ına ulaştırdı.

"Raâ", otlatmak ve çobanlık etmektir. Ya'nî, nitekim Hak Teâlâ peygamberlerin şefkat ve merhametlerini imtihan ettikten sonra, onları bu hayvan çobanlığından geri çekti ve onlara rûhları felek-i Kamer'in fevkine terakkiye müstaid olan asfiyânın ve seçilmiş kulların çobanlığını verdi ve bunları terbiye edip o asfiyânın her birerlerini kendi makām-ı aslileri olan Zât-ı Hakk'a vâsıl etti.

3316. "Efendi! Elhâsıl sen bu çobanlıkta o şeyi yaptın ki, ayıplayan kör olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3316. "Efendi! Sözün özü sen bu çobanlıkta öyle bir şey yaptın ki, ayıplayan kör olur."

Bu beyit kıssaya dönüştür ve borçlu olan garibin dilindendir. "Bârî", burada sözü kısaltma ve sınırlama içindir; "sözün özü" demektir. "Şânî", "şen"den ism-i fâildir; "ayıplayan" anlamındadır. Yani, "Ey muhtesip efendi! Sözün özü sen bu çobanlıkta insanlara karşı öyle şefkat ve merhametle davrandın ki, seni ayıplayan kimse ancak bu lütufları göremeyecek derecede bir kör olur."

Bu beyit kıssaya rücû' olup, borçlu olan garîbin lisânındandır. “Bârî", burada taklîl ve inhisâr-ı kelâm içindir; "elhâsıl" demek olur. “Şânî", "şen"den ism-i fâildir; "ayıplayan" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey muhtesib efendi! Elhâsıl sen bu çobanlıkta efrâd-ı beşere karşı öyle şefkat ve merhametle muâmele ettin ki, seni ayıplayan kimse ancak bu lutufları göremeyecek derecede bir kör olur."

3317. Bilirim, orada mükâfatta senin Halık'ın sana ebedî serverlik bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3317. Bilirim, orada mükâfatta senin Yaratıcın sana sonsuz efendilik bağışlar.

"Sen bu sûret âleminden mânâ âlemine geçtin. Bilirim ki, o mânâ âleminde senin Yaratıcın sana mükâfat olarak sonsuz, efendilik ve sultanlık bağışlar."

"Sen bu âlem-i sûretten âlem-i ma'nâya intikāl ettin. Bilirim ki, o âlem-i ma'nâda senin Hâlık'ın sana mükâfât olarak ebedî, serverlik ve sultânlık bahş eder."

3318. "Vaktaki senin denizinin köpüğü ümîdi üzerine ve senin vazîfe vermen ve îfân üzerine"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3318. "Senin denizinin köpüğü ümidi üzerine ve senin vazife vermen ve ifa etmen üzerine"

"Senin deniz gibi olan ihsanının ve kereminin köpüğü mesabesindeki vergin ümidi üzerine ve senin vazife ve maaş vermen ve borcumu ifa etmen ve ödemen üzerine"

"Vaktâki senin deniz gibi olan ihsânının ve kereminin köpüğü mesâbesindeki vergin ümîdi üzerine ve senin vazîfe ve maâş vermen ve borcumu îfâ etmen ve ödemen üzerine"

3319. "Dokuz bin altın çok borç ettim. Sen neredesin? Tâ ki bu tortu saf olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3319. "Dokuz bin altın çok borç ettim. Sen neredesin? Tâ ki bu tortu saf olsun!"

"Güzâf", "beyhûde, hesapsız, çok, hadsiz" anlamlarına gelir. "Dürd", "tortu" demektir. Yani, "Dokuz bin altına ulaşan çok miktarda borç ettim. Sen neredesin? Tâ ki bu gam tortusu senin ihsanın ile süzülüp saf olsun!"

"Güzâf", "beyhûde, hesabsız, çok, hadsiz" ma'nâlarına gelir. "Dürd", "tortu" demektir. Ya'nî, "Dokuz bin altına bâliğ olan çok mikdârda borç ettim. Sen neredesin? Tâ ki bu gam tortusu senin ihsânın ile süzülüp sâf olsun!"

3320. Sen neredesin? Ta ki çemen gibi handân olarak bana, iki yüz kadarını benden al, dersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3320. Sen neredesin? Ta ki çimen gibi gülen olarak bana, iki yüz kadarını benden al, dersin!

Yani, "Sen neredesin? Ta ki mübarek yüzün bir çimenlik gibi gülen ve sevinçli olarak bana, "Gel, borcunun iki yüz kadarını benden al ve gönlünü hoş tut!" diyesin!"

Ya'nî, "Sen neredesin? Tâ ki mübarek yüzün bir çemenlik gibi handân ve mesrûr olarak bana, "Gel, borcunun iki yüz kadarını benden al ve gönlünü hoş tut!" diyesin!"

3321. Sen neredesin? Tâ ki beni handân edesin! Hudavendler gibi lutuf ve ihsân edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3321. Sen neredesin? Tâ ki beni güldüresin! Hükümdarlar gibi lütuf ve ihsan edesin!

"Sen neredesin? Üzüntümü giderip, beni güldüresin! Hükümdarlar ve padişahlar gibi bol bol lütuf ve ihsan edesin!"

"Sen neredesin? Gamımı def edip, beni gülücü edesin! Hudâvendler ve pâdişâhlar gibi bol bol lutuf ve ihsân edesin!"

3322. Sen neredesin? Ta ki beni hazîneye götüresin! Tâ ki beni borçtan ve ihtiyacdan emîn edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3322. Sen neredesin? Ta ki beni hazineye götüresin! Ta ki beni borçtan ve ihtiyaçtan emin edesin!

"Îmin", "âmin" kelimesinin Farsça kuralına göre imâle edilmiş (eğik okunuşlu) şeklidir.

"Îmin", "âmin" kelimesinin kāide-i Fürs üzerine imâle olunmuşudur.

3323. Ben "Yeter!" diyeyim ve sen ifdâl edici bana "Hatırım için bunu da al!" demiş olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3323. Ben "Yeter!" diyeyim ve sen lütufkâr olan bana "Hatırım için bunu da al!" demiş olasın!

Yani, "Beni hazinene götürüp borcum kadar parayı verdikten sonra, ben sana "Ey lütufkârım! Artık yeter!" diyeyim, sen fazilet vericim ise "Hatırım için bunu da al!" diyerek, lütuf ve ihsanını devam ettirmiş olasın!"

Ya'nî, "Beni hazînene götürüp borcum kadar meblağı verdikten sonra, ben sana "Ey lutufkârım! Artık yeter!" diyeyim, sen fazîlet vericim ise "Hâtırım için bunu da al!" diyerek, lutuf ve ihsânını tevâlî ettirmiş olasın!"

3324. Bir âlem çamur altına nasıl sığar? Bir gök yeryüzüne nasıl sığar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3324. Bir âlem çamur altına nasıl sığar? Bir gök yeryüzüne nasıl sığar?

"Ey kerem sahibi! Sen öyle büyük bir cihan ve mana âlemisin ki, çamur altına, yani cisme yahut bu yattığın kabre sığmazsın ve sen ruhaniyet âleminin bir göğüsüsün ki, bu yeryüzüne sığmazsın!"

"Ey kerem sahibi! Sen bir büyük cihânsın ve ma'nâ âlemisin ki, çamur altına ya'nî cisme veyâhud bu yattığın kabre sığmazsın ve sen rûhâniyet âleminin bir göğüsün ki, bu yeryüzüne sığmazsın!"

3325. "Haşe lillâh ki, sen hem dirilik vaktinde, hem bu zamanda bu cihandan dışarısın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3325. "Allah korusun ki, sen hem dirilik vaktinde, hem bu zamanda bu cihandan dışarısın!"

"Hâşe lillâh", yemin anlamı ifade eder. Yani, "Yemin ederim ki, sen gerek bu dünyadaki zahirî hayatında ve gerek şimdiki hâlinde bu suret âleminden dışarısın!"

"Hâşe lillâh", yemîn ma'nâsı ifade eder. Ya'nî, "Yemîn ederim ki, sen gerek bu dünyadaki sûrî hayâtında ve gerek şimdiki hâlinde bu sûret âleminden dışarısın!"

3326. Gayb havasında bir kuş uçar. Onun gölgesi yeryüzüne düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3326. Gayb havasında bir kuş uçar. Onun gölgesi yeryüzüne düşer.

Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan hesap sorucu! Senin bu suret âleminden dışarıda olman şuna benzer ki: Bir kuş duyu organlarıyla görülemeyen havada uçar, onun gölgesi yeryüzüne düşer. Sen de duyu organlarıyla görülemeyen gayb âleminin bir kuşu idin ve orada uçardın. Yeryüzünde görülen suretin senin gölgen idi.

"Ey insân-ı kâmil olan muhtesib! Senin bu sûret âleminden hâriç olman şuna benzer ki: Bir kuş his gözüyle görülemeyen havada uçar, onun gölgesi yeryüzüne düşer. Sen dahi his gözüyle görülemeyen âlem-i gaybın bir kuşu idin ve orada uçar idin. Yeryüzünde görülen sûretin senin gölgen idi."

3327. "Cisim kalbin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Cisim ne vakit gönül mertebesinin lâyığıdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3327. "Cisim kalbin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Cisim ne zaman gönül mertebesinin lâyığıdır!"

Yani, "İnsan ruhu, لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى [yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım"] kutsî hadisi gereğince Hakk'ın sığdığı kalbin gölgesidir; ve hayvanî ruh da insan ruhunun gölgesidir; ve bu insan cismi ise, hayvanî ruhun gölgesidir. Bu sebeple cisim kalbin gölgesinin gölgesinin gölgesi olur. Böyle olunca cismin hiçbir zaman kalp mertebesine ulaşmaya liyakati yoktur” (Ankaravî hazretlerinin Şerhi'nden).

Tercüme, "cisim" kesik okunup, "gölge"ler birbirine ait olduğuna göredir. Fakat birinci gölge cismin sıfatı olduğuna göre tercüme şöyle olur: "Gölge olan cisim kalbin gölgesinin gölgesidir." Yani gönül ilahi nurların doğduğu yerdir ve cüz'î hayvanî ruh onun gölgesi gibidir; ve cisim bu misalin gölgesidir. Bu sebeple gölge olan cisim, gönlün gölgesinin gölgesi olur (Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri şerhlerinden).

Ya'nî, "Rûh-ı insan لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى [ya'nî "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım"] hadîs-i kudsîsi mûcibince Hakk'ın sığdığı kalbin gölgesidir; ve rûh-ı hayvânî dahi rûh-ı insânînin gölgesidir; ve bu cism-i insânî ise, rûh-ı hayvânînin gölgesidir. Binâenaleyh cisim kalbin gölgesinin gölgesinin gölgesi olur. Böyle olunca cismin hiçbir vakitte kalb mertebesine vâsıl olmaya liyâkati yoktur” (Ankaravî hazretlerinin Şerhi'nden).

Tercüme, "cism" maktû' okunup, "sâye"ler birbirine muzâf olduğuna göredir. Fakat birinci sâye cismin sıfatı olduğuna göre tercüme şöyle olur: "Gölge olan cisim kalbin gölgesinin gölgesidir." Ya'nî gönül envâr-ı ilâhiyyenin maşıkıdır ve rûh-ı hayvânî-i cüz'î onun gölgesi misâlidir; ve cisim bu misâlin gölgesidir. Binâenaleyh gölge olan cisim, gönlün sâyesinin sâyesi olur (Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazarâtı şerhlerinden).

3328. Uyumuş adam, onun cânı felekte güneş gibi parlayıcı ve cisim yatakta.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3328. Uyumuş adam, onun canı felekte güneş gibi parlayıcı ve cisim yatakta.

Bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ölmesi, uyumuş bir adamın hâline benzer. Örneğin bir mümin adam uyuduğu zaman, onun ruhu mana feleğinde güneş gibi parlayıcıdır. Hâlbuki cismi yataktadır.

Bir insân-ı kâmilin ölmesi uyumuş bir adamın hâline benzer. Meselâ bir mü'min adam uyuduğu vakit, onun rûhu ma'nâ feleğinde güneş gibi parlayıcıdır. Halbuki cismi yataktadır.

3329. Cân sicaf gibi halada gizli, cisim yorgan altında döner.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3329. Can, sicâf gibi halvette gizli, cisim yorgan altında döner.

"Sicâf", kitâb vezninde, kapıya asılan çatal perdelerden her birine denir (Kâmûs). "Secâf", elbisenin astarı demektir (Şemsü'l-Lügāt). "Hala", halvet (yalnızlık) ve tenhâlık demektir. Yani, uyuyan müminin ruhu, kapalı kapının içindeki çatal perde gibi yahut elbise içindeki astar gibi halvette ve tenhâlıkta gizli bir hâldedir. Cismi ise yatakta yorgan altında döner durur.

“Sicâf”, kitâb vezninde, kapıya asılan çatal perdelerden her birine denir (Kāmûs). "Secâf", elbisenin astarı demektir (Şemsü'l-Lügāt). “Hala", halvet ve tenhâlık demektir. Ya'nî, uyuyan mü'minin ruhu, kapalı kapının içindeki çatal perde gibi veyâhud elbise içindeki astar gibi halvette ve tenhâlıkta gizli bir hâldedir. Cismi ise yatakta yorgan altında döner durur.

3330. Mâdemki rûh Rabbimin emrinden muhtefîdir, her bir misal ki söylerim, müntefidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3330. Mademki ruh Rabbimin emrinden gizlidir, her söylediğim misal yetersiz kalır.

Bu şerefli beyitte, Benî-İsrail suresinde geçen "De ki: Ruh Rabbimin emrindendir." (İsrâ, 17/85) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, âlem iki kısımdır; birisi emir âlemi ve diğeri halk (yaratılış) âlemidir. Emir âlemi, mana ve incelik âlemidir; halk âlemi ise, şekil ve yoğunluk âlemidir. Bu sebeple ruh emir âleminden olduğu için şekil âleminden gizlidir; ve söz ise, şekil âlemindendir. Böyle olunca ruh hakkında her ne misal söylersem yetersiz kalır ve ruhun özünü anlatamamış olurum. Nasıl ki Hakîm Senâî hazretleri buyururlar. Beyit: `باز گشتم زانچه گفتم زانکه نیست / در سخن معی و در معنی سخن` "Söylediğim sözden geri döndüm. Çünkü sözde mana ve manada dahi söz yoktur." Ancak, ruhun halleri ve eserleri hakkında çok söz söylenmiştir.

Bu beyt-i şerîfte Benî-İsrail sûresinde vâki `قُلْ الرُّوحُ مِنْ أمْرِ رَبِّى` (İsrâ, 17/85) ya'nî “Ey habîbim! Rûh Rabbimin emrindendir, de!” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, âlem iki kısımdır; birisi âlem-i emr ve diğeri âlem-i halktır. Âlem-i emr, âlem-i ma'nâ ve letâfet ve âlem-i halk ise, âlem-i sûret ve kesâfettir. Binâenaleyh rûh âlem-i emrden olduğu için âlem-i sûretten mahfidir; ve kelâm ise, âlem-i sûrettendir. Böyle olunca rûh hakkında her ne misâl söylersem müntefidir ve rûhun zâtını anlatamamış olurum. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyururlar. Beyit: `باز گشتم زانچه گفتم زانکه نیست / در سخن معی و در معنی سخن` "Söylediğim sözden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda dahi söz yoktur." Velâkin, rûhun ahvâli ve âsârı hakkında çok söz söylenmiştir.

3331. Ey aceb! O senin şeker yağdırıcı la'lin ve o hoş cevabların ve esrarın hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3331. Ey şaşılacak şey! O senin şeker yağdıran dudağın ve o hoş cevapların ve sırların nerede?

"La'l"den kasıt, iki kırmızı dudağı içeren ağızdır. "Şeker yağdırmak"tan kasıt ise, ledün ilimlerine (Allah katından gelen gizli bilgilere) ait sözlerdir. Yani, ey insân-ı kâmil! Şaşılacak şeydir ki, o senin görünen âlemde şeker gibi ledün ilmi sözlerini yağdıran ağzın nerede? Ve sorduğum sorulara karşı verdiğin susturucu ve kesin cevapların ve ilahi sırlara dair açıklamaların nerede?

"La'l"den murâd, iki kırmızı dudağı hâvî olan ağızdır. “Şeker yağdırmak"tan murâd, ulûm-i ledünniyyeye müteallık sözlerdir. Ya'nî, ey insân-ı kâmil! Acîbdir ki, o senin âlem-i sûrette olan şeker gibi ulûm-i ledünniyye sözlerini yağdırıcı olan ağzın hani? Ve sorduğum suâllere karşı verdiği müskit ve kat'î cevabların ve esrâr-ı ilâhiyyeye dâir beyânâtın hani?

3332. Ey aceb! O şeker çiğneyici akîk, o bizim müşkillerimizin kilîdinin anahtarı hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3332. Ey şaşılacak şey! O şeker çiğneyen akîk, o bizim zorluklarımızın kilidinin anahtarı nerede?

"Akîk"ten kasıt, ağızdır. "Kand-hâ" birleşik sıfat olup "şeker çiğneyici" demektir. Yani, ey insân-ı kâmil! Şaşılacak şeydir ki, o şeker gibi olan ilahi hakikatleri ve marifetleri çiğneyen ve söyleyen ağzın ve o bizim zorluklarımızın kilidinin anahtarı olan cevapların nerede?

“Akîk”den murâd, ağız. “Kand-hâ” vasf-ı terkîbî olup “şeker çiğneyici” demektir. Ya'nî, ey insân-ı kâmil! Acîbdir ki, o şeker gibi olan hakāyık ve ma'ârif-i ilâhiyyeyi çiğneyici ve söyleyici olan ağzın ve o bizim müşkillerimizin kilidinin anahtarı olan cevabların hani?

3333. Ey aceb! Akılları bî-karar eden o Zülfikar gibi dem hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3333. Ey şaşılacak şey! Akılları kararsız bırakan o Zülfikar gibi söz nerede?

Şaşılacak şeydir, akılları kararsız bırakan ve hayrette bırakan o Zülfikar gibi kesip atıcı sözün nerede?

Acîbdir, akılları bî-karâr eden ve hayrette bırakan o Zülfikar gibi kesip atıcı sözün hani?

3334. Kâşâne arayıcı kumru gibi nice bir kû, kû, kû, kû, kû, kû?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3334. Köşk arayan kumru gibi daha ne kadar "kû, kû, kû, kû, kû, kû?"

Bu beyit ya Hz. Pîr tarafından, bu suret âleminden (maddî dünyadan) göçen insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kabrinde "Hani senin şu ve bu hallerin?" diye ağlayan kimseyedir. Veyahut borçlu olan garip tarafından kendisine hitaben söylenmiştir. "Kâşâne" ev, oda, kuş yuvası demektir. İkinci mısradaki "kû"lar kumruların öterken çıkardıkları ses, "fâhte" ise kumru demektir. Yani, yuvasını arayan kuş gibi, bu ne kadar "kû, kû" diye feryat ediştir? demek olur. "Kû"ların altı defa zikri, yukarıdaki üç beytin altı mısraındaki ve aşağıda zikredilen beyitlerdeki "kû"lara ve "hani"lere işarettir.

Bu beyit ya Hz. Pîr tarafından bu âlem-i sûretten intikāl eden insân-ı kâmilin kabrinde "Hani senin şu ve bu hallerin?" diye ağlayan kimseyedir. Veyâhud borçlu olan garîb tarafından kendisine hitâben söylenmiştir. "Kâşâne" ev, oda, kuş yuvası demektir. İkinci mısra'daki "kû"ler kumruların öterken çıkardıkları sadā, "fähte”, kumru demektir. Ya'nî, yuvasını arayan kuş gibi, bu ne kadar kû, kû diye feryâd ediştir? demek olur. "Kû"lerin altı def'a zikri yukarıdaki üç beytin altı mısra'ındaki ve aşağıda mezkûr beyitlerdeki "kû"lere ve "hani"lere işarettir.

3335. "Kû?" ancak oradadır ki, rahmet sıfatları vardır. Kudret vardır, nüzhet vardır ve fıtnat vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3335. "Nerede?" ancak rahmet sıfatları, kudret, nüzhet ve fıtnat olan yerdedir.

"Nerede?" yani "hani" diye aradığın zât, kendisinde rahmet, kudret, nüzhet ve fıtnat olan zât, Hak katındadır ve Hak ile beraberdir. "Nüzhet", kudsiyet, iyilik ve ferahlık anlamlarındadır. "Fıtnat", zekâ, zeyreklik (uyanıklık) ve bilgelik demektir.

“Kû?” ya'nî “hani" diye aradığın zât, kendisinde rahmet, kudret ve nüzhet ve fitnat olan zât Hak indindedir ve Hak'la beraberdir. "Nüzhet", kudsiyet ve iyilik ve ferhat ma'nâlarınadır. "Fıtnat", zekâvet ve zeyreklik ve dânâlık demektir.

3336. "Kû?", ancak oradadır ki, arslan ve onun ormanı gibi onun gönlü ve endîşesi daim orada oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3336. "Nerede?", ancak oradadır ki, aslan ve onun ormanı gibi onun gönlü ve endişesi daima orada oldu.

"Nerede?", yani "hani?" diye aradığın oradadır ki, o zatın bu suret âleminde gönlü ve düşüncesi, aslan kendi ormanını aradığı gibi, daima orada oldu. Yani o daima bu dünyada Hak'la beraberdi. Şimdi de Hak katındadır ve Hak'la beraberdir.

“Kû?", ya'nî “hani?" diye aradığın oradadır ki, o zâtın bu sûret âleminde gönlü ve düşüncesi arslan kendi ormanını aradığı gibi, dâimâ orada oldu. Ya'nî o dâimâ bu dünyâda Hak'la beraberdi. Şimdi de Hak indindedir ve Hak'la beraberdir.

3337. "Kû?", ancak oradadır ki, erkeğin ve kadının ümîdi gam ve hüzün vaktinde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3337. "Nerede?", ancak oradadır ki, erkeğin ve kadının ümidi gam ve hüzün vaktinde gider.

"Nerede?" yani "hani?", diye aradığın zât, bu suret âleminde erkeğin ve kadının gam ve hüzün vaktinde ümitlerinin gittiği Hak tarafındadır; ve bunlar gam ve hüzünlerinin sebeplerinin kaldırılmasını o taraftan beklerler.

“Kû?" ya'nî “hani?", diye aradığın zât, bu sûret âleminde erkeğin ve kadının gam ve hüzün vaktinde ümîdlerinin gittiği Hak tarafındadır; ve bunlar gam ve hüzünleri esbâbının ref'ini o taraftan beklerler.

3338. "Kû?, ancak oradadır ki, illet vaktinde göz bir sıhhat ümîdi üzerine uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3338. "Nerede?", ancak oradadır ki, hastalık vaktinde göz bir sağlık ümidi üzerine uçar.

"Nerede?", yani "hani?", diye aradığın zât, bir hastalık vaktinde gözün bir sağlık ümidi üzerine uçtuğu yerdedir ki, o yer Yüce Allah tarafıdır.

“Kû?", ya'nî “hani?", diye aradığın zât, bir illet ve hastalık vaktinde gözün bir sıhhat ümîdi üzerine uçtuğu yerdedir ki, o yer Zât-ı Hak tarafıdır.

3339. O tarafta ki, çirkinliğin def'i için, ekin ve gemi için rüzgâr istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3339. O tarafta ki, çirkinliğin def'i için, ekin ve gemi için rüzgâr istersin.

O şerefli zât o taraftadır ki, ekinlere arız olacak kötülüğün def edilmesi ve yelkenli geminin yürümesi için sen o taraftan rüzgâr istersin.

O zât-ı şerîf o taraftadır ki, ekinlere ârız olacak fenâlığın def'i ve yelken gemisinin yürümesi için sen o taraftan rüzgâr istersin.

3340. O tarafta ki, dil "Ya Hu" ta'bîr ettiği vakit, kalb işaret eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3340. O tarafta ki, dil "Ya Hu" dediği zaman, kalp işaret eder.

O insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o taraftadır ki, dil "Yâ Hû" lafzını söylediği zaman, kalp o tarafa işaret eder; ve o taraf Hakk'ın hüviyetidir ki, bu ilâhî hüviyet tarife ve beyana sığmaz. "Hû" ismi hakkında 1. cildin 3494 numarasına denk gelen [yani Ey Hu'dan از هواها کی رهی نی جام هو . ای زهو قانع شده با نام هو Hû adı ile yetinmiş olan! Hû'nun kadehi olmaksızın ne zaman heveslerden kurtulursun?] beyt-i şerifinde açıklamalar vardır.

O insân-ı kâmil o taraftadır ki, dil "Yâ Hû” lafzını söylediği vakit, kalb o tarafa işaret eder; ve o taraf Hakk'ın hüviyetidir ki, bu hüviyyet-i ilâhiyye ta'rîfe ve beyâna sığmaz. “Hû" ismi hakkında 1. cildin 3494 numarasına müsadif olan [yanî Ey Hu'dan از هواها کی رهی نی جام هو . ای زهو قانع شده با نام هو Hû nâmı ile kāni' olmuş olan! Hû'nun kadehi olmaksızın ne vakit hevâlardan kurtulursun?"] beyt-i şerîfinde îzâhât vardır.

3341. O "kû kû?"suz dâimâ Allah ile beraberdir. Keşke çulhaca "mâkû" diye idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3341. O, "nerede?"siz daima Allah ile beraberdir. Keşke çulhaca "mekân yok" deseydim.

"Mâkû", çulhacıların bez dokumak için kullandıkları "mekik" demektir. "Mâ", Arapçada olumsuzluk edatıdır ve "kû?" Farsçada "nerede?" demektir. Hz. Pîr bu kelimeyi "Mekândan soru yoktur" anlamına almıştır. Yani, borçlu garip der ki: "Ben 'nerede?' diyorum, halbuki 'nerede?' 'hani?' ve 'nerede?' soruları bir mekân araştırmaya özgü olan sözlerdir. Hakk'ın hüviyeti ise bir mekân ile kayıtlı değildir. Aksine, mekân ile kayıtlı olan taayyünât (belirginleşmeler) o Hakk'ın hüviyetinde oluşmuştur; ve sınırsız olan Hakk'ın mutlak hüviyeti ise onların hepsini kuşatmıştır. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussılet, 41/54) yani "Uyanık ol! Muhakkak o her şeyi kuşatmıştır ve kaplamıştır" buyurulur. Buna göre o insân-ı kâmil daima 'nerede?'siz, yani mekân sorusundan uzak olan Yüce Allah ile beraberdir. Keşke 'nerede?' yerine, çulhacıların nezdinde mekik ve benim nezdinde "mekândan soru yok" anlamına gelen "mâkû" kelimesini çulha gibi söyleseydim!

"Mâkû", çulhaların bez dokumak için kullandıkları "mekîk" demektir. "Mâ", Arabî'de nefy edâtıdır ve "kû?" Fârisî'de "nerede?" demektir. Hz. Pîr bu kelimeyi "Mekândan suâl yoktur" ma'nâsına almıştır. Ya'nî, borçlu garîb der ki: "Ben “kû kû?" diyorum, halbuki “kû kû?” “hani?" ve "nerede?" suâlleri bir mekân araştırmaya mahsûs olan sözlerdir. Hakk'ın hüviyeti ise bir mekân ile mukayyed değildir. Belki mekân ile mukayyed olan taayyünât o Hakk'ın hüviyetinde tekevvün etmiştir; ve nâmütenâhî olan Hakk'ın hüviyyet-i mutlakası ise onların hepsini muhîttir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussılet, 41/54) ya'nî "Âgâh ol! Muhakkak o her şeyi muhîttir ve kaplamıştır" buyurulur. Binâenaleyh o insân-ı kâmil dâimâ “kû kû?"süz, ya'nî mekân suâlinden münezzeh olan Allâh Teâlâ ile beraberdir. Keşke "kû kû?" yerine, çulhaların indinde mekik ve benim indimde "mekândan sual yok" ma'nâsına olan "mâkû" kelimesini çulha gibi söyleye idim!

3342. Bizim aklımız nerede? Tâ ki garbı ve şarkı görsün! Rûhlara yüz türlü berk vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3342. Bizim aklımız nerede? Tâ ki batıyı ve doğuyu görsün! Ruhlara yüz türlü şimşek çakar.

Yani, mekân belirlemeye alışmış olan bizim aklımız nerede? Tâ ki, insan ruhunun doğduğu ve battığı ilahi hüviyeti görebilsin! Hâlbuki ruhlara o ilahi hüviyetten yüz türlü şimşek çakar ve türlü türlü nurlar ile tecelli eder. Bu sebeple ruhun ötesinde olan ilahi hüviyeti akıl idrak edemez.

Ya'nî, mekân ta'yînine alışmış olan bizim aklımız nerede? Tâ ki, rûh-ı insânînin tulû' ve gurûb ettiği hüviyyet-i ilâhiyyeyi görebilsin! Halbuki rûhlara o hüviyyet-i ilâhiyyeden yüz türlü berk vurur ve türlü türlü nûrlar ile tecellî eder. Binâenaleyh rûhun verâsında olan hüviyyet-i ilâhiyyeyi akıl idrâk edemez.

3343. Onun bir denizde köpüklük hâlinde cezri ve meddi oldu. Cezr müntehî oldu ve med bâkî kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3343. Onun bir denizde köpüklük hâlinde çekilmesi ve yükselmesi oldu. Çekilme sona erdi ve yükselme bâkî kaldı.

"O" zamiri insân-ı kâmile aittir. "Deniz"den kastedilen, ruhanîyet âlemidir. "Köpüklük"ten kastedilen, cismaniyettir. "Cezr", denizin karadan çekilmesidir. Burada insân-ı kâmilin cismaniyet hâlinin üstün gelmesine işaret edilir. Ve "med", denizin karaya doğru vurmasıdır. Bundan kastedilen de, ruhanîyet hâlinin üstün gelmesidir. Yani, o insân-ı kâmilin ruhanîyet denizinde köpüklük ve cismaniyet hâlinde bazen cismaniyetin üstün gelmesi ve bazen ruhanîyetinin üstün gelmesi halleri oldu. Fakat şimdi cismaniyet ortadan kalktı ve çekilme de bitti; ve yükselme ve ruhanîyet hâlinin üstün gelmesi bâkî kaldı. Nasıl ki Hz. Mevlânâ efendimiz son hastalıklarında buyurdu ki: "Benim vefatımdan kederlenmeyiniz. Çünkü Mansûr'un nuru yüz elli yıldan sonra Ferîdüddîn-i Attâr'ın ruhuna tecelli etti ve onun mürşidi oldu. Her ne hâlde olursanız benim ile olunuz ve beni anınız ki, ben size her ne libasta olursam yardım edeyim!" Ve yine buyurdular ki: "Âlemde bize iki ilgi vardır. Biri bana ve biri sizedir. Yüce Allah'ın inayeti ile cismaniyetten çıkıp tek ve soyut olduğum vakit, o bana olan ilgi de sizin için olacaktır." (Nefahâtü'l-Üns).

"O" zamîri insân-ı kâmile râci'dir. "Deniz"den murâd, rûhâniyet âlemi. "Köpüklük"ten murâd, cismâniyettir. "Cezr", denizin karadan çekilmesidir. Burada insân-ı kâmilin cismâniyet hâlinin galebesine işaret buyurulur. Ve "med", denizin karaya doğru vurmasıdır. Bundan murâd dahi, rûhâniyet hâlinin galebesidir. Ya'nî, o insân-ı kâmilin rûhâniyet denizinde köpüklük ve cismâniyet hâlinde gâh cismâniyet galebesi ve gâh rûhâniyetinin galebesi halleri oldu. Fakat şimdi cismâniyet ortadan kalktı ve cezr de bitti; ve med ve rûhâniyet hâlinin galebesi bâkî kaldı. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz son hastalıklarında buyurdu ki: "Benim intikālimden kederlenmeyiniz. Zîrâ Mansûr'un nûru yüz elli yıldan sonra Ferîdüddîn-i Attâr'ın ruhuna tecellî etti ve onun mürşidi oldu. Her ne hâlde olursanız benim ile olunuz ve beni yâd ediniz ki, ben size her ne libâsta olursam yardım edeyim!" Ve yine buyurdular ki: "Alemde bize iki taalluk vardır. Biri bana ve biri sizedir. Hak Teâlâ'nın inâyeti ile cismâniyetten çıkıp ferd ve mücerred olduğum vakit, o bana olan taalluk dahi sizin için olacaktır." (Nefahâtü'l-Üns).

3344. "Borcum dokuz bin ve ben eli erişmeyiciyim. Bu tevzí'den ancak yüz altın vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3344. "Borcum dokuz bin ve ben eli erişmeyiciyim. Bu tevzí'den ancak yüz altın vardır."

"Borcum dokuz bin altındır ve benim bu borcu ödemeye gücüm yoktur. Bana yardımcı olan adamın bu borcumu şehrin zenginlerine dağıtmasından ve taksim etmesinden ancak yüz altın elde edildi."

"Borcum dokuz bin altındır ve benim bu borcu ödemeye kudretim yoktur. Bana yardımcı olan adamın bu borcumu şehrin zenginlerine tevzî' ve taksîm etmesinden ancak yüz altın hâsıl oldu."

3345. "Hak seni çekti. Ben keşmekeşte kaldım. Ben ümidsiz gidiyorum. Ey, senin toprağın hoş ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3345. "Hak seni çekti. Ben keşmekeşte kaldım. Ben ümitsiz gidiyorum. Ey, senin toprağın hoş olsun!"

"Hak seni doğruluk makamına ve yüksek mertebeye çekti. Ben ise, keşmekeş ve ıstırap içinde kaldım. Borcumun ödenmesinden ümidimi keserek, gidiyorum. Ey şerefli zât! Senin toprağın hoş ve latif olsun!" İkinci mısraın sonu "hâk-i tû hoş bâd!" takdirinde duâ cümlesidir. Arapçada "tâbe serâhu!" derler.

"Hak seni mak'ad-i sıdka ve yüksek makāma çekti. Ben ise, keşmekeş ve ıztırâb içinde kaldım. Borcumun ödenmesinden ümîdimi keserek, gidiyorum. Ey zât-ı şerîf! Senin toprağın hoş ve latîf olsun!" İkinci mısrâ'ın sonu "hâk-i tû hoş bâd!" takdîrinde cümle-i duâiyyedir. Arabî'de "tâbe serâhu!" derler.

3346. "Senin pür-hasretine bir himmet tut, ey yüzü ve eli ve himmeti mübarek olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3346. "Senin hasret dolu hâline bir himmet tut, ey yüzü, eli ve himmeti mübarek olan!"

Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin kabrini ziyaret ederek himmet talep etmekte fayda olduğuna işaret buyurulur. Bazı kimseler, "Nerede olursa olsun, bir kâmilin ruhuna yönelmek yeterlidir; kabrine gitmeye gerek yoktur!" derler. Fakat muhakkikler (gerçekleri araştıranlar) buna cevap olarak derler ki: "Kâmilin kabrini ziyarette faydalar vardır:

Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin kabri ziyaret olunarak himmet taleb etmekte fâide olduğuna işâret buyurulur. Ba'zı kimseler, "Her nerede olursa olsun, bir kâmilin ruhuna teveccüh olunmak kâfidir; kabrine gitmeye hâcet yoktur!" derler. Fakat muhakkıklar buna cevâben derler ki: “Kâmilin kabrini ziyârette fâideler vardır:

3347. "Çeşmeye ve aynların aslına geldim. Orada su yerine kan buldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3347. "Çeşmeye ve aynların aslına geldim. Orada su yerine kan buldum."

Yani, "Ben lütuf ve ihsan çeşmesi olan Tebriz şehrine ve bu lütuf çeşmelerinin de aslı ve kaynağı olan muhtesibin (çarşı ve pazar denetleyicisi) ikametgâhına geldim. Fakat orada lütuf ve ihsan suyu yerine gam ve ümitsizlik kanını buldum."

Ya'nî, "Ben lutuf ve ihsân çeşmesi olan Tebrîz şehrine ve bu lutuf çeşme- lerinin de aslı ve menba'ı olan muhtesibin ikametgâhına geldim. Fakat ora- da lutuf ve ihsân suyu yerine gam ve me'yûsiyet kanını buldum."

3348. "Felek o felektir ve ziya o ziya değildir. Irmak o ırmaktır ve su o su değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3348. "Felek o felektir ve ışık o ışık değildir. Irmak o ırmaktır ve su o su değildir."

Gerçekten de, felek o felektir ve Tebriz şehri yine o Tebriz şehridir. Fakat lütuf ve ihsan ışığı o önceki lütuf ışığı değildir. Lütuf ve kerem ırmakları olan zenginler yine o zenginlerdir, fakat lütuf ve kerem suyu o önceki su değildir. Nasıl ki, Tebriz zenginlerinden yardımcının topladığı paranın miktarı yüz altını geçmedi.

"Vâkıa, felek o felektir ve Tebrîz şehri yine o Tebrîz şehridir. Fakat lutuf ve ihsân ziyâsı o evvelki lutuf ziyâsı değildir. Lutuf ve kerem ırmakları olan zenginler yine o zenginlerdir, fakat lutuf ve kerem suyu o evvelki su değil- dir." Nitekim, Tebrîz zenginlerinden yardımcının topladığı paranın mikdârı yüz altını geçmedi.

3349. "İhsan ediciler vardır, hani o müstetab? Yıldızlar vardır, hani o güneş?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3349. "İhsan ediciler vardır, hani o müstetab? Yıldızlar vardır, hani o güneş?"

Gerçekten, Tebriz şehrinde ihsan ediciler vardır, fakat o tabiatı temiz olan müstetab (güzel, hoş kişi) nerede? Kerem yıldızları vardır, fakat o lütuf ve ihsan güneşi olan muhtesib (hesap soran, denetleyen) nerede?

"Vâkıa, Tebriz şehrinde ihsân ediciler vardır, fakat o tabîatı pâk olan müs- tetâb nerede? Kerem yıldızları vardır, fakat o lutuf ve ihsân güneşi olan muh- tesib nerede?"

3350. "Ey muhterem! Sen Huda tarafına gittin. Binaenaleyh ben dahi Hak [3330] tarafına giderim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3350. "Ey muhterem! Sen Allah tarafına gittin. Bu sebeple ben de Hak tarafına giderim."

Yani, "Ey muhterem olan müfettiş efendi! Ben şimdiye kadar Hakk'ın ihsan yeri olan senin suretini görüyordum. Senin suretin ise, şu an fani olup Hakk'a gitti. Bu sebeple ben de artık, suretten geçip lütuf ve ihsanın kaynağı olan Hak tarafına giderim ve suretlerden münezzeh olan Hakk'ın zâtına yönelirim."

Ya'nî, "Ey muhterem olan muhtesib efendi! Ben şimdiye kadar Hakk'ın mahall-i ihsânı olan senin sûretini görüyordum. Senin sûretin ise, el-ân fânî olup Hakk'a gitti. Binâenaleyh ben dahi artık, sûretten geçip lutuf ve ihsânın menba'ı olan Hak tarafına giderim ve sûretlerden münezzeh olan Hakk'ın zâtına teveccüh ederim."

3351. "Mecma' ve karnların me'vâsı olan bayrak dibi haktır. "Hepsi bizim indimizde hazırlanmışlardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3351. "Toplanma ve nesillerin sığınağı olan bayrak dibi haktır. 'Hepsi bizim katımızda hazırlanmışlardır.'"

"Mecma'", ism-i mekân (yer ismi) olup "toplanacak yer" demektir. "Me'vâ" da aynı şekilde ism-i mekân olup "dönülecek yer" anlamındadır. "Alem", bayrak; "pây-ı alem", bayrak dibi demektir. Bu şerefli beyitte, Yâsîn Sûresi'nde geçen "أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أهلكنا قبلهم من القرون أنهم إلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ. وَإِنْ كُلَّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ" (Yâsîn, 36/31-32) yani "Akıl gözleriyle görmezler mi ki, onlardan önce nesillerden ne kadarını helak ettik? Muhakkak bütün halk bizim katımızda hazırlanmışlardır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "İlahi tecellilerin suretlerinin toplanma ve bir araya gelme yeri ve nesiller ile asırlar ehlinin döneceği yer olan bayrak dibi haktır. Nitekim ayet-i kerimede جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/53), [yani 'Hepsi bizim katımızda hazırdır'] buyrulur."

"Mecma", ism-i mekân olup "toplanacak yer" demektir. "Me'vâ", kezâlik ism-i mekân olup, "rücû' edecek yer" ma'nâsınadır. "Alem", bayrak; "pây-ı alem", bayrak dibi demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Yâsîn'de vâki' أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أهلكنا قبلهم من القرون أنهم إلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ. وَإِنْ كُلَّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ olan (Yâsîn, 36/31-32) ya'nî "Akıl gözleriyle görmezler mi ki, onlardan evvel biz karnlardan ne kadar helâk ettik?" Muhakkak bütün halk bizim indimizde ihzâr olunmuşlardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Mezâhir-i ilâhiyye olan sûretlerin mecma'ı ve toplanacak yeri ve karnlar ve asırlar ehlinin rücû' edecek mahalli olan bayrak dibi haktır. Nitekim âyet-i kerîmede جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/53), [ya'nî "Hepsi bizim katımızda hazırdır"] buyurulur."

3352. Gerek haberli ve gerek habersiz nakışlar, nakış edicinin elinde muhtazar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3352. Gerek haberli gerek habersiz nakışlar, nakış edenin elinde hazır bulunur.

"Haberli nakışlar"dan kasıt, insan fertlerinin arifleridir; "habersiz nakışlar"dan kasıt ise gafillerdir. Yani ilahi katında hazır bulunma durumu, yalnızca suretlerin helak olması hâline sınırlı değildir. Bu suretler âleminde de gerek ariflerin gerek gafillerin cismani olan nakışları ve suretleri de bunları nakşeden Yüce Allah'ın kudret elinde hazırlanmışlardır.

"Haberli nakışlar"dan murâd, efrâd-ı beşerin ârifleri; "habersiz nakışlar"dan murâd gāfillerdir. Ya'nî ind-i ilâhîde hâzır olmak keyfiyeti yalnız sûretlerin helâki hâline münhasır değildir. Bu âlem-i sûrette dahi gerek âriflerin ve gerek gāfillerin cismânî olan nakışları ve sûretleri dahi bunları nakşeden Hak Teâlâ'nın kudret elinde ihzâr olunmuşlardır.

3353. O Bî-nişan dembedem onların endişesinin safhalarında bir sebt ve mahv eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3353. O Nişansız olan, an be an onların düşüncelerinin safhalarında bir şeyi sabit kılar ve yok eder.

O Nişansız olan ve İlahi Zâtı tanımlamaya sığmayan Yüce Allah, o âriflerin ve gâfillerin fikirlerinin ve düşüncelerinin safhası olan kalplerinde ve beyinlerinde an be an yeni bir düşünceyi sabit kılar ve diğerini yok eder. Çünkü kalbe ve beyne gelen hatırlamalarda ve fikirlerde insanın asla iradesi ve etkisi yoktur. Her an düşüncelerin biri gelir, diğeri gider.

O Bî-nişân olan ve zât-ı ulûhiyyeti ta'rîfe sığmayan Hak Teâlâ, o âriflerin ve gāfillerin fikirlerinin ve düşüncelerinin safhası olan kalblerinde ve dimâğlarında dembedem bir yeni düşünceyi tesbît eder ve diğerini mahv eder. Zîrâ kalbe ve dimâğa vârid olan hâtırlarda ve fikirlerde insanın aslâ irâdesi ve te'sîri yoktur. Her ân düşüncelerin biri gelir, diğeri gider.

3354. Öfkeyi getirir, rızayı götürür. Buhlü getirir, cömerdliği götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3354. Öfkeyi getirir, rızayı götürür. Cimriliği getirir, cömertliği götürür.

Örneğin Yüce Allah insanın içine öfkeyi getirip yerleştirir ve rızayı (hoşnutluğu) götürür; aynı şekilde cimrilik duygusunu getirir ve cömertlik duygusunu giderir. Çünkü bunlar birbirinin zıddıdır ve iki zıt ise bir anda ve bir yerde birleşmez.

Meselâ Hak Teâlâ insanın bâtınına öfkeyi getirip tesbît eder ve rızâyı ve hoşnut olmayı götürür; ve kezâ hasîslik duygusunu getirir ve cömerdlik duygusunu giderir. Zîrâ bunlar birbirinin zıddıdır ve iki zıd ise bir anda ve bir yerde cem' olmaz.

3355. Müdrekâtım akşam ve sabah yarım lahza o isbat ve mahvdan asla hâlî değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3355. İdrak ettiklerim akşam ve sabah yarım an bile o ispat ve yok oluştan asla boş değildir.

"Gadv" kelimesi, "ertesi gün" anlamına gelen "gad" kelimesinin aslıdır ki, "vav" harfi karşılıksız olarak düşürülmüştür (Kamus). Yani, kısaca idrak ettiklerim akşam ve ertesi gün, yani sabah yarım an ve bir an bile o gizli yönlendirmelerin (mekr) ve düşüncelerin ispatından ve yok oluşundan asla boş olmaz.

“Gadv”, kelimesi “ertesi gün” ma'nâsına olan “gad” kelimesinin aslıdır ki, “vâv", bilâ-ivaz hazf olundu (Kāmûs). Ya'nî, velhâsıl müdrekâtım akşam ve ertesi gün, ya'nî sabâh yarım lahza ve bir ân o mekrlerin ve düşüncelerin isbâtından ve mahvından aslâ hâlî olmaz.

3356. Testi yapıcı testi ile iş yapıcı olur. Testi ne vakit kendinden geniş ve uzak olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3356. Testi yapıcı, testisiyle iş yapıcı olur. Testi ne zaman kendiliğinden geniş ve uzak olur!

Bu ve aşağıdaki beyitler birer örnektir. Yani, testiyi yapan usta, testiyi istediği kalıpta ve şekilde yapar ve testi üzerinde dilediği gibi iş yapıcı olur. Hiçbir şey kendiliğinden geniş ve uzun bir şekilde olabilir mi? Bunun gibi, bu cisim ve kalıplar üzerinde Yüce Allah dilediği gibi tasarruf eder.

Bu ve aşağıdaki beyitler birer misâldir. Ya'nî, testiyi yapan üstâd, testiyi istediği kalıpta ve şekilde yapar ve testi üzerinde dilediği gibi iş yapıcı olur. Hiçbir şey kendiliğinden geniş ve uzun bir şekilde olabilir mi? Bunun gibi bu cisim ve kalıplar üzerinde Hak Teâlâ dilediği [gibi] tasarruf eder.

3357. Kereste dülgerin elinde mu'tekeftir. Yoksa nasıl kesilmiş ve tertib edilmiş olsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3357. Kereste dülgerin elinde bağlıdır. Yoksa nasıl kesilmiş ve düzenlenmiş olsun?

"Mu'tekef", burada bağlı ve hapsedilmiş demektir. "Mü'telef", düzenlenmiş. "Durûger", bu kelimeden değişerek Türkçe "dülger" demektir. Yani, örneğin ağaç ve kereste dülgerin elinde bağlı ve hapsedilmiştir. Yoksa kendi kendine nasıl kesilmiş ve düzenlenmiş olur?

“Mu'tekef”, burada mevkūf ve mahbûs demektir. “Mü'telef”, tertib edilmiş. “Durûger”, bu kelimeden muharref olarak Türkçe “dülger” demektir. Ya'nî, meselâ ağaç ve kereste dülgerin elinde mevkūf ve mahbûsdur. Yoksa kendi kendine nasıl kesilmiş ve tertîb edilmiş olur?

3358. Elbise bir terzinin elinde olur. Yoksa kendinden ne vakit dikilir yâhud sökülür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3358. Elbise bir terzinin elinde olur. Yoksa kendiliğinden ne zaman dikilir yahut sökülür?

3359. Ey müntehî! Tulum sakānın elinde olur. Yoksa kendinden ne vakit dolu yahud boş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3359. Ey müntehî! Tulum sakânın elinde olur. Yoksa kendinden ne vakit dolu yahud boş olur?

Ey tefekkür hususunda müntehî (son mertebeye ulaşmış) olan sâlik! Su tulumu, su taşıyan sakânın elinde kullanılan bir âlet olur. O istediği vakit doldurur ve boşaltır. O tulum kendiliğinden dolar ve boşalır mı?

Ey tefekkür husûsunda müntehî olan sâlik! Su tulumu su taşıyan sakānın elinde kullanılan bir âlet olur. O istediği vakit doldurur ve boşaltır. O tulum kendiliğinden dolar ve boşalır mı?

3360. Her bir dem dolu olursun, boş olursun. Binâenaleyh bil ki, onun [3340] sun'unun elindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3360. Her an dolu olursun, boş olursun. Bu sebeple bil ki, onun [3340] sanatının elindesin.

Her an türlü türlü düşünceler ile dolarsın ve birtakım fikirlerden boşalırsın. Bu hâlinden bil ki, sen kendinin elinde değilsin. Aksine, seni yaratan Sâni'-i Hakîm'in (her şeyi hikmetle yapan sanatçı) sanatının elinde bir âletsin.

Her bir dem türlü türlü düşünceler ile dolarsın ve birtakım fikirlerden boşalırsın. Bu hâlinden bil ki, sen kendinin elinde değilsin. Belki seni halkeden Sâni'-i Hakîm'in sun'unun elinde bir âletsin.

3361. Göz bağı bir gün ki, gözden gider, sun'-ı Sâni'den ne türlü peyda olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3361. Göz bağı bir gün ki, gözden gider, Sanatkâr'ın sanatı ne şekilde ortaya çıkar?

"Çeşm-bend", göz bağı demektir; ve bundan kastedilen, ruhun gözünün bağı olan cismaniyettir. ["Çi-sân"daki] "sân" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "tarz ve üslup" anlamı uygun görünür. Yani, bir gün ki, göz bağı olan bu cismaniyet âlemi ruhun gözünden gider, bak ki, o gün Hakk'ın sanatı, Sanatkâr cihetinden ne şekilde ve ne tarzda görünür? Bu beyit Hind nüshalarında şu şekildedir: چشم بند از چشم دوزی کی رود [yani] "Göz bağlayıcı göz dikicilikten dolayı ne vakit gider! Sanatkâr'ın sanatı ne vakit âvâre olur!"

Açıklama: "Çeşm-bend" birleşik sıfat olup, "göz bağlayıcı" demektir. "Çeşm-dû-zî", göz dikicilik demektir ki, bundan kastedilen, cismaniyet âleminde istiğraktır (tamamen dalma). "Şeydâ", âvâre anlamından kinaye olur. Yani, bu cismaniyet âlemi ile ruhun gözünü bağlayıcı olan Hak, cismaniyet âleminin hükmü ile göz kapayıcılıktan dolayı ne vakit gider? "O" كُلُّ يَوْمٍ هُوَ في شأن (Rahman, 55/29) ayet-i kerimesi gereğince "Her anda bir şe'ndedir (hal ve oluş içindedir)." Buna göre bir gâfilin Hakk'ın sanatını görmemesiyle o Sanatkâr'ın sanatı ne şekilde şeydâ (şaşkın) ve âvâre olur?

“Çeşm-bend”, göz bağı demektir; ve bundan murâd, rûhun gözünün bağı olan cismâniyettir. ["Çi-sân"daki] "sân" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "tarz ve üslûb" ma'nâsı münasib görünür. Ya'nî, bir gün ki, göz bağı olan bu cismâniyet âlemi rûhun gözünden gider, bak ki, o gün sun'-ı Hak, Sâni' cihetinden ne türlü ve ne tarzda zahir olur? Bu beyt Hind nüshalarında şu sûretledir: چشم بند از چشم دوزی کی رود [ya'ni] "Göz bağlayıcı göz dikicilikten dolayı ne vakit gider! Sun' Sâni'den ne vakit âvâre olur!"

Îzâh: "Çeşm-bend" vasf-ı terkîbî olup, "göz bağlayıcı" demektir. "Çeşm-dû-zî", göz dikicilik demektir ki, bundan murâd, cismâniyet âleminde istiğrâktır. "Şeydâ", âvâre ma'nâsından kinâye olur. Ya'nî, bu cismâniyet âlemi ile rûhun gözünü bağlayıcı olan Hak, cismâniyet âleminin hükmü ile göz kapayıcılıktan dolayı ne vakit gider? "O" كُلُّ يَوْمٍ هُوَ في شأن (Rahman, 55/29) âyet-i kerîmesi mûcibince "Her ânda bir şe'ndedir." Binâenaleyh bir gâfilin Hakk'ın san'atını görmemesiyle o sun' Sâni'den ne vecih ile şeydâ ve âvâre olur?

3362. Göz tutar isen kendi gözün ile bak! Habersiz bir sefîhin gözünden bakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3362. Kendi gözünle bakarsan, kendi gözünle bak! Habersiz bir sefîhin (akılsız, cahil kimse) gözünden bakma!

3363. Kulak tutarsan, sen kendi kulağın ile dinle! Ahmakların kulağına niçin rehin olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3363. Kulak tutarsan, sen kendi kulağın ile dinle! Ahmakların kulağına niçin rehin olursun?

Eğer ruhunun kulağı varsa, sen olgun kişilerin sözünü bu kendi kulağın ile dinle! Olgun kişilere karşı olan ahmakların kulağına niçin kulağını rehin bırakırsın ve onların taklit yoluyla işittikleri sözler dairesinde kendini hapsedersin?

Eğer rûhunun kulağı varsa, sen kâmillerin sözünü bu kendi kulağın ile dinle! Kâmillere muhâlif olan ahmakların kulağına niçin kulağını rehin bırakırsın ve onların taklîden işittikleri sözler dâiresinde habs edersin?

3364. Taklīdsizlik cihetinden nazarı san'at et! Kendi aklın için dahi endîşe et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3364. Taklitsizlik yönünden bakmayı sanat edin! Kendi aklın için bile endişe et!

Yani, her şeye bakarken taklitsizlik yönünden bakmayı sanat ve alışkanlık haline getir! Örneğin, bir mesele hakkında "Falan kişi böyle söylemiştir" diye hemen kabul etme! Kendi aklının hakkını da ver ve kendi aklınla da o meseleyi düşün ve muhakeme et! Nitekim Hakim Senâî (r.a.) İlâhî-nâme'de buyurdu: "Vaktâki hasedin dili esîr satıcı ola, bir Yûsuf'u bir arşın bezden ibâret bulursun." Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin kıskançça olan tellallığından müşterilerin gönlünde o kadar güzellik örtülmüş oldu ve çirkin görüş tuttu ki, "Onun hakkında zahitlerden oldular."

"Mevkib"; süvari asker topluluğu. "Nahhâs", esir satıcı kimse. Yani Horasan padişahlarından olan Harezmşah, askerler ile beraber bir sefer esnasında kendi süvarileri içinde, benzeri nadir bulunan bir at gördü ve gönlü o atın güzelliğine ilgi duydu. Kendi veziri ve maliye nazırı olan İmâdü'l-Mülk'e o atın güzelliğinden bahsetti. İmâdü'l-Mülk o atın o derece fenalığını söyleyerek padişahın gönlünü soğuttu. Atın güzelliği meydanda olduğu halde, padişah kendi görüşünün verdiği hükümden vazgeçti. Vezirinin sözüne kandı. Hakim Senâî hazretleri İlâhî-nâme'sinde şu beyit ile bu gibi tezvîrâtın (gerçeği çarpıtma, yalan dolan) tesirine işaret ederek buyururlar ki: "Hased dediğimiz nefsani bir sıfatın dili esir satıcı olduğu vakit, Yusuf (a.s.) gibi güzellikte misli olmayan bir esiri bir arşın bez kadar kıymetsiz bulursun." Nitekim Yusuf (a.s.)'ın kardeşleri ona haset ettiler; ve o hazreti bir kervana "Bu kaçan ve kötü huylu bir köledir!" diye gayet az bir bedel karşılığında sattılar; Ve Yusuf (a.s.)'ın güzelliği ve satıldığı zamanda kardeşlerine karşı mücadele etmeyip, mübarek boynunu bükerek, halimane bir surette teslimiyet göstermesi meydanda iken, müşteriler kendi görüşlerini bıraktılar da, satan kardeşlerinin tezvîrâtını dinlediler. Nitekim Sure-i Yusuf'ta وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ (Yusuf, 12/20) yani “Hz. Yusuf'u kardeşleri, kervan müşterilerine birkaç sayılmış paradan ibaret olan aşağı bedel ile sattılar. Satanlar ve alanlar onun güzelliğine karşı zahitlerden oldular." Nitekim Fahreddin-i Râzî (r.a.)'in haset yüzünden Hz. Pir'in yüce babaları Sultanü'l-Ulema (k.A.s.) hazretleri aleyhinde Harezmşah'a vaki olan tezviri de bu kabildendir. Vakanın tafsilatı Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da zikredilmiştir.

Ya'nî, her şeye bakarken taklîdsizlik cihetinden olan bakmayı san'at ve âdet et! Meselâ, bir mes'ele hakkında "Filân böyle söylemiştir" diye hemen kabûl etme! Kendi aklının hakkını dahi ver ve kendi aklın ile de o mes'eleyi düşün ve muhakeme et! etmesi. Nitekim Hakîm Senâî (r.a.) İlâhî-nâme'de buyurdu: "Vaktâki hasedin dili esîr satıcı ola, bir Yûsuf'u bir arşın bezden ibâret bulursun." Yûsuf (a.s.)ın birâderlerinin hasûdça olan dellallığından müşterilerin gönlünde o kadar güzellik örtülmüş oldu ve çirkin görüş tuttu ki, "Onun hakkında zâhidlerden oldular."

"Mevkib"; süvârî asker cemâati. "Nahhâs", esîr satıcı kimse. Ya'nî Horasân pâdişâhlarından olan Hârezmşâh, askerler ile beraber bir sefer esnâsında kendi süvârîleri içinde, emsâli nadir bulunan bir at gördü ve gönlü o atın güzelliğine alâka etti. Kendi vezîri ve mâliye nâzırı olan İmâdü'l-Mülk'e o atın güzelliğinden bahsetti. İmâdü'l-Mülk o atın o derece fenâlığını söyleyerek pâdişâhın gönlünü soğuttu. Atın güzelliği meydanda olduğu hâlde, pâdişâh kendi görüşünün verdiği hükümden vazgeçti. Vezîrinin sözüne kandı. Hakîm Senâî hazretleri İlâhî-nâme'sinde şu beyit ile bu gibi tezvîrâtın te'sîrine işareten buyururlar ki: "Hased dediğimiz nefsânî bir sıfatın dili esîr satıcı olduğu vakit, Yûsuf (a.s.) gibi güzellikte misli olmayan bir esîri bir arşın bez kadar kıymetsiz bulursun." Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri ona hased ettiler; ve o hazreti bir kârbâna "Bu kaçan ve fenâ huylu bir köledir!" diye gayet az bir bedel mukābilinde sattılar; Ve Yûsuf (a.s.)ın güzelliği ve satıldığı zamanda kardeşlerine karşı mücadele etmeyip, mübarek boynunu bükerek, halîmâne bir sûrette teslîmiyet göstermesi meydanda iken, müşteriler kendi görüşlerini bıraktılar da, satan kardeşlerinin tezvîrâtını dinlediler. Nitekim sûre-i Yûsuf'ta وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ (Yûsuf, 12/20) ya'nî “Hz. Yûsuf'u kardeşleri, kervân müşterilerine birkaç sayılmış paradan ibâret olan aşağı bedel ile sattılar. Satanlar ve alanlar onun güzelliğine karşı zâhidlerden oldular." Nitekim Fahreddîn-i Râzî (r.a.)in hased yüzünden Hz. Pîr'in peder-i âlîleri Sultânü'l-Ulemâ (k.A.s.) hazretleri aleyhinde Hârezmşâh'a vâki' olan tezvîri de bu kabîldendir. Vak'anın tafsîli Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdür.

3365. Bir beyin makbûl bir atı var idi. Sultanın sürüsünde atın bir eşi yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3365. Bir beyin makbul bir atı vardı. Sultanın sürüsünde atın bir eşi yoktu.

3366. O erkenden mevkib içinde süvar oldu. Tesadüfen Hârezmşâh onu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3366. O erkenden alay içinde ata bindi. Tesadüfen Hârezmşâh onu gördü.

"Pegâh", sabahleyin ve erkenden demektir. O bey sabahleyin erkenden süvariler içinde o makbul ve seçkin ata bindi. O kadar kalabalık arasında tesadüfen Hârezmşâh o güzel atı gördü.

"Pegâh", sabâhleyin ve erkenden demektir. O bey sabâhleyin erkenden süvârîler içinde o makbûl ve güzîde ata bindi. O kadar kalabalık arasında te-sâdüfen Hârezmşâh o güzel atı gördü.

3367. Onun revnakı ve rengi şahın gözünü kaptı. Ric'ate kadar şâhın gözü at üzerinde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3367. Onun parlaklığı ve rengi şahın gözünü cezbetti. Geri dönünceye kadar şahın gözü at üzerinde oldu.

O atın gücü, parlaklığı ve renginin güzelliği şahın dikkatini kendi üzerine çekti ve gezintiden dönünceye kadar şahın gözü o at üzerinde kaldı.

O atın ferri ve revnakı ve renginin letâfeti şâhın nazarını kendi üzerine çekti ve seyrândan avdet edinceye kadar şâhın gözü o at üstünde kaldı.

3368. O her bir uzvuna ki, nazar bıraktı, onun her biri o diğerinden daha latif göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3368. O her bir uzvuna ki, nazar bıraktı, onun her biri o diğerinden daha latif göründü.

Şah o atın her bir uzvuna dikkatle baktı. Uzuvlarının her biri birbirinden daha latif göründü.

Şâh o atın her bir uzvuna dikkatle baktı. Uzuvlarının her biri birbirinden daha latîf göründü.

3369. Ve çabukluk ve letâfet ve hazîn kişnemesinin gayrı, Hak onun üzerine acib sıfat bırakmış idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3369. Ve çabukluk ve letafet ve hüzünlü kişnemesinden başka, Hak onun üzerine şaşılacak sıfatlar bırakmıştı!

"Çüstî", çabukluk demektir. "Geşî", letafet ve hoşluk demektir. "Rû hanet", "rû" ve "hanet" kelimelerinden oluşmuştur. "Rû", burada "hüzünlü ses" (Burhan) anlamına gelir. "Hannet" (حنة) ise deve bağırması (Kâmûs) demektir. Burada kişnemekten kinayedir. Vezin gereği şeddesiz "hanet" okunur. "Hüzünlü sesle kişnemek demek" olur. Bununla birlikte Ankaravî hazretleri bunu tek bir kelime kabul edip "ruhanîlik" (روحانیت) anlamına almışlardır. Yani, o atın çabukluğundan, letafetinden, hüzünlü sesle kişnemesinden veya ruhanîliğinden başka, Yüce Allah onun üzerine nadir ve şaşılacak sıfatlar da koymuştu.

"Çüstî", çabukluk. "Geşî", letâfet ve hoşluk. “Rû hanet", "rû" ile "hanet"ten mürekkebdir. “Rû”, burada “âvâz-ı hazîn” (Burhan), “hannet” (حنة) deve bağırması (Kāmûs). Burada kişnemekten kinâyedir. Zarûret-i vezn için şeddesiz “hanet” okunur. “Hazîn sesle kişnemek demek” olur. Maahâzâ Ankaravî hazretleri bir kelime addedip “rûhâniyet” (روحانیت) ma’nâsına almışlardır. Ya’nî, o atın çabukluğundan ve letâfetinden ve hazîn sesle kişnemesinden veyâhud rûhâniyetinden başka, Hak Teâlâ onun üzerine nâdir ve acîb sıfatlar da koymuş idi.

3370. Binaenaleyh pâdişâhın aklı buna ola ki, aklın yolunu vursun diye tecessüs etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3370. Bu sebeple padişahın aklı, aklın yolunu vursun diye buna merak etti.

Padişahın gözü ata takılıp kalması üzerine, aklıyla düşünüp kendi kendine dedi ki: "Benim katımda bu atın ne kıymeti olabilir ki, benim aklımın yolunu vursun? Acaba bu atın beni büyülemesinin sebebi nedir?" diye merak etti.

Pâdişâhın gözü ata ilişip kalması üzerine, aklıyla düşünüp kendi kendine dedi ki: “Benim indimde bu atın ne kıymeti olabilir ki, benim aklımın yolunu vursun? Acabâ bu atın beni meftûn etmesinin sebebi nedir?” diye tecessüs etti.

3371. Benim gözüm doludur ve toktur ve zengindir. İki yüz güneşten aydınlık tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3371. Benim gözüm doludur ve toktur ve zengindir. İki yüz güneşten aydınlık tutar.

"İki yüz güneş"ten kasıt, birçok güzel atlar ve güzel köleler ve cariyelerdir. Yani, "Benim gözüm güzelleri seyretmekten doludur ve başka güzel aramaktan toktur ve zengindir. Çünkü güneş gibi parlak olan birçok güzel ve latif atlar ve köleler ve cariyelerden aydınlanmıştır."

"İki yüz güneş"ten murâd, birçok güzel atlar ve güzel köleler ve câriyelerdir. Ya'nî, "Benim gözüm güzellerin temâşâsından doludur ve başka güzel aramaktan toktur ve zengindir. Zîrâ güneş gibi parlak olan birçok güzel ve latîf atlar ve köleler ve câriyelerden aydınlanmıştır."

3372. Ey, şahların ruhu benim indimde bir beydaktır, yarım at haksız olarak beni kapar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3372. Ey, şahların ruhu benim katımda bir piyon gibidir, yarım at haksız yere beni ele geçirir!

"Ruh", satranç taşlarından birinin adıdır. Satranç oyunu sırasında "şah" taşının sağında ve solunda hareket eder. "Piyon", piyade ve "at" ve "fil" yine satranç taşlarının birer adıdır. Yani, "Şahların ruhu, yani etrafında dolaşan beyleri benim katımda bir piyade kadar önemsizdir. Böyleyken yarım, yani kıymetsiz olan bir at nasıl oluyor da haksız yere benim gönlümü ele geçirip kendisine bağlıyor? Bu durumda bir sır vardır."

"Ruh", satranç taşlarından birinin ismidir. Satranç oyunu esnasında “şâh" taşının şağında ve solunda hareket eder. "Beydak", piyâde ve "esb", at ve "fil" yine satranç taşlarının birer isimleridir. Ya'nî, "Şâhların ruhu ya'nî etrâfında cevelân eden beyleri benim indimde bir piyâde kadar ehemmiyetsizdir. Böyle iken yarım ya'nî kıymetsiz olan bir at nasıl oluyor da haksız olarak benim gönlümü kapıp kendisine meclûb ediyor? Bu hâlde bir sır vardır."

3373. Sihirbaz yaratıcı sihirbazlık mı etti? Cezb olur; o bunun hâssıyetleri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3373. Sihirbaz yaratıcı sihirbazlık mı etti? Cezb olur; o bunun hususiyetleri değildir.

Sihirbaz olan Yüce Allah acaba bana sihirbazlık mı etti ki, bir atın bu derece tutkunu oldum? Benim bu tutkunluğum ancak ilâhî bir çekim (cezb-i ilâhî) olur. Çünkü o tutkunluk bu atın hususiyetleri değildir.

"Sihirbaz yaratıcı olan Hak Teâlâ acabâ bana sihirbazlık mı etti ki, bir atın bu derece meclûbu oldum? Benim bu meclûbiyetim ancak cezb-i ilâhî olur. Zîrâ o meclûbiyet bu atın hâssıyetleri değildir."

3374. Fâtiha okudu ve çokluk "Lâ havle" etti. Onun Fâtiha'sı sînesinde derdi ziyade etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3374. Fâtiha okudu ve çokça "Lâ havle" dedi. Onun Fâtiha'sı göğsündeki derdi artırdı.

Yani, şah bu atın özleminden kurtulmak için Fâtiha sûresini okudu. Ve birçok defa da "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" dedi. Fakat okuduğu Fâtiha onun kalbindeki derdi ve özlemi artırdı.

Ya'nî, şâh bu atın iştiyâkından kurtulmak için sûre-i Fâtiha'yı okudu. Ve birçok dahi “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" dedi. Fakat okuduğu Fâtiha onun kalbindeki derdi ve iştiyâkı artırdı.

3375. Zîrâ ki Fâtiha onu kendisine çekerdi. Fâtiha cerde ve def'de vahîd geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3375. Çünkü Fâtiha onu kendisine çekerdi. Fâtiha, çekmede ve def etmede tek geldi.

Birinci mısradaki "fâtiha", kulun ilâhî ilimdeki sabit hakikatinin halleridir ki, bu suret âleminde kulun fiillerine oradan bir açılış meydana gelir. Nasıl ki İmam Ali (k.A.v) efendimiz bu hakikate işaret ederek "Ben kötü sondan değil, kötü başlangıçtan korkarım" buyurmuşlardır. İkinci mısradaki Fâtiha, Fâtiha sûresidir. Şimdi bir kimse, kesinleşmiş kazayı def etmek için Fâtiha sûresini okusa, o kesinleşmiş kazanın bu suret âleminde meydana gelmesini çekmiş ve onun sabit hakikati o kulu kendi hâline çekmiş olur. Velâkin kulun def etmek istediği ilâhî kaza, muallak kaza (şartlı kaza) suretinde ise Fâtiha sûresi ile def edilir. Bu iki beyitte Pir efendimiz bu sırra işaret buyururlar. Yani şahın ata düşkünlüğü kesinleşmiş kaza türünden olduğundan, Fâtiha sûresini okudukça ata olan iştiyakı artmış ve "fâtiha" yani sabit hakikatinin hâli onu kendisine çekmiştir. Çünkü Fâtiha, kesinleşmiş kazayı çekmekte ve muallak kazayı def etmekte tek ve birebir ve eşsiz olan şerefli bir sûredir. Nasıl ki ilâhî kaza hakkında 5. cildin 1707 numarasında چون قضا آید طبیب ابله شود. و آن دوا در نفع او گمره شود [yani "Kaza geldiği vakit tabip ahmak olur; ve o ilaç dahi faydasında azgın olur"] buyurulmuş idi ve 1. cildin 1218 numarasında چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [yani "Kaza geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlayamazsın"] ve yine 1. cildin 1257 numarasında چون قضا آید شود دانش بخواب . مه سیه گردد بگیرد آفتاب [yani "İlâhî kaza geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] buyurulmuştur.

Birinci mısra'daki "fâtiha" abdin ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbitesinin ahvâlidir ki, bu âlem-i sûrette abdin ef'âline oradan feth vâki' olur. Nitekim İmâm Alî (k.A.v) efendimiz bu hakîkate işareten "Ben sû-i hâtimeden değil, sû-i fâtiha-dan korkarım" buyurmuşlardır. İkinci mısra'daki Fâtiha sûre-i Fâtiha'dır. İm-di bir kimse kazâ-yı mübremin def'i için sûre-i Fâtiha'yı okusa, o kazâ-yı müb-remin bu âlem-i sûrette vukū'unu cerr etmiş ve onun ayn-ı sâbitesi o abdi ken-di hâline çekmiş olur. Velâkin abdin def' etmek istediği kazâ-yı ilâhî, kazâ-yı muallak sûretinde ise sûre-i Fâtiha ile mündefi' olur. Bu iki beyitte cenâb-ı Pîr efendimiz bu sırra işaret buyururlar. Ya'nî şâhın ata meclûbiyeti kazâ-yı müb-rem nev'inden olduğundan sûre-i Fâtiha'yı okudukça ata olan iştiyâkı ziyâde-leşmiş ve "fâtiha" ya'nî ayn-ı sâbitesinin hâli onu kendisine çekmiştir. Zîrâ Fâ-tiha, kazâ-yı mübremi cerr etmekte ve kazâ-yı muallakı def' etmekte vahîd ve birebir ve yektâ olan bir sûre-i şerîfedir. Nitekim kazâ-yı ilâhî hakkında 5. cil-din 1707 numarasında چون قضا آید طبیب ابله شود. و آن دوا در نفع او گمره شود [ya'nî "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de azgın olur"] buyu-rulmuş idi ve 1. cildin 1218 numarasında چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'nî "Kazâ geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşman-ları dahi dosttan anlıyamazsın"] ve yine 1. cildin 1257 numarasında چون قضا آید شود دانش بخواب . مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'nî "Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] buyurulmuştur.

3376. Eğer gayr görünürse, yine onun temvîhidir; ve eğer nazardan gayr giderse, onun tenbîhidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3376. Eğer başka bir şey görünürse, yine O'nun aldatmasıdır; ve eğer gözden başka bir şey giderse, O'nun uyarmasıdır.

"Temvîh", aldatmak ve bir şeyi kendi cinsinin zıddı ile yaldızlamaktır. Örneğin, bakırın gümüş ile yaldızlanması temvîhtir. Yani, kulun gözüne, belirlenimler (taayyünler) itibarıyla İlahi Zât'ın gayrı olan görünen suretlerden bir suret görünür ve kul ona kapılırsa, bu Yüce Allah'ın aldatması ve o sureti kendi sıfatlarından bir sıfatla yaldızlamasıdır; ve eğer kulun nazarından bu eşyanın suretleri gider ve o kul ancak Hakk'ın sıfatlarını müşahede ederse, o da Hakk'ın uyarısı ve ikazıdır.

"Temvîh", telbîs etmek ve bir şeyi cinsinin hilafı ile yaldızlamak. Meselâ bakırın gümüş ile yaldızlanması temvîhtir. Ya'nî, kulun gözüne taayyünleri i'tibariyle zât-ı ulûhiyyetin gayrı olan zâhirî sûretlerden bir sûret görünüp ona meclûb olursa Hak Teâlâ hazretlerinin temvîhi ve o sûreti kendi sıfatlarından bir sıfatla yaldızlamasıdır; ve eğer kulun nazarından bu eşyânın sûretleri gider ve o kul ancak Hakk'ın sıfatlarını müşâhede ederse, o da Hakk'ın tenbîhi ve îkāzıdır.

3377. Binaenaleyh ona yakîn oldu ki, o tarafa mensub olan cezbedir. Hakk'ın işi her lahza nadir-âverliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3377. Bu sebeple ona yakın oldu ki, o tarafa ait olan cezbedir. Hakk'ın işi her an nadir-âverliktir.

"Nâdir-âver", terkibî bir sıfat olup sonundaki "yâ" masdariyettendir. "Acayip hâl getiricilik" anlamına gelir. Yani, şaha yakın oldu ve kesin bir şekilde bildi ki, kendisinin bu iştiyakı ve çekiciliği, Hak tarafına ait olan bir cezbedir. Çünkü Hakk'ın işi her an acayip hâl getiriciliktir. Nasıl ki çok kere Hak yolu sâliklerinin (Hakk Yolcusu) beklemediği bir anda Hakk'ın acayip bir tecellîsi (ilahi bir görünüş) meydana geliverir.

“Nâdir-âver”, vasf-ı terkîbî ve âhirindeki “yâ” masdariyet içindir. “Acîb hâl getiricilik” demek olur. Ya'nî, şâha yakın oldu ve muhakkak sûrette bildi ki, kendisinin bu iştiyâkı ve meclûbiyeti Hak tarafına mensûb olan bir cezbedir. Zîrâ Hakk'ın işi her ân acîb hâl getiriciliktir. Nitekim çok kere Hak yolu sâliklerinin beklemediği bir anda Hakk'ın bir acîb tecellîsi vâki' oluverir.

3378. Taştan at, taştan öküz, ibtiladan, Huda'nın mekrinden dolayı mescûd olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3378. Taştan at, taştan öküz, beladan, Allah'ın gizli yönlendirmesinden dolayı tapılan olur.

Allah'ın şaşırtıcı hâl getiriciliğinin (bir şeyi bir hâlden başka bir hâle dönüştürme gücü) misallerinden birisi de şudur ki, dünya işlerinde kılı kırk yaracak derecede akıllıca hareket eden insanların bir kısmı, taştan yaptıkları at ve öküz şekillerine taparlar. Allah'ın o insanları bu hâle müptela kılmasından ve onlara gizli yönlendirme yapmasından dolayı bu putlar onların tapılanı oldu.

Hakk'ın acîb hâl getiriciliğinin misâllerinden birisi de budur ki, umûr-ı dünyeviyyelerinde kılı kırk yaracak derecede âkılâne hareket eden insanların bir kısmı, taştan yaptıkları at ve öküz sûretlerine taparlar. Hakk'ın o insanları bu hâle mübtelâ kılmasından ve onlara mekr etmesinden dolayı bu putlar onların mescûdu oldu.

3379. Kâfirin önünde putun ikincisi yoktur. Putun ferri ve rûhânîliği yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3379. Kâfirin önünde putun ikincisi yoktur. Putun parlaklığı ve ruhanî tesirleri yoktur.

Hakk'ın kâfiri olan bu insanlar, bu putlara o derece tutkundurlar ki, onların önünde şeref ve yücelik bakımından bu putların ikincisi yoktur. Halbuki cansız varlıklar cinsinden olan bu putta bir sivrisinek kadar bile parlaklık ve ruhanî tesirler yoktur.

Hakk'ın kâfiri olan bu insanlar bu putların o derece meclûbudur ki, onların önünde şeref ve izzet i'tibariyle bu putların ikincisi yoktur. Halbuki cemâd nev'inden olan bu putta bir sivrisinek kadar bile revnak ve rûhâniyet yoktur.

3380. Gizli içinde gizli olarak bu cihana diğer cihandan parlamış olan o câzib [3360] nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3380. Gizli içinde gizli olarak bu cihana diğer cihandan parlamış olan o câzib nedir?

Pek gizli olarak bu yoğunluk ve cismaniyet âlemine, incelik ve mana âleminden parlamış ve doğmuş olan o cezbedici ve çekici şey nedir?

Pek gizli olarak bu kesâfet ve cismâniyet âlemine letâfet ve ma'nâ âleminden parlamış ve doğmuş olan o cezb edici ve çekici olan şey nedir?

3381. Bu pusudan akıl ve cân dahi mahcûbdur. Ben görmüyorum; sen görebiliyor isen gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3381. Bu pusudan akıl ve can dahi mahcuptur. Ben görmüyorum; sen görebiliyor isen gör!

Bu pusuda gizli olan şeyden akıl ve ruh dahi mahcuptur ve perde arkasındadır. Ben bu çekici şeyi his gözüyle göremiyorum; sen görebiliyor isen gör bakalım!

Bu pusuda gizli olan şeyden akıl ve rûh dahi mahcûbdur ve perde arkasındadır. Ben bu câzibi his gözüyle göremiyorum; sen görebiliyor isen gör bakalım!

3382. Vaktaki Hârezmşâh seyrândan avdet etti, kendi mülkünün havassı ile hemrâz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3382. Hârezmşâh gezintiden döndüğünde, kendi mülkünün has adamlarıyla sırdaş oldu.

Hârezmşâh gezmeden sarayına döndüğünde, daima özel hâllerini konuştuğu sohbet arkadaşlarına bu at meselesi hakkında kalbinin sırrını açtı ve onlarla konuştu.

Hârezmşâh vaktâki gezmeden sarayına döndü, dâimâ husûsî hâllerini müzakere ettiği musahiblerine bu at mes'elesi hakkında kalbinin sırrını açtı ve onlar ile müzakere etti.

3383. Binaenaleyh o zaman o hanedândan atı getirmeleri için çavuşlara emretti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3383. Bu sebeple o zaman o haneden atı getirmeleri için çavuşlara emretti.

"Hânedân", burada "ev" anlamındadır. Yani, şah maiyetindekilerle yaptığı müzakere üzerine derhal o beyin evinden atı getirmeleri için çavuşlara emretti.

"Hânedân", burada "hâne" ma'nâsınadır. Ya'nî, şâh musâhibleriyle yaptığı müzakere üzerine derhal o beyin evinden atı getirmeleri için çavuşlara emretti.

3384. O taife ateş gibi eriştiler. Dağ gibi olan bey bir yün gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3384. O topluluk ateş gibi eriştiler. Dağ gibi olan bey bir yün gibi oldu.

O çavuşlar topluluğu, aldıkları emir üzerine ateş gibi ve hararetli bir şekilde o beyin evine eriştiler. Dağ gibi güçlü ve sert olan o bey, şahın bu emrine karşı yün gibi yumuşak oldu ve itaat etti.

O çavuşlar tâifesi aldıkları emir üzerine ateş gibi ve harâretli bir sûrette o beyin evine eriştiler. Dağ gibi kavî ve sert olan o bey, şâhın bu emrine karşı yün gibi yumuşak oldu ve itâat etti.

3385. Onun cânı derd ve gabînden dudağına erişti. İmâdü'l-Mülk'ten gayrı bir penah görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3385. Onun canı dert ve gabinden dudağına erişti. İmâdü'l-Mülk'ten başka bir sığınak görmedi.

"Gabîn", mağbûn olmak (aldatılmış olmak) ve eksik olmak demektir. "Zînhâr", burada "sığınak ve güvence" anlamındadır. Yani, padişahın atı almasından dolayı beyin canı, bu atın ayrılığı derdinden ve bu şekilde aldatılmış olmaktan, yani kendisine eksiklik gelmesinden dolayı ağzına geldi, yani can çekişme hâline geldi. Bu sebeple İmâdü'l-Mülk'ten başka bir sığınacak yer görmedi.

“Gabîn”, mağbûn olmak ve eksik olmak demektir. "Zînhâr", burada "penâh ve emân” ma'nâsınadır. Ya'nî, pâdişâhın atı aldırmasından dolayı beyin cânı bu atın ayrılığı derdinden ve bu sûretle mağbûn olmaktan, ya'nî kendisine eksiklik gelmekten dolayı ağzına geldi, ya'nî hâlet-i nez' derecesine geldi. Binâenaleyh İmâdü'l-Mülk'ten gayrı bir sığınacak yer görmedi.

3386. Zîra İmâdü'l-Mülk her mazlum ve gamın maktûlü için bayrak dibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3386. Çünkü İmâdü'l-Mülk, her mazlum ve gamdan ölen için sığınılacak yer idi.

"Pây-ı alem", "bayrak dibi" demektir ve sığınılacak yerden kinayedir. Çünkü padişahın veziri olan İmâdü'l-Mülk, her zulüm gören kimse için ve her gamdan bunalıp ölmek derecesine gelenler için sığınılacak yer idi. Şu hadis-i şerife işaret buyurulur: مَا بَعَثَ اللَّهُ نَبِيًّا إِلَّا رَعَى الْغَنَمَ فَقَالُوا وَأَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَقَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ نَعَمْ كُنْتُ أَرْعَى عَلَى قَرَارِيطَ لِأَهْلِ مَكَّةَ Hazretleri "Allah Teâlâ koyun gütmeyen bir peygamber göndermedi" buyurdu. "Ey Resûlallah, sen de güttün mü?" dediler. "Evet, ben de Mekke halkı için her gün bir kırat ücretle koyun güttüm." "Kırat", yarım dâng ve bir dâng altı dirhem kıymetindedir.

"Pây-ı alem", "bayrak dibi" demek olup, sığınacak mahalden kinâyedir. Zîrâ pâdişâhın vezîri olan İmâdü'l-Mülk, her zulüm gören kimse için ve her gamdan bunalıp ölmek derecesine gelenler için sığınacak mahal idi. yet olunan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur : ما بعث الله نبيا الا رعى الغنم فقالوا و انت يا رسول الله فقال عليه السلام نعم كنت ارعى على قراريط لاهل مكة hazretleri "Allâh Teâlâ koyun gütmeyen bir peygamber göndermedi" buyurdu. "Yâ Resûlallâh, sen de güttün mü?" dediler. "Evet, ben de Mekke ehli için her gün bir kırât ücretle koyun güttüm." "Kırât" (قيراط), yarım dâng ve bir dâng altı dirhem kıymetindedir.

3309. Çobanlık etmeksizin ve o imtihansız, Hak ona cihanın pîşvalığını vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3309. Çobanlık etmeksizin ve o imtihansız, Hak ona cihanın önderliğini vermedi.

Koyun çobanlığı yapmak, insandaki sabır ve tahammülün ve şefkat ve merhametin derecesini ortaya koyan bir imtihandır. Çünkü bu hayvanların oraya buraya kaçmaları ve saldırmaları yüzünden insanın nefsinde büyük yorgunluk ve onların bu hâline karşı öfke oluşur ve kaçanlara vurup sürüye getirmek gerekir. Bu sebeple böyle çobanlık imtihanından geçmeksizin Yüce Allah o peygambere cihanın önderliğini ve kendisine uyulma makamını vermedi.

Koyun çobanlığı etmek insandaki sabır ve tahammülün ve şefkat ve merhametin derecesini ızhâr eden bir imtihandır. Zîrâ bu hayvanların oraya buraya kaçmaları ve saldırmaları yüzünden insanın nefsinde büyük yorgunluk ve onların bu hâline karşı öfke hâsıl olur ve kaçanlara vurup sürüye getirmek îcâb eder. Binâenaleyh böyle çobanlık imtihanından geçmeksizin Hak Teâlâ o peygambere cihânın pîşvâlığını ve muktedâlığını vermedi.

3310. Sâil dedi: "Sende mi, ey pehlivân? Dedi: "Ben de bir zaman çoban olmuşum!" [3290]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3310. Soru soran dedi: "Sende mi, ey pehlivan?" Dedi: "Ben de bir zaman çoban olmuşum!" [3290]

Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin huzurunda bulunan yüce sahabelerden bir soru soran, o hazrete hitaben dedi: "Ey insan nefislerinin kahramanlığını yenmekte ve mağlup etmekte pehlivan olan kâinatın Efendisi! Sen de çobanlık ettin mi?" Âlemlerin Efendisi buyurdu ki: "Evet, ben de bir zaman çoban oldum!" "Dehr", zaman ve yıl, ebed anlamlarındadır. Bazı nüshalarda "dehrî" yerine "evet" anlamına gelen "ârî" geçmektedir.

Resûl-i Ekrem hazretlerinin huzûrunda bulunan ashâb-ı kiramdan bir suâlci o hazrete hitâben dedi: "Ey nüfüs-ı beşeriyye kahramanlığını yenmekte ve mağlûb etmekte pehlivân olan Server-i kâinât! Sen de çobanlık ettin mi?" Server-i âlem Efendimiz buyurdu ki: "Evet, ben de bir zaman çoban oldum!" "Dehr", zaman ve yıl, ebed ma'nâlarınadır. Ba'zı nüshalarda “dehrî" yerine "evet" ma'nâsına olan "ârî" vâki'dir.

3311. Onların vakārı ve sabırları zâhir olmak için Hak onları nübüvvetten evvel çoban yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3311. Onların vakarı ve sabırları ortaya çıkmak için Hak onları peygamberlikten önce çoban yaptı.

"Vakar", yumuşak huyluluk ve tabiatın yumuşaklığı demektir. Yani, peygamberlikten önce, onların yumuşak huyluluklarının ve sabırlarının derecesi ortaya çıkmak için Yüce Allah onları çoban yaptı. İşte peygamberlerin peygamberlikten önce çobanlık etmelerinin sırrı ve hikmeti budur.

“Vakār", hilim ve tab'ın yumuşaklığı demektir. Ya'nî, peygamberlikten evvel, onların hilimlerinin ve sabırlarının derecesi zâhir olmak için Hak Teâlâ onları çoban yaptı. İşte peygamberlerin nübüvvetten evvel çobanlık etmelerinin sırrı ve hikmeti budur.

3387. Muhakkak ondan daha muhterem bir server yok idi. Sultanın huzurun- da bir peygamber gibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3387. Muhakkak ondan daha muhterem bir server yok idi. Sultanın huzurunda bir peygamber gibi idi.

Yani, o zamanda İmâdü'l-Mülk'ten daha muhterem bir server (başkan, lider) ve reîs-i hükûmet (hükümet başkanı) yok idi. Sultanın yanında onun sözleri bir peygamberin sözleri gibi makbul ve muteber idi.

Ya'nî, o zamanda İmâdü'l-Mülk'ten daha muhterem bir server ve reîs-i hükûmet yok idi. Sultânın indinde onun sözleri bir peygamberin sözleri gibi makbûl ve mu'teber idi.

3388. O tama'sız ve asıl ve zâhid, riyazatçı ve gece kalkıcı ve cömerdlikte Hâtem idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3388. O, tamahsız ve asil ve zâhid, riyâzatçı ve gece kalkıcı ve cömertlikte Hâtem idi.

"Pârsa", zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) demektir. "Râyız", hayvan terbiye eden kimse demektir. Yani, İmâdü'l-Mülk, mala, mülke ve yöneticiliğe tamah etmeyen, asıl cevheri (özü) temiz ve zâhid, nefs-i hayvânîsini (hayvanî nefsini) terbiye eden, geceleri kalkıp ibadet eden ve cömertlikte meşhur olan Hâtem-i Tayy (cömertliğiyle bilinen Arap şahsiyet) gibiydi.

“Pârsa”, zâhid. “Râyız”, hayvan terbiye edici kimse demektir. Ya'nî, İmâdü'l-Mülk, mala ve mülke ve riyâsete tama'sız ve cevher-i aslîsi pâk ve zâhid ve nefs-i hayvânîsini terbiye edici ve geceleri kalkıp ibâdet edici ve cömerdlikte meşhûr olan Hâtem-i Tayy mesâbesinde idi.

3389. Çok mübarek re'yli ve tedbîrli ve hakîm idi. Onun re'yi her murâdda tecrübe olunmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3389. Çok mübarek görüşlü, tedbirli ve hikmet sahibiydi. Onun görüşü her istekte tecrübe edilmişti.

"Hümâyûn", mübarek; "râd", cömert, himmet ve cömertlik sahibi, cesur ve kahraman, hikmet sahibi ve adil ve güzel konuşan anlamlarındadır.

“Hümâyûn", mübarek; “râd", kerîm, cömerd, himmet ve sehâvet sâhibi, şücâ' ve dilâver ve hakîm ve âdil ve natûk ma'nâlarınadır.

3390. Hem cân ve hem mal bezlinde sahî idi. O hilal gibi gayb güneşinin tâ[3370] libi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3390. Hem can ve hem mal vermekte cömert idi. O, hilal gibi gayb güneşinin talibi idi.

Yani, İmâdü'l-Mülk Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu) olup bu yolculuğunda hem canını hem de malını vermekte ve bağışlamakta cömert idi. Çünkü görünen hilal, ışık almak için nasıl görünen güneşin talibi ise, o da gayb güneşi olan Hakk'ın cemalinin talibi ve aşığı idi.

Ya'nî, İmâdü'l-Mülk Hak yolunun sâliki olup bu sülükünde hem cânını ve hem de malını bezl ve i'tâ etmekte cömerd idi. Zîrâ sûrî hilâl ziyâ almak için nasıl sûrî güneşin tâlibi ise, o da gayb güneşi olan cemâl-i Hakk'ın tâlibi ve âşığı idi.

3391. O emîrlikte garib ve muhtebes, fakr u hallet sıfatları içinde mültebes idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3391. O emirlikte garip ve hapsedilmiş, fakirlik ve ihtiyaç sıfatları içinde örtülü idi.

"Hallet", ihtiyaç demektir (Akrebü'l-Mevârid); "muhtebes", hapsedilmiş demektir. "Mültebes", örtülmüş ve karıştırılmış demektir. Yani İmâdü'l-Mülk, görünüşte debdebe ve ihtişam sahibi görünen bir bey idi. Fakat onun iç dünyası bu ihtişamın zevkine bağlı değildi. Aksine, fakirlik ve ihtiyaç sıfatları içine bürünmüş olduğundan o, bu beylik mertebesi içinde hakikatte garip ve mahpus kalmış idi. Menkıbe: Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) hazretleri bir gün arkadaşlarıyla beraber yolda giderken, atlıları ve hizmetkârlarıyla beraber giden bir bey onlara rastladı. O bey uzaktan atının başını çekip uzun süre durdu. Ondan sonra ağlayarak yoluna devam etti. Mevlânâ Şemseddîn hazretlerinin dilinden: سبحان من يعذب عباده بالنعم yani "Kullarını nimetleriyle azaplandıran Yüce Allah hazretlerini tenzih ederim!" sözü döküldü. Arkadaşları sebebini sordular. Buyurdular ki: "Bu bey gizli olan evliya zümresinden olup bu kıyafette örtülüdür. Beni görüp niyaz etti ki: "İbadet ve tarikat yolculuğunu bu kıyafette bir araya getiremiyorum. Yüce Allah'tan niyaz et; ta ki, tamamen fakirlik kıyafeti içine gireyim ve o kıyafet içinde feragatle kendi Rabbimin kulluğuna meşgul olayım!" Ne zaman ki münacatta bulundum, işaret olundu ki, ona da o kıyafet içinde kulluk etmek ve velayet nurunu emirliğin bulanıklığı ile bir araya getirmek lazımdır. Halini görünce ağlayarak gitti ve razı oldu."

“Hallet”, hâcet (Akrebü'l-Mevârid); “muhtebes”, habs olunmuş. “Mültebes”, örtülmüş ve karıştırılmış demektir. Ya'nî İmâdü'l-Mülk zâhirde debdebe ve ihtişâm sâhibi görünen bir bey idi. Fakat onun bâtını bu ihtişamın zevkine merbût değil idi. Bilakis fakr u ihtiyâc sıfatları içine bürünmüş olduğundan o, bu beylik mertebesi içinde hakîkatte garîb ve mahbûs kalmış idi. Menkıbe: "Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) hazretleri bir gün rüfekāsıyla berâber yolda giderken, atlıları ve hizmetkârları ile beraber giden bir bey onlara tesadüf etti. O bey uzaktan atının başını çekip birçok zaman durdu. Ondan sonra ağlayarak yoluna devâm etti. Mevlânâ Şemseddîn hazretlerinin lisânından: سبحان من يعذب عباده بالنعم ya'nî "Kullarını ni'metleriyle ta'zîb buyuran Hak Teâlâ hazretlerini tenzîh ederim!" kelâmı cârî oldu. Rüfekāsı sebebini sordular. Buyurdular ki: "Bu bey gizli olan evliyâ zümresinden olup bu libâsta mestûrdur. Beni görüp niyâz etti ki: "İbâdet ve sülûk-i tarîkatı bu libâsta cem' edemiyorum. Hak Teâlâ'dan niyâz et; tâ ki, bi'l-külliyye libâs-ı fakr içine gireyim ve o libâs içinde ferâgatle kendi perverdigârımın ubûdiyetine meşgül olayım!" Vaktāki münâcât ettim, işâret olundu ki, ona da o libâs içinde ubûdiyet etmek ve velâyet nûrunu emâretin küdûreti ile cem' etmek lâzımdır. Hâli görünce ağlayarak gitti ve râzı oldu."

3392. Her muhtaca baba gibi olmuş idi. Sultanın huzurunda şefâat edici ve zararı def' edici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3392. Her muhtaç kişiye baba gibi olmuştu. Sultanın huzurunda şefaat eden ve zararı defeden idi.

"Def-i zarar", zararı defeden anlamındadır. Çünkü mastarların fail ismi anlamında kullanımları caizdir.

"Def-i zarar", dâfi'-i zarar ma'nâsınadır. Zîrâ masdarların ism-i fail ma'nâsında isti'mâlleri câizdir.

3393. Kötülere Huda'nın hilmi gibi setr idi. Onun huyu huyların aksi üzere ve ayrı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3393. Kötülere Allah'ın hilmi gibi örtü idi. Onun huyu, huyların aksine ve ayrı idi.

Kötülerin kusurlarını ve ayıplarını Yüce Allah'ın hilmi gibi kendi hilmi ile örterdi; ve o vezirin huyu, nefsanî sıfatlarda boğulmuş olan halkın huylarının aksine idi, onların huylarından ve ahlâkından ayrı idi. Çünkü "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!" nebevî emri gereğince ilâhî ahlâk ile ahlâklanmış idi.

Kötülerin kusûrlarını ve ayıblarını Hak Teâlâ'nın hilmi gibi kendi hilmi ile örter idi; ve o vezîrin huyu nefsânî sıfatlarda müstağrak olan halkın huylarının aksi idi, onların huylarından ve ahlâkından ayrı idi. Zira تخلقوا باخلاق الله [ya'nî "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!"] emr-i nebevîsi mûcibince ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk etmiş idi.

3394. Defalarca ferd olarak köşe tarafına gitmiş idi. Şah yüz niyaz ile onu men' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3394. Defalarca tek başına köşeye çekilmişti. Şah onu yüz niyaz ile engelledi.

İmâdü'l-Mülk defalarca beylik sandalyesinden uzlet köşesi tarafına yalnızca çekilmiş gitmişti. Şah birçok yalvararak onu bu hareketinden engelledi.

İmâdü'l-Mülk defalarca beylik sandalyesinden uzlet köşesi tarafına yalnızca çekilmiş gitmiş idi. Şâh birçok yalvararak onu bu hareketinden men' etti.

3395. Her dem eğer yüz suça şefâat edici olsa idi, sultanın gözüne ondan utanma gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3395. Her an yüz suça şefaat edici olsa idi, sultanın gözüne ondan utanma gelirdi.

İmâdü'l-Mülk, padişahın katında her an yüz suçlunun ve kabahatlinin affı için şefaat edici olsa idi, sultanın gözü onun güzel ahlakına karşı muhalefet nazarıyla bakmaktan utanır ve şefaatlerini kabul ederdi.

İmâdü'l-Mülk, pâdişâhın indinde her dem yüz suçlunun ve kabâhatlinin afvı için şefâat edici olsa idi, sultânın gözü onun güzel ahlâkına karşı muhâlefet nazarıyla bakmaktan utanır ve şefaatlerini kabûl ederdi.

3396. O râd olan İmâdü'l-Mülk tarafına gitti. Başını çıplak etti ve toprak üzerine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3396. O râd olan İmâdü'l-Mülk tarafına gitti. Başını çıplak etti ve toprak üzerine düştü.

Yani, atı elinden alınmak istenen o bey, himmet sahibi (manevi güç ve gayret sahibi) olan İmâdü'l-Mülk tarafına gitti. Onun huzurunda başını açtı ve acizliğini ve zilletini arz etmek için toprak üzerine yuvarlandı. "Râd", burada "himmet sahibi" anlamına gelmesi uygundur.

Ya'nî, atı elinden alınmak istenilen o bey, râd ve himmet sahibi olan İmâdü'l-Mülk tarafına gitti. Onun huzûrunda başını açtı ve aczini ve zilletini arz için toprak üzerine yuvarlandı. "Râd", burada "himmet sahibi" ma'nâsına olmak münasibdir.

3397. Dedi ki: "Haremim ile beraber her nem varsa, de ki, tutsun, hatta her yağma edici benim hasılımı tutsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3397. Dedi ki: "Haremim ile beraber her neyim varsa, de ki, tutsun, hatta her yağma edici benim hasılatımı tutsun!"

O bey İmâdü'l-Mülk'e dedi ki: "Evim, barkım ile beraber her neyim varsa, de ki, hepsini şah zapt etsin. Hatta her bir yağma edici benim hasılatımı, mal ve mülkümü zapt etsin!" "Muğîr", yağma edici demektir.

O bey İmâdü'l-Mülk'e dedi ki: "Evim, barkım ile beraber her nem varsa, de ki, hepsini şâh zabt etsin. Hattâ her bir yağma edici benim hâsılımı mal ve mülkümü zabt etsin!" "Muğîr", yağma edici.

3398. "O bir attır ki, cânım onun rehinidir. Ey hayır sevici! Eğer götürürse, muhakkak öldüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3398. "O bir attır ki, canım onun rehinidir. Ey hayır sevici! Eğer götürürse, muhakkak öldüm!"

"Padişahın almak istediği öyle bir attır ki, benim canım o atın rehini ve kayıtlısıdır. Ey hayır yapmayı seven vezir! Eğer şah o atı elimden alırsa, muhakkak ben artık yaşamam, ölürüm!"

"Padişahın almak istediği öyle bir attır ki, benim cânım o atın rehîni ve mukayyedidir. Ey hayır yapmayı seven vezîr! Eğer şâh o atı elimden alırsa, muhakkak ben artık yaşamam, ölürüm!"

3399. "Eğer bu atı elimden götürürse, ben yakînen bilirim ki, yaşamayacağım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3399. "Eğer bu atı elimden alırsa, ben kesinlikle bilirim ki, yaşamayacağım!"

3400. "Mâdemki Hudâ sana peyvestelik vermiştir, ey Mesîha! Benim başım üzerine çabuk el sür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3400. "Mademki Allah sana yakınlık vermiştir, ey Mesih! Benim başım üzerine çabuk el sür!"

"Peyvestegî", bağlantı ve yakınlık demektir. "Mesîhâ", hastaları mesh edip iyileştiren İsa (a.s.) demektir. Yani, "Mademki Yüce Allah sana padişaha bağlantı ve yakınlık vermiştir ve onun yanında senin sözün geçer, bu sebeple ey dertlilerin yardımına yetişmekte İsa (a.s.) makamında olan saygıdeğer vezir! Çabuk benim başım üzerine de el sür ve beni müptela olduğum manevî dertten kurtar!"

"Peyvestegî", ittisâl ve yakınlık. "Mesîhâ", hastaları mesh edip şifâyâb eden Îsâ (a.s.) demektir. Ya'nî, “Mâdemki Hak Teâlâ sana pâdişâha ittisâl ve yakınlık vermiştir ve onun yanında senin sözün geçer, binâenaleyh ey derdlilerin imdâdına yetişmekte Mesîhâ (a.s.) mesâbesinde olan vezîr-i muhterem! Çabuk benim başım üzerine de el sür ve beni mübtelâ olduğum ma'nevî derdden kurtar!"

3401. "Kadından ve altından ve akārdan bana sabır vardır. Bu tekellüf değildir, tezvîrsizliktir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3401. "Kadından, altından ve ev eşyasından bana sabır vardır. Bu, zorlama değildir, yalanı süsleme değildir."

"Akar" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "ev eşyası" anlamı uygundur. "Tezvîr", yalanı süslemek demektir. Yani, "Benim bu ata olan kalbimin bağlılık derecesini göstermek için, eğer kadınım, altınım ve evimin eşyası elimden giderse, bunların ayrılığına sabredebilirim; fakat atım elimden giderse, artık yaşayamam, diyorum. Benim bu sözlerim zorlama ile ve tabiatımı zorlayarak söylenmiş, duygumun aksine yaldızlı sözler değildir."

"Akār", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ev eşyası" ma'nâsı münasibdir. "Tezvîr", yalanı süslemek. Ya'nî, "Ben bu ata olan kalbimin derece-i alâkasını göstermek için eğer kadınım ve altınım ve evimin eşyası elimden giderse, bunların firâkına sabr edebilirim; fakat atım elimden giderse, artık yaşayamam, diyorum. Benim bu sözlerim tekellüf ile ve cebr-i tabîat ile söylenmiş ve duygumun hilafında yaldızlı sözler değildir."

3402. "Eğer bu harârette bana i'timadın yok ise, benim sözümü ve "fer"imi imtihân et, imtihan!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3402. "Eğer bu hararette bana güvenin yok ise, benim sözümü ve "fer"imi imtihan et, imtihan!"

"Fer"in birden çok anlamı vardır. Bir anlamı da Burhan'da "berâziş" olarak gösterilmiştir; ve "berâziş", bir şeyin bir şeye bitişmesi anlamındadır. Yani, eğer bu ata olan sevgimin hararetinde bana güvenin yok ise, benim bu sözlerimi ve bu ata olan bitişikliğimi imtihan et, imtihan! Yani bu atı birkaç gün benim yanımdan ayırarak hâlimi tecrübe et! Bak ne hâle giriyorum, gör!

"Fer", müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da Burhân'da "berâziş" olarak gösterilmiştir; ve "berâziş", bir şeyin bir şeye ittisâli ma'nâsınadır. Ya'nî, eğer bu ata olan muhabbetimin harâretinde bana i'timâdın yok ise, benim bu sözlerimi ve bu ata olan ittisâlimi imtihân et, imtihân! Ya'nî bu atı birkaç gün benim yanımdan ayırarak hâlimi tecrübe et! Bak ne hâle giriyorum, gör!"

3403. "O İmâdü'l-Mülk ağlayıcı, gözünü silici olarak, perîşân hâlde sultanın huzuruna koştu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3403. "O İmâdü'l-Mülk ağlayıcı, gözünü silici olarak, perîşân hâlde sultanın huzuruna koştu."

Yani, o İmâdü'l-Mülk bu beyin hâlinden etkilenip ağlayıcı ve gözyaşlarını eliyle silici olarak, perîşân bir hâlde sultanın huzuruna koştu.

Ya'nî, o İmâdü'l-Mülk bu beyin hâlinden müteessir olup ağlayıcı ve gözyaşlarını eliyle silici olarak, perîşân bir hâlde sultanın huzûruna koştu.

3404. Dudağını bağladı ve sultanın huzurunda kulların Rabbi olan Huda'ya sır söyleyici olarak durdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3404. Dudağını bağladı ve sultanın huzurunda kulların Rabbi olan Huda'ya sır söyleyici olarak durdu.

Yani, hiçbir şey söylemeksizin sultanın huzurunda ayakta durdu. Fakat bu hâl içinde, kulların Rabbi olan Huda'ya içinde sır söyleyici idi.

Ya'nî, hiçbir şey söylemeksizin sultânın huzûrunda ayakta durdu. Fakat bu hâl içinde, kulların Rabb'i olan Huda'ya içinde sır söyleyici idi.

3405. Durmuş olarak sultân râzı işitirdi; ve onun batınında onun endîşesi bunu izhar ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3405. Sultan, durmuş olarak sırrı işitirdi; ve onun içindeki endişesi bunu ortaya koyardı.

Durumun karinesi "râz sultân"ın izafet terkibi olmadığını, "râz" kelimesinin kesme işaretiyle okunmasını gerektirir. "Tenîden" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Burada "ortaya koymak" demektir. Yani, vezir, sultanın huzurunda ağız açmaksızın ve hiçbir şey söylemeksizin durmuş iken, sultan onun içinden söylediği sözleri işitiyordu ki, o vezirin içindeki fikirleri ve düşüncesi de bu aşağıdaki anlamları ortaya koyuyordu. Bu şerefli beyitte bir velinin kendi düşüncelerini karşısındaki sohbet arkadaşının kalbine ilka etme (bırakma) ve aksettirme kudreti olduğuna işaret buyurulur.

Karîne-i hâl “râz sultân”, terkîb-i izâfî olmayıp, "râz"ın kat' ile okunmasını îcâb ediyor. "Tenîden", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ızhâr etmek" demektir. Ya'nî, vezîr, sultânın huzûrunda ağız açmaksızın ve hiçbir şey söylemeksizin durmuş iken, sultân onun içinden söylediği sözleri işitiyor idi ki, o vezîrin bâtınındaki fikirleri ve düşüncesi de bu aşağıdaki ma'nâları ızhâr ediyor idi. Bu beyt-i şerîfte bir velînin kendi düşüncelerini karşısındaki musahibinin kalbine ilkā etmek ve aksettirmek kudreti olduğuna işâret buyurulur.

3406. Derdi ki: "Ey Huda! Eğer o civân yolu eğri gitti ise ki, senden gayrı penah yapmak layık değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3406. Derdi ki: "Ey Allah! Eğer o genç yolu eğri gitti ise ki, senden başka sığınak yapmak uygun değildir."

İmâdü'l-Mülk, sultanın huzurunda içinden derdi ki: "Ey Allah! O at sahibi olan delikanlı, başına gelen bir beladan dolayı sana yalvarması gerekirken, seni bıraktı da bana başvurdu ve eğri yola gitti. Halbuki bir kula senden başkasını sığınak ve iltica yeri yapmak uygun değildir."

İmâdü'l-Mülk sultânın huzûrunda bâtınından derdi ki: "Ey Hudâ! O at sâhibi olan delikanlı başına gelen bir ibtilâdan dolayı sana yalvarmak lâzım gelirken, seni bıraktı da bana müracaat etti ve eğri yola gitti. Halbuki bir kula senden başkasını penâh ve ilticâgâh yapmak lâyık değildir."

3407. "Sen kendine lâyık olanı yap! Ondan tutma! Gerçi o her esîrden halas ister."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3407. "Sen kendine lâyık olanı yap! Ondan tutma! Gerçi o her esîrden halas ister."

“Ey Rabbim! Sen kerem sahibisin! Sana lâyık olan şey, kullarına lütuf ve kerem etmektir. Bu sebeple sen kendine lâyık olanı yap! O bey her ne kadar senin ilâhî tasarruflarının esiri olan her bir kuldan yardım umar ve kurtuluş isterse de, bu yanlış hareketinden dolayı onu sorgulama!”

“Yâ Rab! Sen kerem sâhibisin! Sana lâyık olan şey kullarına lutuf ve kerem etmektir. Binâenaleyh sen kendine lâyık olanı yap! O bey her ne kadar senin tasarrufât-ı ilâhiyyenin esîri olan her bir kuldan imdâd umar ve halâs ister ise de, bu yanlış hareketinden dolayı onu muâhaze etme!”

3408. Zîra ki bu halâyık, bir dilenciden tut da ta sultana kadar, hep muhtacdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3408. Çünkü bu yaratılmışlar, bir dilenciden tut da sultana kadar, hepsi muhtaçtırlar.

Çünkü bütün insan fertlerinin, bir dilencisinden tut da tâ sultanına ve hükümdarına varıncaya kadar, hepsi senin lütuf ve keremine muhtaçtırlar.

Zîrâ bütün efrâd-ı beşerin, bir dilencisinden tut da tâ sultânına ve hüküm-dârına varıncaya kadar, hep senin lutuf ve keremine muhtacdırlar.

3409. Kemalli olan güneşin huzuruyla beraber, şem'den ve fitillerden rehnümalık istemektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3409. Kemalli olan güneşin huzuruyla beraber, mumdan ve fitillerden yol göstericilik istemektir.

"Zübâl", "zübâle"nin çoğuludur. "Mumun yanan fitili" demektir ve "alev" anlamında da kullanılır. Yani, "O at sahibi olan beyin bu hâli, ışık ve aydınlık vermekte kemâl sahibi olan güneş mevcutken, mumdan ve mumun yanan fitillerinden ve bütün yapay ışıklardan yol göstericilik istemeye benzer."

"Zübâl", "zübâle"nin cem'idir. "Mumun yanan fitili" demektir ve "şu'le" ma'nâsında da kullanılır. Ya'nî, "O at sahibi olan beyin bu hâli ziyâ ve ışık vermekte kemâl sahibi olan güneş mevcûd iken şem'den ve mumun yanan fitillerinden ve bilcümle sun'î ziyalardan yol göstericilik istemeye benzer."

3410. Mesağı latif olan güneşin huzuruyla beraber şem'den ve çerâğdan ay- [3390] dınlık istemektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3410. Latif akışı olan güneşin varlığıyla birlikte mumdan ve kandilden aydınlık istemektir.

"Mesâğ", "sevğ" kelimesinden türemiş bir masdar-ı mîmîdir (mastar türü). "Akıp gitmek, boğazdan kolaylıkla kaymak ve yiyecek ile içeceği yutmak" anlamlarına gelir. Burada "ışığın kolaylıkla akışı"ndan kinayedir. Yani, "Işığı kolaylıkla latif bir şekilde akan güneş mevcutken, mumdan, kandilden ve yapay ışıklardan aydınlık istemektir." Bu beyitlerde ilahi cömertlik güneşe, kulların cömertliği ise muma, kandile ve yapay ışıklara benzetilmiştir.

"Mesâğ", "sevğ"dan me'hûz masdar-ı mîmîdir. "Revân olmak, boğazdan kolaylıkla kaymak ve taâb ve şarabı yutmak" ma'nâlarınadır. Burada "ziya-nın kolaylıkla cereyânı"ndan kinâyedir. Ya'nî, “Ziyâsı kolaylıkla latîf bir sû-rette cârî olan güneş mevcûd iken, şem'den ve çerâğdan ve sun'î ziyalardan aydınlık istemektir." Bu beyitlerde kerem-i ilâhî güneşe ve kulların keremi muma ve çerâğa ve sun'î ziyalara teşbîh buyurulmuştur.

3411. Şübhesiz bizden terk-i edeb olur. Ni'metin küfrü ve hevânın fiili olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3411. Şüphesiz bizden edepsizlik olur. Nimetin inkârı ve nefsin isteğinin fiili olur.

Yani, "Lokman Suresi'nde geçen وَأَسْبِغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةٌ (Lokman, 31/20) yani 'Allah Teâlâ zahirî ve batınî nimetlerini sizin üzerinize tamamladı' ayet-i kerimesi gereğince, her an Hakk'ın zahirî ve batınî nimetleri üzerimizde akıp dururken, bunu görmeyip, kullardan lütuf ve kerem dilenciliği etmek, bizden Hakk'a karşı edepsizlik olur ve bu nimetlerin inkârı ve nefsin isteğinden kaynaklanan bir fiil olur."

Ya'nî, "Sûre-i Lokman'da vaki وَأَسْبِغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةٌ )Lokmân, 31/20( ya'nî “Allâh Teâlâ zâhirî ve bâtınî ni'metlerini sizin üzerinize tamamladı" âyet-i kerîmesi mûcibince, her ân Hakk'ın zâhirî ve bâtınî ni'metleri üzerimiz-de cârî iken, bunu görmeyip, kullardan lutuf ve kerem dilenciliği etmek, biz-den Hakk'a karşı terk-i edeb olur ve bu ni'metlerin inkârı ve nefsin hevâsın-dan münbais bir fiil olur."

3412. Fakat ekseriya akıllar düşünmekte karanlığı dost tutucu yarasa gibidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3412. Fakat çoğu zaman akıllar, düşünmede karanlığı dost tutan yarasa gibidirler.

"İftikâr", düşünmek demektir; "dost-dâr", birleşik sıfat olup, "dost tutan ve seven" demektir. "Zulmet-dost-dâr", birleşik sıfattır, "karanlık seven" anlamına gelir. Yani, "Fakat ne yazık ki, geçim derdindeki akıllar çoğu zaman düşünmede, bu karanlık olan tabiat âlemindeki çokluğu dost tutan ve sevenlerdir; ve karanlıktan zevk almakta yarasa kuşu gibidirler."

"İftikâr", düşünmek; "dost-dâr", vasf-ı terkîbî olup, "dost tutucu ve sevici" demektir. "Zulmet-dost-dâr", vasf-ı terkîbîdir, "zulmet sevici" demek olur. Ya'nî, "Fakat ne çâre ki, akl-ı maâşlar ekseriyâ düşünmekte bu karanlık olan âlem-i tabîattaki kesreti dost tutucu ve sevicidir; ve karanlıktan hazz etmekte yarasa kuşu gibidir."

3413. Eğer yarasa gecede kurt yerse, kurdun cânını güneş besler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3413. Eğer yarasa gecede kurt yerse, kurdun canını güneş besler.

Bu yüce beyitte, geçim derdindeki akıl sahipleri yarasaya ve kulların lütuf ve keremi de kurda benzetilmiştir. Yani, "Eğer yarasa kuşu konumunda olan geçim derdindeki akıl sahibi, bu tabiat âlemi karanlığı içinde bir kulun lütuf ve keremine ulaşır ve ondan faydalanırsa, bu lütuf ve kerem kurdunun canını ve aslını Hak'ın hakiki varlık güneşi besler."

Bu beyt-i şerîfte akl-ı maâş sahibleri yarasaya ve kulların lutuf ve keremi de kurda teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, "Eğer yarasa kuşu mesâbesinde olan akl-ı maâş sahibi, bu tabîat âlemi karanlığı içinde bir kulun lutuf ve keremine nâil olur ve ondan istifade ederse, bu lutuf ve kerem kurdunun cânını ve aslını vücûd-i hakîkî-i Hak güneşi besler."

3414. Eğer yarasa gecede bir kurttan mest olursa, kurt güneşten kımıldanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3414. Eğer yarasa gecede bir kurttan mest olursa, kurt güneşten kımıldanmıştır.

Eğer geçim aklı (dünyevî işlerle meşgul olan akıl) sahibi, yarasa kuşu mesabesinde (derecesinde) olan kişi, bu tabiat karanlığı gecesinde bir kulun kurt derecesindeki lütuf ve kereminden mest olur ve haz ve zevk bulursa, o lütuf ve kerem kurdu dahi, Hakk'ın gerçek varlığı güneşinden kımıldanmış ve hareket etmiştir.

"Eğer yarasa kuşu mesâbesinde olan akl-ı maaş sâhibi, bu zulmet-i tabîat gecesinde bir kulun kurt mesâbesindeki lutuf ve kereminden mest olur ve haz ve zevk bulursa, o lutuf ve kerem kurdu dahi, Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi güneşinden kımıldanmış ve hareket etmiştir."

3415. Bir güneş ki, ziya ondan doğar, kendi düşmanına nevale verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3415. Bir güneş ki, ışık ondan doğar, kendi düşmanına azık verir.

"Zihîden", doğmak demektir (Burhan). "Nivâle", "nûn" harfinin kesresi ve "nevâle" kelimesinin fethi ile, "bağış ve vergi" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, Yüce Allah'ın hakiki tek varlığı öyle bir güneştir ki, bütün ruhanî ve cismanî varlık nurları ve ışıkları o güneşten doğar. Kendi düşmanı olan inkârcıların nankörlüklerine bakmayıp, onlardan dahi her türlü ihsanını ve keremini esirgemez. Şeyh Sa'dî'nin (k.s.) beyti:

"Ey öyle bir kerem sahibi ki, gayb hazinesinden Mecusî ve Hristiyan'ın bile payı ve rızkı vardır, dostlarını mahrum etmen nerede? Sen ki, düşmanlarına bile göz kulak olursun!"

"Zihîden", doğmak (Burhan). "Nivâle", nûnun kesri ve ["nevâle"] fethi ile, "atıyye ve vergi" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, Hak Teâlâ'nın vücûd-ı vâhid-i hakîkîsi bir güneştir ki, bütün rûhânî ve cismânî olan varlık nûrları ve ziyaları o güneşten doğar. Kendi düşmanı olan münkirlerin nânkörlüklerine bakmayıp, onlardan dahi her türlü ihsânını ve keremini esirgemez. Beyt-i Şeyh Sa'dî (k.s.):

"Ey bir kerîm ki, hazîne-i gaybdan mecûsî ve nasrânî vazîfe ve rızık yiyicin vardır, dostlarını mahrûm etmen nerede? Sen ki, düşmanlarına bile nazar tutarsın!"

3416. Fakat şahbaz ki, o yarasa değildir, onun açık gözü doğru görücü ve aydınlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3416. Fakat şahbaz ki, o yarasa değildir, onun açık gözü doğru görücü ve aydınlıktır.

Fakat bir şahbaz (yırtıcı kuş) konumunda olan insân-ı kâmil, yarasa değildir. Hakiki varlık güneşine karşı onun ruhunun ve aklının gözü açıktır ve bu izafî varlık âleminde tecelli eden Hakk'ı doğru görendir; ve onun kalp gözü irfan nuru ile aydınlıktır.

Fakat bir şahbaz mesâbesinde olan insân-ı kâmil, yarasa değildir. Vücûd-i hakîkî güneşine karşı onun rûhunun ve aklının gözü açıktır ve bu vücûd-i izâfî âleminde mütecellî olan Hakk'ı doğru görücüdür; ve onun kalb gözü nûr-ı irfan ile aydınlıktır.

3417. Eğer gecede o yarasa gibi nümüv isterse, güneş te'dîbde onun kulağını burar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3417. Eğer gecede o yarasa gibi büyüme isterse, güneş terbiye etmede onun kulağını burar.

Yani, eğer o insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bu tabiî âlem gecesinde yarasa konumunda olan noksan insanlar gibi izafî varlıklardan büyüme ve yardım isterse, hakiki varlığın sahibi olan o güneş onu terbiye etme hususunda kulağını çeker. "Nümüvv", gelişip büyümek demektir. Burada "yardım" anlamından kinayedir.

Ya'nî, eğer o insân-ı kâmil bu âlem-i tabîat gecesinde yarasa mesâbesinde olan nâkıs insanlar gibi izafı varlıklardan nümüv ve yardım isterse, vücûd-i hakîkî sahibi olan o güneş onu te'dîb husûsunda kulağını çeker. "Nümüvv", neşv ü nemâ bulmak ve büyümek demektir. Burada "yardım" ma'nâsından kinâyedir.

3418. Ona der ki: "Tutayım ki, o husûmette kavî olan yarasa bir illet tutar. Bâri sana ne oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3418. Ona der ki: "Varsayalım ki, o düşmanlıkta güçlü olan yarasa bir hastalığa yakalanır. Bari sana ne oldu?"

"Lüdd", düşmanlıkta güçlü ve inatçı anlamına gelen "eledd" kelimesinin çoğuludur. Burada tekil anlamında kullanılmıştır. Yani, o gerçek Mâlik (sahip), izafî varlık sahibi olan kuldan yardım isteyen bir insân-ı kâmilin kulağını çekerken der ki: "Farz edeyim ki, o düşmanlıkta inatçı olan yarasa kuşu mesabesindeki gafil kişinin kalbinde bir cehalet hastalığı vardır, peki sana ne oldu ki, bu derece keskin görüşün ile beraber fânîlerden yardım istedin?"

"Lüdd", husûmette kavî ve inatçı ma'nâsına olan "eledd" kelimesinin cem'idir. Burada müfred ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur. Ya'nî, o Mâlik-i hakîkî, vücûd-i izâfi sahibi olan kuldan yardım isteyen bir insân-ı kâmilin kulağını çekerken der ki: "Farz edeyim ki, o husûmette inatçı olan yarasa kuşu mesâbesindeki gāfilin kalbinde bir cehl illeti vardır, ya sana ne oldu ki, bu derece keskin görüşün ile beraber fânîlerden istimdâd ettin?"

3419. "İktiyabdan dolayı zecr ile sana mâliş veririm, tâ ki bir daha güneşten baş çevirmeyesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3419. "Kederinden dolayı seni zorla terbiye ederim, tâ ki bir daha güneşten yüz çevirmeyesin!"

"İktiyâb", gamlı ve dertli olmak demektir. "Mâliş dâden", terbiye etmekten kinayedir. "Zecr", men etmek ve yasaklamak demektir. Yani, "Seni gamlı olmandan dolayı yaratılmışlara başvurmaktan men ederek terbiye ederim. Tâ ki bir daha benim güneş gibi açıkça görünen hakiki varlığımdan yüz çevirmeyesin!" Yani dertli ve gamlı olduğun zaman, senin bu derdini giderecek olan ancak benim. Çare aradığın kullar dahi benim iradem ve tasarrufum altında zayıftır.

Yûsuf (a.s.) Mısır azizinin eşi olan Züleyha'nın iftirası üzerine hapse konulmuştu. Hapiste bulunduğu sırada mahkûmlardan iki kişi rüya gördüler. Bunlardan biri şahın ekmekçisi ve diğeri de şarapçısı idi. Rüyalarını Hz. Yûsuf'a söylediler. Ekmekçiye "Seni asacaklar!" ve şarapçıya da "Sen hapisten çıkıp şahın nedimi olacaksın!" diye rüyalarını yorumladı; ve şarapçıya dedi ki: "Eğer şahın nedimi olursan, efendinin huzurunda beni de hatırına getir ve benim kabahatsiz olarak hapiste bulunduğumu söyle ki, beni çıkarsın!" Nitekim Yûsuf suresinde şu ayet-i kerimede buyurulur: وَقَالَ لِلَّذِى ظَنْ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْر رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السجن بضع سنين (Yûsuf, 12/42) yani "Hz. Yûsuf hapiste iki kişiden kurtulacağını zannettiği birine 'Efendinin yanında beni an!' dedi. Şimdi ona şeytan Rabb'inin zikrini unutturdu. Bu sebeple üç ile dokuz yıl arasındaki sayı kadar sene hapiste kaldı."

"İktiyâb", gamlı ve derdli olmak. "Mâliş dâden", te'dîb etmekten kinâyedir. "Zecr", men' ve nehy etmek. Ya'nî, "Seni gamlı olmaktan dolayı mahlûka müracaattan men' ile te'dîb ederim. Tâ ki bir daha benim güneş gibi zâhir olan hakîkî varlığımdan baş çevirmeyesin!" Ya'nî derdli ve gamlı olduğun vakit, senin bu derdini izâle edecek olan ancak benim. Çâre aradığın kullar dahi benim irâdem ve tasarrufum altında zebûndur.

Yûsuf (a.s.) Mısır azîzinin zevcesi olan Züleyhâ'nın iftirası üzerine habse konulmuş idi. Hapiste bulunduğu esnâda mahbûslardan iki kimse rü'yâ gördüler. Bunlardan birisi şâhın ekmekçisi ve diğeri dahi şarâbcısı idi. Rü'yâlarını Hz. Yûsuf'a söylediler. Ekmekçiye "Seni asacaklar!" ve şarâbcıya da "Sen hapisten çıkıp şâhın musâhibi olacaksın!" diye rü'yâlarını ta'bîr etti; ve şarâbcıya dedi ki: "Eğer şâhın musâhibi olur isen, efendinin huzûrunda beni de hatırına getir ve benim kabâhatsiz olarak hapiste bulunduğumu söyle ki, beni çıkarsın!" Nitekim sûre-i Yûsuf'ta şu âyet-i kerîmede buyurulur: وَقَالَ لِلَّذِى ظَنْ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْر رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السجن بضع سنين (Yûsuf, 12/42) ya'nî "Hz. Yûsuf hapiste iki kimseden necât sâhibi olduğunu zannettiği birisine "Efendinin indinde beni zikr et!" dedi. İmdi ona şeytan Rabb'inin zikrini unutturdu. Binâenaleyh üç ile dokuz yıl arasındaki aded kadar olan sene hapiste kaldı."

## Yûsuf-ı Sıddık'ın Hakk'ın gayrından yardım istemesi ve onun "Rabbinin indinde beni zikret!" demesi sebebiyle hapiste altı yedi yıl muâhazesi

3420. Nitekim Yûsuf, niyazlı, huzû'lu, yardımlı olan bir zindânîden&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3420. Nasıl ki Yûsuf, niyazlı, huşu içinde ve yardımlı olan bir zindandan

"Su'dân", "sübhân" vezninde "is'âd"dan türemiş bir mastardır; ve "is'âd", bir kişiyi mutlu kılmak ve yardım etmek anlamına gelir (Kâmûs). İkinci mısradaki kelimeler zindandakinin sıfatıdır. Çünkü rüyalarını yorumlatan mahpuslar Yûsuf (a.s.)a karşı niyaz ve huşu konumundaydılar; ve mahpuslardan birinin rüyası kendisinin şahın nedimi olacağına işaret ettiğinden, Yûsuf (a.s.)a göre imdatlı ve yardımlı idi. Yani nasıl ki Yûsuf (a.s.) niyazlı, alçakgönüllü ve imdatlı olan bir zindandan

[3400] “Su'dân”, sübhân vezninde "is'âd"dan ism-i masdardır; ve "is'âd", bir adamı saâdetli kılmak ve meded ve iâne etmek ma'nâsınadır (Kāmûs). İkin- ci mısra'daki kelimeler zindânînin sıfatıdır. Zîrâ rü'yâlarını ta'bîr ettiren mahbûslar Yûsuf (a.s.)a karşı niyâz ve huzû' mevki'inde idi; ve mahbûslardan birisinin rü'yâsı kendisinin şâhın musâhibi olacağına delalet ettiğinden, Yûsuf (a.s.)a nazaran imdadlı ve yardımlı idi. Ya'nî nitekim Yûsuf (a.s.) niyazlı, mütezellil ve imdadlı olan bir zindânîden

3421. Yardım istedi. Dedi: "Vaktaki dışarıya gidesin, şahın önünde senin umûrun müstevî ola,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3421. Yardım istedi. Dedi: "Vaktaki dışarıya gidesin, şahın önünde senin umûrun müstevî ola,"

Yani, "Vaktaki hapisten çıkasın ve senin işlerin şahın huzurunda düzgün bir hâle gele,"

Ya'nî, "Vaktaki hapisten çıkasın ve senin işlerin şâhın huzûrunda düzgün bir hâle gele,"

3422. "O azîzin tahtı önünde beni yâd et, tâ ki beni dahi bu hapisen kurtara!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3422. "O azîzin tahtı önünde beni an, tâ ki beni de bu hapisten kurtara!"

"Vâharîden", kurtarmak ve halâs etmek demektir.

"Vâharîden", kurtarmak ve halâs etmek demektir.

3423. Bir zindânî iktinās içinde diğer zindânî olan merde ne vakit halas verir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3423. Bir zindandaki kişi, avlanmış diğer bir zindandaki ölüye ne zaman kurtuluş verir!

"İktinâs", avlanmaktır. Bir zindandaki kişi ki, tutulup avlanarak hapse konmuştur, bu avlanmak hâli içinde, kendisi gibi avlanıp hapsedilmiş olan bir kimseyi ne zaman kurtarabilir?

"İktinâs", avlanmak. Bir zindânî ki, tutulup avlanarak hapse konmuştur, bu avlanmak hâli içinde, kendisi gibi avlanıp hapsedilmiş olan bir kimseyi ne vakit kurtarabilir?

3424. Dünya ehli hep zindânîdirler. Fânî olan ev ölümünün muntazırıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3424. Dünya ehli hep zindânîdirler. Fânî olan ev ölümünün muntazırıdırlar.

Yani, dünyada yaşayan bütün halk hep mahpuslar cinsindendir. Onlar tabiatları ve hâlleri itibarıyla fânî olan bu dünya evinin ölümünü beklerler.

Ya'nî, dünyada yaşayan bütün halk hep mahbûslar cinsindendir. Onlar tab'an ve hâlen fânî olan bu dünyâ evinin ölümünü beklerler.

3425. Meğer ki nadir olan ferdânîden gayrı ki, teni zindanda, onun cânı Keyvânî'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3425. Ancak nadir olan ferdânîden (tekil, eşsiz kişi) başkası değildir ki, bedeni zindanda, onun canı Keyvânî'dir.

"Keyvân", Satürn gezegeninin ismidir. Burada kastedilen, yüce ve ruhanî âlemdir. Yani, dünya halkının ruhları hep bu cismaniyet âleminin mahpuslarıdır. Bu hapisten kurtulmak için zahirî ölümü beklerler. Halbuki bu cismaniyet âleminde mahpus olmayan ancak insân-ı kâmilin ruhudur. Çünkü insân-ı kâmilin bedeni, bu dünya zindanında mahpus ise de, onun latif ruhu yüce âlemdedir.

"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Burada murâd, âlem-i ulvî ve rûhânîdir. Ya'nî, dünyâ halkının rûhları hep bu cismâniyet âleminin mahbûsudurlar. Bu hapisten kurtulmak için sûrî ölümü beklerler. Halbuki bu cismâniyet âleminde mahbûs olmayan ancak insân-ı kâmilin rûhudur. Zîrâ insân-ı kâmilin cismi, bu dünyâ zindânında mahbûs ise de, onun rûh-ı latîfi âlem-i ulvîdedir.

3426. Binaenaleyh onun cezası ki, onu muîn gördü, Yûsuf hapiste senelerce kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3426. Bu sebeple onun cezası ki, onu yardımcı gördü, Yusuf hapiste senelerce kaldı.

Yusuf (a.s.)'ın şahın şarapçısını yardımcı görmesinin cezası olarak hapiste senelerce kaldı.

Yûsuf (a.s.)ın şâhın şarâbcısını yardımcı görmesinin cezası olmak üzere hapiste senelerce kaldı.

3427. Yusuf'un yadını şeytan onun aklından kazıdı ve onun kalbinden şeytan o sözü hatırdan götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3427. Yusuf'un anısını şeytan onun aklından sildi ve şeytan o sözü onun kalbinden unutturdu.

Şahın şarapçısı hapisten çıktıktan sonra, gerçi şaha yakın dost oldu, fakat şeytan o yakın dostun aklından Yusuf (a.s.)ın anısını sildi ve çıkardı; ve şeytan o yakın dostun kalbinden Yusuf (a.s.)ın hapiste söylediği o sözü hatırlamayı unutturdu. Bu sebeple şaha Yusuf (a.s.)ın hapisteki hallerinden bahsedemedi. Bu şerefli beyitte فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ (Yusuf, 12/42) [yani "Şeytan ona, efendisine Yusuf (a.s.)ı hatırlatmasını unutturdu"] ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Şâhın şarâbcısı hapisten çıktıktan sonra, gerçi şâha musahib oldu, fakat Yûsuf (a.s.)ın yâdını şeytan o musahibin aklından kazıdı ve çıkardı; ve şeytan o musahibin kalbinden Yûsuf (a.s.)ın hapiste söylediği o sözü hatırlamaktan götürdü. Binâenaleyh şâha Yûsuf (a.s.)ın hapisteki ahvâlinden bahs edemedi. Bu beyt-i şerifte فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ (Yusuf, 12/42) [ya'nî "Şeytan ona, efendisine Yûsuf (a.s.)ı hatırlatmasını unutturdu"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

3428. O iyi huyludan gelen bu günahtan dolayı, o bu kadar sene dâverden zindanda kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3428. O iyi huyludan gelen bu günahtan dolayı, o bu kadar sene dâverden zindanda kaldı.

"Dâver", "dâdver" kelimesinin kısaltılmış hâli olup Yüce Allah'ın ism-i şerîfidir; ve "âdil padişah ve ibadet eden ve hâkim" anlamlarına gelir. Bilinmeli ki, şerefli beyitte "günah" denilmesi, emre karşı gelme ve ilâhî yasağa uyma anlamına değildir. Çünkü Yûsuf (a.s.) peygamberdir ve peygamberlerde ismet (günahsızlık) şarttır. Günah denilmesi, bu gibi olaylarda en olgun ve Allah'a en yakın kulların işi ilâhî vahyi beklemek iken, Yûsuf (a.s.)'ın Allah'a tevekkül etmekle birlikte sebeplere başvurmuş olmasından kaynaklanır. Çünkü حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ yani "İyilerin iyilikleri, Allah'a yakın olanların kötülükleridir." Bu sebeple Yûsuf (a.s.)'ın hapisten kurtulacak olan kimseye "Beni padişah huzurunda an!" demesi, o hazretin ismetini bozmaz. Peygamberlerden meydana gelen bu gibi hâllere şeriatta "zelle" (küçük hata) denir. Yani o güzel huylu olan Yûsuf (a.s.)'dan meydana gelen bu zelleden dolayı Dâver'den yani âdil padişah olan Hakk'ın hikmetinden yedi sekiz sene zindanda kaldı.

“Dâver”, “dâdver”in muhaffefi olup Hak Teâlâ'nın ism-i şerîfidir; ve “pâdişâh-ı âdil ve perestiş edici ve hâkim" ma'nâlarına gelir. Ma'lûm olsun ki, beyt-i şerîfte "günah" ta'bîr buyurulması, emre muhalefet ve nehy-i ilâhîye mukārenet ma'nâsına değildir. Zîrâ Yûsuf (a.s.) peygamberdir ve peygamberlerde ismet şarttır. Günah buyurulması bu gibi hadiselerde ekmellerin ve mukarreblerin işi vahy-i ilâhîye intizar iken, Yûsuf (a.s.)ın Hakk'a tevekkül ile berâber esbâba teşebbüs etmiş olmasından nâşîdir. Zira حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ ya'nî "Ebrârın hasenâtı, mukarreblerin seyyiâtıdır." Binâenaleyh cenâb-ı Yusuf'un hapisten kurtulacak olan kimseye "Beni şâh huzûrunda zikr et!" demesi, o hazretin ismetini muhill değildir. Peygamberlerden sâdır olan bu gibi hallere şer'an "zelle" ta'bîr olunur. Ya'nî o güzel huylu olan Yûsuf (a.s.)dan sâdır olan bu zelleden dolayı Dâver'den ya'nî şâh-ı âdil olan Hakk'ın hikmetinden yedi sekiz sene zindanda kaldı.

3429. Böyle der ki: "Atâ güneşinden ne taksîr geldi? Ta ki sen yarasa gibi karaya düştün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3429. Böyle der ki: "Atâ güneşinden ne kusur geldi? Ta ki sen yarasa gibi karaya düştün?"

Yani, Yüce Allah tarafından ona vahiy yoluyla şöyle buyuruldu ki: "Atâ güneşi olan İlahi Zâtımdan atâ ve ihsanda ne kusur meydana geldi ki, yarasa kuşları konumundaki gaflet ehli gibi sebepler âleminin karanlığına düştün?"

Ya'nî, Hak Teâlâ cânibinden ona vahiy tarîkıyla böyle buyuruldu ki: “Atâ güneşi olan Zât-ı ulûhiyyetimden atâ ve ihsânda ne taksîr vâki' oldu ki, yarasa kuşları mesâbesindeki ehl-i gaflet gibi âlem-i esbâb karanlığına düştün?"

3430. Agah ol! Denizden ve buluttan ne taksîr geldi? Tâ ki sen kumdan ve [3410] serabdan yardım istedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3430. Haberdar ol! Denizden ve buluttan ne eksiklik geldi? Ki sen kumdan ve seraptan yardım istedin!

"Deniz"den maksat, Hakk'ın hakiki varlığıdır ve "bulut"tan maksat, ilahi sıfatlar ve isimlerdir. Çünkü bulut güneşe perde olduğu gibi, ilahi sıfatlar ve isimler de Hakk'ın Zât'ının perdeleri ve örtüleridir. Yani, "Zâtıma ait bağışlarımdan, sıfatlarıma ve isimlerime ait bağış ve ihsan hususunda ne eksiklik meydana geldi ki, kum ve serap hükmünde olan zahiri sebeplerden yardım istedin?"

"Bahr"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak ve "bulut"tan murâd, sıfat ve esmâ-i ilahiyyedir. Zîrâ bulut güneşe hicâb olduğu gibi, sıfat ve esmâ-i ilâhiyye dahi Zât-ı Hakk'ın hicâbları ve perdeleridir. Ya'nî, “Atâyâ-yı zâtiyyemden atâyâ-yı sıfatiyye ve esmâiyyemden atâ ve ihsân hususunda ne taksîr vâki' oldu ki, kum ve serâb mesâbesinde olan esbâb-ı sûrîden yardım istedin?"

3431. Eğer ki avâm yarasa tabîatli ve mecâzdırlar. Ey Yusuf! Nihayet sen açık göz tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3431. Eğer ki avam yarasa tabiatlı ve mecazdırlar. Ey Yusuf! Nihayet sen açık göz tutarsın.

Eğer ki halkın avamı yarasa kuşu ve mecazî varlığa meyil tabiatlıdır, kalp gözleri kapalı olduğundan bu tabiat âleminin karanlığı onların mizaçlarına uygun ve elverişli gelir; fakat ey Yusuf! Nihayet senin açık olan bâtın gözün vardır ve bu bedenin yoğunluğu (kesâfet-i ten) âleminde ortaya çıkan ancak Ben olduğumu görürsün.

"Eğer ki halkın avâmmı yarasa kuşu ve vücûd-i mecâzîye meyil tabîatlidir, kalb gözleri kapalı olduğundan bu âlem-i tabîatin karanlığı onların mizâclarına mülayim ve muvâfik gelir; fakat ey Yûsuf! Nihâyet senin açık olan bâtın gözün vardır ve bu âlem-i kesâfette mütecelli olan ancak Ben olduğumu görürsün."

3432. Eğer bir yarasa kûr u kebuda gitti ise, sultanı görmüş olan doğana bari ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3432. Eğer bir yarasa kara güne gitti ise, sultanı görmüş olan doğana bari ne oldu?

"Kûr u kebûd", "kara gün, kötü hal ve gam ve keder" anlamındadır (Bahâr-ı Acem). Yani, "Yarasa tabiatında olan bir gafil, benim tecellilerimden rahatsız olup kötü hale ve gam ve kedere düştü ise, benim ilâhlık saltanatımı görmüş olan doğana ve insân-ı kâmile bari ne oldu ki, o yarasalar gibi görünürdeki sebeplere yöneldi?"

"Kûr u kebûd", "kara gün, fenâ hâl ve gam ve endûh" ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, "Yarasa kuşu tabîatinde olan bir gâfil, benim tecelliyâtımdan muztarib olup fenâ hâle ve gam ve kedere gitti ise, benim saltanat-ı ulûhiyyetimi görmüş olan doğana ve insân-ı kâmile bâri ne oldu ki, o yarasalar gibi esbâb-ı sûrîye meyl etti?"

3433. Binaenaleyh üstâd, “Çürük ağaçtan direk yapma!" diye onu bu cürüm sebebiyle te'dib etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3433. Bu sebeple üstat, "Çürük ağaçtan direk yapma!" diye onu bu suç sebebiyle terbiye etti.

Bu sebeple hakiki üstat olan Yüce Allah, "Çürük ağaçtan yapılmış direk hükmündeki fani olan zahiri sebeplere dayanma!" diye o Hz. Yusuf'u bu zahiri sebeplere teşebbüs etme suçu sebebiyle terbiye etti. Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri Tezkiretü'l-Evliyâ'sında yazar ki: "Vefatından sonra Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini bir kimse rüyasında görüp: "Yüce Allah seninle nasıl muamele etti?" diye sordu. Buyurdu ki: "Buraya geldiğim vakit dedim ki: "Ey Rabbim! Çok kusur ve günahım vardır. Fakat sana karşı şirk koşmadım." Cevaben ve azarlayarak buyuruldu ki: لا ليلة اللبن yani "Hayır, süt gecesinde de mi şirk koşmadın?" Çünkü dünya hayatımda bir gece süt içmiş ve ishal olmuştum. Sütten bilmiştim."

Binâenaleyh üstâd-ı hakîkî olan Hak Teâlâ, “Çürük ağaçtan yapılmış direk mesâbesindeki fânî olan sûrî esbâba dayanma!" diye o Hz. Yûsuf'u bu esbâb-ı sûrîye teşebbüs cürmü sebebiyle te'dîb etti. Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri Tezkiretü'l-Evliyâ'sında yazar ki: "İntikālinden sonra Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini bir kimse rü'yâsında görüp: "Hak Teâlâ seninle ne muâmele buyurdu?" diye sordu. Buyurdu ki: "Buraya geldiğim vakit dedim ki: "Yâ Rab! Çok kusûr ve günâhım vardır. Fakat sana karşı şirk koşmadım." Cevâben ve itâben buyuruldu ki: لا ليلة اللبن ya'nî "Hayır, süt gecesinde de mi şirk koşmadın?" Zîrâ hayât-ı dünyeviyyemde bir gece süt içmiş ve ishâl olmuş idim. Sütten bildim idi."

3434. Fakat Yûsuf'u kendi ile meşgül etti, tâ ki onun kalbine hapisten dolayı derd gelmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3434. Fakat Yusuf'u kendisiyle meşgul etti ki, onun kalbine hapisten dolayı dert gelmesin!

Fakat böyle azarlamakla beraber, hapisten dolayı kalbine bir dert ve sıkıntı gelmemesi için, Yusuf'u (a.s.) kendisiyle meşgul etti. Çünkü sırrında ilahi hitaplara nail olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Hak Teâlâ'nın Zât'ında büyük bir zevke dalmış olur. Nasıl ki bir kimse bir velînin bir kış günü bir viranede karlara ve tipilere maruz kalarak oturduğunu görüp: "Ey aziz! Niçin nefsine bu kadar eziyet ve cefa ediyorsun?" deyince, o hazret cevaben buyurdu ki: "Ey boş gezen! Eğer şu hal içindeki zevkimi zamanın padişahları bilselerdi, kıskançlıklarından üzerime kılıçla hücum ederlerdi."

Fakat böyle itâb etmekle beraber, hapisten dolayı kalbine bir derd ve sıkıntı gelmemek için, Yûsuf (a.s.)ı kendi ile meşgül etti. Zîrâ sırrında hitâbât-ı ilâhiyyeye nâil olan insân-ı kâmil, Zât-ı Hak'ta zevk-ı azîme müstağrak olur. Nitekim bir kimse bir velînin bir kış günü bir vîrânede karlara ve tipilere ma'rûz olarak oturduğunu görüp: "Ey azîz! Niçin nefsine bu kadar ezâ ve cefâ ediyorsun?" deyince, o hazret cevâben buyurdu ki: "Ey battâl! Eğer şu hâl içindeki zevkime zamânın padişahları vakıf olsa, hasedlerinden üzerime kılıçla hücûm ederlerdi."

3435. Hak ona öyle üns ve mestlik verdi ki, onun önünde ne zindan kaldı, ne karanlık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3435. Hak ona öyle bir ünsiyet ve mestlik verdi ki, onun önünde ne zindan kaldı, ne karanlık.

"Gasak", "gecenin başlangıcındaki karanlık" anlamına gelir ve burada zindanın karanlığından kinayedir. Yani, Yüce Allah, azarlama içeren bu hitaplar içinde Yusuf'a (a.s.) İlahi Zâtı ile öyle bir ünsiyet ve sarhoşluk zevki verdi ki, o hazretin yanında ne zindan kaldı, ne de zindanın karanlığı kaldı.

"Gasak", "gece ibtidâsının karanlığı" ma'nâsına olup burada zindanın karanlığından kinâyedir. Ya'nî, Hak Teâlâ itâbı olan bu hitâblar içinde Yûsuf (a.s.)a Zât-ı ulûhiyyeti ile öyle bir ünsiyet ve sarhoşluk zevki verdi ki, o hazretin indinde ne zindan kaldı, ne de zindanın karanlığı kaldı.

3436. Rahimden daha vahşet-nümâ, nâhoş ve karanlık ve kan dolu ve sakîl bir zindan yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3436. Rahimden daha vahşet gösteren, nahoş, karanlık, kan dolu ve ağır bir zindan yoktur.

"Vahşet", korkunç ve ürküntü veren; "vahim", ağır ve zararlı demektir. Yani, ey insan! Sen, "Karanlık ve izbe zindan içinde nasıl bir yakınlık ve zevk olur?" diye şaşırırsan, düşün ki, ana rahminden daha vahşet gösteren, nahoş, karanlık, kan dolu ve ağır bir zindan yoktur.

"Vahiş", korkunç ve ürküntü veren; "vahim", sakîl ve zararlı demektir. Ya'nî, ey kimse! Sen, "Karanlık ve izbe zindan içinde nasıl ünsiyet ve zevk olur?" diye taaccüb edersen, düşün ki, ana rahminden daha vahşet-nümâ ve nâhoş ve karanlık ve kan dolu ve sakîl bir zindan yoktur.

3437. Vaktaki Hak Teâlâ kendi tarafına sana pencerecik açtı, rahim içinde her dem senin cismin ziyâde arttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3437. Yüce Allah kendi tarafından sana küçük bir pencere açtığında, rahim içinde her an senin cismin daha da arttı.

Yani, Yüce Allah kendi tarafından, yani sıfat ve isimlerinin tecellisine mazhar olmaya yatkın olan insan sureti tarafına sana küçük bir pencere açtığında, o karanlık ve dar olan ana rahmi içinde her an senin cismin artar ve günden güne büyüyüp gelişir.

Ya'nî, vaktâki Hak Teâlâ kendi tarafına, ya'nî sıfât ve esmâsının mazhariyetini kabûle müstaid olan sûret-i insâniyye tarafına sana pencerecik açtı, o karanlık ve dar olan ana rahmi içinde her dem senin cismin artar ve günden güne neşv ü nemâ bulur.

3438. O zindanda kıyâssız zevkten dolayı senin cisminin fidanından havâs hoş açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3438. O zindanda kıyâssız zevkten dolayı senin cisminin fidanından duyuların hoş açıldı.

"Gars", fidan demektir. Yani, o ana rahmi zindanı içinde şimdiki aklının kıyas edemeyeceği zevkten dolayı senin cisminin fidanından duyularının çiçekleri latif bir şekilde açıldı, beş dış duyu ortaya çıktı.

"Gars", fidan demektir. Ya'nî, o ana rahmi zindanı içinde şimdiki aklının kıyâs edemeyeceği zevkten dolayı senin cisminin fidanından havâssının çiçekleri latîf bir sûrette açıldı, havâss-i hamse-i zâhire peydâ oldu.

3439. O rahimden dışarı olmak senin üzerine şedîddir. Onun zihârından arka tarafa kaçarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3439. O rahimden dışarı çıkmak senin üzerine şiddetlidir. Onun zihârından arka tarafa kaçarsın.

"Zihâr", ferc (kadın cinsel organı) ve zeker (erkek cinsel organı) ve su akan taş yarığı anlamlarındadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, doğum vakti geldiği zaman, o rahim zindanından dışarıya çıkmak sana zor ve şiddetli bir hâl gelir. Onun ferc tarafından arka tarafına geriye kaçarsın ve doğmak istemezsin ve o rahim içindeki zevkin yok olmamasını istersin.

"Zihâr", ferc ve zeker ve su akan taş yarığı ma'nâlarınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, doğum vakti geldiği vakit, o rahim zindanından dışarıya çıkmak sana dürüşt ve şiddetli bir hâl gelir. Onun ferc tarafından arka tarafına geriye kaçarsın ve doğmak istemezsin ve o rahim içindeki zevkin zâil olmamasını istersin.

3440. Lezzet yolunu içeriden bil, dışarıdan değil! Köşk ve kal'alar istemeyi ahmaklık bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3440. Lezzet yolunu içeriden bil, dışarıdan değil! Köşk ve kaleler istemeyi ahmaklık bil!

Ey insan! Lezzet ve zevk yolunu insanın kalbinden ve içinden bil, dışarıdan değil! Bu sebeple zevk ve lezzet bulmak ve rahat etmek için köşk ve kaleler istemeyi ahmaklık bil! Çünkü nice köşklerde ve saraylarda türlü türlü nimetlere gark olmuş olanlar vardır ki, içleri ve kalpleri ıstırap içindedir ve kalp rahatının özlemini çekerler. Nitekim Türkçe'de "İçine kan kustuktan sonra altın tas ne işe yarar!" atasözü meşhurdur.

Ey kimse! Lezzet ve zevk yolunu insanın kalbinden ve bâtınından bil, hâriçten değil! Binâenaleyh zevk ve lezzet bulmak ve rahat etmek için köşk ve kal'alar istemeyi ahmaklık bil! Zîrâ nice köşklerde ve saraylarda türlü türlü ni'metlere müstağrak olanlar vardır ki, bâtınları ve kalbleri muztaribdir ve kalb râhatının hasretkeşidirler. Nitekim Türkçe'de "İçine kan kustuktan sonra altın tas ne işe yarar!" darb-ı meseli meşhûrdur.

3441. O biri mescid köşesinde mest ve şâddır; ve o biri bağ içinde ekşi ve muradsızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3441. O biri mescit köşesinde mest ve şâddır; ve o biri bağ içinde ekşi ve muratsızdır.

O bir kimse, mescit köşesinde eski püskü elbiseler içinde kalbinden gelen zevkin sarhoşu ve sevinçlisidir. Hâlbuki o bir diğer kimse, bağ içinde ve gülistan ortasında oturmuş iken, ekşi yüzlü ve ıstıraplı ve muratsız bir hâldedir. Birisi görünüşte azap görünen manzara içinde cennette ve diğeri görünüşte cennet görünen manzara içinde cehennemdedir.

O bir kimse, mescid köşesinde eski püskü elbiseler içinde kalbinden gelen zevkin mesti ve mesrûrudur. Halbuki o bir diğer kimse, bağ içinde ve gülistân ortasında oturmuş iken, ekşi yüzlü ve muztarib ve murâdsız bir hâldedir. Birisi zâhirde azâb görünen manzara içinde cennette ve diğeri zâhirde cennet görünen manzara içinde cehennemdedir.

3442. Köşk bir şey değildir. Bedeni vîrân et! Ey benim beyim! Hazîne vîranlık içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3442. Köşk bir şey değildir. Bedeni viran et! Ey benim beyim! Hazine viranlık içindedir.

Yani, zevk ve rahat vermek hususunda bu dünyanın köşkü ve süsleri bir şey değildir. Çünkü bu zahirî köşklerden insan ruhunun bir zevki yoktur. O ruhun zevki ve lezzeti latif olan kendi âlemindendir. Senin yoğun olan cismin ise o latif ruhun perdesi ve örtüsüdür. Bu sebeple riyâzât ve mücâhedât ile bu cismi viran et! Çünkü ey benim beyim! Hazine ve define bu cismin viranlığı ve harablığı içinde gizlidir. Nitekim bir beyt-i şeriflerinde cenab-ı Pir efendimiz şöyle buyururlar: "Sen bir Zülfikar ve kılıç misalisin. Cismin dahi tahtadan yapılmış bir kındır. Eğer o kın kırılmış olursa, niçin kalben mahzun olursun?"

Ya'nî, zevk ve râhat vermek husûsunda bu dünyanın köşkü ve müzeyyenâtı bir şey değildir. Zîrâ bu zâhirî köşklerden rûh-ı insânînin bir zevki yoktur. O rûhun zevki ve lezzeti latîf olan kendi âlemindendir. Senin kesîf olan cismin ise o rûh-ı latîfinin hicabı ve perdesidir. Binâenaleyh riyâzât ve mücâhedât ile bu cismi vîrân et! Zîrâ ey benim beyim! Hazîne ve define bu cismin vîrânlığı ve harâblığı içinde gizlidir. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: “Sen bir Zülfikar ve kılıç misalisin. Cismin dahi tahtadan yapılmış bir kındır. Eğer o kın kırılmış olursa, niçin kalben mahzûn olursun?”

3443. Bunu görmez misin ki, şarab bezminde sarhoş o vakit hoş olur ki, o harab oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. Bunu görmez misin ki, şarap meclisinde sarhoş, o zaman hoş olur ki, o harap oldu?

Sen dışarıdan bu hâli görmez misin ki, içki meclisinde sarhoş olan bir kimse kendinden geçtiği vakit hoş olur ve gam ve elemden ve kendisini azap veren duygulardan kurtulur?

Sen zâhirde bu hâli görmez misin ki, içki meclisinde sarhoş olan bir kim- se kendinden geçtiği vakit hoş olur ve gam ve elemden ve kendisini ta'zîb eden duygulardan kurtulur?

3444. Gerçi hâne nakış doludur, onu kopar; hazîneyi iste ve onu hazîneden ma'mûr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. Gerçi ev nakışlarla doludur, onu söküp at; hazineyi iste ve onu hazineyle mamur et!

Gerçi beden evi, beş duyu vasıtasıyla aşağı âlemden gelen türlü türlü hayallerin nakışları ve suretleriyle doludur, fakat bu suret ve hayal perdelerinin altında ilahi sıfatlar hazineleri gizlidir. Bu sebeple, beş duyunun toplamından oluşan o bedenin varlığını söküp at ve riyâzât ve mücâhedât ile onun yoğunluğunu inceliğe dönüştür ve ilahi sıfatlar hazinesini iste ve o bedeni bu hazineyle mamur et!

Gerçi cisim hânesi havâss-i hamse vâsıtasıyla âlem-i süflîden gelen türlü türlü hayallerin nakışları ve sûretleriyle doludur, fakat bu sûret ve hayâl per- delerinin altında sıfât-ı ilâhiyye hazîneleri gizlidir. Binâenaleyh havâss-i hamsenin mecmû'undan terekküb eden o cismin varlığını kopar ve riyâzât ve mücâhedât ile onun kesâfetini letâfete tebdîl et ve sıfât-ı ilâhiyye hazînesini iste ve o cismi bu hazîneden ma'mûr et!

3445. Nakış ve tasvîr ve hayal dolu olan hane ve bu sûretler visal hazînesi üzerinde perde gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3445. Nakış, tasvir ve hayal dolu olan ev ve bu suretler, visal hazinesi üzerinde perde gibidir.

Aşağı âlemin nakşı, tasviri ve hayali ile dolu olan bu yoğun beden evi ve bu suretler, ilahi visal (kavuşma) hazinesi üzerinde perde gibidir.

Alem-i süflînin nakşı ve tasvîri ve hayali ile dolu olan bu cism-i kesîf evi ve bu sûretler visâl-i ilâhî hazînesi üzerinde perde gibidir.

3446. Altınların parlaklığı hazînenin pertevidir ki, bu sînede sûretler kaynar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3446. Altınların parlaklığı hazinenin perdesidir ki, bu sinenin içinde suretler kaynar.

Sana altın gibi parlak görünen o beş duyunun kalbe yansıttığı nakışlar ve hayaller, ilahi sıfatlar hazinesinin perdesidir. Senin kalbinde ve sinende kaynayan o suretler ve hayaller o hazinenin yansımalarıdır.

Sana altın gibi parlak görünen o havâss-i hamsenin kalbine akis ettirdiği nakışlar ve hayaller, sıfât-ı ilâhiyye hazînesinin pertevidir. Senin kalbinde ve sînende kaynayan o sûretler ve hayaller o hazînenin akisleridir.

3447. Şerefli olan suyun lutfundan ve aksinden de suyun yüzü üzerinde köpü- ğün cüz'leri perde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3447. Şerefli olan suyun lütfundan ve aksinden de suyun yüzü üzerinde köpüğün cüz'leri perde oldu.

Nitekim "Biz her bir şeyin hayatını sudan yaptık" (Enbiyâ, 21/30) ayet-i kerimesi gereğince, hayat âleminde şerefli ve kıymetli olan suyun letafetinden ve aksinden o suyun yüzü üzerinde oluşan köpüklerin cüz'leri, saf olan suya perde oldu ve köpükler cüz'lerinin yoğun yığınlarından suyun saf olan yüzü görünmedi. Bakılırsa, köpüğün hakikati sudur. Böyle iken köpüğün belirginleşmesi ve sureti suyun gayrı görünüp, kendi hakikatinin perdesi ve hicabı oldu.

Nitekim وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيَّ (Enbiyâ, 21/30) ya'nî "Biz her bir şeyin hayatını sudan yaptık" âyet-i kerîmesi mûcibince âlem-i hayâtta şerefli ve kıymetli olan suyun letâfetinden ve aksinden o suyun yüzü üzerinde hâsıl olan köpüklerin cüz'leri, sâf olan suya perde oldu ve köpükler cüz'lerinin ke- sîf yığınlarından suyun sâf olan yüzü görünmedi. Bakılırsa, köpüğün hakîka- ti sudur. Böyle iken köpüğün taayyünü ve sûreti suyun gayrı görünüp, kendi hakîkatinin perdesi ve hicâbı oldu.

3448. Kıymetli olan cânın lutfundan ve kaynamasından dahi, cismin şahsı cânın yüzü üzerine perde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3448. Kıymetli olan canın lütfundan ve coşkunluğundan dahi, bedenin şahsı canın yüzü üzerine perde oldu.

"Şahs", her şeyin karaltısı demektir. Yani, kıymetli olan insan ruhunun inceliğinden ve coşkunluğundan dahi, bedenin şahsı ve yoğun olan karaltısı, canın yüzü üzerinde perde oldu. Yani beş duyunun (havâss-i hamse) ortaya çıkışı ruhun faaliyetindendir; ve bu idrak edenler (müdrikât) kendi hakikati olan ruhun perdesi oldu. Sudan oluşan köpüklerin suyu araması kabilinden olarak, bu beş duyu idrak edenleri dahi ruhu aramaya ve anlamaya kalkıştı.

"Şahs", her şeyin karaltısı demektir. Ya'nî, kıymetli olan rûh-ı insânînin letâfetinden ve kaynamasından dahi, cismin şahsı ve kesîf olan karaltısı, cânın yüzü üzerinde perde oldu. Ya'nî havâss-i hamsenin zuhûru rûhun fa'âliyetindendir; ve bu müdrikât kendi hakîkati olan rûhun perdesi oldu. Sudan hâsıl olan köpüklerin suyu araması kabîlinden olarak, bu havâss-i hamse müdrikâtı dahi rûhu aramaya ve anlamaya kıyâm etti.

3449. Binâenaleyh meseli dinle ki, nâsın ağızlarından kalktı ki: "Ey birader! O şey ki, bizim üzerimizdedir, yine bizdendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3449. Bu sebeple, insanların ağızlarından çıkan şu meseli dinle ki: "Ey birader! O şey ki, bizim üzerimizdedir, yine bizdendir."

Bu sebeple, insanların ağızlarında dolaşan "Ey birader! Bizim üzerimizde olan şey yine bizdendir" darb-ı meselini dinle ki, bizim duyularımız ve duyularımızdan kalbimizde ortaya çıkan şekiller ve hayaller bizde olan ruhun tecellilerindendir; ve ruh dahi Hakk'ın Hayat sıfatının mazharıdır (tecelli yeridir). İşte bize bizden ortaya çıkan şekiller ve hayaller bizim hakikatimizin perdesidir ve bizde olan perde yine bizden geliyor.

Binâenaleyh nâsın ağızlarında revân eden: "Ey birâder! Bizim üzerimizde olan şey yine bizdendir" darb-ı meselini dinle ki, bizim havâssimiz ve havâssimizden kalbimizde peydâ olan sûretler ve hayaller bizde olan rûhun tecelliyâtındandır; ve rûh dahi Hakk'ın sıfat-ı Hayatının mazharıdır. İşte bize bizden peydâ olan sûretler ve hayaller bizim hakîkatimizin hicabıdır ve bizde olan hicâb yine bizden geliyor.

3450. Bu hicabdan dolayı köpüğe tapıcı olan bu susuzlar, sâfî olan sudan uzak düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3450. Bu perdeden dolayı köpüğe tapan bu susuzlar, saf olan sudan uzak düştü.

"Dûr dest", uzak mesafeden kinayedir. Yani, bizde yine bizden meydana gelen bu hayaller perdesinden dolayı köpük mesabesinde olan taayyünlere (belirginleşmelere) tapan ve âlem suretlerini seven bu susuzlar, saf olan hakikat suyundan uzak düştü.

"Dûr dest", uzak mesafeden kinâyedir. Ya'nî, bizde yine bizden peydâ olan bu hayâlât hicabından dolayı köpük mesâbesinde olan taayyünâta tapıcı ve suver-i âlemi sevici olan bu susuzlar, sâfî olan hakîkat suyundan uzak düştü.

3451. Ey güneş! Senin gibi kıble ve imâm ile, geceye tapıcılık ve yarasalık ediyoruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3451. Ey güneş! Senin gibi kıble ve imam ile, geceye tapıcılık ve yarasalık ediyoruz.

"İmam", "imam" kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılmış okunuşudur). Yani, ey hakikat güneşi olan Yüce Allah! Senin gibi sıfatlarının ve isimlerinin tecellileriyle her an tecelli eden bir kıbleyi ve imamı bırakıp, geceye yani tabiat âleminin karanlığına tapıcılık ve yarasalık ediyoruz; ve eşyanın suretlerinin (şekillerinin) birbirini takip eden bir şekilde ortaya çıkışını sadece tabiatın tesirlerine bağlıyoruz.

“imâm”, “imâm” kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya’nî, ey hakîkat güneşi olan Hak Teâlâ! Senin gibi tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi ile her ân mütecellî olan bir kıbleyi ve imâmı bırakıp, geceye ya’nî âlem-i tabîatin karanlığına tapıcılık ve yarasalık ediyoruz; ve suver-i eşyânın müteselsil bir sûrette zuhûrunu münhasıran tabîatın te’sîrâtına haml ediyoruz.

3452. Bu yarasalara kendi tarafını uçmak mahalli et! Ey müstecâr! Onları bu yarasalıktan kurtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3452. Bu yarasalara kendi tarafını uçma yeri yap! Ey sığınılacak olan! Onları bu yarasalıktan kurtar!

"Matâr", uçma yeri; "müstecâr", "kendisinden sığınılması istenen" anlamlarındadır. Yani, bu tabiat âleminin karanlığını seven ve o karanlıklar içinde uçan yarasa kuşu gibi gafil insanlara, kendi tarafını uçma yeri yap! Ey kendisinden sığınak ve barınak istenen Yüce Allah! Onları bu yarasalıktan ve tabiat âlemi karanlıklarının zevkinden kurtar!

“Matâr”, uçmak mahalli; “müstecâr”, “kendisinden sığınacak istenilmiş olan” ma’nâlarındadır. Ya’nî, bu âlem-i tabîat karanlığını seven ve o karanlıklar içinde uçan yarasa kuşu mesâbesindeki gâfillere, kendi tarafını uçmak mahalli et! Ey kendisinden melce’ ve penâh istenilmiş olan Hak Teâlâ! Onları bu yarasalıktan ve âlem-i tabîat karanlıklarının zevkinden kurtar!

3453. “Bu delikanlı bu cürmden dâldir ve mugîrdir. Zîrâ bana geldi, fakat onu muâhaze etme!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3453. “Bu delikanlı bu suçtan sapkındır ve gayrete getiricidir. Çünkü bana geldi, fakat onu sorgulama!”

“Mugîr”, birini gayrete getirici demektir; ve “gayret” burada Türkçe “kıskançlık” demek olur. Bu anlama göre Yüce Allah’a “gayret” isnadı caiz olup olmadığı, 1. cildin 1790 numaralı beytinin başındaki şerh-i şerifte zikredilen `والله اغير مني` yani “Allah Teâlâ benden daha gayûrdur” hadis-i şerifinde beyan buyurulmuştur. Ve 1790 numaraya denk gelen `جمله عالم ز آن غیور آمد که بدردر غیرت برین عالم سبق` [yani “Bütün âlem o sebepten gayûr geldi ki, Hak gayrette bu âlem üzerine öne geçti”] beyt-i şerifinin izahında da “gayret” hakkında icap eden beyanlar geçti. Yani, “Elinden atı alınmak istenilen bu delikanlı bey, başına gelen bu beladan kurtulmak için Seni bırakıp bana müracaat etti. Bu ise bir kabahat ve suçtur. Bu sebeple o bey bu bana müracaatından dolayı sapkınlığa düşmüş ve yolunu şaşırmıştır ve mugîrdir. Yani şerefli Zâtını gayrete getirmiştir. Fakat onu bu suçtan dolayı sorgulama!”

“Mugîr”, birini gayrete getirici demektir; ve “gayret” burada Türkçe “kıskançlık” demek olur. Bu ma’nâya göre Hak Teâlâ’ya “gayret” isnâdı câiz olup olmadığı 1. cildin 1790 numaralı beytinin başındaki şürh-i şerîfte mezkûr olan `والله اغير مني` ya’nî “Allâh Teâlâ benden gayûrdur” hadîs-i şerîfinde beyân buyurulmuştur. Ve 1790 numaraya müsâdif olan `جمله عالم ز آن غیور آمد که بدردر غیرت برین عالم سبق` [ya’nî “Bütün âlem o sebebden gayûr geldi ki, Hak gayrette bu âlem üzerine sebak götürdü”] beyt-i şerîfinin îzâhında da “gayret” hakkında îcâb eden beyânât geçti. Ya’nî, “Elinden atı alınmak istenilen bu delikanlı bey, başına gelen bu belâdan kurtulmak için Sen’i bırakıp bana mürâcaat etti. Bu ise bir kabâhat ve cürümdür. Binâenaleyh o bey bu bana mürâcaatından dolayı dalâlete düşmüş ve yolunu şaşırmıştır ve mugîrdir. Ya’nî Zât-ı şerîfini gayrete getirmiştir. Fakat onu bu cürümdem dolayı muâhaze etme!”

3454. İmâdü’l-Mülk’te bu düşünceler, ormanlarda arslan gibi kaynayıcı olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3454. İmâdü'l-Mülk'te bu düşünceler, ormanlarda arslan gibi kaynayıcı olmuş idi.

Yani, Hârezmşâh'ın önünde bir şey söylemeksizin ayakta duran İmâdü'l-Mülk'te bu düşünceler ve fikirler, ormanlarda oradan oraya sıçrayan arslanlar gibi kaynayıcı olmuş idi.

Ya'nî, Hârezmşâh'ın önünde bir şey söylemeksizin ayakta duran İmâdü'l-Mülk'te bu düşünceler ve fikirler, ormanlarda oradan oraya sıçrayan arslanlar gibi kaynayıcı olmuş idi.

3455. Onun zahiri sultanın önünde durmuş, onun cânı gayb bahçelerinde uçucu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3455. Onun görüneni sultanın önünde durmuş, onun canı gayb bahçelerinde uçucu idi.

Her ne kadar o vezirin cismi ve görüneni sultanın önünde sessiz bir şekilde ayakta durmuş idiyse de, onun iç âlemi olan ruhu gayb âleminin bahçelerinde uçucu olmuş idi.

Her ne kadar o vezîrin cismi ve zâhiri sultânın önünde sakit bir sûrette ayakta durmuş idiyse de, onun bâtını olan rûhu âlem-i gayb bahçelerinde uçucu olmuş idi.

3456. O melekler gibi "elest" iklîminde her bir dem taze şürb ile mest olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3456. O, melekler gibi "elest" ikliminde her an taze bir içkiyle mest olurdu.

O vezir, bu hâli içinde, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabının gerçekleştiği ruhlar âlemindeki melekler gibi, Hakk'ın hitaplarının zevk şarabını içmekten her an taze ve yeni yeni sarhoş olurdu. Yani İmâdü'l-Mülk, Yüce Allah'a karşı olan bâtınî münacatlarının her birine Hak tarafından cevaplar alıp, bu cevapların zevki ile sürekli mest ve kendinden geçmiş bir hâle gelirdi.

O vezîr, bu hali içinde ألست بربكم (A'raf, 7/172) ya'nî "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhtaki melekler gibi Hakk'ın hitâblarının zevki şarabını içmekten her bir dem tâze ve yeni yeni sarhoş olurdu. Ya'nî İmâdü'l-Mülk cenâb-ı Hakk'a karşı olan bâtınî münâcâtının her birine cânib-i Hak'tan cevablar alıp bu cevâbların zevki ile aleddevâm mest ü müstağrak bir hâle gelirdi.

3457. İçinde sûr ve dışında bir gam dolu gibi idi. Lahdi olan cisim içinde hoş âleme mensub idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3457. İçinde sevinç ve dışında bir gam dolu gibi idi. Lahdi olan cisim içinde hoş âleme mensup idi.

Bu sarhoşluk sebebiyle vezirin bâtını ve içi sevinç ve neşe içinde idi. Fakat dışına bakılırsa pek ziyade gamlı olan bir kimse gibi idi. Bir mezar gibi olan cisminin içinde hoş ve latif bir âlemi var idi.

Bu sarhoşluk sebebiyle vezîrin bâtını ve içi sûr ü meserret içinde idi. Fakat zâhirine bakılırsa pek ziyâde gamlı olan bir kimse gibi idi. Bir mezâr gibi olan cisminin içinde bir hoş ve latîf âlemi var idi.

3458. O bu hayret ve intizar içinde idi: "Acaba gaybdan ve bâtından ne peydâ olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3458. O bu hayret ve bekleyiş içinde idi: "Acaba gaybdan ve bâtından ne ortaya çıkar?"

"Sirâr", burada mastardır, "gizlilik ve bâtın" anlamındadır. "Tâ", şaşkınlık içindir. Yani, vezir, "Acaba gayb âleminden ve gizlilik dünyasından ne ortaya çıkacaktır?" diye hayret ve bekleyiş içinde idi.

"Sirâr", burada masdardır, "gizlilik ve bâtın" ma'nâsınadır. "Tâ", taaccüb içindir. Ya'nî, vezîr, "Acabâ âlem-i gaybdan ve gizlilik cihânından ne zâhir olacaktır?" diye hayret ve intizâr içinde idi.

3459. O zaman çavuşlar atı Hârezmşah'ın önüne çekerek, içeriye çektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3459. O zaman çavuşlar atı Hârezmşah'ın önüne çekerek, içeriye çektiler.

Yani, İmâdü'l-Mülk içinden yaptığı yakarışına karşı Yüce Allah tarafından nasıl bir muamele yapılacağını beklemekte olduğu sırada, çavuşlar da atı beyden zorla alıp padişahın önüne çeke çeke getirdiler.

Ya'nî, İmâdü'l-Mülk içinden yaptığı münâcâtına karşı cenâb-ı Hak tarafından ne muâmele yapılacağına intizar etmekte olduğu esnâda, çavuşlar dahi atı beyden gasb edip pâdişâhın önüne çeke çeke getirdiler.

3460. El-hak bu mavi felek altında boyda ve koşuşta öyle bir at yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3460. Gerçekten de bu mavi gök altında boyda ve koşuşta öyle bir at yok idi.

"Tek", "koşma, koşuş" demektir. "El-hak", "doğrusu budur ki" anlamında Arapça bir terkîbdir. Yani, doğrusu budur ki, bu mavi renkli kuşatıcı hava altında boyda ve endamda ve koşmada bu getirilen at gibi bir at yok idi.

[3440] "Tek", "koşma, koşuş" demektir. "El-hak", "doğrusu budur ki" ma'nâsında terkîb-i Arabî'dir. Ya'nî, doğrusu budur ki, bu mavi renkli havâ-yı muhît altında boyda ve bosta ve koşmada bu getirilen at gibi bir at yok idi.

3461. Onun rengi her gözü kapar idi. O şimşeğe ve ayın doğmuşuna merhaba!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3461. Onun rengi her gözü kapar idi. O şimşeğe ve ayın doğmuşuna merhaba!

"Berk", şimşek demektir. Yani, o atın o kadar parlak rengi var idi ki, bakanın gözünü şimşek gibi kapar ve kamaştırır idi. O şimşek mesafesinde ve aydan doğmuş olan at şahın huzuruna hoş geldi ve sefa geldi.

"Berk", şimşek. Ya'nî, o atın o kadar parlak rengi var idi ki, bakanın gözünü şimşek gibi kapar ve kamaştırır idi. O şimşek mesâbesinde ve aydan doğmuş olan at şâhın huzûruna hoş geldi ve safâ geldi.

3462. Ay gibi, Utarid gibi hızlı gidici idi. Guyâ onun yemi arpa değil sarsar olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3462. Ay gibi, Utarid gibi hızlı gidici idi. Sanki onun yemi arpa değil, sarsar olmuş idi.

"Utarid", güneşin etrafında dönen gezegenlerden birinin adıdır. Güneşe en yakın olup, güneş doğmadan biraz önce veya güneş battıktan biraz sonra gökte görünür. Güneş etrafındaki hareketini 88 günde bitirir. At, hareketinin hızı sebebiyle aya ve Utarid'e benzetilmiştir. "Sarsar", sert rüzgâr, bora demektir. Yani, o at ay gibi, Utarid gibi çabuk gidici idi. Onun yemi ve gıdası arpa değil, sanki sert rüzgâr idi.

"Utarid", güneşin etrafında dönen seyyârelerden birinin adıdır. Güneşe en yakın olup, güneş doğmadan biraz evvel veyâhud güneş battıktan biraz sonra gökte görünür. Güneş etrafındaki hareketini 88 günde bitirir. At sür'at-i seyri hasebiyle aya ve Utarid'e teşbîh buyurulmuştur. "Sarsar", sert rüzgâr, bora demektir. Ya'nî, o at ay gibi, Utarid gibi çabuk gidici idi. Onun yemi ve gıdâsı arpa değil, gûyâ sert rüzgâr idi.

3463. Ay mesîr ve mezhebde gök arsasını bir gecede kat' eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3463. Ay, bir gecede yürüyüş ve gidişinde gök arsasını kat eder!

"Mesîr" ve "mezheb" kelimeleri, masdar-ı mîmî (fiil kökünden türeyen isim) olduklarına göre, "yürümek ve gitmek" anlamlarına gelir; ism-i mekân (yer ismi) olduklarına göre de, "yürüme ve gitme yeri" demektir ki, bundan kastedilen, ayın yörüngesidir. Yani, ay yörüngesinde, yerkürenin yarısına denk gelen bir gece boyunca gök meydanını hızla kat eder. Bu şerefli beyitte cismaniyet âlemindeki (maddî âlemdeki) hıza işaret buyurulur. Bilinmelidir ki, son bilimsel keşiflere göre maddiyat âlemindeki hız hayret verici bir derecededir. Örneğin, üç bin metre uzunluğundaki bir elektrik dalgası saniyede yüz bin, üç yüz metre uzunluğundaki dalga ise saniyede bir milyon kez titreşir. Şimdiki durumda, kısa dalga boylarının üretim araçlarının gelişmesi sayesinde on beş santimetre uzunluğunda bir dalga elde edildiğine göre, bunun iki milyar titreşimden oluştuğu fiiliyatta sabittir. Bu sebeple, maddiyat incelendikçe bizim yetersiz akıllarımızın kavrayamayacağı derecede hızların meydana geleceği inkâr olunamaz.

"Mesîr" ve "mezheb", masdar-ı mîmî olduğuna göre, "yürümek ve gitmek" ma'nâlarına gelir; ve ism-i mekân olduğuna göre de, "yürümek ve gitmek mahalli" demek olur ki, bundan murâd, ayın mahrekidir. Ya'nî, ay mahrekinde küre-i arzın nısfına tesadüf eden bir gece esnasında gök meydanını sür'atle kat' eder. Bu beyt-i şerîfte cismâniyet âlemindeki sür'ate işaret buyurulur. Ma'lûmdur ki, son keşfiyyât-ı fenniyyeye göre maddiyyât âlemindeki sür'at şâyân-ı hayret bir derecededir. Meselâ üç bin metre uzunluğundaki bir elektrik dalgası sâniyede yüz bin ve üç yüz metre uzunluğundaki dalga dahi sâniyede bir milyon ihtizâz eder. Şimdiki hâlde kısa tûllerin vesâit-i istihsâliyyesinin tekemmülü sâyesinde on beş santimetre uzunluğunda bir dalga elde edildiğine göre, bunun iki milyar ihtizâzdan mürekkeb olduğu fiiliyâtta sâbittir. Binâenaleyh maddiyât incelendikçe bizim kāsır olan akıllarımızın eremeyeceği derecede sür'atler vâki' olacağı inkâr olunamaz.

3464. Mâdemki ay bir gecede burçları kať ediyor, mi'râcı neden münkir oluyorsunuz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3464. Mademki ay bir gecede burçları kat ediyor, miracı neden inkâr ediyorsunuz?

Yani, mademki ay bir gecede, astronomi ilmine göre gökte kabul edilen burçları hızla kat ediyor, ey inkârcı! Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin miracını neden inkâr ediyorsun? Ve "Kısa bir zaman zarfında Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin cismanî olan miracı mümkün olamaz!" diyorsun. Bilinmeli ki, nebevî miraç hakkında kimisi ruhanî ve kimisi cismanî diyenler olduğu gibi, maddiyata dalmış olanlar da tamamen inkâr ederler. Bu ihtilaflar hep akılların zaman ile sınırlı olmalarından kaynaklanır. Hâlbuki zaman itibari bir şeydir. Zira maddiyat her bölünmez an içinde Hakk'ın bir tecellîsi ile yok olur ve bir tecellîsi ile var olur; ve bu yok etme ve var etme, akıl ölçüsünün dışında gerçekleşen bir hızla olduğundan, his gözüne eşya sabit görünür. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabi (k.s.) Hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymanî'de Yemen melikesi Belkıs'ın tahtının Süleyman (a.s.) huzurunda var oluşunu açıklarken buyururlar ki: فكان زمان عدمه اى عدم العرش من مكانه عين وجوده عند سليمان من تجديد الخلق مع الانفاس ولا علم لاحد بهذا القدر بل الانسان لا يشعر به من نفسه انه في كل نفس لا يكون ثم يكون Yani "Onun yokluğu zamanı, yani tahtın mekânından yokluğu, Süleyman (a.s.) nezdinde nefeslerle halkın yenilenmesi kabilinden olarak, onun varlığının aynı oldu. Hâlbuki bu miktara hiçbir kimsenin ilmi yoktur. Belki insan, muhakkak her bir nefesinde yok olup, sonra var olduğuna kendi nefsinde şuur sahibi değildir." Buna göre bu var etme ve yok etme meselesi, nazarî akıl sahipleri nezdinde en zor meselelerdendir. Bu keyfiyeti ancak her bölünmez an içinde kendi vücudunda yok etme ve var etmeyi zevken (manevî bir tat ile) müşahede eden peygamberler ve evliya hazretleri bilir; ve bu hususta zaman ve mekânın ve yakınlığın ve uzaklığın asla tesiri yoktur. Zira bir mekânda yok olan cismin gerek yakın ve gerek uzak bir mekânda bölünmez an içinde var olması mümkündür. İşte nebevî miraç ve diğer nebevî varis olan kâmillerin miraçları bu kabildendir. Teceddüd-i emsâl (benzerlerin yenilenmesi) hakkındaki açıklamalar 1. cildin 2066 numarasına denk gelen ناید آن الا که بر خاصان پدید باقیان في لبس من خلق جديد [yani “O, ancak haslara zahir olarak gelir; diğerleri yeni bir yaratılış elbisesi içindedirler"] ve 1165 numarasına denk gelen جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا [yani "Bütün âlem her an fani olur. Tekrar beka içinde zahir olur"] beyitlerinde geçti.

Ya'nì, mâdemki ay bir gecede ilm-i hey'etçe gökte i'tibâr olunan burçları sür'atle kat' ediyor, ey münkir! Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcını neden inkâr ediyorsun? Ve "Az zaman zarfında Resûl-i Ekrem hazretlerinin cismânî olan mi'râcı mümkin olamaz!" diyorsun. Ma'lûm olsun ki, mi'râc-ı nebevî hakkında kimi rûhânî ve kimi cismânî diyenler olduğu gibi, maddiyâtta müstağrak olanlar da büsbütün inkâr ederler. Bu ihtilafat hep akılların zaman ile mukayyed olmalarından neş'et eder. Halbuki zaman i'tibârî bir şeydir. Zîrâ maddiyât her ân-ı gayr-i münkasim içinde Hakk'ın bir tecellîsi ile ma'dûm ve bir tecellîsi ile mevcûd olur; ve bu i'dâm ve îcâd akıl ölçüsünün hâricinde vâki' bir sür'atle olduğundan, his gözüne eşyâ sâbit görünür. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabi (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de Yemen melikesi Belkîs'in tahtının huzûr-ı Süleymânî'de mevcûd oluşunu îzâhen buyururlar ki: فكان زمان عدمه اى عدم العرش من مكانه عين وجوده عند سليمان من تجديد الخلق مع الانفاس ولا علم لاحد بهذا القدر بل الانسان لا يشعر به من نفسه انه في كل نفس لا يكون ثم يكون Ya'nî "Onun yokluğu zamânı ya'nî tahtın mekânından yokluğu, Süleymân'ın indinde enfâs ile halkın tecdîdi kabîlinden olarak, onun vücûdunun gayrı oldu. Halbuki bu mikdâra hiçbir kimsenin ilmi yoktur. Belki insanın muhakkak her bir nefesinde yok olup, sonra var olduğuna kendi nefsinde şuûru yoktur." Binâenaleyh bu îcâd ve i'dâm mes'elesi akl-ı nazarî erbâbı indinde en müşkil mes'elelerdendir. Bu keyfiyeti ancak her gayr-ı münkasim ân içinde kendi vücûdunda i'dâm ve îcâdı zevkan müşâhede eden enbiyâ ve evliyâ hazarâtı bilir; ve bu husûsta zaman ve mekânın ve yakınlığın ve uzaklığın aslâ te'sîri yoktur. Zîrâ bir mekânda ma'dûm olan cismin gerek yakın ve gerek uzak bir mekânda gayr-i münkasim ân içinde mevcûd olması mümkindir. İşte mi'râc-ı nebevî ve sâir vâris-i nebevî olan kâmillerin mi'râcları bu kabîldendir. Teceddüd-i emsâl hakkındaki îzâhât 1. cildin 2066 numarasına müsadif olan ناید آن الا که بر خاصان پدید باقيان في لبس من خلق جديد [ya'nî “O, ancak hâslara zâhir olarak gelir; bâkîler halk-ı cedîdden lebs içindedirler"] ve 1165 numarasına müsâdif olan جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا [ya'nî "Cümle âlem her dem fânî olur. Tekrar bekā içinde zâhir olur"] beyitlerinde geçti.

3465. O acib olan dürr-i yetîm yüz ay gibidir. Zîrâ onun işareti ile ay iki yarım oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3465. O acayip olan eşsiz inci yüz ay gibidir. Çünkü onun işareti ile ay ikiye ayrıldı.

"Dürr-i yetîm", değeri biçilemeyen inci demektir. Bundan kasıt, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin latif zâtıdır. Yani, o hâlleri acayip olan Peygamber'in şerefli bedeni, mekânı katetme (tayy-i mekân) ve zamanı kısaltma (bast-i zaman) konusunda yüz ay değerindedir. Çünkü onun cismaniyet âlemindeki şeklî işareti ile yine cismanî olan ay iki yarım parça oldu. Bilinmeli ki, ayın yarılması (şakk-ı kamer) mucizesi bir gece Mekke-i Mükerreme'de gerçekleşti. İmâm-ı Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde Enes b. Mâlik'ten şöyle rivayet edilmiştir: ان اهل مكة سئلوا رسول الله صلى الله تعالی علیه و سلم ان يريهم آية فأراهم انشقاق القمر شقتين حتى رأوا حراء بينهما Yani "Mekke halkı Resûl-i Ekrem'den kendilerine bir mucize göstermesini istediler. O da ayın iki parça olmasını gösterdi. Hatta Hira dağını ayın iki parçası arasında gördüler." Şimdi ay Hira dağı seviyesine doğru yükseldiği zaman, Avrupa kıtasından görünmez ancak, Asya kıtasından görünür. Bu sebeple Avrupa kıtasında ayın yarılmasının görülmesi hakkında kayıt aramak abestir. Bu kayıt ancak Asya'da bulunabilir. Hâlbuki bundan tahminen bir buçuk-iki asır önce Hindistan'da bulunan bir heykelin üzerinde "ayın yarılması senesinde yapılmıştır" diye bir tarih olduğu görüldüğünü merhum Hoca İshak Efendi nakletmiş olduğu gibi, Çin'de pek eski bir köşkün üzerinde de böyle bir tarih bulunduğu rivayet olunmuştur. Fakat maalesef İslam âlemi uykuda olduğundan, bunun araştırılması ve tespitine karşı kayıtsız kaldıkları gibi, gayrimüslimler de, inkârları aleyhine olan bu delilleri inkârcı gayretleriyle elbette gizlemişlerdir; ve Kur'ân-ı Kerîm Kureyş'in inkârcılarına karşı, meydan okuduğundan اقتربت الساعة وانشق القمر و إن يروا آية يعرضوا و يقُولُوا سحر مستمر (Kamer, 54/1-2) yani "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı; ve inkârcılar bir alamet görseler yüz çevirip, sürekli ve düzenli sihir derler” ayet-i kerimesi aklı ve muhakemesi sağlam olanlar için bu mucizenin gerçekleşmesine açık bir delildir. Çünkü inkârcılar bu hâli gördüler ve gerçekleştiğini tasdik edip sihir dediler.

"Dürr-i yetîm", kıymet takdir olunamayan inci demektir. Bundan murâd, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zât-ı latîfidir. Ya'nî, o ahvâli acîb olan cism-i şerîf-i Peygamberî, tayy-i mekân ve bast-i zamânda yüz ay mesâbesindedir. Zîrâ onun cismâniyet âlemindeki sûrî olan işareti ile yine cismânî olan ay iki yarım parça oldu. Ma'lûm olsun ki, şakk-ı kamer mu'cizesi bir gece Mekke-i Mükerreme'de vâki' oldu. İmâm-ı Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde Enes b. Mâlik'ten şöyle rivayet olunmuştur: ان اهل مكة سئلوا رسول الله صلى الله تعالی علیه و سلم ان يريهم آية فأراهم انشقاق القمر شقتين حتى رأوا حراء بينهما Ya'nî "Mekke ehli Resûl-i Ekrem'den kendilerine bir mu'cize göstermesini istediler. O dahi ayın iki parça olmasını gösterdi. Hatta Hirâ dağını ayın iki parçası arasında gördüler." İm-di ay Hira dağı derecesine doğru yükseldiği vakit, Avrupa kıt'asından görünmez ancak, Asya kıt'asından görünür. Binâenaleyh Avrupa kıt'asında inşikāk-ı kamerin rü'yeti hakkında kayıt aramak abestir. Bu kayıd ancak Asya'da bulunabilir. Halbuki bundan tahmînen bir buçuk-iki asır evvel Hindistân'da bulunan bir heykelin üzerinde "inşikāk-ı kamer senesinde yapılmıştır" diye bir târîh olduğu görüldüğünü merhûm Hoca İshak Efendi nakl etmiş olduğu gibi, Çin'de pek eski bir köşkün üzerinde de böyle bir târîh bulunduğu rivâyet olunmuştur. Fakat maatteessüf âlem-i İslâm uykuda olduğundan, bunun tahkîk ve tesbîtine karşı lâkayd kaldıkları gibi, gayr-i müslimler dahi, inkârları aleyhine olan bu delîlleri gayret-i münkirâneleriyle bittabi' setr etmişlerdir; ve Kur'ân-ı Kerîm Kureyş'in münkirlerine karşı, meydan okuduğundan اقتربت الساعة وانشق القمر و إن يروا آية يعرضوا و يقُولُوا سحر مستمر (Kamer, 54/1-2) ya'nî "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı; ve münkirler bir alâmet görseler yüz çevirip, sihr-i müstemir ve muttarid derler” âyet-i kerîmesi akıl ve muhâkemesi selîm olanlar için bu mu'cizenin vukū'una açık bir delîldir. Zîrâ münkirler bu hâli gördüler ve vukū'unu tasdîk edip sihir dediler.

3466. O acîbe dahi ki, o ayın yarılmasında gösterdi, halkın hissinin za'fı mik-dârınca idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3466. O acayip olay da, ayın yarılmasında gösterdiği, halkın algısının zayıflığı kadardı.

Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) Hazretleri gerçi işaretle ayı yarmak hususunda halka bir acayip olay gösterdi, fakat onun gösterdiği bu acayip olay ve mucize de halkın zayıf olan beş duyusunun (havâss-ı hamse) tahammül edebileceği miktarda bir şey idi. Bu miktar haricinde bir fevkaladelik gösterseydi, halkın akılları ve fikirleri perişan olurdu. Nitekim ayın yarıldığını göstermekle bile akıl haricinde olan sihre yordular.

Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretleri gerçi işaretle ayı yarmak husûsunda halka bir acîbe gösterdi, fakat onun gösterdiği bu acîbe ve mu'cize dahi halkın zayıf olan havâss-i hamsesinin tahammül edebileceği mikdarda bir şey idi. Bu mikdâr hâricinde bir fevkal'âdelik gösterse, halkın akılları ve fikirleri perîşân olurdu. Nitekim ayın yarıldığını göstermekle bile akıl hâricinde olan sihre haml ettiler.

3467. Nebilerin ve mürsellerin kâr u bârı feleklerden ve yıldızlardan hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3467. Peygamberlerin ve elçilerin işleri ve güçleri feleklerden ve yıldızlardan dışarıdadır.

"Kâr u bâr", tasarruf, iş ve güç anlamındadır. Yani, peygamberlerin ve elçilerin bu cismaniyet (maddî varlık) âleminde gösterdikleri mucizeler ve tasarruflar, bu halkın sınırlı olan beş duyusunun idraklerine göre şaşırtıcı şeylerdir. Yoksa, onların tasarrufları ve iş-güçleri bu tabiat âleminin üstündedir ve cismaniyet âleminden olan feleklerden ve yıldızlardan dışarıdadır.

"Kâr u bâr", tasarruf ve iş ve güç ma'nâsınadır. Ya'nî, peygamberlerin ve mürsellerin bu cismâniyet âleminde gösterdikleri mu'cizeler ve tasarruflar, bu halkın mahdûd olan havâss-i hamselerinin idrâkâtına nazaran acîb şeylerdir. Yoksa, onların tasarrufları ve iş-güçleri bu âlem-i tabîatin fevkınde ve cismâniyet âleminden olan feleklerden ve yıldızlardan hâriçtir.

3468. Sen dahi eflâk ve divardan dışarıya git! Ondan sonra o kâr u bârı temâşâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3468. Sen de feleklerden ve dönüşümden dışarıya çık! Ondan sonra o iş ve oluşu seyret!

"Divâr", "devr"den müfâale babının masdarıdır, "dönüşmek" demektir. Yani, ey cismaniyet âlemi içinde hapsedilmiş olan kimse! Sen de cismanî olan feleklerden ve onların şeklî olan dönüşünden, yani zaman ve mekândan dışarıya çık! Ondan sonra o peygamberlerin sureti ve manayı kuşatan tasarruflarını seyret!

"Divâr", "devr"den müfâale bâbının masdarıdır, "dönüşmek" demektir. Ya'nî, ey cismâniyet âlemi içinde mahbûs olan kimse! Sen dahi cismânî olan eflâkten ve onların sûrî olan dönüşünden, ya'nî zaman ve mekândan dışarıya çık! Ondan sonra o peygamberlerin sûreti ve ma'nâyı muhît olan tasarruflarını temâşâ et!

3469. Kuş yavruları gibi yumurta içindesin. Hava kuşlarının tesbihini işitmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3469. Kuş yavruları gibi yumurta içindesin. Hava kuşlarının tesbihini işitmezsin.

Sen kuş yavruları gibi beden yumurtası içinde hapsedilmişsin. Hava kuşlarının, yani mana âleminde uçan yüce ruhların tesbihini işitmezsin ve onların sözlerini anlamazsın. "Ferh", kuş yumurtası demektir.

Sen kuş yavruları gibi cisim yumurtası içinde mahbûssun. Hava kuşlarının, ya'nî âlem-i ma'nâda uçan ervâh-ı âliyenin tesbîhini işitmezsin ve onların sözlerini anlamazsın. "Ferh", kuş yumurtası demektir.

3470. Burada mu'cizeler şerh olunmak istemez. Attan ve Harezmşâh'tan ve sergüzeştten söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3470. Burada mucizeler açıklanmak istenmez. Attan ve Harezmşah'tan ve serüvenden söyle!

Bu beyan ettiğimiz kıssada Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinden meydana gelen mucizelerin sırlarını açıklamak ve izah etmek gerekli değildir. Ey Mevlânâ! Beyin o güzel atından ve Harezmşah'ın o ata karşı olan hâlinden ve bu serüvenin ve hikâyenin ruhundan ve esasından bahset!

Bu beyân ettiğimiz kıssada Resûl-i Ekrem hazretlerinden sâdır olan mu'cizelerin esrârını şerh ve îzâh etmek lâzım değildir. Ey Mevlânâ! Beyin o güzel atından ve Hârezmşâh'ın o ata karşı olan hâlinden ve bu sergüzeştin ve hikâyenin rûhundan ve esâsından bahset!

3471. Hakk'ın lutuf güneşi köpükten ve attan her ne şey üzerine parladı ise, kehfin ferrini buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3471. Hakk'ın lütuf güneşi köpükten ve attan her ne şey üzerine parladı ise, mağaranın parlaklığını buldu.

"Kehf", mağara demektir. Burada Kehf Suresi'nde kıssası anlatılan Ashâb-ı Kehf'in sığındığı mağaraya işaret edilir. Yani, mucizeler Hakk'ın lütuf güneşinden ortaya çıkan hallerdir; ve Hakk'ın lütuf güneşi bu suretler âleminde gerek Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi değersiz suretlerden olsun ve gerek bu kıssada anlatılan beyin bindiği at cinsinden olsun, her ne şey üzerine parladı ve tecelli etti ise o şey, Ashâb-ı Kehf'in sığındığı mağaranın parlaklığını ve güzelliğini buldu. "Mağaranın parlaklığı ve güzelliği" şudur ki: Oraya sığınan köpek dahi dahil olduğu halde, sekiz cismin hayatını zalim bir hükümdardan birçok seneler uyku halinde korudu; ve oraya sığınanlar bu suretle Hakk'ın lütuf güneşinin nuru ile beslendiler.

“Kehf”, mağara demektir. Burada sûre-i Kehf'de kıssası beyân buyurulan Ashâb-ı Kehf'in ilticâ ettiği mağaraya işaret buyurulur. Ya'nî, mu'cizeler Hakk'ın lutuf güneşinden zâhir olan hâllerdir; ve Hakk'ın lutuf güneşi bu âlem-i sûrette gerek Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi hasîs sûretlerden olsun ve gerek bu kıssada beyân olunan beyin bindiği at cinsinden olsun, her ne şey üzerine parladı ve tecellî etti ise o şey, Ashâb-ı Kehf'in ilticâ ettiği mağaranın ferrini ve revnakını buldu. “Kehfin ferri ve revnakı” budur ki: Oraya ilticâ eden köpek dahi dâhil olduğu hâlde, sekiz cismin hayâtını bir hükümdâr-ı zâlimden birçok seneler uyku hâlinde muhâfaza etti; ve oraya ilticâ edenler bu sûretle lutf-ı Hak güneşinin nûru ile beslendiler.

3472. Onun lutfunun tabını dahi müsavî bilme! O taşa ve la'le nişan verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3472. Onun lütfunun tabiatını dahi eşit görme! O, taşa ve lâle nişan verdi.

Fakat Hakk'ın lütuf tecellîsinin (Allah'ın lütfunun görünüşünün) ışığını dahi bu cismaniyet âleminde her suret üzerinde eşit görme! O ışık, adi taş ile kıymetli olan lâl taşına alâmet ve nişan verdi. Ve her birinin yatkınlığını diğerinden ayırıp meydana çıkardı. Beyit: Halkın yatkınlığına bağlıdır feyz eserleri. Nisan bulutundan sedef inci, yılan zehir kapar.

Fakat Hakk'ın tecellî-i lutfisinin ziyâsını dahi bu cismâniyet âleminde her sûret üzerinde müsâvî bilme! O ziyâ âdî taş ile kıymetli olan la'l taşına alâmet ve nişân verdi. Ve her birinin isti'dâdını diğerinden ayırıp meydana çıkardı. Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsândan sadef dürdâne efî sem kapar

3473. La'le ondan muktebes olan hazîne vardır. Taşa ancak sıcaklık ve parlaklık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3473. Lâle ondan alınmış bir hazine vardır. Taşa ancak sıcaklık ve parlaklık vardır.

"Muktebes", sözlükte "ateş parçası almak ve ilim almak" anlamına gelen "iktibâs"tan türemiş bir edilgen isimdir. Burada "alınmış" anlamına gelmesi uygundur. "Genc", "hazine" demektir. "Genc-i muktebes"ten kastedilen, lâl taşının içinde gizli olan kıymet ve nakit hazinesidir. Yani lâl taşına o ilahi lütuf güneşinin tecellîsinden (Allah'ın bir şeyde görünmesi) alınmış kıymet ve nakit hazinesi vardır. Sıradan taşa da yine o lütuf güneşinden ancak sıcaklık ve yüzeysel parlaklık isabet eder. Bunun gibi, lâl hükmünde olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o lütuf tecellîsinden alınmış ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) hazinesi vardır. Noksan insana ise, yine o lütuf tecellîsinden ancak zahirî ilimlerin harareti ve parlaklığı hâsıl olur.

"Muktebes", lügatte "ateş parçası almak ve ilim almak" ma'nâsına olan "iktibâs"tan ism-i mef'ûldür. Burada "alınmış" ma'nâsına olmak münasibdir. "Genc", "hazîne" demektir. "Genc-i muktebes"ten murâd, la'l taşının bâtınında gizli olan kıymet ve nukūd hazînesi demek olur. Ya'nî la'l taşına o lutf-ı ilâhî güneşinin tecellîsinden alınmış kıymet ve nukūd hazînesi vardır. Âdî taşa da yine o lutuf güneşinden ancak sıcaklık ve sûrî parlaklık isabet eder. Bunun gibi la'l mesâbesinde olan insân-ı kâmile o tecellî-i lutfiden muktebes ulûm-i ledünniyye hazînesi vardır. İnsân-ı nâkısa ise, yine o tecellî-i lutfiden ancak ulûm-i zâhire harâreti ve parlaklığı hâsıl olur.

3474. O ki, güneş duvar üzerine düşer, öyle olmazsa suda ve iztirabda vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3474. O ki, güneş duvar üzerine düşer, öyle olmazsa suda ve çırpınmada vardır.

"Ez âb"daki "ez" edatı, zarfiyet için uygun düşer. "Iztırâb", "kımıldanmak ve çırpınmak" demektir. Yani, görünen âlemde güneşin ışığı duvar üzerine yansır, su üzerine de yansır, fakat duvara olan yansıma suya olan yansıma gibi değildir. Çünkü sudaki parlaklığı göz kamaştırır ve suyun kımıldaması ile birlikte kımıldar. Bunun gibi, ilâhî lütuf güneşi cismanîlere yansırsa, güneşin duvara yansıması gibi olur. Fakat ruhanîlere yansırsa, onlarda hâl parlaklığı ve semâ' (dinî musiki eşliğinde yapılan zikir) ve vecd (ilâhî aşkla kendinden geçme) çırpınışı meydana getirir.

"Ez âb"daki "ez", zarfiyet için olmak münasibdir. “Iztırâb", "kımıldanmak ve çarpınmak" demektir. Ya'nî, zâhirde güneşin ziyâsı duvar üzerine akseder, su üzerine de akseder, fakat duvara olan akis suya olan akis gibi değildir. Zîrâ sudaki parlaklığı göz kamaştırır ve suyun kımıldaması ile beraber kımıldar. Bunun gibi lutf-ı ilâhî güneşi cismânîlere aksederse, güneşin duvara aksi gibi olur. Fakat rûhânîlere aks ederse, onlarda hâl parlaklığı ve semâ' ve vecd ıztırabı vücûda getirir.

## Sultân ve at ve İmâdü'l-Mülk hikâyesine rücû' ve şâhı pişmân etmesi

3475. Vaktaki bir dem ferd olan şah ondan hayran oldu, yüzünü İmâdü'l-Mülk tarafına döndü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3475. O tek kişi olan şah, bir an ondan hayran olunca, yüzünü İmâdü'l-Mülk tarafına döndü.

Yani, İmâdü'l-Mülk iç dünyasında Yüce Allah'a yakarışla meşgul olduğu bir sırada, çavuşlar beyden padişahın beğendiği atı alıp huzura getirmişlerdi. Kendi zamanında saltanatta ve ihtişamda tek ve eşsiz olan Hârezmşâh, o atı seyrederek bir an hayrette kaldı, ondan sonra yüzünü veziri olan İmâdü'l-Mülk'e çevirdi.

Ya'nî, İmâdü'l-Mülk bâtında cenâb-ı Hakk'a münâcât ile meşgül olduğu bir sırada, çavuşlar beyden pâdişâhın beğendiği atı alıp huzûra getirmişler idi. Zamânında saltanatta ve şevkette tek ve ferd olan Hârezmşâh o atı temâşâ ederek bir dem hayrette kaldı, ondan sonra yüzünü vezîri olan İmâdü'l-Mülk'e çevirdi.

3476. Dedi ki: "Ey eçi! Bu çok güzel bir at değil midir? Bu yeryüzünden değil, galiba cennettendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3476. Dedi ki: "Ey ağabey! Bu çok güzel bir at değil midir? Bu yeryüzünden değil, galiba cennettendir."

Gıyâsü'l-Lügāt, Letâifü'l-Lügāt'tan alıp der ki: "Eçi" lafzı, "büyük kardeş" anlamına gelen Türkçe bir sözcüktür, "ağabey" demek olur. Yani, Hârezmşâh, İmâdü'l-Mülk'e hitaben dedi ki: "Ağabey, bu çok güzel bir at değil midir? Bu hayvan yeryüzünden değil, galiba cennetten gelmiştir."

Gıyâsü'l-Lügāt, Letâifü'l-Lügäť'tan alıp der ki: "Eçi", lafzı "büyük kardeş" ma'nâsına olarak Türkçe bir lafızdır, “ağabey" demek olur. Ya'nî, Hârezmşâh, İmâdü'l-Mülk'e hitâben dedi ki: "Ağabey, bu çok güzel bir at değil midir? Bu hayvan yeryüzünden değil, gālibâ cennetten gelmiştir."

3477. Sonra İmâdü'l-Mülk ona dedi ki: "Ey hidîw! Çünkü senin meylinden dolayı şeytan melek oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3477. Sonra İmâdü'l-Mülk ona dedi ki: "Ey hidîv (hükümdar)! Çünkü senin eğiliminden dolayı şeytan melek oldu."

İmâdü'l-Mülk, Hârezmşâh'a cevap olarak dedi ki: "Ey güçlü şah! Bu at o kadar güzel olmadığı hâlde, senin eğiliminden ve sevginden dolayı gözüne güzel göründü; ve şeytan gibi çirkin olan bir suret, melek gibi latif oldu." "Hidîv", güçlü olan şah ve büyük efendi demektir.

İmâdü'l-Mülk cevâben Hârezmşâh'a dedi ki: "Ey şâh-ı kavî! Bu at o kadar güzel olmadığı hâlde, senin meylinden ve muhabbetinden dolayı gözüne güzel göründü; ve şeytan gibi çirkin olan bir sûret, melek gibi latîf oldu." "Hidîv", kavî olan şâh ve büyük efendi, demektir.

3478. "Nazara o şeyi getiresin, iyi olur. Bu merkeb çok güzel ve yakışıklıdır fakat,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3478. "Nazara o şeyi getiresin, iyi olur. Bu merkeb çok güzel ve yakışıklıdır fakat,"

Yani, nazara getirdiğin ve sevdiğin şey senin katında iyi olur. Çünkü "Senin bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur. Bu sebeple o sevdiğin şeyin kusuruna ve ayıbına karşı gözün kör ve kötülüğü hakkında söylenen sözlere karşı da kulağın sağır olur. Gerçi bu at görünüşte pek güzel ve yakışıklıdır; ve fakat,"

Ya'nî, nazara getirdiğin ve muhabbet ettiğin senin indinde iyi olur. Zîrâ `حبك الشيئ يعمى ويصم` ya'ni "Senin bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur. Binâenaleyh o sevdiğin şeyin kusûruna ve ayıbına karşı gözün kör ve fenâlığı hakkında söylenen sözlere karşı da kulağın sağır olur. Gerçi bu at sûrette pek güzel ve yakışıklıdır; ve fakat,"

3479. "O baş onun cüssesinde nakıstır. Onun bu başı gûyâ öküz başı gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3479. "O baş onun cüssesinde eksiktir. Onun bu başı sanki öküz başı gibidir."

"Peyker", çehre, yüz ve şekil ve cüsse anlamlarındadır. "O atın başı cüssesine ve bedenine göre eksiktir. Başı öküz başına benziyor. Bir oransızlık sebebiyle onda çirkinlik meydana geliyor."

"Peyker", çehre, yüz ve sûret ve cüsse ma'nâlarınadır. "O atın başı cüssesine ve cismine nazaran eksiktir. Başı öküz başına benziyor. Bir nisbetsizlik sebebiyle onda çirkinlik hâsıl oluyor."

3480. Hârezm'in kalbine bu söz kâr etti. Atı şahın manzarında hakîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3480. Hârezm'in kalbine bu söz tesir etti. Atı şahın bakışında değersiz kıldı.

"Dem", burada "söz ve kelâm"dır. "Manzar", masdar-ı mîmîdir (fiil anlamı taşıyan isim). "Nazar ve bakış" demektir. Yani, vezirin bu sözü Hârezmşâh'ın kalbine tesir etti ve güzellikte pek eşsiz gördüğü atı şahın bakışında değersiz ve kıymetsiz kıldı.

"Dem", burada "söz ve kelâm”dır. “Manzar”, masdar-ı mîmîdir. "Nazar ve bakış" demektir. Ya'nî, vezîrin bu sözü Hârezmşâh'ın kalbine te'sîr etti ve güzellikte pek yektâ gördüğü atı şâhın nazarında ve bakışında hakîr ve kıymetsiz etti.

3481. Vaktaki garaz dellâle ve bir vasıf oldu, kerbasın üç arşınından bir Yûsuf bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3481. Garaz, yol gösterici ve bir vasıf olduğunda, kaba bezin üç arşınından bir Yusuf bulursun.

"Dellâle", yol gösterici demektir. "Gez", arşın demektir. "Kerbâs", kaba bez demektir. Yani, bir işte gizli bir garaz ve maksat yol gösterici ve bir vasıf belirleyici olduğunda, sen o garaza dayanan sözlerin farkına varmazsın ve bir Yusuf gibi güzellikte eşi olmayan bir şeyi üç arşın aba bez kıymetinde değersiz bulursun. Nitekim Yusuf (a.s.)'ı kardeşleri "Kaçan ve serkeş köledir" diye vasıflandırıp müşterilere çok ucuz bir bedel karşılığında sattılar. Satanlar ve alanlar o hazretin güzelliğinin kemâlini göremediler.

"Dellâle", yol gösterici. "Gez", arşın. "Kerbâs", kaba bez. Ya'nî, vaktâki bir işte gizli bir garaz ve maksad yol gösterici ve bir vasf edici oldu, sen o garaza müstenid olan sözlerin farkına varmazsın ve bir Yûsuf gibi güzellikte misli olmayan bir şeyi üç arşın aba bez kıymetinde hakîr bulursun. Nitekim Yûsuf (a.s.)ı kardeşleri "Kaçan ve serkeş köledir" diyerek tavsîf edip müşterîlere gāyet ucuz bir bedel mukābilinde sattılar. Satanlar ve alanlar o hazretin kemâl-i cemâlini göremediler.

3482. Vaktaki cânın firâkı hengâmı olur, şeytan îmân incisinin dellali olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3482. Canın ayrılık vakti geldiğinde, şeytan iman incisinin tellalı olur.

Bir insan can çekişme hâline geldiğinde ve canının bedeninden ayrılma zamanı olduğunda, o anlarda şeytan onun inci gibi kıymetli olan imanının tellalı olur; ve bu kıymetli imanı, hiçbir kıymeti olmayan hayalî bir parça su karşılığında almak ister. Çünkü bu vakitte can çekişen kişinin bedenine şiddetli bir sıcaklık hâkim olur ve bedensel acı sebebiyle şeytan, can çekişen kişinin gözünde kıymetli olan imanı kıymetsiz, kıymetsiz olan suyu ise kıymetli gösterir. Şeytanın amacına dayanan tellallığı budur. Bu sebeple can çekişen kişiyi bu can çekişme hâlinde susuz bırakmak caiz değildir.

Vaktâki bir insan hâlet-i nez'e gelir ve onun cismine cânın ayrılığı zamânı olur, o dakikalarda şeytan onun inci gibi kıymetli olan îmânının dellâlı olur; ve bu kıymetli îmânı hiçbir kıymeti olmayan bir parça hayâlî olan su mukābilinde almak ister. Zîrâ bu vakitte muhtazarın cismine şiddet-i harâret gālib olur ve elem-i cismânî hasebiyle şeytan, muhtazarın nazarında kıymetli olan îmânı kıymetsiz ve kıymetsiz olan suyu kıymetli gösterir. Şeytanın garazına müstenid olan dellallığı budur. Binâenaleyh muhtazar olan kimseyi bu hâlet-i nez' vaktinde susuz bırakmak câiz değildir.

3483. Binaenaleyh o darlık içinde ahmak îmânı acele bir ibrik suya satar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3483. Bu sebeple o darlık içinde ahmak, imanı acele bir ibrik suya satar.

Bu sebeple eğer can çekişen kimse imanının kıymetini ve suyun kıymetsizliğini takdir edemeyecek derecede ahmak ise, o bedensel elem ve zahmet darlığı içinde imanını hemen şeytanın vermek istediği bir ibrik suya satıverir.

Binâenaleyh eğer muhtazar olan kimse îmânının kıymetini ve suyun kıymetsizliğini takdîr edemeyecek derecede ahmak ise, o cismânî olan elem ve zahmet darlığı içinde îmânını hemen şeytanın vermek istediği bir ibrik suya satıverir.

3484. Halbuki o bir hayal olur ve ibrik yok! O dellâlın kasdi tahrikın gayrı değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3484. Halbuki o bir hayal olur ve ibrik yok! O dellâlın kasdı tahrikten başka değil.

"Tahrîk", "yandırmak" demektir. Yani, halbuki şeytanın can çekişen kişiye gösterdiği bir ibrik su hayaldir. Onun cismaniyet âleminde varlığı yoktur. Cismaniyet âleminde şeytanın ne suyu ne de ibriği mevcut değildir. O dellâl olan şeytanın amacı ve maksadı ancak can çekişen o çaresizi yandırmak ve helak etmektir. "Tahrik" (تخریق), bazı nüshalarda "hı" harfi iledir ve "yırtmak" demektir. Bunda da helak anlamı vardır.

“Tahrîk”, “yandırmak” demektir. Ya'nî, halbuki şeytanın muhtazara gösterdiği bir ibrik su hayâldir. Onun cismâniyet âleminde vücûdu yoktur. Cismâniyet âleminde şeytanın ne suyu ve ne de ibriği mevcûd değildir. O dellâl olan şeytanın garazı ve maksadı ancak muhtazar olan bîçâreyi yandırmak ve helâk etmektir. “Tahrik” (تخریق), ba'zı nüshalarda “hı” ile iledir ve “yırtmak” demektir. Bunda da helâk ma'nâsı vardır.

3485. Bu zaman ki, sen sahih ve semizsin, sıdkı bir hayal için veriyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3485. Bu zamanda sen sağlıklı ve semizsin, doğruluğu bir hayal için veriyorsun!

Yani, şimdi sen bu dünya hayatında sağlık ve afiyet içindesin ve bedenin hastalıksız ve semizdir; bu hâlin içinde din ve imana karşı olan sadakatini, bir hayalden ibaret olan bu dünyanın lezzetlerine ve zevklerine feda ediyorsun. Örneğin, sabah namazı vakti uyanıyorsun, uyku tatlı geldiği için kalkıp abdest almak ve namaz kılmak nefsine zor geliyor. Yorganı başına çekip yatıyorsun; aynı şekilde ramazan orucu nefsine ağır geliyor, yiyip içiyorsun; aynı şekilde para kazanmak için helali ve haramı aradığın yok. Bu hâlin ile beraber imanının doğruluğuna inanıyorsun.

Ya'nî, şimdi sen bu hayât-ı dünyeviyyede sıhhat ve âfiyet içindesin ve cismin hastalıksız ve semizdir, bu hâlin içinde dîn ve îmâna karşı olan sadâkatini bir hayâlden ibaret olan bu dünyânın lezzetlerine ve zevklerine fedâ ediyorsun. Meselâ, sabah namazı vakti uyanıyorsun, uyku tatlı geldiği için, kalkıp abdest almak ve namaz kılmak nefsine güç geliyor. Yorganı başına çekip yatıyorsun; ve kezâ ramazân orucu nefsine ağır geliyor, yeyip içiyorsun; ve kezâ para kazanmak için helâli ve harâmı aradığın yok. Bu hâlin ile berâber îmânının sıdkına kāilsin.

3486. Her bir zaman kânın altınını satıyorsun, bir çocuk gibi ceviz alıyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3486. Her bir zaman madenin altınını satıyorsun, bir çocuk gibi ceviz alıyorsun.

"Kân", maden demektir. Bundan maksat, iman ve "altın"dan maksat, doğruluktur. "Girdekân", "ceviz" demektir. Bundan maksat, dünya malıdır. Yani sen şimdi sağlık içinde yaşarken imanına karşı olan doğruluğu ve sadakati feda edip, karşılığında çocuklar gibi ceviz hükmünde olan dünya malını alıyorsun. Bazı nüshalarda "dürrî zi kân" (madenden bir inci) geçmektedir, bu da aynı anlamı gösterir.

“Kân”, ma'den demektir. Bundan murâd, îmân ve “altın”dan murâd, sıdktır. “Girdekân”, “ceviz” demektir. Bundan murâd, dünyâ metâıdır. Ya'nî sen şimdi hâl-i sıhhat içinde yaşamakta iken îmânına karşı olan sıdkı ve sadakati fedâ edip, mukābilinde çocuklar gibi ceviz mesâbesinde olan dünyâ metâ'ını alıyorsun. Ba'zı nüshalarda “dürrî zi kân” vâki'dir, "ma'denden bir inci" demek olur. Bu da aynı ma'nâyı gösterir.

3487. Binaenaleyh senin amelin bu olursa, o ecel gününün hastalığı içinde acīb değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3487. Bu sebeple senin amelin bu olursa, o ecel gününün hastalığı içinde şaşılacak bir şey değildir.

Yani, senin işin gücün sağlık hâlinde, bu dünya hayatında, dünya malına imanının sadakatini feda etmek olursa, ölüm hastalığı ve sıkıntısı içinde, şeytanın gösterdiği bir ibrik suya karşı imanının doğruluğunu feda etmen şaşılacak bir şey değildir.

Ya'nî, senin işin gücün hâl-i sıhhatte bu hayât-ı dünyeviyyede böyle metâ'-ı dünyaya îmânının sadakatini fedâ etmek olursa, ölüm hastalığı ve sıkıntısı içinde, şeytanın gösterdiği bir ibrik suya karşı îmânının sıdkını fedâ etmen acîb değildir.

3488. Hayalinde bir sûret kaynatmışsın, dakk vaktinde bir ceviz gibi çürümüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3488. Hayalinde bir suret kaynatmışsın, vurulma vaktinde bir ceviz gibi çürümüşsün.

"Dakk", "vurmak" demektir. Yani, ey insan! Şeytanın sana göstereceği hayal, sadece ölüm döşeğinde olduğun vakte sınırlı değildir. Şimdi sen sağlıklı bir şekilde yaşarken dahi senin imanını zayıflatmak için sana türlü türlü hayaller gösterir ve sen de o hayalinin içinde bir suret kaynatmış bir hâldesin. Ölüm darbesi vaktinde içi boş ve çürük ceviz gibisin. Yani dünya hayatında iç dünyan çürük idi. Ceviz kabuğu gibi olan bedenini ölüm kırdığı vakit, o çürük iç ortaya çıkar.

"Dakk", "vurmak" demektir. Ya'nî, ey kimse! Şeytanın sana göstereceği hayâl yalnız muhtazar olduğun vakte münhasır değildir. Şimdi sen hâl-i sıhhatte yaşarken dahi senin îmânını za'fa düşürmek için sana türlü türlü hayâller gösterir ve sen de o hayalinin içinde bir sûret kaynatmış bir hâldesin. Ölüm darbesi vaktinde içi boş ve çürük ceviz mesâbesindesin. Ya'nî hayât-ı dünyeviyyende bâtının çürük idi. Ceviz kabuğu mesâbesinde olan cismini ölüm kırdığı vakit, o çürük için meydana çıkar.

3489. O hayal ibtidâdan bedr gibidir, fakat sonunda hilal gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3489. O hayal başlangıçta dolunay gibidir, fakat sonunda hilal gibi olur.

Yani, o dünya emellerine ve arzularına ilişkin olan o hayal, başlangıçta gençlikte ve bedeninin kuvvetli olduğu zamanda sana ayın on dördü gibi parlak görünür. Fakat yaşlandığın ve kuvvetin günden güne azaldığı zaman, o parlaklık gözünde hilal gibi ince olur ve bedenin dünyevî zevklerden faydalanamayacak bir hâle gelir.

Ya'nî, o dünyâ emellerine ve arzûlarına taalluk eden o hayal, ibtidâdan gençlikte ve cisminin kuvveti vaktinde sana ayın on dördü gibi parlak görünür. Fakat ihtiyarladığın ve kuvvetin günden güne kesildiği vakit, o parlaklık nazarında hilal gibi ince olur ve cismin ezvāk-ı dünyeviyyeden istifade edemeyecek bir hâle gelir.

3490. Eğer evvele onun ahiri gibi bakar isen, onun fâtir olan hud'asından fâriğ [3470] gelirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3490. Eğer başlangıcına onun sonu gibi bakarsan, onun gevşek olan aldatmasından kurtulursun.

"Fâtir", "gevşek ve zayıf" demektir. Yani, eğer sen o hayallerin başlangıcına sonu gibi bakarsan, o dünyevî emellerin hayallerinin gevşek olan hilesinden ve aldatmasından kurtulur ve o boş zevklere ve isteklere kulak asmazsın. Sonsuz hayatın için çalışırsın. Ama, "Bir günün beyliği beyliktir ve bir dakikanın zevki ve eğlencesi zevktir" diyen ahmaklar gibi işin sonunu görmekten gafil olursan, başına gelecek belalara da hazır ol! diye cevap verilir.

"Fâtir", "gevşek ve zebûn" demektir. Ya'nî, eğer sen o hayallerin evveline sonu gibi bakar isen, o âmâl-i dünyeviyye hayallerinin gevşek olan hîlesinden ve aldatmasından fâriğ olur ve o boş zevklere ve murâdlara kulak asmazsın. Hayât-ı bâkıyen için çalışırsın. Amma, “Bir günün beyliği beyliktir ve bir dakîkanın zevki ve eğlencesi zevktir" diyen ahmaklar gibi işin sonunu görmekten gâfil olur isen, başına gelecek belâlara da hazır ol! diye cevâb verilir.

3491. Ey emîn! Dünya çürük cevizdir. Onu az imtihan et! Onu uzaktan gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3491. Ey emin! Dünya çürük cevizdir. Onu az imtihan et! Onu uzaktan gör!

Ey imanın doğruluğundan emin olan kimse! Dünya çürük ceviz gibidir. Görüneni faydalanmaya değer görünür. Fakat içi çürüktür ve boştur. Bu sebeple sen o dünyayı az tecrübe et ve çok kere onu uzaktan gör ve yaklaşıp alma! "Onu az tecrübe et!" ifadesindeki incelik şudur ki: Bu cisim dünyanın bir parçasıdır. Bu sebeple onun ayakta kalması yiyecek ve içecek ve yatacak mesken tedarikine bağlıdır. Bunların tedariki için çalışmak lazımdır. Bu çalışma ve amel esnasında dünyanın vefasızlığı tecrübe edilmiş olur ki, bu tecrübe dahi akıllıya yeterlidir. Dünyanın daha fazla emellerine ve hayallerine dalıp, ondan vefa tecrübesine dalmak caiz değildir.

Ey îmânın sıdkından emîn olan kimse! Dünyâ çürük ceviz gibidir. Zâhiri şâyân-ı istifade görünür. Fakat içi çürüktür ve boştur. Binâenaleyh sen o dünyayı az tecrübe et ve çok kere onu uzaktan gör ve yaklaşıp alma! "Onu az tecrübe et!" ta'bîrindeki nükte budur ki: Bu cisim dünyânın cüz'ündendir. Binâenaleyh onun kıvâmı yiyecek ve içecek ve yatacak mesken tedarikine bağlıdır. Bunların tedariki için çalışmak lazımdır. Bu sa'y ve amel esnâsında dünyanın vefâsızlığı tecrübe edilmiş olur ki, bu tecrübe dahi âkıle kâfidir. Dünyânın daha fazla emellerine ve hayallerine dalıp, ondan vefâ tecrübesine dalmak câiz değildir.

3492. Şâh o atı hâl gözüyle gördü. O İmâdü'l-Mülk ise, meâl gözüyle gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3492. Şah o atı hâl gözüyle gördü. O İmâdü'l-Mülk ise, meâl gözüyle gördü.

"Meâl", merci' (dönüş yeri, sonuç) demektir. Yani, bu kıssada Hârezmşâh atı hâlihazır gözü ile gördü; ve hâlihazır gözü hâlin sonucundan habersizdir. Fakat İmâdü'l-Mülk merci' ve sonuç gözü ile gördü; ve görünen suretlerin kendileri ve onlarda olan güzelliklerin birer hayâlden ibaret olduğunu bildi.

"Meâl", merci' demektir. Ya'nî, bu kıssada Hârezmşâh atı hâl-i hâzır gözü ile gördü; ve hâl-i hâzır gözü âkıbet-i hâlden gāfildir. Fakat İmâdü'l-Mülk merci' ve âkıbet gözü ile gördü; ve suver-i mezâhirin kendileri ve onlarda olan güzellikler birer hayâlden ibaret olduğunu bildi.

3493. Şahın gözü luğazden dolayı iki arşın gördü. O sona bakıcı olan göz elli arşın gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3493. Şahın gözü bilmeceden dolayı iki arşın gördü. O sona bakıcı olan göz elli arşın gördü.

"Luğaz", bilmece ve muamma ve gizlilik demektir. Yani, şahın şimdiki gözü, izafî varlık âleminin hakikati örtmesinden dolayı iki arşın kadar mesafeyi gördü. Çünkü onun görüşü o güzel atı elde etmek ve ona binip birkaç günlük hayat içinde övünç ve gurur ile gezmek hususuna yönelik oldu. Fakat İmâdü'l-Mülk'ün akıbeti görücü olan gözü elli arşın mesafeyi gördü ve bu dünya hayatının sonunun hiç olduğunu bildi. Nasıl ki gaflet ehli dünya hayatlarında parlak gelecekten bahsederler; ve hakiki gelecek ölüm olduğu hâlde onların şimdiki hâlleri iki arşın kadar ilerisini görebilir. Onun daha ilerisi olan ölümü göremezler.

"Luğaz", bilmece ve muammâ ve mestûriyet demektir. Ya'nî, şâhın hâl-i hâzır gözü, vücûd-i izâfî âleminin hakîkati örtmesinden dolayı iki arşın kadar mesafeyi gördü. Zîrâ onun görüşü o güzel atı elde etmek ve ona binip birkaç günlük hayât içinde fahr u gurûr ile gezmek husûsuna ma'tûf oldu. Fakat İmâdü'l-Mülk'ün âkıbet görücü olan gözü elli arşın mesafeyi gördü ve bu hayât-ı dünyeviyyenin sonu hiç olduğunu bildi. Nitekim ehl-i gaflet hayât-ı dünyeviyyelerinde parlak istikbâlden bahs ederler; ve hakîkî istikbâl ölüm olduğu hâlde onların hâl-i hâzırları iki arşın kadar ilerisini görebilir. Onun daha ilerisi olan ölümü göremezler.

3494. O ne sürmedir! Onu ki, Hâlık çeker ki, cân yüz perde arkasından doğru yolu görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3494. O ne sürmedir! Onu ki, Yaratıcı çeker ki, can yüz perde arkasından doğru yolu görür.

Yaratıcı'nın can gözüne çektiği o nasıl bir idrak sürmesidir ki, can birçok kesafet (yoğunluk) ve tabiî suretler perdeleri arkasından doğru yolu görür ve o doğru yolda yürür.

Hâlık'ın cân gözüne çektiği o nasıl bir idrâk sürmesidir ki, cân birçok keserât ve suver-i tabîiyye perdeleri arkasından doğru yolu görür ve o doğru yolda yürür.

3495. Mihterin gözü vaktâki âhire çift oldu, binâenaleyh o göz sebebiyle cihâna “cîfe” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3495. Yüce kişinin gözü âhirete yönelince, bu sebeple o göz yüzünden dünyaya "leş" dedi.

"Mihter", "en büyük" demektir ki, bundan kasıt, kâinatın Efendisi Hazret-i Peygamber'dir. Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) Hazretleri'nin mübarek gözleri bu âlem suretlerinin (dünyevî görünümlerin) âkıbetine yönelip onu görünce, bu sebeple o Hazret, o âkıbeti gören gözü sayesinde, bu âlem suretlerinin fâniliğiyle birlikte insan kalplerini Hak'tan ve hakikatten uzaklaştırdığını gördü ve "وَالدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلَّابُهَا كِلَابٌ" yani "Dünya leştir ve onun talipleri köpeklerdir" buyurdu.

“Mihter”, “en büyük” demektir ki bundan murâd, Server-i kâinât Efendimiz hazretleridir. Ya'nî, vaktâki Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübârek gözleri bu suver-i âlemin âkıbetine çift ve mukârin oldu, binâenaleyh o hazret o âkıbet görücü olan göz sebebiyle, bu suver-i âlemin fânîliği ile berâber kulûb-i beşeriyyeyi Hak'tan ve hakîkatten uzaklaştırıcı olduğunu gördü وَالدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلَّابُهَا كِلَابٌ ya'nî “Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir” buyurdu.

3496. Bundan ancak onun bir zemmini ki işitti, onun muhabbeti şâhın kalbinde çok dondu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3496. Bundan ancak onun bir zemmini ki işitti, onun muhabbeti şâhın kalbinde çok dondu.

"Hasb", Farsçada "bes" anlamındadır, "ancak" demektir. Yani, şah bu İmâdü'l-Mülk'ten o atın ancak bir zemmini (ayıbını) ve çirkinliğini işitti, atın muhabbeti bu zem (ayıplama) sebebiyle şahın kalbinde çok dondu ve ata olan aşkının harareti söndü.

“Hasb”, Fârisî'de olan “bes” ma'nâsınadır, “ancak” demektir. Ya'nî, şâh bu İmâdü'l-Mülk'ten o atın ancak bir zemmini ve çirkinliğini işitti, atın muhabbeti bu zem sebebiyle şâhın kalbinde çok dondu ve ata olan harâret-i aşkı söndü.

3497. Kendi gözünü bıraktı, onun gözünü kabûl etti, Kendi aklını bıraktı, onun sözünü dinledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3497. Kendi gözünü bıraktı, onun gözünü kabul etti, Kendi aklını bıraktı, onun sözünü dinledi.

Yani, şah kendi hâlihazırı gören gözünü terk etti ve İmâdü'l-Mülk'ün akıbeti görücü olan gözünü kabul etti; ve kendi aklını ve muhakemesini bıraktı, vezirin sözünü dinledi.

Ya'nî, şâh kendi hâl-i hâzırı gören gözünü terk etti ve İmâdü'l-Mülk'ün âkıbet görücü olan gözünü kabûl etti; ve kendi aklını ve muhâkemesini bıraktı, vezîrin sözünü dinledi.

3498. Bu bahâne idi ve o ferd olan Deyyân onun niyâzından dolayı şâhın kalbinde soğuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3498. Bu bir bahaneydi ve o tek olan Deyyân, onun niyazından dolayı şahın kalbinde soğuttu.

"Deyyân", "dîn" kelimesinden türemiştir ve Yüce Allah'ın sıfatlarındandır; ve "dîn", "itaat ve âdet ve yol ve alâmet ve şan ve ceza ve mükâfat" anlamlarına gelir. "Ceza ve mükâfat" anlamlarına göre "Deyyân", kulların amellerine göre ceza ve mükâfat verici demektir; ve "şan ve hal" anlamlarına geldiğine göre de, kulların halini ve şanını bilici demektir. Yani, vezirin atı kötülemesi görünüşte bir bahane ve sebep idi. İçyüzünde ise, o tek ve eşsiz olan Deyyân hazretleri, o vezirin niyazından ve yakarışından dolayı şahın kalbinde onun sevgisini soğuttu. Çünkü iç haller ile dış haller birbirine zincirleme bağlıdır.

"Deyyân", "dîn"den müştakdır ve Hak Teâlâ'nın sıfatlarındandır; ve "dîn", "tâat ve âdet ve tarîk ve alâmet ve şân ve cezâ ve mükâfât" ma'nâlarına gelir. "Cezâ ve mükâfât" ma'nâlarına göre "Deyyân", kulların amellerine göre cezâ ve mükâfât edici, demek olur; ve "şân ve hâl" ma'nâlarına geldiğine göre de, kulların hâlini ve şânını bilici, demek olur. Ya'nî, vezîrin atı zemmetmesi zâhirde bir bahâne ve sebeb idi. Bâtında ise, o ferd ve bî-nazîr olan Deyyân hazretleri o vezîrin niyâzından ve münâcâtından dolayı şâhın kalbinde onun muhabbetini soğuttu. Zîrâ ahvâl-i bâtıne ile ahvâl-i zâhire müteselsilen birbirine bağlanmıştır.

3499. Basar önünde onun güzelliğinden kapı bağlandı. O söz ortada kapı sesi gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3499. Basar önünde onun güzelliğinden kapı bağlandı. O söz ortada kapı sesi gibi oldu.

Yani, vezirin atı kötülemesi, şahın his gözünün önünde o atın güzelliğine karşı bir kapı kapamak idi; ve atın ayıbına ve kusuruna ilişkin olan söz de kapanan kapının gıcırtısı gibi oldu.

Ya'nî, vezîrin atı zemmetmesi şâhın his gözünün önünde o atın güzelliğine karşı bir kapı kapamak idi; ve atın ayıbına ve kusûruna müteallık olan söz dahi kapanan kapının gıcırtısı gibi oldu.

3500. Şahın gözü üzerinde o nükteyi perde etti ki, o perdeden ay kara görünür. [3480]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3500. Şahın gözü üzerinde o ince sözü perde etti ki, o perdeden ay kara görünür.

"Nükte", ince ve latîf söz demektir. Yani, Yüce Allah şahın his gözüne vezirin o ince sözünü perde etti ki, o perdeden ay gibi parlak olan güzel birisi kara ve çirkin görünür. Buna göre öyle sözler vardır ki, insanın kalbinde yerleşen doğru inanca perde olur; ve yine öyle sözler vardır ki, kalpte yerleşen kötü fikirleri ve inançları giderir.

"Nükte", ince ve latîf söz, demektir. Ya'nî, Hak Teâlâ şâhın his gözüne vezîrin o ince sözünü perde etti ki, o perdeden ay gibi parlak olan güzel birisi kara ve çirkin görünür. Binâenaleyh öyle sözler vardır ki, insanın kalbinde yerleşen doğru i'tikāda perde olur; ve yine öyle sözler vardır ki, kalbde yerleşen kötü fikirleri ve i'tikādları izâle eder.

3501. Bir pâk mi'mârdır ki, gayb âleminde sözden ve füsundan kal'alar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3501. O, gayb âleminde sözden ve füsundan kaleler yapan pak bir mimardır.

"Bennâ", mimar demektir. "Husûn", "kale" anlamına gelen "hısn"ın çoğuludur. "Füsûn", havas ehlinin bir maksadın gerçekleşmesi için okudukları bazı kelimelerdir; ve "mekr (gizli yönlendirme), hile ve tezvîr" anlamlarına da gelir (Burhân). Yani, Yüce Allah hazretleri öyle pak ve mukaddes bir mimardır ki, görünen sözden ve füsundan gayb âleminde ve bâtında birtakım fikir, niyet ve inanç kaleleri yapar.

"Benna", mi'mâr demektir. "Husûn", "kala" ma'nâsına olan "hısn"ın cem'idir. "Füsûn", ehl-i havâssın bir maksadın husûlü için okudukları ba'zı kelimelerdir; ve "mekr ve hîle ve tezvîr" ma'nâlarına da gelir (Burhân). Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri öyle bir pâk ve mukaddes olan mi'mârdır ki, zâhirî olan sözden ve füsûndan gayb âleminde ve bâtında birtakım fikir ve niyet ve i'tikād kal'aları yapar.

3502. Sözü sır köşkünden kapı sesi bil, tâ ki bu, açılmanın yâhud kapanmanın sesi midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3502. Sözü sır köşkünden gelen kapı sesi bil, tâ ki bu, açılmanın yahut kapanmanın sesi midir?

Bu sebeple sen sözü sır ve bâtın köşkünden açılan kapının sesi bil! Bak ki o ses bâtın ve hakikat kapısının açılmasının yahut kapanmasının sesi midir? Yani, bir söz olur ki, o söz hakikatin perdesi olur; ve yine bir söz olur ki, o söz senin görüşüne bir hakikat kapısı açmış olur.

Binâenaleyh sen sözü sır ve bâtın köşkünden açılan kapının sesi bil! Bak ki o ses bâtın ve hakîkat kapısının açılmasının yâhud kapanmasının sesi midir? Ya'nî, bir söz olur ki, o söz hakîkatin perdesi olur; ve yine bir söz olur ki, o söz senin nazarına bir hakîkat kapısı açmış olur.

3503. Kapının sesi mahsüstür, kapı histen hariçtir. Bu sesi görürsünüz ve kapıyı görmezsiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3503. Kapının sesi mahsûstur, kapı histen hâriçtir. Bu sesi görürsünüz ve kapıyı görmezsiniz.

Bâtın kapısının sesi olan söz mahsûstur ve his kulağı ile işitilir. Fakat bâtın kapısı his gözünden hâriçtir. Bu bâtın kapısının sesi olan sözü his kulağı ile işitip görürsünüz. Halbuki o bâtında olan kapıyı görmezsiniz.

Bâtın kapısının sesi olan söz mahsüstür ve his kulağı ile işitilir. Fakat bâtın kapısi his gözünden hâriçtir. Bu bâtın kapısının sesi olan sözü his kulağı ile işitip görürsünüz. Halbuki o bâtında olan kapıyı görmezsiniz.

3504. Hikmet çengi mâdemki hoş-âvâz oldu, acaba, cennet bahçelerinden ne kapı açıldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3504. Hikmet çengi mademki hoş sesli oldu, acaba, cennet bahçelerinden ne kapı açıldı?

"Çeng", bir sazın ismidir. "Ravz", çimenli ve sulu yerdir ki, "bahçe ve bostan" anlamında olan "ravza"nın çoğuludur; ve "cennet bahçeleri"nden kasıt, ilim meclisleridir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.) ashab-ı kirâma ارتعوا في رياض الجنة "Cennet bahçelerinde otlayınız" buyurdular. Ashab-ı kirâm: وما رياض الجنة يا رسول الله yani "Ey Allah'ın resûlü! Cennet bahçeleri nedir?" diye sordular. Resûl-i Ekrem hazretleri: مجالس العلم "İlim meclisleridir" buyurdu. "Hikmet çengi"nden kasıt, insân-ı kâmildir. Yani, hikmet sazı olan insân-ı kâmil mademki hoş sesli oldu ve onun mübarek sözleri latif oldu, ey Hakk Yolcusu! Dinle, bak! Acaba cennet bahçelerinden ve bostanlarından ne kapı açıldı ve nasıl ulûm-i ledünniyye (Allah katından gelen ilimler) gülleri ve çiçekleri saçıldı!

“Çeng”, bir sazın ismidir. “Ravz”, çimenli ve sulu yer ki, “bahçe ve bostan” ma'nâsında olan “ravza”nın cem'idir; ve “cennet bahçeleri”nden murâd, ilm meclis[ler]idir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz ashab-ı kirâma ارتعوا في رياض الجنة “Cennet bahçelerinde otlayınız” buyurdular. Ashab-ı kirâm: وما رياض الجنة يا رسول الله ya'nî “Ey Allah'ın resûlü! Cennet bahçeleri nedir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem hazretleri: مجالس العلم “İlim meclisleridir” buyurdu. “Hikmet çengi”nden murâd, insân-ı kâmildir. Ya'nî, hikmet sazı olan insân-ı kâmil mâdemki hoş-âvâz oldu ve onun mübarek kelâmları latîf oldu, ey sâlik! Dinle, bak! Acabâ cennet bahçelerinden ve bostanlarından ne kapı açıldı ve nasıl ulûm-i ledünniyye gülleri ve çiçekleri saçıldı!

3505. Vaktāki kötü sözün sesi zarûrî şey olur, acaba, Sakar'dan muhakkak ne kapı açılır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3505. Kötü sözün sesi zorunlu bir şey olduğunda, acaba, Sakar'dan (cehennemin bir adı) muhakkak ne kapı açılır?

Birinci mısradaki "dervâ" kelimesi, şaşkın, baş aşağı, ters ve zorunlu olan şey anlamlarına gelir (Burhan Lügatı'na göre); ve ikinci mısradaki "der vâmîşevî" ifadesi, "der" ve "vâmîşevî" kelimelerinden oluşmuştur. Bu sebeple şiir açısından kafiye tamdır. "Sakar", cehennemin bir ismidir. Yani, insân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kötü sözün sesi ortaya çıkması zorunlu bir şey olduğunda, dikkat et! Acaba cehennemden muhakkak ne kapı açılır? Örneğin, Mesnevî-i Şerîf'e dil uzatanlar hakkında cenâb-ı Pîr Efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) 3. cildin 4268. beytinde şöyle buyururlar: "Ey dil uzatan köpek! Sen hav hav ediyorsun; Kur'ân'a dil uzatmaya dışarı çıkıyorsun." Bu söz, dil uzatana karşı cehennem kapısının açılmasının sebebidir.

Birinci mısra'daki “dervâ”, hayrân ve baş aşağı ve ma'kûs ve zarûrî olan şey, ma'nâlarınadır (Burhân); ve ikinci mısra'daki "der vâmîşevî", "der" ile "vâmîşevî"den mürekkebdir. Binâenaleyh şiir nokta-i nazarından kāfiye tamâmdır. "Sakar", cehennemin bir ismidir. Ya'nî, vaktâki insân-ı kâmilden kötü sözün sesi zuhûr etmekte zarûrî bir şey olur, dikkat et! Acabâ cehennemden muhakkak ne kapı açılır? Meselâ Mesnevî-i Şerîfe ta'n edenler hakkında cenâb-ı Pîr Efendimiz 3. cildin 4268 numarasında: Ey ta'n edici köpek! Sen hav hav ediyorsun; Kur'ân'ın ta'nına hâriç ol ediyorsun." buyururlar ki, bu kelâm ta'n edene karşı cehennem kapısının açılmasının sebebidir.

3506. Vaktaki onun kapısından uzaksın, kapının sesini dinle! Ey saâdet ona ki, onun nazarı açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3506. Onun kapısından uzaksan, kapının sesini dinle! Ey ne mutlu ona ki, onun bakışı açıldı.

"Manzar", masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) olduğuna göre, anlamı "nazar ve bakış" demektir; ve "mınzar", ism-i âlet (alet ismi) olduğuna göre, "görecek âlet" anlamına gelir ki, göz demektir. Ey kişi! O insân-ı kâmilin kapısından uzaksan, bari onun bâtınından (iç dünyasından) açılan kapının sesi olan sözlerini dinle! Ve o hikmet çenginden (hikmet sazından) hoşlanacak bir yatkınlıkta mısın? dikkat et! Ey, ne mutlu o kimseyedir ki, onun bakışı veya bâtınının gözü o sözlerin zevkine karşı açıldı. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf o yatkınlığın ölçüsüdür.

"Manzar", masdar-ı mîmî olduğuna göre, ma'nâsı "nazar ve bakış" demek olur; ve "mınzar", ism-i âlet olduğuna göre, "görecek âlet" ma'nâsına gelir ki, göz demek olur. Ey kimse! Vaktâki o insân-ı kâmilin kapısından uzaksın, bâri onun bâtınından açılan kapının sesi olan sözlerini dinle! Ve o çeng-i hikmetten hoşlanacak bir isti'dâdda mısın? dikkat et! Ey, saâdet o kimseyedir ki, onun bakışı veyâ bâtınının gözü o sözlerin zevkine karşı açıldı. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf o isti'dâdın ölçüsüdür.

3507. Vaktaki sen görüyorsun, bir iyilik ediyorsun; bir hayat ve rahat üzerine vuruyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3507. Ne zaman ki sen görüyorsun, bir iyilik ediyorsun; bir hayat ve rahat üzerine vuruyorsun.

Yani, insan kendi fiilleri ve hareketleri hakkında kendi iç dünyasını yoklaması gerekir. Nasıl ki sen kendinden iyi bir fiilin ortaya çıktığını gördüğün zaman, içinde bir hayat ve rahatlık ve zevk hissediyorsun.

Ya'nî, insan kendi efâl ve harekâtı hakkında kendi bâtınını yoklamak îcâb eder. Nitekim sen senden iyi bir fiil sudûrunu gördüğün vakit, içinde bir hayât ve râhat ve zevk hissediyorsun.

3508. Vaktaki bir taksîr ve fesâd gider, o hayat ve zevk gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3508. Bir eksiklik ve bozukluk gittiği zaman, o hayat ve zevk gizli olur.

Ve senden bir bozukluk ve kusur ortaya çıktığı zaman, o hayat ve zevk gider ve içinde bir ızdırap ve sıkıntı meydana gelir. Bu sebeple insân-ı kâmilin sözlerini dinlediğin zaman, bu iki halden hangisi sende meydana geliyor? İçine dikkat et ki, açılan sır kapısının sesi, açılmak sesi midir yoksa kapanmak sesi midir?

Ve senden bir fesâd ve kusûr zuhûr ettiği vakit, o hayât ve zevk gider ve içinde bir ıztırâb ve sıkıntı hâsıl olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin sözlerini dinlediğin vakit, bu iki hâlden sende hangisi hâsıl oluyor? Bâtınına dikkat et ki, açılan sır kapısının sesi, açılmak yoksa kapanmak sesi midir?

3509. Alçakların görüşünden dolayı kendi görüşünü bırakma! Zîrâ bu kerkesler seni murdâra çekerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3509. Alçakların görüşünden dolayı kendi görüşünü bırakma! Çünkü bu kerkesler seni murdâra çekerler.

Nefsânî olan alçak kimselerin ters görüşünden dolayı kendi doğru görüşünü bırakma! Çünkü leş yiyen bu kerkes kuşu mesabesindeki nefsânî kimseler, seni leş mesabesinde olan dünya hazları tarafına çekerler ve sana "Ye, iç, zevkine bak!" derler ki, onlar irşâd-ı fikr (düşünceyi doğru yola iletme) davasında bulunan müzevvirler (hilekârlar) ve feylesoflardır.

Nefsânî olan alçak kimselerin ters görüşünden dolayı kendi doğru görüşünü bırakma! Zîrâ leş yiyen bu kerkes kuşu mesâbesindeki nefsânî kimseler, seni leş mesâbesinde olan dünyâ hazları tarafına çekerler ve sana "Ye, iç, zevkine bak!" derler ki, onlar irşâd-ı fikr da'vâsında bulunan müzevvirler ve feylesoflardır.

3510. Vaktâki: "Ey ağabey, ne vardır? Agâh ol, bana asâ çek, zîrâ körüm!" [3490] diye nergis gibi gözünü aşağıya bağlarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3510. Vaktâki: "Ey ağabey, ne vardır? Haberdar ol, bana asa çek, çünkü körüm!" diye nergis gibi gözünü aşağıya bağlarsın.

"Çî", "çîst" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Eçî", büyük birader, ağabey demektir. Yani, vaktâki sen müzevvirlere (hilekârlara) gidip: "Ey ağabey! Hakikat adına bu âlemde ne vardır? Bana fikrinin ve ilminin asasını çek, çünkü ben hakikat adına bir şey görmüyorum, körüm!" diye nergis çiçeği gibi gözünü aşağıya ve bu aşağı âleme bağlarsın.

"Çî", "çîst" kelimesinin muhaffefidir. "Eçî", büyük birâder, ağabey demektir. Ya'nî, vaktâki sen müzevvirlere gidip: "Ey ağabey! Hakîkat nâmına bu âlemde ne vardır? Bana fikrinin ve ilminin asâsını çek, zîrâ ben hakîkat nâmına bir şey görmüyorum, körüm!" diye nergis çiçeği gibi gözünü aşağıya ve bu âlem-i süflîye bağlarsın.

3511. Halbuki seferde, o seçtiğin asâ çekici, eğer bakarsan, muhakkak senden daha kördür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3511. Halbuki seferde, o seçtiğin asâ çekici, eğer bakarsan, muhakkak senden daha kördür.

Halbuki insan ruhunun yolculuğunda, yollarda kendine rehber olması için seçtiğin o asâ çekici ve sana fikrinin asâsıyla yol gösterici olan kimse, eğer dikkatle bakarsan, senden daha kördür. Çünkü sen hiç olmazsa bir rehber arıyorsun, o ise kendini rehberden müstağnî (ihtiyaçsız) biliyor.

Halbuki rûh-ı insânînin seferinde yollarda kendine rehber olmak için, seçtiğin o asâ çekici ve sana fikrinin asâsıyla yol gösterici olan kimse, eğer dikkatle bakarsan, senden daha kördür. Çünkü sen hiç olmazsa bir rehber arıyorsun, o ise kendini rehberden müstağnî biliyor.

3512. Elini körce Allah'ın habline vur! Hâlık'a mensûb olan emr u nehyin gayrına iltifât etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3512. Elini körce Allah'ın ipine vur! Yaratıcı'ya ait olan emir ve yasaktan başkasına iltifat etme!

"Habl", "ip" demektir. "Me-ten", "tenîden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir. Burada teveccüh (yönelme) ve iltifat (ilgi gösterme) anlamındadır. Yani, ey kimse! Eğer kendine gerçek bir rehber bulamaz isen, elini körce Allah'ın ipine vur! Ve Yaratıcı'nın emir ve yasaklarından başkasına iltifat etme! Nasıl ki ayet-i kerimede وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا (Âl-i İmrân, 3/103) yani "Hepiniz Allah'ın ipine yapışınız!" buyurulur.

"Habl", "ip" demektir. "Me-ten", "tenîden" masdarından emr-i hâzırdır. Burada teveccüh ve iltifât ma'nâsınadır. Ya'nî, ey kimse! Eğer kendine hakîkî bir rehber bulamaz isen, elini körce Allah'ın ipine vur! Ve Hâlık'ın emr u nehyinin gayrına iltifât etme! Nitekim âyet-i kerîmede وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا (Âl-i İmrân, 3/103) ya'nî "Hepiniz Allah'ın ipine yapışınız!" buyurulur.

3513. Allah'ın habli nedir? Hevâyı terk etmektir. Zîrâ bu heva Ad için bir sarsar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3513. Allah'ın ipi nedir? Hevayı terk etmektir. Çünkü bu heva Ad kavmi için bir kasırga oldu.

Allah'ın ipi nedir? Nefsin hevâsını (arzularını) terk etmektir. Çünkü Allah'ın emrine karşı gelmek ve O'nun yasakladığı şeyleri yapmaya istekli olmak, nefsin hevâsından ve arzusundandır; ve bu nefsanî heva ile ilâhî emre karşı gelme, Ad kavmi için şiddetli bir rüzgâra dönüştü ve onların cismanî suretlerini helâk etti. Çünkü araz (cevherde bulunan ve cevherden ayrı düşünülemeyen nitelik) olan fiillerden türlü türlü suretler ortaya çıkar. Örneğin, insanın kuvveti bir arazdır; ve bu araz olan kuvvetini kuyudan su çekmeye harcarsa, kuyudaki suyun dışarıya çıkması hâli ortaya çıkar ve bu kuvvet bu hâle dönüşür. Diğer arazlar da bunlar gibidir. İşte لَيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) yani "İnsan için ancak çalıştığı şey vardır" ayet-i kerimesi bu inceliği ve insanların araz olan fiillerinin diğer suretlerde ortaya çıkışını gösterir.

Allah'ın habli nedir? Nefsin hevâsını terk etmektir. Zîrâ Allah'ın emrine muhalefet ve nehyini icrâya harîs olmak nefsin hevâsından ve arzusundandır; ve bu hevâ-yı nefsânî ve emr-i ilâhîye muhalefet, Âd kavmi için bir sert rüzgâra mübeddel olup onların cismânî olan sûretlerini helâk etti. Zîrâ araz olan fiillerden türlü türlü süretler peyda olur. Meselâ insanın kuvveti bir arazdır; ve bu araz olan kuvvetini kuyudan su çekmeye sarf ederse, kuyudaki suyun dışarıya çıkması hâli peyda olur ve bu kuvvet bu hâle mübeddel olur. Sâir arazlar da bunlar gibidir. İşte لَيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'nî “İnsan için ancak sa'y ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesi bu inceliği ve insanların araz olan fiillerinin diğer sûretlerde zuhûrunu gösterir.

3514. Halk hevadan dolayı zindan içinde oturmuştur. Kuşun kanatları bağlanmış olmak hevadandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3514. Halk, nefsî arzulardan dolayı zindan içinde oturmuştur. Kuşun kanatlarının bağlanmış olması nefsî arzulardandır.

Halk, nefsî arzulardan dolayı, insan topluluğu arasında kanunen yasak olan fiilleri işlemiş ve nihayet onun o arızî fiili kendisinin zindana ve hapse girmesine dönüşmüştür. Aynı şekilde serbest bir şekilde uçan kuşun tuzağa konulup kanatlarının bağlanması dahi onun yiyeceğe olan meylinden ve nefsî arzusundandır.

Halk hevâ-yı nefsânîden dolayı, cem'iyyet-i beşeriyye arasında kānûnen yasak olan fiilleri işlemiş ve nihâyet onun o araz olan fiili kendisinin zindana ve hapse girmesine mübeddel olmuştur. Ve kezâlik serbest bir sûrette uçan kuşun tuzağa konulup kanatlarının bağlanması dahi onun tâneye olan meyl ve hevâsındandır.

3515. Balık sıcak tavada hevâdandır. Mestûrilerden utanmanın gitmesi hevadandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3515. Balık sıcak tavada hevadandır. Örtülü kadınlardan utanmanın gitmesi hevadandır.

"Örtülü kadınlar"dan maksat, kadınlar olması uygundur. Yani, balığın sıcak tava içinde haşlanması, nefsanî heves yüzünden oltaya tutulması sebebiyledir. Örtünmeye mensup olan kadınlardan utanma gidip fuhşa yönelmeleri de, nefsanî heveslerinin şiddetindendir.

"Mestûrîler"den murâd, kadınlar olmak münasibdir. Ya'nî, balığın sıcak tava içinde haşlanması, hevâ-yı nefsânîden dolayı oltaya tutulması yüzündendir. Setre mensûb olan kadınlardan utanma gidip fuhşa temâyül etmeleri dahi, hevâ-yı nefsânîlerinin şiddetindendir.

3516. Polisin öfkesi, ateşin şu'lesi hevâdandır. Çarmıhın ve darağacının heybeti hevâdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3516. Polisin öfkesi, ateşin alevi hevâdandır. Çarmıhın ve darağacının heybeti hevâdandır.

"Şıhne", zabıta memuru, günümüzde polis demektir. "Çarmıh", eski zamanda bir işkence usulünün adıdır. Suçluları yüzüstü veya sırtüstü yatırıp, ellerini ve ayaklarını gerip dört çiviye bağlarlardı. Yani, polisin suçlular hakkındaki öfkesi nefsanî hevâdandır (nefsin arzu ve isteklerinden kaynaklanan eğilim). Çünkü öfke nefsin sıfatlarından biridir; ve ateşin alevi de hevâdandır, yani ateşin alevi hevâdan ibaret olan müvellidü'l-humûzadan (oksijen) şiddet bulur; ve aynı şekilde suçluları gerdikleri çarmıhın ve astıkları darağacının heybeti de o suçluların nefsanî hevâlarına karşı konulmuştur.

"Şıhne", zabıta me'mûru, zamanımızda polis demektir. "Çârmîh", eski zamanda bir işkence usûlünün adıdır. Mücrimleri yüz üstü veyâ arka üstü yatırıp, ellerini ve ayaklarını gerip dört çiviye bağlarlar idi. Ya'nî, polisin mücrimler hakkında öfkesi hevâ-yı nefsânîdendir. Zîrâ öfke nefsin sıfatlarından birisidir; ve ateşin şu'lesi dahi hevâdandır, ya'nî ateşin şu'lesi hevâdan ibâret olan müvellidü'l-humûzadan şiddet bulur; ve kezâ mücrimleri gerdikleri çarmıhın ve astıkları darağacının heybeti dahi o mücrimlerin hevâ-yı nefsânîlerine karşı vaz' edilmiştir.

3517. Yeryüzünde cisimlerin zabıta me'mûrunu gördün; cân ahkâmının polisini de gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3517. Yeryüzünde cisimlerin zabıta memurunu gördün; can hükümlerinin polisini de gör!

Yani, bu zikredilen şeylerin hepsi cisimlerin polisleri ve zabıta memurlarıdır. Bu sebeple yeryüzünde cisimlerin polislerini gördün; bunlardan başka, ruha ait hükümlerin zabıta memurları vardır ki, onlar azap melekleridir ve kahredici kuvvetlerdir (kuvâ-yı kahriyye); bu sebeple bunları da gör!

Ya'nî, bu zikr olunan şeylerin hepsi cisimlerin polisleri ve zâbıta me'mûrlarıdır. Binâenaleyh yeryüzünde cisimlerin polislerini gördün; bunlardan başka, rûha âid hükümlerin zabıta me'mûrları vardır ki, onlar azâb melekleridir ve kuvâ-yı kahriyyedir, binâenaleyh bunları da gör!

3518. Ruh için gaybda muhakkak işkenceler vardır. Fakat sıçramadıkça işkence hafâdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3518. Ruh için gaybda muhakkak işkenceler vardır. Fakat sıçramadıkça işkence gizliliktedir.

Yani, muhakkak, ruh için dahi gayb âleminde işkenceler ve azaplar vardır. Fakat bu cismaniyet âleminden sıçrayıp çıkmadıkça, ruhun o işkence ve azapları gizlidir ve örtülüdür.

Ya'nî, muhakkak, rûh için dahi gayb âleminde işkenceler ve azablar vardır. Fakat bu cismâniyet âleminden sıçrayıp çıkmadıkça, rûhun o işkence ve azabları gizlidir ve örtülüdür.

3519. Vaktaki kurtuldun, işkenceyi ve helâki görürsün. Zîra ki zıd zıddan âşikâr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3519. Kurtulduğun zaman, işkenceyi ve helâki görürsün. Çünkü zıt, zıttından açıkça belirir.

"Demâr", "helâk olmak ve kökünden kopmak" demektir. Yani, ruh bu yoğunluk âleminden olmadığı için, yoğunluk âlemine ait olan bedene bağlı kalmasından dolayı, mana âleminde azaplar ve işkenceler içindedir. Çünkü nefsanî sıfatların ve kuvvetlerin her biri ruhu her an kamçılar durur. Fakat insan bu cismaniyet âleminde bu eziyetin farkında değildir. Bu cismaniyet âleminden ya isteyerek ya da zorunlu ölüm ile kurtulduğun zaman, ruhun işkencesini ve nefsanî sıfatların eziyeti yüzünden nasıl bir helâke maruz kaldığını görürsün. Çünkü latif olan ruh, kesif olan bedenin zıddıdır. Yoğunluk âleminin hükmü geçerli iken, letafet âlemi gizlidir. Yoğunluk kalktığı ve letafet âlemi ortaya çıkıp ruhun sıfatları belli olduğu zaman, cismaniyet âleminde ruha isabet eden cismanî sıfatların darbelerinden kaynaklanan işkenceler ve helâk olma durumu meydana çıkar.

"Demâr", "helâklik ve kökünden koparmak" demektir. Ya'nî, rûh bu kesâfet âleminden olmadığı için, kesâfet âleminden olan cisme bağlı kalmasından dolayı, ma'nâ âleminde azablar ve işkenceler içindedir. Zîrâ nefsânî sıfatların ve kuvvetlerin her birisi rûhu her ân kamçılar durur. Fakat insan bu cismâniyet âleminde bu ta'zîbin farkında değildir. Vaktâki bu cismâniyet âleminden ya ihtiyârî veyâ ıztırârî ölüm ile kurtuldun, rûhun işkencesini ve sıfât-ı nefsâniyyenin ta'zîbi yüzünden nasıl bir helâke ma'rûz kaldığını görürsün. Çünkü latîf olan rûh, kesîf olan cismin zıddıdır. Alem-i kesâfetin hükmü cârî iken, âlem-i letâfet gizlidir. Vaktâki kesâfet kalkar ve letâfet âlemi zâhir olup rûhun sıfatları belli olur, cismâniyet âleminde rûha vâki' olan sıfât-ı cismâniyyenin darbelerinden mütevellid işkenceler ve helâklik meydana çıkar.

3520. O ki kuyuda ve kara suda doğdu, o sahranın letâfetini ve kuyunun ren- [3500] cini ne bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3520. O ki kuyuda ve kara suda doğdu, o sahranın inceliğini ve kuyunun sıkıntısını ne bilir?

Örneğin, kuyuda karanlıkta ve kara ve bulanık su içinde doğan bir yaratık, "hayat ancak bundan ibarettir" sanır; ve sahradaki inceliği ve genişliği ile kuyunun karanlığı içindeki zahmeti ve meşakkati birbirinden ayırt edemez. Bunun gibi, dünyada ve tabiat karanlığı içinde ortaya çıkan insan bireyleri, hayatı ancak bu dünya hayatından ibaret sanıp, ruhanî âlemin inceliğini ve aydınlığını idrak edemez.

Meselâ, kuyuda karanlıkta ve kara ve bulanık su içinde doğan bir mahlûk, "hayat ancak bundan ibârettir" zanneder; ve sahrâdaki letâfeti ve güşâyişi ve kuyunun karanlığı içindeki zahmeti ve meşakkati birbirinden ayırt edemez. Bunun gibi, dünyâda ve tabîat karanlığı içinde peydâ olan efrâd-ı beşer, hayâtı ancak bu hayât-ı dünyâdan ibâret zannedip, rûhâniyet âleminin letâfetini ve aydınlığını idrâk edemez.

3521. Vaktâki hevâyı Hak korkusundan terk ettin, Hakk'ın Tesnîm'inden kadeh erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3521. Ne zaman ki hevesi Allah korkusundan dolayı terk ettin, Allah'ın Tesnîm'inden kadeh sana ulaşır.

"Sağrâk", çiniden veya topraktan yapılmış olan lüleli bardak ve kadeh demektir (Burhân). "Tesnîm", cennette bir pınarın adıdır. Nitekim Mutaffifîn sûresinde وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ . عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ (Mutaffifîn, 83/27-28) yani "O şarabın karışımı, bir çeşme olan Tesnîm cinsindendir ki, onu mukarrebler (Allah'a yakın olanlar) içer" buyurulur.

Yani ne zaman ki Allah korkusundan dolayı nefsanî olan hevesi ve şehvetleri terk edip ilahi emre uydun ve Nâziât sûresinde geçen وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى . فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى (Nâziât, 79/40-41) yani "Rabbinin azamet makamından korkup nefsini hevesten men eden kimsenin sığınağı ve durağı cennettir" ayet-i kerimesi gereğince peşin cennete (dünyadayken cennet hâline) girdin. Bu hâl içinde sana Allah'ın Tesnîm'inden doldurulmuş olan lüleli kadeh ulaşır. Bu, ilahi aşk şarabıdır.

“Sağrâk”, çiniden veyâ topraktan yapılmış olan lüleli bardak ve kadeh demektir (Burhân). “Tesnîm”, cennette bir pınarın adıdır. Nitekim sûre-i Mutaffif[in]'de وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ . عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ (Mutaffifîn, 83/27-28) ya'nî “O şarâbın mizâcı bir çeşme olan Tesnîm cinsindendir ki, onu mukarrebler içer” buyurulur.

Ya'nî vaktâki Hak korkusundan dolayı nefsânî olan hevâyı ve şehevâtı terk edip emr-i ilâhîye ittibâ' ettin ve sûre-i Nâziât'ta vâki وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى . فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى (Nâziât, 79/40-41) ya'nî “Rabbinin makām-ı azametinden korkup nefsini hevâdan nehyeden kimsenin me'vâsı ve karârgâhı cennettir” âyet-i kerîmesi mûcibince cènnet-i 'âcile dâhil oldun. Bu hâl içinde sana Hakk'ın Tesnîm'inden doldurulmuş olan lüleli kadeh erişir. Bu şarâb-ı aşk-ı ilâhîdir.

3522. Hevânda yol ittihaz etme! Selsebîl tarafına cenâbullâhtan yol iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3522. Hevâda yol edinme! Selsebîl tarafına Allah'tan yol iste!

Birinci mısradaki "sel", "suâl"den emir kipi olup "iste!" demektir. "Sebîl", "yol" anlamındadır. İkinci mısradaki "Selsebîl", cennette bir çeşmenin adıdır. Nitekim Dehr sûresinde عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا (İnsân, 76/18) yani "Cennette bir çeşme vardır ki, Selsebîl diye adlandırılır" buyurulur. Yani, ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu)! Kendine nefsinin hevâsında ve arzularında yol yapıp, bu dünya hayatında o yolda yürüme! Hakk'ın vaat buyurduğu Selsebîl tarafına Allah'tan yol iste ve o çeşmeye ulaş!

Birinci mısra'daki “sel”, “suâl”den emr-i hâzır olup “iste!” demektir. “Sebîl”, “yol” ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki “Selsebîl”, cennette bir çeşmenin adıdır. Nitekim sûre-i Dehr'de عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا (İnsân, 76/18) ya'nî “Cennette bir çeşme vardır ki, Selsebîl tesmiye olunur” buyurulur. Ya'nî, ey Hak yolunun sâliki! Kendine nefsinin hevâsında ve arzûlarında yol yapıp, bu ha- yât-ı dünyeviyyende o yolda yürüme! Hakk'ın va'd buyurduğu Selsebîl ta- rafına cenâbullâhtan yol iste ve o çeşmeye vâsıl ol!

3523. Ot gibi hevâya itaat edici olma! Muhakkak arşın gölgesi arîşten ev-lâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3523. Ot gibi nefsin isteklerine itaat eden olma! Şüphesiz Arş'ın gölgesi, arîşten daha üstündür.

"Arîş", bağlarda çalı ve çırpıdan yapılan gölgelik anlamındadır. "Arş", sözlükte "taht" anlamındadır. Burada kastedilen, الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) [yani "Rahmân Arş'a istivâ etti"] ayet-i kerimesindeki işaret gereğince Hakk'ın rahmaniyet makamıdır; ve "Arş" ile oluş âlemindeki tecellilere işaret buyrulur. Yani, ey Hakk Yolcusu! Hakiki varlık güneşinin harareti hem ruha hem de nefse yayılmıştır. İnsan bu hararetten dolayı eğer nefsin isteklerine uyup gölgelenmek ve korunmak için, çalı ve çırpıdan yapılmış çardak hükmündeki oluş âlemindeki suretlerden faydalanma tarafına meyleder. Ve eğer ruhunun arzusuna uyarsa, Hakk'ın rahmaniyet makamına sığınıp haz bulur. Bu sebeple sen otlar ve bitkiler gibi zayıf olup nefsin isteklerine tabi olma! Şüphesiz rahmaniyet makamının gölgesi ve hazzı, arîş hükmündeki dünyevi hazlardan daha üstündür.

“Arîş”, bağlarda çalı ve çırpıdan yaptıkları gölgelik ma'nâsınadır. “Arş”, lügatte “taht” ma'nâsınadır. Burada murad الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) [ya'nî “Rahmân arşa istivâ etti”] âyet-i kerîmesindeki işâret mûcibin- ce Hakk'ın makām-ı rahmâniyyetidir; ve “arş” ile mezâhir-i kevniyyeye işâ- ret buyurulur. Ya'nî, ey sâlik! Vücûd-i hakîkî güneşinin harâreti hem rûha ve hem de nefse sârîdir. İnsan bu harâretten dolayı eğer hevâ-yı nefse tâbi' olup gölgelenip mahfûz olmak için, çalı ve çırpıdan yapılmış olan çardak mesâbe- sindeki suver-i kevniyyeden müstefid olmak tarafına meyl eder. Ve eğer rû- hunun arzûsuna tâbi' olursa, Hakk'ın makām-ı rahmâniyyetine ilticâ edip haz bulur. Binâenaleyh sen otlar ve nebâtlar gibi zayıf olup hevâ-yı nefsânî- ye tâbi' olma! Muhakkak makām-ı rahmâniyyetin gölgesi ve hazzı, arîş me- sâbesindeki huzûzât-ı dünyeviyyeden evlâdır.

3524. Sultan dedi: “Atı geri götürün! Bu zulümden beni pek çabuk kurtarın!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3524. Sultan dedi: “Atı geri götürün! Bu zulümden beni pek çabuk kurtarın!”

Bu şerefli beyitte kıssaya geri dönülür. Yani, Sultan Hârezmşâh, İmâdü'l-Mülk'ün atı kötülemesinden dolayı kalbinden o atın sevgisini çıkardı ve dedi ki: “Haydi, atı sahibine geri götürün! Çabuk, beni bu zulümden kurtarın!” “Mazleme”, [“muzleme ve mizleme”] mim harfinin üç harekesiyle “mazluma edilen zulüm” anlamındadır.

Bu beyt-i şerîfte kıssaya rücû' buyurulur. Ya'nî, Sultân Hârezmşâh, İmâ- dü'l-Mülk'ün atı zemm etmesinden dolayı kalbinden o atın muhabbetini çı- kardı ve dedi ki: “Haydi, atı sahibine geri götürün! Çabuk, beni bu zulümden kurtarın! “Mazleme”, [“muzleme ve mizleme”] mîmin üç harekesiyle “maz- lûma edilen zulüm” ma'nâsınadır.

3525. Şah kendi gönlüne bu kadar demedi ki: “Arslanı bu öküz başından al-datma!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3525. Şah kendi gönlüne bu kadar demedi ki: “Arslanı bu öküz başından aldatma!”

Yani, şah, atın kötülenmesi hakkında vezirin söylediği sözleri, kendi kalbinde bu kadarcık olsun muhakeme edip demedi ki: “Kuvvette bir aslan gibi olan şahı bu öküz başı sözünü ortaya koyup aldatma!”

Ya'nî, şâh, atın zemmi hakkında vezîrin söylediği sözleri, kendi kalbinde bu kadarcık olsun muhakeme edip demedi ki: “Kuvvette bir arslan gibi olan şâhı bu öküz başı sözünü ortaya koyup aldatma!”

3526. Dâv için ortaya öküzün ayağını getirirsin, git ki, Hak bir at üzerine öküz boynuzu dikmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3526. Dava için ortaya öküzün ayağını getirirsin, git ki, Hak bir at üzerine öküz boynuzu dikmez!

"Dâv", satranç ve tavla ve diğer oyunlarda oyun sırası ve fuhuş ve küfür anlamlarındadır (Burhan). Burada "küfür ve kötüleme" anlamına gelmesi uygundur. "Ez", sebep bildirmek içindir. Yani, atın kötülenmesi ve yerilmesi için ortaya öküzün ayağını, yani öküzün sözünü getirirsin, git ki, Yüce Allah bir ata öküz boynuzu koymaz! Ata uygun olan at uzvunu ve öküze de öküze uygun olan uzvu koyar.

"Dâv", satranç ve tavla ve sâir oyunlarda oyun nöbeti ve fuhş ve düşnâm ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "düşnâm ve zem" ma'nâsına olmak münâsibdir. "Ez", ta'lîl içindir. Ya'nî, atın düşnâmı ve zemmi için ortaya öküzün ayağını ya'nî öküzün sözünü getirirsin, git ki, Hak Teâlâ hazretleri bir ata öküz boynuzu koymaz! Ata münasib olan at uzvunu ve öküze dahi öküze münasib olan uzvu koyar.

3527. Bu meşhûr hakîm çok münasib san'atlıdır. O ne vakit onun cismi üzerine öküz uvzu koyar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3527. Bu meşhur hikmet sahibi çok uygun sanatlıdır. O ne zaman onun cismi üzerine öküz uzvu koyar!

"Zâv" kelimesinin Burhan'da (sözlük) birçok anlamı vardır. Burada "hakîm" (hikmet sahibi) anlamı uygundur. Yani, bu meşhur hikmet sahibi olan Yüce Allah hazretleri, çok uygun sanatlıdır. O mutlak hikmet sahibi, hiçbir atın üzerine öküz uzvunu koyar mı?

"Zâv", Burhân'da müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "hakîm" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, bu meşhûr hakîm olan Hak Teâlâ hazretleri, çok münasib san'atlıdır. O hakîm-i mutlak hiçbir atın üzerine öküz uzvunu koyar mı?

3528. Cisimlerin bünyadını münasib yapmıştır. Müntakıl köşkler yükseltmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3528. Cisimlerin yapısını uygun kılmıştır. Taşınır köşkler yükseltmiştir.

"Zâv", burada "yapı ve bina" demektir. "Perdâhten", burada "kaldırmak ve yükseltmek" anlamındadır. Yani, o mutlak hikmet sahibi, cisimlerin yapısını ve binasını uygun kılmıştır. Bir yerden bir yere intikal ve hareket eden köşkler hükmündeki cisimleri topraktan kaldırmış ve yükseltmiştir.

"Zâv", burada "bünyâd ve bina" demektir. "Perdâhten", burada "kaldırmak ve yükseltmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, o hakîm-i mutlak cisimlerin bünyâdını ve binâsını münasib yapmıştır. Bir yerden bir yere intikal ve hareket eden köşkler mesâbesindeki cisimleri topraktan kaldırmış ve yükseltmiştir.

3529. Köşkler arasında tahrîcler vardır. Bu taraftan o tarafa sıhrîcler vardır..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3529. Köşkler arasında tahrîcler vardır. Bu taraftan o tarafa sıhrîcler vardır.

"Tahrîc", "çıkarmak" demektir. Toplu olarak zikri, cismin çeşitli noktalarına Hakk'ın çıkardığı görünen duyulardır; ve "tahrîc" ile Beled Suresi'nde yer alan ألم نجعل له عينين . ولسَانًا وشفتينِ (Beled, 90/8-9) yani "Biz insan için iki göz ve bir dil ve iki dudak yaratmadık mı?" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Sıhrîc", "içine su doldurulan havuz" demektir, Türkçede "sarnıç" derler. Bundan maksat ise, içsel duyulardır. Çünkü insan, fikir sularını cismindeki bu beş görünen duyu vasıtasıyla çevresinden alıp, havuz hükmünde olan içsel duyularına doldurur. Örneğin "hiss-i müşterek" (ortak duyu), içsel duyuların ilkidir. Görünen duyulardan insanın içine gitmek isteyen her şey önce bu "hiss-i müşterek"e gelir, ondan sonra içe yol bulur. Ve içsel duyuların ikincisi "hayâl"dir. Görünen duyularla anlaşılan bir şeyin hayâlini bu hayâl kuvveti zapt eder. Örneğin göz bir adamı veya bir şehri görse, önce hiss-i müşterek sarnıcına gelir. Sonra bu hiss-i müşterek onun hayâlini bu hayâl kuvveti sarnıcına doldurur. Ondan sonra o adam veya şehir gözden kaybolsa, hayâl onun suretini görmekte bir daha göze muhtaç olmaz. Ne zaman isterse görür. Bu giriş anlaşıldıktan sonra şerefli beytin anlamı şöyle olur: Cisim köşklerinin arasında göz, kulak, burun, ağız ve el gibi beş görünen duyu tahrîcleri vardır; ve bu tahrîcler tarafından o beş içsel duyu tarafına sarnıçlar vardır.

"Tahrîc", "çıkarmak" demektir. Cemi' olarak zikri cismin muhtelif noktalarına Hakk'ın çıkardığı havâss-i zâhiredir; ve "tahrîc" ile sûre-i Beled'de olan ألم نجعل له عينين . ولسَانًا وشفتينِ (Beled, 90/8-9) ya'nî “Biz insan için iki göz ve bir dil ve iki dudak yaratmadık mı?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Sıhrîc", "içine su doldurulan havuz" demektir, Türkçe'de "sarnıç" derler. Bundan murâd dahi, bâtınî havâsdir. Zîrâ insan fikir sularını cismindeki bu beş zâhirî havâs vâsıtasıyla muhîtinden alıp, havuz mesâbesinde olan havâss-i bâtınesine doldurur. Meselâ "hiss-i müşterek", havâss-i bâtınenin evvelidir. Havâss-i zâhireden insanın bâtınına gitmek isteyen her şey evvelâ bu "hiss-i müşterek"e gelir, ondan sonra bâtına yol bulur. Ve havâss-i bâtınenin ikincisi "hayâl"dir. Havâss-i zâhire ile anlaşılan bir şeyin hayâlini bu kuvve-i hayâliyye zabt eder. Meselâ göz bir adamı veyâ bir şehri görse, evvelâ hiss-i müşterek sarnıcına gelir. Sonra bu hiss-i müşterek onun hayâlini bu kuvve-i hayâliyye sarnıcına doldurur. Ondan sonra o adam veyâ şehir gözden kaybolsa, hayâl onun sûretini görmekte bir daha göze muhtaç olmaz. Her ne zaman isterse görür. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: Cisim köşklerinin arasında göz, kulak, burun, ağız ve el gibi havâss-i hamse-i zâhire tahrîcleri vardır; ve bu tahrîcler tarafından o havâss-i hamse-i bâtıne tarafına sarnıçlar vardır.

3530. Ve onların içinden müntehâsız âlem vardır. Bir çadırın ortasında bu [3510] kadar feza vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3530. Ve onların içinden sınırsız âlem vardır. Bir çadırın ortasında bu kadar geniş yer vardır.

"Hargeh", çadır ve otağ; "fezâ", geniş yer ve saha anlamındadır. Yani, o sarnıçlar mesabesinde olan içsel duyular içinden sınırsız âlem vardır. Örneğin ortak duyu, dışsal duyulardan aldığını hayâle verir; ve hayâl gücü sarnıcının içindeki hayâl âleminin sonu yoktur. Nitekim ne kadar insan bireyi varsa, Hak hakkındaki hayâlleri başka başkadır. Hayâlden sonra "vehmetme gücü" gelir. Bu da hayâl gücünden aldığı şeyleri insana türlü türlü gösterir ve bu kuvvet içindeki âlemin dahi sonu yoktur. Ondan sonra "düşünme gücü" veya "tasarruf eden güç" gelir. Bu kuvvet dahi ya aklın veya vehmin etkisi altında bulunur. Eğer akla tâbi olursa, "düşünen hafıza" derler; ve eğer vehmetme gücüne tâbi olursa ona "hayâl eden" derler. Düşünen hafızada doğruluk ve hayâl edende eğrilik olur. Bu sebeple düşünme gücünün içinde de sınırsız âlem vardır. Bundan sonra "hafıza gücü" gelir ki, bu sarnıçta dışsal ve içsel duyulardan gelen her anlam dolar; ve anlam âleminin dahi sonu yoktur. Sözün özü, bir çadıra benzeyen insanın cismi içinde bu kadar geniş bir saha vardır.

"Hargeh", çadır ve otağ; "fezâ", geniş yer ve sâha, ma'nâsınadır. Ya'nî, o sarnıçlar mesâbesinde olan havâss-i bâtıne içinden nihâyetsiz âlem vardır. Meselâ hiss-i müşterek havâss-i zâhireden aldığını "hayâl'e verir; ve kuvve-i hayâliyye sarnıcının içindeki hayâl âleminin nihâyeti yoktur. Nitekim ne kadar efrâd-ı beşer varsa, Hak hakkındaki hayâlleri başka başkadır.Hayâlden sonra "kuvve-i vâhime" gelir. Bu da kuvve-i hayâliyyeden aldığı şeyleri insana türlü türlü gösterir ve bu kuvvet içindeki âlemin dahi nihâyeti yoktur. Ondan sonra "kuvve-i fikriyye" veyâ "mutasarrıfe" gelir. Bu kuvvet dahi ya aklın veyâ vehmin te'sîri altında bulunur. Eğer akla tâbi' olursa, "zâkire-i mütefekkire" derler; ve eğer kuvve-i vâhimeye tâbi' olursa ona "mütehayyile" derler. Zâkire-i mütefekkirede doğruluk ve mütehayyilede eğrilik olur. Binâenaleyh kuvve-i fikriyyenin içinde de nihâyetsiz âlem vardır. Bundan sonra "kuvve-i hafıza" gelir ki, bu sarnıçta havâss-i zâhire ve bâtıneden gelen her ma'nâ dolar; ve ma'nâ âleminin dahi nihâyeti yoktur. Velhâsıl bir çadıra benzeyen insanın cismi içinde bu kadar geniş bir sâha vardır.

3531. Ayı gâh bir kâbus gibi gösterir, gâh kuyu dibini bahçe gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3531. Ayı bazen bir kâbus gibi gösterir, bazen kuyu dibini bahçe gösterir.

"Kâbus", uyku sırasında insanın üzerine çöken ağırlık anlamındadır. Yani, Yüce Allah bazen parlak olan ayı, insandaki vehim kuvveti (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) aracılığıyla kâbus gibi korkunç ve kötü gösterir. Bazen de kalbine manevî bir zevk vererek karanlık kuyu dibini bir bahçe ve gülistan gösterir. Yani Yüce Allah bir kuluna bazen iyiyi kötü, kötüyü de iyi gösterir, demek olur.

"Kâbûs", uyku esnasında insanın üstüne çöken ağırlık ma'nâsınadır. Ya'nî, Hakîm-i mutlak hazretleri ba'zan parlak olan ayı insandaki kuvve-i vâhime vâsıtasıyla kâbûs gibi korkunç ve fenâ gösterir. Ba'zan dahi kalbine bir zevk-i ma'nevî vererek karanlık kuyu dibini bir bahçe ve gülistân gösterir. Ya'nî Hak Teâlâ bir kuluna ba'zan iyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterir, demek olur.

3532. Mâdemki Zü'l-celâl'den gönül gözünün kabzı ve bastı dembedem sihr-i helâl ediyor;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3532. Mademki Yüce Allah'tan gönül gözünün kabzı ve bastı anbean helal sihir yapıyor;

"Kabz", toplamak ve dürmek; "bast", yaymak; "sihr-i helâl", fasih beyan anlamındadır. Yani mademki celâl sahibi olan Yüce Allah tarafından gönül gözünün toplanması ve yayılması, yani hakikati görmek konusunda açılması ve bazen kapanıp hakikati görememesi, fasih olarak hâli beyan ediyor ve bugün iyi gördüğümüzü yarın kötü ve bugün kötü gördüğümüzü de yarın iyi görüyoruz;

"Kabz", toplamak ve dürmek; “bast", yaymak; "sihr-i helâl", fasîh beyân ma'nâsınadır. Ya'nî mâdemki celâl sahibi olan Hak Teâlâ tarafından gönül gözünün toplanması ve yayılması, ya'nî hakîkati görmek husûsunda açılması ve ba'zan kapanıp hakîkati görememesi, fasîh olarak beyân-ı hâl ediyor ve bugün iyi gördüğümüzü yarın fenâ ve bugün fenâ gördüğümüzü de yarın iyi görüyoruz;

3533. Bu sebebden, Mustafa Hak'tan "Çirkini yine çirkin, hakkı hak göster" diye niyaz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3533. Bu sebeple, Mustafa Hak'tan "Çirkini yine çirkin, hakkı hak göster" diye niyaz etti.

Bu sebepten dolayı peygamberlerin efendisi Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, "Ey benim Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymakla bizi rızıklandır. Ey benim Allah'ım! Bize bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan sakınmakla bizi rızıklandır. Ey benim Allah'ım! Bize eşyayı olduğu gibi, yani hakikati üzere göster!" diye Hak'tan niyaz etti.

Bu sebebden dolayı Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.v.) Efendimiz اللهم ارنا الحق حقا وارزقنا اتباعه اللهم ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي yanî "Ey benim Allâhım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymakla bizi rızıklandır. Ey benim Allâhım! Bize bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan sakınmakla bizi rızıklandır. Ey benim Allâhım! Bize eşyayı olduğu gibi, ya'nî hakîkati üzere göster!" diye Hak'tan niyâz etti.

3534. "Ta ki, sonda yaprağı çeviresin! Pişmanlıktan dolayı ıztıraba düşmeyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3534. "Ta ki, sonda yaprağı çeviresin! Pişmanlıktan dolayı ıztıraba düşmeyeyim!"

Bu beyit, hadîs-i şerîfin tefsiri (açıklaması) olarak beyan buyrulmuştur. Yani, "Ey Rabbim! Bize kötüyü kötü ve iyiyi iyi olarak göster ki, kötüden kaçalım ve iyiye uyalım! Ta ki, sonunda bu görünen âlem kitabının yaprağını çevirip, bize iç yüzünü açtığın zaman, bu görünen şeylere olan düşkünlüğümüzden dolayı pişman olarak ıztıraba düşmeyeyim!"

Bu beyit hadîs-i şerîfin tefsîri olarak beyân buyurulmuştur. Ya'nî, "Yâ Rab! Bize fenâyı fenâ ve iyiyi iyi olarak göster ki, fenâdan kaçalım ve iyiye tâbi' olalım! Tâ ki, sonunda bu âlem-i zâhir kitabının yaprağını çevirip, bize iç yüzünü açtığın vakit, bu eşyâ-yı zâhireye meclûbiyetimizden dolayı pişman olarak ıztırâba düşmeyeyim!"

3535. Mekri ki, o ferd olan İmâdü'l-Mülk etti, Malikü'l-mülk onu ona irşad etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3535. O tek kişi olan İmâdü'l-Mülk'ün yaptığı tuzağı, Mülkün sahibi ona ilham etti.

Yani, marifette tek olan İmâdü'l-Mülk'ün Hârezmşâh'a karşı yaptığı tuzağa, Mülkün sahibi olan Yüce Allah yol gösterdi ve bu tuzağı vezire Yüce Allah ilham etti. Çünkü Yüce Allah, "Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır" (Enfâl, 8/30) ayet-i kerimesi gereğince, tuzak kuranların en hayırlısıdır; ve bu tuzak ve hile öyle bir tuzak ve hile idi ki, sonuçta Hârezmşâh'ı zulmetmekten kurtardı; ve zulme engel olan tuzak ve hile ise hayırlıdır.

Ya'nî, ma'rifette ferd olan İmâdü'l-Mülk'ün Hârezmşâh'a karşı yaptığı mekre, Mülkün mâliki olan Hak Teâlâ irşâd etti ve bu mekri vezîre Hak Teâlâ ilhâm buyurdu. Zîrâ Hak Teâlâ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Enfâl, 8/30) [ya'nî "Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır] âyet-i kerîmesi mûcibince, mekr edicilerin hayırlısıdır; ve bu mekr ve hîle öyle bir mekr ve hîle idi ki, netîcede Hârezmşâh'ı zulm etmekten kurtardı; ve zulme mâni' olan mekr ve hîle ise hayırlıdır.

3536. Hakk'ın mekri bu mekrlerin serçeşmesidir. Kalb, Kibriya'nın iki parmağı arasındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3536. Hakk'ın gizli yönlendirmesi, bu gizli yönlendirmelerin kaynağıdır. Kalp, Kibriya'nın iki parmağı arasındadır.

Yani, Hakk'ın gizli yönlendirmesi, insan fertlerinde bulunan gizli yönlendirmelerin kaynağıdır. Çünkü kutsal ayette وَاللَّهُ الْمَكْرُ جَمِيعًا (Ra'd, 13/42) yani "Bütün gizli yönlendirmeler muhakkak Allah'ındır" buyurulur; ve diğer bir kutsal ayette de وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Enfâl, 8/30) yani "Yüce Allah, gizli yönlendirme yapanların en hayırlısıdır" buyurulur. Buna göre anlaşılır ki, bu yoğunluk âleminde meydana gelen gizli yönlendirmelerin hepsinde gizli bir hayır vardır. Çünkü Yüce Allah, hidayete yatkın olan bir kulunun kalbini doğruluğa ve şekavete (bedbahtlığa) yatkın olan bir kulunun kalbini de eğriliğe çevirir. Hakk'ın bu çevirmesi, kulların yatkınlığına göre bir ihsan olduğundan ancak hayırdır. Bu sebepten hadis-i şerifte إِنَّ قُلُوبَ بَنِي آدَمَ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ yani "Muhakkak Âdemoğlunun kalpleri Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu dilediği gibi çevirir" buyurulmuştur. "İki parmak"tan kastedilen, cemâlî (güzellik) ve celâlî (ululuk) olan sıfatlar ile Hakk'ın tecellîsidir (ortaya çıkışıdır).

Ya'nî, Hakk'ın mekri efrâd-ı beşerde olan mekrlerin menba'ıdır. Zîrâ âyet-i kerîmede وَاللَّهُ الْمَكْرُ جَمِيعًا (Ra'd, 13/42) ya'nî "Bütün mekrler muhakkak Allâh'ındır" buyurulur; ve diğer bir âyet-i kerîmede dahi وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Enfâl, 8/30) ya'nî "Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır" buyurulur. Binâenaleyh anlaşılır ki, bu âlem-i kesâfette vâki' olan mekrlerin hepsinde gizli bir hayır vardır. Zîrâ Hak Teâlâ hidâyetine müstaid olan bir kulunun kalbini doğruluğa ve şekāvete müstaid olan bir kulunun kalbini de eğriliğe çevirir. Hakk'ın bu çevirmesi kulların isti'dâdına göre bir atâ olduğundan ancak hayırdır. Bu sebebden hadîs-i şerîfte إِنَّ قُلُوبَ بَنِي آدَمَ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ ya'nî "Muhakkak Âdemoğlunun kalbleri Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu dilediği gibi çevirir" buyurulmuştur. "İki parmak"tan murâd, cemâlî ve celâlî olan sıfatlar ile Hakk'ın tecellîsidir.

3537. O ki, senin gönlünde mekr ve kıyas yapar, pelasa bir ateş vurmayı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3537. O ki, senin gönlünde mekr (gizli yönlendirme) ve kıyas yapar, pelasa bir ateş vurmayı bilir.

"Pelâs", göçebelerin çadırlarına örttükleri kıldan yapılmış keçedir. Bundan kasıt, dünya sevgisi ve Allah'tan başkasını düşünmektir. "Kıyas", sözlükte bir şeyi diğer şeyle ölçmek demektir. Yani, o Yüce Allah hazretleri ki, senin kalbinde birtakım mekr ve kıyas yaratır ve meydana getirir. Bu sebeple, dış duyulardan iç duyuların sarnıçlarına dolan pelâs mesabesindeki dünya sevgisini ve Allah'tan başkasını düşünmeyi de kendi sevgisinin ateşini vurup yok etmesini de bilir.

Bilinmeli ki, bu kıssanın içinde Hz. Pîr efendimizin birçok işaretleri vardır. Örneğin, "şah"tan kasıt, sâlikin (Hakk Yolcusu) ruhudur; ve "İmâdü'l-Mülk"ten kasıt, insân-ı kâmildir. "At"tan kasıt, dünyanın süsüdür. Sâlikin ruhu, nefsin hazzına uyarak dünyanın süsüne meyleder; ve insân-ı kâmil o dünyanın süsünü mekr ile kötüleyip onun sevgisinden ruhu vazgeçirir.

Bu şerhte, borcunu ödettirmek için Tebrizli muhtesib efendiye gelen borçlu adamın kıssasına dönülür. Yukarıda belirtildiği üzere o borçlu adam Tebriz'e gelmiş ve muhtesib efendinin vefatını haber alarak pek çok üzülüp ağlamış idi. Orada ona bir yardımcı çıkıp hâline acımış ve borcunu ödemek için zenginlerden yardım olarak ancak yüz altın toplayabilmiş idi. Bu para borcun ödenmesine yetmediğinden, o borçlu adamı alıp muhtesib efendinin kabrini ziyarete götürmüş ve onun kabri üzerinde geçen macera yukarıda zikredilmiş idi. Kabri ziyaretten sonra her ikisi geri döndüler; ve yardımcı olan kimse gece rüyasında muhtesib efendiyi gördü ki, aşağıda muhtesib tarafından söylenen sözler yer almaktadır. Bu kıssadaki semboller aşağıda peyderpey açıklanır.

"Pelâs", göçebelerin çergilerine örttükleri kıldan ma'mûl keçedir. Bundan murâd, muhabbet-i dünyâ ve fikr-i mâsivâdır. "Kıyâs", lügatte bir şeyi diğer şeyle takdîr etmek demektir. Ya'nî, o Hak Teâlâ hazretleri ki, senin kalbinde birtakım mekr ve kıyas yaratır ve îcâd eder. Binâenaleyh havâss-ı zâhireden havâss-ı bâtıne sarnıçlarına dolan pelâs mesâbesindeki muhabbet-i dünyâyı ve fikr-i mâsivâyı dahi kendi muhabbetinin ateşini vurup mahvetmesini de bilir.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssanın zımmında Hz. Pîr efendimizin birçok işâretleri vardır. Ezcümle, "şâh"tan murâd, sâlikin rûhudur; ve "İmâdü'l-Mülk"ten murâd, insân-ı kâmildir. "At"tan murâd, zînet-i dünyâdır. Sâlikin rûhu nef- sin hazzına tebean zînet-i dünyâya meyleder; ve insân-ı kâmil o zînet-i dün-yâyı mekr ile zemmedip onun muhabbetinden rûhu vazgeçirir.

Bu sürh-i şerîfte borcunu ödettirmek için Tebrizli muhtesib efendiye gelen borçlu adamın kıssasına rücû' buyurulur. Yukarıda beyân olunduğu üzere o borçlu adam Tebrîz'e gelmiş ve muhtesib efendinin vefâtını haber alarak pek çok müteessir olup ağlamış idi. Orada ona bir yardımcı çıkıp hâline acımış ve borcunu ödemek için zenginlerden iâne olarak ancak yüz altın toplayabilmiş idi. Bu para borcun ödenmesine yetişmediğinden, o borçlu adamı alıp muhtesib efendinin kabrini ziyarete götürmüş ve onun kabri üzerinde geçen mâcerâ yukarıda zikr edilmiş idi. Kabri ziyaretten sonra her ikisi geri döndüler; ve yardımcı olan kimse gece rü'yâsında muhtesib efendiyi gördü ki, aşağıda muhtesib tarafından söylenen sözler münderictir. Bu kıssadaki rumûzlar aşağıda peyderpey îzah olunur.

## O yardımcının ve o borçlu garîbin kıssasına rücû' ve onların efendinin mezârından geri dönmesi ve yardımcının rü'yâsında o efendiyi görmesi ve ilâ-âhirihî beyânındadır

3538. Bu latîf sergüzeşt nihayetsiz geldi. Vaktaki garib, efendinin mezârından geri döndü;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3538. Bu hoş serüven nihayetsiz geldi. O garip, efendinin mezarından geri döndüğünde;

Yani, borçlu adam ile muhtesib efendinin hoş ve latif olan kıssasının sonu yoktur; kısaca özetleyelim: O borçlu olan garip, muhtesib efendinin mezarını ziyaretten yardımcı kimse ile beraber geri döndüğünde;

Ya'nî, borçlu adam ile muhtesib efendinin hoş ve latîf olan kıssasının nihâyeti yoktur; hülâsa edelim: Vaktâki o borçlu olan garîb, muhtesib efendinin mezârını ziyâretten yardımcı kimse ile beraber geri döndü;

3539. Yardımcı onu kendi evine götürdü. Yüz altının mührünü ona tevdî etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3539. Yardımcı onu kendi evine götürdü. Yüz altının mührünü ona teslim etti.

Yardımcı olan kişi o garibi kendi evine götürdü. Yüz altın yardımı içeren kesenin mührünü, yani mührünü açmasını ona teslim etti.

Yardımcı olan kimse o garîbi kendi evine götürdü. Yüz altın iâneyi hâvî olan çıkının mührünü ya'nî mührünü açmasını ona tevdî' etti.

3540. Ona yiyecek getirdi ve ona hikâyeler söyledi ki, ümîdden onun gönlünde yüz gül açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3540. Ona yiyecek getirdi ve ona hikâyeler söyledi ki, ümitten onun gönlünde yüz gül açıldı.

"Lût", "leziz yemekler" kısmına denir. Yardımcı adam ona lezzetli yemekler getirdi ve ona borçlu adamların borçları türlü türlü şekillerle ödendiğine dair hikâyeler söyledi ki, bu hikâyelerden o borçlu adamda oluşan ümitten dolayı onun gönlünde birçok sevinç gülleri ve çiçekleri açıldı.

"Lût", "lezîz yemekler" kısmına derler. Yardımcı adam ona lezzetli yemekler getirdi ve ona borçlu adamların borçları türlü türlü süretler ile ödendiğine dâir hikâyeler söyledi ki, bu hikâyelerden o borçlu adamda hâsıl olan ümîdden dolayı onun gönlünde birçok sürür gülleri ve çiçekleri açıldı.

3541. O şeyi ki güçlükten sonra o kolaylık görmüş idi, garîbe onun kıssasından dudak açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3541. O şeyi ki güçlükten sonra o kolaylık görmüş idi, garîbe onun kıssasından dudak açtı.

Yardımcı kimse, kendisinin geçimde çektiği güçlükten ve sıkıntıdan sonra görmüş olduğu kolaylığı ve genişliği söyledi. Garîbe bu konudaki kıssadan ve hikâyeden ağız açtı ve ona bu hikâyeler ile teselli etti.

Yardımcı kimse kendisinin maîşette çektiği güçlükten ve sıkıntıdan sonra görmüş olduğu kolaylığı ve genişliği söyledi. Garîbe bu zemîndeki kıssadan ve hikâyeden ağız açtı ve ona bu hikâyeler ile tesellî etti.

3542. Hikâye söyleyici olarak gece yarısı geçti. Uyku onları cân mer'âsına kadar attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3542. Hikâye söyleyici olarak gece yarısı geçti. Uyku onları can merasına kadar attı.

Bu sohbetler ve konuşmalar ile gecenin yarısı geçti. Nihayet uykuları geldi ve uyku onların ruhlarını ruhlar âlemi merasına kadar attı. Yani uyku sebebiyle cisimlerinin dış duyuları işlevsiz kalıp, ruhları faaliyete başladı ve ruhanîlere kavuştu.

Bu musâhabe ve mükâlemeler ile gecenin yarısı geçti. Nihâyet uykuları geldi ve uyku onların rûhlarını âlem-i ervâh mer'âsına kadar attı. Ya'nî uyku sebebiyle cisimlerinin havâss-i zâhireleri muattal olup, rûhları fa'âliyete başladı ve rûhânîlere mülâkî oldu.

3443. Yardımcı o mübarek efendiyi o gece rü'yâda sarayın sadrı üzerinde gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. Yardımcı o mübarek efendiyi o gece rüyada sarayın sadrı üzerinde gördü.

"Hümâyûn", mübarek demektir. O yardımcı adam ruh âleminde o mübarek olan muhtesib (çarşı ve pazar denetleyicisi) efendiyi, o gece rüyasında bir sarayın sadrında (başköşesinde) oturmuş bir hâlde gördü.

“Hümâyûn”, mübarek demektir. O yardımcı adam rûh âleminde o mübârek olan muhtesib efendiyi, o gece rü'yâsında bir sarayın sadrında oturmuş bir hâlde gördü.

3444. Efendi dedi: “Ey melâhatli olan yardımcı! O şeyi ki söyledin, ben birer birer dinledim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. Efendi dedi: “Ey güzellik sahibi yardımcı! Söylediğin şeyi ben tek tek dinledim."

"Bâ-nemek", sözlükte "tuzlu" demektir. Fakat incelikten ve güzellikten kinaye olarak kullanılır. "Güftî"deki "ya" hitap için olursa, muhatap yardımcı olan kimse olur; ve eğer hitap yası olursa, borçlu olan garibin sözlerine işaret olur. Bu durumda anlam "Ey yardımcı! O garip kabrimde ne söylüyorduysa, ben tek tek işittim" demek olur. Bilinmeli ki, bu dünya hayatında olan kimselerin sözlerini vefat edenlerin ruhları işitirler. Çünkü ruhların özelliği her taraftan görmek ve işitmektir. Fakat cisimden soyunmuş ve konuşma aracı olan dış dili terk etmiş oldukları için, dirilere sözlerini işittiremezler. Nitekim Bedir gazvesinde Resûl-i Ekrem hazretleri öldürülmüş müşriklere hitaben: "Ey Kureyş! Ben Rabb'imin bana olan vaadini buldum. Siz de size olan vaadini buldunuz mu?" diye hitap buyurdular. Ashâb-ı kirâm: "Yâ Resûlallah! Bunlar işitirler mi?" diye sordular. Buyurdular ki: "Evet. Onlar sizden daha iyi işitirler. Fakat cevap vermeye güçleri yetmez."

"Bâ-nemek", lügatte "tuzlu" demektir. Fakat letâfetten ve melâhatten kinâye olarak kullanılır. "Güftî"deki "ya", hitâb için olursa, muhatab yardımcı olan kimse olur; ve eğer yâ-yı hitâbe olursa, borçlu olan garîbin sözlerine işâret olur. Bu sûrette ma'nâ "Ey yardımcı! O şeyi ki o garîb kabrimde söyler idi, ben bir bir işittim" demek olur. Ma'lûm olsun ki, bu hayât-ı dünyeviyyede olan kimselerin sözlerini vefât edenlerin rûhları işitirler. Zîrâ rûhların hâssası her taraftan görmek ve işitmektir. Fakat cisimden soyunmuş ve kelâm âleti olan zâhirî dili terk etmiş oldukları için, dirilere sözlerini işittiremezler. Nitekim Bedir gazâsında Resûl-i Ekrem hazretleri maktûl olan müşriklere hitâben: "Ey Kureyş! Ben Rabb'imin bana olan va'dini buldum. Siz de size olan va'dini buldunuz mu?" diye hitâb buyurdular. Ashâb-ı kirâm: "Yâ Resûlallâh! Bunlar işitirler mi?" diye sordular. Buyurdular ki: "Evet. Onlar sizden daha iyi işitirler. Fakat cevab vermeye kādir değildirler."

3545. "Fakat bana cevab vermeye fermân olmadı. İşaretsiz dudak açmaya kādir olmadım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3545. "Fakat bana cevap vermeye emir verilmedi. İşaretsiz dudak açmaya gücüm yetmedi."

"Fakat dinlediğim sözlere cevap vermek için bana ilâhî emir verilmedi ve ilâhî emir olmaksızın cevap vermek hususunda ağız açmaya gücüm yetmedi." Bilinmeli ki, ahiret âleminde bulunan ruhlar, ilâhî emir ile cisimlenip (bedenlenip) uyanıklık hâli içinde bazı kişilere görünürler ve söz söylerler ve yine kaybolurlar ki, bu hâle "vâkıa" (uyanıkken görülen ruhanî hâl) derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin 367. Bölümünde bir "vâkıa"larında Kâbe'yi tavafı esnasında bir ruh ile karşılaşıp, kendilerine söz söylediğini beyan buyururlar; ve evliyanın diğer menkıbelerinde (kerametlerinde) de benzerleri çoktur. Fakat evliya olmayan kimseler, beş duyunun tesirlerinden ancak uyku hâlinde azade kaldıklarından, bazı ruhlar onların ruhlarına rüyada görünürler. Bu anlama göre muhtesip efendi demiş olur ki: "Berzahî cisim (ölümden sonraki ara âlemdeki cisim) ile cisimlenmiş bir hâlde size görünüp cevap vermeme ilâhî emir verilmedi ve emirsiz berzahî cismimin ağzını açmaya gücüm yetmedi."

"Fakat dinlediğim sözlere cevâb vermek için bana fermân-ı ilâhî olmadı ve emr-i ilâhî olmaksızın cevab vermek hususunda ağız açmaya kādir olmadım." Ma'lûm olsun ki, âlem-i âhirette bulunan ervâh, emr-i ilâhî ile tecessüd edip uyanıklık hâli içinde ba'zı zevâta görünürler ve söz söylerler ve yine kaybolurlar ki, bu hâle “vâkıa” derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. Bâbında bir "vâkıa"larında Ka'be'nin tavâfi esnâsında bir rûha mülâkî olup, kendilerine söz söylediğini beyân buyururlar; ve sâir menâkıb-ı evliyâda da emsâli çoktur. Fakat evliyânın gayrı olan kimseler havâss-i hamsenin te'siratından ancak uyku hâlinde âzâde kaldıklarından, ba'zı ervâh onların rûhlarına rü'yâda görünürler. Bu ma'nâya nazaran muhtesib efendi demiş olur ki: "Cism-i berzahî ile mütecessed bir hâlde size zahir olup cevâb vermeme fermân-ı ilâhî olmadı ve emirsiz cism-i berzahîmin ağzını açmaya kādir olmadım."

3546. "Biz vaktaki çûn u çendden vakıf olduk, bizim dudaklarımız üzerine mühür koymuşlardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3546. "Biz nicelik ve nitelikten haberdar olduğumuzda, dudaklarımıza mühür vurdular."

"Çûn", nitelik; "çend", nicelik demektir. Yani, "Ahiret hayatının nasıl olduğuna ve uhrevî suretlerin niceliğine vakıf olduğumuzdan, dudaklarımızı gaflet ehline karşı mühürlediler. Çünkü الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Bakara, 2/3) yani "Şunlar ki, gayba iman ederler" ayet-i kerimesi gereğince, onlardan istenen gayba iman etmektir. Nasıl ki Firavun'un sihirbazları ölmüş olan sihirbaz babalarının mezarına gittiler ve "Musa (a.s.)'ın asası sihir mi yoksa mucize mi?" diye sordular. O sihirbaz, 3. cildin 1181 numaralı beytinde onlara rüyalarında şöyle cevap verdi: "Rüyasında onlara dedi ki: "Ey benim evladım! Bunu açık ve aşikâr söylemek mümkün değildir." Bu sebeple bu sırrı onlara açıkça söyleyemedi de, bazı işaretler verdi. Bunun ayrıntısı orada geçti.

"Çûn", keyfiyet; "çend", kemiyet demektir. Ya'nî, "Ahiret hayatının nasıl olduğuna ve uhrevî sûretlerin kemiyetine muttali' olduğumuzdan, bizim du- daklarımızı ehl-i gaflete karşı mühürlediler. Zira الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Bakara, 2/3) ya'nî "Şunlar ki, gayba îmân ederler" âyet-i kerîmesi mûcibince, onlardan matlûb olan gayba îmân getirmektir. Nitekim Fir'avn'ın sihirbazları ölmüş olan sihirbâz babalarının mezârına gittiler ve "Mûsâ (a.s.)ın asâsı sihir veyâ mu'cizeden hangisidir?" diye sordular. O sihirbaz 3. cildin 1181 numarasına müsâdif olan beyitte onlara rü'yalarında şöyle cevab verdi: "Rü'yâda onlara dedi ki: "Ey benim evlâdım! Bunu açık ve zâhir söylemek mümkin değildir." Binâenaleyh bu sırrı onlara açık söyleyemedi de, ba'zı nişanlar verdi. Bunun tafsîli orada geçti.

3547. Tâ ki gaybın sırları faş olmasın! Tâ ki ayş ve maâş münhedim olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3547. Tâ ki gaybın sırları açığa çıkmasın! Tâ ki yaşayış ve dünya yıkılmasın!

"Ayş", yaşayış ve hayat; "maâş", yer ismi olup, "yaşama yeri" demektir ki, bundan kastedilen dünyadır. Yani, bizim ağzımızı gayb âleminin sırları ortaya çıkmasın ve dünya yaşayışı ile yaşama yeri olan dünya işleri yıkılmasın diye mühürlediler. Pir Efendimiz bu anlamı Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 19. bölümünde şöyle açıklarlar:

"Dünyayı imar etmeleri için Yüce Allah bir kavmin gözlerini gafletle bağladı. Eğer bir kısmını gafil kılmasa, hiçbir âlem imar olmaz. Gaflet, imarlara ve bayındırlıklara sebep olur. Nihayet çocuk gafletten büyür. Aklı olgunlaşınca artık büyümez olur. Bu sebeple imarın sebebi ve gereği gaflettir; harabiyetin sebebi de uyanıklık ve intibahtır."

"Ayş", yaşayış ve hayât; "maâş", ism-i mekân olup, "yaşamak yeri" demektir ki, bundan murâd, dünyâdır. Ya'nî, bizim ağzımızı âlem-i gaybın sırları meydana çıkmamak ve dünyâ yaşayışı ve yaşamak yeri olan dünyâ umûru yıkılmamak için mühürlediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 19. faslında şöyle beyân buyururlar:

"Dünyayı ma'mûr etmeleri için Hak Teâlâ bir kavmin gözlerini gafletle bağladı. Eğer bir kısmını gāfil kılmasa, hiçbir âlem ma'mûr olmaz. Gaflet ma'mûrluklara ve âbâdânlıklara bâistir. Nihâyet çocuk gafletten büyür. Aklı kemâle gelince artık büyümez olur. Binâenaleyh ma'mûrluğun sebeb ve mûcibi gaflettir; ve harâblığın sebebi de ayıklık ve intibahtır."

3548. Tâ ki gaflet perdesi tamamen yırtılmasın! Tâ ki mihnet tenceresi yarı çiğ kalmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3548. Tâ ki gaflet perdesi tamamen yırtılmasın! Tâ ki mihnet tenceresi yarı çiğ kalmasın!

"Mihnet tenceresi"nden kastedilen dünyadır. Çünkü dünya, Hakk'ın cemâl ve celâl sıfatlarının (güzellik ve yücelik sıfatlarının) tecelli yeridir. Bu sebeple dünyada elem (acı) ve lezzet (haz) her sınıf insan hakkında iç içedir. Çünkü yoğunluk âlemi olan dünya, her ne kadar her şeyi kapsasa da, ahiret âlemi gibi geniş değildir. Ahiret âleminde genişlik sebebiyle elem ve lezzet yerleri ayrılmıştır. Bu sebeple ilahi sıfat ve isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin dünya âleminde tamamen ortaya çıkması, gaflete sebep olan yoğunluk perdesinin varlığıyla ayakta durur. Eğer Yüce Allah, insan fertlerinin her birinin gözünden bu yoğunluk perdesini kaldırıp ruhanîyet âlemini açığa çıkarsa, dünya işleri durur ve mihnet tenceresi yarı çiğ bir hâlde kalırdı.

"Mihnet tenceresi"nden murâd, dünyâdır. Zîrâ dünyâ Hakk'ın sıfât-ı cemâliyye ve celâliyyesinin mazharıdır. Binâenaleyh dünyâda elem ve lezzet her sınıf halk hakkında mümtezicdir. Çünkü âlem-i kesâfet olan dünyâ her ne kadar ecma' ise de, âlem-i âhiret gibi, evsa' değildir. Âlem-i âhirette genişlik hasebiyle elem ve lezzet mahalleri ayrılmıştır. Binâenaleyh sıfat ve esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının dünyâ âleminde tamâmiyle zuhûru gaflete sebeb olan kesâfet perdesinin vücûduyla kāimdir. Eğer Hak Teâlâ efrâd-ı beşerin her birinin nazarından bu kesâfet perdesini kaldırıp, rûhâniyet âlemini keşf etse, dünyâ umûru muattal olur ve mihnet tenceresi yarı çiğ bir hâlde kalır idi."

3549. Her ne kadar kulağın nakşı gitti ise de, biz hep kulağız. Biz hep nutukuz. Fakat dudak sakittir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3549. Her ne kadar kulağın şekli gitti ise de, biz hep kulağız. Biz hep nutukuz. Fakat dudak sakindir.

Muhtesib efendi yardımcı olan kimseye der ki: "Her ne kadar bizden kulağın şekli, yani yoğun bedenimizin kulağı gitti ise de, biz şimdi ruhanî tesirler âleminde baştan ayağa kadar kulak olduk ve her tarafımızdan işitir olduk; ve her ne kadar bedenimizin ağzı dağıldı ve görünürde sakin kaldıysak da, baştan ayağa kadar kelâm ve nutuk olduk. Bu sebeple her tarafımızdan görürüz ve her tarafımızdan işitiriz ve her tarafımızdan söyleriz."

Muhtesib efendi yardımcı olan kimseye der ki: "Her ne kadar bizden kulağın nakşı ya'nî cism-i kesîfin kulağı gitti ise de, biz şimdi rûhâniyet âleminde baştan ayağa kadar kulak olduk ve her tarafımızdan işitir olduk; ve her ne kadar cismimizin ağzı dağıldı ve zâhirde sâkit kaldık ise de, baştan ayağa kadar kelâm ve nutuk olduk. Binâenaleyh her tarafımızdan görürüz ve her tarafımızdan işitiriz ve her tarafımızdan söyleriz."

3550. Biz her ne verdik ise, bu zamanda gördük; bu cihan perdedir ve o cihan gaybdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3550. Biz her ne verdik ise, bu zamanda gördük; bu cihan perdedir ve o cihan gaybdır.

Biz dünya hayatında her ne verdik ve her ne yaptık ise, bu uhrevî olan hayat zamanında onların karşılığını gördük. Bu dünyanın yoğun olan şekli, latif olan o ahiret âleminin perdesidir. İnsan fiillerinin iyisi ve kötüsü bu yoğun olan dünya eleğinden süzülüp latif âleme gelir. Bu fiillerin sahipleri bu âleme intikal ettikleri zaman, bu fiillerin karşılığı onları orada karşılar.

"Biz dünyâ hayâtında her ne verdik ve her ne yaptık ise, bu uhrevî olan hayat zamânında onların karşılığını gördük. Bu dünyanın kesîf olan sûreti, latîf olan o âhiret âleminin perdesidir." Ef'âl-i beşerin iyisi ve kötüsü bu kesîf olan dünyâ eleğinden süzülüp âlem-i latîfe gelir. Bu fiillerin sahibleri bu âleme intikāl ettikleri vakit, bu fiillerin mukābili onları orada istikbal eder.

3551. Ekmek günü, gizlemek günüdür. Tohumu bir toprağa saçmak günüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3551. Ekmek günü, gizlemek günüdür. Tohumu bir toprağa saçmak günüdür.

Bu şerefli beyitte "Dünya ahiretin tarlasıdır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Örneğin, tohumu ekmek günü, o tohumu gizlemek ve gayb âlemine (görünmeyen âlem) göndermek günüdür. Tohumu bir toprağa saçıp örtmektir. Bunun gibi, insan fertlerinin bu dünya hayatlarında yaptığı fiiller, gayb âlemine ekilmiş tohumlara benzer. Görünen âlemde onların eserleri görünmez.

Bu beyt-i şerîfte الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünya âhiretin tarlasıdır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Meselâ, tohumu ekmek günü o tohumu gizlemek ve gayb âlemine göndermek günüdür. Tohumu bir toprağa saçıp örtmektir. Bunun gibi, efrâd-ı beşerin bu hayât-ı dünyeviyyelerinde yaptığı fiiller gayb âlemine ekilmiş tohumlara benzer. Zâhirde onların âsârı görünmez.

3552. Biçmek günü, orak vurmak vakti, mükâfât ve peyda olmak günü geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3552. Biçme günü, orak vurma vakti, mükâfat ve ortaya çıkma günü geldi.

"Bedrûden", "ekini biçmek" demektir. "Mincel", alet ismi olup biçme aleti olan orak anlamındadır. Yani, biçme vakti ve mahsule orak vurma zamanı, ekilen tohumun mükâfatını bulma ve ekilen şeyi meydana çıkarma günüdür. Bunun gibi, dünya hayatı ekme zamanı ve ahiret hayatı da bu ekilen tohumları biçme zamanıdır.

Gelmiş olan o dostun borcunun vecihlerini o yardımcıya efendinin rüyada söylemesi ve o gümüş paranın gömülü olduğu yeri işaret etmesi ve varislere "Muhakkak onu çok görmesinler ve ondan hiçbir şey geri almasınlar ve eğer ki o ondan hiçbir şey kabul etmezse veya bazısını kabul etmezse, yine orada bıraksınlar, ta ki her kim isterse alsın; çünkü ben Yüce Allah'a adadım ki, o gümüş paradan bana ve benimle ilgili olanlara bir zerre bile geri dönmesin!.. vb." diye haber vermesi

"Borç"tan kasıt, Hak'kı bilme borcudur. Çünkü insan sureti üzerine yaratılmış olan her ferdin yaratılış sebebi, bu bilgiyi elde etme borcunu ödemek içindir. Nitekim ayet-i kerimede هَلْ يَسْتَوى الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (Zümer, 39/9) yani "Bilen kimseler ile bilmeyen kimseler eşit olur mu?" buyurulur. "Muhtesib"den kasıt, nebevî ilimlerin varisi olan bir hakikat pîridir ki, burada anlamın özgüllüğü itibarıyla Cenab-ı Pîr'in şerefli zâtlarıdır. "Pâymerd"den kasıt, hayatta olan gerçek bir pîrin kaim-makamıdır (yerine geçen kişidir) ki, onun yüce ruhundan feyiz alır. Anlamın özgüllüğü itibarıyla Hüsameddin Çelebi (k.s.) hazretlerine işaret buyurulur. Çünkü Çelebi Hüsameddin (k.s.) efendimiz Hz. Pîr efendimizin vefatlarından sonra on iki sene hakikatleri ve marifetleri cömertçe sunmada Cenab-ı Pîr'in kaim-makamı olmuştur. "Defnedilmiş para"dan kasıt, Mesnevî-i Şerif'in her bir defterinde lafızlar ve rumuzlar altında gömülü olan sırlar ve ilahî marifetlerdir. "Varisler"den kasıt, Hz. Yani, şehzadelerin içinde babalarının men etmesinden ve yasaklamasından sonra, o kaleye gitme arzusu pek şiddetlendi, bu arzu ve isteğin sevkiyle o kale tarafına yöneldiler.

"Bedrûden", "ekini biçmek" demektir. "Mincel", ism-i âlet olup biçmek âleti olan orak ma'nâsınadır. Ya'nî, biçmek vakti ve mahsûle orak vurmak

zamânı, ektiği tohumun mükâfâtını bulmak ve ektiği şeyi meydana çıkarmak günüdür. Bunun gibi, hayât-ı dünyeviyye ekmek zamânı ve hayât-ı uhreviyye dahi bu ektiği tohumları biçmek zamânıdır.

Gelmiş olan o dostun borcunun vecihlerini o yardımcıya efendinin rü'yâda söylemesi ve o gümüş paranın defin mahallini nişân vermesi ve vârislere "Muhakkak onu çok görmesinler ve ondan hiçbir şey geri almasınlar ve eğer ki o ondan hiçbir şey kabûl etmezse veyâ ba'zısını kabûl etmezse, yine orada bıraksınlar, tâ ki her kim isterse alsın; zîrâ ben Hak Teâlâ'ya nezr ettim ki, o gümüş paradan bana ve benim müteallikātıma bir habbe râci' olmaya!.. ilh." diye haber vermesi

"Borç"tan murâd, ma'rifet-i Hak borcudur. Zîrâ sûret-i insâniyye üzerine mahlûk olan her ferdin sebeb-i hilkati bu ma'rifeti tahsîl borcunu ödemek içindir. Nitekim ayet-i kerîmede هَلْ يَسْتَوى الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (Zumer, 39/9) ya'nî "Bilen kimseler ile bilmeyen kimseler müsâví olur mu?" buyurulur. "Muhtesib"den murâd, vâris-i ulûm-i nebevî olan bir pîr-i hakîkattir ki, burada husûsiyyet-i ma'nâ i'tibâriyle cenâb-ı Pîr'in zât-ı şerîfleridir. "Pâymerd"den murâd, bir pîr-i hakîkînin hayatta olan kāim-makāmıdır ki, onun rûh-ı âlîsinden istifaza eder. Husûsiyyet-i ma'nâ i'tibariyle Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerine işâret buyurulur. Zîrâ Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz Hz. Pîr efendimizin irtihâllerinden sonra on iki sene ibzâl-i hakäyık ve maârifte cenâb-ı Pîr'in kāim-makāmı olmuştur. "Defnolunmuş para"dan murâd, Mesnevî-i Şerîfin her bir defterinde elfâz ve rumûz altında medfûn olan esrâr ve maârif-i ilâhiyyedir. "Vârisler"den murâd, Hz. Ya'nî, vaktāki şehzadelerin içinde babalarının men' ve nehyinden, o kal'aya gitmek meyli pek harâretlendi, bu harâret-i meyl sevkiyle o kal'a tarafına baş çıkardılar.

3726. Mücteba olan şahın sözünün hilafı üzere, sabır yakıcı ve akıl kapıcı olan kal'aya kadar&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3726. Seçilmiş şahın sözünün aksine, sabır yakıcı ve akıl kapıcı olan kaleye kadar

"Mücteba", seçkin, seçilmiş ve seçilmiş demektir. "Seçilmiş şah"tan kasıt, onları engelleyen insân-ı kâmildir. "Sitîz", inat ve muhalefet anlamındadır. Yani, kendilerini engelleyen ve yasaklayan insân-ı kâmilin sözüne ve vasiyetine aykırı olarak, sabır yakıcı ve akıl kapıcı olan o suretler kalesine kadar. Bu beytin cümlesi aşağıdaki beytin birinci mısraı ile tamamlanır.

“Mücteba”, bergüzîde, müntehab ve seçilmiş, demektir. “Şah-ı müctebâ"dan murâd, onları men' eden insân-ı kâmildir. "Sitîz", inâd ve muhalefet ma'nâsınadır. Ya'nî, kendilerini men' ve nehyeden insân-ı kâmilin sözüne ve vasiyetine muhâlif olarak, sabır yakıcı ve akıl kapıcı olan o sûretler kal'asına kadar. Bu beytin cümlesi aşağıdaki beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur.

3727. Nasihat isteyici olan aklın muhalefetinden dolayı geldiler. Karanlık gecede gündüzden rücû' ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3727. Nasihat isteyici olan aklın muhalefetinden dolayı geldiler. Karanlık gecede gündüzden geri döndüler.

"Rağm", bir işi tersine çevirmektir. "Tûz", "istemek" anlamına gelen "tûzîden" ve "tûhten" mastarının şimdiki zaman emir kipi olup, "pend-tûz", bileşik bir sıfattır. Yani, nasihat isteyici olan akla muhalefetten dolayı kaleye kadar geldiler. Karanlık olan tabiat gecesinde, gündüz gibi aydınlık olan ruhanîlikten geri döndüler ve cismanîlik karanlığı tarafına gittiler.

“Rağm”, bir işi aks etmek. "Tûz", "istemek" ma'nâsına olan "tûzîden" ve "tûhten" masdarının emr-i hâzırı olup, "pend-tûz", vasf-ı terkîbîdir. Ya'nî, nasîhat isteyici olan akla muhalefetten dolayı kal'aya kadar geldiler. Karanlık olan tabîat gecesinde, gündüz gibi aydınlık olan rûhâniyetten geri döndüler ve cismâniyet karanlığı tarafına gittiler.

3728. O sûretler sahibi olan latif kal'ada beş kapı deniz ve beşi kara tarafına idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3728. O suretler sahibi olan latif kalenin beş kapısı deniz tarafına ve beşi kara tarafına idi.

Bu beyit ile aşağıdaki beyitte dış âlemin iç âleme uygulanmasına işaret edilir. "Latif kale"den maksat, dünyadır ki, onun cisminin bütün yapısına "büyük insan" da derler. "Küçük insan"ın cisminin dengidir. Büyük insanda olan her şeyin benzeri, küçük insan olan "âdem"de de vardır. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye kitabında ve Mahmud-ı Şebüsterî hazretleri Mir'ât-i Hakāyık'ında ve Aziz Nesefi hazretleri Risalelerinde ayrıntılı olarak açıklamışlardır. "Deniz tarafına olan beş kapı"dan maksat, cismaniyet âlemindeki "toprak, su, hava ve ateş" unsurlarının anlamları olan dört tabiat ile bu dört unsurun karışımından meydana gelen "mizaç ve ruh"tur. Gerçi bu dört unsurun her biri kimya açısından farklı basit elementlerden oluşmuş ise de, burada amaç bu elementlerin özü ve Pîr'in irfan yoluna mensup olanlardır ki, onlar bu bilgileri Cenab-ı Pîr'in şerefli adına izafe ederek talep edenlerin önüne sererler. Ve talep edenlerden bazıları o bilgileri ve sırları tamamen kabul ederler; ve bazıları da vahdet-i vücud (varlığın birliği) gibi meseleleri anlayışları almadığı için kabul edemezler ve ancak anlayışlarının alabildiği hakikatleri ve bilgileri kabul ederler. Bu sebeple Hz. Pîr efendimiz kendi irfan yoluna mensup olanlara vasiyet edip buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîf'teki sırları ve hakikatleri talep edenlere söyleyin! Tamamen kabul edenler etsin ve bir kısmını kabul etmeyenler etmesin! Onu Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarında bırakın! Ve benim sırlarımdan ve hakikatlerimden hiçbirini kendi adınıza izafe etmeyin ki, kabul etmeyenlerin itirazı varsın doğrudan doğruya bana ait olsun! Ve "rüya"dan maksat, bu dünya hayatıdır. Çünkü hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم yani "Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" ve aynı şekilde الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا yani "İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurulmuştur. Bu sebeple bu Mesnevî-i Şerîf dünya hayatı rüyasında açıklanan sırlar ve hakikatlerdir. Ve "Tebriz'in zenginleri"nden maksat, zahir uleması (dış görünüşe ve şekle önem veren âlimler) ve "onlardan toplanan yüz altın"dan maksat, zahirî ilimlerdir ki, bunlar ile Hak bilgisi borcu ödenmez.

Bu beyit ile aşağıdaki beyitte âfakın enfüse tatbîkine işaret buyurulur. "Latif kal'a"dan murâd, dünyâdır ki, onun cisminin hey'et-i mecmûasına "insân-ı kebîr" dahi derler. "Insân-ı sağîr"in cisminin muâdilidir. İnsân-ı kebîrde olan her şeyin nazîri, insân-ı sağîr olan "âdem"de de vardır. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye kitâbında ve Mahmûd-ı Şebüsterî hazretleri Mir'ât-i Hakāyık'ında ve Azîz Nesefi hazretleri Resâilinde tafsîl buyurmuşlardır. "Deniz tarafına olan beş kapı"dan murâd, cismâniyet âlemindeki "toprak, su, hava ve ateş" rükünlerinin ma'nâları olan dört tabîat ile bu dört rüknün imtizâcından hâsıl olan “mizâc ve rûh"tur. Gerçi bu dört rüknün her biri kimyâ nokta-i nazarından muhtelif anâsır-ı basîtadan mürekkeb ise de, burada maksad bu anâsırın sulb ve mâ- Pîr'in meslek-i irfanına mensûb olanlardır ki, onlar bu maârifi cenâb-ı Pîr'in nâm-ı şerîfine izâfe ile tâliblerin önüne dökerler. Ve tâliblerden ba'zılan o maârif ve esrârı tamamen kabûl ederler; ve ba'zıları da vahdet-i vücûd gibi mesâili havsalaları almadığı için kabûl edemezler ve ancak havsalalarının alabildiği hakāyık ve maârifi kabûl ederler. Binâenaleyh Hz. Pîr efendimiz kendi meslek-i irfanına mensûb olanlara vasiyet edip buyururlar ki: Bu Mesnevî-i Şerîfteki esrâr ve hakāyıkı tâliblere söyleyin! Tamâmen kabûl edenler etsin ve bir kısmını kabûl etmeyenler etmesin! Onu Mesnevî-i Şerîfin sahîfelerinde bırakın! Ve benim esrâr ve hakāyıkımdan hiçbirini kendi nâmızına izâfe etmeyin ki, kabûl etmeyenlerin i'tirâzı varsın doğrudan doğruya bana râci' olsun! Ve "rü'yâ"dan murâd, bu hayât-ı dünyeviyyedir. Zîra hadis-i şerîfte الدنيا كحلم النائم ya'nî “Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" ve kezâ الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا ya'nî "Nâs uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurulmuştur. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîf hayât-ı dünyâ rü'yâsında beyân buyurulan esrâr ve hakāyıktır. Ve "Tebriz'in zenginleri"nden murâd, ulemâ-i zâhire ve "onlardan toplanan yüz altın"dan murâd, ulûm-i zâhiredir ki, bunlar ile ma'rifet-i Hak borcu ödenmez.

3553. "Yeni misafirin hakkını şimdi dinle! Ben görüyordum ki, o erişecekti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3553. "Yeni misafirin hakkını şimdi dinle! Ben görüyordum ki, o erişecekti."

"Dâd", bağış ve Hak vergisi anlamındadır. "Yeni misafir"den kastedilen, ruhlar âleminden dünya âlemine yolculuk edip hakikati arayan her bir ferdin ruhudur. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) buyururlar ki: "Yeni misafir olan o ruhun Mesnevî talibi olacağını ruhlar âleminde görmüş ve bana ulaşacağını bilmişimdir."

"Dâd", atâ ve Hak vergisi ma'nâsınadır. "Yeni misafir"den murâd, âlem-i ervâhtan âlem-i dünyaya sefer edip tâlib-i hakîkat olan her bir ferdin rûhudur. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Yeni misafir olan o rûhun tâlib-i Mesnevî olacağını âlem-i ervâhta görmüş ve bana vâsıl olacağını bilmişimdir."

3554. "Ben onun borcundan haber işitmiş idim. Onun için iki üç güher bağlanmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3554. "Ben onun borcundan haber işitmiş idim. Onun için iki üç güher bağlanmıştır."

Ben o misafirin ödeyeceği marifet borcundan haber almıştım. Bu sebeple bu Mesnevî-i Şerîf'te onun yatkınlığına göre iki üç parça anlam ve hakikat cevherini hikâyeler ve sözler bohçaları içine bağlamışımdır.

"Ben o misafirin ödeyeceği maârif borcundan haber almış idim. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîfte onun isti'dâdına göre iki üç parça maânî ve hakāyık cevherini hikâyât ve elfâz çıkınları içine bağlamışımdır."

3555. "Ki, onun borcunun vefâsı içindirler ve ziyâdedir, tâ ki misafirimin sînesi yaralı olmaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3555. "Ki, onun borcunun ödenmesi içindirler ve fazladır, tâ ki misafirimin gönlü yaralı olmasın!"

Bu anlam cevheri, onun marifet borcunun ödenmesi ve yerine getirilmesi içindir; hatta fazlası da vardır. Bu marifet çıkınını, misafirimin gönlü yaralı olmasın ve marifet borcunun ödenmesinden mahrum kalmasın diye düzenledim.

Bu cevher-i maânî onun ma'rifet borcunun vefâsı ve ödenmesi içindir; ve hattâ ziyâdesi de vardır. Bu maârif çıkınını misafirimin sînesi yaralı olmamak ve ma'rifet borcunun ödenmesinden mahrûm kalmamak için tertîb ettim.

3556. Onun altından dokuz bin borcu vardır. Bunun ba'zısından borcu öde!" de!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3556. "Onun altından dokuz bin borcu vardır. Bunun bazısından borcu öde!" de!"

"Altın"dan maksat akıldır. "Dokuz bin" ile aklın dokuz mertebesinin ayrıntılarına işaret edilir. Yani, "Ey benim irfan yoluma mensup olan kimse! O misafirin, aklın dokuz mertebesinin ayrıntılarına ait marifet borcu vardır. Bu benim Mesnevî'de açıkladığım marifetlerin bir kısmından bu borcunu öde, diye söyle!"

"Altın"dan murâd akıldır. "Dokuz bin" ile dokuz mertebe olan aklın tafsîlâtına işâret buyurulur. Ya'nî, "Ey benim meslek-i irfânıma mensûb olan kimse! O misafirin aklın dokuz mertebesinin tafsîlâtına aid ma'rifet borcu vardır. Bu benim Mesnevîde beyan ettiğim maârifin bir kısmından bu borcunu öde, diye söyle!"

3557. Bundan birçok fazla kalırsa harc et, de! Bir duâya beni dahi derc et, de!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3557. Bundan birçok fazla kalırsa harca, de! Bir duaya beni de kat, de!

"Benim bu açıkladığım ilimlerden ilim borcunu ödedikten sonra fazla kalırsa, ondan da faydalan! Ve edeceği dua ve övgülerden birine de beni de kat, diye söyle!"

"Benim bu beyân ettiğim maâriften ma'rifet borcunu ödedikten sonra fazla kalırsa, ondan dahi istifade et! Ve edeceği duâ ve senâlardan birisine de beni dahi derc et, diye söyle!"

3558. İsterdim ki onu kendi elim ile vereyim! Bu kısmetler filân defterde yazılmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3558. İsterdim ki onu kendi elim ile vereyim! Bu kısmetler filân defterde yazılmıştır.

"Onun marifet borçlarını bu dünya hayatında kendi tarafımdan bizzat vermek isterdim; ve bu kısmetler Mesnevî-i Şerîf'in filân defterine yazılmıştır ve hikâyeler ve sözler suretleri altında gizlenmiştir."

"Onun ma'rifet borçlarını bu hayât-ı dünyâda kendi tarafımdan bizzât vermek isterdim; ve bu kısmetler Mesnevî-i Şerîfin filân defterine yazılmıştır ve hikâyât ve elfâz sûretleri altında gizlenmiştir."

3559. Halbuki ecel bana mühlet vermedi, tâ ki ben ona Aden incisini gizli tevdî edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3559. Halbuki ecel bana mühlet vermedi, tâ ki ben ona Aden incisini gizli tevdî edeyim!"

"Aden", Yemen kıtasının güneyinde bulunan bir şehrin adıdır. "Dürr-i Aden", Aden incisi demektir ki, makbul olan Aden incisi değerindeki hakikatler ve marifetlerden (Allah'ı bilme bilgileri) kinayedir. Yani, "Halbuki ecel ve bu âlemden meydana gelen zahirî ayrılık bana mühlet vermedi ki, ben o makbul olan marifet ve hakikat incisini o misafire açıkça gizli bir şekilde emanet edeyim!"

"Aden", Yemen kıt'asının cenûbunda vâki' olan bir şehrin adıdır. "Dürr-i Aden", Aden incisi demek olur ki, makbûl olan Aden incisi mesâbesindeki hakāyık ve maâriften kinâyedir. Ya'nî, "Halbuki ecel ve bu âlemden vâki' olan sûrî iftirâk bana mühlet vermedi ki, ben o makbûl olan maârif ve hakāyık incisini o misâfire açıktan açığa gizli bir sûrette tevdî' edeyim!"

3560. Onun borcu için bir zarf içinde ve onun nâmına yazılmış la'l ve yakūt vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3560. Onun borcu için bir zarf içinde ve onun adına yazılmış lâl ve yakut vardır.

"Hanûr", zarf ve kap demektir. Yani, "O misafirin Hak bilgisi borcu için bu Mesnevî-i Şerîf'in hikâyeler ve sözler zarfı içinde ve onun adına yazılmış lâl ve yakut değerinde pek kıymetli olan ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) vardır."

Bilinmeli ki, bu Mesnevî-i Şerîf sonsuz bir ilâhî bilgi deryasıdır. O hakikatlerin ve bilgilerin hepsini kuşatma yoluyla zevk ve hâl (manevî tecrübe) ile idrak etmek ancak Hz. Pîr efendimizin yüce zâtlarına ve o mertebede olan pîrler hazretlerine ve onların doğuştan gelen yatkınlıklarına özgüdür. Örneğin 1. cildin 1820 numarasına denk gelen bir beyitte: Yani "Aşkın yeşil bağı ki, sonsuzdur, onda gam ve sevinçten başka çok meyveler vardır" buyurulur. Hâlbuki gam ve sevinç birbirinin zıddı olup, insan fertlerinin hepsini kuşatır; ve aşkın bağında gam ve sevinçten başka daha nelerin mevcut olduğu anlaşılmaz; ve fenâ makamında (Allah'ta yok olma mertebesi) ne gam ne de sevinç bulunmadığını ancak Hakk'ta fânî olan yüce zât bilir. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf'i okuyanlardan her bir kimse için ancak kendisinin yatkınlık mertebesine göre anlayabildiği hakikatler ve bilgiler cevherleri bu harf ve söz çıkını ve zarfı içine konulmuştur.

"Hanûr", zarf ve kap demektir. Ya'nî, "O misafirin ma'rifet-i Hak borcu için bu Mesnevî-i Şerîfin hikâyât ve elfâz zarfı içinde ve onun nâmına yazılmış la'l ve yâkūt mesâbesinde pek kıymetli olan ulûm-i ledünniyye vardır."

Ma'lûm olsun ki, bu Mesnevî-i Şerîf nihâyetsiz bir ma'rifet-i ilâhiyye deryâsıdır. O hakāyık ve maârifin hepsini ihâta tarîkı ile zevkan ve hâlen idrâk etmek ancak Hz. Pîr efendimizin zât-ı şerîflerine ve o pâyede olan pîrân hazarâtına ve onların isti'dâd-ı fitriyyelerine mahsûstur. Meselâ 1. cildin 1820 numarasına müsadif olan bir beyitte: Ya'nî "Aşkın yeşil bağı ki, nihâyetsizdir, onda gam ve şâdîden başka çok meyveler vardır" buyurulur. Halbuki gam ve şâdî birbirinin zıddı olup, efrâd-ı beşerin cümlesini muhîttir; ve aşkın bağında gam ve şâdîden başka daha neler mevcûd olduğu anlaşılmaz; ve fenâ makāmında ne gam ve ne de şâdî bulunmadığını ancak Hakk'ta fânî olan zât-ı şerîf bilir. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfi okuyanlardan her bir kimse için ancak kendisinin mertebe-i isti'dâdına göre anlayabildiği hakāyık ve maârif cevherleri bu harf ve lafz çıkını ve zarfı içine konulmuştur.

3561. Onu filân tâka gömmüşümdür. Ben o yârin gamını peşin görmüşümdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3561. Onu falan kemere gömmüşümdür. Ben o sevgilinin gamını peşin görmüşümdür.

"Tâk", binalarda yapılan kemer demektir. "Tâk" ifadesiyle Mesnevî-i Şerîf'in her bir cildinin kastedilmiş olması mümkündür. "Filân" ifadesiyle "tâk"ın belirsiz olarak zikredilmesi, yatkınlıkları farklı olan Mesnevî okuyucularının her bir ciltte açıklanan hakikatler ve irfanlardan kendi yatkınlıklarına göre nasiplerini almalarından dolayıdır. Yani, "O lâl ve yakut değerindeki hakikatleri ve irfanı bu Mesnevî-i Şerîf'in falan cildine gömmüşümdür. Ben o irfan talep eden dostumun gamını ruhlar âleminde önceden görmüşümdür ve benim irfan yoluma mensup olacağını önceden bilmişimdir."

"Tâk", binalarda yapılan kemer demektir. "Tâk" ta'bîriyle Mesnevî-i Şerîfin her bir cildi murâd buyurulmuş olmak câizdir. "Filân” ta'bîriyle "tâk"ın mübhem olarak zikri, isti'dâdları muhtelif olan Mesnevî kārîlerinin her bir cildde beyân buyurulan hakāyık ve maâriften kendi isti'dâdlarına göre nasîblerini almalarından nâşîdir. Ya'nî, "O la'l ve yâkūt mesâbesindeki hakāyık ve maârifi bu Mesnevî-i Şerîfin filân cildine gömmüşümdür. Ben o tâlib-i ma'rifet olan dostumun gamını âlem-i ervâhta evvelden görmüşümdür ve benim meslek-i ma'rifetime mensûb olacağını evvelden bilmişimdir."

3562. Onun kıymetini mülükün gayrı bilmez. Satmakta ictihad et, seni aldatmasınlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3562. Onun kıymetini krallardan başkası bilmez. Satmakta gayret et, seni aldatmasınlar!

Yani, "O lâl ve yakut değerindeki ilahi hakikatlerin ve marifetlerin kıymetini mana âleminin padişahlarından başkası bilmez; ve çocuk mesabesinde olan halkın avamı bu cevherlerin kıymetlerini anlamaz. Bu sebeple bu cevherleri müşterilerine satmak hususunda çalış ki, seni aldatmasınlar!"

Bilinmeli ki, Mesnevî ile meşgul olanlar birkaç sınıftır:

Bir sınıfı Mesnevî'ye edebiyat ve şiir açısından bakıp birtakım mütalaalar beyan ederler ve akıllarınca tenkit ederler ve inceliklerine ve manalarına nüfuz edemezler. Cenab-ı Pir bunlar hakkında bu cildin 161 numaralı beytinde şöyle cevap verir: yani "Suret fakiri, arifin irfan zekâtından ne zaman zevk alır! O Mesnevî manadır. Feûlün fâilâttan ibaret olan şiir ve nazım değildir." Şimdi Batılı müsteşrikler bu sınıftandır.

Ve bir sınıfı dahi Mesnevî'nin gülünç hikâyelerini ezberleyip, şurada burada meclisleri şenlendirmek için meşgul olur. Hz. Pir bunları da yani "Benim hezlim hezl değildir, talimdir. Benim beytim beyit değildir, iklimdir" hitabıyla azarlar.

Bir sınıf da Mesnevî'nin hikmetlere ait beyitlerini ezberleyip şurada burada halka karşı marifet satmak ve kendilerini satmak için meşgul olurlar. Cenab-ı Pir bunlar hakkında da 1. cildin 324 numaralı beytinde: [Yani] "Alçak adam! Bir saf dile o füsundan okumak için dervişlerin sözünü çalar" ve aynı şekilde 1. cildin 2311 numaralı beytinde dahi [Yani] "O iddiacı ve mağrur kimse kendini bir kemal sahibi zannetmeleri için dervişlerin birçok sözünü çalmıştır" buyururlar.

İşte insanlar arasında böyle çeşitli tabiat ve yatkınlıkta kimseler bulunduğu için, Hz. Pir kendi mensuplarına hitaben buyururlar ki: "Ey halis niyet sebebiyle manaya ve Mesnevî'nin maksadına vakıf olan Hakk Yolcusu! Mesnevî'den aldığın ledün ilimleri cevherlerini satmak hususunda aldanmamaya gayret et! Ve bunları ehli olmayanlara satma! "Nitekim Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında da bu mana hakkında şöyle buyururlar: "Ashabımıza vasiyet ederiz ki: Mana gelinleri batında sizlere yüz gösterdiği ve sırlar açığa çıktığı vakit, sakın, sakın yabancılara söylemeyiniz! لا تعطوا الحكمة لغير اهلها فظلموها ولا تمنعوها عن اهلها فتظلموها yani "Hikmeti ehlinin gayrına vermeyiniz; zulüm etmiş olursunuz; ve ehlinden esirgemeyiniz; yine zulüm etmiş olursunuz." Eğer sana bir sevgili veya sevilen gelip evinde saklansa ve "Beni kimseye gösterme, ben seninim!" dese, onu pazarlarda dolaştırıp herkese hitaben: "Geliniz, bu güzeli temaşa ediniz!" demek hiç uygun ve layık olur mu? Ve bu hal maşukaya hoş gelir mi? Elbette gelmez; ve gönlü senden karışıp ürker ve yüzünü saklayıp gazap eder. Hak Teâlâ bu sözleri yabancılara haram etmiştir. Nitekim cehennem ehli cennet ehline hitaben bağırarak derler ki: "Hani sizin kereminiz ve mürüvvetiniz? Hak Teâlâ'nın size etmiş olduğu atalar ve bahşişlerden sadaka ve kul-severlik olarak bize de bir şey vermiş olsanız ne olur?! Zira (mısra'): وللارض من كأس الكرام نصيب yani "Kerimlerin kadehinden yerin de hissesi var." Biz bu ateş içinde yanıp eriyoruz. O meyvelerden veya o saf ve berrak olan sulardan bir damlacık olsun bizim canımıza dökseniz ne olur?" Nitekim Kur'an-ı Azimü'ş-şan'da hikaye buyurulmuştur: وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهَا عَلَى الْكَافِرِينَ (A'raf, 7/50) yani "Cehennem ehli, cennet ehline seslenip, bize cennetten su dökün ki içelim; yahut Allah Teâlâ'nın size verdiği rızıktan verin ki yiyelim!" derler. Cennet ehli onlara o yiyecek ve şarabı, Allah Teâlâ kafirlere haram etmiştir, derler."

Cennet ehli böyle cevap verirler: Hak Teâlâ hazretleri bunu size haram etmiştir. Bu nimetin tohumu dünya yurdunda idi. Orada ekmediniz ve gayret etmediniz. O tohum da iman ve doğruluk ve salih amel idi. Mademki orada çalışmadınız ve ekmediniz, burada ne alacaksınız? Ve eğer biz keremimizden size vermiş olsak bile, mademki Hak Teâlâ onu size haram kılmıştır, boğazınızı yakar ve gırtlağınızdan aşağıya gitmez; ve eğer keseye koysanız o kese yırtılır, dökülür... ilh.

Ya'nî, "O la'l ve yâkūt mesâbesindeki hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenin kıymetini ma'nâ âleminin pâdişâhlarından başkası bilmez; ve çocuk mesâbesinde olan halkın avâmı bu cevherlerin kıymetlerini anlamaz. Binâenaleyh bu cevherleri müşterilerine satmak husûsunda çalış ki, seni aldatmasınlar!"

Ma'lûm olsun ki, Mesnevî ile meşgül olanlar birkaç sınıftır:

Bir sınıfı Mesnevî'ye edebiyat ve şiir nokta-i nazarından bakıp birtakım mütâlaalar beyân ederler ve akıllarınca tenkîd ederler ve dekāyık ve maânîsine nüfüz edemezler. Cenâb-ı Pîr bunlar hakkında bu cildin 161 numaralı beytinde şöyle cevâb verir: ya'nî "Sûret fakîri, ârifin zekât-ı irfânından ne vakit zevk alır! O Mesnevî ma'nâdır. Feûlün fâilâttan ibaret olan şiir ve nazım değildir." İmdi garb müsteşrikleri bu sınıftandır.

Ve bir sınıfı dahi Mesnevî'nin gülünç hikâyelerini ezberleyip, şurada burada meclis-ârâlık etmek için meşgül olur. Hz. Pir bunları da ya'nî "Benim hezlim hezl değildir, ta'lîmdir. Benim beytim beyit değildir, iklîmdir" hitâbıyla tevbîh buyururlar.

Bir sınıf da Mesnevî'nin hikemiyyâta âid beyitlerini ezberleyip şurada burada halka karşı ma'rifet-fürûşluk etmek ve kendilerini satmak için meşgül olurlar. Cenâb-ı Pîr bunlar hakkında da 1. cildin 324 numaralı beytinde: [Ya'ni] "Alçak adam! Bir saf dile o füsûndan okumak için dervîşlerin sözünü çalar" ve kezâ 1. cildin 2311 numaralı beytinde dahi [Ya'ni] "O müddeî ve mağrûr kimse kendini bir kemâl sahibi zannetmeleri için dervîşlerin birçok sözünü çalmıştır" buyururlar.

İşte efrâd-ı beşer arasında böyle muhtelif tabîat ve isti'dâdda kimseler bulunduğu için, Hz. Pîr kendi mensûblarına hitâben buyururlar ki: "Ey hulûs-i niyyet sebebiyle ma'nâya ve kasd-i Mesnevî'ye vâkıf olan sâlik! Mesnevî'den aldığın ulûm-i ledünniyye cevherlerini satmak hususunda aldanmamaya gayret et! Ve bunları ehli olmayanlara satma! "Nitekim Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında da bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ashâbımıza vasiyet ederiz ki: Ma'nâ arûsları bâtında sizlere yüz gösterdiği ve esrâr münkeşif olduğu vakit, sakın, sakın ağyâra söylemeyiniz! لا تعطوا الحكمة لغير اهلها فظلموها ولا تمنعوها عن اهلها فتظلموها ya'nî "Hikmeti ehlinin gayrına vermeyiniz; zulüm etmiş olursunuz; ve ehlinden esirgemeyiniz; yine zulüm etmiş olursunuz." Eğer sana bir mahbûb veyâ mahbûbe gelip hânende saklansa ve "Beni kimseye gösterme, ben seninim!" dese, onu pazarlarda do- laştırıp herkese hitâben: "Geliniz, bu güzeli temâşâ ediniz!" demek hiç revâ ve lâyık olur mu? Ve bu hâl ma'şûkaya hoş gelir mi? Elbette gelmez; ve gönlü senden müşevveş olup ürker ve yüzünü saklayıp gazab eder. Hak Teâlâ bu sözleri ağyâra harâm etmiştir. Nitekim ehl-i cehennem ehl-i cennete hitâben bağırarak derler ki: "Hani sizin kereminiz ve mürüvvetiniz? Hak Teâlâ'nın size etmiş olduğu atâlar ve bahşişlerden sadaka ve bende-nevâzlık olarak bize de bir şey îsâr etmiş olsanız ne olur?! Zîra (mısra'): وللارض من كأس الكرام نصيب ya'ni "Kerîmlerin kadehinden yerin de hissesi var." Biz bu ateş içinde yanıp eriyoruz. O meyvelerden veyâ o sâf ve berrâk olan sulardan bir katrecik olsun bizim cânımıza dökseniz ne olur?" Nitekim Kur'ân-ı Azîmü'ş-şânda hikâye buyurulmuştur: وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهَا عَلَى الْكَافِرِينَ (A'raf, 7/50) ya'nî "Ehl-i nâr, ehl-i cennete nidâ edip, bize cennetten su dökün ki içelim; yâhud Allâh Teâlâ'nın size verdiği rızıktan verin ki yiyelim!" diyeler. Ehl-i cennet onlara o taâm ve şarabı, Allâh Teâlâ kâfirlere harâm etmiştir, diyeler."

Ehl-i cennet böyle cevab verirler: Hak Teâlâ hazretleri bunu size harâm etmiştir. Bu ni'metin tohumu dâr-ı dünyâda idi. Orada ekmediniz ve sa'y etmediniz. O tohum da îmân ve sıdk ve amel-i sâlih idi. Mâdemki orada çalışmadınız ve ekmediniz, burada ne alacaksınız? Ve eğer biz keremen size îsâr etsek bile, mâdemki Hak Teâlâ onu size harâm kılmıştır, boğazınızı yakar ve hulkümünüzden aşağıya gitmez; ve eğer keseye koysanız o kese yırtılır, dökülür... ilh.

3563. Satmalarda aldanmak korkusundan sen onu yap ki, Resûl üç gün ihtiyarı öğretti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3563. Satmalarda aldanma korkusundan sen onu yap ki, Resûl üç gün muhayyerliği öğretti.

"Gırâr"ın çeşitli anlamları vardır. Burada "her bir şeydeki noksanlık ve eksiklik ve cehalet ve gaflet" anlamları uygundur. Ashâb-ı kirâmdan Habbân ismindeki bir zat Resûl-i Ekrem hazretlerine "Ben alım-satımda aldanıyorum" dedi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey Habbân! Alıp sattığın zaman de ki: Aldatma yoktur ve benim için üç gün muhayyerlik vardır." Fıkıhtaki hıyâr-ı şart (şart muhayyerliği) esası bu hadis-i şerife dayalı olarak konulmuştur. Bu latif beyitte de bu hadis-i şerife işaret buyurulur. Yani, "Ey Hakk Yolcusu! Bu Mesnevî-i Şerif'ten senin kalbine doğan hakikatler ve marifet cevherlerini satmak hususunda aldanma ve gaflet korkusundan dolayı Resûl-i Ekrem hazretlerinin bize öğrettiği üç gün muhayyer olma usulünü yap ve marifetleri emanet edeceğin kimseyi üç oturumda tecrübe et ki, bu üç oturum onun Mesnevî'ye karşı ilgisini ve yatkınlığını tecrübe etmek için yeterlidir.

"Gırâr", müteaddid ma'naları vardır. Burada "her bir şeydeki noksan ve eksiklik ve cehl ve gaflet" ma'nâları münasibdir. Ashâb-ı kirâmdan "Habbân" ismindeki bir zât Resûl-i Ekrem hazretlerine انى اخدع فى البيع ya'ni "Ben alım-satımda aldanıyorum" dedi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: يا حبان اذا بايعت فقل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام ya'nî "Ey Habbân! Alıp sattığın vakit de ki: Aldatma yoktur ve benim için üç gün muhayyer oluş vardır." Fıkıhtaki hıyâr-ı şart esâsı bu hadis-i şerîfe mebnî mevzû'dur. Bu beyt-i latîfte de bu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. Ya'nî, "Ey sâlik! Bu Mesnevî-i Şerîften senin kalbine lâyih olan hakāyık ve maârif cevherlerini satmak hususunda gırâr ve gaflet korkusundan dolayı Resûl-i Ekrem hazretlerinin bize öğrettiği üç gün muhay- yer olmak usûlünü yap ve maârifi tevdî' edeceğin kimseyi üç celsede tecrübe et ki, bu üç celse onun Mesnevî'ye karşı irtibâtını ve isti'dâdını tecrübe için kifayet eder.

3564. Onun kesâdından korkma ve asılış gösterme ki, onun revâcı hiç uyumayacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3564. Onun kesadından korkma ve asılış gösterme ki, onun revaç bulması hiç uyumayacaktır.

"Kesad", bir malın revaçsız ve geçmez olması demektir. "Der mîfet", "der-üftaden" mastarındandır; ve "der-üftaden", "aviziş nümuden", yani "asılış göstermek ve bir şeyin üzerine düşmek" demektir (Bahar-ı Acem).

Yani, "Bizim Mesnevî'mizdeki hakikatler ve marifetler (tasavvufî bilgi) malının revaçsızlığından ve geçmez olmasından korkma! Ve talip bulmak azmine düşme ki, o marifet cevherinin revaç bulması hiçbir asırda ve zamanda uyumayacak ve daima halis niyet sahibi talipler bulunacaktır."

"Kesâd", bir metâ'ın revâcsız ve geçmez olması demektir. "Der mîfet", "der-üftâden" masdarındandır; ve "der-üftâden", "âvîziş nümûden", ya'nî "asılış göstermek ve bir şeyin üzerine düşmek" demektir (Bahâr-ı Acem).

Ya'nî, "Bizim Mesnevî'mizdeki hakāyık ve maârif metâının revâcsızlığından ve geçmez olmasından korkma! Ve tâlip bulmak azmine düşme ki, o cevher-i maârifin revâcı hiçbir asırda ve zamanda uyumayacak ve dâimâ hulûs-ı niyyet sahibi tâlibler bulunacaktır."

3565. Vârislerime benim selâmımı söyle! Ve bu vasiyeti dahi mû-be-mû söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3565. Vârislerime benim selâmımı söyle! Ve bu vasiyeti dahi inceden inceye söyle!

"Benim bu Mesnevî'deki ilim ve irfânımın mîrâsını hâl (manevî durum) ve zevk (manevî tat) yoluyla yiyen Hakk Yolcularına selâmımı söyle ve benim şu aşağıdaki vasiyetimi de inceden inceye söyle!"

"Benim bu Mesnevî'deki ilim ve irfânımın mîrâsını hâlen ve zevkan yiyen sâliklere selâmımı söyle ve benim şu aşağıdaki vasiyetimi de inceden inceye söyle!"

3566. O altının çokluğundan asla korkmasınlar. Sıkletsiz o misafirin önüne koysunlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3566. O altının çokluğundan asla korkmasınlar. Ağırlıksız bir şekilde o misafirin önüne koysunlar!

"Neşkuhend", "korkmak" anlamına gelen "şukûhîden" (korkmak) masdarının kısaltılmışıdır. "Tâ", asla, hiçbir zaman anlamına gelir. Yani, "O altın değerindeki Mesnevî'nin marifetlerinin (Allah'ı bilme yollarının) çokluğundan korkmasınlar ve 'Bu ağırlığı nasıl kaldıralım?' diye ürkmesinler! Akıllarına hiçbir ağırlık ve zorluk gelmeksizin o marifet talep eden misafirin önüne koysunlar!"

"Neşkuhend", "korkmak" ma'nâsına olan “şukûhîden" masdarından muhaffeftir. "Tâ", hergiz, aslâ ma'nâsınadır. Ya'nî, "O altın mesâbesindeki maârif-i Mesnevî'nin çokluğundan korkmasınlar ve "Bu ağırlığı nasıl kaldıralım?" diye ürkmesinler! Hâtırlarına hiçbir ağırlık ve sıklet gelmeksizin o tâlib-i ma'rifet olan misafirin önüne koysunlar!"

3567. Ve eğer o "Ben bu ziyâdeyi istemem!" derse, de ki: "Al ve her kime istersen ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3567. Ve eğer o "Ben bu fazlalığı istemem!" derse, de ki: "Al ve her kime istersen ver!"

"Ferih", çok ve fazla demektir. Yani, "Eğer o misafir "Ben bu kadar çok ve yüksek marifetleri (ilahi bilgileri) kaldıramam ve istemem!" derse, sen ona de ki: "Ben sana vereyim, sen de bu marifete tahammülünü (dayanabildiğini) göreceğin her kime istersen bolca ver!"

"Ferih", çok ve ziyâde, demektir. Ya'nî, "Eğer o misafir "Ben bu kadar çok ve yüksek maârifi kaldıramam ve istemem!" derse, sen ona de ki: "Ben sana vereyim, sen de bu ma'rifete tahammülünü göreceğin her kime istersen ibzâl et!"

3568. "Verdiğim şeyden nakîr geri almam! Süt asla meme tarafına geri gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3568. "Verdiğim şeyden zerre kadar geri almam! Süt asla meme tarafına geri gelmez."

"Nakîr", sözlükte "hurma yarığındaki elyaf" demektir; burada ise "az şey" demekten kinayedir. Yani, "Ben verdiğim şeyden az bir şey bile geri almam. Çünkü kadının memesinden çıkan süt tekrar meme tarafına geri gelmediği gibi, ruhumun memesinden akan marifet sütü de geriye gelmez."

"Nakîr", lügatte "hurma yarığındaki elyaf" demek olup, burada "az şey" demekten kinâyedir. Ya'nî, "Ben verdiğim şeyden az bir şey bile geri almam. Zîrâ kadının memesinden çıkan süt tekrâr meme tarafına geri gelmediği gibi, rûhumun memesinden akan ma'rifet sütü dahi geriye gelmez."

3569. "Atâyı geri almak isteyen, Resûl'ün kavli üzere, köpek gibi kustuğunu yeyici olmuş olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3569. "Bağışı geri almak isteyen, Peygamber'in sözüne göre, kustuğunu yiyen köpek gibi olmuş olur."

"Müsteridd", geri alan ve geri çeviren; "nuhle", sadaka, bahşiş ve bağış demektir. Bu şerefli beyitte "Bağışladığı şeyi geri alan, kusmuğuna dönen köpek gibidir" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Yani, "Ben verdiğimi geri almam. Çünkü bağışladığı şeyi geri alan kimse, yüce Peygamber Efendimiz'in zikredilen hadîs-i şerîfi gereğince kusmuğunu yiyen köpek gibidir."

"Müsteridd", istirdâd eden ve geri alan; "nuhle", sadaka, bahşiş ve atâ demektir. Bu beyt-i şerifte العائد في هبته كالكلب يعود في قيئه ya'ni "Bağışladığı şeyi geri alan, kusmuğuna rücû' eden köpek gibidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, "Ben verdiğimi geri almam. Zîrâ bahş ettiği şeyi geri alan kimse, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zikr olunan hadîs-i şerîfi mûcibince kusmuğunu yiyen köpek gibidir."

3570. "Ve eğer o altın ona gelmesin diye kapıyı kaparsa, nihayet o atâyı onun [3550] kapısı üzerine döksünler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3570. "Ve eğer o altın ona gelmesin diye kapıyı kaparsa, nihayet o atâyı onun [3550] kapısı üzerine döksünler!"

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 3567 numaralı beyte bağlıdır; ve Mesnevî-i Şerîf'in anlatıldığı meclisteki dinleyicilere bir işarettir. Yani, "O marifet (ilahi bilgi) talep eden misafir, Mesnevî'nin anlatıldığı bir mecliste 'Ben Mesnevî'den alacağımı aldım, daha fazlasını istemem!' der ve marifet altınları kendisine gelmesin diye ruhunun kapısı olan kalbini kapatır ve meşgul olmak istemezse, benim marifet mirasımı yiyen mesnevîhanlar (Mesnevî okuyucuları) o marifet bağışını o misafirin kalbinin kapısı olan zahirî kulağının önüne döksünler, yani Mesnevî anlatımına devam etsinler!"

Bu beyt-i şerîf yukandaki 3567 numaralı beyte merbûttur; ve Mesnevî-i Şerîf takrîr olunan meclisteki sâmiîne işarettir. Ya'nî, "O tâlib-i ma'rifet olan misafir, Mesnevî takrîr olunan bir mecliste "Ben Mesnevîden alacağımı aldım, daha ziyâdesini istemem!" der ve maârif altınları kendisine gelmesin diye rûhunun kapısı olan kalbini kapar ve meşgül [olmak] istemezse, benim ma'rifet mîrâsımı yiyen mesnevîhânlar o ma'rifet atâsını o misafirin kalbinin kapısı olan zâhirî kulağının önüne döksünler, ya'nî Mesnevî takrîrine devâm etsinler!"

3571. Her kim oradan geçerse altını götürsün! Muhlislerin hediyesi için istirdâd yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3571. Her kim oradan geçerse altını götürsün! Samimi olanların hediyesi için geri alma yoktur.

O Mesnevî'nin anlatıldığı meclisten her kim geçerse, o ilâhî bilgiler altınlarını alıp götürsün! Çünkü samimi olanların hediyesi için geri alınmak ve geri verilmek yoktur.

"O Mesnevî takrîr olunan meclisten her kim geçerse, o maârif-i ilâhiyye altınlarını alıp götürsün! Zîrâ muhlislerin hediye[si] için istirdâd olunmak ve geri alınmak yoktur."

3572. İki seneden beri onu onun için koymuşumdur. Ben Zü'l-celâl'e nezr-ler etmişimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3572. İki seneden beri onu onun için koymuşumdur. Ben Zü'l-celâl'e nezirler etmişimdir.

Bu beyitte anılan iki seneyi, görünen âlemin senelerine yormak uygun görünmez. Çünkü Mesnevî-i Şerîf 659 senesinde yazılmaya başlanmıştır. İki sene beş ay aradan sonra 2. cildin baş tarafındaki [7. beyit] مطلع تاريخ این سودا وسود. سال اندر ششصد شصت و دو بود [yani "Bu sevda ve kârın başlangıcının tarihi altı yüz altmış iki senesinde idi"] beytindeki açıklık gereğince, 2. cilde 662 tarihinde tekrar başlanmış ve 666 tarihinde altı cilt olarak tamamlanmıştır. Ondan sonra Pîr'in huzurunda Mesnevî yazanlardan Osman ibn İsa el-Mevlevî 668 tarihinde başka bir nüsha istinsah etmiş ve Ubeyd Dede de bu zatın nüshasından bir nüsha yazmıştır. Buna göre Mesnevî-i Şerîf Hz. Pîr'in vefat tarihi olan 672 senesinden altı sene evvel bitmiş demektir. Şu halde bu Mesnevî marifetlerinin misafir için iki seneden beri konulmasında fakire görünen işaret şudur ki: Mesnevî-i Şerîf bu tarz ve düzen içinde, Hz. Pîr'in feyiz dolu ruhundan evvela misal âleminde ve sonra da şehadet âleminde ortaya çıkmıştır. Çünkü bu mertebelerin üstündeki mertebelerde bu iki mertebedeki şeklî ayrıntılar yoktur. Buna göre senenin birisi misal âlemi ve diğeri de şehadet âlemi olur. Yani, "Ben ruhlar âleminden şehadet âlemine yolculuk eden tanıdık bir ruh için bu Mesnevî'de misal ve şehadet âleminin marifet cevherini koymuşumdur. Sonra da Zü'l-celâl olan Yüce Allah hazretlerine nezir etmişimdir ki:"

Bu beyitte zikr olunan iki seneyi, âlem-i zâhirin senelerine haml etmek münasib görünmez. Çünkü Mesnevî-i Şerîf 659 senesinde te'lîfe başlanmıştır. İki sene beş ay fâsıladan sonra 2. cildin baş tarafındaki [7. beyit] مطلع تاريخ این سودا وسود. سال اندر ششصد شصت و دو بود [yanî "Bu sevdâ ve sûdün matla'ının târîhi altı yüz altmış iki senesinde idi"] beytindeki sarâhat mûcibince, 2. cilde 662 târîhinde tekrar başlanmış ve 666 târîhinde altı cild olarak ikmâl buyurulmuştur. Ondan sonra huzûr-ı Pîr'de Mesnevî yazanlardan Osmân ibn Îsâ el-Mevlevî 668 târîhinde diğer bir nüsha istinsâh etmiş ve Ubeyd Dede dahi bu zâtın nüshasından bir nüsha yazmıştır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîf Hz. Pîr'in irtihâl târîhi olan 672 senesinden altı sene evvel hitâm bulmuş demektir. Şu hâlde bu Mesnevî maârifinin misafir için iki seneden beri konulmasında fakîre lâyih olan işâret budur ki: Mesnevî-i Şerîf bu tarz ve tertîb dâiresinde olarak, rûh-ı pür-fütûh-1 Hz. Pîr'den evvelen âlem-i misâlde ve sonra da âlem-i şehadette zâhir olmuştur. Zîrâ bu mertebelerin üstündeki mertebelerde bu iki mertebedeki tafsîlât-ı sûrî yoktur. Binâenaleyh senenin birisi âlem-i misal ve diğeri dahi âlem-i şehadet olur. Ya'nî, "Ben âlem-i ervâhtan âlem-i şehadete sefer eden bir rûh-ı âşinâ için bu Mesnevî'de cevher-i maârif-i âlem-i misal ve şehadetten beri vaz' etmişimdir. Sonra da Zü'l-celâl olan Hak Teâlâ hazretlerine nezr etmişimdir ki:"

3573. Ve eğer ondan bir şey almayı revâ tutarlar ise, muhakkak onlara yirmi kadar ziyân vâki' olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3573. Ve eğer ondan bir şey almayı uygun görürlerse, muhakkak onlara yirmi kadar zarar gelsin!

"Ve eğer benim bu marifetler (ilahi bilgiler) mirasımı yiyenler, o marifet cevherlerinden bir şey alıp saklamayı ve o misafire vermemeyi caiz görürlerse, onlara o men ettiği ve sakladığı şeyin yirmi misli zarar ve ziyan gelsin!"

"Ve eğer benim bu maârif mîrâsımı yiyenler o maârif cevherlerinden bir şey alıp saklamayı ve o misâfire vermemeyi câiz görürlerse, onlara o men' ettiği ve sakladığı şeyin yirmi misli ziyân ve zarar vâki' olsun!"

3574. Eğer benim ruhumu müşevveş ederlerse, onların üzerine çabuk yüz mihnet kapısı açılsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3574. Eğer benim ruhumu müşevveş ederlerse, onların üzerine çabuk yüz mihnet kapısı açılsın!

"Pijûlânîden", "pejmürde olmak ve perîşân olmak ve müşevveş olmak" anlamına gelen "pijûlîden" masdarının geçişli hâlidir. "Pejmürde ve perîşân ve müşevveş etmek" anlamındadır. Yani, "Ben Yüce Allah'a adadım ki: Eğer bu Mesnevî'deki marifetlerin (ilahi bilgilerin) mirasçısı olanlar, bu marifetlerin bazılarını esirgeyip talep edenlere vermemek suretiyle benim ruhumu müşevveş ederler ve incitirler ise, çabuk onların üzerine yüz mihnet ve ilahi kahrın kapısı açılsın!"

"Pijûlânîden", "pejmürde olmak ve perîşân olmak ve müşevveş olmak" ma'nâsına olan "pijûlîden" masdarının müteaddîsidir. "Pejmürde ve perîşân ve müşevveş etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ben Hak Teâlâ'ya nezr ettim ki: Eğer bu Mesnevî'deki maârifin mîrâsını yiyenler bu maâriften ba'zılarını esir-geyip tâliblere vermemek sûretiyle benim rûhumu müşevveş ederler ve inci-tirler ise, çabuk onların üzerine yüz mihnet ve kahr-ı ilâhî kapısı açılsın!"

3575. Ben Huda'dan ümîd tutarım ki, zekî olan kimse hakkı müstehıkka eriştirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3575. Ben Allah'tan ümit ederim ki, zeki olan kimse hakkı hak edene ulaştırsın!

"Lebık", zeki ve tatlı sözlü demektir. Yani, "Ben Hak'tan ümit ederim ki, Mesnevî-i Şerîf'ten marifet (Allah bilgisi) mirasını yiyen, zeki ve güzel konuşma sahibi olan kimse, hakkı hakkını talep eden kimseye ulaştırsın!" Bu şerefli beyitte Hadid Suresi'nde geçen وَأَنْفَقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadid, 57/7) yani "Allah'ın sizi mirasçı olarak halef kıldığı malı infak edin!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Lebık", zekî ve tatlı sözlü, demektir. Ya'nî, "Ben Hak'tan ümîd ederim ki, Mesnevî-i Şerîf'ten ma'rifet mîrâsını yiyen zekî ve fasâhat-i lisân sahibi olan kimse, hakkı hakkını taleb eden kimseye eriştirsin!" Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hadid'de vaki' وَأَنْفَقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadid, 57/7) ya'nî "Hakk'ın sizi mî-râs[çı] olarak halef ettiği malı infâk edin!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

3576. Ona diğer iki kaziyyeyi şerh verdi. Onun zikrine dudak açmayacağım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3576. Ona diğer iki meseleyi açıkladı. Onun zikrine dudak açmayacağım.

O muhtesip efendi, yardımcı kimseye rüyasında diğer iki meseleyi de açıkladı ve beyan etti ki, o iki meselenin zikrine ve beyanına bu Mesnevî-i Şerîf'te ben ağız açmayacağım ve onları söylemeyeceğim.

O muhtesib efendi, yardımcı kimseye rü'yâsında diğer iki kaziyyeyi de şerh ve beyân etti ki, o iki kaziyyenin zikr ve beyanına bu Mesnevî-i Şerîf'te ben ağız açmayacağım ve onları söylemeyeceğim.

3577. Tâ ki iki kaziyye sır ve râz kalsın! Hem de Mesnevî bu kadar uzun olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3577. Ta ki iki mesele sır ve gizem olarak kalsın! Hem de Mesnevî bu kadar uzun olmasın!

Yani, o iki meseleyi söylememekte iki sebep vardır: Birincisi, o iki mesele gizli ve sır hâlinde kalsın; ve diğeri de bu sırrı anlatmak için Mesnevî-i Şerîf de uzayıp durmasın! Hz. Pîr'in bu iki meseleyi açıklamamış olmasındaki hikmet, kendi vekili olan kişinin Hakk Yolcularının eğitimine ait birtakım ruhsal inceliklerdir ki, onları burada söylemekte halk için hem fayda yoktur ve hem de birtakım benzetmelerle Mesnevî-i Şerîf'i uzatmak gerekir. Bu sebeple bu incelikler hakikat pîri ile onun vekili arasında bir sır olarak kalması uygundur ve bunları ancak o vekil olan kişinin bilmesi yeterlidir. Bununla beraber, bu iki meseleye cenâb-ı Pîr efendimiz ilerideki kıssaların ve beyitlerin içinde işaret buyurmuşlardır; anlayan anlar!

Ya'nî, o iki kaziyyeyi söylememekte iki sebeb vardır: Birisi, o iki kaziyye gizli ve sır hâlinde kalsın; ve diğeri de bu sırrı anlatmak için Mesnevî-i Şerîf dahi uzayıp durmasın! Hz. Pîr'in bu iki kaziyyeyi beyân buyurmamasındaki hikmet, kendi kāim-makāmı olan zâtın sâliklerin terbiyesine âid birtakım dekāyık-ı rûhiyyedir ki, onları burada söylemekte avâm için hem fâide yoktur ve hem de birtakım temsîlât ile Mesnevî-i Şerîfi uzatmak lazım gelir. Binâenaleyh bu dekāyık pîr-i hakîkat ile onun kāim-makāmı arasında bir sır olarak kalmak münasibdir ve bunları ancak o kāim-makām olan zâtın bilmesi kâfidir. Bununla beraber, bu iki kaziyyeye cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki kıssaların ve beyitlerin zımmında işaret buyurmuşlardır; anlayan anlar!

3578. Parmak vurucu gâh gazel söyleyici ve gâh nevha edici olarak uykudan fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3578. Parmak vurucu, bazen gazel söyleyici ve bazen de ağıt yakıcı olarak uykudan fırladı.

Yani, hakikat pirinin (mürşid-i kâmil) vekili olan kişi, gördüğü rüyada hakikat piri tarafından kendisine açıklanan ruhani inceliklerden (dekāyık-ı rûhiyye) dolayı hâllenerek parmaklarını şıkırdatıcı, bazen gazel söyleyici ve bazen de çığlık atıcı olarak uykudan uyandı.

Ya'nî, pîr-i hakîkatin kāim-makāmı olan zât, gördüğü rü'yâda pîr-i hakîkat tarafından kendisine beyân buyurulan dekāyık-ı rûhiyyeden dolayı hâllenerek parmaklarını şıkırdatıcı ve gâh gazel söyleyici ve gâh na'ra vurucu olarak uykudan uyandı.

3579. Misafir dedi: "Ne sevdalardasın, ey yardımcı? Sarhoş ve zevkli olarak kalktın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3579. Misafir dedi: "Ne sevdalardasın, ey yardımcı? Sarhoş ve zevkli olarak kalktın?"

Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) olan misafir, bu yolun yardımcısı olan o kâim-makamın (bir makamda birinin yerine geçen) hâlini görüp dedi ki: "Ey yardımcı! Ne sevdalarda ve hangi heveslerdesin ki, böyle sarhoş ve zevkli bir hâlde olarak uykudan uyandın?"

Hak yolunun sâliki olan misafir bu yolun yardımcısı olan o kāim-makāmın hâlini görüp dedi ki: "Ey yardımcı! Ne sevdâlarda ve hangi hevâlardasın ki, böyle sarhoş ve zevkli bir hâlde olarak uykudan uyandın?"

3580. “Ey ulâ sahibi! Acaba dün gece rü'yâda ne gördün ki, şehre ve sahrâla- [3560] ra sığmazsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3580. “Ey yücelik sahibi! Acaba dün gece rüyada ne gördün ki, şehre ve çöllere sığmazsın?"

"Ulâ" ve "ala", yükseklik, değer ve mertebe demektir ve "bü'l-ulâ" da değer ve mertebe sahibi anlamına gelir. "Tâ" şaşkınlık içindir. "Felâ", "sahra" (çöl) anlamına gelen "felât" kelimesinin çoğuludur. Yani, "Ey değer ve mertebe sahibi! Acaba dün gece rüyada ne gördün ki, sevincinden şehre ve çöllere sığmazsın?"

"Ulâ" ve "ala", yükseklik ve kadr ve menzilet ve "bü'l-ulâ", kadr ve menzilet sahibi, demektir. "Tâ", taaccüb içindir. "Felâ", "sahra" ma'nâsına olan "felât" kelimesinin cem'idir. Ya'nî, "Ey kadr ve menzilet sâhibi! Acabâ dün gece rü'yâda ne gördün ki, sevincinden şehre ve sahrâlara sığmazsın?"

3581. "Senin filin rüyada Hindistan'ı görmüştür ki, dostların halkasından ürkmüşsündür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3581. "Senin filin rüyada Hindistan'ı görmüştür ki, dostların halkasından ürkmüşsündür."

"Fil"den maksat ruh ve "Hindistan"dan maksat, ruhlar âlemidir. Görünen âlemde fil, Hindistan'ın ormanlarını ve orada gezen filleri gördüğü zaman, uykudan azgın olarak uyanır ve filciye itaat etmezmiş. Yardımcının hâli de bu file benzetilmiştir. Yani, "Senin ruhun galiba rüyada ruhlar âlemini görmüş ve ruhanîlere kavuşmuştur ki, bu cismanî âlemde dostların zahirî olan halkasından ve topluluğundan ürkmüştür."

"Fil"den murâd rûh ve "Hindistân"dan murâd, âlem-i ervâhtır. Âlem-i zâhirde fil Hindistân'ın ormanlarını ve orada gezen filleri gördüğü vakit, uykudan azgın olarak uyanır ve filciye itâat etmez imiş. Yardımcının hâli de bu file teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, "Senin ruhun gālibâ rü'yâda âlem-i ervâhı görmüş ve rûhânîlere mülâkî olmuştur ki, bu âlem-i cismânîde dostların sûrî olan halkasından ve cem'iyetinden ürkmüştür."

3582. Dedi: "Sevdalı bir rü'ya görmüşümdür! Kendi gönlümde bir güneş görmüşümdür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3582. Dedi: "Sevdalı bir rüya görmüşümdür! Kendi gönlümde bir güneş görmüşümdür!"

"Sevda" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "aşk ve arzu" anlamları uygundur. "Sevda-nâk", aşklı ve muratlı demektir. "Güneş"ten kastedilen, nebevî ilimlerin vârisi olan hakikat pîridir (mürşidi). Yani, o yardımcı, misafire cevap olarak dedi ki: "Evet, aşklı ve muratlı bir rüya gördüm ve kendi gönlümün içinde o muhtesip efendiyi ve o insân-ı kâmili gördüm ve kendi gönlümün içinde bir güneş gördüm." "Gönlümün içinde" ifadesiyle ârifin kalbinin genişliğine işaret edilir. Nasıl ki kalp hakkındaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şuaybî'de beyan buyurulmuş ve diğer ciltlerin bazı yerlerinde zikredilmiştir.

"Sevda", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "aşk ve arzû" ma'nâları münâsibdir. "Sevda-nâk", aşklı ve murâdlı, demek olur. "Güneş"ten murâd, vâris-i ulûm-i nebevî olan pîr-i hakîkat olur. Ya'nî, o yardımcı, misâfire cevâben dedi: "Evet, aşklı ve murâdlı bir rü'ya gördüm ve kendi gönlümün içinde o muhtesib efendiyi ve o insân-ı kâmili gördüm ve kendi gönlümün içinde bir güneş gördüm." "Gönlümün içinde" ta'bîriyle ârifin kalbinin genişliğine işaret buyurulur. Nitekim kalb hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şuaybî'de beyân buyurulmuş ve diğer cildlerin ba'zı mahallerinde zikr edilmiştir.

3583. "Uyanık olan efendiyi, o dîdâr için cân teslîm etmiş olanı rüyada gördüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3583. "Uyanık olan efendiyi, o güzel yüz için can teslim etmiş olanı rüyada gördüm!"

"Evet, ben görünüşte uyudum, fakat o uyanık olan muhtesib (Allah'ın emirlerini uygulayan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran) efendiyi ve Hakk'ın zâtî güzelliği için canını teslim etmiş olan o insân-ı kâmili rüyada gördüm!"

"Evet, ben zâhirde uyudum, fakat o uyanık olan muhtesib efendiyi ve Hakk'ın cemâl-i zâtîsi için cânını teslîm etmiş olan o insân-ı kâmili rü'yâda gördüm!"

3584. "Muradları verici olan efendiyi rüyada gördüm. Eğer bir emr murad olunsa bin gibi birdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3584. "Muratları verici olan efendiyi rüyada gördüm. Eğer bir emir murat olunsa bin gibi birdir."

"Münâ", "arzu ve murat" anlamına gelen "münye" kelimesinin çoğuludur. "Arzular ve muratlar" demektir. "Unâ", "inâyet" (yardım etme) mastarından meçhul (edilgen) yapıda geçmiş zamandır. "İn emr unâ" ifadesi, "in unâ emr" takdirindedir, yani "eğer bir emir murat olunsa" demektir. Bazı nüshalarda bu ifadede farklılıklar olduğundan, şarihler (açıklayıcılar) zorlama yorumlar yapmışlardır. Yani, "Arzuları ve muratları verici olan muhtesip (çarşı ve pazar denetleyicisi) efendiyi rüyada gördüm. Eğer bir emir murat olunsa, o efendi bin kişi kadar yardım eden bir efendidir" demektir.

“Münâ”, “arzû ve murâd" ma'nâsına olan "münye"nin cem'idir. "Arzûlar ve murâdlar" demek olur. "Unâ", "inâyet" masdarından meçhûl sîgası üzere mâzîdir. "İn emr unâ" "in unâ emr" takdîrindedir, "eğer bir emr murâd olunsa" demek olur. Ba'zı nüshalarda bu ibârede ihtilaf olduğundan, şârihler te- kellüf etmişlerdir. Ya'nî, “Arzûları ve murâdları verici olan muhtesib efendiyi rü'yâda gördüm. Eğer bir emr murâd olunsa, o efendi bin kimse kadar yardım eden bir efendidir" demek olur.

3585. Sarhoş ve kendinden geçmiş olarak böyle sayardı. Hatta ki sarhoşluk onun akıl ve idrakini götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3585. Sarhoş ve kendinden geçmiş olarak böyle sayardı. Hatta sarhoşluk onun aklını ve idrakini götürdü.

O yardımcı, sarhoş ve kendinden geçmiş bir hâlde, o muhtesib efendinin (çarşı ve pazar denetleyicisi) faziletlerini ve meziyetlerini sayıp dökerdi. O dereceye kadar ki, bu sarhoşluk onun aklını ve idrakini alıp götürdü.

O yardımcı sarhoş ve kendinden geçmiş bir hâlde, o muhtesib efendinin fezâilini ve mezâyâsını sayıp dökerdi. O hadde kadar ki, bu sarhoşluk onun aklını ve idrâkini kapıp götürdü.

3586. Odanın ortasına upuzun düştü. Kalabalık halk onun etrafına cem' geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3586. Odanın ortasına upuzun düştü. Kalabalık halk onun etrafına toplandı.

"Enbüh", "çokluk, üstün gelme ve çok olan" anlamındaki "enbûh" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Ferâz" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "toplanma" anlamındadır. Vecd hâlinden dolayı o yardımcı odanın ortasına upuzun yattı ve kendinden geçti. Ev halkının hepsi topluca onun başına geldiler.

“Enbüh”, “kesret, galebe ve kesîr olan” ma'nâsındaki “enbûh” kelimesinin muhaffefidir. “Ferâz”, müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “cem'” ma'nâsınadır. Vecd hâlinden dolayı o yardımcı odanın ortasına upuzun yattı ve kendinden geçti. Hâne halkının hepsi müctemian onun başına geldiler.

3587. Kendine geldi. Dedi: "Ey hoşluk deryası! Ey idrakleri idraksizliğe koymuş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3587. Kendine geldi. Dedi: "Ey hoşluk deryası! Ey idrakleri idraksizliğe koymuş olan!"

"Hûşhâ"dan kasıt, ruhanî idrakler, "bî-huşî"den kasıt ise beş zahirî duyunun idrakinin kalkması halidir. Nitekim 1. cildin 576 numarasında بی حس و بی گوش و بی فکرت شوید [yani "İrciî" hitabını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz] buyrulmuştur. Yani, yardımcı olan adam, bu kendinden geçme halinden ayılıp kendine geldi ve Yüce Allah'a hitaben dedi: "Ey hoşluk ve zevk deryası! Ey ruhanî zevklerin idrakini zahirî duyuların idraksizliğine koymuş olan Yaratıcım!"

“Hûşhâ”dan murâd, idrâkât-ı ruhiyye, “bî-huşî”den murâd, havâss-i hamse-i zâhire idrâkinin kalkması hâlidir. Nitekim 1. cildin 576 numarasında بی حس و بی گوش و بی فکرت شوید ]ya'nî “İrciî” hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz"] buyurulmuştur. Ya'nî, yardımcı olan adam, bu bîhûşluk hâlinden ayılıp kendine geldi ve cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi: "Ey hoşluk ve zevk deryâsı! Ey ezvâk-ı rûhâniyyenin idrâkini havâss-i zâhirenin idrâksizliğine koymuş olan Hâlık'ım!"

3588. "Uykuya uyanıklığı koymuşsun! Bî-dilliğe dildarlığı bağlamışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3588. "Uykuya uyanıklığı koymuşsun! Dilsizliğe gönül almayı bağlamışsın!"

"Bî-dil", âşık ve "dildar", ma'şûk demektir. Yani, "Beş dış duyunun (havâss-i hamse-i zâhire) işlevsiz olduğu uyku hâline, insan ruhunun uyanıklığı hâlini koymuşsun ve âşıklığa ma'şûkluğu bağlamışsın!" Çünkü uyku hâlinde insanın beş duyusu çevresindeki eşyayla bağlantıdan uzak kalır. Örneğin, uyuyan bir kimsenin gözü yanında oturanları görmez ve kulağı sözlerini işitmez. Fakat rüyasında gördüğü kimseler ile konuşur. "Aşıklık hâline ma'şûkluk hâlini koymak" tabiriyle "يحبهم ويحبونه" (Maide, 5/54) yani "Yüce Allah onları sever ve onlar da Yüce Allah'ı severler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Çünkü öncelikle Yüce Allah bir kulunu sever ve o kul da ilahi sevginin yansıması sebebiyle Hakk'ı sevip onda kaybolur. Nasıl ki bu anlamı şu beyitte açıklamışlardır:

“Bî-dil”, âşık ve “dildar”, ma'şûk demektir. Ya'nî, “Havâss-i hamse-i zâhirenin muattal olduğu uyku hâline, rûh-ı insânînin uyanıklığı hâlini koymuşsun ve âşıklığa ma'şûkluğu bağlamışsın!” Zîrâ uyku hâlinde insanın ha- vâss-i hamsesi muhîtindeki eşyâya irtibâttan hâlî kalır. Meselâ, uyuyan kimsenin gözü yanında oturanları görmez ve kulağı sözlerini işitmez. Fakat rü'yâsında gördüğü kimseler ile konuşur. "Aşıklık hâline ma'şûkluk hâlini koymak" ta'biriyle يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) ya'nî “Allâh Teâlâ onları sever ve onlar da Allâh Teâlâ'yı severler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Zîrâ evvelen Hak Teâlâ bir kulunu sever ve o kul dahi hubb-i ilâhînin aksi sebebiyle Hakk'ı sevip onda müstağrak olur. Nitekim bu ma'nâyı şu beyitte îzâh etmişlerdir:

3589. "Mün'imliği fakr zilleti içine koymuşsun! Devlet gerdanlığını fakr zincirine bağlamışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3589. "Nimet vericiliği fakirlik zilleti içine koymuşsun! Devlet gerdanlığını fakirlik zincirine bağlamışsın!"

"Züll", hor ve hakir olmak; "gull", demir zincir demektir. "Fakr"dan kasıt, Allah'tan başkasından yüz çevirip bütün işlerinde Allah'a ihtiyaç arz etmektir. Yani, "Ey mutlak hikmet sahibi olan Yaratıcım! Manevi âlemde nimet vericiliği fakirlik zilleti içine koymuşsun. Devlet gerdanlığını da bu fakirlik zincirine bağlamışsın!" Çünkü ancak Allah'a muhtaç olduğunu arz eden insân-ı kâmil, halkın zahiri zenginliklerinden ve onların zahiri devlet ve makamlarına boyun eğmekten müstağnidir; aksine bu fakirlik zilleti içinde onların üzerinde hâkimiyeti ve tasarrufu vardır. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz zamanında Selçuk hükümdarları ve ileri gelenleri ondan yardım isterlerdi; Cenâb-ı Pîr efendimiz ise onların hepsinden müstağni idi.

“Züll”, hakîr olmak; “gull”, demir zincir, demektir. “Fakr”dan murâd, Hakk'ın gayrından yüz çevirip bilcümle umûrunda Hakk'a arz-ı ihtiyac etmektir. Ya'nî, “Ey hakîm-i mutlak olan Hâlıkım! Âlem-i ma'nâda in'âm ediciliği fakr zilleti içine koymuşsun. Devlet gerdanlığını da bu fakr zincirine bağlamışsın!” Zîrâ ancak Hakk'a arz-ı iftikār eden insân-ı kâmil, halkın sûrî olan zenginliklerinden ve onların sûrî olan devlet ve mansıblarına baş eğmekten müstağnîdir; ve bilakis bu fakr zilleti içinde onların üzerinde hâkimliği ve tasarrufu vardır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz zamânında Selçuk hükümdârları ve ekâbiri onlardan istimdâd ederler idi; ve Cenâb-ı Pîr efendimiz ise onların hepsinden müstağnî idi.

3590. Zıd, zıd içinde gizli ve mündericdir. Ateş yakıcı su içinde mündericdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3590. Zıt, zıt içinde gizli ve içkindir. Ateş yakıcı su içinde içkindir.

Yani, bu suret âleminde birbirinin zıddı olan şeyler birbirinin içinde gizli bir şekilde içkindir. Örneğin ateş ile su, tabiat hikmeti açısından birbirinin zıddı ise de, kimya açısından aynı unsurların (anâsır) bileşikleridir. Nasıl ki küremizin etrafında dalgalanan Büyük Okyanus (Bahr-i Muhît) hidrojen (müvellidü'l-mâ'), oksijen (müvellidü'l-humûza) ve sodyumdan oluşmuştur; ve aynı şekilde su ateşi söndürdüğü için ateşin zıddıdır. Hâlbuki bu ateş harareti bir kap içinde kaynayan suya geçtiği zaman, ateş ve hararet kendi zıddı olan su içinde gizli bir şekilde içkin olmuş olur.

Ya'nî, bu sûret âleminde birbirinin zıddı olan şeyler birbirinin içinde gizli bir sûrette mündericdir. Meselâ ateş ile su hikmet-i tabîat nokta-i nazarından birbirinin zıddı ise de, kimyâ nokta-i nazarından aynı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim küremizin etrafında dalgalanan Bahr-i Muhît müvellidü'l-mâ' ve müvellidü'l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir; ve kezâ su ateşi söndürdüğü cihetle ateşin zıddıdır. Halbuki bu ateş harâreti bir kap içinde kaynayan suya intikāl ettiği vakit, ateş ve harâret kendi zıddı olan su içinde gizli bir sûrette münderic olmuş olur.

3591. Bahçe Nemrûd'un ateşinde mündericdir. Îrâdlar bezlden ve harcdan neşv ü nemâ bulucu olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3591. Bahçe, Nemrud'un ateşinde gizlidir. Gelirler harcamalardan büyüyüp gelişmiştir.

Yani, mademki Yüce Allah böyle zıtları zıt içinde gizlemiştir, ilahi muradı iliştiği zaman bir zıtta gizli olan şeyi o zıttan dışarıya çıkarır. Nasıl ki Nemrud'un ateşinde gizli olan bahçeyi İbrahim (a.s.) için ortaya çıkardı ve kahrında gizli olan lütfunu meydana çıkarıverdi; ve zıddın zıtta gizli olmasının bir örneği de şudur ki: Gelirler masraflardan büyüyüp gelişir. Halbuki gelirler masrafların zıddıdır. Örneğin bir kimse elindeki tohumu toprağa saçar; bu masraftır. Fakat masraftan onun birçok misli ürün ve gelir elde edilir.

Ya'nî, mâdemki Hak Teâlâ böyle zıdları zıd içinde gizlemiştir, murâd-ı ilâhîsi taalluk ettiği vakit bir zıdda gizli olan şeyi o zıddan dışarıya çıkarır. Nitekim Nemrûd'un ateşinde gizli olan bahçeyi İbrâhîm (a.s.) için ızhâr etti ve kahrında gizli olan lutfunu meydana çıkarıverdi; ve zıddın zıdda gizli olmasının bir misâli de budur ki: Îrâdlar masraflardan neşv ü nemâ bulur. Halbuki îrâdlar masrafların zıddıdır. Meselâ bir kimse elindeki tohumu toprağa saçar; bu masraftır. Fakat masraftan onun birçok misli mahsûl ve îrâd ele geçer.

3592. Hattâ şâh-ı necâh olan Mustafa: “Ey ni’metler sâhibi! Cömerdlik kârdır” buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3592. Hatta kurtuluşun şahı olan Mustafa: “Ey nimetler sahibi! Cömertlik kârdır” buyurdu.

“Necâh”, zafer bulmak, kurtulmak ve ihtiyaçlarını elde etmek anlamlarındadır. “Semâh”, cömertlik, “rebâh”, fayda ve kâr demektir. Yani, hatta gelirlerin masraflardan büyüme ve gelişme bulduğuna işaretle, dünya ve ahiret işlerinde zafer bulmanın ve ihtiyaçları elde etmenin şahı olan peygamberlerin efendisi Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, Ebû Hüreyre'nin rivayetiyle bize ulaşan hadis-i şerifinde السماح رباح yani “Cömertlik kârdır” buyurmuşlardır. Çünkü cömert adam elindeki malı hayır işlerine harcar ve sonra مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرٌ أَمْثَالَهَا (En’âm, 6/160) yani “Kim ki, bir iyilik ile geldi, onun için o iyiliğin on misli mükâfat vardır” ayet-i kerimesi gereğince, o harcadığı malın on misline nail olur. Şerefli beyitteki “yâ uli’n-na’mâ” hadis-i şerifin lafzından olmayıp, bu hadisin şerhi makamında meydana gelmiştir. Çünkü cömertlik, nimetler sahibi olan zenginlerin elinden gelir. Fakirlerin cömertliğindeki fayda muhtaçlar için hiç mesabesindedir.

“Necâh”, zafer bulmak, halâs olmak ve hâcetlerini elde etmek ma’nâlarınadır. “Semâh”, cömerdlik, “rebâh”, fâide ve kâr demektir. Ya’nî, hattâ îrâd masraflardan neşv ü nemâ bulduğuna işâretle, umûr-ı dünyeviyye ve uhreviyyede zafer bulmanın ve hâcetleri elde etmenin şâhı olan Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.v.) Efendimiz cenâb-ı Ebû Hüreyre’nin rivâyeti ile bize vâsıl olan hadis-i şerîfinde السماح رباح ya’nî “Cömerdlik kârdır” buyurmuşlardır. Zîrâ cömerd adam elindeki malı hayrâta sarf eder ve sonra مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرٌ أَمْثَالَهَا (En’âm, 6/160) ya’nî “Kim ki, bir iyilik ile geldi, onun için o iyiliğin on misli mükâfât vardır” âyet-i kerîmesi mûcibince, o sarf ettiği malın on misline nâil olur. Beyt-i şerîfteki “yâ uli’n-na’mâ” hadîs-i şerîfin lafzından olmayıp, bu hadîsin şerhi makāmında vâki’dir. Zîrâ cömerdlik ni’metler sahibi olan zenginler elinden gelir. Züğürdlerin cömerdliğindeki fâide muhtâclar için hiç mesâbesindedir.

3593. Sadakalardan mal aslâ eksik olmadı. Ancak hayırlar ne güzel bağlamak yeridir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3593. Sadakalardan mal asla eksilmedi. Ancak hayırlar ne güzel bağlama yeridir!

"Mürtebat", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) anlamına gelebileceği gibi, ism-i mekân (yer ismi) anlamına da gelebilir. Yani, muhtaç olanlara mal ile yardım etmek ve sadaka vermekten dolayı bir zenginin malı asla eksilmez. Bu sebeple ancak hayırlar, malın ne güzel bağlanma yeridir! Yahut, ancak hayırlara ne güzel bağlanmıştır! demek olur. Bunda ârifin (Allah'ı bilen kişinin) marifetinin (Allah'ı bilme hâlinin) sadakasını muhtaç olanlara verdikçe ilim ve marifetinin artacağına da işaret buyrulur.

“Mürtebat”, ism-i mef’ûl ma’nâsına olabileceği gibi, ism-i mekân ma’nâsına da olabilir. Ya’nî, muhtaç olanlara mal ile yardım etmek ve sadaka vermekten dolayı bir zenginin aslâ malı eksilmez. Binâenaleyh ancak hayrât, malın ne güzel bağlanma yeridir! Yâhud, ancak hayırlara ne güzel bağlanmıştır! demek olur. Bunda ârif ma'rifetinin sadakasını muhtaç olanlara verdikçe ilim ve ma'rifetinin ziyâdeleşeceğine de işaret buyurulur.

3594. Altının ziyâdeliği ve kaynayış zekâttadır. Fahşadan ve münkerden ismet namazdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3594. Altının artışı ve çoğalması zekâttadır. Kötülüklerden ve çirkin işlerden korunma namazdadır.

Yani, altının çoğalması ve keselerde ve kasalarda artışı, o altının kırkta birini muhtaçlara vermekten ibaret olan zekâttadır. Fakat insan nefsi cimri ve hırslı olduğu için zekât verdiği zaman parasının eksileceğini zanneder. Hâlbuki basiret gözü açık olanlar, zekât verenlerin malının hiç ummadıkları yerden kendilerine birçok faydalar ve kârlar gelerek çoğaldığını görürler; gaflet ehli olan zenginler ise bu zekâtı vermemeleri yüzünden türlü türlü zararlara uğrayarak mallarının günden güne eksildiğini ve hatta iflasa kadar gittiğini fark edemez ve bu zararlarını başka başka sebeplere dayandırırlar. Aynı şekilde müminin manevi zarar olan kötülüklerden ve çirkin işlerden korunması ve muhafazası da namazdadır. Çünkü namaz, dünya işlerine dalan müminlerin, hiç olmazsa beş vakitte olsun, Hakk'a yönelmesi için konulmuştur ve Hakk'a yönelmek ise Hakk'ın emrine itaati ve onun yasaklarından kaçınmayı doğurur. Emir olana itaat ve yasaktan kaçınmanın dünyevi mükâfatı, zahiri işlerinde zararlardan korunmaya ve uhrevi mükâfatı da şeytani saldırılardan uzak kalarak, ahiret hayatında mutluluğuna sebep olur. Bu sebeple dikkatle bakılırsa zekât ve namaz da gelirin masraftan büyümesinden ibarettir.

Ya'nî, altının çoğalması ve keselerde ve kasalarda kaynayışı o altının kırkta birini muhtâçlara vermekten ibaret olan zekâttadır. Fakat nefs-i insânî bahîl ve harîs olduğu için zekât verdiği vakit parasının noksan olacağını zanneder. Halbuki basar-ı basîreti açık olanlar zekât verenlerin malı hiç ummadıkları yerden kendilerine birçok fâideler ve kârlar gelerek çoğaldığını görürler; ve ehl-i gaflet olan zenginler ise bu zekâtı vermemeleri yüzünden türlü türlü zararlara uğrayarak mallarının günden güne eksildiğini ve hattâ iflâsa kadar gittiğini fark edemez ve bu zararlarını başka başka sebeblere isnâd ederler. Ve kezâ mü'minin zarar-ı ma'nevî olan fahşâdan ve münkerden ismeti ve muhafazası dahi namazdadır. Zîrâ namaz, dünyâ muâmelâtına dalan mü'minlerin, hiç olmazsa beş vakitte olsun, Hakk'a teveccüh etmesi için mevzû'dur ve Hakk'a teveccüh ise emr-i Hakk'a itaati ve onun nehyinden ictinâbı intâc eder. Ve emre itâat ve nehiyden ictinâbın mükâfât-ı dünyeviyyesi muâmelât-ı sûrîsinde zararlardan vikāyeye ve mükâfât-ı uhreviyyesi de tasallutât-ı şeytâniyyeden âzâde kalarak, hayât-ı uhreviyyesinde saâdetine sebeb olur. Binâenaleyh dikkatle bakılırsa zekât ve namaz dahi îrâdın masraftan neşv ü nemâsından ibarettir.

3595. Senin o zekâtın kesene bekçidir ve o namazın dahi sana kurtlardan çobandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3595. Senin o zekâtın kesene bekçidir ve o namazın dahi sana kurtlardan çobandır.

Ey zengin efendi! Senin o verdiğin zekât, kesenin ve kasanın bekçisidir. Nasıl ki İstanbul'un cehennemî yangınları arasındaki ahşap evlerden, sonradan zekâtını verdiği kesinleşen sâlih kimselerin sahip olduğu birkaç ev kurtulmuş olduğu herkes tarafından görülüp hayret edilmiştir. Bu anlama göre hadis-i şerifte حصنوا أموالكم بالزكاة yani "Malınızı zekât ile sağlamlaştırınız!" buyurulmuştur. Ve senin kalpten gelerek kıldığın namazın dahi senin iç âlemini, kurtlar hükmünde olan insan ve cin şeytanlarından koruyan çobandır. Çünkü kalp, Hak'ka yönelince halktan yüz çevirmiş olur. Eğer namaz, münafıkların namazı gibi kalpten gelerek olmazsa, o namaz kalbin Hak'ka yönelmesi değil, halka yönelmesi demek olduğundan o namaz insanı kötülükten ve hayasızlıktan alıkoymaz, aksine kötülüğün ve hayasızlığın ta kendisi olur.

Ey zengin efendi! Senin o verdiğin zekât, kesenin ve kasanın bekçisidir. Nitekim İstanbul'un cehennemî yangınları arasındaki ahşâb evlerden bil'âhare zekâtını verdiği tahkîk olunan sâlih kimselerin mutasarrıf olduğu birkaç ev kurtulmuş olduğu herkes tarafından görülüp hayret edilmiştir. Bu ma'nâya binâen hadis-i şerifte حصنوا أموالكم بالزكاة ya'ni "Malınızı zekât ile tahkîm ediniz!" buyurulmuştur. Ve senin hulûs-i kalb ile olan namâzın dahi senin bâtınını kurtlar mesâbesinde olan ins ve cin şeytan- larından muhâfaza eden çobandır. Zîrâ kalb, Hakk'a teveccüh edince halktan yüz çevirmiş olur. Eğer namaz münâfıkların namazı gibi hulûs-i kalb ile olmazsa, o namaz kalbin Hakk'a teveccühü değil, halka teveccühü demek olduğundan o namaz insanı münkerden ve fahşâdan men' etmez, belki münkerin ve fahşânın aynı olur.

3596. Tatlı meyve dalda ve yaprakta gizlidir. Ebedî olan dirilik ölüm altındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3596. Tatlı meyve dalda ve yaprakta gizlidir. Ebedî olan dirilik ölüm altındadır.

Bu ve sonraki beyitlerde, insanın dışsal nefsine çirkin görünen ve iç yüzünde fayda ve güzellik bulunan şeylerin örneği zikredilmiştir. Yani, tatlı meyve ağacın katı dallarında ve tatsız yapraklarında gizlidir ve bunlardan çıkar; aynı şekilde ebedî hayat da dıştan çirkin görünen isteğe bağlı veya zorunlu ölümlerin altında gizlidir. Çünkü isteğe bağlı ölüm ile ölen kâmiller (olgun insanlar) bu dünya hayatında ruhanî bir hayat ile yaşarlar; ve zorunlu ölüm ile ölen müminler de bedensel yükten kurtulup o ebedî olan ruhanî hayata kavuşurlar.

Bu ve âtîdeki beyitlerde zâhirî nefs-i insânînin nazarına çirkin görünen ve iç yüzünde fâide ve letâfet bulunan şeylerin misâli mezkûrdur. Ya'nî, tatlı meyve ağacın katı dallarında ve tatsız yapraklarında gizlidir ve bunlardan çıkar; ve kezâ hayât-ı ebediyye dahi zâhirî çirkin görünen ihtiyârî veyâ ıztırârî ölümlerin altında gizlidir. Zîrâ ihtiyârî ölüm ile ölen kâmiller bu hayât-ı dünyeviyyede rûhânî bir hayat ile yaşarlar; ve ıztırârî ölüm ile ölen mü'minler dahi cismâniyet yükünden kurtulup o ebedî olan hayât-ı rûhâniyyeye kavuşurlar.

3597. Gübre bir kâideden dolayı toprağın kûtu olmuştur. O gıdâdan yerin bir meyvesi doğmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3597. Gübre bir kuraldan dolayı toprağın gıdası olmuştur. O gıdadan yerin bir meyvesi doğmuştur.

"Zibl", gübre; "şîve", burada "kural" anlamındadır. Yani, görünüşte tiksindirici olan gübre, tabiat âleminde konulmuş bir kural ve kanun gereğince toprağa gıda verici olmuştur. Toprak o pis olan gübre gıdasını aldıktan sonra yerden tatlı meyveler doğmuş ve büyüyüp gelişmiştir.

"Zibl", gübre; "şîve", burada "kâide" ma'nâsınadır. Ya'nî, sûrette menfûr olan gübre âlem-i tabîatta mevzû' olan bir kâide ve kânûn mûcibince toprağa kût verici olmuştur. Toprak o murdâr olan gübre gıdâsını aldıktan sonra yerden tatlı meyveler doğmuş ve neşv ü nemâ bulmuştur.

3598. Yoklukta bir mevcûd, sâcidliğin tab'ında bir mescûdluk gizli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3598. Yoklukta bir varlık, secde edenin doğasında secde edilen olma gizli olmuştur.

"Yokluk"tan kasıt, kendi özünde varlık kokusunu koklamamış olan mümkün varlıklardır; ve onda, varlığın özü ve kendi başına var olan Yüce Allah gizlidir. Mümkün varlıklar var gibi görünürler ve hakiki varlığın sahibi olan Yüce Allah gizli ve bâtındır. Bu anlama dayanarak Hz. Pîr efendimiz bir beytinde şöyle buyurur: "Bu Âdem'in heykeli ve cismi bâtınının örtüsüdür. Yoksa biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Ve yaratılışta secde edenin özünde yüce secde edilen olan Hak gizlidir; ve böylece hakikatte yok olan secde edenin özünde onların yüce yaratıcısı olan Hak gizlidir. Ve nasıl ki Hz. Pîr efendimiz diğer bir şerefli beytinde de bu anlama işaret ederek buyurur: "Cismimin evi niçin halkın secdegâhı oldu? Çünkü onun kapı ve duvarlarında gündüz ve gecede o yüce secde edilen vardır." Ve Ebu'l-Hasan-ı Harakanî (k.s.) de bu anlamda "لو عرفتموني السجدتمونى" yani "Eğer siz bizi tanısaydınız, elbette bize secde ederdiniz" buyurmuşlardır. Bilinmeli ki, bir kul, Hakk'ın hakiki varlığı karşısında kendi vehmedilmiş varlığından vazgeçince, o kulu Hakk'ın varlığı kaplamış olur; ve kul Hakk'a secde edici olduğu için onun doğasında bir secde edilen olma gizli bulunur. Kâmil insanın şerefli kalbi her an Hakk'a secde ettiği için bütün halk ona boyun eğerler. Nasıl ki Âdem'e meleklerin secde etmeleri de bu anlamdandır.

"Adem"den murâd, mevcûdât-ı mümkinedir ki, kendi zâtında vücûd kokusunu koklamamıştır; ve onda ayn-ı vücûd ve bî-nefsihî mevcûd olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ gizlidir. Mümkinât mevcûd görünürler ve vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ mahfî ve bâtındır. Bu ma'nâya binâen Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: "Bu âdemin heykeli ve cismi bâtınının nikâbıdır. Yoksa biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Ve hilkatte sâcidin zâtında mescûd-i muazzam olan Hak gizlidir; ve böylece hakîkatte ma'dûm olan sâcidin zâtında onların mûcid-i âlîsi olan Hak gizlidir. Ve nitekim Hz. Pîr efendimiz diğer bir beyt-i şerîflerinde de bu ma'nâya işâreten buyururlar: "Cismimin evi niçin halkın secdegâhı oldu? Çünkü onun der ü dîvârında gündüz ve gecede o mescûd-i muazzam vardır." Ve Ebu'l-Hasan-ı Harakanî (k.s.) dahi bu ma'nada لو عرفتموني السجدتمونى ya'nî "Eğer siz bizi tanısanız idi, elbette bize secde ederdiniz" buyurmuşlardır. Ma'lûm olsun ki, bir kul vücûd-i hakîkî-i Hak muvâcehesinde kendi mevhûm olan varlığından geçince, o kulu Hakk'ın varlığı istîlâ etmiş olur; ve kul Hakk'a secde edici olduğu için onun tab'ında bir mescûdluk gizli bulunur. Kâmilin kalb-i şerîfi her ân Hakk'a sâcid olduğu için bilcümle halk ona serfürû ederler. Nitekim Âdem'e meleklerin secde etmeleri de bu ma'nâdandır.

3599. Demir ve taş hariçten o bir muzlemdir. İçinde bir nûr ve bir âlemin şem'i vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3599. Demir ve taş dıştan karanlıktır. İçinde bir nur ve bir âlemin mumu vardır.

Yani, demir ile çakmak taşı dışları ve şekilleri yönünden karanlık bir maddedir. Fakat demir çakmak taşına vurulduğu zaman içlerinde gizli olan parlak bir kıvılcım çıkar; ve bu kıvılcımdan büyük oranda ateşler ve ışıklar meydana gelir. Bunun gibi, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismaniyeti yoğun ve karanlık görünür; fakat onun bâtınında bir ilâhî nur ve büyük bir izafî âlemin mumu vardır. Nasıl ki ayet-i kerimede قَدْ جَاءَكُمْ مِنْ الله نُورٌ وَكَتَابٌ مُبِينٌ (Mâide, 5/15) yani "Ey insanlar! Size Allah tarafından bir nur olan peygamber ve açık bir kitap geldi" buyrulur.

Ya'nî, demir ile çakmak taşı dışları ve sûretleri cihetinden muzlem bir maddedir. Fakat demir çakmak taşına vurulduğu vakit içlerinde gizli olan parlak bir kıvılcım çıkar; ve bu kıvılcımdan büyük nisbette ateşler ve ışıklar peyda olur. Bunun gibi, insân-ı kâmilin cismâniyeti kesîf ve karanlık görünür; fakat onun bâtınında bir nûr-ı ilâhî ve bir koca âlem-i izâfinin şem'i vardır. Nitekim âyet-i kerimede قَدْ جَاءَكُمْ مِنْ الله نُورٌ وَكَتَابٌ مُبِينٌ (Mâide, 5/15) ya'nî "Ey insanlar! Size Allah tarafından bir nûr olan peygamber ve açık bir kitâb geldi" buyurulur.

3600. Bir korkuda binlerce emînlik, göz karası içinde bu kadar aydınlık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3600. Bir korkuda binlerce emniyet, göz karası içinde bu kadar aydınlık vardır.

Zıddın zıdda dahil olmasının bir örneği de bir korkuda binlerce emniyetin gizli olmasıdır. Çünkü insan korku sebebiyle beklenen tehlikelerden kendisini korur ve emniyet altında bulunur; ve aynı şekilde gözbebeği kara bir nokta olduğu hâlde o noktada bu kadar çok aydınlık vardır, ve bu aydınlık sebebiyle çevresindeki eşyayı görür.

Zıddın zıdda münderic olduğunun bir misali de bir korkuda binlerce emînlik gizli olmasıdır. Zîrâ insan korku sebebiyle melhûz olan tehlikelerden nefsini muhafaza eder ve emniyet altında bulunur; ve kezâ gözbebeği kara bir nokta olduğu hâlde o noktada bu kadar çok aydınlık vardır, ve bu aydınlık sebebiyle muhîtindeki eşyayı görür.

3601. Cisim öküzünün içine bir şehzade, bir vîrâneye hazîne konmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3601. Cisim öküzünün içine bir şehzade, bir viraneye hazine konmuştur.

Yani, cisim öküzünün içine, ruhların babası ve ruhun şahı olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in (a.s.) şehzadesi konumundaki insan ruhu konulmuştur. Bir virane ve harabe konumunda olan cisme böyle bir insan ruhu hazinesi gizlenmiştir ki, bütün hakikatler ve ilahi bilgiler cevherleri ve altınları bu hazinede yer almaktadır.

Ya'nî, cisim öküzünün içine ebu'l-ervâh ve rûhun şâhı olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in şehzâdesi mesâbesindeki rûh-ı insânî konulmuştur. Bir vîrâne ve harâbe mesâbesinde olan cisme böyle bir rûh-ı insânî hazinesi gizlenmiştir ki, bütün hakāyık ve maârif-i ilâhiyye cevherleri ve altınları bu hazînede mündericdir.

3602. Tâ ki bir ihtiyar eşek o nefîsten kaça; öküzü göre, şahı değil! Ya'nî İblis.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3602. Tâ ki bir ihtiyar eşek o nefîsten kaça; öküzü göre, şahı değil! Ya'nî İblis.

"Nefis", ağır, kıymetli, aziz ve makbul olan şeydir. "İhtiyar eşek"ten kasıt İblis'tir. Çünkü İblis, Adem'in suretine baktı ve onun manası olan ruhundan gafil oldu; ve "O Adem kesif olan cisimdir. Ben ise latif olan cismim, bu sebeple latif olan kesif olandan daha hayırlıdır" dedi. Bu sebeple insân-ı kâmilin cismine bakıp manasından kaçan nefsanî ve cismanî kimseler de İblis'in tebaası hükmünde olur.

"Kal'a-i zâtü's-suver", "suretler sahibi kale" demektir ki, bundan kasıt, ilahi sıfat ve isimlerin zuhur yerlerini içeren dünyadır. "Şah"tan kasıt, Muhammedî külli ruhtur. "Üç şehzade" ile, ahyar (hayır sahipleri), ebrar (iyilik sahipleri) ve şüttar (aşk ve muhabbet ehli) yollarına giren mümin ruhlara işaret buyurulur. Nitekim hadis-i şerifte "Ben Allah'tanım ve müminler benim nurumdandır" buyurulur. Necmeddin-i Kübra hazretleri Usul-i Aşere'lerinde buyururlar ki: "Ahyar yolu, şer'i muameleler ehlinin yoludur ki, bu taife çok oruç tutarlar ve çok namaz kılarlar ve çok Kur'an-ı Kerim okurlar ve çok hacca giderler ve cihat ederler. Bu yoldan uzun zamanda Hakk'a ulaşanlar çok azdır. Ebrar yoluna girenler kötü ahlakları değiştirmeye ve nefs-i emmareyi bunlardan temizlemeye ve kalbi saf kılmaya ve ruhu parlatmaya, kısaca iç alemi mamur etmeye çalışırlar. Bu yoldan Hakk'a ulaşanlar da ahyara nispetle çok ise de yine nadirdir. Şüttar yolu, muhabbet ehlinden olan kimselerin yoludur; ve aşk ve muhabbet ile süluk edenlerin başlangıçları, öncekilerin sonlarından daha üstündür. Bu şüttar yolu, iradi ölüm üzerine kuruludur. Nitekim Server-i enbiya (a.s.v.) Efendimiz "Ölmezden evvel ölünüz!" buyurdu.

"Nefis", ağır, kıymetli ve azîz ve makbûl olan şey. "İhtiyar eşek"ten murâd İblîs'tir. Zîra İblîs Adem'in sûretine baktı ve onun ma'nâsı olan rûhundan gāfil oldu; ve "O Adem kesîf olan cisimdir. Ben ise latîf olan cismim, binâenaleyh latîf olan kesîf olandan daha hayırlıdır" dedi. Binâenaleyh insân-ı kâmilin cismine nazar edip ma'nâsından kaçan nefsânî ve cismânî kimseler dahi İblîs'in tebaası hükmünde olur.

"Kal'a-i zâtü's-suver", "sûretler sahibi kal'a" demektir ki, bundan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhirini hâvî olan dünyâdır. “Şâh"tan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. "Üç şehzâde" ile, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr yollarına sülük eden ervâh-ı mü'minîne işâret buyurulur. Nitekim hadîs-i şerîfte انا من الله والمؤمنون من نورى ya'ni "Ben Allah'tanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur. Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'lerinde buyururlar ki: "Ahyâr tarîkı muâmelât-ı şer'iyye erbâbının yoludur ki, bu tâife çok oruç tutarlar ve çok namaz kılarlar ve çok Kur'ân-ı Kerîm okurlar ve çok hacca giderler ve cihâd ederler. Bu yoldan uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar çok azdır. Ebrâr tarîkıne sâlik olanlar kötü ahlâkları tebdîle ve nefs-i emmareyi bunlardan temizlemeye ve kalbi sâf kılmaya ve rûhu parlatmaya, velhâsıl bâtını ma'mûr etmeye çalışırlar. Bu yoldan Hakk'a vâsıl olanlar da ahyâra nisbetle çok ise de yine nâdirdir. Şüttâr yolu ehl-i muhabbetten olan kimselerin yoludur; ve aşk ve muhabbet ile sülük edenlerin bidâyetleri evvelkilerin nihâyetlerinden efdaldir. Bu tarîk-ı, şüttâr mevt-i irâdî üzerine mebnîdir. Nitekim Server-i enbiyâ (a.s.v.) Efendimiz مواوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmezden evvel ölünüz!" buyurdu.

3603. Bir şah var idi. Şahın üç oğlu var idi. Her üçü fıtnat ve nazar sahibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3603. Bir şah vardı. Şahın üç oğlu vardı. Her üçü de zekâ ve görüş sahibiydi.

Yani, müminlerin yukarıdaki girişte açıklanan üç sınıfı, dünya hayatının hiçliğini görmekte zeki, akıllı ve görüş sahibiydi.

Ya'nî, mü'minlerin yukarıki mukaddimede beyân olunan üç sınıfı hayât-ı dünyeviyyenin hiçliğini görmekte fatîn ve zekî ve nazar sahibi idi.

3604. Her biri diğerinden sehâda ve vegāda ve kerr ü ferde daha medh olunmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3604. Her biri diğerinden cömertlikte, savaşta ve hücum ile geri çekilmede daha çok övülmüştü.

Bu üç sınıfın her birisi Hakk yolunda cömertlikte, yani nefse ait hazlarını feda etmede; savaşta, yani nefis ve şeytan ile mücadelede; ve hücum ile geri çekilmede, yani mücâhede (nefisle mücadele) usulünde diğerinden daha çok övülmüştü. Nasıl ki ahyâr (iyiler), ebrâr (dürüstler) ve şüttâr (cesurlar) yollarından her biri bir yönden faziletli ve diğer yönden daha az faziletlidir; ve her birisi bir yönden diğerine göre daha övülmüştür.

Bu üç sınıfın her birisi Hak yolunda sehâda ya'nî huzûzât-ı nefsâniyyelerini fedâda ve vegāda, ya'nî nefis ve şeytan ile muhârebede ve kerr ü ferde, ya'nî mücâhede usûlünde diğerinden daha medh olunmuş idi. Nitekim ahyâr ve ebrâr ve şüttâr yollarından her biri bir vecih ile fâzıl ve diğer vecih ile mefdûldür; ve her birisi bir vecihten diğerine nazaran daha memdûhdür.

3605. Üç şem' gibi şahın iki gözünün aydını olarak şehzadeler şâhın huzurunda toplanıp durmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3605. Üç mum gibi, şahın iki gözünün aydınlığı olarak şehzadeler şahın huzurunda toplanıp durmuştu.

Yani, bu üç sınıfın ruhları, ruhların babası olan Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) Hazretleri'nin sevinç sebebi olarak, onun manevî huzurunda toplanıp durmuşlardı. Nasıl ki ayet-i kerimede kıyamete kadar bu manevî huzura işaretle "Ve biliniz ki, muhakkak Resûlullah sizin içinizdedir" (Hucurat, 49/7) buyurulur.

Ya'nî, bu üç sınıfın rûhları ebu'l-ervâh olan Server-i enbiyâ Efendimiz'in sebeb-i sürûru olarak onun huzûr-ı ma'nevîlerinde toplanıp durmuşlar idi. Nitekim âyet-i kerîmede kıyâmete kadar bu huzûr-ı ma'nevîye işâreten وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurat, 49/7) ya'ni “Biliniz ki, muhakkak Resûlullâh sizin içinizdedir" buyurulur.

3606. Oğulun iki gözünden gizli yoldan o babanın nahîli bir su çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3606. Oğulun iki gözünden gizli yoldan o babanın hurma ağacı bir su çeker.

"Nahîl", sözlükte "hurma ağacı" demektir. "Babanın vücûdu" hurma ağacına ve "evlâdın iki gözü" de çeşmeye benzetilmiştir. Yani, babanın hurma ağacı gibi olan vücûdu, oğulun çeşme ve pınar hükmünde olan iki gözünden gizli yoldan sürer ve safâ suyunu çeker. "Ayneyn", "iki göz" anlamına geldiği gibi, "iki pınar" anlamına da gelir. Bu durumda pınarın birisi evlâdın cismi ve diğeri rûhu olmuş olur. Yani bir baba evladının rûhunda yücelik ve cisminde de selâmet görürse, bu iki çeşmeden gizli yoldan onun vücut hurma ağacı sürer ve safâ suyunu çeker. Bunda ruhların babası olan Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretleri, kendi evlâdı hükmünde olan ümmetinin rûhunda ilâhî bilgilerle yücelme ve cisminde şer'-i şerîfe (ilâhî yasalara) uyumla selâmet görürse sevinir, anlamı da dahildir. Aşağıdaki beyitler, gizli yoldan mecralar olduğunun örneğidir.

“Nahîl”, lügatte “hurma ağacı” demektir. “Babanın vücûdu” hurma ağacına ve “evlâdın iki gözü” dahi çeşmeye teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, babanın hurma ağacı gibi olan vücûdu oğulun çeşme ve pınar mesâbesinde olan iki gözünden gizli yoldan sürür ve safâ suyunu çeker. “Ayneyn”, “iki göz” ma'nâsına geldiği gibi, “iki pınar” ma'nâsına da gelir. Bu sûrette pınarın birisi evlâdın cismi ve diğeri rûhu olmuş olur. Ya'nî bir baba evladının rûhunda ulviyet ve cisminde de selâmet görürse, bu iki çeşmelerden bâtın yolundan onun nahîl-i vücûdu sürür ve safâ suyunu çeker. Bunda ebu'l-ervâh olan Resûl-i Ekrem hazretleri kendi evlâdı mesâbesinde olan ümmetinin rûhunda maârif-i ilâhiyye ile teâlî ve cisminde şer'-i şerîfe mutâvaatla selâmet görürse mahzûz olur, ma'nâsı da mündericdir. Atîdeki beyitler gizli yoldan mecrâlar olduğunun misâlidir.

3607. Hattâ bu çeşmenin suyu evlâddan acele ananın ve babanın bahçeleri tarafına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3607. Hatta bu çeşmenin suyu, evlattan acele bir şekilde annenin ve babanın bahçeleri tarafına gider.

"Mâm", anne; "bâb", baba demektir. Yani, hatta bu evlat çeşmesinin sevinç suyu, acele bir şekilde annenin ve babanın bahçeleri hükmünde olan kalpleri tarafına gider.

“Mâm”, ana; “bâb", baba demektir. Ya'nî, hattâ bu evlâd çeşmesinin sürûr suyu acele ananın ve babanın bahçeleri mesâbesinde olan kalbleri tarafına gider.

3608. Nihayet ananın ve babanın bahçeleri tâze olur. Bu her iki ayından onların aynı cârî olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3608. Nihayet ananın ve babanın bahçeleri taze olur. Bu her iki ayından onların aynı cari olmuştur.

Nihayet ananın ve babanın kalplerinin bahçesi, sevinç ve safadan taze olur ve tazelik bulur. Evladın bu her iki gözünden veya onun ruh ve cisminin çeşmesinden ananın ve babanın sevinç ve safa çeşmesi akıcı olmuştur.

Nihâyet ananın ve babanın kalblerinin bahçesi, sürür ve safâdan tâze olur ve tarâvet bulur. Evlâdın bu her iki gözünden veyâ onun rûh ve cisminin çeşmesinden ananın ve babanın sürür ve safâ çeşmesi akıcı olmuştur.

3609. Vaktaki hastalıktan çeşme alîl olur, o nahîlin yaprağı ve dalı kuru olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3609. Vakit ki hastalıktan çeşme hasta olur, o hurma ağacının yaprağı ve dalı kuru olur.

Vakit ki görünür hastalıktan evlat çeşmesi illetli olur yahut evladın manevi olan hastalıktan ruhu ve cismi hasta olur, hurma ağacı mesabesinde olan babanın vücudunun yaprağı ve dalı kuru olur. Yani hazzı ve safası yok olur ve kederli bir hâle gelir. Nasıl ki ruhu kötü ve cismaniyeti bozuk olan evlatların babaları ve anaları gece ve gündüz elem ve azap içindedir.

Vaktāki sûrî hastalıktan evlâd çeşmesi illetli olur veyâhud evlâdın ma'nevî olan hastalıktan rûhu ve cismi alîl olur, nahîl mesâbesinde olan babanın vücûdunun yaprağı ve dalı kuru olur. Ya'nî hazzı ve safâsı zâil olur ve mükedder bir hâle gelir. Nitekim rûhu habîs ve cismâniyeti fâsid olan evlâdların babaları ve anaları gece ve gündüz elem ve azâb içindedir.

3610. Onun nahlinin kuruluğu zâhiren söyler ki: "O ağaç evlâddan rutûbet çekerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3610. Onun hurma ağacının kuruluğu, görünen o ki, "O ağaç evlattan nem çekerdi" der.

Babanın hurma ağacı varlığının kuruluğu, neşesizliği ve kederli oluşu, görünen o ki, "O ağaç, evlattan gizli bir yoldan nem çektiğini ve haz ve safa bulduğunu" söyler.

Babanın nahl vücudunun kuruluğu ve neş'esizliği ve mükedder oluşu zâhiren, "O ağaç, evlâddan gizli bir yoldan rutûbet çektiğini ve haz ve safâ bulduğu"nu söyler.

3611. Ey ne çok böyle gizli mecrâ, ey gāfiller sizin cânınıza muttasıldır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3611. Ey ne çok böyle gizli mecra, ey gafiller sizin canınıza bitişiktir!

"Kârîz", yer altında olan gizli mecra demektir. Yani, ey gafiller! Sizin canınıza bitişik olan böyle ne kadar çok mecra vardır ki, sizin bu mecralardan haberiniz yoktur.

"Kârîz", yer altında olan gizli mecrâ, demektir. Ya'nî, ey gāfiller! Sizin cânınıza muttasıl olan böyle ne kadar çok mecrâlar vardır ki, sizin bu mecrâlardan haberiniz yoktur.

3612. Ey kimse! Gökten ve yerden mâyeler çekip, nihayet senin cismin semiz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3612. Ey kimse! Gökten ve yerden özler çekip, sonunda senin bedenin semiz olmuştur.

Ey insan! Gökten güneşin ışığını ve ısısını, havadan oksijen gibi maddeleri ve yerden gıda aracılığıyla azot, karbon ve kireç gibi birtakım unsurları peyderpey bedenine çektin ve sonunda senin bedenin bu madde ve cevherlerden semirdi.

Ey insân! Gökten güneşin ziyasını ve harâretini ve havadan müvellidü'l-humûza gibi maddeleri ve yerden gıdâ vâsıtasıyla azot ve karbon ve kils gibi birtakım anâsırı peyderpey cismine çektin ve nihâyet senin cismin bu madde ve cevherlerden semirdi.

3613. Cismi cihanın eczâsından çalmışsın. Bundan ve ondan parça parça kesmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3613. Cismini cihanın parçalarından çalmışsın. Bundan ve ondan parça parça kesmişsin.

Bu sebeple sen cismini bu dünyanın cüz'lerinden çalmışsın. Bir takım bu ve o basit unsurlardan parça parça kesmişsin. Örneğin karbondan bir parça ve azottan bir parça ve diğer unsurlardan da birer parça kesip almışsın.

Binâenaleyh sen cismini bu dünyanın cüz'lerinden çalmışsın. Birtakım bu ve o anâsır-ı basîtadan parça parça kesmişsin. Meselâ karbondan bir parça ve azottan bir parça ve diğer anâsırdan dahi birer parça kesip almışsın.

3614. Yerden ve güneşten ve gökten cisme ve câna parçalar diktin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3614. Yerden, güneşten ve gökten cisme ve cana parçalar diktin.

"Can"dan kasıt, hayvanî ruhtur. Yani, yerden gıda aracılığıyla, güneşten ışık ve sıcaklık ile, gökten ve havadan teneffüs aracılığıyla cismine ve hayvanî ruhuna parçalar diktin ve cisminden her an ayrılan cevherler yerine yamalar yaptın.

“Cân”dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'nî, yerden gıdâ vâsıtasıyla ve güneşten ziyâ ve harâret ile ve gökten ve havadan teneffüs vâsıtasıyla cismine ve rûh-ı hayvânîne parçalar diktin ve cisminden her ân ayrılan cevherler yerine yamalar yaptın.

3615. Ya sen zanneder misin ki, bedava götürdün? Bu ve o senden geri almasınlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3615. Yoksa sen, bedavaya götürdüğünü mü sanıyorsun? Bunlar ve o, senden geri almasınlar mı?

Yoksa sen, bedenine ait olarak bu cihanın parçalarından aldığın şeyleri bedavaya bulduğunu mu sanıyorsun? Bu ve o unsurlar, kendi parçalarını senin bedeninden geri almasınlar mı? Yani ölüm vasıtasıyla bedenin çözülüp karbonu karbonun küllü tarafına ve azotu da azotun küllü tarafına gitmesin mi? Ve diğer unsurlardan her biri, sana eğreti olarak verdikleri parçalarını senin bedeninden koparıp geri almasınlar mı? Böyle mi sanıyorsun?

Ya sen zanneder misin ki, cismâniyetine aid olarak bu eczâ-yı cihândan aldığın şeyleri bedava [:bâd-1 hevâ] buldun? Bu ve o anâsır kendi parçalarını senin cisminden geri almasınlar? Ya'nî ölüm vâsıtasıyla cismin tahallül edip karbonu karbonun küllü ve azotu dahi azotun küllü tarafına gitmesin? Ve diğer anâsırdan her birisi sana iğreti olarak verdikleri parçalarını senin cisminden koparıp geri almasınlar? Böyle mi zannediyorsun?

3616. Çalınmış meta' pâyidar olmaz. Fakat hırsızı darağacının dibine kadar getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3616. Çalınmış mal kalıcı olmaz. Fakat hırsızı darağacının dibine kadar getirir.

"Kâle", mal ve kumaş; "pâydâr", sabit; "pây-i dâr", darağacının ayağı ve dibi demektir. Yani, bilinmeli ki, çalınmış mal ve eşya hırsızın elinde sabit olarak kalmaz. Fakat nihayet hırsızı ceza olarak asılmak için darağacının dibine kadar götürür. İşte çalınmış malın hizmeti sana bu kadar olur. Burada "darağacı"ndan kastedilen, bedenin dağıldığı mezardır.

“Kâle”, meta' ve kumaş; “pâydâr”, sâbit; “pây-i dâr”, darağacının ayağı ve dibi demektir. Ya'nî, bil ki, çalınmış metâ' ve eşyâ hırsızın elinde sâbit olarak kalmaz. Fakat nihâyet hırsızı cezâen asılmak için darağacının dibine kadar götürür. İşte çalınmış metâ'ın hizmeti sana bu kadar olur. Burada “darağacı”ndan murâd, cismin inhilâl ettiği mezârdır.

3617. Bu âriyettir, az tıkmak lazımdır. Zîra yakaladığın şeyi ödemek lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3617. Bu, ödünçtür; az tıkmak gerekir. Çünkü yakaladığın şeyi ödemek gerekir.

"Feşârden", bir şeyi bir yere tıkmak ve gömmek (گذاردن) "güzarden", [zâl ile] ve (گزاردن) "güzârden", [zâ ile] "ödemek" demektir. Yani, bu suret âleminde cüzlerinden aldığın şeyler hep ödünçtür; bedenine az tıkmak gerekir. Çünkü tutup yakaladığın maddeleri ve cevherleri bu dünyevî hayatın sonunda ödemek icap eder.

"Feşârden", bir şeyi bir yere tıkmak ve gömmek (گذاردن) "güzarden", [zâl ile] ve (گزاردن) "güzârden", [zâ ile] "ödemek" demektir. Ya'nî, bu âlem-i sûrette cüz'lerinden aldığın şeyler hep iğretidir; cismine az tıkmak lazımdır. Zîrâ tutup yakaladığın maddeleri ve cevherleri bu hayât-ı dünyeviyyenin sonunda ödemek îcâb eder.

3618. "Nefahtü"den gayrı ki o Vehhab'dan gelmiştir, rûh için ol! O başkaları beyhûdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3618. "Nefahtü"den (üfledim) başka, ki o Vehhab'dan (çok bağışlayıcı olan Allah'tan) gelmiştir, ruh için ol! O başkaları boşunadır.

Yani, insanın ödemeye mecbur olmadığı bir şey varsa, o da "Adem'e kendi ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinde beyan buyurulan insanî ve izafî ruhtur. Çünkü o ruh, ihsanı çok olan Hak tarafından gelmiştir. Bu sebeple, senden geri alınmayacak olan bu izafî ruh için ol ve onun selametine hizmet et! Emanet olan cismanî şeylere hizmet boşunadır, anlamsızdır.

Ya'nî, insanın ödemeye mecbûr olmadığı bir şey varsa o da ونَفَحْتُ فِيهِ مِن رُوحِي (Hicr, 15/29) ya'nî "Adem'e kendi rûhumdan üfledim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan rûh-ı insânî ve izâfidir. Zîrâ o rûh, ihsânı çok olan Hak tarafından gelmiştir. Binâenaleyh senden geri alınmayacak olan bu rûh-ı izâfî için ol ve onun selâmetine hizmet et! Ariyet olan cismânî şeylere hizmet beyhûdedir, boştur.

3619. Câna nisbetle ona beyhûdedir, diyorum, onun muhkem olan sun'una nisbetle değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3619. Cana nispetle ona beyhudedir, diyorum, onun sağlam olan sanatına nispetle değil.

"Sanî", sanat ve iş anlamındadır. "Muhkem", sanatın sıfatıdır; ve "sağlam sanat"tan kasıt, cisimdir. "Şîn" zamiri Allah'a aittir. Yani, cismani şeyler izafî ruha nispetle boştur ve beyhudedir, diyorum; Allah'ın metin ve sağlam olan sanatının boşluğunu kastetmiyorum. Çünkü cismin yaratılışında dahi Mutlak Hakim olan Allah'ın büyük hikmetleri vardır. Çünkü suret âlemi fiiller âlemidir; ve fiiller alet vasıtasıyla meydana gelir; ve cisim ise, ruhun iradelerini ortaya çıkarmak için bir alettir. Bu sebeple ayet-i kerimede أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ (Mü'minûn, 23/115) yani "Biz sizi boş yere mi yarattık? Ve muhakkak siz bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?" buyurulur; ve diğer ayet-i kerimede dahi وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا (Sâd, 38/27) yani "Biz göğü ve yeri ve onların arasındakileri boş yere yaratmadık" buyurulur. Şimdi bir kimse izafî ruhun iradelerini ihmal edip, cisim makinesinin motoru olan hayvani ruhun iradelerine tabi olsa, onun bu fiilleri boştur ve beyhudedir; ve izafî ruhunu müflis bir halde bırakmış olur.

Arifin ebedi hayat çeşmesinden yardım istemesinin ve onun vefasız suların çeşmelerinden yardım istemekten ve çekmekten müstağni olmasının açıklamasındadır ki, onun alameti "Gurur evinden uzaklaşmaktır." Çünkü insan o çeşmelerin yardımlarına güvenirse, baki olan çeşmenin talebinde daima gevşek olur.

Sana can içinden bir iş gerektir. Zira sana emanet bir kapı açmaz. Evin içinden bir su çeşmesi, dışarıdan gelen bir ırmaktan iyidir.

"Ebedi hayat çeşmesi"nden kasıt, insân-ı kâmilin şerefli kalbidir ki, ondan ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) suları akar. "Vefasız suların çeşmeleri"nden kasıt, zahir ulemasının kalbidir ki, onlardan vefasız olan taklidi ilimler suları akar ve taklidi ilimler insanı dünyadan soğutup tam bir yönelişle Allah'a döndüremez. "Arif"ten kasıt, insân-ı kâmilin kadrini ve mertebesini tanıyan kimselerdir ki, onlar dünya hayatlarında insân-ı kâmilin sohbetini tercih ederler ve zahir ulemasının taklidi ve istidlali (akıl yürütmeye dayalı) ilimlerinden müstağnidirler; ve bu halin alameti budur ki, arif insân-ı kâmilin sohbetine devam etmekle kalbi nurlanır ve gurur evi olan dünyadan ve onun hazlarından ve zevklerinden uzaklaşır. Çünkü bir insan o vefasız olan zahir ve taklidi ilimler çeşmelerine dayanır ve güvenirse, baki olan ledün ilimleri çeşmesinden ve insân-ı kâmilin sohbetinden gevşek olur ve suret âlemine çekilmiş bulunur. Nitekim Hakim Senâî hazretleri rubailerinde şöyle buyururlar: "İlahi ilham ile ruhtan gelen iş ve ilim gerektir. Emanet olan taklidi ilimlerden sana bir hakikat kapısı açılmaz. Nitekim evin içinden kaynayan bir pınar, dışarıdan evin içine akan bir ırmaktan daha faydalıdır."

"Sanî", sun' ve kâr ma'nâsınadır. "Muhkem", sun'un sıfatıdır; ve "sun'-ı muhkem"den murâd, cisimdir. “Şîn” zamîri Hakk'a râci'dir. Ya'nî, cismânî şeyler rûh-ı izâfiye nisbetle boştur ve beyhûdedir, diyorum; Hakk'ın metîn ve muhkem olan sun'unun boşluğunu murâd etmiyorum. Zîrâ cismin îcâdında dahi Hakîm-i mutlak hazretlerinin büyük hikmetleri vardır. Zîrâ âlem-i sûret âlem-i ef'âldir; ve ef'âl âlet vâsıtasıyla vücûda gelir; ve cisim ise, rûhun irâdelerini ızhâr için bir âlettir. Bu sebeble âyet-i kerimede أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ (Mü'minûn, 23/115) ya'nî “Biz sizi abes olarak mı yarattık? Ve muhakkak siz bize rücû' etmeyeceğinizi mi zannettiniz?” buyurulur; ve diğer âyet-i kerîmede dahi وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا (Sâd, 38/27) ya'nî "Biz göğü ve yeri ve onların aralarında olan şeyi bâtıl olarak yaratmadık" buyurulur. İmdi bir kimse rûh-ı izâfinin irâdelerini ihmâl edip, cisim makinesinin muharriki olan rûh-ı hayvânînin irâdelerine tâbi' olsa, onun bu ef'âli boştur ve beyhûdedir; ve rûh-ı izâfisini müflis bir hâlde bırakmış olur.

Ârifin hayât-ı ebedî çeşmesinden istimdâd etmesinin ve onun bî-vefâ olan suların çeşmelerinden istimdâddan ve ictizâbdan müstağnî olmasının beyânındadır ki, onun alâmeti "Gurûr evinden uzaklaşmaktır." Zîrâ âdemî o çeşmelerin yardımları üzerine i'timâd ederse, bâkî olan çeşmenin talebinde dâimâ gevşek olur.

"Sana cân içinden bir iş gerektir. Zîrâ sana âriyetten bir kapı açmaz. Evin içinden bir su çeşmesi, dışarıdan gelen bir ırmaktan iyidir."

"Hayât-ı ebedî ser-çeşmesi"nden murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir ki, ondan ulûm-i ledünniyye suları cârî olur. "Vefasız suların çeşmeleri"nden murâd, ulemâ-i zâhirenin kalbidir ki, onlardan vefâsız olan ulûm-i taklîdiyye suları cârî olur ve ulûm-i taklîdiyye insanı dünyâdan soğutup teveccüh-i küllî ile Hak'a döndüremez. "Ârif"ten murâd, insân-ı kâmilin kadr ve menziletini tanıyan kimselerdir ki, onlar hayât-ı dünyeviyyelerinde insân-ı kâmilin sohbetini ihtiyâr ederler ve ulemâ-i zâhirenin ulûm-i taklîdiyye ve istidlâliyyesinden müstağnîdirler; ve bu hâlin alâmeti budur ki, ârif insân-ı kâmilin sohbetine mülâzemet etmekle kalbi nûrlanır ve gurûr evi dünyâdan ve onun huzûz ve ezvâkından uzaklaşır. Zîrâ bir insan o vefâsız olan ulûm-i zâhire ve taklîdiyye çeşmelerine dayanır ve i'timâd ederse, bâkî olan ulûm-i ledünniyye çeşmesinden ve insân-ı kâmilin sohbetinden gevşek olur ve âlem-i sûrete müncezib bulunur. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri rubâîlerinde şöyle buyururlar: “İlhâm-ı ilâhî ile rûhtan gelen iş ve ilim gerektir. Ariyetî olan ulûm-i taklidiyyeden sana bir hakikat kapısı açılmaz. Nitekim evin içinden kaynayan bir pınar, dışarıdan evin içine akan bir ırmaktan daha faidelidir.”

3620. Aslı olan şeylerin mecrâsı ne güzeldir! Seni bu mecrâlardan fâriğ getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3620. Aslı olan şeylerin akış yolu ne güzeldir! Seni bu akış yollarından müstağni kılar.

[3596] "Aslı olan akış yolu"ndan kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbidir ki, ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) akış yoludur. "Bu akış yolları"ndan kasıt ise, istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ve taklidî ilimlerin akış yolu olan zâhir ehlinin kalpleridir. Yani, insân-ı kâmilin ledün ilimleri akış yolu olan şerefli kalbi ne güzeldir! Seni istidlâlî ve taklidî ilimlerin akış yolu olan bu zâhir ehlinin kalplerinden müstağni ve ihtiyaçsız kılar.

[3596] "Aslı olan mecrâ"dan murâd, insân-ı kâmilin kalbidir ki, ulûm-i ledünniyye mecrâsıdır. "Bu mecrâlar"dan murâd, ulûm-i istidlâliyye ve taklîdiyye mecrâsı olan ehl-i zâhirin kalbleridir. Ya'nî, insân-ı kâmilin ulûm-i ledünniyye mecrâsı olan kalb-i şerîfi ne güzeldir! Seni ulûm-i istidlâliyye ve taklîdiyye mecrâsı olan bu ehl-i zâhirin kalblerinden fâriğ ve müstağnî kılar.

3621. Sen yüz çeşmeden şerbet çekiyorsun. O yüzden her ne eksik olursa hoşluk eksik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3621. Sen yüz çeşmeden şerbet çekiyorsun. O yüzden her ne eksik olursa hoşluk eksik olur.

"Yenbû", büyük pınar, "şerbet", bir kere içmek anlamına gelen bir mastardır. "Yenbû"dan kasıt, görünen ilimlerde meşhur olan âlimlerdir. Yani, sen hakikatleri anlayacağım diye birçok görünen ilim âliminin meclislerini dolaşıp her birinden bir ilim suyu çekiyorsun. O çeşmelerden her ne eksik olursa, yani senin anlamak istediğin her ne şey noksan olursa, zevkin de noksan oluyor ve sorunun çözülememiş bulunuyor.

"Yenbû", büyük pınar, "şerbet", masdar-ı binâ-i merredir, "bir kere içmek" demektir. "Yenbû"dan murâd, ulûm-i zâhiriyyede meşhûr olan âlimlerdir. Ya'nî, sen hakāyıkı anlayacağım diye müteaddid ulemâ-i zâhirenin meclislerini dolaşıp her birinden bir ilim suyu çekiyorsun. O çeşmelerden her ne eksik olursa, ya'nî senin anlamak istediğin her ne şey noksan olursa, zevkin dahi noksan oluyor ve müşkilin halledilememiş bulunuyor.

3622. Vaktaki içeriden âlî olan çeşme kaynar, çeşmelerin istirakından ganî olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3622. İçeriden yüce olan çeşme kaynadığı zaman, diğer çeşmelere ihtiyaç duymaktan kurtulursun.

Ey hakikat talep eden kişi! Yüce olan kalp çeşmesinden ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) kaynadığı zaman, taklit yoluyla elde edilen ilim çeşmelerinden ilim çalma arzusundan kurtulur ve onlara ihtiyaç duymazsın. Her zorluğun bu yüce kalp çeşmesinden çözülür. Çünkü ledün ilimleri çeşmesi ruhanîdir; taklit ve istidlal (çıkarım) yoluyla elde edilen ilimler çeşmesi ise cismanîdir.

Ey tâlib-i hakîkat! Vaktâki âlî olan kalb çeşmesinden ulûm-i ledünniyye kaynar, o ulûm-i taklîdiyye çeşmelerinden ilim çalmak talebinden ganî ve müstağnî olursun. Her müşkilin bu kalb-i âlî çeşmesinden hallolunur. Zîrâ ulûm-i ledünniyye çeşmesi rûhânî ve ulûm-i taklîdiyye ve istidlâliyye çeşmesi cismânîdir.

3623. Mâdemki senin gözün aydın olması sudan ve çamurdan olur, bu kurrenin râtibesi kalbin derdi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3623. Mademki senin gözünün aydın olması sudan ve çamurdan olur, bu göz aydınlığının karşılığı kalbin derdi olur.

"Râtibe", hizmet karşılığında verilen tayin, maaş ve mükâfat demektir. Yani, ey kimse! Madem senin kalp gözünün aydın olması sudan ve çamurdan yaratılmış olan cismin ilimlerinden oluyor, bu sebeple bu göz aydınlığının ve sevincin karşılığı kalbin derdi ve ıstırabı olur. Çünkü hakikat talep eden kimseyi istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ve taklidî ilimler doyurmaz. Aksine kalbe ıstırap ve şüphe düğümleri bağlar.

“Râtibe”, hizmet mukābilinde verilen ta'yîn ve maâş ve mükâfât. Ya'nî, ey kimse! Mâdem senin kalb gözünün aydın olması sudan ve çamurdan mahlûk olan cismin ilimlerinden oluyor, binâenaleyh bu kurrenin ve göz aydın olmanın ve sürûrun karşılığı kalbin derdi ve ıztırabı olur. Zîrâ tâlib-i hakîkat olan kimseyi ulûm-i istidlâliyye ve taklîdiyye doyurmaz. Bilakis kalbe ıztırâb ve şek ukdeleri bağlar.

3624. Vaktaki kal'anın suyu dışarıdan gelir, emn zamanında ziyade üzere olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3624. Kale suyu dışarıdan geldiği zaman, emniyet vaktinde çok fazla olur.

Örneğin, bir kalenin suyu dışarıdan geldiği zaman, emniyet vaktinde o su bol bol akar.

Meselâ, bir kal'anın suyu dışarıdan geldiği vakit, emniyet zamânında o su bol bol akar.

3625. Vaktāki düşman o kal'anın etrafına teveccüh eder, tâ ki onların kanına garaz ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3625. Düşman o kalenin etrafına yöneldiği zaman, ta ki onların kanına kastetsin!

"Tenîden", "yönelmek" demektir. Yani, düşman o kalenin etrafına yönelip kaleyi, kale halkının kanına kastetmek için kuşattığı zaman,

“Tenîden”, “teveccüh etmek” demektir. Ya'nî, düşman o kal'anın etrafına teveccüh edip kal'ayı, kal'a halkının kanına garaz etmek için muhasara ettiği vakit,

3626. O asker, dışarının suyunu kal'aya onlardan penâh olmamak için keserler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3626. O asker, dışarının suyunu kaleye onlardan sığınak olmaması için keserler.

O düşman askeri, kale halkına o kalenin sığınacak bir yer olmaması için, dışarıdan kale içine akan suyu keserler.

O düşman askeri kal'a ahâlîsine o kal'a, sığınacak bir yer olmamak için, o dışarıdan kal'a içine akan suyu keserler.

3627. O zaman içeriden bir acı kuyu dışarıdan yüz tatlı Ceyhun'dan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3627. O zaman içeriden bir acı kuyu dışarıdan yüz tatlı Ceyhun'dan iyidir.

Dışarıdan gelen su kesildiği zaman, içeride olan acı sulu bir kuyu, dışarıdan gelen yüz tatlı Ceyhun nehrinin suyundan daha iyidir. Bu anlamlar hakkında Fîhi Mâ Fîh'in 13. bölümünde şöyle buyrulur: “Sizin bu sözleri kendi içinizden işitmenizi Allah'tan ümit ediniz! Çünkü faydalı olan odur. Eğer dışarıdan bin hırsız gelse, onlara içeriden bir hırsız yardım etmedikçe kapıyı açamazlar. Dışarıdan bin söz söylersen, içten onaylamadıkça fayda vermez. Nasıl ki bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa, hâlbuki o dünya, ölüm vakti ayağını çekmeden önce "Ben senin derdini toplarım ve ıstıraplarına çare bulurum" diye onun sağına ve soluna koşardı. Ölüm geldiği vakit onun derdinden, ıstırabından hiçbir şey derip toplayamadı.

Dışarıdan gelen su kesildiği zaman içeride olan acı sulu bir kuyu, dışarıdan gelen yüz tatlı Ceyhun nehrinin suyundan iyidir. Bu ma'nâlar hakkında Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyurulur: “Sizin bu sözleri kendi bâtınınızdan işitmenizi Hak'tan ümîd ediniz! Zîrâ müfid olan odur. Eğer hâriçten bin hırsız gelse, onlara içeriden bir hırsız muâvenet etmedikçe kapıyı açamazlar. Hâricen bin söz söylersen, bâtınen musaddık olmadıkça fâide vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa, Halbuki o dünyâ ölüm vakti ayağını çekmezden evvel "Ben senin derdini toplarım ve ıztırâblarına çâre bulurum" diye onun sağına ve soluna koşardı. Ölüm geldiği vakit onun derdinden ıztırabından hiçbir şey derip toplayamadı.

3632. O sana "Gamlar vaktinde renc senden uzak olsun ve arada on dağ olsun!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3632. O sana "Gamlar vaktinde sıkıntı senden uzak olsun ve arada on dağ olsun!" derdi.

O dünya sebepleri ve dünya ehli, sen refah hâlinde iken "Gamlar vaktinde sıkıntı ve zorluk senden uzak olsun ve seninle sıkıntı ve zorluk arasında on dağ kadar mesafe bulunsun; bu sebeple üzülme, keyfine bak, biz sana yardımcıyız!" derdi.

O esbâb-ı dünyâ ve ehl-i dünyâ sen hâl-i refâhta iken "Gamlar vaktinde renc ve meşakkat senden uzak olsun ve seninle renc ve meşakkat arasında on dağ kadar mesafe bulunsun; binâenaleyh üzülme, keyfine bak, biz sana yardımcıyız!" derdi.

3633. Vaktaki renc askerleri geldi, demi bağladı, muhakkak demez ki: "Ben seni görmüşümdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3633. Vakti geldiğinde, dert askerleri geldi, nefesi bağladı, muhakkak demez ki: "Ben seni görmüşümdür."

Vakti geldiğinde, gam zamanı ve dert ve meşakkat askerleri olan malî ve bedenî felaketler geldi ve sıkıntıdan senin nefesini tuttu ve elemden nefes alma gücün kalmadı; o dünya sebepleri ve dünya ehli sana "Ben senin hâlini gördüm" bile demez; yardım etmek nerede kaldı!

Vaktâki gam zamânı ve renc ve meşakkat askerleri olan mâlî ve bedenî felâketler geldi ve sıkıntıdan senin nefesini tuttu ve elemden nefes alma mecâlin kalmadı; o esbâb-ı dünya ve ehl-i dünyâ sana "Ben senin hâlini gördüm" bile demez; yardım etmek nerede kaldı!

3634. Hak şeytan için buna benzer mesel vurdu. Dedi ki: "Seni hileler ile cenge getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3634. Hak, şeytan için buna benzer bir örnek verdi. Dedi ki: "Seni hileler ile savaşa getirir."

"Sân", benzetme edatıdır. "Bedîn sân", "buna benzer" demektir. Yani Yüce Allah, şeytan için de Kur'an-ı Kerim'de bu dünya sebeplerinin ve dünya ehlinin hâline benzeyen bir örnek verip buyurdu ki: "Ey insan! Şeytan seni hileler ile savaşa ve muhalefet tarafına getirir." Nitekim Haşr suresinde, كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Haşr, 59/16) yani "Münafıkların Yahudilere: 'Sizinle savaşta ve hurûcda (çıkışta) beraber oluruz' diye iğvâları (aldatmaları), şeytanın misali gibidir ki, o insana 'Kâfir ol!' diye iğvâ eder. İnsan onun iğvâsıyla kâfir olduğunda, o şeytan 'Ben senden teberrî ettim (uzaklaştım), ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ'dan korkarım!' der" buyurulur. Aşağıdaki beyitler bu ayet-i kerimenin tefsiri şeklinde meydana gelmiştir.

"Sân", edât-ı teşbîhtir. "Bedîn sân", "buna benzer" demek olur. Ya'nî Hak Teâlâ şeytan için dahi Kur'ân-ı Kerîm'de bu dünyâ esbâbının ve ehl-i dünyânın hâline benzeyen bir mesel îrâd edip buyurdu ki: "Ey insan! Şeytan seni hîleler ile cenge ve muhalefet tarafına getirir. Nitekim sûre-i Haşr'de كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Haşr, 59/16) ya'nî “Münafıkların yahûdîlere: Sizinle kıtâlde ve hurûcda beraber oluruz, diye iğvâları şeytanın misâli gibidir ki, o insana "Kâfir ol!" diye iğvâ eder. İnsan onun iğvâsıyla kâfir oldukta, o şeytan "Ben senden teberrî ettim, ben Rabbü'l-âlemîn olan Allâh Teâlâ'dan korkarım!" der" buyurulur. Aşağıdaki beyitler bu âyet-i kerîmenin tefsîri sûretinde vâki'dir.

3635. Der ki: "Ben sana yârlik veririm. Ben seninle beraberim. Ben hatarlarda senin önünde giderim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3635. Der ki: "Ben sana yardım ederim. Ben seninle beraberim. Ben tehlikelerde senin önünde giderim."

Şeytan insana içinden vesvese verip der ki: "Ben sana yardım ederim. Seninle beraberim. Tehlike ve tehlike zamanlarında senin önünde giderim ve her işinde sana yardımcı olurum."

Şeytan insana bâtınından iğvâ edip der ki: "Ben sana yardım ederim. Seninle beraberim. Hatar ve tehlike zamanlarında senin önünde giderim ve her işinde sana muîn olurum."

3636. "Hadenk oku vaktinde sana siper olurum. Dar günde senin mahlasın olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3636. "Hadenk oku vaktinde sana siper olurum. Dar günde senin mahlasın olurum."

"Hadenk", sert ve düzgün olan bir ağacın ismidir ki, oku bu ağaçtan yaparlar. "Tîr-i hadenk", hadenk ağacından yapılmış olan ok demektir. Bundan maksat, ok hükmünde olan belâlardır. Yani, şeytan insana der ki: "Ben belâ okları vaktinde sana siper ve kalkan olurum. Dar vakitte kurtuluş yerin olurum." "Mahlas", masdar-ı mîmî (mastar-ı mîmî: fiilin anlamını taşıyan isim) olursa, fail anlamında olup, senin kurtarıcın olurum demek olur.

"Hadenk", sert ve düzgün olan bir ağacın ismidir ki, oku bu ağaçtan yaparlar. "Tîr-i hadenk", hadenk ağacından yapılmış olan ok demektir. Bundan murâd, ok mesâbesinde olan belâlardır. Ya'nî, şeytan insana der ki: "Ben belâ okları vaktinde sana siper ve kalkan olurum. Dar vakitte mahall-i halâsın olurum. "Mahlas", masdar-ı mîmî olursa, fâil ma'nâsında olup, senin kurtarıcın olurum demek olur.

3637. "İntiâşta sana cân fedâ ederim. Sen bir arslan Rüstem'sin! Hele merdâne ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3637. "İyileşmende sana canımı feda ederim. Sen bir aslan Rüstem'sin! Hele mert ol!"

"İntiâş", hâli iyi olmak, yüksek olmak ve düşen kimsenin ayağa kalkması anlamlarındadır. Yani, "Senin arzularına ulaşarak iyi bir hâlde yaşaman konusunda sana canımı feda ederim. Sen bir aslan gibi Rüstem pehlivansın! Hele nefse ait hazlarını gerçekleştirmene engel olanları kesip biçme konusunda mert ol, hiç çekinme! Emir ve yasak ne demektir? Keyfine bak!"

"İntiâş”, hâli iyi olmak ve yüksek olmak ve düşen kimse ayağa kalkmak ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Senin arzûlarına nail olarak iyi hâlde yaşaman husûsunda sana cân fedâ ederim. Sen bir arslan gibi Rüstem pehlivansın! Hele huzûzât-ı nefsâniyyeni icrâya mâni' olanları kesip biçmek husûsunda merdâne ol, hiç çekinme! Emr ve nehy ne demektir? Keyfine bak!"

3638. O hud'a ve mekr ve dehâ çuvalı bu hilelerden dolayı onu küfür tarafına getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3638. O hile, mekr ve afet çuvalı, bu hilelerden dolayı onu küfür tarafına getirir.

"Deha", burada bir kimseyi dâhiyeliğe nispet etmek anlamındadır; ve "dâhiye", afet ve musibet demektir. Yani, o hile, mekr ve afet çuvalı olan şeytan, bu yaptığı hileler sebebiyle insanı küfür tarafına getirir.

"Deha", burada bir kimseyi dâhiyeliğe nisbet etmek ma'nâsınadır; ve “dâhiye", âfet ve musîbet, demektir. Ya'nî, o hud'a ve mekr ve âfet çuvalı olan şeytan bu yaptığı hîleler sebebiyle insanı küfür tarafına getirir.

3639. Vaktaki ayak koydu, hendeğe düştü, o kahkaha ile gülmeye dudak açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3639. Ayağını bastığı an hendeğe düştü, o da kahkahayla gülmeye başladı.

"Sengsâr", "taşlamak ve recm etmek cezası" anlamına gelir. "Harîf", sanatları ve işleri bir olan arkadaş demektir. Yani, hesap günü olan kıyamette fail yani sapkınlık hususunda etkili olan şeytan ve mef'ul yani sapkınlık işinde şeytanın etkisini kabul eden insan kara yüzlülerdir; ve taşlanma cezasının arkadaşı ve müstehakkıdırlar. Bazı nüshalarda "harîf" ile "sengsar" arasında atıf vâvı vardır. Bu durumda anlam "fail ve mef'ul kıyamette kara yüzlüdürler ve arkadaştırlar ve mercûmdurlar, yani taşlanırlar" demek olur.

"Sengsâr", "taşlamak ve recm etmek cezâsı" ma'nâsınadır. "Harîf", san'at-ları ve işleri bir olan arkadaş demektir. Ya'nî, hesab günü olan kıyâmette fâil ya'nî dalâlet hususunda müessir olan şeytan ve mef'ûl ya'nî emr-i dalâlette şeytanın te'sîrini kabûl eden insan kara yüzlülerdir; ve taşlanmak cezâsının harîfi ve müstehakkıdırlar. Ba'zı nüshalarda "harîf" ile "sengsar" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma'nâ "fâil ve mef'ûl kıyâmette kara yüzlüdür-ler ve arkadaştırlar ve mercûmdurlar, ya'nî taşlanırlar" demek olur.

3644. Yolu vurulmuş ve yol vurucu hükümde ve adlde uzaklık kapısında ve kötü döşektedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3644. Yolu vurulmuş ve yol vurucu, hükümde ve adâlette uzaklık kapısında ve kötü döşektedirler.

"Uzaklık kapısı"ndan kastedilen, cehennemdir. Çünkü "cehennem", "derin kuyu" anlamına gelen "cehnâm" kelimesinden türemiştir. "Mihâd", döşek; "bi'se'l-mihâd" ise "kötü döşek" demektir. Yani, yolu vurulmuş ve sapıklığa düşürülmüş olan insan ile yol vurucu ve saptırıcı olan şeytan, Hakk'ın hükmünde ve adâletinde, İlahi Zât'tan uzaklık kuyusunda ve kötü döşekte ve yerdedir.

"Uzaklık kapısı"ndan murâd, cehennemdir. Zîrâ "cehennem", "derin kuyu" ma'nâsına olan "cehnâm"dan müştaktır. "Mihâd", döşek; "bi'se'l-mihâd", "fenâ döşek" demek olur. Ya'nî, yolu vurulmuş ve dalâlete düşürülmüş olan insan ve yol vurucu ve idlâl edici olan şeytan, Hakk'ın hükmünde ve adlinde Zât-ı Hak'tan uzaklık kuyusunda ve kötü döşekte ve mahaldedir.

3645. Ahmağa ve onu aldatan gûla halâstan ve necâttan sabr etmek gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3645. Ahmağa ve onu aldatan gûla halâstan ve necâttan sabr etmek gerektir.

"Şigîften", "sabr etmek" demektir. Yani, dünyanın fani hayatını yeterli görüp şeytanın aldatmasına kanan ahmak insana ve o ahmağı aldatıp yolunu şaşırtan gülyabani (korkunç hayalî yaratık) mesabesindeki şeytana ilahi azaptan kurtulmaktan ve kurtuluştan ümit kesip sabretmek gerektir.

"Şigîften", "sabr etmek" demektir. Ya'nî, dünyanın fânî hayâtını kâfi görüp şeytanın iğvâsına aldanan ahmak insana ve o ahmağı aldatıp yolunu şaşırtan gülyabânî mesâbesindeki şeytana azâb-ı ilâhîden kurtulmaktan ve necâttan ümid kesip sabr etmek gerektir.

3646. Hem eşek ve hem de eşek tutucu burada çamurdadırlar. Burada gafildirler ve orada âfildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3646. Hem eşek hem de eşek tutucu burada çamurdadırlar. Burada gafildirler ve orada kaybolucudurlar.

"Âfil", kaybolucu demektir. Yani, hem eşek mesabesindeki ahmak insan hem de eşeği tutucu olan şeytan, bu dünya hayatında çamur mesabesinde olan cismaniyet içinde saplanıp kalmıştır. Bu sebeple onlar bu dünya hayatlarında ahiret hayatından gafildirler. Nasıl ki Rûm Sûresi'nde bunlar hakkında يعلمون ظاهراً من الحياة الدنيا وهم عَنْ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) yani "Onlar dünya hayatının görünen kısmını bilirler; halbuki onlar ahiret hayatından gafildirler" buyurulur; ve ahiret hayatında dahi onlar ilahi rahmetten kaybolucu olacaklardır.

"Âfil", kaybolucu, demektir. Ya'nî, hem eşek mesâbesindeki ahmak insan ve hem de eşeği tutucu olan şeytan, bu dünyâ hayâtında çamur mesâbesinde olan cismâniyet içinde saplanıp kalmıştır. Binâenaleyh onlar bu hayât-ı dünyeviyyelerinde âhiret hayâtından gäfildirler. Nitekim sûre-i [Sûre-i Rûm'da] bunlar hakkında يعلمون ظاهراً من الحياة الدنيا وهم عَنْ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'nî "Onlar hayât-ı dünyanın zâhirini bilirler; halbuki onlar âhiret hayâtından gāfildirler" buyurulur; ve âhiret hayatında dahi onlar rahmet-i ilâhiyyeden gāib olucudurlar.

3647. Şu kimselerin gayrı ki, ondan geri döndüler, fazlın baharına hazândan gelirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3647. O kimselerin dışındakiler ki, ondan geri döndüler, lütfun baharına sonbahardan gelirler.

Yani, ilahi rahmetten uzaklaşmayanlar ancak o kimselerdir ki, gittikleri sapkınlık yolundan geri döndüler ve peygamberlerin gösterdikleri doğru yola girdiler. Bunların önceki halleri sonbahar gibiydi. Sonraki halleri de bahar gibi olur. Bu sebeple bu tövbe edenler, ilahi lütfun baharına sonbaharı görerek gelmiş olurlar. Nasıl ki ayet-i kerimede وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى (Tâhâ, 20/82) yani “Ve ben tövbe eden ve iman edip salih amel işleyerek, sonra doğru yolu bulan kimse için çokça bağışlayıcıyım” buyrulur.

Ya'nî, rahmet-i ilâhiyyeden âfil olmayanlar ancak şu kimselerdir ki, gittik-leri dalâlet yolundan geri döndüler ve peygamberlerin gösterdikleri hidâyet yoluna girdiler. Bunların evvelki halleri sonbahar gibi idi. Sonraki halleri de bahar gibi olur. Binâenaleyh bu tövbe edenler fazl-ı ilâhî baharına sonbaha-rı görerek gelmiş olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى (Tâhâ, 20/82) ya'nî “Ve ben tövbe eden ve îmân edip sâlih amel işleyerek, sonra mühtedî olan kimse için mübâlağa ile mağfiret ediciyim” bu-yurulur.

3648. Tövbe ederler ve Hudâ tövbeyi kabul edicidir. Onun emrini tutarlar ve o ne güzel emîrdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3648. Tövbe ederler ve Allah tövbeyi kabul edicidir. Onun emrini tutarlar ve o ne güzel emredicidir!

Yani, muhalefetleri sebebiyle ilahi rahmetten uzak ve kaybolmuş olan kimseler arasından ayrılanlar, o muhalefetten tövbe ve geri dönüş yapanlardır. Bu topluluk tövbe ederler ve Yüce Allah da, وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ (Şûrâ, 42/25) yani "Allah Teâlâ öyle kerem sahibidir ki, kulların tövbesini kabul eder ve günahlarını affeder" ayet-i kerimesi gereğince onların tövbelerini kabul eder ve ondan sonra artık Hakk'ın emirlerini tutarlar; ve o Yüce Allah ne güzel emredicidir!

Ya'nî, muhalefetleri sebebiyle rahmet-i ilâhiyyeden uzak ve âfil olan kim-seler arasından ayrılanlar o muhalefetten tövbe ve rücû' edenlerdir. Bu tâife tövbe ederler ve Hak Teâlâ dahi وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ (Şûrâ, 42/25) ya'nî "Allâh Teâlâ öyle bir kerîmdir ki, kulların tövbesini kabûl eder ve günahlarını afv eder" âyet-i kerîmesi mûcibince onların tövbelerini kabûl eder ve ondan sonra artık Hakk'ın emirlerini tutarlar; ve o Hak Teâlâ ne gü-zel emredicidir!

3649. Vaktaki pişmanlıktan hanîn getirirler, günahkârların enîninden arş titrer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3649. Pişmanlıktan dolayı inlediklerinde, günahkârların inlemesinden arş titrer.

"Hanîn", sözlükte "anasından ayrılan çocuğun ağlaması ve şiddetle ağlamak" anlamlarındadır. Yani, tövbe edenler pişmanlıktan dolayı ağladıklarında, bu günahkârların inlemesinden Rahmân'ın arşı titrer. Çünkü izafî varlık arşı ve tahtı, "Rahmân arşa istivâ etti" (Tâhâ, 20/5) ayet-i kerimesi gereğince Rahmân'ın istivâ ettiği yerdir. Bu sebeple bu izafî varlık arşı, Hakk'a itaat eden kullara, ananın çocuklarına rahmet saçtığı gibi ilahi rahmet saçar. Bu şerefli beyitte, tövbenin şartının, bir daha muhalefete dönmemek şartıyla ah ve inilti etmek olduğuna işaret buyurulur. Aksi hâlde tövbe edenin hâli şu beyte uygun olur:

"Hanîn", lügatte "anasından ayrılan çocuğun ağlaması ve şiddetle ağla-mak" ma'nâlarınadır. Ya'nî, vaktâki tövbe edenler pişmanlıktan dolayı ağlar-lar, bu günâhkârların inlemesinden arş-ı Rahmân titrer. Zîrâ vücûd-i izâfi ar-şı ve tahtı الرَّحْمَانُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) [ya'nî “Rahmân arşa istivâ et-ti”] âyet-i kerîmesi mûcibince müstevâ-yı Rahmân'dır. Binâenaleyh bu vü-cûd-i izâfi arşı Hakk'a mutî' olan kullara ananın çocuklarına rahmet saçtığı gibi rahmet-i ilâhiyye saçar. Bu beyt-i şerîfte tövbenin şartı bir daha muhâle-fete rücû' etmemek şartı ile âh u enîn etmek olduğuna işaret buyurulur. Ak-si hâlde tövbe edenin hâli şu beyte mâsadak olur:

3650. Ananın çocuğu üzerine titrediği gibi titrer. Onların elini tutar, yukarıya [3626] çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3650. Ananın çocuğu üzerine titrediği gibi titrer. Onların elini tutar, yukarıya çeker.

Rahmân'ın Arş'ı, ananın tam merhametinden dolayı, ağlayan çocuğu üzerine titrediği gibi titrer ve o tövbe edenin elini tutar ve yüce âleme çeker.

Arş-ı Rahmân ananın kemâl-i merhametinden, ağlayan çocuğu üzerine titrediği gibi titrer ve o tövbe edenin elini tutar ve âlem-i ulvîye çeker.

3651. Der ki: "Huda sizi gurûrdan kurtardı. İşte fazlın bahçeleri, işte Gafûr olan Rab!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3651. Der ki: "Allah sizi gururdan kurtardı. İşte lütfun bahçeleri, işte çok bağışlayıcı olan Rab!"

"Garûr", aldatıcı ve şeytan demektir; "gurûr" ise dünya mallarından bir şeye aldanmaktır (Ahterî). Bu beyitte her iki anlam da uygun olur. "Vâharîden", kurtarmak demektir. Yani, Rahman'ın Arş'ı der ki: "Ey tövbe edenler! Yüce Allah sizi aldatıcı olan dünyadan ve şeytandan kurtardı. İşte ilahi lütfun bahçeleri, işte çok bağışlayıcı olan âlemlerin Rabbi'nin huzuru!"

"Garûr", aldatıcı ve şeytan ve "gurûr" dünyâ metâ'larından bir şeye aldanmak (Ahterî). Bu beyitte her iki ma'nâ da münasib olur. “Vâharîden", kurtarmak, demektir. Ya'nî, arş-ı Rahmân der ki: "Ey tövbe edenler! Hak Teâlâ sizi aldatıcı olan dünyâdan ve şeytandan kurtardı. İşte fazl-ı ilâhînin bahçeleri, işte Gafür olan Rabbü'l-âlemîn'in huzûru!"

3652. Bundan sonra size ebedî olan azık ve rızık Hakk'ın hevâsından olur, oluktan değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3652. Bundan sonra size ebedî olan azık ve rızık, Hakk'ın hevâsından (ilahi arzu ve iradeden) olur, oluktan değil.

"Berg" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "azık" anlamı uygundur. "Nâvidân" ise oluk demektir. Burada sûri sebepler (dışsal, görünürdeki nedenler) kastedilir. Yani, bundan sonra size ebedî olan azık ve rızık, Hakk'ın hevâsından ve muhabbetinden olur, oluk hükmündeki sûri sebeplerden olmaz; ve siz Resûl-i Ekrem hazretlerinin "Ben Rabbimin katında gecelerim. Bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinin anlamına zevken ve hâlen vâkıf olursunuz.

"Berg", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "azık" ma'nâsı münasibdir. "Nâvidân”, oluk demektir. Burada esbâb-ı sûrî murâd buyurulur. Ya'nî, bundan sonra size ebedî olan azık ve rızık Hakk'ın hevâsından ve muhabbetinden olur, oluk mesâbesindeki sûrî esbâbdan olmaz; ve siz Resûl-i Ekrem hazretlerinin ابيت عند ربى يطعمني ويسقيني ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim. Bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsına zevkan ve hâlen vakıf olursunuz.

3653. Vaktaki deryâ vesait üzerine reşk etti, teşne, balık gibi tulumu terk etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3653. Vaktaki deniz, vasıtalar üzerine kıskançlık duydu, susamış, balık gibi tulumu terk etti.

"Deniz"den kasıt, Hakk'ın hakiki varlığı, "vasıtalar"dan kasıt ise, ilahi sıfatların ve isimlerin tecellileridir ki, izafî varlık âleminin hayatın devamına sebep olan zincirleme vasıtalarıdır. "Reşk", "gayret" anlamındadır. "Teşne", "susamış" demektir ve Hakk'ı arayan kişi kastedilir. "Balık"tan kasıt ruhtur. "Meşk", "su tulumu" olup cismaniyet kastedilir. Yani, ne zaman ki Hakk'ın hakiki varlığı, izafî varlık âleminin zincirleme vasıtalarına gayret etti ve kahredici bir nazarla baktı, bu vasıtalar yırtılıp varlığın hakikati denizi ortaya çıktı. Bu sebeple hakikat denizine susamış olan hakiki talibin balık gibi olan ruhu o denize sıçradı ve cismaniyet tulumunu terk etti.

"Derya"dan murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak, "vesâit"ten murâd, mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir ki, vücûd-i izâfî âleminin temâdî-i hayâta sebeb olan müteselsil vâsıtalarıdır. "Reşk", "gayret" ma'nâsınadır. "Teşne", "susamış" demek olup tâlib-i Hak murâd buyurulur. "Balık"tan murâd, rûhtur. "Meşk", "su tulumu" olup cismâniyet murâd buyurulur. Ya'nî, vaktāki vücûd-i hakîkî-i Hak vücûd-i izâfi âleminin müteselsil vâsıtalarına gayret etti ve nazar-ı kahr ile baktı, bu vâsıtalar yırtılıp hâkîkat-i vücûd deryâsı zâhir oldu. Binâenaleyh hakikat deryâsına susamış olan tâlib-i hakîkatin balık gibi olan rûhu o deryâya sıçradı ve cismâniyet tulumunu terk etti.

## Onların şâha vedâ' ettikten sonra şehzâdelerin babalarının memâlikine revân olması ve vedâ' vaktinde şâhın o vasiyeti onlara iâde etmesi

3654. O üç oğul sefer adetiyle babanın emlaki tarafına yola azm ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3654. O üç oğul, yolculuk âdetiyle babanın mülkleri tarafına yola koyuldular.

"Emlak", "mülk" kelimesinin çoğuludur. Yani, bu üç oğul, yolculuğa ve seyahate çıkma âdeti üzere, babaları olan şahın mülkleri olan suret âlemi tarafına yola koyuldular ve yöneldiler.

"Emlak", "mülk"ün cem'idir. Ya'nî, bu üç oğul sefere ve seyahate çıkış âdeti üzere babaları olan şâhın emlâki olan âlem-i sûret tarafına yola azm ve teveccüh ettiler.

3655. Onun şehirlerinin ve kal'alarının tarafına dîwân ve maaşın tedbiri için,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3655. Onun şehirlerinin ve kalelerinin tarafına divan ve maaşın tedbiri için,

"Tavâf", bir şeyin etrafını dolaşmak; “divan”, padişahın ve vezirlerin ve hükümet adamlarının büyük meclisi ve topluluğu; "maaş", dirilik ve hayat. Yani, şehzadeler meclisin ve topluluğun ve hükümdarlık hayatının tedbiri ve idaresi için bilgi sahibi olmak üzere şahın şehirlerinin ve kalelerinin etrafını dolaşmaya azmettiler.

"Tavâf", bir şeyin etrafını dolaşmak; “dîvân”, pâdişâhın ve vezîrlerin ve hükümet adamlarının büyük meclisi ve cem'iyeti; "maâş", dirilik ve hayat. Ya'nî, şehzâdeler meclisin ve cem'iyetin ve hükümdârlık hayatının tedbîri ve idâresi için ma'lûmât sahibi olmak üzere şâhın şehirlerinin ve kal'alarının etrâfını dolaşmaya azm ettiler.

3656. Şahın elini öpüp veda ettiler. Sonra o muta' olan şâh onlara dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3656. Şahın elini öpüp veda ettiler. Sonra o itaat edilen şah onlara dedi:

"Mutâ'", "itaat edilmiş" demektir. Bu şehzadeler şahın elini öpüp veda ettiler. Vedadan sonra o, her emrine itaat edilen şah, bu şehzadelere dedi:

"Mutâ'", "itaat olunmuş" demektir. Bu şehzâdeler şâhın elini öpüp vedâ' ettiler. Vedâ'dan sonra o her emrine itâat olunan şâh bu şehzâdelere dedi:

3657. "Her nereyi gönlünüz çekerse âzim olun! Allah'ın emânında raks ederek gidiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3657. "Her nereyi gönlünüz çekerse yönelin! Allah'ın güvencesinde raks ederek gidiniz!"

"Dest efşân", raks etmekten ve sevinçli olmaktan kinayedir (dolaylı anlatım). Yani, "Benim memleketimde her nereye isterseniz yönelin! Yüce Allah'ın koruması ve güvencesinde raks ederek ve sevinçli olarak gidiniz!"

"Dest efşân", raks etmek ve şâdân olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "Benim memleketimde her nereye isterseniz teveccüh edin! Allâh Teâlâ'nın hifz ve emânında raks ederek ve mesrûr olarak gidiniz!"

3658. “Ὃ bir kal'anın gayrına ki, onun adı akıl kapıcıdır. Külah tutucular üzerine kabayı dar getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3658. "O, aklın kapıcı olduğu bir kaleden başkası değildir. Külah tutanlara kaftanı dar getirir."

"Külah tutanlar", taç sahibi hükümdarlardan kinayedir. "Kaftan", elbise demektir ve hükümdarlıktan kinayedir. Yani, "Her istediğiniz yöne gidin. Fakat 'akıl kapan' ismindeki kale tarafına gitmeyin! Çünkü o kale, hükümdarlara hükümdarlık elbisesini daraltır ve o elbisenin içine sığamayacak bir hale gelirler." Örneğin Firavun ve Nemrut, dünya sevgisi ve başkanlık hırsı sebebiyle hükümdarlık elbisesine sığamadılar da ilahlık iddiasına kadar çıktılar.

"Küleh-dârân”, tâc sâhibleri olan hükümdârlardan kinâyedir. "Kaba", libâs demek olup hükümdârlıktan kinâyedir. Ya'nî, "Her istediğiniz tarafa gidin. Fakat "hüş-rübâ" (:akıl kapan)" ismindeki kal'a tarafına gitmeyin! Zîrâ o kal'a hükümdârlara hükümdarlık libâsını daraltır ve o libâsın içine sığamayacak bir hâle gelirler." Meselâ Fir'avn ve Nemrûd hubb-i dünyâ ve riyâset sebebiyle hükümdârlık libâsına sığamadılar da ulûhiyet da'vâsına kadar çıktılar.

3659. "Sakın, sakın! O sûretler sahibinin kapısından uzak olunuz ve tehlikeden korkunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3659. "Sakın, sakın! O suretler sahibinin kapısından uzak olunuz ve tehlikeden korkunuz!"

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye yemin etmek anlamına geldiği gibi, uyarı için "sakın ha, sakın ha!" anlamına da gelir. "Zâtü's-suver", "suretler sahibi" demektir ve bundan kastedilen dünyadır. Yani, "Sakın, sakın! O suretler sahibi olan dünyanın kapısından uzak olunuz ve tehlikeden korkunuz!" "Dünyanın kapısı"ndan kastedilen kadındır. Çünkü Âl-i İmrân suresinde زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Âl-i İmrân, 3/14) yani "Kadın ve evlat ve kantarlar ile altın ve gümüş ve nişanlı atlar ve deve, koyun ve keçi gibi hayvanlar ve ekin isteklerinin sevgisi insanlar için süslendi. Bunlar dünya hayatının geçici faydalarıdır" buyrulmuş ve dünya sevgisine yedi şey esas olarak gösterilmiştir ki, en başta "kadın" zikredilmiştir. Bu sebeple henüz nefse ait hallerinden kurtulamamış olan Hakk Yolcusu için kadın sevgisi çok tehlikelidir. Çünkü dünya sevgisinde boğulma ancak kadın sevgisine düşkün olmaktan kaynaklanır. Ancak nefse ait hallerinden kurtulmuş olan peygamberler ve onların varisleri olan evliyâ için kadın sevgisinin başka bir anlamı vardır ki, bu anlam 1. cildin 2475 numarasına denk gelen [yani "Hakk'ın yansımasıdır, o maşuk değildir; o Yaratıcı'dır, sanki yaratılmış değildir"] beytinde açıklanmıştır.

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye and vermek ma'nâsına olduğu gibi tahzîr için "sakın ha, sakın ha!" ma'nâsına da gelir. "Zâtü's-suver", "sû- retler sahibi" demek olup bundan murâd, dünyâdır. Ya'nî, "Sakın, sakın! O sûretler sahibi olan dünyânın kapısından uzak olunuz ve tehlikeden korkunuz!" "Dünyanın kapısı"ndan murâd, kadındır. Zîrâ sûre-i Âl-i İmrân'da زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Âl-i İmrân, 3/14) ya'nî "Kadın ve evlâd ve kantarlar ile altın ve gümüş ve hayl-i müsevveme (hünerli ve nişanlı atlar) ve en'âm (deve, koyun ve keçi gibi hayvanlar) ve ekin isteklerinin muhabbeti nâs için tezyîn olundu. Bunlar hayât-ı dünyâ metâ'ıdır" buyurulup, dünyâ muhabbetine yedi şey esâs olarak gösterilmiştir ki, en başta "kadın" mezkûrdür. Binâenaleyh henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulamamış olan sâlikler için kadın muhabbeti pek tehlikelidir. Zîrâ dünyâ muhabbetinde istiğrâk ancak kadın muhabbetine mübtelâ olmaktan neş'et eder. Velâkin sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulmuş olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyâ için kadın muhabbetinin başka ma'nâsı vardır ki, bu ma'nâ 1. cildin 2475 numarasına müsâdif olan [ya'nî "Hakk'ın pertevidir, o ma'şûk değildir; o Hâlık'tır, gûyâ mahlûk değildir"] beytinde îzah olunmuştur.

3660. Onun yüzü ve arkası ve burçları ve tavanı ve aşağısı hep timsal ve nakış ve sûrettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3660. Onun yüzü ve arkası ve burçları ve tavanı ve aşağısı hep timsal ve nakış ve sûrettir.

O sûretler sahibi olan kale ki yeryüzüdür, onun yüzü ve arkası ve burçları yani dağları ve tavanı yani göğü ve aşağısı yani sathı hep timsaller ve heykeller ve nakışlar ve sûretlerden ibarettir. Çimenler ve ağaçlar ve çiçekler ve nehirler ve denizler ile ve çeşitli kavimlerin kadınlarının ve erkeklerinin ve çocuklarının heykelleriyle ve göğü güneş ve ay ile ve yıldızlar ile süslenmiştir.

"O sûretler sahibi olan kal'a ki küre-i arzdır, onun yüzü ve arkası ve burçları ya'nî dağları ve tavanı ya'nî göğü ve aşağısı ya'nî sathı hep timsâller ve heykeller ve nakışlar ve sûretlerden ibarettir." Çimenler ve ağaçlar ve çiçekler ve nehirler ve denizler ile ve akvâm-ı muhtelifenin kadınlarının ve erkeklerinin ve çocuklarının heykelleriyle ve göğü güneş ve ay ile ve yıldızlar ile müzeyyendir.

3661. O Züleyha'nın odası gibi hep sûretler doludur, tâ ki Yusuf ona nâgâh nazar ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3661. O Züleyha'nın odası gibi hep sûretler doludur, tâ ki Yusuf ona nâgâh nazar ede!

O dünya, böyle sûretler ile dolu olmakta Yusuf (a.s.)ın âşığı olan Züleyha'nın odasına benzer. Yusuf makamında olan ruh, ansızın ona bakmak ve her tarafta olan bu sûretlere gözü isteği dışında ilişmek için dünyanın her tarafı böyle sûretli olmuştur.

"O dünyâ böyle sûretler ile dolu olmakta Yûsuf (a.s.)ın âşığı olan Züleyhâ'nın odasına benzer. Yûsuf mesâbesinde olan rûh, nâgâh ona bakmak ve her tarafta olan bu sûretlere gözü ihtiyârî olmayarak ilişmek için dünyanın her tarafı böyle sûretli olmuştur."

3662. "Çünkü Yûsuf onun tarafına bakmaz idi. Keyd cihetinden odaya kendi nakşını doldurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3662. "Çünkü Yusuf onun tarafına bakmaz idi. Hile yoluyla odaya kendi nakşını doldurdu."

"Mekîd", "keyd"den türemiş bir mastardır, "hile yapmak" anlamına gelir. Yani, "Çünkü Yusuf (a.s.) güzellik sahibi olan Züleyha tarafına bakmaz idi. Bu sebeple Züleyha, ona kendi güzelliğini gösterip onun gönlünü kendi tarafına çekmek için hile ve düzen kurma yoluyla odanın her tarafını kendi resmi ve nakşı ile doldurdu."

"Mekîd", "keyd"den masdar-ı mîmîdir, "mekr etmek" demek olur. Ya'nî, "Çünkü Yûsuf (a.s.) güzellik sahibi olan Züleyha tarafına bakmaz idi. Binâenaleyh Züleyha ona kendi güzelliğini gösterip onun gönlünü kendi tarafına çekmek için mekr ve hîle etmek cihetinden odanın her tarafını kendi resmi ve nakşı ile doldurdu."

3663. "O hoş-izar her tarafa baktığı vakit o ihtiyarsız onun yüzünü göre!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. "O güzel yanaklı her tarafa baktığı vakit o iradesiz onun yüzünü göre!"

"İzâr", yanak; "hoş-izâr", güzel yanaklı, demektir. "Tâ", zaman belirtmek içindir. Yani, "O güzel yanaklı Yusuf (a.s.) odanın her tarafına baktığı vakit, iradesi ve isteği olmadığı hâlde kendisinin âşığı olan Züleyha'nın yüzünü görsün diye, odanın her tarafını kendi resmi ile doldurmuştu."

"İzâr", yanak; "hoş-izâr", latîf yanaklı, demektir. "Tâ", tevkît içindir. Ya'nî, "O güzel yanaklı Yûsuf (a.s.) odanın her tarafına baktığı vakit, ihtiyârın ve irâdesi olmadığı hâlde kendinin âşığı olan Züleyha'nın yüzünü görsün diye, böyle odanın her tarafını kendi resmi ile doldurmuş idi."

3664. "Ferd olan Hâlık parlak gözlüler için altı ciheti ayatın mazharı etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. "Ferd olan Hâlık parlak gözlüler için altı ciheti ayetlerin mazharı etti."

İşte güzellikte ferd ve tek olan Yüce Allah, Hz. Yûsuf (a.s.) mertebesinde olan parlak gözlü kulları için, Yûsuf ve Züleyha örneğine uygun olarak, bu dünyanın altı yönünü ayetlerin, alâmetlerin ve sıfatları ile isimlerinin zuhûr yeri yaptı.

"İşte güzellikte ferd ve tek olan Hâlık Teâlâ hazretleri Hz. Yûsuf mesâbesinde olan parlak gözlü kulları için, Yûsuf ve Züleyha misâline mutâbık olarak, bu dünyanın altı cihetini âyetlerin ve alâmetlerin ve sıfât ve esmâsının mazharı etti."

3665. "Ta ki her hayvana ve nebâta bakalar, hüsn-i rabbânînin bahçelerinden otlayalar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. "Ta ki her hayvana ve bitkiye baksınlar, ilahi güzelliğin bahçelerinden otlasınlar!"

O parlak ve keskin gözlüler, her bir hayvana ve bitkiye baktıkları zaman, ilahi güzelliğin bahçelerinden ve bu suretler âleminden otlayıp faydalansınlar! Çünkü bu suretler âlemi, Hakk'ın güzel isimlerinin (esmâ-i hüsnâ) tecelli yeridir; ve bu isimlerin ve sıfatların güzelliklerinin görünen bir bahçesidir.

"O parlak ve keskin gözlüler her bir hayvana ve nebâta baktıkları vakit, rabbânî olan güzelliğin bahçelerinden ve bu âlem-i sûretten otlayıp istifade edeler!" Zîrâ bu sûret âlemi Hakk'ın esmâ-i hüsnâsının mazharıdır; ve bu isimlerin ve sıfatların güzellikleri görünen bir bahçesidir.

3666. "Bunun için o bu taifeye buyurdu: "Ne tarafa dönerseniz onun vechi vâki'dir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. "Bunun için o, bu topluluğa buyurdu: "Ne tarafa dönerseniz onun yüzü oradadır."

"İspeh", "asker ve topluluk" anlamına gelen "sipâh" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. Başındaki elif, vezin gereği eklenen vasıl elifidir. Yani, "Altı yön, ilahi sıfatların ve isimlerin tecelli yeri ve alâmetleri olan suretlerle dolu olduğu için, Yüce Allah, gözleri ilahi bilgiler nuruyla parlak ve keskin olan topluluğa hitaben Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresi'nde وَاللَّهُ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجَهُ الله (Bakara, 2/115) yani 'Doğu ve batı Allah'ındır; bu sebeple her nereye yönelseniz orada Hakk'ın yüzü ve zâtı vardır' buyurdu."

"İspeh", "asker ve cemâat" ma'nâsına olan "sipâh" kelimesinin muhaffefidir. Başındaki elif zarûret-i vezn için ilâve olunan elif-i vasliyyedir. Ya'nî, "Altı cihet sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı ve alâmetleri olan sûretler ile dolu olduğu için, o Hak Teâlâ hazretleri gözleri maarif-i ilâhiyye nûruyla parlak ve keskin olan tâifeye hitâben Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da وَاللَّهُ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجَهُ الله (Bakara, 2/115) ya'nî “Maşrık ve mağrib Allah'ındır; binâenaleyh her nereye teveccüh etseniz orada Hakk'ın vechi ve zâtı vardır" buyurdu."

3667. Eğer susuzlukta kadehten bir su içseler, suyun içinde Hakk'a nâzırdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. Eğer susuzlukta kadehten bir su içseler, suyun içinde Hakk'a bakarlar.

Eğer o parlak ve keskin gözlüler susuzluk vaktinde bardaktan bir su içseler, suyun içinde Hakk'ın vechine bakarlar. Çünkü وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَى (Enbiyâ, 21/30) yani "Her şeyin hayatı sudandır" ayet-i kerimesi gereğince su, Muhyî (Hayat Veren) ism-i şerifinin tecelli yeridir; ve ârif su içerken bu isme bakar ve, isimden müsemmâ (ismin işaret ettiği) olan Hakk'ın Zât'ını görür. Mısırlı Niyâzî'nin (k.s.) beyti: Ârife eşyada esmâ görünür / Cümle esmâdan müsemmâ görünür / Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür / Âdem isen "semme vechullâh"ı bul! / Nereye baksan o güzel Allah'ı bul!

Bu müşahede (gözlem), Hakk'ın vechine âşık olanların işidir ki, bunlar şüttârîlerdir (hızlı yol alanlardır). Ahyâr (iyiler) ve ebrâr (dürüstler) topluluğu bu müşahededen uzaktırlar.

"Eğer o parlak ve keskin gözlüler susuzluk vaktinde bardaktan bir su içseler, suyun içinde Hakk'ın vechine nazırdırlar. Zîrâ وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَى (Enbiyâ, 21/30) ya'nî "Her şeyin hayâtı sudandır" âyet-i kerîmesi mûcibince su Muhyî ism-i şerîfinin mazharıdır; ve ârif su içerken bu isme nâzır olur ve, isimden müsemmâ olan Zât-ı Hakk'ı görür." Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul! Kande baksan ol güzel Allâh'ı bul!

Bu müşâhede vech-i Hakk'ın âşıklarının işidir ki, bunlar şüttârîlerdir. Ahyâr ve ebrâr tâifesi bu müşâhededen uzaktırlar.

3668. O kimse ki âşık değildir, o suda sivrisinektir. Kendi sûretini görür. Ey sahib-i nazar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. O kimse ki âşık değildir, o suda sivrisinektir. Kendi sûretini görür. Ey sahib-i nazar (bakış sahibi)!

"Der" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Bir anlamı da "sivrisinek"tir (Burhan). Burada "sivrisinek" anlamı uygundur. Yani, "Hakk'ın yüzünün âşığı olmayan kimse su üzerinde uçan sivrisinek gibidir. Suyu içerken ancak kendi nefsinin lezzeti ile meşgul olduğu gibi, suya yansıyan kendi sûretini görür." Bunlar halkı Hak'tan ayrı görürler ve ayrı gördükleri Hakk'a ibadet ederler ki, iyiler ve hayırlılar topluluğu bu meşrepte (manevî anlayışta) yer alır. Çünkü vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlıklarından kurtulamamışlardır. Bu sebeple kendi sûretlerini de kendilerinin zannederler.

"Der"in müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da "sivrisinek"tir (Burhân). Burada "sivrisinek" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, "Vech-i Hakk'ın âşığı olmayan kimse su üzerinde uçan sivrisinek gibidir. Suyu içerken ancak kendi nefsinin lezzeti ile meşgûl olduğu gibi, suya akseden kendi sûretini görür." Bunlar halkı Hak'tan ayrı görürler ve ayrı gördükleri Hakk'a ibâdet ederler ki, ahyâr ve ebrâr tâifesi bu meşrebdedirler. Zîrâ mevhûm olan vücûdlarından kurtulamamışlardır. Binâenaleyh kendi sûretlerini de kendilerinin zannederler.

3669. "Vaktaki âşığın sûreti onda fânî oldu, binaenaleyh şimdi suda kimi görür? Söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3669. "Aşığın sureti onda yok olunca, şimdi suda kimi görür? Söyle!"

Ancak aşığın vehmedilmiş sureti Hak'ın varlığında yok olmuştur; artık ondan görünen Hak'tır. Bu sebeple şimdi söyle bakalım, bu hâl içinde âşık suda kimi görür? Hiç şüphe yok ki, böyle kendi vehmedilmiş suretinden yok olan aşığın gördüğü suret, elbette kendisinin olmaz. Sıfatları ve isimleri elbisesine bürünmüş olan Hakk'ın hakiki varlığı olur. Burada âşık ve maşuk ve gören ve görünen bir şeydir ve bu hâl şüttârîlerin (tasavvufta bir yol) zevkidir.

"Velâkin vaktâki âşığın sûret-i mevhûmesi vücûd-ı Hak'ta fânî olmuştur, artık ondan zahir olan Hak'tır. Binâenaleyh şimdi söyle bakalım, bu hâl içinde âşık suda kimi görür? Hiç şübhe yok ki, böyle kendi sûret-i mevhûmesinden fânî olan âşığın gördüğü süret, bittabi' kendinin olmaz. Sıfat ve esmâsı libâsına bürünmüş olan Hakk'ın vücûd-i hakîkîsi olur." Burada âşık ve ma'şûk ve gören ve görünen bir şeydir ve bu hâl şüttârîlerin zevkidir.

3670. "Hürilerin yüzünde Hakk'ın hüsnünü görürler, Gayûr'un sun'undan [3646] suda ay gibi..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3670. "Hürilerin yüzünde Hakk'ın hüsnünü görürler, Gayûr'un san'atından [3646] suda ay gibi..."

"Hûr", "gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan kadın" anlamındaki "havra" kelimesinin çoğuludur. "Gayret", sözlükte "ilerlemek ve bir şeyi kendi nefsine özgü kılmaya yönelmek" demektir. "Gayûr", "gayretli kimse" anlamındadır. Yani, "Kendi varlığından ve benliğinden geçmiş olan Hakk'ın âşıkları, kara gözlü güzellerde Hakk'ın güzelliğini görürler. Onlardaki o güzellik, Gayûr olan Hakk'ın san'atından suyun içine yansımış olan ay gibidir." Hafız-ı Şîrâzî'nin (k.s.) beyti:

Açıklayıcı tercüme: "Gerçek sevgili olan Yüce Allah, suret âleminde kendini göstermek istedi. Çadırını Âdem'in suyu ve çamuru, yani cismaniyeti (bedenselliği) meydanında kurdu. Kendi güzelliğini seyretmek için topraktan bir ayna yaptı. Kendi güzelliğinin yansımasını gördü. Gayretinden, yani o güzelliklerin kendi zâtına sınırlı olduğunu göstermek için, kahrî tecellisiyle altüst etti."

"Hûr", "gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan kadın" ma'nâsındaki "havra" kelimesinin cem'idir. ["Gayret"], lügatte "ikdâm etmek ve bir şeyi kendi nefsine hasra teveccüh etmek" demektir. "Gayûr", "gayretli kimse" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Kendi varlığından ve benliğinden geçmiş olan Hakk'ın âşıkları kara gözlü güzellerde Hakk'ın güzelliğini görürler. Onlardaki o güzellik Gayûr olan Hakk'ın sun'undan suyun içine aks etmiş olan ay gibidir." Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.):

Îzâhan tercüme: "Mahbub-ı hakîkî olan Hak Teâlâ âlem-i sûrette kendini izhâr etmek istedi. Çadırını Adem'in suyu ve çamuru, ya'nî cismâniyeti ma'rekesinde kurdu. Kendi cemâlini temâşâ için topraktan bir âyîne yaptı. Kendi güzelliğinin aksini gördü. Gayretinden ya'nî o güzellikler kendi zâtına münhasır olduğunu göstermek için tecellî-i kahrîsi ile altüst etti."

3671. "Onun gayreti bir âşık ve bir sadık üzerinedir. Onun gayreti şeytan ve hayvan üzerine değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3671. "Onun gayreti bir âşık ve bir sadık üzerinedir. Onun gayreti şeytan ve hayvan üzerine değildir."

"Sütûr", katır, at ve deve gibi binek ve yük hayvanları demektir. Başındaki "elif" vezin zorunluluğu için eklenen vasıl elifidir. Burada mutlaka "hayvan" kastedilir. Bu şerefli beyit, önceden tahmin edilen bir sorunun cevabıdır. Yani, birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Bu suretler âleminde her insan ferdinin güzel kadınlara karşı aşkı ve sevgisi vardır; ve onlar kadınların güzelliklerini Hakk'ın gayrı (Allah'tan başka) gördükleri şahsiyetlerine ve cisimlerine nispet ederler ve onda Hakk'ı gördüklerini bilmezler. Böyle iken Hakk'ın gayreti onlar hakkında ortaya çıkmaz." Hz. Pîr efendimiz cevaben buyururlar ki: "Hakk'ın gayreti kendi cemâlinin âşığı ve bu aşkta sadık olan ârif (Allah'ı bilen kişi) üzerinedir. Yoksa onun gayreti, şeytan gibi ancak topraktan yaratılmış olan cismi gören ve hayvanlar gibi nefsanî şehvetlerine mağlup olan kimseler üzerine değildir." Bu sebeple Yüce Allah ancak kendi âşıklarının, güzellik tecellilerine (mezâhir-i cemîle) bakışlarını, Allah'tan başkasını düşünerek olmasını istemez; ve eğer mutlak güzellik olan Hakk'ın bir âşığı olan ârif, perdeye düşüp böyle bir düşünce ile bir güzellik sahibine bakarsa, Hakk'ın gayreti ortaya çıkar ve onu kendi yatkınlığına uygun olan bir şekilde terbiye eder. Hâvend-i Tahûr'un (k.s.) beyti: “Hakiki sevgili olan Hakk'ın nazarı iki gözün bekçisidir. Başka bir sevgilinin yüzünden nazarını koru! Sakın olmaya ki O'nun gözü senin gözüne bakınca, gözünün içinde başkalarının hayalini görsün!"

"Sütûr", katır ve at ve deve gibi binek ve yük hayvanları demektir. Başındaki "elif" zarûret-i vezn için ilâve olunan elif-i vasliyyedir. Burada mutlaka "hayvan" murâd olunur. Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî, birisi çıkıp diyebilir ki: "Bu âlem-i sûrette her ferd-i insânînin güzel kadınlara karşı aşkı ve muhabbeti vardır; ve onlar kadınların güzelliklerini Hakk'ın gayrı gördükleri şahsiyetlerine ve cisimlerine nisbet ederler ve onda Hakk'ı gördüklerini bilmezler. Böyle iken Hakk'ın gayreti onlar hakkında zuhûr etmez." Hz. Pîr efendimiz cevâben buyururlar ki: "Hakk'ın gayreti kendi cemâlinin âşığı ve bu aşkta sâdık olan ârif üzerinedir. Yoksa onun gayreti şeytan gibi ancak topraktan mahlûk olan cismi gören ve hayvanlar gibi şehevât-ı nefsâniyyelerine mağlûb olan kimseler üzerine değildir." Binâenaleyh Hak Teâlâ ancak kendi âşıklarının gayriyet mülahazasıyla mezâhir-i cemîleye nazarlarını istemez; ve eğer hüsn-i mutlak-ı Hakk'ın bir âşığı olan ârif, hicaba düşüp böyle bir mülâhaza ile bir sahib-i cemâle bakarsa, Hakk'ın gayreti zuhûr eder ve onu isti'dâdına muvâfik olan bir vech ile te'dîb eder. Beyt-i Hâvend-i Tahûr (k.s.): “Dildâr-ı hakîkî olan Hakk'ın nazarı iki gözün bekçisidir. Başka yârin vechinden nazarını muhafaza et! Sakın olmaya ki O'nun gözü senin gözüne bakınca, gözünün içinde gayrıların hayalini görsün!"

3672. "Eğer şeytan dahi âşık olursa topu götürdü, bir Cebrâîl oldu ve o şeytanlık öldü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3672. "Eğer şeytan dahi âşık olursa topu götürdü, bir Cebrâîl oldu ve o şeytanlık öldü."

"Gûy burden", cirit oyununda "topu ortadan kapmak" demektir. İstenilene ulaşmaktan kinayedir. Türkçede "çaldı düdüğü" derler. Yani, "Şeytan dahi eğer ikilikten ve şaşılıktan geçip bütün tecellilerde Hak cemâlinin birliğini müşahede ederek o cemâlin âşığı olsa, çaldı düdüğü. O vakit Hz. Cibrîl gibi bir melek olur ve artık onun şeytanlığı kalmaz, o şeytanlık ölür."

"Gûy burden", cirit oyununda "topu ortadan kapmak" demektir. Matlûba vusûlden kinâyedir. Türkçe'de "çaldı düdüğü" derler. Ya'nî, "Şeytan dahi eğer iki görücülükten ve şaşılıktan geçip bilcümle mezâhirde cemâl-i Hakk'ın vahdetini müşâhede ederek o cemâlin âşığı olsa, çaldı düdüğü. O vakit Hz. Cibrîl gibi bir melek olur ve artık onun şeytanlığı kalmaz, o şeytanlık ölür."

3673. "Şeytan İslâm oldu; orada zahir oldu ki, bir Yezîd onun fazlından Bayezîd oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3673. "Şeytan İslâm oldu; orada ortaya çıktı ki, bir Yezîd onun fazlından Bayezîd oldu."

Bu şerefli beyitte "Şeytan benim elimde İslâm oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, insandaki vehim kuvveti, dış âlemdeki şeytanın benzeridir. Varı yok, yoku var gösterir; ve asla akla itaat etmez. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde vehim kuvvetlerinin kendi kâmil akıllarına boyun eğdiğine ve vehmedilmiş olan çokluklarda Hakk'ın birliğini müşahede buyurduklarına işaret ederler. Şimdi, Resûl-i Ekrem hazretlerinin şerefli ismine uyarak bir kimse vehim kuvvetini ilim ve marifet ile akıl kuvvetine boyun eğdirse, onun şeytanlığı gider ve meleklik mertebesine yükselir; ve Yezîd gibi kan dökücü ve asi olan nefsi, Hakk'ın fazlı ve inayetiyle Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin nefsi gibi kemâl mertebesine ulaşır. İşte bu mertebede şeytanın İslâm olmasının anlamı zevken (manevî bir tat olarak) ve hâlen (yaşantı olarak) ortaya çıkar.

Bu beyt-i şerîfte اسلم الشيطان على يدى ya'nî "Şeytan benim elimde İslâm oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, insandaki kuvve-i vâhime âfâktaki şeytanın nazîridir. Varı yok ve yoku var gösterir; ve aslâ akla itâat etmez. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde kuvve-i vâhimelerinin akl-ı kâmillerine inkıyâd ettiğine ve mevhûm olan keserâtta vahdet-i Hakk'ı müşâhede buyurduklarına işaret ederler. "İmdi Resûl-i Ekrem hazretlerinin ism-i şerîflerine tebean bir kimse kuvve-i vâhimesini ilim ve ma'rifet ile kuvve-i akliyyesine münkād etse, onun şeytanlığı gidip melekiyet mertebesine terakkî eder; ve Yezîd gibi hûnrîz ve serkeş olan nefsi, Hakk'ın fazl ve inâyetinden Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin nefsi gibi mertebe-i kemâle vâsıl olur. İşte bu mertebede şeytanın İslâm olmasının ma'nâsı zevkan ve hâlen zâhir olur.

3674. "Ey gürûh! Bu sözün nihayeti yoktur. Agah olun! Yüzleri o kal'adan hifz edin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3674. "Ey topluluk! Bu sözün sonu yoktur. Uyanık olun! Yüzleri o kaleden koruyun!"

Şah, şehzadelere dedi ki: "Âşığın bu suretler âlemindeki müşahedesine ait sözlerin sonu yoktur; ve sadık bir âşık olmak da zordur. Bu sebeple uyanık olun ve dikkatli durun! Yüzlerinizi o suretler sahibi olan kaleden koruyun!"

Şâh, şehzâdelere dedi ki: "Âşığın bu âlem-i sûretteki müşâhedesine âid sözlerin nihâyeti yoktur; ve bir âşık-ı sâdık olmak dahi güçtür. Binâenaleyh âgâh olun ve uyanık durun! Yüzlerinizi o sûretler sahibi olan kal'adan hıfz edin!"

3675. "Sakın olmaya ki, sizin hevesleriniz yol vura ki, ebede kadar şekāvete düşersiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3675. "Sakın ola ki, sizin hevesleriniz yolunuzu kesmesin ki, sonsuza dek bedbahtlığa düşersiniz!"

Yani, "Sakın ola ki, sizin o suretler kalesine yönelme hevesiniz ve arzunuz, sizi asıl maksada götürecek olan yolunuzu kesmesin! Çünkü o heves yüzünden sonsuza dek bedbahtlığa düşersiniz!" Çünkü suretler âlemi olan bu dünya, aşağıların aşağısıdır; ve Yüce Hak'tan mesafe itibarıyla değil, perde itibarıyla çok uzaktır. Bu sebeple bu suretler âlemine tutkun ve âşık olan ruh, kendi aslına dönemeyip إنَّ كتاب الفجار لفى سجين (Mutaffifin, 83/7) yani "Muhakkak fâcirler elbette siccîndedir" ayet-i kerimesi gereğince, tabiat zindanı içinde hapsolmuş kalır.

Ya'nî, "Sakın olmaya ki, sizin o sûretler kal'asına teveccüh etmek hevesiniz ve arzûnuz, sizi maksûd-ı aslîye götürecek olan yolunuzu vursun! Zîrâ o heves yüzünden ebede kadar şekāvete düşersiniz!" Çünkü âlem-i sûret olan bu dünyâ esfel-i sâfilîndir; ve Zât-ı Hak'tan mesâfe i'tibâriyle değil, hicâb i'tibâriyle pek uzaktır. Binâenaleyh bu âlem-i sûrete meclûb ve meftûn olan rûh, kendi aslına rücû' edemeyip إنَّ كتاب الفجار لفى سجين (Mutaffifin, 83/7) ya'nî "Muhakkak fâcirler elbette siccîndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince, tabîat siccîni içinde mahbûs kalır.

3676. "Tehlikeden sakınmak müfteraz geldi. Benden garazsız sözü dinleyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3676. "Tehlikeden sakınmak farz kılınmıştır. Benden garazsız sözü dinleyin!"

"Müfteraz", "farz kılınmış" demektir. Yani "Mademki bu kaleye yönelme hevesi ebedî mutsuzluk tehlikesine sebep olur, bu sebeple وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) yani 'Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!' ayet-i kerimesi gereğince, tehlikeden sakınmak farz kılınmıştır. Benim bu garazsız olan sözümü ve nasihatimi dinleyin ve bu nasihatimle amel edin!"

"Müfteraz", "farz olunmuş" demektir. Ya'nî "Mâdemki bu kal'aya teveccüh hevesi şekāvet-i ebediyye tehlikesine sebebdir, binaenaleyh وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) ya'nî "Elleriniz ile kendinizi tehlikeye bırakmayınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince, tehlikeden sakınmak farz olunmuştur. Benim bu garazsız olan sözümü ve nasîhatimi dinleyin ve bu nasîhatimle amel edin!"

3677. Sürûr isteyicilikte akıl, keskin uçlu olmak iyidir. Belâ pususundan sakınmak iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3677. Sevinç isteyişinde akıl, keskin uçlu olmak iyidir. Belâ pususundan sakınmak iyidir.

"Ferec", sevinç ve kalbin ferahlaması demektir. Yani, "Sevinç ve ferahlık talebinde akıl keskin uçlu ve basiretli olmak iyidir. Bu suretler kalesi bir belâ pususudur; bu belâ pususundan sakınmak akıllıca bir hareket olduğundan elbette iyidir."

"Ferec", sürür ve inşirâh-ı kalb, demektir. Ya'nî, "Sürür ve inşirâh talebinde akıl keskin uçlu ve mütebassır olmak iyidir. Bu sûretler kal'ası bir belâ pususudur; bu belâ pususundan sakınmak âkılâne bir hareket olduğundan elbette iyidir."

3678. Eğer o baba bu sözü söylemese idi ve eğer o kal'adan men' buyurmasa idi,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3678. Eğer o baba bu sözü söylemeseydi ve eğer o kaleden men etmeseydi,

"Baba"dan kasıt, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri ve onların vârisleri olan insân-ı kâmillerdir ki, onlar hayırlı, iyi ve Hakk yolunda hızlı ilerleyen sâlikleri, sûretler âlemi olan dünyaya meyil ve muhabbetten men eder ve Hakk'a yönelmeye teşvik ederler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz 1. cildin 997 numaralı beytinde "چیست دنیا از خدا غافل بدن . نی قماش و نقره و فرزند و زن" yani "Dünya nedir? Hak'tan gafil olmaktır. Yoksa mal ve gümüş ve evlat ve eş değildir!" buyurmuşlardır.

"Baba"dan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleri ve onların vârisleri olan insân-ı kâmillerdir ki, onlar ahyâr ve ebrâr ve şüttâr sınıfından olan sâlikleri âlem-i sûret olan dünyaya meyil ve muhabbetten men' ve Hakk'a teveccühe teşvik ederler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz 1. cildin 997 numarasına müsâdif olan چیست دنیا از خدا غافل بدن . نی قماش و نقره و فرزند و زن ya'nî "Dünyâ nedir? Hak'tan gafil olmaktır. Yoksa metâ' ve gümüş ve evlâd ve zevce değildir!" buyurmuşlardır.

3679. Muhakkak onların atı o kal'aya gitmez idi. Muhakkak onların meyli o tarafa düşmez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3679. Onların atı o kaleye gitmezdi. Onların meyli o tarafa düşmezdi.

Bilinmeli ki nehiy (yasaklama), insanın nefsinin rağbet edeceği şeyler hakkında gerçekleşir. İnsan tabiatının rağbet etmeyeceği bir şeyden nehyedilmesi anlamsızdır. Bu sebeple peygamberlerin ve evliyanın, Hakk yolcularını sûret âlemine yönelmekten men etmeleri, nefsin sûret âlemine rağbeti olmasından dolayıdır. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz, fakir tarafından tercüme edilen Fîhi Mâ Fîh'lerinin 46. bölümünde şöyle buyururlar: "Emredilen kişi, emrolunduğu şeyde tabiatı gereği tiksinmezse, emir sahih olmaz; ve aç olan kimseye 'Ey aç, helva ve şeker ye!' denilmez. Eğer denilirse bu emir değil, aksine ikramdır. İnsanın rağbet etmediği şeyden nehyedilmesi sahih olmaz. 'Taş yeme, diken yeme!' demek sahih değildir; ve eğer denilirse, buna nehiy denilmez. Hayır ile emrin ve şerden nehyin sahih olması için şerre rağbet eden bir nefsin varlığı lazımdır. Bu nefsin varlık iradesi şerri irade etmektir. Lakin Hak şerre razı olmaz. Eğer razı olsa idi, hayır ile emretmez idi. Bunun benzeri şudur ki, öğretmeyi murad eden kimse, öğrencinin cehaletini murad eder. Çünkü öğretim ancak öğrencinin cehaleti ile mümkün olur; ve bir şeyi murad etmek, onun gereklerinden olan şeyi murad etmektir. Lakin o kimse cehalete razı değildir; razı olsa öğretmezdi; ve aynı şekilde tabip, tabipliği murad ettiği zaman, insanların hastalığını murad eder. Çünkü onun tıbbının zuhuru ancak insanların hastalığı iledir. Fakat insanların hastalığına razı olmaz. Eğer razı olsa idi, insanları tedavi etmezdi... ilh." Şimdi, şahın onları bu kaleye yönelmekten men etmesi ve şehzadelerin o tarafa meyli bu sırra dayanarak gerçekleşmiştir. "Hayl", cemaat ve at anlamına gelir.

Ma'lûm olsun ki nehy, nefs-i insanın rağbet edeceği şeyler hakkında vâki' olur. Tab'-ı insânın rağbet etmeyeceği şeyden nehy olunması ma'nâsızdır. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyânın sâlikleri âlem-i sûrete teveccühten men' etmeleri, nefsin âlem-i sûrete rağbeti olmasından dolayıdır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz fakîr tarafından mütercem olan Fîhi Mâ Fîh'lerinin 46. faslında şöyle buyururlar: "Me'mûr emr olunduğu şeyde tab'an kârih olmazsa, emr sahîh olmaz; ve aç olan kimseye "Ey aç, helva ve şeker ye!" denilmez. Eğer denilirse bu emr değil, belki ikrâmdır. İnsanın râğıb olmadığı şeyden nehy olunması sahîh olmaz. "Taş yeme, diken yeme!" demek sahîh değildir; ve eğer denilirse, buna nehy tesmiye olunmaz. Hayr ile emrin ve şerden nehyin sahîh olması için şerre râğıb olan bir nefsin vücûdu lâzımdır. Bu nefsin irâde-i vücûdu şerri irâdedir. Velâkin Hak şerre râzı olmaz. Eğer râzı olsa idi, hayr ile emr etmez idi. Bunun nazîri budur ki, tedrîsi murâd eden kimse, müteallimin cehlini murâd eder. Zîrâ tedrîs ancak müteallimin cehli ile mümkin olur; ve bir şey murâd etmek onun levâzımından olan şeyi murâd etmektir. Velâkin o kimse cehle râzı değildir; râzı olsa ta'lîm etmezdi; ve kezâ tabîb tabâbeti murâd ettiği vakit, nâsın marazını murâd eder. Zîrâ onun zuhûr-ı tıbbi ancak nâsın marazı iledir. Fakat nâsın marazına râzı olmaz. Eğer râzı olsa idi, nâsı tedâvî etmezdi... ilh." İmdi şâhın onları bu kal'aya teveccühten men'i ve şehzâdelerin o tarafa meyli bu sırra mebnî vâki' olmuştur. "Hayl", cemâat ve at ma'nâsınadır.

3680. Zîra ma'ruf değil idi. Çok mehcûr idi. Kal'alardan ve yollardan uzak [3656] idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3680. Çünkü bilinen değildi. Çok terk edilmişti. Kalelerden ve yollardan uzaktı.

"Menâhic", yol anlamına gelen "menhec" kelimesinin çoğuludur. "Şehzadeler"den kasıt, hayırlılar, iyiler ve âşıklar zümresinin meşrebinde (manevî yolu) olanlardır. Bunlardan hayırlılar sınıfı namaz, oruç ve hac gibi zahirî ibadetlere dalmış olup kalp mertebesinde; aynı şekilde mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile meşgul olan iyiler sınıfı da akıl mertebesinde; ve aşk ile meşgul olan âşıklar sınıfı da ruh mertebesinde bulunduklarından, onların nazarında bu suretler kalesi olan dünya bilinen değildi ve çok terk edilmişti; ve onlar, her biri bir kale ve yol gibi olan dünyevî suretlerden ve dünyevî işlerin hırsından uzaktı.

"Menâhic", yol ma'nâsına olan "menhec" kelimesinin cem'idir. "Şehzadeler"den murâd, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr tâifesi meşrebinde olanlardır. Bunlardan ahyâr sınıfı namaz ve oruç ve hac gibi muâmelât-ı zâhiriyyede müstağrak olup mertebe-i kalbde; ve kezâ mücâhede ve riyâzât ile meşgül olan ebrâr sınıfı da akıl mertebesinde; ve şüttâr sınıfı da aşk ile meşgül olup rûh mertebesinde bulunduklarından onların indinde bu süretler kal'ası olan dünyâ ma'rûf değil idi ve çok metrûk idi; ve onlar her biri bir kal'a ve yol gibi olan suver-i dünyeviyyeden ve muâmelât-ı dünyeviyye hırsından uzak idi.

3681. Vaktaki o men' etti, gönülleri o sözden hevese ve hayal mahallesine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3681. O men ettiğinde, gönülleri o sözden hevese ve hayal mahallesine düştü.

Şah, şehzadeleri "Suretler kalesine yaklaşmayın!" diye men ettiğinde, "Acaba o suretler kalesinde ne sakınca vardır?" diye gönülleri o sözden, o tarafa gitme heves ve arzusuna ve kalenin hayali mahallesine düştü.

Vaktāki şâh, şehzâdeleri "Sûretler kal'asına yaklaşmayınız!" diye men' etti, "Acabâ o sûretler kal'asında ne mahzûr vardır?" diye gönülleri o sözden, o tarafa gitmek heves ve arzûsuna ve kal'anın hayali mahallesine düştü.

3682. Bu men'den onların kalbinde "Onun sırrını tefahhus etmek lazımdır" diye rağbet neşv ü nemâ buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3682. Bu yasaktan dolayı onların kalbinde "Onun sırrını araştırmak gerekir" diye bir istek gelişti.

"Bâz custen", araştırmak ve bir şeyin iç yüzünü aramak demektir. Şehzadelerin kalbinde, babalarının yasağından dolayı "O kalenin sırrını ve iç yüzünü aramak gerekir" diye bir istek gelişti.

"Bâz custen", tefahhus etmek ve bir şeyin iç yüzünü aramak, demektir. Şehzadelerin kalbinde babalarının men'inden dolayı "O kal'anın sırrını ve iç-yüzünü aramak lâzımdır" diye bir rağbet neşv ü nemâ buldu.

3683. Kimdir ki, memnu'dan mümteni' ola? Çünkü insan men' olunduğu şe-ye harîstir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3683. Kimdir ki, yasaklanmış olandan uzak durabilsin? Çünkü insan, yasaklandığı şeye düşkündür.

Yani, yasaklanan şeyden nefsini kim uzak tutabilir? Çünkü "İnsan yasaklandığı şeye düşkün olur" sözü gereğince. Zira yasaklanmaktan insan nefsinde bir merak oluşur ve o yasağın sırrını anlamaya çalışır.

Ya'nî, men' olunan şeyden nefsini kim men' eder? Çünkü الانسان حريص لما منع kavli mûcibince "İnsan men' olunduğu şeye harîs olur." Zîrâ men' olunmak-tan nefs-i însânîde bir merâk hâsıl olur ve o men'in sırrını anlamaya çalışır.

3684. Nehy, ehl-i tükā üzerine tebğîz oldu. Nehy, ehl-i heva üzerine tahrîz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3684. Yasaklama, takva ehli üzerine nefret ettirme oldu. Yasaklama, heva ehli üzerine teşvik etme oldu.

"Tebğîz", nefret ettirmek; "tahrîz", teşvik etmek demektir. "Tükā", perhiz etmek, sakınmak. Yani yasaklamak ve men etmek, perhiz eden ve sakınan kimseleri o yasaklanan şeyden nefret ettirmek ve soğutmak ve yine nefsanî heva sahiplerini o yasaklanan şeye teşvik etmek, demek olur. Örneğin takva ehlinden olan bir kimseye: "Yanımızdaki eve bir genç kadın taşındı, fahişedir; sakın münasebette bulunma!" diye tenbih olunsa, o kimseyi bu kötü komşudan nefret ettirmek ve soğutmak demek olur; ve eğer o kimse nefsanî hevasına mağlup ise, bu yasaklama onu bu kötü kadın ile münasebete teşvik demek olur.

"Tebğîz", tenfir etmek; "tahrîz", teşvik etmek demektir. "Tükā", perhîz et-mek, sakınmak. Ya'nî nehy ve men' etmek, perhîz eden ve sakınan kimsele-ri o nehyolunan şeyden tenfir etmek ve soğutmak ve yine hevâ-yı nefsânî sâhiblerini o nehy olunan şeye teşvik etmek, demek olur. Meselâ ehl-i takvâ-dan olan bir kimseye: "Yanımızdaki eve bir genç kadın taşındı, fahişedir; sa-kın münasebette bulunma!" diye tenbîh olunsa, o kimseyi bu fenâ komşudan tenfir etmek ve soğutmak demek olur; ve eğer o kimse hevâ-yı nefsânîsine mağlûb ise, bu nehy onu bu fenâ kadın ile münasebete teşvîk demek olur.

3685. Binaenaleyh bu sebebden çok kavmi bununla iğvâ eder. Yine bundan do-layı habîr olan kalbe hidayet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3685. Bu sebeple, bununla birçok kavmi yoldan çıkarır. Yine bundan dolayı, haberdar olan kalbe hidayet eder.

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde geçen "يُضل به كثيرًا ويهدى به كثيرًا" (Bakara, 2/26) yani "Çokları Kur'an sebebiyle sapıklığa düşer ve çokları da yine Kur'an sebebiyle hidayet bulur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani nehiy (yasaklama), hem nefret ettirmeye hem de teşvik etmeye sebep olduğundan, Kur'an-ı Kerim dünya hayatlarına düşkün olan birçok kavmi bu nehiy ile yoldan çıkarır ve azdırır; ve yine bu sebeple ahiret hayatından haberdar olan kalbe de hidayet verir. Bilinmeli ki, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yakubî'de açıklandığı üzere emir ikidir. Birisi iradî emir, diğeri ise teklifî emirdir. "İradî emir", ezelde kulun sabit hakikatinin (ayn-ı sâbite) yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği şeydir ki, ya hidayet veya sapıklık olur. Ruhlar bu suret aleminde cismaniyet talep ettikleri zaman, "لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ" (En'âm, 6/149) yani "Allah için tam ve kesin delil sabittir" ayet-i kerimesi gereğince, her birinin ezeldeki taleplerinin türü ve mahiyeti sabit olmak için, Yüce Allah peygamberleri vasıtasıyla sırf hidayet yolu olan "teklifî emir"ini tebliğ buyurdu. Şimdi, hidayete yabancı olan ruhlar bu emirden kaçarlar; ve yabancı olmayanlar "Dinledik ve itaat ettik!" derler. Bu sebeple sapıklık ehli iradî emre itaatkâr ve teklifî emre muhalif olurlar; hidayet ehli ise hem iradî emre hem de teklifî emre itaatkâr olurlar.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da vâki' olan يُضل به كثيرًا ويهدى به كثيرًا (Bakara, 2/26) ya'nî “Çokları Kur'ân sebebiyle dalâlete düşer ve çokları da yine Kur'ân sebebiyle hidâyet bulur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî nehy, hem tenfire ve hem de teşvîke sebeb olduğundan Kur'ân-ı Kerîm ha-yât-ı dünyeviyyelerine meclûb olan çok kavmi bu nehy ile iğvâ eder ve azdı- rır; ve yine bu sebebden dolayı da hayât-ı uhreviyyeden habîr olan kalbe de hidâyet verir. Ma'lum olsun ki, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de beyân buyurulduğu üzere emr ikidir. Birisi emr-i irâdî, diğeri ise emr-i teklifidir. "Emr-i irâdî", ezelde abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği şeydir ki, ya hidâyet veyâ dalâlet olur. Rûhlar bu âlem-i sûrette cismâniyet taleb ettikleri vakit, لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) ya'nî "Allah için hüc-cet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesi mûcibince, her birinin ezeldeki taleblerinin nev'i ve mâhiyeti sabit olmak için, Hak Teâlâ peygamberleri vâsıtasıyla mahz-ı hidâyet yolu olan "emr-i teklifi"sini tebliğ buyurdu. İmdi, hidâyete yabancı olan rûhlar bu emirden kaçarlar; ve yabancı olmayanlar "Dinledik ve itâat ettik!" derler. Binâenaleyh ehl-i dalâlet emr-i irâdîye mutî' ve emr-i teklîfiye muhâlif olurlar; Ve ehl-i hidâyet ise hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye mutî' olurlar.

3686. Aşina olan güvercin kamıştan ne vakit ürker? Belki o kamıştan hevâ güvercinleri ürker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3686. Aşina olan güvercin kamıştan ne zaman ürker? Aksine o kamıştan heva güvercinleri ürker.

"Hamâm", güvercin ve "hamâmât", "hamâm"ın çoğuludur. "Güvercinler"den kasıt, ruhlardır. Yani, örneğin aşina ve alışkın olan güvercinler kendi yuvalarına konulan tünek kamışlarından ürkmezler ve oraya konarlar. Havada uçan yabancı güvercinler bu tünek kamışlarından ürküp kaçarlar. Bunun gibi, öncesiz olarak sabit hakikatleri Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin tecellisi olan ruhlar, bu dünya evinin çatısına tünek kamışı gibi konulmuş ve teklif emrini (sorumluluk yükleyen ilahi buyrukları) içeren Kur'an'ın emir ve yasaklarından ürkmezler. Fakat, öncesiz olarak sabit hakikatleri Mudıll (saptıran) isminin tecellisi olan ruhlar, bu teklif emrini içeren Kur'an'a yabancı olduklarından, ondan ürküp bu suretler âleminde nefsi arzuları dairesinde uçarlar.

"Hamâm”, güvercin ve "hamâmât”, “hamâm"ın cem'idir. "Güvercinler"den murâd, rûhlardır. Ya'nî, meselâ âşinâ ve alışkın olan güvercinler kendi yuvalarına vaz' olunan tünek kamışlarından ürkmeyip oraya konarlar. Havada uçan yabancı güvercinler bu tünek kamışlarından ürküp kaçarlar. Bunun gibi ezelde ayn-ı sâbiteleri Hâdî isminin mazharı olan rûhlar, bu dünyâ evinin damına tünek kamışı gibi konulmuş ve emr-i teklîfiyi hâvî bulunmuş olan Kur'ân'ın emr ve nehyinden ürkmezler. Fakat, ezelde ayn-ı sâbiteleri Mudıll isminin mazharı olan rûhlar bu emr-i teklîfiyi hâvî olan Kur'ân'a yabancı olduklarından onlar bundan ürküp bu âlem-i sûrette hevâ-yı nefsânîleri dâiresinde uçarlar.

3687. İmdi ona dediler ki: "Hizmetler edelim! “Semi'nâ ve eta'na"lara teveccüh edelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3687. Şimdi ona dediler ki: "Hizmetler edelim! “İşittik ve itaat ettik”lere yönelelim!"

Yani, hayırlı, iyi ve şanlı kimseler zümresinden olan müminlerin ruhları, hem iradî emre hem de teklifî emre itaat ettiklerinden, ruhların babası olan şanlı peygamberin getirdiği hükümlere karşı dediler ki: "Pek âlâ! Bize teklif olunan emir ve yasak dairesinde hizmetler edelim ve çalışalım! Ve Bakara Suresi'nde geçen وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا (Bakara, 2/285) yani “İşittik ve itaat ettik, dediler” ayet-i kerimesinin hükmüne yönelelim!"

Ya'nî, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr tâifesinden olan mü'minlerin rûhları hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye mutî' olduklarından, ebu'l-ervâh olan Nebiyy-i zîşânın getirdiği ahkâma karşı dediler ki: "Pek a'lâ! Bize teklif olunan emr ve nehy dâiresinde hizmetler edelim ve çalışalım! Ve sûre-i Baka- ra'da vaki' وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا (Bakara, 2/285) ya'nî “İşittik ve itâat ettik, dediler" âyet-i kerîmesinin hükmüne teveccüh edelim!

3688. Senin fermanından yüz çevirmeyelim! Senin ihsanından gaflet, küfür olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3688. Senin fermanından yüz çevirmeyelim! Senin ihsanından gaflet, küfür olur.

Yani, "Emir ve yasaklara (emr-i teklifi) karşı gelmeyelim! Çünkü doğru yolu gösteren emir ve yasaklar, bu çokluk âleminde bizim bedenimize ve ruhumuza senin ihsanındır. Senin bu ihsanından gafil olmak, küfürdür ve bu ihsanı örtmek ve inkâr etmektir."

Ya'nî, "Emr-i teklifiye muhalefet etmeyelim! Zîrâ doğru yolu gösteren emr-i teklifi bu âlem-i keserâtta bizim cismâniyetimize ve rûhâniyetimize senin ihsânındır. Senin bu ihsânından gaflet, küfür ve bu ihsânı setr ve inkârdır."

3689. Fakat istisna ve Hudâ'nın tesbihi, kendi nefislerine i'timaddan dolayı onlardan cüdâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3689. Fakat istisna ve Allah'ı tesbih etme, kendi nefislerine güvenmelerinden dolayı onlardan uzaklaştı.

"Tesbih", Yüce Allah'ı kutsallıkla anmaktır. "İstisna"dan kasıt, "İnşâallah" yani "Allah dilerse" demektir. Yani şehzadeler: "Biz hizmetler edelim!" dediler. Fakat kendi nefislerine güvendikleri için "Eğer Yüce Allah'ın iradesi ilişirse" demek akıllarına gelmedi. Çünkü salih amel işlemek ilahi yardım ile olur.

"Tesbih", Hak Teâlâ'yı kudsiyet ile yâd etmek. "İstisna"dan murâd, “İnşâallâh" ya'nî "Hak dilerse" demektir. Ya'nî şehzadeler: "Biz hizmetler edelim!" dediler. Fakat kendi nefislerine i'timâd ettiklerinden dolayı "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın iradesi taalluk ederse" demek onların hâtırlarına gelmedi. Zîrâ amel-i sâlih işlemek tevfik-i ilâhî ile olur.

3690. İstisnânın zikri ve mültevî olan hazm Mesnevî'nin ibtidasında söyle- [3666] nildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3690. İstisnanın zikri ve kıvrılmış olan hazım Mesnevî'nin başlangıcında söylendi.

"Hazım", "ayıklık ve uyanıklık ve sağlamlaştırmak" anlamlarındadır. "Mültevî", "kıvrılmış ve bükülmüş" demektir. Yani, istisna ve istisnanın içinde bükülmüş ve kıvrılmış olan hazım hakkındaki açıklamalar bu Mesnevî'nin başlangıcında "Padişah ve Cariye" kıssasında söylenilmiştir. Nasıl ki 1. cildin 48, 49 ve 50 numaralarına denk gelen şu beyitlerde "istisna" meselesi geçti:

[Yani "Aşırı sevinçten "Eğer Allah dilerse" demediler. Bu sebeple Yüce Allah onlara beşerî aczi gösterdi. İstisnayı terk etmekten muradım bir katılık; arızî bir hâl olan sadece söylemek değildir. Ey ne çok kimse istisna - eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun gelişip büyümesine yardım etmek için kökü yaş olmak lazımdır... vb.

"Hazm", "ayıklık ve uyanıklık ve tahkîm etmek" ma'nâlarınadır. "Mültevî", "kıvrılmış ve bükülmüş" demektir. Ya'nî, istisnâ ve istisnânın zımnında bükülmüş ve kıvrılmış olan hazm hakkındaki beyânât bu Mesnevî'nin ibtidâsında "Padişah ve Câriye" kıssasında söylenilmiştir. Nitekim 1. cildin 48 ve 49 ve 50 numaralarına müsâdif olan şu beyitlerde "istisna" mes'elesi geçti:

[Ya'nî "Fart-ı meserretten "Eğer Hudâ dilerse" demediler. Binâenaleyh Allâh Teâlâ onlara acz-i beşeri gösterdi. İstisnânın terkinden murâdım bir kasvettir; ârız bir hâl olan ancak söylemek değildir. Ey ne çok kimse istisnâ- eğer bin sene su döksen fâide vermez. Onun neşv ü nemâsına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır... ilh.

3628. Sebebleri kesici olan ölümün askerleri, dalı ve yaprağı kesmeye kış gibi gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3628. Sebepleri kesici olan ölümün askerleri, dalı ve yaprağı kesmeye kış gibi gelir.

"Sebepler"den kasıt, ilim tahsil etme konusunda söz ve ses ve kitap mütalaası gibi zahirî sebeplerdir. "Dal"dan kasıt, cisim ağacının uzuvları ve "yaprak"tan kasıt, cismin duyularıdır. Yani, zahirî sebepleri kesici ve ortadan kaldırıcı olan ölümün askerleri, cisim ağacının uzuvlarını ve duyularını kesmek için kış mevsimi gibi olur.

"Sebebler"den murâd, tahsîl-i ilim husûsunda söz ve ses ve kitâb mütâlaası gibi sûrî sebeblerdir. "Dal"dan murâd, cisim ağacının uzuvları ve "yaprak"tan murâd, cismin havâssidir. Ya'nî, sûrî sebebleri kesici ve ortadan kaldırıcı olan ölümün askerleri cisim ağacının uzuvlarını ve havâssini kesmek için kış mevsimi gibi olur.

3629. Cihânda onlara bahardan yardım olmaz. Ancak meğer ki cânda yârin yüzünün bahârı ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3629. Dünyada onlara bahardan yardım olmaz. Ancak canında yârin yüzünün baharı olursa!

Dünyada bu istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ve taklidî (taklide dayalı) ilimler sahiplerine, bu zâhirî ilimlerin baharından ve aşkından yardım olmaz. O ölüm vaktinde ancak ruhta hakiki yâr olan Hak Zât'ının baharı ve aşkı yardımcı olur. Nitekim bu anlamda 5. cildin 4139 numarasına denk gelen اندرین بحث گر خرد ره بین بدی . فخر رازی راز دان دین بدی [yani "Eğer bu bahiste akıl yol gösterici olsaydı, Fahr-i Râzî dininin sırrını bilici olurdu"] beytinde uzun açıklamalar vardır.

Cihânda bu ulûm-i istidlâliyye ve taklidiyye sahiblerine bu ulûm-i zâhire bahârından ve aşkından yardım olmaz. O ölüm vaktinde ancak rûhta yâr-i hakîkî olan Zât-ı Hakk'ın baharı ve aşkı yardımcı olur. Nitekim bu ma'nâda 5. cildin 4139 numarasına müsâdif olan اندرین بحث گر خرد ره بین بدی . فخر رازی راز دان دین بدی [ya'nî "Eğer bu bahisde akıl yol görücü olaydı, Fahr-i Râzî dîninin sırrını bilici olurdu"] beytinde uzun îzâhât vardır.

3630. Ondan dolayı toprağa “dârü'l-gurûr" lakab oldu. Zîra ayağını ubûr günü çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3630. Bu sebeple toprağa "aldanma yurdu" lakabı verildi. Çünkü ayaklarını geçiş günü çeker.

O sebeple toprağa ve bu cismaniyet âlemi olan dünyaya "dârü'l-gurûr", yani "aldanma evi" lakabı verildi. Nitekim şerh-i şerifteki nebevî hadiste التجافى عن دار الغرور [yani Aldanma evinden uzaklaşmak] buyurulmuştur. Çünkü ruhun bu dünya köprüsünden geçme günü, bu cisim o ruhtan ayağını çeker ve vefasızlık edip ruhtan ayrılır.

O sebebden dolayı toprağa ve bu cismâniyet âlemi olan dünyâya “dârü'l-gurûr" ya'nî "aldanmak evi" lakabı verildi. Nitekim şerh-i şerîfteki hadîs-i nebevîde التجافى عن دار الغرور [ya'nî Gurûr evinden uzaklaşmak] buyurulmuştur. Zîrâ rûhun bu dünyâ köprüsünden geçme günü bu cisim o rûhtan ayağını çeker ve vefâsızlık edip rûhtan ayrılır.

3631. Ondan evvel "Senin derdini ben toplarım!" diye sağa ve sola koşardı. Bir şey toplamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3631. Ondan önce "Senin derdini ben toplarım!" diye sağa ve sola koşardı. Hiçbir şey toplamadı.

söze getirmemiştir; onun canı istisnanın canı ile çifttir." Ve hazım hakkındaki beyanlar da 3. cildin 2831 numarasına denk gelen حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط. از دو آن گیری که دورست از خباط yani "Hazım ne olur? İki tedbirle ihtiyatlı olmaktır, o ikisinden karmaşadan uzak olanı tutasın!" beytinde geçti.

yı söze getirmemiştir; onun cânı istisnânın cânı ile çifttir."] Ve hazm hakkın- daki beyânât dahi 3. cildin 2831 numarasına müsâdif olan حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط. از دو آن گیری که دورست از خباط ya'nî "Hazm ne olur? İki tedbîrle ih- tiyâttır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın!"] beytinde geçti.

3691. Eğer yüz kitab olsa, bir babın gayrı değildir. Yüz cihete teveccüh, mihra- bın gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3691. Eğer yüz kitap olsa, bir bölümden başka bir şey değildir. Yüz yöne yönelmek, mihraptan başka bir şey değildir.

Yani, ledünnî (Allah katından gelen) hakikatlere ilişkin yüz kitap olsa, o kitapların özeti kitabın bir bölümünden ibaret olur ki, o bir bölüm de Yüce Allah'ın emrine itaat etmek ve yasaklarından kaçınmak ve bütün işlerde O'nu tasarruf sahibi bilmekten bahseder. Nasıl ki bu kesret (çokluk) âleminde her bir insan ferdinin sevip yöneldiği bir şey vardır ki, o şey onun mihrabıdır. Hakikatte, "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi (yüzü, zatı) oradadır" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesi gereğince, bunların mihrabı ve yönelme yeri, bilsinler bilmesinler, hep Hakk'ın vechidir; ve nasıl ki gece karanlığında namaz kılmak için yönü bilmeme sebebiyle müminlerden her biri bir tarafa yönelse, hakikatte onların yönelişi yine namazın mihrabı olan Kâbe-i Muazzama'ya olur.

Ya'nî hakāyık-ı ledünniyyeye müteallık yüz kitâb olsa, o kitâbların hülâsa- sı kitabın bir bâbından ibaret olur ki, o bir bab dahi Hak Teâlâ'nın emrine itâ- at ve nehyinden ictinâb etmek ve bilcümle umûrda onu mutasarrıf bilmekten bahs eder. Nitekim bu âlem-i keserâtta her ferd-i beşerin sevip teveccüh ettiği bir şey vardır ki, o şey onun mihrabıdır. Hakikatte فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince bunların mihrabı ve teveccüh-gâhı, bilsinler bilmesinler, hep Hakk'ın vechidir; ve nitekim gece karanlığında namaz kılmak için adem-i vukūf hasebiyle mü'minlerden her birisi bir tarafa teveccüh etse, hakîkatte on- ların teveccühü yine namazın mihrâbı olan Ka'be-i Muazzama'ya olur.

3692. Bu yollara onun mahlası bir hanedir. Bu binlerce sünbül bir tanedendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3692. Bu yollara onun mahlası bir hanedir. Bu binlerce sümbül bir tanedendir.

"Mahlas", "özet yeri" demektir. "Yollardan maksat, "Allâh'a giden yollar yaratılmışların nefesleri sayısıncadır" sözü gereğince, insan fertlerinden her birinin takip ettiği yol ve mezheptir. "Hane"den maksat, "İşler Allah'a döndürülür" (Bakara, 2/210) ayeti ve benzeri ayetler gereğince Hak'tır. "Bir tane"den maksat, varlığın hakikatidir. "Binlerce sümbül"den maksat, evrensel tecellilerdir. Yani, insan fertlerinin takip ettikleri bu yolların özet yeri ve nihayeti, Necm Suresi'nde geçen "Ve şüphesiz son varış Rabbinedir" (Necm, 53/42) ayet-i kerimesi gereğince, hakiki varlığın sahibi olan Yüce Allah'tır. Bu sayısız evrensel tecelliler hep o hakiki varlıktan ortaya çıkmıştır.

"Mahlas", "hülâsa mahalli" demektir. "Tarîklerden murad الطريق الى الله بعدد انفاس الخلائق ya'nî "Allâh'a giden yollar halâikın nefesleri adedincedir" kav- li mûcibince, efrâd-ı beşerden her birinin sâlik olduğu yol ve mezhebdir. “Hâ- neden murad وإلى الله ترجع الأمور (Bakara, 2/210) ya'nî "Emrler Allah'a irca' olunur" âyeti ve emsâli âyetler mûcibince Hak'tır. "Bir tâne"den murâd, ha- kîkat-i vücûddur. "Binlerce sünbül"den murâd, mezâhir-i kevniyyedir. Ya'nî, efrâd-ı beşerin bu sâlik oldukları yolların hülâsa mahalli ve nihâyeti sûre-i Necm'de vâki وَأَن إِلَى رَبِّكَ المنتهى (Necm, 53/42) ya'nî “Cümle halâikın intihâsı ve rücû'ları Rab Teâlâ tarafınadır" âyet-i kerîmesi mûcibince vücûd-i hakîkî sahibi olan Hak Teâlâ hazretleridir. Bu sayısız mezâhir-i kevniyye hep o vü- cûd-i hakîkîden zuhûr etmiştir.

3693. Türlü türlü yiyecekler yüz bindir; i'tibarda hepsi bir şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3693. Türlü türlü yiyecekler yüz bindir; itibar yönünden hepsi bir şeydir.

Yani, örneğin yüz binlere ulaşan türlü türlü yiyecekler vardır. İnsanı bunlar tarafına çeken ancak bir açlıktan ibarettir; ve açlık niteliği ancak bir anlamdan ibarettir.

Ya'nî, meselâ yüz binlere bâliğ olan türlü türlü yiyecekler vardır. İnsanı bunlar tarafına çeken ancak bir açlıktan ibârettir; ve açlık keyfiyeti ancak bir ma'nâdan ibârettir.

3694. Vaktaki sen birisinden tamamen doydun, elli taâm senin kalbinde soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3694. Ne zaman ki sen birisinden tamamen doydun, elli yemek senin kalbinde soğuk oldu.

Nasıl ki bir gıdadan tamamen doyup açlığın gittiği zaman, senin önüne elli türlü yemek getirseler, her birisine iştahın kalmaz. Bunlar hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 2. bölümünde şöyle buyururlar: "Hakikatte cezbeden şey birdir fakat çok sayıda görünür. Görmez misin ki, bir adam türlü türlü yüz şey arzu eder. Örneğin "Tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, yahni isterim, meyve isterim, hurma isterim ve incir isterim" der. Bunları sayarak dile getirir. Aksine onun aslı açlıktır ve o da birdir. Görmez misin! Bir şeyden doyunca "Bunların hiçbirisi lazım değildir" der. Bu sebeple bilinir ki, on ve yüz yoktur. Aksine bir vardır. وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً (Müddessir, 74/31) yani "Halkın bu sayması ancak fitnedir" ...devamı."

Nitekim bir gıdâdan tamâmiyle doyup açlığın gittiği vakit, senin önüne elli türlü taâm getirseler, her birisine iştihan kalmaz. Bunlar hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 2. faslında şöyle buyururlar: "Hakîkatte cezb eden şey birdir fakat müteaddid görünür. Görmez misin ki, bir adam türlü türlü yüz şey arzû eder. Meselâ "Tutmaç isterim, börek isterim helva isterim, yahni isterim, meyve isterim, hurma isterim ve incir isterim" der. Bunları ta'dâd ile lisâna getirir. Velâkin onun aslı açlıktır ve o da birdir. Görmez misin! Bir şeyden doyunca "Bunların hiçbirisi lâzım değildir" der. Binâenaleyh ma'lûm olur ki, on ve yüz yoktur. Belki bir vardır. وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً (Müddessir, 74/31) ya'nî "Halkın bu ta'dâdı ancak fitnedir" ...ilh."

3695. Binâenaleyh sen açlık hususunda şaşı olmuşsun. Zîrâ biri yüz binlerce görmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3695. Bu sebeple sen açlık konusunda şaşı olmuşsun. Çünkü bir şeyi yüz binlerce görmüşsün.

Böyle olunca, sen açlık konusunda şaşı olmuşsun. Yani birden ibaret olan açlığı görmeyip, türlü türlü gıdaları görmüşsün. Bunun gibi hakikatte varlık ve varoluş birdir. Sen ise bu varlığın birliğini görmekte şaşı olup, oluş âleminin (yaratılmış maddî dünyanın) tecellilerinin çokluğunu görmüşsün ve o hakiki varlığın tasarruflarından gafil bulunmuşsun.

Böyle olunca, sen açlık husûsunda şaşı olmuşsun. Ya'nî birden ibaret olan açlığı görmeyip, türlü türlü gıdâları görmüşsün. Bunun gibi hakîkatte vücûd ve varlık birdir. Sen ise bu vücûdun birliğini görmekte şaşı olup, mezâhir-i kevniyyenin çokluğunu görmüşsün ve o vücûd-i hakîkînin tasarruflarından gafil bulunmuşsun.

3696. O câriyenin hastalığından ve tabîblerden ve anlayışın kusûrundan dahi bahsetmiş idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3696. O cariyenin hastalığından ve tabiplerden ve anlayışın kusurundan dahi bahsetmiş idik.

Yani, o hakiki tek varlığın (vücûd-ı vâhid-i hakîkî) oluş âlemindeki (mezâhir-i kevniyye) tasarrufunu anlatmak için, bu Mesnevî-i Şerif'in başlangıcında padişahın âşık olduğu cariyenin hastalığından ve onu tedaviye teşebbüs eden hünerleriyle mağrur doktorlardan ve ilahi tasarrufu anlamanın kusurundan ve noksanından dahi bahsetmiş idik.

Ya'nî, o vücûd-ı vâhid-i hakîkînin mezâhir-i kevniyye üzerindeki tasarrufunu anlatmak için, bu Mesnevî-i Şerîfin ibtidâsında pâdişâhın âşık olduğu câriyenin hastalığından ve onu tedâvîye teşebbüs eden hünerleriyle mağrûr doktorlardan ve tasarruf-ı ilâhîyi anlamanın kusûrundan ve noksanından dahi bahsetmiş idik.

3697. Ki, o tabîbler yularsız at gibi, biniciden gafil ve bî-behre idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3697. O tabipler, yularsız at gibi, binicisinden habersiz ve nasipsiz idiler.

"İzâr", yuların atın yanaklarına değen kısmıdır (Akrabü'l-Mevârid). Yani, çünkü o doktorlar görünüşte başlarına yular takılmamış, üzerine binilmiş at gibi idiler; ve üzerlerindeki süvariden, yani gerçek tasarruf sahibinden habersiz idiler. Nasıl ki onlar bu gafletleri sebebiyle 1. cildin 47 numaralı beytinde "Her birimiz âlemin Mesih'i ve İsa'sıdır. Bizim elimizde her elemin ve hastalığın ilacı ve merhemi vardır" demişlerdi.

“İzâr”, yuların atın yanaklarına isabet eden kısmı (Akrabü'l-Mevârid). Ya'nî, zîrâ o doktorlar zâhiren başlarına yular takmaksızın üzerlerine binilmiş at gibi idiler; ve üzerlerindeki süvârîden ya'nî mutasarrıf-ı hakîkîden gâfil idiler. Nitekim onlar bu gafletlerine mebnî 1. cildin 47 numarasına müsâdif olan beyitte هر یکی از ما مسیح عالمیست . هر الم را در کف ما مرهمیست ya'nî “Her birimiz âlemin Mesîh'i ve Îsâ'sıdır. Bizim elimizde her elemin ve hastalığın ilacı ve merhemi vardır” demiş idiler.

3698. Ağızları gemin darbesinden yara dolu. Tırnakları adımın tahvilinden mecrûhtur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3698. Ağızları gemin darbesinden yara dolu. Tırnakları adımın değişmesinden yaralıdır.

"Kâm", ağız ve damak; "gâm", adım, ayak ve atın yuları anlamlarına gelir. Burada her üç anlam da uygundur. "Kar'-ı legâm", gemin darbesidir ki, hayvanın ağzındaki gemi çiğnemesinden olur. Bundan maksat, aşağıdaki 2700 numaralı beyitteki açıklama gereğince cüz'î irâde (insanın sınırlı iradesi) gemidir. Yani o doktorların ağızlarına ve damaklarına takılmış olan cüz'î irâdeleri geminin darbesinden damakları birçok defalar yaralanmış ve istekleri gerçekleşmemiş ve her tedavide attıkları adımların bu ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) tarafından değiştirilmesinden, irâdeleri ayaklarının tırnakları yaralı olmuştur. Yani cüz'î irâdeleriyle verdikleri ilaçlar ters etki göstermiştir. Nasıl ki 1. cildin 53 ve 54 numaralı beyitlerinde doktorların tedavideki acizlikleri şu şekilde beyan buyurulmuş idi:

Yani “İlâhî kazâdan dolayı sirkengebîn denilen ilaç safrayı gidermesi gerekirken, aksine çoğalttı. Badem yağı mizaca yumuşaklık vermesi gerekirken kabızlık ve kuruluk verdi. Helîle denilen ilaç, yumuşaklığa hizmet etmesi icap ederken kabızlık verdi ve yumuşaklık gitti. Sözün özü su ateşe neft yağı gibi yardım etti.”

Ve aynı şekilde 5. cildin 1707 numarasında da bu anlam şöyle buyurulmuştur: چون قضا آید طبیب ابله شود وان دوا در نفع هم گمره شود Yani “İlâhî kazâ geldiği vakit doktor ahmak olur. O ilaç fayda vermekte yolunu şaşırır.”

“Kâm”, ağız ve damak; “gâm”, adım, ayak ve atın yuları ma'nâlarına gelir. Burada her üç ma'nâ da münasibdir. “Kar'-ı legâm”, gemin darbesidir ki, hayvanın ağzındaki gemi çiğnemesinden olur. Bundan murâd, aşağıdaki 2700 numaralı beyitteki tavzîh mûcibince irâde-i cüz'iyye gemidir. Ya'nî o doktorların ağızlarına ve damaklarına takılmış olan irâde-i cüz'iyyeleri geminin darbesinden damakları birçok def'alar yaralanmış ve murâdları hâsıl olmamış ve her tedâvîde attıkları adımların bu kazâ-yı ilâhî tarafından tahvîlinden, irâdeleri ayaklarının tırnakları mecrûh olmuştur. Ya'nî irâde-i cüz'iyyeleriyle verdikleri ilâçlar ma'kûs te'sîr göstermiştir. Nitekim 1. cildin 53 ve 54 numaralı beyitlerinde doktorların tedâvîdeki aczleri şu sûretle beyân buyurulmuş idi:

Ya'nî “Kazâ-yı ilâhîden dolayı sirkengebîn denilen ilâç safrayı izâle etmek lâzım gelirken, bilakis çoğalttı. Bâdem yağı tab'a mülâyemet vermek lâzım gelirken kabız ve kuruluk verdi. Helîle denilen ilâç, mülâyemete hizmet etmek îcâb ederken kabız verdi ve lînet gitti. Velhâsıl su ateşe neft yağı gibi yardım etti.”

Ve kezâ 5. cildin 1707 numarasında da bu ma'nâ şöyle buyurulmuştur: چون قضا آید طبیب ابله شود وان دوا در نفع هم گمره شود Ya'nî “Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit doktor ahmak olur. O ilâç fâide vermekte yolunu şaşırır.”

3699. Vakıf olmamış ki: "İşte bizim sırtımız üzerinde üstadlık gösterici çevik bir râyız vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3699. Vakıf olmamış ki: "İşte bizim sırtımız üzerinde üstadlık gösterici çevik bir râyız vardır."

"Râyız", "serkeş atı uysallaştıran süvari" demektir. Yani, doktorlar tedavi emrinde böyle ters olayları gördükleri hâlde, gafletlerinden ilahi tasarrufa vakıf olamamışlar ve "İşte bizim sırtımızda üstadlık ve tasarruf gösterici çevik bir râyız ve terbiye edici olan binici vardır" dememişlerdir.

"Râyız", "serkeş atı râm eden süvârî" demektir. Ya'nî, doktorlar tedâvî emrinde böyle ters hâdiseleri gördükleri hâlde, gafletlerinden tasarruf-ı ilâhîye vakıf olamamışlar ve "İşte bizim sırtımızda üstâdlık ve tasarruf gösterici çevik bir râyız ve mürebbî olan binici vardır" dememişlerdir.

3700. Bizim sergerdanlığımız bu gemden değildir. Ancak murad sevici olan [3676] binicinin tasrifindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3700. Bizim baş dönmemiz bu gemden değildir. Ancak muradını seven binicinin tasarrufundandır.

Yani, işte bizler bu ilahi tasarrufa karşı hep böyle gaflet içindeyiz. Bizim başımızın dönmesi ve sersemlememiz bizim cüz'i irademizden değildir. Ancak kendi muradını ortaya koyan ve ilahi kazasını (Allah'ın küllî hükmünü) infaz etmeyi seven binicinin, yani Hakk'ın tasarrufundandır. Örneğin bir şeyin olmasını murad ederiz; bizi o irademizin gemi gibi olan şeyi o tarafa çeker. Fakat üzerimizde binici olan Hakk'ın muradı bizim irademize uygun olmayınca, bizi kendi iradesi tarafına çeker. Bizler ise "Ne istedik, ne meydana geldi!" diye hayret eder ve sersem oluruz.

Ya'nî, işte bizler bu tasarruf-ı ilâhîye karşı hep böyle gaflet içindeyiz. Bizim başımızın dönmesi ve sersemliğimiz bizim irâde-i cüz'iyyemizden değildir. Ancak kendi murâdını ızhâr edici ve kazâ-yı ilâhîsini infâz etmeyi sevici olan binicinin, ya'nî Hakk'ın tasrîfindendir. Meselâ bir şeyin olmasını murâd ederiz; bizi o irâdemizin gemi o şey tarafına çeker. Fakat üzerimizde binici olan Hakk'ın murâdı bizim irâdemize muvâfık olmayınca, bizi kendi irâdesi tarafına çeker. Bizler ise "Ne istedik, ne vâki' oldu!" diye hayret eder ve sersem oluruz.

3701. Biz gül için bostanlara gitmişiz. O gül görünmüş ve o bir diken olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3701. Biz gül için bostanlara gitmişiz. O gül görünmüş ve o bir diken olmuştur.

Örneğin biz gül ve çiçek toplamak için bostanlara gittik. Uzaktan gözümüze o gül ve çiçek görünen şeyin diken olduğunu görürüz. Yani zevk ve lezzet almak için yaklaştığımız şey neticede bize bir bela olur.

Meselâ biz gül ve çiçek toplamak için bostanlara gittik. Uzaktan gözümüze o gül ve çiçek [görünen] şeyin diken olduğunu görürüz. Ya'nî zevk ve lezzet almak için yaklaştığımız şey netîcede bize bir belâ olur.

3702. Akıl cihetinden hiç onlara bu olmadı ki, "Bizim boğazımıza tekme vuran kimdir?" desinler..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3702. Akıl yönünden onlara hiç şu olmadı ki, "Bizim boğazımıza tekme vuran kimdir?" desinler.

Bu dünya hayatlarında pek çok defa teşebbüs ettikleri işlerin kendi isteklerinin aksine ortaya çıktığını gördükleri hâlde, o doktorlar akıllarını bu yöne çevirip "Acaba, bizi o yöne, bu yöne sevk etmek için boğazımıza tekme vuran üzerimizdeki süvari kimdir?" diye hiç düşünmediler. "Bizim isteklerimize engel olan şey tabiî sebeplerdir" dediler. Ne zaman ki insan şeytanın hilesine aldanıp küfür ve inkâr tarafına ayak bastı, şekavet (bedbahtlık) hendeğine ve çukuruna düştü, o Âdem oğlunun düşmanı olan melun (lanetlenmiş) kahkaha ile gülmeye dudak açtı ve sevincinden dudakları kulaklarına varacak derecede gülmekten bayıldı. Nasıl ki Yasin Suresi'nde يابني آدم أن لا تعبدوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُو مبين (Yasin, 36/60) yani "Ey Âdem oğulları! Şeytana itaat etmeyin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır!" buyurulur.

Bu hayât-ı dünyeviyyelerinde pek çok def'alar teşebbüs ettikleri işlerin kendi murâdları hilafında zuhûr ettiğini gördükleri hâlde, o doktorlar akıllarını bu tarafa çevirip "Acabâ, bizi o tarafa, bu tarafa sevk etmek için boğazımıza tekme vuran üzerimizdeki süvârî kimdir?" diye hiç düşünmediler. "Bizim murâdlarımıza mâni' olan şey esbâb-ı tabîiyyedir" dediler. Vaktâki insan şeytanın hîlesine aldanıp küfür ve inkâr tarafına ayak bastı, şekāvet hendeğine ve çukuruna düştü, o Benî-Âdem'in düşmanı olan mel'ûn kahkaha ile gülmeye dudak açtı ve sevincinden dudakları kulaklarına varacak derecede gülmeden bayıldı. Nitekim sûre-i Yasin'de يابني آدم أن لا تعبدوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُو مبين (Yasin, 36/60) ya'nî "Ey Adem oğulları! Şeytana itâat etmeyin, zîrâ o sizin apaçık düşmanınızdır!" buyurulur.

3640. "Hey! Gel, ben senden tama'lar tutarım!" Ona der: "Git! Git ki, sen- [3616] den bizârım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3640. "Hey! Gel, ben senden beklentiler içindeyim!" Ona der: "Git! Git ki, senden bıkmış durumdayım."

Küfür yüzünden dünyevî ve uhrevî ilâhî azaba yakalanan insan, şeytana hitaben der ki: "Hey! Gel, ben bu beladan kurtulmak için senden beklentiler ve ümitler içindeyim. Çünkü sen bana yardımlar vaat etmiştin!" Şeytan ona cevaben der ki: "Git, git! Çünkü ben senden bıkmış durumdayım!"

Küfür yüzünden dünyevî ve uhrevî azâb-ı ilâhîye giriftâr olan insan şeytana hitâben der ki: "Hey! Gel, ben bu beladan kurtulmak için senden tama'lar ve ümîdler tutarım. Zîrâ sen bana yardımlar va'detmiş idin!" Şeytan ona cevâben der ki: "Git, git! Zîrâ ben senden bîzârım!"

3641. "Sen Kirdigar'ın adlinden korkmadın. Ben korkarım. Benden iki elini kaldır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3641. "Sen Yaratıcı'nın adaletinden korkmadın. Ben korkarım. Benden iki elini kaldır!"

"Sen mutlak fail olan Hakk'ın adaletinden ve ameline karşılık vereceği cezadan korkmadın. Ben korkarım. Bu hâl içinde benden el çek!"

"Sen fail-i mutlak olan Hakk'ın adlinden ve ameline mukābil vereceği cezâdan korkmadın. Ben korkarım. Bu hâl içinde benden el çek!"

3642. Hak buyurdu ki: "Muhakkak o iyilikten cüdâ oldu. Sen dahi bu tezvîrler ile ne vakit kurtulursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3642. Hak buyurdu ki: "Muhakkak o iyilikten cüdâ oldu. Sen dahi bu tezvîrler ile ne vakit kurtulursun?"

Bu şerefli beyitte, yukarıda zikredilen Haşr Suresi'ndeki ayet-i kerimenin devamı olan فَكَانَ عَاقِبَتهما أنهما في النار خالدين فيها وذلك جَزَاء الظالمين (Haşr, 59/17) yani "O şeytan ve insanın akıbetleri ebedî ateşte olmaktır; ve zulmedenlerin cezası budur" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu beyit ile aşağıdaki beyitler bu ayet-i kerimenin tefsiridir. Yani Yüce Allah buyurdu ki: "O insan, hidayet yolunun rehberleri olan peygamberleri bırakıp senin hîlene aldanarak iyilikten ayrıldı. Ey şeytan! Sen dahi bu tezvîrler (hileler) ve yalanlar ile ne vakit azaptan kurtulursun?"

Bu beyt-i şerîfte yukarıda zikr olunan sûre-i Haşr'deki âyet-i kerîmenin maba'di olan فَكَانَ عَاقِبَتهما أنهما في النار خالدين فيها وذلك جَزَاء الظالمين (Haşr, 59/17) ya'nî "O şeytan ve insanın akıbetleri ebedî ateşte olmaktır; ve zulm edenlerin cezâsı budur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu beyit ile aşağıdaki beyitler bu âyet-i kerîmenin tefsîridir. Ya'nî Hak Teâlâ buyurdu ki: “O insan hidâyet yolunun rehberleri olan peygamberleri bırakıp senin hîlene aldanarak iyilikten ayrıldı. Ey şeytan! Sen dahi bu tezvîrler ve yalanlar ile ne vakit azâbdan kurtulursun?"

3643. Hesab gününde fail ve mef'ûl kara yüzlüdürler ve sengsarın harîfidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3643. Hesap gününde fail ve mef'ûl (fiili yapan ve fiile maruz kalan) kara yüzlüdürler ve taşlanmanın muhatabıdırlar.

3703. O tabibler Halık'ın mekrinden dolayı öyle sebebin bendesi ve muhteceb olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3703. O doktorlar, Yaratıcı'nın gizli yönlendirmesinden dolayı öyle sebebin kulu ve perdelenmiş olmuşlardır.

Hâlbuki o doktorlar, Yaratıcı'nın gizli yönlendirmesinden dolayı ilâhî kazâdan habersiz kalmışlar ve böyle tabiî sebeplerin kulu olmuşlar ve bu sebeplere karşı baş eğmişlerdir; ve bu sebeplerde tasarruf eden Yaratıcı'yı göremeyip, bu tabiî sebepler perdesi arkasında kalmışlardır. "Muhteceb" kelimesi, "sebebin kulu" ifadesinin açıklamasıdır.

Halbuki o doktorlar Hâlık'ın mekrinden dolayı kazâ-yı ilâhîden gāfil ve böyle esbâb-ı tabîiyyenin bendesi olmuşlar ve bu esbaba karşı baş eğmişlerdir; ve bu sebeblerde tasarruf eden Hâlık'ı göremeyip, bu esbâb-ı tabîiyye perdesi arkasında kalmışlardır. "Muhteceb" kelimesi, "bende-i sebeb" ta'bîrinin tefsîridir.

3704. Eğer bir ahıra erkek öküzü bağlasan, sonra öküzün yerinde eşek bulsan,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3704. Eğer bir ahıra erkek öküzü bağlasan, sonra öküzün yerinde eşek bulsan,

Örneğin, eğer bir ahıra erkek öküz yani tosun bağlasan, sonra gelip o tosunun yerinde bir eşek bağlı olduğunu görsen,

Meselâ, eğer bir ahıra erkek öküz ya'nî tosun bağlasan, sonra gelip o tosunun yerinde bir eşek bağlı olduğunu görsen,

3705. "O gizli iş acaba kimindir?" diye aramaman, uyumuş gibi tegāfül eşeklikten olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3705. "O gizli iş acaba kimindir?" diye aramaman, uyumuş gibi gaflet göstermen eşeklikten olur.

"Yahu, benim haberim olmaksızın bu tosunun yerine gizlice bu eşeği bağlayan kimdir?" diye araştırmamak ve uyumuş bir adam gibi gaflet göstermek, eşeklik ve ahmaklık olur.

"Yahu, benim haberim olmaksızın bu tosunun yerine gizlice bu eşeği bağlayan kimdir?" diye araştırmamak ve uyumuş bir adam gibi tegāfül göstermek, eşeklik ve hamâkat olur.

3706. Halbuki "Bu mübeddil acaba kimdir? Aşikâr değildir; o galiba eflakîdir!" demedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3706. Halbuki "Bu değiştiren acaba kimdir? Açıkça belli değildir; o galiba gökseldir!" demedin.

Ey irâde ettiği şeyin yerinde başka bir şeyin ortaya çıktığını gören gafil! Sen ise "Acaba, bu benim isteğimi değiştiren kimdir? Ortada değildir. O değiştiren galiba gökseldir, yani yüce âleme mensuptur!" demedin.

Ey irâde ettiği şeyin yerinde başka şey zuhûr ettiğini gören gafil! Sen ise "Acabâ, bu benim murâdımı değiştiren kimdir? Meydanda değildir. O değiştiren gālibâ eflâkîdir, ya'nî âlem-i ulvîye mensûbdur!" demedin.

3707. Oku sağ tarafına uçurmuşsun. Sen okun sol tarafa gittiğini görmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3707. Oku sağ tarafına uçurmuşsun. Sen okun sol tarafa gittiğini görmüşsün.

Örneğin, bir oku sağ tarafa atıp uçurdun. Fakat okunun sol tarafa gittiğini gördün. "Acaba bu oku benim isteğimin aksine sol tarafa uçuran kimdir?" demez misin?

Meselâ, bir oku sağ tarafa atıp uçurdun. Fakat okunun sol tarafa gittiğini gördün. "Acaba bu oku benim murâdım hilafında sol tarafa uçuran kimdir?" demez misin?

3708. Bir av için bir ahû tarafına koştun; kendini bir domuz avında buldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3708. Bir av için bir ceylan tarafına koştun; kendini bir domuz avında buldun.

"Be-saydî"deki "ba", sebep bildirmek içindir. Yani, örneğin av avlamak için çıktın. Niyetin bir ceylan avlamak idi ve o niyet ile koştun. Önüne ceylan yerine bir domuz çıktı ve o domuzu avlamaya mecbur oldun. "Yahu! Ben ne niyet ile çıktım ve ne avladım?" diye hayret etmez misin?

"Be-saydî"deki "ba", ta'lîl içindir. Ya'nî, meselâ av avlamak için çıktın. Niyetin bir âhû avlamak idi ve o niyet ile koştun. Önüne âhû yerine bir domuz çıktı ve o domuzu avlamaya mecbûr oldun. "Yâhu! Ben ne niyet ile çıktım ve ne avladım?" diye hayret etmez misin?

3709. Yağma için bir fâidenin izinde koşmuşsun. Fâideye erişmeyip, hapse düşmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3709. Yağma için bir faydanın peşinden koşmuşsun. Faydaya erişemeyip, hapse düşmüşsün.

"Kebs", kuyuyu ve ırmağı toprakla doldurmak, başı yakaya çekmek ve yağma ve gece baskını yapmak anlamlarındadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "yağma ve gece baskını" anlamı uygundur. Yani, örneğin gece baskını ve yağma yapmak için bir fayda elde etmek üzere koştun; fayda sağlamak ve mal kazanmak şöyle dursun, zabıta memurları tarafından yakalanıp hapse götürüldün.

"Kebs", kuyuyu ve ırmağı toprakla doldurmak, başı yakaya çekmek ve yağma ve gece baskını yapmak ma'nâlarınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "yağma ve gece baskını" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, meselâ gece baskını ve yağma yapmak için bir fâide elde etmek üzere koştun; fâide hâsıl etmek ve mal kazanmak şöyle dursun, zabıta me'mûrları tarafından yakalanıp hapse götürüldün.

3710. Başkaları için kuyular kazmışsın, onun içine kendini düşmüş görmüşsün. [3686]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3710. Başkaları için kuyular kazmışsın, onun içine kendini düşmüş görmüşsün.

Bu şerefli beyitte "Kendi kardeşi için kim ki bir kuyu kazdı, o kuyuya kendi düştü" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Yani, hadîs-i şerîf gereğince, başkalarının başına bir belâ getirmek için bir sebep hazırladı ise, ceza amel cinsinden olduğu için o belânın sebebi o kimsenin başına geldi.

Bu beyt-i şerîfte من حفر بئرا لاخيه وقع فيه ya'ni "Kendi kardeşi için kim ki bir kuyu kazdı, o kuyuya kendi düştü" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, hadîs-i şerîf mûcibince, başkalarının başına bir belâ getirmek için bir sebeb hazırladı ise, cezâ amel cinsinden olduğu için o belânın sebebi o kimsenin başına geldi.

3711. Mâdemki Rab seni sebebde muradsız etti, binaenaleyh sebeb hakkında niçin kötü zanlı olmadın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3711. Mademki Rab seni sebepte muratsız etti, bu sebeple sebep hakkında niçin kötü zanlı olmadın?

Şimdi, mademki Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah seni teşebbüs ettiğin sebep yüzünden muradına ulaştırmadı, bu sebeple sebep hakkında "Bu sebep çürük bir şeydir" diye niçin kötü zanna düşmedin de her muradın gerçekleşmesini mutlak surette sebepten bildin? Pir Efendimiz Fîhi Mâ Fih adlı eserlerinin 62. bölümünde sebepler hakkında şöyle buyururlar: "Sebeplerin hepsi Hak'kın kudret elinde bir kalem gibidir. Hareket ettiren ve yazdıran Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. Şimdi kaleme bakıp "Bu kaleme bir el lazımdır" diyerek kalemi görüp onu hatırlarsın. Fakat onlar daima eli görüp "Bu ele bir kalem de lazımdır" derler. Aksine elin güzelliğini düşünmekten dolayı kalemi düşünmeye lüzum görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir yerdeki kalemin seyir lezzeti sebebiyle onlar için nasıl kalem seyri kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun için, buğday ekmeği aklına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini anarlar mı? Senin için yere zevk veren göğe meylin yoktur. Halbuki zevk yeri göktür. Yeryüzü hayatı gökten alır. Gök ehli hiç yeryüzünü anarlar mı? Ve sen şimdi hoşlukları sebeplerden görme! Ve o anlamlar sebepler içinde ödünçtür. Çünkü zarar veren ve fayda veren Hak'tır. Madem zarar ve fayda Hak'tandır, o halde niçin sebeplere yapışıp kalmışsın? ...vb."

İmdi, mâdemki Rabbü'l-âlemîn olan Hak Teâlâ hazretleri seni teşebbüs ettiğin sebeb yüzünden murâdına nail etmedi, binâenaleyh sebeb hakkında "Bu sebeb çürük bir şeydir" diye niçin sû-i zanna düşmedin de her murâdın husûlünü mutlak sûrette sebebden bildin? Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih lerinin 62. faslında esbab hakkında şöyle buyururlar: "Sebeblerin kâffesi dest-i kudret-i Hak'ta bir kalem gibidir. Muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. Şimdi kaleme nazar edip "Bu kaleme bir el lâzımdır" diyerek kalemi görüp onu tahattur edersin. Fakat onlar dâimâ eli görüp "Bu ele bir kalem de lâzımdır" derler. Belki elin güzelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir mahaldeki kalemin lezzet-i temâşâsı sebebiyle onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun cihetle, buğday ekmeği hâtırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği var iken arpa ekmeğini yâd ederler mi? Senin için zemîne zevk bahş eden âsumâna meylin yoktur. Halbuki mahall-i zevk âsumândır. Yeryüzü hayatı gökten alır. Ehl-i âsumân hiç yeryüzünü yâd ederler mi? Ve sen şimdi hoşlukları esbabdan görme! Ve o ma'nâlar esbâb içinde müsteârdır. Zîrâ Dârr ve Nâfi' Hak'tır. Mâdem zarar ve nef' Hak'tandır, o hâlde niçin esbâba yapışmış kalmışsın? ...ilh."

3712. Çok kimse miksebden şah ve hâkān olmuştur. Başkaları o miksebeden üryan olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3712. Çok kimse kesbden şah ve hakan olmuştur. Başkaları o kesbden çıplak kalmıştır.

"Mikseb", "kesb" (irâdî kazanım) mastarından ism-i âlet (bir işi yapmaya yarayan aletin adı) olması uygundur; ve "mikseb" ile kazanç aleti olan sebebe işaret edilir. Yani, çok kimse kazanç aleti olan miksebden ve sebepten şah, hakan ve hükümdar olmuştur. Fakat yine o sebebe ve miksebe yapışmış olan başka kimseler de servet ve malından soyunup çıplak ve fakir olmuştur.

"Mikseb", "kesb" masdarından ism-i âlet olmak münasibdir; ve "mikseb" ile kazanç âleti olan sebebe işâret buyurulur. Ya'nî, çok kimse kazanç âleti olan miksebden ve sebebden şâh ve hâkān ve hükümdar olmuştur. Fakat yine o sebebe ve miksebe yapışmış olan başka kimseler de servet ve samânından soyunup çıplak ve fakîr olmuştur.

3713. Çok kimse kadınların akdinden Kārûn olmuştur. Çok kimse kadınların akdinden medyûn olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3713. Çok kimse kadınların evlenmesinden Karun olmuştur. Çok kimse kadınların evlenmesinden borçlu olmuştur.

Yani, çok kimseler nikâh akdiyle aldıkları zengin kadın sebebiyle Karun gibi zengin olmuştur; ve yine çok kimseler nikâh akdiyle aldıkları yine zengin kadın sebebiyle borçlu ve muhtaç bir hâle gelmiştir. Bu sebeple hiçbir kimse "Filan bir kadın aldı da zengin oldu veya fakir oldu" diyemez. Çünkü zenginlik ve fakirlik kullara Hak tarafından gelir. Yüce Allah o zenginliği ve fakirliği bir kadın sebebi altında gizlemiştir. Bu sebeple mutlaka sebebe bakanlar aldanırlar.

Ya'nî, çok kimseler akd-i nikâh ile aldıkları zengin kadın sebebinden Kārûn gibi zengin olmuştur; ve yine çok kimseler akd-i nikâh ile aldıkları yine zengin kadın sebebinden borçlu ve muhtaç bir hâle gelmiştir. Binâenaleyh hiçbir kimse "Filân bir kadın aldı da zengin oldu veyâ fakîr oldu" diyemez. Zîrâ zenginlik ve fakîrlik kullara Hak tarafından gelir. Hak Teâlâ o zenginliği ve fakîrliği bir kadın sebebi altında gizlemiştir. Binâenaleyh mutlakan sebebe nazar edenler aldanırlar.

3714. İmdi, mâdemki sebeb eşek kuyruğu gibi dönücü olur, onun üzerine az dayanır isen pek iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3714. Şimdi, mademki sebep eşek kuyruğu gibi dönücü olur, onun üzerine az dayanırsan pek iyi olur.

Şimdi, mademki sebep böyle eşek kuyruğu gibi o tarafa bu tarafa dönüp çırpınmaktadır, ey Hakk Yolcusu! O sebebe az dayanırsan, pek isabet etmiş olursun. "Tekye kem kunî" yani "az dayanırsan" ifadesiyle bu suret âleminde sebeplere teşebbüs etmenin gerekliliğine de işaret buyurulur. Nitekim Kehf Suresi'nde Zülkarneyn kıssasında وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا فَأَتْبَعَ سَبَبًا (Kehf, 18/84-85) yani "Biz o Zülkarneyn'e her bir şeyden bir sebep verdik. Bu sebeple sebebe tabi oldu" buyurulur. Nitekim aşağıdaki şerefli beyitte bu gerekliliğe daha açık bir şekilde işaret buyurulur.

İmdi, mâdemki sebeb böyle eşek kuyruğu gibi o tarafa bu tarafa dönüp çarpınmaktadır, ey sâlik-i murâd! O sebebe az dayanır isen, pek isabet etmiş olursun. "Tekye kem kunî” ya'nî "az dayanır isen" ta'bîriyle bu âlem-i sûrette esbâba teşebbüsün lüzûmuna da işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Kehf'de Zülkarneyn kıssasında وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا فَأَتْبَعَ سَبَبًا (Kehf, 18/84-85) ya'nî "Biz o Zülkarneyn'e her bir şeyden bir sebeb verdik. Binâenaleyh sebebe tâbi' oldu" buyurulur. Nitekim aşağıdaki beyt-i şerîfte bu lüzûma daha vuzûh ile işâret buyurulur.

3715. Ve eğer sebeb tutar isen dahi cesûr olarak tutmayasın! Zîrâ onun altında çok gizli âfetler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3715. Ve eğer bir sebebe tutunursan dahi cesurca tutunmayasın! Çünkü onun altında çok gizli afetler vardır.

Yani, bu suret âlemi (görünen dünya) sebepler âlemi olduğu için, eğer bir sebebe yapışmış olsan dahi "İşte bizim isteğimiz bu sebepten meydana gelir" diye cesurca o sebebe yapışma! Çünkü eşeğin kuyruğu gibi o tarafa bu tarafa dönen sebebin altında senin isteğinin aksine pek çok afetler ve belalar gizlidir.

Ya'nî, bu âlem-i sûret sebeb âlemi olduğu için, eğer sebebe yapışmış olsan dahi "İşte bizim murâdımız bu sebebden hâsıl olur" diye cesûr olarak o sebebe yapışma! Zîrâ eşeğin kuyruğu gibi o tarafa bu tarafa dönen sebebin altında senin murâdının hilâfında pek çok âfetler ve belâlar gizlidir.

3716. Bu hazm ve hazer istisnânın sırrıdır. Zîrâ ki bu kader, eşeği keçi gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3716. Bu hazım ve sakınma, istisnanın sırrıdır. Çünkü bu kader, eşeği keçi gösterir.

Bu hazım, ihtiyat ve korku, yukarıda 3690 numaralı beyitte zikredilen "istisna"nın, yani "inşallah" demenin sırrı ve iç yüzüdür; ve "inşallah" ifadesini lafzen söylemek şart değildir. Aksine, sebeplere başvurma esnasında insanın bu anlamı düşünerek ihtiyat ve korku ile hareket etmesidir. Çünkü takdir edilmemiş olan bir istek, ne kadar sebeplere başvurulsa da, varlığa gelmez; ve bu ilahi kaza ve kader, bu suretler âleminde insanın gözüne eşeği keçi, kötüyü iyi ve iyiyi kötü gösterir.

Bu hazm ve ihtiyât ve korku yukarıda 3690 numaralı beyitte zikr olunan "istisnâ"nın, "in-şâallâh" demenin sırrıdır ve iç yüzüdür; ve "in-şâallâh", ibâresini lafzan söylemek şart değildir. Belki sebebe teşebbüs esnâsında insanın bu ma'nâyı teemmül ederek ihtiyât ve korku ile hareket etmesidir. Zîrâ mukadder olmayan murâd, her ne kadar esbâba teşebbüs olunsa, vücûda gelmez; ve bu kazâ ve kader-i ilâhî bu âlem-i sûrette insanın gözüne eşeği keçi ve fenâyı iyi ve iyiyi fenâ gösterir.

3717. O kimsenin ki gözünü o bağladı, her ne kadar gürbüz ise de, onun iki gözünde şaşılıktan eşek keçidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3717. O kimsenin ki gözünü o bağladı, her ne kadar gürbüz ise de, onun iki gözünde şaşılıktan eşek keçidir.

"Gürbüz", "mekkâr ve hilekâr, cesur ve şeci' ve zeki ve ârif" anlamlarına gelir. Hikmetin iki tarafı vardır: Biri aşırılık (ifrât) ve diğeri eksiklik (tefrît)tir. Aşırılık tarafına gürbüzlük ve eksiklik tarafına humud (donukluk) ve belâhet (ahmaklık) derler; ve Arapçası "cübrüz"dür. Ba harfinin kesresiyle "gürbiz" dahi telaffuz olunur (Burhan). Yani, gözünü ilâhî kazâ ve kaderin bağladığı kimse, her ne kadar işlerinde [gürbüz] ve tedbirli olsa bile, bu kazâ ve kader tarafından onun iki gözüne getirilmiş olan şaşılıktan dolayı, eşeği keçi görür. Bu sebeple kazâ ve kadere karşı akıl ve zekâvet etkili değildir. Nasıl ki 1. cildin 1257 numaralı beytinde چون قضا آید شود دانش بخواب . مه سیه گردد بگیرد آفتاب yani "İlâhî kazâ geldiği vakit, ilim ve marifet uykuya gider. Ay kara olur ve güneş tutulur" buyurulmuş idi.

“Gürbüz”, “mekkâr ve hîlekâr, cesûr ve şecî’ ve zekî ve ârif” ma’nâlarına- dır. Hikmetin iki tarafı vardır: Biri ifrât ve diğeri tefrîttir. İfrât tarafına gürbüz- lük ve tefrît tarafına humûd ve belâhet derler; ve Arabî’si “cübrüz”dür. Bâ’nın kesriyle “gürbiz” dahi telaffuz olunur (Burhân). Ya’nî, gözünü kazâ ve ka- der-i ilâhînin bağladığı kimse, her ne kadar işlerinde [gürbüz] ve müdebbir olsa bile, bu kazâ ve kader tarafından onun iki gözüne getirilmiş olan şaşılık- tan dolayı, eşeği keçi görür. Binâenaleyh kazâ ve kadere karşı akıl ve zekâ- vet müessir değildir. Nitekim 1. cildin 1257 numaralı beytinde چون قضا آید شود دانش بخواب . مه سیه گردد بگیرد آفتاب ya’nî “Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit, ilim ve ma’rifet uykuya gider. Ay kara olur ve güneş tutulur” buyurulmuş idi.

3718. Mâdemki basarları döndürücü Hak olur, kalbi ve fikirleri kim döndürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3718. Mademki gözleri döndüren Hak olur, kalbi ve fikirleri kim döndürür?

Mademki böyle görünen gözlerin bakışını döndüren Hak olur ve eşeği keçi gösterir, artık düşün ki, o insanın iç dünyası olan kalbini ve fikirlerini döndüren kimdir? Çünkü insan kendi hâline dikkatle bakacak olursa, kalbine gelen düşüncelerde ve aklına gelen fikirlerde asla kendisinin bir müdahalesi yoktur. Türleri ve mahiyetleri sayısız olan fikirlerin ve düşüncelerin içinde bazıları ayrılıp insanın kalbine ve aklına musallat olur. Hatta bu düşünceleri ve fikirleri def etmek mümkün olamaz.

Mâdemki böyle zâhirî gözlerin bakışını döndürücü Hak olur ve eşeği keçi gösterir, artık düşün ki, o insanın bâtını olan kalbini ve fikirlerini döndüren kimdir? Zîrâ insan kendi hâline dikkatle bakacak olursa, kalbine gelen havâ- tırda ve aklına gelen fikirlerde aslâ kendinin medhali yoktur. Nev’î’leri ve mâ- hiyetleri sayısız olan fikirlerin ve hâtıraların içinde ba’zıları ayrılıp insanın kalbine ve aklına musallat olur. Hattâ bu hâtıraları ve fikirleri def’ etmek mümkün olamaz.

3719. Sen kuyuyu latîf bir oda görürsün; sen tuzağı zarîf bir tâne görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3719. Sen kuyuyu latîf bir oda görürsün; sen tuzağı zarîf bir tâne görürsün.

Bu ilâhî kazânın basan taklîbi sebebiyle sen, hakikatte karanlık bir kuyu mesâbesinde olan bu cismaniyet âlemini latîf ve süslü bir ev ve oda görürsün ve iç yüzü tuzaktan ibaret olan çeşitli arzuları zarîf bir tâne ve lokma görürsün.

Bu kazâ-yı ilâhînin basan taklîbi sebebiyle sen hakîkatte karanlık bir ku- yu mesâbesinde olan bu cismâniyet âlemini latîf ve süslü bir ev ve oda gö- rürsün ve iç yüzü tuzaktan ibâret olan muhtelif arzûları zarîf bir tâne ve lok- ma görürsün.

3720. Bu tefestut değildir, Hudâ’nın taklîbidir. Hakîkatlerin nerede olduğu- nu gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3720. Bu, sofistlik değildir, Allah'ın dönüştürmesidir. Hakikatlerin nerede olduğunu gösterir.

Bazı nüshalarda "tefestut" yerine "tesefsut" geçmektedir. "Tesefseta" kelimesi, "tedahrace" babından olup Sofist olmak, eşyayı hayal bilmek ve hakikatleri inkâr etmek anlamına gelir. "Sefseta" da, "dahrace" babından bu anlama gelir. Buna göre, bu anlamda "tefestut" kelimesinin kullanılması yanlış olur. Yani bizim "İlâhî kazâ ve kader, gözlere eşeği keçi ve kuyuyu latif oda ve tuzağı zarif tane gösterir" dememiz, Sofistlerin fikirlerine katılmak değildir. Çünkü Sofistler gibi hakikatleri inkâr etmiyoruz. Aksine, suret âlemindeki kevnî sabit hakikatler manzarasının Hak tarafından dönüştürülmesini kastediyoruz; ve bu manzaraların dönüştürülmesiyle hakikatlerin değişmesi gerekmez. Örneğin, ateşin hakikati yakıcılıktır. Bu yakıcılık, bu suret âleminde ateşin kırmızı rengiyle ortaya çıkar. Fakat Hak murat ederse, bu yakıcılık hakikatini o kırmızı renkli ateşin suretinden çekip, onun zıddı olan buz suretinden de ortaya çıkarır. Nitekim Nemrut'un ateşinden bu yakıcılık hakikatinin zuhurunu kaldırıp, ondan gülistan ortaya çıkardı. Yüce Allah bu dönüştürmesiyle bizlere hakikatlerin bu suret âleminde olmayıp, ilâhî ilminde sabit olduğunu gösterir. Sofistler ise, üç sınıftan ibaret olup, eşyanın hakikatlerini temelden inkâr ederler. Bunların fikirleri, 1. cildin 556 numarasına denk gelen از سبب سوزیش من سودائیم. در خیالاتش چوسوفسطائیم [yani] "Ben onun yakıcılığı sebebiyle hayranım; ve onun hayallerinde de Sofistler gibiyim" beytinde özetle açıklanmıştır.

Ba’zı nüshalarda “tefestut” yerine “tesefsut” vâki’dir. Ve “tesefseta”, te- dahrace bâbından olup Sofistâî olmak ve eşyâyı hayâl bilmek ve hakayıkı selb etmek demek olur. "Sefseta" dahi, "dahrace" bâbından bu ma'nâya gelir. Binâenaleyh bu ma'nâda "tefestut" kelimesinin isti'mâli galat olur. Ya'nî bizim "Kazâ ve kader-i ilâhî gözlere eşeği keçi ve kuyuyu latîf oda ve tuzağı zarîf tâne gösterir" dememiz, Sofistâîler'in fikirlerine iştirak etmek değildir. Zîrâ Sofistâîler gibi hakāyıkı inkâr etmiyoruz. Belki âlem-i sûretteki a'yân-ı kevniyye manzarasının Hak tarafından döndürülmesini murâd ediyoruz; ve bu manzaraların taklîbi ile kalb-i hakāyık lâzım gelmez. Meselâ ateşin hakîkati yakıcılıktır. Bu yakıcılık bu âlem-i sûrette ateşin kırmızı rengi ile zâhir olur. Fakat Hak murâd ederse, bu yakıcılık hakîkatini o kırmızı renkli ateşin sûretinden nez' edip, onun zıddı olan buz sûretinden dahi ızhar eder. Nitekim Nemrûd'un ateşinden bu yakıcılık hakîkatinin zuhûrunu kaldırıp, ondan gülistân ızhâr etti. Hak Teâlâ bu taklîbi ile bizlere hakîkatlerin bu âlem-i sûrette olmayıp, ilm-i ilâhîsinde sabit olduğunu gösterir. Sofistâîler ise, üç sınıftan ibaret olup, hakāyık-ı eşyayı esâsından inkâr ederler. Bunların fikirleri 1. cildin 556 numarasına müsâdif olan از سبب سوزیش من سودائیم. در خیالاتش چوسوفسطائیم [ya'nî] "Ben onun sebeb yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim" beytinde hülâsaten îzâh edilmiştir.

3721. O kimse ki hakāyıkı inkâr eder, o hep bir hayal üzerine teveccüh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3721. O kimse ki hakikatleri inkâr eder, o hep bir hayal üzerine yönelir.

Yani, ilâhî ilimde sabit olan her şeyin hakikatlerini inkâr eden kimse hep bir hayal üzerine yönelir ve kendi hayali ile meşgul olur. Çünkü hakikati olmayan bir şeyin suret âleminde ortaya çıkmasına imkân yoktur. Örneğin mahir bir ressam, ressamlık sanatının gereği olarak yapacağı bir tablonun suretini önce ilminde meydana getirir ve sonra fırça ve boya ile o ilmî suretini kesafet (yoğunluk) âlemine çıkarır. Bu görünen tablonun hakikati, ressamın ilminde olan surettir. O zahirî tablo kırılsa veya bozulsa ressam onun birçok benzerlerini o ilmî suretten meydana çıkarır.

Ya'nî, ilm-i ilâhîde sabit olan her şeyin hakîkatlerini inkâr eden kimse hep bir hayal üzerine teveccüh eder ve kendi hayali ile meşgül olur. Zîrâ hakîkati olmayan bir şeyin âlem-i sûrette zuhûruna imkân yoktur. Meselâ mâhir bir ressâm, ressamlık san'atının îcâbı olarak yapacağı bir levhanın sûretini evvelâ ilminde peydâ eder ve sonra fırça ve boya ile o sûret-i ilmîsini kesâfet âlemine çıkarır. Bu zâhirdeki levhanın hakikati, ressamın ilmindeki sûrettir. O zâhirî levha kırılsa veyâ bozulsa ressâm onun birçok misillerini o ilmî sûretten meydana çıkarır.

3722. O demez ki, hayalin hisbânı dahi sana bir hayal olur. Gözünü sil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3722. O demez ki, hayal zannı dahi sana bir hayal olur. Gözünü sil!

"Hisbân", "zannetmek" demektir. Yani, o hakikatleri inkâr eden kimse kendi nefsine hitaben demez ki: "Yahu! Bu hayal zannı dahi senin bir hayalinden ibaret olur. Bu sebeple aklının gözünü sil de, bu kesret (çokluk) âlemine iyice bir bak! Çünkü hakikati sabit olmayan hiçbir şeklin ortaya çıkmasına imkân yoktur. Bundan anlaşılır ki, bu Sofistlerin akıl gözleriyle hakikatleri görememeleri dahi ilahi bir takliptir (tersine çevirme) ve ilahi kaza ve kaderin hükmüdür.

"İnsan men olunduğu şeye haris oldu" hükmü ile sultanın oğullarının o kaleye gitmesi "Biz kendi kulluğumuzu gösterdik. Velakin senin kötü huyun satın almayı bilmedi" Şimdi kendisinden men olunmuş olan o kaleye sürdüler ve babanın bütün o vasiyetlerini ve siparişlerini ayak altına koydular. Nihayet bela kuyusuna düştüler ve nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis) onlara: "Size korkutucu gelmedi mi?" (Mülk, 67/8) dediler. Ağlayarak ve pişman olarak onlar: "Eğer biz dinleye idik ve akıl ede idik, ashâb-ı Saîr'den (alevli ateş ehli) olmazdık" (Mülk, 67/10) dediler.

Bu şerhin işaretlerinin anlaşılması için bir mukaddimeye ihtiyaç vardır. Şöyle ki: İnsanlık fertlerinin ebeveyni, hakiki Adem olan akl-ı küll (evrensel akıl) ile hakiki Havva olan nefs-i küll (evrensel nefis)tir. Bunlar zât cennetinde, yani zât mertebesinde gizli idiler; ve Kur'an, bütün isimleri ve sıfatları kapsayan İlahi Zât'tır; ve belirli suretler (şekiller) İlahi Zât'ın varlığında hayallerden ve rüyadan ibarettir; ve bu kesretler (çokluklar) ve hayali belirlenimler, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) doğru uzamıştır; ve zât mertebesinden hicap (perde) itibarıyla uzaklaşmıştır. İşte bu ağaç Kur'an'da zikredilen "lanetlenmiş ve kovulmuş ağaç"tır ve onun meyvesi tabii karanlıktır; ve tabii karanlık tanesinden buğday tanesi gibi suretler (şekiller) zincirleme olarak oluşur. Şimdi akl-ı küll ile nefs-i küll birleşip bu taneye yaklaşmadıkça اهبطوا (Bakara, 2/36) [yani "İniniz!"] emriyle zât cennetinden suret ve belirlenimler âlemine inmediler; ve onların bu yasak ağaca yaklaşmaları, İlahi Zât'ta münderic (içkin) olan vehim İblis'inin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi (üstün gelmesi) ile vaki oldu ki, bu kesafet (yoğunluk) âleminde onların zürriyetleri olan ademiyet fertleri dahi her an hayali kesretlere ve Kur'an'daki lanetlenmiş ağaca meftun olmuşlardır. Yüce Allah hazretleri bu hakikate işareten İsra suresinde şöyle buyurur: وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إنَّ رَبُّكَ أحاط بالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أريناكَ إِلَّا فِتْنَةٌ لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرآن وتخوفهم فَمَا يَزِيدُهم إِلَّا طَغياناً كبيراً (İsra 17/60) [yani "Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur'an'da lanetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz"] yani "Ey Resulüm! Zikret şu vakti ki, biz sana dedik: Muhakkak senin Rabbin insanları İlahi Zât'ı ile kuşatmıştır." Yani onların hakiki varlıkları yoktur. Belki hepsi benim sıfatlarıma ve isimlerime ait gölgelerden ibarettir ve gölgeler ise hayaldir. "Ve bizim sana gösterdiğimiz rüya ve Kur'an'da olan lanetlenmiş ağaç insanlara fitnedir." Yani sana gösterdiğimiz bu belirlenimlerin kesretleri (çoklukları) rüyadır. Nitekim sen de bu hakikati anladın da الدنيا كحلم النائم ve الناس نيام فاذا ماتوا انتيهوا yani "Dünya uyuyanın rüyası gibidir" ve "İnsanlar uykudadırlar; öldükleri vakit uyanırlar" dedin. "Eraynâke"deki hitap kâfı, bütün hakikatleri ve nispetleri kapsayan Muhammedi belirlenimdir. Bu rüyet (görme) keyfiyeti gören ve görülen ister. Bunlar ise kesrettir (çokluktur); ve bu kesretler zâtta oluşmuş olan lanetlenmiş ağaçtır. "Ve nühavvifühüm" yani biz onları ve varlıkları ruh ile nefisten mürekkep olan insanlardan her birini ولا تقربا هذه الشجرة (Bakara, 2/35) yani “Bu ağaca yaklaşmayınız!" diyerek her an tahvif (korkutma) eder ve korkuturuz. فما يزيدهم إلا طغيانا كبيراً (İsra 17/60) [yani "Bu onların sadece büyük azgınlıklarını artırır]. Halbuki bu korkutma karşısında onların nefs-i emmâreleri (kötülüğü emreden nefisleri), vehim iğvası (aldatması) ile ruhlarını kendilerine meylettirerek, o lanetlenmiş ağacın meyvesi olan tabii karanlığa yaklaşırlar. Bu sebeple onların tuğyanı (azgınlığı) ve azgınlıkları büyük olur. Yani vahdet (birlik) veçhesinden gizlenmeleri artar. İşte bu şerhte o "lanetlenmiş ağaç"a "yasak kale" tabir buyurulmuştur ki, peygamberler ve onların varisleri olan evliya hazaratı, her zaman ümmetlerini ve tabiilerini bu kaleye ve bu yasak ağaç tarafına yaklaşmamayı vasiyet etmişlerdir. Fakat insanlık fertlerinin nefs-i emmâreleri o tarafa meyilli olduğundan bu vasiyetleri ayaklarının altına alıp, bu tabii suretlerin hazlarına dalarlar ve sonunda da her birisi bir fitneye ve belaya düşüp pişman olurlar. Hayırlılar ve iyiler ve şüttar (Allah yolunda canını feda edenler) taifesinden olan müminler, bu taifelerin haricinde olan insanlık fertleri gibi tamamen nefs-i emmârelerinin hükmü altında boğulmayıp, onlar nefs-i emmâre ile nefs-i levvâme arasında mücadele içinde bulunduklarından başlarına bu yüzden bela geldiği vakit, nefs-i levvâmeleri Mülk suresinde olan ayet-i kerimesi mucibince: "Size korkutucu olan peygamber gelmedi mi ve sizi bu belaya yaklaşmaktan nehy etti mi?" (Mülk, 67/8) der. Bunların akılları dahi yine bu ayet-i kerimenin devamı mucibince: "Eğer biz söz dinleye idik ve dinlediğimiz sözün manasını düşüne idik, ziyade alevlenen ateş ashâbından olmazdık" (Mülk, 67/10) derler. Şerhteki beyit, peygamberler ve evliya lisanındandır. Yani "Rabbimize karşı kulluğumuzu ve hizmetimizi ifa ettik. Fakat siz nefs-i emmârenizin hazlarını feda etmek karşılığında bizim kulluğumuzu ve hizmetimizi satın almadınız" demek olur.

"Hisbân", "zannetmek" demektir. Ya'nî, o hakāyıkı inkâr eden kimse kendi nefsine hitâben demez ki: "Yâhu! Bu hayâl zannı dahi senin bir hayâlinden ibaret olur. Binâenaleyh aklının gözünü sil de, bu keserât âlemine iyice bir bak! Zîrâ hakîkati sabit olmayan hiçbir sûretin zuhûruna imkân yok- tur. Bundan anlaşılır ki, bu Sofistâîler'in akıl gözleriyle hakāyıkı görememeleri dahi taklîb-i ilâhîdir ve kazâ ve kader-i ilâhînin hükmüdür.

"İnsan men' olunduğu şeye harîs oldu" hükmü ile sultânın oğullarının o kal'aya gitmesi "Biz kendi bendeliğimizi gösterdik. Velâkin senin kötü huyun satın almayı bilmedi" İmdi kendisinden men' olunmuş olan o kal'aya sürdüler ve babanın bütün o vasiyetlerini ve siparişlerini ayak altına koydular. Nihâyet belâ kuyusuna düştüler ve nüfûs-i levvâme onlara: "Size korkutucu gelmedi mi?" (Mülk, 67/8) dediler. Ağlayarak ve pişmân olarak onlar: "Eğer biz dinleye idik ve taakkul ede idik, ashâb-ı Saîr'den olmazdık" (Mülk, 67/10) dediler

Bu sürh-i şerîfin işârâtı anlaşılmak üzere bir mukaddimeye ihtiyaç vardır. Şöyle ki: Efrâd-ı insâniyyenin ebeveyni Adem-i hakîkî olan akl-ı küll ile Havvâ-yı hakîkî olan nefs-i külldür. Bunlar cennet-i zâtta, ya'nî mertebe-i zâtta mestûr idiler; ve Kur'ân cemî'-i esmâ ve sıfatı câmi' olan zât-ı ulûhiyettir; ve suver-i müteayyine zât-ı ulûhiyetin varlığında hayâlât ve rü'yâdan ibarettir; ve bu keserât ve taayyünât-ı hayaliyye, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip esfel-i sâfilîne doğru uzamıştır; ve mertebe-i zâttan hicâb i'tibariyle uzaklaşmıştır. İşte bu ağaç Kur'ân'da mezkûr olan "şecere-i mel'ûne ve matrûde"dir ve onun meyvesi zulmet-i tabîiyyedir; ve zulmet-i tabîiyye habbe-sinden buğday tânesi gibi sûretler teselsül eder. İmdi akl-ı küll ile nefs-i küll birleşip bu habbeye yaklaşmadıkça اهبطوا (Bakara, 2/36) [ya'ni "İniniz!"] emriyle cennet-i zâttan âlem-i sûret ve taayyünâta nüzûl etmediler; ve onların bu şecere-i menhiyyeye takarrübleri, zât-ı ulûhiyyette münderic olan İblîs-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki' oldu ki, bu âlem-i kesâfette onların zürriyâtı olan efrâd-ı âdemiyye dahi her ân keserât-ı hayâliyyeye ve Kur'ân'daki şecere-i mel'ûneye meftûn olmuşlardır. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkate işareten sûre-i İsra'da şöyle buyurur: وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إنَّ رَبُّكَ أحاط بالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أريناكَ إِلَّا فِتْنَةٌ لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرآن وتخوفهم فَمَا يَزِيدُهم إِلَّا طَغياناً كبيراً (Isra 17/60) [ya'nî "Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o rü'yâyı ve Kur'an'da lânetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz"] ya'nî "Ey resûlüm! Zikr et şu vakti ki, biz sana dedik: Muhakkak senin Rabbin nâsı zât-ı ulûhiyyeti ile muhîttir." Ya'nî onların vücûd-i hakîkîleri yoktur. Belki cümlesi zılâl-i sıfatiyyem ve esmâiyyemden ibârettir ve zılâl ise hayâldir. "Ve bizim sana gösterdiğimiz rü'yâ ve Kur'ân'da olan şecere-i mel'ûne nâsa fitnedir." Ya'nî sana gösterdiğimiz bu keserât-ı taayyünât rü'yâdır. Nitekim sen de bu hakîkati anladın da الدنيا كحلم النائم ve الناس نيام فاذا ماتوا انتيهوا ya'ni "Dünyâ uyuyanın rü'yâsı gibidir" ve "Nâs uykudadırlar; öldükleri vakit uyanırlar" dedin. "Eraynâke"deki kâf-1 hitâb cemî'-i hakāyıkı ve nisebi câmi' olan taayyün-i Muhammedî'dir. Bu rü'yet keyfiyeti râî ve mer'î ister. Bunlar ise kesrettir; ve bu keserât zâtta mütekevvin olan şecere-i mel'ûnedir. "Ve nühavvifühüm" ya'nî biz onları ve vücûdları rûh ile nefisten mürekkeb olan nâstan her birini ولا تقربا هذه الشجرة (Bakara, 2/35) ya'nî “Bu ağaca yaklaşmayınız!" diyerek her ân tahvîf eder ve korkuturuz. فما يزيدهم إلا طغيانا كبيراً (Isra 17/60) [ya'nî "Bu onların sadece büyük azgınlıklarını artırır]. Halbuki bu korkutma müvâcehesinde onların nefs-i emmâreleri, iğvâ-yı vehm ile rûhlarını kendilerine imâle ederek, o şecere-i mel'ûnenin semeresi olan zulmet-i tabîiyyeye yaklaşırlar. Binâenaleyh onların tuğyânı ve azgınlıkları büyük olur. Ya'nî vech-i vahdetten istitârları artar. İşte bu sürh-i şerîfte o "şecere-i mel'ûne"ye "kal'a-i memnûa" ta'bîr buyurulmuştur ki, enbiyânın ve onların varisleri olan evliyâ hazarâtı, her zaman ümmetlerini ve tâbi'lerini bu kal'aya ve bu şecere-i menhiyye tarafına yaklaşmamayı vasiyet etmişlerdir. Fakat efrâd-ı beşerin nefs-i emmâreleri o tarafa mütemâyil olduğundan bu vasiyetleri ayaklarının altına alıp, bu suver-i tabîiyyenin huzûzâtına dalarlar ve sonunda da her birisi bir fitneye ve belâya düşüp pişman olurlar. Ahyâr ve ebrâr ve şüttâr tâifesinden olan mü'minler, bu tâife- lerin hâricinde olan efrâd-ı beşer gibi tamâmen nefs-i emmârelerinin hükmü altında müstağrak olmayıp, onlar nefs-i emmâre ile nefs-i levvâme arasında mücâdele içinde bulunduklarından başlarına bu yüzden belâ geldiği vakit, nefs-i levvâmeleri sûre-i Mülk'te olan âyet-i kerîmesi mûcibince: "Size korkutucu olan peygamber gelmedi mi ve sizi bu belâya takarrübden nehy etti mi?" (Mülk, 67/8) der. Bunların akılları dahi yine bu âyet-i kerîmenin mâba'di mûcibince: "Eğer biz söz dinleye idik ve dinlediğimiz sözün ma'nâsını düşüne idik, ziyâde alevlenen ateş ashâbından olmazdık" (Mülk, 67/10) derler. Sürh-i şerîfteki beyit, enbiyâ ve evliyâ lisânındandır. Ya'nî "Rabbimize karşı bendeliğimizi ve hizmetimizi îfâ ettik. Fakat siz nefs-i emmârenizin huzûzâtını fedâ etmek mukābilinde bizim bendeliğimizi ve hizmetimizi satın almadınız" demek olur.

3723. Bu sözün nihayeti yoktur. O ferîk o kal'a için yol tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3723. Bu sözün sonu yoktur. O topluluk o kale için yol tuttular.

"Dij", kale ve hisar demektir. Yani, Yüce Allah'ın oluş hâlindeki sabit hakikatlerin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) tersine çevrilmesine ve istisnanın tahkikine ait sözlerin sonu yoktur. Üç şehzadenin hikâyesine geri dönelim. Sözün özü, o üç şehzade "insan men edildiği şeye düşkün" olduğu için, babalarının kendilerini men ettiği kale için yola çıktılar.

"Dij", kal'a ve hisâr demektir. Ya'nî, Hakk'ın a'yân-ı kevniyyenin taklîbine ve istisnânın tahkîkine âid sözlerin nihâyeti yoktur. Üç şehzadenin kıssasına rücû' edelim. Velhâsıl o üç şehzâde "insan men' olunduğu şeye harîs" olduğu cihetle, babalarının kendilerini men' ettiği kal'a için yola çıktılar.

3724. Menhî olan buğday ağacı üzerine çarptılar. Muhlisler tavîlesinden hariç oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3724. Yasaklanmış buğday ağacına çarptılar. Muhlisler (ihlâslı kullar) tavîlesinden (bağlandıkları ipten) dışarı çıktılar.

"Tavîle", hayvanları bağladıkları uzun ve kalın ip ve inci dizilmiş iplik anlamlarındadır. "Muhlas", Yüce Allah'ın şirkten ve günahlardan arındırdığı kimsedir. "Muhlis", Yüce Allah'a ibadette ve itaatte şirk koşmayan ve isyan etmeyen kimsedir ki, bunlar hakkında "المخلصون على خطر عظيم" yani "Muhlisler büyük tehlike üzerindedir" denilmiştir. Burada kastedilen, bu ikinci şekildir. Yani o şehzadeler, buğday ağacı gibi sürekli suret meyveleri veren ve yasaklanmış olan tabiî karanlık ağacına çarptılar ve inci tanesi gibi olan muhlislerin dizisinden dışarı çıktılar. Çünkü kevnî suretlere (oluş âlemindeki biçimlere) muhabbeti ve ilgisi olanların ibadet ve itaatlerinden ihlâs uzaklaşır.

"Tavîle", hayvanları bağladıkları uzun ve kalın ip ve inci dizilmiş iplik ma'nâlarınadır. "Muhlas", Allâh Teâlâ'nın şirkten ve maâsîden sâf kıldığı kimse. "Muhlis", Allâh Teâlâ'ya ibâdette ve tâatte şirk koşmayan ve isyân etmeyen kimsedir ki, bunlar hakkında المخلصون على خطر عظيم ya'ni Muhlisler büyük tehlike üzerindedir" denilmiştir. Burada murâd, bu ikinci sûrettir. Ya'nî o şehzâdeler buğday ağacı gibi müteselsilen sûret meyveleri veren ve menhî olan zulmet-i tabîiyye ağacı üzerine çarptılar ve inci tânesi gibi olan muhlislerin dizisinden dışarıya çıktılar. Zîrâ suver-i kevniyyeye muhabbeti ve alâkası olanların ibâdât ve tââtından ihlâs uzaklaşır.

3725. Vaktaki onun men' ve nehyinden pek harâretli oldular, o kal'a tarafına baş çıkardılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3725. Vakti geldiğinde, onun men etmesinden ve yasaklamasından çok hararetli oldular, o kale tarafına baş kaldırdılar.

yi' ve gaz hâlinde bulunmaları ve kimyasal etkileşimden meydana gelen doğal hararettir; ve bu dört unsurun bir araya gelmesinden meydana gelen his ve harekettir ki, ona da "mizaç ve ruh" derler. Bu dört unsurun anlamdan ibaret olan tabiatları ile mizaç ve ruh, cismin "anlam denizi" tarafına açılan beş kapısıdır. Çünkü bunların tabiatları incelendiğinde, anlamdan ibaret olan "kuvvet"e kadar gider; ve kuvvet sıfat olduğundan, bir nitelenenin varlığına geçilir ki, o varlık da özü idrak olunamayan bir birlik anlamıdır ve Hakk'ın Zât'ıdır. "Kara tarafına olan beş kapı"dan kastedilen de, bu dört unsurdan her birinin sureti ve bu suretlerin karışımından meydana gelen cisimdir. Bu da cismaniyet tarafına olan beş kapıdır.

yi' ve gaz hâlinde bulunmaları ve taâmül-i kimyevîden hâsıl olan harâret-i garîziyyedir; ve bu dört rüknün ictimâından hâsıl olan his ve harekettir ki, ona da "mizâc ve rûh" derler. Bu dört rüknün ma'nâdan ibaret olan tabîatleri ile mizâc ve rûh, cismin "ma'nâ denizi" tarafına açılan beş kapısıdır. Zîrâ bunların tabîatları tedkîk olundukda, ma'nâdan ibaret olan "kuvvet"e kadar gider; ve kuvvet sıfat olduğundan bir mevsûfun vücuduna intikāl olunur ki, o vücûd dahi künhü idrâk olunamayan bir ma'nâ-yı vahdettir ve Zât-ı Hak'tır. "Kara tarafına olan beş kapı"dan murâd dahi, bu dört rükünden her birinin sûreti ve bu sûretlerin imtizâcından hâsıl olan cisimdir. Bu da cismâniyet tarafına olan beş kapıdır.

3729. Ondan beşi his gibi renk ve koku tarafına, ondan beşi de hiss-i bâtın gibi sır isteyici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3729. Ondan beşi his gibi renk ve koku tarafına, ondan beşi de içsel his (hiss-i bâtın) gibi sır isteyici idi.

O kapılardan beşi olan dört rükün (ana unsur) ve onlardan meydana gelen cisim, küçük insanın (insân-ı sağîr) beş dış duyusu (havâss-i hamse-i zâhire) gibi renk ve koku tarafınadır. Yani bu dört ana unsur ve onlardan meydana gelen cisim koku ve renk ile ilişkilidir; ve o kapılardan beşi de, küçük insanın beş içsel duyusu (havâss-i hamse-i bâtıne) gibi sırra ve anlama ilişkindir. Yani bu dört unsurdan her birinin iç yüzü olan dört tabiat ve o dört tabiatın karışımından oluşan mizaç ve ruh da, insandaki beş içsel duyu gibi anlam ve sır isteyicidir.

O kapılardan beşi olan dört rükün ve onlardan mürekkeb olan cisim, insân-ı sağîrin havâss-i hamse-i zâhiresi gibi renk ve koku tarafınadır. Ya'nî bu dört anâsır ve onlardan mürekkeb olan cisim koku ve renk ile alakadârdır; ve o kapılardan beşi dahi, insân-ı sağîrin havâss-i hamse-i bâtınesi gibi sırra ve ma'nâya taalluk eder. Ya'nî bu dört unsurdan her birinin bâtını olan dört tabîat ve o dört tabîatin imtizâcından hâsıl olan mizâc ve rûh dahi, insandaki beş havâss-i bâtıne gibi ma'nâ ve sır isteyicidir.

3730. O binlerce sûretten ve nakış ve nigardan bir taraftan bir tarafa kararsız [3706] olarak hoş gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3730. O binlerce suretten ve nakış ve nigardan bir taraftan bir tarafa kararsız olarak hoş gittiler.

Bu şehzadeler, bu dört unsur ve cisimden meydana gelen binlerce nakış, suret ve heykelden, bu suretler aleminde bir taraftan bir tarafa hoşnut ve sevinçli bir şekilde gittiler.

Bu şehzâdeler bu dört unsur ve cisimden hâsıl olan binlerce nakış ve sûret ve heykelden bu âlem-i sûrette bir taraftan bir tarafa hoş ve mahzûz olarak gittiler.

3731. Sûretler kadehlerinden az mest ol, tâ ki put yontucu ve puta tapıcı olmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3731. Şekillerin kadehlerinden az mest ol ki put yontucu ve puta tapıcı olmayasın!

Hz. Pîr efendimiz, Hakk yolunun sâliklerine (tasavvuf yolunda ilerleyen kişilere) nasihat edip buyururlar ki: Ey sâlik! Ana unsurlardan meydana gelmiş olan cisimlerin şekilleri birer kadeh gibidir. Bu kadehlere olan eğilim ve sevgiden az mest ol ve kendini kaybedip kendinden geçme! Ta ki o şekillere olan eğilim ve sevgi yüzünden put yontucu ve puta tapıcı olmayasın! "Az mest ol!" ifadesiyle o şekillerden şeriatın izin verdiği kadar faydalanmaya işaret buyurulur. Çünkü bu şekiller âleminde insanın şekillerle olan ilişkilerini tamamen terk etmesi mümkün değildir.

Hz. Pîr efendimiz, Hak yolunun sâliklerine nasîhat edip buyururlar ki: Ey sâlik! Anâsırdan mürekkeb olan cisimlerin sûretleri birer kadeh gibidir. Bu kadehlere meyil ve muhabbetten az mest ol ve kendini kaybedip bîhûş olma! Tâ ki o sûretlere meyil ve muhabbet yüzünden put yontucu ve puta tapıcı olmayasın! "Az mest ol!" ta'bîriyle o sûretlerden [müsaade-i] şer'iyye kadar istifadeye işaret buyurulur. Zîrâ bu âlem-i sûrette beşerin sûretler ile münâsebâtı kâmilen terk etmesi mümkin değildir.

3732. Sûretlerin kadehlerinden geç, durma! Bâde kadeh içindedir velâkin kadehten değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3732. Suretlerin kadehlerinden geç, durma! Bâde kadeh içindedir, ancak kadehten değildir.

Suret kadehlerinden doğal zorunluluk dairesinde faydalanıp geç, onlara sevgiyle sarılıp durma! Çünkü kadehten istenen şey içindeki bâdedir. Ve o bâde de Hakk'ın o suretlerdeki cemâlî tecellileridir (güzelliklerinin görünmesidir). Gerçi o bâde ve şarap kadeh içindedir; ancak cisim ve suret kadehinin kendinden değildir. Görmez misin ki, insanın cismi ihtiyarladığı zaman güzelliği gider ve öldüğü zaman o güzellikten bir eser kalmaz.

Sûret kadehlerinden zarûret-i tabîiyye dâiresinde istifade edip geç, onlara muhabbetle sarılıp durma! Zîrâ kadehten matlûb olan şey içindeki bâdedir. Ve o bâde dahi Hakk'ın o sûretlerdeki tecelliyât-ı cemâliyyesidir. Gerçi o bâde ve şarâb kadeh içindedir; velâkin cisim ve sûret kadehinin kendinden değildir. Görmez misin ki, âdemin cismi ihtiyarladığı vakit güzelliği gider ve öldüğü vakit o güzellikten bir eser kalmaz.

3733. Bâde bağışlayıcı tarafına ağzı geniş aç! Vaktaki sana bâde erişir, kadeh noksan gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3733. Sonra bağışlayıcı tarafa ağzını geniş aç! Sana şarap ulaştığında, kadeh eksik gelmez.

Yani, cisim kadehlerine gönül bağlamaktan vazgeç de, o cisimlere kendi güzelliğinden ve inceliğinden şarap bahşeden Yüce Allah'ın muhabbet şarabına ağzını geniş aç! Eğer sana ilahi muhabbet şarabı ulaşırsa, o güzelliği ve inceliği tek bir şekle sınırlamayıp Hakk'ın cemal tecellisini (Allah'ın güzelliğinin görünmesini) her bir şekil kadehinde görürsün. Bu sebeple sana ilahi muhabbet şarabını içecek kadeh eksik gelmez ve kadehler çoğalır.

Ya'nî, cisim kadehlerine gönül bağlamaktan geç de, o cisimlere kendi cemâlinden güzellik ve letâfet bâdesini bahş eden Hak Teâlâ'nın şarâb-ı muhabbetine ağzını geniş aç! Eğer sana muhabbet-i ilâhiyye şarabı erişirse o güzelliği ve letâfeti bir sûrete hasr etmeyip Hakk'ın tecellî-i cemâlîsini her bir sûret kadehinde görürsün. Binâenaleyh sana muhabbet-i ilâhiyye şarabını içecek kadeh noksan gelmez ve kadehler çoğalır.

3734. Ey âdem! Ben gönül bağlayıcı olan ma'nâyım. İste! Kabuğun ve buğday sûretinin terkini söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3734. Ey âdem! Ben gönül bağlayıcı olan manayım. İste! Kabuğun ve buğday suretinin terkini söyle!

Bu şerefli beyit, Hak tarafından Mevlânâ'nın diliyle Âdemoğluna söylenmiş olması uygundur. Çünkü 1. cildin 3379 numaralı beytinde گفت المعنى هو الله شيخ دين. بحر معنیهای رب العالمين [yani "Âlemlerin Rabbinin manalarının denizi olan din şeyhi, 'Mana ancak Allah'tır' dedi"] buyurulmuş olduğundan, Yüce Allah'a "mana" denilmesi caizdir. Hak tarafından olduğuna göre: "Ey Âdem oğlu! Ben gönül bağlayıcı ve kalplerde tasarruf edici olan manayım. Sıfatlarım ve isimlerim ile eşyanın suretlerinde görünürüm. Buna göre o suretlerde beni iste! Ve meyvenin kabuğu mesabesinde olan sureti ve buğday gibi kendisinden müteselsil suretler görünen tabiî karanlığı terk et!" Bu hitap, özellik itibarıyla Hz. Pîr tarafından olduğuna göre: "Ey Âdem oğlu olan Hakk yolunun sâliki! [Ben] gönüllere Hakk'ın muhabbetini bağışlayıcı olan manayım. Buna göre benim cismanî suretime bakma da, manamı iste! Suret kabuğunu ve buğday suretini terk et!" Nitekim Hz. Pîr "Ben bu cisim değilim ki, âşıklar nazarında görüneyim. Aksine müridlerin bâtınında benim kelâmımdan baş vuran o zevk ve hoşluğum; Allah Allah! O anı bulduğun ve o zevki tattığın vakit ganimet bil ve şükret ki ben oyum!" buyurmuşlardır.

Bu beyt-i şerîf Hak tarafından lisân-ı Mevlânâ ile Benî-Adem'e olmak münâsibdir. Zîrâ 1. cildin 3379 numaralı beytinde گفت المعنى هو الله شيخ دين. بحر معنیهای رب العالمين [ya'nî "Rabbü'l-âlemînin ma'nâlarının deryâsı olan şeyh-i dîn, “Ma'nâ ancak Allah'tır" dedi] buyurulmuş olduğundan, Hak Teâlâ'ya “ma'nâ" ıtlâkı câizdir. Hak tarafından olduğuna göre: "Ey Adem oğlu! Ben gönül bağlayıcı ve kalblerde tasarruf edici olan ma'nâyım. Sıfat ve esmâm ile suver-i eşyâda zâhirim. Binâenaleyh o sûretlerde beni iste! Ve meyvenin ka- buğu mesâbesinde olan sûreti ve buğday gibi kendisinden müteselsil sûretler zâhir olan zulmet-i tabîiyyeyi terk et!" Bu hitâb husûsiyet i'tibâriyle Hz. Pîr tarafından olduğuna göre: "Ey Âdem oğlu olan Hak yolunun sâliki! [Ben] gönüllere Hakk'ın muhabbetini bağışlayıcı olan ma'nâyım. Binâenaleyh benim sûret-i cismâniyyeme bakma da, ma'nâmı iste! Sûret kabuğunu ve buğday sûretini terk et!" Nitekim Hz. Pîr "Ben bu cisim değilim ki, âşıklar nazarında manzûrum. Belki müridlerin bâtınında benim kelâmımdan baş vuran o zevk ve hoşluğum; Allah Allah! O demi bulduğun ve o zevki tattığın vakit ganîmet tut ve şükür et ki ben oyum!" buyurmuşlardır.

3735. Vaktaki bir kum Halîl için un oldu. Ey nebîl! Bil ki, buğday ma'zûldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3735. Ne zaman ki Halil için kum un oldu. Ey yüce kişi! Bil ki, buğday azledilmiştir.

Yani, Hakk'ın eşya suretlerini değiştirmesinin bir örneği de şudur ki: İbrahim Halil'in (a.s.) hizmetçileri, kıtlık zamanında köye boş dönmeleri görülmesin diye, çuvallara un yerine kum doldurarak gelmişlerdi. Yüce Allah, Halil'i (a.s.) üzmemek için, o kumları una dönüştürmüştür. Nasıl ki bu kıssa yukarılarda geçti. Ey ârif! Bundan anla ve bil ki, buğday mesabesindeki suretler, kendi makamlarından ilahi katında azledilmişlerdir ve çıkarılmışlardır. Yüce Allah, alelade bir suretten çıkardığı bir hakikati o suretten çekip alır ve başka bir suretten çıkarır. Peygamberlerin mucizeleri ve evliyanın kerametleri bu türdendir.

Ya'nî, Hakk'ın eşyâ sûretlerini değiştirmesinin bir misali dahi budur ki: İbrâhîm Halîl (a.s.)ın hizmetçileri karyeye boş dönmeleri görülmemek için kıtlık zamanında çuvallara un yerine kum doldurarak gelmişler idi. Hak Teâlâ Halîl (a.s.)ı mahzûn etmemek için, o kumları una tahvîl buyurmuştur. Nitekim bu kıssa yukarılarda geçti. Ey ârif! Bundan anla ve bil ki, buğday mesâbesindeki sûretler kendi makāmlarından ind-i ilâhide ma'zûldürler ve çıkarılmışlardır. Hak Teâlâ alel'âde bir sûretten çıkardığı bir hakîkati o sûretten nez' edip başka bir sûretten çıkarır. Mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyâ bu kabîldendir.

3736. Sûret sûretsizden vücûda gelir. Nitekim bir ateşten duman doğmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3736. Şekil, şekilsizden varlığa gelir. Nasıl ki bir ateşten duman doğmuştur.

"Ateş"ten kasıt, dört temel unsurdan biri olan ısıdır. Çünkü ateşin kırmızı renkte bir şekli vardır ve ısının şekli yoktur. Yani, yukarıda 3728 numaralı beyitte açıklandığı üzere, cisim ve şekil sahibi olan maddeler, kuvvetin yoğunlaşmasından ortaya çıkmıştır. Hâlbuki kuvvetin görünürde bir şekli yoktur. Bu sebeple şekillerin şekilsizden varlığa geldiği bugün bilimsel olarak dahi sabit olmuş bir hakikattir. Nasıl ki ısının görünürde bir şekli olmadığı hâlde oduna sirayet etse ondan görünür bir şekle sahip olan duman meydana gelir.

"Ateş"ten murâd, dört rükünden biri olan harârettir. Zirâ ateşin kırmızı renkte bir sûreti vardır ve harâretin sûreti yoktur. Ya'nî, yukarıda 3728 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, cisim ve sûret sahibi olan maddeler, kuvvetin tekâsüfünden zuhûr etmiştir. Halbuki kuvvetin zâhirde bir sûreti yoktur. Binâenaleyh sûretlerin sûretsizden vücûda geldiği bugün fennen dahi sâbit olmuş bir hakîkattir. Nitekim harâretin zâhiren bir sûreti olmadığı hâlde oduna sârî olsa ondan sûret-i zâhire sahibi olan duman peydâ olur.

3737. Musavverin en aşağı olan ayıbı hisâlde, vaktaki onu birbiri ardınca göresin, melâl gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3737. Tasvir edilmiş olanın en aşağı kusuru, huylarında, onu birbiri ardınca gördüğün zaman bıkkınlık gelir.

"Hisâl", hasletler ve huylar ve tabiatlar ve meşrepler demektir. "Musavver", tasvir edilmiş ve suretlenmiş anlamına gelir. Bazı nüshalarda "hisâl" yerine "hayâl" kelimesi vardır. Bu kelime de anlama uygundur. Yani, tasvir edilmiş olanın birtakım kusurları ve ayıpları vardır. Bunların en aşağısı şudur ki: Suret birbiri ardınca görülürse, tabiatlara ve meşreplere usanma hâli gelir. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 19. bölümünde şöyle buyurulur: "Anlama yönelmek ilk anda o kadar latif görünmez. Fakat gittikçe daha ziyade tatlı görünür. Suret ise bunun aksinedir. Önce latif görünür, sonra o suret ile ne kadar çok ülfet edersen soğursun. Kur'an'ın sureti nerede, anlamı nerede? İnsana bak! Sureti nerede, anlamı nerede? Eğer o suretten anlam giderse, bir an bile onda tutmazlar."

"Hisâl", hasletler ve huylar ve tabîatler ve meşrebler, demektir. "Musavver", tasvir olunmuş ve sûretlenmiş, ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "hisâl" yerine "hayâl" vâki'dir. Bu kelime de ma'nâya muvâfiktır. Ya'nî, musavverin birtakım kusûrları ve ayıbları vardır. Bunların en aşağısı budur ki: Sûret birbiri ardınca görülürse, tabîatlara ve meşreblere usanmak hâli gelir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyurulur: "Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret işte bunun hilafınadır. Evvelâ latîf görünür, sonra o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede, ma'nâsı nerede? İnsana nazar et! Sûreti nerede, ma'nâsı nerede? Eğer o sûretten ma'nâ giderse, bir lahza bile onda tutmazlar."

3738. Sûretsizlik sana hayret-i mahz getirir. Yüz türlü âlet aletsizlikten doğmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3738. Sûretsizlik sana saf bir hayret getirir. Yüz türlü âlet aletsizlikten doğmuştur.

"Mahz", hâlis ve saf demektir. Yani, sûretsizlik âlemini ilim ve fen yoluyla tahayyül ettiğin zaman, sana hâlis ve saf bir hayret getirir. Örneğin, sonsuz uzayın kendisi sûretsiz olduğu hâlde, milyonlarca gök cisminin sûretleri oluşmaktadır; ve bu nihayeti olmayan uzay, varlığın ta kendisi olduğu hâlde, mahiyeti ve özü hakkında akıllar durmuş ve hayrete düşmüştür. Bu sebeple yüz türlü âlet ve sebep, aletsiz ve maddesiz olarak Hakk'ın hakiki varlığından meydana gelmiştir.

"Mahz", hâlis ve sâf demektir. Ya'nî, sûretsizlik âlemini ilmen ve fennen tahayyül ettiğin vakit, sana hâlis ve sâf bir hayret getirir. Meselâ, fezâ-yı bînihâyenin kendisi sûretsiz olduğu hâlde, milyonlarca ecrâm sûretleri tekevvün etmektedir; ve bu nihâyeti olmayan fezâ ayn-i vücûd olduğu hâlde, mâhiyeti ve künhü hakkında akıllar durmuştur ve hayrete düşmüştür. Binâenaleyh yüz türlü âlet ve esbâb âletsiz ve maddesiz olarak vücûd-i hakîkî-i Hak'tan peydâ olmuştur.

3739. Elsizlikten eller dokur. Dâimâ cânın cânı ademîyi musavver yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3739. Elsizlikten eller dokur. Daima canın canı, yokluğu tasvir eder.

Bu beytin anlamında iki yön bulunur: Birincisi şudur ki: Elden uzak olan Yüce Allah, bu tabiat tezgâhında insanların ellerini dokur. Hayat sıfatından cana dirilik bahşettiği için, canın canı olan Yüce Allah insan suretini yaratır. İkinci yön şudur ki: Birinci can bitkisel ve hayvansal ruha, ikinci can ise insani ruha işarettir. Bu durumda anlam şöyle olur: "Yüce Allah, elsiz olan mana âleminden, eller sahibi olan insanı yaratır. O tasvir edilmiş Âdem'i, ondaki izafî ruh sebebiyle bitkisel ruhun ve hayvansal ruhun ruhu yapar. Yani küçük insan olan Âdem'i, büyük insan olan âlemin canı yapar ve bu münasebetle Âdem âlemde tasarruf eder."

Bu beytin ma'nâsında iki vecih vârid olur: Birisi budur ki: Elden münezzeh olan Hak Teâlâ bu tabîat destgâhında insanların ellerini dokur. Sıfat-ı Hayât'ından câna dirilik ifâza buyurduğu cihetle, cânın cânı olan Hak Teâlâ insan sûretini yaratır. İkinci vecih budur ki: Birinci cân rûh-ı nebâtî ve hayvânîye ve ikinci cân rûh-ı insânîye işarettir. Bu sûrette ma'nâ şöyle olur: "Hak Teâlâ elsiz olan ma'nâ âleminden eller sahibi olan insanı yaratır. O musavver olan âdemi, ondaki rûh-ı izâfî sebebiyle rûh-ı nebâtî ve rûh-ı hayvânînin rûhu yapar. Ya'nî insân-ı sağîr olan âdemi insân-ı kebîr olan âlemin cânı yapar ve bu münasebetle âdem âlemde tasarruf eder."

3740. Öyleki gönülde hicrden ve visâlden türlü türlü hayal dokunmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3740. Öyle ki gönülde ayrılıktan ve kavuşmaktan türlü türlü hayaller dokunmuş olur.

Şekilsizden şekil doğmasının bir örneği de şöyledir: Sevdiği bir şeyden ayrıldığından veya ona kavuşmasından insanın kalbinde türlü türlü hayaller dokunmuş olur. Ayrılık ve kavuşmak birer anlamdır. Onların şekilleri yoktur. Fakat bu anlamların kalbinde birtakım hayalî şekiller belirir.

Sûretsizden sûret doğmasının bir misali de öyledir ki: Sevdiği bir şeyden ayrıldığından veyâ ona kavuşmasından insanın destgâh-ı kalbinde türlü türlü hayaller dokunmuş olur. Ayrılık ve kavuşmak birer ma'nâdır. Onların sûretleri yoktur. Fakat bu ma'nâların kalbinde birtakım hayâlî sûretler peydâ olur.

3741. Bu müessir hiç esere benzer mi? Ses ve feryad hiç zarara benzer mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3741. Bu etki eden hiç esere benzer mi? Ses ve feryat hiç zarara benzer mi?

Hiç etki eden bu ayrılık ve kavuşma anlamları, bu anlamların etkisiyle kalbinde oluşan hayal suretlerine benzer mi? Zarar türünden olan ayrılık anlamı, o ayrılık zararından kaynaklanan ağlamaya ve ağlamadan oluşan sese benzer mi?

Hiç müessir olan bu hicr ve visâl ya'nî ayrılık ve kavuşma ma'nâları bu ma'nâların te'sîriyle kalbinde hâsıl olan hayâl sûretlerine benzer mi? Zarar nev'inden olan ayrılık ma'nâsı, o ayrılık zararından mütevellid olan ağlamaya ve ağlamadan hâsıl olan sese benzer mi?

3742. Feryadın sûreti vardır. Zarar sûretsizdir. Zarardan el çiğnerler ki, onun eli yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3742. Feryadın bir şekli vardır. Zarar şekilsizdir. Zarardan el çiğnerler ki, onun eli yoktur.

Ağlamanın ve feryadın bir şekli vardır. Fakat o zararın bir şekli yoktur. Zarara uğrayan kimseler üzüntülerinden ellerini ısırırlar ve sanki bu ısırmakla tabiatları onları bu zarardan intikam almaya sevk eder. Hâlbuki şekilsiz olan zararın eli yoktur.

Ağlamanın ve feryâdın sûreti vardır. Fakat o zararın sûreti yoktur. Zarara giriftâr olan kimseler teessürlerinden ellerini ısırırlar ve gûyâ bu ısırmakla tabîatları onları bu zarardan intikāma sevk eder. Halbuki sûretsiz olan zararın eli yoktur.

3743. Ey delil isteyen! Bu mesel layıksızdır. Tefhîm hîlesi için "cühdü'l-mukıl"dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3743. Ey delil isteyen! Bu örnek uygun değildir. Anlatma hilesi için "fakirin çabası"dır.

"Müstedill", "istidlâl" (delil isteme) masdarından türemiş bir ism-i fâildir, "delil talep eden" anlamına gelir. "Cühdü'l-mukıll", fakirin çalışması ve az çalışmak anlamındadır. Yani, ey sûretsizden sûretin doğmasına delil isteyen kimse! Bizim bu yukarıda açıkladığımız örnek, Yüce Allah'a karşı uygun değildir. Fakat anlamayı sağlama hilesi ve tedbiri için, bir fakirin kendisine lazım olan az bir şeyi tedarik etmek için çalışması gibidir. Bununla birlikte bugün fen, gök cisimlerinin suretlerinin, suretsiz olan esirin yoğunlaşmasından ortaya çıktığını göstermektedir.

"Müstedill", "istidlâl" masdarından ism-i fâildir, "delîl taleb eden" demektir. "Cühdü'l-mukıll", fakîrin çalışması ve az çalışmak ma'nâsınadır. Ya'nî, ey sûretsizden sûretin doğmasına delîl isteyen kimse! Bizim bu yukarıda beyân ettiğimiz mesel Hakk'a karşı lâyıksızdır. Fakat anlamak hîlesi ve tedbîri için bir fakîrin kendisine lâzım olan az bir şeyi tedarik için çalışması kabîlindendir. Maahâzâ bugün fen ecrâm-ı semâviyye sûretlerinin sûretsiz olan esîrin tekâsüfünden zâhir olduğunu göstermektedir.

3744. Sûretsiz olan sun' bir sûret nakşeder. Ten havâs ve bir âlet ile neşv ü nemâ bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3744. Sûretsiz olan sanat, bir sûret nakşeder. Beden, duyular ve bir âlet ile gelişir.

Yani, sanat bir anlamdır ve sûreti yoktur. O anlam bir sûrete ilişince ortaya çıkar. Şimdi bu sûretsiz olan Hakk'ın sanatı, bu yoğunluk âleminde bir insan sûreti nakşeder; ve o insanın cismi ve heykeli, dış duyular ve o cismin âleti olan uzuvlar ile gelişir.

Ya'nî, san'at bir ma'nâdır ve sûreti yoktur. O ma'nâ bir sûrete taalluk edince zâhir olur. İmdi bu sûretsiz olan Hakk'ın san'atı bu âlem-i kesâfette bir insan sûreti nakşeder; ve o insanın cisim ve heykeli havâss-i zâhire ile ve o cismin âleti olan a'zâ ile neşv ü nemâ bulur.

3745. Hattâ ne sûret olursa, o kendi vefkı üzere cismi iyiye ve kötüye getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3745. Hatta hangi suret olursa olsun, o kendi uygunluğuna göre cismi iyiye ve kötüye getirir.

Bu şerefli beyitte, Neml Suresi'nde geçen صَنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ (Neml, 27/88) yani "Allah'ın sanatı her şeyi sağlam ve kusursuz yaptı" ve İsra Suresi'nde geçen كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsra, 17/84) yani "Herkes kendi yaratılışına göre iş yapar" ayet-i kerimelerine işaret buyrulur. Yani, sanat bir sıfat olup bir anlamdan ibarettir. Yüce Allah'ın sanat sıfatı, kendi sıfatlarından her bir sıfatının suretini ilahi ilminde meydana getirdi. Bu ilmi suret, bu âlemde görünen her bir cismin tekil sabit hakikati ve hakikatidir. Buna göre, ilahi ilminde sabit olan hangi suret olursa olsun, bu cismaniyet âleminde o ilmi suretin ilişkin olduğu bir cisim, يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsra, 17/84) [yani "Kendi yaratılışına göre iş yapar"] ayet-i kerimesi gereğince, iyiden ve kötüden her ne isterse, kendi hakikatine uygun olarak işler. Çünkü صَنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ (Neml, 27/88) [yani "Allah'ın sanatı her şeyi sağlam ve kusursuz yaptı"] ayet-i kerimesi gereğince, ilahi sanat her şeyi ilahi ilminde, o şeyin istidat diliyle talep ettiği hal üzerine sağlamlaştırmış ve tespit etmiştir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de vâki' صَنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ (Neml, 27/88) ya'nî "Allah'ın sun'u her şeyi tesbît etti" ve sûre-i İsrâ'da vâki' كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'nî "Her kimse hilkati üzerine iş işler" âyet-i kerîmeleri-ne işaret buyurulur. Ya'nî, san'at sıfat olup bir ma'nâdan ibârettir. Hak Teâlâ'nın sıfat-ı sun'u kendi sıfatlarından her bir sıfatının sûretini ilm-i ilâhîsinde peydâ etti. Bu sûret-i ilmiyye bu âlemde zâhir olan her bir cismin ayn-ı sâbite-si ve hakîkatidir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîde sâbit olan her ne sûret olursa, bu cismâniyet âleminde o sûret-i ilmiyyenin taalluk ettiği bir cisim يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) [ya'nî "Kendi hilkati üzerine iş işler"] âyet-i kerîmesi mûcibince iyiden ve kötüden her ne isterse, kendi hakîkatine muvâfık olarak işler. Zîrâ صَنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ (Neml, 27/88) [ya'nî "Allah'ın sun'u her şeyi tesbît etti"] âyet-i kerîmesi mûcibince sun'-ı ilâhî her şeyi ilm-i ilâhîsinde o şeyin li-sân-ı isti'dâd ile taleb ettiği hâl üzerine tahkîm ve tesbît etmiştir.

3746. Eğer ni'metin sûreti olursa, şükür edici olur. Mühletin sûreti olursa, sabır edici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3746. Eğer nimetin sureti olursa, şükredici olur. Mühletin sureti olursa, sabredici olur.

Eğer bir kimsenin ilmî suretini Yüce Allah nimet anlamı üzerine tespit etmiş ise, o kimsenin cismi bu suret âleminde nimete nail olup şükredici olur; ve eğer mühlet yani ağırbaşlılık ve gecikme anlamı üzerine tespit etmiş ise, o kimsenin bu suret âlemindeki işleri gecikme ve ağırbaşlılık dairesinde meydana gelip, onun cismi sabredici olur.

Eğer bir kimsenin sûret-i ilmiyyesini Hak Teâlâ ni'met ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimsenin cismi bu âlem-i sûrette nâil-i ni'met olup şükür edici olur; ve eğer mühlet ya'nî teennî ve te'hîr ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimsenin bu âlem-i sûretteki umûru te'hîr ve teennî dâiresinde vâki' olup, onun cismi sabredici olur.

3747. Bir rahm sûreti olursa büyüyücü olur. Bir zahmin sûreti olursa nâlân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3747. Bir rahm sureti olursa büyüyücü olur. Bir zahm sureti olursa inleyici olur.

"Bâlân", "büyümek ve gelişmek" anlamına gelen "bâlîden" mastarından türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim). Yani, Yüce Allah eğer bir kimsenin ilmî suretini ve sabit hakikatini rahmet ve şefkat anlamı üzerine tespit etmiş ise, o kimse bu görünen âlemde sevinç ve neşe içinde büyür ve gelişir; ve eğer yara ve kahır anlamı üzerine tespit etmiş ise, o kimsenin cismi elem ve azap içinde inleyici olur.

“Bâlân”, “büyümek ve neşv ü nemâ” ma'nâsına olan “bâlîden” masdarından ism-i fâildir. Ya'nî, Hak Teâlâ eğer bir kimsenin sûret-i ilmiyyesini ve ayn-ı sâbitesini rahmet ve re'fet ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimse bu âlem-i sûrette ferah ve şâdî içinde büyür ve neşv ü nemâ bulur; ve eğer zahm ve kahr ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimsenin cismi elem ve azâb içinde nâlân olur.

3748. Bir şehrin sûreti olursa, sefer tutar. Bir okun sûreti olursa, siper tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3748. Bir şehrin sureti olursa, sefer tutar. Bir okun sureti olursa, siper tutar.

"Şehr", "kılıç ve kalkan gibi silahları kınından çekip çıkarmak" demektir (Ahteri). Başka anlamları da vardır. Burada ikinci mısraın karinesiyle bu anlam uygundur. Yani, Yüce Allah bir kimsenin ilimdeki suretini bir "şehr" suretinde, yani silahşörlük anlamı üzerine tespit etmiş ise, o kimse harbe ve gazaya sefer eder; ve eğer ok atıcılık anlamı üzerine tespit etmiş ise, bu suretler âleminde siper ve kalkan tutmakta mahir olur.

"Şehr", "kılıç ve kalkan gibi silahları kınından çekip çıkarmak" demektir (Ahteri). Diğer ma'nâları da vardır. Burada ikinci mısra' karînesiyle bu ma'nâ münasibdir. Ya'nî, Hak Teâlâ bir kimsenin sûret-i ilmiyyesini bir "şehr" sûretinde, ya'nî silahşörlük ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimse harbe ve gazâya sefer eder; ve eğer ok atıcılık ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, bu âlem-i sûrette siper ve kalkan tutmakta mâhir olur.

3749. Güzellerin sûreti olursa, işret eder. Gaybe mensub sûret olursa, halvet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3749. Güzellerin sureti olursa, içki içer. Gayba ait suret olursa, yalnız kalır.

Yani, eğer güzellerin suretine düşkünlük anlamı üzerine karar vermiş ise, bu suretler âleminde güzellerle düşüp kalkar. Eğer gayb âlemine ve ruhanîlik âlemine ait olma anlamı üzerine karar vermiş ise, o kişi bu yoğunluk âleminde halktan uzaklaşır ve yalnız kalır.

Ya'nî, eğer güzellerin sûretine ibtilâ ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, bu âlem-i sûrette güzeller ile muâşeret eder. Eğer âlem-i gayba ve rûhâniyet âlemine mensûbiyet ma'nâsı üzerine tesbît etmiş ise, o kimse bu âlem-i kesâfette halktan halvet ve inzivâ eder.

3750. Muhtaçlık sûreti kesb tarafına getirir. Bâzûverlik sûreti gasba getirir. [3726]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3750. Muhtaçlık şekli kesb tarafına getirir. Güçlü olma şekli gasba getirir.

"Bâzûver", kol gücü sahibi demektir. Yani, kısaca herkesin düşüncesi ve fikri, ilâhî ilimde sabit olan hakikatinin gereğine göre olur. Eğer onun hakikati muhtaçlık ve fakirlik şekli olursa, o kimse dünyada kesbi (irâdî kazanımı) düşünür ve kesb tarafına gider. Hakikati kol gücü sahibi olmak üzere sabit olan kimse, bu cismaniyet âleminde zorba olup, şunun bunun hakkını gasb etmeye çabalar.

"Bâzûver", kuvvet-i bâzû sâhibi demektir. Ya'nî, velhâsıl herkesin düşüncesi ve fikri, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatinin îcâbına göre olur. Eğer onun hakîkati muhtaçlık ve fakr sûreti olursa, o kimse dünyâda kesbi düşünür ve kesb tarafına gider. Hakîkati kuvvet-i bâzû sâhibi olmak üzere sâbit olan kimse, bu cismâniyet âleminde zorba olup, şunun bunun hakkını gasb etmeye çabalar.

3751. Türlü türlü hayalden olan fiilin dâîsi bu had ve endâzelerden hâriç olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3751. Türlü türlü hayalden kaynaklanan fiilin sebebi, bu sınır ve ölçülerin dışındadır.

Bu şerefli beyitte iki anlam ortaya çıkar: Birincisi, insanın türlü türlü hayalleri, kendisinden çıkan fiillerin sebebi ve kaynağıdır. Görünen âlemde hayallerin şekli yoktur. Fakat fiillerin şekli açıktır; ve bu hayaller de, yukarıda açıklandığı üzere, kendi hakikati olan sabit hakikatinin sınır ve ölçüsünden ortaya çıkar, demektir. Diğer anlam da şöyledir: Yani yukarıda zikrettiğimiz bu sabit hakikatlerin halleri, sınır ve ölçünün dışındadır. Yani bu hallerin hepsini saymak mümkün değildir. Çünkü ilahi sıfatlar ve isimler sonsuzdur. Özeti şudur ki: İnsanın fiillerinin sebebi ve kaynağı türlü türlü hayallerden ve düşüncelerden gelir.

Bu beyt-i şerîfte iki ma'nâ vârid olur: Birisi, insanın türlü türlü hayalleri kendisinden sâdır olan fiillerin dâîsi ve bâisidir. Zâhirde hayallerin sûreti yoktur. Fakat fiillerin sûreti zâhirdir; ve bu hayaller dahi, yukarıda îzâh olunduğu üzere, kendi hakîkati olan ayn-ı sâbitesinin had ve endâzesinden ve ölçüsünden zuhûr eder, demek olur. Diğer ma'nâ dahi şöyle olur: Ya'nî yukarıda zikr ettiğimiz bu a'yân-ı sâbitenin halleri, had ve endâzeden hâriç olur. Ya'nî bu ahvâlin hepsini ta'dâd etmek kābil değildir. Çünkü sıfat ve esmâ-i ilâhiyye nâmütenâhîdir. Hülâsası budur ki: İnsanın fiillerinin dâîsi ve bâisi türlü türlü hayallerden ve endîşelerdendir.

3752. Nihayetsiz mezhebler ve san'atlar, hep düşünceler sûretinin zıllidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3752. Sonsuz mezhepler ve sanatlar, hep düşüncelerin suretinin gölgesidir.

"Kîş", mezhep ve din; "pîşe" sanat demektir. Yani, sonsuz olan mezhepler ve sanatlar hep düşüncelerin suretinin zılli (gölgesi) ve gölgesidir. Çünkü insan fiilden önce o yapacağı işi düşünür. Sonra o düşüncenin suretini fiil sahasına getirir. Hâlbuki insanın o düşüncesi o fiili ile beraber dışarıya çıkmadı. Eğer çıksa idi, insanın zihninde o düşünce kalmamak icap ederdi. Hâlbuki fiil ortaya çıkmakla düşünce yine insanın zihninde kalıcıdır. Bu sebeple o fiil o düşüncenin aynısı değil, aksine gölgesi ve yansımasıdır. Bunun gibi sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) dahi ilahi fiillerden, cisimlerin yaratılması ile beraber ilahi ilimden dışarıya çıkmaz. Aksine cisimlerde ortaya çıkan haller, ilmi suretlerin gölgesi ve yansıması olur. Bunun için muhakkikîn (hakikati araştıran) zatlar "الاعيان ما شمت رائحة الوجود" yani "Sabit hakikatler izafî varlık (mutlak varlığa göre) kokusunu koklamamıştır" buyurmuşlardır. Gelecek beyitlerde bu mana özetlenmiştir:

"Cümlenin ruhları sabit hakikatlerin gölgesidirler. Cümlenin cisimleri ruhların gölgesidirler. Sabit hakikatler dahi Hakk'ın isimlerinin gölgesidirler. İsimler dahi Mutlak Zât'ın gölgesidirler. Mademki sen kimin gölgesi olduğunu bildin, bu sebeple ölmekten ve yaşamaktan uzaksın!"

“Kîş”, mezheb ve dîn; “pîşe” san'at. Ya'nî, nihâyetsiz olan mezhebler ve san'atlar hep düşünceler sûretinin zılli ve gölgesidir. Zîrâ insan fiilden evvel o yapacağı işi düşünür. Sonra o düşüncenin sûretini fiil sahasına getirir. Halbuki insanın o düşüncesi o fiili ile beraber dışarıya çıkmadı. Eğer çıksa idi, insanın zihninde o düşünce kalmamak îcâb ederdi. Halbuki fiil zahir olmakla düşünce yine insanın zihninde bâkîdir. Binâenaleyh o fiil o düşüncenin aynı değil, belki zılli ve gölgesidir. Bunun gibi a'yân-ı sâbite dahi ef'âl-i ilâhiyyeden halk-ı ecsâm ile beraber ilm-i ilâhîden dışarıya çıkmaz. Belki cisimlerde zâhir olan ahvâl, suver-i ilmiyyenin zılli ve gölgesi olur. Bunun için muhakkıkîn hazarâtı الاعيان ما شمت رائحة الوجود ya'ni "A'yân-ı sâbite vücûd-i izâfi kokusunu koklamamıştır" buyurmuşlardır. Atîdeki beyitlerde bu ma'nâ hülâsa buyurulmuştur:

"Cümlenin rûhları a'yân-ı sâbitenin zıllidirler. Cümlenin cisimleri rûhların zıllidirler. A'yân-ı sabite dahi Hakk'ın isimlerinin zıllidirler. İsimler dahi Zât-ı Mutlakın zıllidirler. Mâdemki sen kimin zılli olduğunu bildin, binâenaleyh ölmekten ve yaşamaktan fâriğsin!"

3753. Kavm, dam kenarında hoş durmuş. Yer üzerinde her birinin gölgesini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3753. Kavim, dam kenarında hoş durmuş. Yer üzerinde her birinin gölgesini gör!

Yani, fikirler ve düşünceler gölgelerinin fiil sahasında ortaya çıkışı, evin damı kenarında ayakta duran birtakım kimselerden her birinin gölgesinin yere düşmesine benzer.

Ya'nî, fikirler ve düşünceler gölgelerinin fiil sahasında zuhûru, evin damı kenarında ayak üzerinde duran birtakım kimselerden her birinin gölgesi yere düşmesine benzer.

3754. Meşîd olan damın üzerinde fikrin sûreti vardır; ve o amel gölgesi erkân üzerinde zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3754. Yüksek ve sağlam olan çatının üzerinde fikrin sureti vardır; ve o amel gölgesi beden uzuvları üzerinde görünür.

"Meşîd", yüksek ve sağlam demektir. Bundan maksat insan beynidir. Yani, yüksek ve sağlam çatı konumunda olan insan beyninde çeşitli fikirlerin sureti vardır; ve insanın o fikirlere göre meydana gelen ameli, gölgeler gibi onun beden uzuvları ve organları üzerinde belirir.

"Meşîd", yüksek ve muhkem, demektir. Bundan murâd dimâğ-ı beşerdir. Ya'nî, yüksek ve muhkem dam mesâbesinde olan dimâğ-ı beşerde muhtelif fikirlerin sûreti vardır; ve insanın o fikirlere göre vâki' olan ameli gölgeler gibi onun erkânı ve a'zâsı üzerinde zâhir olur.

3755. Fiil senin erkânın ve fikrin üzerinde müktetemdir. Lâkin te'sîrde ve vuslatta ikisi beraberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3755. Fiil senin uzuvların ve fikrin üzerinde gizlidir. Lakin tesirde ve kavuşmada ikisi beraberdir.

Bu sebeple ey insan! Senin fiilin senin dış bedeninin uzuvlarında ve beynindeki fikirlerde gizlidir ve saklanmıştır. Fakat yaptığın eserde ve o eser üzerine kavuşmada fikir ile fiil beraber olarak ortaya çıkar. Yani bir eser üzerine meydana gelen tesirde hem fiil hem de fikir görünür. Buraya kadar olan beyitlerde manadan surete geçiş açıklanmıştır. Gelecek beyitlerde suretten manaya geçiş açıklanır.

Binâenaleyh ey insan! Senin fiilin senin cism-i zâhirînin uzuvlarında ve dimâğındaki fikirlerde müktetemdir ve gizlenmiştir. Fakat yaptığın eserde ve o eser üzerine kavuşmakta fikir ile fiil beraber olarak zâhir olur. Ya'nî bir eser üzerine vâki' olan te'sîrde hem fiil ve hem de fikir görünür. Buraya kadar olan beyitlerde ma'nâdan sûrete intikāl beyân buyurulmuştur. Atîdeki beyitlerde sûretten ma'nâya intikāl beyân buyurulur.

3756. Bezmde olan o sûretler ki, hoşluk kadehindendir, onun fâidesi bî-hodluk ve bî-hûşluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3756. Mecliste bulunan o suretler ki, hoşluk kadehinden gelir, onun faydası kendinden geçmek ve baygınlıktır.

"Hoşluk", zevk demektir; "bî-hodî" ise kendinden geçmektir. "Hoşluk kadehi"nden kastedilen, suretleri görünen içki kadehleridir. Yani, eğlence ve içki meclisinde bulunan içki kadehlerinin suretinin faydası, içkiyi içtikten sonra kendinden geçmek ve baygın olmak anlamındadır. Bu sebeple içki kadehlerinin suretleri görüldüğü zaman, bu anlamlara geçilir.

"Hoşluk", zevk; "bî-hodî" kendinden geçmek. "Hoşluk kadehi"nden murâd, sûretleri zâhir olan içki kadehleridir. Ya'nî, ayş ve işret meclisinde olan içki kadehlerinin sûretinin fâidesi, içkiyi içtikten sonra kendinden geçmek ve bî-hûş olmak ma'nâsıdır. Binâenaleyh içki kadehlerinin sûretleri görüldüğü vakit, bu ma'nâlara intikāl olunur.

3757. Erkeğin ve kadının ve la'b ve cima'ın sûreti vardır. Onun fâidesi vikā' vaktinin bî-hûşluğudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3757. Erkeğin ve kadının ve oynaşmanın ve cinsel birleşmenin bir şekli vardır. Onun faydası, cinsel birleşme vaktindeki kendinden geçme hâlidir.

"Vikâ", cinsel birleşme anlamındadır. Yani, erkeğin ve kadının cismanî şekilleri ve oynaşmalarının ve cinsel birleşmelerinin bir şekli vardır ve bu, açıkça görünür. Bu görünen şekillerin faydası, erkeğin ve kadının cinsel birleşme vaktindeki boşalmalarından meydana gelen kendinden geçme hâlidir ki, bu kendinden geçme zevki de bu şekillerden doğan anlamdır.

“Vikā”, cimâ' ma'nâsınadır. Ya'nî, erkeğin ve kadının sûret-i cismâniyyeleri ve oynaşmalarının ve cimâ'larının sûreti vardır ve zâhirdir. Bu zâhir olan sûretlerin fâidesi erkeğin ve kadının cimâ' vaktindeki inzâllerinden hâsıl olan bî-hûşluktur ki, bu bî-huşluk zevki dahi bu sûretlerden doğan ma'nâdır.

3758. Tuz ve ekmeğin sûreti ki, o ni'mettir, onun fâidesi o sûretsiz olan o kuvvettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3758. Tuz ve ekmeğin şekli ki, o nimettir, onun faydası o şekilsiz olan kuvvettir.

Aynı şekilde ilahi bir nimetten ibaret olan tuz ve ekmek şekillerinin faydası da, şekilsiz bir anlamdan ibaret olan bedenin kuvvetidir.

Ve kezâ bir ni'met-i ilâhiyyeden ibaret olan tuz ve ekmek sûretlerinin fâidesi dahi, sûretsiz bir ma'nâdan ibaret olan cismin kuvvetidir.

3759. Mesaftan o kılıcın ve kalkanın sûreti vardır. Onun fâidesi sûretsizliktir, ya'nî zaferdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3759. Uzaklıktan o kılıcın ve kalkanın şekli vardır. Onun faydası şekilsizliktir, yani zaferdir.

"Mesâff", "saf mahalli" anlamına gelen "mesaff" kelimesinin çoğuludur; ve aynı şekilde harp safları yerlerinde kılıç ve kalkan şekilleri vardır; ve bu şekillerin faydası, anlamdan ibaret olan zafer ve düşmana galip gelmektir. O şekillerden bu anlama geçilir.

“Mesâff”, “saf mahalli” ma'nâsına olan “mesaff” kelimesinin cem'idir; ve kezâ harb saffi yerlerinde kılıç ve kalkan sûretleri vardır; ve bu sûretlerin faidesi ma'nâdan ibaret olan zafer ve düşmana galebedir. O sûretlerden bu ma'nâya intikāl olunur.

3760. Ders mahalli ve ta'lik ve onun sûretleri ilme muttasıl olduğu vakit, tayy [3736] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3760. Ders yeri ve asma ve onun suretleri ilme bağlandığı zaman, tayy (dürme, ortadan kaldırma) oldu.

Yani, suretlerden istenen şey manadır. Nasıl ki ilim derslerinin yeri ve mektebi ve cismin mektebe asılması ve mektepteki kürsüler ve sıralar ve kitaplar gibi suretler, hep mana olan ilmin elde edilmesi içindir. Öğrenci, manadan ibaret olan bu ilme ulaştığı zaman, artık o suretler dürülüp bükülür ve ortadan kalkar ve bu suretlere lüzum kalmamış olur.

Ya'nî, sûretlerden matlûb olan şey ma'nâdır. Nitekim ilim derslerinin mahalli ve mektebi ve cismin mektebe ta'lîki ve asılması ve mektebdeki kürsüler ve sıralar ve kitâblar gibi süretler, hep ma'nâ olan ilmin tahsîli içindir. Tâlib, ma'nâdan ibaret olan bu ilme ulaştığı vakit, artık o sûretler dürülüp bükülür ve ortadan kalkar ve bu sûretlere lüzûm kalmamış olur.

3761. Mâdemki bu süretler sûretsizin bendesidirler, binâenaleyh niçin ni'met sahibinin nefyindedirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3761. Mademki bu suretler suretsizin kullarıdırlar, bu sebeple niçin nimet sahibinin inkârındadırlar?

Bu örneklerden anlaşıldığına göre, mademki bu suretler suretsiz olan mananın kullarıdırlar; bu sebeple inkârcılar, azametli ve kuşatıcı bir manadan ibaret olan nimet sahibini ve Yüce Allah'ı bu suret âleminden inkâr ederler ve "Bu suret âleminin tedbir eden ve hikmet sahibi bir yaratıcısı yoktur" derler.

Bu misâllerden anlaşıldığına göre, mâdemki bu sûretler sûretsiz olan ma'nânın bendesidirler; binâenaleyh münkirler bir ma'nâ-yı azîm ve muhîtten ibaret olan sâhib-i ni'meti ve Hak Teâlâ'yı bu sûret âleminden nefy ederler ve “Bu âlem-i sûretin müdebbir ve hakîm olan mûcidi yoktur” derler.

3762. Bu sûretler sûretsizden vücûd tutar. Binâenaleyh onun mûcidi üzerine inkâr nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3762. Bu suretler, suretsiz olandan varlık kazanır. Buna göre, onun yaratıcısını inkâr etmek nedir?

Bu sonsuz şeylerin suretleri, suretten uzak olan hakiki varlıktan varlık kazanır ve onun varlığından ortaya çıkar. Buna göre, o suretlerin yaratıcısını inkâr etmenin anlamı nedir? Ve akılsız ve fikirsiz olan doğadan bu şekillerin düzeni ortaya çıkar mı? Örneğin, ilahlığı inkâr eden birinin cebinde çalışan saate birisi çıkıp, "Bu saat doğada oluşmuş olan madendendir. O madenin zerreleri tesadüfen kendi kendine birleşip bu düzeni bulmuştur" dese, deliliğine hükmeder. Halbuki kendisi, saat makinesine kıyaslanamayacak kadar bir düzen ve azametle tertip edilmiş olan güneş sistemi makinesinin uzayda sahipsiz olarak bir sis kanununa tabi olduğunu iddia eder. Aklın bu derece hafifliğine hayret etmemek mümkün olur mu?

Bu eşyâ-yı bî-nihâyenin sûretleri, o sûretten münezzeh olan vücûd-i hakîkîden vücûd iktisâb ederler ve onun varlığından zâhir olurlar. Binâenaleyh o sûretlerin mûcidini inkâr etmenin ma'nâsı nedir? Ve akılsız ve fikirsiz olan tabîattan bu intizâm-ı eşkâl zâhir olur mu? Meselâ bir münkir-i ulûhiyyetin cebinde işleyen sâate birisi çıkıp, "Bu sâat tabîatta mütekevvin olan ma'dendendir. O ma'denin zerreleri bi't-tesadüf kendi kendine birleşip bu intizâmı bulmuştur" dese, deliliğine hükmeder. Halbuki kendisi sâat makinesine nazaran gayr-ı kābil-i kıyas bir intizâm ve azametle tertîb edilmiş olan manzûme-i şemsiyye makinesinin fezâda sahibsiz olarak bir sis kānûnuna tâbi' olduğunu iddia eder. Aklın bu derece hiffetine hayret etmemek kābil olur mu?

3763. Muhakkak onun inkârı ondan zuhur bulur. Onun bu kârı kendi aksinin gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3763. Muhakkak onun inkârı ondan ortaya çıkar. Onun bu işi kendi aksinin dışında değildir.

Bu şerefli beyit, yukarıda geçen 3745 numaralı beytin teyididir. Yani, o inkârcının bu inkârı yine ondan, yani kendi hakikatinden ortaya çıkar ve o inkârcının bu işi kendi hakikatinin aksinin dışında değildir. Çünkü inkârcının hakikati ve tekil sabit hakikati, ilâhî ilimde Mudıll (saptıran) isminin mazharı (tecelli yeri) olarak meydana gelmiştir. Diğer bir ifadeyle, Mudıll ismi ilâhî ilimde bu şekilde zuhur etmeyi istemiştir. Buna göre inkârcının bu cismaniyet âleminde meydana gelen inkârı, ancak bu tekil sabit hakikatinin aksidir. Bunun sırrı şudur ki: İlâhî isimler zıt ve karşılıklıdır. Bu suret âleminde "Hâdî" (hidayet veren) isminin mazharı olan müminler Hakk'ın varlığını ispat ederler; ve bu ismin zıddı olan Mudıll isminin mazharı olan inkârcılar da Hakk'ın varlığını inkâr ederler. Eşya kendilerinin zıddıyla ortaya çıktığından, inkârın varlığı ispatın ortaya çıkmasına hizmet eder. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar: "Hakk'ı ispat eden kimse, daima Hakk'ı açığa çıkarır. Nefy (inkâr) eden kimse dahi Hakk'ı açığa çıkarandır. Çünkü nefy meydana gelmeksizin bir şeyin ispatı tasavvur edilebilir olmaz. Olsa da lezzetsiz ve zevksiz olur. Mesela münazırın biri mecliste bir meseleyi konu edinir. Eğer orada "Lâ nüsellim" yani "Teslim ve kabul etmeyiz" diyen bir muhalif olmazsa, o neyi ispat eder? Onun nüktesinde ne zevk olur? Çünkü ispat, nefy karşısında hoş olur. Bunun gibi bu âlem dahi Hakk'ı açığa çıkarma yeridir. İspat eden ve nefy eden olmaksızın bu yerde bir parlaklık bulunmaz; Ve her ikisi de Hakk'ı açığa çıkarandır."

Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 3745 numaralı beytin te'yîdidir. Ya'nî, o münkirin bu inkârı yine ondan ya'nî kendi hakîkatinden zuhûr eder ve o münkirin bu işi kendi hakîkatinin aksinin gayri değildir. Zîrâ münkirin hakîkati ve ayn-ı sâbitesi ilm-i ilâhîde Mudıll isminin mazharı olarak peydâ olmuştur. Ta'bîr-i dîger ile Mudıll ismi ilm-i ilâhîde bu sûretle zuhûru istemiştir. Binâenaleyh münkirin bu cismâniyet âleminde vâki' olan inkârı, ancak bu ayn-ı sâbitesinin aksidir. Bunun sırrı budur ki: Esmâ-i ilâhiyye mütezâdd ve mütekābildir. Bu âlem-i sûrette "Hâdî" isminin mazharı olan mü'minler Hakk'ın vücûdunu isbât ederler; ve bu ismin zıddı olan Mudıll isminin mazharı olan münkirler dahi Hakk'ın vücudunu inkâr ederler. Eşyâ kendilerinin zıddıyla inkişaf ettiğinden, inkârın vücûdu isbâtın inkişafına hizmet eder. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar: "Müsbit-i Hak olan kimse, dâimâ Hakk'ı ızhâr eder. Nefy eden kimse dahi Hakk'ı muzhirdir. Zîrâ nefy vâki' olmaksızın bir şeyin isbâtı tasavvur-pezîr olmaz. Olsa da lezzetsiz ve zevksiz olur. Meselâ münâzırın biri mecliste bir mes'ele mevzû'-i bahs eder. Eğer orada "Lâ nüsellim" ya'nî "Teslîm ve kabûl etmeyiz" diyen bir muârız olmazsa, o neyi isbât eder? Onun nüktesinde ne zevk olur? Zîrâ isbât, nefy mukābelesinde hoş olur. Bunun gibi bu âlem da- hi ızhar-ı Hak mahallidir. Müsbit ve nâfi olmaksızın bu mahalde bir revnak bulunmaz; Ve her ikisi de muzhir-i Hak'tırlar."

3764. Duvarın ve her mekânın tavanının sûretini, mi'mârın düşüncesinin gölgesinin sûreti bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3764. Duvarın ve her mekânın tavanının şeklini, mimarın düşüncesinin gölgesinin şekli bil!

Örneğin bu cismaniyet âlemindeki bir duvar ve her bir mekân ve meskenin tavanı birer şekil sahibidirler. Onların bu şekilleri öncelikle mimarın ilminde ve zihninde sabit olur; ve sonra mimar o şekilleri tuğla, kerpiç ve tahta gibi birtakım maddeler ile varlığa getirir; ve bu şekiller mimarın düşüncesinin ve ilminin gölgesi ve yansıması olur; ve şekilsiz olan fikirden varlığa gelir.

Meselâ bu cismâniyet âlemindeki bir duvar ve her bir mekân ve meskenin tavanı birer sûret sahibidirler. Onların bu sûretleri evvelen mi'mârın ilminde ve zihninde sabit olur; ve sonra mi'mâr o sûretleri tuğla, kerpiç ve tahta gibi birtakım maddeler ile vücûda getirir; ve bu süretler mi'mârın düşüncesinin ve ilminin gölgesi ve aksi olur; ve sûretsiz olan fikirden vücûda gelir.

3765. Gerçi iftikar mahallinde taş ve tahta ve kerpiç aşikâr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3765. Gerçi düşünme yerinde taş ve tahta ve kerpiç açıkça yoktur.

"İftikâr", düşünmek demektir. Bu beyit yukarıdaki beyte bağlıdır. Yani, her ne kadar mimarın düşünme yeri olan beyninde taş ve tahta ve kerpiç gibi cismani maddelerin suretleri açıkça görünmüyorsa da, mimarın beyninin dışında görünen maddi suretler onun bilgisinin ve fikrinin gölgesidir ve yansımasıdır.

"İftikâr", düşünmek demektir. Bu beyit yukarıki beyte merbûttur. Ya'nî, her ne kadar mi'mârın düşünmek mahalli olan dimâğında taş ve tahta ve kerpiç gibi cismânî maddelerin sûretleri zâhir değil ise de, mi'mârın dimâğının hâricinde zâhir olan maddî sûretler onun ilminin ve fikrinin gölgesidir ve aksidir.

3766. Fâil-i mutlak muhakkak sûretsizdir. Sûret onun elinde âlet gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3766. Mutlak fail kesinlikle suretsizdir. Suret onun elinde alet gibidir.

Sıfatlarına ve isimlerine ait faaliyetleriyle mutlak fail olan Yüce Allah'ın latif zâtı, kesinlikle suretten münezzehtir. Bu gördüğümüz suretler ve yoğun heykeller, o latif zâtın Kudret sıfatının elinde alet gibidir. Fîhi Mâ Fîh'in 58. bölümünde bu anlam şöyle açıklanır: "Bizim 'Hak gökte değildir' demekten muradımız, gökte yok demek değildir, yani gök O'nu kuşatıcı değildir. O ise göğü kuşatıcıdır; ve göğe onun nasılsız ve niteliksiz bağıntısı vardır. Sana olan bağıntısı da böyledir; ve her şey O'nun kudret elindedir; ve O'nun mazharıdır (tecelli yeridir) ve O'nun tasarrufundadır. Buna göre gökten ve varlıklardan dışarıda değildir; ve tamamen onda da değildir, yani bunlar O'nu kuşatıcı değildir. O her şeyi kuşatıcıdır. Birisi, 'Yer ve gök, arş ve kürsüden önce Yüce Allah acaba nerede idi?' diye sordu. Ona cevap verdim ki: 'Öncelikle bu soru geçersizdir; çünkü Hak, bir mekanı olmayandır; sen ise, 'Cümleden önce nerede idi?' diye soruyorsun. Halbuki senin birtakım şeylerin vardır ki, mekanı yoktur. Bunların nerede olduğunu bilmediğin halde genel olarak mekansız olan Hakk'ın mekanını niçin soruyorsun? Senin düşüncene bir mekan tasavvuru mümkün değildir. Nihayet düşüncenin Yaratıcısı, düşünceden daha ziyade latiftir. Örneğin evi yapan mimar evden daha latiftir. Çünkü birbirine benzemeyen böyle işlerin ve tedbirlerin yüz tanesini yapabilir. Buna göre o pek ziyade latif olmuş olur; velakin onun letafeti görünmez. Ancak duyular aleminde ortaya çıkan o ve bir amel vasıtasıyla onun o letafeti ve güzelliği görünür. Kışın ortaya çıkan nefes yazın ortaya çıkmaz. Halbuki nefes yazın kesintiye uğramamıştır. Yaz latiftir; nefes ondan daha latiftir. Onun için kışın aksine olarak ortaya çıkmaz. Bunun gibi senin bütün vasıfların ve anlamların latiftir, görünmezler. Ancak bir fiil vasıtasıyla görünürler. Örneğin senin hilmin (yumuşak huyluluğun) mevcuttur; fakat görünmez. Bir kabahatliyi affettiğin vakit, hissedilir; ve sonsuza dek bunu kıyas et! Yüce Allah'ın letafeti nihayet derecede olduğundan görünmez. Kudret ve sanatı hissedilir olmak için, yeri, göğü yarattı. İşte bunun için أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنِينَاهَا (Kaf, 50/6) yani 'İnkar edenler üzerlerinde olan göğe bakmazlar mı ki, biz onu nasıl bina ettik?!' buyurur."

Fa'âliyyet-i sıfatiyye ve esmâiyyesi ile fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı latîfi, muhakkak sûretten münezzehtir. Bu gördüğümüz sûretler ve kesîf heykeller o zât-ı latîfin sıfat-ı Kudret'inin elinde âlet gibidir. Fîhi Mâ Fîh'in 58. faslında bu ma'nâ şöyle îzâh buyurulur: "Bizim "Hak gökte değildir" demekten murâdımız, gökte yok demek değildir, ya'nî gök O'nu muhît değildir. O ise göğü muhîttir; ve göğe onun bî-çûn ve bî-keyfiyet taalluku vardır. Sana olan taalluku da böyledir; ve her şey O'nun dest-i kudretindedir; ve O'nun mazharıdır ve O'nun tasarrufundadır. Binâenaleyh gökten ve ekvândan hâriç değildir; ve bi'l-külliyye onda dahi değildir, ya'nî bunlar O'nu muhît değildir. O her şeyi muhîttir. Birisi, "Yer ve gök, arş ve kürsüden evvel cenâb-ı Hak acabâ nerede idi?" diye sordu. Ona cevab verdim ki: "Evvelen bu suâl fâsiddir; zîrâ Hak, bir mahalli olmayandır; sen ise, "Cümleden evvel nerede idi?" diye soruyorsun. Halbuki senin birtakım şeylerin vardır ki, mahalli yoktur. Bunların nerede oldu- ğunu bilmediğin hâlde alelıtlâk mahalsiz olan Hakk'ın mahallini niçin soruyorsun? Senin düşüncene bir mahal tasavuru mümkin değildir. Nihayet düşüncenin Hâlık'ı, düşünceden daha ziyâde latîftir. Meselâ evi yapan mi'mâr evden daha latîftir. Çünkü birbirine benzemeyen böyle işlerin ve tedbirlerin yüz tânesini yapabilir. Binâenaleyh o pek ziyâde latîf olmuş olur; velâkin onun letâfeti görünmez. Ancak âlem-i histe zâhir olan o ve bir amel vâsıtasıyla onun o letâfeti ve cemâli görünür. Kışın zahir olan nefes yazın zahir olmaz. Halbuki nefes yazın munkatı' olmamıştır. Yaz latîftir; nefes ondan daha latîftir. Onun için kış hilafında olarak zâhir olmaz. Bunun gibi senin bütün evsâfın ve ma'nâların latîftir, görünmezler. Ancak bir fiil vâsıtasıyla görünürler. Meselâ senin hilmin mevcûddur; fakat görünmez. Bir kabâhatliyi afv ettiğin vakit, mahsüs olur; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye bunu kıyâs eyle! Hak Teâlâ hazretlerinin letâfeti derece-i nihâyede olduğundan görünmez. Kudret ve san'atı mahsüs olmak için, yeri, göğü yarattı. İşte bunun için أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنِينَاهَا (Kaf, 50/6) ya'nî "Münkirler üzerlerinde olan göğe bakmazlar mı ki, biz onu nasıl binâ ettik?!" buyurur.

3767. O sûretsiz vakit vakit ketm-i ademden, keremden nâşî, sûretlere yüz gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3767. O sûretsiz olan, zaman zaman yokluk perdesinden, kereminden dolayı sûretlere yüz gösterir.

"Sûretsiz"den kasıt, sûretten münezzeh olan Hak'ın latîf Zât'ıdır. "Ketm", "örtmek ve gizli tutmak" demektir. "Adem"den kasıt, izafî yokluktur. "Sûretler"den kasıt, peygamberler ve evliya hazretlerinin şahsî sûretleri ve cismanî heykelleridir. "Kerem"den kasıt, zâtî tecellîdir. Yani, sûretten münezzeh olan Yüce Hak'ın latîf Zât'ı, zaman zaman, izafî yokluk örtüsünden peygamberlerinin ve evliyasının şahsî sûretlerine yüz gösterir: O zaman ateşte kızan demirin "Ben ateşim!" demesi doğru olduğu gibi, onların da "من رآني فقد رأى الحق" yani "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" ve "Ene'l-Hak" ("Ben Hakk'ım) demeleri sahih ve doğru olur.

"Sûretsiz"den murâd, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak'tır. "Ketm", "örtmek ve gizli tutmak" demektir. "Adem"den murâd, adem-i izâfidir. "Sûretler"den murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının suver-i şahsiyyeleri ve cismânî olan heykelleridir. “Kerem"den murâd, tecellî-i zâtîdir. Ya'nî, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak Teâlâ, vakit vakit, adem-i izâfî örtüsünden enbiyâ ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine yüz gösterir: O vakit ateşte kızan demirin "Ben ateşim!" demesi doğru olduğu gibi, onların dahi من رآني فقد رأى الحق ya'nî "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" ve "Ene'l-Hak" ("Ben "Hakk"ım) demeleri sahîh ve doğru olur.

3768. Tâ ki her bir sûret kemâlden ve cemâlden ve bir kudretten ondan meded tutalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3768. Tâ ki her bir suret kemâlden ve cemâlden ve bir kudretten ondan yardım alsınlar.

"Her bir suret"ten maksat, hakikati arayan Hakk Yolcularıdır. Yani, Yüce Allah'ın peygamberlerinin ve evliyalarının şahsî suretlerine tecelli etmesi, bu tecelli sebebiyle onlarda ortaya çıkan Hakk'ın kemâlinden, cemâlinden ve kudretinden dolayı bu Hakk Yolcularının o peygamberlerden ve evliyalardan yardım bulması içindir. Nasıl ki Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında Hz. Pîr'in şu menkıbesini anlatır: "Hz. Hudavendigâr halkın çok müracaatından sıkılınca, hamama gider ve hamamda da su mahzenine girerdi. Bir defa yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tecellilerin ardı ardına gelmesine ve şimşeklerin peş peşe çakmasına dalmışlardı. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr'ın mübarek mizacını çok zayıf görünce, gözyaşının damlaları yanaklarından aktı. Ondan sonra: "Hudavendigâr'ım, mübarek mizacınız çok zayıftır; eğer bu biçarelerin faydalanması için kendinizi takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hudavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi! Dağ bu kadar cesameti ile Eğer bir suret insân-ı kâmil olmayan diğer suretten kemâl isterse, bu tam bir sapkınlık olur ve bir şaşkınlıktan ibaret olur. Çünkü kemâl isteyen suret o kemâl anlamını kazanmak ister. Halbuki insân-ı kâmil olmayan surette ise, o kemâl anlamı yoktur. O kemâl anlamı ancak insân-ı kâmilde mevcuttur. Nasıl ki hadîs-i kudsîde insân-ı kâmil hakkında اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك فقد قصدنى ومن احبك احبنى yani "Benim halkıma Benim sıfatımla çık! Seni kasteden Beni kasteder ve seni seven Beni sever" buyurulur. Bu sebeple Yüce Allah'ın kâmil tecellisi insân-ı kâmilde olduğundan, gaflet ehli yukarıdaki 3768 numaralı beyit gereğince, insân-ı kâmilin suretinden yardım ve destek bulur.

"Her bir sûret"ten murâd, tâlib-i hakîkat olan sâliklerdir. Ya'nî, Hak Teâlâ'nın böyle enbiyâsının ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine tecellî buyur- ması, onlarda bu tecellî sebebiyle zâhir olan Hakk'ın kemâlinden ve cemâlinden ve kudretinden dolayı bu sâliklerin o enbiyâdan ve evliyâdan yardım bulması içindir. Nitekim Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında Hz. Pîr'in şu menkıbesini beyân buyurur: "Hz. Hudavendigâr halkın kesret-i müracaatından melûl olunca, hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def'a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikāta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gāyet zayıf gördükte, göz yaşının damlaları yanaklarından aktı. Ondan sonra: "Hudavendigâr'ım, mizâc-ı şerîfiniz gāyet zayıftır; eğer bu bîçârelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hudavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi! Dağ bu kadar cesâmeti ile Eğer bir sûret insân-ı kâmilin gayrı olan diğer sûretten kemâl isterse, ayn-ı dalâl olur ve bir şaşkınlıktan ibaret olur. Zîrâ kemâl isteyen sûret o ma'nâ-yı kemâli iktisab etmek ister. Halbuki insân-ı kâmilin gayrı olan sûrette ise, o ma'nâ-yı kemâl yoktur. O ma'nâ-yı kemâl ancak insân-ı kâmilde münderic-dir. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kamil hakkında اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك فقد قصدنى ومن احبك احبنى ya'nî "Benim halkıma Benim sıfatın ile çık! Seni kasd eden Ben'i kasd eder ve seni seven Ben'i sever" buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın tecellî-i kâmili insân-ı kâmilde olduğundan, ehl-i gaflet yukarıdaki 3768 numaralı beyit mûcibince, insân-ı kâmilin sûretinden meded ve yardım bulur.

3771. Böyle olunca, ey hünersiz! Kendi ihtiyacını diğer muhtâca ne arz ediyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3771. Böyle olunca, ey hünersiz! Kendi ihtiyacını diğer muhtaca ne arz ediyorsun?

Yani, ey hünersiz ve marifetsiz kimse! Kendi ihtiyacını kendin gibi noksan olan muhtaca niçin arz ediyorsun? Ve ondan ne gibi irfan (bilgi, anlayış) tahsili ümit ediyorsun? Bu şerefli beyitteki ihtiyaç, marifet ihtiyacı olduğuna göre, diğer "muhtaç"tan kasıt, kendi enaniyetine (benliğine) dalmış olan zahirî ilimler sahipleri olması münasiptir.

Ya'nî, ey hünersiz ve ma'rifetsiz kimse! Kendi ihtiyacını kendin gibi nâkıs olan muhtâca niçin arz ediyorsun? Ve ondan ne gibi irfan tahsîli ümîd ediyorsun? Bu beyt-i şerîfteki ihtiyac, ihtiyac-ı ma'rifet olduğuna göre, diğer "muhtâc"dan murâd, kendi enâniyetine müstağrak olan ulûm-i zâhire erbâbı olmak münasibdir.

3772. Mâdemki sûret 'bende'dir, Hâlık üzerine söyleme! Sûret zannını götürme! Onu teşbîhte arama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3772. Mademki suret 'kul'dur, Yaratıcı üzerine söyleme! Suret zannını götürme! Onu teşbihte arama!

Yani, mademki suret Hakk'ın kudret elinde bir alet gibidir ve O'nun hizmetçisi olan bir kuldur, bu sebeple Yüce Allah hazretlerine "suret" deme ve onu suret zannetme! Çünkü suret yoğundur ve Hak'ın Zât'ı ise, lâtiflerin en lâtifidir. Ve وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (Bakara, 2/137) [yani "O Semî' ve Alîm'dir] ayet-i kerimesinde Yüce Allah'ın lâtif Zât'ını işiticilik ve bilicilik ile ve daha diğer sıfatlar ile vasf ettiğine bakıp, bu sıfatları kulların suretlerinde de görerek, onu kullara benzetme ve teşbihte arama! Çünkü kullardaki sıfatlar Hakk'ın küllî sıfatlarından yansıyan cüz'î sıfatlardır; ve Hakk'ın sıfatlarının her birisi bir bütün olup, mertebelerden uzaktır. Fakat kulların sıfatları cüz'î olduğu gibi bu cüz'lerin dahi mertebeleri vardır. Örneğin birindeki ilim sıfatı diğerindeki kadar değildir; ve işiticilik ve diğer sıfatların hepsi de aynı şekilde dereceler ve mertebeler üzerinedir.

Ya'nî, mâdemki sûret Hakk'ın kudret elinde bir âlet gibidir ve onun hâdimi olan bir bendedir, binâenaleyh Hak Teâlâ hazretlerine "sûret" deme ve onu sûret zannetme! Zîrâ sûret kesîf ve Zât-ı Hak ise, eltaf-1 latiftir. Ve وهو السميع العليم (Bakara, 2/137) [ya'nî "O Semî' ve Alîm'dir] âyet-i kerîmesinde Hak Teâlâ'nın Zât-ı latîfini sem'iyet ve alîmiyet ile ve daha diğer sıfatlar ile vasf ettiğine bakıp, bu sıfatları kulların sûretlerinde de görerek, onu kullara benzetme ve teşbîhte arama! Zîrâ kullardaki sıfatlar Hakk'ın sıfat-ı külliyyesinden ma'kûs olan sıfât-ı cüz'iyyedir; ve Hakk'ın sıfatlarının her birisi bir küll olup, merâtibden münezzehtir. Fakat kulların sıfatları cüz'î olduğu gibi bu cüz'lerin dahi merâtibi vardır. Meselâ birindeki sıfat-ı ilmiyyet diğerindeki kadar değildir; ve sem'iyet ve diğer sıfatların hepsi de böylece derecât ve merâtib üzerinedir.

3773. Tazarru'da ve kendinin ifnâsında ara! Zîrâ tefekkürden sûretlerin gayrı öne gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3773. Yalvarmakta ve kendini yok etmekte ara! Çünkü düşünmekten suretlerden başkası ortaya çıkmaz.

Yani, Yüce Allah hazretlerini O'na yalvarmakta ve yakarmakta ve kendi vehmedilmiş varlığının ve benliğinin yok edilmesinde ara! Ve kendi vehmedilmiş varlığın ve benliğin ile yaptığın düşünmekten ve tefekkürden vazgeç! Senin benliğin ile yaptığın düşünmekten ve tefekkürden sende oluşan ancak suretten ibaret olur. Çünkü Hak ile senin arandaki perde ne yerdir ne de göktür; bu perde ancak senin kendine mal ve nispet ettiğin vehmedilmiş varlığındır. Nasıl ki 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Yani] "Bu benlik ne zaman düşünme yönünden keşfedilir? Bu benlik yok olduktan sonra keşfedilir. Bu akıllar gaybı aramakta hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) ve ittihâd (Allah ile birleşme) çukuruna düşer."

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretlerini O'na tazarru'da ve yalvarmakta ve kendi mevhûm olan varlığının ve enâniyetinin ifnâsında ara! Ve kendi mevhûm olan varlığın ve enâniyetin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden vazgeç! Senin senliğin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden sende hâsıl olan ancak sûretten ibaret olur. Zîrâ Hak ile senin arandaki perde ne yerdir ve ne de göktür; bu hicâb ancak senin kendine mâl ve nisbet ettiğin mevhûm varlığındır. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Bu ene ne vakit tefekkür cihetinden keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar gāibi aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer."

3774. Eğer sana sûretin gayrından firih olmazsa, bir sûret ki, sende sensiz doğa, iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3774. Eğer sana suretin dışından bir zevk olmazsa, sende sensiz doğan bir suret iyidir.

"Firih", hoş tabiatli, ziyade ve çok demektir. Burada "zevk" kastedilir. Bu şerefli beyitte suret tecellisine işaret edilir. Yani, ey Hakk Yolcusu! Hak yolunda ilerlerken sana ancak Yüce Allah hakkında kalbinde oluşan suretten zevk hâsıl olursa, o zaman sende senin benliğinle meydana gelen düşünce olmaksızın doğan suret senin için hayırlı olur. Bilinmeli ki, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında Hak yoluna aşk ile ilerleyen Hakk Yolcularına zikir ve murakabe (kalbi Allah'a yöneltme) esnasında bazen Yüce Allah kuşatıcı bir nur veya başka bir suret hâlinde tecelli eder. Bu ancak Hakk'ın bir suret tecellisidir. Çünkü o nur surettir; ve Yüce Allah'ın şerefli zâtı bu suretin dahi arkasındadır. Fakat bu tecelli Hakk Yolcusunun düşüncesiyle oluşan bir suret olmadığı için, onun ilerlemesinde terakkisine ve ilim ve marifetinin artmasına sebep olur. Çünkü bu tecelliyi çeken şey, senin suretsiz olan zevkin ve aşkındır.

"Firih", hoş tabîatli ve ziyâde ve çok demektir. Burada "zevk" murâd buyurulur. Bu beyt-i şerîfte tecellî-i sûrîye işaret buyurulur. Ya'nî, ey sâlik! Hak yolunun sülükünde sana ancak Hak Teâlâ hakkında kalbinde hâsıl olan sûretten zevk hâsıl olursa, o vakit sende senin senliğin ile vâki' olan tefekkür olmaksızın doğan sûret senin hakkında hayırlı olur. Ma'lum olsun ki, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında Hak yoluna aşk ile sülük eden sâliklere zikir ve murâkabe esnasında ba'zan Hak Teâlâ bir nûr-ı muhît veya diğer bir sûret hâlinde mütecellî olur. Bu ancak Hakk'ın bir tecellî-i sûrîsidir. Zîrâ o nûr sûrettir; ve Hak Teâlâ'nın zât-ı şerîfi bu sûretin dahi arkasındadır. Fakat bu tecellî sâlikin fikriyle hâsıl olan bir sûret olmadığı için, onun sülükünde terakkîsine ve ilim ve ma'rifetinin izdiyâdına sebeb olur. Zîrâ bu tecellîyi celb eden şey, senin sûretsiz olan zevkin ve aşkındır.

3775. Bir şehrin sûreti ki, oraya gidersin, ey revî, seni sûretsiz olan zevk çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3775. Bir şehrin sureti ki, oraya gidersin, ey yolcu, seni suretsiz olan zevk çekti.

"Revî", burada "rivayet edici" anlamına gelmesi uygundur. Yani, ey suretlerden rivayet edici olan kimse! Örneğin bir şehrin suretine bağlılığından dolayı sen o şehre gittiğin zaman, seni oraya çeken şey suretsiz olan o şehrin zevkidir.

"Revî", burada "rivâyet edici" ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'nî, ey sûretlerden rivâyet edici olan kimse! Meselâ bir şehrin sûretine merbûtiyetinden dolayı sen o şehre gittiğin vakit, seni oraya çeken şey sûretsiz olan o şehrin zevkidir.

3776. Binâenaleyh ma'nâda lâ-mekâna kadar gidersin. Zîrâ zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3776. Bu sebeple anlamda mekânsızlığa kadar gidersin. Çünkü zevk mekânın ve zamanın dışındadır.

Bu sebeple sen o suret sahibi olan şehre gittiğin zaman, onun suretsiz ve mekânsız olan zevkine kadar gidersin. Çünkü hoşluk ve zevk mekânın ve zamanın dışındadır.

Binâenaleyh sen o sûret sahibi olan şehre gittiğin vakit, onun sûretsiz ve mekânsız olan zevkine kadar gidersin. Zîrâ hoşluk ve zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.

3777. Bir dostun sûreti ki, onun tarafına gidersin, ona mûnislikten dolayı gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3777. Bir dostun sureti ki, onun tarafına gidersin, ona yakınlıktan dolayı gidersin.

Ve aynı şekilde bir dostun sureti ve cismi tarafına gittiğin zaman, yakınlıktan dolayı ve onunla yakınlık kurmak için gidersin; ve yakınlık ise suretsiz bir zevkten ibarettir. Bu sebeple seni o dostun tarafına çeken şey, yine suretsiz olan zevkten ibarettir. "Mûnis", "yakınlık veren" ve "üns", rahat bulmak demektir.

Ve kezâ bir dostun sûreti ve cismi tarafına gittiğin vakit, mûnislikten dolayı ve onunla ünsiyet etmek için gidersin; ve ünsiyet ise sûretsiz bir zevkten ibârettir. Binâenaleyh seni o dostun tarafına çeken şey, yine sûretsiz olan zevkten ibarettir. "Mûnis", "üns verici" ve "üns", râhat bulmak, demektir.

3778. Binâenaleyh sen her ne kadar ma'nâdan gafil geldin ise de, ma'nâda sûretsiz tarafına gittin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3778. Bu sebeple sen her ne kadar anlamdan gafil olduysan da, anlamda suretsiz tarafına gittin.

Bu örneklerden anlaşıldı ki, seni oraya buraya sevk eden ve gezdiren şey, ancak suretten arınmış bir anlam olan zevkten ibarettir. Sen her ne kadar maksadın olan zevkten gafil olup suretle meşgul isen de, hakikatte yönelişin surete değil, anlam olan zevkedir.

Bu misâllerden anlaşıldı ki, seni oraya buraya sevk eden ve gezdiren şey, ancak sûretten ârî bir ma'nâ olan zevkten ibarettir. Sen her ne kadar maksûdun olan zevkten gāfil olup sûretle meşgül isen de, hakîkatte teveccühün sûrete değil, ma'nâ olan zevkedir.

3779. Böyle olunca, hakikatte ma'bûd-ı küll Hak olur. Zîrâ yolların seyranı zevkten dolayıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3779. Böyle olunca, hakikatte bütün ibadet edilen Hak olur. Çünkü yolların seyri zevkten dolayıdır.

Yani, "ma'bûd" (ibadet edilen), hak olsun, bâtıl olsun, kendisine muhabbetle hizmet ve ibadet olunan şeye denir. Hakiki ma'bûd talibi olanlar, yukarıda zikredildiği üzere üç sınıftır. Bir sınıfı "ahyâr" (iyiler)dır ki, onların nazarında kendilerinin kendilikleri sabit olduğu hâlde, ahirette zevk ve lezzet yeri olan cennete tamah ederek zahiri amellerde bulunurlar. Bir sınıfı da "ebrâr" (iyi kişiler)dır ki, onların nazarında dahi kendilerinin kendilikleri sabit olup, keşif ve kerametler ile makamlar zevkine ulaşma gayretiyle mücahedelerde ve riyazatlarda bulunurlar. Ve diğer bir sınıfı dahi muhabbet ve aşk ehli olup "şüttâr" (aşk yolunda koşanlar) tarikatının sâlikleridir ki, bunların şubeleri vardır. Bir kısmı güzel tecellilerde mutlak güzelliğe meftundurlar; ve bir kısmı güzel tecellilerden bağımsız olarak zâtın güzelliği için yanıp tutuşurlar. Bunların dışında kalan bâtıl ma'bûdun kulları bu suretler âleminde hesapsızdır. Onlar kendi hayallerinde icat ettikleri bâtıl ma'bûdun zevkine dalmışlardır ve onun aşkıyla vecd içindedirler. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında şöyle buyurulur: "Aşk, yanılgı ve hataya düşürücü hayal ile olduğu zaman dahi vecd (coşku) verse de, bu vecd, Habîr (her şeyden haberdar olan) ve Basîr (her şeyi gören) olan hakiki ma'şuka aşık olan aşığın vecdi gibi değildir. O aşığın hâli, karanlıkta ma'şuk zannıyla direği kucaklayıp ağlayan ve şikayet eden kimseye benzer. Bunun lezzeti 'Hay' (diri) ve 'Habîr' olan ma'şukun boynuna sarılmaya benzemez." Şimdi, gerek tecellilerde ve gerek hayalde zahir olan Hak olduğundan, bütün ibadet edilen ancak Hak olmuş olur. Çünkü ayet-i kerimede وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) yani "Senin Rabbin ancak kendisine ibadet etmenize hükmetti" buyurulur; ve Hakk'ın hükmettiği bir şeyin hilafı (tersi) olmak mümkün değildir. Çünkü bâtıllar dahi ilahi isimlerin tecellileridirler. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri bir beytinde şöyle buyururlar: لا تنكروا الباطل في طوره فانه بعض ظهوراته "Bâtılı kendi tavrında inkâr etmeyiniz. Çünkü o da Hakk'ın zuhurlarından (ortaya çıkışlarından) bazısıdır."

Şu kadar var ki, hayal zevki ile Hakk'a yönelenlerin yolu gerek dünya hayatında ve gerek berzah (kabir) hayatında ve ahiret hayatında çok uzundur. Bununla beraber yolların seyri hep zevkin sevk etmesiyle gerçekleşir. Çünkü insan zevk bulmadığı bir yola süluk edemez (giremez).

Ya'nî, "ma'bûd", hak olsun, bâtıl olsun, kendisine muhabbetle hizmet ve ibâdet olunan şeye derler. Ma'bûd-ı hakîkî tâlibi olanlar, yukarıda zikr olunduğu üzere üç sınıftır. Bir sınıfı "ahyâr"dır ki, onların nazarında kendilerinin kendilikleri sabit olduğu hâlde, âhirette mahall-i zevk ve lezzet olan cennete tamaan a'mâl-i zâhiriyyede bulunurlar. Bir sınıfı da “ebrâr”dır ki, onların nazarında dahi kendilerinin kendilikleri sabit olup, keşf ü kerâmât ve makāmât zevkine vusûl gayretiyle mücâhedât ve riyâzâtta bulunurlar. Ve diğer bir sınıfı dahi ehl-i muhabbet ve aşk olup tarîk-ı “şüttâr” sâlikleridir ki, bunların şuabâtı vardır. Bir kısmı mezâhir-i cemîlede cemâl-i mutlakın meclûbudurlar; ve bir kısmı mezâhir-i cemîleden kat'-ı nazar ile cemâl-i zât için yanıp tutuşurlar. Bunların hâricinde kalan ma'bûd-ı bâtılın âbidleri bu âlem-i sûrette hesâbsızdır. Onlar kendi hayallerinde îcâd ettikleri ma'bûd-ı bâtılın zevkinde müstağraktırlar ve onun aşkıyla vecd içindedirler. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında şöyle buyurulur: “Aşk, galata ve hatâya düşürücü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olur ise de, bu vecd Habîr ve Basîr olan ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan âşığın vecdi gibi değildir. O âşığın hâli, karanlıkta ma'şûk zannıyla direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kimseye benzer. Bunun lezâzeti “Hay” ve “Habîr” olan ma'şûkun boynuna sarılmaya benzemez.” İmdi, gerek mezâhirde ve gerek hayâlde zâhir olan Hak olduğundan, ma'bûd-ı küll ancak Hak olmuş olur. Zîrâ âyet-i kerimede وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) ya'nî “Senin Rabb'in ancak kendisine ibâdet etmenize hükm etti” buyurulur; ve Hakk'ın hükm ettiği bir şeyin hilafı olmak mümkin değildir. Zîrâ bâtıllar dahi esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridirler. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri bir beyitlerinde şöyle buyururlar: لا تنكروا الباطل في طوره فانه بعض ظهوراته “Bâtılı kendi tavrında inkâr etmeyiniz. Zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtının ba'zısıdır.”

Şu kadar var ki, zevk-ı hayâl ile Hakk'a teveccüh edenlerin yolu gerek hayât-ı dünyeviyyede ve gerek hayât-ı berzahiyyede ve uhreviyyede çok uzundur. Bununla beraber yolların seyrânı hep sevk-ı zevk ile vâki' olur. Zîrâ insan zevk bulmadığı bir yola sülûk edemez.

3780. Fakat ba'zıları yüzü kuyruk tarafına çevirmişlerdir. Her ne kadar baş [3756] asıl ise de, başı kaybetmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3780. Fakat bazıları yüzü kuyruk tarafına çevirmişlerdir. Her ne kadar baş asıl ise de, başı kaybetmişlerdir.

"Kuyruk"tan kastedilen, izafî varlıklardır ki, insanın benliği ve vehmedilmiş varlığı bu izafî varlıklar cümlesindendir. "Baş"tan kastedilen, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Yani, bazı âbidler (ibadet edenler) Hakk'a ibadetlerinde yüzlerini kuyruk mesabesinde olan kendi vehmedilmiş varlıkları tarafına çevirmişlerdir. Her ne kadar izafî varlığın hakikati olan Hakk'ın hakiki varlığı baş ise de, onlar ibadetlerinde bu başı kaybetmişlerdir.

“Kuyruk”tan murâd, vücûdât-ı izâfiyyedir ki, insanın benliği ve mevhûm varlığı bu vücûd-ı izâfi cümlesindendir. “Baş”tan murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'nî, ba'zı âbidler Hakk'a ibadetlerinde yüzlerini kuyruk mesâbe-sinde olan kendi mevhûm varlıkları tarafına çevirmişlerdir. Her ne kadar vü-cûd-i izâfînin hakîkati olan vücûd-i hakîkî-i Hak baş ise de onlar ibâdetlerin-de bu başı kaybetmişlerdir.

3781. Fakat o baş, bu gāibin dâlleri önünde başlık atasını kuyruktan verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3781. Fakat o baş, bu gaybın şaşkınları önünde başkanlığını kuyruktan verir.

"Dâllân", şaşkınlar; "güm", gayb; "dâllân-ı güm", izafet terkibidir, "gaybın şaşkınları" demektir; ve "gayb"dan kastedilen, duyu gözünden gizli olan Hakk'ın latif Zât'ıdır. "Dâllân"dan kastedilen ise, vehmedilmiş izafî varlığı her şekilde Hakk'ın gayrı görenlerdir ki, bunlar "Hak eşyayı Zât'ıyla değil, ilmiyle kuşatmıştır" diyen zahir ehli (dış görünüşe önem verenler)dir. "Kuyruk"tan kastedilen, mecazî ve izafî varlıktır. İkinci mısradaki "serî", "başkanlık ve riyaset" demektir. "Dâd", ihsan ve bağışlama anlamındadır. Yani, duyu gözünden gizli olan Hakk'ın latif Zât'ının şaşkınları önünde başkanlık ve riyaset bağışını ve ihsanını kuyruk, yani mecazî ve izafî varlık ve vehmedilmiş hayaller yoluyla verir; ve her birinin hayallerine göre istediklerini ihsan eder; ve onların ibadetlerini kabul edip, onları cennete ve keşif ve kerametlere nail kılar ki, hayırlı ve iyi kişiler bu sınıftandır; ve şüttâr (Allah'a ulaşmak için her şeyi terk edenler) yoluna sâlik olan aşk ehli ise, başa yönelmişlerdir.

"Dâllân", şaşkınlar; "güm", gāib; “dâllân-ı güm”, terkîb-i izâfidir, "gāibin şaşkınları" demektir; ve "gāib"den murâd, his gözünden gäib olan Zât-ı la-tîf-i Hak'tır. "Dâllân"dan murâd dahi, mevhûm olan vücûd-i izâfiyi her vech ile Hakk'ın gayı görenlerdir ki, bunlar "Hak eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile mu-hîttir" diyen ehl-i zâhirdir. "Kuyruk"tan murâd, vücûd-i mecâzî ve izâfidir. İkinci mısra'daki "serî", "başlık ve riyâset" demektir. "Dâd", ihsân ve atâ, ma'nâsınadır. Ya'nî, his gözünden gäib olan Zât-ı latîf-i Hakk'ın şaşkınları önünde başlık ve riyâset atâsını ve ihsânını kuyruk, ya'nî vücûd-i mecâzî ve izâfi ve hayâlât-ı mevhûme yolundan verir; ve her birinin hayallerine göre matlûblarını ihsân eder; ve onların ibadetlerini kabûl edip, onları cennete ve keşf ü kerâmâta nâil kılar ki, ahyâr ve ebrâr tâifesi bu sınıftandır; ve tarîk-ı şüttâra sâlik olan ehl-i aşk ise, başa teveccüh etmişlerdir.

3782. O atâyı o baştan, bu da kuyruktan bulur. Diğer kavim ise ayağı ve ba-şı kaybettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3782. O atayı o baştan, bu da kuyruktan bulur. Diğer kavim ise ayağı ve başı kaybettiler.

Bu sebeple o aşk ehli, o atayı ve ilâhî ihsanı o baştan, yani doğrudan doğruya hakiki varlıktan bulur; bu hayırlı ve iyi kişiler topluluğu ise, kuyruktan ve mecazî varlıktan bulur. Fakat hakiki varlık deryasında gark olmuş ve birlik makamına (ittihad makamı: tasavvufta Allah ile bir olma hâli) gelmiş olan kâmillerin (insân-ı kâmillerin) seçkinleri ise, ikilikten ibaret olan başı ve ayağı kaybetmişlerdir; ve maddî ve manevî zevklerden geçmişlerdir. Onların hâlleri tarif ve beyana sığmaz.

Binâenaleyh o ehl-i aşk, o atâyı ve ihsân-ı ilâhîyi o baştan, ya'nî doğru-dan doğruya vücûd-i hakîkîden bulur; ve bu ahyâr ve ebrâr tâifesi ise, kuy-ruktan ve vücûd-i mecâzîden bulur. Fakat vücûd-i hakîkî deryâsında müstağ-rak olup makām-ı ittihada gelmiş olan kâmillerin havâssı ise, ikilikten ibâret olan başı ve ayağı kaybetmişlerdir; ve sûrî ve ma'nevî ezvâktan geçmişler-dir. Onların hâlleri ta'rîf ve beyâna sığmaz.

3783. Vaktaki cümle gāib oldu, cümleyi buldu. Gaibden geldiler, küll tarafına koştular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3783. Vaktaki bütün kayboldu, bütünü buldu. Gaybdan geldiler, küll tarafına koştular.

Yani, o kâmiller (olgun kişiler) zahirî ve manevî zevklerden geçtikleri ve bunların hepsi nazarlarından kaybolduğu zaman, makam-ı ittihada (birlik makamına) geldiler, bu bütünün aslı olan Hakk'ın Zât'ını buldular; ve nazarlarında izafetlerin (bağıntıların) kaybolmasından dolayı geldiler, bütün sıfat ve isimlerin mevsufu (niteleneni) ve müsemması (adlananı) olan küll (bütün) tarafına koştular. Bu makam-ı ittihad hakkında Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında şöyle buyururlar: "İttihadın anlamı 'bir olmak'tır. Bu makam, makam-ı tevhitten (birlik makamından) daha yücedir. Ancak 'bir olmak'tan maksat, dar görüşlü bir taifenin vehmettikleri hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) değildir. تعالى الله عن ذلك علواً كبيراً [yani 'Yüce Allah bundan son derece yüce ve büyüktür']. Bu anlamda Hz. Attâr buyururlar: 'Bu makamda hulûl ve ittihad dahi küfür oldu; fakat bu, tekrar ile gelmiş olan bir vahdettir (birliktir).'"

Lakin ittihaddan maksat odur ki, sâlik (Hakk yolcusu) bütün makamları geçmiş olur ve mücahedat (nefisle mücadeleler) ve riyazat (nefsî perhizler) kuvveti ile nefsinin bakırını iksir-i a'zam (en büyük iksir) yapıp ve bütün amellerini hiçe sayıp ahadiyyet (birlik) sıfatına kabiliyetli olmuş olur, ondan sonra bütün ruhani ve cismani [ve] zahiri ve manevi iradeler kalkıp, Hakk'ın iradesine muttasıl (bitişik) ve nihayet onun sıfatıyla muttasıf (vasıflanmış) olur... ilh.

"Çin", bilinen ülke ismi olduğu gibi, "işkence" anlamına da gelir (Burhan). "Şah"tan murat, nefs-i küll (küllî nefis)tür. Zira nefs-i küll bu suret âleminin mimarı ve mutasarrıfıdır (yönetenidir). Nitekim Hz. Pir efendimiz bir beytinde şöyle buyururlar: "Nefs-i küll su ve çamurda, yani bu yoğun unsurlar âleminde mimar olmasından evvel, bizim yaşantımız hakikatler meyhanesinde mamur (şenlikli) idi." Ve nefs-i küll mimarı, türlü türlü inkılap (değişim) suretleri ile, idrak sahibi olanları işkenceye ve ıstıraba düşürdüğünden ona "işkence şahı" demek uygun olur. "Kızının yüzünün nakşı" tabirindeki nükte (incelik) şudur ki: Kadının cismani sureti, fotoğraf resmi gibi bir hayaldir; ve onun letafeti (inceliği) kendi hakikatinin ve aslının malıdır ki, o da Hak'tır. Yani bu üç şehzade, yani ahyar (iyiler), ebrar (takva sahipleri) ve şüttar (Allah yolunda canını feda edenler) zümresinden olan taife, bu suret âleminde güzel bir kadın gördüler. Ve her üçü de onun güzelliğine karşı kendilerinden geçip fitneye düştüler; ve "Bunun hakikati nedir?" diye araştırdılar ve incelediler.

Ya'nî, vaktâki o kâmiller sûrî ve ma'nevî olan ezvâktan geçtiler ve nazar-larından bunların cümlesi gaib oldu ve makām-ı ittihada geldiler, bu cümle- nin aslı olan Zât-ı Hakk'ı buldular; ve nazarlarında izâfâtın gāib olmasından dolayı geldiler, bilcümle sıfât ve esmânın mevsûfu ve müsemmâsı olan küll tarafına koştular. Bu makām-ı ittihad hakkında Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında şöyle buyururlar: "İttihâdın ma'nâsı "bir olmak"tır. Bu makām makām-ı tevhîdden daha âlîdir. Velâkin "bir olmak"tan maksad, käsır-nazar olan bir tâifenin tevehhüm ettikleri hulûl değildir. تعالى الله عن ذلك علواً كبيراً ya'ni "Allâh Teâlâ bundan son derece yüce ve büyüktür"]. Bu ma'nâda Hz. Attâr buyururlar: "Bu makāmda hulûl ve ittihad dahi küfür oldu; fakat bu tekrar ile gelmiş olan bir vahdettir."

Lâkin ittihâddan maksûd olan odur ki, vaktāki sâlik cemî'-i makāmâtı geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ile nefsinin bakırını iksîr-i a'zam yapıp ve bilcümle a'mâlini hiçe sayıp kābil-i sıfat-ı ahadiyyet olmuş olur, ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî [ve] sûrî ve ma'nevî kalkıp, Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur... ilh."

"Çîn", ma'rûf memleket ismi olduğu gibi, "işkence" ma'nâsına da gelir (Burhân). “Şâh"tan murâd, nefs-i külldür. Zîrâ nefs-i küll bu sûret âleminin mi'mârı ve mutasarrıfıdır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: "Nefs-i küll su ve çamurda, ya'nî bu kesîf unsuriyyât âleminde mi'mâr olmasından evvel, bizim ayşimiz hakāyık meyhanesinde ma'mûr idi." Ve nefs-i küll mi'mârı türlü türlü suver-i inkılâbâtı ile, sâhib-i idrâk olanları işkenceye ve ıztırâba düşürdüğünden ona "işkence şâhı” demek münasib olur. "Kızının yüzünün nakşı" ta'bîrindeki nükte budur ki: Kadının sûret-i cismâniyyesi fotoğraf resmi gibi bir hayâldir; ve onun letâfeti kendi hakîkatinin ve aslının malıdır ki, o da Hak'tır. Ya'nî bu üç şehzâde, ya'nî ahyâr ve ebrâr ve şüttâr zümresinden olan tâife, bu âlem-i sûrette bir sâhib-i cemâl kadın gördüler. Ve her üçü de onun cemâline karşı kendilerinden geçip fitneye düştüler; ve "Bunun hakîkati nedir?" diye tefahhus ettiler ve araştırdılar.

## Onların o sûretler sahibi olan kal'anın köşkünde Çin şâhının kızının yüzünün nakşını görmesi ve her üçünün bî-hûş olması ve fitneye düşmesi ve "Bu sûret kimindir?" diye tefahhus etmesi

3784. Bu sözün nihayeti yoktur. O taife hüsünlü ve azametli bir sûret gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3784. Bu sözün sonu yoktur. O topluluk güzel ve azametli bir suret gördüler.

"Şükûh", heybet, haşmet, büyüklük, şan, şevket ve azamet anlamlarındadır. Yani, ârifin hâline ve vahdete dair sözlerin sonu yoktur. O üç şehzade güzel, şevketli ve azametli bir suret gördüler.

"Şükûh", heybet ve haşmet ve büyüklük ve şân ve şevket ve azamet, ma'nâlarınadır. Ya'nî, ârifin hâline ve vahdete dâir olan sözlerin nihâyeti yoktur. O üç şehzâde hüsünlü ve şevketli ve azametli bir sûret gördüler.

3785. O ferîk ondan daha güzel görmüşler idi. Fakat bundan derin denize gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3785. O grup ondan daha güzelini görmüşlerdi. Fakat bundan derin denize gittiler.

O şehzadeler bu suret âleminde o gördükleri suretten daha güzelini görmüşlerdi de, bu derece tutkun olmamışlardı. Fakat bu suretten daha derin olan aşk denizine gittiler. Nasıl ki âşıkların her biri binlerce güzel kadın görür, fakat onların arasından ancak birisine tutkun ve âşık olur; ve içlerinde o maşukun uğruna can feda eden de bulunur.

O şehzâdeler bu sûret âleminde o gördükleri sûretten daha güzelini görmüşler idi de, bu derece meftûn olmamışlar idi. Fakat bu sûretten derin olan aşk deryâsına gittiler. Nitekim âşıkların her birisi binlerce güzel kadın görür, fakat onların arasından ancak birisine meftûn ve âşık olur; ve içlerinde o ma'şûkun uğrunda cân fedâ eden de bulunur.

3786. Zîra ki onların afyonu bu kase içinde erişti. Kâseler mahsüs ve afyon nâ-pedîddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3786. Çünkü onların afyonu bu kâse içinde erişti. Kâseler görünür, afyon ise görünmezdir.

"Kâse"den maksat, sevgilinin bedensel şeklidir. Yani, çünkü şehzadelerin sarhoş edici afyon şerbeti gibi aşkı, kendilerine bu bedensel şekil içinde ulaştı ve geldi. Bu bedenler duyu organlarıyla görülse de, bu şekilden onların kalplerine yerleşen afyon şerbeti gibi aşk, görünmezdir ve duyularla algılanamaz.

"Kâse"den murâd, ma'şûkun sûret-i cismâniyyesidir. Ya'nî, zîrâ ki şehzâdelerin sarhoş edici olan afyon şerbeti mesâbesindeki aşkı, kendilerine bu sûret-i cismâniyye içinde erişti ve geldi. Bu cisimler his gözüyle görülür ise de, bu sûretten onların kalblerine müstevlî olan afyon şerbeti mesâbesindeki aşk, nâ-pedîddir ve gayr-i mahsüstür.

3787. Akıl kapıcı olan kal'a kendi fiilini yaptı. Her üçünü belâ kuyusuna attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3787. Akıl kapıcı olan kale kendi fiilini yaptı. Her üçünü belâ kuyusuna attı.

3788. Şübhesiz gamze oku kalbi dikti. Ey amansız! El-emân, el-emân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3788. Şüphesiz gamze oku kalbi dikti. Ey amansız! El-emân, el-emân!

"Gamze", göz kırpması ve naz ve işve ile kirpik süzmek demektir. Yani şüphesiz güzel yüz gamzesinin oku kalbe saplandı. Ey aman vermeyen gamze! Senin elinden el-emân, el-emân!

“Gamze”, göz kırpması ve nâz ve şîve ile kirpik süzmek, demektir. Ya'nî şübhesiz güzel yüz gamzesinin oku kalbe saplandı. Ey aman vermeyen gamze! Senin elinden el-emân, el-emân!

3789. Karnları taştan olan sûret yaktı. Onların dîninde ve kalbinde bir ateş parlattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3789. Karnları taştan olan suret yaktı. Onların dininde ve kalbinde bir ateş parlattı.

Yani, küllî nefsin (evrensel ruhun) mimarının inşa ettiği bu cismanî suretler o kadar büyüleyicidir ki, çağlar ve asırlar halkını taştan olan suretler yaktı; ve surete tutkun olan insanlar, özenle taştan yaptıkları suretlere taptılar; ve onların huzurunda ağladılar; ve bu suret âlemi onların dinlerinde ve kalplerinde aşk ve şevk ateşini parlattı. Halbuki bu putlarda ruhun tecellilerinden (ortaya çıkışlarından) olan gamze oku yok idi.

Ya'nî, nefs-i küll mi'mârının binâ ettiği bu cismânî sûretler o kadar sehhârdır ki, karnlar ve asırlar halkını taştan olan sûretler yaktı; ve sûrete meclûb olan insanlar, özene bezene taştan yaptıkları sûretlere taptılar; ve onların huzûrunda ağladılar; ve bu sûret âlemi onların dînlerinde ve kalblerinde aşk ve şevk ateşini parlattı. Halbuki bu putlarda rûhun tecelliyâtından olan gamze oku yok idi.

3790. Vaktaki rûhânî ola, muhakkak nasıl olur? Onun fitnesi her lahza başka türlü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3790. Ruhani olduğunda, muhakkak nasıl olur? Onun fitnesi her an başka türlü olur.

O topraktan meydana gelen bedende bir de ruh bulunduğunda ve o suret ruhani olursa, onun etkisi nasıl olur? Var kıyas et! Onun gamzesinden (yan bakışından) kaynaklanan fitnesi her an başka türlü olur ve kalbe şiddetle etki eder. Nasıl ki şairlerin çoğunun şiirlerinin konusu bu güzellerin gamzelerinin ve naz ve edalarının etkisine dairdir.

Vaktâki o topraktan hâsıl olan cisimde bir de rûh bulunur ve o sûret rûhânî olursa, onun te'sîri nasıl olur? Var kıyâs et! Onun gamzesinden mütevellid olan fitnesi her lahza başka türlü olur ve kalbe şiddetle te'sîr eder. Nitekim şairlerin çoğunun zemîn-i şiirleri bu güzellerin gamzelerinin ve nâz ve şîvelerinin te'sîrine dâirdir.

3791. Vaktâki sûretin aşkı şehzadelerin kalbinde mızrak gibi batış yaptı,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3791. Vaktâki sûretin aşkı şehzadelerin kalbinde mızrak gibi batış yaptı,

"Haliş", diken ve iğne gibi şeylerin batması anlamına gelen "halîden" masdarından ism-i masdardır, "batış ve batma" demektir. "Sinân", mızrak. Yani, o gördükleri sûretin aşkı şehzadelerin kalbine tesir etti ve mızrak gibi batış yaptı.

“Haliş”, diken ve iğne gibi şeylerin batması ma'nâsına olan “halîden” masdarından ism-i masdardır, “batış ve batma” demektir. “Sinân”, mızrak. Ya'nî, o gördükleri sûretin aşkı şehzâdelerin kalbine te'sîr etti ve mızrak gibi batış yaptı.

3792. Her birisi bulut gibi göz yaşı yağdırır idi. Ellerini çiğner idi ve derdi ki: "Ey yazık!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3792. Her biri bulut gibi gözyaşı yağdırırdı. Ellerini çiğnerdi ve derdi ki: "Ey yazık!"

Bulut yağmur yağdırdığı gibi, şehzadelerin her biri de gözlerinden yaş yağdırırdı ve üzüntünün şiddetinden ellerini ısırıp derdi ki: "Ey yazık!"

Bulut yağmur yağdırdığı gibi, şehzadelerin her birisi de gözlerinden yaş yağdırır idi ve şiddet-i teessürden ellerini ısırıp derdi ki: "Ey yazık!"

3793. "Biz şimdi gördük, şah ibtidadan gördü. O nazîri olmayan bize ne kadar and verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3793. "Biz şimdi gördük, şah başlangıçtan gördü. O eşsiz olan bize ne kadar yemin verdi."

"Şah"tan kasıt, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleridir. "Başlangıç"tan kasıt, bu dünya hayatının başlangıcıdır. Çünkü peygamberlerin bu dünya hayatında Hak yoluna sülûkleri (manevi yolculukları) nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis) mertebesindendir; diğer insan fertlerinin sülûkleri ise nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesinden gerçekleşir. Bu sebeple peygamberler, bu suret âleminin ve belirlenmişlikler (taayyünât) dünyasının lanetlenmiş ve kovulmuş bir ağaç olduğunu görüp, ümmetlerini "Bu ağaca yaklaşmayınız!" (Bakara, 2/35) diye uyarırlar. Yani şehzadeler dediler ki: "Biz nefs-i emmâremizin sürüklemesiyle bu suret âlemine yöneldik ve yaklaştık; başımıza bela geldikten sonra bu yönelişin tehlikeli ve fitne olduğunu gördük. Aksine o eşsiz yüce peygamberimiz bunu bizden önce gördü ve bize bu hususta ne kadar yemin verdi ve nasihat etti. Fakat bu nasihat bizim kulağımıza girmedi."

"Şâh"tan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleridir. "İbtida"dan murâd, bu hayât-ı dünyeviyyenin ibtidâsıdır. Zîrâ peygamberlerin bu hayât-ı dünyeviyyede Hak yoluna sülükleri nefs-i mutmainne mertebesindendir; ve diğer efrâd-ı beşerin sülükleri ise nefs-i emmâre mertebesinden vâki' olur. Binâenaleyh peygamberlerin bu âlem-i sûretin ve taayyünât cihânının şecere-i mel'ûne ve matrûde olduğunu görüp, ümmetlerini وَلَا تَقْربًا هَذه الشجرة (Bakara, 2/35) ya'nî "Bu ağaca yaklaşmayınız!" diye tahzîr ederler. Ya'nî şehzâdeler dediler ki: "Biz nefs-i emmâremizin sevkiyle bu âlem-i sûrete teveccüh ettik ve yaklaştık; ve başımıza belâ geldikten sonra bu teveccühün tehlikeli ve fitne olduğunu gördük. Halbuki o nazîri olmayan Nebiyy-i zîşânımız bunu bizden evvel gördü ve bize bu husûsta ne kadar and verdi ve nasîhat etti. Fakat bu nasîhat bizim kulağımıza girmedi."

3794. Peygamberlerin çok hakkı vardır. Ondan dolayı ki bize akıbetten haber verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3794. Peygamberlerin çok hakkı vardır. Ondan dolayı ki bize akıbetten haber verdiler.

Peygamberlerin insan bireyleri üzerinde çok hakkı vardır. Çünkü nefse uyan (nefs-i emmâre) mertebesinde olan insanlara insanlık sıfatlarını öğretip, onları hayvanlık mertebesinden kurtarmak için çok uğraştılar ve bize bu sûret âleminin sonundan ve akıbetinden haber verdiler.

Peygamberlerin efrâd-ı beşer üzerinde çok hakkı vardır. Zîrâ nefs-i emmâre mertebesinde olan insanlara insanlık sıfatlarını öğretip, onları hayvanlık mertebesinden kurtarmak için çok uğraştılar ve bize bu âlem-i sûretin sonundan ve âkıbetinden haber verdiler.

3795. Dediler ki: "O şeyi ki ekersin, dikenin gayrı bitmez; ve bu tarafa uçarsan, ondan matâr bulamazsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3795. Dediler ki: "Ektiğin şeyden dikenden başka bir şey bitmez; ve bu tarafa uçarsan, oradan uçacak yer bulamazsın."

"Matâr", ism-i mekândır (yer ismi), "uçacak yer" demektir. Peygamberler dediler ki: "Bu cismaniyet âleminde nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) sürüklemesiyle yaptığın işin neticesi kötüdür. Bu işler bu dünya tarlasına diken ekmeye benzer. Diken eken kimse elbette sonunda diken biçer; ve eğer dar olan bu aşağı âlem tarafına uçar ve meyil edersen, senin insan ruhun geniş bir saha olan ruhanîlik âleminde uçacak yer bulamaz." Bu şerefli beyitte, "Kim ki dünya ekinini isterse, o cinsten ona veririz ve ahirette onun nasibi ve hissesi yoktur." (Şûrâ, 42/20) ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

“Matâr”, ism-i mekândır, “uçacak yer” demektir. Enbiyâ dediler ki: “Bu cismâniyet âleminde nefs-i emmâre sâikasıyla yaptığın işin neticesi fenâdır. Bu işler bu dünyâ tarlasına diken ekmeye benzer. Diken eken kimse elbette sonunda diken biçer; ve eğer dar olan bu âlem-i süflî tarafına uçar ve meyil edersen, senin rûh-ı insânînin geniş bir sâha olan rûhâniyet âleminde uçacak yer bulamaz. Bu beyt-i şerîfte وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya’nî “Kim ki dünyâ harsini isterse, o cinsten ona veririz ve âhirette onun nasîbi ve hissesi yoktur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

3796. Bir mahsûl vermek için tohumu benden götür. Benim kanadım ile uç ki, ok o tarafa sıçrasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3796. Bir ürün vermek için tohumu benden götür. Benim kanadım ile uç ki, ok o tarafa sıçrasın!

"Rey", ürün ve gelir demektir. "Per", yani "kanat"tan maksat, akıldır. "Tîr", yani "ok"tan maksat, fikirdir. Yani, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: Bu dünya tarlasına ekilecek amel tohumunu benden al ki, sonunda sana faydalı bir ürün versin; ve ey zahirî âlim ve filozof efendi! Benim kanadımla, yani aklım ile uç ki, fikrinin oku o geniş olan ruhanîyet ve hakikat âlemi tarafına fırlasın! Bu sebeple kendi aklına ve fikrine güvenerek dar olan bu tabiat âlemi tarafındaki çaban seni ancak bu dar olan dairede hapseder.

“Rey’”, mahsûl ve îrâd, demektir. “Per”, ya’nî “kanad”dan murâd, akıldır. “Tîr”, ya’nî “ok”tan murâd, fikirdir. Ya’nî, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: Bu dünyâ tarlasına ekilecek amel tohumunu benden al ki, sonunda sana fâideli bir mahsûl versin; ve ey âlim-i zâhirî ve feylesof efendi! Benim kanadımla, ya’nî aklım ile uç ki, fikrinin oku o geniş olan âlem-i rûhâniyet ve hakîkat tarafına fırlasın! Binâenaleyh kendi aklına ve fikrine i’timâden dar olan bu âlem-i tabîat tarafındaki sa’yin seni ancak bu dar olan dâirede habs eder.

3797. Sen onun vâcibliğini ve varlığını bilmezsin. Nihâyet yine sen: “O vâcib olmuştur” dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3797. Sen onun zorunluluğunu ve varlığını bilmezsin. Sonunda yine sen: “O zorunlu olmuştur” dersin.

Ey aklını ve fikrini kelâm ilminin dairesine hapsetmiş olan zahirî âlim! Sen Yüce Allah’ın zorunluluğunu ve varlığını zevk (manevî tecrübe) ve hâl (manevî durum) yoluyla bilmezsin. Sonunda yine takliden dersin ki: “O zorunlu olmuştur.” Ve aklın ve fikrin ile onun zorunluluğunu ispat etmeye çalışırsın. Neticede dersin ki: “Yüce Allah’ın bu âleme yakınlığı ve kuşatması zâtıyla değil, ilmi iledir.” Evet, Yüce Allah varlığı zorunlu olandır, fakat onun zorunluluğu ve varlığı senin akıl ve fikrinin birtakım delillere dayanarak hükmettiği gibi değildir.

Ey aklını ve fikrini ilm-i kelâmın dâiresine habs etmiş olan âlim-i zâhirî! Sen Hak Teâlâ’nın vâcibliğini ve varlığını zevkan ve hâlen bilmezsin. Nihâyet yine taklîden dersin ki: “O vâcib olmuştur.” Ve aklın ve fikrin ile onun vâcibliğini isbât etmeye çalışırsın. Netîcede dersin ki: “Hak Teâlâ’nın bu âleme yakınlığı ve ihâtası zâtıyla değil, ilmî iledir.” Evet, Hak Teâlâ vâcibü’l-vücûd-dur, fakat onun vâcibliği ve varlığı senin akıl ve fikrinin birtakım delâile müsteniden hükmettiği gibi değildir.

3798. O sendir, ammâ bu sen değildir. O sendir ki, sonunda bîrûn-şevin vâ-kıfıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3798. O sensin, ama bu sen değildir. O sensin ki, sonunda "bîrûn-şev"in (halkı yoldan uzaklaştırma) vâkıfıdır.

"Bîrûn-şev", eski zamanlarda bir padişah kendi maiyetiyle gezmeye çıktığı zaman, zabıta memurlarının yollarda halkı durdurmalarına ve uzaklaştırmalarına "bîrûn şev kerden" derler. Bu şerefli beyitte, vehmedilmiş olan enaniyetin (benlik) ölüm vaktinde hakiki varlığın ortaya çıkışı önünde durdurulması anlamında kullanılmıştır. Yani, Hakk'ın varlığı sensin, fakat bu şimdiki benliğin değildir. Senin bu şimdiki benliğin o sensin ki, nihayette ve ölüm vaktinde Hakk'ın hakiki olan varlığı önünde bîrûn-şev'in vâkıfı ve durucusudur; ve o varlık senin benliğine bîrûn-şev ettiği zaman durur. Asla bu suret aleminden ileriye gidemez.

"Bîrûn-şev", eski zamanlarda bir pâdişâh kendi avenesiyle gezmeye çıktığı vakit, zabıta me'mûrlarının yollarda halkı tevkîf ve teb'îd etmelerine "bîrûn şev kerden" derler. Bu beyt-i şerîfte mevhûm olan enâniyetin ölüm vaktinde vücûd-i hakîkînin zuhûru önünde tevkîfi ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur. Ya'nî, Hakk'ın varlığı sendir, fakat bu şimdiki senliği değildir. Senin bu şimdiki senliğin o sendir ki, nihâyette ve ölüm vaktinde Hakk'ın hakîkî olan varlığı önünde bîrûn-şevin vakıfı ve durucusudur; ve o varlık senin senliğine bîrûn-şev ettiği vakit durur. Aslâ bu sûret âleminden ileriye gidemez.

3799. Ahir olan senliğin, senin evvel olan senliğin tarafına tenbîh ve sıladan dolayı gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3799. Senin son olan senliğin, senin ilk olan senliğin tarafına uyandırmak ve ulaştırmak için gelmiştir.

"Tenbîh", uyandırmak ve ikaz etmek; "sıla", ulaştırmak demektir. Yani senin bu suret âleminde görünen son senliğin, senin ilahi ilimde sabit hakikatin (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ile meydana gelen ilk senliğin tarafına seni uyandırmak ve ulaştırmak için gelmiştir. Çünkü senin sabit hakikatin bir ilahi ismin ilmi suretidir; ve sıfat isminin bâtınıdır; ve sıfatın bâtını da Hak'ın Zât'ıdır. Bu sebeple senin ilk senliğin, Hakk'ın bir sıfatının görünen bir isminin ilmi sureti olup, bu suret âlemindeki son senliğin o hakikate senin gözünü açmak ve seni bu hakikate ulaştırmak içindir.

"Tenbîh", uyandırmak ve îkāz etmek; "sıla", ulaştırmak, demektir. Ya'nî senin bu sûret âleminde zâhir olan son senliğin senin ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbiten ile hâsıl olan evvelki senliğin tarafına seni uyandırmak ve ulaştırmak için gelmiştir. Zîrâ senin ayn-ı sâbiten bir ism-i ilâhînin sûret-i ilmiyyesidir; ve sıfat ismin bâtınıdır; ve sıfatın bâtını dahi Zât-ı Hak'tır. Binâenaleyh senin evveldeki senliğin Hakk'ın bir sıfatının zâhiri olan bir ismin sûret-i ilmiyyesi olup, bu âlem-i sûretteki son senliğin o hakîkate senin gözünü açmak ve seni bu hakîkate ulaştırmak içindir.

3800. Senin senliğin bir başka sende medfûn geldi. Ben bir böyle kendisini görücünün gulamıyım. [3776]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3800. Senin senliğin bir başka sende gömülü olarak geldi. Ben böyle kendisini görenin kuluyum.

Bu sebeple senin senliğin, bir başka senin, yani Hakk'ın benliğinde görülmüş olarak geldi ve ortaya çıktı. Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) buyururlar ki: Ben, kendisinin varlığını ve benliğini böyle gören bir arifin (Allah'ı bilen kişinin) kölesiyim. Çünkü ilimle, hâl ile (yaşayarak) ve zevk ile (manevî tat ile) bir kimsenin kendisini böyle görmesi kolay bir şey değildir. Yalnızca ilimle görmek, hâl ile ve zevk ile görmeye benzemez. Bu görüş ancak insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanın) görüşüdür.

Binâenaleyh senin senliğin bir başka senin, ya'nî Hakk'ın benliğinde görülmüş olarak geldi ve zâhir oldu. Hz. Pîr buyururlar ki: Ben kendinin varlığını ve benliğini böyle gören bir arifin kölesiyim. Zîrâ ilmen ve hâlen ve zevkan bir kimsenin kendisini böyle görmesi kolay bir şey değildir. Yalnız ilmen görmek, hâlen ve zevkan görmeye benzemez. Bu görüş ancak insân-ı kâmilin görüşüdür.

3801. O şeyi ki cüvân aynada görür, pîr ondan evvel kerpiçte görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3801. Delikanlının aynada gördüğü şeyi, yaşlı kişi ondan önce kerpiçte görür.

"Cüvân", delikanlı demektir. Bundan kasıt, tasavvuf yoluna yeni girmiş sâliklerdir. "Pîr"den kasıt, mürşid olan insân-ı kâmildir. "Ayna"dan kasıt, ilâhî sıfatların ve kemallerin tecelli ettiği latif suretlerdir; "hışt", yani "kerpiç"ten kasıt ise, kendilerinde zahiren letafet eseri görülmeyen kuru toprak ve tuğla gibi yoğun maddelerdir. Yani, o tasavvuf yoluna yeni girmiş sâliklerin ancak parlak ayna gibi olan latif tecellilerde gördükleri ilâhî güzelliği ve kemali, kâmil olan zat ondan önce toprakta ve kerpiçte dahi görür. Nasıl ki ilâhî güzelliğin ve kemalin tecelli yeri olan insan hakkında Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de: وبدأ خلق الإنسان من طين (Secde, 32/7) yani "Yüce Allah insanın yaratılışına çamurdan başladı" buyurur.

“Cüvân", delikanlı demektir. Bundan murâd, mübtedî sâliklerdir. "Pîr"den murâd, mürşid olan insân-ı kâmildir. "Ayna"dan murâd, sıfât ve kemâlât-ı ilâ- hiyyenin mezâhiri olan latîf sûretlerdir; ve "hışt", ya'nî "kerpiç"ten murâd, kendilerinde zâhiren letâfet eseri görülmeyen kuru toprak ve tuğla gibi mevâdd-i kesîfedir. Ya'nî, o mübtedî sâliklerin ancak parlak ayna mesâbesinde olan latîf mezâhirde gördükleri cemâl ve kemâl-i ilâhîyi, kâmil olan zât ondan evvel toprakta ve kerpiçte dahi görür. Nitekim cemâl ve kemâl-i ilâhînin mazharı olan insan hakkında Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: وبدأ خلق الإنسان من طين (Secde, 32/7) ya'nî "Hak Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı" buyurur.

3802. Biz kendi şahımızın emrinden dışarıya geldik. Babanın inayetlerine bâğî olduk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3802. Biz kendi şahımızın emrinden dışarıya geldik. Babanın inayetlerine âsi olduk.

"Bâğî", itaatten ayrılıp başkaldıran demektir. Yani, "Hakikat şahı olan babamız bize bu kaleye gitmememiz için bize yemin ettirdiği halde, biz onun emrinden dışarı çıktık. Onun bu emri bizim hakkımızda bir lütuf idi. Biz onun bu lütuflarına karşı azgınlık ettik."

"Bâğî", itâatten ayrılıp serkeşlik eden. Ya'nî, "Hakîkat şâhı olan babamız bize bu kal'a tarafına gitmemekliğimiz için bize and verdiği hâlde, biz onun emrinden dışarıya çıktık. Onun bu emri bizim hakkımızda inâyet idi. Onun bu inâyetlerine karşı azgın olduk."

3803. Şahın sözünü ve o emsalsiz inâyetleri ehemmiyetsiz bildik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3803. Şahın sözünü ve o eşsiz yardımları önemsiz saydık.

3804. İşte melhamesiz ölmüş ve belânın mecruhu olmuş olarak hep hendeğe düştük!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3804. İşte büyük savaşsız ölmüş ve belanın yaralısı olmuş olarak hep hendeğe düştük!

"Melhame", büyük savaş ve fitne (Sarrâh) demektir. "Haste", yaralı ve yaralanmış; "küşte", öldürülmüş ve ölmüş demektir. Yani, şehzadeler dertleşip dediler ki: "Biz babamızın sözüne kulak asmadık ve bu suretler kalesi tarafına geldik. İşte neticede başımız belaya tutuldu ve kalbimiz yaralandı. Savaş etmeksizin öldük ve helak hendeğine düştük."

"Melhame", büyük harb ve fitne (Sarrâh). "Haste", mecrûh ve yaralanmış; "küşte", maktûl ve ölmüş, demektir. Ya'nî, şehzâdeler hasbıhâl edip dediler ki: "Biz babamızın sözüne kulak asmadık ve bu sûretler kal'ası tarafına geldik. İşte netîcede başımız belâya giriftâr oldu ve kalbimiz yaralandı. Harb etmeksizin öldük ve helâk hendeğine düştük."

3805. Bizim kendi aklımıza ve ilmimize i'timâdımız oldu. Nihayet öne bu belâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3805. Bizim kendi aklımıza ve ilmimize güvenimiz oldu. Sonunda önümüze bu belâ geldi.

"Ferheng" kelimesinin "ilim, bilgi, edep, büyüklük ve denge" gibi başka anlamları da vardır (Burhan). Burada "ilim" anlamı uygundur. Yani, "Biz kendi aklımızın gücüne ve zahirî ilimlerdeki kazanımlarımızın çokluğuna dayanarak bu cismaniyet âleminde hakikatleri idrak etmeye çalıştık; ve o hakikatlerin rehberi ve kılavuzu olan insân-ı kâmilin sözüne önem vermedik. Sonunda işte önümüze böyle bir belâ çıktı." "Belâ"dan kasıt, Hak ile kul arasında meydana gelen nefsanî perdedir. Bu ve aşağıdaki beyitler, kendi ilmine ve aklına mağrur olup, Hak yolunda bir mürşide tâbi olmaya tenezzül etmeyen "ahyâr" (hayır ehli) zümresinden olan zahir uleması hakkındadır. Nitekim bu zümreden olan Fahreddin-i Râzî hazretleri hakkında 5. cildin 4139 numaralı beytinde şöyle buyrulmuştu: "Eğer bu hakiki tevhid bahsinde akıl yol gösterici olsaydı, Fahreddin-i Râzî dinin sırrını bilici olurdu."

"Ferheng", "ilim, dâniş, edeb, büyüklük ve muvâzene" ve diğer ma'nâları da vardır (Burhân). Burada "ilim" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, “Biz kendi aklımızın kuvvetine ve ulûm-i zâhiredeki müktesebâtımızın çokluğuna daya- narak bu cismâniyet âleminde idrâk-ı hakāyıka çabaladık; ve o hakāyıkın rehberi ve kılavuzu olan insân-ı kâmilin sözüne ehemmiyet vermedik. Nihâyet işte önümüze böyle bir belâ çıktı." "Belâ"dan murâd, hicâb-ı nefsâniyyedir ki, Hak ile kul arasında vâki'dir. Bu ve aşağıdaki beyitler kendi ilmine ve aklına mağrûr olup, Hak yolunda bir mürşide tâbi' olmaya tenezzül etmeyen "ahyâr" zümresinden olan ulemâ-i zâhiredir. Nitekim bu tâifeden olan Fahreddîn-i Râzî hazretleri hakkında 5. cildin 4139 numarasına müsâdif olan bir beyitte şöyle buyurulmuş idi: [ya'ni] "Eğer bu tevhîd-i hakîkî bahsinde, eğer akıl yol görücü ola idi, Fahreddîn-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu."

3806. "Kendimizi hastalıksız ve "rıkk"sız gördük. Nitekim "dık" hastası kendini öyle görür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3806. "Kendimizi hastalıksız ve kölelikten uzak gördük. Nasıl ki "dıkk" hastası kendini öyle görür."

"Rıkk", kölelik ve kulluktur; "dıkk", sahibini günden güne eritip zayıflatan bir hastalıktır. Yani, "Biz kendimizi nefsanî sıfatlar hastalığından ve köleliğinden arınmış gördük. Bizim hâlimiz, dıkk hastalığına yakalanmış olan kimsenin hâli gibidir. Çünkü bu hasta her gün eridiği hâlde kendisini sağ ve sağlam görür. Biz de kuvvetli olan aklımız ve çok olan ilmimiz aracılığıyla ruhumuzu nurlandırdığımızı zannettik. Aksine bu nefsanî sıfatlar günden güne ruhumuzun kuvvetini eksiltti. Bunun farkında olmadık."

"Rıkk", kölelik ve memlûkiyet; "dıkk", sâhibini gönden güne eritip zayıflatan bir hastalıktır. Ya'nî, "Biz kendimizi nefsâne sıfatlar hastalığından ve köleliğinden ârî gördük. Bizim hâlimiz dıkk hastalığına uğramış olan kimsenin hâli gibidir. Zîrâ bu hasta her gün eridiği hâlde kendisini sağ ve sâlim görür. Biz de kuvvetli olan aklımız ve çok olan ilmimiz vâsıtasıyla rûhumuzu nûrlandırdığımızı zannettik. Halbuki bu nefsânî sıfatlar günden güne rûhumuzun kuvvetini eksiltti. Bunun farkında olmadık."

3807. "Gizli illet şimdi aşikâr oldu, ondan sonra ki bend ve şikâr olduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3807. "Gizli illet şimdi aşikâr oldu, ondan sonra ki bend ve şikâr olduk."

Yani, "Gizli olan nefse ait sıfatlarımızın illeti, şekle bağlanıp avlandıktan sonra ortaya çıktı ve fiillerimiz ile göründü."

Ya'nî, "Gizli olan sıfât-ı nefsâniyyemiz illeti, sûrete bağlanıp avlandıktan sonra meydâna çıktı ve fiillerimiz ile zâhir oldu."

3808. Rehberin sâyesi Hakk'ın zikrinden iyidir. Bir kanaat yüz taâm ve tabaktan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3808. Rehberin gölgesi Hakk'ın zikrinden daha iyidir. Bir kanaat yüz yemek ve tabaktan daha iyidir.

Hakikat yolunun mürşidi ve rehberi olan insân-ı kâmilin gölgesi, insanın kendi aklı ve ilmi dairesinde olan Hakk'ın zikrinden daha iyidir. Çünkü bir kanaat, yani mürşidin Hak hakkındaki bir telkini, zahirî ilimlerin yüz yemek ve tabak mesabesinde olan birçok şubesinden daha iyidir. Çünkü zahirî ilimlerle idrak edilen tevhid, resmî ve taklidî tevhiddir. Nitekim Şeyhü'l-İslâm Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (k.s.) hazretlerinin huzuruna bir gün Herat'ın büyük âlimleri geldiler ve aralarında tevhid ve ilahi marifet hakkında bir tartışma açtılar. Şeyhü'l-İslâm hazretleri buyurdu: — Siz bu sözleri taklit ile söylersiniz. Âlimlerin bu sözden canları sıkıldı. Dediler ki: — Bizim her birimizin elinde Hakk'ın varlığını ispat etmeye dair bin delil vardır. Bize nasıl mukallit diyorsun? Şeyhü'l-İslâm: — Eğer her birinizin elinde on bin delil olsa yine mukallitsiniz. Âlimler: — Bize bu sözünüzü ispat etmeniz icap eder. Şeyh hazretleri hizmetçisine: "Üç inci ve bir de tas getir" diye emretti. Hizmetçi de getirdi. Hz. Şeyh âlimlere hitaben dedi: — Bu incinin aslı ne idi? Âlimler: — Sadefin ağzına düşen nisan yağmuru damlalarıdır ki, onun havsalasında Hakk'ın kudretiyle inci oldu. Hz. Şeyh o incileri tas içindeki suya attı. Dedi ki: — Her kim tahkik yüzünden bu tas üzerine besmele çekebilirse çeksin. Bu üç inci su olsun ve birbirine karışsınlar. Âlimler: — Bu acayiptir. Siz söyleyiniz! Hz. Şeyh: — Evvela siz deyiniz! Sıra bana gelince ben de derim. Âlimler sırayla besmele çektiler. İncilerde bir hareket olmadı. Sıra şeyhe geldiği vakit, onun üzerinde bir hal zuhur etti ve tastan tarafa teveccüh etti ve besmele çekti. O inci su olup birbirine karıştı ve fakat tas içinde devretti. Sonra cenab-ı şeyh: "Allah'ın izni ile dur!" dedi. Hemen bir delinmemiş inci oldu ve âlimlerin hepsi hayrette kaldılar (Nefahâtü'l-Üns).

Hakîkat yolunun mürşidi ve rehberi olan insân-ı kâmilin sâyesi, insanın kendi aklı ve ilmi dâiresinde olan Hakk'ın zikrinden iyidir. Zîrâ bir kanâat, ya'nî mürşidin Hak hakkındaki bir telkîni, ulûm-i zâhirenin yüz taâm ve tabak mesâbesinde olan birçok şuabâtından iyidir. Çünkü ulûm-i zâhire ile idrâk olunan tevhîd, tevhîd-i resmî ve taklîdîdir. Nitekim Şeyhü'l-İslâm Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (k.s.) hazretlerinin huzûruna bir gün Herât'ın büyük âlimleri geldiler ve aralarında tevhîd ve ma'rifet-i ilâhîye dâir bahs açtılar. Şeyhü'l-İslâm hazretleri buyurdu: — Siz bu sözleri taklîd ile söylersiniz. Ulemânın bu sözden canları sıkıldı. Dediler ki: — Bizim her birimizin elinde vücûd-ı Hakk'ın isbâtına dair bin delîl vardır. Bize nasıl mukallid diyorsun? Şeyhü'l-İslâm: — Eğer her birinizin elinde on bin delîl olsa yine mukallidsiniz. Ulemâ: — Bize bu sözünüzü isbât etmeniz îcâb eder. Şeyh hazretleri hizmetçisine: “Üç inci ve bir de tas getir" diye emr etti. Hizmetçi de getirdi. Hz. Şeyh ulemâya hitâben dedi: — Bu incinin aslı ne idi? Ulemâ: — Sadefin ağzına düşen nisan yağmuru katreleridir ki, onun havsalasında Hakk'ın kudretiyle inci oldu. Hz. Şeyh o incileri tas içindeki suya attı. Dedi ki: — Her kim tahkîk yüzünden bu tas üzerine besmele çekebilirse çeksin. Bu üç inci su olsun ve birbirine karışsınlar. Ulemâ: — Bu acîbdir. Siz söyleyiniz! Hz. Şeyh: — Evvelâ siz deyiniz! Nöbet bana gelince ben de derim. Ulemâ nöbetle besmele çektiler. İncilerde bir hareket olmadı. Nöbet şeyhe geldiği vakit, onun üzerinde bir hâl zâhir oldu ve tastan tarafa teveccüh etti ve besmele çekti. O inci su olup birbirine karıştı ve fakat tas içinde devr etti. Sonra cenâb-ı şeyh: "Allah'ın izni ile dur!" dedi. Hemen bir delinmemiş inci oldu ve ulemânın hepsi hayrette kaldılar (Nefahâtü'l-Üns)

3809. Görücü göz üç yüz asadan daha iyidir. Cevheri taş parçalarından göz tanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3809. Görücü göz üç yüz asadan daha iyidir. Cevheri taş parçalarından göz tanır.

"Görücü göz"den kasıt, insân-ı kâmildir. "Asa"dan kasıt, insanın güvendiği kendi aklı ve fikridir. "Cevher"den kasıt, ilahi sıfatlar ve isimlerdir. "Hasa", "taş parçaları" demektir ve bundan kasıt, ana unsurlardan (toprak, su, hava, ateş) oluşan görünen suretlerdir. Yani, bu suretler âleminde her şeyin iç yüzünü ve hakikatini gören insân-ı kâmil, üç yüz asa değerindeki akıl ve fikirden daha iyidir. Çünkü bu akıl ve fikir, dış duyuların etkisi altında, görünen suretlerin mağlubudur. Ancak bu insân-ı kâmilin gözü, ilahi sıfatlar ve isimlerin cevherlerini görünen suretlerin aynalarında görüp ayırt eder. Bu sebeple, hayırlı, iyi ve cesur kimseler sınıfından olan müminlerin Hak yoluna kendi akıl ve fikirleriyle girmeleri çok tehlikelidir. Çünkü bu suretler âleminde geçilmesi çok zor olan tehlikeli yerler ve geçitler vardır.

"Çeşm-i bînâ"dan murâd, insân-ı kâmildir. "Asâ"dan murâd, insanın i'timâd ettiği kendi aklı ve fikridir. "Cevher"den murâd, sıfat ve esmâ-i ilâhiyyedir. "Hasa", "taş parçaları" demek olup bundan murâd, anâsırdan mürek keb olan sûver-i zâhiredir. Ya'nî, bu âlem-i sûrette her şeyin bâtınını ve hakîkatini görücü olan insân-ı kâmil, üç yüz asâ mesâbesinde olan akıl ve fikirden daha iyidir. Zîrâ bu akıl ve fikir, havâss-i zâhirenin te'sîri altında zâhirî sûretlerin mağlûbudur. Ancak bu insân-ı kâmilin gözü, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye gevherlerini suver-i zâhire aynalarında görüp temyîz eder. Binâenaleyh ahyâr ve ebrâr ve şüttâr sınıfından olan mü'minlerin Hak yoluna kendi akıl ve fikirleriyle sülük etmeleri çok tehlikelidir. Zîrâ bu âlem-i sûrette geçilmesi çok müşkil olan vartalar ve geçitler vardır.

3810. "Acaba cihanda bu sûret kimindir?" diye kederlerinden tefahhusa geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3810. "Acaba dünyada bu suret kimindir?" diye kederlerinden dolayı araştırmaya geldiler.

"Endüh", "gam ve keder" anlamına gelen "endûh" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. Bu kelime cansız olduğu için kıyas yoluyla çoğulunun "endûhhâ" olması gerekirse de, telaffuza ağır geldiğinden kıyas dışı olarak canlılara özgü olan "elif" ve "nûn" ile çoğul yapılmıştır. Yani, bu latif surete tutulmuş olan üç şehzade: "Biz birçok güzel suretler gördük, hiçbirine tutulmadık. Bizi böyle kendisine tutulmuş eden bu suret acaba âlemde kimin suretidir ve aslı ve hakikati nedir?" diye gamlarından ve kederlerinden dolayı araştırmaya ve incelemeye başladılar.

"Endüh", "gam ve keder" ma'nâsına olan "endûh" kelimesinin muhaffefidir. Bu kelime gayr-i zî-rûh olduğundan kıyâsî olarak cem'i "endûhhâ” olmak îcâb ederse de, telaffuza sakîl geldiğinden gayr-i kıyâs olarak zî-rûha mahsus olan "elif" ve "nûn" ile cemî'lenmiştir. Ya'nî, bu latîf sûrete mübtelâ olan üç şehzâde: "Biz birçok güzel sûretler gördük, hiçbirine meftûn olmadık. Bizi böyle kendisine meftûn eden bu sûret acabâ âlemde kimin sûretidir ve aslı ve hakîkati nedir?" diye gamlarından ve kederlerinden dolayı tefahhus etmeye ve araştırmaya başladılar.

3811. Çok tefahhustan sonra mesîrde o sırrı basîr olan bir şeyh keşf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3811. Çok araştırmadan sonra yolculukta o sırrı gören bir şeyh keşfetti.

"Mesîr", seyr etmek, gezmek ve dolaşmak demektir. Yani, şehzadeler bu suretin aslını ve hakikatini anlamak için birçok araştırmadan sonra yolculuk esnasında hakikati görücü olan bir şeyhe ve insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) rast geldiler. O şeyh onlara o suretin sırrını ve hakikatini keşfetti.

"Mesîr", seyr etmek, gezmek ve dolaşmak demektir. Ya'nî, şehzadeler bu sûretin aslını ve hakîkatini anlamak için birçok tefahhustan sonra seyr esnâsında hakîkati görücü olan bir şeyhe ve insân-ı kâmile rast geldiler. O şeyh onlara o sûretin sırrını ve hakîkatini keşf etti.

3812. Kulak yolundan değil, belki aklın vahyinden, sırlar onun önünde nikābsız idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3812. Kulak yoluyla değil, aksine aklın vahyinden, sırlar onun önünde perdesiz idi.

Fakat o basiretli şeyhin keşfi şundan bundan dinlemek ve işitmek yoluyla değildi. Aksine kâmil aklın vahyinden idi. Çünkü o kâmil aklın önünde bu gibi sırlar ve hakikatler yoğun suretler perdesinden arınmış idi.

Fakat o şeyh-i basîrin keşfi şundan bundan dinlemek ve işitmek tarîki ile değil idi. Belki akl-ı kâmilin vahyinden idi. Zîrâ o akl-ı kâmilin önünde bu gibi sırlar ve hakîketler kesîf sûretler nikābından ârî idi.

3813. Dedi: "Bu Pervîn'in gibta ettiği nakıştır. Bu, Çin şehzadesi sûretinin nakşıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3813. Dedi: "Bu, Ülker yıldız kümesinin gıpta ettiği bir nakıştır. Bu, Çin şehzadesi suretinin nakşıdır."

"Pervîn", Arapçada "Süreyyâ" denilen yıldız kümesinin ismidir. Yani, o insân-ı kâmil, şehzadelere dedi ki: "Bu sizin gördüğünüz suret, küllî nefis (nefs-i küll) şahının şehzadesidir. Bu suret, birtakım ilahi sıfat ve isimlerin (esmâ-i ilâhiyye) bir araya gelmesinin tecelli yeri (mazhar) olup, Ülker ismindeki yıldız kümesinin gıpta ettiği bir surettir."

"Pervîn", Arabî'de "Süreyyâ" denilen yıldız kümesinin ismidir. Ya'nî, o insân-ı kâmil, şehzâdelere dedi ki: "Bu sizin gördüğünüz sûret, nefs-i küll şâhının şehzâdesidir. Bu sûret birtakım sıfat ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyetinin mazharı olup, Pervîn ismindeki yıldız kümesinin gibta ettiği bir sûrettir."

3814. "O, cân gibi ve cenîn gibi gizlidir. O perdede ve oyunda saklanmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3814. "O, can gibi ve cenin gibi gizlidir. O perdede ve oyunda saklanmıştır."

"Mükettem", çok gizli tutulmuş demektir. "Eyvan", yüksek bina anlamına gelir. Yani, "Bu latif suretin hakikati ve aslı, hayvanî ruh ve ana karnındaki cenin gibi gizlidir. O, unsurlar perdesinde ve cismaniyet binasında saklanmıştır."

"Mükettem", çok gizli tutulmuş, demektir. "Eyvân", yüksek binâ, ma'nâsınadır. Ya'nî, “Bu sûret-i latîfenin hakîkati ve aslı, rûh-ı hayvânî ve ana karnındaki cenîn gibi gizlidir. O anâsır perdesinde ve cismâniyet binâsında saklanmıştır."

3815. "Onun tarafına ne erkek ve ne kadın yol tutmaz. Şah onu fitnelerden gizledi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3815. "Onun tarafına ne erkek ve ne kadın yol tutmaz. Şah onu fitnelerden gizledi."

Onun hakikatine ne erkeğin, yani fail suretlerin ve ne kadının, yani edilgen suretlerin yolu yoktur. Gerçek Şah olan Hak, fitnelerden dolayı onun hakikatini ve aslını sakladı ve ana unsurlar ve cismaniyet perdeleriyle örttü.

"Onun hakîkati tarafına ne erkeğin, ya'nî suver-i fâilenin ve ne kadının, ya'nî suver-i münfailenin yolu yoktur. Şâh-ı hakîkî olan Hak, fitnelerden dolayı onun hakîkatini ve aslını sakladı ve anâsır ve cismâniyet perdeleriyle örttü."

3816. "Zîra onun damı üzerinde kuş dahi uçmaz. Melik onun nâmı üzerine gayret tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3816. "Çünkü onun damı üzerinde kuş dahi uçmaz. Melik onun namı üzerine gayret tutar."

Çünkü onun hakikatinin üstü ve damı olan vahdet mertebesinde izafî ruh (bağıntılı ruh) kuşu bile uçamaz. Zira ruhanîyet âlemi sabit hakikatler âleminin aşağısıdır ve sabit hakikatler âlemi de vahdet mertebesinin altındadır; ve vahdet mertebesinde asla ikilik yoktur. Melik ve gerçek şah olan Hakk'ın mutlak Zât'ının, onun hakikat namı üzerine gayreti vardır.

"Zîrâ onun hakikatinin fevkı ve damı olan vahdet mertebesinde rûh-ı izâfî kuşu bile uçamaz. Zîrâ rûhâniyet âlemi a'yân-ı sâbite âleminin aşağısı ve a'yân-ı sâbite âlemi de vahdet mertebesinin mâ-dûnudur; ve vahdet mertebesinde aslâ ikilik yoktur. Melik ve şâh-ı hakîkî olan Zât-ı mutlak-ı Hakk'ın onun nâm-ı hakîkati üzerine gayreti vardır."

3817. "Vay o gönüle ki, o böyle sevdâya düştü. Hiçbir kimse için böyle sevdâ olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3817. "Vay o gönüle ki, o böyle sevdaya düştü. Hiçbir kimse için böyle sevda olmasın!"

Böyle gölge ve hayal sevdasına düşen kalbin vay hâline! Hiçbir kimse için böyle gölge ve hayalden ibaret olan fani suretler sevdası ve aşkı olmasın!

Böyle zıl ve hayal sevdâsına düşen kalbin vay hâline! Hiçbir kimse için böyle zıl ve hayâlden ibaret olan suver-i fâniye sevdâsı ve aşkı olmasın!

3818. Bu, o kimsenin sezâsıdır ki, cehl tohumunu ekti ve o nasîhati kesâd ve ehemmiyetsiz tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3818. Bu, o kimsenin cezasıdır ki, cehalet tohumunu ekti ve o nasihati değersiz ve önemsiz saydı.

Yani, bu gölgeye ve hayale tutulmak, kalbine cehalet tohumunu eken ve "Gölge ve hayal olan bu suret âlemine yaklaşma ve tutkun olma!" diye nasihat eden akıl sahibi babanın bu nasihatini değersiz, rağbetsiz ve önemsiz sayan kimsenin cezası ve layığıdır.

Ya'nî, bu zıl ve hayâle mübtelâ olmak, kalbine cehâlet tohumunu eken ve "Zıl ve hayâl olan bu sûret âlemine yaklaşma ve meftûn olma!" diye nasîhat eden akl-ı kâmil sâhibi babanın bu nasîhatini kesâd ve revâcsız ve ehemmiyetsiz tutan kimsenin sezâsı ve lâyığıdır.

3819. "Ben kendi işimi akıl ile öne getiririm" diye kendi tedbîrine i'timâd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3819. "Ben kendi işimi akıl ile öne getiririm" diye kendi tedbirine güvendi.

Ey kişi! Bu gölgeye ve hayale düşkünlük belasına düşmek, "Ben şeriat ilmine vâkıfım; Hak yoluna kendi aklım ve tedbirim ile girerim. Bu hususta bir mürşide (manevi rehber) ve rehbere ihtiyacım yoktur" diyerek, kendine ve tedbirine güvenen bir adamın layığıdır. Bilinmeli ki, hayırlı ve iyi kimseler zümresinden olan birçok kişinin mesleği ve fikri budur. Onlar: "Biz Kur'an'ı ve hadisleri rehber edindik; başka rehbere ihtiyacımız yoktur!" diyerek kendi akıl ve tedbirleri dairesinde salih amel işlemeye gayret ederler. Fakat Kur'an'ın ve nebevî hadislerin sırlarından gafil oldukları için, nefislerinin sıfatından ve şeytanın tasallutundan (musallat olmasından) yakalarını kurtaramazlar. Sonunda zahirî suretlerin (dış görünüşlerin) fitnesine mağlup olurlar.

Ey kimse! Bu zıl ve hayâle meftûniyet belâsına düşmek, "Ben ilm-i şerîate vâkıfım; Hak yoluna kendi aklım ve tedbîrim ile sülûk ederim. Bu husûsta bir mürşide ve rehbere ihtiyâcım yoktur" diyerek, kendine ve tedbîrine i'timâd eden bir adamın lâyığıdır. Ma'lûm olsun ki, ahyâr ve ebrâr tâifesinden olan birçok kimselerin mesleği ve fikri budur. Onlar: "Biz Kur'ân'ı ve ahâdîsi rehber ittihâz ettik; başka rehber ihtiyâcımız yoktur!" diyerek kendi akıl ve tedbîrleri dâiresinde amel-i sâlih işlemeye gayret ederler. Fakat Kur'ân'ın ve ahâdîs-i nebeviyyenin esrârından gâfil oldukları için, nefislerinin sıfatından ve şeytanın tasallutundan yakalarını kurtaramazlar. Âkıbet suver-i zâhire fitnesine mağlûb olurlar.

3820. O inâyetten yarım zerre, aklın tedbîrinden olan üç yüz rasaddan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3820. O inâyetten yarım zerre, aklın tedbirinden olan üç yüz gözlemden daha iyidir.

"Rasad", gözlemek ve gözetlemek demektir. "O inâyet"ten kasıt, insân-ı kâmilin Hakk yoluna gidişinde Hakk Yolcusu'na (sâlik) ulaşan yardımıdır. Yani, Hakk yoluna yönelen kişiye insân-ı kâmil tarafından ulaşacak yarım zerre inâyet ve yardım, maksadı ve isteği aklın tedbirine dayanan üç yüz gözlemden daha iyidir.

Menkıbe: "Pîrlerden Hacı Halîfe el-Kastamonî (k.s.) buyurdu ki: "Ben altı ay su içmedim ve hayvan eti yemedim; ve kendi aklım ve tedbirim ile neler yaptıysam, hakikate ulaşma konusunda hiçbir faydası olmadı. Bu hususta faydayı ancak mürşidimin emirlerini tutmakta buldum." (Nefahâtü’l-Üns, sayfa 557).

“Rasad”, gözlemek ve gözetlemek, demektir. “O inâyet”ten murâd, insân-ı kâmilin Hak yoluna sülûkünde sâlike vâki' olan yardımıdır. Ya'nî, Hak yoluna teveccüh eden kimseye insân-ı kâmil tarafından vâki' olacak yarım zerre inâyet ve yardım, maksûdu ve matlûbu aklın tedbîrine müstenid olan üç yüz gözetlemekten iyidir.

Menkıbe: “Pîrlerden Hacı Halîfe el-Kastamonî (k.s.) buyurdu ki: “Ben altı ay su içmedim ve hayvan eti yemedim; ve kendi akıl ve tedbîrim ile neler yaptım ise, hakîkate vusûl emrinde hiçbir fâidesi olmadı. Bu husûsta fâideyi ancak mürşidimin emirlerini tutmakta buldum.” (Nefahâtü’l-Üns, sahîfe 557).

3821. Ey bey! Kendi mekrini terk et! İnâyetin önünde ayak çek, hoş ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3821. Ey bey! Kendi tuzağını terk et! İnâyetin önünde ayak çek, hoş ol!

Ey aklının ve fikrinin beyi! Kendi aklının tuzağını ve hilesini bırak. İnâyet (ilahi yardım) ve yardım sahibi olan insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı önünde, aklın ve fikrin ile adım atmaktan ve yürümekten vazgeç! Kendi enâniyetinden (benliğinden) ve varlığından tamamen öl!

Ey aklının ve fikrinin beyi! Kendi aklının mekrini ve hîlesini bırak. İnâyet ve yardım sâbihi olan insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı önünde, aklın ve fikrin ile adım atmaktan ve yürümekten vazgeç! Kendi enâniyetinden ve varlığından tamâmiyle öl!

3822. Bu, sayılmış olan hile mikdarıyla değildir. Bu hilelerden sen ölmedikçe fâide yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3822. Bu, sayılmış olan hile miktarıyla değildir. Bu hilelerden sen ölmedikçe fayda yoktur.

Yani, bu hakikat yolunda yürümek, bu cüz'î aklın sayılı olan hileleri ve tedbirleri miktarına bağlı değildir; ve sen bu sayılı ve sınırlı olan aklın hilelerinden ve tedbirlerinden ölmedikçe, yani insân-ı kâmilin karşısında bu aklın sayılı olan tedbirlerini ve hünerlerini terk etmedikçe, bu yolda senin için hiçbir fayda yoktur. Nitekim aşağıdaki kıssa, aklın tedbirini terk etmekle ihsana erişileceğinin örneğidir.

Yani, Sadr-ı Cihan diye anılan Buhara hâkimi: "Aman efendim, muhtacım, bana sadaka ver!" diye diliyle sadaka isteyen dilencileri genel sadakasından mahrum ederdi; ve fakir olan bir âlim, onun bu tabiatını unuttu ve sadakaya son derece hırsı ve acelesi sebebiyle, Sadr-ı Cihan alayda giderken diliyle sadaka istedi; ve Sadr-ı Cihan ona bakmadı ve bir şey de vermedi. O fakir âlim ise her gün, sadaka koparmak için her gün bir hile yapardı. Bazen çarşaflanıp kadın şekline ve bazen de yüzünü kapayıp körler kıyafetine girerdi. Sadr-ı Cihan ise, onu ferasetle tanıyıp asla sadaka vermezdi. Burada insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan Hakk Yolcusu'nun mürşidinden: "Bana şu hali ihsan et!" diye talep etmesinin caiz olmadığına işaret buyurulur. Zira Hakk Yolcusu kendi hakkında hayırlı olan hali bilmez. insân-ı kâmil ise Hakk Yolcusu'nu kendi yatkınlığına göre terbiye buyurur. Nitekim aşağıdaki menkıbe bu halin şahididir:

"Hz. Pir'in müridlerinden bulunan Mevlana Mecdeddin-i Atabek daima çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Hudavendigâr'dan rica ve iltimas etti. Kabul edildikten sonra onu kendi refiki ile medresede birbirine bitişik iki hücrede çileye oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık tesir edip takati tükendi. Refiki ile açlık zaruretinden bahsederek, gece birlikte hücrelerinden çıkıp ahbaplarından birinin evine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O aziz onlar için bir kaz dolması tertip etti. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabah olduğunda, Hz. Hudavendigâr yüce adetleri gereği hücrenin kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: "Ashabımız! Bu hücreden riyazat kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfar edip: "Böyle bir rahmet denizi dururken insanın kendisini halvet köşelerinde hapsetmesi saadetsizliktir" dediler.

Ya'nî, bu hakîkat yolunda yürümek, bu akl-ı cüz'înin sayılı olan hîleleri ve tedbîrleri mikdârına tabi' değildir; ve sen bu sayılı ve mahdûd olan aklın hîlelerinden ve tedbirlerinden ölmedikçe, ya'nî insân-ı kâmilin muvâcehesinde bu aklın sayılı olan tedbîrlerini ve hünerlerini terk etmedikçe, bu yolda senin için hiçbir fâide yoktur. Nitekim aşağıdaki kıssa aklın tedbîrini terk ile nâil-i ihsân olunacağının misâlidir.

Ya'nî, Sadr-ı Cihân ta'bîr olunan Buhârâ hâkimi: "Aman efendim, muhtâcım, bana sadaka ver!" diye dili ile sadaka isteyen dilencileri umûmî olan sadakasından mahrûm ederdi; ve fakîr olan bir âlim, onun bu tabîatini unut- tu ve sadakaya son derece hırsı ve acelesi sebebiyle, Sadr-ı Cihân alayda giderken dili ile sadaka istedi; ve Sadr-ı Cihân ona bakmadı ve bir şey de vermedi. O fakîr âlim ise her gün, sadaka koparmak için her gün bir hîle yapardı. Ba'zan çarşaflanıp kadın şekline ve ba'zan da yüzünü kapayıp körler kıyafetine girer idi. Sadr-ı Cihân ise, onu firâsetle tanıyıp aslâ sadaka vermez idi. Burada insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlikin mürşidinden: "Bana şu hâli ihsân et!" diye taleb etmesi câiz olmadığına işâret buyurulur. Zîrâ sâlik kendi hakkında hayırlı olan hâli bilmez. İnsân-ı kâmil ise sâliki kendi isti'dâdına göre terbiye buyurur. Nitekim aşağıdaki menkıbe bu hâlin şâhididir:

"Hz. Pîr'in müridlerinden bulunan Mevlânâ Mecdeddîn-i Atabek dâimâ çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Hudâvendigâr'dan ricâ ve iltimâs etti. Ba'de'l-kabûl onu kendi refiki ile medresede birbirine muttasıl iki hücrede çileye oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık te'sîr edip tâkati tâk oldu. Refiki ile açlık zarûretinden bahisle, gece müttefikan hücrelerinden çıkıp ahbablarından birinin hânesine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O azîz onlar için bir kaz dolması tertib etti. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabah oldukda, Hz. Hudâvendigâr âdet-i seniyyeleri vechi ile hücrenin kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: "Ashâbena! Bu hücreden riyazat kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfâr edip: "Böyle bir bahr-i rahmet dururken insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi saâdetsizliktir" dediler.

3823. Buhâra'da o Sadr-ı Ecell'in huyu isteyicilere hüsn-i amel idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3823. Buhara'da o Sadr-ı Ecell'in huyu, isteyicilere güzel amel idi.

Yani Buhara'da Sadr-ı Ecell (yüce başkan) diye adlandırılan hâkimin tabiatı ve âdeti, isteyenlere karşı güzel amel yapmak idi.

Ya'nî Buhârâ'da Sadr-ı Ecell ta'bîr olunan hâkimin tabîati ve âdeti, isteyenlere karşı güzel amel yapmak idi.

3824. Çok ihsân ve sayısız atâ, akşama kadar onun cûdünden altın nisar olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3824. Çok ihsan ve sayısız bağış, akşama kadar onun cömertliğinden altın saçılarak dağıtılırdı.

Bu beytin birinci mısraı, yukarıdaki beyitte anılan güzel amelin açıklamasıdır. Yani, onun tabiatı çok ihsan ve sayısız bağışta bulunmak suretiyle güzel ameldi. Akşama kadar onun cömertliğinden muhtaçlara altın saçılırdı.

Bu beytin birinci mısrâ'ı yukarıki beyitte mezkûr olan hüsn-i amelin tefsîridir. Ya'nî, onun tabîatı çok ihsân ve sayısız atâ etmek sûretiyle hüsn-i amel idi. Akşama kadar onun cömerdliğinden muhtâçlara altın saçılır idi.

3825. Altını kâğıd parçalarına sarmış idi. Onun vücudu oldukça cûd saçar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3825. Altını kâğıt parçalarına sarmıştı. Onun vücudu oldukça cömertlik saçar idi.

Yani, Sadr-ı Ecell sokağa çıktığı zaman, fakirlere vereceği altınları kâğıt parçalarına sarıp hazırlardı. Onun vücudu hayatta oldukça cömertlik ve eli açıklık saçar idi.

Ya'nî, Sadr-ı Ecell sokağa çıktığı vakit, fukarâya vereceği altınları kâğıd parçalarına sarıp hazırlar idi. Onun vücûdu hayatta oldukça sehâvet ve cömerdlik saçar idi.

3826. Güneş gibi ve pak-bâz olan ay gibi, ziyadan aldıkları şeyi geri verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3826. Güneş gibi ve pak-bâz (hile yapmayan, doğru oynayan) olan ay gibi, ışıktan aldıkları şeyi geri verdiler.

Cömert olan kimseler, güneş ve pak-bâz olan ay gibi, ışıktan, yani Hakk'ın nur ve cömertliğinden aldıkları ihsanı ve bağışı, muhtaç olanlara dağıtmak suretiyle geri verirler. "Pak-bâz", hile etmeyip, muamelesinde doğru oynayan kimse demektir. İnsân-ı kâmillerin Hak'tan aldıkları feyzi (ilahi bereketi) muhtaç olanlara, yatkınlıklarına göre dağıttıklarına işaret buyurulur.

Cömerd olan kimseler güneş ve pâk-bâz olan ay gibi ziyâdan, ya'nî Hakk'ın nûr ve cûdundan aldıkları ihsânı ve atâyı muhtaç olanlara dağıtmak sûretiyle geri verirler. "Pāk-bâz", hîle etmeyip, muamelesinde doğru oynayan kimse demektir. İnsân-ı kâmillerin Hak'tan aldıkları feyzi muhtaç olanlara isti'dâdlarına göre tevzî' ettiklerine işaret buyurulur.

3827. Toprağa altın bahş edici kim olur? Güneş! Altın ma'dende ve hazîne vîrânede ondandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3827. Toprağa altın bahşeden kim olur? Güneş! Altın madende ve hazine viranede ondan dolayıdır.

Yani, görünen altının madende oluşması ve hazinenin viran ve boş arazide meydana gelmesi görünen güneşten olduğu gibi, insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) topraktan yaratılmış olan bedenlerine altın gibi kıymetli olan ilim ve irfanı bahşeden kimdir? Hakikat güneşi olan Yüce Allah hazretleridir.

Ya'nî, zâhirî altının ma'dendeki tekevvünü ve hazînenin vîrân ve hâlî olan arâzîde husûlü zâhirî güneşten olduğu gibi, insân-ı kâmillerin topraktan mahlûk olan cisimlerine altın gibi kıymetli olan ilim ve irfanı bahş eden kimdir? Hakikat güneşi olan Hak Teâlâ hazretleridir.

3828. Her bir sabah bir taife için râtibe var idi, tâ ki bir ümmet ondan ümidsiz olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3828. Her bir sabah bir topluluk için bir râtibe vardı, tâ ki hiçbir ümmet ondan ümitsiz olmasın!

"Râtibe", maaş, görev ve tayin anlamlarındadır. "Hâibe", ümitsiz demektir; "hâibe" kelimesi "haybet"ten gelerek "ümitsiz" anlamındadır. Yani, Cihanın Efendisi'nin (Hz. Muhammed'in) her bir sabah bir topluluğa tayini vardı. Bu usulü, hiçbir ümmet ve topluluk onun bu tayininden mahrum kalmasın diye benimsemişti.

“Râtibe", maâş, vazîfe ve ta'yîn, ma'nâlarınadır. "Hâibe”, ümidsiz"; "hâibe" "haybet"ten "ümidsiz" ma'nâsınadır. Ya'nî, Sadr-ı Cihân'ın her bir sabah bir tâifeye ta'yîni var idi. Bu usûlü hiçbir ümmet ve tâife onun bu ta'yîninden mahrûm olmamak için ittihâz etmiş idi.

3829. Bir gun atâ mübtelâlara ve diğer gün o seha dullara olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3829. Bir gün ihsanı müptelalara ve diğer gün o cömertliği dullara olurdu.

"Bîve", dul kadın; "bîvegân" çoğulu olup, "dul kadınlar" demektir. Yani Sadr-ı Cihan'ın ihsan ve bağışı bir gün müptelalara, yani elsiz ve ayaksız ve çolak ve kör gibi bir illete tutulmuş olanlara ve hastalara özgü idi; ve diğer bir gün de onun cömertliği dul kadınlara sınırlı idi.

"Bîve", dul kadın; "bîvegân" cemi' olup, "dul kadınlar" demektir. Ya'nî Sadr-ı Cihân'ın ihsân ve atâsı bir gün mübtelâlara, ya'nî elsiz ve ayaksız ve çolak ve kör gibi bir illete mübtelâ olanlara ve hastalara mahsûs idi; ve diğer bir gün dahi onun sehâsı ve cömerdliği dul kadınlara münhasır idi.

3830. Diğer gün Aleviler'e ve fakîrlere ve müştağil olan fakîr fakîhlere idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3830. Diğer gün Alevilere ve fakirlere ve ilimle meşgul olan fakir fakihlere idi.

[3806] "Alüvyân", Aleviler yani Hz. Ali (k.A.v.) efendimizin evlatları demektir. Şiirlerde vezin (ölçü) yönünden lâm harfinin ötreli ve vâv harfinin sakin okunmasıyla olur. Yahut lâm harfinin esreli, yâ harfine bağlanarak, yâ harfinin şeddeli ve vâv harfinin düşürülmesiyle "Aliyyân" şeklinde telaffuz edilir. "Mukıll", fakir demektir. Yani, Sadr-ı Cihan başka bir gün de Hz. Ali (k.A.v.) efendimizin fakir olan evlatlarına ve din ilimleriyle meşgul olan fakihlere ve âlimlere para dağıtırdı.

[3806] "Alüvyân", Aleviler ya'nî Hz. Alî (k.A.v.) efendimizin evlâdları demektir. Şiirlerde vezin cihetinden lâmın zammı ve vâvin sükünü ile okunur. Veyâhud lâmın kesri ve yâya vaslı ve yânın teşdîdi ve vâvın hazfi ile "Aliyyân" sûretinde telaffuz olunur. "Mukıll", fakîr demektir. Ya'nî, Sadr-ı Cihân diğer bir gün de evlâd-ı Alî (k.A.v.) efendimizin fakîr olan evlâdlarına ve ulûm-i dîniyye ile meşgül olan fakîhlere ve âlimlere para dağıtır idi.

3831. Diğer gün avâmmın eli boşlarına. Diğer gün de borca giriftarlara idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3831. Diğer gün avamın eli boşlarına. Diğer gün de borca giriftar olanlara idi.

Başka bir gün de Cihanın Sadır'ının (devlet büyüğü) bağışı, işsiz ve eli boş ve parasız kalmış avama ve başka bir gün de borca giriftar olup ödemekten aciz kalanlara idi. Bu beyitlerde zenginlerin yapmaları lazım gelen sadakanın mertebelerine işaret buyurulur.

Başka bir gün dahi Sadr-ı Cihân'ın atâsı, işsiz ve eli boş ve parasız kalmış avâmma ve başka bir gün dahi borca giriftâr olup ödemekten âciz kalanlara idi. Bu beyitlerde zenginlerin yapmaları lâzım gelen tasaddukun merâtibine işâret buyurulur.

3832. Onun şartı o idi ki, kimse dil ile altın istemeye, hiç ağız açmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3832. Onun şartı o idi ki, kimse dil ile altın istemeye, hiç ağız açmaya!

Yani, Sadr-ı Cihan'ın sadaka almak isteyenlere karşı koyduğu şart, hiçbir kimsenin: "Aman efendim, ben de muhtacım, bana da ihsan ediniz!" diye para istememesi ve bu hususta asla ağız açmaması idi.

Ya'nî, Sadr-ı Cihân'ın sadaka almak isteyenlere karşı koyduğu şart, hiçbir kimsenin: "Aman efendim, ben de muhtâcım, bana da ihsân ediniz!" diye para istememesi ve bu husûsta aslâ ağız açmaması idi.

3833. Fakat onun yolunun etrafında müflisler duvar gibi sakit durmuşlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3833. Fakat onun yolunun etrafında müflisler duvar gibi sessiz durmuşlardı.

Yani, müflisler ve fakirler Sadr-ı Cihân'ın şartını bildikleri için, her gün onun geçtiği yolun etrafında asla ağız açmaksızın duvar gibi sessiz ve suskun bir halde durmuşlardı.

Ya'nî, müflisler ve fakîrler Sadr-ı Cihân'ın şartını bildikleri için, her gün onun geçtiği yolun etrafında aslâ ağız açmaksızın duvar gibi sâkit ve susmuş bir hâlde durmuşlar idi.

3834. Her kim tesadüfen ağız ile istese idi, bu kabahatten dolayı ondan bir habbe mal götürmez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3834. Her kim tesadüfen ağız ile isteseydi, bu kabahatten dolayı ondan bir habbe mal götürmezdi.

Yani, fakirlerden her kim Sadr-ı Cihân'ın şartını unutup tesadüfen lütuf ile sadaka talebinde bulunsaydı, o fakir bu suçtan dolayı, Sadr-ı Cihân'dan bir habbe bile mal alamazdı.

Ya'nî, fakîrlerden her kim Sadr-ı Cihân'ın şartını unutup tesadüfen lutuf ile sadaka talebinde bulunsa idi, o fakîr bu suçtan dolayı, Sadr-ı Cihân'dan bir habbe bile mal alamaz idi.

3835. Onun yasası "Men samet minküm neca" idi. Onun kesesi ve kâsesi sakîtlere idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3835. Onun yasası "Men samet minküm neca" idi. Onun kesesi ve kâsesi sâkîtlere idi.

"Yase" (yasası) ve "yasa" (yasa) Türkçe kanun ve nizam anlamındadır. "Yasak", buradan alınmıştır. Yani, Sadr-ı Cihân'ın koyduğu kanun ve nizam, "Sizden sükût eden kimse kurtuluşa erdi" anlamındaki "Men samet minküm neca" hadis-i şerifine dayanıyordu. Bu hadis-i şerifte, lüzumsuz yere konuşmakta zarar olduğuna işaret buyurulur. Çünkü Sadr-ı Cihân'ın her gün geçtiği yerlerde duran fakirlere para dağıttığı, o fakirlerin malumuydu. Bu durum malum iken, dille sadaka istemek lüzumsuz yere konuşmak idi; ve burada fakirlerin huzuru ve sükûtu, aynen beyan idi. Çünkü "İhtiyaç anında sükût, beyandır." Bu sebeple Sadr-ı Cihân'ın para kesesi ve yemek kâsesi ancak sükût eden fakirlere ve muhtaçlara özgü idi.

"Yase" (ياسه) ve "yasa" (یاسا) Türkçe kānûn ve nizâm ma'nâsınadır. "Yasak", buradan alınmıştır. Ya'nî, Sadr-ı Cihân'ın koyduğu kānûn ve nizâm من صمت منكم نجا ya'nî "Sizden sükût eden kimse necât buldu" hadîs-i şerîfine müstenid idi. Bu hadis-i şerîfte lüzûmsuz yere söz söylemekte zarar olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ Sadr-ı Cihân'ın her gün geçtiği yerlerde duran fakîrlere para dağıttığı o fakîrlerin ma'lûmudur. Bu hâl ma'lûm iken lisânen sadaka istemek lüzûmsuz yere söz söylemek idi; ve burada fakîrlerin huzûru ve sükûtü ayn-ı beyân idi. Zîrâ "Ma'raz-ı hâcette sükût beyândır." Binâenaleyh Sadr-ı Cihân'ın para kesesi ve taâm kâsesi ancak sükût eden fakîrlere ve muhtâclara mahsûs idi.

3836. Nadiren bir gün bir ihtiyar dedi: "Bana zekât ver ki, ben açlık ile çiftim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3836. Nadiren bir gün bir ihtiyar dedi: "Bana zekât ver ki, ben açlık ile çiftim."

Fakat nadir olarak, bir gün Sadr-ı Cihân'ın geçtiği yolda bir ihtiyar adam çıkıp sözlü olarak dedi ki: "Ey cömert efendi! Bana zekât ver! Çünkü bana açlık eş olmuştur ve ihtiyaç hâkim olmuştur."

Fakat nâdir olarak, bir gün Sadr-ı Cihân'ın geçtiği yolda bir ihtiyar adam çıkıp lafız ile dedi ki: "Ey kerîm efendi! Bana zekât ver! Zîrâ bana açlık eş olmuştur ve ihtiyâc müstevlî bulunmuştur."

3837. İhtiyardan men' etti ve ihtiyar ona cidd tuttu. İhtiyarın ciddinden dolayı halk taaccübde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3837. İhtiyardan men etti ve ihtiyar ona cidd tuttu. İhtiyarın ciddinden dolayı halk hayrette kaldı.

Sadr-ı Cihân (dünyanın önde geleni), koyduğu usul ve kanuna aykırı olarak, kendisinden sözlü olarak sadaka isteyen ihtiyardan ihsanını esirgedi ve ihtiyar, Sadr-ı Cihân'a karşı sözlü talebinde ısrarcı oldu. İhtiyarın bu ısrarından dolayı orada bulunan halk hayrette kaldı.

Sadr-ı Cihân vaz' ettiği usûl ve kānûn hilafında kendisinden lafzan sadaka isteyen ihtiyardan ihsânını men' etti ve ihtiyar, Sadr-ı Cihân'a karşı lafzen talebde musır oldu. İhtiyarın böyle ısrârından dolayı orada bulunan halk taaccübde kaldı.

3838. Dedi: "Ey baba! Çok utanmaz ihtiyarsın!" İhtiyar dedi: "Sen benden daha utanmazsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3838. Dedi: "Ey baba! Çok utanmaz ihtiyarsın!" İhtiyar dedi: "Sen benden daha utanmazsın!"

Sadr-ı Cihân ihtiyara dedi: "Ey baba! Sen çok utanmaz bir ihtiyarsın!" İhtiyar da Sadr-ı Cihân'a cevap olarak dedi: "Ey Sadr-ı Cihân! Sen benden daha utanmazsın!"

Sadr-ı Cihân ihtiyara dedi: "Ey baba! Sen çok utanmaz bir ihtiyarsın!" İhtiyar dahi Sadr-ı Cihân'a cevâben dedi: "Ey Sadr-ı Cihân! Sen benden daha utanmazsın!"

3839. “Zîra bu cihânı yedin ve tama'dan dolayı istersin ki, o cihânı bu cihân ile berâber cem'de tutasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3839. "Çünkü bu dünyayı yedin ve açgözlülükten dolayı istersin ki, o dünyayı bu dünya ile beraber bir arada tutasın!"

Çünkü ey Sadr-ı Cihân! Bu dünya âleminin nimetlerini yedin ve yuttun. Bu nimet ve saadete açgözlülükten dolayı istersin ki, bunca salih amelle ahiret âleminin nimetini de bu dünya nimetleriyle beraber bir araya toplayasın ve bu salih amellerin mükâfatını ahiret âleminde de bulasın! Bu sebeple sen benden daha fazla açgözlüsün.

Bu menkıbenin benzeri Sultan Selim-i Sani döneminde de meydana gelmiştir. O dönemde Ebu's-Suûd Efendi şeyhü'l-islâm imiş. Eyüp Sultan civarında yaptırmış olduğu bir medresenin açılış törenine Selim-i Sani'yi davet etmiş; ve açılış töreni esnasında medrese avlusunda bulunan şadırvan suyuna birçok şeker attırmış; ve musluklardan şeker şerbeti akmaya ve halk da bölük bölük musluklardan şerbet içmeye koşmuşlar. Sultan Selim bu masrafları görünce Ebu's-Suûd Efendi'ye demiş ki: "Hocam, senin için bana, cimri ve açgözlüdür, dediler. Şu masraflarınıza bakılırsa bu söz yalan imiş!" Ebu's-Suûd Efendi cevaben demiş ki: "Hayır, padişahım! Doğru söylemişler. O kadar açgözlüyüm ki, malımın bir zerresini bile dünyada bırakmayıp beraberce ahirete götüreceğim!"

"Zîrâ ey Sadr-ı Cihân! Bu dünyâ âleminin ni'metlerini yedin ve yuttun. Bu ni'met ve saâdete tama'dan dolayı istersin ki, bunca a'mâl-i sâliha ile âhiret âleminin ni'metini dahi bu dünyâ ni'metleriyle beraber bir araya toplayasın ve bu a'mâl-i sâlihanın mükâfâtını âlem-i âhirette dahi bulasın! Binâenaleyh sen benden daha ziyâde tama'kârsın."

Bu menkıbenin nazîri Sultân [Selîm-i] Sânî devrinde dahi vâki' olmuştur. O devirde Ebu's-Suûd Efendi şeyhü'l-islâm imiş. Eyüp Sultân civârında yaptırmış olduğu bir medresenin resm-i küşadına [Selîm-i] Sânîyi da'vet etmiş; ve resm-i küşâd esnâsında medrese avlusunda bulunan şadırvan suyuna birçok şeker attırmış; ve musluklardan şeker şerbeti akmaya ve halk dahi fevc fevc musluklardan şerbet içmeye koşmuşlar. Sultân [Selîm] bu masârifi görünce Ebu's-Suûd Efendi'ye demiş ki: "Hâcem, senin için bana, hasîs ve tama'kârdır, dediler. Şu masraflarınıza bakılırsa bu söz yalan imiş!" Ebu's-Suûd Efendi cevâben demiş ki: "Hayır, pâdişâhım! Doğru söylemişler. O kadar tama'kârım ki, malımın bir habbesini bile dünyâda bırakmayıp beraberce âhirete götüreceğim!"

3840. Ona gülme geldi. O ihtiyara mal verdi. İhtiyar o tevfîri yalnız götürdü. [3816]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3840. Ona gülme geldi. O ihtiyara mal verdi. İhtiyar o tevfîri yalnız götürdü.

İhtiyarın bu sözünden Sadr-ı Cihân'a gülme geldi ve o ihtiyara mal verdi ve ihtiyar o tevfîri, yani kendisine lâyık olarak tamam edilmiş olan hakkı yalnız başına alıp götürdü. "Tevfir", çok etmek ve bir kimsenin hakkını tamam etmek demektir.

İhtiyarın bu sözünden Sadr-ı Cihân'a gülme geldi ve o ihtiyara mal verdi ve ihtiyar o tevfiri, ya'nî kendisine lâyık olarak tamâm edilmiş olan hakkı yalnız başına alıp götürdü. "Tevfir", çok etmek ve bir kimsenin hakkını tamâm etmek demektir.

3841. O ihtiyardan gayrı o şeyi ki, ondan isteyici oldu, ne yarım habbe altın ve ne de tesû gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3841. O ihtiyardan başka, o şeyi ki ondan isteyici oldu, ne yarım habbe altın ve ne de tesû gördü.

"Tesû", eski zamanlarda kullanılan çok küçük kıymette bir paradır. Zamanımızda bir para gibi bir şeydir. Yani, o ihtiyardan başka Sadr-ı Cihân'dan sözlü olarak bir şey isteyen kimse, ne yarım habbe altına ne de paraya ulaşamadı.

"Tesû", eski zamanlarda kullanılan gayet küçük kıymette bir paradır. Zamanımızda bir para gibi bir şeydir. Ya'ni, o ihtiyardan gayrı Sadr-ı Cihân'dan lisanen bir şey isteyen kimse, ne yarım habbe altına ve ne de paraya nail olamadı.

3842. Fakihlerin nöbeti günü nagehan bir fakih hırsından figana geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3842. Fakihlerin nöbeti günü ansızın bir fakih hırsından feryat etti.

Fıkıh ilmi tahsil edenlerin nöbeti günü, Sadr-ı Cihân'ın yolunda ansızın bir fakih ortaya çıktı ve bir an evvel sadakaya ulaşma hırs ve tamahından dolayı bağırarak sadaka ve ihsan talep etti.

İlm-i fikh tahsil edenlerin nöbeti günü, Sadr-ı Cihân'ın yolunda ansızın bir fakih çıktı ve bir an evvel sadakaya nail olmak hırs ve tama'ından dolayı bağırarak sadaka ve ihsan taleb etti.

3843. Birçok zarilikler etti, çare olmadı. Her bir nevi' söyledi, ona faide olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3843. Birçok yakarışlar etti, çare olmadı. Her bir türü söyledi, ona fayda etmedi.

O fakih, Sadr-ı Cihân'ın önünde çok ağladı ve sızlandı; bunlar sadaka almak için çare olmadı; ve merhamet celbeden sözlerin her bir türünü söyledi; bunların hiçbirisi o fakihe fayda etmedi.

O fakih Sadr-ı Cihân'ın önünde birçok ağladı ve sızlandı; bunlar sadaka almak için çare olmadı; ve calib-i merhamet olan sözlerin her bir türlüsünü söyledi; bunların hiçbirisinin o fakihe faidesi olmadı.

3844. Diğer gün mübtela olan kavmin safında başını aşağı eğerek bez ile ayağını sardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3844. Diğer gün, belaya uğramış kavmin safında başını aşağı eğerek, bez ile ayağını sardı.

"Rügû", eski elbise ve mutlak olarak kerbas, yani adi bez demektir (Gıyasü'l-Lügat). O fakih (İslam hukukçusu), ağlamanın, sızlanmanın ve merhamet celbeden sözlerin etkili olmadığını görünce, başka bir gün hasta kimselerin safında bez ile ayağını sarıp kendisine hasta şekli verdi ve hastalar arasında başını aşağıya eğip durdu. "Nakis", "neks"ten ism-i faildir (yapanı bildiren isim). "Başını aşağıya eğici" demek olur.

"Rügû", eski elbise ve mutlakan kerbas, ya'ni adi bez demektir (Gıyasü'l-Lügat). O fakih, ağlamanın ve sızlanmanın ve calib-i merhamet sözlerin müessir olmadığını görünce, diğer bir gün ma'lul kimselerin safında bez ile ayağını sarıp kendisine ma'lul şekli verdi ve ma'luller arasında başını aşağıya eğip durdu. "Nakis", "neks"ten ism-i faildir. "Başını aşağıya eğici" demek olur.

3845. O, ayağı kırılmış zannı gelmek için, solundan ve sağından bacağına tahtalar bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3845. O, ayağı kırılmış sanısı oluşsun diye, solundan ve sağından bacağına tahtalar bağladı.

3846. Onu gördü ve onu tanıdı; bir şey vermedi. Diğer gün yüzünü keçelerden örttü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3846. Onu gördü ve onu tanıdı; bir şey vermedi. Diğer gün yüzünü keçelerden örttü.

Sadr-ı Cihan o fakîhi gördü ve bu hâl içinde yine onu tanıdı ve sözlü olarak talep ettiği için ona bir şey vermedi. Bu hâlin dahi tesiri olmadığını görünce, yine o fakîh diğer bir gün yüzünü keçeler ile örttü. "Libd", keçe ve "libâd", "libd"in çoğuludur.

Sadr-ı Cihân o fakîhi gördü ve bu hâl içinde yine onu tanıdı ve lisânen ta-leb ettiği için ona bir şey vermedi. Bu hâlin dahi te'sîri olmadığını görünce, yine o fakîh diğer bir gün yüzünü keçeler ile örttü. "Libd", keçe ve "libâd", "libd"in cem'idir.

3847. Yine onu bildi ve o azîz, söylemek günah ve cürmünden dolayı ona hiçbir şey vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3847. Yine onu bildi ve o azîz, söylemek günah ve cürmünden dolayı ona hiçbir şey vermedi.

O azîz, yani Sadr-ı Cihân, bu hâl içinde dahi yine o fakîhi bildi ve evvelce sözlü olarak sadaka talep etmek günah ve suçundan dolayı ona hiçbir şey vermedi.

O azîz ya'nî Sadr-ı Cihân, bu hâl içinde dahi yine o fakîhi bildi ve evvelce lisânen sadaka taleb etmek günâh ve suçundan dolayı ona hiçbir şey vermedi.

3848. Vaktaki yüz türlü mekîdden aciz oldu, o kadınlar gibi bir çarşafı başına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3848. Yüz türlü hileden aciz kalınca, o kadınlar gibi bir çarşafı başına çekti.

"Mekîd", "keyd"den türemiş bir mastardır; "hile ve düzen kurmak" demektir. Yani, o fakih sadaka almak için yaptığı türlü türlü hile işinden aciz kalınca ve sadaka alamayınca, nihayet başka bir hileye girişip, kadınlar gibi çarşaf giydi.

"Mekîd", "keyd"den masdar-ı mîmîdir; "keyd ve hîle etmek" demektir. Ya'nî, vaktâki o fakîh sadaka almak için yaptığı türlü türlü hîle işinden âciz kaldı ve sadaka alamadı, nihâyet diğer bir hîleye teşebbüs edip, kadınlar gibi çarşaflandı.

3849. Dul kadınlar arasına gitti ve oturdu. Başını aşağıya bıraktı ve elini sakladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3849. Dul kadınlar arasına gitti ve oturdu. Başını aşağıya bıraktı ve elini sakladı.

O fakih çarşaflanıp gittikten sonra, dul kadınlar arasında oturdu ve erkek olduğu anlaşılmasın diye başını aşağıya eğdi ve elini çarşaf altına sakladı.

O fakîh çarşaflandıktan sonra gitti, dul kadınlar arasında oturdu ve erkek olduğu anlaşılmamak için dahi başını aşağıya eğdi ve elini çarşaf altına sakladı.

3850. Yine onu tanıdı; ona bir sadaka vermedi. Onun gönlüne hırmândan bir [3826] yanma geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3850. Yine onu tanıdı; ona bir sadaka vermedi. Onun gönlüne mahrumiyetten bir yanma geldi.

"Hırmân", mahrumiyet; "hurka", yanma ve tutuşma. Yani Sadr-ı Cihân bu hâl içinde dahi o fakîhi tanıdı ve yine ona bir sadaka vermedi. Bu mahrumiyetten dolayı o fakîhin kalbine bir yanma geldi.

“Hırmân”, mahrûmluk; “hurka”, sûziş ve yanma. Ya'nî Sadr-ı Cihân bu hâl içinde dahi o fakîhi tanıdı ve yine ona bir sadaka vermedi. Bu mahrûmiyetten dolayı o fakîhin kalbine bir yanma geldi.

3851. O sabahleyin bir kefen isteyicinin önüne gitti. Dedi: "Beni kefene sar, yol önüne koy!" O fakîh bu tedbîrin müessir olmadığını görünce, nihâyet fakîr ölüler için zenginlerden kefen istemek hizmetiyle meşgül olan bir kimsenin önüne gitti ve ona: "Beni bir kefene sar da Sadr-ı Cihân'ın geçtiği yol üzerine koy!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3851. O sabahleyin bir kefen isteyicinin önüne gitti. Dedi: "Beni kefene sar, yol önüne koy!" O fakih (İslam hukukçusu) bu tedbirin etkili olmadığını görünce, nihayet fakir ölüler için zenginlerden kefen istemek hizmetiyle meşgul olan bir kimsenin önüne gitti ve ona: "Beni bir kefene sar da Sadr-ı Cihan'ın geçtiği yol üzerine koy!" dedi.

3852. "Hiç ağız açma! Otur ve bak! Tâ ki buradan Sadr-ı Cihân güzer ede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3852. "Hiç ağız açma! Otur ve bak! Tâ ki buradan Sadr-ı Cihân güzer ede!"

Fakih, o kefen isteyiciye vasiyet edip dedi ki: "Beni kefene sarıp yol üzerine koyduktan sonra Sadr-ı Cihân o yoldan geçinceye kadar hiçbir söz söyleme! Yalnız otur ve bak; işte bu kadar!"

Fakîh o kefen isteyiciye vasiyet edip dedi ki: "Beni kefene sarıp yol üzerine koyduktan sonra Sadr-ı Cihân o yoldan geçinceye kadar hiçbir söz söyleme! Yalnız otur ve bak; işte bu kadar!"

3853. "Ola ki göre, zan ile ölmüş tasavvur ede! Kefen vechi için altın ata!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3853. "Ola ki göre, sanı ile ölmüş tasavvur ede! Kefen vechi için altın ata!"

"Pendâşten", zannetmek ve tasavvur etmek ve ucüb (kendini beğenme) ve tekebbür (büyüklenme) etmek anlamlarındadır (Burhân). Burada "tasavvur etmek" anlamı uygundur. "Vech", burada kendisiyle ihtiyaç giderilmiş olan şeye denir (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, "Ola ki Sadr-ı Cihân beni bu hâlde görünce sanı ile ölmüş bir adam tasavvur eder ve kefen ihtiyacının karşılanması için de altın atar!"

"Pendâşten", zannetmek ve tasavvur etmek ve ucüb ve tekebbür etmek ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "tasavvur etmek" ma'nâsı münasibdir. "Vech", burada kendisiyle ihtiyaç bertaraf edilmiş olan şeye derler (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, "Ola ki Sadr-ı Cihân beni bu hâlde görünce zan ile ölmüş bir adam tasavvur eder ve kefen ihtiyacının te'mîni için de altın atar!"

3854. "Her ne verirse onun yarısını sana veririm!" O hîle arayıcı fakîr öyle yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3854. "Her ne verirse onun yarısını sana veririm!" O hile arayan fakir öyle yaptı.

Bazı nüshalarda "hîle-cû" yerine "sıla-cû" geçmiştir. "Bağış isteyici" demek olur.

Ba'zı nüshalarda "hîle-cû" yerine "sıla-cû" vâki' olmuştur. "Atâ isteyici" demek olur.

3855. Kilime sardı ve onu yola koydu. Sadr-ı Cihân'ın geçeceği yer oraya düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3855. Kilime sardı ve onu yola koydu. Sadr-ı Cihân'ın geçeceği yer oraya düştü.

Yani, fakir ölüler için zenginlerden kefen isteyen kimse, o fakir fakîhi bir kilime sardı ve yol üzerine koydu. Sadr-ı Cihân'ın geçiş yeri, yani geçtiği yer o tarafa denk geldi.

Ya'nî, fakîr ölüler için zenginlerden kefen isteyici olan kimse o fakîr olan fakîhi bir kilime sardı ve yol üzerine koydu. Sadr-ı Cihân'ın ma'beri, ya'nî geçtiği yer o tarafa tesadüf etti.

3856. Kilimin yüzü üzerine altın attı. Kendi ta'cîlinden dolayı elini dışarı çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3856. Kilimin yüzü üzerine altın attı. Kendi aceleciliğinden dolayı elini dışarı çıkardı.

Sadr-ı Cihân yoldan geçerken bu durumu gördü ve kilimin üzerine altın attı. Kilime sarılı olan fakir fakih ise aceleciliğinden dolayı kilimden elini dışarıya çıkardı.

Sadr-ı Cihân yoldan geçerken bu hâli gördü ve kilimin üzerine altın attı ve kilime sarılı olan fakîr fakîh acelesinden dolayı kilimden elini dışarıya çıkardı.

3857. Tâ ki o kefen isteyici o atâyı almaya, tâ ki o on gönüllü ondan gizlemeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3857. O kefen isteyici o bağışı almasın diye, o on gönüllü ondan gizlemesin diye!

"Deh-dile", kararsız ve gönlü perişan anlamındadır. Yani, fakir fakihin kilimden elini aceleyle dışarı çıkarmasının sebebi, Sadr-ı Cihan'ın attığı altınları, fakirlik ve zaruretten gönlü perişan olan o kefen isteyici alıp kendisinden saklamaması içindi.

"Deh-dile", mütereddid ve hâtırı perîşân, ma'nâsınadır. Ya'nî, fakîr fakîhin kilimden elini acele ile dışarıya çıkarmasının sebebi, Sadr-ı Cihân'ın attığı altınları fakr u zarûretten hâtırı perîşân olan o kefen isteyici alıp kendisinden saklamaması için idi.

3858. Ölü, kilimin altından elini yukarı etti. Elini ta'kîben başı aşağıdan yukarıya geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3858. Ölü, kilimin altından elini yukarı kaldırdı. Elini takiben başı aşağıdan yukarıya geldi.

Yani, ölü şeklinde olan fakir fakih, kilimin altından elini yukarı kaldırmakla beraber, elinden sonra başını da kaldırdı, yani ölü fakir derhal dirildi.

Ya'nî, ölü şeklinde olan fakîr fakîh kilimin altından elini yukarıya kaldırmakla beraber, elinden sonra başını da kaldırdı, ya'nî ölü fakîr derhal dirildi.

3859. Sadr-ı Cihan'a dedi: "Ey benim zerime kerem kapılarını kapamış olan! Nasıl aldım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3859. Sadr-ı Cihan'a dedi: "Ey benim zerime kerem kapılarını kapamış olan! Nasıl aldım?"

Ölü hâlinde olan fakir fakih, kilimden başını kaldırdıktan ve altınları aldıktan sonra Sadr-ı Cihan'a hitaben dedi: "Ey benim üzerime kerem kapılarını bağlayıp hiçbir şey vermeyen muhterem zat! Bak, sonunda senin ihsanını nasıl aldım?"

Ölü hâlinde olan fakîr fakîh kilimden başını kaldırdıktan ve altınları aldıktan sonra Sadr-ı Cihân'a hitâben dedi: "Ey benim üzerime kerem kapılarını bağlayıp hiçbir şey vermeyen zât-ı muhterem! Bak, âkıbet senin ihsânını nasıl aldım?"

3860. Dedi: "Fakat ey inatçı! Ölmedikçe benim cenabımdan asla cûd götür[3836] medin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3860. Dedi: "Fakat ey inatçı! Ölmedikçe benim cenabımdan asla cûd götürmedin!"

Sadr-ı Cihân, fakir fakîhe cevap olarak dedi: "Ey hilelerinde inatçı olan kimse! Ölmedikçe asla benim cömertliğimden ve el açıklığımdan faydalanmadın!"

Sadr-ı Cihân fakîr fakîhe cevâben dedi: "Ey hîlelerinde inadçı olan kimse! Ölmedikçe aslâ benim cûd ve sehâvetimden müstefid olmadın!"

3861. "Ölümden evvel ölünüz!"ün sırrı bu olur. Zîra ölmekten sonra ganîmetler erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3861. "Ölümden evvel ölünüz!"ün sırrı bu olur. Çünkü ölmekten sonra ganimetler erişir.

"Ölmeden evvel ölünüz!" hadis-i şerifinin sırrı şudur ki: Zahirî ve doğal ölümden önce, iradî ölüm ile gerçekleşen ölümden sonra, manevî ganimetler ve faydalar erişir; ve iradî ölüm ile ölmenin nasıl olacağı şu hadis-i şerifte beyan buyurulur: "Nefsinize haşin muamele ediniz! Onu gelişip serpilmekten uzak, kuru odun hâline getiriniz! Ve Hak yolunda beşeriyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyünüz! Kalpleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz." Şimdi, bu hadis-i şeriften anlaşılır ki, iradî ölümden sonra erişen en büyük fayda kalp gözüyle Hakk'ın müşahedesidir.

موتوا قبل ان تموتوا [Ya'nî "Ölmeden evvel ölünüz!"] hadîs-i şerîfinin sırrı bu- dur ki: Mevt-i sûrîden ve tabîîden evvel, mevt-i irâdî ile vâki' olan ölümden sonra, ma'nevî olan ganîmetler ve fâideler erişir; ve mevt-i irâdî ile ölmenin nasıl olacağı şu hadîs-i şerîfte beyân buyurulur: اخشوشنوا واخشوشبوا وامشوا خفاة عراة ترون الحق بقلوبكم وتخلصوا عن شر نفوسكم ya'ni "Nefsinize haşîn muâmele ediniz! Onu neşv ü nemâdan hâlî kuru odun hâline getiriniz! Ve tarîk-ı Hak'ta beşe- riyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyünüz! Kalbleriniz ile Hakk'ı görürsü- nüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz." İmdi, bu hadîs-i şerîften anla- şılır ki, mevt-i irâdîden sonra erişen en büyük fâide kalb gözüyle Hakk'ın mü- şâhedesidir.

3862. Ölmekten başka hiç başka bir ferheng, ey hîleger, makbul olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3862. Ölmekten başka hiçbir başka ferheng (ilim, edep, terbiye), ey hileci, makbul olmaz!

"Ferheng", ilim, bilgi, edep, büyüklük, denge, anlamlarına gelir. Yani, ey hileci ve tedbirli kişi! Nefsani sıfatları terk edip iradî ölümle ölmekten başka hiçbir ilim ve edep ve marifet Hak katında makbul değildir. Bu sebeple kendi iradeni terk edip Hakk'ın iradesine tabi olmadıkça Hakk'ın yardımı sana ulaşmaz.

"Ferheng", ilim, dâniş, edeb, büyüklük, muvâzene, ma'nâlarınadır. Ya'nî, ey hîleger ve tedbîr edici olan kimse! Sıfât-ı nefsâniyyeyi terk edip mevt-i irâ- dî ile ölmekten başka hiçbir ilim ve edeb ve ma'rifet Hak indinde makbûl de- ğildir. Binâenaleyh kendi irâdeni terk edip Hakk'ın iradesine tâbi' olmadıkça Hakk'ın inâyeti sana vâsıl olmaz.

3863. Bir inâyet yüz türlü ictihaddan iyidir. Cehd için yüz türlü fesâddan kor- ku vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3863. Bir ilahi yardım yüz türlü içtihattan daha iyidir. Çaba için yüz türlü fesattan korunma vardır.

Ey hayırlı ve iyi kişilerin yollarının sâliki (Hakk yolcusu)! Hakk'ın bir ilahi yardımı, senin yüz türlü amelinden ve mücâhedelerinden (nefisle mücadelelerinden) daha üstündür. Çünkü senin namazlarında, oruçlarında ve mücâhedelerinde ucüb (kendini beğenme), kibir ve riyâ (gösteriş) gibi birçok fesada (bozukluğa) maruz kalma korkusu vardır. Çünkü bu gruplar nefislerinin varlığı ile Hakk'a ibadet ederler. Halbuki muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) "وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر" yani "Senin varlığın, başka günahlarla kıyaslanmayacak bir günahtır" sözü, çok ince tecrübeler ile söylenmiş bir sözdür. Hakk'ın ilahi yardımı ise nefsin bu vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlığını ortadan kaldırır. İsa'ya (a.s.): "Ey İsa! O zâhidi (dünyadan el çekeni) kov! O fâsığı (günahkârı) sohbetine kabul et!" diye ilahi hitap meydana geldi.

Ey ahyâr ve ebrâr yollarının sâliki! Hakk'ın bir inâyeti senin yüz türlü amelinden ve mücâhedelerinden efdaldir. Zîrâ senin namazlarında ve oruçla- rında ve mücâhedelerinde ucüb ve kibir ve riyâ gibi birçok fesâdlara ma'rûz kalmak korkusu vardır. Zîrâ bu tâifeler nefislerinin varlığı ile Hakk'a ibâdet ederler. Halbuki muhakkıkların وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'nî "Senin vü- cûdun başka günahlara kıyâs olunmayan bir günâhtır" kavli çok ince tecrü- beler ile söylenmiş bir sözdür. Hakk'ın inâyeti ise nefsin bu mevhûm olan varlığını izâle eder. İsâ'ya: “Yâ İsâ! O zâhidi kov! O fâsığı sohbetine kabûl et!” diye hitâb-ı ilâhî vâki' oldu.

## Menkıbe

3864. Ve o inâyet memâta mevkûftur. Bu yolu sikât tecrübe ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3864. Ve o ilahi yardım ölüme bağlıdır. Bu yolu güvenilir kişiler tecrübe ettiler.

"Sikât", "sika" kelimesinin çoğuludur. Burada sâdık ve güvenilir kimseler demektir. Yani, bu Hakk'ın ilahi yardımı da iradî ölüme (nefsin isteklerini terk etmeye) ve nefsin arzularını terk etmeye bağlıdır. Bu Hak yolunu sâdık ve güvenilir olan muhakkıklar (gerçeği araştıranlar) böyle tecrübe ettiler.

“Sikât”, “sika”nın cem'idir. Burada sâdık ve mu'temed kimseler demektir. Ya'nî, bu Hakk'ın inâyeti dahi mevt-i irâdîye ve nefsin arzûlarını terk etmeye mütevakkıftur. Bu Hak yolunu sâdık ve mu'temed olan muhakkıklar böyle tecrübe ettiler.

3865. Belki onun ölümü dahi inâyetsiz değildir. Sakın ve sakın! İnâyetsiz bir yerde durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3865. Aksine, onun ölümü dahi yardımsız değildir. Sakın ve sakın! Yardımsız bir yerde durma!

"İnâyet", yardım demektir; ve "yardım"dan kastedilen, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yardımıdır. Çünkü insân-ı kâmilin yardımı ve desteği, Hakk'ın yardımı ve desteğidir. Yani, Hakk yolcusunun iradî ölüm (nefsin isteklerinden vazgeçme) ile ölümü dahi, insân-ı kâmilin yardımı ve desteği iledir. Sakın ve sakın! İnsân-ı kâmilin yardımı ve desteği olmaksızın kendi aklın, ilmin ve hünerin ile bir yolda kalıp durma! Ve o yolda kendini hakikate ulaşmış zannetme!

“İnâyet”, yardım demektir; ve “yardım”dan murâd, insân-ı kâmilin yardımıdır. Zîrâ insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı Hakk'ın inâyeti ve yardımıdır. Ya'nî, Hak yolu sâlikinin mevt-i irâdî ile ölümü dahi, insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı iledir. Sakın ve sakın! İnsân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı olmaksızın kendi aklın ve ilmin ve hünerin ile bir meslekte kalıp durma! Ve o meslekte kendini hakîkate vâsıl olmuş zannetme!

3866. O zümrüd, bu pîr olan ef'î olur. Ef'î zümrüdsüz ne vakit kör olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3866. O zümrüt, bu yaşlı yılan olur. Yılan zümrütsüz ne zaman kör olur?

"Zümrüt", kıymetli taşlardan biridir. Özelliği yılanın gözünü kör etmesidir. "Ef'î" yılan; "darîr", kör demektir. Burada "zümrüt"ten kastedilen insân-ı kâmildir. "Yaşlı yılan"dan kastedilen, nefis ve şeytandır. Nitekim 3. cildin 2538 numaralı beytinde "Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhadır; şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüttür" buyurulmuştu. Ve 5. cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu anlam zikredilmiştir. Bu konuda 4. cildin 3696 numaralı beytinden itibaren açıklamalar vardır. Yani Hakk yolunda insân-ı kâmil zümrüt gibidir; ve nefis ve şeytan da eski bir yılan gibidir. Zümrüt yılanın gözünü kör edip yılanın zararından koruduğu gibi, insân-ı kâmil de nefis ve şeytanın gözünü kör edip, sâliki Hakk yolundaki tehlikelerden muhafaza eder. Bu sebeple nefis ve şeytan yılanı zümrüt gibi olan insân-ı kâmilsiz ne zaman kör olur!

"Emred" yüzü tüysüz olan genç çocuk. "Köse" yüzünde kıl bitmemiş olan kişi. "Azeb", bekâr ve evlenmemiş olan kimse. "Debb", livâta (homoseksüel ilişki); "debbab" livâta eden (Şemsü'l-Lügāt).

“Zümrüd”, kıymetli taşlardan birisidir. Hâssası yılanın gözünü kör etmektir. “Ef'î” yılan; “darîr”, kör demektir. Burada “zümrüd”den murâd insân-ı kâmildir. “Ef'î-i pîr”den murâd, nefis ve şeytandır. Nitekim 3. cildin 2538 numaralı beytinde کن روی شیخ اورا زمرد دیده کن ya'nî “Nefis yüz kuvvetli ve hîleli ejderhâdır; şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür” buyurulmuş idi. Ve 5. cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu ma'nâ mezkûrdur. Bu bâbda 4. cildin 3696 numaralı beytinden i'tibâren îzâhât vardır. Ya'nî Hak yolunda insân-ı kâmil zümrüd mesâbesindedir; ve nefis ve şeytan dahi eski bir yılan mesâbesindedir. Zümrüd yılanın gözünü kör edip yılanın zararından vikâye ettiği gibi, insân-ı kâmil dahi nefis ve şeytanın gözünü kör edip, sâliki Hak yolundaki tehlikelerden muhâfaza eder. Binâenaleyh nefis ve şeytan yılanı zümrüd mesâbesinde olan insân-ı kâmilsiz ne vakit kör olur!

"Emred" yüzü tüysüz olan genç çocuk. "Köse" yüzünde kıl bitmemiş olan şahıs. "Azeb", bekâr ve evlenmemiş olan kimse. "Debb", livâta; "debbab" livâta edici (Şemsü'l-Lügāt).

3867. Bir tüysüz genç ve bir köse bir encümene geldiler, ki o ev içinde bir mecma' idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3867. Bir tüysüz genç ve bir köse bir meclise geldiler, ki o ev içinde bir toplantı idi.

"Encümen", meclis ve cemiyet. "Vatan", burada "ev" demektir. Yani, biri tüysüz genç ve diğeri köse olan iki kardeş bir cemiyete geldiler ki, o cemiyet ev içinde olan bir toplantı idi.

"Encümen", meclis ve cem'iyet. "Vatan", burada "ev" demektir. Ya'nî, biri tüysüz genç ve diğeri köse olan iki kardeş bir cem'iyete geldiler ki, o cem'iyet ev içinde olan bir mecma' idi.

3868. Güzîde taife müştağil kaldılar. Gündüz gitti; ve zamâne gecenin üçte biri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3868. Seçkin topluluk meşgul kaldı. Gündüz geçti; ve zaman gecenin üçte biri oldu.

"Münteceb", seçilmiş, güzîde (seçkin) ve muhtâr (seçilmiş) ve müntehab (seçilmiş) anlamınadır. Yani, o topluluk olan meskende birtakım seçilmiş ve aziz kimseler toplanıp sohbet ile meşgul idiler. Bu sohbet esnasında gündüz geçti ve gecenin dahi üçte biri oldu.

"Münteceb", seçilmiş, güzîde ve muhtâr ve müntehab, ma'nâsınadır. Ya'nî, o cem'iyet olan meskende birtakım seçilmiş ve azîz kimseler toplanıp sohbet ile meşgül idiler. Bu sohbet esnasında gündüz geçti ve gecenin dahi üçte biri oldu.

3869. O bekâr evinden o iki kimse de gitmediler. Ases korkusundan o tarafta yattılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3869. O bekâr evinden o iki kimse de gitmediler. Ases korkusundan o tarafta yattılar.

Yani, toplulukta bulunanlar bekâr adamlardı. Bu sebeple o evde bekârlar oturuyordu. Tüysüz genç ile köse de gece olunca gitmediler ve gece vakti kol gezen zabıta memurunun korkusundan o bekârların evinde yattılar. "Ases", gece vakti kol gezen zabıta memurudur ki, eski zamanlarda "subaşı" da derlerdi. Zamanımızda "polis" demek olur. Bundan anlaşılır ki, eski zamanlarda gece vakti sokaklarda dolaşan gençleri ases yakalar ve hâl ve şanlarını sorarmış.

Ya'nî, cem'iyette bulunanlar bekâr adamlar idi. Binâenaleyh o evde bekârlar sâkin idi. Şâbb-ı emred ile köse de gece olunca gitmediler ve gece vakti kol gezen zabıta me'mûrunun korkusundan o bekârların evinde yattılar. "Ases", gece vakti kol gezen zabıta me'mûrudur ki, eski zamanlarda "subaşı" dahi derler idi. Zamânımızda "polis" demek olur. Bundan anlaşılır ki, eski zamanlarda gece vakti sokaklarda dolaşan gençleri ases yakalar ve hâl ve şânlarını sorar imiş.

3870. Kösenin çenesi üzerinde dört kıl var idi. Fakat onun yüzü bedir olan ay gibi idi. [3846]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3870. Kösenin çenesi üzerinde dört kıl vardı. Fakat onun yüzü dolunay gibiydi.

Yani, o iki kardeşten köse olanın çenesi üzerinde sakal olarak dört kıl bitmişti. Fakat o kösenin yüzü ay gibi parlak ve güzeldi.

Ya'nî, o iki kardeşten köse olanın çenesi üzerinde sakal olarak dört kıl bitmiş idi. Fakat o kösenin yüzü ay gibi parlak ve güzel idi.

3871. Tüysüz çocuk sûrette çirkin idi. Kıçının arkasına da yirmi kerpiç koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3871. Tüysüz çocuk görünüşte çirkin idi. Kıçının arkasına da yirmi kerpiç koydu.

Yani, tüysüz çocuğun yüzü çirkin olmakla birlikte, bekârlar tarafından kendisine çirkin fiil (cinsel taciz) yapılmasından korktuğu için, kıçının arkasına da ihtiyat olarak orada bulduğu yirmi kadar kerpici bir engel ve bir mani olmak üzere koyup yatmış idi.

Ya'nî, tüysüz çocuğun yüzü çirkin olmakla beraber, bekârlar tarafından kendisine fiil-i şenî' icrâsından korktuğu için kıçının arkasına da ihtiyâten orada tedarik ettiği yirmi kadar kerpici bir sed ve bir mânia olmak üzere koyup yatmış idi.

3872. Bir lûtî gece karanlıkta yavaş yavaş hareket götürdü. O iştiha edici, kerpiçleri nakl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3872. Bir lûtî gece karanlıkta yavaş yavaş hareket etti. O iştiha edici, kerpiçleri nakletti.

"Debb", yavaş yavaş hareket etmek ve lûtîlerin teriminde arkadan gitmek, yani livâta etmek anlamında kullanılır (Veli Muhammed Ekberâbâdî Şerhi'nden). Yani, o bekâr evinde birçok uyuyan kimseler yatmış ve uyumuş idi. Lûtîlerden birisi genç çocuğa göz dikip gece birçok kimseler arasından kalkıp yavaş yavaş hareket etti ve çocuğa çirkin fiili icra etmeye teşebbüs etti. Çocuğun kıçına yığdığı kerpiçleri o livâta iştahı olan kimse nakledip kaldırdı.

"Debb", yavaş yavaş hareket etmek ve lûtîlerin ıstılâhında arkadan gitmek, ya'nî livâta etmek ma'nâsında müsta'meldir (Veli Muhammed Ekberâbâdî Şerhinden). Ya'nî, o bekâr evinde birçok uyuyan kimseler yatmış ve uyumuş idi. Lûtînin birisi genç çocuğa göz dikip gece birçok kimseler arasından kalkıp yavaş yavaş hareket etti ve çocuğa fiil-i şenî' icrâsına teşebbüs etti. Çocuğun kıçına yığdığı kerpiçleri o livâta iştihâ edici kimse nakl edip kaldırdı.

3873. Vaktaki onun üzerine el vurdu, o yerinden sıçradı. Dedi: "Ey köpeğe tapan, hey! Sen kimsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3873. Vaktaki onun üzerine el vurdu, o yerinden sıçradı. Dedi: "Ey köpeğe tapan, hey! Sen kimsin?"

O delikanlı, o çocuğun kıçı üzerine el vurduğu zaman, o çocuk uyanıp yerinden sıçradı ve dedi: "Ey köpek nefsine tapan, hey! Sen kimsin? Söyle bakalım!"

Vaktâki o gulâm-pâre o çocuğun kıçı üzerine el vurdu, o çocuk uyanıp yerinden sıçradı ve dedi: "Ey köpek nefsine tapan, hey! Sen kimsin? Söyle bakalım!"

3874. Dedi: "Bu otuz kerpici niçin yığdın?" Dedi: "Sen otuz kerpici niçin kaldırdın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3874. Dedi: "Bu otuz kerpici niçin yığdın?" Dedi: "Sen otuz kerpici niçin kaldırdın?"

Çocuk, gulam-pareye (köle çocuğa) cevap olarak dedi: "Bu yirmi otuz kadar kerpici sırtına niçin yığdın?" Çocuk gulam-pareye dedi: "Peki sen bu otuz kadar kerpici niçin kaldırdın?"

Gulâm-pâre çocuğa cevâben dedi: "Bu yirmi otuz kadar kerpici arkana niçin yığdın?" Çocuk gulâm-pâreye dedi: "Ya sen bu otuz kadar kerpici niçin kaldırdın?"

3874. "Hasta çocuğum ve za'fımdan burasını ihtiyat ve uyuyacak yer yaptım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3874. "Hasta çocuğum ve zayıflığımdan burasını ihtiyat ve uyuyacak yer yaptım."

"Mürtekad", uyuyacak yer demektir. Yani, "Ben hasta bir çocuğum ve zayıflığımdan dolayı burasını asker korkusundan saklanma yeri yaptım ve uyuyacak yer hâline getirdim."

"Mürtekad", uyuyacak yer, demektir. Ya'nî, "Ben hasta bir çocuğum ve za'fımdan dolayı burasını ases korkusundan ihtiyât ettim ve uyuyacak mahal yaptım."

3876. Dedi: "Eğer hastalıktan bir harâret tutar isen, niçin dârü'ş-şifâ tarafına gitmedin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3876. Dedi: "Eğer hastalıktan bir hararet tutar isen, niçin dârü'ş-şifâ tarafına gitmedin?"

Köle çocuk cevaben dedi: "Eğer hastalıktan dolayı bir hararetin var ise, niçin dârü'ş-şifa yani hastane tarafına gitmedin de böyle şehvetleri kaynayan bekârların arasına gelip yattın?" "Şifi", "şifa"nın imale olunmuşudur (uzatılarak okunmuş halidir).

Gulâm-pâre cevâben dedi: "Eğer hastalıktan dolayı bir harâretin var ise, niçin dârü'ş-şifa ya'nî hastahâne tarafına gitmedin de böyle şehvetleri kaynayan bekârların arasına gelip yattın?" "Şifi", "şifa"nın imâle olunmuşudur.

3877. "Yahud müşfik tabibin evine gitmedin, tâ ki sekāmetten bir muğlık aça idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3877. "Yahut şefkatli doktorun evine gitmedin ki, hastalıktan bir kapatıcı açsın."

"Muğlık", "iğlâk"tan (kapatma) türemiş bir ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup "kapatıcı" demektir. "Sekāmet", hastalık anlamındadır. Yani, yahut bu bekârlar arasında yatacağına şefkatli bir doktorun evine gitseydin ki, hastalıktan dolayı senin sağlığını kapatıcı olan bir marazı (hastalığı) açsın.

"Muğlık", "iğlâk"tan ism-i fâil olup "kapatıcı" demektir. "Sekāmet", hastalık ma'nâsınadır. Ya'nî, yâhud bu bekâr[lar] arasında yatacağına bir şefkatli doktorun evine gide idin, tâ ki hastalıktan dolayı senin sıhhatini kapatıcı olan bir marazı aça idi."

3878. Dedi: "Nihayet ben gitmeyi nerede bilirim? Zîrâ ben her yere mümtehan olarak giderim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3878. Dedi: "Nihayet ben gitmeyi nerede bilirim? Çünkü ben her yere sınanmış olarak giderim."

"Mümtehan", sınanmış demektir. Çocuk, gulâm-pârenin (oğlan sevicinin) sözlerine karşılık olarak dedi: "Nihayet ben oraya buraya gitmeyi ne bilirim? Çünkü her yere sınanmış olarak giderim; ve gittiğim yerde başıma bir sıkıntı gelir." Bazı nüshalarda "dânem şuden" yerine "tânem şuden" geçmektedir. Bu durumda anlam "Ben nereye gidebilirim?" demek olur.

"Mümtehan", mihnetlenmiş, demektir. Çocuk gulâm-pârenin sözlerine karşı cevâben dedi: "Nihayet ben oraya buraya gitmeyi ne bilirim? Zîrâ her yere mihnetlenmiş olarak giderim; ve gittiğim yerde başıma bir mihnet gelir." Ba'zı nüshalarda "dânem şuden" yerine "tânem şuden" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Ben nereye gidebilirim?" demek olur.

3879. "Senin gibi bir pis mülhid zındık önümde bir yırtıcı hayvan gibi baş kaldırır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3879. "Senin gibi pis bir zındık mülhid, önümde yırtıcı bir hayvan gibi baş kaldırır."

"Zındık", sözlükte Allah'ı ve ahireti inkâr eden ve nur ile zulmet gibi iki yaratıcının varlığına inanan Mecusi demektir. "Mülhid", bâtıl bir mezhebe (yanlış bir inanç sistemine) bağlı olan kişidir. "Ded", yırtıcı hayvan demektir.

"Zîndîk [zındık]", lügatte Allâh'ı ve âhireti inkâr eden ve nûr ve zulmet gibi iki hâlıkın vücuduna kāil olan mecûsî demektir. "Mülhid", bâtıl mezhebe sâlik olan. "Ded", yırtıcı hayvan.

3880. “Bir hânkāh ki, en iyi mekân olur, ben bir dem onda eman görmedim.' [3856]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3880. “Bir hankâh ki, en iyi mekân olur, ben bir an onda eman görmedim.”

Hankâh, derviş tekkesi, zaviye, savmaa demektir. Yani, "Ahlak ve insanlık itibarıyla en iyi bir mekân olması gereken dervişlerin tekkesinde bile ben bir an emniyet ve eman görmedim!"

“Hânkāh”, dervîş tekyesi, zâviye, savmaa, demektir. Ya'nî, "Ahlâk ve insanlık i'tibariyle en iyi bir mekân olması lâzım gelen dervîşlerin tekyesinde bile ben bir dem emniyet ve emân görmedim!"

3881. "Bir avuç bulgur çorbası yiyici; gözleri nutfe dolu, elleri haya sıkıcı olduğu halde bana yüz getirirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3881. "Bir avuç bulgur çorbası yiyici; gözleri nutfe dolu, elleri haya sıkıcı olduğu halde bana yüz getirirler."

Yani, "Tekkenin mutfağında pişen bulgur çorbasını yemek için toplanmış olan bir topluluk yahut şarap içen bir grup, gözleri nutfe dolu, yani bakışları şehvetle kirlenmiş ve elleri hayalarını sıkıcı ve ovucu bir durumda bana yönelirler." Bazı nüshalarda "hamze-hâr" yerine "hamr-hâr" (şarap içen) geçmektedir. "Şarap içen" demek olur.

Ya'nî, "Tekkenin matbahında pişen bulgur çorbasını yemek için toplanmış olan bir tâife veyâhud şarâb içen bir gürûh, gözleri nutfe dolu, ya'nî nazarları şehvetle mülevves ve elleri hayalarını sıkıcı ve ovucu bir hâlde bana teveccüh ederler." Ba'zı nüshalarda "hamze-hâr" yerine "hamr-hâr" vâki'dir. "Şarâb içen" demek olur.

3882. "Ve o kimse ki, nâmûsa mensubdur, alttan alta gamze çalarlar ve zekerlerini swarlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3882. "Ve o kimse ki, namusa mensuptur, alttan alta gamze çalarlar ve zekerlerini sıvarlar."

Ve yine o tekkede sakin olup görünüşte namuslarını korumak gayretinde bulunanlar ise, gizli gizli ve alttan alta bana bakarak cübbelerinin altından ellerini uzatıp, bana karşı livata icrası hayali ile tenasül aletlerini sıvarlar. İşte bu yalancı namusluların hali dahi bana karşı böyledir. Bilinmeli ki: Bazı kimseler Mesnevi-i Şerif'te bu gibi müstehcen ifadelerin bulunmasını hoş görmezler. Bunlar Mesnevi-i Şerif'in mahiyetini anlamamış olan kimselerdir. Mesnevi-i Şerif bir masal kitabı değildir. Bir terbiye kitabıdır. Yüce Allah hazretlerinin bütün yaratılmışlardan üstün olarak yarattığı insanların düştükleri hayvanlık derecesinden bile aşağı olan süflî dereceyi açık bir şekilde gösterip onların önüne koyar. İnsanlar ise kendi içlerinde gizledikleri rezilliklerin önlerine konmasını istemezler. Saman altından su yürütmek isterler. Hz. Mevlana efendimiz bu "resimli kale" kıssasında insanların bu suret alemindeki rezillik perdelerini birer birer açar ve akılları başlarında olanlara gösterip, onları tiksindirir ve insanlık yollarını gösterir. Nasıl ki hakîmin birisine: "Edebi kimden öğrendin?" diye sormuşlar. "Edebsizden!" diye cevap vermiştir.

"Ve yine o tekyede sâkin olup zâhiren nâmûslarını muhafaza etmek gayretinde bulunanlar ise, gizli gizli ve alttan alta bana bakarak cübbelerinin altından ellerini uzatıp, bana karşı livâta icrâsı hayali ile âlet-i tenâsüllerini sıvarlar. İşte bu yalancı nâmusluların hâli dahi bana karşı böyledir.” Ma'lûm olsun ki: Ba'zı kimseler Mesnevî-i Şerîfte bu gibi müstehcen ifadelerin bulunmasını hoş görmezler. Bunlar Mesnevî-i Şerîfin mâhiyetini anlamamış olan kimselerdir. Mesnevî-i Şerîf bir masal kitabı değildir. Bir te'dîbnâmedir. Hak Teâlâ hazretlerinin bilcümle mahlûkāttan efdal olarak yarattığı insanların sukūt ettikleri hayvanlık derekesinden bile aşağı olan dereke-i süfliyyeti açık bir sûrette gösterip onların önlerine koyar. İnsanlar ise kendi bâtınlarında gizledikleri rezâilin önlerine konmasını istemezler. Saman altından su yürütmek isterler. Hz. Mevlânâ efendimiz bu kal'a-i zâtü's-suver kıssasında insanların bu âlem-i sûretteki rezâil perdelerini birer birer açar ve akılları başlarında olanlara gösterip, onları tenfir buyurur ve insanlık yollarını gösterir. Nitekim hakîmin birisine: "Edebi kimden öğrendin?" diye sormuşlar. "Edebsizden!" diye cevab vermiştir.

3883. Mademki tekye bu olur, avâmın pazarı nasıl olur? Eşek sürüsü ve hâm mecma'!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3883. Mademki tekke bu olur, halkın pazarı nasıl olur? Eşek sürüsü ve çiğ topluluk!

"Dîvân", meclis ve topluluk demektir. "Hâm", çiğ ve insanlıktan nasipsiz demektir. "Dîvân", "div" kelimesinin çoğulu olmak da mümkündür. "Çiğ şeytanlar" demektir. Yani, "Ahlak eğitimi yeri olan tekkenin hâli böyle olunca, artık halkın yaşadığı yerler nasıl olur? Var kıyas et! Hiç şüphe yok ki, o halk eşek sürüsünden ve onların bulunduğu yerler de insanlıktan nasipsiz bir topluluğun bir araya geldiği yerden veya çiğ şeytanlardan ibaret olur."

"Dîvân”, meclis ve mecma'. "Hâm”, çiğ ve insanlıktan bî-behre, demek olur. “Dîvân”, "div"in cem'i olmak dahi câizdir. "Ham şeytanlar" demek olur. Ya'nî, "Tehzîb-i ahlâk yeri olan tekyenin hâli böyle olunca, artık avâmın sâkin olduğu yerler nasıl olur? Var kıyâs et! Hiç şübhe yok ki, o avâm eşek sürüsünden ve onların bulunduğu yerler dahi insanlıktan bî-behre bir tâifenin toplandığı yerden veyâhud hâm şeytanlardan ibaret olur."

3884. Eşek nerede, nâmûs ve takva nerede! Eşek, haşyeti ve havf ü recâyı ne bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3884. Eşek nerede, namus ve takva nerede! Eşek, haşyeti (Allah korkusu) ve havf ü recâyı (korku ve ümidi) ne bilir?

Yani, "Namus ve takva ancak dışı ve içi insan olanlara özgüdür. Dışta halktan ve içte Hak'tan utanmayan ve korkmayan; ve dışta halktan korkup ve utanıp, fakat içte Hak'tan korkmayan ve utanmayan kimseler hayvanlık mertebesindedirler; ve hayvanlık mertebesinde olanlar ile namus ve takva arasında hiçbir bağıntı yoktur; ve hayvan korkmayı ve utanmayı ve havf ü recâyı bilmediği gibi, bunlar da bilmezler." Gerçi insan- "O kadınlar beş on dakikalık nefse ait hazları için cahilliklerinden dolayı bana yönelirler; ve bu hâlime vâkıf olan onların baba ve eş ve kardeş gibi velileri ırz ve namuslarını savunmak için benim canıma kastederler."

Ya'nî, “Nâmûs ve takvâ ancak zâhiri ve bâtını insan olanlara mahsûstur. Zâhirde halktan ve bâtında Hak'tan utanmayan ve korkmayan ve zâhirde halktan korkup ve utanıp, fakat bâtında Hak'tan korkmayan ve utanmayan kimseler hayvanlık mertebesindedirler; ve hayvanlık mertebesinde olanlar ile, nâmûs ve takvâ arasında hiç münasebet yoktur; ve hayvan korkmayı ve utanmayı ve havf ü recâyı bilmediği gibi, bunlar da bilmezler." Gerçi insan- "O kadınlar beş on dakikalık hazz-ı nefsânîleri için câhilliklerinden dolayı bana teveccüh ederler; ve bu hâlime vakıf olan onların baba ve zevc ve kardeş gibi velîleri ırz ve nâmûslarını müdafaa için benim cânıma kasd ederler."

3889. "Ne erkeklerden çarem vardır, ne kadınlardan! Ne yapayım ki, ne bundanım, ne ondan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3889. "Ne erkeklerden çarem vardır, ne kadınlardan! Ne yapayım ki, ne bundanım, ne ondan!"

Yani, "Tüysüz genç bir çocuk olduğum için erkekler beni kadın yerine koyup tecavüz ederler ve kadınlar dahi beni erkek yerine koyup bana sataşırlar. Bu sebeple ne erkeklerin ve ne de kadınların ellerinden kurtulmaya çarem yoktur. Ne yapayım ki, ben ne erkek sınıfındanım ve ne de kadın sınıfındanım!"

Ya'nî, "Şâbb-ı emred bir çocuk olduğum için erkekler beni kadın mesâbesinde görüp tecavüz ederler ve kadınlar dahi beni erkek yerine koyup bana sataşırlar. Binâenaleyh ne erkeklerin ve ne de kadınların ellerinden kurtulmaya çârem yoktur. Ne yapayım ki, ben ne erkek tâifesindenim ve ne de kadın tâifesindenim!"

3890. Ondan sonra çocuk köseye baktı. O dedi: “O iki kıl ile gamdan berîdir!" [3866]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3890. Ondan sonra çocuk köseye baktı. O dedi: “O iki kıl ile gamdan berîdir!"

Çocuk bu sözleri söyledikten sonra köse kardeşine baktı da kendi kendine dedi: "O köse kardeşim çenesindeki iki kıl ile tecavüze uğramak gamından uzaktır; ve bu iki kıl sayesinde ırz ve namus düşmanlarının saldırısından güvendedir."

Çocuk bu sözleri söyledikten sonra köse kardeşine baktı da kendi kendine dedi: "O köse kardeşim çenesindeki iki kıl ile tecavüze uğramak gamından berîdir; ve bu iki kıl sâyesinde ırz ve nâmûs düşmanlarının taarruzundan emîndir."

3891. "Kerpiçten ve kerpiç kavgasından ve senin gibi çirkin genç irisi anasını satıcıdan fariğdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3891. "Kerpiçten ve kerpiç kavgasından ve senin gibi çirkin genç irisi anasını satıcıdan uzaktır."

"Küng", iri cisimli adam ve güçlü heykel ve hurma salkımı anlamlarındadır; ve "king", hayâsız ve utanmaz demektir. Burada iki lügat dahi uygun olur. "Mâder fürûş", anasını satan, o..... çocuğu anlamından kinayedir. Yani, "O köse, arkasına kerpiç koymaktan ve kerpiçlerin kaldırılması kavgasından ve senin gibi çirkin genç irisi o..... çocuğunun tecavüzünden uzak ve serbesttir."

"Küng", iri cisimli adam ve kavî heykel ve hurma salkımı, ma'nâlarınadır; ve "king", hayâsız ve utanmaz, demektir. Burada iki lügat dahi muvâfik olur. "Mâder fürûş”, anasını satan, o..... çocuğu ma'nâsından kinâyedir. Ya'nî, "O köse arkasına kerpiç koymaktan ve kerpiçlerin kaldırılması kavgasından ve senin gibi çirkin genç irisi o..... çocuğunun tecavüzünden fâriğ ve âzâdedir."

3892. "Numûne için çene üzerinde üç dört kıl, kıç etrafındaki otuz kerpiçten daha iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3892. "Örnek olarak çene üzerinde üç dört kıl, kıç etrafındaki otuz kerpiçten daha iyidir."

"Erkekliğin bir örneği olmak üzere çene üzerinde sakal yerinde üç dört kılın bulunması, namusu korumak için kıç etrafındaki otuz kerpiçten daha iyidir."

"Erkelik numûnesi olmak üzere çene üzerinde sakal makāmında üç dört kıl bulunması, muhafaza-i ırz için kıç etrafındaki otuz kerpiçten daha iyidir."

3893. İnâyet sâyesinin zerresi taat-perestin binlerce sa'yinden daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3893. İlahi yardım gölgesinin zerresi, ibadete düşkün kişinin binlerce çabasından daha iyidir.

Bu şerefli beyitte kıssadan maksat olan hisse açıklanır. "İbadete düşkün"den kasıt, hayırlı ve iyi kişiler topluluğudur ki, bunlar kendilerini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağni (ihtiyaçsız) görüp, kendi amelleriyle ve çabalarıyla Hak'ka ulaşmak isterler. Halbuki Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Usûl-i Aşere'sinde açıklandığı üzere bunlardan Hak'ka ulaşanlar nadirdir. "İnâyet"ten kasıt, Hak'kın inâyetidir (yardımıdır). "Sâye"den kasıt, insân-ı kâmildir. Yani, Hak'kın inâyetinin gölgesi olan insân-ı kâmilin inâyetinin zerresi, Hak'ka ulaşma hususunda kendi ibadetine tapan ve ona dayanan kimsenin binlerce çabasından daha iyidir ve daha etkilidir.

Bu beyt-i şerîfte kıssadan maksûd olan hisse beyân buyurulur. "Tâat-perest"ten murâd, ahyâr ve ebrâr tâifesidir ki, bunlar kendilerini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağnî görüp, kendi amelleriyle ve sa'yleriyle Hakk'a vâsıl olmak isterler. Halbuki Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Usûl-i Aşere'sinde beyân buyurulduğu üzere bunlardan Hakk'a vâsıl olanlar nevâdirdendir. "İnâyet"ten murâd, Hakk'ın inâyetidir. "Sâye"den murâd, insân-ı kâmildir. Ya'nî, Hakk'ın inâyetinin zılli olan insân-ı kâmilin inâyetinin zerresi Hakk'a vusûl husûsunda kendi tâatine tapıcı ve istinad edici olan kimsenin binlerce sa'yinden daha iyidir ve daha müessirdir.

3894. Zîrâ ki şeytan taat kerpicini koparır. Eğer iki yüz kerpiç olsa kendisine yol bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3894. Çünkü şeytan ibadet kerpicini koparır. Eğer iki yüz kerpiç olsa bile kendisine yol bulur.

Çünkü şeytan, kendi kötü fiili olan saptırmayı icra etmek için, abidin kendi görüşü ve düşüncesiyle koyduğu ibadet ve kulluk kerpiçlerini koparıp kaldırır. Eğer böyle iki yüz ibadet ve kulluk kerpici olsa bile, yine abidin kalbini bozmak ve saptırmak için kendisine yol bulur.

Menkıbe: "Ebû Muhammed Haffaf, Şiraz şeyhleri ile bir yerde oturuyordu. Hakk'ın müşahedesi (Allah'ı görme) üzerine söz söyleniyordu. Herkes kendi hâline göre bir söz söyledi. Ebû Muhammed Haffaf susmuştu. Ona "Sen de bir söz söyle!" dediler. Dedi ki: "Sizin sözleriniz ilim dairesinden idi; müşahede hakikatinden değil idi. Müşahede hakikati odur ki: Perde kalka ve sen Hakk'ı apaçık göresin." Ona dediler ki: "Sen bu sözü nasıl ispat edersin? Ve bunun böyle olduğunu nasıl bildin?" Dedi ki: "Ben Tebük sahrasında çok ihtiyaç ve meşakkat içinde idim. Gördüm ki, ansızın perde kalktı. Hakk'ı taht üzerinde oturmuş olarak apaçık gördüm ve secde edip dedim ki: "İlâhî! Benim bulunduğum bu mekân nedir? Ve benim senin katında mevkiim nedir?" Orada olanlar bu sözü dinlediler. Muhakkiklerden (gerçekleri araştıranlardan) Müemmil Cessas hazretleri onu alıp muhaddislerden (hadis âlimlerinden) İbn Sa'dan'ın evine götürdü. Ve İbn Sa'dan'a: "Ey şeyh! Bize Resûl-i Ekrem hazretlerinin ان للشيطان عرشا ... الخ [yani "Muhakkak, şeytanın bir tahtı vardır... ilh."] hadis-i şerifini rivayet et" dedi. İbn Sa'dan Resûl-i Ekrem'e kadar olan senedlerini (rivayet zincirlerini) beyan ettikten sonra ان للشيطان عرشا بين السماء والارض اذا اراد بعبد فتنة كشف له عنه yani "Şeytanın yer ile gök arasında bir tahtı vardır; bir kul hakkında fitne (imtihan) murad ettiği zaman o tahtı ona açar" hadis-i şerifini rivayet etti.

Zîrâ ki şeytan, kendi fiil-i şenî'i olan ıdlâli icrâ için âbidin kendi re'yi ve fikri ile koyduğu tâat ve ibâdet kerpiçlerini koparıp kaldırır. Eğer böyle iki yüz tâat ve ibâdet kerpici olsa bile, yine âbidin kalbini ifsâd ve ıdlâl için kendisine yol bulur.

Menkıbe: "Ebû Muhammed Haffaf, Şîrâz meşâyihi ile bir yerde oturmuş idi. Hakk'ın müşâhedesi üzerine söz söyleniyordu. Herkes kendi hâline göre bir söz söyledi. Ebû Muhammed Haffaf susmuş idi. Ona "Sen de bir söz söyle!" dediler. Dedi ki: "Sizin sözleriniz ilim dâiresinden idi; hakîkat-i müşâhededen değil idi. Hakîkat-i müşâhede odur ki: Hicab münkeşif ola ve sen Hakk'ı apaçık göresin." Ona dediler ki: "Sen bu sözü nasıl isbât edersin? Ve bunun böyle olduğunu nasıl bildin?" Dedi ki: "Ben Tebûk sahrâsında çok ihtiyâc ve meşakkat içinde idim. Gördüm ki, ansızın hicâb münkeşif oldu. Hakk'ı taht üzerinde oturmuş olarak apaçık gördüm ve secde edip dedim ki: "İlâhî! Benim bulunduğum bu mekân nedir? Ve benim senin indinde mevziim nedir?" Orada olanlar bu sözü dinlediler. Muhakkıklardan Müemmil Cessâs hazretleri onu alıp muhaddislerden İbn Sa'dân'ın evine götürdü. Ve İbn Sa'dân'a: "Ey şeyh! Bize Resûl-i Ekrem hazretlerinin ان للشيطان عرشا ... الخ [ya'nî "Muhakkak, şeytanın bir tahtı vardır... ilh."] hadîs-i şerîfini rivâyet et" dedi. İbn Sa'dân Resûl-i Ekrem'e kadar olan senedlerini beyân ettikten sonra ان للشيطان عرشا بين السماء والارض اذا اراد بعبد فتنة كشف له عنه ya'nî "Şeytanın yer ile lar iyi ve kötü hâtıralardan hâlî olmazlar; fakat hakîkî nâmûs ve takvâ sâhibleri kendilerinden utanıp insanlıklarına yakıştıramadıkları fenâ hâtıraları nefy edip icrâ etmezler. Beyt-i İsmet-i Buhârî: Töhmet eden özüne, ne söyler özgesine, Kendinden utanmayan, hiç kimseden utanmaz!

3885. Kadın ve erkek üzerinde bir emîn ve adl-cû olan akıl olur. Amma akıl nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3885. Kadın ve erkek üzerinde bir emin ve adalet arayan akıl olur. Ama akıl nerede?

"Îmin", "âmin" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani, "İnsanların kadınında ve erkeğinde bir emin ve adalet arayan ve hakka riayet eden kuvvet, ancak akıldır. Fakat onlarda bu aklın faaliyeti nerede?" Gerçi insan olmak itibarıyla onlarda bu kuvvet vardır, fakat onların akıl kuvvetleri (kuvâ-yı akliyyeleri) üzerine nefse ait sıfatları (sıfât-ı nefsâniyye) ve hayvanî sıfatları (hayvaniyyeleri) üstün gelir. Nefislerinin hazları önlerine geldiği zaman akılları geride durur ve hayvanlıkları öne geçer.

"Îmin", "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, "İnsanların kadınında ve erkeğinde bir emîn ve adl isteyici ve hakka riâyet edici olan kuvvet, ancak akıldır. Fakat onlarda bu aklın fa'âliyeti nerede?" Gerçi insan olmak i'tibariyle onlarda bu kuvvet vardır, fakat onların kuvâ-yı akliyyeleri üzerine sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyyeleri gālibdir. Nefislerinin huzûzu önlerine geldiği vakit akılları geride durur ve hayvaniyetleri öne geçer.

3886. Ve eğer kaçarsam, kadınlar tarafına gidersem, Yûsuf gibi iftitana düşerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3886. Ve eğer kaçarsam, kadınlar tarafına gidersem, Yûsuf gibi fitneye düşerim.

"İftitân", fitnelenmek demektir. Yani, tüysüz genç çocuk der ki: "Ve eğer mülhid (dinsiz) ve zındık (inançsız) oğlancılık yapanların elinden kaçıp kadınlar tarafına gidersem, Yûsuf (a.s.) gibi kadınların tecavüzü fitnesine düşerim." Nasıl ki Yûsuf (a.s.)'ın Züleyha ile olan kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de Yûsuf sûresinde açıklanmıştır.

"İftitân", fitnelenmek. Ya'nî, şâbb-ı emred çocuk der ki: "Ve eğer mülhid ve zındık gulâm-pârelerin elinden kaçıp kadınlar tarafına gidersem, Yûsuf (a.s.) gibi kadınların tecavüzü fitnesine düşerim." Nitekim Yûsuf (a.s.)ın Züleyha ile olan kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Yûsuf'ta beyân buyurulmuştur.

3887. Yusuf kadından zindan ve tazyîk buldu. Ben elli darağacı üzerine tev-zî olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3887. Yusuf kadından zindan ve baskı buldu. Ben elli darağacı üzerine dağılırım.

Yusuf (a.s.) şanlı bir peygamber olup Züleyha'nın iftirasına maruz kalması yüzünden zindana ve baskıya uğradı. Ben ise sıradan insanlardan olduğumdan, kadınların fitnesi yüzünden beni idam etmek için elli darağacı hazırlarlar. "Feşâr", baskı anlamına gelir.

"Yûsuf (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olup Züleyha'nın iftirâsına ma'rûz kalmak yüzünden zindâna ve tazyîke dûçâr oldu. Ben ise âhâd-i nâstan olduğumdan, kadınların fitnesi yüzünden beni i'dâm için elli darağacı hazırlarlar." "Feşâr", tazyîk, ma'nâsınadır.

3888. O kadınlar câhillikten dolayı bana teveccüh ederler. Onların velileri benim cânıma kasd ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3888. O kadınlar câhillikten dolayı bana yönelirler. Onların velileri benim canıma kastederler.

gök arasında bir tahtı vardır. Bir kula fitne etmek istediği zaman onu gösterir." hadîs-i şerîfini okudu. Ebû Muhammed bu hadîsi dinledikten sonra "Bir daha tekrar et!" dedi. O da tekrar etti. Ebû Muhammed ağlayarak çıkıp gitti. Birçok günler görülmedi. Sonra ortaya çıktı. Ona: "Nerede idin?" diye sordular. "Şeytanın göründüğü zamandan beri kıldığım namazları kaza ettim. Çünkü şeytana tapmışım. Şimdi yine onu görüp secde ettiğim yere kadar giderek lanet edeceğim!" dedi ve çıkıp gitti." (Nefahâtü'l-Üns'ten).

gök arasında bir tahtı vardır. Bir kula fitne etmek istediği vakit onu gösterir" hadîs-i şerîfini okudu. Ebû Muhammed bu hadîsi dinledikten sonra "Bir daha tekrar et!" dedi. O da tekrar etti. Ebû Muhammed ağlayarak çıkıp gitti. Birçok günler görülmedi. Sonra meydana çıktı. Ona: "Nerede idin?" diye sordular. "Şeytanın göründüğü zamandan beri kıldığım namazları kazâ ettim. Zîrâ şeytana tapmışım. Şimdi yine onu görüp secde ettiğim yere kadar giderek la'net edeceğim!" dedi ve çıkıp gitti." (Nefahâtü'l-Üns'ten).

3895. Kerpiç eğer dolu ise de, senin koyduğundur. O iki üç kıl o tarafın atasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3895. Kerpiç dolu olsa da, senin koyduğun şeydir. O iki üç kıl o tarafın atasıdır.

Yani, kerpiç hükmünde olan senin ibadetlerin ve kullukların ne kadar çok olursa olsun, onlar senin kendi fikrin ve görüşünle yaptığın çabalar ve amellerdir. Aksine, o iki üç kıl hükmünde olan inayet ise insân-ı kâmil tarafının bağışıdır.

Ya'nî, kerpiç mesâbesinde olan senin tâatlerin ve ibâdetlerin her ne kadar çok ise de, onlar senin kendi fikrin ve re'yin ile yaptığın sa'yler ve amellerdir. Halbuki o iki üç kıl mesâbesinde olan inâyet ise insân-ı kâmil tarafının atâsıdır.

3896. Hakikatte her bir kıl ondan bir taattir. Zîra o bir şâhenşehin emân-nâmesi ve atâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3896. Gerçekte her bir kıl ondan bir itaattir. Çünkü o, bir şahlar şahının eman belgesi ve ihsanıdır.

Yani, gerçekte insân-ı kâmil tarafından gelen yardım ve desteğin her bir kılı ve zerresi bir dağ gibidir. Çünkü o yardım, şahlar şahı olan Hakk'ın insân-ı kâmile verdiği bir eman belgesi ve ihsandır ki, insân-ı kâmil Hakk'ın bu eman belgesi, koruma beratı ve ihsanı ile kulları şeytanın musallat olmasından engeller.

Ya'nî, hakîkatte insân-ı kâmil tarafından gelen inâyet ve yardımın her bir kılı ve zerresi bir dağ mesâbesindedir. Zîrâ o inâyet şehenşâh olan Hakk'ın insân-ı kâmile verdiği bir emân-nâme ve atâdır ki, insân-ı kâmil Hakk'ın bu emân-nâmesi ve muhafaza berâtı ve atâsı ile âbidleri şeytanın tasallutundan men' eder.

3897. Eğer bir kapı üzerine yüz kilit koysan, onun hepsini bir hîre-ser koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3897. Eğer bir kapı üzerine yüz kilit koysan, onun hepsini bir küstah koparır.

"Hîre-ser", burada küstah ve edepsiz ve sersem demektir. Yani, örneğin eğer bir kapı üzerine yüz kilit konmuş olsa da bir sersem edepsiz gelip onların hepsini pervasızca koparır.

"Hîre-ser", burada küstah ve edepsiz ve sersem, demektir. Ya'nî, meselâ eğer bir kapı üzerine yüz kilit konmuş olsa da bir sersem edebsiz gelip onların hepsini bî-pervâ koparır.

3898. Eğer bir şıhne mumdan bir mühür koyarsa, pehlivanların kalbi ondan kırılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3898. Eğer bir şıhne (şehir zabıtası) mumdan bir mühür koyarsa, pehlivanların kalbi ondan kırılır.

Fakat bir hükümet memuru bir kapı üzerine mühür mumundan bir mühür koyarsa, o mührü koparmaya kimse cesaret edemez. Pehlivanların bile o zayıf mühür mumuna karşı kalbi kırılır ve cesaretsiz olur.

Fakat bir hükümet me'mûru bir kapı üzerine mühür mumundan bir mühür koyarsa, o mühürü koparmaya kimse cesâret edemez. Pehlivanların bile o zayıf mühür mumuna karşı kalbi kırılır ve cesâretsiz olur.

3899. Dağ gibi olan o inâyetin iki üç kılı, yüzlerce sîmânın ferri gibi sedd olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3899. Dağ gibi olan o inâyetin iki üç kılı, yüzlerce sîmânın ferri gibi sedd olmuştur.

"Sîmâ", alâmet, eser ve yüzün rengi demektir. "Ferr", parlaklık anlamındadır. Yani dağ gibi sağlam olan o insân-ı kâmilin inâyetinin (ilahi yardımın) iki üç kılı, yani cüz'î (kısmi) yardımı, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin hücceti (delili) ile ashâb-ı kirâmın (sahabelerin) yüzlerindeki rengin parlaklığı gibi şeytana karşı bir set olmuştur. Yani Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin inâyeti ile ashâb-ı kirâmın yüzlerindeki rengin parlaklığı şeytana karşı nasıl bir set olmuş ise, dağ gibi sağlam olan insân-ı kâmilin inâyetinin iki üç kılı ve cüz'î bir yardımı dahi öylece sâliklerin (Hakk Yolcusu) yüzlerinde bir parlaklık meydana getirip, ahlâk ve amel düşmanı olan şeytana karşı bir set olmuştur. Nitekim hadîs-i şerîfte الشيطان يفر من ظل عمر yani "Şeytan Ömer'in gölgesinden kaçar" buyurulmuştur.

"Sîmâ”, alâmet, eser ve yüzün rengi, demektir. "Ferr", parlaklık ma'nâsınadır. Ya'nî dağ gibi metîn olan o insân-ı kâmilin inâyetinin iki üç kılı, ya'nî cüz'î yardımı, Resûl-i Ekrem hazretlerinin hücceti ile ashâb-ı kirâmın yüzlerindeki rengin parlaklığı gibi şeytana karşı bir sed olmuştur. Ya'nî Resûl-i Ekrem hazretlerinin inâyeti ile ashâb-ı kirâmın yüzlerindeki rengin parlaklığı şeytana karşı nasıl bir sed olmuş ise, dağ gibi metîn olan insân-ı kâmilin inâyetinin iki üç kılı ve cüz'î bir yardımı dahi öylece sâliklerin yüzlerinde bir ferr hâsıl edip, ahlâk ve amel düşmanı olan şeytana karşı bir sed olmuştur. Nitekim hadîs-i şerîfte الشيطان يفر من ظل عمر ya'ni "Şeytan Ömer'in gölgesinden kaçar" buyurulmuştur.

3900. Ey tab'ı iyi olan kimse! Kerpici terk etme! Fakat çirkin olan şeytan-[3876] dan emin olarak uyuma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3900. Ey tabiatı iyi olan kimse! Kerpici terk etme! Fakat çirkin olan şeytandan emin olarak uyuma!

Ey tabiatı ve özü iyi ve temiz olan mümin! Bizim bu sözlerimizden, ibadetleri ve itaati terk et anlamını çıkarma ve ibadet ve itaat kerpiçlerini terk etme! Fakat bu itaatlerine ve ibadetlerine dayanıp, şeytanın tasallutundan (musallat olmasından) emin olarak uyuma! Daima uyanık dur! Nitekim yukarıda menkıbesi zikredilen Ebû Muhammed Haffaf kıssası, abidin şeytana karşı ne derece uyanık olması gerektiğini gösterdi.

Ey tabîati ve tıyneti iyi ve pâk olan mü'min! Bizim bu sözlerimizden, ibâdâtı ve tâati terk et, ma'nâsını anlama ve ibâdât ve tâât kerpiçlerini terk etme! Fakat bu tâatlerine ve ibadetlerine dayanıp, şeytanın tasallutundan emîn olarak uyuma! Dâimâ uyanık dur! Nitekim yukarıda menkıbesi zikr olunan Ebû Muhammed Haffaf kıssası âbidin şeytana karşı ne derece müteyakkız olması lâzım geleceğini gösterdi.

3901. Git, o iki kat kılı o keremden ele getir! Ondan sonra emîn olarak uyu ve gam tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3901. Git, o iki kat kılı o keremden ele getir! Ondan sonra emin olarak uyu ve gam tutma!

Ey kul! Kendi ibadetine dayanmayı bırak da, git, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o iki kat kıl mesafesinde olan yardımını onun kereminden ele geçir ve ondan sonra ibadet ve kulluğunla meşgul olarak emin bir şekilde uyu ve asla "Bana şeytan musallat olur" diye gam çekme! Nasıl ki Hz. Pîr, Hakk Yolcularına hitaben bir beytinde şöyle buyurur: "Artık sen gam çekmeyesin diye sana can şarabını içireyim! Gamın ne yeri vardır ki, her mutlu olandan yardım istersin?"

Ey âbid! Kendi tâat ve ibâdetine dayanmayı bırak da, git, insân-ı kâmilin o iki kat kıl mesâbesinde olan inâyetini onun kereminden ele getir ve ondan sonra ibâdet ve tâatinle meşgül olarak emîn bir sûrette uyu ve asla "Bana şeytan musallat olur" diye gam yeme! Nitekim Hz. Pîr sâliklerine hitâben bir beyitlerinde şöyle buyururlar: "Artık sen gam yemiyesin diye sana cân meyini içireyim! Gamın ne yeri vardır ki, her mesrûr olandan meded ve yardım istersin?"

3902. Alimin uykusu ibadetten iyi olur. Öyle bir ilim ki, uyandırıcı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3902. Âlimin uykusu ibadetten daha iyi olur. Öyle bir ilim ki, uyandırıcı olsun.

Yani, kalbi ilahi bilgi (ma'rifet-i ilâhiyye) ile uyanık olan bir âlimin dış görünüşteki uykusu, kalbi ilahi bilgiden gafil olan bir kimsenin dış görünüşteki ibadetlerinden ve amellerinden daha üstün olur. Fakat bu âlimin ilmi öyle bir ilim olmalıdır ki, kalbi Hakk'ın zât ve sıfat ve isimlerinden hâl ve zevk yoluyla haberdar etsin ve uyandırsın. Bunun için Selmân (a.s.) hazretleri tarafından rivayet edilen hadis-i şerifte نوم على علم خير من صلوة على جهل yani "İlim üzerine olan uyku, cehalet üzerine olan namazdan hayırlıdır" buyurulur; ve aynı şekilde diğer bir hadis-i şerifte نوم العالم خير من عبادة الجاهل yani "Âlimin uykusu cahilin ibadetinden hayırlıdır" buyurulmuştur.

Ya'nî, kalbi ma'rifet-i ilâhiyye ile uyanık olan bir âlimin zâhirî uykusu, kalbi ma'rifet-i ilâhiyyeden gâfil olan bir kimsenin zâhirî olan ibadetlerinden ve amellerinden efdal olur. Fakat bu âlimin ilmi öyle bir ilim olmalıdır ki, kalbi Hakk'ın zât ve sıfât ve esmâsından hâlen ve zevkan âgâh eder ve uyandırır. Bunun için Selmân hazretleri tarafından rivâyet buyurulan hadis-i şerifte نوم على علم خير من صلوة على جهل ya'nî "İlim üzerine olan uyku cehl üzerine olan namazdan hayırlıdır" buyurulur; ve kezâ diğer bir hadîs-i şerifte نوم العالم خير من عبادة الجاهل ya'nî "Alimin uykusu câhilin ibâdetinden hayırlıdır" buyurulmuştur.

3903. O yüzücünün sükûnu yüzmek vaktinde elli ve ayaklı a'cemînin elinden iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3903. O yüzücünün sükûnu, yüzme vaktinde, elli ve ayaklı aceminin elinden daha iyidir.

"Sâbih", yüzücü; "âşnâ", yüzmek; "a'cemî", burada yüzme bilmeyen acemi kimse demektir. Yani, örneğin denizde yüzen ve yüzme bildiğinden dolayı sakin ve hareketsiz olarak denizin yüzeyinde duran bir kimsenin bu sükûnu, yüzme vaktinde yüzme bilmeyen, eli ayağı olan bir aceminin elinden ve hareketinden daha iyidir. Çünkü aceminin hareketi yüzme bilgisine dayanmaz. Aksine boğulmasına sebep olur.

"Sâbih", yüzücü; "âşnâ”, yüzmek; "a'cemî", burada yüzme bilmeyen acemi kimse demektir. Ya'nî, meselâ denizde yüzen ve yüzme bildiğinden dolayı sâkin ve hareketsiz olarak denizin sathında duran bir kimsenin bu sükûnu, yüzmek vaktinde yüzme bilmeyen elli ve ayaklı bir aceminin elinden ve hareketinden iyidir. Çünkü aceminin hareketi yüzme ilmine müstenid değildir. Bilakis boğulmasına sebeb olur.

3904. A'cemî el ve ayak vurdu ve boğuldu. Sâkin olan yüzücü direkler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3904. Acemi el ve ayak vurdu ve boğuldu. Sakin olan yüzücü direkler gibidir.

"Umud", "amûd"un çoğulu olup "direkler" demektir. Yani yüzme bilmeyen acemi kimse denizde el ve ayak vurarak çırpınıp durur ve sonunda boğulur. Fakat sakin yüzücü kimse, denizin yüzeyinde batmaksızın direkler gibi gider.

"Umud", "amûd"un cem'-i kesreti olup "direkler" demektir. Ya'nî yüzme bilmeyen acemi kimse denizde el ve ayak vurarak çırpınıp durur ve nihayet boğulur. Fakat sâkin yüzücü kimse, denizin sathı üzerinde batmaksızın direkler gibi gider.

3905. İlim hadsiz ve kenârsız bir deryadır. İlmin talibi denizin dalgıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3905. İlim hadsiz ve kenârsız bir deryadır. İlmin talibi denizin dalgıcıdır.

Yani, ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) ve ilâhî bilgiler hadsiz ve kenarsız bir denizdir; ve o ilmin talibi ise bu sonsuz denizin dalgıcıdır. Çünkü ilm-i ledün, Hakk'ın zâtına ve sıfatına ve isimlerine ve onun varlığının mertebelerine ait olan bir ilimdir ve bunların asla sonu yoktur.

Ya'nî, ilm-i ledün ve maârif-i ilâhiyye hadsiz ve kenârsız bir denizdir; ve o ilmin tâlibi ise bu nihâyetsiz denizin dalgıcıdır. Zîrâ ilm-i ledün, Hakk'ın zâ- tına ve sıfatına ve esmâsına ve onun varlığının merâtibine aid olan bir ilim- dir ve bunların aslâ nihâyeti yoktur.

3906. Eğer onun binlerce sene ömrü olsa, o muhakkak cüst u cûdan doymaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3906. Eğer onun binlerce sene ömrü olsa, o kesinlikle aramaktan doymaz.

Eğer o ilim talibinin binlerce sene ömrü olsa, "İşte öğrenilecek şey bu kadardır!" deyip doymaz ve o ilmin hakikatlerini ve inceliklerini araştırmak ve elde etmekten asla vazgeçmez. Çünkü bu ilmin her bir safhası açıldıkça ruhun başka başka lezzetleri ve zevkleri olur; ve bu lezzetler ve zevkler birbirinden yüksek olduğu için ilim talibi doymak bilmez.

Eğer o ilim tâlibinin binlerce sene ömrü olsa, "İşte öğrenilecek şey bu kadardır!" deyip doymaz ve o ilmin hakāyık ve dekāyıkını araştırmak ve tahsîl etmekten aslâ fâriğ olmaz. Zîrâ bu ilmin her bir safhası açıldıkça rûhun başka başka lezzetleri ve zevkleri olur; ve bu lezzetler ve zevkler birbirinden yüksek olduğu için tâlib-i ilm doymak bilmez.

3907. Zîra Hakk'ın resûlü beyânda bunu buyurdu ki: "İki harîs vardır ki, onlar doymazlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3907. Çünkü Hakk'ın resûlü bunu beyanında buyurdu ki: "İki hırslı kişi vardır ki, onlar doymazlar."

Bu hadîs-i şerîf aşağıdaki şerhte tefsir buyurulur.

در تفسیر این خبر که مصطفى عليه السلام فرمود منهومان لا يشبعان طالب الدنيا و طالب العلم که این علم غیر علم دنیا باید تا دو قسم باشد . اما علم دنیا هم دنیا باشد بی آخرت و اگر نه همچنین شود که طالب الدنیا و طالب الدنیا این تکرار بود نه تقسیم، مع تقريره

Bu hadîs-i şerîfin tefsiri hakkındadır ki Mustafa (a.s.) buyurdu: "İki hırslı kişi doymazlar: Dünyanın talibi ve ilmin talibi." Ki, bu ilim dünya ilminin dışında olmalıdır, ta ki iki kısım olsun! Ama dünyanın ilmi ahiretsiz yine dünya olur. Ve yoksa şöyle olur ki: "Dünyanın talibi ve dünyanın talibi." Bu ise tekrar olur. Onun takriri ile beraber taksim olmaz.

Bu bahiste İbn Mes'ûd hazretlerinden rivayet olunan منهومان لا يشبعان طالب العلم و طالب الدنيا و هما لا يستويان اما طالب العلم فيزداد في رضى الرحمن واما طالب الدنيا فيزداد في الطغيان yani "İki hırslı kişi vardır ki, doymazlar: İlim talibi ve dünya talibi; ve onlar eşit değildir. İlim talibine gelince, Rahman'ın rızasını artırır. Dünyanın talibi ise azgınlığı artırır." hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hz. Pîr efendimiz, bu hadîs-i şerîfteki ilimden maksadın hangi ilim olduğunu açıklarlar ki: Bu ilim, bu suretler kalesi olan dünyanın ilminin dışında olmak lazımdır ki, ilim iki kısma ayrılmış olsun. Zira dünyanın ilmi, ahiretle alakası olmayan yine dünya cinsinden bir ilim olur; ve eğer hadîs-i şerîfteki ilme dünyanın ilmi de dahil olsa, o vakit bu peygamberî beyanda dünyanın talibi ve dünya ilminin talibi anlamı çıkar ki, bu da dünyanın talibi demek olur; ve bu durumda ifadede "Dünyanın talibi ve dünyanın talibi" diye tekrar meydana gelir; ve ilim taksiminin takriri ve tespiti ile beraber ifadede taksim anlamı bulunmaz. Bilinmeli ki, "dünya ilmi"nden maksat, hesap, hendese, cebir ve fizik ve kimya ve coğrafya ve astronomi gibi ilimlerdir. Eğer bu ilimler insanlığın kemaline ait olan ilahi marifetin genişlemesine hizmet ederse, ahiret ilmi olur; ve netice olarak Hakk'ın rızası elde edilmiş bulunur; ve eğer insanın hayvanlık yönünü tatmin etmeye hizmet ederse, sırf dünya ilmi olup birtakım azgınlıklara sebep olur. Nasıl ki binlerce insan bireyinin helakine sebep olan zamanımızdaki zehirli gazların ve elektrik kuvvetlerinin ve diğer savaş aletlerinin keşfi bu ilimler sayesinde meydana gelmiştir; ve bu hal, Peygamberî haber gereğince, dünya ilminin, azgınlığı ve taşkınlığı artırmış olmasından başka bir şey değildir.

Bu hadîs-i şerîf aşağıdaki sürh-i şerîfte tefsîr buyurulur.

در تفسیر این خبر که مصطفى عليه السلام فرمود منهومان لا يشبعان طالب الدنيا و طالب العلم که این علم غیر علم دنیا باید تا دو قسم باشد . اما علم دنیا هم دنیا باشد بی آخرت و اگر نه همچنین شود که طالب الدنیا و طالب الدنیا این تکرار بود نه تقسیم، مع تقريره

Bu hadîs-i şerîfin tefsîri hakkındadır ki Mustafa (a.s.) buyurdu: "İki harîs doymazlar: Dünyanın tâlibi ve ilmin tâlibi." Ki, bu ilim dünyâ ilminin gayrı gerektir, tâ ki iki kısım olsun! Ammâ dünyânın ilmi âhiretsiz yine dünyâ olur. Ve yoksa böyle olur ki: "Tâlibü'd-dünyâ ve tâlibü'd-dünyâ." Bu ise tekrâr olur. Onun takrîri ile berâber taksîm olmaz

Bu bahiste İbn Mes'ûd hazretlerinden rivâyet olunan منهومان لا يشبعان طالب العلم و طالب الدنيا و هما لا يستويان اما طالب العلم فيزداد في رضى الرحمن واما طالب الدنيا فيزداد في الطغيان ya'ni iki harîs vardır ki, doymazlar: Tâlib-i ilm ve tâlib-i dünyâ; ve on- lar müsâvî değildir. İlim tâlibine gelince, Rahman'ın rızasını ziyâdeleştirir. Dünyanın tâlibi ise azgınlığı ziyâdeleştirir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hz. Pîr efendimiz, bu hadîs-i şerîfteki ilimden murâd, hangi ilim olduğunu îzâhan buyururlar ki: Bu ilim bu kal'a-i zâtü's-suver olan dünyâ ilminin gayrı olmak lâzım gelir ki, ilim iki kısma taksîm edilmiş olsun. Zîrâ dünyanın ilmi, âhiretle alâkası olmayan yine dünyâ cinsinden bir ilim olur; ve eğer hadîs-i şerîfteki ilimde dünyanın ilmi dahi dâhil olsa, o vakit bu beyân-ı peygamberîde dünyanın tâlibi ve dünyâ ilminin talibi ma'nâsı çıkar ki, bu da dünyanın tâlibi demek olur; ve bu sûrette ifadede "Dünyanın tâlibi ve dünyanın tâlibi" diye tekrar vâki' olur; ve ilim taksîminin takrîri ve tesbîti ile beraber ifadede taksîm ma'nâsı bulunmaz. Ma'lûm olsun ki, “dünyâ ilmi"nden murâd, hesâb, hendese, cebr ve hikmet-i-tabîiyye ve kimyâ ve coğrafya ve hey'et ... ilh. gibi ilimlerdir. Eğer bu ilimler insanlığın kemâline aid olan ma'rifet-i ilâhiyyenin tevsî'ine hâdim olursa, ilm-i âhiret olur; ve binnetîce Hakk'ın rızâsı tahsîl edilmiş bulunur; ve eğer insanın hayvanlık cihetini tatmîne hâdim olursa, sırf ilm-i dünyâ olup birtakım azgınlıklara sebeb olur. Nitekim binlerce efrâd-ı beşerin helâkine sebeb olan zamânımızdaki zehirli gazların ve elektrik kuvvetlerinin ve diğer âlât-ı harbiyyenin keşfi bu ilimler sâyesinde vâki' olmuştur; ve bu hâl, ihbâr-ı Peygamberî mûcibince, ilm-i dünyânın, tuğyânı ve azgınlığı ziyâdeleştirmiş olmasından başka bir şey değildir.

3908. Dünyanın ve onun teufîrâtının talibi, ilmin ve onun tedbirlerinin talibi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3908. Dünyanın ve onun çoğaltmalarının talibi, ilmin ve onun tedbirlerinin talibi vardır.

"Tevfir", kazanmak, mal toplamak ve çoğaltmak anlamlarındadır. "Tevfirâtiha"daki dişil zamir "dünya"ya aittir; ve "tedbîrâtiha"daki zamirin dişil olması, ilmî tedbirlerin toplu hâlde bulunmasındandır. Yani dünyanın ve dünyaya ait birçok işin talibi ve ilmin ve ilme ait birçok tedbirin talibi vardır.

“Tevfir”, kesb etmek, mal cem' etmek ve çoğaltmak, ma'nâlarınadır. “Tevfirâtiha”taki zamîr-i müennes “dünya”ya râci'dir; ve “tedbîrâtiha”daki zamîrin müennes olması, tedbîrât-ı ilmiyyenin cem' hâlinde bulunmasındandır. Ya'nî dünyanın ve dünyaya âid birçok umûrun tâlibi ve ilmin ve ilme âid birçok tedbirlerin tâlibi vardır.

3909. İmdi bu kısmına nazar nasb ettiğin vakit, ey baba! Bu ilim dünyanın gayri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3909. Şimdi bu kısmına dikkat ettiğin zaman, ey baba! Bu ilim dünyanın dışında bir ilim olur.

Ey baba! Dikkatini bu ayrıma yönelttiğin zaman, yukarıda açıklandığı üzere bu ilim, dünya ilminden başka bir ilim olur. Üç şehzadenin suskunlukları zamanında düşünceleri bir olduğu gibi, konuştukları zaman da düşüncelerini ve fikirlerini doğrulamak için getirdikleri kanıt ve delil de birbirinin aynı idi. Nasıl ki iyiler, hayırlılar ve Hakk yolunda ilerleyenler zümresinden olan müminlerin düşünceleri Hakk'ın birliği olduğu gibi, delilleri de yine Hakk'ın birliğine dair olur.

Ey baba! Nazarını bu taksîme havâle ettiğin vakit, yukarıda îzâh olunduğu üzere bu ilim, dünyâ ilminden başka bir ilim olur. Sükûtları zamânında her üç şehzadenin düşüncesi bir olduğu gibi, konuştukları zaman dahi düşüncelerini ve fikirlerini te'yîd için getirdikleri hüccet ve delîl de birbirinin aynı idi. Nitekim ahyâr ve ebrâr ve şüttâr zümresinden olan mü'minlerin düşünceleri Hakk'ın vahdeti olduğu gibi, delîlleri dahi yine Hakk'ın vahdetine dâir olur.

3914. Bir zaman onların hepsi baş dökücü, musibet sofrası başında kan saçıcı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3914. Bir zaman onların hepsi baş eğen, musibet sofrası başında kan saçan idi.

Üç şehzadenin hepsi, gördükleri suretin aşkından dolayı bir zaman ağlayan ve musibet ve bela sofrası olan bu suret âleminin başında, gözlerinden yaş yerine kan saçan idi.

Üç şehzadenin cümlesi gördükleri sûretin aşkından dolayı bir zaman ağlayıcı ve musîbet ve belâ sofrası olan bu sûret âleminin başında, gözlerinden yaş yerine kan saçıcı idi.

3915. Her üç kimse bir zaman kalb ateşinden micmer gibi harâretli nefesi yukarı vurmuşlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3915. Her üç kişi bir zaman kalplerindeki ateşten dolayı buhurdan gibi hararetli nefeslerini yukarı vermişlerdi.

"Micmer", içinde öd ağacı ve benzeri güzel kokulu maddeler yakmak için kullanılan ve "buhurdan" denilen alet demektir. Yani, üç şehzade bir zaman kalplerinde olan aşk ateşinden dolayı, buhurdanın yukarı çıkardığı hararetli hava gibi, hararetli nefeslerini yukarı çıkarmışlar ve ahlar etmişlerdi.

"Micmer", içinde öd ağacı vesâir güzel kokulu maddeler yakmak için kullanılan ve "buhûrdân" denilen âlet demektir. Ya'nî, üç şehzâde bir zaman kalblerinde olan aşk ateşinden dolayı, buhûrdânın yukarı çıkardığı harâretli hava gibi, harâretli nefesi yukarı çıkarmışlar ve âhlar etmişler idi.

## Büyük kardeşin sözü

3916. O büyük dedi: "Ey hayırlı kardeşler! Biz gayrın nushunda erkek değil mi idik?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3916. O büyük dedi: "Ey hayırlı kardeşler! Biz başkasının öğüdünde erkek değil miydik?"

O üç şehzadeden en büyüğü diğerlerine dedi: "Ey hayırlı kardeşler! Biz başkalarına öğüt verme hususunda erkek değil miydik? Ve onlara mertçe öğütler vermez miydik?"

O üç şehzâdeden en büyüğü diğerlerine dedi: "Ey hayırlı kardeşler! Biz başkalarına nasîhat hususunda erkek değil mi idik? Ve onlara merdçe nasîhatler vermez mi idik?"

3917. Haşemden her kim bize beladan ve fakrdan ve korkudan ve zelzeleden şikâyet ede idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3917. Hizmetçilerden her kim bize beladan ve fakirlikten ve korkudan ve sarsıntıdan şikâyet etseydi.

"Haşem", hizmetçiler demektir. Yani, "Hizmetçilerimizden her kim bize başlarına gelen beladan ve fakirlik ve zaruretten ve kendilerine tecavüz korkusundan ve geçim işlerinin sarsılmasından şikâyet etseydi."

"Haşem", hizmetçiler, demektir. Ya'nî, "Hizmetçilerimizden her kim bize başlarına gelen belâdan ve fakr u zarûretten ve kendilerine tecavüz korkusundan ve emr-i maîşetlerinin tezelzülünden şikâyet etse idi."

3918. Biz derdik ki: "Zahmet ve meşakkatten az nâle et! Sabr et, zîrâ sabır sürürun anahtarıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3918. Biz derdik ki: "Zahmet ve meşakkatten az inle! Sabret, çünkü sabır sevincin anahtarıdır."

"Harac", sözlükte "çok ağaçlı dar yer"e denir (Akrabü'l-Mevârid). "Zahmet ve meşakkat" anlamında da kullanılır. "Ferec", sevinç ve neşe anlamındadır.

"Harac", lügatte "çok ağaçlı dar yer"e derler (Akrabü'l-Mevârid). "Zahmet ve meşakkat" ma'nâsında da kullanılır. "Ferec", sürür va şâdî, ma'nâsınadır.

3919. Şimdi bu sabır anahtarına ne oldu? Ey aceb! Kānûn mensûh mu oldu, ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3919. Şimdi bu sabır anahtarına ne oldu? Ey şaşılacak şey! Kanun yürürlükten kalktı mı, ne oldu?

Yani, "Biz her kime 'Sabır, sevinç ve mutluluğun anahtarıdır' diye sabretme kanununu ve ilkesini söylerdik. Şimdi bizim başımıza bela geldiği bu zamanda bu sabır anahtarına ne oldu? Şaşılacak şey! Bu sabır kanunu bozuldu mu? Ne oldu?"

Ya'nî, "Biz her kime "Sabır sürûrun anahtarıdır" diye sabr etmek kānûn ve düstûrunu söylerdik. Şimdi bizim başımıza belâ geldiği bu zamanda bu sabır anahtarına ne oldu? Acîb şey! Bu sabır kānûnu bozuldu mu? Ne oldu?"

3920. Biz demez mi idik ki: Keşmekeşte ateş içinde altın gibi hoş gülünüz! [3896]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3920. Biz demez miydik ki: Çekişmede, ateş içinde altın gibi hoş gülünüz! [3896]

"Keşmekeş", çekişme, tartışma, savaş ve kalp sıkıntısı demektir. "Biz kendi adamlarımıza demez miydik ki: Savaşta ve harp ateşi içinde altın gibi hoş, latif ve parlak bir halde olunuz!"

"Keşmekeş", çekişme, münâzaa, muhârebe ve kalb ıztırabı, demektir. "Biz kendi adamlarımıza demez mi idik ki: Muhârebede ve harb ateşi içinde altın gibi hoş ve latîf ve parlak bir hâlde olunuz!"

3921. Muhakkak askere cengin muzâyakası vaktinde, biz ki, "Sakın rengi döndürmeyiniz!" demiş idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3921. Muhakkak ki askere savaşın sıkıntısı vaktinde, biz ki, "Sakın rengi döndürmeyiniz!" demiştik.

"Teng", dar demektir. İki "teng" arasındaki elife "bağlantı ve bitişme veya karşılık gelme ve vasıta olma elifi" derler. "Ten-ga-teng", "dara dar" demek olur. "Sıkıntı" anlamı kastedilir. "Leb-a-leb", dudak dudağa ve "dem-â-dem" "an be an" gibi. Yani, "Biz askerimize savaş ve çarpışmanın sıkıntısı vaktinde "Sakın, yüzünüzün rengini korkudan dolayı değiştirmeyin ve metanet gösterin!" demiştik."

"Teng", dar demektir. İki "teng" arasındaki elife "rabt ve ittisâl veyâhud mukābele ve tevessül elifi" derler. "Ten-ga-teng", "dara dar" demek olur. "Muzâyaka" ma'nâsı murâd olunur. "Leb-a-leb", dudak dudağa ve "dem-â-dem" "ân be-ân" gibi. Ya'nî, "Biz askerimize harb ve mukātelenin muzâya- kası vaktinde "Sakın, yüzünüzün rengini korkudan dolayı döndürmeyin ve metânet gösterin!" demiş idik."

3922. "O zaman ki, ayak altında olan bütün kesilmiş başlar onların çiğneyecek yeri idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3922. "O zaman ki, ayak altında olan bütün kesilmiş başlar onların çiğneyecek yeri idi."

"Vatâ", çiğneyecek ve ayak basacak yer demektir. Yani, "Savaş kızışıp da iki tarafın askerlerinin ayaklar altına yuvarlanmış olan bütün kesilmiş başları, onların çiğneyecek yeri olduğu vakit,"

"Vatâ", çiğneyecek ve ayak basacak yer, demektir. Ya'nî, "Harb kızışıp da iki tarafın askerlerinin ayaklar altına yuvarlanmış olan bütün kesilmiş başları, onların çiğneyecek yeri olduğu vakit,"

3923. "Kendi askerimize "Mızrak gibi kahr edici olarak öne geliniz!" diye hey hey edici idik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3923. "Kendi askerimize "Mızrak gibi kahredici olarak öne geliniz!" diye hey hey edici idik."

"Hey hey!", savaşa teşvik için bağırıştır. Yani, "Savaş esnasında kesilen başlar ayaklar altında kalıp, atlar tarafından çiğnendiği zaman, biz kendi askerimizi "Mızrak gibi, düşmanı kahredici olarak meydana çıkınız!" diye, hey hey ve heyâhû naralarıyla savaşa teşvik edici idik."

"Hey hey!", harbe teşvîk için bağırış. Ya'nî, "Harb esnasında kesilen başlar ayaklar altında kalıp, atlar tarafından çiğnendiği vakit, biz kendi askerimizi "Mızrak gibi, düşmanı kahr edici olarak meydana çıkınız!" diye, hey hey ve heyâhû na'ralarıyla mukāteleye teşvik edici idik."

3924. "Bütün âleme sabır ile nişan vermiş idik. Zîrâ ki sabır, sadrın çerağı ve nûru geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3924. Bütün âleme sabır ile nişan vermiş idik. Çünkü sabır, sadrın (göğsün) çerağı ve nuru geldi.

3925. "Bizim nevbetimiz oldu. Niçin şaşkın olduk? Çirkin kadınlar gibi çarşaf içine gittik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3925. "Bizim sıramız geldi. Niçin şaşkın olduk? Çirkin kadınlar gibi çarşaf içine girdik."

Yani, "Belaya sabretme sırası şimdi bize geldi. Âleme sabrı tavsiye ettiğimiz hâlde, niçin bu sabretme konusunda şaşkın olduk? Çirkin kadınlar çarşaf altında kendi yüzlerini sakladıkları gibi, bizler de içimizin çirkinliğini erler meydanından kaçmak suretiyle sakladık."

Ya'nî, "Belâya sabretmek nöbeti şimdi bize geldi. Âleme sabır tavsiye ettiğimiz hâlde, niçin bu sabretmek husûsunda şaşkın olduk? Çirkin kadınlar çarşaf altında kendi yüzlerini sakladıkları gibi, bizler de bâtınımızın çirkinliğini erler meydanından kaçmak sûretiyle sakladık."

3926. Ey bir gönül ki, sen cümleyi harâretlendirir idin, kendini harâretlendir ve kendinden utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3926. Ey bir gönül ki, sen herkesi coştururdun, kendini coştur ve kendinden utan!

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr efendimiz, Bakara Suresi'nde geçen "أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ" (Bakara, 2/44) yani "Nefsinizi unutursunuz da insanlara iyilik ve takva ile mi emredersiniz?!" ayetine; ve Fetih Suresi'nde geçen "يَقُولُونَ بِالْسَنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ" (Fetih, 48/11) yani "Kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" ayetine; ve [Saff Suresi'nde] geçen "لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ" (Saff, 61/2-3) yani "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz? Allah katında [yapmadığınız şeyleri söylemeniz] büyük bir kötülüktür" ayet-i kerimelerine dayanarak, kendisinde bulunmayan yüksek ahlakî değerleri başkalarına tavsiye ve nasihat eden kimseleri azarlarlar. Yani, ey bir gönül sahibi ki, sen fasih ve beliğ sözlerinle halka nasihatler edip onları coştururdun. Sende olmayan o ahlakı kendine söylemek suretiyle nefsini coştur; ve nefsinde olmayan bu ahlakı başkalarına tavsiye ettiğin zaman, düşün de kendinden utan!

Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr efendimiz sûre-i Bakara'da olan أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) ya'nî "Nefsinizi unutursunuz da nâsa birr ü takvâ ile mi emredersiniz?!"; ve sûre-i Fetih'de vaki يَقُولُونَ بِالْسَنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) ya'nî "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" ve [sûre-i Saff'ta] olan لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ (Saff, 61/2-3) ya'nî "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz? Allah'ın indinde [yapmadığınız şeyleri söylemeniz] büyük fenâlıktır" âyet-i kerîmelerine istinâden kendi hâli olmayan maâliyât-ı ahlâkıyyeyi başkalarına tavsiye ve nasîhat eden kimseleri tevbîh buyururlar. Ya'nî, ey bir gönül sâhibi ki, sen fasîh ve belîğ sözlerin ile halka nasîhatler edip onları harâretlendirir idin. Sende olmayan o ahlâkı kendine söylemek sûretiyle nefsini harâretlendir; ve nefsinde olmayan bu ahlâkı başkalarına tavsiye ettiğin vakit, düşün de kendinden utan!

3927. Ey bir dil ki, cümleye nâsih idin, senin nevbetin oldu; neden sustun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3927. Ey bir dil ki, herkese öğüt verici idin, senin sıran geldi; neden sustun?

"Ten zeden", susmak demektir. Ey fasih ve beliğ sözler söyleyen dil! Sen herkese öğüt verici idin. Şimdi o öğütler ile amel etmek sırası senin oldu. Neden sustun ve şikâyetlere başladın?

"Ten zeden", susmak, demektir. Ey fasîh ve belîğ sözler söyleyen dil! Sen herkese nasîhat verici idin. Şimdi o nasîhatler ile amel etmek nöbeti senin oldu. Neden sustun ve şikâyetlere başladın?

3928. Ey akıl! Hani senin şeker çiğneyici olan nasîhatin? Bu dem senin devrindir. Senin hey-hâyın ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3928. Ey akıl! Hani senin şeker çiğneyici olan nasihatin? Şimdi senin devrindir. Senin teşvik sesin ne oldu?

"Hey-hây", teşvik sesidir. Yani, ey aklına ve zekâsına güvenen kimse! Hani senin şeker çiğneyici ve tatlı olan nasihatin? Şimdi halka verdiğin nasihatler ile amel etme devri senindir. Senin teşvik naraların ne oldu? Şimdi bu teşvik narasını niçin nefsine vurmaz oldun?

"Hey-hây", teşvîk sadâsı. Ya'nî, ey akıl ve zekâsına i'timâd eden kimse! Hani senin şeker çiğneyici ve tatlı olan nasîhatin? Şimdi halka verdiğin nasîhatler ile amel etmek devri senindir. Senin teşvîk na'raların ne oldu? Şimdi bu na'ra-i teşvîki niçin nefsine vurmaz oldun?

3929. Ey gönüllerden yüz teşvîşi götürmüş olan! Senin nevbetin oldu; sakalı kımıldat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3929. Ey gönüllerden yüz teşvîşi götürmüş olan! Senin nevbetin oldu; sakalı kımıldat!

Ey tatlı, fasih (açık ve güzel konuşan) ve beliğ (yerinde ve etkili konuşan) sözleriyle halkın kalplerindeki teşviş (karışıklık) ve ıstırabı gideren vaiz efendi! Şimdi belaya sabır ve tahammül etmek sırası senin oldu. Kendi nefsine vaaz ve nasihat etmek için sakalı kımıldat! Yani o beliğ ve fasih olan sözleri kendi nefsine söyle! "Sakal kımıldatmak", söz söylemekten kinayedir (dolaylı anlatımdır).

Ey tatlı ve fasîh ve belîğ sözleriyle halkın kalblerindeki teşvîş ve ıztırabı def' eden vâiz efendi! Şimdi belâya sabır ve tahammül etmek nöbeti senin oldu. Kendi nefsine va'z u nasîhat etmek için sakalı kımıldat! Ya'nî o belîğ ve fasîh olan sözleri kendi nefsine söyle! "Sakal kımıldatmak", söz söylemekten kinâyedir.

3930. Eğer fahişelikten dolayı şimdi sakalı çalmış isen, bundan evvel sakalına gülmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3930. Eğer fahişelikten dolayı şimdi sakalını çalmış isen, bundan önce sakalına gülmüşsün.

"Gar", kötü kalpli ve fahişe kadın demektir. "Ya", mastar içindir. "Kendi sakalına gülmek", kişinin kendisiyle alay etmesinden kinayedir. Yani, ey halka vaaz ve nasihat eden efendi! Kendinde fahişe kadın gibi ahlak zayıflığı varken, erkeklik alameti olan sakalı çalmış ve halkı doğru yola iletmeye kalkışmış isen, başına bela gelmeden önce, kendi sakalına gülmüşsün ve kendi nefsinle alay etmişsin.

Menkıbe: Meşhur şairlerden Vasıf Bey yaptığı şiirlerinden birinde: "Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner. Gam ü şâdî-i felek böyle gelir, böyle gider" demişti. Ne zaman ki oturduğu yalı yanıp zarurete düşer, yardım istemek için o zamanki sadrazamın kapısında dolaştığını gören bir zat: "Vasıf Bey, burada ne dolaşıyorsun?" diye sorar. O da zaruret halinden bahseder. O zat cevaben: "Mihneti kendine zevk etmedir... ilh. sözü senin değil mi? Niçin bu kadar ıstırap içindesin? Kalbini ferah tut!" der. Vasıf Bey: "Ben o sözü yalı yanmadan önce söylemiştim. Ne zaman ki yalı yandı, iş değişti!" diye cevap verir.

"Gar", fenâ kalbli ve fahişe kadın, demektir. "Ya", masdariyet içindir. "Kendi sakalına gülmek", kişi kendisiyle istihzâ etmekten kinâyedir. Ya'nî, ey halka va'z u nasîhat eden efendi! Kendinde fahişe kadın gibi ahlâk zayıflığı var iken, erkeklik alâmeti olan sakalı çalmış ve halkı irşâda kalkmış isen, başına belâ gelmezden evvel, kendi sakalına gülmüşsün ve kendi nefsin ile istihzâ etmişsin.

Menkıbe: "Meşhûr şairlerden Vâsıf Bey yaptığı şiirlerinin birinde: Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner. Gam ü şâdî-i felek böyle gelir, böyle gider demiş idi. Vaktāki oturduğu yalı yanıp zarûrete düçar olur, isti'tâf için o vakitki sadr-ı a'zamın kapısında dolaştığını gören bir zat: "Vâsıf Bey, burada ne dolaşıyorsun?" diye sorar. O da hâl-i zarûretinden bahs eder. O zat cevâben: "Mihneti kendine zevk etmedir... ilh. sözü senin değil mi? Niçin bu kadar ıztırâb içindesin? Kalbini ferah tut!" der. Vâsıf Bey: "Ben o sözü yalı yanmadan evvel söylemiş idim. Vaktāki yalı yandı, iş değişti!" diye cevab verir.

3931. Başkalarına nasihat vaktinde hay hay; kendi gamında kadınlar gibisin, vay vay!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3931. Başkalarına nasihat vaktinde hay hay; kendi gamında kadınlar gibisin, vay vay!

"Hay hay", teşvik sesi, "vay vay", üzüntü sesi anlamlarındadır. Yani, ey mürşitlik iddiasında bulunan efendi! Başkalarına nasihat ettiğin vakitte onları bu nasihatle amel etmeye teşvik edersin. Fakat senin başına bir bela geldiği vakit, başkalarına ettiğin nasihati unutup kadınlar gibi "vay vay!" diye feryat edersin.

"Hây hây", sadâ-yı teşvîk, “vây vây", sadâ-yı teessür ma'nâlarınadır. Ya'nî, ey mürşidlik da'vâsında bulunan efendi! Başkalarına nasîhat ettiğin vakitte onları bu nasîhatle amele teşvik edersin. Fakat senin başına bir belâ geldiği vakit, başkalarına ettiğin nasîhati unutup kadınlar gibi "vây vây!" diye feryâd edersin.

3932. Çünkü başkalarının derdine dermân idin. Derd senin misafirin geldi; sustun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3932. Çünkü başkalarının derdine derman idin. Dert senin misafirin geldi; sustun.

Ey kişi! Sen derdin olmadığı zaman nasihatlerinle başkalarının derdine derman olduğundan, işte o dert ve bela sana da misafir olarak geldi. Fakat keyfin kaçtı. Bülbül gibi söyleyen dilin tutuldu ve sustun.

Ey kimse! Sen derdin olmadığı vakit nasîhatlerin ile başkalarının derdine dermân olduğundan, işte o derd ve belâ sana da misafir olarak geldi. Fakat keyfin kaçtı. Bülbül gibi söyleyen dilin tutuldu ve sustun.

3933. Askere bağırmak senin tedbîrin idi. Bağır, niçin avâzın tutuldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3933. Askere bağırmak senin tedbirindi. Bağır, niçin sesin kısıldı?

"Saz" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "iş hazırlığı ve tedbir" anlamı uygundur. Yani, ey yüzlerce talebeye ders veren zahiri âlim efendi! Ders verdiğin halkada, asker konumunda olan, kumanda ettiğin birçok talebeye bağırıp, ince düşüncelerden bahsettin; ve nasihatler etmek senin tedbirin ve işindi. Şimdi başına bela geldiği vakit, yine bağırsana! Derdinden ve gamından dolayı niçin sesin kısıldı?

“Sâz”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada “iş hazırlığı ve tedbir” ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, ey yüzlerce talebeye ders veren âlim-i zahiri efendi! Halka-i tedrisinde askerin mesâbesinde olan kumanda ettiğin birçok talebeye bağırıp, dekayık-ı fikriyyeden bahsettin; ve nasîhatler etmek senin tedbîrin ve işin idi. Şimdi başına belâ geldiği vakit, yine bağırsana! Derd ve gamından dolayı niçin sesin tutuldu?

3934. O şeyi ki, elli yıl akıl ile dokudun, o kendi mensûcundan bir bağaltak giy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3934. O şeyi ki, elli yıl akıl ile dokudun, o kendi dokuduğundan bir bağaltak giy!

"Bağaltak" (tâ ile) ve "bağaltak" (tı ile) "külah ve cübbe ve savaş esnasında giyilen zırhlı ceket" anlamındadır. "Nesîc", dokunmuş anlamına gelir. Yani, elli yıl aklının tezgâhında hakikat adı altında birtakım ilim ve felsefe kumaşları dokudun. Şimdi bu dert ve bela vaktinde o dokuduğun kumaştan ve dokunmuş şeyden bir külah veya cübbe yap da, giy bakalım!

“Bağaltak” [tâ ile] ve “bağaltak” [tı ile] “külâh ve cübbe ve harb esnâsında giyilen zırhlı ceket.” “Nesîc”, mensûc ve dokunmuş, ma'nâsınadır. Ya'nî, elli yıl aklının tezgâhında hakikat nâmı altında birtakım ilim ve felsefe kumaşları dokudun. Şimdi bu derd ve belâ vaktinde o dokuduğun kumaştan ve mensûcdan bir külâh veyâ cübbe yap da, giy bakalım!

3935. Senin nevândan dostların kulağı hoş idi. Elini dışarıya getir ve kendi kulağını çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3935. Senin gibi dostların kulağı hoş idi. Elini dışarıya getir ve kendi kulağını çek!

Yani, senin ders halkanda, senin sesinden ve fasih ve beliğ sözlerinden dostlarının kulağı hoş ve zevkli idi. Şimdi bu dert ve bela vaktinde elini cübbenin altından dışarıya çıkar da, bu sözleri dinletmek için bu kendi elin ile kulağını çek ve “Ey kulağım, bu sözleri ve bu nasihatleri dinlemek nöbeti sana geldi!” de!

Ya'nî, halka-i tedrisinde senin sesinden ve fasîh ve belîğ sözlerinden dostlarının kulağı hoş ve zevkli idi. Şimdi bu derd ve belâ vaktinde elini cübbenin altından dışarıya çıkar da, bu sözleri dinletmek için bu kendi elin ile kulağını çek ve “Ey kulağım, bu sözleri ve bu nasîhatleri dinlemek nöbeti sana geldi!” de!

3936. Dâimâ baş idin, kendini kuyruk etme! Ayağı ve eli ve sakalı ve bıyığı kaybetme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3936. Daima baş ol, kendini kuyruk etme! Ayağı ve eli ve sakalı ve bıyığı kaybetme!

İnsanlar arasında ilmin ve faziletin ile daima baş ve reis idin ve herkes sana hürmet ederdi. Bu dert ve bela vaktinde kadınlar gibi feryat ederek, kendini kuyruk etme! Yani halk arasında kendini zelil ve hakir etme! Ve elini ve ayağını, yani ilmî kudretini ve sakalını ve bıyığını, yani erkeklik vakarını ve temkinini halkın önünde kaybetme!

Nâs arasında ilim ve fazlın ile dâimâ baş ve reîs idin ve herkes sana hürmet ederlerdi. Bu derd ve belâ vaktinde kadınlar gibi feryâd ederek, kendini kuyruk etme! Ya'nî halk arasında zelîl ve hakîr etme! Ve elini ve ayağını ya'nî kudret-i ilmiyyeni ve sakalını ve bıyığını, ya'nî merdlik vakār ve temkinini halkın önünde kaybetme!
