# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 13

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-13
**Sayfa:** 823

---

312. Yanlış: جد&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Yanlış: جد

Doğru: جد

Doğru: جد

312. Yanlış: آن گهان&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Yanlış: آن گهان

Doğru: آنگهان

Doğru: آنگهان

316. Yanlış: خواجه است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. Yanlış: Hoca'dır.

Doğru: Hoca'dır.

Doğru: خواجه ست

320. Yanlış: ["Gizli sır, "Yazılan yazıldı, kalem de kurudu" kaynağından bir su gibi coşar, davul ile bayrakla meydana çıkar"]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. Gizli sır, "Yazılan yazıldı, kalem de kurudu" (ceffe'l-kalem) yönünden, böyle davul ve bayrak gibi su fışkırıcı olmuştur.

Doğru: ["Gizli sır, ceffe'l-kalem cihetinden, böyle davul ve bayrak su fışkırıcı olmuşdur."]

321. Yanlış: بدزدی&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Yanlış: بدزدی

Doğru: بدزدد

Doğru: بدزدد

321. Yanlış: رفته است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Yanlış: gitmiştir

Doğru: gitmiştir

Doğru: رفتست

324. Yanlış: غدر و روشنی&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. Yanlış: Gadr ve aydınlık

Doğru: Gadr aydınlığı

Doğru: غدر روشنی

329. Yanlış: göğünü&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Yanlış: göğünü

Doğru: kökünü

Doğru: kökünü

329. Yanlış: مكن&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Yanlış: Mekn

Doğru: Kemen

Doğru: كمن

330. Yanlış: فضيل&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. Fudayl

Doğru: فُضَيْلٍ

332. Yanlış: "Güstâh-rû"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Yanlış: "Güstâh-rû"

Doğru: "Güstah-rev"

Doğru: "Güstah-rev"

335. Yanlış: gün&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Yanlış: gün

Doğru: kul

Doğru: köle

336. Yanlış: ایمنی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. Yanlış: Güvenliktir

Doğru: Güvenliktir

Doğru: ایمنیست

337. Yanlış: تهی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. Yanlış: تهی است

Doğru: تهیست

Doğru: تهیست

341. Yanlış: خشک است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. Yanlış: kurudur.

Doğru: kurudur.

Doğru: خشکست

348. Yanlış: Yusûfiyye'dedir&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Yanlış: Yusufiyye'dedir

Doğru: Yusufi'dedir

Doğru: Yûsufi'dedir

349. Yanlış: ره زنی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Yanlış: Yol kesicidir

Doğru: Yol kesicidir

Doğru: ره زنیست

349. Yanlış: akabe&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Yanlış: akabe

Doğru: ukbe

Doğru: ukbe

351. Yanlış: بسته ست&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Yanlış: bağlıdır

Doğru: bağlıdır

Doğru: بستست

355. Yanlış: Onu&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Yanlış: Onu

Doğru: Onu

Doğru: Ânı

355. Yanlış: فضول&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Yanlış: Fazlalıklar

Doğru: Bölümler

Doğru: فصول

362. Yanlış: می بیند&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. Yanlış: می بیند

Doğru: بیند

Doğru: بیند

366. Yanlış: ای است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. Yanlış: Ey ist

Doğru: Dur

Doğru: ایست

377. Yanlış: بسترش&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Yatak döşeği.

Doğru: بسترش

378. Yanlış: خشنودی&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Yanlış: Hoşnutluk

Doğru: Hoşnutluk

Doğru: خشنودی

380. Yanlış: خنك&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Yanlış: Boğulmuş

Doğru: Boğulmuş

Doğru: خنك

380. Yanlış: âlemine&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Yanlış: âlemine

Doğru: ilmine

Doğru: ilmine

395. Yanlış: کردنی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. Yanlış: Yapılacak bir şeydir.

Doğru: Yapılacak bir şey değildir.

Doğru: کرد نیست .

403. Yanlış: سیرت&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. Yanlış: Sîret

Doğru: Sîretî

Doğru: سیرتی

403. Yanlış: سخن&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. Yanlış: Söz

Doğru: Söz

Doğru: سخن

403. Yanlış: اومید را&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. Yanlış: Ümidi

Doğru: Ümidi

Doğru: امید را

413. Yanlış: lys&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. Yanlış: lys

Doğru: ays

Doğru: ays

413. Yanlış: lys&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. Yanlış: lys

Doğru: ayş

Doğru: ayş

422. Yanlış: دبوسی&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. Yanlış: دبوسی

Doğru: دبوسی

Doğru: دبوسی

433. Yanlış: حیرتی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. Yanlış: Bir şaşkınlıktır.

Doğru: Bir şaşkınlıktır.

Doğru: حیرتیست

433. Yanlış: سیرتی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. Yanlış: Bir gidişattır.

Doğru: Bir gidişattır.

Doğru: سیرتیست

433. Yanlış: فنی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. Yanlış: Sanattır

Doğru: Sanattır

Doğru: فنیست

433. Yanlış: کشتنی است&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. Yanlış: Öldürülecek olandır.

Doğru: Öldürülecek olandır.

Doğru: کشتنیست

450. Yanlış: روشنی است @@&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Yanlış: روشنی است @@

Onların duraklamalarından sonra Çin beldelerinde taht şehri olan yerde gizlenmeleri ve sabrın uzamasından sonra o büyüğün: "Ben gittim, elveda! Kendimi şaha arz ederim!" diye sabırsızlanması. "Ya ayağım beni amacıma ulaştırır, Yahut kalbim gibi başımı da oraya bırakırım." "Ya ayağım beni maksada ve murada eriştirir, Yahut gönlüm gibi başımı da oraya koyarım." Ve kardeşlerinin nasihatinin ona fayda vermemesi.... "Ey aşıkları ayıplayan kimse! Bu topluluğu bırak. Onları Allah saptırdı; sen onları nasıl doğru yola iletirsin?"... Bilgisayara ait indeks programlarının bizim kullandığımız imlaya göre yapılmamış olmasının bu güçlüğü doğuran temel sebeplerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer sebep de bizim işin başından itibaren kelimelerin yazımında tam bir imla birliğini sağlayamamış olmamızdır. Örneğin tamlama (-i) eklerini aynı kelimeler için bazen (-i) ve bazen (-ı) ile yazmamız bir tamlama için iki yazım şeklinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aynı kelimeyi bazen (a) bazen (e) ile -vazâif-vezâif, meâric-maâric gibi-, bir başka kelimeyi bazen (u) bazen (ü) -şühûd-şuhûd, münkalib-munkalib gibi- veya bir başka kelimeyi de bazı yerlerde (i) bazı yerlerde de (ı) -izhâr-ızhâr, müstakil-müstakıl, iyâl-ıyâl gibi- iki türlü yazmamız, otomatik olarak yapılan indekslerde doğal olarak bize ilave zorluklar çıkarmıştır. Bununla beraber, okuyucular bu sesli harf değişimlerini göz önünde bulundururlarsa indeksleri kolayca kullanabileceklerdir.

Okuyucularımızın Lügatçe ve İndeksleri kullanırken (a, e / ı, i / u, ü) sesli harflerinin değişik okunup yazılmış olması dolayısıyla kelimelerin alfabetik yerinin farklı olabileceğini göz önünde bulundurmalarının gerektiğini özür dileyerek ifade etmek isteriz.

Farsça Mesnevî beyitlerinin imlasında büyük ölçüde A. Avni Bey'in kullandığı imla ve yazım şekline bağlı kalmaya gayret etmekle beraber, buna tamamen sadık kalamadığımızı da söylemeliyiz. Örneğin (قطرة) (katre-i), (ذره) (zerre-i), (خانه) (hâne-i) ve benzeri kelimelerin son harfinin yalnız tamlamalarda kullanılan bu yazım şeklini (قطره ای) (katreî), (ذره ای) (zerreî), (خانه ای) (hâneî), (شکسته ای) (şikesteî), (بسته ای) (besteî) şeklinde yazılması gereken yerlerde de aynen muhafaza etmek istedik. Ama bu tür kelimelerdeki (ء) (he üzerinde hemze)yi teknik imkansızlık sebebiyle ilk ciltlerin ilk baskılarında (ذرهء) (zerre î), (قطرهء) (katre î), (شکستهء) (şikeste î), (بستهء) (beste î) şeklinde ayrı yazmak zorunda kalmıştık. Bu durum daha sonraki ciltlerde ve ilk ciltlerin daha sonraki basımlarında düzeltilmiş ve genellikle Ahmed Avni Bey'in imlasına uyulmaya çalışılmıştır. Birleşik veya ayrı yazılması gereken yerlerde de müellifin imlasına her yerde sadık kalamadığımızı belirtmek isteriz.

Avni Bey'in şerh esnasında açıkladığı kelimelerin harekelerini yani okunuş şekillerini genellikle aynen almakla beraber, bazen elimizdeki lügatlere bakarak değişik şekilde okuduğumuz da olmuştur. Farsça lügatlerin de aynı kelimeyi zaman zaman farklı şekilde harekelediklerini göz önünde bulunduracak olursak bu tür farklı okuyuşların müsamaha ile karşılanacağını umarız. Aynı şekilde geçmiş yüzyıllarda dilimizde de kullanılan bazı Arapça ve Farsça AHMED AVNİ KONUK kelimelerin biri fasih diğeri galat iki türlü söylenişinin bulunduğu ve lügatlerde böyle veya öyle yer aldığı hatırlanacak olursa, örneğin "zabıta memuru, polis" anlamındaki kelimenin “şahne" veya "şıhne" şeklinde iki türlü okunuşunun bulunması, Osmanlı Türkçesinde de kullanılan "boş" anlamındaki Farsça "tehî"nin yine Farsça'da "tühî /tuhî" şeklinde söylenir olması, bu tür kelimeleri günümüz alfabesiyle seslendirerek vermek gerektiğinde, ister istemez ikili, hatta (tehî, tühî, tuhî gibi) üçlü imla ortaya çıkmaktadır. Bu ve benzeri hususlarda kesin bir tercih yapamayışımız, bir bakıma yeterli derecede Farsça bilmemekten ileri gelmektedir de diyebiliriz.

Az bilmek veya bilmemekten ve Türkçe metinlerde konuya iyice girememekten dolayı bilgisayarda yazım esnasında ortaya çıkan yanlış okumaları, teknik veya daha başka sebeplerden ileri gelen yanlışlardan ilk okuyuşta göze çarpanları, yayımlanmış bulunan 12 cildi okuyarak her cilt için Yanlış-Doğru Cetveli hazırlamakta bize fevkalade yardımcı olan Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu'ya teşekkürlerimizi burada tekrar ifade etmek isteriz. 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12. ciltlere ait Yanlış-Doğru Cetvelleri bu 13. cilt ile birlikte verilecektir. İlk baskı ciltleri elinde olan okuyucuların bu cetvelleri ait olduğu cilt içine yerleştirmelerini rica ederiz.

Mesnevî-i Şerif Şerhi'nin yayımını bu ciltte tamamlarken Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevî-i Şerîf şarihi merhum Ahmet Avni Konuk Bey'i tasavvuf ve Mesnevî kültürümüze eserleriyle yapmış olduğu bu büyük katkıdan dolayı tekrar tekrar rahmetle anarız.

Bu eserin yayımlanması için otuz dört büyük defterlik eserin fotokopilerini ayrı ayrı ciltlenmiş hazır bir halde bize veren Özkaya Duman Bey'e teşekkürlerimizi yenilemek isteriz.

Eseri önce daktiloda sonra bilgisayarda yazmaya başlayarak yayımlamak azmiyle 1, 2, 5, 6 ve 7.ciltlere ait defterlerin çoğunu yazan fakat ömrü vefa etmeyip 1995 yılında eseri tamamlayamadan ve basıldığını göremeden vefat eden sevgili meslektaşımız, arkadaşımız ve dostumuz Dr. Selçuk Eraydın'ı rahmetle bir daha anmak isteriz.

Rahmetli Selçuk Bey'in sağlığında eserin baskıya hazırlanmasında Prof. Dr. Osman Türer, Prof. Dr. Mehmet Demirci ve Doç. Dr. Safi Arpaguş'la birlikte çalışmaya başlamıştık. Daha sonra Prof. Dr. Dilaver Gürer ve Tasavvuf Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Süleyman Gökbulut bize katılarak eserin tamamlanmasını sağladılar. Ayrıca Doç.Dr. Necdet Tosun baskı safhasında O padişahın zikridir ki, o alimi ikrah ile meclise getirdi ve oturttu. Saki şarabı alime arz etti. Kadehi onun önüne tuttu. O yüz çevirdi ve aksiliğe ve sertliğe başladı. Şah sakiye: "Haydi, onu tab'a getir!" dedi. Saki onun başına birkaç kere vurdu ve şarabı ona içmeye verdi.

Onların tevakkuflarından sonra Çin beldelerinde tahtgâh olan şehirde mütevârî olmaları ve sabrın uzamasından sonra o büyüğün: "Ben gittim, elveda'! Kendimi şâha arz ederim!" diye sabırsız olması. "Ya ayağım beni maksûduma nâil eder, Yâhud kalbim gibi başımı da oraya bırakırım." "Ya ayağım beni maksûda ve murâda eriştirir, Yâhud gönlüm gibi başımı da oraya koyarım." Ve kardeşlerinin nasihatinin ona fâide tutmaması.... "Ey âşıkları ayıplayan kimse! Bu tâifeyi bırak. Onları Allâh ıdlâl etti; sen onları nasıl irşâd edersin?"... Bilgisayara âit indeks programlarının bizim kullandığımız imlâya göre yapılmamış olmasının bu güçlüğü doğuran esas sebeplerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer sebep de bizim işin başından îtibâren kelimelerin yazımında tam bir imla birliğini sağlayamamış olmamızdır. Meselâ tamlama (-i) lerini aynı kelimeler için bâzan (-i) ve bâzan (-ı) ile yazmamız bir tamlama için iki yazım şeklinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aynı kelimeyi bâzan (a) bâzan (e) ile -vazâif-vezâif, meâric-maâric gibi-, bir başka kelimeyi bâzan (u) bâzan (ü) -şühûd-şuhûd, münkalib-munkalib gibi- veya bir başka kelimeyi de bâzı yerlerde (i) bâzı yerlerde de (ı) -izhâr-ızhâr, müstakil-müstakıl, iyâl-ıyâl gibi- iki türlü yazmamız, otomatik olarak yapılan indekslerde tabiatıyla bize ilâve zorluklar çıkartmıştır. Bununla beraber, okuyucular bu sesli harf değişimlerini göz önünde bulundururlarsa indeksleri kolayca kullanabileceklerdir.

Okuyucularımızın Lügatçe ve İndeksleri kullanırken (a, e / ı, i / u, ü) sesli harflerinin değişik okunup yazılmış olması dolayısıyla kelimelerin alfabetik yerinin farklı olabileceğini göz önünde bulundurmalarının gerektiğini özür dileyerek ifade etmek isteriz.

Farsça Mesnevî beyitlerinin imlâsında büyük ölçüde A. Avni Bey'in kullandığı imlâ ve yazım şekline bağlı kalmaya gayret etmekle beraber, buna tamâmen sâdık kalamadığımızı da söylemeliyiz. Meselâ (قطرة) (katre-i), (ذره) (zerre-i), (خانه) (hâne-i) ve benzeri kelimelerin son harfinin yalnız tamlamalarda kullanılan bu yazım şeklini (قطره ای) (katreî), (ذره ای) (zerreî), (خانه ای) (hâneî), (شکسته ای) (şikesteî), (بسته ای) (besteî) şeklinde yazılması gereken yerlerde de aynen muhafaza etmek istedik. Ama bu tür kelimelerdeki (ء) (he üzerinde hemze)yi teknik imkânsızlık sebebiyle ilk ciltlerin ilk baskılarında (ذرهء) (zerre î), (قطرهء) (katre î), (شکستهء) (şikeste î), (بستهء) (beste î) şeklinde ayrı yazmak zorunda kalmıştık. Bu durum daha sonraki ciltlerde ve ilk ciltlerin daha sonraki basımlarında düzeltilmiş ve genellikle Ahmed Avni Bey'in imlâsına uyulmaya çalışılmıştır. Birleşik veya ayrı yazılması gereken yerlerde de müellifin imlâsına her yerde sâdık kalamadığımızı belirtmek isteriz.

Avni Bey'in şerh esnasında açıkladığı kelimelerin harekelerini yâni okunuş şekillerini genellikle aynen almakla beraber, bâzan elimizdeki lügatlere bakarak değişik şekilde okuduğumuz da olmuştur. Farsça lügatlerin de aynı kelimeyi zaman zaman farklı şekilde harakelediklerini göz önünde bulunduracak olursak bu tür farklı okuyuşların müsâmaha ile karşılanacağını umarız. Aynı şekilde geçmiş yüzyıllarda dilimizde de kullanılan bâzı Arapça ve Farsça AHMED AVNİ KONUK ça kelimelerin biri fasih diğeri galat iki türlü söylenişinin bulunduğu ve lügat-lerde böyle veya öyle yer aldığı hatırlanacak olursa, meselâ "zabıta memuru, polis" anlamındaki kelimenin “şahne" veya "şıhne" şeklinde iki türlü okunu-şunun bulunması, Osmanlı Türkçesinde de kullanılan "boş" anlamındaki Farsça "tehî"nin yine Farsça'da "tühî /tuhî" şeklinde söylenir olması, bu tür kelimeleri günümüz alfabesiyle seslendirerek vermek gerektiğinde, ister iste-mez ikili, hattâ (tehî, tühî, tuhî gibi) üçlü imlâ ortaya çıkmaktadır. Bu ve ben-zeri hususlarda kesin bir tercih yapamayışımız, bir bakıma yeterli derecede Farsça bilmemekten ileri gelmektedir de diyebiliriz.

Az bilmek veya bilmemekten ve Türkçe metinlerde konuya iyice gireme-mekten dolayı bilgisayarda yazım esnasında ortaya çıkan yanlış okumaları, teknik veya daha başka sebeplerden ileri gelen yanlışlardan ilk okuyuşta gö-ze çarpanları, yayımlanmış bulunan 12 cildi okuyarak her cilt için Yanlış-Doğru Cetveli hazırlamakta bize fevkalâde yardımcı olan Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu'ya teşekkürlerimizi burada tekrar ifade etmek isteriz. 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12. ciltlere âit Yanlış-Doğru Cetvelleri bu 13. cilt ile birlikte verilecektir. İlk baskı ciltleri elinde olan okuyucuların bu cetvelleri ait olduğu cilt içine yer-leştirmelerini ricâ ederiz.

Mesnevî-i Şerif Şerhi'nin yayımını bu ciltte tamamlarken Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevî-i Şerîf şârihi merhum Ahmet Avni Konuk Bey'i tasavvuf ve Mes-nevî kültürümüze eserleriyle yapmış olduğu bu büyük katkıdan dolayı tekrar tekrar rahmetle anarız.

Bu eserin yayımlanması için otuz dört büyük defterlik eserin fotokopileri-ni ayrı ayrı ciltlenmiş hazır bir halde bize veren Özkaya Duman Bey'e teşek-kürlerimizi yenilemek isteriz.

Eseri önce daktiloda sonra bilgisayarda yazmaya başlayarak yayımlamak azmiyle 1, 2, 5, 6 ve 7.ciltlere âit defterlerin çoğunu yazan fakat ömrü vefâ etmeyip 1995 yılında eseri tamamlayamadan ve basıldığını göremeden vefat eden sevgili meslektaşımız, arkadaşımız ve dostumuz Dr. Selçuk Eraydın'ı rahmetle bir daha anmak isteriz.

Rahmetli Selçuk Bey'in sağlığında eserin baskıya hazırlanmasında Prof. Dr. Osman Türer, Prof. Dr. Mehmet Demirci ve Doç. Dr. Sâfi Arpaguş'la bir-likte çalışmaya başlamıştık Daha sonra Prof. Dr. Dilaver Gürer ve Tasavvuf Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Süleyman Gökbulut bize katılarak eserin tamamlanmasını sağladılar. Ayrıca Doç.Dr. Necdet Tosun baskı safhasında O pâdişâhın zikridir ki, o âlimi ikrâh ile meclise getirdi ve oturttu. Sâkî şarabı âlime arz etti. Kadehi onun önüne tuttu. O yüz çevirdi ve aksiliğe ve sertliğe başladı. Şâh sâkîye: "Haydi, onu tab'a getir!" dedi. Sâkî onun başına birkaç kere vurdu ve şarabı ona içmeye verdi

3938. Bir sarhoş padişah latîf mecliste iken bir fakîh onun kapısı önünden geçiyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3938. Bir sarhoş padişah hoş bir mecliste iken bir fakih onun kapısı önünden geçiyordu.

Yani, padişahlardan biri maiyetindekileri toplayıp bir içki meclisi düzenlemiş ve kendisi de içip sarhoş olmuştu. O sırada sarayın önünden bir fakih, yani zahirî ilim sahibi bir âlim geçmekteydi.

Ya'nî, pâdişâhın biri musâhiblerini toplayıp bir içki meclisi tertib etmiş ve kendisi de içip sarhoş olmuş idi. O esnâda sarayın önünden bir fakîh ya'nî âlim-i zâhirî geçmekte idi.

3939. "Onu meclise çekiniz ve bu şarâb-ı la'li ona içmeye veriniz!" diye emr etti. Ya'nî pâdişâh hizmetçilerine: "O âlim-i zâhirî efendiyi bizim içki meclisimize çekiniz ve bu la'l renginde olan şarabı içmek için o fakîhe veriniz!" diye emr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3939. "Onu meclise çekiniz ve bu la'l şarabı ona içmeye veriniz!" diye emretti. Yani padişah hizmetçilerine: "O zahirî âlim efendiyi bizim içki meclisimize çekiniz ve bu la'l renginde olan şarabı içmek için o fakîhe veriniz!" diye emretti.

3940. Müteakiben onu bî-ihtiyar şaha çektiler. Mecliste yılan zehri gibi ekşi oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3940. Sonra onu isteği dışında şaha çektiler. Mecliste yılan zehri gibi ekşi oturdu.

Şahın bu emri üzerine hizmetçiler o fakîhi, kendi iradesi ve isteği olmaksızın zorla şahın yanına çekip getirdiler. Fakîh mecliste içki içildiğini görünce, şen ve neşeli olan meclis ehli arasında suratını ekşitip yılan zehri gibi nahoş bir hâlde oturdu. "Şest", "nişest" kelimesinin kısaltılmış hâlidir.

Şâhın bu emri üzerine hizmetçiler o fakîhi kendi irâdesi ve ihtiyârı olmayarak zor ile şâh tarafına çekip getirdiler. Fakîh mecliste içki içildiğini görünce, şen ve şâtır olan meclis ehli arasında suratını ekşitip yılan zehri gibi nâhoş bir hâlde oturdu. "Şest", "nişest" kelimesinin muhaffefidir.

3941. Ona şarab arz etti. O öfke ile kabûl etmedi. Şahtan ve sâkîden gözü çevirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3941. Ona şarap sundu. O öfke ile kabul etmedi. Şahtan ve sâkîden gözünü çevirdi.

Şarap dağıtan hizmetçi o fakîhe şarap sundu. Fakih öfkelendi ve şarabı kabul etmeyip reddetti. Hem şahın hem de sâkînin yüzüne öfkesinden dolayı asla bakmadı. Çünkü bir adam öfkelendiği kimsenin yüzüne bakmak istemez. Yüze bakarak konuşmak muhabbet veya tarafsızlık gereğidir.

Şarâb dağıtan hizmetçi o fakîhe şarâb arz etti. Fakih öfkelendi ve şarabı kabûl etmeyip redd etti. Hem şâhın ve hem de sâkînin yüzüne öfkesinden dolayı asla bakmadı. Zîrâ bir adam öfkelendiği kimsenin yüzüne bakmak istemez. Yüze bakarak konuşmak muhabbet veyâ bî-taraflık îcâbıdır.

3942. Dedi ki: "Ömrümde şarab içmemişimdir. Bana halis zehir şarabdan daha hoş gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3942. Dedi ki: "Ömrümde şarap içmemişimdir. Bana halis zehir şaraptan daha hoş gelir."

Fakih öfkeyle dedi ki: "Ben ömrümde ağzıma şarap koymamışımdır. Bana halis ve etkili zehir içmek, şarap içmekten daha hoş ve latif gelir." Hayırlı kimseler zümresinden olan fakihlerin hâli budur. Onlar günah işlemekten bu derece sakınırlar; ve günahtan sonra tövbe edip Hakk'ın Gaffâr ismine mazhar olmaktan gaflet ederler. Şeyh Nazif-i Mevlevi'nin beyti: Eylemeyim mi gönül sabaha değin ah u vah! Affa layık olacak bir günah işlemedim. Mağfiret aynası isyan suretinedir. Halk günah etmese, Allah başka bir halk yaratır.

Ve bu beyitlerde Ebu Eyyub el-Ensari hazretlerinin rivayet ettiği şu hadis-i şerife işaret olunur: لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم yani "Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, Yüce Allah sizi giderir ve bir kavim getirirdi ki, onlar günah işlerler ve ardından Allah'tan af dilerler. Yüce Allah da onları affederdi." Bunun sırrı şudur ki: Mümin, beşeriyeti sebebiyle günah işlediği zaman, kendi ibadet ve taatlerine kıymet vermez ve Hak katında kendisini zelil ve hakir görür; ve kendisini günahkârlar katında yüksek bir makamda görmez. Fakat günahta ısrar etmeyip hemen ardından tövbe ve pişmanlık şarttır. Sözün özü, bu konu gayet naziktir.

Fakîh öfke ile dedi ki: "Ben ömrümde ağzıma şarâb koymamışımdır. Bana hâlis ve müessir zehir içmek şarâb içmekten daha hoş ve latîf gelir." Ahyâr zümresinden olan fakîhlerin hâli budur. Onlar icrâ-yı maâsîden bu derece ictinâb ederler; ve ma'siyetten sonra tövbe edip Hakk'ın Gaffâr ism-i şerîfine mazhar olmaktan gaflet ederler. Şeyh Nazîf-i Mevlevî'nin beyti: Eylemeyim mi dilâ subha değin âh u vâh! Eylemedim lâyık-ı afv olacak bir günâh. Âyine-i mağfiret sûret-i isyânadır. Halk günah etmese halkeder âhar, İlâh.

Ve bu beyitlerde Ebâ Eyyüb el-Ensârî hazretlerinin rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfe işaret olunur: لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم ya'nî "Eğer siz günâh etmeseniz Allâh Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, onlar günah yaparlar ve müteâkıben Allâh'a istiğfâr ederler. Allâh Teâlâ da onları mağfiret eder." Bunun sırrı budur ki: Mü'min beşeriyeti hasebiyle günâh yaptığı vakit, kendi ibâdât ve tââtine kıymet vermez ve Hak indinde kendisini zelîl ve hakîr görür; ve kendisini erbâb-ı fisk indinde yüksek bir makāmda görmez. Fakat günâhta ısrar etmeyip akabinde tövbe ve inkisâr şarttır. Velhâsıl bu bahis gāyet nâziktir.

3943. Agah olun! Şarab yerine bana bir zehir veriniz, tâ ki ben kendimden siz bundan kurtulasınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3943. Bilin ki! Şarap yerine bana bir zehir verin ki ben kendimden, siz de benden kurtulasınız!

Yani, "Ey meclis ehli! Bana şarap yerine bir zehir verin de öleyim, ta ki ben kendi benliğimden kurtulayım! Ve siz de bu somurtkan ve meclisin neşesini ve şenliğini bozan fakih (din bilgini)den kurtulasınız!"

Ya'nî, "Ey meclis ehli! Bana şarâb yerine bir zehir veriniz de öleyim, tâ ki ben kendimin kendiliğinden kurtulayım! Ve siz de bu ben somurtkan ve meclisin şevk ve şetâretini bozan fakîhten kurtulasınız!"

3944. Şarab içmedi. Arbede başladı. Ölüm ve derd gibi meclise sıklet oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3944. Şarap içmedi. Arbede başladı. Ölüm ve dert gibi meclise ağırlık oldu.

Sözün özü, o fakih (İslâm hukuku bilgini) sâkînin (şarap sunan kişinin) verdiği şarabı içmedi. Mecliste arbede ve gürültü başladı. Fakihin vücudu meclise ağırlık ve sıkıntı verdi.

Velhâsıl o fakîh sâkînin verdiği şarabı içmedi. Mecliste arbede ve gürültü başladı. Fakihin vücûdu meclise sıklet ve ağırlık verdi.

3945. Cihanda ashâb-ı dil ile oturmuş olan, nefis ehli ve ab u gil ehli gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3945. Dünyada gönül ehli ile oturan, nefis ehli ve su-toprak ehli gibi.

Yani, bu suret âleminde gönül ehli ve mana ehli olan ârifler ile beraber oturan, nefsanî sıfatlarına dalmış ve cismanî kimseler onların irfan meclislerinde ne kadar ağırlık ve sıkıntı verirlerse, fakih efendi de şahın içki meclisinde o kadar sıkıntı ve ağırlık verdi ve meclis ehlinin zevkini kaçırdı.

Ya'nî, bu sûret âleminde ashâb-ı dil ve ma'nâ ehli olan ârifler ile berâber oturan, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak ve cismânî kimseler onların meclis-i irfânlarında ne derece ağırlık ve sıklet verirlerse, fakîh efendi de şâhın içki meclisinde o derece sıklet ve ağırlık verdi ve meclis ehlinin zevkini kaçırdı.

3946. Hak hasları gizlide ebrârın meyinden "Yeşrabûn"un gayrında tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3946. Hak, has kullarını gizlide, ebrârın (iyilerin) içtiği şaraptan başka bir şeyle tutmaz.

Yani, Yüce Allah kendi has kulları olan âriflerine (Allah'ı bilenlere), iyilerin ahiret âleminde içeceğini vaat ettiği manevî şarabı bu dünya âleminde gizlice içirir. Bu şerefli beyitte, İnsan Suresi'nde geçen "Muhakkak iyiler, mizacı kâfurdan olan kadehten içerler" (İnsan, 76/15) ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, Yüce Allah has kullarını bu dünya âleminde, iyilerin cennette içeceği şaraptan başka bir şarap içinde tutmaz. Kısacası, iyiler bu şarabı ancak ahiret âleminde içerler; Hakk'ın has kulları ise bu dünyada iken bu şarabı içerler, demek olur. Ayet-i kerimedeki "kadeh"ten maksat, sıfatlarla nitelenen Hakk'ın Zât'ının tecellisinden (ilahi varlığın görünür hale gelmesi) kinayedir; ve bu tecelliden âriflerin kalplerine ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) gelir ve bu dünya âleminde kalbin susuzluğu onunla diner. Fakat bu şarabı bu dünya âleminde içmeyen müminlerin kalplerine, sükûnet (huzur) sebebi olan ledün ilimleri gelmez. Onlar kendi benliklerinin ıstırabı içinde çırpınırlar.

Ya'nî, Hak Teâlâ kendi hâs kulları olan âriflerine kümûnda ve gizlide ebrârın âlem-i âhirette içeceğini va'd buyurduğu şarâb-ı ma'nevîden bu âlem-i sûrette içirir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i İnsân'da olan أن الأبرار يشربونَ مِنْ كأس كَانَ مزاجهَا كَافُورًا (İnsân, 76/15) ya'nî “Muhakkak ebrâr mizâcı kâfûrdan olan kadehten içerler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ hâs kul- larını bu âlem-i sûrette ebrârın cennette içeceği şarâbdan başka şarâb içinde tutmaz. Velhâsıl ebrâr tâifesi bu şarabı ancak âlem-i âhirette içerler ve Hakk'ın hâs kulları ise, bu dünyâda iken bu şarabı içerler, demek olur. Âyet-i kerîmedeki "kadeh"ten murâd, sıfât ile mevsûf olan Zât-ı Hakk'ın tecellîsinden kinâyedir; ve bu tecellîden âriflerin kalblerine ulûm-i ledünniyye vârid olur ve bu âlem-i sûrette kalbin susuzluğu ondan sâkin olur. Fakat bu şarabı bu âlem-i sûrette içmeyen mü'minlerin kalblerine sebeb-i sükûnet olan ulûm-i ledünniyye vârid olmaz. Onlar kendilerinin kendilikleri ıztırabı içinde çırpınırlar.

3947. Mahcub üzerine kadehi arz tutarlar. His ondan kelâmın gayrını bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3947. Mahcup üzerine kadehi arz ederler. His ondan sözden başkasını bulmaz.

Yani, ârifler içtikleri bu manevî şarabı, söz kadehleri içinde, perde altında olanlara sunarlar. Onların his kulakları o manevî şaraptan ancak sözün görünen kısmından başka bir şey bulmaz. Örneğin bu Mesnevî-i Şerif'in her bir beyti bir manevî şarap kadehidir. Fakat perde altında olanların kulakları, o beyitleri ancak nazımlı ve düzenli bir sözden ibaret bulur; inceliklerine nüfuz edemez. Nitekim bu cildin 161 numarasında şöyle buyurulmuştu: کی چشد درویش صورت زان زکات معنیست آن نی فعولن فاعلات [yani] "Şekil fakiri, ârifin irfan zekâtından ne zaman tadar? O manadır; feûlün fâilât değildir."

Ya'nî, ârifler içtikleri bu ma'nevî şarabı elfâz kadehleri içinde, hicâb içinde olanlara arz ederler. Onların his kulakları o şarâb-ı ma'nevîden ancak sözün zâhirinden başka bir şey bulmaz. Meselâ bu Mesnevî-i Şerîfin her bir beyti bir şarâb-ı ma'nevî kadehidir. Fakat hicâb içinde olanların kulakları, o beyitleri ancak manzûm ve muntazam bir sözden ibâret bulur; dekāyıkına nüfüz edemez. Nitekim bu cildin 161 numarasında şöyle buyurulmuş idi: کی چشد درویش صورت زان زکات معنیست آن نی فعولن فاعلات [ya'ní] "Sûret fakîri, ârifin zekât-ı irfânından ne vakit tadar? O ma'nâdır; feûlün fâilât değildir."

3948. Onların irşadından yüz çevirirler. Zîrâ göz ile onların vergisini görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3948. Onlar, irşatlarından yüz çevirirler. Çünkü göz ile onların vergisini görmez.

Hakikatin hâlinden perdelenmiş olan zâhirî bir âlim ve bir fakih, kendi bilgisini bir şey zannettiğinden dolayı, ilâhî marifetlerden bahseden ve hakikat yoluna sevk eden âriflerin ve insân-ı kâmillerin irşatlarından yüz çevirir; ve bu âriflerin bağışları ve vergileri manevî olduğundan, o fakih, bunların bu manevî vergilerini ve kalplerde olan tasarruflarını his gözüyle görmez.

Hakikat-i hâlden mahcûb olan bir âlim-i zâhirî ve bir fakîh kendi bilgisini bir şey zannettiğinden maârif-i ilâhiyyeden bahs eden ve hakikat yoluna sevk eden âriflerin ve kâmillerin irşâdından yüz çevirir; ve bu âriflerin dâd ve vergileri ma'nevî olduğundan, o fakîh, bunların bu ma'nevî vergilerini ve kalblerde olan tasarruflarını his gözüyle görmez.

3949. Eğer onun kulağından boğazına yol olaydı, nushun sırrı onların içlerine gider idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3949. Eğer onun kulağından boğazına yol olsaydı, nasihatin sırrı onların içlerine giderdi.

Eğer o görünen perdeyle örtülü olan fakihin kulağından ruhunun boğazına yol olsaydı, ârifin nasihatinin sırrı ve ince anlamı onların kalplerine gider ve tesir ederdi; ve kendi delil ile bildiklerinin kıymetsiz bir ilim olduğunu anlardı. Nasıl ki Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerine Fahreddîn-i Râzî için, "Hakk'ın varlığını bin bir delil ile ispat etmiş olan bir âlimdir," demişler. O hazret de: "Demek ki, Hakk'ın varlığı hakkında bin bir şüphesi varmış!" demiştir. Çünkü delil, şüpheyi gidermek için araştırılıp ortaya konulur.

Eğer o zâhir perdesiyle mahcûb olan fakîhin kulağından rûhunun boğazına yol olaydı, ârifin nasihatinin sırrı ve ince ma'nâsı onların kalblerine gider ve te'sîr ederdi; ve kendi delîl ile bildiklerinin kıymetsiz bir ilim olduğunu an- lar idi. Nitekim Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerine cenâb-ı Fahreddîn-i Râzî için, vücûd-ı Hakk'ı binbir delîl ile isbât etmiş olan bir âlimdir, demişler. O hazret dahi: "Demek ki, vücûd-ı Hak hakkında bin bir şübhesi var imiş!" demiştir. Zîrâ delîl şübheyi izâle etmek için araştırılıp ikāme olunur.

3950. Mâdemki onun cânı hep nârdır, nûr değildir, yakıcı olan ateşe kabuk- [3926] lardan başkasını kim bırakır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3950. Mademki onun canı hep ateştir, nur değildir, yakıcı olan ateşe kabuklardan başkasını kim bırakır?

Mademki o fakihin canı, doğuştan gelen hararetten (sıcaklıktan) kaynaklanan hayvanî ruh mertebesinden henüz ilâhî nur olan izafî ruh (Allah'a nispet edilen ruh) mertebesine yükselmemiştir ve hayvanî ruh ile yakıcı bir ateş gibi kibir, haset ve kendini beğenme gibi birtakım nefsanî sıfatlarla nitelenmiştir; bu sebeple ateş cinsinden olan bu hayvanî ruha, kabuklar mesabesinde olan sözlerden başkasını hangi ârif (bilen kişi) emanet edebilir? Yani bu gibilere ârifler yalnız kabuk hükmünde olan kelâmı söyler ve o kelâmın altında gizli olan remzi (işareti) ve ince anlamı saklar.

Mâdemki o fakîhin cânı harâret-i garîziyyeden mütevellid olan rûh-ı hayvânî mertebesinden henüz nûr-ı ilâhî olan rûh-ı izâfi mertebesine terakkî etmemiştir ve rûh-ı hayvânî ile yakıcı bir ateş mesâbesinde kibir ve hased ve ucüb gibi birtakım sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıftır; binâenaleyh ateş cinsinden olan bu rûh-ı hayvânîye kabuklar mesâbesinde olan elfâzdan başkasını hangi ârif tevdî edebilir? Ya'nî bu gibilere ârifler yalnız kabuk mesâbesinde olan kelâmı söyler ve o kelâmın altında gizli olan remz ve işareti ve ma'nâ-yı dakīki saklar.

3951. İç dışarıda kaldı ve söz kabuğu gitti. Mi'de ne vakit kabuktan sıcak ve büyük olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3951. İç dışarıda kaldı ve söz kabuğu gitti. Mide ne zaman kabuktan sıcak ve büyük olur?

Bu gibi kimselere ârif (Allah'ı bilen kişi) söz söylediği zaman, o sözün içi olan remiz (gizli anlam), işaret ve hakikatler onların his kulaklarının dışında kalır; ve onların kulağına ancak kabuk hükmünde olan lafızlar ve kelimeler girer. Bu sebeple onlar o sözlerdeki inceliklere ve anlamlara vâkıf olamayınca zevk alamazlar. Örneğin, mideye kabuk gittiği zaman, hazmedilmediği için midenin doğal sıcaklığı çoğalmaz; ve besleyici bir şey olmadığı için mide hazım ile gelişip büyümez. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf'i zâhir ulemasından (dış görünüşe önem veren âlimlerden) birçoğu bir hikâye kitabı şeklinde kabul ederler; ve hatta bazıları şiir ve dil kuralları açısından kusurlu bile görürler. Çünkü bunların idrak mideleri lafız kabuğu yemeye ve yutmaya alışmıştır. Anlamdan nasipsizdirler.

Bu gibi kimselere ârif söz söylediği vakit, o sözün içi olan remz ve işâret ve hakāyık onların his kulaklarının dışında kalır; ve onun kulağına ancak kabuk mesâbesinde olan lafızlar ve kelimeler girer. Binâenaleyh onlar o sözlerdeki dekāyıka ve ma'nâlara vakıf olamayınca zevk alamazlar. Meselâ, mi'deye kabuk gittiği vakit, hazm olmadığı için mi'denin harâret-i garîziyyesi çoğalmaz; ve mugaddî bir şey olmadığı için mi'de hazm ile neşv ü nemâ bulmaz. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfi ulemâ-i zâhireden birçoğu bir hikâye kitâbı sûretinde telakkî ederler; ve hattâ ba'zıları şiir ve lisân kāideleri nokta-i nazarından kusûrlu bile görürler. Çünkü bunların mi'de-i idrâkleri elfâz kabuğu yemeye ve yutmaya alışmıştır. Ma'nâdan bî-behredirler.

3952. Cehennemin ateşi kabuk sıkıcının gayrı değildir. İçin hiçbir ateş ile işi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3952. Cehennemin ateşi, kabuk sıkıcının dışında değildir. İçin hiçbir ateş ile işi yoktur.

Cehennemin ateşi ancak kabuk hükmünde olan cisimleri sıkan ve azap verendir. Nitekim ayet-i kerimede, إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ (Enbiyâ, 21/98) yani “Ey surete tapanlar! Muhakkak siz ve Allah’tan başka taptığınız şeyler cehennemin odunusunuz” buyurulmuştur. Hayvanî ruh da doğuştan gelen hararetten meydana geldiği için cehennem ve ateş tabiatındadır. Bu sebeple o da cehennem gibi ancak kabuk hükmünde olan surete sarılıp sıkıcıdır. Manaya gelince, iç olan bu mananın hiçbir ateş ile işi ve bağlantısı yoktur. Çünkü mana, nur olan izafî ruhun malıdır.

Cehennemin ateşi ancak kabuk mesâbesinde olan ecsâmı sıkıcı ve azâb edicidir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ (Enbiyâ, 21/98) ya'nî “Ey sûrete tapanlar! Muhakkak siz ve Allâh'ın gayrı olarak sizin taptığınız şey cehennemin odunudur” buyurulmuştur. Rûh-ı hayvânî dahi harâret-i garîziyyeden mütevellid olduğundan cehennem ve ateş tabîatındadır. Binâenaleyh o da cehennem gibi ancak kabuk mesâbesinde olan sûrete sarılıp sıkıcıdır. Ma'nâya gelince iç olan bu ma'nânın hiçbir ateş ile işi ve münâsebeti yoktur. Zîrâ ma'nâ nûr olan rûh-ı izâfînin malıdır.

3953. Ve eğer iç üzerine bir ateş şu'le vurucu olursa, yakmak için değil, pişmek için bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3953. Ve eğer içe bir ateş alevlenirse, yakmak için değil, pişmek için olduğunu bil!

Ve eğer iç ve bâtın olan izafî ruh üzerine nefsanî ve cismanî sıfatlardan bir ateş alevlenirse, o izafî ruhu yakmak için değil, o ruhun pişmesi ve olgunlaşması içindir. Nitekim Hz. Cüneyd'e "Ariften zina sâdır olur mu?" diye sormuşlar. Başını önüne eğip: وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا (Ahzâb, 33/38) [yani "Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdir"] buyurmuştur. Bunun sırrı şudur ki: Kul, ibadetinde ve kulluğunda lezzet bulmaya başlar. Halbuki bu, kul için pek büyük bir eksikliktir. Nitekim muhakkiklerden Vâsıtî hazretleri إِيَّاكُمْ وَلَذَّاتِ الطَّاعَاتِ فَإِنَّهَا سُمُومٌ قَاتِلَةٌ yani "İbadetlerinizin lezzetlerinden sakınınız! Çünkü o lezzetler öldürücü zehirlerdir" buyurmuştur. Nitekim Fâris İsâ-yı Bağdâdî hazretleri dahi حَلَاوَةُ الطَّاعَةِ وَالشِّرْكُ سَوَاءٌ yani "İbadetin tatlılığı şirk ile beraberdir" buyurmuştur. Şimdi böyle bir kulun izafî ruhu üzerine nefsanî ve cismanî sıfatlardan bir ateş alevlenirse, onun gözünde Hak katında ibadet ve kulluk ile ayrıcalıklı olduğu düşüncesi kalmaz; ve kendisini alçak görür ve Hakk'a tam bir alçakgönüllülükle istiğfara ve münacata başlar. Bu hal ise, onun pişmesi ve olgunlaşması içindir.

Ve eğer iç ve bâtın olan rûh-ı izâfî üzerine sıfât-ı nefsâniyye ve cismâniyyeden bir ateş şu'le vurucu olursa, o rûh-ı izâfîyi yakmak için değil, o rûhun pişmesi ve kemâle gelmesi içindir. Nitekim Hz. Cüneyd'e “Âriften zinâ sâdır olur mu?” diye sormuşlar. Başını önüne eğip: وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا (Ahzâb, 33/38) [ya'nî “Allâh'ın emri takdîr edilmiş bir kaderdir”] buyurmuştur. Bunun sırrı budur ki: Âbid tâatinde ve ibâdetinde lezzet bulmaya başlar. Halbuki bu âbid için pek büyük bir noksandır. Nitekim muhakkıklardan Vâsıtî hazretleri إِيَّاكُمْ وَلَذَّاتِ الطَّاعَاتِ فَإِنَّهَا سُمُومٌ قَاتِلَةٌ ya'nî “Tâatlerinizin lezzetlerinden sakınınız! Zîrâ o lezzetler öldürücü zehirdirler” buyurmuştur. Nitekim Fâris İsâ-yı Bağdâdî hazretleri dahi حَلَاوَةُ الطَّاعَةِ وَالشِّرْكُ سَوَاءٌ ya'nî “Tâatin halâveti şirk ile berâberdir” buyurmuştur. Şimdi böyle bir âbidin rûh-ı izâfîsi üzerine sıfât-ı nefsâniyye ve cismâniyyeden bir ateş şu'le vurucu olursa, onun nazarında Hak indinde tâat ve ibâdât ile mümtâz olduğu mülâhazası kalmaz; ve kendisini alçak görür ve Hakk'a kemâl-i zilletle istiğfâra ve münâcâta başlar. Bu hâl ise, onun pişmesi ve kemâle gelmesi içindir.

3954. Mâdemki Hak hakîm olur, bu kâideyi geçmişte ve gelmemişte müstemir bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3954. Mademki Hak hakîm olur, bu kuralı geçmişte ve gelecekte sürekli bil!

"Hakîm", "her şeyi yerli yerinde düzenleyen" demek olup ilâhî isimlerdendir. Yani, Yüce Allah öncesiz olarak ve sonsuza dek hakîmdir. Kabuğu yakmak ve içini yakmamak hikmet kuralındandır. Buna göre bu kural geçmişte ve gelecekte sürekli geçerlidir. Çünkü sûret âleminde nur aslî ve nar ârızîdir; ve nur latîf olan mana âleminden ve nar kesîf olan sûret âlemindendir. Ateşin kahredici tecellisiyle sûret ve yoğunluk ortadan kalktığı zaman, nur ve mana bâkî kalır. Bu hâl her zaman için genel bir kural ve kanundur. Bazı nüshalarda ikinci mısra مستمر دان تابری زان فائده şeklindedir. Manası "Bu kuralı daim ve sürekli bil, tâ ki ondan fayda göresin!" demek olur.

“Hakîm”, “her şeyi yerli yerinde tertîb eden” demek olup esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya'nî, Hak Teâlâ ezelen ve ebeden hakîmdir. Kabuğu yakmak ve içi yakmamak kâide-i hikmettendir. Binâenaleyh bu kâide geçmişte ve gelecekte aleddevâm cârîdir. Zîrâ âlem-i sûrette nûr aslî ve nâr ârızîdir; ve nûr latîf olan âlem-i ma'nâdan ve nâr kesîf olan âlem-i sûrettendir. Tecellî-i kahrî-i nârî ile sûret ve kesâfet zâil olduğu vakit, nûr ve ma'nâ bâkî kalır. Bu hâl her zaman için umûmî bir kāide ve kānûndur. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra مستمر دان تابری زان فائده suretindedir. Ma'nâsı "Bu kāideyi dâim ve müstemir bil, tâ ki ondan fâide götüresin!" demek olur.

3955. Latif olan iç ve kabuklar ondan mağfûrdur. Binâenaleyh içi nasıl yakar? Ondan uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3955. Latif olan iç ve kabuklar ondan bağışlanmıştır. Bu sebeple içi nasıl yakar? Ondan uzaktır.

"Gafr", sözlükte "örtmek ve gizlemek" demektir. Yani, bu suret âleminde latif olan için kabuklar ile ve kabukların da yoğunluk perdesi ile örtülmüş ve gizlenmiş olması, Hakk'ın hikmet kuralındandır. Bu sebeple, kahredici tecelli (ilahi kudretin ezici tecellisi) ile üzerinden kabuğu kalkan bir içi ve cismaniyetten soyunan izafî ruhu (bedene bağlı ruh) tekrar kahredici tecelli nasıl yakar? O kahredici tecelli ateşi bu içten ve izafî ruhtan uzaktır. "Dûr ez o" (ondan uzak olsun), "ondan uzak olsun!" diye dua cümlesi olması da mümkündür.

"Gafr", lügatte "setr etmek ve örtmek" demektir. Ya'nî, bu âlem-i sûrette latîf olan için kabuklar ile ve kabukların dahi kesâfet perdesi ile mağfür olması ve örtülmüş olması Hakk'ın kāide-i hikmetindendir. Binâenaleyh tecellî-i kahrî ile üzerinden kabuğu kalkan bir içi ve cismâniyetten soyunan rûh-ı izâfiyi tekrar tecellî-i kahrî nasıl yakar? O tecellî-i kahrî ateşi bu içten ve rûh-ı izâfîden uzaktır. "Dûr ez o", "ondan uzak olsun!" diye cümle-i duâiyye olmak dahi câizdir.

3956. Eğer onun başına inayet cihetinden vurursa, onun kırmızı şarabına iştihâ gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3956. Eğer onun başına inayet yönünden vurursa, onun kırmızı şarabına istek gelir.

Yani, eğer izafî ruhu, hayvanî ruhunun altında gizli olan bir kimsenin başına, hakiki şarabın sâkisi olan Yüce Allah, inayet yönünden vurur ve bu suret âleminde kahr (ezici güç) ile tecelli ederse, o bâki sâkinin kırmızı olan aşk ve marifet şarabından içmeye istek gelir ve insân-ı kâmillerin sohbetine can atar. Baba Kemal Hucendî'nin beyti (k.s.):

گر دلت بشکست دلبر مستی افزون کن کمال کز شکست جام مجنون قصد لیلی دیگرست "Ey Kemal! Eğer dilber senin gönlünü kırarsa, sarhoşluğu artır. Çünkü Mecnun'un kâsesini kırmaktan Leyla'nın başka maksadı vardır."

Ya'nî, eğer rûh-ı izâfisi rûh-ı hayvânîsi altında mestûr olan bir kimsenin başına şarâb-ı hakîkînin sâkîsi olan Hak Teâlâ inâyet cihetinden vurur ve bu âlem-i sûrette kahr ile tecellî ederse, o sâkî-i bâkînin kırmızı olan aşk ve ma'rifet şarabından içmeye iştihâ gelir ve insân-ı kâmillerin sohbetine cân atar. Baba Kemâl Hucendî'nin beyti (k.s.):

گر دلت بشکست دلبر مستی افزون کن کمال کز شکست جام مجنون قصد لیلی دیگرست "Ey Kemâl! Eğer dilber senin gönlünü kırarsa, sarhoşluğu artır. Zîrâ Mecnûn'un kâsesini kırmaktan Leylâ'nın başka kasdı vardır."

3957. Ve eğer vurmazsa o, şürbden ve bu şahların meclisinden fakîh gibi ağzı bağlanmış kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3957. Ve eğer o vurmazsa, o, içmekten ve bu şahların meclisinden fakih gibi ağzı bağlanmış kalır.

Ve eğer o bedensel perde (hicâb-ı cismâniyyet) içinde kalan kişinin başına Hak, inayet yönünden yumruk vurmazsa, o kişi bu manevî şarabı içmekten ve hakikat âleminin şahları olan insân-ı kâmillerin meclisinden, o şaraptan tiksinen fakih gibi, ağzı kapalı ve ilahi bilgilerden (maârif-i ilâhiyye) nasipsiz kalır.

Ve eğer o hicâb-ı cismâniyyet içinde kalan kimsenin başına Hak inâyet cihetinden yumruk vurmazsa, o kimse bu ma'nevî şarabı içmekten ve hakikat âleminin şâhları olan insân-ı kâmillerin meclisinden, o şarâbdan istikrâh eden fakîh gibi, ağzı kapalı ve maârif-i ilâhiyyeden bî-behre kalır.

3958. Şâh o sâkîsine dedi: "Ey iyi izli! Niçin susmuşsun? Onun tab'ına mey getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3958. Şah o sâkisine dedi: "Ey iyi izli! Niçin susmuşsun? Onun tabiatına şarap getir!"

Fakih şarap içmekten çekinip öfkelenince, padişah mecliste şarap dağıtan sâkisine dedi ki: "Ey iyi izli ve güzel gidişli olan sâki! Fakih efendi hiddetlendi ve tabiatı bozuldu. Sen niçin öyle susuyorsun? Şarap getir ve onun tabiatını düzelt!"

Fakih şarâb içmekten istinkâf edip öfkelenince, pâdişâh mecliste şarâb dağıtan sâkîsine dedi ki: "Ey iyi izli ve güzel gidişli ola sâkî! Fakih efendi hiddetlendi ve tabîati bozuldu. Sen niçin öyle susuyorsun? Şarâb getir ve onun tabîatini ıslah et!"

3959. Her aklın üzerinde gizli bir hakim vardır. Her kimi isterse fen ile başından götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3959. Her aklın üzerinde gizli bir hâkim vardır. Kimi isterse onu fenalıkla başından uzaklaştırır.

Yani, her akıl sahibi olan bir insan ferdinin üzerinde gizli bir hâkim vardır. O hâkim de onun öncesiz olarak sabit hakikatinin tecelli ettiği bir isimdir; ve o isim onun özel Rabb'idir. Bu sebeple bu suret âleminde o ismin gereği ve hükümleri ile eserleri ondan ortaya çıkar; ve bu hâkim olan özel Rab ve üstün gelen isim, kimi isterse onu yoldan çıkarır ve kendi doğru yolu üzerinde yürütür. Örneğin, Hâdî ismi kendi tecellilerini imana, zühde ve takvaya; Mudill ismi de kendi tecellilerini küfre, fıska ve fücura sevk eder. Bu sebeple ilahi irade, kullar üzerinde onların tecelli ettikleri özel Rablerinin özellikleri ve yatkınlıkları dairesinde cereyan eder. İşte şahın, sâkînin ve fakihin birbirine zıt olan halleri de bu anlama dayanarak meydana geldi.

Ya'nî, her akıl sahibi olan bir ferd-i beşerin üzerinde gizli bir hâkim vardır. O hâkim de onun ezelde ayn-ı sâbitesinin mazhar olduğu bir isimdir; ve o isim onun rabb-i hâssıdır. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette o ismin îcâbı ve ahkâm ve âsârı ondan zâhir olur; ve bu hâkim olan rabb-i hâs ve ism-i gālib, her kimi isterse baştan çıkarır ve kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür. Meselâ, ism-i Hâdî kendi mazharlarını îmâna ve zühd ve takvâya; ve Mudill ismi dahi, kendi mazharlarını küfre ve fisk u fücûra sevk eder. Binâenaleyh meşiyyet-i ilâhiyye kullar üzerinde onların mazhar oldukları rabb-i hâslarının hâssıyet ve isti'dâdları dâiresinde cereyân eder. İşte şâhın ve sâkînin ve fakîhin birbirlerine muhâlif olan halleri de bu ma'nâya müsteniden vâki' oldu.

3960. Maşrıkın güneşi ve onun tenvîri, esîrler gibi onun zincirinde bağlanmıştır. [3936]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3960. Doğunun güneşi ve onun aydınlatması, esirler gibi onun zincirinde bağlanmıştır.

Bu izafî varlık âleminde, doğunun görünürdeki güneşi ve onun ışık saçması ve âlemi nurlandırması hâli, esirler gibi o ilahi meşiyetin (Allah'ın dilemesi) isimlerinin tecelli zincirinde bağlanmıştır.

Bu vücûd-i izâfî âleminde maşrıkın sûrî olan güneşi ve onun ziyâsını saçması ve âlemi nûrlandırması hâli, esîrler gibi o meşiyyet-i ilâhiyyenin mazhariyyet-i esmâ zincirinde bağlanmıştır.

3961. Çarhı zamanında çarha getirir, vaktāki onun dimağına yarım fen okuya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3961. Zamanında feleği döndürür, vaktaki onun dimağına yarım fen okur.

Vaktaki feleğin dimağına, yani sabit hakikatine (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yarım fen okur, yani Yüce Allah ilahi sanatlarında cüz'î bir sanat göstermek ister, güneşi ve ayı ve gezegenleri zamanında döndürür.

Vaktâki feleğin dimâğına ya'nî ayn-ı sâbitesine yarım fen okur, ya'nî sanâyi'-i ilâhiyyesinde Hak Teâlâ cüz'î bir san'at göstermek murâd eder, güneşi ve ayı ve seyyâreleri zamânında döndürür.

3962. Akıl ki, o diğer aklı mağlub etti, mühreyi ondan tutar, nerdin üstadı odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3962. Akıl ki, o diğer aklı mağlup etti, pulu ondan tutar, tavlanın üstadı odur.

"Mühre", tavla oyunundaki pullar ve satranç oyunundaki taşlardır. "Nerd", tavla oyunu demektir. Yani, bu şekil âleminde herhangi bir işte bir akıl diğer bir akla üstün gelip galip geldiği zaman, o galip akıl tavla oyunu mesabesinde olan o işte pul mesabesinde olan o işin ayrıntılarını Hakk'ın dilemesinden alarak başarılı olur. Bu dünya hayatı tavla oyununun üstadı ve isimleri ve sıfatları sebebiyle tecelli eden Hak'tır.

"Mühre", tavla oyunundaki pullar ve satranç oyunundaki şekillerdir. "Nerd", tavla oyunu, demektir. Ya'nî, bu sûret âleminde herhangi bir işte bir akıl diğer bir akla tefevvuk edip gālib geldiği vakit, o akl-ı galib tavla oyunu mesâbesinde olan o işte pul mesâbesinde olan o işin teferruâtını Hakk'ın meşiyetinden alarak muvaffak olur. Bu hayât-ı dünyeviyye tavla oyununun üstâdı ve esmâsı ve sıfatı hasebiyle mütecellî olan Hak'tır.

3963. Birkaç tokat onun başı üzerine vurdu. "Al!" dedi. O karın ağrısı, tokat korkusundan çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3963. Birkaç tokat onun başı üzerine vurdu. "Al!" dedi. O karın ağrısı, tokat korkusundan çekti.

"Zahîr", karın ağrısı demektir. Sözün özü, şarabı içmeyen fakihin başına sâkî birkaç tokat vurdu ve "Al şu şarabı iç!" dedi. Karın ağrısı gibi meclis ehlinin neşesini kaçıran o fakih, tokat korkusundan sâkînin verdiği şarabı alıp içti.

"Zahîr", karın ağrısı, demektir. Velhâsıl şarabı içmeyen fakîhin başına sâkî birkaç tokat vurdu ve "Al şu şarabı iç!" dedi. Karın ağrısı gibi ehl-i meclisin neş'esini kaçıran o fakîh tokat korkusundan sâkînin verdiği şarabı alıp içti.

3964. Sarhoş oldu ve bağ gibi şâd ve handân oldu. Nedîmliğe ve mazâhike ve latîfeye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3964. Sarhoş oldu ve bağ gibi şen ve güler yüzlü oldu. Nedimliğe, şakalara ve latifelere yöneldi.

Alışmadığı bir şey olduğu için, içtiği şarap fakîhe (fıkıh âlimine) derhal etki edip sarhoş oldu ve öfkesi geçti. Diğer meclis ehli gibi neşeli ve güler yüzlü oldu; ve padişaha nedimliğe, tuhaflıklara ve latifelere başladı.

Alışmadığı bir şey olduğu için, içtiği şarâb fakîhe derhal te'sîr edip sarhoş oldu ve öfkesi gitti. Diğer ehl-i meclis gibi neş'eli ve gülücü oldu; ve pâdişâha nedîmliğe ve tuhaflıklara ve latîfelere başladı.

3965. Yarım sarhoş ve zevkli oldu. Parmak çatlattı ve işemek için abdesthaneye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3965. Yarım sarhoş ve zevkli oldu. Parmak çatlattı ve işemek için abdesthaneye gitti.

"Şîr-gîr", yarım sarhoş demektir. "Mebrez", "abdesthâne" ve "mîzek", "işemek" anlamlarındadır. Yani, fakih sarhoş oldu, ama büsbütün kendinden geçmedi. Yarı sarhoş ve zevkli oldu ve keyfinden parmaklarını şıkırdatarak oynamaya başladı. O sırada su dökmek için abdesthaneye gitti.

"Şîr-gîr", yarım sarhoş, demektir. "Mebrez", "abdesthâne" ve "mîzek", "işemek" ma'nâlarınadır. Ya'nî, fakîh sarhoş oldu, ammâ büsbütün kendin- den geçmedi. Yarı sarhoş ve zevkli oldu ve keyfinden parmaklarını şıkırdatarak oynamaya başladı. O sırada su dökmek için abdesthâneye gitti.

3966. Abdesthanede ay gibi, pek yakışıklı yüzlü, şahın gözdelerinden bir câriye var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3966. Abdesthanede ay gibi, pek yakışıklı yüzlü, şahın gözdelerinden bir cariye vardı.

"Kurnak", Türkçe bir kelime olup "gözde ve mahrem ve güvenilir" anlamlarına gelir. Yani, tesadüfen abdesthanede padişahın gözdelerinden ve mahremlerinden, ay gibi pek yakışıklı yüzlü bir cariye vardı.

"Kurnâk", Türkçe bir kelime olup "gözde ve mahrem ve mu'temed" ma'nâlarına gelir. Ya'nî, tesadüfen abdesthânede pâdişâhın gözdelerinden ve mahremlerinden, ay gibi pek yakışıklı yüzlü bir câriye var idi.

3967. Vaktaki onu gördü, onun ağzı açık kaldı. Akıl gitti, cismi sitem-perdâz kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3967. Onu gördüğü zaman, ağzı açık kaldı. Aklı gitti, bedeni sitem-perdâz kaldı.

"Perdâhten" mastarının çeşitli anlamları vardır. Burada "yönelmek" anlamı uygundur. "Sitem", şiddet ve zorlama, eziyet ve güç anlamlarındadır. "Sitem-perdâz", bileşik bir sıfat olup "zorlamaya yönelen" demektir. Yani, fakih o güzel cariyeyi gördüğü zaman, ağzı açık kaldı, aklı ve muhakemesi gitti ve bedeni şehvetin üstün gelmesinden dolayı zorlamaya yönelir oldu.

"Perdâhten" masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "teveccüh etmek" ma'nâsı münasibdir. "Sitem", unf ü cebr, cevr u zûr ma'nâlarınadır. "Sitem-perdâz", vasf-ı terkîbî olup "cebre teveccüh edici" demek olur. Ya'nî, vaktâki fakîh o güzel câriyeyi gördü, ağzı açık kaldı, aklı ve muhakemesi gitti ve cismi şehvet galebesinden dolayı cebre teveccüh edici oldu.

3968. Ömürlerce müştâk ve mest olan bekâr olmuş idi. Derhal câriyeye iki elini vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3968. Ömürlerce özlem duyan ve sarhoş olan bekâr olmuş idi. Derhal cariyeye iki elini vurdu.

Yani, fakih ömrü boyunca bekâr olup kadına özlem duyan ve ona karşı sarhoş idi. Derhal cariyeye iki eli ile sarıldı.

Ya'nî, fakîh müddet-i ömründe bekâr olup kadına müştâk ve ona karşı sarhoş idi. Derhâl câriyeye iki eli ile sarıldı.

3969. O kız çırpındı ve na'ra kaldırdı. Ona galib geldi ve bir fâide tutmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3969. O kız çırpındı ve nara attı. Ona galip geldi ve bir fayda sağlamadı.

Bu tecavüzü gören kız, fakihin elinden kurtulmak için çırpındı ve bağırdı; fakih kuvvetli olduğundan başa çıkamadı ve bağırmasının ve çırpınmasının kurtulmak konusunda bir faydası olmadı.

Bu tecavüzü gören kız, fakîhin elinden kurtulmak için çırpındı ve bağırdı; fakîh kuvvetli olduğundan başa çıkamadı ve bağırmasının ve çırpınmasının kurtulmak hususunda bir fâidesi olmadı.

3970. Mülakāt vaktinde kadın erkeğin elinde, ekmekçinin elindeki hamur gi-[3946] bi geldi. "Nânbâ", ekmekçi ve hamîr-kâr, demektir. Ya'nî, kadın erkek ile birleştiği vakit, kadın erkeğin elinde ekmekçinin elindeki hamura benzer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3970. Buluşma vaktinde kadın, ekmekçinin elindeki hamur gibi erkeğin elinde geldi. "Nânbâ", ekmekçi ve hamurcu demektir. Yani, kadın erkek ile birleştiği vakit, kadın erkeğin elindeki hamura benzer.

3971. Onu gâh yavaş ve gâh sert yoğurur. Yumruk altında ondan bir çak çak getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3971. Onu bazen yavaş bazen sert yoğurur. Yumruk altında ondan bir çak çak sesi çıkarır.

Ekmekçi o hamuru bazen yavaş bazen sert ve şiddetle yoğurur. Onun yumruğu altında o hamur bir cık cık sesi çıkarır.

Ekmekçi o hamuru gâh yavaş ve gâh sert ve şiddetle yoğurur. Onun yumruğu altında o hamur bir cık cık sadâsı çıkarır.

3972. Onu gâh bir tahta üzerinde enine çeker, gâh onu cem' ve gâh bir parça kadar getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3972. Onu bazen bir tahta üzerinde enine yayar, bazen onu toplar ve bazen bir parça kadar getirir.

"Laht", parça demektir ve "lahte"nin sonundaki "hâ" miktar içindir, "bir parça kadar" anlamına gelir. Yani, ekmekçi hamuru yoğururken onu bir tahta üzerinde enine yayar, bazen o yaydığı hamuru toplar ve bazen bir parça miktarı bir şekle koyar.

"Laht", parça ve "lahte"nin âhirindeki "hâ" mikdar içindir, "bir parça kadar" demek olur. Ya'nî, ekmekçi hamuru yoğururken onu bir tahta üzerinde enine yayar, gâh o yaydığı hamuru toplar ve gâh bir parça mikdârı bir şekle koyar.

3973. Matlub ve talib böyle sarılırlar. Mağlub ve galib bu oyun içindedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3973. Matlup ve talip böyle sarılırlar. Mağlup ve galip bu oyun içindedirler.

"Talûb", anlamı pekiştirilmiş talip ve "galûb", anlamı pekiştirilmiş galip anlamlarındadır. Yani, kesret (çokluk) âlemi olan bu suret âleminde birçok talip ve matluplar vardır ki, bunlar bizim tarif ettiğimiz şekilde böyle birbirine sarılırlar; ve mağlup ile galip olanlar bu suret âleminde hep bu oyun içindedirler. Yani tabiat âleminde etkileyen ve etkilenen şeyler vardır; ve bunlar birbirlerinin talibi ve matlubu ve galibi ve mağlubudurlar. Elementler arasındaki kimyasal etkileşimler bu kuralın açık bir delilidir. Ve bu suret âlemi, birbirine zıt ve karşıt olan ilahi isimlerin tecelli yeri olduğundan, galip ve mağlup ve talip ve matlup böyle birbirlerine sarılma oyunu içindedirler.

"Talûb", mübâlağa ile tâlib ve "galûb", mübâlağa ile gālib ma'nâlarınadır. Ya'nî, keserât âlemi olan bu sûret âleminde birçok talib ve matlûblar vardır ki, bunlar bizim ta'rîf ettiğimiz vecih ile böyle birbirine sarılırlar; ve mağlûb ile galib olanlar bu âlem-i sûrette hep bu oyun içindedirler. Ya'nî âlem-i tabîatta müessir ve müesserün-fih olan şeyler vardır; ve bunlar birbirlerinin talibi ve matlûbu ve gālibi ve mağlûbudurlar. Anâsır arasındaki taâmülât-ı kimyeviyye bu kāidenin açık bir delîlidir. Ve bu âlem-i sûret mütekābil ve mütezâd olan esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduğundan, gālib ve mağlûb ve tâlib ve matlûb böyle birbirlerine sarılmak oyunu içindedirler.

3974. Bu oyun yalnız karı ile kocanın değildir. Her bir ma'şûk ve âşık için bu fen vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3974. Bu oyun yalnız karı ile kocanın değildir. Her bir maşuk ve âşık için bu sanat vardır.

Yani, bu oyun yalnız karı ve koca arasında değildir. Her maşukun ve âşığın sanatı ve bilgisi budur. Örneğin, çiçeklerden her biri güneş ışığının yedi renginden birine âşık olup o rengi kendisine çeker. Kimi kırmızı ve kimi mavi ve kimi sarı rengi cezbeder. Renk maşuk ve çiçek o rengin âşığıdır. Ve aynı şekilde ateş hidrojenin âşığıdır ve hidrojen maşuktur. Sözün özü, cansız varlıkta, bitkide ve hayvanda bu talip olma ve talep edilme ve âşıklık ve maşukluğun birçok örnekleri vardır. "Âşık", "maşuk" anlamındadır.

Ya'nî, bu oyun yalnız karı ve koca arasında değildir. Her ma'şûkun ve âşığın fenni ve ma'rifeti budur. Meselâ çiçeklerden her biri güneş ziyâsının ye- di renginden birisine âşık olup o rengi kendisine çeker. Kimi kırmızı ve kimi mâî ve kimi sarı rengi cezb eder. Renk ma'şûk ve çiçek o rengin âşığıdır. Ve kezâ ateş müvellidü'l-humûzanın âşığıdır ve müvellidü'l-humûza ma'şûktur. Velhâsıl cemâdda, nebâtta ve hayvânda bu tâliblik ve matlûbluk ve âşıklık ve ma'şûkluğun birçok misâlleri vardır. "Aşîk", "ma'şûk" ma'nâsınadır.

3975. Kadîmden ve hadisten ve ayndan ve arazdan Veys ve Râmîn gibi bir sarılış müfterazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3975. Kadîm ile hâdisin, ayn ile arazın Veys ve Râmîn gibi sarılışı farz edilmiştir.

"Veys", âşık olunan kızın ve "Râmîn", o kızın âşığı olan erkeğin ismidir. "Kadîm"den kasıt, Hakk'ın hakiki varlığı ve "hâdis"ten kasıt, halkın izafî varlığıdır. "Ayn"dan kasıt, zâtıyla kâim olan madde ve cevherdir; ve "araz"dan kasıt, renk gibi kendi zâtıyla değil, cevher ile kâim olan şeydir. Yani, kadîm olan Hakk'ın hakiki varlığı ile halkın izafî varlığı arasında batın ve zuhur itibarıyla bir sarılış ve cevher ile araz arasında da kayyımlık yönüyle bir sarılış vardır. Çünkü cevher olmaksızın arazın varlığı mümkün değildir. Örneğin cisim, kendisinde uzunluk, en ve derinlik olan şeye denir. Hâlbuki bunların hepsi arazdır; ancak cismin varlığıyla kâim olur ve görünür. Sözün özü, bunların hepsinin Veys ve Râmîn gibi birbirine sarılışı, bu sûret ve kesafet âlemini var etmek için farz edilmiştir.

"Veys", ma'şûk olan kızın ve “Râmîn”, o kızın âşığı olan erkeğin ismidir. "Kadîm"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak ve "hâdis"ten murâd, vücûd-i izâfî-i halktır. "Ayn"dan murâd, zâtıyla kāim olan madde ve cevherdir; ve "araz"dan murâd, renk gibi kendi zâtıyla değil, cevher ile kāim olan şeydir. Ya'nî, kadîm olan vücûd-i hakîkî-i Hak ile vücûd-i izâfî-i halk arasında butûn ve zuhûr i'tibariyle bir sarılış ve cevher ile araz arasında da kayyûmiyet cihetiyle bir sarılış vardır. Zîrâ cevher olmaksızın arazın kıyâmı mümkün değildir. Meselâ cisim, kendisinde uzunluk ve enlilik ve derinlik olan şeye derler. Halbuki bunların hepsi arazdır; ancak cismin vücûduyla kāim olur ve görünür. Velhâsıl bunların hepsinin Veys ve Râmîn gibi birbirine sarılışı bu âlem-i sûreti ve kesâfeti vücûda getirmek için farz olunmuştur.

3976. "Ey koca! Karıyı bed-güsil etme!" diye koca ve karı misal için söylenmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3976. "Ey koca! Karıyı kötü bir şekilde boşama!" diye koca ve karı örnek olarak söylenmiş oldu.

"Güsîl", vedâ etmek ve def etmek ve bir kimseyi bir yere yollamak demektir (Burhân). Yani, biz burada koca ve karı arasındaki bağlantı ve ilişkiyi bu suretler âlemi için canlı bir örnek olarak söyledik ve bunu özellikle örnek olarak anmaktan muradımız, "Ey koca! Karıyı "bed-güsîl" etme, yani nefsanî hazlar yüzünden boşama!" demek idi. Çünkü hadis-i şerifte لعن الله كل ذواق مطلق yani "Yüce Allah, zevkleri için her bir karısını boşayana lanet eder" buyurulmuştur. Ve Yüce Allah katında mübahların en çok nefret edileni boşanmadır.

"Güsîl", vedâ etmek ve def' etmek ve bir kimseyi bir yere yollamak, demektir (Burhân). Ya'nî, biz burada koca ve karı arasındaki irtibât ve münâsebeti bu âlem-i sûret için canlı bir misal olarak söyledik ve bunu bilhâssa misâl olarak zikirden murâdımız, "Ey koca! Karıyı "bed-güsîl" etme, ya'nî hazz-ı nefsânî yüzünden boşama!" demek idi. Zîrâ hadis-i şerifte لعن الله كل ذواق مطلق ya'nî “Allâh Teâlâ zevkleri için her bir karısını boşayana la'net eder" buyurulmuştur. Ve Allâh Teâlâ'nın indinde mübahların en ziyâde buğz edilmiş olanı talâktır.

3977. O gerdek gecesi yenge onun elini kocanın eline hoş emânet vermedi mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3977. O gerdek gecesi yenge, onun elini kocanın eline hoş bir emanet olarak vermedi mi?

"Yengâ", kardeş ve amca karısı ve evin hanımı ve gelini hazırlayan ve süsleyen kadın anlamına gelir (Gıyâsü'l-Lügāt). Bu kelime Türkler arasında "yenge" şeklinde telaffuz edilir. Ve eskiden zifaf gecesi birbirlerinden utanan karı ve kocayı birbirlerine takdim eden ve ülfetlerine ve ünsiyetlerine yardım eden kadına da "yenge hanım" derlerdi. Yani, o zifaf ve gerdek gecesi yenge hanım, gelinin elini latif bir ilahi emanet olmak üzere damadın eline vermedi mi? Ve her ikisini birbirine takdim etmedi mi? Bu takdim keyfiyeti, geline "Elbette bu latif emanet sana Hak tarafından tevdi edilmiştir; ona güzel muamele et!" demektir. Nitekim hadis-i şerifte اتقوا الله في النساء فانكم اخذتموهن بامانة الله yani "Kadınlar hakkında Yüce Allah'tan korkunuz, çünkü siz onları Allah'ın emaneti olarak aldınız" buyurulmuştur.

"Yengâ", kardeş ve amca karısı ve evin hanımı ve gelini hazırlayan ve süsleyen kadını ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Bu kelime Türkler arasında "yenge" sûretinde telaffuz olunur. Ve eskiden zifaf gecesi birbirlerinden utanan zevc ve zevceyi birbirlerine takdîm ve ülfetlerine ve ünsiyetlerine yardım eden kadına da "yenge hanım" derler idi. Ya'nî, o zifâf ve gerdek gecesi yenge hanım zevcenin elini latîf bir emânet-i ilâhî olmak üzere zevcin eline vermedi mi? Ve her ikisini birbirine takdîm etmedi mi? Bu takdîm keyfiyeti, zevce "Elbette bu latîf emânet sana Hak tarafından tevdî' olunmuştur; ona güzel muâmele et!" demektir. Nitekim hadîs-i şerifte اتقوا الله في النساء فانكم اخذتموهن بامانة الله ya'nî "Kadınlar hakkında Allâh Teâlâ'dan korkunuz, zîrâ siz onları Allah'ın emâneti olarak aldınız" buyurulmuştur.

3978. Zîrâ ey mu'temed! O şeyi ki sen iyiden ve kötüden ona yaparsın, Hudâ sana yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3978. Çünkü ey güvenilir kişi! Sen o şeye iyiden ve kötüden ne yaparsan, Allah da sana onu yapar.

Yani, ey güvenilirliğine itimat edilerek kendisine kadın emanet edilmiş olan kimse! Çünkü sen bu ilahi emanet olan kadına iyilikten ve kötülükten her ne yaparsan, Yüce Allah da o yaptığın fiillerin karşılığını sana yapar.

Ya'nî, ey emînliğine i'timâden kendisine kadın tevdî' edilmiş olan kimse! Zîrâ sen bu emânet-i ilâhiyye olan kadına iyilikten ve kötülükten her ne yaparsan, Hak Teâlâ dahi o yaptığın fiillerin mukābilini sana yapar.

3979. Hâsılı burada o fakîhin bî-hodluktan dolayı ne afifliği ve ne de zahidliği kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3979. Sözün özü, burada o fakihin kendinden geçmesinden dolayı ne iffeti ne de zahitliği kaldı.

Sözün özü, cariyeye rastladığı bu abdesthane arasında o fakih bir yandan sarhoşluk ve bir yandan şehvetin üstün gelmesiyle kendinden geçti, kendisinde ne iffet ne de zahitlik duyguları kalmadı.

Elhâsıl, câriyeye tesadüf ettiği bu âbdesthâne arasında o fakîh bir taraftan sarhoşluk ve bir taraftan şehvetin galebesiyle kendinden geçti, kendisinde ne afiflik ve ne de zâhidlik duyguları kalmadı.

3980. O fakîh o hûrîden doğmuşun üzerine düştü. Onun ateşi o pamuğa düştü. [3958]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3980. O fakih, o huriden doğmuşun üzerine düştü. Onun ateşi o pamuğa düştü.

Yani, o fakih, huri gibi güzel bir kadından doğmuş olan o güzel cariyeyi yatırıp cinsel ilişkiye başladı. Onun şehveti bir ateş, kız da bir pamuk mesabesindeydi. Güya bir ateş bir pamuk üzerine düştü. Bu hal de bu "kal'a-i zâtü's-suver"in (suretler sahibi kale) sayfalarından bir sayfadır; ve bu insanların nesil üretmek için böyle cinsel ilişkilerindeki sarılış, bu suretler âleminde bütün eşya arasında türlü türlü renklerde ve tarzlarda geçerlidir. Ve biyoloji bilimi incelenirse, tabiat âleminin bu kanun üzerine kurulmuş olduğu görülür. Bu birleşme ve sarılışın sırları Fusûsu'l-Hikem'de Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazretleri tarafından Fass-ı Muhammedî'de açıklanmıştır. Bu sırdan gafil olanların nazarında hayvani şehvetten başkası görünür değildir.

Ya'nî, o fakîh, hûrî gibi bir güzel kadından doğmuş olan o güzel câriyeyi yatırıp muâmele-i cinsiyyeye mübâşeret etti. Onun şehveti bir ateş ve kız dahi bir pamuk mesâbesinde idi. Gûyâ bir ateş bir pamuk üzerine düştü. Bu hâl dahi bu kal'a-i zâtü's-suverin safhalarından bir safhadır; ve bu insanların tevlîd-i misl için böyle muâmele-i cinsiyyelerindeki sarılış, bu âlem-i sûrette bilcümle eşyâ arasında türlü türlü renklerde ve tarzlarda cârîdir. Ve hayâtiy- yât ilmi (biyoloji) tedkîk olunursa, âlem-i tabîatin bu kānûn üzerine müesses olduğu görülür. Bu ictimâ' ve sarılışın sırları Fusûsu'l-Hikem'de Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri tarafından Fass-ı Muhammedî'de îzâh buyurulmuştur. Bu sırdan gafil olanların nazarında şehvet-i hayvâniyyeden başkası meşhûd değildir.

3981. Cân câna ulaştı ve kalıplar girift oldu. Başı kesilmiş iki kuş gibi çırpındı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3981. Can cana ulaştı ve kalıplar birbirine girdi. Başı kesilmiş iki kuş gibi çırpındı.

"Haçîden", cinsel birleşme anında birbirine sarılmak ve bıçak, kılıç ve hançeri kılıfına koymak demektir. Burada sarılmak ve birbirine girmek uygundur. "Her iki can"dan kasıt, hayvanî ruhtur. Yani, hayvanî ruh diğer hayvanî ruha ulaştı ve kalıplar ile cisimler birbirine sarıldı ve birbirine girdi; kadının ve erkeğin cismi, cinsel birleşme lezzetinden dolayı başı kesilmiş kuş gibi çırpındı. Bu birleşmeden dolayı meydana gelen ıstırap ve çırpınma, eşyanın bütün suretlerinde (görünüşlerinde) geçerlidir. Örneğin, ateş üzerindeki su kaynar; ve fosfor hava ile birleşirse parlar; ve potasyum su ile birleşirse tutuşur ve onlardan başka suretler (şekiller) doğar.

“Haçîden”, cimâ' vaktinde birbirine sarılmak ve bıçak ve kılıç ve hançeri kılıfına koymak demektir. Burada sarıl[mak] ve birbirine girift olmak münâsibdir. “Her iki cân”dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'nî, rûh-ı hayvânî diğer rûh-ı hayvânîye ulaştı ve kalıplar ve cisimler birbirine sarıldı ve girift oldu, kadının ve erkeğin cismi lezzet-i cimâ'dan dolayı başı kesilmiş kuş gibi çırpındı. Bu ictima'dan dolayı ıztırâb ve çırpınmak bütün suver-i eşyâda cârîdir. Meselâ ateş üzerindeki su kaynar; ve fosfor hava ile ictimâ' ederse parlar; ve potasyum su ile ictimâ' ederse iştiâl eder ve onlardan diğer süretler doğar.

3982. Ne şarab kadehi, ne melik, ne arslan, ne hayâ, ne dîn, ne de cân korkusu (kaldı).&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3982. Ne şarap kadehi, ne melik, ne arslan, ne hayâ, ne din, ne de can korkusu (kaldı).

"Sikāye" su içecek kap demektir. Burada şarap kadehi kastedilir. "Melik", padişah; "Arslan", padişahın ismi olması uygundur. Nasıl ki Selçuklular'da Kılıçarslan isminde padişah vardır. Yani, fakihin nazarında ne şarap kadehi ve ne de Arslan ismindeki şahın heybeti ve azameti ve ne de "bu yaptığım işte bana ne derler?" diye halktan utanmak ve ne din ve zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve takva (Allah'tan korkma) ve ne de "bu yaptığım fiilden dolayı beni öldürürler" diye, can korkusu kaldı. Çünkü bunların hepsi akıl ve muhakeme (yargılama) gereğidir. Hâlbuki cinsel birleşme hâli erkeğin kadında ve kadının erkekte fani olmasıdır; ve fena (yok olma) hâlinde ise akıl ve muhakeme kalmaz. Nasıl ki Hakk'ta fani olan evliya hakkında أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) yani "Bilin ki Allah'ın velîleri üzerine korku ve hüzün yoktur!" buyurulur.

“Sikāye” su içecek kap demektir. Burada şarâb kadehi murâd buyurulur. “Melik”, pâdişâh; “Arslan”, pâdişâhın ismi olmak münasibdir. Nitekim Selçuklar'da Kılıçarslan isminde pâdişâh vardır. Ya'nî, fakîhin nazarında ne şarâb kadehi ve ne de Arslan ismindeki şâhın heybeti ve azameti ve ne de “bu yaptığım işte bana ne derler?” diye halktan utanmak ve ne dîn ve zühd ve takvâ ve ne de “bu yaptığım fiilden dolayı beni öldürürler” diye, cân korkusu kaldı. Zîrâ bunların hepsi akıl ve muhakeme îcâbıdır. Halbuki hâl-i cimâ' erkeğin kadında ve kadının erkekte fânî olmasıdır; ve hâl-i fenâda ise akıl ve muhakeme kalmaz. Nitekim Hak'ta fânî olan evliyâ hakkında أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ya'nî “Âgâh ol! Muhakkak Allah'ın velîleri üzerine korku ve hüzün yoktur!” buyurulur.

3983. Onların gözü “ayn”a ve “gayn”a düşmüş. Burada ne Hasan ve ne de Hüseyin peydadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3983. Onların gözü "ayn"a ve "gayn"a düşmüş. Burada ne Hasan ve ne de Hüseyin görünür.

"Ayn" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "zât" anlamı uygundur ki, bundan kastedilen zâtî hakikattir; ve kulun zâtî hakikati izafî yokluk ve yokluk hâlidir. "Gayn", "bulut" anlamına gelip bundan kastedilen, cismanî surettir. "Hasan ve Hüseyin"den kastedilen, kendilerinde derecelerine göre güzellik bulunan diğer eşya suretleridir. Yani, bu iki kişinin gözleri ve bakışları bu inzâl (ilahi iniş) hâli içinde zâtî hakikatleri olan bu yokluğa ve fenâya ve birbirlerinin cismanî suretlerine düştü ve birbirlerinin suretinde fânî oldular; ve bu fenâ hâli içinde derecelerine göre kendilerinde güzellik bulunan diğer eşyanın suretleri kalmaz. Çünkü bu inzâl hâli içinde olanlar o anda çevrelerinden soyutlanırlar. Tasavvuf teriminde bu hâle "tecellî-i vikāî" (koruyucu tecelli) derler. Ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir ve incelikleri uzundur.

"Ayn" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "zât" ma'nâsı münâsibdir ki, bundan murâd hakikat-i zâtiyyedir; ve abdin hakikat-i zâtiyyesi adem-i izâfî ve yokluk hâlidir. "Gayn", "bulut" ma'nâsına olup bundan murâd, sûret-i cismâniyyedir. "Hasan ve Hüseyin"den murâd, kendilerinde alâ-derecâtihim güzellik bulunan diğer suver-i eşyâdır. Ya'nî, bu iki şahsın gözleri ve nazarları bu inzâl hâli içinde hakîkat-i zâtiyyeleri olan bu yokluğa ve fenâya ve birbirlerinin suver-i cismâniyyelerine düştü ve birbirlerinin sûretinde fânî oldular; ve bu hâl-i fenâ içinde alâ-derecâtihim kendilerinde güzellik bulunan diğer eşyânın sûretleri kalmaz. Zîrâ bu inzâl hâli içinde olanlar o anda muhîtlerinden tecerrüd ederler. Istılâh-ı sûfiyyede bu hâle "tecellî-i vikāî" derler. Tafsíli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir ve dekāyıkı uzundur.

3984. Uzun oldu ve geri dönmek yolu nerede? Şahın intizarı dahi hadden geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3984. Uzun oldu ve geri dönmek yolu nerede? Şahın bekleyişi dahi haddini aştı.

Yani, fakihin meclisten ayrılığı uzadı ve meclise geri dönmesi yolu nerede kaldı? Şahın fakihini beklemesi dahi haddini aştı. Bu anlam, "kû" edatının soru edatı olmasına göredir. "Gû", "söyle" demek olduğuna göre anlam, "Bu bahis uzadı. Fakihe geri dönmek yolunu söyle! Çünkü şahın bekleyişi dahi haddini aştı" demek olur.

Ya'nî, fakîhin meclisten müfârakati uzadı ve meclise geri dönmesi yolu nerede kaldı? Şâhın fakîhi beklemesi dahi hadden geçti. Bu ma'nâ “kû” edât-ı istifhâm olduğuna göredir. "Gû", "söyle" demek olduğuna göre ma'nâ “Bu bahis uzadı. Fakîhe geri dönmek yolunu söyle! Zîrâ şâhın intizârı dahi hadden geçti" demek olur.

3985. Şah vakıayı görmek için geldi. Orada kıyamet gününün zelzelesini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3985. Şah, olayı görmek için geldi. Orada kıyamet gününün zelzelesini gördü.

"Kāria", zamanın şiddeti ve kıyamet günüdür. "Zelzele", sözlükte "şiddetle kımıldanmak" demektir. Yani, şah, fakihin meclise gelmekte gecikmesine sebep olan olayın ne olduğunu görmek ve anlamak için abdesthane tarafına geldi. Fakat orada kıyametin zelzelesi (depremi) gibi olan cariye ile birleşme hâlini gördü.

"Kāria", şiddet-i zamâne ve kıyamet günü. "Zelzele", lügatte "şiddetle kımıldanmak" demektir. Ya'nî, şâh, fakîhin meclise gelmekte gecikmesine sebeb olan vâkıa ne olduğunu görmek ve anlamak için abdesthâne tarafına geldi. Fakat orada kıyâmetin zelzelesi mesâbesinde olan câriye ile ictimâ' hâlini gördü.

3986. O fakîh korkudan sıçradı ve meclis tarafına gitti. Harâretle kadehi kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3986. O fakih korkudan sıçradı ve meclis tarafına gitti. Hararetle kadehi kaptı.

O fakih şahı görünce, korkudan sıçradı ve cariyeden ayrıldı. Çünkü kendinden geçme halinden ayıklık haline gelmişti; ve ayıklık halinde akıl ve muhakeme geri döner. Fakih efendi meclis tarafına gitti ve hararetle şarap kadehini kaptı ve yine kendinden geçme haline dönmek istedi.

O fakîh şâhı görünce, korkudan sıçradı ve câriyeden ayrıldı. Zîrâ bîhodluk hâlinden ayıklık hâline gelmiş idi; ve ayıklık hâlinde akıl ve muhakeme avdet eder. Fakih efendi meclis tarafına gitti ve harâretle şarâb kadehini kaptı ve yine bîhodluk hâline rücû' etmek istedi.

3987. Şah, cehennem gibi kıvılcımlar dolu ve azab dolu olarak, kötü fiilli iki çiftin kanına susamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3987. Şah, cehennem gibi kıvılcımlar dolu ve azap dolu olarak, kötü fiilli iki çiftin kanına susamış idi.

"Şirâr", kıvılcımlar; "nekâl", azap ve ceza demektir. Yani şahın kalbi öfke kıvılcımları ve azap etme fikirleri ile dolu olarak, kötü fiilde bulunan iki eşin ve çiftin kanına susamış ve öldürme niyetinde bulunmuş idi.

"Şirâr", kıvılcımlar; “nekâl”, ukūbet ve azâb demektir. Yâni şâhın kalbi öfke kıvılcımları ve azâb etmek fikirleri ile dolu olarak, fenâ fiilde bulunan iki eşin ve çiftin kanına susamış ve öldürmek niyetinde bulunmuş idi.

3988. Vaktaki fakîh onun yüzünü öfke ve kahır dolu, zehir kadehi gibi acı ve kātil gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3988. Fakih, onun yüzünü öfke ve kahır dolu, zehir kadehi gibi acı ve öldürücü gördü.

"Hûnî", katil demektir. Fakih, padişahın yüzünü kaşları çatık, öfkeli ve kahır dolu ve zehir kadehi gibi acı ve öldürücü gördü.

“Hûnî”, kātil demektir. Vaktâki fakîh, pâdişâhın yüzünü kaşları çatık, öfkeli ve kahır dolu ve zehir kadehi gibi acı ve öldürücü gördü.

3989. Onun sâkîsine: "Ey harâret tutucu! Niçin sersem oturursun? Ver, onu tab'a getir!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3989. Onun sâkîsine: "Ey harâret tutucu! Niçin sersem oturursun? Ver, onu tab'a getir!" diye bağırdı.

Şahın sâkîsine: "Ey harâret tutucu! Yani mecliste olan neşe ve meşk hararetini veren sâkî! Niçin öyle sersem sersem oturuyorsun? Padişahın tabiatı bozulmuştur, ona da şarap ver ve onun tabiatını iyi hâle getir! Nasıl ki benim başıma vura vura şarap içirdin ve benim tabiatımı düzelttin ve bu tabiatın düzelmesi yüzünden başıma neler geldi!" diye bağırdı.

Şâhın sâkîsine: "Ey harâret tutucu! Ya'nî mecliste olan neş'e ve meşk harâretini verici olan sâkî! Niçin öyle sersem sersem oturuyorsun? Pâdişâhın tabîati bozulmuştur, ona da şarâb ver ve onun tabîatini salâha getir! Nitekim benim başıma vura vura şarâb içirdin ve benim tabîatimi ıslâh ettin ve bu salâh-ı tabîat yüzünden başıma neler geldi!" diye bağırdı.

3990. Şaha gülme geldi. Dedi: "Ey büyük! Tab'a geldim, o kız senindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3990. Şaha gülme geldi. Dedi: "Ey büyük! Tab'a geldim, o kız senindir!"

"Kiya", büyük ve temiz ve ulu anlamınadır. Fakihin bu sözlerinden şaha gülme geldi ve dedi ki: "Ey zâhirî ilmiyle halk katında büyük olan fakih! Ben tab'a geldim ve benim tab'ım maddî şarap içmeksizin salâh hâlindedir. O cinsel ilişkide bulunduğun cariye kızını sana verdim!"

"Kiya”, büyük ve pâkîze ve ulu ma'nâsınadır. Fakîhin bu sözlerinden şâha gülme geldi ve dedi ki: "Ey ilm-i zâhirîsi ile halk indinde büyük olan fakîh! Ben tab'a geldim ve benim tab'ım şarâb-ı sûrî içmeksizin hâl-i salâhtadır. O muâmele-i cinsiyyede bulunduğun câriye kızı sana verdim!"

3991. "Ben padişahım; benim işim adl ve ihsandır. Dosta cûdümün verdiğinden yerim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3991. "Ben padişahım; benim işim adalet ve ihsandır. Dosta cömertliğimin verdiğinden yerim."

Bu ve sonraki beyitlerde zahirî padişahlara ve hükümdarlara nasihat vardır. Yani, "Ben Hakk'ın 'Azîz' ism-i şerifinin mazharı (tecelli yeri) olan padişahım. Bu sebeple benim işim idarem altında bulunan Allah'ın kullarına adalet ve ihsan etmektir. Benim cömertliğim ve keremim dostlara her neyi vermeyi uygun görürse, ben de onu yerim ve onlara yedirdiğim ile benim yediğim farklı olmaz."

Bu ve âtîdeki beyitlerde sûrî pâdişâhlara ve hükümdârlara nasihat vardır. Ya'nî, "Ben Hakk'ın “Azîz” ism-i şerîfinin mazharı olan pâdişâhım. Binâena- Eyh benim işim idârem altında bulunan Allah'ın kullarına adl ve ihsân etmektir. Benim cûd ve keremim dostlara her neyi vermeyi münasib görürse, ben de onu yerim ve onlara yedirdiğim ve benim yediğim başka olmaz."

3992. "O şeyi ki, ben şerbet gibi içmem, onu dosta ve akrabaya ve sana ne vakit veririm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3992. "O şeyi ki, ben şerbet gibi içmem, onu dosta ve akrabaya ve sana ne vakit veririm!"

Yani, "Benim tatlı bir şerbet gibi içmediğim bir şeyi dostuma ve yakınlarıma ve sana asla vermem; ancak bana tatlı gelen şeyi onlara da veririm."

Ya'nî, "Benim tatlı bir şerbet gibi içmediğim bir şeyi dostuma ve yakınlarıma ve sana aslâ vermem; ancak bana tatlı gelen şeyi onlara da veririm."

3993. "Ben gulâmlara kendi hâssımın sofrası üzerinde yediğimden yediririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3993. "Ben kullara kendi özel sofram üzerinde yediğimden yediririm."

"Ben özel sofram üzerinde ne yersem, kendi kullarıma da o yediğim yemekten yediririm."

"Ben husûsî sofram üzerinde ne yersem, kendi gulâmlarıma da o yediğim taâmdan yediririm."

3994. "Taâmdan bendelerime pişmiş veya çiğden kendi yediğimden yediririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3994. "Yemekten kullarıma pişmiş veya çiğden kendi yediğimden yediririm."

3995. "Vaktaki ben atlastan ve ipekten libâs giyerim, hizmetçilere de ondan giydiririm, pelas değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3995. "Vaktaki ben atlastan ve ipekten libâs giyerim, hizmetçilere de ondan giydiririm, pelas değil!"

"Hazz", yünden ve ipekten dokunmuş olan kumaştan yapılmış elbise (Gıyasü'l-Lügat). "Haşem", hizmetçiler ve bir kimsenin tâbi'leri (bağımlıları). "Pelâs", âdî bez demektir. Yani, "Ben kendi bağımlılarıma ve adamlarıma kendi giydiğim kumaş cinsinden elbise giydiririm; yoksa ben başka ve süslü elbiseler giyip onlara âdî bezlerden elbise giydirmem!"

"Hazz", yünden ve ipekten dokunmuş olan kumaştan yapılmış elbise (Gıyasü'l-Lügat). "Haşem", hizmetçiler ve bir kimsenin tâbi'leri. "Pelâs", âdî bez demektir. Ya'nî, "Ben kendi tevâbiime ve adamlarıma kendi giydiğim kumaş cinsinden libâs giydiririm; yoksa ben başka ve müzeyyen libâslar giyip onlara âdî bezlerden elbise giydirmem!"

3996. "Zû-fünûn olan Peygamber'den utanırım. "Onlara giydiğiniz şeyden giydiriniz!" buyurdu.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3996. "Çok yönlü ilimlere sahip olan Peygamber'den utanırım. "Onlara giydiğiniz şeyden giydiriniz!" buyurdu.'

3997. "Mustafa bu vasiyeti oğullarına etti. "Eznaba yediğiniz şeyden it'âm ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3997. "Mustafa bu vasiyeti oğullarına etti. "Yediklerinizi akrabalarınıza da yedirin!"

Bu iki şerefli beyitte şu şerefli hadise işaret buyrulur: اخوانكم جعلهم الله تحت ايديكم فمن جعله الله اخاه تحت يديه فليطعمه مما ياكل ويلبس مما يلبس ولا يكلفه من العمل ما يغلبه فان كلفه ما يغلبه فليعنه عليه yani "Sizin kardeşlerinizi Yüce Allah sizin elinizin altında, yani idaresi altında kıldı. Şimdi Yüce Allah bir kimsenin kardeşini kendi idaresi altında kılarsa, ona yediğinden yedirsin ve giydiğinden giydirsin ve ona güç gelen işi teklif etmesin! Eğer teklif ederse ona yardım etsin!" Bu şerefli hadisin insanlık düsturu (ilkesi) olduğunu açıklamaya gerek yoktur.

Bu iki beyt-i şerîfte şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur. اخوانكم جعلهم الله تحت ايديكم فمن جعله الله اخاه تحت يديه فليطعمه مما ياكل ويلبس مما يلبس ولا يكلفه من العمل ما يغلبه فان كلفه ما يغلبه فليعنه عليه ya'ni "Sizin kardeşlerinizi Allâh Teâlâ sizin elinizin altında ya'nî idâresi altında kıldı. İmdi Allâh Teâlâ bir kimsenin kardeşini kendi idâresi altında kılarsa, ona yediğinden yedirsin ve giydiğinden giydirsin ve ona güç gelen işi teklif etmesin! Eğer teklif ederse ona yardım etsin!" Bu hadis-i şerîfin insanlık düstûru olduğunu îzâha hâcet yoktur.

3998. İmdi başkalarını tab'a getirmişsin, sabûrlukta çevik ve rağbet edici etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3998. Şimdi başkalarını tabiata uygun hâle getirmişsin, sabırlı olmakta çevik ve istekli kılmışsın.

Bu beyitler, özellik itibarıyla büyük şehzadenin dilindendir; ve genellik itibarıyla halka vaaz ve nasihat eden kimselere Hz. Pîr efendimiz tarafından nasihattir. Yani, ey vaiz efendi! Sen kürsüye çıkıp başkalarının tabiatını ıslah etmeye çalışmışsın ve belalara sabretmek konusunda onları çevik ve sabra istekli kılmışsın.

Bu beyitler husûsiyet î'tibariyle büyük şehzadenin lisânındandır; ve umûmiyet i'tibariyle halka va'z u nasihat eden kimselere Hz. Pîr efendimiz tarafından nasihattir. Ya'nî, ey vâiz efendi! Sen kürsüye çıkıp başkalarının tab'ını ıslaha çalışmışsın ve belâlara sabr etmek husûsunda onları çevik ve sabra rağbet edici kılmışsın.

3999. Merdlik ile kendini dahi tab'a getir. Sabır düşünücü olan aklı pîşvâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3999. Mertlikle kendini de tabiatına uydur. Sabrı düşünen aklı kendine önder yap!

Fakat sen belaya uğradığın zaman, halka tavsiye ettiğin sabrı unutup şikâyet edersin. Bu sebeple kendi tabiatını da mertlikle düzeltmeye çalış! Sabrı düşünen aklı kendine önder ve kılavuz yap!

Fakat kendin belâya dûçâr olduğun vakit, halka tavsiye ettiğin sabrı unutup şikâyet edersin. Binâenaleyh kendi tabîatini de merdlik ile ıslâha çalış! Sabır düşünücü olan aklı kendine pîşvâ ve kılavuz yap!

4000. Vaktāki sabrın kılavuzluğu sana kanat olur, cân arş ve kürsünün [3978] ucuna yukarı gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4000. Vakti geldiğinde sabrın kılavuzluğu sana kanat olur, can arş ve kürsünün ucuna yukarı gider.

Vakti geldiğinde sana kılavuzluk eden sabır senin ruhuna kanat olur, ruhun o kanat ile uçup, arşın ve kürsünün üstüne kadar yükselir ve bu suret âleminin üstüne çıkar.

Vaktāki sana kılavuzluk eden sabır senin rûhuna kanat olur, rûhun o kanat ile uçup, arşın ve kürsünün üstüne kadar yükselir ve bu sûret âleminin fevkıne çıkar.

4001. Mustafa'yı gör! Vaktâki onun sabrı Burak oldu, onu tabakaların yukarısına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4001. Mustafa'yı gör! Onun sabrı Burak olduğunda, onu tabakaların yukarısına çekti.

Yani, Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz'i gör: O hazretin bu suret âleminde çektiği belalara karşı olan sabrı, Burak suretinde ortaya çıktı ve onu suret âleminin tabakalarının yukarısına kadar çekti. Çünkü araz (cevherin zıddı, varlığı başka bir şeye bağlı olan) olan her amelden bir suret oluşur. Nasıl ki 2. cildin 959 numarasında: وقت محشر هر عرض را صورتيست صورت هر يك عرض را نوبتيست yani] "Mahşer vaktinde her arazın bir sureti vardır; ve her arazın suretine bir nöbet vardır" buyurulmuş idi. Sabır da araz cinsinden bir amel olduğundan, ondan da bir suret oluşur. Nasıl ki Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübarek miraçlarında bindikleri Burak, kendi amellerinden oluşan bir suret idi.

Ya'nî, Server-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'i gör: O hazretin bu âlem-i sûrette çektiği belâlara karşı olan sabrı Burâk sûretinde zuhûr etti ve onu sûret âleminin tabakalarının yukarısına kadar çekti. Zîrâ araz olan her amelden bir sûret tekevvün eder. Nitekim 2. cildin 959 numarasında: وقت محشر هر عرض را صورتيست صورت هر يك عرض را نوبتيست ya'ni] "Mahşer vaktinde her arazın bir sûreti vardır; ve her arazın sûretine bir nöbet vardır" buyurulmuş idi. Sabır dahi araz cinsinden bir amel olduğundan, ondan dahi bir sûret tekevvün eder. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râc-ı şerîflerinde bindikleri Burâk kendi amellerinden tekevvün eden bir sûret idi.

4002. Bunu söylediler ve çabuk revân oldular. Ey benim yârim! Her ne oldu ise o lahza oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4002. Bunu söylediler ve çabucak yola koyuldular. Ey benim yârim! Her ne olduysa o anda oldu.

Yani, şehzadeler sefer ve tasavvuf yolculuğu (sülük) esnasındaki zorluklara ve sıkıntılara karşı bu sabırla ilgili olan sözü söylediler ve hemen sefere çıktılar. Ey benim dostum! Her ne olduysa ve onların başlarına her ne geldiyse o anda ve dakikada geldi. Çünkü o an ve dakika bunlara açılan bir imtihan kapısı idi.

Ya'nî, şehzâdeler sefer ve sülük esnasındaki zahmetlere ve meşakkatlere karşı bu sabra müteallık olan sözü söylediler ve hemen sefere çıktılar. Ey benim dostum! Her ne oldu ise ve onların başlarına her ne geldi ise o lahzada ve dakikada geldi. Zîrâ o lahza ve dakika bunlara açılan bir ibtilâ kapısı idi.

4003. Sabrı ihtiyar ettiler ve sıddîkîn oldular. Ondan sonra Çin beldeleri tarafına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4003. Sabrı seçtiler ve sıddîkîn (doğruluğu ve sadakati en üst seviyede olanlar) oldular. Ondan sonra Çin beldeleri tarafına gittiler.

Bu üç şehzade kendi mesleklerinde sabrı seçtiler ve sabretme konusunda sıddîklardan oldular. Ondan sonra Çin'in beldeleri tarafına gittiler. "Çin'in beldeleri"nden kastedilen, âlem-i sûretin (maddi âlemin) çeşitli yollarıdır. Örneğin "ahyâr" (hayır sahipleri) sınıfı çokça muamelelere, "ebrâr" (iyiler) sınıfı çokça riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yapmaya, "şüttâr" (aşıklar) sınıfı ise cemâlî suretlerin aşkına yönelirler ve bu yollarda duyusal bakışlardan gizli olan hakiki maşuku isterler.

Bu üç şehzâde kendi mesleklerinde sabrı ihtiyâr ettiler ve sabr etmek husûsunda sıddîklardan oldular. Ondan sonra Çin'in beldeleri tarafına gittiler. "Çin'in beldeleri"nden murâd, âlem-i sûretin mesâlik-i muhtelifeleridir. Meselâ "ahyâr" sınıfı kesret-i muâmelâta ve "ebrâr" sınıfı kesret-i riyâzât ve mücâhedâta ve "şüttâr" sınıfı suver-i cemâliyye aşkına müteveccih olurlar ve bu tarîklarda enzâr-ı hissiyyeden mestûr olan ma'şûk-ı hakîkîyi isterler.

4004. Anayı ve babayı ve mülkü terk ettiler. Gizli olan ma'şûkun yolunu tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4004. Anayı ve babayı ve mülkü terk ettiler. Gizli olan ma'şûkun yolunu tuttular.

Yani, tam bir aşk ve şevk ile yürüdükleri bu yollarda gözlerine ana ve baba ve mal ve mülk sevgisi görünmedi; hepsini terk ettiler; ve duyu organlarının gözünden gizli olan gerçek maşukun yolunu tuttular.

Ya'nî, kemâl-i harâretle sülûk ettikleri bu yollarda gözlerine ana ve baba ve mal ve mülk muhabbeti görünmedi; hepsini terk ettiler; ve his gözünden gizli olan ma'şûk-ı hakîkînin yolunu tuttular.

4005. İbrâhîm Edhem gibi, aşk onları tahttan ayaksız ve elsiz fakîr etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4005. İbrâhîm Edhem gibi, aşk onları tahttan ayaksız ve elsiz fakîr etmiştir.

Kendi mesleklerinin aşkı onları, Belh padişahı İbrâhîm Edhem hazretleri gibi, nefse ait hazlar tahtından indirip, elsiz ve ayaksız ve serseri ve fakîr etmiştir. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 43. bölümünde İbrâhîm Edhem hazretlerinin kıssası şu şekilde açıklanmıştır: “İbrâhîm Edhem (k.s.) padişahlık zamanında ava gitmişti. Bir ceylanın arkasından, askerinden tamamen ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu. Ter içine battı. Hâlâ o çölde takip ediyordu. Takip haddini aştı. Ceylan dile gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Yani "Sen bunun için yaratılmadın ve seni beni avlamak için getirmediler. Haydi beni avladın farz et; acaba ne elde edilir?" İbrâhîm (k.s.) bunu işitince bir nara atıp kendisini atından aşağıya attı. O çölde çobandan başka hiç kimse yoktu. Murassa' olan şahane elbisesini ve silahını ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abayı kendisine vermesini ve bu hali hiç kimseye söylememesini ve kimseye hallerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abayı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun amacına bak ki ne idi; ve Hakk'ın maksadı ne idi? O ceylanı avlamak istedi; Yüce Allah ise, onu ceylan ile avladı; ta ki bu âlemde Hakk'ın muradının gerçekleştiğini bilesin!"

Kendi mesleklerinin aşkı onları, Belh pâdişâhı İbrâhîm Edhem hazretleri gibi, telezzüzât-ı nefsâniyye tahtından indirip, elsiz ve ayaksız ve serseri ve fakîr etmiştir. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 43. faslında İbrâhîm Edhem hazretlerinin kıssası şu sûretle beyân buyurulmuştur: “İbrâhîm Edhem (k.s.) pâdişâhlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmiyle ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu. Ter içine battı. Hâlâ o sahrâda ta'kîb eder idi. Ta'kîb hadden aştı. Ahû söze gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Ya'nî "Sen bunun için yaratılmadın ve seni beni avlamak için getirmediler. Haydi beni avladın farz et; acabâ ne hâsıl olur?" İbrâhîm (k.s.) bunu işitince bir na'ra vurup kendisini atından aşağıya attı. O sahrâda çobandan başka hiç kimse yok idi. Murassa' olan libâs-ı şâhânesini ve silâh ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abayı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişân vermemesini ricâ etti; ve o abayı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki ne idi; ve Hakk'ın maksûdu ne idi? O âhûyu avlamak istedi; Hak Teâlâ ise, onu âhû ile avladı; tâ ki bu âlemde Hakk'ın murâdı vâki' olur idiğini bilesin!"

4006. Yahud mürsel olan İbrâhîm gibi, sarhoşluk kendilerini ateşe bırakmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4006. Yahut İbrâhîm gibi, gönderilmiş olanı, sarhoşluk kendilerini ateşe bırakmıştır.

Yahut, şanlı bir peygamber olan İbrâhîm'i (a.s.) ilâhî aşk sarhoşluğu Nemrûd'un ateşine attığı gibi, o şehzadeleri de kendi mesleklerinin aşkının sarhoşluğu belâ ve mihnet (sıkıntı) ateşine attı.

Yahud, bir peygamber-i zîşân olan İbrâhîm (a.s.)ı aşk-ı ilâhî sarhoşluğu Nemrûd'un ateşine attığı gibi, o şehzâdeleri de kendi meslekleri aşkının sarhoşluğu belâ ve mihnet ateşine attı.

4007. Yahud şerîf olan sabr edici İsmail gibi, onun aşkı ve hançeri önünde bir boğaz çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4007. Yahut şerefli, sabırlı İsmail gibi, onun aşkı ve hançeri önünde bir boğaz çekti.

Yahut, yüce ve şerefli, sabırlı İsmail (a.s.) ilahi aşk ile Hak yolunda kurban olmak için boğazını bıçağa teslim ettiği gibi, o şehzadeler de kendi mesleklerinin aşkı ile bela ve mihnet hançerine boğazlarını teslim ettiler.

Bilinmeli ki, her ne kadar meşhur olan söze göre kurban edilen İsmail (a.s.) ise de, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) ve mükaşiflerin (keşif ehli olanların) katında keşif yoluyla kurban edilen İshak (a.s.)'tır. Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshakî'de kurban edilenin İshak (a.s.) olduğunu beyan buyurduğu gibi, Hz. Pir efendimiz de Divan-ı Kebirlerinde şu beyitlerde kurban edilenin İshak (a.s.) olduğuna işaret buyururlar:

[Yani “Benim kapımın toprağı üzerinde kurban olmuş İshak nebi olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin babanım. Ey benim cevherim! Ben seni ne zaman kırarım?”]

Fakat Mesnevi-i Şeriflerinde meşhur söze dayanarak İsmail (a.s.) zikredilmiştir. Bu konuda 1. cildin 228 numaralı beytinde ve bu 6. cildin 2494 numaralı beytinde açıklamalar geçti.

حكايت امرؤ القيس که پادشاه عرب بود و بصورت عظیم باجمال يوسف وقت خود بود و زنان عرب چون زلیخا مرد او و او شاعر طبع بود و این شعر اوست ، قفا نبك مِنْ ذِكْرَى حَبِيبٍ وَ منْزِلِ ، چون همه زنان او را بجان می جستند ای عجب غزل او و ناله او بهر چه بود مگر میدانست که این همه تمثال صورتی اند که بر تختهای خاک نقش کرده اند ، عاقبت این امرؤ القیس را حالی پیدا شد که نیم شب از ملك و فرزندان گریخت و خود را در دلق پنهان کرد و از ان اقلیم باقلیم دیگر رفت در طلب آن کس که از اقالیم منز هست ، والله يختص برحمته من يشاء

İmruü'l-Kays'ın hikâyesidir ki, Arap padişahı idi ve görünüşte azametli ve güzellik ile kendi zamanının Yusuf'u idi. Ve Arap kadınları Züleyha gibi onun ölmüşü idi; ve o şair tabiatlı idi ve bu onun şiiridir: "Durunuz, sevgiliyi ve onun evini anarak ağlayalım!" Mademki kadınlar onun candan talibi idiler, acayiptir ki, onun gazeli ve onun inlemesi ne için idi? Ancak bildi ki, toprak levhalar üzerine nakşetmiş oldukları bunlar hep heykel suretidir. Sonunda bu İmruü'l-Kays'a bir hal ortaya çıktı ki, gece yarısı mülkten ve evlatlardan kaçtı ve kendisini bir eski elbiseye gizledi; ve iklimden münezzeh (iklimlere bağlı olmayan) olan o kimsenin talebinde o iklimden başka iklime gitti. "Yüce Allah rahmetine dilediği kimseyi özel kılar."

Bilinmeli ki, İmruü'l-Kays Kureyş müşriklerinin en beliğ şairlerinden birisi idi. Resul-i Ekrem'in peygamberliğinden evvel yaşamıştır. Araplar en fasih ve beliğ olan şiirleri seçip Kâbe'nin duvarına asarlar idi. İmruü'l-Kays'ın: قفا نبك من ذكرى حبيب و منزل بسقط اللوى بين الدخول فحومل [Yani "Durunuz, sevgiliyi ve onun Dahul ile Havmel arasındaki kumsalın ucunun bittiği yerdeki evini anarak ağlayalım!"] matla'ı ile başlayan kasidesi de Muallakat-ı Seb'a'dandır. Hadis-i şerif kitaplarından İmam Münavi'nin Künüzü'l-Hakayık'ında ve Celaleddin Süyuti'nin Camiu's-Sağir'inde Ebu Hureyre hazretlerinden rivayet edildiği üzere امرأ القيس صاحب لواء الشعراء الى النار yani “İmruü'l-Kays şairlerin cehenneme bayraktarıdır” hadis-i şerifi yer aldığına göre, sonunda hakiki aşka tutulup vahdet-i vücudu (varlığın birliğini) idrak etmesi ve İbrahim Edhem hazretleri gibi, gece yarısı taç ve tahtını ve evlat ve ailesini terk etmesi ve fakirlik yolunu seçmesi ilk bakışta zor görünür. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabi (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Davudî'de buyururlar ki: “Bazen halifeden hükümde bir hadise muhalif olan şey ortaya çıkar. Bu sebeple onun içtihattan olduğu sanılır. Halbuki böyle değildir. Ancak bu imam katında o hadis keşif cihetinden Nebi'den sabit olmadı ve eğer sabit olsaydı, onunla hüküm ederdi; ve her ne kadar bu hadisin yolu adil bir kişiden adil bir kişiye oldu ise de, o adil kişi vehimden (sanıdan) ve manaya intikalden (anlamı kavramaktan) masum değildir.” Şimdi, Resul-i Ekrem Efendimiz'in en kamil varisi ve halifesi bulunan Hz. Mevlana (r.a.) katında nakledilen bu hadis-i şeriften İmruü'l-Kays'ın mutlaka cehennemliklerden olmadığı ve bu sebeple hakiki aşka tutulduğu keşif yoluyla sabit olmuş olduğundan, bu şerh-i şerifteki beyanat bu keşfe dayanmıştır. Zeka keskinliğine sahip olup meşrebinde (manevi yolunda) aşk galip bulunan adı geçenin وَاللَّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ (Bakara, 2/105) [yani “Yüce Allah rahmetine dilediği kimseyi özel kılar.”] ayet-i kerimesi gereğince, Yüce Allah hazretleri bir cezbe (ilahi çekim) ihsan ederek onu suretten manaya çekmiş demek olur. Çünkü aşk ehli şüttariler (ilahi aşkla coşanlar) sınıfındandır.

Yâhud, mecîd ve şerîf olan sabr edici İsmail (a.s.) aşk-ı ilâhî ile Hak yolunda kurbân olmak için boğazını bıçağa teslîm ettiği gibi, o şehzâdeler dahi kendi mesleklerinin aşkı ile belâ ve mihnet hançerine boğazlarını teslîm ettiler.

Ma'lûm olsun ki, her ne kadar meşhûr olan kavle göre zebîh İsmâîl (a.s.) ise de, muhakkıkların ve mükâşiflerin indinde zebih keşfen İshak (a.s.)dır. Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 İshâkî'de zebîhin İshak (a.s.) olduğunu beyân buyurduğu gibi, Hz. Pîr efendimiz dahi Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyitlerde zebîhin İshak (a.s.) olduğuna işâret buyururlar:

[Ya'nî “Benim kapımın toprağı üzerinde kurbân olmuş İshak nebî olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey benim gevherim! Ben seni ne vakit kırarım?”]

Fakat Mesnevî-i Şerîflerinde kavl-i meşhûra binâen İsmâl (a.s.) mezkûrdür. Bu bâbda 1. cildin 228 numaralı beytinde ve bu 6. cildin 2494 numaralı beytinde îzâhât geçti.

حكايت امرؤ القيس که پادشاه عرب بود و بصورت عظیم باجمال يوسف وقت خود بود و زنان عرب چون زلیخا مرد او و او شاعر طبع بود و این شعر اوست ، قفا نبك مِنْ ذِكْرَى حَبِيبٍ وَ منْزِلِ ، چون همه زنان او را بجان می جستند ای عجب غزل او و ناله او بهر چه بود مگر میدانست که این همه تمثال صورتی اند که بر تختهای خاک نقش کرده اند ، عاقبت این امرؤ القیس را حالی پیدا شد که نیم شب از ملك و فرزندان گریخت و خود را در دلق پنهان کرد و از ان اقلیم باقلیم دیگر رفت در طلب آن کس که از اقالیم منز هست ، والله يختص برحمته من يشاء

İmruü'l-Kays'ın hikâyesidir ki, Arab pâdişâhı idi ve sûrette azîm ve cemâl ile kendi vaktinin Yûsuf'u idi. Ve Arab kadınları Züleyhâ gibi onun ölmüşü idi; ve o şâir tabîatli idi ve bu onun şiiridir: "Durunuz, ma'şûku ve onun evini anarak ağlayalım!" Mâdemki kadınlar onun candan talibi idiler, acîbdir ki, onun gazeli ve onun nâlesi ne için idi? Ancak bildi ki, toprak levhalar üzerine nakş etmiş oldukları bunlar hep heykel sûretidir. Akıbet bu İmruü'l-Kays'a bir hâl zâhir oldu ki, gece yarısı mülkten ve evlâddan kaçtı ve kendisini bir eski libâsta gizledi; ve iklîmden münezzeh olan o kimsenin talebinde o iklîmden başka iklîme gitti. "Allâh Teâlâ rahmetine dilediği kimseyi muhtas kılar."

Ma'lûm olsun ki, İmruü'l-Kays müşrikîn-i Kureyş'in en beliğ şairlerinden birisi idi. Resûl-i Ekrem'in bi'setinden evvel yaşamıştır. Arablar en fasîh ve belîğ olan şiirleri seçip Ka'be'nin duvarına asarlar idi. İmruü'l-Kays'ın: قفا نبك من ذكرى حبيب و منزل بسقط اللوى بين الدخول فحومل [Ya'nî "Durunuz, ma'şûku ve onun Dahûl ile Havmel arasındaki kumsalın ucunun bittiği yerdeki evini anarak ağlayalım!"] matla'ı ile başlayan kasîdesi de Muallakāt-ı Seb'a'dandır. Hadîs-i şerîf kitablarından İmâm Münâvî'nin Künûzü'l-Hakāyık'ında ve Celâleddîn Süyûtî'nin Câmiu's-Sağîr'inde Ebâ Hureyre hazretlerinden mervî olarak امرأ القيس صاحب لواء الشعراء الى النار ya'ni “İmruü'l-Kays şairlerin cehenneme bayrakdârıdır” hadis-i şerîfi münderic olduğuna göre, âkıbet aşk-ı hakîkîye mübtelâ olup vahdet-i vücûdu müdrik olması ve İbrâhîm Edhem hazretleri gibi, gece yarısı tâc ve tahtını ve evlâd ve ıyâlini terk etmesi ve tarîk-ı fakrı ihtiyâr etmesi vehle-i ûlâda müşkil görünür. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Dâvûdî'de buyururlar ki: “Ba'zan halîfeden hükümde bir hadîse muhâlif olan şey zâhir olur. Binâenaleyh onun ictihâddan olduğu tahayyül olunur. Halbuki böyle değildir. Ancak bu imâm indinde o hadîs keşif cihetinden Nebî'den sâbit olmadı ve eğer sâbit olaydı, onunla hüküm ederdi; ve her ne kadar bu hadîsin yolu racül-i adlden racül-i adle oldu ise de, o racül-i adl vehimden ve ma'nâya intikālden ma'sûm değildir.” İmde, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in vâris-i ekmeli ve halîfesi bulunan Hz. Mevlânâ (r.a.) indinde nakl olunan bu hadis-i şerîften İmruü'l-Kays'ın mutlakā ehl-i cehennemden olmadığı ve binâenaleyh aşk-ı hakîkîye mübtelâ olduğu keşfen sâbit olmuş olduğundan, bu şerh-i şerîfteki beyânât bu keşfe müstenid bulunmuştur. Hiddet-i zekâ sâhibi olup meşrebinde aşk gālib bulunan mûmaileyhin وَاللَّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ (Bakara, 2/105) [ya'nî “Allâh Teâlâ rahmetine dilediği kimseyi muhtas kılar.”] âyet-i kerîmesi mûcibince, Hak Teâlâ hazretleri bir cezbe ihsân ederek onu sûretten ma'nâya çekmiş demek olur. Zîrâ ehl-i aşk şüttâriler sınıfındandır.

4008. İmruü'l-Kays memleketlerden huşk-leb olarak, aşk onu dahi hitta-i Arab'dan çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4008. İmruü'l-Kays memleketlerden dudağı kuru olarak, aşk onu dahi Arap diyârından çekti.

"Hitta", başkaları tecavüz etmesin diye çizgi çektikleri yerdir. Örfte "büyük şehir"e derler; ve toprağın bir parçası demektir. "Huşk-leb", "dudağı kuru" demek olup, kendi memleketlerinden nasipsiz ve pay almamış olmasına kinâyedir.

“Hitta”, başkaları tecavüz etmemek için çizgi çektikleri yer. Örfte “büyük şehir”e derler; ve zemînin bir parçası demektir. “Huşk-leb”, “dudağı kuru” demek olup, kendi memleketlerinden bî-nasib ve bî-behre olmasında kinâyedir.

4009. Tebûk şehrine kadar geldi. Kerpiç kesti. Melike dediler ki: “Padişahlardan bir padişah!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4009. Tebûk şehrine kadar geldi. Kerpiç kesti. Melike dediler ki: “Padişahlardan bir padişah!”

“Tebûk”, Medîne-i Münevvere'nin kuzeyinde bulunan bir şehrin adıdır. Yani İmruü'l-Kays kendi memleketinden kaçtı ve Tebûk şehrine kadar geldi ve orada görünüşteki geçimi için işçi gibi kerpiç kesmeye başladı. Orada onu tanıyan kimseler Tebûk şehrinin hükümdarına dediler ki: "Bu adam padişahlardan bir padişahtır!"

“Tebûk”, Medîne-i Münevvere'nin şimâlinde kâin bir şehrin adıdır. Ya'nî İmruü'l-Kays kendi memleketinden kaçtı ve Tebûk şehrine kadar geldi ve orada taayyüş-i sûrîsi için amele gibi kerpiç kesmeye başladı. Orada onu tanıyan kimseler Tebûk şehrinin hükümdârına dediler ki: "Bu adam pâdişâhlardan bir pâdişâhtır!"

4010. "İmruü'l-Kays buraya ked ile geldi. Aşkın şikârında bir kerpiç kesiyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4010. "İmruü'l-Kays buraya ked ile geldi. Aşkın avında bir kerpiç kesiyor."

"Ked", Arapçada çabalamak ve çalışmak demektir. "Ged", fakir ve fakirlik demektir (Burhan). Burada her iki kelime de uygundur. Yani, "Padişahlardan bir padişah olan İmruü'l-Kays buraya çabayla veya fakirlikle geldi. Aşkın avına tutulmuş olduğu hâlde burada işçi gibi bir kerpiç kesiyor."

"Ked", Arabî'de sa'y etmek ve çalışmak demektir. "Ged", fakîr ve fakîrlik demektir (Burhân). Burada her iki lügat dahi münasibdir. Ya'nî, “Padişahlardan bir pâdişâh olan İmruü'l-Kays buraya sa'y ile veyâ fakîrlik ile geldi. Aşkın avına tutulmuş olduğu hâlde burada amele gibi bir kerpiç kesiyor."

4011. O melik kalktı, gece onun önüne gitti. Ona dedi: "Ey güzel yüzlü olan melik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4011. O melik kalktı, gece onun önüne gitti. Ona dedi: "Ey güzel yüzlü olan melik!"

"Melik", padişah, kadir (güçlü), mutasarrıf (tasarruf eden), sahip anlamlarındadır. Yani, Tebük hükümdarı İmruü'l-Kays'ın padişah olduğunu haber alınca, gece onun yanına gitti ve ona dedi ki: "Ey güzel yüzlü padişah!"

"Melík", pâdişâh, kādir, mutasarıf, sahib ma'nâlarınadır. Ya'nî, Tebûk hükümdarı İmruü'l-Kays'ın pâdişâh olduğunu haber alınca, gece onun yanına gitti ve ona dedi ki: "Ey güzel yüzlü pâdişâh!"

4012. "Sen vaktin Yûsuf'usun İki mülk kemâl olarak sana beldelerden ve cemâlden râm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4012. "Sen vaktin Yûsuf'usun İki mülk kemâl olarak sana beldelerden ve cemâlden râm oldu."

Sen güzellikte zamanın Yûsuf'u mertebesindesin. İki mülk sana boyun eğdi ve itaat etti ki, onlar da güzellik ve padişahlıktır; ve beldelerde hâkimiyet ve tasarruftur; ve bunlar senin kemâlindir.

"Sen güzellikte vaktin Yûsuf'u mesâbesindesin. İki mülk sana râm ve münkād oldu ki, onlar da güzellik ve pâdişâhlıktır; ve beldelerde hâkimiyet ve tasarruftur; ve bunlar senin kemâlindir."

4013. "Erkekler senin kılıcından bendelerdir; ve o kadınlar senin bulutsuz olan ayının mülküdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4013. "Erkekler senin kılıcından kölelerdir; ve o kadınlar senin bulutsuz ayının mülküdür."

Yani, "Erkekler kılıcının korkusundan sana köle olmuşlardır; ve o kadınlar ise senin bulutsuz ay gibi olan güzelliğinin mülkü ve tutkunudur; ve onlar da senin güzelliğine sevgiyle köle olmuşlardır." Nasıl ki müminler dahi iki gruptur: Birisi Hakk'ın kahrından korkup ibadet ederler ve diğeri de Hakk'a sevgi ile taparlar. Ahyâr (iyiler) ve ebrâr (dürüstler) grubu önceki kısımdandır; ve şüttârîler (Allah'a koşarak gidenler) ise ikinci kısımdandır.

Ya'nî, "Erkekler kılıcının korkusundan sana bende olmuşlardır; ve o kadınlar ise senin bulutsuz ay gibi olan güzelliğinin mülkü ve meftûnudur; ve onlar da senin güzelliğine muhabbetle bende olmuşlardır." Nitekim mü'minler dahi iki tâifedir: Birisi Hakk'ın kahrından korkup ibâdet ederler ve diğeri de Hakk'a muhabbet ile taparlar. Ahyâr ve ebrâr tâifesi evvelki kısımdandır; ve şüttârîler ise ikinci kısımdandır.

4014. Sen bizim yanımızda olur isen bizim bahtımız olur. Bizim cânımız senin vaslından yüz cân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4014. Sen bizim yanımızda olursan bizim bahtımız olur. Bizim canımız senin vuslatından yüz can olur.

Senin gibi kıymetli bir zât bizim yanımızda bulunursa, bizim için saadet olur. Bizim canımız senin vuslatından ve sohbetinden ilerleyerek yüz can kuvvetinde olur.

"Senin gibi kıymetli bir zât bizim yanımızda bulunursa, bizim için saâdet olur. Bizim cânımız senin vaslından ve sohbetinden terakkî ederek yüz cân kuvvetinde olur."

4015. Ey himmet sebebiyle mülkler senin metrûkün olan! Hem ben ve hem de benim mülküm senin memlükündür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4015. Ey himmet sebebiyle mülkler senin terk ettiğin olan! Hem ben ve hem de benim mülküm senin kölendir.

"Ey şah! Senin himmetin o kadar yüksektir ki, bu himmetin sebebiyle mülkü ve padişahlığı terk ettin. Bu sebeple hem ben ve hem de benim mülküm ve padişahlığım senin kölen ve memlükün olduk; ve senin yüce olan himmetinin hayranıyız."

"Ey şâh! Senin himmetin o kadar yüksektir ki, bu himmetin sebebiyle mülkü ve pâdişâhlığı terk ettin. Binâenaleyh hem ben ve hem de benim mülküm ve pâdişâhlığım senin kölen ve memlûkün olduk; ve senin âlî olan himmetinin meftûnuyuz."

4016. O birçok felsefe söyledi ve o sakit idi. Nâgehân baştan yüz örtüsünü açık tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4016. O birçok felsefe söyledi ve o sessizdi. Ansızın baştan yüz örtüsünü açık tuttu.

Yani, o Tebûk padişahı İmruü'l-Kays'a çok akli hikmet ve felsefe söyledi. İmruü'l-Kays ise dinler ve hiçbir şey söylemezdi. Ansızın ve birdenbire bâtınının (iç dünyasının) başından peçeyi kaldırıp açtı ve söz söylemeye başladı.

Ya'nî, o Tebûk pâdişâhı İmruü'l-Kays'a çok hikmet-i akliyye ve felsefe söyledi. İmruü'l-Kays ise dinler ve hiçbir şey söylemez idi. Ansızın ve birdenbire bâtınının başından nikābı kaldırıp açtı ve söz söylemeye başladı.

4017. Acaba o onun kulağına aşk ve derdden ne söyledi? Onu da derhal kendi gibi sergerdân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4017. Acaba o, onun kulağına aşk ve dertten ne söyledi? Onu da derhal kendi gibi şaşkın etti.

"Tâ", şaşkınlık içindir. "Tâ çi güfteş" "Acaba o ne dedi?" demek olur. Yani, İmruü'l-Kays, Tebûk padişahının kulağına aşk sırrına dair ve aşk derdine dair acaba ne söyledi ki, o Tebûk padişahını da kendisi gibi derhal şaşkın ve hayran etti.

"Tâ", taaccüb içindir. "Tâ çi güfteş" "Acabâ'o ne dedi?" demek olur. Ya'nî, İmruü'l-Kays Tebûk pâdişâhının kulağına sırr-ı aşka dâir ve derd-i aşka dâir acabâ ne söyledi ki, o Tebûk pâdişâhını da kendisi gibi derhâl sergerdân ve hayrân etti.

4018. Onun elini tuttu ve onunla yâr oldu. O dahi tahtından ve kemerden bîzâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4018. Onun elini tuttu ve onunla dost oldu. O da tahtından ve kemerinden bıktı.

"Taht ve kemer"den kastedilen, saltanat sebepleridir. İmruü'l-Kays sözleriyle Tebûk şahını da hayran ve şaşkın bir hâle getirdikten sonra onun elini tuttu ve onunla dost ve sırdaş oldu. O Tebûk şahı da İmruü'l-Kays gibi saltanat sebeplerinden bıktı ve tacını ve tahtını terk etti. Yunus Emre'nin (k.s.) beyti: Niceleri tacı, tahtı, malı, mülkü, Bırakıp çıplak olmuştur aşk elinden.

"Taht ve kemer"den murâd, esbâb-ı saltanattır. İmruü'l-Kays sözleriyle Tebûk şâhını da hayrân ve sergerdân bir hâle getirdikten sonra onun elini tuttu ve onunla dost ve musahib oldu. O Tebûk şâhı dahi İmruü'l-Kays gibi esbâb-ı saltanattan bîzâr oldu ve tâc ve tahtını terk etti. Beyt-i Yûnus Emre (k.s.): Niceler tâc u tahtı mâl ü mülkü, Koyup üryân oluptur aşk elinden

4019. O iki şâh uzak beldelere kadar gittiler. Aşk bu günahı bir kere yapmamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4019. O iki şah uzak beldelere kadar gittiler. Aşk bu günahı bir kere yapmamıştır.

Yani, aşk, taç ve tahtından ve evlat ve ailesinden bıktırma günahını ve kabahatini yalnız bu iki şah hakkında yapmamıştır. Aksine birçok padişahlara ve onların altında bulunan kimselere de yapmıştır.

Ya'nî, aşk, tâc u tahtından ve evlâd ü ıyâlinden bîzâr etmek günâhını ve kabâhatini yalnız bu iki şâh hakkında yapmamıştır. Belki birçok pâdişâhlara ve onların mâdûnunda bulunan kimselere de yapmıştır.

4020. Büyüklere bal ve çocuklara süttür. O her bir gemi için son yüktür. [3998]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4020. Büyüklere bal ve çocuklara süttür. O her bir gemi için son yüktür. [3998]

"Mennü'l-ahîr", "gemiyi batıracak son yük" anlamına gelir. "Büyükler"den kasıt, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesinde olan kişilerdir ki, aşk onlar için bal gibi lezzetlidir. Ve bu lezzet onları bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesine getirir. Ve "çocuklar"dan kasıt, henüz sûret (şekil, dış görünüş) kaydından kurtulmamış olan sâliklerdir (Hakk Yolcusu) ki, bu aşk onlar için de süt gibidir, ruhlarını besler ve onları sûretten geçirir ve fenâ-fillâh makamına getirir. Bu sebeple o aşk, her izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) gemisi için son yük olup onları hakikî varlık denizine batırır.

"Mennü'l-ahîr", "gemiyi batıracak son yük" ma'nâsınadır. “Büyükler" den murâd, fenâ-fillâh mertebesinde olan zevâttır ki, aşk onlar için bal gibi lezîzdir. Ve bu lezzet onları bekā-billâh mertebesine getirir. Ve "çocuklar"dan murâd, henüz sûret kaydından kurtulmamış olan sâliklerdir ki, bu aşk onlar için dahi süt mesâbesinde olup, rûhlarını gıdâlandırır ve onları sûretten geçirir ve fenâ-fillâh makāmına getirir. Binâenaleyh o aşk her vücûd-i izâfî gemisi için son yük olup onları vücûd-i hakîkî deryâsına gark eder.

4021. Bu ikiden başka çok sayısız mülükü, aşk onları mülkten ve kavm ve kabîleden kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4021. Bu ikisinden başka çok sayısız hükümdarı aşk, onları mülkten ve kavimden ve kabileden kopardı.

"Tebâr", Farsçada ilgi ve akraba ve kavim ve kabile anlamındadır. Ve Arapçada "helak" demektir. Burada Farsçası uygundur. Yani, bu zikrettiğimiz iki padişahtan başka sayısız birçok padişahı dahi aşk, mülk ve saltanattan ve evlat ve aileden kopardı ve uzaklaştırdı.

"Tebâr", Fârisî'de taallukāt ve akrabâ ve kavm ve kabîle ma'nâsınadır. Ve Arabî'de "helâk" demektir. Burada Fârisîsi münasibdir. Ya'nî, bu zikr ettiğimiz iki pâdişâhtan başka sayısız birçok pâdişâhları dahi aşk, mülk ve saltanatdan ve evlâd ü iyâlden kaptı ve uzaklaştırdı.

4022. Bu üç şehzadenin cânı dahi Çin şehrinin etrafında kuşlar gibi her tarafta tâne toplayıcı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4022. Bu üç şehzadenin canı da Çin şehrinin etrafında kuşlar gibi her tarafta tane toplayıcı olmuştur.

Nasıl ki bu suretler sahibi kale (beden) kıssasında anlatılan üç şehzadenin canı da aşkın sevkiyle Çin'in ve bu suret âleminin etrafında kuşlar gibi, aşklarının gelişip büyümesine hizmet eden taneleri toplayıcı olmuştur.

Nitekim bu kal'a-i zâtü's-suver kıssasında beyân olunan üç şehzâdenin cânı dahi aşk sâikasıyla Çin'in ve bu sûret âleminin etrafında kuşlar gibi aşklarının neşv ü nemâsına hâdim olan tâneleri toplayıcı olmuştur.

4023. Zamîrden ağız açmaları için mecâl yok, zîrâ ki tehlikeli ve mühim bir saraydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4023. Zamirden ağız açmaları için mecal yok, çünkü tehlikeli ve önemli bir saraydı.

"Zamir", hatır, gönül, kalp ve hatırda gizli olan sır anlamındadır. "Hatar", tehlike ve "hatîr", önemli anlamlarına gelir. "Zehre", burada "cesaret ve mecal" anlamındadır. Yani, üç şehzadeden her birinin kalplerinde sakladıkları fikri ve hatırı sözlerle söylemek için dudak ve ağız açmaya mecalleri ve cesaretleri yoktu. Çünkü sakladıkları fikir ve sır tehlikeli ve önemli bir sırdı.

“Zamîr”, hâtır, gönül, kalb ve hâtırda gizli olan sır. "Hatar", tehlike ve “hatîr", mühim ma'nâlarınadır. "Zehre", burada "cesâret ve mecâl" ma'nâsınadır. Ya'nî, üç şehzâdeden her birinin kalblerinde sakladıkları fikri ve hâtırı elfâz ile söylemek için dudak ve ağız açmaya mecâlleri ve cesâretleri yok idi. Zîrâ ki sakladıkları fikir ve sır tehlikeli ve mühim bir sır idi.

4024. O zaman yüz binlerce baş bir pula!.. Hışm-alud olan aşk yayı germiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4024. O zaman yüz binlerce baş bir pula!.. Hışım dolu aşk yayını germiştir.

Yani, aşkın sırrı ortaya çıktığı zaman, yüz binlerce baş kesilip bir pula satılır. Çünkü hışıma ve öfkeye bulanmış ve bürünmüş olan aşk, ok yayının kirişini ve sırrı ifşa edenleri hedef almıştır.

Ya'nî, aşkın sırrı inşâ olunduğu vakit, yüz binlerce baş kesilip bir pula satılır. Zîrâ hışma ve öfkeye bulaşmış ve bürünmüş olan aşk, ok yayının kirişini ve sırrı ifşâ edenleri nişân almıştır.

4025. Aşk hoşluk vaktinde hışımsız olduğu halde, dembedem zayıf öldürücülüğe huy tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4025. Aşk hoşluk vaktinde hışımsız olduğu halde, an be an zayıf öldürücülüğe huy tutar.

"Hîre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "âciz ve zayıf" anlamı uygundur. "Hîre-küş", "âciz ve zayıf öldürücü" demektir. Yani, aşk hoşluk ve sükûnet vaktinde öfkesiz iken bile an be an zayıf ve âciz öldürücülük huyuna ve âdetine sahiptir.

"Hîre" [:hıyre], kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "âciz ve zayıf" ma'nâsı münasibdir. "Hîre-küş", "âciz ve zayıf öldürücü" demek olur. Ya'nî, aşk hoşluk ve sükûnet vaktinde öfkesiz iken bile dembedem zayıf ve âciz öldürücülük huyuna ve âdetine mâliktir.

4026. Aşkın hoşnûd olduğu o lahza bu olur. Hışm-alud olduğu vakit ben ne söyleyeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4026. Aşkın hoşnut olduğu o an bu olur. Hışımlı olduğu vakit ben ne söyleyeyim?

"Hoşnûd" kelimesi "hoş-vend" kelimesinin kısaltılmışıdır ve bu kelime "hoş" ile nispet edatı olan "vend" ve "dûn" kelimelerinden birinden oluşmuştur; ve bu nispet edatları "nûd" kelimesine dönüştürülmüştür (Gıyâsü'l-Lügāt ve Bahâr-ı Acem); anlamı "razı ve kanaat eden ve şükreden" demektir. Yani, aşkın hoşnut ve razı olduğu o andaki hâli böyle aciz bırakan ve öldürücü olursa, acaba hışımlı olduğu vakitteki hâli nasıl olur? Var, kıyas et! Ben bunun hakkında ne söyleyeyim?

"Hoşnûd" kelimesi "hoş-vend" kelimesinin muhaffefidir ve bu kelime "hoş" ile edât-ı nisbet olan "vend" ve "dûn" kelimelerinin birinden mürekkebdir; ve bu edât-ı nisbetler "nûd" kelimesine kalb edilmiştir (Gıyâsü'l-Lügāt ve Bahâr-ı Acem); ma'nâsı “râzı ve kāni' ve şâkir olan" demektir. Ya'nî, aşkın hoşnûd ve râzı olduğu o lahzadaki hâli böyle aciz öldürücü olursa, acaba hışm-âlûd olduğu vakitteki hâli nasıl olur? Var, kıyâs [et!]. Ben bunun hakkında ne söyleyeyim?

4027. Fakat cân mer'âsı onun arslanına fedâ olsun ki, onu bu aşk ve onun bu kılıcı öldürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4027. Fakat can otlağı, onun aslanına feda olsun ki, onu bu aşk ve onun bu kılıcı öldürür.

"Can otlağı"ndan kasıt, suret âleminde olan hayvani ruhtur. "O otlağın aslanı"ndan kasıt, maşukunun yolunda bu hayvani ruhuna değer vermeyen aşıktır. Yani, lakin bu suret âleminde olan hayvani ruh otlağı, bu otlağın cesur aslanına feda olsun ki, o aslanı bu aşk ve bu aşkın kılıç gibi olan belaları öldürür. Çünkü bu hayvani ruh hükmen ölü bir hale gelince insani ruh dirilir. Fuzûlî'nin beyti:

Âşık oldur kim, kılar cânın fedâ, cânânına Meyl-i cânân etmesin her kim ki kıymaz cânına Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın, Vermeyen cân i'tiraf etmek gerek noksânına.

Beyit:

Vermem sana, çek benden elin ey melekü'l-mevt, Cânânıma nezr eylediğim [câna] dokunma!

"Cân mer'âsı"ndan murâd, âlem-i sûrette olan rûh-ı hayvânîdir. "O mer'ânın arslanı"ndan murâd, ma'şûkunun yolunda bu rûh-ı hayvânîsine kıymet vermeyen âşıktır. Ya'nî, lâkin bu âlem-i sûrette olan rûh-ı hayvânî mer'âsı bu mer'ânın cesûr arslanına fedâ olsun ki, o arslanı bu aşk ve bu aşkın kılıç gibi olan belâları öldürür. Zîrâ bu rûh-ı hayvânî hükmen ölü bir hâle gelince rûh-ı insânî dirilir. Beyt-i Fuzûlî:

Âşık oldur kim, kılar cânın fedâ, cânânına Meyl-i cânân etmesin her kim ki kıymaz cânına Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın, Vermeyen cân i'tiraf etmek gerek noksânına.

Beyit:

Vermem sana, çek benden elin ey melekü'l-mevt, Cânânıma nezr eylediğim [câna] dokunma!

4028. Ölmeklik binlerce dirilikten iyidir. Saltanatlar bu bendeliğin bir ölmüşüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4028. Ölmek, binlerce dirilikten daha iyidir. Saltanatlar bu kulluğun bir ölmüşüdür.

Yani, aşkın kılıcı ile ölmek, binlerce hayvani hayattan ve hayvani ruh ile dirilikten daha iyidir. Görünen saltanatlar ve hükümdarlıklar, bu aşkın kulluğunun bir ölmüşüdür. Bu aşka kul olmanın özleminden ölmüştür. Çünkü birçok hükümdar, Allah âşıklarının hâline gıpta ederler ve özlem çekerler. Nasıl ki evliya menkıbelerinde (velilerin hayat hikâyelerinde) birçoklarının hâli zikredilmiştir.

Yâni, aşkın kılıcı ile ölmek, binlerce hayât-ı hayvâniyyeden ve rûh-ı hayvânî ile dirilikten iyidir. Sûrî saltanatlar ve hükümdârlıklar bu aşkın bendeliğinin bir ölmüşüdür. Bu aşka bende olmanın hasretinden ölmüştür. Zîrâ birçok hükümdârlar Allah âşıklarının hâline gıbta ederler ve hasret çekerler. Nitekim menâkıb-ı evliyâda birçoklarının hâli mezkûrdür.

4029. Sırları birbirleriyle kinâye ile, yüz havf ü hazer ile alçak söylerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4029. Sırları birbirleriyle kinaye ile, yüz korku ve çekinme ile alçak sesle söylerlerdi.

Yani, şehzadeler sevgililerine ait olan sırları açıkça söylemeye birçok korku ve tehlike olduğu için birbirleriyle gizli konuşurlar ve konuşmalarında kinayeli sözler kullanırlardı.

Ya'nî, şehzâdeler ma'şûklarına aid olan sırları açık söylemeye birçok korku ve tehlike olduğu için birbirleriyle gizli konuşurlar ve mükâlemelerinde elfaz-ı kinâye kullanırlar idi.

4030. Sırlara mahrem Huda'nın gayrı olmadı. Aha gökten gayrı hemdem olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4030. Sırlara mahrem Allah'tan başkası olmadı. Âha gökten başka yoldaş olmadı.

Bu üç şehzadenin sırrına ve genel olarak sırra Allah'tan başka bir mahrem yoktur. Çünkü yüce ayette "Şüphesiz O, sırrı ve en gizliyi bilir" (Tâhâ, 20/7) buyurulur. Ve bu şehzadelerin aşk ateşiyle çektikleri âha gökten başka yoldaş yoktur. Çünkü "âh", aşk ateşiyle âşığın nefesini dışarı çıkarmasıdır; ve nefes sıcak hava olduğu için yukarıya çıkar. Bu sebeple gök bu âhın yoldaşı olmuş olur.

Bu üç şehzâdenin sırrına ve alelıtlâk sırra Hak'tan gayrı bir mahrem yoktur. Zîrâ âyet-i kerîmede فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وأَخْفَى (Tâhâ, 20/7) ya'ni "Hak Teâlâ sırrı ve en gizliyi bilir" buyurulur. Ve bu şehzâdelerin harâret-i aşk ile çektikleri âha gökten gayrı hemdem yoktur. Zîrâ “âh” harâret-i aşk ile âşığın nefesini çıkarmasıdır; ve nefes sıcak hava olduğu için yukarıya çıkar. Binâenaleyh gök bu âhın hemdemi olmuş olur.

4031. Birbirlerinin arasında îrâd-ı haber için birtakım ıstılâhâta mâlik idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4031. Birbirlerinin arasında haberleşmek için birtakım terimlere sahiptiler.

Bu üç şehzade, kendi sevgililerinin hallerinden birbirlerine haber vermek için aralarında herkesin anlayamayacağı birtakım terimler (ıstılâh) koydular. "Istılâh", bir grubun bir şey üzerinde anlaşması ve âdet, gelenek ve birbiriyle uzlaşmak anlamlarındadır.

Bu üç şehzâde kendi ma'şûklarının ahvâlinden birbirlerine haber vermek için aralarında herkesin anlayamayacakları birtakım ıstılâhlar koydular. "Istılâh", bir tâifenin bir şeyde ittifakı ve resm ve âyîn ve birbiriyle sulh etmek ma'nâlarınadır.

4032. Avâm bu kuş dilinden iğrendiler. Tumturâk ve serverlik tahsil ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4032. Halk bu kuş dilinden tiksindiler. Gösteriş ve liderlik elde ettiler.

Bu ve sonraki beyitlerde şehzadelerin terimlerinden evliyaların terimlerine geçiş yapılır. "Kuş dili"nden kasıt, hakikatlere ilişkin olarak evliyaların koydukları terimlerdir. "Endûhten", toplamak ve elde etmek demektir. "Tumturâk", kendini beğenmişlik ve kendini halka göstermek, "server" ise büyüklük ve başkanlık anlamlarındadır. Yani, hakikat âleminin ârifleri ve Hakk'ın âşıkları, kendi zevkî (sezgisel), keşfî (ilham yoluyla edinilen) ve hâlî (yaşantısal) bilgilerine dair birbirleri arasında sohbet edebilmek için birtakım terimler koydular; ve Hak yolunun sâlikleri bunlardan faydalanabilmek için de bazı muhakkikler (gerçekleri araştıran âlimler) bu terimlerin anlamları hakkında kitaplar ve risaleler yazdılar. Abdürrezzâk Kâşânî hazretlerinin Istılâhât-ı Sûfiyye'si (Tasavvuf Terimleri) meşhurdur. Ve Nî'metullâh hazretlerinin de bir risalesi vardır. Fakat nefsânî ve cismânî olan kimseler bu kitaplardan ve risalelerden bu terimleri okuyup ezberlediler ve halka kendilerini göstermek ve onların hürmetlerini çekmek için bu terimleri kullandılar. Saf-dil olan birtakım kimseler de bunları muhakkiklerden zannedip hürmet ettiler ve ellerini ve eteklerini öptüler.

Bu ve âtîdeki beyitlerde şehzâdelerin ıstılâhlarından evliyânın ıstılâhlarına intikāl buyurulur. "Kuş dili"nden murâd, hakāyıka müteallık olarak evliyânın vaz' ettikleri ıstılâhlardır. "Endûhten", cem' etmek ve tahsil etmek demektir. "Tumturâk", hodnümâlık ve kendini halka göstermek, "server", büyüklük ve riyâset ma'nâlarınadır. Ya'nî, hakikat âleminin ârifleri ve Hakk'ın âşıkları kendilerinin zevkî ve keşfî ve hâlî olan ma'rifetlerine dair birbirleri arasında sohbet edebilmek için birtakım ıstılâhlar vaz' ettiler; ve Hak yolunun sâlikleri bunlardan istifade edebilmek için dahi muhakkıklardan ba'zıları bu ıstılâhların ma'nâları hakkında kitâblar ve risâleler yazdılar. Abdürrezzâk Kâşânî hazretlerinin Istılâhât-ı Sûfiyye'si meşhûrdur. Ve Nî'metullâh hazretlerinin de bir risâlesi vardır. Fakat nefsânî ve cismânî olan kimseler bu kitablardan ve risâlelerden bu ıstılâhları okuyup ezberlediler ve halka kendilerini göstermek ve onların hürmetlerini celb etmek için bu ıstılâhları kullandılar. Sâf-dil olan birtakım kimseler dahi bunları muhakkıklardan zannedip hürmet ettiler ve ellerini ve eteklerini öptüler.

4033. O kelâm kuşun sadasının sûretidir. Ham olan adam kuşların halinden gafildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4033. O söz, kuşun sesinin biçimidir. Ham olan adam kuşların halinden habersizdir.

Oysa o söz ve terim, evliyânın kuş mesabesinde olan insan ruhlarının sesinin biçimidir. Henüz hayvani ruhlarının hükmü altında zayıf ve ham olan adam, bu yüce ruhların halinden habersizdir. Örneğin "cem" ve "cem'u'l-cem'" sözleri evliyânın koydukları terimlerdir. Bunların anlamlarını da kitaplarda yazmışlardır. Fakat bu haller içinde bulunan kimsenin zevki ve keşfi nasıl olduğunu bilmek mümkün değildir. Bu sebeple, kendi hali olmadığı halde bunlardan bahseden kimse o sözün biçimini söylemiş olur. Bu hal, ömrü boyunca bal yememiş olan kimsenin balı tarif etmesine benzer.

Halbuki o kelâm ve ıstılâh, evliyânın kuş mesâbesinde olan rûh-ı insânîleri sadâsının sûretidir. Henüz rûh-ı hayânîlerinin hükmü altında zebûn ve ham olan adam bu ervâh-ı âliyenin hâlinden gāfildir. Meselâ "cem" ve "cem'u'l-cem'" sözleri evliyânın vaz' ettikleri ıstılâhtır. Bunların ma'nâlarını da kitablarda yazmışlardır. Fakat bu haller içinde bulunan kimsenin zevki ve keşfi nasıl olduğunu bilmek mümkin değildir. Binâenaleyh kendi hâli olmadığı hâlde bunlardan bahseden kimse o kelâmın sûretini söylemiş olur. Bu hâl müddet-i ömründe bal yememiş olan kimsenin balı ta'rîf etmesine benzer.

4034. Hani bir Süleyman ki lahn-i tayrı bile, cin her ne kadar mülk tutar ise de, gayrdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4034. Hani bir Süleyman ki kuş sesini bile anlar, cin her ne kadar mülk tutsa da, başkadır.

Bu şerefli beyitte Süleyman (a.s.) ile cin kıssasına işaret edilir. "Div"den maksat, burada cindir. "Lahn"den maksat, sesin ve kelamın içi ve zevkî manasıdır. Yani, cin taifesinden birisi Süleyman (a.s.)'ın mührünü çaldı ve onun suretine bürünüp tahtına oturdu ve hükmetmeye başladı. Fakat cinnin elinde Süleyman (a.s.)'ın mührü bulunmak ve onun suretine bürünmek ile o cin Süleyman (a.s.)'ın aynısı olmadı, başkası idi. Bunun gibi hakikat mülkünün Süleyman'ı olan insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ıstılahlarını çalıp halka insân-ı kâmil suretinde görünen ve mürşitlik davasında bulunan kimseler dahi elbette bu ıstılahlar ile surette onlara benzemekle o insân-ı kâmillerin aynısı değillerdir, başkasıdırlar. Hakikat mülkünün Süleyman'ı olan insân-ı kâmillerin kullandığı ıstılahların zevkî manalarını bilen bir kâmil nerede! Zira böyle bir kâmilin varlığı pek nadirdir. Bu yalancı mürşitler insân-ı kâmillere benzer mi? Nitekim 1. cildin 324 numaralı beytinde: `حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی زان فسون` [Yani "Alçak adam! Bir safdile o efsundan okumak için dervişlerin sözünü çalar"]; ve yine o cildin 2311 numarasında dahi: `حرف درویشان بدزدیده بسی تا گمان آید که خود هست او کسی` [Yani "O iddiacı ve mağrur kimse kendini bir kemal sahibi zannetmeleri için dervişlerin birçok sözünü çalmıştır"] buyurulmuş idi.

Bu beyt-i şerîfte Süleymân (a.s.) ile cin kıssasına işâret buyurulur. "Dîv"den murâd, burada cindir. "Lahn"den murâd, sadânın ve kelâmın içi ve ma'nâ-yı zevkîsidir. Ya'nî, cin tâifesinden birisi Süleymân (a.s.)ın mührünü çaldı ve onun sûretine temessül edip tahtına oturdu ve hükmetmeye başladı. Fakat cinnin elinde Süleymân (a.s.)ın mührü bulunmak ve onun sûretine temessül etmek ile o cin Süleymân (a.s.)ın aynı [olmadı], gayrı idi. Bunun gibi hakikat mülkünün Süleymân'ı olan insân-ı kâmillerin ıstılâhlarını çalıp halka insân-ı kâmil sûretinde görünen ve mürşidlik da'vâsında bulunan kimseler dahi bittabi' bu ıstılâhât ile sûrette onlara benzemek ile o insân-ı kâmillerin aynı değillerdir, gayrıdırlar. Mülk-i hakîkatin Süleymân'ı olan insân-ı kâmillerin kullandığı ıstılâhların ma'nâ-yı zevkîlerini bilen bir kâmil nerede! Zîrâ böyle bir kâmilin vücûdu pek nâdirdir. Bu yalançı mürşidler insân-ı kâmillere benzer mi? Nitekim 1. cildin 324 numaralı beytinde: `حرف درویشان بدزدد مرد دون تا بخواند بر سلیمی زان فسون` [Ya'nî "Alçak adam! Bir sâf-dile o füsûndan okumak için dervîşlerin sözünü çalar"]; ve yine o cildin 2311 numarasında dahi: `حرف درویشان بدزدیده بسی تا گمان آید که خود هست او کسی` [Ya'nî "O müddeî ve mağrûr kimse kendini bir kemâl sahibi zannetmeleri için dervîşlerin birçok sözünü çalmıştır"] buyurulmuş idi.

4035. Cin, Süleymanın şibhi üzerinde kıyâm etti; ona mekr-i ilmî vardır, ona "Ullimna" yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4035. Cin, Süleyman'ın benzeri üzerinde durdu; ona ilmî bir hile vardır, ona "Bize öğretildi" yoktur.

"İst", duruş ve kıyam demektir. Yani, cin Süleyman (a.s.)'ın şekline benzeyen bir surette durdu ve onun tahtına oturup hükmetti. Fakat o cinnin ilmi, hile ve aldatmacadan ibarettir. Onun hakkında Kur'an-ı Kerim'de "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi" (Neml, 27/16) buyurulmamıştır. Bunun gibi, yalancı mürşidler her ne kadar görünüşte insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kıyafetini takınmış olsalar da onlarda kuş dili mesabesinde olan hakikat ilmi yoktur. Onların ilimleri hep hilekârlıktan ibarettir. Bu yalancı mürşidler hakkında 3. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beytine kadar açıklamalar vardır.

“Îst”, duruş ve kıyâm, demektir. Ya'nî, cin Süleymân (a.s.)ın şekline benzeyen bir sûrette kıyâm etti ve onun tahtına oturup hükm etti. Fakat o cinnin ilmi, mekr ve hîleden ibârettir. Onun hakkında Kur'ân-ı Kerim'de يا أيها الناس علمنا منطق الطير (Neml, 27/16) ya'nî "Ey nâs! [Bize kuş dili öğretildi]" buyurulmamıştır. Bunun gibi, yalancı mürşidler her ne kadar zâhirde insân-ı kâmil kıyafetini takınmış iseler de onlarda kuş dili mesâbesinde olan ilm-i hakikat yoktur. Onların ilimleri hep hîlekârlıktan ibârettir. Bu yalancı mürşidler hakkında 3. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beytine kadar îzâhât vardır.

4036. Vaktaki Süleyman Huda'dan beşşâş idi, kuşlara mensub olan mantık ona "Ullimna"dan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4036. Süleyman Allah tarafından çok güler yüzlü ve sevinçli olduğunda, kuşlara ait olan dil ona "Bize öğretildi"den oldu.

"Beşşâş", çok güler yüzlü ve sevinçli olan demektir. Yani, Süleyman (a.s.) Allah tarafından güler yüzlü ve sevinçli olduğunda; bu sebeple kuşlara ait olan dil ve söz, "Bize kuş dili öğretildi" (Neml, 27/16) ayet-i kerimesi gereğince ona ilahi öğretimle bilindi.

“Beşşâş”, pek güler yüzlü ve mesrûr olan, demektir. Ya'nî, vaktâki Süleymân (a.s.) Hak tarafından güler yüzlü ve mesrûr idi; binâenaleyh kuşlara mensûb olan mantık ve kelâm, علمنا منطق الطير (Neml, 27/16) [ya'nî "Bize kuş dili öğretildi"] âyet-i kerîmesi mûcibince ona ta'lîm-i ilâhî ile ma'lûm oldu.

4037. Sen hevâya mensûb olan kuşdansın. Anla ki, ledünden olan kuşları görmemişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4037. Sen hevaya mensup olan kuşlardansın. Anla ki, ledünnî kuşları görmemişsin.

Yani, ey mürşitlik iddiasında olan taklitçi! Sen nefsin hevasında ve arzularında uçan kuş cinsindensin. Anla ki, ledünnî, yani Yüce Allah katından olan kuşları ve ilahi kuşları, yani hakikat ehlinin iç yüzünü gönül gözüyle görmemişsin. Sen ancak duyu organlarının gözüyle o ilahi kuşların cisimlerini ve suretlerini görmüş ve duyu organlarının kulağı ile de onların sözlerini ve terimlerini işitmişsin; onların iç yüzlerinden ve sözlerinin hakikatinden habersizsin. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz "Ben duyu organlarının gözüyle görülen suret değilim, aksine müridlerin iç dünyasında sözlerimden ortaya çıkan zevk ve hoşluğum: O anı bulduğun ve o zevki tattığın zaman ganimet bil ve şükret ki, işte ben oyum ve beni buldun!" buyurmuşlardır. Ve aynı şekilde sülûk (tasavvuf yolculuğu) ehlinden birisi demiştir ki: "Ben bir süre Horasan'da Şeyh Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr hazretlerinin huzurunda bulundum ve sonra Bağdat tarafına gitmek istedim. Ebû Saîd hazretleri bana buyurdu ki: "Bağdat'ta sana, 'Ne gördün ve ne fayda elde ettin?' diye sorarlarsa ne diyeceksin? 'Ben Horasan'da bir yüz ve bir sakal mı gördüm?' diyeceksin?" Dedim: "Hz. şeyh ne buyurursa onu söylerim!" Buyurdular ki: Arapça bilen kimseye bu beyitleri oku: "Dediler ki: Horasan bir şey çıkardı ki, onun güzelliğinin ikincisi yoktur; Ben dedim ki: Onun güzelliklerini inkâr etmeyiniz, güneşin doğuş yeri Horasan'dan gerçekleşir." Arapça bilmeyen kimseye de bu rubaiyi oku: "Yeşilliği ve cenneti ve ilkbaharı senden alırlar. Öyle bir güzellik ve inceliksin ki, o inceliği ebedi cennete yadigâr olarak götürürler. Çinistan'a nakşı ve süsü senden götürürler. Bu vaktin hakikatlere ve marifetlere dair sözlerini hep senden alırlar." Bu menkıbelerden anlaşılır ki, evliyanın sözlerinde sonsuz zevkler gizlidir; ve bu zevkleri onların sözlerinin zahirinden bulmak mümkün değildir. Onların bu sözleri, ruhlarında ilerlemeye yatkınlık olan kimseleri bu zevklerin elde edilmesine teşvik etmek içindir.

Ya'nî, ey mürşidlik da'vâsında olan mukallid! Sen nefsin hevâsında ve arzûlarında uçan kuş cinsindensin. Anla ki, ledünden, ya'nî Allâh Teâlâ indinden olan kuşları ve tuyûr-ı ilâhîyi ya'nî ehl-i hakikatin iç yüzünü bâtın gözüyle görmemişsin. Sen ancak his gözüyle o tuyûr-ı ilâhînin cisimlerini ve sûretlerini görmüş ve his kulağı ile de onların sözlerini ve ıstılâhlarını işitmişsin; onların bâtınlarından ve sözlerinin hakikatinden gāfilsin. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz "Ben his gözüyle görülen sûret değilim, belki mürîdlerin bâtınında sözlerimden zuhûr eden zevk ve hoşluğum: O demi bulduğun ve o zevki tattığın vakit ganîmet bil ve şükür et ki, işte ben oyum ve beni buldun!" buyurmuşlardır. Ve kezâ sülük ehlinden birisi demiştir ki: "Ben bir müddet Horâsân'da Şeyh Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr hazretlerinin huzûrunda bulundum ve sonra Bağdâd tarafına gitmek istedim. Ebû Saîd hazretleri bana buyurdu ki: "Bağdad'da sana, ne gördün ve ne fâide tahsil ettin?" diye sorarlar ise ne diyeceksin? Ben Horâsân'da bir yüz ve bir sakal mı gördüm, diyeceksin?" Dedin: "Hz. şeyh ne buyurursa onu söylerim!" Buyurdular ki: Arabî bilen kimseye bu beyitleri oku: "Dediler ki: Horâsân bir şey çıkardı ki, onun cemâlinin ikincisi yoktur; Ben dedim ki: Onun mehâsinini inkâr etmeyiniz, şemsin matla'ı Horâsân'dan vâki'dir." Arabça bilmeyen kimseye de bu rubâîyi oku: "Yeşilliği ve cenneti ve nevbahârı senden alırlar. Bir hüsn ü ânsın ki, o ânı cennet-i hulde yâdigâr olarak götürürler. Çînistân'a nakşı ve nigârı senden götürürler. Bu vaktin hakāyıka ve maârife dâir sözlerini hep senden alırlar." Bu menkıbelerden anlaşılır ki, evliyânın sözlerinde nihâyetsiz zevkler gizlidir; ve bu zevkleri onların sözlerinin zâhirinden bulmak mümkin değildir. Onların bu sözleri, rûhlarında terakkîye isti'dâd olan kimseleri bu zevklerin husûlüne teşvîk içindir.

4038. O Kāf tarafı sîmurgların yeri olur. Her bir hayal için dest-baf olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4038. O Kaf tarafı simurgların yeri olur. Her bir hayal için dest-baf olmaz.

"Kaf"tan kasıt, dünyayı ve ahireti kuşatan Muhammedî hakikattir. Gerçekleştiricilerin (muhakkıkların) terminolojisinde buna "vahdet ve ulûhiyet mertebesi" de derler. "Simurg", ismi olup cismi olmayan bir kuşa derler. Ve "simurglar"dan kasıt, evliyanın en seçkinleridir (ehassu'l-havvâs-ı evliyâ). "Dest-baf", ustasız, kendi kendine iş yapan kimseye derler. Yani, o Muhammedî hakikat ve vahdet mertebesi tarafı, evliyanın en seçkinlerinin yeri ve makamıdır. "Hayal"den kasıt, burada vehmedilmiş olan izafî varlıklardır (vücûdât-ı izâfiyye). Yani, o makama ulaşmak, her bir vehmî varlığın ve hayalin ustasız ve mürşidsiz olarak kendi kendine yapabileceği bir iş değildir; ve o makama evliyanın sözünü anlayış ve nazari zekâsı ile anlayıp ulaşmak imkânı yoktur. Çünkü o makama kendi hayalî varlığından geçmedikçe ulaşmak mümkün olmaz. Beyit: Vâsıl olmaz Zât-ı Hakk'a bir kişi Geçmeyince cümle kendi kendiden. Nitekim bu hayalî varlık yüzünden çok kimseler sapkınlığa düşmüşler ve hakikat yolunu şaşırmışlardır. Bu anlam hakkında 5. cildin 2655 numaralı beytinde yani “Ehl-i yakînin yol vurucusu olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu” buyurulmuştur.

"Kāf"dan murâd, dünyayı ve âhireti muhît olan hakikat-i muhammediyyedir. Muhakkıkların ıstılâhında buna "mertebe-i vahdet ve ulûhiyet" dahi derler. "Sîmurg", ismi olup cismi olmayan bir kuşa derler. Ve "simurglar"dan murâd, ehassu'l-havvâs-ı evliyâdır. "Dest-bâf", üstâdsız, kendi kendine iş yapan kimseye derler. Ya'nî, o hakikat-i muhammediyye ve vahdet mertebesi tarafı ehassu'l-havâssın yeri ve makāmıdır. "Hayal"den murâd, burada mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyyedir. Ya'nî, o makāma vusûl her bir vücûd-i mevhûmun ve hayalin üstâdsız ve mürşidsiz olarak kendi kendine yapabileceği bir iş değildir; ve o makāma evliyânın kelâmını dirâyet ve zekâvet-i nazarîsi ile anlayıp vâsıl olmak imkânı yoktur. Zîrâ o makāma kendi vücûd-i hayâlîsinden geçmedikçe vusûl mümkin olmaz. Beyit: Vâsıl olmaz Zât-ı Hakk'a bir kişi Geçmeyince cümle kendi kendiden. Nitekim bu vücûd-i hayâlî yüzünden çok kimseler dalâlete düşmüşler ve hakîkat yolunu şaşırmışlardır. Bu ma'nâ hakkında 5. cildin 2655 numaralı beytinde ya'nî “Ehl-i yakînin yol vurucusu olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu” buyurulmuştur.

4039. Bir hayalin gayrı ki, ittifakan onu gördü, o vakit ona uyandan sonra firak düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4039. Bir hayalden başka bir şey değildi ki, tesadüfen onu gördü, o zaman ona uyanıştan sonra ayrılık düştü.

"Bir hayal"den kasıt, burada evliyanın izafî varlıkları ve hayalî varlıklarıdır. Yani, cismanî ve nefsanî kimselerin izafî varlıkları hayaldir; ve evliyanın cismaniyetleri de onlar gibi vehmedilmiş ve hayaldir; ve Kaf dağı mesafesinde olan vahdet mertebesi her bir vehmedilmiş ve hayalî varlığın makamı değildir; ancak bir vehmedilmiş ve hayalî varlığın yeridir ki, o vehmedilmiş ve hayalî varlık, tesadüfen o, Kaf dağı mesafesinde olan vahdet mertebesini gördü. O zaman o vehmedilmiş ve hayalî varlığın o vahdet mertebesini apaçık görüşünden sonra tekrar o makamdan cismaniyet ve ikilik âlemine ayrılık hâli meydana geldi. Bilinmeli ki, beşeriyette üç hâl vardır: Birincisi, "fark" hâlidir ki, bu da kendi cismanî varlıklarını Hak'tan ayrı ve bağımsız gören ve kendilerine varlık isnat eden gaflet ehlinin hâlidir. Buna tasavvuf ıstılahında "fark kable'l-cem'" yani "cem'den önceki fark ve ayrılık" derler. Bu mertebede halkın varlığı Hakk'ın varlığına perde olur. İkincisi, bir mürşidin terbiyesi altında Hakk yolcusuna Hakk'ın hakikî varlığı ile halkın izafî varlığının birliğinin ortaya çıktığı bir makamdır ki, buna da "cem" derler ve bu makamda Hakk'ın varlığı halkın varlığına perde olur. Üçüncüsü, insân-ı kâmillerin hâlidir ki, bunlar bu suret âleminde hem Hakk'ın hakikî varlığını hem de halkın izafî varlıklarını görürler, biri diğerine perde olmaz. Buna "fark ba'de'l-cem'" yani "cem'den sonra fark ve ayrılık" derler. Bu şerefli beyitte bu üçüncü hâle işaret buyurulur.

“Bir hayal”den murâd, burada evliyânın vücûd-i izâfîleri ve hayâlîleridir. Ya'nî, cismânî ve nefsânî kimselerin vücûd-i izâfîleri hayâldir; ve evliyânın cismâniyetleri de onlar gibi mevhûm ve hayâldir; ve Kāf dağı mesâbesinde olan mertebe-i vahdet her bir vücûd-i mevhûmun ve hayâlin makāmı değildir; ancak bir vücûd-i mevhûmun ve hayâlin yeridir ki, o vücûd-i mevhûm ve hayâlî, ittifakan o, Kāf dağı mesâbesinde olan mertebe-i vahdeti gördü. O vakit o vücûd-i mevhûmun ve hayâlînin o mertebe-i vahdeti apaçık görüşünden sonra tekrar o makāmdan cismâniyet ve ikilik âlemine ayrılık hâli vâki' oldu. Ma'lum olsun ki, beşeriyette üç hâl vardır: Birincisi, "fark" hâlidir ki, bu da kendi vücûd-i cismânîlerini Hak'tan ayrı ve müstakil gören ve kendilerine varlık istinad eden ehl-i gafletin hâlidir. Buna ıstılâh-ı sûfiyyede "fark kable'l-cem'" ya'nî "cem'den evvelki fark ve ayrılık" derler. Bu mertebede halkın vücûdu Hakk'ın vücuduna hicâb olur. İkincisi, bir mürşidin terbiyesi altında sâlike vücûd-i hakîkî-i Hak ile vücûd-i izâfî-i halkın birliği zâhir olan bir makāmdır ki, buna da "cem" derler ve bu makāmda Hakk'ın vücûdu halkın vücuduna hicâb olur. Üçüncüsü, insân-ı kâmillerin hâlidir ki, bunlar bu âlem-i sûrette hem Hakk'ın vücûd-i hakîkîsini ve hem de halkın vücûd-i izâfîlerini görürler, biri diğerine hicâb olmaz. Buna "fark ba'de'l-cem'" ya'nî "cem'den sonra fark ve ayrılık" derler. Bu beyt-i şerîfte bu üçüncü hâle işâret buyurulur.

4040. Firak-ı kat' değildir, maslahat içindir. Zîrâ o menkabet her firâkdan [4018] emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4040. Ayrılık kesin değildir, maslahat içindir. Çünkü o menkıbe her ayrılıktan emindir.

"Menkıbe", övünme sebebi olan ve hakkında konuşulan fazilet, hüner ve meziyet demektir. Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vahdet mertebesini müşahede ettikten sonra oradan ayrılıp cismaniyet âlemine geri dönmesi "kesin ayrılık" değildir, yani kat'î bir ayrılık değildir, aksine bu ayrılık maslahat içindir. Yani gaflet ehli olanlardan istidatlı olanları irşad edip o makama yükselmelerine hizmet etmek içindir; ve bu vahdet mertebesini açıkça müşahede etmek fazilet, hüner ve meziyeti her ayrılıktan ve kopuştan emindir.

"Menkabet", bâis-i iftihâr ve mevkı'-i bahs olan fazl ve hüner ve meziyet demektir. Ya'nî, fakat insân-ı kâmilin mertebe-i vahdeti müşâhedesinden sonra oradan ayrılıp cismâniyet âlemine rücûu "firâk-ı kat'" değildir, ya'nî kat'î bir ayrılık değildir, belki bu ayrılık maslahat içindir. Ya'nî ehl-i gafletin müstaid olanlarını irşâd edip o makāma terakkilerine hizmet etmek içindir; ve bu mertebe-i vahdeti ıyânen müşâhede etmek fazl ve hüner ve meziyeti her firâktan ve ayrılıktan emîndir.

4041. O rûha mensub olan cesedin istibkāsı için güneş kardan bir dem çekilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4041. O ruha ait olan bedenin kalıcılığı için güneş kardan bir süre çekilir.

Yani, bu "cem'den sonraki fark" (bütünlükten sonraki ayrım) hâlinden sonra yoğunluğu gidip artık latif ruha ait olan insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bedeninin ve izafî varlığının bu suretler âleminde kalıcılığı, yani bâki kalıp halkın gözünde görünür olması için, güneş konumunda olan hakiki varlığın zâtı, kar konumunda olan o izafî varlıktan ve bedenden bir süre çekilir. Şimdi bu ruhani bedeniyle halkın arasına karışan bu insân-ı kâmili tanımak çok zordur. Bu zatlar ancak kendileriyle karşılaşma aşkını taşıyan yatkın kişilere kendilerini gösterirler.

Ya'nî, bu "fark ba'de'l-cem''den sonra kesâfeti gidip artık rûh-ı latîfe mensûb olan insân-ı kâmillerin cesedinin ve vücûd-i izâfîsinin bu âlem-i sûrette istibkāsı, ya'nî bâkî kalıp halk nazarında meşhûd olması için, güneş mesâbesinde olan vücûd-i hakîkînin zâtı, kar mesâbesinde olan o vücûd-i izâfîden ve cesedden bir müddet çekilir. İmdi bu cesed-i rûhânîsi ile avâmm-ı halk arasına karışan bu insân-ı kâmili tanımak pek müşkildir. Bu zevât ancak kendilerine mülâkî olmak aşkını taşıyan müstaidlere kendilerini gösterirler.

4042. Sen kendi cânın için onlardan salah iste! Sakın onların sözlerinden ıstılah çalma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4042. Sen kendi canın için onlardan iyilik iste! Sakın onların sözlerinden ıstılah çalma!

Ey kişi! Sen onlarla karşılaşma arzusunu taşı ve kendi ruhunun yükselmesi için onlardan iyilik ve güzellik iste! Sakın nefsanî sıfatların lezzeti içinde bulunduğun hâlde, halka kemâl (olgunluk) göstereceğim diye, onların hakikatlere ve ilâhî bilgilere ait olan sözlerinden birtakım ıstılahlar (özel terimler) çalma!

Ey kimse! Sen onlara mülâkî olmak aşkını taşı ve kendi rûhunun yükselmesi için onlardan salâh ve iyilik iste! Sakın sıfât-ı nefsâniyye lezzeti içinde bulunduğun hâlde, halka kemâl ızhâr edeceğim, diye onların hakāyıka ve maârif-i ilâhiyyeye müteallık olan sözlerinden birtakım ıstılâhlar çalma!

4043. O Züleyha üzerlik tohumlarından, ödağacına kadar cümle şeyin adını Yūsuf etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4043. O Züleyha, üzerlik tohumlarından ödağacına kadar bütün şeylerin adını Yusuf yapmıştı.

Yani, hakikat ehlinin gerçek maşuk olan Hak hakkında kullandıkları terimler pek çoktur. Nasıl ki Yusuf (a.s.)'ın aşığı olan Züleyha, tütsü için kullandıkları üzerlik tohumlarından tut da, ödağacına kadar olan her şeyin adını Yusuf koymuştu. Yani her şeyi Yusuf hayal etmişti. "Sipend", üzerlik tohumu demektir.

Ya'nî, ehl-i hakikatin ma'şûk-ı hakîkî olan Hak hakkında kullandıkları ıstılâhlar pek çoktur. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın âşığı olan Züleyha, tütsü için kul- landıkları üzerlik tohumlarından tut da, ödağacına kadar olan her şeyin adı- nı Yûsuf koymuş idi. Ya'nî her şeyi Yûsuf hayal etmiş idi. "Sipend", üzerlik tohumu demektir.

4044. Onun adını adlar içinde mektûm etti. Mahremlere onun sırrını ma'lum etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4044. Onun adını adlar içinde gizledi. Mahremlere onun sırrını bildirdi.

Yani, Züleyha, Hz. Yusuf'un adını eşyanın adları içinde gizlemişti ve mahremleri olan kimselere de "Benim bu isimlerden kastım Yusuf'tur" diye onun sırrını bildirmişti.

Ya'nî, Züleyhâ Hz. Yûsuf'un adını eşyanın adları içinde gizlemiş idi ve mahremleri olan kimselere dahi "Benim bu isimlerden murâdım Yûsuf'tur" di- ye onun sırrını bildirmiş idi.

4045. Vaktaki "Mum ateşten yumuşak oldu" diye idi, bu olurdu ki: yâr bi- zim ile germ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4045. "Mum ateşten yumuşak oldu" denildiğinde, bu şöyle olurdu: sevgili bizimle ısındı.

Eğer Züleyhâ "Mum ateşten yumuşadı" deseydi, bundan maksadı "Sevgilim olan Yusuf bizim sevgimize karşı hararetlendi" demek olurdu.

Eğer Züleyhâ vaktâki "Mum ateşten yumuşadı" dese idi, bundan murâdı "Ma'şûkum olan Yûsuf bizim muhabbetimize karşı harâretlendi" demek olurdu.

4046. Ve eğer "Bakınız! Ay yükseldi" diye idi ve eğer "Söğüt dalı yeşillen- di" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4046. Ve eğer "Bakınız! Ay yükseldi" diye idi ve eğer "Söğüt dalı yeşillendi" diye idi.

4047. Ve eğer "Yapraklar latîf çırpınırlar" diye idi ve eğer "Üzerlik tohumu latîf yanar" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4047. Ve eğer "Yapraklar latîf bir şekilde çırpınırlar" diye olsaydı ve eğer "Üzerlik tohumu latîf bir şekilde yanar" diye olsaydı.

4048. Ve eğer "Gül bülbüle sır söyledi" diye idi ve eğer "Şah şehnâzın sırrını söyledi" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4048. Ve eğer "Gül bülbüle sır söyledi" diye olsaydı ve eğer "Şah şehnâzın sırrını söyledi" diye olsaydı.

4049. Ve eğer "Tâli' ne mübarektir!" diye idi ve eğer “Eşyayı silkiniz!" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4049. Ve eğer "Talihi ne mübarektir!" diye idi ve eğer "Eşyayı silkiniz!" diye idi.

4050. Ve eğer "Saka su getirdi" diye idi ve eğer "Güneş yükseldi" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4050. Ve eğer "Saka su getirdi" diye olsaydı ve eğer "Güneş yükseldi" diye olsaydı.

4051. Ve eğer "Dün gece bir tencere pişirmişlerdir" veyahud "hâcetler pişmekten bir parça olmuştur" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4051. Ve eğer "Dün gece bir tencere pişirmişlerdir" veya "ihtiyaçlar pişmekten bir parça olmuştur" diye idi.

4052. Ve eğer "Ekmekler tuzsuzdur" diye idi ve eğer "Felek aksine dönüyor" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4052. Ve eğer "Ekmekler tuzsuzdur" diye olsaydı ve eğer "Felek aksine dönüyor" diye olsaydı.

4053. Ve eğer "Bana baş ağrısı geldi" diye idi ve eğer "Baş ağrısı gitti, pek hoşum!" diye idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4053. Ve eğer "Bana baş ağrısı geldi" diye idi ve eğer "Baş ağrısı gitti, pek hoşum!" diye idi.

4054. Ve eğer medh ede idi, onun i'tinākı olurdu; ve eğer zemm ede idi, onun firakı olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4054. Ve eğer övseydi, bu onun kucaklaşması olurdu; ve eğer yerseydi, bu onun ayrılığı olurdu.

"İ'tinâk", sevgi göstermek için boyun boyuna sarılmak ve kucaklaşmak demektir. Yani, Züleyha'nın yukarıda geçen sözlerinin her biri, kendi maksadını ve muradını mahremlerine anlatmak için koymuş olduğu birtakım remz ve işaretlerden ibaretti; ve eğer Züleyha'nın dilinden övgüye ilişkin sevinç sözleri çıksaydı, bu Hz. Yusuf'un kucaklaşmasına işaret olurdu ve eğer yermeye ilişkin gam sözleri çıksaydı, bu Hz. Yusuf'un ayrılığına ve onun kendisinden uzaklaşmasına işaret olurdu.

“İ'tinâk", ızhâr-ı muhabbet için boyun boyuna sarılmak ve muânaka etmek, demektir. Ya'nî, Züleyha'nın yukarıda geçen sözlerinden her birisi kendi kasdını ve murâdını mahremlerine anlatmak için vaz' etmiş olduğu birtakım remz ve işaretlerden ibâret idi; ve eğer Züleyha'nın lisânından medhe müteallık elfâz-ı sürür sâdır olsa idi, cenâb-ı Yûsuf'un muânakasına işâret olurdu ve eğer zemme müteallık elfâz-ı gam sâdır olsa idi, Hz. Yûsuf'un firâkına ve onun kendisinden ayrılığına işâret olurdu.

4055. Yüz binlerce nâmı birbirine vura idi, onun kasdı ve onun muradı Yusuf olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4055. Yüz binlerce ismi birbirine vursa idi, onun kastı ve onun muradı Yusuf olurdu.

Sözün özü, Züleyha'nın böyle birçok ismi birbirine karıştırıp düzenlediği kinayelerden ve işaretlerden maksadı ve muradı ancak maşuku olan Yusuf (a.s.) olurdu.

Velhâsıl böyle birçok isimleri birbirine karıştırıp tertib ettiği kinâyelerden ve işaretlerden Züleyha'nın maksadı ve murâdı ancak ma'şûku olan Yûsuf (a.s.) olurdu.

4056. Aç olaydı, onun adını söylediği vakit o tok ve onun kadehinin mesti olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4056. Aç olsaydı, onun adını söylediği zaman o tok ve onun kadehinin sarhoşu olurdu.

Yani, Züleyha'nın karnı aç olsaydı, Yusuf (a.s.)ın adını söylediği zaman Züleyha doyar ve Hz. Yusuf'un varlık kadehinden içtiği aşk şarabının sarhoşu olurdu.

Ya'nî, Züleyhâ'nın karnı aç olaydı, Yûsuf (a.s.)ın adını söylediği vakit Züleyhâ doyar ve Hz. Yûsuf'un kadeh-i vücûdundan içtiği aşk şarabının sarhoşu olurdu.

4057. Onun susuzluğu onun adından sakin olurdu. Yûsuf'un adı batının şerbeti olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4057. Onun susuzluğu onun adından sakin olurdu. Yûsuf'un adı batının şerbeti olurdu.

Züleyhâ'nın susuzluğu Yûsuf (a.s.)ın adını andığı zaman dinerdi. Çünkü Hz. Yûsuf'un yüce ismi, Züleyhâ'nın iç âleminin susuzluğunu gideren şerbet olurdu.

Züleyhâ'nın susuzluğu Yûsuf (a.s.)ın adını andığı vakit sâkin olurdu. Zîrâ Hz. Yûsuf'un ism-i şerîfi Züleyhâ'nın bâtınının susuzluğunu kandıran şerbet olurdu.

4058. Ve eğer onun bir derdi olaydı, o nâm-ı bülend filhal derde fâideli olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4058. Ve eğer onun bir derdi olsaydı, o yüce isim hemen derde faydalı olurdu.

Eğer Züleyhâ'nın bedeninde bir derdi ve ağrısı olsaydı, Yûsuf (a.s.)ın yüce adını anar ve bu şerefli isim derhal o derde ve ağrıya faydalı olurdu.

O eğer Züleyhâ'nın vücudunda bir derdi ve ağrı olaydı, Yûsuf (a.s.)ın yüksek olan adını anar ve bu ism-i şerîf derhal o derde ve ağrıya fâideli olurdu.

4059. Kış vakti ona kürk olurdu. Aşkta dostun nâmı bunu yapar, bunu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4059. Kış vakti ona kürk olurdu. Aşkta dostun adı bunu yapar, bunu!

Yusuf (a.s.)'ın şerefli ismi kış mevsiminde Züleyha'nın bedenini ısıtmak için kürk olurdu. İşte aşk hâli böyle olur; ve aşk ateşiyle bir kimse yanıp tutuştuğu zaman, sevgilisinin adı yukarıdan beri söylediğimiz etkileri yapar. Şimdi suret âşıklarının hâli böyle olunca, suretten münezzeh olan Yüce Allah hazretlerine âşık olanların hâli bundan kıyas edilsin! Eğer bir kimsenin suretten münezzeh olan Hakk'a nasıl âşık olabileceği sorulursa: Hz. Pîr efendimiz bunun cevabını Fîhi Mâ Fîh'lerinin 11. bölümünde ikna edici bir şekilde verirler:

"Birtakım kimselerin "Niteliksiz ve keyfiyetsiz olan ve mahal ve mekânı ve sureti bulunmayan benzersiz âlem ile, âşık evliyalar nasıl aşk yaşarlar ve ondan nasıl yardım ve kuvvet alırlar ve etkilenirler?" demelerine şaşırırım. Nihayet, gece ve gündüz, kendileri de bu hâl içindedir. Bunu söyleyen kimse bir şahsa muhabbet eder ve ondan yardım alır. Nihayet bu yardımı onun lütuf ve ihsanından ve ilim ve zikrinden ve onun sevinç ve gamından alır. Halbuki bunların hepsi âlemde mekânsızdır; ve o şahıs, an be an bu manalardan yardım alır ve etkilenir de kendisine şaşkınlık gelmez. Böyle iken "Mekânsız âleme nasıl âşık oluyorlar ve ondan nasıl yardım istiyorlar ve onunla nasıl aşk yaşıyorlar?" diye şaşırırlar. Hekimlerden birisi bu manaları inkâr ederdi. Bir gün hastalanıp kendinden geçti ve hastalığı uzadı. İlahi bir hekim onun ziyaret ve iyadetine gidip, aralarında şu konuşma gerçekleşti: İlahi hekim: — Şimdi sen ne istiyorsun? Hekim: — Sıhhat. İlahi hekim: — Sıhhatin suretini ve nasıl olduğunu söyle ki, onu elde edelim! Hekim: — Sıhhatin sureti yoktur, benzersizdir. İlahi hekim: — Şimdi... mademki sıhhat benzersizdir, onu nasıl istiyorsun? Nihayet, sıhhatin ne olduğunu söylemelisin. Hekim: — Bunu bilirim ki, sıhhat gelince bende kuvvet oluşur ve semiririm; ve rengim beyaz ve kırmızı ve taze ve canlı olur ve ferahlık bulurum. İlahi hekim: — Ben senden sıhhatin nakşını sormuyorum; sıhhat ne şeydir? onu soruyorum. Hekim: — Bilmiyorum, o benzersizdir. İlahi hekim: — Eğer Müslüman olup evvelki mezhebine döner isen, sana ilaç yapıp sağlıklı kılayım ve sana sıhhat bahşedeyim!.."

Yûsuf (a.s.)ın ism-i şerîfi kış mevsiminde Züleyhâ'nın vücûdunu ısıtmak için kürk olurdu. İşte aşk hâli böyle olur; ve aşk ateşi ile bir kimse yanıp tutuştuğu vakit, ma'şûkunun adı yukarıdan beri söylediğimiz te'sîrleri yapar. İmdi sûret âşıklarının hâli böyle olunca, sûretten münezzeh olan Hak Teâlâ hazretlerine âşık olanların hâli bundan kıyâs olunsun! Eğer bir kimsenin sûretten münezzeh olan Hakk'a nasıl âşık olabileceği sorulursa: Hz. Pîr efendimiz bunun cevabını Fîhi Mâ Fîh'lerinin 11. faslında mukni' bir sûrette verirler:

"Birtakım kimselerin "Niteliksiz ve keyfiyetsiz olan ve mahal ve mekânı ve sureti bulunmayan âlem-i bî-çûn ile, evliyâ-yı âşıkān nasıl aşk-bâzlık ederler ve ondan nasıl meded ve kuvvet alırlar ve müteessir olurlar?" demelerine taaccüb ederim. Nihâyet, gece ve gündüz, kendileri de bu hâl içindedir. Bunu söyleyen kimse bir şahsa muhabbet eder ve ondan meded alır. Nihâyet bu mededi onun lütuf ve ihsânından ve ilim ve zikrinden ve onun şâdî ve gamından alır. Halbuki bunların cümlesi âlemde lâ-mekândır; ve o şahıs, dembedem bu ma'nâlardan meded alır ve müteessir olur da kendisine taaccüb gelmez. Böyle iken "Alem-i lâ-mekâna nasıl âşık oluyorlar ve ondan nasıl istimdâd ediyorlar ve onunla nasıl aşk-bâzlık ediyorlar?" diye taaccüb ederler. Hekîmin birisi bu ma'nâlara münkir idi. Bir gün hastalanıp kendinden geçti ve hastalığı uzadı. Bir hekîm-i ilâhî onun ziyâret ve iyâdetine gidip, aralarında şu mükâleme vâki' oldu: Hekîm-i ilâhî: — Şimdi sen ne istiyorsun? Hekîm: — Sıhhat. Hekîm-i ilâhî: — Sıhhatin sûretini ve nasıl olduğunu söyle ki, onu hâsıl edelim! Hekîm: — Sıhhatin sûreti yoktur, bî-çûndur. Hekîm-i ilâhî: — Şimdi... mâdemki sıhhat bî-çûndur, onu nasıl istiyorsun? Nihâyet, sıhhatin ne olduğunu söylemelisin. Hekîm: — Bunu bilirim ki, sıhhat gelince bende kuvvet hâsıl olur ve semiririm; ve rengim beyaz ve kırmızı ve ter ü tâze olur ve küşâyiş bulurum. Hekîm-i ilâhî: — Ben senden sıhhatin nakşını sormuyorum; sıhhat ne şeydir? onu soruyorum. Hekîm: — Bilmiyorum, o bî-çûndur. Hekîm-i ilâhî: — Eğer müslüman olup evvelki mezhebine rücû' eyler isen, sana ilaç yapıp ten-dürüst kılayım ve sana sıhhat bahş edeyim!.."

4060. Avâm her dem nâm-i pâki okurlar. Aşk-nâk olmadığı vakit bu amel [4038] etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4060. Halk, her zaman temiz ismini okurlar. Aşk dolu olmadığı zaman bu amel etki etmez.

Yani, halkın avamı herhangi bir şekilde sıkıldıkları zaman bu elemlerinden ve sıkıntılarından kurtulmak için "Aman, ya Rabbi! Ey benim Allah'ım! Beni bu dertten kurtar!" diye yalvarırlar ve Hakk'ın şerefli ismini zikrederler. Fakat onların kalplerinde Hakk'ın aşkı bulunmadığı ve kalpleri aksine nefsanî heveslerle dolu olduğu ve bu sebeple bu şerefli ismin zikri aşklı olmadığı için bu zikrin tesiri olmaz. Nasıl ki 1. cildin 3494 numaralı beytinde از هواها کی رهی بیجام هوای زهو قانع شده با نام هو yani "Nefsanî heveslerden, Hû'nun kadehi olmaksızın ne zaman kurtulursun? Ey Hû'dan Hû'nun ismine razı olmuş olan kimse!" denilmiştir.

Ya'nî, halkın avâmmı herhangi bir sûrette sıkıldıkları vakit bu elemlerinden ve sıkıntılarından kurtulmak için "Aman, yâ Rabbî! Ey benim Allah'ım! Beni bu derdden kurtar!" diye yalvarırlar ve Hakk'ın ism-i şerîfini zikr ederler. Fakat onların kalblerinde Hakk'ın aşkı bulunmadığı ve kalbleri bil'akis hevâ-yı nefsânî ile dolu olduğu ve binâenaleyh bu ism-i şerîfin zikri aşklı olmadığı için bu zikrin te'sîri olmaz. Nitekim 1. cildin 3494 numaralı beytinde از هواها کی رهی بیجام هوای زهو قانع شده با نام هو ya'nî "Hevâ-yı nefsânîlerden, Hû'nun kadehi olmaksızın ne vakit kurtulursun? Ey Hû'dan Hû'nun ismine kâni' olmuş olan kimse!"

4061. O şeyi ki, Îsâ Hû'nun nâmından etmiş idi, onun nâmından ona pey-dâ olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4061. O şeyi ki, İsa "Hû" isminden etmiş idi, onun isminden ona ortaya çıkardı.

Yani, İsa'nın (a.s.) ölüyü diriltmesi ve hastalara şifa vermesi "Hû" ismindendi. İlahi hüviyete işaret eden "Hû" ism-i şerifinden ona böyle birtakım mucizeler ortaya çıkardı.

Ya'nî, Îsâ (a.s.)ın ölüyü diriltmesi ve hastalara şifâ vermesi "Hû" ismin-den idi. Hüviyyet-i ilâhiyyeye delâlet eden "Hû" ism-i şerîfinden ona böyle birtakım mu'cizeler zâhir olurdu.

4062. Vaktaki cân Hakk'a muttasıl olur, onun zikri budur ve bunun zikri odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4062. Can Hakk'a ulaştığı zaman, onun zikri budur ve bunun zikri odur.

Yani, can Hakk'a ulaştığı zaman, itibari olan başkalık ortadan kalkar ve zikreden can ile zikredilen Hak bir olur. Bu sebeple bunun zikri onun zikri ve onun zikri de bunun zikri olur. Beyit: لقد كنت دهرا قبل ان يكشف الغطاء فلما اضاء الليل اصبحت شاهداً بانك مذكور و ذکر و ذاکر "Ben perdenin keşfinden ve açılmasından evvel dehrde seni zikreden ve sana şükreden olduğumu zannederdim. Gece aydınlandığı zaman, zikredilen ve zikir ve zikreden muhakkak Sen olduğunu görücü olarak sabahladım."

Hz. Pîr'in beyti: "Gönül Hakk'ın tecelli yeri (ortaya çıkış yeri) olduğu zaman, Hak benimledir ve ben Hak ileyim. Hak Hakk'a ulaşmıştır, ben kendime "Hû, Hû" derim."

Ya'nî, cân Hakk'a muttasıl olduğu vakit, i'tibârî olan gayriyet ortadan kal-kar ve zikr eden cân ile zikr olunan Hak bir olur. Binâenaleyh bunun zikri onun zikri ve onun zikri de bunun zikri olur. Beyit: لقد كنت دهرا قبل ان يكشف الغطاء فلما اضاء الليل اصبحت شاهداً بانك مذكور و ذکر و ذاکر "Ben perdenin keşfinden ve açılmasından evvel dehrde seni zâkir ve sana şâ-kir olduğumu zannederdim. Vaktâki gece ziyâlandı, zikr olunan ve zikr ve zikr eden muhakkak Sen olduğunu görücü olarak sabahladım."

Beyt-i Hz. Pîr: "Vaktâki gönül Hakk'ın mahall-i tecellîsi oldu, Hak benim iledir ve ben Hak ileyim. Hak Hakk'a vâsıl olmuştur, ben kendime "Hû, Hû" derim."

4063. Kendinden hâlî ve dostunun aşkından dolu oldu. Binâenaleyh testiden o sızar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4063. Kendinden boşaldı ve dostunun aşkıyla doldu. Bu sebeple testiden o sızar oldu.

"Telâbed", "sızmak" anlamına gelen "telâbîden" mastarının şimdiki zaman fiilidir. Yani, canı Hak'ka bağlı olan âşık kendi varlığından boşaldı ve onun izafî varlığı gerçek dost olan Hak'kın aşkıyla doldu. Bu sebeple böyle bir âşığın fani bedeni, Hak aşkıyla dolu bir kap gibidir. Ve كل اناء يترشح بما فيه yani "Her kap içinde bulunan maddeyi dışına sızdırır" atasözü gereğince, bütün hallerinde bu bedenden Hak'kın varlığı ve sıfatı sızar. Hakikat ehli bu makama "makam-ı ittihad" (birlik makamı) derler. Sipehsâlâr hazretleri kendi Menâkıb'ında (menkıbeler, hayat hikayeleri) buyurur ki: "İttihaddan maksat şudur ki, sâlik bütün makamları geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvvetiyle nefsinin bakırını iksîr-i a'zam (en büyük iksir) yapıp ve bütün amellerini hiçe sayıp ahadiyyet (Allah'ın birliği) sıfatlarına kabiliyetli olmuş bulunur. Ondan sonra bütün ruhanî ve cismanî ve zahirî ve manevî iradeler kalkıp Hak'kın iradesine bağlanır ve sonunda onun sıfatıyla nitelenir."

"Telâbed", "sızmak" ma'nâsına olan "telâbîden" masdarının fiil-i-muzâ-rîsidir. Ya'nî, cânı Hakk'a muttasıl olan âşık kendi varlığından boşaldı ve onun vücûd-i izâfîsi dost-ı hakîkî olan Hakk'ın aşkından dolu oldu. Binâena- leyh böyle bir âşığın cism-i fânîsi aşk-ı Hak ile dolu bir kap mesâbesindedir. Ve كل اناء يترشح بما فيه ya'ni "Her kap içinde bulunan maddeyi dışına sızdırır" darb-ı meseli mûcibince, bütün ahvâlinde bu cisimden Hakk'ın varlığı ve sıfatı sızar. Ehl-i hakikat bu makāma “makām-ı ittihad" derler. Sipehsâlâr hazretleri kendi Menâkıb'ında buyurur ki: "İttihaddan maksûd olan odur ki, vaktāki sâlik cemî'-i makāmâtı geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ile nefsinin bakırını iksîr-i a'zam yapıp ve bilcümle a'mâlini hiçe sayıp kābil-i sıfât-ı ahadiyyet olmuş bulunur. Ondan sonra cemî'-i irâde-i rûhânî ve cismânî ve sûrî ve ma'nevî kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatı ile muttasıf olur."

4064. Vasl za'ferânının kokusu hande, uzaklık soğanının kokuları girye verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4064. Kavuşma safranının kokusu gülme, uzaklık soğanının kokuları ağlama verdi.

"Safran", bilinen bir bitkinin çiçeğidir; kokusu güzeldir ve yendiği zaman insanın tabiatına neşe ve sevinç verir. Nasıl ki düğünlerde halkın tabiatına sevinç ve neşe vermek için safran katıp zerde pişirirler. "Soğan", soyulduğu ve yendiği zaman gözden yaş getirir ve kokusu kötüdür. Bu sebeple şerefli beyitte sevgiliye kavuşmak safran kokusuna ve sevgiliden uzaklaşmak ise soğan kokusuna benzetilmiştir. Yani, bir kimsenin canı neşe, sevinç ve genişleme (iç ferahlığı) içinde ise, safran kokusu gibi olan sevgilinin kavuşmasından haber verir; ve eğer gam ve daralma (iç sıkıntısı) içinde ise, soğan kokuları gibi olan sevgilinin uzaklığına işaret eder.

"Za'ferân", ma'lum bir nebâtın çiçeği olup, kokusu güzeldir ve yenildiği vakit insanın tab'ına neşât ve sürür verir. Nitekim düğünlerde halkın tab'ına sürür ve neşât vermek için za'ferân katıp zerde pişirirler. "Soğan", soyulduğu ve yenildiği vakit gözden yaş getirir ve kokusu kerîhtir. Bu münasebetle beyt-i şerîfte ma'şûka kavuşmak za'ferân kokusuna ve ma'şûktan uzaklaşmak ise soğan kokusuna teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, bir kimsenin cânı neşât ve sürür ve inbisât içinde ise, za'ferân kokusu gibi olan ma'şûkun visâlinden haber verir; ve eğer gam ve inkıbâz içinde ise, soğan kokuları gibi olan ma'şûkun uzaklığına delâlet eder.

4065. Her birinin kalbinde yüz murâd vardır. Aşk ve vidâd mezhebi bu olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4065. Her birinin kalbinde yüz murat vardır. Aşk ve sevgi mezhebi bu olmaz.

Yani, hayırlı, iyi ve şüttâr (Allah'a ulaşmak için her şeyi terk eden) meşrebinde olan kimselerden her birinin kalbinde birçok murat ve emel vardır. Çünkü "ahyâr" (hayırlılar), ibadet ve taat çokluğu ile dünyada ve ahirette kendi muratlarının gerçekleşmesini Hak'tan temenni ederler; ve "ebrâr" (iyiler) ise, keşif ve makamlara ve kerametlere nail olmayı isterler. Ve "şüttâriler" ise, güzel tecellilerin aşkı içinde ve suretî maşuklarına kavuşma emelindedirler. Halbuki Hakk'a olan aşk ve muhabbet mezhebi bu değildir; ve Hak aşkı bu murat ve emellerin hepsini yutar. Nasıl ki 5. cildin 2725 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: در جهان هر چه جز عشقست شد مأكول عشق [Yani] "Hak aşkının dışındaki her şey, Hak aşkının yiyeceğidir. Dünya ve ahiret Hak aşkının gagası önünde bir tanedir." Ve 2. cildin 1756 numarasında dahi: عاشقان را ملت عشق از همه ملت جداست مذهب و ملت خداست [Yani] "Hak aşıklarının milleti bütün milletlerden ayrıdır. Bu aşıkların mezhebi ve milleti hep Huda'dır" [buyurulmuş idi.]

Ya'nî, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr meşrebinde olan kimselerden her birinin kalbinde birçok murâdlar ve emeller vardır. Zîrâ "ahyâr", kesret-i ibâdât ve tâât ile dünyâda ve âhirette kendi murâdlarının husûlünü Hak'tan temennî ederler; ve "ebrâr" ise, keşf ü makāmâta ve kerâmâta nâiliyet isterler. Ve "şüttâriler" ise, mezâhir-i cemîlenin aşkı içinde ve ma'şûk-ı sûrîlerine vusla-i emelindedirler. Halbuki Hakk'a olan aşk ve muhabbet mezhebi bu değildir; ve aşk-ı Hak bu murâdât ve emellerin hepsini yutar. Nitekim 5. cildin 2725 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: در جهان هر چه جز عشقست شد مأكول عشق [Ya'nî] "Aşk-ı Hakk'ın gayrı olan her şey, aşk-ı Hakk'ın me'kûlüdür. Dünyâ ve âhiret aşk-ı Hakk'ın gagası önünde bir habbedir." Ve 2. cildin 1756 numarasında dahi: عاشقان را ملت عشق از همه ملت جداست مذهب و ملت خداست [Ya'nî] "Hak âşıklarının milleti bütün milletlerden ayrıdır. Bu âşıkların mezhebi ve milleti hep Huda'dır" [buyurulmuş idi.]

4066. Aşk için yâr, gündüz için güneş geldi. Güneş o yüze nikāb gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4066. Aşk için sevgili, gündüz için güneş geldi. Güneş o yüze peçe gibidir.

Yani, aşkı parlatan, ışıklandıran sevgili ve maşuktur. Nasıl ki gündüzü gündüz yapan ve parlatan da güneştir. Ve aşk iki çeşittir: Ya suretten uzak olan Hakk'a olur yahut Hakk'ın güzelliğinin tecelli ettiği güzel bir surete olur. Her iki çeşit aşkta da, sevgili ve maşuk o aşkın parlaklığı ve nuru gelmiştir. Bu sebeple gündüze güneş lazım olduğu gibi, bu aşka da maşuk lazımdır. Fakat hakiki maşukun aşka verdiği parlaklık, zahiri güneşin gündüze verdiği parlaklığa ve aydınlığa benzemez. Çünkü o zahiri güneş Hakk'ın güzelliğinin peçesi ve perdesidir. Peçesiz olarak Hakk'ın güzelliğinin verdiği parlaklık başka ve peçenin verdiği parlaklık başkadır.

Ya'nî, aşkı parlatan, ziyalaştıran yâr ve ma'şûktur. Nitekim gündüzü gündüz yapan ve parlatan dahi güneştir. Ve aşk iki nevi'dir: Ya sûretten münezzeh olan Hakk'a olur veyâhud cemâl-i Hakk'ın mazharı olan bir güzel sûrete olur. Her iki nevi' aşkta dahi, yâr ve ma'şûk o aşkın revnakı ve nûru gelmiştir. Binâenaleyh gündüze güneş lâzım olduğu gibi, bu aşka da ma'şûk lâzımdır. Fakat ma'şûk-ı hakîkînin aşka verdiği revnak, sûrî güneşin gündüze verdiği revnaka ve parlaklığa benzemez. Zîrâ o sûrî güneş cemâl-i Hakk'ın nikābı ve hicabıdır. Nikābsız olarak cemâl-i Hakk'ın verdiği revnak başka ve nikābın verdiği revnak başkadır.

4067. O kimse ki, yârin yüzünden nikābı tanımaz, güneşe tapıcıdır; ondan el kaldır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4067. O kimse ki, sevgilinin yüzünden peçeyi tanımaz, güneşe tapıcıdır; ondan el çek!

Yani, gerçek sevgilinin güzelliğini onun peçesinden ayırt edip tanımayan kimse, peçe olan güneşe tapıcıdır; ondan el çek ve uzaklaş! Çünkü onda bir fayda bulamazsın. Bilinmeli ki aşk, ya gerçek ya da mecazî olur. Gerçek aşk, suretten uzak olan Hakk'ın aşkıdır. Mecazî aşk ise, Hakk'ın güzelliğinin peçesi olan güzel suretlerin aşkıdır ki, bu mecazî aşkta Mecnun'un Leyla'ya olan aşkı gibi nefsanî şehvetin dahli yoktur. Çünkü bu mecazî aşkta âşık kendi nefsinin hazzından vazgeçer ve maşuk olan surette fani olur. Karşısına bin tane başka güzel suret çıksa hiçbirine iltifat etmez. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 17. bölümünde Hz. Pir şöyle buyurur: "Mecnun'un zamanında Leyla'dan daha çok güzeller yok muydu? Fakat Mecnun'un sevgilisi değildiler. Mecnun'a dediler ki: "Leyla'dan daha güzeller vardır, sana getirelim." Mecnun cevap verdi ki: "Nihayet ben Leyla'nın suretine muhabbet etmiyorum ve Leyla suret değildir; benim elimde bir kadeh gibidir. Ben o kadehten şarap içiyorum. Bu sebeple ben ondan içtiğim şaraba âşığım. Halbuki sizin nazarınız kadehedir; şaraptan haberdar değilsiniz." Şimdi Mecnun aşk şarabını, Hakk'ın güzelliğinin peçesi olan Leyla'nın mecazî varlığından içerdi. Fakat bu peçe hayaldir. Bunun için Hz. Pir efendimiz yine Fîhi Mâ Fîh'lerinin 42. bölümünde şöyle buyururlar: "Aşk yanıltıcı, hataya düşürücü hayal ile olduğu zaman dahi vecd (manevî coşku) sebebi olursa, bu vecd Habîr (her şeyden haberdar olan) ve Basîr (her şeyi gören) olan gerçek maşuka âşık olan âşığın vecdi gibi değildir. O âşığın hali karanlıkta maşuk zannı ile direği kucaklayıp ağlayan ve şikayet eden kimseye benzer. Bunun lezzeti Hayy (diri) ve Habîr olan maşukun boynuna sarılmaya benzemez." Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, şehveti gidermek için bir güzel kadın suretine muhabbet, mecazî aşk değildir, aksine hayvanî bir eğilimdir; ve hayvanî eğilimde şehveti gidermek için bir güzel sureti bırakıp diğerine geçmek vardır. Mecazî aşkın kemalinden Allah'ın inayetiyle gerçek aşka geçilmek mümkün olduğuna işaretle المجاز قنطرة الحقيقة yani "mecaz hakikatin köprüsüdür" denilmiştir. İmruü'l-Kays'ın mecazî aşkı dahi bu türden olduğu anlaşılıyor.

Ya'nî, yâr-i hakîkînin cemâlini onun nikābından tefrîk edip tanımayan kimse, nikāb olan güneşe tapıcıdır; ondan el kaldır ve uzaklaş! Zîrâ onda bir fâide bulamazsın. Ma'lûm olsun ki aşk, ya hakîkî veyâ mecâzî olur. Aşk-ı hakîkî sûretten münezzeh olan Hakk'ın aşkıdır. Aşk-ı mecâzî ise, cemâl-i Hakk'ın nikabı olan güzel sûretlerin aşkıdır ki, bu aşk-ı mecâzîde Mecnûn'un Leyla'ya olan aşkı gibi şehvet-i nefsânînin dahli yoktur. Zîrâ bu aşk-ı mecâzîde âşık kendi nefsinin hazzından geçer ve ma'şûk olan sûrette fânî olur. Karşısına bin tâne başka güzel sûret çıksa hiçbirisine iltifat etmez. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 17. faslında Hz. Pîr şöyle buyurur: "Mecnun'un zamanında Leyla'dan daha çok güzeller yok mu idi? Fakat Mecnûn'un mahbûbu değil idiler. Mecnûn'a dediler ki: "Leyla'dan daha güzeller vardır, sana getirelim." Mecnûn cevâb verdi ki: "Nihâyet ben Leylâ'nın sûretine muhabbet etmiyorum ve Leylâ sûret değildir; benim elimde bir kadeh gibidir. Ben o kadehten şarâb içiyorum. Binâenaleyh ben ondan içtiğim şarâba âşığım. Halbuki sizin nazarınız kadehedir; şarâbdan âgâh değilsiniz." İmdi Mecnûn şarâb-ı aşkı, cemâl-i Hakk'ın nikābı olan Leylâ'nın vücûd-i mecâzîsinden içerdi. Fakat bu nikāb hayâldir. Bunun için Hz. Pîr efendimiz yine Fîhi Mâ Fîh lerinin 42. faslında şöyle buyururlar: "Aşk galata, hatâya düşürücü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olursa, bu vecd Habîr ve Basîr olan ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan âşığın vecdi gibi değildir. O âşığın hâli karanlıkta ma'şûk zannı ile direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kimseye benzer. Bunun lezâzeti Hayy ve Habîr olan ma'şûkun boynuna sarılmaya benzemez." Bu îzâhâttan anlaşılıyor ki, kazâ-yı şehvet için bir güzel kadın sûretine muhabbet, aşk-ı mecâzî değildir, belki meyl-i hayvânîdir; ve meyl-i hayvânîde kazâ-yı şehvet için bir güzel sûreti bırakıp diğerine geçmek vardır. Aşk-ı mecâzînin kemâlinden inâyet-i Hak'la aşk-ı hakîkîye geçilmek mümkin olduğuna işaretle المجاز قنطرة الحقيقة ya'nî "mecâz hakikatin köprüsüdür" denilmiştir. İmruü'l-Kays'ın aşk-ı mecâzîsi dahi bu kabilden olduğu anlaşılıyor.

4068. Gündüz odur, âşığın gıdâsı dahi odur, gönül dahi odur, âşığın dilsûzluğu dahi odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4068. Gündüz odur, âşığın gıdası dahi odur, gönül dahi odur, âşığın gönül yanıklığı dahi odur.

Âşık, maşukunun aşkında kaybolduğu zaman, onun gündüzü ve gıdası ve gönlü ve kalbinin yanması dahi hep maşukudur; ortada o âşığın kendisi yoktur.

Âşık ma'şûkunun aşkında müstağrak olduğu vakit, onun gündüzü ve gıdâsı ve gönlü ve kalbin yanması dahi hep ma'şûkudur; ortada o âşığın kendisi yoktur.

4069. Balıklara suyun aynından ekmek ve su ve libâs ve ilaç ve uyku nakd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4069. Balıklara suyun kendisinden ekmek, su, giysi, ilaç ve uyku nakit oldu.

Yani, görünür denizde yaşayan balıklara ekmek, su, giysi, ilaç ve uyku nakdi nasıl ki suyun kendisinden meydana gelirse, Hak'ın hakiki varlık denizinin balıkları hükmünde olan ilahi âşıklara da her türlü ihtiyaç bu hakiki denizin kendisinden meydana gelir. Bu sebeple onların bu mecazi varlığa asla ihtiyaçları olmaz.

Ya'nî, sûrî denizde yaşayan balıklara ekmek ve su ve libâs ve ilâç ve uyku nakdi nasıl ki suyun aynından hâsıl olursa, vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsının balıkları mesâbesinde olan uşşâk-ı ilâhîye dahi her türlü ihtiyaç bu deryâ-yı hakîkînin aynından hâsıl olur. Binâenaleyh onların bu vücûd-i mecâzîye asla ihtiyaçları olmaz.

4070. O memeden süt tutan çocuk gibidir. O iki âlemde sütün gayrını bilmez. [4048]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4070. O, memeden süt emen çocuk gibidir. O, iki âlemde sütten başkasını bilmez.

Yani, çocuk sütü doğal bir sevk ile bilir. Çünkü karnı acıkınca onun doğal bir ihtiyacı olur. Fakat idrak ile bilmez ve sütün mahiyetini anlamaz. Bu sebeple hem bilir hem de bilmez. Bunun gibi âşık da hakiki varlıktan emdiği bu aşk sütüne tabiatı gereği kendini muhtaç bilir. Fakat idrak ile onun mahiyetini bilemez. Çünkü tedbirin ve idrak ile bilmenin bu tarafa yolu yoktur. Eşref-i Rûmî'nin (k.s.) beyti: "Hayran ve mest olmuşum ki, yâri bilişten bilmem; Gözüm nereye baksa Rahman'ın sureti görünür."

Ya'nî, çocuk sütü sevk-i tabîî ile bilir. Çünkü karnı acıkınca onun bir ihtiyâc-ı tabîîsi olur. Fakat idrak ile bilmez ve sütün mâhiyetini anlamaz. Binâenaleyh hem bilir ve hem de bilmez. Bunun gibi âşık dahi vücûd-i hakîkîden emdiği bu aşk sütüne tab'an kendini muhtaç bilir. Fakat idrak ile onun mâhiyetini bilemez. Çünkü tedbîrin ve idrak ile bilişin bu tarafa yolu yoktur. Beyt-i Eşref-i Rûmî (k.s.): Aceb hayrân ü mestim ki, bilişten bilmezem yâri; Gözüm her kande ki baksa görünür sûret-i Rahmân.

4071. Bu genc-nâme ruhu perîşân etti, tâ ki fatihi ve meftûhu bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4071. Bu gençlik kitabı ruhu perişan etti, tâ ki fatihi ve fethedileni bulsun!

"Gençlik kitabı"ndan kasıt, sözlerinin altında ilahi hakikatler ve bilgilerden oluşan altınlar ve cevherler gömülü olan bu Mesnevî-i Şerif'in bütün yapısı veya suretler sahibi bu kale hikâyesi ve özellikle hakiki aşka dair olan İmruü'l-Kays'ın kıssası olması uygundur. "Gîc", burada "perişan ve dağınık" demektir, başka anlamları da vardır. Yani, bu gençlik kitabı, fatihi ve fethedileni, yani aşk yolunu açanı ve açılmış olan aşkı bulmak için ruhu perişan etti.

"Genc-nâme"den murâd, elfâzı altında hakāyık ve maârif-i ilâhiyye altınları ve cevherleri medfûn olan bu Mesnevî-i Şerîfin hey'et-i mecmûası veyâhud bu kal'a-i zâtü's-suver hikâyesi ve husûsiyle aşk-ı hakîkîye dâir olan İmruü'l-Kays'ın kıssası olmak münasibdir. "Gîc", burada "perîşân ve perâkende" demek olup diğer ma'nâları da vardır. Ya'nî, bu genc-nâme fâtihi ve meftûhu ya'nî aşk yolunu açanı ve açılmış olan aşkı bulmak için rûhu perîşân etti.

4072. Revişte perîşan olmaz; belki onda onun hâmili derya olur, sel ve ırmak değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4072. Gidişte perişan olmaz; aksine onda onun taşıyıcısı derya olur, sel ve ırmak değil!

Fakat insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesi altında meydana gelen gidişte ve sülûkte (tasavvuf yolculuğunda) ruh perişan olmaz. Aksine o sülûk içinde o aşkın taşıyıcısı olan sâlik (Hakk Yolcusu) hakiki varlık deryasının aynısı olur. O deryanın seli ve ırmağı mesabesinde olan izafî varlık (mutlak varlığa göre) mertebesinde kalmaz. Rubâî: Nazmen tercüme: "Aşk geldi, damarlardaki kanım gibi oldu, Varlık boşalıp her tarafım yâr ile doldu.

Fakat insân-ı kâmilin terbiyesi altında vâki' olan revişde ve sülükde rûh perîşân olmaz. Belki o sülük içinde o aşkın hâmili olan sâlik vücûd-i hakîkî deryâsının aynı olur. O deryânın seli ve ırmağı mesâbesinde olan vücûd-i izafî mertebesinde kalmaz. Rubâî: Nazmen tercüme: "Aşk geldi, damarlardaki kanım gibi oldu, Varlık boşalıp her tarafım yâr ile doldu.

4073. O kimse ki, vaktaki bulur, "bulur" kaybolur. Bir sel gibi deryanın garkı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4073. O kişi ki, bulduğu zaman, "bulur" kaybolur. Bir sel gibi denizin içinde kaybolur.

O kişi ki, aşkı açanı ve açılmış olan aşkı bulur, artık o kişiden "bulur" ifadesi kaybolur. Çünkü "bulur" ifadesi çokluklar için konulmuş bir kelimedir; ve bulmak için kaybolup bulunan ve bulan bir kişi gereklidir. Bu fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesinde ise, çokluklar yoktur. Burada Hakk Yolcusunun bir sel gibi olan izafî varlığı, hakiki varlık denizinin içinde kaybolur.

O kimse ki, aşkı açanı ve açılmış olan aşkı bulur, artık o kimseden "bulur" ta'bîri kaybolur. Zîrâ “bulur" ta'bîri keserât için mevzû' olan bir lügattir; ve bulmak için kaybolup bulunan ve bulan kimse lâzımdır. Bu fenâ-fillâh mertebesinde ise, keserât yoktur. Burada sâlikin bir sel gibi olan vücûd-i izâfisi vücûd-i hakîkî deryâsının garkı olur.

4074. Tâne kayboldu; ondan sonra incir olur. "Sen ölmedikçe altın vermedim" bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4074. Tane kayboldu; ondan sonra incir olur. "Sen ölmedikçe altın vermedim" bu olur.

Yani, örneğin incir çekirdeği tanesi toprağa gömülüp kayboldu; ondan sonra birçok çekirdeğin birliğini içeren incir olarak ortaya çıktı. Bunun gibi Hakk Yolcusu kendi vehmedilmiş varlığını hakiki varlığa gömüp kaybetmedikçe, isimlerin birliği ile insân-ı kâmil şeklinde ortaya çıkmaz. İşte yukarıda Sadr-ı Cihan kıssasında fakir fakihin sadaka almak için kendini nihayet ölü şeklinde gösterdikten sonra Sadr-ı Cihan'dan ihsan alması ve Sadr-ı Cihan'ın ona: [Yani] گفت لیکن تا نمردی ای عنود ای جناب من نبردی هیچ جود "Fakat ey inatçı! Sen ölmedikçe benim cenabımdan asla ihsan alamadın ve sana altın vermedim" [6. cilt 3860 numaralı beyit] demesinin anlamı bu olur. يَا عَاذِلَ الْعَاشِقِينَ دَعْ فِئَةٌ أَضَلُّهَا اللَّهُ كَيْفَ تُرْشِدُهَا Onların duraklamalarından sonra Çin beldelerinde taht şehri olan şehirde gizlenmeleri ve sabrın uzamasından sonra o büyüğün: "Ben gittim, elveda! Kendimi şaha arz ederim" diye sabırsız olması.

"Ya ayağım beni amacıma ulaştırır, yahut kalbim gibi başımı da oraya bırakırım."

"Ya ayağım beni amaca ve murada eriştirir, yahut gönlüm gibi başımı da oraya koyarım."

Ve kardeşlerinin nasihatinin ona fayda etmemesi.

"Ey aşıkları ayıplayan kimse! Bu taifeyi bırak! Onları Allah saptırdı; sen onları nasıl doğru yola iletirsin?"

"Meks", kalmak ve durmak ve duraklamak. "Mütevârî", bir şeyin arkasına gizlenmiş olan. Yani, üç şehzade bulundukları yerde duraklayıp birçok müzakereden sonra, Çin memleketinin şehirlerinden taht ve idare merkezi olan şehre gidip orada saklandılar; ve sevdiklerine karşı sabırları uzadı. Şehzadelerin en büyüğü diğer kardeşlerine hitaben: "Ben gidiyorum, size elveda! Kendimi şaha arz edeceğim ve halimi bildireceğim" diye sabırsız oldu ve Arapça olarak bu beyti söyledi: "Ya himmetimin ayağı beni amacım olan sevgilime ulaştırır, yahut gönlümü buraya bıraktığım gibi, başımı da burada feda ederim." Farsça beyit dahi bu Arapça beytin tamamen tercümesidir. Ve kardeşleri her ne kadar "Kendini şaha arz etme ve halini söyleme, sabret!" diye nasihat ettiler ise de onların bu nasihati kar etmedi ve onlara cevaben dedi: "Ey aşıkları, akla aykırı olan fiil ve hareketlerden dolayı ayıplayan kimse! Bu aşıklar taifesini kendi hallerine bırak! Zira onları akıl ve tedbir yolundan Yüce Allah şaşırttı. Sen onlara nasıl akıl ve tedbirin doğru yolunu gösterebilirsin?"

Ya'nî, meselâ incir çekirdeği tânesi toprağa gömülüp kayboldu; ondan sonra birçok çekirdeklerin cem'iyetini hâiz olan incir olarak zâhir oldu. Bunun gibi sâlik kendi mevhûm olan varlığını vücûd-i hakîkîye gömüp kaybetmedikçe cem'iyyet-i esmâiyye ile insân-ı kâmil sûretinde zâhir olmaz. İşte yukarıda Sadr-ı Cihân kıssasında fakîr fakîhin sadaka almak için kendini nihâyet ölü sûretinde gösterdikten sonra Sadr-ı Cihân'dan ihsân alması ve Sadr-ı Cihân'ın ona: [Ya'nî] گفت لیکن تا نمردی ای عنود ای جناب من نبردی هیچ جود "Fakat ey inatçı! Sen ölmedikçe benim cenâbımdan aslâ ihsân alamadın ve sana altın vermedim" [6. cilt 3860 numaralı beyit] demesinin ma'nâsı bu olur. يَا عَاذِلَ الْعَاشِقِينَ دَعْ فِئَةٌ أَضَلُّهَا اللَّهُ كَيْفَ تُرْشِدُهَا Onların tevakkuflarından sonra Çin beldelerinde tahtgâh olan şehirde mütevârî olmaları ve sabrın uzamasından sonra o büyüğün: "Ben gittim, elveda'! Kendimi şâha arz ederim" diye sabırsız olması.

"Ya ayağım beni maksûduma nâil eder, yâhud kalbim gibi başımı da oraya bırakırım."

"Ya ayağım beni maksûda ve murâda eriştirir, yâhud gönlüm gibi başımı da oraya koyarım."

Ve kardeşlerinin nasîhatinin ona fâide tutmaması.

"Ey âşıkları ayıplayan kimse! Bu tâifeyi bırak! Onları Allâh ıdlâl etti; sen onları nasıl irşâd edersin?"

"Meks", kalmak ve durmak ve tevakkuf etmek. "Mütevârî", bir şeyin arkasına gizlenmiş olan. Ya'nî, üç şehzâde bulundukları yerde tevakkuf edip birçok müzakereden sonra, Çin memleketinin şehirlerinden tahtgâh ve makarr-ı idâre olan şehre gidip orada saklandılar; ve ma'şûklarına karşı sabırları uzadı. Şehzadelerin en büyüğü diğer kardeşlerine hitâben: "Ben gidiyorum, size elveda'! Kendimi şâha arz edeceğim ve hâlimi bildireceğim" diye sabırsız oldu ve Arabî olarak bu beyti söyledi: "Ya himmetimin ayağı beni maksûdum olan ma'şûkuma nâil eder, yâhud gönlümü buraya bıraktığım gibi, başımı da burada fedâ ederim." Fârisî beyit dahi bu Arabça beytin tamâmen tercümesidir. Ve kardeşleri her ne kadar "Kendini şâha arz etme ve hâlini söyleme, sabret!" diye nasîhat ettiler ise de onların bu nasihati kâr etmedi ve onlara cevâben dedi: "Ey âşıkları, tavr-ı akla muhâlif olan efâl ve harekâttan dolayı ayıplayan kimse! Bu âşıklar tâifesini kendi hallerine bırak! Zîrâ onları akıl ve tedbîr yolundan Allâh Teâlâ şaşırttı. Sen onlara nasıl akıl ve tedbirin doğru yolunu gösterebilirsin?"

4075. O büyük dedi: "Ey benim kardeşlerim! Benim bu cânım intizardan dudağa geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4075. O büyük dedi: "Ey benim kardeşlerim! Benim bu cânım intizardan dudağa geldi."

Birçok müzakereden sonra üç şehzadenin en büyük kardeşleri diğerlerine hitaben dedi: "Ey benim kardeşlerim! Benim bu canım, maşukuma kavuşma beklentisinden dolayı dudağıma geldi, yani ölmeye yaklaştım."

Birçok müzakereden sonra üç şehzâdenin en büyük kardeşleri diğerlerine hitâben dedi: "Ey benim kardeşlerim! Benim bu cânım ma'şûkuma kavuşmak intizârından dolayı dudağıma geldi, ya'nî ölmeye yaklaştım."

4076. Lâübâlî olmuşum. Sabrım kalmadı. Muhakkak bu sabır beni ateşe oturttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4076. Kayıtsız olmuşum. Sabrım kalmadı. Muhakkak bu sabır beni ateşe oturttu.

"Lâ-übâlî", "her hususta kayıtsızım" anlamında Arapça bir terkip (birleşik kelime)dir. Yani, "Bende can korkusu kaydı gitti ve sabrım kalmadı. 'Beklemek ateşten daha şiddetlidir' atasözü gereğince, beklemek ve intizar etmek sabrı beni ateşe oturttu."

“Lâ-übâlî", "her husûsta kayıtsızım" ma'nâsında terkîb-i Arabî'dir. Ya'nî, "Bende cân korkusu kaydı gitti ve sabrım kalmadı. "İntizar ateşten daha şe-dîddir" darb-ı meseli mûcibince, beklemek ve intizâr etmek sabrı beni ateşe oturttu."

4077. Bu sabır edicilikten benim takatim tâk oldu. Benim vâkı'am âşıkların ibreti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4077. Bu sabır edicilikten benim gücüm tükendi. Benim başıma gelen olay âşıkların ibreti oldu.

"Tâk şuden", tek ve ayrı olmak anlamındadır. Çünkü "tâk", "tek sayı"ya denir; ve "ayrı olmak" kinaye yoluyladır. Yani, "Güç denilen anlam benden ayrıldı ve sabır etme gücü bende kalmadı, demek olur. Bu aşk yüzünden benim başıma her ne gelirse, âşıklar benden ibret alırlar."

"Tâk şuden", ferd ve cüdâ olmak ma'nâsınadır. Zîrâ “tâk", "tek aded"e derler; ve "cüdâ olmak" kinâye tarîkıyladır. Ya'nî, "Tâkat denilen ma'nâ ben-den ayrıldı ve sabır edicilik tâkati bende kalmadı, demek olur. Bu aşk yüzün-den benim başıma her ne gelirse, âşıklar benden ibret alırlar."

4078. Ben firak içinde candan tok olmuşum. Firak içinde diri olmak nifak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4078. Ben ayrılık içinde candan bıkmışım. Ayrılık içinde diri olmak nifak geldi.

Yani, "Ben sevgilimin ayrılığı içinde candan bıktım. Çünkü ayrılık içinde diri olmak ve yaşamak nifaktır ve içi başka dışı başka bir hâlde olmaktır. Çünkü ayrılık hâlinde âşığın bâtını ölüm ve zâhiri yaşayıştır."

Ya'nî, "Ben ma'şûkumun ayrılığı içinde candan bıktım. Zîrâ firâk ve ayrı-lık içinde diri olmak ve yaşamak nifaktır ve içi başka dışı başka bir hâlde ol-maktır. Çünkü hâl-i firâkta âşığın bâtını ölüm ve zâhiri yaşayıştır."

4079. Nice bir onun ayrılığının derdi beni öldürsün! Aşk, bana baş bağışla-mak için başımı kes!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4079. Onun ayrılığının derdi beni ne zamana kadar öldürsün! Aşk, bana baş bağışlamak için başımı kes!

"Sevgilimden ayrı olmanın derdi benim içimi ne zamana kadar öldürüp dursun! Benim bu görünen başımı kes ki, bu görünen hayatım kesilsin ve aşk bana manevî bir baş bağışlasın ve ben mana âleminde yaşayayım!"

"Ma'şûkumdan ayrı olmak derdi benim bâtınımı ne zamâna kadar öldü-rüp dursun! Benim bu zâhir başımı kes ki, bu hayât-ı zâhiriyyem munkatı' olsun ve aşk bana bir ma'nevî baş bağışlasın ve ben ma'nâ âleminde yaşa-yayım!"

4080. Benim dînim aşkta diri olmaktır. Bu candan ve baştan dirilik benim [4059] ârımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4080. Benim dinim aşkta diri olmaktır. Bu candan ve baştan dirilik benim [4059] ayıbımdır.

"Benim dinim ve mezhebim aşk ile yaşamak ve aşktan diri olmaktır. Bu hayvanî ruhtan ve bu cismanî olan baştan meydana gelen dirilik ve hayat benim için ayıptır." Hz. Pîr'in beyti:

"Aşksız geçen ömrü hiç hesaba katma; aşk âb-ı hayâttır. O aşkı kalbine ve canına kabul et!"

"Benim dînim ve mezhebim aşk ile yaşamak ve aşktan diri olmaktır. Bu rûh-ı hayvânîden ve bu cismânî olan baştan hâsıl olan dirilik ve hayât benim için ârdır." Beyt-i Hz. Pîr:

"Aşksız geçen ömrü hiç hesâba katma; aşk âb-ı hayâttır. O aşkı kalbine ve cânına kabûl et!"

4081. Kılıç aşığın cânından toz süpürücüdür. Zîrâ kılıç günahları mahv edici vâki' oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4081. Kılıç, aşığın canından toz süpürücüdüdür. Çünkü kılıç, günahları yok edici olarak meydana geldi.

"Gerd-rûb", bileşik bir sıfattır, "toz süpürücü" demektir. Yani, "Hak aşkının kılıcı, aşığın canından nefse ait sıfatların tozlarını süpürücüdür. Çünkü hadis-i şerifte السيف محاء الذنوب yani "Kılıç günahları yok edicidir" buyrulmuştur. Yani Hak yolunda öldürülenlerin günahları bağışlanır demektir.

"Gerd-rûb", vasf-ı terkîbîdir, "toz süpürücü" demektir. Ya'nî, "Aşk-ı Hak kılıcı âşığın cânından sıfât-ı nefsâniyye tozlarını süpürücüdür. Zîrâ ki hadîs-i şerîfte السيف محاء الذنوب ya'nî "Kılıç günahları mahv edicidir" buyurulmuştur. Ya'nî Hak yolunda maktûl olanların günahları mağfür olur demektir."

4082. Vaktaki tenin tozu gitti, ayım parladı. Benim cânımın ayı saf havayı buldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4082. Vakti geldiğinde tenin tozu gitti, ayım parladı. Benim canımın ayı saf havayı buldu.

Vakti geldiğinde cismin tozu olan nefsanî sıfatlar gitti, benim ay gibi olan insan ruhum parladı ve bu ruhun sıfatları ortaya çıktı. Benim canımın ayı bulanık olan nefsanî heveslerden kurtuldu, ruhanî tesirler âleminin saf olan havasını buldu.

"Vaktāki cismin tozu olan nefsânî sıfatlar gitti, benim ay gibi olan rûh-ı insânîm parladı ve bu rûhun sıfatları zâhir oldu. Benim cânımın ayı bulanık olan hevâ-yı nefsânîden kurtuldu, rûhâniyet âleminin sâf olan havasını buldu."

4083. Ey sanem! Ömürlerce senin aşkının davulu üzerine "Muhakkak benim hayâtım mevtimde diri!" vururum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4083. Ey sevgili! Ömürlerce senin aşkının davulu üzerine "Muhakkak benim hayatım ölümümde diridir!" diye vururum.

"Ey gerçek sevgili! Ömürlerce ve senelerce Senin aşkının davulu üzerine "Muhakkak benim hayatım ölümümde diridir!" ilahisini okuyup çalarım." İkinci mısrada Hüseyin b. Mansûr-ı Hallâc (a.s.) hazretlerinin اقتلوني يا ثقاتي ان فى قتلى حياتي yani "Ey güvenilir kişiler! Beni öldürün! Muhakkak benim hayatım benim öldürülmemdedir" beytine işaret buyrulur.

"Ey ma'şûk-ı hakîkî! Ömürlerce ve senelerce Senin aşkının davulu üzerine "Muhakkak benim hayâtım ölümümdedir!" neşîdesini okuyup çalarım." İkinci mısra'da Hüseyin b. Mansûr-ı Hallâc hazretlerinin اقتلوني يا ثقاتي ان فى قتلى حياتي ya'nî "Ey mu'temedler! Beni öldürün! Muhakkak benim hayâtım benim katlimdedir" beytine işaret buyurulur.

4084. Cân su kuşluğu da'vâsını etmiştir. Belâ tufânından ne vakit figān tutar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4084. Can, su kuşluğu iddiasını etmiştir. Bela tufanından ne zaman feryat eder!

Yani, "Can su kuşu gibidir ve ruhanîlik âlemi de denize benzer. Bu sebeple can, ruhanîlik âlemine mensup olma iddiasını etmiştir. Cismanî olan bela tufanından ne zaman feryat ve figan eder!"

Ya'nî, “Cân su kuşu gibidir ve rûhâniyet âlemi dahi deryâya benzer. Binâ-enaleyh cân rûhâniyet âlemine mensûbluk da'vâsını etmiştir. Cismânî olan belâ tûfânından ne vakit feryâd ve figān eder!"

4085. Kaz için geminin kırılmasından ne gam vardır! Onun gemisi su üzerinde ayak vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4085. Kaz için geminin kırılmasından ne gam vardır! Onun gemisi su üzerinde ayak vurur.

Örneğin su kuşu olan kaz için geminin kırılıp batmasından ne gam vardır! Onun gemisi su üzerinde kendi ayağı olur ve gemisiz olarak denizde yüzer. Bunun gibi, cisim gemisinin kırılmasından ve harap olmasından, su kuşu mesabesinde olan ruh için ne gam vardır! Onun gemisi, deniz mesabesinde olan ruhanîlik âleminde kendi varlığının ayağı olur.

"Meselâ su kuşu olan kaz için geminin kırılıp batmasından ne gam vardır! Onun gemisi su üzerinde kendi ayağı olur ve gemisiz olarak deryâda yüzer. Bunun gibi cisim gemisinin kırılmasından ve harâb olmasından su kuşu mesâbesinde olan rûh için ne gam vardır! Onun gemisi deryâ mesâbesinde olan rûhâniyet âleminde kendi varlığının ayağı olur."

4086. Cânım ve tenim bu da'vâdan diri olur. Ben bu da'vâdan nasıl susarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4086. Canım ve tenim bu iddiadan diri olur. Ben bu iddiadan nasıl susarım!

"Ruhum ve bedenim bu su kuşluğu iddiasından veya aşk iddiasından diri olur. Bana manevî hayat bağışlayan bu iddiadan nasıl susarım!"

"Rûhum ve cismim bu su kuşluğu da'vâsından veyâhud da'vâ-yı aşktan diri olur. Bana hayât-ı ma'nevî bahş eden bu da'vâdan nasıl susarım!"

4087. Rüya görüyorum, fakat uykuda değil! Müddeîyim fakat yalancı değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4087. Rüya görüyorum, fakat uykuda değil! İddia sahibiyim fakat yalancı değil!

Yani, "Halkın uyudukları zaman gördükleri misal ve berzah âlemini ben de rüyada görüyorum; fakat uyku hâli içinde değil, uyanıklık hâli içinde görüyorum. Bu hususta iddia sahibiyim. Fakat kuru dava sahibi olan yalancı değilim!"

Bilinmeli ki, misal ve dünya ve berzah suretlerinin hepsi ilahi isim ve sıfatların tecelli yerleri olup, ancak hayalden ibarettir ve bu hayaller içinde tecelli eden ancak Hak'tır. Gaflet ehli dünya hayalleri içinde boğulduklarından bu dünya suretlerinin hayalleri diğer âlemlerin hayali suretlerine perde olur. Bunlardan bazıları ancak kalbinin saflığı oranında uyku halinde misal âleminin hayali suretlerini görebilirler. Buna "rüya" derler. Fakat Hakk Yolcusu dünyevi olan hayali suretlerden alakasını kestiği ve gözlerini kapadığı zaman, ona uyanıklık hali içinde misali ve berzahi olan hayali suretler ortaya çıkar. Buna da "vâkıa" derler. Hakk Yolcusunun nazarında bu suretlerin hepsi kalktığı zaman ona hakikatlerin hakikati olan Hak ortaya çıkar.

Ya'nî, "Halkın uyudukları vakit gördükleri misal ve berzah âlemini ben de rü'yâda görüyorum; fakat uyku hâli içinde değil, uyanıklık hâli içinde görü-yorum. Bu husûsta müddeîyim. Fakat kuru da'vâ sâhibi olan yalancı değilim!"

Ma'lûm olsun ki, misâl ve dünyâ ve berzah sûretlerinin cümlesi mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye olup, ancak hayâlden ibârettir ve bu hayâlât içinde cilveger olan ancak Hak'tır. Ehl-i gaflet dünyâ hayâlâtı içinde müstağrak ol-duklarından bu dünyâ sûretlerinin hayâlâtı diğer âlemlerin suver-i hayâliy-yesine hicâb olur. Bunlardan ba'zıları ancak kalbinin safveti nisbetinde uyku hâlinde âlem-i misâlin suver-i hayâliyyesini görebilirler. Buna "rü'ya" derler. Fakat vaktâki sâlik dünyevî olan suver-i hayâliyyeden alâkasını keser ve gözlerini kapar, ona uyanıklık hâli içinde misâlî ve berzahî olan suver-i ha- yâliyye zâhir olur. Buna da “vâkıa" derler. Sâlikin nazarında bu sûretlerin cümlesi kalktığı vakit ona hakikatü'l-hakāyık olan Hak zâhir olur.

4088. "Eğer benim yüz kere boynumu vursan, şem' gibiyim, aydınlığı artırırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4088. "Eğer benim yüz kere boynumu vursan, şem' gibiyim, aydınlığı artırırım."

Yani, "Benim hâlim muma benzer. Mumun başındaki fitil makas ile kesildikçe aydınlığı çoğaldığı gibi, benim de bedenimin fitili mesâbesinde olan nefsimin birçok sıfatından her birisi kesilip yok edildikçe ruhumun parlaklığı artar."

Ya'nî, “Benim hâlim muma benzer. Mumun başındaki fitil makas ile kesildikçe aydınlığı çoğaldığı gibi, benim de cismâniyetimin fitili mesâbesinde olan nefsimin birçok sıfatlarından her birisi kesilip izâle edildikçe rûhumun parlaklığı artar."

4089. "Eğer ateş harmanın önünü ve arkasını tutsa, gece gidicilere o ayın harmanı kâfidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4089. "Eğer ateş harmanın önünü ve arkasını tutsa, gece yolcularına o ayın harmanı yeterlidir."

Yani, "Eğer yokluk ateşi beden harmanının önünü ve arkasını tutsa, yani her tarafını kaplasa, bu doğal karanlık içinde yolculuk edenlere o ay gibi parlak olan ruhun harmanı yeter. Çünkü insan ruh ve bedenden oluşmuştur. Bedenin kuvveti giderse ruhun kuvveti ortaya çıkar."

Ya'nî, "Eğer fenâ ateşi cisim harmanının önünü ve arkasını tutsa, ya'nî her tarafını kaplasa, bu zulmet-i tabîiyye içinde sefer edenlere o ay gibi parlak olan rûhun harmanı yeter. Zîrâ insân rûh ile cisimden mürekkebdir. Cismin kuvveti giderse rûhun kuvveti zâhir olur."

4090. "Kardeşlerin hilesi Ya'kūb peygamberden Yûsuf'u gizli ve muhtefî etmiş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4090. "Kardeşlerin hilesi Ya'kūb peygamberden Yûsuf'u gizli ve muhtefî etmiş idi."

Örneğin, kardeşlerinin hilesi Yûsuf (a.s.)ı babası olan Ya'kūb peygamber (a.s.)dan gizlemiş ve saklamış idi. Bunun gibi, ruh Yûsuf'unu bu cismaniyet âleminde, onun kardeşleri olan hayvanî ruhun (nefsin hayvani yönü) sıfatları hile ile kendi aslı olan Hak'tan örttüler ve gizlediler.

Meselâ kardeşlerinin hîlesi Yûsuf (a.s.)ı babası olan Ya'kūb peygamber (a.s.)dan gizlemiş ve saklamış idi. Bunun gibi rûh Yûsuf'unu bu cismâniyet âleminde onun kardeşleri olan rûh-ı hayvânînin sıfatları hîle ile kendi aslı olan Hak'tan örttüler ve gizlediler.

4091. "Hile yapıcılık ile onu sakladılar. Nihayet gömlek gammazlık etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4091. "Hile yapıcılık ile onu sakladılar. Nihayet gömlek gammazlık etti."

Evet, ruh Yusuf'unu bu nefse ait sıfatlar hilekârlık ile bu cismaniyet âleminde kendi aslı olan Hak'tan gizlediler ve perde arkasına koydular. Fakat nihayet gömlek mesabesinde olan o ruh Yusuf'unun o bedenin yoğunluğu perdesi arkasından görünen sıfatlarının kokusu ve eseri bu Yusuf'un varlığını insana haber verdi ve gammazlık etti. Büyük şehzadenin dilinden olan bu sözlerin, mürşitsiz kendi görüş ve tedbirleriyle yaptıkları mücadeleler vasıtasıyla ruhanî âleme ve nihayet Hakk'a ulaşmak isteyenlere ait olduğu aşağıdaki şerefli beyitler karinesiyle anlaşılır.

"Evet, rûh Yûsuf'unu bu sıfât-ı nefsâniyye hîlekârlık ile bu cismâniyet âleminde kendi aslı olan Hak'tan gizlediler ve perde arkasına koydular. Fakat nihâyet gömlek mesâbesinde olan o rûh Yûsuf'unun o perde-i kesâfet arkasından zâhir olan sıfatlarının kokusu ve eseri bu Yûsuf'un vücûdunu insana haber verdi ve gammâzlık etti." Büyük şehzâdenin lisânından olan bu sözlerin mürşidsiz kendi re'y ve tedbirleriyle yaptıkları mücâhedât vâsıtasıyla âlem-i rûhâniyyete ve nihâyet Hakk'a vâsıl olmak isteyenlere âid olduğu aşağıdaki ebyât-ı şerîfe karînesiyle anlaşılır.

4092. O ikisi semerde ona nasîhat söylediler. Dediler ki: “Hatarlardan kendini habersiz etme!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4092. O ikisi semerde ona nasihat söylediler. Dediler ki: “Tehlikelerden kendini habersiz etme!”

"Semer", gece vakti sohbet edenlerin meclisi ve söyledikleri masallar demektir. "Ahtâr", "hatar"ın çoğulu olup, "tehlikeler" anlamına gelir. Yani, büyük şehzâdenin sözlerini dinleyen o diğer iki şehzâde gece sohbeti esnasında ona nasihat edip dediler ki: "Kendi kendine Hakk yolculuğu (sülûk) yaptığın vakit, bu yolda çok tehlikeler vardır. Kendini bu tehlikelerden habersiz etme!"

“Semer”, gece vakti sohbet edenlerin meclisi ve söyledikleri masallar. “Ahtâr”, “hatar”ın cem’i olup, “tehlikeler” demektir. Ya’nî, büyük şehzâdenin sözlerini dinleyen o diğer iki şehzâde gece sohbeti esnâsında ona nasîhat edip dediler ki: “Kendi kendine sülûk ettiğin vakit, bu yolda çok tehlikeler vardır. Kendini bu tehlikelerden habersiz etme!”

4093. “Sakın bizim yaralarımız üzerine tuz koyma! Sakın bu zehri cesûrluk ve şek üzerine yeme!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4093. “Sakın bizim yaralarımız üzerine tuz koyma! Sakın bu zehri cesurluk ve şek üzerine yeme!”

"Celdî", bahadırlık ve cesurluktur. Yani, "Bu yolda sakın belalara düşüp, zaten maşuktan ayrılık sebebiyle kalplerimizde olan yaralar üzerine tuz ekme! Sakın bu hakikat yoluna kendi kendine sülûk etmek (tasavvuf yolunda ilerlemek) zehrini cesurluk ve şek üzerine yeme ve tercih etme! Çünkü insan bilmediği yolda şek ve şüphe ile yürür; ve bilmediği yolda cesurca yürümek insanın başına felaketler getirir."

“Celdî”, bahâdırlık ve cesûrluk. Ya’nî, “Bu yolda sakın belâlara düşüp, zâten ma’şûktan ayrılık sebebiyle kalblerimizde olan yaralar üzerine tuz ekme! Sakın bu hakîkat yoluna kendi kendine sülûk etmek zehrini cesûrluk ve şek üzerine yeme ve ihtiyâr etme! Zîrâ insan bilmediği yolda şek ve şübhe ile yürür; ve bilmediği yolda cesûrâne yürümek insanın başına felâketler getirir.”

4094. “Habîr olan bir şeyhin tedbîrinden gayrı mâdemki senin basîr olan bir kalbin yoktur, nasıl gidersin?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4094. "Haberdar olan bir şeyhin tedbirinden başka mademki senin gören bir kalbin yoktur, nasıl gidersin?"

Yani, "Bu hakikat yoluna ancak bu yolun hallerinden haberdar olan bir şeyhin tedbirinden başkasıyla gidilmez. Ey kardeş! Mademki senin gören bir kalbin yoktur ve kalp gözünle bu yolun tehlikelerini göremezsin, kendi kendine nasıl gidersin?" Niyâzî-i Mısrî'nin (k.s.) beyti:

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakka’l-yakîn, Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş!

Ya’nî, “Bu hakîkat yoluna ancak bu yolun ahvâlinden haberdâr olan bir şeyhin tedbîrinden başkası ile gidilmez. Ey kardeş! Mâdemki senin görücü olan bir kalbin yoktur ve kalb gözün ile bu yolun tehlikelerini göremezsin, kendi kendine nasıl gidersin?” Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.):

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakka’l-yakîn, Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş!

4095. Vay o bir kuşa ki, kanadı bitmemiştir, evc üzerine uçar ve hatara dûçâr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4095. Vay o bir kuşa ki, kanadı bitmemiştir, evc üzerine uçar ve hatara dûçâr olur.

Kanadı henüz tamamlanmamışken yükseklere uçan ve sonra da tehlikeye düşen kuşun vay hâline! Yani henüz nefse ait sıfatlardan kurtulup kanat mesafesinde olan ruhu kuvvetlenmemişken, Hak ve hakikat yoluna kendi görüşü ve tedbiri ile girip, sonra nefis ve şeytanın oyuncağı olan mücahidin (nefsiyle mücadele edenin) vay hâline!

Kanadı henüz bitmemiş iken yükseklere uçan ve sonra da tehlikeye düşen kuşun vay hâline! Ya'nî henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup kanat mesâbesinde olan rûhu kuvvetlenmemiş iken, Hak ve hakîkat yoluna kendi re'y ve tedbîri ile sülûk edip, sonra nefis ve şeytanın oyuncağı olan mücâhidin vay hâline!

4096. Akıl rehberlik aklını tutmazsa, merde akıl bir bâl ü per olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4096. Akıl rehberlik aklını tutmazsa, er kişiye akıl bir kanat ve kol olur.

Yani, eğer bir kimseye aklı, rehberlik aklını tutmazsa, yani onun aklı insân-ı kâmilin aklı mertebesinde değilse, o kimse Hakk yolunda ilerleyebilmek için insân-ı kâmilin akıl ve tedbirine muhtaçtır. Bu kimseye insân-ı kâmilin aklı bu yolda bir kanat olur.

Ya'nî, eğer bir kimseye aklı, rehberlik aklını tutmazsa, ya'nî onun aklı mürşid-i kâmilin aklı mertebesinde değilse, o kimse tarîk-ı Hak'ta terakkî edebilmek için mürşid-i kâmilin akıl ve tedbîrine muhtâçtır. Bu kimseye insân-ı kâmilin aklı bu yolda bir kanat olur.

4097. Ya muzaffer yâhud muzaffer isteyici ol! Ya nazar sahibi yahud nazar sahibini isteyici ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4097. Ya galip ol ya da galip olmayı iste! Ya görüş sahibi ol ya da görüş sahibini iste!

Ya nefis ve şeytan ile savaşta galip gelip insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ol veyahut böyle galip olan bir insân-ı kâmili isteyici ol! Ya nefis ve şeytanın hilelerini gören bir görüş sahibi ol veyahut böyle bir görüş sahibini isteyici ol!

Ya nefis ve şeytân ile harbde muzaffer olup insân-ı kâmil ol veyâhud böyle bir muzaffer olan insân-ı kâmili isteyici ol! Ya nefis ve şeytânın hilelerini gören bir nazar sahibi ol veyâhud böyle bir nazar sahibini isteyici ol!

4098. Akıl anahtarı olmaksızın bu kapıyı çalmak, hevadan olup, savab cihetinden değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4098. Akıl anahtarı olmaksızın bu kapıyı çalmak, hevadan olup, sevap cihetinden değildir!

Çünkü insân-ı kâmil aklının anahtarı olmaksızın bu hakikat şahı sarayının kapısını çalmak, nefsanî heveslerden kaynaklanır; ve bu hakikat yoluna kendi akıl ve tedbiri ile girmek doğru değildir. Çünkü aklın, akl-ı kül (evrensel akıl) mertebesine kadar birçok mertebeleri vardır. Nitekim 5. cildin 460 ve 461 ve 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştu:

[Yani] "Akılların yerden göğe kadar olan mertebelerdeki bu farklılığını iyi bil! Güneşin diski gibi parlak bir akıl vardır. Zühre ve Şihâb yıldızlarından daha az nurlu bir akıl vardır. Bir sarhoşun odasında yaktığı kandil gibi bir akıl vardır. Bir ateşin kıvılcımı gibi ışık veren bir akıl vardır." Şimdi Hak yoluna girmek için güneşin diski kadar parlak bir kâmil akıl gereklidir. Kendisinde böyle bir akıl olmayan kimse eğer insân-ı kâmilden kendisini müstağni (ihtiyaçsız) görürse, onun bu ihtiyaçsızlığı nefsanî heveslerden kaynaklanan kibir ve kendini beğenmişlikten doğar. Bir kimse zahirî ilimlerde ne kadar üstat ve derin bilgi sahibi olursa olsun, Hak yoluna girmek için insân-ı kâmilin yardımına muhtaçtır. Nitekim bu anlama işaretle 5. cildin 4139 numarasında şöyle buyrulmuştu: اندرین بحث گر خرد ره بین بدی فخر رازی راز دان دین بدی [Yani] "Eğer bu tartışmada akıl yol gösterici olsaydı, Fahr-i Râzî dinin sırrını bilen olurdu."

Zîrâ insân-ı kâmil aklının anahtarı olmaksızın bu hakikat şâhı sarayının kapısını çalmak hevâ-yı nefsânîden olur; ve bu hakikat yoluna kendi akıl ve tedbîri ile sülük etmek doğru değildir. Zîrâ aklın akl-ı kül mertebesine kadar birçok mertebeleri vardır. Nitekim 5. cildin 460 ve 461 ve 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'nî] "Akılların yerden göğe kadar olan mertebelerde bu tefâvütünü iyi bil! Güneşin kursu gibi parlak bir akıl vardır. Zühre ve Şihâb yıldızlarından daha az nûrlu bir akıl vardır. Bir sarhoşun odasında yaktığı kandil gibi bir akıl vardır. Bir ateşin kıvılcımı gibi ziyâdâr olan bir akıl vardır." İmdi Hak yoluna sülük için güneşin kursu kadar parlak bir akl-ı kâmil lâzımdır. Kendisinde böyle bir akıl olmayan kimse eğer insân-ı kâmilden kendisini müstağnî görürse, onun bu istiğnâsı hevâ-yı nefsânîden mütevellid olan kibir ve ucübden neş'et eder. Bir kimse ulûm-i zâhiriyyede ne kadar üstâd ve mütebahhir olursa olsun, tarîk-ı Hakk'a sülük için insân-ı kâmilin muâvenetine muhtaçtır. Nitekim bu ma'nâya işâreten 5. cildin 4139 numarasında şöyle buyurulmuş idi: اندرین بحث گر خرد ره بین بدی فخر رازی راز دان دین بدی [Ya'ni] "Eğer bu bahiste akıl yol görücü olaydı Fahr-i Râzî dînin sırrını bilici olur idi."

4099. Sen âlemi hevâdan ve ilacın hem-rengi olan yaralardan dolayı tuzakta gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4099. Sen âlemi hevadan ve ilacın hem-rengi olan yaralardan dolayı tuzakta gör!

Sen dünya ehlini nefsanî heveslerden ve ilaca ve çareye benzeyen yaralardan dolayı bu suretler âleminin tuzağına düşmüş bir halde gör! "İlaca ve çareye benzeyen yaralar"dan kasıt, istidlâlî ilimler (akıl yürütmeye dayalı ilimler) olması uygundur. Çünkü bu istidlâlî ilimlerin sahipleri kendilerinin hakikatleri idrak ettiklerini zannederler ve bu zanları üzerine kibir ve kendini beğenmişliğe düşerler; ve bu kibir ve kendini beğenmişlik sebebiyle de kendilerini insân-ı kâmil ile eşit bir mertebede görürler; ve hatta bu ilimleri sebebiyle onların fiillerine ve hareketlerine itiraz bile ederler. Nitekim sırası geldikçe yukarılarda bazı menkıbeler de zikredilmiştir. Bu suretler âlemi bunları kibir ve gurur ve haset ve makam hırsı ve riyakârlık gibi nefsanî sıfat bağlarıyla bağlayıp kendi tuzağına düşürmüştür. Ve bu istidlâlî ilimler, ilim olması itibarıyla ledünnî ilimler (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ile aynı renkte ise de ruhun ve kalbin yarasıdır.

Sen âlem ehlini hevâ-yı nefsânîden ve ilâca ve çâreye benzeyen yaralardan dolayı bu âlem-i sûretin tuzağına düşmüş bir hâlde gör! "İlâca ve çâreye benzeyen yaralar"dan murâd, ulûm-i istidlâliyye olmak münasibdir. Zîrâ bu ulûm-i istidlâliyye sahibleri kendilerinin idrâk-i hakāyık etmiş olduklarını zannederler ve bu zanları üzerine kibir ve ucübe düşerler; ve bu kibir ve ucüb sebebiyle de kendilerini insân-ı kâmil ile müsâvî bir mertebede görürler; ve hattâ bu ilimleri sebebiyle onların ef'âl ve harekâtına i'tirâz bile ederler. Nitekim sırası düştükçe yukarılarda ba'zı menâkıb dahi zikredilmiştir. Bu âlem-i sûret bunları kibir ve gurûr ve hased ve hırs-ı câh ve riyâset gibi sıfât-ı nefsâniyye bağlarıyla bağlayıp kendi tuzağına düşürmüştür. Ve bu ulûm-i istidlâliyye ilmiyeti i'tibariyle ulûm-i ledünniyye ile hem-renk ise de rûhun ve kalbin yarasıdır.

4100. Yılan ölüm gibi sîne üzerinde oturmuştur. Av için onun ağzında büyük [4079] yaprak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4100. Yılan, ölüm gibi göğüs üzerinde oturmuştur. Av için onun ağzında büyük yaprak vardır.

Yani, nefsanî heves sahibi olan kimseler kuş gibidir ve onların nefisleri de yılana benzer. Nefsin aldatmaları ve süslü gösterişleri ise yılanın ağzındaki büyük yaprağa benzer.

Ya'nî, hevâ-yı nefsânî sâhibi olan kimseler kuş gibidir ve onların nefisleri de yılana ve nefsin tezvîrât ve tesvîlâtı dahi onun ağzındaki büyük yaprağa benzer.

4101. Haşayişte bir haşîş gibi o ayaktadır. Kuş zanneder ki, o ot dalıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4101. Haşayişte bir haşîş gibi o ayaktadır. Kuş zanneder ki, o ot dalıdır.

O yılan otlar içinde bir ot gibi ayağa kalkıp durur. Kuş o yılanı bir ot dalı zanneder.

O yılan otlar içinde bir ot gibi ayağa kalkıp durur. Kuş o yılanı bir ot dalı zanneder.

4102. Vaktaki yemek için yaprağın üzerine konar, yılanın ve ölümün ağzına düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4102. Yemek için yaprağın üzerine konduğunda, yılanın ve ölümün ağzına düşer.

4103. Bir timsah kendi ağzını açmış, onun dişlerinin etrafında uzun kurtlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4103. Bir timsah kendi ağzını açmış, onun dişlerinin etrafında uzun kurtlar vardır.

"Timsah"tan kasıt, bu suret âlemi olan dünyadır. "Dişlerinin arasındaki kurtlar"dan kasıt, dünyevî hazlar ve lezzetlerdir. "Kuşlar"dan kasıt ise cismanî ve nefsanî olan kimselerdir.

"Timsah"tan murâd, bu sûret âlemi olan dünyâdır. "Dişlerinin arasındaki kurtlar"dan murâd, huzûzât ve lezzât-ı dünyeviyyedir. "Kuşlar"dan murâd, cismânî ve nefsânî olan kimselerdir.

4104. Onun dişlerinde kalan yemek bakiyesinden kurtlar bitti ve dişleri üzerinde kaldı oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4104. Onun dişlerinde kalan yemek artığından kurtlar oluştu ve dişleri üzerinde oturdu kaldı.

4105. Kuşçağızlar kurdu ve kütü görürler. O tabutu mer'â zannederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4105. Kuşcağızlar kurtları ve yiyecekleri görürler. O tabutu otlak zannederler.

Kuşcağızlar timsahın dişleri üzerindeki kurtları ve yiyeceği görürler ve o tabut gibi olan timsahı bir otlak zannederler.

Kuşçağızlar timsahın dişleri üzerindeki kurtları ve gıdâyı görürler ve o ta- but gibi olan timsahı bir mer'â zannederler.

4106. Vaktāki ağız kuştan dolu oldu, ansızın onları içeriye çeker ve ağzını bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4106. Vaktaki ağız kuştan dolu oldu, ansızın onları içeriye çeker ve ağzını bağlar.

Kuşlar timsahın dişleri üzerine kurtları yemek için tamamen dolduğu vakit, timsah nefesiyle ansızın onları boğazına çeker ve ağzını da kapayıverir; ve kuşlar tamamen timsahın gıdası olup helak olur.

Kuşlar timsahın dişleri üzerine kurtları yemek için tamâmen dolduğu va- kit timsah nefesiyle ansızın onları boğazına çeker ve ağzını da kapayıverir; ve kuşlar tamâmen timsahın gıdâsı olup helâk olur.

4107. Nuklden dolu ve ekmekten dolu olan bu cihânı o timsahın açık ağzı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4107. Çerezle dolu ve ekmekle dolu olan bu dünyayı o timsahın açık ağzı bil!

"Nukl", içki esnasında yenilen meze; "nân", ekmek demektir. Bunlardan kastedilen, genel olarak yiyecek ve içecek ile diğer nefse ait hazlardır. Yani, nefsin hazzı ve gıdalarıyla dolu olan bu dünyayı, timsahın kuşları avlamak için açılmış olan ağzı bil! Çünkü nefse ait zevklerine düşkün olan kimselerin öncelikle sağlıkları bozulur ve çabuk ölürler; yaşayanlar dahi sakat olarak yaşarlar. Bu, maddî bir helaktir. İkinci olarak da insan ruhlarının nuru söner. Kendilerine hayvanlık sıfatları üstün gelir. Bu da manevî bir helaktir.

"Nukl", içki esnasında yenilen meze; "nân", ekmek demek olup, bunlardan murâd, sûret-i umûmiyyede yiyecek ve içecek vesâir huzûzât-ı nefsâniyyedir. Ya'nî, nefsin hazzı ve gıdalarıyla dolu olan bu dünyâyı, timsahın kuşları avlamak için açılmış olan ağzı bil! Zîrâ ezvâk-ı nefsâniyyelerine harîs olan kimselerin evvelen sıhhatleri bozulur ve çabuk ölürler; ve yaşayanlar dahi ma'lûl olarak yaşarlar. Bu sûrî helâktir. Ve sâniyen rûh-ı insânîlerinin nûru söner. Kendilerine hayvanlık sıfatları galib olur. Bu da bir ma'nevî helâktir.

4108. Ey rızık yontucu olan kimse! Kurttan ve tu'meden dolayı dehr timsahının fenninden emîn olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4108. Ey rızık yontucu olan kimse! Kurttan ve tu'meden (açgözlülükten) dolayı zaman timsahının hilesinden emin olma!

"Rûzî terâş", birleşik bir sıfat olup, "rızık yontucu" demektir ki, bundan maksat da, nefsin arzularını elde etmekle meşgul olan kimsedir. Yani, ey nefsine ait hazlarla meşgul olan kimse! Sen bu âlemde bir kuş gibisin. "Dehr" (zaman) de timsah gibidir. Bu sebeple bu dünyada zaman timsahının hilesinden ve tuzağından emin olma ve bu hayatın lezzetlerine aldanma!

“Rûzî terâş”, vasf-ı terkîbî olup, "rızık yontucu" demektir ki, bundan murâd dahi, nefsin arzûlarını tahsil ile meşgül olan kimsedir. Ya'nî, ey hazz-ı nefsânîsiyle meşgül olan kimse! Sen bu âlemde bir kuş gibisin. "Dehr" dahi timsah gibidir. Binâenaleyh bu dünyâda dehr ve zamân timsâhının fenninden ve hîlesinden emîn olma ve bu hayatın lezzâtına aldanma!

4109. Tilki toprak altına yassı düşer. Onun toprağı üzerinde mekrli habbeler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4109. Tilki toprak altına yassı düşer. Onun toprağı üzerinde hileli taneler vardır.

Örneğin tilki toprak altına yamyassı bir hâlde yayılıp saklanır. Üzerindeki toprağa da birtakım arpa ve buğday gibi hububat ve taneler koyar.

Meselâ tilki toprak altına yamyassı bir hâlde yayılıp saklanır. Üzerindeki toprağa da birtakım arpa ve buğday gibi hubûbât ve tâneler koyar.

4110. Tâ ki gafil olan karga onun tarafına gelsin, o mekr bilen, mekr ile onun [4089] ayağını tutsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4110. Tâ ki gafil olan karga onun tarafına gelsin, o mekr (gizli yönlendirme) bilen, mekr ile onun ayağını tutsun!

Tâ ki tilkinin maksadından gafil olan karga o tilki ve tane tarafına gelsin ve o hile ve mekr bilen tilki de bu yaptığı hile ile karganın ayağından yakalasın!

Tâ ki tilkinin kasdından gâfil olan karga o tilki ve tâne tarafına gelsin ve o hîle ve mekr bilen tilki de bu yaptığı hîle ile karganın ayağından yakalasın!

4111. Mâdemki hayvanlarda yüz binlerce mekr vardır, beşerin mekri nasıl olur ki, o pek büyüktür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4111. Mademki hayvanlarda yüz binlerce mekr (gizli yönlendirme) vardır, insanın mekri nasıl olur ki, o pek büyüktür.

Bu şekil ve tabiat âleminin yapısı birtakım mekr ve hileler üzerine kurulmuş olduğundan, mademki yılan, timsah ve örümcek gibi hayvanlarda kendi avlarını avlamak için böyle birçok hileler vardır, artık aklı ve dirayeti hayvanların üstünde olan insanın hileleri nasıl olur! Var kıyas et! Onun muradını elde etmek için kullandığı hileler şüphe yoktur ki pek büyüktür.

Bu âlem-i sûret ve tabîatin binâsı birtakım mekr ve hîleler üzerine kurulmuş olduğundan, mâdemki yılan ve timsah ve örümcek gibi hayvanlarda kendi avlarını avlamak için böyle birçok hileler vardır, artık aklı ve dirâyeti hayvanların fevkınde olan beşerin hîleleri nasıl olur! Var kıyâs et! Onun murâdını elde etmek için kullandığı hîleler şübhe yoktur ki pek büyüktür.

4112. Zeyne'l-âbidîn gibi elinde Mushaf, yeni içinde de kahır dolu hançer vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4112. Zeyne'l-âbidîn gibi elinde Mushaf, yeni içinde de kahır dolu hançer vardır.

Âbidler (ibadet edenler) zümresini vücûduyla süsleyen saygıdeğer bir zat gibi veya Resûlullah'ın evlatlarından Zeyne'l-Abidîn hazretleri gibi görünüşte elinde şerefli bir Mushaf taşır, fakat yeninin (elbisenin kolunun) içinde hemcinsini kahretmek ve helak etmek için gizli bir hançer bulunur. Safdilleri şerefli Mushaf ile avlar ve fırsat bulduğu zaman o gizli hançer ile öldürür.

Âbidler zümresini vücûduyla süsleyen bir zât-ı muhterem gibi veyâhud evlâd-ı Resûlullâh'tan Zeyne'l-Abidîn hazretleri gibi zâhiren elinde bir Mushaf-ı şerîf taşır, fakat yeninin içinde hemcinsini kahır ve helâk etmek için gizli bir hançer bulunur. Safdilleri Mushaf-ı şerîfle avlar ve fırsat bulduğu vakit o gizli hançer ile öldürür.

4113. Sana gülerek: "Ey benim efendim!" der. Onun kalbinde sihir ve fen dolu bir Bâbil vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4113. Sana gülerek: "Ey benim efendim!" der. Onun kalbinde sihir ve fen dolu bir Bâbil vardır.

O zeyne'l-âbidîn (ibadet edenlerin ziyneti) senin yüzüne gülerek: "Ey benim efendim!" der ve hoş sözler söyler. Halbuki onun kalbinde sihir ve hilenin kaynağı olan bir Bâbil şehri vardır. "Bâbil" kelimesiyle Bakara Suresi'nde geçen وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْن ببَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ الخ (Bakara, 2/102) [yani "Bâbil'de Hârût ile Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı... ve devamı" ayet-i kerimesinde belirtilen Bâbil'e işaret edilir ki, oradaki sihir hakkında tefsirlerde açıklamalar vardır.

O zeyne'l-âbidîn senin yüzüne gülerek: "Ey benim efendim!" der ve latîf diller döker. Halbuki onun kalbinde sihir ve hîlenin menba'ı olan bir Bâbil şehri vardır. “Bâbil" kelimesiyle sûre-i Bakara'da olan وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْن ببَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ الخ (Bakara, 2/102) [ya'nî “Bâbil'de Hârût ile Mârût isimli ikí meleğe indirileni öğretiyorlardı... ilh." âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan Bâbil'e işaret buyurulur ki, oradaki sihir hakkında tefsîrlerde îzâhât vardır.

4114. Öldürücü zehirdir, onun sûreti baldır ve süttür. Sakın habîr olan pîrin sohbeti olmaksızın gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4114. Öldürücü zehirdir, onun şekli baldır ve süttür. Sakın her şeyi bilen pîrin sohbeti olmaksızın gitme!

Bu, Zeynelâbidîn'in iç yüzü ve kalbi öldürücü zehirdir. Şekli ve dış görünüşü ise bal ve süt gibi tatlıdır. Böyle kimseleri anlamak ve sohbetlerinden kaçmak için onların iç yüzlerine vâkıf olmak (iç yüzlerini bilmek) lâzımdır. Ey saf olan mümin! Sende bu kalbî vukuf (kalben bilme) yoktur. Bu sebeple, kalbin hallerinden haberdar olan kâmil bir mürşidin ve saygıdeğer bir pîrin sohbetinde ve onun himayesi altında bulunmadıkça, dış görünüşünde iyilik gördüğün her bir kimsenin önüne gitme!

Bu zeyne'l-âbidîn'in bâtını ve kalbi öldürücü zehirdir. Sûreti ve zâhiri ise bal ve süt gibi tatlıdır. Böyle kimseleri anlamak ve sohbetlerinden kaçmak için onların bâtınlarına vâkıf olmak lâzımdır. Ey sâf olan mü'min! Sende bu vukūf-i kalbî yoktur. Binâenaleyh ahvâl-i kalbden haberdar olan bir mürşid-i kâmilin ve bir pîr-i muhteremin sohbetinde ve onun himâyesi altında bulunmadıkça zâhirinde salâh gördüğün her bir kimsenin önüne gitme!

4115. Cihânın bütün lezzetleri mekr ve riyadır. Şimşek nûrunun etrafı yakıcılık ve karanlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4115. Cihanın bütün lezzetleri mekr ve riyadır. Şimşek nurunun etrafı yakıcılık ve karanlıktır.

Bu suret âlemi olan cihanın bütün lezzetleri hileden ve gösterişten ibarettir. Altında bataklık olan çimenliğe benzer. Onda gördüğün güzellikler ve lezzetler, elektrik kıvılcımından ibaret olan şimşek gibidir ki, bu şimşek nurunun etrafında yakıcılık ve karanlık vardır. Süratle çakar ve yakar ve ardından karanlık basıp aydınlıktan eser kalmaz.

Bu sûret âlemi olan cihânın bütün lezzetleri hîleden ve gösterişten ibârettir. Altında bataklık olan çemenzâra benzer. Onda gördüğün güzellikler ve lezzetler şerâre-i elektirikiyyeden ibaret olan şimşek gibidir ki, bu şimşek nûrunun etrafında yakıcılık ve karanlık vardır. Sür'atle çakar ve yakar ve müteâkıben karanlık basıp aydınlıktan eser kalmaz.

4116. Şimşek kısa nûr ve yalan ve mecâzdır. Onun etrafı zulmetlerdir; ve senin yolun uzundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4116. Şimşek kısa bir nur, yalan ve mecazdır. Onun etrafı karanlıklardır; ve senin yolun uzundur.

Bu izafî varlık âleminin aydınlığı çok devam etmez; kısa bir nurdur, yalandır, mecazî ve geçicidir; ve onun etrafı karanlıktır. Ey Hakk Yolcusu! Sen ise, bu suret âleminde ruhlar âleminden gelip bu suret âlemi köprüsünden geçen bir yolcusun; ve suretsizlik âlemi olan aslına dönmek için yolun uzundur. Bu sebeple bu uzun yolu kısaltmak için şimşeğin nuru mesabesinde olan bu izafî varlık âlemine olan ilgiyi terk et! Nasıl ki 1. cildin 1163 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: صورت از بی صورتی آمد برون Yani “Suret suretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, çünkü biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156).

Bu vücûd-i izâfî âleminin aydınlığı çok devam etmez; kısa bir nûrdur ve yalandır ve mecâz ve ârızîdir; ve onun etrâfi karanlıktır. Ey sâlik! Sen ise, bu âlem-i sûrette âlem-i ervâhtan gelip bu sûret âlemi köprüsünden geçen bir yolcusun; ve sûretsizlik âlemi olan aslına rücû' için yolun uzundur. Binâenaleyh bu uzun yolu kısaltmak için şimşeğin nûru mesâbesinde olan bu vücûd-i izâfî âlemine olan alâkayı terk et! Nitekim 1. cildin 1163 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: صورت از بی صورتی آمد برون ]Ya'ni] “Sûret sûretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, zîrâ biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156).

4117. Onun nûrunda ne mektub okumak lâyık olur, ne de menzile at sürebilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4117. Onun nurunda ne mektup okumak uygun olur, ne de menzile at sürebilirsin.

Örneğin şimşeğin nuru sabit olmadığından, onun aydınlığında ne bir mektup ve kitap okunabilir, ne de gece karanlığında istediğin menzile doğru at sürebilirsin. Bu tabiat âlemi karanlığı içindeki izafî varlığın (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) görünüşleri de bu türdendir.

Meselâ şimşeğin nûru sâbit olmadığından onun aydınlığında ne bir mektûb ve kitâb okunabilir, ne de gece karanlığında istediğin menzile doğru at sürebilirsin. Bu âlem-i tabîat karanlığı içindeki vücûd-i izâfinin nümâyişleri dahi bu kabîldendir.

4118. Fakat onun cürmü ki şimşeğin mukayyedi olasın, şarkın nûrları senden yüz çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4118. Fakat onun cürmü ki şimşeğin mukayyedi olasın, şarkın nûrları senden yüz çeker.

"Şark", "güneş" anlamındadır. Fakat bu suret âleminin gösterişlerine yönelirsen, bu bir cürüm ve kusur olur; ve bu cürümün sonucu da şimşeğin nuruna bağlanmış olman olur. Hakiki varlık güneşinin nurları olan insân-ı kâmiller senden yüz çevirirler. Bu tabiat âlemi karanlığında delilsiz kalırsın.

"Şark", "güneş" ma'nâsınadır. Fakat bu sûret âleminin nümâyişlerine müteveccih olur isen, bu bir cürüm ve kusûr olur; ve bu cürümün neticesi de şimşeğin nûruna bağlanmış olman olur. Vücûd-i hakîkî güneşinin nûrları olan insân-ı kâmiller senden yüz çevirirler. Bu âlem-i tabîat karanlığında delîlsiz kalırsın.

4119. Şimşeğin mekri seni delîlsiz, gece mîl mîl bir karanlık mefâzeye çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4119. Şimşeğin tuzağı seni delilsiz, gece mil mil bir karanlık çöle çeker.

Sonra şimşek gibi olan bu izafî varlık âleminin tuzağı ve hilesi seni delilsiz, mil mil karanlık olan bir helak yerine çeker. "Mefâze", zıt anlamları olan kelimelerdendir. "Kurtuluş yeri" anlamına geldiği gibi, "helak yeri" anlamına da gelir. Burada "helak yeri" demektir.

Sonra şimşek mesâbesinde olan bu vücûd-i izâfî âleminin mekri ve hîlesi seni delílsiz, míl mîl karanlık olan bir mahall-i helâke çeker. "Mefâze", zıd ma'nâları hâiz olan lügatlerdendir. "Mahall-i necât" ma'nâsına geldiği gibi, "mahall-i helâk" ma'nâsına da gelir. Burada "mahall-i helâk" demektir.

4120. Gâh dağa düştün, gâh ırmağa düştün. Gâh bu tarafa, gâh o tarafa düştün. [4099]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4120. Bazen dağa düştün, bazen ırmağa düştün. Bazen bu tarafa, bazen o tarafa düştün.

O zaman, sen bazen enâniyet (benlik) ve benlik dağına ve bazen istidlâlî ilimler (akıl yürütmeye dayalı bilgiler) ırmağına düştün; ve bu istidlâlî ilimlerin etkisiyle şüphe ve tereddüt içinde yolunu şaşırdın, bazen bu ruhanî âlem tarafına, bazen o sûret ve nefsâniyet (nefse ait) âlemi tarafına düşerek çırpınıp durdun.

O vakit, sen gâh enâniyet ve benlik dağına ve gâh ulûm-i istidlâliyye ırmağına düştün; ve bu ulûm-i istidlâliyyenin te'sîri ile şübhe ve tereddüd içinde yolunu şaşırdın, gâh bu âlem-i rûhâniyyet tarafına, gâh o âlem-i sûret ve nefsâniyyet tarafına düşerek çırpınıp durdun.

4121. Ey yol arayan! Sen ise delîli görmezsin; ve eğer görürsen ondan yüz çevirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4121. Ey yol arayan! Sen ise delîli görmezsin; ve eğer görürsen ondan yüz çevirirsin.

Ey hakikat yolunu arayan, akıl yürütmeyle bilgi edinen âlim! Sen o yolun delîli olan insân-ı kâmili görmezsin; ve görürsen dahi onu da kendin gibi akıl yürütmeyle bilgi edinen biri zannedip yüz çevirirsin ve nefsindeki benlik ve enâniyet sebebiyle teslim olamazsın.

Ey hakikat yolunu arayan âlim-i istidlâlî! Sen o yolun delîli olan insân-ı kâmili görmezsin; ve görürsen dahi onu da kendin gibi ulûm-i istidlâliyye sâhibi zannedip yüz çevirirsin ve nefsindeki benlik ve enâniyet sebebiyle teslîm olamazsın.

4122. Dersin ki: "Bu yolda altmış yıl sefer ettim. Bu delîl ise bana "Gümrah!" der."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4122. Dersin ki: "Bu yolda altmış yıl yolculuk ettim. Bu delil ise bana "Yoldan sapmış!" der."

Ey istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) âlim! O delili görsen bile dersin ki: "Ben hakikati anlayıp bulmak için bu akıl yürütmeye dayalı ilimler ve bu kelâm ilmi yolunda altmış yıl yolculuk ettim. Bu insân-ı kâmil dedikleri delil ise bana "Yoldan sapmış ve yolunu şaşırmış!" diyor. Bu kadar ilim ile beraber ben nasıl yoldan sapmış olurum! Nasıl ki Fahreddîn-i Râzî hazretleri hakkında Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretlerine: "Allah'ın varlığını bin bir delil ile ispat etmiş olan bir âlimdir" dedikleri zaman, Hz. Necmeddîn: "Bin bir şüphesi varmış" buyurmuşlardır. 5. cildin 4139 numarasına bakılsın.

Ey âlim-i istidlâlî! O delili görsen dahi dersin ki: "Ben hakîkati anlayıp bulmak için bu ulûm-i istidlâliyye ve bu ilm-i kelâm yolunda altmış yıl sefer ettim. Bu insân-ı kâmil dedikleri delîl ise bana "Gümrah ve yolunu şaşırmış!" diyor. Bu kadar ilim ile beraber ben nasıl gümrah olurum! Nitekim Fahreddîn-i Râzî hazretleri hakkında Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretlerine: "Vücûd-i Hakk'ı bin bir delîl ile isbât etmiş olan bir âlimdir" dedikleri vakit, Hz. Necmeddîn: "Bin bir şübhesi varmış” buyurmuşlardır. 5. cildin 4139 numarasına müracaat olunsun.

4123. Eğer o acib tarafına kulak koyar isem, onun emrini dahi baştan tutmak gerek.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4123. Eğer o garip tarafa kulak verirsem, onun emrini de baştan kabul etmek gerekir.

Eğer "Bu istidlâlî (çıkarıma dayalı) ilimleri terk et!" dediği için garip olan bu delil tarafına kulak verirsem, onun bu emrini de yerine getirmek ve bildiklerimi de terk etmek gerekir. Halbuki "Senelerce çalışıp elde ettiğim bu kadar ilmi birdenbire nasıl terk ederim? Bu emir garip bir şeydir!" Hz. Pîr'in beyti:

Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu, eyleyim benden beni gafil, Huzûr-ı dilbere lâyık değildir zû-fünûn gitmek!"

Ve Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri de bu anlamda buyururlar: Rubâî:

"Birkaç zaman ilim ve akıl ile çalıştım. İlim edinme gayesi ve tekrar ve pratik içinde oldum. Vaktaki hem aklın hakikat yolunun düğümü ve bağı olduğunu ve hem de aklımın hicâb ve perde olduğunu bildim, aklın ve ilmin her ikisinden de bîzâr oldum."

Eğer "Bu ulûm-i istidlâliyyeyi terk et!" dediği için acib olan bu delîl tarafına kulak asarsam onun bu emrini de tutmak ve bildiklerim de terk etmek îcâb eder. Halbuki "Senelerce çalışıp elde ettiğim bu kadar ilmi birdenbire nasıl terk ederim? Bu emir acîb bir şeydir!" Beyt-i Hz. Pîr:

Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu, eyleyim benden beni gafil, Huzûr-ı dilbere lâyık değildir zû-fünûn gitmek!"

Ve Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri de bu ma'nâda buyururlar: Rubâî:

"Birkaç zaman ilim ve akıl ile çalıştım. İlim kasdı ve tekrâr ve mümârese içinde oldum. Vaktaki hem aklın hakikat yolunun düğümü ve bağı olduğunu ve hem de aklımın hicâb ve perde olduğunu bildim, aklın ve ilmin her ikisinden de bîzâr oldum."

4124. "Ben bu yolda kendi ömrümü rehin ettim. Ey efendi! Her ne olursa olsun, git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4124. "Ben bu yolda kendi ömrümü rehin ettim. Ey efendi! Her ne olursa olsun, git!"

O istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ilim âlimi der ki: "Ben bu ilmin tahsili yolunda bütün ömrümü bağladım. Ey hakikat yolunun delili olan efendi! Senin sözlerine benim itimadım yoktur. Benim mesleğimin sonucu her ne olursa olsun razıyım; var, sen işine git!"

O ilm-i istidlâlî âlimi der ki: "Ben bu ilmin tahsili yolunda bütün ömrümü bağladım. Ey hakikat yolunun delili olan efendi! Senin sözlerine benim i'timâdım yoktur. Benim mesteğimin neticesi her ne olursa olsun râzıyım; var, sen işine git!"

4125. "Yol ettin, fakat şimşek gibi olan zan içinde bu yolun onda birini şark gibi olan vahyin ardınca et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4125. "Yol edindin, fakat şimşek gibi olan zan içinde bu yolun onda birini şark gibi olan vahyin ardınca et!"

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cevap olarak der ki: "Evet, bu istidlâlî ilimler (akıl yürütmeye dayalı bilgiler) yoluna gittin, fakat şimşek gibi çakan cüz'î aklın (sınırlı aklın) ışığı ile zan ve şüphe içinde gittin. Bu gittiğin yolun onda birini olsun, güneş gibi olan vahiy ve ilâhî ilhama tâbi olarak git!" Çünkü insân-ı kâmilin ilmi istidlâlî bir ilim değildir, Hakk'ın vahiy ve ilhamıdır. "Şark", burada "güneş" anlamındadır.

İnsân-ı kâmil cevâben der ki: "Evet, bu ulûm-i istidlâliyye yoluna gittin, fakat şimşek gibi çakan akl-ı cüz'înin ışığı ile zan ve şübhe içinde gittin. Bu gittiğin yolun onda birini olsun, güneş gibi olan vahy ve ilhâm-ı ilâhîye tâbi' olarak git!" Zîrâ insân-ı kâmilin ilmi ilm-i istidlâlî değildir, Hakk'ın vahiy ve ilhâmıdır. “Şark", burada "güneş" ma'nâsınadır.

4126. "Zan Hak'tan iğnâ etmez"i okumuşsun; ve öyle bir şimşekten dolayı bir güneşten kalmışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4126. "Zan Hak'tan bir şeyi gidermez"i okumuşsun; ve öyle bir şimşekten dolayı bir güneşten mahrum kalmışsın!

Sen Kur'ân-ı Kerim'de وَإنَّ الظَّنْ لَا يَعْنِى مِنْ الْحَقِّ شَيْئًا (Necm, 53/28) yani "Muhakkak zan Hak'tan bir şeyi gidermez" ayet-i kerimesini okumuşsun ve bu Kur'ânî hükme aykırı olarak istidlâlî ilimlere (akıl yürütmeye dayalı ilimlere) yapışıp kalmışsın. Halbuki delil, zan ve şüphenin giderilmesi için aklın icat ettiği bir araçtır; ve senin getirdiğin o delili başka bir kimsenin aklının icat ettiği delil çürütebilir. Ve kelâmcıların birbirleriyle olan ihtilafları ve birbirlerinin getirdiği delili geçersiz kılmaları bu iddianın şahididir. Bunun için Mesnevî-i Şerîf'in bir beytinde Hz. Pîr efendimiz: پای استدلالیان چوبین بود [Yani] "İstidlal edenlerin ayakları ağaçtandır; ve ağaçtan ayak ise pek temkinsiz ve kuvvetsiz olur" buyurmuşlardır. پای چوبین سخت بی تمکین بود : Pir efendimiz

Buna göre sen böyle şimşek gibi olan cüz'î aklın (sınırlı aklın) nurundan dolayı, güneş gibi olan vahyin nurundan geri kalmışsın. Çünkü yukarıdaki ayet-i kerimeye muhalefetinden haberin yoktur. Bu halinle beraber kelâm ilmiyle hakikati anladığını ve bulduğunu zannedersin.

"Sen Kur'ân-ı Kerim'de وَإنَّ الظَّنْ لَا يَعْنِى مِنْ الْحَقِّ شَيْئًا (Necm, 53/28) ya'nî “Muhakkak zan Hak'tan bir şeyi iğnâ etmez" âyet-i kerîmesini okumuşsun ve bu hükm-i Kur'ânî'ye muhâlif olarak ulûm-i istidlâliyyeye yapışmış kalmışsın. Halbuki delil zan ve şübhenin izâlesi için aklın îcâd ettiği bir vâsıtadır; ve senin getirdiğin o delîli diğer bir kimsenin aklının îcâd ettiği delil çürütebilir." Ve mütekellimînin birbirleriyle olan ihtilafları ve yekdiğerinin getirdiği delîlin ibtâli bu müddeânın şâhididir. Bunun için Mesnevî-i Şerîf'in bir beytinde Hz. Pîr efendimiz: پای استدلالیان چوبین بود [Yanî] "İstidlalilerin ayakları ağaçtandır; ve ağaçtan ayak ise pek temkînsiz ve kuvvetsiz olur" buyurmuşlardır. پای چوبین سخت بی تمکین بود : Pir efendimiz

"Binâenaleyh sen böyle şimşek gibi olan akl-ı cüz'înin nûrundan dolayı, güneş gibi olan vahyin nûrundan geri kalmışsın. Zîrâ yukarıdaki âyet-i kerîmeye muhalefetinden haberin yoktur. Bu hâlin ile beraber ilm-i kelâm ile hakîkati anladığını ve bulduğunu zannedersin."

4127. "Ey aciz! Agah ol, bizim gemimize gel! Yahud sen o gemiyi bu gemiye bağla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4127. "Ey aciz! Agah ol, bizim gemimize gel! Yahud sen o gemiyi bu gemiye bağla!"

"Nejend" ve "nijend" kelimeleri, gamlı, aciz, donmuş, pejmürde, hayran ve öfkeli anlamlarındadır (Burhan). Yani, “Ey hakikat yolunda aciz olan âlim efendi! Uyanık ol! Ya bizim hakikat gemimize gel, yahut sen o benliğin ve enaniyetin gemisini bizim benliğimizin ve enaniyetimizin gemisine bağla! Yani ya bizim mertebemize ulaşarak halk arasında kaptanlık ve başkanlık et, yahut varlığının gemisini bizim varlığımızın gemisine bağla!"

"Nejend" ve "nijend", gamlı ve âciz ve donmuş ve pejmürde ve hayrân ve öfkeli ma'nâlarınadır (Burhân). Ya'nî, “Ey hakikat yolunda âciz olan âlim efendi! Agâh ol! Ya bizim hakikat gemimize gel, veyâhud sen o benliğin ve enâniyetin gemisini bizim benliğimizin ve enâniyetimizin gemisine bağla! Ya'nî ya bizim mertebemize vâsıl olup halk arasında kaptanlık ve riyâset et veyâhud varlığının gemisini bizim varlığımızın gemisine bağla!"

4128. O der ki: "Girûdârı nasıl terk ederim? Senin tufeylinde kör gibi nasıl giderim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4128. O der ki: "Emir vericiliği nasıl terk ederim? Senin bağımlın olarak kör gibi nasıl giderim?"

"Gîrûdâr", emir vericilik ve hüküm ediciliktir (Burhan). O âlim efendi cevap olarak der ki: "Ben bu kadar öğrenciye ders veriyorum ve ders esnasında hakikat ilmi adına birçok şey söyleyip duruyorum ve çevremden hürmetler görüyorum ve bağımlılarıma emrediyorum; bu sebeple bu emir vericiliği ve hüküm ediciliği nasıl terk ederim? Senin bağımlın ve tâbiin arasında kör gibi nasıl giderim?"

“Gîrûdâr”, emir vericilik ve hüküm edicilik (Burhân). O âlim efendi cevâben der ki: “Ben bu kadar talebeye ders veriyorum ve ders esnâsında ilm-i hakikat nâmına birçok atıp tutuyorum ve muhîtimden hürmetler görüyorum ve tevâbiime emrediyorum; binâenaleyh bu emir vericiliği ve hüküm ediciliği nasıl terk ederim? Senin tufeylin ve tâbi'in arasında kör gibi nasıl giderim?”

4129. Kör rehber ile yalnızdan muhakkak iyidir. Ondan bir âr vardır ve bundan yüz âr vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4129. Kör rehber ile gitmek, yalnız gitmekten kesinlikle daha iyidir. Ondan bir ayıp vardır ve yalnız gitmekten yüz ayıp vardır.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cevap olarak der ki: "Mademki hakikat yolunun körüsün, körün rehber ve kılavuz ile gitmesi elbette yalnız gitmesinden daha iyidir. Rehber olan insân-ı kâmile tâbi olması, bir zahirî âlim için çevresine karşı nefsinin bir ayıbı ve utanmasıdır; ve o yalnız gitmekten ise, birçok ayıp ve utanma vardır." Çünkü hakikati ispat etmek için girdiğin her bir delilini çürüten başka bir delil ortaya çıkar; ve bu hâl senin âlimliğine karşı bir eksiklik olup daima seni utandırır. Nasıl ki birtakım felsefî yollar, filozofların birbirinin delillerini geçersiz kılması yüzünden ortaya çıkmıştır ki, burada örnekleri uzun olur.

İnsân-ı kâmil cevâben der ki: “Mâdemki hakikat yolunun körüsün, körün rehber ve kılavuz ile gitmesi elbette yalnız gitmesinden iyidir. Rehber olan insân-ı kâmile tâbi' olmasında bir âlim-i zâhirî için muhîtine karşı nefsin bir ârı ve utanması vardır; ve o yalnız gitmekten ise, birçok ârlar ve utanmalar vardır.” Zîrâ isbât-ı hakikat için girdiğin her bir delîlini çürüten diğer bir delîl çıkar; ve bu hâl senin âlimliğine karşı bir nakîsa olup dâimâ seni utandırır. Nitekim birtakım mesâlik-i felsefiyye, feylesofların birbirinin delîllerini ibtâl etmesi yüzünden zuhûra gelmiştir ki, burada misâlleri uzun olur.

4130. Sen sivrisinekten akrebe kaçıyorsun. Sen rutûbetten denize kaçıyorsun. [4109]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4130. Sen sivrisinekten akrebe kaçıyorsun. Sen rutubetten denize kaçıyorsun.

İnsân-ı kâmile (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tâbi olmak, utanç verici bir sivrisinek gibidir. Halbuki delillerinin geçersiz kılınması yüzünden nefsine ârız olan utanç ise akrep gibi senin gururunu ve enâniyetini sokar. Bu sebeple sen sivrisinekten akrebe kaçmış oluyorsun. Ve önceki utanç, nefse ait sıfatlardan bir rutubet ve ıslaklık gibidir; ve ikinci utanç daima nefsini azap eden ve boğan deniz gibidir. Bu sebeple sen rutubetten denize kaçmış oluyorsun.

“İnsân-ı kâmile tâbi' olmak ârı bir sivrisinek mesâbesindedir. Halbuki delillerinin ibtâli yüzünden nefsine ârız olan âr ise akrep gibi senin gurûrunu ve enâniyetini sokar. Binâenaleyh sen sivrisinekten akrebe kaçmış oluyorsun. Ve evvelki âr sıfât-ı nefsâniyyeden bir rutûbet ve ıslaklık mesâbesindedir; ve ikinci âr dâimâ nefsini ta'zîb eden ve boğan deryâ mesâbesindedir. Binâenaleyh sen rutûbetten denize kaçmış oluyorsun."

4131. Babanın cefâlarından şûr u şer olan lûtîler arasına kaçıyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4131. Babanın cefalarından dolayı uğursuz ve şer olan lûtîler arasına kaçıyorsun.

"Şûr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "uğursuz ve mübarek olmayan" anlamı uygundur. Yani, "İnsân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şefkatli ve merhametli bir baba gibidir. Senin nefsini terbiye etmek için onun yaptığı cefadan dolayı, uğursuz, mübarek olmayan ve şerrin ta kendisi olan lûtîler ve gulâmpâreler (oğlancılar) gibi olan nefis ve şeytan tarafına kaçıyorsun; ve nefis ve şeytan senin insanlığına ait olan namusunu ve şerefini ayaklar altına alırlar ve sen onların mef'ûlü (cinsel istismara uğrayanı) olursun."

“Şûr”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “uğursuz ve nâ-mübârek” ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, “İnsân-ı kâmil şefkatli ve merhametli bir baba mesâbesindedir. Senin nefsini terbiye için onun yaptığı cefâdan uğursuz ve nâ-mübarek ve ayn-ı şer olan lûtîler ve gulâmpâreler mesâbesindeki nefis ve şeytan tarafına kaçıyorsun; ve nefis ve şeytan senin insanlığına aid olan irz ve nâmûsunu pâyimâl ederler ve sen onların mef'ûlü olursun.”

4132. Yusuf gibi bir gamdan kaçıyorsun. Nihayet "Yeyip içelim, oynayalım!"dan bir kuyuya düşersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4132. Yusuf gibi bir gamdan kaçıyorsun. Nihayet "Yeyip içelim, oynayalım!"dan bir kuyuya düşersin.

Yani, Yusuf (a.s.) babası Yakup (a.s.)'ın yanında hapis olmak gamından kaçtı; ve nihayet kardeşleri نرتع و نلعب (Bak: Yusuf, 12/12) yani “Yiyelim, içelim, oynayalım!" diye Yusuf'u kandırıp gezmeye götürdüler ve sonra da kuyuya attılar. Nasıl ki bu kıssanın ayrıntısı Yusuf Suresi'ndedir. Ey Hakk Yolcusu! Sen de Yusuf (a.s.) gibi baba konumunda olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sohbetinde hapis olmak gamından kaçıp nefsanî olan arkadaşlarının “Gel bu görünen âlemde yiyip içip eğlenelim! Bu dünyaya bir daha gelecek değiliz!" diye seni ayartmaları yüzünden insân-ı kâmilin sohbetini terk edip tabiat âleminin karanlık kuyusuna düşersin.

Ya'nî, Yûsuf (a.s.) babası Ya'kūb (a.s.)ın yanında hapis olmak gamından kaçtı; ve nihâyet kardeşleri نرتع و نلعب (Bk.: Yûsuf, 12/12) ya'nî “Yiyelim, içelim, oynayalım!" diye cenâb-ı Yûsuf'u kandırıp gezmeye götürdüler ve sonra da kuyuya attılar. Nitekim bu kıssanın tafsíli Sûre-i Yûsuf'tadır. Ey sâlik! Sen dahi Yûsuf (a.s.) gibi baba mesâbesinde olan insân-ı kâmilin sohbetinde hapis olmak gamından kaçıp nefsânî olan arkadaşlarının “Gel bu âlem-i sûrette yeyip içip eğlenelim! Bu dünyaya bir daha gelecek değiliz!" diye seni iğvâ etmeleri yüzünden insân-ı kâmilin sohbetini terk edip âlem-i tabîatin karanlık kuyusuna düşersin.

4133. Bu teferrücden onun gibi kuyuya düştün. Fakat sana o yârin inâyeti nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4133. Bu eğlenceden dolayı onun gibi kuyuya düştün. Fakat sana o dostun yardımı nerede?

"Teferrüc", Farslar katında "seyretme" anlamında kullanılır. Yani, nefsine düşkün kimselerin ayartmasıyla meydana gelen bu eğlenceden dolayı tabiatın karanlık kuyusuna düştün. Fakat Yusuf (a.s.)'a olan Hakk'ın ezelî yardımı senin için nerede? O yüce kişi, Hakk'ın yardımıyla kuyudan kurtulup hüküm sahibi oldu. Sen düştüğün bu tabiat kuyusundan nasıl kurtulabilirsin?

“Teferrüc”, Fârisîler indinde “temâşâ” ma'nâsında kullanılır. Ya'nî, nefsânî kimselerin iğvâsıyla vâki' olan bu teferrücden dolayı tabîatin karanlık kuyusuna düştün. Fakat Yûsuf (a.s.)a olan Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesi senin için nerede? O hazret inâyet-i Hak'la kuyudan kurtulup hüküm sahibi oldu. Sen düştüğün bu tabîat kuyusundan nasıl kurtulabilirsin?

4134. Eğer o babanın emriyle olmaya idi, haşra kadar kuyudan baş çıkaramazdı..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4134. Eğer o babanın emriyle olmasaydı, kıyamete kadar kuyudan baş çıkaramazdı.

Yani, eğer Yusuf (a.s.)'ın gezmeye gitmesi babası Yakup (a.s.)'ın izni ve emriyle olmayıp da kendisinin nefsanî arzusuyla, kendi kendine olsaydı, kardeşlerinin attığı kuyudan kıyamete kadar dışarıya çıkamazdı, yani helak olurdu.

Ya'nî, eğer Yûsuf (a.s.)ın teferrüce gitmesi babası olan Ya'kūb (a.s.)ın müsâadesi ve emri ile olmayıp da kendisinin nefsânî olan arzûsuyla, kendi kendine olaydı, kardeşlerinin attığı kuyudan kıyâmete kadar dışarıya çıkamazdı, ya'nî helâk olurdu.

4135. O baba onun gönlü için izin verdi. "Mâdemki senin meylin budur, hayır ola!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4135. O baba onun gönlü için izin verdi. "Mademki senin isteğin budur, hayır olsun!" dedi.

O baba, yani Yakup (a.s.), Yusuf (a.s.)'ın gönlünü hoş etmek için kardeşleriyle beraber gezmeye izin verdi. Ve "Mademki senin gönlünün isteği gezmektir ve benim sohbetimden ayrılmaktır, akıbeti hayır olsun!" dedi; ve babanın bu izni ve duası onun akıbetinin hayır olmasında etkili oldu. Bu sebeple bir sâlikin (Hakk Yolcusu) mürşidinin izni olmaksızın meşru olan nefsine ait hazlara yönelmesi bile vahim olur.

O baba, ya'nî Ya'kūb (a.s.) Yûsuf (a.s.)ın gönlünü almak için kardeşleriyle beraber teferrüce izin verdi. Ve "Mâdemki senin gönlünün meyli teferrüce- dir ve benim sohbetimden ayrılmaktır, âkıbeti hayır olsun!" dedi; ve babanın bu izni ve duâsı onun akıbeti[nin] hayır olmasında müessir oldu. Binâenaleyh bir sâlikin mürşidinin izni olmaksızın meşrû' olan hazz-ı nefsânîsine meyli bile vahîm olur.

4136. Her bir kör ki bir Mesîh'ten baş çeke, o Cühûdlar gibi reşedden kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4136. Her bir kör ki bir Mesih'ten yüz çevire, o Yahudiler gibi doğru yoldan kalır.

"Darîr", kör ve âmâ demektir. "Cühûd"dan kasıt, İsrailoğulları'dır. "Reşed" ise hidayet ve doğru yoldur. Yani, hakikat yolunun körü olan her bir kimse, zamanının Mesih'i ve İsa'sı (İsa gibi olan) insân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yüz çevirir ve ona isyan ederse, o kimse İsa (a.s.)a karşı çıkan İsrailoğulları bireyleri gibi doğru yoldan geri kalır ve sapkınlığa düşer.

"Darîr", kör ve a'mâ demektir. “Cühûd"dan murâd, Benî-İsrâîl'dir. “Reşed" hidâyet ve doğru yol. Ya'nî, hakikat yolunun körü olan her bir kimse zamânının Mesîh'i ve Îsâ'sı mesâbesinde olan insân-ı kâmilden baş çeker ve ona serkeş olursa o kimse Îsâ (a.s.)a muhalefet eden efrâd-ı Benî-İsrâîl gibi doğru yoldan geri kalır ve dalâlete düşer.

4137. Her ne kadar kör ise de ziyâyı kabul edici idi. Bu i'râzdan dolayı o kûr u kebûd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4137. Her ne kadar kör ise de ışığı kabul edici idi. Bu yüz çevirmeden dolayı o kara günlü ve kötü hâlli oldu.

"Kûr ü kebûd", kara gün ve kötü hâl ve gam ve keder anlamlarındadır (Bahâr-ı Acem). Yani, o serkeş kimsenin her ne kadar kalp gözü kör ise de, insan olması itibarıyla hakikat nurunu ve marifet ışığını kabul etmeye yatkın idi. insân-ı kâmilden yüz çevirmesinden dolayı o kara günlü ve kötü hâlli olarak kaldı.

"Kûr ü kebûd”, kara gün ve fenâ hâl ve gam ve endûh ma'nâlarınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, o serkeş kimsenin her ne kadar kalb gözü kör ise de, insan olmak i'tibariyle nûr-ı hakîkati ve ziyâ-yı ma'rifeti kabûle müstaid idi. İnsân-ı kâmilden yüz çevirişinden dolayı o kûr u kebûd ve hâli fenâ olarak kaldı.

4138. Îsâ ona der ki: "İki elini bana ver, ey kör, azîzlik sürmesi benim iledir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4138. İsa ona der ki: "İki elini bana ver, ey kör, azizlik sürmesi benim iledir."

İsa (a.s.) meşrebinde (manevî yolunda) olan insân-ı kâmil o serkeşe der ki: "Ey kör! İki elin ile bana sarıl! Kalp gözüne çekilecek olan, insanlığa özgü azizlik ve şereflilik sürmesi benim ile beraberdir ki, bu sürme de Hakk'ı bilme sürmesidir."

Îsâ (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmil o serkeşe der ki: "Ey kör! İki elin ile bana sarıl! Kalb gözüne çekilecek olan insanlığa mahsûs azîzlik ve şerâfet sürmesi benim ile beraberdir ki, bu sürme de ma'rifet-i Hak sürmesidir."

4139. "Eğer kör isen, benden bir rüşenlik bulursun. Cân Yûsuf'unun gömleği üzerine çarparsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4139. "Eğer kör isen, benden bir aydınlık bulursun. Can Yusuf'unun gömleği üzerine çarparsın."

Eğer kalp gözün kör ise, benim terbiyem ve bakışım sebebiyle aydınlık bulursun. Yusuf (a.s.) makamında olan insan ruhunun gömleği üzerine çarpar. Yakup (a.s.)'ın gözleri Yusuf (a.s.)'ın gömleğini sürmekle açıldığı gibi, senin de kalp gözünün körlüğü gider.

"Eğer kalb gözün kör ise, benim terbiyem ve nazarım sebebiyle aydınlık bulursun. Yûsuf mesâbesinde olan rûh-ı insânî gömleğinin üzerine çarpar. Ya'kūb (a.s.)ın gözleri Yûsuf (a.s.)ın gömleğini sürmekle açıldığı gibi, senin dahi kalb gözünün körlüğü gider."

4140. "İnkisardan sonra sana bir kâr u bâr erişir ki, onda ikbal ve minhac-ı [4119] râh vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4140. "Kırılmadan sonra sana bir iş ve güç erişir ki, onda manevî yükseliş ve açık yol vardır."

"Kâr u bâr", iş ve güç ve meşguliyet demektir. "Minhâc", cadde, açık ve aydınlık yol demektir. Yani, "Senin insân-ı kâmile karşı kırılganlığından ve tevazuundan sana bir iş ve güç ve meşguliyet meydana gelir ki, bu meşguliyet içinde manevî yükseliş ve Hakk'ın cadde olan yolu vardır."

"Kâr u bâr", iş ve güç ve meşgüliyet. "Minhâc", cadde, açık ve aydınlık yol. Ya'nî, "Senin insân-ı kâmile karşı inkisâr ve tevâzu'undan sana bir iş ve güç ve meşgüliyet hâsıl olur ki, bu meşgüliyet içinde ikbâl-i ma'nevî ve Hakk'ın cadde olan yolu vardır."

4141. Bir kâr u bâr ki, ayak ve baş tutmaz; terk et! Hey! Pîri satın al, ey pîr-i har!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4141. Ayak ve baş tutmayan bir işi terk et! Hey! Ey eşek pîr, pîri satın al!

Hey! El ve ayak tutmayan, yani ruhuna faydası olmayan ve aklının zanlarına dayanan istidlâlî ilimlerle (akıl yürütmeye dayalı ilimler) meşguliyeti terk et! Benlik sermayesini verip pîri ve mürşid-i kâmili (olgun rehber) satın al, ey nefsanî sıfatlar içinde ihtiyarlamış olan eşek, yani ahmak!

Hey! El ve ayak tutmayan, ya'nî rûhuna fâidesi olmayan ve aklının zan- larına müstenid olan istidlâlî ulûm ile meşgüliyeti terk et! Nakd-i enâniyyeti verip pîri ve mürşid-i kâmili satın al, ey nefsânî sıfatlar içinde ihtiyarlamış olan eşek, ya'nî ahmak!

4142. Pîrden gayrı üstâd ve ser-leşker olmasın! Feleğin pîri değil, fakat pîr-i reşad!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4142. Pîrden başka üstat ve ser-leşker olmasın! Feleğin pîri değil, fakat doğru yolun pîri!

Yani, dünyada hakikat yolunun pîrinden (mürşidinden) başka insan fertlerinin üstadı ve insanlar ordusunun başı olmasın! İnsan fertlerinin üstadı ve öğretmeni ve insanlar ordusunun başı ancak o insân-ı kâmildir. Fakat bu "pîr"in anlamı, üzerinden feleğin seneleri geçerek ihtiyarlamış olan kimse değildir. Bunun anlamı ancak doğru yolun rehberi olan insân-ı kâmildir.

Ya'nî, cihânda hakikat yolunun pîrinden başka efrâd-ı beşerin üstâdı ve insanlar ordusunun başı olmasın! Efrâd-ı beşerin üstâdı ve muallimi ve in- sanlar ordusunun başı ancak o insân-ı kâmildir. Fakat bu "pîr"in ma'nâsı, üzerinden feleğin seneleri geçerek ihtiyarlamış olan kimse değildir. Bunun ma'nâsı ancak doğru yolun rehberi olan insân-ı kâmildir.

4143. Vaktaki pîrin eli altında oldu, derhal o zulmet-perest rûşenâlık gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4143. O karanlıkperest, pîrin eli altına girdiğinde hemen aydınlık gördü.

Yani, o doğal karanlığa tapan ve bu şekil âlemine saplanan kişi, kendi benliğini kırıp, insanların üstadı ve öğretmeni olan pîrin eli altına girdiğinde ve o insân-ı kâmile (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tâbi olup onun terbiyesi altına girdiğinde, hemen ruhunun ışığını ve aydınlığını görür.

Ya'nî, o zulmet-i tabiiyyeye tapan ve bu sûret âlemine saplanan kimse, vaktâki kendi benliğini kırıp, beşerin üstâdı ve muallimi olan pîrin eli altında oldu ve o insân-ı kâmile tâbi' olup onun terbiyesi altına girdi, derhal rûhu- nun pertevini ve aydınlığını görür.

4144. Şart teslîmdir, uzun iş değildir. Dalâlette koşmak fâide olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4144. Şart teslim olmaktır, uzun bir iş değildir. Sapıklık içinde koşmak fayda sağlamaz.

"Türktâz", yağma için ansızın koşmak demektir. Burada mutlak olarak "koşmak" anlamındadır. Yani, Hak yolunda ilerlemenin şartı, kişinin bu yolda cehaletini itiraf etmesi ve kendi akıl ve tedbirini terk edip, öğretmen ve üstat olan insân-ı kâmile kendi iç dünyasını teslim etmekten ibarettir. Bu da uzun bir iş değildir. Örneğin bir hasta kendisinin tedavisi için bir doktora gittiği zaman kendini o doktorun görüş ve fikrine ve idare tarzına teslim eder; ve bilmediği tıp ilminde kendi akıl ve görüşünün etkili olamayacağını idrak eder. Bu sebeple ey ilmine mağrur olan efendi! Hâl böyleyken, sapıklık ve şaşkınlık içinde koşmakta ebedî hayat için bir fayda yoktur.

Bilinmeli ki, bu suret âlemi peyderpey akan bir sel gibi İlahi Zât'tan sâdır olup, mertebe mertebe birtakım başkalaşmalar geçirdikten sonra, yine İlahi Zât'a geri döner. Bu hususta Kur'anî deliller çoktur. Burada zikri uzundur. Sırası düştükçe bu Mesnevî-i Şerîf'te dahi bu konu birçok yerde geçmiştir. Bu sebeple bu suret âleminin hareketi ve başkalaşmaları devrî olur. Şimdiki halde içinde bulunduğumuz bu yoğunluk âlemi, seyir ve başkalaşma dairesinin yarısı olup tamamen latif incelikler olan İlahi Zât'ın karşılığıdır. Suret âleminin bu yoğunluk mertebesinden yukarı olan yarım başkalaşma dairesi daha vardır ki, bütün eşya suretlerinin genel seyri bu yarım daire üzerinde meydana gelir ve nihayet hepsi kendi aslına geri döner. Fakat bu genel seyir dünyevî zaman itibarıyla milyonlar ve belki de milyarlarca sene içinde tamam olur. İnsan dahi eşyanın suretlerinden bir surettir. Fakat bütün eşyadan ayrıcalıklıdır. Eğer insan bu genel seyre tabi olursa, aslına ulaşmak için çok zahmetlere ve meşakkatlere maruz kalır. Fakat özel seyir ile kendi aslına kolaylıkla ve az müddet süren meşakkat ve zorluklarla geri dönmek için bu yoğunluk âleminde insân-ı kâmilin terbiyesi vardır; ve bu sayede milyonlar ve milyarlarca seneleri kendi yatkınlığına göre birkaç sene içine sığdırmış ve zahirî ölümden ve sürekli başkalaşmalardan evvel kendi aslına ulaşmış olur. İşte peygamberlerin ve evliyanın insanlar arasındaki üstatlıklarının ve öğretmenliklerinin sırrı... Gerçek zekâsı ve feraseti olanlara bu beyan kafidir. Şemsî-i Sivâsî'nin (k.s.) beyti: "Mûtû kable en-temûtû" sırrına mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan.

"Türktâz", yağma için ansızın koşmak demektir. Burada mutlakan "koşmak" ma'nâsınadır. Ya'nî, Hak yolunda terakkînin şartı, kişi bu yolda cehlini i'tirâf ve kendi akıl ve tedbîrini terk edip, muallim ve üstâd olan insân-ı kâmile kendi bâtınını teslim etmekten ibarettir. Bu da uzun bir iş değildir. Meselâ bir hasta kendisinin tedâvîsi için bir doktora gittiği vakit kendini o doktorun re'y ve fikrine ve tarz-ı idaresine teslîm eder; ve bilmediği tabâbet ilminde kendi akıl ve re'yinin müessir olamayacağını idrâk eder. Binâenaleyh ey ilmine mağrûr olan efendi! Hâl böyle iken, dalâlet ve şaşkınlık içinde koşmakta hayât-ı ebediyye için bir fâide yoktur.

Ma'lûm olsun ki, bu sûret âlemi peyderpey akan bir sel gibi Zât-ı ulûhiyyetten sâdır olup, mertebe mertebe birtakım istihâlât geçirdikten sonra, yine Zât-ı ulûhiyyete rücû eder. Bu husûsta delâil-i kur'âniyye çoktur. Burada zikri uzundur. Sırası düştükçe bu Mesnevî-i Şerîfte dahi bu bahis müteaddid mahallerde geçmiştir. Binâenaleyh bu âlem-i sûretin hareketi ve istihâlâtı devrî olur. Şimdiki hâlde içinde bulunduğumuz bu âlem-i kesâfet, dâire-i seyr ve istihâlâtın yarısı olup tamâmen eltaf-1 latîf olan Zât-ı ulûhiyyetin mukābilidir. Âlem-i sûretin bu mertebe-i kesâfetten yukarı olan yarım istihâle dâiresi daha vardır ki, bütün eşyâ sûretlerinin seyr-i umûmîsi bu yarım dâire üzerinde vâki' olur ve nihâyet hepsi kendi aslına rücû' eder. Fakat bu seyr-i umûmî zamân-ı dünyevî i'tibariyle milyonlar ve belki de milyarlarca sene içinde tamâm olur. İnsan dahi suver-i eşyâdan bir sûrettir. Fakat bilcümle eşyâdan mümtâzdır. Eğer insan bu seyr-i umûmîye tabi' olursa, aslına vusûl için çok zahmetlere ve meşakkatlere ma'rûz kalır. Fakat seyr-i husûsî ile kendi aslına kolaylıkla ve az müddet süren meşâk ve mezâhim ile rücû' için bu âlem-i kesâfette insân-ı kâmilin terbiyesi vardır; ve bu sayede milyonlar ve milyarlarca seneleri isti'dâdına göre birkaç sene içine sığdırmış ve sûrî ölümden ve istihâlât-ı mütemâdiyeden evvel kendi aslına vâsıl olmuş olur. İşte enbiyâ ve evliyânın efrâd-ı beşer arasındaki üstâdlıklarının ve muallimliklerinin sırrı... Hakîkî zekâveti ve fetâneti olanlara bu beyân kâfidir. Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.): "Mûtû kable en-temûtû" sırrına mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan.

4145. Ben bundan sonra esîr yolunu istemem, pîr isterim, pîr isterim, pîr, pîr!...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4145. Ben bundan sonra esîr yolunu istemem, pîr isterim, pîr isterim, pîr, pîr!...

"Esîr"den kastedilen, sûret âleminin ve bedenin yoğunluğunun ilk maddesi olan latîf akışkan maddedir ki, ruhlar âleminin perdesidir; ve cismanî olan ilimlerin hepsi "esîr" mertebesine kadar yükselir ve bu ilimlerin âlimleri de esîr yolunun rehberleridir. Bu sebeple Hz. Pîr, talep edenlerin dilinden şöyle buyurur: "Ben insân-ı kâmilin sabit olan bu mertebesini anladıktan sonra, esîr yolu olan zâhirî ilmi ve onların rehberleri olan filozofları istemem! Hakikat âleminin rehberi olan pîri isterim, pîri isterim, pîri, pîri, vesselâm!"

"Esîr"den murâd, âlem-i sûret ve kesâfetin heyûlâsı olan seyyâle-i latîfdir ki, âlem-i ervâhın hicabıdır; ve cismânî olan ilimlerin cümlesi "esîr" mertebesine kadar çıkar ve bu ilimlerin âlimleri de esîr yolunun rehberleridir. Bunun için Hz. Pîr tâlibler lisânından buyururlar ki: "Ben insân-ı kâmilin sâbit olan bu mertebesini anladıktan sonra, esîr yolu olan ilm-i zâhirîyi ve onların rehberleri olan feylesofları istemem! Âlem-i hakîkatin rehberi olan pîri isterim, pîri isterim, pîri, pîri, vesselâm!"

4146. Göğün merdiveni pîr olur. Ok kimden uçucu olur? Yaydan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4146. Göğün merdiveni pîr olur. Ok kimden uçucu olur? Yaydan!

"Gök"ten maksat, yüce âlem ve vahdet mertebesidir. Yukarıdaki 4144 numaralı beytin açıklamasında belirtildiği üzere, hakiki varlıkta bulunan dönüşüm mertebeleridir; ve insân-ı kâmil kendi nefsinde bütün mertebeleri topladığından, Hakk Yolcusu'nu elinden tutup birer birer bu dönüşüm mertebelerinden geçirir ve vahdet mertebesine ulaştırır. Bu sebeple Hakk Yolcusu'nun varlığı ok, insân-ı kâmilin varlığı da yay konumunda olup Hakk Yolcusu'nu yüce âleme uçurur.

"Gök"ten murâd, âlem-i ulvî ve mertebe-i vahdettir. Yukarıki 4144 numaralı beytin îzâhında beyân olunduğu üzere vücûd-i hakîkîde olan merâtib-i istihâlâttır; ve insân-ı kâmil nefsinde bilcümle merâtibi câmi' olduğundan tâlibi elinden tutup birer birer bu istihâlât mertebelerini geçirir ve mertebe-i vahdete îsâl eder. Binâenaleyh tâlibin vücûdu ok ve insân-ı kâmilin vücûdu dahi yay mesâbesinde olup tâlibi âlem-i ulvîye uçurur.

4147. Sakîl olan Nemrûd, İbrâhîm'den kerkes ile göğe sefer etmedi mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4147. Ağır olan Nemrut, İbrahim'den dolayı akbaba ile göğe sefer etmedi mi?

Yani, cismaniyeti sebebiyle ağır olan Nemrut, kendisini Hakk'ın birliğine davet eden İbrahim (a.s.)'a muhalefetinden dolayı yüce âleme bizzat muttali olmak (haberdar olmak) için akbaba kuşlarına binip gök ve hava tarafına sefer etmedi mi? Nasıl ki kıssası tefsir kitaplarındadır. Ve Nemrut o zaman tayyare gibi havaya uçmak için akbaba kuşlarını kullanmıştır.

Ya'nî, cismâniyeti hasebiyle sakîl olan Nemrûd, kendisini våhdet-i Hakk'a da'vet eden İbrâhîm (a.s.) a muhalefetten dolayı âlem-i ulvîye bizzât muttali' olmak için akbaba kuşlarına binip gök ve hava tarafına sefer etmedi mi? Nitekim kıssası tefsîr kitablarındadır. Ve Nemrûd o zaman tayyâre gibi havaya uçmak için akbaba kuşlarını istihdâm etmiştir.

4148. O havadan yukarı tarafa birçok gitti; fakat bir kerkes felek üzerine uçamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4148. O havadan yukarı tarafa birçok gitti; fakat bir kerkes felek üzerine uçamaz.

O Nemrut, bindiği akbaba kuşlarıyla latif hava içinden yukarıya doğru bir hayli gitti. Fakat cismani bir vasıta olan kerkes (akbaba), vahdet feleği üzerine uçamaz.

O Nemrûd, bindiği akbaba kuşlarıyla havâ-yı nesîmî içinden yukarıya doğru bir hayli gitti. Fakat bir vâsıta-i cismânî olan kerkes felek-i vahdet üzerine uçamaz.

4149. İbrâhîm ona dedi: "Ey sefer adamı! Senin kerkesin ben olsam, bu sana daha güzeldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4149. İbrâhîm ona dedi: "Ey sefer adamı! Senin akbaban ben olsam, bu sana daha güzeldir."

İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'a dedi: "Ey benim Rabbimi bulmak için ruhanî hava veya nefsanî arzu içinden yolculuk eden adam! Maddiyat ve tabiat âleminde Hakk'ı bulmaya çalışmak boştur. Hak tarafına yolculuk için senin akbaba kuşun yahut senin dost ve arkadaşın ben olsam, bu senin için daha güzel olur ve amacına ulaşırsın." "Ger" şart edatı ve "kes" kimse anlamına gelmesi de uygundur. Dost ve arkadaştan kinaye olur. Birinci anlama göre "Eğer senin akbaban ben olsam" ve ikinci anlama göre de "Eğer senin kesin yani dostun ve yârin ben olsam" demek olur. Nasıl ki bu yukarıdaki açıklama bu anlamlara göre gerçekleşti.

İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'a dedi: "Ey benim rabbimi bulmak için havâ-yı nesîmî veyâ hevâ-yı nefsânî içinden sefer eden adam! Maddiyyât ve tabiiyyât âleminde Hakk'ı bulmaya çalışmak boştur. Hak tarafına sefer için senin akbaba kuşun yâhud senin dost ve refîkin ben olsam, bu senin için daha güzel olur ve maksûduna vâsıl olursun." "Ger", edât-ı şart ve "kes", kimse ma'nâsına olmak dahi münasibdir. Dost ve refîkten kinâye olur. Birinci ma'nâya göre "Eğer senin kerkesin ben olsam" ve ikinci ma'nâya göre de "Eğer senin kesin ya'nî dostun ve yârin ben olsam" demek olur. Nitekim bu yukarıdaki îzâh bu ma'nâlara göre vâki' oldu.

4150. Vaktaki yukarıya benden merdiven yapasın, uçmaksızın göğe gidersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4150. Vaktaki yukarıya benden merdiven yapasın, uçmaksızın göğe gidersin!

Bu aşağı âlemden yüce âleme benden merdiven yaptığın zaman bedenselliğin ruhanîliğe dönüşür, maddî ve bedensel uçmalara ihtiyaç kalmaksızın kendi içinde dönüşüm mertebelerini geçirir ve vahdet feleğine gidersin.

Bu âlem-i süflîden âlem-i ulvîye benden merdiven yaptığın vakit cismâniyetin rûhâniyetine münkalib olur, maddî ve cismânî uçmalara hâcet kalmaksızın nefsinde merâtib-i istihâlâtı geçirir ve felek-i vahdete gidersin.

4151. Öyle ki, gönül şimşek gibi zâd ü râhilesiz garba ve şarka kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4151. Öyle ki, gönül şimşek gibi azıksız ve bineksiz batıya ve doğuya kadar gider.

"Zâd", azık ve yiyecek; "râhile", yolcunun yük hayvanı demektir. Yani öyle bir hâle gelirsin ki, kalbin şimşek ve elektrik akımı gibi, yol yiyeceği ve yük hayvanı olmaksızın bir anda batıdan doğuya gider ve zaman ve mekân kayıtlarından kurtulursun.

"Zâd", azık ve yiyecek; “râhile", yolcunun yük hayvanı demektir. Ya'nî öyle bir hâle gelirsin ki, kalbin şimşek ve cereyân elektriği gibi, yol yiyeceği ve yük hayvanı olmaksızın bir anda garbdan şarka gider ve zaman ve mekân kayıtlarından kurtulursun.

4152. Öyleki, gece uyku vaktinde adamın hissi iğtirabdan dolayı şehirlere gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4152. Öyle ki, gece uyku vaktinde insanın hissi, gurbette olmaktan dolayı şehirlere gider.

"İğtirâb", gurbette olmak ve batmak demektir. Yani, bu gidiş, insanlar geceleyin uyudukları vakit, beş duyularının bedenlerinden uzaklaşması ve batması sebebiyle ruhlarının gördükleri rüyalarında, uyanıklıkta görmedikleri ve gezmedikleri şehirlere gitmesine benzer.

"İğtirâb", gurbette olmak ve gurûb etmek demektir. Ya'nî, bu gidiş, insanlar geceleyin uyudukları vakit havâss-i hamselerinin cisimlerinden iğtirâbından ve gurûbundan dolayı rûhlarının gördükleri rü'yâlarında, uyanıklıkta görmedikleri ve gezmedikleri şehirlere gitmesine benzer.

4153. Nitekim, arif gizli yoldan hoş oturmuş yüz cihana gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4153. Nitekim, arif gizli yoldan hoş oturmuş yüz cihana gider.

Nasıl ki arif, uyanıklık hâli içinde rahat rahat oturmuş olduğu hâlde, ruhun gizli yolundan birçok âlemlere, yani misal âlemine, ruhlar âlemine ve berzah âlemine ve sonsuz uzayda her biri birer şehadet âleminden ibaret olan cisimlere kadar gider. Dünyada kullanılan lügatler ve kelimeler ile tamamıyla anlatılamayan bu âlemlere tasavvuf terimlerinde "âlem-i simsime" (gizli âlem) derler. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin başlangıcında bu âlemlerin hallerinden bazı temsiller ile bahseder.

Nasıl ki arif uyanıklık hâli içinde râhat râhat oturmuş olduğu hâlde rûhun gizli yolundan birçok âlemlere, ya'nî âlem-i misâle, âlem-i ervâha ve âlem-i berzaha ve fezâ-yı bî-nihâyede her biri birer âlem-i şehadetten ibâret olan ecrâma kadar gider. Dünyâda kullanılan lügatler ve kelimeler ile tamâmıyla anlatılamayan bu âlemlere ıstılâhât-ı sûfiyyede "âlem-i simsime" derler. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin ibtidâsında bu âlemlerin ahvâlinden ba'zı temsîlât ile bahis buyururlar.

4154. Eğer böyle reftar ona elvermeye idi, o vilayetten bu haberler kimdendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4154. Eğer böyle bir gidiş ona elvermeseydi, o vilayetten bu haberler kimdendir?

Eğer ârifin (Allah'ı bilen kişinin) böyle gizli yoldan âleme gidişi ve oraları gezişi olmasaydı, o simsime (hayalî, vehmî) âlem vilayetinden ve o vilayetin hallerinden verilmiş olan haberler kimden olurdu? Nasıl ki zâhir ulemasından (dış görünüşe göre hüküm veren âlimlerden) Birgivî Muhammed Efendi'ye berzah âleminin (ölümden sonraki ara âlemin) hallerinden sormuşlar. "Gitmedim ki bileyim!" diye cevap vermiştir. Halbuki kabirlerin keşfi (ölülerin hallerini bilme) ve berzah âlemi ise, Hakk yoluna giden sâliklere (Hakk yolcusu) en önce meydana gelen bir keşiftir. Onlar berzah âleminde kimin nimetlendiğini ve kimin azap gördüğünü görürler.

Eğer ârifin böyle gizli yoldan âleme gidişi ve oraları gezişi olmaya idi, o âlem-i simsime vilâyetinden ve o vilâyetin ahvâlinden verilmiş olan haberler kimden olurdu? Nitekim ulemâ-i zâhireden Birgivî Muhammed Efendi'ye [âlem-i] berzahın ahvâlinden sormuşlar. "Gitmedim ki bileyim!" diye cevâb vermiştir. Halbuki keşf-i kubûr ve âlem-i berzah ise, Hak yoluna giden sâliklere en evvel vâki' olan bir keşiftir. Onlar âlem-i berzahta kimin mütena'im ve kimin muazzeb olduğunu görürler.

4155. Bu haberler ve bu muhıkk rivayetler ki vardır, yüz binlerce pîr onun üzerinde müttefiktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4155. Bu haberler ve bu doğru rivayetler ki vardır, yüz binlerce pîr onun üzerinde müttefiktir.

İç âlemden ve simsimeden (gayb âleminden) âriflerin verdikleri bu haberlerde ve bu doğru rivayetlerde birçok pîrler ve insân-ı kâmiller müttefik ve birleşiktir; ve aralarında asla ihtilaf yoktur ve bunlar bu haberleri ve bu rivayetleri birbirinden alıp öğrenmiş değildirler. Aksine her birisi o âlemleri gezmiş ve görmüş ve gördüklerini haber vermiştir. Bu sebeple bu şerefli zâtların müşâhedeye dayalı olan keşiflerinde asla hata meydana gelmez. Ancak henüz kemâl makamına gelmemiş olan sâliklerin keşiflerinde hata meydana gelir. Çünkü bunlar kendi hayallerinden kurtulmamışlardır. Bu sebeple tasavvuf ilminde "Keşifte hata olur" hükmü ancak sâliklerin keşfine aittir. Yoksa, Peygamber'in kâmil vârisleri olan âriflerin keşfinde asla hata olmaz. Bu sebeple kendi keşiflerinden bahsederek Şeyh-i Ekber'in ve Hz. Mevlânâ'nın keşiflerine itiraz edenler, o hazretlerin makamına ulaşamayan Hakk Yolcularıdır; ve bu itirazları kendi mertebelerinin noksanını idrak edemeyerek kendilerinin bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) olduklarını zannetmelerinden kaynaklanır.

Âlem-i bâtıneden ve simsimeden âriflerin verdikleri bu haberlerde ve bu doğru rivâyetlerde birçok pîrler ve insân-ı kâmiller müttefik ve müttehiddir; ve aralarında aslâ ihtilâf yoktur ve bunlar bu haberleri ve bu rivâyetleri birbirinden almış ve öğrenmiş değildirler. Belki her birisi o âlemleri gezmiş ve görmüş ve gördüklerini haber vermiştir. Binâenaleyh bu zevât-ı şerîfenin müşâhedeye müstenid olan keşiflerinde aslâ hatâ vâki' olmaz. Ancak henüz makām-ı kemâle gelmemiş olan sâliklerin keşiflerinde hatâ vâki' olur. Çünkü bunlar kendi hayallerinden kurtulmamışlardır. Binâenaleyh ilm-i tasavvufta "Keşifte hatâ olur" hükmü ancak sâliklerin keşfine âiddir. Yoksa, Peygamber'in vâris-i kâmilleri olan âriflerin keşfinde aslâ hatâ olmaz. Binâenaleyh kendi keşiflerinden bahisle Şeyh-i Ekber'in ve Hz. Mevlânâ'nın keşiflerine i'tirâz edenler, o hazretlerin makāmına vâsıl olamayan ehl-i sülüktür; ve bu i'tirâzları kendi mertebelerinin noksanını idrâk edemeyerek kendilerinin bir mürşid-i kâmil olduklarını zannetmelerinden neş'et eder.

4156. Bu uyunun arasında bir hilaf yoktur; nitekim ilm-i zunûnda vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4156. Bu hakikatler arasında bir ayrılık yoktur; nitekim zan ilimlerinde vardır.

"Uyûn", "göz" anlamına gelen "ayn" kelimesinin çoğuludur. Bunlardan kastedilen, âriflerin ruhlarının gözleridir. Yani, bu en seçkinlerin özünün süzülmüşü olan insân-ı kâmillerin ruhlarının gözleri ve görüşleri arasında asla bir ayrılık yoktur. Bu ayrılık ancak zan ilmi olan istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ilimlerde olur. Nitekim kelâm ilmi mensuplarından olan Mâtürîdîler ile Eş'arîler arasında yetmiş üç meselede ayrılık meydana gelmiştir. Çünkü kelâm ilmi zan ilmi ve istidlâlî ilimdir, tecellî (ilahi zuhur) ilmi ve ledünnî (Allah katından gelen) ilim değildir. Felsefeler de bu türdendir.

"Uyûn”, “göz" ma'nâsına olan "ayn"ın cem'idir. Bunlardan murâd, âriflerin rûhlarının gözleridir. Ya'nî, bu ehassu'l-havâssın zübdesinin süzülmüşü olan insân-ı kâmillerin rûhlarının gözleri ve görüşleri arasında asla bir ihtilaf yoktur. Bu ihtilaf ancak ilm-i zunûn olan ulûm-i istidlâliyyede olur. Nitekim ilm-i kelâm erbâbından olan Mâtürîdîler ile Eş'arîler arasında yetmiş üç mes'elede ihtilaf hâdis olmuştur. Çümkü ilm-i kelâm ilm-i zunûn ve ilm-i istidlâlîdir, ilm-i tecellî ve ilm-i ledünnî değildir. Felsefiyât dahi bu kabîldendir.

4157. O aramak karanlık gecede geldi; ve bu Ka'be'nin huzuru ve gün ortasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4157. O aramak karanlık gecede geldi; ve bu Ka'be'nin huzuru ve gün ortasıdır.

Örneğin, kıbleyi aramak karanlık gecede meydana gelir. Hakiki kıbleyi aramak için delil getirme yoluyla elde edilen zan ilmi (kesin olmayan bilgi) de cismaniyet ve tabiat karanlığında elde edilmiş bir ilimdir. Ve bu tecelli ilmi (Allah'ın tecellileriyle elde edilen bilgi) ve ledün ilmi (Allah katından gelen gizli bilgi) ise, gün ortasında ve aydınlıkta kıble olan Kâbe'nin hazır ve görünür olması gibidir. Bu sebeple, karanlık gecede kıblenin belirlenmesinde nasıl hata meydana gelirse, zan ilmi ve istidlâlî (çıkarıma dayalı) ilimde de öyle hatalar meydana gelir; tecelli ilminde ise asla hata meydana gelmez.

Meşelâ kıbleyi aramak karanlık gecede vâki' olur. Kıble-i hakîkîyi aramak için delîl ikāmesiyle elde edilen ilm-i zunûn dahi cismâniyet ve tabîat karanlığında tahsil edilmiş olan bir ilimdir. Ve bu ilm-i tecellî ve ledünnî ise, gün ortasında ve aydınlıkta kıble olan Kâ'be'nin hâzır ve meşhûd olması mesâbesindedir. Binâenaleyh karanlık gecede kıblenin ta'yîninde nasıl hatâ vâki' olursa, ilm-i zunûn ve istidlâlîde dahi öyle hatâlar vâki' olur; ve ilm-i tecellîde ise aslâ hatâ vâki' olmaz.

4158. Kalk, ey Nemrûd! Keslerden kanat iste! Sana kerkeslerden merdivenlik gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4158. Kalk, ey Nemrut! Keslerden kanat iste! Sana kerkeslerden merdivenlik gelmez.

"Nemrut", İbrahim (a.s.) zamanındaki muhalif, inatçı bir hükümdarın ismidir; burada inatçı ve muhalif olmaktan kinayedir. "Kes", muhterem (saygıdeğer) mümtaz (seçkin) bir şahsiyettir; burada insân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kinayedir. "Kerkesler"den maksat, cüz'î akıl (sınırlı akıl) âlimleridir. Yani, kalk, ey zan ilmine ve istidlale (çıkarıma) yapışmış olan inatçı efendi! İnsân-ı kâmillerden hakiki marifet (Allah bilgisi) kanadını iste ki, yüce âleme uçasın! Sana cüz'î akıl âlimlerinden yüce âleme çıkmak için merdivenlik (yükselme imkânı) hâsıl olmaz.

“Nemrûd”, İbrâhîm (a.s.) zamânındaki muhâlif inadçı bir hükümdarın ismi olup burada inadçı ve muhâlif olmaktan kinâyedir. "Kes", muhterem bir şahsiyyet-i mümtâz olup burada insân-ı kâmilden kinâyedir. "Kerkesler"den murâd, ukūl-i cüz'iyye âlimleridir. Ya'nî, kalk, ey ilm-i zunûn ve istidlâlîye yapışmış olan inadçı efendi! İnsân-ı kâmillerden ma'rifet-i hakîkiyye kanadını iste ki, âlem-i ulvîye uçasın! Sana ukūl-i cüz'iyye âlimlerinden âlem-i ulvîye çıkmak için merdivenlik hâsıl olmaz.

4159. Ey mukıll! Akl-ı cüz'î kerkes geldi. Onun kanadı cîfe yiyiciliğe muttasıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4159. Ey az kazanan! Cüz'î akıl akbaba gibi geldi. Onun kanadı leş yiyiciliğe bağlıdır.

"Mukıll", fakir ve az kazanan kişidir. Ey istidlâlî ilimler tahsiline ömrünü harcayıp az bir şey kazanan ve ilimde fakir olan kişi! Bu hususta senin kullandığın cüz'î akıl, Nemrud'un yükselmek için kullandığı akbaba kuşları gibidir. O cüz'î aklın kanadı, görünen âlem olan bu dünyaya bağlıdır. Ve hadis-i şerifte "Dünya leştir ve onun talipleri köpeklerdir" buyurulmuş olduğundan, o cüz'î akıl ancak leşten ibaret olan bu dünyadan ve bu görünen âlemden ayrılamaz.

"Mukıll", fakîr ve az kazanan kimse. Ey ulûm-i istidlâliyye tahsiline ömrünü sarf edip az bir şey kazanan ve ilimde fakîr olan kimse! Bu husûsta senin kullandığın akl-ı cüz'î Nemrûd'un yükselmek için kullandığı akbaba kuşları mesâbesindedir. O akl-ı cüz'înin kanadı âlem-i zâhirî olan bu dünyaya muttasıldır. Ve hadis-i şerifte الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünya cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurulmuş olduğundan, o akl-ı cüz'î ancak cîfeden ibâret olan bu dünyâdan ve bu âlem-i zâhirden ayrılamaz.

4160. Abdalların aklı Cebrâîl gibi, Sidre'nin gölgesine kadar mîl mîl gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4160. Abdalların aklı Cebrail gibi, Sidre'nin gölgesine kadar mil mil gider.

"Abdal"dan kastedilen, bedenleri ruhanîliğe dönüşmüş insân-ı kâmillerdir. "Sidre", sözlükte bir ağaç ismidir. Burada kastedilen, "Sidretü'l-müntehâ"dır ve bundan kastedilen de, şekiller âleminin sonu olan ruhlar âlemidir ki, onun gölgesi ve yansıması mutlak misal âlemi olur. Yani, insân-ı kâmillerin olgun akılları Cebrail (a.s.)ın kanadı gibi, ruhlar âleminin gölgesi olan mutlak misal âlemine kadar mil mil uçar ve bu görünen âlemde meydana gelecek olayları o âlemde aynen ve tamamen görür; ve Hz. Cebrail gibi gördüğü anlamı bu şekiller âlemine indirir.

"Abdal"dan murâd, cismâniyetleri rûhâniyete tebeddül etmiş insân-ı kâmillerdir. "Sidre", lügatte bir ağaç ismidir. Burada murâd, "Sidretü'l-müntehâ"dır ve bundan murâd, âlem-i sûretin nihâyeti olan âlem-i ervâhtır ki, onun gölgesi ve zılli misâl-i mutlak âlemi olur. Ya'nî, insân-ı kâmillerin akl-ı kâmilleri Cebrâîl (a.s.)ın kanadı gibi, âlem-i ervâhın gölgesi olan misâl-i mutlak âlemine kadar mîl mîl uçar ve bu âlem-i şehadette vâki' olacak hâdisâtı o âlemde aynen ve tamâmen görür; ve Hz. Cibril gibi gördüğü ma'nâyı bu âlem-i sûrete inzâl eder.

4161. Ben sultanın doğanıyım, mahbubum, iyi izliyim. Murdardan fâriğim ve kerkes değilim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4161. Ben sultanın doğanıyım, sevgilisiyim, iyi izliyim. Murdardan uzağım ve akbaba değilim!

Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dilinden buyururlar ki: "Ben hakiki sultan olan Hakk'ın doğan kuşuyum. İlahi sevgiliyim. Hak yolunda iyi izli ve iyi gidişliyim. Murdar ve leş olan bu dünyadan uzağım ve leşe bağlı olan akbaba değilim!

Hz. Pîr insân-ı kâmillerin lisânından buyururlar ki: "Ben sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın doğan kuşuyum. Mahbub-ı ilâhîyim. Hak yolunda iyi izli ve iyi gidişliyim. Murdâr ve cîfe olan bu dünyâdan fâriğim ve cîfeye muttasıl olan kerkes değilim!

4162. Kerkesi terk et ki, ben sana kes olayım. Benim bir kanadım yüz kerkesten daha iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4162. Kerkesi terk et ki, ben sana kes olayım. Benim bir kanadım yüz kerkesten daha iyidir!

"Kes", kimse demektir. Burada "kıymetli bir arkadaş ve refik"ten kinayedir. Yani, Hak'ka ulaşmak için Nemrud'un akbaba kuşu mesabesinde olan cüz'î aklı (ferdî akıl) terk et ki, bu hususta ben sana kes ve kıymetli bir arkadaş ve refik olayım! Benim hakikat yoluna ait bir marifet kanadım, yüz cüz'î aklın toplamı olan marifetten daha iyidir!

"Kes", kimse demektir. Burada "kıymetli bir arkadaş ve refîk"den kinâyedir. Ya'nî, Hakk'a vusûl için Nemrûd'un akbaba kuşu mesâbesinde olan akl-ı cüz'îyi terk et ki, bu husûsta ben sana kes ve kıymetli bir arkadaş ve refik olayım! Benim hakikat yoluna âid bir ma'rifet kanadım yüz akl-ı cüz'înin muhassalası olan ma'rifetten daha iyidir!

4163. Atı nice bir amya üzere koşturursun? San'ata ve kesbe usta gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4163. Atı daha ne kadar kör bir kadın üzerinde koşturursun? Sanata ve kesbe usta gereklidir.

"Amya", kör kadın ve örtülülük ve örtülmüş şey anlamındadır (Müntehabü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "örtülülük" anlamı uygundur. Yani, gayretinin atını ne zamana kadar örtülülük üzerinde koşturursun? Ve hakikati bulacağım diye körü körüne gidersin. Her sanat ve kesb için bir usta ve öğretmen gereklidir.

"Amya", kör kadın ve mestûriyet ve örtülmüş şey ma'nâsınadır (Münte-habü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "mestûriyet" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, himmetinin atını ne zamâna kadar mestûriyet üzerinde koşturursun? Ve hakîkati bulacağım diye körü körüne gidersin. Her san'at ve kesb için bir usta ve muallim lâzımdır.

4164. Çin şehrinde kendini rüsvay etme! Bir akılı iste, kendini ondan dürüp toplama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4164. Çin şehrinde kendini rezil etme! Bir akıllı iste, kendini ondan dürüp toplama!

Suretleri içeren Çin şehrinde, yani bu küllî nefis (evrensel ruh) âleminde, hakikati idrak etmiş olan kâmiller (olgun insanlar) önünde kendini rezil ve rüsvay etme! Küllî aklın (evrensel akıl) tecelli ettiği bir insân-ı kâmilin sohbetini ve arkadaşlığını iste! Kendini ondan müstağni (ihtiyaçsız) görerek dürüp toplama ve men etme!

Sûretleri hâvî olan Çin şehrinde, ya'nî bu nefs-i küll âleminde idrâk-i ha-kîkat etmiş olan kâmiller önünde kendini rezîl ve rüsvây etme! Akl-ı küllün mazharı olan bir insân-ı kâmilin musâhabet ve refâkatini iste! Kendini ondan müstağnî görerek dürüp toplama ve men' etme!

4165. Zamanın o Eflatun'u o şeyi ki söyler, âgâh ol, hevâyı bırak, vefkı üzere git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4165. Zamanın o Eflatun'u o şeyi ki söyler, âgâh ol, hevâyı bırak, vefkı üzere git!

Zamanın Eflatun'u mesabesinde olan o akıllının hakikatlere dair söylediği sözleri kabul et ve kendi cüz'î aklının bulduğu akli delilleri ve muhalefeti terk et ve hakikat yolunda o akıllıya uygunluk göstererek yürü!

Zamânın Eflâtûn'u mesâbesinde olan o âkılın hakāyıka dâir söylediği söz-leri kabûl et ve kendi akl-ı cüz'înin bulduğu delâil-i akliyyeyi ve muhalefeti terk et ve hakikat yolunda o âkıle muvâfakat ederek yürü!

4166. Çin'de cidd ile kendi şahı için derler ki: "Lem-yeliddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4166. Çin'de ciddiyetle kendi şahı için derler ki: "Doğurmamıştır."

Yani, bu küllî nefs ve suret âlemi içinde bulunan kâmillerin hepsi, kendilerinin sahibi ve tasarruf edeni olan gerçek şah için ciddiyetle "doğurmadı" yani doğurmadı ve bir kimsenin babası değildir, derler. Bilinmeli ki, zahir ehli, bu mevcut eşya için "hepsi O'ndandır" yani "hep Hak'tandır" derler; ve "bu eşya hep Hak'tan zuhur etmiştir" demek "bir çocuk babadandır" demeye eşit olur. Hakikat ehli ise "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 2/115) yani "Bu suret ve yoğunluk âleminde her ne tarafa yönelirseniz Allah'ın vechi ve zâtı vardır" ayet-i kerimesine uygun olarak, "Bütün varlık mertebeleri Hakk'ındır" derler ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık görmezler. Şu halde Hak hakkında "doğurmadı" demiş olurlar ve İhlas suresinin anlamına muhalefet etmezler.

Ya'nî, bu nefs-i küll ve sûret âlemi içinde bulunan kâmillerin hepsi, ken-dilerinin mâliki ve mutasarrıfı olan şâh-ı hakîkî için cid ile "lem-yelid" ya'nî doğurmadı ve bir kimsenin babası değildir, derler. Ma'lûm olsun ki, ehl-i zâhir, bu eşyâ-yı mevcûde "heme ez-ost" ya'nî "hep Hak'tandır" derler; ve "bu eşyâ hep Hak'tan zuhûr etmiştir" demek "bir çocuk babadandır" demeye müsâvî olur. Ehl-i hakikat ise فَأَيْنَمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî “Bu âlem-i sû-ret ve kesâfette her ne tarafa teveccüh ederseniz Allah'ın vechi ve zâtı vâ-ki'dir" âyet-i kerîmesine mutâbık olarak, "Bilcümle merâtib-i vücûd Hakk'ın- dır" derler ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık görmezler. Şu hâlde Hak hakkında "lem-yelid" ya'nî "doğurmadı" demiş olurlar ve sûre-i İhlas'ın ma'nâsına muhalefet etmezler.

4167. Bizim şahımız muhakkak hiçbir evlâd doğurmadı. Belki kendi tarafına kadına yol vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4167. Bizim şahımız kesinlikle hiçbir evlat doğurmadı. Aksine kendi tarafına kadına yol vermedi.

Yani, hakikat ehli derler ki: "Bizim şahımız ve tasarruf edenimiz olan Yüce Allah hiçbir evlat doğurmadı ve aksine kendi tarafına kadına, yani fâiliyetten etkilenen bir edilgenin varlığına yol vermedi. Çünkü fail ile edilgenin varlığı ikiliği gerektirir. Hâlbuki birlik mertebesinde ikilik yoktur ki, bu eşyanın ortaya çıkışı bir fail ile bir edilgenin birleşmesinden meydana gelsin! Aksine bütün varlık mertebelerinde görünen sıfatları ve isimleri sebebiyle ancak Hak olan Tek Zât'tır. Nasıl ki ayet-i kerimede هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) yani "Evvel ancak O'dur ve âhir ancak O'dur ve zahir ancak O'dur ve bâtın ancak O'dur" buyurulur. Fakat cüz'î akıllar, itibari başkalık âlemi olan bu yoğunluk âleminde oluşların hallerinden çıkarım yaparak Hakk'ın gayrı olan bu eşyanın Hak'tan ortaya çıktığına hükmederler; ve bu hüküm neticesinde eşyanın Hak Zât'ından doğmuş olduğuna hükmedilmiş olduğunun farkına varamazlar; ve güya Hakk'ı tenzih ettiklerine inanırlar. Kâmillerin "Heme ost" yani "Hep O'dur" sözüne itiraz ederler; ve bu hüküm "vücûdîlik mezhebidir" diye vahdet-i vücûdu (varlığın birliği) inkâr edip varlıkların çokluğunu ispat ederler. Hâlbuki "vücûdîlik" başka ve "vahdet-i vücûd" başkadır.

Ya'nî, ehl-i hakikat derler ki: "Bizim şâhımız ve mutasarrıfımız olan Hak Teâlâ hiçbir evlâd doğurmadı ve belki kendi tarafına kadına ya'nî fâiliyetten müteessir olan bir münfailin vücuduna yol vermedi. Zîrâ fâil ile münfailin vücûdu ikiliği iktizâ eder. Halbuki mertebe-i vahdette ikilik yoktur ki, bu eşyânın zuhûru bir fâil ile bir münfailin birleşmesinden vâki' olsun! Belki bilcümle merâtib-i vücûdda zâhir olan sıfât ve esmâsı hasebiyle ancak Zât-ı Vâhid-i Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) ya'nî "Evvel ancak O'dur ve âhir ancak O'dur ve zahir ancak O'dur ve bâtın ancak O'dur" buyurulur. Fakat ukūl-i cüz'iyye gayriyyet-i i'tibâriyye âlemi olan bu âlem-i kesâfette tekevvünâtın ahvâlinden istidlâlen Hakk'ın gayrı olan bu eşyânın Hak'tan zuhûruna hükmederler; ve bu hüküm neticesinde eşyanın Zât-ı Hak'tan doğmuş olduğuna hükmedilmiş olduğunun farkına varamazlar; ve gûyâ Hakk'ı tenzih ettiklerine kāil olurlar. Kâmillerin "Heme ost" ya'nî "Hep O'dur" sözüne i'tirâz ederler; ve bu hüküm “vücûdîlik mezhebidir" diye vahdet-i vücûdu münkir olup kesret-i vücûd isbât ederler. Halbuki "vücûdîlik” başka ve "vahdet-i vücûd" başkadır.

4168. Şahlardan her kim bu nevi'den söz söyledi, onun boynunu tīğ-ı bürrân ile çift etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4168. Şahlardan her kim bu türden söz söyledi, onun boynunu keskin kılıçla ikiye böldü.

"Şah", sözlükte "büyük" anlamına da gelir. Buna göre "şahlar"dan kasıt, dış ilimlerde ve istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ilimlerde insanlar tarafından parmakla gösterilen âlimler olur. "Tîğ-ı bürrân", kesici kılıç demektir. Şöhret sahibi dış âlimlerden her kim bu türden, yani bu eşyanın her vecih ile Hakk'ın gayrı olarak Hak'tan zuhûr ettiğini söyledi ve iddia etti ise, bu hakikat âlemi yolunda onun ruhunun boynunu keskin olan kahır kılıcı ikiye ayırdı. Dünyada ve ahirette ikilik içinde kaldı ve ahirette salih amelleri sebebiyle nimet yeri olan cennete girse bile, orada Hakk'ı müşahede edemez; ve Kur'ân-ı Kerîm'de وَجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ (Kıyamet, 25/22-23) yani “O günde yüzler vardır ki, revnaklıdır ve Rablerine nazar edicidirler” diye tavsif buyurulan zümre dışında kalır.

"Şah", lügatte "büyük" ma'nâsına da gelir. Binâenaleyh "şâhlar"dan murâd, ulûm-i zâhiriyye ve istidlâliyyede nâs tarafından parmakla gösterilen âlemler olur. "Tîğ-ı bürrân", kesici kılıç demektir. Şöhret sahibi ulemâ-i zâhireden her kim bu nevi'den, ya'nî bu eşyânın her vecih ile Hakk'ın gayrı olarak Hak'tan zuhûr ettiğini söyledi ve da'vâ etti ise, bu âlem-i hakikat yolunda onun ruhunun boynunu keskin olan kahır kılıcı ikiye ayırdı. Dünyâda ve âhirette ikilik içinde kaldı ve âhirette a'mâl-i sâlihası hasebiyle mahall-i naîm olan cennete girse bile, orada Hakk'ı müşâhede edemez; ve Kur'ân-ı Ke- rîm'de وُجُوهٌ يَوْمَئِذ نَاضِرَةِ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ (Kıyamet, 25/22-23) ya'nî “O günde yüzler vardır ki, revnaklıdır ve Rablerine nazar edicidirler” diye tavsîf buyurulan zümre hâricinde kalır.

4169. Şah der ki: "Mâdemki bu sözü söyledin, çabuk benim ıyâl tuttuğumu sabit et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4169. Şah der ki: "Mademki bu sözü söyledin, çabuk benim aile sahibi olduğumu ispat et!"

"Aile", bir adamın nafakasını verdiği eşleri, çocukları, hizmetlileri ve akrabaları demektir. Yani, hakiki şah olan Hak (Yüce Allah) der ki: "Mademki bu sözü söyledin ve belirlenme (taayyün) yönüyle benim Zât'ımın gayrı olan şeylerin benden ortaya çıkarak bağımsız bir varlığı olduğuna hükmettin, bu durumda bu eşya benden doğmuş olan benim ailem olmuş olur; çabuk benim aile sahibi olduğumu ispat et!" "Üzeyr, Allah'ın oğludur" diyen Yahudi cahilleri ve "Mesih, Allah'ın oğludur ve Meryem O'nun eşidir" diyen Hristiyanlar ve "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyen sapkınlık ehli (ehl-i dalâlet) bu şerefli beytin anlamı içine dahildir. Bilinmeli ki, bu şerefli beyitte "aile" kelimesi yukarıda geçen "lem-yelid" (doğurmamıştır) ifadesine göre, ancak bir adamın kendisinden doğup nafakasını verdiği kimselerdir. Bu kimseler o adamın ailesi ve o adam bu kimselerin "bakıcısı" olur. Yaratılmışlar bu anlam itibarıyla Hak'ın ailesi olmadığı gibi, Hak da onların bakıcısı değildir. Zira yukarıda açıklandığı üzere, Hak ile yaratılmışlar arasında her yönden ayniyet (özdeşlik) olmadığı gibi, her yönden gayriyet (başkalık) dahi mevcut değildir. Bu ayniyet ve gayriyet meselesi sırası düştükçe yukarılarda açıklanmıştır. Tamamen tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) ehli olan kelamcılar ve zahir uleması, yaratılmışların her yönden Hakk'ın gayrı olduğuna kani olduklarından ve vahdet-i vücudu (varlığın birliği) ve varlığın mertebelerini inkâr ettiklerinden, onlar Hakk'a her yönden babanın gayrı olan evlat isnat edenler zümresine dahil olurlar; ve bunların bu isnatları zımnî (üstü kapalı) olur; ve çeşitli dinlerin cahillerinin evlat isnatları ise açıkça (cehrî) olur. Fakat itibari gayriyet (bağıntılı başkalık) yönünden Hak Zât'ı yaratılmışların Rezzak'ı (rızık vereni) olduğundan, bu anlam itibarıyla yaratılmışlara Hakk'ın ailesi ve Hakk'a "bakıcı" demek caiz olur. Nitekim 1. cildin 940 numaralı beytinde ما عيال حضرتیم و شیر خواه . گفت الخلق عيال للإله yani "Biz Hz. Hakk'ın ailesiyiz ve süt isteyiciyiz, Resûl-i Ekrem "Yaratılmışlar Allah'ın ailesidir" buyurdu" ve aynı şekilde 1. cildin 2332 numaralı beyitte dahi همچنین از پشه گیری تا به پیل . شد عيال الله و حق نعم المعيل yani "Böylece sivrisinekten tutasın, ta file kadar, Allah'ın ailesi oldu ve Hak ne güzel bakıcıdır" buyurulmuştur. Bu sebeple vahdet-i vücudun önemli bir esası olan ayniyet ve gayriyet meselesi layıkıyla anlaşılmış olursa, bu beyit ile 1. cildin zikredilen beyitleri arasında tezad (çelişki) ve tenakuz (tutarsızlık) olmadığı açıklığa kavuşur.

"Iyal", bir adamın nafakasını verdiği ezvâc ve evlâd ve etbâ' ve ensâbı demektir. Ya'nî, şâh-ı hakîkî olan Hak der ki: "Mâdemki bu sözü söyledin ve taayyün cihetiyle benim zâtımın gayrı olan eşyanın benden zuhûr ederek müstakıllen bir vücûdu olduğuna hükmettin, bu sûrette bu eşyâ benden doğ-muş olan benim ıyâlim olmuş olur; çabuk benim ıyâl sahibi olduğumu isbât et!" "Üzeyr, Allah'ın oğludur" diyen yahûdî cühelâsı ve "Mesîh, Allâh'ın oğ-ludur ve Meryem O'nun zevcesidir" diyen nasrânîler ve “Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyen ehl-i dalâlet bu beyt-i şerîfin ma'nâsında dâhildir. Ma'lûm olsun ki, bu beyt-i şerîfte "ıyâl" kelimesi yukarıda geçen "lem-yelid" ta'bîri-ne nazaran, ancak bir adamın kendisinden doğup infâk ettiği kimselerdir. Bu kimseler o adamın ıyâli ve o adam bu kimselerin "muîl"i olur. Mahlûkāt bu ma'nâ i'tibâriyle Hak'ın ıyâli olmadığı gibi, Hak da onların muîli değildir. Zî-râ yukarıda îzâh olunduğu üzere, Hak ile mahlûkāt arasında her vecih ile ay-niyet olmadığı gibi, her vecih ile gayriyet dahi mevcûd değildir. Bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi sırası düştükçe yukarılarda îzâh olunmuştur. Tenzîh-i sırf erbâbı olan mütekellimîn ve ulemâ-i zâhire mahlûkātın her vecih ile Hakk'ın gayrı olduğuna kâni' ve vahdet-i vücûdu ve vücûdun merâtibini münkir olduklarından onlar Hakk'a her vecih ile babanın gayrı olan evlâd isnâd edenler zümresine dâhil olurlar; ve bunların bu isnâdları zımnî olur; ve muhtelif dînler cühelâsının evlâd isnâdları ise cehrî olur. Fakat gayriyet-i i'ti-bâriyye cihetinden Zât-ı Hak mahlûkātın Rezzâk'ı olduğundan, bu ma'nâ i'tibariyle mahlûkāta Hakk'ın ıyâli ve Hakk'a "muîl" demek câiz olur. Nite-kim 1. cildin 940 numaralı beytinde ما عيال حضرتیم و شیر خواه . گفت الخلق عيال للإله ya'nî “Biz Hz. Hakk'ın ıyâliyiz ve süt isteyiciyiz, Resûl-i Ekrem “Mahlûkāt Allâh'ın ıyâlidir" buyurdu" ve kezâ 1. cildin 2332 numaralı beytinde dahi همچنین از پشه گیری تا به پیل . شد عيال الله و حق نعم المعيل yanî “Böylece sivrisinekten tutasın, tâ file kadar, Allah'ın ıyâli oldu ve Hak ne güzel muîldir" buyurul-muştur. Binâenaleyh vahdet-i vücudun mühim bir esâsı olan ayniyet ve gayriyet mes'elesi lâyıkıyla anlaşılmış olursa, bu beyt ile 1. cildin mezkûr beyitleri arasında tezâd ve tenâkuz olmadığı tevazzuh eder.

4170. Eğer benim için muhakkak kız sâbit edersen, benim keskin kılıcımdan [4149] emînlik bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4170. Eğer benim için kesinlikle kız ispat edersen, benim keskin kılıcımdan eminlik bulursun.

"Ey yalancı iddiacı! Eğer benim için kız evlat ispat edebilirsen, benim keskin olan kılıcımdan emin olursun." Halbuki bunun ispatı imkânsızdır. Bu sebeple bu iddiada bulunanların ilahi kahrın kılıcından emin olmaları da imkânsız olur. Bu kılıçtan emin olanlar ancak "Allah'tan başka varlık yoktur" diyen hakikat ehli kişilerdir.

"Ey yalancı müddeî! Eğer benim için kız evlâd isbât edebilirsen, benim keskin olan kılıcımdan emîn olursun." Halbuki bunun isbâtı muhâldir. Binâenaleyh bu iddiâda bulunanların kahr-ı ilâhî kılıcından emîn olmaları da muhâl olur. Bu kılıçtan emîn olanlar ancak لا موجود الا الله ya'nî "Allah'tan başka mevcûd yoktur" diyen muhakkıklardır.

4171. Ve yoksa, şeksiz, ben senin boğazını keserim. Cân sûfluğundan senin delkını çekerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4171. Ve yoksa, şüphesiz, ben senin boğazını keserim. Can yününden senin bedenini çekerim.

"Sûf", yün ve yünden yapılmış kumaş demektir. "Can"dan kasıt, hayvani ruhtur. "Delk", eski elbise anlamına gelip burada kasıt, bedendir. Yani, "Eğer bana evlat ve soy ispat edemezsen, yün kumaş gibi olan hayvani ruhundan eski elbise gibi olan bedenini çeker ve çıplak bırakırım, yani seni helak ederim!"

"Sûf", yün ve yünden ma'mûl kumaş. "Cân"dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. "Delk", eski libâs ma'nâsına olup burada murâd, cisimdir. Ya'nî, "Eğer bana evlâd ve ensâb isbât edemez isen, yün kumaş gibi olan rûh-ı hayvânînden eski libâs gibi olan cismini çeker ve çıplak bırakırım, ya'nî seni helâk ederim!"

4172. Sen hiç kılıçtan baş götürmeyeceksin, ey yalan karışık olan lâfı söylemiş olan sen!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4172. Sen hiç kılıçtan baş götürmeyeceksin, ey yalan karışık olan lâfı söylemiş olan sen!

Yani, "Ey varlıklara gerçek başkalık isnat edip benden doğduğunu iddia ederek yalan karışık sözü söyleyen zan ilmi (gerçek bilgiye dayanmayan tahmin) sahibi! Sen benim kahrımın kılıcından asla başını kurtaramayacaksın!"

Ya'nî, "Ey eşyâya gayriyyet-i hakîkiyye isnâd edip benden doğduğunu iddiâ ederek yalan karışık sözü söyleyen ilm-i zunûn sâhibi! Sen benim kahrımın kılıcından aslâ başı kurtaramayacaksın!"

4173. Ey cehilden dolayı bir haksız söylemiş kimse! Kesilmiş başlardan bir hendeği dolu gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4173. Ey cehaletinden dolayı haksız bir söz söylemiş kimse! Kesilmiş başlardan dolu bir hendek gör!

"Ey hakikate olan cehaletinden dolayı haksız bir söz söylemiş ve bana evlat isnat etmiş olan kimse! Bak, kesilmiş başlardan dolu olan bu dünya hendeğini gör! Nitekim ayet-i kerimede قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ ثُمَّ انظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (En'âm, 6/11) yani "Ey peygamberim! Söyle: Yeryüzünde geziniz; yalancıların akıbeti nasıl olduğuna bakınız!" buyurulur.

"Ey hakîkate olan cehlinden dolayı bir haksız sözü söylemiş ve bana evlâd isnâd etmiş olan kimse! Bak, kesilmiş başlardan dolu olan bu dünyâ hendeğini gör! "Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ ثُمَّ انظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (En'âm, 6/11) ya'nî "Ey peygamberim! Söyle: Yeryüzünde geziniz; yalancıların akıbeti nasıl olduğuna bakınız!" buyurulur.

4174. "Bir hendek ki, hendeğin dibinden boğazına kadar bu gulüvden kesilmiş başlardan dolu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4174. "Bir hendek ki, hendeğin dibinden boğazına kadar bu aşırılıktan kesilmiş başlarla dolu!"

"Gulüv", sınırı aşmak demektir. Yani, "Öyle bir hendeği gör ki, o hendeğin dibinden boğazına kadar, Hak hakkında sınırı aşan bu iddiadan dolayı kesilmiş başlarla doludur."

"Gulüv", haddi tecavüz etmek demektir. Ya'nî, "Öyle bir hendeği gör ki, o hendeğin dibinden boğazına kadar, Hak hakkında haddi tecavüz eden bu da'vâdan dolayı kesilmiş başlardan doludur."

4175. "Cümle bu da'vânın kârında oldular. Kendi boyunlarını bu da'vâ ile vurdular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4175. "Cümle bu davanın işinde oldular. Kendi boyunlarını bu dava ile vurdular."

Görünen âlemin insanlarının avamından tut da havasına kadar, hepsi bu davanın meşguliyeti içinde oldular ve hakikatten perdelenerek, kendi insanlık şereflerinin boynunu bu dava ile vurdular ve insanlığın ve insanlığa özgü olan akıl ve idrakin değerini ve kıymetini bilemediler.

"Ehl-i zâhirin avâmından tut da havâssa kadar, hep bu da'vânın meşgûliyeti içinde oldular ve hakikatten hicâba düşerek, kendi şerâfet-i insâniyyelerinin boynunu bu da'vâ ile vurdular ve insanlığın ve insanlığa mahsûs olan akıl ve idrâkin kadir ve kıymetini bilemediler."

4176. Agah ol! Bunu i'tibâr gözü ile gör! Böyle da'vâyı düşünme ve getirme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4176. Uyanık ol! Bunu ibret gözüyle gör! Böyle bir iddiayı düşünme ve ortaya atma!

Ey Hakk yolunun yolcusu! Kendine gel! Bu sûret âlemini ibret gözüyle gör! Hakk'a evlat ve soy isnat etmeye dair iddiayı düşünme ve asla kalbine getirme ve delil getirmeye kalkışma!

Ey Hak yolunun yolcusu! Kendine gel! Bu âlem-i sûreti ibret gözü ile gör! Hakk'a evlâd ve ensâb isnâdına aid da'vâyı düşünme ve aslâ kalbine getirme ve delîl ikāmesine yeltenme!

4177. "Bizim üzerimize ömrümüzü acı etmek istersin. Ey birâder! Seni bunun üzerine kim tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4177. "Bizim üzerimize ömrümüzü acı etmek istersin. Ey birâder! Seni bunun üzerine kim tutar?"

Yani, iki şehzade, Çin padişahının kızını bulmak için sefere azmeden büyük kardeşlerine dediler ki: "Sen kendi kendine bu sefere azmedip bizim üzerimize hayatımızı ve ömrümüzü acı yapmak istersin, çünkü bu yola yalnız başına ve bu inanç ile gidilmez. Mutlaka başına bir bela gelir. Ey kardeş! Seni bu dava ve sefere azmetme üzerinde sabit tutan kimdir ki, böyle fikrinde ısrarcı oluyorsun?"

Ya'nî, iki şehzâde, Çin pâdişâhının kızını bulmak için sefere azmeden büyük birâderlerine dediler ki: "Sen kendi kendine bu sefere azmedip bizim üzerimize hayatımızı ve ömrümüzü acı yapmak istersin, zîrâ bu yola yalnız başına ve bu i'tikād ile gidilmez. Mutlakā başına bir belâ gelir. Ey kardeş! Seni bu da'vâ ve azm-i sefer üzerinde sâbit tutan kimdir ki, böyle fikrinde musır oluyorsun?"

4178. Eğer yüz sene gitse, o kimse ki âgâh değildir, amâ üzerinedir, o yolun hesabından değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4178. Eğer yüz sene gitse, o kimse ki âgâh değildir, körlük üzerinedir, o yolun hesabından değildir.

Hakikat yolundan haberdar olmayan kimse, bu inanç ve iddia ile bu yola yüz sene gitse ve çeşitli mücâhedât içinde kendi kendine çalışsa, körlük üzerine gider ve onun bu gidişi bu hakikat yolunun hesabından değildir ve hakikat yoluna gitmiş sayılmaz. Aksine hayâl yolunda çırpınıp durur. Çünkü insân-ı kâmilin rehberliği olmaksızın kendi kendine mücâhede edenlere nefis ve şeytanın birçok hayaller gösterdiği ve bunların da o hayalleri hak ve hakikat zannettiği evliya menkıbelerinde zikredilmiştir. Bu haller, "Biz Kitap ve Sünnet dairesinde gidiyoruz" diyerek kendilerini mürşid-i kâmilin rehberliğinden ve irşadlarından müstağni gören iyiler ve salihler zümresinin halleridir.

Hakîkat yolundan âgâh olmayan kimse bu i'tikād ve da'vâ ile bu yola yüz sene gitse ve envâ'-ı mücâhedât içinde kendi kendine çalışsa, körlük üzerine gider ve onun bu gidişi bu hakikat yolunun hesabından değildir ve hakikat yoluna gitmiş sayılmaz. Belki hayâl yolunda çırpınıp durur. Zîrâ insân-ı kâmilin rehberliği olmaksızın kendi kendine mücâhede edenlere nefis ve şeytanın birçok hayâlât gösterdiği ve bunların da o hayâlâtı hak ve hakikat zannettiği menâkıb-ı evliyâda mezkûrdür. Bu haller "Biz Kitâb ve Sünnet dâiresinde gidiyoruz" diyerek kendilerini mürşid-i kâmilin rehberliğinden ve irşâdlarından müstağnî gören ahyâr ve ebrâr zümresinin halleridir.

4179. Bunun hepsini söylediler ve o sabırsız dedi ki: "Bu sözlerden bana nüfür gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4179. Bunun hepsini söylediler ve o sabırsız dedi ki: "Bu sözlerden bana nefret gelir."

Yani, iki şehzade büyük kardeşlerine bu yukarıda geçen sözlerin hepsini söylediler. Ve o hakikat yolundan habersiz olan büyük şehzade ise onlara cevaben dedi ki: "Sizin bu sözlerinizden bana nefret gelir." Nasıl ki kötülerin ve günahkârların yoluna giren sâliklere (Hakk yolcusu) bu gibi nasihatler fayda vermez ve onlar bu sözlerden nefret ederler ve kendi bildikleri mesleklerinde (yollarında) devam ederler. Nasıl ki kötülerin yolundan giden Birgivî Mehmed Efendi'nin Tarikat-ı Muhammediyye adında yazmış olduğu kitap bunların şahididir.

Ya'nî, iki şehzâde büyük kardeşlerine bu yukarıda geçen sözlerin hepsini söylediler. Ve o hakîkat yolundan habersiz olan büyük şehzâde ise onlara cevâben dedi ki: "Sizin bu sözlerinizden bana nefret gelir." Nitekim meslek-i ahyâr ve ebrâra sâlik olanlara bu gibi nasîhatler kâr etmez ve onlar bu sözlerden nefret ederler ve mesleklerinde kendi bildikleri üzerine giderler. Nitekim ahyârdan Birgivî Mehmed Efendi'nin Tarikat-i Muhammediyye nâmında yazmış olduğu kitâb bunların şâhididir.

4180. "Benim sînem mangal gibi ateş doludur. Ekin kamil oldu, orak vaktidir." [4160]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4180. "Benim sinem mangal gibi ateş doludur. Ekin kâmil oldu, orak vaktidir." [4160]

"Mankal", mangal; "mincel", orak demektir. Yani, "Benim kalbim bir mangal gibi mesleğim aşkının ateşi ile doludur. Bu kadar sene tâat ve ibâdetler ve mücâhedât ile meşgul oldum, nitekim ektiğim amel tohumları kemâle geldi; şimdi orak ile biçmek ve amellerimden istifade etmek vaktidir."

"Mankal", mangal; "mincel", orak demektir. Ya'nî, "Benim kalbim bir mangal gibi mesleğim aşkının ateşi ile doludur. Bu kadar sene tâat ve ibâdât ve mücâhedât ile meşgül oldum, nitekim ektiğim amel tohumları kemâle geldi; şimdi orak ile biçmek ve amellerimden istifade etmek vaktidir."

4181. "Sabır makāmı üzerine aşk ateş oturttu. Aşkın doğduğu gece benim sabrım öldü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4181. "Sabır makamı üzerine aşk ateş oturttu. Aşkın doğduğu gece benim sabrım öldü."

Yani, "Bu yolda rehber bulmaya ve bulacağım rehberin göstereceği yolda yürümeye sabredemem. Çünkü sabrımın yeri üzerine mesleğimin aşkı, ateş oturttu. Bu aşkımın doğduğu gece benim sabrım öldü." Bu beyit Ankaravî nüshasında böyledir. Ve "nişând" ile "zâd" kafiyece noksandır. Fakat Hind nüshalarında iki beyit hâlinde şöyle yazılmıştır: "Sabır için bir sabır var idi; şimdi o kalmadı, Sabır makamı üzerine aşk ateş oturttu. Benim sabrım aşk doğduğu gece öldü, geçti; ve hazır olanlara ömür olsun." Şâhidî'nin basılı olan Müntehabât'ında dahi bu beyit Hind nüshalarına uygundur.

Ya'nî, "Bu yolda rehber bulmaya ve bulacağım rehberin göstereceği yolda yürümeye sabr edemem. Zîrâ sabrımın yeri üzerine mesleğimin aşkı, ateş oturttu. Bu aşkımın doğduğu gece benim sabrım öldü." Bu beyit Ankaravî nüshasında böyledir. Ve "nişând" ile "zâd" kāfiyece nâ-tamâmdır. Fakat Hind nüshalarında iki beyit hâlinde şöyle yazılmıştır: [Ya'ni] "Sadır için bir sabır var idi; şimdi o kalmadı, Sabır makāmı üzerine aşk ateş oturttu. Benim sabrım aşk doğduğu gece öldü, geçti; ve hâzır olanlara ömür olsun" Şâhidî'nin matbû' olan Müntehabât'ında dahi bu beyit Hind nüshalarına mutâbıktır.

4182. "Ey hitabdan ve hutubdan haber veren! Ondan geçtim; soğuk demiri dövme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4182. "Ey hitaptan ve hutubdan haber veren! Ondan geçtim; soğuk demiri dövme!"

"Hutûb", "büyük iş" anlamına gelen "hatb" kelimesinin çoğuludur. "Hatûb", "çok hitap eden" demektir. "Muhaddis", haber veren. Yani, "Ey hatbdan ve büyük işlerden haber veren! Ben onları dinlemekten vazgeçtim. Boş yere nefesini harcama ve soğuk demiri dövme!"

"Hutûb", "büyük iş" ma'nâsına olan "hatb" kelimesinin cem'idir. "Hatûb", "çok hitâb eden" demektir. "Muhaddis", haber veren. Ya'nî, "Ey hatbdan ve büyük işlerden haber veren! Ben onları dinlemekten geçtim. Beyhûde yere nefesini sarf etme ve soğuk demiri dövme!"

4183. "Baş aşağıyım; hey, ayağımı bırak! Benim bütün cüz'lerimde anlamak nerede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4183. "Baş aşağıyım; hey, ayağımı bırak! Benim bütün cüz'lerimde anlamak nerede!"

"Ben mesleğimin aşkı ile baş aşağı ve altüst olmuşum; hey, nasihat eden efendi! Benim himmetimin ayağını serbest bırak! Benim vücudumun bütün cüz'lerinde bu nasihatlere kulak verip anlamak hassası nerede!"

"Ben mesleğimin aşkı ile baş aşağı ve altüst olmuşum; hey, nasîhat eden efendi! Benim himmetimin ayağını serbest bırak! Benim vücûdumun bütün cüz'lerinde bu nasîhatlere kulak verip anlamak hâssası nerede!"

4184. "Ben deveyim; kādir oldukça çekerim. Zayıf düştüğüm vakit ölmek ile hoşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4184. "Ben deveyim; gücüm yettiğince çekerim. Zayıf düştüğüm zaman ölmekle hoşnut olurum."

"Ben deve gibiyim; gücüm yettiğince amellerin ve mücâhedelerin (nefisle mücadelelerin) yüklerini, gücüm yettiğince aşk ile çeker ve taşırım. Zayıf düştüğüm zaman, ölmekle hoşnut olurum ve ölümden nefret etmem. Çünkü ahiret hayatımda amellerimin ve mücâhedelerimin karşılığını mutlaka göreceğim."

"Ben deve gibiyim, kudretim oldukça a'mâl ve mücâhedât yüklerini, kādir oldukça aşk ile çeker ve taşırım. Zayıf düştüğüm vakit, ölmek ile hoşum ve ölümden müteneffir değilim. Çünkü hayât-ı uhreviyyemde amellerimin ve mücâhedelerimin mükâfâtını mutlakā göreceğim."

4185. "Eğer kesilmiş baş dolu yüz hendek var ise, benim derdimin önünde mutlak müzahtır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4185. "Eğer kesilmiş baş dolu yüz hendek var ise, benim derdimin önünde mutlak müzahtır."

"Müzâh", latife, hezl (şaka) ve eğlence demektir (Sarrâh). Yani, "Eğer bu suret âleminde kesilmiş baş dolu birçok hendekler var ise bile, bu kesilmiş başlar, bu hendekler, benim mesleğimin aşkı önünde kesinlikle eğlencedir." Bu beyit, yukarıdaki 4173 numaralı beytin cevabıdır.

"Müzâh", latîfe ve hezl ve eğlence (Sarrâh). Ya'nî, "Eğer bu âlem-i sûrette kesilmiş baş dolu birçok hendekler var ise bile, bu kesilmiş başlar, bu hendekler, benim mesleğimin aşkı önünde mutlaķā eğlencedir." Bu beyit yukarıdaki 4173 numaralı beytin cevabıdır.

4186. "Ben korkudan dolayı artık böyle hevâ davulunu kilim altından çalmayacağım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4186. "Ben korkudan dolayı artık böyle hevâ davulunu kilim altından çalmayacağım."

Ben kahır korkusundan dolayı artık böyle mesleğime ait aşk ve hevâ davulunu gizli gizli, kilim altından çalmayacağım. Çünkü ben mücâhidim ve fikrime muhalif olana muhalifim.

"Ben kahır korkusundan dolayı artık böyle mesleğime âid aşk ve hevâ davulunu gizli gizli, kilim altından çalmayacağım. Zîrâ ben mücâhidim ve fikrime muhâlif olana muhâlifim."

4187. "Ben şimdi bayrağı sahraya dikerim. Ya baş atıcılık veya ma'şûkun yüzü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4187. "Ben şimdi bayrağı sahraya dikerim. Ya baş atıcılık veya ma'şûkun yüzü!"

"Alem be-sahrâ zeden" (bayrağı sahraya dikmek), ortaya koymaktan kinayedir. Yani, "Ben şimdi kendi ilmimin bayrağını bu suretler âlemi sahrasına dikerim. Yani ilmimi âleme açıkça gösteririm ve insanları kendi yoluma davet ederim. Ya başım gider veya maşukum olan amacıma ulaşırım." Bilinmeli ki, hayırlı ve iyi kimseler zümresinden olan zahir uleması (dış görünüşe ve şekle önem veren bilginler), kendi ilmî yollarıyla Hakk'a ve hakikate ulaşacakları düşüncesindedirler. Bu sebeple kendilerini mürşitten (manevi rehberden) müstağni (ihtiyaçsız) görürler. Aşağıdaki beyitler Hz. Pîr efendimizin irşadlarından (manevi rehberliklerinden) biridir.

"Alem be-sahrâ zeden", ızhârdan kinâyedir. Ya'nî, "Ben şimdi kendi ilmimin bayrağını bu âlem-i sûret sahrâsına dikerim. Ya'nî ilmimi âleme izhâr ederim ve nâsı mesleğime da'vet ederim. Ya başım gider veyâ ma'şûkum olan emelime vâsıl olurum." Ma'lûm olsun ki, ahyâr ve ebrâr tâifesinden olan ulemâ-i zâhire kendi meslek-i ilmiyyeleriyle Hakk'a ve hakîkate vâsıl olacakları fikrindedirler. Binâenaleyh kendilerini mürşidden müstağnî görürler. Aşağıdaki beyitler Hz. Pîr efendimizin irşâdâtındandır.

4188. Bir boğaz ki, o şarabın lâyığı olmaya, o kılıç ve vuruşma ile kesilmiş olmak iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4188. Bir boğaz ki, o şarabın lâyığı olmaya, o kılıç ve vuruşma ile kesilmiş olmak iyidir.

"Dırâb", müfâale babının masdarıdır, "vuruşmak" demektir. Yani, visâl şarabının lâyığı olmayan boğazın, kahır kılıcı ile vuruşularak kesilmiş olması iyidir.

"Dırâb", müfâale bâbının masdarıdır, “vuruşmak" demektir. Ya'nî, visâl şarabının lâyığı olmayan boğaz kahır kılıcı ile mudârabe ile kesilmiş olmak iyidir.

4189. Bir göz ki, o onun vaslından ziyade olmaya, öyle göz beyaz ve kör olmak iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4189. Bir göz ki, o, Hakk'a kavuşmaktan daha üstün olmasın, öyle gözün beyaz ve kör olması iyidir.

"Firih", üstün olmak demektir. Yani, bir göz ki, Hakk'a kavuşmaktan daha üstün olmasın ve onun nuru kuvvet bulmasın, öyle gözün karasının sönüp beyaz kalması ve kör olması iyidir.

"Firih", ziyâde olmak. Ya'nî, bir göz ki, Hakk'a kavuşmaktan ziyâde olmaya ve onun nûru kuvvet bulmaya, öyle gözün karası sönüp beyaz kalmak ve kör olmak iyidir.

4190. Bir kulak ki, o onun sırrının lâyığı olmaya, onu kopar ki, o baş üzerin- [4171] de iyi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4190. Bir kulak ki, o onun sırrının lâyığı olmaya, onu kopar ki, o baş üzerinde iyi olmaz.

Bir kulak ki, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nasihatlerini ve Hakk'ın sırlarını dinlemeye lâyık değildir, sen o kulağı kopar! Çünkü öyle bir kulağın baş üzerinde bulunması sahibine iyi bir şey değildir.

Bir kulak ki, kâmilin nasîhatlerini ve Hakk'ın esrârını dinlemeye lâyık değildir, sen o kulağı kopar! Zîrâ öyle bir kulağın baş üzerinde bulunması sâhibi için iyi bir şey değildir.

4191. O bir elde ki, o nisâb olmaz, o kasabın satırı ile kırılmış olmak iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4191. O bir elde ki, o nisap olmaz, o kasabın satırı ile kırılmış olmak iyidir.

"Nisap", asıl, esas, merci ve bir şeyin kıvamı için belirlenmiş olan hâl. Yani o bir elde ki, o nisap, yani insanlığın kıvamına özgü olan iş ve amel olmaya, o el kasabın satırı ile kesilmiş olmak iyidir.

"Nisâb", asıl, esâs, merci' ve bir şeyin kıvamı için mukarrer olan hâl. Ya'nî o bir elde ki, o nisâb, ya'nî insanlığın kıvamına mahsûs olan iş ve amel olmaya, o el kasabın satırı ile kesilmiş olmak iyidir.

4192. Öyle bir ayak ki, onun reftarından rûh onun nergis-zârına vâsıl olmaz,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4192. Öyle bir ayak ki, onun yürüyüşünden ruh onun nergis bahçesine ulaşmaz,

Öyle bir bedenin ayağı ki, o ayağın gidişinden bedenin ruhu, Hakk'ın nergis bahçesi olan hakikatlere ve ledünnî ilimlere ulaşmaz ve kendi cüz'î aklının icat ettiği zannî ilimler yolunda yürür,

Öyle bir cismin ayağı ki, o ayağın gidişinden cismin rûhu, Hakk'ın nergis-zârı olan hakāyıka ve ulûm-i ledünniyyeye vâsıl olmaz ve kendi akl-ı cüz'îsinin îcâd ettiği ulûm-i zanniyye yolunda yürür,

4193. Öyle ayak demirde olmak daha evladır. Zîra öyle ayak baş ağrısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4193. Öyle ayak demirde olmak daha iyidir. Çünkü öyle ayak baş ağrısıdır.

Öyle bir ayağın demir zincir ve bukağıda bağlı olması daha iyidir. Çünkü öyle bir ayak, sürekli olan ahiret hayatında baş ağrısıdır ve beladır.

Mücadeleden elini geri çekmeyen mücahidin beyanıdır. Gerçi Hakk'ın bağışının genişliğini bilir ki, o maksadı başka taraftan ve başka türlü amel sebebiyle ona ulaştırır ki, bu onun vehminde (gerçek olmayan tahayyülünde) bile olmamıştı. Halbuki o, bütün vehmini ve ümidini bu belirli olan yola bağlamıştı ve ancak bu kapıyı çalardı; ola ki, Yüce Allah o rızkı ona, onun tedbir etmemiş olduğu başka kapıdan ulaştırır ve "Allah Teâlâ ona zannetmediği yerden rızık verir." (Talâk, 65/3) Kul tedbir eder ve Yüce Allah takdir eder ve kula "Ben her ne kadar bu kapının halkasını çalar isem de, bana bu kapının dışından ulaştırır" diye kulluk vehmi olması da olur. Yüce Allah ona da bu kapıdan rızık ulaştırır. Sözün özü, bütün kapılar bir sarayın kapısıdır.

Bu şerifte iki türlü mücahidin hâli beyan buyurulur. Birisi, Hakk'ın bağış ve ihsanının genişliğini ve bollaşmasını, kendi maksadı ve muradının gerçekleşmesi için, başka taraftan ve başka amel vasıtasıyla olabileceğini bildiği halde, bütün ümidini ve vehmini ancak belirli olan yola bağlamış ve sınırlamış olur; ve Yüce Allah ise ona muradını bu bildiği ve takip ettiği yoldan vermez de, başka kapıdan ve bilmediği yoldan ihsan eder. Nitekim Talak suresindeki ayet-i kerimede buyurulur: وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا (Talâk, 65/2-3) yani "Allah'tan korkup günahlardan sakınan kimse için Yüce Allah bir çıkış yolu ve bir kurtuluş yeri yaratır ve ona zannetmediği yerden rızık verir; Allah'a tevekkül eden kimseye o Allah yeter, muhakkak Allah emrini eriştiricidir, Yüce Allah her şey için belirli bir miktar yarattı." Ve diğeri ise yine kula layık olan bir vehim ve ümit ile "Ben her ne kadar bu mücadele kapısının halkasını çalar isem de, Yüce Allah benim maksadımı başka kapıdan dahi verebilir" diye daima bildiği kapıyı çalar; ve Yüce Allah dahi onun itikadına göre beklediği rızkı bu bildiği kapıdan ihsan eder. Hülasası budur ki: Mücahidin birisi çaldığı kapıdan ihsana mazhar olmaz, fakat mücadelesinde yeise düşmez. Yine çalışır ve Yüce Allah ona muradını başka kapıdan verir. Diğeri çaldığı kapıdan ihsana mazhar olur. Sözün özü hangi kapı olursa olsun, hepsi hakiki şah olan Hakk'ın bir sarayının kapısıdır. Saray birdir ve kapılar farklıdır. Bunun böyle olması kader sırrına ilişkindir. Çünkü kul bu suret aleminde tedbirini ve iradesini kullanır ve Yüce Allah ise ezelde mukadder olan kazasını ve iradesini infaz buyurur.

Öyle bir ayak demir zencir ve bukağıda bağlı olmak daha iyidir. Zîrâ öyle bir ayak, dâim olan hayât-ı uhreviyyede baş ağrısıdır ve belâdır.

Mücâhededen eli geri tutmayan mücâhidin beyânıdır. Gerçi Hakk'ın atâsının bastını bilir ki, o maksûdu başka tarafdan ve başka türlü amel sebebi ile ona eriştirir ki, onun vehminde bile olmamış idi. Halbuki o bütün vehmi ve ümîdi bu muayyen olan tarîka bağlamış idi ve ancak bu halkayı çalar idi; ola ki, Hak Teâlâ o rızkı ona onun tedbîr etmemiş olduğu başka kapıdan eriştirir ve "Allâh Teâlâ ona zannetmediği yerden rızık verir." (Talâk, 65/3) Kul tedbîr eder ve Allâh Teâlâ takdîr eder ve kula "Ben her ne kadar bu kapının halkasını çalar isem de, bana bu kapının gayrından eriştirir" diye kulluk vehmi olması da olur. Hak Teâlâ ona da bu kapıdan rızık eriştirir. Hâsıl-ı kelâm, bütün kapılar bir sarayın kapısıdır

Bu sürh-i şerîfte iki türlü mücahidin hâli beyân buyurulur. Birisi Hakk'ın atâ ve ihsânının bastı ve ibzāli, kendi maksûdu ve murâdının husûlü için, başka taraftan ve başka amel vâsıtasıyla olabileceğini bildiği hâlde, bütün ümîdini ve vehmini ancak muayyen olan yola bağlamış ve hasr etmiş olur; ve Hak Teâlâ ise ona murâdını bu bildiği ve ta'kîb ettiği yoldan vermez de, başka kapıdan ve bilmediği yoldan ihsân eder. Nitekim sûre-i Talak'taki âyet-i kerîmede buyurulur: وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا (Talâk, 65/2-3) ya'nî "Allah'tan korkup maâsîden perhîz eden kimse için Hak Teâlâ bir mahrec ve bir mahall-i halâs yaratır ve ona zannetmediği yerden rızık verir; Allâh'a tevekkül eden kimseye o Allah yeter, muhakkak Allah emrini eriştiricidir, Allâh Teâlâ her şey için muayyen bir mikdâr yarattı." Ve diğeri ise yine kula lâyık olan bir vehim ve ümîd ile "Ben her ne kadar bu mücâhede kapısının halkasını çalar isem de, Hak Teâlâ benim maksûdumu başka kapıdan dahi verebilir" diye dâimâ bildiği kapıyı çalar; ve Hak Teâlâ dahi onun i'tikādına göre beklediği rızkı bu bildiği kapıdan ihsân eder. Hülâsası budur ki: Mücahidin birisi çaldığı kapıdan mazhar-ı ihsân olmaz, fakat mücâhedesinde yeise düşmez. Yine çalışır ve Hak Teâlâ ona murâdını başka kapıdan verir. Diğeri çaldığı kapıdan mazhar-ı ihsân olur. Velhâsıl hangi kapı olursa olsun, hepsi şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın bir sarayının kapısıdır. Saray birdir ve kapılar muhteliftir. Bunun böyle olması sırr-ı kadere taalluk eder. Zîrâ kul bu âlem-i sûrette tedbîrini ve irâdesini kullanır ve Hak Teâlâ ise ezelde mukadder olan kazâsını ve irâdesini infâz buyurur.

4194. Ya bu yolda benim murâdım bana gelir, yahud doğan gibi yoldan vatan tarafına gelirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4194. Ya bu yolda benim isteğim bana gelir, yahut doğan gibi yoldan vatan tarafına gelirim.

Yani, ben doğan kuşu gibiyim, isteğimi elde etmek için bedenim ve görünenim ve iç dünyam ve düşüncem ile mücadele yoluna çıkarım. Eğer benim isteğim bu yolda gerçekleşmezse, görünenim ve bedenim mücadeleye devam etmekle birlikte, iç dünyamda ve düşüncemde vatanıma ve sükûnete gelirim ve Hakk'ın isteğini beklerim.

Ya'nî, ben doğan kuşu gibiyim, murâdımı avlamak için cismim ve zâhirim ve bâtınım ve fikrim ile mücâhede yoluna çıkarım. Eğer benim murâdım bu yolda hâsıl olmazsa, zâhirim ve cismim mücâhedede devâm ile beraber, bâtinen ve fikren vatanıma ve sükûnete gelirim ve Hakk'ın murâdına intizâr ederim.

4195. Belki murâdım sefer üzerine mevkūftur. Vaktaki sefer ettim, hazerde bulurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4195. Aksine, benim isteğim yolculuk üzerine bağlıdır. Ne zaman ki yolculuk ettim, onu yerimde bulurum.

Çünkü aksine, benim isteğimin gerçekleşmesi mücadele yolundaki yolculuğuma bağlı ve askıdadır. Ne zaman ki yolculuk ettim ve isteğim bu yolculukta gerçekleşti, Hakk'ın isteğimi başka bir kapıdan verebileceğine emin olup, içimi ve düşüncemi sakin kılarım ve isteğimi bu yerimde bulurum.

Nefehâtü'l-Üns'te (tasavvufî biyografi kitabı) nakledilmiştir ki: "Mücadele edenlerden birisi birçok yıllar gece uykusunu feda etmiş ve Hakk'ın tecellîsine (ilahi görünüm) bekler durumda bulunmuştur. İsteği bu kadar mücadele sonucunda gerçekleşmemiş ve bir gece uyku bastırdığından yastığı çekip uyumuştur. Ve bu uykusu esnasında isteği olan tecellîye mazhar olmakla (erişmekle), o yastığı yanında taşımıştır."

Zîrâ belki benim murâdımın husûlü mücâhede yolundaki seferime mevküf ve muallaktır. Vaktaki sefer ettim ve murâdım bu seferde husûle geldi, Hakk'ın murâdımı başka bir kapıdan verebileceğine mutmain olup, bâtınımı ve fikrimi sâkin kılarım ve murâdımı bu hazerde bulurum.

Nefehâtü'l-Üns'te menküldür ki: "Mücâhidlerden birisi birçok yıllar gece uykusunu fedâ etmiş ve Hakk'ın tecellîsine muntazır bulunmuştur. Murâdı bu kadar mücâhede neticesinde hâsıl olmamış ve bir gece uyku bastırdığından yastığı çekip uyumuştur. Ve bu uykusu esnasında murâdı olan tecellîye mazhar olmakla, o yastığı yanında taşımıştır."

4196. Yâr için o kadar cidd ve çeviklik göstereyim ki, hatta aramak lâzım olmadığını bileyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4196. Sevgili için o kadar ciddiyet ve çeviklik göstereyim ki, hatta aramanın gerekli olmadığını bileyim!

Yani, gerçek sevgili olan Hakk'ı bulmak için seferlerde aramanın gerekli olmadığını anlayıncaya kadar çok derecede mücâhedede (nefisle mücadelelerde) ciddiyet ve gayret göstereyim ve çevik olayım ve onu dış âlemde (âfâkta) arayayım. Çünkü Hakk Yolcusu, سنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ (Fussilet, 41/53) yani "Biz onlara ayetlerimizi dış âlemde ve kendi içlerinde göstereceğiz" ayet-i kerimesinde belirtilen düzene göre Hakk'ı önce dış âlemde ve kendi nefsinden hariçte arar; insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesi ve bakışıyla sonra kendi nefsinde bulur. Nasıl ki Yunus Emre hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:

Dervişlik baştadır, tacda değildir. Kızdırmak oddadır, sacda değildir. Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara; Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Ya'nî, yâr-i hakîkî olan Hakk'ı bulmak için seferlerde aramak lâzım olmadığını bilinceye kadar çok derece mücâhedede cidd ve sa'y edeyim ve çevik olayım ve onu âfâkta cüst ü cû edeyim. Zîra sâlik سنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ (Fussilet, 41/53) ya'nî "Biz onlara âyetlerimizi âfakta ve nefislerinde göstereceğiz" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan tertib üzere Hakk'ı evvelen âfâkta ve kendi nefsinin hâricinde arar; insân-ı kâmilin terbiyesi ve nazarı ile sonra nefsinde bulur. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:

Dervişlik baştadır, tacda değildir. Kızdırmak oddadır, sacda değildir. Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara; Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

4197. Bu beraberlik zamanın deverânının etrafını dolaşmadıkça ne vakit benim kulağıma girer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4197. Bu beraberlik, zamanın dönüşünün etrafını dolaşmadıkça ne zaman benim kulağıma girer!

Yani, Hakk'ın yaratılmışlarla beraberliği, zamanın dönüşünün etrafını, yani dış âlemi ve görünen ilimler ile delillerin etrafını dolaşmadıkça ne zaman benim kulağıma girer ve anlarım! Bilinmeli ki, ilim iki çeşittir. Birincisi, cüz'î aklın icat ettiği birtakım delillerle hâsıl olan ilimdir ki, bu ilim sanı kuvvetinin etkisi altındadır. Çünkü sanı kuvveti insan varlığında kuvvetlerin sultanıdır; ve sanı ile karışık olan aklın yanında beraberliğin birtakım kısımları vardır:

1-Beyaz veya kara rengin elbiseyle beraberliği gibi: Arızın (sonradan olanın) ma'rûz (kendisine arız olan) ile beraberliğidir. 2-Gül veya diğer çiçek kokularının bunların renkleriyle beraberliği gibi: Arazın (niteliğin) araz ile beraberliğidir. 3-Sıvıların şişeyle beraberliği gibi: Zarfın (kabın) mazrûf (içindeki) ile beraberliğidir. 4-Bir şahsın diğer şahısla ve bir cismin diğer cisimle beraberliğidir. 5-Filozoflar ve varlıkçılar yanında suretin heyûlâ (ilk madde) ile ve "esîr" denilen ince akışkan ile beraberliğidir ki, bu beraberliğin hepsi hakiki başkalık üzerine kuruludur. Buna göre Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurulan Hakk'ın eşya ile beraberliği hakkında akli ilimler sahiplerinin verdiği hükümler kendi sanılarına göre farklıdır. Bu ihtilafın çeşitlerini saymak burada uzundur. Ancak Ehl-i Sünnet'ten olan kelâm ilmi sahiplerinin edeplileri Hakk'ın bu beraberliğine وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) yani "Yüce Allah her bir şeyi ilmi ile kuşatmıştır" ayet-i kerimesi gereğince "ilim beraberliği" derler. Bunların hepsi delil ve zan ilimlerinden ibarettir. Ne zaman ki kendi aklı ile Hakk'ın bilgisine ulaşmak isteyen kelâmcılar ve filozoflar birçok yıllar bu akli ilimler ve deliller sahasında koşarlar ve uzun uzadıya dedikodularda bulunurlar, hiçbir sonuca ulaşamazlar. Bunların delilleri ne kendilerini ne de dinleyenleri şüpheden kurtaramaz. Nihayet bu dedikodu içinde hayatlarını terk edip giderler. Ömer Hayyâm bu hâli aşağıdaki rubaisinde ne güzel tasvir eder! Rubai:

"Âlemde akli âlimler türlü türlü sözler söylediler. Hakikatten haberi olmayan bu âlimler, ilim cevherini deldiler. Ne zaman ki feleğin sırlarına vakıf olamadılar, evvelâ çene çaldılar, sonra uykuya yattılar."

Ve diğeri tecelli ilmidir. Bu tecelli ilmine göre Hakk'ın zâtının oluş ve bozuluş âlemi ile ve yaratılmışla beraberliği, O'nun mutlak varlığının kendi halleri ile olan beraberliğidir. Çünkü bu oluş ve bozuluş âlemi, Mutlak Zât'ın sıfat ve isimlerinin mazharları ve aynası olup bir gösteriden ibarettir. Onların bağımsız bir varlığı yoktur; ve onların varlığı Hakk'ın varlığından ibarettir. Ve bu tecelli ilminde aklın ve delillerin müdahalesi yoktur. Ancak, keşif ve müşâhedeye dayanır.

Ne zaman ki bu görünen ilim içinde Hakk'ın ezelî inayetine mazhar olanlar bir insân-ı kâmilin sohbetine devam edip onun terbiyesi altında seyr u sülûke (manevi yolculuğa) girdiler, zevken ve hâlen bu tecelli ilmine göre Kur'ân'daki ilahi beraberliği Hakk'ın muradına ve Resûlullah'ın muradına uygun olarak anladılar ve artık görünen ilimlerin dedikodularını terk ettiler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

"Ey dilin sözü! Ne zaman ben senden müstağni olup marifet güneşi olan hakiki şahın ve Hakk'ın gölgesine gelmiş olayım! Ya Rab! Ecelden evvel beni ilimden ve bu görünen ilim ile amelden ve hususiyle bütün ağızlarda dolaşan mantık ilminden feragat ettir!" Ve hakikat ehlinin en seçkinlerinden olan Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri dahi başlangıçta görünen ilimlerde eşsiz ve benzersiz iken sonunda şu rubaiyi söylemiştir. Rubai: "Birkaç zaman ilim ve akıl ile çalıştım, ilim kasdında ve tedriste bulundum. Bildim ki, hem akıl düğüm ve hem ilim hicap idi. Her ikisinden dahi bizar oldum."

Ya'nî, Hakk'ın mahlûkāt ile beraberliği zamânın deverânının etrafını ya'nî âfâkı ve ulûm-i zâhiriyye ve edille etrafını dolaşmadıkça ne vakit benim kulağıma girer ve anlarım! Ma'lûm olsun ki, ilim iki nevi'dir. Birisi akl-ı cüz'înin îcâd ettiği birtakım delîller ile hâsıl olan ilimdir ki, bu ilim kuvve-i vâhimenin te'sîri altındadır. Zîrâ kuvve-i vâhime vücûd-i insânîde sultânü'l-kuvâdır; ve vehim ile meşûb olan aklın indinde maiyyetin ve beraberliğin birtakım aksâmı vardır:

1-Beyaz veyâ kara rengin elbise ile beraberliği gibi: Ârızın ma'rûz ile beraberliğidir. 2-Gül veya diğer çiçek kokularının bunların renkleriyle beraberliği gibi: Arazın araz ile beraberliğidir. 3-Mâyiâtın şişe ile beraberliği gibi: Zarfın mazrûf ile beraberliğidir. 4-Bir şahsın diğer şahıs ile ve bir cismin diğer cisim ile beraberliğidir. 5-Hükemâ ve vücûdîler indinde sûretin heyûlâ ile ve "esîr" denilen seyyâle-i rakîka ile beraberliğidir ki, bu beraberliğin hepsi gayriyyet-i hakîkiyye üzerine mübtenîdir. Binâenaleyh Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulan Hakk'ın eşyâ ile beraberliği hakkında ulûm-i akliyye erbâbının verdiği hükümler kendi vehimlerine göre muhteliftir. Bu ihtilafın envâ'ını saymak burada uzundur. Ancak ehl-i Sünnet'ten olan ilm-i kelâm erbâbının müteeddibleri Hakk'ın bu beraberliğine وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) ya'ni "Allâh Teâlâ her bir şeyi ilmi ile muhîttír" âyet-i kerîmesi mûcibince "ilim maiyyeti ve beraberliği" derler. Bunların hepsi ulûm-i edille ve zanniyyeden ibârettir. Vaktâki kendi aklı ile ma'rifet-i Hakk'a vâsıl olmak isteyen mütekellimîn ve felâsife birçok seneler bu ulûm-i akliyye ve edille sahasında koşarlar ve uzun uzadıya kıyl u källerde bulunurlar, hiçbir netîceye vâsıl olamazlar. Bunların delîllerine kendilerini ve ne de dinleyenleri şekten kurtaramaz. Nihayet bu dedikodu içinde terk-i hayât edip giderler. Ömer Hayyâm bu hâli aşağıdaki rubâîsinde ne güzel tasvîr eder! Rubâî:

"Alemde ulemâ-i akliyye türlü türlü sözler söylediler. Hakikatten haberi olmayan bu âlimler, ilim gevherini deldiler. Vaktâki feleğin esrârına vakıf olamadılar, evvelen çene çaldılar, sonra uykuya yattılar."

Ve diğeri ilm-i tecellîdir. Bu ilm-i tecellîye göre Hakk'ın zâtının âlem-i kevn ile ve mahlûk ile beraberliği O'nun vücûd-ı mutlakının kendi şuûnâtı ile olan beraberliğidir. Zîrâ bu âlem-i kevn Zât-ı mutlakın sıfât ve esmâsının mezâhiri ve aynası olup bir nümâyişten ibârettir. Onların vücûd-i müstakılleri yoktur; ve onların varlığı Hakk'ın varlığından ibarettir. Ve bu ilm-i tecellîde aklın ve edillenin dahli yoktur. Ancak, keşif ve müşâhedeye müsteniddir.

Vaktâki bu ilm-i zâhir içinde Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesine mazhar olanlar bir insân-ı kâmilin sohbetine müdavim olup onun terbiyesi altında seyr u sülûke girdiler, zevkan ve hâlen bu ilm-i tecellîye göre Kur'ân'daki maiyyet-i ilâhîyi murâd-ı Hakk'a ve murâd-ı Resûlullah'a mutâbık olarak anladılar ve artık ulûm-i zâhiriyyenin kıyl u källerini terk ettiler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

"Ey dilin sözü! Ne vakit ben senden müstağnî olup ma'rifet güneşi olan şâh-ı hakîkînin ve Hakk'ın sâyesine gelmiş olayım! Yâ Rab! ecelden evvel beni ilim- den ve bu ilm-i zâhirî ile amelden ve hususiyle bütün ağızlarda dolaşan ilm-i mantıktan fâriğ et!" Ve ehl-i hakikatin ehassu'l-havâssından olan Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri dahi bidâyette ulûm-i zâhiriyyede ferd ve bî-nazîr iken sonunda şu rubâîyi söylemiştir. Rubâî: "Birkaç zaman ilim ve akıl ile çalıştım, ilim kasdında ve tedrîste bulundum. Bildim ki, hem akıl düğüm ve hem ilim hicâb idi. Her ikisinden dahi bîzâr oldum."

4198. Ben uzun seferlerin gayrından, beraberlikten ne vakit sırrı anladım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4198. Ben uzun seferlerin dışındaki beraberlikten ne zaman sırrı anladım!

Yani, ben görünen ilimlerden ve delillerden bir sonuç çıkmadığını gördüm. Bu sebeple insân-ı kâmilin terbiyesi ve rehberliği altında uzun bir manevî yolculuktan başka, bu Hakk'ın yaratılmış ile beraberliğinin sırrını ne zaman anladım!

Ya'nî, ben ulûm-i zâhiriyye ve edilleden bir netîce çıkmadığını gördüm. Binâenaleyh insân-ı kâmilin terbiyesi ve rehberliği altında uzun seyr u sülûkten gayrı, bu Hakk'ın mahlûk ile beraberliğinin sırrını ne vakit anladım!

4199. Hak beraberliği söyledi ve kalbe mühür etti, tâ ki kalbin kulağına akis gele, tard gelmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4199. Hak beraberliği söyledi ve kalbe mühür etti, tâ ki kalbin kulağına akis gele, tard gelmeye!

"Aks", ters ve zıt anlamınadır. "Tard" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "istikamet" demektir. Nasıl ki "tardu'l-emr" derler, bu "işin istikameti" anlamınadır. Yani, Yüce Allah, vehmedilmiş varlık sahibi olan bu maddi âlemde "Nerede olsanız Yüce Allah sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) buyurdu. Fakat bu beraberliğin nasıl olduğu anlaşılmasın diye kalbi ikilik âleminde boğulmuş olan cüz'î akıl (sınırlı akıl) ile mühürledi; ve bu anlam, cüz'î akıl mührü ile mühürlenmiş olan kalbin kulağına ters ve zıt gelsin ve doğru gelmesin diye söyledi. Çünkü hakikatten gafil olan bir kalp bu sözü işittiği zaman, yukarıda açıklandığı gibi, Hakk'ın beraberliğinin O'nun mutlak varlığının kendi halleriyle, yani sıfatları ve isimleriyle beraberliği olduğunu idrak edemez; ve Hakk'ın Zât'ını oluş ve bozuluş âleminin olaylarından tamamen tenzih etmek için kelâmcılar gibi, Hakk'ın ilminin beraberliğine kani olur ve Hakk'a ve eşyaya ayrı ayrı birer varlık ispat eder. Nitekim kelâmcıların edeplilerinden olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî (Allah ona rahmet etsin) bu zümredendir; ve Mektûbât'ında bu anlamı ispat etmek için pek boşuna yorulmuş ve Ebu'l-Hasan-ı Harakānî ve Şâh-ı Nakşbend ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî ve Hz. Mevlânâ efendimiz (Allah sırlarını kutsasın) hazretleri gibi büyük zatlara itirazlar etmiştir. Fakir bu itirazlarını İmâm-ı Rabbânî ve Mektûbât'ı ismindeki risalemde gösterdim. Yazma bir nüsha Konya Asâr-ı Atîka Müzesi Kütüphanesi'nde korunmaktadır.

"Aks", ma'kûs ve ters ma'nâsınadır. "Tard" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "istikāmet" demektir. Nitekim "tardu'l-emr" derler, “işin istikāmeti" ma'nâsınadır. Ya'nî, Hak Teâlâ, vücûd-i vehmî sâhibi olan bu âlem-i kesâfette "Nerede olsanız Hak Teâlâ sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) buyurdu. Velâkin bu beraberliğin nasıl olduğu anlaşılmamak için kalbi ikilik âleminde müstağrak olan akl-ı cüz'î ile mühürledi; ve bu ma'nâyı akl-ı cüz'î mührü ile mühürlenmiş olan kalbin kulağına ma'kûs ve ters gelsin ve müstakîm gelmesin diye söyledi. Zîrâ hakikatten gāfil olan bir kalb bu sözü işittiği vakit, yukarıda îzâh olunduğu vecih ile, Hakk'ın beraberliği onun vücûd-i mutlakının kendi şuûnâtı ile beraberliği, ya'nî sıfât ve esmâsıyla beraberliği olduğunu idrak edemez; ve Zât-ı Hakk'ı hadisât-ı kevniyyeden sırfen tenzîh için mütekellimîn gibi, Hakk'ın ilminin beraberliğine kāni' olur ve Hakk'a ve eşyaya ayrı ayrı birer varlık isbât eder. Nitekim mütekellimînin müteeddiblerinden olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî (rahmetullahi aleyh) bu zümre dendir; ve Mektûbâtında bu ma'nâyı isbât için pek beyhûde yorulmuş ve Ebu'l-Hasan-ı Harakānî ve Şâh-ı Nakşbend ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî ve Hz. Mevlânâ efendimiz (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı gibi ekâbire i'tirâzlar etmiştir. Fakîr bu i'tirâzlarını İmâm-1 Rabbânî ve Mektûbât'ı ismindeki risâlemde gösterdim. Yazma bir nüsha Konya Asâr-ı Atîka Müzesi Kütübhânesi'nde mahfûzdur.

4200. Vaktaki seferler etti ve yolun hakkını verdi, ondan sonra mühür onun kalbinden açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4200. Hakk Yolcusu seferler ettiğinde ve yolun hakkını verdiğinde, ondan sonra mühür onun kalbinden açıldı.

Hakk'ın talibi olan Hakk Yolcusu, bir insân-ı kâmilin rehberliğini kabul edip Hak yolunda sefere çıktığında ve kendi kılavuzu olan insân-ı kâmilin gösterdiği yolu takip ederek bu yolun hakkını da verdiğinde, ondan sonra bu cüz'î akıl (küllî akla göre sınırlı olan akıl) mührü ve düğümü onun kalbinden açıldı ve Hakk'ın beraberliği anlamının ne olduğunu anladı.

Vaktâki Hakk'ın tâlibi olan sâlik bir insân-ı kâmilin rehberliğini kabûl edip, Hak yolunda sefere çıktı ve kendi kılavuzu olan insân-ı kâmilin gösterdiği yolu ta'kîb ederek bu yolun hakkını da verdi, ondan sonra bu akl-ı cüz'î mührü ve düğümü onun kalbinden açıldı ve Hakk'ın beraberliği ma'nâsı ne olduğunu anladı.

4201. O safalı hesab olan hatâyeyn gibi ona iki hatâdan sonra rûşen olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4201. O safalı hesap olan hatâyeyn (iki hata) gibi, ona iki hatadan sonra aydınlanır.

Sâlikin bu hâli, hesap ilminde "hatâyeyn" dedikleri hesap işlemine benzer ki, muhasebeci iki hatadan sonra istediği sonuca ulaşır. Bu "hatâyeyn hesabı"nın özeti şudur: Muhasebeci bilinen sayılardan bilinmeyen sayıları bulur. Uzun işlemli ve varsayımlı bir hesaptır. Bunu cebir ilminin denklemleri vasıtasıyla çözmek daha kolaydır. Sâlikin bir hatası şudur ki, o evvelce Hakk'a kendi varlığının gayr-i hakiki bir varlık ve kendisine de Hakk'ın varlığından gayr-i hakiki bir varlık vehmederdi. Bu ise Hakk'ın varlığına bir sınır tayin etmekten ibaret olduğundan, şüphesiz hatadır. İkinci hatası ise, Hakk'ı kendinden uzak görüp, O'na ulaşmak için yolculuğa ihtiyaç görmesidir. Halbuki Yüce Allah وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) yani "Biz ona şahdamarından daha yakınız" buyurur. İşte sâlik bu iki hata ile sülûkten (tasavvuf yolculuğundan) sonra maksadı olan Hakk'ın beraberliğini zevken ve hâlen anlar.

Sâlikin bu hâli ilm-i hesabda "hatâyeyn" dedikleri hesâb muamelesine benzer ki, muhasib iki hatâdan sonra istediği netîceye vâsıl olur. Bu "hatâyeyn hesabı"nın hülâsası budur ki: Muhasib ma'lûm adedlerden meçhûl adedleri bulur. Uzun muâmeleli ve faraziyeli bir hesabdır. Bunu ilm-i cebrin muâdeleleri vâsıtasıyla halletmek daha kolaydır. Sâlikin bir hatâsı budur ki, o evvelce Hakk'a kendi vücûdunun gayrı hakîkî bir varlık ve kendisine de Hakk'ın vücudundan gayrı hakîkî bir varlık tevehhüm ederdi. Bu ise Hakk'ın varlığına bir had ta'yîninden ibaret olduğundan, şübhesiz hatâdır. İkinci hatâsı ise, Hakk'ı kendinden uzak görüp, O'na vâsıl olmak için sefere hâcet görmesidir. Halbuki Hak Teâlâ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'nî "Biz ona şahdamarından daha yakınız" buyurur. İşte sâlik bu iki hatâ ile sülükten sonra maksûdu olan Hakk'ın beraberliğini zevkan ve hâlen anlar.

4202. Ondan sonra der: “Eğer bilse idim, bu beraberliği onun için ne vakit arardım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4202. Ondan sonra der: “Eğer bilseydim, bu beraberliği onun için ne zaman arardım!”

Yani, Hakk Yolcusu bu yolculuğu ve seferi sonucunda Hakk'ın beraberliğini zevk ve hâl olarak kendi nefsinde gözlemledikten sonra der ki: "Eğer ben bu beraberliğin böyle olduğunu yolculuğumdan önce bilmiş olsaydım, o Hakk'ın beraberliğini ne zaman arardım? Ve yolculuk yapmaya lüzum görür müydüm?" Bu beyitlerde iki türlü yolculuğa işaret buyrulur. Birisi Hak ve hakikate ulaşmak için bir insân-ı kâmil (olgun rehber) bulmak üzere dış âlemi dolaşmaktır. Nitekim aşağıda gelecek olan şerhte bu sefere işaret buyrulur. Bu, dış âlem yolculuğudur. Diğeri, insân-ı kâmili bulduktan sonra onun göstereceği düzen dairesinde çalışarak nefsin mertebeleri olan emmâre, levvâme, mülhime ve mutmainne mertebelerini geçmektir. Bu da iç âlem yolculuğudur. Hakk Yolcularından bazısı birçok zaman dış âlem yolculuğunda ömrünü ziyan ettikten sonra bir insân-ı kâmile ulaşır ve iç âlem yolculuğuna başlar; ve rehberin emrine itaat edip bu yolun hakkını verirse, amacına ulaşır. Bu gidişatlar Hakk Yolcusunun yatkınlığına ve kader sırrına bağlı hallerdir.

Ya'nî, sâlik bu sülûkü ve seferi neticesinde Hakk'ın beraberliğini zevkan ve hâlen kendi nefsinde müşâhede ettikten sonra der ki: "Eğer ben bu berâberliğin böyle olduğunu sülükümden evvel bilmiş olsa idim, o Hakk'ın berâberliğini ne vakit arardım? Ve seyr u sefere lüzûm görür mü idim? Bu beyitlerde iki türlü seyr u sefere işaret buyurulur. Birisi Hak ve hakîkate vâsıl olmak için bir mürşid-i kâmil bulmak üzere âfâkı dolaşmaktır. Nitekim aşağıda gelecek olan sürh-i şerîfte bu sefere işaret buyurulur. Bu seyr-i âfâkîdir. Diğeri, mürşid-i kâmili bulduktan sonra onun göstereceği tertib dâiresinde çalışarak nefsin merâtibi olan emmâre, levvâme, mülhime ve mutmainne mertebelerini kat' etmektir. Bu da seyr-i enfüsîdir. Sâliklerden ba'zısı birçok zaman seyr-i âfâkîde ömrünü zâyi' ettikten sonra bir mürşid-i kâmile vâsıl olup seyr-i enfüsîye mübâşeret eder; ve mürşid emrine itâat edip bu yolun hakkını verirse, maksadına nail olur. Bu revişler sâlikin isti'dâdına ve sırr-ı kadere bağlı hallerdir.

4203. Onun bilgisi sefere mevkūf idi. O bilgi fikrin keskinliği ile gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4203. Onun bilgisi sefere bağlıydı. O bilgi fikrin keskinliği ile gelmez.

Hakk Yolcusu, seferi sonucunda nefsinde Hak'ın beraberliğini anladıktan sonra, her ne kadar böyle derse de, onun yatkınlığı ve kader sırrı gereğince bunu bilmesi, sefere bağlı ve askıda idi. Çünkü cüz'î akıl kaydı ile sınırlanmış olan Hakk Yolcusu, her ne kadar keskin bir fikre ve zekâya sahip olsa bile, Hak'ın bu beraberliğini idrak edemez. Çünkü kendisinin vehmedilmiş olan varlığı içinde boğulmuştur. Bu vehmedilmiş olan varlığından zevken ve hâlen fânî olmadıkça bunu idrak edemez. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuştu: (Oradaki açıklamalara başvurulmalı!):

[Yani] "Bu benlik tefekkür yönünden ne zaman keşfedilir? Bu benlik fânî olduktan sonra keşfedilir. Bu akıllar gayb saydığı Hak'ı aramakta hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi inancı) ve ittihâd (Allah ile birleşme inancı) çukuruna düşer."

Sâlik seferi neticesinde nefsinde maiyyet-i Hakk'ı anladıktan sonra, her ne kadar böyle der ise de, onun isti'dâdı ve sırr-ı kaderi îcâbınca bunu bilmesi, sefere mevkūf ve muallak idi. Zîrâ akl-ı cüz'î kaydı ile mukayyed olan sâlik, her ne kadar keskin bir fikre ve zekâya mâlik olsa bile, Hakk'ın bu beraberliğini idrâk edemez. Çünkü kendinin mevhûm olan varlığı içinde müstağraktır. Bu mevhûm olan varlığından zevkan ve hâlen fânî olmadıkça bunu idrâk edemez. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: (Oradaki îzâhâta müracaat!):

[Ya'ni] "Bu ene tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar gāib addettiği Hakk'ı aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer."

4204. Nitekim şeyhin borcunun vechi o vücudun ağlamasına bağlanmış ve mevkūf idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4204. Nasıl ki şeyhin borcunun ödenme şekli, o varlığın ağlamasına bağlı ve dayalı idi.

Nasıl ki Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretlerinin borcunun ödenme şekli, ilâhî katında helva satan çocuğun varlığının ağlamasına bağlı oldu. Çünkü bu görünen âlemde bir işin gerçekleşmesi başka bir işin varlığına bağlıdır; ve sebepler zincirleme olarak birbirine bağlıdır. Örneğin tokluğun gerçekleşmesi gıdaya, gıdanın gerçekleşmesi kesbe (irâdî kazanım) ve kesbin gerçekleşmesi sanata ve sanatın gerçekleşmesi ustaya bağlıdır. Bu kıssa 2. cildin 373 numarasından itibaren başlar.

Nitekim Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretlerinin borcunun ödenmesi vechi, ind-i ilâhîde helva satan çocuğun vücûdunun ağlamasına bağlı oldu. Zîrâ bu âlem-i sûrette bir işin husûlü diğer bir işin vücûduna bağlıdır; ve sebebler müteselsilen birbirine merbûttur. Meselâ tokluğun husûlü gıdâya ve gıdânın husûlü kesbe ve kesbin husûlü san'ata ve san'atın husûlü üstâda bağlıdır. Bu kıssa 2. cildin 373 numarasından i'tibâren başlar.

4205. Bir helvacı çocuğu yana yana ağladı. O büyük şeyhin borcu ödenmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4205. Bir helvacı çocuğu yana yana ağladı. O büyük şeyhin borcu ödenmiş oldu.

"Tûhten", borcu ödemek; "kübâr", büyük demektir. Yani, bir helva satan çocuk içten içe ve yana yana ağladı. O büyük şeyh olan Ahmed Hadraveyh hazretlerinin borcu ödenmiş oldu. Ahmed Hadraveyh (k.s.) Belh şehrinde yaşamış, hicretin 240. senesinde vefat etmiştir. Mübarek kabri Belh'te ziyaret edilir.

"Tûhten", borcu ödemek; “kübâr", büyük demektir. Ya'nî, bir helva satan çocuk için için ve yana yana ağladı. O büyük şeyh olan Ahmed Hadraveyh hazretlerinin borcu ödenmiş oldu. Ahmed Hadraveyh (k.s.) Belh şehrinde yaşamış, hicretin 240. senesinde vefât etmiştir. Kabr-i şerîfi Belh'te ziyâret olunur.

4206. O ma'nevî kıssa bundan evvel Mesnevî'nin hılâlinde söylenmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4206. O manevî kıssa bundan önce Mesnevî'nin içinde söylenmiş oldu.

Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretlerinin manevî olan kıssası bundan önce Mesnevî-i Şerîf'in 2. cildinin başlangıçlarına yakın 373 numaralı beytinden itibaren söylenmiş oldu ve ayrıntıları oradadır.

Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretlerinin ma'nevî olan kıssası bundan evvel Mesnevî-i Şerîf'in 2. cildinin ibtidâlarına yakın 373 numaralı beytinden i'tibâren söylenmiş oldu ve tafsilâtı oradadır.

4207. Senin kalbine bir mevzi'den korku bırakır, tâ ki onun gayrı sana bir matma' olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4207. Senin kalbine bir yerden korku bırakır, tâ ki ondan başkası sana bir tamah yeri olmasın!

"Matma'", tamah yeri demektir. Yani, Yüce Allah senin kalbinin bağlanmış olduğu bir yerin elinden çıkması korkusunu kalbine bırakır. Tâ ki bağlandığın bir yerden başka senin için bir tamah yeri olmasın! Yani gerek dünyevî gerekse uhrevî olan faydayı ve muradı o kalbinin bağlandığı yerden beklemen ve başka bir yerden beklememen ve "Aman elimden gitmesin!" diye oraya sarılman için o korkuyu kalbine koyar.

"Matma'", tama' mahalli demektir. Ya'nî, Hak Teâlâ senin kalbinin bağlanmış olduğu bir yerin elinden çıkması korkusunu kalbine bırakır. Tâ ki bağlandığın bir yerden başka senin için bir tama' mahalli olmaya! Ya'nî gerek dünyevî ve gerek uhrevî olan fâideyi ve murâdı o kalbinin bağlandığı yerden beklemen ve başka bir yerden beklememen ve "Aman elimden gitmesin!" diye oraya sarılman için o korkuyu kalbine koyar.

4208. Halbuki tama'a diğer fâide koyar; ve senin o muradını bir başka kimseden verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4208. Oysa tamah etmeye başka bir fayda koyar; ve senin o muradını başka bir kimseden verir.

Oysa Yüce Allah, o mevkinin faydasına tamah edip sarılman hâline de başka bir fayda koyar; ve senin oradan beklediğin faydayı başka bir kimseden verir. Nasıl ki Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri, Ammâr Yâsir isminde bir velîye bağlanarak onun emriyle halvete (yalnızlığa çekilme) girip, maksadını ondan beklediği hâlde, aradığı fenâ (yok olma) hâlini Mısır'a sefer ederek Rûzbihân-ı Baklî hazretlerinden bulmuştur ki, ayrıntıları Nefehâtü'l-Üns'te yazılıdır.

Halbuki Hak Teâlâ o mevzi'in fâidesine tama' edip sarılman hâline de başka bir fâide koyar; ve senin oradan beklediğin fâideyi başka kimseden verir. Nitekim Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Ammâr Yâsir isminde bir velîye intisâb ederek onun emriyle halvete girip, maksûdunu ondan beklediği hâlde, matlûbu olan hâl-i fenâyı Mısır'a sefer ederek Rûzbihân-ı Baklî hazretlerinden bulmuştur ki, tafsilâtı Nefehâtü'l-Üns'te mündericdir.

4209. "O yüksek ağaçtan bana meyve gelir" diye, ey bir yere sıkı tama' bağlamış olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4209. "O yüksek ağaçtan bana meyve gelir" diye, ey bir yere sıkı tamah bağlamış olan!

Yani, "Bu yüksek bir ağaç mesabesinde olan o yerden bana bir meyve ve fayda gelir" diye, ey bir yere sıkı sıkı sarılmış ve tamah bağlamış olan kimse!

Ya'nî, "Bu yüksek bir ağaç mesâbesinde olan o mevzi'den bana bir meyve ve fâide gelir" diye, ey bir yere sıkı sıkı sarılmış ve tama' bağlamış olan kimse!

4210. O tama' oradan vâfî olmayacaktır. Belki o atâ başka yerden gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4210. O tamah oradan yeterli olmayacaktır. Aksine o ihsan başka yerden gelir.

"Vefa", burada "yeterli" anlamındadır ve burada "gelmek" demektir. Yani, senin tamah ettiğin fayda sana muhakkak oradan gelmeyecektir, aksine beklediğin ilahi ihsan sana başka yerden gelir.

[4191] "Vefa", burada "vâfî" ma'nâsınadır ve burada "gelmek" demektir. Ya'nî, senin tama' ettiğin fâide sana muhakkak oradan gelmeyecektir, belki beklediğin atâ-yı ilâhî sana başka yerden gelir.

4211. Mâdemki onun ikrâm ve atâ niyeti olmadı, binaenaleyh o tama'ı niçin sende koydu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4211. Mademki onun ikram ve ihsan niyeti olmadı, bu sebeple o tamahı niçin sende koydu?

Yani, mademki Yüce Allah'ın sana o yerden ikram ve ihsan etmesi niyeti ve takdiri yok idi, bu sebeple o özel yere olan tamahını senin kalbine niçin koydu?

Ya'nî, mâdemki Hak Teâlâ'nın sana o mevzi'den ikrâm ve atâ etmesi niyeti ve takdîri yok idi, binâenaleyh o mahall-i mahsûsa olan tama'ını senin kalbine niçin koydu?

4212. Yine bir hikmet ve san'at içindir, tâ ki senin kalbin bir hayrette ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4212. Yine bir hikmet ve sanat içindir, tâ ki senin kalbin bir hayrette olsun!

Hakk'ın bu isteği senin kalbine ilham etmesi de bir hikmet ve sanatın ortaya çıkması içindir. O da şudur ki, senin kalbin ve aklın bir hayrete düşer ve Yüce Allah'ın senin muradını hangi kapıdan vereceğini bilemeyip şaşırırsın.

Hakk'ın bu tama'ı senin kalbine ilkāsı dahi bir hikmet ve san'at ızhârı içindir. O da budur ki, senin kalbin ve aklın bir hayrete düşer ve Hak Teâlâ senin murâdını hangi kapıdan vereceğini bilemeyip şaşırırsın.

4213. Ey müstefîd! Ta ki senin kalbin "Murâdım nereden erişecektir?" diye hayran ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4213. Ey fayda bekleyen kişi! Senin kalbin "İsteğim nereden gerçekleşecek?" diye şaşkınlığa düşsün!

Yani, ey fayda bekleyen kimse! Yüce Allah'ın böyle yapması, senin kalbinin ve aklının "Benim amacım acaba nereden gelecek?" diye hayrette kalması içindir.

Yâni, ey fâide bekleyen kimse! Hak Teâlâ'nın böyle yapması, senin kalbinin ve aklının "Benim maksûdum acabâ nereden gelecektir?" diye hayrette kalmak içindir.

4214. Tâ ki kendi aczini ve kendi cehlini bilesin! Tâ ki senin îkānın gayba ziyâde ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4214. Kendi acizliğini ve kendi bilgisizliğini bilesin! Gayba olan kesin inancın artsın!

Yüce Allah'ın sana umduğun kapıdan isteğini vermemesi, kendi aklının ve iradenin acizliğini ve kendi bilgisizliğini bilmen içindir; ayrıca bu görünen ve açık âlemden başka bir de gayb ve bâtın âlemi olduğuna dair kesin inancının ve imanının artması içindir. "İkān", inanmak ve şüphesiz olmak demektir.

Hak Teâlâ'nın sana tama' ettiğin kapıdan murâdını vermemesi, kendi aklının ve irâdenin aczini ve kendinin cehlini bilmen ve bu âlem-i şehâdet ve zâhirden başka bir de âlem-i gayb ve ve bâtın olduğuna yakînin ve îmânın ziyâde olmak içindir. "İkān", inanmak ve şübhesiz olmak demektir.

4215. Hem senin kalbin "Acaba bu münteca'dan bu tama'dan dolayı musarrıf ne bitirir?" diye hayran ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4215. Hem senin kalbin "Acaba bu fayda umulan yerden, bu tamahkârlıktan dolayı işleri döndüren neyi bitirir?" diye şaşırır!

"Münteca", Sarrâh'ın açıklamasına göre "su ve ot olan yer"dir. Burada fayda aranan yerden kinaye olur. "Musarrıf", döndürücü demektir. Yani, senin tamah ettiğin yerden umduğun faydanın hâsıl olmadığını gördüğün zaman senin kalbin "Acaba, işleri döndürücü olan Yüce Allah bu fayda yerinden neyi bitirir ve neyi çıkarır?" diye şaşırır.

"Münteca", Sarrâh'ın beyânına göre "su ve ot olan mahal"dir. Burada fâide aramak mahallinden kinâye olur. "Musarrıf", döndürücü demektir. Ya'nî, senin tama' ettiğin yerden umduğun fâide hâsıl olmadığını gördüğün vakit senin kalbin "Acabâ, işleri döndürücü olan Hak Teâlâ bu fâide mahallinden ne bitirir ve ne çıkarır?" diye hayrân olur.

4216. Sen terzilikte rızık tama'ı tutarsın. Tâ ki hayyâtlıktan yaşaman için altın götüresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4216. Sen terzilikte rızık beklentisi taşırsın. Ta ki terzilikten yaşaman için altın elde edesin!

Örneğin, sen rızkını sağlamak için terzilik sanatına girişmeye niyet edersin ve bu terzilik yönünden altın ve para kazanıp yaşamak istersin. "tâ ziyî"deki "tâ", sebep bildirmek içindir. "Ziyî", "yaşamak" anlamına gelen "zîsten" mastarının şimdiki zamanıdır.

Meselâ, sen rızkını tedarik etmek için terzilik san'atına teşebbüs etmeye niyet edersin ve bu hayyâtlık ve terzilik cihetinden altın ve para kazanıp yaşamak istersin. "tâ ziyî"de "tâ", ta'lîl içindir. "Ziyî", "yaşamak" ma'nâsına olan "zîsten" masdarının muzâri'dir.

4217. Senin rızkını kuyumculukta zâhir getirir ki, o mikseb senin vehminden uzak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4217. Senin rızkını kuyumculukta ortaya çıkarır ki, o kazanç aracı senin sanından uzaktı.

"Zerger", kuyumcu; "mikseb", kazanç aracı demektir ki, sanattan kinayedir (üstü kapalı anlatım). Yani, sen terzilik sanatını öğrenmeye heves ettiğin hâlde, kuyumculuk sanatına girişmek zorunda kalırsın ki, bu kazanç aracı ve sanat senin sanından ve fikrinden uzaktı ve asla aklına bile gelmezdi.

"Zerger", kuyumcu; "mikseb", kazanç âleti demektir ki, san'attan kinâyedir. Ya'nî, sen terzilik san'atını öğrenmeye tama' ettiğin hâlde, kuyumculuk san'atına teşebbüs etmek mecbûriyetinde kalırsın ki, bu mikseb ve san'at senin vehminden ve fikrinden uzak idi ve aslâ hâtırına bile gelmez idi.

4218. Mâdemki o rızkı o taraftan açmak istemedi, binâenaleyh terziliğe tama' ne için idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4218. Mademki o rızkı o taraftan açmak istemedi, bu sebeple terziliğe tamah etmek ne içindi?

4219. Hakk'ın ilminde olan bir garib hikmet için ki, o hükmü mâ-sebakta yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4219. Hakk'ın ilminde olan garip bir hikmet için ki, o hükmü öncesiz olarak yazdı.

4214 numaralı beyitte Hakk'ın bu şekilde muamele etmesi, kula aczini ve cehlini bildirmek, onu hayrette bırakmak ve gayb âlemine imanını kuvvetlendirmek için olduğu beyan buyurulmuştu. Hz. Pîr, terzilik ve kuyumculuk misallerini zikrettikten sonra bir hakikat perdesini daha açıp buyururlar ki: Hakk'ın kulunu bir yerde tamaha düşürüp lütfunu ve ihsanını başka bir yerden yapması, O'nun ilminde olan garip bir hikmet içindir ki, o hükmü öncesiz olarak ve ezelde yazdı. O da kulun tekil sabit hakikatinin, yatkınlık diliyle Hak'tan bu hali talep etmesinden kaynaklanır; ve bu hal, kulun katında meçhul olan kader sırrıdır. Bu halin izahı şudur ki, kulun görüneni ve cismaniyeti ile bâtını ve hakikati vardır. Kulun görüneni ve cismaniyeti, kendi çevresinin cereyanına kapılarak bir yöne meyleder ve onun gerçekleşmesini ister. Fakat bâtını ve tekil sabit hakikati, yatkınlığı gereği, onun görüneninin istediği bu halin ortaya çıkmasını istemez. Geçerli olan, kulun bâtınının ve tekil sabit hakikatinin istediği şeylerdir. Eğer kulun görünenen talep ettiği şey, bâtınının ve hakikatinin talep ettiği şeye uygun olursa, o şey mutlaka ortaya çıkar; ve eğer uygun olmazsa, görüneninin istediği şey olmaz, ancak bâtının istediği şey olur. Bu anlama göre, kendisinden dua talep olunan bir velî "Oğlum! Çok edilmedik dualar vardır ki, kabul olunmuştur" demiştir.

4214 numaralı beyitte Hakk'ın bu sûretle muâmele etmesi kula aczini ve cehlini bildirmek ve onu hayrette bırakmak ve âlem-i gayba îmânı kuvvetlenmek için olduğu beyân buyurulmuş idi. Hz. Pîr terzilik ve kuyumculuk misâllerini zikrettikten sonra bir hakikat perdesini daha açıp buyururlar ki: Hakk'ın kulunu bir yerde tama'a düşürüp atâsını ve ihsânını başka bir mahalden yapması onun ilminde olan bir garib hikmet içindir ki, o hükmü mâ-sebakta ve ezelde yazdı. O da kulun ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan bu hâli taleb etmesinden nâşîdir; ve bu hâl kulun indinde meçhûl olan sırr-ı kaderdir. Bu hâlin îzâhı budur ki, kulun zâhiri ve cismâniyeti ve bâtını ve hakîkati vardır. Kulun zâhiri ve cismâniyeti kendi muhîtinin cereyanına kapılarak bir cihete meyl eder ve onun husûlünü ister. Fakat bâtını ve ayn-ı sâbitesi, isti'dâdı hasebiyle onun zâhirinin istediği bu hâlin zuhûrunu istemez. Mu'teber olan kulun bâtınının ve ayn-ı sâbitesinin istediği şeylerdir. Eğer kulun zâhiren taleb ettiği şey, bâtınının ve hakîkatinin taleb ettiği şeye muvâfık olursa, o şey mutlakā zâhir olur; Ve eğer muvâfık olmazsa, zâhirinin istediği şey olmaz, ancak bâtının istediği şey olur. Bu ma'nâya binâen kendisinden duâ taleb olunan bir velî "Oğlum! Çok edilmedik dualar vardır ki, kabûl olunmuştur" demiştir.

4220. Tâ ki yine senin düşüncen hayrân ola! Ta ki senin san'atın bütün hay-[4201] ranlık ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4220. Tâ ki yine senin düşüncen hayran olsun! Tâ ki senin sanatın tamamen hayranlık olsun!

Bu kader sırrının ve yazılmış olan hükmün sana böylece meçhul olması, senin bu görünen âlemdeki düşüncenin hayran olması ve senin bütün bu kesret (çokluk) âlemindeki sanatının ve işinin gücünün hayranlık olması içindir. Fakat gariptir ki, gaflet ehli (gafil insanlar) hayatlarında çizdikleri hareket çizgisinin dışında ummadıkları iyi ve kötü hâllere maruz kaldıkları hâlde, bütün işlerinde kendilerini tasarruf sahibi (işleri yöneten) bilirler; ve kendilerinin üstünde bir tasarruf sahibinin varlığını idrak etmeye yanaşmazlar.

Bu sırr-ı kaderin ve yazılmış olan hükmün böyle sana meçhûl olması, senin bu âlem-i zâhirdeki düşüncen hayrân olmak ve senin bütün bu âlem-i kesretteki san'atın ve işin gücün hayranlık olmak içindir. Fakat garībdir ki, ehl-i gaflet hayatlarında çizdikleri hatt-ı hareket haricinde ummadıkları iyi ve kötü hâllere ma'rûz kaldıkları hâlde bütün işlerinde kendilerini mutasarrıf bilirler; ve kendilerinin fevkınde bir mutasarrıfın vücûdunu idrâke yanaşmazlar.

4221. Ya yârin visali benim sa'yimden yâhud cesed sa'yinden hâriç yoldan erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4221. Ya sevgilinin vuslatı benim çabamdan ya da bedenin çabasından dış bir yoldan erişir.

Yani, mademki benim bir cismaniyetim ve görünen yönüm ve bir de tekil sabit hakikatim ve hakikatim vardır ve bunların da kendi mertebelerinde bir istekleri vardır, ben ise bu şekil âleminde istenenim ve sevgilinin vuslatını istiyorum. Bu sebeple sevgilinin vuslatı ya benim cismanî olan çabamdan ya da bu cismanî olan çabamın dışı olan hakikatimin yolundan erişir ve ummadığım bir yoldan meydana gelir.

Ya'nî, mâdemki benim bir cismâniyetim ve zâhirim ve bir de ayn-ı sâbitem ve hakikatim vardır ve bunların da kendi mertebelerinde bir istekleri vardır, ben ise bu âlem-i sûrette matlûbum ve yârin visâlini istiyorum. Binâenaleyh yârin visâli ya benim cismânî olan sa'yimden, yâhud bu cismânî olan sa'yimin hârici olan hakîkatimin yolundan erişir ve ummadığım bir yoldan husûle gelir.

4222. Ben demem ki, "Murad bu yoldan gelir; nereden açılacaktır?" diye çırpınırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4222. Ben demem ki, "Murat bu yoldan gelir; nereden açılacaktır?" diye çırpınırım.

Ben demem ki, "Muradım mutlaka benim zâhiren Hakk yolculuğu ve talep ettiğim yoldan gelir; kader sırrına vâkıf olmadığım için, acaba, muradım nereden açılacak ve hâsıl olacaktır?" diye bu maddî âlemde çırpınırım.

Ben demem ki, “Murâdım mutlakā benim zâhiren sülük ve taleb ettiğim yoldan gelir; sırr-ı kadere vakıf olmadığım için, acabâ, murâdım nereden açılacak ve hâsıl olacakdır?" diye bu cismâniyet âleminde çırpınırım.

4223. Başı kesilmiş kuş her tarafa düşer. Acabâ cesedden cân hangi taraftan kurtulur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4223. Başı kesilmiş kuş her tarafa düşer. Acaba candan beden hangi taraftan kurtulur?

Nasıl ki başı kesilmiş olan kuş, "Acaba candan beden hangi taraftan kurtulur?" diye o tarafa bu tarafa çırpınıp durur.

Nitekim başı kesilmiş olan kuş, "Acabâ cesedden cân hangi taraftan kurtulur?" diye o tarafa bu tarafa çırpınıp durur.

4224. Ya benim murâdım bu çıkıştan, yâhud burçlar sahibinden başka bir burçtan zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4224. Ya benim isteğim bu çıkıştan, yahut burçlar sahibinden başka bir burçtan ortaya çıkar.

"Burçlar sahibi"nden kasıt, Yüce Allah'tır. Çünkü her bir ilahi isim, bu suretler kalesi olan zâtın bir burcudur ki, ilahi bağışlar kullara o isimlerin elleriyle ulaşır. Bunlara "isimlere ait bağışlar" derler ki, ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Şîs Fassı'ndadır. Yani, benim isteğim ya iradem ile bu sefere çıkmaktan meydana gelir ki, bu da bir ilahi ismin gereğidir veyahut birçok farklı ismin sahibi olan Hakk'ın başka bir isminin elinden ortaya çıkar.

O kişinin hikâyesidir ki, "Zenginlikten istediğin şey Mısır'da gerçekleşir, orada filan mahallede, filan evde bir define vardır" diye rüyada gördü. Mısır'a geldiği zaman, bir kimse dedi ki: "Ben rüyada, Bağdat'ta filan mahallede, filan evde bir define vardır, diye rüya görmüşümdür." Ve bu kişinin evini söyledi. O kişi anladı ki, "O define Mısır'dadır" demek, bunun için idi ki, bana yakın olsunlar ki, kendi evinin dışında aramak gerekmez. Lakin o define kesinlikle Mısır'ın dışında meydana gelmez.

Bu kıssanın içerdiği anlam şudur ki: Hakk Yolcusu Hakk'ı bulmak için ister dış âlemde görünüşte ve ister kendi nefsinin mertebelerinde manen yolculuk etsin, aradığı Hak ve hakikat definesi ancak kendi bedeninin evinde gizlidir. Fakat bu definenin kendi evinde gizli olduğunu bilemez. Sanı ve hayal âleminde kendinden dışarıda zanneder. Bu anlamı bulmak için, yolculuğa ve bir insân-ı kâmil mürşidin haber verip göstermesine muhtaçtır.

"Burçlar sahibi"nden murâd, Hak'tır. Zîrâ her bir ism-i ilâhî bu kal'a-i zâtü's-suverin bir burcudur ki, atâyâ-yı ilâhiyye kullara o isimlerin elleriyle vâsıl olur. Bunlara "atâyâ-yı esmâiyye" derler ki, tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'dedir. Ya'nî, benim murâdım ya irâdem ile bu sefere çıkıştan hâsıl

olur ki, bu da bir ism-i ilâhînin îcâbıdır veyâhud birçok muhtelif isimlerin sâhibi olan Hakk'ın başka bir isminin elinden zâhir olur.

O şahsın hikâyesidir ki, "Zenginlikten taleb ettiğin şey Mısır'da vefâ olur, orada filân mahallede, filân evde bir defîne vardır" diye rü'yâda gördü. Vaktâki Mısır'a geldi, bir kimse dedi ki: "Ben rü'yâda, Bağdad'da filân mahallede, filân evde bir defîne vardır, diye rü'yâ görmüşümdür." Ve bu şahsın evini söyledi. O şahıs anladı ki, “O defîne Mısır'dadır" demek, bunun için idi ki, bana yakîn etsinler ki, kendi evinin gayrında aramak lâzım gelmez. Velâkin o defîne muhakkak Mısır'ın gayrında hâsıl olmaz

Bu kıssanın zımnındaki ma'nâ budur ki: Sâlik Hakk'ı bulmak için ister âfakta sûretâ ve ister kendi nefsinin merâtibinde ma'nen sefer etsin, aradığı Hak ve hakikat defînesi ancak kendi cisminin evinde mahfidir. Fakat bu de- fînenin kendi evinde mahfi olduğunu bilemez. Vehim ve hayâl âleminde ken- dinden hâriç zanneder. Bu ma'nâyı bulmak için, sefere ve bir mürşid-i kâmi- lin haber verip göstermesine muhtaçtır.

4225. Bir mîrâsyedinin sayısız altını var idi; hepsini yedi ve o çıplak ve âciz kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4225. Bir mirasçının sayısız altını vardı; hepsini harcadı ve o çıplak ve âciz kaldı.

"Mîrâsî", mirasa mensup yani miras yiyen demektir. "Ûr", çıplak demektir.

“Mîrâsî”, mîrâsa mensûb ya'nî mîrâsyedi demek olur. "Ûr", çıplak demektir.

4226. Mîrâsyedinin malı muhakkak vefâ tutmaz. Çünkü nâ-kâm olan geçmişten cüdâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4226. Mirasyedinin malı kesinlikle vefa göstermez. Çünkü muradına eremeyen, geçmişten ayrıldı.

Mirasyedinin eline geçen miras malının kesinlikle vefası yoktur. Çok çabuk ve kısa bir zamanda yok olup gider. Çünkü bu mal, muradına eremeden vefat edip bu dünya hayatından geçmiş ve gitmiş olan bir kimseden ayrıldı ve arta kaldı; ve bu muratsız kimsenin gözü bu mal üzerinde kaldı.

Mîrâsyedinin eline geçen mîrâs malın muhakkak vefâsı yoktur. Pek çabuk ve az bir zamanda mahv olup gider. Çünkü bu mal murâdına nâil olamadan vefât edip bu dünyâ hayâtından geçmiş ve gitmiş olan bir kimseden ayrıldı ve arta kaldı; ve bu murâdsız kimsenin gözü bu mal üzerinde kaldı.

4227. O kadrini de bilmez. Zîrâ kolay buldu. Zîrâ onun meşakkatine ve zahmetine ve kazancına az koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4227. O, değerini de bilmez. Çünkü kolay buldu. Çünkü onun zorluğuna, zahmetine ve kazancına az koştu.

O miras yiyen kişi, bu miras malının değerini ve kıymetini de bilmez. Çünkü bu malı kolay buldu ve çünkü o malın zorluğuna, zahmetine ve kazancına az koştu. "Kem şitâft", "az koştu" demektir. "Az koşmak"tan maksat şudur ki, vâris mirasını almak için ölen kişinin terekesini (miras bıraktığı malları) yazdırmaya ve diğer vârisler arasında malı taksim ettirmek gibi hizmetleri ve zahmetleri üstlenmektir. Bu ise onu kazanmak için az bir zahmet üstlenmektir.

O mîrâsyedi bu mîrâs malının kadir ve kıymetini de bilmez. Zîrâ bu malı kolay buldu ve zîrâ o malın meşakkatine ve zahmetine ve kazancına az koştu. "Kem şitâft", "az koştu" demek olur. "Az koşmak"tan murâd budur ki, vâris mîrâsını almak için müteveffânın terekesini yazdırmaya ve diğer vârisler arasında malı taksîm ettirmek gibi hizmetleri ve zahmetleri ihtiyâr etmektir. Bu ise onu kazanmak için az bir zahmet ihtiyârıdır.

4228. Ey filân! Ondan dolayı cânın kadrini bilmezsin ki, Hak sana bedava bahşiş ile verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4228. Ey filan! Ondan dolayı canının değerini bilmezsin ki, Hak sana bedava bağışla verdi.

Ey filan kişi! Sen canını Yüce Allah'ın bağışı ve ihsanı sebebiyle, miras yedi gibi, bedava bulduğun için değerini ve kıymetini bilmeyip hor ve değersiz kullanırsın. "Bu suret âleminde zevk edelim!" diye tıbben zararlı olan içkileri içer, keyif verici maddeleri kullanırsın; ve sağlığına gerekli olan uyku vakitlerini geçirirsin; ve gıda adı altında abur cubur şeyler yersin ve nihayet tedavisi mümkün olmayan hastalıklara yakalanarak canından bıkıp intihara kadar gidersin. Halbuki bu can, sevgiliyi bulmanın ve satın almanın sermayesidir.

Ey filân kimse! Sen cânını Hak Teâlâ'nın atâsı ve bahşişi sebebiyle, mîrâsyedi gibi, bedava bulduğun için kadir ve kıymetini bilmeyip hor ve hakîr kullanırsın. "Bu âlem-i sûrette zevk edelim!" diye tıbben muzır olan içkileri içer mükeyyifâtı kullanırsın; ve sıhhatine lâzım olan uyku vakitlerini geçirirsin; ve gıdâ nâmı altında abur cubur şeyler yersin ve nihâyet tedâvîsi kābil olmayan illetlere dûçâr olarak cânından bıkıp intihâra kadar gidersin. Halbuki bu cân, cânânı bulmanın ve satın almanın sermâyesidir.

4229. Nakd gitti ve meta' ve evler gitti. Baykuşlar gibi o vîrânelerde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4229. Nakit gitti ve mal ile evler gitti. Baykuşlar gibi o viranelerde kaldı.

Sözün özü, mirasçının nakdi gitti ve eşyası ile evleri satılarak paraları harcandı. O biçare, baykuşlar gibi o viranelerde kaldı.

Velhâsıl mîrâsyedinin nakdi gitti ve eşyâsı ve evleri satılarak paraları harc olundu. O bîçâre baykuşlar gibi o vîrânelerde kaldı.

4230. Dedi: "Ya Rab! Berg verdin, berg gitti; ya berg ver veya ölüm gönder!" [4211]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4230. Dedi: "Ya Rab! Rızık verdin, rızık gitti; ya rızık ver veya ölüm gönder!"

"Berg" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "geçim sebepleri ve servet ve azık ve erzak" demektir. O miras yiyen kişi dedi: "Ey Rabbim! Servet verdin, bu servet gitti; ya bana geçim sebepleri ver veyahut ölüm gönder, bu sıkıcı hayattan kurtulayım!"

"Berg", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "esbâb-ı maîşet ve servet ve zâd ü zahîre" demektir. O mîrâsyedi dedi: "Yâ Rab! Servet verdin, bu servet gitti; ya bana esbâb-ı maîşet ver veyâhud ölüm gönder, bu sıkıcı hayattan kurtulayım!"

4231. Vaktâki boş oldu, Hakk'ın zikrine başladı. "Ya Rab ve yâ Rab! Bana necât ver!"i hîle yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4231. Vakti gelip boş kalınca, Hakk'ı zikretmeye başladı. "Ey Rabbim ve ey Rabbim! Bana kurtuluş ver!" sözünü hile olarak kullandı.

"Sâz" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Burada "mekr (tuzak), hile ve aldatma" demektir (Şemsü'l-Lügât). "Sâz kerden", hile ve tuzak kurmak anlamına gelir. Yani, o miras yiyen kişi eli boş kaldığı zaman Hakk'ı anmaya başladı. "Ey Rabbim! Ve ey Rabbim!" diye tekrar tekrar seslenerek "Bana kurtuluş ver!" duasıyla hile yaptı. Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 70. bölümünde Hz. Pîr efendimiz bu anlam hakkında şöyle buyururlar:

"Hak ile kul arasında iki perde (hicâb) vardır; diğer perdeler bunlardan ortaya çıkar: Bunlar da sağlık ve maldır. Bedeni sağlıklı olan kimse "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde hastalık ortaya çıkınca, "Ey Allah, ey Allah!" demeye başlar; ve Hak ile sırdaş olup konuşur. Bu sebeple gördün ki, o sağlık onun perdesi idi ve Hak o hastalığın altında gizlenmiş idi; ve bir adamın ne kadar malı ve kuvvetleri (kuvâ) varsa, o kadar sebeplerini ve isteklerini hazırlar ve gece gündüz onlarla meşgul olur. Yoksulluk (bî-nevâlık) baş gösterince, nefis zayıflar ve Hak etrafında dolaşır. Beyit: "İlâhî! Zillet ve fakirlik ve el boşluğu Seni bana getirdi. Ben Senin zelîl ve eli boş bir kulunum!"

"Sâz", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "mekr ve hîle ve ferîb" demektir (Şemsü'l-Lügät) "Sâz kerden", hîle ve mekr etmek demek olur. Ya'nî, o mîrâsyedi eli boş kaldığı vakit Hakk'ı anmaya başladı. "Ve yâ Rab! Ve yâ Rab!" diye mükerrer hitablar yaparak "Bana necât ver!" duâsıyla hile yaptı. Fíhi Mâ Fih 'lerinin 70. faslında Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar:

"Hak ile kul arasında hicâb ikidir; bâkî hicâblar bundan zâhiri olur: O da sıhhat ve mâldır. Sahîhu'l-beden olan kimse "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde maraz peydâ olunca, "Yâ Allâh, yâ Allâh!" demeye başlar; ve Hak ile hem-râz olup tekellüm eder. Binâenaleyh gördün ki, o sıhhat onun hicabı idi ve Hak o maraz altında gizlenmiş idi; ve bir adamın ne kadar mâl ve kuvâsı varsa, o kadar esbâb ve murâdâtını müheyyâ kılar ve gece gündüz onunla meşgül olur. Bî-nevâlık teveccüh edince, nefis zayıf olup, Hak etrafında dolaşır. Beyit: "İlâhî! Zillet ve fakr ve el boşluğu Seni bana getirdi. Ben Senin zelîl ve eli boş bir kulunum!"

4232. Peygamber "Mü'min mizherdir; boşluk zamanında nâle-gerdir" buyurmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4232. Peygamber "Mü'min mizherdir; boşluk zamanında nâle-gerdir" buyurmadı mı?

"Mizher", "ud" dedikleri sazın ismidir. Bazı nüshalarda “mizmer" geçmektedir ve mizmer, "düdük" anlamındadır. Bu şerefli beyitte المؤمن كمثل المزمار لا يحسن صوته الا بخلاء بطنه yani "Mü'min düdük gibidir, sesini ancak karnının boşluğu sebebiyle güzel çıkarır" hadis-i şerifine işaret buyurulmuştur. Ankaravî hazretleri bu hadis-i şerifi . المؤمن كمثل المزهر .. الخ [yani "Mü'min ud gibidir... ilh."] ifadesiyle nakletmiştir. Bu şekilde hadis-i şerifte mü'min ud sazına benzetilmiştir. Udun sesi iyi çıkmak için onun da düdük gibi haznesinin içi boş olması lazımdır. Yani Resûl-i Ekrem hazretleri hadis-i şeriflerinde "Mü'min düdük veya ud misalidir; düdük veya ud nasıl içi boş olduğu vakit latif ses verirse, mü'min de karnı boş olduğu ve acıktığı vakit, latif ve güzel sözler ile Hakk'a yalvarıp ihtiyacını ister" buyurmadı mı?! Nitekim Fussilet Sûresi'nde de وَإِذَا أَنْعَمْنَا الْإِنْسَانَ اَعْرَضَ وَنَا بجانبه وإذا مسه الشر فَذُو دُعَاء عريض (Fussilet, 41/51) yani "Biz insana nimet verdiğimiz vakit, bu nimetlere dalıp bizden yüz çevirir, şükür ve duaya ihtiyaç görmez; ve ona şer dokunduğu ve yakın olduğu vakit, çok ve uzun dualar sahibi olur" buyurulmuştur. Buna göre mü'min, boşluğu zamanında inleyici olur.

"Mizher", "ud" dedikleri sazın ismidir. Ba'zı nüshalarda “mizmer" vâki'dir ve mizmer, "düdük" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte المؤمن كمثل المزمار لا يحسن صوته الا بخلاء بطنه ya'ni "Mü'min düdük gibidir, sesini ancak karnının boşluğu sebe- biyle güzel çıkarır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulmuştur. Ankaravî hazretleri bu hadis-i şerifi . المؤمن كمثل المزهر .. الخ [ya'nî "Mü'min ud gibidir... ilh."] ibâresiyle nakl etmiştir. Bu sûrette hadîs-i şerîfte mü'min ud sazına teşbîh buyurulmuştur. Udun sesi iyi çıkmak için onun dahi düdük gibi hazînesinin içi boş olmak lâzımdır. Ya'nî Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîflerinde "Mü'min düdük veyâ ud misâlidir; düdük veyâ ud nasıl içi boş olduğu vakit latîf sadâ verirse, mü'min dahi karnı boş olduğu ve acıktığı vakit, latîf ve güzel sözler ile Hakk'a yalvarıp ihtiyacını ister" buyurmadı mı?! Nitekim Fussilet Sûre-si'nde dahi وَإِذَا أَنْعَمْنَا الْإِنْسَانَ اَعْرَضَ وَنَا بجانبه وإذا مسه الشر فَذُو دُعَاء عريض (Fussilet, 41/51) ya'nî "Biz insana in'âm ettiğimiz vakit, bu ni'metlere dalıp bizden yüz çevirir, şükür ve duâya hâcet görmez; ve ona şer mess ettiği ve karîb olduğu vakit, çok ve uzun duâlar sâhibi olur" buyurulmuştur. Binâenaleyh mü'min, boşluğu zamânında nâle edici olur.

4233. Vaktaki dolu olur, mutrib onu elden koyar. Dolu olma ki, onun elinin âsîbi hoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4233. Vaktaki dolu olur, mutrib onu elden koyar. Dolu olma ki, onun elinin âsîbi hoştur.

"Âsîb", vurmak, çarpma demektir. Burada ud sazının tellerine vurulan mızraptır. Yani, örneğin ud çalan bir mutrib (çalgıcı) onun hazinesinin dolu olduğunu görünce, "Buna mızrap vurmak uygun değildir; sesi çıkmaz!" deyip elinden bırakır. İnsan dahi Hakk'ın kudret elinde bir ud gibidir. Onun kalbi ve iç dünyası nefsanî arzular ve kin ile dolu oldukça, ondan ilhamlara dayanan ilahi bilgiler ve hakikatler ortaya çıkmaz. Bu sebeple nefsanî sıfatlardan dolu olma! Çünkü Hakk'ın isimlerinin tecellilerini (yansımalarını) senden açığa çıkarması hoştur.

"Âsîb", vurmak, sadme. Burada ud sazının tellerine vurulan mızrâbdır. Ya'nî, meselâ ud çalan bir mutrıb onun hazînesinin dolu olduğunu görünce, "Buna mızrâb vurmak münasib değildir; sesi çıkmaz!" deyip elinden bırakır. İnsan dahi Hakk'ın kudret elinde bir ud mesâbesindedir. Onun kalbi ve bâtını hevâ-yı nefsânî ve gıll u gış ile dolu oldukça, ondan ilhâmâta müstenid olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye zuhûr etmez. Binâenaleyh nefsânî sıfatlardan dolu olma! Zîrâ Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyyesini senden ızhârı hoştur.

4234. Boş ol ve iki parmak arasında hoş ol! Zîrâ mekân mekânsızın sermestidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4234. Boş ol ve iki parmak arasında hoş ol! Çünkü mekân, mekânsızın sarhoşudur.

"Tî", "boş" anlamına gelen "tuhî" kelimesinin kısaltılmışıdır; "lâ-eyn", mekânsız ve "eyn", mekân anlamlarındadır. Birinci mısrada "Kalb, Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onu dilediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Yani, nefsanî sıfatlardan boş ol ve Hakk'ın cemâlî ve celâlî isimlerinden ibaret olan iki parmağı arasında hoş ol! Çünkü taayyün (belirlenme) sahibi olan mekân, mekândan ve taayyünden münezzeh (uzak) olan Hakk'ın zâtının sarhoşudur. Nasıl ki sarhoş kendi hareketlerinde serbest olmayıp, onu ayık olanlar idare ederler. Mekânın idaresi de lâ-mekân (mekânsız) olan Hak tarafından gerçekleşir.

"Tî", "boş" ma'nâsına olan "tuhî" kelimesinin muhaffefidir; "lâ-eyn", mekânsız ve "eyn", mekân ma'nâlarınadır. Birinci mısra'da القلب بين العصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'nî "Kalb, Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onu dilediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'nî, nefsânî sıfatlardan boş ol ve Hakk'ın esmâ-i cemâliyye ve celâliyyesinden ibaret olan iki parmağı arasında hoş ol! Zîrâ taayyün sahibi olan mekân, mekândan ve taayyünden münezzeh olan Hakk'ın zâtının sarhoşudur. Nitekim sarhoş kendi harekâtında serbest olmayıp, onu ayık olanlar idâre ederler. Mekânın idaresi de lâ-mekân olan Hak tarafından vâki'dir.

4235. Tuğyân gitti, onun gözünden su açıldı. Onun gözünün suyu dîn zer'ine su verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4235. Azgınlık gitti, onun gözünden su açıldı. Onun gözünün suyu din tohumuna su verdi.

Miras yediği için fakir düşüp aç kalınca, azgınlığı gitti ve kalp kırıklığı meydana gelip, gözünden yaşlar akmaya başladı. Onun gözünün yaşı din ve boyun eğme tohumunu suladı ve kalbinin bahçesi yeşillendi.

Mîrâsyedi züğürt olup aç kalınca, azgınlığı gitti ve inkisâr-ı kalb hâsıl olup, gözünden yaşlar akmaya başladı. Onun gözünün yaşı dîn ve inkıyâd zer'ini suladı ve kalbinin bostanı yeşillendi.

## Mü'minin duâsının kabülünün geri kalmasının sebebi

4236. Ey ne çok muhlis ki, duâda inler! Hattâ onun hulusunun dumanı göğe gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4236. Ey ne çok muhlis ki, duâda inler! Hattâ onun hulusunun dumanı göğe gider.

Yani, birçok samimi kul vardır ki, Allah'tan isteklerini dileyip ağlayarak yalvarırlar. Hatta onların kalplerindeki samimiyetlerinin dumanı yüce ve ruhani âleme yükselir.

Ya'nî, birçok muhlis kullar vardır ki, Hak'tan murâdlarını isteyip ağlayarak yalvarırlar. Hattâ onların kalblerindeki hulûslarının dumanı âlem-i ulvîye ve rûhânîye çıkar.

4237. Günahkarların inlemesinden micmer kokusu, bu yüksek tavan yukarısına kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4237. Günahkârların inlemesinden buhurdanlık kokusu, bu yüksek tavanın yukarısına kadar gider.

"Buhurdanlık", içinde öd ağacı gibi güzel kokulu maddeler yakılan buhurdanlık demektir. Burada günahkârların hararetli olan göğüsleri, buhurdanlığa ve kalplerindeki ihlâs (samimiyet), güzel kokulu maddeye ve çıkardıkları âhlar dahi, kokuya benzetilmiştir. "Yüksek tavanın yukarısı"ndan kastedilen, âlem-i sûretin (maddî âlem) üstü olan âlem-i ervâhtır (ruhlar âlemi). Yani, günahkârların kalp samimiyetiyle ettikleri inlemelerden meydana gelen âhlar, maddî âlemin üstü olan ruhlar âlemine kadar gider.

"Micmer", içinde öd ağacı gibi güzel kokulu maddeler yakılan buhûrdânlık demektir. Burada günahkârların harâretli olan göğüsleri, micmere ve kalblerindeki ihlâs, güzel kokulu maddeye ve çıkardıkları âhlar dahi, kokuya teşbîh buyurulmuştur. "Yüksek tavanın yukarısı"ndan murâd, âlem-i sûretin fevkı olan âlem-i ervâhtır. Ya'nî, günâhkârların hulûs-i kalb ile ettikleri nâlelerden peyda olan âhlar, âlem-i sûretin üstü olan âlem-i ervâha kadar gider.

4238. Binâenaleyh melekler Hudâ'ya yana yana nâle ederler. Derler ki: "Ey her duâyı kabûl edici ve ey emn ve emân verici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4238. Bu sebeple melekler Allah'a yana yakıla feryat ederler. Derler ki: "Ey her duayı kabul eden ve ey emniyet ve güven veren!"

"Müstecâr", emniyet ve güven veren, ecir (karşılık) yeri veya kendisinden ecir talep edilmiş demektir. Bu sebeple ruhlar âlemindeki melekler, bu müminin oraya ulaşan ahlarını görünce, Yüce Allah'a yalvarıp derler ki: "Ey her duayı kabul eden ve ey emniyet ve güven veren yaratıcımız!"

"Müstecâr", emn ve emân verici ve ecir mahalli veyâ kendisinden ecir ta- leb olunmuş. Binâenaleyh âlem-i ervâhtaki melâike bu mü'minin oraya vâ- sıl olan âhlarını görünce, cenâb-ı Hakk'a niyâz edip derler ki: "Ey her duâyı kabûl eden ve ey emn ve emân veren hâlıkımız!"

4239. "Mü'min kul tazarru' ediyor. O senden başka dayanacak yer bilmi- yor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4239. "Mü'min kul yalvarıyor. O, senden başka dayanacak yer bilmiyor."

4240. "Sen atâyı yabancılara veriyorsun; her müştehî arzuyu senden tutar." [4221]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4240. "Sen bağışı yabancılara veriyorsun; her arzu eden dileğini senden tutar."

"Ey Rabbim! Sen seni tanımayan ve sana yabancı olan inkârcılara türlü türlü ihsanlarını veriyorsun ve seni inkâr ettikleri hâlde onları gece ve gündüz nimetlerine boğuyorsun; her iştahı ve muradı olan kimse, arzusuna senden ulaşmaktadır."

"Yâ Rab! Sen seni tutmayan ve sana yabancı olan münkirlere türlü türlü ihsânlarını veriyorsun ve seni inkâr ettikleri hâlde onları gece ve gündüz ni'metlerine müstağrak ediyorsun; her iştihâsı ve murâdı olan kimse, arzûsu- na senden nâil olmaktadır."

4241. Hak buyurur: "Onun hakîrliğinden değildir. Atânın tehîrinin aynı onun mededkârlığıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4241. Hak buyurur: "Onun hakirliğinden değildir. Bağışın gecikmesi, aynı zamanda onun yardımcılığıdır."

Yüce Allah meleklere hitaben buyurur ki: "Benim onun istediği şeyi hemen vermemem, benim katımda onun hakirliğinden ve horluğundan dolayı değildir. Bağışımı ve ihsanımı geciktirmem, ona karşı yardımcılığımın ve inayetimin (ilahi yardım) aynısıdır. Yani ihsanımı geç bırakmam, ona olan inayetimin aynısı ve kendisidir."

Hak Teâlâ meleklere hitâben buyurur ki: "Benim onun istediği şeyi derhâl vermemekliğim, benim indimde onun hakîrliğinden ve horluğundan dolayı değildir. Atâmı ve ihsânımı geri bırakmamın aynı, ona karşı mededkârlığımın ve inâyetimin aynıdır. Ya'nî ihsânımı geç bırakmam, ona olan inâyetimin ay- nı ve kendisidir."

4242. "Hâcet onu gafletten benim tarafıma getirdi. O onu saçından çekici ola- rak benim mahalleme çekti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4242. "İhtiyaç onu gafletten benim tarafıma getirdi. O onu saçından çekerek benim mahalleme çekti."

"Çünkü o kulumun ihtiyacı onu saçından çeke çeke benim mahalleme ve benim tarafıma çekip getirdi."

“Zîrâ o kulumun ihtiyacı onu saçından çeke çeke benim mahalleme ve be- nim tarafıma çekip getirdi."

4243. Eğer onun hâcetini getirir isem o geri gider. Yine o oyuncakta müstağrak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4243. Eğer onun ihtiyacını giderirsem o geri gider. Yine o oyuncakta boğulur.

Eğer onun muhtaç olduğu ihsanımı hemen verirsem, o yine geriye gidip gaflete düşer. Yine o suret ve yoğunluk âlemi oyuncaklarında boğulur. Çünkü dünya hayatı, "Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir" (Hadîd, 57/20) ayet-i kerimesi gereğince çocukların oynadığı oyuncaklar gibidir.

"Eğer onun muhtâç olduğu ihsânımı derhal verir isem, o yine geriye gidip gaflete düşer. Yine o âlem-i sûret ve kesâfet oyuncaklarında müstağrak olur. Zîrâ hayât-ı dünyâ أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ (Hadîd, 57/20) ya'nî “Dünyâ hayâtı ancak oyun ve lehvdir” âyet-i kerîmesi mûcibince çocukların oynadığı oyuncaklar makūlesidir.

4244. Gerçi kalbi münkesir, sînesi mecrûh olarak "Yâ müstecâr!" diye cân ile inler, de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4244. Gerçi kalbi kırık, göğsü yaralı olarak "Ey yardım istenen!" diye canla inler, de.

İkinci mısraın sonundaki "gû", "güften" (söylemek) mastarının şimdiki zaman emir kipidir, "söyle, de!" demektir. "Bi-zâr", "zârîden" (inlemek) mastarından aynı şekilde şimdiki zaman emir kipidir, "inle!" demek olur. Bazı nüshalarda "gû bi-zâr" yerine "sûg vâr" geçmektedir; "sûg", matem, "vâr" ise benzetme edatıdır. "Sûg vâr", matem ehli gibi demektir. Yani, "Gerçi benim o kulum kalbi kırık ve göğsü yaralı olarak "Ey yardım istenen!" diye bana hitap edip inliyor, sen ona "İnle!" de!" İkinci nüshaya göre anlam "Gerçi o kulum matem ehli gibi kalbi kırık ve göğsü yaralı olarak "Ey yardım istenen!" diye inliyor" demek olur.

İkinci mısrâın nihâyetindeki "gû", "güften" masdarının emr-i hâzırıdır, "söyle, de!" demektir. "Bi-zâr", "zârîden" masdarından kezâlik emr-i hâzır-dır, "inle!" demek olur" Ba'zı nüshalarda “gû bi-zâr" yerine "sûg vâr” vâ-ki'dir; "sûg", mâtem, "vâr” edât-ı teşbîhtir. "Sûg vâr", mâtem ehli gibi demek olur. Ya'nî, "Gerçi benim o kulum kalbi münkesir ve sînesi mecrûh olarak "Yâ müstecâr!" diye bana hitâb edip inliyor, sen ona "İnle!" de!" İkinci nüshaya göre ma'nâ "Gerçi o kulum mâtem ehli gibi kalbi münkesir ve sînesi mecrûh olarak "Yâ müstecâr!" diye inliyor" demek olur.

4245. Bana onun âvâzı ve “yâ Rab!" demesi ve onun o râzı hoş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4245. Bana onun sesi ve "yâ Rab!" demesi ve onun o rızası hoş gelir.

"Bana o kulumun sesi ve "yâ Rab!" diye bana hitap etmesi ve kalbinin sırrını bana açması hoş gelir." Bilinmeli ki, bu kesret âlemi (çokluk âlemi) ve bu suretler kalesi, birçok yerde açıklandığı üzere, Hakk'ın sıfat ve isimlerinin aynasıdır. Kul, zillet ve acizlik makamında niyaza başladığı zaman, Hakk'ın azamet ve kudretinin makamı ortaya çıkar. Bu bakış açısına göre mümin ve bazı peygamberleri inkâr edenler, kullukları itibarıyla eşittir. Fakat niyazın kabulü meselesinde mümin ile inkâr edene olan tecelli başkadır. Çünkü inkâr eden, Hakk'ın peygamberlerinden bazılarını reddetmekle Hakk'ı reddetmiş olduğundan ilahi nefretin hedefi olmuştur. Onların niyazı ve sesi de ilahi nefretin hedefi olduğundan, azamet ve kudret makamından bir an evvel istediğini alıp sesini kesmesi için ihtiyacı çabuk verilir. Mümin ise, ilahi sevginin hedefi olduğundan niyazı ve sesi de Hak tarafından kabul edilmiştir. Niyazına ve yakarışına devam etmesi ve sesini kesmemesi için Yüce Allah onun ihtiyacını geciktirir.

"Bana o kulumun sesi ve "yâ Rab!" diye bana hitâb etmesi ve kalbinin sırrını bana açması hoş gelir." Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i keserât ve bu kal'a-i zâtü's-suver, birçok yerlerde îzâh olunduğu üzere, Hakk'ın sıfât ve es-mâsının aynasıdır. Kul zillet ve acz makāmında niyâza başladığı vakit, Hakk'ın azamet ve kudretinin makāmı zâhir olur. Bu nokta-i nazara göre mü'min ve ba'zı peygamberlerin münkiri olanlar, kullukları i'tibâriyle müsâ-vîdir. Fakat kabûl-i niyâz mes'elesinde mü'min ile münkire olan tecellî baş-kadır. Zîrâ münkir, Hakk'ın peygamberlerinden ba'zılarını reddetmekle Hakk'ı reddetmiş olduğundan mebgūz-ı ilâhî olmuştur. Onların niyâzı ve sa-dâsı da mebgūz-ı ilâhî olduğundan, makām-ı azamet ve kudretten bir ân ev-vel istediğini alıp sesini kesmesi için hâceti çabuk verilir. Mü'min ise, mah- bûb-ı ilâhî olduğundan niyâzı ve sadâsı da makbûl-i Hak'tır. Niyâzına ve ta-zarru'una devam etmesi ve sesini kesmemesi için Hak Teâlâ onun hâcetini te'hîr buyurur.

4246. "Ve o kimse ki yalvarmakta ve mâcerâda her bir nevi' ile beni aldatır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4246. "Ve o kimse ki yalvarmakta ve macerada her bir nevi' ile beni aldatır."

"Firîbânîden", aldatmak demektir. Burada kendi tarafına meyil ve teveccüh ettirmekten kinayedir. Yani, "O mümin kulum ki, bana yalvarmakta ve kendi muradının ve arzusunun macerasında, kendi marifet mertebesi nispetinde türlü türlü sözler ve niyazlar ile beni kendi tarafına meyil ve teveccüh ettirir." Nitekim 2. ciltte Musa (a.s.) zamanında bir çobanın kendi mertebesine göre Hakk'a olan münacatı geçmiş idi. Bu cildin 1707 numarasına müracaat olunsun!

"Firîbânîden", aldatmak, demektir. Burada kendi tarafına meyl ve tevec-cüh ettirmekten kinâyedir. Ya'nî, “O mü'min kulum ki, bana yalvarmakta ve kendi murâdının ve arzûsunun mâcerâsında, kendi mertebe-i ma'rifeti nisbe-tinde türlü türlü sözler ve niyâzlar ile beni kendi tarafına meyl ve teveccüh ettirir." Nitekim 2. cildde Mûsâ (a.s.) zamânında bir çobanın kendi mertebe-sine göre Hakk'a olan münâcâtı geçmiş idi. Bu cildin 1707 numarasına mü-râcaat olunsun!

4247. Tûtîleri ve bülbülleri beğenmekten, latîf seslilikten dolayı kafes içine ko-yarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4247. Papağanları ve bülbülleri beğenmekten, hoş sesli olmalarından dolayı kafes içine koyarlar.

4248. Kargayı ve baykuşu ne vakit kafese koyarlar! Bu ise kıssalarda geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4248. Kargayı ve baykuşu ne zaman kafese koyarlar! Bu ise kıssalarda geldi.

Bu beyitlerde müminler papağan kuşuna ve bülbüle, inkârcılar ise kargaya ve baykuşa benzetilmiştir. Yani, papağan kuşlarını ve bülbülleri beğendikleri ve makbul saydıkları için, güzel seslerinden dolayı kafese koyarlar ve beslerler; fakat kargayı ve baykuşu makbul sayıp kafeste beslediklerini işitmedik. Bunun gibi, Yüce Allah müminlerin ihtiyacını hemen vermemekle, onları kendi katında tutar ve dualarının tekrarından hoşlanır; inkârcıların ihtiyacını hemen vermekle onları kendi katından kovar ve uzaklaştırır. Aşağıdaki beyitler bu durumun diğer örnekleridir.

Bu beyitlerde mü'minler tûtî kuşuna ve bülbüle ve münkirler kargaya ve baykuşa teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, tûtî kuşlarını ve bülbülleri beğendikle-ri ve makbûl tuttukları için latîf olan seslerinden dolayı kafese koyarlar ve beslerler; fakat kargayı ve baykuşu makbûl tutup kafeste beslediklerini işit-medik. Bunun gibi, Hak Teâlâ mü'minlerin hâcetini derhal vermemekle, on-ları kendi indinde hapseder ve münâcâtlarının tekrârından hoşlanır; ve mün-kirlerin hâcetini derhal vermekle onları nezdinden tard ve def' eder. Aşağıda-ki beyitler bu hâlin diğer misâlidir.

4249. Mahbûb-dostun önüne vaktaki iki kimse gelir, o birisi bunak ihtiyar ve diğeri latîf çeneli.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4249. Sevilenin önüne iki kişi geldiğinde, o kişilerden biri bunak ihtiyar, diğeri ise güzel çenelidir.

"Kempîr", bunak ihtiyar demektir; "zekan", çene demektir; "hoş-zekan", çenesinde kıl ve sakal bitmemiş olan genç ve tüysüz delikanlıdan kinayedir (mecazî bir anlatımdır). "Şahid", Farsçada "mahbûb" (sevilen) demektir. "Şahid-bâz", sevilenleri seven ve güzeli seven demektir. Yani, örneğin, bir güzeli seven kimsenin önüne biri bunak ihtiyar ve diğeri parlak yüzlü olan iki kişi gelse.

"Kempîr", bunak ihtiyar; "zekan", çene, "hoş-zekan", çenesinde kıl ve sa-kal bitmemiş olan şabb-ı emredden kinâyedir. “Şahid", Fârisî'de "mahbûb" demektir. “Şahid-bâz", mahbûb-dost ve güzel seven, demektir. Ya'nî, mese- lâ, bir güzel seven kimsenin önüne birisi bunak ihtiyar ve diğeri parlak yüz-lü olan iki kimse gelse.

4250. Her ikisi ekmek isterler. O çarçabuk fatîri ihtiyara getirir. Der ki: [4231] "Al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4250. Her ikisi de ekmek isterler. O çarçabuk mayasız ekmeği ihtiyara getirir. Der ki: "Al!"

"Fatîr", sözlükte "mayasız ekmek" demektir. Yani, o kimse çabuk savuşup gitmesi için ihtiyara acele mayasız ekmeği getirip "Al!" diye verir.

"Fatîr", lügatte "mayasız ekmek" demektir. Ya'nî, o kimse çabuk savuşup gitmesi için ihtiyara acele mayasız ekmeği getirip "Al!" diye verir.

4251. Ve o diğerine ki, onun boyu ve yanağı güzeldir, ne vakit ekmek verir! Belki te'hîre bırakır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4251. Ve o diğerine ki, onun boyu ve yanağı güzeldir, ne zaman ekmek verir! Aksine geciktirir.

4252. Ona der: "Bir zaman zararsız otur ki, evde tâze ekmek pişiriyorlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4252. Ona der: "Bir zaman zararsız otur ki, evde taze ekmek pişiriyorlar!"

O kimse o güzel yüzlüye der ki: "Biraz zararsız ve rahat otur, çünkü evde taze ekmek pişiriyorlar, sana ondan vereyim!"

O kimse o güzel yüzlüye der ki: "Biraz zararsız ve râhat otur, zîrâ evde tâ-ze ekmek pişiriyorlar, sana ondan vereyim!"

4253. Vaktâki ona zahmetten sonra sıcak ekmek erişe, ona der: "Otur ki, hel-vâ geliyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4253. Vaktâki ona zahmetten sonra sıcak ekmek erişe, ona der: "Otur ki, hel-vâ geliyor!"

"Ked", emek ve bir şeyin meydana gelmesi için çekilen zahmet ve çaba demektir. Yani, vaktâki o güzel yüzlüye emek ve zahmetle pişirildikten sonra sıcak ekmek gelir, ev sahibi ona: "Otur ki, arkadan tatlı geliyor!" der.

"Ked", emek ve bir şeyin husûlü için çekilen zahmet ve sa'y demektir. Ya'nî, vaktâki o güzel yüzlüye emek ve zahmetle pişirildikten sonra sıcak ek-mek gelir, ev sahibi ona: "Otur ki, arkadan tatlı geliyor!" der.

4254. Bu fen ile de ona "tut, tut!" yapar; ve onu gizli yoldan şikâr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4254. Bu hile ile de ona "tut, tut!" yapar; ve onu gizli yoldan avlar.

"Dâr, dâr", "tut, tut!" ve "al, al!" demektir. Yani, ev sahibi o güzel yüzlüye birbiri arkasına "Al, al!" diye hile yapar ve onun ihtiyacını geciktirerek onu gizli yoldan avlayıp yanında alıkoyar.

"Dâr, dâr", "tut, tut!" ve "al, al!" demektir. Ya'nî, ev sahibi o güzel yüz-lüye birbiri arkasına "Al, al!" diye hîle yapar ve onun hâcetini te'hîr ederek onu gizli yoldan avlayıp yanında tevkîf eder.

4255. Der ki: "Benim senin ile bir işim vardır, ey cihanın güzeli! Munta-zır ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4255. Der ki: "Benim senin ile bir işim vardır, ey cihanın güzeli! Bekle!"

Yani, ev sahibi bu hileleriyle demek ister ki: "Benim senin ile bir işim vardır, ey cihanın güzeli! Acele etme, bekle!"

Ya'nî, ev sahibi bu hîleleriyle demek ister ki: "Benim senin ile bir işim vardır, ey cihânın güzeli! Acele etme, bekle!"

4256. Nihayet bu hîle ile onu aldatır. Nihayet onu mutî' ve münkād eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4256. Sonunda bu hile ile onu aldatır. Sonunda onu itaatkâr ve boyun eğen yapar.

4257. Mü'minlerin iyiden ve kötüden muradsızlığı, sen yakînen bil ki, bunun için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4257. Müminlerin iyiden ve kötüden muratsızlığı, sen kesin olarak bil ki, bunun için olur.

Yani, müminlerin Hak'tan kendi nefislerine uygun gelen iyi bir şeyi istedikleri zaman, muratlarının gerçekleşmemesi yahut nefislerine uygun gelmeyen kötü bir şeyden kurtulmak istedikleri zaman, bu isteklerine ulaşamamalarını sen kesin olarak bil ki, bu yukarıda açıkladığımız sebepten dolayıdır. Çünkü hadis-i şerifte "اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه" yani, "Yüce Allah bir kulunu sevdiği zaman onun yalvarmasını dinlemek için onu belaya uğratır" buyrulmuştur.

Ya'nî, mü'minlerin Hak'tan kendi nefislerine mülayim gelen iyi bir şeyi istedikleri vakit, murâdlarının hâsıl olmaması veyâhud nefislerine mülayim gelmeyen bir kötü şeyden kurtulmak istedikleri vakit, bu isteklerine nâil olamamalarını sen yakînen bil ki, bu yukarıda beyân ettiğimiz sebebden dolayıdır. Zîrâ hadis-i şerifte اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه ya'ni, Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onun yalvarmasını dinlemek için onu mübtelâ kılar" buyurulmuştur.

## O şahsın kıssasına rücû' etmektir ki, ona Mısır'da defînenin nişanını verdiler ve onun fakîrlikten dolayı Hz. Hakk'a yalvarmasının beyânı

4258. Mîrâsyedi adam vaktaki yedi ve fakîr oldu, "yâ Rabb"a ve ağlamaya ve feryada başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4258. Mirasyedi adam, mirası yiyip fakir olunca, "Yâ Rabb" demeye, ağlamaya ve feryat etmeye başladı.

Yani, o mirasyedi adam elindeki miras malını yedi ve bitirdi ve fakir oldu, sonra "Aman yâ Rab!" demeye ve yalvarıp ağlamaya ve feryat etmeye başladı.

Ya'nî, o mîrâsyedi adam elindeki mîrâs malını yedi ve bitirdi ve fakîr oldu, sonra "Aman yâ Rab!" demeye ve yalvarıp ağlamaya ve feryada başladı.

4259. Muhakkak bu rahmet saçıcı olan kapıyı kim çalar ki, icabette yüz bahar gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4259. Muhakkak bu rahmet saçıcı olan kapıyı kim çalar ki, icabette yüz bahar gelmesin!

Yani, Yüce Allah hazretlerinin rahmet saçıcı olan bu kapısını kim çalar ki, bu kapıdan onun istediği şey verilmesin ve duasının kabulü hususunda baharlarda açılan güller ve çiçekler gibi onun muradının gülleri ve çiçekleri açılmış olmasın!

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretlerinin rahmet saçıcı olan bu kapısını kim çalar ki, bu kapıdan onun istediği şey verilmesin ve niyâzının kabûlü hususunda baharlarda açılan güller ve çiçekler gibi onun murâdının gülleri ve çiçekleri açılmış olmasın!

4260. O rü'yâ gördü. Bir hatif dedi. O işitti ki: "Senin zenginliğin Mısır'da [4241] zahir gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4260. O rüya gördü. Bir hatif dedi. O işitti ki: "Senin zenginliğin Mısır'da [4241] ortaya çıkar."

"Hâtif", "seslenmek ve ses vermek" anlamına gelen "hetf" masdarından ism-i fâildir (yapanı bildiren isim); ve "gayb âleminden seslenen melek" kastedilir. Yani, o miras yiyen rüya gördü ve rüyasında kendisi görünmeksizin bir melek ona bağırarak dedi ki: "Senin istediğin zenginlik sana Mısır'da elde edilir!"

"Hâtif", "seslenmek ve sadâ vermek" ma'nâsına olan "hetf" masdarından ism-i fâildir; ve "âlem-i gaybdan seslenen melek" murâd olunur. Ya'nî, o mîrâsyedi rü'yâ gördü ve rü'yâsında kendisi görünmeksizin bir melek ona bağırarak dedi ki: "Senin istediğin zenginlik sana Mısır'da hâsıl olur!"

4261. "Mısır'a git. Senin işin orada doğru olur. Senin tese'ülünü kabul etti. O mürtecâdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4261. "Mısır'a git. Senin işin orada doğru olur. Senin dilenciliğini kabul etti. O, kendisinden ümit edilendir."

"Gedye", dilencilik ve dilenmek demektir; "mürtecâ", kendisinden ümit edilmiş olan demektir. Yani, hâtif (gaybdan gelen ses) miras yiyene dedi ki: "Mısır'a kadar git! Çünkü senin zenginlik işin orada doğru olur ve sonuçlanır. Senin yalvarışın ve yakarışın üzerine Yüce Allah senin dilenciliğini ve dilenmeni kabul etti; ve Yüce Allah kendisinden her isteğin gerçekleşmesi ümit olunan cömert bir zattır."

"Gedye", tese'ül ve dilencilik; "mürtecâ", kendisinden ümîd edilmiş olan, demektir. Ya'nî, hâtif mîrâsyediye dedi ki: "Mısır'a kadar git! Zîrâ senin zenginlik işin orada doğru olur ve netîcelenir. Senin tazarru'un ve niyâzın üzerine Hak Teâlâ tese'ülünü ve dilenmeni kabul etti; ve Hak Teâlâ kendinden her murâdın husûlü ümîd olunan bir kerîmdir."

4262. "Filân mevzi'de bir azîm defîne vardır. Onun arkasında sana Mısır'a kadar gitmek gerektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4262. "Falan yerde büyük bir define vardır. Onun ardından sana Mısır'a kadar gitmek gerekir."

4263. "Agâh ol, ey gamlı! Bir teahhursuz Bağdad'dan Mısır ve şekerin menbet-gâhı tarafına git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4263. "Uyan, ey gamlı! Bir gecikme olmaksızın Bağdat'tan Mısır'a ve şekerin kaynağı tarafına git!"

"Nejend" ve "nijend", donmuş, gamlı, süflî (aşağılık) ve öfkeli anlamlarındadır. Burada "gamlı" anlamı uygundur. Yani, hâtif (gaybdan seslenen) dedi: "Ey fakirlik ve zaruretten dolayı gamlı olan kimse, uyan! Bir gecikmeye ve düşünmeye yer vermeksizin hemen Bağdat'tan Mısır'a ve şeker gibi tatlı olan muradının (isteğinin) gelişip büyüdüğü tarafa kalk git!"

"Nejend" ve "nijend", donmuş ve gamlı ve süflî ve öfkeli, ma'nâlarınadır. Burada "gamlı" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, hâtif dedi: "Ey fakr u zarûretten dolayı gamlı olan kimse, âgâh ol! Bir teahhura ve teemmüle mahal vermeksizin hemân Bağdad'dan Mısır'a ve şeker gibi tatlı olan murâdının neşv ü nemâ bulduğu tarafa kalk git!"

4264. Vaktaki Bağdad'dan Mısır tarafına geldi, o Mısır'ın yüzünü görünce arkası sıcak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4264. O, Bağdat'tan Mısır tarafına geldiği vakit, Mısır'ın yüzünü görünce arkası sıcak oldu.

"Germ şüden-i püşt", yani arkanın sıcak olması, ümidinin güçlü olmasından kinayedir. Yani, o miras yiyen kişi Bağdat'tan Mısır'a gittiği vakit, Mısır'ın yüzünü görünce ümidinde güçlü oldu.

"Germ şüden-i püşt", arkanın sıcak olması, ümîdinin kavî olmasından kinâyedir. Ya'nî, vaktâki o mîrâsyedi Bağdâd'dan Mısır'a gitti, Mısır'ın yüzünü görünce ümîdinde kavî oldu.

4265. Hâtifin va'di üzerine ki, def'-i renc için defîneyi Mısır'da bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4265. Hâtif'in (gaybdan gelen sesin) vaadi üzerine ki, sıkıntıyı gidermek için defineyi Mısır'da bulur.

4266. Filân mahallede, filân mevzi'de medfûn, pek nadir, çok makbul bir defînedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4266. Falan mahallede, falan yerde gömülü, pek nadir, çok makbul bir definedir.

Yani, Mısır'ı gördüğü zaman ümidinin kuvvetlenmesine sebep şuydu ki: Hâtif (gaybdan seslenen) ona, sıkıntı ve meşakkati gidermek için defineyi Mısır'da bulacağını ve falan mahallede ve falan yerde gömülü pek nadir ve çok makbul bir define bulunduğunu vaat etmişti.

Bu kıssadan bir zevk elde etmek için, biraz semboller altında gizlenmiş olan anlamdan bahsetmek uygun olur. "Mîrâsyedi"den kasıt, bedava bulduğu ruhunu nefsanî arzuları uğruna israf edip ömrü sona ermeye başlayan kimsedir ki, kendisinin ahiret hayatındaki müflisliğini ve hakikatleri idrak etmekten nasipsizliğini anlayıp Allah'a yalvarmaya başlar. "Define"den kasıt, insânî hakikattir ki, Yüce Allah tarafından bu kimsenin niyazı kabul edilerek, maneviyat âleminde hâtif tarafından kendisinde insânî hakikat gömülü Mısır, yani bir şehir mesabesinde olan insân-ı kâmilin bulunduğu yer işaret edilir. Aşağıdaki beyitlerin bu anlama göre incelenmesi gerekir.

Ya'nî, Mısır'ı gördüğü vakit ümîdinin kuvvetlenmesine sebeb bu idi ki: Hâtif ona def-i renc ve meşakkat için defineyi Mısır'da bulacağını ve filân mahallede ve filân yerde gömülmüş pek nâdir ve çok makbûl bir define bulunduğunu va'detmiş idi.

Bu kıssadan bir zevk husûlü için biraz rumûzu altında gizlenmiş olan ma'nâdan bahsetmek münasib olur. "Mîrâsyedi"den murâd, bedâvâ bulduğu ruhunu hevâ-yı nefsânîsi uğrunda isrâf edip ömrü âhir olmaya başlayan kimsedir ki, kendisinin hayât-ı uhreviyyedeki müflisliğini ve idrâk-i hakāyıktan bî-behreliğini idrak edip Hakk'a niyâza başlar. "Define"den murâd, hakîkat-i insâniyyedir ki, cenâb-ı Hak tarafından bu kimsenin niyâzı kabûl buyurularak, âlem-i ma'nâda hâtif tarafından kendisinde hakikat-i insâniyye medfûn Mısır, ya'nî bir şehir mesâbesinde olan insân-ı kâmilin bulunduğu mahall işaret buyurulur. Aşağıdaki beyitlerin bu ma'nâya göre mütâlaası lâzımdır.

4267. Fakat onun nafakası ziyâde ve eksik bir şey kalmadı. Avâmm-ı nas üzerine tese'ül sürmek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4267. Fakat onun nafakası arttı ve eksik bir şey kalmadı. Halkın geneli üzerine dilencilik yapmak istedi.

Yani, defineyi bulmak için zahirî yolculuğa çıkan bu mirasyedinin artık eksik nafaka adına bir şeyi kalmadı. Bu defineyi buluncaya kadar halkın geneli üzerine dilenciliğe kalkıştı. Yani hakikat talep eden bu kişi, insân-ı kâmili buluncaya kadar, halkın genelinden sayılan zahir ulemasından yardım istemeye teşebbüs etti.

Ya'nî, defîneyi bulmak için sûrî sefere çıkan bu mîrâsyedinin artık eksik nafaka nâmına bir şeyi kalmadı. Bu defineyi buluncaya kadar avâmm-1 nâs üzerine dilenciliğe kalkıştı. Ya'nî tâlib-i hakikat olan bu kimse insân-ı kâmili buluncaya kadar, avâmm-ı nâstan ma'dûd olan ulemâ-i zâhirden istimdâda teşebbüs etti.

4268. Fakat onun utanması ve himmeti eteğini yakaladı. Kendisini sabır içinde sıkmak tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4268. Fakat onun utanması ve himmeti eteğini yakaladı. Kendisini sabır içinde sıkmak tuttu.

Fakat bu miras yedi, halka karşı dilencilik yapmaktan utandı ve yüce olan himmeti "Bunu yapma!" diye eteğini yakaladı ve engelledi. Bu sebeple kendisini sabır içinde bir sıkışma hâli tuttu.

Fakat bu mîrâsyedi avâmm-ı nâsa karşı dilencilik yapmaktan utandı ve âlî olan himmeti "Bunu yapma!" diye eteğini yakaladı ve men' etti. Binâenaleyh kendisini sabır içinde bir tazyîk hâli tuttu.

4269. Tekrar onun nefsi açlıktan çırpındı. İntica'dan ve istemekten çâre görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4269. Tekrar onun nefsi açlıktan çırpındı. İstemekten ve dilemekten çare bulamadı.

"Mücâat", açlık; "tapîden", çırpınmak; "intica", su ve ot aramak ve bir iyilik talebi için bir kimsenin yanına gitmek demektir. Yani, tekrar o miras yiyicinin nefsi açlıktan çırpındı ve bir kimseden isteğini talep etmekten ve dilemekten başka bir çare göremedi.

"Mücâat", açlık; "tapîden", çırpınmak; "intica", su ve ot aramak ve bir iyilik talebi için bir kimsenin nezdine gitmek demektir. Ya'nî, tekrar o mîrâsyedinin nefsi açlıktan çırpındı ve bir kimseden murâdını taleb etmekten ve istemekten başka bir çâre göremedi.

4270. Dedi: "Ben gece yavaş yavaş dışarıya giderim, tâ ki karanlıktan dolayı, dilenmekten bana utanma gelmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4270. Dedi: "Ben gece yavaş yavaş dışarıya giderim, tâ ki karanlıktan dolayı, dilenmekten bana utanma gelmesin!"

Mîrâsyedi kendi kendine dedi ki: "Karanlıktan dolayı, bana halktan utanma gelmemek için gece vakti sokaklara çıkarım."

Mîrâsyedi kendi kendine dedi ki: "Karanlıktan dolayı, bana halktan utanma gelmemek için gece vakti sokaklara çıkarım."

4271. "Bir şebkûk gibi ben zikir ve sadâ ederim, tâ ki benim seslerimden yarım dâng erişir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4271. "Bir gece dilencisi gibi ben zikreder ve seslenirim, tâ ki benim seslerimden yarım dâng (çok az bir para) erişir."

"Şeb-kûk", gece vakti kasideler ve beyitler okuyarak mahalle mahalle dolaşıp sadaka isteyen dilenci demektir (Burhan). "Dâng", eski zamanlarda kullanılan bir paranın ismidir. Arapça "dâik - danik" kelimesinin Farsçaya naklidir; ve bu para bir dirhemin altıda biridir ki, iki kırât ağırlığındadır ve her kırât beş arpa ağırlığındadır. "Yarım dâng", cüz'î (çok az) bir paradan kinaye olur. Türkçede "beş-on para" derler. Mirasyedi dedi ki: "Sokaklara çıkıp bir gece dilencisi gibi kasideler okuyayım; benim sesimi işiten cömert kişiler bana beş-on para verirler."

"Şeb-kûk", gece vakti kasîdeler ve beyitler tegannî ederek mahalle mahalle dolaşıp sadaka isteyen dilenci demektir (Burhân). “Dâng", eski zamanlarda kullanılan bir paranın ismidir. Arabça دائق - danik kelimesinin Fârisî'ye naklidir; ve bu para bir dirhemin altıda biridir ki, iki kırât ağırlığındadır ve her kırât beş arpa ağırlığındadır. "Yarım dâng", cüz'î bir paradan kinâye olur. Türkçe'de "beş-on para" derler. Mîrâsyedi dedi ki: "Sokaklara çıkıp bir gece dilenci gibi kasîdeler okuyayım; benim sesimi işiten erbâb-ı kerem bana beş-on para verirler."

4272. Bu düşünce içinde mahalleye dışarıya çıktı ve bu fikir içinde taraf taraf giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4272. Bu düşünce içinde mahalleye dışarıya çıktı ve bu fikir içinde her tarafa giderdi.

4273. Bir zaman câhın utanması mâni' olurdu. Bir zaman ona açlık istetirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4273. Bir zaman mevkiinin utanması engel olurdu. Bir zaman ona açlık istetirdi.

Yani, miras yedi, esasen zenginlik görmüş ve dilencilik derecesine düşmemiş bir adam olduğu için, bu hâl içinde bir süre kendi haysiyetini düşünerek, kendi mertebesinin utanması dilenmeye engel olurdu. Fakat kendisine üstün gelen açlık ona utanmaksızın istetirdi. Nasıl ki görünen ilimler ve deliller âlimlerinden birinin içine hakikate vâkıf olma açlığı düşünce, doğal karanlık içinde insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sohbetine başvurma konusunda nefislerinin utancı altında bir keşmekeş içinde bulunurlar.

Ya'nî, mîrâsyedi esâsen zenginlik görmüş ve dilencilik derekesine düşmemiş bir adam olduğu için, bu hâl içinde bir müddet kendi haysiyetini düşünerek, kendi mertebesinin utanması dilenmeye mâni' olurdu. Fakat kendine galebe eden açlık ona utanma[ksızın] istetirdi. Nitekim ulûm-i zâhire ve edille âlimlerinden birinin içine hakikate ıttıla' açlığı düşünce, zulmet-i tabiiyye içinde insân-ı kâmilin sohbetine müracaat hususunda nefislerinin ârı altında keşmekeş içinde bulunurlar.

4274. “İsteyim mi, yâhud dudağı kuru olarak uyuyayım mı?" diye gecenin üçte birine kadar ileri ayak ve geri ayak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4274. “İsteyim mi, yoksa dudağı kuru olarak uyuyayım mı?” diye gecenin üçte birine kadar bir ileri bir geri gidip geliyordu.

“İleri ayak ve geri ayak olmak” tereddütten kinayedir; ve “dudağı kuru olmak”, açlıktan kinayedir. Yani, “İsteyim mi, yoksa aç olarak uyuyayım mı?” diye gecenin üçte birine kadar, bir adımı ileride bir adımı da geride yani tereddüt içinde idi. Nitekim fakirin hakikat üstadım Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede (k.s.) hazretlerine ilk defa müracaatım dahi bu hâl içinde gerçekleşmiştir ve bu tereddüt hâlimi arz ettiğim vakit fakire şu cevabı vermişlerdir:

Menkıbe: “Ma'rûf-ı Kerhî (k.s.) hazretleri zamanında bir rahip varmış. Riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sebebiyle onda bazı harikalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin oturduğu yerde, gelecek misafirleri keşfeder imiş. Onun bu hâli ehl-i İslâm arasında garipliği ve dedikoduyu mucip olmuş. Rahibin bu hâli hakkında izahat almak için zahir ulemasına müracaat etmişler. Onlar tatmin edici bir cevap verememişler ve Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerine gidip sebebini ondan sormuşlar. Hz. Ma'rûf o rahibe gidip aralarında şu konuşmalar cereyan etmiş: Hz. Ma'rûf rahibe hitaben: — Müslüman ol! Rahip: — Olmam, niçin olayım? Hz. Ma'rûf: — Niçin olmazsın? Rahip: — Nefsim din değiştirmeyi çirkin görür. Hz. Ma'rûf: — Sen bu harikalara ne sebebiyle nail oldun? Rahip: — Riyâzât ve mücâhedât sayesinde nail oldum. Hz. Ma'rûf: — Riyâzâtı ve mücâhedâtı nefsin çirkin görmedi mi? Rahip: — Evet, gördü. Fakat ben muhalefet ederek riyâzâta ve mücâhedâta devam ettim. Hz. Ma'rûf: — Mademki nefsine muhalefet yüzünden bu kerametlere nail oldun, eğer bu nefse muhalefet mesleğinde sabit isen şimdi nefsinin çirkin gördüğü bu din değiştirme ile İslâm'ı da kabul etmen lazım gelir. Rahip: -Bir hayli düşündükten sonra- — İslâm'ı kabul ettim, demiştir." Bu menkıbeyi zikrettikten sonra Hz. Dede fakire buyurdular ki: "Sen de şimdi nefsine muhalefet edip geldiğin için çok iyi ettin!" Ve birçok da hakikatlerden bahsettiler. dayak yedikten sonra onun muradının polisten hâsıl olması. Ve "Siz bir şeyi çirkin görürsünüz, halbuki o şey sizin için hayırlıdır" (Bakara, 2/216) ve "Yüce Allah bir güçlükten sonra kolaylık yaratır" (Talâk, 65/7) onun kelamıdır ve "Muhakkak kolaylık güçlük ile beraberdir" (İnşirah, 94/6) onun sözüdür ve "Ey musibet! Şiddetlen ki, açılasın ve def olasın!" Aleyhi's-selâm'ın sözüdür. Ve Kur'ân'ın ve indirilmiş kitapların hepsi bunun açıklanmasındadır.

Bu şerif şerhte rüyasında haber verilen defineyi bulmak için, mirasyedinin sefer zahmetini seçmesi ve Mısır'a varışında gece polis tarafından yakalanıp dayak yemesi ve ancak dış görünüşü çirkin ve kötü görünen bu meşakkatlerden ve güçlüklerden sonra asıl definenin yerini haber alıp muradına nail ve kolaylığa vasıl olması beyan buyurulur. Ve güçlükten sonra kolaylık husule geleceğine dair de delil olarak üç ayet-i kerime zikrolunur. Birisi Bakara suresinde geçen وعسى أن تكرهوا شيئاً وهو خير لكم (Bakara, 2/216) [yani "Siz bir şeyi çirkin görürsünüz, halbuki o şey sizin için hayırlıdır"] ve diğeri Elem-Neşrah suresinde إن مع العسر يسرا (İnşirah, 94/6) [yani “Muhakkak kolaylık güçlük ile beraberdir"] ve üçüncüsü Talâk suresinde geçen سيجعل الله بعد عسر يسرا (Talâk, 65/7) [yani "Yüce Allah bir güçlükten sonra kolaylık yaratır"] ayet-i kerimesidir.

Bu dünya hayatı ve bu suret âlemi incelenirse, bu düsturun haricinde bir yaşayış olmadığı sabit olur. Örneğin zahiri zenginlik ve dünyevi saadet için sefer ve ticaret zahmeti seçilmek lazımdır; ve manevi zenginlik ve uhrevi saadet husulü için, riyâzât ve mücâhedât meşakkatleri seçilmek icap eder. Bunun sırrı budur ki: Güçlük celalî tecelli (Allah'ın azamet ve kahır tecellisi) ve kolaylık cemalî tecellidir (Allah'ın güzellik ve lütuf tecellisi); ve Hakk'ın celalî tecellilerinde cemalî tecellileri ve cemalî tecellilerinde dahi celalî tecellileri gizlidir. Bu suret âlemi sıfat ve ilahi isimlerin mazharları olduğu için Yüce Allah daima tecelli halindedir. Resûl-i Ekrem hazretlerinin اشتدى أزمة تنفرجى [yani "Ey musibet! Şiddetlen ki, açılasın ve def olasın"] hadis-i şerifi dahi bu manayı işaret eder. "İşteddî", infial babından emirdir. "Ezme" (ازمة), kıtlık ve şiddet ve darlık demektir. "Tenfericî", "infiraç"tan fiil-i muzaridir. Aslı, "gamdan ve darlıktan kurtulup mesrur olmak" manasına olan "ferec"dendir. "Ey kıtlık ve darlık! Şiddetlen ki açılasın ve gam ve darlık zail ola!" demek olur. İbn Nahvî'nin bu hadis ile başlayan bir kasidesi vardır ki, buna "Kasîde-i Münferice" derler. Mesnevî şarihi İsmâil-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu kasideyi Türkçe'ye tercüme ve şerh buyurmuşlardır. Nüshası 1327 senesinde İstanbul'da basılmıştır. Sözün özü Kur'ân-ı Kerîm'in ve diğer peygamberlere nazil olan kitapların hepsi bu zikrolunan mananın tespiti ve açıklanması hakkındadır.

“İleri ayak ve geri ayak olmak” tereddüdden kinâyedir; ve “dudağı kuru olmak”, açlıktan kinâyedir. Ya'nî, “İsteyim mi, yoksa aç olarak uyuyayım mı?” diye gecenin üçte birine kadar, bir adımı ileride bir adımı da geride ya'nî tereddüd içinde idi. Nitekim fakîrin üstâd-ı hakikatim Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede (k.s.) hazretlerine ilk defa müracaatım dahi bu hâl içinde vâki' olmuştur ve bu hâl-i tereddüdümü arz ettiğim vakit fakîre şu cevabı vermişlerdir:

Menkıbe: “Ma'rûf-ı Kerhî (k.s.) hazretleri zamânında bir râhib varmış. Riyâzât ve mücâhedât sebebiyle onda ba'zı hârikalar zuhûr etmeye başlamıştır. Meselâ oturduğu yerde, gelecek misafirleri keşf eder imiş. Onun bu hâli ehl-i İslâm arasında garâbeti ve kıyl u kāli mûcib olmuş. Râhibin bu hâli hakkında îzâhât almak için ulemâ-i zâhireye müracaat etmişler. Onlar bir cevâb-ı mukni' verememişler ve Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerine gidip sebebini ondan sormuşlar. Hz. Ma'rûf o râhibe gidip aralarında şu mükâlemeler cereyân etmiş: Hz. Ma'rûf râhibe hitâben: — Müslüman ol! Râhib: — Olmam, niçin olayım? Hz. Ma'rûf: — Niçin olmazsın? Râhib: — Nefsim tebdîl-i dîni kerîh görür. Hz. Ma'rûf: — Sen bu havârıka ne sebebiyle nâil oldun? Râhib: — Riyâzat ve mücâhedât sâyesinde nâil oldum. Hz. Ma'rûf: — Riyâzâtı ve mücâhedâtı nefsin kerîh görmedi mi? Râhib: — Evet, gördü. Fakat ben muhalefet ederek riyâzâta ve mücâhedâta devâm ettim. Hz. Ma'rûf: — Mâdemki nefsine muhalefet yüzünden bu kerâmâta nâil oldun, eğer bu nefse muhalefet mesleğinde sâbit isen şimdi nefsinin kerîh gördüğü bu tebdîl-i dîn ile İslâm'ı da kabûl etmen lâzım gelir. Râhib: -Bir hayli düşündükten sonra- — İslâm'ı kabûl ettim, demiştir." Bu menkıbeyi zikrettikten sonra Hz. Dede fakîre buyurdular ki: "Sen de şimdi nefsine muhalefet edip geldiğin için çok iyi ettin!" Ve birçok da hakāyıktan bahis buyurdular. dayak yedikten sonra onun murâdının polisten hâsıl olması. Ve "Siz bir şeyi kerîh addedersiniz, halbuki o şey sizin için hayırlıdır" (Bakara, 2/216) ve "Hak Teâlâ bir güçlükten sonra kolaylık yaratır" (Talâk, 65/7) onun kelâmıdır ve "Muhakkak kolaylık güçlük ile berâberdir" (İnşirah, 94/6) onun kavlidir ve "Ey musîbet! Şiddetlen ki, açılasın ve mündefi' olasın!" Aleyhi's-selâm'ın sözüdür. Ve Kur'ân'ın ve kütüb-i münzelenin hepsi bunun takrîrindedir

Bu sürh-i şerîfte rü'yâsında haber verilen defineyi bulmak için, mîrâsyedinin sefer zahmetini ihtiyâr etmesi ve Mısır'a vusûlünde gece polis tarafından yakalanıp dayak yemesi ve ancak sûret-i zâhiresi kerîh ve çirkin görünen bu meşakkatlerden ve güçlüklerden sonra asıl definenin yerini haber alıp murâdına nail ve kolaylığa vâsıl olması beyân buyurulur. Ve güçlükten sonra kolaylık husûle geleceğine dâir de delil olarak üç âyet-i kerîme zikrolunur. Birisi sûre-i Bakara'da vâki وعسى أن تكرهوا شيئاً وهو خير لكم (Bakara, 2/216) [ya'nî "Siz bir şeyi kerîh addedersiniz, halbuki o şey sizin için hayırlıdır"] ve diğeri Elem-Neşrah sûresinde إن مع العسر يسرا (İnşirah, 94/6) [ya'nî “Muhakkak kolaylık güçlük ile beraberdir"] ve üçüncüsü sûre-i Talâk'ta vâki سيجعل الله بعد عسر يسرا (Talâk, 65/7) [ya'nî "Hak Teâlâ bir güçlükten sonra kolaylık yaratır"] âyet-i kerîmesidir.

Bu hayât-ı dünyeviyye ve bu âlem-i sûret tedkîk olunursa, bu düstûrun haricinde bir yaşayış olmadığı sabit olur. Meselâ gınâ-yı sûrî ve saâdet-i dünyevî için sefer ve ticaret zahmeti ihtiyâr olunmak lâzımdır; ve gınâ-yı ma'nevî ve saâdet-i uhrevî husûlü için, riyâzât ve mücâhedât meşakkatleri ihtiyâr olunmak îcâb eder. Bunun sırrı budur ki: Güçlük tecellî-i celâlî ve kolaylık tecellî-i cemâlîdir; ve Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesinde tecelliyât-ı cemâliyyesi ve tecelliyât-ı cemâliyyesinde dahi tecelliyât-ı celâliyyesi gizlidir. Bu âlem-i sûret sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olduğu için Hak Teâlâ dâimü't-tecellîdir. Resûl-i Ekrem hazretlerinin اشتدى أزمة تنفرجى [ya'nî "Ey musîbet! Şiddetlen ki, açılasın ve mündefi' olasın"] hadîs-i şerîfi dahi bu ma'nâyı müş'irdir. "İşteddî", infiâl bâbından emirdir. "Ezme" (ازمة), kıtlık ve şiddet ve darlık demektir. "Tenfericî", "infirâc"dan fiil-i muzâri'dir. Aslı, "gamdan ve darlıktan kurtulup mesrûr olmak" ma'nâsına olan "ferec"dendir. "Ey kıtlık ve darlık! Şiddetlen ki açılasın ve gam ve darlık zâil ola!" demek olur. İbn Nahvî'nin bu hadîs ile başlayan bir kasîdesi vardır ki, buna "Kasîde-i Münferice" derler. Şârih-i Mesnevî İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu kasîdeyi Türkçe'ye tercüme ve şerh buyurmuşlardır. Nüshası 1327 senesinde İstanbul'da tab' edilmiştir. Velhâsıl Kur'ân-ı Kerîm'in ve diğer enbiyâya nâzil olan kitabların hepsi bu zikrolunan ma'nânın tesbîti ve takrîri hakkındadır.

4275. Ansızın polis onu tuttu. Habersiz, çekinmeksizin sopaları vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4275. Ansızın polis onu tuttu. Habersiz, çekinmeksizin sopaları vurdu.

"Muhâbâ", aslında "muhâbât"tır. Farslar "tâ" harfini düşürerek kullanırlar. "Terk etmek ve mürüvvet (insanlık, cömertlik) ve iâne (yardım) ve sulh (barış) ve muhafaza" anlamlarındadır. "Bî-muhâbâ", bu anlamların olumsuzu olup, Türkçede "çekinmeksizin" anlamında kullanılır. "Nâ-şikift", sabırsız demektir ki, zabıta memurunun sıfatıdır. Yani, gece dolaşan mirasyediyi zabıta memuru ansızın yakaladı. Sabırsız polis o biçarenin derdini dinlemeksizin ve çekinmeksizin sopalar vurarak dövdü. "Ases", gece kol gezen zabıta memuru anlamına gelen "âss" kelimesinin çoğuludur. Farslar tekil yerine kullanırlar. Zamanımızda "polis" demek olur.

“Muhâbâ”, aslında “muhâbât”tır. Fârisiler “tâ”yı hazf ederek kullanırlar. “Terk etmek ve mürüvvet ve iâne ve sulh ve muhafaza” ma'nâlarınadır. “Bî-muhâbâ”, bu ma'nâların nefyi olup, Türkçe'de “çekinmeksizin” ma'nâsında müsta'meldir. “Nâ-şikift”, sabırsız demektir ki, zâbıta me'mûrunun sıfatıdır. Ya'nî, gece dolaşan mîrâsyediyi zâbıta me'mûru ansızın yakaladı. Sabırsız polis o bîçârenin derdini dinlemeksizin ve çekinmeksizin sopalar vurarak dövdü. “Ases”, gece kol gezen zâbıta me'mûru ma'nâsına olan “âss” kelimesinin cem'idir. Fârisîler müfred makāmında kullanırlar. Zamânımızda “polis” demek olur.

4276. Tesadüfen bu karanlık gecelerde insanlara hırsızlardan zarar olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4276. Tesadüfen bu karanlık gecelerde insanlara hırsızlardan zarar olmuş idi.

"İttifakan", tedbirsiz ve beklenmedik bir şekilde demektir ki, "tesadüfen" demek olur. Yani, miras yiyicinin gece dolaşması öyle bir zamana denk gelmişti ki, bu karanlık gecelerde şehirde yaşayan insanlara hırsızlardan çok zarar meydana gelmişti.

“İttifakan”, tedbîrsiz ve me'mûl olmamak üzere demektir ki, “tesadüfen” demek olur. Ya'nî, mîrâsyedinin gece dolaşması öyle bir zamâna tesadüf etmiş idi ki, bu karanlık gecelerde şehirde sâkin olan insanlara hırsızlardan çok zarar vâki' olmuş idi.

4277. Korkunç ve uğursuz geceler idi. Binâenaleyh polis hırsızları cidd ile arardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4277. Korkunç ve uğursuz gecelerdi. Bu sebeple polis hırsızları ciddiyetle arardı.

4278. Hattâ halîfe ona demiş idi ki: “Her kim gece dolaşır ise, benim akrabâmdan ise de, elini kes!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4278. Hatta halife ona demişti ki: “Her kim gece dolaşırsa, benim akrabamdan olsa bile, elini kes!”

Hatta halife zabıta memuruna demişti ki: “Şehir halkına gece sokaklarda dolaşmayı yasakla! Her kim ondan sonra gece dolaşırsa, benim akrabalarımdan ve yakınlarımdan bile olsa, hiç çekinme, elini kes!”

Hattâ halîfe zabıta me'mûruna demiş idi ki: “Şehir halkına gece sokaklarda dolaşmayı yasak et! Her kim ondan sonra gece dolaşırsa, benim akrabâ ve taallukātımdan bile olsa, hiç çekinme, elini kes!”

4279. Melik: "Niçin hırsızlara merhamet ediyorsunuz?" diye polis üzerine tehdîd ve tahvîf etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4279. Melik: "Niçin hırsızlara merhamet ediyorsunuz?" diye polise tehdit ve korkutma yapmıştı.

4280. "Onların işvelerine ne cihetten i'timâd edersiniz? Yahud onlardan niçin altın kabul edersiniz?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4280. "Onların işvelerine ne yönden güvenirsiniz? Yahut onlardan niçin altın kabul edersiniz?"

Hükümdar, hırsızların çoğalması üzerine zabıta memurlarını tehdit ve ceza ile korkutup demişti ki: "Siz hırsızların işvelerine ve hilelerine ne sebepten güveniyorsunuz? Yahut onlardan rüşvet olarak altın alıp salıveriyorsunuz?"

Hükümdar, hırsızların çoğalması üzerine zabıta me'mûrlarını tehdîd ve cezâ ile tahvîf edip demiş idi ki: "Siz hırsızların işvelerine ve hîlelerine ne sebebden i'timâd ediyorsunuz? Yahud onlardan rüşvet olarak altın alıp saliveriyorsunuz?"

4281. "Hırsızlara ve her uğursuz elliye merhamet, zayıflar üzerine darbe ve merhametsizliktir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4281. "Hırsızlara ve her uğursuz elliye merhamet, zayıflar üzerine darbe ve merhametsizliktir."

Yani, "Hırsızlara ve her uğursuz elli olan yankesiciye acımak, namusları dairesinde yaşayan zayıflara darbedir ve acımamaktır."

Ya'nî, "Hırsızlara ve her uğursuz elli olan yankesiciye acımak, nâmûsları dâiresinde yaşayan zayıflara darbedir ve acımamaktır."

4282. "Sakın renc-i hâstan dolayı intikāmdan kesilme! Onun rencini bırak ve renc-i âmma bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4282. "Sakın özel bir acıdan dolayı intikam almaktan vazgeçme! Onun özel acısını bırak ve genel acıya bak!"

Yani, "Hırsızın zararı bütün halka karşıdır. Hırsıza verilecek cezadan ona gelecek özel acıdan dolayı acıyıp intikam almaktan ve cezadan vazgeçme! Sen o hırsıza gelecek özel acıyı ve darbeyi düşünmeyi bırak, genel halkın hırsızların elinden çektiği acıya ve zorluğa bak!" Çünkü "genel zararı defetmek için özel zararı tercih etmek" akıl kurallarından ve adalet düsturlarındandır.

Ya'nî, "Hırsızın zararı umûm halka karşıdır. Hırsıza yapılacak cezâdan ona hâsıl olacak husûsî elemden dolayı acıyıp intikāmdan ve cezâdan sarf-ı nazar etme! Sen o hırsıza vâki' olacak husûsî elem ve darbeyi düşünmeyi bırak, umûmî halkın hırsızların elinden çektiği eleme ve meşakkate bak!" Zîrâ "zarar-ı âmmı def' için zarar-ı hâss ihtiyâr olunmak" kavâid-i akliyyeden ve düstûr-ı adalettendir.

4283. Def'-i şerr hususunda sokulmuş parmağı kes! Tecavüze ve cismin helâkine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4283. Kötülüğü giderme konusunda sokulmuş parmağı kes! Tecavüze ve bedenin yok olmasına bak!

Örneğin, zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş, zehirlenmiş ve kangren olmuş bir parmağı, kötülüğü giderme konusunda kes! Sen parmağın kesildiğine bakma; o zehrin bedene yayılmasına ve sonuçta bedenin yok olmasına bak! İnsan topluluğunu oluşturan insanlar birbirinin uzvudur. Onların arasında hırsızlar ve katiller, bir beden hâlinde olan o topluluğun birer kangren olmuş parçalarıdır. Bu sebeple, onların zehri insan topluluğunu bozmasın diye, onlara ceza vermekte tereddüt etme ve acıma!

Meselâ zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş ve zehirlenmiş ve kangren olmuş bir parmağı, def-i şerr husûsunda kes! Sen parmağın kesildiğine bak- ma; o zehrin bedene sirâyetine ve netîcede cismin helâkine bak! Cem'iyyet-i beşeriyyeyi teşkil eden insanlar birbirinin uzvudur. Onların arasında hırsızlar ve kātiller bir cisim hâlinde olan o cem'iyetin birer kangren olmuş cüz'leridir. Binâenaleyh onların zehri cem'iyyet-i beşeriyyeyi ifsâd etmemek için, onlara cezâ etmekte tereddüd etme ve acıma!

4284. Tesadüfen o günlerde hırsızın pişmişinden ve hamından çok hırsız olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4284. Tesadüfen o günlerde hırsızın pişmişinden ve hamından çok hırsız olmuş idi.

Yani, miras yiyicinin gece dolaştığı sıralarda hırsızların ustasından ve acemisinden birçok hırsızlar ortaya çıkmış idi.

Ya'nî, mîrâsyedinin gece dolaştığı sıralarda hırsızların ustasından ve acemîsinden birçok hırsızlar peydâ olmuş idi.

4285. Böyle vakitte onu gördü. Sayısız sopa darbelerini şiddetle vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4285. Böyle vakitte onu gördü. Sayısız sopa darbelerini şiddetle vurdu.

Yani, polis miras yediği kişiyi böyle bir zamanda gördü ve yakaladı. Bu sebeple o çaresize sayısız sopa darbelerini vurdu.

Ya'nî, polis mîrâsyediyi böyle bir zamanda gördü ve yakaladı. Bu sebebden dolayı o bîçâreye sayısız sopa darbelerini vurdu.

4286. O fakîrden: "Vurma, tâ ki ben doğru olan hâli söyleyeyim!" diyerek na'ra ve feryâd kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4286. O fakirden: "Vurma, tâ ki ben doğru olan hâli söyleyeyim!" diyerek nara ve feryat yükseldi.

O fakir mirasyedi, polis sopaları vurdukça acısından nara ve feryat ederdi. Nihayet dedi ki: "Polis efendi, vurma! Biraz mühlet ver de ben sana hâlim ne ise doğrusunu söyleyeyim!"

O fakîr mîrâsyedi, polis sopaları vurdukça acısından na'ra ve feryâd ederdi. Nihâyet dedi ki: "Polis efendi, vurma! Biraz mühlet ver de ben sana hâlim ne ise doğrusunu söyleyeyim!"

4287. Dedi: "İşte sana mühlet verdim; söyle! Nihayet niçin gece dışarıya çıktın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4287. Dedi: "İşte sana mühlet verdim; söyle! Nihayet niçin gece dışarıya çıktın?"

Polis, mirasyediye dedi: "İşte dayağı kestim ve sana mühlet verdim. Nihayet gece niçin mahalleye ve sokaklara çıkıp dolaştığını doğru söyle!"

Polis mîrâsyediye dedi: "İşte dayağı kestim ve sana mühlet verdim. Nihâyet gece niçin mahalleye ve sokaklara çıkıp dolaştığını doğru söyle!"

4288. "Sen buradan değilsin. Bir garîb ve yabancısın. Doğru söyle, ne iş içindesin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4288. "Sen buradan değilsin. Bir garip ve yabancısın. Doğru söyle, ne iş içindesin?"

"Münker", tanınmamış ve yabancı demektir. Yani, polis miras yediye dedi: "Sen bu şehir halkından değilsin. Bir garip ve yabancısın. Doğrusunu söyle, bu şehre ne iş yapmak için geldin?"

"Münker", tanınmamış ve yabancı demektir. Ya'nî, polis mîrâsyediye dedi: "Sen bu şehir halkından değilsin. Bir garîb ve yabancısın. Doğrusunu söyle, bu şehre ne iş yapmak için geldin?"

4289. Dîvân ehli "Niçin böyle hırsızlar çok oldu?" diye zabıta me'murları üzerine ta'ne vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4289. Divan ehli "Niçin böyle hırsızlar çok oldu?" diye zabıta memurları üzerine kınama yönelttiler.

"Divan", sözlükte, birtakım kimselerin toplandığı yer demektir. Mecazen devletin vezir ve emirlerinin meclisi anlamında kullanılır. "Divan ehli"nden kastedilen, devletin vezirleri ve vekilleri demektir. Yani, "Devletin vezirleri ve emirleri "şehirde hırsızlar çoğaldı" diye zabıta memurlarını azarladılar."

"Dîvân", lügatte, birtakım kimselerin toplandığı mahal demektir. Mecâzen vüzerâ ve ümerâ-yı devletin meclisi ma'nâsında müsta'meldir. "Ehl-i dîvân"dan murâd, vüzerâ ve vükelâ-yı devlet demek olur. Ya'nî, "Vüzerâ ve ümerâ-yı devlet "şehirde hırsızlar çoğaldı" diye zabıta me'mûrlarını tekdîr ettiler."

4290. Çokluk sendendir ve senin emsalindendir. Evvelen sen çirkin arkadaş[4270] larını açık göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4290. Çokluk sendendir ve senin benzerlerindendir. Öncelikle sen çirkin arkadaşlarını açıkça göster!

Yani, "Divan halkının azarlanmasına sebep olan hırsız çokluğu sendendir ve senin benzerlerindendir. Bu sebeple seni yakaladım, şimdi sen o çirkin ve ahlaksız arkadaşlarını açık bir şekilde göster ve haber ver ki, onları da tutayım!"

Ya'nî, “Ehl-i dîvânın tekdîrine sebeb olan hırsız çokluğu sendendir ve senin emsâlindendir. Binâenaleyh seni yakaladım, şimdi sen o çirkin ve ahlâksız arkadaşlarını açık bir sûrette göster ve haber ver ki, onları da tutayım!"

4291. Yoksa her muhteşemin altını emîn olmak için hepsinin kînini senden çıkarırım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4291. Yoksa her muhteşemin altını emîn olmak için hepsinin kînini senden çıkarırım!

Yani, "Eğer arkadaşlarını haber vermezsen, her haşmet sahibi olan zenginlerin altını ve serveti emniyet altında bulunmak için, bütün arkadaşlarının intikamını ve kinini senden alırım ve sana ağır cezalar veririm."

Ya'nî, "Eğer arkadaşlarını haber vermez isen, her haşmet sahibi olan zenginlerin altını ve serveti emniyet altında bulunmak için, bütün arkadaşlarının intikāmını ve kînini senden alırım ve sana ağır cezalar yaparım."

4292. O parlak yemînlerden sonra dedi ki: "Ben o yakıcı ve kese götürücü değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4292. O parlak yeminlerden sonra dedi ki: "Ben o yakıcı ve kese götürücü değilim!"

"Per", parlaklık anlamındadır. "Kîse-ber", yankesici ve kese götürücü demektir. Yani, mirasyedi, polise hitaben parlak ve etkili yeminlerden sonra dedi ki: "Ben evleri soyup yakıcı ve yankesici değilim!"

"Per", parlaklık ma'nâsınadır. "Kîse-ber", yankesici ve kese götürücü demektir. Ya'nî, mîrâsyedi, polise hitâben parlak ve müessir yemînlerden sonra dedi ki: "Ben evleri soyup yakıcı ve yankesici değilim!"

4293. "Ben bir hırsız ve bir zâlim adam değilim. Ben Mısır'ın garibiyim ve Bağdad'lıyım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4293. "Ben bir hırsız ve bir zâlim adam değilim. Ben Mısır'ın garibiyim ve Bağdad'lıyım."

Bu haberin açıklaması şudur: "Yalan şüphedir ve doğru mutmain olmaktır."

Bu şerhte, İmam Hasan hazretlerinden rivayet olunan "Sana şüphe veren şeyi, sana şüphe vermeyen şeye bırak! Çünkü doğruluk sükûnettir ve yalan şüphedir" hadis-i şerifine işaret edilir. Yani, bir kimse birisinden doğru bir söz dinlediği zaman, o sözün doğruluğu hakkında kalbinde bir iman ve sükûnet oluşur. Bu durum, doğru sözün kalp üzerindeki manevî bir etkisidir. Yalan bir söz işittiği zaman da, o sözün doğruluğu hakkında kalbinde bir şüphe ve tereddüt oluşur ve kalp "Acaba, öyle midir?" der. Bu durum da yalan sözün kalbe olan manevî bir etkisidir. Mirasyedi de kendi durumunu polise doğru olarak anlattığı zaman, polisin kalbinde bir sükûnet oluştu ve onun hırsız olmadığına kanaat geldi.

بیان این خبر که الكذب ريبة و الصدق طمأنينة Bu hadîsin beyânındadır ki: "Yalan şübhedir ve doğru mutmain olmaklıktır."

Bu sürh-i şerîfte İmâm Hasan hazretlerinden rivâyet olunan دع ما يريبك الى ya'nî Sen sana şübhe veren şeyi subhe ما لا يريبك فان الصدق طمأنينة والكذب ريبة vermeyen şeye bırak! Zîrâ doğruluk sükûnettir ve yalan şübhedir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, bir kimse birisinden bir doğru söz dinlediği vakit, o sözün doğruluğu hakkında onun kalbinde bir îmân ve sükûnet hâsıl olur. Bu hâl doğru sözün kalb üzerine olan bir te'sîr-i ma'nevîsidir. Ve yalan söz işittiği vakit dahi o sözün doğruluğu hakkında kalbinde bir şek ve tereddüd hâsıl olur ve kalb "Acabâ, öyle midir?" der. Bu hâl dahi yalan sözün kalbe olan bir te'sîr-i ma'nevîsidir. Mîrâsyedi dahi kendi hâlini polise doğru olarak anlattığı vakit, polisin kalbinde bir sükûnet hâsıl oldu ve onun hırsız olmadığına kanâat geldi.

4294. O rü'yânın ve altın defînesinin kıssasını söyledi. Binaenaleyh onun doğruluğundan o kimsenin gönlü açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4294. O rüyanın ve altın definenin hikâyesini anlattı. Bu sebeple o kimsenin gönlü onun doğruluğundan açıldı.

Yani, mirasyedi polise gördüğü rüyayı ve altın definenin haber verilmesi meselesini söyledi. Bu haber üzerine sözün doğruluğundan polisin kalbindeki şüphe bulutları dağıldı.

Ya'nî, mîrâsyedi polise gördüğü rü'yâyı ve altın defînesinin haber verilmesi mes'elesini söyledi. Bu haber üzerine sözün doğruluğundan polisin kalbindeki şübhe bulutları açıldı.

4295. Onun yemîninden onun doğruluğunun kokusu geldi. Onun harâreti onun üzerliğinden zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4295. Onun yemininden onun doğruluğunun kokusu geldi. Onun harareti onun üzerliğinden ortaya çıktı.

"İspend", buhurdanlıkta yakıp tütsü yaptıkları "üzerlik tohumu" demektir. Bu beyitte miras yiyicinin vücudu, buhurdanlığa ve defineyi bulma hırsı, ateşin hararetine ve doğru sözleri, üzerlik tohumuna benzetilmiştir. Yani, miras yiyicinin hırsı ve harareti ile, yana yana söylediği sözlerden ve ettiği yeminlerden onun doğruluğunun kokusu geldi.

“İspend”, buhûrdânlıkta yakıp tütsü yaptıkları “üzerlik tohumu” demektir. Bu beyitte mîrâsyedinin vücûdu, buhûrdânlığa ve defineyi bulmak hırsı, ateşin harâretine ve doğru sözleri, üzerlik tohumuna teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, mîrâsyedinin hırsı ve harâreti ile, yana yana söylediği sözlerden ve ettiği yemînlerden onun doğruluğunun kokusu geldi.

4296. Gönül doğru söz ile sakin olur. Nitekim susamış olan, su ile sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4296. Gönül doğru söz ile sakin olur. Nasıl ki susamış olan, su ile sakin olur.

Yani, susamış olan kimsenin harareti su ile sakin olduğu gibi, doğruluğa susamış olan kalpler de su gibi saf olan doğru söz ile sakin olur.

Ya'nî, susamış olan kimsenin harâreti su ile sâkin olduğu gibi, doğruluğa susamış olan kalbler dahi su gibi sâf olan doğru söz ile sâkin olur.

4297. Mahcûb olan kalbin gayrı ki, onun bir illeti vardır, onun nebîden gabiye kadar temyîzi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4297. Perdelenmiş olan kalbin dışındaki, ki onun bir hastalığı vardır, onun peygamberden cahile kadar bir ayrımı yoktur.

Fakat bu hâlin istisnası vardır. Nefsani sıfatlar perdesi içinde olan kalp, hastalıklı ve arızalı olduğu için, onda doğru bir ayrım bulunmaz. Öyle bir kalp, ruhanî olan peygamberin sözleri ile nefsanî ve cismanî olan cahilin sözlerini fark edip ayırt edemez. Nitekim peygamberlerin doğru olan sözlerini cismanî ve nefsanî olan kimseler kendilerinin sözleri gibi yalan ve hile zannettiler de dediler ki: “Bunlar kendilerinin Allah tarafından gönderildiğini söyleyip insanlar üzerinde tahakküm etmek için birtakım yalanlar uydurdular.” Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 42. bölümünde bu anlam hakkında şöyle buyururlar: “Seyfeddîn-i Buhârî dedi ki: “Benim nazarımda peygamberlerin ve evliyanın batıl bir zan üzere oldukları ve iddialarının kuru bir iddiadan başka bir şey olmadığı kesinleşti.” Seyfeddîn mecliste hazır farzıyla Hz. Pîr ona hitaben buyurdular ki: “Sen bu sözü böylece boş ve tahmini olarak mı söylüyorsun, yoksa hakikatini müşahede ettin de mi söylüyorsun? Eğer görmeye dayanarak söylüyor isen, o halde varlık âleminde görme denilen şey kesinleşmiş oldu. Yani kesinleşmeden söylüyor isen, bahse değer yeri yoktur. Mutlaka bu iddia görmeye ve müşahedeye dayanmak lazım gelir; ve bu görme denilen şey varlık âleminde eşyanın en azizi ve en şereflisidir ve peygamberleri tasdik etmek demek olur. Zira peygamberler ancak varlık âleminde ancak görme olduğunu iddia ettiler. İşte sen de bunu ikrar ettin. Şimdi görme ancak görülenin varlığı ile ortaya çıkar. Çünkü görme geçişli fiillerdendir. Mutlaka görülen ve gören olmak lazımdır. Görülen istenen, gören de talip olandır. Yahut tam tersidir. Yani gören istenen ve görülen talip olandır. Çünkü maşuk güzelliğini aşık için süsler ve aşığın talibidir; ve aşık maşukun talibi olmakla beraber maşukun da matlubu olmuş olur. Şu halde senin inkarın ile beraber talip ve matlup ve varlık âleminde görme sabit olmuş oldu. Şimdi ilahlık ve kulluk onun nefyinde ve ispatında elbette varlığı zorunlu bir mesele olur. Yani “ilahlık ve kulluk vardır veya yoktur" diye iddia olunsa, "niçin yoktur veya vardır?" diye ispat ile tahkiki lazım gelen birer mesele olur; ve tahkik ise, varlık âleminde ancak görmeden ibarettir."

Fakat bu hâlin istisnâsı vardır. Sıfât-ı nefsâniyye hicabı içinde olan kalb, illetli ve hastalıklı olduğu için, onda temyîz-i sahîh bulunmaz. Öyle bir kalb rûhânî olan peygamberin sözleri ile nefsânî ve cismânî olan gabînin sözlerini fark ve temyîz edemez. Nitekim peygamberlerin doğru olan sözlerini cismânî ve nefsânî olan kimseler kendilerinin sözleri gibi yalan ve hîle zannettiler de dediler ki: “Bunlar kendilerinin Allah tarafından gönderildiğini söyleyip efrâd-ı beşer üzerinde tahakküm etmek için birtakım yalanlar uydurdular.” Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîhlerinin 42. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: “Seyfeddîn-i Buhârî dedi ki: “Benim indimde enbiyâ ve evliyânın zann-ı bâtıl üzerine oldukları ve da'vâlarının kuru da'vâdan başka bir şey olmadığı tahakkuk etti.” Seyfeddîn mecliste hâzır farzıyla Hz. Pîr ona hitâben buyurdular ki: “Sen bu sözü şöylece boş ve tahmînî olarak mı söylüyorsun, yoksa hakîkatini müşâhede ettin de mi söylüyorsun? Eğer rü'yete binâen söylüyor isen, o hâlde âlem-i vücûdda rü'yet denilen şey tahakkuk etmiş oldu. Ya'nî bilâ-tahakkuk söylüyor isen, bahse değer yeri yoktur. Mutlakā bu iddiâ rü'yete ve müşâhedeye mebnî olmak lâzım gelir; ve bu rü'yet denilen şey âlem-i vücûdda eşyanın eazzi ve eşrefidir ve enbiyâyı tasdîk demek olur. Zîrâ enbiyâ ancak âlem-i vücûdda ancak rü'yet olduğunu da'vâ ettiler. İşte sen de bunu ikrâr ettin. İmdi rü'yet ancak mer'înin vücûdu ile zâhir olur. Çünkü rü'yet ef'âl-i müteaddiyyedendir. Mutlakā mer'î ve râî olmak lâzımdır. Mer'î matlûb, râî de tâlibdir. Yâhud ber-aksdir. Ya'nî râî matlûb ve mer'î tâlibdir. Çünkü ma'şûk cemâlini âşık için tezyîn eder ve âşığın tâlibidir; ve âşık ma'şûkun tâlibi olmakla beraber ma'şûkun dahi matlûbu olmuş olur. Şu hâlde senin inkârın ile beraber tâlib ve matlûb ve âlem-i vücûdda rü'yet sâbit olmuş oldu. İmdi ulûhiyet ve ubûdiyet onun nefyinde ve isbâtında elbette vâcibetü's-sübût bir kazıyye olur. Ya'nî “ulûhiyet ve ubûdiyet vardır veyâhud yoktur" diye da'vâ olunsa, "niçin yoktur veyâ vardır?" diye bi'l-isbât tahkîki lâzım gelen birer kazıyye olur; ve tahkîk ise, âlem-i vücûdda ancak rü'yetten ibarettir."

4298. Yoksa o haber ki, o mevzi'den olur, ay üzerine vursa, yarılmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4298. Yoksa o haber ki, o mevziden olur, ay üzerine vursa, yarılmış olur.

Yoksa doğruluk mevziinden ve makamından çıkan haber, eğer ay üzerine çarpsa ve inse, ay yarılmış olur. Nitekim Haşr Suresi 59/21. ayet-i kerîmesinde, "Eğer biz bu Kur'ân'ı dağ üzerine indirsek, sen o dağı Allah'ın haşyetinden (korkusundan) boyun eğmiş ve parçalanmış bir hâlde görürdün" buyurulur. Böyle iken, doğruluk makamı olan ilâhî taraftan insanlara inen Kur'ân, kalpleri nefsanî sıfatlarla illetli (hastalıklı) olanlara tesir etmemiş ve doğruluğundan şüphe etmişlerdir.

Yoksa doğruluk mevziinden ve makāmından sâdır olan haber, eğer ay üzerine çarpsa ve nazil olsa ay yarılmış olur. Nitekim âyet-i kerîme لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Haşr, 59/21) ya'nî "Eğer biz bu Kur'ân'ı dağ üzerine indirsek, sen o dağı Allah'ın haşyetinden hâşi' ve parçalanmış bir hâlde görür idin" buyurulur. Böyle iken makām-ı sıdk olan cânib-i ulûhiyyetten insanlara nâzil olan Kur'ân, kalbleri sıfât-ı nefsâniyye ile illetli olanlara te'sîr etmemiş ve doğruluğundan şübhe etmişlerdir.

4299. Ay yarılır ve o mahbubun kalbi değil! Zîrâ ki o merdûddur, mahbub değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4299. Ay yarılır da o sevgilinin kalbi yarılmaz! Çünkü o, reddedilmiştir, sevgili değildir.

Evet, o doğru haberden ay yarılır ve o nefsanî sıfatlar perdesiyle kusurlu olan kalp yarılmaz. Çünkü öyle bir kalp, ezelden reddedilmiştir ve ilâhî katında o kalp sahibinin sabit hakikati bedbahtlıkla ortaya çıkmıştır. Bu sebeple o, ilâhî sevgili değildir. Ona peygamberlerin ve evliyaların doğru sözleri etki etmez.

Evet, o doğru haberden ay yarılır ve o sıfât-ı nefsâniyye hicabıyla ma'lûl olan kalb yarılmaz. Zîrâ öyle bir kalb merdûd-i ezelîdir ve ind-i ilâhîde o kalb sâhibinin ayn-ı sâbitesi şekāvetle zâhir olmuştur. Binâenaleyh o mahbub-ı ilâhî değildir. Ona enbiyânın ve evliyânın doğru sözleri te'sîr etmez.

4300. Polisin gözü, ıslatıcı göz yaşından çeşme oldu; kuru sözden değil, belki gönül kokusundan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4300. Polisin gözü, ıslatıcı gözyaşından çeşme oldu; kuru sözden değil, aksine gönül kokusundan!

"Mübil", ıslatıcı demektir. Yani, mirasçının söylediği doğru sözlerin etkisiyle polisin gözü, ıslatıcı, yani çok akan gözyaşlarından bir çeşme gibi oldu. Fakat onda olan bu etki kuru ve yalan sözlerden değil, aksine kalbinde olan doğruluğun kokusundan idi.

"Mübil", ıslatıcı demektir. Ya'nî, mîrâsyedinin söylediği doğru sözlerin te'sîriyle polisin gözü, ıslatıcı, ya'nî çok akan göz yaşlarından bir çeşme gibi oldu. Fakat onda olan bu te'sîr kuru ve yalan sözlerden değil, belki kalbinde olan doğruluğun kokusundan idi.

4301. Bir söz dudak tarafına cehennemden gelir. Bir söz cân şehrinden dudak mahallesine gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4301. Bir söz dudak tarafına cehennemden gelir. Bir söz can şehrinden dudak mahallesine gelir.

"Cehennem"den kasıt nefistir. Çünkü nefis cehennem tabiatındadır. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah cehenneme "Doldun mu?" diye hitap eder, cehennem de "Daha var mı?" diye cevap verir. Nefis de kendi hazlarında ve şehvetlerinde doymaz ve dolmaz, ne kadar verilirse "Daha var mı?" der. Nasıl ki nefsanî hazlarına aşırı düşkünlükten dolayı helak olanlar sayısızdır. Yani, bir söz cehennem tabiatında olan nefis tarafından ağıza gelir ve bir söz de ruh tarafından dışa vuran dile gelir. Bu sebeple söz iki çeşitten ibaret olur. Nefis tarafından gelen sözlerde yalanlar ve hileler vardır. Ruh tarafından gelen sözlerde doğruluk ve saflık vardır.

"Cehennem"den murâd nefistir. Zîrâ nefis cehennem tabîatındadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ cehenneme هل امتلأت (Kâf, 50/30) ya'nî "Doldun mu?" diye hitâb buyurur, cehennem de هل من مزيد (Kâf, 50/30) ya'nî "Daha var mı?" diye cevab verir. Nefis dahi kendi huzûzâtında ve şehevâtında doymaz ve dolmaz, ne kadar verilirse "Daha var mı?" der. Nitekim huzûzât-ı nefsâniyyelerine şiddet-i inhimâkten dolayı helâk olanlar sayısızdır. Ya'nî, bir söz cehennem tabîatında olan nefis tarafından ağıza gelir ve bir söz dahi rûh tarafından lisân-ı zâhire gelir. Binâenaleyh söz iki nevi'den ibâret olur. Nefis tarafından gelen sözlerde yalanlar ve hileler vardır. Rûh tarafından gelen sözlerde doğruluk ve safvet vardır.

4302. Cân arıtıcı deniz ve harac dolu deniz vardır; ve bu iki denizin arasında bu dudak merecdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4302. Can arıtıcı deniz ve darlık dolu deniz vardır; ve bu iki denizin arasında bu dudak karışmıştır.

"Harac", darlık ve sıkıntı anlamındadır. "Merec", burada "iki şeyin karışması" anlamındadır. "Can arıtıcı deniz"den maksat, ruhanîlik âlemi ve "darlık dolu olan deniz"den maksat, dar ve sıkıntılı olan cismanîlik âlemidir. Yani, can arıtıcı ve insanın ruhuna kuvvet veren bir deniz vardır ki, o ruhanîlik âlemidir; ve diğer bir deniz de vardır ki, o da darlık ve sıkıntı dolu olan cismanîlik ve suret âlemidir. Bu her iki denizin dalgaları olan inkâr, insan kalbine hücum eder. Bu iki denizin arasındaki bu ağzın dudağı, bu iki deniz dalgalarının karıştığı yerdir ki, ondan hem ruhanî hem de nefsanî kelimeler ortaya çıkar.

"Harac", darlık ve sıkıntı. "Merec", burada "iki şeyin karışması" ma'nâsınadır. "Cân artırıcı deniz"den murâd, rûhâniyet âlemi ve "harac dolu olan deniz"den murâd, dar ve sıkıntılı olan cismâniyet âlemidir. Ya'nî, cân arıtıcı ve insanın rûhuna kuvvet bahş edici bir deniz vardır ki, rûhâniyet âlemidir; ve diğer bir deniz de vardır ki, o da darlık ve sıkıntı dolu olan cismâniyet ve sûret âlemidir. Bu her iki denizin dalgaları olan inkâr kalb-i beşere hücûm eder. Bu iki denizin arasındaki bu ağzın dudağı bu iki deniz dalgalarının karıştığı yerdir ki, ondan hem rûhânî ve hem de nefsânî kelâmlar sâdır olur.

4303. Şehirler ortasında olan pazar gibidir. Behreler oraya nahiyelerden gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4303. Şehirler ortasında olan pazar gibidir. Nasipler oraya nahiyelerden gelir.

"Yepunlû", şehirler içinde sokaklarda kurulan pazar anlamındadır. "Behre", burada "nasip ve kısmet" demektir ki, pazarlara getirilen çeşitli eşyadan kinayedir. Yani, bu ağız ve dudak şehir içinde sokaklarda kurulan pazar gibidir. Oraya her taraftan herkesin nasibi olan şeyler gelir ve her dinleyicinin yatkınlığına göre uygun sözler gelir.

["Yepunlû"], şehirler içinde sokaklarda kurulan pazar ma'nâsınadır. "Behre", burada "nasîb ve kısmet" demektir ki, pazarlara getirilen muhtelif eşyâdan kinâyedir. Ya'nî, bu ağız ve dudak şehir içinde sokaklarda kurulan pazar gibidir. Oraya her taraftan herkesin nasîbi olan şeyler gelir ve her sâmi'in isti'dâdına göre muvâfık sözler gelir.

4304. Ma'yûb olan meta' ve kese götürücü olan kalp. Fâide dolu ve altın gibi parlak meta' vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4304. Kusurlu mal ve keseye zarar veren kalp para. Fayda dolu ve altın gibi parlak mal vardır.

"Müsteşrık", aydınlık, parlak ve ışıklı anlamındadır. Yani, o pazarda kusurlu ve ayıplı mallar ve keseye zarar veren, yani keseye ziyanı olan kalp eşyalar ve paralar vardır. Diğer taraftan çok faydalı ve altın gibi parlak mallar da bulunur. Bunun gibi, bu ağız ve dudak pazarında boş ve kalp sözler ve faydalı ve nurlu kelamlar vardır.

"Müsteşrık", rûşen ve tâbân ve parlak, ma'nâsınadır. Ya'nî, o pazarda ma'yûb ve kusurlu olan mallar ve kese götürücü, ya'nî keseye zararı olan kalp eşyâ ve paralar vardır. Diğer taraftan pek fâideli ve altın gibi parlak metâ' ve mallar dahi bulunur. Bunun gibi, bu ağız ve dudak pazarında boş ve kalp sözler ve fâideli ve nûrlu kelâmlar vardır.

4305. Her kim daha bâzergândır, bu pazardan sağ ve kalp üzerine gözlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4305. Her kim daha tüccardır, bu pazardan sağlam ve kalp para üzerine gözlüdür.

"Bâzergân" tüccar; "sere", sağlam para demektir. Yani, her kim ticarette çok usta ve maharetlidir, bu pazardan sağlam para ve mal ile kalp para ve eşya üzerine açık gözlüdür; ve bunları çabucak ayırt eder, aldanmaz. Bunun gibi, söz pazarını kuran noksan kişiler ile kâmil insanlar vardır. Noksan kişilerin sözleri kalp paraya ve mala benzer. Kâmil insanın sözleri ise faydalı ve altın gibi parlaktır. Akıllarının gözleri kuvvetli olan kimseler bu iki türlü söz arasını ayırt eder.

"Bâzergân” tâcir; "sere", sağ para. Ya'nî, her kim ki ticarette pek usta ve mâhirdir, bu pazardan sağlam para ve metâ' ile kalp para ve eşya üzerine açık gözlüdür; ve bunları çabuk tefrîk eder, aldanmaz. Bunun gibi, söz pazarını kuran nâkıslar ile kâmiller vardır. Nâkısların sözleri kalp paraya ve metâ'a benzer. Kâmilin sözleri ise fâideli ve altın gibi parlaktır. Akıllarının gözleri kuvvetli olan kimseler bu iki türlü söz arasını ayırt eder.

4306. Pazar muhakkak ona kâr evi oldu; ve o diğerine körlükten kabâhat evi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4306. Pazar muhakkak ona kâr evi oldu; ve o diğerine körlükten kabahat evi oldu.

Bu sebeple bu söz pazarı, o açık gözlü kişiye muhakkak kâr ve fayda evi oldu ve orada ruhuna ait faydalar buldu; ve bunun başkasına da bu pazar körlüğünden kabahat ve fenalık evi oldu. Çünkü aklının gözü kör olduğu için sağlam mal ile kalp malı ayırt edemedi, aldandı.

Binâenaleyh bu kelâm pazarı o açık gözlü kimseye, muhakkak kâr ve fâide evi oldu ve orada rûhuna âid fâideler buldu; ve bunun başkasına da bu pazar körlüğünden kabâhat ve fenâlık evi oldu. Zîrâ aklının gözü kör olduğu için sağlam mal ile kalp malı ayırt edemedi, aldandı.

4307. Âlemin cüz'lerinden her birisi gabî üzerine birer birer bağdır ve üstad üzerine fekkdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4307. Âlemin her bir parçası, anlayışı kıt kimse için birer birer bağdır ve üstat için çözülmedir.

"Gabî", düşüncesi ve kavrayışı az olan kimsedir; "fekk", "bir şeyi ayırmak" demektir. Yani, bu görünen âlemin her bir parçası, düşüncesi, kavrayışı ve zekâsı az olan kimse için birer birer bağdır; çünkü düşüncesi sınırlı olduğu için darlık içinde hapsolur ve mutlak âleme çıkamaz; düşüncesi geniş ve kavrayışı çok olan üstad ve ârif için ise, bu parçaların kaydından ve bağından ayrılmak ve çözülmektir. Nitekim kelâmcılar bu görünen âlem içinde bağlanıp Hakk'ın eşyayı zâtıyla değil, ilmiyle kuşattığını iddia ederler ve derler ki: "Eğer Hak bu görünen âlemi zâtıyla kuşatmış olsa, olayların yeri olması gerekir; bu ise tenzih ilkesine aykırıdır." Düşünmezler ki, Hak Zâtı ile bu görünen âlem arasında her yönden bir başkalık olsa, sınırları birbirinden ayrı iki varlık olması gerekir ve "Hak Zâtının sınırları şuraya kadar, eşyanın sınırları ise buraya kadardır" diye hükmetmek icap eder; Hakk'ın varlığının sınırlandırılması ise, çirkin ve kötü bir durum olur. Bu sebeple bu görünen âlemin sonradan meydana gelen her bir parçası böyle bağladığı için bu çirkinliğin farkında olmazlar. Bu bağ sebebiyle bunlar ezelî varlığı anlamadıkları gibi, sonradan meydana gelen varlığın hakikatini de idrak edememişlerdir. Fakat âriflerin katında bu görünen âlem, hakiki varlık denizinin köpüğü mesabesinde olduğundan onların bakışı köpüğe değil denizedir.

"Gabî", fikri ve firâseti az olan kimse; "fekk", "bir şeyi ayırmak" demektir. Ya'nî, bu sûret âleminin cüz'lerinden her bir cüz' fikri ve firâseti ve fetâneti az olan kimseye birer birer bağdır; zîrâ fikri mahdûd olduğu için darlık içinde mahbûs kalır ve âlem-i ıtlaka çıkamaz; ve fikri geniş ve firâseti çok olan üstâda ve ârife ise, bu cüz'lerin kaydından ve bağından ayrılmak ve çö- zülmektir. Nitekim mütekellimîn bu âlem-i sûret içinde bağlanıp Hakk'ın eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile kaplamış olduğunu iddia ederler ve derler ki: "Eğer Hak bu sûret âlemini zâtı ile kaplamış olsa, mahall-i havâdis olmak lâzım gelir; bu ise tenzîhe mugāyirdir" Düşünmezler ki, Zât-ı Hak ile bu âlem-i sûret arasında her vecih ile gayriyet olsa, hadleri birbirinden ayrı iki vücûd olmak lâzım gelir ve "Zât-ı Hak hudûdu şuraya ve eşyânın hudûdu ise buraya kadardır" diye hüküm etmek îcâb eder; ve Hakk'ın vücudunun tahdîdi ise, şenâat ve kabâhat olur. Binâenaleyh bu âlem-i sûretin hâdis olan cüz'lerinden her biri böyle bağladığı için bu şenâatin farkında olmazlar. Bu bağ sebebiyle bunlar vücûd-i kadîmi anlamadıkları gibi, vücûd-i hâdisin hakikatini de idrâk edememişlerdir. Fakat âriflerin indinde bu âlem-i sûret vücûd-i hakîkî denizinin köpüğü mesâbesinde olduğundan onların nazarı köpüğe değil denizedir.

4308. Biri üzerine şükürdür, diğeri üzerine zehir gibidir; ve biri üzerine lütuftur ve diğeri üzerine kahır gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4308. Biri üzerine şükürdür, diğeri üzerine zehir gibidir; ve biri üzerine lütuftur ve diğeri üzerine kahır gibidir.

Ve bu suret âleminin her bir parçası, arifler üzerine şükür gibi zevk verir; çünkü onlar Hakk'ın varlığından başka bir şey görmezler. "Denizin dalgası ve köpüğü denizdir" derler; ve ehl-i hicap (perde ehli, hakikati göremeyenler) olan diğer bir topluluk üzerine de zehir gibidir. Çünkü onların bakış açısında bu eşya, Hakk'ın gayrı olan bağımsız bir varlıktır. İlk topluluk üzerine her bir suretin parçası, Hakk'ın bir tecellisi (ortaya çıkışı) olduğundan, lütfun ta kendisidir; ve ikinci topluluk üzerine de Hakk'ın gayrı tarafından vurulan bir darbe olarak kabul edildiği için kahır gibidir.

Ve bu sûret âleminin her bir cüz'ü ârifler üzerine şükür gibi zevk verir; zîrâ onlar Hakk'ın varlığının gayrı bir şey görmezler. "Denizin dalgası ve köpüğü denizdir" derler; ve ehl-i hicâb olan diğer bir tâife üzerine de zehir gibidir. Çünkü onların nazarında bu eşya Hakk'ın gayrı olan bir vücûd-i müstakildir. Evvelki tâife üzerine her bir sûretin cüz'ü bir tecellî-i Hak olduğundan ayn-ı lutufdur; ve ikinci tâife üzerine de Hakk'ın gayrı tarafından vurulan bir darbe telakkî olunduğu için kahır gibidir.

4309. Her bir cemâd peygamber üzerine efsane söyleyicidir. Ka'be hacıya şâhid ve söz isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4309. Her bir cansız varlık peygamber üzerine efsane söyleyicidir. Kâbe hacıya şahit ve söz isteyicidir.

Her bir cansız varlık, peygambere efsane ve macera söyleyicidir. Nasıl ki 1. ciltte "Sütûn-i Hannâne" kıssasında direğin konuşması ve Ebû Cehl'in elindeki taş parçalarının Resûl-i Ekrem hazretlerinin peygamberliğine şahitliği geçti. Ve Kâbe, hacının haccına şahitlik edicidir ve bu şahitliği yerine getirmek için Hak'tan söz isteyicidir; ve bunların sözlerini ruhanîyet âleminde bulunan peygamberler ve evliyalar işitirler. Maddî âlemde boğulmuş olanlar ise, müminlerden iseler tevil ederler ve inkârcılardan iseler inkâr ederler. Nasıl ki 3. cildin 468 numaralı beytinde [yani "Cihanın parçalarının zikri ve tesbihleri göğe bir gürültü düşürdü"] ve 1018 numaralı beytinde dahi [yani "Cansızlıktan canlar âlemine gidiniz. Âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz!"] buyrulmuş idi. Oradaki tercüme ve açıklamalara başvurulsun.

Her bir cemâd, peygambere efsâne ve sergüzeşt söyleyicidir. Nitekim 1. cildde "Sütûn-i Hannâne" kıssasında direğin tekellümü ve Ebû Cehl'in elindeki taş parçalarının Resûl-i Ekrem hazretlerinin nübüvvetine şehadeti geçti. Ve Ka'be hacının haccına şehadet edici ve bu şehadeti îfâ için Hak'tan söz isteyicidir; ve bunların sözlerini rûhâniyet âleminde bulunan enbiyâ ve evliyâ işitirler. Cismâniyet âleminde müstağrak olanlar ise, mü'minlerden ise te'vil ederler ve münkirlerden ise inkâr ederler. Nitekim 3. cildin 468 numaralı beytinde [ya'nî "Eczâ-yı cihânın zikir ذکر و تسبیحات اجزای جهان . غلغلی افکند اندر آسمان ve tesbihleri göğe bir gulgule düşürdü"] ve 1018 numaralı beytinde dahi [ya'nî “Cemâdlıktan canlar âlemine از جمادی عالم جانها روید. غلغل اجزای عالم بشنوید gidiniz. Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!”] buyurulmuş idi. Oradaki tercüme ve îzâhâta müracaat olunsun.

4310. Mescid dahi "O bana uzak yerden geldi" diye musallî üzerine şâhid geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4310. Mescit dahi "O bana uzak yerden geldi" diye namaz kılan kişi üzerine şahit geldi.

Cansız olan mescit dahi "Ey Rabbim! Sana ibadet etmek için o kulun bana uzak yoldan geldi" diye namaz kılan kimse üzerine ilahi katında şahit geldi. Ey kişi! Eğer "Cansız varlık söz söyler mi?" diye itiraz edersen, bu itiraz senin cismaniyet âlemi (maddî dünya) içinde hapsolmuş kalmandan dolayıdır. Eğer bu cisimden kurtulup ruhanîlik âlemine girmiş olsaydın, bunun hakikat olduğunu görürdün.

Cemâd olan mescid dahi "Yâ Rab! sana ibâdet etmek için o kulun bana uzak yoldan geldi" diye namaz kılan kimse üzerine ind-i ilâhîde şâhid geldi. Ey kimse! Eğer "Cemâd söz söyler mi?" diye i'tirâz edersen, bu i'tirâz senin cismâniyet âlemi içinde mahbûs kalmandan dolayıdır. Eğer bu cisimden kurtulup rûhâniyet âlemine girmiş olsa idin, bunun hakikat olduğunu görür idin.

4311. Halîl üzerine ateş çiçek ve fesleğen ve güldür. Nemrûdlular üzerine ölüm ve derddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4311. Halîl üzerine ateş çiçek ve fesleğen ve güldür. Nemrûdlular üzerine ölüm ve derddir.

Bu sûret âlemi ateşi, İbrâhîm Halîl (a.s.) üzerine güzel kokulu çiçek, fesleğen ve gül hâlinde ortaya çıktı. Fakat maddî âlemde hapsolmuş olan Nemrûd'a tâbi olanlar üzerine de yakıcı ateş, ölüm ve dert oldu. Bu sebeple bu cansız varlıklar âlemi, ruhanî olan kimseye ruhanîliği ile, cismanî olana da cismanîliği ile görünür. Ruhanî olan kimse cismanîlik âleminden geçtiği için, cismanîliğin ve cismanî olanın hâlinden anlar. Ama cismanî olan, ruhanîlik âleminden habersiz olduğu için ruhanîlerin hâlinden anlayamaz, inkâr eder.

Bu âlem-i sûret ateşi İbrâhîm Halîl (a.s.) üzerine güzel kokulu çiçek ve fesleğen ve gül hâlinde zâhir oldu. Fakat cismâniyet âleminde mahbûs olan Nemrûd'a tâbi' olanlar üzerine de yakıcı ateş ve ölüm ve derd oldu. Binâenaleyh bu âlem-i cemâd rûhânî olan kimseye rûhâniyeti ve cismânîye de cismâniyeti ile zâhir olur. Rûhânî olan kimse cismâniyet âleminden geçtiği için, cismâniyetin ve cismânînin hâlinden anlar. Amma cismânî rûhâniyet âleminden bîhaber olduğu için rûhânîlerin hâlinden anlayamaz, inkâr eder.

4312. Ey hasen! Bunu def'alarca söyledik; onun beyanından ben tok olmadım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4312. Ey güzel insan! Bunu defalarca söyledik; onun açıklamasından ben bıkmadım.

"Ey güzel insan!" ifadesi, özellik itibarıyla bu Mesnevî'de muhatap olan Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerine ve genellik itibarıyla himmeti yüce olan sâliklere hitaptır. Yani, biz bu cansız varlıkların konuşmasına ve ruhtan gelen sözün etkili olduğuna ve nefisten gelen sözün etkisi olmadığına dair olan sözleri bu Mesnevî'de defalarca söyledik. Fakat bu anlamları farklı ifadelerle söylemekten doymadım.

“Ey hasen!” ta'bîri husûsiyet i'tibariyle bu Mesnevî'te muhâtab olan Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerine ve umûmiyet i'tibâriyle himmeti âlî olan sâliklere hitâbdır. Ya'nî, biz bu cemâdâtın tekellümüne ve rûhtan gelen sözün müessir olduğuna ve nefisten gelen sözün te'sîri olmadığına dair olan sözleri bu Mesnevî'de def'alar ile söyledik. Fakat bu ma'nâları ibârât-ı muhtelife ile söylemekten doymadım.

4313. Sen solmayı def' için def'alarca ekmek yedin. Bu yine o ekmektir; niçin melûl olmazsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4313. Sen solmayı defetmek için defalarca ekmek yedin. Bu yine o ekmektir; niçin melül olmazsın?

"Zübûl", solmak demektir. Yani, "Tekrar insana usanç vermez mi?" diye itiraz edersen, cevaben derim ki: "Sen cisminin ve benzin sararıp solmasını defetmek için birçok defalar ekmek ve yemek yedin; şimdi bu yediğin ekmek yine o evvelki yediğin ekmektir. Bundan niçin melül olmazsın ve bıkmazsın?"

"Zübûl", solmak (Ahten). Ya'nî, "Tekrâr insana usanç vermez mi?" diye i'tirâz edersen, cevâben derim ki: "Sen cisminin ve benzinin sararıp solmasını def' için birçok def'alar ekmek ve taâm yedin; şimdi bu yediğin ekmek yine o evvelki yediğin ekmektir. Bundan niçin melûl olmazsın ve bıkmazsın?"

4314. İ'tidâlden dolayı sana yeni bir açlık erişir ki, ondan tuhme ve melâl yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4314. Denge sebebiyle sana yeni bir açlık gelir ki, ondan tokluk ve bıkkınlık yanar.

"Tuhme", mide dolgunluğu demektir. Yani, bıkmamanın sebebi şudur ki: Mizacın dengede ve sağlığın yerinde olduğu için sana yeni bir açlık gelir ki, bu açlık sebebiyle o önceki mide dolgunluğu ve bıkkınlık yanar ve yok olur ve tekrar o önceki yediğin ekmeğe iştah gelir.

"Tuhme", imtilâ, mi'de dolgunluğu demektir. Ya'nî, usanmamanın sebebi budur ki: Mizâcın i'tidâlde ve sıhhatin yerinde olduğu için sana yeni bir açlık gelir ki, bu açlıktan dolayı o evvelki mi'de dolgunluğu ve usanmak yanar ve zâil olur ve tekrar o evvelki yediğin ekmeğe iştihâ gelir.

4315. Her kime ki, açlık derdi nakd oldu, onun cüz'ünün cüz'üne yeni olmak akd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4315. Her kime ki, açlık derdi hazır oldu, onun cüz'ünün cüz'üne yeni olmak bağlandı.

"Nakd", "hazır etmek" anlamındadır (Müntehabü'l-Lügāt). "Cüz'ünün cüz'ü"nden kasıt, dış kulaktır. Çünkü ruhun cüz'ü cisimdir; ve cismin cüz'ü de dinleme hususunda dış kulaktır. Bu sebeple dış kulak, cüz'ün cüz'ü olmuş olur. Yani, her kim için ilahi hakikatlere ve bilgilere açlık derdi hazır oldu ise, o evvelden söylenmiş olan sözlerin yeni olması, onun dış kulağına bağ ve küpe oldu.

"Nakd", "âmâde kerden", hâzır etmek manâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). "Cüz'ünün cüz'ü"nden murâd, zâhirî kulaktır. Zîrâ rûhun cüz'ü cisimdir; ve cismin cüz'ü de dinlemek husûsunda zâhirî kulaktır. Binâenaleyh zâhirî kulak, cüz'ün cüz'ü olmuş olur. Ya'nî, her kim için hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye açlık derdi hâzır oldu ise, o evvelden söylenmiş olan sözlerin yeni olması, onun zâhirî kulağına bağ ve küpe oldu.

4316. Lezzet açlıktandır, yeni nuklden değildir. Açlık ile arpa ekmeği şekerden iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4316. Lezzet açlıktandır, yeni mezeden değildir. Açlık ile arpa ekmeği şekerden iyidir.

"Nukl", içki esnasında yenilen meze demektir. Burada maddî âlemin sarhoşluğu esnasında yenilen gıda anlamından kinayedir. Yani, lezzet açlıktandır, ele geçen yeni gıdadan değildir. Çünkü açlık olunca arpa ekmeği bile şekerden daha tatlı gelir. Bunun gibi, eğer bir kimsenin içinde Allah dostlarının hakikatlerine ve ilimlerine vâkıf olma açlığı olursa, ledün ilimlerinin (Allah katından gelen ilimler) birtakım inceliklerinden vazgeçilse bile, pek başlangıç seviyesindeki bazı bilgiler bile ne kadar tekrar olunsa tatlı gelir.

"Nukl", içki esnâsında yenilen meze demektir. Burada cismâniyet âleminin sarhoşluğu esnâsında yenilen gıda ma'nâsıdan kinâyedir. Ya'nî, lezzet açlıktandır, ele geçen yeni gıdâdan değildir. Zîrâ açlık olunca arpa ekmeği bile şekerden daha tatlı gelir. Bunun gibi, eğer bir kimsenin içinde ehlullâhın hakāyık ve maârifine vukūf açlığı olursa, ulûm-i ledünniyyenin birtakım dekāyıkından sarf-ı nazar, pek ibtidâî olan ba'zı ma'lûmâtı bile ne kadar tekrâr olunsa tatlı gelir.

4317. Böyle olunca usanmak açsızlıktan ve tamamen hazımsızlıktandır, kelamın tekrarından değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4317. Böyle olunca usanmak açsızlıktan ve tamamen hazımsızlıktandır, kelamın tekrarından değildir.

Yani, mademki lezzet açlıktır, bu sebeple usanmak aç olmamaktandır; ve evvelce dinlenilmiş olan marifetleri (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatleri tamamen hazmedememiş olmaktandır. Yoksa kelamın tekrarından değildir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn arasındaki olay ve diğer olaylar çeşitli surelerde, çeşitli ifadeler ile tekrar tekrar beyan buyurulmuştur. Münkirler, kendi yatkınlıklarının darlığından ve kısa görüşlerinden dolayı "tekrar insana usanç verir" diye itiraz ederler. Keskin görüşlü olanlar ise, bu tekrarlar içinde belagat ve birçok yeni yeni rumuzlar (işaretler) ve keşifler görürler. Çünkü hakikatte tecellide (ortaya çıkışta) tekrar yoktur ve bir kelamın aynen bile tekrarı belagate ve fesahate (açık ve güzel konuşmaya) aykırı değildir. Nasıl ki sıradan konuşmalarda bile bir mesele hakkında birisini ikna etmek için "Filan zamanda şu hal böyle oldu, bunu filan ve filan da nasıl etti? Bu da mı yalandır? Ve aynı şekilde filan ve filan bu hali gördüklerini birtakım kimseler karşısında alenen ve ayrıntılı olarak söylediler; bu da mı yalandır?" denir; ve "bu da mı yalan?" sözleri aynen tekrar olunur.

Ya'nî, mâdemki lezzet açlıktır, binâenaleyh usanmak aç olmamaktandır; ve evvelce dinlenilmiş olan maârif ve hakāyıkı tamâmen hazm edememiş ol- maktandır. Yoksa kelâmın tekrarından değildir. Binâenaleyh Kur'ân-ı Ke- rîm'de Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn arasındaki vak'a ve hâdisât-ı sâire muhtelif sû- relerde, muhtelif ibâreler ile mükerreren beyân buyurulmuştur. Münkirler havsala-i isti'dâdlarının darlığından ve kısa nazarlarından dolayı "tekrar in- sana usanç verir" diye i'tirâz ederler. Keskin nazarlı olanlar ise, bu tekrarlar içinde belâgat ve birçok yeni yeni rumûzât ve küşüfat görürler. Zîrâ hakikat- te tecellîde tekrar yoktur ve bir kelâmın aynen bile tekrârı belâgata ve fesâ- hata muhâlif değildir. Nitekim mükâlemât-ı âdiyede bile bir mes'ele hakkın- da birisini iknâ' için "Filân zamanda şu hâl böyle oldu, bunu filân ve filân da nasıl etti? Bu da mı yalandır? Ve kezâ filân ve filân bu hâli gördüklerini bir- takım kimseler muvâcehesinde alenen ve tafsílen söylediler; bu da mı yalan- dır? denir; ve "bu da mı yalan?" sözleri aynen tekrâr olunur.

4318. Niçin sana dükkândan ve mekîsten ve adam aldatmakta kıyl u kālden usanmak gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4318. Niçin sana dükkândan ve mekîsten (gümrükçüden) ve adam aldatmakta kıyl u kālden (dedikodudan) usanmak gelmez.

"Meks", çarşıda ve pazarda satılan eşyadan ve yolda ve şehir başlarında alınan harac ve vergi demektir. Yani "oktruva resmi" demek olur. "Mekîs", bu işle meşgul olan kişidir. Yani, tekrardan usanmamanın birçok görünen örnekleri vardır. Örneğin "Sana niçin dükkândaki alım satım işleminden ve gümrükçü olmaktan ve adam aldatma konusunda birçok çene çalıp dedikodu yapmaktan usanmak gelmiyor? Halbuki bunlar senin her gün tekrar tekrar yaptığın işlerdir!"

"Meks", çarşıda ve pazarda satılan eşyâdan ve yolda ve şehir başlarında alınan harac ve vergi. Ya'nî "oktruva (اوقترووا) resmi" demek olur. "Mekîs", bu işle meşgül olan. Ya'nî, tekrardan usanmamanın birçok zâhirî misâlleri vardır. Meselâ "Sana niçin dükkândaki alım satım muâmelesinden ve mekîs olmaktan ve adam aldatmak husûsunda birçok çene çalıp dedikodu yapmak- tan usanmak gelmiyor? Halbuki bunlar senin her gün tekrar tekrar yaptığın işlerdir!"

4319. Niçin sana altmış sene gıybetten ve adamların etini yemekten, ondan tokluk gelmedi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4319. Sana niçin altmış sene gıybetten ve insanların etini yemekten tokluk gelmedi?

Aynı şekilde sana niçin insanları çekiştirmekten ve insanların etini yemekten altmış yıldan beri tokluk gelmedi? "İnsanların etini yemek" ifadesi, gıybet sözünün açıklamasıdır. Nasıl ki Hucurat Suresi'nde, وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا (Hucurât, 49/12) yani "Birbirinizi çekiştirmeyiniz; sizden biriniz ölmüş olan kardeşinin etini yemeyi sever mi?" kutsal ayetinde, bir kimseyi gıyabında çekiştirmek ve aleyhinde söz söylemek, onun ölmüş olan bedeninin etini yemek derecesinde gösterilmiştir.

Ve kezâ sana niçin adam çekiştirmekten ve adamların etini yemekten altmış yıldan beri tokluk gelmedi? "Adamların etini yemek" ta'bîri gıybet sözünün tefsîridir. Nitekim sûre-i Hucurat'ta وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا (Hucurât, 49/12) ya'nî "Birbirinizi çekiştirmeyiniz; sizden biriniz ölmüş olan kardeşinin etini yemeyi sever mi?" âyet-i kerîmesinde bir kimseyi gıyâbında çekiştirmek ve aleyhinde söz söylemek onun ölmüş olan cisminin etini yemek mesâbesinde gösterilmiştir.

4320. Şulle avlamakta medihler söylemişsin; melûl değilsin; def'alarca açılmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4320. Put avlamakta övgüler söylemişsin; üzgün değilsin; defalarca açılmışsın.

"Şulle", put ve putperest; ve "şelle", kadınların ferci (Gıyâsü'l-Lügat). Burada maşuktan kinaye olarak "put" anlamına gelmesi uygundur. Yani, sevdiğin maşukunu avlamak ve onu kendine meylettirmek için birçok şiirde ve gazelde övgüler söyledin; bundan usanmadın, defalarca tekrar ettiğin hâlde bu övgülerden gönlün gül gibi açıldı ve ferahladı. Hind nüshalarında metne eklenen Sultan Veled hazretlerinin şu beyti bu anlamı doğrular:

"Sen bir fahişenin aşkından usanmaksızın şiirler söyledin, sen gül gibi açıldın."

"Şulle", put ve-putperest; ve "şelle", kadınların ferci (Gıyâsü'l-Lügat). Burada ma'şûktan kinâye olarak "put" ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'nî, sevdiğin ma'şûkanı avlamak için ve onu kendine meyil ettirmek için birçok şiirlerde ve gazellerde medihler söyledin; bundan usanmadın, def'alarca tekrâr ettiğin hâlde bu medihlerden gönlün gül gibi açıldı ve ferahlandı. Hind nüshalarında metine ilâve olunan Sultân Veled hazretlerinin şu beyti bu ma'nâyı te'yîd eder:

"Sen bir fahişenin aşkından usanmaksızın şiirler söyledin, sen gül gibi açıldın."

4321. Son def'a onu sûzân ve çâlâk olarak evvelki def'adan yüz def'a daha harâretli söylersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4321. Son defa onu yakıcı ve çevik olarak evvelki defadan yüz defa daha hararetli söylersin.

Yani, maşukanın övgüsü hakkında evvelce söylediğin o şiirleri ve gazelleri, son defa söylediğin zaman, yakıcı ve çevik olarak evvelki defadan daha hararetli söylersin ve tekrarından hiç usanmazsın.

Ya'nî, ma'şûkanın medhi hakkında evvelce söylediğin o şiirleri ve gazelleri, son def'a söylediğin vakit, yanıcı ve çâlâk olarak evvelki def'adan daha harâretli söylersin ve tekrârından hiç usanmazsın.

4322. Derd, eski ilacı yeni yapar. Derd her melûllük dalını kat' eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4322. Dert, eski ilacı yeni yapar. Dert her usanma dalını keser.

"Hav" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "kesmek ve koparmak" demektir. "Hav kerden", kesmek demek olur. Yani, örneğin insanın bir derdi ve elemi olur ve onu gidermek için bir ilaç kullanır, o elem geçer. Doğal olarak ilacı da bırakır. Fakat o elem ve dert yine geldiği zaman, yine o eski ilacı kullanır. Böylece o eski ilaç o derde yeni bir çare olur; ve o eski ilacı kullanmaktan bıkmaz. Bunun gibi, bir kimsede hakikatleri ve ilâhî bilgileri öğrenme derdi olursa, ne kadar tekrar edilmiş olsa usanmaz. Bu sebeple dert her türlü usanmanın ve bıkmanın dalını budağını keser koparır.

"Hav", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kesmek ve koparmak" demektir. "Hav kerden", kat' etmek demek olur. Ya'nî, meselâ insanın bir derdi ve elemi olur ve onu def' için bir ilâç kullanır, o elem geçer. Bittabi' ilacı da bırakır. Fakat o elem ve derd yine geldiği vakit, yine o eski ilacı kullanır. Böy- lece o eski ilâç o derde yeni bir çâre olur; ve o eski ilacı kullanmaktan bıkmaz. Bunun gibi, bir kimsede hakāyık ve maârifi öğrenmek derdi olursa, ne kadar tekrar edilmiş olsa usanmaz. Binâenaleyh derd her nevi' usanmanın ve bıkmanın dalını budağını keser koparır.

4323. Yeni edici olan kimya derdlerdir. Derd kalkan o tarafta usanmaklık nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4323. Yeni edici olan kimya dertlerdir. Dert kalkan o tarafta usanmaklık nerede?

Eskiyi yeni yapan kimya, insanda olan dertler ve iştiyaklardır. Bir şey hakkında dert ve iştiyak ortaya çıkan o kalp tarafında usanmaklık olur mu?

Eskiyi yeni yapan kimyâ, insanda olan derdler ve iştiyaklardır. Bir şey hakkında derd ve iştiyâk peyda olan o kalb tarafında usanmaklık olur mu?

4324. Sen sakın usanmaklıktan soğuk âh vurma! Derd iste ve derd iste, derd, derd!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4324. Sakın usanmaktan dolayı soğuk ah çekme! Derd iste ve derd iste, derd, derd!..

Ey Hakk Yolcusu! Sakın sen Allah dostlarının tekrar tekrar açıkladığı ilâhî bilgilere ve hakikatlere (maârif ve hakāyık) usanmaktan dolayı soğuk ve nefse ait olan ahı çekme! Eğer böyle bir usanma hâli gelirse, Yüce Allah'tan o ledünnî ilimlere (ulûm-i ledünniyye) karşı derd ve iştiyak iste ve bu derd ve iştiyakı istemekte ve niyaz etmekte ısrarcı ol!

Ey sâlik! Sakın sen evliyâullâhın tekrâr ve tekrar beyân ettiği maârif ve hakāyıktan usanmaktan dolayı soğuk ve nefsânî olan âhı çekme! Eğer böyle bir usanma hâli gelirse, cenâb-ı Hak'tan o ulûm-i ledünniyyeye derd ve iştiyâk iste ve bu derd ve iştiyâkı istemekte ve niyâz etmekte musır ol!

4325. Faidesiz dermanlar derdin hâdi'leridir. Yol vuruculardır. Baç resminin altın alıcılarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4325. Faydasız dermanlar derdin aldatıcılarıdır. Yol kesicilerdir. Haraç vergisinin altın alıcılarıdır.

"Jâj", tohumsuz biten bir çeşit tatsız ottur; deve ne kadar çiğnese ağzında yumuşamaz. Bu sebeple zevksiz söz söylemeye "jâj hâyîden", "jâj çiğnemek" derler. Burada kastedilen, "tesirsiz ve faydasız" demektir. "Hâdi", aldatıcı; "bâj", haraç vergisi, yani "toprak bastı vergisi" demektir. Yani ey Hakk Yolcusu! Eğer sende evliyanın marifetlerine karşı dert ve iştiyak varsa, sakın düzenbazlara ve yalancı şeyhlere gitme! Çünkü onların derman ve çare gibi görünen tesirsiz ve faydasız sözleri sendeki derde ve iştiyaka karşı aldatıcıdır. O düzenbazlar yol kesicilerdir. Tüccarlardan toprak bastı vergisi için altın alanlar gibidirler. Sendeki iştiyakın nurunu ve hararetini alırlar.

“Jâj”, tohumsuz biten bir nevi' tatsız ottur; deve ne kadar çiğnese ağzında yumuşamaz. Bu i'tibâr ile zevksiz söz söylemeye “jâj hâyîden”, “jâj çiğnemek" derler. Burada murâd, "te'sîrsiz ve fâidesiz" demektir. “Hâdi", aldatıcı; "bâj", baç resmi, ya'nî "toprak bastı resmi" demektir. Ya'nî ey sâlik! Eğer sende maârif-i evliyâya karşı derd ve iştiyâk varsa, sakın müzevvirlere ve yalancı şeyhlere gitme! Zîrâ onların dermân ve çâre gibi görünen te'sîrsiz ve fâidesiz sözleri sendeki derde ve iştiyâka karşı aldatıcıdır. O müzevvirler yol vuruculardır. Tâcirlerden toprak bastı resmi için altın alıcılar gibidirler. Sendeki iştiyakın nûrunu ve harâretini alırlar.

4326. İçmek vaktinde her ne kadar bir acı su, soğuk ve latîf görünür ise de, susuzluğun çaresi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4326. İçme anında her ne kadar bir acı su, soğuk ve latîf (hoş, güzel) görünse de, susuzluğun çaresi değildir.

"Ataş", susuzluk (Ahter). Yani, acı su, içerken her ne kadar soğuk ve latîf görünse de, susamış olan kimseyi kandırmazsa, hakikatlere ve ilahî bilgilere susamışlık da taklitçi ve hilekâr mürşitlerin acı su gibi olan sözleriyle giderilemez. Her ne kadar onların görünüşte terimlerle dolu ve süslü sözleri dinlendiği zaman, hoş ve latîf görünse de, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sözleri gibi kalbe manevî bir etki bırakamaz.

"Ataş", susuzluk (Ahter). Ya'nî, acı su, içerken her ne kadar soğuk ve latîf görünür [ise de,] susamış olan kimseyi kandırmazsa, hakāyık ve maârife susamışlık dahi mukallid ve müzevvir mürşidlerin acı su gibi olan sözleriyle mündefi' olmaz. Her ne kadar onların zâhirde mustalah ve süslü sözleri dinlenildiği vakit, hoş ve latîf görünür ise de, insân-ı kâmilin sözleri gibi kalbe bir te'sîr-i ma'nevî ilkā edemez.

4327. Fakat hâdî' oldu ve yüz yeşillik bitirici olan bir tatlı sudan men' edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4327. Fakat hidayet edici oldu ve yüz yeşillik bitirici olan bir tatlı sudan men edici oldu.

Fakat ne yazık ki, bu acı su hükmündeki müzevvirlerin (gerçeği saptıranların) sözleri, hakikat talep edenleri aldatıcı oldu ve kalplerde birçok ilahi marifet (Allah'ı bilme) yeşilliklerini bitiren insân-ı kâmilin tatlı su hükmündeki sözlerini aramaya engel oldu. Çünkü talep edenler onların dış görünüşlerine bakıp kâmil zannettiler.

Fakat ne çâre ki, bu acı su mesâbesindeki müzevvirlerin sözleri tâlib-i hakîkat olanları aldatıcı oldu ve kalblerde birçok maârif-i ilâhiyye yeşilliklerini bitiren insân-ı kâmilin tatlı su mesâbesindeki kelâmlarını aramaya mâni' oldu. Zîrâ tâlibler onların sûret-i zâhirelerine bakıp kâmil zannettiler.

4328. Böylece her bir kalp altın, her nerede latîf altın varsa, tanımaktan men' edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4328. Böylece her bir kalp altın, her nerede latîf altın varsa, tanımaktan men' edicidir.

Nasıl ki her bir kalp altın, her nerede latîf ve hâlis altın varsa, onları tanımaya ve ayırt etmeye engeldir. Çünkü kalp altının görüneni, hâlis altınla beraberlik iddiasında bulunup aldatır.

Nitekim her bir kalp altın, her nerede latîf ve hâlis altın varsa, onları tanımaya ve ayırt etmeye mâni'dir. Zîrâ kalp altının zâhiri hâlis altınla beraberlik da'vâ edip aldatır.

4329. "Ey mürîd! Senin muradın benim, al!" diye senin ayağını ve kanadını tezvîr ile kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4329. "Ey mürid! Senin muradın benim, al!" diye senin ayağını ve kanadını hile ile kesti.

O hilekâr ve yalancı mürşid, "Ey hakikate vâkıf olmayı isteyen talip! Senin muradın ve aradığın insân-ı kâmil benim, al!" diye sana insân-ı kâmillerden çaldığı sözleri söyler ve senin gayretinin ayağını ve kanadını bu hile ve yalan sözler ile keser. Bu yalancı şeyhler hakkında 3. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beytine kadar birtakım açıklamalar geçmiştir.

O müzevvir ve yalancı mürşid, "Ey hakikate vukūfu murâd eden tâlib! Senin murâdın ve aradığın insân-ı kâmil benim, al!" diye sana kâmillerden çaldığı sözleri söyler ve senin himmetinin ayağını ve kanadını bu tezvîr ve yalan sözler ile keser. Bu yalancı şeyhler hakkında 3. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beytine kadar birtakım beyânât geçmiştir.

4330. "Senin derdini toplarım" dedi. Halbuki o derd idi. Zâhirde her ne kadar gül ise de, diken idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4330. "Senin derdini toplarım" dedi. Aksine o dert idi. Görünen o ki her ne kadar gül ise de, diken idi.

O hilekâr sana der ki: "Ben senin derdini ve perişan olan kalbini toplarım ve seni makam-ı cem'e (birlik makamına) getirip kâmiller sırasına dâhil ederim." Aksine o biçarenin kendisi dert idi ve kalben perişan idi. Görünen o ki her ne kadar kıyafeti ve süslü sözleri ile gül gibi hoş görünür ise de, bâtını ve iç yüzü diken gibi idi; ve kalbi her birisi bir diken gibi olan nefsanî sıfatlar ile dolu idi.

O müzevvir sana der ki: "Ben senin derdini ve perîşân olan kalbini toplarım ve seni makām-ı cem'e getirip kâmiller sırasına idhâl ederim." Halbuki o bîçârenin kendisi derd idi ve kalben perîşân idi. Zâhirde her ne kadar kıyafeti ve süslü sözleri ile gül gibi hoş görünür ise de, bâtını ve iç yüzü diken gibi idi; ve kalbi her birisi bir diken gibi olan nefsânî sıfatlar ile dolu idi.

4331. Git, yalancı dermandan kaç, tâ ki senin derdin musib ve müşk eleyici olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4331. Git, yalancı dermandan kaç, tâ ki senin derdin isabetli ve zorlukları eleyen olsun!

Ey hakikat talep edeni! Git, derdine karşı yalancı derman olan bu hilekârdan kaç! Tâ ki derdin, hakiki derman olan bir insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) isabet edici ve misk değerinde olan ilahi ilimleri ve marifetleri taklitçi sözlerden eleyip ayırt edici olsun!

Ey tâlib-i hakikat! Git, derdine karşı yalancı derman olan bu müzevvirden kaç! Tâ ki derdin, hakîkî derman olan bir insân-ı kâmile isâbet edici ve müşk mesâbesinde olan ulûm ve maârif-i ilâhiyyeyi taklîdî sözlerden eleyip tefrîk edici olsun!

## Polisin kendi rü'yâsını fakîr olan garîbe söylemesi ve onun evinde olan hazînenin nişanını da vermesi

4332. Dedi: "Hırsız değilsin ve fâsık değilsin; iyi adamsın, fakat bön ve ahmaksın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4332. Dedi: "Hırsız değilsin ve fâsık değilsin; iyi adamsın, fakat bön ve ahmaksın!"

Polis, miras yiyicinin doğru sözlerine ikna olup ona dedi ki: "Evet, sen hırsız değilsin, günah işlemekle de meşgul değilsin; iyi bir adamsın, fakat bön ve saf ve ahmaksın!"

Polis, mîrâsyedinin doğru sözlerine kâni' olup ona dedi ki: "Evet, sen hırsız değilsin, fisk ile de meşgül değilsin; iyi bir adamsın, fakat bön ve sâde-dil ve ahmaksın!"

4333. "Rüya hayali üzerine bu kadar yol edersin, senin aklın için bir tesû parlaklığı yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4333. "Rüya hayali üzerine bu kadar yol gidersin, senin aklın için bir tesû parlaklığı yoktur."

"Tesû", dört arpa ağırlığındaki gümüşten yapılmış, eski zamanlarda kullanılan bir paradır. Mirasyedinin aklının parlaklığı, elden ele dolaşarak kararmış olan tesûnun parlaklığına benzetilmiştir. Yani, senin ahmaklığının eseri budur ki, rüyada gördüğün bir hayal üzerine Bağdat'tan kalkıp Mısır'a kadar olan yolları kat ederek geldin. Bu sebeple senin aklında bir tesûnun parlaklığı kadar bir parlaklık yoktur. Aklın parlaklığı hakkındaki farklılık 5. cildin 460 ve 461 ve 462 numaralı beyitlerinde açıklanmıştır.

"Tesû", dört arpa ağırlığındaki gümüşten yapılmış eski zamanlarda kullanılan bir paradır. Mîrâsyedinin aklının parlaklığı, elden ele dolaşarak kararmış olan tesûnun parlaklığına teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, senin ahmaklığının eseri budur ki, rü'yâda gördüğün bir hayâl üzerine Bağdâd'dan kalkıp Mısır'a kadar olan yolları kat' ederek geldin. Binâenaleyh senin aklında bir tesûnun parlaklığı kadar bir parlaklık yoktur. Aklın parlaklığı hakkındaki tefâvüt 5. cildin 460 ve 461 ve 462 numaralı beyitlerinde beyân buyurulmuştur.

4334. Ben defalarca "Bağdad'da müstetir bir defîne vardır" diye müstemirren rüya gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4334. Ben defalarca "Bağdat'ta gizli bir define vardır" diye sürekli rüya gördüm.

"Ben kaç defa "Bağdat'ta gizli ve gömülü bir define vardır" diye birbiri ardına rüya gördüm ve bu defineyi defalarca bana rüyada haber verdiler ve dediler ki:"

"Ben kaç defa "Bağdad'da müstetir ve medfûn bir defîne vardır" diye birbiri arkasına rü'yâ gördüm ve bu defîneyi bi'd-defaât bana rü'yâda haber verdiler ve dediler ki:"

4335. "Filân tarafta ve filân mahallede medfûndur." Halbuki o, bu hazînin mahallesinin adı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4335. "Falan yörede ve falan mahallede gömülüdür." Halbuki o, bu hazinenin mahallesinin adı idi.

"O define Bağdat'ta falan yörede ve falan mahallede gömülüdür." Halbuki polise rüyasında söyledikleri mahalle ve yöre, bu üzgün mirasçının mahallesinin adı idi.

"O define Bağdad'da filân tarafta ve filân mahallede medfûndur." Halbuki polise rü'yâsında söyledikleri mahalle ve taraf bu mahzûn olan mîrâsyedinin mahallesinin adı idi.

4336. "Filânın evindedir; git, ara!" O düşman onun evinin adını ve onun adını söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4336. "Filanın evindedir; git, ara!" O düşman onun evinin adını ve onun adını söyledi.

Polis sözüne devam edip dedi ki: "Bana rüyada, o define filanın evindedir; git, ara!" dediler. Mirasyediye düşman olarak karşısına çıkıp dayak atan o polis, o mirasyedinin evinin adını ve kendinin adını söyledi.

Polis sözüne devâm edip dedi ki: "Bana rü'yâda, o defîne filânın evindedir; git, ara!" dediler. Mîrâsyediye düşman olarak karşısına çıkıp dayak atan o polis, o mîrâsyedinin evinin adını ve kendinin adını söyledi.

4337. "Ben bu rü'yâyı "Bağdad'da, ev içinde bir defîne vardır" diye def'alarca görmüşümdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4337. "Ben bu rüyayı "Bağdat'ta, evin içinde bir define vardır" diye defalarca görmüşümdür."

4338. "Ben bu hayâlden dolayı aslâ yerimden gitmedim. Sen bir rü'yâ ile melâlsiz geliyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4338. "Ben bu hayalden dolayı asla yerimden gitmedim. Sen bir rüya ile usanmadan geliyorsun."

"Ben defalarca gördüğüm bu rüya hayalinden dolayı sakin olduğum bu Mısır'dan asla Bağdat'a kadar gitmedim. Sen ise bir rüya ile hiç usanmayarak ve üşenmeyerek Bağdat'tan Mısır'a kadar geliyorsun."

"Ben def'alarla gördüğüm bu rü'yâ hayâlinden dolayı sâkin olduğum bu Mısır'dan aslâ Bağdâd'a kadar gitmedim. Sen ise bir rü'yâ ile hiç usanmaya- rak ve üşenmeyerek Bağdâd'dan Mısır'a kadar geliyorsun."

4339. Ahmağın rüyası onun aklına layıktır. Onun gibi kıymetsiz ve lâ-şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4339. Ahmağın rüyası onun aklına layıktır. Onun gibi kıymetsiz ve değersizdir.

Yukarıda birkaç yerde dahi açıklandığı üzere, rüya üç çeşittir. Biri "keşf-i mücerred"dir (saf keşif) ki, mutlak misal âleminden bu şehadet âlemine inecek olan bir suretin aynen görülmesidir. Bu rüya tabire muhtaç değildir. Rüyada görülen suret bu görünen âlemde aynen ve tamamen ortaya çıkar. Diğeri "keşf-i muhayyel"dir (hayalî keşif) ki, bu şehadet âleminde ortaya çıkacak olan bir suret, mutlak misal âleminde, manası bu görülen suretle ilişkili olan başka bir suret ile görünür. Örneğin süt içilir; bu şehadet âleminde ilim ile tabir olunur. Sütün manası ile ilmin manası arasındaki ilişki şudur: Süt çocukların eksik olan bedenlerinin büyümesine hizmet eder; ve ilim dahi eksik olan ruhların kemaline hizmet eder. İşte bu çeşit rüya böyle tabirlere muhtaç olur. Üçüncüsü, "hayâl-i mücerred"dir (saf hayal) ki, bu da uyanıklık halinde bu aşağı âlemin suretlerine olan alakaların ve muhabbetlerin şiddetine bağlı olarak dimağa yansıyan ve kalpte yer tutan o suretler hayallerinin uyku halinde görülmesinden ibarettir ki, hayâl-i mücerred olduklarından asla tabirleri yoktur. Bu şerefli beyitte beyan buyurulan rüya üçüncü çeşitten olan rüyadır. Çünkü aşağı âleme şiddetli bağlılık ve muhabbet, seraba ve köpüklere olan muhabbet ve alaka cinsinden olduğundan, hakikat ehli katında ahmaklıktır; ve aklı kâmil olan kimselerin rüyaları bu kısımdan olmaz. Aksine keşf-i mücerred ve keşf-i muhayyel kısmından olur. Yani bu aşağı âleme muhabbet eksik olan aklın işidir; ve aklı eksik olan kimse dahi ahmak olur ve böyle bir kimsenin Hak ehli katında kıymeti olmaz. Bu sebeple onun gördüğü rüya dahi bu eksik olan aklına layık bir rüya olup kendisi gibi kıymetsiz ve değersiz olur.

Yukarılarda birkaç yerde dahi îzâh olunduğu üzere, rü'yâ üç nevi'dir. Biri "keşf-i mücerred"dir ki, misâl-i mutlak âleminden bu âlem-i şehadete nüzûl edecek olan bir sûretin aynen müşâhedesidir. Bu rü'yâ ta'bîre muhtaç değil- dir. Rü'yâda görülen sûret bu âlem-i zâhirde aynen ve tamâmen zuhûr eder. Diğeri "keşf-i muhayyel"dir ki, bu âlem-i şehadette zâhir olacak olan bir sû- ret, misâl-i mutlak âleminde, ma'nâsı bu görülen sûretle münasebetdâr olan başka bir sûret ile görünür. Meselâ süt içilir; bu âlem-i şehadette ilim ile ta'bîr olunur. Sütün ma'nâsı ile ilmin ma'nâsı arasındaki münasebet budur ki: Süt çocukların nâkıs olan bedenlerinin neşv ü nemâsına hâdimdir; ve ilim dahi nâkıs olan rûhların kemâline hâdimdir. İşte bu nevi' rü'yâ böyle ta'bîrlere muhtaç olur. Üçüncüsü, “hayâl-i mücerred"dir ki, bu da uyanıklık hâlinde bu âlem-i süflînin sûretlerine olan alâkaların ve muhabbetlerin şiddetine mebnî dimâğa mün'akis olan ve kalbde yer tutan o sûretler hayâlâtının uyku hâlin- de görülmesinden ibârettir ki, hayâl-i mücerred olduklarından aslâ ta'bîrleri yoktur. Bu beyt-i şerîfte beyân buyurulan rü'yâ üçüncü nevi'den olan rü'yâ- dır. Zîrâ âlem-i süflîye şiddet-i irtibât ve muhabbet, serâba ve köpüklere olan muhabbet ve alâka kabîlinden olduğundan, ehl-i hakîkat indinde hamâkattir; ve akl-ı kâmil olan kimselerin rü'yâları bu kısımdan olmaz. Belki keşf-i mü- cerred ve keşf-i muhayyel kısmından olur. Ya'nî bu âlem-i süflîye muhabbet nâkıs olan aklın kârıdır; ve aklı nâkıs olan kimse dahi ahmak olur ve böyle bir kimsenin ehl-i Hak indinde kıymeti olmaz. Binâenaleyh onun gördüğü rü'yâ dahi bu nâkıs olan aklına lâyık bir rü'yâ olup kendisi gibi kıymetsiz ve lâ-şey olur.

4340. Kadınların rüyası aklın noksanından ve ruhun za'fından dolayı, er- keklerin rüyasından daha nâkıstır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4340. Kadınların rüyası, aklın eksikliğinden ve ruhun zayıflığından dolayı, erkeklerin rüyasından daha eksiktir.

Yani, kadınların akılları eksik ve ruhları zayıftır. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz, kadınların akılda ve dinde eksik olduklarını haber vermiştir. Çünkü onların bu aşağı dünyaya muhabbetleri ve ilgileri çoktur ve bu sebeple son derece süse ve modaya bağlıdırlar; ve ruhları zayıf olduğundan nefislerinin hazzına karşı metanetleri yoktur. Her şeyden çabuk etkilenirler. Metin görünenlerin dahi birçok hususta zaafları vardır. Bu sebeple onların rüyası dahi erkeklerin rüyasından daha eksik olur... Bin üç yüz küsur sene evvel Resûl-i Ekrem Efendimiz'in beyan buyurduğu bu hakikat, günümüzde "biyoloji = hayat bilimi" âlimlerinin en meşhurlarından Kember ile Grey isimlerindeki iki âlimin 1925 senesinde basılan İngilizce Text-Book of Anatomy & Physiology ismindeki eserlerinde "Kadınların beyni erkeklerin beyninden ortalama olarak 150 gram eksik olduğu ve hücre miktarının azlığı" beyan ve ispat olunmuştur ki, burada bünye oranının etkisi yoktur. Bu sebeple kadınları erkekler ile eşit tutanların biyoloji biliminin verdiği bu son kesin hükümden ibret almaları ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin hadis-i şeriflerine dil uzatmamaları lazım gelir.

Ya'nî, kadınların akılları nâkıs ve rûhları zayıftır. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efen- dimiz, kadınların akılda ve dînde nâkıs olduklarını haber vermiştir. Çünkü onların bu âlem-i süflîye muhabbetleri ve alâkaları çoktur ve bu sebeble son derece süse ve modaya tâbi'dirler; Ve rûhları zayıf olduğundan nefislerinin hazzına karşı metânetleri yoktur. Her şeyden çabuk müteessir olurlar. Metîn görünenlerin dahi birçok husûsâtta zaafları vardır. Binâenaleyh onların rü'yâsı dahi erkeklerin rü'yâsından daha nâkıs olur... Bin üç yüz küsûr sene evvel Resûl-i Ekrem Efendimiz'in beyân buyurduğu bu hakikat asr-ı hazırda "biyoloji = ilm-i hayât" âlimlerinin en meşhûrlarından Kember ile Grey isimlerindeki iki âlimin 1925 senesinde basılan İngilizce Text-Book of Anatomy & Physiology ismindeki eserlerinde "Kadınların dimâğı erkeklerin dimâğından vasatî hesabıyla 150 gram noksan olduğu ve hüceyrât mikdârının azlığı" beyân ve isbât olunmuştur ki, burada bünye nisbetinin te'sîri yoktur. Binâenaleyh kadınları erkekler ile müsâvî tutanların biyoloji ilminin verdiği bu son hükm-i kat'îden ibret almaları ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin hadîs-i şerîflerine ta'n etmemeleri lâzım gelir.

4341. Nâkıs aklın ve ahmağın rüyası fesâd gelir. Binâenaleyh akılsızlıktan dolayı rü'yâ ne olur? Hava!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4341. Eksik aklın ve ahmağın rüyası bozuk gelir. Bu sebeple akılsızlıktan dolayı rüya ne olur? Hava!

Bu şerefli beyitte kadınların rüyasından, aklı eksik olan erkeklerin rüyasına geçiş buyrulur. Yani, akılları eksik olan ve beyin hücreleri az olan erkekler de kadınlar gibidir. Onların rüyası da bozuk gelir. Bu sebeple akılsızlıktan dolayı bu aklı eksik kimselerin gördükleri rüyanın kıymeti ne olur? Hava ve soyut bir hayal olur.

Bu beyt-i şerîfte kadınların rü'yâsından aklı nâkıs olan erkeklerin rü'yâsına intikāl buyurulur. Ya'nî, akılları nâkıs olan ve dimâğlarının hüceyrâtı az olan erkekler dahi kadınlar gibidir. Onların rü'yâsı dahi bozuk gelir. Binâenaleyh akılsızlıktan dolayı bu aklı nâkıs kimselerin gördükleri rü'yânın kıymeti ne olur? Hava ve hayâl-i mücerred olur.

4342. Kendi kendine dedi: "Define benim evimdedir. Binâenaleyh benim için orada fakr ve nale nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4342. Kendi kendine dedi: "Define benim evimdedir. Bu sebeple benim için orada fakirlik ve inleme nedir?"

Polisten bu sözleri dinleyen miras yiyen kişi kendi kendine dedi ki: "Bu adam gördüğü rüyasında benim evimi haber veriyor. Demek ki, define benim evimin içindedir. Şu hâlde Bağdat'ta benim için fakirliğin ve zaruretin ve zaruretten inlemenin ne işi vardır?"

Polisten bu sözleri dinleyen mîrâsyedi kendi kendine dedi ki: "Bu adam gördüğü rü'yâsında benim evimi haber veriyor. Demek ki, define benim evimin içindedir. Şu hâlde Bağdad'da benim için fakr ve zarûretin ve zarûretten inlemenin ne işi vardır?"

4343. "Defînenin başı üzerinde dilencilikten ölmüşüm. Zîrâ ki gaflette ve perde içindeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4343. "Definenin başında dilencilikten ölmüşüm. Çünkü gaflette ve perde içindeyim."

Yani "Ben define üzerinde oturduğum hâlde, fakirlik ve zaruretten ölmüş ve bitkin düşmüşüm. Çünkü definenin benim evimde olduğundan gafil idim ve hicap (perde) içinde idim."

Ya'nî "Ben defîne üzerinde oturduğum hâlde, fakr u zarûretten ölmüş ve bîtâb olmuşum. Çünkü definenin benim evimde olduğundan gafil idim ve hicâb içinde idim."

4344. Bu müjdeden dolayı, sarhoş oldu. Onun derdi kalmadı. O dudaksız yüz bin "el-hamdü" okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4344. Bu müjdeden dolayı sarhoş oldu. Onun derdi kalmadı. O dudaksız yüz bin "el-hamdü" okudu.

Polisin definenin bulunduğu mahalleye dair verdiği müjdeden dolayı miras yedi, sevinç sarhoşu oldu ve artık onun defineyi aramak derdi kalmadı. O, görünen ağzını ve dilini kullanmaksızın ruhunun dili ile Yüce Allah'a birçok hamd ve senâ etti.

Polisin definenin bulunduğu mahalle dâir verdiği müjdeden dolayı mîrâsyedi meserret sarhoşu oldu ve artık onun defineyi aramak derdi kalmadı. O zâhirî ağzını ve lisânını kullanmaksızın rûhunun lisânı ile cenâb-ı Hakk'a birçok hamd ve senâ etti.

4345. Dedi: "Benim bu gıdâm bu dayağa mevkūf idi. Ab-ı hayat benim dükkânımda idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4345. Dedi: "Benim bu gıdam bu dayağa bağlıydı. Ab-ı hayat benim dükkânımdaydı."

"Let", dövmek ve dayak atmak; "lût", lezzetli yemek ve gıda; "hânût", dükkân demektir. Mirasyedi dedi ki: "Benim gıdam olan bu defineyi bulmak, bu dayağa bağlıydı. Ab-ı hayat değerinde olan bu definenin benim dükkânımda gömülü olduğunu bu dayak sonucunda anladım." Bilinmeli ki, Hakk Yolcusu Allah'ı bulmak için dış âlemde ve iç âlemde yolculuklar yapar; ve dış âlemdeki yolculuğunda insân-ı kâmil bir mürşide (manevî rehber) kavuşur ve insân-ı kâmil mürşid ona bu doğal karanlık içinde şiddetli riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) emreder. Hakk Yolcusu bu riyâzât ve mücâhedât darbelerini yedikten sonra aradığı vücud hakikati definesinin kendi evi olan bedeninde gömülü ve gizli olduğunu anlar; ve nefsinde seyr-fillâh (Allah'ta seyir) ve seyr-maallâhda (Allah ile seyir) bulunur ve ruhuyla da bu kavuşmadan dolayı Allah'a hamd ve senâ eder. Bu sebeple onun bu hakikat definesini bulması riyazat ve mücâhede dayaklarına bağlı olmuş olur.

"Let”, dövmek ve dayak atmak; "lût”, lezîz taâm ve gıdâ; “hânût", dükkân demektir. Mîrâsyedi dedi ki: "Benim gıdâm olan bu defineyi bulmak, bu dayağa bağlı idi. Ab-ı hayât mesâbesinde olan bu definenin benim dükkânımda medfûn olduğunu bu dayak neticesinde anladım." Ma'lûm olsun ki, sâlik Hakk'ı bulmak için âfâkta ve enfüste seferler eder; ve âfâktaki seferinde mürşid-i kâmile mülâkî olur ve mürşid-i kâmil ona bu zulmet-i tabiiyye içinde riyâzât ve mücâhedât-ı şedîde emreder. Sâlik bu riyâzât ve mücâhedât darbelerini yedikten sonra aradığı hakîkat-i vücûd defînesinin kendi evi olan cisminde medfûn ve gizli olduğunu anlar; ve nefsinde seyr-fillâh ve seyr-maallâhda bulunur ve rûhuyla da bu vuslattan dolayı Hakk'a hamd ve senâ eder. Binâenaleyh onun bu define-i hakikati bulması riyazat ve mücâhede dayaklarına mevkūf olmuş olur.

4346. "Git ki, bir azîm gıda üzerine vurdum. O vehmin körlüğüne ki, müflis idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4346. "Git ki, büyük bir gıda üzerine vurdum. O vehmin körlüğüne ki, müflis idim."

"Lût", lezzetli yemek ve gıda demektir. "Git" hitabı, ehl-i zâhire (zahiri ilimlerle uğraşanlara) uygun düşer. Çünkü onlar, Hakk'ı tenzih edeceğiz diye, muhakkiklerin (hakikati araştıranların) tecelli (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünmesi) ilimlerine itiraz ederler. Yani, "Ey varlığı Hak ve halk diye iki bağımsız kısma ayıran âlim efendi! Ben büyük bir manevî gıdaya ulaştım. Zira ben de Hakk'ı bu vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) izafî varlığın (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) dışında sanır ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) (yani "Nerede olsanız O sizinle beraberdir") ayet-i kerimesini tevil ederdim. Bu vehim (sanı) ile Hak'tan ve hakikatten müflis (yoksul) kalmıştım. Şimdi ise bu vehmin körlüğüne, muradım olan Hakk'ı kendimde buldum. Hz. Pîr'in Rubaisi: Samtî Dede'nin tercümesi: "Ben bilmez idim, gizli açık hep Sen imişsin. Bedenlerde ve canlarda gizli hep Sen imişsin. Senden iki cihan içinde nişan ister idim ben Sonunda bunu bildim ki, cihan hep Sen imişsin."

"Lût", lezzetli taâm ve gıdâ demektir. "Git" hitâbı, ehl-i zâhire olmak münasibdir. Zîrâ onlar Hakk'ı tenzîh edeceğiz diye, muhakkıkların ilm-i tecellilerine i'tiraz ederler. Ya'nî, “Ey vücûdu Hak ve halk diye iki müstakil kısma ayıran âlim efendi! Ben bir azîm gıdâ-yı ma'nevî üzerine uğradım. Zîrâ ben de Hakk'ı bu mevhûm olan vücûd-i izâfînin hâricinde tevehhüm eder ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) (ya'ni "Nerede olsanız O sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesini te'vîl ederdim. Bu vehim ile Hak'tan ve hakîkatten müflis kalmış idim. Şimdi ise bu vehmin körlüğüne, murâdım olan Hakk'ı kendimde buldum. Rubâî-i Hz. Pîr: Samtî Dede'nin tercümesi: "Ben bilmez idim, gizli ayân hep Sen imişsin. Tenlerde vü canlarda nihân hep Sen imişsin. Senden dü cihân içre nişân ister idim ben Ahir bunu bildim ki, cihân hep Sen imişsin."

4347. "Beni ister ahmak bil, istersen aşağı. Her ne istersen söyle; benim oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4347. "Beni ister ahmak bil, istersen aşağı. Her ne istersen söyle; benim oldu."

Ey âlim efendi! Sen kendi ilmine ve akli delillerine göre beni ister ahmak bil, istersen ahmaktan daha aşağı bil! Bedenimin evi içinde olan o hakikat hazinesi benim oldu. Artık o hazineyi Mısır'da ve dış âlemde aramaya gerek kalmadı. Bu sebeple ben istediğimi buldum. Sen her ne istersen söyle!

"Ey âlim efendi! Sen kendi ilmine ve delâil-i akliyyene göre beni ister ahmak bil, istersen ahmaktan daha aşağı bil! Cismimim evi içinde olan o defîne-i hakîkat benim oldu. Artık o defineyi Mısır'da ve âfâkta aramaya hâcet kalmadı. Binâenaleyh ben istediğimi buldum. Sen her ne istersen söyle!"

4348. "Ben şübhesiz kendi murâdımı gördüm. Ey kötü ağızlı! Her ne istersen bana söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4348. "Ben şüphesiz kendi muradımı gördüm. Ey kötü ağızlı! Her ne istersen bana söyle!"

Ben şüphesiz olarak kendi muradım olan Hakk'ı kendi varlığımda gördüm. Hakk'ın varlığını ispat etme konusunda şüpheyi giderecek delil aramaya ihtiyaç kalmadı. Ey kötü ağızlı ve hakikat ehli olanlara karşı atıp tutan ve kötü dil kullanan zahirî âlim efendi! Artık sen bana karşı her ne istersen söyle ve istediğin kadar dil uzat ve söv say!..

"Ben şübhesiz olarak kendi murâdım olan Hakk'ı kendi vücûdumda gördüm. Hakk'ın varlığını isbât husûsunda şübheyi izâle edecek delîl aramaya ihtiyaç kalmadı. Ey kötü ağızlı ve muhakkıklara karşı atıp tutan ve fenâ lisân kullanan âlim-i zâhirî efendi! Artık sen bana karşı her ne istersen söyle ve istediğin kadar dil uzat ve söv say!.."

4349. "Ey muhteşem! Sen bana "pür-derd" de! Senin önünde pür-derdim ve kendi önümde hoşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4349. "Ey muhteşem! Sen bana "dertli" de! Senin önünde dertliyim ve kendi önümde hoşum!"

"Ey halkın gözünde ihtişam ve debdebe sahibi olan âlim efendi! Sen bana "dertli ve illetli" de! Evet, senin katında ben dertliyim ve illetliyim; ve kendi katımda amacıma ulaştığım için hoşum."

"Ey halkın nazarında ihtişâm ve debdebe sahibi olan âlim efendi! Sen bana "pür-derd ve illetli" de! Evet, senin indinde ben derdliyim ve illetliyim; ve kendi indimde maksûduma nâil olduğum için hoşum."

4350. Eğer bu uçuş aksine olaydı, vay olurdu. Senin önünde gülzar ve kendi [4330] önümde diken olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4350. Eğer bu uçuş aksine olaydı, vay olurdu. Senin önünde gül bahçesi ve kendi [4330] önümde diken olurdu.

"Matâr", masdar-ı mîmî (fiil kökünden türemiş isim) olup, "uçuş ve uçma" demektir. Bundan kastedilen, dış âlemde ve iç âlemde yapılan yolculuk (sefer-i âfâkî ve enfüsî) olması uygundur. Yani, "Benim dış âlemde ve iç âlemde yaptığım bu uçuşum ve yolculuğum, benim şimdiki hâlimin aksine, senin ilmî mesleğine uygun olaydı, hâlime vay olurdu! Bu yolculuklarım senin katında gül bahçesi gibi güzel, makbul ve övülmüş olurdu. Fakat bana göre de diken gibi kötülenmiş ve boş bir çaba olurdu. Çünkü benim şimdi ne hâl içinde olduğumu bilemezsin ve hükmünü kendi zannına ve tahminine göre verirsin."

Örneğin

"Matâr", masdar-ı mîmî olup, “uçuş ve uçma" demektir. Bundan murâd, sefer-i âfâkî ve enfüsî olmak münasibdir. Ya'nî, "Benim âfâkî ve enfüsî olan bu uçuşum ve seferim, benim şimdiki hâlimin aksi olan senin meslek-i ilmiy-yene muvâfık olaydı, vay olurdu benim hâlime! Bu seferlerim senin indinde gülzâr ve makbûl ve memdûh olurdu. Fakat bana göre de diken gibi mez-mûm ve boş bir sa'y olurdu. Zîrâ benim şimdi ne hâl içinde olduğumu bile-mezsin ve hükmünü kendi zannına ve tahmînine göre verirsin."

Mesel

4351. Bir gün bir denî bir dervîşe dedi ki: "Seni burada bir kimse bilmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4351. Bir gün bir alçak bir dervişe dedi ki: "Seni burada hiç kimse bilmez."

Bir gün tabiatı alçak, nefsanî ve cismanî (bedensel) olan bir kimse, bir dervişe dedi ki: "Burada seni kimse bilmez ve tanımaz." Yani halkın gözünde tanınmış, muteber bir kimse değilsin.

Bir gün bir deniyyü't-tab' nefsânî ve cismânî olan kimse, bir dervîşe dedi ki: "Burada seni kimse bilmez ve tanımaz." Ya'nî halk nazarında tanınmış olan mu'teber bir kimse değilsin.

4352. O dedi: "Eğer âmmî beni bilmezse, ben kendimi bilirim ki, kimim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4352. O dedi: "Eğer avam beni bilmezse, ben kendimi bilirim ki, kimim."

Derviş o gafil kişiye cevap olarak dedi: "Halkın avam tabakası beni bilmiyor ve tanımıyor ise, ben kendimin kim olduğumu biliyorum ve tanıyorum ve bana gerekli olan da kendimi tanımadır."

Dervîş o gāfile cevâben dedi: "Avâmm-ı halk beni bilmiyor ve tanımıyor ise, ben kendimin kim olduğumu biliyorum ve tanıyorum ve bana lâzım olan da kendimi tanımadır."

4353. "Vay, eğer aksine olaydı, derd ve yara idi! O benim görücüm ve ben kendimin körü olurdum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4353. "Vay, eğer aksine olaydı, dert ve yara idi! O benim görücüm ve ben kendimin körü olurdum."

Eğer tersine olsaydı, vay hâlime olurdu! Bu hâl bana dert ve yara idi. Yani beni avam bilseydi ve ben kendimin kim olduğunu bilmeseydim, bu hâl benim için bir dert ve yara olurdu; ve avam benim hakkımda görücü ve ben ise kendi hakkımda kör olurdum.

"Eğer tersine olaydı, vay olurdu hâlime! Bu hâl bana derd ve yara idi. Ya'nî beni avâm bile idi ve ben kendimin kim olduğunu bilmeye idim, bu hâl benim için bir derd ve yara olurdu; ve avâm benim hakkımda görücü ve ben ise kendi hakkımda kör olurdum."

4354. Beni ahmak tut; ben iyi tali'li ahmağım! Baht inaddan ve pek yüzden daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4354. Beni ahmak tut; ben iyi tali'li ahmağım! Baht inattan ve pek yüzden daha iyidir.

"Ey âlim efendi! Sen beni ahmak say! Evet, ben talihi yaver olan ahmağım. Talih ve ezelî saadet elbette senin yaptığın inattan ve pek yüzden ve terslikten daha iyidir." Nasıl ki ilmî bir tartışmada, kendi fikirlerinin zıddı olan kimseye zâhir uleması (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) "Biz şeriatın müdafiileriyiz" diye acı sözler söylerler ve dil uzatmada bulunurlar. Halbuki Yüce Allah, ilahlık iddiasında bulunan Firavun hakkında Musa ve Harun (a.s.)'a فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا (Tâhâ, 20/44) yani "Firavun'a yumuşak ve mülayim sözler söyleyin!" buyurur. Nefislerinin kibir ve azameti bu efendileri Yüce Allah'ın bu emrini görmekten kör eder.

"Ey âlim efendi! Sen beni ahmak farzet! Evet, ben tâli'i yâver olan ahmağım. Tâli' ve saâdet-i ezelî elbet senin yaptığın inâddan ve pek yüzden ve terslikten daha iyidir." Nitekim bir bahs-i ilmîde kendi fikirlerinin muhalifi olan kimseye ulemâ-i zâhire "Biz şerîatin müdafiiyiz" diye acı sözler söylerler ve tecavüzât-ı lisâniyyede bulunurlar. Halbuki Hak Teâlâ ulûhiyet da'vâ eden Fir'avn hakkında Mûsâ ve Hârûn (a.s.)a فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا (Tâhâ, 20/44) ya'nî "Fir'avn'a yumuşak ve mülayim sözler söyleyin!" buyurur. Nefislerinin kibir ve azameti bu efendileri Hak Teâlâ'nın bu emrini görmekten kör eder.

4355. Bu söz senin zannına muvafık sıçrar. Yoksa benim bahtım benim aklımın hakkını verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4355. Bu söz senin zannına uygun düşer. Yoksa benim bahtım benim aklımın hakkını verir.

Yani "Ben ahmağım ve sen her ne istersen söyle!" deyişim, senin zannına uygun olan sözlerdir. Yoksa benim ezelî talihim ve sabit hakikatimin yatkınlığı bana akla layık olan hakkı veriyor. Buna göre akıl ile ahmaklık bir yerde birleşemez. olarak geri dönmesi ve onun yorumlarının her bir yönde ortaya çıkmasıdır ki, hiçbir anlayış ve hiçbir akıl oraya erişmez. Yani, o miras yedi kişinin definenin kendi evinde olduğunu haber alması üzerine, sevinerek ve muradı olan defineyi bulup Hakk'a şükür edici ve secde edici olarak Mısır'dan Bağdat'a geri dönmesi ve defineyi bulmak hususunda Hakk'ın garip ve acayip olan işaretlerine hayrette kalması ve o işaretlerin yorumlarının sülûk (tasavvuf yolculuğu) işinin her bir yönünde müşâhede (gözlem) yoluyla ortaya çıkmasıdır ki, bu müşâhededen ve zuhûrdan evvel o yorumların hiçbir anlayış ve akıl ile bilinmesi mümkün değildir. Nitekim Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretleri Nefehâtü'l-Üns'te kendi sülûklerini şöyle naklederler: "Ammâr Yasir ismindeki bir mürşide gittim. Bir müddet sülûk ettim. Bir gece bana şöyle bir hatıra meydana geldi: “İlm-i bâtından haberdar oldun ve ilm-i zâhirin şeyhin ilminden daha fazladır." Sabahleyin Şeyh Ammâr beni çağırdı. Dedi ki: "Necmeddîn! Kalk, Mısır'da Rûzbihân-ı Baklî'ye git ki, bu senin varlığını bir tokat ile beyninden çıkarsın!" Bunun üzerine Mısır'a gittim. Ne zaman ki onun dergâhına gittim, az bir su ile abdest aldığını gördüm. İçimden dedim ki: "Bu kadar az su ile abdest almak şeriaten doğru değildir; şeyh bunu bilmiyor mu? Bu nasıl şeyhliktir?" Hz. Rûzbihân abdestini bitirdi ve elini yüzüme silkti. Su damlaları yüzüme isabet edince kendimden geçtim. Şeyh dergâha girdi, ben de arkasından girdim. Şeyh şükür abdesti namazına meşgul oldu. Ben ayakta durup şeyhin selam vermesini bekledim; ve bu beklemek esnasında bu görünen âlem gözümden kaybolup başka bir perde açıldı. Gördüm ki, kıyamet kopmuş ve cehennem ortaya çıkmış ve adamları tutup ateşe atıyorlar. Bu ateşin yolu üzerinde bir tepe var. Bir şahıs o tepe üzerinde oturmuş, her kim "Ben bu tepeye mensubum!" derse onu bırakıyorlar ve başkalarını ateşe atıyorlar. Nihayet beni de tutup çektiler. "Ben bu tepeye mensubum!" dedim, bıraktılar. O tepenin üzerine çıktım, Şeyh Rûzbihan'ı gördüm ve ayağına kapandım. Enseme şiddetle bir tokat vurdu, yüz üstü düştüm; ve "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" dedi. Ne zaman ki bir tokat üzerine kendime geldim, şeyh namazı bitirmiş idi. Görünen âlemde dahi ayağına kapandım. Şeyh bâtın âleminde olduğu gibi, görünen âlemde dahi enseme bir tokat vurdu ve yine "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" dedi. Ve bu tokat üzerine bâtınımdaki enaniyet (benlik) hastalığı gitti; ve bana dedi ki: "Geri dön ve Ammâr'ın huzuruna git! Ve Şeyh Ammâr'a "Her ne kadar bakırı varsa gönder, halis altın yapıp yine sana göndereyim!" diyerek bir mektup yazdı." İşte bu menkıbeden bu şerefli şerhteki yüce beyanların sırları açığa çıkar. Çünkü Hz. Necmeddîn'e meydana gelen müşâhedeyi akıl ve anlayış ile idrak etmek mümkün değildir.

Ya'nî "Ben ahmağım ve sen her ne istersen söyle!" deyişim, senin zannına muvâfik olan sözlerdir. Yoksa benim tâli'-i ezelîm ve ayn-ı sâbitemin isti'dâdı bana akla lâyık olan hakkı veriyor. Binâenaleyh akıl ile hamâkat bir yerde ictima' edemez. olarak rücû' etmesi ve onun te'vîllerinin her bir vecihte zuhûrudur ki, hiçbir fehim ve bir akıl oraya erişmez Ya'nî, o mîrâsyedinin defînenin kendi evinde olduğunu haber alması üzerine, sevinerek ve murâdı olan defineyi bulup Hakk'a şükür edici ve secde edici olarak Mısır'dan Bağdad'a geri dönmesi ve defineyi bulmak hususunda Hakk'ın garîb ve acib olan işaretlerine hayrette kalması ve o işaretlerin te'vîllerinin emr-i sülûkün her bir vechinde müşâhede tarîkıyla zuhûrudur ki, bu müşâhededen ve zuhûrdan evvel o te'vîllerin hiçbir anlayış ve akıl ile bilinmesi mümkin değildir. Nitekim Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretleri Nefehâtü'l-Üns'te kendi sülüklerini şöyle nakil buyururlar: "Ammâr Yasir ismindeki bir mürşide gittim. Bir müddet sülûk ettim. Bir gece bana şöyle bir hâtıra vâki' oldu: “İlm-i bâtından haberdar oldun ve ilm-i zâhirin şeyhin ilminden ziyâdedir." Sabahleyin Şeyh Ammâr beni çağırdı. Dedi ki: "Necmeddîn! Kalk, Mısır'da Rûzbihân-ı Baklî'ye git ki, bu senin varlığını bir tokat ile dimâğından çıkarsın!" Bunun üzerine Mısır'a gittim. Vaktâki onun dergâhına gittim, az bir su ile abdest aldığını gördüm. İçimden dedim ki: "Bu kadar az su ile abdest almak şer'an doğru değildir; şeyh bunu bilmiyor mu? Bu nasıl şeyhliktir?" Hz. Rûzbihân abdestini bitirdi ve elini yüzüme silkti. Su damlaları yüzüme isabet edince kendimden geçtim. Şeyh dergâha girdi, ben de arkasından girdim. Şeyh şükr-i vuzû' namâzına meşgül oldu. Ben ayakta durup şeyhin selâm vermesini bekledim; ve bu beklemek esnâsında bu âlem-i zâhir gözümden kaybolup başka bir perde açıldı. Gördüm ki, kıyamet kopmuş ve cehennem zâhir olmuş ve adamları tutup ateşe atıyorlar. Bu ateşin yolu üzerinde bir tepe var. Bir şahıs o tepe üzerinde oturmuş, her kim "Ben bu tepeye mensûbum!" derse onu bırakıyorlar ve başkalarını ateşe atıyorlar. Nihâyet beni de tutup çektiler. "Ben bu tepeye mensûbum!" dedim, bıraktılar. O tepenin üzerine çıktım, Şeyh Rûzbihan'ı gördüm ve ayağına kapandım. Enseme şiddetle bir tokat vurdu, yüz üstü düştüm; ve "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" dedi. Vaktâki bir tokat üzerine kendime geldim, şeyh namâzı bitirmiş idi. Zâhirde dahi ayağına kapandım. Şeyh âlem-i bâtında olduğu gibi, âlem-i zâhirde dahi enseme bir tokat vurdu ve yine "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" dedi. Ve bu tokat üzerine bâtınımdaki enâniyet hastalığı gitti; ve bana dedi ki: "Geri dön ve Ammâr'ın huzûruna git! Ve Şeyh Ammâr'a "Her ne kadar bakırı varsa gönder, hâlis altın yapıp yine sana göndereyim!" diyerek bir mektûb yazdı." İşte bu menkıbeden bu sürh-i şerîfteki beyânât-ı aliyyenin rumûzları münkeşif olur. Zîrâ Hz. Necmeddîn'e vâki' olan müşâhedeyi akıl ve fehm ile idrâk etmek mümkin değildir.

4356. O secde edici ve rükû' edici ve senâ edici ve şükür söyleyici olarak Mısır'dan Bağdad'a geri döndü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4356. O, secde eden, rükû eden, övgü söyleyen ve şükreden biri olarak Mısır'dan Bağdat'a geri döndü.

4357. Bütün yolda rızkın ve taleb yolunun in'ikasından dolayı o bu taaccübden hayrân ve mest oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4357. Bütün yolda rızkın ve talep yolunun yansımasından dolayı o bu şaşkınlıktan hayran ve mest oldu.

Yani, mirasyedi Mısır'dan Bağdat'a dönerken, bütün yolda istediği rızkın ve talep yolunun mutlak misal âleminde bu görünen âleme ne şekilde yansıdığını zevken ve hâlen (manevî bir hal olarak) gözlemlemesinden dolayı şaşırdı ve bu şaşkınlıktan hayrette kaldı ve kendinden geçti.

Yanî, mîrâsyedi Mısır'dan Bağdad'a dönerken bütün yolda istediği rızkın ve taleb yolunun misâl-i mutlak âleminde bu âlem-i zâhire ne sûretle in'ikâs ettiğini zevkan ve hâlen müşâhede etmesinden dolayı taaccüb etti ve bu taaccübden hayrette kaldı ve kendinden geçti.

4358. Dedi ki: "Beni nereden ümîdvâr etmiş idi, halbuki benim üzerime gümüş ve menfaati nereden saçtı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4358. Dedi ki: "Beni nereden ümitvar etmişti, oysa benim üzerime gümüş ve menfaati nereden saçtı!"

Ve yolda kendi kendine dedi ki: "Şu hâle bak ki, Yüce Allah benim ümidimi nereye bağlamıştı; oysa o ümit ettiğim hazineyi ve faydayı nereden benim üzerime saçtı ve ihsan etti. Nasıl ki Hz. Necmeddin'i Şeyh İsmail-i Kasrî, Ammar Yasir'e göndermişti. Cenab-ı Necmeddin hakikat hazinesini onda ümit ederdi. Sonra Mısır'da Ruzbihan-ı Bakli hazretlerinden buldu. Bu hâlin bu görünen âlemde de misalleri çoktur. Bir kimse hastalığın tedavisi için en meşhur bir doktora gider, çare bulamaz. Sonra hiç ummadığı bir doktorun tedavisinden muradına nail olur. Aynı şekilde ticaret işlerinde dahi birçok kârlar ve faydalar böyle ortaya çıkıverir.

Ve yolda kendi kendine dedi ki: "Şu hâle bak ki, Hak Teâlâ benim ümîdimi nereye bağlamış idi; halbuki o ümîd ettiğim defîneyi ve fâideyi nereden benim üzerime saçtı ve ihsân etti. Nitekim Hz. Necmeddîn'i Şeyh İsmail-i Kasrî, Ammâr Yâsir'e göndermiş idi. Cenâb-ı Necmeddîn defîne-i hakîkati onda ümîd ederdi. Sonra Mısır'da Rûzbihân-ı Baklî hazretlerinden buldu. Bu hâlin bu âlem-i zâhirde de misalleri çoktur. Bir kimse hastalığın tedâvîsi için en meşhûr bir doktora gider, çâre bulamaz. Sonra hiç ummadığı bir doktorun tedâvîsinden murâdına nail olur. Kezâ ticâret umûrunda dahi birçok kârlar ve menfaatler böyle zuhûr ediverir.

4359. "Bu ne hikmet idi ki, murad kıblesini bana hâne dışarısından gümrâh ve şad olarak etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4359. "Bu ne hikmet idi ki, murat kıblesini bana hane dışarısından gümrah ve şad olarak etti."

Yani, "Hakk'ın bu ne hikmeti idi ki, benim muradımın kıblesi evimin içinde olduğu hâlde, o kıbleyi Yüce Allah bana yanlış bir yol olan benim evimin dışarısından beni sevindirerek gösterdi."

Ya'nî, "Hakk'ın bu ne hikmeti idi ki, benim murâdımın kıblesi evimin içinde olduğu hâlde, o kıbleyi Hak Teâlâ bana yanlış bir yol olan benim evimin dışarısından beni sevindirerek gösterdi."

4360. Hattâ koşarak, dalâlet içinde gittim. Her dem matlabdan daha ayrı oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4360. Hatta koşarak, sapkınlık içinde gittim. Her zaman istenilenden daha ayrı oldum.

Yani, "Hakikat hazinesi benim bedenimin evi içinde iken, onu dış âlemde bulmak için koşarak, sapkınlık ve şaşkınlık içinde zahirî yolculuklar yaptım; ve bu zahirî yolculuklar içinde her zaman aradığım Hak'tan ayrı düştüm. Nasıl ki bu hâl görünürde de böyledir. Örneğin bir kimse cebindeki saatini dışarıda zannedip onu aramak için şuraya buraya gitse, aradığı saate kavuşmaktan uzak ve ayrı düşer. Yunus Emre'nin (k.s.) beyti:

Dervişlik baştadır, tacda değildir. Kızdırmak ateştendir, sacda değildir. Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara; Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Mısrî-i Niyâzî'nin (k.s.) beyti:

Öyle sanırdım ayrıyım, dost başkadır, ben başkayım, Ben dışarıda arar idim, o can içinde can imiş.

Ya'nî, "Hakikat defînesi benim cismimin evi içinde iken, onu âfâkta bulmak için koşarak, dalâlet ve şaşkınlık içinde sûrî seferler yaptım; ve bu sûrî seferler içinde her dem matlûbum olan Hak'tan ayrı düştüm. Nitekim bu hâl zâhirde dahi böyledir. Meselâ bir kimse cebindeki sâatini dışarıda zannedip onu aramak için şuraya buraya gitse, matlûbu olan sâate vusûlden uzak ve ayrı düşer. Beyt-i Yûnus Emre (k.s.):

Dervişlik baştadır, tacda değildir. Kızdırmak oddadır, sacda değildir. Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara; Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.):

Öyle sanırdım ayrıyım, dost gayrıdır, ben gayrıyım, Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş.

4361. Hak yine o dalâletin aynını cûd ile rüşd ve sûda vesile etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4361. Hak yine o dalâletin aynını cûd ile rüşd ve sûda vesile etti.

"Rüşd", hidâyet ve doğru yol demektir. Yani "Yüce Allah yine gittiğim bu yanlış ve eğri yolu, lütuf ve keremi ile doğru yola ve faydaya vesile etti."

"Rüşd", hidâyet ve doğru yol demektir. Ya'nî "Hak Teâlâ yine gittiğim bu yanlış ve eğri yolu, lutuf ve keremi ile doğru yola ve fâideye vesîle etti."

4362. Dalaleti îmânın caddesi yapar. Eğri gidiciliği ihsana hasad mahalli yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4362. Dalaleti imanın caddesi yapar. Eğri gidişi ihsanın hasat mahalli yapar.

"Menhec", geniş ve aydınlık yol ve cadde; "mahsad", hasat mahalli ve ekinin biçildiği yer demektir. Yüce Allah, يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ (Hac, 22/61) yani "Allah Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye sokar" ve يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ (Yûnus, 10/31) "Ölüden diri ve diriden ölü çıkarır" ayet-i kerimesi gereğince, gece karanlığı gibi olan dalaleti, gündüz aydınlığında olan bir cadde gibi iman caddesi yapar. Hak yolunda eğri gidişi, hidayet ihsanının hasat mahalli yapar. Ve يبدل الله سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) yani "Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliğe dönüştürür" ayet-i kerimesi gereğince günahtan itaati çıkarır.

"Menhec", geniş ve aydınlık yol ve cadde; "mahsad", hasad mahalli ve ekinin biçildiği yer demektir. Hak Teâlâ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ (Hac, 22/61) ya'nî “Allâh Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhâl eder" ve يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ (Yûnus, 10/31) “Ölüden diri ve diriden ölü çıkarır" âyet-i kerîmesi mûcibince, gece karanlığı gibi olan dalâleti, gündüz aydınlığında olan bir cadde gibi îmân caddesi yapar. Hak yolunda eğri gidiciliği, hidâyet ihsânının mahall-i hasâdı yapar. Ve يبدل الله سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) ya'nî “Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliğe tebdíl eder" âyet-i kerîmesi mûcibince ma'siyetten tâat çıkarır.

4363. Tâ ki hiçbir muhsin darbesiz olmaya! Ta ki hiçbir hain ümidsiz olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4363. Hiçbir iyilik yapan darbesiz olmasın! Hiçbir hain ümitsiz olmasın!

Yüce Allah'ın kulları hakkında bu şekilde muamele etmesi, hiçbir iyilik yapan kimsenin kendi iyiliğine güvenip gururlanmaması ve ilahi kahrın darbesinden emin olmaması içindir. Sâib'in beyti şöyledir: "Hiçbir kimse için kendi ibadetinin hayrına güven yoktur, çünkü asaya dayanan o bir kördür."

Ve aynı şekilde, Hakk'ın emrine karşı hıyanet etmiş olan günahkârlardan hiçbirinin Hakk'ın lütfundan ümidini kesmemesi içindir. "Veca", sözlükte "el ile ve bıçak ile vurmak" demektir (Ahteri).

Hak Teâlâ'nın kulları hakkında bu sûretle muâmele buyurması, hiçbir iyilik yapan kimse, kendi iyiliğine i'timâd edip mağrûr olmamak ve kahr-ı ilâhî darbesinden emîn olmak içindir. Beyt-i Sâib: "Hiçbir kimse için kendi tâatinin hayrına i'timâd yoktur, zîrâ asâya dayanan o bir kördür."

Ve kezâ Hakk'ın emrine karşı hıyânet etmiş olan günahkârlardan hiçbirisi Hakk'ın lutfundan ümîdini kesmemek içindir. "Veca", lügatte "el ile ve bıçak ile vurmak" demektir (Ahteri).

4364. O hafî, gizli lutuf sahibi demeleri için, zehrin içinde tiryak yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4364. O gizli, lütuf sahibi demeleri için, zehrin içinde panzehir yaptı.

Yani, bu yoğunluk perdesi arkasında o gizli ve saklı olan Hak Zâtı, kendisine "gizli lütuf sahibi" demeleri için zehrin içine panzehir koydu. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'in bir beytinde şöyle buyurulur: "O Yüce Allah mutlak hâkimdir, dilediği şeyi yapar; O derdin ta kendisinden devayı çıkarır."

Ya'nî, bu kesâfet perdesi arkasında o hafi ve gizli olan Zât-ı Hak kendisine "gizli lutuf sâhibi" demeleri için zehrin içinde tiryak, ya'nî panzehir koydu. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'in bir beytinde şöyle buyurulur: [Ya'ní] "O Hak Teâlâ hâkim-i mutlaktır, dilediği şeyi işler; O derdin "ayn"ından devâyı çıkarır."

4365. O mekrümet namazda mahfî değildir. O mağfireti günah içine hil'at koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4365. O kerem namazda gizli değildir. O mağfireti günah içine hil'at koyar.

"Mekrümet", izzet, şeref ve kerem demektir. Yani, Hakk'ın keremi ve lütfu namazda gizli değildir. Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde namaz kılanlara ve ibadet edenlere lütfunu açıkça vaat etmiştir. Bu sebeple o lütuf ve kerem namazda ve ibadette görünürdür. Fakat günaha ve kabahate mağfiret elbisesini giydirmesi gizli bir kerem ve lütuftur. Çünkü günahkârlara karşı tehdidi ve azap vaadi vardır. Bilinmeli ki, kulların arazdan (geçici nitelikten) ibaret olan fiilleri mana âleminde birer şekil kazanır. Eğer fiil iyi ise iyi şekil ve eğer kötü ise kötü şekil ortaya çıkar; ve bunlar ölümden sonra berzah âleminde o kimsenin arkadaşları olup etrafında toplanırlar ve onu taltif veya azap ederler. Yüce Allah istiğfar eden kullarına gizli olan lütfu ve keremi yönünden o kuldan ortaya çıkan bu çirkin şekillere birer güzel elbise giydirir ve onların çirkin şekillerini örter. Beyit-i şerifte "günaha hil'at-i mağfiret koyar" ifadesiyle bu hakikate işaret buyurulmuştur. Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dahi bu hususta ayrıntılar vardır. Diğer ciltlerde sırası düştükçe zikredilmiştir.

"Mekrümet", izzet, şeref ve kerem demektir. Ya'nî, Hakk'ın keremi ve lutfu namazda mahfi ve gizli değildir. Çünkü Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde namâz kılanlara ve ibâdet edenlere lutfunu açıktan açığa va'detmiştir. Binâenaleyh o lutuf ve kerem namâzda ve ibâdette zâhirdir. Fakat günaha ve kabâha- te mağfiret libâsını giydirmesi gizli bir kerem ve lutuftur. Çünkü günahkârlara karşı tehdîdi ve vaîdi vardır. Ma'lûm olsun ki, kulların arazdan ibaret olan ef'âli âlem-i ma'nâda birer sûret iktisab eder. Eğer fiil iyi ise iyi sûret ve eğer kötü ise kötü sûret peyda olur; ve bunlar ölümden sonra âlem-i berzahta o kimsenin refikleri olup etrafında toplanırlar ve onu taltîf veyâ ta'zîb ederler. Hak Teâlâ istiğfâr eden kullarına gizli olan lutfu ve keremi cihetinden o kuldan zahir olan bu çirkin sûretlere birer güzel libâs giydirir ve onların çirkin sûretlerini örter. Beyt-i şerîfte "günâha hil'at-i mağfiret koyar" ta'bîriyle bu hakikate işâret buyurulmuştur. Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dahi bu husûsta tafsilât vardır. Diğer cildlerde sırası düştükçe zikrolunmuştur.

4366. Münkirlerin kasdı sikātın izlâli oldu. Zillet, izzet ve mu'cizelerin zuhûru olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4366. İnkârcıların amacı güvenilir kişileri alçaltmak oldu. Alçaklık, yücelik ve mucizelerin ortaya çıkışı olmuştur.

"Sikât", "güvenilir" anlamına gelen "sika" kelimesinin çoğulu olup, "güvenilir kişiler" demektir. Bunlardan kastedilen, peygamberlerdir ve onların vârisleri olan evliyadır. Bu ve aşağıdaki beyitler, fenadan (yokluktan) iyiliğin ortaya çıkışının açık örnekleridir. Yani, peygamberleri ve evliyayı inkâr edenlerin amacı, onları halkın gözünde alçak ve değersiz kılmaktır. Aksine, inkârcıların inkârları şiddetlendikçe, onların alçaltma ve değersizleştirme amaçlarının aksine, peygamberlerin ve evliyanın yücelikleri ve peygamberlerden mucizeler ve evliyadan kerametler ve olağanüstü haller ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, kötü olan inkârdan, iyi olan yücelik ortaya çıkmıştır ve Hak dini güç bulmuştur.

"Sikāt", "mu'temed" ma'nâsına olan "sika"nın cem'i olup, "mu'temedler" demektir. Bunlardan murâd, peygamberlerdir ve onların vârisleri olan evliyâdır. Bu ve aşağıdaki beyitler fenâdan iyilik zuhûrunun açık misâlleridir. Ya'nî, enbiyâyı ve evliyâyı inkâr edenlerin kasdı, onları halkın nazarında zelîl ve hakîr yapmaktır. Halbuki münkirlerin inkârları şiddetlendikçe, onların tezlîl ve tahkîr kasdlarının aksi olarak, enbiyâ ve evliyânın izzetleri ve enbiyâdan mu'cizeler ve evliyâdan kerâmetler ve hârikulâde haller zuhûr etmiştir. Binâenaleyh fenâ olan inkârdan, iyi olan izzet zuhûra gelmiştir ve dîn-i Hak kuvvet bulmuştur.

4367. Onların inkârdan kasdı dînin züllü olmuştur. Züllün, “ayn"ı resûllerin izzeti gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4367. Onların inkârdan kastı dinin alçalması olmuştur. Alçalmanın aynısı, resûllerin izzeti gelmiştir.

Yani, inkâr edenlerin inkârdan maksatları, Hakk dinini alçaltmak ve hakir görmek olmuştur. Halbuki bu alçaltma ve hakir görmenin aynısından peygamberlerin izzeti ortaya çıkmıştır. Bu sebeple inkâr edenlerin inkârlarına rağmen peygamberlerin dinlerine tabi olanlar milyonlarca çoğalmıştır.

Ya'nî, münkirlerin inkârdan maksadları, dîn-i Hakk'ı alçaltmak ve tahkîr etmek olmuştur. Halbuki bu tezlîl ve tahkîrin "ayn"ından pergamberlerin izzeti zâhir olmuştur. Binâenaleyh münkirlerin inkârlarına rağmen pergamberlerin dînlerine tâbi' olanlar milyonlarca çoğalmıştır.

4368. Eğer her bir kötüden inkâr gelmeye idi, mu'cize ve burhân niçin nâzil olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4368. Eğer her kötüden inkâr gelmeyecek olsaydı, mucize ve kesin delil niçin inerdi?

Yani, eğer her kötü olan inkârcıdan inkâr ortaya çıkmasaydı, dinin hak olduğunu ispat eden peygamberlerin mucizeleri ve evliyaların kerametleri iner ve ortaya çıkar mıydı? Çünkü ispat, inkârın meydana gelmesine karşı olur. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 45. bölümünde Hz. Pîr şöyle buyurur: "Hakk'ı ispat eden kimse daima Hakk'ı ortaya çıkarır. İnkar eden kimse de Hakk'ı ortaya çıkarandır. Çünkü inkâr meydana gelmeksizin bir şeyin ispatı düşünülemez. Olsa da lezzetsiz ve zevksiz olur. Örneğin münazırın biri mecliste bir meseleyi tartışma konusu yapar. Eğer orada "Teslim etmeyiz!" diyen bir karşı çıkan olmazsa, o neyi ispat eder? Onun nüktesinde ne zevk olur? Çünkü ispat, inkâr karşısında hoş olur. Bunun gibi bu âlem de Hakk'ı ortaya çıkarma yeridir. İspat eden ve inkâr eden olmaksızın bu yerde bir güzellik bulunmaz; ve her ikisi de Hakk'ı ortaya çıkarandır."

Ya'nî, eğer her bir kötü olan münkirden inkâr zâhir olmasa idi, dînin hak olduğunu isbât edici olan peygamberlerin mu'cizeleri ve evliyânın kerâmetleri nâzil ve zâhir olur mu idi? Zîrâ isbât, inkâr vukū'una karşı olur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 45. faslında Hz. Pîr şöyle buyurur: "Müsbit-i Hak olan kimse dâimâ Hakk'ı ızhâr eder. Nefy eden kimse dahi Hakk'ı muzhirdir. Zîrâ nefy vâki' olmaksızın bir şeyin isbâtı tasavvur-pezîr olmaz. Olsa da lezzetsiz ve zevksiz olur. Meselâ münâzırın biri mecliste bir mes'ele mevzû'-i bahs eder. Eğer orada "Teslîm etmeyiz!" diyen bir muârız olmazsa, o neyi isbât eyler? Onun nüktesinde ne zevk olur? Zîrâ isbât nefy mukābelesinde hoş olur. Bunun gibi bu âlem dahi ızhâr-ı Hak mahallidir. Müsbit ve nâfî olmaksızın bu mahalde bir revnak bulunmaz; ve her ikisi de muzhir-i Hak'tırlar."

4369. Hasım ve münkir mısdâk isteyici olmadıkça, kādı ne vakit şahid tekāzasını eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4369. Düşman ve inkâr eden kişi doğruluk delili isteyici olmadıkça, kadı ne zaman şahit talebinde bulunur?

"Mısdâk", sözün doğruluğunun delili ve tasdik edicisi ve bir şeyin doğruluğuna uygun olan şeydir (Sarrâh). Yani, bir mesele hakkında dava açıldığında senin düşmanın olan davacı ve inkâr eden kişi senden doğruluk delilini isteyici olmadıkça, kadı ve hâkim senden şahit ister mi? Çünkü inkâra karşı ispat gereklidir.

"Mısdâk", sözün doğruluğunun delîli ve tasdîk edici ve bir şeyin doğruluğuna muvâfık olan şey (Sarrâh). Ya'nî, bir mes'ele hakkında da'vâ vukū'unda senin hasmın olan müddeî ve münkir senden doğruluk delîlini isteyici olmadıkça, kādı ve hâkim senden şâhit ister mi? Zîrâ inkâra karşı isbât lâzımdır.

4370. Mu'cize müddeînin şeksizliği hakkında sıdk için tezkiye olunmuş şahid [4350] gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4370. Mucize, iddia sahibinin şüphesizliği hakkında doğruluk için temizlenmiş şahit gibi geldi.

"Zeki", mutlak pak ve tertemiz demektir. Burada mucizenin sıfatıdır. Yani, peygamberlerin mucizeleri, iddia sahibinin şüphesizlik içindeki doğruluğu için, eğrilikten tertemiz olmuş ve temizlenmiş olan şahit gibidir. Nasıl ki fıkıh hükümlerinde şahitlerin doğruluğunu temizlemek usulü vardır.

"Zekî”, pâk-ı mutlak ve tertemiz demektir. Burada mu'cize[nin] sıfatıdır. Ya'nî, peygamberlerin mu'cizeleri müddeînin şeksizlik içindeki doğruluğu için, eğrilikten tertemiz olmuş ve tezkiye edilmiş olan şâhid gibidir. Nitekim ahkâm-ı fıkhiyyede şâhidlerin doğruluğunu tezkiye etmek usûlü vardır.

4371. Vaktaki her tanımamadan ta'n geldi, Hak mu'cizeyi verdi ve okşadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4371. Her tanımamadan kınama geldiği vakit, Hak mucizeyi verdi ve okşadı.

"Nâ-şinâht", "tanımayan ve vakıf olmayan" demektir ki, bundan kasıt, inkârcılardır. Çünkü inkâr, doğruyu görmemekten, tanımamak ve anlamamaktan ortaya çıkar. Yani, inkârcılar, peygamberlerin görünen yönlerini gördükleri ve iç yüzlerini görmedikleri ve tanımadıkları vakit, bunlardan peygamberlere kınama ve itirazlar meydana geldi, Hak, peygamberlerinin inkârcılara karşı doğruluklarını ispat etmek için onlara mucizeler verdi ve onların kederli kalplerini okşadı ve teselli etti. Zamanın fen-dîde (fen bilimlerinde ilerlemiş) olan inkârcıları hâlâ inkârlarında devam edip derler ki: "Eski zamanlardaki saf insanlar kandırılıp, insan topluluğunun düzenini sağlamak için aralarından birtakım akıllı insanlar çıktı, peygamberlik davasında bulundular. Bu saf insanları birtakım anlaşılmaz yalanlarla aldatıp kendilerine tabi kıldılar." Bunlardan birinin düzenli inkârı şudur:

İnsanların aklı ilerlemiş ve fende yükselmiş olduğundan artık peygamberlik sevdasının hükmü geçmiştir. Nasıl ki şimdiye kadar hiçbir peygamber ortaya çıkamamıştır; ve ara sıra şurada burada bu dava ile çıkanlara da insanlık gülmüştür. Bu itirazlara verilecek cevaplar pek çoktur. Bunların burada zikri uzundur. Ancak kısaca şunu söyleyelim ki: Doğru davalar semeresiyle (meyvesiyle) ortaya çıkar. Bilinir ki, bu peygamberler insanlığa birer kutsal kitap ile geldiler ve birtakım sözler söylediler ve insanlıktan bir maddi mükâfat beklemediler. İnkârcıların sözlü ve fiili saldırılarına maruz kaldıkları hâlde korkmadılar, davetlerine devam ettiler. İnsanların doğru idrak sahibi olanları onların hâllerine ve sözlerine bakıp insaf ettiler ve anlamlı olan sözlerini doğru görüp kabul ettiler. Yeryüzünde hâlihazırda bunlara tabi olan Musevi ve İsevi ve Muhammedi olmak üzere milyonlarca insan bireyi vardır. Şu kadar ki, her ümmet tabi olduğu peygamberi tanıyıp, tekâmül (evrim) kaidesinden gafil oldu ve ondan sonra gelen peygamberleri inkâr etti. Tabiat âleminde hüküm süren bu tekâmül kaidesi gereğince peygamberlerin sonuncusu Muhammed (a.s.v.) Efendimiz Kur'an ile geldi ve Kur'an peygamberlerden hepsinin beyan ettiği hakikatleri ve daha fazlasını kapsadığından, artık insanlığa hakikatler adına açıklanacak bir şey kalmadı. Bu sebeple bin üç yüz küsur seneden beri bir peygamber ortaya çıkmadı ve çıkmayacaktır. Çünkü insanlığın biyolojide ve diğer bilimlerde bulduğu hakikatlerin hepsi Kur'an'ın haberini tasdik edicidir. Nasıl ki Mesnevi-i Şerif'in birçok beytinde fen bilimlerine uygun olan Kur'an sırları açıklanmıştır. Bu sebeple bundan sonra fen ilerledikçe, fen ehli karşılarında Kur'an'ın sırlarını görürler ve Peygamberlerin Sonuncusu'nun peygamberliğini, peygamberlikteki tekâmül kaidesine uygun bulurlar.

"Nâ-şinâht", "tanımayan ve vakıf olmayan" demektir ki, bundan murâd, münkirlerdir. Zîrâ inkâr doğruyu görmemekten ve tanımamak ve anlamamaktan zuhûra gelir. Ya'nî, vaktāki münkirler, peygamberlerin zâhirlerini gördüler ve iç yüzlerini görmediler ve tanımadılar, bunlardan enbiyâya ta'n ve i'tirâzlar vâki' oldu, Hak, enbiyâsının münkirlere karşı doğruluklarını isbât için onlara mu'cizeler verdi ve onların mağmûm olan kalblerini okşadı ve tesellî kıldı. Zamânın fen-dîde olan münkirleri hâlâ inkârlarında devâm edip derler ki: "Eski zamanlardaki sâde-dil insanları kandırıp, cem'iyyet-i beşeriyyenin intizâmını te'mîn için aralarından birtakım akıllı insanlar çıktı, peygamberlik da'vâsında bulundular. Bu sâf insanları birtakım kizb-i mutalsam ile iğfâl edip kendilerine tâbi' kıldılar. Bunlardan birinin inkâr-ı manzûmu şudur:

İnsanların aklı terakkî etmiş ve fende yükselmiş olduğundan artık peygamberlik sevdâsının hükmü geçmiştir. Nitekim şimdiye kadar hiçbir peygamber zuhûr edememiştir; ve ara sıra şurada burada bu da'vâ ile çıkanlara da beşeriyet gülmüştür." Bu i'tirâzlara verilecek cevablar pek çoktur. Bunların burada zikri uzundur. Ancak hulâsaten şunu söyleyelim ki: Doğru da'vâlar semeresiyle zâhir olur. Ma'lûmdur ki, bu peygamberler beşeriyete birer mukaddes kitâb ile geldiler ve birtakım sözler söylediler ve beşeriyetten bir maddî mükâfât beklemediler. Münkirlerin kavlen ve fiilen taarruzlarına ma'rûz kaldıkları hâlde korkmadılar, da'vetlerine devâm ettiler. Beşerin idrâk-i selîm sâhibleri onların hallerine ve sözlerine bakıp insaf ettiler ve ma'nâlı olan sözlerini doğru görüp kabûl ettiler. Yeryüzünde hâl-i hâzırda bunlara tâbi' olan Mûsevî ve Îsevî ve Muhammedî olmak üzere milyonlarca efrâd-ı beşer vardır. Şu kadar ki, her ümmet tâbi' olduğu peygamberi tanıyıp, tekâmül kāidesinden gāfil oldu ve ondan sonra gelen peygamberleri inkâr etti. Âlem-i tabîatta hüküm süren bu tekâmül kāidesi mûcibince hâtem-i enbiyâ Muhammed (a.s.v.) Efendimiz Kur'ân ile geldi ve Kur'ân peygamberlerden hepsinin beyân ettiği hakāyıkı ve daha ziyâdesini câmi' olduğundan, artık beşeriyete hakāyık nâmına tefhîm edilecek bir şey kalmadı. Bu sebeble bin üç yüz küsûr seneden beri bir peygamber zuhûr etmedi ve etmeyecektir. Çünkü beşeriyetin biyolojide ve diğer fünûnda bulduğu hakāyıkın cümlesi Kur'ân'ın ihbârını musaddıktır. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in birçok beyitlerinde fenne mutâbık olan esrâr-ı kur'âniyye tavzîh buyurulmuştur. Binâenaleyh bundan sonra fen terakkî ettikçe, erbâb-ı fen karşılarında Kur'ân'ın esrârını görürler ve Hâtem-i enbiyâ'nın nübüvvetini, nübüvvette tekâmül kāidesine muvâfik bulurlar.

4372. O Fir'avn'ın mekri üç yüz kat olmuş idi. Hepsi onun zilleti ve kam'ı olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4372. O Firavun'un tuzağı üç yüz kat olmuştu. Hepsi onun zilleti ve kahrolması olmuştu.

Musa'ya (a.s.) karşı olan Firavun'un tuzağı ve hilesi, o hazreti alçaltmak için, kat kat olmuştu. Fakat bu tuzak ve hilelerin hepsi o Firavun'un zilletine ve kahrolmasına sebep olmuştu.

Mûsâ (a.s.)a muhâlif olan Fir'avn'ın mekri ve hîlesi, o hazreti tezlîl için, kat kat olmuş idi. Fakat bu mekr ve hîlelerin hepsi o Fir'avn'ın zilletine ve kahrına sebeb olmuş idi.

4373. Mûsâ'nın mu'cizesinin çarhını koparmak için, iyi ve kötü sihirbazları hazır getirmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4373. Musa'nın mucizesinin çarkını koparmak için, iyi ve kötü sihirbazları hazır getirmişti.

Firavun'un hilelerinden biri de şuydu ki: Musa (a.s.)'ın mucizesi dolabını koparmak ve sökmek için Medayin şehrinden iyi ve kötü ve usta ve acemi sihirbazların hepsini toplayıp hazır etmişti. Çünkü asanın yılan şekline dönüşmesini sihre yormuştu.

Fir'avn'ın hîlelerinden birisi de bu idi ki: Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi dolabını koparmak ve sökmek için Medâyin şehrinden iyi ve kötü ve usta ve mübtedî sihirbazların hepsini celb edip ihzâr etmiş idi. Zîrâ asânın yılan şekline tebeddülünü sihre haml etmiş idi.

4374. Tâ ki asâyı bâtıl ve rüsvay etsin! Onun i'tibârını gönüllerden koparsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4374. Tâ ki asâyı bâtıl ve rüsvay etsin! Onun itibarını gönüllerden koparsın!

Yani, Firavun'un sihirbazları toplaması, Musa'nın (a.s.) asâsını ve mucizesini halkın gözünde geçersiz kılmak ve alçaltmak ve onun yalan bir hileden ibaret olduğunu ispat ederek, halkın kalplerinden onun itibarını koparmak ve düşürmek içindi.

Ya'nî, Fir'avn'ın sihirbazları toplaması, cenâb-ı Mûsâ'nın asâsını ve mu'cizesini halkın nazarında ibtâl ve terzîl etmek ve onun yalan bir hîleden ibâret olduğunu isbât ederek, halkın kalblerinden onun i'tibârını koparmak ve ıskāt etmek için idi.

4375. O mekrin "ayn"ı Mûsâ'nın âyeti olur. O asânın i'tibârı yukarı gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4375. O tuzağın tekil hakikati Mûsâ'nın âyeti olur. O asânın itibarı yukarı gider.

Firavun'un tuzağının sonucunda öyle bir hâl ortaya çıkar ki, o tuzak ve hilenin tekil hakikati Hz. Mûsâ'nın doğruluğunun âyeti ve şahidi olur; ve o asânın itibarı yalnız halkın avam tabakası katında değil, sihir fennine vâkıf olan sihirbazların katında da yükselir. Çünkü sihir fenni gereğince iptal edilen sihirlerin izleri meydanda kalması gerekirken, Hz. Mûsâ'nın asâsı onların hepsini yılan olup yutar ve ortada hiçbir eser kalmaz; ve sonra yine asâya dönüşür. Sihirbazlar bunları görünce asânın bir mucize olduğunu idrak edip Yüce Allah'a iman ederler, Mûsâ'ya tabi olurlar. Bu hâl mucizenin semeresidir.

Fir'avn'ın mekrinin neticesinde öyle bir hâl zâhir olur ki, o mekr ve hîlenin "ayn"ı cenâb-ı Mûsâ'nın sıdkının âyeti ve şâhidi olur; ve o asânın i'tibârı yalnız avâmm-ı halk indinde değil, fenn-i sihre vâkıf olan sihirbazların indinde de yükselir. Zîrâ sihir fenni mûcibince ibtâl edilen sihirlerin âsârı meydanda kalmak lâzım gelirken, cenâb-ı Mûsâ'nın asâsı onların hepsini yılan olup yutar ve ortada hiçbir eser kalmaz; ve sonra yine asâya tebeddül eder. Sihirbazlar bunları görünce asânın bir mu'cize olduğunu idrâk edip cenâb-ı Hakk'a îmân ederler Mûsâ'ya tâbi' olurlar. Bu hâl mu'cizenin semeresidir.

4376. Mûsâ ve onun kavmi üzerine yolu vurmak için Nil'in kenarına kadar asker getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4376. Musa ve onun kavmi üzerine yolu vurmak için Nil'in kenarına kadar asker getirir.

Firavun, bu sihirbazlar olayından sonra Musa (a.s.)'ın ve ona tabi olan İsrailoğulları kavminin yolunu kesmek ve onları esir edip kahretmek üzere Nil nehrinin kenarına kadar onları takip ederek asker gönderir.

Fir'avn bu sihirbazlar vak'asından sonra Mûsâ (a.s.)ın ve ona tâbi' olan Benî-İsrâîl kavminin yolunu vurmak ve onları esîr edip kahretmek üzere Níl nehrinin kenârına kadar onları ta'kîben asker sevk eder.

4377. Mûsa'nın ümmetinin emînliği olur; o arzın altına ve çöle gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4377. Musa'nın ümmetinin emniyeti olur; o, yerin altına ve çöle gider.

"Hâmûn", çöl ve sahra demektir. Firavun'un bu girişimi de tersine döner. Çünkü su yarılıp Musa (a.s.) ve ümmeti açılan yoldan geçerler ve Firavun boğulup cesedi önce dalgalar ile çöle atılır ve ondan sonra da yerin altına defnedilir. Nasıl ki kıssası Tâhâ Suresi'nde zikredilmiştir.

"Hâmûn”, çöl ve sahrâ demektir. Fir'avn'ın bu teşebbüsü de tersine olur. Zîrâ su yarılıp cenâb-ı Mûsâ ve ümmeti açılan yoldan geçerler ve Fir'avn boğulup cesedi evvelen çöle dalgalar ile atılır ve ondan sonra da yerin altına defn olunur. Nitekim kıssası sûre-i Tâhâ'da mezkûrdür.

4378. Eğer o Mısır'da olaydı, gelmezdi. Sıbtî'den vehim nerede zâil olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4378. Eğer o Mısır'da olsaydı, gelmezdi. Sıbtî'den vehim nerede zâil olurdu?

"Sıbtî", Musa (a.s.)'ın kavmine denir. Yani, eğer Musa (a.s.) ve onun kavmi Mısır'da olsaydı ve oradan çıkmasaydı, elbette Firavun onların takibine lüzum görmez ve Musa (a.s.)'ın kavminin Firavun'dan vehmi (gerçek olmayan tahayyülü) ve korkusu da ortadan kalkmazdı. Musa (a.s.) ile kavminin Mısır'dan çıkma teşebbüsü üzerine Firavun'un onları takip edip helak olması, İsrailoğulları'nın kalplerinde emniyetin oluşmasına sebep oldu.

“Sıbtî”, Mûsâ (a.s.)ın kavmine denir. Ya'nî, eğer cenâb-ı Mûsâ ve onun kavmi Mısır'da olaydı ve oradan çıkmaya idi, bittabi' Fir'avn onların ta'kîbine lüzûm görmez ve Mûsâ (a.s.)ın kavminin Fir'avn'dan vehmi ve korkusu dahi zâil olmazdı. Cenâb-ı Mûsâ ile kavminin Mısır'dan çıkmak teşebbüsü üzerine Fir'avn'ın onları ta'kîb edip helâk olması, Benî-İsrâîl'in kalblerinde emniyet husûlüne sebeb oldu.

4379. O geldi ve Sıbt'a erime bıraktı. Zîrâ bil ki, emniyet korku içindedir ve gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4379. O geldi ve Sıbt'a erime bıraktı. Çünkü bil ki, emniyet korku içindedir ve gizlidir.

Firavun takip ederek geldi ve o yüce Musa'nın kavminin kalplerine korkudan eriyiş bıraktı. Yani İsrailoğulları Firavun'un takibinden korktular, fakat bu korkunun neticesinde Firavun'un helak olmasıyla emniyet hâsıl oldu. Bu sebeple bil ki, emniyet korku içindedir ve gizlidir. "Güdâz", "erimek" anlamına gelen "güdâhten" mastarından ism-i mastardır, "eriyiş" demektir. "Râz", sır ve gizli demektir.

Fir'avn ta'kîben geldi ve o cenâb-ı Mûsâ'nın kavminin kalblerine korkudan eriyiş bıraktı. Ya'nî Benî-İsrâîl Fir'avn'ın ta'kibinden korktular, fakat bu korkunun neticesinde Fiarvn'ın helâki ile emniyet hâsıl oldu. Binâenaleyh bil ki, emniyet korku içindedir ve gizlidir. "Güdâz", "erimek" ma'nâsına olan "güdâhten" masdarından ism-i masdardır, "eriyiş" demektir. “Râz", sır ve gizli, demektir.

4380. Gizli lutuf o olur ki, onu Samed ateş gösterir, fakat bir nûr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4380. Gizli lutuf o olur ki, onu Samed ateş gösterir, fakat bir nûr olur.

Yani, gizli olan lutuf odur ki, Yüce Allah o lutfu ateş ve kahır şeklinde gösterir, fakat o şekil bir nûr ve lutuf olur. Nasıl ki bu şekil âleminde kahır yüzünden olan lütuflar çok kere meydana gelir.

Ya'nî, gizli olan lutuf odur ki, Hak Teâlâ o lutfu ateş ve kahır sûretinde gösterir, fakat o sûret bir nûr ve lutuf olur. Nitekim bu sûret âleminde kahır yüzünden olan lutuflar çok kere vâki' olur.

4381. Tükāda ecir vermek mahfî değildir. Sâhirlere hatâdan sonra ecri gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4381. Takvâya karşılık ödül vermek gizli değildir. Sihirbazlara hatadan sonra verilen ödülü gör!

"Tukâ", takvâlı olmak ve perhiz etmek demektir. Yüce Allah'ın takvâ ehline takvâları içinde ödül vermesi gizli bir lütuf değildir. Çünkü takvâya ödül vereceğini vaat etmiştir. Sen, Musa (a.s.) ile karşı karşıya gelme suçundan ve hatasından sonra Allah'ın sihirbazlara verdiği ödüle bak ki, asıl gizli olan lütuf budur. Onların fiili kahra ve cezaya layık iken sonuçta iman lütfuna sebep oldu.

“Tükā”, takvâ ve perhîz etmek, demektir. Hak Teâlâ'nın ehl-i takvâya takvâları içinde ecir vermesi bir gizli lutuf değildir. Zîrâ takvâya ecir vereceğini va'd buyurmuştur. Sen cenâb-ı Mûsâ'ya mukābele etmek cürmünden ve hatâsından sonra Hakk'ın sihirbazlara verdiği ecre bak ki, asıl gizli olan lutuf budur. Onların fiili kahra ve cezâya lâyık iken netîcede îmân lutfuna sebeb oldu.

4382. Vasl içinde perveriş mahfî değildir. O sihirbazlara inkıta' içinde vasl verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4382. Kavuşma içinde beslenme gizli değildir. O sihirbazlara ayrılık içinde kavuşma verdi.

Yani, bir kulun kalbinin itaat ve ibadet ile Hakk'a kavuşması ve bağlanması içinde, Hakk'ın o kulu lütfu ile beslemesi ve büyütmesi gizli bir lütuf değildir. Sihirbazlar kalben Musa'ya (a.s.) karşı ve Hak'tan kopuk oldukları hâlde, onlara Yüce Allah kendi tarafına kavuşma ve bağlanma verdi; ve Firavun onların ellerini ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiği zaman onlar إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلَبُونَ yani "Biz muhakkak Rabbimize döneriz" dediler. İşte gizli ve perde arkasında olan lütuf budur.

Ya'nî, bir kulun kalbinin tâat ve ibâdet ile Hakk'a vaslı ve ittisâli içinde, Hakk'ın o kulu lutfu ile perverde etmesi ve beslemesi gizli bir lutuf değildir. Sihirbazlar kalben cenâb-ı Mûsâ'ya muhâlif ve Hak'tan munkatı' oldukları hâlde, onlara Hak Teâlâ kendi tarafına vasl ve ittisâl verdi; ve Fir'avn onların ellerini ve ayaklarını kesmekle tehdîd ettiği vakit onlar إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلَبُونَ (Su-arâ, 26/50) ya'nî "Biz muhakkak Rabbimize döneriz" dediler. İşte gizli ve perde arkasında olan lutuf budur.

4383. Gidici ayak ile seyr mahfî değildir. Sihirbazların ayaklarının kat'ından olan seyri gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4383. Gidici ayak ile yolculuk gizli değildir. Sihirbazların ayaklarının kesilmesinden olan yolculuğu gör!

Bir kimsenin ayağı sağlam ve tam olarak Hak yolunda takva içinde yürümesi, o kimse hakkında Hakk'ın gizli olan bir lütfu değildir. Aksine, görünen lütuf içinde başka bir görünen lütuftur. Sihirbazların, görünen surette kahredici olan Firavun tarafından ayakları kesildikten sonra Hak tarafına olan manevî yolculuklarını gör ki, bu yolculuk görünen kahır içinde gizli bir manevî lütuftur. Nasıl ki ayet-i kerimede باطنه فيه الرحمة وظاهره من قبله الْعَذَابُ (Hadîd, 57/13) yani “Onun bâtınında rahmet vardır ve onun zâhiri azap cihetindendir" buyurulur.

Bir kimsenin ayağı sağlam ve tamâm olarak Hak yolunda takvâ içinde yürümesi, o kimse hakkında Hakk'ın gizli olan bir lutfu değildir. Belki lutf-1 zâhir içinde diğer bir lutf-ı zâhirdir. Sihirbazların sûret-i zâhirede kahır olan Fir'avn tarafından ayakları kesildikten sonra Hak tarafına olan seyr-i ma'nevîlerini gör ki, bu seyr kahr-ı zâhirî içinde gizli bir lutf-ı ma'nevîdir. Nitekim âyet-i kerîmede باطنه فيه الرحمة وظاهره من قبله الْعَذَابُ (Hadîd, 57/13) ya'nî “Onun bâtınında rahmet vardır ve onun zâhiri azâb cihetindendir" buyurulur.

4384. Arifler ondan dolayı emîndirler ki, kan deryasından geçtiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4384. Arifler, kan deryasından geçtikleri için güvendedirler.

"Kan deryası"ndan kastedilen, Hakk'ın kahır ve lütfunun perdesi olan bu suret âlemidir. Nasıl ki yeryüzünde halife olarak yaratılacak insan hakkında melekler tarafından Hakk'a hitaben, "O insan yeryüzünde kan döker" (Bakara, 2/30) denildi. Ayrıntıları Bakara Suresi'ndedir. Yani arifler, kan deryası olan bu suret âleminden geçtikleri ve ruhanîyet âlemine gittikleri için güvendedirler; ve cismaniyet âleminden bir parça olan kendi vehmedilmiş varlıklarından kurtuldular. Bu sebeple onlar hakkında Yüce Allah, "Bilin ki Allah'ın velîleri üzerine korku ve hüzün yoktur" (Yunus, 10/62) buyurdu. Çünkü korku ve hüzün varlığa ilişkindir, onlar ise yok olmuşlardır.

"Kan deryası"ndan murâd, Hakk'ın kahır ve lutfunun hicabı olan bu âlem-i sûrettir. Nitekim yeryüzünde halîfe olarak yaratılacak insan hakkında melekler tarafından Hakk'a hitaben ويسفك الدماء (Bakara, 2/30) ya'nî “O insan yeryüzünde kan döker" denildi. Tafsilâtı sûre-i Bakara'dadır. Ya'nî ârifler ondan dolayı emîndirler ki, kan deryâsı olan bu sûret âleminden geçtiler ve rûhâniyet âlemine gittiler; ve cismâniyet âleminden bir cüz' olan kendi vücûd-i mevhûmlarından kurtuldular. Bunun için onlar hakkında Hak Teâlâ أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yunus, 10/62) ya'nî “Âgâh ol! Allah'ın velîleri üzerine korku ve hüzün yoktur" buyurdu. Zîrâ korku ve hüzün varlığa taalluk eder, onlar ise yok olmuşlardır.

4385. Onların emniyetleri korkunun "ayn"ından zahir geldi. Şübhesiz her dem ziyâdelikte olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4385. Onların emniyetleri, korkunun ta kendisinden ortaya çıktı. Şüphesiz her zaman artışta olur.

Emniyetin korkunun ta kendisinden ortaya çıkması şudur: Onlar Hakk'ın azametini bildiler ve Hak'tan korktular. Nasıl ki kutsal ayette, إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ (Fâtır, 35/28) yani "Ancak Allah'ın âlim olan kulları Allah'tan korkar" buyurulur; ve kutsal hadiste de انا اعلمكم بالله و اخشاكم من الله yani "Ben sizin en çok Allah'ı bileninizim ve Allah'tan korkanınızım" buyurulur. Bu sebeple Yüce Allah onlara bu korkunun ta kendisinden emniyet verdi. Bu görünen âlemde dahi korkunun ta kendisinden emniyetin meydana gelmesinin birçok örneği vardır. Örneğin, buhar kazanlarında patlama korkusu için bu korkunun ta kendisinden emniyet tedbirleri alınmıştır; ve aynı şekilde tüfeklerde, toplarda ve diğer makinelerdeki emniyet aletleri hep korkunun ta kendisinden ortaya çıkmıştır. Şimdi, âriflerin korkularından ortaya çıkan emniyetleri de her zaman artışta olur. Emniyetin artışı hakkında Fîhi Mâ Fîh'in 12. bölümünde şöyle buyurulur: "Emniyetten emniyete büyük farklar vardır. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in diğer peygamberler üzerine üstünlüğü, nihayet emniyet yönündendir. Yoksa, peygamberlerin hepsi emniyet içindedirler ve korkudan geçmişlerdir. Ancak وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (Zuhruf, 43/32) yani “Biz onların bazısını derecelerin bazısının üstüne yükselttik" kutsal ayeti gereğince emniyet içinde makamlar (manevî dereceler) vardır. Korku âleminde korku makamları için işaret vermek mümkündür; fakat emniyet makamları işaretsizdir. Korku âlemine bakıldığında, herkesin Hak yolunda harcadıkları görülür. Biri varlığını, biri malını, birisi de canını harcar. Kimi oruç tutar, kimi zekât verir, kimi on rekât, kimi yüz rekât namaz kılar. Bu sebeple onların menzilleri (konakları) tasvir edilmiş ve belirlenmiştir; onlardan işaret vermek mümkündür. Nasıl ki Konya'dan Kayseri'ye kadar olan menziller belirlenmiştir; ama Antalya'dan Mısır'a kadar olan denizdeki menziller işaretsizdir; onu gemiciler bilir ve kara ehline söylemezler, çünkü anlayamazlar."

Emniyetin korkunun "ayn"ından zâhir olması budur ki: Onlar Hakk'ın azametini bildiler ve Hak'tan korktular. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ (Fâtır, 35/28) ya'nî "Ancak Allah'ın âlim olan kulları Allah'tan korkar"; ve hadîs-i şerîfte de انا اعلمكم بالله و اخشاكم من الله ya'nî "Ben sizin en ziyâde Allah'ı bileninizim ve Allah'tan korkanınızım" buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ onlara bu korkunun "ayn"ından emniyet verdi. Bu âlem-i zâhirde dahi korkunun aynından emniyet hâsıl olmasının misâlleri çoktur. Meselâ buhâr kazanlarında patlamak korkusu için bu korkunun aynından emniyet tedbirleri ittihâz olunmuştur; ve kezâ tüfenklerde ve toplarda ve sâir makinelerdeki emniyet âletleri hep korkunun "ayn"ından peydâ olmuştur. İmdi âriflerin korkularından peydâ olan emniyetleri de her dem ziyâdelikte olur. Emniyetin ziyâdeliği hakkında Fîhi Mâ Fîh'in 12. faslında şöyle buyurulur: "Emnden emne azîm farklar vardır. Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz'in enbiyâyı sâire üzerine fazlı, nihâyet emn cihetindendir. Yoksa, enbiyânın kâffesi emn içindedirler ve havftan geçmişlerdir. Ancak وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (Zuhruf, 43/32) ya'nî “Biz onların ba'zısını derecelerin ba'zısının fevkine yükselttik" âyet-i kerîmesi mûcibince emn içinde makāmlar vardır. Âlem-i havfta makāmât-ı havf için nişân vermek mümkindir; fakat makāmât-ı emn bî-nişandır. Âlem-i havfa nazar olundukda, herkesin Hak yolunda bezl ettikleri görülür. Biri vücudunu, biri malını, birisi de cânını bezl eder. Kimi oruç tutar, kimi zekât verir, kimi, on rek'at, kimi yüz rek'at namaz kılar. Binâenaleyh onların menâzili musavver ve muayyendir; onlardan nişân vermek mümkindir. Nitekim Konya'dan Kayseri'ye kadar olan menziller muayyendir; amma Antalya'dan Mısır'a kadar olan deryâdaki menziller bî-nişândır; onu gemiciler bilir ve kara ehline söylemezler, çünkü anlayamazlar."

4386. Emniyeti bir korku içinde hafî olmuş gördün. Ey safî! Bir ümîd içinde de korkuyu gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4386. Emniyeti bir korku içinde gizlenmiş gördün. Ey safî! Bir ümit içinde de korkuyu gör!

Yani, ey ibadet ve itaat ile kalbini arındıran sûfî! Korku içinde emniyetin gizlenmiş olduğunu bu açıklamalarımızdan gördün ve anladın. Bu yaptığın ibadet ve hizmet tohumlarından mükâfat ümidi içinde de korkuyu gör! Çünkü birtakım sebepler dolayısıyla bu tohumların bozulma ihtimali vardır. Nasıl ki bir kimse tarlaya tohumu eker ve ondan ürün almak ümidini besler. Fakat bu ümit içinde ektiği tohumların çürüyüp çıkmaması korkusu gizlidir.

Ya'nî, ey ibâdet ve tâat ile kalbini sâfi kılan sûfî! Korku içinde emnin gizli olmuş olduğunu bu beyânâtımızdan gördün ve anladın. Bu ettiğin ibâdet ve hizmet tohumlarından mükâfât ümîdi içinde de korkuyu gör! Zîrâ birtakım esbâb dolayısı ile bu tohumların fâsid olmak ihtimali vardır. Nitekim bir kimse tarlaya tohumu eker ve ondan hâsılât almak ümîdini besler. Fakat bu ümîd içinde ektiği tohumların çürüyüp çıkmaması korkusu gizlidir.

4387. O emîr mekr cihetinden Îsâ üzerine teveccüh etti. Îsâ ev içinde yüzünü gizli eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4387. O emir, mekr (gizli yönlendirme) yönünden İsa üzerine yöneldi. İsa ev içinde yüzünü gizler.

Tarihte zikredilmiştir ki, İsa (a.s.)'ı tutmaya memur olan emir, mekr ve hile kastıyla İsa (a.s.) üzerine yöneldi. Cenab-ı İsa ev içinde kendini sakladı.

Târîhte mezkûrdür ki, Îsâ (a.s.)ı tutmaya me'mûr olan emîr, mekr ve hîle kasdıyla Îsâ (a.s.) üzerine teveccüh etti. Cenâb-ı Îsâ ev içinde kendini sakladı.

4388. O tâcdâr olmak için içeriye gelir. Kendisi Îsâ'nın şibhinden dolayı dârın tâcı gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4388. O, taç sahibi olmak için içeriye gelir. Kendisi İsa'nın benzerliğinden dolayı darağacının tacı olur.

O, İsa'yı yakalayıp buna karşılık taç sahibi olmayı uman Yahudi beyi evin içerisine girer. Kendisi İsa'nın (a.s.) suretine benzer bir surete girer. Bu umudu boşa çıkar ve İsa (a.s.) zannıyla darağacının tacı olur ve çarmıha gerilir.

O cenâb-ı Îsâ'yı tutup buna mükâfâten tâcdâr olmak ümîd eden yahûdî beyi evin içerisine girer. Kendisi Îsâ (a.s.)ın sûretine müşâbih bir sûrete girer. Bu ümîdi boşa çıkar ve Îsâ (a.s.) zannıyla dârağacının tâcı olur ve çarmıha gerilir.

4389. Der ki: "Hey! Asmayınız, ben İsâ değilim! Ben emîrim. Cühûdlar üzerinde latîf izliyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4389. Der ki: "Hey! Asmayınız, ben İsâ değilim! Ben emîrim. Cühûdlar üzerinde latîf izliyim!"

O evin içine giren Yahudi beyi dedi ki: "Yahu! Beni asmayınız, ben Îsâ değilim; ben sizin beyinizim, Yahudiler üzerinde latîf izliyim (gizli bir takipçiyim)!" Yani benim mezhebim ve meşrebim sizin mezheb ve meşrebinize uygundur.

O evin içine giren yahûdî beyi dedi ki: "Yâhu! Beni asmayınız, ben Îsâ değilim; ben sizin beyinizim, yahûdîler üzerinde latîf izliyim!" Ya'nî benim mezhebim ve meşrebim sizin mezheb ve meşrebinize muvâfıktır.

4390. Dediler ki: "Pek çabuk onu dâr üzerine asınız! O İsa'dır. Bizim elimizden kurtulmak isteyicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4390. Dediler ki: "Pek çabuk onu darağacına asınız! O İsa'dır. Bizim elimizden kurtulmak isteyicidir."

Yani, o beyle beraber İsa (a.s.)'ı yakalamak için evin içine girenler, İsa (a.s.) suretine giren o bey için birbirlerine dediler ki: "Hayır, o İsa'dır. Yüzünü görmüyor musunuz? Bizim elimizden kurtulmak istediği için böyle bağırıyor."

Bu beyitlerde ümit içinde korku olduğu örnekle açıklanmıştır. Nasıl ki, Cenab-ı İsa'yı yakalayıp mükâfata nail olmayı ümit eden Tîtânus ismindeki bey, hiç ummadığı bir ilahi kahır ile karşılaşmıştır. Bilinmeli ki, İsa (a.s.)'a yönelik suikast hakkında âlimlerin ihtilafı vardır. Meşhur görüş, Hz. Pîr'in açıkladığı bu görüştür. Ve Hz. Pîr efendimizin yüce âdetleri bu Mesnevî-i Şerîf'te meşhur görüşü açıklamaktır. Fakir, bu husustaki mütalaaları İsa (a.s.) ismiyle yazdığım risalede açıkladım. Burada ayrıntısı uzundur.

Ya'nî, o beyle beraber Îsâ (a.s.)ı tutmak için evin içine girenler, Îsâ (a.s.) sûretine giren o bey için birbirlerine dediler ki: "Hayır, o Îsa'dır. Sîmâsını görmüyor musunuz? Bizim elimizden kurtulmak istediği için böyle bağırıyor."

Bu beyitlerde ümîd içinde korku olduğu misâlen beyân buyurulmuştur. Nitekim cenâb-ı Îsâ'yı tutup mükâfâta nâil olmak ümid eden Tîtânus (طيطا نوس) ismindeki bey hiç ummadığı bir kahr-ı ilâhî ile karşılaşmıştır. Ma'lûm olsun ki, Îsâ (a.s.)a olan sû'-i kasd hakkında ulemânın ihtilafı vardır. Kavl-i meşhûr Hz. Pîr'in beyân buyurduğu bu kavldir. Ve Hz. Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri bu Mesnevî-i Şerîfte kavl-i meşhûru beyân buyurmaktır. Fakîr bu husûstaki mütâlaâtı Îsâ (a.s.) ismiyle yazdığım risâlede beyân ettim. Burada tafsíli uzundur.

4391. İntifa' için birçok asker bir yere gider. Onun azığı ganîmet olur, başını yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4391. Faydalanmak için birçok asker bir yere gider. Onun azığı ganimet olur, başını yer.

"Ber", meyve; "horden" yemek; "ber horden", meyve yemek demektir ve faydalanmaktan kinayedir. "Berg", azık, yiyecek ve gıda; "fey", ganimet malı anlamındadır. Yani, düşmana üstün gelip faydalanmak için birçok asker savaşmak üzere bir yere gider ve onların bu faydalanma ümidi aksine ortaya çıkıp mağlup olurlar; ve bu mağlubiyet sonucunda onların azıkları ve gıdaları düşmanın eline geçer ve onlara ganimet malı olur; ve bu askerler kendi başlarını yerler.

"Ber", meyve; "horden" yemek; "ber horden", meyve yemek demek olup, intifa'dan kinâyedir. "Berg", azık ve kūt ve gıdâ; "fey", mâl-ı ganîmet ma'nâsınadır. Ya'nî, düşmana galebe edip intifa' etmek için birçok asker harb etmek üzere bir yere gider ve onların bu intifa' ümîdi aksine zuhûr edip mağlûb olurlar; ve bu mağlûbiyet neticesinde onların azıkları ve gıdaları düşmanın eline geçer ve onlara mâl-ı ganîmet olur; ve bu askerler kendi başlarını yerler.

4392. Nice bâzergân kâr kokusu ile gider; bayram sanır; öd gibi yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4392. Nice bâzergân kâr kokusu ile gider; bayram sanır; öd gibi yanar.

Bu beyit de ümit içinde korku gizli olduğunun örneğidir. Yani, birçok tüccar kâr etme kokusu ve ümidi ile sefere gider. Pazar yerini bayram yeri zanneder. Fakat umduğu kâra ulaşamadığı için kalbi öd ağacı gibi yanar ve ümidi boşa çıkar.

Bu beyit dahi ümîd içinde korku gizli olduğunun misâlidir. Ya'nî, birçok bâzergân ve tâcir kâr etmek kokusu ve ümîdi ile sefere gider. Pazar yerini bayram yeri zanneder. Fakat umduğu kâra nâil olamadığı için kalbi öd ağacı gibi yanar ve ümîdi boşa çıkar.

4393. Âlemde bunun aksi üzere ne kadar olur! Zehir zanneder, o bal olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4393. Âlemde bunun aksi üzere ne kadar olur! Zehir zanneder, o bal olur.

Yani, bu sûret âleminde bu ümidin aksi ve zıddı üzere ne kadar çok olay meydana gelir! Örneğin, görünüşte zehir ve kahır sanılan bir şey, bal gibi lezzetli ve zevkli bir şey olur.

Ya'nî, bu âlem-i sûrette bu ümîdin aksi ve hilâfı üzere ne kadar çok hâdiseler vâki' olur! Meselâ zâhirde zehir ve kahır zannolunan bir şey bal gibi lezîz ve zevkli bir şey olur.

4394. Çok asker kendi ölümü üzere gönül koymuş; öne rûşenlikler ve zafer gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4394. Çok asker kendi ölümü üzerine gönül koymuş; öne aydınlıklar ve zafer gelir.

Çok askerler savaş sırasında zaferden ümitlerini kesmiş ve ölüme bekler olmuş iken, hiç umulmayan bir sebebin ortaya çıkmasıyla önlerine sevinç aydınlıkları ve zafer hâli çıkar ve korkudan emniyet ve kederden sevinç meydana gelir.

Çok askerler harb esnâsında zaferden ümîdlerini kesmiş ve ölüme muntazır olmuş iken, hiç umulmayan bir sebebin zuhûruyla önlerine sevinç aydınlıkları ve zafer hâli çıkar ve korkudan emn ve kederden meserret peydâ olur.

4395. Ebrehe diriyi ölü gibi bırakmak üzere Beyt'i tahkîr için fil ile geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4395. Ebrehe, diriyi ölü gibi bırakmak üzere Kâbe'yi tahkir etmek için fil ile geldi.

"Ebrehe", Yemen hükümdarı kumandanının adıdır. Yemen hükümdarı, Kâbe'nin şerefini Yemen'e taşımak için büyük bir özenle San'a'da bir mâbed yaptırmıştı. Arab'ın Kenâne kabilesinden bir kişi o mâbedi yaktığından hükümdar öfkelendi ve Mekke'deki Kâbe'yi tahrip ve zelil etmek ve halkın mallarını yağmalayıp onları ölü gibi bir hâle getirmek üzere, Ebrehe'nin kumandası altında birçok filler ile beraber bir ordu göndermişti. Nasıl ki kıssası "E-lem-tera keyfe" (Mâûn) sûresinde, tefsir kitaplarında yer almaktadır. Bu olay İslâmiyet'in ortaya çıkışından önceydi.

“Ebrehe”, Yemen hükümdarı kumandanının adıdır. Yemen hükümdarı Kâ'be'nin şerefini Yemen'e nakl etmek için kemâl-i i'tinâ ile San'â'da bir ma'bed yaptırmış idi. Arab'ın Kenâne kabîlesinden bir şâhıs o ma'bedi yaktığından hükümdâr öfkelendi ve Mekke'deki Kâ'be'yi tahrîb ve tezlîl etmek ve halkın mallarını yağma edip onları ölü gibi bir hâle getirmek üzere, Ebrehe'nin kumandası altında birçok filler ile beraber bir ordu göndermiş idi. Nitekim kıssası “E-lem-tera keyfe” [:Mâûn] sûresinde, tefsîr kitablarında münderiçtir. Bu vak'a İslâmiyet'in zuhûrundan evvel idi.

4396. Tâ ki Kâ'be'nin harîmini vîrân ede! Cümleyi o yerden sergerdân ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4396. Tâ ki Kâbe'nin harîmini viran etsin! Herkesi o yerden perişan etsin!

Ebrehe o niyetle geldi ki, Kâbe'nin çevresini ve etrafını bir harabe yerine çevirsin ve Mekke halkı artık o harap olan şehirde oturamayıp oradan perişan olsun ve başka yerlere dağılsın!

Ebrehe o niyet ile geldi ki, Kâ'be'nin harîmini ve etrafını bir harâbe-zâra çevirsin ve Mekke ahâlîsi artık o harâb olan şehirde sâkin olamayıp oradan sergerdân olsun ve başka yerlere dağılsın!

4397. Tâ ki bütün ziyaretçiler onun etrafına teveccüh edeler. Hepsi onun Kâ'be'sini kıble edeler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4397. Tâ ki bütün ziyaretçiler onun etrafına yönelsinler. Hepsi onun Kâ'be'sini kıble edinsinler.

Tâ ki Mekke'ye gelen bütün ziyaretçiler Yemen hükümdarının yaptırdığı mâbed etrafına yönelsinler ve hepsi o hükümdârın bu Kâ'be'sini kıble edinsinler!

Tâ ki Mekke'ye gelen bütün ziyaretçiler Yemen hükümdarının yaptırdığı ma'bed etrafına teveccüh edeler ve hepsi o hükümdârın bu Kâ'be'sini kıble ittihâz edeler!

4398. Ve "Benim Kâ'beme niçin ateş vururlar?" diye Arab'dan zarar içinde intikām çeke!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4398. Ve "Benim Kâ'beme niçin ateş vururlar?" diye Arap'tan zarar içinde intikam çeke!

Ve hükümdar, "Niçin benim yaptırdığım Kâ'be'yi yaktılar?" diye Araplar'a zarar verip intikam ala!

Ve hükümdâr, "Niçin benim yaptırdığım Kâ'beyi yaktılar?" diye Arablar'a zarar îrâs edip intikām ala!

4399. Onun sa'yinin "ayn"ı Kâ'be'nin izzeti olmuştur. O beytin i'zâzını mûcib gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4399. Onun çabasının kendisi Kâbe'nin izzeti olmuştur. O evin yüceltilmesini gerektirmiştir.

Ebrehe, mağlup olmayacağını sandığı muazzam ordusuyla Mekke'ye geldiği vakit, mukadder olan ilahi kahra maruz kaldı ve olağanüstü bir hâl ortaya çıktı. Filler Kâbe tarafına yürümez oldu; ve havada kara bulut gibi ebabil kuşları belirdi ve askerin başlarına taşlar yağdırdılar. Ordu büyük bir yenilgiye uğradı. Bu şekilde Ebrehe'nin çabasının kendisi Kâbe'ye bir kat daha izzet ve şeref getirdi ve çalışma Beytullah'ın yüceltilmesini gerektirdi.

Vaktaki Ebrehe mağlûb olmayacağını zannettiği muazzam ordusuyla Mekke'ye geldi, mukadder olan kahr-ı ilâhîye ma'rûz kaldı ve hârikulâde bir hâl zuhûr etti. Filler Kâ'be tarafına yürümez oldu; ve havada kara bulut gibi ebâbîl kuşları peydâ oldu ve askerin başlarına taşlar yağdırdılar. Ordu büyük bir hezîmete uğradı. Bu sûretle Ebrehe'nin sa'yinin aynı Kâ'be'ye bir kat daha izzet ve şerâfet getirdi ve çalışma Beytullah'ın i'zâzını mûcib oldu.

4400. Mekkeliler'in bir olan izzeti yüz olmuştur. Onların izzeti kıyamete kadar mümted olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4400. Mekkelilerin bir olan izzeti yüz olmuştur. Onların izzeti kıyamete kadar uzamıştır.

Mekke halkının izzeti bu sebeple bir kat iken yüz kat olmuştur. Hacılar nezdinde onların izzetleri ve şerefleri uzayıp gitmiştir. Çünkü onlar hacılara tavaf ve ziyaret usulünü öğrettikleri ve rehberlik ettikleri için dünyanın çeşitli yönlerinden gelen hacılar onlara hürmet ederler.

Mekke halkının izzeti bu yüzden bir kat iken yüz kat olmuştur. Hacılar indinde onların izzetleri ve şerefleri uzayıp gitmiştir. Zîrâ onlar hacılara tavâf ve ziyâret usûlünü öğrettikleri ve delil oldukları için dünyânın muhtelif cihetlerinden gelen hacılar onlara hürmet ederler.

4401. O ve onun ka'besi pek mahsûf olmuştur. Bu nedendir? Kaderin inâyetlerindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4401. O ve onun Kâbe'si pek noksan edilmiş ve yere batırılmıştır. Bu neden böyledir? Kaderin inayetlerindendir.

"Mahsûf", noksan edilmiş ve yere yatırılmış demektir. Yani, Beytullah'ın bu izzet ve şerefine karşılık Ebrehe ile onun izzetlendirmek ve şereflendirmek istediği Kâbe'nin kendisi ve adı sanı pek yere batırılmıştır. Bu hâl neden böyle olmuştur? İlâhî takdirin ezelî olan inayetlerinden olmuştur. Fîhi Mâ Fîh'in 59. bölümünde Hz. Pîr inayet hakkında şöyle buyururlar:

"Asıl olan inayettir. Sen bir emîrsin, iki kölen vardır: Birisi çok hizmet edip senin için birçok seferler yapar. Diğeri ise kölelik hususunda tembeldir. Sonra görüyorum ki, senin o tembel olan köleye o hizmetkâr olan kuldan daha fazla sevgin vardır. Önceki hizmetkârı da terk etmezsin. Bu böyle meydana gelir. İnayete hükmetmemek mümkün değildir."

İşte Kâbe'ye olan Hakk'ın inayeti de bu türdendir.

"Mahsûf", noksan edilmiş ve yere yatırılmış demektir. Ya'nî, Beytullâh'ın bu izzet ve şerefine mukābil Ebrehe ile onun izzetlendirmek ve şereflendirmek istediği kâ'be'nin kendisi ve adı sanı pek yere batırılmıştır. Bu hâl neden böyle olmuştur? Takdîr-i ilâhînin ezelî olan inâyetlerinden olmuştur. Fîhi Mâ Fîh'in 59. faslında Hz. Pîr inâyet hakkında şöyle buyururlar:

"Asıl olan inâyettir. Sen bir emîrsin, iki kölen vardır: Birisi çok hizmet edip senin için birçok seferler kılar. Diğeri ise kölelik hususunda tenbeldir. Sonra görüyorum ki, senin o tenbel olan köleye o hizmetkâr olan bendeden ziyâde muhabbetin vardır. Evvelki hizmetkârı da metrûk bırakmazsın. Bu böyle vâki' olur. İnâyete hükmetme[me]k mümkin değildir."

İşte Kâ'be'ye olan inâyet-i Hak da bu kabîldendir.

4402. Ebrehe'nin yırtıcı hayvan gibi olan cehâzından o Arab'ın fakîrleri mün'am oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4402. Ebrehe'nin yırtıcı hayvan gibi olan teçhizatından o Arab'ın fakirleri nimetlendi.

"Cehâz", eşya ve tertibat demektir. "Mün'am", nimet verilmiş; "dede", "yırtıcı hayvan" demektir. Yani, Ebrehe'nin yırtıcı canavar gibi olan harp teçhizatını ve tertibatını yağmalayan o Mekke Arapları'nın fakirleri bu ganimet ile Hak tarafından nimetlendirilmiştir. Ankaravî nüshasında ikinci mısra "آن فقیران عرب توانگر شده" (o Arab fakirleri zengin olmuştur) şeklinde yer almaktadır. Fakat "tevânger" kelimesinin vezne uygunluğu için lafzın tahrif edilerek "tûnger" yahut "tânger" okunması gerekir. Bu sebeple fakir "mün'am" nüshasını aldım. Tercümesi "O Arab fakirleri zengin olmuştur" demek olur.

"Cehâz", eşyâ ve tertîbât demektir. "Mün'am", ni'met verilmiş; "dede", "yırtıcı hayvan" demektir. Ya'nî, Ebrehe'nin yırtıcı cânavar gibi olan harb techîzâtını ve tertîbâtını yağma eden o Mekke Arapları'nın fakîrleri bu ganîmet ile Hak tarafından in'âm olunmuştur. Ankaravî nüshasında ikinci mısra' `آن فقیران عرب توانگر شده` sûretinde vâki'dir. Fakat "tevânger" kelimesinin vezne tevâfuku için tahrîf-i lafz ile "tûnger" yâhud "tânger" okunması îcâb eder. Binâenaleyh fakîr "mün'am" nüshasını aldım. Tercümesi "O Arab fakîrleri zengin olmuştur" demek olur.

4403. O zannetmiş idi ki, orduyu çekti; ehl-i beyt için o altını çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4403. O zannetmişti ki, orduyu çekti; ehl-i beyt için o altını çekti.

O Ebrehe zannetmişti ki, bu müthiş ordusunu Mekke'ye çekti ve derhal Mekke halkı üzerine galip geldi; ve ehl-i beyt için olan altını yani Mekke halkının parasını ve malını çekip aldı. "Ehl-i beyt için" ifadesinde diğer bir vecih (anlam) daha akla gelir. O da şudur: "Ebrehe, Mekke halkını mağlup ettikten sonra kendi ehl-i beyti ve ailesi için Mekke'den altınları çekip aldı."

O Ebrehe zannetmiş idi ki, bu müdhiş ordusunu Mekke'ye çekti ve derhâl Mekke halkı üzerine galebe etti; ve ehl-i beyt için olan altını ya'nî Mekke ehlinin parasını ve malını çekip alıverdi. "Ehl-i beyt için" ta'bîrinde diğer bir vecih daha vârid-i hâtır olur. O da şudur: "Ebrehe, Mekke ehlini mağlûb ettikten sonra kendi ehl-i beyt'i ve âilesi için Mekke'den altınları çekip aldı."

4404. Bu azîmetlerin ve bu himmetlerin feshinde yolda her adımda temâşada idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4404. Bu azimlerin ve bu himmetlerin bozulmasında yolda her adımda temaşada idi.

"Fesh", bozmak demektir; "azâyim", kasıt anlamına gelen "azîmet" kelimesinin çoğuludur. "Himem", "kalbî kasıt" anlamına gelen "himmet" kelimesinin çoğuludur. Bu beyitte, define arayan miras yedi kişinin hâline dönülmüştür. Yani, miras yedi kişi kendi evinde olan defineyi haber aldıktan sonra, Mısır'dan Bağdat'a dönerken, yolda yukarıdan beri zikredilen olaylardaki kalbî maksatların ve fiilî azimlerin bozulması hususlarını her adımda fikren ve hayalen temaşada idi ve kendi kendine derdi ki: "Bu insanlar neler düşünürler ve nelere teşebbüs ederler? Neticede onların bu düşünceleri ve teşebbüsleri verimli olmaz. Aksine hatır ve hayallerine gelmeyen şeyler ortaya çıkar. İşte benim hâlim de bu türdendir. Ne garip şeydir ki, ben defineyi Mısır'da ararken Bağdat'ta kendi evimde buluyorum!"

"Fesh", bozmak; "azâyim", kasd ma'nâsına olan "azîmet"in cem'idir. "Himem", "kasd-i kalbî" ma'nâsına olan “himmet"in cem'idir. Bu beyitte de-fîne arayan mîrâsyedinin hâline rücû' buyurulmuştur. Ya'nî, mîrâsyedi ken-di evinde olan defîneyi haber aldıktan sonra, Mısır'dan Bağdâd'a dönerken, yolda yukarıdan beri zikrolunan hâdiselerdeki makāsıd-ı kalbiyyenin ve azâ-im-i fiiliyyenin bozulması husûslarını her adımda fikren ve hayâlen temâşâ-da idi ve kendi kendine derdi ki: "Bu insanlar neler düşünürler ve nelere te-şebbüs ederler? Neticede onların bu düşünceleri ve teşebbüsleri müsmir ol-maz. Bilakis hâtır ve hayallerine gelmeyen şeyler zuhûr eder. İşte benim hâ-lim de bu kabîldendir. Ne garîb şeydir ki, ben defîneyi Mısır'da ararken Bağ-dâd'da kendi evimde buluyorum!"

4405. Eve geldi. O defîneyi açık buldu. Onun işi Huda'ya mensub olan lutuf-dan tertib buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4405. Eve geldi. O defineyi açık buldu. Onun işi Allah'a ait olan lütuftan düzenlendi.

"Saz" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Burada "düzenleme" anlamı uygundur. Kısacası, o miras yiyen kişi Mısır'dan Bağdat'taki evine geldi. Aradığı defineyi orada açıkça buldu. Onun işi halka değil, ancak Allah'a ait olan lütuftan düzenlendi. Yukarıda da açıklandığı üzere, bu kıssadan maksat, Hakk yolcusunun (sâlik) seyr ü sülûkünü (manevi yolculuğunu) açıklamaktır. Hakikat definesini arayan sâlik, öncelikle zahiri bir yolculukla kâmil bir mürşit arar. Sonra o kâmil mürşidin düzenlediği riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) neticesinde nefsanî sıfatların kirlerinden ve paslarından temizlenip ruhanî tesirler (rûhâniyet) kazanır; ve hakikat definesinin kendisinin beden evinde olduğunu açıkça, hâlen ve zevken (yaşayarak ve tadarak) görür ve bulur. Mürşidin görevi ancak bundan ibarettir. Yoksa sâlike kendi sabit hakikatinin (ayn-ı sâbite) yatkınlığından (isti'dâd) fazla bir şey veremez; ve sabit hakikatinin yatkınlığı ise, ancak Allah'a ait olan bir lütuftur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 9. faslında Hz. Pîr efendimiz bu anlam hakkında şöyle buyururlar:

"Yüce Allah (Hak Teâlâ) peygamberleri ve evliyayı büyük ve parlak sular gibi gönderdi ve akıttı. Küçük ve boyalı, bulanık sular onların içine akıp dâhil olunca, kendi bulanıklıklarından ve arızî olan renklerinden kurtulurlar. Bu sebeple kendisini saf görünce "Ben önceden böyle saf idim" diye önceki hâlini hatırlar ve o bulanıklıkların ve renklerin arızî olduğunu kesin olarak bilir; ve bu arızalardan önceki hâlini hatırlayıp هَذَا الَّذِى رَزَقْنَا مِنْ قَبْلُ (Bakara, 2/25) yani "Bu evvelce rızıklandırıldığımız şeydir" ayet-i kerimesini okur. Şimdi peygamberler ve evliya ona önceki hâlini hatırlatıcı olurlar; yoksa onun cevherine yeni bir şey koymazlar... ilh. Kardeşlerin büyüğe nasihat vermeyi tekrarlaması ve onun o nasihata tahammül edememesi ve onun onlardan ürkmesi ve deli divane ve kendinden geçmiş olarak gitmesi ve kendisini izin istemeksizin padişahın huzuruna atması; fakat aşk ve muhabbetin aşırılığından, küstahlık ve laubalilikten değil!

Bu şerh-i şerifte "şah"tan maksat, sureti ve cismaniyeti küllî nefis âleminin özü ve hulâsası ve tüm ilahi isimlerin (cem'iyyet-i esmâiyye) toplanmışlığını haiz olan insân-ı kâmildir. Bu hususta yukarıda 4101 numaralı beytin başındaki şerh-i şerifin açıklamasında da beyanlar vardır. Yani büyük şehzade, aşkın şiddeti sebebiyle insân-ı kâmile dâhil olmak için sefere çıkmaya karar verdi; ve diğer ortanca ve küçük kardeşleri "Bu işi yapma, başına felaket gelir!" diye evvelce yaptıkları nasihatları tekrar ettiler; ve büyük şehzade aşkın aşırılığı sebebiyle o nasihatları tutmaya tahammül edemedi ve hatta onlardan ürküp kaçtı. Delice ve kendinden geçmiş olarak yola çıktı. Bir rehbere ihtiyaç görmeksizin, izinsiz olarak kendisini insân-ı kâmilin huzuruna attı. Halbuki şeriatta izinsiz, bir kimsenin bulunduğu yere girmek caiz değildir. Fakat bu şehzadenin böyle yapması küstahlık ve edepsizlik cihetinden değil idi, aşk ve muhabbetin aşırılığından idi. Zira bazı yerlerde edebi terk etmek, edep aynısı olur. Nitekim Şah-ı Nakşbend hazretleri buyururlar:

"Evliyaullah sohbetlerinde edep hakikati vakte riayettir. Zira vakit olur ki, onların sohbetinde edepsizlik edep aynısı olur. Yine vakit olur ki, edep edepsizlik aynısı olur."

"Sâz", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "tertib” ma'nâsı münasibdir. Elhâsıl, o mîrâsyedi Mısır'dan Bağdad'daki evine geldi. Aradı-ğı defîneyi orada âşikâr buldu. Onun işi halka değil, ancak Hakk'a mensûb olan lutufdan tertib buldu. Yukarılarda dahi îzah olunduğu üzere, bu kıssa-dan maksûd olan şey tâlib-i Hakk'ın sülükünü beyândır. Hakikat definesi-ni arayan sâlik evvelen sefer-i sûrî ile bir mürşid-i kâmil arar. Sonra o mür-şid-i kâmilin tertib ettiği riyâzât ve mücâhedât dayakları neticesinde sıfat-ı nefsâniyye kirlerinden ve paslarından temizlenip rûhâniyet kesb eder; ve hakîkat defînesinin kendinin cisim evinde olduğunu âşikâre olarak hâlen ve zevkan görür ve bulur. Mürşidin vazîfesi ancak bundan ibarettir. Yoksa sâlike kendi ayn-ı sâbitesinin isti'dâdından fazla bir şey veremez; ve ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı ise, ancak Huda'ya mensub olan bir lutufdur. Nitekim Fíhi Mâ Fíh'in 9. faslında Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle bu-yururlar:

"Hak Teâlâ enbiyâ ve evliyâyı cesîm ve berrâk sular gibi irsâl ve cârî kıl-dı. Küçük ve boyalı, bulanık sular onların derûnuna akıp dâhil olunca, kendi bulanıklıklarından ve ârızî olan renklerinden kurtulurlar. Binâenaleyh kendi-sini sâfi görünce "Ben mukademâ böyle sâf idim" diye evvelki hâlini tezek-kür eder ve o bulanıklıkların ve renklerin ârızî olduğunu yakînen bilir; ve bu avârızdan evvelki hâlini tahattur edip هَذَا الَّذِى رَزَقْنَا مِنْ قَبْلُ (Bakara, 2/25) ya'nî "Bu evvelce merzûk olduğumuz şeydir" âyet-i kerîmesini okur. İmdi enbiyâ

ve evliyâ ona evvelki hâli müzekkir olurlar; yoksa onun cevherine yeni bir şey koymazlar...ilh. Kardeşlerin büyüğe nasîhat vermeyi mükerrer etmesi ve onun o nasîhata tâkat getirememesi ve onun onlardan ürkmesi ve şeydâ ve bî-hod olarak gitmesi ve kendisini izin istemeksizin pâdişâhın bârgâhına atması; fakat aşk ve muhabbetin fartından, küstahlık ve lâübâlîlikden değil!

Bu sürh-i şerîfte "şâh"tan murâd, sûreti ve cismâniyeti nefs-i küll âleminin zübdesi ve hulâsası ve cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan insân-ı kâmildir. Bu husûsta yukarıda 4101 numaralı beytin başındaki sürh-i şerîfin îzâhında da beyânât vardır. Ya'nî büyük şehzâde şiddet-i aşk sebebiyle insân-ı kâmile dâhil olmak için sefere çıkmaya karar verdi; ve diğer ortanca ve küçük kardeşleri "Bu işi yapma, başına felâket gelir!" diye evvelce yaptıkları nasîhatları tekrar ettiler; ve büyük şehzâde fart-ı aşkı sebebiyle o nasihatları tutmaya tâkat getiremedi ve hattâ onlardan ürküp kaçtı. Delice ve kendinden geçmiş olarak yola çıktı. Bir rehbere hâcet görmeksizin, izinsiz olarak kendisini insân-ı kâmilin huzûruna attı. Halbuki şerîatta izinsiz, bir kimsenin bulunduğu yere girmek câiz değildir. Fakat bu şehzadenin böyle yapması küstahlık ve edebsizlik cihetinden değil idi, fart-ı aşk ve muhabbetten idi. Zîrâ ba'zı yerlerde terk-i edeb, ayn-ı edeb olur. Nitekim Şâh-ı Nakşbend hazretleri buyururlar:

"Evliyâullâh sohbetlerinde hakîkat-i edeb vakte riâyettir. Zîrâ vakit olur ki, onların sohbetinde bî-edeblik ayn-ı edeb olur. Yine vakit olur ki, edeb ayn-ı bî-edeblik olur."

4406. O ikisi ona dediler ki: "Bizim cânımızda gökte olan yıldız gibi cevablar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4406. O ikisi ona dediler ki: "Bizim canımızda gökte olan yıldız gibi cevaplar vardır."

Yani, büyük şehzadeye o diğer iki kardeşleri dediler ki: "Senin yukarıdan beri bize söylediğin sözlere bizim canımızda ve içimizde gökte olan yıldızlar gibi parlak cevaplar vardır."

Ya'nî, büyük şehzâdeye o diğer iki kardeşleri dediler ki: "Senin yukarıdan beri bize söylediğin sözlere bizim cânımızda ve bâtınımızda gökte olan yıldızlar gibi parlak cevablar vardır."

4407. "Eğer onu söylemesek oyun doğru gelmez; ve eğer onu söyler isek senin gönlüne derd gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4407. Eğer onu söylemesek oyun doğru gelmez; ve eğer onu söyler isek senin gönlüne dert gelir.

Yani, "Eğer o parlak ve açık sözleri söylemesek bu Hakk yolculuğu (sülük) doğru sonuç vermez. Yani biz sana “Yüce Allah zâtıyla bütün eşyayı kuşatmıştır ve senin varlığın da bu eşyadan bir parçadır. Bu sebeple Hakk'ı kendinde ara!" demesek, Hakk yolunda ilerlemen (sülük ettiğin Hak yolu) senin inancına göre bir sonuç vermez. Ve eğer bu sözü söylesek "Siz Hakk'ı eşyadan tenzih etmediniz!" diye gönlün kederlenir.

Ya'nî, "Eğer o parlak ve açık sözleri söylemesek bu sülük oyunu doğru netîce vermez. Ya'nî biz sana “Allâh Teâlâ zâtıyla bütün eşyayı muhîttir ve senin vücudun dahi bu eşyâdan bir cüz'dür. Binâenaleyh Hakk'ı kendinde ara!" demesek, sülük ettiğin Hak yolu senin i'tikādına göre bir netîce vermez. Ve eğer bu sözü söylesek "Siz Hakk'ı eşyâdan tenzih etmediniz!" diye gönlün mükedder olur.

4408. "Su içinde olan kurbağa gibiyiz; sözden elem vardır; ve eğer söylemesek boğulmak ve maraz vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4408. "Su içinde olan kurbağa gibiyiz; sözden elem vardır; ve eğer söylemesek boğulmak ve maraz vardır."

Bizim hâlimiz su içinde olan kurbağanın hâline benzer. Çünkü kurbağa su içinde bağırmaktan elem ve zahmet çektiği için, bağıracağı zaman, sudan dışarıya çıkar da öyle bağırır; ve eğer su içinde bağırsa, boğulmak ve hastalanmak tehlikesi vardır. Biz de içimizde olan bu sözleri vahdet-i vücûd (varlığın birliği) deryası içinde söylersek, bu sözlerden bize elem vardır. Çünkü söz ikilik âlemindendir ve vahdet âlemine aykırıdır; ve eğer söylemesek, bu cismaniyet âleminde söylemek lazım geldiği hâlde, söylemediğimiz için manen boğulmak ve hastalığa yakalanmak tehlikesi vardır. Bilinmeli ki, hakikat ehli bu âlem hakkında "Heme ost" yani "Hep O'dur" anlamına inanmış oldukları hâlde görünürde "Heme ez ost" yani "Hep Ondandır" derler ve bu sözleriyle mertebeleri korurlar.

"Bizim hâlimiz su içinde olan kurbağanın hâline benzer. Zîrâ kurbağa su içinde bağırmaktan elem ve zahmet çektiği için, bağıracağı vakit, sudan dışarıya çıkar da öyle bağırır; ve eğer su içinde bağırsa, boğulmak ve hastalanmak tehlikesi vardır. Biz de bâtınımızda olan bu sözleri vahdet-i vücûd deryâsı içinde söyler isek, bu sözlerden bize elem vardır. Çünkü söz ikilik âlemindendir ve vahdet âlemine münâfidir; ve eğer söylemesek, bu cismâniyet âleminde söylemek lâzım geldiği hâlde, söylemediğimiz için ma'nen boğulmak ve maraza dûçâr olmak tehlikesi vardır. Ma'lûm olsun ki, ehl-i hakikat bu âlem hakkında "Heme ost" ya'nî "Hep O'dur" ma'nâsına i'tikād ettikleri hâlde zâhirde "Heme ez ost" ya'nî "Hep Ondandır" derler ve bu sözleriyle hıfz-ı merâtib ederler.

4409. "Eğer söylemesek nûr için sulh yoktur; ve eğer o sözü söyler isek, ruhsat yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4409. "Eğer söylemesek nûr için sulh yoktur; ve eğer o sözü söyler isek, ruhsat yoktur."

"Ve eğer içimizde olan bu sözleri söylemesek, sana karşı barış ve sevgimizin nuru ve parlaklığı olmaz ve sana dostluk edememiş oluruz; ve eğer o sözü söyler isek, sırlar arasında sayıldığı için, ilâhî izin yoktur; ve ehli olmayana açıklanması haramdır. Bu sebeple söylemek ile söylememek arasında çaresiz bir hâldeyiz."

"Ve eğer bâtınımızda olan bu sözleri söylemesek, sana karşı sulh ve muhabbetimizin nûru ve revnakı olmaz ve sana dostluk edememiş oluruz; ve eğer o sözü söyler isek, esrârdan ma'dûd olduğu için, izn-i ilâhî yoktur; ve ehlinin gayrına keşfi harâmdır. Binâenaleyh söylemek ile söylememek arasında muztar bir hâldeyiz."

4410. Derhâl kalktı ve dedi: "Ey akraba, veda'! Dünya ve dünyada olan şeyler meta'dır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4410. Hemen kalktı ve dedi: "Ey akraba, veda! Dünya ve dünyada olan şeyler geçici birer faydalanma aracıdır!"

"Meta'", az, zayıf, fani, ev eşyası ve kendisiyle faydalanılan şey demektir. Bu şerefli beyitte, Mü'min Suresi'nde geçen "Muhakkak ki bu dünya hayatı geçici bir faydalanmadır ve muhakkak ki ahiret, karar ve sebat yurdudur." (Mü'min, 40/39) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, büyük şehzade kardeşlerinin bu sözlerine karşılık birdenbire ayağa kalktı ve onlara dedi ki: "Ey akrabalarım! Ben gidiyorum ve sizlere veda ediyorum. Çünkü bu suretler âlemi olan dünya ve dünyada olan şeylerin hepsi geçici birer faydalanma aracıdır ve fanidir!"

"Meta'", az, zebûn, fânî, ev eşyâsı ve kendisiyle intifa' olunan şey. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Mü'min'de vaki إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ (Mü'min, 40/39) ya'nî "Muhakkak hayât-ı dünya fânîdir ve muhakkak ahiret karâr ve sebât evidir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, büyük şehzâde kardeşlerinin bu sözlerine karşı birdenbire ayağa kalktı ve onlara dedi ki: "Ey akrabâm! Ben gidiyorum ve sizlere vedâ' ediyorum. Zîrâ bu âlem-i sûret olan dünyâ ve dünyâda olan şeylerin hepsi meta'dır ve fânîdir!"

4411. Müteakiben, yaydan bir ok gibi dışarıya sıçradı. O zaman söz mecâli az oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4411. Müteakiben, yaydan bir ok gibi dışarıya sıçradı. O zaman söz söyleme imkânı az oldu.

Büyük şehzâde, bu sözün ardından, yaydan bir ok fırlar gibi dışarıya fırladı ki, bu zaman içinde konuşmaya ve söz söylemeye imkân az oldu ve söz birkaç kelimeyle sınırlı kaldı.

Büyük şehzâde, bu sözü müteâkıben, yaydan bir ok çıkar gibi dışarıya fırladı ki, bu zaman içinde güft ü gûya ve söz söylemeye mecâl az oldu ve söz birkaç kelimeye münhasır kaldı.

4412. Çin şahının huzuruna sarhoş olarak geldi. O sarhoşça hemen yer öptü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4412. Çin şahının huzuruna sarhoş olarak geldi. O sarhoşça hemen yer öptü.

Büyük şehzade, Çin şahının, yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) görünürdeki huzuruna sarhoş olarak geldi. Hemen o sarhoşça, şaha hürmeten bir yer öptü.

Büyük şehzâde Çin şâhının ya'nî insân-ı kâmilin huzûr-ı sûrîsine sarhoş olarak geldi. Hemen o sarhoşça, şâha hürmeten bir yer öptü.

4413. Şaha onların hâli, evvel ve âhir gamı ve onların zilzali bir bir mekşûf idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4413. Şaha onların hâli, öncesiz ve sonrasız gamı ve onların sarsıntısı bir bir açıkça belliydi.

"Öncesiz"den kasıt, Hakk Yolcusu'nun sabit hakikati (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve "sonrasız"dan kasıt, Hakk Yolcusu'nun zahirî hayatıdır. "Zilzal", çok hareket etmektir. Yani şaha ve insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sabit hakikatlerinin hâli ve yatkınlıkları ve dünyevî hayatlarındaki gamları ve aşkları ve ıstırapları bir bir açıkça belliydi. Çünkü insân-ı kâmilin bakışı mana âlemini ve sureti kuşatır. Nasıl ki Şah-ı Nakşbend hazretleri, Hz. Azîzân Alî Râmitenî'nin şu sözlerini nakledip buyururlar ki: "Bu topluluğun bakışında yeryüzü bir sofra kadardır. Ben derim ki, tırnak kadardır. Onların bakışından hiçbir şey gizli kalmaz. Yerler ve gökler ârifin kalbine göre bir nokta gibidir. Kalbin genişliği marifetin genişliğidir. Çünkü bütün kalplerin genişliği birdir; lakin marifetlerinin genişliği bir değildir."

"Evvel"den murâd, sâlikin ayn-ı sâbitesi ve "âhir"den murâd, sâlikin hayât-ı sûrîsi. "Zilzal", çok hareket etmek. Ya'nî şâha ve insân-ı kâmile ayn-ı sâbitelerinin hâli ve isti'dâdları ve hayât-ı dünyeviyyelerindeki gamları ve aşkları ve ıztırâbları bir bir mekşûf idi. Zîrâ insân-ı kâmilin nazarı âlem-i ma'nâyı ve sûreti muhîttir. Nitekim Şah-ı Nakşbend hazretleri, Hz. Azîzân Alî Râmitenî'nin şu sözlerini nakledip buyururlar ki: "Bu tâifenin nazarında yeryüzü bir sofra kadardır. Ben derim ki, tırnak kadardır. Onların nazarından bir şey gaib olmaz. Yerler ve gökler ârifin kalbine nisbette bir nokta gibidir. Kalbin vüs'ati ma'rifetin vüs'atidir. Zîrâ bütün kalblerin vüs'ati birdir; lâkin ma'rifetlerinin vüs'ati bir değildir."

4414. Koyun kendi mer'âsında meşgüldür. Fakat çoban koyunun hâlinden vâkıftır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4414. Koyun kendi otlağında meşguldür. Fakat çoban koyunun hâlinden haberdardır.

Örneğin, koyun kendi otlağında otlamakla meşguldür. Fakat sürüyü idare eden çoban koyunların hallerine vâkıftır. Bunun gibi, insân-ı kâmil dahi terbiyesi altında bulunan sâliklerin hallerine vâkıftır.

Menkıbe: "Gelibolulu Zaîm Mehmed Çelebi nakleder ki: Ben Sünbül Efendi hazretlerine inâbe (bir tarikata girip bağlanma) edip, sıla için Gelibolu'ya gittim. Orada bir güzel çocuğa şiddetle alaka edip içimde rahat ve huzur kalmadı. Nihayet çocuğu kandırıp hamamda birleşmeye karar verdik. Hamama gittim. Çocuk benden evvel hamama gelip halvete (hamamda yıkanma yeri) peştemalini açmış. Hemen peştemali kaldırıp halvete girdim. Kurna başında Sünbül Sinân hazretlerinin oturduğunu gördüm. Aklım başımdan gidip dışarıya fırladım ve elbiselerimi giydim. İskeleye geldim. İstanbul'a giden bir gemi var imiş, hemen o gemiye binip İstanbul'a geldim. Vaktaki Sünbül Efendi'nin huzuruna girdim, beni görünce buyurdular ki: "Ne zannedersin! Şeyh müridini gözlemese şeytan ve hevâ (nefsin kötü arzuları) onu helak eder. Tövbe ve istiğfarı (günahları affetme dileğini) yenile!" Artık Allah'a hamdolsun nefsanî hevadan kurtuldum."

Meselâ koyun kendi mer'âsında otlamakla meşgüldür. Fakat sürüyü idâre eden çoban koyunların ahvâline vâkıftır. Bunun gibi, insân-ı kâmil dahi terbiyesi altında bulunan sâliklerin ahvâline vâkıftır.

Menkıbe: "Gelibolulu Zaîm Mehmed Çelebi nakleder ki: Ben Sünbül Efendi hazretlerine inâbe edip, sıla için Gelibolu'ya gittim. Orada bir güzel çocuğa şiddetle alâka edip bâtınımda râhat ve huzûr kalmadı. Nihâyet çocuğu kandırıp hamamda birleşmeye karar verdik. Hamama gittim. Çocuk benden evvel hamama gelip halvete peştemâlini açmış. Hemen peştemâli kaldırıp halvete girdim. Kurna başında Sünbül Sinân hazretlerinin oturduğunu gördüm. Aklım başımdan gidip dışarıya fırladım ve elbiselerimi giydim. İskeleye geldim. İstanbul'a giden bir gemi var imiş, hemen o gemiye binip İstanbul'a geldim. Vaktâki Sünbül Efendi'nin huzûruna girdim, beni görünce buyurdular ki: "Ne zannedersin! şeyh mürīdini gözlemese şeytan ve hevâ onu helâk eder. Tövbe ve istiğfârı tecdîd et!" Artık bi-hamdillâh hevâ-yı nefsânîden kurtuldum."

4415. “Küllüküm râın..." mûcibince, sürüden kim alef yiyicidir ve kim melhame içindedir, bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4415. "Hepiniz çobansınız..." gereğince, sürüden kimin yem yediğini ve kimin savaş içinde olduğunu bilir.

"Melhame", büyük savaş yeri demektir. Bu şerefli beyitte "Sizin hepiniz çobansınız ve hepiniz raiyyetinizden sorumlusunuz" hadis-i şerifine işaret edilir. Yani bu hadis-i şerif gereğince insân-ı kâmil, idarelerini üstlendiği sâliklerin çobanıdır. Bu sebeple o, sâlikler sürüsünden hangisinin nefse ait hazlarıyla meşgul olduğunu ve hangisinin nefis ve şeytan ile mücadele ve savaş yerinde bulunduğunu bilir.

Menkıbe: "Hz. Pîr'in müridlerinden Mevlânâ Mecdeddîn Atabek daima çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Pîr'den rica etti. Hz. Pîr onu kendi arkadaşı ile medresede birbirine bitişik iki odada halvete oturttu. Birkaç gün sonra ona açlık tesir edip dayanamadı. Arkadaşı ile beraber gece odalarından çıkıp ahbaplarından birinin evine gittiler ve açlıklarını söylediler. O zat onlara bir kaz dolması hazırladı. Yedikten sonra gelip odalarında oturdular. Sabah olunca Hz. Pîr, yüce âdetleri üzere odanın kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını odanın kapısına sürüp kokladılar ve buyurdular ki: "Ey arkadaşlarımız! Bu odadan riyazat kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfar edip: "Böyle bir rahmet dururken insanın kendisini halvet köşelerinde hapsetmesi saadetsizliktir" dediler."

"Melhame", büyük harb yeri. Bu beyt-i şerifte كلكم راع وكلكم مسؤول عن رعيته ya'nî "Sizin hepiniz çobandır ve hepiniz raiyyetinden mes'ûldür" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî bu hadîs-i şerîf mûcibince insân-ı kâmil idârelerini taahhüd ettiği sâliklerin çobanıdır. Binâenaleyh o sâlikler sürüsünden hangisinin huzûz-ı nefsâniyyesiyle meşgül olduğunu ve hangisinin nefis ve şeytan ile mücâhede ve muhârebe yerinde bulunduğunu bilir.

Menkıbe: "Hz. Pîr'in mürîdlerinden Mevlânâ Mecdeddîn Atabek dâimâ çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Pîr'den ricâ etti. Hz. Pîr onu kendi refiki ile medresede birbirine muttasıl iki odada halvete oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık te'sîr edip dayanamadı. Refiki ile beraber gece odalarından çıkıp ahbablarından birinin evine gittiler ve açlıklarını söylediler. O zât onlara bir kaz dolması tertib etti. Yedikten sonra gelip odalarında oturdular. Sabah olunca Hz. Pîr âdet-i seniyyeleri vechi ile odanın kapısına geldiler ve mübârek parmaklarını odanın kapısına sürüp kokladılar ve buyurdular ki: "Ey ashâbımız! Bu odadan riyazat kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfar edip: "Böyle bir rahmet dururken insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi saâdetsizliktir" dediler."

4416. Gerçi sûrette o saftan uzak idi. Fakat def gibi düğün ortasında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4416. Gerçi görünüşte o saftan uzaktı. Fakat def gibi düğün ortasındaydı.

Gerçi insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) görünüşte Hakk Yolcularının arasında değildi ve onlardan uzak bir yerde bulunuyordu; fakat düğünlerde çalınan def sesi orada bulunan halka nasıl tesir ediyorsa, insân-ı kâmil de Hakk Yolcularının ortasında öylece tesir ediyordu.

Gerçi insân-ı kâmil zâhirde sâliklerin arasında değil idi ve onlardan uzak bir yerde bulunur idi; fakat düğünlerde çalınan def sadâsı orada bulunan halka nasıl müessir idiyse, insân-ı kâmil dahi sâliklerin ortasında öylece müessir idi.

4417. O gürûhun sözünden ve lehîbinden vakıf idi. Maslahat o idi ki, tegāfül etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4417. O topluluğun sözünden ve ateşinin alevinden haberdardı. Maslahat (uygun olan) şuydu ki, bilmezlikten gelmişti.

"Lehîb", ateşin alevi, sıcaklığı ve hararetidir; "vüfüd", topluluk ve cemaat anlamına gelen "vefd" kelimesinin çoğuludur. Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) her ne kadar sâlikler (Hakk Yolcusu) topluluğunun bulunduğu yerden görünüşte uzak olsa da, onların iç dünyalarının hararetinden ve aşklarının ateşinin alevinden haberdardı. Fakat mürşitlik ve müridlik bağıntısının gereği olarak onların hâlinden bilmezlikten gelir ve bir şey söylemezdi. "Huşk âverden", susmaktan kinayedir (Bahâr-ı Acem). Nasıl ki Hz. Pîr (Mevlânâ) Divan-ı Kebir'indeki şu şerefli beytinde bu kinayeyi kullanmıştır:

"Başımda sarhoşluk çoğaldı; sustururum, susarım. İstersen onu dinle; bu gece git, yarın gel!"

"Lehîb", ateşin alevi ve sıcaklığı ve harâreti; "vüfüd", gürûh ve cemâat ma'nâsına olan "vefd"in cem'idir. Ya'nî, insân-ı kâmil her ne kadar sâlikler tâifesinin bulunduğu yerden zâhiren uzak ise de, onların bâtınlarının harâretinden ve aşkları ateşinin alevinden haberdar idi. Fakat mürşidlik ve mürîdlik râbıtasının îcâbı olarak onların hâlinden tegāfül eder ve bir şey söylemez idi. "Huşk âverden", sükût etmekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerindeki şu beyt-i şerîflerinde bu kinayeyi kullanmışlardır:

"Başımda sarhoşluk çoğaldı; sustururum, susarım. İstersen onu dinle; bu gece git, yarın gel!"

4418. O âlî onların cânı arasında idi. Fakat kendisini kasden a'cemî etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4418. O yüce kişi onların canları arasında idi. Fakat kendisini bilerek yabancı (acemi) yapmıştı.

"Semî", yüce; "a'cemî", burada "cahil" anlamındadır. Yani, o mertebesi yüce olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Hakk Yolcularının iç âlemleri ve canları arasında idi ve onların iç hallerini görür ve bilirdi; fakat bilerek kendisini onların hiçbir hallerine vakıf değilmiş gibi gösterirdi.

"Semî", âlî; "a'cemî", burada "câhil" ma'nâsınadır. Ya'nî, o mertebesi âlî olan insân-ı kâmil, sâliklerin bâtınları ve canları arasında idi ve onların ahvâl-i bâtınelerini görür ve bilir idi; fakat kasden kendisini onların hiçbir hâllerine vakıf değil imiş gibi gösterir idi.

4419. Ateşin sûreti tencerenin dibinde olur. Ateşin ma'nâsı tencerenin cânında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4419. Ateşin şekli tencerenin dibinde olur. Ateşin anlamı tencerenin içinde olur.

Örneğin, ateşin o kırmızı olan şekli tencerenin dibinde ve dışarısında olur, fakat o ateşin anlamı olan harareti tencerenin içinde ve iç kısmında olur. Bunun gibi, insân-ı kâmilin şekli Hakk Yolcusu'nun bedeninin dışarısındadır, fakat onun anlamı Hakk Yolcusu'nun ruhunda ve iç âleminde etkilidir.

Meselâ, ateşin o kırmızı olan sûreti tencerenin dibinde ve dışarısında olur, fakat o ateşin ma'nâsı olan harâreti tencerenin cânında ve içinde olur. Bunun gibi, insân-ı kâmilin sûreti sâlikin vücudunun dışarısındadır, fakat onun ma'nâsı sâlikin rûhunda ve bâtınında müessirdir.

4420. Onun sûreti dışarıda ve onun ma'nâsı içeridedir. Cân ma'şûkunun [4400] ma'nâsı kan gibi damardadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4420. Onun sûreti dışarıda ve onun anlamı içeridedir. Canın maşukunun anlamı kan gibi damardadır.

O insân-ı kâmilin sûreti ve cismi, sâlikin cisminin dışarısındadır. Fakat onun anlamı sâlikin anlamında ve içindedir. Nasıl ki canın maşuku olan Yüce Allah da bütün eşyayı ve zerreleri Zât'ıyla kuşatmıştır ve kan gibi insanın damarlarında da yayılmıştır. Nitekim "Biz ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf, 50/16) buyurulur.

O insân-ı kâmilin sûreti ve cismi sâlikin cisminin dışarısındadır. Fakat onun ma'nâsı sâlikin ma'nâsında ve bâtınındadır. Nitekim cânın ma'şûku olan Hak Teâlâ dahi cemî-i eşyayı ve zerrâtı zâtıyla muhît ve kan gibi insanın damarlarında da sârîdir. Nitekim ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'nî "Biz ona şahdamarından daha yakınız" buyurulur.

4421. Şehzade şahın önünde diz çökmüş, o muarrif onun hâlini şerh edici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4421. Şehzade şahın önünde diz çökmüş, o tanıtıcı (muarrif) onun hâlini açıklayıcı idi.

"Muarrif", bir kimseyi padişaha takdim ederken hâlini ve şanını tanıtan kimseye denir. Burada, kâmil bir mürşide (tasavvuf yol göstericisi) bağlanma arzusunda olan bir Hakk Yolcusuna (sâlik) o mürşidin yakınlarından rehberlik eden kimseden kinaye olur. Yani, şehzade tam bir hürmetle şahın önünde diz çökmüş idi; ve şahın yakınında bulunan tanıtıcı da "Bu zatın ismi budur ve şu işle meşguldür ve hâli şudur, budur" diye şaha onun hakkında bilgi sunmakta idi.

"Muarrif", bir kimseyi pâdişâha takdîm ederken hâl ve şânını ta'rîf eden kimseye derler. Burada mürşid-i kâmile intisâb arzûsunda bulunan bir sâlike o mürşidin kuranâsından rehberlik eden kimseden kinâye olur. Ya'nî, şehzâde kemâl-i hürmetle şâhın önünde diz çökmüş idi; ve şâhın karîni olan muarrif dahi "Bu zâtın ismi budur ve şu işle meşgüldür ve hâli şudur, budur" diye şâha onun hakkında ma'lûmât arz etmekte idi.

4422. Eğerki şah çok evvel gülden arif idi; fakat muarrif kendi işini yapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4422. Eğer ki şah çok önceden gülden arif idi; fakat muarrif (tanıtan, açıklayan) kendi işini yapar idi.

Gerçi şah, şehzadenin ve şehzadelerin hâllerine ve fiillerine çok önceden, yani sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âleminden beri arif idi; fakat muarrif şahın huzurunda kendi vazifesini yapar idi.

Gerçi şah, şehzâdenin ve şehzâdelerin hâllerine ve fiillerine çok evvel, ya'nî ayn-ı sâbite âleminden ârif idi; fakat muarrif şâhın huzûrunda kendi vazîfesini yapar idi.

4423. Bâtında bir zerre âriflik nûru, ey safî, yüz muarriften iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4423. Ey safî, iç âlemde bir zerre ariflik nuru, yüz bilginden daha iyi olur.

"Ariflik nuru"ndan kastedilen, اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله yani "Müminin ferasetinden sakının; çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" hadis-i şerifinde açıklanan şer'î ferasettir. Çünkü feraset nuru iki çeşittir. Birisi şer'î feraset, diğeri hikemî ferasettir. Şer'î feraset, kalp nuru vasıtasıyla iç halleri gözlemlemektir ki bu ferasette hata olmaz. Hikemî feraset ise insanın dış görünüşünden, şeklinden ve kıyafetinden iç hallerine nüfuz etmektir ki bunda hata olabilir. Bu konuda Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı'l-Memleketi'l-İnsaniyye isimli latif kitabında açıklamalar vardır. Yani, ey safî! Kalpte ve iç âlemde bir zerre şer'î feraset nuru bulunması, yüz bilginin vereceği bilgilerden daha iyidir. Çünkü bilgin, dışsal hallere göre bilgi verir.

"Ariflik nûru"ndan murad, اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ o Allâh'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan firâset-i şer'iyyedir. Zîrâ nûr-ı firâset iki nevi'dir. Birisi firâset-i şer'iyye, diğeri firâset-i hikemiyyedir. Firâset-i şer'iyye nûr-ı kalb vâsıtasıyla ahvâl-i bâtıneyi müşâhededir ki bu firâsette hatâ olmaz. Firâset-i hikemiyye insanın zâhirinden ve şekil ve kıyafetinden ahvâl-i bâtınesine nüfüz etmektir ki, hatâ olur. Bu bâbda Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı'l-Memleketi'l-İnsaniyye ismindeki kitâb-ı latîfinde îzâhât vardır. Ya'nî, ey safî! Kalbde ve bâtında bir zerre firâset-i şer'iyye nûru bulunmak, yüz ma'rifetin vereceği ma'lûmâttan daha iyidir. Zîrâ muarrif zâhirî olan ahvâle göre ma'lûmât verir.

4424. Kulağı muarrife rehin tutmak mahcûbluk ve tahmîn ve zan alâmetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4424. Kulağı bilene rehin tutmak, mahcubiyet ve tahmin ile zannın işaretidir.

"Hazr", tahmin demektir. Yani, bu görünen kulağı bilenin bilgilerine rehin tutmak ve sadece ona bağlamak, kalbin perde içinde bulunması ve zan ile tahmine inanması işaretidir. Bu ise zan ve tahmine dayanan hikmetli firasettir (sezgi gücü); ve verilecek hükümde hata olma ihtimali çoktur.

"Hazr", tahmîn demektir. Ya'nî, bu zâhirî kulağı muarrifin ma'lûmâtına rehin tutmak ve münhasır kılmak kalbin hicâb içinde bulunması ve zan ve tahmîne kāni' olması alâmetidir. Bu ise zan ve tahmîne müstenid olan firâset-i hikemiyyedir; ve verilecek hükümde hatâ olmak ihtimâli çoktur.

4425. O bir kimse ki, ona gönül gözü dîde-bân oldu, onun gözü aynü'l-ıyânı görecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4425. O bir kimse ki, ona gönül gözü gözcü oldu, onun gözü aynü'l-ıyânı (bir şeyin kendisi ve özü olan açık ve şüphesiz şeyi) görecektir.

"Dîde-bân", eski zamanlarda yüksek bir yerde oturup her tarafı gözleyen ve uzaktan gördüğü şeyleri haber veren görevli demektir. "Ayn", burada "bir şeyin nefsi ve zâtı" demektir. "Iyân", açık ve şüphesiz ve aşikâr olan şeydir. Buna göre "aynü'l-ıyân"dan maksat, "kendisinde hiç ihtilaf ve gizlilik olmayan şey" demektir. Yani, bir kimsenin kalp gözü açılmış ve o göz ile her şeyi görücü olmuş ise, onun zâhir ve bâtın gözleri birleşip gördüğü şeyin hem zâhirini ve hem de bâtınını ve hakikatini görür.

"Dîde-bân", eski zamanlarda yüksek bir mahalde oturup her tarafı gözleyen ve uzaktan gördüğü şeyleri haber veren me'mûr, demektir. "Ayn", burada "bir şeyin nefsi ve zâtı" demektir. "Iyân", açık ve şübhesiz ve âşikâr olan şeydir. Binâenaleyh “aynü’l-ıyân”dan murâd, “kendisinde hiç ihtilaf ve gizlilik olmayan şey” demektir. Ya’nî, bir kimsenin kalb gözü açılmış ve o göz ile her şeyi görücü olmuş ise, onun zâhir ve bâtın gözleri birleşip gördüğü şeyin hem zâhirini ve hem de bâtınını ve hakîkatini görür.

4426. Onun cânı tevâtüre kāni' değildir; belki onun îkānı gönül gözünden erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4426. Onun canı tevâtüre razı değildir; aksine onun kesin bilgisi gönül gözünden erişir.

"Tevâtür", aklen yalan üzerinde birleşmeleri imkânsız görülen bir topluluğun haberidir. "Îkān", tahkik üzerine şüphesiz bilmek demektir. Bu şerefli beyitte zahir ulemasına (dış görünüşe göre hüküm veren âlimlere) dokundurulur. Çünkü zahir uleması, peygamberin sözleri, halleri ve fiilleri hakkındaki bilgileri tevâtürden alırlar. Fakat evliyâ-yı kirâm hazretleri doğrudan doğruya keşif yoluyla Resûl-i Ekrem hazretlerinden alırlar. Zira zahir uleması وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) yani "Biliniz ki, Resûlullah sizin içinizdedir" ayet-i kerimesinin anlamını geçmiş zamana yorumlarlar. Evliyâ-yı kirâma göre geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman yoktur. Onlar her an içinde Resûl-i Ekrem'den perdelenmiş değildir. Yani kalp gözü açık olan ârifin canı tevâtüre kanaat etmez. O ancak gördüğünü bilir ve bildiğini söyler. Zahir uleması ise işittiğini bilir ve işitmekle bildiğini söyler. Bu sebeple ârifin hakikat üzere bildiği şey ona kalp gözünün görmesinden hâsıl olur.

"Tevâtür", aklen yalanda ittifakları câiz görülmeyen bir cemaatin haberidir. "Îkān", tahkîk üzerine şübhesiz bilmek demektir. Bu beyt-i şerîfte ulemâ-i zâhire ta'rîz buyurulur. Zîrâ ulemâ-i zâhir akvâl ve ahvâl ve efâl-i nebeviyye hakkındaki ma'lûmâtı tevâtürden alırlar. Fakat evliyâ-yı kirâm hazarâtı doğrudan doğruya keşfen Resûl-i Ekrem hazretlerinden alırlar. Zîrâ ulema-i zahir وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) ya'nî "Biliniz ki, Resûlullâh sizin içinizdedir" âyet-i kerîmesinin ma'nâsını zamân-ı mâzîye hamlederler. Evliyâ-yı kirâma göre mâzî ve hâl ve müstakbel yoktur. Onlar her ân içinde Resûl-i Ekrem'den hicâb içinde değildir. Ya'nî kalb gözü açık olan ârifin cânı tevâtüre kanâat etmez. O ancak gördüğünü bilir ve bildiğini söyler. Ulemâ-i zâhir ise işittiğini bilir ve işitmekle bildiğini söyler. Binâenaleyh ârifin hakîkat üzere bildiği şey ona kalb gözünün görmesinden hâsıl olur.

4427. Sonra muarrif makbul olan şahın önünde onun halini beyanda dudak açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4427. Sonra tanıtıcı, makbul olan şahın önünde onun halini beyan etmek için dudak açtı.

"Münteceb", seçkin ve makbul demektir. Yani, sonra tanıtıcı, ilahi katında o makbul olan şahın huzurunda kendisine intisap eden Hakk Yolcusu'nun halini açıklama hususunda ağız açtı ve söz söylemeye başladı.

"Münteceb", bergüzîde ve makbûl, demektir. Ya'nî, sonra muarrif ind-i ilâhîde o makbûl olan şâhın huzûrunda kendisine intisâb eden sâlikin hâlini beyân hususunda ağız açtı ve söz söylemeye başladı.

4428. Dedi: "Ey şah! Senin ihsanının saydıdır. Padişahlık et ki, bîrûn-şevsizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4428. Dedi: "Ey şah! Senin ihsanının avıdır. Padişahlık et ki, dışarı atılmaya layık değildir."

"Bîrûn-şev", "dışarı ol, dışarı çık!" demektir. Yani, tarif eden kişi dedi ki: "Ey manevî şah! Bu hakikat talibi senin cömertliklerini işitmiş ve bu cömertlikler ve ihsanlar onu avladığı için senin huzuruna gelmiştir. Sen ona karşı şahlığın görevini yap ki, o talip bu aşk ile huzurundan 'dışarı çık!' diye kovulmaya layık değildir."

"Bîrûn-şev", "hâriç ol, çık dışarıya!" demek olur. Ya'nî, muarrif dedi ki: "Ey şâh-ı ma'nevî! Bu tâlib-i hakikat senin keremlerini işitmiş ve bu keremlerin ve ihsânların onu avladığı için senin huzûruna gelmiştir. Sen ona karşı şahlığın vazîfesini yap ki, o tâlib bu aşk ile huzûrundan “çık dışarı!" diye kovulmaya lâyık değildir."

4429. Bu devletin fitrâkine el vurmuştur. Onun sermest olan başı üzerine el sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4429. Bu devletin fitrâkine el vurmuştur. Onun sermest olan başı üzerine el sür!

"Fitrâk", at eğerinin arkasında bulunan tasmadır ki, ona heybe ve benzeri eşyalar asılır. Yani, "Bu kimse senin binmiş olduğun kemâl (olgunluk) atının fitrâkine yapışmıştır; onun aşk şarabının sarhoşu olan başı üzerine el sür ve onun başını okşa!"

"Fitrâk", at eğerinin arkasında olan tasma ki, ona heybe vesâir levâzım asılır. Ya'nî, "Bu kimse senin binmiş olduğun kemâl atının fitrâkine yapışmıştır; onun şarâb-ı aşkının sarhoşu olan başı üzerine el sür ve onun başını okşa!"

4430. Şah dedi: "Her bir mansıb ve mülket ki, onun iltimâsı vardır, bu delikanlı bulur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4430. Şah dedi: "Her bir makam ve mülk ki, onun istenmesi vardır, bu delikanlı bulur."

"Mülket", mülk ve "iltimâs", talep etmek ve istemek demektir. "Fetî", delikanlı anlamına gelen "fetâ" kelimesinin imâle olunmuşudur (eğik okunuşudur). Yani, o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tanıtıcının şefaatkârane olan sözüne cevaben dedi: "Bu delikanlı bu aşk ve şevk ile istediği her bir manevî makama ve mülke ulaşır. Çünkü himmeti yücedir."

"Mülket", mülk ve "iltimâs", taleb etmek ve istemek demektir. "Fetî", delikanlı" ma'nâsına olan "fetâ" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, o insân-ı kâmil muarrifin şefâatkârâne olan sözüne cevâben dedi: “Bu delikanlı bu aşk ve şevk ile istediği her bir ma'nevî mansıba ve mülke nâil olur. Zîrâ himmeti âlîdir."

4431. "Yirmi o kadar mülk ki, o ondan berî oldu, burada ona bağışlarım ve biz dahi ilâveyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4431. "Yirmi o kadar mülk ki, o ondan beri oldu, burada ona bağışlarım ve biz dahi ilâveyiz."

"Ber-serî", "bir yükün en üstüne koydukları yük" anlamındadır ki, "ilâve" demek olur. Yani, "Dünya mülkünden bıraktığı ve terk ettiği yirmi misli mülkü ben burada o talibe bağışlarım; ve bu mülke biz kendimizi dahi ilave ederiz ve onun emrine hazır oluruz; ve mademki o bizim için oldu, biz de onun için oluruz." Nitekim hadîs-i şerifte من كان لله كان الله له yani "O kimse ki, Allah için oldu, Allah da onun için oldu" buyurulur.

"Ber-serî", "bir yükün en üstüne koydukları yük" ma'nâsınadır ki, “ilâve" demek olur. Ya'nî, “Mülk-i dünyâdan bıraktığı ve terkettiği yirmi misli mülkü ben burada o tâlibe bağışlarım; ve bu mülke biz kendimizi dahi ilave ederiz ve onun emrine âmâde oluruz; ve mâdemki o bizim için oldu, biz de onun için oluruz." Nitekim hadîs-i şerifte من كان لله كان الله له ya'ni "O kimse ki, Allah için oldu, Allah da onun için oldu" buyurulur.

4432. Dedi: "Senin şahlığın onda aşk ekeliden beri senin hevânın gayrı bir hevâ ne vakit bıraktı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4432. Dedi: "Senin şahlığın onda aşk ekeliden beri senin hevânın gayrı bir hevâ ne vakit bıraktı!"

Açıklayan, şaha hitaben dedi: "Senin şahlığın ve olgunluğun, onun kalbine ilahi aşk tohumunu ektiğinden beri, senin arzu ve muhabbetinden başka bir arzu ve muhabbet bıraktı mı? O ancak senin muhabbetinde boğulmuştur. Onun gözü bu suret âleminin makamını ve mülkünü görmez olmuştur."

Muarrif şâha hitâben dedi: "Senin şahlığın ve kâmilliğin onun kalbinde aşk-ı ilâhî tohumunu ekeliden beri senin hevândan ve muhabbetinden başka bir hevâ ve muhabbet bıraktı mı? O ancak senin muhabbetinde müstağraktır. Onun gözü bu sûret âleminin mansıbını ve mülkünü görmez olmuştur."

4433. "Senin bendeliğin ona öyle layık oldu ki, şahlık onun kalbinde soğuk oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4433. Senin kulluğun ona öyle yakıştı ki, şahlık onun kalbinde soğuk oldu.

Bu talip, senin kapında kul olmaya öyle bir liyakat kazandı ki, dünyanın şahlığı ve makamı onun kalbinde soğudu ve şahlıktan nefret etti. "Şah", sözlükte "büyük" anlamına da gelir. Bundan kasıt, burada zahirî ilimde (dış görünüşe ait ilim) halk arasında seçkin olup onların üzerinde ilmen hüküm sürmektir. Nitekim bunlardan biri, Hz. Pir efendimiz zamanında meşhur âlimlerden olan Şemseddin-i Mardinî hazretleridir ki, önceleri Hz. Pir'e karşı iken sonra o zata bağlandı ve kapısında kul oldu (k.s.). Nitekim menkıbesi Sipehsâlâr Tercümesi'nde zikredilmiştir.

"Bu tâlib senin kapında kul olmaya öyle liyâkat kesb etti ki, dünyanın şahlığı ve mansıbı onun kalbinde soğudu ve şahlıktan nefret etti." "Şâh", lügatte "büyük" ma'nâsına da gelir. Bundan murâd, burada ilm-i zâhirîde halk arasında mümtâz olup onların üzerinde ilmen hükümrân olmaktır. Nitekim bunlardan birisi Hz. Pîr efendimiz zamânında ulemâ-i meşhûreden olup Şemseddîn-i Mardînî hazretleridir ki, evvelâ Hz. Pîr'e muârız iken sonra o hazrete intisâb edip kapısında bende olmuştur (k.s.). Nitekim menkıbesi Sipehsâlâr Tercümesi'nde mezkûrdür.

4434. "Şahlığı ve şehzâdeliği fedâ etmiştir. Senin için garībliğe uymuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4434. "Şahlığı ve şehzâdeliği feda etmiştir. Senin için garipliğe uymuştur."

"Derbâhten", burada "feda etmek" ve "sâhten", uymak ve muvafakat etmek demektir. Yani, "Bu hakikat talibi, şahlığı ve şehzâdeliği feda edip senin kapına gelerek kulun olmuştur. Senin kemâl (olgunluk) makamından dolayı hükümranlıktan vazgeçmiş ve garipliğe muvafakat etmiştir."

"Derbâhten", burada "fedâ etmek" ve "sâhten", uymak ve muvâfakat etmek, demektir. Ya'nî, "Bu tâlib-i hakikat şahlığı ve şehzâdeliği fedâ edip senin kapına gelerek bende olmuştur. Senin mansıb-ı kemâlinden dolayı hükümrânlıktan geçmiş ve garîbliğe muvâfakat etmiştir."

4435. "Sufîdir, hırkayı vecdde attı. O ne vakit başka hırka tarafına gider?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4435. "Sufîdir, hırkayı vecdde attı. O ne vakit başka hırka tarafına gider?"

"Vecd der" ifadesi, "der vecd" takdirindedir, yani "vecd içinde" demektir. Ebû Abdullah-ı Hafif hazretleri "sûfî"yi şöyle tanımlarlar: الصوفى من استصفى الحق لنفسه تودداً yani "Sûfi o kimsedir ki, Yüce Allah onu kendi nefsi için muhabbetle tamamen almıştır, yani fânî kılmıştır." "Vecd", sâlikin kalbine ârız olan bir kendinden geçme hâlidir. Bu şerefli beyitte şehzâdenin hâli, vecd içinde arkasından hırkasını atan bir sûfiye benzetilmiştir. Ve "hırka"dan maksat, mülk ve dünya makamıdır. Yani, "Bu şehzâde sûfidir. Dünya mülkü ve makamı hırkasını arkasından atmıştır. Artık o atmış olduğu hırkanın benzeri olan başka bir hırka tarafına gider mi?" Bilinmeli ki, sûfîlerin âdâbı vardır. Bir sûfî vecd hâli içinde arkasındaki hırkayı atsa veya üzerinden bir şey düşse, artık o şeyi tekrar almaz. Bu hâl, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yüce sünnetlerinden alınmıştır. Bir gün bir A'râbî mescidde güzel bir ses ile şu beyitleri okudu:

Nazmen tercüme: “Her sabah her işrak vaktinde, Gözümü iştiyak eder ibka. Sînemi heva yılanı soktu; Ona rukye okuyan ve tabip yoktur. Beni meşgul eden sevgilimde, Bulunur yalnız bu derde deva.”

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu beyitleri işittiğinde nurlu kalplerindeki marifet ve şevk deryaları kaynadı ve bu beyitleri tekrar etmesini A'râbîye emrettiler. Yüce zâtları, şevkin kemâlinden mübarek ellerini açarak şiddetle hareket buyurdular ve arkalarındaki ridâ (üst giysi) düştü. Ashâb-ı kirâm o ridâyı kendi aralarında parçalayıp taksim ettiler.

"Vecd der", "der vecd" takdîrindedir, “vecd içinde" demek olur. “Sûfi", Ebû Abdullah-ı Hafif hazretleri "sûfî'yi şöyle ta'rif buyururlar: الصوفى من استصفى الحق لنفسه تودداً ya'ni "Sûfi o kimsedir ki, Hak Teâlâ onu kendi nefsi için muhabbeten tamâmiyle almıştır, ya'nî fânî kılmıştır." "Vecd", sâlikin kalbine ârız olan bir bîhodluktur. Bu beyt-i şerîfte şehzâdenin hâli, vecd içinde arkasından hırkasını atan bir sûfiye teşbîh buyurulmuştur. Ve "hırka"dan murâd, mülk ve mansıb-ı dünyâdır. Ya'nî, "Bu şehzâde sûfidir. Mülk ve mansıb-ı dünyâ hırkasını arkasından atmıştır. Artık o atmış olduğu hırkanın emsâli olan diğer bir hırka tarafına gider mi? Ma'lûm olsun ki, sûfīlerin âdâbı vardır. Bir sûfî vecd hâli içinde arkasındaki hırkayı atsa veya üzerinden bir şey düşse, artık o şeyi tekrâr almaz. Bu hâl Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sünnet-i seniyyelerinden alınmıştır. Bir gün A'râbînin biri mescidde güzel bir ses ile şu beyitleri okudu:

Nazmen tercüme: “Her sabah her zamân-ı işrâkta, Çeşmimi iştiyâk eder ibkâ. Sînemi hayye-i hevâ soktu; Rukye-hân ve tabib yoktur ona. Beni meşgüf eden habîbimde, Bulunur yalnız bu derde devâ.”

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu beyitleri işittiğinde kalb-i münevverlerindeki ma'rifet ve şevk deryaları kaynadı ve bu beyitleri tekrar etmesini A'râbîye emrettiler. Zât-ı seniyyeleri kemâl-i şevkten mübarek ellerini açarak şiddetle hareket buyurdular ve arkalarındaki ridâ düştü. Ashâb-ı kirâm o ridâyı kendi aralarında parçalayıp taksîm ettiler.

4436. Verilen hırka tarafına meyil ve nedâmet öyle olur ki, "Ben mağbûn oldum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4436. Verilen hırka tarafına meyil ve pişmanlık öyle olur ki, "Ben aldanmış oldum!"

"Mağbûn", alışverişte zarar etmiş olan kimse demektir. Yani, sûfînin verdiği hırkayı geri almaya meyletmesi ve verdiğine pişman olması, "bu alışverişte zarar ettim" demek olur. Çünkü vecd (coşkunluk hali) ve bî-hodluk (kendinden geçme hali) bir insân-ı kâmile bağlanmaktan sonra Hakk Yolcusu'na onun feyz dolu bakışıyla gelen bir hâldir; ve bu hâl içinde hırkasını ve malından bir şeyi vermiş olan kimse, ayıldıktan sonra yine o şeyin sevgisini kalbine koyup meyletmiş olursa, "Bu alışverişte ben zarar ettim, zararımı telafi edeyim!" demektir.

"Mağbûn", alış-verişte ziyân etmiş olan kimse demektir. Ya'nî, sûfînin verdiği hırkayı geri almaya meyletmesi ve verdiğine pişman olması, "bu alış-verişte ziyân ettim" demek olur. Zîrâ vecd ve bî-hodluk bir insân-ı kâmile intisâbdan sonra sâlike onun feyz-i nazarıyla vârid olan bir hâldir; ve bu hâl içinde hırkasını ve mülkünden bir şeyi vermiş olan kimse, ayıldıktan sonra yine o şeyin muhabbetini kalbine koyup meyletmiş olursa, "Bu alış verişte ben ziyân ettim, zararımı telâfî edeyim!" demektir.

4437. Ey karîn! O hırkayı bu tarafa geri ver! Zîrâ o değmedi ya'nî buna!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4437. Ey yakın dost! O hırkayı bu tarafa geri ver! Çünkü o buna değmedi!

Bu eğilimden, "Ey yakın dostum ve sohbet arkadaşım olan mürşid! O attığım hırkayı ve mülkü benim tarafıma geri ver! Çünkü o vecd hâli bu hırkamı feda etmeye değmedi. Benim hırkam, senin bende meydana getirdiğin vecd hâlinden daha kıymetlidir!" anlamı da çıkar.

Bu meyilden, "Ey karînim ve musahibim olan mürşid! O attığım hırkayı ve mülkü benim tarafıma geri ver! Zîrâ o vecd hâli bu hırkamı fedâya değmedi. Benim hırkam, senin bende vukū'a getirdiğin vecd hâlinden daha kıymetlidir!" ma'nâsı dahi çıkar.

4438. Aşıktan uzaktır ki, ona bu fikir gelsin; ve eğer gelirse onun başına toprak gerek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4438. Âşıktan uzaktır ki, ona bu fikir gelsin; ve eğer gelirse onun başına toprak gerek!

"Hâk", "mezâr" anlamına da gelir. "Hâk ber ser", ölüm ve helâkten (yok olmaktan) kinayedir. Yani, bir mürşid-i kâmile (olgun rehbere) bağlanan Hakk âşığına böyle bir fikir gelmesi uzaktır; ve eğer böyle bir fikir ve pişmanlık gelirse, artık o kimse ölsün! Yani o kimse Hakk yolunun yolcuları arasında ölmüş ve helâk olmuş olmak gerektir.

"Hâk", "mezâr" ma'nâsına da gelir. "Hâk ber ser", ölüm ve helâkten kinâyedir. Ya'nî, bir mürşid-i kâmile intisâb eden Hak âşığına böyle bir fikir gelmesi uzaktır; ve eğer böyle bir fikir ve pişmanlık gelirse, artık o kimse ölsün! Ya'nî o kimse Hak yolunun yolcuları arasında ölmüş ve helâk olmuş olmak gerektir.

4439. Aşk bir hayat ve his ve akıl tutan hırka gibi olan kalbedin yüzüne değer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4439. Aşk, bir hayat, his ve akıl tutan hırka gibi olan kalbe değer!

"Kalp", kalıp, cisim ve insan bedeni demektir. Yani, ilâhî aşk, hayvanî bir hayata, hisse ve cüz'î akla sahip olan ve insan ruhunun hırkası hükmünde bulunan yüz cisme değer! Ve bu aşka bu cismin yüz misli feda edilir.

"Kälbed", kalıp ve cisim ve beden-i insânî. Ya'nî, aşk-ı ilâhî bir hayvânî hayâta ve hisse ve akl-ı cüz'îye mâlik olan ve rûh-ı insânînin hırkası mesâbesinde bulunan yüz cisme değer! Ve bu aşka bu cismin yüz misli fedâ olunur.

4440. Hususiyle ebter olan dünya mülkünün hırkası... Onun beş dâng olan sarhoşluğu baş ağrısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4440. Özellikle hayırsız olan dünya mülkünün hırkası... Onun beş dâng olan sarhoşluğu baş ağrısıdır.

"Ebter", hayırdan, faydadan ve güzel anılmaktan kesilmiş olandır. "Dâng", dirhemin altıda biri ve iki kırat ağırlığıdır; her kırat ise beş arpa ağırlığındadır. "Beş dâng" demek, "elli arpa ağırlığı kıymetinde olmak" demektir. Yukarıdaki beyitte cisim hırkaya benzetilmiştir; bu beyitte de dünya mülkü, cismin hırkasına benzetilmiştir. Yani, cisim hırkası insan ruhunun aracı olduğu için yine de belli bir kıymeti vardır. Fakat dünya mülkü, fani olan cisme ait olan hayırsız ve fani bir hırkadır; cismin beş duyusundan her biri bu fani mal ve mülk hırkasından birer dâng kıymetinde birer sarhoşluk meydana getirir; bu sarhoşlukların toplamı ise beş dâng kıymetinde bir şey olur. İşte bu sarhoşlukların her biri birer baş ağrısıdır.

"Ebter", hayır ve nefi' ve hüsn-i zikirden munkatı' olan. "Dâng", dirhemin altıda biri ve iki kırat ağırlığı ve her kırat beş arpa ağırıdır. "Beş dâng" demek "elli arpa ağırlığı kıymetinde olmak" demektir. Yukarıki beyitte cisim hırkaya ve bu beyitte dahi dünya mülkü cismin hırkasına teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, cisim hırkası rûh-ı insânînin âleti olduğu için yine oldukça bir kıymeti vardır. Fakat dünya mülkü ki, fânî olan cisme taalluk eden hayırsız ve fânî bir hırkadır; ve cismin havâss-i hamsesinden her biri bu fânî olan mal ve mülk hırkasından birer dâng kıymetinde birer sarhoşluk hâsıl eder; ve bu sarhoşlukların mecmû'u beş dâng kıymetinde bir şey olur. İşte bu sarhoşlukların her biri birer baş ağrısıdır.

4441. Dünya mülkü ten-perestlere helâldir. Biz zevâlsiz olan aşk mülkünün gulâmıyız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4441. Dünya mülkü ten-perestlere helâldir. Biz zevâlsiz olan aşk mülkünün gulâmıyız.

Bu fani dünyanın mülkü ki, tenin ve bedenin hırkasıdır, bu hırka bedene tapanlara helâldir. Bunlar hakkında Hicr Suresi'ndeki ayet-i kerimede "ذرهم يَأْكُلُوا ويتمتعوا وَيُلْهِهِمْ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ" (Hicr, 15/3) yani "Ey Resulüm! Bırak onları yesinler, içsinler ve dünya mülkü ile faydalansınlar; ve emel onları meşgul etsin; yakında ne yaptıklarını bileceklerdir" buyurulur. Şerefli beyitteki "helâldir" ifadesi tehdit anlamındadır. Hak ve hakikat ehli olan bizler dünya mülkünden müstağniyiz (ihtiyaç duymayan, yüz çeviren) ve ilahi aşk mülkünün kölesi ve gulâmıyız.

Bu fânî olan dünyanın mülkü ki, tenin ve cismin hırkasıdır, bu hırka cisme tapanlara helâldir. Bunlar hakkında sûre-i Hicr'deki ayet-i kerimede ذرهم يَأْكُلُوا ويتمتعوا وَيُلْهِهِمْ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) ya'nî "Ey Resûlüm! Bırak onları yesinler, içsinler ve mülk-i dünyâ ile temettu' etsinler; ve emel onları meşgül etsin; yakında ne yaptıklarını bileceklerdir" buyurulur. Beyt-i şerîfteki "helâldir" ta'bîri tehdîde mahmûldür. Ehl-i Hak ve hakikat olan bizler mülk-i dünyâdan müstağnîyiz ve aşk-ı ilâhî mülkünün kölesi ve gulâmıyız.

4442. Aşkın âmilidir. Onu ma'zûl etme! Kendi aşkının gayrına onu meşgül etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4442. Aşkın âmilidir. Onu görevden alma! Kendi aşkından başkasıyla onu meşgul etme!

"Âmil", burada "idare memuru" demektir. Muarrif (tanıtan kişi) şaha dedi ki: "Bu talip dünya mülkünün âmili değil, aşk mülkünün memuru ve âmilidir; onu memurluğundan görevden alma! Onu kendi aşkından başkasıyla meşgul etme!"

"Âmil", burada "idâre me'mûru" demektir. Muarrif şâha dedi ki: "Bu tâlib dünya mülkünün âmili değil, aşk mülkünün me'mûru ve âmilidir; onu me'mûrluğundan ma'zûl etme! Onu kendi aşkının gayrına meşgül etme!"

4443. Bir mansıb ki, o beni senin yüzünden muhcibdir, ma'züllüğün "ayn"ıdır ve onun adı mansıbdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4443. Bir makam ki, o beni senin yüzünden örtücüdür, görevden alınmanın ta kendisidir ve onun adı makamdır.

"Muhcib", örtücü demektir. Yani, "Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan)! Beni senin yüzünden örten ve uzak tutan dünyevî makam, o makamdan görevden alınmanın ta kendisidir. Halbuki görünüşte onun adı makam ve mertebedir; ama anlamda o mertebeden düşmektir." Bu ve aşağıdaki beyitler şehzâdenin dilinden olması uygundur.

"Muhcib", örtücü. Ya'nî, "Ey insân-ı kâmil! Beni senin yüzünden örtücü ve uzak tutucu olan dünyevî mansıb o mansıbdan ma'zûl olmanın "ayn"ıdır. Halbuki sûrette onun adı mansıb ve mertebedir; ve ma'nâda o mertebeden sukūt etmektir." Bu ve aşağıdaki beyitler şehzâdenin lisânından olmak münâsibdir.

4444. Buraya gelmeye te'hîrin mûcibi, isti'dâdın fakdi ve tenin zaafı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4444. Buraya gelmekte gecikmenin sebebi, yatkınlığın yokluğu ve bedenin zayıflığı idi.

Şimdiye kadar buraya ve senin huzuruna gelmekte gecikmenin ve geç kalmanın sebebi, yatkınlığın yokluğu ve bedenin zayıflığı idi. Yatkınlık iki çeşittir: Biri "yapılmamış/verilmemiş"tir. Bu yatkınlık, sabit hakikatin yatkınlığıdır. Diğeri "yapılmış/kılınmış"tır. Bu da bedenin yatkınlığıdır. Çünkü sabit hakikat, halk âleminden (yaratılmışlar âlemi) değildir. Beden ise halk âlemindendir. "Yapılmamış/verilmemiş yatkınlık"ın gelişimi, bedenin yapılmış/kılınmış olan yatkınlığının gelişimine bağlıdır. Örneğin bir insan çocuğu ile bir hayvan yavrusu doğdukları zaman konuşmaya muktedir değildirler. Fakat çocuğun yapılmamış/verilmemiş yatkınlığında konuşmak vardır. Hayvanın yavrusunda bu konuşma yatkınlığı yoktur. Çocuğun bedeni geliştikçe konuşma yatkınlığı gelişir. Hayvan yavrusunun bedeni ne kadar gelişse de konuşmaya muktedir değildir. Bu itibarla, şerefli beyitteki yatkınlık "yapılmış/kılınmış yatkınlık"a yorumlanır. Buna göre, bir kimsenin ezelî yatkınlığında ilâhî aşk tohumu varsa, beden toprağında er geç bir sebep altında ortaya çıkar. Eğer bu tohum ezelde mevcut değil ise, donmuş bir halde gelir ve donmuş bir halde gider. Yani, "Benim senin gibi bir insân-ı kâmil huzuruna gelmede geç kalmam, yapılmış/kılınmış yatkınlığımın yokluğu ve bedenimin zayıflığı ve gelişememesi sebebiyle idi."

"Şimdiye kadar buraya ve senin huzûruna gelmeye teahhur etmenin ve geç kalmanın sebebi isti'dâdın yokluğu ve cismin za'fı idi. İsti'dâd iki nevi'dir: Biri "gayr-i mec'ûl"dür. Bu isti'dâd ayn-ı sâbitenin isti'dâdıdır. Diğer "mec'ûl"dür. Bu da cismin isti'dâdıdır. Zîrâ ayn-ı sâbite âlem-i halktan değildir. Cisim ise âlem-i halktandır. "İsti'dâd-ı gayr-i mec'ûl"ün inkişafı cismin mec'ûl olan isti'dâdının inkişafına bağlıdır. Meselâ bir insan çocuğu ile bir hayvan yavrusu doğdukları vakit tekellüme muktedir değildirler. Fakat çocuğun isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlünde tekellüm etmek vardır. Hayvanın yavrusunda bu tekellüm isti'dâdı yoktur. Çocuğun cismi tekemmül ettikçe tekellüm isti'dâdı inkişaf eder. Hayvan yavrusunun cismi ne kadar tekemmül etse tekellüme muktedir değildir. Bu i'tibâr ile beyt-i şerîfteki isti'dâd "isti'dâd-ı mec'ûl"e mahmûl olur. Binâenaleyh bir kimsenin isti'dâd-ı ezelîsinde aşk-ı ilâhî tohumu varsa, arz-ı cisminde ergeç bir sebeb tahtında zuhûr eder. Eğer bu tohum ezelde mevcûd değil ise, müncemid bir hâlde gelir ve müncemid bir hâlde gider. Ya'nî, "Benim senin gibi bir insân-ı kâmil huzûruna gelmede geç kalmam, isti'dâd-ı mec'ûlümün yokluğu ve cismimin za'fı ve tekemmül edememesi sebebiyle idi."

4445. İsti'dâdsız bir ma'dene gidersen, bir habbe için muhtevî olamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4445. Yatkınlığı olmayan bir kaynağa gidersen, bir zerreyi bile kapsayamazsın.

"Ber yekî"deki "ber" tahsis içindir. "Muhtevî", "toplayıcı olan" demektir. Yani, ister ezelî yatkınlık olmaksızın, ister ezelî yatkınlık olup da bu yatkınlık bedende gelişmeksizin herhangi bir irfan kaynağına gitsen, bir zerre marifeti bile toplayıcı olamazsın.

"Ber yekî"de "ber" tahsîs içindir. “Muhtevî", "cem' edici olan" demektir. Ya'nî, gerek isti'dâd-ı ezelî olmaksızın ve gerek isti'dâd-ı ezelî olup da bu isti'dâd cisimde inkişaf etmeksizin herhangi bir ma'den-i irfâna gitsen bir habbe ma'rifet için cem' edici olamazsın.

4446. Bir innîn gibi ki, bir bikri satın alır. Her ne kadar sîmîn-ber olsa, ne vakit müntefi' olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4446. Bir iktidarsız gibi ki, bir bâkireyi satın alır. Her ne kadar gümüş gibi parlak göğüslü olsa, ne zaman faydalanabilir!

"İktidarsız", cinsel ilişkiye gücü yetmeyen kimse demektir. Yani, yatkınlıksız (isti'dâdsız) kimse bir iktidarsıza benzer. Örneğin bu iktidarsız bir bâkire cariyeyi satın alır, o cariye her ne kadar gümüş gibi parlak beyaz göğüslü olsa, ne zaman ondan faydalanabilir ve şehvetini giderebilir!

"Innîn”, cimâ'a kādir olmayan kimse demektir. Ya'nî, isti'dâdsız kimse bir innîne benzer. Meselâ bu innîn bir bâkire câriyeyi satın alır, o câriye her ne kadar gümüş gibi parlak beyaz göğüslü olsa, ne vakit ondan intifa' eder ve kazâ-yı şehvet edebilir!

4447. Zeytsiz ve fitilsiz bir kandil gibi... Ona şem'den ne çok ve ne de az vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4447. Zeytsiz ve fitilsiz bir kandil gibi... Ona mumdan ne çok ne de az vardır.

Aynı şekilde, yatkınlığı olmayan bir kimse, içinde zeytinyağı ve fitil bulunmayan bir kandile benzer. Öyle bir kandile mumun ışığından ne çok ne de az bir ışık vardır. Yani hiçbir ışık yoktur.

Kezâ isti'dâdsız bir kimse, içinde zeytin yağı ve fitil olmayan bir kandile benzer. Öyle bir kandile mumun ışığından ne çok ve ne de az bir ışık vardır. Ya'nî hiçbir ışık yoktur.

4448. Bir ahşem gülistâna gelir. Ne vakit onun dimağı [reyhândan] bir hurrem olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4448. Bir koku almaz kişi gülistana gelir. Ne zaman onun zihni fesleğenden ferahlar?

"Ahşem", "burnu koku almayan kimse" demektir. "Reyhân", fesleğen dedikleri yeşil yapraktır ki, kokusu kalbe sevinç verir. Yani, yatkınlığı olmayan kimse burnu koku almayan kimseye benzer. Böyle bir kimse bir gülistana gitse, onun dudağı fesleğen kokusundan ne zaman sevinçli olur?

"Ahşem", "burnu koku almayan kimse" demektir. "Reyhân", fesleğen dedikleri yeşil yapraktır ki, kokusu kalbe sürûr verir. Ya'nî, isti'dâdsız kimse burnu koku almayan kimseye benzer. Böyle bir kimse bir gülistâna gitse, onun dudağı fesleğen kokusundan ne vakit bir mesrûr olur?

4449. Kahbenin misafiri olan bir güzel bir dilber gibi!.. Sağırın önündeki çeng ve ud sesi gibi!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4449. Kahbenin misafiri olan bir güzel bir dilber gibi!.. Sağırın önündeki çeng ve ud sesi gibi!..

"Gar", kahbe ve fahişe kadın demektir. "Berbut", ud denilen çalgı. "Çeng", aynı şekilde bir sazın ismidir. Yani, istidatsız (kabiliyetsiz) birinin önünde bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), bir kahbenin önünde bulunan bir güzel ve dilber misafire benzer. O fahişe bundan ne fayda sağlar? Ve insân-ı kâmilin sözleri istidatsızın önünde sağırın önündeki çeng ve ud sazlarının sesine benzer. Sağır bunlardan ne zevk alır?

"Gar", kahbe ve fahişe kadın demektir. "Berbut", ud denilen çalgı. "Çeng", kezâ bir sazın ismi. Ya'nî, isti'dâdsızın önünde bir insân-ı kâmil, bir kahbenin önünde bulunan bir güzel ve dilber misâfire benzer. O fahişe bundan ne istifade eder? Ve insân-ı kâmilin sözleri isti'dâdsızın önünde sağırın önündeki çeng ve ud sazlarının sesine benzer. Sağır bunlardan ne zevk alır?

4450. Denizlere gelen tavuk gibi. Ondan helâkin ve hasârın gayrı ne olur? [4430]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4450. Denizlere gelen tavuk gibi. Ondan helâkin ve hasârın gayrı ne olur? [4430]

"Murg-ı hâk", tavuk ve horoz türünden olan kuşlardır. Yani, yatkınlığı olmayan kimse tavuklara benzer. Tavuklar denize gittikleri zaman boğuldukları gibi, onlar da ilâhî bilgiler denizine girdikleri zaman akılları almadığı için inkâr yoluna gidip manen boğulur ve helâk olurlar.

"Murg-ı hâk", tavuk ve horoz nev'inden olan kuşlardır. Ya'nî, isti'dâdsız kimse tavuklara benzer. Tavuklar denize gittikleri zaman boğuldukları gibi, onlar da maârif-i ilâhiyye deryâsına girdikleri zaman havsalaları alamadığı için inkâr cihetine gidip ma'nen boğulur ve helâk olurlar.

4451. Değirmene buğdaysız gitmiş gibidir. Sakal kılının beyazlığından gayrı atâ olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4451. Değirmene buğdaysız gitmiş gibidir. Sakal kılının beyazlığından başka bir şey verilmez.

Örneğin, buğdaysız olarak değirmene gitmiş olan bir kimse o değirmende ancak un bulaşıklarıyla sakalını ağartır.

Meselâ buğdaysız olarak değirmene gitmiş olan bir kimse o değirmende ancak un bulaşıklarıyla sakalını ağartır.

4452. Felek değirmeni buğdaysızlar üzerine kıl aklığı ve bel za'fı bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4452. Felek değirmeni, buğdaysızlar üzerine saç aklığı ve bel zayıflığı verir.

Bunun gibi, istidat buğdayını taşımayarak yaşayanlara bu felek değirmeni, zamanla saç ve sakal aklığı ve ihtiyarlıktan dolayı ancak bel zayıflığı verir.

Bunun gibi, isti'dâd buğdayını hâiz olmayarak yaşayanlara bu felek değirmeni mürûr-ı zamân ile saç ve sakal aklığı ve ihtiyarlıktan dolayı ancak bel za'fı bahş eder.

4453. Fakat buğdaylılara bu değirmen mülk bahş edici gelir, iş ve güç verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4453. Fakat buğdaylılara bu değirmen mülk bahş edici gelir, iş ve güç verir.

Fakat yatkınlık sahibi olanlara bu felek değirmeni manevî mülk bağışlayıcı gelir ve onu bir insân-ı kâmil makamına oturtup iş ve güç verir, yani Allah'ın kullarının irşadı (doğru yolu gösterme) ile meşgul eder.

Fakat isti'dâd sahibi olanlara bu felek değirmeni mülk-i ma'nevî bahş edici gelir ve onu bir insân-ı kâmil makāmına oturtup iş ve güç verir, ya'nî ibâdullâhın irşâdı ile meşgül eder.

4454. Evvelen sana cennet isti'dâdı gerektir, tâ ki cennetten sana dirilik doğsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4454. Öncelikle sana cennet yatkınlığı gereklidir ki cennetten sana dirilik doğsun!

"Cennete yatkınlık"tan kasıt, Tevbe Suresi'nde geçen إِنَّ اللَّهَ اسْتَرَى مِنْ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) yani "Yüce Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı" ayet-i kerimesi gereğince, Hak yolunda nefsinin heveslerini ve malını feda edip, Hakk'ı cennet karşılığında kendisine müşteri etmektir. Bu ayet-i kerime 1. cildin 2749, 2. cildin 2427, 5. cildin 1463 ve 6. cildin 895 numaralı beyitlerinde de geçti. Yani ilahi marifetin elde edilmesine yatkınlık için öncelikle Hak yolunda nefsinin heveslerini ve malını gözden çıkarıp cennet karşılığında Hakk'ı kendine müşteri etmek ve bu şekilde cennete yatkınlık kazanmak lazımdır. Ta ki bu cennete olan yatkınlıktan senin ruhuna bir dirilik doğsun ve ruhuna kâmillerin marifetlerini ve ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) anlama yatkınlığı gelsin!

"Cennete isti'dâd"dan murâd, sûre-i Tevbe'de olan إِنَّ اللَّهَ اسْتَرَى مِنْ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'nî “Allâh Teâlâ mü'minlerden cennet mukābilinde nefislerini ve mallarını iştirâ eyledi” âyet-i kerîme mûcibince Hak yolunda hevâ-yı nefsini ve malını fedâ edip, Hakk'ı cennet mukābilinde kendisine müşterî etmektir. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 2749 ve 2. cildin 2427 ve 5. cildin 1463 ve 6. cildin 895 numaralı beyitlerinde de geçti. Ya'nî ma'rifet-i ilâhiyye husûlüne isti'dâd için evvelen Hak yolunda hevâ-yı nefsini ve malını gözden çıkarıp cennet mukābilinde Hakk'ı kendine müşterî etmek ve bu sûretle cennete isti'dâd kesb etmek lâzımdır. Tâ ki bu cennete olan isti'dâddan senin rûhuna bir dirilik doğsun ve rûhuna kâmillerin maârifini ve ulûm-i ledünniyyelerini anlamak isti'dâdı gelsin!

4455. Yeni çocuğa şarabdan ve kebabdan, köşklerden ve kubbelerden ne halavet vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4455. Yeni doğmuş çocuğa şaraptan ve kebaptan, köşklerden ve kubbelerden ne tatlılık vardır?

Çünkü yeni doğan çocuğa büyüyüp yatkınlık gelinceye kadar, şaraptan ve kebaptan ve köşklerden ve kubbeli binalardan zevk ve tatlılık olmadığı gibi, tasavvuf yoluna yeni başlayan sâliklere de ruhun şarabı ve kebabı ve köşkler ve kubbeli binalar hükmünde olan peygamberlerin ve evliyanın ledün ilimlerinden (Allah katından gelen gizli ilimler) zevk ve tatlılık olamaz!

Zîrâ yeni doğan çocuğa büyüyüp isti'dâd gelinceye kadar, şarâbdan ve kebabdan ve köşklerden ve kubbeli binalardan zevk ve halâvet olmadığı gibi, mübtedî olan sâliklere de rûhun şarabı ve kebabı ve köşkler ve kubbeli binâları mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye-i enbiyâ ve evliyâdan zevk ve halâvet olamaz!

4456. Bu meselin haddi yoktur; sözü az iste! Sen git isti'dâd tahsil et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4456. Bu meselin sınırı yoktur; sözü az iste! Sen git yatkınlık kazan!

Yatkınlık hakkında getirdiğimiz mesellerin sonu yoktur. Bu türden sözleri az iste! Ve bu hususta sana söylediğim sözler yeterlidir. Ey tasavvuf yoluna yeni giren kişi! Sen önce git, kazanılmış yatkınlık (sonradan kazanılan kabiliyet) edin! Bu şerefli beyitte "kazanılmış yatkınlık"a işaret buyrulur. Nitekim yukarıda 4444 numaralı beyitte açıklandı.

Bu isti'dâd hakkında getirdiğimiz mesellerin nihâyeti yoktur. Bu kabîlden olan sözleri az iste! Ve bu husûsta sana söylediğim sözler kâfidir. Ey sâlik-i mübtedî! Sen evvelen git, isti'dâd tahsil et! Bu beyt-i şerîfte “isti'dâd-ı mec'ûl”e işâret buyurulur. Nitekim yukarıda 4444 numaralı beyitte îzah olundu.

4457. "Şimdiye kadar isti'dâd için oturdu. Şevk hadden gitti ve o ele gelmedi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4457. "Şimdiye kadar yatkınlık için oturdu. Şevk haddini aştı ve o ele geçmedi!"

Bu beyit, açıklayıcı tarafından söylenmeye uygundur. Yani açıklayıcı şaha dedi: "Ey insân-ı kâmil! Bu şehzade şimdiye kadar senin huzurunda yatkınlık kazanmak için oturdu. Ledün ilimlerini öğrenmeye olan şevki haddini aştı. Aksine o yatkınlık ele geçmedi!"

Bu beyit muarrif tarafından olmak münasibdir. Ya'nî muarrif şâha dedi: "Ey insân-ı kâmil! Bu şehzâde şimdiye kadar senin huzûrunda isti'dâd husû- lü için oturdu. Ulûm-i ledünniyye tahsiline şevki hadden gitti. Halbuki o isti'dâd ele gelmedi!"

4458. Dedi: "İsti'dâd dahi şâhtan erişir. Cansız cesed ne vakit müstaid olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4458. Dedi: "Yatkınlık da şahtan gelir. Cansız beden ne zaman yatkın olur?"

Yani tanımlayan kişi sözüne devam edip dedi ki: "Bununla birlikte, kazanılmış yatkınlık da şehzadeye şahtan, yani Hakk Yolcusu'na insân-ı kâmilden gelir. Fakat sabit hakikatinin yapılmamış yatkınlığı olması gerekir. Bu yapılmamış yatkınlık, beden hükmünde olan kazanılmış yatkınlığın ruhu gibidir. Cansız beden hayat eserlerinin ortaya çıkmasına yatkın olmadığı gibi, yapılmamış yatkınlığı olmayan Hakk Yolcusu da manevî hayat olan ilahî bilgileri ve sırları kabul etmeye yatkın değildir."

Ya'nî muarrif sözüne devâm edip dedi ki: "Maahâzâ, isti'dâd-ı mec'ûl dahi şehzâdeye şâhdan, ya'nî sâlike insân-ı kâmilden erişir. Fakat ayn-ı sâbitesinin isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü olmak lâzımdır. Bu isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl cesed mesâbesinde olan isti'dâd-ı mec'ûlün rûhu gibidir. Cansız cesed âsâr-ı hayât zuhûruna müstaid olmadığı gibi, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlsüz sâlik dahi, hayât-ı ma'nevî olan maârif ve esrâr-ı ilâhiyyeyi kabûle müstaid değildir."

4459. Şahın lutufları onun gamını vurdu. Gitti ki, şâhı sayd ede, o sayd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4459. Şahın lütufları onun gamını giderdi. Şahı avlamak için gitti, kendisi avlandı.

"Neveşten", katlamak ve dürüp bükmek (Burhan). Yani, şahın lütfu şehzadenin gamını dürüp büktü, yani derdine derman oldu. Şehzade şahı avlamak için gitti, hâlbuki kendisi avlandı, yani şah şehzadeyi avladı.

"Neveşten", tayy etmek ve dürüp bükmek (Burhân). Ya'nî, şâhın lutfu şehzâdenin gamını dürüp büktü, ya'nî derdine dermân oldu. Şehzâde şâhı avlamak için gitti, halbuki kendisi avlandı, ya'nî şâh şehzâdeyi avladı.

4460. Her kim senin gibi şikârda sayd oldu, saydı bağlamamış iken o kayd [4440] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4460. Her kim senin gibi avda avlandıysa, avı bağlamamışken o bağlanmış oldu.

Ey Hakk Yolcusu! Her kim bu şekil âleminde senin gibi bir şekli avlamak için gittiyse, muhakkak kendisi o şeklin avı ve esiri oldu ve o kimse o şekli avlamamış olduğu hâlde, kendisi avlandı ve bağlandı. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 43. bölümünde şöyle buyurulur: "Bir yere yolculuk etme niyetinde bulunan her bir kimsede birtakım akla uygun düşünceler belirir ve der ki: "Eğer oraya gidersem, birçok işler kolaylaşır ve hâllerim düzene girer, dostlarım sevinir, düşmanlarıma üstün gelirim." İşte onun düşüncesi budur. Yüce Allah'ın maksadı ise başka şeydir. Bu kadar tedbirler ile yolculuğa çıktıktan sonra, düşündüklerinin birisi bile muradına göre kolaylaşmaz... Halk, azim ve tedbirlerinin bâtıl olduğunu ve hiçbir işin kendilerinin muradı üzere meydana gelmediğini yüz bin kere görmüşlerdir... İbrâhîm Edhem (a.s.) padişahlık zamanında ava gitmişti. Bir ceylanın arkasından, askerinden tamamen ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu. Tere battı. Hâlâ o çölde takip ediyordu. Takip haddini aştı. Ceylan dile gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا yani "Seni bunun için yaratmadılar" "ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni avladın farz et, acaba ne elde edilir?" İbrâhîm (a.s.) bunu işitince bir nara atıp kendisini atından aşağı attı. O çölde çobandan başka hiç kimse yoktu. Murassa' olan şahane elbisesini ve silah ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abayı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye hâllerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abayı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun amacına bak ki, ne idi? Ve Hakk'ın maksadı ne idi? O ceylanı avlamak istedi; Yüce Allah ise, onu ceylan ile avladı; ta ki bu âlemde Hakk'ın muradı meydana geldiğini bilesin!"

Ey sâlik! Her kim bu sûret âleminde senin gibi bir sûreti avlamak için gitti ise, muhakkak kendisi o sûretin avı ve esîri oldu ve o kimse o sûreti avlamamış olduğu hâlde, kendisi avlandı ve bağlandı. Nitekim Fihi Mâ Fíh în 43. faslında şöyle buyurulur: "Bir mahalle sefer etmek azminde bulunan her bir kimsede birtakım ma'kül düşünceler peyda olup der ki: "Eğer oraya gidersem, birçok işler müyesser olur ve ahvâlim nizâm-pezîr olup, dostlarım sevinir, düşmanlarıma galib olurum." İşte onun düşüncesi budur. Hak Teâlâ'nın maksûdu ise başka şeydir. Bu kadar tedbîrler ile sefere çıktıktan sonra, düşündüklerinin birisi bile murâdına göre müyesser olmaz... Halk, azim ve tedbirlerinin bâtıl olduğunu ve hiçbir işin kendilerinin murâdı üzere meydana gelmediğini yüz bin kere görmüşlerdir... İbrâhîm Edhem (k.s.) pâdişâhlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmiyle ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu. Ter içine battı. Hâlâ o beyâbânda ta'kîb eder idi. Ta'kîb hadden aştı. Ahû söze gelip, yü- zünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا ya'nî "Seni bunun için yaratmadılar" "ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni sayd ettin farzet, acabâ ne hâsıl olur?" İbrâhîm (k.s.) bunu işitince bir na'ra vurup kendisini atından aşağı attı. O sahrâda çobandan gayrı hiç kimse yok idi. Murassa' olan libâs-ı şâhânesini ve silâh ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişân vermemesini ricâ etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki, ne idi? Ve Hakk'ın maksûdu ne idi? O âhûyu avlamak istedi; Hak Teâlâ ise, onu âhû ile avladı; tâ ki bu âlemde Hakk'ın murâdı vâki' olduğunu bilesin!"

4461. Her kim emîrlik isteyici oldu, muhakkak ondan evvel o esîrliğe rehîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4461. Her kim emirlik isteyici olduysa, muhakkak ondan önce o esirliğe rehin oldu.

Yani, bu âlemde genel kural şudur ki: her kim bir muradını elde etmek istediyse, bu muradına kavuşmadan önce mutlaka bir kaydın ve esirliğin mahpusu olur. Örneğin bu suret âleminde bey ve reis olmak isteyen kimse, öncelikle kendinden önceki beylerin ve reislerin emrine itaatkâr ve esir oldu ve sonra ilerleyip bey oldu. Bunun gibi, suret ve cisim kaydından kurtulup hür ve kâmil olmak isteyen sâlik (Hakk Yolcusu) dahi öncelikle insân-ı kâmilin emrine boyun eğmiş ve esir olur. Ondan sonra da hür ve kâmil olur.

Ya'nî, bu âlemde umûmî kāide budur ki: her kim bir murâdını elde etmek istedi ise, bu murâdına vusûlden evvel mutlaka bir kaydın ve esîrliğin mahbûsu olur. Meselâ bu âlem-i sûrette bey ve reîs olmak isteyen kimse, evvelen kendinden evvelki beylerin ve reîslerin emrine mutî' ve esîr oldu ve sonra terakkî edip bey oldu. Bunun gibi, sûret ve cisim kaydından kurtulup hür ve kâmil olmak isteyen sâlik dahi evvelâ insân-ı kâmilin emrine münkād ve esîr olur. Ondan sonra da hür ve kâmil olur.

4462. Dîbâce-i cihanın nakşını akis bil. Her cihan bendesinin adı hâce-i cihândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4462. Dünya önsözünün nakşını akis bil. Her dünya bendesinin adı dünya efendisidir.

"Dîbâce", yanak, alın ve kitabın mukaddimesi ve her şeyin yüzü ve evvelidir (Ahterî ve Şemsü'l-Lügat). Yani, bu suret âlemi olan dünyanın yüzündeki nakışları ve suretleri akis ve ters bil! Örneğin her dünya esirinin ve bendesinin adı, bu dünyanın efendisidir. Çünkü her bir şahın ve hükümet başkanının kalbi bu dünya suretlerinin muhabbetine mağlup olmuştur. Nasıl ki bu başkanlık ellerinden çıkmasın diye kardeşlerini ve babalarını öldüren hükümdarların hallerini tarihler kaydetmektedir. Bunlar bu derece dünyanın esiri ve kölesi oldukları halde adları âlem şahıdır ve halk onlara "efendimiz" diye hitap ederler. İşte cismaniyet âleminin hali böylece tersine ve ma'kûstür.

"Dîbâce", yanak, alın ve kitâbın mukaddimesi ve her şeyin yüzü ve evveli (Ahterî ve Şemsü'l-Lügat). Ya'nî, bu sûret âlemi olan dünyanın yüzündeki nakışları ve sûretleri akis ve ters bil! Meselâ her dünyâ esîrinin ve bendesinin adı, bu dünyanın efendisidir. Zîrâ her bir şâhın ve reîs-i hükümetin kalbi bu dünyâ sûretlerinin muhabbetine mağlûb olmuştur. Nitekim bu riyâset ellerinden çıkmamak için kardeşlerini ve babalarını öldüren hükümdarların ahvâlini târîhler kayd etmektedir. Bunlar bu derece dünyanın esîri ve kölesi oldukları hâlde adları şâh-ı âlemdir ve halk onlara "efendimiz" diye hitâb ederler. İşte cismâniyet âleminin hâli böylece tersine ve ma'kûstür.

4463. Ey ma'kûs gidici olan eğri fikirli, yüz binlerce âzâdı mukayyed etmiş cisim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4463. Ey tersine giden eğri fikirli, yüz binlerce özgür varlığı kayıt altına almış cisim!

Ey tersine giden ve eğri düşünen cisim ve birçok özgür ve hür ruhu bu suret âlemine bağlamış olan cisim! Cismin "tersine giden" olması, fani âleme yönelmesi ve "eğri düşünen" olması da bir dakikalık hazzına ve zevkine sonsuz hayatı feda etmesidir.

Ey tersine gidici ve eğri düşünücü olan cisim ve birçok âzâd ve hür olan rûhları bu sûret âlemine bağlamış olan cisim! "Cismin tersine gidici" olması, âlem-i fânîye müteveccih olması ve "eğri düşünücü" olması dahi bir dakikalık hazzına ve zevkine hayât-ı bâkiyeyi fedâ etmesidir.

4464. Bir müddet bu hîle pişiriciliği bırak! Birkaç dem ecelden evvel hür yaşa!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4464. Bir süre bu hile pişiriciliğini bırak! Birkaç an ecelden önce hür yaşa!

"Zî", "zîsten" (yaşamak) mastarının şimdiki zaman emir kipi olup "yaşa!" demektir. "Hile pişiricilik"ten kasıt, bedenin nefse ait hazlara yönelmesi için sebepler icat etmesidir. Örneğin, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yüzünden zayıf düşüp sâliki (Hakk yolcusu) korkutarak onu vazgeçirir. Bu hâle işaretle Hz. Pîr Divan-ı Kebir'lerinde şöyle buyururlar:

"Senin ruhunun kuşu yemekten ve tıka basa doymaktan bu beden yumurtası içinde kalmıştır. Bu yumurtadan çık ki, kanatların büyüsün! Oruç safrası gerçi başın sevdasını ve hayalini artırır. Fakat böyle sevda ve hayalden yed-i beyzâyı (Hz. Musa'nın elinden çıkan nur) bulurlar."

Yani, ey beden! Nefse ait hazlara yönelmek için sebepler icat etmeyi bir süre olsun terk et de birkaç zaman ölümden önce, ruhun hükmüne tabi olarak bu kesâfet-i ten (bedenin yoğunluğu) âleminden azat ve hür olarak yaşa!

"Zî", "zîsten” masdarının emr-i hâzırı olup “yaşa!" demektir. "Hile pişiricilik"ten murâd, cismin hazz-ı nefsânîye teveccühü için sebebler îcâd etmesidir. Meselâ riyâzât ve mücâhedâttan zayıf düşüp sâliki korkutarak vazgeçirir. Bu hâle işâreten Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

"Senin ruhunun kuşu yemekten ve imtilâdan bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu yumurtadan çık ki, kanatların büyüsün! Oruç safrâsı gerçi başın sevdâsını ve hayalini artırır. Fakat böyle sevdâ ve hayâlden yed-i beyzâyı bulurlar."

Ya'nî, ey cisim! Hazz-ı nefsânîye teveccüh için sebebler îcâdını bir müddet olsun terk et de birkaç zaman ölümden evvel, rûhun hükmüne tâbi' olarak bu âlem-i kesâfetten âzâd ve hür olarak yaşa!

4465. Ve eğer sana eşek gibi hürlük içinde yol yoksa, sana kova gibi kuyu içinde seyrin gayrı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4465. Ve eğer sana eşek gibi hürlük içinde yol yoksa, sana kova gibi kuyu içinde seyrin gayrı yoktur.

Ve eğer eşek gibi bu dünyanın yükü altında esir olup sana ruhanî hürriyet içinde yol yoksa, senin için bu karanlık olan tabiat âleminin kuyusu içinde kova gibi inip çıkmaktan başka bir yolculuk yoktur. Çünkü bedenin mayası bu yoğunluk âlemindendir; ruhun rengine boyanıp incelik kazanmadıkça tabiat âlemi kuyusu içinde tutsak kalır.

Ve eğer eşek gibi bu dünyanın yükü altında esîr olup sana hürriyet-i rûhâniyye içinde yol yoksa, senin için bu karanlık olan tabiat âleminin kuyusu içinde kova gibi inip çıkmadan gayri bir seyir yoktur. Zîrâ cismin mayası bu âlem-i kesâfettendir; rûhun rengine boyanıp letâfet kesb etmedikçe âlem-i tabîat kuyusu içinde mahbûs kalır.

4466. Bir müddet git, benim cânımın terkini söyle! Git, benim gayrim olan bir musahibi ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4466. Bir süre git, benim canımın terkini söyle! Git, benim dışımda olan bir arkadaş ara!

Bir süre git, benim ruhuma musallat olmayı bırak! Çünkü benim benliğim insanî ruhumdur. Git, benim insanî ruhumun dışında olan başka bir arkadaş ve sırdaş ara! Çünkü ben yolu değiştirdim ve suret âleminin yaratıcısı (maliki) iken, şimdi Hak yolunun sâliki oldum.

Bir müddet git, benim rûhuma tasallutu terk et! Zîrâ benim benliğim rûh-ı insânîmdir. Git, benim rûh-ı insânîmin gayri olan diğer bir musâhib ve mahrem ara! Zîrâ ben yolu değiştirdim ve âlem-i sûretin hâliki (مالکی) iken, şimdi Hak yolunun sâliki oldum.

4467. Benim nevbetim gitti; beni âzâd et! Benim gayrim olan bir diğerini dâmâd et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4467. Benim sıram geçti; beni serbest bırak! Benim dışımda olan bir başkasını kendine damat yap!

Bu sebeple ey cisim! Şimdiye kadar beni hapsettin; artık benim sıram geçti. Beni serbest bırak! Benim dışımda olan, yani suret âleminin zevklerine ve hazlarına yapışan bir başkasını kendine damat ve eş edin!

Binâenaleyh ey cisim! Şimdiye kadar beni habsettin; artık benim nevbetim gitti. Beni âzâd et! Banim gayrim olan, ya'nî âlem-i sûretin ezvâkına ve hazzına yapışan bir diğerini kendine dâmâd ve zevc ittihâz et!

4468. Ey işte olan cisim! Benim terkimi söyle! Benim ömrümü götürdün, diğer bir kimseyi iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4468. Ey işte olan cisim! Benim terkimi söyle! Benim ömrümü götürdün, diğer bir kimseyi iste!

Ey zerreleri ve parçaları oluş ve bozuluş işinde ve başkalaşım faaliyeti içinde olan cisim! Beni terk et! Şimdiye kadar sana yâr oldum, benim ömrümü boşuna harcadın. Kendine yâr olarak başka bir uygununu bul!

Ey zerrâtı ve eczâsı olmak ve bozulmak işinde ve istihâle fa'âliyeti içinde olan cisim! Beni terk et! Şimdiye kadar sana yâr oldum, benim ömrümü boşuna telef ettin. Kendine yâr olarak başka bir münasibini bul!

4469. Cûhî her bir yılda fakîrlikten dolayı hîle ile yüzünü [dönerek] karısına derdi ki: "Ey kalbin matlûbu olan kadın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4469. Cûhî her yıl fakirlikten dolayı hile ile yüzünü çevirerek karısına derdi ki: "Ey kalbin matlûbu olan kadın!"

4470. "Mâdemki silâhın vardır, git, bir av tut! Tâ ki senin avından süt [4450] sağalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4470. "Mademki silahın vardır, git, bir av tut! Ta ki senin avından süt [4450] sağalım!"

Yani, Cûhî her sene fakirliğini ve zorluğunu hile ile gidermek için karısını aracı yapıp derdi ki: "Ey erkeklerin kalplerini kendine çekecek kadar güzel olan kadın! Senin böyle güzellik silahın vardır, niçin böyle zorluk içinde yaşayalım? Git, kadın düşkünü erkeklerden birini avla! Senin avladığın bu erkeği inekten süt sağar gibi sağalım ve elinden parasını alalım!"

Ya'nî, Cûhî her sene fakr u zarûretini hîle ile def' etmek için karısını tavsît edip der di ki: "Ey erkeklerin kalblerini kendine celb edecek kadar güzel olan kadın! Senin böyle güzellik silâhın vardır, niçin böyle zarûret içinde yaşayalım? Git, zen-pâre erkeklerden birini avla! Senin avladığın bu erkeği inekten süt sağar gibi sağalım ve elinden parasını alalım!"

4471. "Kaş yayını ve gamze okunu, hîle tuzağını Hudâ sana niçin verdi? Sayd için!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4471. "Kaş yayını ve gamze okunu, hile tuzağını Allah sana niçin verdi? Avlamak için!"

"Gamze", göz kırpmak ve naz ve eda ile göz süzmek demektir. Yani, "Ey kadın! Yay gibi olan o güzel ince kaşları ve o kaşların altında ok gibi kalplere batan güzellik gamzesini ve türlü türlü hileler tuzağını Yüce Allah sana niçin verdi? Erkekleri aldatıp avlamak için değil mi?"

"Gamze", göz kırpmak ve nâz ve şîve ile göz süzmek demektir. Ya'nî, “Ey kadın! Yay gibi olan o güzel ince kaşları ve o kaşların altında ok gibi kalblere batan güzellik gamzesini ve türlü türlü hileler tuzağını Hak Teâlâ sana niçin verdi? Erkekleri aldatıp avlamak için değil mi?"

4472. "Git, bir büyük kuş için tuzak koy! Tâneyi göster, fakat onu yemeye verme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4472. "Git, bir büyük kuş için tuzak kur! Yemi göster, fakat onu yemeye verme!"

"Şigerf", büyük, derin, nadir ve güzel anlamlarındadır. Yani, "Git, büyük bir kuş mesabesinde olan zengin bir erkeği avlamak için hile tuzağını kur ve gamze oku ile avla! Ve yem mesabesinde olan kavuşmayı vaat et, fakat vaadinde durmayıp kavuşmasına izin verme! Halk dilinde bu duruma 'kundakçılık' derler." Bilinmeli ki, kadın dünyanın somut bir timsali ve örneğidir. Çünkü dünya süsleriyle gönülleri nasıl fethederse, kadın da öyle yapar; ve dünya kendi âşıklarını nasıl perişan ederse, kadın da kendi âşıklarını öyle yapar. Dünyanın dış yüzü nefse tatlı ve zevkli, fakat iç yüzü elem ve acı vericidir. Kadınların hâli de böyledir. Sözün özü, böyle birçok yönden kadın dünyanın örneğidir ve dünya gibi nefse tatlı gelen bir beladır. Bu sebeple dünya ve kadın, halkın kıblesi olduğu gibi, Hakk yolunda hayli ilerlemiş olan sâlikleri bile yollarından alıkoymuş ve halk arasında büyük kuş mesabesinde olan bu sâliklerden birtakımlarını da tuzağa düşürmüştür. Bunun için Resûl-i Ekrem Efendimiz "اِتَّقُوا الدُّنْيَا وَاتَّقُوا النِّسَاءَ" yani "Dünyadan sakının ve kadından sakının!" buyurmuşlardır.

"Şigerf", büyük ve derin ve nâdir ve zîbâ ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Git, bir büyük kuş mesâbesinde olan zengin bir erkeği avlamak için hîle tuzağını kur ve gamze oku ile avla! Ve tâne mesâbesinde olan visâlini va'd et, fakat va'dinde hulf edip visâline müsâade etme! Lisân-ı avâmda bu hâle "kundakçılık" derler. Ma'lum olsun ki, kadın dünyanın bir timsâl-i mücessemi ve numûnesidir. Zîrâ dünyâ müzeyyenâtı ile nasıl gönülleri teshîr ederse, kadın da öyle yapar; ve dünyâ kendi âşıklarını nasıl perîşân-ı hâl ederse, kadın da kendi âşıklarını öyle yapar. Dünyanın dış yüzü nefse tatlı ve zevkli ve fakat iç yüzü elem ve acı vericidir. Kadınların hâli de böyledir. Velhâsıl böyle birçok vecihlerden kadın dünyânın numûnesidir ve dünyâ gibi nefse tatlı gelen bir belâdır. Bu sebeble dünyâ ve kadın avâmm-ı halkın kıblesi olduğu gibi, Hak yolunda hayli terakkî etmiş olan sâlikleri bile yollarından alıkoymuş ve avâmm-ı halk arasında büyük kuş mesâbesinde olan bu sâliklerden birtakımlarını da tuzağa düşürmüştür. Bunun için Resûl-i Ekrem Efendimiz اتقوا الدنيا واتقوا النساء ya'ni "Dün-yâdan sakının ve kadından sakının!" buyurmuşlardır.

4473. Muradı göster ve onu acı muradlı et! Tuzak hapsine gittiği vakit tâneyi ne vakit yer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4473. Muradını göster ve onu acı muradlı et! Tuzak hapsine gittiği vakit tâneyi ne vakit yer?

Cûhî sözüne devam edip karısına dedi ki: "O avlayacağın erkeğe onun muradı olan kavuşmayı vaat et ve sonra vaadinden dönüp onu acı muradlı ve ümitsiz et! Yani kavuşmaktan mahrum et! Çünkü senin hilenin tuzağına tutulan bir erkek artık senin kavuşma zevkinden faydalanamaz. Tuzağa düşüp kavuşma zevkinden faydalanamamasının açıklanması için burada şu hikâyeyi yazmak uygun görüldü.

Hikâye: "Bir gün sabahleyin erkenden kocası olan güzel bir kadın ayakkabıcılar çarşısından geçerken, biri ihtiyar, diğeri delikanlı olan iki dükkâncı arasındaki şu konuşmayı işitir:

İhtiyar: — Dükkânı açarken besmele çektikten sonra, "Ya Rab! Kadınların şerrinden ve hilesinden sana sığınırım!"

Genç: — Hacı Efendi! Kadınlar seni ne kadar korkutmuşlar?

İhtiyar: — Oğlum! Sen daha gençsin, tecrüben yoktur; bu mahluklar korkulacak şeylerdir. Onların hileleri ve tuzakları yamandır.

Genç: — Hacı efendi, kadınlar çocuk gibidir; çabuk kanarlar. Onların tuzağının ve hilesinin ne önemi olur!

Kadın gencin bu sözünden etkilenmiş ve gideceği yere gidip işini bitirdikten sonra, akşama doğru o gencin dükkânına girip cilveli bir eda ile bir ayakkabı istemiş ve ayakkabıyı giyerken zarif bacaklarını fazlaca sıvamış. Delikanlının elleri titremeye başlaması üzerine: "Benim evim bu akşam seni kabule müsaittir, çünkü bu akşam kocam başka bir yere gidecektir. Ben evde yalnız kalacağım. Fakat evde yiyecek yoktur, bir tavuk söğüşü al! Benim arkamdan gel, hiç çekinmeksizin eve gir!" demiş. Delikanlı da öyle yapmış. Kadın sofrayı hazırlayıp tavuğu ortaya koymuş ve o sırada şiddetle kapı çalınmış. Kadın pencereden bakıp: "Aman! Kocam geldi. Galiba gideceği yere gidemedi. Şimdi bizi bu halde görürse ikimizi de öldürür, şu dolaba gir!" demiş. Delikanlı büyük bir heyecan ile dolaba girmiş. Kadın da dolabı kilitleyip anahtarını cebine koymuş. Kadının kocası gelip sofraya oturmuşlar. Aralarında şu konuşma cereyan etmiş: Koca: — Bu tavuğu sen mi aldın? Pek iyi pişmemiş! Kadın: — Bunun hikayesi uzundur, hele biraz açlığım geçsin, anlatırım. Tavuğu koparıp yemeye başlamışlar. Lades kemiği çıkınca kadın kocasına: "Haydi, lades tutuşalım! Eğer ben seni aldatır isem, hava pek sıcak, soğuk suya ihtiyacımız var, şurada caminin sarnıcı vardır, oradan bir güğüm soğuk su getirirsen içeriz; eğer ben aldanırsam, sana harçlığımdan bir mintan dikerim" demiş. Lades tutuşmuşlar. Kadın: "Tavuğun hikayesini dinle!" deyip, ihtiyar ve ayakkabıcının konuşmalarını tamamen anlatmaya başlar. Kadının bu sözlerini dinleyen dolaptaki delikanlı da kadının deliliğine hükmedip, aklı başından gider. Nihayet kadın der ki: "Ben bu delikanlıyı eve davet ettim. Bu tavuğu ona aldırdım ve sofraya oturup yiyeceğimiz vakit sen geldin. Delikanlının telaşı üzerine, şu dolaba koyup kilitledim. İnanmazsan al anahtarı da aç, bak da budalanın ne hale geldiğini gör!" diyerek anahtarı kocasına uzatır. Kocası hayretle anahtarı elinden alınca kadın: "Lades!" diye bağırır. Kocası kahkaha ile anahtarı elinden atar. Fakat dolaptaki delikanlının dahi işi biter. Kocası böyle bir hile ile aldatıldığına kani' olduğundan güğümü alıp sarnıç suyu getirmek üzere sokağa çıkınca, kadın dolabı açıp: "Çapkın! Kadın tuzağının önemini anladın mı? Haydi, başına bir bela gelmeden çabuk def' ol git!" der. Delikanlı da yaydan ok fırlar gibi kendini sokağa atar."

Cûhî sözüne devâm edip karısına dedi ki: "O avlayacağın erkeğe onun murâdı olan visâlini va'd et ve sonra va'dinden dönüp onu acı murâdlı ve me'yûs et! Ya'nî visâlinden mahrûm et! Zîrâ senin hîlenin tuzağına tutulan bir erkek artık senin zevk-ı visâlinden müstefid olamaz. Tuzağa düşüp zevk-ı visâlden müstefid olamamaklığının tavzîhi için burada şu hikâyeyi yazmak münasib görüldü.

Hikâye: "Bir gün sabahleyin erkenden sâhib-i zevc bir güzel kadın kavâfların çarşısından geçerken, birisi ihtiyar, diğeri delikanlı olan iki dükkâncı arasındaki şu mükâlemeyi işitir:

İhtiyar: — Dükkânı açarken besmele çektikten sonra, "Ya Rab! Kadınların şerrinden ve hilesinden sana sığınırım!"

Genç: — Hacı Efendi! Kadınlar seni ne kadar korkutmuşlar?

İhtiyar: — Oğlum! Sen daha gençsin, tecrüben yoktur; bu mahlûklar korkulacak şeylerdir. Onların hîleleri ve tuzakları yamandır.

Genç: — Hacı efendi, kadınlar çocuk gibidir; çabuk kanarlar. Onların tuzağının ve hilesinin ne ehemmiyeti olur!

Kadın gencin bu sözünden müteessir olmuş ve gideceği yere gidip işini bitirdikten sonra, akşama doğru o gencin dükkânına girip şîveli bir edâ ile bir ayakkabı istemiş ve ayakkabıyı giyerken latîf bacaklarını ziyâdece sıvamış. Delikanlının elleri titremeye başlaması üzerine: "Benim evim bu akşam seni kabûle müsâiddir, çünkü bu akşam kocam başka bir yere gidecektir. Ben evde yalnız kalacağım. Fakat evde yiyecek yoktur, bir tavuk söğüşü al! Benim arkamdan gel, hiç çekinmeksizin eve gir!" demiş. Delikanlı da öyle yapmış. Kadın sofrayı hazırlayıp tavuğu ortaya koymuş ve o sırada şiddetle kapı çalınmış. Kadın pencereden bakıp: "Aman! Zevcim geldi. Gālibâ gideceği yere gidemedi. Şimdi bizi bu hâlde görürse ikimizi de öldürür, şu dolaba gir!" demiş. Delikanlı kemâl-i heyecân ile dolaba girmiş. Kadın da dolabı kilitleyip anahtarını cebine koymuş. Kadının kocası gelip sofraya oturmuşlar. Aralarında şu mükâleme cereyân etmiş: Zevc: — Bu tavuğu sen mi aldın? Pek iyi pişmemiş! Kadın: — Bunun hikâyesi uzundur, hele biraz açlığım geçsin, anlatırım. Tavuğu koparıp yemeye başlamışlar. Lâdes kemiği çıkınca kadın zevcine: "Haydi, lâdes tutuşalım! Eğer ben seni aldatır isem, hava pek sıcak, soğuk suya ihtiyacımız var, şurada câmiin sahrıncı [:sarnıcı] vardır, oradan bir güğüm soğuk su getirirsen içeriz; eğer ben aldanırsam, sana harçlığımdan bir mintan dikerim" demiş. Lâdes tutuşmuşlar. Kadın: "Tavuğun hikâyesini dinle!" deyip, ihtiyar ve kavâfın mükâlemelerini tamâmiyle anlatmaya başlar. Kadının bu sözlerini dinleyen dolaptaki delikanlı da kadının delîliğine hükmedip, aklı başından gider. Nihâyet kadın der ki: "Ben bu delikanlıyı eve da'vet ettim. Bu tavuğu ona aldırdım ve sofraya oturup yiyeceğimiz vakit sen geldin. Delikanlının telâşı üzerine, şu dolaba koyup kilitledim. İnanmazsan al anahtarı da aç, bak da budalanın ne hâle geldiğini gör!" diyerek anahtarı kocasına uzatır. Kocası hayretle anahtarı elinden alınca kadın: "Lâdes!" diye bağırır. Kocası kahkaha ile anahtarı elinden atar. Fakat dolaptaki delikanlının dahi işi biter. Kocası böyle bir hîle ile aldatıldığına kāni' olduğundan güğümü alıp sahrınc suyu getirmek üzere sokağa çıkınca, kadın dolabı açıp: "Çapkın! Kadın tuzağının ehemmiyetini anladın mı? Haydi, başına bir belâ gelmeden çabuk def' ol git!" der. Delikanlı da yaydan ok fırlar gibi kendini sokağa atar."

4474. Onun karısı şikâyet hususunda kādıya gitti. Dedi: "On gönüllü kocadan bana efgān vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4474. Onun karısı şikâyet konusunda kadıya gitti. Dedi: "On gönüllü kocadan bana feryat var!"

"Gile", şikâyet; "deh dile", on gönüllü demektir. Bundan maksat, gözü dışarıda olup birçok kadınlara gönül veren demek olur. Yani, Cûhî'nin karısı avlamak için şehrin kadısını uygun görüp kadının huzuruna gitti. Dedi ki:

"Ben kocam ile geçinemiyorum. Çünkü onun bende gözü yoktur. Birçok kadınlara gönül vermektedir. Onun elinden beni kurtar!"

"Gile", şikâyet; "deh dile", on gönüllü demektir. Bundan murâd, gözü dışarıda olup birçok kadınlara gönül veren demek olur. Ya'nî, Cûhî'nin karısı avlamak için şehrin kādısını münasib görüp kādının huzûruna gitti. Dedi ki:

"Ben kocam ile geçinemiyorum. Zîrâ onun bende gözü yoktur. Birçok kadın-lara gönül vermektedir. Onun elinden beni kurtar!"

4475. Kıssayı kısa et ki, kādı o nigârın makālinden ve cemâlinden şikâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4475. Hikâyeyi kısa tut ki, kadı o güzelin sözünden ve güzelliğinden avlandı.

Yani, kadın şikâyeti sırasında güzel göğsünü ve kollarını açıp birtakım şuhça tavırlar gösterdi ki, bunları anlatmak uzar, kısa keselim. Kadı ona avlanıverdi, vesselam!

Ya'nî, kadın şikâyeti esnasında güzel göğsünü ve kollarını açıp birtakım şûhâne vaz'iyetler gösterdi ki, bunları anlatmak uzar, kısa keselim. Kādı ona avlanıverdi, vesselâm!

4476. Dedi: "Mahkemede bu gulgule vardır; bu şikâyeti anlamaya kādir değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4476. Dedi: "Mahkemede bu gürültü vardır; bu şikâyeti anlamaya gücüm yetmez!"

Kadı, kadının bu şuh hâllerini ve cilveli edalarını görünce dedi ki: "Mahkemede bu gürültü, yani bu halkın davaları ve dedikoduları ve uğultuları vardır. Senin bu şikâyetini dinlemek için boş bir zihin gereklidir. Bu sebeple burası bu şikâyeti incelemeye ve düşünmeye uygun değildir!"

Kādı, kadının bu evzâ'-ı şûhânesini ve edâ-yı şîvekârânesini görünce dedi ki: "Mahkemede bu gulgule, ya'nî bu halkın da'vâları ve kıyl u kālleri ve uğultuları vardır. Senin bu şikâyetini dinlemek için hâlî bir zihin lâzımdır. Binâenaleyh burası bu şikâyeti tedkîke ve teemmüle müsâid değildir!"

4477. "Ey serv-i sehî! Eğer halvete gelirsen, kocanın sitemkârlığından bana şerh verir isen..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4477. "Ey uzun boylu selvi! Eğer halvete gelirsen, kocanın sitemkârlığından bana şerh verirsen..."

Bu şerefli beyitte şart cümlesi zikredilmiştir ve "Ben de ona göre hükmümü veririm" karşılık cümlesi düşürülmüştür. Karine bunu gerektirir. Yani, "Ey boyu posu uygun olan hanım! Eğer tenhâ bir yere gelirsen ve kocanın sana karşı olan zulmünden bana etraflıca açıklamalar yaparsan, ben de ona göre hükmümü veririm" dedi.

Bu beyt-i şerîfte cümle-i şartıyye mezkûr ve "Ben de ona göre hükmümü veririm" cümle-i cezâiyyesi mahzûftur. Karîne bunu iktizâ eder. Ya'nî, "Ey boyu posu münasib olan hanım! Eğer tenhâ bir yere gelirsen ve kocanın sana karşı olan zulmünden bana etrafıyla îzâhât verirsen, ben de ona göre hükmümü veririm" dedi.

4478. Dedi: "Senin evinde her bir iyiden ve kötüden şikâyet için bir “âmed şüd" olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4478. Dedi: "Senin evinde her bir iyiden ve kötüden şikâyet için bir “gelip gitme" olur."

Kadın cevap olarak dedi: "Eğer tenhâ yer lâzım ise, orası senin evin olamaz. Çünkü senin evinde her bir iyiden ve kötüden her türlü şikâyet için halkın bir gelip gitmesi vardır."

Kadın cevâben dedi: "Eğer tenhâ yer lâzım ise, orası senin evin olamaz. Çünkü senin evinde her bir iyiden ve kötüden her türlü şikâyet için halkın bir gelip gitmesi vardır."

4479. Baş evi hep sevda dolu olursa, sadr vesvâs dolu ve kavga dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4479. Baş evi hep sevda dolu olursa, sadr vesvese dolu ve kavga dolu olur.

Burada "sevda", hayal ve "sadr", kalp anlamlarındadır. "Baş evi"nden maksat dimağdır (beyin). "Vesvese", kuruntu demektir. Hazreti Pîr (Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî) kıssadan hisseye (bir hikâyeden çıkarılacak derse) işaret edip buyururlar ki: Eğer baş evi olan dimağ, bu dünyanın birtakım bozuk hayalleri ile dolu olursa, kalp vesveseler ve birtakım düşüncelerin kavgaları ve izdihamlarıyla dolu olur.

Burada "sevda", hayâl ve "sadr", kalb ma'nâlarınadır. "Baş evi"nden murâd dimâğdır. "Vesvâs", vesvese demektir. Hz. Pîr kıssadan hisseye işaret edip buyururlar ki: Eğer baş evi olan dimâğ bu dünyanın birtakım hayâlât-ı fâsidesi ile dolu olursa, kalb vesveseler ve birtakım düşüncelerin kavgaları ve izdihamlarıyla dolu olur.

4480. A'zânın bâkîsi fikirden asûdedirler ve o sadrlar sâdırlardan fersûdedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4480. Organların geri kalanı fikirden uzaktır ve o kalpler gelen düşüncelerden yıpranmıştır.

"Gelen düşünceler"den kasıt, kalbe gelen fikirler ve hatıralardır. Yani, beyin ve kalbin dışında kalan organların geri kalanı fikirden ve düşünceden uzak ve rahat bir halde olup, doğal akış dairesinde gelişme içindedirler; ve zavallı kalpler ise gelen ve vârid olan fikirlerden ve hatıralardan yıpranmış ve eskimiş bir haldedirler. Bilinmeli ki, fikirler ve "hatıralar" dört türlüdür: Rahmânî ve melekî, nefsânî ve şeytânîdir. İnsanın bu dört türlü hatıranın kalbe gelmesinde bir iradesi ve seçimi yoktur. Şu kadar var ki, bu hatıralar çoğunlukla insanın seçimiyle bağlı olduğu yola aittir. Bu konuda açıklanacak birçok incelik vardır. Konu uzamaması için bu düstur yeterlidir.

"Sâdırlar"dan murâd, kalbe gelen fikirler ve hâtıralardır. Ya'nî, dimâğ ve kalbin hâricinde kalan a'zânın bâkîsi fikirden ve düşünceden âzâde ve âsûde bir hâlde olup, cereyân-ı tabîî dâiresinde neşv ü nemâ içindedirler; ve zavallı kalbler ise sâdır ve vârid olan fikirlerden ve hâtıralardan fersûde ve yıpranmış bir hâldedirler. Ma'lûm olsun ki, efkâr ve "havâtır" dört türlüdür: Rahmânî ve melekî, nefsânî ve şeytânîdir. İnsanın bu dört türlü havâtırın kalbe gelmesinde bir irâdesi ve ihtiyârı yoktur. Şu kadar var ki, bu havâtır ekseriyâ insanın ihtiyârıyla sâlik olduğu mesleğe âid olur. Bu bahiste îzâh edilecek birçok dekāyık vardır. Bahis uzamamak için bu düstûr kâfidir.

4481. Hakk'ın hazân ve korku rüzgârına kaç! O geçen seneki şakāyıkları dök!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4481. Hakk'ın sonbahar ve korku rüzgârına kaç! O geçen seneki şakayıkları dök!

"Şakayık", kırmızı renkli bir çiçeğin ismidir. Bundan kastedilen, nefse ait ve dış âleme ait fikirlerdir. "Pârîn", geçen sene demektir. Yani, bu bozuk fikirlerden kurtulmak için Hakk'ın sonbaharına ve korkusunun rüzgârına kaç! Çünkü sonbahar, ağaçların yapraklarını sarartıp döktüğü gibi, Hak korkusu da gönül ağacındaki bu nefse ait ve dış âleme ait hatıra yapraklarını döker. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Hakk'ın kalbe baktığını düşünerek kork ve o önceki fikir çiçeklerini dök ve terk et!

"Şakāyık", kırmızı renkli bir çiçeğin ismidir. Bundan murâd, nefsânî ve âfâkî fikirlerdir. "Pârîn", geçen sene, demektir. Ya'nî, bu efkâr-ı fâsideden kurtulmak için Hakk'ın hazânına ve korkusunun rüzgârına kaç! Zîrâ sonbahar, ağaçların yapraklarını sarartıp döktüğü gibi, Hak korkusu dahi gönül ağacındaki bu nefsânî ve âfâkî olan hâtıra yapraklarını döker. Binâenaleyh ey sâlik! Hakk'ın kalbe nâzır olduğunu düşünerek kork ve o evvelki fikir çiçeklerini dök ve terk et!

4482. Bu şakāyık yeni çiçeklerin mâni'idir. Zîra gönül ağacı o nemâ içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4482. Bu şakayıklar yeni çiçeklerin engelidir. Çünkü gönül ağacı o gelişim içindir.

"Men", "engel" anlamındadır. Yani, bu eski şakayıklar (geleneksel düşünceler) ve nefse ait fikirler, yeni olan ilahi marifet (Allah'ı bilme) çiçeklerinin kalpte açılmasına engeldir. Çünkü kalp ağacı, o vahdet sırrı (birliğin gizemi) çiçeklerinin gelişip büyümesi içindir.

"Men", "mâni" ma'nâsınadır. Ya'nî, bu eski şakāyık ve efkâr-ı nefsâniyye, yeni olan maârif-i ilâhiyye çiçeklerinin kalbde açılmasına mâni'dir. Zîrâ kalb ağacı o sırr-ı vahdet çiçeklerinin neşv ü nemâ bulması içindir.

4483. Bu iftikardan kendini uykuda et! Başını uyku altından uyanıklığa getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4483. Bu düşünceden kendini uykuda et! Başını uyku altından uyanıklığa getir!

"İftikâr", fikretmek ve düşünmek demektir. "Yakaza", uyanıklık anlamındadır. Yani, cismanî ve nefsanî olan tefekkürden kendini uyut ve ruhunun başını bu uyku altından uyanıklığa getir! Çünkü cisim uyanık oldukça ruh uykuda ve cisim uyuduğu vakit dahi, ruh uyanık olur.

"İftikâr", fikretmek ve düşünmek demektir. "Yakaza", uyanıklık ma'nâsı- nadır. Ya'nî, cismânî ve nefsânî olan tefekkürden kendini uyut ve rûhunun başını bu uyku altından uyanıklığa getir! Zîrâ cisim uyanık oldukça rûh uy- kuda ve cisim uyuduğu vakit dahi, rûh uyanık olur.

4484. Ey efendi! Çabuk, o ashâb-ı Kehf gibi olan uyanıklar ile git ki, onları uyuyucu zannedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4484. Ey efendi! Çabuk, o Ashâb-ı Kehf gibi olan uyanıklar ile git ki, onları uyuyucu zannedersin.

"Uyanıklar"dan kasıt, insân-ı kâmillerdir. Yani, ey efendi! Kendin gibi hakikatinden gafil ve uyuyucu zannettiğin insân-ı kâmiller ile beraber çabuk git ki, onlar o hakikat âleminde uyanıklardır ve Ashâb-ı Kehf gibidirler. Bedensellik yönünden her ne kadar uyanık zannedilirlerse de, uyumuşlardır ve bedensellik ile bağlantıları kalmamıştır. Bu şerefli beyitte Kehf Suresi'nde olan "Ve onları uyanık sanırsın, oysa onlar uykudadırlar" (Kehf, 18/18) yani "Sen Ashâb-ı Kehf'i bedensellikleri yönünden uyanık zannedersin. Hâlbuki onlar uyuyucudurlar" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Uyanıklar"dan murâd, insân-ı kâmillerdir. Ya'nî, ey efendi! Kendin gi- bi hakîkatinden gäfil ve uyuyucu zannettiğin insân-ı kâmiller ile beraber çabuk git ki, onlar o hakîkat âleminde uyanıklardır ve ashâb-ı Kehf gibidir- ler. Cismâniyet cihetinden her ne kadar uyanık zannolunurlar ise de, uyu- muşlar ve cismâniyet ile alakaları kalmamışdır. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Kehf'de olan وتحسبهم أيقاظا وهم رقود (Kehf, 18/18) ya'nî "Sen ashâb-ı Kehf'i cismâniyetleri cihetinden uyanık zannedersin. Halbuki onlar uyuyucudur- lar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

4485. Kādı dedi: "Ey sanem! Ma'mûl nedir?" Dedi: "Bu câriyenin evi çok boştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4485. Kadı dedi: "Ey güzel kadın! Yapılacak şey nedir?" Dedi: "Bu cariyenin evi çok boştur."

"Ma'mûl", amel edilmiş demektir. Bazı nüshalarda "ma'mûl" yerine "tedbîr" geçmektedir. "Sanem", "put" demek olup, burada "ma'şûk"tan (sevilen) ve "güzel kadın"dan kinayedir. Yani, kadı dedi ki: "Ey güzel kadın! Ma'mûl, yani bu hususta yapılacak şey yahut tedbir nedir? Mademki ben seni mahkemede ve bizim evde dinleyemem. Şu halde ne yapalım?" Kadın cevap olarak dedi ki: "Bu cariyenin evi çok boştur."

"Ma'mûl", amel edilmiş, demektir. Ba'zı nüshalarda “ma'mûl" yerine "tedbîr" vâki'dir. "Sanem", "put" demek olup, burada "ma'şûk"tan ve "güzel kadın"dan kinâyedir. Ya'nî, kādı dedi ki: "Ey güzel. kadın! Ma'mûl, ya'nî bu husûsta yapılacak şey veyâhud tedbîr nedir? Mâdemki ben seni mahkemede ve bizim evde dinleyemem. Şu hâlde ne yapalım?" Kadın cevâben dedi ki: "Bu câriyenin evi çok boştur."

4486. "Hasım köye gitti ve bekçi dahi yoktur. Halvet için pek iyi bir meskendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4486. "Düşman köye gitti ve bekçi de yoktur. Yalnız kalmak için pek iyi bir yerdir."

Yani, "Senin düşmanın olması gereken kocam köye gitti ve evde beni gözetecek bir bekçi de yoktur. Bu sebeple benim evim yalnız kalmak için pek iyi bir yerdir."

Ya'nî, "Senin hasmın ve düşmanın olması lâzım gelen kocam köye gitti ve evde beni gözetleyecek bir bekçi de yoktur. Binâenaleyh benim evim hal- vet ve yalnızlık için pek iyi bir meskendir."

4487. Eğer imkân olursa bu gece oraya gel! Gece işi süm'asız ve riyasızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4487. Eğer imkân olursa bu gece oraya gel! Gece işi süm'asız (duyurma amacı gütmeden) ve riyasızdır (gösterişsizdir).

"Süm'a", insanlara işittirme kastıyla söylenen iyi söz ve yapılan iyi fiildir; "riyâ", "halka gösteriş olarak yapılan iyi fiil" olup, bunların ikisi de halka kendisini övdürmek için yapıldığından kalpten gelen samimiyetten uzaktır ve kötü ahlâktandır. Kadının fiili fısk (günah) türünden olduğu için her ne kadar halktan saklanacak işlerden ise de, ikinci mısrada ihlâs (samimiyet) anlamına geçiş yapılır ve bu anlam Fîhi Mâ Fîh'in 14. bölümünde de şöyle buyurulmuştur: "Nebî (a.s.v.) Efendimiz: الليل طويل فلا تقصره بمنامك و النهار مضيئ فلا تكدره بآثامك yani "Gece uzundur, onu uykun ile kısaltma; ve gündüz aydınlıktır, onu günahların ile karartma!" buyurdular. Halkın rahatsızlığı ve düşmanların zahmeti olmaksızın sır söylemek ve ihtiyaçları talep etmek için gece uzundur. Bir yalnızlık ve sessizlik hâsıl olmuştur; ve Yüce Allah amellerin riyadan korunmuş ve saklanmış bulunması ve halisane sadece Allah için olması için bir perde çekmiştir; ve geceleyin riyakâr olan adam, muhlisten (samimi olandan) ayırt edilir. Gece vakti örtülü olup, gündüz rezil olurlar. Riyakâr olan adam ise geceleyin rezil olur. O der ki: "Mademki bir kimse görmüyor, kimin için yapayım?" Ona derler ki: "Bir kimse görüyor; velakin sen bir kimse değilsin ki, bir kimseyi göresin!" Senin hâlini öyle bir kimse görüyor ki, bütün kimseler O'nun kudret elindedir; ve acizlik vaktinde O'nu çağırırlar ve diş ağrısı, göz ağrısı, kulak ağrısı ve töhmet ve korku zamanlarında hep O'nu anarlar...vb."

"Süm'a", nâsa işittirmek kasdiyle söylenen iyi söz ve yapılan iyi fiil; "riyâ", "halka gösteriş olarak yapılan iyi fiil" olup, bunların ikisi de halka kendisini medh ettirmek için yapıldığından hulûs-i kalbden hâlîdir ve kötü ahlâktandır. Kādının fiili fisk nev'inden olduğu için her ne kadar halktan saklanacak efâlden ise de, ikinci mısra'da ma'nâ-yı ihlâsa intikāl buyurulur ve bu ma'nâ Fîhi Mâ Fîh'in 14. faslında da şöyle buyurulmuştur: "Nebî (a.s.v.) Efendimiz: الليل طويل فلا تقصره بمنامك و النهار مضيئ فلا تكدره بآثامك ya'nî "Gece uzundur, onu uykun ile kısaltma; ve gündüz aydınlıktır, onu günâhların ile karartma!" buyurdular. Halkın teşvîşi ve düşmanların zahmeti olmaksızın sır söylemek ve hâcât taleb eylemek için gece uzundur. Bir halvet ve sükût hâsıl olmuştur; ve Hak Teâlâ ameller riyâdan masûn ve mahrûs bulunmak ve hâlisan lillâhi Teâlâ olmak için bir perde çekmiştir; ve geceleyin riyakâr olan adam, muhlisten fark olur. Gece vakti mestûr olup, gündüz rüsvây olurlar. Riyâkâr olan adam ise geceleyin rüsvây olur. O der ki: "Mâdemki bir kimse görmüyor, kimin için yapayım?" Ona derler ki: "Bir kimse görüyor; velâkin sen bir kimse değilsin ki, bir kimseyi göresin!" Senin hâlini öyle bir kimse görüyor ki, bütün kimseler O'nun kabza-i kudretindedir; ve acz vaktinde O'nu çağırırlar ve diş ağrısı, göz ağrısı, kulak ağrısı ve töhmet ve havf zamanlarında hep O'nu yâd ederler...ilh."

4488. Bütün casuslar uyku şarabından sarhoştur. Gece zencisi hepsinin boynunu vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4488. Bütün casuslar uyku şarabından sarhoştur. Gece zencisi hepsinin boynunu vurmuştur.

Bizim hâlimizi araştıranların hepsi, şarap gibi olan uykunun etkisiyle kendilerinden geçmişler ve sarhoş olmuşlardır. Çünkü zenci gibi olan kara yüzlü gece, hepsinin boyunlarını vurup, "Uyku ölümün kardeşidir" hadis-i şerifi gereğince, ölüm gibi olan uykuya daldırmıştır.

Bizim hâlimizi tecessüs edenlerin hepsi şarab gibi olan uykunun te'sîriyle kendilerinden geçmişler ve sarhoş olmuşlardır. Zîrâ zenci gibi olan kara yüzlü gece hepsinin boyunlarını vurup النوم اخ الموت ya'nî "Uyku ölümün kardeşidir" hadîs-i şerîfi mûcibince ölüm gibi olan uykuya daldırmıştır.

4489. O şeker-dudak kādıya efsûnlar okudu ve sonra ne dudaktan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4489. O şeker dudaklı kadın kadıya efsunlar okudu ve sonra ne dudaktan!

O şeker dudaklı güzel kadın, kadıya öyle naz ve işve ile insanı büyüleyen efsun değerinde acayip sözler söyledi; ve sonra o sözleri öyle bir dudaktan söyledi ki, o dudağın güzelliği tarif olunmaz!

O şeker-dudak olan güzel kadın, kādıya öyle nâz ve şîve ile insanı teshîr eden efsûn mesâbesinde acîb sözler söyledi; ve sonra o sözleri öyle bir dudaktan söyledi ki, o dudağın güzelliği ta'rîf olunmaz!

4490. İblis Adem'e ne kadar efsane etti! Vaktaki Havva ona "Ye!" dedi, [4470] o vakit yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4490. İblis Adem'e ne kadar efsun etti! Havva ona "Ye!" dediği zaman, o vakit yedi.

İblis, yasaklanan ağaçtan yedirmek için Adem'i ne kadar kandırmaya çalıştı ve ne kadar efsun okuduysa da başarılı olamadı. Eşi Havva: "Bu ağaçtan ye!" dediği zaman, o vakit yedi. Bundan anlaşılır ki, kadının efsunu şeytanın efsunundan daha etkilidir. Nasıl ki şeytan hakkında ayet-i kerimede إن كيد الشيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا (Nisa, 4/76) yani "Muhakkak şeytanın hilesi zayıf oldu" ve kadın hakkında da إن كيدكن عظيم (Yusuf, 12/28) yani "Muhakkak onların hileleri büyüktür" buyurulur. Çünkü şeytan "mana" âleminden ve kadın ise "suret" âlemindendir; ve bu suret âleminde doğal olarak "suret", görünen ve açıkça beliren güzelliği ile üstün gelir ve "mana" örtülü ve mağlup olur.

İblîs nehy olunan ağaçtan yedirmek için Adem'i ne kadar kandırmaya çabaladı ve ne efsaneler okudu, fakat muvaffak olamadı. Vaktâki zevcesi olan Havvâ: “Bu ağaçtan ye!" dedi, o vakit yedi. Bundan anlaşılır ki, kadının efsûnu şeytanın efsûnundan daha müessirdir. Nitekim şeytan hakkında âyet-i kerîmede إن كيد الشيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا (Nisa, 4/76) ya'nî "Muhakkak şeytanın hilesi zayıf oldu" ve kadın hakkında da إن كيدكن عظيم (Yusuf, 12/28) ya'nî “Muhakkak onların hileleri büyüktür" buyurulur. Zîrâ şeytan "ma'nâ" âleminden ve kadın ise "sûret" âlemindendir; ve bu âlem-i sûrette bittabi' "sûret", zâhir ve meşhûd olan güzelliği ile galib ve "ma'nâ" mestûr ve mağlûbdur.

4491. Bu zulüm ve adl cihanından ilk kan Kābīl'in elinden kadın için vaki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4491. Bu zulüm ve adalet dünyasından ilk kan Kâbil'in elinden kadın için meydana geldi.

Bu dünya hem zulüm hem de adalet dünyasıdır. Çünkü karşılıklı olan ilahi sıfatların ve isimlerin tecelli yeridir. Celâl sıfatının tecelli yeri olanlar bu âlemde Hakk'ın kahır aleti, cemâl sıfatının tecelli yeri olanlar ise lütuf aletidir. Fakat her iki sınıfın da cüz'î iradeleri vardır. Nasıl ki 5. cildin 3116 numarasına denk gelen بازگونه زین سخن کاهل شدی . منعکس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı yansımış geldin"] beytinde açıklanmıştır. Yani, bu zulüm ve adalet dünyası olan dünyadan ilk çıkan kan Kâbil'in elinden kadın için çıktı. Çünkü Kâbil kardeşi Hâbil'in karısını almış ise de Hâbil: "O sana helâl değildir, kurban keselim, hangimizin kurbanı ilahi kabul görürse, hak onun olsun" dedi. Kurban kestiler. Hâbil'in kurbanı kabul edildi. Kâbil buna haset etti ve kardeşi Hâbil'i öldürüp karısını aldı. Bu sebeple ilahi teklife muhatap olan ilk insanlar arasında dökülen kan kadın yüzünden meydana geldi. Nasıl ki bu olayın ayrıntısı Bakara Suresi'nde ve tefsir kitaplarındadır.

Bu dünyâ hem zulüm ve hem de adl cihânıdır. Zírâ mütekābil olan sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir. Mazhar-ı celâl olanlar bu âlemde Hakk'ın âlet-i kahrı ve mazhar-ı cemâl olanlar dahi âlet-i lutfudur. Fakat her iki sınıfın irade-i cüz'iyyeleri vardır. Nitekim 5. cildin 3116 numarasına müsâdif olan بازگونه زین سخن کاهل شدی . منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'nî "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hâtırı mün'akis geldin"] beytinde îzah edilmiştir. Ya'nî, bu zulüm ve adı cihânı olan dünyâdan ilk çıkan kan Kabîl'in elinden kadın için çıktı. Zîrâ Kābīl kardeşi olan Hâbíl'in karısını almış ise de Habîl: "O sana helâl değildir, kurban keselim, hangimizin kurbanı kabûl-i ilâhî olursa, hak onun olsun" dedi. Kurban kestiler. Hâbil'in kurbanı makbûl oldu. Kābīl buna hased etti ve kardeşi olan Hâbîl'i öldürüp karısını aldı. Binâenaleyh teklîf-i ilâhîye muhatab olan ilk insanlar arasında dökülen kan kadın yüzünden vâki' oldu. Nitekim bu vak'anın tafsîli sûre-i Bakara'da tefsîr kitablarındadır.

4492. Nuh vaktaki tava üzerinde biryan yapardı, Vâhile tava üzerine taş atardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4492. Nuh, tava üzerinde et kızarttığı zaman, Vâhile tava üzerine taş atardı.

"Vâhile", Nuh (a.s.)'ın eşinin adıdır. Yani, Hz. Nuh, sapkınlık ehlinin kalplerini hidayet tavası üzerinde kızartarak o kalplere sıcaklık verirdi; Vâhile ise o hidayet tavası üzerine muhalefet ve inkâr taşlarını atardı.

“Vâhile”, Nûh (a.s.)ın zevcesinin adıdır. Ya'nî, Hz. Nûh ehl-i dalâletin kalblerini hidâyet tavası üzerinde biryân ederek o kalblere harâret ilkā eder idi; Vâhile o hidâyet tavası üzerine muhalefet ve inkâr taşlarını atar idi.

4493. Kadının mekri onun işi üzerine galib olurdu. Onun saf olan va'zının suyu bulanık olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4493. Kadının hilesi onun işi üzerine üstün gelirdi. Onun saf olan öğüdünün suyu bulanık olurdu.

Kadının saptırıcı hilesi, Hz. Nuh'un (a.s.) hidayete dayalı işine üstün gelirdi. Onun saf ve berrak su gibi olan öğüt ve nasihatlarını bulandırırdı.

Kadının mekr-i mudillânesi Hz. Nûh'un hidâyete müstenid olan işine gälib olurdu. Onun sâf ve berrâk su gibi olan va'z ve nasihatlarını bulandırır idi.

4494. "Bu azgınlardan dîni saklayınız!" diye [kavme] gizliden haber ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4494. "Bu azgınlardan dini saklayınız!" diye [kavme] gizliden haber ederdi.

"Gümrehân", yani "azgınlar"dan maksat, Hz. Nûh ile ona tâbi olan müminlerdir. Yani, Vâhile Hz. Nûh'un kavmine "Azgın olan Nûh'tan ve Nûh'a tâbi olanlardan sâlik olduğunuz (uyduğunuz) dininizi saklayınız ve sakın onlara tâbi olmayınız!" diye gizliden haber gönderirdi.

"Gümrehân", ya'nî "azgınlar"dan murâd, Hz. Nûh ile ona tâbi' olan mü'minlerdir. Ya'nî, Vâhile Hz. Nûh'un kavmine "Azgın olan Nûh'tan ve Nûh'a tâbi' olanlardan sâlik olduğunuz dîninizi saklayınız ve sakın onlara tâbi' olmayınız!" diye gizliden haber gönderir idi.

## Kadının Cûhî'nin karısının evine gitmesi ve Cûhî'nin kapı üzerinde sert ve öfke ile halkayı vurması ve kādının sandık içine kaçması

4495. Kadının mekri nihayet tutmaz. Zeyrek olan kādı, gece deb için kadın tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4495. Kadının tuzağı nihayet tutmaz. Akıllı kadı, gece cinsel ilişki için kadın tarafına gitti.

"Debb", yavaş yavaş gitmek, şarabın ve hastalığın bedene yayılması ve elbisenin eskimesi (Müntehabü'l-Lügāt, Şemsü'l-Lügāt ve Ahteri), yere bir şey gömmek (Şemsü'l-Lügāt), "deb", ezberlemek (Burhân). Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî kendi şerhinde "debb" kelimesine "livâta" (eşcinsel ilişki) anlamını vermiş ve bundan maksadın cinsel ilişki olduğunu yazmış ise de, kaynak göstermemiştir. Ancak Şemsü'l-Lügāt'ta "debbâb" (دباب) "livâta [edici]" anlamına gösterilmiş olduğundan bu kelimeden alınmış olması gerekir; ve konuya uygun olan da cinsel ilişki ve zina anlamıdır. Yani, kadın hilesinin sonu yoktur. Zeki olan kadı efendi gece cinsel ilişki için Cûhî'nin karısı tarafına gitti.

"Debb", yavaş yavaş gitmek, şarabın ve hastalığın cisme sirâyeti ve elbisenin eskiliği (Müntehabü'l-Lügāt ve Şemsü'l-Lügāt ve Ahteri), yere bir şey gömmek (Şemsü'l-Lügāt), "deb", hifz etmek (Burhân). Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî kendi şerhinde "debb" kelimesine "livâta" ma'nâsını vermiş ve bundan murâd, cimâ' olduğunu yazmış ise de, me'haz göstermemiştir. Ancak Şemsü'l-Lügaťta "debbâb" (دباب) "livâta [edici"] ma'nâsına gösterilmiş olduğundan bu kelimeden me'hûz olması îcâb eder; ve mevzûa münasib olan da cimâ' ve zinâ ma'nâsıdır. Ya'nî, kadın hilesinin nihâyeti yoktur. Zekî olan kādı efendi gece cimâ' için Cûhî'nin karısı tarafına gitti.

4496. Kadın meclisin iki mumunu ve mezesini tertib etti. Dedi: "Bu abhordsuz sarhoşuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4496. Kadın meclisin iki mumunu ve mezesini hazırladı. Dedi: "Bu ab-hordsuz sarhoşuz!"

"Ab-hord", nasip ve kısmet ve su alınan pınar başı (Burhan). Burada içki meclisinin hazırlıklarından kinayedir. "Nukl", içki meclisinde yenilen meze demektir. Yani, kadın meclise özgü olan çifte mumu ve mezeyi hazırladı. Kadı bu hazırlıkları görünce: "Ey nazenin! Biz bu içki meclisinin hazırlıkları olmaksızın bile şehvetin sarhoşu olmuşuz" dedi.

"Ab-hord", nasib ve kısmet ve su alınan pınar başı (Burhân). Burada içki meclisinin tertībâtından kinâyedir. "Nukl”, içki meclisinde yenilen meze, demektir. Ya'nî, kadın meclise mahsûs olan çifte mumu ve mezeyi tertib etti. Kādı bu tertîbâtı görünce: "Ey nâzenîn! Biz bu meclis-i işretin tertībâtı olmaksızın bile şehvetin sarhoşu olmuşuz" dedi.

4497. O demde Cûhî geldi. Kapıyı çaldı. Kādı sürtünerek gitmek için bir kaçacak yer aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4497. O anda Cûhî geldi. Kapıyı çaldı. Kadı, sürtünerek gitmek için bir kaçacak yer aradı.

Onlar bu hâl içindeyken kadının kocası olan Cûhî geldi. Kapıyı çaldı. Kadı korkudan sürtünerek gitmek için bir kaçacak yer aradı. "Hazîden", yeni yürümeye başlayan çocukların sürtünerek yürümesi anlamına gelir. "Mehreb", kaçacak yer demektir.

Onlar bu hâl içinde iken kadının kocası olan Cûhî geldi. Kapıyı çaldı. Kādı korkudan sürtünerek gitmek için bir kaçacak yer aradı. "Hazîden", yeni yürümeye başlayan çocukların sürtünerek yürümesi, ma'nâsınadır. "Mehreb", kaçacak yer, demektir.

4498. Bir sandıktan başka o bir halvet görmedi. O delikanlı korkudan sandık içine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4498. Bir sandıktan başka o bir halvet görmedi. O delikanlı korkudan sandık içine gitti.

Yani, kadı etrafına baktı. Oda içinde bir sandıktan başka halvet, yani gizlenecek tenha bir yer göremedi. O delikanlı olan kadı korkudan sandığın içine gitti. Bu şerefli beyitte kadının "delikanlı" olduğunun beyanı, nefsine ait sıfatlarına mağlup olan bir delikanlının hâkimliğinde adalet ve doğruluk olamayacağına işarettir. Çünkü hâkimin, hikmet sahibi, güvenilir, ağırbaşlı, sağlam, anlayışlı ve doğru olması gerekir. Nefsinin heveslerine mağlup olan bir kimse ise, bu altı sıfattan pek uzaktır.

Ya'nî, kādı etrafına baktı. Oda içinde bir sandıktan başka halvet, ya'nî gizlenecek tenha bir yer göremedi. O delikanlı olan kādı korkudan sandığın içine gitti. Bu beyt-i şerîfte kādının "delikanlı" olduğunun beyânı, sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan bir delikanlının hâkimliğinde adâlet ve istikāmet olamayacağına işarettir. Zîrâ hâkim, hakîm, emîn, mekîn, metîn, fehîm ve müstakîm olmak îcâb eder. Hevâ-yı nefsânîsine mağlûb olan bir kimse ise, bu altı sıfattan pek uzaktır.

4499. Cûhî içeriye girdi ve dedi: "Ey harîf! Ey benim ilkbaharda ve sonbaharda vebâlim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4499. Cûhî içeriye girdi ve dedi: "Ey harîf! Ey benim ilkbaharda ve sonbaharda vebâlim!"

"Harîf", musahib (sohbet arkadaşı) ve mahrem (sırdaş) anlamlarındadır. "Vebâl", ağırlık, masraf, kötü sonuç anlamlarına gelir. Yani, Cûhî içeriye girdi ve dedi ki: "Ey sırdaşım olan eşim! Ey ilkbaharda ve sonbaharda, yani gençliğimde ve ihtiyarlığımda üzerimde olan ağırlığım ve yüküm!.."

"Harîf", musahib ve mahrem. "Vebâl", siklet, masraf, sû-i âkıbet ma'nâ-larınadır. Ya'nî, Cûhî içeriye girdi ve dedi ki: "Ey mahremim olan zevcem! Ey ilkbaharda ve sonbaharda ya'nî gençliğimde ve ihtiyarlığımda üzerimde olan sikletim ve ağırlığım!.."

4500. Ben ne tutarım ki, o sana fedâ değildir? Ki her zaman benden feryad tutarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4500. Ben ne tutarım ki, o sana fedâ değildir? Ki her zaman benden feryat tutarsın?

Yani, "Benim mal ve mülkümden sana fedâ etmediğim neyim vardır? Halbuki sen her zaman benden şikâyet ve feryat edersin."

Ya'nî, "Benim mal ve mülkümden sana fedâ etmediğim nem vardır? Halbuki sen her zaman benden şikâyet ve feryâd edersin."

4501. Benim sükûtumun üzerine dil açmışsın. Bana gâh “müflis” ve gâh -"kaltaban" ta'bîr edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4501. Benim suskunluğum üzerine dil uzatmışsın. Bana bazen "müflis" ve bazen "kaltaban" dersin.

"Leb-i huşk" (kuru dudak), suskunluktan kinayedir. "Kaltaban", mahremi olan kadınların fuhşunu bildiği hâlde susan "deyyûs" (karısını veya yakınlarını kötü yola sevk eden veya göz yuman kimse) anlamındadır. Yani, "Benim sana karşı ağzım var, dilim yok, suskun bir hâldeyim. Böyleyken bana dil uzatırsın. Bazen 'müflis!' ve 'züğürt!' ve bazen 'deyyûs!' diye hitap edersin."

"Leb-i huşk", sükûttan kinâyedir. "Kaltabân", mahremi olan kadınların fuhşunu bildiği hâlde sükût eden "deyyûs" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Benim sana karşı ağzım var, dilim yok, sâkit bir hâldeyim. Böyle iken bana dil uzatırsın. Gâh "müflis!" ve "züğürt!" ve gâh "deyyûs!" diye hitâb edersin."

4502. Ey cân! Eğer benim bu iki illetim varsa, o birisi sendendir ve diğeri Huda'dandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4502. Ey can! Eğer benim bu iki illetim varsa, o birisi sendendir ve diğeri Allah'tandır.

"Ey canım gibi sevdiğim kadın! Eğer bende senin söylediğin gibi bu müflislik (iflas etmişlik) ve deyyûsluk (kıskançlık duymayan erkeklik) illetleri (hastalıkları) varsa, o deyyûsluk illeti sendendir ve müflislik illeti dahi Hak'tan gelmiştir."

"Ey cânım gibi sevdiğim kadın! Eğer bende senin söylediğin gibi bu müflislik ve deyyûsluk illetleri varsa, o deyyûsluk illeti sendendir ve müflislik illeti dahi Hak'tan gelmiştir."

4503. Benim o sandıktan başka nem vardır ki, o töhmet mayası ve zan pâyesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4503. Benim o sandıktan başka neyim vardır ki, o töhmetin mayası ve zan derecesidir.

Yani, "Mal ve mülk adına benim evin içindeki şu sandıktan başka hiçbir şeyim kalmamıştır; ve o sandık dahi halkın gözünde benim hakkımda töhmetin aslı ve kötü zannın derecesi olmuştur. Yani halk beni hırs ve cimrilik ile suçlarlar ve hakkımda kötü zan beslerler."

Ya'nî, "Mal ve mülk nâmına benim evin içindeki şu sandıktan başka hiçbir şeyim kalmamıştır; ve o sandık dahi halk nazarında benim hakkımda töhmetin aslı ve sû'-i zannın pâyesi ve derecesi olmuştur. Ya'nî halk beni hırs ve buhl ile ithâm ederler ve hakkımda sû'-i zan beslerler."

4504. "Halk, içinde altınım var zannederler. Bu zanlardan dolayı benden atâyı geri tutarlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4504. "Halk, içinde altınım var zannederler. Bu zanlardan dolayı benden atâyı geri tutarlar."

Çünkü halk, bu sandığımın içinde altınlarım vardır zannederler. Halkın benim servetim olduğunu zannetmelerinden dolayı zenginler benden atâyı (bağışı) ve ihsânı (iyiliği) geri tutarlar ve esirgerler ve bana zekât ve sadaka vermezler.

"Zîrâ halk bu sandığımın içinde altınlarım vardır zannederler. Halkın benim servetim olduğunu zannetmelerinden dolayı zenginler benden atâyı ve ihsânı geri tutarlar ve esirgerler ve bana zekât ve sadaka vermezler."

4505. "Sandığın sûreti çok yakışıklıdır. Fakat arûzdan ve gümüş ve altından çok boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4505. "Sandığın sureti çok yakışıklıdır. Fakat arûzdan ve gümüş ve altından çok boştur."

"Arûz", burada "insanın muhtaç olduğu çeşitli eşya" anlamındadır. Yani, "Bu sandığımın şekli ve sureti çok uygun ve güzeldir. Fakat içinde eşya ve gümüş ve altın cinsinden hiçbir şey yoktur, bomboştur."

"Arûz", burada “insanın muhtaç olduğu muhtelif eşya" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Bu sandığımın şekli ve sûreti çok mütenâsib ve güzeldir. Fakat içinde eşyâ ve gümüş ve altın cinsinden hiçbir şey yoktur, bomboştur."

4506. "Riyakârın cismi gibi güzel ve çok vakārlıdır. O sepet içinde yılandan başkasını bulamazsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4506. "Riyakârın cismi gibi güzel ve çok vakarlıdır. O sepet içinde yılandan başkasını bulamazsın."

"Zerrâk", nifak ve riya sahibi demektir; "vakar", yavaşlık ve ağırbaşlılık ile aklın kemale ermesi anlamına gelir; "selle", sepet ve zenbil demektir. "Bu sandık, riyakâr olan adamın cismi gibi dıştan güzel ve vakarlı görünür, hâlbuki o riyakârın sepet hükmünde olan cisminde, her biri yılan hükmünde olan nefsanî sıfatlardan başka bir şey bulamazsın. Yani bu cisimde ruhanî sıfatlardan bir sıfat arama!"

"Zerrâk", nifāk ve riyâ sâhibi; "vakār", yavaşlık ve ağır meşreblilik ve aklın kemâle erişmesi; "selle", sepet ve zenbil ma'nâsınadır. "Bu sandık riyâkâr olan adamın cismi gibi zâhiren güzel ve vakār sahibidir, halbuki o riyâkârın sepet mesâbesinde olan cisminde her biri yılan mesâbesinde olan nefsânî sıfatlardan başka bir şey bulamazsın. Ya'nî bu cisimde rûhânî sıfatlardan bir sıfat arama!"

4507. "Ben yarın sandığı mahalline götürürüm. Sonra çarşı ortasında yakarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4507. "Ben yarın sandığı yerine götürürüm. Sonra çarşı ortasında yakarım!"

4508. “Tâ ki mü'min ve mecûsî ve cühûd görsünler ki, bu sandık içinde la'netten başkası olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4508. "Tâ ki mümin, Mecusi ve Yahudi görsünler ki, bu sandık içinde lanetten başkası olmadı."

"Lanet", kovma ve uzaklaştırma anlamındadır. Yani, "Bu sandığı insanların gözleri önünde yakayım da her sınıf görsünler ki, bu sandığın içinde kovulmaya ve lanete müstahak olan boşluktan başka bir şey yoktur." Bazı nüshalarda "lanet" yerine "lu'bet" (oyun, eğlence) geçmektedir. Bu durumda anlam, "Bu sandık içinde eğlence ve oyundan başka bir şey yoktur, yani boştur" demek olur.

"La'net", tard ve îhâş ma'nâsınadır. Ya'nî, "Bu sandığı enzâr-ı nâsta yakayım da her sınıf görsünler ki, bu sandığın içinde tard ve la'nete müstehak olan boşluktan başka bir şey yoktur." Ba'zı nüshalarda "la'net" yerine "lu'bet" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ “Bu sandık içinde lehv ve lu'bdan başka bir şey yoktur, ya'nî boştur" demek olur.

4509. Kadın dedi: "Hey! Ey adam bundan vazgeç!" O "Bunun gayrını yapmam!" diye and içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4509. Kadın dedi: "Hey! Ey adam bundan vazgeç!" O "Bunun gayrını yapmam!" diye and içti.

Kadın, Cûhî'yi güya bu fikrinden vazgeçirmek için görünüşte dedi ki: "Hey! Kendine gel! Bir boş sandıktan ne istersin? Ey adam bundan vazgeç!" Cûhî cevap olarak: "Hayır! Ben bu sandığı mutlaka yakacağım!" diye yemin etti.

Kadın, Cûhî'yi gûyâ bu fikrinden vazgeçirmek için zâhiren dedi ki: "Hey! Kendine gel! Bir boş sandıktan ne istersin? Ey adam bundan vazgeç!" Cûhî cevâben: "Hayır! Ben bu sandığı mutlakā yakacağım!" diye yemîn etti.

4510. O erkenden rüzgâr gibi hamâl getirdi. Çabuk o sandığı onun sırtına koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4510. O erkenden rüzgâr gibi hamâl getirdi. Çabuk o sandığı onun sırtına koydu.

Cûhî sabahleyin erkenden rüzgâr gibi bir hızla hamâl getirdi. Çabucak o sandığı çarşıya götürmek üzere hamâlın sırtına yükledi.

Cûhî sabahleyin erkenden rüzgâr gibi sür'atle hamâl getirdi. Çabuk o sandığı çarşıya götürmek üzere hamâlın arkasına yükledi.

4511. Kādı o sandık içinde azabdan: "Ey hamal! Ey hamal!" diye bağırır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4511. Kadı o sandık içinde azaptan: "Ey hamal! Ey hamal!" diye bağırıyordu.

"Nekâl", ceza, zahmet ve azap anlamındadır. Yani, Cûhî sandığı hamalın sırtına yükledikten sonra çarşı tarafına yalnız olarak salıverdi. Hamal yolda giderken kadı sandık içinde bunalıp azap çektikten sonra: "Hamal! Hamal!" diye bağırıyordu.

“Nekâl", ukübet ve zahmet ve azâb ma'nâsınadır. Ya'nî, Cûhî sandığı hamâlın arkasına yükledikten sonra çarşı tarafına yalnız olarak salıverdi. Hamâl yolda giderken kādı sandık içinde bunalıp azab çektikten sonra: "Hamâl! Hamâl!" diye bağırmakta idi.

4512. O hamal sağına ve soluna nazar etti. Dedi ki: "Ne cihetten ses ve haber erişiyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4512. O hamal sağına ve soluna baktı. Dedi ki: "Ne yönden ses ve haber geliyor?"

4513. "Ey aceb! Bu beni dâî olan hatif midir? Yahud beni gizli peri mi taleb ediyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4513. "Ey şaşılacak şey! Bu beni çağıran gaybî ses midir? Yahut beni gizli peri mi talep ediyor?"

"Hâtif", gaybî ses, mutlak olarak seslenen ve gayb âleminden seslenen melek anlamındadır. "Dâî", çağıran ve davet eden demektir. Yani hamal dedi ki: "Etrafımda bir kimse yoktur; şaşılacak şey, bu ses nereden geliyor? Beni çağıran gaybî ses midir, yoksa gizliden bir şey mi bana musallat olup çağırıyor?"

"Hâtif", sadâ-yı gaybî, mutlak seslenen ve âlem-i gaybdan seslenen melek ma'nâsınadır. “Dâî”, çağıran ve da'vet eden. Ya'nî hamâl dedi ki: "Etrâfımda bir kimse yoktur; acib şey, bu ses nereden geliyor? Beni çağıran hâtif midir, yoksa gizliden bir şey mi bana musallat olup çağırıyor?"

4514. Vaktaki bu ses birbiri arkasına çoğaldı, "Hatif değildir!" dedi, kendine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4514. Bu ses birbiri ardına çoğaldığında, "Bu, gaipten gelen bir ses değildir!" dedi ve kendine geldi.

4515. Akıbet bildi ki, o ses ve figān sandıktan idi ve onda bir kimse gizli idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4515. Sonunda anladı ki, o ses ve feryat sandıktan geliyordu ve sandığın içinde bir kimse gizliydi.

4516. Bir âşık ki, o ma'şûkun azminde gitti, her ne kadar dışarıda ise de sandığa gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4516. Bir âşık ki, o ma'şukun azminde gitti, her ne kadar dışarıda ise de sandığa gitti.

Yani, bu dünyanın vehmedilmiş suretlerinden herhangi birini kendisine maşuk edinen bir âşık, mademki seraptan ve hayalden ibaret olan o maşukun gamında yaşadı, her ne kadar onun mecazi ve hayali varlığı zahiren o maşukun mecazi ve hayali varlığından başka ve onun varlığının dışarısında ise de, bir sandık mesabesinde olan onun gamı içindedir.

Ya'nî, bu dünyanın mevhûm olan sûretlerinden herhangi birisini kendisine ma'şûk ittihâz eden bir âşık, mâdemki serâbdan ve hayâlden ibaret olan o ma'şûkun gamında yaşadı, her ne kadar onun vücûd-ı mecâzîsi ve hayâlîsi zâhiren o ma'şûkun vücûd-ı mecâzîsinden ve hayâlîsinden gayrı ve onun vücûdunun dışarısında ise de, bir sandık mesâbesinde olan onun gamı içindedir.

4517. Ömrü gamlardan sandık içine götürdü. Cihanda bir sandıktan gayrını görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4517. Ömrünü gamlardan sandık içine götürdü. Cihanda bir sandıktan başkasını görmez.

Bu sebeple, bu dünya suretleri aşkının gamlarından dolayı o kimse ömrünü sandık içine götürmüştür ve sandık içinde hapsedilmiş olarak yaşamaktadır. O âşık bu dünya hayatında bir sandıktan başka bir şey görmez. Nasıl ki hadîs-i şerifte "Senin bir şeye muhabbetin seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

Binâenaleyh bu dünyâ sûretleri aşkının gamlarından dolayı o kimse ömrünü sandık içine götürmüştür ve sandık içinde mahbûs olarak yaşamaktadır. O âşık bu hayât-ı dünyeviyyesinde bir sandıktan başka bir şey görmez. Nitekim hadîs-i şerifte حبك الشيئ يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeye muhabbetin seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

4518. O bir baş ki, âsumânın fevkı olmaya, onu hevesten o sandık içinde bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4518. O bir baş ki, gökyüzünün üstünde olmaya, onu hevesten o sandık içinde bil!

O bir baş ki, sûret ve nâsût (insanlık) âleminin üstünde olan melekût âlemine ve ruhanîlik âlemine çıkmamıştır, sen o başı nefsanî heveslerden dolayı bu tabiat âlemi sandığı içinde hapsolmuş bil!

O bir baş ki, âlem-i sûret ve nâsûtun fevkı olan âlem-i melekûte ve rûhâniyet âlemine çıkmamıştır, sen o başı hevesât-ı nefsâniyyeden dolayı bu âlem-i tabîat sandığı içinde mahbûs bil!

4519. Vaktaki beden sandığından dışarıya gider, o bir mezardan diğer mezar tarafına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4519. Ruh, beden sandığından dışarıya çıktığı zaman, o bir mezardan diğer mezar tarafına gider.

Ruh, cisim sandığından ölüm aracılığıyla dışarıya çıktığı zaman, o ruh, cisim mezarından yine bir mezar tarafına gider ki, bu mezar da vehmedilmiş olan bu suret âleminden ve mecazî sevgiliden ayrılık gamının ve hayalinin mezarıdır. Nasıl ki hadis-i şerifte "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur.

Vaktâki rûh, cisim sandığından ölüm vâsıtasıyla dışarıya çıkar, o ruh, cisim mezârından yine bir mezâr tarafına gider ki, bu mezâr dahi mevhûm olan bu âlem-i sûretten ve ma'şûk-ı mecâzîden ayrılık gamının ve hayalinin mezârıdır. Nitekim hadis-i şerifte تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur.

4520. Bu sözün nihayeti yoktur. Kādı ona dedi: "Ey hamâl ve ey sandık çe-[4500] kici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4520. Bu sözün sonu yoktur. Kadı ona dedi: "Ey hamal ve ey sandık çekici!"

Yani, ruhun sandıkta hapsedilmiş olması sözünün sonu yoktur. Hikâyemize dönelim. Kadı hamala dedi ki: "Ey hamal ve ey sandığı taşıyan kimse!"

Ya'nî, rûhun sandıkta mahbûs olması sözünün nihâyeti yoktur. Hikâyemize dönelim. Kādı hamâla dedi ki: “Ey hamâl ve ey sandığı taşıyan kimse!"

4521. "Mahkemenin içindeki naibimi bu cümle ile beraber çabuk benden âgâh et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4521. "Mahkemenin içindeki naibimi bu cümle ile beraber çabuk benden âgâh et!"

"Sandığı bir tarafa bırak da, çabuk git, mahkemedeki vekilimi bütün bu cereyan eden olayla beraber benim hâlimden haberdar et!"

“Sandığı bir tarafa bırak da, çabuk git, mahkemedeki nâibimi bütün bu cereyân eden vak'a ile beraber benim hâlimden âgâh et!

4522. “Tâ ki bunu bu akılsızdan altın ile satın alsın! Böyle kapalı olarak bizim evimize götürsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4522. "Ta ki bunu bu akılsızdan altın ile satın alsın! Böyle kapalı olarak bizim evimize götürsün!"

"O vekil gelsin, bu sandığı bu akılsız Cuhî'den altın verip satın alsın ve hiçbir kimsenin huzurunda açmayıp böylece kapalı olarak bizim evimize kadar götürsün!"

“O nâib gelsin, bu sandığı bu akılsız Cûhîden altın verip satın alsın ve hiçbir kimsenin huzûrunda açmayıp böylece kapalı olarak bizim evimize kadar götürsün!"

4523. Ey Huda! Rûhlu olan bir kavmi nasb et! Tâ ki cisim sandığından bizi kurtarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4523. Ey Allah'ım! Ruh sahibi bir topluluğu görevlendir! Ta ki bizi cisim sandığımızdan kurtarsın!

"Ruh sahibi"nden maksat, insân-ı kâmildir. Yani, "Ey Rabbim! Cismaniyet âleminden çıkıp ruhanîlik âleminde özgürce yaşayan insân-ı kâmilleri bizim terbiyemize görevlendir ve ata! Ta ki bizi bu cisim sandığından ve nefse esirlikten kurtarsın!"

“Rûh-mend"den murâd, insân-ı kâmildir. Ya'nî, "Yâ Rab! Cismâniyet âleminden çıkıp rûhâniyet âleminde hür yaşayan insân-ı kâmilleri bizim terbiyemize nasb ve ta'yîn et! Tâ ki bizi bu cisim sandığından ve nefse esîrlikten kurtarsın!"

4524. Halkı füsûn sandığının bağından enbiya ve mürsellerin gayrı kim kurtarır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4524. Halkı büyü sandığının bağından peygamberler ve elçilerden başka kim kurtarır!

"Büyü"den kasıt, bedenin gerektirdiği nefsanî sıfatlardır. Yani, bu halkı nefsanî sıfatların büyüleriyle dolu olan beden sandığının bağından ve esirliğinden ancak peygamberler ve elçiler ile onların vârisleri olan insân-ı kâmiller kurtarır. Bilinmeli ki, peygamberlerin ve insân-ı kâmillerin öğütleri ve manevî tasarrufları ancak ezelde mutlu olan, fakat çevresinin etkileri sebebiyle nefsanî sıfatların kirleriyle kirlenmiş olan insan bireyleri hakkında etkilidir. Ezelî mutsuzluğu olanlar hakkında onların öğütleri, bu kişilerin mutsuzluklarının artmasına sebep olur. Nasıl ki helake meyilli bir hastaya doktorun tedavisi etkili olamaz. Ebû Cehil ve her çağda Ebû Cehil meşrebinde olan inkârcıların hâli ortadadır. Bunların en makbul sözlere karşı kulakları sağırdır.

"Füsûn"dan murâd, cismin îcâbâtı olan sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'nî, bu halkı sıfât-ı nefsâniyye efsûnlarıyla dolu olan cisim sandığının bağından ve esîrliğinden ancak enbiyâ ve mürseller ve onların vârisleri olan insân-ı kâmiller kurtarır. Ma'lûm olsun ki, peygamberlerin ve insân-ı kâmillerin va'z u nasîhatları ve tasarrufât-ı ma'neviyyeleri ancak ezelde saîd ve fakat muhîtinin te'sîrâtına tebean sıfât-ı nefsâniyye kirleriyle mülevves olan efrâd-ı beşer hakkında müessirdir. Şekāvet-i ezeliyyesi olanlar hakkında onların va'z u nasihatları bunların izdiyâd-ı şekāvetlerine sebeb olur. Nitekim mâili helâke olan bir hastaya doktorun müdâvâtı müessir olamaz. Ebû Cehil ve her asırda Ebû Cehil meşrebinde olan münkirlerin hâli meydandadır. Bunların en makbûl sözlere karşı kulakları sağırdır.

4525. Binlerden bir kimse hoş-manzardır ki, sandık içinde olduğunu bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4525. Binlerden bir kimse hoş-manzaradır ki, sandık içinde olduğunu bilir.

"Manzar", masdar-ı mîmîdir (mastar anlamı taşıyan isim), "nazar ve bakış" demektir. Yani, insan fertlerinden binlerde bir kimse iyi bakışlıdır ki, o kimse bu iyi bakışı ile kendisinin cisim sandığı içinde hapsedilmiş olduğunu ve nefse ait sıfatların büyü ve hileleri içinde kavrulduğunu bilir ve bu hapisten kurtulmak için çareler arar.

"Manzar", masdar-ı mîmîdir, "nazar ve bakış" demektir. Ya'nî, efrâd-ı beşerden binlerde bir kimse iyi bakışlıdır ki, o kimse bu iyi bakışı ile kendisinin cisim sandığı içinde mahbûs olduğunu ve sıfât-ı nefsâniyye füsûn ve hîleleri içinde kavrulduğunu bilir ve bu hapisten kurtulmak için çâreler arar.

4526. O bundan evvel cihânı görmüş olur, tâ ki ona o zid ile bu zid ayân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4526. O, bundan önce cihanı görmüş olur ki, ona o zıt ile bu zıt açıkça görünsün.

Bu iyi bakışlı kimse, her ne kadar bu aşağı âlemin gerekliliklerine uyarak nefsanî sıfatlarla kirlenmiş olsa da, ezelî saadeti gereğince ruhunun daha önce görmüş olduğu mana âlemini hatırlar. Hatta o mana âleminin bu suret âleminin zıddı olduğunu aklının gözüyle apaçık görür. Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 19. bölümünde şöyle buyurulur: "Ancak kendisinde asıl bulunan veya kendisi asıla mensup olan bir kimse manaya yönelir. Çünkü elest gününde onun üzerine bir damla damlatmışlardır. O damla onu asıl denizlerine çeker; o karışıklıklardan ve sıkıntılardan kurtarır. 'Gel! Bizden daha ne kadar uzak ve yabancı duracaksın ve karışıklıklar ve sevdalar arasında kalacaksın?' Cinsini ne bir kimseden ne de kendi şeyhinden işitmemiş olan bir kavme bir kimse ne söyleyebilir? Gerçekte manaya yönelmek ilk bakışta o kadar latif görünmez, fakat gittikçe daha ziyade tatlı görünür. Suret ise bunun aksinedir. Evvela latif görünür, sonra o suret ile ne kadar çok ülfet edersen soğursun. Kur'an'ın sureti nerede, manası nerede? İnsana bak! Sureti nerede, manası nerede? Eğer o suretten mana giderse bir an bile onda tutmazlar!"

Bu iyi bakışlı kimse, her ne kadar bu âlem-i süflînin îcâbâtına tebaan sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olmuş ise de, saâdet-i ezeliyyesi îcâbınca rûhunun evvelce görmüş olduğu ma'nâ âlemini tahattur eder. Hattâ ki,o ma'nâ âlemi bu sûret âleminin zıddı olduğunu aklının gözüyle apaçık görür. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyurulur: "Ancak kendisinde asl bulunan veyâ kendisi asla mensûb olan bir kimse ma'nâya teveccüh eder. Çünkü rûz-ı elestte onun üzerine bir katre damlatmışlardır. O katre onu ebhâr-i aslîye çeker; o teşvîşler ve mihnetlerden halâs [eder.] "Gel! Bizden daha ne kadar uzak ve bîgâne duracaksın ve teşvîşler ve sevdâlar arasında kalacaksın?" Cinsini ne bir kimseden ve ne de kendi şeyhinden işitmemiş olan olan bir kavme bir kimse ne söyleyebilir? Filvâki' ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez, fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilafınadır. Evvelâ latîf görünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen soğur- sun. Kur'ân'ın sûreti nerede, ma'nâsı nerede? İnsana nazar et! Sûreti nerede, ma'nâsı nerede? Eğer o sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile onda tutmazlar!

4527. Bu sebebdendir ki ilim, mü'minin kayıbıdır. Kendi kayıbının arifidir ve mûkındir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4527. Bu sebepledir ki ilim, müminin kaybettiği şeyidir. Kendi kaybettiği şeyi bilendir ve şüphesiz bilendir.

"Dâlle", bir kimsenin kaybettiği şey demektir. "Mûkın", "bir şeyi hakikati üzere şüphesiz olarak bilen" demektir. Bu şerefli beyitte "Hikmet müminin kaybettiği şeydir; bu sebeple onu nerede bulursa o, o hikmete daha layıktır" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, iyi bakışlı olan kimsenin bu cisim sandığına gelmeden önce mana âlemini görmüş olması sebebiyledir ki, hadis-i şerifte: "Hikmet ilmi müminin kaybettiği şeydir" buyurulmuştur. Bu sebeple o kimse bu aşağı âlemde bu cisim sandığı içinde bulunduğu sürece, kendisinin kaybettiği şey olan o hikmet ilminin ve ledün ilimlerinin (Allah katından gelen ilimlerin) bilicisidir ve onun ruhu o ilmi tahkik üzere (gerçekliğini araştırarak) bilendir.

“Dâlle”, bir kimsenin kaybettiği şey. “Mûkın”, “bir şeyi hakikati üzere şübhesiz olarak bilici olan” demektir. Bu beyt-i şerifte الحكمة ضالة المؤمن فحيث وجدها فهو احق بها ya'ni “Hikmet mü'minin kayıp ettiği şeydir; binâenaleyh onu nerede bulursa o, o hikmete ehaktır” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, iyi bakışlı olan kimsenin bu cisim sandığına gelmezden evvel âlem-i ma'nâyı görmüş olması sebebindendir ki, hadis-i şerîfte: “İlm-i hikmet mü'minin kayıp ettiği şeydir” buyurulmuştur. Binâenaleyh o kimse bu âlem-i süflîde bu cisim sandığı içinde bulunduğu müddetçe, kendisinin kaybettiği şey olan o ilm-i hikmetin ve ulûm-i ledünniyyenin ârifidir ve onun rûhu o ilmi tahkîk üzere bilicidir.

4528. O kimse ki, aslâ iyi günü görmedi, o bu idbâr içinde ne vakit çırpındı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4528. O kimse ki, asla iyi günü görmedi, o bu kötü gidişat içinde ne zaman çırpındı?

"İdbâr", arkasını dönmek, geri gitmek, perişan olmak demektir. Yani o kimsenin ruhu ki, öncesiz olarak asla o mana âlemini ve iyi günü görmedi, o ruh bu beden sandığı içindeki mahpusluk kötü gidişatından ne zaman rahatsız olur ve çırpınır? Aksine o kimseye bu aşağı âlemdeki hayat zevkli gelir. Çünkü nuru görmeyen ve bilmeyen, karanlığı doğal bir hâl zanneder.

“İdbâr”, arkasını çevirmek, geri gitmek perîşân olmak demektir. Ya'nî o kimsenin rûhu ki, ezelde aslâ o âlem-i ma'nâyı ve iyi günü görmedi, o rûh bu cisim sandığı içindeki mahbûsluk idbârından ne vakit muztarib olur ve çırpınır? Bilakis o kimseye bu âlem-i süflîdeki hayat zevkli gelir. Zîrâ nûru görmeyen ve bilmeyen, karanlığı bir hâl-i tabîî zanneder.

4529. Ya çocukluk ile esîrliğe düştü, yahud evvelden anadan bende olarak doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4529. Ya çocukluk ile esirliğe düştü, yahut öncesiz olarak anadan kul olarak doğdu.

Bu beden sandığından başka bir âlem olduğunu idrak etmeyenler, çocukluk hâli ile esirliğe düşen veya anasından köle olarak doğan kimselere benzerler ki, onların daha önce bulundukları hürriyet âleminden haberleri yoktur. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Peygamberlerin, evliyaların, yaratılmışların, iyilerin ve kötülerin halleri hep mertebeleri ve cevherleri kadardır. Bunun misali şudur: Köleleri, kâfirlerin ülkelerinden Müslümanların vilayetine getirip satarlar. Bazılarını beş, bazılarını on ve bazılarını da on beş yaşında getirirler. Çocuk olarak getirmiş oldukları köleler, birçok seneler Müslümanlar arasında beslenip büyüyerek ihtiyarladıklarında o vilayeti tamamen unuturlar ve ondan hiçbir şey hatırlamazlar; ve biraz büyücek olunca, az hatırlarlar ve tamamen büyük olunca memleketini daha ziyade anarlar. Ruhlar da böylece o âlemde Hak'ın huzurunda idiler. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de işaret buyurulmuştur: ألست برببِّكُمْ قَالُوا بَنَا (A'râf, 7/172) [yani “Yüce Allah: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demiştir. Onlar da: "Evet, Rabbimizsin" demişlerdi.”] Ve onların gıdası ve azığı, harfsiz ve sessiz olan Hak'ın kelâmı idi. Bazılarını çocuk olarak getirdiklerinden o kelâmı işitince, hallerini ondan hatırlamaz ve kendisine o kelâm yabancı gelir. O taife tamamen küfür ve dalalete dalmış olan mahcuplardır (gerçeği görmekten perdelenmişlerdir). Bazılarının bir parça hatırına gelir ve onların içinde o tarafın coşkusu ve arzusu başlar; ve onlar müminlerdir; ve bazıları o kelâmı işittiklerinde o hâl evvelden nasıl idi ise, yine öylece hazır olur; ve tamamen perdeler kalkmış bulunur ve o asıl olana ulaşırlar. ... Onlar da peygamberler ve evliyalardır."

Bu cisim sandığından başka âlem olduğunu idrak etmeyenler çocukluk hâli ile esîrliğe düşen veyâhud anasından köle olarak doğan kimselere benzer ki, onların evvelce bulundukları hürriyet âleminden haberleri yoktur. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fíhlerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Ahvâl-i enbiyâ ve evliyâ ve halâyık ve nîk ü bed, hep mertebeleri ve cevherleri mikdârıncadır. Misâli odur ki, köleleri, kâfirlerin memâlikinden, müslümanların vilâyetine getirip satarlar. Ba'zılarını beş ve ba'zılarını on ve ba'zılarını da on beş yaşında getirirler. Çocuk olarak getirmiş oldukları köleler, birçok seneler müslümanlar arasında beslenip büyüyerek ihtiyarladıklarında o vilâyeti, bilkülliyye unuturlar ve ondan hiçbir şey tahattur etmezler; ve biraz büyücek olunca, az tahattur eder ve tamâmiyle büyük olunca memleketini daha ziyâde yâd eyler. Ervâh dahi böylece o âlemde huzûr-ı Hak'ta idiler. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de işâret buyurulmuştur: ألست برببِّكُمْ قَالُوا بَنَا (A'râf, 7/172) [ya'nî “Allâh Teâlâ: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demiştir. Onlar da: "Evet, Rabbimizsin" demişlerdi."] Ve onların gıdâ ve kûtları bî-harf ve savt olan Hakk'ın kelâmı idi. Ba'zılarını çocuk olarak getirdiklerinden o kelâmı işitince, ahvâlini ondan tahattur etmez ve kendisine o kelâm yabancı gelir. O tâife külliyyen küfür ve dalâlete dalmış olan mahcûblardır. Ba'zılarının bir parça hâtırına gelir ve onların derûnunda o tarafın cûşu ve hevâsı başlar; ve onlar mü'minlerdir; ve ba'zıları o kelâmı işittikde o hâl evvelden nasıl idi ise, yine öylece hâzır olur; ve bilkülliyye hicablar kalkmış bulunur ve o asla vâsıl olurlar. ... Onlar da enbiyâ ve evliyâdır."

4530. Onun cânı hürlüğün zevkini görmemiştir. Onun meydanı sûretlerin sandığıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4530. Onun canı hürriyetin zevkini görmemiştir. Onun meydanı suretlerin sandığıdır.

Çocukluk hâlinde esir düşen veya anadan köle olarak doğan kimse mesabesindeki (durumundaki) şahsın ruhu, ruhlar âlemindeki hürriyetin zevkini görmemiştir. Onun dolaştığı meydan, suretler sandığının içidir ve suretler âleminin dışarısında başka âlem bilmez.

Çocukluk hâlinde esîr düşen veyâ anadan köle olarak doğan kimse mesâbesindeki şahsın rûhu âlem-i ervâhtaki hürriyetin zevkini görmemiştir. Onun cevelân ettiği meydan sûretler sandığının içidir ve âlem-i sûretin hâricinde başka âlem bilmez.

4531. Onun aklı daima sûretlerin mahbûsudur. Kafesten kafese güzer tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4531. Onun aklı daima suretlerin mahpusudur. Kafesten kafese geçiş yapar.

O kimsenin aklı, daima suretlere ilgi ile meşguldür ve suretler kafesi içinde mahpustur. Bir suret kafesinden diğer suret kafesine gider.

O kimsenin aklı, dâimâ sûretlere alâka ile meşgüldür ve sûretler kafesi içinde mahbûstur. Bir sûret kafesinden diğer sûret kafesine gider.

4532. Ona ulâ tarafına menfez yoktur. Bir yerden bir yere kafes içinde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4532. Ona yüce tarafa geçit yoktur. Bir yerden bir yere kafes içinde gider.

"Ulâ", yüce ve yüksek ve yüce anlamındadır. "Menfez", çıkacak yer demektir. Yani, böyle bir kimseye yüksek mertebe ve yüce âlem tarafına çıkacak yer yoktur. Bir yerden bir yere suret kafesleri içinde gider; ve bu suret kafeslerinin içinden çıkıp suretsiz olarak mana âlemine giderek hür ve serbest bir halde yaşayamaz.

"Ulâ", yüce ve yüksek ve refî' ma'nâsınadır. "Menfez", çıkacak yer. Ya'nî, böyle bir kimseye yüksek mertebe ve âlem-i ulvî tarafına çıkacak yer yoktur. Bir yerden bir yere sûret kafesleri içinde gider; ve bu sûret kafeslerinin içinden çıkıp sûretsiz olarak âlem-i ma'nâya giderek hür ve serbest bir hâlde yaşayamaz.

4533. Kur'ân'da "İn isteta'tüm fe'nfüzû!" vardır. Bu söz cinne ve inse "Hû"dan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4533. Kur'ân'da "Eğer gücünüz yeterse geçin!" vardır. Bu söz cinne ve insana "O"ndan geldi.

Bu şerefli beyitte, Rahman Suresi'nde bulunan يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنْ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (Rahmân, 55/33) yani "Ey insan ve cin topluluğu! Eğer gücünüz yeterse göklerin ve yerin etrafından dışarıya çıkınız! Hayır! Çıkamazsınız... Ancak ilahi bir kuvvetle çıkabilirsiniz" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu anlam, 1. cildin 1952 numarasına denk gelen [yani "Rahman Suresi'nde] معشر جن سوره رحمان بخوان. تستطيعوا تنفذوارا بازدان cin topluluğunu oku. Testetîû tenfüzü'yü açık bil!"] beytinde de geçti. Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de bu zikredilen ayet-i kerime vardır. Bu söz, insanlar ve cinler topluluğuna ilahi hüviyetten (Allah'ın zatından) hitap edilmiştir; ve bu ayet-i kerime gereğince, kesafet (yoğunluk) âlemi olan göklerdeki cisimlerin ve esir âleminin ve yerin dışına ve ruhaniyet âlemine ancak ilahi bir kuvvetle çıkılabilir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Rahman'da olan يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنْ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (Rahmân, 55/33) ya'nî “Ey insan ve cin tâifesi! Eğer gücünüz yeterse göklerin ve arzın etrafından dışarıya çıkınız! Hayır! Çıkamazsınız... Ancak kuvvet-i ilâhiyye ile çıkabilirsiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu ma'nâ 1. cildin 1952 numarasına müsâdif olan [ya'nî "Sûre-i Rahman'da] معشر جن سوره رحمان بخوان. تستطيعوا تنفذوارا بازدان ma'şer-i cinni oku. Testetîû tenfüzü'yü açık bil!"] beytinde de geçti. Ya'nî, Kur'ân-ı Kerîm'de bu zikr olunan âyet-i kerîme vardır. Bu söz insanlar ve cinler tâifesine hüviyyet-i ilâhiyyeden hitâb edilmiştir; ve bu âyet-i kerîme mûcibince âlem-i kesâfet olan göklerdeki ecrâmın ve âlem-i esîrin ve arzın hâricine ve âlem-i rûhâniyyete ancak kuvvet-i ilâhiyye ile çıkılabilir.

4534. Buyurdu ki: "Sultanın ve âsumânın vahyinin gayrı ile size felekten menfez yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4534. Buyurdu ki: "Sultanın ve göğün vahyinden başka bir şeyle size felekten geçit yoktur."

"Sultan", üstün gelen, kahredici, kuvvet, delil ve kesin kanıt anlamlarındadır. Burada ilahi kuvvet kastedilir. "Asuman"dan kastedilen, yüce âlemdir ve bütün mertebelerin üstünde olan ilahlık mertebesidir. Yani, kısaca Yüce Allah buyurdu ki: "İlahi kuvvetin, ilahlık mertebesinin ve cinlerin dışında size suretler âlemi olan feleğin dışına çıkacak yer yoktur." "Sultan" kelimesi delil ve kesin kanıt anlamına da geldiğine göre, akli delile de işaret vardır.

"Sultân", gālib, kāhir, kuvvet, hüccet ve burhân, ma'nâlarınadır. Burada kuvvet-i ilâhiyye murâd buyurulur. "Asumân"dan murâd, âlem-i ulvîdir ve bilcümle merâtibin fevkı olan mertebe-i ulûhiyyettir. Ya'nî, velhâsıl Hak Teâlâ buyurdu ki: "Kuvvet-i ilâhiyyenin ve mertebe-i ulûhiyyetin ve cinnin gayrı ile size âlem-i sûret olan feleğin hâricine çıkacak yer yoktur." "Sultân", hüccet ve burhân ma'nâsına da geldiğine göre, burhân-ı aklîye de işâret vardır.

4535. Eğer o bir sandıktan bir sandığa giderse, semâî değildir, sandığa mensûb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4535. Eğer o bir sandıktan bir sandığa giderse, semâî (göksel) değildir, sandığa ait olur.

Bu sebeple eğer o bir kimse bir sûret (şekil) sandığından diğer bir sûret sandığına giderse, onun rûhu yüce âleme ait değildir, aksine sûret âlemi olan bu aşağı âleme aittir.

Binâenaleyh eğer o bir kimse bir sûret sandığından diğer bir sûret sandığına giderse, onun rûhu âlem-i ulvîye mensûb değildir, belki âlem-i sûret olan bu âlem-i süflîye mensûbdur.

4536. Sandığın yeni yeni fürcesi sarhoş edicidir. Sandık içinde olduğunu anlamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4536. Sandığın yeni yeni aralığı sarhoş edicidir. Sandık içinde olduğunu anlamaz.

"Fürce", yarık ve iki şeyin aralığıdır. "Fürce"den kastedilen, âlemdeki suretlerden birtakım yeni yeni suretlerin peyderpey kalbi ele geçirmesidir. Yani, bu suret âlemi, sandığın birtakım aralıklarından ve yarıklarından ibaret olan yeni yeni nakışlar kalbi ele geçirdiğinden sarhoş edicidir. Bunların sarhoşu olan kimse, suret âlemi içinde sınırlı kaldığını idrak edemez ve anlayamaz. Zevk içinde yaşadığını zanneder.

"Fürce", yarık ve iki şeyin aralığı. "Fürce"den murâd, suver-i âlemden birtakım yeni yeni sûretlerin peyderpey kalbi teshîr etmesidir. Ya'nî, bu sûret âlemi sandığın birtakım fürcelerinden ve yarıklarından ibaret olan yeni yeni nakışlar kalbi teshîr ettiğinden sarhoş edicidir. Bunların sarhoşu olan kimse sûret âlemi içinde mahsûr kaldığını idrâk edemez ve anlayamaz. Zevk içinde yaşadığını zanneder.

4537. Eğer bu sandıklara mağrûr olmasa idi, kādı gibi ıtlak ve reha isterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4537. Eğer bu sandıklara mağrur olmasa idi, kadı gibi mutlaklık ve kurtuluş isterdi.

Yani, eğer o kimse bu suret sandıklarına mağrur olmasa ve aldanmasa idi, kıssamızdaki kadı gibi o sandıktan azat olmayı ve kurtulmayı isterdi.

Ya'nî, eğer o kimse bu sûret sandıklarına mağrûr olmasa ve aldanmasa idi, kıssamızdaki kādı gibi o sandıktan âzâd olmayı ve kurtulmayı isterdi.

4538. O kimse ki onun bu nişanını bilir, o tanımadır ki, o figānsız ve korkusuz olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4538. O kimse ki onun bu nişanını bilir, o tanımadır ki, o figansız ve korkusuz olmaz.

Yani, sandık içinde yaşadığını bilen kimsenin bu tanımasının ve bilmesinin nişanı ve alameti figansız ve korkusuz olmamasıdır. Yani o kimse bu cisim sandığı açıldığı veya kırıldığı vakit rezil ve rüsvay olmaktan korkar. Bu tanıma ve bilme figan ve korku verir.

Ya'nî, sandık içinde yaşadığını bilen kimsenin bu tanımasının ve bilmesinin nişânı ve alâmeti figānsız ve korkusuz olmamasıdır. Ya'nî o kimse bu cisim sandığı açıldığı veya kırıldığı vakit rezîl ve rüsvây olmaktan korkar. Bu şinâs ve tanıma figān ve korku verir.

4539. Kādı gibi o, titreme içinde olur. Onun cânından bir dem sürûr ne vakit zahir olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4539. Kadı gibi o, titreme içinde olur. Onun canından bir an sevinç ne zaman ortaya çıkar?

O kişi, kıssadaki kadı gibi sandıkta titreme ve ıstırap içinde olur; ve o kişinin ruhundan bu cismaniyet sandığı içinde bir an için olsun, ne zaman sevinç ortaya çıkar? Yani o kişi "Ben ruhumu bu yoğunluk âleminin etkisinden henüz kurtaramadım!" diye her an gam içinde olur.

O kimse kıssadaki kādı gibi sandıkta titreme ve ıztırâb içinde olur; ve o kimsenin rûhundan bu cismâniyet sandığı içinde bir ân için olsun, ne vakit sürür zâhir olur? Ya'nî o kimse "Ben rûhumu bu kesâfet âleminin te'sîrinden henüz kurtaramadım!" diye her ân gam içinde olur.

## Kādının nâibinin pazar ortasına gelmesi ve sandık için Cûhî'den müşterîlik istemesi

4540. Naib geldi. Dedi: "Senin sandığın kaçadır?" Dedi: "Dokuz yüzden daha ziyade altın veriyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4540. Naib geldi. Dedi: "Senin sandığın kaçadır?" Dedi: "Dokuz yüzden daha ziyade altın veriyorlar."

Hamal mahkemeye gidip naibe haber verdiğinden naib derhal mahkemeden pazara geldi ve Cuhî'ye: "Senin sandığın kaçadır?" diye sordu. Cuhî cevap olarak dedi ki: "Benim bu sandığıma şimdiye kadar çıkan müşteriler dokuz yüz liradan fazla veriyorlar."

Hamâl mahkemeye gidip nâibe haber verdiğinden näib derhal mahkemeden pazara geldi ve Cûhî'ye: "Senin sandığın kaçadır?" diye sordu. Cûhî cevâben dedi ki: "Benim bu sandığıma şimdiye kadar çıkan müşteriler dokuz yüz liradan fazla veriyorlar."

4541. "Ben binden daha aşağıya gelmiyorum. Eğer müşterî isen, aç keseyi, getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4541. "Ben binden daha aşağıya gelmiyorum. Eğer müşteri isen, aç keseyi, getir!"

"Ben bin liradan daha aşağıya inmiyorum. Eğer sen bu sandığa müşteri isen, aç keseyi, bu bin lirayı getir ve sandığı al!"

"Ben bin liradan daha aşağıya inmiyorum. Eğer sen bu sandığa müşterî isen, aç keseyi, bu bin lirayı getir ve sandığı al!"

4542. Dedi: "Ey kısa abalı! Bir utan! Sandığın kıymeti ise zahirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4542. Dedi: "Ey kısa abalı! Bir utan! Sandığın kıymeti ise zahirdir."

Naib, Cûhî'ye cevap olarak dedi: "Ey fakir kimse! Sandığın kıymeti meydandadır ve benzerlerine göre kıymeti bellidir. Utanmadan nasıl bin altın istiyorsun?" "Kûteh nemed", "kısa abalı" demektir ve fakir ile müflis (iflas etmiş) kimseden kinayedir (dolaylı anlatımdır).

Naib Cûhî'ye cevâben dedi: "Ey fakîr kimse! Sandığın kıymeti meydandadır ve emsâline nazaran kıymeti bellidir. Utanmadan nasıl bin altın istiyorsun? "Kûteh nemed", "kısa abalı" demek olup fakîr ve müflisten kinâyedir.

4543. Dedi: "Görmeksizin satın almak ise fâsiddir. Bizim satışımız kilim altındadır; bu doğru değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4543. Dedi: "Görmeksizin satın almak ise geçersizdir. Bizim satışımız kilim altındadır; bu doğru değildir."

"Şirî", "satın almak" anlamına gelen "şirâ" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. "Zîr-i gilîm", "kilim altında olmak", satılan şeyin niteliğinin gizli olmasından kinayedir. Yani, Cûhî nâibe cevap olarak dedi: "Bir malı görmeksizin satın almak şeriaten geçersizdir. Çünkü şeriatte müşteri için 'görme muhayyerliği' (hıyâr-ı rü'yet) vardır. Bu sebeple bizim satışımız, malın niteliği gizli olarak gerçekleşiyor. Bu durum ise hukuken ve şeriaten doğru değildir."

"Şirî", "satın almak" ma'nâsına olan “şirâ" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Zîr-i gilîm", "kilim altında olmak", satılan şeyin sıfatı mestûr olmaktan kinâyedir. Ya'nî, Cûhî nâibe cevâben dedi: "Bir malı görmeksizin satın almak şer'an fâsiddir. Zîrâ şerîatte müşterî için "hıyâr-ı rü'yet" vardır. Binâenaleyh bizim satışımız malın sıfatı mestûr olarak vâki' oluyor. Bu hâl ise hukuken ve şer'an doğru değildir."

4544. Açayım, eğer değmezse satın alma! Ey baba! Tâ ki senin üzerine bir gadir olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4544. Açayım, eğer değmezse satın alma! Ey baba! Tâ ki senin üzerine bir gadir olmasın!

"Hayf", "gadir (haksızlık), zulüm, yazık, cevir (eziyet), meded (yardım) ve emân (güven)" anlamlarındadır. Yani, "Sandığı açayım da içini gör; eğer istediğim bin lira değmezse satın alma! Ey baba, yani ey hayatta tecrübe görmüş olan kimse! Böyle yapalım da sana haksızlık ve yazık olmasın!"

"Hayf", "gadir, zulüm, yazık, cevir, meded ve emân" ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Sandığı açayım da içini gör; eğer istediğim bin lira değmezse satın alma! Ey baba, ya'nî ey hayatta tecrübe görmüş olan kimse! Böyle yapalım da sana gadir ve yazık olmasın!"

4545. Dedi: "Ey settar! Sırrı açma! Başı kapalı olarak satın alıyorum. Bana muvafakat et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4545. Dedi: "Ey ayıpları örten! Sırrı açma! Başı kapalı olarak satın alıyorum. Bana muvafakat et!"

"Settâr", "çok örtücü" demektir. Yani, nâib Cuhî'ye hitaben dedi: "Ey çok örtücü olan satıcı! Bu sandığın içinde olan sırrı bu pazarda ve halkın önünde açma! Ben bu sandığı böylece kapalı olarak satın almaya razı oluyorum. Sen de benim bu arzuma muvafakat et!"

Bu kıssada "sandık"tan maksat, Hakk Yolcusu'nun bedeni ve "kadı"dan maksat, Hakk Yolcusu'nun bedeninde gizli olan nefsanî kuvvetlerinin (kuvâ-yı nefsâniyye) bütünlüğüdür; ve "nâib"den maksat, Resûl-i Ekrem'in nâibi olan insân-ı kâmildir. "Cuhî"den maksat, Hakk Yolcusu'nu insân-ı kâmil huzuruna takdim eden rehberdir; ve insân-ı kâmil Hakk Yolcusu'nun nefsanî sıfatlarını içeren bedenini huzuruna hiçbir ayıbını yüzüne vurmadan kabul edip, yatkınlığına göre terbiye eder. Bu sebeple insân-ı kâmil, Hakk'ın bütün sıfat ve isimlerinin mazharı (tecelli yeri) olduğu için, kendisinden "Settâr" ism-i şerîfinin eseri dahi bu şekilde ortaya çıkar. Nasıl ki insân-ı kâmilin bu hâline işaretle Hz. Pîr Divan-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar:

“İnsân-ı kâmil senin renginden dininin hâlini görür ve kahır ve kinini görür; fakat örter, seni rezil etmez. Senin kalbinin mektubuna bakar, fakat ağzıyla okumaz. O yarın bu cismanî suret taşıyıcısında ne suret ortaya çıkacağını bilir.

"Settâr", "çok örtücü" demektir. Ya'nî, nâib Cuhî'ye hitâben dedi: "Ey çok örtücü olan satıcı! Bu sandığın içinde olan sırrı bu pazarda ve halkın muvâ-cehesinde açma! Ben bu sandığı böylece kapalı olarak satın almaya râzı olu-yorum. Sen de benim bu arzûma muvâfakat et!"

Bu kıssada "sandık"tan murâd, sâlikin cismi ve "kādı"dan murâd, sâlikin cisminde mündemic ve gizli olan kuvâ-yı nefsâniyyesinin hey'et-i mecmûası-dır; ve "nâib"den murâd, Resûl-i Ekrem'in nâibi olan insân-ı kâmildir. "Cû-hî"den murâd, sâliki insân-ı kâmil huzûruna takdîm eden rehberdir; ve insân-ı kâmil sâlikin sıfât-ı nefsâniyyesini mündemic olan cismini huzûruna hiçbir ayı-bını yüzüne vurmaksızın kabûl edip, isti'dâdına göre terbiye buyurur. Binâena-leyh insân-ı kâmil, Hakk'ın bütün sıfât ve esmâsının mazharı olduğu cihetle, kendisinden "Settâr" ism-i şerîfinin eseri dahi bu sûretle zâhir olur. Nitekim in-sân-ı kâmilin bu hâline işaretle Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

“İnsân-ı kâmil senin renginden dîninin hâlini görür ve kahır ve kînini görür; fakat örter, seni rüsvây etmez. Senin kalbinin nâmesine nazar eder, fakat ağ- zıyla okumaz. O yarın bu sûret-i cismâniyye hâmilinde ne sûret zâhir olacağını bilir.

4546. Ört, tâ ki senin üzerine settarlık etsinler. Emînlik görmedikçe kimse üzerine gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4546. Ört, tâ ki senin üzerine settarlık etsinler. Emînlik görmedikçe kimse üzerine gülme!

Bu şerefli beyitte, Hakk yolcularını irşat etmek (doğru yolu göstermek) amacıyla Hz. Pîr şöyle buyurur: Ey Hakk yolcusu! Sen mümin kardeşlerinden gördüğün ayıpları ört ki, Yüce Allah ve Allah'ın ve Resulü'nün vekilleri olan insân-ı kâmiller de senin ayıplarını örtsünler. Çünkü hadis-i şerifte "Bir kimse bir kardeşini bir kusuru sebebiyle ayıplarsa, o kimse o kusuru yapmadıkça ölmez!" buyurulmuştur. Bu sebeple, nefsinin kötü sıfatlarından temizlenip emin olmadıkça, meydana gelen kusurundan dolayı hiçbir kimseye gülme ve onu hor görme! Hz. Pîr efendimiz bu anlam hakkında Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 6. bölümünde de şöyle buyururlar:

"Eğer din kardeşinde bir ayıp görür isen, o ayıp sendedir, halbuki onu onda görüyorsun. Âlem ayna gibidir, kendi nakşını onda görürsün; çünkü “Mümin müminin aynasıdır" buyurulmuştur: O ayıbı kendinden gider! Çünkü incindiğin şey sendedir. Bir fili su içmek için bir pınara getirdiler. Suyun içinde kendini görünce ürktü. Halbuki o, başkasından ürktüğünü zannetti; kendisinden ürktüğünü bilmedi. Sende zulüm, kin, haset, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün kötü ahlâklar olduğu hâlde, bundan etkilenmiyorsun. Bunları bir başkasında görünce etkilenip, ondan ürkersin. Bu sebeple bil ki, kendinden incinir ve ürkersin. Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve parmağını yalar; ve asla onlardan midesi bulanmaz. Ama başkasında bir çıban veya biraz yara görse, o yemekten iğrenir ve hazmedemez. Kötü ahlâklar da, noksanlara ve çıbanlara benzer. Bir adamın kendinde olunca, ondan rahatsız olmaz. Fakat başkasında onlardan bir parçasını görse, incinir ve nefret eder. Sen ondan ürktüğün gibi, onun da senden ürkmesini ve incinmesini mazur tut! Senin incinmen onun özrüdür. Çünkü senin rahatsızlığın onu görmendendir; ve o da öylece görür. ...ve benzeri."

Bu beyt-i şerîfte sâlikleri irşâden Hz. Pîr buyururlar ki: Ey sâlik! Sen mü'min kardeşlerinden gördüğün ayıbları ört ki, Hak Teâlâ ve Hakk'ın ve Resûl'ünün nâibleri olan insân-ı kâmiller de senin ayıblarını örtsünler. Zîrâ hadis-i şerifte من عيب اخاه بذنب لم يمت حتى يعمله ya'ni "Bir kimse bir kardeşini bir kusûru sebebiyle ayıblarsa, o kimse o kusûru yapmadıkça ölmez!" buyurulmuştur. Binâenaleyh nefsinin kötü sıfatlarından temizlenip emîn olmadıkça vâki' olan kusûrundan dolayı hiçbir kimseye gülme ve onu hakîr görme! Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 6. faslında da şöyle buyururlar:

"Eğer dîn kardeşinde bir ayıb görür isen, o ayıb sendedir, halbuki onda görüyorsun. Âlem ayna gibidir, kendi nakşını onda görürsün; çünkü المؤمن مرآة المؤمن ya'nî “Mü'min mü'minin aynasıdır" buyurulmuştur: O ayıbı kendinden izâle et! Zîrâ incindiğin şey sendedir. Bir fili su içmek için bir pınara getirdiler. Suyun içinde kendini görünce ürktü. Halbuki o, başkasından ürktüğünü zannetti; kendisinden ürktüğünü bilmedi. Sende zulüm, kin, hased, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün ahlâk-ı zemîme olduğu hâlde, bundan münfail değilsin. Bunları bir başkasında görünce münfail olup, ondan ürkersin. Binâenaleyh bil ki, kendinden incinir ve ürkersin. Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve parmağını yalar; ve aslâ onlardan mi'desi bulanmaz. Ammâ başkasında bir çıban veya biraz yara görse, o taamdan iğrenir ve hazm edemez. Ahlâk-ı zemîme de, nakāisa ve çıbanlara benzer. Bir adamın kendinde olunca, ondan rencîde olmaz. Fakat başkasında onlardan bir parçasını görse, incinir ve nefret eyler. Sen ondan ürktüğün gibi, onun da senden ürkmesini ve incinmesini ma'zûr tut! Senin incinmen onun özrüdür. Zîrâ senin rencin onu görmedendir; ve o da öylece görür. ...ilh.

4547. Bu sandık içinde senin gibi çokları kalmışlardır. Kendilerini belâ içine koymuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4547. Bu sandık içinde senin gibi çokları kalmışlardır. Kendilerini belâ içine koymuşlardır.

"Nişânden", "nihâden" yani "koymak" anlamına da gelir (Burhan). Burada bu anlam uygundur. Yani, niçin başkalarına gülersin ve onları hor görürsün ki, çok kimseler de senin gibi bu cisim sandığı içinde tutsak kalmıştır ve ruhları nefsanî sıfatlarının (nefse ait özelliklerinin) tuzağına düşüp kendilerini bu belâ sandığı içine koymuşlardır.

“Nişânden”, “nihâden" ya'nî "koymak" ma'nâsına da gelir (Burhân). Burada bu ma'nâ münasibdir. Ya'nî, niçin başkalarına gülersin ve tahkîr edersin ki, çok kimseler de senin gibi bu cisim sandığı içinde mahbûs kalmıştır ve rûhları sıfât-ı nefsâniyyelerinin tuzağına düşüp kendilerini bu belâ sandığı içine koymuşlardır.

4548. O şey ki sana matlûbdur, o makbul olur. Rencden ve zarardan diğer kimse üzerine onu yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4548. Sana istenen şey, makbul olur. Onu başkasına eziyet ve zarar olarak yap!

Yani, ey insan! Senin tabiatına uygun gelen, istediğin ve makbul gördüğün şey ne ise onu düşün de başkalarına karşı yapacağın eziyet ve zararı ona göre yap! Yani sana birisi eziyet ve zarar veren bir davranışta bulunsa, kalbin ondan nefret eder. Bu sebeple tabiatının nefret ettiği şeyi başkalarına da yapma! Sana yapıldığı zaman hoşuna gidecek olan davranışı yap! Nasıl ki hadis-i şerifte "لا يؤمن احدكم حتى يحب لأخيه ما يحب لنفسه" yani “Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiği şeyi mümin kardeşi için dahi sevmedikçe mümin olamaz" buyurulur. Çünkü kendi nefsine hoş gelmeyen şeyin mümin kardeşi hakkında meydana gelmesini istemek ona karşı düşmanlık ve nifak (iki yüzlülük) işaretidir; ve nifak ile iman bir yerde birleşmez. Bazı nüshalarda "renc" yerine "nef" (fayda) geçmektedir, bu durumda "Faydadan ve zarardan diğer kimse üzerine onu yap!" demek olur.

Ya'nî, ey kimse! Senin tab'ına mülayim gelen istediğin ve makbûl gördüğün şey ne ise onu düşün de başkalarına karşı yapacağın renc ve zararı ona göre yap! Ya'nî sana birisi renc ve zarar veren bir muamelede bulunsa, kalbin ondan nefret eder. Binâenaleyh tab'ının nefret ettiği şeyi başkalarına da yapma! Sana yapıldığı zaman hoşuna gidecek olan muameleyi yap! Nitekim hadis-i şerifte لا يؤمن احدكم حتى يحب لأخيه ما يحب لنفسه ya'nî “Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiği şeyi mü'min kardeşi için dahi sevmedikçe mü'min olamaz" buyurulur. Zîrâ kendi nefsine hoş gelmeyen şeyin mü'min kardeşi hakkında vukū'unu istemek ona karşı adâvet ve nifâk alâmetidir; ve nifâk ile îmân bir yerde müctemi' olmaz. Ba'zı nüshalarda "renc" yerine "nef" vâki'dir, "Nef'den ve zarardan diğer kimse üzerine onu yap!" demek olur.

4549. Zîrâ ki Hak mirsad üzerinde ve kemîndedir. Yeum-i dînden evvel pâdâş verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4549. Çünkü Hak gözetleme yerinde ve pusudadır. Ceza gününden önce karşılığını verir.

"Mirsad", geçit yeri, geniş yol ve etrafı gözetlemeye uygun yer; "kemîn", pusu; "pâdâş", mükâfat, karşılık ve ceza; "dîn", ceza, boyun eğme ve âdet anlamlarındadır. Yani, Hicr Suresi'nde geçen إِن رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَاد (Fecr, 89/14) yani "Muhakkak senin Rabbin elbette gözetleme yerindedir" ayet-i kerimesi gereğince Yüce Allah, kulların fiillerini pusuda, gözetleme yerinde izlemektedir. Mükâfat ve ceza günü olan kıyametten önce, bu dünya hayatında dahi bu iyi ve kötü fiillerin mükâfat ve cezasını verir. Nitekim Secde Suresi'nde وَنُذِيقَنَّهُمْ مِنْ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ (Secde, 32/21) yani "Biz elbette onlara dünya azabı olan en yakın azabı tattırırız ki, büyük azap olan [ahiret] azabından daha aşağıdır" buyurulur.

"Mirsad", güzergâh ve geçit ve geniş yol ve etrafı gözetmeye münasib olan mahal; "kemîn", pusu; “pâdâş”, mükâfât ve ecir ve cezâ; "dîn", cezâ ve inkıyâd ve âdet ma'nâlarınadır. Ya'nî, sûre-i Hicr'de vâki' إِن رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَاد (Fecr, 89/14) ya'nî "Muhakkak senin Rabbin elbette mirsaddadır" âyet-i kerîmesi mûcibince Hak Teâlâ kulların ef'âlini pusuda mirsâd üzerinde gözetmektedir. Mükâfât ve cezâ günü olan kıyâmetten evvel bu hayât-ı dünyeviyyede dahi bu iyi ve kötü fiillerin mükâfât ve mücâzâtını verir. Nitekim sûre-i Secde'de وَنُذِيقَنَّهُمْ مِنْ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ (Secde, 32/21) ya'nî “Biz elbette onlara azâb-ı ednâ olan dünyâ azabını tattırırız ki, büyük azâb olan [âhiret] azabından aşağıdır" buyurulur.

4550. O azîmü'l-arştır ve O'nun arşı muhîttir. O'nun adlinin tahtı bütün can- [4530] lar üzerine basîttir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4550. O, arşı yüce olandır ve O'nun arşı kuşatıcıdır. O'nun adaletinin tahtı bütün canlar üzerine yayılmıştır.

"Arş"tan kasıt, Hakk'ın Zât'ının sıfatı olan "varlık" tahtıdır ki, onun bu varlık sıfatının sonu yoktur. Bu sebeple o, arşı yüce olandır; ve onun hakiki varlığı, izafî varlık âlemini kaplamıştır. O'nun adaletinin tahtı bütün canlar üzerine yayılmış ve kapsamlıdır. "Basît", "mebsût" anlamında "yayılmış" demektir.

"Arş"tan murâd, Zât-ı Hakk'ın sıfatı olan "vücûd" tahtıdır ki, onun bu var- lık sıfatının nihâyeti yoktur. Binâenaleyh o azîmü'l-arştır; ve onun vücûd-ı hakîkîsi vücûd-ı izâfî âlemini kaplamıştır. O'nun adâletinin tahtı bütün canlar üzerine yayılmıştır ve şâmildir. "Basît", "mebsût" ma'nâsında "yayılmış” de- mektir.

4551. O'nun arşının köşesi sana vâsıl olmuştur. Sakın, dînin ve adlin gayrı ile elini kımıldatma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4551. O'nun arşının köşesi sana ulaşmıştır. Sakın, dinin ve adaletin dışındaki bir şeyle elini oynatma!

O'nun gerçek varlığı olan arşının köşesi, senin ruhunun ve bedeninin varlığı olarak sana ulaşmıştır. Bu sebeple senin varlığın ve izafî varlığın O'nun gerçek varlığının dışında değildir. Yüce Allah her an gözetleyici olarak senin fiillerini denetlemektedir. Sakın, dinin ve adaletin dışındaki bir şeyle elini oynatma! Bütün fiillerini ve hareketlerini ilâhî emre boyun eğerek ve adaletle yerine getir!

O'nun vücûd-ı hakîkîsi arşının köşesi, senin ruhunun ve cisminin varlığı olmak üzere, sana vâsıl olmuştur. Binâenaleyh varlığın ve vücûd-ı izâfin O'nun vücûd-ı hakîkîsi hâricinde değildir. Hak Teâlâ her ân mirsâd üzerinde senin efâline nâzırdır. Sakın, dînin ve adlin gayrı ile elini kımıldatma! Bütün ef'âl ve harekâtını emr-i ilâhîye inkıyâd ve adâlet sûretiyle icrâ et!

4552. Sen kendi ahvalin üzerine murâkıb ol! Adlde nûş ve zulümden sonra dahi nîşi gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4552. Sen kendi hâllerin üzerine gözcü ol! Adalette şerbeti ve zulümden sonra dahi iğneyi gör!

"Nûş", şerbet; "nîş", iğne demektir ki, birisi lütfa ve diğeri kahra işarettir. Yani, bu dünya hayatında sen kendi hâllerine dikkat et ve gözcü ol! Fiilinde adalet ettiğin zaman ona karşılık Hakk'ın şerbetini ve lütfunu gör; ve zulüm ettikten sonra dahi Hakk'ın iğnesini ve kahrını gör!

"Nûş", şerbet; "nîş", iğne demektir ki, birisi lutfa ve diğeri kahra işarettir. Ya'nî, bu hayât-ı dünyeviyyede sen kendi hallerine dikkat et ve murâkıb ol! Fiilinde adâlet ettiğin vakit ona mukābil Hakk'ın nûşunu ve lutfunu gör; ve zulüm ettikten sonra dahi Hakk'ın nîşini ve kahrını gör!

4553. Dedi: "Evet, bu şeyi ki yaptım, zulümdür. Fakat yine bil ki, bâdî az- lemdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4553. Dedi: "Evet, bu şeyi ki yaptım, zulümdür. Fakat yine bil ki, başlangıcı daha az zulümdür."

"Bâdî", burada "sebep ve illet ve gerektiren" demektir. Nâibin bu sözlerine karşı Cûhî dedi ki: "Evet, bu yaptığım fiil ve kadıyı sandıkta hapsetmem bir zulümdür; fakat bunu da bil ki, benim bu zulmü icra etmeme sebep olan kadı benden daha zalimdir."

"Bâdî", burada "sebeb ve illet ve mûcib" demektir. Nâibin bu sözlerine karşı Cûhî dedi ki: "Evet, bu yaptığım fiil ve kādıyı sandıkta habsetmem bir zulümdür; fakat bunu da bil ki, benim bu zulmü icrâ etmeme sebeb olan kādı benden daha zâlimdir."

4554. Naib dedi: "Biz bir bir bâdîyiz. Yüzkarası ile beraber şâdîlik içindeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4554. Naib dedi: "Biz tek tek başlangıcıyız. Yüzkarası ile beraber sevinç içindeyiz."

Naib Cûhî'ye cevap olarak dedi: "Biz hep tek tek zulmün başlangıcıyız. Örneğin, karını teşvik etmen yerinde miydi? O bir zulüm değil miydi? Ve senin bu zulmün, kadının karına saldırma zulmüne sebep olmadı mı?! Buna göre sen başlangıç ve sebep olan oldun. Kadının bu saldırı zulmü de, senin onu sandıkta hapsetmen zulmüne sebep oldu. Buna göre bu zulümde dahi kadı sebep olan ve başlangıç oldu; ve bu sebebiyet böylece zincirleme devam etti. Şu hâlde hep başlangıç oldunuz. İşte bunun gibi, bu dünya hayatında birbirimize karşı olan muamelelerde böyle hep tek tek zulmün başlangıcıyız. Nitekim 1. cildin 216 numaralı beytinde این جهان کوه است و فعل ما ندا سوی ما آرد نداها را صدا [yani "Bu cihan dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi bizim tarafımıza gelir"] buyurulmuştu. Bununla birlikte biz muamelelerimizde böyle birbirimize karşı hep zulmün başlangıcı ve sebebi iken bu yüzkarası ile beraber sevinç ve neşe içindeyiz; ve hiçbir kötülük yapmamış gibi kendimizi temize çıkarırız."

Naib Cûhî'ye cevâben dedi: "Biz hep birer birer zulmün bâdîsiyiz. Meselâ senin karını teşvik etmen yerinde mi idi? O bir zulüm değil mi idi? Ve senin bu zulmün kādının karına taarruzu zulmüne sebeb olmadı mı?! Binâenaleyh sen bâdî ve müsebbib oldun. Kādının bu taarruz zulmü de, senin onu sandıkta habsetmen zulmüne sebeb oldu. Binâenaleyh bu zulümde dahi kādı müsebbib ve bâdî oldu; ve bu sebebiyyet böylece teselsül etti. Şu hâlde hep bâdî oldunuz. İşte bunun gibi, bu hayât-ı dünyeviyyede birbirimize karşı olan muâmelâtta böyle hep birer birer zulmün bâdîsiyiz. Nitekim 1. cildin 216 numaralı beytinde این جهان کوه است و فعل ما ندا سوی ما آرد نداها را صدا [ya'nî "Bu cihan dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi bizim tarafımıza gelir"] buyurulmuş idi. Maahâzâ biz muâmelâtımızda böyle birbirimize karşı hep zulmün bâdîsi ve müsebbibi iken bu yüzkarası ile beraber şâdîlik ve meserret içindeyiz; ve hiçbir fenâlık yapmamış gibi kendimizi temize çıkarırız."

4555. Bir zenci gibi ki, şâdân ve hoş olur, o görmez, onun gayrı onun yüzünü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4555. Bir zenci gibi ki, sevinçli ve hoş olur, o görmez, onun yüzünü başkası görür.

Yani, kapkara bir renkte olan zenci gibi ki, o kara renk ile sevinç ve zevk içinde yaşar. O kendi yüzünün karalığını görmez, onun yüzünü başkaları görür.

Ya'nî, kapkara bir renkte olan zenci gibi ki, o kara renk ile sürür ve zevk içinde yaşar. O kendi yüzünün karalığını görmez, onun yüzünü başkaları görür.

4556. "Men yezîd?"de mâcerâ çok oldu. Yüz altın verdi ve onu ondan satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4556. "Kim artırır?"da çok olay oldu. Yüz altın verdi ve onu ondan satın aldı.

"Men yezîd", yani "kim artırır?" anlamında Arapça bir terkip olup "müzayede" demektir. Yani, kısaca sandığın müzayedesinde çok olay ve dedikodu oldu. Sonunda naip yüz altın verdi ve sandığı Cûhî'den satın aldı.

"Men yezîd", ya'nî "kim artırır?" ma'nâsında terkîb-i Arabî'dir, “müzâyede" demektir. Ya'nî, velhâsıl sandığın müzayedesinde mâcerâ ve dedikodu çok oldu. Nihayet näib yüz altın verdi ve sandığı Cûhî'den satın aldı.

4557. Ey kötüyü beğenici! Her dem sandığa mensubsun. Hatifler ve gayblar seni satın alırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4557. Ey kötüyü beğenici! Her an sandığa bağlısın. Hatifler ve gayblar seni satın alırlar.

"Hâtifler ve gayblar"dan maksat, Hakk'ın ve peygamberin vekilleri olan insân-ı kâmillerdir. Yani, ey nefsin kötü sıfatlarını beğenen ve makbul görüp onları terk etmek istemeyen kimse! Senin ruhun her an bu cisim sandığına bağlıdır. Hakk'ın vekili olan insân-ı kâmiller, senin cisim sandığını Cûhî gibi hilekâr olan şeytanın elinden satın alıp ruhunu özgürleştirirler.

Bu, Mustafa (a.s.v.)'ın "Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir" buyurduğu hadisin tefsiri hakkındadır. Nihayet münafıklar: "Bizim ona itaat ve kulluk göstermemiz yeterli olmadı mı ki, bize hılm-âlûdun kulluğunu da emrediyor?" diye ayıplamaları

"Mevlâ", "efendi, yâr, dost, büyük, kendisine tabi olunan, komşu, nedîm, amca oğlu, azat edici ve azat olunmuş" anlamlarındadır. "Hılm", Farsçada "sümük ve hışım ve gazap" anlamlarına gelir (Burhan). "Hılm-âlûd", sümüklü veya gazaplı ve hışımlı, demek olur. İmdadullah (k.s.) şerhinde buyururlar ki: "Emîr Cemaleddin-i Muhaddis (k.s.) Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhârî'den nakleder ki: Resûl-i Ekrem hazretleri veda haccını eda buyurup Medine'ye yöneldiler. Yol esnasında Cuhfe nahiyelerinden "Gadîrhum" menziline geldiler. Öğle namazını kıldılar. Ondan sonra yüzlerini ashabına çevirip buyurdular ki: "Ben müminlere kendi nefislerinden evla değil miyim?" Ashab-ı kiram "Evet!" dediler.

Ve diğer bir rivayet de budur ki: "Beni beka âlemine çağırıyorlar ve ben de icabet ediyorum. Biliniz ki, ben sizin aranızda iki büyük iş bıraktım: Biri diğerinden daha büyüktür. Kur'an ve Ehl-i beytimdir. Geliniz ve dikkat ediniz ki, benden sonra o iki işe nasıl uyacaksınız ve onların hukukuna riayeti ne şekilde eda edeceksiniz ve o iki iş Kevser havzının kenarında bana erişinceye kadar birbirinden ayrı olmayacaktır." Ve o vakit buyurdular ki: "Muhakkak Yüce Allah benim Mevlâm'dır ve ben bütün müminlerin mevlâsıyım." Ondan sonra Hz. Ali'nin elini tuttu, buyurdu ki: "Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir. Ey benim Allah'ım! Onunla sevişenleri sev ve düşmanlık edenlere düşman ol! Ve ona yardım edenlere yardım et ve onu perişan ve terk edenleri perişan ve terk et! Ve her nerede olursa onu Hakk'a ulaştır!" Rivayet olunur ki, Resûl-i Ekrem hazretleri bu şerefli hadisi buyurduktan sonra Hz. Ömer, Hz. Ali'ye: "Ey Ali! Sana mübarek olsun! Öyle sabahladın ki, benim efendimsin ve her mümin ve müminenin efendisisin!" dedi. Ankaravî hazretleri dahi bu şerefli hadisi Ahmed'in İbn Mâce'den ve Tirmizî ve Nesâî'nin Zeyd b. Erkam'dan rivayet ettiklerini beyan eder. Bu şerefli şerh yukarıda geçen خلق را از بند صندوق فسون . کی خرد جز انبیا و مرسلون [yani "Halkı füsûn sandığının bağından enbiya ve mürsellerden başka kim kurtarır?"] beytine bağlıdır. Zira Resûl-i Ekrem hazretleri halkı beden sandığından kurtardığı gibi, o hazretin varisi olan velayet şahı İmam-ı Ali efendimiz dahi bu şerefli hadise nazaran beden sandıkları üzerinde tasarruf ederler.

"Hâtifler ve gayblar"dan murâd, Hakk'ın ve peygamberin nâibleri olan insân-ı kâmillerdir. Ya'nî, ey nefsin kötü sıfatlarını beğenen ve makbûl görüp

onları terk etmek istemeyen kimse! Senin rûhun her bir dem bu cisim sandığına mensûbdur. Nâib-i Hak olan insân-ı kâmiller senin cisim sandığını Cûhî gibi hîlekâr olan şeytanın elinden satın alıp rûhunu âzâd ederler.

Bu hadîsin tefsîri hakkındadır ki, Mustafa (a.s.v.) "Ben kimin efendisi isem, Alî de onun efendisidir" buyurdu. Nihâyet münafıklar: "Bizim ona mutî'lik ve çâkerlik göstermemiz kâfî olmadı mı ki, bize hılm-âlûdun çâkerliğini de emr ediyor?" diye ta'n etmeleri

"Mevlâ", "efendi, yâr, dost, büyük, kendisine tâbi' olunan, komşu, nedîm, amca oğlu, âzâd edici ve âzâd olunmuş" ma'nâlarınadır. "Hılm", Fârisî'de "sümük ve hışım ve gazab" ma'nâlarına gelir (Burhân). "Hılm-âlûd", sümüklü veya gazablı ve hışımlı, demek olur. İmdadullâh (k.s.) şerhinde buyururlar ki: "Emîr Cemâleddîn-i Muhaddis (k.s.) Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhârî'den nakl eder ki: Resûl-i Ekrem hazretleri hacc-ı vedâ'ı edâ buyurup Medîne'ye teveccüh ettiler. Esnâ-yı râhta Cuhfe nâhiyelerinden "Gadîrhum" menziline geldiler. Öğle namazını kıldılar. Ondan sonra yüzlerini ashâba çevirip buyurdular ki: "Ben mü'minlere kendi nefislerinden evlâ değil miyim?" Ashâb-ı kirâm "Evet!" dediler.

Ve diğer bir rivâyet de budur ki: "Beni âlem-i bekāya çağırıyorlar ve ben de icâbet ediyorum. Biliniz ki, ben sizin aranızda iki emr-i azîm bıraktım: Biri diğerinden daha büyüktür. Kur'ân ve Ehl-i beytimdir. Geliniz ve ihtiyât ediniz ki, benden sonra o iki emre nasıl sülûk edeceksiniz ve onların hukūkuna riâyeti ne keyfiyet ile edâ edeceksiniz ve o iki emr havz-ı kevser kenârında bana erişinceye kadar birbirinden ayrı olmayacaktır." Ve o vakit buyurdular ki: "Muhakkak Hak Teâlâ benim Mevlâmdır ve ben bütün mü'minlerin mevlâsıyım." Ondan sonra Hz. Alî'nin elini tuttu, buyurdu ki:"Ben kimin efendi- si isem, Alî de onun efendisidir. Ey benim Allah'ım! Onunla sevişenleri sev ve düşmanlık edenlere düşman ol! Ve ona yardım edenlere yardım et ve onu perîşân ve terk edenleri perîşân ve terk et! Ve her nerede olursa onu Hakk'a ulaştır!" Rivâyet olunur ki, Resûl-i Ekrem hazretleri bu hadîs-i şerîfi buyurduktan sonra Hz. Ömer, Hz. Alî'ye: "Ey Alî! Sana mübarek olsun! Öyle sabahladın ki, benim efendimsin ve her mü'min ve mü'minenin efendisisin!" dedi. Ankaravî hazretleri dahi bu hadis-i şerîfi Ahmed'in İbn Mâce'den ve Tirmizî ve Nesâî'nin Zeyd b. Erkam'dan rivâyet ettiklerini beyân eder. Bu sürh-i şerîf yukarıda geçen خلق را از بند صندوق فسون . کی خرد جز انبیا و مرسلون [ya'nî "Halkı füsûn sandığının bağından enbiyâ ve mürsellerin gayrı kim kurtarır?"] beytine merbûttur. Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretleri halkı beden sandığından kurtardığı gibi, o hazretin vârisi olan Şâh-ı velâyet İmâm-ı Alî efendimiz dahi bu hadîs-i şerîfe nazaran beden sandıkları üzerinde mutasarrıf olurlar.

4558. Bu sebebden ictihadlı olan Peygamber, kendinin ve o Alî'nin adını "efendi" koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4558. Bu sebeple içtihat sahibi olan Peygamber, kendisinin ve o Ali'nin adını "efendi" koydu.

Yani, müminlerin ruhlarını cisim sandıklarından azat edip hürriyet bağışlayan peygamberler ve onların varisleri olan evliya olmaları sebebiyle Resûl-i Ekrem hazretleri kendilerinin adını ve nebevî ilimlerin varisi olan Hz. Ali'nin adını "efendi" koydu. Çünkü "mevlâ ve efendi", "bir kimseyi kölelikten azat eden kimse"ye denir.

Ya'nî, mü'minlerin rûhlarını cisim sandıklarından âzâd edip hürriyet bahş eden enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ olması sebebinden dolayı Resûl-i Ekrem hazretleri kendilerinin adını ve vâris-i ulûm-i nebevîleri olan Hz. Alî'nin adını "efendi" koydu. Zîrâ “mevlâ ve efendi", "bir kimseyi kölelikten âzâd eden kimse"ye derler.

4559. Buyurdu ki: "Ben her kimin efendisi ve dostuyum, benim amcamın oğlu Alî de onun efendisidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4559. Buyurdu ki: "Ben kimin efendisi ve dostuysam, amcamın oğlu Ali de onun efendisidir."

4560. Mevlâ kimdir? O kimsedir ki, seni âzâd eder. Kölelik bağını senin ayağından koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4560. Mevlâ kimdir? O, seni özgürleştiren kimsedir. Kölelik bağını senin ayağından koparır.

Mevlâ ve efendi kimdir? Sana hürriyet veren ve kölelik bağını senin ayağından koparan kimsedir. Peygamberler ve onların vârisleri olan insân-ı kâmiller ise senin ruhunu maddî ve nefsânî âlemin köleliğinden ve esaretinden kurtarırlar. Bu sebeple onlar hakkında "efendi" derler.

Mevlâ ve efendi kimdir? Sana hürriyet veren ve kölelik bağını senin ayağından koparan kimsedir. Peygamberler ve onların vârisleri olan insân-ı kâmiller ise senin ruhunu cismâniyet ve nefsâniyet âleminin köleliğinden ve esîrliğinden kurtarırlar. Bu sebeble onlar hakkında "efendi" derler.

4561. Mâdemki azadlığa nübüvvet hâdîdir, mü'minlere peygamberlerden âzâdlık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4561. Mademki peygamberlik özgürlüğe yol göstericidir, müminlere peygamberlerden özgürlük vardır.

Mademki özgür olmanın ve ruhsal hürriyet kazanmanın doğru yolunu gösterici olan peygamberlik mertebesidir ve bu görünen âlemde peygamberlere inanmak ve onların gösterdiği yolda yürümek ile özgürlük ve hürriyet vardır ve onları inkâr edenler ve gösterdikleri yollara karşı çıkanlar nefis ve heveslerinin esiri olup, başlarına maddî ve manevî belalar gelmektedir.

Mâdemki âzâd olmanın ve hürriyyet-i rûhiyye kazanmanın doğru yolunu gösterici olan peygamberlik mertebesidir ve bu âlem-i sûrette peygamberlere inanmak ve onların gösterdiği yolda yürümek ile âzâdlık ve hürriyet vardır ve onları inkâr ve gösterdikleri yollara muhalefet edenler nefis ve hevâlarının esîri olup, başlarına sûrî ve ma'nevî belâlar gelmektedir.

4562. Ey mü'minler taifesi! Sevininiz! Servi ve sûsen gibi azadlık ediniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4562. Ey müminler topluluğu! Sevinin! Servi ve susen gibi özgür olun!

"Sevsen" ve "susen", susam çiçeği demektir. Yaprakları yaz kış servi gibi yeşil durur. Yani, ey peygamberlere ve onun vârisleri olan evliyaya inanıp tâbi olan topluluk! Sevinin! Servi ağacı ve susen çiçeğinin yaprakları nasıl ki sonbaharın ve kışın saldırılarından etkilenmeyip hür ve yeşil bir hâlde kalmış iseler, sizler de bu iman ve tâbi olma sebebiyle, nefis ve şeytanın saldırısından ve taarruzundan özgür olun ve ruhunuz hür olsun!

"Sevsen" ve "sûsen", susam çiçeği demektir. Yaprakları yaz kış servi gibi yeşil durur. Ya'nî, ey peygamberlere ve onun vârisleri olan evliyâya inanıp tâbi' olan tâife! Sevininiz! Servi ağacı ve sûsen çiçeğinin yaprakları nasıl ki sonbaharın ve kışın hücûmlarından müteessir olmayıp hür ve yeşil bir hâlde kalmış iseler, sizler de bu îmân ve tebaiyyet hasebiyle, nefis ve şeytanın hücûmundan ve taarruzundan âzâdelik ediniz ve rûhunuz hür olsun!

4563. Fakat latîf boyalı gülistan gibi dilsiz olarak her dem suyun şükrünü söyleyiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4563. Fakat latif boyalı gülistan gibi dilsiz olarak her zaman suyun şükrünü söyleyiniz!

"Hızâb", "renk ve boyamak" anlamlarındadır. Yani, gülistan ilkbaharın yağmurlarını içerek renkli renkli çiçekler çıkarır. Bu hâl o gülistanın "İçtiğim sular boşuna gitmedi; işte eserini gösteriyorum" diye hâl diliyle ve dilsiz olarak şükretmesidir. Fakat ey müminler! Sizler de her zaman su hükmünde olan peygamberlerin ve evliyanın feyizlerinden (ilahi lütuflarından) o renkli renkli çiçekler çıkaran gülistan gibi, açık dili kullanmaksızın söyleyiniz ve o feyizlerin şükrünü hâl diliyle ve zevk alarak ruhsal özgürlük ve bağımsızlık içinde gösteriniz!

“Hızâb”, “renk ve boyamak" ma'nâlarınadır. Ya'nî, gülistân ilkbaharın yağmurlarını içerek renkli renkli çiçekler çıkarır. Bu hâl o gülistânın “İçtiğim sular boşuna gitmedi; işte eserini gösteriyorum" diye hâlen ve dilsiz olarak şükür etmesidir. Fakat ey mü'minler! Sizler de her dem su mesâbesinde olan füyûzât-ı enbiyâ ve evliyâdan o renkli renkli çiçekler çıkaran gülistân gibi, lisân-ı zâhiri kullanmaksızın söyleyiniz ve o füyûzâtın şükrünü hâlen ve zevkan hürriyyet-i rûhiyye ve âzâdelik içinde ızhâr ediniz!

4564. Servi ve yeşillik dilsiz olarak suyun şükrünü ve ilkbaharın adlini söylerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4564. Servi ve yeşillik dilsiz olarak suyun şükrünü ve ilkbaharın adaletini söylerler.

Evet, servi ağacı ve yeşillik, görünen dilleri olmadığı hâlde, içtikleri yağmurun suyunu ve ilkbaharın adaletini ve ihsanını hâl dilleriyle söylerler.

Evet, servi ağacı ve yeşillik zâhirî dilleri olmadığı hâlde, içtikleri yağmurun suyunu ve ilkbaharın adlini ve ihsânını hâl dilleriyle söylerler.

4565. Hulleler giymiş ve etek çekici sarhoş ve oynayıcı ve latîf ve anber saçıcıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4565. Hulleler giymiş ve etek çekici sarhoş ve oynayıcı ve latîf ve anber saçıcıdırlar.

Bağ ve bostanın ağaçları ve fidanları yeşil yaprak hullelerini (ince ve şeffaf elbiseler) ve elbiselerini giyinmiş ve birer nazik rakkase gibi eteklerini toplamış, latîf latîf esen rüzgârlardan raks edici ve hoş haller ile etrafa güzel kokular saçıcıdır.

Bağ ve bostanın ağaçları ve fidanları yeşil yaprak hullelerini ve libâslarını giyinmiş ve birer nâzenîn rakkāse gibi eteklerini toplamış, latîf latîf esen rüzgârlardan raks edici ve hoş hey'etler ile etrâfa güzel kokular saçıcıdır.

4566. Cüz' cüz' bahar şâhından gebe kalmış cisimleri yemiş incisi doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4566. Parça parça bahar padişahından gebe kalmış cisimleri yemiş incisiyle doludur.

"Abisten", gebe; "dürc", tabla ve kutu; "simâr", meyve ve yemiş anlamına gelen "semer" kelimesinin çoğuludur, "meyveler ve yemişler" demektir. "Cüz' cüz'", izafetsiz olarak okunduğu takdirde "parça parça" demek olur ki, bundan kastedilen, gülistanı oluşturan ağaç ve fidanların her biridir. İzafetle okunursa "cüz'ün cüz'ü, parçanın parçası" anlamına gelir. Önceki anlam daha uygun görünür. Yani, gülistan parça parça bahar padişahından gebe kalmış ve gülistanı oluşturan bu parçaların her birinin cismi bir tabla ve kutu gibi yemiş incileriyle dolmuştur. Bu beyitlerde insân-ı kâmile ait olan Hakk Yolcularından ortaya çıkan vecd ve cezbeye işaret edilir.

“Abisten”, gebe; “dürc”, tabla ve kutu; “simâr”, meyve ve yemiş ma'nâsına olan “semer”in cem'idir, “meyveler ve yemişler” demektir. “Cüz' cüz", izâfetsiz kat' ile okunduğu takdirde "parça parça" demek olur ki, bundan murâd, gülistânı teşkil eden ağaç ve fidanların her birisidir. İzâfetle okunursa "cüz'ün cüz'ü, parçanın parçası" ma'nâsına gelir. Evvelki ma'nâ daha münâsib görünür. Ya'nî, gülistân cüz' cüz' ve parça parça bahar şâhından gebe kalmış ve gülistânı teşkil eden bu cüz'lerden her birisinin cismi bir tabla ve kutu gibi yemiş incileriyle dolu olmuştur. Bu beyitlerde insân-ı kâmile mensûb olan sâliklerden zuhûr eden vecd ve cezebâta işâret buyurulur.

4567. Meryemler Mesîh için kocasız gebe kaldı. Lâfsız ve fasîh sözsüz susmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4567. Meryemler Mesih için kocasız gebe kaldı. Sözsüz ve açık söz söylemeksizin susmuşlardır.

Bahar mevsiminde ağaçlar ve fidanlar, sanki Mesih İsa (a.s.) için kocasız gebe kalmış Meryemler gibidir. Hz. Meryem, Meryem Suresi'nde geçen فَقُولِى إِنِّى نَذَرْتُ لِلرَّحْمَانِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا (Meryem, 19/26) yani "Ey Meryem! Ben Rahman'a oruç adadım, bugün asla bir insana söz söylemem, de!" ilahi emrine uyarak, hamileliği hakkında soranlara karşı susmuş olduğu gibi, bu bahar feyzinden gebe kalan ağaçlar da sözsüz ve açık söz söylemeksizin susmuşlardır. Bu beyitte, Hakk yolcularının vecd (ilahi aşkla kendinden geçme) ve cezbeler (ilahi çekimler) içinde kendi hallerinden bahisle söz söylemediklerine işaret buyrulur.

Bahar mevsiminde ağaçlar ve fidanlar, gûyâ Mesîh Îsâ (a.s.) için kocasız gebe kalmış Meryemler gibidir. Hz. Meryem sûre-i Meryem'de vâki فَقُولِى إِنِّى نَذَرْتُ لِلرَّحْمَانِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا (Meryem, 19/26) ya'nî "Ey Meryem! Ben Rahmân'a oruç nezr ettim, bugün aslâ bir insana söz söylemem, de!" emr-i ilâhîsine tebaan, hamli hakkında soranlara karşı susmuş olduğu gibi, bu feyz-i bahardan gebe kalan ağaçlar da lâfsız ve fasîh sözsüz olarak susmuşlardır. Bu beyitte sâliklerin vecd ve cezebât içinde kendi hâllerinden bahisle söz söylemediklerine işaret buyurulur.

4568. Bizim ayımız kelâmsız olarak lutfen doğmuştur. Her dil kelâmı bizim ferimizden bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4568. Bizim ayımız sözsüz olarak lütufla doğmuştur. Her dil sözü bizim ışığımızdan bulmuştur.

Bu şerefli beyit insân-ı kâmil dilindendir. "Fer", burada "ışık ve nur" anlamındadır. "Ay"dan kasıt, insân-ı kâmilin ruhudur. Yani, bizim ay gibi parlak olan temiz ruhumuz, sözsüz ve nutuksuz olarak doğmuş ve parlamıştır. Bize mensup olan her Hakk Yolcusu'nun dili, ilahi bilgilere ve hakikatlere ilişkin olan sözleri bizim ruhumuzun ışığından ve nurundan bulmuştur.

Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmil lisânındandır. "Fer", burada "pertev ve nûr" ma'nâsınadır. "Ay"dan murâd, insân-ı kâmilin rûhudur. Ya'nî, bizim ay gibi parlak olan rûh-ı pâkimiz, kelâmsız ve nutuksuz olarak doğmuş ve parlamıştır. Bize mensûb olan her sâlikin dili, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye müteallık olan sözleri bizim rûhumuzun pertevinden ve nûrundan bulmuştur.

4569. İsa'nın nutku Meryem'in ferinden olur. Adem'in nutku o demin pertevinden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4569. İsa'nın konuşması Meryem'in nurundan olur. Adem'in konuşması o nefesin ışığından olur.

Nitekim İsa beşikte bir çocuk iken, Meryem Suresi'nde beyan buyurulduğu üzere, إِنِّى عَبْدُ اللهِ آتَانِى الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا (Meryem, 19/30) yani “Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı” diye söz söylemesi, bir insân-ı kâmil olan Hz. Meryem'in nurundan ve ışığından oldu. Zira كمل من الرجال كثير ولم يكمل من النساء الا مريم بنت عمران و خديجة بنت خويلد و فاطمة بنت محمد و آسية امرأة فرعون yani “Erkeklerden birçokları kâmil oldu ve kadınlardan ancak İmran'ın kızı Meryem ve Huveylid'in kızı Hadice ve Muhammed'in kızı Fatıma ve Firavun'un eşi Asiye kemâle erdi” hadis-i şerifinde Hz. Meryem'in insân-ı kâmil olduğu beyan buyurulmuştur. Adem'in konuşması dahi ونفخت فيه من روحى (Hicr, 15/29) [yani “Ona ruhumdan üfledim”] ayet-i kerimesinde beyan buyurulan o nefesin ve ilahi üflemenin nurundan ve ışığından olmuştur. Bu beytin yukarıdaki beyte bağlantısı, işari anlamı ile mümkün görünür. O da şudur ki: "İsa"dan maksat, sâlikin ruhudur; ve "Meryem"den maksat, sâlikin mücahede ve riyazât (nefsi terbiye ve perhizler) altında bulunan cismi ve nefsidir. Zira cisim ve nefis bu mücahede ve riyazât sayesinde nur ve parlaklık kazanır ve İsa mesabesinde olan insani ruha hamile olur; ve bu sayede o, konuşmayı ve kelamı yukarıdaki beyitte beyan buyurulduğu üzere, insân-ı kâmilin nurundan ve ışığından bulur; ve "Adem" yani insân-ı kâmil ise konuşmayı ve kelamı doğrudan doğruya ilahi üflemeden alır ki, buna da "ilhâm ve vahiy" derler.

Nitekim Îsâ beşikte bir çocuk iken sûre-i Meryem'de beyân buyurulduğu üzere إِنِّى عَبْدُ اللهِ آتَانِى الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا (Meryem, 19/30) ya'nî “Ben Allah'ın kuluyum, bana kitab verdi ve beni peygamber yaptı" diye söz söylemesi, bir insân-ı kâmil olan Hz. Meryem'in pertevinden ve nûrundan oldu. Zîrâ كمل من الرجال كثير ولم يكمل من النساء الا مريم بنت عمران و خديجة بنت خويلد و فاطمة بنت محمد و آسية امرأة فرعون ya'ni "Erkeklerden birçokları kâmil oldu ve kadınlardan ancak İmrân'ın kızı Meryem ve Huveylid'in kızı Hadîce ve Muhammed'in kızı Fâtıma ve Fir'avn'ın zevcesi Asiye kemâle erdi" hadîs-i şerîfinde Hz. Meryem'in insân-ı kâmil olduğu beyân buyurulmuştur. Adem'in nutku dahi ونفخت فيه من روحى (Hicr, 15/29) [ya'nî “Ona rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan o dem ve nefh-1 ilâhînin pertevinden ve nûrundan olmuştur. Bu beytin yukarıki beyte rabtı ma'nâ-yı işârîsi ile mümkün görünür. O da budur ki: "Îsâ"dan murâd, sâlikin rûhudur; ve "Meryem"den murâd, sâlikin mücâhede ve riyâzât altında bulunan cismi ve nefsidir. Zîrâ cisim ve nefis bu mücâhede ve riyâzat sâyesinde fer ve revnak kesb eder ve Îsâ mesâbesinde olan rûh-ı insânîye hâmil olur; ve bu sayede o, nutku ve kelâmı yukarıki beyitte beyân buyurulduğu üzere, insân-ı kâmilin ferinden ve nûrundan bulur; ve "Adem" ya'nî insân-ı kâmil ise nutku ve kelâmı doğrudan doğruya nefh-ı ilâhîden alır ki, buna da "ilhâm ve vahiy" derler.

4570. Hatta ey sikāt! Şükürden ziyade olur. Binâenaleyh nebât içinde diğer [4550] nebât vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4570. Hatta ey güvenilir kişiler! Şükürden daha fazla olur. Bu sebeple bitki içinde başka bir bitki vardır.

"Sikāt", "güvenilir" anlamına gelen "sika" kelimesinin çoğuludur. Yani, ey imanda ve insân-ı kâmile teslimiyette güvenilir olan Hakk yolcuları! insân-ı kâmilin huzurundan ve terbiyesinden bulduğunuz ilim ve irfan ve aşk ve cezbe (ilahi çekim) ve vecd (ilahi aşk coşkusu) nimetlerine şükrediniz ki, bu feyizler şükürden daha fazla olsun! Bu şükürden sonra marifet (ilahi bilgi) bitkisi içinde başka bir marifet bitkisi meydana gelir. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 47. bölümünde: "Şükür, nimetleri avlayıp bağlamaktır. Şükür bir tiryaktır (panzehir) ki, kahrı (ilahi gazabı) lütfa dönüştürür. Şükür, nimet memesini emmektir. Meme ne kadar süt ile dolu olursa olsun, memenin başına kadar gelmez; onu emmek lazımdır" buyururlar. Mesnevî: [Yani], "Nimetin şükrü senin nimetini artırır. Nimetin nankörlüğü de o nimeti senin elinden dışarıya çıkarır."

"Sikāt", "mu'temed" ma'nâsına olan "sika"nın cem'idir. Ya'nî, ey îmânda ve insân-ı kâmile teslîmiyette mu'temed olan sâlikler! İnsân-ı kâmilin huzû- rundan ve terbiyesinden bulduğunuz ilim ve irfân ve aşk ve cezebât ve vecd ni'metlerine şükür ediniz ki, bu feyizler şükürden ziyâde olsun! Bu şükürden sonra nebât-ı ma'rifet içinde diğer nebât-ı ma'rifet hâsıl olur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 47. faslında: "Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. Şükür bir tiryaktır ki, kahrı lutfa tebdîl eder. Şükür, ni'met memesini emmektir. Meme ne kadar süt ile dolu olursa olsun, memenin başına kadar gelmez; onu emmek lâzımdır" buyururlar. Mesnevî: [Ya'nî], "Ni'metin şükrü senin ni'metini ziyâde eder. Ni'metin küfrânı dahi o ni'meti senin elinden dışarıya çıkarır."

4571. Onun aksi buradadır ki: Kanâat eden kimse zelîl oldu. Bu tavır içindedir ki, tama' eden kimse azîz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4571. Onun tersi buradadır ki: Kanaat eden kimse zelil oldu. Bu tavır içindedir ki, tamah eden kimse aziz oldu.

Yani, dünya işleri hakkında varid olan ذل من طمع و عز من قنع yani "Tamah eden zelil ve hakir oldu ve kanaat eden aziz ve şerefli oldu" sözü, Hak yolunda aksine ve tersinedir. Bu yolda bu sözün tersi olan ذل من قنع و عز من طمع yani "Kanaat eden zelil oldu ve tamah eden aziz oldu" sözü doğrudur. Buna göre bir Hakk Yolcusu, elde ettiği ilahi bilgilere şükredip daha fazlasına tamah ederse aziz ve şerefli olur; ve eğer "Bu kadar bilgi ve hal iyidir" diye kanaat edip şükrü terk ederse, o derece zelil olur ve düşüş yaşar. Bilinmeli ki, şükür hem sözlü hem de fiilî olur. Sözlü şükür, ilahi nimeti kardeşleri arasında dille açıklamaktır. Fiilî şükür malda ihsan ve bağış, ilimde ise öğretmektir. وأما بنعمة ربك فحدث (Duhâ, 93/11) yani "Rabbinin nimetini haber ver!" ayet-i kerimesinde bu iki çeşit şükre işaret buyrulur. Ve ان الله يحب ان يرى اثر نعمته على عبده في مأكله و مشربه yani "Allah Teâlâ kulunun üzerinde olan nimetin eserini yediği ve içtiği yerde görmeyi sever" hadis-i şerifinde de aynı şekilde bu iki çeşit şükre işaret vardır.

Ya'nî, dünyâ işleri hakkında vârid olan ذل من طمع و عز من قنع ya'nî "Tama' eden zelîl ve hakîr oldu ve kanâat eden azîz ve şerîf oldu" kelâmı, Hak yolunda aksine ve tersinedir. Bu yolda bu kelâmın aksi olan ذل من قنع و عز من طمع ya'nî "Kanâat eden zelîl oldu ve tama' eden azîz oldu" sözü doğrudur. Binâenaleyh bir sâlik, hâsıl olan maârif-i ilâhîyyeye şükür edip ziyâdesine tama' ederse azîz ve şerîf olur; ve eğer "Bu kadar bilgi ve hâl iyidir" diye kanâat edip şükrü terk ederse, o derece zelîl olur ve sukūt eder. Ma'lûm olsun ki, şükür hem kavlî ve hem de fiilî olur. Şükr-i kavlî, ni'met-i ilâhiyyeyi ihvânı arasında lisânen ızhâr etmektir. Şükr-i fiilî malda ihsân ve atâ ve ilimde ta'lîmdir. وأما بنعمة ربك فحدث (Duhâ, 93/11) ya'nî "Rabbinin ni'metini haber ver!" âyet-i kerîmesinde bu iki nevi' şükre işâret buyurulur. Ve ان الله يحب ان يرى اثر نعمته على عبده في مأكله و مشربه ya'nî "Allâh Teâlâ kulu üzerinde olan ni'metin eserini yediği ve içtiği mahalde görmeye muhabbet eder" hadîs-i şerîfinde dahi kezâlik bu iki nevi' şükre işâret vardır.

4572. Kendi nefsinin çuvalı içinde bu kadar gitme! Kendi müşterilerinden gafil olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4572. Kendi nefsinin çuvalı içinde bu kadar gitme! Kendi müşterilerinden gafil olma!

Ey kimse! Zekâna ve ilmine mağrur olup bu derece nefsinin çuvalı içinde yaşama! Kendi müşterilerin olan insân-ı kâmillerden gafil olma! Tâ ki kadı gibi cisim sandığında mahpus olan ruhunu satın alıp seni azat etsinler ve hür yapsınlar!

Ey kimse! Zekâ ve ilmine mağrûr olup bu derece nefsinin çuvalı içinde yaşama! Kendi müşterilerin olan insân-ı kâmillerden gâfil olma! Tâ ki kādı gibi cisim sandığında mahbûs olan rûhunu satın alıp seni âzâd etsinler ve hür yapsınlar!

## Geçen seneki vazîfe ümîdi üzerine ikinci sene de Cûhî'nin karısının kādının mahkemesine tekrâr gelmesi ve kādının onu tanıması

4573. Cûhî mihnetlerden dolayı yine bir sene sonra yüzünü kadına çevirdi ve dedi: "Ey çabuk olan kadın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4573. Cûhî, sıkıntılardan dolayı yine bir sene sonra yüzünü kadına çevirdi ve dedi: "Ey çabuk olan kadın!"

Yani, Cûhî kadının vekilinden aldığı sandık bedeli olan yüz lirayı bitirdi ve tekrar zorluğa düştü ve yoksulluk sıkıntılarından dolayı bir sene sonra yüzünü yine kadına çevirip dedi ki: "Ey hilede ve fitnede çevik ve çabuk olan kadın!"

Ya'nî, Cûhî kādının nâibinden aldığı sandık bedeli olan yüz lirayı bitirdi ve tekrâr zarûrete dûçâr oldu ve züğürtlük mihnetlerinden dolayı bir sene sonra yüzünü yine kadına çevirip dedi ki: "Ey hîlede ve fitnede çevik ve çabuk olan kadın!"

4574. "O geçen seneki vazîfeyi tecdîd et! Kādının önünde benim şikâyetimden söz söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4574. "O geçen seneki görevi yenile! Kadının önünde benim şikâyetimden söz söyle!"

"Haydi bakalım, o geçen sene kadıdan aldığın parayı yenile! Kadının huzuruna git, benim aleyhimde bir dava aç ve benden şikâyete dair söz söyle!"

"Haydi bakalım, o geçen sene kādıdan çektiğin parayı yenile! Kādının huzûruna git, benim aleyhimde bir da'vâ ikāme et ve benden şikâyete dâir söz söyle!"

4575. Kadın, kadınlar ile beraber kādının nezdine geldi. O kadın bir kadını tercüman yaptı. Cuhî'nin karısı birtakım kadınlar ile beraber kādının nezdine geldi. Cûhî'nin o karısı kādıya şikâyetini söylemek için başka bir kadını kendisinin tercümânı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4575. Kadın, kadınlar ile beraber kadının yanına geldi. O kadın bir kadını tercüman yaptı. Cuhî'nin karısı birtakım kadınlar ile beraber kadının yanına geldi. Cûhî'nin o karısı kadıya şikâyetini söylemek için başka bir kadını kendisinin tercümanı yaptı.

4576. Tâ ki kādı onu söylemekten tanımaya! Onun geçmiş olan belası hatırına gelmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4576. Kadı onu söylemesinden tanımasın! Onun geçmiş olan belası hatırına gelmesin!

Cûhî'nin karısı başka bir kadını kendisi için tercüman yaptı ki, kadı, sesinden ve sözünden kendisini tanımasın ve kadının evvelce sandık içinde kalma belası onun hatırına gelmesin!

“Cûhî'nin karısı başka bir kadını şunun için kendisine tercümân yaptı ki, kādı, sesinden ve kelâmından kendisini tanımasın ve kadının evvelce sandık içinde kalmak belâsı onun hâtırına gelmeye!

4577. Kadının gammâz olan gamzesi fitnedir. Lakin o kadın sesinden yüz kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4577. Kadının çimdikleyen gamzesi fitnedir. Lakin o kadın sesinden yüz kat olur.

"Gamze", sevilen kadının göz ve kaş ile yaptığı işarettir. "Gammâz", "sıkmak ve çimdiklemek ve göz ve kaşla işaret etmek ve koğuculuk etmek" anlamlarına gelen "gamz"den mübâlağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâildir (yapanı bildiren isim). Burada "çimdiklemek" anlamı uygundur. Yani, kadının kalbi çimdikleyen göz ve kaşla işareti erkekler için fitnedir. Fakat bu fitne kadının ince ve nazik ve titrek sesi ile yüz kat olur. Bu hâl o kadar açık bir hakikattir ki, her genç erkek bunu kendi nefsinde çok defa tecrübe etmiştir; ve kadının bu halleri bir araya gelerek ortaya çıkınca erkek içinin gıcıklandığını ve şehvet hissinin uyandığını görür.

“Gamze”, mahbûbenin göz ve kaş ile işareti. “Gammâz”, “sıkmak ve çimdiklemek ve göz ve kaşla işâret etmek ve koğuculuk etmek” ma'nâlarına gelen “gamz”den mübâlağa ile ism-i fâildir. Burada “çimdiklemek" ma'nâsı münâsibdir. Ya'nî, kadının kalbi çimdikleyen göz ve kaşla işareti erkekler için fitnedir. Fakat bu fitne kadının ince ve nâzik ve ihtizâzlı sesi ile yüz kat olur. Bu hâl o kadar vâzıh bir hakîkattir ki, her genç erkek bunu nefsinde çok def'a tecrübe etmiştir; ve kadının bu halleri müctemian zâhir olunca erkek içinin gıcıklandığını ve şehvet hissinin uyandığını görür.

4578. Vaktaki bir ses yükseltmeye kādir olmadı, kadının yalnız gamzesi fâide tutmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4578. Kadın bir ses yükseltmeye güç yetiremediği zaman, yalnız gamzesi fayda vermedi.

Kadın herhangi bir sebeple çekinip sesini çıkarmaz ve sessiz kalırsa, o durumda kadının yalnız gamzesi her ne kadar fitne olsa da, erkeğin kalbi üzerinde çok bir etki yapmaz. Konuşması ve sesi bu gamzenin etkisini şiddetlendirir.

Vaktāki kadın herhangi bir sebeble ihtiraz edip sesini çıkarmaz ve sâkit kalır, o hâlde kadının yalnız gamzesi her ne kadar fitne olsa da, erkeğin kalbi üzerinde çok bir te'sîr icrâ etmez. Konuşması ve sesi bu gamzenin te'sîrini şiddetlendirir.

4579. Kādı dedi: "Git, hasmını getir! Tâ ki onunla senin işine karar vereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4579. Kadı dedi: "Git, hasmını getir! Tâ ki onunla senin işine karar vereyim!"

Kadı dedi ki: "Ey davacı hanım! Davada hasmın haberdar olması ve iki tarafın huzuru şarttır. Git, hasmını getir! Tâ ki onunla senin aranda meydana gelen anlaşmazlığı dinleyip ve anlayıp karar vereyim!"

Kādı dedi ki: "Ey da'vâcı hanım! Da'vâda hasmın haberdâr olması ve iki tarafın huzûru şarttır. Git, hasmını getir! Tâ ki onunla senin aranda vâki' olan ihtilafı dinleyip ve anlayıp karar vereyim!"

4580. Cûhî geldi. Kādı onu çabuk tanımadı. Zîra mülakāt vaktinde sandık [4560] içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4580. Cûhî geldi. Kadı onu çabuk tanımadı. Çünkü buluşma vaktinde sandık [4560] içinde idi.

Kadının kocası olan Cûhî geldi. Kadı Cûhî'yi hemen tanımadı. Çünkü ilk defa gerçekleşen buluşmada, nâib sandığı Cûhî ile pazarlık ederken kadı sandık içinde kapalı idi. Cûhî'nin şahsını görememişti. "Lakye", bir kereye mahsus oluş bildiren mastardır. "Bir kere gerçekleşen buluşma" demek olur.

Kadının kocası olan Cûhî geldi. Kādı Cûhî'yi derhal tanımadı. Çünkü birinci def'a vâki' olan mülâkātta nâib sandığı Cûhî ile pazarlık ederken kādı sandık içinde kapalı idi. Cûhî'nin şahsını görememiş idi. "Lakye", masdar-ı binâ-i merredir. "Bir kere vâki' olan mülâkāt" demek olur.

4581. Alım ve satımda ve eksiltme ve artırmada olan sesi ondan dışarıdan işitmemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4581. Alım ve satımda ve eksiltme ve artırmada olan sesi ondan dışarıdan işitmemiş idi.

Çünkü sandığın Cuhî ile naip arasında meydana gelen alım satımı ve fiyatın eksiltmesi ve artırması esnasında kadı sandık içinde bulunduğundan, Cuhî'nin sesini sandığın dışarısından işitmemiş idi.

Zîrâ sandığın Cûhî ile nâib arasında vâki' olan alım satımı ve fiyâtın eksiltmesi ve artırması esnasında kādı sandık içinde bulunduğundan, Cûhî'nin sesini sandığın dışarısından işitmemiş idi.

4582. Dedi: "Kadının nafakasını niçin tamâm vermezsin?" Dedi: "Şer'e candan köleyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4582. Dedi: "Kadının nafakasını niçin tamâm vermezsin?" Dedi: "Şer'e candan köleyim."

Kadı, Cûhî'ye hitaben: "Niçin kadının nafakasını tamâm vermezsin?" dedi. Cûhî de kadıya cevaben dedi ki: "Şeriatın hükmüne candan köleyim ve ne emrederse kabul ederim."

Kādı, Cûhî'ye hitâben: "Niçin kadının nafakasını tamâm vermezsin?" dedi. Cûhî de kādıya cevâben dedi ki: "Şerîatın hükmüne candan köleyim ve ne emr ederse kabûl ederim."

4583. "Fakat, ölsem benim kefenim yoktur. Bu oyunun müflisiyim ve altı beş vurucuyum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4583. "Fakat, ölsem benim kefenim yoktur. Bu oyunun müflisiyim ve altı beş vurucuyum."

"Şeş-penc-zen", "zeden" masdarının şimdiki zaman emir kipinden türemiş birleşik bir sıfattır, "altı ve beş vurucu" anlamına gelir ve ileride gelecek olan 4587 numaralı beyitte "şeş penc-i nerd" denilmesine göre tavla oyununa işaret eder; ve tavla oyunu bağlamında, "şeş" ile bu suret âleminin altı yönü ve "beş" ile de insanın beş dış duyusu kastedilir. Eğer "şeş penc-i zen", birleşik sıfat olmayıp "zen", kadın anlamına gelirse, bu izafet terkibi olur ve "kadının altısı ve beşi" demek olur ki, bundan da kadının hilesi ve mekri kastedilmiş olur. Çünkü Burhân-ı Katı'ın açıklamasına göre "şeş ve penc", kumardan ve telef olma tehlikesinde olan her şeyden ve tekrar eden hile ve aldatmadan kinayedir. Yani, Cûhî kadıya cevaben dedi ki: "Evet, şeriaten kadının nafakası boynumun borcudur, fakat bugün ölsem sarılacak bir kefenim veya kefen alacak bir param yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهُوٌ (Hadid, 57/20) yani “Dünya hayatı oyun ve boş meşguliyettir" buyurulduğu için, "Bu dünya hayatı oyundur ve ben bu oyunda müflisim ve bu suret âleminin altı yönünde beş dış duyum ile oraya buraya baş vurucuyum." Veyahut "Bu suret âleminde bu oyunun ve kadının attığı hile zarlarındaki şeş ve beşin müflisiyim."

"Şeş-penc-zen", "zeden" masdarının emr-i hâzırından vasf-ı terkîbîdir, "altı ve beş vurucu" demek olup, âtîde gelecek olan 4587 numaralı beyitte "şeş penc-i nerd" buyurulmasına nazaran tavla oyununa işâret olur; ve tavla oyunu zımnında, "şeş" ile bu âlem-i sûretin altı ciheti ve "beş" ile de insanın havâss-i hamse-i zâhiresi murâd buyurulur. Eğer “şeş penc-i zen", vasf-ı terkîbî olmayıp "zen", kadın ma'nâsına olursa, terkîb-i izâfî olup, "ka-dının altısı ve beşi" demek olur ki, bundan da kadının hilesi ve mekri murâd buyurulmuş olur. Zîrâ Burhân-ı Katı'ın beyânına göre "şeş ve penc", kumar-dan ve ma'raz-ı telefte olan her bir şeyden ve mükerrer hîle ve aldatmadan kinâyedir. Ya'nî, Cûhî kādıya cevâben dedi ki: "Evet, şer'an kadının nafaka-sı boynumun borcudur, fakat bugün ölsem sarılacak bir kefenim veyâ kefen alacak bir param yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهُوٌ (Hadid, 57/20) ya'nî “Dünyâ hayâtı oyun ve boş meşgüliyettir" buyurulduğu cihet-le, "Bu hayât-ı dünyâ oyundur ve ben bu oyunda müflisim ve bu âlem-i sû-retin altı cihetinde beş havâss-i zâhirem ile oraya buraya baş vurucuyum." Veyâhud "Bu âlem-i sûrette bu oyunun ve kadının attığı hîle zarlarındaki şeş ve beşin müflisiyim."

4584. Meğer bu sözden kādı onu tanıdı. O hîleyi ve onun oynayışını hatıra getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4584. Meğer bu sözden kadı onu tanıdı. O hileyi ve onun oynayışını hatırladı.

"Değal", mekr, hile, ayıp ve fesat demektir (Burhan). Yani, kadı Cû-hî'nin bu sözünden ve sesinden onun evvelce hile yapan kimse olduğunu ve o hileyi ve Cûhî'nin oynadığı oyunu hatırladı.

"Değal", mekr, hile, ayıp ve fesâd, demektir (Burhân). Ya'nî, kādı Cû-hî'nin bu sözünden ve sesinden onun evvelce hîle yapan kimse olduğunu ve o hîleyi ve Cûhî'nin oynadığı oyunu hatırladı.

4585. Dedi: "O altıyı ve beşi benim ile oynadın. Geçen sene altı kapıma attın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4585. Dedi: "O altıyı ve beşi benim ile oynadın. Geçen sene altı kapıma attın."

"Şeş ve penc" (altı ve beş), kumar, gizli yönlendirme (mekr), hile ve aldatmadan kinayedir (Burhan). Yani, "Evet, o kumarı benim ile oynadın. Geçen sene hile zarını benim altı kapıma attın." "Altı kapı"dan kasıt, tavla oyununda oyuncuların pullarını dizdiği kapılardır ki, her oyuncu pullarını karşısındaki oyuncudan önce dizip topladığı takdirde oyunu kazanmış olur; ve bu ifade ile kadı kendisinin sandık içinde altı yönden kapanmış ve yenilmiş olduğuna işaret eder.

"Şeş ve penc", kumar ve mekr ve hîle ve aldatmadan kinâyedir (Burhân). Ya'nî, "Evet, o kumarı benim ile oynadın. Geçen sene hîle zarını benim altı kapıma attın." "Altı kapı"dan murâd, tavla oyununda oyuncuların pullarını dizdiği kapılardır ki, her oyuncu pullarını karşısındaki oyuncudan evvel dizip topladığı sûrette oyunu kazanmış olur; ve bu beyân ile kādı kendisinin san-dık içinde altı ciheti kapanmış ve yenilmiş olduğuna işaret eder.

4586. "Bu sene benim nöbetim gitti. O kumarı başka kimse ile oyna! Elini benden kaldır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4586. "Bu sene benim nöbetim gitti. O kumarı başka kimse ile oyna! Elini benden kaldır!"

“Ey Cûhî! Bu sene benim oyun nöbetim geçti. Sen o kumarı git başkası ile oyna ve benim yakamı bırak!"

“Ey Cûhî! Bu sene benim oyun nöbetim geçti. Sen o kumarı git başkası ile oyna ve benim yakamı bırak!"

4587. Arif altıdan ve beşten ferd oldu. Tavla oyununun bu altısından beşinden muhteriz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4587. Arif, altıdan ve beşten ferd oldu. Tavla oyununun bu altısından beşinden sakınmıştır.

Hazreti Pîr efendimiz, Hakk yolcularını irşat ederek buyururlar ki: Arif, yani insân-ı kâmil, taayyünler (belirginleşmeler) âleminin altı yönünden ve cismin beş duyusundan ayrılmış ve uzaklaşmıştır. Tavla oyununa benzeyen bu sûret âleminin beşinden ve altısından, yani hile ve tuzağından sakınmış ve korunmuştur.

Hz. Pîr efendimiz sâlikleri irşâden buyururlar ki: Arif, [ya'nî] insân-ı kâmil âlem-i taayyünâtın altı cihetinden ve cismin havâss-i hamsesinden münferid olmuş ve ayrılmıştır. Tavla oyununa müşâbih olan bu âlem-i sûretin penc ve şeşinden ya'nî hîle ve mekrinden muhteriz olmuş ve sakınmıştır.

4588. O beş histen ve altı cihetten kurtuldu. Onun hepsinin verâsından seni âgâh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4588. O, beş histen ve altı yönden kurtuldu. Onun hepsinin ötesinden seni haberdar etti.

O ârif (Allah'ı bilen kişi), bedenin beş duyusunun verdiği hükümlerden ve şekiller âleminin altı yönünün dar alanından kurtulmuş ve onun temiz ruhu bu belirlenmiş varlıklar âleminin üstüne çıkmıştır. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Seni bunların hepsinin ötesinden ve arkasından haberdar etti ve sana mana âlemine ait birçok bilgi verdi.

O ârif, cismin havâss-i hamsesinin verdiği hükümlerden ve âlem-i sûretin altı cihetinin dar sahasından kurtulmuş ve onun rûh-ı pâki bu âlem-i taayyünâtın üstüne çıkmıştır. Binâenaleyh ey sâlik! Seni bunların hepsinin verâsından ve arkasından âgâh etti ve sana âlem-i ma'nâya âid birçok ma'lûmât verdi.

4589. Onun işârâtı işârât-ı ezel oldu. Evhâmı toptan geçti ve i'tizâl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4589. Onun işaretleri ezelî işaretler oldu. Vehimleri tamamen geçti ve ayrıldı.

"İ'tezele", "bir topluluk arasından ayrılmak" anlamına gelen "i'tizâl" masdarından türemiş geçmiş zaman fiilidir. "Turren", "topluca, tamamen ve toptan" anlamındadır. Yani o ârifin bu belirlenimler (taayyünât) âleminin üstündeki âleme ait verdiği bilgiler ve işaretler, ezel âleminin işaretleridir. İkilik ve çokluk vehimlerine dayanan bu suret âlemini geçti ve cismanîler ile vehmîler topluluğu arasından ayrıldı ve hakikat âlemine ulaştı. Bilinmeli ki, bir "ezel-i âzâl" (ezellerin ezeli) ve bir de "ezel" vardır. "Ezel-i âzâl", Zât-ı ahadiyyet (Allah'ın biricik Zâtı) mertebesidir ki, ondan bahsetmeye asla imkân yoktur; ve "ezel", vahdet (birlik) mertebesidir ki, ondan birtakım işaretler ve temsiller ile açıklamalara aklen imkân vardır. Şerefli beyitteki "ezel"den kastedilen, bu mertebedir.

“İ’tezele”, “bir tâife arasından ayrılmak” ma’nâsına olan “i’tizâl” masdarından fiil-i mâzîdir. “Turren”, “cemſan ve kâffeten ve toptan” ma’nâsınadır. Ya’nî o ârifin bu taayyünât âleminin üstündeki âleme âid verdiği ma’lûmât ve işaretler âlem-i ezelin işaretleridir. İkilik ve keserât evhâmına müstenid olan bu sûret âlemini geçti ve cismânîler ve evhâmîler tâifesi arasından ayrıldı ve âlem-i hakîkate vâsıl oldu. Ma’lum olsun ki, bir “ezel-i âzâl” ve bir de “ezel” vardır. “Ezel-i âzâl”, Zât-ı ahadiyyet mertebesidir ki, ondan bahse aslâ imkân yoktur; ve “ezel”, mertebe-i vahdettir ki, ondan birtakım işârât ve temsîlât ile beyânâta imkân-ı aklî vardır. Beyt-i şerîfteki “ezel”den murâd, bu mertebedir.

4590. Bu altı köşeli kuyudan hariç olmasa, bir Yûsuf’u içinden nasıl çıkarır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4590. Bu altı köşeli kuyudan dışarıda olmasa, bir Yusuf'u içinden nasıl çıkarır?

Eğer o ârif (Allah'ı bilen kişi), bu altı köşeli kuyu hükmünde olan bu cismaniyet (maddî beden) âleminden dışarıya çıkmamış olsa, bir Yusuf hükmünde olan Hakk Yolcusu'nun ruhunu bu cismaniyet kuyusundan nasıl dışarıya çıkarabilir? Çünkü birisinin, kuyuda olan [birisini] dışarıya çıkarması için, mutlaka kendisinin kuyunun dışarısında olması gerekir.

Eğer o ârif, bu altı köşeli kuyu mesâbesinde olan bu cismâniyet âleminden dışarıya çıkmamış olsa, bir Yûsuf mesâbesinde olan sâlikin ruhunu bu cismâniyet kuyusundan nasıl dışarıya çıkarabilir? Zîrâ birisinin, kuyuda olan [birisini] dışarıya çıkarmak için, mutlakā kendisinin kuyunun dışarısında olması îcâb eder.

4591. Direksiz olan feleğin yukarısının bir varididir. Onun cismi kova gibi kuyu içinde çare edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4591. Direksiz olan feleğin yukarısından gelen bir varlıktır. Onun cismi kova gibi kuyu içinde çare bulucudur.

"Vârid", burada "cesur ve yiğit" kimse anlamındadır (Kâmûs). Bu şerefli beyitte, Yusuf Suresi'ndeki وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَأَرْدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلَامٌ (Yusuf, 12/19) yani "Bir kafile geldi ve onlar cesur bir kimseyi su almak için kuyuya gönderdiler; Hz. Yusuf kuyu içinden bu kovaya sarıldı. Bu kovayı çıkarmayı takiben, o kimse: "Müjde! İşte bir köle!" diye bağırdı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Direksiz felek"ten kasıt, sonsuz uzayda askıda dönen gök cisimleri ve taayyünler (belirginleşmeler) âlemidir. Bunun "bâlâsından ve yukarısından" kasıt, mana âlemidir. "Vârid"den kasıt, insân-ı kâmilin latif ruhudur. "Kuyu"dan kasıt, bu dünyadır. Yani, o arif ve insân-ı kâmil, direksiz olan taayyünler âleminin üstü olan mana âleminden inen latif bir ruhtur. Onun cismani sureti, kova gibi bu dünya kuyusu içinde bunalıp kalan Hakk Yolcularının Yusuf mesabesindeki ruhlarını bu kuyudan çıkarmak için çare bulucudur.

"Vârid", burada “şecî ve cesûr" kimse ma'nâsınadır (Kāmûs). Bu beyt-i şerîfte sûre-i Yûsuf'ta olan وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَأَرْدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلَامٌ (Yusuf, 12/19) ya'nî "Bir kāfile geldi ve onlar cesûr bir kimseyi su almak için kuyuya gönderdiler; Hz. Yûsuf kuyu içinden bu kovaya sarıldı. Bu kovayı çıkarmayı müteâkıb, o kimse: "Müjde! İşte bir köle!" diye bağırdı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Direksiz felek"ten murâd, fezâ-yı bî-nihâyede muallakta dönen ecrâm ve âlem-i taayyünâttır. Bunun “bâlâsından ve yukarısından" murâd, âlem-i ma'nâdır. “Vârid"den murâd, insân-ı kâmilin rûh-ı latîfidir. "Kuyu"dan murâd, bu dünyâdır. Ya'nî, o ârif ve insân-ı kâmil, direksiz olan âlem-i taayyünâtın üstü olan âlem-i ma'nâdan inen bir rûh-ı latîftir. Onun sûret-i cismâniyyesi kova gibi bu dünyâ kuyusu içinde bunalıp kalan sâliklerin Yûsuf mesâbesindeki rûhlarını bu kuyudan çıkarmak için çâre edicidir.

4592. Yûsuflar onun kovasına pençe vurmuş, kuyudan kurtulmuş ve Mısır'a mensûb şah olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4592. Yusuflar onun kovasına pençe vurmuş, kuyudan kurtulmuş ve Mısır'a ait şah olmuştur.

"Şah", burada "büyük ve yüce" anlamındadır. Yani, Hakk Yolcularının Yusuf seviyesinde olan ruhları, o ârifin kova seviyesinde olan bedensel suretlerine kalben yönelip sarılmış ve bu kova ve sarılış sayesinde bu dünya kuyusundan kurtulmuş, ruhanî tesirler Mısır'ında izzet bulmuş ve büyük makam sahibi olmuştur.

"Şeh", burada "büyük ve azîz" ma'nâsınadır. Ya'nî, sâliklerin Yûsuf mesâbesinde olan rûhları, o ârifin kova mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyelerine kalben teveccüh edip sarılmış ve bu kova ve sarılış sâyesinde bu dünyâ kuyusundan kurtulmuş, rûhâniyet Mısır'ında izzet bulmuş ve büyük makām sahibi olmuştur.

4593. Diğer kovalar kuyudan su isteyicidir. Onun kovası sudan fâriğ, ashab isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4593. Diğer kovalar kuyudan su isteyicidir. Onun kovası sudan uzak, ashab isteyicidir.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dışındaki kovalar ve cisimler bu dünya kuyusundan su isteyicidir. Yani beş duyuları vasıtasıyla ilim ve hakikat idrakine çalışırlar. Fakat ârifin cisim kovası, sudan yani delillere dayalı ve akli ilimlerden uzaktır. Onun ilmi ezel âleminden şerefli kalbine iner. O ârif ancak bu ilmi ve hakikatleri yaymak için yatkın ashab ve öğrenci isteyicidir. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: "O şeyi ki söyledim, o senin anlayışın kadardır. Ben doğru anlayışın hasretinden öldüm."

İnsân-ı kâmilin gayrı olan kovalar ve cisimler bu dünyâ kuyusundan su isteyicidir. Ya'nî havâss-i hamseleri vâsıtasıyla ilim ve hakîkat idrâkine çalışıcıdırlar. Fakat ârifin cisim kovası, sudan ya'nî ulûm-i edille ve akliyyeden fâriğdir. Onun ilmi âlem-i ezelden kalb-i şerîfine nâzil olur. O ârif ancak bu ilmi ve hakāyıkı ifâza için müstaid ashâb ve şâkird isteyicidir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: [Ya'ni] "O şeyi ki söyledim, o senin anlayışın mikdârıncadır. Ben doğru anlayışın hasretinden öldüm."

4594. Kovalar gıda için suyun dalgıcıdırlar. Onun kovası balığın gıdâsı ve hayatıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4594. Kovalar gıda için suyun dalgıcıdırlar. Onun kovası balığın gıdası ve hayatıdır.

Ariften başkalarının beden kovaları, küt ve gıda için bu cismaniyet ve tabiat kuyusunun dalgıcıdırlar. Fakat ârifin beden kovası, izafî varlık (mutlak varlığa göre) denizinde balık gibi yüzen talep edenlerin ve Hakk Yolcularının ruhlarının gıdası ve hayatıdır. "Gavvâs", dalgıç; "hût", balık demektir.

Ariften başkalarının cisim kovaları, küt ve gıdâ için bu cismâniyet ve tabîat kuyusunun dalgıcıdırlar. Fakat ârifin cisim kovası vücûd-ı izâfî deryâsında balık gibi yüzen tâliblerin ve sâliklerin rûhlarının gıdâsı ve hayatıdır. "Gavvâs", dalgıç; "hût", balık demektir.

4595. Kovalar yüksek olan feleğe bağlıdır. Onun kovası kuvvetli olan iki parmaktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4595. Kovalar yüksek olan feleğe bağlıdır. Onun kovası kuvvetli olan iki parmaktır.

Arif olmayanların beden kovaları, yüksek ve uzak mesafede bulunan feleklerin ve gök cisimlerinin hükümlerine bağlıdır. Örneğin, uğursuzluğu Zühal gezegeninin, mutluluğu da Müşteri gezegeninin etkisine bağlarlar. Fakat arifin beden kovası, Rahman'ın kuvvetli olan iki parmağı arasındadır, yani cemâlî (güzellik) ve celâlî (ululuk) tecellîleri arasındadır. Bu sebeple arif, uğursuzluğu ve mutluluğu gezegenlerde değil, Hakk'ın kudret elinde görür.

Ariften başkalarının cisim kovaları yüksek ve uzak mesâfede bulunan eflâk ve ecrâmın ahkâmına bağlıdır. Meselâ nuhûseti Zühal seyyâresinin ve saâdeti de Müşterî seyyâresinin te'sîrine atf ederler. Fakat ârifin cisim kovası Rahmân'ın kuvvetli olan iki parmağı arasındadır, ya'nî tecellî-i cemâlîsi ve celâlîsi arasındadır. Binâenaleyh ârif nuhûseti ve saâdeti seyyârâtta değil, Hakk'ın yed-i kudretinde görür.

4596. Kova nedir ve ip nedir ve çıkrık nedir? Ey ağabey! Bu çok zayıf bir misaldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4596. Kova nedir ve ip nedir ve çıkrık nedir? Ey ağabey! Bu çok zayıf bir misaldir.

"Çarh", burada "kuyu çıkrığı" demektir. "Rekîk", zayıf ve gevşek; "eçi", büyük kardeş ve ağabey anlamlarındadır. Beyitteki "çi" ve "eçi" kafiyeleri lafzî kafiye değil, semaî (işitsel) kafiyedir. Yani, bu beyitlerde biz insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakkında kova misalini getirdik. Halbuki bu bahiste kova ve ip ve çıkrık misallerinin ne kıymeti vardır? Bu misaller pek zayıf ve gevşek birer misaldir.

"Çarh", burada "kuyu çıkığı” demektir. "Rekîk", zayıf ve gevşek; “eçi", büyük kardeş ve ağabey ma'nâlarınadır. Beyt-i şerîfteki "çi" ve "eçi" kāfiyeleri kāfiye-i lafzî değil, kāfiye-i semâîdir. Ya'nî, bu beyitlerde biz insân-ı kâmil hakkında kova misâlini getirdik. Halbuki bu bahiste kova ve ip ve çıkık misâllerinin ne kıymeti vardır? Bu misâller pek zayıf ve gevşek birer misâldir.

4597. Kırık olmayan misali nereden getireyim? Onun nazîri ne gelecek ve ne de gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4597. Kırık olmayan örneği nereden getireyim? Onun benzeri ne gelecek ne de gelmiştir.

"Şikest", kırık ve noksan demektir. "Küfüv", benzer ve misil demektir. Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakkında kırık ve dökük ve noksan olmayan örneği nereden bulup getireyim ki, o kâmilin benzeri ne gelecektir ne de gelmiştir. Bilinmeli ki, bu sûret âleminde birçok insân-ı kâmil gelmiştir. Bunlar insanî sûret ve cismaniyet itibarıyla sayılabilirler ve birbirlerinden ayrı ve birbirlerinin benzeri ve misalidirler. Fakat manaları itibarıyla hepsi Hak'ta fani olduklarından kendilerinin kendilikleri yoktur. Bu itibarla hepsi birdir ve sayılabilir değildirler. Birisini reddetmek ve inkâr etmek hepsini reddetmek ve inkâr etmek olur; ve birisini kabul etmek hepsini kabul etmek olur. Nasıl ki لا نفرق بين أحد من رسله (Bakara, 2/285) yani “Biz Hakk'ın resûllerinden hiçbirisini ayırmayız" âyet-i kerîmesinde bu manaya işaret buyurulur. Çünkü resûllerin her birisi birer insân-ı kâmildir; ve onların vârisleri olan evliyâ da böyledir. Onların mazharlarında görünen Vâhid olan Hak'tır; ve Vâhid olan Hak ise وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ (İhlâs, 112/4) [yani "Hiçbir şey O'nun benzeri ve misli değildir"] âyet-i kerîmesi gereğince benzeri ve misali ne gelmiş ne de gelecektir.

"Şikest", kırık ve nâkıs, demektir. "Küfüv", nazîr ve misil, demektir. Ya'nî insân-ı kâmil hakkında kırık ve dökük ve nâkıs olmayan misâli nereden bulup getireyim ki, o kâmilin nazîri ne gelecektir ve ne de gelmiştir. Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i sûrette birçok insân-ı kâmiller gelmiştir. Bunlar sûret-i insâniyye ve cismâniyyet i'tibâriyle sayılabilirler ve birbirlerinden ayrı ve birbirlerinin küfüvü ve nazîridirler. Fakat ma'nâları i'tibâriyle hepsi Hak'da fânî olduklarından kendilerinin kendilikleri yoktur. Bu i'tibâr ile hepsi birdir ve kābil-i ta'dâd değildirler. Birisini red ve inkâr hepsini red ve inkâr olur; ve birisini kabûl hepsini kabûl etmek olur. Nitekim لا نفرق بين أحد من رسله (Bakara, 2/285) ya'nî “Biz Hakk'ın resûllerinden hiçbirisini ayırmayız" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Zîrâ resûllerin her birisi birer insân-ı kâmildir; ve onların vârisleri olan evliyâ da böyledir. Onların mazharlarında zâhir olan Hakk-ı Vâhid'dir; ve Hakk-ı Vâhid ise وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ (İhlâs, 112/4) [ya'nî "Hiçbir şey O'nun küfüvü ve misli değildir"] âyet-i kerîmesi mûcibince küfüvü ve nazîri ne gelmiş ve ne de gelecektir.

4598. Yüz binlerce merd bir kimsede gizlidir. Yüz yay ve ok bir okun dercidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4598. Yüz binlerce er kişi bir kimsede gizlidir. Yüz yay ve ok bir okun içindedir.

"Derc", bir şeyin başka bir şeyin içine dürülüp bükülüp girmesidir. "Nâvek", ok demektir. Yani, akla yaklaştırmak için ârifin şahsiyetine bir örnek getirmek gerekirse deriz ki: "Binlerce adamın bir adamda gizli olmasıdır; ve yüz yay ve okun dürülüp bükülüp bir okun içine girmesidir." Hazret bu anlam hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 2. bölümünde şöyle buyururlar: وَمَا جَعَلْنَا عدتهم إلا فتنة (Müddessir, 74/31) yani "Halkın bu sayması ancak bir fitnedir." Örneğin, halkın "Bu birdir ve onlar yüzdür" yani velîye "birdir" ve çok sayıdaki halka "yüz bindir" demeleri büyük bir fitnedir. Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veya yüz binden bahsediyorsun? Sen şimdi o çok sayıdaki halka altmış veya yüz veya bin diyorsun ve velîye bir; hâlbuki onlar hiçtir ve bu velî bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا yani sayıldığı vakit azdır, fakat kuvvet ve dirence gelince çoktur. ... ve benzeri."

"Derc", bir şey bir şeyin içine dürülüp bükülüp girmek. "Nâvek", ok demektir. Ya'nî, akla takrib için ârifin şahsiyetine bir misâl getirmek îcâb ederse deriz ki: "Binlerce adamın bir adamda gizli olmasıdır; ve yüz yay ve okun dürülüp bükülüp bir okun içine girmesidir. Hazret bu ma'nâ hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 2. faslında şöyle buyururlar: وَمَا جَعَلْنَا عدتهم إلا فتنة (Müddessir, 74/31) ya'nî "Halkın bu ta'dâdı ancak fitnedir." Meselâ, halkın "Bu birdir ve onlar yüzdür" ya'nî velîye "birdir” ve halk-ı kesîre "yüz bindir" demeleri fitne-i azîmedir. Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veya yüz binden bahsediyorsun? Sen şimdi o halk-ı kesîre altmış veya yüz veyâ bin diyorsun ve velîye bir; halbuki onlar hiçtir ve bu velî bin ve yüz binlerce bindir. قليل اذا عدوا كثير اذا شدوا ya'nî sayıldığı vakit azdır, fakat kuvvet ve mukavemete gelince çoktur. ... ilh.”

4599. "Mâ rameyte iz rameyte" bir fitnedir. Yüz bin iklîm bir ev içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4599. "Attığında sen atmadın" bir fitnedir. Yüz bin iklim bir evin içindedir.

Yani, Yüce Allah'ın Enfal Suresi'nde yer alan "وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ" (Enfal, 8/17) yani "Ey Resulüm! Toprağı kâfirlere attığın zaman sen atmadın" sözü, varlık mertebelerinden gafil olanlar için bir fitnedir. Çünkü "rameyte" kelimeleri muhatap kipindedir. Ve muhatap kipinin kullanılması, "hitap eden" ile "hitap olunan"ın ayrı ayrı varlıklarını gerektirir. Bu sebeple bu hitap, perdelilerin (hakikati göremeyenlerin) nazarında ikilik ve çokluk vehmine sebep olduğu için fitnedir. Perdeliler bu fitneye düştükten sonra, ayet-i kerimenin devamı olan "وَلَكُنَّ اللَّهَ رَمَى" (Enfal, 8/17) yani "Velakin Yüce Allah attı" sözünün anlamını tevil etmeye (yorumlamaya) mecbur olurlar. Halbuki bu hitaba muhatap olan Resul-i Ekrem Efendimiz tamamen Hak'ta fani idiler ve kendilikleri kalmamış idi. Bu sebeple atan, Resul-i Ekrem hazretlerinin mazharından (tecelli ettiği yerden) Hak idi. Yüz binlerce iklim yani sonsuz tecelliler, isimlerinin cemiyeti (topluluğu) sebebiyle Resul-i Ekrem hazretlerinin cisim evlerinde içkin idi; ve o hazretin varisleri olan insân-ı kâmillerin halleri de böyledir. Bu ayet-i kerime 2. cildin 1299 ve 2521 numaralı ve 3. cildin 3644 numaralı ve 4. cildin 766 ve 1721 numaralı ve bu 6. cildin 2855 ve 3217 numaralı beyitlerinde de geçti.

Ya'nî, Hak Teâlâ'nın sûre-i Enfal'de olan وَمَا رَمِيتَ إِذْ رَمَيْتَ (Enfal, 8/17) ya'nî Ey Resûlüm! Toprağı küffâra attığın vakit sen atmadın" kelâmı merâtib-i vücûdundan gafil olanlar için bir fitnedir. Zîrâ "rameyte" kelimeleri muhâtab sîgalarıdır. Ve muhâtab sîgasının isti'mâli, "hitâb eden" ile “hitâb olunan"ın ayrı ayrı vücûdlarını iktizâ eder. Binâenaleyh bu hitâb ehl-i hicabın nazarında ikilik ve keserât vehmine sebeb olduğu için fitnedir. Ehl-i hicâb bu fitneye düştükten sonra âyet-i kerîmenin alt tarafı olan وَلَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'nî “Velâkin Allâh Teâlâ attı" kelâmının ma'nâsını te'víle mecbûr olurlar. Halbuki bu hitâba muhatab olan Resûl-i Ekrem Efendimiz külliyyen Hak'ta fânî idiler ve kendilerinin kendilikleri kalmamış idi. Binâenaleyh atan Resûl-i Ekrem hazretlerinin mazharından Hak idi. Yüz binlerce iklîm ya'nî bînihâyè mezâhir cem'iyyet-i esmâiyyeleri hasebiyle Resûl-i Ekrem hazretlerinin hâne-i cisimlerinde mündemic idi; ve o hazretin vârisleri olan insân-ı kâmillerin hâlleri de böyledir. Bu âyet-i kerîme 2. cildin 1299 ve 2521 numaralı ve 3. cildin 3644 numaralı ve 4. cildin 766 ve 1721 numaralı ve bu 6. cildin 2855 ve 3217 numaralı beyitlerinde de geçti.

4600. Bir güneş bir zerrede gizlidir. O zerre ansızın ağız açsa...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4600. Bir güneş bir zerrede gizlidir. O zerre ansızın ağız açsa...

Bir güneş değerinde olan insân-ı kâmilin yüce ruhu, bir zerre değerinde olan kendi bedeninde gizlidir. Eğer o cisim zerresi ansızın ağzını açsa, yani bâtını olan ruhunu ortaya çıkarsa...

[4580] Bir güneş mesâbesinde olan insân-ı kâmilin rûh-ı azîmi, bir zerre mesâbesinde olan onun cisminde gizlidir. Eğer o zerre-i cisim ansızın ağzını açsa, ya'nî bâtını olan rûhunu izhâr etse...

4601. Vaktaki o güneş pusudan sıçrasa, gökler ve yer zerre zerre olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4601. O güneş pusudan sıçradığı zaman, gökler ve yer zerre zerre olur.

O insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) güneş konumundaki yüce ruhu, onun bedeninin pususundan sıçradığı zaman, gökler ve yer zerre zerre parçalanıp dağılır ve hiçbirinin belirginlikleri kalmaz. Çünkü insân-ı kâmilin ruhu, Hakk'ın halifesidir; ve halife ise halife tayin edenin tekil hakikatidir. Bu sebeple onun yüce ruhunun tecellisi, Hakk'ın tecellisi olur. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكّاً (A'raf, 7/143) yani “Hz. Musa'nın Rabbi dağa tecelli ettiği zaman, onu parça parça etti” buyurulur.

Vaktâki o kâmilin güneş mesâbesindeki rûh-ı azîmi onun cisminin pususundan sıçrasa gökler ve yer zerre zerre parçalanıp dağılır ve hiçbirisinin taayyünleri kalmaz. Zîrâ insân-ı kâmilin rûhu halîfe-i Hak'tır; ve halîfe ise müstahlifin "ayn"ıdır. Binâenaleyh onun rûh-ı azîminin tecellîsi Hakk'ın tecellîsi olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكَّاً (A'raf, 7/143) ya'nî “Vaktâki Hz. Mûsâ'nın Rabb'i dağa tecellî etti, onu parça parça etti" buyurulur.

4602. Böyle bir cân tene ne lâyıktır? Ey ten! Agâh ol, bu candan her iki elini yıka!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4602. Böyle bir can tene ne layıktır? Ey ten! Uyanık ol, bu candan her iki elini yıka!

Böyle yüce bir ruh, bedene nasıl layık olur? Ey beden! Uyanık ol, bu yüce ruh üzerinde etkili olma hevesinden vazgeç!

Böyle bir azîm rûh, cisme nasıl lâyık olur? Ey cisim! Âgâh ol, bu rûh-ı azîm üzerinde müessir olmak hevesinden vazgeç!

4603. Ey cânın evi olan ölmüş cisim! Yeter! Ne vakte kadar deniz bir tulum içinde oturmaya kādir olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4603. Ey canın evi olan ölmüş cisim! Yeter! Ne zamana kadar deniz bir tulum içinde oturmaya güç yetirebilir?

"Vüsâk", ev; "meşk", tulum demektir. Yani, ey insân-ı kâmilin ruhunun evi olan, ölmüş ve şekiller âlemiyle bağlantısı kalmamış olan cisim! Artık yeter! Ne zamana kadar deniz hükmünde olan bu ruh, bir tulum hükmünde olan cisim içinde hapsedilmiş olarak oturabilir? Çünkü insân-ı kâmil, ruhunun bu cisimden alakasını zahirî ölüm (maddi ölüm) vasıtasıyla da kesmeye isteklidir. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz "Safer ayının çıktığını kim bana müjdelerse onu cennetle müjdelerim" buyurmuşlardır; ve bu hadis-i şerif 4. cildin 2575 numaralı beyt-i şerifinin başındaki latif kırmızı yazıda geçti.

"Vüsâk", ev; "meşk", tulum demektir. Ya'nî, ey insân-ı kâmilin ruhunun evi olan ölmüş ve âlem-i sûrete irtibâtı kalmamış olan cisim! Artık yeter! Ne vakte kadar deniz mesâbesinde olan bu rûh bir tulum mesâbesinde olan cisim içinde mahbûs olup oturabilir? Zîrâ insân-ı kâmil rûhunun bu cisimden alâkasını mevt-i sûrî vâsıtasıyla da kesmeye müştâkdır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "Safer ayının çıktığını kim bana müjdeler ise onu cennetle müjdelerim" buyurmuşlardır; ve bu hadis-i şerîf 4. cildin 2575 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki sürh-i latîfde geçti.

4604. Ey beşer içinde olan binlerce Cebrâîl! Ey eşek karnında gizli olan Mesîhler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4604. Ey insanlar içinde olan binlerce Cebrâîl! Ey eşek karnında gizli olan Mesîhler!

Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) her biri Cebrâîl (a.s.)a benzetilmiştir. Çünkü Hz. Cibrîl, hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati) aldığı anlamları sûret âlemine indirmekle görevli olduğu gibi, insân-ı kâmiller de yine o hakikatten aldıkları ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler), hakikatleri ve ilahi marifetleri bu sûret âlemine harf ve ses ile indirirler. Nasıl ki bu Şerefli Mesnevî de bu türdendir; ve insân-ı kâmillerin ruhları cisimlerinin bineğine binmiş olduğundan, cisimleri bir eşeğe benzetilmiştir; ve Îsâ (a.s.) "rûhullâh" (Allah'ın ruhu) olduğu gibi, onların ruhları da Mesîh (a.s.)a benzer. Yani, ey insanlar arasında Hz. Cibrîl gibi hakikat-i Muhammediyye'den ledün ilimlerini indirmekle görevli olan binlerce insân-ı kâmiller! Ey eşek hükmünde olan cisimlerinde Mesîh (a.s.) hükmündeki ruhları gizli olan kâmiller!

Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmillerin her birisi Cebrâîl (a.s.)a teşbîh buyurulmuştur. Zîrâ Hz. Cibríl hakikat-i muhammediyyeden aldığı ma'nâları âlem-i sûrete inzâle me'mûr olduğu gibi, insân-ı kâmiller de yine o hakîkatten aldıkları ulûm-i ledünniyye ve hakäyık ve maârif-i ilâhiyyeyi bu âlem-i sûrete harf ve savt ile inzâl buyururlar. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf dahi bu kabîldendir; ve insân-ı kâmillerin rûhları cisimlerinin merkebine binmiş olduğundan cisimleri bir eşeğe teşbîh buyurulmuştur; ve Îsâ (a.s.) "rûhullâh” olduğu gibi, onların rûhları da Mesîh (a.s.)a müşâbihtir. Ya'nî, ey efrâd-ı beşer arasında Hz. Cibríl gibi hakîkat-i muhammediyyeden ulûm-i ledünniyye inzâline me'mûr olan binlerce insân-ı kâmiller! Ey eşek mesâbesinde olan cisimlerinde Mesîh (a.s.) mesâbesindeki rûhları mestûr olan kâmiller!

4605. Ey kilise içinde gizli olan binlerce Ka'be! Ey İfrît ve İblîs'in galat-endâzı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4605. Ey kilise içinde gizli olan binlerce Ka'be! Ey İfrît ve İblîs'in yanıltıcısı!

"Kenîs", gayrimüslimlerin ibadethanesi anlamına gelen "kenîse" kelimesinin kısaltılmışıdır; Türkçede "kilise" denir. Bundan kastedilen, beyni türlü türlü suretlerin ve hayallerin merkezi olan bedendir. "Ka'be"den kastedilen, insân-ı kâmilin kalbidir. Çünkü Ka'be, ism-i zâtın (Allah'ın öz isminin) tecelli yeri olduğu gibi, insân-ı kâmilin kalbi de öyledir. "İfrît", sözlükte son derece habis (kötü) ve şerîr (şerli) anlamındadır (Kamus). "Bilîs", İblîs'in kısaltılmışıdır. Yani, ey kilise hükmündeki beden içinde gizli olan binlerce Ka'be! Ey bedensel sureti yönünden bu suretler âleminde Ebû Cehil gibi şerîr ve habis kimseleri ve İblîs'i hataya ve sapkınlığa düşüren insân-ı kâmil! Bu habis ve şerîr kimseler ile İblîs senin bedensel suretine bakıp seni hor gördüler ve itaat etmekten ve boyun eğmekten kaçındılar; ve kendilerini senden daha yüksek bir mertebede görüp kibir ve gururlarını açığa vurdular.

"Kenîs", gayr-i müslimlerin ibadethânesi ma'nâsına olan "kenîse"nin muhaffefidir; Türkçe'de "kilise" denir. Bundan murâd, dimâğı türlü türlü sûretlerin ve hayallerin makarrı olan cisimdir. "Ka'be"den murâd, insân-ı kâmilin kalbidir. Zîrâ Ka'be ism-i zâtın mazharı olduğu gibi, insân-ı kâmilin kalbi de öyledir. "İfrît", lügatte nihâyet derecede habîs ve şerîr ma'nâsınadır (Kāmûs). “Bilîs", İblîs'in muhaffefidir. Ya'nî, ey kilise mesâbesindeki cisim içinde gizli olan binlerce Ka'be! Ey sûret-i cismâniyyesi cihetinden bu âlem-i sûrette Ebû Cehil gibi şerîr ve habîs kimseleri ve İblîs'i galata ve dalâlete düşürücü olan insân-ı kâmil! Bu habîs ve şerîr kimseler ile İblîs senin sûret-i cismâniyyene bakıp seni hakîr gördüler ve itâat ve serfürû etmekten istinkâf ettiler; ve kendilerini senden daha yüksek bir mertebede görüp kibir ve ucüblerini izhar ettiler.

4606. Mekânda lâ-mekânın secdegâhısın. Muhakkak İblîslerin dükkânı senden vîrândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4606. Mekânda lâ-mekânın secdegâhısın. Muhakkak İblîslerin dükkânı senden vîrândır.

Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan)! Sen, mekânda ve bu oluş âleminde, lâ-mekân (mekânsız) olan Hakk'ın Kâbe gibi ikame ettiği bir secdegâhsın. İblîs meşrebinde olan kibirli kimselerin, halkı başlarına toplayıp kendilerine saygı göstermelerini sağlamak için açtıkları dükkân, senin manevî saltanatın yüzünden viran ve haraptır.

Ey insân-ı kâmil! Sen mekânda ve bu âlem-i taayyünâtta lâ-mekân olan Hakk'ın Ka'be gibi ikāme ettiği bir secdegâhsın. İblîs meşrebinde olan mütekebbir kimselerin halkı başlarına toplayıp ve kendilerine ta'zîm ettirmek için açtıkları dükkân senin saltanat-ı ma'neviyyenden vîrân ve harâbdır.

4607. Derler ki: "Niçin ben bu çamura hizmet edeyim? Niçin ben bir sûrete dîn lakabını edeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4607. Derler ki: "Niçin ben bu çamura hizmet edeyim? Niçin ben bir surete din lakabını edeyim?"

O İblis meşrebinde (İblis karakterinde) olanlar derler ki: "Niçin bu topraktan yaratılmış olan bedene hürmet ve hizmet edeyim? Niçin ben benim gibi bir beden suretine din lakabı vereyim ve Hakk'a ulaşmak için boyun eğmek lazımdır, diyeyim?"

O İblîs meşrebinde olanlar derler ki: "Niçin bu topraktan mahlûk olan cisme hürmet ve hizmet edeyim? Niçin ben benim gibi bir cisim sûretine dîn lakabı vereyim ve Hakk'a vusûl için inkıyâd lâzımdır, diyeyim?"

4608. Sûret değildir; gözünü iyi sil! Tâ ki nûr-ı celâlin şa'şaasını göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4608. O bir suret değildir; gözünü iyi sil! Tâ ki celâl nurunun parıltısını göresin!

Ey İblis karakterinde olan kimse! O insân-ı kâmil, senin his gözünle gördüğün bir cisim sureti değildir. Akıl ve idrak gözünü kibir ve benlik kirlerinden sil de, dikkatle bak! Tâ ki ilâhî celâl nurunun parıltısını göresin! Hz. Pîr'in şerefli ismi "Celaleddîn" olduğundan, "celâl nurunun parıltısı" ifadesiyle kendilerinin nuruna işaret buyurdukları da akla gelir.

Ey İblîs meşrebinde olan kimse! O insân-ı kâmil senin his gözün ile gördüğün bir cisim sûreti değildir. Akıl ve idrak gözünü kibir ve enâniyet çapaklarından sil de, dikkatle bak! Tâ ki celâl-i ilâhî nûrunun şa'şaasını göresin! Hz. Pîr'in ism-i şerîfi "Celaleddîn" olduğundan "nûr-ı celâlin şa'şaası" ta'bîriyle zât-ı şerîflerinin nûruna remz ve işaret buyurdukları da vârid-i hâtır olur.

## Şâhzâde kıssasının şerhine ve onun pâdişâha mülâzemetine rücû'

4609. Şahzade şahın huzurunda bunun hayranı oldu ki, yedi feleği bir avuç toprakta görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4609. Şehzade, şahın huzurunda, yedi feleği bir avuç toprakta görmüş olmasına hayran oldu.

"Şah"tan kasıt, burada insân-ı kâmildir. "Bir avuç toprak"tan kasıt, insân-ı kâmilin şerefli bedenidir. "Yedi felek"ten kasıt, hakikat ehlinin teriminde âlem-i kebîr (büyük âlem) ve insân-ı kebîr (büyük insan) olarak adlandırılan güneş sistemidir. insân-ı kâmil, bedenen bu sistemi oluşturan maddelerin zerrelerini topladığı gibi, ruhen de onların hepsinin ruhanî tesirlerini toplar. Bu sebeple insân-ı kâmil, küllî nefsin ve bu büyük insanın zahiren ve batınen özü ve hulâsası olur. Nitekim Velayet Şahı İmam Ali (a.s.) efendimiz insân-ı kâmile hitaben şöyle buyururlar. Şiir:

داؤك منك وما تشعر ودواؤك منك وما تبصر وانت الكتاب المبين الذي بأحرفه يظهر المضمر وتزعم انك جسم صغير وفيك انطوى العالم الاكبر

"Hastalığın sendendir, halbuki sen farkında değilsin; ve ilacın da sendendir, halbuki görmezsin; ve sen apaçık bir kitapsın ki, onun harfleriyle gizli olan şey ortaya çıkar; ve sen kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki sende en büyük âlem dürülüp bükülmüştür."

"Şehzade"den kasıt, hakikat yolunu arayan Hakk Yolcusu'dur. Yani, hakikati arayan Hakk Yolcusu, insân-ı kâmilin huzurunda bu hale hayrette kaldı ki, o kâmilin bir avuç topraktan ibaret olan bedeninde kalp gözü açılarak keşif yoluyla yedi feleği görmüş idi.

"Şâh"tan murâd, burada insân-ı kâmildir. "Bir avuç toprak"tan murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfidir. "Yedi felek"ten murâd, ehl-i hakikat ıstılâhında âlem-i kebîr ve insân-ı kebîr ta'bîr olunan manzûme-i şemsiyyedir. İnsân-ı kâmil cismen bu manzûmeyi teşkil eden mevâd cinsinin zerrâtını câmi' olduğu gibi, rûhen dahi onların cümlesinin rûhâniyetlerini de câmi'dir. Binâenaleyh insân-ı kâmil nefs-i küllün ve bu insân-ı kebîrin zâhiren ve bâtınen zübdesi ve hulâsası olur. Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm-ı Alî (k.A.v. ve r.a.) efendimiz insân-ı kâmile hitâben şöyle buyururlar. Şiir:

داؤك منك وما تشعر ودواؤك منك وما تبصر وانت الكتاب المبين الذي بأحرفه يظهر المضمر وتزعم انك جسم صغير وفيك انطوى العالم الاكبر

"İlletin sendendir, halbuki senin vukūfun yoktur; ve ilâcın dahi sendendir, halbuki görmezsin; ve sen apaçık kitâbsın ki, onun harfleriyle muzmer olan şey zâhir olur; ve sen kendinin küçük cirm olduğunu zu'm edersin, halbuki sende âlem-i ekber dürülüp bükülmüştür."

"Şahzâde"den murâd, hakikat yolunu arayan sâliktir. Ya'nî, hakîkati arayan sâlik, insân-ı kâmilin huzûrunda bu hâle hayrette kaldı ki, o kâmilin bir avuç topraktan ibaret olan cisminde kalb gözü açılarak keşfen yedi feleği görmüş idi.

4610. Hiçbir bahse dudak açmak mümkin değil! Fakat cân bir dem cân ile [4590] sakit değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4610. Hiçbir konuya dudak açmak mümkün değil! Fakat can bir an bile can ile [4590] suskun değildi.

Hayretinden dolayı şehzade için şahın huzurunda hiçbir konuya dair dudak açmak ve söz söylemek mümkün değildi. Fakat şehzadenin canı, şahın canı ile bir an bile konuşmaktan uzak ve suskun değildi. Görüneni susmak olduğu halde, içinden şahın içine hitaben söz söylerdi.

Hayretinden dolayı şehzâde için şâhın huzûrunda hiçbir bahse dâir dudak açmak ve söz söylemek mümkin değil idi. Fakat şehzâdenin cânı şâhın cânı ile bir dem konuşmaktan fâriğ ve sakit değil idi. Zâhiri susmak olduğu hâlde bâtınından şâhın bâtınına hitâben söz söyler idi.

4611. Onun hatırına gelmiş idi ki, "Bu çok hafîdir. Bu bütün ma'nadır. Binâenaleyh sûret ne içindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4611. Onun aklına gelmişti ki, "Bu çok gizlidir. Bu bütün anlamdır. Bu sebeple suret ne içindir?"

Yani, şehzadenin kalbine, "Bu şah halkın gözünden çok gizlidir. Bu bütün anlamdan ibarettir. Bu sebeple suretin hizmeti ve hikmeti acaba nedir?" diye bir düşünce gelmişti. Bu soru şehzadenin canından şahın canına ulaşan bir soruydu.

Ya'nî, şehzadenin kalbine, “Bu şâh halkın nazarından çok gizlidir. Bu bütün ma'nâdan ibarettir. Binâenaleyh sûretin hizmeti ve hikmeti acabâ nedir?" diye bir hâtıra gelmiş idi. Bu suâl şehzâdenin cânından şâhın cânına vâki' bir suâl idi.

4612. "Seni sûretten bîzar edici bir sûrettir. Her uyumuşu uyandırıcı bir sûrettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4612. "Seni suretten bıktırıcı bir surettir. Her uyumuşu uyandırıcı bir surettir."

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Hakk Yolcusu'nun bu kalbî sorusuna cevap olarak açık bir dille şöyle buyurdu: "Bu suretin hizmeti ve hikmeti şudur ki: Ey Hakk Yolcusu! Seni suretten bıktırır ve usandırır. Onun sureti, bu suret aleminden gözünü kapayıp uyumuştur ve hakikat alemine karşı gözlerini kapamış ve uykuya yatmış olan ruhları uyandırıcıdır."

İnsân-ı kâmil sâlikin bu suâl-i kalbîsine cevab olarak lisân-ı zâhir ile buyurdu ki: “Bu sûretin hizmeti ve hikmeti budur ki: Ey sâlik! Seni sûretten bîzâr eder ve usandırır. Onun sûreti bu sûret âleminden gözünü kapayıp uyumuştur ve âlem-i hakîkate karşı gözlerini kapamış ve uykuya yatmış olan rûhları uyandırıcıdır."

4613. O kelâm seni kelâmdan kurtarır; ve o maraz seni marazdan sıçratır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4613. O söz seni sözden kurtarır; ve o hastalık seni hastalıktan sıçratır.

Yani, o insân-ı kâmilin görünen sözleri ve kelâmı, seni sözden ve boş laftan kurtarır; ve onun sana aşıladığı ilâhî aşk hastalığı seni nefse ait sıfatların hastalıklarından dışarıya sıçratır ve seni nefsin heveslerinden kurtarır. insân-ı kâmilin görünen sözlerinin zahir ulemasını sözden kurtardığına örnek olarak Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 38. bölümünde buyururlar ki: "Hüsâmeddîn-i Erzincânî fakirlerin hizmetine ulaşmadan önce onlarla sohbet eder ve çok büyük bir tartışmacı idi. Her nereye gitse, ciddiyetle tartışır ve münazara ederdi. Güzel konuşurdu. Ama, dervişlerle bir araya geldiği vakit, o tartışma ve münazara gönlünde soğudu... Bu ilimler fakirlerin hâllerine göre bir oyundur ve ömrü boşa harcamaktır... ilh." Bilinmeli ki, Hüsâmeddîn-i Erzincânî hazretleri Hz. Pîr'in son zamanlarına yetişip, Çelebi Hüsâmeddîn ve Sultân Veled (Allah sırlarını kutsasın) hazretlerinin inayetine mazhar olmuş ve Sultân Veled efendimiz bu zâtı Erzincan'da kendilerine vekil tayin etmiştir. Akli ve nakli ilimlerde çok bilgili idi (Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dan).

Ya'nî, o insân-ı kâmilin zâhirî olan kelâmı ve sözleri, seni kelâmdan ve kıyl ü kālden kurtarır; ve onun sana aşıladığı aşk-ı ilâhî hastalığı seni sıfât-ı nefsâniyye hastalıklarından dışarıya sıçratır ve seni nefsin hevâlarından halâs eder. İnsân-ı kâmilin kelâm-ı zâhirîsi ulemâ-i zâhireyi kelâmdan kurtardığına misâlen Hz. Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fihlerinin 38. faslında buyururlar ki: "Hüsâmeddîn-i Erzincânî hizmet-i fukarâya vusûlden mukaddem onlar ile sohbet eder ve azîm bir bahhâs idi. Her nereye giderse, cidd ile bahs ve mü- nâzara eyler idi. Hoş söyler idi. Amma, vaktâki dervîşler ile mücâleset etti, o bahis ve münâzara gönlünde soğudu... Bu ilimler ahvâl-i fukarâya nisbeten bir oyundur ve ömrü zâyi' etmektir... ilh." Ma'lûm olsun ki, Hüsâmeddîn-i Erzincânî hazretleri Hz. Pîr'in son vakitlerine erişip, Çelebi Hüsâmeddîn ve Sultân Veled (kaddesallâhu sırrahümâ) hazretlerinin mazhar-ı inâyetleri olmuş ve Sultân Veled efendimiz bu zâtı Erzincân'da kendilerine kāim-makām nasb buyurmuştur. Ulûm-i akliyye ve nakliyyede yed-i tûlâ sahibi idi (Menâkıb-1 Sipehsâlâr dan.)

4614. Binâenaleyh aşk marazı sıhhatin cânıdır. Onun zahmetleri her rahatın hasretidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4614. Bu sebeple aşk hastalığı sağlığın canıdır. Onun zahmetleri her rahatın özlemidir.

Yani, kelam, tartışma ve münazara, kişinin ilminde kendi varlığını ve benliğini göstermek için nefsin aldatmasından ileri gelir. İnsân-ı kâmilin sözleri ise kalbe etki edip sâlike ilahi aşk bağışlar. Gerçi bu aşk sâlikin kalbinde manevi bir hastalık olur. Fakat bu hastalık sebebiyle ruhun hastalığı olan nefsin sıfatları kırıldığından, bu aşk hastalığı sağlığın canı ve esası olur; ve bu sayede insan ruhu nefsani sıfatların hastalıklarından kurtulur. Bu sebeple bu hastalık seni diğer hastalıktan iyileştirir. Nasıl ki 5. cildin 2725 numaralı beytinde şöyle buyrulmuştu:

"Aşkın dışındaki her ne varsa aşkın yiyeceğidir. Aşkın gagası önünde dünya ve ahiret alemleri bir tanedir."

Gerçi ilahi aşk da manevi bir hastalık olup onun da zorlukları ve zahmetleri var ise de bu zorluklara her türlü zahiri ve bedensel olan rahatlar ve zevkler özlem çekerler.

Ya'nî, kelâm ve bahs ve münâzara kişinin ilminde kendi varlığını ve enâniyetini göstermek için nefsin iğvâsından ileri gelir. İnsân-ı kâmilin kelâmları ise kalbe te'sîr edip sâlike aşk-ı ilâhî bahş eder. Gerçi bu aşk sâlikin kalbinde bir ma'nevî hastalık olur. Fakat bu hastalık sebebiyle rûhun hastalığı olan nefsin sıfatları münkesir olduğundan, bu aşk hastalığı sıhhatin cânı ve esâsı olur; ve bu sayede rûh-ı insânî sıfât-ı nefsâniyye hastalıklarından kurtulur. Binâenaleyh bu maraz seni diğer marazdan şifâyâb eder. Nitekim 5. cildin 2725 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'nî] "Aşkın gayrı her ne varsa aşkın me'kûlüdür. Aşkın gagası önünde dünyâ ve âhiret âlemleri bir habbedir."

Gerçi aşk-ı ilâhî de bir maraz-ı ma'nevî olup onun da meşakkatleri ve zahmetleri var ise de bu meşakkatlere her türlü sûrî ve cismânî olan râhatlar ve zevkler hasret çekerler.

4615. Ey cisim! Şimdi kendi elini cânından yıka ve eğer yıkamaz isen bundan başka bir cân iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4615. Ey cisim! Şimdi kendi elini candan yıka ve eğer yıkamaz isen bundan başka bir can iste!

"Dest şusten", yani "el yıkamak", terk etmekten kinayedir. Yani, ey henüz cisimden ibaret olan Hakk Yolcusu! Mademki insân-ı kâmilin huzuruna geldin, artık onun emrine uyarak cisminin hayvanî ruhundan elini çek ve bu ruhunun gerektirdiklerini terk et! Ve eğer bu kâmilin emrine itaat edip terk etmezsen, git, kendine başka bir can, yani bir rehber bul ki, bu can, Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin tecelligâhı olan insân-ı kâmilin zıddı ve Mudill (saptıran) isminin tecelligâhı bir can olur.

"Dest şusten", "el yıkamak", terk etmekten kinâyedir. Ya'nî, ey henüz cisimden ibaret olan sâlik! Mâdemki insân-ı kâmilin huzûruna geldin, artık onun emrine tebean cisminin hayvan olan rûhundan elini yıka ve bu rûhunun îcâbâtını terk et! Ve eğer bu kâmilin emrine itâat edip terk etmez- sen, git, kendine başka bir cân, ya'nî bir rehber bul ki, bu cân ism-i Hâ-dî'nin mazharı olan insân-ı kâmilin zıddı ve ism-i Mudill'in mazharı bir cân olur.

4616. Elhasıl o şah onu çok okşadı. O güneşten ay gibi eridi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4616. Sözün özü, o şah onu çok okşadı. O, güneşten ay gibi eridi.

"Nîk", "iyi" demek olsa da, burada "çok" anlamındadır. Yani, sözün özü şah o şehzadeyi çok okşadı ve taltif etti. O şehzadenin hayvanî ruhu, insân-ı kâmilin güneş konumundaki şerefli ruhundan ay gibi erir ve incelirdi. Bu şerefli beyitte, Yasin Suresi'nde geçen وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ (Yasin, 36/39) yani "Biz aya menziller takdir ettik; hatta hurmanın dalı kuruyup ince ve sarı ve yay şeklinde büküldüğü gibi geri döner" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Hakk Yolcusunun da seyr-ü sülûkünde birtakım menzilleri vardır ki, o menzillerin her birinde onun hayvanî ruhunun hükmü yavaş yavaş, incelerek erir; ve sonra dolunay gibi olan izafî ruha dönüşür.

"Nîk", "iyi" demek ise de, burada “çok" ma'nâsınadır. Ya'nî, elhâsıl şâh o şehzâdeyi çok okşadı ve taltîf etti. O şehzadenin rûh-ı hayvânîsi insân-ı kâmilin güneş mesâbesindeki rûh-ı şerîfinden ay gibi erir ve incelir idi. Bu beyt-i şerîfte sûre- Yasin'de vaki وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ (Yasin, 36/39) ya'nî "Biz aya menziller takdir ettik; hattâ hurmanın dalı kuruyup ince ve sarı ve yay şeklinde büküldüğü gibi avdet eder" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Sâlikin dahi sülükünde birtakım menzilleri vardır ki, o menzillerin her birinde onun rûh-ı hayvânîsinin hükmü yavaş yavaş, incele incele erir; ve sonra bedir gibi olan rûh-ı izâfîye mübeddel olur.

4617. Aşıkların o eriyişi nümüv olur. Eriyişte ay gibi tâze-rû olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4617. Âşıkların o eriyişi nümüv (gelişme, büyüme) olur. Eriyişte ay gibi taze yüzlü olur.

Âşıkların o hayvanî ruhlarının erimesi, onların gelişmesi ve büyümesi olur. Ay eriyip sonra dolunay hâline geldiği gibi, onların hayvanî ruhları da izafî ruha dönüşmek suretiyle taze yüzlü olur.

Aşıkların o rûh-ı hayvânîlerinin erimesi onların neşv ü nemâsı olur. Ay eriyip sonra bedir hâline geldiği gibi, onların rûh-ı hayvânîleri de rûh-ı izâfîye mübeddel olmak sûretiyle tâze yüzlü olur.

4618. Bütün hastalar ilaç ümîdini tutarlar. Bu hasta "Beni ziyade ediniz!" diye inler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4618. Bütün hastalar ilaç ümidini tutarlar. Bu hasta "Beni ziyade ediniz!" diye inler.

"În zencûr kim" ifadesi, "ki" açıklama edatıyla mütekellim "mîm"inden (ben zamirinden) oluşmuştur, "ki beni" demektir. Yani, bütün beden hastaları bu hastalığın giderilmesi için ilaç ümidindedirler. Bu ilâhî aşk hastası ise "Beni artırınız, yani benim hastalığımı artırınız!" diye inler ve ilâhî aşk hastalığının çoğalmasını ister.

“În zencûr kim”, “ki" edât-ı beyâniyyesiyle mütekellim "mîm"inden mürekkebdir, "ki beni" demek olur. Ya'nî, bütün cisim hastaları bu hastalığın izâlesi için ilâç ümîdindedirler. Bu aşk-ı ilâhî hastası ise "Beni ziyâde ediniz, ya'nî benim hastalığımı artırınız!" diye nâle eder ve aşk-ı ilâhî hastalığının çoğalmasını ister.

4619. Bu zehirden daha hoş bir şerbet görmedim. Bu marazdan daha hoş bir sıhhat olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4619. Bu zehirden daha hoş bir şerbet görmedim. Bu hastalıktan daha hoş bir sağlık olmaz!

Görünüşte zehir gibi acı görünen bu ilahi aşktan daha latif ve hoş bir şerbet görmedim. Bu ilahi aşk hastalığından daha latif ve zevkli bir sağlık olmaz! Bu âşık, dünyevi ve bedensel hazlardan geçtiği için halk arasında görünüşte hasta görünür. Fakat içten zevk ve lezzet içindedir. Menkıbe: "Bir gün Hz. Mevlânâ evin damı üzerindeydi. Ashaptan bir grup odada hakikatler ve manalar bahsiyle meşguldüler. Onlardan birisi şiddetli şevk ve zevk sebebiyle hararetle ciğerinden derin bir ah çekti. Tanınmış bir kişi sokaktan geçmekteydi. Bu ah sesini işitip: "Dam üzerinde Hz. Hudâvendigâr'ın hastalığını işitiniz!" dedi. Hz. Mevlânâ da gayret saikasıyla eğilip: "Bakalım hastalık kime isabet eder?" buyurdular. İlahi takdirle o şahıs bir hastalığa yakalandı; ve söz konusu hastalık uzayıp tedavisinden aciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Mevlânâ'nın infialini hatırlayıp bu hastalığın sebebinin onların şerefli hatırlarının infialinden ileri geldiğini bilerek kalkıp Hz. Mevlânâ'ya gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgul oldu. Tövbesi kabul olmakla o hastalık ondan zail oldu." (Menâkıb-ı Sipehsâlâr).

Zâhirde zehir gibi acı görünen bu aşk-ı ilâhîden daha latîf ve hoş bir şerbet görmedim. Bu aşk-ı ilâhî marazından daha latîf ve zevkli bir sıhhat olmaz! Bu âşık, huzûzât-ı dünyeviyye ve cismâniyyeden geçtiği cihetle avâm indinde zâhiren hasta görünür. Fakat bâtınen zevk ve lezzet içindedir. Menkıbe: "Bir gün Hz. Mevlânâ evin damı üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife odada hakāyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretle ciğerinden bir âh-ı sert çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işitip: "Dam üzerinde Hz. Hudâvendigâr'ın illetini işitiniz!" dedi. Zât-ı hazretleri dahi gayret sâikasıyla eğilip: "Bakalım illet kime vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i Rabbânî ile o şahıs bir illete giriftâr oldu; ve illet-i mezkûre uzayıp tedavisinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Mevlânâ'nın infiâli hâtırına gelip bu hastalığın sebebini onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfâr ile meşgül oldu. Tövbesi makrûn-ı icâbet olmakla o maraz ondan zâil oldu." (Menâkıb-ı Sipehsâlâr).

4620. Bu günahtan daha hoş bir taat olmaz. Seneler bu deme nisbetle bir saattir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4620. Bu günahtan daha hoş bir ibadet olmaz. Seneler bu an ile kıyaslandığında bir saattir.

Yani, halk katında günah ve kusurlu sayılmış bu ilahi aşktan daha hoş ve latif bir ibadet ve kulluk olmaz. Yani, bu aşk hastalığı içinde olmadan seneler geçmiş olsa, bu aşk içinde geçen an ile kıyaslandığında o seneler bir saat hükmünde ve kıymetinde olur. Nitekim Divan-ı Kebir'lerindeki bir şerefli beyitlerinde şöyle buyururlar: "Bir ömür ki, aşksız geçti, onu hiç hesaba alma! Aşk âb-ı hayattır. Onu gönülde ve canda kabul et!"

Ya'nî, avâm indinde günâh ve ma'yûb addedilmiş bu aşk-ı ilâhîden daha hoş ve latîf bir tâat ve ibâdet olmaz. Ya'nî bu maraz-ı aşk içinde olmadan seneler geçmiş olsa, bu aşk içinde geçen deme nisbetle o seneler bir saat hükmünde ve kıymetinde olur. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar: "Bir ömür ki, aşksız geçti, onu hiç hesâba alma! Aşk âb-ı hayattır. Onu gönülde ve canda kabûl et!"

4621. Bu şahın önünde gönlü kebab ve cânı tabak üzerinde olarak bir müddet bu nesk üzere oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4621. Bu şahın önünde gönlü kebap ve canı tabak üzerinde olarak bir müddet bu nesk (bir tür ibadet, perhiz) üzere oldu.

Sözün özü, bu şehzade bu nesk üzere, yani aşk ateşinden gönlü kebap olmuş ve canı da pişmiş yemek gibi cisminin tabağı üzerinde bulunduğu hâlde, bir müddet şahın huzurunda bulundu.

Velhâsıl bu şehzâde bu nesk üzere, ya'nî aşk ateşinden gönlü kebab olmuş ve cânı da pişmiş taâm gibi cisminin tabağı üzerinde bulunduğu hâlde, bir müddet şâhın huzûrunda bulundu.

4622. Dedi: "Şah her bir kimseden bir baş kesti. Ben ise şâhtan her lahza yeni kurbanım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4622. Dedi: "Şah her bir kimseden bir baş kesti. Ben ise şâhtan her lahza yeni kurbanım!"

Bu şehzâde, yani Hakk Yolcusu dedi ki: "Şah her bir Hakk Yolcusu'ndan bir baş kesti ve o Hakk Yolcusu kendinden geçti ve aşktan fânî oldu. Ben ise öyle çarçabuk ölmedim ve şahın aşkı ve muhabbeti içindeyim. Bu aşktan dolayı her lahza yeni bir kurban olmaktayım."

Bu şehzâde ya'nî sâlik dedi ki: "Şah her bir salikten bir baş kesti ve o sâlik kendinden geçti ve aşktan fânî oldu. Ben ise öyle çarçabuk ölmedim ve şâhın aşkı ve muhabbeti içindeyim. Bu aşktan dolayı her lahza yeni bir kurban olmaktayım."

4623. "Ben altından fakîrim, baştan muhteşemim. Benim başım yüz binlerce başı halef tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4623. "Ben altından fakirim, baştan muhteşemim. Benim başım yüz binlerce başı halef tutar."

Ben marifet ve hakikatler (varlıkların gerçek mahiyetleri) altından fakirim. Fakat ilahi teklife (Allah'ın emir ve yasaklarına) muhatap olan baştan muhteşemim ve zenginim. Çünkü zahiri amellerim çoktur. Bu sebeple benim başım yüz binlerce başın halefi ve bedelidir. Şehzadenin bu sözlerinden kendisinin ahyar (hayırlı, iyi) zümresinden olduğu anlaşılır ki, bu taifenin uzun zamanda bu yoldan Hakk'a ulaşanları çok azın azıdır. Nasıl ki yukarılarda Necmeddin-i Kübra hazretlerinin Usul-i Aşere'sinden alıntı yapılarak açıklandı; ve bu Hakk Yolcusunun bu taifeden olduğu aşağıda gelecek olan 4634 ve 4635 ve 4636 numaralı beyitler karinesiyle de anlaşılır.

"Ben ma'rifet ve hakāyık altınından fakîrim. Fakat teklif-i ilâhîye muhâtab olan baştan muhteşemim ve zenginim. Zîrâ a'mâl-i zâhirem çoktur. Binâenaleyh benim başım yüz binlerce başın halefi ve bedelidir." Şehzadenin bu sözlerinden kendisinin ahyâr zümresinden olduğu anlaşılır ki, bu tâifenin uzun zamanda bu yoldan Hakk'a vâsıl olanları gāyet azın azıdır. Nitekim yukarılarda Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Usûl-i Aşere'sinden iktibâsen îzâh olundu; ve bu sâlikin bu tâifeden olduğu aşağıda gelecek olan 4634 ve 4635 ve 4636 numaralı beyitler karînesiyle de anlaşılır.

4624. İki ayak ile aşkta koşmak mümkin olmaz. Bir baş ile aşk oynamak mümkin olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4624. İki ayak ile aşkta koşmak mümkün olmaz. Bir baş ile aşk oynamak mümkün olmaz.

Bu şerefli beyit Hz. Pîr tarafından irşat amacıyla söylenir. Hâlbuki, ey Hakk Yolcusu! İki ayak ile, yani biri görünen ameller ve diğeri mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile ilâhî aşk yolunda koşmak mümkün değildir; ve bu bedenin bir başı, yani aklın muhakemeleri ve çıkarımları ile ilâhî aşk oyununu oynamanın imkânı yoktur.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr tarafından irşâden buyurulur. Halbuki, ey sâlik! İki ayak ile ya'nî biri a'mâl-i zâhire ve diğeri mücâhede ve riyâzat ile aşk-ı ilâhî yolunda koşmak mümkin değildir; ve bu cismin bir başı ya'nî aklın muhâkemât ve istidlâlâtı ile aşk-ı ilâhî oyununu oynamanın imkânı yoktur.

4625. Her bir kimsenin muhakkak iki ayağı ve bir başı vardır. Cismin binlerce ayağı ve başı nadirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4625. Her bir kimsenin muhakkak iki ayağı ve bir başı vardır. Cismin binlerce ayağı ve başı nadirdir.

Yani, her bir Hakk yolcusunun zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve dış ameller ile mücadele ve riyâzât (nefsî perhizler) ayakları vardır; ve aklı ile muhakeme ve istidlâl (çıkarım) edebilecek bir de başı vardır. Bununla beraber bu iki ayak ve bir baş ile Hakk'a ulaşan Hakk yolcuları çok azdır. Aşk yolunda ve şüttâr (doğru yoldan sapmış gibi görünen, ancak hakikatte Hakk'a ulaşmış) yolunda ise hem zühd ve dış ameller ve hem de mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât ve hem de başın muhakemesi ve istidlâlleri ve temyizi (ayırt etme gücü) vardır. İlahi aşk ile beraber bunları bir araya getirmek, cismin binlerce ayağı ve başı gibi olur ki, bu kadar ayağa ve başa sahip olmak nadirdir. Beyit: "Bir elde şeriat kadehi ve şişesi, bir elde ilahi aşkın örsü ve çekici lazımdır. Hak yolunun her bir heveslisi şeriat şişesiyle ilahi aşkın örsünü ve çekicini bir araya getirip oynamasını bilemez."

Ya'nî, her bir sâlikin zühd ve a'mâl-i zâhire ve mücâhede ve riyazat ayakları vardır; ve aklı ile muhâkeme ve istidlâl edebilecek bir de başı vardır. Bu- nunla beraber bu iki ayak ve bir baş ile Hakk'a vâsıl olan sâlikler azın azıdır. Aşk yolunda ve tarîk-ı şüttârda ise hem zühd ve a'mâl-i zâhire ve hem de mücâhedât ve riyâzat ve hem de başın muhâkemesi ve istidlâlâtı ve temyîzi vardır. Aşk-ı ilâhî [ile] beraber bunları cem' etmek cismin binlerce ayağı ve başı mesâbesinde olur ki, bu kadar ayağı ve başı hâîz olmak nâdirdir. Beyit: "Bir elde şerîat camı ve şişesi, bir elde aşk-ı ilâhî örsü ve çekici lâzımdır. Hak yolunun her bir heveslisi şerîat şişesiyle aşk-ı ilâhî örsünü ve çekicini cem' edip oynamasını bilemez."

4626. Bu sebebden dolayı bütün hengâmeler heder oldu. Bu hengâme ise her dem daha harâretlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4626. Bu sebeple bütün hengâmeler boşa gitti. Bu hengâme ise her zaman daha hararetlidir.

"Hengâme", "topluluk, savaş ve kavga meydanı ve çekişme ve gürültü, patırtı" demektir. Yani, işte şehzadenin kendi başına bu derece ihtişam ve enâniyet (benlik) hayal etmesi sebebiyle, Hakk Yolculuğunda insân-ı kâmile gösterdiği aşk ve muhabbet hengâmeleri boşa ve geçersiz oldu ve istediğine ulaşamadı. Sâib'in beyti: "Hiçbir kimse için kendi ibadetinin hayrına güvenmek ve dayanmak yoktur. Çünkü asâya dayanan, etrafı görmeyen bir kör gibidir ve asâya dayanan ancak bir kördür."

Hâlbuki Hakk Yolcusunun kendisini ve zühdünü (dünyadan el çekmesini) ve ibadetini gözünden düşürüp ilâhî aşk hengâmesi içinde Hakk Yolculuğuna devam etmesi gerekir. İşte bu hengâme her zaman daha hararetlidir veya nice Hakk Yolcusunu süratle Hakk'a ulaştırır.

"Hengâme", "cem'iyet, cenk ve kavga meydanı ve nizâ' ve gürültü, patırtı" demektir. Ya'nî, işte şehzâdenin kendi başına bu derece ihtişâm ve enâniyet tahayyül etmesi sebebinden dolayı sülükünde insân-ı kâmile gösterdiği aşk ve muhabbet hengâmeleri heder ve bâtıl oldu ve matlûbuna vâsıl olamadı. Beyt-i Sâib: "Hiçbir kimse için kendi tâatinin hayrına i'timâd ve dayanmak yoktur. Zîrâ asâya dayanan, etrâfı görmeyen bir kör gibidir ve asâya dayanan ancak bir kördür."

Halbuki sâlikin kendisini ve zühd ve tâatini nazarından ıskāt edip aşk-ı ilâhî hengâmesi içinde sülûk etmesi lâzımdır. İşte bu hengâme her dem daha harâretlidir veyâ nice sâliki sür'atle Hakk'a îsâl eder.

4627. Harâretin ma'deni la-mekândadır. Yedi cehennem onun kıvılcımından bir dumandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4627. Hararetin kaynağı mekânsızlıktadır. Yedi cehennem onun kıvılcımından bir dumandır.

"Şerâr", "kıvılcım" anlamına gelen "şerâre"nin çoğuludur, "kıvılcımlar" demektir. Yani, aşk ateşi, mekândan uzak olan gerçek varlıkta hararetin kaynağı ve menbaıdır. Çünkü bütün eşya, zuhura olan ilahi sevginin hararetinden meydana gelmiştir. Nasıl ki Hz. Pir efendimiz Aşk-nâmelerinin bir beytinde şöyle buyururlar:

“Aşk eşyanın yaratıcısı olmuştur. Bütün eşya aşkın nurundan ortaya çıktı."

Bu aşk ateşi o kadar şiddetlidir ki, yedi cehennem o ateşin saçtığı kıvılcımlardan bir dumandır.

Onun beyanındadır ki: Üzerinde sırat köprüsü olan cehennem der ki: "Ey mümin sırattan pek çabuk geç ve acele et; ta ki senin nurunun azameti benim ateşimi söndürmesin!" "Geç, ey mümin! Çünkü senin nurun benim ateşimi söndürdü."

Bu şerif sözde şu hadis-i şerife işaret buyurulur: تقول النار للمؤمن يوم القيامة جز يا مؤمن فقد أطفأ نورك لهبي yani "Kıyamet gününde ateş mümine der ki: Ey mümin! Geç! Senin nurun benim alevimi söndürdü."

Bilinmeli ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde tezahürleri mevcuttur.

1-İlahi ilim mertebesinde sabit hakikatleri vardır.

2-İlmi varlıklarının benzerleri misal âleminde oluşmuştur.

3-Şehadet âlemi olan dünyada her ikisi de karışık olarak görünür. Çünkü şehadet âlemi ahiret âlemine göre geniş değil ise de daha toplu ve cemiyetlidir. Nasıl ki elem ve lezzetin karışımını her zaman bu dünyada zevkan biliriz.

4-İnsani âlemde mevcuttur. Çünkü ruh ve kalp makamı ve kemalatı ayn-ı naimdir (nimetin ta kendisidir); ve nefis ve heva ve gereklilikleri ayn-ı cehennemdir (cehennemin ta kendisidir). Bunun için kalp ve ruh makamına dahil olan ve güzel ahlak ve beğenilen sıfatlarla muttasıf olanlar çeşitli rahatlıklarla müsterih olurlar. Nefis ve lezzetleri ve heva ve şehvetleri ile meşgul olanlar, çeşitli belalar ile azap olurlar. Celaleddin-i Devvani (k.s.) Zevra Haşiyesi'nde buyurur ki: "Yüce Allah'ın وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/49) yani "Cehennem kafirleri el-an kaplayıcıdır" ayet-i kerimesini tevil etmeye hacet yoktur. Çünkü kafirlerin kötü itikatları ve beğenilmeyen ahlakları ahiret neşesinde cehennem suretinde zuhur edip kafirleri azaplandıracaktır." Arazlardan (geçici niteliklerden) ibaret olan insani ahlak ve amellerin ahiret âleminde kendilerine münasip suretlerde zuhur edeceği bu Mesnevi-i Şerif'in müteaddit mahallerinde ve özellikle 2. cildin 959 numarasına denk gelen وقت محشر هر عرض را صورتیست . صورت هر يك عرض را نوبتيست [yani "Mahşer vaktinde her araza bir suret vardır; her arazın suretine bir nevbet vardır"] latif beytinde geçti. Buna göre cennet ve cehennemin beşinci tezahürleri ahiret yurdunda olmuş olur; ve bu mertebede bunlar cismanidir. Velakin bu cismaniyette ruhaniyet hali galipdir. Nefsaniyet hali galip olan bu dünyanın haline bakıp da cismani cennet ve cehennem hakkında istidlalen (çıkarım yaparak) hüküm verenler hata ederler. Atideki şerif beyitlerde cehennemin ve cennetin bu zikrolunan mertebelerine işaretler vardır.

"Şerâr", "kıvılcım" ma'nâsına olan “şerâre"nin cem'idir, "kıvılcımlar" demektir. Ya'nî, aşk ateşi, mekândan münezzeh olan vücûd-ı hakîkîde harâretin ma'deni ve menba'ıdır. Zîrâ bütün eşyâ zuhûra olan hubb-i ilâhînin harâ- retinden peydâ olmuştur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Aşk-nâme'lerinin bir beytinde şöyle buyururlar:

“Aşk eşyânın mûcidi olmuştur. Bütün eşyâ aşkın nûrundan zâhir oldu."

Bu aşk ateşi o kadar şiddetlidir ki, yedi cehennem o ateşin saçtığı kıvılcımlardan bir dumandır.

Onun beyânındadır ki: Üzerinde sırât köprüsü olan cehennem der ki: "Ey mü'min sırâttan pek çabuk geç ve acele et; tâ ki senin nûrunun azameti benim ateşimi söndürmesin!" "Geç, ey mü'min! Zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü."

Bu sürh-i şerîfte şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur: تقول النار للمؤمن يوم القيامة جز يا مؤمن فقد أطفأ نورك لهبي ya'ni "Kıyâmet gününde ateş mü'mine der ki: Ey mü'min! Geç! Senin nûrun benim alevimi söndürdü."

Ma'lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri mevcûddur.

1-İlm-i ilâhî mertebesinde a'yân-ı sâbiteleri vardır.

2-Vücûd-ı ilmîlerinin emsâli âlem-i misâlde mütekevvindir.

3-Âlem-i şehadet olan dünyâda her ikisi de karışık olarak zâhirdir. Zîrâ âlem-i şehadet âlem-i âhirete nazaran geniş değil ise de daha toplu ve cem'iyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu dünyâda zevkan biliriz.

4-Âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makām-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir; ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makām-ı kalb ve rûha dâhil olan ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marziyye ile muttasıf olanlar envâ'-ı râhat ile müsterîh olurlar. Nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgûl olanlar, envâ'-ı belâlar ile muazzeb olurlar. Celaleddîn-i Devvânî (k.s.) Zevrâ Hâşiyesi'nde buyurur ki: "Hak Teâlâ'nın وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/49) ya'nî "Cehennem kâfirleri el-ân kaplayıcıdır" âyet-i kerîmesini te'víle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın kötü i'tikādları ve ahlâk-ı nâ-marziyyeleri neş'e-i uhrâda cahîm sûretinde zuhûr edip küffârı muazzeb kılacaktır." Arazlardan ibaret olan ahlâk ve a'mâl-i insâniyyenin âlem-i âhirette kendilerine münasib sûretlerde zâhir olacağı bu Mesnevî-i Şerîf'in müteaddid mahallerinde ve ezcümle 2. cildin 959 numarasına müsâdif olan وقت محشر هر عرض را صورتیست . صورت هر يك عرض را نوبتيست [ya'nî "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her arazın sûretine bir nevbet vardır"] beyt-i latîfinde geçti. Binâenaleyh cennet ve cehennemin beşinci mezâhiri dâr-ı âhirette olmuş olur; ve bu mertebede bunlar cismânîdir. Velâkin bu cismâniyette rûhâniyet hâli gālibdir. Nefsâniyet hâli galib olan bu dünyânın hâline bakıp da cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Atîdeki ebyât-ı şerîfede cehennemin ve cennetin bu zikr olunan merâtibine işaretler vardır.

4628. Ey safî! Aşığın ateşinden bu yüzden cehennem zayıf ve sönücü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4628. Ey safî! Aşığın ateşinden bu yüzden cehennem zayıf ve sönücü olur.

Yani, ey ilahi aşk ateşiyle kalbindeki dünya heveslerinin (mâsivâ) çerçöpleri yanıp tutuşarak arınmış (safî) kalmış olan Hakk Yolcusu! Aşığın aşkının ateşinden ve bu aşk ateşinin yüzünden cehennem nefsinin alevi zayıf ve sönücü olur. Çünkü nefis de ahiretin cismani cehennemi tabiatındadır. Yüce Allah tarafından cehenneme "Doldun mu?" (Kâf, 50/30) diye hitap buyrulur; ve cehennem "Daha var mı?!" (Kâf, 50/30) diye cevap verir; bir türlü doymak bilmez. Nefis de ne kadar dünyevi hazlar verilmiş olsa "Daha var mı?" der. Örneğin yüz bin lira verilse, iki yüz bin ister, beş yüz bini bir milyon ve bir milyonu iki milyon yapmak ister ve sonsuza dek böylece gider. Kanaat asla onun şanından değildir.

Ya'nî, ey aşk-ı ilâhî ateşi ile kalbindeki mâsivâ hayallerinin çörçöpleri yanıp tutuşarak sâfî kalmış olan sâlik! Âşığın aşkının ateşinden ve bu aşk ateşinin yüzünden nefs-i cehennemin alevi zayıf ve sönücü olur. Zîrâ nefis dahi âhiretin cehennem-i cismânîsi tabîatindedir. Hak Teâlâ tarafından cehenneme هل امتلأت (Kâf, 50/30) ya'nî "Doldun mu?" diye hitâb buyurulur; ve cehennem هل من مزيد (Kâf, 50/30) ya'nî "Daha var mı?!" diye cevab verir; bir türlü doymak bilmez. Nefis dahi ne kadar huzûzât-ı dünyeviyye verilmiş olsa "Daha var mı?" der. Meselâ yüz bin lira verilse, iki yüz bin ister, beş yüz bini bir milyon ve bir milyonu iki milyon yapmak ister ve ilâ-nihâye böylece gider. Kanâat aslâ şânından değildir.

4629. Ona der: "Ey muhteşem! Çabuk geç! Yoksa senin nûrlarından ateşim söndü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4629. Ona der: "Ey muhteşem! Çabuk geç! Yoksa senin nûrlarından ateşim söndü."

Nefis cehennemi âşığa der ki: "Ey muhteşem! Benim sarp yokuşlarımı ve derecelerimi çabuk geç! Yoksa senin aşkının nûrlarından benim ateşim ve alevlerim olan heveslerim söndü." "Murden" (ölmek) mastarı, Farsçada ateş hakkında "sönmek" anlamında kullanılır.

Nefis cehennemi âşığa der ki: "Ey muhteşem! Benim akabelerimi ve derekelerimi çabuk geç! Yoksa senin aşkının nûrlarından benim ateşim ve alevlerim olan hevâlarım söndü. "Murden", "ölmek" masdarı, Fârisî'de ateş hakkında "sönmek" ma'nâsında müsta'meldir.

4630. Küfür ki, cehennemin kibriti odur, gör ki, ancak bu nefes onu nasıl pejmürde eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4630. Küfür ki, cehennemin kibriti odur, gör ki, ancak bu nefes onu nasıl pejmürde eder!

"Pehsânîden", pejmürde olmak ve erimek, gamdan ve dertten kurtulmak demektir (Burhân sözlüğüne göre). Yani, nefis cehennemin alevlerini parlatan şey, Hakk'ı ve Hakk ehli olanları inkâr etme kibritidir. Cehennem bu küfür ve inkâr kibritinden tutuşur. Bak ki, ancak bu insân-ı kâmilin nefesi o cehennemi nasıl pejmürde eder ve soldurur!

"Pehsânîden", pejmürde olmak ve erimek, gamdan ve derdden kurtulmak (Burhân). Ya'nî, nefis cehennemin alevlerini parlatan şey Hakk'ı ve ehl-i Hakk'ı inkâr etmek kibritidir. Cehennem bu küfür ve inkâr kibritinden tutuşur. Bak ki, ancak bu insân-ı kâmilin nefesi o cehennemi nasıl pejmürde eder ve soldurur!

4631. Çabuk kibritini bu sevdaya ısmarla! Tâ ki ne cehennem, ne kıvılcımlar senin üzerine parlamasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4631. Çabuk kibritini bu sevdaya ısmarla! Tâ ki ne cehennem, ne kıvılcımlar senin üzerine parlamasın!

Çabuk bu inkâr kibritini bu sevdaya, yani Hakk'ın ve Hakk ehlinin aşkına ve muhabbetine teslim et! Tâ ki bu aşkın nuru sebebiyle senin üzerine ne nefis cehennemi ve ne de onun kıvılcımlar mesabesinde olan sıfatları parlamasın! Bilinmeli ki, bir açık küfür ve inkâr ve bir de gizli inkâr vardır. "Açık küfür", Hakk'ın ve peygamberlerinin inkârıdır. "Gizli inkâr" ise, Hakk'a ve peygambere iman ettikten sonra, Hakk'ın vekilleri ve peygamberin vârisleri olan evliyayı ve kâmilleri inkâr etmektir. Birinci inkârcılar dünyada nefis cehenneminde ve ahirette dahi cismanî cehennemde sonsuza dek azap görürler; ikinci inkârcılar ise, dünyada nefis cehenneminde azap görürler ve ahirette dahi bu nefsanî sıfatları yüzünden asi olduklarından onlar hakkında asi olan müminler hakkındaki muamele geçerli olur.

Çabuk bu inkâr kibritini bu sevdâya, ya'nî Hakk'ın ve ehl-i Hakk'ın aşkına ve muhabbetine tevdî' et! Tâ ki bu aşkın nûru sebebiyle senin üzerine ne nefis cehennemî ve ne de onun kıvılcımlar mesâbesinde olan sıfatları parlamasın! Ma'lûm olsun ki, bir küfr ve inkâr-ı celî ve bir de inkâr-ı hafi vardır. "Küfr-i celî", Hakk'ın ve enbiyâsının inkârıdır. "Küfr-i hafi" ise, Hakk'a ve peygambere îmân ettikten sonra, Hakk'ın nâibleri ve peygamberin vârisleri olan evliyâyı ve kâmilleri inkâr etmektir. Evvelki münkirler dünyâda nefis cehenneminde ve âhirette dahi cehennem-i cismânîde müebbeden muazzeb olurlar; ve ikinci münkirler ise, dünyâda nefis cehenneminde muazzeb olurlar ve âhirette dahi bu sıfât-ı nefsâniyyeleri yüzünden âsî olduklarından onlar hakkında âsî olan mü'minler hakkındaki muâmele cârî olur.

4632. Cennet ona der: "Rüzgâr gibi geç! Yoksa ben her ne tutarsam kesad olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4632. Cennet ona der: "Rüzgâr gibi geç! Yoksa ben her ne tutarsam kesat olur."

Aşk ehline gelince: Onun aşkından cehennem ateşi söndüğü gibi, ona cennet de der ki: "Ey Hakk aşığı! Benim üzerimden rüzgâr gibi geç! Yoksa bende güzel tecellilerden ve güzel suretlerden her ne varsa rağbetsiz ve kesat olur." Çünkü bütün kâinatın güzelliği, çekiciliği ve parlaklığı kutsal ruhun ve Rabbanî ârifin güzelliğinin yansımasıdır. Bu sebeple ârifin varlığı asıl, cennetin varlığı ise tali (ikincil) olur.

Ehl-i aşka gelince: Onun aşkından cehennem ateşi söndüğü gibi, ona cennet de der ki: "Ey âşık-ı Hak! Benim üzerimden rüzgâr gibi geç! Yoksa mezâhir-i cemîleden ve güzel sûretlerden bende her ne varsa revâcsız ve kesâd olur." Zîrâ bütün kâinâtın hüsn ve cemâli ve revnakı rûh-ı kudsînin ve ârif-i rabbânînin güzelliğinin pertevidir. Binâenaleyh ârifin vücûdu asıl ve cennetin vücûdu ise fer' olur.

4633. Zîrâ sen harman sahibisin. Ben ise başak toplayıcıyım. Ben bir putum, sen ise Çin'in vilayetlerisin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4633. Zira sen harman sahibisin. Ben ise başak toplayıcıyım. Ben bir putum, sen ise Çin'in vilayetlerisin!

Ey Hakk'a olan aşkı kâmil olan ârif (Allah'ı bilen kişi)! Sen harman sahibisin, yani isimlerin bütünlüğünü taşıyansın. Ben ise senin harmanında başak toplayıcıyım, yani bazı isimlerin tecelli yeriyim; ve örneğin ben bir putum ve suretim, sen ise bütün put suretlerini içeren Çin vilayeti gibisin!

"Ey Hakk'a olan aşkı kâmil olan ârif! Sen harman sâhibisin, ya'nî cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâizsin. Ben ise senin harmanında başak toplayıcıyım, ya'nî ba'zı esmânın mazharıyım; ve meselâ ben bir putum ve sûretim, sen ise bütün put sûretlerini hâvî olan Çin vilâyeti mesâbesindesin!"

4634. Ondan hem cehennem ve hem cennetler titreyicidir. Ne buna, ne ona ondan emân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4634. Ondan hem cehennem hem de cennetler titrer. Ne buna ne de ona ondan bir güvence olmaz.

"Emân", güven, korkusuzluk demektir. İkinci mısradaki "mer" kelimeleri fazlalıktandır. Yukarıdaki açıklamalar gereğince, insân-ı kâmilden ve âşıktan hem cehennem hem de cennet titrer. Bu insân-ı kâmilden ne cennete ne de cehenneme bir güvence ve korkusuzluk yoktur. Çünkü cehennem, bu âşığın nurundan dolayı ateşinin sönmesinden korkar; cennet de kendi güzelliğinin rağbet görmemesinden korkar. Rağbet görmemekten korkmak şudur: Bir güzelin güzelliği kendisinden daha güzel bir şey geldiği zaman gözden düşer.

“Emân”, emînlik, korkusuzluk. İkinci mısra'daki "mer" kelimeleri zevâiddendir. Yukarıdaki îzâhât mûcibince insân-ı kâmilden ve âşıktan hem cehennem ve hem de cennet titreyicidir. Bu insân-ı kâmilden ne cennet ve ne de cehenneme emînlik ve korkusuzluk vardır. Zîrâ cehennem bu âşığın nûrundan dolayı ateşinin sönmesinden korkar; ve cennet dahi kendi güzelliğinin revâcsızlığından korkar. Revâcsızlıktan korkmak budur ki: Bir güzelin güzelliği kendisinden daha güzel geldiği vakit nazarlardan sukūt eder.

4635. Onun ömrü gitti, çâreye fırsat bulmadı. Sabır çok yakıcı idi ve cân tâkat getiremedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4635. Onun ömrü gitti, çareye fırsat bulamadı. Sabır çok yakıcı idi ve can dayanamadı.

Sözün özü, o şehzadenin takdir edilmiş ömrü sona erdi, sevgilisine kavuşmak için çare bulmaya fırsat bulamadı. Kendi yolunda ve anlayışında sabretti ise de, bu sabır onun canını yakıcı idi; ve canı bu yanmaya dayanamadı. Bu, Hakk Yolcusu olan seçkinler zümresinin anlayışında olduğuna işaret buyrulur. Nitekim yukarıda 4623 numaralı beyitte açıklandı.

Velhâsıl o şehzadenin mukadder olan ömrü gitti, ma'şûkuna vusûl için çâre tedârikine fırsat bulamadı. Kendi mesleğinde ve meşrebinde sabretti ise de, bu sabır onun cânını yakıcı idi; ve cânı bu yanmaya-tâkat getiremedi. Bu, sâlik ahyâr tâifesinin meşrebinde olduğuna işâret buyurulur. Nitekim yukarıda 4623 numaralı beyitte îzah olundu.

4636. Bir müddet diş sıkarak bunu çekti. Erişmemiş iken onun ömrü nihayete erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4636. Bir süre diş sıkarak buna katlandı. Erişmeden ömrü sona erdi.

O şehzade, insân-ı kâmilin huzurunda bir süre dişini sıkarak zahmetini çekti. Fakat maksadı olan Hakk'a ulaşamadan ömrü sona erdi. İsmail Hakkı (k.s.) hazretleri Usûl-i Aşere'nin şerhinde şöyle buyurur: "Tarîk-ı ahyârın (iyilerin yolu) sâliklerinde uzun zamanda Hakk'a ulaşanlar çok azdır. Çünkü bu, zühd (dünyadan el çekme) yoludur, aşk yolu değildir. Bu sebeple uzun zamana muhtaçtır. Âşığın üç senede katettiği menzilleri (durakları) onlar otuz senede kat ederler. Bununla birlikte bu da her birine nasip olmaz; aksine çoğu yolda kalır."

O şehzâde insân-ı kâmilin huzûrunda bir müddet dişini sıkarak zahmetini çekti. Fakat maksûdu olan Hakk'a vâsıl olmaksızın onun ömrü nihâyete erişti. İsmâîl Hakkı (k.s.) hazretleri Usûl-i Aşere 'nin şerhinde şöyle buyurur: "Tarík-ı ahyârın sâliklerinde uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar azdan azdır. Zîrâ tarîk-ı zühddür, tarîk-ı aşk değildir. Onun için uzun zamâna muhtâçtır. Aşığın üç senede kat' ettiği menâzili onlar otuz senede kat' ederler. Maahâzâ bu da her birine müyesser olmaz; belki çoğu yolda kalır."

4637. Ma'şûkun sûreti ondan gizlide oldu. Gitti, ma'şûkun ma'nâsı ile çift oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4637. Maşukun sureti ondan gizli oldu. Gitti, maşukun manası ile çift oldu.

"Maşukun sureti"nden kastedilen, sıfat ve isimlerin tecellileridir. "Maşukun manası"ndan kastedilen, İlahi Zât'tır. Çünkü "O Evvel'dir ve Âhir'dir ve Zâhir'dir ve Bâtın'dır" (Hadîd, 57/3) ayet-i kerimesi gereğince bu eşya Hakk'ın görünenidir ve Hak eşyanın bâtınıdır. Nasıl ki ariflerden biri buyurur:

دو جهان يك حقيقت است ای شاه ظاهرش خلق باطنش الله “İki cihan bir hakikattir [ey şah]! Onun zahiri halktır, onun batını Allah'tır."

Ahyar (sadece Allah'ı düşünenler) topluluğu ise sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) ehli olup, Hakk'ın Zât'ını eşyadan tenzih ederek, "Hakk'ın âlemi kuşatması ilim iledir" derler ve hakiki maşuk olan Hakk'ın sureti ve zahiri onların inancından gizli kalır. Ne zaman ki ölüm vasıtasıyla cisim ve cismaniyetten kurtulurlar, ancak o zaman Hakk'ın Zât'ına ve sıfatına vakıf (bilgi sahibi) ve vasıl (ulaşan) olurlar. Şehzade de bu topluluktan olduğundan, bu dünya hayatında maşukun sureti ondan gizli kaldı. Ne zaman ki bu âlemden göç etti, maşukun manasına kavuştu ve çift oldu.

"Ma'şûkun sûreti"nden murâd, mezâhir-i sıfat ve esmâdır. "Ma'şûkun ma'nâsı"ndan murâd, zât-ı ulûhiyyettir. Zîra هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) [ya'nî "Evvel O'dur ve âhir O'dur ve zâhir O'dur ve bâtın O'dur"] âyet-i kerîmesi mûcibince bu eşyâ Hakk'ın zâhiridir ve Hak eşyanın bâtınıdır. Nitekim ârifin biri buyurur:

دو جهان يك حقيقت است ای شاه ظاهرش خلق باطنش الله “İki cihân bir hakikattir [ey şâh]! Onun zâhiri halktır, onun bâtını Allâh'tır."

Ahyâr tâifesi ise tenzîh-i sırf ehli olup, Hakk'ın zâtını eşyâdan tenzih ederek, "Hakk'ın âlemi ihâtası ilmîdir" derler ve ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın sûreti ve zâhiri onların i'tikādından gizli kalır. Vaktâki ölüm vâsıtasıyla cisim ve cismâniyetten kurtulurlar, ancak o vakit Hakk'ın zâtına ve sıfatına vâkıf ve vâsıl olurlar. Şehzâde dahi bu tâifeden olduğundan, bu hayât-ı dünyeviyyesinde ma'şûkun sûreti ondan gizli kaldı. Vaktâki bu âlemden intikāl etti, ma'şûkun ma'nâsına kavuştu ve çift oldu.

4638. Dedi: "Onun libası şa'rden ve Şüşter'den olsa bile, ona i'tinâk hicabsız daha hoştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4638. Dedi: "Onun elbisesi kıldan ve Şüşter'den olsa bile, ona sarılmak perdesiz daha hoştur."

"Şüşter", İran'da bir şehrin adıdır. "Şüşterî elbisesi" bu şehirde yapılır (Burhan). "Şa'r", kıl ve ince ipekten yapılan bir çeşit elbisedir (Gıyâsü'l-Lügāt). "İ'tinâk", kucaklaşmak ve boynuna sarılmaktır. Ankaravî nüshasında "şa'r" ile "Şüşter" arasında bağlaç olan "vav" vardır, Hind nüshalarında yoktur, izafet terkibi üzerinedir. Yani şehzade, intikalden sonra hâl diliyle dedi ki: "Eğer maşukun elbisesi ince ipekten ve Şüşter şehrinden olsa veya Şüşter şehrinin ince ipek elbisesinden olsa bile, o elbiseyi çıkarıp o maşuka perdesiz olarak sarılmak ve boynuna sarılmak daha hoştur." Yani Yüce Allah'ı oluş âleminin tecellileri (mezâhir-i kevniyye) elbisesinden soyutlamak daha latiftir.

"Şüşter", Îrân'da bir şehrin adıdır. "Libâs-ı Şüşterî" bu şehirde yapılır (Burhân). “Şa'r", kıl ve ince ibrişimden yapılan bir nevi' libâs (Gıyâsü'l-Lügāt). "İ'tinâk", muânaka etmek ve boynuna sarılmak. Ankaravî nüshasında "şa'r" ile "Şüşter" arasında vâv-ı âtıfe vardır, Hind nüshalarında yoktur, terkib-i izâfi üzeredir. Ya'nî şehzâde intikālden sonra hâl dili ile dedi ki: "Eğer ma'şûkun libâsı ince ipekten ve Şüşter şehrinden olsa veyahud Şüşter şehrinin ince ipek libâsından olsa bile, o libâsı çıkarıp o ma'şûku hicâbsız olarak i'tinâk etmek ve boynuna sarılmak daha hoştur." Ya'nî Zât-ı Hakk'ı mezâhir-i kevniyye libâsından tecrîd etmek daha latîftir.

4639. Ben cisimden ve hayalden uryân oldum. Visalin nihayetlerinde salınıyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4639. Ben cisimden ve hayalden arındım. Kavuşmanın sonlarında salınıyorum.

"Hayal"den kasıt birkaç yönden olabilir:

1. Hayal, "ten"in açıklayıcı atfı olur. Çünkü cisim ve cismaniyet hayaldir. Nitekim Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'in Süleyman Fassı'nda şöyle buyurur: Beyit:

"Varlık ancak hayaldir ve o hakikatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse tarikatın sırlarını elde etti."

2. Cismaniyetle yoğunluk âlemine ve hayal ile letafet âlemi olan misal ve ruhlar mertebelerine işaret buyurulur. Çünkü bu mertebelerde taayyün (belirginleşme) yönüyle ikilik ve Hakk'ın gayrılığı vardır. Hakk Yolcusu bu mertebelerden yükselince, kendisinin kendiliği ve gayrılığı kalmaz.

3. Cisim ile Hakk Yolcusu'nun bedenine ve hayal ile Hakk Yolcusu'nun bu cismanî âlemde Hak hakkındaki inancına işaret olunur. Çünkü hayırlı kişiler zümresinin inançları sırf tenzihe dayanır ve onlar Hakk'ın eşyayı kuşatmasını "وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا" (Talâk, 65/12) yani "Allah muhakkak her bir şeyi ilmen kuşattı" ayet-i kerimesi gereğince "ilmîdir" derler. Ve "فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ" (Bakara, 2/115) yani "Her ne tarafa dönseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vardır" ayet-i kerimesiyle benzeri olan ayetleri ve şerif hadisleri kendi hayallerinde tevil ederler. Ne zaman ki cismaniyetten kurtulurlar, hakikat âleminde bu hayallerinden dahi kurtulurlar.

"Kavuşmanın sonları"ndan kasıt, Hakk Yolcusu'nun kendi hakikatinin sabit olduğu ilahî ilim mertebesidir; ve bu hakikat onun şey'iyetidir (varlık özüdür). Nitekim Hz. Pîr efendimiz 3. cildin 3887 numarasından itibaren bu yükselişi beyan buyurmuş ve 3892 numaralı beyitte: پس عدم گردم عدم چون ارغنون گويدم كإنا إليه راجعون (yani "Böyle olunca yokluk olurum ve yokluk org gibi bana der ki: Biz O'na döneceğiz!" (Bakara, 2/156)) buyurmuşlardı. Oradaki açıklamalara başvurulsun.

Yani, ben hayalden ibaret olan tenden ve cismaniyetten soyundum; artık kavuşmanın sonları olan kendi hakikatime ulaştım.

"Hayâl"den murâd birkaç vecih ile olabilir: -

1-Hayal "ten"in atf-ı tefsîri olur. Zîrâ cisim ve cismâniyet hayâldir. Nitekim Şeyh-i Ekber efendimiz Fass-1 Süleymânî'de: Beyit:

"Kevn ancak hayâldir ve o hakikatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse tarikatın esrârını hâiz oldu" buyurur.

2-Cismâniyetle âlem-i kesâfete ve hayâl ile âlem-i letâfet olan misâl ve ervâh mertebelerine işaret buyurulur. Zîrâ bu mertebelerde taayyün cihetiyle ikilik ve Hakk'ın gayriyeti vardır. Sâlik bu mertebelerden urûc edince, kendinin kendiliği ve gayriyeti kalmaz.

3-Cisim ile sâlikin cismine ve hayâl ile sâlikin bu âlem-i cismânîde Hak hakkındaki i'tikādına işâret olunur. Zîrâ ahyâr tâifesinin i'tikādları tenzîh-i sırfa müstenid olup, onlar Hakk'ın eşyayı ihatasını وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) ya'nî "Allah muhakkak her bir şeyi ilmen kapladı" âyet-i kerîmesi mûcibince "ilmîdir" derler. Ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Her ne tarafa dönseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vaki'dir" âyet-i kerîmesiyle emsâli olan âyâtı ve ahâdîs-i şerîfeyi kendi hayallerinde te'vil ederler. Vaktâki cismâniyetten kurtulurlar, âlem-i hakîkatte bu hayallerinden dahi kurtulurlar.

"Visâlin nihâyetleri"nden murâd, sâlikin kendi hakikatinin sâbit olduğu ilm-i ilâhî mertebesidir; ve bu hakikat onun şey'iyyetidir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz 3. cildin 3887 numarasından i'tibâren bu urûcu beyân buyurmuş ve 3892 numaralı beyitte: پس عدم گردم عدم چون ارغنون گويدم كإنا إليه راجعون ]ya'nî "Böyle olunca adem olurum ve adem erganûn gibi bana der ki: Biz O'na rücû' edicileriz!" (Bakara, 2/156)] buyurmuşlar idi. Oradaki îzâhâta müracaat olunsun.

Ya'nî, ben hayâlden ibaret olan tenden ve cismâniyetten soyundum; artık visâlin nihâyetleri olan kendi hakîkatime vâsıl oldum.

4640. Bu mebhasler buraya kadar söylenmeye layıktır. Bundan sonra her ne gelirse gizlenmeye lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4640. Bu konular buraya kadar söylenmeye layıktır. Bundan sonra her ne gelirse gizlenmeye layıktır.

"Güftenî" (söylenmeye layık) ve "nühüftenî" (gizlenmeye layık) kelimelerindeki "yâ" harfleri, layıklık bildiren "yâ"lardır. Yani, bu yükseliş (urûc) konuları buraya kadar söylenmeye layıktır ve yükseliş hâlinden sonra her ne gelirse ve ne meydana gelecek olursa, halkın (avâm) idrakinden gizlenmeye layıktır. Çünkü ariflerin o sırları, marifetten nasipsiz olan halka açığa vurması ve ifşa etmesi caiz değildir.

“Güftenî” ve “nühüftenî”deki “yâ”lar yâ-yı liyâkattir. Ya'nî, bu urûc bahisleri buraya kadar söylenmeye lâyıktır ve urûc hâlinden sonra her ne gelirse ve ne vâki' olacak ise, avâmmın idrâkinden gizlenmeye lâyıktır. Zîrâ âriflerin o esrârı, ma'rifetten bî-behre olan avâmma keşf ve ifşa etmeleri câiz değildir.

4641. Ve eğer söylesen, yüz bin sa'y etsen niza' olur ve aşikâr olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4641. Ve eğer söylesen, yüz bin çaba göstersen tartışma çıkar ve açıkça anlaşılmaz.

"Peykâr", savaş, kavga ve tartışma demektir. Yani, bu sırları söylesen ve söylemek için de birçok çaba ve gayret etsen, zahir uleması (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) ile aranda boşuna mücadele ve tartışma meydana gelir. Çünkü onlar kelâm ilminin (İslâm felsefesi ve teolojisi) boş sözleriyle (kıyl u kāl) karşı koymaya kalkarlar, sen karşı koyup onların delillerini Kur'an'ın incelikleri ve hadislerle geçersiz kılarsın, onlar yine inat edip birtakım delillere başvururlar. Sözün özü, münazara ve mücadele uzayıp gider ve hakikat yine ortaya çıkmaz.

“Peykâr”, cenk ve kavga ve nizâ', demektir. Ya'nî, bu esrârı söylesen ve söylemeye de birçok cehd ve gayret etsen, ulemâ-i zâhire ile aranda boşuna cidâl ve nizâ' vâki' olur. Zîrâ onlar ilm-i kelâmın kıyl u kālleriyle mukābeleye kalkarlar, sen mukābele edip onların delîllerini dekāyık-ı kur'âniyye ve ahâdîs ile ibtâl edersin, onlar yine inâd edip birtakım delíllere müracaat ederler. Velhâsıl münâzara ve cidâl uzayıp gider ve hakikat yine zâhir olmaz.

4642. Deryaya kadar atın ve eyerin seyri olur; bundan sonra sana ağaçtan merkeb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4642. Atın ve eyerin seyri denize kadardır; bundan sonra sana ağaçtan merkep olur.

"Zîn", at üzerindeki eyer demektir. "Ağaç merkep"ten kasıt, ahşap gemi ve kayıktır. Yani, örneğin at ve eyer ile denize gidinceye kadar karada yürünür. Deniz kenarına geldikten sonra artık gemi ve kayık gibi vasıtalar lazımdır. Bunun gibi, söz ve kelam, mananın atı ve eyeri gibidir. Hakikat deryasının kenarına kadar giden manalar, bu suret ve lafız (söz) atına binerek gider ve hakikat deryasına ait manalar için bu lafız ve kelam işe yaramaz; onlar için sükût (susma) gemisi lazımdır.

“Zîn”, at üzerindeki eyer demektir. “Ağaç merkeb”den murâd, ahşab gemi ve kayıktır. Ya'nî, meselâ at ve eyer ile denize gidinceye kadar karada yürünür. Deniz kenarına geldikten sonra artık gemi ve kayık gibi vâsıtalar lâzımdır. Bunun gibi, söz ve kelâm ma'nânın atı ve eyeri gibidir. Hakikat deryâsının kenarına kadar giden ma'nâlar, bu sûret ve elfâz atına binerek gider ve hakîkat deryâsına aid ma'nâlar için bu elfâz ve kelâm işe yaramaz; onlar için sükût gemisi lâzımdır.

4643. Ağaçtan merkeb karada ebterdir. Hususiyle o, deryaya mensub olanlara rehberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4643. Ağaçtan eşek karada işe yaramaz. Özellikle o, denize ait olanlara rehberdir.

Ağaçtan eşek, yani gemi karada işe yaramaz ve hayırsız olduğu gibi, sükût gemisi de kara hükmünde olan bu suret ve yoğunluk âleminde işe yaramaz. Bir takım manaların açıklanması için bu cismaniyet âleminde lafızlar ve kelimeler kullanmak zorunludur. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf'te henüz cismaniyet âleminde batmış olan sâlikler için birçok sözler söylenmiştir; ve bazı hakikatler dahi görünüşte suskun bırakılmıştır. Nasıl ki şüttârilerden olan üçüncü şehzadenin kıssası da aşağıda görüleceği üzere açıklanmayarak, Mesnevî-i Şerîf'e son verilmiştir. Çünkü bu şehzadenin hâli hakkında sükût gemisine binmek gerekmiştir; ve bu sükût gemisi ancak hakikat deryasına ait olanlara rehber olur.

Ağaçtan merkeb, ya'nî gemi karada ebter ve hayırsız olduğu gibi, sükût gemisi de kara mesâbesinde olan bu sûret ve kesâfet âleminde işe yaramaz. Birtakım ma'nâların beyânı için bu cismâniyet âleminde elfâz ve kelimât kullanmak zarûrîdir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'te henüz cismâniyet âleminde müstağrak olan sâlikler için birçok sözler söylenmiştir; ve ba'zı hakāyık dahi zâhirde meskût bırakılmıştır. Nitekim şüttârilerden olan üçüncü şehzâdenin kıssası da aşağıda görüleceği üzere beyân buyurulmayarak, Mesnevî-i Şerîf'e nihâyet verilmiştir. Zîrâ bu şehzadenin hâli hakkında sükût gemisine binmek îcâb etmiştir; ve bu sükût gemisi ancak hakikat deryâsına mensûb olanlara rehber olur.

4644. Bu susmaklık ağaç merkeb olur. Bahrî olanlara susmaklığı telkîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4644. Bu susmaklık ağaç merkep olur. Deniz ehli olanlara susmaklık telkin edilir.

Hakikat deryasına ve vahdet sırrına ait olan anlamlarda bu sükût ve susmaklık gemi gibidir. Hakikat deryasına mensup olanlara ve vahdet sırrına aşina olanlara susmak gerektiğini telkin etmek olur.

Hakikat deryâsına ve sırr-ı vahdete aid olan ma'nâlarda bu sükût ve susmaklık gemi mesâbesinde olur. Hakikat deryâsına mensûb olanlara ve sırr-ı vahdete âşinâ olanlara susmak lâzım geldiğini telkîn etmek olur.

4645. Her bir susmuş ki, seni melûl eder, aşk na'ralarını o tarafta vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4645. Her bir susmuş ki, seni üzer, aşk na'ralarını o tarafta vurur.

Sırr-ı vahdete (birliğin sırrı) dair söz söylemekten susmuş olan her bir ârif (bilen kişi), bu suskunluğu ile seni üzer ve usandırır. Fakat aşk na'ralarını yüce ruhu ile o hakikat deryası tarafında vurur. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: “Benim görünen sözlerim kulaklara erişir; fakat cana ait olan benim na'ralarım hiçbir kimseye erişmez."

Sırr-ı vahdete dâir söz söylemekten susmuş olan her bir ârif, bu sükûtu ile seni melûl eder ve usandırır. Fakat aşk na'ralarını rûh-ı şerîfi ile o hakîkat deryâsı tarafında vurur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: “Benim zâhirî sözlerim kulaklara erişir; fakat câna mensûb olan benim na'ralarım hiçbir kimseye erişmez."

4646. Sen dersin ki: "Acaba niçin sakittir?" O der ki: "Acaba onun kulağı nerededir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4646. Sen dersin ki: "Acaba niçin sessizdir?" O der ki: "Acaba onun kulağı nerededir?"

Sen o ârifin (Allah'ı bilen kişi) sessizliğinden usanıp içinden dersin ki: "Acaba bu ârif niçin susuyor ve söz söylemiyor?" O ârif de der ki: "Acaba o kimsenin can kulağı nerededir ki, benim canımın haykırışlarını işitmiyor?" Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda bulunan bir sâlikin (Hakk Yolcusu) o kâmilin söz söylemesini beklemesi doğru değildir. Çünkü insân-ı kâmil sâlikin iç âleminde tasarruf sahibidir ve istenen de budur. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. bölümünde şöyle buyururlar: "Senin Hakk dostlarına bakman ile onların sende tasarrufu ve sözsüz ve tartışmasız olarak maksatların gerçekleşmesi ve seni vuslat menziline eriştirmeleri mümkündür."

Sen o ârifin sükûtundan usanıp içinden dersin ki: "Acabâ bu ârif niçin susuyor ve söz söylemiyor?" O ârif de der ki: "Acabâ o kimsenin cân kulağı nerededir ki, benim cânımın na'ralarını işitmiyor?" Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmilin huzûrunda bulunan bir sâlikin o kâmilin söz söylemesini beklemesi doğru değildir. Zîrâ insân-ı kâmil sâlikin bâtınında mutasarrıftır ve maksûd olan da budur. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında şöyle buyururlar: "Senin evliyâ-yı Hakk'a nazar etmen ile onların sende tasarrufu ve bî-kelâm ve bahs olarak maksûdların husûlü ve seni menzil-i vasla eriştirmeleri mümkindir."

4647. Ben na'radan sağır oldum, o bî-haberdir. Kulağı keskin olanlar bu semerden sağırdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4647. Ben feryattan sağır oldum, o habersizdir. Kulağı keskin olanlar bu kıssadan sağırdırlar.

"Ker", sağır demektir; "semer", kıssa ve hikâye demektir. Yani, ben canımın attığı feryatların şiddetinden sağır oldum, hâlbuki o kimsenin bu feryatlardan haberi yoktur. Benden görünen sözler beklemektedir. Ruhlarının kulağı keskin olanlar dahi bu aşk ve vahdet sırrına dair olan kıssa ve hikâyeden sağır oldular.

"Ker", sağır; "semer", kıssa ve hikâye demektir. Ya'nî, ben cânımın vurduğu na'raların şiddetinden sağır oldum, halbuki o kimsenin bu na'ralarından haberi yoktur. Benden zâhirî sözlere muntazırdır. Rûhlarının kulağı keskin olanlar dahi bu aşk ve sırr-ı vahdete dâir olan kıssa ve hikâyeden sağır oldular.

4648. O bir kimse uykuda na'ra vurur. Yüz binlerce bahs ve telkîn eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4648. O bir kimse uykuda nara atar. Yüz binlerce tartışma ve telkin eder.

Ârifin huzurunda oturup onun canının naralarını duymayarak, görünen sözü bekleyen kimsenin örneği şudur: Bir kimse uyurken uykusu içinde rüyasında nara atar. Karşısında gördüğü kimseler ile birçok tartışma ve münazaralar eder ve onlara birtakım anlamlar telkin eder.

Ârifin huzûrunda oturup onun cânının na'ralarını duymayarak, zâhirî kelâmı bekleyen kimsenin misâli budur ki: Bir kimse uyurken uykusu içinde rü'yâsında na'ra vurur. Karşısında gördüğü kimseler ile birçok bahs ve münâzaralar eder ve onlara birtakım ma'nâlar telkîn eder.

4649. Bu onun yanında oturmuş olan bî-haberdir. Uyumuş olan ise odur ve o şûr u şerden sağırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4649. Bu, onun yanında oturmuş olan habersiz kişidir. Uyumuş olan ise odur ve o, kargaşa ve kötülükten sağırdır.

Bu uyuyan kişinin yanında uyanık olarak oturmuş olan kişi, uyuyan adamın naralarından, tartışmalarından ve telkinlerinden habersizdir. Şimdi bir karşılaştırma yapmak gerekirse, o uyuyan adamın hâlinden habersiz olan o kişi, onun hâline göre uyumuş demektir. Uyuyan kişinin tartışmalarından ve kötülüklerinden uyanık kişinin kulağı sağırdır. Bunun gibi, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi bu suretler âleminden uyumuş ve gözlerini hakikat âlemine açmıştır. Naralarını o âlemde vurur; ve suretler âlemine gözlerini açmış ve bu âlemde uyanık bulunmuş olan kişi ise, hakikat âlemine gözlerini kapamış ve uyumuştur.

Bu uyuyan kimsenin yanında uyanık olarak oturmuş olan kimse, uyuyan adamın na'ralarından ve mübâhaselerinden ve telkînlerinden bî-haberdir. Şimdi bir mukāyese yapılmak lâzım gelirse, o uyuyan adamın hâlinden o bî-haber olan kimse, onun hâline nazaran uyumuş demektir. Uyuyan kimsenin mübâhaselerinden ve şerr u şûrundan uyanık kimsenin kulağı sağırdır. Bunun gibi, insân-ı kâmil dahi bu âlem-i sûretten uyumuş ve gözlerini âlem-i hakîkate açmıştır. Na'ralarını o âlemde vurur; ve âlem-i sûrete gözlerini açmış ve bu âlemde uyanık bulunmuş olan kimse ise, âlem-i hakikate gözlerini kapamış ve uyumuştur.

4650. Ve o bir kimse ki, o ağaç merkebi kırdı, suya gark oldu; o muhakkak balıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4650. Ve o bir kimse ki, o ağaç merkebi kırdı, suya battı; o muhakkak balıktır.

Yani, sükût (susma) gemisini kırıp söz söyleyen ârif (Allah'ı bilen kişi) ise, hakikat deryasına (denizine) batmıştır. O, bu hakikat deryasının balığıdır.

Ya'nî, sükût gemisini kırıp söz söyleyen ârif ise, hakikat deryâsına gark olmuştur. O, bu hakîkat deryâsının balığıdır.

5651. Ne sâkittir ve ne söyleyicidir, bir acibdir. Onun hâline ibârede ad yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5651. Ne suskundur ne de konuşan, şaşılacak bir şeydir. Onun hâline ifadede bir ad yoktur.

Bu şerefli beytin anlamında çeşitli yönler vardır. Bir yönü şudur ki: O vahdet sırrı hakkında ne suskundur ne de konuşandır; şaşılacak bir şeydir. Onun hâlini açıklamak için ifadelerde ve sözlerde bir ad bulmak mümkün değildir. Nitekim bu Mesnevî'de hakikatlere ilişkin çok sözler vardır; ve vahdet sırrına dair olan sözler bunların içindedir. Hakk Yolcusu zevk ve hâl sahibi olmayınca bu sözlerden kendi hayaline göre birtakım anlamlar çıkarır. Bu sebeple bu sözler o Hakk Yolcusuna karşı söylenmemiş ve Hz. Pîr de ona karşı suskun kalmış olur. Hâl ve ruhanî zevk sahibi olan Hakk Yolcuları ise, Hz. Pîr'in maksadını anladıklarından, bunlara karşı da Hz. Pîr konuşan olmuş olur.

Diğer bir yön de şudur ki: Hakikat deryasına dalıp ittihad makamında bulunan ârifin varlığı hem vardır hem yoktur. Söz söylediği zaman bu varlığı itibarıyla halkın nazarında konuşandır ve yokluğu itibarıyla da hakikatte suskundur. Çünkü onun mazharında konuşan Hak'tır. Beyit:

Mansûr "ene'l-Hak" söyledi, Haktır sözü, Hak söyledi.

Sözün özü, bu ittihad makamında bulunan ârife isim bulup vermek mümkün değildir. Çünkü "insan" denilse, hâli insanların hâline benzemez. "Hak" denilse, Yüce Allah suretten münezzehtir. Bu sebeple ona ne "insan" ne de "Hak" ismini koymak mümkün değildir. Bu ârif şaşılacak bir şeydir, vesselâm!

Bu beyt-i şerîfin ma'nâsında vecihler vardır. Bir vechi budur ki: O sırr-ı vahdet hakkında ne sâkittir ve ne söyleyicidir; acîb bir şeydir. Onun hâlini beyân için ibârede ve lafızlarda bir ad bulmak kābil değildir. Nitekim bu Mesnevî'de hakāyıka müteallık çok sözler vardır; ve sırr-ı vahdete dâir olan sözler bunların zımnındadır. Sâlik zevk ve hâl sahibi olmayınca bu sözlerden kendi hayâline göre birtakım ma'nâlar çıkarır. Binâenaleyh bu sözler o sâlike karşı söylenmemiş ve Hz. Pîr dahi ona karşı sâkit kalmış olur. Hâl ve zevk-i rûhânî sâhibi olan sâlikler ise, Hz. Pîr'in murâdını anladıklarından, bunlara karşı da Hz. Pîr söyleyici olmuş olur.

Diğer bir vecih dahi budur ki: Hakîkat deryâsına gark olup makām-ı ittihâdda bulunan ârifin vücûdu hem vardır, hem yoktur. Söz söylediği vakit bu varlığı i'tibariyle halkın nazarında söyleyicidir ve yokluğu i'tibariyle de hakîkatte sâkittir. Zîrâ onun mazharında mütekellim olan Hak'tır. Beyit:

Mansûr "ene'l-Hak" söyledi, Haktır sözü, Hak söyledi.

Velhâsıl bu makām-ı ittihâdda bulunan ârife isim bulup vermek kābil değildir. Zîrâ “insan" denilse, hâli insanların hâline benzemez. "Hak" denilse, Hak Teâlâ sûretten münezzehtir. Binâenaleyh ona ne "insan" ve ne de "Hak" ismini koymak mümkin değildir. Bu ârif acîb bir şeydir, vesselâm!

4652. O bü'l-aceb bu ikiden değildir, her ikisidir. Bunun şerhini söylemek edebden hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4652. O bü'l-aceb (şaşılacak derecede acayip olan) bu ikiden değildir, her ikisidir. Bunun açıklamasını söylemek edebe aykırıdır.

"Bü'l-aceb", çok acayip demektir. "Edeb", âdet, kural ve nefsin iyiliği anlamlarındadır. Yani, o çok acayip olan insân-ı kâmil, bu iki sınıftan, yani söyleyici ve susucu sınıflarından değildir. Bir bakıma göre de hem söyleyici hem de susucudur. Nitekim yukarıda açıklandı. Eğer "söylemek ve susmak, birbirinin zıddı olan iki hâl bir kimsede nasıl bir araya gelir?" diye şaşırıp açıklamasını istersen, bunun açıklamasını bu Mesnevî-i Şerîf'te bu konuda söylemek Hakk'a karşı edebe aykırıdır; ve burada geçen açıklamalardan daha fazla bir şey söylemek ve bu konuyu açmak caiz değildir. Şu kadar söyleyelim ki, hakikat ehli insân-ı kâmil hakkında "câmiu'l-ezdâd" (zıtları kendinde toplayan) demişlerdir.

"Bü'l-aceb", çok acîb demektir. "Edeb", âdet ve kāide ve salâh-ı nefs ma'nâlarınadır. Ya'nî, o çok acîb olan insân-ı kâmil, bu iki sınıftan, ya'nî söy- leleyici ve susucu sınıflarından değildir. Bir bakıma göre de hem söyleyici ve hem de susucudur. Nitekim yukarıda îzah olundu. Eğer "söylemek ve susmak, birbirinin zıddı olan iki hâl bir kimsede nasıl ictima' eder?" diye taaccüb edip şerhini istersen, bunun şerhini bu Mesnevî-i Şerîf de bu bahiste söylemek Hakk'a karşı edeb hâricidir; ve burada geçen îzâhâttan ziyâde bir şey söylemek ve bu bahsi açmak câiz değildir. Şu kadar söyleyelim ki, ehl-i hakîkat insân-ı kâmil hakkında "câmiu'l-ezdâd" demişlerdir.

4653. Bu misal zayıf ve bî-vürûd geldi. Fakat mahsüsde bundan daha iyisi olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4653. Bu örnek zayıf ve geçersiz geldi. Fakat duyular âleminde bundan daha iyisi olmadı.

"Vürûd", gelmek ve hazır olmak demektir. Yani, yukarıda "kelâm"ı ata ve eyere, "sükût"u da gemiye ve "insân-ı kâmil"i (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakikat deryasının balığına benzettik. Bu örnek zayıf geldi ve maksadın açıklanmasına yeterli olmadı. Fakat bu his âleminde bu örnekten daha iyisi bulunamadı. Bu sebeple hem söylemiş hem de söylememiş olduk. Hakîm Senâî'nin (k.s.) beyti:

"Söylediğim şeyden geri döndüm. Çünkü sözde anlam ve anlamda da söz yoktur."

Ve Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh'lerinin 51. bölümünde bu anlamda şöyle buyururlar: "Mansûr'un muhabbeti son dereceye ulaştığında kendisine düşman oldu ve kendisini yok edip "Ene'l-Hak" yani "Ben fani oldum, Hak kaldı" dedi. Bu ise tevazuun son noktası ve kulluğun nihayetidir; yani "ancak O vardır" demek olur. Bu sebeple iddia ve kibir "Sen Allah'sın ve ben kulum!" demendir. Bu hâlde kendi varlığını da ispat etmiş olursun ve burada ikilik gerekir; ve senin "Hüve'l-Hak" demen de ikiliktir. Çünkü "ben" olmadıkça "O" mümkün olmaz. Bu sebeple "Ene'l-Hak" sözünü Hak söyledi, çünkü O'ndan başka bir varlık yoktu ve Mansûr fani olmuş idi. O söz Hakk'ın kelâmı idi. Hayal âlemi, tasavvur edilen ve duyularla algılanan şeylerin âlemine göre geniştir. Çünkü bütün tasavvur edilen şeyler hayalden doğar; ve hayal âlemi, hayalin varlık bulduğu âleme göre dardır. Söz ile bu kadar anlaşılır, yoksa anlamın hakikatinin lafız ve ibarelerden ibaret olması imkânsızdır. Sözün faydası odur ki, seni talebe sevk eder, yoksa söz istenileni elde ettirmez. Eğer böyle olsa idi, bu kadar mücâhedeye (nefisle mücadeleler) ve kendinin yok olmasına ihtiyaç olmaz idi."

"Vürûd", gelmek ve hâzır olmak demektir. Ya'nî, yukarıda “kelâm"ı ata ve eyere ve "sükût"u dahi gemiye ve “insân-ı kâmil"i hakikat deryâsının balığına teşbîh ettik. Bu misâl zayıf geldi ve maksadın beyânına kâfî olmadı. Fakat bu his âleminde bu misâlden daha iyisi bulunamadı. Binâenaleyh hem söylemiş ve hem de söylememiş olduk. Beyt-i Hakîm Senâî (k.s.):

"Söylediğim şeyden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda da söz yoktur."

Ve Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh lerinin 51. faslında bu ma'nâda şöyle buyururlar: "Mansûr'un muhabbeti derece-i nihâyeye vâsıl oldukda kendisine düşman oldu ve kendisini ma'dûm kılıp "Ene'l-Hak" ya'nî "Ben fânî oldum, Hak kaldı" dedi. Bu ise gāye-i tevâzu' ve nihâyet-i abdiyyettir; ya'nî “ancak O vardır" demek olur. Binâenaleyh da'vâ ve tekebbür "Sen Huda'sın ve ben bendeyim!" demendir. Bu hâlde kendinin mevcûdiyetini de isbât etmiş olursun ve burada ikilik îcâb eder; ve senin "Hüve'l-Hak" demen dahi ikiliktir. Zîrâ "ene" olmadıkça "Hüve" mümkin olmaz. Binâenaleyh "ene'l-Hak" kelâmını Hak söyledi, çünkü O'ndan gayrı bir mevcûd yoktu ve Mansûr fânî olmuş idi. O söz Hakk'ın kelâmı idi. Âlem-i hayâl, âlem-i musavverât ve mahsûsâta nisbetle vâsi'dir. Zîrâ bütün musavverât hayâlden doğar; ve âlem-i hayâl, hayalin vücûd bulduğu âleme nisbetle dardır. Söz ile bu kadar anlaşılır, yoksa hakikat-i ma'nânın lafız ve ibâreden ibaret olması muhâldir. Sözün fâidesi odur ki, seni talebe sevk eder, yoksa söz matlûbu hâsıl etmez. Eğer böyle olsa idi, bu kadar mücâhedeye ve kendinin fenâsına hâcet olmaz idi."

4654. Küçük hasta idi ve yalnız o ortanca o büyüğün cenazesine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4654. Küçük hasta idi ve yalnız o ortanca o büyüğün cenazesine geldi.

Yani, küçük şehzade şüttârîlerden (aşk sarhoşları, ilahi aşkla kendinden geçenler) olduğu için, aşk hastası idi. Bu sebeple maşukuna kavuşamadan vefat eden büyük kardeşinin cenazesinde bulunamadı. Onun cenazesinde yalnız ebrar (iyiler, salihler) meşrebinde olan ortanca kardeşi bulundu.

Ya'nî, küçük şehzâde zümre-i şüttârîlerden olduğundan, aşk hastası idi. Binâenaleyh ma'şûka vâsıl olmadan vefât eden büyük kardeşinin cenazesinde bulunamadı. Onun cenazesinde yalnız ebrâr meşrebinde olan ortanca kardeşi bulundu.

4655. Şah onu gördü, kāsıd olarak dedi ki: "Bu kimdir? O bahrden midir? Bu da balık mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4655. Şah onu gördü, haberci olarak dedi ki: "Bu kimdir? O denizden midir? Bu da balık mıdır?"

Şah, yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o ortanca şehzadeyi gördü. Bütün hâllerini bildiği hâlde, kasıtlı olarak, tanıtıcıya ve rehbere sordu ki: "Bu kimdir? Bu da vahdet ve aşk denizinden midir? Bu da o denizin balığı mıdır?"

Şâh, ya'nî insân-ı kâmil o ortanca şehzâdeyi gördü. Bütün ahvâlini bildiği hâlde, kasden, muarrife ve rehbere sordu ki: "Bu kimdir? Bu da vahdet ve aşk denizinden midir? Bu da o denizin balığı mıdır?"

4656. Sonra muarrif dedi: "O babanın oğludur. Bu kardeş o kardeşten daha küçüktür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4656. Sonra tanıtıcı dedi: "O babanın oğludur. Bu kardeş o kardeşten daha küçüktür."

"Muarrif" (tanıtıcı), büyüklerden bir kimsenin huzuruna çıkan bir kişiyi, hâllerini açıklayarak takdim eden şahıs demektir. Bilinmeli ki, müminlerin babası Peygamberler Sultanı (s.a.v.) Efendimiz'dir; ve müminler genel olarak üç sınıftan dışarı değildir. Bu sınıflar da ahyâr (iyiler), ebrâr (dürüstler) ve şüttâr (koşanlar, Hakk'a ulaşanlar) sınıflarıdır. Bu sebeple bu üç sınıfa mensup olan müminler birbirlerinin kardeşidir; ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin şehzadeleridir. Büyük ve ortanca ve küçük olmaları şudur ki: "Ahyâr" meşrebinde (yolu, anlayışı) olan şehzade, görünen amellerine kıymet verdiğinden şekillere bağlanmış kalmış ve manalara yönelememiştir; ve bu gidiş, sâlikin (Hakk Yolcusu) başlangıç hâlidir. "Ebrâr" meşrebinde olan ikinci şehzade, bâtını (iç dünyayı) arındırmakla meşgul olduğundan, kısmen manaya yönelmiş ise de, keşif ve keramet gibi şekillerden ve hayallerden alakasını kesmemiştir. Bu da sâlikin orta hâlidir. "Şüttâriler"den olan üçüncü şehzade, موتوا قبل ان تموتوا [yani "Ölmeden evvel ölünüz!"] emrine uyarak iradî ölümle ölmüş ve şekil ve manadan geçerek Hakk'a ulaşmıştır. Bu da sülukun (Hakk yolculuğunun) sonudur.

"Muarrif", ekâbirden bir kimsenin huzûruna çıkan bir kimseyi, ahvâlini beyân ederek takdîm eden şahıs demektir. Ma'lûm olsun ki, mü'minlerin babası Sultân-ı enbiya (s.a.v.) Efendimiz'dir; ve mü'minler sûret-i umumiyyede üç sınıftan hâriç değildir. Bu sınıflar da ahyâr, ebrâr ve şüttâr sınıflarıdır. Binâenaleyh bu üç sınıfa mensûb olan mü'minler birbirlerinin kardeşidir; ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin şehzadeleridir. Büyük ve ortanca ve küçük olmaları budur ki: "Ahyâr" meşrebinde olan şehzâde a'mâl-i zâhiresine kıymet verdiğinden sûretlere bağlanmış kalmış ve ma'nalara teveccüh edememiştir; ve bu reviş sâlikin ibtidâî hâlidir. "Ebrâr" meşrebinde olan ikinci şehzâde tasfiye-i bâtına meşgül olduğundan, kısmen ma'nâya teveccüh etmiş ise de, keşf ve kerâmât gibi sûretlerden ve hayallerden alâkasını kesmemiştir. Bu da sâlikin vasat hâlidir. “Şüttâriler"den olan üçüncü şehzade موتوا قبل ان تموتوا [ya'nî "Ölmeden evvel ölünüz!"] emrine imtisâlen mevt-i ihtiyârîyle ölmüş ve sûret ve ma'nâdan geçerek Hakk'a vâsıl olmuştur. Bu da sülükün nihâyetidir.

4657. Şâh "Sen yadigarsın!" diye onu okşadı. Onu dahi bu sual ile şikâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4657. Şah "Sen yadigarsın!" diye onu okşadı. Onu dahi bu soru ile avladı.

Şah, ortanca şehzadeyi "Sen bize baba yadigârısın!" diye okşadı ve taltif etti. O şehzadenin gönlünü böyle bir soruşturma ve istihraç (bir şeyi ortaya çıkarma) ile avladı ve muhabbetini celb etti (kazandı).

Şâh ortanca şehzâdeyi "Sen bize baba yâdigârısın!" diye okşadı ve taltîf etti. O şehzâdenin gönlünü böyle soruşturma ve istihrâcı ile avladı ve muhabbetini celb etti.

4658. O biryân olmuş zayıf, şahın okşamasından kendi cismindeki cânının gayrı bir cân gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4658. O kızarmış zayıf, şahın okşamasından kendi bedenindeki candan başka bir can gördü.

"Hanîz", kızarmış ve kavrulmuş; "zâr", zayıf demektir. "Hanîz" kelimesinin "bedîd" kelimesine kafiye olması, bu "bedîd" kelimesindeki "dal" harfinin "zal" ile ["bedîz"] okunmasıyla gerçekleşir. "Dal" harfinin nerelerde "dal" ve nerede "zal" okunacağını gösteren kural aşağıdaki beyitlerde belirtilmiştir: Şihabeddin-i Kirmanî'nin beyti: "Merd" ve "kerd" ve "serd" ve "berd" kelimelerinde olduğu gibi, dal harfinden önceki harf illet harfi değil ve sakin ise onu "dal" oku! "Baz" ve "bîz" ve "bûz" ve "bâz" kelimelerinde olduğu gibi, dal harfinden önceki harf illet harfiyle beraber sakin ise onu "zal" oku!

Bununla birlikte bu beytin birinci mısraı Hind nüshalarında از نوازشهای آن شاه وحید şeklindedir. Yani "O tek olan şahın okşamalarından" demek olur. Yani şahın muhabbeti ile kızarmış olan o zayıf şehzade, şahın bu teveccüh ve iltifatından dolayı bedenindeki hayvani ruhtan başka rabbani bir ruh gördü.

"Hanîz", biryân olmuş ve kızartılmış; "zâr", zayıf. "Hanîz" kelimesinin "bedîd" kelimesine kāfiye olması bu "bedîd" kelimesindeki dâl'in “zâl" ile ["bedîz"] okunmasıyla olur. "Dâl" harfinin nerelerde "dâl" ve nerede "zâl" okunacağını gösteren kāide aşağıdaki beyitlerde mezkûrdür: Beyt-i Şihâbeddîn-i Kirmânî: Merd ve kerd ve serd ve berd kelimelerinde olduğu gibi, dâlin mâ-kabli harf-i illetin gayrı ve sâkin ise onu “dâl” oku! Bâz ve bîz ve bûz ve bâz kelimelerinde olduğu gibi, dâlin mâ-kabli harf-i illetle beraber sâkin ise onu "zâl" oku!

Maahâzâ bu beytin birinci mısrâı Hind nüshalarında از نوازشهای آن شاه وحید sûretindedir. Ya'nî "O vahîd olan şâhın nevâzişlerinden" demek olur. Ya'nî şâhın muhabbeti ile biryân olan o zayıf şehzâde, şâhın bu teveccüh ve iltifâtından dolayı cismindeki rûh-ı hayvânîden başka rabbânî bir rûh gördü.

4659. Kendi kalbinde âlî gulgule gördü ki, sûfî onu yüz çilede bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4659. Kendi kalbinde yüce bir coşku gördü ki, sûfî onu yüz çilede bulmaz.

Şehzâde, şahın teveccühünden (yüz çevirme, yönelme) ve nazarından (bakış, ilgi) dolayı kendi kalbinde yüce bir coşku, yani bâtınî (içsel) bir hâl gördü ki, kendi isteğiyle ve bir mürşidin (manevî rehber) izni olmaksızın halvete (yalnız kalma, inzivaya çekilme) ve erbaîne (kırk gün süren çile) giren bir sûfî o bâtınî olan hâli yüz çilede ve erbaînde bulamaz. "Çile", burada "sâliklerin (Hakk yolcusu) bir köşede oturup riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) dairesinde kırk gün ibadetle meşgul olmaları ve halktan uzlet (uzaklaşma) etmeleri" anlamındadır. Buna "erbaîn" ve "halvet" de derler.

Şehzâde şâhın teveccühünden ve nazarından dolayı kendi kalbinde âlî gulgule, ya'nî bâtınî bir hâl gördü ki, kendi ihtiyârıyla ve bir mürşidin izni olmaksızın halvete ve erbaîne giren bir sûfi o bâtınî olan hâli yüz çilede ve erbaînde bulamaz. "Çile", burada "sâliklerin bir köşede oturup riyâzât ve mücâhedât dâiresinde kırk gün ibâdetle meşgül olmaları ve halktan uzlet etmeleri" ma'nâsınadır. Buna "erbaîn" ve "halvet" dahi derler.

4660. Arsa ve duvar ve taş ve dağ parladı. Onun önünde gülücü nar gibi yarıldı. [4640]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4660. Arsa ve duvar ve taş ve dağ parladı. Onun önünde gülücü nar gibi yarıldı.

"Nâr-ı handân", gülücü nar, olgunlaşmış ve çatlayıp açılmış olan nardan kinayedir. Yani, insân-ı kâmilin bakışından dolayı şehzadenin kalp gözü açıldı ve onun önünde kesif (yoğun) şeylerin iç yüzleri olgunlaşmış ve çatlamış nar gibi yarılarak parladı.

"Nâr-ı handân", gülücü nar, olmuş ve çatlayıp açılmış olan nardan kinâyedir. Ya'nî, insân-ı kâmilin nazarından dolayı şehzadenin kalb gözü açıldı ve onun önünde eşyâ-yı kesîfenin bâtınları olmuş ve çatlamış nar gibi yarılarak parladı.

4661. Onun önünde zerre zerre kubbeler gibi idi. Her dem yüz türlü feth-i bâb ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4661. Onun önünde zerre zerre kubbeler gibi idi. Her dem yüz türlü feth-i bâb ederdi.

Şehzadenin kalp gözü önünde yoğun maddeler zerre zerre kubbeler gibi ortaya çıkardı. Şah (Allah) zaman zaman onun gözüne yüz türlü acayip kapılar açardı. Bazı nüshalarda birinci mısra' "ذره ذره پیش او چون آفتاب" şeklindedir, yani "Eşya onun önünde zerre zerre güneş gibi idi" demek olur.

Şehzadenin kalb gözü önünde eşyâ-yı kesîfe zerre zerre kubbeler gibi zâhir olurdu. Şâh vakit vakit onun gözüne yüz türlü acîb kapılar açar idi. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' ذره ذره پیش او چون آفتاب sûretindedir, ya'nî “Eşya.onun önünde zerre zerre güneş gibi idi" demek olur.

4662. Kapı gâh pencere ve gâh şua' olurdu. Toprak gâh buğday, gâh ölçek olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4662. Kapı bazen pencere ve bazen ışık olurdu. Toprak bazen buğday, bazen ölçek olurdu.

"Sâ'", buğday ölçtükleri ölçek demektir. Yani, kesif (yoğun) şeylerin dönüşüm tarzları şehzadenin kalp gözüne açığa çıkıp, kapı bazen pencere ve bazen sadece ışık ve aydınlık olurdu. Toprak bazen buğday ve bazen buğday ölçülen ölçek olurdu.

"Sâ'”, buğday ölçtükleri ölçek demektir. Ya'nî, eşyâ-yı kesîfenin tarz-ı is-tihâlâtı şehzâdenin kalb gözüne münkeşif olup, kapı gâh pencere ve gâh sırf şuâ' ve ziyâ olurdu. Toprak gâh buğday ve gâh buğday ölçülen ölçek olurdu.

4663. Felek nazarlarda çok eski ve kadîd idi. Onun gözünün önünde her bir dem halk-ı cedîd vardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4663. Felek, nazarlarda çok eski ve kadîd idi. Onun gözünün önünde her an yeni bir yaratılış vardı.

"Kadîd", eski elbise ve et kurusu yani pastırma demektir. Burada önceki anlam uygundur. Yani, bu felek ve suret âlemi, sâlikin nazarlarında çok eski ve eski bir elbise gibi olurdu. Onun gözünün önünde her an yeni bir yaratılış olurdu. "Eski elbise"den maksat, hakiki varlığın kadim sıfatlarıdır.

Bilinmeli ki, olayların varlığı Hakk'ın yaratıcılık sıfatının tecellisidir; ve Hakk'ın sıfatları Zât'ı gibi kadimdir. Bu sebeple Yüce Allah öncesiz olarak ve sonsuza dek yaratıcıdır. Sonsuz uzayda yaratmanın başlangıcı ve sonu yoktur. Ancak, sonradan olan fertlerden her birinin bir başlangıcı ve sonu vardır; ve bizim âlemimiz de başlangıca ve sona tabidir. Sonradan olma keyfiyeti, kadim varlıktan ayrı değildir. Çünkü ilahi sıfatlar ve isimler işlevsiz kalmayı kabul etmez. Sonradan olan âlemi bizim dünyamızdan ve âlemimizden ibaret zanneden filozoflar ve zahir uleması arasında öteden beri sonradan olma ve kadim olma hakkında birtakım anlamsız sözler cereyan etmiştir. Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu anlama Fusûsu'l-Hikem'lerinde Adem Fassı'nda فهو الانسان الحادث الازلى والنشأ الدائم الابدى [yani "O, ezelî olan sonradan yaratılmış insandır ve ebedî olan sürekli neş'edir"] ibaresiyle işaret buyurmuşlardır ki, fakir Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nde açık bir şekilde ve Kur'an delilleriyle izah ettim. Ve Hz. Pîr efendimiz dahi 3. cildin Dekukî kıssasındaki از همه نومید گشتم ای خدا اول و آخر تویی بی منتها [yani "Der ki: Ey Allah'ım! Her şeyden ümitsiz oldum, sonsuz olan Evvel ve Âhir Sensin!"] beyt-i şerifinde bu anlama işaret buyurmuşlardır. Çünkü Hakk'ı evveliyet ve âhiriyet ile vasıflandıran, sonradan olanın varlığıdır. Hak sonsuz Evvel ve Âhir olunca, yaratma ve sonradan olma keyfiyetinin ezelî ve ebedî olduğuna şüphe kalmaz. Beyt-i şerifin ikinci mısraında da "emsalin yenilenmesi"ne işaret buyurulur. Bu emsalin yenilenmesi hakkındaki izahat dahi 1. cildin 1164 numarasına denk gelen پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست . مصطفی فرمود دنیا ساعتیست [yani "İmdi sana her an ölüm ve dönüş vardır. Mustafa, "Dünya bir saattir" buyurdu"] beytinde ve yine o cildin 2066 numarasına denk gelen ناید آن الا که بر خاصان پدید. باقیان في لبس من خلق جديد ]yani "O ancak haslara açıkça gelir; diğerleri "yeni bir yaratılış elbisesi içindedir"] beytinde izah ve tafsil edildi. Burada tekrara gerek yoktur.

"Kadîd", eski libâs ve et kurusu ya'nî pastırma, demektir. Burada evvelki ma'nâ münasibdir. Ya'nî, bu felek ve âlem-i suret sâlikin nazarlarında çok es-ki ve eski libâs olurdu. Onun gözünün önünde her bir anda yeni bir yaratılış olurdu. "Eski libâs"tan murâd, vücûd-ı hakîkînin sıfât-ı kadîmesidir.

Ma'lum olsun ki, hâdisâtın vücûdu Hakk'ın hâlikıyet sıfatının mazharıdır; ve Hakk'ın sıfatları zâtı gibi kadîmdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ ezelen ve ebe-den hâlıktır. Fezâ-yı bî-nihâyede keyfiyyet-i halkın ibtidâsı ve intihâsı yok-tur. Ancak efrâd-ı hâdisden her birinin evveli ve âhiri vardır; ve bizim âlemi-miz dahi evvele ve âhire tâbi'dir. Keyfiyyet-i hudûs vücûd-ı kadîmden mün-fek değildir. Zîrâ sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ta'til kabûl etmez. Âlem-i hâdisi bi-zim dünyamızdan ve âlemimizden ibâret zanneden hukemâ ve ulemâ-i zâhir arasında öteden beri hudûs ve kıdem hakkında birtakım ma'nâsız kıyl u kâller cereyân etmiştir. Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu ma'nâya Fusûsu'l-Hi-kem'lerinde Fass-ı Ademî'de فهو الانسان الحادث الازلى والنشأ الدائم الابدى [ya'nî “O ezelî olan insân-ı hâdistir ve ebedî olan neş'e-i dâimdir”] ibâresiyle işâret bu-yurmuşlardır ki, fakîr Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nde açık bir sûrette ve delâil-i kur'âniyye ile îzâh ettim. Ve Hz. Pîr efendimiz dahi 3. cildin Dekūkî kıssasın-daki از همه نومید گشتم ای خدا اول و آخر تویی بی منتها [ya'nî “Der ki: Ey Hudâ! Cüm-leden ümîdsiz oldum, müntehâsız olan Evvel ve Âhir sensin!”] beyt-i şerîfin-de bu ma'nâya işâret buyurmuşlardır. Zîrâ Hakk'ı evveliyet ve âhiriyet ile tavsîf eden hâdisin vücûdudur. Hak nihâyetsiz Evvel ve Âhir olunca keyfiy-yet-i halkın ve hudûsün ezelî ve ebedî olduğuna şübhe kalmaz. Beyt-i şerî-fin ikinci mısrâ'ında da “teceddüd-i emsâl”e işaret buyurulur. Bu teceddüd-i emsâl hakkındaki îzâhât dahi 1. cildin 1164 numarasına müsâdif olan پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست . مصطفی فرمود دنیا ساعتیست [ya'nî “İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafa, "Dünya bir saattir" buyurdu"] beytinde ve yine o cildin 2066 numarasına müsadif olan ناید آن الا که بر خاصان پدید. باقیان في لبس من خلق جديد ]ya'ni "O ancak hâslara zahir olarak gelir; bâkîler "halk-ı cedîdden lebs içindedir"] beytinde îzâh ve tafsil olundu. Burada tekrâra hâcet yoktur.

4664. Rûh-ı zībā cesedden kurtulduğu vakit, şübhesiz Huda'dan ona böyle göz erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4664. Güzel ruh bedenden kurtulduğu zaman, şüphesiz Allah'tan ona böyle bir göz erişir.

Güzel ve latif olan insan ruhu, bedenin hükümlerinden ve esaretinden kurtulduğu zaman, şüphesiz Yüce Allah tarafından o ruha, eşyanın hakikatlerini görücü olan böyle bir göz ihsan edilir.

Güzel ve latîf olan rûh-ı insânî cismin hükümlerinden ve esâretinden kurtulduğu vakit, şübhesiz Hak Teâlâ tarafından o rûha böyle eşyânın hakikatlerini görücü olan göz ihsân olunur.

4665. Yüz binlerce gayb onun önünde zahir oldu. O şeyi ki mahremlerin gözü görür, gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4665. Yüz binlerce gayb onun önünde zahir oldu. O şeyi ki mahremlerin gözü görür, gördü.

İnsân-ı kâmilin bakışı yüzünden, o şehzadenin gözü önünde, gayb âleminin birçok halleri ortaya çıktı. Hakk'ın sırlarına mahrem olan evliyânın gözlerinin gördüğü gaybî halleri o şehzade de gördü.

İnsân-ı kâmilin nazarı yüzünden, o şehzâde gözü önünde, âlem-i gaybın birçok ahvali zâhir oldu. Hakk'ın esrârına mahrem olan evliyânın gözlerinin gördüğü ahvâl-i gaybiyyeyi o şehzâde dahi gördü.

4666. O şeyi ki, o kitablarda okumuş idi, gözü onun sûretine açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4666. O şeyi ki, o kitaplarda okumuş idi, gözü onun suretine açtı.

Yani, o Hakk Yolcusu, kalbinin gözünü hakikat ehlinin kitaplarda yazmış olduğu eşyanın hakikatleri ve emsallerin yenilenmesi anlamlarının suretine açtı ve ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilme) bildiği şeyler hakka'l-yakîn (hakikatin bizzat yaşanmasıyla kesin bilme) bilgisi oldu.

Ya'nî, o sâlik, kalbinin gözünü ehl-i hakîkatin kitablarda yazmış olduğu hakāyık-ı eşyâ ve teceddüd-i emsâl ma'nâlarının sûretine açtı ve ilme'l-yakîn bildiği şeyler hakka'l-yakîn ma'lûmu oldu.

4667. O er olan şâhın merkebinin tozundan o göze bir azîz sürme buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4667. O er olan şahın bineğinin tozundan o göze bir aziz sürme buldu.

O bir insân-ı kâmil olan şahın şerefli ruhunun bineği olan bedeninin tozundan, yani dış görünüşünden ve şeklî yönelişinden o şehzade kalbinin gözüne aziz ve şerefli bir sürme buldu; ve bu yöneliş ve bakış sürmesinden kalbinin gözü açılıp, eşyanın iç yüzünü görmeye başladı.

O bir insân-ı kâmil olan şâhın rûh-ı şerîfinin merkebi olan cisminin tozundan, ya'nî nazar-ı zâhirîsinden ve teveccüh-i sûrîsinden o şehzâde kalbinin gözüne bir azîz ve şerîf sürme buldu; ve bu teveccüh ve nazar sürmesinden kalbinin gözü açılıp, eşyânın iç yüzünü görmeye başladı.

4668. Böyle gülzar üzerinde etek çekti. Onun cüz'ünün cüz'ü "Daha var mı?" na'rası vurucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4668. Böyle bir gül bahçesi üzerinde etek çekti. Onun cüz'ünün cüz'ü "Daha var mı?" nârası vuran oldu.

Şehzâde, böyle bir gayb âlemi gül bahçesinde gezip seyretmek için cüz'î akıl (küllî aklın bir parçası olan akıl) ve beş duyu eteklerini topladı. Onun ruhunun cüz'ü olan cisminin cüz'ü, yani nefsinin kuvveti "Daha var mı?" nârası vuran oldu. Çünkü Hakk Yolcusu bu mertebede nefsinin hazzından kurtulmamıştır. Bu sebeple bu gibi keşifler onun nefsine hoş ve zevkli gelir; ve nefis ise cehennemin ta kendisi olduğundan, cehennemin vurduğu “Hel min mezîd" هل من مزيد (Kâf, 50/30) yani “Daha var mı?” nârasını vurur.

Şehzâde böyle bir âlem-i gayb gülzârında seyr u temâşâ için akl-ı cüz'î ve havâss-i hamse eteklerini topladı. Onun ruhunun cüz'ü olan cisminin cüz'ü ya'nî nefsinin kuvveti "Daha var mı?" na'rası vurucu oldu. Zîrâ sâlik bu mertebede nefsinin hazzından kurtulmamıştır. Binâenaleyh bu gibi keşifler onun nefsine hoş ve zevkli gelir; ve nefis ise ayn-ı cehennem olduğundan, cehennemin vurduğu “Hel min mezîd" هل من مزيد (Kâf, 50/30) ya'ni “Daha var mı?"] na'rasını vurur.

4669. Bir gülşen ki, baklden biter, bir demdir. Bir gülşen ki, akıldan biter, hurremdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4669. Bir gül bahçesi ki, bakladan biter, bir andır. Bir gül bahçesi ki, akıldan biter, sevinçlidir.

"Bakl", gıda türünden biten yeşillik ve sebzeler demektir. Yani, bakladan ve maddî gıdadan gelişip büyüyen beynin ve bu beyne ait olan cüz'î akıldan (sınırlı akıl) biten ve gelişip büyüyen zâhirî ilimlerin kuvveti ve hükmü bir andır. Çünkü delillere dayanan bu ilimler ve bilgiler, başka birtakım delillerle geçersiz kılınabilir. Fakat insân-ı kâmilin kâmil aklından gelişip büyüyen ilm-i ledünnî (Allah tarafından doğrudan verilen ilim) ise daima sevinçlidir ve tazedir ve canlılık içindedir. O ilimlerin delillerle çatışmasına imkân yoktur.

"Bakl", gıdâ nev'inden biten yeşillik ve sebzevât demektir. Ya'nî, baklden ve gıdâ-yı sûrîden neşv ü nemâ bulan dimâğın ve bu dimâğa taalluk eden akl-ı cüzîden biten ve neşv ü nemâ bulan ulûm-i zâhiriyyenin kuvveti ve hükmü bir demdir. Zîrâ delâile müstenid olan bu ulûm ve ma'rifet, diğer birtakım delîller ile ibtâl olunabilir. Fakat insân-ı kâmilin akl-ı kâmilinden neşv ü nemâ bulan ilm-i ledünnî ise dâimâ hurremdir ve tâzedir ve tarâvet içindedir. O ulûmun delîller ile taâruzuna imkân yoktur.

4670. Bir gülşen ki, çamurdan biter, tebah olur. Bir gülşen ki, gönülden biter, va-ferhatah! [4650]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4670. Bir gül bahçesi ki, çamurdan biter, bozulur. Bir gül bahçesi ki, gönülden biter, ne mutlu ona!

Çamurdan, yani cisimden gelişip büyüyen bir marifet (bilgi) gül bahçesi, çabuk bozulur ve harap olur. Fakat kalpten gelişip büyüyen gaybî (görünmeyen âleme ait) ve ledünnî (Allah katından gelen) ilimler "vâ-ferhatâh!" demeye, yani "ne sevinç ve neşe!" diye hitap olunmaya layıktır.

Çamurdan, ya'nî cisimden neşv ü nemâ bulan bir ma'rifet gülşeni, çabuk bozulur ve harâb olur. Fakat kalbden neşv ü nemâ bulan ulûm-i gaybiyye ve ledünniyye "vâ-ferhatâh!" demeye, ya'nî "ne sürür ve şâdî!" diye hitâb olunmaya lâyıktır.

4671. Bizim bilinmiş olan zevkli ilimlerimizi o gülistandan bir, iki, üç demet gül bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4671. Bizim bilinen zevkli ilimlerimizi o gülistandan bir, iki, üç demet gül bil!

Ey marifet talep eden kişi! Hakikat ehlinden bize intikal etmiş ve bizce de aklen bilinen zevkli ilimlerimizi, kâmil aklın ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) gülistanından toplanmış bir, iki, üç demet gül ve çiçek bil! Çünkü okuduğun ve bildiğin o zevkli ilimler bu kadar değildir. O ledün ilimlerinin sonu yoktur.

Ey ma'rifet talibi! Ehl-i hakîkatten bize intikāl etmiş ve bizce de aklen bilinmiş olan zevkli ilimlerimizi, akl-ı kâmilin ulûm-i ledünniyye gülistânından toplanmış bir, iki, üç demet gül ve çiçek bil! Zîrâ okuduğun ve bildiğin o zevkli ilimler bu kadar değildir. O ulûm-i ledünniyyenin nihâyeti yoktur.

4672. Biz bu iki, üç deste gülün mağlûbu olduğumuzdan dolayıdır ki, gülzarın kapısını kendi üzerimize kapamışız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4672. Biz bu iki, üç deste gülün mağlûbu olduğumuzdan dolayıdır ki, gül bahçesinin kapısını kendi üzerimize kapamışız.

Yani, biz hakikat ehli tarafından yazılan kitaplardaki bu zevkli ilimlere kanaat ettiğimizden dolayı, bu marifetin (Allah'ı bilmenin) mağlûbu olduk; ve bunları okuyup bir dereceye kadar anlamakla iş bitti zannettik. Bu sebeple o hakikat gülistanının kapısını kendi üstümüze kapadık ve ilm-i yakinimizi (bilgi yoluyla kesin inancımızı) ayne'l-yakîne (görerek kesin inanca) dönüştürmeye çalışmadık.

Ya'nî, biz ehl-i hakikat tarafından yazılan kitablardaki bu zevkli ilimlere kanâat ettiğimizden dolayı, bu ma'rifetin mağlûbu olduk; ve bunları okuyup bir dereceye kadar anlamakla iş bitti zannettik. Bundan dolayı o hakikat gülistânının kapısını kendi üstümüze kapadık ve ilm-i yakînimizi ayne'l-yakîne tahvíle çalışmadık.

4673. Ey cân! Öyle anahtarlar her dem nân sebebi ile yazık ki, parmaklardan düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4673. Ey can! Öyle anahtarlar her zaman ekmek sebebiyle yazık ki, parmaklardan düşer.

Ey can ve ey Hakk Yolcusu! Hakikat ehlinin kendi kitaplarında bize verdikleri ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) kapısının anahtarları her zaman görünürdeki gıdaya olan hırs ve iştah yüzünden yazık ki, parmaklardan düşer. Yani o kitapları elimizden bir tarafa bırakıp yeme ve içme ve nefse ait hazlar elde etmek için oraya buraya koşarız. "Benân", parmaklar demektir.

Ey cân ve ey sâlik! Ehl-i hakîkatin kendi kitablarında bize verdikleri ulûm-i ledünniyye kapısının anahtarları her dem gıdâ-yı sûrîye olan hırs ve iştihâ yüzünden yazık ki, parmaklardan düşer. Ya'nî o kitabları elimizden bir tarafa bırakıp yeme ve içme ve hazz-ı nefsânî tahsili için oraya buraya koşarız. "Benân”, parmaklar demektir.

4674. Ve eğer bir dem seni ekmekten fâriğ getirseler, çarşaf ve kadınların aşkı etrafında dolaşırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4674. Ve eğer bir an seni ekmekten uzak tutsalar, çarşaf ve kadınların aşkı etrafında dolaşırsın.

"Çâder", kadınların örtündükleri çarşaf demektir. Çarşafın anılması, yakınlık ilişkisiyle mecazdır; ve kadın, çarşafın açıklayıcı atfıdır. Yani eğer sana bol bol maddî gıda verip, seni bu gıdayı elde etme çabasından uzaklaştırsalar, içinde kadın örtülü olan çarşafların ve kadınların aşkı etrafında dönüp dolaşırsın. Nitekim yakın zamanlara kadar ipekli ve süslü çarşaflar ile örtünmüş olan kadınların etrafında dolaşan, karınları tok beyler ve zenginler vardı. Bu zamanda ise kadınların tesettürü kalkmış olduğundan, çarşaf etrafında dolaşmaya gerek kalmadı. Baldırları ve bacakları açık ve bütün vücutları meydanda olan kadınlara tapılmaktadır.

"Çâder", kadınların örtündükleri çarşaf demektir. Çarşafın zikri mücâveret alâkasıyla mecâzdır; ve kadın çarşafın atf-ı tefsîridir. Ya'nî eğer sana bol bol gıdâ-yı sûrî verip, seni bu gıdânın tahsiline koşmaktan fâriğ kılsalar, içinde kadın örtülü olan çarşafların ve kadınların aşkı etrafında dönüp dolaşırsın. Nitekim yakın vakitlere kadar ipekli ve süslü çarşaflar ile örtülmüş olan kadınların etrafında dolaşan, karınları tok beyzâdeler ve zenginler var idi. Bu zamanda ise kadınların tesettürü kalkmış olduğundan, çarşaf etrafında dolaşmaya lüzûm kalmadı. Baldırları ve bacakları açık ve bütün endâmları meydanda olan kadınlara perestiş olunmaktadır.

4675. Mâdemki senin istiskān tarafı dalga vurucu oldu, sana ekmek ve kadın dolu bir şehrin mülkü gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4675. Mademki senin susuzluk tarafın dalga vurucu oldu, sana ekmek ve kadın dolu bir şehrin mülkü gereklidir.

"Baz" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "taraf" anlamı uygundur. "İstiska", susamak ve bir hastalığın adıdır ki, bu hastalığa yakalanan kişi ne kadar su içse doymaz. Burada "hastalık" anlamı uygundur. Yani, mademki senin yemeye, içmeye ve kadınlara doymaman tarafı dalgalandı, artık sana gayb âleminin gül bahçesi değil, lezzetli yemekler ve kadınlar ile dolu bir şehrin mülkü gerekli olur.

“Bâz”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "taraf" ma'nâsı münasibdir. “İstiskā", susamak ve bir illetin adıdır ki, bu illete mübtelâ olan kimse ne kadar su içse kanmaz. Burada "illet" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, mâdemki senin yemeye ve içmeye ve kadınlara kanmaman tarafı dalgalandı, artık sana âlem-i gaybın gülzârı değil, lezîz yemekler ve kadınlar ile dolu bir şehrin mülkü gerek olur.

4676. Yılan idin, ancak ejderha oldun. Senin bir başın var idi, şimdi yedi başın vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4676. Yılan idin, ancak ejderha oldun. Senin bir başın var idi, şimdi yedi başın vardır.

Ey cismanî (bedensel) kimse! Senin nefsin evvelce yılan idi, büyüye büyüye ancak ejderha oldu. Bu sebeple nefsin yılan iken bir başın var idi, şimdi yedi başın oldu. Sözün özü, insanlık dairesinden çıktın, zararlı bir hayvan oldun.

Ey cismânî kimse! Senin nefsin evvelce yılan idi, büyüye büyüye ancak ejderha oldu. Binâenaleyh nefsin yılan iken bir başın var idi, şimdi yedi başın oldu. Velhâsıl insanlık dairesinden çıktın, muzır bir hayvan oldun.

4677. Yedi başlı ejderha cehennem olur. Senin hırsın tânedir ve cehennem tuzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4677. Yedi başlı ejderha cehennem olur. Senin hırsın tanedir ve cehennem tuzaktır.

Yedi başlı ejderha olan nefis, cehennem tabiatinde ve meşrebinde (karakterinde) olur. Senin hırsın ve şehvetin ise tanedir; ve cehennem meşrebindeki nefis de senin ruhunun tuzağıdır. Yani kibir, kendini beğenme, cimrilik, şehvet, öfke, kıskançlık ve kinden ibaret olan yedi sıfatının hepsini taşıyan nefis bir ejderha olup, bu sıfatların her biri onun bir başıdır; ve cismanî cehennemin birer kapısıdır. Nitekim ayet-i kerimede لَهَا سبعة أبواب لكل باب منها جزء مقسوم (Hicr, 15/44) yani “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her bir kapının taksim olunmuş bir cüz'ü vardır" buyurulur. Örneğin öfkenin ayrılmış cüz'ü insanlara eziyet, isyan ve ayrılık; şehvet kuvvetinin ayrılmış cüz'ü de insanlara zarar verme, fuhuş, ikiyüzlülük gibi sıfatlardır. "Fah", tuzak demektir, Türkçede "fak" derler.

Yedi başlı ejderhâ olan nefis, cehennem tabîatinde ve meşrebinde olur. Senin hırsın ve şehvetin ise tânedir; ve cehennem meşrebindeki nefis dahi senin ruhunun tuzağıdır. Ya'nî kibir, ucüb, buhl, şehvet, gazab, hased ve kinden ibaret olan yedi sıfatının hepsini hâiz olan nefis bir ejderha olup, bu sıfatların her biri onun bir başıdır; ve cehennem-i cismânînin birer kapısıdır. Nitekim âyet-i kerîmede لَهَا سبعة أبواب لكل باب منها جزء مقسوم (Hicr, 15/44) ya'nî “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her bir kapının taksîm olunmuş bir cüz'ü vardır" buyurulur. Meselâ gazabın cüz'-i maksûmu nâsa eziyet, bağy ve şikāk ve kuvve-i şeheviyyenin cüz'-i maksûmu da izrâr-ı nâs, fuhuş, nifâk gibi sıfatlardır. "Fah", tuzak demektir, Türkçe'de "fak" derler.

4678. Tuzağı yırt, tâneyi yak! Bu eve yeni kapılar aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4678. Tuzağı yırt, tâneyi yak! Bu eve yeni kapılar aç!

Yani, bu sıfatların en büyüğü hırs ve nefse ait şehvettir. Bu sebeple nefis cehennemi tuzağı üzerine konulmuş olan bu hırs ve şehvet tânesini yak ve nefis cehennemini de yırt ve yık! Bu cisim üzerine cennetin ta kendisi olan ruhun yeni kapılarını aç ki, bu kapılar nefsin sıfatlarının tamamen zıddı ve aksi olan tevazu, cömertlik, iffet ve hilim (yumuşak huyluluk) gibi sıfatlardır.

Ya'nî, bu sıfatların en büyüğü hırs ve şehvet-i nefsânîdir. Binâenaleyh nefis cehennemi tuzağı üzerine konulmuş olan bu hırs ve şehvet tânesini yak ve nefis cehennemini de yırt ve yık! Bu cisim üzerine ayn-ı cennet olan rûhun yeni kapılarını aç ki, bu kapılar nefsin sıfatlarının tamâmen zıddı ve aksi olan tevâzu', sehâvet, iffet ve hilim gibi sıfatlardır.

4679. Ey er dilenci! Mâdemki sen âşık değilsin, bir dağ gibi habersiz olarak sadâ tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4679. Ey erkek dilenci! Mademki sen âşık değilsin, bir dağ gibi habersiz olarak ses çıkarırsın.

"Ner gedâ", "erkek dilenci" demektir; bu ifade, çok yüzsüz ve sıkılmaz dilenciden kinayedir. Bundan maksat, hakikat ehlinin kitaplarda yazdığı hakikatleri ve bilgileri çalıp mürşitlik (manevi rehberlik) iddiasına kalkan düzenbaz ve taklitçi kimsedir. Yani, ey yüzsüz dilenci! Mademki sen Hakk'ın âşığı değilsin, nefsinin âşısısın, insanların hürmetlerini kazanmak ve maddi faydalar elde etmek için halkı başına topladın; o mürid (manevi öğrenci) edindiğin kimselere hakikat ehlinden söylediğin sözler, anlamından habersiz olarak, bir dağın çıkardığı yankı gibidir.

"Ner gedâ", "erkek dilenci" demektir, pek yüzlü ve sıkılmaz dilenciden kinâyedir. Bundan murâd, ehl-i hakikatin kitablarda yazdığı hakāyık ve maârifi çalıp mürşidlik da'vâsına kalkan müzevvir ve mukallid kimsedir. Ya'nî, ey yüzsüz dilenci! Mâdemki sen Hakk'ın âşığı değilsin, nefsinin âşığısın, hürmetlerini kazanmak ve maddî fâideler elde etmek için halkı başına topladın; o mürîd ittihâz ettiğin kimselere ehl-i hakîkatten söylediğin sözler, ma'nâsından bî-haber olarak, bir dağın çıkardığı aks-i sadâ gibidir.

4680. Dağa ne vakit kendinden kelâm olur? O mu'temed olan sadâ gayrın aksidir. [4660]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4680. Dağa ne zaman kendiliğinden söz olur? O güvenilir ses başkasının yansımasıdır.

Yani, dağ kendiliğinden söz söylemez. Ey taklitçi ve aldatıcı, o güvenilir ve doğru ses ve söz senin değildir; ruh sahibi olan bir başkasının söylediği sözlerin yansımasıdır.

Ya'nî, dağ kendiliğinden söz söylemez. O mu'temed ve doğru olan ses ve kelâm, ey müzevvir ve mukallid, senin değildir, rûh sahibi olan bir başkasının söylediği sözlerin aksidir.

4681. Senin kelâmın o gibidendir ki, bir başkasının aksidir. Bütün ahvalin dahi aksin gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4681. Senin sözün, bir başkasının yansıması gibidir. Bütün hâllerin de yansımadan başka bir şey değildir.

"Sân", benzetme edatıdır; "zân sân", o gibidendir, demektir. Yani, ey iddialı mürşit! Senin sözün dağdan gelen yankı gibidir ve başkasının sözünün yansımasıdır. Senin bütün hâllerin de yansımadan başka bir şey değildir. Bütün hâllerinin başkasının yansıması olması şudur: Hilekâr ve taklitçi mürşit, hareket ve duruşlarında ve sözlerinde ruhanî özgürlüğe sahip değildir. Başına topladığı müridlerin mizaçlarını ve gönüllerini gözetmek ve onlara dalkavukluk etmek zorundadır. Onların darılıp başından dağılmalarından çekinir. Bu sebeple fiil ve hareketleri ve sözleri başkalarının iradelerinin etkisinden ve kendisine yansımasından kaynaklanır. İnsân-ı kâmil ise ruhanî özgürlüğüne sahip olduğundan, onun fiilleri ve hareketleri ve sözleri sırf kendinden olur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz, Selçuk Devleti'nin veziri olan Muînüddîn Emîr Pervâne'ye hitaben Fîhi Mâ Fîh'lerinin 1. bölümünde hiç çekinmeksizin şöyle buyurmuşlardır: "Sen önceden, 'Kendimi ve aklımı ve görüşümü ve tedbirimi İslam'ın bekası ve çoğalması maksadına feda edeyim, ta ki İslam ayakta kalsın!' diyerek Müslümanlara siper olmuştun. Ne zaman ki kendi görüşünü beğendin ve Hakk'ı görmedin ve her şeyi Hak'tan bilmedin, şimdi Yüce Allah o sebebin aynısını ve çabanın kemalini İslam'ın noksanlığının sebebi kıldı. Çünkü sen Tatarlar ile bir olup, Şamlılar'ı ve Mısırlılar'ı yok etmek ve İslam vilayetini harap eylemek için yardım ettin. İslam'ın bekasına ait olan o sebebi, Yüce Allah İslam'ın noksanlığının sebebi eyledi. Şimdi, bu hâlde yüzünü korku yeri olan Hakk'a çevir ve ihlasını arz et ki, seni bu kötü hâlden yani korkudan kurtarsın! ...vb."

"Sân", edât-ı teşbîhtir; "zân sân”, o gibidendir, demek olur. Ya'nî, ey mürşid-i müddeî! Senin kelâmın dağdan gelen aks-i sadâ gibidir ve başkasının sözünün aksidir. Senin bütün hâllerin dahi akisten başka bir şey değildir. Bütün ahvâlin başkasının aksi olması budur ki: Mürşid-i müzevvir ve mukallid, harekât ve sekenâtında ve sözlerinde hürriyet-i rûhâniyyeye mâlik değildir. Başına topladığı mürîdlerin mizâclarını ve hâtırlarını gözetmek ve onlara müdâhene etmek kaydındadır. Onların darılıp başından dağılmalarından çekinir. Binâenaleyh efâl ve harekâtı ve sözleri başkalarının irâdelerinin te'sîrinden ve kendisine aksetmesinden olur. İnsân-ı kâmil ise hürriyyet-i rûhâniyyesine mâlik olduğundan, onun efâli ve harekâtı ve sözleri sırf kendinden olur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Selçuk Devleti'nin vezîri olan Muînüddîn Emîr Pervâne'ye hitâben Fihi Mâ Fihlerinin 1. faslında hiç çekinmeksizin şöyle buyurmuşlardır: "Sen mukaddemâ, “Kendimi ve akıl ve re'yimi ve tedbîrimi İslâm'ın bekāsı ve kesreti maksadına fedâ edeyim, tâ ki İslâm pâyidâr olsun!" diyerek müslümanlara siper olmuş idin. Vaktāki kendi re'yini beğendin ve Hakk'ı görmedin ve her şeyi Hak'tan bilmedin, imdi Hak Teâlâ o sebebin aynını ve kemâl-i sa'yi sebeb-i noksân-ı İslâm kıldı. Zîrâ sen Tatarlar ile bir olup, Şamlılar'ı ve Mısırlılar'ı ifnâ etmek ve vilâyet-i İslâm'ı harâb eylemek için muâvenet ettin. İslâm'ın bekāsına aid olan o sebebi, Hak Teâlâ sebeb-i naks-ı İslâm eyledi. İmdi, bu hâlde yüzünü mahall-i havf olan Hakk'a çevir ve arz-ı ihlâs eyle ki, seni bu fenâ hâlden ya'nî havftan halâs eylesin! ...ilh.”

4682. Öfken ve zevkin her ikisi başkalarının aksidir. Kavvadenin şâdîliği ve avânın öfkesi gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4682. Öfken ve zevkin her ikisi başkalarının aksidir. Pezevenk kadının sevinci ve zabıta memurunun öfkesi gibi.

"Kavvâde", aracılık eden pezevenk kadın, "avvân" (عوان) sultan divanının serhengi (Gıyâsü'l-Lügāt), yani, günümüzde "zabıta memuru" demektir. Şeddesiz ["avân"] okunması vezin gereğidir. Yani, ey taklitçi! Senin öfken ve zevkinin her ikisi pezevenk kadının zevki ve sevinci ve zabıta memurunun öfkesi gibi, sende başkalarının zevkinin ve öfkesinin aksinden olur. Örneğin pezevenk kadın bir zamparaya bir fahişe kadın götürür. Zampara ile fahişe kadının birleşmesinden haz ve zevk duyar. Nitekim Şefik-Nâme Şerhi'nde zikredilmiştir ki:

"Arap'ın Hüzeyl kabilesinden Zalme isminde bir kadın gençliğinde fahişe imiş. Gençliği gidince pezevenklik ve aracılıktan zevk ve sevinç duyar imiş. Son derece yaşlanıp pezevenkliğe de gücü kalmayınca, "Bundan sana ne zevk hâsıl olur?" diye sormuşlar. "Çiftleşme esnasında olan sesten lezzet alırım" demiş. Zabıta memurunun yakaladığı kimseye olan öfkesi de, kendi içinden çıkma bir öfke değildir. Padişahtan veya hükümet erkânından birinin öfkesinin aksidir. İşte taklitçi mürşidin hâli de böyledir. Bu yalancı şeyhler hakkında 3. cildin 680 numarasından 722 numarasına kadar açıklamalar vardır.

“Kavvâde”, vâsıtalık eden pezevenk kadın, “avvân” (عوان) serheng-i dîvân-ı sultân (Gıyâsü'l-Lügāt), ya'ni, zamânımızda "zabıta me'mûru" demek olur. Teşdîdsiz ["avân"] okunması zarûret-i vezn içindir. Ya'nî, ey mukallid! Senin öfken ve zevkinin her ikisi pezevenk kadının zevki ve sürûru ve zâbıta me'mûrunun öfkesi gibi, sende başkalarının zevkinin ve öfkesinin aksinden olur. Meselâ pezevenk kadın bir zamparaya bir fahişe kadın götürür. Zampara ile fahişe kadının birleşmesinden haz ve zevk duyar. Nitekim Şefik-Nâme Şerhi'nde mezkûrdür ki:

"Arab'ın Hüzeyl kabîlesinden Zalme isminde bir kadın gençliğinde fahişe imiş. Gençliği gidince kavvâdelik ve pezevenklikden zevk ve sürûr duyar imiş. Son derece ihtiyarlayıp kavvâdeliğe de tâkati kalmayınca, "Bundan sana ne zevk hâsıl olur?" diye sormuşlar. "Çiftleşme esnasında olan sesten mütelezziz olurum" demiş. Avânın yakaladığı kimseye olan öfkesi de, kendi içinden çıkma bir öfke değildir. Pâdişâhtan veyâ erkân-ı hükûmetten birinin öfkesinin aksidir. İşte mürşid-i mukallidin hâli de böyledir. Bu yalancı şeyhler hakkında 3. cildin 680 numarasından 722 numarasına kadar îzâhât vardır.

4683. Nihayet o zayıf o avâna ne yaptı ki, ona kîne ile zecr ve derd verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4683. Nihayet o zayıf o avâna ne yaptı ki, ona kin ile zecr ve dert verir?

Nihayet o avamın yakalayıp dövdüğü o âciz ve zayıf kimse, o avama ne kötülük etti ki o zavallıya kin ve intikam ile dayak atıp elem ve dert verir ve onu hürriyetinden men eder?

Nihâyet o avânın yakalayıp dövdüğü o âciz ve zayıf kimse, o avâna ne fenâlık etti ki o zavallıya kîn ve intikām ile dayak atıp elem ve derd verir ve onu hürriyetinden men' eder?

4684. Hayal-i lâmianın aksi ne vakte kadardır? Cehd et; tâ ki vakıa sahibi olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4684. Parlayan hayalin yansıması ne zamana kadardır? Gayret et; ta ki vakıa sahibi olasın!

"Parlayan hayal"den kastedilen, mürşidin kalbinde parlayıp taklit edenin kalbine yansıyan ilahi bilgilerdir ki, bu bilgiler mürşide ve insân-ı kâmile göre hakikat, taklit edene göre ise yansıma ve hayaldir. "Vakıa sahibi olmak"tan kastedilen, çaba ve nefisle mücadeleler sonucunda kalp gözünün açılarak taklit edenin hakikati bizzat müşahede etmesidir. Yani, ey taklit eden mürşid! Ne zamana kadar bir kâmilin kalbinde parlayıp onun sözlerinden senin kalbine yansıyan hayallere kanaat edeceksin? Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât ile çalış; ta ki bu hakikatler ve ilahi bilgiler doğrudan doğruya senin kalbine parlasın ve hayal mertebesinden ileriye geçesin. Hz. Pîr bu anlam hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 13. bölümünde şöyle buyururlar:

"Sizin de bu sözleri kendi içinizden işitmenizi Hak'tan ümit ederiz. Çünkü faydalı olan odur. Eğer dışarıdan bin hırsız gelse, onlara içeriden bir hırsız yardım etmedikçe, kapıyı açamazlar. Dışarıdan bin söz söylesen, içten tasdik etmedikçe fayda vermez. Nasıl ki bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa, eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun büyümesine yardım etmek için kökü yaş olmak lazımdır."

"Hayâl-i lâmia"dan murâd, mürşidin kalbinde parlayıp mukallidin kalbine akseden maârif-i ilâhiyyedir ki, bu maârif mürşide ve insân-ı kâmile nazaran hakîkat ve mukallide nazaran aks ve hayâldir. "Sâhib-i vakıa olmak"tan murâd, sa'y ve mücâhedât neticesinde kalb gözünün açılarak mukallidin bizzât hakîkati müşâhede etmesidir. Ya'nî, ey mukallid mürşid! Ne zamâna kadar bir kâmilin kalbinde parlayıp onun sözlerinden senin kalbine ekseden hayâlâta kanâat edeceksin? Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât ile çalış; tâ ki bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye doğrudan doğruya senin kalbine parlasın ve hayâl mertebesinden ileriye geçesin. Hz. Pîr bu ma'nâ hakkında Fihi Mâ Fíhle-rinin 13. faslında şöyle buyururlar:

"Sizin dahi bu sözleri kendi bâtınınızdan işitmenizi Hak'tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfid olan odur. Eğer hâriçten bin hırsız gelse, onlara içeriden bir hırsız muâvenet etmedikçe, kapıyı açamazlar. Hâricen bin söz söylesen, bâtınen musaddık olmadıkça fâide vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa, eğer bin sene su döksen fâide vermez. Onun neşv ü nemâsına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır."

4685. Tâ ki senin sözün senin halinden olsun! Senin seyrin senin per ü bâlin ile olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4685. Ta ki senin sözün senin halinden olsun! Senin seyrin senin kanatların ve kolların ile olsun!

Yani, çalış ki, ilahi hakikatlere ve bilgilere dair olan sözlerin senin halinden ortaya çıksın ve ilim ve irfan gül bahçesindeki gezinmen ve uçuşun senin kanatların ve kolların ve elin ve ayağın ile olsun!

Ya'nî, çalış ki, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözlerin senin hâlinden zuhûr etsin ve ilim ve irfan gülşenindeki gezişin ve uçuşun senin per ü bâlin ve elin ve ayağın ile olsun!

4686. Ok dahi başkasının kanadı ile sayd tutar. Şübhesiz kuşun etinden bî-behredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4686. Ok dahi başkasının kanadı ile av tutar. Şüphesiz kuşun etinden nasipsizdir.

Yani, ey taklitçi mürşit! Gerçi sen hakikat ehlinin sözünü ezberleyip halkı avlayarak etrafına toplarsın ve kendin gibi Hakk'a ulaştıramazsın, fakat bu yaptığın iş karşılığında gerçek şah olan Hak katındaki kıymetin ve faydan nedir? Hiç! Örneğin ok dahi başkasının kol gücüyle av tutar, fakat o tuttuğu kuşun etinden onun hiçbir nasibi ve faydası yoktur.

Ya'nî, ey mürşid-i mukallid! Gerçi sen ehl-i hakikatin kelâmını ezberleyip halkı avlayarak etrafına toplarsın ve kendin gibi Hakk'a vâsıl edemezsin, fakat bu yaptığın iş mukābilinde şâh-ı hakîkî olan Hak indindeki kıymetin ve istifaden nedir? Hiç!.. Meselâ ok dahi başkasının kuvvet-i bâzûsuyla av tutar, fakat o tuttuğu kuşun etinden onun hiçbir nasîbi ve istifadesi yoktur.

4687. Doğan bizzat dağlıktan av getirir. Şübhesiz şah ona keklik ve sığırcık kuşu yedirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4687. Doğan bizzat dağlıktan av getirir. Şüphesiz şah ona keklik ve sığırcık kuşu yedirir.

Fakat Hak tarafından kulları irşat etmekle (doğru yolu göstermekle) görevli olan insân-ı kâmil, şah tarafından ava görevli olan doğan kuşuna benzer. Doğan kuşu kendi kuvveti ile dağlıktan şahın huzuruna av getirir. Şah da doğanın o hizmetine karşılık olarak ona keklik ve sığırcık kuşunun etini yedirir. Bu sebeple insân-ı kâmil, dağlık mesabesinde olan bu dünya içinde nefsaniyet hâlinde kayıtsız gezen insanları avlayıp şahın huzuruna ulaştırır. Bu hizmete karşılık olarak ilahi gıda ile nimetlenir. "Kebk", keklik; "sâr", sığırcık kuşu demektir.

Fakat Hak tarafından irşâd-ı ibâda me'mûr olan insân-ı kâmil, şâh tarafından ava me'mûr olan doğan kuşuna benzer. Doğan kuşu kendi kuvveti ile dağlıktan huzûr-ı şâha av getirir. Şâh dahi doğanın o hizmetine mükâfât olarak ona keklik ve sığırcık kuşunun etini yedirir. Binâenaleyh insân-ı kâmil, dağlık mesâbesinde olan bu dünya içinde nefsâniyet hâlinde lâkayd gezen insanları avlayıp huzûr-ı şâha îsâl eder. Bu hizmete mükâfât olarak kūt-i ilâhî ile mütena'im olur. "Kebk", keklik; "sâr", sığırcık kuşu demektir.

4688. Bir nutuk ki, vahiyden olmaya, hevâdandır. Toprak gibi hevada ve hebâdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4688. Vahiyden olmayan bir söz, nefsin arzusundandır. Toprak gibi havada ve boşluktadır.

"Hebâ", havada uçan ince tozlar demektir. Hakk'ın kalbe ilham etmediği bir söz, nefsin arzusundandır; ve nefsin arzusundan olan sözün hiçbir etkisi ve değeri yoktur. O söz, toprak rüzgâr ile havaya uçup toz gibi dağılırsa, öylece dağılıp gider.

"Hebâ'”, havada uçan ince tozlar. Hakk'ın kalbe ilkā buyurduğu olmayan bir söz, nefsin hevâsındandır; ve nefsin hevâsından olan sözün hiç te'sîri ve kıymeti yoktur. O söz, toprak nasıl rüzgâr ile havaya uçup toz gibi dağılırsa, öylece dağılıp gider.

4689. Eğer efendiye bu söz galat görünürse, Ve'n-Necm'in evvelini birkaç yazı oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4689. Eğer efendiye bu söz yanlış görünürse, Ve'n-Necm sûresinin başını birkaç yazı oku!

Yani, biz, "İlahi vahiyden olmayıp, nefsin arzusundan olan sözün kıymeti yoktur" dedik; eğer bir zahir âlimi çıkıp derse ki: "Biz halka Kur'an'dan ve hadisten bahsederek söz söylüyoruz. Bu sebeple bizim sözümüz peygambere olan vahiydendir, nefsin arzusundan değildir." Biz cevap olarak deriz ki: "Evet, Kur'an'ı ve hadisi söyledikten sonra onları, kalbine olan vahiy ve ilahi ilhamdan değil, kendi nefsinin arzusundan ve hayalinden tefsir ediyorsun." Bu sebeple nefsin arzusundan olan sözün kıymeti olmadığını anlamak için Ve'n-Necm sûresinin başını, birkaç yazı ve kelime oku! Nasıl ki 1. cildin 1099 numarasında şöyle buyrulmuştu: بر هوا تأویل قرآن می کنی پست و کژ شد از تو معنی سنی [Yani] "Kur'an'ı nefsin arzusuna göre yorumluyorsun; yüce olan anlam senden dolayı alçak ve eğri oldu."

Ya'nî, biz, "Vahy-i ilâhîden olmayıp, hevâ-yı nefsânîden olan sözün kıymeti yoktur" dedik; eğer bir âlim-i zâhirî çıkıp derse ki: "Biz halka Kur'ân'dan ve hadîsten bahisle söz söylüyoruz. Binâenaleyh bizim sözümüz peygambere olan vahiydendir, hevâ-yı nefsânîden değildir." Biz cevâben deriz ki: "Evet, Kur'ân'ı ve hadîsi söyledikten sonra onları, kalbine olan vahy ve ilhâm-ı ilâhîden değil, kendi nefsinin hevâsından ve hayâlinden tefsîr ediyorsun." Binâenaleyh hevâdan olan sözün kıymeti olmadığını anlamak için Ve'n-Necm sûresinin evvelini, birkaç yazı ve kelime oku!. Nitekim 1. cildin 1099 numarasında şöyle buyurulmuş idi: بر هوا تأویل قرآن می کنی پست و کژ شد از تو معنی سنی [Ya'nî] “Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu."

4690. Tâ ki "Muhammed hevâdan söylemez!" O ancak ihtiva ettiği vahiy iledir. [4670]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4690. Tâ ki "Muhammed hevâdan söylemez!" O ancak ihtiva ettiği vahiy iledir. [4670]

"İhtiva", kapsamak ve toplanmak demektir. Yani, o sûreyi oku ki bilesin, Muhammed (a.s.) nefsinin arzusundan söz söylemez. Onun söylediği söz kesinlikle şerefli kalbine toplanan ilâhî vahiy iledir. Bu sebeple ilimde peygamberin vârisi olan insân-ı kâmil, Kur'ân'ı ve hadîsi kalplerine Hak tarafından ilka olunan (bırakılan, düşürülen) anlamlar ile tefsir ederler. Onları inkâr etmek, Hakk'ı inkâr etmek demek olur.

"İhtiva”, hâvî olmak ve toplanmak demektir. Ya'nî, o sûreyi oku, tâ ki bilesin, Muhammed (a.s.) hevâ-yı nefsânîden söz söylemez. Onun söylediği söz muhakkak kalb-i şerîfine toplanan vahy-i ilâhî iledir. Binâenaleyh ilimde peygamberin vârisi olan insân-ı kâmil Kur'ân'ı ve hadîsi kalblerine Hak tarafından ilkā olunan ma'nâlar ile tefsîr ederler. Onları inkâr etmek, Hakk'ı inkâr etmek demek olur.

4691. Ey Ahmed! Mâdemki sana vahiyden yeis yoktur, taharrîyi ve kıyası cismîlere ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4691. Ey Ahmed! Mademki sana vahiyden ümitsizlik yoktur, araştırmayı ve kıyası cismanîlere bırak!

"Kıyas", sözlükte "takdir etmek" anlamındadır; şeriatta ise "bir şey hakkında hüküm vermek için, nassdan (ayet ve hadis metinlerinden) çıkarılan anlamdan ibarettir ki, o da asıl ile fer' (tali mesele) arasını birleştirmektir"; mantık ilminde ise "esas olarak doğruluğu kabul edilmiş olan birtakım önermeleri bir araya toplayıp bir sonuç çıkarmaktır". Örneğin "âlem değişkendir" ve "her değişken sonradan olmuştur" cümleleri iki önermedir ve bundan "öyle ise âlem sonradan olmuştur" önermesi çıkar. Kıyasın "istisnaî ve iktiranî ve müsavat" türleri vardır ki bunlar, mantık ilminde açıklanmıştır. Yani, ey peygamberin ilimde vârisi olmak itibarıyla bâtınen Ahmed olan insân-ı kâmil! Mademki senin kalbine Hakk'ın vahiy ve ilhamından ümitsiz olmak yoktur, Kur'an ve hadis için tevil aramayı ve kıyaslar yapıp sonuçlar çıkarmayı, cismanî ve nefsanî olan âlim efendilere bırak! Varsın onlar birtakım teviller ve kıyaslar yapıp dursunlar. Çünkü bu hâl onlar için zorunludur. Zira kalpleri vahiy ve ilhama mahal değildir.

"Kıyâs", lügatte "takdir etmek" ma'nâsınadır; ve şerîatte "bir şey hakkında hüküm vermek için, nastan istinbât olunan ma'nâdan ibârettir ki, o da asıl ile fer' arasını cem' etmektir"; ve ilm-i mantıkta "esâsen doğruluğu kabûl edilmiş olan birtakım kaziyyeleri bir araya toplayıp bir netîce çıkarmaktır". Meselâ "âlem mütegayyirdir" ve "her mütegayyir hâdistir" cümleleri iki kaziyyedir ve bundan "öyle ise âlem hâdistir" kaziyyesi çıkar. Kıyâsın “istisnâî ve iktirânî ve müsâvât" nevi'leri vardır ki bunlar, ilm-i mantıkta îzâh edilmiştir. Ya'nî, ey paygamberin ilimde vârisi olmak i'tibariyle bâtınen Ahmed olan insân-ı kâmil! Mâdemki senin kalbine Hakk'ın vahiy ve ilhâmından me'yûs olmak yoktur, Kur'ân ve hadís için te'vîl aramayı ve kıyaslar yapıp-netîceler çıkarmayı, cismî ve nefsî olan âlim efendilere bırak! Varsın onlar birtakım te'vílât ve kıyâsât yapıp dursunlar. Zîrâ bu hâl onlar için zarûrîdir. Çünkü kalbleri vahiy ve ilhâma mahal değildir.

4692. Zîra zaruretten bir murdar helâldir. Ki, Ka'be-i visâlde taharrî yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4692. Çünkü zaruretten dolayı bir murdar helâldir. Ki, vuslat Kâbe'sinde arama yoktur.

Çünkü zaruret meydana geldiği zaman, murdar ve haram olan bir şey helâl olur. Nitekim açlıktan ölecek bir hâle gelen kimse, şeriaten domuz etini yiyebilir ve şarap içebilir. Halbuki Kâbe'den uzak olan kimse kıbleyi arar ve Kâbe'ye ulaşan kimse elbette karşısındaki Kâbe'yi aramaz. Bunun gibi, hakikat Kâbe'sine ulaşan insân-ı kâmil de o hakikati birtakım deliller ve kıyaslar getirmek suretiyle aramaz, söylerken gördüğünü söyler.

Zîrâ zarûret vâki' olduğu vakit, bir murdâr ve harâm olan şey helâl olur. Nitekim açlıktan ölecek bir hâle gelen kimse şer'an domuz etini yiyebilir ve şarâb içebilir. Halbuki Ka'be'den uzak olan kimse kıbleyi arar ve Ka'be'ye vâsıl olan kimse bittabi' karşısındaki Ka'be'yi aramaz. Bunun gibi, hakikat Ka'be'sine vâsıl olan kâmil dahi o hakîkati birtakım delíller ve kıyaslar getirmek sûretiyle aramaz, söylerken gördüğünü söyler.

4693. Taharrî ve hüdânın ictihadları olmaksızın her kim hevadan bid'ati adet tutarsa...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4693. Kim ki araştırma ve doğru yolu bulma çabaları olmaksızın, hevesinden dolayı bid'ati adet edinirse...

Bu şerefli beyitte, kalbi vahye ve Hakk'ın ilhamına mahal olamayan, fakat tam bir samimiyetle çalışan zahirî âlimler ve müctehidler mazur görülmüş ve onların tevil araması ile doğru yolda gerçekleşen içtihatları makbul sayılmış olur. "Hüdâ", doğru yol ve yol göstermek; "ictihad", çalışmak; "bid'at", dinin kemalinden sonra dinde yeni bir adet çıkarmak demektir. Yani zahir ulemasından tam bir samimiyet ve iyi niyetle makul teviller aranmaksızın ve doğru yolu gösterme çaba ve gayretleri olmaksızın, her kim nefsanî hevesinden dolayı şer'î hükümlerde bir adet ve usul koyarsa...

Bu beyt-i şerîfte kalbi vahy ve ilhâm-ı Hakk'a mahal olamayıp, fakat kemâl-i hulûs ile çalışan zâhirî âlimler ve müctehidler ma'zûr tutulmuş ve bunların te'vîl araması ve doğru yolda vâki' olan ictihâdları makbûl addedilmiş olur. "Hüdâ", doğru yol ve yol göstermek; "ictihad", çalışmak; “bid'at", dînin kemâlinden sonra dînde yeni bir âdet çıkarmak demektir. Ya'nî ulemâ-i zâhireden kemâl-i hulûs ve hüsn-i niyyet ile te'vîlât-ı ma'küle aranmaksızın ve doğru yolu göstermek sa'y ve gayretleri olmaksızın, her kim hevâ-yı nefsânîden ahkâm-ı şer'iyyede bir âdet ve usûl vaz' ederse...

4694. Ad gibi, onu yukarı götürür; onu hava öldürür. Süleymân değildir, tâ ki tahtını çeke!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4694. Ad gibi, onu yukarı götürür; onu hava öldürür. Süleyman değildir, tâ ki tahtını çeke!

Hava, Ad kavmini nasıl yukarılara kadar kaldırıp yere çarparak helak ettiyse, bu nefsanî heva (nefsin boş arzuları) da dinde bid'at (dine sonradan sokulan yenilik) yapan âlim efendiyi öylece öldürür. O âlim, Hz. Süleyman meşrebinde (yolunda) olan bir insân-ı kâmil değildir ki, hava, Hz. Süleyman'ın tahtını alıp üzerinde taşıdığı gibi taşısın! Yani insân-ı kâmilin nefsanî heva üzerinde tasarrufu (hükmetme gücü) vardır ve nefsanî heva insân-ı kâmilin mahkûmudur (emri altındadır). Birinci mısrada el-Hakka suresinde olan وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ (Hakka, 69/6) yani "Ad kavmine gelince: Haddi tecavüz eden şiddetli bir rüzgâr ile helak olundular"; ve ikinci mısrada Sebe suresinde olan وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe 34/12) yani "Biz Süleyman'a rüzgârı teshir ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" ayet-i kerimelerine işaret buyurulur.

Havâ, Ad kavmini nasıl yukarılara kadar kaldırıp yere çarparak helâk etti ise, bu hevâ-yı nefsânîden dînde bid'at yapan âlim efendiyi de o hevâ-yı nefsânîsi öylece öldürür. O âlim Hz. Süleymân meşrebinde olan bir kâmil değildir ki, havâ, Hz. Süleymân'ın tahtını alıp üzerinde taşıdığı gibi taşısın! Ya'nî insân-ı kâmilin hevâ-yı nefsânî üzerinde tasarrufu vardır ve hevâ-yı nefsânî insân-ı kâmilin mahkûmudur. Birinci mısra'da el-Hâkka sûresinde olan وأمَّا عَادٌ فَأَهْلِكُوا بريح صَرْصَرَ عَاتِية (Hakka, 69/6) ya'nî “Âd kavmine gelince: Haddi tecavüz eden şiddetli bir rüzgâr ile ihlâk olundular"; ve ikinci mısra'da sûre-i Sebe'de olan وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيح غدوها شهر ورواحها شهر (Sebe' 34/12) ya'nî “Biz Süleymân'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur.

4695. Ad için rüzgâr hazûl bir hamaldır. Ekûl olan adamın elinde kuzu gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4695. Ad için rüzgâr zelil edici bir hamaldır. Çok yiyen adamın elinde kuzu gibidir.

"Hazûl", zelil ve hakir edici ve utandırıcı; "ekûl", çok yiyen obur kimse demektir. Yani, rüzgâr Ad kavmi için zelil ve hakir edici bir hamaldır. Ad kavmini yüklenip sırtında taşımış ve fakat onu yere çarpıp hakir ve zelil bir hâle koymuştur. Ad kavmi bu rüzgârın elinde obur kimsenin kucağında taşıdığı bir kuzuya benzer idi.

"Hazûl", zelîl ve hakîr edici ve utandırıcı; "ekûl", çok yiyen obur kimse demektir. Ya'nî, rüzgâr Âd kavmi için zelîl ve hakîr edici bir hamâldır. Ad kavmini yüklenip sırtında taşımış ve fakat onu yere çarpıp hakîr ve zelîl bir hâle koymuştur. Ad kavmi bu rüzgârın elinde obur kimsenin kucağında taşıdığı bir kuzuya benzer idi.

4696. Bu onu evlâdı gibi kucağına koyup, kasap gibi onu öldürmek için götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4696. Bu, onu evladı gibi kucağına koyup, kasap gibi onu öldürmek için götürür.

Rüzgar ve hava, o Ad kavminin fertlerini evlat ve kuzu gibi kucağına alıp, kasap gibi onları öldürmek için götürmekteydi. Nitekim bu medeniyet zamanında uçakları ve zeplinleri sırtında taşıyıp ara sıra yoldan çıkarak yere çarparak içindekileri helak eden hafif hava dahi Ad kavminin havasına benzerlik göstermektedir.

Rüzgâr ve havâ o Âd kavminin efrâdını evlâdı ve kuzu gibi kucağına alıp, kasap gibi onu öldürmek için götürmekte idi. Nitekim bu zamân-ı medeniyyette tayyâreleri ve zeplinleri sırtında taşıyıp ara sıra serkeşlik ile yere çarparak içindekileri helâk eden havâ-yı nesîmî dahi Ad kavminin havasına nazîre yapmaktadır.

4697. O rüzgâr Ad'a istikbârlarından idi. Kendi yâri zannettiler, ağyar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4697. O rüzgâr Ad kavminin büyüklük taslamalarından kaynaklanıyordu. Kendi dostları sandılar, oysa düşmandı.

Ad kavminin helâkine sebep olan o şiddetli rüzgâr ve fırtına, Ad kavminin kendi nefislerini büyük görmelerinden idi. Nitekim Fussilet sûresindeki ayet-i kerîmede فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدَّ منا قوة (Fussilet, 41/15) yani "Ad kavmine gelince: Yeryüzünde haksız olarak kendilerini büyük gördüler ve "Kuvveti bizden daha şiddetli olan kimdir?" dediler." Şiddetli fırtınayı getirecek olan bulut ufukta göründüğünde, o bulutu kendilerine dost ve hayır dileyen zannettiler ve هَذَا عارض ممطرنا (Ahkaf, 46/24) yani “Bu bulut bize yağmur getirecek olan bir buluttur" dediler. O bulut ve ondan gelen rüzgâr onlara düşman idi.

Ad kavminin helâkine sebeb olan o şiddetli rüzgâr ve fırtına, Ad kavminin kendi nefislerini büyük görmelerinden idi. Nitekim sûre-i Fussilerdeki ayet-i kerîmede فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدَّ منا قوة (Fussilet, 41/15) ya'nî "Âd kavmine gelince: Yeryüzünde haksız olarak kendilerini büyük gördüler ve "Kuvveti bizden daha şiddetli olan kimdir?" dediler." Vaktâki şiddetli fırtınayı getirecek olan bulut ufukta zâhir oldu, o bulutu kendilerine dost ve hayırhâh zannettiler ve هَذَا عارض ممطرنا (Ahkaf, 46/24) ya'nî “Bu bulut bize yağmur getirici olan bir buluttur" dediler. O bulut ve ondan gelen rüzgâr onlara ağyâr ve düşman idi.

4698. Vaktaki ansızın kürkü çevirdi, o fenâ arkadaş onları parça parça kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4698. Ansızın kürkü tersine çevirince, o kötü arkadaş onları parça parça etti.

"Postîn", hayvan derisi, kürk, kuvvetli deriden yapılmış giysi demektir. "Postîn gerdânîden", "kürkü tersine çevirmek" anlamına gelir ve içte olan hâlin dışa vurulmasından kinayedir. "Bi'se'l-karîn", kötü dost ve kötü arkadaş anlamındadır. Yani, Ad kavminin kendi haklarında lütuf sandıkları fırtına, birdenbire iç yüzü olan ilâhî kahredici gücü ortaya çıkardı ve kürkün içi dışına çevrildi. O kötü arkadaş olan fırtına onları yerlere çarpıp parça parça etti.

"Postîn", hayvan derisi, kürk, kuvvetli deriden kaplı libas. "Postîn gerdânîden", "kürkü tersine çevirmek" demek olup, bâtın olan hâlin ızhârından kinâyedir. "Bi'se'l-karîn", fenâ dost ve fenâ arkadaş, ma'nâsınadır. Ya'nî, Ad kavminin kendi haklarında lutuf zannettikleri fırtına, birdenbire iç yüzü olan kahr-ı ilâhîyi ızhâr etti ve kürkün içi dışına çevirildi. O fenâ arkadaş olan fırtına onları yerlere çarpıp parça parça etti.

4699. Hevâyı kır ki, hevâ çok fitnedir; ondan evvel ki Ad gibi kıra!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4699. Hevayı kır ki, heva çok fitnedir; ondan evvel ki Ad gibi kıra!

Yani, nefsanî heva da Ad kavmini yerlere çarpıp helak eden hava gibidir. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu! Sen o hevayı kır ve yatıştır! Çünkü o nefsanî heva insan için çok fitnedir ve ilahi bir imtihandır; ve Ad kavmini helak ettiği gibi, seni de kırıp helak etmeden önce sen bu nefsanî hevayı kır ve yatıştır!

Ya'nî, hevâ-yı nefsânî dahi Ad kavmini yerlere çarpıp helâk eden havâ gibidir. Binâenaleyh ey sâlik! Sen o hevâyı kır ve teskîn et! Zîrâ o hevâ-yı nefsânî insan için çok fitnedir ve imtihân-ı ilâhîdir; ve Ad kavmini helâk et- tiği gibi, seni de kırıp helâk etmezden evvel sen bu hevâ-yı nefsânîyi kır ve teskîn et!

4700. Hud nasihat verirdi; derdi ki: "Ey kibir dolu cemaat! Bu hevâ sizin eli- [4680] nizden eteği koparır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4700. Hud nasihat verirdi; derdi ki: "Ey kibir dolu cemaat! Bu hevâ sizin elinizden eteği koparır."

"Hayl", burada cemaat ve "zeyl", etek demektir. Yani, Hud (a.s.) peygamber olarak gönderildiği Ad kavmine nasihat verip derdi ki: "Ey kendilerini beğenen ve içleri kibir ve kendini beğenmişlik dolu olan cemaat! Bu nefse ait arzu (hevâ-yı nefsânî) sizden eteğini koparır, yani sizin bedeniniz yok olup helak olacağı zaman sizden ayrılır ve size olan dostluğunu ve arkadaşlığını bırakır."

"Hayl", burada cemâat ve "zeyl", etek demektir. Ya'nî, Hûd (a.s.) meb'ûs olduğu Ad kavmine nasîhat verip derdi ki: "Ey kendilerini beğenen ve içleri kibir ve ucüb dolu olan cemâat! Bu hevâ-yı nefsânî sizden eteğini koparır, ya'nî sizin cisminiz mahv ve helâk olacağı vakit sizden ayrılır ve size olan dostluğunu ve arkadaşlığını bırakır."

4701. "Hava Hakk'ın leşkeridir. Birkaç gün nifâk cihetinden sizinle i'tinâk etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4701. "Heva, Hakk'ın askeridir. Birkaç gün nifak yönünden sizinle kucaklaştı."

Çünkü nefsin hevası, sizi imtihan etmek için gelmiş olan Hakk'ın askeridir ve nifak yönünden birkaç günden ibaret olan bu dünya hayatında sizin boynunuza sarılmıştır ve size dost ve yar görünmüştür. Halbuki nifak içindedir ve içyüzü size düşmandır.

"Zîrâ hevâ-yı nefsânî sizi imtihân için gelmiş olan Hakk'ın askeridir ve nifâk cihetinden birkaç günden ibaret olan bu dünyâ hayâtında sizin boynunuza sarılmıştır ve size dost ve yâr görünmüştür. Halbuki nifâk içindedir ve içyüzü size düşmandır."

4702. "O sırda Hâlık'ına sadıktır. Vaktaki ecel gelir, hava el kaldırır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4702. "O sırda Yaratıcısı'na sadıktır. Ecel geldiğinde, heva el çeker."

O nefsanî hevanın dış yüzü her ne kadar size karşı böyle dost görünse de, iç yüzü ve bâtını Yaratıcısı'na sadıktır. Çünkü Yaratıcısı ona: "Sana tâbi olanı ve bana karşı geleni helak et!" diye emir buyurmuştur. Nasıl ki Câsiye Sûresi'nde أَفَرَأَيْتَ مَنْ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ (Casiye, 45/23) yani “Ey Resûlüm! Allah'ı bırakıp hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?" buyurulur. Ecel ve ölüm geldiğinde, dost zannettiğiniz o nefsanî heva sizden el çeker. Ondan sonra ahiret hayatınızda büyük bir bela içinde kalırsınız.

"O hevâ-yı nefsânînin dış yüzü her ne kadar size karşı böyle dost görünür ise de, iç yüzü ve bâtını Hâlık'ına sâdıktır. Zîrâ Hâlık'ı ona: "Sana tâbi' ve bana muhâif olanı helâk et!" diye emir buyurmuştur. Nitekim sûre-i Câsiye'de أَفَرَأَيْتَ مَنْ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ (Casiye, 45/23) ya'nî “Ey Resûlüm! Allâh'ı bırakıp hevâsını ilâh ittihâz eden kimseyi gördün mü?" buyurulur. Vaktâki ecel ve ölüm gelir, dost zannettiğiniz o hevâ-yı nefsânî sizden el çeker. Ondan sonra hayât-ı uhreviyyenizde belâ-yı azîm içinde kalırsınız."

4703. Havanın ağızda reh-güzerini gör! Her nefis kerr u fer ile gelici ve gidicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4703. Havanın ağızdaki geçişini gör! Her nefes ihtişamla gelici ve gidicidir.

Bu ve sonraki beyitlerde nefsanî hava (nefsin arzuları) dış havaya benzetilir ve bedene olan etkileri açıklanır. "Reh-güzer", yol ve geçit demektir. "Kerr u fer", eski zamanlarda savaşçıların savaş sırasında ileri geri hareketleri demektir. Yani, serin havanın insanın ağzındaki geçişini gör! Her nefes, pehlivanların savaştaki hareketleri gibi gelici ve gidicidir. Serin hava ciğerlere girerken temiz bir hâlde girer ve oksijen getirir. Fakat çıkarken karbondioksit ve zehir olarak çıkar. İşte nefsanî hava da sana gelirken latif ve zevkli olarak gelir, fakat çıkarken sende meydana getirdiği birtakım kötü sıfatlar sebebiyle zehir olarak çıkar ve seni manen helak eder.

Bu ve âtîdeki beyitlerde hevâ-yı nefsânî havâ-yı sûrîye teşbîh ve cisme olan te'sîrleri beyân buyurulur. "Reh-güzer", yol ve tarîk ve geçit demektir. "Kerr u fer", eski zamanlarda muhâriblerin esnâ-yı harbde ileri geri hareket-leri demektir. Ya'nî, havâ-yı nesîmînin insanın ağzındaki geçidini gör! Her nefis, pehlivânların harbdeki fiilleri gibi gelici ve gidicidir. Havâ-yı nesîmî ci-ğerlere girerken temiz bir hâlde girer ve müvellidü'l-humûza getirir. Fakat çı-karken hâmız-ı karbon ve zehir olarak çıkar. İşte hevâ-yı nefsânî dahi sana gelirken latîf ve zevkli olarak gelir, fakat çıkarken sende îcâd ettiği birtakım kötü sıfatlar sebebiyle zehir olarak çıkar ve seni ma'nen helâk eder.

4704. Boğaz ve dişler ondan emîn olur. Vaktaki Hak dişe "Düşsün!" diye emreder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4704. Boğaz ve dişler ondan emin olur. Ne zaman ki Hak dişe "Düşsün!" diye emreder.

Görünen hava ağıza girerken boğaza ve dişlere dokunmaz ve güven içinde ciğerlere gider. Ne zaman ki Yüce Allah dişi çürütüp havaya: "Dişe etki et ve ağrıt!" diye emreder.

Havâ-yı sûrî ağıza girerken boğaza ve dişlere dokunmaz ve emniyet dâ-iresinde ciğerlere gider. Vaktâki Hak Teâlâ dişi çürütüp havaya: "Dişe te'sîr et ve ağrıt!" diye emreder.

4705. Havanın zerresi dağ ve sakîl olur. Diş ağrısı onu zayıf ve alîl tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4705. Havanın zerresi dağ ve ağır olur. Diş ağrısı onu zayıf ve hasta tutar.

O zaman ağızdan güvenle geçen havanın zerresi bile vücuda dağ gibi büyük ve ağır gelir; ve havanın isabeti yüzünden gelen diş ağrısı o kimseyi zayıf ve hasta bir hâle getirir.

O vakit ağızdan emniyet ile geçen havanın zerresi bile vücûda dağ gibi azîm ve sakîl gelir; ve havanın isâbeti yüzünden gelen diş ağrısı o kimseyi zayıf ve hasta bir hâle getirir.

4706. Bu yine o havadır ki, emîn geçerdi. Ekinin cânı idi ve o ekinin ölümü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4706. Bu yine o havadır ki, güvenle geçerdi. Ekili bitkinin canı idi ve o ekili bitkinin ölümü oldu.

Yani, bu dişi ağrıtan hava, ağızdan güvenle geçen yine o hava idi; şimdi diş ağrısı oldu; ve o hava tarlalardaki ekili bitkinin canı ve tazeliğinin sebebi idi; ve yine o hava o ekili bitkinin ölümü ve solması oldu. Yani bir hava eser ki, ekili bitkiye tazelik verir ve bir hava eser ki, ekili bitkiyi kurutur. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "بود همچون جان و همچون مرگ گشت" şeklindedir, "Can gibi idi ve ölüm gibi oldu" demek olur. Yani sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve eşyanın suretleri Hakk'ın emriyle etkilidir. Bir zamanda latif (yumuşak, hoş) olan diğer bir zamanda kahredici (ezici, yok edici) olur.

Ya'nî, bu dişi ağrıtan hava, ağızdan emniyet ile geçen yine o hava idi; şimdi diş ağrısı oldu; ve o hava tarlalardaki ekinin cânı ve sebeb-i tarâveti idi; ve yine o hava o ekinin ölümü ve solması oldu. Ya'nî bir hava eser ki, ekine tarâvet verir ve bir hava eser ki, ekini kurutur. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' بود همچون جان و همچون مرگ گشت suretindedir, "Cân gibi idi ve ölüm gibi oldu" demek olur. Ya'nî a'yân ve suver-i eşyâ Hakk'ın emriyle müessirdir. Bir za-manda latîf olan diğer bir zamanda kahhâr olur.

4707. O kimsenin eli ki, ekşi yüzlü olmayarak senin elini öper, öfke vaktinde o el topuz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4707. O kimsenin eli ki, ekşi yüzlü olmayarak senin elini öper, öfke vaktinde o el topuz olur.

"Abûs", ekşi yüzlü ve somurtkan kimse demektir. Örneğin sana karşı somurtkan olmayıp güler yüzlü olan bir kimsenin eli, senin elini tutup öper. Fakat yine o kimse sana öfkelendiği vakit onun eli sana karşı topuz gibi bir yumruk olur. Görüyorsun ki, aynı el latîf (yumuşak, nazik) iken kahhâr (kahredici, ezici) oluveriyor. Eşyanın bu suretleri (görünüşleri) de böyledir. Hakk'ın lütfuyla latîf ve Hakk'ın kahrıyla kahhâr olur.

"Abûs", ekşi yüzlü ve somurtkan kimse demektir. Meselâ sana karşı somurtkan olmayıp güler yüzlü olan bir kimsenin eli, senin elini tutup öper. Fakat yine o kimse sana öfkelendiği vakit onun eli sana karşı topuz gibi bir yumruk olur. Görüyorsun ki, aynı el latîf iken kahhâr oluveriyor. Bu suver-i eşyâ dahi böyledir. Lutf-ı Hak'la latîf ve kahr-ı Hak'la kahhâr olur.

4708. O candan: "Yâ Rab ve yâ Rab! Ey Müsteân! Bu havayı kes!" niyazını kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4708. O can: "Ey Rabbim ve ey Rabbim! Ey Yardım Edilen! Bu havayı kes!" niyazını yükseltir.

Yani, havanın etkisinden dişi ağrıyan kimse: "Ey Rabbim! Ey Rabbim! Ey Yardım Edilen! Bu bana eziyet eden havayı kes!" diye candan yalvarmaya başlar. Nefsânî heveslerden de insanın başına türlü belalar ve azaplar gelir. Zamanımızda her gün gördüğümüz açık bir örneği şudur ki: Bir kimse nefsânî heveslerinin sürüklemesiyle bir fahişeye düşkün olur ve onun yüzünden rakiplerle tartışmaya başlar; ve sonunda aralarındaki kavga ya kendisinin veya rakibinin dövülmesi veya öldürülmesiyle sonuçlanır. O ağır yara içinde duyduğu ıstırap ona bu nefsinin hevesinden gelmiştir; ve aklı başına gelince: "Ey Rabbim! Beni bu beladan kurtar, tövbe ediyorum!" diye Allah'a yalvarır; ve Hakk'ı tanımayan ve nefsânî heveslerine şiddetle yenik düşenler o intikam hissi içinde ıstırap çekip sonunda hayatını kaybeder.

Ya'nî, havanın te'sîrinden dişi ağrıyan kimse: "Yâ Rab! Yâ Rab! Ey Müsteân! Bu beni ta'zîb eden havayı kes!" diye candan yalvarmaya başlar. Hevâ-yı nefsânîden insanın başına da türlü belâlar ve azâblar gelir. Zamânımızda her gün gördüğümüz açık bir misâli budur ki: Bir kimse hevâ-yı nefsânîsi sâikasıyla bir fahişeye mübtelâ olur ve onun yüzünden rakîbler ile münâzaaya başlar; ve nihâyet aralarındaki kavga ya kendisinin veyâ rakibinin dövülmesi veya öldürülmesiyle netîcelenir. O ağır yara içinde duyduğu ıztırâb ona bu nefsinin hevâsından gelmiştir; ve aklı başına gelince: "Yâ Rab! Beni bu belâdan kurtar, tövbe ediyorum!" diye Allah'a yalvarır; ve Hakk'ı tanımayan ve hevâ-yı nefsânîsine şiddetle mağlûb olanlar o intikām hissi içinde ıztırâb çekip nihâyet terk-i hayât eder.

4709. Ey ağız bu havadan gafil idin. Git, diş dibinden istiğfarda ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4709. Ey ağız, bu havadan habersizdin. Git, diş dibinden istiğfarda bulun!

"Gafr", örtmek; "istiğfar", örtmeyi istemek demektir. "Ey ağız!", cüz'î zikrin ve küllî iradenin mecazıdır. "Ey ağız sahibi" anlamına gelir. Yani, hayatın devamına sebep olan latif, esintili havanın bir de böyle kahredici tecellisinden habersiz olan ey ağız sahibi! Dişin dibine girip ağrı yapan havadaki kahır sıfatının lütuf sıfatı ile örtülmesini Hak'tan iste! Bilinmeli ki, arazlardan ibaret olan her bir kötü amelin mana âleminde kötü bir sureti vardır. Hakk'a istiğfar ile bu suretlere güzel bir suret giydirilir; ve istiğfar eden kimse فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) yani "Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür" ayet-i kerimesindeki vaade mazhar olur.

"Gafr", örtmek; "istiğfar", örtmeyi istemek, demektir. "Ey ağız!", zikr-i cüz' ve irâde-i küll kabílinden mecâzdır. "Ey ağız sahibi" ma'nâsınadır. Ya'nî, hayâtın devamına sebeb olan latîf havâ-yı nesîmînin bir de böyle kähir tecellîsinden gäfil olan ey ağzın sahibi! Dişin dibine girip ağrı yapan havadaki kahır sıfatının lutuf sıfatı ile örtülmesini Hak'tan iste! Ma'lûm olsun ki, a'râzdan ibaret olan her bir kötü amele âlem-i ma'nâda bir fenâ sûret vardır. Hakk'a istiğfâr ile bu sûretlere güzel bir sûret giydirilir; ve istiğfâr eden kimse فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkan, 25/70) ya'nî “Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliklere tebdíl éder" âyet-i kerîmesindeki va'de mazhar olur.

4710. Onun pek olan gözünü yaşlar yağdırıcı eder. Derd, münkirleri "Allah!" deyici eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4710. Onun katı olan gözünü yaşlar yağdırıcı eder. Dert, inkârcıları "Allah!" dedirtir.

"Çeşm-i saht", katı ve tehlikeden sakınmayan cesur göz demektir. Yani havanın kahır elbisesiyle tecellisinden gafil olan o kimsenin katı ve cesur olan gözü, gevşeyip yağmur gibi yaşlar yağdırır. Sözün özü, dert ve bela, Hakk'ın inkârcılarına "Allah!" dedirtir. Hz. Pir, Fîhi Mâ Fîh'in 14. bölümünde bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Senin hâlini öyle bir kimse görüyor ki, bütün kimseler O'nun kudret elindedir; ve acizlik vaktinde O'nu çağırırlar ve diş ağrısı, göz ağrısı, kulak ağrısı ve töhmet ve korku zamanlarında hep O'nu anarlar ve O'nun işittiğine ve ihtiyaçlarını yerine getireceğine kuvvetle itimat ederler; ve bir hastanın sağlığı ve belanın def'i için, gizli gizli sadaka verirler; ve aynı şekilde o bağışı ve sadakayı kabul ettiğine mutmain olurlar. Onlara sağlık ve rahatlık ihsan ettiğinde, o yakin onlardan geri gider ve hayal kurma geri döner. "Ey Rabbimiz! O zindan köşesinde usanmaksızın bin "Kul hüvellâh" okuyarak içtenlikle seni çağırmamız ve senin bizim ihtiyaçlarımızı yerine getirmen ne hâl idi?" derler. Şimdi... Biz zindan içinde nasıl muhtaç idiysek, zindan dışında da öylece muhtacız; ta ki bizi bu karanlık âlem zindanından nurlu olan peygamberler âlemine çıkarsın! Şimdi... Zindan ve dert hâli dışında iken, o ihlas bize niçin gelmiyor? Çünkü, acaba fayda eder mi, yoksa etmez mi? diye bize bin hayal arız oluyor ve bu hayalin tesiri bin tembellik ve bıkkınlık veriyor. Hani o hayalsiz olan yakin?"

"Çeşm-i saht", pek ve tehlikeden sakınmayan cesûr göz, demektir. Ya'nî havanın kahır libâsı ile de tecellîsinden gāfil olan o kimsenin pek ve cesûr olan gözü, gevşeyip yağmur gibi yaşlar yağdırır. Velhâsıl derd ve belâ Hakk'ın münkirlerine "Allah!" dedirtir. Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 14. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Senin hâlini öyle bir kimse görüyor ki, bütün kimseler O'nun kabza-i kudretindedir; ve acz vaktinde O'nu çağırırlar ve diş ağrısı, göz ağrısı, kulak ağrısı ve töhmet ve havf zamanlarında hep O'nu yâd ederler ve onun işittiği- ne ve hâcetlerini revâ eyleyeceğine kuvvetle i'timâd ederler; ve bir hastanın sıhhati ve belânın def'i için, gizli gizli sadaka verirler; ve kezâ o atâyı ve sa- dakayı kabûl ettiğine mutmain olurlar. Onlara sıhhat ve ferâgat ihsân eyle- dikte, o yakîn onlardan geri gider ve hayâl-endîşlik avdet eyler. "Hudâven- dâ! O zindan köşesinde usanmaksızın bin "Kul hüvellâh" okuyarak sıdk ile seni çağırmamız ve senin bizim hâcâtımızı revâ eylemen ne hâl idi?" derler. Şimdi... Biz zindan içinde nasıl muhtaç idiysek, zindan haricinde de öylece muhtâcız; tâ ki bizi bu âlem-i zulmânî zindanından nûrânî olan âlem-i enbi- yâya ihrâc eylesin! Şimdi... Zindan ve hâl-i derd hâricinde iken, o ihlás bize niçin gelmiyor? Zîrâ, acabâ fâide eder mi, yoksa etmez mi? diye bize bin ha- yal âız oluyor ve bu hayalin te'sîri bin tenbellik ve melâlet veriyor. Hani o hayâlsiz olan yakîn?"

4711. Mâdemki merdden Halık'ın demini kabul etmedin, âgâh ol, derdden Hakk'ın vahyini kabul edici ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4711. Mademki ölüden Yaratıcı'nın nefesini kabul etmedin, uyanık ol, dertten Hakk'ın vahyini kabul edici ol!

Ey gafil! Biz sana bu hakikatleri söyledik. Mademki ölüden ve insân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ortaya çıkan Yaratıcı'nın sözünü kabul etmedin, bari uyanık ol da, nefsanî heves yüzünden başına gelen dert ve elemden ilahi vahyi kabul edici ol! Çünkü peygamberlerin ve evliyanın sözünü kabul etmeyenleri Hakk'ın maddi ve doğal kuvvetlerle terbiye etmesi, onlar hakkında vahiy ve işarettir. Ziya Paşa'nın beyti: Nasihatle yola gelmeyeni azarlamalı; Azarla uslanmayanın hakkı kötektir.

Ey gāfil! Biz sana bu hakāyıkı söyledik. Mâdemki merdden ve insân-ı kâ- milden zâhir olan Hâlık'ın kelâmını kabûl etmedin, bâri âgâh ol da, hevâ-yı nefsânî yüzünden başına gelen derd ve elemden vahy-i ilâhîyi kabûl edici ol! Zîrâ kelâm-ı enbiyâ ve evliyâyı kabûl etmeyenleri Hakk'ın maddî ve tabîî kuvvetler ile te'dîbi, onlar hakkında vahiy ve işarettir. Beyt-i Ziyâ Paşa: Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdîr; Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir.

4712. Hava der ki: "Ben beşerin şahından haber getiriciyim. Gâh hayır, gâh şûr u şer haberini getiririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4712. Hava der ki: "Ben insanın şahından haber getiriciyim. Bazen hayır, bazen de karışıklık ve kötülük haberini getiririm."

"Şûr" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Burada "fitne ve kavga" demektir. Yani, hava der ki: "Ben, insanın şahı ve mutlak hâkimi olan Hak tarafından size haber getiriciyim. Bazen size hayır ve bazen de şer ve fitne haberini getiririm."

"Şûr", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "fitne ve kavga" demektir. Ya'nî, hava der ki: "Ben beşerin şâhı ve hâkim-i mutlakı olan Hak tarafından size haber getiriciyim. Ba'zan size hayır ve ba'zan da şer ve fitne haberini getiririm."

4713. Zîrâ ki me'mûrum, kendi emrim ile değilim. Ben senin gibi ne vakit kendi şahımdan gafilim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4713. Çünkü ben görevliyim, kendi emrimle değilim. Ben senin gibi ne zaman kendi hükümdarımdan gafil olurum?

"Çünkü ben Yaratıcımın görevlisiyim; kendi emrim ve irademle hareket edemem. Ey insan! Ben senin gibi ne zaman hükümdarımdan ve Yaratıcımdan gafil olurum?" Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de İshak Fassı'nda, "Öncelikle Allah'ı en iyi bilen cansız varlık, sonra bitki, sonra hayvan ve sonra insandır" buyururlar. Fakat bu sıralama, Hakk'ın hükmüne ve tasarrufuna teslimiyet ve boyun eğme dereceleri yönündendir. Manevî mertebelere göre Allah'ı en çok tanıyan ve bilen insân-ı kâmildir. Bunların sebepleri ve ayrıntısı fakir (yazarın kendisi) tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte açık ifadelerle açıklanmıştır.

"Zîrâ ben Hâlık'ımın me'mûruyum; kendi emrim ve irâdem ile hareket edemem. Ey insan! Ben senin gibi ne vakit şâhımdan ve Hâlık'ımdan gāfilim?" Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de, "Evvelen a'ref-i billâh cemâd, sonra nebât, sonra hayvan ve sonra insandır" buyururlar. Fakat bu tertib Hakk'ın hükmüne ve tasarrufuna derece-i teslîmiyyet ve inkıyâdları cihetindendir. Merâtib-i ma'neviyyeye nazaran Allah'ı en çok tanıyan ve bilen insân-ı kâmildir. Bunların esbâbı ve tafsîli fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte açık ibârât ile îzâh edilmiştir.

4714. Eğer senin halin Süleymân gibi olaydı, Süleyman gibi senin hamalın olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4714. Eğer senin hâlin Süleyman gibi olsaydı, Süleyman gibi senin hamalın olurum.

"Ey kişi! Senin hâlin insân-ı kâmil olan Süleyman (a.s.)'ın hâli gibi olsaydı, Hz. Süleyman'ı tahtı ile beraber nasıl taşıdıysam, seni de hamal gibi arkamda öylece taşırdım."

"Ey kimse! Senin hâlin insân-ı kâmil olan Süleymân (a.s.)ın hâli gibi olaydı, Hz. Süleymân'ı tahtı ile beraber nasıl taşıdım ise, seni de hamâl gibi arkamda öylece taşırdım."

4715. Ariyetim; senin elinin mülkü olurdum. Hakk'ın sırrı üzerine seni vâkıf ederdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4715. Emanetim; senin elinin mülkü olurdum. Hakk'ın sırrı üzerine seni vâkıf ederdim.

"Fakat şimdi senin elinde emanetim. Benim üzerimdeki tasarrufun geçicidir. Yani uçaklarını ve balonlarını ve zeplinlerini taşırım. Eğer Süleyman meşrebinde bir insân-ı kâmil olaydın, bende tasarruf için bu kadar alet ve edevat kullanmaya ihtiyacın olmazdı ve ben emanetlikten çıkıp, senin elinin mülkü olurdum. Hakk'ın bu eşyadaki ve tabiî kuvvetlerdeki sırrı üzerine seni vâkıf kılardım." Örneğin inkârcılar yakın zamanlara kadar: "Uzak yerden ses işitilmez, bu sebeple evliyadan rivayet olunan bu gibi harikalar hurafattır. Çünkü doğa kanununa aykırıdır" derlerdi. Ne zaman ki radyo keşfedildi, uzak memleketlerdeki sesler ve konserler dinlenilmeye başlandı. Anlaşıldı ki, uzak yerlerden seslerin işitilmesi doğa kanununa değil, cehalet kanununa aykırılık imiş. İşte insân-ı kâmil, gafil insanların aletler vasıtasıyla işittiği bu sesleri kendi vücuduyla aletsiz olarak işitirler. Radyonun alıcısı ve vericisi kendisindedir. Nitekim Hz. Ömer Medine'den, İran'da harp eden komutan Sariye'ye: يا سارية الجبل الجبل yani "Ey Sariye! Dağ tarafından çekinin!" diye bağırdı ve Sariye de bir aylık yoldan işitti; ve ona göre askerî tertiplerini yaptı ve düşmana galip geldi.

"Fakat şimdi senin elinde âriyetim. Benim üzerimdeki tasarrufun iğretidir. Ya'nî tayyârelerini ve balonlarını ve zeplinlerini taşırım. Eğer Süleymân meşrebinde bir insân-ı kâmil olaydın, bende tasarruf için bu kadar âlât ve edevât kullanmaya ihtiyacın olmazdı ve ben âriyetlikten çıkıp, senin elinin mülkü olurdum. Hakk'ın bu eşyâdaki ve kuvâ-yı tabîiyyedeki sırrı üzerine seni vâkıf kılardım." Meselâ münkirler yakın vakitlere kadar: "Uzak yerden ses işitilmez, binâenaleyh evliyâdan rivâyet olunan bu gibi hârikalar hurâfâttır. Çünkü kānûn-ı tabîata muhâliftir" derler idi. Vaktâki radyo keşf olundu, uzak memleketlerdeki sesler ve konserler dinlenilmeye başlandı. Anlaşıldı ki, uzak yerlerden seslerin işitilmesi kānûn-ı tabîata değil, kānûn-ı cehle muhalefet imiş. İşte insân-ı kâmil, insân-ı gāfillerin âletler vâsıtasıyla işittiği bu sesleri kendi vücûduyla âletsiz olarak işitirler. Radyonun âhizesi ve mürsilesi kendisindedir. Nitekim Hz. Ömer Medîne'den, Îrân'da harb eden kumandan Sâriye'ye : يا سارية الجبل الجبل ya'ni "Ya Sâriye! Dağ tarafından çekin!" diye bağırdı ve Sâriye de bir aylık yoldan işitti; ve ona göre askerî tertîblerini yaptı ve düşmana galebe etti.

4716. "Fakat sen bir bâgîsin, ben müsteârım. Üç, dört gün sana hizmet ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4716. "Fakat sen bir âsisin, ben ödünç alınmışım. Üç, dört gün sana hizmet ederim."

"Yâğî", âsi, başkaldıran ve kötü demektir. Bazı nüshalarda da "bâgî" (âsi) geçmektedir. Yani, "Fakat ey gafil insan! Sen bir âsi ve başkaldıransın ve Hakk'ın peygamberinin emrine karşısın. Bu sebeple ben de senin elinde ödünç alınmış ve eğretiyim. Bu dünya hayatının içinde sana üç, dört gün hizmet ederim."

“Yâğî”, bâgî ve âsî ve şakî demektir. Ba'zı nüshalarda da “bâgî" vâki'dir. Ya'nî, "Fakat ey insân-ı gāfil! Sen bir bâgî ve âsîsin ve Hakk'ın peygamberinin emrine muhâlifsin. Bu sebeble ben de senin elinde müsteârım ve iğretiyim. Bu dünyâ hayâtının içinde sana üç, dört gün hizmet ederim."

4717. "Sonra sana sernigûnluklar veririm. Senin askerinden yağıyâne sıçrarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4717. "Sonra sana baş aşağı oluşlar veririm. Senin askerinden düşmanca sıçrarım."

"Ser-nigûn", başı aşağı olmak demektir. Yani, "Sonra sana Yaratıcı'nın emriyle baş aşağı oluşlar ve zilletler veririm. Senin aklın ile kullandığın elinden ve ayağından ve diğer organlarından ve diğer dış âlet ve edevatından sıçrarım ve itaat etmez olurum." Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı'nda İngiltere'yi tahrip etmeye giden Almanya'nın zeplinleri, hava muhalefetinin etkisiyle perişan bir hâle geldi, bir iş göremedi. Çünkü ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) böyleydi.

“Ser-nigûn”, başı aşağı olmak. Ya'nî, "Sonra sana Hâlık'ın emriyle sernigûnluklar ve zilletler veririm. Senin aklın ile kullandığın elinden ve ayağından vesâir a'zândan ve diğer âlât ve edevât-ı hâriciyyenden sıçrarım ve itâat etmez olurum." Nitekim Umûmî Harb'de İngiltere'yi tahrib etmeye giden Almanya'nın zeplinleri muhalefet-i havanın te'sîriyle perîşân bir hâle geldi, bir iş göremedi. Çünkü kazâ-yı ilâhî böyle idi.

4718. "Nihayet senin o zaman gayba îmânın muhkem olur ki, îmân sana mâye-i gam olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4718. "Nihayet senin o zaman gayba imanın sağlam olur ki, iman sana gamın mayası olur."

Benim bu muhalefetim üzerine, senin gayb âleminde mutlak bir hâkim olduğuna imanın kuvvetli olur; olur ama o zamandaki iman sana gamın mayası ve aslı olur. Sen dünya hayatında peygamberlerin ve evliyanın davetine icabet etmediğine ve gayba iman etmediğine çok hasret çekersin. Çünkü görünen bir şeye "inandım" veya "inanmadım" demenin anlamı yoktur.

"Benim bu muhalefetim üzerine, senin âlem-i gaybda bir hâkim-i mutlak olduğuna îmânın kuvvetli olur; olur ammâ o zamandaki îmân sana gamın mayası ve aslı olur. Sen hayât-ı dünyeviyyende enbiyâ ve evliyânın da'vetine icâbet ve gayba îmân etmediğine çok hasret çekersin. Zîrâ görünen bir şeye "inandım" veyâ "inanmadım" demenin ma'nâsı yoktur."

4719. Halbuki o zaman hep mü'min olurlar. O zaman ise serkeşler baş üzerinde koşarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4719. Halbuki o zaman hep mü'min olurlar. O zaman ise serkeşler baş üzerinde koşarlar.

Bu şerefli beyitte, ölüm hâlinde olan inkârcılara işaret buyrulur. Yani, herhangi bir sebeple ölüm hâline gelip, nazarında gayb perdesi açılarak berzah (kabir hayatı) hâllerini gören inkârcıların hepsi mümin olurlar ve o zaman inkârcılar ve "Benim de peygamberler kadar irfanım ve ilmim ve zekâm vardır" diyen serkeşler (asi, başkaldıran kişiler) tepe taklak olurlar.

Bilinmeli ki, Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda imanın sınıflarını beyan buyururlar ki, özeti şudur:

1-İnkârcı, hayatı boyunca ilahlığın ve peygamberliğin ve ahiretin hak olduğuna kanaat getirip iman eder. Bu tam ve saf bir imandır.

2-İnkârcı, dünyada Hakk'ın birtakım doğal vasıtalarla azabını gördüğü vakit iman eder. Bu da iki çeşittir:

a) İnkârcı, bu iman sebebiyle Yunus (a.s.)'ın kavmi gibi azap görmez ve ahirette de bu imanın faydasını görür.

b) İnkârcı, bu imanı ettikten sonra dünyada azap görse de, ahirette faydasını görür.

3-İnkârcı, ölüm hâline geldiği vakit berzah hâllerini görür ve henüz ruh cesetten alakasını kesmemiş olduğu hâlde hak kelimeyi telaffuz eder. Bunun imanında ihtilaf vardır:

a) Bir taife (grup) indinde (görüşünde) onun imanı makbuldür. Zira onun hâli "Kişi bulunduğu hâl üzere kabz olunur ve öldüğü hâl üzere haşr olunur" hadis-i şerifine mutabıktır; ve ahiret âlemine bulunduğu iman hâli üzerine intikal etmiştir.

b) Bir taife indinde onun imanı makbul değildir. Zira bunun hâli Yüce Allah'ın "O günde ki, Rabbinin bazı ayetleri gelir, evvelden iman etmeyen nefse, imanın faydası olmaz" (En'âm, 6/158) ayet-i kerimesine mutabıktır. Bu iman yeis (ümitsizlik) imanıdır. Bununla birlikte bu kısımlara dahil olan her ferdin emri hakikatte Yüce Allah'a racidir (döner). Zira gaybları bilen Yüce Allah hazretleridir. Her ferdin mahfi (gizli) olan ayn-ı sabitesinin (değişmez ezelî özünün) istidadı (yatkınlığı) ancak ilahi katında malumdur.

Bu beyt-i şerîfte ölüm hâlinde olan münkirlere işâret buyurulur. Ya'nî, her hangi bir sebeble ölüm hâline gelip, nazarında gayb perdesi açılarak ahvâl-i berzahı gören münkirlerin hepsi mü'min olurlar ve o zaman münkirler ve "Benim de peygamberler kadar irfânım ve ilmim ve zekâvetim vardır" diyen serkeşler tepe taklak olurlar.

Ma'lûm olsun ki, Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de îmânın sınıflarını beyân buyururlar ki, hülâsası şudur:

1-Münkir, hâl-i hayâtında ulûhiyetin ve nübüvvetin ve âhiretin hak olduğuna kanâat getirip îmân eder. Bu tam ve sâf bir îmândır.

2-Münkir, dünyâda Hakk'ın birtakım vesâit-i tabîiyye ile azabını gördüğü vakit îmân eder. Bu da iki nevi'dir:

a) Münkir, bu îmân sebebiyle Yûnus (a.s.)ın kavmi gibi muazzeb olmaz ve âhirette de bu îmânın fâidesini görür.

b) Münkir, bu îmânı ettikten sonra dünyâda muazzeb olursa da, âhirette fâidesini görür.

3-Münkir, ölüm hâline geldiği vakit ahvâl-i berzahı görür ve henüz rûh cesedden alâkasını kesmemiş olduğu hâlde kelime-i hakkı telaffuz eder. Bunun îmânında ihtilaf vardır:

a) Bir tâife indinde onun îmânı makbûldür. Zîrâ onun hâli ويحشر على ما عليه مات كما انه يقبض على ما عليه كان ya'nî "Kişi bulunduğu hâl üzere kabz olunur ve öldüğü hâl üzere haşr olunur" hadîs-i şerîfine mutâbıktır; ve âlem-i âhirete bulunduğu hâl-i îmân üzerine intikāl etmiştir.

b) Bir tâife indinde onun îmânı makbûl değildir. Zîrâ bunun hâli Allâh Teâlâ'nın يوم يأتى بعض آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ (En'âm, 6/158) ya'nî “O günde ki, Rabbinin ba'zı âyâtı gelir, evvelden îmân etmeyen nefse, îmânın nef'i olmaz" âyet-i kerîmesine mutâbıktır. Bu îmân îmân-ı ye'stir. Maahâzâ bu kısımlara dâhil olan her ferdin emri hakîkatte Allâh Teâlâ'ya râci'dir. Zîrâ allâmü'l-guyûb olan Hak Teâlâ hazretleridir. Her ferdin mahfî olan ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı ancak ind-i ilâhîde ma'lûmdur.

4720. O zaman darağacının altındaki hırsız ve yol vurucular gibi zârîlik ve iftikar ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4720. O zaman darağacının altındaki hırsız ve yol kesiciler gibi zârîlik (yana yakıla ağlama) ve iftikar (fakirlik ve muhtaçlık) ederler.

"İftikar", fakir ve muhtaç olmak demektir. "Zârî", yana yakıla ağlamak demektir. Yani, ilahi kahr ile helake yönelmiş olanlar, o zaman darağacının altına asılmak için getirilmiş olan hırsız ve yol kesen eşkıya gibi, şefaate muhtaç olup yana yakıla ağlarlar.

"İftikār", fakîr ve muhtaç olmak, demektir. "Zârî", yana yana ağlamak. Ya'nî, kahr-ı ilâhî ile helâke müteveccih olanlar o zaman darağacının altına asılmak için getirilmiş olan hırsız ve yol vuran şakî gibi, şefâate muhtâç olup yana yana ağlarlar.

4721. Fakat gaybda müstevî olur isen, dâreynin mâliki ve kendi şıhnen olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4721. Fakat gaybda müstevî olursan, iki dünyanın sahibi ve kendi zabıtan olursun.

"Müstevî", düz ve doğru demektir. Yani, fakat sen gayba iman eder ve bu imanında da doğru ve dürüst olursan, dünyanın ve ahiretin mülkü senin olur ve ilahi emre itaat ve ilahi yasaktan sakınma hususlarında nefsinin zabıta memuru yine sen olursun ve dışarıdan iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir zabıta memuruna senin için ihtiyaç kalmaz.

"Müstevî", düz ve doğru demektir. Ya'nî, fakat sen gayba îmân eder ve bu îmânında da doğru ve müstakîm olur isen, dünyanın ve âhiretin mülkü senin olur ve emr-i ilâhîye itâat ve nehy-i ilâhîden ictinâb husûslarında nefsinin zabıta me'mûru yine sen olursun ve hâriçten emr bi'l-ma'rûf ve nehy ani'l-münker eden bir zabıta me'mûruna senin için hâcet kalmaz.

4722. Mukîm olan şıhnelik ve padişahlık, iki günlük müsteâr ve sakîm değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4722. Yerleşik olan şıhnelik ve padişahlık, iki günlük ödünç ve sakat değildir.

Yani, senin varlığında yerleşik ve sürekli olan zabıta memurluğu ve şahlık, varlığının dışında olan zabıta memurluğu ve şahlık gibi iki günlük geçici; ve zulmetmek suretiyle de sakat ve kusurlu değildir. Yani senin ruhun nefsinin zabıta memuru ve şahı olursa, bu ruhunun hükmünde asla zulüm ve sakatlık olmaz; ve onun zabıta memurluğu ve şahlığı kalıcıdır. Lakin dışarıdan senin nefsine zabıta memurluğu ve şahlık eden kimsenin men etmesi ve engellemesi iki günlüktür ve fânidir ve geçicidir; ve hükmünde zulmetmek suretiyle de sakat ve kusurludur.

Menkıbe: "Hz. Ömer'in hilafeti zamanında bir delikanlı mescide girip çabuk çabuk bir namaz kılmış; ve elinde kamçı olduğu halde etrafı teftiş eden Hz. Ömer de onun bu halini görüp: "Delikanlı, o nasıl namaz! Kalk, namazını ta'dil-i erkan (rükünlerini tam yerine getirerek) ile tekrar kıl!" demiş. Delikanlı kalkıp tekrar ağır ağır namazını kılmış. Namaz bittikten sonra Hz. Ömer ona: "Evvelki namaz mı, yoksa şimdiki namaz mı daha iyi oldu?" diye sormuş. Delikanlı: "Ya Emire'l-mü'minin! Doğrusunu ister misin? Evvelki namazım daha iyi idi" demiş. Hz. Ömer: "Niçin?" demiş. Delikanlı: "Çünkü evvelki namazı Allah korkusu ile kılmış idim; sonraki namazı ise senin kamçının korkusundan kıldım!" demiş. Hz. Ömer sükut edip gitmiştir."

Ya'nî, senin vücudunda mukîm ve dâim olan zabıta me'mûrluğu ve şâhlık, vücudunun hâricinde olan zabıta me'mûrluğu ve şâhlık gibi iki günlük iğreti; ve zulmetmek sûretiyle de sakîm ve ma'lûl değildir. Ya'nî senin ruhun nefsinin zabıta me'mûru ve şâhı olursa, bu rûhunun hükmünde aslâ zulüm ve sekāmet olmaz; ve onun zâbıta me'mûrluğu ve şâhlığı bâkîdir. Velâkin hâriçten senin nefsine zâbıta me'mûrluğu ve şâhlık eden kimsenin men'i ve zecri iki günlüktür ve fânîdir ve iğretidir; ve hükmünde zulm etmek sûretiyle de sakîm ve ma'lûldür.

Menkıbe: "Hz. Ömer'in hilâfeti zamânında bir delikanlı mescide girip çabuk çabuk bir namaz kılmış; ve elinde kamçı olduğu hâlde etrafı teftiş eden Hz. Ömer de onun bu hâlini görüp: "Delikanlı, o nasıl namaz! Kalk, namazını ta'díl-i erkân ile tekrar kıl!" demiş. Delikanlı kalkıp tekrâr ağır ağır namazını kılmış. Namaz bittikten sonra Hz. Ömer ona: "Evvelki namaz mı, yoksa şimdiki namaz mı daha iyi oldu?" diye sormuş. Delikanlı: "Yâ Emîre'l-mü'minîn! Doğrusunu ister misin? Evvelki namazım daha iyi idi" demiş. Hz. Ömer: "Niçin?" demiş. Delikanlı: "Çünkü evvelki namazı Allah korkusu ile kılmış idim; sonraki namazı ise senin kamçının korkusundan kıldım!" demiş. Hz. Ömer sükût edip gitmiştir."

4723. Cenkten kurtulursun ve kendi işini yaparsın. Şâh hem sensin ve hem kendi davulunu çalarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4723. Savaştan kurtulursun ve kendi işini yaparsın. Şah da sensin ve kendi davulunu çalarsın.

Yani, ruhun nefsinin zabıta memuru ve şahı olunca, artık bu dünya hayatında başkalarıyla çekişmekten ve savaşmaktan kurtulursun ve ancak kendi işin ile meşgul olursun. Bu sebeple nefsinin şahı ve hâkimi yine sen olursun; ve vücudunun ikliminde tebaa hükmünde olan bütün kuvvetlerin ve azaların üzerinde saltanat davulunu çalan da yine sen olursun.

Ya'nî, rûhun nefsinin zabıta me'mûru ve şâhı olunca, artık bu hayât-ı dünyeviyyende başkalarıyla nizâ' ve cidâl etmekten kurtulursun ve ancak kendi işin ile meşgül olursun. Binâenaleyh nefsinin şâhı ve hâkimi yine sen olursun; ve vücudunun iklîminde tebaan hükmünde olan bütün kuvân ve a'zân üzerinde saltanat davulunu çalan da yine sen olursun.

4724. Boğaz bizim üzerimize cihanı dar getirdiği vakit, keşke boğaz ve ağız toprak yese idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4724. Boğaz bizim üzerimize cihanı dar getirdiği vakit, keşke boğaz ve ağız toprak yese idi!

Boğaz, yani yemek ve içmek ve türlü türlü gıdalar ile lezzet almak düşkünlüğü bizim üzerimize bu dünyayı dar getiriyor ve bizi türlü türlü eziyetlere ve sıkıntılara düşürüyor; ve bu boğaz yüzünden insanlar birbirinin hayatına bile kast ediyor. Böyle bir zamanda keşke o boğaz ve ağız böyle türlü türlü gıdalardan ve kavga ve çekişmeden vazgeçip bu birkaç günlük hayat için toprak yese idi daha iyi olurdu.

Boğaz, ya'nî yemek ve içmek ve türlü türlü gıdalar ile telezzüz etmek ibtilâsı bizim üzerimize bu cihânı dar getiriyor ve bizi türlü türlü eziyetlere ve sıkıntılara düşürüyor; ve bu boğaz yüzünden insanlar birbirinin hayatına bile kasd ediyor. Böyle bir zamanda keşke o boğaz ve ağız böyle türlü türlü gıdâlardan ve cenk ve cidâlden vazgeçip bu birkaç günlük hayat için toprak yese idi daha iyi olurdu.

4725. Bu ağız zaten bir toprak yiyici gelmiştir, fakat bir toprağı ki, o rengîn olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4725. Bu ağız zaten bir toprak yiyici gelmiştir, fakat bir toprağı ki, o rengîn olmuştur.

Evet, zaten bu ağız bir toprak yiyici olarak yaratılmıştır. Fakat o ağız bu ham toprağı yemez de türlü türlü renklere boyanmış ve örneğin armut, şeftali ve üzüm gibi şekillere girmiş olan toprağı yer.

Evet, zâten bu ağız bir toprak yiyici olarak yaratılmıştır. Fakat o ağız bu ham toprağı yemez de türlü türlü renklere boyanmış ve meselâ armut, şeftâli ve üzüm gibi şekillere girmiş olan toprağı yer.

4726. Ey oğul! Bu kebab ve bu şarab ve bu şeker rengîn ve nakşîn topraktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4726. Ey oğul! Bu kebap ve bu şarap ve bu şeker renkli ve nakışlı topraktır.

Ey kimyadan ve elementlerin başkalaşımlarından habersiz olan oğlum! Bu yediğin kebap ve şeker ve içtiğin şarap ve su, o renklere ve nakışlara bürünmüş olan topraktır. Azot, karbon, kireç, fosfor, hidrojen ve oksijen ve benzeri elementler bir araya gelip bu şekilleri ortaya çıkarmıştır.

Ey kimyâdan ve istihâlât-ı anâsırdan bî-haber olan oğlum! Bu yediğin kebâb ve şeker ve içtiğin şarâb ve su o renklere ve nakışlara bürünmüş olan topraktır. Azot, karbon, kils, fosfor, müvellidü'l-mâ ve müvellidü'l-humûza ve emsâli anâsır bir araya gelip bu şekilleri ızhâr etmiştir.

4727. Vaktaki yedin, onlar et ve deri oldu, renk ve et verdi. Bu da mahallenin toprağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4727. Vaktaki yedin, onlar et ve deri oldu, renk ve et verdi. Bu da mahallenin toprağıdır.

Vaktâki bu renkli ve şekilli toprakları yedin, onlar senin vücudunda et ve deri şekline girdi ve Yüce Allah onlardan senin vücuduna renk ve et verdi. Bunlar da hep mahallenin ve yerin toprağıdır.

Vaktâki bu renkli ve şekilli toprakları yedin, onlar senin vücûdunda et ve deri sûretine girdi ve Hak Teâlâ onlardan senin vücûduna renk ve et verdi. Bunlar da hep mahallenin ve yerin toprağıdır.

4728. Çamur üzerine yine bir topraktan yama vurulur. Hepsini de yine bir toprak yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4728. Çamur üzerine yine bir topraktan yama vurulur. Hepsini de yine bir toprak yaparlar.

Yani, böyle topraktan oluşan çamur mesabesindeki bedeninde meydana gelen harcamalar yüzünden yarıklar ve delikler belirir. Bu yarıklara ve deliklere yine topraktan yama vururlar. Yani o renkli ve nakışlı topraklar ki, onlardan kiminin adı baklava ve kiminin adı börek ve kiminin adı kadayıftır. Bunları yersin, harcamalarını telafi edersin ve bu şekilde bedenine yama vurursun. Fakat bir taraftan vücudundan ayrılan cüzlerini yine toprak yaparlar; ve öldüğün zaman ise bedeninin hepsi toprak olur.

Ya'nî, böyle topraktan terekküb eden çamur mesâbesindeki cisminde vâki' olan sarfiyât yüzünden yarıklar ve delikler peyda olur. Bu yarıklara ve deliklere yine topraktan yama vururlar. Ya'nî o renkli ve nakışlı topraklar ki, onlardan kiminin adı baklava ve kiminin adı börek ve kiminin adı kadayıfdır. Bunları yersin, sarfiyâtını telâfî edersin ve bu sûretle cismine yama vurursun. Fakat bir taraftan vücûdundan ayrılan cüz'lerini yine toprak yaparlar; ve öldüğün vakit ise cisminin hepsi toprak olur.

4729. Hindli ve Kıpçaklı ve Rûmî ve Habeş... Hepsi mezarda hoş bir renktirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4729. Hintli, Kıpçaklı, Rum ve Habeş... Hepsi mezarda hoş bir renktirler.

Yani, nasıl ki Hintli, Kıpçaklı, Rum ve Habeş ırklarına mensup olan insanların hepsi öldükleri zaman, dünyevî hayatlarında ayrı ayrı olan şekilleri ve biçimleri gider ve kaybolur; mezarda hoş ve birleşik bir toprak renginde olurlar.

Ya'nî, nitekim Hindli ve Kıpçaklı ve Rûmî ve Habeş ırklarına mensûb olan insanların hepsi öldükleri vakit, hayât-ı dünyeviyyelerinde ayrı ayrı olan şekilleri ve biçimleri gider ve kaybolur; mezârda hoş ve müttehid bir toprak renginde olurlar.

4730. Tâ bilesin ki, o bütün renk ve nakış hep nikābdır ve mekrdir ve müstear'dır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4730. Tâ ki bilesin ki, o bütün renk ve nakış hep maskedir ve tuzaktır ve ödünçtür!

Nihayet bu hâli görüp bilesin ki: Onların o ayrı ayrı olan bütün renkleri ve şekilleri hep maske ve yüz örtüsünden ibarettir; ve bu şekiller ve biçimler, dışa bakanları aldatmak için bir tuzaktır ve geçici bir şeydir; ve sonunda hepsi de fânidir.

Nihâyet bu hâli görüp bilesin ki: Onların o ayrı ayrı olan bütün renkleri ve sûretleri hep nikāb ve yüz örtüsünden ibârettir; ve bu sûretler ve şekiller zâhir-bîn olanları aldatmak için bir mekrdir ve iğreti bir şeydir; ve âkıbet hepsi de fânîdir.

4731. Bâkî olan renk ancak sıbğatullahtır. Onun gayrını çıngırak gibi ber-beste bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4731. Kalıcı olan renk ancak Allah'ın rengidir. Onun dışındakini çıngırak gibi boynuna bağlı bil!

"Sıbğa", sözlükte "boya" anlamına gelir. Burada kastedilen, ruhun rengidir. O ruhun rengi ister doğruluk, takva ve yakin (kesin bilgi) rengi gibi iyi bir renk olsun, ister şüphe, küfür ve nifak gibi kötü olsun. Çünkü o ruhun rengi, sabit hakikatlerinin yansımasıdır; ve sabit hakikatler ise ilahi sıfatların ve isimlerin suretleridir; ve ilahi sıfatların ve isimlerin hepsi güzeldir. Nasıl ki ayet-i kerimede لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (Tâhâ, 20/8) yani "Allah'ın güzel isimleri vardır" ve Bakara suresinde dahi صبغة الله ومن أحسن من الله صبغة (Bakara, 2/138) yani "Allah'ın boyası vardır ve Allah'ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır?" buyurulur. "O boyanın dışı"ndan kastedilen, cismin rengidir. Yani kalıcı olan renk, Allah'ın rengi olan ruhun rengidir; ve ruhun renginin dışı olan cismin rengi ise, bir çıngırak gibi o ruhun boynuna bağlanmıştır.

"Sıbğa", lügatte "boya" ma'nâsınadır. Burada murâd, rûhun rengidir. O rûhun rengi ister sidk ve takvâ ve yakîn rengi gibi iyi bir renk olsun, ister şek ve küfür ve nifâk gibi kötü olsun. Zîrâ o rûhun rengi ayn-ı sâbitelerinin aksidir; ve a'yân-ı sâbite ise sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin sûretleridir; ve sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin cümlesi ise güzeldir. Nitekim âyet-i kerîmede لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (Tâhâ, 20/8) ya'nî "Allah'ın güzel isimleri vardır" ve sûre-i Bakara'da dahi صبغة الله ومن أحسن من الله صبغة (Bakara, 2/138) ya'nî “Allâh'ın boyası vardır ve Allah'ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır?" buyurulur. "O boyanın gayrı"ndan murâd, cismin rengidir. Ya'nî bâkî olan renk Allâh'ın rengi olan rûhun rengidir; ve rûhun renginin gayrı olan cismin rengi ise, bir çıngırak gibi o rûhun boynuna bağlanmıştır.

4732. Sıdk rengi ve takvâ ve yakîn rengi âbidler üzerinde ebede kadar bâkî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4732. Sıdk rengi ve takvâ ve yakîn rengi kullar üzerinde sonsuza dek kalıcı olur.

Bilinmeli ki, Yüce Allah, taleplerine göre sıfat ve isimlerinin eserlerinin ve hükümlerinin ortaya çıkmasını ister; ve bazısından razıdır, bazısından razı değildir. Nasıl ki takvâ ve sıdk "Hâdî" (doğru yolu gösteren) isminin, küfür ve nifak da "Mudill" (saptıran) isminin tecelli yeridir. Hâlbuki Yüce Allah "Hâdî" isminin eserlerinden razıdır ve "Mudill" isminin eserleri olan küfürden razı değildir. Nitekim doğru yolda olanlar hakkında: رضى الله عنهم ورضوا عنه yani “Allah onlardan razı ve onlar da Allah'tan razıdır" buyurur; ve aynı şekilde sapıklıkta olanlar hakkında وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ yani “Yüce Allah kullarının küfrüne razı değildir" buyurur. Ve bir şeyi istemek, ondan razı olmak değildir. Çünkü eğer Yüce Allah küfürden razı olsa idi, peygamberleri aracılığıyla kullarını doğru yola davet etmezdi; ve cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 46. bölümünde bu anlam hakkında şöyle buyururlar:

"Yüce Allah hayrı ve şerri ister; fakat hayırdan razı olur ve şerre razı olmaz; eğer razı olsa idi, hayır ile emretmezdi. Bunun benzeri şudur ki: Ders vermeyi isteyen kimse, öğrencinin cehaletini ister. Çünkü ders vermek ancak öğrencinin cehaleti ile mümkün olur; ve bir şeyi istemek, onun gerekliliklerinden olan şeyi istemektir. Lakin o kimse cehalete razı değildir. Razı olsa öğretmez idi. Ve aynı şekilde tabip, tabipliği istediği zaman, insanların hastalığını ister. Çünkü onun tıbbının ortaya çıkışı ancak insanların hastalığı iledir. Fakat insanların hastalığına razı olmaz. Eğer razı olsa idi, insanları tedavi etmez idi. Ve aynı şekilde ekmekçi, kazancının elde edilmesi için insanların açlığını ister; lakin onların açlığına razı değildir. Eğer razı olsa idi, ekmek satmaz idi. ...vb." Şimdi kuldan meydana gelen fiiller, onun sabit hakikatinin gerekliliğine dayanır. Sabit hakikatler ise ilahi sıfat ve isimlerin suretleridir; ve kulun ilahi ilimde sabit olan hakikati ise sonsuza dek kalıcıdır. Bu sebeple kulun sabit hakikatinin gereği olan sıdk ve takvâ rengi, onun ruhunun üzerinde sonsuza dek kalıcıdır.

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ taleblerine binâen sıfât ve esmâsı âsâr ve ahkâmının zuhûrunu murâd eder; ve ba'zısından râzıdır ve ba'zısından râzı değildir. Nitekim takvâ ve sıdk "Hâdî" isminin ve küfür ve nifâk dahi "Mudill" isminin mazharıdır. Halbuki Hak Teâlâ "Hâdî" isminin âsârından râzı ve "Mudill" isminin âsârı küfürden râzı değildir. Nitekim ehl-i hidâyet hakkında: رضى الله عنهم ورضوا عنه (Beyyine, 98/8) ya'nî “Allâh onlardan râzı ve onlar da Allah'tan râzıdır" buyurur; ve kezâ ehl-i dalâlet hakkında وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) ya'nî “Allâh Teâlâ kullarının küfrüne râzı değildir" buyurur. Ve bir şeyi murâd etmek ondan râzı olmak değildir. Zîrâ eğer Hak Teâlâ küfürden râzı olsa idi, peygamberleri vâsıtasıyla kullarını hidâyete da'vet etmezdi; ve cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 46. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar:

"Allâh Teâlâ hazretleri hayrı ve şerri murâd eder; fakat hayrdan râzı olur ve şerre râzı olmaz; eğer râzı olsa idi, hayır ile emretmezdi. Bunun nazîri budur ki: Tedrîsi murâd eden kimse müteallimin cehlini murâd eder. Zîrâ tedrîs ancak müteallimin cehli ile mümkin olur; ve bir şeyi murâd etmek, onun levâzımından olan şeyi murâd etmektir. Velâkin o kimse cehle râzı değildir. Râzı olsa ta'lîm etmez idi. Ve kezâ tabîb tabâbeti murâd ettiği vakit, nâsın ma- razını murâd eyler. Zîrâ onun zuhûr-ı tıbbı ancak nâsın marazı iledir. Fakat nâsın marazına râzı olmaz. Eğer râzı olsa idi, nâsı tedâvî etmez idi. Ve kezâ ekmekçi kesb ü maâşının husûlü için nâsın açlığını murâd eder; velâkin onların açlığına râzı değildir. Eğer râzı olsa idi, ekmek satmaz idi. ...ilh." İmdi abdden sâdır olan efâl ayn-ı sâbitesinin îcâbına müsteniddir. A'yân-ı sâbite ise sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin sûretleridir; ve abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkati ise ebede kadar bâkîdir. Binâenaleyh abdin ayn-ı sâbitesinin îcâbı olan sıdk ve takvâ rengi onun rûhunun üzerinde ebede kadar bâkîdir.

4733. Şekkin rengi ve küfrân ve nifakın rengi akın cânı üzerinde ebede kadar bâkî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4733. Şüphenin rengi ve nankörlüğün ve ikiyüzlülüğün rengi âsi kulun canı üzerinde sonsuza dek kalıcı olur.

"Âk", âsi demektir. Yani, aynı şekilde kulun sabit hakikatinin gereği olan şüphe ve inkâr ve ikiyüzlülük rengi de onun canı üzerinde sonsuza dek kalıcıdır.

"Âk", âsî demektir. Ya'nî, kezâlik abdin ayn-ı sâbitesinin îcâbı olan şek ve küfür ve nifâk rengi dahi onun cânının üzerinde ebede kadar bâkîdir.

4734. Hilekâr Fir'avn'ın kara yüzlülüğü gibi ki, onun rengi bâkî ve onun cismi fânîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4734. Hilekâr Firavun'un kara yüzlülüğü gibi ki, onun rengi kalıcı ve onun cismi geçicidir.

Bu şerefli beyit, zâhir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) görüşüne dayanmaktadır. Çünkü zâhir uleması nezdinde meşhur görüş, Firavun'un imanının kabul edilmemesi üzerinedir. Ve Fusûs şârihlerinden Sofyalı Bâlî Efendi de zâhir ulemasının bu görüşüne uymuştur. Ancak Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri, Musa Fassı'nda Firavun'un imanının kabul edildiğini söylemektedir. Ve değerli şârihler ve özellikle Abdülganî Nâblusî hazretleri kendi şerhlerinde bu hususu şüphe bırakmayacak şekilde ispat etmişlerdir. Hz. Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîf'te yüce âdetleri, meşhur görüşü beyan etmektir. Nasıl ki Dîvân-ı Kebîrlerinde Hz. Şeyh-i Ekber gibi kurban edilenin İshak (a.s.) olduğunu beyan buyurdukları hâlde, Mesnevî-i Şerîf'te meşhur görüşe dayanarak hep İsmail (a.s.) buyururlar; ve özellikle bu şerefli beyit, meşhur görüşe dayanarak bir teşbihtir. Bu sebeple Hz. Pîr'in Firavun'un imanının kabul edilmemesi görüşünde olduklarına kesin bir şekilde hükmedilemez.

Bu beyt-i şerîf ulemâ-i zâhirin kavline müsteniddir. Zîrâ ulemâ-i zâhir indinde kavl-i meşhûr Fir'avn'ın îmânının adem-i makbûliyyeti merkezindedir. Ve Fusûs şârihlerinden Sofyalı Bâlî Efendi dahi ulemâ-i zâhirin bu kavline ittiba' etmiştir. Velâkin Şeyh-i Ekber hazretleri Fass-1 Mûsevî'de Fir'avn'ın îmânının makbûlüne kāildir. Ve şurrâh-ı kirâm ve ezcümle Abdülganî Nâblusî hazretleri kendi şerhlerinde bu hususu şübhe bırakmayacak sûrette isbât etmişlerdir. Hz. Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîfte âdet-i seniyyeleri kavl-i meşhûru beyân etmektir. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde Hz. Şeyh-i Ekber gibi zebih İshak (a.s.) olduğunu beyân buyurdukları hâlde Mesnevî-i Şerîfte kavl-i meşhûra binâen hep İsmail (a.s.) buyururlar; ve husûsiyle bu beyt-i şerîf kavl-i meşhûra binâen bir teşbîhtir. Binâenaleyh Hz. Pîr'in Fir'avn'ın îmânının adem-i makbûliyetine zâhib olduklarına sûret-i kat'iyyede hükm edilemez.

4735. Sâdıkların güzel yüzünün berkı ve ferri, ten fânî oldu ve o yevm-i dîne kadar yerinde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4735. Sadıkların güzel yüzünün parıltısı ve ışığı, ten fani oldu ve o kıyamet gününe kadar yerinde kaldı.

4736. Çirkin o çirkindir ve güzel ancak o güzeldir. O dâim dahhâk ve bu abestedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4736. Çirkin o çirkindir ve güzel ancak o güzeldir. O sürekli gülen ve bu asık suratlıdır.

"Dahhâk", çok gülen; "abes", ekşi yüzlülük demektir. Yani, çirkin hakikatte sürekli ve kalıcı olan çirkindir. Bu da ruhun çirkinliğidir; ve güzel dahi sürekli ve kalıcı ve yok olmayan güzeldir ki, o da aynı şekilde ruhun güzelliğidir; ve bu güzellik ve çirkinlik cisimler üzerinde ortaya çıkar. O ruhu güzel olan kimse hem dünyada hem de ahirette gülücüdür; ve bu çirkin dahi her iki alemde ekşi yüzlülük içindedir.

"Dahhâk", çok gülen; "abes", ekşi yüzlülük demektir. Ya'nî, çirkin hakîkatte dâim ve bâkî olan çirkindir. Bu da rûhun çirkinliğidir; ve güzel dahi dâim ve bâkî ve zevâlsiz olan güzeldir ki, o da kezâlik rûhun güzelliğidir; ve bu güzellik ve çirkinlik cisimler üzerinde zâhir olur. O rûhu güzel olan kimse hem dünyâda ve hem de âhirette gülücüdür; ve bu çirkin dahi her iki âlemde ekşi yüzlülük içindedir.

4737. Toprağa renk ve fen ve taşlık verir; çocuk huylulara onun üzerine bir cenk verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4737. Toprağa renk, fen ve taşlık verir; çocuk huylulara onun üzerine bir savaş verir.

Yani, Yüce Allah toprağa renk verir; altın, gümüş, elmas ve pırlanta olur; ve fen (bilim/sanat) verir; topraktan türlü türlü sanatlar ortaya çıkar; ve bayağı taş olma özelliğini verir. Çocuk huylu insanlar altın, gümüş, pırlanta ve diğer parlak taşları görüp, "Sen almayacaksın, ben alacağım!" diye birbirleriyle kavgaya tutuşurlar. Yüce Allah bu çocuk huylulara bu kavga etme duygusunu verir.

Menkıbe: "Bir işi için Hz. Mevlânâ'ya adak adamış olan yabancı bir bey, dileği yerine geldikten sonra bir kese altın alıp onun şerefli huzuruna geldi ve o hazrete, altınları kabul etmesi için yemin ettirip mübarek yenlerine döktü. O şahıs kaybolunca Hz. Hudavendigâr (Mevlânâ) derhal onların hepsini yere döküp gitti. Ashâb topluluğu arkalarından gidip söz konusu meblağı toplayarak bir süre geçimlerine harcadılar."

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri toprağa renk verir; altın ve gümüş ve elmas ve pırlanta olur; ve fen verir; topraktan türlü türlü san'atlar peydâ olur; ve bayağı taş olmak hâssasını verir. Çocuk huylu insanlar altın ve gümüş ve pırlantayı ve diğer parlak taşları görüp, “Sen almayacaksın, ben alacağım!” diye birbirleriyle kavgaya tutuşurlar. Hak Teâlâ bu çocuk huylulara bu kavga etmek duygusunu verir.

Menkıbe: “Bir işi için Hz. Mevlânâ'ya nezr etmiş olan yabancı bir bey, murâdı hâsıl olduktan sonra bir kese altın alıp huzûr-ı şerîflerine geldi ve onun kabûlü için o hazrete and verip altınları mübarek yenlerine döktü. O şahıs kayboldukta Hz. Hudavendigâr derhal onların cümlesini yere döküp gitti. Cemâat-i ashâb arkalarından gidip meblağ-ı mezbûru toplayarak bir müddet vech-i maîşetlerine sarf ettiler.”

4738. Bir hamurdan deve ve arslan pişirirler; çocuklar onun hırsından el ısırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4738. Bir hamurdan deve ve aslan pişirirler; çocuklar onun hırsından el ısırırlar.

Yani, fırıncılar hamurdan deve ve aslan resimleri ve şekilleri yapıp pişirirler. Çocuklar bunları gördükleri zaman içleri hırslarından titreyip ellerini ısırırlar ve onları almak isterler. İşte topraktan meydana gelen madenleri ve kıymetli taşları gören çocuk tabiatlı insanlar da hırs konusunda bu çocukların aynısıdırlar.

Ya'nî, fırıncılar hamurdan deve ve arslan resimleri ve sûretleri yapıp pişirirler. Çocuklar bunları gördükleri vakit içleri hırslarından titreyip ellerini ısırırlar ve onları almak isterler. İşte topraktan hâsıl olan ma'denleri ve kıymetlı taşları gören çocuk tabîatlı insanlar dahi hırsta bu çocukların aynıdırlar.

4739. Arslan ve deve ağızda ekmek olur. Bu söz çocuklara te'sîr etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4739. Aslan ve deve ağızda ekmek olur. Bu söz çocuklara etki etmez.

Yani, çocuklara, "Bu hamurdan yapılan aslan ve deve şekilleri sizi büyülemesin, bunlar ağızda çiğnendiği zaman ekmek olur" denilse, bu söz çocuklara etki etmez ve onlar yine aslan ve deve şekline düşkün olmaktan vazgeçmezler.

Ya'nî, çocuklara, "Bu hamurdan yapılan arslan ve devenin şekilleri sizi meftûn etmesin, bunlar ağızda çiğnendiği vakit ekmek olur" denilse, bu söz çocuklara te'sîr etmez ve onlar yine arslan ve deve şekline harîs olmaktan vazgeçmezler.

4740. Çocuk cehil ve pindar ve bir şek içindedir. Bârî'ye şükür, onun kuvveti azdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4740. Çocuk cehalet, kibir ve bir şüphe içindedir. Yaratıcı'ya şükür ki, onun kuvveti azdır.

Bu sözlerin çocuğa etki etmemesinin sebebi şudur: Çocuk cehalet, vehim (gerçek olmayan tahayyül) ve bir şüphe içindedir ve anlayışı azdır. Bununla birlikte, bu eksikliğiyle beraber onun kuvveti de az olduğundan, büyüklere musallat ve onların başına bela olamaz; ve çocuk haddini aşarsa, büyükler onu terbiye eder.

Bu sözlerin çocuğa te'sîr etmemesinin sebebi budur ki: Çocuk cehil ve vehim ve bir şek içindedir ve anlayışı azdır. Maahâzâ bu noksanı ile beraber onun kuvveti de az olduğundan büyükler üzerine musallat ve onların başlarına belâ olamaz; ve çocuk haddini tecavüz ederse, büyükler onu te'dîb eder.

4741. Çocuğun inadı ve yüz afeti vardır. Buna şükür ki, fensiz ve kuvvetsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4741. Çocuğun inadı ve yüz afeti vardır. Buna şükür ki, fensiz ve kuvvetsizdir.

Gerçekten de çocuğun kendi yaşına göre bir inadı ve büyüklere karşı birçok afeti (eziyeti) ve eziyetleri vardır. Buna şükür ki, aklı eksik olduğundan hilesiz ve kuvvetsizdir.

Vâkıa, çocuğun kendi yaşına göre bir inâdı ve büyüklere karşı birçok âfetleri ve eziyetleri vardır. Buna şükür ki, aklı noksân olduğundan hilesiz ve kuvvetsizdir.

4742. Vay bu edebsiz olan çocuk ihtiyarlardan! Kuvvetten dolayı her bir rakîbin belası olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4742. Vay bu edepsiz olan çocuk ihtiyarlardan! Kuvvetten dolayı her bir rakibin belası olmuştur.

"Edepsiz olan çocuk ihtiyarlar"dan kasıt, ilimlerine ve makamlarına aldanıp, hakikat ehlinin açıkladığı ilahi hakikatleri ve bilgileri birtakım deliller ileri sürerek geçersiz kılmaya çalışan iddia sahipleridir. "Kuvvet"ten kasıt ise, birtakım akli deliller ve mantıki önermelerdir. Bu iddia sahipleri her zaman Allah dostlarına karşı çıkmış ve onlarla mücadele etmişler, neticede de yenilmişlerdir. Yeri geldikçe diğer ciltlerde onların hikâyeleri anlatılmıştır. Yani, çocuk tabiatlı olan bu ihtiyarlardan vay hakikat ehlinin hâline! Onlar, ilimde kendilerine rakip gördükleri her bir velinin başına, cahilce ileri sürdükleri delil kuvvetinden dolayı bela olmuşlardır.

“Edebsiz olan çocuk ihtiyarlar”dan murâd, ilimlerine ve mansıblarına mağrûr olup ehl-i hakikatin beyân ettikleri hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi birtakım delîller îrâdı ile ibtâle çalışan müddeîlerdir. “Kuvvet”ten murâd, birtakım delâil-i akliyye ve kazâyâ-yı mantıkıyyedir. Bu müddeîler her zaman evliyâullâha muhalefet ve onlar ile mücadele etmişler ve netîcede mağlûb olmuşlardır. Sırası düştükçe diğer cildlerde onların menkıbeleri zikredilmiştir. Ya'nî, çocuk meşrebinde olan bu ihtiyarlardan vay ehl-i hakikatin hâline! Onlar ilimde kendilerine rakib gördükleri her bir velînin başına câhilâne îrâd ettikleri delîl kuvvetinden dolayı belâ olmuşlardır.

4743. Vaktaki silâh ve cehil beraber cem' gelir, zulümden dolayı cihan yakıcı bir Fir'avn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4743. Silah ve cehalet bir araya geldiği zaman, zulümden dolayı dünya yakıcı bir Firavun olur.

Yani, deliller ilmi (mantık ve retorik) mesabesindeki silah ve cehalet bir kişide birleştiği zaman, o kişi sitem ve zulüm açısından dünyayı yakıcı bir Firavun olur. Nasıl ki 4. cildin 1435 numarasında بد گهر را علم و فن آموختن. دادن تیغی بدست راهزن yani "Kötü cevherli kimseye ilim ve fen öğretmek, yol kesicinin eline kılıç vermektir" buyurulmuştur.

Ve aynı şekilde 2. cildin 1387 numaralı beytinde چون قلم در دست غداری بود. بی گمان منصور برداری بود yani "Kalem bir gaddarın elinde olduğu zaman, şüphesiz Mansur darağacında olur"; ve yine o cildin 1388 numaralı beytinde چون سفیهان راست این کار و کیا. لازم آيد يقتلون الانبيا yani "Bu iş ve güç sefihlerin elinde olduğu zaman, peygamberleri öldürmeleri gerekir" buyurulmuştur.

Ya'nî, vaktâki silâh mesâbesinde olan ulûm-i edille ve cehil bir kimsede cem' olur, sitem ve zulüm cihetinden o kimse cihânı yakıcı bir Fir'avn olur. Nitekim 4. cildin 1435 numarasında بد گهر را علم و فن آموختن. دادن تیغی بدست راهزن [ya'ní] "Kötü cevherli kimseye ilim ve fen öğretmek, yol vurucunun eline kılıç vermektir" buyurulmuştur.

Ve kezâ 2. cildin 1387 numaralı beytinde چون قلم در دست غداری بود. بی گمان منصور برداری بود ya'nî "Vaktaki kalem bir gaddârın elinde olur, şübhesiz Mansûr ber-dâr olur"; ve yine o cildin 1388 numaralı beytinde چون سفیهان راست این کار و کیا. لازم آيد يقتلون الانبيا ya'ni Vaktâki bu iş-güç sefîhlerin elinde olur, peygamberleri öldürmeleri lâzım gelir" buyurulmuştur.

4744. Ey fakîr adam! Kusûrdan dolayı şükür et ki, Fir'avnlıktan ve küfür-dan kurtuldun&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4744. Ey fakir adam! Kusurdan dolayı şükret ki, Firavunluktan ve küfürden kurtuldun.

"Kusur", acizlik; "küfür", hakkı gizleyicilik demektir. Yani, ey fakir adam! Sen akli ve nazarî ilimlerden nasipsizsin, paran yoktur ve bir makam sahibi de değilsin. Bu husustaki acizliğinden dolayı şükret ki, bir Firavun gibi enaniyetten ve gururdan ve hak olan sözü gizlemeye çalışmaktan ve Hakk ehli olanlara karşı çıkmaktan kurtuldun.

“Kusûr”, acizlik; “küfür", hakkı setr edici[lik], demektir. Ya'nî, ey fakîr adam! Sen ulûm-i akliyye ve nazariyyeden bî-behresin, paran yoktur ve bir mansıb sâhibi de değilsin. Bu husûstaki aczinden dolayı şükür et ki, bir Fir'avn gibi enâniyetten ve gurûrdan ve hak olan kelâmı setr etmeye çalışmaktan ve ehl-i Hakk'a muhalefetten kurtuldun.

4745. Şükret, mazlûmsun ve zalim değilsin! Fir'avnlıktan ve her fitneden emînsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4745. Şükret, mazlûmsun ve zalim değilsin! Firavunluktan ve her fitneden eminsin!

Ey fakir! Şükret ki, sende gurur ve benlik araçları olan şeyler olmadığı için, insanlar arasında mazlum konumundasın; ve elinde halka tecavüz edecek silah olmadığı için zalim değilsin. Bu sebeple Firavunluktan ve nefsin her fitnesinden emin bir hâldesin!

Ey fakîr! Şükret ki, sende vesâit-i gurûr ve enâniyet olan şeyler olmadığı için, efrâd-ı beşer arasında mazlûm mevki'indesin; ve elinde halka tecavüz edecek silâh olmadığı için zâlim değilsin. Binâenaleyh bu sebeble Fir'avnlık-tan ve nefsin her fitnesinden emîn bir hâldesin!

4746. Boş karın "Allahlık" lâfını vurmadı. Zîrâ onun ateşine odundan meded yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4746. Boş karın "Allahlık" sözünü söylemedi. Çünkü onun ateşine odundan yardım yoktur.

Çünkü boş karın ve mide, "Allahlık" sözünden ibaret olan benlik ve enaniyet iddiasında bulunmadı. Çünkü onun nefsine ait sıfatların ateşine odun hükmünde olan bedeninden yardım yoktur. Çünkü beden gıdadan semirir ve beden semirdikçe ve kuvvet buldukça nefsin kötü sıfatları da baş kaldırır. Bu sebeple oruç tutmanın faydalarından biri de budur. "Tî", boş anlamına gelen "tuhî" kelimesinin kısaltılmışıdır.

Zîrâ boş karın ve mi'de "Allahlık" lafından ibaret olan benlik ve enâniyet da'vâsında bulunmadı. Zîrâ onun nefsinin sıfatları ateşine odun mesâbesinde olan cisminden meded yoktur. Çünkü cisim gıdâdan semirir ve cisim semirdikçe ve kuvvet buldukça nefsin kötü sıfatları da baş kaldırır. Binâenaleyh oruç tutmanın fâidelerinden birisi de budur. "Tî", boş ma'nâsına olan "tuhî" kelimesinin muhaffefidir.

4747. Boş karın şeytanın zindanı olur. Zîrâ ekmek gamı mekrden ve hîleden ona mâni'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4747. Boş karın şeytanın zindanı olur. Çünkü ekmek kaygısı, hile ve tuzaktan onu alıkoyar.

Boş karın ve mide, şeytanın hapsedildiği bir zindandır. Çünkü karnı boş ve aç olan bir fakirin gıda tedariki kaygısı, enaniyet ve gurur göstermek için hile ve tuzak yapmaya engel olur; ve böyle bir kimse daima çevresine karşı tevazu hâli içinde olup benlik davasında bulunamaz.

Boş karın ve mi'de şeytanın habs olunduğu bir zindandır. Çünkü karnı boş ve aç olan bir fakîrin gıdâ tedariki gamı ve kaygısı, enâniyet ve gurûr göstermek için mekr ve hîle yapmaya mâni' olur; ve böyle bir kimse dâimâ muhîtine karşı tevâzu' hâli içinde olup benlik da'vâsında bulunamaz.

4748. Gıdâ dolu olan karnı şeytanın pazarı bil! Onda şeytan tâcirlerinin gırîvi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4748. Gıdayla dolu olan karnı şeytanın pazarı bil! Onda şeytan tacirlerinin gürültüsü vardır.

Gıdayla dolu ve tok olan karnı ve mideyi şeytanın pazarı bil! O midede, ihlas ve iman sermayesi karşılığında hayallerden ibaret olan nefse ait hazlar ve dünyanın süslü aldatmacalarını satan şeytan tacirlerinin gürültüsü ve feryadı vardır.

Gıdâ ile dolu ve tok olan karnı ve mi'deyi şeytanın pazarı bil! O mi'dede ihlâs ve îmân esmânı mukābilinde hayâlâttan ibaret olan huzûzât ve muzahrafât-ı dünyeviyye satan şeytan tâcirlerinin gırîvi ve feryâdı vardır.

4749. Lâ-şey satıcı olan sâhir tacirler hurûştan akılları bulandırmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4749. Hiçlik satıcısı olan sihirbaz tacirler, gürültüleriyle akılları bulandırmıştır.

Yani, hiçlik ve hayâl satıcısı olan bu sihirbaz şeytan tacirleri, şamatalarından dolayı akılları bulandırmış ve karartmıştır.

Ya'nî, hiç ve hayâl satıcı olan bu sihirbaz şeytân tâcirleri, şamatalarından dolayı akılları bulandırmış ve karartmıştır.

4750. Küpü bir sihirden at gibi gidici etmiş, mehtabdan ve galesten bir kirbas yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4750. Küpü bir sihirden at gibi gidici etmiş, mehtaptan ve galesten bir kirbas yapmıştır.

"Kirbas", bez demektir; "gales", gecenin sonundaki karanlıktır ki, çok hafif bir ışıkla karışıktır. "Sihir", sözlükte seyredenlerin hayalinde tasarruf edip bâtılı hak suretinde göstermeye denir. Yani, şeytan tacirleri, insanların gözüne sadece hayallerden ibaret olan bu dünyevi sureti sürekli gösterip onları şaşırtarak sonsuz ve ebedi hayattan mahrum ederler. Nasıl ki sihirbazlar bir sihir yaparak küpü at gibi yürüyen gösterirler. Ay ışığından ve gecenin sonunda karanlıkla karışık hafif ışıktan top top bezler yapıp arşın arşın satarlar; ve alan kimse elinde hiçbir şey kalmadığını görüp hayret eder ve elindeki parası boşuna gider.

[4740] "Kirbâs", bez; "gales", gecenin sonundaki karanlıktır ki, gāyet hafif ziyâ ile karışıktır. "Sihir", lügatte temâşâ edenlerin hayâlinde tasarruf edip bâtılı hak sûretinde göstermeye derler. Ya'nî, şeytan tacirleri insanların gözüne mahzâ hayâlâttan ibaret olan bu sûret-i dünyeviyyeyi dâim ve müstemir gös- terip onları şaşırtarak hayât-ı bakıye ve ebediyyeden mahrûm ederler. Nitekim sihirbazlar bir sihir yaparak küpü at gibi yürüyücü gösterirler. Ay ışığından ve gecenin nihâyetinde zulmetle karışık hafif ziyâdan top top bezler yapıp arşın arşın satarlar; ve alan kimse elinde hiçbir şey kalmadığını görüp hayret eder ve elindeki parası boşuna gider.

4751. Toprağı ipek gibi örerler. Temyîz edici olan gözde toprağı koparırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4751. Toprağı ipek gibi örerler. Ayırt edici olan gözde toprağı koparırlar.

Ve aynı şekilde yine sihirbazlar toprağı ipek gibi örüp müşterinin hayalinde tasarruf ederek satarlar; ve toprağı ayırt edici olan gözdeki ayırt etme gücünü koparır ve giderirler; ve o ayırt edici olan göz toprakla ipeği fark edemeyecek bir hâle gelir.

Ve kezâ yine sihirbazlar toprağı ipek gibi örüp müşterînin hayalinde tasarruf ederek satarlar; ve toprağı ayırt edici olan gözdeki temyîzi koparır ve izâle ederler; ve o mümeyyiz olan göz toprakla ipeği fark edemeyecek bir hâle gelir.

4752. Bir taşa öd rengi verirler. Bir kerpiç üzerine bize hasûdluk verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4752. Bir taşa öd rengi verirler. Bir kerpiç üzerine bize haset verirler.

"Cendel", taş demektir. Yani, sihirbazlar bir taşa öd ağacı rengini verirler ve bir kerpici kıymetli bir taş hâlinde gösterip, biz o kerpicin elimizde bulunmamasından dolayı haset ederiz.

"Cendel", taş demektir. Ya'nî, sihirbazlar bir taşa öd ağacı rengini verirler ve bir kerpici kıymetli bir taş hâlinde gösterip, biz o kerpicin elimizde bulunmamasından dolayı hased ederiz.

4753. Pâktir o ki, toprağa bir renk verir; onun üzerine çocuk gibi bize cenk verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4753. O, toprağa bir renk verir; onun üzerine çocuk gibi bize savaş verir, o pak ve münezzehtir.

O Yüce Allah hazretleri pak ve mukaddestir ki, toprağa altın, gümüş, elmas ve pırlanta gibi türlü türlü renkler verir. Çocuklar hamurdan yapılmış aslan ve deve şekilleri üzerine birbirleriyle nasıl kavga ederse, bizler de toprağın bu renkleri ve şekilleri üzerine birbirimizle öyle kavga ederiz ve hatta birbirimizi öldürürüz.

Pâk ve mukaddestir o Hak Teâlâ hazretleri ki, toprağa altın ve gümüş ve elmas ve pırlanta gibi türlü türlü renkler verir. Çocuklar hamurdan yapılmış arslan ve deve sûretleri üzerine birbirleriyle nasıl kavga ederse, bizler de toprağın bu renkleri ve sûretleri üzerine birbirimizle öyle kavga ederiz ve hattâ birbirimizi öldürürüz.

4754. Çocukcağızlar gibi eteğimiz toprak doludur; toprak nazarımızda ma'denin altını gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4754. Çocuklar gibi eteğimiz toprak doludur; toprak bizim gözümüzde madenin altını gibidir.

Yani, altın ve gümüş toprağın dönüşümlerindendir. Bizim toprak, yani altın ve gümüş dolu olan eteğimiz de çocukların oynarken toprak doldurdukları eteklerine benzer. Bu sebeple toprak bizim gözümüzde bu dönüşmüş şeklinden dolayı madenin ve kaynağın altını gibi olmuştur.

Ya'nî, altın ve gümüş toprağın istihâlelerindendir. Bizim toprak ya'nî altın ve gümüş dolu olan eteğimiz de çocukların oynarken toprak doldurdukları eteklerine benzer. Binâenaleyh toprak bizim nazarımızda bu şekl-i mübeddelden dolayı ma'denin ve menba'ın altını gibi olmuştur.

4755. Çocuğun bâliğlere mecâli olmaz. Hak çocuğu ne vakit ricâl ile berâber koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4755. Çocuğun erginlere gücü yetmez. Yüce Allah çocuğu ne zaman er kişilerle birlikte tutar?

Yani, kesret âleminin (çokluk âlemi) renklerine aldanan çocuk tabiatındaki kimselerin, vahdet âlemine (birlik âlemi) ulaşmış olan kâmil insanlara karşı gücü ve kuvveti yoktur. Yüce Allah bu çocuk tabiatındaki kimseleri ne zaman er olan insân-ı kâmiller ile aynı mertebeye koyar?

Ya'nî, âlem-i keserâtın renklerine aldanan çocuk meşrebindeki kimselerin, âlem-i vahdete vâsıl olan kâmillere karşı mecâli ve kuvveti yoktur. Hak Teâlâ bu çocuk meşrebinde olan kimseleri ne vakit er olan insân-ı kâmiller ile bir mertebeye koyar?

4756. Meyve eğer köhne olsa, ham oldukça pişmiş olmaz. Ona ad ile koruk denir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4756. Meyve eğer köhne olsa, ham oldukça pişmiş olmaz. Ona ad ile koruk denir.

Örneğin, kütüğünden kopmuş olan üzüm meyvesi ne kadar eski olursa olsun, ham oldukça pişmiş ve olgunlaşmış olmaz. Onun adına koruk derler. Bunun gibi bir insan ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, mademki kesretin (çokluk âleminin) renklerine aldanmıştır, o kimse ham meyve gibidir ve o halde kaldıkça ekşi bir koruktur.

Meselâ kütüğünden kopmuş olan üzüm meyvesi ne kadar eski olursa olsun, ham oldukça pişmiş ve kemâle gelmiş olmaz. Onun adına koruk derler. Bunun gibi bir insan ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, mâdemki keserâtın renklerine aldanmıştır, o kimse ham meyve mesâbesindedir ve o hâlde kaldıkça ekşi bir koruktur.

4757. Eğer o ekşi olan ham yüz yıllık olsa, o her keskin akıllının yanında koruk olan çocuktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4757. Eğer o ekşi olan ham yüz yıllık olsa, o her keskin akıllının yanında koruk olan çocuktur.

O ekşi olan ham kimse eğer yüz yaşında olsa, o her keskin akıllı olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yanında henüz koruk seviyesinde olan çocuktur. Nasıl ki 1. cildin 3349 numaralı beytinde: جمله حیوان را بی انسان بکش . جمله انسان را بکش از بهر هش [Yani] "Bütün hayvanları insan için öldür; bütün insanları da akıl için öldür!" buyurulmuştur.

O ekşi olan ham kimse eğer yüz yaşında olsa, o her keskin akıllı olan insân-ı kâmilin indinde henüz koruk mesâbesinde olan çocuktur. Nitekim 1. cildin 3349 numaralı beytinde: جمله حیوان را بی انسان بکش . جمله انسان را بکش از بهر هش [Ya'ni] "Bütün hayvanları insan için öldür; bütün insanları da akıl için öldür!" buyurulmuştur.

4758. Gerçi onun saçı ve sakalı ak olur, yine korku ve ümîd çocukluğu içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4758. Gerçi onun saçı ve sakalı ak olur, yine korku ve ümit çocukluğu içindedir.

Gerçi o yaşlının saçı ve sakalı ak olur, fakat hakikate ulaşamadığı için, çocuklar gibi hem korku hem de ümit içindedir. Örneğin bir kimsenin biri küçük ve diğeri büyük iki oğlu olur; küçüğü akşama kadar sokaklarda oyunlara dalar ve üstü başı kirlenip perişan olur. Akşam o yine azarlanma korkusu veya bu azarlanmadan kurtulma ümidi ile döner. Fakat büyük oğlu bir vazife sahibi olduğundan, akşam olunca böyle bir korku ve ümit duygularından arınmış olarak evine gelir.

Gerçi o ihtiyarın saçı ve sakalı ak olur, fakat hakikate vâsıl olmadığı için, çocuklar gibi hem korku ve hem ümîd içindedir. Meselâ bir kimsenin biri küçük ve diğeri büyük iki oğlu olur; küçüğü akşama kadar sokaklarda oyunlara dalar ve üstü başı kirlenip berbâd olur. Akşam o yine tekdîre uğramak korkusu veyâhud bu tekdîrden kurtulmak ümîdi ile döner. Fakat büyük oğlu bir vazîfe sahibi olduğundan, akşam olunca böyle bir havf ve ümîd duygularından ârî olarak evine gelir.

4759. Der ki: "Erişir miyim yahud erişmemiş mi kalırım? Ey aceb! Kerîm bana o keremi eder mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4759. Der ki: "Erişir miyim yoksa erişmemiş mi kalırım? Ey şaşılacak şey! Kerîm bana o keremi yapar mı?"

"Kerem", "ra" harfinin fethi ve "kerm" kelimesinin sükûnu ile dil bilginleri katında "kerîm" anlamına gelir. Tekili, ikili ve çoğulu, erili ve dişili eşittir (Ahter). Yani, bu çocuk meşrebinde olan yaşlı kişi kendi kendine der ki: "Acaba, ben Hakk'a ulaşır mıyım, yoksa ulaşmamış bir hâlde mi kalırım? Ve Kerîm olan Yüce Allah bana o kendisine ulaşma keremini yapar mı?"

"Kerem", rânın fethi ve ["kerm"], sükûnü ile ehl-i lügat indinde "kerîm" ma'nâsına gelir. Vâhidi ve tesniyesi ve cem'i, müzekkeri ve müennesi müsâvîdir (Ahter). Ya'nî, bu çocuk meşrebinde olan ihtiyar kendi kendine der ki: "Acabâ, ben Hakk'a vâsıl olur muyum, yoksa vâsıl olmamış bir hâlde mi kalırım? Ve Kerîm olan Hak Teâlâ bana o kendisine vusûl keremini eder mi?"

4760. "Öyle na-kābillik ve uzaklık ile benim koruğuma üzümlük bahş eder mi?" [4740]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4760. "Öyle kabiliyetsizlik ve uzaklık ile benim koruğuma üzümlük bahşeder mi?"

"Böyle kabiliyetsiz olan hâlim ve uzaklığım ile beraber benim henüz koruk (olgunlaşmamış üzüm) mesabesinde olan kalbime Yüce Allah acaba üzümlük ve olgunluk bahşeder mi?"

"Böyle kābiliyetsiz olan hâlim ve uzaklığım ile beraber benim henüz koruk mesâbesinde olan kalbime Hak Teâlâ acaba üzümlük ve olmuşluk bahşeder mi?"

4761. "Hiçbir taraftan ümidvar değilim! Halbuki o kerem bana "Lâ-tey'esû!" der."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4761. "Hiçbir taraftan ümitli değilim! Halbuki o kerem bana "Ümitsiz olmayın!" der."

Çünkü hâlime bakıyorum, çocuklar gibi bu kesret (çokluk) âleminin süslerine dalmış olduğumu görüyorum ve hâlimin düzelmesi için hiçbir taraftan yardım ve destek ümidini göremiyorum. Halbuki Yüce Allah "Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmayınız!" (Yûsuf, 12/87) buyuruyor. Ben ise şimdiki hâlde böyle bir rahmet eserini de göremiyorum.

"Zîrâ hâlime bakıyorum, çocuklar gibi bu keserât âleminin âlâyişine müstağrak olduğumu görüyorum ve hâlimin kesb-i salah etmesi için hiçbir taraftan imdâd ve yardım ümîdini göremiyorum. Halbuki Hak Teâlâ وَلَا تَيْئَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ (Yûsuf, 12/87) ya'nî “Allâh'ın revh ve rahmetinden me'yûs olmayınız!" buyuruyor. Ben ise şimdiki hâlde böyle bir rahmet eserini de göremiyorum."

4762. Hâkānımız daima mesrûr etmiştir. Bizim kulağımıza “La-tekna-tû!"yu çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4762. Hakanımız daima sevindirmiştir. Bizim kulağımıza "Ümitsizliğe düşmeyin!" sözünü fısıldar.

Bu ve aşağıdaki beyitler, böyle düşünenlere karşı Hz. Pîr efendimiz (a.s.) tarafından verilen teselli cevaplarıdır. "Tû", "tây" kelimesinin kısaltılmışıdır; ve "tûy" (toy) Türkçe'de "düğün sevinci ve neşesi" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, ey ümitsiz kalan kimse! Bizim hakanımız ve şahımız olan Yüce Allah hazretleri daima bize düğün sevinci ve neşesi tertip etmiştir; ve Kur'ân-ı Kerim'inde, يَا عبادى الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) yani "Ey benim nefislerini israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!" hitabıyla bizim kulağımızı çekiyor ve bizi bu müjdesiyle daima düğün sevinci içinde tutuyor.

Bu ve aşağıdaki beyitler böyle düşünenlere karşı Hz. Pîr efendimiz tarafından verilen tesellî cevablarıdır. “Tû”, “tây” kelimesinin muhaffefidir; ve "tûy" [:toy] Türkçe'de "düğün sürûru ve şâdîsi" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, ey ümîdsiz kalan kimse! Bizim hâkānımız ve şâhımız olan Hak Teâlâ hazretleri dâimâ bize düğün sürûru ve şâdîsi tertib etmiştir; ve Kur'ân-ı Ke- rim'inde, يَا عبادى الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'nî “Ey benim nefislerini israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesme- yin!" hitâbına bizim kulağımızı çekiyor ve bizi bu müjdesiyle dâimâ düğün sü- rûru içinde tutuyor.

4763. Gerçi biz bu ümîdsizlikten çukurdayız. Mâdemki salâ vurdu, el atıcı olarak gideriz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4763. Gerçi biz bu ümitsizlikten çukurdayız. Mademki salâ vurdu, el atıcı olarak gideriz.

Gerçi bu ümitsizlikten dolayı bu yoğunluk ve çokluk âlemi olan dünyada gam çukuru içinde çırpınıp dururuz. Fakat mademki "Ey kullarım! Ümidinizi kesmeyiniz, ben çok bağışlayıcı ve çok merhametliyim!" diye bizi marifet (Allah'ı bilme) ve rahmet sofrasına davet etti, ecelimiz geldiği vakit el atıcı ve raks edici olarak sevinç içinde ilâhî huzura gideriz.

Gerçi bu ümidsizlikten dolayı bu kesâfet ve keserât âlemi olan dünyâda gam çukuru içinde çırpınıp dururuz. Fakat mâdemki "Ey kullarım! Ümîdinizi kesmeyiniz, ben gafür ve rahîmim!" diye bizi ma'rifet ve rahmet sofrasına da'vet etti, ecelimiz geldiği vakit el atıcı ve raks edici olarak sürür içinde hu- zûr-ı ilâhîye gideriz.

4764. Terbiye olmuş atlar gibi, enîs olan mer'â tarafına koşmakta el atarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4764. Terbiye olmuş atlar gibi, alışık olduğumuz otlağa koşmaya girişiriz.

"Sîs", "kıyl" vezninde "siyaset"ten türemiş olup, "edep verilmiş ve terbiye edilmiş" anlamındadır. "Enîs", cana yakın ve alışılmış demektir. "Mer'â"dan kasıt, ruhlar âlemidir. Yani, mademki müminiz, ecel geldiği zaman daha önce alıştığımız ve bulunduğumuz ruhlar otlağı tarafına koşma hususunda terbiye edilmiş atlar gibi, dört nala koşarız.

"Sîs", "kıyl" vezninde "siyaset"ten müştakk olup, "müeddeb ve terbiye olunmuş" ma'nâsınadır. "Enîs", mûnis ve ünsiyet olunmuş, demektir. "Mer'â"dan murâd, âlem-i ervâhtır. Ya'nî, mâdemki mü'miniz, ecel geldiği vakit evvelce alıştığımız ve bulunduğumuz mer'â-yı ervâh tarafına koşmak husûsunda terbiye edilmiş atlar gibi, el atarak dört na'la koşarız.

4765. Adım atarız, halbuki orada adım yoktur; kadeh tutarız, halbuki orada kadeh yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4765. Adım atarız, oysa orada adım yoktur; kadeh tutarız, oysa orada kadeh yoktur.

"Perdâhten" masdarının (mastar: fiil kökü) birden çok anlamı vardır. Burada "tutmak" anlamı uygundur. Yani, o ruhlar âlemi tarafına adım atarız, oysa orada bizim bildiğimiz bu cismanî ve yoğun ayak ve adım yoktur. Şarap-ı tahur (cennet şarabı) kadehini tutarız, oysa orada bizim bu dünyada gördüğümüz yoğun kadeh yoktur.

"Perdâhten" masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "tutmak" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, o âlem-i ervâh tarafına adım atarız, halbuki ora- da bu bizim bildiğimiz cismânî ve kesîf olan ayak ve adım yoktur. Şarâb-ı ta- hûr kadehini tutarız, halbuki orada bizim bu dünyâda gördüğümüz kesîf ka- deh yoktur.

4766. Zîrâ ki orada bütün eşya câna mensubdur. Ma'nâ içinde, ma'na için- de ma'nâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4766. Çünkü orada bütün eşya cana aittir. Mana içinde, mana içinde manadır.

Çünkü orada bütün eşya ruhanîdir ve maddi yoğunluk yoktur. Mana içinde, mana içinde manadır. Birinci "mana"dan kastedilen, ruhtur ki, cisme göre "mana"dır; ve ikinci "mana"dan kastedilen, ruhun dayandığı tekil sabit hakikattir ki, ruha göre "mana"dır; ve sabit hakikatler de ilahi sıfatların ve isimlerin suretleri olduğundan, bunlara göre sıfatlar ve isimler de "mana"dır; ve sıfatlar ve isimler de zâta ait haller olduğundan, İlahi Zât da bunlara göre "mana"dır. Bu sebeple zincirleme olarak mana, mana içinde ve mana mana içindedir.

Zîrâ ki orada bütün eşyâ rûhânîdir ve kesâfet yoktur. Ma'nâ içinde, ma'nâ içinde ma'nâdır. Birinci "ma'nâ"dan murâd, rûhtur ki, cisme nazaran "ma'nâ"dır; ve ikinci "ma'nâ"dan murâd, rûhun müstenid olduğu ayn-ı sâ- bitedir ki, rûha nazaran "ma'nâ"dır; ve a'yân-ı sâbite dahi sıfât ve esmâ-i ilâ- hiyyenin sûretleri olduğundan, bunlara nazaran sıfât ve esmâ dahi "ma'nâ"- dır; ve sıfât ve esmâ da şuûnât-ı zâtiyye olduğundan, zât-ı ulûhiyyet dahi bunlara nazaran "ma'nâ"dır. Binâenaleyh müteselsilen ma'nâ, ma'nâ içinde ve ma'nâ ma'nâ içindedir.

4767. Sûret gölge ve ma'na güneştir. Gölgesiz nûr harabda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4767. Şekil gölge ve anlam güneştir. Gölgesiz nur harabede olur.

Yani, "şekil" gölge ve "anlam" güneş gibidir. Gölgesiz olan nur, ancak harabe olmuş binalarda olur. Çünkü cisim yerle bir olunca, güneşin nuru önünde artık onun gölgesi kalmaz.

Ya'nî, "sûret" gölge ve "ma'nâ" güneş mesâbesindedir. Gölgesiz olan nûr, ancak harâb olmuş olan binalarda olur. Zîrâ cisim hâk ile yeksân olunca, gü- neşin nûru önünde artık onun gölgesi kalmaz.

4768. Mâdemki orada kerpiç bir kerpiç üzerinde kalmadı, ayın nuruna bir çir- kin gölge kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4768. Mademki orada kerpiç kerpiç üzerinde kalmadı, ayın nuruna çirkin bir gölge kalmadı.

"Kerpiç kerpiç üzerinde kalmamak", izafî varlık ve şekil âleminin tamamen yıkılmasından kinayedir. Nasıl ki yıkılan bir bina hakkında, "taş taş üstünde kalmadı" derler. Yani, bu izafî varlık âlemi yıkılıp taş taş üstünde kalmayınca, hakiki varlık ayının nuruna, enaniyet ve benlik iddiasında bulunan çirkin bir izafî varlık gölgesi kalmadı.

"Kerpiç kerpiç üzerinde kalmamak", sûret ve vücûd-ı izâfî âleminin kâmi- len yıkılmasından kinâyedir. Nitekim yıkılan bir binâ hakında, "taş taş üstün- de kalmadı" derler. Ya'nî, vaktâki bu vücûd-ı izâfî âlemi yıkılıp taş taş üstün- de kalmadı, vücûd-ı hakîkî ayının nûruna enâniyet ve benlik da'vâsında bu- lunan bir çirkin vücûd-ı izâfi gölgesi kalmadı.

4769. Kerpiç eğer altınlı olsa, koparmaya lâyıktır. Çünkü kerpiçin bahası va- hiy ve rûşenliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4769. Kerpiç eğer altınlı olsa, koparmaya lâyıktır. Çünkü kerpiçin değeri vahiy ve aydınlıktır.

Yani, kerpiç kalıbında olan o izafî ve cismanî varlık altınlı olsa, yani peygamberlerin ve onların vârisleri olan velilerin cismanî varlıkları gibi ruhanîlik rengine bürünmüş olsa bile, koparmaya ve yıkmaya lâyıktır. Çünkü o insân-ı kâmillerin izafî varlıklarının değeri ve kıymeti ilahî vahiyden ve akılları aydınlatmaktan ibarettir. Nasıl ki, "Bugün sizin dininizi kâmil ve tamam kıldım" (Maide, 5/3) ayet-i kerimesi nazil olduktan sonra, Resûl-i Ekrem hazretlerinin cismanî varlıkları ölüm ile fani oldu. Zira şerefli varlığının değeri ve kıymeti ilahî vahyin inmesi ve akılları aydınlatmak içindi. Din tamam olup ilahî vahye lüzum kalmadı. Onların saadetli varlıkları bu suret aleminden çıktı. Kâmillerin halleri de böyledir. Nasıl ki, bu Mesnevî-i Şerif'in altı cildi tamam olduktan sonra Hz. Mevlânâ efendimizin latif varlıkları da az bir zaman sonra ahiret alemine intikal etmiştir.

Ya'nî, kerpiç masbesinde olan o vücûd-ı izâfî ve cismânî altınlı olsa, ya'nî peygamberlerin ve onların vârisleri olan velilerin vücûd-ı cismânîleri gibi rû- hâniyet rengine bürünmüş olsa bile, koparmaya ve yıkmaya lâyıktır. Çünkü o insân-ı kâmillerin vücûd-ı izâfilerinin bahâsı ve kıymeti vahy-i ilâhîden ve akılları aydınlatmaktan ibarettir. Nitekim الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ (Maide, 5/3) ya'nî “Bugün sizin dîninizi kâmil ve tamâm kıldım" âyet-i kerîmesi nâzil ol- duktan sonra, Resûl-i Ekrem hazretlerinin vücûd-ı cismânîleri ölüm ile fânî oldu. Zîrâ vücûd-ı şerîfinin bahâsı ve kıymeti vahy-i ilâhî nüzûlü ve tenvîr-i ukūl için idi. Dîn tamâm olup vahy-i ilâhîye lüzûm kalmadı. Onların vücûd-ı saâdetleri bu âlem-i sûretten çıktı. Kâmillerin halleri de böyledir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'in altı cildi tamâm olduktan sonra Hz. Mevlânâ efendimizin vücûd-ı latîfleri de az bir zaman sonra âlem-i âhirete intikāl etmiştir.

4770. Dağ gölgenin ref'inden dolayı mündektir. Bu nûr için pâre olmak azdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4770. Dağ, gölgenin kaldırılmasından dolayı parçalanmıştır. Bu nur için parça parça olmak azdır.

"Mündekk", "parça parça olmuş" anlamına gelir. Yani, dağ mesabesinde olan izafî ve cismanî varlık, gölgenin kaldırılması için suretî olan ölüm vasıtasıyla parçalanmıştır; ve hakikî varlık nurunun tecellisi, yani zâtî tecelli o kadar kıymetlidir ki, onun tecellisi için bu cismanî varlığın parça parça olması ve erimesi bile azdır. Bu şerefli beyitte, "Vaktaki Musa'nın Rabbi dağa tecelli etti, onu parça parça etti" (A'raf, 7/143) ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Mündekk", "parça parça olmuş" ma'nâsınadır. Ya'nî, dağ mesâbesinde olan vücûd-ı izâfî ve cismânî, gölgenin ref'i için sûrî olan ölüm vâsıtasıyla mündektir ve parça parçadır; ve vücûd-ı hakîkî nûrunun tecellîsi, ya'nî tecellî-i zâtî o kadar kıymetlidir ki, onun tecellîsi için bu vücûd-ı cismânînin parça parça olması ve erimesi azdır bile. Bu beyt-i şerîfte فلما تجلى ربه للجبل جعله دكا (A'raf, 7/143) ya'nî “Vaktāki Mûsâ'nın Rabb'i dağa tecellî etti, onu parça parça etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

4771. Vaktaki Samed'in nûru dağın hâricine vurdu, onun içine de vurmak için pâre oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4771. Samed'in nuru dağın dışına vurduğu zaman, onun içine de vurmak için parça parça oldu.

Samed olan İlahi Zât'ın nuru, dağ mesafesinde olan karanlık ve cismani varlığın dışına ve görünen kısmına vurduğu zaman, o varlığın iç kısmı olan ruha da vurmak için bu varlık ölüm vasıtasıyla parça parça oldu.

Vaktâki Samed olan zât-ı ulûhiyyetin nûru, dağ mesâbesinde olan vücûd-ı zulmânî ve cismânînin hâricine ve zâhirine vurdu, o vücudun bâtını olan rûha da vurmak için bu vücûd ölüm vâsıtasıyla parça parça oldu.

4772. Vaktāki açın eline ekmeğin kursu çarptı, hevesten dolayı gözünü ve ağzını yarar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4772. Açın eline ekmeğin yuvarlak şekli çarptığı zaman, hevesten dolayı gözünü ve ağzını yarar.

"Aç"tan kasıt, zâtî tecellîye (Allah'ın özünün tecellîsine) âşık olan kişidir. Yani, aç olan bir kimsenin eline yuvarlak bir ekmek geçtiği zaman, gözlerini dört açar ve o ekmeği ısırarak yemek için de ağzını büyük bir iştahla son derecede açar. Bunun gibi, zâtî tecellîye âşık olan kişi de o tecellîyi gördüğü zaman, hakiki varlığa perde olan kesif (yoğun, maddi) varlığın kalkmasını dört gözle bekler. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Bana Safer ayının çıktığını haber veren kimseyi cennetle müjdelerim" buyurdular. Çünkü Rebîü'l-evvel ayında cismaniyet âlemini terk edeceklerdi. Ve Hz. Mevlânâ efendimizi vefat hastalığında Sadreddîn-i Konevî hazretleri ziyarete gelmişti: "Allah Teâlâ sana acele şifa versin!" dedikleri zaman, Hz. Mevlânâ efendimiz: "Bundan sonra, Hak acele şifa versin! duası sizin olsun, âşık ile maşuk arasında kıldan bir gömlekten daha fazla bir şey kalmamıştır. Nurun nura ulaşmasını istemez misin?" buyurmuştur. Çünkü ölüm zâtî tecellîdir.

"Aç"tan murâd, tecellî-i zâtîye âşık olan zâttır. Ya'nî, aç olan kimsenin eline bir yuvarlak ekmek geçtiği vakit, gözlerini dört açar ve o ekmeği ısırarak yemek için de ağzını kemâl-i iştihâ ile son derecede açar. Bunun gibi, tecellî-i zâtîye âşık olan zât da o tecellîyi gördüğü vakit vücûd-ı hakîkîye hicâb olan vücûd-ı kesîfin kalkmasını dört gözle bekler. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Bana Safer ayının çıktığını haber veren kimseyi cennetle müjdelerim" buyurdular. Zîrâ Rebîü'l-evvel ayında cismâniyet âlemini terk buyuracaklar idi. Ve Hz. Mevlânâ efendimizi maraz-ı mevtlerinde Sadreddîn-i Konevî hazretleri iyâdete gelmiş idi: "Allâh Teâlâ sana acele şifâ versin!" dedikleri vakit, Hz. Mevlânâ efendimiz: "Bundan sonra, Hak acele şifâ versin! duâsı sizin olsun, âşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlekten ziyâde bir şey kalmamıştır. Nûrun nûra ulaşmasını istemez misin?" buyurmuştur. Zîrâ ölüm tecellî-i zâtîdir.

4773. Bu yüz bin parça olmaya değer! Ey zemîn! Felek ortasından kalk!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4773. Bu yüz bin parça olmaya değer! Ey yeryüzü! Felek ortasından kalk!

Bu zâtî tecellî (Allah'ın özünün tecellî etmesi), bu cismanî varlığın yüz bin parça olmasına değer! Ey hakikî varlığa perde olan yeryüzü ve cismaniyet âlemi! Felek ortasından kalk!

Bu tecellî-i zâtî bu vücûd-ı cismânînin yüz bin parça olmasına değer! Ey vücûd-ı hakîkîye hicâb olan yeryüzü ve cismâniyet âlemi! Felek ortasından kalk!

4774. Tâ ki çarhın nûru gölge yakıcı ola! Ey gündüzün bâgîsi! Gece senin gölgen dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4774. Ta ki feleğin nuru gölgeyi yakıcı olsun! Ey gündüzün isyankârı! Gece senin gölgendir.

Ta ki "Allah göklerin ve yerin nurudur" (Nur, 24/35) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, feleğin ve çarkın nuru olan Hak'ın gerçek varlığı bu cismaniyet gölgesini yakıcı olsun! Ey gündüz hükmünde olan Hak'ın gerçek varlığının isyankârı ve karşı geleni! Bu cismaniyet gecesi ve karanlığı, o varlık nurundan meydana gelen senin gölgendir. Hakikat bu merkezde iken, sen o gerçek varlığın karşısında varlık ve benlik davası güdüp ona karşı isyankâr ve karşı gelen olursun; ve aynı şekilde varlığının gölge olduğunun farkında değilsin.

Tâ ki اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Nûr, 24/35) ya'nî “Allâh Teâlâ göklerin ve yerin nûrudur” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, feleğin ve çarhın nûru olan vücûd-ı hakîkî-i Hak bu cismâniyet gölgesini yakıcı olsun! Ey gündüz mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın bâgîsi ve âsîsi! Bu cismâniyet gecesi ve karanlığı, o nûr-ı vücûddan hâsıl olan senin gölgendir. Hakikat bu merkezde iken, sen o vücûd-ı hakîkî müvâcehesinde varlık ve enâniyet da'vâ edip ona karşı âsî ve bâgî olursun; ve kezâ vücûdunun gölge olduğunun farkında değilsin.

4775. Bu zemîn çocukların beşiği gibidir. Bâliğlere mekânı dar tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4775. Bu zemin çocukların beşiği gibidir. Erginlere mekânı dar tutar.

Bu yeryüzü, mini mini çocuklar hükmünde olan noksan insanların beşiği gibidir. Fakat erginliğe ermiş olan insân-ı kâmillere mekânı darlaştırır. Çünkü o kâmiller, bu dar olan cismaniyet âleminden bir an evvel kurtulmak ve mekânsızlık âleminde dolaşmak isterler.

Bu yeryüzü mini mini çocuklar mesâbesinde olan nâkıs insanların beşiği gibidir. Fakat büluğa ermiş olan insân-ı kâmillere mekânı darlaştırır. Zîrâ o kâmiller, bu dar olan cismâniyet âleminden bir ân evvel kurtulmak ve lâ-mekân âleminde cevelân etmek isterler.

4776. Çocuklar için, Hak zemîne "mehd" ta'bîr etti; ve içinde çocuklar üzerine ondan süt saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4776. Çocuklar için, Hak yeryüzüne "beşik" adını verdi; ve içinde çocuklar üzerine ondan süt saçtı.

Yani, Yüce Allah, Tâhâ sûresinde geçen الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا (Tâhâ, 20/53) yani “O Allah Teâlâ ki, sizin için yeryüzünü beşik kıldı” âyet-i kerîmesinde bu yeryüzüne, çocuk tabiatında olan insanlar için "beşik" adını verdi. Bu beşik içinde bu çocuklar üzerine süt, yani türlü türlü lezzetli gıdalar ve meyveler saçtı.

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tâhâʼda vaki الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا (Tâhâ, 20/53) ya'nî “O Allâh Teâlâ ki, sizin için arzı mehd kıldı” âyet-i kerîmesinde bu yeryüzüne, çocuk meşrebinde olan insanlar için "mehd" ya'nî "beşik" ta'bîr buyurdu. Bu beşik içinde bu çocuklar üzerine süt, ya'nî türlü türlü lezzetli gıdalar ve meyveler saçtı.

4777. Hâne bu beşiklerden dar geldi. Ey şah! Çocukları çabuk bâliğ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4777. Hâne bu beşiklerden dar geldi. Ey şah! Çocukları çabuk bâliğ et!

"Gehvâre", "beşik" demektir. Bu şerefli beyit, Hz. Pîr'in terbiyesi altında bulunan Hakk yolcuları için dua ve yakarış olmaya uygundur. Yani, ey hakiki şah olan Yüce Allah! Kalp evi, ruhun beşiği hükmünde olan bu cisimlerden dolayı daraldı ve sıkıldı. Terbiyem altında Hakk yolunda ilerleyen ve çocuk tabiatında olan Hakk yolcularını lütfun ve kereminle çabuk ergin ve insân-ı kâmil yap ve onları cismaniyet ve nefsaniyet sıfatlarından geçir!

"Gehvâre", "beşik" demektir. Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in terbiyesi altında bulunan sâlikler için duâ ve münâcât olmak münasibdir. Ya'nî, ey şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ! Kalb evi, rûhun beşiği mesâbesinde olan bu cisimlerden dolayı daraldı ve sıkıldı. Terbiyem altında sülük eden ve çocuk meşrebinde olan sâlikleri lutuf ve kereminle çabuk bâliğ ve insân-ı kâmil yap ve onları cismâniyet ve nefsâniyet sıfatlarından geçir!

4778. Ey beşik! Hâneyi dar tutma, tâ ki bâliğ intişâr edebilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4778. Ey beşik! Evi dar tutma ki, balık yayılabilsin!

"Gevâre", "gehvâre"nin kısaltılmışı olup, "beşik" anlamına gelir (Burhân). "Dayyık", "dar şey" demektir (Ahteri). "İntişâr", dağılmak, saçılmak, yayılmak demektir. Yani, ey dünya beşiği! Kalp evini bize dar bir şey yapma ki, balığın ruhu ruhanîlik âlemine doğru yayılsın! Bu şerefli beyitte, Hakk Yolcularını eğitme konusunda insân-ı kâmilin bu şekil âleminde çektiği zorluklara işaret edilir. Çünkü insân-ı kâmil, henüz cismaniyet âlemine dalmış olan Hakk Yolcularının yardımcısı olabilmek için ruhanîlik âleminden bu cismaniyet âleminin gerekliliklerine inmeye mecburdur.

Şehzadeye şah tarafından hasıl olmuş olan bir istiğna (ihtiyaçsızlık) ve bir keşif sebebiyle bir vesvese (kuruntu) peyda oldu ve şükürsüzlüğe ve serkeşliğe (başına buyrukluğa) niyet etti. Şahın ilham ve sır yolundan haberi oldu. Onun gönlü incindi. Onun ruhuna bir yara vurdu; öyle ki şahın suretinin haberi olmadı.

Bu kıssanın başlangıçlarında da belirtildiği üzere "üç şehzade"den maksat, ahyâr (iyiler), ebrâr (hayır sahipleri) ve şüttâr (aşıklar) meşrebinde olan üç Hakk Yolcusunun insân-ı kâmile bağlanarak Hak yoluna girmeleridir. "Ahyâr" zümresinden olan birinci şehzadenin Hakk yolundaki hali yukarıda anlaşıldı. Burada da "ebrâr" zümresinden olan şehzadenin Hakk yolundaki sonucuna işaret edilir. Bilinmeli ki, ebrâr zümresi, Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Usûl-i Aşere'sinde belirtildiği üzere, mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ehli olanlardır. Bunlar kötü huyların değişmesine ve emmare nefsi bu huylardan temizlemeye ve kalbin saflığına ve ruhun cilalanmasına çalışırlar. Bunlara, hizmetinde bulundukları insân-ı kâmilin nazarı ve himmeti (manevi desteği) ile melek keşfi, cin keşfi, kabirlerin keşfi ve zamir keşfi (içinden geçenleri bilme) gibi birtakım keşifler meydana gelir. Fakat bunlar henüz nefislerinin kaydından kurtulamadıklarından bu keşiflerden hoşlanıp birtakım makam sahibi olduğunu zannederler. İkinci şehzade de aynı vartaya (tehlikeli duruma) düşmüş ve bu yüzden mensup olduğu insân-ı kâmilin kalbini incitmiştir. Çünkü insân-ı kâmilin çabası ve gayreti, Hakk Yolcusunu nefsinin sarp yokuşlarından geçirmeye yöneliktir. Hakk Yolcusunda bunun aksi meydana gelince, himmetin boşa gittiğini görüp, elbette üzülür. İşte bu incinme yüzünden insân-ı kâmilin ruhu şehzadenin ruhuna manevi bir darbe vurmuş ve onu bu keşif mertebesinden düşürmüştür; ve o insân-ı kâmil, bu darbeyi vururken dış görünüşünde ve cismaniyetinde bir dargınlık ve infial (tepki) eseri göstermemiştir. Bu acayip bir haldir ki, ancak insân-ı kâmile kavuşup, onun hizmetinde bulunanlar zevken (yaşayarak) bilirler. Üçüncü şehzade ise, "şüttârîler"den ve aşk ehli zümresinden olduğundan ve bunların nazarında ne zahiri amellerinin ne de keşif ve keramet ve makamların kıymeti olmayıp, Hak'ın hakiki varlığı karşısında bütün varlıklarını feda etmiş olduklarından, Hz. Pir efendimiz bu zümreye mensup şehzadenin kıssasını suskun bırakarak Mesnevî-i Şerîfi tamamlamıştır. Çünkü aşk ehlinin halini söz ile anlatmak mümkün değildir. Nitekim 1. cildin 112 numaralı beytinde "Aşkın şerh ve beyanına dair her ne söylersem, aşkın zatına geldiğim vakit bu şerh ve beyandan utanırım" buyurulmuştur. Buna göre Mesnevî-i Şerîfin tamamlanmamış olduğunu iddia etmek bu inceliğe vakıf olmamaktan ileri gelir. Bu hususta inşallah aşağıda daha fazla açıklamalar verilir.

"Gevâre", "gehvâre"nin muhaffefi olup, "beşik" ma'nâsınadır (Burhân). "Dayyık", "dar şey" demektir (Ahteri). "İntişâr", dağılmak, saçılmak, yayılmak, demektir. Ya'nî, ey dünyâ beşiği! Kalb evini bize dar bir şey yapma, tâ ki bâlığın ruhu rûhâniyet âlemine doğru yayılsın! Bu beyt-i şerîfte sâlikleri terbiye husûsunda insân-ı kâmilin bu âlem-i sûrette çektiği zahmetlere işâret buyurulur. Zîrâ kâmil henüz cismâniyet âleminde müstağrak olan sâliklerin destgîri olabilmek için rûhâniyet âleminden bu cismâniyet âleminin îcâbâtına tenezzül etmeye mecbûrdur.

Şehzâdeye şâh tarafından hâsıl olmuş olan bir istiğnâ ve bir keşif sebebinden bir vesvese peydâ oldu ve şükürsüzlüğe ve serkeşliğe kasd etti. Şâhın ilhâm ve sır yolundan haberi oldu. Onun gönlü incindi. Onun rûhuna bir zahm vurdu; öyleki şâhın sûretinin haberi olmadı

Bu kıssa ibtidalarında dahi beyân olunduğu üzere "üç şehzâde"den murâd, ahyâr ve ebrâr ve şüttâr meşrebinde olan üç sâlikin insân-ı kâmile intisâb ede- rek Hak yoluna sülûk etmeleridir. "Ahyâr" tâifesinden olan birinci şehzâdenin hâl-i sülükü yukarıda anlaşıldı. Burada da "ebrâr” tâifesinden olan şehzâdenin netîce-i sülüküne işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, ebrâr tâifesi Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Usûl-i Aşere'sinde beyân buyurulduğu üzere, mücâhedât ve riyâzât erbâbıdır. Bunlar kötü huyların tebdîline ve nefs-i emmâreyi bu huylardan temizlemeye ve kalbin safvetine ve rûhun cilâlanmasına çalışırlar. Bunlara hizmetinde bulundukları insân-ı kâmilin nazarı ve himmeti ile keşf-i melek ve keşf-i cin ve kabirlerin keşfi ve keşf-i zamîr gibi birtakım keşifler vâki' olur. Fakat bunlar henüz nefislerinin kaydından kurtulamadığından bu keşiflerden hoşlanıp birtakım makām sahibi olduğunu zannederler. İkinci şehzâde dahi aynı vartaya düşmüş ve bu yüzden mensûb olduğu insân-ı kâmilin kalbini incitmiştir. Zîrâ insân-ı kâmilin sa'y ve gayreti, sâliki nefsinin akabelerinden geçirmeye ma'tûftur. Sâlikte bunun aksi vâki' olunca, himmetin berhavâ olduğunu görüp, bittabi' müteessif olur. İşte bu incinme yüzünden insân-ı kâmilin rûhu şehzâdenin rûhuna bir darbe-i ma'nevî vurmuş ve onu bu keşif mertebesinden ıskāt etmiştir; ve o insân-ı kâmil, bu darbeyi vururken sûret-i zâhire ve cismâniyyesinde bir dargınlık ve infiâl eseri göstermemiştir. Bu bir acîb hâldir ki, ancak insân-ı kâmile mülâkî olup, onun hizmetinde bulunanlar zevkan bilirler. Üçüncü şehzâde ise, "şüttârîler"den ve ehl-i aşk zümresinden olduğundan ve bunların nazarlarında ne zâhirî amellerinin ve ne de keşif ve kerâmât ve makāmâtın kıymeti olmayıp, vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde bütün varlıklarını fedâ etmiş olduklarından, Hz. Pîr efendimiz bu tâifeye mensûb şehzâdenin kıssasını meskût bırakarak Mesnevî-i Şerîfi ikmâl buyurmuştur. Zîrâ ehl-i aşkın hâlini söz ile anlatmak mümkin değildir. Nitekim 1. cildin 112 numaralı beytinde "Aşkın şerh ve beyânına dair her ne söylersem, aşkın zâtına geldiğim vakit bu şerh ve beyândan utanırım" buyurulmuştur. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfin nâtamâm bırakılmış olduğunu iddia etmek bu inceliğe vâkıf olmamaktan ileri gelir. Bu husûsta inşâallâh aşağıda daha ziyâde îzâhât verilir.

4779. Vaktaki şahın batınından onun cânına alım ve satımsız nafaka muhakkak oldu...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4779. Vaktaki şahın iç yüzünden onun canına alım ve satımsız nafaka kesinleşti...

"Bî-bey' u şirî", "satım ve alımsız" demektir; burada karşılıklı menfaat olmayıp, "Allah rızası için" demektir. "Müsellem", kesin ve belirli demektir. "Cirî", maaş ve vazife ve memuriyet ve nafaka anlamlarına gelir. Burada ruhsal kuvvetlerden (kuvâ-yı rûh) kinayedir. Yani, tam bir samimiyetle insân-ı kâmilin huzuruna gelmiş olan ortanca şehzadenin ruhuna o insân-ı kâmilin iç yüzünden alımsız ve satımsız, yani karşılıklı bir menfaat olmaksızın manevi nafaka ve feyizler verilmesi kesinleşti.

"Bî-bey' u şirî", "satım ve alımsız" demek olup, burada mütekābil menfaat olmayıp, "Allah rızâsı için" demektir. “Müsellem", muhakkak ve muayyen, demektir. "Cirî", maâş ve vazîfe ve me'mûriyet ve nafaka, ma'nâlarına gelir. Burada kuvâ-yı rûhdan kinâyedir. Ya'nî, kemâl-i hulûs ile insân-ı kâmilin huzûruna gelmiş olan ortanca şehzâdenin rûhuna o insân-ı kâmilin bâtınından alımsız ve satımsız, ya'nî bîr mütekābil menfaat olmayarak ma'nevî nafaka ve füyûzât verilmesi muhakkak oldu.

4780. Onun cânının ayı, güneşten ay gibi şahın canının nurundan gıda yerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4780. Onun canının ayı, güneşten ay gibi şahın canının nurundan gıda yerdi.

Yani, ay güneşten ışık aldığı gibi, şehzadenin ay gibi olan canı da, şahın güneş gibi olan canının nurundan ışık alır ve manevî gıda yerdi.

Ya'nî, ay güneşten ziyâ aldığı gibi, şehzâdenin ay gibi olan cânı dahi, şâhın güneş gibi olan cânının nûrundan ziyâ alır ve gıdâ-yı ma'nevî yer idi.

4781. Câna mensub olan nafaka nazîrsiz olan şahtan dembedem onun mest olan cânına erişirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4781. Cana ait olan nafaka, eşsiz şahtan anbean onun mest olmuş canına ulaşırdı.

"Râtibe", vazife, maaş, nafaka demektir. Yani, benzeri ve eşi olmayan şahtan, cana ait olan nafaka ve ruhanî feyizler anbean, şehzadenin o feyizlerden mest olmuş canına ulaşırdı.

“Râtibe”, vazîfe, maâş, nafaka, demektir. Ya'nî, misli ve nazîri olmayan şâhtan, câna mensûb olan nafaka ve füyûzât-ı rûhâniyye dembedem, şehzâdenin o füyûzâttan mest olan cânına erişir idi.

4782. O değildir ki, kâfir ve müşrik yerler; o bir gıdadır ki, melekler yerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4782. O değildir ki, kâfir ve müşrik yerler; o bir gıdadır ki, melekler yerler.

Yani, şehzâdenin ruhu ile yediği gıda, kâfirlerin ve müşriklerin yediği gıda cinsinden değildir. O şehzâde meleklerin yediği gıdadan yerdi. Çünkü kâfirlerin ve müşriklerin ruhlarına dahi kutsal feyizden yardım meydana gelir. Fakat onlara meydana gelen feyiz, Mudill (saptıran) isminden gelir; meleklere ve Hakk yolunun sâliklerine (Hakk yolcusu) meydana gelen feyiz ise, Hâdî (doğru yola ileten) isminden gelir.

Ya'nî, şehzâdenin rûhu ile yediği gıdâ, kâfirlerin ve müşriklerin yediği gıdâ cinsinden değildir. O şehzâde meleklerin yediği gıdâdan yerdi. Zîrâ kâfirlerin ve müşriklerin rûhlarına dahi feyz-i mukaddesten imdâd vâki' olur. Fakat onlara vâki' olan feyz ism-i Mudill hazretindendir; meleklere ve Hak yolunun sâliklerine vâki' olan feyz ise, ism-i Hâdî hazretindendir.

4783. Kendinin içinde istiğna gördü. İstiğnadan bir tuğyan zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4783. Kendisinin içinde bir istiğna (ihtiyaçsızlık) gördü. İstiğnadan bir tuğyan (azgınlık) ortaya çıktı.

Şehzâde, Hakk yolculuğu esnasında kalbine peş peşe gelen bu feyizlerden dolayı kendi içinde, terbiyesinde bulunduğu insân-ı kâmilden ihtiyaçsızlık gördü ve bu gördüğü ihtiyaçsızlık yüzünden kalbinde bir azgınlık ve haddini aşma hissi ortaya çıktı.

Şehzâde, sülükü esnasında kalbine peyderpey vârid olan bu feyizlerden dolayı kendi içinde, terbiyesinde bulunduğu insân-ı kâmilden istiğnâ gördü ve bu gördüğü istiğnâ yüzünden kalbinde bir tuğyân ve haddini tecavüz hissi zâhir oldu.

4784. Dedi ki: "Ben dahi şah ve şehzade değil miyim? Niçin inânımı bu şâha vermişim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4784. Dedi ki: "Ben de şah ve şehzade değil miyim? Neden dizginimi bu şaha vermişim?"

4785. "Mâdemki benim için lem'alı bir ay doğdu, binaenaleyh niçin bir toza tabi' olurum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4785. "Mademki benim için parıltılı bir ay doğdu, bu sebeple niçin bir toza tabi olurum?"

"Mademki bedenimin gölgesi altında tutulmaya uğrayan ruhumun ayı, benim için parlak olarak doğdu, bu sebeple niçin bu insân-ı kâmilin toz mesabesinde olan bedensel suretine tabi olup hizmet ederim?"

"Mâdemki arz-ı cismimin gölgesi altında husûfe uğrayan rûhum ayı, benim için parlak olarak doğdu, binâenaleyh niçin bu insân-ı kâmilin gubâr ve toz mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyesine tâbi' olup hizmet ederim?"

4786. "Su benim ırmağımdadır ve nâz vaktidir. Ben bî-niyâz, başkasının nazını neden çekeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4786. "Su benim ırmağımdadır ve naz vaktidir. Ben ihtiyaçsızım, başkasının nazını neden çekeyim?"

Yani, "Mana suyu benim ırmak gibi olan kalbimden akıyor, bu sebeple yalvarma ve yakarma vakti değil, nazlanma vakti gelmiştir. Ben böyle ihtiyaçsız iken neden dolayı başkasının nazını çekeyim ve hizmet ettiğim mürşidin hizmetini sırtıma yükleneyim?"

Ya'nî, “Ma'nâ suyu benim ırmak gibi olan kalbimden akıyor, binâenaleyh niyâz ve yalvarma vakti değil, nazlanmak vakti gelmiştir. Ben böyle bî-niyâz iken neden dolayı başkasının nâzını çekeyim ve hizmet ettiğim mürşidin hizmetini sırtıma yükleneyim?"

4787. "Başımı niçin bağlayayım? Baş ağrısı kalmadı. Sarı yüz ve ıslak göz vakti kalmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4787. "Başımı niçin bağlayayım? Baş ağrısı kalmadı. Sarı yüz ve ıslak göz vakti kalmadı."

Yani, "Ben önceden nefsimin sıfatlarıyla hastaydım ve başım ağrıyordu; şimdi ruhanî tecelli (ilahi nurun kalbe yansıması) sebebiyle bunlar gitti, baş ağrısı kalmadı, artık başımı niçin bağlayayım ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile uğraşayım? Hicap (perde) içinde bulunduğum vakit utanmaktan yüzüm sarı olur ve gözlerim ağlardı. Şimdi maksadıma ulaştım, ne sarı yüzüm ne de ağlayan gözüm kalmadı ve bir mürşid-i kâmil (irşad eden olgun rehber) oldum!"

Ya'nî, "Ben evvelce nefsimin sıfatlarıyla ma'lûl idim ve başım ağrır idi; şimdi tecellî-i rûhânî sebebiyle bunlar gitti, baş ağrısı kalmadı, artık başımı niçin bağlayayım ve mücâhede ve riyâzât ile uğraşayım? Hicab içinde bulunduğum vakit utanmaktan yüzüm sarı olur ve gözlerim ağlar idi. Şimdi maksûduma vâsıl oldum, ne sarı yüzüm ve ne ağlayan gözüm kalmadı ve bir mürşid-i kâmil oldum!"

4788. "Mâdemki şeker dudaklı ve ay yanaklı olmuşum, başka dükkân açmak gerektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4788. "Mademki şeker dudaklı ve ay yanaklı olmuşum, başka dükkân açmak gerektir."

Yani, "Mademki manaya ilişkin sözlerde şeker dudaklı oldum ve ruhumun yanağı da ay gibi parlak oldu, bu sebeple ben de bir insân-ı kâmil oldum; artık başka bir dükkân ve dergâh açıp Hakk'ın kullarını doğru yola iletmeye başlamak gerektir!" Bu gibi ruhanî tecelliye (ilahi tecellinin ruhani boyutu) nail olup kendisini mürşitten müstağni (ihtiyaçsız) gören ve insân-ı kâmil olduğunu zannederek halkı doğru yola iletmeye kalkan Hakk Yolcusu'na "sâlik-i ebter" (yolu kesik Hakk Yolcusu) derler. Kendi Hakk'a ulaşamadığı gibi, başkalarını da ulaştıramaz. Nurani perdeler (ilahi nurlardan oluşan perdeler) içinde çırpınıp durur.

Ya'nî, “Mâdemki ma'nâya müteallik sözlerde şeker dudaklı oldum ve rûhumun yanağı da ay gibi parlak oldu, binâenaleyh ben de bir mürşid-i kâmil oldum; artık başka bir dükkân ve dergâh açıp Hakk'ın kullarını irşâda başlamak gerektir!" Bu gibi tecellî-i rûhânîye nâil olup kendisini mürşidden müstağnî gören ve insân-ı kâmil olduğunu zannederek halkı irşâda kıyâm eden sâlike "sâlik-i ebter" derler. Kendi Hakk'a vâsıl olmadığı gibi, başkalarını da vâsıl edemez. Hicâbât-ı nûrâniyye içinde çırpınıp durur.

4789. Bu benlikten vaktâki nefis doğurmak tuttu, yüz binlerce herze çiğnemek tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4789. Bu benlikten ne zaman ki nefis doğurmak tuttu, yüz binlerce boş söz çiğnemek tuttu.

Şehzadenin bu benlikten ne zaman ki nefsi birtakım sıfatlarını doğurmaya başladı, doğal olarak o nefis birçok böyle boş ve anlamsız sözler çiğnemeye ve söylemeye başladı. Çünkü ruhanî tecelli (ruhanî varlıkların tecellisi), rabbanî tecelli (Allah'ın tecellisi) gibi değildir. Hakk Yolcusu'na gurur ve kibir veren nefsin sıfatlarını yok etmez ve ortadan kaldırmaz, ancak örter ve o sıfatlar fırsat bulduğu zaman ortaya çıkar.

Şehzadenin bu benlikten vaktâki nefsi birtakım sıfatlarını doğurmaya başladı, bittabi' o nefis birçok böyle herze ve boş sözler çiğnemeye ve söylemeye başladı. Çünkü tecellî-i rûhânî, tecellî-i rabbânî gibi değildir. Sâlike gurûr ve pindâr veren nefsin sıfatlarını mahv ve izâle etmez, ancak örter ve o sıfatlar fırsat bulduğu vakit meydana çıkar.

4790. Hırs ve hased tarafından yüz beyâbân vardır, oraya kadar ki, kötü göz [4770] dahi erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4790. Hırs ve haset yüzünden yüzlerce çöl vardır, öyle ki, kötü göz dahi erişir.

Hakk Yolcularının insân-ı kâmile karşı olan hırs ve hasedi yüzünden birçok çöller vardır ki, Hakk Yolcularının bu çölleri sülûkleri sırasında tam bir sabırla aşmaları gerekir. Hatta bu hırs ve hasedin etkisi buraya kadar gelir ki, Hakk Yolcusunun kendi mürebbisi olan insân-ı kâmile, bu hasedi yüzünden nazarı bile değer. Çünkü gözde haset saikasıyla (güdüsüyle) bir etki oluşur ki, isabet ettiği kimseyi hasta eder ve öldürür. Nitekim böyle bir kimsenin nazarı Resûl-i Ekrem Efendimiz'i yürürken düşürdüğü için, Kalem Suresi'nin sonundaki وَإِن يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ ... الخ (Kalem, 68/51) [yani "Kâfirler, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi"] ayet-i kerimesi nazil oldu ki, bu husustaki açıklamalar yukarılarda 5. cildin 498, 499 ve 506 numaralı beytinin şerh-i şerifinden itibaren geçti. Buna göre Hakk Yolcusunun insân-ı kâmilin cismine nazarı değmesi meydana gelir; ve hadis-i şerifte لَوْ كَانَ شَيْءٌ يَسْبِقُ الْقَضَاءَ لَسَبَقَتْهُ الْعَيْن yani "Eğer ilâhî kazâdan ileriye geçen bir şey olsa idi, elbette kötü göz ve nazar değmek geçerdi" buyurulmuştur; ve diğer bir hadis-i şerifte de إِنَّ الْعَيْنَ تَدْخُلُ الرَّجُلَ الْقَبْرَ وَالْجَمَلَ الْقِدْرَ yani "Muhakkak nazar değmek adamı kabre ve deveyi çömleğe koyar" buyurulur.

Menkıbe: "Hindli Hâce-i Türkistânî isminde birisi, Nakşbendî büyüklerinden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretlerinin iltifatına mazhar olup, az zamanda ondan acayip ve garip haller ortaya çıkmaya başlamış. Bir gün Hz. Ubeydullah, o dervişin bir çölde kuş gibi uçtuğunu görmüş ve onun bu hareketini hoş görmediği için o hali ondan selb etmiş (geri almış). O derviş havadan şiddetle yere düşüp vücudu berelenmiş ve ondan sonra kendisini bu kerametlerden hali bulduğu için Hz. Ubeydullah'ın ayaklarına kapanıp ağlamış ise de, o hazret hiç aldırmamış. Nihayet o derviş huşunete (kabalaşmaya) ve edepsizliğe başlayıp demiş ki: "Bende olan hali üzerimden kaldırdın, eğer yine verirsen ne âlâ! Yoksa seni öldürürüm; ve eğer sana fırsat bulmazsam kendimi helak ederim!" ... ilh." (Reşahât'tan). İşte bu şerefli beyitte Hakk Yolcularının bu hallerine işaret buyurulmuştur.

Sâliklerin insân-ı kâmile karşı olan hırs ve hasedi tarafından birçok sahrâlar vardır ki, sâliklerin bu sahrâları esnâ-yı sülükünde kemâl-i sabr ile kat' etmeleri lâzım gelir. Hatta bu hırs ve hasedin te'sîri buraya kadar gelir ki, sâlikin kendi mürebbîsi olan insân-ı kâmile, bu hasedi yüzünden nazarı bile değer. Zîrâ gözde hased sâikasıyla bir te'sîr hâsıl olur ki, isabet eden kimseyi hasta eder ve öldürür. Nitekim böyle bir kimsenin nazarı Resûl-i Ekrem Efendimiz'i yürürken düşürdüğü için, sûre-i Kalem'in nihâyetindeki وَإِن يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ ... الخ (Kalem, 68/51) [ya'nî "Kâfirler, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi"] âyet-i kerîmesi nâzil oldu ki, bu husûstaki îzâhât yukarılarda 5. cildin 498, 499 ve 506 numaralı beytinin şerh-i şerîfinden i'tibâren geçti. Binâenaleyh sâlikin insân-ı kâmilin cismine nazarı değmek vâki' olur; ve hadis-i şerifte لَوْ كَانَ شَيْءٌ يَسْبِقُ الْقَضَاءَ لَسَبَقَتْهُ الْعَيْن ya'ni "Eğer kazâ-yı ilâhîden ileriye geçen bir şey olsa idi, elbette kötü göz ve nazar değmek geçerdi" buyurulmuştur; ve diğer bir hadis-i şerifte de إِنَّ الْعَيْنَ تَدْخُلُ الرَّجُلَ الْقَبْرَ وَالْجَمَلَ الْقِدْرَ ya'ni "Muhakkak nazar değmek adamı kabre ve deveyi çömleğe koyar" buyurulur.

Menkibe: "Hindli Hâce-i Türkistânî isminde birisi, sâdât-ı Nakşbendiyye'den Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretlerinin iltifatına mazhar olup, az za- manda ondan acîb ve garib haller zuhûr etmeye başlamış. Bir gün Hz. Ubeydullâh, o dervîşin bir sahrâda kuş gibi uçtuğunu görmüş ve onun bu hareketini hoş görmediği için o hâli ondan selb etmiş. O derviş havadan şiddetle yere düşüp vücûdu berelenmiş ve ondan sonra kendisini bu kerâmâttan hâlî bulduğu için Hz. Ubeydullah'ın ayaklarına kapanıp ağlamış ise de, o hazret hiç aldırmamış. Nihâyet o dervîş huşûnete ve edebsizliğe başlayıp demiş ki: "Bende olan hâli üzerimden kaldırdın, eğer yine verirsen ne a'lâ! Yoksa seni öldürürüm; ve eğer sana fırsat bulmazsam kendimi helâk ederim!" ... ilh." (Reşahât'tan). İşte bu beyt-i şerîfte sâliklerin bu hâllerine işâret buyurulmuştur.

4791. Şahın bahri ki, her suyun merci'i olur, selde ve ırmakta olan şeyi nasıl bilmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4791. Şahın denizi ki, her suyun kaynağı olur, selde ve ırmakta olan şeyi nasıl bilmez!

Şahın deniz gibi olan kalbi, Hakk Yolcularının su gibi hatıralarının ve fikirlerinin döndüğü ve akıp gittiği yerdir; Hakk Yolcularının sel ve ırmak gibi olan hatırasında olan şeyleri nasıl bilmez!

Şâhın deryâ gibi olan kalbi sâliklerin su gibi hâtırasının ve fikirlerinin rücû' ettiği ve akıp gittiği yerdir; sâliklerin sel ve ırmak gibi olan hâtırasında olan şeyleri nasıl bilmez!

4792. Onun fikrinden ve onun bikr olan atasının şükürsüzlüğünden şahın gönlü derdlendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4792. Onun fikrinden ve onun bakir olan atasının şükürsüzlüğünden şahın gönlü derdlendi.

Şah, şehzadenin yukarıda zikredilen düşüncesinden ve hatırasından ve onun bakir ve yeni yeni olan manevi bağışına karşı şükürsüzlüğünden dolayı şahın gönlü derdlendi ve incindi.

Şâh, şehzâdenin yukarıda zikrolunan düşüncesinden ve hâtırasından ve onun bikr ve yeni yeni olan atâ-yı ma'neviyyesine karşı şükürsüzlüğünden dolayı şâhın gönlü derdlendi ve incindi.

4793. Dedi: "Ey edebsiz alçak! Acib şey! Nihayet benim atamın lâyığı bu mu idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4793. Dedi: "Ey edepsiz alçak! Şaşılacak şey! Sonunda benim atamın layığı bu mu idi?"

"Vâhî" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "asılsız ve boş ve bâtıl" anlamı uygundur. Bu durumda "vâhî edeb", "edepsiz" demektir. Şehzadenin benmerkezci düşüncelerine iç yüzünden vâkıf olup, kendi kendine dedi ki: "Ey alçak edepsiz! Bu ne şaşılacak şeydir! Bu düşüncelerin ve bu benmerkezciliklerin sonunda benim, kalbine döktüğüm yeni yeni ve taze taze feyizler (ilahi lütuflar) olan atalarımın layığı mı idi?"

“Vâhî", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "bî-esâs ve boş ve bâtıl" ma'nâsı münasibdir. Şu hâlde "vâhî edeb", "edebsiz" demek olur. Bâtın cihetinden şehzadenin hodbînâne olan fikirlerine vâkıf olup, kendi kendine dedi ki: "Ey alçak edebsiz! Bu ne acîb şeydir! Bu fikirlerin ve bu hodbînliklerin nihâyet benim, kalbine döktüğüm yeni yeni ve tâze tâze füyûzât atâlarımın lâyığı mı idi?"

4794. "Ben sana bu nefîs hazîneden ne yaptım? Ey alçak huylu! Sen ise ba- na ne yaptın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4794. "Ben sana bu nefis hazineden ne yaptım? Ey alçak huylu! Sen ise bana ne yaptın?"

"Ben sana bu nefis ve kıymetli olan kalbimin mana hazinesinden, ne kıymetli mana cevherlerini ihsan ettim; ey alçak huylu! Bu ihsana karşı teşekkür edeceğin yerde, kendini bu mana cevherlerinin menbaı bildin ve hodbinliğe kalktın!"

"Ben sana bu nefis ve kıymetli olan kalbimin ma'nâ hazînesinden, ne kıy- metli ma'nâ cevherlerini ihsân ettim; ey alçak huylu! Bu ihsâna karşı teşek- kür edeceğin yerde, kendini bu ma'nâ cevherlerinin menba'ı bildin ve hod- bînliğe kalktın!"

4795. "Ben senin kucağına bir ay koydum ki, kıyamete kadar onun gurûbu yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4795. "Ben senin kucağına bir ay koydum ki, kıyamete kadar onun batışı yoktur."

"Ben senin nefsinin sıfatlarıyla tutulmuş olan ruhunu o nefsinin sıfatlarını silerek parlattım, bir ay gibi oldu ve senin kucağına koydum; ve o parlak insan ruhunun kıyamete kadar batışı yoktur."

"Ben senin nefsinin sıfatlarıyla husûfe uğramış olan rûhunu o nefsinin sı- fatlarını silerek parlattım, bir ay gibi oldu ve senin kucağına koydum; ve o parlak rûh-ı insânînin kıyâmete kadar gurûbu yoktur."

4796. “O pâk olan nûrun atasının cezasından, sen benim gözüme diken ve top- rak çarptın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4796. “O pak olan nurun atasının cezasından, sen benim gözüme diken ve toprak çarptın!"

"O pak olan insan ruhunun nurunu sana ihsan etmemin cezası ve mükâfatı olarak, sen benim kalbimin gözüne hodbinlik dikeni ve topraklarını çarptın!"

"O pâk olan rûh-ı insânînin nûrunu sana ihsân etmemin cezası ve mükâfâ- tı olarak, sen benim kalbimin gözüne hodbînlik diken ve topraklarını çarptın!"

4797. "Ben senin için felek üzerine merdiven olmuşum; sen ise benim harbim- de ok ve yay olmuşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4797. "Ben senin için felek üzerine merdiven olmuşum; sen ise benim harbimde ok ve yay olmuşsun!"

"Ben senin için mana feleği (mana âlemi) üzerine merdiven olmuşum ve seni yetişemediğin mana ve ruhanîlik âlemine çıkarmışım; sen ise, teşekkür edeceğin yerde, bana karşı düşman kesildin ve benim ile savaşmak için ok ve yay mesabesinde (derecesinde) oldun!"

"Ben senin için ma'nâ feleği üzerine merdiven olmuşum ve seni yetişeme- diğin ma'nâ ve rûhâniyet âlemine çıkarmışım; sen ise, teşekkür edeceğin yer- de, bana karşı hasım kesildin ve benim ile harb etmek için ok ve yay mesâ- besinde oldun!"

4798. Gayret derdi şâhta zahir geldi. Şahın derdinin aksi ona erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4798. Gayret derdi şahta görünür hâle geldi. Şahın derdinin yansıması ona ulaştı.

Şehzadenin bu düşünceleri üzerine şahın ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) iç dünyasında bir gayret derdi ortaya çıktı ve şahın bu incinmesinin yansıması, şehzadenin ruhuna kadar ulaştı.

Şehzadenin bu fikirleri üzerine şâhın ve insân-ı kâmilin bâtınında bir gay- ret derdi zuhûra geldi ve şâhın bu incinmesinin aksi, şehzâdenin ruhuna ka- dar erişti.

4799. Devlet kuşu onun itabında çırpındı. O cedel olmuşun perdesini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4799. Devlet kuşu onun azarlamasında çırpındı. O tartışmacı olmuşun perdesini yırttı.

"Gûşe", "gûşende ve cenk ve cedel" (Şemsü'l-Lügat); "gûşe geşte", tartışmacı olmuş, demektir. Yani, şahın devlet kuşu, yani mutlu ruhu, o Hakk Yolcusu'nun azarlaması emrinde çırpındı ve o insân-ı kâmile karşı tartışmacı olmuş olan Hakk Yolcusu'nun keşif perdesini yırttı.

"Gûşe", "gûşende ve cenk ve cedel" (Şemsü'l-Lügat); "gûşe geşte", cenk ve cedel olmuş, demek olur. Ya'nî, şâhın devletinin kuşu, ya'nî rûh-ı saîdi, o sâlikin itâbı emrinde çırpındı ve o insân-ı kâmile karşı cenk ve cedel olmuş olan sâlikin keşif perdesini yırttı.

4800. O hoş oğul vaktaki kendi bâtınında kendi günahkarlığından gam ve eser gördü,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4800. O hoş oğul, kendi iç dünyasında kendi günahkârlığından keder ve iz gördü,

Yani, o hoş oğul olan şehzade, kendi kalbinde ve iç dünyasında bu yaptığı benmerkezcilik günahkârlığından dolayı keder ve iz gördü,

"Siyehkâr", günahkâr; "gerd", toz ve gam, demektir. Ya'nî, o hoş oğul olan şehzâde, vaktāki kendi kalbinde ve bâtınında bu yaptığı hodbînlik günâhkârlığından dolayı gam ve eser gördü,

4801. O lutuf ve ni'metin vazifesi noksan olmuş, onun şâdî evi pür-gam olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4801. O lütuf ve nimetin görevi eksik kalmış, onun sevinç evi gamla dolmuş idi.

Yani, insân-ı kâmilin lütuf ve nimetinden kaynaklanan görev, gelir ve tayinler birdenbire eksik kalmış ve şehzadenin o manevî gelirle sevinçli olan kalbinin evi gamla dolmuş idi.

Ya'nî, insân-ı kâmilin lutuf ve ni'metinden kaynamakta olan vazîfe ve îrâd ve ta'yînât birdenbire noksan olmuş ve şehzâdenin o îrâd-ı ma'nevî ile mesrûr olan kalbinin evi gamla dolmuş idi.

4802. O şarab sarhoşluğundan kendine geldi. O günahtan onun başı humâr evi olmuş idi..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4802. O şarap sarhoşluğundan kendine geldi. O günahtan onun başı humâr (sarhoşluk sonrası baş ağrısı ve sersemlik) evi olmuş idi.

"Ukār", şarap; "humâr", sarhoşluktan sonra ortaya çıkan baş ağrısı ve sersemlik demektir. Yani, o benlik düşkünlüğü şarabının sarhoşluğundan ayıldı, fakat o günahtan onun başı humâr ve ağrı ve sersemlik evi olmuş idi.

"Ukār", şarab; "humâr", sarhoşluktan sonra âız olan başağrısı ve sersemlik, demektir. Ya'nî, o hodbînlik şarabının sarhoşluğundan ayıldı, fakat o günâhtan onun başı humâr ve ağrı ve sersemlik evi olmuş idi.

4803. Buğday yemiş, hulle ondan hariç olmuştur; huld onun üzerine bâdiye ve hâmûn olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4803. Buğday yemiş, hulle ondan dışarı çıkmıştır; huld onun üzerine çöl ve ova olmuştur.

O Hakk Yolcusunun bu hâli, Hz. Adem'in cennette buğday yiyip, cennet elbisesi olan hulle (cennet elbisesi) arkasından çıkarılarak çırılçıplak kalmasına ve huld yani cennetin onun üzerine sahra ve çöl hâline gelmesine benzer.

O sâlikin bu hâli, Hz. Adem'in cennette buğday yeyip, cennet libâsı olan hulle arkasından çıkarılarak çırıl çıplak kalmasına ve huld ya'nî cennet onun üzerine sahrâ ve çöl hâline gelmesine benzer.

4804. Gördü ki, şerbet onu hasta etti. O "bizliklerin ve benliklerin zehri" iş yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4804. Gördü ki, şerbet onu hasta etti. O "bizliklerin ve benliklerin zehri" iş yaptı.

Sözün özü, şehzâde gördü ki, bu benlik ve kendini beğenmişlik şerbeti kendisini hasta etti; ve "bizlikler ve benlikler zehri" kötü bir iş ve etki yaptı.

Velhâsıl, şehzâde gördü ki, bu benlik ve hodbînlik şerbeti kendisini hasta etti; ve "bizlikler ve benlikler zehri" bir fenâ iş ve te'sîr yaptı.

4805. Nâz gülzarında tavus gibi olan cânı, bir baykuş gibi mecâz vîrânesine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4805. Naz gül bahçesinde tavus gibi olan canı, bir baykuş gibi mecaz viranesine gitti.

Naz gülistanı olan ruhanîlik âleminde parlak bir tavus kuşu gibi gezen şehzadenin ruhu, bir baykuş gibi bu mecaz ve yoğunluk âlemi viranesine gitti ve düştü; ve ruhunun gözleri kapandı, gayb âlemini görmez oldu. Ancak önceki hâli gibi his gözleriyle taşı toprağı görür bir hâle geldi.

Nâz gülistânı olan rûhâniyet âleminde bir parlak tâvus kuşu gibi gezen şehzâdenin rûhu, bir baykuş gibi bu mecâz ve kesâfet âlemi vîrânesine gitti ve sukūt etti; ve rûhunun gözleri kapandı, âlem-i gaybı görmez oldu. Ancak evvelki hâli gibi his gözleriyle taşı toprağı görür bir hâle geldi.

4806. O Adem gibi cennetten uzak kaldı. Yeryüzünde ziraat için bir öküz sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4806. O, Âdem gibi cennetten uzak kaldı. Yeryüzünde ziraat için bir öküz sürdü.

O şehzade, Âdem (a.s.) gibi, letafet ve ruhanîlik âlemi olan cennetten uzaklaştı ve kesafet (maddi yoğunluk) âlemi olan yeryüzünde ziraat için öküz ile çift sürmek mecburiyetinde kaldı; yani kesafet âlemine ve tabiat hükümlerine tabi oldu.

O şehzâde, Adem (a.s.) gibi letâfet ve rûhâniyet âlemi olan cennetten uzaklaştı ve âlem-i kesâfet olan yeryüzünde zirâat için öküz ile çift sürmek mecbûriyetinde kaldı, ya'nî âlem-i kesâfet ve tabîat ahkâmına tabi' oldu.

4807. O, göz yaşı sürdü. Dedi ki: "Ey kuvvetli köle! Arslanı öküz kuyruğunun esîri ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4807. O, göz yaşı sürdü. Dedi ki: "Ey kuvvetli köle! Arslanı öküz kuyruğunun esîri ettin!"

"Zâv" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "kuvvetli" anlamı uygundur. "Hindû" kelimesinin Şemsü'l-Lügāt'in açıklamasına göre birden çok anlamı vardır. Burada "köle" anlamı uygundur. Yani, o şehzâde ağlamaya başladı. Kendi kendine dedi ki: "Ey önce şâha köle olan kuvvetli nefsim! Şâh arslan ve ben ise onun huzûrunda onun hizmetlerini yerine getiren bir öküz mesâbesinde idim; ve sen de benim kuyruğum idin. Bu sebeple sonra kalktın, o arslan olan şâhı kendi aklınla bir öküzün kuyruğuna bağlayıp esîr ettin ha!"

"Zâv", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kuvvetli" ma'nâsı münasibdir. "Hindû" kelimesinin Şemsü'l-Lügāt'in beyânına göre müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "köle" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, o şehzâde ağlamaya başladı. Kendi kendine dedi ki: "Ey önce şâha köle olan kuvvetli nefsim! Şâh arslan ve ben ise onun huzûrunda onun hizmetlerini îfâ eden bir öküz mesâbesinde idim; ve sen de benim kuyruğum idin. Binâenaleyh sonra kalktın, o arslan olan şâhı kendi aklınla bir öküzün kuyruğuna bağlayıp esîr ettin ha!"

4808. "Ey soğuk nefesli olan kötü nefis! Feryad-res olan şaha bî-hıfazlık ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4808. "Ey soğuk nefesli olan kötü nefis! Feryatlara yetişen şaha saygısızlık ettin!"

"Hıfaz", "gözetmek ve göz tutmak ve utanmak ve hatırlamak" anlamlarındadır (Şemsü'l-Lügāt). Burada "göz tutmak" anlamı uygundur; ve bu durumda "bî-hıfâzî", "göz tutmamak" demektir. Yani, "Ey soğuk sözlü ve özlü olan kötü nefis! Feryatlara yetişen şaha karşı saygısızlık ettin ve onun ihsanlarını görmezden geldin!"

"Hıfaz", "nigehbânlık etmek ve göz tutmak ve neng ve âr göstermek ve tahattur edici" ma'nâlarınadır (Şemsü'l-Lügāt). Burada "göz tutmak" ma'nâsı münasibdir; ve şu hâlde "bî-hıfâzî”, “göz tutmamaklık" demek olur. Ya'nî, "Ey soğuk sözlü ve özlü olan kötü nefis! Feryâda erişici olan şâha karşı göz tutmamaklık ettin ve onun ihsânlarını görmemezliğe geldin!"

4809. Bir buğday için hırstan dolayı tuzağı ihtiyar ettin. Senin üzerine onun her buğdayı akrep oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4809. Bir buğday için hırstan dolayı tuzağı seçtin. Senin üzerine onun her buğdayı akrep oldu.

"Buğday"dan kasıt, riyaset sevgisi (baş olma sevgisi) ve başıboş mürşid olma hevesidir. "Tuzak"tan kasıt, nefsin sıfatlarıdır. "Her buğday"dan kasıt, riyaset sevgisi güdüsüyle nefsin geçirdiği haz anları ve dakikalarıdır. Yani, bir baş olma sevgisi için, bu sevgiye olan hırstan dolayı, nefsin sıfatları tuzağını seçtin. Senin üzerine onun her bir haz dakikası akrep oldu ve ruhunu sokmaya başladı.

"Buğday'dan murâd, hubb-i riyâset ve baş olmak sevgisi ve başlı başına mürşid olmak hevesi. "Tuzak"tan murâd, nefsin sıfatları. "Her buğday"dan murâd, hubb-i riyâset dâiyesi ile nefsin geçirdiği haz anları ve dakikaları. Ya'nî, bir baş olmak sevgisi için, bu sevgiye olan hırstan dolayı, nefsin sıfatları tuzağını ihtiyâr ettin. Senin üzerine onun her bir dakîka-i hazzı akrep oldu ve rûhunu sokmaya başladı.

4810. Bu minval üzere kendi cânı üzere nevha ederdi. Derdi ki: "Niçin [4791] kendi sultanımın zıddı oldum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4810. Bu şekilde kendi canı üzerine ağıt yakardı. Derdi ki: "Niçin kendi sultanımın zıddı oldum?"

Bu anılan şekilde, ruhunun mahrum kaldığı feyizler üzerine ağıt yakar ve ağlardı. Derdi ki: "Niçin ben sultanım olan mürebbîmin (eğiticimin) zıddı oldum ve ona muhalefet ederek tek başıma şahlık davasına kalkıştım?"

Bu zikrolunan minvâl üzere, ruhunun mahrûm kaldığı füyûzât üzerine nevha eder ve ağlardı. Derdi ki: "Niçin ben sultânım olan mürebbîmin zıddı oldum ve ona muhalefet ederek başlı başıma şâhlık da'vâsına kıyâm ettim?"

4811. O kendine geldi ve istiğfâr etti. İnâbetle beraber diğer şeyi yâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4811. O kendine geldi ve istiğfâr etti. Tövbe ile beraber diğer şeyi yâr edindi.

"İnâbet", geri dönmek ve rücû etmek demektir. "Diğer şey"den kasıt, iman selametinin derdidir. Çünkü şehzâde, mürebbisi olan insân-ı kâmile karşı yukarıdaki 4785 numaralı beyitte "پس چرا باشم غباری را تبع" yani "Niçin bir toza tâbi olurum?" demiş ve onun cismanî suretini toz mesabesinde tutmuştur. Halbuki 2. cildin 1173 numaralı şerefli beytinde "ای بسا کس را که صورت راه زد قصد صورت کرد بر الله زد" yani "Ey nice kimseler ki, suret yolunu vurdu, surete kasd etti; halbuki Allah üzerine çarptı" buyurulmuş idi. Çünkü insân-ı kâmil Hakk'ta fânîdir ve ondan görünen Hakk'tır. Nasıl ki ayet-i kerîmede "إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَالرَّسُولَهُ لَعَنْهُمْ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ" (Ahzab, 33/57) yani "Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûlüne eziyet ettiler; Yüce Allah onlara dünyada da ahirette de lanet eder" buyurulmuştur. İnsân-ı kâmiller ise, peygamberlerin vârisleridir. Bu sebeple bu ayet-i kerîmenin kapsamı insân-ı kâmile eziyet edenlere de şamil olur. İşte bu anlama dayanarak şehzâde bu yaptığı işten pişman olmakla ve istiğfâr etmekle beraber, iman selameti meselesini tövbesine ve istiğfârına yâr ederek yalvardı. Nasıl ki aşağıdaki şerefli beyitte bu ince noktaya işaret buyurulur.

“İnâbet", rücû' etmek ve geri dönmek. "Diğer şey"den murâd, selâmet-i îmân derdidir. Zîrâ şehzâde, mürebbîsi olan insân-ı kâmile karşı yukarıdaki 4785 numaralı beyitte `پس چرا باشم غباری را تبع` ya'ni Niçin bir toza tâbi' olurum?"] demiş ve onun sûret-i cismâniyyesini toz mesâbesine tutmuştur. Halbuki 2. cildin 1173 numaralı beyt-i şerîfinde `ای بسا کس را که صورت راه زد قصد صورت کرد بر الله زد` ya'ni "Ey çok kimselerin ki, sûret yolunu vurdu, sûrete kasd etti; halbuki Allah üzerine çarptı" buyurulmuş idi. Zîrâ insân-ı kâmil Hak'ta fânîdir ve ondan zâhir olan Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede `إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَعَنْهُمْ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ` (Ahzab, 33/57) ya'nî “Şu kimseler ki, Allâh'a ve resûlüne ezâ ettiler; Allâh Teâlâ onlara dünyâda da âhirette de la'net eder" buyurulmuştur. İnsân-ı kâmiller ise, verese-i enbiyâdır. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmenin makāli insân-ı kâmile ezâ edenlere de şâmil olur. İşte bu ma'nâya binâen şehzâde bu yaptığı işten pişman olmakla ve istiğfâr etmekle beraber, selâmet-i îmân mes'elesini tövbesine ve istiğfârına yâr ederek yalvardı. Nitekim aşağıdaki beyt-i şerîfte bu dakikaya işâret buyurulur.

4812. Derd ki, o vahşet-i îmândan olur; rahm et ki, o derd dermansız olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4812. O dert, imanın vahşetinden (korkusundan) olur; merhamet et ki, o dert dermansız olur.

"Vahşet", gam, keder, korku ve korkulu yer demektir. Yani, iman gamından ve korkusundan kalpte oluşan bir derdin çaresi olmaz. Çünkü iman, ilahi bir lütuftur. Şunun bunun zorlamasıyla kalbe giremez. Örneğin, bir inkârcıyı ikna etmek için birçok açık delil getirildiği hâlde, yine onda iman oluşmaz. Nasıl ki inkârcılar peygamberlerden birçok anlamlı sözler dinledikleri ve birçok mucizeler de gördükleri hâlde, inkârlarında ısrar ettiler; ve iman edenlerden bazıları da şüpheye düşüp mürted (dinden dönen) oldular. Bazı sâliklerin (Hakk yolcusu) insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakkındaki inançları ve imanları da böyledir. Önceden şiddetle bağlı iken, sonra bir sebeple muhalefete başlarlar. Sözün özü, böyle derde müptela olan kimseye merhamet etmek ve acımak lazımdır.

"Vahşet", gam, gussa, korku ve korkulu yer, demektir. Ya'nî, îmân gamından ve korkusundan kalbde hâsıl olan bir derdin çâresi olmaz. Zîrâ îmân bir tevfik-ı ilâhîdir. Şunun bunun zoru ile kalbe giremez. Meselâ bir münkiri iknâ' için birçok açık delîller getirildiği hâlde, yine onda îmân hâsıl olmaz. Nitekim münkirler peygamberlerden birçok ma'nâlı sözler dinledikleri ve birçok mu'cizeler de gördükleri hâlde, inkârlarında ısrar ettiler; ve îmân edenlerden ba'zıları da şübheye düşüp mürted oldular. Ba'zı sâliklerin insân-ı kâmiller hakkındaki i'tikādları ve îmânları da böyledir. Evvelce şiddetle merbût iken, sonra bir sebeble muhalefete başlarlar. Velhâsıl böyle derde mübtelâ olan kimseye merhamet etmek ve acımak lâzımdır.

4813. Muhakkak beşerin dürüst câmesi olmasın! Vaktāki sabırdan kurtuldu, derhal sadr istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4813. İnsanın sağlam giysisi olmasın! Sabırdan kurtulduğu zaman, hemen göğüs istedi.

"Me-bâ", "olmasın!" anlamına gelen "me-bâd" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Câme-i dürüst", sağlam elbise demektir ve maddî ve manevî kudretten kinayedir. "Derhîn", "derhâl" demektir. Yani, muhakkak nefsinin hükmü altında olan insan cinsinin servet ve zenginlik gibi maddî ve keşif gibi manevî ve ruhanî kuvveti olmasın! Çünkü fakirin nefsi, hâlin zorunluluğu ile kibir ve kendini beğenmişlikten sabreder ve daima mütevazı olur; ve ruhanî kuvvetten yoksun olan bir Hakk Yolcusu da insân-ı kâmilin huzurunda aynı şekilde tevazu ve alçakgönüllülük gösterir ve nefsi bu hâli içinde sabırlı olur. Fakire zenginlik geldiği zaman, bu sabırdan göğüse geçmek ister ve kibir ve azamet gösterir. Hakk Yolcusu da biraz ruhanî kuvvete sahip olunca, önceki zilletini ve tevazuunu bırakıp mürşitliğe kalkışır.

"Me-bâ", "olmasın!" ma'nâsına olan "me-bâd" kelimesinin muhaffefidir. "Câme-i dürüst", sağlam libâs demek olup, sûrî ve ma'nevî kudretten kinâyedir. "Derhîn”, “derhâl” demektir. Ya'nî, muhakkak nefsinin hükmü altında olan cins-i beşerin servet ve zenginlik gibi sûrî ve keşif gibi ma'nevî ve rûhânî kuvveti olmasın! Zîrâ fakîrin nefsi zarûret-i hâl ile kibir ve ucübden sabreder ve dâimâ mütevâzi' olur; ve rûhânî kuvvetten hâlî olan bir sâlik dahi insân-ı kâmilin huzûrunda kezâlik tevâzu' ve tezellül eder ve nefsi bu hâli içinde sâbir olur. Vaktāki fakîre zenginlik gelir, bu sabırdan sadra geçmek ister ve kibir ve azamet gösterir. Sâlik dahi biraz kuvve-i rûhâniyyeye mâlik olunca, evvelki zilleti ve tevâzu'u bırakıp mürşidliğe kıyâm eder.

4814. Muhakkak beşerin pençesi ve tırnağı olmasın! Zîrâ o vakit ne dîn düşünür, ne sedad!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4814. İnsanın pençesi ve tırnağı olmasın! Çünkü o zaman ne din düşünür, ne de işte ve sözde doğruluk!

"Pençe ve tırnak" kudretten (güçten) kinayedir. "Sedâd", işte ve sözde doğruluktur. Yani, muhakkak nefsine yenik düşen insanın zahirî ve manevî gücü olmasın! Çünkü böyle bir güce sahip olunca, onun en büyük amacı baş ve reis olmaktır; ve başa geçmek ve reis olmak için de ne dinin gereklerini, ne insani kuralları, ne de işte ve sözde doğruluğu düşünür. Bu gibi kişiler hakkında Türkçede "Allah kaşıyacak tırnak vermesin!" derler.

"Pençe ve tırnak" kudretten kinâyedir. "Sedâd", işte ve sözde doğruluk. Ya'nî, muhakkak nefsinin hükmü altında zebûn olan beşerin sûrî ve ma'nevî kudreti olmasın! Zîrâ böyle bir kudret sahibi olunca, onun en büyük maksadı baş ve reîs olmaktır; ve başa geçmek ve reîs olmak için de ne dînin îcâbâtını ve ne de kavâid-i insâniyyeyi ve ne de işte ve sözde doğruluğu düşünür. Bu gibi kimseler hakkında Türkçe'de "Allah kaşıyacak tırnak vermesin!" derler.

4815. Ademî, belâ içinde olmak iyidir. Nefis ni'metin kafiridir ve gümrahtır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4815. İnsanın belâ içinde olması iyidir. Nefis nimetin nankörüdür ve azgındır.

Yani, insanın belâ içinde olması kendi hakkında hayırlıdır. Çünkü o zaman nefsi mütevazı ve zelil olur ve nimet veren Hakk'ın nimetlerini bilir ve "aman Allah!" diye yalvarır. Fakat üzerinden belâ kalkıp, kendisine kudret hâsıl olunca, nimetlerin nankörü ve inkârcısı olur ve azgın bir hâle gelir.

Bu şerhin yukarıya bağlanmasında iki vecih (yön) ortaya çıkar. Birincisi: En ziyade merhamete layık olma hususudur. Çünkü sâlik (Hakk yolcusu) nefsinin kaydından kurtulmak üzere ruhun tecellisine (ortaya çıkışına) mazhar olup selamet sahiline çıkmış iken baş aşağı düşmüştür ve ruhu yetim kalmıştır. Nitekim bu kıssada çocuğun anası selamet sahiline çıkmış iken, Hz. Azrâîl ruhunu kabzetmiş ve çocuk yetim kalmıştır; ve cenâb-ı Azrâîl bu hâle çok acımıştır. İkinci vecih budur ki: Bundan sonra gelecek kıssada görüleceği üzere bu yetim kalan çocuk Nemrûd idi. Hak Teâlâ onu türlü nimetleriyle besleyip büyüttüğü hâlde Hakk'a âsi oldu ve Hakk'ın Halil'i olan İbrâhîm (a.s.)ı ateşe attı. Yukarıdaki kıssada da şehzade şahın lütuflarına nail olmuş iken ona muhalefet etti.

Ya'nî, beşerin belâ içinde olması kendi hakkında hayırlıdır. Zîrâ o vakit nefsi mütevazi' ve zelîl olur ve mün'im olan Hakk'ın ni'metlerini bilir ve "aman Allah!" diye yalvarır. Fakat üzerinden belâ kalkıp, kendisine kudret hâsıl olunca, ni'metlerin kâfiri ve münkiri olur ve azgın bir hâle gelir.

Bu sürh-i şerîfin yukarıya rabtında iki vecih vârid olur. Birisi: En ziyâde şâyân-ı merhamet olmak husûsudur. Zîrâ sâlik nefsinin kaydından kurtulmak üzere rûhun tecellîsine mazhar olup sâhil-i selâmete çıkmış iken baş aşağı sukūt etmiştir ve rûhu yetim kalmıştır. Nitekim bu kıssada çocuğun anası sâhil-i selâmete çıkmış iken, Hz. Azrâîl rûhunu kabz etmiş ve çocuk yetim kalmıştır; ve cenâb-ı Azrâîl bu hâle çok acımıştır. İkinci vecih budur ki: Bundan sonra gelecek kıssada görüleceği üzere bu yetim kalan çocuk Nemrûd idi. Hak Teâlâ onu türlü ni'metleriyle besleyip büyüttüğü hâlde Hakk'a âsî oldu ve Hakk'ın Halil'i olan İbrâhîm (a.s.)ı ateşe attı. Yu- karıki kıssada da şehzâde şâhın lutuflarına nail olmuş iken ona muhalefet etti.

## Hak Teâlâ'nın Azrâîl (a.s.)a: "Canlarını kabz ettiğin bu halâyıktan senin merhametin kimin üzerine pek ziyâde geldi?" diye hitâbı ve Azrâîl (a.s.)ın Hazret'e cevabı

4816. Hak, Azrâîl'e dedi: "Ey nakib! Her keîbden sana kimin üzerine merhamet geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4816. Hak, Azrâîl'e dedi: "Ey nakib! Her gamlıdan sana kimin üzerine merhamet geldi?"

"Nakîb", halkın iyisi ve kavmin hayırlısı ve kâhya ve kefil ve müfettiş anlamlarındadır (Ahter). Burada "ilâhî görevli"dir. "Keîb", gamlı ve mahzun anlamındadır. Yani, Yüce Allah, Hz. Azrâîl'e hitaben buyurdu ki: "Ey kullarımın canını almaya görevli olan kulum! Her can çekişme hâlinde gamlı ve mahzun olan kullardan sen kime acıdın ve merhamet ettin?"

"Nakîb", halkın iyisi ve kavmin hayırlısı ve kâhyâ ve kefîl ve müfettiş ma'nâlarınadır (Ahter). Burada “me'mûr-ı ilâhî"dir. “Keîb", gamlı ve mahzûn ma'nâsınadır. Ya'nî, Hak Teâlâ Hz. Azrâîl'e hitâben buyurdu ki: "Ey kullarımın cânını almaya me'mûr olan kulum! Her hâl-i ihtizârda gamlı ve mahzûn olan kullardan sen kime acıdın ve merhamet ettin?"

4817. Dedi: "Hepsi üzerine derd ile gönlüm yandı. Fakat bana emri ihmal etmek korkusu vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4817. Dedi: "Hepsi üzerine dert ile gönlüm yandı. Fakat bana emri ihmal etmek korkusu vardır."

İkinci mısradaki "tersem" fiil-i muzari (geniş zaman fiili) değildir, isim olan "ters" kelimesi ile mütekellim (birinci tekil şahıs) "mim"inden oluşmuştur, "bana korku" anlamına gelir. Yani, Hz. Azrail, Yüce Allah'a cevap olarak dedi: "Ey Rabbim! Canlarını alırken kullarının hepsine dert ile gönlüm yandı ve hepsine acıdım. Fakat ne yapayım ki, bana Sen yüce şan sahibinin emrini ihmal etmek korkusu üstün geldi ve acımayı bırakıp emrini yerine getirdim."

İkinci mısra'daki "tersem" fiil-i muzâri' değildir, isim olan "ters" kelimesi ile mütekellim "mîm”inden mürekkebdir, "bana korku" demek olur. Ya'nî, Hz. Azrâîl, Hak Teâlâ'ya cevâben dedi: "Yâ Rab! Canlarını alırken kullarının hepsine derd ile gönlüm yandı ve cümlesine acıdım. Fakat ne yapayım ki, bana Sen azîmü'ş-şânın emrini ihmal etmek korkusu galib geldi ve acımayı bırakıp emrini icra ettim."

4818. "Hatta derim ki: "Keşke, Halık beni delikanlı için wazda kurban ede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4818. "Hatta derim ki: "Keşke, Yaratıcı beni delikanlı için vaazda kurban ede!"

Hatta bir delikanlının canını alacağım zaman o derece acırım ki, "Keşke, Yaratıcım beni bu delikanlıya karşılık kurban etseydi!" derim.

"Hattâ bir delikanlının cânını alacağım vakit o derece acırım ki, "Keşke, Hâlık'ım beni bu delikanlıya bedel olarak kurbân etse idi!" derim."

4819. Dedi: "Sana en ziyade kimin üzerine merhamet geldi? Kimden dolayı senin gönlün daha pür-sûz ve biryân oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4819. Dedi: "Sana en çok kimin üzerine merhamet geldi? Kimden dolayı senin gönlün daha çok yanıp kavruldu?"

Yüce Allah, Azrail'e tekrar buyurdu ki: "Evet, benim bütün kullarıma acıdığın biliniyor. Fakat yine sana söylemek isterim ki, bu kullarımdan hangisine daha çok acıdın ve hangisinin ölümünden dolayı gönlün çok yandı ve daha çok yanıp kavruldu?"

Hak Teâlâ hazretleri tekrâr cenâb-ı Azrâîl'e buyurdu ki: "Evet, benim kullarımın hepsine acıdığın ma'lûmdur. Fakat yine sana söylemek isterim ki, bu kullarımdan hangisine daha çok acıdın ve hangisinin ölümünden dolayı gönlün çok yandı ve daha biryân ve kebab oldu?"

4820. Dedi: "Bir gün şiddetli dalga üzerinde olan bir gemiyi ben emirden kırdım. Hattâ parça parça oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4820. Dedi: "Bir gün şiddetli dalga üzerinde olan bir gemiyi ben emirden kırdım. Hatta parça parça oldu."

Hz. Azrâîl cevaben dedi: "Ey Rabbim! Bir gün şiddetli ve azgın dalgalar üzerinde giden bir gemiyi senin şerefli emrinden dolayı kırdım. Hatta o gemi parça parça oldu."

Hz. Azrâîl cevaben dedi: "Yâ Rab! Bir gün şedîd ve azgın dalgalar üzerinde giden bir gemiyi senin emr-i şerîfinden dolayı kırdım. Hattâ o gemi parça parça oldu."

4821. "Sonra dedin: "O sürüden bir kadından ve çocuktan başka hepsinin cânını al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4821. Sonra dedin: "O sürüden bir kadından ve çocuktan başka hepsinin canını al!"

4822. "Her ikisi bir tahtada âciz kaldılar. Tahtayı o dalgalar sürdüler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4822. "Her ikisi bir tahtada âciz kaldılar. Tahtayı o dalgalar sürdüler."

"Emr-i şerîfin gereğince gemideki yolcuların hepsinin canını aldım. Kucağındaki bir çocuğu ile bir kadını diri bıraktım. Kadın ve çocuk bir tahta üzerinde âciz bir hâlde kaldılar. Onların bindikleri o tahta parçasını o şiddetli dalgalar karaya doğru sürdüler."

"Emr-i şerîfin mûcibince gemideki yolcuların hepsinin cânını aldım. Kucağındaki bir çocuğu ile bir kadını diri bıraktım. Kadın ve çocuk bir tahta üzerinde âciz bir hâlde kaldılar. Onların bindikleri o tahta parçasını o şedîd dalgalar karaya doğru sürdüler."

4823. "Tekrar dedin: "Ananın cânını al! "Kün!" emrinden dolayı çocuğu yalnız bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4823. "Tekrar dedin: "Ananın canını al! "Ol!" emrinden dolayı çocuğu yalnız bırak!"

"Ol!" emrinden kasıt, kader sırrına (kaderin gizli hakikatine) işarettir. Çünkü aşağıda görüleceği üzere bu çocuk, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) neticesi olarak Nemrud adıyla saltanat makamında ortaya çıkmıştır.

"Emr-i kün"den murâd, sırr-ı kadere işarettir. Zîrâ aşağıda görüleceği üzere bu çocuk kazâ-yı ilâhî netîcesi olarak Nemrûd nâmıyla saltanat makāmında zuhûr etmiştir.

4824. "Vaktâki çocuğu anadan kat' ettim, muhakkak sen bilirsin ki, bana ne acı geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4824. "Vaktâki çocuğu anadan kestim, muhakkak sen bilirsin ki, bana ne acı geldi!"

"Ey Yaratıcım! Vaktâki emrin gereğince kadının da canını alıp süt emen çocuğu anasından ayırdım, muhakkak benim hâlime vâkıfsın ki, bu hâl bana ne kadar acı geldi ve ben o çocuğun hâline ne kadar acıdım!"

"Ey Hâlıkım! Vaktâki emrin mûcibince kadının dahi cânını alıp süt emen çocuğu anasından ayırdım, muhakkak benim hâlime vakıfsın ki, bu hâl bana ne kadar acı geldi ve ben o çocuğun hâline ne kadar acıdım!"

4825. “İmdi ben büyük mâtemlerin dumanını gördüm. O çocuğun acılığı fikrimden gitmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4825. “Şimdi ben büyük yasların dumanını gördüm. O çocuğun acılığı aklımdan gitmedi."

"Ey Rabbim! Ben Azrâîl olduğumdan beri sayısız canlar aldım ve büyük yasların dumanı olan kulların ahını ve feryadını gördüm. Fakat bu süt emen çocuğu annesinden ayırdığım zamanki acılık asla aklımdan gitmedi ve hatırıma geldikçe hâlâ acı duyarım."

"Yâ Rab! Ben Azrâîl olalıdan beri nihâyetsiz canlar aldım ve büyük mâtemlerin dumanı olan kulların âhını ve feryâdını gördüm. Fakat bu süt emen çocuğu anasından ayırdığım zamandaki acılık aslâ fikrimden gitmedi ve hâtırıma geldikçe hâlâ acır dururum."

4826. Hak buyurdu: "Kendi fazlımdan dalgaya dedim: "O çocuğu bir ormana bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4826. Hak buyurdu: "Kendi fazlımdan dalgaya dedim: "O çocuğu bir ormana bırak!"

4827. "Bir ormana ki, sûsen ve fesleğen ve gül doludur. Yenilmesi latif olan meyveli ağaç doludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4827. "Bir ormana ki, süsen ve fesleğen ve gül doludur. Yenilmesi latif olan meyveli ağaç doludur."

"Süsen" ve "sevsen" susam çiçeği demektir. "Reyhan", fesleğen yaprakları demektir. "Ükül", yenilen her şey demektir.

"Sûsen" ve "sevsen" susam çiçeği. "Reyhân", fesleğen yaprakları. "Ükül", yenilen her şey, demektir.

4828. "Tatlı, sâf su çeşmeleri vardı. Çocuğu yüz nâz ile besledim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4828. "Tatlı, sâf su çeşmeleri vardı. Çocuğu yüz nâz ile besledim."

"Delâl", "dilâl", "naz ve güzellik" demektir. Yani, "O çocuğu çıkarttığım ormanda tatlı ve sâf olarak kaynayan pınarlar vardı. O çocuğu böyle naz ile besledim."

"Delâl", "dilâl", "naz ve güzellik" demektir. Ya'nî, "O çocuğu çıkarttığım ormanda tatlı ve sâf olarak kaynayan pınarlar vardı. O çocuğu böyle nâz ile besledim."

4829. "Yüz binlerce sürür verici güzel sesli kuş, o bahçeye yüz nağme bırakmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4829. "Yüz binlerce sevinç veren güzel sesli kuş, o bahçeye yüz nağme bırakmıştır."

4830. "Nesteren yaprağından ona döşek yaptım. Onu fitnelerin sadmesinden [4811] emîn ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4830. "Yaban gülü yaprağından ona döşek yaptım. Onu fitnelerin darbesinden emin ettim."

"Nesteren", "ağustos gülü" dedikleri, güzel kokulu "beyaz gül" demektir. Yani, "Ben ormanda o çocuğa beyaz gülün yumuşak yaprağından döşek yaptım. Onu sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk gibi tabiat unsurlarının darbesinden ve vuruşundan emin ettim."

"Nesteren", "ağustos gülü" dedikleri, güzel kokulu "beyaz gül" demektir. Ya'nî, "Ben ormanda o çocuğa beyaz gülün yumuşak yaprağından döşek yaptım. Onu harâret, bürûdet ve rutûbet ve yubûset gibi erkân-ı tabîatın sadmesinden ve darbesinden emîn ettim."

4831. "Ben güneşe, "Onu ısırma!" demişimdir. Rüzgâra, "Onun üzerine yavaş es!" demişimdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4831. "Ben güneşe, "Onu ısırma!" demişimdir. Rüzgâra, "Onun üzerine yavaş es!" demişimdir."

"Me-gez", "ısırmak" anlamına gelen "gezîden" masdarının şimdiki zaman olumsuz emir kipidir. "Vez", esmek anlamına gelen "vezîden" masdarının şimdiki zaman emir kipidir. Yani, "Ben güneşe, "O çocuğu ısırma, yani hararetle yakma!" ve rüzgâra da, "Onun üzerine yavaş yavaş es, incitme!" diye emrettim."

"Me-gez", "ısırmak" ma'nâsına olan "gezîden" masdarının nehy-i hâzırıdır. "Vez", esmek ma'nâsına olan “vezîden" masdarının emr-i hâzırıdır. Ya'nî, "Ben güneşe, "O çocuğu ısırma, ya'nî harâretle yakma!" ve rüzgâra da, "Onun üzerine yavaş yavaş es, incitme!" diye emrettim."

4832. Buluta, "Onun üzerine yağmur dökme!" demişimdir. Yıldırıma, "Onun üzerine şiddetli hamle etme!" demişimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4832. Buluta, "Onun üzerine yağmur dökme!" demişimdir. Yıldırıma, "Onun üzerine şiddetli hamle etme!" demişimdir.

"Me-grây", "gerâîden" ve "girâîden" masdarından (fiil kökünden türemiş isim) nehy-i hâzırdır (olumsuz emir kipidir); ve "gerâîden," "kasd (niyet) ve âhenk (uyum) ve meyil (eğilim) göstermek ve hamle etmek ve itâatsizlik etmek" anlamlarındadır (Burhân sözlüğü). "Berk", yıldırım ve şimşek anlamlarındadır. Burada her iki anlam da uygun olur. Yani, "Buluta, “Çocuğun üzerine yağmur yağdırma!" diye emrettim; ve yıldırıma, "Onun üzerine hamle etme!" veya şimşeğe, "Onun üzerine şiddetle çakma!" diye emrettim."

"Me-grây", "gerâîden" ve "girâîden" masdarından nehy-i hâzırdır; ve "gerâîden," "kasd ve âhenk ve meyil göstermek ve hamle etmek ve itâatsizlik etmek" ma'nâlarınadır (Burhân). "Berk", yıldırım ve şimşek ma'nâlarınadır. Burada her iki ma'nâ dahi münasib olur. Ya'nî, "Buluta, “Çocuğun üzerine yağmur yağdırma!" diye emrettim; ve yıldırıma, "Onun üzerine hamle etme!" veyâ şimşeğe, "Onun üzerine şiddetle çakma!" diye emrettim."

4833. Ey kış! Bu çemenden o i'tidali götürme! Ey uzun el! Bu bahçe üzerine pençe sürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4833. Ey kış! Bu çemenden o ılımlılığı götürme! Ey uzun el! Bu bahçe üzerine pençe sürme!

"Dey", kış demektir; "behmen" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "uzun el" anlamı uygundur (Burhân ve Şemsü'l-Lügāt); ve "uzun el"den kastedilen, tabiî kuvvetlerden ve canlılardan hiçbirinin pençe vurmaması ve tesir etmemesidir. "İlmin şerefi yok mudur?" demişler. Hz. İmam: "Evet, benim zahirî ilmî bilgim çoktur, fakat o Allah'ı benden daha iyi bilir ve tanır" buyurmuşlardır. Bu şerif sırrın buraya bağlanması, Hakk'ın kudretinin zahirî sebeplerle sınırlı olmadığını beyan etmek içindir.

"Dey", kış; "behmen" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "uzun el" ma'nâsı münasibdir (Burhân ve Şemsü'l-Lügāt); ve "uzun el"den murâd, kuvâ-yı tabîiyyeden ve zîrûhtan hiçbirinin pençe vurmaması ve te'sîr etmemesi olur. ve ilmin şerefi yok mudur?" demişler. Hz. İmâm: "Evet, benim ilm-i zâhirim çoktur, fakat o Allah'ı benden daha iyi bilir ve tanır" buyurmuşlardır. Bu sürh-i şerîfin buraya rabtı kudret-i Hakk'ın esbâb-ı zâhiriyye ile mukayyed olmadığını beyân içindir.

## Şeybân-ı Râî (k.s.) nun kerâmetleri

4834. O Şeybân gibi ki, anîd olan kurttan dolayı cum'a vakti sürü üzerine bir çizgi çekerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4834. O Şeybân gibi ki, inatçı kurttan dolayı cuma vakti sürü üzerine bir çizgi çekerdi.

"Anîd", çok inatçı demektir. "Riâ", evcil hayvan sürüsü demektir. Yani, çocuğun terbiyesi konusunda Hakk'ın kudretinin harikalar (olağanüstü olaylar) göstermesi şaşılacak bir şey değildir. Nasıl ki Şeybân-ı Râî hazretleri cuma namazına gideceği zaman, inatçı kurdun saldıramaması için güttüğü koyun sürüsünün etrafına bir daire çizerdi.

"Anîd", çok inâdçı. “Riâ”, hayvânât-ı ehliyye sürüsü, demektir. Ya'nî, çocuğun terbiyesi hususunda kudret-i Hakk'ın hârikalar göstermesi taaccüb olunacak bir şey değildir. Nitekim Şeybân-ı Râî hazretleri cum'a namâzına gideceği vakit muannid olan kurt hücum edememek için güttüğü koyun sürüsünün etrafına bir dâire çizerdi.

4835. Ta ki o çizgiden koyun dışarıya gelmeye! Kurt ve zararlı olan hırsız gelmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4835. O çizginin dışına koyun çıkmasın diye! Kurt ve zararlı hırsız gelmesin diye!

Hz. Şeybân o çizgiyi, koyunlar dışarıya çıkıp dağılmasın ve kurtlar ile hırsızlar içeriye girip zarar vermesin diye çizerdi.

Hz. Şeybân o çizgiyi koyunlar dışarıya çıkıp dağılmamak ve kurtlar ve hırsızlar içeriye girip zarar îka' etmemek için çizerdi.

4836. Hûd'un ta'vîz dairesinin misali üzere ki, onun içinde sert rüzgâr onun emânı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4836. Hûd'un muska dairesinin örneği üzere ki, onun içinde sert rüzgâr onun güvencesi idi.

"Ta'vîz", bir hastalığın veya bir zararın defedilmesi için üstte taşınan muska, dua ve şekiller gibi şeylerdir. "Âl", aile, çoluk çocuk, tâbiler, sevdikler ve dostlar anlamındadır. Burada Hûd (a.s.)'ın mümin olan ümmeti kastedilir. "Emân", burada "güvenlik" demektir. Yani, Şeybân-ı Râî hazretlerinin çizdiği [çizgi] Hûd (a.s.)'ın çizdiği muska dairesine benzerdi ki, o muska dairesinin içinde Hz. Hûd'a karşı gelenleri helak etmek için ortaya çıkan sert rüzgâr ve fırtına, ona iman eden ailesinin ve dostlarının güvencesi ve emniyeti idi. Nitekim Ad kavminin böyle fırtına ile helak oluşu kıssası "el-Hâkka" sûre-i şerifesinde zikredilmiştir.

"Ta'vîz", bir hastalığın veya bir zararın def'i için üstte taşınan muska ve duâ ve eşkâl gibi şeylerdir. "Al", ehl ve iyâl ve etbâ' ve ehibbâ ve asdıkā ma'nâsınadır. Burada Hûd (a.s.)ın mü'min olan ümmeti murâd olunur. "Emân", burada "emniyet" demektir. Ya'nî, Şeybân-ı Râî hazretlerinin çizdiği [çizgi] Hûd (a.s.)ın çizdiği ta'vîz dâiresine benzerdi ki, o ta'vîz dâiresinin içinde Hz. Hûd'a muhâlif olanları helâk için zuhûr eden sert rüzgâr ve fırtına, ona îmân eden âlin ve asdıkānın emânı ve emniyyeti idi. Nitekim Ad kavminin böyle fırtına ile helâki kıssası "el-Hâkka" sûre-i şerîfesinde mezkûrdür.

4837. "Bu çizgi içinde sekiz gün susunuz ve dışarıdan müsleyi temâşa ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4837. "Bu çizgi içinde sekiz gün susunuz ve dışarıdan müsleyi temâşa ediniz!"

Yani, Hûd (a.s.) kendisine tâbi olan müminlere dedi ki: "Sekiz gün bu çizdiğim daire içinde sessiz bir halde durunuz ve dışarıdan görünen müsleyi (azap) ve azabı seyrediniz!" "Müsle", azap etmek ve hayvanı oka hedef yapmak yahut diri iken hayvanın elini ve ayağını kesmek demektir (Ahten). "El-Hâkka" sûre-i şerifesinde zikredildiği üzere, Hûd kavminin inkârcılarını helak etmek için çıkan fırtına yedi gece ve sekiz gün esti. Daire içindeki müminler fırtınanın etkisinden korunmuş kaldılar.

Ya'nî, Hûd (a.s.) kendisine tâbi' olan mü'minlere dedi ki: "Sekiz gün bu çizdiğim dâire içinde sâkit bir hâlde durunuz ve dışarıdan zâhir olan müsleyi ve azâbı seyrediniz!" "Müsle", azâb etmek ve hayvanı oka hedef yapmak veyâhud diri iken hayvanın elini ve ayağını kesmek, demektir (Ahten). "El-Hâkka" sûre-i şerîfesinde mezkûr olunduğu üzere, Hûd kavminin münkirlerini helâk etmek için çıkan fırtına yedi gece ve sekiz gün esti. Dâire içindeki mü'minler fırtınanın te'sîrinden mahfûz kaldılar.

4838. Hava üzerine götürürdü, taş üzerine bırakırdı. Hattâ eti ve kemiği birbirinden yırtardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4838. Hava üzerine götürürdü, taş üzerine bırakırdı. Hatta eti ve kemiği birbirinden yırtardı.

Daire dışında kalan inkârcıları o fırtına havaya kaldırır ve sonra taş üzerine çarpar idi; ve hatta bu çarpma o kadar şiddetli olurdu ki, inkârcıların bedenlerinin etlerini kemiklerinden ayırıp parça parça ederdi.

Dâire hâricinde kalan münkirleri o fırtına havaya kaldırır ve sonra taş üzerine çarpar idi; ve hattâ bu çarpma o kadar şiddetli olurdu ki, münkirlerin cisimlerinin etlerini kemiklerinden ayırıp parça parça ederdi.

4839. Bir tâifeyi hava üzerinde birbirine çarpardı. Hattâ kemik haşhaş gibi parça olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4839. Bir topluluğu hava üzerinde birbirine çarpardı. Hatta kemik haşhaş gibi parça olurdu.

İnkârcılardan bir kısmını fırtına havaya kaldırıp o kadar şiddetle birbirine çarpar idi ki, haşhaş çiçeğinin kurumuş olan başı nasıl un ufak olursa, onların kemikleri de böyle un ufak olurdu.

Münkirlerden bir kısmını fırtına havaya kaldırıp o kadar şiddetle birbirine çarpar idi ki, haşhaş çiçeğinin kurumuş olan başı nasıl un ufak olursa, onların kemikleri de böyle un ufak olurdu.

4840. Göğün titrediği o siyâsetin şerhi Mesnevî içine sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4840. Göğün titrediği o siyasetin açıklaması Mesnevî içine sığmaz.

Yüce Allah'ın inkârcılar hakkında uyguladığı o siyaset o kadar dehşetlidir ki, onun heybetinden ve dehşetinden gökler titrer. O dehşetin açıklaması ve tasviri hakkındaki beyanlar bu Mesnevî-i Şerîf'in içine sığmaz.

Hak Teâlâ hazretlerinin münkirler hakkında yaptığı o siyâset o kadar dehşetlidir ki, onun heybetinden ve dehşetinden eflâk titrer. O dehşetin şerhi ve tasvîri hakkındaki beyânât bu Mesnevî-i Şerîf'in içine sığmaz.

4841. Ey soğuk rüzgâr! Eğer bunu tab' ile yapıyor idiysen, o Hûd'un dâiresi çizgisinin etrâfını dolaş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4841. Ey soğuk rüzgâr! Eğer bunu tabiatınla yapıyor idiysen, o Hûd'un dairesi çizgisinin etrafını dolaş!

Ey soğuk rüzgâr ve şiddetli fırtına! Eğer sen bu kahrı kendi tabiatının gereği olarak yapıyor ve tabiatının dışarısında bir hareket elinden gelmiyor ise, o Hûd (a.s.)ın müminler için çizdiği dairenin etrafını da dolaş ve o daire içindekilere de zarar ver bakalım! Hayır, bunu yapamazsın! Bilinmeli ki, tabiat ulûhiyetin görüneni ve ulûhiyet tabiatın bâtınıdır. Tabiatçılar ve biyoloji âlimleri bu düsturdan habersiz oldukları için, tabiat kuvvetlerinin âdetin aksine olarak tesirlerini terk edemeyeceklerine inanmışlardır. Halbuki "tabiat ulûhiyetin görünenidir" düsturuna göre, bunların alışılmışın aksine hareketleri aklen uzak bir şey değildir. Bunu bir misal ile açıklayalım: Malumdur ki, insanın cismi görüneni ve dışı, nefs-i nâtıkası (konuşan nefsi) da bâtını ve içidir. Cismin ve uzuvlarının hareketleri bâtınından gelen emre dayanır. Örneğin bâtını olan nefs-i nâtıkası ayaklara "Yürü!" diye emir verir ve ayaklar derhal harekete başlar. Ayaklar alışılmış şekilde yürürken, bâtından gelen emir gereğince, o alışılmış olan istikameti değiştirir. Bu sebeple cismin ve ellerin ve ayakların hareketleri kendiliklerinden değildir. Aksine bâtından gelen emre ve iradeye bağlıdır. İşte peygamberlerin mucizeleri ve evliyanın kerametleri bu esas dairesinde cereyan eder.

Ey soğuk rüzgâr ve şiddetli fırtına! Eğer sen bu kahrı kendi tabîatının îcâbı olarak yapıyor ve tabîatının hâricinde bir hareket elinden gelmiyor ise, o Hûd (a.s.)ın mü'minler için çizdiği dâirenin etrâfını da dolaş ve o dâire içindekilere de zarar îrâs et bakalım! Hayır, bunu yapamazsın! Ma'lûm olsun ki, tabîat ulûhiyetin zâhiri ve ulûhiyet tabîatin bâtınıdır. Tabîiyyûn ve biyoloji âlimleri bu düstûrdan bî-haber oldukları için, kuvâ-yı tabîiyyenin âdet hilafında olarak te'sîrlerini terk edemeyeceklerine käni'dirler. Halbuki "tabîat ulûhiyetin zâhiridir" düstûruna nazaran, bunların mu'tâdları hilafında hareketleri aklen uzak bir şey değildir. Bunu bir misâl ile tavzîh edelim: Ma'lûmdur ki, insanın cismi zâhiri ve dışı ve nefs-i nâtıkası da bâtını ve içidir. Cismin ve a'zâsının harekâtı bâtınından gelen emre müsteniddir. Meselâ bâtını olan nefs-i nâtıkası ayaklara "Yürü!" diye emir verir ve ayaklar derhâl harekete başlar. Ayaklar mu'tâd vecih ile yürürken, bâtından gelen emir mûcibince, o mu'tâd olan istikāmeti çevirir. Binâenaleyh cismin ve ellerin ve ayakların hareketleri kendiliklerinden değildir. Belki bâtından gelen emre ve irâdeye bağlıdır. İşte peygamberlerin mu'cizeleri ve evliyânın kerâmâtı bu esâs dâiresinde cereyân eder.

4842. Ey tabîî! Tab'ın fevki olan bu feleği gör! Yahud gel, Mushaf'tan bunu mahv et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4842. Ey tabiatçı! Tabiatın üstünde olan bu feleği gör! Yahut gel, Kur'an'dan bunu sil!

Ey "tabiî kuvvetler kendi tabiatlerinin dışına çıkamaz!" kanaatinde olan tabiatçı ve biyoloji âlimi efendi! Bu tabiatın üstünde ve yukarısında olan feleği ve tasarrufu gör! Yahut gel, Kur'an'da zikredilen, inkârcıların fırtına, zelzele ve tufan gibi tabiî kuvvetlerle helakine dair olan kıssaları sil ve yok et! Buna imkân var mı? Bu hadiseler gerçekleşmiş ve eserleriyle sabittir. Çünkü yere gömülmüş bir hâlde ortaya çıkan şehirler vardır ki, bunlar "eski eserlerdir" diye müzelere nakledilmektedir. Acaba, bir şehrin böyle birdenbire nasıl olup bütün hâliyle yere geçtiğini de düşünmek lazım değil mi? Şimdi neden olmuyor? İtiraz, süregelen olayları göremeyecek kadar akıl gözünün körlüğü olur. Acaba, genel harp ve dokuz on milyon insan bireyinin helakı az bir kahır mı idi? Ve dahi siyasilerin akılları nerede idi ki, bu feci neticeyi kendi elleriyle hazırladılar. Bu gibi kahırlara maruz kalan insanlar nasıl gafil idiyse, şimdiki insanların dahi gaflette onlardan farkları yoktur.

Ey "kuvâ-yı tabîiyye kendi tabîatlerinin hâricine çıkamaz!" kanâatinde olan tabîî ve biyoloji âlimi efendi! Bu tabîatın fevkınde ve yukarısında olan feleği ve tasarrufu gör! Yâhud gel, Kur'ân'da mezkûr olan, münkirlerin fırtına ve zelzele ve tûfân gibi kuvâ-yı tabîiyye ile helâkine dâir olan kıssaları sil ve mahv et! Buna imkân var mı? Bu hadiseler vâki' ve âsârıyla sâbittir. Zîrâ yere gömülmüş bir hâlde çıkan şehirler vardır ki, bunlar "âsâr-ı atıkadır" diye müzelere nakledilmektedir. Acabâ, bir şehrin böyle birden bire nasıl olup hey'etiyle yere geçmiş olduğunu da düşünmek lazım değil mi? Şimdi neden olmuyor? İ'tirâz, hâdisât-ı câriyeyi göremeyecek kadar akıl gözünün körlüğü olur. Acabâ, umûmî harb ve dokuz on milyon efrâd-ı beşerin helâki az bir kahır mı idi? Ve dâhî siyâsîlerin akılları nerede idi ki, bu fecî' netîceyi kendi elleriyle hazırladılar. Bu gibi kahırlara ma'rûz kalan insanlar nasıl gāfil idiyseler, şimdiki insanların dahi gaflette onlardan farkları yoktur.

4843. Okuyucuları men' et, bir bağ koy! Yahud muallimi te'dîb et ve korku ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4843. Okuyucuları engelle, bir bağ koy! Yahut öğretmeni terbiye et ve korkut!

"Bi-mâl", "kulak çek ve terbiye et!" anlamında bir emir kipidir. "Sehm", "korku" demektir. Yani, ey inkârcı! Elinde kuvvet oldukça Kur'an okuyucularını ve hafızlarını okumaktan engelle ve onların ağızlarını bağla! Yahut Kur'an öğreten öğretmeni terbiye et ve onu cezalar ve azaplarla korkut! Bak, engelleyebilir misin? Ne Kur'an ayetlerini Mushaf'tan silebilirsin, ne de okuyanları engelleyebilirsin ve ne de öğretenleri terbiye ve korkutabilirsin. Bin üç yüz küsur seneden beri Kur'an'ın inkârcısı olan batı ehli kuvvetleriyle ve her türlü hileleriyle ve iftiralarla dolu yayınlarıyla Kur'an'ın hükmünü ve tesirini geçersiz kılmaya çalıştılar. Hatta Rusya Çarlığı Kur'an'ın bazı ayetlerini basımı esnasında Mushaf'tan çıkarmaya teşebbüs etti, başarılı olamadılar. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de إِنَّا نَحْنُ نَزَلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) yani "Kur'an'ı biz indirdik ve muhakkak ve elbette biz onu koruyucularız" buyurulmuştur.

"Bi-mâl”, “gûşmâl ve te'dîb et!" ma'nâsında emirdir. "Sehm", "korku" demektir. Ya'nî, ey münkir! Elinde kuvvet oldukça Kur'ân okuyucuları ve hâ- fızları okumaktan men' et ve onların ağızlarını bağla! Yâhud Kur'ân ta'lîm eden muallimi te'dîb et ve onu çezâlar ve azâblar ile korkut! Bak, men' edebilir misin? Ne Kur'ân âyâtını Mushaf'tan silebilirsin, ne de okuyanları men' edebilirsin ve ne de ta'lîm edenleri te'dîb ve tahvîf edebilirsin. Bin üç yüz küsûr seneden beri Kur'ân'ın münkiri olan ehl-i garb kuvvetleriyle ve her türlü hîleleriyle ve iftirâlı neşriyatlarıyla Kur'ân'ın hükmünü ve te'sîrini ibtâle çalıştılar. Hattâ Rusya Çarlığı Kur'ân'ın ba'zı âyetlerini tab'ı esnasında Mushaf'tan çıkarmak teşebbüsünde bulundu, muvaffak olamadılar. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّا نَحْنُ نَزَلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) ya'nî “Kur'ân'ı biz indirdik ve muhakkak ve elbette biz onu saklayıcılarız" buyurulmuştur.

4844. Aciz ve mütehayyirsin ki, bu acz neredendir? Senin aczin o rûz-i cezâdan bir akistir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4844. Aciz ve şaşkınsın ki, bu acizlik neredendir? Senin acizliğin o ceza gününden bir yansımadır.

"Hayre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "şaşkın" demektir. "Tâb" kelimesinin de çeşitli anlamları vardır. Burada "yansıma ve eser" demektir. Yani, ey inkârcı! Bu kadar gayret ettiğin ve güç harcadığın hâlde, "Bu acizlik neden geliyor ve niçin bu kadar tedbir etkili olamıyor?" diye aciz ve şaşkınsın. İşte senin bu acizliğin ve istediğin şeyi yapamayışın, senin inkâr ettiğin ceza gününden sana bir yansıma ve eserdir. Yani senin idrakinin üstünde bir irade vardır ki, senin tedbirlerini geçersiz kıldı. O yüksek iradeye karşı geldiğin için, senin bir cezaya maruz kalman doğaldır; ve mademki o irade senin iradenin üstündedir, o cezayı da def etmeye muktedir değilsin. Bilinmeli ki, "acizlik" ve "şaşkınlık"ın kınanmışı ve övülmüşü vardır. İnkârcılar kendi iradelerine sahip olduklarını iddia ettikleri için, istedikleri olmadığı vakit acizliğe ve şaşkınlığa düşmeleri kınanmıştır. Fakat inananların acizliği ve şaşkınlığı övülmüştür ve makbuldür. Çünkü onlar kendi iradelerinin üstünde bir yüksek iradeyi kabul etmişlerdir.

“Hayre” (خيره) müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "mütehayyir" demektir. "Tâb", kelimesinin de müteaddid ma'nâları vardır. Burada "akis ve eser" demektir. Ya'nî, ey münkir! Bu kadar gayret ettiğin ve kudret sarf eylediğin hâlde, "Bu acz neden geliyor ve niçin bu kadar tedbîr müessir olamıyor?" diye âciz ve mütehayyirsin. İşte senin bu aczin ve istediğin şeyi yapamamaklığın, senin inkâr ettiğin cezâ gününden sana bir akis ve eserdir. Ya'nî senin idrâkinin fevkınde bir irâde vardır ki, senin tedbirlerini ibtâl etti. O yüksek irâdeye muhalefet ettiğin için, senin bir cezâya ma'rûz kalman tabîîdir; ve mâdemki o irâde senin irâdenin fevkındedir, o cezâyı da def'e muktedir değilsin. Ma'lûm olsun ki, "acz" ve "hayret"in mezmûmu ve memdûhu vardır. Münkirler kendi irâdelerine sâhib olduklarını iddiâ ettikleri için, istedikleri olmadığı vakit acz ve hayrete düşmeleri mezmûmdur. Fakat mu'tekıdlerin aczi ve hayreti memdûhtur ve makbûldür. Çünkü onlar kendi irâdelerinin fevkınde bir yüksek irâdeyi kabûl etmişlerdir.

4845. Ey muannid! Sen önde aczler tutarsın. İşte gizli olanlara hurûç vakti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4845. Ey inatçı! Sen önde acizlikler tutarsın. İşte gizli olanlara çıkış vakti oldu.

"Lecûc", inatçı demektir. "Gizliler"den maksat, arazlardan (geçici niteliklerden) ibaret olan amellerin suretleridir. Nasıl ki 2. cildin 959 numarasında وقت محشر هر عرض را صورتیست صورت هر يك عرض را نوبتيست yani "Mahşer vaktinde her araza bir suret vardır; her bir arazın suretine sıra vardır" buyurulmuştu. Orada açıklamalar vardır. Yani, ey inatçı inkârcı! Senin önünde acizlikler vardır. Her amelinden gayb âleminde bir suret ortaya çıkar. Bu sebeple bu gayb âleminde gizli olan bu suretlerin ortaya çıkma vakti geldi, yani ölüm vakti geldi. Sen ise ne ölümü ne de bu gizli olan amellerinin suretlerini def etmeye muktedir değilsin.

“Lecûc”, inâdçı demektir. "Gizliler”den murâd, a'râzdan ibaret olan suver-i a'mâldir. Nitekim 2. cildin 959 numarasında وقت محشر هر عرض را صورتیست صورت هر يك عرض را نوبتيست ya'ni "Vakt-i mahşerde her araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nevbet vardır" buyurulmuş idi. Orada îzâhât vardır. Ya'nî, ey inâdçı münkir! Senin önünde aczler vardır. Her amelinden âlem-i gaybda bir sûret peyda olur. Binâenaleyh bu âlem-i gaybda gizli bu sûretlerin hurûcu vak-ti oldu, ya'nî ölüm vakti geldi. Sen ise ne ölümü ve ne de bu gizli olan a'mâli-nin sûretlerini def'e muktedir değilsin.

4846. Hurrem o kimsedir ki, acz ve hayret onun gıdâsıdır. İki alemde dostun zıllinde yatmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4846. O mutlu kişi, acizlik ve hayretin gıdası olduğu kimsedir. İki âlemde de dostun gölgesinde yatmıştır.

Bu şerefli beyitte, Hakk'ta fânî olan insân-ı kâmilin acizliğine ve hayretine işaret buyrulur ki, bu acizlik ve hayret övülmüş ve kabul görmüş olan acizlik ve hayrettir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ya Rabbi, benim senin hakkındaki hayretimi artır!" hadîs-i şerîfi ile bu hayretin artmasını istemiştir; ve bu acizlik ve hayret insân-ı kâmilin ruhunun gıdasıdır. Yani, sonu olmayan ilâhî sıfatların ve isimlerin eserleri kâmilin ruhuna görünür olup, ilâhî bilgiler ve hakikatlerin kendisine açılmasından dolayı sevinçlidir. Bu sebeple o kâmil, dünyada ve ahirette gerçek dost ve maşuk olan Hakk'ın kudreti sayesinde yatmış ve iradesini terk edip kendisinin sıfat ve isim eserlerinin tecelli yeri olduğunu görmüştür.

Bu beyt-i şerîfte Hak'ta fânî olan insân-ı kâmilin acz ve hayretine işaret buyurulur ki, bu acz ve hayret mahmûd ve makbûl olan acz ve hayrettir. Resûl-i Ekrem Efendimiz رب زدنى فيك تحيراً ya'ni "Ya Rabbi, benim senin hakkın-da olan hayretimi ziyâde et!" hadîs-i şerîfi ile bu hayretin ziyâdeleşmesini is-temiştir; ve bu acz ve hayret insân-ı kâmilin rûhunun gıdâsıdır. Ya'nî nihâ-yeti olmayan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin âsârı kâmilin rûhuna zâhir olup, ma-ârif ve hakāyık-ı ilâhiyyenin kendisine münkeşif olmasından dolayı mesrûr-dur. Binâenaleyh o kâmil dünyada ve âhirette hakîkî dost ve ma'şûk olan Hakk'ın kudreti sâyesinde yatmış ve irâdesini terk edip kendinin sıfât ve es-mâ âsârının meclâsı olduğunu görmüştür.

4847. Hem evvelde, hem âhirde aczi gördü. Ölmüş oldu, acâizin dînini ihtiyâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4847. Hem evvelde, hem âhirde aczi gördü. Ölmüş oldu, kocakarıların dinini benimsedi.

"Acâiz", "kocakarı" anlamına gelen "acûze"nin çoğuludur. Yani, insân-ı kâmil zaten fenâ makamına gelmeden önce dahi kendi aczini gördü. Çünkü kendi iradesiyle giriştiği bir işin, bu iradenin üstünde olan yüksek bir irade ile bozulduğunu gördü. Bu sebeple iradesini terk edip fenâ makamına geldi; ve bu fenâ makamında, ilme'l-yakîn olan kanaati ayne'l-yakîne dönüştü. Şu halde aczini hem evvelde hem de âhirde gördü; ve tamamen kendi iradesinden soyutlandı ve öldü; ve عليكم بدين العجائز yani "Kocakarıların dinini üzerinize lazım kılınız!" hadis-i şerifi gereğince dinde akli muhakemelerini bırakıp, Kur'anî haberlere ve şerif hadislere tabi oldular. Nitekim 4. cildin 1407 numaralı beytinde: عقل حیران کن به پیش مصطفی حسبی الله گو که الله ام کفی [Yani] "Aklı Mustafa'nın önünde hayran et, “Hasbiyallah!” yani “Allah bana kafidir” de!" buyurulmuştur. Bilinmeli ki, akıl iki çeşittir. Birisi "akl-ı maâş" (geçim aklı), diğeri "akl-ı maâd" (ahiret aklı)dır. Akl-ı maâş, beş duyunun verdiği bilgiler dairesinden dışarıya çıkamayan akıldır; ve akl-ı maâd, bu dairenin dışına çıkabilen akıldır. Bu her iki çeşit aklın birçok mertebeleri vardır; ve kesret âlemini (çokluk âlemini) meydana getiren ilahi tecelliler aklın ötesinde değildir. Yalnız, bu tecellileri akılların hepsi idrak edemez. Bunları kuşatan akl-ı küll (külli akıl)dür; ve Resûl-i Ekrem'in ve peygamberlerin ve ehassu'l-havâss (seçkinlerin en seçkini) olan insân-ı kâmillerin akılları akl-ı küll'dür. Bu sebeple bu akl-ı küll karşısında onun aşağısındaki akılların durması lazımdır. Örneğin Resûl-i Ekrem hazretleri kadınlar hakkında ناقصات العقل yani "Akılları noksandır" buyurmuştur. Batılılar yakın zamanlara kadar bu hadis-i şerifin çöl hallerinin ve bedevilik âleminin tesirleriyle söylenmiş bir söz olduğunu iddia ve hakikati inkar etmekte idiler. Ne zaman ki biyoloji (hayat ilmi) ilerledi, ortalama hesap ile yaptıkları araştırmalar sonucunda, kadınların beyninin erkeklerin beyninden yüz elli (150) gram noksan olduğunu gördüler ve şaşkınlık içinde hayrette kaldılar. İşte Kur'anî haberlerin ve nebevi hadislerin hepsi de böyledir. İnkar ancak aklın cehalet karanlığı ile örtülmüş olmasındandır.

"Acâiz", "kocakarı" ma'nâsına olan "acûze"nin cem'idir. Ya'nî, insân-ı kâ-mil zâten makām-ı fenâya gelmezden evvel dahi kendi aczini gördü. Çünkü kendi irâdesiyle teşebbüs ettiği bir işin, bu irâdenin fevkınde olan yüksek bir irâde ile bozulduğunu gördü. Binâenaleyh irâdesini terk edip makām-ı fenâ-ya geldi; ve bu makām-ı fenâda, ilme'l-yakîn olan kanâati ayne'l-yakîne mü-beddel oldu. Şu hâlde aczini hem evvelde ve hem de âhirde gördü; ve kâmi-len kendi irâdesinden tecerrüd etti ve öldü; ve عليكم بدين العجائز ya'ni "Kocaka-nların dînini üzerinize lâzım kılınız!" hadîs-i şerîfi mûcibince dînde muhâke-mât-ı akliyyelerini bırakıp, ihbârât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfeye tâbi' oldu-lar. Nitekim 4. cildin 1407 numaralı beytinde: عقل حیران کن به پیش مصطفی حسبی الله گو که الله ام کفی [Ya'nî] "Aklı Mustafa'nın önünde hayrân et, “Hasbiyallah!” ya'nî “Allah bana kâfidir” de!" buyurulmuştur. Ma'lûm olsun ki, akıl iki nevi'dir. Birisi "akl-ı maâş", diğeri "akl-ı maâd"- dır. Akl-ı maâş, havâss-i hamsenin verdiği ma'lûmât dâiresinden dışarıya çı- kamayan akıldır; ve akl-ı maâd, bu dâirenin hâricine çıkabilen akıldır. Bu her iki nevi' aklın birçok mertebeleri vardır; ve âlem-i keserâtı peydâ eden tecel- liyât-ı ilâhiyye aklın verâsında değildir. Yalnız, bu tecelliyâtı ukülün kâffesi idrâk edemez. Bunları muhît olan akl-ı külldür; ve Resûl-i Ekrem'in ve en- biyânın ve ehassu'l-havâss olan insân-ı kâmillerin akılları akl-ı külldür. Bi- nâenaleyh bu akl-ı küll muvâcehesinde onun aşağısındaki akılların durması lâzımdır. Meselâ Resûl-i Ekrem hazretleri kadınlar hakkında ناقصات العقل ya'ni "Akılları noksandır" buyurmuştur. Ehl-i garb yakın vakitlere kadar bu ha- dîs-i şerîfin çöl ahvâlinin ve bedâvet âleminin te'sîrâtı ile söylenmiş bir söz olduğunu iddiâ ve hakîkati inkâr etmekte idiler. Vaktâki biyoloji (hayâtiyât ilmi) terakkî etti, vasatî hesâb ile yaptıkları tedkîkāt neticesinde, kadınların dimâğı erkeklerin dimâğından yüz elli (150) gram noksan olduğunu gördü- ler ve mebhût olup hayrette kaldılar. İşte ihbârât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i ne- beviyyenin hepsi de böyledir. İnkâr ancak aklın zulmet-i cehl ile örtülmüş ol- masındandır.

4848. Züleyha gibi ki, Yûsuf onun üzerine tulû' etti, acûzlükten civanlığa yol buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4848. Züleyha gibi ki, Yusuf onun üzerine doğdu, yaşlılıktan gençliğe yol buldu.

Bu şerefli beyitte, dinin yaşlılarını (dini yaşlılar gibi yaşayanları) seçen kimse, Yusuf (a.s.)'ın aşığı olan Züleyha'ya benzetilmiştir. Yani, Züleyha, Yusuf (a.s.)'ın aşkı ile perişan olmuş ve bir kocakarı haline gelmişti. Bir gün Yusuf (a.s.)'ın geçtiği yol üzerinde durduğunda; Yusuf (a.s.) onun haline acıyıp iltifat etti ve halini ve hatırını sordu. Bu iltifattan Züleyha'ya gençlik ve tazelik hayatı ve dirilik geldi. Bunun gibi, bir mümin, külli akıl (evrensel akıl) sahibi olan Resul-i Ekrem'in ve onun varisleri olan insân-ı kâmillerin huzurunda, geçim akıllarının (dünyevi işlere yönelik aklın) muhakemelerini terk edip, tam bir acziyetle teslim olduğu zaman, göreceği iltifattan onun ruhuna ve aklına bir dirilik ve gençlik gelir.

Bu beyt-i şerîfte, dîn-i acâizi ihtiyâr eden kimse, Yûsuf (a.s.)ın âşığı olan Züleyha'ya teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, Züleyha, Yûsuf (a.s.)ın aşkı ile pej- mürde olmuş ve bir kocakarı hâline gelmiş idi. Vaktâki bir gün Yûsuf (a.s.)ın geçtiği yol üzerinde durdu; ve cenâb-ı Yûsuf onun hâline acıyıp iltifat etti ve hâlini ve hâtırını sordu. Bu iltifâttan Züleyha'ya civanlık ve tâzelik hayâtı ve dirilik geldi. Bunun gibi, bir mü'min, akl-ı küll sahibi olan Resûl-i Ekrem'in ve onun vârisleri olan insân-ı kâmillerin huzûrunda akl-ı maaşlarının muhâ- kemâtını terk edip, kemâl-i acz ile teslîm olduğu vakit, göreceği iltifattan onun rûhuna ve aklına bir dirilik ve civanlık gelir.

4849. Dirilik ölmekte ve mihnettedir. Ab-ı hayat zulmet içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4849. Dirilik ölmekte ve mihnettedir. Ab-ı hayat (ebedî hayat suyu) zulmet (karanlık) içindedir.

Yani, ruhun diriliği, nefsin teşvik ettiği geçim aklının ölmesindedir ve nefsin mihneti (sıkıntısı) içindedir. Çünkü ilahi bilgiler ve hakikatler olan ab-ı hayat, bu tabiat karanlığı içinde gizlidir. Nefis ölüp tabiat karanlığı geçim aklının üzerinden sıyrılınca, ruhun hükümleri ve tesirleri ortaya çıkar.

Ya'nî, rûhun diriliği nefsin teşvik eylediği akl-ı maaşın ölmesindedir ve nefsin mihneti içindedir. Zîrâ maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye âb-ı hayatı, bu zul- met-i tabîat içinde gizlidir. Nefis ölüp tabîat zulmeti akl-ı maâş üzerinden sıyrılınca, rûhun ahkâmı ve âsârı zâhir olur.

## Hak Teâlâ'nın Nemrûd'u çocukluğundan ana ve dâye vâsıtası olmaksızın beslemesi kıssasına rücû' etmektir

4850. Elhasıl, o bahçe ariflerin bağı gibi semumdan ve sarsardan emân içinde idi. [4831]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4850. Kısacası, o bahçe, ariflerin bahçesi gibi zehirli rüzgârdan ve fırtınadan emin bir haldeydi.

"Semûm", sıcak esen zehirli rüzgâr demektir. "Sarsar", sert rüzgâr ve fırtına demektir. Bunlardan kastedilen, Hakk'ın kahredici tecellileridir. Yani, kısacası, Azrail (a.s.) tarafından annesinin canı alınan süt emen çocuğun yalnız kaldığı o orman ve o bahçe, ariflerin kalplerinin ve canlarının bahçesi gibi, Hakk'ın kahredici tecellilerinden korunmuş ve emin bir haldeydi.

"Semûm", sıcak esen zehirli rüzgâr. "Sarsar", sert rüzgâr ve fırtına. Bunlardan murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesidir. Ya'nî, elhâsıl, cenâb-ı Azrâîl tarafından anasının cânı kabz olunan süt emen çocuğun yalnız kaldığı o orman ve o bahçe, âriflerin kalblerinin ve canlarının bağı gibi, Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyyesinden hifz ve emân içinde idi.

4851. "Bir kaplan yeni bir yavrucuk doğurmuş idi. "Ona süt ver!" dedim, itaat gösterdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4851. "Bir kaplan yeni bir yavrucuk doğurmuş idi. "Ona süt ver!" dedim, itaat gösterdi."

Yani, Yüce Allah, Azrâîl (a.s.)'a hitaben buyurdu ki: "Yeni yavru doğurmuş olan bir kaplana, "Git, o ormanda yalnız kalan çocuğa süt ver!" diye emrettim."

Ya'nî, cenâb-ı Hak, Azrâîl (a.s.) a hitâben buyurdu ki: "Yeni yavru doğurmuş olan bir kaplana, "Git, o ormanda yalnız kalan çocuğa süt ver!" diye emrettim."

4852. "Binâenaleyh ona süt verdi ve ona hizmetler etti. Hatta ki, bâliğ ve cesîm ve arslan adam oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4852. "Bu sebeple ona süt verdi ve ona hizmetler etti. Hatta ki, ergen ve iri cüsseli ve arslan adam oldu."

Bu sebeple o kaplan emrime itaat edip gitti, o çocuğa süt verdi ve hizmetler etti. Sonunda o çocuk ergenliğe erişti ve iri cüsseli ve arslan gibi bir adam oldu.

"Binâenaleyh o kaplan emrime itâat edip gitti, o çocuğa süt verdi ve hizmetler etti. Nihâyet o çocuk bülûğa erdi ve iri cüsseli ve arslan gibi bir adam oldu."

4853. "Vaktaki onun sütten kesilmesi oldu, nutuk ve hükûmet için bir perîye emrettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4853. "Vaktaki onun sütten kesilmesi oldu, nutuk ve hükûmet için bir perîye emrettim."

"Fıtâm", çocuğu sütten kesmek; "dâverî", hükûmet demektir. Yani, "Vaktaki çocuk büyüdü, sütten kesilme zamanı geldi, ona hemcinsleriyle konuşmayı ve hükûmet idaresi usulünü öğretmek için bir periye ve cin taifesinden birisine emrettim. İnsan suretine girip, ona söz ve hükûmet idaresini öğretti."

"Fıtâm”, çocuğu sütten kesmek; “dâverî”, hükûmet, demektir. Ya'nî, "Vaktâki çocuk büyüdü, sütten kesilmek zamânı geldi, ona hemcinsleriyle konuşmayı ve hükûmet idâresi usûlünü öğretmek için bir perîye ve cin tâifesinden birisine emrettim. İnsan sûretine girip, ona söz ve hükûmet idâresini öğretti."

4854. "Ben o çemenden ona perveriş verdim ki, benim fennim söze sığmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4854. "Ben o çemenden ona perveriş verdim ki, benim fennim söze sığmaz."

"Ben o çimenlik olan ormandan ona öyle bir terbiye verdim ki, benim fen ve sanatım insanların sınırlı sözlerine ve kelimelerine sığmaz ve onların açıklaması bu dar ifadeler ile şerh ve izah olunamaz."

"Ben o çemenlik olan ormandan ona öyle bir terbiye verdim ki, benim fen ve san'atım insanların mahdûd elfâz ve kelimelerine sığmaz ve onların beyânı bu dar ifadeler ile şerh ve îzâh olunamaz."

4855. "Ben Eyyub'a, zararsız olan kurtların mihmanlığı için, baba muhabbetini vermişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4855. "Ben Eyyub'a, zararsız olan kurtların mihmanlığı için, baba muhabbetini vermişim."

Benim fen ve sanatım acayiptir. Ben peygamberim olan Hz. Eyyûb'un vücuduna küçük kurtları üşürdüm ve o kurtlar onun vücudunda misafir olup etlerini yerlerdi. Fakat asla hayatına zarar vermezlerdi. Şayet o kurtlardan birisi cenâb-ı Eyyûb'un vücudundan yere düşse, o kurda karşı baba muhabbetini vermiş olduğum için, eliyle alıp yine vücuduna koyar idi.

Menkıbe: Macar mühtedilerinden olup son derecedeki takvasıyla ehlullahtan olduğuna şüphe olmayan bir zat hakkında arkadaşlarımızdan birisi fakire şu hali hikaye etti. "Adı geçen zat son derece fakir olduğundan, bir handa dolap gibi karanlık bir odada ikamet ederdi. Ziyaretine gittim. Güneş almak için odanın kapısını açmış idi. Bana dedi ki: "Biraz evvel gelse idin, Yüce Allah'ın acayip bir tecellisini (ortaya çıkışını) görür idin. Ben kimsesizliğim ve fakirliğim ve ihtiyarlığım sebebiyle bitlere üştüm, saçım sakalım bitler içinde kalmış idi. Bu hayvanlar her tarafımı ısırıp haşlamakta idiler. Yüce Allah'a halimi arz edip kurtuluşum hakkında münacatta bulundum. O dakikada gördüm ki, vücuduma her taraftan dehşetli bir karınca istilası meydana geldi. Dedim: "Ya Rab! Beni bitler boğacak idi, bir de bu karıncaların hücumuna nasıl tahammül ederim?" Dikkat ettim, gördüm ki, hücum eden karıncalardan her birinin ağzında bir bit olduğu halde kaçmakta idiler. Beş dakika sonra vücudumda ne bitten, ne de karıncadan eser kalmadı" (Yüce Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir!).

"Benim fen ve san'atım acîbdir. Ben peygamberim olan Hz. Eyyûb'un vücûduna kurtcağızları üşürdüm ve o kurtlar onun vücudunda misafir olup etlerini yerlerdi. Fakat aslâ hayâtına zarar vermezlerdi. Şâyed o kurtlardan birisi cenâb-ı Eyyûb'un vücudundan yere düşse, o kurda karşı baba muhabbetini vermiş olduğum için, eliyle alıp yine vücuduna koyar idi."

Menkıbe: Macar mühtedîlerinden olup son derecedeki takvâsıyla ehlullâhtan olduğuna şübhe olmayan bir zât hakkında rüfekāmızdan birisi fakîre şu hâli hikâye etti. "Mûmâileyh son derece fakîr olduğundan, bir handa dolap gibi karanlık bir odada ikamet ederdi. Ziyâretine gittim. Güneş almak için odanın kapısını açmış idi. Bana dedi ki: "Biraz evvel gelse idin, cenâb-ı Hakk'ın acîb bir tecellîsini görür idin. Ben kimsesizliğim ve fakrım ve ihtiyarlığım sebebiyle bitlere üştüm, saçım sakalım bitler içinde kalmış idi. Bu hayvanlar her tarafımı ısırıp haşlamakta idiler. Cenâb-ı Hakk'a hâlimi arzedip halâsım hakkında münâcât ettim. O dakikada gördüm ki, vücûduma her taraftan dehşetli bir karınca istîlâsı vâki' oldu. Dedim: "Yâ Rab! Beni bitler boğacak idi, bir de bu karıncaların hücumuna nasıl tahammül ederim?" Dikkat ettim, gördüm ki, hücum eden karıncalardan her birinin ağzında bir bit olduğu hâlde kaçmakta idiler. Beş dakika sonra vücûdumda ne bitten, ne de karıncadan eser kalmadı" (Fe-sübhanallâhi'l-azîm!).

4856. Kurtlara da onun üzerine ben babaya olan veled muhabbetini vermişimdir. İşte kudret, işte el!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4856. Kurtlara da onun üzerine ben babaya olan veled muhabbetini vermişimdir. İşte kudret, işte el!

Yani, "O kurtlara da Eyyûb (a.s.)'a karşı evladın babaya olan sevgisini vermişimdir. İşte ilâhî kudretim ve işte kâinat üzerindeki tasarruf elim!"

Ya'nî, "O kurtlara da cenâb-ı Eyyûb'a karşı evlâdın babaya olan muhabbetini vermişimdir. İşte kudret-i ilâhiyyem ve işte kâinât üzerindeki tasarruf elim!"

4857. Analara şefkati ben öğrettim. Benim parlattığım lutuf nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4857. Analara şefkati ben öğrettim. Benim parlattığım lutuf nasıl olur?

Yani, "Analarda evlatlarına karşı olan şefkat ve merhamet, benim şefkat ve merhametimin yansımasıdır. Çünkü benim yaktığım ve parlattığım bir lutuf nasıl olur? Hiç söner mi?" Bazı nüshalarda "lutuf" yerine "şem" (mum) kelimesi geçmektedir. Beyit: Allah'ın takdiri kol gücüyle dönmez, Mevlâ'nın yaktığı bir mum hiçbir şekilde sönmez!

Yunus Emre (k.s.) beyti: Açıldı bağın ve bostanın, dilimde destanın okundu, Senin baktığın gülistanın gülleri solmaz Allah'ım!

Ya'nî, "Analarda evlâtlarına karşı olan şefkat ve merhamet, benim şefkat ve merhametimin aksidir. Zîrâ benim yaktığım ve parlattığım bir lutuf nasıl olur? Hiç söner mi?" Ba'zı nüshalarda "lutuf" yerine "şem" vâki'dir. Beyit: Tedbîr-i Hudâ kuvvet-i bâzû ile dönmez, Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, bir vech ile sönmez!

Beyt-i Yûnus Emre (k.s.).: Açıldı bâğ u bostânın, okundu dilde destânın, Sen baktığın gülistânın, gülleri solmaz Allah'ım!

4858. Yüz inâyet ve yüz rabıta ettim. Tâ ki benim vâsıtasız olan lutfumu göre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4858. Yüz inâyet ve yüz rabıta ettim. Tâ ki benim vâsıtasız olan lutfumu göre!

Yani, "Büyüyüp Nemrud ismini alan o çocuğa birçok inâyet ettim ve benim ile onun arasında doğrudan doğruya bağıntılar kurdum; ve ananın, babanın ve diğer olağan sebeplerin aracılığıyla olmayan benim lütuflarımı görsün de kesin bilgi sahibi olsun, dedim."

Ya'nî, "Büyüyüp Nemrûd ismini alan o çocuğa birçok inâyet ettim ve benim ile onun arasında doğrudan doğruya râbıtalar yaptım; ve ananın, babanın ve diğer esbâb-ı âdiyenin vâsıtasıyla olmayan benim lutuflarımı görsün de yakîn sâhibi olsun, dedim."

4859. Tâ ki sebebden dolayı keşmekeş içinde olmaya! Tâ ki onun her istianesi benden ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4859. Tâ ki sebepten dolayı keşmekeş içinde olmasın! Tâ ki onun her yardımı benden olsun!

"Bunları görsün de tabiat âleminde kulların daima görmeye alıştığı sebeplerden dolayı keşmekeş ve ıstırap içinde olmasın ve onun yardım talep etmesi doğrudan doğruya benden olsun, dedim."

"Bunları görsün de âlem-i tabîatta kulların dâimâ görmeye alıştığı sebeblerden dolayı keşmekeş ve ıztırâb içinde olmasın ve onun yardım taleb etmesi doğrudan doğruya benden olsun, dedim."

4860. Yoksa onun kendi için hiçbir özrü olmaya. Her kötü dosttan onun şikâyeti olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4860. Yoksa onun kendi için hiçbir özrü olmasın. Her kötü dosttan onun şikâyeti olmasın!

Yani, "Büyüttüğüm çocuk, 'Şöyle, böyle oldu da, benim işim ve hayatım yolunda cereyan etmedi' diye kendi nefsi için bana karşı hiçbir özür ve bahane gösteremesin ve 'Doğru giden benim işimi bozdu' diye her kötü dosttan onun bir şikâyeti olmasın!" "Tâ hod"daki "tâ", sebep bildirmek içindir.

Ya'nî, “Büyüttüğüm çocuk, "Şöyle, böyle oldu da, benim işim ve hayâtım yolunda cereyân etmedi" diye kendi nefsi için bana karşı hiçbir özür ve bahâne gösteremesin ve "Doğru giden benim işimi bozdu" diye her kötü dosttan onun bir şikâyeti olmasın!" "Tâ hod”da "tâ", ta'lîl içindir.

4861. Benim vasıtasız olan lutfumu görmek için, yüz râbıtalı olan bu hızâneyi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4861. Benim vasıtasız olan lütfumu görmek için, yüz bağıntılı olan bu hızâneyi gördü.

"Hızâne" (خصانة), "ananın çocuğu kucağında besleyip terbiye etmesi" demektir. Yani, "Bu çocuk, doğrudan benim tarafıma bağlı olan bu hızâneyi ve terbiyeyi, benim vasıtasız olan lütfumu görmek için gördü ki, bu müşahede hâli asla inkâra imkân bırakmaz."

“Hızâne” (خصانة), “ananın çocuğu kucağında besleyip terbiye etmesi”, demektir. Ya'nî, “Bu çocuk doğrudan benim tarafıma bağlı olan bu hızâneyi ve terbiyeyi, benim vâsıtasız olan lutfumu görmek için gördü ki, bu müşâhede hâli aslâ inkâra mecâl bırakmaz.”

4862. Ey celîl kul! Onun şükrü o idi ki, o Nemrûd ve Halîl'i yakıcı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4862. Ey yüce kul! Onun şükrü o idi ki, o Nemrûd ve Halîl'i yakıcı idi.

“Ey yüce kulum olan Azrâîl! O çocuğun bu yaptığım lütuflara karşı teşekkür etmesi bu oldu ki, o Nemrûd isminde bir zalim oldu ve benim dostum ve halîlim olan İbrâhîm (a.s.)'ı ateşte yakmaya teşebbüs etti.”

“Ey celîl kulum olan Azrâîl! O çocuğun bu yaptığım lutuflara karşı teşekkür etmesi bu oldu ki, o Nemrûd isminde bir zâlim oldu ve benim dostum ve halîlim olan İbrâhîm (a.s.) ateşte yakmaya teşebbüs etti.”

4863. Onun gibi ki, bu şehzade şâhın şükrünü istikbâr ve istiksâr-ı câh cihetinden etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4863. Onun gibi ki, bu şehzade şahın şükrünü büyüklük taslama ve makamın çokluğunu isteme yönünden etti.

"İstikbâr", büyüklük taslamak ve ululanmak demektir. "İstiksâr", çok istemek ve çok görmek demektir. Yani, Nemrud'un bu hâli ve nankörlüğü, ululanmak ve mertebe çokluğunu istemek yönünden, şehzadenin şaha karşı ters bir teşekkürüne, yani nankörlüğüne benzedi.

“İstikbâr”, büyüklük etmek ve ululanmak. “İstiksâr”, çok istemek ve çok görmek. Ya'nî, Nemrûd'un bu hâli ve nânkörlüğü, ululanmak ve mertebe çokluğunu istemek cihetinden şehzâdenin şâha karşı ters bir teşekkürüne, ya'nî nânkörlüğüne benzedi.

4864. Dedi ki: "Mâdemki yeni mülk ve ikbal sahibiyim, niçin ben bir gayrın tabi'i olayım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4864. Dedi ki: "Mademki yeni mülk ve ikbal sahibiyim, niçin ben bir başkasının tâbii olayım?"

O şehzade, şahın teveccühünden dolayı biraz ruhanî hallere (manevî durumlara) nail olunca, teşekkür edeceği yerde dedi ki: "Mademki şimdi ben yeni manevî mülkün ve gaybî ikbalin sahibiyim, niçin bir başkasına tâbi olup onun kulu olayım?"

O şâhzâde, şâhın teveccühünden dolayı biraz rûhânî hallere nail olunca, teşekkür edeceği yerde dedi ki: "Mâdemki şimdi ben yeni mülk-i ma'nevî ve ikbâl-i gaybî sahibiyim, niçin bir başkasına tabi' olup onun bendesi olayım?"

4865. Şahın lutufları ki, onun zikri geçti, tecebbürden dolayı onun kalbinde örtülmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4865. Şahın lutufları ki, onun zikri geçti, ululanmaktan dolayı onun kalbinde örtülmüş idi.

"Tecebbür", ululanmak ve büyüklenmek demektir. Yani, şehzâde, şahın yukarıda zikri geçen lutuflarını büyüklenmekten ve kendisini büyük görmekten dolayı unuttu; ve bu lutufları onun kalbindeki nefsin büyüklenme sıfatı örttü.

"Tecebbür", tekebbür etmek ve ululanmak, demektir. Ya'nî, şehzâde, şâhın yukarıda zikri geçen lutuflarını tekebbürden ve kendisini büyük görmekten dolayı unuttu; ve bu lutufları onun kalbindeki nefsin tekebbür sıfatı örttü.

4866. Böylece Nemrûd o lutufları, cehil ve körlük cihetinden ayak altına koymuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4866. Böylece Nemrut o lütufları, bilgisizlik ve körlük yönünden ayak altına koymuştur.

Yani, zorbalık ve kibir duygusu kalbe geldiği zaman, aklın gözünü kör eder ve bilinen lütufları unutturduğu için bilgisizlik içinde kalır. Nemrut da böylece gördüğü o lütufları bilgisizlik ve körlük yönünden ayak altına almış ve nankör olmuştur.

Ya'nî, tecebbür ve tekebbür duygusu kalbe geldiği vakit, aklın gözünü kör eder ve bildiği lutufları unutturduğu için cehil içinde kalır. Nemrûd dahi böylece gördüğü o lutufları cehil ve körlük cihetinden ayak altına almış ve nânkör olmuştur.

4867. "Şimdi kafir oldu ve yol vurur! Kibir ve hudalık da'vâsı eder!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4867. "Şimdi kâfir oldu ve yol keser! Kibir ve ilâhlık davası eder!"

"Bu kadar lütuflarımı gören o Nemrut şimdi bu nimetlerin ve lütufların nankörü ve inkârcısı oldu ve hidayet yolunu kesen bir eşkıyadır! Hükümdarlık makamında kibir gösterir ve ilâhlık davasında bulunur!"

"Bu kadar lutuflarımı gören o Nemrûd şimdi bu ni'metlerin ve lutufların kâfiri ve münkiri oldu ve hidâyet yolunu vuran bir şakîdir! Hükümdârlık makāmında kibir eder ve ulûhiyet da'vâsında bulunur!"

4868. "Benim ile kıtâl etmek için üç kerkes ile celâlli olan gök tarafına gitti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4868. "Benim ile savaşmak için üç akbaba ile celalli olan gök tarafına gitti."

"Celâl", ululuk ve azamet; "kerkes", cüssesi büyük akbaba kuşu demektir. Gök, sonsuz uzaydan ibaret olduğu ve sonsuz olan bu uzay mutlak varlığın kendisi bulunduğu için, gök celâl sıfatı ile nitelendirilmiştir. Yani, "O Nemrut benim ile harp ve savaş etmek için, üç akbaba kuşunu uçak makamında kullanarak, celâl sahibi olan gök ve uzay tarafına gitti." Tefsir kitaplarında ve Ravzatü's-Safâ ismindeki kitapta zikredilen bu kıssanın özeti şudur: Nemrut, İbrahim (a.s.)ı ateşe attı ve yanmadığını gördü. Gökte zannettiği İbrahim (a.s.)ın Rabbi ile savaş ve harp etmek için üç büyük akbaba kuşuna, içine iki kişi sığacak kadar bir kafesli sandık yapıp sağlam bağladı; ve sandıkların hem üstüne hem de altına birer büyük sırık dikti. Kuşların yukarı uçmalarını istediği zaman üst direklerin ucuna bayrak çeker gibi et parçası çekerdi ve aşağıya inmelerini istediği vakit, alt sırıkların ucuna et çekerdi ve kuşlar ete doğru uçarlardı. Kuşlar pek çok yükselince korkmaya başladı ve aşağıya indi. Gariptir ki, bu kadar fennî gelişmelere rağmen yine zamanımızda ulûhiyete inanan bazı dindarlar Allah'ı hâlâ gökte hayal ederler. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de Zuhruf suresinde وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهُ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهُ (Zuhruf, 43/84) yani "O öyle Allah'tır ki, gökte de ilâhtır ve yeryüzünde de ilâhtır" buyurulur. Bu sebeple O'nu gökte aramaya gerek yoktur.

"Celâl", ululuk ve azamet; "kerkes", cüssesi azîm akbaba kuşu demektir. Âsumân, fezâ-yı bî-nihâyeden ibaret olduğu ve nihâyetsiz olan bu fezâ ayn-ı vücûd-ı mutlak bulunduğu için, âsumân sıfat-ı celâl ile tavsîf buyurulmuştur. Ya'nî, “O Nemrûd benim ile harb ve kıtâl etmek için, üç kerkes kuşunu tayyâre makāmında istihdâm ederek, celâl sahibi olan gök ve fezâ tarafına gitti." Tefsîr kitablarında ve Ravzatü's-Safâ ismindeki kitâbda mezkûr olan bu kıssanın hülâsası şudur: Nemrûd, İbrâhîm (a.s.)ı ateşe attı ve yanmadığını gördü. Gökte zannettiği İbrâhîm (a.s.)ın Rabbi ile kıtâl ve harb etmek için üç büyük akbaba kuşuna, içine iki kişi sığacak kadar bir kafesli sandık yapıp muhkem bağladı; ve sandıkların hem üstüne ve hem altına birer büyük sık dikti. Kuşların yukarı uçmalarını murâd ettiği zaman üst direklerin ucuna bayrak çeker gibi et parçası çekerdi ve aşağıya inmelerini istediği vakit, alt sıkların ucuna et çekerdi ve kuşlar ete müteveccihen uçarlar idi. Kuşlar pek ziyâde yükselince korkmaya başladı ve aşağıya indi. Garībdir ki, bu kadar terakkiyât-ı fenniyyeye rağmen yine zamânımızda ulûhiyete mu'tekid olan ba'zı dindarlar Allah'ı hâlâ gökte tahayyül ederler. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Zuhrufta وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهُ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهُ (Zuhruf, 43/84) ya'ni "O öyle Allah'tır ki, gökte de ilâhtır ve yeryüzünde de ilâhtır" buyurulur. Binâenaleyh O'nu gökte aramaya hâcet yoktur.

4869. Yüz binlerce telvîmsiz çocuğu, İbrâhîm'i bulmak için öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4869. Yüz binlerce ayıpsız çocuğu, İbrahim'i bulmak için öldürdü.

"Telvîm", kınamak ve ayıplamak; "bî-telvîm", bir kusuru görülüp kınanmamış demektir. Yani, "Nemrut, müneccimlerin haber vermesi üzerine, hiçbir kusuru ve kabahati olmadığı için kınanmamış olan yeni doğan birçok çocuğu, İbrahim (a.s.) olması hayali ve vehmi ile öldürdü." Nasıl ki Firavun dahi Musa (a.s.)'ı bulup öldürmek için öyle yapmıştı.

"Telvîm", levm etmek ve ayıplamak; "bî-telvîm", bir kusûru görülüp ayıplanmamış, demektir. Ya'nî, "Nemrûd müneccimlerin haber vermesi üzerine hiçbir kusûru ve kabahatleri olmadığı için ayıplanmamış olan yeni doğan birçok çocukları İbrâhîm (a.s.) olması hayali ve vehmi ile öldürdü." Nitekim Fir'avn dahi Mûsâ (a.s.)ı bulup öldürmek için öyle yapmış idi.

4870. Zîrâ müneccim dedi ki: "Yılın hükmünde, kıtal için bir düşman doğa- [4851] caktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4870. Çünkü müneccim dedi ki: "Yılın hükmünde, savaş için bir düşman doğacaktır."

Çünkü Nemrud'un müneccimleri haber verdiler ki: "Bu yılın hükmü ve etkisi içinde seninle savaşmak ve harp etmek için bir çocuk doğacaktır. Yıldız ilmi bize bunu gösteriyor."

Zîrâ Nemrûd'un müneccimleri haber verdiler ki: "Bu yılın hükmü ve te'sîri içinde seninle kıtâl ve harb etmek için bir çocuk doğacaktır. İlm-i nücûm bize bunu gösteriyor."

4871. “Agâh ol! O hasmın def'inde ihtiyat et!" Her kim doğdu ise, hubâttan dolayı öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4871. "Uyanık ol! O düşmanı def etmede dikkatli ol!" Her kim doğduysa, hubâttan dolayı öldürdü.

"Hubât", deliliğe benzeyen bir hastalığın adıdır ki, beyni bozar ve harap eder (Kâmûs). Yani, müneccimler Nemrud'a dediler ki: "Aklını başına topla! O doğacak düşmanını def etme konusunda dikkatli ol!" Nemrud bu sözü işitince beyni bozuldu ve her kim doğduysa delice öldürdü.

"Hubât", deliliğe müşâbih bir illet adıdır ki, dimâğı muhtel ve tebâh eder (Kāmûs). Ya'nî, müneccimler Nemrûd'a dediler ki: "Aklını başına topla! O doğacak düşmanın def'i husûsunda ihtiyât et!" Nemrûd bu sözü işitince dimâğı muhtel oldu ve her kim doğdu ise delice öldürdü.

4872. Onun körlüğüne vahiy çekici olan çocuk bitti. Diğer kanlar onun boynunda kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4872. Onun körlüğüne vahiy çekici olan çocuk bitti. Diğer kanlar onun boynunda kaldı.

Nemrut'un körlüğüne ve bu kadar kan dökmesine rağmen, Yüce Allah'ın vahyini çekici bir peygamber olan çocuk (Hz. İbrahim a.s.) büyüdü ve gelişti; Nemrut'un döktüğü diğer çocukların kanı ise onun boynunda kaldı.

"Nemrûd'un körlüğüne ve bu kadar kan döküşüne rağmen cenâb-ı Hakk'ın vahyini çekici bir peygamber olan çocuk bitti ve neşv ü nemâ buldu; ve Nemrûd'un döktüğü diğer çocukların kanı onun boynunda kaldı."

4873. Ey aceb! Zulümât-ı neseb ona gurur vermek için o mülkü babasından mı buldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4873. Ey şaşılacak şey! Nesebin karanlıkları ona gurur vermek için o mülkü babasından mı buldu?

Nesebin yüksek olması, evlatta kibir ve kendini beğenme gibi nefsin karanlık sıfatlarını harekete geçirir ve evlat asalet iddiasına kalkışıp halkın diğer fertleri üzerine üstünlük kurmak ister. Nasıl ki bir beyzade, Sokrates'i aşağılamak için: "Sen adi bir kimsenin evladısın, ben bir asilzadeyim!" der. Sokrates de cevaben: "Ey bahtsız! Senin asaletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor!" demiştir. Yani, "Şaşılacak şey! Nemrut bir hükümdar evladı değildi ve o mülkü babasından bulmadı ki, neseb karanlıkları ona kibir ve gurur versin!" Şu hâlde anlaşılır ki, gurur ve kibrin kaynağı neseb değil, ancak nefistir.

Nesebin yüksek olması, evlâdda kibir ve ucüb gibi nefsin zulmânî olan sıfatlarını tahrik eder ve evlâd asâlet da'vâsına kıyâm edip âhâd-ı nâs üzerine tefevvuk etmek ister. Nitekim bir beyzâde Sokrat'ı tahkîr için: "Sen âdî bir kimsenin evlâdısın, ben bir asilzâdeyim!" der. Sokrat dahi cevâben: "Ey bed-baht! Senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor!" demiştir. Ya'nî, "Acib şey! Nemrûd bir hükümdâr evlâdı değil idi ve o mülkü babasından bulmadı ki, neseb zulmetleri ona kibir ve gurûr versin!" Şu hâlde anlaşılır ki, gurûr ve kibrin menşei neseb değil, ancak nefistir.

4874. Eğer başkalarına ana ve baba hicab oldu ise, o gevheri cebinde bizden buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4874. Eğer başkalarına ana ve baba perde oldu ise, o cevheri cebinde bizden buldu.

"Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani, "Başkalarının cevher gibi kıymetli olan hayatının meydana gelmesine anaları ve babaları perde oldu ve o çocuk onları hayat sebebi olarak bildi ise, o Nemrut hayat cevherini kendi vücudunun cebinde doğrudan doğruya bizden buldu." Buraya kadar Azrail (a.s.)a Hakk'ın hitabı idi.

"Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, "Başkalarının cevher gibi kıymetli olan hayatının husûlüne anaları ve babaları hicâb oldu ve sebeb-i hayât olarak o çocuk onları bildi ise, o Nemrûd hayât cevherini kendi vücudunun cebinde doğrudan doğruya bizden buldu." Buraya kadar Azrâîl (a.s.)a Hakk'ın hitâbı idi.

4875. Kötü nefis muhakkak bir yırtıcı kurttur. Her karîne ne bahane koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4875. Kötü nefis kesinlikle bir yırtıcı kurttur. Her arkadaşına ne bahane bulursun?

Bu beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından irşat amacıyla söylenmiştir. Yani, emmare nefis (kötülüğü emreden nefis) kesinlikle yırtıcı bir kurttur. Eline fırsat geçtiği zaman, kendi hazzından, isteğinden başka hiçbir şeye bakmaz, yırtar ve kırar döker. Bu sebeple ey insan! Senin elinden bir kötülük ortaya çıkacak olursa, hiçbir arkadaşına ve dostuna bahane bulma ve "Bana bunu yaptıran filândır" deme! Onu yapan senin emmare nefsindir. Âriflerden (Allah'ı bilenlerden) birisi nefis hakkında şöyle diyor: "Nefse bir şekil verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü kendini beğenme, ağzı haset, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü kin ve düşmanlık, karnı şehvet ve iftira, elleri hıyanet ve hırsızlık, ayakları emel, kalbi gaflet, ruhu küfürdür. Nefsin aklı ve anlayışı yoktur. O, geçici dünyadaki bir saatlik şehvetine cenneti ve nimetlerini ve cennetteki ebediyeti satıverir. Nefis mücadele ile ölmez, fakat hapsedilir ve azap edilir."

Bu beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki'dir. Ya'nî, nefs-i emmâre muhakkak yırtıcı bir kurttur. Eline fırsat geçtiği vakit, kendi hazzından, murâdından başka hiçbir şeye bakmaz, yırtar ve kırar döker. Binâenaleyh ey kimse! Senin elinden bir fenâlık zuhûr edecek olursa, hiçbir arkadaşına ve karînine bahâne bulma ve "Bana bunu yaptıran filândır" deme! Onu yapan se- nin nefs-i emmârendir. Ârifin birisi nefis hakkında şöyle diyor: "Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, dili yalan ve gıybet, kulağı unutmak, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve iftirâ, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet, rûhu küfürdür. Nefsin aklı ve anlayışı yoktur. O dâr-ı fenâdaki bir saatlik şehvetine cenneti ve ni'metlerini ve cennetteki ebediyeti satıverir. Nefis mücâhede ile ölmez, fakat hapis ve ta'zîb olunur."

4876. Küfr-nak pür-sefeh olan çirkin nefis dalâlette yüz kele külâh olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4876. Küfre mensup, akılsızlıkla dolu çirkin nefis, sapkınlıkta yüzlerce kelin başı olur.

"Küfr-nâk", küfre ait; "sefeh", akılsızlık ve hafiflik; "kel", başında saç olmayan kişidir. "Kel"den maksat, ayırt etme yeteneğinden yoksun ahmakların başıdır. Yani, bu küfre ait olan ve aklı ile anlayışı olmayan nefis, sapkınlıkta ayırt etme yeteneğinden yoksun ve birçok ahmakların başına külâh olur. Onlar bu nefse ait sıfatlar külâhı altında türlü türlü şaşkınlıklar yaparlar ve yaptıklarını iyi bir şey zannederler. Nasıl ki onlar hakkında Kehf sûresindeki âyet-i kerîmede وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا (Kehf, 18/104) yani "Onlar işlerini güzel yaptıklarını zannederler" buyurulur.

"Küfr-nâk", küfre mensûb; "sefeh", akılsızlık ve hafiflik; "kel", başında saç olmayan kimsedir. "Kel"den murâd, temyîzden ârî olan ahmakların başıdır. Ya'nî, bu küfre mensûb olan ve aklı ve anlayışı olmayan nefis dalâlette temyîzden ârî ve birçok ahmakların başına külâh olur. Onlar bu sıfât-ı nefsâniyye külâhı altında türlü türlü şaşkınlıklar yaparlar ve yaptıklarını iyi bir şey zannederler. Nitekim onlar hakkında sûre-i Kehf'deki âyet-i kerîmede وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا (Kehf, 18/104) ya'nî "Onlar işlerini güzel yaptıklarını zannederler" buyurulur.

4877. Ey fakîr olan bende! Bu sebebden derim, zenciri köpeğin boynundan yukarı tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4877. Ey fakir olan kul! Bu sebeple derim, zenciri köpeğin boynundan yukarı tutma!

Ey fakir olan kul ve ey Hakk yolunun sâliki (Hakk Yolcusu)! Bu sebeple nasihat edip derim ki: Riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) zencirini, köpek tabiatinde olan nefsin boynundan yukarı tutma ve kaldırma!

Ey fakîr olan bende ve ey Hak yolunun sâliki! Bu sebebden nasihat edip derim ki: Riyâzat ve mücâhede zencirini köpek tabîatinde olan nefsin boynundan yukarı tutma ve kaldırma!

4878. Bu köpek eğer ta'lîm olunmuş olsa bile, yine köpektir. "Zellet nefsuhû" ol ki, o kötü damarlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4878. Bu köpek, eğer eğitilmiş olsa bile, yine köpektir. "Nefsi zelil oldu" o ki, o kötü damarlıdır.

İkinci mısrada "Ne mutlu o kimseye ki, nefsi zelil oldu" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, ey Hakk Yolcusu! Bu nefis köpeğine mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile Hak yoluna gitmesi öğretilmiş ve eğitilmiş olsa bile, o yine köpektir. Fırsat bulduğu zaman, yine dünya leşine saldırır. Bu sebeple sen daima nefsinin hâline dikkat edip, hadis-i şerif gereğince nefsini zelil eden kimselerden ol! Çünkü o nefis, zât itibariyle kötü damarlıdır ve kötü cevherlidir.

İkinci mısra'da طوبى لمن ذلت نفسه ya'nî "Ne mutlu o kimseye ki, nefsi zelîl [oldu]" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, ey sâlik! Bu nefis köpeğine mücâhede ve riyâzat ile Hak yoluna gitmesi öğretilmiş ve ta'lîm olunmuş olsa bile, o yine köpektir. Fırsat bulduğu vakit, yine dünyâ cîfesine saldırır. Binâenaleyh sen dâimâ nefsinin hâline murâkıb olup, hadis-i şerîfi mûcibince nefsini zelîl eden kimselerden ol! Zîrâ o nefis haddizâtında kötü damarlıdır ve fenâ cevherlidir.

4879. Eğer tavaf edici isen, farzı yerine getirirsin. Yumuşaklık üzerinde Tâif'in sahtiyânı gibisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4879. Eğer tavaf edici isen, farzı yerine getirirsin. Yumuşaklık üzerinde Tâif'in sahtiyânı gibisin.

Birinci mısradaki "tâif" kelimesi, "tavaf eden" anlamındadır. İkinci mısradaki "Tâif" kelimesi, Mekke-i Mükerreme civarındaki meşhur şehrin ismidir. "Sehîl" kelimesi, "suhûlet" (kolaylık, yumuşaklık) kelimesinden türemiş bir sıfat-ı müşebbehe (benzerlik sıfatı) olup, sonundaki "yâ" harfi masdarlık içindir. "Sehîlf", "yumuşak oluculuk" demektir. "Edîm" kelimesi, "sahtiyan" (işlenmiş deri) anlamındadır. Yani, ey sâlik! Eğer kibir ve kendini beğenmişlikten vazgeçip insân-ı kâmilin etrafını tavaf eden ve dolaşan biri isen, Hakk'a ulaşma farzını yerine getirirsin ve bu şekilde nefsini alçaltmış olursun. Bu sebeple, yumuşak oluculuk üzerinde Tâif şehrinde yapılan makbul bir sahtiyan gibi olursun.

Birinci mısra'daki "tâif", "tavâf edici" ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki "Tâif", Mekke-i Mükerreme civârındaki meşhûr şehrin ismidir. "Sehîl”, “suhûlet"ten sıfat-ı müşebbehe olup, nihâyetindeki "yâ" masdariyet içindir. “Sehîlf", "yumuşak oluculuk" demek olur. "Edîm", "sahtiyân” ma'nâsınadır. Ya'nî, ey sâlik! Kibir ve ucübden vazgeçip insân-ı kâmilin etrafını tavâf edici ve dolaşıcı isen, Hakk'a vâsıl olmak farzını yerine getirirsin ve bu sûrette nefsini zelîl kılmış olursun. Binâenaleyh yumuşak oluculuk üzerinde Tâif şehrinde yapılan makbûl bir sahtiyân gibi olursun.

4880. Nihayet yumuşaklık post ayıbından kurtarır. Hatta çizme gibi dostun [4861] ayağının beraberi olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4880. Sonunda yumuşaklık, postun ayıbından kurtarır. Hatta çizme gibi dostun ayağının yanında olursun.

"Sehîlet", "yumuşaklık" anlamına gelen "sehâlet" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir. "Vâharîden", kurtulmak demektir. Yani, sonunda nefsinin bu yumuşaklığı seni post ve cismaniyet (bedensellik) ayıbından ve kusurundan kurtarır. Hatta gerçek dost olan Hakk'ın kudret ayağının ve Cebbar (her şeye gücü yeten) olanın ayağının yanında olan çizme gibi olursun.

"Sehîlet", "yumuşaklık" ma'nâsına olan "sehâlet" kelimesinin imâle olunmuşudur. “Vâharîden", halâs olmak. Ya'nî, nihâyet nefsinin bu yumuşaklığı seni post ve cismâniyet ayıbından ve kusûrundan kurtarır. Hattâ dost-ı hakîkî olan Hakk'ın kudret ayağının ve kadem-i Cebbâr'ının beraberi olan çizme gibi olursun.

4881. Bütün Kur'ân nefislerin hubsünün şerhidir. Mushafa bak! Senin o gözün nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4881. Bütün Kur'ân nefislerin kötülüğünün açıklamasıdır. Mushafa bak! Senin o gözün nerededir?

Yani, Kur'ân-ı Kerîm baştan başa nefislerin murdarlığının ve hilekârlığının açıklamasıdır. Bu hususta Mushaf-ı Şerîf'e bak ve incele! Senin akıl ve basiret gözün nerededir?

Ya'nî, Kur'ân-ı Kerîm baştan başa nefislerin murdârlığının ve hílekârlığının şerhidir. Bu husûsta Mushaf-ı Şerîf'e bak ve tedkîk et! Senin akıl ve basîret gözün nerededir?

4882. Adilerin nefsinin zikri vardır ki, âlet buldu, enbiyanın kıtalinde kılı yardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4882. Adilerin nefsinin zikri vardır ki, âlet buldu, peygamberlerin savaşında kılı kırk yardı.

"Adiler"den kasıt, peygamberlere düşmanlık eden ve düşman olan topluluktur. Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de düşmanların nefsinin zikri vardır ki, o düşmanlar nefislerinin hükümlerini uygulamaya araç ve fırsat buldular. Peygamberlerin savaşında ve mücadelesinde kılı kırk yararcasına ince ince tedbirler ve hileler yaptılar.

"Adíler"den murâd, peygamberlere adâvet eden ve düşman olan tâifedir. Ya'nî, Kur'ân-ı Kerîm'de düşmanların nefsinin zikri vardır ki, o düşmanlar nefislerinin ahkâmını icrâya âlet ve fırsat buldular. Peygamberlerin kıtâlinde ve harbinde kılı kırk yararcasına ince ince tedbîrler ve hîleler yaptılar.

4883. Edebsiz olan menhûs ve uğursuz nefisten devir devir ansızın cihana alev çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4883. Edebsiz olan uğursuz ve kötü nefisten, devir devir ansızın dünyaya alev çarptı.

"Karn", devir ve zamandan yüz yıllık süredir. Yani, edepsiz ve uğursuz olan nefis yüzünden, devir devir ve zaman zaman ansızın dünyaya zulüm ve fesat ateşinin alevleri çarptı. Nitekim Rum Suresi'nde "ظهر الفساد في البر والبحر بما كسبت أيدى الناس" (Rum, 30/41) yani "İnsanların elleriyle kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıktı" buyurulur. Zamanımızdaki Dünya Savaşı da azgın ve uğursuz nefisler yüzünden meydana gelmiş ve karada tayyareler insan bireylerinin başına ateş ve alev saçtığı gibi, denizaltılar da denizlerde rahat ve huzur bırakmamıştır. Nefislerin günden güne daha fazla azgınlıklarına bakılırsa, insanlık âleminin daha büyük fesatlara ve belalara maruz kalması pek muhtemeldir.

"Karn", devir ve zamandan yüz sene müddeti. Ya'nî, edebsiz ve uğursuz olan nefsin yüzünden devir devir ve zaman zaman ansızın cihâna zulüm ve fesâd ateşinin alevleri çarptı. Nitekim sûre-i Rum'da ظهر الفساد في البر والبحر بما كسبت أيدى الناس (Rûm, 30/41) ya'nî “Nâsın elleriyle kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesâd zâhir oldu" buyurulur. Zamânımızdaki Harb-i Umû-mî dahi azgın ve uğursuz nefislerin yüzünden vâki' olmuş ve karada tayyâ-reler efrâd-ı beşerin başına ateş ve alev saçtığı gibi, tahtelbahirler dahi deniz-lerde râhat ve huzûr bırakmamıştır. Nefislerin günden güne daha ziyâde az-gınlıklarına bakılırsa, âlem-i beşeriyyetin daha büyük fesâdlara ve belâlara ma'rûz kalması pek muhtemeldir.

## O şehzâdenin kıssasına rücû' etmektir ki, şehzâde o tuğyân sebebiyle şâhın hâtırından zahm yedi, diğer fezâilin istikmâlinden evvel dünyâdan gitti

4884. Kıssayı kısa et ki, o gayûrun reşki onu bir sene sonra mezar tarafına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4884. Kıssayı kısa tut ki, o gayûr olanın kıskançlığı onu bir sene sonra mezara götürdü.

"Gayûr", aşırı derecede gayret eden demektir; "gayret"in aslı ise bir şeyi kendine özgü kılmak ve onu başkasından engellemektir. "Reşk", kıskanma ve gayret demektir. Gayret hakkında birinci cildin 1790 numaralı beytinden itibaren uzun uzadıya ayrıntılar geçti. Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) yüce zâtına hitaben buyururlar ki: "Ey Mevlânâ! Kıssayı kısa kes ki, o gayûr olan şahın ve insân-ı kâmilin gayreti, o kibirlenen ve zorbalık eden şehzadenin dünya hayatına son verip, bir sene sonra mezara götürdü.

"Gayûr", "mübâlağa ile gayret edici demektir; ve "gayret"in aslı bir şeyi kendine mahsûs kılmak ve onu gayrdan men' etmektir. "Reşk", kıskanma ve gayret demektir. Gayret hakkında 1. cildin 1790 numaralı beytinden i'tibâren uzun uzadıya tafsilât geçti. Hz. Pîr zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Ey Mevlânâ! Kıssayı kısa kes ki, o gayûr olan şâhın ve insân-ı kâmilin gayreti o tekebbür ve tecebbür eden şehzâdenin hayât-ı dünyeviyyesine nihâyet verip, bir sene sonra mezâr tarafına götürdü.

4885. Şah vaktaki vücud tarafından mahv oldu, onun Merih'e mensub olan hışmı, o kanı etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4885. Şah, varlık tarafından yok olduğunda, onun Merih'e ait olan öfkesi o kanı dökmüştü.

"Merih", güneş sistemimizi oluşturan gezegenlerden birinin adıdır ve astrolojide "küçük uğursuz" sayılır; gazap ve düşmanlık Merih'e nispet edilir. Yani, şah izafî ve nefsanî varlık tarafından yok olduğunda ve fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamına geldiğinde ve onun varlığı yerine Hakk'ın varlığı kâim olduğunda, o şahın gazabı ve rızası Hakk'ın gazabı ve rızası oldu; ve gazabın şaha isnat edilmesi, onun gölge varlığı itibariyledir. Nitekim 1. ciltte [beyit: دست پیراز غائبان کوتاه نیست ] Yani] "Pîrin eli gayb âlemindekilerden uzak değildir. Onun eli Allah'ın kudretinin gayrı değildir" buyurulmuştu. دست او جز قبضه الله نیست : [3016 Buna göre, şahın cismaniyetinin ve nefsaniyetinin dahli olmaksızın, Hakk'ın naibi olan ruhunun Merih'e ait olan gazabı bu şehzadeyi öldürdü.

"Merih", manzûme-i şemsiyyemizi teşkîl eden seyyârelerden birisinin ismidir ve ilm-i nücûmda "nahs-i asgar" addolunup gazab ve husûmet Merih'e nisbet edilir. Ya'nî, şâh vaktâki vücûd-ı izâfî ve nefsânî tarafından mahv oldu ve fenâ-fillâh makāmına geldi ve onun varlığı yerine Hakk'ın varlığı kāim oldu, o şâhın gazabı ve rızâsı Hakk'ın gazabı ve rızâsı oldu; ve gazabın şâha izâfesi vücûd-ı zıllîsi i'tibariyledir. Nitekim 1. cildde [beyit: دست پیراز غائبان کوتاه نیست ]Ya'ni] “Pîrin eli gāiblerden uzak değildir. Onun eli Allâh'ın kabzasının gayrı değildir" buyurulmuş idi. دست او جز قبضه الله نیست : [3016 Binâenaleyh şâhın cismâniyetinin ve nefsâniyetinin dahli olmayarak Hakk'ın nâibi olan rûhunun Merih'e mensûb olan gazabı bu şehzâdeyi öldürdü.

4886. Vaktaki o bî-nazîr terkeşe baktı, o terkeşten bir ok deyneğini eksik gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4886. O eşsiz sadakaya baktığında, o sadakadan bir ok değneğini eksik gördü.

"Terkeş", ok koydukları kese ve mahfazadır. "Bî-nazîr" (eşsiz) ifadesiyle, şahın kutbiyet (kutup olma) makamında bulunduğuna işaret edilir. Çünkü zamanın kutbu her asırda birdir ve onun benzeri yoktur. "Terkeş"ten maksat, zamanın kutbunun şerefli kalbidir ki, halkın yatkınlığına göre kullanılmak üzere Yüce Allah belirli kahır oklarını onun şerefli kalbine koyar. Çünkü gerek kahır gerekse lütuf ile Hakk'ın tecellisi halkın yatkınlıklarına bağlıdır. Zamanın kutbu olan şah, mahv (benliğin yok olması) hâlinden sahva (ayılma) hâline ve fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) hâlinden bekā-billâh (Allah ile bâki olma) makamına geri döndüğünde, belirli kahır oklarını kontrol etti; onun bir tanesinin eksilmiş ve kullanılmış olduğunu gördü.

"Terkeş", ok koydukları kese ve mahfaza. "Bî-nazîr" ta'bîriyle şâhın kutbiyet makāmında bulunduğuna işâret buyurulur. Zîrâ kutb-ı zamân her asırda birdir ve onun nazîri yoktur. "Terkeş"ten murâd, kutb-ı zamânın kalb-i şerîfidir ki, halkın isti'dâdına göre kullanılmak üzere Hak Teâlâ muayyen olan kahır oklarını onun kalb-i şerîfine koyar. Zîrâ gerek kahır ve gerek lutuf ile Hakk'ın tecellîsi halkın isti'dâdâtına tabi'dir. Vaktāki kutb-ı zamân olan şâh mahvdan sahva ve fenâ-fillâh hâlinden bekā-billâh makāmına avdet etti, muayyen olan kahır oklarını yokladı; onun bir tanesinin eksilmiş ve kullanılmış olduğunu gördü.

4887. Dedi: "O ok hani?" Ve Hak'tan araştırdı. Dedi: "O senin okun onun boğazındadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4887. Dedi: "O ok hani?" Ve Hak'tan araştırdı. Dedi: "O senin okun onun boğazındadır."

"Bâz custen", tefahhus etmek (bir şeyi dikkatle aramak) ve bir şeyin iç yüzünü araştırmak demektir. Yani, şah o kahır oklarından birini eksik görünce: "Acaba o ok nerededir?" dedi ve kendisini halife ve vekil yapmış olan Yüce Allah'tan araştırdı. Yüce Allah hazretleri cevap olarak: "Sana vekillik yoluyla kullanman için verdiğim o ok, o şehzadenin boğazına saplanmıştır" buyurdu.

"Bâz custen", tefahhus etmek ve bir şeyin iç yüzünü araştırmak demektir. Ya'nî, şâh o kahır okunun birisini eksilmiş görünce: "Acabâ o ok nerededir?" dedi ve kendisini halîfe ve nâib yapmış olan Hak'tan araştırdı. Hak Teâlâ hazretleri cevâben: "Sana niyâbet tarîkıyla kullanmak üzere verdiğim o ok, o şehzâdenin boğazına saplanmıştır" buyurdu.

4888. Derya-dil velî olan o şâh afv etti. Onun oku bir maktel üzerine gelmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4888. Deniz gönüllü o velî şah affetti. Onun oku bir ölüm yerine gelmişti.

Yani, deniz gibi geniş bir kalbe sahip bir velî olan o şah, şehzadenin ruhuna arız olan kibri ve benliği ruhundan affetti ve yok etti. Fakat ne çare ki, onun kahır oku, şehzadenin ölüm yerine ve öleceği yere gelmiş ve onun bedeninin işi bitmişti. "Affetmek", burada "yok etmek" anlamındadır.

Ya'nî, deniz gibi geniş bir kalbe mâlik bir velî olan o şâh, şehzâdenin rûhuna ârız olan kibir ve enâniyeti rûhundan afv ve mahv etti. Fakat ne çâre ki, onun kahır oku, şehzâdenin mahall-i katline ve ölecek yerine gelmiş ve onun cisminin işi bitmiş idi. "Afv", burada "mahv etmek" ma'nâsınadır.

4889. Ölmüş oldu. Onun nevhasında ağladı. Hem öldürücü hem velî odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4889. Ölmüş oldu. Onun feryadında ağladı. Hem öldürücü hem velî odur.

"Velf", "dost" demektir. "Nevha", feryat ile ağlamak. Yani, bu kahır okundan o şehzadenin bedeni ölmüş oldu; ve şah ayıklık hâlinde bunu görünce, feryat içinde o şehzadenin hâline ağladı. Çünkü o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hem öldürücüdür hem de dosttur; ve isimlerin bütünlüğünü taşıdığından ondan "Mümît" (öldüren) ve "Muhyî" (dirilten) isimlerinin birbirine zıt olan hükümleri ve eserleri de ortaya çıkar; ve bu hükümlerin ortaya çıkışı halkın yatkınlığına göredir.

"Velf", "dost" demektir. "Nevha", feryâd ile ağlamak. Ya'nî, bu kahır okundan o şehzâdenin cismi ölmüş oldu; ve şâh sahv hâlinde bunu görünce, feryâd içinde o şehzâdenin hâline ağladı. Zîrâ o insân-ı kâmil hem öldürücüdür ve hem de dosttur; ve cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olduğundan ondan "Mümît" ve "Muhyî" isimlerinin birbirine zid olan hükümleri ve eserleri de zâhir olur; ve bu hükümlerin zuhûru halkın isti'dâdına göredir.

4890. Ve eğer ikisi olmazsa, imdi o küll değildir. Hem halkın öldürücüsü ve [4871] hem bir mâtem edicisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4890. Ve eğer ikisi olmazsa, şimdi o küll değildir. Hem halkın öldürücüsü hem de bir matem edicisidir.

Ve eğer bir ârifte (Allah'ı bilen kişide) böyle zıt ve karşıt ilahi isimlerin hükümleri ve eserleri ortaya çıkmazsa, o ârif, isimlerin bütünlüğüne mazhar olmuş bir küll (bütünlük sahibi) değildir. İsimlerin bütünlüğüne mazhar olan insân-ı kâmil, halkın "Mümît" (öldüren) isminin gereği olarak hem öldürücüsü ve hem de Raûf (çok şefkatli) ve Rahîm (çok merhametli) isimlerinin gereği olarak halka acıyıp onların bir matem edicisidir. Nitekim ayet-i kerimede "إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ تَرَءُوفٌ رَحِيمٌ" (Bakara, 2/143) yani "Muhakkak Yüce Allah insanlara Raûf ve Rahîm'dir" buyurulur; ve Hak'ın halifesi olan insân-ı kâmil de ilahi ahlak ile ahlaklanmıştır.

Ve eğer bir ârifte böyle zid ve mütekābil esmâ-i ilâhiyye ahkâmı ve âsârı zâhir olmazsa, o ârif cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmuş bir küll değildir. Cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan insân-ı kâmil, halkın "Mümît” isminin îcâbıyla hem öldürücüsü ve hem de Raûf ve Rahîm ism-i şerîflerinin îcâbıyla halka acıyıp onların bir mâtem edicisidir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ تَرَءُوفٌ رَحِيمٌ (Bakara, 2/143) ya'nî Muhakkak Allâh Teâlâ nâsa Raûf ve Ra- hîm'dir" buyurulur; ve halîfe-i Hak olan insân-ı kâmil dahi ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıktır.

4891. O yüzü sarı olan şehîd, şükr ederdi ki, onu cisme vurdu ve ma'nâya vurmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4891. O yüzü sarı olan şehit, şükrederdi ki, onu cisme vurdu ve manaya vurmadı.

Cisminin yüzü ölüm sebebiyle sararmış olan şehit şehzade, o kahır okunun manasına ve ruhuna değil, cismine vurulmuş olduğuna teşekkür ederdi. Çünkü insân-ı kâmil tarafından bir kimsenin ruhuna ve manasına vurulan kahır oku, onun ebedî bedbahtlığına sebeptir (Allah korusun!).

Cisminin yüzü ölüm sebebiyle sararmış olan şehîd şehzâde, o kahır okunun ma'nâsına ve rûhuna değil, cismine vurulmuş olduğuna teşekkür ederdi. Zîrâ insân-ı kâmil tarafından bir kimsenin rûhuna ve ma'nâsına vurulan kahır oku, onun şekāvet-i ebediyyesine sebebdir (Neûzü billâh!)

4892. Zâhir olan cisim muhakkak gitmeye layıktır. Ma'nâ ebede kadar şad olarak yaşayacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4892. Görünen cisim kesinlikle gitmeye layıktır. Mana sonsuza dek sevinçli olarak yaşayacaktır.

Çünkü bu görünen cisim, sonunda bozulmaya ve gitmeye layıktır. Zira oluş ve bozuluş âlemindendir. Kahır okundan salim kalan ruh ve mana ise, ruhanîlik âleminde sonsuza dek sevinçli ve mutlu olarak yaşayacaktır.

Çünkü bu zâhirî olan cisim, âkıbet bozulmaya ve gitmeye lâyıktır. Zîrâ kevn ü fesâd âlemindendir. Kahır okundan sâlim kalan rûh ve ma'nâ ise, rûhâniyet âleminde ebede kadar şâd ve mesrûr olarak yaşayacaktır.

4893. O itâb eğer vâki' olduysa dahi, post üzerine vâki' oldu. Dost âzârsız dost tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4893. O azarlama eğer meydana geldiyse bile, beden üzerine meydana geldi. Dost incinmeden dost tarafına gitti.

Yani, her ne kadar şahın şehzadeye o azarlaması ve kahrı meydana geldiyse de, ancak beden hükmünde olan cismine meydana geldi; ruhuna ve manasına bir zarar meydana gelmedi. Bu sebeple şahın dostu olan o şehzadenin ruhu incinmeden ve zarar görmeden gerçek dost olan Hak tarafına gitti. Şu kadar var ki, bu suret âleminde Hak'tan perde içinde oldu.

Ya'nî, her ne kadar şâhın şehzâdeye o itâbı ve kahrı vâki' oldu ise de, ancak post mesâbesinde olan cismine vâki' oldu; rûhuna ve ma'nâsına bir zarar vâki' olmadı. Binâenaleyh şâhın dostu olan o şehzâdenin ruhu bî-âzâr olarak ve incinmeksizin dost-ı hakîkî olan Hak tarafına gitti. Şu kadar var ki, bu sûret âleminde Hak'tan hicâb içinde oldu.

4894. Gerçi o şâhenşâhın fitrakini tuttu. Nihayet o ayn-ı kemâlden yolu tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4894. Gerçi o şahlar şahının fitrağını tuttu. Nihayet o kemal gözünden yolu tuttu.

"Fitrak", at eyerinin arkasında bulunan tasmadır ki, ona heybe ve eşyalar asılır. "Şahlar şahı" tabiriyle, şahın kutbiyet makamında bulunduğuna işaret buyurulur. Çünkü zamanındaki her bir kâmil veli bir şahtır. Fakat onların kalplerine gelen feyizler, zamanın kutbunun kalbinden dağıtılır. "Kemal gözü", "nazar değmek" anlamındadır. Yani, gerçi o şehzade, seyr ü sülûkünü tamamlamak için şahlar şahının himmetinin atının fitrağına asıldı, fakat sonunda onun tam teslimiyetine nazar değmesi yüzünden nefsinde bir zarar ortaya çıktı ve kendisini kâmil olmuş zannetti. Bu nazar değmek onun yolunu tuttu ve dünya hayatında diğer faziletlere nail olamadı.

"Fitrâk", at eyeri arkasında olan tasma ki, ona heybe ve levâzım asılır. "Şâhenşâh", ya'nî şahların şâhı ta'bîri ile şâhın makām-ı kutbiyyette bulunduğuna işâret buyurulur. Zîrâ kutbun zamânındaki her bir veliyy-i kâmil bir şâhtır. Fakat onların kalblerine gelen füyûzât kutb-ı zamânın kalbinden tevzî olunur. “Ayn-ı kemâl", "nazar değmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, gerçi o şehzâde ikmâl-i sülük için şâhenşâhın himmeti atının fitrâkine asıldı, fakat so- nunda onun kemâl-i teslîmiyyetine nazar değmesi yüzünden nefsinde bir zarar peydâ oldu ve kendisini kâmil olmuş zannetti. Bu nazar değmek onun yolunu tuttu ve hayât-ı dünyeviyyesinde diğer fezâile nâil olamadı.

4895. O üçüncü her üçün en kâhili idi. Sûreti ve ma'nâyı külliyyen o kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4895. O üçüncü, her üçün en kâhili idi. Şekli ve anlamı tamamen o kavradı.

O üçüncü şehzâdeye gelince: Bu üç şehzâde içinde nefse ait hazlara karşı en kayıtsız ve en tembel idi. Çünkü bu şehzâde şüttârilerden (Allah'a ulaşmak için her şeyi terk edenler) ve aşk ehlinden olup, onun gözünde ne görünen ibadetlerin ne de keşif ve kerametlerin kıymeti yoktu; ve bakışı riyâsete (başkanlığa) değil, ancak kendi vehmedilmiş varlığından geçip Hakk'a ulaşmak idi. Bu sebeple sülûkünde (manevî yolculuğunda) kuş gibi uçup ilerledi ve süratle fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebelerine ulaşarak şekilde irşâd makamını (doğru yolu gösterme makamını) ve anlamda Hakk'ın hilâfetini (Allah'ın temsilciliğini) ve ilâhî tasarrufları tamamen o kavradı. Nasıl ki Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'sinde sâliklerin bu üçüncü tâifesi hakkında şöyle buyururlar: "وثالثها طريق السائرين الى الله Ya'ni وهو طريق الشطار من اهل المحبة فالداخلون بهذا الطريق فى البدايات اكثر من غيرهم في النهايات" Yani "Yolların çeşitlerinin üçüncüsü Allah'a seyredenlerin yoludur ve muhabbet ehlinden şüttâr olanların yoludur. Şimdi bu yol ile yani aşk ve muhabbet ile seyir ve sülûk edenlerin başlangıçlarında ulaşmaları, başkalarının sonlarda ulaşmalarından çoktur."

Ve o üçüncü şehzâdeye gelince: Bu üç şehzâde içinde nefsinin hazzına karşı en lâkayd ve en tenbel idi. Zîrâ bu şehzâde şüttârilerden ve ehl-i aşktan olup, onun nazarında ne ibâdât-ı zâhirenin ve ne de keşif ve kerâmâtın kıymeti yok idi; ve nazarı riyâsete değil, ancak kendi mevhûm olan varlığından geçip Hakk'a vâsıl olmak idi. Binâenaleyh sülükünde kuş gibi uçup terakkî etti ve sür'atle fenâ-fillâh ve bekā-billâh mertebelerine vâsıl olarak sûrette makām-ı irşâdı ve ma'nâda hilâfet-i Hakk'ı ve tasarrufât-ı ilâhiyyeyi tamâmiyle o kaptı. Nitekim Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'sinde sâliklerin bu üçüncü tâifesi hakkında şöyle buyururlar: وثالثها طريق السائرين الى الله Ya'ni وهو طريق الشطار من اهل المحبة فالداخلون بهذا الطريق فى البدايات اكثر من غيرهم في النهايات "Envâ'-ı turukun üçüncüsü Allah'a seyr edenlerin yoludur ve ehl-i muhabbetten şüttâr olanların yoludur. İmdi bu tarîk ile ya'nî aşk ve muhabbet ile seyr u sülûk edenlerin bidâyetlerinde vâsıl olmaları, başkalarının nihâyetlerde vâsıl olmalarından çoktur."

## "Benim üç evlâdımdan en tenbeli olan, malımı vefâtımdan sonra o alsın!" diye o şahsın vasiyet etmesidir

4896. O bir şahıs kendi ölümü vaktinde vasiyette çok çok söylemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4896. O bir şahıs kendi ölümü vaktinde vasiyette çok çok söylemiş idi.

Şahsın birisi ölüm hâline yaklaştığını anladığı zaman, akrabalarını ve kendisine ait olanları yanına çağırıp vasiyet konusunda çok çok sözler söylemiş idi.

Şahsın birisi ölüm hâline yaklaştığını idrâk ettiği vakit, akrabâ ve taallukātını yanına çağırıp vasiyet hususunda çok çok sözler söylemiş idi.

4897. Onun üç serv-i revân gibi üç oğlu var idi. O cânını ve revânını onlara vakf etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4897. Onun üç servi ağacı gibi üç oğlu vardı. O, canını ve ruhunu onlara adamıştı.

O şahsın, üç düzgün servi ağacı gibi boylu boslu ve vücut ölçüleri uyumlu üç oğlu vardı. O şahıs, canını, hayvanî ruhunu ve insanî ruhunu onların hizmetine ve eğitimine adamıştı.

O şahsın üç düzgün servi ağacı gibi boylu ve boslu ve tenâsüb-i endâma mâlik üç oğlu var idi. O şahıs cânını ve rûh-ı hayvânîsini ve revânını ya'nî rûh-ı insânîsini onların hizmetine ve terbiyesine vakf etmiş idi.

4898. Dedi: "Elimde her ne meta' ve altın varsa, bu üçten o götürsün ki, ziyâde tenbeldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4898. Dedi: "Elimde her ne mal ve altın varsa, bu üçünden o götürsün ki, daha tembeldir."

O şahıs vasiyetinde dedi ki: "Eşyadan ve paradan her ne varsa, bu üç evladımdan en tembeli onların hepsini alsın!"

O şahıs vasiyetinde dedi ki: "Eşyâdan ve nakdden her ne varsa, bu üç evlâdımdan en tenbeli onların hepsini alsın!"

4899. Kādıya dedi ve çok vasiyet etti. Ondan sonra ölüm şarabının kadehinden içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4899. Kadıya dedi ve çok vasiyet etti. Ondan sonra ölüm şarabının kadehinden içti.

Bu vasiyeti, ilişkileri ve yakınları huzurunda kadıya söyledi ve çok vasiyet etti. Ondan sonra, كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân 3/185) yani "Her bir nefis ölümü tadıcıdır" ayet-i kerimesi gereğince ölüm şarabının kadehinden içti. "Enderz kerden", "vasiyet etmek" demektir.

Bu vasiyeti taallukātı huzûrunda kādıya söyledi ve çok vasiyet etti. Ondan sonra كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân 3/185) ya'nî "Her bir nefis ölümü tadıcıdır" âyet-i kerîmesi mûcibince ölüm şarabının kadehinden içti. "Enderz kerden", "vasiyet etmek" demektir.

4900. Evladlar kādıya dediler ki: "Ey kerîm! Biz üç yetîm onun hükmünden geçmeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4900. Evlatlar kadıya dediler ki: "Ey kerem sahibi! Biz üç yetim onun hükmünden vazgeçmeyiz."

Yani, yetim kalan üç evlat kadıya dediler ki: "Ey kerem sahibi! Biz üç yetim, babamızın vasiyetini yerine getirmekten ve bu vasiyetin hükmünü uygulamaktan asla vazgeçmeyiz; onun hükmüne razıyız."

[4881] Ya'nî, yetim kalan üç evlâd kādıya dediler ki: “Ey kerîm! Biz üç yetîm babamızın vasiyetini infâz etmekten ve bu vasiyetin hükmünü yerine getirmekten aslâ vazgeçmeyiz; onun hükmüne râzıyız."

4901. "Sem' ve itaat ediyoruz. El onundur. O her ne emretti ise, bizim üzerimizde nafizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4901. "İşitir ve itaat ederiz. El onundur. O her ne emretti ise, bizim üzerimizde geçerlidir."

Yani, "Biz babamızın vasiyetini dinler ve itaat ederiz. İrade eli onundur; o her ne emretti ise, onun emri bizim üzerimizde geçerli ve yürürlüktedir."

Ya'nî, "Biz babamızın vasiyetini dinler ve itâat ederiz. İrâde eli onundur; o her ne emretti ise, onun emri bizim üzerimizde nâfiz ve cârîdir."

4902. Eğerki kurban ederse de, kendi İbrâhîmimizden biz İsmâîl gibi baş çevirmeyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4902. Eğer kurban ederse de, kendi İbrahimimizden biz İsmail gibi yüz çevirmeyiz.

Çeşitli yerlerde de açıklandığı üzere, kurban edilenin İsmail (a.s.) olduğu, meşhur görüşe göre Mesnevî-i Şerîf'te zikredilmiştir. Dîvân-ı Kebîr'de keşfen İshak (a.s.) olduğuna işaret buyrulur: Beyit:

[Yani "Benim kapımın toprağı üzerinde kurban olmuş İshak peygamber olmak gerekir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin babanım. Ey benim cevherim! Ben seni ne zaman kırarım?"]

Hz. Şeyh-i Ekber de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de kurban edilenin İshak (a.s.) olduğunu beyan buyurmuşlardır.

Müteaddid mahallerde de îzâh olunduğu hâlde, zebîhin İsmâîl (a.s.) olduğu, kavl-i meşhûra binâen Mesnevî-i Şerîf'te zikrolunmuştur. Dîvân-ı Kebîr'de keşfen İshak (a.s.) olduğuna işâret buyurulur: Beyit:

[Ya'nî "Benim kapımın toprağı üzerinde kurbân olmuş İshak nebî olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey benim gevherim! Ben seni ne vakit kırarım?"]

Hz. Şeyh-i Ekber dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de zebîhin İshak (a.s.) olduğunu beyân buyurmuşlardır.

4903. Kādı dedi: "Her biriniz kendi akılliliği ile, kendinin tenbelliğinden elbette bir hikâye söylesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4903. Kadı dedi: "Her biriniz kendi akıllılığı ile, kendisinin tembelliğinden elbette bir hikâye söylesin."

"Tâ bi-gûyed"deki "tâ", "elbette ve mutlaka" anlamındadır. Sonlardaki "şın" "kendi" anlamındadır. Yani kadı çocuklara dedi ki: "Her biriniz kendi aklınızın derecesine göre mutlaka kendisinin tembelliğinden bir hikâye ve olay söylesin!"

"Tâ bi-gûyed"de "tâ", "elbette ve mutlakā" ma'nâsınadır. Sonlardaki "şın" "kendi" ma'nâsınadır. Ya'nî kādı çocuklara dedi ki: "Her biriniz kendi aklınızın derecesine göre mutlakā kendinin tenbelliğinden bir hikâye ve vak'a söylesin!"

4904. Tâ ki her birinin tenbelliğini göreyim! Tâ ki her birinin halini şübhesiz olarak bileyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4904. Tâ ki her birinin tembelliğini göreyim! Tâ ki her birinin halini şüphesiz olarak bileyim!

"Bu söyleyeceğiniz olaylar ve hikâyeler üzerine her birinizin ne derece tembel olduğunu ve her birinizin halinin ne olduğunu şüphesiz olarak bileyim ve ona göre hükmü vereyim!"

"Bu söyleyeceğiniz vak'alar ve kıssalar üzerine her birinizin ne derece tenbel olduğunu ve her birinizin hâli ne olduğunu şübhesiz olarak bileyim ve ona göre hükmü vereyim!"

4905. Arifler iki cihandan pek tenbeldirler. Zîrâ ki ziraatsiz harman götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4905. Arifler iki cihandan pek tembeldirler. Çünkü ziraatsiz harman götürürler.

"Şudyâr[iden]", çift sürmek (Burhan). Yani, arifler dünya ve ahiret suretlerinin ilahi sıfat ve isimlerin tecelli yerleri olduğunu ve onlarda tecelli eden Hak Zât'ının bulunduğunu gördüler ve bildiler. Bu sebeple ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi, kendilerini Hakk'ın iradesine teslim ettiler ve dünya ve ahiret işlerine karşı olan hırsı ve emeli kalplerinden silip, hayırlı ve iyi kişilerin duygularından arındılar. Bu sebeple her iki cihandan tembel oldular. Nitekim hadis-i şerifte اَلدُّنْيَا حَرَامٌ عَلَى اَهْلِ الْآخِرَةِ وَالْآخِرَةُ حَرَامٌ عَلَى اَهْلِ الدُّنْيَا وَهُمَا حَرَامَانِ عَلَى اَهْلِ اللّٰهِ yani “Dünya, ahiret ehline haramdır ve ahiret dahi dünya ehline haramdır ve her ikisi de Allah ehline haramdır” buyurulmuştur. Ariflerin dünya ve ahiret işlerinden tembel olmalarının sebebi budur ki: Onlar çift sürmeksizin ve ziraat etmeksizin harman toplarlar. Bu arifler bütün tecelli aleminde Hakk'ın iradesi cari olduğunu bilip, kendilerini o iradeye teslim etmiş olduklarından, Yüce Allah onların dünya işlerini diğer kullarını aracı kılarak temin eder; ve onların ahiret amelleri de farzlara ve vaciplere sınırlı kalır. Nafile ibadetlerle meşgul olmazlar. Çünkü bu izafî varlık aleminde ilahi teklifler hiçbir fertten düşmez. “Biz irademizi Hakk'ın iradesine terk ettik!” deyip, farzları ve vacipleri terk eden ve fakat nefislerinin hazlarından vazgeçmeyen taife “Mudill” (saptıran) isminin etkisi altındadır.

"Şudyâr[iden]", çift sürmek (Burhân). Ya'nî, ârifler dünyâ ve âhiret sûretle-rinin sıfât ve esmâ-i ilâhiyye mezâhiri olduğunu ve onlarda mütecellî olan Zât-ı Hak bulunduğunu gördüler ve bildiler. Binâenaleyh ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi, kendilerini Hakk'ın irâdesine teslîm ettiler ve dünyâ ve âhiret umûruna karşı olan hırsı ve emeli kalblerinden silip, ahyâr ve ebrâr tâifelerinin duygula-rından tecerrüd ettiler. Binâenaleyh her iki cihândan tenbel oldular. Nitekim hadîs-i şerîfte اَلدُّنْيَا حَرَامٌ عَلَى اَهْلِ الْآخِرَةِ وَالْآخِرَةُ حَرَامٌ عَلَى اَهْلِ الدُّنْيَا وَهُمَا حَرَامَانِ عَلَى اَهْلِ اللّٰهِ ya'nî “Dünyâ, âhiret ehline harâmdır ve âhiret dahi dünyâ ehline harâmdır ve her ikisi de Allah ehline harâmdır” buyurulmuştur. Âriflerin dünyâ ve âhiret umûrundan tenbel olmalarının sebebi budur ki: Onlar çift sürmeksizin ve zirâ-at etmeksizin harman toplarlar. Bu ârifler bütün âlem-i mezâhirde Hakk'ın irâ-desi cârî olduğunu bilip, kendilerini o irâdeye teslîm etmiş olduklarından, Hak Teâlâ hazretleri onların dünyâ işlerini diğer kullarını tavsît ederek te'mîn eder; ve onların âhiret amelleri de farzlara ve vâciblere münhasır kalır. İbâdât-ı nâ-file ile meşgul olmazlar. Zîrâ bu vücûd-ı izâfî âleminde teklîfât-ı ilâhiyye hiçbir ferdden sâkıt olmaz. “Biz irâdemizi Hakk'ın irâdesine terk ettik!” deyip, ferâiz ve vâcibâtı terk eden ve fakat nefislerinin huzûzâtından vazgeçmeyen tâife “Mudill” isminin te'sîri altındadır.

4906. Mâdemki onların işini Hâlık yapıyor, onlar tenbelliği sened etmiş-lerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4906. Mademki onların işini Yaratan yapıyor, onlar tembelliği kendilerine dayanak yapmışlardır.

Bu ve aşağıdaki beyitler, Hz. Pîr efendimizin huzurunda karşılaştırılmış nüshadan, yani Hz. Pîr'in vefatlarından beş sene sonra, 677 senesinde istinsah edilmiş (kopyalanmış) olan nüshadan alınmıştır.

Yani, mademki o ariflerin işini bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde birtakım vasıtalar icat etmek suretiyle Yüce Allah yapıyor, o arifler kendilerine tembelliği dayanak ve dayanacak yer yapmışlardır; ve "Şu veya bu makamlara ilerleyeceğiz" diye içlerinde telaş kalmamıştır.

Bu ve aşağıdaki beyitler Hz. Pîr efendimizin huzûr-ı şerîfinde mukâbele edilmiş nüshadan 677 senesinde, ya'nî Hz. Pîr'in irtihâllerinden beş sene sonra istinsâh edilmiş olan nüshadan alınmıştır.

Ya'nî, mâdemki o âriflerin işini bu vücûd-ı izâfî âleminde birtakım vesâit îcâd etmek sûretiyle Hak Teâlâ hazretleri yapıyor, o ârifler kendilerine tenbel-liği sened ve dayanacak yer yapmışlardır; ve “Şu veyâ bu makâmlara terak-kî edeceğiz” diye bâtınlarında telâş kalmamıştır.

4907. Avâmm Hâlık'ın işini görmezler. Sabah ve akşam zahmetten râhat et-mezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4907. Halk, Yaratıcı'nın işini görmezler. Sabah ve akşam zahmetten rahat etmezler.

Yani, halka gelince: Onlar bu şekil âleminde meydana gelen Yaratıcı'nın işlerini görmezler. Bu sebeple kendi emellerine ulaşmak için, sabah ve akşam zahmet içindedirler ve asla rahat yüzü görmezler. Örneğin iki kişi aynı miktardaki sermaye ile ticarete başlarlar; ve ikisi de ticaretlerinin ilerlemesi için gece gündüz düşünür ve çalışırlar. Aksine, uygun sebeplerin ortaya çıkmasından dolayı birisinin ticareti ilerler; ve karşıt sebeplerin ortaya çıkmasından dolayı da diğeri iflas eder. Bunların her ikisi de bu hususta Hakk'ın fiillerini görmezler de, ilerlemeyi ve iflası sebeplerden bilir. Şimdi mademki halkın inancı bu merkezdedir ve Hakk'ın tecellileri de inanca göredir; bu sebeple onların tembelliği senet edinmeleri caiz değildir. Bu sebeple hadis-i şerifte ان الله لا يحب البطالين yani "Yüce Allah tembelleri sevmez" buyurulmuştur; ve Kur'ân-ı Kerim'de لَيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) yani "İnsan için ancak çalıştığı şey vardır" buyurulması da bu anlamdadır. Çünkü dünyada bir buçuk milyar tahmin olunan insan nüfusu içinde ârifler (Hakk'ı bilenler) istisna teşkil ederler; ve istisnalar ise kural değildir, aksine kural dışıdır. Bu sebeple âriflere özgü olan bu davranışın halk tarafından taklidi ile genel kuralın terk edilmesi caiz değildir. Halka hem dünya ve hem de ahiret için çalışma ve gayret lazımdır. Bu bahiste 5. cildin 3116 numaralı بازگونه زین سخن كاهل شدی . منعكس ادراك و خاطر آمدی [yani "Tersine olarak bu sözden tembel oldun, idraki ve hatırı yansımış geldin"] beytindeki uzun açıklamaların incelenmesi lazımdır.

Ya'nî, avâmma gelince: Onlar bu sûret âleminde cereyân eden Hâlık'ın işlerini görmezler. Binâenaleyh kendi emellerine nâil olmak için, sabah ve akşam zahmet içindedirler ve aslâ râhat yüzü görmezler. Meselâ iki kişi aynı mikdârdaki sermâye ile ticarete başlarlar; ve ikisi de ticaretlerinin terakkîsi için gece gündüz düşünür ve çalışırlar. Halbuki muvâfik sebebler zuhûr etmesinden dolayı birisinin ticareti terakkî eder; ve muhâlif sebebler zuhûrundan dolayı da diğeri iflas eder. Bunların her ikisi de bu husûsta Hakk'ın ef'âlini görmezler de, terakkîyi ve iflâsı esbabdan bilir. İmdi mâdemki avâmmın i'tikādı bu merkezdedir ve Hakk'ın tecelliyâtı dahi i'tikāda göredir; binâenaleyh onların tenbelliği sened ittihâz etmeleri câiz değildir. Bu sebeble hadis-i şerifte ان الله لا يحب البطالين ya'ni "Allâh Teâlâ battâlları ve tenbelleri sevmez" buyurulmuştur; ve Kur'ân-ı Kerim'de لَيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'nî "İnsan için ancak sa'y ettiği şey vardır" buyurulması dahi bu ma'nâdadır. Zîrâ dünyâda bir buçuk milyar tahmîn olunan nüfûs-ı beşer içinde ârifler istisnâ teşkil ederler; ve istisnâlar ise kāide değildir, belki kāide hâricidir. Binâenaleyh âriflere mahsûs olan bu revişin avâm tarafından taklîdi ile kāide-i umumiyyenin terki câiz değildir. Avâmma hem dünyâ ve hem de âhiret için sa'y ve gayret lâzımdır. Bu bahiste 5. cildin 3116 numaralı بازگونه زین سخن كاهل شدی . منعكس ادراك و خاطر آمدی [ya'nî "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytindeki uzun îzâhâtın mütâlaası lâzımdır.

4908. Kâhillik haddinden açık söyleyiniz! Keşf-i râz cihetinden, tâ ki onun haddini bileyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4908. Tembellik haddinden açık söyleyiniz! Sırrı açığa çıkarma yönünden, tâ ki onun haddini bileyim!

Kadı, yetim kalan üç çocuğa dedi ki: "Tembelliğinizin derecesini bana açıkça bir şekilde söyleyiniz! Ben de kapalı kalmış olan bu tembellik derecesini ve haddini keşfedip bileyim ve bu hususta hanginizin daha tembel olduğuna hükmedeyim!"

Kādı yetim kalan üç çocuğa dedi ki: "Tenbelliğinizin derecesini bana açıkça bir sûrette söyleyiniz! Ben dahi kapalı kalmış olan bu tenbellik derecesini ve haddini keşfedip bileyim ve bu husûsta hanginizin daha tenbel olduğuna hükmedeyim!"

4909. Şübhesiz ki, her dil kalbin perdesidir. Perde kımıldadığı vakit sırlar vâsıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4909. Şüphesiz ki, her dil kalbin perdesidir. Perde kımıldadığı vakit sırlar ulaşır.

Hiç şüphe yok ki, her bir kişinin dili kalbinin perdesidir. Kalbe gelen hatıralar ortaya çıkmak için dil perdesinin açılması lazımdır. Çünkü dil söylemeye başladığı vakit, bir kişinin gizli olan hatıraları ve fikirleri muhatabın kulağına ulaşır.

"Hiç şübhe yok ki, her bir kimsenin dili kalbinin perdesidir. Kalbe gelen hâtıralar meydana çıkmak için dil perdesinin açılması lâzımdır. Zîrâ dil söylemeye başladığı vakit, bir kimsenin gizli olan hâtıraları ve fikirleri muhâtabın kulağına vâsıl olur."

4910. Bir kebab parçası gibi olan küçük perde, yüz güneşin sûretini örter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4910. Bir kebap parçası gibi olan küçük perde, yüz güneşin suretini örter.

Yani, bir et kebabı parçası gibi olan küçük perde, yani dil, ârifin kalbinde olan birçok marifet güneşinin suretlerini örter. Yani bu dil söylemezse, ârifin kalbine gelen ilahi marifetler ve hakikatler, söz ve ses ile bu his âleminde ortaya çıkmaz.

Ya'nî, bir et kebabı parçası gibi olan küçük perde, ya'nî dil, ârifin kalbinde olan birçok ma'rifet güneşinin sûretlerini örter. Ya'nî bu dil söylemezse, ârifin kalbine vârid olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye lafız ve savt ile bu his âleminde zâhir olmaz.

4911. Gerçi yalan sözün dahi beyanı vardır, fakat koku onun sıdkından ve kizbinden haber vericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4911. Gerçi yalan sözün de beyanı vardır, fakat koku onun doğruluğundan ve yalanından haber vericidir.

Yani, bu küçük perde olan dil açıldığı zaman, kalpten birtakım yalan sözler de ortaya çıkar. Fakat güven kokusu o sözün doğruluğundan ve eğriliğinden haber vericidir. Nitekim bu cildin 4294 numaralı beytinin başındaki şerifte zikredilen "Yalan söz şüphedir ve doğru söz mutmain olmaktır" hadis-i şerifi gereğince bir kimse birisinden bir doğru söz dinlediği zaman, o sözün doğruluğu hakkında onun kalbinde bir iman ve sükûnet hâsıl olur. Bu hâl doğru sözün kalp üzerine olan bir manevî tesiridir; ve aynı şekilde yalan sözü işittiği zaman da o sözün doğruluğu hakkında kalpte bir şüphe ve tereddüt hâsıl olur; ve kalp "Acaba öyle midir?" der. Bu hâl de yalan sözün kalbe olan manevî tesiridir.

Ya'nî, bu küçük perde olan dil açıldığı vakit, kalbden birtakım yalan sözler dahi zâhir olur. Fakat itmi'nân kokusu o sözün doğruluğundan ve eğriliğinden haber vericidir. Nitekim bu cildin 4294 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte zikrolunan الكذب ريبة والصدق طمأنينة ya'nî "Yalan söz şübhedir ve doğru söz mutmain olmaktır" hadis-i şerîfi mûcibince bir kimse birisinden bir doğru söz dinlediği vakit, o sözün doğruluğu hakkında onun kalbinde bir îmân ve sükûnet hâsıl olur. Bu hâl doğru sözün kalb üzerine olan bir te'sîr-i ma'nevîsidir; ve kezâ yalan sözü işittiği vakit dahi o sözün doğruluğu hakkında kalbde bir şek ve tereddüd hâsıl olur; ve kalb "Acaba öyle midir?" der. Bu hâl dahi yalan sözün kalbe olan te'sîr-i ma'nevîsidir.

4912. O bir nesîm ki, çemenden gelir, külhanın semûmundan mıdır? Zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4912. O bir esinti ki, çimenlikten gelir, külhanın sıcak havasından mıdır? Açıktır.

"Semûm", "sıcak hava" demektir. Örneğin, bir çimenlik üzerinden gelen esintili hava, bu külhanın sıcak havasından mı geliyor ve külhan kokusu mu getiriyor? Bu açıkça belli olur. Ve aynı şekilde gülistandan gelen esintili hava da getirdiği kokudan belli olur.

"Semûm", "sıcak hava" demektir. Meselâ, bir çimenlik üzerinden gelen havâ-yı nesîmî, bu külhanın sıcak havasından mı geliyor ve külhan kokusu mu getiriyor? zâhir olur. Ve kezâlik gülistândan gelen havâ-yı nesîmî dahi getirdiği kokudan belli olur.

4913. Sıdk kokusu ve ahmak tutucu olan yalan kokusu nefeste misk ve sarmısak gibi zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4913. Doğruluk kokusu ve ahmakları tutan yalan kokusu, nefeste misk ve sarımsak gibi belirgindir.

Yani, sözdeki doğruluk ve dürüstlük kokusu ile ahmakları aldatıcı olan yalan ve eğrilik kokusu, ağzında misk veya sarımsak bulunan kişinin nefesinden bu her ikisinin kokusu nasıl belirirse, öylece belirir.

Ya'nî, sözdeki sıdk ve doğruluk kokusu ile ahmakları tutucu ve aldatıcı olan yalan ve eğrilik kokusu, ağzında misk veyâ sarmısak bulunan kimsenin nefesinden bu her ikisinin kokusu nasıl zâhir olursa, öylece zahir olur.

4914. Eğer on gönüllü olan dostu bilemez isen, kendinin fâsid olan meşâmmından şikâyet et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4914. Eğer on gönüllü olan dostu bilemez isen, kendinin bozuk olan koku alma duyundan şikâyet et!

"Deh dile", "on gönüllü" demektir ve "başka türlü düşünerek, başka türlü söyleyen kimse"den kinayedir. Yani, ey kişi! Eğer sen on gönüllü dostu sözünün kokusundan bilemiyor isen, kendinin bozuk olan koku alma duyundan ve burnundan şikâyet et! Ve kesinlikle bil ki, senin ayırt etme gücünde bir eksiklik vardır ki, doğru söz ile eğri sözü ayırt edemiyorsun. Bu ayırt edememe ise ahmaklıktır; ve yalan söz ise ayırt edemeyen ahmakları avlar.

"Deh dile", "on gönüllü" demek olup "başka türlü düşünerek, başka türlü söyleyen kimse"den kinâyedir. Ya'nî, ey kimse! Eğer sen on gönüllü dostu sözünün kokusundan bilemiyor isen, kendinin bozuk olan meşâmmından ve burnundan şikâyet et! Ve muhakkak bil ki, senin kuvve-i temyîzinde bir noksan vardır ki, doğru söz ile eğri sözü ayırt edemiyorsun. Bu temyîzsizlik ise hamâkattir; ve yalan söz ise temyîzsiz olan ahmakları avlar.

4915. Muhanneslerin ve yiğit şecî'lerin sesi, tilkinin ve arslanın fenni gibi zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4915. Muhanneslerin ve yiğit şecî'lerin sesi, tilkinin ve arslanın fenni gibi zâhirdir.

"Hîz", muhannes, mef'ûl ve kadın tabiatlı korkak kimse demektir. Ankaravî nüshasında "hîzân" yerine "hayrân" geçiyorsa da, asıl nüshada "hîzân" yazılmıştır. Yani, Hakk yolunda muhanneslerin ve yalancı mürşidlerin ve yiğit şecî' olan insân-ı kâmillerin sesi ve sözü, tilkinin hilesi ve arslanın apaçık mertçe olan hareketleri gibi açıktır ve her ikisi sözlerinden belli olur.

"Hîz", muhannes ve mef'ûl ve kadın tabîatli korkak kimse, demektir. Ankaravî nüshasında "hîzân" yerine "hayrân" vâki' ise de, nüsha-i asliyyede "hîzân” yazılmıştır. Ya'nî, Hak yolunda muhanneslerin ve yalancı mürşidlerin ve yiğit şecî' olan insân-ı kâmillerin sesi ve kelâmı, tilkinin hîlesi ve arslanın apaçık merdâne olan harekâtı gibi zâhirdir ve her ikisi sözlerinden belli olur.

4916. Yahud dil, dürüst bir çömlek kapağı gibidir. Kımıldadığı vakit sen ne aş vardır, bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4916. Yahut dil, dürüst bir çömlek kapağı gibidir. Kımıldadığı zaman sen ne yemek var, bilirsin.

"Ebâ", yemek ve çorba demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, yahut dil, tamamen bir çömlek veya tencere ağzına kapatılmış bir kapak gibidir. İnsanın düşünceleri ve içinden geçenler (havâtır) dahi tencere içinde pişen yemeğe benzer. Onun harareti ile yemek kaynamaya başladığı zaman, buhar kapağı kımıldatır ve içindeki yemeğin kokusu dışarıya çıkar. Sen bu kokudan tencere içinde pişen yemeğin ne türden olduğunu anlar ve bilirsin.

"Ebâ", aş ve yemek ve çorba, demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, yâhud dil, tamâmı tamamına bir çömlek veyâ tencere ağzına kapatılmış bir kapak gibidir. İnsanın efkârı ve havâtırı dahi tencere içinde pişen yemeğe benzer. Onun harâreti ile yemek kaynamaya başladığı vakit, buhâr kapağı kımıldatır ve içindeki yemeğin kokusu dışarıya çıkar. Sen bu kokudan tencere içinde pişen yemeğin ne cinsten olduğunu anlar ve bilirsin.

4917. Keskin akıl onun buharından tatlı çömleğini ekşi taâmdan bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4917. Keskin akıl, onun buharından tatlı çömleğini ekşi yemekten ayırır.

"Sikbâc", sirkeli yemek demektir. Yani, keskin akıl ve ayırt etme gücü, çıkan buhardan, içinde tatlı kaynayan çömlek mi, yoksa ekşi yemek kaynayan çömlek mi olduğunu bilir ve anlar. Bunun gibi, dil kapağı gönül çömleği üzerinden söz söyleme hararetiyle kımıldadığı zaman, keskin akıl ve doğru ayırt etme gücü sahibi olan kimse, çıkan sözün kokusundan o gönülde doğru veya eğri fikirler kaynadığını bilir ve anlar. Menkıbe: "Vaizlerden birisi: "Her kim Adem (a.s.)ın ve Havva validemizin şerefli isimlerini bir kağıda yazıp evine asarsa, o eve şeytan giremez" demiş. Dinleyenlerden birisi vaize hitaben: "Efendi! Sen ne söylüyorsun? Şeytan Adem ile Havva cennette iken onların yanlarına girip iğva etti; kendilerinden kaçmayan şeytan onların isimlerinden kaçar mı?" demiş; ve elbette vaiz cevap bulamamış.

"Sikbâc", sirkeli yemek, demektir. Ya'nî, keskin akıl ve temyîz, çıkan buhârdan, içinde tatlı kaynayan çömlek midir, yoksa ekşi taâm kaynayan çöm- lek midir? bilir ve anlar. Bunun gibi, dil kapağı gönül çömleği üzerinden söz söylemek harâretiyle kımıldadığı vakit, keskin akıl ve temyîz-i sahîh sâhibi olan kimse, çıkan sözün kokusundan o gönülde doğru veyâ eğri fikirler kaynadığını bilir ve anlar. Menkıbe: "Vâizlerden birisi: "Her kim Adem (a.s.)ın ve Havvâ vâlidemizin ism-i şerîflerini bir kâğıda yazıp evine asarsa, o eve şeytan giremez" demiş. Dinleyenlerden birisi vâize hitâben: "Efendi! Sen ne söylüyorsun? Şeytan Adem ile Havvâ cennette iken onların yanlarına girip iğvâ etti; kendilerinden kaçmayan şeytan onların isimlerinden kaçar mı?" demiş; ve bittabi' vâiz cevâb bulamamış.

4918. Delikanlı bir yeni çömleğe el vurduğu vakit, satın alma vaktinde kırılmışı gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4918. Delikanlı yeni bir çömleğe el vurduğu zaman, satın alma anında kırılmış olduğunu gördü.

Örneğin, bir delikanlı çömlekçiden yeni bir çömlek satın alacağı zaman elini o çömleğe vurup kontrol eder ve çömleğin çıkardığı sesten çatlak olup olmadığını anlar.

Meselâ, bir delikanlı çömlekçiden yeni bir çömlek satın alacağı vakit elini o çömleğe vurup muayene eder ve çömleğin çıkardığı sesten çatlak olup olmadığını anlar.

4919. Dedi: "Adamı derhal ağzından bilirim; ve eğer söylemezse onu üç günde bilirim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4919. Dedi: "Adamı derhal ağzından bilirim; ve eğer söylemezse onu üç günde bilirim."

Bu beyit, kadının sorusuna cevap olarak üç evlattan birisi tarafından kadıya söylenmiştir. "Pûz", ağız etrafına denir. Burada "ağız" anlamına gelip, "söz"den kinaye olur. Yani, çocuklardan birisi kendisinin tembelliğine delil olmak üzere, kadıya dedi ki: "Ben adamın mahiyetini sözünden tanırım ve eğer söz söylemezse, üç gün içinde onun hâline ve tavırlarına bakıp, nihayet nasıl bir adam olduğunu anlarım."

Bu beyit kādının suâline cevâben üç evlâddan birisi tarafından kādıya söylenmiştir. "Pûz”, ağız etrafına derler. Burada “ağız" ma'nâsına olup, "söz"den kinâye olur. Ya'nî, çocuklardan birisi kendisinin tenbelliğine delîl olmak üzere, kādıya dedi ki: "Ben adamın mâhiyetini sözünden tanırım ve eğer söz söylemezse, üç gün içinde onun hâline ve etvârına bakıp, nihâyet nasıl bir adam olduğunu anlarım."

4920. Ve o diğeri dedi: "Eğer söylerse onu bilirim ve eğer söylemezse onu söze dolaştırırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4920. Ve o diğeri dedi: "Eğer söylerse onu bilirim ve eğer söylemezse onu söze dolaştırırım."

"Der sühan pîçânîden", söze dolaştırmak ve söze getirmek demektir. Yani, diğer ikinci çocuk kadıya dedi ki: "Eğer söz söylerse bir adamı ben de sözünden bilirim; fakat söylemezse, öyle kardeşim gibi üç gün bekleyemem, onu söze getirmeye çabalarım."

"Der sühan pîçânîden", söze dolaştırmak ve söze getirmek demektir. Ya'nî, diğer ikinci çocuk kādıya dedi ki: "Eğer söz söylerse bir adamı ben de sözünden bilirim; fakat söylemezse, öyle kardeşim gibi üç gün bekleyemem, onu söze getirmeye çabalarım."

4921. Dedi: "Eğer bu mekri işitmiş olur da, dudağını bağlar, hamûşluğa giderse?.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4921. Dedi: "Eğer bu tuzağı işitmiş olur da, dudağını bağlar, suskunluğa giderse?.."

Kadı, bu ikinci çocuğun sözüne cevap olarak dedi: "Eğer senin söze getirmek istediğin kişi de bu tuzağı ve hileyi işitmiş ve bilmiş olur da, ağzını kapayıp susarsa, o zaman ne yaparsın?"

Temsil

Kādı bu ikinci çocuğun sözüne cevâben dedi: "Eğer senin söze getirmek istediğin dahi bu mekri ve hîleyi işitmiş ve bilmiş olur da, ağzını kapayıp sükût ederse, o vakit ne yaparsın?"

Temsil

4922. Nitekim, ana çocuğuna dedi: "Eğer sana gecede bir hayal gelirse..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4922. Nitekim, ana çocuğuna dedi: "Eğer sana gecede bir hayal (gerçek olmayan görüntü) gelirse..."

677 tarihli orijinal nüshada bu beyit aynen böyle olduğu gibi, üzerinde böyle bir nüsha yazılmıştır:

[Yani] "Nitekim, anası oğluna dedi: "Eğer ev içinde sana bir hayal gelirse."

677 târíhli nüsha-i asliyyede bu beyit aynen böyle olduğu gibi, üzerinde böyle bir nüsha yazılmıştır:

[Ya'nî] "Nitekim, anası oğluna dedi: "Eğer ev içinde sana bir hayal gelirse."

4923. "Yahud, mezarlıkta ve korkunç yerde, sen kîn dolu kara bir hayal görürsen..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4923. "Yahut, mezarlıkta ve korkunç yerde, sen kin dolu kara bir hayal görürsen..."

Bu beytin ikinci mısraı 677 tarihli asıl nüshada böyle olduğu gibi, ikinci mısraın üzerinde de تو خیال زشت بین از کمين şekli yazılmıştır; anlamı: "Eğer sen pusudan çirkin bir hayal görürsen" demektir. Hint nüshalarında İmdâdullâh hazretlerinin şerhinde bu ikinci nüsha da gösterilmiştir. Yalnız gerek Ankaravî'de ve gerek bu nüshada "ez kemîn" yerine "der kemîn" geçmektedir.

Bu beytin ikinci mısrâ'ı 677 târîhli nüsha-i asliyyede böyle olduğu gibi, ikinci mısrâ'ın üzerinde de تو خیال زشت بین از کمين sûreti yazılmıştır; ma'nâsı: "Eğer sen pusudan çirkin bir hayal görürsen" demek olur. Hind nüshalarında İmdâdullâh hazretlerinin şerhinde bu ikinci nüsha da gösterilmiştir. Yalnız gerek Ankaravî'de ve gerek bu nüshada "ez kemîn" yerine "der kemîn" vâki'dir.

4924. Gönlünü kavî tut ve onun üzerine hamle et! O derhal senden yüzçevirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4924. Gönlünü güçlü tut ve onun üzerine hamle et! O derhal senden yüz çevirir.

Yani, "Ey oğlum! Kalbini güçlü tut, hiç korkma, o hayalin üzerine hücum et; o hayal senin bu hücumundan dolayı derhal senden yüz çevirip kaçar."

Ya'nî, "Ey oğlum! Kalbini kuvvetli tut, hiç korkma, onun üzerine hücüm et; o hayâl senin bu hücumundan dolayı derhal senden yüzçevirip kaçar."

4925. Çocuk dedi: “O dev gibi olan hayale, onun anası da ona bunu söylemiş olursa?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4925. Çocuk dedi: “O dev gibi olan hayale, onun anası da ona bunu söylemiş olursa?"

Çocuk, anasına cevap olarak dedi: "O bana görünen dev gibi hayalin anası da, senin bu bana yaptığın vasiyeti yapmış olursa?"

Çocuk anasına cevâben dedi: "O bana görünen dev gibi hayalin anası da, senin bu bana yaptığın vasiyeti yapmış olursa?"

4926. Hamle getiririm, anasının emrinden dolayı boynuma sarılır; sonra ben o vakit ne yaparım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4926. Hamle getiririm, anasının emrinden dolayı boynuma sarılır; sonra ben o vakit ne yaparım?"

Yani, "Ben o hayale senin emrin doğrultusunda hücum ederim; o hayal de anasının emri doğrultusunda gelip benim gırtlağıma yapışırsa, o zaman ben ne yaparım?"

Ya'nî, "Ben o hayâle senin emrin vechi ile hücum ederim; o hayâl dahi anasının emri vechi ile gelip benim gırtlağıma yapışırsa, o vakit ben ne yaparım?"

4927. Sen, "Çevik dur!" diye bana öğretiyorsun; o çirkin hayalin dahi anası vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4927. Sen, "Çevik dur!" diye bana öğretiyorsun; o çirkin hayalin dahi anası vardır.

Yani, "Ey anacığım! Sen, "Hayâl gördüğün zaman kalbini kuvvetli tut ve çevik dur!" diye bana nasihat ediyorsun, hâlbuki o gördüğüm çirkin hayalin dahi anası vardır. Senin bana ettiğin nasihati, anası o hayale de eder." Bu söz söylemek ve söylememek meselesi hakkında Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 11. bölümünde şöyle buyururlar: "Bir adamı tanımak istersen, onu konuştur; sözünden tanırsın; ve eğer yankesici olursa ve bir kimse de ona "Adamı sözünden tanırlar" demiş olsa, o yankesici konuşmasında ihtiyatlı davranır ve zabıta memuru onu anlamaz. Bu o hikâyeye benzer ki: Çölde bir çocuk annesine dedi ki: "Karanlık gecede bana dev gibi korkunç bir zenci görünüyor ve ben çok korkuyorum!" Annesi cevap verdi ki: "Korkma, o sureti gördüğün zaman, ona cesurca hücum et! Hayal midir, yoksa hakikat midir? Belli olur." Çocuk dedi: "Ey anne! Ya o zenciye de annesi böyle vasiyet etmiş ise ben ne yaparım? Şimdi ona, "Söz söyleme, hâlin belli olmasın!" diye vasiyet etmiş olurlarsa, ben onu nasıl tanıyayım?" Bu hâlde onun huzurunda sus ve kendini ona ver ve sabret! Belki onun ağzından bir kelime kaçar ve eğer kaçmazsa belki senin dilinden, arzun hilafına bir kelime kaçar veyahut hatırında bir söz veyahut endişe belirir. O endişeden ve o sözden onun hâlini bilirsin. Çünkü ondan etkilenmiş oldun ve o, onun aksi ve hâlleridir ki, senin içinde ortaya çıktı... ve devamı."

Ya'nî, "Ey anacığım! Sen, "Hayâl gördüğün vakit kalbini kuvvetli tut ve çevik dur!" diye bana nasîhat ediyorsun, halbuki o gördüğüm çirkin hayalin dahi anası vardır. Senin bana ettiğin nasîhati, anası ò hayâle de eder." Bu söz söylemek ve söylememek mes'elesi hakkında Hz. Pîr Efendimiz Fíhi Mâ Fih lerinin 11. faslında şöyle buyururlar: "Bir adamı tanımak istersen, onu söylet; sözünden bilirsin; ve eğer yankesici olursa ve bir kimse de ona "Adamı sözünden tanırlar" demiş olsa, o yankesici kelâmında ihtiyât eder ve zâbıta me'mûru onu anlamaz. Bu o hikâyeye benzer ki: Sahrâda bir çocuk vâlidesine dedi ki: "Karanlık gecede bana dev gibi korkunç bir zenci görünüyor ve ben çok korkuyorum!" Vâlidesi cevâb verdi ki: "Korkma, o sûreti gördüğün vakit, ona cesûrâne hücûm et! Hayal midir, yoksa hakikat midir? belli olur." Çocuk dedi: "Ey vâlide! Ya o zenciye de vâlidesi böyle vasiyet etmiş ise ben ne yaparım? Şimdi ona, "Söz söyleme, hâlin belli olmasın!" diye vasiyet etmiş olurlarsa, ben onu nasıl tanıyayım?" Bu hâlde onun huzûrunda sükût et ve kendini ona ver ve sabret! Belki onun ağzından bir kelime fırlar ve eğer fırlamazsa belki senin dilinden, arzun hilafına bir kelime fırlar veyâhud hâtırında bir söz veyâ endîşe baş vurur. O endîşeden ve o sözden onun hâlini bilirsin. Çünkü ondan müteessir oldun ve o, onun aksi ve ahvâlidir ki, senin derûnunda zuhûr etti....ilh."

4928. Şeytana ve Adem'e telkîn edici olan O birdir. Eğer hasım az ise de, gālib enderdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4928. Şeytana ve Adem'e telkin edici olan O birdir. Eğer düşman az ise de, üstün gelen nadirdir.

Bu şerefli beyitte "dîv" ile insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) muhalifine ve "merdüm" ile insân-ı kâmile işaret buyrulur. Yani, gerek şeytan mesabesinde olan insân-ı kâmilin muhalifine ve gerek insân-ı kâmile telkin edici olan birdir ve o da Yüce Allah hazretleridir. Telkin, birisine Mudill (saptıran) isminden ve diğerine de Hâdî (doğru yola ileten) isminden meydana gelir; ve bu muhalifler avamdan ziyade havas (seçkinler) geçinen ve kibir ve gurur sahibi olan zahir uleması arasında bulunur; ve bunların sayısı her ne kadar az ise de, insân-ı kâmilin onlara galip olması da yine Yüce Allah hazretleri tarafındandır.

Bu beyt-i şerîfte "dîv” ile insân-ı kâmilin muhalifine ve “merdüm" ile insân-ı kâmile işâret buyurulur. Ya'nî, gerek şeytan mesâbesinde olan insân-ı kâmilin muhâlifine ve gerek insân-ı kâmile telkîn edici olan birdir ve o da Hak Teâlâ hazretleridir. Telkîn, birisine ism-i Mudill hazretinden ve diğerine de ism-i Hâdî hazretinden vâki' olur; ve bu muhâlifler avâmdan ziyâde havâstan geçinen ve kibir ve gurûr sahibi olan ulemâ-i zâhire arasında bulunur; ve bunların adedi her ne kadar az ise de, insân-ı kâmilin onlara galib olması da yine Hak Teâlâ hazretleri tarafındandır.

4929. O terbiyeli at hangi tarafta olursa, "Allah Allah!" sen dahi git, o taraftan ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4929. O terbiyeli at hangi tarafta olursa, "Allah Allah!" sen de git, o taraftan ol!

"Yuvâş", "terbiye edilmiş at" demektir ki, bundan maksat, mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile terbiye edilmiş olan insân-ı kâmilin değerli nefsidir. Yani, ey kişi! insân-ı kâmilin muhaliflerine bakma, onun terbiyeli at hükmünde olan şerefli nefsi ne tarafa doğru giderse, Allah hakkı için, sen de ona uyup, o tarafa git ki, dünyada ve ahirette kurtuluş ve esenlik bulasın!

"Yuvâş", "terbiye olunmuş at" demektir ki, bundan murâd, mücâhedât ve riyâzât ile terbiye edilmiş olan insân-ı kâmilin nefs-i nefîsidir. Ya'nî, ey kimse! İnsân-ı kâmilin muhâliflerine bakma, onun terbiyeli at mesâbesinde olan nefs-i şerîfi ne tarafa doğru giderse, Allah hakkı için, sen de ona tâbi' olup, o tarafa git ki, dünyâda ve âhirette felâh ve necât bulasın!

4930. Dedi: "Eğer mekrden dolayı kelâm gelmezse, o hümâm hîleyi bilmiş [4911] olursa?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4930. Dedi: "Eğer mekrden (gizli yönlendirme) dolayı söz gelmezse, o hümâm (büyük adam) hileyi bilmiş olursa?"

"Hümâm", büyük adam ve baş olan ve himmet sahibi kimse demektir. Bu beyit kadı tarafından ikinci çocuğa hitaptır. Yani, kadı dedi: "Eğer senin söze getirmeye çabaladığın o himmet sahibi kimse senin hileyi bilmiş olur da söz söylemezse?"

"Hümâm", büyük adam ve baş olan ve himmet sahibi kimse, demektir. Bu beyit kādı tarafından ikinci çocuğa hitâbdır. Ya'nî, kādı dedi: "Eğer senin söze getirmeye çabaladığın o himmet sahibi kimse senin hîleni bilmiş olur da söz söylemezse?"

4931. "Onun sırrını nasıl tanırsın? Doğru söyle!" Dedi: "Ben onun önünde hâmuş otururum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4931. "Onun sırrını nasıl tanırsın? Doğru söyle!" Dedi: "Ben onun önünde sessizce otururum."

"O kişinin içinde gizli olan düşünceleri ve fikirleri nasıl tanırsın? Doğru söyle!" Çocuk kadıya cevap olarak dedi: "Ben onun önünde sessiz ve sakin bir hâlde otururum."

"O kimsenin bâtınında gizli olan havâtır ve efkârını nasıl tanırsın? Doğru söyle!" Çocuk kādıya cevâben dedi: "Ben onun önünde hâmuş ve sakit bir hâlde otururum."

4932. "Sabrı dereceler tarafına merdiven yaparım. Nihayet sürûrun anahtarı olan sabra çıkarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4932. "Sabrı dereceler tarafına merdiven yaparım. Nihayet sürûrun anahtarı olan sabra çıkarım."

"Ferec", sevinç ve neşe; "süllem", merdiven; "derec", "derece"nin çoğuludur, "dereceler" demektir. Bu beytin ikinci mısraı 677 tarihli asıl nüshada تا بر آیم صبر مفتاح الفرج [yani “Nihayet sürûrun anahtarı olan sabra çıkarım”] olduğu gibi, bu ikinci mısraın üstünde de Ankaravî ve Hind nüshalarına uygun olarak تا بر آیم بر سربام فرج vâki'dir; yani “Sevinç damının başına çıkmak için sabrı dereceler tarafına merdiven yaparım" demek olur.

"Ferec", sürür ve şâdî; "süllem", merdiven; "derec", "derece"nin cem'idir, "dereceler" demektir. Bu beytin ikinci mısra'ı 677 târihli nüsha-i asliyyede تا بر آیم صبر مفتاح الفرج [ya'nî “Nihayet sürûrun anahtarı olan sabra çıkarım”] olduğu gibi, bu ikinci mısrâ'ın üstünde de Ankaravî ve Hind nüshalarına muvafık olarak تا بر آیم بر سربام فرج vâki'dir; ya'nî “Sürûr damının başına çıkmak için sabrı dereceler tarafına merdiven yaparım" demek olur.

4933. "Ve eğer onun huzurunda bu şâdîden ve gamdan hariç bir kelâm gönlümden kaynarsa..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4933. "Ve eğer onun huzurunda bu sevinç ve kederden başka bir söz gönlümden kaynarsa..."

4934. "Ben bilirim ki, onu bana zamîrden Yemen'de Süheyl gibi o gönderdi.'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4934. "Ben bilirim ki, onu bana gönülden Yemen'de Süheyl gibi o gönderdi."

"Süheyl", bir yıldızın ismidir; ve Yemen diyarında göründüğü için "Yemen Yıldızı" diye de ifade ederler; ve Yemen halkı akîk taşının kırmızılığını ve meyvelerin olgunluğunu ve güzelliğini bu yıldızın nurunun tesirinden olduğuna inanırlar (Kamus). Bu beyitlerde insân-ı kâmilin huzuruna işaret buyurulur. Çünkü yukarıdaki "Onun huzurunda sevinçten ve gamdan ayrı bir söz gönlümden kaynarsa" ifadesi bu karineyi gösterir; ve bu sözden maksat da, Hakk Yolcusu'nun iç âleminde ortaya çıkan vahdet sırrına ait anlamlar ve ilahi aşktır. Nitekim 1. cildin 1820 numaralı beytinde باغ سبز عشق کو بی منتهاست. جز غم و شادی درو بس میوهاست yani "Aşkın yeşil bağı ki, sonsuzdur; gam ve sevinçten başka onda çok meyveler vardır" buyurulmuş idi. Bilinmeli ki, gam ve sevinç taayyünler (belirlemeler) ve kesret (çokluk) âlemini kaplamıştır; ve bu taayyünler âlemi ikilik âlemidir. Buna göre gam ve sevinç, beşeriyetin emanet olan bu mecazi varlığının gereğidir. Bu izafi ve mecazi vasıfların altında yaşayan, bu iki emanet sıfatlar ile yaşar. Nitekim yine 1. cildin 1819 numaralı beytinde آن که او بسته غم و خنده بود. او بدین دو عاریت زنده بود yani "O kimse ki, gama ve gülmeye bağlanmış ola, o kimse bu iki emanet ile yaşar" buyurulmuş idi. Buna göre yukarıdaki beyitte sevinç ve gamdan ayrı bir mantık ve söz ancak vahdet sırrına ve ilahi aşka dair nefsî ve bâtınî bir söz olur; ve bu da ancak Hakk Yolcusu'na insân-ı kâmilin huzurunda hâsıl olur.

Bu şerefli beyitte de insân-ı kâmilin şerefli kalbinden ve nurlu gönlünden Hakk Yolcusu'nun kalbine yansıyan bâtınî söz Süheyl yıldızına benzetilmiştir. Yani, Süheyl yıldızı Yemen'den görünüp onun nuru nasıl ki taşı şeffaf bir akîk haline getirir ve meyvelerin olgunlaşmasına sebep olursa, insân-ı kâmilin kalbinden Hakk Yolcusu'nun kalbine yansıyan feyz nuru ve bâtınî söz de, onun taş gibi olan kalbini şeffaf ve latif yapar ve nefsinin yoğun olan sıfatlarından kurtarır; ve nefsinin hamlığını giderip kemale erdirir ve ona vahdet sırrını ve ilahi aşkı telkin eder.

"Süheyl", bir yıldızın ismidir; ve Yemen diyârında göründüğü için “Sitâre-i Yemenî" dahi ta'bîr ederler; ve Yemen halkı akîk taşının kırmızılığını ve meyvelerin olgunluğunu ve letâfetini bu yıldızın nûrunun te'sîrinden olduğuna kāni'dirler (Kāmûs). Bu beyitlerde insân-ı kâmilin huzûruna işâret buyurulur. Zîrâ yukarıdaki "Onun huzûrunda şâdîden ve gamdan hâriç bir kelâm gönlümden kaynarsa" ta'bîri bu karîneyi gösterir; ve bu kelâmdan murâd dahi, sâlikin bâtınında zuhûr eden sırr-ı vahdete âid maânî ve aşk-ı ilâhîdir. Nitekim 1. cildin 1820 numaralı beytinde باغ سبز عشق کو بی منتهاست. جز غم و شادی درو بس میوهاست ya'ni "Aşkın yeşil bağı ki, nihâyetsizdir; gam ve şâdîden başka onda çok meyveler vardır" buyurulmuş idi. Ma'lûmdur ki, gam ve şâdî taayyünât ve keserât âlemini kaplamıştır; ve bu taayyünât âlemi iki- lik âlemidir. Binâenaleyh gam ve şâdî beşeriyetin âriyet olan bu vücûd-ı mecâzîsinin iktizâsıdır. Bu vücûd-ı izâfî ve mecâzî evsâfının altında yaşayan, bu iki âriyet sıfatlar ile yaşar. Nitekim yine 1. cildin 1819 numaralı beytin- de آن که او بسته غم و خنده بود. او بدین دو عاریت زنده بود ya'nî “O kimse ki, gama ve gülmeye bağlanmış ola, o kimse bu iki âriyet ile yaşar” buyurulmuş idi. Binâenaleyh yukarıki beyitte şâdî ve gamdan hâriç bir mantık ve kelâm ancak sırr-ı vahdete ve aşk-ı ilâhîye dâir bir kelâm-ı nefsî ve bâtınî olur; ve bu da ancak sâlike insân-ı kâmilin huzûrunda hâsıl olur.

Bu beyt-i şerîfte dahi insân-ı kâmilin kalb-i şerîfinden ve zamîr-i münîrinden sâlikin kalbine akseden kelâm-ı bâtınî Süheyl yıldızına teşbih buyurulmuştur. Ya'nî, Süheyl yıldızı Yemen'den görünüp onun nûru nasıl ki taşı şeffâf bir akîk hâline getirir ve meyvelerin olgunluğuna sebeb olursa, insân-ı kâmilin kalbinden sâlikin kalbine akseden nûr-ı feyz ve kelâm-ı bâtınî dahi, onun taş gibi olan kalbini şeffaf ve latîf yapar ve nefsinin kesîf olan sıfatlarından kurtarır; ve nefsinin hamlığını izâle edip kemâle getirir ve ona sırr-ı vahdeti ve aşk-ı ilâhîyi telkîn eder.

4935. Benim gönlümde o söz o sağ taraftandır. Zîrâ ki gönülden gönül tara- [4916] fina pencere vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4935. Benim gönlümde o söz o sağ taraftandır. Çünkü gönülden gönül tarafına pencere vardır.

"Meymene", sağ taraf demektir. Yani, "Benim kalbime gelen o söz, o sağ taraftandır. Yani huzurunda bulunduğum kâmil insanın benim sağ tarafıma düşen kalbi tarafındandır. Çünkü kalpten kalbe pencere vardır."

Mesnevî-i Şerîf bu latif beyit ile bitmiş oluyor. Son kıssadaki şahtan ve üç şehzadeden maksadın ne olduğu yukarılarda açıklanmıştır. Cenâb-ı Pîr, üç şehzadeden ikisinin başından geçenleri anlattığı hâlde, üçüncü şehzade hakkında yukarıdaki 4895 numaralı beyitte: و آن سوم کاهلترین هر سه بود. صورت و معنی بکلی او ربود yani "O üçün en tembeli o üçüncü idi; sureti ve manayı tamamen o kaptı" buyurmuşlar ve onun başından geçenleri anlatmamışlardır.

Burada mana özelliği itibarıyla Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerine işaret vardır. Çünkü bu üçüncü şehzade şüttârîler (tasavvufta bir yol) meşrebinde olan aşk ehlinden olup, onun nazarında ne zahirî ibadetlerin ne de keşif ve kerametlerin kıymeti yok idi; ve o tamamen Hakk'a yönelmiş ve Hakk'ın aşığı idi; ve "tembellik" ne demek olduğu dahi yukarıda geçen 4905 ve 4906 numaralı yani "Arifler iki cihandan pek tembeldirler. Çünkü ziraatsiz harman götürürler" ve "Mademki onların işini Yaratan yapıyor, onlar tembelliği sened etmişlerdir" beyitlerde açıklanmıştır. Üç evladı olup malını en tembeline vasiyet eden şahsın kıssası dahi bu üç şehzade hikayesinin diğer bir misal ile özüdür. "Şahıs"tan maksat insân-ı kâmildir. "Malı"ndan maksat, ulûm-i ledünniyye (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ve marifetler ve rabbanî hakikatlerdir. "Evladının en tembeli"nden maksat, yine aşk ehlinden olan sâliktir. Nitekim iki evladın kadı huzurundaki beyanatı zikredildiği hâlde, üçüncüsünün hâli, üçüncü şehzadedeki gibi anlatılmamıştır. Çünkü aşk ehlinin hâlini söz ile anlatmak mümkün değildir. Onlar fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) hâli içindedirler. Onların hâlini yine fenâ-fillâh hâli içinde olanlar bilir.

"Birisi aşıklık nedir?" diye sordu. "Benim gibi ol ki, bilesin!" dedim.

Kıssadaki iki evladın hal ehli değil, kelam ehli ve suret ehli olduğuna işaret buyurulmuştur. Nitekim evladın birisi: "Ben adamı sözünden bilirim ve eğer söylemezse iki-üç gün fiillerine bakar, bilirim" dedi; ve ikincisi: "Eğer bir adam söylerse onun hâlini bilirim; söylemezse söze getiririm" dedi. Halbuki kelam ve fiil arazdır (geçici, sonradan olan). Nitekim nakledilmiştir ki: "Hz. Pîr'in yüce mürşidi Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri söz söyler idi. Bir şahıs: "Filan kimseden senin methini işittim" dedi. Buyurdular ki: "Evvela göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir?" Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp methetsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki, tanımamıştır. Çünkü bu söz ve o harf ve ses ve o dudak ve ağız kalmaz; bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise, suret zâta uymaz ki, methetsin!"

Hz. Pîr Efendimiz dahi Fîhi Mâ Fîh'lerinin 17. faslında bu mana hakkında şöyle buyururlar: "Emîr Pervâne bana: "Asıl olan ameldir" dedi. Ona cevaben dedim ki: "Amel ve amel talep eden nerededir ki, onlara ameli göstereyim? Sen hâlen kelamın talibisin, "Bir şey dinleyeyim!" diye kulak tutmuşsun. Eğer söylemesem üzülürsün. Amel talep eden ol ki, ameli sana göstereyim. Biz âlemde, ameli göstermek için bir adam arıyoruz. Amelin müşterisini bulmuyoruz, kelamın müşterisini buluyoruz. Onun için kelam ile meşgulüz. Sen mademki amel eden değilsin, ameli ne bilirsin? Ameli amel ile bilmek ve ilmi ilim ile ve sureti suret ile ve manayı da mana ile anlamak mümkündür. Mademki bu yolun yolcusu yoktur, bizim yolda ve amelde olduğumuzu nasıl bileceklerdir. Nihayet bu amel, namaz ve oruç değildir; ve bunlar amelin suretidir. Manevî amel bâtındadır. Nihayet, Adem devrinden ta Mustafa (s.a.v.) devrine kadar, namaz ve oruç bu surette değil idi; halbuki amel mevcuttu. Bu sebeple bu suret, amel değildir. Amel insanda bir manadır. ... ilh."

Şimdi bu açıklamalardan anlaşılır ki, Mesnevî-i Şerîf bu 6. cilt ile sona ermiştir ve kıssalar eksik bırakılmış değildir. Aksine kıssaların geri kalanı sözlerle anlatılmak mümkün olmadığı için anlatılmamıştır. Buradan ilerisi hal ve zevk işidir. Yüce Allah sırf inayeti ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin şefaati ve evliyâullâhın himmeti ile bizlere ve isteyen kardeşlerimize ihsan buyursun!

Yüce Allah'a hamd ve senalar olsun ki, fakir bu Mesnevî-i Şerîfin şerhine 1348 hicrî senesinde başladım ve 1356 hicrî senesi Ramazan-ı şerîfinin 24. Pazar günü bitirdim. Demek ki, sekiz sene zarfında tamamlandı. Arada hastalık ve diğer sebepler gibi birçok gecikmeler de meydana geldi. Bu şerhten maksadım, Allah bilir ki, asla şöhret değildir. Ancak insanlık yolunu öğrenmek için Mesnevî-i Şerîfi hatmetmektir. Çünkü çok tecrübe ettim ki, anlamak için okumak, yazmak gibi değildir. İnsan okurken anladığını zannedip geçiyor; fakat yazarken iş değişiyor, sözlerin zevkine varmak için çok düşünmek ve incelemek lazım geliyor. Fakirin yazdığım eserlerin hepsi de bu maksat ile yazılmıştır. Belki şerh esnasında yanlış anlayışlarım ve kusurlarım meydana gelmiş olabilir. Fakir bu hâli şarihlerin şerhlerinde de gördüm. Mesnevî gibi bir sonsuz derya içinde bu gibi kusurların irfan ehli tarafından affolunacağını ümit ederim. Evliyâullâh kerem sahibidirler; onların ruhanî tesirleri bizim gibi iyi niyet sahibi olan acizleri mazur görürler. Bu maksat ile bir eser yazmaktan güzel bir netice de çıkmış olur ki, o da fakirden sonra okuyup zevk duyan din kardeşlerimizin ve hatta ilim ve irfan arkasında koşan bütün insanların hayır ile anmasıdır.

Bu şerhin nihayetine Sultan Veled (k.s.) efendimizin Mesnevî-i Şerîf hakkındaki Hatime'lerinin eklenmesini faydalı gördüm. Çünkü bu Hatime'yi okuyanlar artık Mesnevî-i Şerîfin 7. cildi olmadığına kesinlikle kanaat getirirler. Hz. Mevlânâ efendimizin büyük oğlu Mevlânâ Bahâeddîn Veled (k.s.) hazretlerinin Hatime'si

"Meymene", sağ taraf, demektir. Ya'nî, "Benim kabime gelen o söz, o sağ taraftandır. Ya'nî huzûrunda bulunduğum kâmilin benim sağ tarafıma düşen kalbi tarafındandır. Zîrâ kalbden kalbe pencere vardır."

Mesnevî-i Şerîf bu beyt-i latîf ile bitmiş oluyor. Son kıssadaki şâhtan ve üç şehzâdeden murâd ne olduğu yukarılarda îzâh edilmiştir. Cenâb-ı Pîr, üç şehzâdeden ikisinin sergüzeştini beyân buyurduğu hâlde, üçüncü şehzâde hakkında yukarıdaki 4895 numaralı beyitte: و آن سوم کاهلترین هر سه بود. صورت و معنی بکلی او ربود ya'nî "O üçün en tenbeli o üçüncü idi; sûreti ve ma'nâyı külliyyen o kaptı" buyurmuşlar ve onun sergüzeştini meskût bırakmışlardır.

Burada husûsiyyet-i ma'nâ i'tibâriyle Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerine işâret vardır. Zîrâ bu üçüncü şehzâde şüttârîler meşrebinde olan ehl-i aşktan olup, onun nazarında ne ibâdât-ı zâhirenin ve ne de keşif ve kerâmâtın kıymeti yok idi; ve o kâmilen Hakk'a müteveccih ve Hakk'ın âşığı idi; ve "tenbellik" ne demek olduğu dahi yukarıda geçen 4905 ve 4906 numaralı ya'ni "Ârifler iki cihândan pek tenbeldirler. Zîrâ ki zirâatsiz harman götürürler" ve "Mâdemki onların işini Hâlık yapıyor, onlar tenbelliği sened etmişlerdir"] beyitlerde îzah olundu. Üç evlâdı olup malını en tenbeline vasiyet eden şahsın kıssası dahi bu üç şehzâde hikâyesinin diğer bir misâl ile zübdesidir. "Şahıs"tan murâd insân-ı kâmildir. "Malı"ndan murâd, ulûm-i ledünniyye ve maârif ve hakāyık-ı rabbâniyyedir. "Evlâdının en tenbeli"nden murâd, yine ehl-i aşktan olan sâliktir. Nitekim iki evlâdın kādı huzûrundaki beyânâtı mezkûr olduğu hâlde, üçüncüsünün hâli, üçüncü şehzâdedeki gibi meskût bırakılmıştır. Zîrâ ehl-i aşkın hâlini söz ile anlatmak mümkin değildir. Onlar fenâ-fillâh hâli içindedirler. Onların hâlini yine fenâ-fillâh hâli içinde olanlar bilir.

"Birisi âşıklık nedir?" diye sordu. "Benim gibi ol ki, bilesin!" dedim.

Kıssadaki iki evlâdın ehl-i hâl değil, ehl-i kelâm ve ehl-i sûret olduğuna işâret buyurulmuştur. Nitekim evlâdın birisi: "Ben adamı sözünden bilirim ve eğer söylemezse iki-üç gün ef'âline bakar, bilirim" dedi; ve ikincisi: "Eğer bir adam söylerse onun hâlini bilirim; söylemezse söze getiririm" dedi. Halbuki kelâm ve fiil arazdır. Nitekim menküldür ki: "Hz. Pîr'in mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri söz söyler idi. Bir şahıs: "Filân kimseden senin medhini işittim" dedi. Buyurdular ki: "Evvelen göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir?" Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medhetsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki, tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz; bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki, medhetsin!"

Hz. Pîr Efendimiz dahi Fîhi Mâ Fîh'lerinin 17. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Emîr Pervâne bana: "Asıl olan ameldir" dedi. Ona cevâben dedim ki: "Amel ve tâlib-i amel nerededir ki, onlara ameli göstereyim? Sen hâlen kelâmın tâlibisin, "Bir şey dinleyeyim!" diye kulak tutmuşsun. Eğer söylemesem melûl olursun. Tâlib-i amel ol ki, ameli sana göstereyim. Biz âlemde, ameli göstermek için bir adam arıyoruz. Amelin müşterisini bulmuyoruz, kelâmın müşterisini buluyoruz. Onun için kelâm ile meşgulüz. Sen mâdemki âmil değilsin, ameli ne bilirsin? Ameli amel ile bilmek ve ilmi ilim ile ve sûreti sûret ile ve ma'nâyı da ma'nâ ile anlamak mümkindir. Mâdemki bu yolun yolcusu yoktur, bizim yolda ve amelde olduğumuzu nasıl bileceklerdir. Nihâyet bu amel, namaz ve oruç değildir; ve bunlar amelin sûretidir. Amel-i ma'nevî bâtındadır. Nihayet, devr-i Adem'den tâ devri Mustafa (s.a.v.)e kadar, namaz ve oruç bu sûrette değil idi; halbuki amel mevcûd idi. Binâenaleyh bu sûret, amel değildir. Amel insanda bir ma'nâdır. ... ilh."

İmdi bu îzâhâttan anlaşılır ki, Mesnevî-i Şerîf bu 6. cild ile hitâm bulmuştur ve kıssalar nâtamâm bırakılmış değildir. Belki kıssaların mütebâkîsi elfâz ile anlatılmak mümkin olmadığı için meskût bırakılmıştır. Buradan ilerisi hâl ve zevk işidir. Cenâb-ı Hak mahzâ inâyeti ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin şefâati ve evliyâullâhın himmeti ile bizlere ve isteyen kardeşlerimize ihsân buyursun!

Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ olsun ki, fakîr bu Mesnevî-i Şerîfin şerhine 1348 hicrî senesinde başladım ve 1356 sene-i hicrîsi Ramazân-ı şerîfinin 24. Pazar günü bitirdim. Demek ki, sekiz sene zarfında ikmâl olundu. Arada hastalık ve diğer esbâb gibi birçok teahhurlar da vâki' oldu. Bu şerhten maksadım, Hudâ bilir ki, aslâ iştihâr değildir. Ancak insanlık yolunu öğrenmek için Mesnevî-i Şerîfi hatmetmektir. Zîrâ çok tecrübe ettim ki, anlamak için okumak, yazmak gibi değildir. İnsan okurken anladığını zannedip geçiyor; fakat yazarken iş değişiyor, sözlerin zevkine varmak için çok düşünmek ve tedkîk etmek lâzım geliyor. Fakîrin yazdığım eserlerin hepsi de bu maksad ile yazılmıştır. Belki şerh esnasında yanlış anlayışlarım ve kusûrlarım vâki' olmuş olabilir. Fakîr bu hâli şârihlerin şerhlerinde de gördüm. Mesnevî gibi bir deryâ-yı bî-pâyân içinde bu gibi kusûrların erbâb-ı irfân tarafından afv olunacağını ümid ederim. Evliyâullâh kerem sâhibidirler; onların rûhâniyetleri bizim gibi hüsn-i niyyet sâhibi olan âcizleri ma'zûr görürler. Bu maksad ile bir eser yazıştan güzel bir netîce de çıkmış olur ki, o da fakîrden sonra okuyup zevk duyan dîn kardeşlerimizin ve hattâ ilim ve irfân arkasında koşan bilumûm efrâd-ı beşerin hayır ile yâdetmesidir.

Bu şerhin nihâyetine Sultân Veled (k.s.) efendimizin Mesnevî-i Şerîf hakkındaki Hâtime'lerinin ilhâkını fâideli gördüm. Zîrâ bu Hâtime'yi okuyanlar artık Mesnevî-i Şerîfin 7. cildi olmadığına kat'an kanâat getirirler. Hz. Mevlânâ efendimizin büyük mahdûmları Mevlânâ Bahâeddîn Veled (k.s.) hazretlerinin Hâtime'si

1. Vaktaki babam bir müddet bu Mesnevî'den hâmûş oldu, ona dedim ki: "Ey demi diri olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Babam bir süre bu Mesnevî'den sustuğunda, ona dedim ki: "Ey nefesi diri olan!"

"Dem", "nefes ve kelâm" anlamına gelir. Yani, babam Hz. Mevlânâ bir süre bu Mesnevî-i Şerîf'ten sustuğunda ve son beyit olan در دل من این سخن را میمنه است. زانکه از دل جانب دل روزنه است [yani "Benim gönlümde o söz o sağ taraftandır. Zira ki gönülden gönül tarafına pencere vardır"] beytinden sonra artık bir beyit daha söylemediğinde; ona dedim ki: "Ey diri nefesli ve kelâmlı olan muhterem ve mübarek babam!"

"Dem", "nefes ve kelâm" ma'nâsına gelir. Ya'nî, vaktâki babam Hz. Mevlânâ bir müddet bu Mesnevî-i Şerîf'ten sâkit oldu ve son beyit olan در دل من این سخن را میمنه است. زانکه از دل جانب دل روزنه است [ya'nî "Benim gönlümde o söz o sağ taraftandır. Zîrâ ki gönülden gönül tarafına pencere vardır"] beytinden sonra artık bir beyit daha söylemedi; ona dedim di: "Ey diri nefesli ve kelâmlı olan muhterem ve mübarek babam!"

2. "Ne yüzden artık söz söylemiyorsun? Niçin ilm-i ledün kapısını bağladın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. "Ne sebeple artık söz söylemiyorsun? Niçin ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) kapısını kapattın?"

"Ledün", "kat" ve "nezd" demektir; "ilm-i ledün", "Hak katından olan ilim" anlamındadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hızır (a.s.) hakkında وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا (Kehf, 18/65) yani “Biz ona kendi katımızdan bir ilim öğrettik” buyrulur. Yani, "Artık ne yönden ve ne sebepten dolayı söz söylemiyorsun ve ilm-i ledün kapısını niçin kapattın?"

"Ledün", "ind ve nezd" demektir; "ilm-i ledün", "Hak indinden olan ilim" ma'nâsınadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de cenâb-ı Hızır hakkında وعلمناه من لَدُنَّا عِلْمًا (Kehf, 18/65) ya'nî “Biz ona kendi indimizden bir ilim ta'lîm ettik” bu- yurulur. Ya'nî, "Artık ne cihetten ve ne sebebden dolayı söz söylemiyorsun ve ilm-i ledün kapısını niçin kapadın?"

3. "Şehzadelerin kıssası bitmedi. Üçüncü oğlun incisi delinmemiş kaldı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. "Şehzadelerin kıssası bitmedi. Üçüncü oğlun incisi delinmemiş kaldı."

"Der âmeden", sona ermek ve bitmek demektir (Bahâr-ı Acem sözlüğüne göre). Yani, "Üç şehzadeden üçüncü şehzadenin kıssası ve başından geçenler bitmedi. Onun inci gibi olan kıssası delinip nazım ipliğine çekilmedi." İkinci mısra, başka bir nüshada şöyle kayıtlıdır: ماند نهفته سر آن يك پسر yani "O bir oğulun sırrı gizli kaldı" demektir. Hz. Mevlânâ efendimiz Mesnevî-i Şerif'i 659 senesinde yazmaya başlamış, iki sene beş ay aradan sonra 666 hicrî tarihinde altı cilt olarak tamamlamışlardır. Şu hâlde 55 yaşlarında başlamışlar ve 62 yaşlarında bitirmişlerdir.

"Der âmeden", âhir olmak ve bitmek (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, “Üç şehzâdeden üçüncü şehzâdenin kıssası ve sergüzeşti bitmedi. Onun inci gibi olan kıssası delinip nazım ipliğine çekilmedi." İkinci mısra' diğer bir nüsha ile şöyle mukayyeddir: ماند نهفته سر آن يك پسر ya'ni "O bir oğulun sırrı gizli kaldı" demek olur. Hz. Mevlânâ efendimiz Mesnevî-i Şerifi 659 senesinde te'lîfe başlamış, iki sene beş ay fâsıladan sonra 666 hicrî târîhinde altı cild olarak ikmâl buyurmuşlardır. Şu hâlde 55 yaşlarında başlamışlar ve 62 yaşlarında bitirmişlerdir.

4. Dedi: "Bundan sonra nutkum deve gibi yattı. Ona hiçbir kimse ile haşre kadar kelâm yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Dedi: "Bundan sonra sözüm deve gibi yattı. Ona hiçbir kimse ile kıyamete kadar söz yoktur."

Mevlânâ efendimiz, Sultan Veled hazretlerine cevaben buyurdu: "Sözüm deve gibi çöktü. Artık o sözümün hiçbir kimse ile kıyamete kadar bu tür bir konuşma ile konuşması gerçekleşmez." Yani bu Mesnevî-i Şerîf bitmiştir, daha söylenecek söz kalmamıştır. Artık Hz. Pîr'in bu beyanına karşı Mesnevî-i Şerîf'in yedi cilt olduğundan bahsedilmesi bir hezeyan olur. Gerçi Ankaravî hazretleri şerh etmiş ise de, kan dökücü olan Sultan Murad-ı Rabi'in ısrarıyla yapmıştır.

Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz, Sultân Veled hazretlerine cevâben buyurdu: "Nutkum deve gibi çöktü. Artık o nutkumun hiçbir kimse ile kıyâmete kadar bu nevi' kelâm ile konuşması vâki' olmaz." Ya'nî bu Mesnevî-i Şerîf bitmiştir, daha söylenecek söz kalmamıştır. Artık Hz. Pîr'in bu beyânına karşı Mesnevî-i Şerîfin yedi cild olduğundan bahsedilmesi bir hezeyân olur. Gerçi Ankaravî hazretleri şerh etmiş ise de, hûnrîz olan Sultân Murâd-1 Râbi'in ısrâıyla yapmıştır.

5. "Bunun bâkî olan şerhi vardır, fakat bâtındadır, kapanmıştır, artık dışarıya gelmiyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. "Bunun kalıcı olan bir şerhi vardır, fakat içtedir, kapanmıştır, artık dışarıya gelmiyor."

Evet, bu şehzadeler kıssasının kalıcı kalan bir şerhi vardır, fakat içtedir ve anlamdan ibarettir. Anlamdan ibaret olan ince ve derin hakikatler, artık sözlerle anlaşılamayacağı için, sözün akış yeri olan bedenin ağzı ve dudağı kapanmıştır. Bu sebeple o anlamlar harf ve ses ile dışarıya çıkamıyor.

"Evet, bu şehzâdeler kıssasının bâkî kalan şerhi vardır, fakat bâtındadır ve ma'nâdan ibarettir. Ma'nâdan ibaret olan dekāyık ve hakāyık, artık elfâz ile anlaşılamayacağı için, mecrâ-yı kelâm olan cismin ağzı ve dudağı kapanmıştır. Binâenaleyh o ma'nâlar harf ve savt ile dışarıya çıkamıyor."

6. "Nâtıka burada deve gibi yattı. O söyler, ben kelâmdan ağzımı bağladım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. "Konuşma yeteneği burada deve gibi yattı. O söyler, ben sözden ağzımı bağladım."

"Konuşma yeteneği"nden kastedilen, konuşan nefis, yani izafî (bağıntılı) ve insânî ruhtur. Yani, "Konuşma yeteneğim burada üçüncü şehzadenin hikâyesinde deve gibi yatmış ve çökmüştür. Bu hikâyenin geri kalanını artık o söylüyor. Ben bedenimin ağzını bu görünen sözden bağladım. Bu sebeple konuşan nefsimin ve ruhumun sözlerini ruhlarının kulaklarıyla işitebilenler anlayabilirler."

"Nâtıka"dan murâd, nefs-i nâtıka, ya'nî rûh-ı izâfî ve insânîdir. Ya'nî, "Nâtıkam burada üçüncü şehzâdenin kıssasında deve gibi yatmış ve çökmüştür. Bu kıssanın mütebâkîsini artık o söylüyor. Ben cismimin ağzını bu kelâm-ı zâhirden bağladım. Binâenaleyh nefs-i nâtıkamın ve rûhumun sözlerini rûhlarının kulaklarıyla işitebilenler anlayabilirler."

7. "Rihlet ve ırmaktan sıçramak vakti geldi. Onun vechinin gayrı her bir şey hâliktir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. "Göç etme ve ırmaktan sıçrama vakti geldi. Onun yüzünden başka her şey yok olucudur."

Yani, "Dünyadan göç etme vakti ve her an akmakta olan kutsal feyz ırmağı olan bu izafî varlık ve cismanî âleminden sıçrayıp gitme zamanı geldi. Çünkü Kasas Suresi 28/88. ayet-i kerimesi gereğince, bu çokluk âleminde Hakk'ın zâtından başka her şey yok olucudur." Hz. Pîr efendimizin vefat tarihi hakkında Sipehsâlâr Menâkıbı'nda şu bilgiler yer almaktadır: "Hicrî altı yüz yetmiş ikinci [672] senesinin Cemâde'l-âhire ayının beşinci [5.] Pazar gününe denk gelen kış mevsiminin başlangıcında hakikatleri ve marifetleri (ilahi bilgileri) anlattıkları sırada güneş batarken onların celâllerinin (ululuklarının) güneşi de kuds âleminin batısına battı." Hz. Hudâvendigâr'ın doğum tarihleri 604 olduğuna göre, şerefli ömürleri 68 sene olmuş olur. Şu hâlde Mesnevî-i Şerif'i tamamladıktan sonra beş-altı sene daha yaşamış olurlar.

Ya'nî, "Dünyâdan rihlet vakti ve her ân akmakta bulunan feyz-i mukaddes ırmağı olan bu vücûd-ı izâfî ve cismânî âleminden sıçrayıp gitmek zamanı geldi. Zira كُلِّ شَيْءٍ هَالِكَ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas 28/88) âyet-i kerîmesi mûcibince bu âlem-i keserâtta Hakk'ın zâtından başka her şey hâliktir." Hz. Pîr efendimizin târîh-i irtihâlleri hakkında Sipehsâlâr Menâkıbı'nda şu ma'lûmât mündericdir: “Altı yüz yetmiş ikinci [672] sene-i hicriyyesi Cemâde'l-âhire'sinin beşinci [5.] Pazar gününe müsâdif kış faslının ibtidâsında takrîr-i hakāyık ve maârif buyurdukları esnâda güneş batarken onların celâllerinin güneşi de âlem-i kuds mağribine gurûb etti." Hz. Hudâvendigâr'ın doğum tarihleri 604 olduğuna göre, ömr-i şerîfleri 68 sene olmuş olur. Şu hâlde Mesnevî-i Şerîfi ikmâlden sonra beş-altı sene daha muammer olmuş olurlar.

8. "Bunun bâkîsi dilsiz olarak söylenmiş gelir, o kimsenin kalbine ki, diri cân tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Bunun geri kalanı, diri can taşıyan o kimsenin kalbine dilsiz olarak söylenmiş gelir.

Yani, "Şüttârilerden olan üçüncü şehzadenin hikâyesi, ilâhî aşk hikâyesidir; ve aşkı birtakım sözler ve diller ile anlatmak mümkün değildir. O aşk, ruhtan ruha ve kalpten kalbe, açıkça söylenen söze ihtiyaç olmaksızın gelir; ve bu geliş öyle bir kimsenin kalbine ve ruhuna meydana gelir ki, o kimsenin canı ve ruhu aşka âşinâdır ve âb-ı hayat olan Hak aşkı ile diridir." Nasıl ki Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Aşksız geçen ömrünü hiç hesaba katma, Aşk âb-ı hayattır, gönülden ve candan onu al!"

Ya'nî, "Şüttârilerden olan üçüncü şehzâdenin kıssası, aşk-ı ilâhî kıssasıdır; ve aşkı birtakım elfâz ve lügāt ile anlatmak mümkin değildir. O aşk, rûhtan rûha ve kalbden kalbe, kelâm-ı zâhirîye hâcet olmaksızın gelir; ve bu geliş öyle bir kimsenin kalbine ve rûhuna vâki' olur ki, o kimsenin cânı ve rûhu aşka âşinâdır ve âb-ı hayât olan aşk-ı Hak ile diridir." Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Bî-aşk geçen ömrünü hiç katma hesâba, Aşk âb-ı hayattır, dil ü cândan onu ahz et!"

9. "Güft ü gû ve ömür dahi nihayete erişti. O vaktin müjdesi geldi ki, cisimden kurtulayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. "Söz ve ömür de sona erdi. O vaktin müjdesi geldi ki, cisimden kurtulayım!"

"Söz"den maksat, hakikatlere ve marifetlere dair olan manzum ve mensur (şiir ve düz yazı) sözlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz şiire asla kıymet vermezler. Nitekim Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinde şöyle buyururlar:

"Benim huzuruma gelen dostların üzülmelerinden çekinerek, onunla meşgul olmaları için şiir söylerim. O kadar terk ettiğim halde yine şiir söylemek icap eder. Yoksa şiir nerede, ben nerede! Vallahi ki, ben şiirden bizarım ve benim katımda şiirden beter bir iş yoktur... ilh."

Mesnevî-i Şerîf'i nazım olarak söylemeleri de söz âşıklarını hakikat tarafına avlamak için kurulmuş bir tuzaktır. Buna göre Mesnevî-i Şerîf'e şiir açısından bakanlar ondaki hakikatlerden ve marifetlerden nasipsiz kalırlar. Nitekim 6. cildin 161 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi:

Açıklayıcı tercüme: "Şiir şekline düşkün ve muhtaç olan bir kimse, ârifin irfan zekâtını ne zaman tutar! Zira bu Mesnevî-i Şerîf manadır, şiirden ve feûlün fâillâttan ibaret değildir."

Ve nesir ve söz hakkındaki Fîhi Mâ Fîh'in 17. faslındaki yüce beyanlar da 6. cildin son beytindeki izahlarda geçti; ve Dîvân-ı Kebîr'lerinde de söz hakkında şöyle buyururlar:

Açıklayıcı tercüme: "Ey cisim dilinin sözü! Ben ne zaman senden müstağni olup, marifet güneşi ile hakiki olan Hakk'ın gölgesine gelmiş olurum? Ya Rab! Beni ecelden evvel zahiri ilimlerden ve bu zahiri ilimlere ait olan amellerden ve çalışmalardan ve özellikle ağızlarda gezen mantık ilminin delillerinden ve kıyaslarından feragat ettir!"

Yani "Zahiri söz ve güft ü gû ve ömrüm sona erdi. Artık ruhumun bu cisim hapsinden kurtulmak zamanının müjdesi geldi." Bilinmeli ki, peygamberler ve onların varisleri olan evliyalar ölümün âşığıdırlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "Safer ayının çıktığını haber vereni cennetle müjdelerim" buyurdular. Zira rebîü'l-evvel ayında vefatları gerçekleşecek idi. Bu yüce zatlar bilirler ki, kendilerinin bu izafî varlıkları, şerefli ruhlarıyla Hakk'ın hakiki varlığı arasında bir perdedir. Bir an evvel bunun ortadan kalkmasını isterler. Buna göre onların ölümleri kendileri için bayram olur. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Haber ile ölen âşıklar, maşuklarının huzurunda şeker gibi tatlı tatlı ölürler. "Elestü bi-Rabbiküm” hitabı zamanında dirilik suyunu içerler. Şüphesiz başka bir tarzda olurlar. Sen zannedersin ki, bu manevi aslanlar da, köpek mesabesinde olan cismaniler gibi kapının dışarısında ölürler."

"Güft ü gû"dan murâd, hakāyık ve maârife dâir olan manzûm ve mensûr kelâmlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz şiire asla kıymet vermezler. Nitekim Fîhi Mâ Fîhlerinde şöyle buyururlar:

"Benim huzûruma gelen dostların melûl olmalarından çekinerek, onunla meşgül olmaları için şiir söylerim. O kadar terk ettiğim hâlde yine şiir söylemek îcâb eder. Yoksa şiir nerede, ben nerede! Vallâhi ki, ben şiirden bîzârım ve benim indimde şiirden bed-ter [beter] bir iş yoktur... ilh."

Mesnevî-i Şerîfi nazmen söylemeleri de kelâm âşıklarını hakikat tarafına avlamak için kurulmuş bir tuzaktır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfe şiir nokta-i nazarından bakanlar ondaki hakāyık ve maâriften bî-behre kalırlar. Nitekim 6. cildin 161 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi:

Îzâhan tercüme: "Şiir sûretine meclûb ve muhtaç olan bir kimse, ârifin zekât-ı irfanını ne vakit tutar! Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf ma'nâdır, şiirden ve feûlün fâillâttan ibâret değildir."

Ve nesir ve kelâm hakkındaki Fîhi Mâ Fîh'in 17. faslındaki beyânât-ı aliyye dahi 6. cildin son beytindeki îzâhâtta geçti; ve Dîvân-ı Kebîr'lerinde dahi güft ü gû hakkında şöyle buyururlar:

Îzâhan tercüme: "Ey cisim dilinin kelâmı! Ben ne vakit senden müstağnî olup, ma'rifet güneşi ile hakîkî olan Hakk'ın sâyesine gelmiş olurum? Yâ Rab! Beni ecelden evvel zâhirî ilimlerden ve bu zâhirî ilimlere müteallık olan amellerden ve çalışmalardan ve husûsiyle ağızlarda gezen ilm-i mantıkın delîllerinden ve kıyaslarından fâriğ et!"

Ya'nî “Zâhirî kelâm ve güft ü gû ve ömrüm nihâyete erişti. Artık rûhumun bu cisim habsinden kurtulmak zamânının müjdesi geldi." Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ölümün âşığıdırlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "Safer ayının çıktığını haber vereni cennetle müjdelerim" buyurdular. Zîrâ rebîü'l-evvel ayında irtihâlleri vâki' olacak idi. Bu zevât-ı aliyye bilirler ki, kendilerinin bu vücûd-ı izâfileri ervâh-ı şerîfeleriyle vücûd-ı hakîkî-yi Hak arasında hicâbdır. Bir ân evvel bunun ortadan kalkmasını isterler. Binâenaleyh onların ölümleri kendileri için bayram olur. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Haber ile ölen âşıklar, ma'şûklarının huzûrunda şeker gibi tatlı tatlı ölürler. "Elestü bi-Rabbiküm” hitâbı zamânında dirilik suyunu içerler. Şübhesiz başka bir şîvede olurlar. Sen zannedersin ki, bu ma'nevî arslanlar dahi, köpek mesâbesinde olan cismânîler gibi kapının dışarısında ölürler."

10. "Dâimâ cân âleminde cevelân edeyim! Bu nemden geçeyim, bir azîm yem-me geleyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. "Daima can âleminde dolaşayım! Bu nemden geçeyim, büyük bir denize geleyim!"

"Nem", rutubet ve ıslaklık demektir. Bundan kasıt, izafî varlık ve cismanî âlemdir. "Yemm", deniz ve derya demektir. Bundan kasıt ise, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Çünkü zahirde rutubet denizden meydana geldiği gibi, rutubet hükmünde olan bu izafî varlığın varlığı da, derya hükmünde olan Hakk'ın hakiki varlığındandır; ve ruh ile Hakk'ın hakiki varlığı arasında başka bir ikilik mertebesi yoktur. Bu bakımdan, ruh Hakk'ın müşahididir (görenidir). Fakat cismaniyet âleminde başka yoğunluk ve ikilik mertebeleri olduğundan, beşer cismi Hakk'ın müşahidi değildir. Bu sebeple Hakk'ın varlığını inkâr edenler ve O'nun varlığını ispat etmek için delil arayanlar çoktur; ve onların dolaşması, ilâhlığın zuhuru olan tabiat âlemindedir ve "nem" âleminden "yemm" âlemine çıkamazlar.

"Nem", rutûbet ve ıslaklık demektir. Bundan murâd, vücûd-ı izâfi ve cismânî âlemidir. "Yemm", deniz ve deryâ, demektir. Bundan murâd dahi, vücûd-ı hakîkî-yi Hak'tır. Zîrâ zâhirde rutûbet denizden hâsıl olduğu gibi, rutûbet mesâbesinde olan bu vücûd-ı izâfînin varlığı dahi, deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî-yi Hakk'ın varlığındandır; ve rûh ile vücûd-ı hakîkî-i Hak arasında başka ikilik mertebesi yoktur. Bu i'tibârla, rûh Hakk'ın müşâhididir. Fakat cismâniyet âleminde başka kesâfet ve ikilik mertebeleri olduğundan, cism-i beşer Hakk'ın müşâhidi değildir. Bu sebeble Hakk'ın varlığını inkâr edenler ve O'nun varlığını isbât için delîl arayanlar çoktur; ve onların cevelânı ulûhiyetin zâhiriyeti olan tabîat âlemindedir ve "nem" âleminden "yemm" âlemine çıkamazlar.

11. "Zîrâ ki bu âlem nemden diri ve hoştur. Bir azîm deryâdan nem buldu; ondan güzel ve latîftir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Çünkü bu âlem nemden diri ve hoştur. Büyük bir deryadan nem buldu; ondan güzel ve latiftir.

"Geş", "latif ve ra'nâ" (güzel) demektir. Yani, "Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) ve cismaniyet âlemi, hakiki varlığın nem hükmünde olan isim ve sıfat tecellilerinden ve kutsal feyzden diridir ve hoştur. Bu suret âlemi, Hak'ın hakiki varlık deryasından nem ve rutubet bulduğu için güzeldir ve latiftir."

"Geş", "latîf ve ra'nâ" demektir. Ya'nî, "Bu vücûd-ı izâfî ve cismâniyet âlemi vücûd-ı hakîkînin nem mesâbesinde olan tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatıyyasından ve feyz-i mukaddesten diridir ve hoştur. Bu sûret âlemi vücûd-ı hakîkî-i Hak deryâsından nem ve rutûbet bulduğu için güzeldir ve latîftir."

12. "Mâdemki cân, topraktan ve nemden diri olur, derya cihanında gör acaba nasıl olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. "Mademki can, topraktan ve nemden diri olur, derya cihanında gör acaba nasıl olur?"

"Tâ çûn"daki "tâ", sebep bildirmek içindir. "Çûn", soru sormak içindir. Yani, "Mademki can ve izafî ruh, topraktan ve rutubetten ibaret olan cismaniyet âleminde ledün ilimleri ve Rabbanî marifet ile diri olur, bak artık, ruhaniyet deryası âleminde acaba ne olur ve ne hâle gelir?"

Bilinmeli ki, insan ruhunun irfan mektebi, bu izafî varlık ve yoğunluk âlemi olan dünyadır. Ruh bu yoğunluk âlemine bağlanmadan önce, melekiyet mertebesinde olup, "Sübbûh" ve "Kuddûs" isimlerinin mazharıdır; ve diğer birçok ilahi ismin tesirlerine ve hükümlerine melekler gibi yabancıdırlar. Örneğin melekler Allah'a isyan etmedikleri için, "Gaffâr" isminden nasipleri yoktur; ve yiyip içmedikleri için "Rezzâk" isminin hükümlerine de yabancıdırlar. İnsan ruhu da böyledir. Ancak cismaniyet âlemine bağlandıkları zaman, bu isimlerin zevkini bilirler. Sözün özü, ruhun cismaniyet âlemine bağlanması, onlarca meçhul olan birtakım ilahi isimlerin tesirlerine vakıf olmaları içindir; ve onlar cismaniyet âleminde ancak bu vakıf olma ve marifet sayesinde diri olurlar. İnsân-ı kâmil ise ancak bu cismanî âlemde isimlerin bütünlüğüne nail olur. Ne zaman ki bu marifeti bu yoğunluk âlemi mektebinde tahsil ettikten sonra ölüm vasıtasıyla ruhlar âlemi deryasına dönerler, oradaki zevkleri bu cismaniyet âlemine gelmezden evvelki zevklerinden pek çok fazla olur; ve insân-ı kâmilin isimlerin bütünlüğüne mazhar olması sebebiyle zevkini tarif etmek mümkün değildir. Bu mektepten marifetsiz giden ruhların vay hâline!

“Tâ çûn”de “tâ”, ta'lîl içindir. "Çûn”, istifhâm içindir. Ya'nî, “Mâdemki cân ve rûh-ı izâfî topraktan ve rutûbetten ibaret olan cismâniyet âleminde ulûm-i ledünniyye ve ma'rifet-i rabbaniyye ile diri olur, bak artık, rûhâniyet deryâsı âleminde acabâ ne olur ve ne hâle gelir?"

Ma'lûm olsun ki, rûh-ı insânînin mekteb-i irfânı bu vücûd-ı izâfî ve kesâfet âlemi olan dünyâdır. Rûh bu kesâfet âlemine taalluk etmezden evvel, melekiyet mertebesinde olup, "Sübbûh" ve "Kuddûs" isimlerinin mazharıdır; ve diğer birçok esmâ-i ilâhiyye âsâr ve ahkâmına melekler gibi yabancıdırlar. Meselâ melekler Hakk'a isyân etmedikleri için, "Gaffâr" isminden nasîbleri yoktur; ve yiyip içmedikleri için "Rezzâk" isminin ahkâmına da yabancıdırlar. Rûh-ı insânî de böyledir. Ancak cismâniyet âlemine taalluk ettikleri vakit, bu esmânın zevkini bilirler. Velhâsıl, rûhun cismâniyet âlemine taalluku onlarca meçhûl olan birtakım esmâ-i ilâhiyye âsârına vukūf peydâ etmeleri içindir; ve onlar cismâniyet âleminde ancak bu vukūf ve ma'rifet sâyesinde diri olurlar. İnsân-ı kâmil ise ancak bu âlem-i cismânîde cem'iyyet-i esmâiyyeye nâil olur. Vaktâki bu ma'rifeti bu âlem-i kesâfet mektebinde tahsil ettikten sonra ölüm vâsıtasıyla âlem-i ervâh deryâsına dönerler, oradaki zevkleri bu cismâniyet âlemine gelmezden evvelki zevklerinden pek ziyâde olur; ve insân-ı kâmilin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyeti hasebiyle zevkini ta'rîf etmek mümkin değildir. Bu mektebden ma'rifetsiz giden ervâhın vay hâline!

13. "Yemm şehir gibidir ve nem kapı gibidir. Nemi katre gibi ve yemmi ölçüsüz bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. "Deniz şehir gibidir ve nem kapı gibidir. Nemi damla gibi ve denizi ölçüsüz bil!"

Yani, "Ruhanîlik denizi şehir gibidir ve bu cismanîlik nemi de o şehrin kapısı gibidir. Ruhlar bu cismanîlik kapısından peyderpey ve kafile kafile o şehre girerler. Bu izafî varlık ve cismanîlik nemi, ruhanîlik denizine göre damla mesabesindedir ve ruhanîlik denizinin ölçüsü yoktur." Çünkü nem âlemi, suret âlemi olduğundan, altı yön ile sınırlıdır. Fakat ruhanîlik âlemi yönlerden arınmıştır.

Ya'nî, "Rûhâniyet deryâsı şehir gibidir ve bu cismâniyet nemi de o şehrin kapısı gibidir. Rûhlar bu cismâniyet kapısından peyderpey ve kāfile kāfile o şehre girerler. Bu vücûd-ı izâfî ve cismâniyet nemi, rûhâniyet deryâsına na- zaran katre mesâbesindedir ve rûhâniyet deryâsının ölçüsü yoktur." Zîrâ nem âlemi, sûret âlemi olduğundan, altı cihet ile mukayyeddir. Fakat rûhâniyet âlemi cihetlerden ârîdir.

14. "Bu bir nemdir ki, o cân gibidir. Cânânın yemmine, içeriye gel ki, nihayet bekā bulasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. "Bu bir nemdir ki, o can gibidir. Cananın yeminine, içeriye gel ki, nihayet beka bulasın!"

Yani, "Can gibi görünen bu cismaniyet neminin hayvanî ruhundan, cananın ve Hakk'ın deryası olan ruhanîlik âleminin içine gel ki, sonunda sonsuzluğa eresin!" Çünkü hayvanî ruh, bedende, yanan bir kibritin alevi gibidir, hemen söner. Çünkü o, suret âlemindendir. Fakat insanî ruh âlemi ise kalıcıdır, sönmez. Çünkü o, mana âlemindendir.

Ya'nî, “Cân gibi görünen bu cismâniyet neminin rûh-ı hayvânîsinden, cânânın ve Hakk'ın deryâsı olan rûhâniyet âleminin içine gel ki, âkıbet bekā bulasın!" Zîrâ rûh-ı hayvânî cisimde, yanan bir kibritin alevi gibidir, derhal söner. Zîrâ sûret âlemindendir. Fakat rûh-ı insânî âlemi ise bâkîdir, sönmez. Zîrâ ma'nâ âlemindendir.

15. "Mâdemki bu tarafta nem, cân bahrindendir, binâenaleyh o şerefi cân yolundan taleb et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. "Mademki bu tarafta nem, can denizindendir, bu sebeple o şerefi can yolundan iste!"

Yani, "Mademki bu dünya tarafında can gibi görünen nem, yani cismin rûh-ı hayvânîsi (hayvanî ruhu) dahi can deryasındandır ve çünkü cisimleri hareket ettirendir, bu sebeple o insanlık şerefini rûh-ı hayvânî yolundan değil, bu ruhun üstünde ve aslı olan rûh-ı insânî (insanî ruh) ve izafî (bağıntılı) yolundan iste!" Çünkü rûh-ı insânî yolunda birlik ve rûh-ı hayvânî yolunda ayrılık vardır. Nitekim 2. cilt Mesnevî'nin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [yani] "Ayrılık ve farklılık, rûh-ı hayvânîde olur, rûh-ı insânî ise tek bir nefis olur" buyurulmuş idi. Rûh-ı hayvânî cisimlerin sayısı kadardır ve rûh-ı insânî ise güneş gibi birdir. Nitekim yine 2. cildin 184 numarasında da مفترق شد آفتاب جانها در درون روزن ابدانها [yani] "Canların güneşi cisimlerin pencereleri içinde ayrıldı" ve 4. cildin 411 numaralı beytinde مؤمنان معدود ليك ايمان يكي. جسمشان معدود ليكن جان یکی yani "Müminler cisimleri itibarıyla sayılabilirdir, fakat imanları birdir; onların cisimleri sayılmıştır, fakat can birdir" buyurulmuştur. Bu şerefli beyitte şöyle diğer bir anlam veçhesi daha vardır: "Bu taraf"tan maksat, bu dünya ve suret âlemidir. "Nem"den maksat, insân-ı kâmilin şerefli cismidir. Yani, mademki bu suret âleminde nem mesabesinde olan insân-ı kâmilin şerefli cismi can deryasındandır. Nitekim onlar اشباحنا ارواحنا وارواحنا اشباحنا yani "Bizim cisimlerimiz ruhlarımızdır ve ruhlarımız cisimlerimizdir" buyururlar. Bu sebeple insanlık şerefini bu can yolundan, yani insân-ı kâmilin yolundan iste!"

Ya'nî, “Mâdemki bu dünyâ tarafında cân gibi görünen nem, ya'nî cismin rûh-ı hayvânîsi dahi cân deryâsındandır ve çünkü muharrik-i ecsâmdır, binâenaleyh o insanlık şerefini rûh-ı hayvânî yolundan değil, bu rûhun fevkı ve aslı olan rûh-ı insânî ve izâfî yolundan taleb et!" Zîrâ rûh-ı insânî yolunda ittihâd ve rûh-ı hayvânî yolunda tefrika vardır. Nitekim 2. cild Mesnevînin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [ya'ni] "Tefrika ve ayrılık, rûh-ı hayvânîde olur, rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur" buyurulmuş idi. Rûh-ı hayvânî cisimlerin adedincedir ve rûh-ı insânî ise güneş gibi birdir. Nitekim yine 2. cildin 184 numarasında da مفترق شد آفتاب جانها در درون روزن ابدانها [ya'ní] "Canların güneşi cisimlerin pencereleri içinde müfterık oldu" ve 4. cildin 411 numaralı beytinde مؤمنان معدود ليك ايمان يكي. جسمشان معدود ليكن جان یکی ya'nî "Mü'minler cisimleri i'tibariyle ma'dûddür, fakat îmânları birdir; onların cisimleri sayılmıştır, fakat cân birdir" buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfte şöyle diğer bir vech-i ma'nâ daha vardır: "Bu taraf"tan murâd, bu dünyâ ve sûret âlemidir. "Nem"den murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfidir. Ya'nî, mâdemki bu sûret âleminde nem mesâbesinde.olan insân-ı kâmilin cism-i şerîfi cân deryâsındandır. Nitekim onlar اشباحنا ارواحنا وارواحنا اشباحنا ya'nî "Bizim cisimlerimiz ruhlarımızdır ve ruhlarımız cisimlerimizdir" buyururlar. Binâenaleyh insanlık şerefini bu cân yolundan, ya'nî insân-ı kâmilin yolundan taleb et!"

16. "Tâ ki seni oraya götürsün ki o, mevcûd olmuştur. Deryâyı toprak içinde aramak beyhûdedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. "Tâ ki seni oraya götürsün ki o, mevcut olmuştur. Deryayı toprak içinde aramak beyhudedir."

Birinci anlam: "Tâ ki o insan ruhu seni, bulunduğu ruhlar âlemi tarafına götürsün! O ruhanîlik deryasını, topraktan ibaret olan cismaniyet ve hayvanî ruh içinde aramak beyhudedir, boştur."

İkinci anlam: "Tâ ki can denizinden olan insân-ı kâmil seni, bulunduğu ruhanîlik âlemi tarafına götürsün! Bu ruhanîlik deryasını, toprak yığınından ibaret olan cismanî kimselerde aramak beyhudedir, boştur."

Birinci ma'nâ: "Tâ ki o rûh-ı insânî seni o bulunduğu âlem-i ervâh tarafı-na götürsün! O rûhâniyet deryâsını topraktan ibâret olan cismâniyet ve rûh-ı hayvânî içinde aramak beyhûdedir, boştur."

İkinci ma'nâ: "Tâ ki cân bahrinden olan insân-ı kâmil seni bulunduğu rû-hâniyet âlemi tarafına götürsün! Bu rûhâniyet deryâsını toprak yığınından ibâret olan cismânî kimselerde aramak beyhûdedir, boştur."

17. "Her bir toprağın cüz'ü topraklığa götürür. Cân bahrinin dalgası cânân ta-rafına götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. "Her bir toprağın parçası topraklığa götürür. Can denizinin dalgası sevgiliye doğru götürür."

Birinci anlam: "Toprağın parçası olan her bir cisim ve hayvanî ruh, insanı doğal olarak kendisinin cinsi olan topraklık tarafına götürür. Ruhanîlik denizinin dalgası olarak insan bedenine ait olan insan ruhu da, insanı sevgili yani gerçek maşuk olan Hak tarafına götürür. Çünkü insan ruhu ile Hak arasında başka bir ikilik mertebesi yoktur ki, Hak ile ruh arasına perde olsun!"

İkinci anlam: "Toprak yığını hükmünde olan her bir cismanî kimse, seni topraklık ve cismanîlik tarafına götürür. Can denizinin dalgası olan insân-ı kâmil ise seni Hakk'a götürür."

Birinci ma'nâ: "Toprağın cüz'ü olan her bir cisim ve rûh-ı hayvânî, insa-nı bittabi' kendisinin cinsi olan topraklık tarafına götürür. Rûhâniyet deryâ-sının dalgası olarak cism-i beşere taalluk eden rûh-ı insânî dahi, insanı cânân ya'nî ma'şûk-ı hakîkî olan Hak tarafına götürür. Zîrâ rûh-ı insânî ile Hak ara-sında başka bir ikilik mertebesi yoktur ki, Hak ile rûh arasına hicâb olsun!"

İkinci ma'nâ: "Toprak yığını mesâbesinde olan her bir cismânî kimse, se-ni topraklık ve cismâniyet tarafına götürür. Cân deryâsının dalgası olan in-sân-ı kâmil ise seni Hakk'a götürür."

18. "Binâenaleyh cânânın vaslını cândan iste! Dudaksız ve ağızsız Rabb'in adını söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. "Bu sebeple sevgilinin vuslatını candan iste! Dudaksız ve ağızsız Rabb'in adını söyle!"

Birinci anlam: "Bu sebeple eğer sevgiliye ve Hak'ka ulaşmak istersen, bu aracılığı insan ruhundan iste! Bedenin dudağı ve ağzı telaffuz etmeksizin, ruhun ile Rabb'inin adını söyle, yani ism-i celâl olan "Allah" ismini zikret!" Çünkü kudsî hadiste اَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِى yani "Ben beni zikredenin arkadaşıyım" buyrulmuştur. Eğer bir kimsenin ruhu Hak'tan gafil ve kalbi mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) ile meşgul olup, dili "Allah" dese, Hak ancak onun dilinin arkadaşı olur, ruhunun arkadaşı olmaz; ve eğer ruhu ile harfsiz ve sessiz "Allah" derse, Hak onun hem ruhanî kuvvetlerinin hem de bütün cismanî kuvvetlerinin arkadaşı olur. İkinci anlam: "Bu sebeple Hak'ka ulaşmayı can denizinin dalgası olan insân-ı kâmilden iste ve onun aracılığına başvur! insân-ı kâmilin gölgesi altına girdikten sonra da ağzını ve dudağını bile kımıldatmaksızın ruhun ile Allah'ın ism-i şerifini zikredersin."

Birinci ma'nâ: "Binâenaleyh eğer cânâna ve Hakk'a vâsıl olmak istersen, bu tavassutu rûh-ı insânîden iste! Cismin dudağı ve ağzı telaffuz etmeksizin, rûhun ile Rabbin adını söyle, ya'nî ism-i celâl olan "Allâh" ismini zikret!" Zî-râ hadîs-i kudsîde اَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِى ya'nî "Ben beni zikredenin celîsiyim" bu-yurulmuştur. Eğer bir kimsenin rûhu Hak'tan gâfil ve kalbi mâsivâ ile meşgûl olup, dili "Allâh" dese, Hak ancak onun dilinin celîsi olur, rûhunun celîsi olmaz; ve eğer rûhu ile bilâ-harf ve savt "Allâh" derse, Hak onun hem kuvâ-yı rûhâniyyesinin ve hem bilcümle kuvâ-yı cismâniyyesinin celîsi olur. İkinci ma'nâ: "Binâenaleyh Hakk'a vâsıl olmayı cân bahrinin dalgası olan insân-ı kâmilden iste ve onun tavassutuna müracaat et! İnsân-ı kâmilin sâyesi altına girdikten sonra da ağzını ve dudağını bile kımıldatmaksızın rûhun ile Allah'ın ism-i şerîfini zikir edersin."

19. “Tâ ki bu fânî cihanın habsinden kurtulasın! Cân cihanında ebedî kalasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. “Ta ki bu fani dünyanın hapsinden kurtulasın! Can dünyasında ebedî kalasın!"

“Ta ki ruhunun bu zikri ile bu fani dünyanın ve cihanın hapsinden kurtulasın ve can dünyasında ve ruhanîlik âleminde ebedî olarak kalasın!" Bazı nüshalarda "hapis" yerine "cins" geçmektedir. Bu durumda anlam "Bu toprak âlemi olan dünyanın cinsi olup, fani olmaktan kurtulursun" demek olur.

“Tâ ki ruhunun bu zikri ile bu fânî cihânın ve dünyanın habsinden kurtulasın ve cân cihânında ve rûhâniyet âleminde ebedî olarak kalasın!" Ba'zı nüshalarda "hapis" yerine "cins" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Bu toprak âlemi olan dünyanın cinsi olup, fânî olmaktan kurtulursun" demek olur.

20. "Ömrün tohumlarını çorak toprak içine ekiyorsun; elbet sonunda helâk olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. "Ömrün tohumlarını çorak toprak içine ekiyorsun; elbet sonunda helâk olursun."

Ey kimse! Ömrünün tohumlarını dünya işlerine harcıyor ve çorak toprak içine ekiyorsun. Elbet sonunda manen helâk olursun ve ruhanîyet âleminden (manevî âlemden) perdelenmiş kalırsın. "Tâ şevî"deki "tâ", "elbet ve mutlak" anlamındadır.

"Ey kimse! Ömrünün tohumlarını dünyâ umûruna sarf ediyor ve çorak toprak içine ekiyorsun. Elbet sonunda ma'nen helâk olursun ve rûhâniyet âleminden hicâb içinde kalırsın." "Tâ şevî"de "tâ", "elbet ve mutlak" ma'nâsınadır.

21. "Böyle bahasız olan azîz ömrü her dem niçin bedelsiz olarak zayi' edersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. "Böyle paha biçilmez olan değerli ömrü her an niçin karşılıksız olarak zayi edersin?"

Bu dünya bir ticaret yeri gibidir ve insanın kıymetli ve değerli ömrü de bir tüccarın sermayesi gibidir. Ey kişi! Böyle kıymet takdir edilemeyen değerli ömür sermayesini her nefeste niçin bir karşılık ve bedel olmaksızın zayi edersin ve boşa harcarsın?

“Bu dünya bir ticarethâne gibidir ve insanın kıymetli ve azîz ömrü de bir tâcirin sermâyesi gibidir. Ey kimse! Böyle kıymet takdîr olunamayan azîz ömür sermâyesini her nefeste niçin bir bedel ve ıvaz mukābili olmayarak zâyi' edersin ve havaya verirsin?"

22. "Ey iş adamı! Sana gabn gelmez mi? Tâ gülzarı verip dikenliği alasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. "Ey iş adamı! Sana aldanma gelmez mi? Ta ki gül bahçesini verip dikenliği alasın!"

"Gabn", alışverişte zarar etmek ve aldanmak demektir. "Ey bu dünya ticaret hanesinde 'hayat mücadelesi' diye gece ve gündüz çalışan iş adamı! Bu değerli ömür sermayesini serap ve boşluktan ibaret olan dünyevi zevklere harcamak suretiyle yaptığın alışveriş, sana aldanma ve zarar etme kanaatini vermez mi ki, bir gül bahçesi olan ruhunun zevklerini verip, dikenlikten ibaret olan cismaniyet ve nefsaniyet âleminin zevklerini alırsın?" İkinci mısraın گل دهی از دست و بستانی تو خار şekli de nüshadır, "Sen elden gülü verirsin ve dikeni alırsın" demektir.

"Gabn", alış verişte zarar vermek ve aldanmak demektir. "Ey bu dünyâ ticârethânesinde "mücâdele-i hayât" diye gece ve gündüz çalışan iş adamı! Bu azîz ömür sermâyesini serâb ve havadan ibaret olan ezvâk-ı dünyeviyyeye sarf etmek sûretiyle yaptığın alış veriş, sana gabn ve aldanmak kanâ- atini vermez mi ki, bir gülzâr olan rûhunun ezvâkını verip, dikenlikten ibâret olan cismâniyet ve nefsâniyet âleminin ezvâkını alırsın?" İkinci mısrâın گل دهی از دست و بستانی تو خار sureti dahi nüshadır, "Sen elden gülü verirsin ve dikeni alırsın" demektir.

23. Ömür ki, o dünyaya sarf oldu, kalmadı. Mesrûr o kimsedir ki, Hak onu kendi tarafına da'vet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Ömür ki, o dünyaya harcandı, kalmadı. Mutlu o kimsedir ki, Hak onu kendi tarafına davet etti.

"Dünya zevklerine harcanan ömür sermayesi, o zevkler gibi fani oldu ve kalmadı. Bu sebeple bu ticaretin neticesi hüsran ve gamdır. Bu dünya hayatı ticaretinde ancak Hakk'ın kendisine davet ettiği kimse sevinçli ve mutludur." Çünkü o kimse ömür sermayesini Hak ve hidayet yolunda harcamıştır ve ticaretten pek büyük kâr etmiştir. Ömür sermayesini dünya zevklerine harcayanların hiçbir kârı yoktur. Nasıl ki Bakara suresinin baş tarafındaki ayet-i kerimede أُولَئِكَ الَّذِينَ اشتروا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبحَت تجارتهمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ (Bakara, 2/16) yani "Hidayeti verip, dalaleti satın alan kimseler ticaretlerinde kâr etmediler ve onlar doğru yolu bulmadılar" buyurulmuştur.

"Dünyâ ezvâkına sarf olunan ömür sermâyesi, o ezvâk gibi fânî oldu ve kalmadı. Binâenaleyh bu ticaretin netîcesi hüsrân ve gamdır. Bu hayât-ı dünyeviyye ticaretinde ancak Hakk'ın kendisine da'vet ettiği kimse hurrem ve mesrûrdur." Zîrâ o kimse ömür sermâyesini Hak ve hidâyet yolunda sarf etmiştir ve ticaretten pek büyük kâr etmiştir. Ömür sermâyesini ezvâk-ı dünyeviyyeye sarf edenlerin hiçbir kârı yoktur. Nitekim sûre-i Bakara'nın baş tarafındaki ayet-i kerîmede أُولَئِكَ الَّذِينَ اشتروا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبحَت تجارتهمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ (Bakara, 2/16) ya'nî "Hidâyeti verip, dalaleti satın alan kimseler ticaretlerinde kâr etmediler ve onlar doğru yolu bulmadılar" buyurulmuştur.

24. Eğer sayılmış olan ömrü Hak yolunda verir isen, o nâ-müntehî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Eğer sayılmış olan ömrü Hak yolunda verir isen, o sonsuz olur.

"Eğer Hak ve hidayet yolunda sayılı ve belirlenmiş olan ömrünü ve cismani olan benliğini verir isen, o sayılı olan ömrün bu Hak yolu ticaretinde sonsuz ve hesapsız olur; ve sende asla zaman ile sınırlı olmayan ruhani bir benlik meydana gelir." Nitekim ayet-i kerimede Zümer suresinde "إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ" (Zümer, 39/10) yani "Yüce Allah sabredenlerin ecirlerine ve mükafatlarına hesapsız bir şekilde vefa eder" buyurulur.

"Eğer Hak ve hidâyet yolunda sayılı ve ma'dûd olan ömrünü ve cismânî olan benliğini verir isen, o sayılı olan ömrün bu Hak yolu ticaretinde nihâyetsiz ve hesabsız olur; ve sende asla zamân ile mukayyed olmayan rûhânî bir benlik hâsıl olur." Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Zümer'de إنما يوفى الصابرون أجرهم بغير حساب (Zümer, 39/10) ya'nî “Allâh Teâlâ sabır edenlerin ecirlerine ve mükafatlarına hesabsız bir sûrette vefâ eder" buyurulur.

25. Tâat içinde giden on günlük ömür, sayısız ve hadsiz ve adedsiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. İbadet içinde geçen on günlük ömür, sayısız, sınırsız ve hesapsız olur.

26. Agâh ol! Sen bu pazarında ticaret et! Sen bir dikenden yüz binlerce gül götür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Agâh ol! Sen bu pazarında ticaret et! Sen bir dikenden yüz binlerce gül götür!

"Diken"den kasıt, cisim ve nefistir. Yani, "Uyanık ol! Bu dünya hayatının pazarında, diken gibi olan cismini, nefsini ve benliğini Hakk'a sat! Ve bu ticaret karşılığında irfan cennetinin yüz binlerce zevk güllerini al!" Nitekim Tevbe Suresi'nin 111. ayetinde, yani “Yüce Allah müminlerin nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın aldı" buyurulur. 1. cilt Mesnevî-i Şerîf'in 2749, 2. cildin 2427, 5. cildin 1463 ve 6. cildin 895 numaralı beyitlerine bakılabilir.

"Diken"den murâd, cisim ve nefistir. Ya'nî, "Âgâh ol! Bu dünyâ hayâtının pazarında, diken gibi olan cismini ve nefsini ve enâniyetini Hakk'a sat! Ve bu ticâret mukābilinde irfân cennetinin yüz binlerce ezvâk güllerini al!" Nitekim إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنْ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُم وأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) âyet-i kerîmede ya'nî “Allâh Teâlâ mü'minlerin nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" buyurulur. 1. cild Mesnevî-i Şerîf'in 2749 ve 2. cildin 2427 ve 5. cildin 1463 ve 6. cildin 895 numaralı beyitlerine müracaat.

27. Ektiğin bir taneden Kirdigâr'ın fazlından dolayı yüz binlerce tâne alırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Ektiğin bir taneden Yaratıcı'nın lütfundan dolayı yüz binlerce tane alırsın.

Yani, "İlahi emre uygun olan bir amel tohumunu ekersin; gerçek fail olan Hakk'ın lütfundan ve artırmasından dolayı, o tohum karşılığında yüz binlerce ve hesapsız tane ve mükâfat alırsın."

Ya'nî, "Emr-i ilâhîye muvâfık olan bir amel tohumunu ekersin; fâil-i hakîkî olan Hakk'ın fazlından ve artırmasından dolayı, o tohum mukābilinde yüz binlerce ve hesabsız tâne ve mükâfât alırsın."

28. Muhakkak sayı orada olur ki, âhir olur, o semerenin olduğu o taraf sayısızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Sayı muhakkak orada olur ki, sonu olur, o meyvenin olduğu o taraf sayısızdır.

"Ber", burada "meyve ve sebze" demektir. Yani, "Sayı muhakkak sonu ve nihayeti olan yerde olur. Halbuki o meyvenin ihsan olunduğu ruhanîlik ve sıfat cennetleri âlemi sayısızdır ve hesapsızdır."

"Ber", burada "meyve ve sebze" demektir. Ya'nî, "Muhakkak sayı, sonu ve nihâyeti olan yerde olur. Halbuki o semerenin ihsân olunduğu rûhâniyet ve cennât-ı sıfât âlemi sayısızdır ve hesabsızdır."

29. Ey ayrılmış cüz'! Kendinin küllü tarafına git! Kendiliğinden geç! Hudâ'ya kaç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Ey ayrılmış cüz'! Kendinin küllü tarafına git! Kendiliğinden geç! Hudâ'ya kaç!

"Küll"den kasıt, Hakk'ın hakikî varlığı; "cüz'"den kasıt, kulun vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlığıdır. Yani, "Ey Hakk'ın hakikî varlığından ayrılmış cüz' olan, vehmedilmiş varlık sahibi kul! Kendinin bu vehmedilmiş olan kendiliğinden ve varlığından geç de فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ (Zariyât, 51/50) yani 'Allah'a kaçınız!' ayet-i kerimesindeki emir gereğince Hudâ'ya kaç ve kendi gülün olan Hakk'ın varlığı tarafına git!"

“Küll"den murâd, Hakk'ın hakîkî varlığı; “cüz'"den murâd, abdin mevhûm varlığıdır. Ya'nî, "Ey Hakk'ın hakîkî varlığından ayrılmış cüz' olan vücûd-ı mevhûm sâhibi abd! Kendinin bu mevhûm olan kendiliğinden ve varlığından geç de فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ (Zariyât, 51/50) ya'nî “Allâh'a kaçınız!" âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince Hudâ'ya kaç ve kendi gülün olan Hakk'ın varlığı tarafına git!"

30. Testi gibi olan ten içinde sen su gibisin. Senin kıyl ü kālin ve sulhün ve cengin su kabarcığı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Testi gibi olan ten içinde sen su gibisin. Senin konuşman, barışın ve savaşın su kabarcığı gibidir.

"Su"dan maksat, insan ruhudur. Yani, "Ey insan! Senin genel yapın bu suret âleminde testi içindeki su gibidir. Yani, için ruh ve dışın cisimdir. Senin konuşman ve barışın ve savaşın su üzerindeki kabarcıklar gibidir; ve o su kabarcıkları sabit olmaz, bazen çıkar, bazen söner." Çünkü bunların hepsi ruh içinde gizli ve saklı anlamlardır. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 15. bölümünde Hz. Pîr bu anlamı başka bir örnekle şöyle açıklarlar: "Nitekim insanda dahi bu vasıflar gizlidir, açıkça görünmez. Ancak içsel ve dışsal araçlarla, yani bir kimsenin sözünden ve eserlerinden ve savaşından ve barışından ortaya çıkar. İnsanî sıfatları görmüyor musun? Kendinde düşündüğünde hiçbir şey bulamazsın ve kendini bu sıfattan boş bilirsin. Bu hal, sende olan şeyin değişiminden değildir, ancak sende gizli olmasındandır ve denize benzer. Deniz, denizden ancak buharlaşmalar vasıtasıyla dışarı çıkar ve ancak dalga ile ortaya çıkar. Sıfat dalgaları kaynaşmaya başlayınca, dışsal bir aracı olmaksızın senin içinden belirir. Velâkin deniz sakin oldukça, hiçbir şey göremezsin. Cismin deniz kenarıdır ve canın da denizdir. Görmez misin, onda bin türlü yılanlar ve balıklar ve kuşlar ve türlü türlü acayip yaratıklar belirip, kendilerini gösterirler ve yine o denize dalarlar. Senin gazap, haset ve şehvet vesaire gibi sıfatların, işte bu denizden başlarını çıkarırlar... ilh."

“Âb”dan murâd, rûh-ı insânîdir. Ya'nî, "Ey kimse! Senin umûmî hey'etin bu sûret âleminde testi içinde su gibidir. Ya'nî için rûh ve dışın cisimdir. Se- nin güft ü gün ve sulhün ve cengin su üzerindeki kabarcıklar gibidir; ve o su kabarcıkları sâbit olmaz, gâh çıkar, gâh söner." Zîrâ bunların hepsi rûh içinde mestûr ve mahfi ma'nâlardır. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 15. faslında Hz. Pîr bu ma'nâyı diğer bir misal ile [şöyle] beyân buyururlar: "Nitekim insanda dahi bu evsâf gizlidir, zâhir değildir. Ancak dâhilî ve hâricî vesâit ile ya'nî bir kimsenin kelâmından ve âzârından ve cenk ve sulhünden zahir olur. Sıfât-ı beşeriyyeyi görmüyor musun? Kendinde teemmül edersin, hiçbir şey bulamazsın ve kendini bu sıfattan boş bilirsin. Bu hal, sende olan şeyin tegayyüründen değildir, ancak sende mahfi olmasındandır ve deryâya müşâbihtir. Deryâ, deryâdan ancak tebahhurât vâsıtasıyla hârice çıkar ve ancak mevc ile zâhir olur. Sıfat dalgaları kaynaşmaya başlayınca, vâsıta-i hâricî olmaksızın senin derûnundan peyda olur. Velâkin deryâ sâkin oldukça, hiçbir şey göremezsin. Cismin deniz kenârıdır ve cânın da denizdir. Görmez misin, onda bin türlü yılanlar ve balıklar ve kuşlar ve türlü türlü mahlûkāt-ı acîbe peydâ olup, kendilerini gösterirler ve yine o deryaya dalarlar. Senin gazab, hased ve şehvet vesâire gibi sıfatların, işte bu deryâdan başlarını çıkarırlar... ilh."

31. “Ey nâm sâhibi! Bâtın suyunun başı üzerinde bu nakışlar ve bu süretler su kabarcığı gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. “Ey şan sahibi! İçsel suyun başı üzerinde bu nakışlar ve bu suretler su kabarcığı gibidir."

“Ey görünen ilimlerde şöhret ve şan sahibi olan efendi! Ruhunun denizinden dalgalanıp, bedeninden söz ve fiil olarak ortaya çıkan bu nakışlar ve suretler, içsel su olan ruhunun yüzü üzerinde su kabarcığı gibidir."

“Ey ulûm-i zâhiriyyede şöhret ve nâm sâhibi olan efendi! Rûhunun deryâsından dalgalanıp, cisminden kelâm ve fiil olarak zâhir olan bu nakışlar ve sûretler, bâtının suyu olan rûhunun yüzü üzerinde su kabarcığı gibidir."

32. "Yahud bâtın suyunun başı üzerinde bir köpük gibidir. Nihayet bâtının sırrı dışarıya zahir olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. "Yahut bâtın suyunun başı üzerinde bir köpük gibidir. Nihayet bâtının sırrı dışarıya zahir olur."

Yahut, söz ve fiil nakışları (işlemeleri) ve şekilleri, bâtın suyu olan ruhun başı üzerinde bir köpük gibidir. Nihayet bu köpükler vasıtasıyla bâtında gizli olan sıfatlar dışarıya çıkar ve örneğin bâtında gizli olan gazap ve rıza bir sebebin etkisiyle kabarıp, söz ve fiil köpükleriyle meydana çıkar.

"Yâhud, kelâm ve fiil nakışları ve sûretleri, bâtın suyu olan rûhun başı üzerinde bir köpük gibidir. Nihâyet bu köpükler vâsıtasıyla bâtında gizli olan sıfatlar dışarıya çıkar ve meselâ bâtında gizli olan gazab ve rıza bir sebebin te'sîri ile kabarıp, söz ve fiil köpükleriyle meydana çıkar."

33. "Çömleklerin harâretinden ve köpüğünden ve kokusundan fırında yemekler görünür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. "Çömleklerin hararetinden, köpüğünden ve kokusundan fırında yemekler görünür."

"Kudûr", çömlek anlamına gelen "kıdr" kelimesinin çoğuludur, "çömlekler" demektir. "Tennûr", fırın ve tandır demektir; aslında "nevvûr" idi, fiilin ayn harfini "nûn"un önüne getirip "tâ"ya çevirerek "tennûr" derler. Farsçada ve Arapçada ortaktır. Çoğulu "tenânîr" gelir (Ahteri). Şeddesiz telaffuzu vezin zorunluluğundan kaynaklanır. Yani, "Örneğin fırında ve ocakta olan çömleklerin hararetinden, kaynayışından, köpüğünden ve kokusundan, içindeki yemeklerin cinsi görünür ve anlaşılır."

"Kudûr", çömlek ma'nâsına olan "kıdr" kelimesinin cem'idir, "çömlekler" demektir. "Tennûr", fırın ve tandır, demektir; aslında "nevvûr (نور)" idi, ayne'l-fiilini ["nûn"]un evveline getirip "tâ"ya kalbederek "tennûr" derler. Fârisî'de ve Arabî'de müşterektir. Cem'i "tenânîr" gelir (Ahteri). Teşdîdsiz telaffuzu zarûret-i veznden nâşîdir. Ya'nî, “Meselâ fırında ve ocakta olan çömleklerin harâretinden ve kaynayışından ve köpüğünden ve kokusundan, içindeki yemeklerin cinsi görünür ve anlaşılır."

34. Hatta ki, o bir tatlı mıdır veya ekşi midir? İhtiyarın ve gencin indinde zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. Hatta o, tatlı mıdır yoksa ekşi midir? Yaşlının ve gencin yanında ortaya çıkar.

"Hatta o çömleğin içinde pişmekte olan yemek tatlı veya ekşi cinsinden midir, buharından ve kokusundan yaşlının ve gencin yanında ortaya çıkar."

"Yaşlı ve genç" ifadesinin kullanılması, tecrübeli ve tecrübesiz kimselerin yanında ilk bakışta ortaya çıkar demekten kinayedir.

"Hattaki, o çömleğin içinde pişmekte olan yemek tatlı veyâ ekşi cinsinden midir, buhârından ve kokusundan ihtiyarın ve gencin indinde zahir olur."

"İhtiyar ve genç" ta'bîrinin isti'mâl buyurulması, tecrübeli ve tecrübesiz kimselerin indinde vehleten zâhir olur, demekten kinâyedir.

35. Böylece adamların fiilinden ve kavlinden cânı ne üslubda olduğu zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. Böylece adamların fiilinden ve sözünden canının ne üslupta olduğu ortaya çıkar.

İşte insan bedeni, içinde yemek pişirilen bir çömleğe de benzer. Ondan çıkan sözden ve fiilden ruhunun ne gibi ve ne tarzda bir ruh olduğu ortaya çıkar.

"İşte cism-i beşer, içinde yemek pişirilen bir çömleğe de benzer. Ondan sâdır olan sözden ve fiilden rûhunun ne gibi ve ne tarzda bir rûh olduğu zâhir olur."

36. Onun cânı mertebede nasıldır? Nedir? Mü'min midir veyahud ki, kâfir veyâ velî midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Onun canı mertebede nasıldır? Nedir? Mü'min midir, yoksa kâfir mi, yahut velî midir?

Sözün özü, o kimsenin sözlerinden ve fiillerinden canının mertebesi anlaşılır. Yani mü'min midir ve mü'min ise mü'minlerin avamından mıdır, yoksa velilerinden midir? Yahut kâfir ve inkârcı mıdır? O kimsenin halleri ortaya çıkar.

Nitekim "Kişinin kendi miktarı kelamından malum olur" buyurulmuştur. Sözden anlaşılmanın örneği:

Bir ziyafette Mevlânâ Câmî hazretleriyle bir sofu bir sofrada bulunur. Ev sahibi sofraya tuz koymayı unutmuş. Mü'minlerin avamından olan bu sofu: "Yemeğe tuz ile başlamak sünnettir, sofraya tuz getiriniz!" demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri onun bu sözünü çirkin görüp: "Buyurun, ekmekte de tuz vardır" buyurmuşlar. Biraz sonra sofu sofrada bulunanlardan birisine hitaben: "Ekmeği bir el ile koparıyorsun, bir el ile ekmek koparmak mekruhtur" demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri: "Sofrada başkalarının halleriyle meşgul olmak, bir el ile ekmek koparmaktan daha mekruhtur" buyurmuş. Herkes sükût içinde yemekle meşgul olduğu bir sırada sofu: "Sofrada söz söylemek sünnet-i şerifedir" demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri: "Çok söylemek mekruhtur" buyurup, her sözünde sofuyu susturmuştur. İşte bu konuşmalarda bir velînin şerefli ruhu ile, mü'minlerin avamından olan bir kimsenin ruhu arasındaki fark ve mertebe ortaya çıkmıştır.

Fiilden anlaşılmanın örneği: "Bâyezid-i Bestâmî hazretlerine bir şahsın kemalinden ve velayetinden bahsetmişler. Hazret o kimsenin ziyaretine gitmiş. Ve o şahıs cami-i şerife doğru yolda gidiyormuş. Giderken kıbleye karşı tükürmüş. Bâyezîd hazretleri: "Bu zat kıblesinden gafildir, nasıl velî olur?" buyurmuşlar ve geri dönmüşler." Buna göre ruhun mertebeleri böyle uyanıklık yahut gaflet ile ortaya çıkan fiilden dahi anlaşılır.

"Velhâsıl, o kimsenin sözlerinden ve fiillerinden cânının mertebesi anlaşılır. Ya'nî mü'min midir ve mü'min ise mü'minlerin avâmından mıdır, yoksa velilerinden midir? Yâhud kâfir ve münkir midir? O kimsenin ahvâli zâhir olur."

Nitekim "Kelâmından olur ma'lûm kişinin kendi mikdârı" buyurulmuştur. Sözden anlaşılmanın misâli:

"Bir ziyafette Mevlânâ Câmî hazretleriyle bir sofu bir sofrada bulunur. Ev sâhibi sofraya tuz koymayı unutmuş. Mü'minlerin avâmından olan bu sofu: "Yemeğe tuz ile başlamak sünnettir, sofraya tuz getiriniz!" demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri onun bu sözünü kerîh görüp: "Buyurun, ekmekte de tuz var- dır" buyurmuşlar. Biraz sonra sofu sofrada bulunanlardan birisine hitâben: "Ekmeği bir el ile koparıyorsun, bir el ile ekmek koparmak mekrûhtur" demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri: "Sofrada başkalarının ahvâliyle meşgül olmak, bir el ile ekmek koparmaktan daha mekrûhtur" buyurmuş. Herkes sükût içinde yemekle meşgül olduğu bir sırada sofu: "Sofrada söz söylemek sünnet-i şerîfedir" demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri: "Çok söylemek mekrûhtur" buyurup, her sözünde sofuyu iskât etmiştir." İşte bu mükâlemelerde bir velînin rûh-ı şerîfi ile, mü'minlerin avâmından olan bir kimsenin rûhu arasındaki fark ve mertebe zâhir olmuştur.

Fiilden anlaşılmanın misâli: "Bâyezid-i Bestâmî hazretlerine bir şahsın kemâlinden ve velâyetinden bahsetmişler. Hazret o kimsenin ziyâretine gitmiş. Ve o şahıs câmi-i şerîfe müteveccihen yolda gidiyormuş. Giderken kıbleye karşı tükürmüş. Bâyezîd hazretleri: "Bu zât kıblesinden gâfildir, nasıl velî olur?" buyurmuşlar ve geri dönmüşler." Binâenaleyh rûhun merâtibi böyle âgâhlık veyâ gaflet ile zuhûr eden fiilden dahi anlaşılır.

37. "Suyu testi içinde yemmsiz tutma, tâ ki tatlı su nâ-güvâr olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. "Suyu testi içinde denizsiz tutma, tâ ki tatlı su hazmı güç olmasın!"

"Yemm", deniz anlamındadır. Burada "yemm"den kastedilen, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) denizi olan insân-ı kâmildir. "Su"dan kastedilen, ruhtur. "Testi"den kastedilen, bedendir. Yani, "Ey kişi! Bedeninin testisi içinde su hükmünde olan ruhunu, ledün ilimleri denizi olan insân-ı kâmilden uzak tutma! Ta ki senin tatlı su hükmünde olan imanlı ruhun, birtakım nefsanî sıfatlarla bozulup hazmedilemez hâle gelmesin!" "Nâ-güvâr", hazmı güç olan gıda demektir.

"Yemm", deniz ma'nâsınadır. Burada "yemm"den murâd, ulûm-i ledünniyye deryâsı olan insân-ı kâmildir. "Ab"dan murâd, rûhtur. "Testi"den murâd, cisimdir. Ya'nî, "Ey kimse! Cisminin testisi içinde su mesâbesinde olan rûhunu ulûm-i ledünniyye deryâsı olan insân-ı kâmilden uzak tutma! Tâ ki senin tatlı su mesâbesinde olan îmânlı rûhun birtakım sıfât-ı nefsâniyye ile bozulup hazım olunamaz hâle gelmesin!" "Nâ-güvâr", hazmı güç olan gıdâ, demektir.

38. "Zîrâ sakin olan su yardımsız nâhoş olur. Güzel olan rengi ve kokusu ve lezzeti ondan gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. "Çünkü sakin olan su, yardımsız kötüleşir. Güzel olan rengi, kokusu ve lezzeti ondan gider."

Yani, "Ruhunu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sohbetinden alıkoyma! Çünkü ruh su gibidir ve sakin ve durgun olan suya dışarıdan latif bir su akıp gelmezse, dura dura kötüleşir. Güzel rengi, kokusu ve lezzeti ondan gider ve hatta kurtlanır." Nasıl ki Fîhi Mâ Fîh'in 71. bölümünde cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"İnsanın nefsinde hayvanlarda ve yırtıcı hayvanlarda olmayan bir şer vardır; derler. Bu, insanın onlardan daha kötü olması yönünden değildir. Bu o yöndendir ki, insanda bulunan kötü ahlak ve uğursuzluklar ve şer, onda olan gizli bir cevher (öz) sebebiyledir. Bu ahlak ve uğursuzluklar ve şer, o cevherin perdesi olmuşlardır. Cevher ne kadar değerli, yüce ve şerefli olursa, onun perdesi de o kadar fazla olur. Bu sebeple bir adamın uğursuzluğu ve şerri ve kötü ahlakı o cevherin perdelenme sebebi olmuştur; ve bu perdelerin kalkması, ancak çok mücadeleler (nefisle mücadeleler) ile olur; ve mücadelelerin çeşitleri vardır. Mücadelelerin en yücesi, Hakk'a yönelip, bu âlemden yüz çevirmiş dostlar ile bir araya gelmektir. Salih dostlar ile oturmaktan daha güçlü hiçbir mücadele yoktur ve onları görmek nefsin yok edilmesi ve terkidir; ve bundan dolayıdır ki, cehalet yılanı bir sene insan görmezse ejderha olur, derler. Yani şerri ve uğursuzluğu terk etmeye sebep olan bir kimseyi görmezse, demektir... ilh."

Bu bahiste "salih dostlar"dan kasıt, insân-ı kâmildir ve hakiki meşâyih (tasavvuf büyükleri) hazretleridir. Nasıl ki 3. cildin 2538 numaralı beyt-i şerîfinde نفس اژدر هاست با صد زور و فن روی شیخ او را زمرد دیده کن [yani] "Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhadır. Şeyhin yüzü göz kamaştıran zümrüttür" buyurulmuş ve 5. cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu anlam zikredilmiştir.

Ya'nî, “Ruhunu insân-ı kâmilin musâhabetinden men' etme! Zîrâ rûh su gibidir ve sakin ve durgun olan suya hâriçten latif bir su akıp gelmezse, dura dura nâhoş olur. Güzel rengi ve kokusu ve lezzeti ondan gider ve hattâ kurtlanır." Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 71. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"İnsanın nefsinde hayvânât ve sibâ'da olmayan bir şer vardır; derler. Bu, insanın onlardan beter olması cihetinden değildir. Bu o cihettendir ki, insan- da bulunan sû'-i ahlâk ve uğursuzluklar ve şer, onda olan gizli bir gevher hasebiyledir. Bu ahlâk ve şomluklar ve şer, o gevherin hicabı olmuşlardır. Gevher her ne kadar enfes ve a'zam ve eşref olursa, onun hicabı da o kadar ziyâde olur. Binâenaleyh bir adamın şomluğu ve şerri ve sû'-i ahlâkı o gevherin sebeb-i hicabı olmuştur; ve bu hicâbların kalkması, ancak mücâhedât-ı kesîre ile olur; ve mücâhedâtın envâ'ı vardır. Mücâhedâtın a'zamı, Hakk'a teveccüh edip, bu âlemden i'râz eylemiş yârân ile ihtilât etmektir. Yârân-ı sâlih ile oturmaktan daha kavî hiçbir mücâhede yoktur ve onları müşâhede etmek nefsin ifnâsı ve terkidir; ve bundan dolayıdır ki, cehil yılanı bir sene âdem görmezse ejderha olur, derler. Ya'nî şerri ve şomluğu terke sebeb olan bir kimseyi görmezse, demektir... ilh."

Bu bahiste "yârân-ı sâlih"ten murâd, insân-ı kâmildir ve meşâyih-i hakîkiyye hazarâtıdır. Nitekim 3. cildin 2538 numaralı beyt-i şerîfinde نفس اژدر هاست با صد زور و فن روی شیخ او را زمرد دیده کن [ya'ni] “Nefis yüz kuvvetli ve hîleli ejderhâdır. Şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür” buyurulmuş ve 5. cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu ma'nâ mezkûrdür.

39. "Ahmed buyurdu: "Her kimin iki günü birdir, mağbûndur" ve bir şekkin giriftarıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. "Ahmed buyurdu: "Her kimin iki günü birdir, mağbûndur" ve bir şüphenin tutsağıdır."

Bu ve sonraki beyitler "من استوى يوماه فهو مغبون" yani "İki günü bir olan kimse aldanmıştır" hadis-i şerifinin açıklamasıdır. Yani, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz "İki günü eşit olan kimse aldanmıştır" buyurmuştur. "Mağbûn", aldanmak ve zayıf görüşlü olmak anlamındadır. İki günü eşit olan kimsenin aldanması ve şüpheye tutsak olması şudur ki: O kimse inancında bir kesin bilgi sahibi olmayıp, bulduğu akli delillerle taklit dairesinde yaşar ve onun taklidi her gün için eşit bir tarzda olur. Eğer karşısına birisi çıkıp, inancının aksine güçlü bir delil getirse, bu inancında ve taklidinde şüpheye düşer. Bununla beraber kesin bilgi sahibi olan insân-ı kâmili de beğenmez ve onun deliline kendi ilmi gururu yüzünden gerek duymaz. Bununla birlikte, delil ile elde edilmiş inançların sabit olmadığını gördüğü halde, yine o delillere güvenir. Bu hal ise ahmaklıktır.

Bu ve âtîdeki beytler من استوى يوماه فهو مغبون ya'ni "İki günü bir olan kimse mağbûndur" hadîs-i şerîfinin tefsîridir. Ya'nî, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz "İki günü müsâvî olan kimse aldanmıştır" buyurmuştur. "Mağbûn", aldanmak ve zaîfü'r-re'y ma'nâsınadır. İki günü müsâvî olan kimsenin aldanması ve şekke giriftâr olması budur ki: O kimse i'tikādında bir yakîn sahibi olmayıp, bulduğu delâil-i akliyye ile taklîd dâiresinde yaşar ve onun taklîdi her gün için müsâvî bir tarzda olur. Eğer karşısına birisi çıkıp, i'tikādı hilafında kavî bir delîl getirse, bu i'tikādında ve taklîdinde şübheye düşer. Bununla beraber yakîn sahibi olan insân-ı kâmili de beğenmez ve onun hüccetine kendi gurûr-ı ilmîsi yüzünden lüzûm görmez. Maahâzâ, delîl ile elde edilmiş i'tikādâtın sabit olmadığını gördüğü hâlde, yine o delâile i'timâd eder. Bu hâl ise hamâkattir."

40. "Ahmaklık içinde yakînsiz yaşar. Boş dağarcık gibi hava doludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Ahmaklık içinde yakînsiz yaşar. Boş dağarcık gibi hava doludur.

İşte o kimse, böyle ahmaklık içinde inançlarında yakînsiz (şüphesiz ve kesin bilgiye dayanmayan) ve taklit ile yaşar. Kendisinin ilmî delillerine dayanarak boş dağarcık gibi nefsânî heveslerle doludur.

İşte o kimse, böyle ahmaklık içinde i'tikādâtında yakînsiz ve taklîd ile yaşar. Kendinin ilmî delîllerine istinâden boş dağarcık gibi hevâ-yı nefsânî ile doludur."

41. Her bir dem saf önünden geri gider. Onun saflığı köpük gibi bir tortu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. Her an safın önünden geri gider. Onun saflığı köpük gibi bir tortu olur.

Bu kişinin iki günü eşit olmak şöyle dursun, bu gururu sebebiyle, müminlerin safının önünden her an geriye gider. Esasen onun saf olan ruhu, nefse ait sıfatları yüzünden köpük gibi bir tortu olur ve tamamen yoğun bedeni hâline dönüşür.

Bu kimsenin iki günü müsâvî olmak şöyle dursun, bu gurûru sebebiyle, mü'minlerin safı önünden her dem geriye gider. Esâsen onun sâf olan rûhu, sıfât-ı nefsâniyyesi yüzünden köpük gibi bir tortu olur ve büsbütün cism-i kesîfi hâline inkılâb eder.

42. Onun renci her lahza daha fenâ olur. O her bir dem çirkin ve ebter olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Onun hastalığı her an daha kötüleşir. O her an çirkin ve ebter olur.

"Ebter", hayır, fayda ve güzel anılmaktan kesilmiş olan kimsedir. Yani, "Kendi cüz'î aklına güvenerek çabalayan o filozofun ve zahirî âlimin, nefsine ait bu kıskançlık ve öfke gibi manevî hastalıkları ve sıkıntıları her an daha kötüleşir. Onun nefsine ait özellikleri gitgide kuvvetlenerek her an daha çirkin ve hayır ve faydadan kesilmiş olur, yani insanlar arasında kötülükle anılır."

"Ebter", hayır ve nefi' ve hüsn-i zikirden munkatı' olan kimse. Ya'nî, "Kendi akl-ı cüz'îsine i'timâden sa'y eden o feylesofun ve âlim-i zâhirînin bu sıfât-ı nefsâniyyesinden dolayı çektiği hased ve gazab gibi ma'nevî rencler ve zahmetler her lahza daha beter olur. Onun sıfât-ı nefsâniyyesi gitgide kuvvetlenerek her dem daha çirkin ve hayır ve nefi'den munkatı' olur, ya'nî nâs arasında kötülük ile yâd olunur."

43. O babın merdûdu cehennem tarafına gider; bahrin tatlı suları olmaksızın, âteş-i azab içinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. O kapının reddedilmişi cehennem tarafına gider; denizin tatlı suları olmaksızın, azap ateşi içinde.

"Redd", "reddedilmiş" demektir. "Izâb", "tatlı su" anlamına gelen "azb" kelimesinin çoğuludur; ve "tatlı sular"dan kasıt, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve yakînî ilimlerdir. Yani, "O hakikat ve yakîn kapısının reddedilmişi, artık cehennem tarafına gider. Ledün ilimleri ve yakînî ilimler denizi olan peygamberlerin ve evliyanın, tatlı su hükmünde olan ledün ilimlerinden ve yakînî ilimlerinden nasipsiz olarak, Hak'tan ve hakikatten uzaklık ateşi ve nefsinin sıfatları azabı içinde kalır."

Çünkü nefis cehennemin ta kendisidir ve onun ateşi ruha ve kalbe musallattır. Nasıl ki Hümeze suresinde نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ الَّتِي تَطْلُعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (Hümeze, 104/6-7) yani “Allah'ın yaktığı bir ateştir ki, kalpleri kuşatır" buyurulur.

"Redd", "merdûd" demektir. "Izâb", "tatlı su" ma'nâsına olan "azb"in cem'idir; ve "tatlı sular"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve yakîniyyedir. Ya'nî, "O hakikat ve yakın kapısının merdûdu, artık cehennem tarafına gider. Ulûm-i ledünniyye ve yakîniyye bahri olan enbiyâ ve evliyânın, tatlı su mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye ve yakîniyyesinden bî-behre olarak, Hak'tan ve hakîkatten uzaklık ateşi ve nefsinin sıfatları azabı içinde kalır."

Zîrâ nefis ayn-ı cehennemdir ve onun ateşi rûha ve kalbe musallattır. Nitekim sûre-i Hümeze'de نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ الَّتِي تَطْلُعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (Hümeze, 104/6-7) ya'nî “Allâh'ın yaktığı bir ateştir ki, kalbleri ihâta eder" buyurulur.

44. Ondan evvel ki, senin işin oraya erişir, her bir demde gaflet seni daha geriye götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Senin işin oraya erişmeden önce, her an gaflet seni daha geriye götürür.

Yani, "Senin kârın ve hâlin oraya, yani nefsinin sıfatlarının ateşine ve azabına seni getirmeden ve her an Hakk'a ve hakikate karşı olan gafletinin seni daha geriye götürmesinden ve tamamen aşağı âleme çekmesinden önce!"

Ya'nî, "Senin kârın ve hâlin oraya, ya'nî nefsinin sıfatlarının ateşine ve azâbına seni getirmezden ve her bir demde Hakk'a ve hakikate karşı olan gafletinin seni daha geriye götürmezden ve büsbütün âlem-i süflîye çekmezden evvel!"

45. Halîl gibi, kendi aslın tarafına git! Yıldızdan ve nîl gibi olan felekten geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Halîl (a.s.) gibi, kendi aslının tarafına git! Yıldızdan ve çivit rengi olan felekten geç!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Yani, "Halil (a.s.) başlangıç hâlinde, önce yıldızları, sonra ayı ve sonra güneşi gördü ve her birine 'هَذا ربى' (En'âm, 6/76) [yani] 'Bu benim Rabbimdir!' dedi. Onlar battığında, o hazret 'لا أحب الآلين' (En'âm, 6/76) [yani] 'Ben batanları ve kaybolanları sevmem!' dedi, yüzünü tamamen Hakk'a çevirdi. Sen de yıldızların tesir ve hükümlerinden ve çivit renginde olan gök ve felek ile meşguliyetten geç de, kendi aslın olan onların Yaratıcısı tarafına git!" "Nîl", özsuyuyla elbise boyadıkları bir bitkinin ismidir, gök rengindedir. Bu şerefli beyit, yeryüzünde meydana gelen olayları ve değişimleri yıldızların tesirine bağlayan astroloji ile meşgul filozoflara hitap etmek için uygundur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 58. bölümünde şöyle bir konu vardır: "Hazır bulunanlardan biri: 'O müneccim, 'Siz bu feleklerin ve toprak kürenin dışında bir şeyin var olduğunu iddia edersiniz. Benim nezdimde bunun dışında bir şey yoktur. Eğer varsa nerede olduğunu gösteriniz!' diyor. Hz. Pîr-i destgîr cevaben buyurdular: 'Öncelikle bu soru geçersizdir; çünkü 'Nerededir?' diyorsun. Halbuki O'nun yeri yoktur. Ondan sonra gel sen söyle ki, senin bu itirazın neredendir ve hangi yerdedir? Dilde, ağızda, gözde ve sinende değildir. Bunların hepsini araştırsan ve parça parça, zerre zerre etsen, bu itirazı ve endişeyi asla bulamazsın. Kendi düşüncenin yerini bilemeyince, düşüncenin Yaratıcısının yerini nasıl bilirsin? Sana bu kadar bin endişe ve hal gelir, elinde değildir ve senin mağdurun ve mahkumun değildir; ve eğer buna vakıf olsan, senin üzerini pek ziyade geçiş yeri edinen bu şeylerin hepsinin nerede olduğunu bilirdin. Halbuki sen bunların nereden gelip nereye gittiğinden ve ne yapacağından habersizsin. Mademki kendi hallerine vakıf olmaktan acizsin, Yaratıcına vakıf olmayı nasıl ümit edersin? ...vb."

Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'nî, "Halil (a.s.) ibtidâ-yı hâlinde, ibtidâ yıldızları ve sonra ayı ve sonra güneşi gördü ve her birerlerine هَذا ربى (En'âm, 6/76) [ya'ní] “Bu benim Rabbimdir!" dedi. Vaktâki onlar gurûb ettiler, o hazret [لا أحب الآلين] (En'âm, 6/76) [ya'ní] "Ben âfil ve kaybolanları sevmem!" dedi, yüzünü kâmilen Hakk'a çevirdi. Sen dahi ilm-i nücûmda yıldızların âsâr ve ahkâmından ve nîl-i nebâtî renginde olan çerh ve felek ile meşgüliyetten geç de, kendi aslın olan onların Hâlık'ı tarafına git!" "Nîl", usâresiyle elbise boyadıkları bir nebâtın ismidir, gök rengindedir. Bu beyt-i şerîf, arz üzerinde vâki' olan hadisât ve inkılâbâtı yıldızların te'sîrine atfeden ilm-i nücûm ile meşgül feylesoflara hitâb olmak münasibdir. Nitekim Fíhi Mâ Fíhin 58. faslında şöyle bir bahis vardır: "Huzûrda olanlardan birisi: "O müneccim, "Siz bu eflâkin ve küre-i hâkînin hâricinde bir şey mevcûddur" diye da'vâ edersiniz. Benim indimde bunun gayrı bir şey yoktur. Eğer varsa nerede olduğunu gösteriniz!" diyor. Hz. Pîr-i destgîr cevâben buyurdular: "Evvelen bu suâl fâsiddir; zîrâ "Nerededir?" diyorsun. Halbuki O'nun yeri yoktur. Ondan sonra gel sen söyle ki, senin bu i'tirâzın neredendir ve hangi mahaldedir? Dilde, ağızda, gözde ve sînede değildir. Bunların cümlesini tefahhus etsen ve parça parça, zerre zerre eylesen, bu i'tirâz ve endişeyi aslâ bulamazsın. Kendi düşüncenin mahallini bilemeyince, Hâlık-ı endişenin mahalli nasıl bilirsin? Sana bu kadar bin endîşe ve ahvâl gelir, elinde değildir ve senin mağdûrun ve mahkûmun değildir; ve eğer buna muttali' olsan, senin üzerini pek ziyâde memerr ittihâz eden bu şeylerin cümlesinin nerede olduğunu bilir idin. Halbuki sen bunların nereden gelip nereye gittiğinden ve ne yapacağından bî-habersin. Mâdemki kendi ahvâline ıttıla'dan âcizsin, Hâlık'ına ıttılâ'ı nasıl ümîd eylersin? ...ilh."

46. Himmet ayağını güneş ve ay üzerine koy! Başı o eyvân ve o dergah üzerine koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Himmet ayağını güneş ve ay üzerine koy! Başı o eyvân ve o dergah üzerine koy!

Yani, "Ey müneccim efendi! Himmetinin ayağını güneş ve ay üzerine koy, yani suret âlemini çiğne geç! Ve başını ilahi kaza divanhanesine ve izzet dergâhına koy ve himmetini yüksek tut!" Nasıl ki Fihi Mâ Fîh'in 18. bölümünde cenâb-ı Pîr şöyle buyurur:

"Yüce Allah size istediğinizi ihsan eder ve himmetinizin eriştiği makamı bağışlar; çünkü الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته yani "Kuş kanatlarıyla uçar, mümin ise himmet ile uçar."

Yaratılmışlar üç sınıftır. Bir kısmı meleklerdir, onlar saf akıldırlar. Onların itaati, ibadeti ve zikri ve tabiatları ve gıdaları ve yiyecekleri kendilerinin hayatlarıdır. Örneğin suda balıkların hayatı sudandır. Yatağı ve yastığı hep sudur. Onlar hakkında bunlar külfet değildir. Çünkü şehvetten arınmış ve temizdirler. Bu sebeple eğer o temiz olup, asla şehvete tabi değil ise, yahut nefsin sürüklemesiyle hevese meyil etmez ise, bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan temizdir ve onların asla mücadelesi yoktur. Eğer itaat ederse, onu itaat etmiş saymazlar, çünkü onun tabiatı odur ve onsuz olamaz. Ve diğer sınıf hayvanlardır ki, onlar saf şehvettirler. Akılları engelleyici olmadığından, onlara teklif (dini yükümlülük) gerçekleşmemiştir. Geriye kaldı, akıl ve şehvetten oluşmuş olan miskin insanoğlu... Onun [yarısı melek], yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına ve yılanlığı toprak tarafına çeker. Çekişme ve mücadele içindedir. Aklı şehvetine galip olan kimse meleklerden üstündür; ve şehveti aklına galip olan kimse dahi hayvanlardan aşağıdır."

Ve Mesnevî-i Şerîf'in 6. cildinde de [beyit: 133-134] şöyle buyurulur:

[Yani] "Kuş, kanadı ile yuvaya kadar gider. Ey insanlar! İnsanın kanadı da himmettir. Aşıklık ki, hayır ve şerde bulaşmış olmuştur, sen hayır ve şerre bakma, himmete bak!"

Ya'nî, "Ey müneccim efendi! Himmetinin ayağını güneş ve ay üzerine koy, ya'nî sûret âlemini çiğne geç! Ve başını kazâ-yı ilâhî dîvânhânesine ve dergâh-ı izzete koy ve himmetini yüksek tut!" Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 18. faslında cenâb-ı Pîr şöyle buyurur:

"Hak Teâlâ size matlûbunuzu ihsân eder ve himmetinizin eriştiği makāmı atâ kılar; zîrâ الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته ya'nî "Kuş kanatlarıyla uçar, mü'min ise himmet ile uçar".

Mahlūkāt üç sınıftır. Bir kısmı melâikedir, onlar akl-ı mahzdırlar. Onların tâati, ibâdeti ve zikri ve tabîatları ve gıdaları ve taâmları kendilerinin hayatlarıdır. Meselâ suda balıkların hayatı sudandır. Yatağı ve yastığı hep sudur. Onlar hakkında bunlar külfet değildir. Çünkü şehvetten mücerred ve pâkdirler. Binâenaleyh eğer o pâk olup, aslâ şehvete tâbi' değil ise, yâhud sâika-i nefs ile hevâya meyil etmez ise, bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan pâktir ve onların aslâ mücâhedesi yoktur. Eğer itâat ederse, onu itâat etmiş addetmezler, çünkü onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Ve sınıf-ı diğer behâyimdir ki, onlar mahz-ı şehvettirler. Akl-ı zâcirleri olmadığından, onlara teklif vâki' olmamıştır. Kaldı, akıl ve şehvetten mürekkeb olan miskîn âdemî... Onun [yarısı melek], yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına ve yılanlığı toprak cânibine çeker. Keşâkeş ve nizâ' içindedir. Aklı şehvetine galib olan kimse melâikeden a'lâdır; ve şehveti aklına gālib olan kimse dahi behâyimden aşağıdır."

Ve Mesnevî-i Şerîf'in 6. cildinde de [beyit: 133-134] şöyle buyurulur:

[Ya'nî] "Kuş, kanadı ile yuvaya kadar gider. Ey adamlar! Adamın kanadı da himmettir. Aşıklık ki, hayır ve şerde âlûde olmuştur, sen hayır ve şerre bakma, himmete bak!"

47. Bu kendiliğini Huda'ya harc et! Tâ ki bir İblîs gibi cüda kalmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. Bu kendiliğini Allah'a harca! Tâ ki bir İblîs gibi ayrı kalmayasın!

Bu kendiliğini ve varlığını Hakk'ın varlığı karşısında harca ve fâni kıl! Tâ ki bir İblîs gibi, kendinin kendiliğine varlık verip Hak'tan ayrı kalmayasın! Nitekim bu anlam hakkında Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 6. bölümünde şöyle buyururlar: "Hakk'ın huzuruna "iki" ve "ene" yani "ben" tabirleri sığmaz. Sen "ben" dersin, O da "ben" der, ya sen O'nun karşısında öl, yahut O senin karşında ölsün! Fakat O'nun ölmesine ne dışarıda ne de zihinde imkân yoktur. Çünkü وهو الحى الذى لا يموت yani "O ölmeyen bir diridir." O'nun o derece lütfu vardır ki, eğer mümkün olsaydı, senin için ölürdü. O vakit ikilik kalkardı. Şimdi mademki O'nun ölmesi mümkün değildir, sen öl, tâ ki O sana tecelli etsin ve ikilik kalksın! Aynı cinsten iki kuşu beraberce bağlasan, iki kanat dörde dönüşmüş olduğu hâlde, uçamazlar; çünkü ikilik ayaktadır. Velakin diri kuşa bir ölmüş kuş bağlasan o uçar; çünkü ikilik kalmamıştır. ...devamı."

Bu kendiliğini ve varlığını Hakk'ın varlığı karşısında harc et ve fânî kıl! Tâ ki bir İblîs gibi, kendinin kendiliğine vücûd verip Hak'tan cüdâ ve ayrı kalmayasın!" Nitekim bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 6. faslında şöyle buyururlar: "Hakk'ın huzûruna "iki" ve "ene" ya'nî "ben" ta'bîrleri sığmaz. Sen "ene" dersin, O da "ene" der, ya sen O'nun müvâcehesinde öl, yâhud O senin müvâcehende ölsün! Fakat O'nun ölmesine ne hâriçte ve ne de zihinde imkân yoktur. Zîrâ وهو الحى الذى لا يموت ya'nî "O ölmeyen bir diridir." O'nun o derece lutfu vardır ki, eğer mümkin olsa idi, senin için ölürdü. O vakit ikilik kalkardı. Şimdi mâdemki O'nun ölmesi mümkin değildir, sen öl, tâ ki O sana tecellî eylesin ve ikilik kalksın! Aynı cinsten iki kuşu beraberce bağlasan, iki kanat dörde mübeddel olduğu hâlde, uçamazlar; çünkü ikilik kāimdir. Velâkin diri kuşa bir ölmüş kuş bağlasan o uçar; zîrâ ikilik kalmamıştır. ...ilh."

48. Cân suyunu cân bahrine dök, tâ ki hadsiz ve kenârsız derya olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Can suyunu can denizine dök, ta ki sınırsız ve kenarsız bir deniz olasın!

"Kerân", "kenar" anlamındadır. "Can denizi"nden maksat, Muhammedî küllî ruhtur. Çünkü o hazret "ruhların babası"dır. "Sınırsız ve kenarsız deniz olmak"tan maksat, Allah'ta fani olmaktır. Yani, "Ey Hak yolunun sâliki! Bedeninin testisinde gizli olan can suyunu Muhammedî küllî ruha dök ve onda fani ol ki, bu fenâ-fi'r-resûl (Peygamber'de fani olma) mertebesinden sonra fenâ-fillâh (Allah'ta fani olma) mertebesine ulaşıp, sınırsız ve kenarsız bir deniz olasın! Yani, tüm isimlerin topluluğuna mazhar bir insân-ı kâmil olasın! Ve "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı bulunasın!"

"Kerân", "kenâr" ma'nâsınadır. "Cân bahri"nden murâd, rûh-ı küllî-i muhammedîdir. Zîrâ o hazret "ebu'l-ervâh"tır. "Hadsiz ve kenârsız deryâ olmak"tan murâd, fânî-fillâh olmaktır. Ya'nî, "Ey Hak yolunun sâliki! Cisminin testisinde mektûm olan cân suyunu rûh-ı küllî-i muhammedîye dök ve onda fânî ol ki, bu fenâ-fi'r-resûl mertebesinden sonra fenâ-fillâh mertebesine vâsıl olup, hadsiz ve kenârsız deryâ olasın! Ya'nî cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar bir insân-ı kâmil olasın! Ve "Allâh" ism-i câmi'inin mazharı bulunasın!"

49. Kıssayı kısa et ki, hicaba gittim. Agah ol! Sus, vallâhü a'lem bi's-savab!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. Kıssayı kısa et ki, hicaba gittim. Agah ol! Sus, vallâhü a'lem bi's-savab!

"Ey oğlum Sultan Veled! Bu Mesnevî hakkında söz söylemeyi kısa kes ki, ben artık suret âleminden ve kelâm âleminden perdeye çekildim ve yüce huzurdayım. Benim bu hâlime uyanık ol ve sus! Ve Yüce Allah, kullarından ortaya çıkacak hallerin doğrusunu en iyi bilendir."

Bilinmeli ki, insân-ı kâmillerin iki hali vardır. Birisi şudur: Hakk'ı bildikten sonra halkı irşad edip söz söyler. Nitekim من عرف الله طال لسانه yani "Allah'ı bilen kişinin dili uzar", yani çok söz söyler. Hz. Pîr (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerif'i bu yüce halleri içinde söylemiştir. Ve ârifin diğer hali şudur ki: kesretten (çokluktan) perdeye düşüp, yüce huzurda suskun olur. Nitekim من عرف الله كل لسانه

yani "Allah'ı bilen kimsenin dili yorgun olur." Mesnevî'nin bitiminden sonra Hz. Pîr efendimizin halinin böyle olduğuna işaret buyrulur. Esasen Mesnevî-i Şerif'in son beyt-i şerifi hakkındaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, kesret âlemine ait olan kelâm meselesi kapanmış ve hal ve zevk bahsi açılmıştır.

"Ey oğlum Sultân Veled! Bu Mesnevî hakkında söz söylemek kıssasını kısa kes ki, ben artık âlem-i sûretten ve kelâm âleminden hicâba gittim ve huzûr-ı izzetteyim. Benim bu hâlime âgâh ol ve sus! Ve Allâh Teâlâ kullarından zuhûr edecek ahvâlin doğrusunu en ziyâde bilicidir."

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmillerin iki hâli vardır. Birisi budur: Hakk'ı ârif olduktan sonra halkı irşâd edip söz söyler. Nitekim من عرف الله طال لسانه ya'nî "Allâh'ı ârif olanın dili uzar", ya'nî çok söz söyler. Hz. Pîr (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîfi bu hâl-i âlîleri içinde söylemiştir. Ve ârifin diğer hâli budur ki: keserâttan hicâba düşüp, huzûr-ı izzette sâkit olur. Nitekim من عرف الله كل لسانه

ya'nî "Allah'ı ârif olan kimsenin dili yorgun olur." Hitâm-ı Mesnevî'den sonra Hz. Pîr efendimizin hâli böyle olduğuna işâret buyurulur. Esâsen Mesnevî-i Şerîf'in son beyt-i şerîfi hakkındaki îzâhâttan anlaşılacağı üzere, âlem-i keserâta âid olan kelâm mes'elesi kapanmış ve hâl ve zevk bahsi açılmıştır.

50. Şükür, bu nâme ünvân ile erişti, nakit kaybolmadı ve ihvânıma erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. Şükür, bu mektup başlık ile ulaştı, nakit kaybolmadı ve kardeşlerime ulaştı.

Bu şerefli beyit Sultan Veled efendimiz hazretleri tarafındandır. Yani, şükür ki, Mesnevî-i Şerîf'in bitiminden sonra Hz. Pîr'in yüce açıklamalarını içeren bu mektup bir Hâtime (sonuç bölümü) başlığı ile kulağımıza ulaştı. Bu sebeple Hz. Hudavendigâr'ımızın iyi ve halis nakit olan yüce sözleri kaybolmadı ve kardeşlerime de ulaştı!

Bu beyt-i şerîf Sultân Veled efendimiz hazretleri tarafındandır. Ya'nî, şükür ki, Mesnevî-i Şerîf'in hitâmından sonra Hz. Pîr'in beyânât-ı aliyyelerini hâvî olan bu nâme bir Hâtime ünvanı ile kulağımıza erişti. Binâenaleyh Hz. Hudavendigâr'ımızın nakd-i ceyyid ve hâlis olan kelâm-ı âlîleri kaybolmadı ve kardeşlerime de erişti!

51. Bu kelâm gönül merdivenidir. Her kim bundan yukarıya giderse, dama gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. Bu söz gönül merdivenidir. Her kim bundan yukarıya giderse, dama gelir.

Yani, Hz. Mevlânâ'nın bu yüce sözleri mana göğünün merdivenidir. Her kim bu sözleri ve öğütleri kabul edip yerine getirirse ve bu merdivenden yukarıya çıkarsa, maksat olan mana tarafına gelir.

Ya'nî, Hz. Mevlânâ'nın bu kelâm-ı âlîleri ma'nâ göğünün merdivenidir. Her kim bu kelâm ve vesâyâyı kabûl edip icrâ ederse ve bu merdivenden yukarıya çıkarsa, maksûd olan ma'nâ tarafına gelir.

52. Ahdar olan çerh üzerine değil, belki bir dama ki, felekten daha yukarı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. Yeşil olan gök üzerine değil, aksine bir dam üzerine ki, felekten daha yukarı olur.

Bu dam, görünürdeki yeşil renkli feleğin damı değildir. Aksine bu görünür feleğin daha yukarısı olan ruhanîlik âlemidir ve melekût (gayb âlemi) âlemidir. Nasıl ki En'âm Sûresi'nde وَكَذَلِكَ نُرِى إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ (En'âm, 6/75) yani "Biz İbrâhîm'e kesin inananlardan olması için, göklerin ve yerin melekûtunu ve iç yüzünü gösterdik" buyurulur. Ey Hakk Yolcusu! Eğer Hz. Pîr'in yukarıda 45 numaralı beyitte açıkladığı üzere, sen de İbrâhîm Halîl (a.s.) gibi sûretten (maddî görünüşten) geçersen, sana da göklerin ve yerin üstünde bulunan onların melekûtu gösterilir.

Bu dam, sûrî olan yeşil renkli feleğin damı değildir. Belki bu sûrî feleğin daha yukarısı olan rûhâniyet âlemidir ve melekût âlemidir. Nitekim sûre-i En'âm'da وَكَذَلِكَ نُرِى إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ (En'âm, 6/75) ya'nî “Biz İbrâhîm'e mûkınlerden olması için, göklerin ve yerin melekûtunu ve iç yüzünü gösterdik" buyurulur. Ey sâlik! Eğer Hz. Pîr'in yukarıda 45 numaralı beyitte beyân buyurduğu üzere, sen dahi İbrâhîm Halîl (a.s.) gibi sûretten geçersen, sana da göklerin ve yerin fevkı bulunan onların melekûtu gösterilir.

53. Feleğin damına nevâ ondan gelir. Onun dönüşü dâimâ o havadan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Feleğin damına neva ondan gelir. Onun dönüşü daima o havadan olur.

"Neva" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "ahenk, hâlin düzeni, parlaklık ve gıda" anlamlarının her biri uygundur. Yani, bu görünen feleğin damına ahenk ve hâlin düzeni o ruhanî âlemden gelir ve o feleğin dönüşü daima o ruhanî havadan ve aşktandır. Nasıl ki, 1. cildin bir şerhinde Hakîm Senâî hazretlerinin آسمانهاست در ولایت جان . کارفرمای آسمان جهان yani "Can vilayetinde gökler vardır. Bu görünen göğün işini buyurucudur" beyti geçmiş ve Hz. Pîr tarafından 2065 numaralı beyitten itibaren açıklanmış idi.

Yüce Allah'a sonsuz hamd ve senalar olsun ki, bu Hâtime'nin şerhi de 2 Şevval, sene 1356 ve 5 Kânun-i Evvel, sene 937 tarihine denk gelen Pazar günü bitmiştir.

Hz. Mevlânâ'nın irfan kapısının köpeği Ahmed Avnî

MESNEVİ'NİN VI. CİLDİ ve MESNEVİ-İ ŞERİF ŞERHİ'NİN SONU Açıklama - Bâkî-i müsterîdâne gözü başı rû-be-rû ki bir ah eylediği o tarafa fırsat bulur idi. Vakit, sona erdikten sonra dahi geri döner.

"Neva", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "âhenk, intizâm-ı hâl, revnak ve gıdâ" ma'nâlarının her birisi münasibdir. Ya'nî, bu sûrî feleğin damına âhenk ve intizâm-ı hâl o rûhâniyet âleminden gelir ve o feleğin devri dâimâ o rûhâniyet havasından ve aşkındandır. Nitekim 1. cildin bir sürh-i şerîfinde Hakîm Senâî hazretlerinin آسمانهاست در ولایت جان . کارفرمای آسمان جهان ya'nî "Cân vilâyetinde gökler vardır. Bu sûrî göğün işini buyurucudur" beyti geçmiş ve Hz. Pîr tarafından 2065 numaralı beyitten i'tibâren tefsîr buyurulmuş idi.

Cenâb-ı Hakk'a bî-nihâye hamd ve senâ olsun ki, bu Hâtime'nin şerhi dahi 2 Şevval, sene 1356 ve 5 Kânûn-i Evvel, sene 937 târîhine müsâdif olan Pazar günü bitmiştir.

Hz. Mevlânâ'nın bâb-ı irfânının kıtmîri Ahmed Avnî

MESNEVİ'NİN VI. CİLDİ ve MESNEVİ-İ ŞERİF ŞERHİ'NİN SONU İzah - Bâkî-i müsterîdâne gözü başı rû-be-rû ki bir âh eylediği o tarafa fırsat bulur idi. Vakt, ba'd-i istihâye dahi râci' olur.

2406.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406.

Açıklama - Anlamın oğulları ve tabiatları, parlak bir sesle ve özellikle çeşitli şekillerde gelip birer birer ortaklığın misalî dağına döner ve canın gözlerinin parçalarına ait olur. Onun yumuşatılması, menkûb (lanetlenmiş) olanın yumuşatılması gibi gelip uzar ve insanî yorumun hapsedilmiş can bedeni, kendi cinsinde yer yer öyle bir yokluk veya menkûb zerrenin arızasıdır ki, bu hale gelinceye kadar, insanî kibrin ilk menhûs (uğursuz) hafifletilmesi ve takibinin yarılmasının yumuşatılmasıdır.

İzah - Benî-i ma'nâsı ve tabî'atleri be-be-münîr sadâ ve lâ-siyyemâ muhtelif berâverde gelüb birer birer tûr-ı misâlî-i iştirâk küned ve çeşm-i cân-ı ecrâsına bâşed. Nerm-kerden-i tûlâş tûlâş-ı menkûb gelüb tûlânî ve cism-i cân-ı mahbûs-ı te'vîl-i sül-i insânî câ-be-câ hem-cinsinde ki bir nâbûn ve yâ ârız-ı zerre-i menkûb bu veche gelinceye kadar nerm-bûden-i tûlâş-ı şakk-ı bâlî-i ta'kîb ve tahfîf-i menhûs-ı evvel-i insânî cür'et-i kibr.

2247. O, gımazâd-ı hayâlî, hayât-ı derinde mâlik olduğun bir meşîhî mesnedinden keşf eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. O, hayalî bir gizemden, hayatın derinliğinde sahip olduğun bir şeyhlik makamından keşfetti.

Açıklama: (Ummân) böyle sözünü diğerine söyleyip de isim ve tam olarak yok olunca (düşünenlerin sürekli suları ki yeni ve faydalı bir hazine çeker), burada bu kâmil şeyhten maksat, en kâmil ve müctehid mübtedî sâlikte bilindiği gibi ilâhî feyz kelimesidir.

Yani ey melike, ummândan dönüp dostunla ve nihayet kâmil hayaliyle, insân-ı kâmilâtın dayandığı kalbin kâmillerin ferzan hükmünden, sende ilimlerin keşfinin ve mahalle gelen tohum sevgisinin zayiâtının ödenmesinin yolcusu misaliyle zayi ettik.

İzâh: (Ummân) böyle sözünü diğerine söyleyip de nâm ve tam mefkûd olunca (müdâm-ı mâiyât-ı müfekkirî ki kenz-i çeker rekûr-ı mücedded-i bâ-nâyid) burada bu kâmil şeyhden murâd, en kâmil ve kâmilât-ı müctehidîn-i mübtedî sâlikde bilindiği kelime-i feyz-i ilâhîdir.

Yani ey melike, ummândan avdet edip dostunla ve âhir bâ-kâmil hayâliyle, insân-ı kâmilât müstenid olduğu kalbin hükm-i ferzân-ı kâmilîninden, sende sâlik-i menvâl-i keşf-i ulûm ve evfâ-yı zâyiât-ı hubb-i dâne-i mahalle âmedenin misliyle zâyi' eyledik.

2248. Ehadî dâhi bilmezdi suyun dallarda gizli olduğunu, oysa o su dallarda gizliydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. Hiç kimse suyun dallarda gizli olduğunu bilmezdi, oysa o su dallarda gizliydi.

Açıklama: Eğer bu, eşi benzeri olmayan yumurtaların yaratılışını keşfetmeyip de, ağaçların gerekliliklerini ve nişanındaki öncülüğü ve bilmeyi terk etme bağıntısını (ilişkisini) bilmezsen, bu alâmet odur ki sende hakikati süsleyen meyil ve renkli sükûnet (durgunluk) meydana gelmez olur ve insanın gaybet perdesinin pişmanlığı kırılır. Bilgili kişiler bunu böyle bilmelidir.

İzâh: Eğer bu halâk-ı beyzât-ı adîm-i mesnûn keşf etmeyip de, melâzım-ı ağaçların ve râidet-i fî-nişânî ve alâkat-ı bilmek-i terk, bu alâmet odur ki sende hakîkat-târâz-ı meyl ve sükûn-ı melvânân ve vâkı' olmaz olur ve insân-ı nedâmet-i hicb-i gaybetin münkesir olur. Dânâlar bunu böyle bilmelidir.

2249. Her dalın taze ve körpe bir uzvu vardı; çünkü uzuv-ı pâ-bend ve taze veya engûr, iki tarafa çekilse o tarafa gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. Her dalın taze ve körpe bir uzvu vardı; çünkü ayak bağı olan ve taze veya üzüm uzvu, iki tarafa çekilse o tarafa gider.

Açıklama: Çünkü her ne taze ve körpe bir uzuv ise, o, her ne tarafa çekilse o tarafa çekilen, meylûn ve ünger uzuvlarının faydasıdır. İnsân-ı kâmiller meliklerine ve sahiplerine itaat ederler.

İzâh: Zira fâide-i meylûn ve âzâd-ı ünger ki her ne taze ve körpe bir uzuvdur, o her ne tarafa çekilse o tarafa çekilir. İnsân-ı kâmilât melik ve sâhibâtına tâat eder.

2250. Eğer onu yapmaya gücün yeterse, onun haberini de vaat etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Eğer onu yapmaya gücün yeterse, onun haberini de vaat etti.

Abdüllatîf C. I 39; C. III 198; C. IX 298 Abdüllatîf, Şeyh C. V 38, 48; C. VII 482 Abdüllatîf Makdisî, Şeyh C. VII 301 Abdülmuttalib C. IV 502; C. VI 120; C. VII 280, 289, 290, 292, 302, 303, 426; C. VIII 40 Abdülvâhid C. XII 354 Abdülvehhab Şîrâzî, Şeyh C. VII 546 Abdürrahîm C. IX 596 Abdürrezzâk Kâşânî C. XIII 41 Abdürrezzâk-ı Kaşânî C. II 353; C. III 262; C. VI 190 Abdürrezzâk, Şeyh C. V 544 Abîd Dede C. I 28, 29 Acem C. I 42, 175; C. II 103, 104; C. IV 437; C. V 261; C. IX 138; C. X 198; C. XI 110; C. XII 321 Ad kavmi C. I 287, 288; C. II 336, 386, 394, 395; C. IV 151, 229, 342, 351; C. VI 118, 119; C. VII 56, 236; C. VIII 189; C. IX 262, 460; C. XI 448; C. XII 86, 95, 237, 238, 491; C. XIII 254, 255, 256, 295 Adana C. III 25; C. IX 637 Adem (a.s.) C. I 117, 325, 382, 385, 386, 387, 448, 449, 462, 491, 518, 551, 563; C. II 21, 36, 76, 109, 145, 146, 211, 212, 217, 233, 251, 270, 276, 383, 408, 410, 411, 415, 472, 477, 478, 485, 486, 536, 537, 554, 561; C. III 17, 18, 19, 96, 177, 226, 254, 255, 273; C. IV 10, 12, 87, 88, 116, 123, 133, 184, 185, 186, 218, 222, 224, 242, 249, 323, 379, 400, 431, 479; C. V 169, 208, 209, 288, 339, 340, 341, 573, 609, 624; C. VI 100, 101, 110, 124, 125, 126, 212, 213, 568; C. VII 105, 106, 111, 115, 165, 166, 243, 247, 303, 399, 403, 422, 473; C. VIII 102, 149, 219, 247, 296, 341, 342, 365, 412, 449, 466, 467, 489, 551, 554, 555, 593; C. IX 64, 186, 187, 328, 503, 506, 507, 514, 524, 525, 608, 609, 610, 611, 619, 621; C. X 25, 26, 27, 28, 37, 169, 213, 224, 280, 409; C. XI 64, 102, 144, 405, 430, 445, 446, 448, 449, 577; C. XII 38, 118, 134, 184, 234, 235, 255, 256, 282, 324, 407, 521, 522; C. XIII 187, 286, 287, 321, 328 Adem Dede C. I 28 Adem-i kurb C. III 97 Adem-i Safi (a.s.) C. VI 125, 126; C. VIII 412, 466 Aden C. III 165; C. VII 544; C. X 340, 341; C. XI 386; C. XII 325, 506 Afgānistân C. VIII 401; C. XI 239 Ahî Türk C. I 67; C. VI 122; C. VIII 365 Ahî Türk Hasan C. I 67 Ahmed (a.s.) Bk. Peygamber Efendimiz, Resûl-i Ekrem Server-i âlem C. I 157, 174, 259, 260, 273, 327, 339, 340, 350, 351; C. II 132, 133, 169, 222, 252, 476; C. III 116, 117, 120, 178, 338; C. IV 222; C. V 273, 274, 301, 302, 411, 443; C. VII 245, 280, 284, 291, 297, 298, 456, 457, 559; C. VIII 248, 443, 598, 600, 602; C. IX 180, 413; C. X 91, 218, 545; C. XI 68, 166, 236, 262, 283, 297, 307, 308, 396, 450, 451, 491, 576, 610; C. XII 223, 290, 291, 406; C. XIII 343 Ahmed en-Nâmekî el-Câmî, Şeyhü'l-İslâm C. VIII 163; C. XII 136, 591 Ahmed er-Rifâî, Seyyid C. VII 509; C. IX 596 Ahmed Hadraveyh, Şeyh C. III 125, 131, 134; C. XIII 98 Ahmed Midhat Efendi C. I 113 Ahmed-i Hadraveyh C. III 122 Ahmed Remzî Efendi (Mesnevîhân) C. XII 330 Aişe-i Sıddîka (r.a.) C. II 30, 31, 44, 48, 55, 146; C. IV 423, 424; C. V 374; C. VI 189; C. VII 93; C. X 476; C. XI 234, 235, 240, 241 Aknûn C. XI 504 Akreb (burcu) C. VII 58; C. X 633; C. XI 316 Aksaray C. XII 349 Alâeddîn Abîzî C. XI 180 Alâeddîn Çelebî C. IV 23 Alâeddîn-i Attâr (k.s.) C. XII 59 Alâeddîn-i Gucdüvânî C. IV 388 Alâeddîn Keykubâd, Sultân C. I 63; C. IV 361; C. VI 316; C. VII 223; C. VIII 284, 511; C. XI 15, 247, 276; C. XI 398 Alâüddin, Mevlânâ C. IX 314; C. X 202 Aleviler C. XII 599 Alî b. Ebî Tâlib, İmâm (k.v) Bk. Aliyyü'l-Murtazâ C. I 99, 157; C. II 129, 135, 150, 298, 300, 395, 419, 491, 492, 497, 498, 501, 504, 507, 511, 517, 518, 523, 524, 526, 544, 548, 550, 557, 560; C. III 106, 224, 228, 235, 241, 295, 305, 347, 437; C. IV 102, 103, 253, 455, 512; C. V 84, 115, 348, 427, 511, 514; C. VI 117, 163, 469, 517, 528; C. VII 113, 164; C. VIII 33, 64, 106, 107, 125, 126, 252, 253, 299, 3

AÇIKLANAN FARSÇA, ARAPÇA, TÜRKÇE KELİMELER İNDEKSİ dîn C. II 377; C. III 298; C. V 468; C. VI 387; C. IX 631; C. XI 102, 179; C. XII 385, 487; C. XIII 203 dînâr C. III 126; C. VIII 310; C. IX 285 dîr zî C. IV 223 dirâ C. X 144 direm C. VIII 310; C. X 507; C. XII 256 direng C. VII 204 dirhem C. II 311; C. X 507 dirîğ C. VI 13; C. XI 590 dirîğa C. XI 400 dîr-keşîden C. XI 617 dirre C. VIII 584; C. XI 494 disâr C. III 186; C. VI 67 diş dibinden söylemek C. IV 256 dîv C. VII 325, 366; C. XI 192; C. XII 612; C. XIII 42, 324 dîvân C. VIII 597; C. XII 198, 539, 612; C. XIII 122 dîvâne end C. VII 325 dîvânend C. VII 325 dîvân-ı edeb C. IV 475 divâr C. XII 478 dîvçe C. III 143 diy C. VIII 133 diyâr C. XII 72 diyet C. X 24. dîz C. VI 210; C. VI 345 diziye çekmek C. V 616 dolak C. III 485 dost-dâr C. XII 462 dost-kâm C. VIII 17 duâ C. V 61; C. VIII 324, 514, 537 dûçâr C. VII 300 dûçâr zeden C. VIII 91 dûd C. VII 514; C. XI 304 dudak altından C. IX 450 dudak çiğneyicilik C. XII 94 dûde C. IX 615 dûdmân C. VI 253; C. VIII 223; C. XI 505 dûg C. IX 425; C. IV 90, 261 duhke C. V 286 dûhten C. V 253 dûk C. III 309, 464; C. VI 187; C. XI 602 dûl C. X 308 dûlet C. XII 142 duman ve toz çıkarmak C. VIII 330 dûn C. XIII 39 dûr dest C. XII 472 dûr ez o C. XIII 19 dûr kerden C. IX 367 dûr-bâş C. IV 86; C. VII 106; C. VIII 595; C. IX 136 dûr-dest C. IX 102; C. XI 298 dûreş C. VII 261 durûden Bk. dürûden C. IX 292 durûger C. XII 447 dûşâha C. XI 82; C. XII 45 duv C. XI 620 dü C. VI 545; C. VII 301; C. X 390 dü çâr C. X 390 dü çâr dâng C. VII 301; C. X 390, 479 dü dil bûd C. II 463 dü esbe C. II 361 dü lebî C. VII 290 dü mer C. X 223 dü-dil C. V 178 dühâ C. VIII 373; C. IX 66, 437 dükkân C. V 414; C. VII 325; C. XI 498 düldül C. IV 512 dülger C. XII 447 düm C. II 185; C. VII 471; C. VIII 114 düm-gaze C. IX 621 düm-geh C. VIII 114 dümmel C. IV 244 dümm-i zişt C. VII 471 dümüne düm C. III 440 dünbel C. IV 244 dünbül C. X 15 dürahş C. VIII 459 dürc C. XI 593; C. XIII 209 dürd C. IX 418; C. XII 438 dürer C. I 65 dürr C. I 65 dürr-i Aden C. XII 506 dürr-i yetîm C. VIII 132; C. X 77; C. XII 299, 477 dürrî zi kân C. XII 483 dürûden Bk. durûden C. V 152; C. VI 28 dürûğî C. XII 105 düruhş C. VIII 459 düstûr C. IV 305; C. VII 360 düşmen-kede C. IX 294 düşnâm C. VIII 29 düşvâr-yâb C. I 137 düvâr C. VIII 458 düvel C. VII 367 düvî C. VIII 405 düzd C. XI 424 düzgün C. X 439 E ebâ C. IX 457; C. X 460; C. XIII 320 ebced C. II 233 ebed C. XI 33; C. XII 255 ebhâz C. IX 346 ebî C. XII 114 ebkem C. XII 406 ebleh C. II 288; C. VII 408 eblûc C. VII 194 ebnâ-i sebîl C. XII 428 ebnâü's-sebîl C. I 59 ebrehe C. XIII 156 ebrükî C. XII 379 ebter C. VI 42; C. VII 473; C. VIII 390; C. XIII 171, 344

kırâ C. XII 163 kırân C. VII 414; C. VIII 286, 308; C. IX 475; C. X 479, 633; C. XI 557 kırât C. XI 352; C. XII 435 kırba C. VI 197 kıreb C. VI 197 kırebât C. VI 197 kırn C. X 539 kısas C. VIII 604 kısem C. XII 260 kısm C. VII 549; C. IX 113 kıssa C. VIII 604 kıssîs C. XI 575 kışr C. VII 98 kıtar C. V 566 kıtâr C. V 566 kıtarât C. V 566 kıtl C. XI 169 kıvâm C. X 159 kıyâs C. IX 537; C. XII 498; C. XIII 253 kıyf C. XII 106 kıyl ü kāl C. I 118 ki C. VII 466; C. IX 516; C. X 361; C. XI 601 ki orâ sûy-ı gencest püşt C. XII 149 kifl C. VI 447 kih C. VIII 315 kih kih C. VI 168 kihân C. VIII 315 kîhan C. IX 23 kil C. VI 178 kilîd C. X 102 kilimi kara olmak C. IV 241 kilk C. VII 261 kîmuht C. X 173 kîmyâ C. III 60; C. VIII 376; C. X 197; C. XI 301; C. XII 192 kimyayî C. VII 183 kîn C. VI 282 kîn fehast C. VI 282 kîne C. XI 557 kîn-güzâr C. X 563 king, kink C. IV 350; C. XII 614 kîr C. II 188; C. VIII 339; C. X 421 kirâ C. VIII 218 kirâm C. I 61; C. XII 354 kirbâs C. IX 351; C. XII 482; C. XIII 271 kirdigâr C. VII 384; C. VIII 406; C. X 159; C. XII 360 kirî C. VIII 218 kîr-i gâv C. X 421 kirişm C. VI 35 kirişme C. I 541; C. VI 35 kirm C. VIII 214; C. XI 332 kirpâs Bk. kirbâs C. II 326 kisâ C. XII 365 kîse ber çîzî dûhten C. VII 344; C. IX 171 kîse-ber C. XIII 122 kisrâ C. V 261 kisre C. V 558 kîş C. VI 102, 264; C. XI 364; C. XII 572 kişt C. VIII 234 kişteî C. VI 273 kişten C. VI 28, 273 kitâb C. XI 424 kitîb C. VIII 458; C. XI 424, 620 kiyâ C. XIII 28 kiyâset C. XII 163 koç C. XI 161 konuk C. III 61; C. VII 146; C. IX 38; C. X 269, 465 kopuk, kunuk C. X 237 ko-râ C. XII 149 korkunç C. X 515 köknar C. IX 576 köprü C. I 142 kör C. I 213 köse C. XII 38, 608 kösemen C. V 298 kû C. IV 265; C. VIII 478; C. XII 441, 443; C. XIII 27 kubâd C. II 268; C. V 238, 252; C. VIII 272; C. X 587; C. XI 438; C. XII 15 kûçek C. II 87 kuddûs C. IX 78, 191 kudmet C. XII 81 kudûm C. XI 72, 291; C. XII 233, 341 kudûr C. XIII 341 kudve C. I 66; C. XI 387 kuff C. XII 106 kûften C. VI 125 kul mâ şi'te C. VIII 606 kullâb C. IX 494 kulle C. XII 88 kulunc C. IX 546, 560 kulzem C. XI 481; C. XII 353 kulzüm C. IV 390; C. VI 321; C. XI 386, 481; C. XII 353 kumâş C. XI 104 kummâ C. XI 236 kun C. VIII 360 kûn C. XI 113 kunfuz C. VI 437 kunû' C. IX 220 kunuk Bk. konuk C. VII 146; C. X 465 kunût C. III 269; C. VII 428 kûr C. I 213; C. IV 52; C. X 486; C. XI 574 kûr u kebûd C. I 213; C. IV 298; C. VI 100; C. X 85, 199; C. XII 467; C. XIII 74 kurâ C. XII 163, 164 kurâza C. V 435 kurâze C. VIII 447 kurban C. VII 215 kûr-dil C. IV 155 kurnâk C. XIII 22

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ adem-i hakîkî C. I 436; C. II 323; C. III 191; C. IX 621; C. XII 81 âdem-i hakîkî C. III 446, 450; C. VII 221; C. XII 561 âdem-i hüsn C. IX 328 adem-i isti'dâd C. VII 99 adem-i i'tibârî C. IX 621; C. XI 287 adem-i izafi C. I 384, 436, 570; C. II 67, 152, 323, 325, 396, 480-482; C. III 191, 192, 200, 215; C. IV 217; C. VI 176, 288, 319, 397, 561, 568, 598, 608; C. VII 201; C. VII 136, 175; C. VIII 186; C. IX 116, 117, 118, 120, 346, 347, 378, 398, 404, 527, 621, 622; C. X 34, 35, 525, 530, 531, 628, 629, 635; C. XI 287, 288, 339, 451-454, 456, 457, 462, 477, 483, 484, 563, 581; C. XII 137, 271-274, 386, 577; C. XIII 27 adem-i izâfi deryâsı C. XII 271 adem-i izâfî sahrâsı C. XII 271 âdem-i kebîr C. XI 242 adem-i mahz Bk. adem-i mutlak C. IV 297; C. VI 561; C. VII 138; C. VIII 574; C. IX 214, 621, 649; C. XI 249, 452; C. XII 82, 272 adem-i mukayyed C. IX 621; C. XI 287 adem-i mutlak Bk. adem-i mahz C. II 323; C. VI 170; C. IX 346; C. XI 287; C. XII 272 adem-i mutlak yoktur C. XII 137 Adem-i safi C. II 210 adem-i sırf Bk. adem-i mutlak C. I 384; C. XI 527 Adem'in hilkati C. VII 270; C. XI 405 Adem'in nutku C. XIII 210 Adem'in zellesi C. IX 186 Ademoğlu C. VIII 412; C. VII 347; C. XI 57 ademü'l-vücûd C. II 323 Aden incisi C. XII 325, 506 âdet C. I 261, 262; C. IV 76; C. VII 351; C. IX 502, 503, 620, 621, 631 âdet-i ilâhiyye C. II 79; C. VI 257; C. X 112 adgâs ü ahlâm C. I 104; C. VIII 372; C. XII 190 adım C. XIII 275 adını söylemek C. XIII 48, 49 âdil C. II 128; C. IX 97, 570 Adîler C. XIII 309 âdil-i mutlak C. XI 504 Adl C. I 211; C. II 26, 377; C. III 250, 260, 349, 350; C. IV 400; C. V 12, 468; C. VII 66, 67; C. VIII 522, 563; C. IX 367, 368, 463; C. X 32, 321, 323, 617; C. XI 490, 509, 605, 609, 610; C. XII 84, 218, 306, 397, 398, 399; C. XIII 28, 29, 187, 204, 208 adl günü C. XI 609 adl-cû C. XII 613 adl-i cüz'î C. XI 491, 492 adl-i ilâhî C. VII 480; C. XI 490, 491 adl-i küllî-i ilâhî C. XI 491 adl-i mahz C. VI 602 âfâk C. I 32; C. III 440, 460; C. IV 302, 303; C. V 78, 333, 334, 462; C. VIII 145, 340; C. XI 12; C. XII 389, 545, 564; C. XIII 93, 97, 103, 139, 140 âfâkî C. VIII 186, 203, 248 âfât-ı tabiiyye C. VIII 437 âfil C. V 387; C. XI 467; C. XII 535, 536 âfitâb Bk. güneş C. III 311, 317 âfitâb-ı celâl C. X 90, 538 âfitâb-ı hakîkî C. III 311, 312; C. V 635 âfitâb-ı ma'nevî C. II 95 âfitâb-ı neyyir C. X 396 âfiyet C. I 399; C. VIII 211; C. IX 599; C. X 100 Afüv C. IV 399; C. X 593, 607, 615, 616 afv C. VI 527; C. VII 371; C. IX 585, 586; C. X 32, 33, 37, 328, 336, 434, 435, 587, 592, 607, 609, 615-617, 620; C. XI 94; C. XII 216, 217 afv-ı ilâhîye C. X 588 afyon C. III 416; C. IV 254; C. VI 49; C. VII 90, 95, 447; C. VIII 260; C. X 27, 370, 411; C. XII 585 âgâhlık C. XI 62 ağaç C. I 409; C. II 51-53, 250, 323, 530, 531; C. III 24, 25, 191, 272, 273, 282, 333, 353, 354, 431, 432, 458; C. IV 49, 119, 237, 238, 239, 474-476, 478, 480, 481; C. V 134, 151, 154, 301, 345, 347, 528, 530, 532, 534, 536, 537, 540-542, 603; C. VI 272, 276, 277, 279, 520-522, 526, 557, 568, 629; C. VII 17, 165, 166, 185, 275, 553; C. VIII 80, 81, 204, 299, 467, 517, 525, 529, 533, 534, 554, 593; C. IX 127, 346, 367, 368, 391, 398, 414, 621; C. X 20, 131, 154, 207, 302, 333, 404, 441, 555, 557, 618; C. XI 18, 54, 169, 269, 287, 378, 389, 407, 451, 452, 454, 528, 562, 563, 580, 583; C. XII 62, 67, 112, 133, 340, 409, 419, 525, 530, 531, 561; C. XIII 184, 209, 251 ağaç ayak C. II 73 ağaç merkeb C. XIII 236, 237, 239 ağber C. VII 295 ağır usûller C. III 156 ağız C. I 272; C. III 16; C. XII 29, 30, 213; C. XIII 258, 264, 321 ağıza tükürmek C. III 21 ağlamak C. I 280, 455, 572; C. II 89, 140, 144, 139, 184; C. III 121, 122, 134, 135, 143, 144, 457, 458; C. IV 45; C. V 552, 587; C. VII 122; C. VIII 460, 559; C. IX 56-59, 172, 173, 176, 222, 423-426, 435, 436, 443, 519, 521, 525; C. X 217, 219, 549; C. XI 31, 516, 517, 518, 533; C. XIII 282 ağmez-i ebyât C. VII 270, 300 ağniyâ-yı şakirîn C. VII 84 ağrâz-ı nefsâniyye C. IX 175 ağrı C. VIII 389

ayn-ı yakîn C. III 242; C. II 433, 434, 436; C. III 243, 314; C. IV 11, 52, 53, 93, 110, 118, 208, 515; C. VI 384, 385, 453-455; C. X 110, 256, 536, 542; C. XIII 247, 299 ayn-ı aşk C. XII 23 ayn-ı âteş C. III 241; C. X 67 ayn-ı basîret C. III 46, 47, 241 ayn-ı cân C. VII 393 ayn-ı cehennem C. XIII 230, 246 ayn-ı cem C. IX 61 ayn-ı cennet C. XIII 248 ayn-ı Furkān C. III 238 ayn-ı Hak C. II 342; C. V 634 ayn-ı hayât C. VI 539 ayn-ı Hû C. VIII 571 ayn-ı insân C. III 446 ayn-ı insânî C. IX 279 ayn-ı kâfûr C. XI 223 ayn-ı kemâl C. XIII 313 ayn-ı kıyâmet C. XI 263 ayn-ı ma'şûk C. I 94 ayn-ı naîm C. XIII 230 ayn-ı nûr C. IX 335 ayn-ı padişâh C. X 622 ayn-ı rûh C. XI 518 ayn-ı sâbite C. I 97-99, 142, 315, 382, 383, 436, 565; C. II 83, 153-155, 157, 158, 210, 219, 318, 347, 515, 538, 548; C. III 12, 94, 129, 200, 208, 241, 290, 294; C. IV 168, 215, 221, 239, 268, 269, 295, 391; C. V 78, 232, 366, 436, 582, 634; C. VI 13, 57, 73, 89, 103, 104, 107, 126, 141, 160, 183, 218, 221, 256, 257, 262, 328, 334, 356, 374, 405, 469, 526, 569, 633, 634; C. VII 98, 115, 117, 257, 300, 326, 327, 381, 417, 418, 488, 520, 531, 544; C. VIII 32, 198, 207, 240, 256, 341, 359, 470, 475, 514, 539; C. IX 69, 93, 119, 120, 165, 201, 322, 323, 500, 501, 533, 546, 612, 613; C. X 24, 95, 150, 153, 186, 256, 322, 427, 472, 543, 579, 580, 582, 609, 611; C. XI 19, 39, 130, 151, 393, 448, 515, 606; C. XII 38, 116, 185, 204, 207, 275, 278, 300, 453, 549, 570-572, 575, 589; C. XIII 20, 21, 101, 102, 125, 142, 159, 162, 166, 172, 176, 262, 266, 267, 276 ayn-ı vâhide C. IV 51; C. V 347; C. VI 109, 539, 540; C. XI 528 ayn-ı vasl C. IX 150 ayn-ı vücûd C. I 433; C. II 270, 396; C. V 246; C. VI 414, 569; C. VII 184; C. XI 90, 92; C. XII 520, 568 ayn-ı vücûd-ı Hak C. I 435; C. VIII 302, 431; C. IX 89 ayn-ı vücûd-ı mutlak C. II 137; C. III 191; C. V 16; C. IX 553; C. XIII 305 ayn-ı yakîn C. III 46, 47, 240; C. IV 516; C. VIII 321 ayn-i basîret C. III 42, 46 ayn-i vücûd-i hakîkî C. I 82 ayn-i yakîn C. III 42, 46 ayniyyet C. I 486, 533; C. II 163, 258; C. III 32, 33, 294; C. V 358; C. VII 489; C. VIII 571; C. IX 207, 635; C. X 22, 23; C. XI 221, 285; C. XIII 84 ayniyyet-i hakikiyye-i ıstılâhî C. VII 489; C. IX 635 aynü'l-ıyân C. XIII 166 aynü'l-mülah C. IX 435 ayran C. VIII 361, 362, 366, 367; C. X 16, 95, 96, 625 ayran kâsesi C. X 534 ayrı C. XI 248 ayrılık Bk. firâk, firkat C. I 71, 74, 85; C. III 39; C. V 380; C. VII 103; C. X 432, 593, 594; C. XI 34, 35, 243, 402; C. XII 282, 422; C. XIII 45, 46, 58, 62 ayrılıktan şikâyet C. I 72 ayva C. X 130 ayyâr C. I 313; C. X 304; C. XI 166; C. XII 361 âz C. XII 127, 359 az yemek C. X 235 a'zâ C. II 261; C. IV 391; C. V 141, 432; C. VI 20, 104, 215; C. VII 238; C. X 89, 628; C. XIII 264, 297 azâb C. I 417, 470; C. III 270; C. IV 176, 177, 196, 327; C. VI 114, 157, 177, 178, 526; C. VIII 295; C. IX 185, 289, 461; C. X 58, 81, 613; C. XI 166, 187, 307; C. XII 90, 95, 96, 292, 316, 492; C. XIII 153, 258 azâb fırtınası C. XII 95 azâb korkusu C. IX 417 azâb melâikesi C. VI 412; C. XI 411; C. XII 492 azâb-ı âhiret C. IV 174; C. VII 553; C. VIII 198, 561 azâb-ı dünyâ C. VIII 561 azâb-ı ekber C. VIII 92 azâb-ı hızy C. IX 461 azâb-ı hicabî C. XI 607 azâb-ı ilâhî C. I 471; C. II 178; C. IX 153; C. XII 534, 535 azâb-ı sermedî C. VI 439 azâb-ı şedîd C. IX 289 azâb-ı zulle C. XII 88, 89 âzâd C. III 414 âzâde C. X 384 âzâdlık C. X 204; C. XI 363; C. XIII 208 azâim C. IX 405; C. XI 489 azamet C. II 477; C. VIII 282 azamet-i nübüvvet C. IX 55 a'zâ-yı cism C. X 89 azdâdü'l-lügāt C. IX 220 azgın C. XIII 188

burhân-ı nübüvvet C. VI 204 burun C. VIII 123, 173, 174, 175, 176; C. XI 592; C. XII 285, 314, 330 bûselik C. XI 540 butûn C. II 378, 480, 481; C. III 291; C. V 271, 471; C. XIII 24 buz C. I 213; C. II 309; C. IV 301; C. VI 539; C. VII 229; C. VIII 91, 239; C. IX 404, 522, 616; C. X 403-405, 520; C. XI 303, 563, 582, 587, 588; C. XII 401 buzağı C. II 105; C. IV 81, 82; C. V 113; C. VIII 463, 464; C. X 404; C. XI 578, 579; C. XII 48, 49, 53 buzağı heykeli C. IV 53, 71; C. VI 393; C. XII 192 buzağıya tapan C. XII 47, 49 bühtan C. I 141 bükâ C. I 514 Bü'l beşer C. IX 587; C. X 213 bülbül C. I 93, 473, 508, 544; C. II 114, 400; C. III 14, 26, 459; C. IV 86, 470, 501; C. V 382; C. X 154; C. XI 24, 245, 419, 586, 607; C. XII 41, 231; C. XIII 47, 110 bülbül nevâsı C. XI 547 bülbül-i bâğ-ı Muhammedî C. I 518 Bü'l-hereb C. VII 419 bü'l-kerem C. XII 44 büluğ C. I 87; C. VIII 232; C. IX 135; C. XIII 278 bürd C. I 230; C. VI 473; C. VIII 317 bürd u mât C. I 166; C. VIII 403; C. XI 528 bürûdet C. IV 485, 486; C. VII 38, 89, 547; C. IX 273; C. XI 567 büyü Bk. sihir C. VIII 402, 403, 407, 410, 414 büyücü Bk. sihirbaz C. VIII 410, 413, 414 büyük C. X 590 büyük cihâd C. X 499; C. X 503 büyük haşr C. IX 572, 573 büyük kıyamet C. II 57 büyük ölüm C. IX 573 büyükler C. I 467 büzürg C. XI 540 C cadde C. II 85, 425; C. III 358; C. IV 171; C. V 304; C. X 108, 270; C. XII 273, 274; C. XIII 75, 145, 146 cadde-i hakikat C. I 453 cadde-i şerîat C. II 294, 486 câdû C. V 323 câdûluk C. V 320 Ca'ferî altın C. II 248; C. VI 457 câh C. III 55; C. IV 298; C. V 217, 218, 227, 282, 597, 601; C. VII 314; C. IX 30, 32, 163, 185, 186, 189, 191, 616, 618, 619; C. XI 252; C. XIII 116 câh hırsı C. IX 187 câh ve mansıb duygusu C. IX 146 câhidû annâ C. XII 150 câhidû finâ C. XII 150 câhil C. I 170; C. II 147, 148; C. III 25, 110; C. IV 27, 73, 85, 322, 466; C. V 69, 215, 433; C. VII 415; C. VIII 356; C. IX 159, 284, 478, 537; C. X 233, 290, 291, 318, 367; C. XI 414, 472, 473, 488; C. XII 42, 123, 152 câhiliye C. XII 289 câhiliyyet C. VII 275, 283 câhillik C. X 290 cahîm C. VI 454 cahûd C. IV 317 cahûdî C. IV 277 câiz C. VIII 429; C. X 216; C. XI 53 cam C. VII 480 câmegî C. X 575 câmekân C. II 245 câm-ı tahûr C. X 449 câmi' C. IV 338; C. VIII 59; C. XII 49, 181, 182 câmid C. XII 403 câmi'-i cemî'-i esmâ C. I 382; C. II 148; C. III 39; C. IV 182, 498; C. V 478; C. VII 315 câmi'-i şerîf C. V 323 câmiiyyet-i esmâ C. XI 85; C. XII 306 câmiu'l-ezdâd C. I 358, 472; C. III 428; C. V 376; C. VIII 334; C. XIII 240 can C. I 79, 80, 95, 329, 348, 354, 409, 435, 444, 447, 452, 525, 535, 558; C. II 31, 37, 42, 53, 62, 96, 101, 246, 260, 289, 377, 394, 524; C. III 44, 66, 201, 223, 324, 330, 331, 361, 384, 385, 438, 468; C. IV 34, 48, 56, 303, 392, 398, 399, 401, 414, 507; C. V 609; C. VI 42, 61, 70, 102, 104, 379, 385, 451, 471, 472, 539, 540, 603, 604, 615, 622; C. VII 61, 274, 318, 362, 451, 452, 456, 557, 558; C. VIII 57, 151, 197, 276, 336, 363, 384, 420, 510, 568, 580, 600, 606, 609, 613, 614; C. IX 60, 93, 95, 97, 143, 160, 207, 215, 301, 302, 358, 365, 368, 541, 542, 552, 557, 570, 571, 602, 639, 640; C. X 13, 14, 25, 75, 128, 144, 249, 373, 375, 376, 404, 409-411, 444, 454, 597; C. XI 35, 38, 40, 50, 51, 56, 60, 61, 64, 194, 219, 273, 281, 302, 323-327, 352, 353, 456, 505, 529, 563; C. XII 19, 94, 261, 262, 276, 277, 331, 374, 396, 397, 402, 440, 454, 526, 528, 568, 586, 617; C. XIII 26, 51, 60, 165, 221, 224-226, 233, 237, 242, 247, 257, 275, 280, 281, 315, 334, 335, 340, 341 can âlemi C. III 355; C. VIII 606; C. XI 62; C. XIII 333 cân bahri C. XIII 336, 337, 347 cân birdir C. XII 304 can dalı C. IX 59 can denizi C. III 286 can feleği C. X 632 can gözü C. I 454

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ can güneşi C. I 127, 128, 328 can kıtlığı C. II 112 can korkusu C. III 389; C. VIII 326; C. XIII 26 can kulağı C. I 439; C. XIII 237 cân kurbağası C. XII 262 can kuşları C. IV 488, 489, 494 can kuşu C. II 59, 62; C. VII 334 can mutrıbı C. XI 225 can na'raları C. VIII 493 can nûru C. IX 240 can olmak C. IV 190 cân oyunculuğu C. XI 178 can sultanları C. VI 615 can suyu C. VI 622; C. XI 37, 322; C. XIII 347 can tâvusları C. V 215 can tutucular C. VII 106 can vermek C. X 508 cânân Bk. yâr C. VI 32; C. X 418; C. XI 221, 379, 611, 614; C. XII 586; C. XIII 335, 336 cânân-ı hakîkî C. VI 42, 61, 91, 398; C. XI 55, 614 canbâzlık C. VII 135; C. XI 449, 486 candan geçme C. IX 420 can-dost C. X 630 cân-ı âlem C. VIII 56 cân-ı bâkî C. III 264 cânı bilmek C. VI 70, 210 cân-ı evvel C. XI 63 cân-ı hüdâ C. VI 378 cân-ı insânî C. VI 31 cân-ı küll C. III 333 cân-ı mutlak C. II 40 cân-ı pâkler C. VII 278 cân-ı sâf C. XI 54 canın âleti C. V 141 canın ateşi C. IX 611 canın boğazı C. V 30 cânın cânı C. I 444, 445, 534, 546; C. II 377; C. III 361; C. IV 190; C. VII 230, 239, 274; C. VIII 369; C. IX 105, 510; C. XI 63, 64; C. XII 568 cânın cânının cânı C. VIII 369 canın cüz'ü C. V 51 canın gözü C. I 440; C. XI 227 canın kıblesi C. IX 123 canın kulağı C. I 440 cânın sırrı C. XI 61 canın sultânı C. IV 363 cânın ziyâsı C. I 453 cânının cânı C. VII 239 cânn C. II 486; C. III 254; C. IX 610 câriye C. I 96-98, 140, 147, 148, 154; C. VI 14, 25, 174, 175; C. VII 259; C. X 46, 47, 49, 56, 265, 512-514, 516, 517, 523, 527, 529, 534, 535, 546-549, 551-553, 560, 562-564, 566-569; C. XI 235, 236; C. XII 452, 552; C. XIII 22, 25, 27, 28 câsus C. VII 528; C. XIII 186 câsûsluk C. XI 390 cavlakî C. I 162 câzib C. XII 314 câzibe C. III 262; C. VIII 269 câzibe kānûn-ı ilâhîsi C. I 265 câzibe kānûnu C. II 166; C. VI 531 cebâbire C. VI 164 Cebbâr C. I 311; C. VI 229 Cebbâr'ın ayağı C. I 419 cebbâriyet C. I 234-236, 238, 447; C. VII 400; C. IX 612; C. X 255 cebel-i râsih-i şerîat C. II 103 ceberût C. VIII 490; C. IX 301 cebir C. I 234-236, 309, 310, 320, 340, 341, 347, 440-443, 447, 451-454; C. II 157, 158, 239, 240, 515; C. III 208; C. IV 268, 269; C. V 532; C. VI 140, 186; C. VII 255, 388, 400, 401, 403, 480-482, 495; C. VIII 324; C. IX 612; C. X 55, 253, 256, 264, 270, 271, 282-284, 297, 305-309, 315, 337, 345, 582; C. XI 475, 476; C. XII 307 cebir i'tikādı C. X 304, 338, 344; C. XI 475 cebir mezhebi C. I 237 Cebraîl C. VIII 85 Cebrâîl (a.s.)ın kanadı C. XIII 81 cebrî C. I 37, 238, 307, 310, 317, 320, 442; C. V 403-405; C. VI 137, 139, 142, 236; C. VII 255, 400, 402-404; C. IX 586; C. X 264, 269-274, 282-286, 289-296, 298-304, 307, 309, 312, 313, 316, 321, 323, 337, 344, 345, 347, 350; C. XI 145 cebr-i hakîkî C. I 236, 238, 239 cebr-i mahmûd C. VII 255 cebr-i mezmûm C. VII 255 cebr-i mutavassit C. VII 255 cebr-i sırf C. V 405 Cebriler C. VII 255; C. X 318, 322, 325, 346, 348, 349; C. XI 143, 475 Cebrilik C. I 321; C. II 380; C. VII 257; C. X 337 cebrin hakikati C. X 338 cebrin sırrının sırrı C. X 337 Cebriye C. II 344, 381; C. XII 187 cedd C. XI 157 cedel C. XIII 286 cefâ C. I 523, 532; C. III 330, 405, 406; C. IV 26, 27; C. V 90, 105, 113, 177, 620; C. VI 156, 157, 161, 225, 424, 425, 427, 464; C. VII 518; C. VIII 388, 435, 436; C. IX 217, 407, 495, 496, 633; C. X 325-330, 501; C. XI 488, 492, 536, 568; C. XII 86, 122; C. XIII 72 cefager C. II 522 ceffe'l-kalem C. VIII 454; C. X 319-321, 323, 326, 336 cehâlet Bk. cehil C. II 290; C. III 494; C. IV 24, 50; C. V 160; C. VII 170, 367

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ evhâm C. I 346, 347; C. V 334; C. XII 18, 41, 42, 79 evhâmî C. XIII 216 evin içinden bir su C. XII 528, 529 evlâd Bk. veled, çocuk C. I 89; C. III 184; C. VI 616; C. VII 552; C. X 585; C. XI 97, 148, 516; C. XII 524, 525, 540, 546; C. XIII 83, 84, 85, 86 evlâd çeşmesi C. XII 524, 525 evlâd fitnesi C. IX 164 evlâd ü ıyâl C. XIII 38 evlâd-ı Alî C. III 228 evlâd-ı Resûl C. IV 103 evlere kapılarından giriniz C. VIII 461 evliyâ Bk. evliyâullâh, velî C. I 48, 50, 51, 53, 77, 109, 115, 163-166, 171, 175, 255, 266, 267, 285, 316, 317, 338, 410, 431, 439, 443, 464, 467, 468, 498, 499, 500, 501, 508, 517, 528, 572, 574; C. II 16, 17, 19, 40-42, 47, 51, 52, 54, 55, 60, 74-77, 109, 134, 167-171, 175, 176, 186, 201, 236, 239, 288, 295, 308, 330, 338, 339, 355, 356, 363, 370, 376, 379, 386, 387, 400, 401, 411-413, 433, 434, 442, 458, 462, 472, 490, 495, 501, 515, 516, 517, 552, 555; C. III 18, 49, 66, 67, 97-99, 110, 131, 164, 166, 203, 221, 222, 224, 305, 309, 310, 320, 323, 327, 330, 332, 372, 389, 393, 395, 409, 447, 449, 469, 477, 478; C. IV 27, 38, 41, 55, 72, 75, 79, 81, 84, 97, 191, 201, 204, 217, 228, 239, 298, 327, 328, 330, 337, 339, 340, 364, 367, 369, 391, 420, 422, 423, 440, 449, 450, 489, 492, 493, 499, C. V 34, 38, 39, 40, 42, 72, 73, 97, 118, 143, 169, 196, 202, 219, 237, 265, 266, 296, 297, 299, 300, 303, 312, 325, 326, 328, 334, 361, 376, 444, 476,-478, 494-496, 515, 527, 530, 533, 534, 537, 538, 540, 572, 594, 609, 610, 618, 619, 635; C. VI 22, 35, 36, 45, 58, 59, 85, 90-93, 98-102, 107, 113, 114, 117, 119, 120, 123, 138, 148, 164, 165, 188-194, 211, 225, 246, 253, 283, 301, 304, 305, 316, 322, 328, 333, 345, 348, 362, 366, 415, 442, 459, 460, 462, 480, 488, 491, 492, 493, 498, 500, 501, 506, 510, 527, 578, 592, 633; C. VII 20, 46, 76, 94, 97, 119, 130, 143, 145, 147, 157, 158, 182, 206, 207, 234, 244, 245-248, 251, 254, 256, 275, 311, 321, 363, 367, 377, 406, 407, 431, 434, 436, 437, 444, 458, 463, 477, 483, 499, 531, 548, 554; C. VIII 27, 42, 46, 51, 57, 59, 71, 92, 99, 105, 106, 109, 114, 123, 128, 138, 139, 150, 171, 172, 186, 204, 209, 217, 225, 232, 235, 236, 237, 244, 245, 248, 264, 265, 290, 308, 313, 314, 345, 348, 363, 364, 412, 417, 440, 442, 444, 454-457, 460, 462, 463, 477, 479, 480, 506, 509, 523, 524, 553, 577, 589, 612, 620; C. IX 17, 21, 25, 86, 89, 107, 122, 184, 185, 246, 271, 313, 358, 359, 378, 380, 383, 385, 386, 388, 389, 394, 400, 410, 443, 453, 462, 467, 470, 475, 478, 501, 503, 529, 535, 563, 594, 596, 600, 604, 605, 624, 625, 641; C. X 11, 38, 88, 121, 125, 126, 131, 151, 167, 172, 181, 195, 201, 207, 224, 250, 292, 330, 339, 341, 342, 354, 371, 421, 446-449, 457, 473, 536, 542, 567, 575, 576, 587, 605, 627; C. XI 19, 22, 24, 25, 41, 57, 58, 63, 74, 131, 136, 151, 177, 178, 181, 183, 208, 219, 222, 223, 229, 256, 268, 269

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ C. X 54, 428; C. XI 298, 300; C. XII 523, 547; C. XIII 93 hac kapısı C. VIII 204 hacâlet C. IX 175 hacamat C. I 470; C. IV 14, 15; C. IX 640 hacamatçı C. I 160; C. II 75 hâcât C. XIII 259 haccetmek C. IX 171 hacc-ı vedâ C. XIII 206 hâce-i cihân C. XIII 177 hacer-i esved C. VII 441 hacer-i semâvî C. VIII 461 hacer-i zümrüd C. VIII 576 hâcet C. IV 382, 383; C. V 72, 94; C. VI 218; C. IX 342; C. XIII 48, 109-111 hâcet vermek C. VII 344 hâce-tâş C. III

ittifak C. III 308 ittihad C. I 248, 455, 457, 537, 538, 547; C. II 160, 285, 329; C. III 35, 47, 201, 325, 376, 419; C. IV 493, 494, 495, 498; C. V 18, 357, 400, 540; C. VI 533, 539, 626; C. VII 21, 42, 130, 132, 142, 143, 144, 147; C. VIII 80, 336, 344, 346; C. IX 206, 278, 300, 437, 512, 634, 635, 639, 641, 646, 647; C. X 22, 23, 606, 607; C. XI 34, 38, 200, 215, 216, 402; C. XII 64, 151, 176, 245, 295, 367, 422, 580, 584; C. XIII 52, 97, 335 ittihâd âlemi C. XI 32, 33 ittihad ve ittifak C. IV 106 ittihâd-ı bâtın C. IV 491 ittihâd-ı enbiyâ C. XII 177 ittihâd-ı zamân C. VII 272 ittisâl C. I 78, 263, 458; C. III 331, 418; C. IV 451; C. V 357, 358, 510, 525; C. VII 130, 229, 230; C. VIII 209; C. IX 299, 300, 360, 371; C. X 530; C. XI 429, 433; C. XII 111 ivaz C. VI 251, 252, 265, 449 iyâdet C. II 404; C. III 477; C. IV 92, 93; C. IV 95, 106, 107; C. XI 216 iyâl Bk. ıyâl C. V 39 iyâlullah C. V 38 iyân C. VIII 172 İyi C. II 518; C. III 92; C. IV 126, 235, 373; C. VI 101, 103, 104; C. VII 388; C. IX 165; C. XI 124, 138, 167, 466; C. XII 81, 123, 363, 497 iyi ahlâk C. III 93; C. X 66; C. XI 366 iyi akvâl C. X 66 iyi amel C. IX 355 iyi efâl C. X 66 iyi göz C. XII 283 iyi huy C. III 228 iyi huylu C. VII 233 iyi mal C. I 319 iyiler C. I 262 İyiliğe fenâlık C. VI 156 İyilik C. I 406; C. III 112, 281; C. IV 270; C. V 90, 91; C. VI 156; C. VII 43; C. VIII 192, 325; C. IX 574; C. X 81, 336, 502, 565; C. XI 474, 475; C. XII 99 İyyake na'büdü C. VIII 329 iz C. III 62, 63 izâfât C. I 82, 359, 456; C. III 16; C. IV 315; C. V 246, 271 izâfâtın ıskātı C. II 427 izâfet-i lâmiyye C. IX 328; C. XI 353 izâfî varlık C. XI 90 izâfî vücûd C. V 358 izdivâc C. VII 72; C. X 402, 403 İze'n-necmü hevâ C. XI 45 izhâr Bk. ızhâr C. VIII 359, 540 izn C. XIII 74 izn-i ilâh C. XIII 162 izz ü celâl C. II 360 izzet C. III 309; C. VI 543, 544; C. IX 55, 238, 285, 617, 618; C. XI 109, 533; C. XIII 147 izzet-i dünyâ C. III 309 izzet-i gınâ C. VI 543 izzet-i hakîkî C. V 288 izzet-i hakîkiyye C. III 309 izzet-i Hakk'ın mazharı C. XII 55 izzet-i nefs C. IX 171 J jağjağ C. X 41, 42 K kabâ C. X 260 kabâhat C. I 470; C. VI 78, 525, 527; C. X 80; C. XI 147, 150 kabak C. IV 241; C. VIII 179; C. IX 444, 468; C. XI 406 kabak kalyesi C. XI 403 Ka'be C. IV 447; C. V 168; C. IX 124; C. XI 299, 300, 611; C. XII 53; C. XIII 156, 157, 158, 221, 222, 253 Kâbe kavseyn C. II 495; C. V 357; C. VI 34; C. IX 342 Kābe Kavseyn meyhanesi C. VI 35 Ka'be-i hakikat C. IV 393 Ka'be-i ma'nevî C. IV 406, 407 Ka'be-i Muazzama C. XII 551 Ka'be-i sûrî C. IV 406 Kâ'be-i visâl C. XIII 253 Ka'be-i Zât C. V 299; C. VII 23 Ka'betullah C. VI 194 Kābız C. II 480; C. III 75, 169, 311, 312, 386, 427; C. VI 368, 496; C. VII 546; C. VIII 61, 96, 438; C. XI 24; C. XII 81 kâbilî C. I 102 kābil-i dalâlet C. VII 381 kābil-i hidâyet C. VII 381 kābil-i sıfât-ı ahadiyyet C. VIII 80 kābiliyet Bk. isti'dâd C. I 233, 235, 315, 326; C. IV 254, 304; C. V 296, 300, 303, 539; C. VI 607; C. VII 79, 115, 381, 386, 480, 481; C. VIII 234, 381, 382, 469; C. IX 322, 499- 502, 539, 545, 546; C. X 462; C. XI 19, 130, 324, 606; C. XII 136, 308, 349; C. XIII 274 kābiliyetsiz C. XI 416 kābiliyyât C. VIII 345 kābiliyyet-i asliyye C. V 582; C. X 322, 337 kābiliyyet-i zâtiyye C. VIII 359, 539; C. XII 300 Kâbilli C. VIII 401, 406, 412, 413 Kâbilli kocakarı C. VIII 400, 412, 417 kabir Bk. mezar C. I 496; C. III 263; C. IV 199; C. VI 628; C. VIII 21, 23, 126, 524; C. IX 332, 495, 557, 558; C. XII 348, 349, 423, 438, 501

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ 50, 285, 286, 352, 378, 379, 382, 442, 443; C. III 81, 88, 98, 99, 106, 144, 278, 279, 290-292, 335, 349, 374, 395, 397, 452; C. IV 337; C. V 122, 175, 205, 468, 572; C. VI 72, 170, 282, 516, 517, 609, 614; C. VII 151, 165, 189, 190, 201, 285, 328, 395, 427-429; C. VIII 181, 191, 193, 200, 203, 204, 287, 290, 302,

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ ruhsat-ı şer'iyye C. IV 421, 423 rûhta ittihad C. XI 38 Rûhu'l-Emîn C. IV 414; C. XI 611 rûhu'l-Hak C. XI 68 rûhullâh C. I 480; C. III 45, 136, 142; C. X 150; C. XI 396; C. XIII 221 rûhun bedene taalluku C. I 457, 459; C. III 332 rûhun birliği C. VIII 367 rûhun çocuğu C. XII 369 rûhun gıdâsı C. V 519; C. IX 111, 112; C. XI 434; C. XII 417 rûhun gölgesi C. IX 237, 238 rûhun gözü C. III 357; C. VI 304 rûhun himmeti C. XI 56 rûhun nûru C. VI 326 rûhun rengi C. XIII 266 rûhun ruhu C. V 339; C. IX 215 rûhun tecelliyâtı C. XII 586 rûhun terakkîşi C. XII 436 ruk'a C. XI 615 rukye C. VII 474; C. VIII 163; C. X 213; C. XI 392 rukye-hân C. XIII 170 Rûm C. IV 497 Rum elçisi C. I 422, 426, 427, 429, 434, 435, 457, 461 Rumca C. VIII 84 Rûmî C. IV 411, 483; C. XI 258, 603, 604; C. XII 160 Rûmiler C. II 428-431, 439, 440 rumûz Bk. remz C. I 133, 439; C. III 425, 426; C. VIII 492; C. IX 358, 359; C. XI 359; C. XIII 114, 144 rumûzât C. I 132; C. IV 347; C. IX 169; C. XIII 131 rumûzât-ı kur'âniyye C. III 97 rumûz-ı hakāyık C. V 222 rusül-i beşer C. IV 506 rusül-i melek C. IV 506 rutûbet C. VI 531; C. VII 547; C. IX 58, 61, 273; C. XI 567; C. XIII 72, 333, 334 ruûnât-ı nefsiyye C. II 304 ruûnet C. V 577 rûz-i ceza C. II 381, 382; C. X 556; C. XI 513; C. XII 315, 316, 318; C. XIII 298 rûz-i dîn C. III 297 rûz-i elest C. IV 345; C. V 621; C. XIII 195 rûz-i haşr C. VI 21 rûz-i istiftâh C. III 13 rûz-i mahşer C. VIII 559 rücû' C. I 361, 545; C. II 352, 480; C. V 136, 298-300; C. VI 472; C. XI 197, 309, 323, 332, 507; C. VI 397, 474; C. IX 14, 336, 375; C. X 521, 616-618; C. XI 432; C. XII 161, 169, 382, 383; C. XIII 76 rücûm C. II 474; C. XI 387 rüfakā-yı sülük C. XII 281 rükn-i tabiat C. V 591 rükû' C. V 570; C. VI 276; C. IX 650, 651; C. XI 585; C. XIII 144 rükün C. V 20; C. XI 31, 585 rüstem C. X 514 rüsûm C. III 486 rüsûm-ı şer'iyye C. III 486 rüşvet C. I 179; C. IV 252; C. V 59, 451, 585; C. XI 535; C. XIII 120 rütbe C. III 212; C. VII 414; C. IX 103; C. XI 104, 116 rütbe-i insâniyye C. VIII 536 rüyâ C. I 67, 103, 106, 109, 193, 224, 498; C. II 49, 66, 329, 537; C. III 63, 305, 454, 461-468; C. IV 114, 115, 200, 258, 285, 286, 288, 307, 450, 451, 461, 462; C. V 48, 49, 75, 76, 148, 232, 233, 297, 317, 347-349, 429, 430, 458-460, 482, 483, 485, 617, 618, 621, 622, 625, 626; C. VI 68, 299, 301, 405, 477, 478; C. VII 207, 395, 416, 443, 444, 478, 547, 558; C. VIII 21, 22, 89, 172, 182-184, 198-202, 370, 372-375, 378, 379, 383-387, 426, 427, 455, 457, 484, 485, 529, 549, 550, 557- 559, 576, 587, 618; C. IX 44, 316, 323, 375, 376, 430, 468, 469, 476-478, 554, 555, 573, 599, 633; C. X 66, 335, 522, 532, 541, 545, 578, 609; C. XI 118, 208, 209, 317, 364, 365, 371, 372, 438, 604; C. XII 57, 130, 132, 138, 139, 169-171, 177, 178, 186, 190, 191, 205, 253, 278, 349, 376, 464, 465, 468, 499-502, 504, 505, 513-515, 516, 517, 561, 562; C. XIII 60, 78, 103, 113, 118, 123, 135, 136-138, 238 rü'yâ âlemi C. VIII 373 rü'yâ aynası C. IX 316 rü'yâ ma'nâ âlemidir C. VI 147 rü'yâ ta'bîri C. III 256; C. XI 118 rü'yâ ta'bîri ilmi C. XII 376 rü'yâ-yı sâdıka C. I 134 rü'yâ-yı sâliha C. II 472; C. V 617; C. XI 208 rü'yâ-yı şeytânî C. I 104 rü'yet C. I 76, 355, 357, 358, 360; C. II 214, 549, 553; C. III 117; C. IV 385; C. V 325; C. VI 293, 455; C. XI 232, 324, 396, 582; C. XII 310, 375; C. XIII 124, 125 rü'yet hâssası C. VIII 181 rü'yet-i cemâlullâh C. XI 69 rü'yet-i Hak C. II 550; C. III 35, 36; C. IV 13 rü'yetullâh C. IV 113; C. X 627 rüzgâr C. I 231, 234, 288, 314, 349; C. II 509; C. III 237, 356; C. IV 151, 301; C. V 273; C. VI 118, 188, 189, 594, 596, 597; C. VII 56- 58, 60, 236; C. VIII 368; C. IX 437; C. X 91, 294, 352, 372, 446, 629; C. XI 37, 311, 312, 429, 448; C. XII 86, 96, 238, 239, 475; C. XIII 254, 255, 293, 294, 295, 296,

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ safî C. I 66; C. V 386, 388, 389; C. XIII 166, 231 sâfil C. VII 445 safir C. I 190, 298; C. VII 258; C. XII 285 sâfiye C. I 147; C. III 58; C. VI 461 safrâ C. I 102, 122, 460; C. IV 24, 25, 30, 44, 442; C. VI 306-308; C. VIII 158; C. XI 20, 230, 231; C. XII 219 safra kesesi C. VI 307 safrâî C. IV 24; C. X 145 safrâ-i fâkı' C. VIII 63 safran C. VI 587 safrâvî C. X 36 safvet C. VII 63; C. IX 134-136; C. XI 492 safvet-i kalb C. VII 516 sağ C. II 394; C. III 97; C. IX 154-156, 572, 582; C. X 45, 46; C. XI 27, 89, 429, 602 sağ el C. II 441; C. IX 577; C. X 44, 46, 57; C. XII 70 sağ taraf C. II 346 sağır C. II 401-405, 407, 412; C. VI 55, 56, 65; C. VII 258, 500, 501; C. VIII 364; C. IX 427, 470; C. XII 303, 364; C. XIII 174, 195 sağırlık C. VI 58 sahâbe C. IV 283; C. IX 201 sahâbe-i kirâm C. V 373 sahâbî C. IV 108, 120, 284, 285, 287 sâha-i esîriyye C. II 435 sâha-i ilm C. III 267 sahare Bk. sâhir C. I 276 sahâvet C. IV 201 sahh C. XII 225, 226 sahî C. II 97; C. X 588 sâhib-dil C. II 148; C. IV 363, 364 sâhib-i cemâl C. XI 236, 241; C. XII 585 sâhib-i devlet C. X 147 sâhib-i dil C. I 482, 483; C. IX 296, 306 sâhib-i himmet C. IV 494 sâhib-i inkisâr C. IV 323 sâhib-i keşf C. IV 288; C. VI 627; C. IX 529 sâhib-i nefis C. I 482, 483 sâhib-i ni'met C. XII 574 sâhib-i nisbet C. XII 353 sâhib-i saâdet C. IX 475; C. X 479 sâhib-i tasarruf C. VIII 263; C. X 262 sâhib-i telvîn C. IX 401; C. XI 198, 462 sâhib-i temkîn C. XI 198 sâhib-i velâyet C. VII 31 sâhib-i zan C. II 504 sâhib-i zevk C. I 164, 200, 201 sâhib-kırân C. IX 475; C. X 479; C. XI 426, 465; C. XII 187, 238 sâhir Bk. sihirbaz C. I 487, 488; C. V 28, 29, 310, 318, 319, 325, 329, 455; C. VIII 410; C. IX 351; C. X 379, 380, 594, 596; C. XII 134; C. IX 126; C. XII 310 sâhirlerin ipleri C. V 334 sahrâ C. III 480; C. IV 31, 166, 474; C. VIII 112, 394, 582; C. X 94, 188, 190, 191, 212, 244, 417; C. XI 457, 458, 578, 579, 620; C. XII 12, 17, 175, 271; C. XIII 286 sahra-nişîn C. XII 163 sahrâ-yı cân C. II 63 sahrâ-yı ervâh C. I 215 sahrâ-yı fikir C. VIII 582 sahrâ-yı hakikat C. VI 128, 129, 130, 132 sahrâ-yı imkân C. V 438 sahrâ-yı tabiat C. II 280, 293 sahrınc C. XIII 182 sahte mürşid C. I 298; C. IX 128 sahte peygamber C. IX 377, 378, 382 sahte şeyh C. IX 96 sahte ve nâkıs mürşid C. XII 223 sahûr C. X 295, 296 sahûr davulu C. XI 294, 295, 301, 302 sahv C. I 95, 533, 542; C. III 390; C. IV 159; C. V 375, 384, 550; C. VI 205, 206, 609, 621; C. VII 535; C. IX 68; C. XI 217, 220; C. XII 32, 261; C. XIII 311, 312 saîd C. I 206; C. II 165, 189, 287, 347, 441, 450, 460, 461, 481; C. III 69, 98, 294, 302, 313, 414, 471; C. IV 216, 232, 236, 239, 304, 318, 480, 492; C. V 444; C. VI 72, 73, 141, 149, 161, 183, 184, 186, 318, 636; C. VII 300; C. VIII 324, 348, 493; C. IX 155, 201-203; C. X 321, 385, 578; C. XI 393, 432, 440, 448, 572; C. XII 251; C. XIII 195 saîd-i ezelî C. IV 239; C. VIII 325, 326; C. XI 448; C. XII 125 sâil C. II 238, 239; C. XI 485 sâim C. IX 75 Saîr C. VIII 210; C. IX 579 sâir fi'l-menâm C. XII 269 sâis C. V 548, 549 sakā C. X 99; C. XII 448; C. XIII 47 sakal C. VII 202, 203, 250, 558; C. VIII 388; C. X 139, 381, 382, 481, 482; C. XI 102, 575, 576; C. XII 292, 293, 297, 614, 626; C. XIII 174 Sakar Bk. sekar C. I 33; C. VII 29, 30; C. XI 98; C. XII 193, 488 sâkî C. III 201, 373; C. IV 202; C. V 227, 372; C. VI 420, 622; C. VIII 262, 362, 368, 371, 563; C. X 410; C. XI 235; C. XII 35; C. XIII 13, 14, 15, 19, 20, 28 sâkî-i bâkî C. XII 35; C. XIII 19 sâkî-i hakîkî C. VI 623 sakîl C. III 156 sakkā C. XII 354, 355 salâ C. IV 261; C. VI 12, 271 salâh C. III 397; C. IV 268; C. VII 44, 45, 74, 75 sâlâr C. VIII 42; C. X 329 salât Bk. salavât, namaz C. I 38; C. VII 344; C. X 428; C. XII 240, 426, 427 salât ü selâm C. V 60

sarnıç C. XII 496, 498 sarrâf C. VII 27; C. X 382 sarsar C. VII 56, 427; C. XII 237, 238, 475; C. XIII 301 satın alma C. XI 421 sâtir C. IV 397; C. V 563 satranç Bk. şatranç C. I 392; C. IV 471; C. V 155; C. VI 125; C. VIII 403; C. IX 138, 168, 632; C. X 220, 272, 423, 424, 425, 462, 580; C. XI 206, 528; C. XII 78, 129, 217, 452, 495, 628; C. XIII 21 satranç tahtası C. V 242; C. XII 628 satranç taşları C. X 272; C. XII 452 sa've C. IX 162 savm Bk. oruç C. I 38; C. IX 76; C. X 428 savmaa C. V 93; C. XI 453; C. XII 611 savm-ı ramazan C. V 461 savm-ı visâl C. III 15 savt Bk. ses C. I 517; C. II 274; C. VII 308; C. VIII 345, 348; C. IX 133, 167, 170, 281; C. X 88, 92, 351; C. XI 244, 245, 347, 455, 456; C. XIII 167, 176, 177, 221, 251 sa'y C. I 301, 306, 309-311, 313, 316, 317, 320; C. VI 189, 190; C. XI 146; C. XII 24; C. XIII 318 sa'y u gayret C. VII 34 sâye Bk. gölge, zıll C. V 457; C. VIII 83; C. XI 494; C. XII 350, 381, 615 sayha C. VI 118; C. VIII 189 sayı C. XI 179 sa'y-i bâtınî C. XII 24 sa'y-i zâhirî C. XII 24 saykal Bk. cilâ C. II 347, 427, 430; C. V 379; C. VI 424, 427; C. VIII 194, 195, 323; C. IX 165; C. XI 426 sayyâd Bk. avcı C. III 365; C. VII 309; C. IX 167 saz C. VII 219, 221 sâzende C. XI 224, 228, 229, 541 se dîv C. II 454 seb'a semâvât C. IV 137 seb'a-i seyyârât C. VII 547; C. IX 371 seb'a-i seyyâre C. IV 137; C. XI 46, 49 sebak C. V 321; C. VIII 309 Sebbaha lillâh C. X 521 sebeb Bk. esbâb C. I 220, 284, 285, 302, 306, 311, 338, 497-499; C. II 223, 224, 226; C. III 282; C. IV 17, 18, 48, 135, 222, 510, 514, 515; C. V 358, 395, 397, 519, 584; C. VI 35-37, 199, 201, 202, 278, 308, 537, 637; C. VII 54, 61, 78, 91; C. VIII 168, 169, 191, 192, 233, 519, 543, 544; C. IX 273- 275, 488, 501-505, 546-550, 612, 613; C. X 68, 101, 108, 224, 241, 401, 553; C. XI 146, 243, 360, 361; C. XII 20, 92, 134, 309, 310, 531, 555-558; C. XIII 98, 303, 318, 340 sebeb âlemi C. XII 558 sebeb perdesi C. XII 134 sebeb ve müsebbib hep O'dur C. VI 309 sebeb yakıcılık C. XII 560 sebebden müsebbibe C. I 453 sebeb-i evvel C. VI 308 sebeb-i hayât C. VIII 385; C. XIII 307 sebeb-i helâk C. VIII 385 sebeb-i hilkat C. XII 504 sebeb-i îcâd C. III 99 sebeb-i ilâhî C. IX 61 sebeb-i ma'nevî C. I 284, 287 sebeb-i müstakil C. VIII 578 sebeb-i sûrî C. I 284, 287 sebeb-i zuhûr C. I 81; C. III 341 sebebiyyet C. XIII 205 sebeblerin sebebi C. III 451; C. VI 308 sebîl-i sabr u rızâ C. V 505 sebt ve mahv C. XII 446 sebze C. VII 316 seccâde C. IV 423; C. IX 170 secde Bk. sücûd C. I 104; C. II 217, 218, 299, 303, 307, 333, 377, 378, 383, 410, 411; C. III 225, 340, 457, 494, 495; C. IV 30, 87, 88, 116, 214, 218, 222, 224, 227, 339, 371, 398, 465; C. V 542, 570, 571, 575, 577, 632; C. VI 78, 125, 163, 212, 213, 365, 495; C. VII 22, 166, 203, 274, 282, 283, 398; C. VIII 509, 510; C. IX 293, 469, 609, 610; C. X 280; C. XI 499, 501; C. XII 52, 56, 116, 118, 119, 402, 405, 520, 521; C. XIII 144 secdegâh C. IV 339; C. XIII 222 secde-i hulûs C. X 607 secde-i kurb C. III 339, 340 secde-i şükr C. VI 78 sed C. II 369, 370; C. X 524 sedd-i pes C. VIII 320 sedd-i pîş C. VIII 320 sedene-i esmâ C. III 38 sedîvü C. II 454 sefer Bk. seyr C. I 432; C. II 293, 294, 321; C. III 211, 224, 467, 496, 497; C. IV 108, 110, 111, 114, 216, 240; C. V 142, 344, 431, 510, 512, 519-521; C. VI 464, 480; C. VII 206; C. VIII 118, 125, 128, 551; C. IX 13, 14, 88, 89, 102; C. X 468, 474, 618; C. XI 170; C. XII 312, 490; C. XIII 32, 61, 69, 77, 78, 86, 92, 96, 97, 103, 114, 118, 160, 176 sefer-i âfâkî ve enfüsî C. XIII 141 sefer-i âhiret C. III 178, 498 sefer-i sûrî C. XIII 159 sefer-i urûc C. IV 291 sefîh C. XIII 270 sehâ C. II 129, 310, 311, 491; C. III 352, 495, 496; C. IV 210, 317; C. IX 75, 76, 77, 572; C. X 366; C. XI 447; C. XII 523

ser-rişte C. IX 571; C. XI 602 ser-sâm C. VI 417 serum C. X 526; C. XII 101 server C. VIII 42, 510 Server-i enbiyâ C. I 258; C. III 101 serverlik C. III 472 servet C. I 562; C. II 550; C. V 148; C. VII 185; C. IX 183; C. X 433 servi C. II 70; C. X 81; C. XI 195, 562; C. XIII 208 serv-i revân C. XIII 315 serv-i sehî C. XII 252; C. XIII 183 ses Bk. savt C. II 13, 59, 390; C. IV 459, 463; C. V 221, 395; C. VI 319; C. VII 227, 474; C. X 41; C. XI 41, 241 setr C. VI 11, 17, 18, 23, 619; C. VII 73, 74 setr-i avret C. III 165; C. V 598 Settâr C. II 382, 449; C. III 101, 102; C. IV 182, 185, 415; C. V 60; C. VI 11, 619; C. VII 64; C. VIII 523; C. IX 47, 583, 584; C. X 80, 567; C. XI 74, 439, 550; C. XIII 201 settâriyyet C. VI 13 settârlık C: III 100, 101; C. VI 18; C. IX 48; C. X 71; C. XIII 202 sevâb C. II 405; C. III 270; C. VII 304; C. IX 211, 212 sevâb-ı dünyevî C. I 308 sevda C. I 122; C. IV 442; C. VI 306-308, 458; C. VIII 158; C. XI 230, 231, 562; C. XIII 178, 183 sevdâî C. III 386; C. IX 120; C. XI 330 sevdâ-yı aşk C. X 518 sevdâ-yı hâm C. XI 364 sevdâ-yı riyâset C. V 208 sevgi Bk. aşk, muhabbet C. VI 366; C. VIII 327; C. XI 571 sevgili Bk. habib, mahbub, yâr C. XI 569 sevici kadın C. XII 344 sevinç C. III 194; C. VIII 385; C. XII 102 sevinmek C. VI 68 sevk-i tabîî C. VI 235; C. IX 488 seyahat C. IV 108, 111; C. VIII 168 seyfullâh C. XI 43 seyis C. XI 391 seylâb C. IX 262; C. XII 89 seyr Bk. sefer C. III 229; C. V 522; C. VII 277, 456; C. IX 13, 278; C. X 50, 51; C. XI 566; C. XIII 178 seyr ü sefer C. V 507, 520, 521; C. VII 170; C. VIII 117; C. XIII 97 seyr ü sülûk C. III 324; C. IV 31; C. V 506; C. VII 253; C. VIII 21; C. IX 650; C. XIII 94, 95, 314 seyr-billâh C. VII 456, 457 seyr-fillâh C. II 162, 310; C. III 381; C. IV 119; C. V 516, 559; C. VII 42, 535; C. VIII 139; C. IX 278; C. XI 579; C. XIII 139 seyr-i âfâkî C. XIII 97 seyr-i anillâh C. I 510 seyr-i cismânî C. IX 277 seyr-i enfüsî C. XIII 97 seyr-i husûsî C. XIII 76 seyr-i ma'nevî C. IX 277; C. XIII 152 seyr-i mekânî C. VI 148 seyr-i melekûtî C. IX 278, 279 seyr-i mülkî C. IX 278, 279 seyr-i rûhânî C. VII 454; C. IX 277, 278 seyr-i sırr C. III 488 seyr-i sûrî C. IX 277 seyr-i umûmî C. XIII 76 seyr-i urûcî C. V 461, 499 seyr-i zamânî C. VI 148 seyr-i zâtî C. IX 278, 279 seyr-ilallâh C. IV 119; C. VII 456, 457; C. IX 277 seyr-maallâh C. XIII 139 seyyâlât-ı esîriyye C. VIII 461 seyyâle-i latîf C. XIII 77 seyyâle-i rakîka C. VI 536; C. XIII 93 seyyârât Bk. seyyâre C. I 342, 395; C. III 471; C. VI 281, 531, 569, 593; C. VII 162, 163, 184, 185; C. X 162; C. XI 318, 404 seyyârât-ı felekiyye C. X 595 seyyârât-ı seb'a C. I 263, 266, 325 seyyâre Bk. seyyârât C. III 68; C. IV 204, 299, 381; C. V 16; C. VI 472; C. VII 185, 373; C. IX 141, 610; C. X 633, 634; C. XI 13, 44, 46, 50, 237, 314; C. XII 341-343; C. XIII 311 seyyârelerin rûhâniyeti C. XII 342 seyyiât Bk. seyyie C. II 520; C. IV 267, 314; C. VI 18; C. VIII 13; C. IX 568, 587; C. X 61; C. XII 249, 466 seyyiâtın hasenâta tebdîli C. II 520, 521 seyyid Bk. sâdât C. II 549; C. IV 99; C. XII 197, 412 Seyyid-i kâinât C. XII 413 Seyyid-i kül C. V 479 seyyidlik C. XI 486 seyyidü'l-ekvân C. VI 206 seyyidü'ş-şühedâ C. VI 270 seyyie Bk. seyyiât C. I 470; C. II 521; C. V 105; C. VII 352 sıbğatullâh C. XIII 266 Sıbtî C. VIII 179, 180, 266, 295, 493-497, 513- 517, 520; C. XIII 151 sıbyân-ı şerîat C. III 390 sıcak C. IV 69; C. X 327; C. XII 89 sıcak su C. II 457, 458 sıcaklık C. III 450; C. IV 485 sıçan Bk. fâre C. I 186, 187; C. IV 377, 378, 380, 383, 426-428; C. VI 110, 164, 165, 415, 416; C. VIII 493; C. IX 26, 112, 113; C. X 483, 496, 503, 547, 552, 553; C. XI 58; C. XII 183, 229-231, 239, 246, 254, 260,

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ şâri' C. VIII 187 şârih C. XIII 328 şark C. I 50; C. VIII 369, 370, 599; C. IX 644; C. XI 43; C. XII 52, 66, 158, 443; C. XIII 68, 70, 78 şarkî C. XI 43 şa'şaa-i âfitâb-ı celâl C. XII 578 şaşı C. I 178, 207; C. III 107, 232, 236, 294; C. IV 417, 473; C. VIII 174, 451, 531, 607; C. IX 549, 565; C. XI 179, 285; C. XII 39-41, 401, 414, 415, 417, 418, 552 şaşılık C. I 247; C. III 106, 239, 240; C. IX 215; C. XI 479; C. XII 119, 149, 401, 415, 418, 420, 544, 559 şatah C. X 308 şathiyyât C. II 119, 120; C. V 190 şathiyyât-ı meşâyih C. XI 331 şâtır C. XI 88 şatranc, şatranç, Bk. satranç C. I 230; C. III 54, 55, 489; C. IV 184-186, 230, 231; C. VI 473, 636; C. VII 49, 416; C. VIII 76, 316, 317 şatranc tahtası C. IV 224 Şâvirhüm C. XII 222 şeâmet C. IX 77; C. X 163 şebe C. VIII 358; C. IX 125 şeb-hîz C. XII 301 şeb-i dünyâ C. III 106 şebîkiyye C. XI 347 şebkûk C. XIII 115 şebkûklük C. XIII 117 Şebnem C. XII 107 şecâat C. II 506; C. III 87; C. VI 423, 453; C. VII 135; C. VIII 326; C. IX 209, 221; C. X 538; C. XI 171 şecer C. III 35; C. V 541 şecere-i cehennem C. III 354 şecere-i circîr C. I 419 şecere-i ilim C. IV 480 şecere-i kevn C. II 20; C. III 273, 274; C. V 346; C. VI 266; C. VII 165; C. VIII 214; C. IX 302; C. XI 18; C. XII 56, 67 şecere-i mel'ûne C. I 491; C. XII 562 şecere-i mel'ûne ve matrûde C. XII 561, 587 şecere-i menhiyye C. I 448; C. II 76, 251; C. III 17, 18, 54; C. X 27; C. XII 5

TERİMLER, DEYİMLER VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ tertib C. VIII 352 tertib-i mukaddemât C. III 69 terzi C. III 363; C. IV 380; C. IX 570, 628; C. XI 414, 538, 543-551, 554-556, 602; C. XII 447 terzî-i âmm C. XI 554 terzilik C. XI 621; C. XIII 100, 101 terzi-nâme C. XI 539 tesadüf C. I 83, 414; C. VIII 355; C. XII 575 tesbih C. I 290, 294; C. II 68, 71; C. III 90, 271, 285, 483, 495; C. IV 152, 201, 344-347; C. V 22, 137, 272, 273, 275, 276, 396, 402- 404, 541, 570; C. VI 236, 276, 277; C. VII 150, 151; C. VIII 237, 522; C. IX 87, 111; C. X 375, 417, 448, 521, 626, 627; C. XI 49, 478, 479, 537, 550 tesbîhât C. IX 171 tesbih-i fiilî C. IV 347, 348 tesefsut C. XII 559 tesettür C. XI 240, 241, 614; C. XIII 247 tese'ül C. X 219, 222, 227; C. XI 124; C. XIII 114 teshîr-i suver C. II 200 te'sîr C. VIII 377, 378; C. XI 361 te'sîr ile ittisâl C. VIII 590 te'sîrât-ı zahiriyye C. XII 134 teslîk C. II 310, 314, 315, 466; C. IV 36 teslîkten sonra tefhîm C. IV 36 teslîm C. I 302, 303, 305; C. VIII 239; C. X 27; C. XI 200; C. XIII 75, 76, 317 teslîm hırkası C. XI 487, 488 teslîm-i tâm C. III 247 teslîm-i tamâm C. I 203 teslîmiyet C. I 145, 326; C. II 381; C. VII 261; C. VIII 297, 298; C. XI 77; C. XIII 260 tesnîm C. XII 493 testere C. VIII 147 testi C. II 226-231, 234, 235, 259, 266-269, 271, 272, 279; C. III 286; C. IV 156, 157, 494; C. V 553-555; C. VI 506-508; C. X 408, 410, 413, 419, 436, 585; C. XI 227, 303; C. XII 275, 447; C. XIII 51, 342, 347 tesû Bk. tüsû C. XII 601, 602; C. XIII 136 teşahhusât-ı beşeriyye C. V 360 teşbîh C. I 52, 209, 519; C. III 32, 37, 378, 379, 493, 494; C. IV 51, 399, 453; C. V 13, 22; C. VI 116; C. VII 25, 334; C. VIII 90, 312, 507; C. X 209; C. XI 242; C. XII 177, 579 teşbîh ve tenzîhi câmi' C. VIII 312 teşbîhât C. III 379; C. XI 23 teşbîhât-ı akliyye C. III 379 teşbîhde tenzîh C. II 344; C. VII 334 teşbîh-i sırf C. II 344; C. III 490; C. VIII 572, 586; C. XII 187 teşbîhte tenzîh C. III 483; C. IV 51 teşebbüh C. IX 77 teşekkür C. VI 77, 78, 225; C. XII 425, 427; C. XIII 285, 304, 313 teşemmüs C. III 31 teşe'üm C. I 303; C. III 391; C. VI 151 teşne C. XII 537 teşríhhâne C. VIII 587 tetâlî-i bârikāt C. X 538 tevâcüd C. VI 168; C. XII 49, 371 tevakkuf C. VIII 587 tevâlî-i tecelliyât C. X 538 tevâtür C. XIII 167 tevâzu' C. I 138, 574; C. II 362, 410; C. III 87, 212, 382, 414, 483; C. IV 42; C. V 133, 135, 180, 208, 230, 299, 529; C. VII 105, 111, 112, 172, 293, 371; C. VIII 80, 123, 462, 464, 467, 477, 487, 489, 511, 531, 532; C. IX 55, 172, 220, 413; C. X 208, 410; C. XI 94, 296, 389, 390, 447, 504; C. XII 279, 413; C. XIII 75, 248, 289, 294 tevbe Bk. tövbe C. XI 309 tevcîh-i kalbî C. VIII 578 teveccüh C. III 371, 372, 432, 442, 468; C. VI 170 teveccüh-gâh C. XII 551 teveccüh-i kalbî C. III 370-372 teveccüh-i sûrî C. XIII 245 tevekkül C. I 203, 299-303, 306, 311, 313, 316, 320, 347; C. II 119, 144; C. III 371; C. V 128; C. VI 184; C. VIII 319; C. IX 65, 277, 374, 413; C. X 102-108, 111, 113-115, 117, 120, 124, 125, 132, 133, 138, 140, 234, 238-242; C. XI 447; C. XII 466; C. XIII 91 tevekkül-i sırf C. I 321 tev'em C. III 373; C. VI 91 teverrüm C. VIII 402 tevfik-ı ilâhî C. III 455, 457; C. IV 179; C. V 231; C. XI 300; C. XII 550; C. XIII 289 tevhîd C. I 45, 52, 526, 528; C. II 160, 427; C. III 32, 181, 427, 494; C. IV 500; C. V 141, 296, 360, 361; C. VI 211; C. VII 461, 506; C. VIII 174, 446, 447, 504; C. IX 205, 213, 278, 415, 547, 548, 550, 631, 634; C. X 254, 355, 628; C. XI 80; C. XII 40, 41, 591, 592 tevhîd izâfâtın ıskātıdır C. I 456 tevhîd-i efâl C. II 260, 525; C. III 463; C. VI 358; C. IX 603; C. X 126, 254 tevhîd-i esmâ C. X 254 tevhîd-i esmâ ve sıfat C. II 260; C. III 463; C. VI 358; C. IX 603; C. X 126 tevhîd-i Hak C. I 52; C. II 309; C. VI 221; C. XI 94 tevhîd-i hakîkî C. I 150; C. II 525; C. IV 378; C. V 408; C. IX 204, 613; C. XI 370, 371; C. XII 591 tevhîd-i hâlî C. III 459; C. VII 41; C. IX 547, 548, 550, 603

Ab: Su.

Ab u gil (kil): Su ve çamur.

Abâ: Yünden yapılmış kaba elbise.

Âbâd: Mâmur, bayındır, şen.

Abd: Kul, köle.

Abdânî: Kula âit, kul ile ilgili.

Abdiyyet: Kulluk, kul olma.

Abdullah: Allah'ın kulu.

Abdü'l-câh: Makam, mevki kulu.

Abdü'l-Halık: Yaratıcının kulu.

Abdü'l-mâl: Malın kulu.

Abdü'n-nefs: Nefsin kulu.

Ab-ı Hızr: Ab-ı hayât.

Ab-ı revân: Akarsu.

Abid: İbâdet eden.

Abûsü'l-vech: Asık suratlı, suratı asık.

Acâibât: Acâyip şeyler, şaşılacak şeyler.

Acâl: Eceller.

Acîb, acîbe: Taaccüb edilecek; şaşılacak.

Acîb: Taaccüb edilecek, şaşılacak, tuhaf.

Acûl: Çok aceleci.

Acûlâne: Çok acele olarak, âcil şekilde.

Acz: Acizlik.

A'dâ: Adüvvler; düşmanlar.

Adab: Edebler; terbiyeler; usûller.

A'dâd: Adetler, sayılar.

Adalât: Adaleler, kaslar.

Adâvet: Düşmanlık.

Add: Sayma, sayı; îtibâr etme.

Aded-i ezmân: Zamanların sayısı.

Adeden: Adet olarak, sayıca.

A'del: En âdil; en dengeli.

Adem: İnsan; adam.

Adem: Yokluk.

Adem-âbâd: Yokluk ülkesi.

Adem-i: ...in yokluğu, ...sizlik.

Adem-i icâbet: İcâbet etmemek; cevap vermemek, kabul etmemek, râzı olmamak.

Adem-i muhâdara: Karşılıklı olarak hikmetli konuşma yokluğu.

Adem-i rızâ: Rızâsızlık, râzı olmama.

Adem-i rü'yet: Görmeme, görmezlik; görüşsüzlük.

Adem-i tenâhî: Nihâyetsizlik, nihâyeti olmama.

Adem-i vusûl: Vâsıl olamama; erişememe.

Ademiyyet: Yok olma hâli, yokluk.

Ademî: Ademoğlu, insan.

Ademiyyet: Adem oluş, insanlık.

Ademü'l-adem: Yokluğun yokluğu.

Ademü'l-vücûd: Varlığın yokluğu.

LÜGATÇE Bü'l-aceb: Çok tuhaf, şaşılacak. Büleğâ: Beliğler; belâgat sahipleri. Bülend: Yüksek, yüce. Bülûğ, Bulûğ: Bâliğ olma; yetkinlik; erişme. Bürûdet, Burûdet: (Dört tabîattan biri): So- ğukluk. Bürûz: Belirme, âşikâr olma, meydana çıkma. Büzürg: Büyük, ulu.

C Câ, Cây: Yer, mevki. Câdde-i şerîat: Şerîat caddesi; şerîatın geniş yolu. Câfî: Cefâ eden; eziyet eden. Câh: Makam, mevki, îtibâr. Câil: Ca'l edici, kılan, yapıcı, vücûda getirici. Cahîm: Cehennem. Câiz: Cevâz verilen; olabilir, olur. Ca'l: Yapma, kılma, te'sir etme, vücûda getir- me. Ca'lî: Yapmacık, sahte. Câlib: Celbeden, çeken, çekici. Câme: Elbise, çamaşır. Câmi', câmia: Cem' eden; toplayan, bir araya getiren, birleştiren. Câmi': (Esmâ-i hüsnâdan) Cem' eden, birleş- tiren, toplayan, bir araya getiren, içine alan. Câmid: Donuk, donmuş, cansız. Câmiu'l-ezdâd: Zıtları toplayan, zıtları bir araya getiren. Cânân, Cânâne: Sevgili, dost. Cânib: Taraf, cihet, yan. Cânn: Cin. Cârî: Cereyan eden; akan, geçen, yürüyen; yürürlükte olan. Câvidân: Ebedî. Câvidânî: Dâimî, ebedî. Cây-ı hande: Gülme yeri; gülünecek şey. Câzim: Cezm eden; karar veren, kestirip atan. Cebânet: Korkaklık; Cebbâr: Cebr edici, zorlayıcı, zâlim, zorba. Cebbâr: (Esmâ-i hüsnâdan) Çok cebr edici; çok güçlü ve kudretli; dileğini yaptırmaya gücü yeten, kendisine karşı çıkılamayan. Ceberût: Cebbarlık; büyüklük, azamet, Kibri- yâ; pek ziyâde kibir; âlem-i ceberût. Cebr: Zorlama. Cebren: Zorlama sûretiyle. Cebrî: Cebriye mezhebine mensup olan. Cedd: Dede, büyük baba. Cedîd, cedîde: Yeni. Cedvel: Su arkı, kanal. Cehd: Çalışma, çabalama, gayret. Cehele: Câhiller. Cehil, cehl: Cehâlet; bilgisizlik. Cehîr: Yüksek, açık (ses). Cehl, Cehil: Câhillik, bilgisizlik. Cehl-i mürekkeb: Bilmediğini de bilmeme. Cehr: Yüksek sesle söyleme. Cehren: Yüksek sesle, açık bir şekilde. Cehûd: Yahûdi, çıfit. Cehûl: Çok câhil. Celâ: Parlak olma, passız olma; tecellî, zuhur, görünme; zât-ı Hakk'ın kendi zâtı için, kendi zâtında zuhûr etmesi. Celadet: Yiğitlik, kahramanlık. Celâl: Büyüklük, ululuk, heybet. Celâlet: Büyüklük, ululuk. Celb: Çekme, kendine çekme; çağırma. Celb-i ervâh: Ruhları çağırma. Celî: Âşikâr, apaçık, meydanda. Celîl: (Esmâ-i hüsnâdan) Celâl sâhibi, büyük- lük ve ululuğu yüce olan. Celîlü'l-ism: İsmi Celîl olan. Celîs: Kendisiyle birlikte oturulan, birlikte oturan; arkadaş. Celle celâlühû: Onun Celâl'i çok yücedir. Celle zikruhû: Onun zikri çok yücedir. Celse: Oturuş, oturum. Cem': Toplama, bir araya getirme, birikme; cem' mertebesi, makāmı. Cemâdî: Cemâdlık. Cemâdiyyet: Cemâdlık, cemâd olma. Cemâl: Güzellik. Cemâl-i bâ-kemâl: Tam ve mükemmel gü- zellik. Cemd: Buz, kar; donma. Cemel: Deve. Cemî'-i ...: Bütün, cümle, hepsi. Cemî'-i ahvâl: Bütün haller, durumlar. Cemîl: Cemâl sahibi, güzel. Cem'iyyet: Câmi' olma; esmâ-i ilâhiyyenin hepsine mazhar olma; topluluk; tefrika ve fark mertebesinin zıddı olan cem' merte- besinde bulunma.

Cem'iyyet-i esmâiyye: İlâhî isimler topluluğu; esmâ-i ilâhiyyenin hepsine mazhar olma. Cem'iyyetli: Şümullü, hepsini içine toplayan. Cem'u'l-cem': Cem'in cem'i mertebesi, makāmı. Cenâbet: Cünüplük. Cenân: Gönül, kalp. Cennât: Cennetler. Cenûb: Güney. Cerh: Çürütme, red, kabul etmeme; yaralama. Cesâmet: Büyüklük, irilik. Cesîm, cesîme: İri, büyük. Cevâb-ı şâfî: Yeterli cevap. Cevâd: Cömert; cûd sahibi. Cevahir: Cevherler. Cevâmiu'l-kelîm: Birçok mânâyı câmi olan; birçok mânâyı kendinde toplayan. Cevârih: El, ayak gibi organlar. Cevdet-i akl: Akıl üstünlüğü, olgunluğu. Cevelân: Dolaşma, dolanma, gezinme. Cevelân: Dolaşma, gezinme. Cevf: İç; boşluk. Cevhere: Bir tek cevher, cevher tânesi. Cevr: Haksızlık, ezâ, cefâ, eziyet, zulüm. Ceyyid, ceyyide: İyi, hoş. Cezâ: Karşılık verme, karşılık. Ceza': Endîşe etme, sızlanma. Cezb: Kendine çekme, çekme, çekilme. Cezzâb: Çok cezbedici; çok çekici. Cibâl: Dağlar. Cibâyât: Vergileri toplama. Cidâl: Mücadele; karşılıklı kavga, savaş. Cidâr: Duvar. Cidd: Ciddiyyet; çalışma, gayret, sebat. Ciddin ciddi: Kemâl-i ciddiyet, tam bir ciddiyet. Cihâren: Apaçık olarak, cehren. Cihât: Cihetler. Cihât-ı sitte: Altı yön. Cilve-ger: Tecellî eden, görünen, zâhir olan. Cimâ': Cinsî münasebet. Cinân: Cennetler. Cinnet: Delilik. Cirm: Cisim. Cisr: Köprü. Ciyâdet: İyilik, güzellik; yenilik, tâzelik. Cûd: Bir kazanç ve talep karşılığı olmaksızın bağışta bulunma, cömertlik, ihsan. Cumhûr-ı kavm: Bir topluluğun bütün fertleri, topluluğun hepsi, büyük ekseriyeti. Cumûd-ı beşeriyyet: Beşerî sıfatların donması, donukluğu. Cûş: Coşma, kaynama. Cûşiş: Coşma, kaynama. Cübn: Korkaklık. Cüdâ: Ayn, ayılmış. Cühhâl: Câhiller. Cühûd: Yahûdi Cülûd: Cildler; deriler. Cülûs: Tahta çıkma. Cümle: Bütün, hepsi; topluluk; sistem. Cümle-i asabiyye: Sinir sistemi. Cümle-i vâhide: Bir tek bütün. Cündî: Asker. Cünûd: Askerler, ordular. Cünûd-ı mücennede: Saf saf, sıra sıra dizilmiş ordular. Cür'et-yab: Cür'et eden; cesur, atılgan. Cürüm, Cürm: Suç, günah. Cüst ü cû: Araştırma, arama. Cüyûş: Askerler, ordular. Cüz': Kısım, parça. Cüz'î, cüz'iyye: Parçaya âit olan, parça ile ilgili; bütüne ait olmayan, küçük, ufak, kısmî. Cüzûr: Kökler. Cüz'iyyat: Cüz'iyyetler, cüz'î şeyler. Ç Çâh: Çukur. Çâh-ı hizlân: Sefil ve zelîl olma çukuru. Çâker: Köle, kul. Çâkerân: Kullar, köleler, câriyeler. Çâlâk: Çevik, eline ayağına çabuk. Çarh-ı idare: İdâre çarkı. Çemenzâr: Çimenlik, park. Çerâg: Mum. Çerh: Çarh; felek; çark, tekerlek. Çeşm: Göz. Çeşm-i basîret: Basîret gözü. Çeşm-i hissî: His gözü; beş duyudan biri olan göz. Çevgân: Cirit oyununda kullanılan değnek; ucu eğri değnek. Çulha: Dokumacı.

Der-pîş etmek: Göz önünde bulundurmak. Derrâk: Çok çabuk idrak eden, kavrayan. Derûn: İç, bâtın. Desâis: Desîseler; hileler, oyunlar. Desâtîr-i esâsiyye: Esas düsturlar. Dest: El. Dest-bâf: El ile ören. Destgâh: Dokuma âleti, tezgâh. Destgah-ı tabîat: Tabîat tezgâhı. Dest-gîr: Elden tutan, yardım eden. Dest-i îcâd: Var etme eli. Devâbb: Dâbbeler; yerde yürüyen hayvanlar. Devâî: Dâiyeler; istekler, arzûlar, sebepler, bahâneler; dâvâlar, iddialar. Devâî-i şârıka ve gâribe: İnsanın içinde doğan ve batan, kaybolan istekler. Devâir: Dâireler. Devât: Divit; içine kamış kalem konulan ve ucunda hokka bulunan âlet. Deverân, Devrân: Dönme; dervişlerin ayakta dönerek yaptıkları zikir, devran. Devlet: Büyük saâdet, zenginlik; baht, tâlih; büyük rütbe ve mevki. Devre-i fetkıyye: Yarılma ve ayrılma devresi. Devre-i külliyye: Küllî devre, büyük devre. Devre-i mâiyye: Su devresi. Devre-i nebâtiyye: Bitki devresi. Devre-i nâriyye: Ateş devresi. Devre-i ratkıyye: Bitişme devresi. Devre-i sâniyye-i ilâhiyye: İkinci ilâhî devre. Devre-i türâbiyye: Toprak devresi. Devren-ba'de-devrin: Devirden devire, devir devir; her devirde. Devrî, devriyye: Dönüş ile ilgili; devr edici. Deymûmiyyet: Dâimîlik, dâimî olma. Deyn: Borç. Dıhk: Gülme. Dıl'-ı eyser: Sol kaburga kemiği. Dıyk: Darlık, dar; sıkıntı. Dîbâ: Renkli, dokuma motiflerle süslü bir çeşit ipek kumaş. Dîbâce: Başlangıç, mukaddime, önsöz. Dîdâr: Yüz, çehre. Dîde: Göz; görmüş, görme. Dîgerân: Diğerleri, ötekiler, başkaları. Dîğer: Başka, öteki, diğer. Dil: Gönül. Dil-ârâm: Gönül dinlendiren; gönül okşayan. Dildâr: Sevgili. Dirâyet: Kavrayış, zekâ. Dirîğ: Esirgeme; men' etme, önleme; eyvah, aman, yazık. Disâr: Üste giyilen kaftan, elbise; yatak çarşafı. Dîv: Dev; şeytan, cin. Dîvâr: Duvar. Divit: İçine kamış kalem konulan âlet. Diyânât: Din ile ilgili şeyler. Dûçâr: Uğramış, tutulmuş, mâruz kalmış. Duhân: Duman. Duhûl: Dâhil olma, girme. Duhûr, Dühûr: Dehrler; zamanlar, devirler. Dûn: Aşağı. Dûne's-semâ: Semânın ötesi, aşağısı, ilerisi. Dûr-bîn: Uzağı gören; ilerisini gören, geleceği gören. Dûr-endîş: İlerisini düşünen, uzağı düşünen. Dühûr: Dehrler; zamanlar, devirler. Dürd-âmiz: Tortu karışık. Dürdâne: İnci tânesi. Dürre-i beyza: Beyaz inci tânesi. Dürretü'l-beyza: Büyük ve beyaz inci tânesi. Dürüst: Kaba, sert, katı. Düstûr: Kâide, kānun. Düşvâr: Zor, güç. E Eamm: Daha umûmî, en umûmî. Eâzım: En büyükler. Eb: Baba. Eb'ad: En uzak. Eb'âd: Buudlar, boyutlar. Eb'âd-ı selâse: Üç buut; üç boyut. Ebâtîl: Bâtıl şeyler; boş, faydasız şeyler. Ebda': En bedî', en güzel, fevkalâde, hârikulâde. Ebed: Gelecekte sonu olmayan zaman. Ebedâ: Ebeden; aslâ, hiç bir zaman. Ebeden: Ebediyyen; aslâ. Ebedü'd-dehr: Dehr bâkî oldukça; zaman devam ettikçe. Ebedü'l-âbâd: Ebedlerin ebedi; ebediyyen; asla, hiçbir vakit.

LÜGATÇE Ebeveyn: Baba ve ana. Ebhâr: Denizler. Ebhıre: Buharlar, buğular, dumanlar. Ebiyye: Kibirli, onurlu. Ebnâ: Oğullar. Ebnâ-yı emr: Emr oğulları; Hakk'ın emrine baş eğenler. Ebr: Bulut. Ebrâc: Burclar. Ebrâr: Hayır ve ihsan sahipleri; iyiler; özü sözü doğru olanlar. Ebsâr: Basarlar; görme duyuları, gözler. Ebtan: En bâtın; en iç, en gizli. Ebtan-ı butûn: Bâtınların en bâtını; gizliliklerin en gizlisi. Ebter: Zürriyeti kesik ve hayırsız (kimse); faydasız, netîcesiz, boş. Ebu'l-alemeyn: İki alem sâhibi; Seyyid Ahmed er-Rifâî hazretlerine kutbiyet ve gavsiyet makamlarını; ve bâtın ve zâhir ilimlerini kendi zâtında toplamış olmasından dolayı verilen unvan. Ebu'l-ervâh: Ruhların babası. Ebvâb: Bâblar; kapılar. Ebvâl: Bevller; idrarlar. Ebyât: Beyitler. Ebyaz: Beyaz, ak. Ebyen: En açık, en belli; en açık ifâdeli. Ecdâd: Cedler. Ecel: Vâde, ömrün sonu; ölüm. Ecel-i müsemmâ: Vakti belirlenmiş ecel. Ecell: En celîl; en yüce, daha yüce. Ecilden: ...den dolayı, ...dığı için. Ecl: Sebep, ...den dolayı. Eclâ: En celî; en âşikâr, en parlak. Ecma': Daha, en câmi'; en toplayıcı, en birleştirici. Ecnâd: Cündler; askerler. Ecnâs: Cinsler. Ecnebî: Yabancı. Ecrâm: Cirimler; maddî şeyler. Ecsâd: Cesetler. Ecsâm: Cisimler. Eczâ: Cüz'ler, parçalar. Ed'iyye: Duâlar. Ed'iyye-i hayriyye: Hayırlı dualar. Edîb: Edepli, terbiyeli, nâzik; edebiyatçı. Edille: Deliller. Ednâ: En aşağı, en alçak, daha aşağı. Ednâs: Kirler, pislikler. Edvâr: Devirler. Edviye: İlaçlar. Edyân: Dinler. Efâl: Fiiller, işler. Efâl-i insâniyye: İnsanın fiilleri, insâna âit fiiller. Ef'al-i müteaddiyye: Müteaddî (geçişli) fiiller. Efâî-i kattâle: Öldürücü engerek yılanları. Efâzallahu aleynâ min envârihî: Allah onun nûrundan üzerimize yaysın! Efdal: Daha faziletli; daha üstün, en üstün. Efdaliyyet: En faziletli olma, en üstün olma. Efgân: Figan etme; inleme, bağrışma. Ef'î: Engerek yılanı. Efkâr: Fikirler. Efkâr-ı fâside: Bozuk, bozucu fikirler. Eflâk: Felekler; her bir seyyâreye mahsus olan gök tabakaları; yörüngeler. Efrâd: Fertler; tekler. Efrâd: "Kutb"un idaresinden bağımsız olan gayb erenleri. Efsürde: Donmuş, donuk; kansız, gayretsiz, duygusuz, durgun. Efzâyiş: Artma, çoğalma. Efzûn: Fazla, çok, aşkın. Egalît: İnsanı yanıltacak hatâlı sözler, şeyler. Ehabb: En sevgili, en sevilen. Ehaff: Daha hafif, en hafif. Ehakk: Daha haklı, daha müstehak, daha lâyık, daha gerçek. Ehass: En hâs, en husûsî, en seçkin. Ehibbâ: Dostlar. Ehlen ve sehlen: "Hoş geldin!" Ehl-i azâim: Üfürükçüler; hastalara çeşitli tılsımlarla okuyup üfleyen kimseler. Ehl-i ezvâk: Mânevî zevk sahipleri. Ehl-i hey'et: Astronomi bilginleri. Ehl-i hikmet: Hikmet ehli; fizikçiler. Ehl-i huzûr: Hakk'ın huzûrunda bulunanlar; ilâhi huzûra ermiş olanlar. Ehl-i sülûk: Mânevî yolculuğa çıkmış, mânevî yolculuğu yapmış olanlar. Ehrâm: Piramit. Ehvâl: Hevller; korkular, dehşetler. Ehven: En zararsız; daha kolay, daha ucuz.

Eimme: İmamlar. Eizze: Azizler; muhteremler. Ekâbir: Büyükler. Ekālim: İklimler, memleketler, diyarlar. Ekall: En az, daha az. Ekber: En büyük, daha büyük. Ekhal: Gözü doğuştan pek sürmeli olan. Ekl: Yemek yeme. Ekmel: En kâmil, en mükemmel. Eksef: En kesif. Ekser: Çoğu. Ekser-i ukala: Akıl sahiplerinin çoğu. Ekşef: Keşfi daha çok olan. Ekvân: Kevnler; kâinat; varlıklar, âlemler. Elf ü elf: Bin bin; milyon. Elfâz: Lafızlar. Elfâz-ı mu'tâde-i hitâbiyye: Hitâbette alışılmış lafızlar. Elhân: Nağmeler. El-ıyâzü billah: Sığınma Allah'adır; Allah esirgesin, Allah'a sığınırız. Elkāb: Lakablar; unvanlar. El-murâd: Dilek, istek; dileğim var! Elsine: Lisanlar, diller. Eltaf: En latîf. Eltâf: Lutuflar. Eltaf-ı latîf: Latîfin daha latîfi. Eltaf-ı eltaf-ı latîf: Latîfin daha latîfinin en latîfi. Elvâh: Levhler; levhalar. Elvân: Levnler; renkler. Elyaf: Lifler. Elyak: En lâyık. El-yevm: Bugün, günümüzde. Elzem: En lüzumlu. Em'â: Bağırsaklar. Emâkin: Mekânlar, yerler, mahaller. Emân: Eminlik, güven; yardım isteme, aman dileme. Emânât: Emânetler. Emânet: Emin olma, güvenilir olma; güvenilen kimseye bırakılan şey. Emâret: Emirlik, emir olma. Emîr: Bir topluluğun başı, bey; devlet yöneticisi. Emîrü'l-mü'minîn: Mü'minlerin emîri. Emlâk: Mülkler; memleketler. Emmâre: Emredici, cebredici. Emn: Eminlik, güvenlik. Emr: İş, şey, hâdise, husus. Emrâz: Marazlar; hastalıklar. Emreyn: İki emr; iki iş, iki şey. Emr-i hatm: Yapılması gerekli olan emr. Emr-i irâdî: İlâhî irâde ile ilgili emir; Allah'ın bir şeyin olması veya olmamasını dilediği emir. Emr-i teklifi: Allah'ın kulunu bir şey ile mükellef kıldığı emir. Emsâl: Misiller; benzerler. Emsâr-ı kibâr: Zengin ve ileri gelen kimselerin oturdukları semtler. Emsile: Misaller. Emvâc: Mevcler; dalgalar. Emvâl: Mallar. En'âm: At, deve, sığır ve koyun gibi hayvanlar. Enâniyyet: Benlik. Encâs: Necsler; pislikler. Endâm: Boy. Endâze: Ölçek; ölçü; tahmin, takdir; mertebe, derece. Endîşe: Düşünce, fikir; vesvese, kaygı; gam, keder, şüphe; korku. Ene: Ben. Ene'l-abd: Ben kulum. Ene'l-Hak: Ben Hakk'ım. Enf: Burun. Enfa': En nâfi'; en faydalı. Enfâs: Nefesler. Enfüs: Nefisler; iç âlem. Enhâr: Nehirler. Enhâr-ı câriye: Akan nehirler; akan sular. Enniyyet: Zat, hakikat mertebesi. Ensâr: Yardımcılar. Envâ': Neviler, çeşitler. Envâr: Nurlar. Envâr-ı selâse: Üç nur. en-yef'ale: Yapmaklık; aktiflik. en-yenfi'ile: Yapmaklık; passiflik. Enzeh: En nezîh; en temiz. Enzel: En aşağı. Erbaa: Dört. Erbâb: Rabler, sahipler. Erbâb-ı fikir ve nazar: Aklî düşünce ve görüş sahipleri. Erbâb-ı kemâl: Kemâl sahipleri.

Fevt: Kaybetme, kaçırma; ölme. Feyezân: Taşma. Feyyaz: Pek çok feyezân eden; taşan; bol bol veren. Feyz: Suyun taşması, zuhûr; ilhâm; ilim. Feza': Korku, ürküntü, ürkme. Fezâil, Fazâil: Fazîletler. Fıkarât: Fıkralar; omurga kemikleri; parçalar, paragraflar. Fıkdân: Bulunmama, yokluk, kıtlık. Fıkhullâh: Allah'ın fıkhı; Allah'ı bilme, Allah'ı bilme ilmi. Fıkhu'llâhi'l-ekber: Allah'ın en büyük fıkhı; Allah yolunu anlamakta en büyük anlayış. Fisk: Hak yoldan çıkma; günah işleme, isyan etme, ahlâksızlık. Fıtnat: Zihin açıklığı, sür'atli kavrayış. Fıtrat: Yaratılış; mizaç, tabiat. Fıtrî, fıtriyye: Fıtrata âit, fıtratla, yaratılışla ilgili. Fî: ...de, ...içinde. Fiil-i lâzım: Geçişsiz fiil. Fiil-i müteaddî: Geçişli fiil. Fiilî, fiiliyye: Fiile âit, fiille ilgili. Filizât-ı nâkısa: Eski kimyâ ilmi bakımından noksan addedilen mâden külçeleri. Fi'l-hakîka: Hakikatte, hakikaten, gerçekten. Fi'l-hâl: Şimdiki halde, bu anda, hemen, şimdi. Fi'l-vâki': Vâkıâ, hakikaten, gerçekten. Figān: İnleme, (ağlayıp) sızlama, sızlanma. Fiilen: Fiilî olarak, gerçekten. Firāk: Ayrılık. Firâk-âver: Ayrılık getiren, ayrılık veren. Firâr: Kaçma, kaçış; civa. Firâr-ı mükteseb: Elde edilmiş olan civa. Firâset, Ferâset: Anlayış, sezme, sezgi. Firâset-i hikemiyye: Nazarî, aklî, felsefî, hikemî firâset. Firâset-i şer'iyye: Şer'î, dinî, mânevî firâset. Firâş: Döşek, yatak. Fisk, Fısk: Hak yoldan çıkma, günah işleme. Fisyolocyâ-yı tefekkür: Düşünce fizyolojisi, beyin fizyolojisi. Fiten: Fitneler. Fî-zamânina: Zamânımızda, günümüzde. Fuâd: Kalb, gönül, yürek. Fudalâ, Fuzalâ: Fâzıllar, fazîletliler. Fuhûm: Fehimler; anlayışlar. Fuhûm-ı kāsıra: Kusurlu, kısa, dar anlayışlar. Fukahâ: Fakihler. Fukarâ: Fakirler; dervişler. Furkān: Tefrik etme, fark etme, ayrılma; Hak ile bâtılı tefrik etme, temyîz etme. Furkānî, furkāniyye: Furkan ile ilgili, furkāna mensup. Fusûl: Fasıllar; mevsimler, bölümler. Fûta: Peştemal. Futûr: Yarıklar, çatlaklar. Fuzûl, Fudûl: Kendisine düşmeyen sözler söyleyen. Fuzûl: Lüzumsuz, fazla şey veyâ söz; boş şeyler, boş sözler. Füccâr: Facirler; günahkârlar, ahlâksızlar. Fücûr: Doğrudan sapma; günahkârlık, ahlâksızlık. Fücûr-hâne: Fücûr evi; günâh ve ahlâksızlık evi. Fülk: Gemi, sandal. Fürû': Fer'ler; dallar, şûbeler. Fürûât: Fürü'lar; dallar, şûbeler. Fürûğ-bahş: Işık bağışlayan, parlaklık bahşeden. Füshat: Genişlik, açıklık. Füshat-serây: Geniş yer. Fütûh: Feth oluş; açılış; beklenmeden gelen bağış, yardım, hediye vs. Fütûr: Zayıflık, bezginlik, usanma, bıkma. Fütüvvet: Yiğitlik; cömertlik, el açıklığı. Füyûzât: Feyizler. G Gabrâ: Gri renk, boz. Gadr: Hâinlik, vefâsızlık; zulüm, merhametsizlik, haksızlık. Gaffâr: (Esmâ-i hüsnâdan) Çok affeden, çok bağışlayıcı, günahları örtüp bağışlayan. Gafr: Setretme; örtme, mağfiret etme. Gafûr: (Esmâ-i hüsnâdan) Çok mağfiret eden, günahları bağışlayıp affeden. Gāib: Hazır olmayan, yok olan, kayıp; görünmeyen. Galat: Yanlış, yanılma. Galatât: Galatlar, yanlışlar.

Hasîb: (Esmâ-i hüsnâdan) Hesâba çekip karşılığını veren. Hâsirîn: Hâsirler; merâmına nail olamayanlar, eli boş dönenler. Hasîs, hasîse: Kıymetsiz, değersiz, bayağı, alçak. Hasm etmek: Kesin olarak halletmek, kesip atmak. Hasr: Münhasır, mahsus kılma; dar bir sınır içine alma; tahdit. Hasret-keş: Hasret çeken, özleyen. Hasr-ı muhdesât: Sonradan var olan şeyleri tahdit etme. Hâss, hâssa: Mahsûs, husûsî; seçkin, seçilmiş. Hassa-i hâssa: Hassın hâssı, seçkinin seçkini. Hassasiyet: Hisse, duyulara sahip olma. Hâssaten: Husûsî olarak, özellikle; yalnız, ancak. Hâss, hâsse: Hissedici, duyu sâhibi olan, duyan. Hasse-i basar: Görme duyusu. Hasse-i sem': İşitme duyusu. Hâssıyyet: Husûsiyet; te'sîr, kuvvet. Hasûd: Hasetçi; çekemeyen, kıskanç. Hasûdân: Hasetçiler, haset edenler. Hâşâ ve kella: Kat'iyyen, aslâ. Hâşâ: Aslâ, kat'iyyen, hiçbir vakit, Allah göstermesin. Hâşâk: Çöp, süprüntü, çörçöp; Pür-hâşâk: Çörçöp dolu. Hâşâ-lillah: Allah göstermesin, aslâ, kat'iyyen, hiçbir vakit. Haşem: Maiyet, hizmet için yanında bulunan kimseler; âile. Hâşi': Huşû sâhibi. Hâşiye: Bir şeyi şerh ve îzah eden not veya kitap. Haşr: Ölüleri diriltip mahşerde toplama. Hatâ-âlûd: Hatâ bulaşmış; hatâ dolu, pek çok yanlışı olan. Hatar: Tehlike. Hataran: Îtibar ve mevki bakımından. Hatarnak: Tehlikeli. Hâtem: Mühür, yüzük; son. Hâtemü'n-nebiyyîn: Nebîlerin hâtemi. Hâtır: Kalp, gönül, zihin; kalbe gelen şey, ilham. Hâtıra: Kalbe geçen şey, ilham. Hâtır-ı sû': Kalbe gelen kötü düşünce. Hâtır-ı zaîf: Kalbe zayıf olarak gelen şey; zayıf düşünce, zayıf ilham. Hatîât: Hatîeler; günahlar; yanlışlar; suçlar. Hatîe: Günah, suç. Hâtim: Sona erdiren; mühürleyen. Hâtime: Son, nihâyet; netice, bitirme. Hatîr: Yüce, ulu; muhâtaralı, tehlikeli. Hatm: Mühürleme, tamamlama, bitirme, sona erdirme. Hatra: Zihne gelen bir düşünce. Hatt: Çizgi, yazı. Hattâtiyet: Hattatlık. Hatt-ı istivâ: Ekvator. Hatve: Adım. Hatve-endâz: Adım atan. Hâülâi: Şunlar, bunlar. Havadis-i ekvân: Dünyâ hâdiseleri. Havâî, havâiyye: Havaya âit, hava ile ilgili. Havâlî: Etrâf, çevre, yöre. Havârık: Hârikalar; olağanüstü şeyler. Havâs (ilm-i): Büyü ilmi, tılsımlar ilmi Havâss: Hasslar, seçkinler, ileri gelenler; âriflerin seçkinleri; hâssalar, husûsiyetler. Havâss-ı...: Hassalar, husûsiyetler, keyfiyetler, hâsslar, seçkinler. Havâss-ı umumiyye-i ecsâm: Cisimlerin genel hususiyetleri. Havâss-ı...: Hasseler; duyular, duygular, hisseden organlar. Havâss-ı bâtıne: İç duyular. Havâss-ı hamse: Beş duyu. Havvâss-ı hamse: Beş duyu. Havâss-ı sâire: Diğer duyular. Havâss-ı zâhire: Dış duyular. Havâssu'l-havâss: Seçkinlerin seçkinleri. Havâtır: Hâtıralar; kalbe gelen şeyler. Havâ-yı nesîmî: Atmosfer. Havâyic: Hâcetler, ihtiyaçlar. Havf: Korku. Havfen: Korkarak, endîşe ederek. Havf ü recâ: Korku ve ümit. Hâvî: İhtiva eden. Havl: Çevre, etraf; sene. Havsala: Mîde, kursak; anlayış, idrâk, akıl, zihin.

LÜGATÇE berleme. Hıkd: Kin tutma, öc almak için fırsat bekleme. Hill: Helâl olma, helâl. Hımâr: Eşek. Hiref: Hırfetler; san'atlar, meslekler. Hısn-ı şer'î: Şerîat kalesi. Hışım, hışm: Kızgınlık, öfke. Hıyânet: Hâyinlik. Hıyel: Hileler, oyunlar, aldatmalar. Hızâne, Hizâne: Hazîne. Hibetullah: Allah'ın hibesi, bağışı. Hibret: bkz. Hibret. Hibreten: Bizzat tecrübe ederek, deneyerek, tadarak, "zevkan." Hicâb: Perde, örtü. Hicâbât: Hicaplar. Hicr, Hecr: Hicran, ayrılık. Hiddet: Keskinlik, öfke. Hiddet-i nazar: Bakışı keskin, keskin bakışlı, görüşlü. Hidemât: Hizmetler. Hiffet: Hafiflik. Hikâyât-ı selef: Daha önce yaşamış kimselerin hikâyeleri. Hikem: Hikmetler. Hikemiyyât-ı ilâhiyye: İlâhî hikmetlerle ilgili sözler. Hikmet: Fizik (ilmi). Hikmet-i tabîiyye: Fizik bilgisi. Hil'at: Süslü ve kıymetli elbise, kaftan. Hilâf: İhtilaf, fikir anlaşmazlığı, farklılığı, zıtlığı; karşı, zıt. Hilim, Hilm: Yavaşlık, yumuşaklık. Hilkat: Yaratma, yaratılış. Hilye-i şerîf: Hz. Peygamber'in şekil ve vasıfları; bunu anlatan yazı veya şiir. Himem: Himmetler. Himmet: Bir şeyin elde edilmesi, meydana getirilmesi için kalben ve rûhen gösterilen gayret, çalışma; kuvvetli istek. Hîn: Esnâsında, vaktinde, ...ğında; an, zaman. Hîn-i da'vet: Dâvet vaktinde. Hirâsân: Korkan, korkak. Hisset: Cimrilik, tamahkârlık, nekeslik. Hiss-i müşterek: Ortak duyu. Hîta: İhâta, kuşatma. Hitâbât: Hitaplar. Hitâm: Sona erme, bitme. Hizâne: Hazîne. Hizb: Kısım, bölük, taraftar; bir miktar duâ. Hod-perest: Kendine tapan; kendini beğenen. Hoş-âvâz: Hoş sesli. Hûbân: Hûblar, güzeller. Hubb: Sevgi. Hubbî, hubbiyye: Hubb, sevgi ile ilgili, sevgiye âit. Hûb-rû: Güzel yüzlü. Hubs: Kötülük, fenâlık. Hubût, Hübût: Yukarıdan düşme, iniş. Hucüb, Hucub: Hicaplar, perdeler. Hucüb-i zulmânî: Zulmânî hicaplar; zulmânî perdeler. Hud'akâr: Hilekâr, düzenbaz. Hudâ: Tanrı, Allah. Hudâvendâ: Ey Allah'ım; ey efendim, ey sâhibim. Hudâvendigâr: Âmir, hükümdar; efendi. Huddâm: Hâdimler; hizmetkârlar. Hudûd: Haddler; sınırlar; târifler. Hudûd-ı erbaa: Dört hudut, dört sınır. Hudûd-ı şer'iyye: Şer'î hudutlar, şerîat sınırları. Hudûs: Hadis olma; sonradan olma; sonradan var olma. Huffâş: Yarasa. Hukemâ, Hükemâ: Hakîmler; filozoflar. Hukub: Seksen senelik süre. Hukuk-şiken: Hukūka riâyet etmeyen. Hukuk-şinâsan: Hukuk ilmini bilenler; hukukçular. Hukuk-ı idare: İdare hukūku. Hulefa: Halifeler. Hulel: Hulleler; elbiseler. Hulf: Sözünü tutmama. Hulk: Tabiat, huy, ahlâk. Hulkan: Tabîat ve huy îtibariyle, ahlâkan. Hulkî: Hulk ile ilgili; ahlâkî. Hulkūm: Boğaz. Hulle: Elbise; belden aşağı ve belden yukarı olmak üzere iki parçadan ibaret elbise. Hulle-i behâ: Güzellik elbisesi. Hulûd: Dâimî olma, ebedilik, dâimî sûrette kalma. Hulûl: Girme; gelip çatma; Allah'ın insanın

LÜGATÇE züne dik olarak geldiği vakit. İstivâ-yı zahr: Sırtın düz olması. İstîzân: İzin alma. İşâa: Yayma, duyurma. İş'âl: Yakma, alevlendirme. İşârât: İşaretler. İşâret: Dolaylı olarak bildirme; sembol, remz. İşârî: İşaretle ilgili; sembolik, remzli. İşfâk: Şefkat etme. İşkâl: Müşkillik, güçlük; güçleştirme. İşkâlât: İşkâller; müşkiller, güçlükler, zorluklar. İşrâb: Bir maksadı kapalı olarak anlatma; içirme. İşrâk: Güneşin doğması; aydınlatma. İşret: Yaşama, geçinme; arkadaşlık, dostluk; işret. İştiâl: Yanma, parlama; (saçı ağarmak). İştidad: Şiddetlenme. İştigāl: Meşgül olma. İştiha: Meyil, istek, arzû; iştah. İştihâ-âver: İştihâ veren, arzu uyandıran, isteklendiren. İştihâr: Şöhret bulma, meşhur olma. İştikāk: Türeme; parçalanma, bölünme. İştikāk-ı arabiyye: Arapçada kelime türetme. İştira: Satın alma. İştirâk: Ortak olma, ortaklık. İştiyak: Şiddetle arzu etme, özleme. İ'tâ: Verme. İt'âb: Yorma; zahmet verme. Îta': Çiğnetme, bastırma. İtâb: Azarlama, paylama, darılma. İt'âm: Yedirme, doyurma. İthâf: Hediye olarak verme, hediye gönderme. İ'tibâr: İbret alma; göz önünde bulundurma; tahmîn, takdîr; kabul ediş, farz etme, kıymet biçme; izâfi olma, rölatif olma. İ'tibârât: İtibarlar; kabul edişler, farzetmeler. İ'tibârî: Nisbî, izâfî, rölatif. İ'tidâl: Dengeli olma, orta olma, aşırı olmama, ölçülülük. İ'tikādât: Îtikatlar. İ'tila: Yükselme, yukarı mertebelere erişme. İ'tilaf, Îtilâf: Ülfet etme, birbiriyle anlaşma, uyuşma. İ'timâd: Dayanma, güvenme, güven. İ'tirâzât: Îtirazlar; bir fikri, bir hükmü çürütmeye kalkışmalar. İ'tisâm: Temiz olma, günahtan sakınma; tutma, yapışma. İ'tiyâd: Alışkanlık. İ'tizâl: Bir tarafa çekilme, ayrılma. İ'tizâr: Özür dileme, özür beyan etme. İtmâm: Tamamlama. İttiba': Uyma, tâbi olma. İttibâan: İttibâ ederek, tâbi olarak, uyarak. İttihâd: Birleşme, bir olma, birlik. İttihâz: Edinme, kabul etme, îtibâr etme, sayma, tutma. İttikā: Sakınma, çekinme, korunma, korkma; takvâ. İttisâ': Genişleme. İttisâl: Bitişme, dokunma, kavuşma, yapışma. İttisâm: Damga vurma, süsleme, damgalanma. İttizâh: Vâzıh olma, açık olma, meydana çıkma. İtyân: Getirme, getirilme. İvaz, Ivaz: Bedel, karşılık. İ'vizâc: Eğrilik, eğri büğrü olma. İyâdet: Hastayı ziyaret etme. İzâa: Zâyi' etme; kaybetme. İzâe: Işık verme, aydınlatma. İzâfât: İzâfetler, nisbetler. İzâfe, İzâfet: Bağlama, bağlı kılma, alakalı kılma; isim tamlaması yapma, ilave etme; izâfilik, izâfi olma. İzâfi, izâfiyye: Nisbetle olan, bir şeye göre olan, nisbî; rölatif. İzâfiyât: İzâfî şeyler. İzâle: Ortadan kaldırma, yok etme. İzâm: Büyükler. Peygamberân-ı izâm: Büyük peygamberler. İ'zâm: Büyütme; lüzûmundan fazla ehemmiyet verme. İ'zâm: Yollama, gönderme. İz'ân: Anlayış, kavrayış, akıl. İzâr: Belden aşağıya örten örtü; peştemal. İ'zâz: Azîz kılma; saygı gösterme; ikrâm etme, ağırlama. İzdihâm: Kalabalık, yığılma. İzdivâc: Çift olma, çiftleşme.

Kesîru'z-zulmet: Karanlığı çok, çok karanlık. Kesîrü'l-afv ve't-tecavüz: Affı ve hatâya göz yumması (cezâsız bırakması) çok olan. Kesîrü'l-âile: Ailesi kalabalık. Kesîrü'l-heves: Hevesi çok, çok hevesli. Kesîrü'l-inkılâb: Değişmesi, bir şekilden bir başka şekle girmesi çok olan. Kesr: Kırma. Kesret: Çokluk. Keşâkeş: Çekişme, münakaşa; bir şeyi iki ucundan çekme; gam, keder; felâket. Keşfen: Keşif bakımından. Keşf-i gıtâ: Örtünün, perdenin açılması. Keşf-i istidlâlî: İstidlâl, delil yoluyla bulma, meydana çıkarma. Keşfiyyât: Keşifler. Keşfiyyât-ı fenniyye: Fennî, ilmî îcatlar, keşifler. Keşkül: Hindistan cevizi veya abanozdan yapılmış çanak. Ketb: Yazma. Ketm: Gizleme, saklama. Ketm-i adem: Adem, yokluk gizliliği. Kevâkib: Yıldızlar. Kevkeb: Yıldız. Kevn: Oluş, meydana gelme; varlık, kâinat. Kevn-i câmi': Her şeyi câmi' olan, her şeyi kendinde toplamış olan varlık. Kevn-i sâbık: Önceki, geçmişteki oluş, daha önce olmuşluk. Kevnî, kevniyye: Kâinata âit; maddî varlık âlemine âit. Kevn ü fesâd: Oluş ve yok oluş. Keyd: Oyun; tuzak, hîle. Keyfe: (On kategoriden biri): Nasıl. Keyfiyyet: Nitelik; husus. Keyl: Ölçme; hubûbat ölçeği, ölçek. Keylen: Ölçme bakımından, ölçek bakımından. Kezm, kazm: Öfkesine hâkim olma, hırsını yenme. Kezm-i gayz: Öfkeyi yenme, öfke ve hırsına hâkim olma, tutma. Kezzâb: Yalancı, çok yalan söyleyen. Kıble-gâh: Kıble yeri. Kıdem: Kadîm olma; evveli olmama. Kıdemü'l-kıdem: Kıdemin kıdemi. Kıdvet: Önder, rehber, kendisine uyulup arkasından gidilen. Kıllet: Azlık, az oluş. Kıllet-i bidâa: Sermâye kıtlığı; bilgi azlığı. Kırâat: Okuma. Kırtas: Kâğıt. Kıs-ala-hâzâ: Buna kıyâs et! Kıssa: Hikâye, fıkra; vak'a, mâcerâ. Kışr: Kabuk. Kıtaât: Kıt'alar; ülkeler. Kıtâl: Vuruşma, savaşma; öldürme. Kıvâm: Durma, duruş; direk; bir şeyin istenilen durumda olması. Kıyafet-nâme: İnsanın fizikî yapısından ahlâkî ve mânevî şahsiyeti hakkında hüküm çıkarma kitabı. Kıyâm: Ayakta durma, var olma. Kıyâm-bi'n-nefs: Kendi kendine kāim olma, varlığı kendisinden olma. Kıyâm-ı leyl: Geceleyin kalkıp ibâdet etme, namaz kılma. Kıyâsât: Kıyaslar. Kıyl: Kavl, söz; "denildi." Kıyl ü kāl: "Denildi ve dedi"; dedikodu. Kıyye: Okka, dört yüz dirhem. Kibâr: Büyükler, ulular; ince, nâzik. Kiber: Büyüklük. Kiber-i sinn: Yaş büyüklüğü. Kibrît-i ahmer: Kırmızı kükürt; eski kimyâ ilminde altın elde etmeye yarayan madde. Kifâyet: Yeterli olma, yeterlilik; iktidar. Kilab: Köpekler. Kils-i bakır: Bakır taşı. Kîmyâger: Kimyâcı. Kîmyâ-yı atîk: Eski kimyâ; alşimi. Kîmyâ-yı sûrî: Şeklî, maddî kimya. Kinâye: Bir düşünceyi kapalı bir sûrette söyleme; dolaylı sûretle söylenmiş söz. Kinn: Örtü, perde. Kirbâs: Bez, kumaş; keten ve pamuk bez. Kirdgâr: Tanrı. Kisb, Kesb: Kazanç, iş, güç. Kisve: Elbise, kıyafet. Kitâbet: Yazma. Kitâb-ı hafız: Muhafaza olunmuş kitap; levh-i mahfûz. Kiyânî, kiyâniyye: Var oluşa âit, kâinatla ilgili.

Lemha-i bârık: Şimşek gibi bir an görünen parıltı. Lems: Dokunma. "Len-terânî": "Sen Beni göremeyeceksin!" Lerzân: Titreyen. Lerze: Titreme, titreyiş. Lerzendegân: Titreyenler. Leşker: Asker. Letâfet: Yoğun olmama; gözle görülmeyecek durumda olma. Letâif: Latîfeler. Levâhık: Lâhık olanlar; bitişenler, eklenenler, ilâveler. Levâzım: Lâzimeler; lâzım olan şeyler; bir şeyden ayn düşünülmesi imkânsız olan şeyler. Levh: Levha. Levh-i mahfûz: Muhafaza olunmuş, levh, korunmuş levha. Levh-i rahm: Rahim levhi, levhası. Levm: Kötüleme, kınama, ayıplama. Levn: Renk, boya; sıfat; nevi, çeşit. Levs: Pislik, kir. Levvâme: Levm edici; kötüleyici, ayıplayıcı. Leyâlî-i mukmire: Mehtaplı geceler. Leyl: Gece. Leyle: Bir gece, gece. Leylen: Geceleyin. Leyyin: Yumuşak. Lezâiz: Leziz şeyler, zevk alınacak şeyler. Lezâzet: Lezzetli olma, lezzetlilik. Lezzât: Lezzetler. Lezzet-âver: Lezzet verici. Libâs: Elbise, örtünecek şey; örtü. Li-ecli'l-muayene: Muayene maksadıyla. Li-hikmetin: Bir hikmetten dolayı. Likā: Kavuşma, yüz yüze gelme, karşılaşma. Lillâhi'l-hamd: Hamd Allah içindir. Li-nefsihî: Kendi nefsi, zâtı için; kendi zâtından dolayı. Lisânen: Lisanla, dille, söyleyerek. Lisân-ı kāl: Söz dili. Lisânü'l-Hak: Hakk'ın dili. Li-vechillâh: Allah'ın vechi için. Li-ya'budûnî: Bana kulluk etsinler diye. Li-ya'rifûnî: Beni bilsinler diye. Liyakat: Lâyık olma; iktidar, fazilet, hüner. Li-zâtihî: Kendi zâtı için, kendisi için, kendiliğinden. Lu'b: Oyun eğlence. Luhûk: Lâhık olma; ilâve, eklenme, birleşme. Lü'm: "İhtiyaç olmaksızın verme"; kötü olma, alçak olma; aslı yaramaz, alçak, bayağı olma. Lübâb: Bir şeyin iyisi, içi, özü, seçkini. Lübb: Öz, iç. Lügat: Dil, lisan. Lügavî: Lügatle ilgili; Ma'nâ-yı lügavî: Lügat mânâsı, mecâzî olmayan gerçek anlam. M Mâ: (Farsça) Biz. Mâ': Su. Maa: Beraber, ile, birlikte. Maa'l-ferâiz: Farzlarla beraber. Maa'l-hakîka ve't-taayyün: Hakikat ve taayyün ile birlikte. Maa't-teessüf: Teessüfle; yazık ki. Maâd, Meâd: Dönülecek yer, âhiret; dönüş, gaye, son. Mâadâ: Başka, başkası, gayrisi. Maâdin: Mâdenler. Maa-hâzâ: Bununla beraber. Maa-îzâhât: Açıklamalar ile. Maâlim: İzler, nişanlar, alâmetler. Maâliyât: Yüksek ve derin fikirler. Maânî: Mânâlar. Maânî-i lügaviyye: Lügat mânâları. Maâric, Meâric: Merdivenler, basamaklar; mîraclar. Maârif: Mânevî ve tasavvufî bilgiler; mârifetler. Maâsî: Ma'siyetler, isyanlar, itâatsizlikler. Maâş: Yaşayış; geçinecek şey, geçim. Maa-tafsilât: Tafsilatıyla beraber. Maâyib, Meâyib: Ayıp sayılan şeyler; kusûrlar, ayıplar. Maâzallah: Yegâne sığınacak yer Allah'dır; Allah esirgesin, Allah korusun! Mâba'd: Sonu, sonrası. Mâ-bekā: Geri kalanı. Mâbeyn: İki şeyin arası, ara. Ma'bûd: Kendisine ibâdet edilen. Mâ-cera: Cereyan eden şey; olup biten şey. Mâcid: Şan, şeref ve kemâl sahibi.

LÜGATÇE Ma'cûn: Hamur kıvamında olan şey; hamur kıvamına getirilmiş. Madde: Cevher, maya, unsur, asıl, esas; husus, iş, keyfiyet. Madde-i ûlâ: İlk madde. Maddiyyûn: Maddeciler, materyalistler. Ma'den: Menba, kaynak; masdar, menşe, asıl, ocak, hazîne. Mâder: Anne. Mâder-zâd: Anadan doğma; doğuştan. Mâdih: Medh eden; öven. Madrûb: Darb olunmuş; dövülmüş, vurulmuş. Ma'dûd, ma'dûde: Addedilen, sayılan. Ma'dûm', ma'dûme: Yok, mevcûd olmayan. Ma'dûmetü'l-ayn: "Ayn"ı, hakikati yok olan. Ma'dûm-ı sırf: Mutlak yok olan. Ma'dûmiyet: Yok olma. Mâdûn: Aşağı, aşağıda olan, aşağısı. Mâ-fât: Fevt olan, kaybolan, elden çıkan şey. Mâ-fevk: Üst taraf, üst. Mâ-fevka'l-Arş: Arş'ın üstünde olan. Mâ-fevka's-semâ: Semânın üstünde olan. Mâ-fi'l-bâb: Bâb içindeki; iş, mes'ele ve mevzû içindeki. Mâ-fi'l-isti'dâd: İstîdatta olan şey. Mâfiha: İçindeki şey. Mağbûn: Aldanmış, şaşkın. Mağdûr: Gadre uğramış; haksızlığa uğramış. Mağfür: Mağfiret olunmuş, affa mazhar olmuş. Mağlata: Zihin karıştırıcı, şaşırtıcı söz. Mağmûm: Gamlı, kederli, üzüntülü. Mağmûmâne: Kederli halde, üzüntülü olarak. Mağnem: Menfaat, ganîmet. Mağrem: Zarar, borçluluk. Mağrûren: Mağrur olarak, gururlanarak; aldanarak; inanarak, güvenerek; Mağrûs: Gars olunmuş, dikilmiş. Mağz: İlik; iç, öz. Mağzûb: Gazap olunmuş, öfkelenmiş, öfkelenilmiş. Mağzûbün-aleyh: Kendisine gazap olunan, gazaba uğramış. Mahbes: Hapsolunma yeri. Mahbûb: Sevilmiş, sevilen, sevgili. Mahbûbân: Sevilmişler, sevgililer. Mahbûbân-ı ilâhiyye: Allah tarafından sevilen kimseler. Mahbûbât: Sevgililer; sevilen şeyler. Mahbûbe: Kadın sevgili, sevilmiş, sevilen, sevgili. Mahbûbîn: Mahbûblar; sevilmişler, sevgililer. Mahbûbiyyet: Sevgili olma, sevilme. Mahbûb-ter: Daha sevgili. Mahbûs: Hapsedilmiş. Mahcûb: Hicablanmış, perdelenmiş, örtülü. Mahdûd: Sınırlı, târif edilmiş, belirlenmiş. Mahdûdiyyet: Mahdûd olma; hudutlu, sınırlı olma. Mahdûdü'l-efkâr: Fikirleri sınırlı olan. Mahdûdü'l-fehm: Fehmi, anlayışı sınırlı olan. Mahdûdü'l-fikr: Düşüncesi sınırlı olan. Mahdûdü'l-mikdâr: Sınırlı, belirli, belli bir mikdâr. Mahdûm: Kendisine hizmet edilen; efendi. Mahfî: Gizli, saklı. Mahfûf: (Çizme ve mest gibi şeyleri) giyinmiş, ayağına geçirmiş. Mahfûz: Hıfz olunmuş; muhafaza edilmiş, korunmuş. Mahfûziyyet: Mahfûz olma; korunma. Mâhî: Mahv eden; silip yok eden. Mâhiyyât: Mâhiyetler. Mahkûm: Hükm olunan; hakkında hüküm verilen. Mahkûmün-aleyh: Hakkında hüküm verilen; üzerine hüküm verilen; bir hükme muhatap olan. Mahkûmün-bih: Kendisiyle hüküm verilen. Mahlûkāt: Mahlûklar, yanılmışlar. Mahmedet: Medhetme; övme. Mahmûd, mahmûde: Kendisine hamd edilen, hamd olunan; övülen. Mahmûdât: Mahmûd şeyler; övülmeye değer şeyler. Mahmûl: Yüklenmiş, yüklü; atfolunmuş, haml olunmuş. Mahmûlün-aleyh: Kendisine hamledilen; müsned, haber, yüklem; hamal. Mahmûlün-bih: Yük. Mahmûr-ı likā: Kavuşma mahmûru, sarhoşu, sersemi.

Mefâtîh: Miftahlar; anahtarlar. Mefâtîh-i üvel: İlk, evvelî anahtarlar. Mefhûm: Fehmedilmiş, anlaşılmış; kavram. Mefküd: Kaybolmuş, yok olan, bulunmayan; kayıp. Mefküdiyyet: Mefküd olma. Meflûciyyet: Felc olmuşluk; hareket edemez, işlemez hale gelmişlik. Mefrûzu'l-kırâa: (Namazda) Kırâatı, okunması farz edilmiş. Mefsûh: Fesholunmuş, hükümsüz bırakılmış, hükmü kaldırılmış. Meftûh: Açılmış, feth olunmuş. Meftûn: Fitneye düşmüş; gönül vermiş. Meğîb: Gaib olma, gayb; kaybolma, yok olma, bulunmama. Mehâbet: Heybetli olma; azamet, ululuk. Mehâmid: Medihler; övmeler, övülecek şeyler. Mehârim: Haram kılınmış şeyler. Mehâsin: Güzellik. Me'haz: Bir şeyin alındığı yer; kaynak. Mehbit: Hubût yeri; inilen, inilecek yer. Mehcûr: Terk olunmuş; ayrılmış, ayn. Mehîn: Hor, hakîr, bayağı, zaîf. Mehleke: Helâk olacak yer; tehlikeli yer. Meh-rû: Ay yüzlü; güzel. Me'hûz: Ahz olunmuş; alınmış; ödünç alınmış. Mekādir, Makādir: Miktarlar. Mekâid: Hileler, oyunlar, aldatmalar. Mekânet: Mertebe, derece, rütbe. Mekârih: Mekrûh şeyler. Mekîde: Hile, düzen, aldatma. Mekkâr: Mekr eden; hîle eden, oyun eden, aldatan. Meknûn, meknûne: Saklı, gizli; dizili, dizilmiş. Meknûz: Gömülmüş, içinde saklı, hazînede saklı. Meknûzât: Meknûz şeyler. Mekr: Oyun, tuzak, hîle; aldatma. Mekren: Mekr olarak; bir oyun ve aldatma olarak. Mekrûh: Kerîh görülen; fenâ görülen, beğenilmeyen. Mekrûhât: Kerih görülen şeyler. Mekrullah: Allah'ın mekri. Meks etmek: Bir yerde durmak, bulunmak, beklemek. Mekrümet: İzzet, şeref, kerem. Mekşûf: Keşf olunmuş; açılmış, açık. Mektûb: Yazılmış. Mektûm, mektûme: Ketm olunmuş; gizli, saklı. Me'kûlât: Yenilecek şeyler, yiyecekler. Mekzûb: Yalanlanmış, yalan yoluyla vâki' olmuş. Mel'abe: Oyun, eğlence. Melâike-i tabîiyyûn: Tabiata mensup melekler. Melfûz: Telaffuz olunmuş, lafızla söylenmiş. Melhûz: Mülâhaza edilmiş, düşünülmüş; hatıra gelen. Melik: Mülk sahibi, mâlik, hükümdar. Me'lûf: Ülfet edinilmiş; alışılmış, alışmış. Me'lûh: İlâhı olan, ilâh edinen; kul, mahlûk. Me'lûhiyyet: İlâhı olma. Melûl: Mahzun, hüzünlü; melâlli, usanmış, bıkmış. Mel'ûn: Lânetlenmiş, lânete uğramış, kovulmuş, uzaklaştırılmış. Melâ: Çöl, sahrâ. Mela': Cemâat, topluluk. Melâbis: Giyecek şeyler; elbiseler. Melâhî: Oyunlar, eğlenceler, boş şeyler. Melâlet: Usanma, bıkma; sıkılma, sıkıntı. Melâmet: Levm etme; ayıplama, kınama. Melbûsât: Giyilen şeyler. Melce': İlticâ olunan yer; sığınak. Mele-i a'lâ: Büyük meleklerin toplandığı yer; büyük melekler topluluğu. Melek-sıfat: Melek vasıflı, melek nitelikli. Melekü'l-berk: Şimşek meleği. Melekü'l-cibâl: Dağlar meleği. Melekü'r-ra'd: Gök gürlemesi meleği. Melekü'r-rîh: Rüzgâr meleği. Melekü's-sehâb: Bulut meleği. Melhame: Kanlı savaş. Meliki'n-nâs: Nâsın, insanların meliki. Melikü'l-emlâk: Mülklerin meliki. Melûl: Usanmış, bıkmış, bezmiş; mahzun, üzülmüş, üzgün. Melzûm: Lüzumlu kılınan; gerek. Memâlik: Memleketler; ülkeler. Memdûh: Medh edilmiş; övülmüş, beğenil-

LÜGATÇE Muhasede: Haset etme, birbirini çekememe. Muhassala: Hâsıl edilen, elde edilen şey. Muhassalât: Muhassal olanlar; tahsil edilenler, elde edilen şeyler. Muhât: İhâta edilmiş; kuşatılmış, çevrilmiş. Muharris: Hırslandıran, hırs attıran. Muhât: Sümük; sümüğe benzeyen yapışkanlı nesneler. Muhâtab: Kendisine hitap olunan. Muhâtaba: Birbirine hitap etme; söyleşme, karşılıklı konuşma. Muhâtara: Tehlike; zarar, ziyan, korku. Muhâtıb: Hitap eden; söz söyleyen. Muhâvere: Karşılıklı olarak konuşma. Muhayyel: Tahayyül olunmuş. Muhayyelât: Muhayyel olan şeyler; hayalden hâsıl olan şeyler. Muhâzî: Birbirinin karşısında bulunan, karşı hizâda bulunan; paralel. Muhbir: Haber veren. Muhassis: Hissettiren. Muhbit: Huşû ve tevâzu sâhibi; çok alçak gönüllü. Muhbitîn: Muhbitler; çok mütevazi olanlar. Muhdes: Sonradan var edilmiş olan, yaratılmış; ihdâs edilmiş, hâdis olan. Muhdesât: Muhdesler. Muhdis: İhdâs eden; sonradan var eden, meydana getiren. Muhıkk: Haklı, doğru; hakkı yerine getiren. Muhibb: Seven, sevgi besleyen, dost. Muhibbân: Muhibler, sevenler. Muhît: İhata eden; kuşatan. Muhkem: Sağlam. Muhlis: İhlaslı olan; hâlis, katıksız. Muhlis-i battâl: Amelsiz muhlis; ameli olmayan ihlâslı kimse. Muhrez: İhrâz olunmuş; elde edilmiş, kazanılmış. Muhsî: (Esmâ-i hüsnâdan) Her şeyin sayısını her yönüyle bilen, çokça veren. Muhtâcün-ileyh: Kendisine ihtiyaç duyulan. Muhtar: Serbest, hür; seçilmiş, seçkin. Muhtâran: Muhtâr olarak; irâde ile, seçerek. Muhtasar: İhtisâr olunmuş; kısaltılmış; kısa; özet. Muhtass: Tahsis edilmiş; mahsus kılınmış. Muhtazar: İhtizar hâline gelmiş olan; hazır edilmiş; ölmek üzere olan, can çekişen. Muhtazır: Bk. Muhtazar. Muhtefi: İhtifa eden; hafi olan, gizlenmiş, gizli. Muhtelif, muhtelife: Çeşitli, farklı, değişik, karışık. Muhtelifü'l-eşkâl: Şekilleri muhtelif, şekilleri farklı. Muhtelit, muhtelita: karışık, karışmış. Muhtell: İhlâl edilmiş; bozulmuş, karışmış. Muhtemil: Taşıyan; ihtimal içinde bulunduran. Muhtera': İhtira' olunmuş: icat edilmiş. Muhterik: Yanan, yanıcı. Muhtezır, Muhtazır: Can çekişen; ölmek üzere olan. Muhyî: (Esmâ-i hüsnâdan) Hayat veren, canlandıran, dirilten. Muîd: Hoca, müderris yardımcısı. Muîd: (Esmâ-i hüsnâdan) Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan. Muîl: Çoluk çocuğu ve bakacak kimsesi çok olan. Muîn: Yardımcı. Muînü'd-dîn: Dînin yardımcısı. Muizz: (Esmâ-i hüsnâdan) İzzet veren, ikrâm eden, azîz kılan; şeref sâhibi. Muka'ar: Çukur, oyuk; konkav, içbükey. Mukaddem: Sunulan; önde olan, önden giden; ... gelen, önceki; değerli, üstün; takdîm edilmiş; öne geçirilmiş; önce. Mukaddemâ: Önceden, önce, önceleri. Mukaddemât: Mukaddemeler; ön bilgiler;. "Kıyas"ta "kazıyye"nin birinci bölümü; öncüller. Mukadder: Takdir olunmuş, kader olarak belirlenmiş, yazılmış. Mukaddes: Takdis edilmiş; mübarek; temiz ve ârî kılınmış. Mukaddim: (Esmâ-i hüsnâdan) Her şeyden önce olan; dilediğini öne alan; maddî ve mânevî nîmetler verip dilediğini yükselten, öne geçiren. Mukaffa: Kāfiyeli. Mukallid: Taklitçi, taklit eden. Mukallidîn: Taklit edenler, taklitçiler. Mukārenet: Yakınlık, ilişki.

LÜGATÇE Murtabıt: İrtibât eden; bağlanan, ilgili, bağlantılı. Musaddak: Tasdik edilmiş. Musaddık: Tasdîk eden. Musaffa: Saflaşmış; saf. Musâhabet: Arkadaş olma, arkadaşlıkta bulunma, sohbet etme. Musahhah: Tashih edilmiş, düzeltilmiş. Musahhih: Tashih eden; düzelten, sahih ve doğru kılan. Musâhib: Musâhabe eden; birisiyle sohbette, arkadaşlıkta bulunan; arkadaş. Musalla: Namazgah; namaz kılınan yer. Musallat: Hükmünü geçiren; sataşan. Musannafât: Tasnif edilmiş şeyler; yazılmış kitaplar. Musarrah: Tasrih olunmuş; açıkça söylenmiş, belirtilmiş; apaçık. Musavver: Tasvir edilmiş; sûret verilmiş. Musavverât: Tasvir olunan şeyler; sûret verilmiş şeyler. Musavvir: (Esmâ-i hüsnâdan) Tasvir eden, suret veren. Musaykal: Cilalanmış, parlatılmış; parlak. Mûsıl, mûsıle: Îsâl eden; ulaştıran. Musırr: Israr eden; ısrarlı. Musırrâne: Israrlı bir şekilde. Musîb: İsâbet eden, isabetli. Muskî: Su veren. Muslih: Islâh eden; iyileştiren, düzelten. Mustalah: Istılâh olmuş; ıstılâhlı; terim olarak konmuş. Mustatîl: Uzun; dikdörtgen. Mutâ': Kendisine itâat olunan, boyun eğilen. Mu'tâ: İ'tâ olunmuş; verilmiş; kendisine atâ edilen. Mu'tâd: Îtiyâd edilmiş; alışılmış. Mutâbık: Uyan, uygun. Mutahhar, mutahhara: Tathîr edilmiş; temizlenmiş, temiz. Mutâlebât: Talepte bulunma, isteme; dâvâ. Mutâlebe: Talepte bulunma; istek. Mu'tâ-leh: Kendisine atâ ve ihsan edilen, kendisine bağışta bulunulan. Mutâlib: Talepte bulunan; isteyen. Mutarraz: Nakışlanmış, işlenmiş, işlemeli. Mutasallib: Tasallüb eden; sertleşen, katılaşan. Mutasarraf, mutasarrafe: Tasarruf olunmuş; kullanılmış; idâre edilen. Mutasarrıf: Tasarruf eden; idâre eden; kullanan. Mutasavvife: Mutasavvıflar. Mutâvaat: İtâat etme; baş eğme. Mutavassıt: Tavassut eden; ortada olan, orta. Mutazallim: Tazallüm eden, yapılan haksızlıktan şikâyet eden. Mutazammın: Tazammun eden; içine alan; kefil olan; üstüne alan. Mutazarrır: Zarar gören, rahatsız olan. Mu'teddün-bih: Kendisine değer verilen, inanılan, sayılan. Mu'tedilîn: Mûtediller. Mu'tekad: Kendisine îtikat edilen inanılan, inanılmış. Mu'tekid: Îtikād eden; inanan; bağlanan; bir kimseye bağlı olan. Mu'temed: Kendisine îtimad edilen güvenilen. Mu'tenâ-bih: Kendisine îtinâ edilen; kendisiyle ilgilenilen şey. Mu'terif: Îtiraf eden; kendi kusûrunu kabullenen. Mu'teriz: Îtiraz eden; karşı gelen. Mu'teriza: Parantez. Mu'tî: (Esmâ-i hüsnâdan) İ'tâ eden; veren, bağışta bulunan. Mu'tî: İ'tâ eden; veren; bağışta bulunan. Mutî', mutîa: İtâat eden, boyun eğen; bağlı. Mutlakıyet: Mutlaklık, mutlak olma. Mutlaku'l-inan: Yuları salıverilmiş, başıboş. Mutmain, mutmainne: İtmi'nan bulmuş; tatmin edilmiş; şüphesi kalmamış. Mutrıb: Çalgı çalan. Muttakî: İttikā eden; sakınan, çekinen. Muttakîn: Muttakîler, takvâ sâhipleri. Muttali': Vakıf olan, bilen, haberi olan. Muttasıf: İttisâf eden; vasıflanan, sıfatlanan. Muttasıl: İttisâl eden; bitişen; aralıksız. Muvâcehe: Yüz yüze gelme; karşı, ön. Muvâfakat: Uyma, uygunluk, râzı olma. Muvâfık: Uygun, yerinde. Muvahhed: Tevhit olunan, birlenen. Muvahhid: Tevhid eden; birleyen; Allah'ın birliğine inanan.

LÜGATÇE Mücîb: İcâbet eden; cevap veren, isteğe karşılık veren. Mücidd: Çalışıp sebat eden, ciddî olan, çok gayret gösteren. Mücmel, mücmele: İcmâl olunmuş; toplu, topluca. Mücmelen: Topluca, toplu olarak, toptan. Mücrim: Cürm işleyen; suçlu, günahkâr. Mücrimîn: Günahkârlar, suçlular. Müctehidîn: Müctehidler. Müctemi': Bir araya gelen; Cem' olmuş; toplanmış. Müctemian: Toplu olarak, bir arada, beraber olarak. Müdafaaten: Müdafaa, savunma sûretiyle; savunarak. Müdahalât: Müdahaleler; karışmalar. Müdârâ: İdâre etmek; yüze karşı iyi davranma, hoşlukla muâmele edip idâre etme. Müdâvemet: Devam etme; devamlılık. Müdbir, müdbire: İdbâr eden; sırtını çevirip dönen, giden; tâlihsiz. Müddeayât: İddia olunmuş şeyler; iddialar. Müddehare: Hor ve hakir kılınmış, alçaltılmış. Müddeî: İddia eden; dâvâcı. Müdebbir: Tedbir eden; idâre eden, çekip çeviren, yöneten. Müdevver: Tedvir edilmiş; döndürülmüş; yuvarlak, değirmi. Müdhık, müdhıke: Güldüren, gülünç. Müdillîn: Nazlananlar. Müdrek: İdrak olunan, idrak edilebilen, olunmuş. Müdrik: İdrak eden. Müeccel: Tecil edilmiş; sonraya bırakılmış. Müeddeb: Te'dîb edilmiş; edeblendirilmiş, terbiyeli, edebli. Müeddî: Sebep olan, doğuran, meydana getiren. Müekked: Te'kîd olunmuş; sağlamlaştırılmış. Müekkid: Te'kîd eden; sağlamlaştıran. Müesserün-fih: Müessirin tesirini kabul eden, tesir alan, müteessir olan. Müessir: Tesir eden; etkileyen. Müeyyed: Te'yîd edilmiş; desteklenmiş. Müfâd: Mânâ, kavram, ifade edilen şey. Müfâhare: Öğünme. Müfâz: Feyzi kabul eden, "feyizlenmiş". Müferrik, müferrika: Tefrik eden; ayıran, "tefrika"ya düşüren. Müferrit: Tefrit eden; gereğinden az yaparak kusur eden. Müfessirân: Müfessirler. Müfid, müfide: İfade eden, mânâlı; faydalı. Müfred: Tek kılınmış, tek; yalnız; birleşik olmayan; tekil; terim. Müfredat: Müfredler; birleşik olmayan basit şeyler, tekler. Müfrit, müfrita: İfrat eden; aşırı giden, sınırı geçen; aşırı. Müfsid, müfside: İfsâd eden, fesat çıkaran, bozan. Müfsidât: Müfsidler. Müftekır: İhtiyaç duyan; fakir, muhtaç. Müfteraz: Farzolunmuş. Müftezıh: Rezil ve rüsvay olan, olmuş. Müheymin: Gözeten, koruyan. Müheymin: (Esmâ-i hüsnâdan) Görüp gözeten, her şeye şâhit olan, varlıklar üzerine emin olan, her şeyi koruyup saklayan. Müheyya: Hazır. Müheyyem, müheyyeme: Hayrete gark olmuş, şaşkın. Müheyyic: Heyecan veren, coşturan. Mühezzeb: Islah edilmiş, düzeltilmiş, temizlenmiş. Mühimmât: Mühim şeyler; lüzumlu şeyler, lüzum duyulan şeyler. Mühlik: Helâk eden; helâke sürükleyen. Mühmel: İhmal olunmuş; bırakılmış, bakılmamış. Mühr-küşâ: Mühür açan. Mühtedîn: Hidâyete ermişler. Mühtezz: İhtizaz eden; titreşen, şişen. Mükâleme: Konuşma. Mükâşefât: Mükâşefeler. Mükedder: Bulandırılmış, bulanık; azarlanmış; kederli, üzüntülü. Mükellef: Teklife konu olan, teklife muhatap olan; yükümlü, bir şeyi yapması kendisinden istenilen. Mükemmil: Tekmil eden; kemâle erdiren. Mükerrem: Tekrîm edilmiş; hürmet ve tâzîme erişmiş; muhterem. Mükerrer: Tekrarlanmış.

Mükevvin: Tekvîn eden; olduran, meydana getiren. Mükeyyifât: Keyif verici şeyler; sarhoşluk verici şeyler. Mükezzib: Tekzib eden; yalanlayan. Müktenif: Örtünen, gizlenen. Mükteseb: Çalışmakla kazanılmış. Mülâbis: Muttasıl, bitişik, iç içe birlikte olan; bürünmüş, giyinmiş. Mülâhaza: İyice düşünme; inceleme, göz önünde bulundurma. Mülâhazât-ı ağyâr: Ağyârı, Allah'tan başka şeyleri düşünme, göz önünde bulundurma, dikkate almalar. Mülahham: Etli, şişman Mülakāt: Kavuşma; birleşme; görüşme. Mülâkî: Buluşan, kavuşan, karışan. Mülâkî olmak: Karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak. Mülayim: Hoş, yumuşak; uygun, muvâfik. Mülâzemet: Bir işle devamlı meşgül olma. Mülâzim: Sarılan, tutunan, yapışan. Mülâzimân: Bir yere veya bir kimseye bağlı bulunanlar. Mülemma': Parlak; renk renk, bulaşmış. Mülevven: Renkli, renklenmiş. Mülevves, mülevvese: Telvis edilmiş; kirletilmiş, pis. Mülhak: İlhak edilmiş; katılmış, birleştirilmiş, eklenmiş. Mülhid: Dinsiz, îmansız. Mülhidîn: Mülhidler. Mültebis: Giyinmiş; başka bir şeyden ayırt edilmez durumda olan, şüpheli, tereddütlü, karışık. Mültesık: Bitişik, yapışık; birbirine bağlanmış. Mültezim: İltizâm eden, lüzumlu kılan, gerekli gören, gerektiren. Mülûk: Melikler; hükümdarlar. Mülzem: İlzam edilmiş; susturulmuş; lüzumlu görülen. Mümâil: Meyilli. Mümâleset: Benzeme, benzeyiş. Mümârese: Alışma; alışma için yapılan çalışma; eksersiz. Mümâs: Temas eden; dokunan, değen, ilişen. Mümâsil, mümâsile: Müşabih, benzer, eş, andıran. Mümâsilen: Benzer olarak. Mümessel: Temsil edilmiş, sembolik olarak belirtilmiş. Mümâşât: Yoldaşlık, beraber gitme; göz yumma. Mümâtale: Savsaklama, uzatma. Mümeyyize: Tefrik etme gücü. Mümidd, mümidde: İmdâd eden; yardım eden. Mü'min: (Esmâ-i hüsnâdan) Emniyet, güven veren; şüphe ve tereddütleri kaldıran. Mümît: (Esmâ-i hüsnâdan) Öldüren; mahlûkāta ölümü takdir edip bu hükmünü uygulayan. Mümkin: Yokluğu ve varlığı zarûrî olmayan; varlığı ve yokluğu düşünülebilen. Mümkinât: Mümkinler. Mümtaz: Aynı tutulmuş, ayrılmış; seçilmiş, seçkin. Mümtedd: Uzayan, yayılan. Mümteni': Olması mümkin olmayan; olabilmesi düşünülemeyen; muhal. Mümteniât: Mümteni'ler; olması mümkün olmayanlar. Mümtezic, mümtezice: İmtizac eden; karışan, uyuşan, kaynaşan, karışık. Münâdâ: Kendisine nidâ olunan; seslenilen. Münâdî: Nidâ eden; seslenen; dellâl, müezzin. Mün'adim: İn'idâm eden; yok olan, yok. Münâfî: Nefy edici; zıt, aykırı, mugāyir. Münafikîn: Münafıklar. Münâkeha: Nikâhlanma. Münâkız: Nakz eden, muhâlif, zıt; birbirini tutmayan; çelişen, çelişkili. Mün'akid: Akdedilen; bağlanmış, kurulan, yapılan. Mün'akis: İn'ikâs eden; akseden, yansıyan. Münakkah: Ayıklanmış, temizlenmiş; iyisi seçilmiş; gereksiz sözlerden temizlenmiş. Münakkaş: Nakışlanmış; nakışlı, işlemeli. Münasebât: Münasebetler, ilişkiler. Münasebetdâr: Münasebetli; ilgili. Münasib: Uygun, yakışan. Mün'atif: Atf edilen; yönelen, yönelmiş. Münâzaa: Çekişme, ağız kavgası. Münâzara: Münakaşa, tartışma.

LÜGATÇE Münâzır: Münâzara eden; münakaşa eden, tartışan. Münâzi': Münâzaa eden; kavga eden, çekişen. Münbais: İnbiâs eden; ileri gelen, doğan. Münbasıt, münbasıta: Açılan, yayılan; geniş, açık. Müncelî: Parlıyan, parlak; meydanda olan, âşikâr. Müncemid, müncemide: İncimâd eden; donmuş, donuk. Müncemidü'l-kalb: Kalbi donmuş olan. Müncer: Çekilmiş; bir tarafa sürüklenen; varıp sona eren, netîcelenen. Müncezib: İncizâb eden; cezb olunan, çekilen. Mündefi': Def'edilmiş; savuşturulmuş; atlatılmış, önlenmiş. Mündemiç: İçinde bulunan, içinde yerleşmiş olan, diğerinde gizlenen. Münderecât, Mündericât: İçindekiler. Münderic: Derc olunmuş; içinde yer alan. Mündericât, Münderecât: İçindekiler. Münderis: Eseri, izi kalmamış. Münebbeh: Tenbîh olunmuş; uyarılmış. Münebbih: Tenbih eden; uyaran. Münecces: Kirli, pis. Müneffiz: Tenfiz eden; nâfiz kılan, hükmünü icrâ eden. Münekkıd: Tenkitçi. Münevver: Tenvîr edilmiş; aydınlatılmış. Münevverü'l-fikr: Aydın fikirli. Münevvir: Tenvîr eden; nurlandıran, aydınlatan. Münezzeh, münezzehe: Tenzih edilmiş; temiz, pâk, ârî, uzak. Münezzih: Tenzih eden. Münfail, münfaile: Bir fiili kabul eden; bir fiilden etkilenen; pasif; Gücenen, gücenmiş, alınmış. Münfehık: Yayılan, taşan, genişleyen. Münfekk: İnfikâk eden; ayrılmış, ayrılan, ayrı. Münferid: İnfrâd eden; tek, ayrı olan; kendi başına. Münferiden: Yalnız, tek olarak; ayrı ayrı, tek tek. Münfesid: Fesâda uğrayan, bozulan. Münhafız: Hifz olunan; korunan, korunmuş. Münharık: Hark edilen; yırtılan, parçalanan, bozulan; tabîî olan şeylerin dışına çıkan, olağan üstü olan. Münhasır: İnhisar eden; sınırlanmış; yalnız bir şeye mahsus olan. Münhemik: İnhimâk eden; bir işin üstüne çok düşen, bir şeye düşkün olan. Münhezim: Hezîmete, bozguna uğrayan. Münîf, münîfe: Yüksek, ulu, büyük. Mün'im: (Esmâ-i hüsnâdan) İn'âm eden; nîmet veren. Münkād: İnkıyâd eden; boyun eğen, itâat eden. Münkalib: İnkılâb eden; dönen, değişen. Münkarız: İnkıraz eden; biten, tükenen, yıkılan, arkası kesilen. Münkasım: Kısımlara ayrılan; bölünen. Münkatı', Munkatı': Ayılan, ayı kalan; kesilen, kesilmiş. Münker: İnkâr olunan; reddolunan, beğenilmeyen, hoş görülmeyen. Münkerât: Münker olan şeyler; şerîat bakımından yapılması hoş görülmeyen şeyler. Münkesir: İnkişâr eden; kırılan, kırılmış; kırgın, gücenmiş. Münkesirü'l-kalb: Kalbi kırık, gönlü kırık, gönlü kırılmış. Münkeşif: İnkişaf eden; keşf olunan, açılan; görülen. Münketim: Gizlenmiş, gizli. Münkir: İnkâr eden; kabûl etmeyen. Münkirîn: Münkirler; inkâr edenler. Münsarif, Munsarif: Geri dönen. Münselib: Selb olunan; yok edilen, kaldırılan. Münşerih: Açılan, açılmış; sıkıntıdan kurtulan, sıkılmayan. Münşî: İnşa eden, yapan; güzel yazı yazan. Müntafî: Sönmüş, sönen, sönük. Müntakım: (Esmâ-i hüsnâdan) İntikam alan; cezâya çarptırmaya gücü yeten. Müntakış: Nakş olunan. Müntakil: İntikal eden; geçen; mîras kalan; ölen. Müntavî: İntivâ eden; toplanmış, dürülüp bükülmüş, bir araya konmuş. Müntefi: Nefy olunan; yok edilen. Müntefi': İntifa' eden; faydalanan.

LÜGATÇE Müstahikk: Hak kazanmış, hakkı olan, hak eden. Müstahlefûn: Müstahlefler; halîfe kılınmış olanlar. Müstakbel: Gelecek zaman; gelecek olan. Müsta'lî: İsti'lâ eden; yükselen, üstün gelen. Müsta'mel: Kullanılmış. Müstağfir: İstiğfar eden. Müstağnî: İstiğnâ eden; ihtiyacı olmayan; tok gözlü. Müstağrak: Gark olmuş; dalmış, batmış, boğulmuş. Müstahîl: Olması mümkin olmayan; muhal, imkânsız; boş, saçma. Müstahkem: Sağlamlaştırılmış; sağlam. Müstahlef: Halife kılınmış. Müstahlif: Yerine halîfe koyan. Müstahrec: İstihraç edilmiş; çıkarılmış. Müstahsenât: Beğenilen, güzel görülen şeyler. Müstaidd: İstîdatlı, kabiliyeti olan. Müstakarr, Müstekarr: Karar bulmuş, yerleşmiş; karar edilen yer, karargâh. Müstakıll, müstakılle: İstiklâli olan; bağımsız; serbest, kendi başına olan, ayrı. Müstakîm, müstakîme: Düz, doğru. Müstakzerât: Def-i hâcet yoluyla vücuttan dışarı atılan şeyler. Müstashib: Beraber bulunan, birlikte olan; arkadaşlık eden Müstatîl: Dikdörtgen; uzayan, uzun. Müsteân: Kendisinden yardım istenen, yardım beklenen. Müsteâr: Ariyet olan; ödünç olan; iğreti; takma. Müsteb'ad: İstib'âd edilen; uzak görülen, olacağı sanılmayan. Müstebân: Meydanda, açık, âşikâr; açık olarak anlaşılan. Müstebid: İstibdâd eden; hükmü ve idaresi altında olanlara söz hakkı ve hareket serbestliği vermeyen. Müstecâb: Kabul olunmuş. Müstecâbü'd-dâ've: Duâsı makbul olan, duâsı kabul olunan. Müstecmi': Kendisinde toplayan. Müsted'î: İsteyen, dileyen; dilekçe veren. Müstedâr: Dâire şekline getirilmiş. Müstedîr: Dâire şeklinde olan, dâirevî. Müstefâd: Anlaşılan, anlaşılmış; kazanılmış. Müstehâsât: Müstehâseler; fosiller. Müstehıkk: İstihkak eden; hak eden, kazanan. Müstehlek: Helâk olmuş; yok olmuş. Müstekarr, Müstakarr: İstikrar bulan; karar bulan, yerleşmiş; karar edilen yer, karargâh. Müstekmil; İstikmâl eden; ikmâl eden, kemâle erdiren; tamamlayan, bitiren. Müstelzim: Gerektiren, gerekir. Müstemi': İşiten, dinleyen. Müstemir: Sürekli, devamlı; istimrâr eden, devam eden. Müstemirren: Sürekli, aralıksız, devamlı, birbiri arkasına. Müstenbat: İstinbât olunmuş; çıkarılmış, çalışarak meydana çıkarılmış. Müstened: Kendisine istinad edilen; dayanılan, dayanak. Müstenedün-ileyh: Kendisine dayanılan. Müstenfir, müstenfire: Ürken, ürküp kaçan; mücadeleye dâvet eden. Müstenid: İstinad eden; dayanan. Müsteniden: İstinâd ederek, dayanarak. Müsterih: İstirahat eden; rahat bulan, gönlü rahat, kaygısız. Müsterşid: İrşat edilmek isteyen. Müsteşrık: Parlak, aydınlık. Müşteşrik: Doğunun din, târih, dil vb. yönlerini araştırıp inceleyen yabancı bilim adamı, oriyantalist. Müstetâb: Hoş ve güzel bulunan; beğenilmiş, güzel. Müstetir: İstitâr eden; örtünen, gizli olan Müstevâ: İstivâ edilmiş; kaplanmış, örtülmüş, kuşatılmış. Müstevfa: Kâfi derecede olan, yeteri kadar, tam, mükemmel olan. Müstevfir: Borcunu, başkasının hakkını tamâmen ödeyen. Müstevî: İstivâ eden; kaplayan, örten, kuşatan. Müstevlî: İstílâ eden; ele geçiren, yayılan, her tarafı kaplayan; salgın. Müşâbehet: Benzerlik. Müşâbih: Benzeyen, benzer.

Mütehakkim: Tahakküm eden; hükmünü geçiren. Mütehallık: Ahlâklanan. Mütehallî: Tahallî eden; süslenen. Mütehallil: (Halel'den) Tahallül eden; araya giren, nüfuz eden. Mütehallil: (Hall'den) Tahallül eden; hulûl eden, giren. Mütehammilât: İhtimal olan şeyler; ihtimal verilebilecek şeyler; taşınılan şeyler. Müteharrik: Hareket eden; hareketli. Mütehassıl: Hâsıl olan; meydana gelen. Mütehavvil: Tahavvül eden, değişen. Mütehayyel: Hayal edilen. Mütehayyile: Hayal kurma (gücü); vehme tâbi olan düşünce gücü. Mütehayyir: Hayrete kalan, şaşıran. Mütehayyiz: Tahayyüz eden; mekân işgal eden, yer tutan. Mütekābil: Karşısında olan; karşılıklı olan. Mütekābile: Tekābül eden, karşısında olan, karşılık olan. Mütekaddim: Tekaddüm eden; önce gelen, geçen. Mütekaddime: Geçmiş. Mütekaddimîn: Öncekiler; eskiler. Mütekasif: Kesifleşmiş, yoğunlaşmış, kesâfet kazanmış. Mütekebbir: (Esmâ-i hüsnâdan) Büyüklük ve azamet sahibi. Mütekebbirâne: Kibirlenerek, kibirli bir şekilde. Mütekellim: Konuşan, söyleyen; kelâma. Mütekellimîn: Mütekellimler; kelâmcılar. Mütekessir, mütekessire: Tekessür eden, çoğalan, çok. Mütekevvin: Tekevvün eden; var olan, olan, oluşan. Mütelâşî: Lâ-şey olan; yok olan, mahv olan. Mütelevvin: Renkten renge giren, renk renk olan, renkli. Mütelezziz: Telezzüz eden; lezzet bulan, tad alan. Mütemekkin: Temekkün eden; mekân tutan, mekânlanan, bir mekâna yerleşen; temkin sahibi. Mütemekkinîn-i ekâbir: Temkin ehli büyük zatlar. Mütemennî: Temennî eden. Mütemerrid: Dikbaşlı, inatçı münkirler. Mütemessil: Temessül eden; başka bir sûret ve şekle giren; cisimlenen, cisimlenip görünen. Mütemessilen: Temessül ederek; başka bir sûret ve şekle girerek. Mütemeyyiz, mütemeyyize: Temeyyüz eden; farklılaşan, farklı. Mütemmim: Tamamlayan, bitiren. Mütena'im: Tena'üm eden; nîmetlenen, nîmet elde eden. Mütenâkız: Birbirini nakz edici; çelişen, çelişkili. Mütenassıh: Nasihat kabul eden, öğüt dinleyen. Mütenâvil: Tenâvül eden; yiyen. Mütenebbih: İntibah eden; uyanan, aklını başına alan. Müteneffir: Nefret eden; tiksinen. Müteneffis: Teneffüs eden, nefes alıp veren. Müteneffizân: Müteneffizler; nüfuzlu, sözü geçen kimseler. Mütenevvi, mütenevvia: Çeşit çeşit olan. Mütenezzih, mütenezzihe: Nezih, temiz olan, temize çıkan; tenezzüh eden, gezinen, gezintiye çıkan. Müterâdif: Eş anlamlı, eş mânâlı. Müterâkim: Terâküm eden; biriken, toplanan. Müterakkıb: Gözleyen, bekleyen. Mütercem: Tercüme edilmiş; ifade edilmiş, dile getirilmiş. Mütercim: Tercüme eden; bir mânâyı dile getiren. Mütereddid: Tereddüd eden; iki şey arasında gidip gelen, kararsız. Müteretteb: Sıralanmış; âit olan, îcap eden, gereken. Müterettib: Terettüp eden; üstüne düşen, gereken. Mütesaddî: Tasaddî eden; bir işe girişen, teşebbüs eden. Müteselsil, müteselsile: Zincirleme giden, peş peşe olan. Müteselsilen: Zincirleme olarak, birbiri peşi sıra. Mütesemmî: Müsemmâ olan, bir isimle isim-

Müzeyyen: Tezyin edilmiş; süslenmiş, süslü. Müzill: Zillete düşüren, zelil edici. Müznib: Günahkâr. N Nâ-bâliğ: Büluğ yaşına gelmemiş, bülûğa ermemiş. Nâ-becâ: Yersiz, yerinde değil. Nâ-bûd: Yok, yok olan, muzmahil, müstehlek. Nâ-bedîd: Görünmez, belirsiz, kayıp. Nâ-bekâr: Hayırsız, işe yaramaz. Nâ-çâr: Çâresiz; ister istemez; ...zorunda kalmış; zavallı. Nâ-dân: Bilmeyen, câhil, bilgisiz; kaba, terbiyesi kıt. Nâdim: Pişman olan, nedâmet duyan. Nâdirü'l-vücûd: Varlığı nâdir olan. Nâfe-i müşk: Misk kokusu. Nâfî: Nefy edici; yok edici. Nâfi', nâfia: Faydalı. Nâfi': (Esmâ-i hüsnâdan) Hayır ve fayda verici şeyleri yaratan; fayda ve menfaat veren. Nâfiz: Nüfuz eden, tesir eden; bir şeyin içine işleyen. Nâfizü'l-basîra: Basîreti nâfiz, nüfüz edici olan. Nâfûh, Yâfûh: Bıngıldak. Nâgâh: Ansızın. Nâgehân: Ansızın, birdenbire. Nâ-güfte: Söylenmemiş söz. Nahîf: Çelimsiz, zayıf. Nahs: Uğursuzluk. Nahv, Nahiv: Gramer. Nahvet: Kibir, gurur, böbürlenme. Nahvî: Nahiv ile ilgili; gramerci. Nahvullâh: Allah'ın nahvi; Allah'ı bildiren gramer ilmi. Nâib: Vekil; birinin yerine geçen. Nailiyyet: Nail olma; erişme, ele geçirme. Naîm: Nîmet, cennet. Nâim: Uyuyan. Nâime: Kemiksiz, yumuşak, kılçıksız. Nâka: Dişi deve. Nakāis, Nakāyıs: Kusurlar, eksiklikler, ayıplar. Nakd, Nakid: Akçe, mâden para; kalp olmayan gerçek para; servet, kıymetli şey. Nakd-i ceyyid: İyi akçe, kalp olmayan para. Nakdiyyet: Nakd olma; akçelik, akçe olma, gerçek para olma keyfiyeti. Nâkıd: Bir şeyin iyisini kötüsünden ayıran; tenkit eden. Nâkıs, nâkısa: Noksan olan, azalan, noksanlaşan; kusurlu. Nâkısatü'l-akl: Aklı noksan, aklı kıt, anlayışı kıt. Nâkısu'l-isti'dâd: İstîdâdı, kabiliyeti noksan, eksik, az olan. Nakîsa: Eksiklik, kusur, ayıp. Nakîz: Nakz eden; zıt, karşı. Nakkāb: Nikabı, perdeyi kaldıran. Nakl: Bir şeyi başka bir yere götürme; aktarma, geçirme; anlatma, söyleme; tercüme etme. Naks: Noksan olma, azalma. Nakş, Nakış: Resmetme, işleme; süsleme. Nakz: Bozma, kırma; bir sözleşmeyi bozma; çelişme. Nakz-ı siyâm: Oruç bozma. Nakz-ı vuzû': Abdesti bozma. Na'leyn: Bir çift nalın; bir çift ayakkabı. Nâm: İsim; ün. Nâ-mahdûd: Hudutlu, sınırlı olmayan. Nâ-ma'kūlât: Mâkül (akledilebilir) olmayan şeyler. Namat, Namt, Nemat: Yol; yatak yüzü; çeşit, sergi; şekil, tarz, usûl, üslûp; topluluk, hizb, parti. Nâmdâr: Namlı, ünlü. Nâme: Mektup, kitap, mecmua. Nâ-merd: Mert olmayan, alçak; korkak. Nâ-meşrû': Şer'an uygun olmayan. Nâmî: Nümüvlenen; büyüyen, yetişen, yerden biten. Nân: Ekmek. Nân-pâre: Ekmek parçası, bir parça ekmek; geçinmeye yarayan şey. Nâ-pâk: Temiz olmayan; pis, murdar. Nâ-pesend: Beğenilmez. Nâ-pesendîde: Beğenilmeyen, makbul olmayan. Nâr: Ateş; cehennem. Nâs: İnsanlar, halk. Nasâyıh, Nasâih: Nasihatlar.

Şübuhât: Şübheler; şüpheli şeyler. Şüca': Cesur, yiğit. Şühûd, Şuhûd: Şâhit olma, müşâhede etme, görme. Şükren-li'n-niam: Nîmetlere şükür olarak. Şürb: İçme. Şürb-i hamr: Şarap içme. Şürefa: Şerifler; Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hasan soyundan gelenler. Şürû', Şurû': Başlama. Şürük: Güneşin doğması. Şürûr, Şurûr: Şerler. Şüûn, Şuûn: Şe'nler, fiiller, işler, hâdiseler. Şüyû': Yayılma, şâyi olma. Şüyûh: Şeyhler.

T Taab: Yorgunluk: sıkıntı, eziyet, zahmet. Taaccüb: Şaşma, hayret etme. Taaccüben: Taaccüp ederek, şaşarak. Taaddî: Sının aşma, öteye geçme; saldırma; zulm etme. Taaddüd: Çoğalma. Taaddüd-i zevcât: Birden fazla kadınla nikâhlanma; zevcelerin çokluğu. Taaffün: Çürüyüp kokma. Taahhur: Geri kalma, geride olma, sonra gelme. Taakkul: Akletme, akıl erdirme, düşünme. Taâkub-ı tezelzülât-ı arzıyye: Arzda zelzelelerin peşpeşe olması, birbirini tâkip etmesi. Taalluk: Alâkası olma; ilgi, ilişik. Taallukāt: Taalluklar. Taallüm: Öğrenme, bilgi edinme, öğrenim. Taallüv: Yükselme, yücelme. Taâm: Yemek. Taammüm: Umûmî olma, umûmîleşme, yayılma. Taâmül-i kimyevî: Kimyevî oluşum, tepkime, reaksiyon. Taannüd: İnat etme, direnme. Taarruf: Öğrenme. Taarruz: İlişme, sataşma; saldırma. Taâruf, Teâruf: Birbirini tanıma; tanışma, bilişme. Taâruz, Tearuz: Birbirine zıt olma, muhâlif olma. Taaşşuk: Aşık olma. Tâât: Tâatler; itaat etmeler; ibadetler. Taattuf: Esirgeme, acıma, merhamet et-me. Taattuş: Şiddetle, fazlaca isteme, arzu etme; susama. Taayyün: Zahir olma, belirme, meydana çıkma. Taayyünât: Taayyünler, meydana çıkmalar, belirmeler. Taayyüş: Yaşama, geçinme. Taazzum: Kibirlenme, büyüklük taslama. Taazzüz: Aziz ve şerefli olma; kendini aziz ve şerefli addetme. Tâb: Güç, kuvvet, tâkat; ışık, parlaklık; hararet. Tab': Tabiat, huy. Tab'an: Tabiat îtibariyle. Tabakāt: Tabakalar. Tabakātü'l-arz ilmi: Jeoloji. Tâbân: Işıklı, parlak. Tabâyi': Tab'lar; tabiatlar; (dört) tabiat. Tabh: Pişirme, kaynatma. Tabh-ı taâm: Yemek pişirme. Tâbi': Uyan, boyun eğen, bağlı kalan, birinin emri altında bulunan. Tabîb: Doktor. Tabîb-i hâzık: Usta, işinin ehli doktor; hakîkî mürşit. Tabiî, tabîiyye: Tabiata mensup, tabiatla ilgili. Tabîiyyûn: Tabîatçılar. Ta'bîr: Yorumlama. Tâbiş: Parlayış, parıldayış. Tabl: Davul. Ta'cîl: Acele ettirme, öne aldırma. Ta'cîn: Hamur yapma, yoğurma, hamur hâline getirme. Tâcir: Tüccâr. Ta'dâd: Sayma. Ta'dîd: Sayısını arttırma, çoğaltma. Tadlîl: Dalâlete düşürme, doğru yoldan çıkarma. Tafassul: Fasıllara ayrılma, tafsil edilme, bölümlenme. Tafazzul: Faziletli olma; üstün olma, üstünlük. Tafdîl, Tafzîl: Üstün tutma, daha faziletli addetme, üstünlük verme.

LÜGATÇE Tesniye: İkileme, iki kılma; ikili olma; iki, ikilik. Tesviye: Düz etme; düzgün yapma, düzeltme. Tesviye-i cidâr: Duvarın düzeltilmesi. Teşa'ub: Şûbelenme, şûbelere ayrılma, kollara ayrılma. Teşbîh: Benzetme; Allah'ı yaratılmışlara benzetme. Teşdîd: Şiddetlendirme, şiddet ve kuvvet verme; artırma. Teşebbühen: Benzemeye çalışarak, benzeyerek. Teşebbüs: Yapışma, girişme. Teşeddüd: Şiddetlenme, artma. Teşekkülât: Teşekküller; meydana gelişler, şekillenmeler. Teşettüt: Parçalanma, dağılma. Teşevvüş: Karmakarışık ve dağınık olma, karışıklık. Teşmî': Bal mumuna batırma, mumlama. Teşmîl: Şâmil kılma, şümülüne alma; yayma, içine aldırma. Teşmîlen: Teşmil ederek; şümülüne alarak. Teşne: Susamış, istekli, arzû eden. Teşnegân: İstekliler. Teşnelik: Çok istekli olma. Teşnî': Ayıplama. Teşrî': Şerîat koyma. Teşrîf: Şereflendirme, şeref verme. Teşrîh (ilm-i...): Anatomi. Teşrîhan: Anatomi ilmine göre. Teşrîk: Ortak kılma; şirk koşma. Teşvîş: Karıştırma, bulandırma; karışıklık, iç karışıklığı. Teşvîşât: Teşvişler. Tetâlî: Peş peşe olma; aralıksız birbiri ardından gelme, tetâbu'. Tetebbu': İnceleme, geniş bilgi edinme. Tetemmüm: Tamamlanma. Tetmîmen li'l-fâide: Faydalı olan bu kısmı tamamlama olarak. Tevâbi': Tâbi olanlar; bir merkeze bağlı olanlar; peykler, uydular. Tevâfuk: Uyma, uygun gelme. Tevaggul: Bir işle uğraşma. Tevahhuş: Yalnızlıktan korkma, ürkme. Tevakkî: Sakınma, çekinme, korunma. Tevakku': Bekleme, umma, arzû etme. Tevakkuf: Durma, bekleme; bağlı olma; bir konuda hüküm ve kanâatini belirtmeme. Tevâlî: Birbiri arkasından gelme, peş peşe gelme, devam etme. Tevâlüd: Doğma. Tevârîh: Târihler. Tevârüs: Mîras yoluyla eline geçme; mîras yoluyla birinden diğerine geçme. Tevâtür: Pek çok kimse tarafından rivâyet edilme. Teva'ud: Vaîd etme; cezâ ile korkutma, tehdit etme. Tevazzu': Vaz'edilme, konulma, konuluş. Tevbîh: Tekdir, azarlama. Tevcîh: Yöneltme. Tevdî': Emânet etme. Teveccüh: Çevrilme, yönelme, doğrulma; güler yüz ve yakınlık gösterme. Teveddüd: Sevgi, dostluk. Tevehhüm: Vehm etme; var zannetme. Tevehhümât: Tevehhümler; vehm etmeler; var zannetmeler. Tevellî: İdare etme, yönetme; idaresini yüklenme, yönetimini üzerine alma. Tevellüd: Doğma. Tevessü': Genişleme. Tevessük etmek: Vesika ile isbatlanmak. Tevfik: Muvâfik ve mutâbık hâle getirme, uydurma; Allah'ın muvaffak kılması; ilâhî yardım ve hidâyet. Tevfir: Çoğaltma, artırma; çokluk. Tevfir-i akıl: Akıl çokluğu. Tevhîd: Bir kılma, birleme, birleştirme. Te'vîl: Bir âyeti zâhir ve açık mânâsından başka bir mânâ ile tefsir etme; yorumlama; aslî mânâyı elde etmek için yorum yapma. Te'vîlât: Teviller; yorumlar. Tevkî': Padişah fermanı, buyruğu. Tevkîât: Tevkiler; fermanlar. Tevkîl: Vekil kılma; havâle etme. Tevkîr-i kebîr: Büyük olanı ululama, büyüğe saygı gösterme. Tevlîd: Doğurma; meydana getirme. Tevlîd-i misl: Benzerini meydana getirme. Tevsî': Genişletme. Tevsîm: İsimlendirme, ad koyma. zarûrî olan; varlığı kendi zâtından olup başkasına muhtaç olmayan. Vâcid: (Esmâ-i hüsnâdan) Var olan, her şeyi var eden, varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda yaratan; kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen.. Va'd: Mükafat vereceğine söz verme; söz verme. Va'd-i imdâd: İmdâd etmeye söz verme; yardım etme vaadi. Vâfî, vâfiye: Yeterli, elverir, tam. Vahdânî: Birliğe âit. Vahdâniyyet: Birlik. Vâhî: Boş, mânâsız, boşuna. Vâhib: Hibe eden, bağışlayan, bağışlayıcı. Vâhid: (Esmâ-i hüsnâdan) Bir olan, zâtında, sıfatlarında ve işlerinde ortağı, dengi ve benzeri olmayan, vahdet kendisiyle kāim olan. Vâhidiyyet: Vâhidlik, birlik. Vâhidü'l-ayn: "Ayn"ı tek olan; hakikati bir olan. Vâhidü'z-zaman: Zamânının yegânesi olan. Vâhime: "Vehim" duyusu. Vahş: Yabânî, insandan kaçan (hayvan). Vaîd: Cezâ ile tehdîd etme, korkutma, yıldırma. Vakfiyyet: Vakıf durumunda olma. Vâkı', vâkıa: Vukū bulan; meydana gelen. Vâkıâ: Gerçi, her ne kadar; gerçekten. Vâkıa: Rüyâ. Vâkıf olmak: Durmak; bir şeyden haberi olmak, bilmek. Vakten mine'l-evkāt: Vakitlerden bir vakit, herhangi bir vakit. Vakt-i merhûn: Süresi bilinmeyen belirli bir zaman; bir şeyin gerçekleşmesi için takdir dilmiş belirli bir zaman. Vakt-i zevâl: Zeval vakti; öğle vakti. Vâlî: (Esmâ-i hüsnâdan) Mahlûkātı idâre eden, yöneten. Vâlid: Baba. Vâlide: Anne. Vâlideyn: Vâlid ve vâlide; ana ve baba. Vallâhü a'lem: Ve Allah en iyi bilir. Vallâhü'l-hâdî: Ve Allah hidâyet edendir. Vâreste: Kurtulmuş, serbest, rahat, ilişkisiz. Vârid, vâride: Gelen; hâriçten insanın kalbine gelen şey; Hak'tan kula gelen feyz, ilhâm. Vâridât: Vâridler; ilhamlar. Vârid olmak: Gelmek, erişmek. Vâris: Mirasçı, kendisine mîras düşen. Vâris: (Esmâ-i hüsnâdan) Varlıkların gerçek sâhibi ve vârisi olan. Varta: Çukur, uçurum, tehlike. Vasat: Orta. Vasâyâ, Vesâyâ: Vasiyetler; tavsiyeler. Vâsıl: Eren, erişen, ulaşan. Vâsılân: Vâsıllar; erenler, ermişler. Vâsılîn: Vâsıllar; erenler, ermişler. Vasî: Bir ölünün vasiyetini yerine getirmeye memur olan kimse; bir yetîmin veya zayıf, hasta bir kimsenin malını idâre eden kimse. Vâsi': Geniş. Vâsi': (Esmâ-i hüsnâdan) Genişlik veren; geniş olan; bağışlaması ve rahmeti çok geniş olan. Vâsiu'r-rahmet: Rahmeti geniş ve bol olan. Vassâf: Vasf edici, niteleyici, övücü. Vaz' etmek: Koymak. Vaz', Vazı': Koyma, konuluş; durum, duruş, tavır. Vaz'-ı yed: El koyma. Vaz'-i haml: Hâmileliğin bitişi, doğurma. Vazâif: Vazîfeler. Vâzı': Vaz' eden; koyan. Vâzıh, vâzıha: Açık, âşikâr. Vazî': Alçak, bayağı. Veca': Ağrı, acı. Vecbe: Düşen bir şeyin çıkardığı ses, gürültü; kaynayan ve sürtünen bir şeyin çıkardığı ses, fıkırtı; göğüste meydana gelen fıkırtı. Vecebât: Vecbeler; fıkırtılar. Vech: Yüz, cebhe, yön, sûret, şekil. Veche-hû: Onun vechi. Vech-i meşrû': Meşrû şekil, hukukî bir şekil; şerîata uygun sûret. Vech-i şebeh: Benzeyiş yönü. Vedûd: (Esmâ-i hüsnâdan) Çok seven; çok şefkatli, çok muhabbetli, çok sevilen. Vefâ: Kâfi gelme, yetişme; ödeme. Vefîr, vefire: Pek çok. Vefk: Uyma, uygun gelme, uygunluk. Vehb: Hibe, bağışlama, hediye etme. LÜGATÇE Vehbî, vehbiyye: İlâhî bağış ile ilgili, Allah'dan olan. Vehhâb: (Esmâ-i hüsnâdan) Çok hibe eden; herhangi bir hakkı olmayana da bol bol ihsan eden, bağışlayan. Vehim, Vehm: İhtimâle dayanan zayıf bilgi; duyulara dayanan cüz'î bilgileri sağlayan güç. Vehle-i ûlâ: İlk anda, ilk önce. Vehleten: İlkin, ilk bakışta, birdenbire, ilk anda. Vekāyi': Vak'alar, olaylar, hadiseler. Vekîl: (Esmâ-i hüsnâdan) Vekâlet eden; kendine sığınanları idare eden; idaresinde hiçbir kayda ve şarta bağlı olmayan. Velâdet, Vilâdet: Doğum. Velâyât: Velâyetler; velîlikler. Velâ etmek: Sahiplik etmek, idâre etmek, teveccüh edip tasarruf etmek. Veled: Çocuk. Veled-i tabîî: Nikâhsız kadınlardan doğan çocuk. Velev: Olsa da, bile, hattâ, ister, isterse. Velî, Veliyy: (Esmâ-i hüsnâdan) Emir sahibi; müminlerin dostu, seven ve sevilen, yardım edip dostlarının işlerini yöneten. Veliyy-i ni'met: Nîmet sahibi; nîmet verip besleyen. Velvele: Gürültü, patırtı. Vely: Yaklaşma. Verâ: Öte, geri, arka. Vera': Haram olup olmadığı şüpheli olan şeylerden sakınma. Verâ-yı zahr: Sırtın arkası; arka. Verese: Vârisler. Vesâit: Vâsıtalar. Vesâtat: Vâsıta olma, aracılık etme. Vesâvis: Vesveseler. Vesâyâ: Vasiyetler, tavsiyeler. Vesî', vesîa: Geniş, bol. Vesvâs: Vesvese veren; şeytan. Vezer: Sığınak. Vezn: Tartma. Vicdân: Bulma; iç duygu, derûnî idrak. Vichet: Vecih, yön; zât, hakikat. Vilâdet: Velâdet, doğum. Vird: Tarikat ehlinin belirli zamanlarda okudukları dua. Visâl: Vuslat, kavuşma. Vitr: Tek. Vitriyyet: Tek olma. Vizr: Ağırlık, yük, günâh. Vukūât: Vâki' olan şeyler; olanlar, olup biten şeyler. Vukūf: Durma, kalma; anlama, bilgi, bilme, vâkıf olma; haberli olma. Vusûl: Vuslat; ulaşma, varma, erişme, yetişme. Vuzû': Abdest. Vücûb: Vâcip olma, zarûrî olma, gereklilik, zorunluluk. Vücûd: Varlık, var olma; bulunma; beden. Vücûdât: Vücûdlar; varlıklar. Vücûd-bahş: Vücûd bahşeden; varlık veren. Vücûden: Varlık olarak. Vücûd-ı elem: Elemin var olması. Vücûd-i aynî: Maddeten, cismen var olan varlık; "ayn" hâlinde varlık. Vücûd-ı zıllî: Gölge vücut, gölge varlık. Vücûd-pezîr: Varlık bulan, varlık kabul eden, varlık kazanan. Vücûd-pezîr olmak: Varlık bulmak, varlık kazanmak, varlık kabul etmek; meydana gelmek. Vücûh: Vechler; yüzler. Vükelâ: Vekiller. Vürûd: Vârid olma; gelme, varma, yetişme. Vüs': Güç, kuvvet; bolluk, genişlik. Vüs'at: Genişlik. Vüzerâ: Vezirler. Y Yâbis: Kuru. Yâd-ı âhiret: Ahireti anma. Yakaza: Uyanıklık, uyanık olma. Yakîn: Kat'î, kesin ve şüphesiz bilgi; kesinlik, kat'iyyet. Yakînen: Kat'î sûrette; kesin ve şüphesiz olarak, kesin bir bilgi hâlinde. Yakzân: Uyanık. Yakzân-ı fehm: Anlayışı uyanık. Yârî: Dostluk. Yâr-şinâslık: Dostluk. Yâver: Yardımcı. Yecûz lâ-yecûz: Câiz olur, câiz olmaz. Yed: El. Yedeyn: İki el. Yed-i beyza: Hz. Mûsâ'nın mûcize olarak gösterdiği parlak el. Yed-i fâile: İşleyen el; aktif el. Yed-i kābile: Kabul eden el. Yed-i münfaile: Fiili kabul eden el; passif el. Yed-i tûlâ sâhibi: Çok geniş bilgisi olan. Yed-i yemîn: Sağ el. Yegânegî: Bir olma; teklik, biriciklik. Yekdîğer: Biri ötekini, birbirini. Yeknesak: Tek düzen, değişmez; tutarlı, kendi içinde âhenkli. Yektâ: Tek, eşsiz, benzersiz. Yemîn: Sağ el, sağ taraf. Yemm: Deniz. Yenbû': Kaynak, pınar. Yesâr: Sol el, sol taraf; zenginlik, varlık. Yesîr: Kolay, az miktarda. Yetîm: Yalnız, tek, eşsiz; yetim. Yevm: Gün. Yevme-izin: O gün. Yevmen-fe-yevmen: Günden güne. Yevmî: Günlük, günde. Yevm-i ba's: Öldükten sonra diriliş günü. Yubûset, Yübûset: Dört tabiattan biri; kuruluk. Yuhyî ve yümît: Diriltir ve öldürür. Yübûset: Kuruluk, dört tabiattan biri. Yümn: Uğur, bereket. Yüsr: Kolaylık, rahatlık; zenginlik.

Z Zabıt: Zapteden; düzene koyan, çizen; iki kolla çalışan (âlet): pergel. Zabt: Tutma, yakalama; kaydetme, not etme. Zâcir: Önleyen, yasaklayan; zorlayan, zorla yaptıran. Zâd: Azık. Zâd u zahîre: Azık ve yiyecek. Za'f: Zayıflık, âcizlik. Za'ferân: Safran. Za'f-ı pîrî: Yaşlılıktan ileri gelen kuvvetsizlik, âcizlik. Zahib: Giden; bir fikre uyan, kapılan, benimseyen. Zâhid: Dünyâdan yüz çeviren, dünyâya rağbet etmeyen. Zâhife: Sürüngen. Zâhil: Unutan, haberi olmayan, ihmal eden. Zâilât: Zâil olanlar; sona erenler, yok olup gidenler. Zâhir, zâhire: Görünen, açık, belli, âşikâr; dış, yüz. Zahir: (Esmâ-i hüsnâdan) Görünen, varlığında hiçbir şüphe olmayan; varlığı herşeyden âşikâr olan. Zahîr: Yardımcı, arka çıkan, destek olan. Zahir-bîn: Zâhiri, dışı gören. Zâhiren: Zâhirde; dış görünüşte. Zahir-i kavl: Sözün zâhiri, sözün dış ve açık mânâsı. Zâhirî, zâhiriyye: Zâhirle alâkalı, zâhire âit. Zâhirî-i mahz: Sırf zâhirî; tam mânâsıyla zâhirî. Zâhir-ter: Daha zâhir; daha aşikâr. Zahr: Arka, sırt. Zahr-ı gayb: Gıyâbında, arkasından. Zâid, zâide: Ziyâde olan; eklenen, artan, lüzumsuz, fazla; matematikte: Artı (+). Zaîf, zaîfe: Zayıf, güçsüz. Zaîfen: Zayıf olarak. Zâika (kuvve-i...): Tatma duyusu; tad alma. Zâil, zâile: Zevâl bulan; geçip giden, kaybolan, yok olan. Zâir: Ziyaret eden. Zakir: Zikreden; anan, hatırlayan. Zâkire-i mütefekkire: İnsanın düşünme gücü aklın hükmüne tabi olursa bu güce "zakire-i mütefekkire" denir. Zâkire-i mütehayyile: İnsanın düşünme gücü "vehm”in hükmüne tabi olursa bu güce "zakire-i mütehayyile" denir. Zâlim: Zulmeden; karanlık olan. Zâlimân: Zâlimler. Zalûm: Çok zâlim olan. Zamâir: Zamîrler; gizli olan düşünceler, sırlar. Zamân, Zımân (Dâd ile): Kefâlet; garanti, tazmin etme, tazminat ödeme, diyet. Zamîme: Ek, ilâve, ekleme. Zamîr: İnsanın gizli düşüncesi, sakladığı sır; hatır, gönül, kalp. Zamm: Katma, ekleme, artırma. Zanîn: Esirgeme, kıskanma. Zann-ı gâlib: Kuvvetli, üstün zan. Zarar-dîde: Zarar görmüş; zarara uğramış. Zarfiyyet: Zarf olma; zarf gibi içine alma.
