# Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı Yüksek Lisans Tezi

**Yazar:** Canan Çalışkan

> ÇALIŞKAN, Canan, Yüksek Lisans, İstanbul, 2025 Necdet Ardıç / Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/terzi-baba-nin-tasavvuf-anlayisinda-namaz-kavrami-yuksek-lisans-tezi
**Sayfa:** 171

---

T.C.

 ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ 

 TASAVVUF ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ

TASAVVUF KÜLTÜRÜ VE EDEBİYATI ANABİLİM DALI

 

 NECDET ARDIÇ / TERZİ BABA’NIN TASAVVUF

 ANLAYIŞINDA NAMAZ KAVRAMI

 Canan ÇALIŞKAN

 YÜKSEK LİSANS TEZİ

 Danışman

 Prof. Dr. Niyazi BEKİ

 

## İstanbul 2025

# TEZ KABUL FORMU

(ÇALIŞKAN, Canan, Yüksek Lisans, İstanbul, 2025)

Necdet Ardıç / Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı

# 

# Özet

Çalışmamızın konusunu yaşayan bir mutasavvıf olarak Necdet Ardıç’ın namaz kavramı çerçevesinde fikir ve düşünceleri oluşturmaktadır. Necdet Ardıç, Türk tasavvuf düşüncesinde yaklaşık 400 yıllık bir geçmişe sahip olan Türk-İslâm Tasavvuf Düşüncesinde önemli bir yer tutan Uşşâkî geleneğinin günümüzdeki yaşayan temsilcilerindendir. Temel dini ilimleri tahsil ettikten sonra tasavvufî bir hayat tarzını benimsemiş ve bu alanla ilgili pek çok eser telif etmiştir. Muhibbanı tarafından Terzi Baba olarak anılan Necdet Ardıç’ın tasavvufî görüşlerinin Kur'ân ve Sünnet anlayışı çerçevesinde şekillendiğini ifade etmemiz gerekir. Bunun yanında İbn Arabî, Mevlânâ Celâleddin Rumî, Abdulkerîm el-Cîlî ve Abdulkadir-i Geylânî gibi büyük İslâm mutasavvıflarının görüş ve düşüncelerinden etkilendiğini de belirtmek gerekir. Necdet Ardıç hakkında yapılan akademik çalışmalar, genellikle hayatı, eserleri, genel tasavvuf anlayışı ve Etvâr-ı Seb'a uygulamaları gibi konulara odaklanmıştır. Bu çalışma ise, Ardıç'ın namaz kavramına dair özel ve derinlikli tasavvufî yorumlarını sistematik bir biçimde inceleyerek literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmayı hedeflemiştir. Çalışmanın özgünlüğü, yaşayan bir mutasavvıf olan Necdet Ardıç'ın (87 yaşında) hayatta olması sayesinde, eserlerindeki sofistike kavramlar ve konular hakkında doğrudan kendisiyle mülakatlar yapılarak birincil elden ve teyit edilmiş bilgilere ulaşılabilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu çalışma, bir giriş, üç bölüm ve değerlendirme-sonuç bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş’de, tezin amacı ve önemi, tezin planı ve metodu ile çalışmaya referans olan kaynak ve çalışmalara temas edilmiştir. Birinci Bölüm’de Necdet Ardıç’ın Hayatı başlığı altında, hayatı ile şahsiyeti ve mutasavvıf kişiliği üzerinde durulmuştur. Ardından eserleri üzerinde durularak, kitaplarının yanı sıra yayına hazırladığı, sadeleştirdiği ve başka dillere tercüme edilen çalışmalarına yer verilmiştir. İkinci Bölüm’de, tasavvuf anlayışı üzerinde durulmuştur. Üçüncü Bölüm’de ise, tezimizin ana konusunu teşkil eden tasavvufî bakış açısıyla namaz ve namazla ilgili düşünceleri anlatılmaya çalışılmıştır. Değerlendirme ve Sonuç bölümünde, Ardıç'ın namaz hakkındaki görüş ve düşüncelerinin genel bir değerlendirmesi ile ulaşılan sonuçlara yer verilmiştir. 

Anahtar Kelimler: Necdet Ardıç, Terzi Baba, Namaz, Salât, Tasavvuf.

 

(ÇALIŞKAN, Canan, MA, İstanbul, 2025)

The Concept of Prayer in Necdet Ardıç/Terzi Baba's Understanding of Sufism

# 

# Abstract

This study focuses on the thoughts and ideas of Necdet Ardıç, a contemporary Sufi, within the framework of the concept of salât (ritual prayer). Necdet Ardıç is one of the living representatives of the Uşşâkî tradition, which has held a prominent place in Turkish-Islamic Sufi thought for approximately 400 years. After completing his foundational religious education, he embraced a Sufi lifestyle and authored numerous works in the field. Known among his followers as Terzi Baba ("The Tailor Father"), his views are shaped primarily within the framework of the Qur'an and the Sunnah. He has also been notably influenced by renowned Islamic Sufis such as Ibn Arabi, Mawlānā Jalāl al-Dīn Rūmī, Abdulkarīm al-Jīlī, and Abd al-Qādir al-Jīlānī. Previous academic studies on Ardıç have primarily concentrated on his life, works, general Sufi understanding and Etvâr-ı Seb'a practices. However, this study aims to fill a gap in the literature by systematically analyzing his unique and in-depth Sufi interpretations of the concept of prayer. The originality of the research stems from the fact that Necdet Ardıç (87 years old) is still alive, which enabled direct interviews and the collection of first-hand verified insights into the sophisticated concepts discussed in his works. This thesis consists of an introduction, three main chapters, and a conclusion. The Introduction outlines the purpose and significance of the study, its structure and methodology, and the sources referenced. The First Chapter, “The Life of Necdet Ardıç,” examines his biography, personal characteristics, and Sufi identity. It also discusses his publications, including the works he has edited, simplified, or translated. The Second Chapter explores his understanding of Sufism. The Third Chapter, which forms the core of the study, presents his reflections on salât and analyzes the concept of prayer from a Sufi perspective. Finally, the Conclusion provides a general assessment of Ardıç's views on prayer and summarizes the key findings of the study.

Keywords: Necdet Ardıç, Terzi Baba, Salât, Prayer, Sufism

İÇİNDEKİLER

_Toc204275078

Tez Kabul Formu i

Özet ii

Abstract iv

Kısaltmalar ix

Teşekkür x

1. GİRİŞ 1

 1.1. Tezin Amacı ve Önemi 4

 1.2. Tezin Planı ve Metodu 5

 1.3. Kaynak, Araştırma ve Muhtelif Mecralar 6

2. NECDET ARDIÇ’IN HAYATI ve ESERLERİ 10

 2.1. Necdet Ardıç’ın Hayâtı 10

 2.1.1. Tasavvuf Öncesi Hayâtı 10

 2.1.2. Tasavvufî Hayâtı 14

 2.1.3. Şahsiyet ve Kişiliği 26

 2.2. Necdet Ardıç’ın Eserleri 28

 2.2.1. Kitapları 29

 2.2.2. Sohbetleri ve Şerh Ettiği Kitaplar 31

 2.2.3. Hazırladığı ve Sadeleştirdiği Eserler 32

 2.2.4. Diğer Dillere Çevrilen Kitapları 32

3. NECDET ARDIÇ’IN TASAVVUF ANLAYIŞI 35

 3.1. Tasavvufa Bakışı ve Gayesi 35

 3.2. Seyr-ü Sülûk ve Safhaları 40

 3.3. Uşşâkî Usulüne Kazandırdığı Yeni İçtihatlar 47

 3.4 Sayılar ve Taşıdığı Manalar 50

4. NECDET ARDIÇ’IN TASAVVUF ANLAYIŞINDA NAMAZ KAVRAMI 54

 4.1 Namazdaki Dua ve Tespihler 56

 4.1.1 Niyet ve Tekbir 56

 4.1.2 Sübhaneke ve Açıklaması 58

 4.1.3 Eûzü Besmele ve Açıklaması 60

 4.1.4. Fâtiha Sûresi 61

 4.1.5 Zamm-ı Sûre 64

 4.1.6 Kunût Duası: Namazın Erkânı ve Tefekkür Boyutları 66

 4.1.7 Tekbirler ve Tekbirlerin Sayısal ve Sembolik Anlamları 67

 4.1.8 Rükû ve Mânevî Anlamları 69

 4.1.9 Semiʻallāhu Limen Hamideh: Allâh'ın Hamdi İşitmesi 70

 4.1.10 “Rabbenâ Leke'l-Hamd”: Hamdin Gerçek Mercii 70

 4.1.11 Secde: Yakınlığın Zirvesi 71

 4.1.12 Tahiyyât: İlahî Huzurda Mükâleme 72

 4.1.13 Salavâtlar ve Rabbenâ Âtinâ Duası 74

 4.1.14 Selam: Namazdan Çıkış ve Selametin Yayılışı 77

 4.1.15 Tesbihat: Namaz Sonrası Zikir ve Dua 79

 4.2. Namazın Rükünleri 89

 4.2.1 Namazda Harfler ve Âdemiyyet 91

 4.2.2 Namaz ve Varlık Mertebeleri 93

 4.2.3. Namaz Rükünları ile Varlıkların Sembolik Borç İlişkisi 94

 4.2.4. Namazda Peygamber Makâmları 96

 4.2.5 Namazda Tevhîd Mertebeler 99

 4.3 Beş Vakit Namazın Zamanlamaları ve Hikmetleri 103

 4.3.1 Beş Vakit Namazın Tarihsel Süreci ve Miraç Hadisesiyle Belirlenmesi 103

 4.3.2 Elli Vakit Namaz Tayininin Hikmeti ve Mânevî Tekâmül Boyutu 104

 4.3.3 Namazın Mânevî Mertebeleri: Ef'al, Esma ve Sıfat Namazları 107

 4.3.4.Vakitlerin Mânevî Özellikleri ve Hikmetleri 113

 4.4. Diğer Namazların Bâtîni Yorumları 120

 4.4.1.Cuma Namazı: Cem Makâmına ve İlahi Benliğe Ulaşma Vesilesi 120

 4.4.2. Bayram Namazı: On Sekiz Bin Âlemin Tekbirlerle Müşahedesi ve Gerçek Bayram İdraki 122

 4.4.3. Cenaze Namazı: Hal ile Yaşanan Fatiha ve Ölüm Gerçeği 124

 4.4.4. Teheccüd (Gece) Namazı: Makâm-ı Mahmûd’a Bir Vesile 125

 4.4.5. Mirâç Namazı: Mü'minin Gerçek Yükselişi ve İrfani Zevk 126

 4.4.6. Seferi Namaz ve Hükmünün Güncelliği 129

 4.4.7. Kaza Namazı 129

 4.4.8. İnsan-ı Kâmil Namazı 131

 4.4.9. Hakîkat-i Muhammediyye Namazı 134

 4.5. Ezân-ı Muhammedî 135

 4.5.1 Ezân-ı Şerifin Doğuşu 135

 4.5.2.Ezân’ı Anlamada Yüzeysellik Eleştirisi 138

 4.5.3. Ezân ve Kametin Kelimeleri 139

 4.5.4. Ezân Duası 150

5. SONUÇ 152

KAYNAKLAR 159

ÖZGEÇMİŞ 166

BİLİMSEL ETİK SAYFASI 167

# KISALTMALAR

ABD

Ana bilim dalı

age.

Adı geçen eser 

a.s.

Aleyhisselam

ay.

Aynı yer

bkz.

Bakınız

b.

Bin, İbn (Oğul)

bs.

Baskı, basım

çev.

Çeviren

DİA

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi

DİB

Diyanet İşleri Başkanlığı

ed.

Editör

et.

Erişim tarihi

Hz.

Hazreti

krş.

Karşılaştırınız

nrş.

Neşreden

ö.

Ölüm tarihi

r.a.

Radyallahu Anh

s.a.v.

Sallallahu aleyhi ve sellem 

thk.

Tahkik eden 

t.y.

Yayın tarihi yok

vb.

Ve başkası, ve başkaları, ve benzeri, ve benzerleri

vd.

Ve diğer (birden fazla tercüme edenlerde, ilkinden sonrakiler)

yay.

Yayını, yayınları

YLT

Yüksek lisans tezi

y.y.

Yayın yeri yok

yy.

Yüzyıl

 

# TEŞEKKÜR

Dünya gaileleriyle dolu olan hayatımın on beş yıl öncesine uzanan; tanımlayamadığım, anlamlandıramadığım ve adını koyamadığım süreçler beni bir takım arayışlara sevketti. Pek çok kitap okuyarak, internette pek çok video izleyerek, sohbetlere katılarak bilgi edinmeye çalıştım. Bu bilgileri zihnimde tanımlamak, tasnif etmek, yorumlamak ve bir sonuca ulaştırmak konusunda sıkıntılar yaşıyordum. Böyle bir süreçte çokça hissettiğim terminoloji ve metodoloji ihtiyacımı Yüksek Lisans eğitimi ile edinmeye karar verdim. Bu nedenle, benim gibi pek çok insanın ilim ve irfan yolculuğunda, bir meşale olan Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsüne, kurucularına, yetkililerine, akademik ve idari personeline en içten şükranlarımı arz ederim.

Yüksek Lisans öğrenimine başlamama vesile olan ve öğrenim süresince de maddi mânevî destek sağlayan Kerîm Vakfı Mütevelli Heyeti ve yöneticilerine en kalbi duygularımla hürmetlerimi sunarım.

Kendisinin öğrencisi olmayı bir nimet olarak kabul ettiğim tez danışmanım Prof. Dr. Niyazi Beki’ye konu seçimi ve hazırlama sürecindeki yol göstericiliği, her türlü yardımı ve değerli katkılarından dolayı minnettarlığımı sunarım. 

Tez çalışmamı hazırladığım süreç içerisinde, Allâh indinde bakmakla yükümlü olduğumuz demans hastası anneme ve sağlık sorunları yaşadığım dönemlerde ilgi, destek ve yardımlarını hiçbir zaman esirgemeyen, hatta yükümlülüklerimi elbirliği ile üstlenen, beni sürekli olarak teşvik eden kıymetli eşim Erhan Çalışkan’a, sevgili oğullarım Tuğsan Onat ve Altar Akad’a teşekkür etmeyi bir vefâ borcu olarak dile getirmek isterim.

# GİRİŞ

İslâm inancının temel ibadetlerinden olan hac ve zekât zenginlere, oruç ise sağlıklı insanlara farz iken, salât (namaz) tüm Müslümanlara farz kılınmıştır. Bu nedenle dinin direği olarak kabul edilen salât (namaz), Kur'ân-ı Kerîm’de pek çok ayette zikredilmekte ve hiç kuşkusuz, Müslümanların hayatında merkezi bir yer işgal etmektedir. Türkçede XVII. yüzyıldan itibaren Farsça ve Hintçe’nin etkisiyle “namaz” kelimesiyle de ifade edilen bu kavram, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Tasavvuf gibi dini ilimlerin yanı sıra Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe ve Din Eğitimi gibi pek çok akademik disiplin tarafından ele alınmıştır. 

Allâh Teâlâ: “Namazında huşû içinde olan mü’minler kurtuluşa ermiştir”[1] buyurarak namazın sadece fiziksel hareketlerden oluşmadığını huşû ile edâ edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Fıkıh ve ilmihâl kitapları salâtın, zâhîri kısmını ele almaktadır. Allâh’ın âyette bildirdiği “huşû” yani bâtîni yönüne yer vermemektedir. Oysa bu yönüyle salât, kulun Hâlık’ı ile kurduğu derin ve çok boyutlu bir bağ anlamına gelir. Fıkıh ehlinin ilgilenmediği bu bölüm tasavvuf ehli tarafından ele alınmıştır. Tasavvufî eserlere ve rivayetlere bakıldığı zaman sûfilerin salât (namaz) konusunu üç şekilde değerlendirdikleri görülmektedir: 1. Riyâ ile (gösteriş için kılınan) namaz, 2. Gaflet ile namaz, 3. Huşû ve aşk ile namaz.[2]

Sûfiler, fiziksel hareket ve sözlerin tamamı yerine getirilse dahi salât/namaz[3] gösteriş ve aldatma amacıyla edâ ediliyorsa “Riyâ” ile namaz; bedeni namazda aklı başka yerde olup dünya sevgisi ile bağını koparamadan edâ ediliyorsa “Gaflet” ile namaz; insanın dünyevi istek ve arzulardan kurtularak Allâh ile başbaşa kalıp yaptığı her hareket ve okuduğu anlamını idrâk ederek edâ ediliyorsa “Huşû” ile namaz, dâimi namaz halinde olan kişilerin edâ ettiği namazı ise “Aşk” ile namaz olarak adlandırmaktadırlar.[4] 

Sûfiler Aşk ile namazı aynı zamanda, kesretten vahdete, yani çokluktan birliğe çıkılan bir “İhsan” makamı olarak da tanımlamaktadırlar.[5]

Tasavvuf düşüncesi, salâtın zâhiri (dışsal) boyutlarının yanı sıra, bâtıni (içsel) hakikatlerine ve manevi derinliklerine odaklanarak bu ibadete farklı bir veche kazandırmıştır.

Bu çalışma, yaklaşık 400 yıllık bir geçmişe sahip olan ve Türk-İslâm Tasavvuf Düşüncesinde önemli bir yer tutan Uşşâkî geleneğinin günümüzde yaşayan temsilcilerinden, mutasavvıf ve yazar Necdet Ardıç’ın (muhibbanının diliyle, Terzi Baba) eserleri ve sohbetleri ışığında “Namaz-Salât” kavramını onun tasavvufi bakış açısı ve değerlendirmeleriyle ortaya koymayı amaçlamaktadır. Necdet Ardıç, Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesinin günümüzdeki önemli bir temsilcisi olmasının yanı sıra İslam düşünce ve tasavvuf tarihinde önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, düşünür, (ö. 1240) İbn Arabî’nin meşhur eseri Füsûsü'l-Hikem şârihliği ile Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin (ö. 1278) şâh eseri Mesnevî’yi okuma ve yorumlaması ile (Mesnevîhanlığı) de tanınmaktadır. Mezkur mutasavvıflar dışında onun fikir ve görüşlerini, Abdulkerîm el-Cîlî ve Abdulkadir-i Geylânî gibi büyük İslâm mutasavvıflarının yorumlarıyla da desteklediği zikredilebilir. Fakat esasen onun tasavvuf anlayışının temel referansları Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye olup, bu iki kaynakla çelişen hiçbir bilgiye anlayışında yer vermediği hususunu özellikle belirtmek gerekir. 

Bu tez, Necdet Ardıç’ın namaz anlayışını incelerken, onun eserlerinde namazın fıkhî açıdan hükmü ve ehemmiyetinin yanı sıra bâtıni anlamının idrakinin önemini ve bunun kişiye sağlayacağı kazanımları ortaya koyarak tasavvuf düşüncesine katkıda bulunmayı arzulamaktadır. Onun fikir ve düşüncelerini tespit ve değerlendirebilmek için takriben sayısı 232’e ulaşan kitabı, internet sitesindeki mektup ve zuhûrat dosyaları, bini aşkın sohbet videosu ve televizyon programlarına başvurulmuştur. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm başta olmak üzere, hadis literatürünün[6] yanı sıra belli başlı tasavvuf eserlerinden istifade edilmiştir. Bunlar tezin sonundaki kaynakça bölümünde ayrı ayrı tadât edilmiştir. Necdet Ardıç’ın fikirlerinin tespit ve değerlendirilmesinde modern dönem ilahiyât araştırmalarının anlama-yorumlama yöntemleri ile tümevarım, tümdengelim, karşılaştırma ve örneklem metotları kullanılmıştır.

Necdet Ardıç üzerine daha önce yapılan akademik çalışmalar, genellikle hayatı, eserleri, genel tasavvuf anlayışı ve Etvâr-ı Seb'a uygulamaları gibi konulara odaklanmıştır. Bu çalışma ise, Ardıç'ın namaz kavramına dair özel ve derinlikli tasavvufi yorumlarını sistematik bir biçimde inceleyerek literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmayı hedeflemektedir. Çalışmanın özgünlüğü, yaşayan bir mutasavvıf olan Necdet Ardıç'ın (87 yaşında) hayatta olması sayesinde, eserlerindeki karmaşık kavramlar ve konular hakkında doğrudan kendisiyle mülakatlar yapılarak birincil elden ve teyit edilmiş bilgilere ulaşılabilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, genellikle hayatta olmayan şahsiyetler üzerine yapılan ve tahminlere dayalı yorumlar içerebilen araştırmalara kıyasla önemli bir metodolojik avantaj sunmaktadır.

Bu çalışma, bir giriş, üç ana bölüm ve nihayet değerlendirme-sonuç bölümlerinden müteşekkildir. Girişde, tezin amacı ve önemi, tezin planı ve metodu ile çalışmamıza referans olan kaynak ve çalışmalara temas edilmiştir. Birinci Bölümde Necdet Ardıç’ın hayatı başlığı altında, Tasavvuf öncesi ve sonrası hayatı ile şahsiyeti ve mutasavvıf kişiliği üzerinde durulmuştur. Ardından Necdet Ardıç’ın Eserleri bahsinde kısaca, onun kaleme aldığı kitaplarının yanı sıra yayına hazırladığı ve sadeleştirdiği eserleri ve başka dillere tercüme edilen çalışmalarına yer verilmiştir. İkinci Bölüm’de, tasavvuf anlayışı üzerinde durulmuştur. Üçüncü Bölüm’de ise, tezimizin ana konusunu teşkil eden Necdet Ardıç’ın tasavvuf anlayışında namaz ve namazla ilgili düşünceleri anlatılmaya çalışılmıştır. Söz konusu fikir ve düşünceleri; namazdaki dua ve teşbihler, namazın rükunları, namazın vakit ve mertebeleri ile Ezan-ı Muhammedî başlıkları altında izah edilmeye çalışılmıştır. Değerlendirme ve Sonuç bölümünde, Ardıç'ın namaz hakkında ki görüş ve düşüncelerinin genel bir değerlendirmesi ile ulaşılan sonuçlara yer verilmiştir. 

Çalışma, yalnızca Ardıç’ın şahsi yorumlarını değil, Uşşâkîliğin genel geleneğini ve günümüz Türk tasavvuf düşüncesinin temel dinamiklerini de anlamaya katkı sağlamayı hedeflemektedir.

Bu araştırmanın, hem akademik camiada hem de tasavvuf düşüncesine ilgi duyanlar nezdinde salâtın deruni anlamlarının ve namazın İnsan-Allâh ilişkisindeki merkezi rolünün daha iyi anlaşılmasına mütevazı bir katkı sunması arzu edilmektedir. Bu tez çalışmasından sonra “Uşşâkî geleneğinde namaz anlayışının tarihsel gelişimi ve Necdet Ardıç’ın bu gelişimdeki yeri”, “Necdet Ardıç’ın diğer ibadetlere dair tasavvufî anlayışı” ve ‘‘Eserlerindeki İbni Arabî ve Mevlânâ etkisinin detaylı analizi” vb. tez çalışmalarının yapılmasının bu alana katkıyı arttıracağı kuşkusuzdur. Bu düşünceden hareketle hayatta olan diğer mutasavvıfların fikir ve görüşlerinin ele alınacağı yeni çalışmaların Türk-İslâm düşüncesine ve irfan geleneğimize yeni pencereler açması umut edilmektedir. 

## 1.1. Tezin Amacı ve Önemi 

Bilindiği üzere, “salât” kavramı Kur’ân-ı Kerim’de pek çok yerde geçen İslâm inancının temel ibadetlerinden biridir. Salât, Türk dilinde aynı ifade ile yüzlerce yıl boyunca kullanılmıştır. XVII. yüzyılda Farsça ve Hintçe’nin Türkçe üzerinde etkisi ile “namaz” kelimesi “salât’’ yerine kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde ‘‘Salât/Namaz’’ konusu Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf gibi Dinî İlimler Yanında, psikoloji, sosyoloji, felsefe, din eğitimi gibi pek çok akademik çalışmada ele alınmıştır.[7] Bu çalışmamızın amacı, ‘‘Namaz-Salât’’ kavramını, Türk tasavvuf düşüncesinde yaklaşık 400 yıllık geçmişe sahip olan Uşşâkîlik geleneğinin günümüzün yaşayan temsilcilerinden mutasavvıf, yazar Necdet Ardıç’ın eserlerinde ortaya koyduğu bakış açısı ve değerlendirmeleriyle ortaya koymaya çalışmaktır. 

Tespitlerimize göre Necdet Ardıç hakkında daha önce hayâtı, eserleri, tasavvuf anlayışına ilişkin üç kitap kaleme alınmış ve bir yüksek lisans tezi hazırlanmıştır. Etvâr-ı Sebʻa Uygulamalarının ele alındığı bir yüksek lisans tezi daha bulunmaktadır.

## 1.2. Tezin Planı ve Metodu 

Bu tez çalışmasında Halvetî tarikâtının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesinin günümüz temsilcilerinden biri olmakla birlikte Mesnevîhanlığı ve Füsûs şarihliği de yapan Necdet Ardıç’ın Namaz-Salât kavramı hakkındaki tasavvufî fikir ve görüşlerini tespit etmeye ve değerlendirmeye çalışılacaktır. 

Tez bir Giriş ve üç bölüm ile Değerlendirme ve Sonuç olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır. Buna göre, Giriş bölümünde; tezin amacı ve önemi, planı ve metodu ile çalışmada yararlanılan kaynak ve araştırmalara değinilecektir. İkinci bölüm’de “Necdet Ardıç’ın Hayatı ve Eserleri”, üçüncü bölüm’de “Necdet Ardıç’ın Tasavvuf Anlayışı’’, dördüncü bölümde ise ‘‘Necdet Ardıç’ın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı’’ ve beşinci bölüm olan Değerlendirme ve Sonuç bölümünde de eserlerindeki Namaz kavramı hakkındaki görüşleri ortaya konularak açıklanmış ve kişiliği de dikkate alınarak bir değerlendirme yapılmıştır. 

Necdet Ardıç’ın fikirlerinin tespit ve değerlendirilmesinde modern İlahiyât araştırmalarının anlama-yorumlama yöntemleri ile metin analizine dayalı tümevarım, tümdengelim, karşılaştırma ve örneklem metotlarının sistematik olarak bu tezde kullanıldığı hususuna giriş bölümünde daha önce değinilmiş olup kullanım biçimleri aşağıda belirtilmiştir. 

Tümdengelim yönteminin genel ilkelerden özel yorumlara ulaşılması metodolojisi, Necdet Ardıç’ın Kur’ân ve Sünnet merkezli genel tasavvuf anlayışından hareketle namaz kavramına ilişkin görüşlerinin değerlendirilmesinde kullanılmıştır. Namaz ile ilgili irfanî görüşleri Kur’ânî nasslar ve Sünnet-i Seniyye doğrultusunda değerlendirilmiştir. 

Tümevarım yöntemi, özel yorumlardan genel ilkelere ulaşılması metodolojisinde, Necdet Ardıç’ın eserlerinde ve sohbetlerinde geçen farklı dua ve kavramların tekrar eden temaları üzerinden genel anlayışını ortaya koymak için kullanılmıştır. Ayrıca bu eser ve sohbetlerden çıkarılan namaz-salâtın bâtîni boyutuna yönelik temaların analizinde de tümevarım yöntemine yer verilmiştir. 

Ardıç’ın eserleri ve sohbetlerinden özel paragraf, dua ve zikirlerin alınması, mülakatlardaki tasavvufî görüşlerinden alıntıların yapılması ve üçüncü kişilerin görüşlerinin belirlenmesi aşamalarında örnekleme yöntemi kullanılmıştır. 

Bu örnekler metin içerisinde değerlendirmeye tabi tutularak Ardıç’ın namaz konusundaki tasavvufî bakış açısı desteklenmiştir. 

Halen hayatta (87 yaşında) olup yaşayan bir mutasavvıf olarak Necdet Ardıç ile yapılan görüşmeler sayesinde, eserlerindeki muğlak ifadeler açıklığa kavuşturulmuş ve yorumlarının hem tutarlılığı hem de kapsamı teyit edilmiştir. Uygulanan bu mülakat yöntemi ile eserin sahihliğini artıran birincil kaynağa dayalı veri toplama imkânı sağlanmıştır. 

Tez çalışmasında bu yöntemler doğrultusunda yapılan değerlendirmeler, sadece bir metin okuması değil aynı zamanda bir tasavvufî kavram incelemesi niteliğindedir. Çalışmanın her bölümünde bu yöntemlerden bir ya da birkaçı kullanılarak metodolojik bir bütünlüğün sağlanması amaçlanmıştır. 

## 1.3. Kaynak, Araştırma ve Muhtelif Mecralar 

Bu çalışma, Necdet Ardıç’ın eser ve sohbetlerinden yola çıkarak onun tasavvufî bakış açısı ile “Namaz” kavramını, âyet, hadis ve tasavvuf kaynaklarındaki bilgiler ışığında incelenmesi yöntemi üzerine şekillenmiştir. Bu nedenle çalışmamızın amacının ve sınırlarının dışına taşmaksızın tez konusunu daha detaylı ortaya koyabilmek maksadıyla konu ile ilgili doğrudan kaynaklar üzerinde çalışılmıştır. Öncelikle Necdet Ardıç’ın ulaşılabilen basılı kırk altı eseri ve internet ortamında bulunan eserlerinin kırk bir adedi tamamen, kalanlarının da ilgili kısımları taranmıştır. Bu arada eş zamanlı olarak kendisi ve görüşleri hakkında yazılan eserler değerlendirilmiştir. Eserlerinde atıfta bulunduğu ve beslendiği kaynaklar da incelemeye esas alınmıştır. 

Ardıç efendinin incelediğimiz eserlerinin edebî açıdan değerlendirilmesi tez çalışmamızın kapsamına dâhil edilmemiştir. 

Necdet Ardıç hakkında daha evvel yazılmış üç kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Prof. Dr. Abdurrezzak Tek’in yazdığı; Hazreti Alî ile başlayıp günümüzde Necdet Ardıç efendi ile devam eden Uşşâki silsilesinin anlatıldığı “Silsile-i Uşşâkıyye”[8] adlı eserdir. İkinci kitap, Hüsamettin Çelebi’nin (Şerif Kır), Necdet Ardıç Efendinin hayatı, kişiliği, şiirleri ve tasavvuf anlayışı ile Suriye, Irak, Medine ve Mekke ziyaret anılarını anlattığı “Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Suresi”[9] adlı eseridir. Üçüncüsü ise yine aynı müellif tarafından kaleme alınan Ardıç Efendinin tasavvufî bakış açısını kendince yorumladığı, “Necdet Ardıç: Terzi Baba (2)”[10] adlı eserdir.

Terzi Baba[11] hakkında daha önce hazırlanmış iki Yüksek Lisans Tezi bulunmaktadır. Bunlardan ilki Serkan Denkçi tarafından hazırlanan Ardıç Efendinin hayâtı, eserleri ve tasavvuf görüşlerine içeren “Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması “Necdet Ardıç” Örneği”[12] adlı çalışmadır. Bu tez çalışması daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır.[13] İkincisi ise İbrahim Paksoy tarafından hazırlanan, “Salâhaddîn Uşşâkî’nin Mirâtü’l-Esmâ İsimli Eserinin Metin İncelemesi ve Eser Bağlamında Balıkesir ve Trakya Bölgesi Uşşâkilerinin Etvâr-ı Seb’a Uygulamaları”[14] adlı çalışmadır. Bu çalışmada Abdullah Salâhaddîn-i Uşşâkî’nin Hayatı, Eserleri ve Etvâr-ı Sebʻa anlayışı ile bu anlayışın günümüzde Uşşâkî Tarikâtı’nın Balıkesir Kolu şeyhi Sıddık Naci Eren Efendi ve Tekirdağ Tekke Kolu şeyhi Necdet Ardıç Efendinin uygulamaları mukayeseli olarak anlatılmıştır.

Buradan da anlaşılacağı üzere Necdet Ardıç ile ilgili daha önce hazırlanan çalışmalar hayâtı, eserleri, Etvâr-ı Sebʻa anlayışı ve tasavvuf anlayışının genel olarak değerlendirilmesini içermekte olup onun salât/namaz kavramı ile ilgili görüşleri hakkında daha önce yapılmış spesifik bir çalışma mevcut değildir.

Bu tez çalışması ile Ardıç Efendinin salât-namaz kavramı ile ilgili tasavvufî açıdan değerlendirmelerini; namazın fıkhî-zâhîri uygulamasının yanı sıra bâtînî yorumlarının idrakinin ehemmiyetini ve mükellef bir Müslüman ferde sağlayacağı kazanımları ortaya koyarak dinî hayatına derinlik ve değer katılması arzu edilmektedir.

Necdet Ardıç’ın hayâtı, eserleri, tasavvuf anlayışı ve bu anlayış doğrultusunda namaz ibadeti hakkındaki görüşlerine yer verdiğimiz bu çalışmada, öncelikle mutasavvıfın 232 adet kitabı,[15] web portalında kendisine gelen Mektuplar ile Zuhuratlardan oluşan 140 dosyayı,[16] internet sisteminde youtube mecrasında yaptığı İrfan Sohbetleri adresinde yer alan binden fazla olan sohbet videoları,[17] TV Net televizyon kanalında yayınlanan otuz beş programdan oluşan “Hikmetin İzinde” adlı program serisi[18] ve hakkında yapılan tez çalışmaları ile çağdaş tasavvuf eserlerinden istifade edilmiştir. 

Tasavvuf konusunda akademik düzeyde yapılan çalışmaların büyük bölümü hayatta olmayan şahsiyetlerin eserleri ve anlayışlarını içermektedir. Bu durumda araştırmacıların en büyük dezavantajı; çalışmaya esas teşkil eden konu ve kavramlar hakkında tahminlere dayalı yorum ve çıkarım yapmak zorunda kalmalarıdır. Bu durumun aksine bu tez çalışmasında araştırma konusuna temel teşkil eden eserleri kaleme alan 87 yaşındaki mutasavvıf yazar Necdet Ardıç’ın halen hayatta olması nedeni ile pek çok konu ve kavram hakkında kişinin dünyasına müdahil olmadan yüz yüze görüşerek konuları detaylandırmak, belirsiz meseleler hakkında sorular sorarak net cevaplar almak için mülakatlar yapılmıştır.[19]

İslâm’ın ilk asırlarından itibaren oluşan ve zaman içinde tekâmül eden tasavvuf anlayışının temel düzeyde bile olsa tam manası ile kavranmasının uzun yıllarla ifade edilen zaman dilimine ihtiyaç duyması bu disiplinin tabiatı gereğidir. Tasavvufta ifade edilen bilginin, kimi zaman araya giren tarihsel mesafe ve kimi zamanda bu düşünceyi hal edinmemiş kişiler tarafından değerlendirilmesi ve yorumlanması, boyut ve derinliğinin anlaşılmasında birtakım sıkıntıları ortaya çıkarabilmektedir. O nedenle bu çalışmanın, yaşayan bir mutasavvıf ile yapılan doğrudan mülakatlar ve bizzat kaleme aldığı eserlerine dayandırılması sıkıntılı süreçlerin aşılmasını oldukça kolaylaştırmıştır. 

# 2. NECDET ARDIÇ’IN HAYATI ve ESERLERİ

## Necdet Ardıç’ın Hayâtı

### 2.1.1. Tasavvuf Öncesi Hayâtı

Necdet Ardıç, 15 Aralık 1938 tarihinde Tekirdağ’da doğdu. Babası Sadık Ardıç Efendi ile annesi Melek (Meliha) hanımın dünyaya getirdikleri üç çocuktan ikincisidir. Ona, “yiğitlik, kahramanlık ve efelik” anlamına gelen “Necdet” ismini verdiler.[20] 

Tekirdağ’ın yerli eşrafından olan aile, geçimlerini dede mesleği de olan çiftçilikle sağlamaktaydı. Soyadı kanunundan önce ‘‘Küçük Ahmed’’ lakabıyla bilinirlerdi. Necdet Ardıç, henüz 19 yaşında bir genç iken babası Sadık Efendiyi kaybetti (2 Haziran 1957). 24 Eylül 1990’da ise annesi Melek Hanım vefat etti[21]. Necdet Ardıç, 1950 yılında ilkokuldan mezun olduktan sonra çalışmak zorunda olduğu için örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak daha ilkokul çağlarında dini hayata duyduğu ilgi ile beş vakit namaz kılmaya başladı. Bu yıllarda derinleşen Kur’ân-ı Kerîm okuma ve Arapça öğrenme şevki ile Tekirdağ’ın tanınmış imamlarından, kayda değer medrese eğitimi olan merkez Çiftlikönü Camii imam-hatibi Ahmet Elitaş Hoca’dan, kıraât ve dinî eğitim almaya başladı. 

Dinî eğitiminde ilerleme kaydetmesi üzerine, o dönemde Tekirdağ’ın en tanınmış kıraat imamlarından olan merhum Behçet Toy Hoca’dan kıraât, tashih-i hurûf ve tecvid tahsil etti. Bu derslerine hiç aksatmaksızın askere gidinceye kadar katılmayı sürdürdü.[22]

Arapça öğrenmek için Ahmet Elitaş Hoca Efendi’nin derslerine devam etti. Aynı dönemde hafızlık çalışmalarına girişti. Ancak iş hayatının zorunlu kıldığı uzun mesai saatleri nedeniyle hıfzını tamamlayamadı. Kısa bir dönem Bakırcılar Camii imamından kıraât okudu.

Necdet Ardıç, annesi Melek Hanım’ın ısrarı ve mürşidi Nusret Tura Efendi’nin, Ardıç’ın kadın terziliği yapması hasebiyle “Oğlum alâyişe kapılma, senin işin kadınlarla, o yüzden tehlikeli bir işin var, bir an evvel evlen!” şeklindeki tavsiyesi üzerine uzaktan akrabası da olan Nüket Hanım ile 1964 yılında evlendi.[23] Aslen Tekirdağ ilinin Malkara ilçesinden olan Nüket Hanım’ın babası ve dedesi bir fabrikada işçi olarak çalışmak üzere 1945 yılında İstanbul’a yerleşmişlerdi. Nüket Hanım 1 Nisan 1949 tarihinde Bakırköy’de dünyaya geldi. Doğumundan 3-4 gün sonra annesi vefat etti. Babasının yeniden evlenmesi üzerine, üvey anne ile birlikte yaşamak istemediği için babaannesi ve dedesinin yanında büyüdü. Bakırköy Taş Mektep İlkokulundan mezun olduktan sonra eğitim hayatına devam edemedi. Necdet Efendi ile evlendiğinde 15 yaşını henüz bitirmişti.[24] 

Necdet Ardıç ile eşi Nüket Hanım bu evliliklerinden iki erkek evlat sahibi oldular. 1965 yılında İzzet ve 1973 yılında Cemal Cem dünyaya geldi. Her evladından ikişer torun sahibi oldular.

Necdet Ardıç, 55 yıl kadın terziliği yaptı. Yukarıda da ifade edildiği gibi, o 12 yaşında ilkokulu bitirince resmî tahsil hayatını şevkle devam ettirmek arzusundaydı. Ancak ailesinin maddi imkânsızlıkları nedeniyle küçük yaşta çalışma hayatına atılmak zorunda kaldı. Dönemin gözde mesleklerinden olan terziliğe Tekirdağ’da meşhur ustalardan Hüseyin Kuymu’nun (Kara Hüseyin) yanına çırak olarak adım attı. Bu süreçte, kısa zamanda çalışkanlığı, becerisi ve güzel ahlakı nedeniyle hem ustasının hem de müşterilerin takdirini ve sevgisini kazandı. Çıraklık ve kalfalık dönemini üç yıl gibi kısa bir sürede tamamladı. On beş yaşına geldiğinde onda terzilik mesleğine farklı bir şeyler katma arzusu uyandı. Yeni modeller üretebilmek arzusu ile ailesinden de izin alarak 1953 yılında İstanbul’a halasının yanına gitti. Bedelsiz de olsa kendisini geliştirmek için iyi bir terzinin yanında çalışmayı çoktan aklına koymuştu. İstanbul’un meşhur terzilerini araştırmaya koyuldu. Bu girişmileri sonunda Beyoğlu’nda bulunan erkek terzisi Bursalı Ekrem Temelöz’ün atölyesinde çalışmaya başladı. Ekrem Usta, İstanbul’da modanın öncülerindendi. Yeni modeller hep onun elinden Türkiye’nin dört bir yanına dağılırdı. Bir yıl boyunca burada çalıştıktan sonra ustasının yoğun ısrarına rağmen ailesinin de talebi üzerine Tekirdağ’a dönmek zorunda kaldı.

Tekirdağ’a döner dönmez Abdurrahim isimli bir erkek terzisinin yanına girdi. O sırada İstanbul’dan gelerek Tekirdağ’a yerleşen usta terzi Mehmet Arabacı ‘’Nur El’’ adında yeni bir kadın terzi dükkânı açmıştı ki bu dükkân kentin neredeyse bütün kadınları için bir cazibe merkezi haline gelmişti. Necdet Ardıç, iki yıl boyunca burada çalıştı. Bu süreç ona kadın terziliğinin tüm inceliklerini tam anlamıyla öğretti. Ancak Terzi Mehmet Usta, ailevî sebeplerden dolayı terzihanesini kapatmak zorunda kaldı. Necdet Ardıç ise on sekiz yaşına ulaşmış olmasına rağmen askere gitmesine daha iki yıllık bir süre vardı. Kaldı ki, dönemin Tekirdağ’ında kadın terzisine duyulan ihtiyaç çok fazlaydı. Bu nedenledir ki, bir arkadaşıyla ortaklık kurarak küçük bir terzihane açtı.

1957 yılında babasını kaybettikten bir yıl sonra askere gitti. Yirmi dört aylık vatani görevini Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Karargâh Bölüğünde tamamladı. Askerliği boyunca mesleğini icra etti. Teknik ve beceri açısından kendisini daha da geliştirdi. Bu arada Paris Terzilik Akademisi Mezunu, Bekir Ceyhan ile tanışma ve birlikte çalışma imkânı buldu. Bu çalışmaları süresince ondan herhangi bir ücret talep etmediği gibi, çoğu zaman terzihane masası üstünde uyumayı dahi göze aldı.[25] 

Terhis olduktan sonra Ankara’da kalması için çok cazip teklifler yapıldı. Buna rağmen onun amacı önce İstanbul’da çalışmak, ardından mesleğini Fransa’da sürdürmekti. Hatta bu uğurda Fransızca derslerine başladı. Ancak manevî duyguları ağır basıyordu. “Hak bildiği yolda ilerlemek için” Tekirdağ’a geri dönerek, tasavvuf çalışmalarına devam etti. Bir yandan da Arapça, Tefsir, Hadis ve Fıkıh alanlarında dersler almayı sürdürdü. 

Askerlik öncesi açtıkları küçük işletmedeki ortağı terzilik yapamayacağını beyan etmişti. Bunun üzerine kendi başına küçük bir dükkân kiraladı. Çalışmalarına başlar başlamaz, müşteri sayısında hızlı bir artış gözlendi. Nihâyet daha büyük bir dükkâna geçti. 1960’lı yıllarda kadın terziliğine farklı bir anlayış ve yeni bir işletme sistemi getirecek olan ‘‘Servet Terzisi’’ isimli işletmeyi kurdu. Bekleme salonu, elbise değiştirme odaları, özel prova odaları ve büro esnaflık sistemi gibi özellikleriyle hizmete başladı. Diktiği elbiselerin modelleri ve kalitesi çevre illerden hatta İstanbul’dan birçok müşteriyi cezbeder oldu. Sâdık müşterileri arasında “Tekirdağ’ın Dior’u” lâkabı ile anılmaya başladı. İşletmenin çalışan sayısı kısa sürede on beşe yükseldi. Ne var ki, yıllar sonra konfeksiyon sektörünün gelişmesi tüm terzileri olumsuz etkilediği gibi Servet Terzisi de bundan nasibi aldı. Nitekim Necdet Ardıç onu kapatmak zorunda kalarak, sahibi olduğu apartmanın altında olan küçük bir dükkâna geçerek mesleğini on yıl daha sürdecekti. 

Terzilik mesleğinin Necdet Ardıç’ın kişilik yapısına ve karakterine son derecede uygun olduğu anlaşılıyor, uzun uzun tefekkür etme imkânı ve fırsatı sağlıyordu. Zamanın çoğunu yalnız başına çalışarak geçirdiği için okumak istediği bir âyeti ya da metni veya beyiti çalıştığı yerde bir köşeye koyuyor, bir yandan okuyor, tefekkür ediyor, bir yandan da işine devam edebiliyordu.[26] 

Yeri gelmişken, terzilik mesleğinin Necdet Ardıç’ın, muhibbânı ve takipçileri tarafından “Terzi Baba” namıyla tanınmasına ve sevilmesine vesile olduğunu belirtmemiz yerinde olacaktır. Ayrıca ve özellikle, İdris Peygamber’e (a s.) nispet edilen sözkonusu mesleğin, ilâhî hakîkatleri gönüllere nakşetmek ve esmâ-i ilâhiyyeyi insanlara giydirmek gibi bâtınî yönlerinin mevcudiyeti de kendi ifadeleriyle dile getirilmektedir.[27]

### 2.1.2. Tasavvufî Hayâtı 

1953 yılında Necdet Ardıç on beş yaşına geldiğinde terzilik bilgisini geliştirmek üzere ailesinin izni ile İstanbul’a gittiğini yukarıda zikretmiştik. O bu esnada halası Rahmiye Hanım ve eniştesi M. Nusret Tura Efendinin evinde kalmıştı. Aynı süre içerisinde Rahmiye Hanım ve Nusret Tura, “Efendi Baba”[28] dedikleri mürşidleri Hazmi Tura’yı Fatih semtinde bulunan Bedreddin Dergâhı’nda[29] özellikle kandil gecelerinde ziyaret ediyorlardı. Dergâhda gece boyunca zikir ve dua ediliyordu. Ardından sabah namazı ‘‘Hırka-i Şerif’’ camiinde kılındıktan sonra evlerine dönüyorlardı. Eniştesi M. Nusret Tura, namazlarını hiç aksatmadan eda eden Necdet’teki bu özellikleri ve muhabbeti kısa zamanda farketti. Onu, mürşidi ve aynı zamanda bir Uşşâkî şeyhi olan Hazmi Tûra Efendi’ye gönderdi. Elinde eniştesinin verdiği tavsiye pusulasıyla dergâha giden ve kabul edilen Necdet Ardıç, böylece Hazmi Tûra Uşşâkî Efendi’ye intisab etmiş oldu.[30]

Necdet Ardıç’ın ifadeleriyle bu intisap; “bir mücadele, çile, fedâkarlık ve riyâzet ihtiva eden Uşşâkıyye yolu ile tasavvufî seyrinin başladığı” anlamına geliyordu. O, artık sık sık, gündelik mesaisinden fırsat buldukça İstanbul’un Fatih ilçesinde yer alan Keçeciler caddesindeki Bedreddin Dergâhı’nda ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor ve sohbetlerine katılıyordu. Bu gidip gelmeler neticesinde mürşidi kendisinden son derecede memnun kalmıştı. Nitekim bir gün yine bir ziyareti esnasında Necdet Ardıç’a; “Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. İlki bu yolda çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise gördüğün (taç giyme ve İhlâs okuma gibi) zuhuratlarındır.”[31] ifadeleriyle iltifat edecekti.

Hazmi Tûra Uşşâkî Efendi, cumartesi günleri ikindi namazının ardından Beyazıt Câmiinde Mesnevi-i Şerîf okur, Necdet Ardıç da fırsat buldukça Tekirdağ’dan gelerek bu derslere katılırdı.

#### 2.1.2.1. İlk Şeyhi Mehmed Hazmi Tûra Uşşâkî Hazretleri

Mehmed Hazmi Tura 1292/1882’de Malatya’nın Arapgir ilçesinde dünyaya geldi. Babası Beşlizâde Camii İmam Hatibi Abdullah Hamdi Efendi’dir. Hazmi Efendi’nin dedeleri de bu camide imamlık yaptıkları için aile ‘Hocazâde’ lakabıyla anılmaktadır.[32]

Mehmed Hazmi Efendi ilk ve orta mektep tahsilini Arapgir’de tamamladı. Arapgir Rüşdiyesi’nden (Ortaokul) 1892 yılında mezun oldu. Daha sonra Arapgir’de bulunan Ispanakçızâde Medresesi müderrislerinden Hocazâde Ahmed Hilmi Efendi’nin derslerine devam ederek yüksek dinî ilimlerin bir kısmını okudu. Ardından Malatya ve Harput’a giderek Kıraât ilmini tahsil etti. 1902’de ilmini daha da derinleştirmek amacıyla İstanbul’a doğru yola çıktı. Bu arada Sultan II. Abdülhamid tarafından talebe-i ulûmun İstanbul’a gelmesi yasaklanınca Erzurum’a geçmek zorunda kaldı. Bir yıl Erzurum Müftüsü Narmanlızâde Hüseyin Hâkî Efendi’den ders aldı. Kadirî şeyhlerinden Ali Rıza Efendi’ye intisab ederek bir süre hizmetinde bulundu.[33]

Hazmi Efendi’nin Dersaâdet’de ilim tahsil etme arzusu nihâyet 1903 tarihinde gerçekleşti. İstanbul’a giderek Beyazıt Camii’nde Arapgirli Hüseyin Avni efendinin halkasına katıldı. Derslerine üç yıl devam ederek icazetname aldı.

Hazmi Efendi, 1908 yılında girdiği ruûs imtihanında[34] başarılı olmuş ve Beyazıt Câmi-i Şerîfi dersiâmları arasına katılmıştır. Dokuz yıl boyunca sürdürdüğü bu görevi sırasında hem mantık hem de Farsça dersleri okutmuştur.[35] Ardından yeni kurulan Dârü’l-Hilafeti’l-Aliyye medreselerinde iki yıl Türkçe, Arapça, Farsça, Mantık, Adâb-ı münazara dersleri verdi.[36] 1913 yılında açılan imtihanı kazanarak Murâd Molla Kütüphanesi Hafız-ı kütüplüğüne atandı. 1916 yılında huzûr dersleri muhataplığına[37] tayin oldu ve üç yıl bu görevini sürdürdü. 1923’de Sahn Medresesine terfi ederek iki sene kelam müderrisi olarak görev yaptı. 1924 yılında çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsat kanunuyla medreseler kapanınca Heybeli Ada Deniz Harp Okulu’nda sekiz yıl din bilgisi dersi muallimliğine tayin edildi. Ardından din bilgisi dersinin mektep programlarından kaldırılması üzerine bir sene kadar aynı okulda felsefe ve içtimaiyat (sosyoloji) dersleri okuttu ve sonrasında istifa etti.[38]

Mehmet Hazmi Efendi müderrisliği döneminde aynı zamanda Nuruosmaniye Camii ve Pertevniyal Valide Camii’nde Buhârî dersleri verdi. Kasımpaşa Cami-i Kebir, Süleymaniye ve Fatih Camii’nde mesnevi okutmaya devam etti.[39] 

Fatma Sena Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura ile ilgili hazırladığı tez çalışmasında, Prof. Dr. Yusuf Ziyâ Kavakçı’nın kendi anlatımına yer vererek; “1957 yılında Hazmî Efendi ile tanıştığını, evvela cumartesi günleri mesnevi derslerinin Süleymâniye’de yapıldığını, bu dersleri takip edenlerin takriben on kişi olduğunu, caminin kışın soğuk olması sebebiyle bir müddet sonra derslerine Fatih Camii hünkâr mahfili altında devam ettiğini, burada dersleri takip eden cemaatin sayısının 30-40’a ulaştığını aktarmaktadır. Hatta derslerini takip edenler arasında merhum Mahmud Esad Coşan’ın babası Hafız Halil Necati Coşan’ın da yer aldığını ve kendisinin Hazmî Efendi’nin hemen sol yanında oturduğunu, zaman zaman etkilenip ağladığını, ayrıca merhum Mahir İz hocanın da bu derslere devam ettiğini hatırladığını dile getirmektedir.”[40] 

Mehmet Hazmi Tura yirmi beş sene görev yaptığı Murâd Molla Kütüphanesinden 1937 yılında Süleymaniye Kütüphanesi müdürlüğüne tayin edildi. On sene kütüphane müdürlüğünün ardından 1947 yılında emekli oldu. Emekliliğinden sonra beş sene daha kütüphanenin tasnif komisyonunda çalıştı. Bu yıllarda Abdullah Salâhî Uşşâkî’nin vahdet-i vücûdla ilgili yazdığı “Miftâhu’l Vücûd” isimli eserini ve İbn Sîna’nın ölüm korkusundan kurtulma, namaz, hüzün, kan alınacak damarlar, yolculuğa çıkacak kişinin tıbbi açıdan nelere dikkat etmesi gerektiğiyle ilgili risalelerini tercüme etti.[41]

İlk şeyhi Alî Rıza Efendi’nin vefatının ardından 1918 yılında Mustafa Safi Efendiye intisab eden Mehmet Hazmi Tura aynı zamanda şeyhinin kızı Mürşide Hanım ile evlendi. 6 yıl süren tasavvufî terbiyesinin sonunda 17 Rebîülevvel 1343/16 Ekim 1924’de Âsitâne’de gerçekleştirilen Mevlid Cemiyetinin ardından bütün meşâyihin huzurunda icazet aldı. Daha sonra yapılan imtihanda başarılı bulununca Meclis-i Meşâyıh tarafından Fatih ilçesi Keçeciler semtinde Bedreddin Dergâhına şeyh olarak tayin edildi. Ancak bir yıl sonra (1925) tekkeler kapatılınca bir taraftan memuriyetine devam etti, diğer taraftan dergâhın harem dairesinde dervişlerinin mânevî terbiyesiyle meşgul oldu.[42]

Mehmet Hazmi Tura 1959 yılında Hac farizasını ifa edip İstanbul’a döndükten sonra rahatsızlanınca Haseki hastanesine kaldırıldı. Nihâyet 4 Muharrem 1380 /29 Haziran 1960 günü vefât etti.[43] 79 yaşında vefât eden Mehmet Hazmi Tura’nın cenazesi meşihat görevinde bulunduğu Keçeciler’deki dergâhın harem dairesine getirildi. Burada yıkanıp teçhiz ve tekfin işleminden sonra ertesi gün Fatih Camii’ne öğle namazına müteakip büyük bir kalabalık eşliğinde cenaze namazı kılındı. Namazın ardından devrin Cerrahî şeyhi merhum Muzaffer Ozak’ın rehberliğinde tekbir ve zikirlerle Feriköy Mezarlığında mürşidi ve kayınpederi Mustafa Hilmi Safi Efendi’nin önce ayakucuna defnedilmek istendi, yer bulunamayınca başucuna defnedildi.[44] Mehmet Hazmi Tura Halvetî-Uşşâki tarîkat silsilesinin 51. sırasında yer almaktadır. Ardından üç halife bırakmış olup tarîkat silsilesi Mehmet Nusret Tura ile devam etttiği bilinmektedir.

Serkan Denkci, Mehmet Hazmi Tura’nın vefatı üzerine Necdet Ardıç’ın yaşadığı ruh halini 2015 yılında yaptığı söyleşide kendi ağzından şu ifadelerle dile getirdiğini nakletmektedir: 

“Terzihanemde dikiş makinesinin başında çalışıyordum. Çalıştığım dikiş makinesinin yüzü duvara dönüktü. Duvarda birden Hazmi Tura Uşşâkî Hazretlerinin silueti belirdi. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durdurdum. Mürşidim bana sürekli “Haydi oğlum, gayret oğlum, lâ ilâhe illallâh, haydi gayret!” diye hitap edip, âdeta bana bir mesaj veriyordu. Bu hal geçtikten sonra ütü masasının yanına gittim ve ilginç bir görüntüyle karşılaştım. O dönemde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı. Yere doğru baktığımda beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde âdeta çizilerek yazılan ع (ayn), ي (ye) ve د (dal) harflerinin olduğunu gördüm. O anda bunların ne anlama geldiğini bilemedim. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kâğıda yazdım. Aradan kısa bir müddet geçince mürşidim Hazmi Tura Efendi’yi ziyaret için İstanbul Fatih’teki dergâh olarak da kullanılan evine gittim. Kapıyı çaldığımda hanımı Mürşide Anne kapıyı açtı. İçeriye girip beş on dakika oturduktan sonra, “Efendi Babam evde yok mu?” diye sordum. O da bana, “Babanız sizindir yavrum” dedi. O an için bundan hiçbir şey anlamadım. Bir müddet sonra “Efendi Babam daha gelmedi mi?” diye sorduğumda, yine “Efendi Babanız artık sizindir oğlum!” cevabını aldım. En nihâyet bu sözdeki maksat ve mânâyı anladım. Mürşidim vefat etmişti. Çok üzüldüm ve kısa bir tefekküre daldım. Bâtın âleme giderken son bir kez gayrete getirmek için terzihanede beni ziyarete geldiğini idrak ettim. Bir müddet sonra “Şimdi biz ne yapacağız Mürşide Anne?” diye sorduğumda, Mürşide Anne de “Efendi Babanız yerine Nusret Tura’yı bıraktı, emanetler artık onda. Ben emanetleri kendim götürdüm. Sizler de bundan böyle ona gideceksiniz” cevabını verdi.

M. Nusret Tura’yı ziyarete gittiğimde terzihane dükkânında yaşadığım hali anlatınca, “Evladım! Terzihanende kömür kırıntılarından yerde oluşan “ʻîyd/عيد” kelimesi bayram demektir. Ehlullâhın vefatı onlar için bayramdır. Bu da sana mâlum olmuş.” cevabını almıştım.”[45]

#### 2.1.2.2 İkinci Şeyhi Mehmet Nusret Tura Efendi

Mehmet Nusret Tura, 1320 (1904) yılında İstanbul Kasımpaşa’da doğdu. Babası İsmail Efendi annesi ise Şahinde Hanım’dır.[46] Dedeleri, 93 Harbi diye bilinen (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) savaş sonrası ortaya çıkan siyasî ve sosyal kaos sebebiyle Bulgaristan’ın Kızanlık bölgesinden İstanbul’a göç eden ailelerdendir. Nusret Efendi ilkokulun ardından orta öğrenimini İcadiye Ortaokulu’nda tamamladı. Osmanlı donanmasında Kolağası[47] olan babası İsmail Efendi tarafından denizcilik okulunun sınavlarına götürülürken yolda suya düşüp ıslandı ve sınava giremedi. Dönüş yolunda babasının “Oğlum her işte bir hikmet vardır, demek ki sana bu işte kısmet yokmuş” sözleriyle teselli buldu.[48] 

Eve geldiklerinde annesi Şahinde Hanım olayı öğrendiğinde bu duruma üzülse bile oğluna belli etmemeye çalıştı ve “Hakkında hayırlısı ne ise olsun” diye temennide bulundu. Annesi, oğluna hamile iken gördüğü rüyalar aklına gelince o rüyaları anlatmaya başladı. Bu rüyaların birinde gökyüzünde kelime-i tevhîd yazılı nurdan bir bayrak ve denizci kıyafetiyle bu bayrağı taşıyan bir asker gördüğünü anlattı. Gördüğü ikinci rüyada ise geceleyin gökyüzüne baktığında yüksekçe iki minare arasında mahya gibi ışıklarla Nusret isminin yazılmış olduğunu ve altında da yine bir denizci erinin elindeki tüfeğiyle nöbet tutar gibi durmakta olduğunu anlattı. Çok geçmeden Şahinde Hanım’ın oğlu ile ilgili gördüğü zuhuratlar gerçekleşti. Nusret Tura genç yaşta Devlet Deniz Yolları’nda “Tayyar” ve “Seyyar” bir de “Karadeniz” adlı gemilerde kamarot olarak göreve başladı.[49] 18 yaşında meydana gelen bu olaydan sonra anneannesi, Mehmet Nusret’i yanına alarak Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi’ne götürdü ve Şeyh Mustafa Safi hazretlerine ‘‘Size bir Uşşâkî gülü getirdim’’ diyerek teslim etti. Böylece Nusret Efendi’nin tarikâta intisabı ve tasavvufî seyri başlamış oldu. 1926 yılında Mürşidi Safi Efendi vefat edince, mürşidinin damadı Mehmet Hazmi Tura’ya bağlandı. Bu hususu şu beyitle ifade etmektedir: [50]

 Hazreti Hazmî’ye büktük boynumuz misl-i gedâ 

 Pîr Hüsâmeddîn-i Uşşâkî’ye ettik ilticâ

Nusret Tura, Devlet Deniz Yolları’nda kamarot olarak göreve başladı. Yirmi beş yaşında iken ailece tanıştıkları Tekirdağlı Küçük Ahmed Efendi’nin kızı Rahmiye Hanım’la evlendi. Uzun yıllar gemilerde sefere çıkarak geçimini sağladı. Meslek hayatındaki çalışma usulü on üç gün gemiyle sefer, iki gün istirahat şeklindeydi. Bu görevin yanı sıra bir ara gemilerde muhasebe kâtibi olarak da çalıştı.[51] Bebek iskelesi gişe memurluğunda uzun yıllar çalıştıktan sonra buradan emekli olmuştur.[52] Nusret Tura 1950 senesinde eşinin rahatsızlığı sebebi ile doktorların deniz havası tavsiye etmesi üzerine Kasımpaşa’dan Küçük Bebek semti İbriktar Sokaktaki eve taşındı.[53] Bu evde vefatına kadar 29 yıl yaşadı. Bu ev bazı zamanlarda dergâh olarak da işlev görmekteydi.[54]

Nusret Tura’nın evinde yapılan meclislere Kādirî, Melâmî, Mevlevî, Rufâî ve Uşşâkî gibi tarikâtların müntesipleri ile toplumun farklı kesimlerinden insanlar gelirdi. Küçük Bebek’teki hanede yapılan sohbetlere katılanlardan biri olan Rufâî şeyhi merhum Lütfi Efendi, sohbetlerin pek çoğuna bazı dervişlerini de beraberinde getirirdi. Nusret Tura’nın hanesine gelenlerden bir diğer kişi de Hz. Mevlânâ’nın 21. Göbek torunlarından, Bahariye Mevlevihânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ye müntesib bir Mevlevî dervişi ve aynı zamanda gazeteci ve yazar olan Refii Cevad Ulunay’dır (ö. 1968)[55]. Bazı zamanlar sohbetlerine katılırdı. Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde Nusret Tura’nın yazılarının kendi köşesinde yayınlanmasını sağlayan bu zat kendilerini yakından tanıdığı için zaman zaman ziyaretlerine gelirdi.[56] Mehmet Hazmi Tura’ya büyük bir aşkla bağlanan Mehmet Nusret, 1934’teki soyadı kanunuyla mürşidinin padişah tuğrası anlamına gelen “Tura” soyadını aldı.[57] 

Şeyhi Hazmi Tura, 1960 senesinde Hakk’a yürümesi neticesinde yerini ve emanetlerini Nusret Efendi’ye bırakmıştır. Artık Nusret Efendi’nin Halifelik dönemi başlamıştır.[58] Mesleği gereğince bir bakıma ömrü halvet, riyâzet, tefekkür ve tezekkürle geçti. Gemilerde görev yaptığı süre içerisinde kamarasını halvethâne olarak kullandı. Bebek vapur iskelesi hareket memurluğuna tayini çıkınca, gemilerin gidiş geliş saatleri dışında iskeledeki küçük odasında da yine hep halvette idi. Tefekküre elverişli bu durum eser kaleme almasına önemli bir zemin hazırlamıştır.[59] 

Mehmet Nusret Tura’nın, kaleme aldığı eserler Karagün Dostuyum başlıklı üç kitapta yayınlanmıştır. Karagün Dostuyum I; Hamdım- Piştim-Yanıyorum[60] adlı ilk kitabında, yazdığı şiirlerini toplamıştır. Karagün Dostuyum II; Tasavvufta Aşk ve Gönül[61] adlı ikinci eserinde; her varlığın aşk ile dünyaya gelişini, hayâtı aşk ile yaşaması ve aşk ile ölmesi gerektiğini anlatan tasavvuf anlayışını ortaya koymuştur. Eserde ayrıca “Samiha Ayverdi’nin Sözlerinden Seçmeler” başlıklı bölümde Samiha Hanımefendi’nin çeşitli konularda söylediği sözlerden 42 ayrı alıntıya yer verilmiştir. Karagün Dostuyum III; Vecizeler-Hikayeler[62] adlı üçüncü eserinde ise; Sâlikin, yedi nefis mertebesinde birinci mertebeden yedinci mertebeye varabilmesinin yolunu vecizeler ve hikayeler ile anlatmaktadır. 

Nusret Efendi‟nin bazı tasavvûfî sohbetleri, 1967-68 yıllarında Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Refiî Cevâd Ulunay‟ın talebiyle kendisine yollanarak bu gazetelerde okuyucu ile buluşma imkanı bulmuştur. Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç Nusret Tura’nın gazete yazılarını, bir müridine yazdığı mektupları ve basılmamış olan Esmâ-i İlâhiyye adlı eserlerini düzenleyerek üç ayrı kitap haline getirmiştir. Gazetelerde çıkan yazılarını derleyerek Râh-ı Aşk[63] adıyla, kendisi gibi bir denizci olan müridine yazdığı mektupları derleyerek Mektuplar[64] adıyla, Esmâ-i İlâhiyye adlı çalışmalarını derleyerek O’nun Güzel İsimleri[65] adıyla ilk defa yayımlamıştır.

Necdet Ardıç Efendi, “Karagün Dostuyum: Hamdım, Piştim, Yanıyorum” adlı eserde yer alan şiirler ve Nusret Efendi’nin müridi Nazan Ergün’de bulunan Nusret Efendi’ye ait şiirler ile bizzat kendisinin Nusret Efendi’den duyduğu ve kayda aldığı, daha önce yayımlanmamış şiirleri derleyerek Erler Demine[66] adlı kitabı yayınlamıştır. 

5 Ekim 1979 yılındaki vefatı üzerine vasiyeti gereği Pendik Yayalar Köyü kabristanlığına defnedilmiştir.[67]76 yaşında âlem‐i bekâya göçen Nusret Tura son dönemde yetişmiş çok kıymetli meşâyihten idi. Âlim ve ârif bir zat olan M.Hazmi Tura’nın yanında yetişerek, geriye aşkla ve muhabbetle yazılmış eserler bırakmıştır. Birçok dervişi, muhibbi ve dört halifesi olan Nusret Tura hayatının son döneminde, kendisinde bulunan maddî ve mânevî emanetleri Terzi Baba olarak bilinen Necdet Ardıç’a vererek yerine halife olarak bıraktığını açıklamıştır.[68]Diğer üç halifesi; Bakırköylü Ahmet Öçal, Arnavutköylü Hüseyin Angı, Kadıköylü Sabri Nebioğlu vefât etmiş olup haklarında başka bilgi olmadığı için sadece isimleri zikredilmiştir. Mehmet Nusret Tura Halvetî- Uşşâki tarîkat silsilesinin 52. sırasında yer almıştır.[69]

#### 2.1.2.3. Hâlife Oluşu ve İrşad Dönemi

Yaklaşık yirmi yıl süren seyr-i sülûkun ardından tasavvufi terbiyesini tamamlayan Necdet Ardıç, 1972 yılından itibaren mürşidinin izniyle Tekirdağ'da vekil hâlife olarak irşad vazifesine başladı. 1977 yılında mürşidi Nusret Tura kendisine, “Oğlum, varlık nedenim senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim” diyerek şahitlerin huzurunda yapılan merasimle mânevî emanetleri kendisine verdi. Böylece Necdet Ardıç hem Tekirdağ’da hem de İstanbul Bebek’te mürşidinin evinde ihvana sohbetlere devam etti. 1979 yılında Nusret Tura’nın vefatı ile birlikte de irşad görevini asâleten üstlendi.[70]

Necdet Ardıç Efendi; bir mânevî yolda asâleten hâlife görevi kendisine tevdi edilenlerin, şeyhinden öğrendiği ve emanet olarak aldığı bu yolu yorum, görüş ve içtihatlarıyla geliştirip kendinden sonra gelene aktarması gerektiğini ifâde etmektedir. Nitekim Necdet Efendi, geçmiş uygulamaları korumakla birlikte bazı konulara farklı bir bakış anlayışı ile yaklaşarak önemli uygulamalar geliştirmiştir:

Kendisi şeyhinden öğrendiği; Cemaleddin Uşşâkî Hazretleri tarafından etvâr-ı seb’aya ilave edilen, furûat-ı hamse olarak adlandırdığı; Fettah, Vahid, Ehad, Samed, Allâh esmalarının eklendiği on ikili sistemden[71] oluşan mânevî çalışma metodunu devam ettirmektedir. Ancak her çalışmanın sonunda rabb-i hâssı olan es-Selâm isminin çekilmesini dervişlerine tavsiye etmektedir.

Necdet Ardıç Efendi, temsilcisi olduğu bu yolun esaslarını İrfan Mektebi kitabında sistemli ve toplu bir şekilde ortaya koymuştur. Eserinde yedi nefis ve beş hazret mertebesinden oluşan on iki mertebenin idraki, hali, yaşantısı, lakabı, kelimesi, sûresi, âlemi, zikri, seyri, peygamberi gibi her türlü konu sistematik hâle getirilmiş ve izlenecek yoldaki bütün mihenk taşları belirlenmiştir. Böylece yolda izlenen usüller bozulmadan sonraki nesillere aktarılabilecektir. Terzi Baba, bu mânevî yolculukta mesafe kat edebilmek için ilk mihenk taşının “Âdem ve Havva” kıssasında ifâde edilen “Âdemiyyet” hakîkatinin hayal ve vehimden bağımsız olarak anlaşılması gerektiğinin altını çizmektedir.[72] 

Necdet Ardıç Efendi, günümüzde ilerlemiş yaşına rağmen teknolojiyi aktif bir şekilde kullanmaktadır. Uzun yıllardır internet üzerinden gerçekleştirdiği canlı sohbetlerine devam etmektedir. Bu canlı sohbetlerde, sohbeti dinleyenler soru sorup cevabını alabileceği gibi, kendisi de takipçilerinin düşünme süreçlerini daha aktif hale getirme amacıyla bazı sorular sorarak cevapları değerlendirmektedir.[73] 

Necdet Ardıç Efendi, irşad vazifesine başladığı günden bu yana yazdığı yüzlerce eserle, ulusal televizyon kanallarında katıldığı programlarla, katıldığı kitap tanıtım günleriyle, ilâhîyat fakültelerinde yaptığı söyleşilerle İslâmın irfani yönünü anlatmak için çalışmıştır. Halen günde ortalama on iki saat çalışarak kendisine elektronik posta ve telefonla ulaşanların sorularını cevaplıyor. Yeni eserlerin yazımı ile meşgul oluyor. Tekirdağ’daki irşat faaliyetlerine ilave olarak her yıl düzenli periyotlarla İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Balıkesir ve Kütahya gibi illere giderek sohbetler düzenliyor. Kendisini sevenler ile bir araya geliyor.[74] 

#### 2.1.2.4. Tarîkat Silsilesi ve Halifeleri 

Tarîkat uygulamasında şeyhlerin kendilerinden sonra gelecek olan halifelerine icâzetnâme vermeleri geleneği bulunmaktaydı. 1925 yılında 677 sayılı kanunla tekke ve zâviye faaliyetlerinin her türlüsü yasaklanınca, Âsitâne-i Uşşâkiyye’de son şeyh olan Mustafa Sâfî Efendi, Hazmi Tura Efendi’ye yazılı bir icâzetnâme veremedi. Dolayısı ile bundan sonra gelen silsilede Nusret Tura Hazretleri ve Necdet Ardıç Efendi’ye bir icâzetnâme verilemedi.[75]

Necdet Ardıç Efendi, Halvetî tarikâtının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesi silsilesinde 53. sırada yer almaktadır.[76] 

Terzi Baba 48 yıldır yürüttüğü irşad vazifesi boyunca pek çok hâlife yetiştirdi. Bu halifelerden bazıları vefât etti bazıları da yoldan ayrıldı. Necdet Ardıç, Hulefâ-yi Râşidînin sonuncusu Hz. Ali’den gelen kendi yolundaki hilâfet sisteminin dört türlü olduğunu belirtmektedir. İlki Hilâfet-i şahsiye, ikincisi “Rehber halife”, üçüncüsü “Vekil Halifelik” ve dördüncüsü ise “Mutlak Halife” yani “Hilâfet-i Asliye”dir.

Hilâfet-i şahsiye, derslerini bitiren herkese uygun görülen, kendi varlığının halifesi olma, kendini yönetecek duruma ulaşma, âdemiyet mertebesini kendinde bulma ve yaşama halidir. Şu an Terzi Baba’nın yetişmiş “Halife-i şahsiyye” olan 100 civarında evlâdı bulunmaktadır. Rehber halifeler, genelde Terzi Baba’nın bulunduğu yerde hayatını devam ettiren ve dervişlere fayda sağlayan kimselerdir. Bilhassa yolla yeni tanışanlara, özel olarak yardımda bulunup işlerinin kolaylaşması için yol gösteren ve kardeşlik hukuku içerisinde fayda sağlayan kişilerdir. Necdet Ardıç Efendi’nin “rehber halife” ünvanlı 20 civarında evlâdı bulunmaktadır. Vekil Halifelik ise Terzi Baba’nın bulunduğu yerden başka yerlerde ikamet eden tekmîl tarîk etmiş, seyr-ü sülûkunu tamamlamış, halife-i şahsiye ünvanını alan kabiliyetli kişilerin arasından seçilip görevlendirilen kişilerdir. Bunlar bulundukları yerlerde Terzi Baba’ya vekâleten, kendilerine asaleten görev yapan kişilerdir. Bu kişilerin belli kabiliyetleri vardır. Kendi başlarına halledemeyecekleri mesele olursa Necdet Efendi ile istişare edip meseleleri çözerler ve yolun devamını sağlarlar.[77] Necdet Efendi’ye göre vekil halife olanlar kendisi vefât ettikten sonra dilerlerse kendi başlarına asaleten hükmüyle görev yapabilirler; dilerlerse dördüncü sırada bulunan “Halife-i Asliye”ye bağlanabilirler. Necdet Ardıç Efendi’nin “’Vekil hâlife’’ atadığı 34 zattan ikisi rahmetlik olmuş ve beşi mürted ilan edilmiştir. Vekil hâlife olarak görev yapan 27 evlâdı bulunmaktadır. “Mutlak Halife” yani “Hilâfet-i Asliye”ise Necdet Efendi’nin şu anda merkezde kendi yerine tayin edeceği halifesi veya halifeleridir. Bunlar görevi alırlar, kendi başlarına asıl halife olarak üstadın halifesidirler ve üstadın aslı olarak görevlerini sürdürürler. Onlar da aynı sistem içerisinde kendinden sonrakilere aldıkları emaneti (hilâfeti) aktarırlar.[78] 

Necdet Ardıç Efendi Nusret Tura’dan kendine kalan tarikât dersi geçme kâğıdında yazan zuhurat bilgilerini genişletmiştir. Halifesi olanlara bu bilgileri içeren bir bilgilendirme dosyası ve silsilesinin yazdığı bir belgeyi vererek bir nevi icâzet verme geleneğini sürdürmektedir.[79]

### 2.1.3. Şahsiyet ve Kişiliği 

Necdet Ardıç Efendi üzerinde çalışmaya başladığımız bir yılı aşkın süreç içerisinde hem izlediğimiz sohbet videolarında hem de Tekirdağ, İstanbul ve İzmir’de yaptığımız ziyaretlerde kendisinde gözlemlediğimiz en önemli özelliği nezaketidir. Nezaketinin yanı sıra misafirperverliği, güler yüzü, samimiyeti, letafeti, sabrı, şefkati, cömertliği ve ileri yaşına rağmen sarfettiği gayreti ile günde en az on iki saat olan çalışma temposuyla oldukça etkileyici bir kişiliğe sahiptir. 

Necdet Efendi’ye yakınlığı ile bilinen ve ihvan arasında Hüsameddin Çelebi lakabı ile tanınan cami imamı Şerif Kır, Terzi Baba (1) adlı kitabında onun şahsiyet ve kişiliği hakkında şunları söylemektedir: 

“Daima parlayan ve kendisi gülmediği halde bile gülümseyen bir vechi vardır. Bütün hareket ve davranışları sertlikten ve kabalıktan uzak, yumuşak ve zariftir. İnsanlarla muamele ve ilişkilerinde hiç kimseyi sıkmayan biridir. Konuşmaya başladığı zaman kelimeler teker teker dökülen inci taneleri gibidir. Söz söylediğinde açık, anlaşılır ve mânâ bütünlüğünü koruyan güzel bir üslûpla konuşur. Yüksek sesle konuşmaz, kötü söz söylemez, kimsenin sözünü kesmez, kınayan ve hata arayan bir özelliği de yoktur.

Necdet Efendi’yi görüp tanıdığınızda özü sözüne ne kadar mutabık birisi diye düşünürsünüz. Onu hep yol gösterici, uyarıcı, sakındırıcı ve sevindirici özellikleriyle tanırsınız. Onun bu çağrıları mânâ âleminden kopup gelen sadık bir sestir. Aynı zamanda şefkatli bir baba, iyi bir aile reisi, örnek bir eş ve arkadaş, kendi işlerini kendisi görüp başkalarına yük olmadan hayatını sürdüren birisidir. Asalet ile cömertliğin, letâfet ile nezaketin, tevazu ile edebin, kısaca güzel ahlâkın örneklerinden birisidir. Ona doğru yaklaştıkça heyecanınızın arttığını, kendi kabınıza sığamadığınızı, taştığınızı hissedersiniz. O, yüksek idrakleri bize yansıtan bir aynadır.”[80]

Necdet Ardıç ile yapılan görüşmelerde, fikir ve düşüncelerine ilişkin mülakat yapma isteğimizi uygun bulduğu yukarıda zikredilmişti. Ancak, bu mülakatlarda yönelteceğimiz kişiliği ve şahsiyetine yönelik soruları cevaplamayı uygun bulmamıştır. Bu sebeple bu hususlarda kendisini çok iyi tanıyan bir kaç dostunun bilgilerine müracaat edilmiştir. 

Ardıç’ın tanıdıklarından olan Cengiz Bulut, onun kişiliği hakkında şunları ifâde etmektedir; 

“Necdet Efendi ilmin amelle beraber ileri gittiğinin canlı örneğidir. Yaptığı her işi Allâh için yapmaya gayret eder. Kızması da sevmesi de Allâh içindir. Gelene git, gidene kal demez. Her geleni mutlaka kapıda karşılar, her gideni de mutlaka uğurlar. Kimseyi kırmamaya, incitmemeye özen gösterir. Yardım etmeyi çok sever. Kendi işini kendi yapar, şahsi işlerinin başkaları tarafından yapılmasına izin vermez. Zorluklardan şikâyet etmez her zorluğun hayra açılan kapı olduğunu söyler. Çalışmaktan yorulmaz, bıkmaz. Günde en az on iki saat çalışır.”[81] 

Ardıç’ın dervişlerinden Mehmet İzzet Aslan’ın onun hakkındaki görüşleri de şöyledir: 

“Terzi Babam, hakka yolculukta kişinin kendi içine bakmasını, taklit ehli değil tahkik ehli olmasını sağlamaya çalışır. Hak yolunda söyleyecek sözü olan herkesi dinlemenin öğrenmenin başlangıcı olduğunu ancak söylenenleri murakabe etmeyi ve sonucunda da gönüle danışmanın gerekli olduğunu ifâde eder. Gönüle danışmayı ise tevhîd inancı temelinde âyetler ve hadis-i şerifler ışığında yapmayı telkin ve tavsiye eder. Dervişlerine tenzîhi de teşbihi de tevhîd sınırları içinde anlamaları gerektiğini öğretmeye çalışır.”[82] 

Necdet Ardıç’a biat eden bir diğer dervişi Adanalı Muharrem Avan ise şunları ifade eder; 

“Efendi Babam, kendisine geleni dikkat ile dinleyip varsa sorularını alır. En basit veya en alakasız sorulara sabırla cevap vererek karşısındakine değer atfeder. Gelenin Hak’tan olduğu ve Hak’ın emaneti olduğu düsturu ile hareket eder. Bizlere Kur’ân-ı Kerîm’i ef’âl, esmâ, sıfat ve zât mertebelerinden anlatır. İmanı ilme’l- yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerinden irşad eder. Efendi Babam benim ikinci şeyhimdir. Onbeş yıl başka dergâhlarda, tasavvuf yolunda kendimi ve Allâh’ı aradım. Bu yolda Necdet Efendiden mertebeleri ve bu mertebelere göre denge içerisinde yaşamayı öğrendim. Terzi Baba; Dervişin mümkünse devlet kapısında üst düzey görevden kaçınmasını siyasetten uzak durmasını tavsiye eder. Bu makâmların dervişin mânevî yolculuğunu geciktireceğini söyler.”[83] 

## 

## 2.2. Necdet Ardıç’ın Eserleri 

Necdet Ardıç Efendi’nin eserleri tasavvuf alanıyla ilgilidir. Kitapları “gönülden esintiler” başlığı altında numaralandırılmıştır. Kitaplarının kaynakçasını; “Kûr’ân ve hadis, Hakk’ın hibe yoluyla verdiği vehbî ilim, çalışılarak kazanılan kesbî ilim, Mesnevî-i Şerîf, Fusûsu’l-hikem gibi muhtelif eserlerden ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan naklî ilim” [84]şeklinde açıklar.

Necdet Ardıç’ın görüş ve düşüncelerini ifade etme açısından ciddi anlamda velût bir zât olduğu söylenebilir. Nitekim günümüze değin 232 adet kitabı, 140 adet “Mektuplar ve Zuhûratlar Dosyası” kaleme aldığını tespit etmiş bulunmaktayız. Eser yazma çalışmalarına halen devam etmekte olup el’ân, “Kur'ân-ı Kerîm’de Yolculuk İşârî Te’vîl ve Tefekkürü” isimli bir eser üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bu yönüyle Cumhuriyet döneminde en fazla eser yazan sûfi müelliflerden biri konumundadır. “Kitaplarının yazım ve basım sırası bir anlamda kendisinin manevî seyrinin ve hayatının iz düşümüdür” diye ifade edilmektedir.[85]

### 2.2.1. Kitapları 

Tespitlerimize göre, Necdet Ardıç, eserleri konularına göre yedi seri altında toplamıştır. 

- Altı Peygamber Serisi

Bu eserler, Ulü’l-azm peygamberlere dair yazılan; “Hz. Âdem ve Sâfiyet”, “Hz. Nuh-Necîyyullah”, “Hz. İbrahim-Halîlullah”, “Hz. Musa-Kelîmullah”, “Hz. İsa-Rûhullah”, “Hz. Muhammed Rasûlullah” isimli altı kitaptan oluşmaktadır. 

- Bir Hikâye Birçok Yorum Serisi 

Daha çok kendi muhibbânına yolladığı bir hikâye veya örnek olayı, yorumlayarak elektronik posta aracılığıyla geri göndermesini talep ettiği, böylelikle hem mânevî seyir ve düzeylerini gözlemleyebildiği hem de düşünce ve tefekkür ufuklarının açılmasına yönelik çalışmalarını içeren eserleridir. Bu seri, “Köle ve İncir Sepeti”, “Genç ve Kıymetli Elmas”, “Bir Ressam Hikâyesi”, “Doğdular”, “Yaşadılar, Öldürdüler”, “Öldüler Hikayesi”, “Her Şey Merkezinde Mi? Hikâyesi”, “Bakara Dosyası (Bakara-İnek Hikâyesi)” isimli altı kitaptan oluşmaktadır. 

 

C) Divanlar Serisi: 

Necdet Ardıç’ın kendi şiirlerinin yanı sıra, şeyhi Hazmi Tura Efendi ve Nusret Tura Efendi’nin manzum eserlerinin de yer aldığı; “Necdet Divanı”, “Hacc Divanı”, “Divan-3” isimli üç kitap ile Nusret Tura’nın meclisine katılan Kadirî, Melâmî, Uşşâkî, Mevlevî tarikât müntesiplerinin dillendirdikleri ilâhîlerin sözleri ile kendisinin ilâhi olarak bestelenmiş güftelerinin yer aldığı, “Terzi Baba-İlâhiler-Derleme” isimli kitap olmak üzere toplam dört kitaptan oluşmaktadır. 

Bu arada Necdet Efendi’nin; “Meğer”, “Candır Allâh”, “Canım Allâh”, “Boş Çevirme Ellerimi”, “Çözdüm Sırrını”, “Nasihattır Hep Sözlerim”, “Hakk-ı İstersen Eğer”, “Mevlam Seni Özledim” ve “Neler Olmaz” şiirleri ilâhi olarak bestelenmiştir.[86]

D) İbretlik Dosyalar Serisi 

Necdet Ardıç’a mânen yakınlık göstermiş, ancak sonraki süreçte hayal ve vehmin tesirinde kalıp nefsin oyunlarına aldanarak, bu tasavvufî yolun usulüne uygun olmayarak kibirle ondan ayrılanların ibretlik hikâyelerinin anlatıldığı; “Kevkeb Yıldız Dosyası”, “Değmez Dosyası”, “Hayal Vadisi’nin Çıkmaz Sokakları”, “Mescid-i Dırar Kubbetü’l Kara”, “Solan Bahçe’nin Kuruyan Gülleri”, “Celâl-Cemâl-Celâl”, “Hayâlî Kamerin Hayal Vadisi”, “Cemo ve Farko”, “Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları” isimli sekiz kitaptan oluşan seridir.

E) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk Serisi

Necdet Ardıç tarafından bazı sûrelerin işârî tefsirinin kaleme alındığı; er- Rahman, Bakara Dosyası, Fatiha Sûresi, Bakara Sûresi, Necm Sûresi, İsra Sûresi, Âl-i İmrân Sûresi, Nisâ Sûresi, Mâide Sûresi, A’râf Sûresi, İbrahim Sûresi, Yâsîn Sûresi, İnsan Sûresi, Tekvîr Sûresi, Fecr Sûresi, Beled-Tîn Sûreleri, Kasas Sûresi, Tâ-hâ Sûresi, Sûre-i Feth, Yusuf Sûresi, Karınca (Neml) Sûresi, Meryem Sûresi, Kehf Sûresi, Mülk Sûresi, Fussilet Sûresi, Tûr Sûresi, Namaz Sûreleri (İnfitar, Duhâ, İnşirâh, Tîn, Alâk, Kadr, Beyyine, Zilzâl, Âdiyât, Kâria, Tekâsür Sûreleri) isimli yirmi yedi kitaptan oluşan seridir.

F) Terzi Baba Kitapları Serisi 

Terzi Baba-Necdet Ardıç’ın biyografisi ve kendisine gönderilen mektup, elektronik posta gibi yollarla gelen sorulara, rüya ve zuhurâtlara istişare mahiyetinde verdiği cevapların yer aldığı; “Terzi Baba-1 Necdet Ardıç ve Necm Sûresi”, “Terzi Baba Necdet Ardıç (2)”, “Terzi Baba İstişare Dosyaları 3-4-5-6-9”, Bi-İsmi Has-Selâm (Terzi Baba-7), “19-53 (Terzi Baba)”, “Şeker Risalesi” isimli altı kitaptan oluşan eserleridir.

G) Umre, Kudüs ve Bosna-Hersek Seyahati Dosyaları

Farklı yıllara ait altı umre seyahatini içeren Hac ve Umre Hakikâtlerinin anlatıldığı yedi kitaplık Umre dosyası ile Kudüs Seyahati ve Bosna-Hersek seyahatlerinin anlatıldığı toplam dokuz kitaptan oluşmaktadır.

H) Diğer Kitapları 

Necdet Ardıç’ın hazırladığı kitaplardan şekil özelliklerine göre, birbirine içerik açısından yakın olan ve belli bir anlam bütünlüğüne göre değerlendirilerek sınıflandırılan kitapları dışında yazdığı diğer eserlerinden bazıları ise şunlardır:

“İrfan Mektebi-Hak Yolunun Seyr Defteri”, “Salât”, “Mübarek Geceler ve Bayramlar (Gece ve Kandil)”, “Vahiy ve Cebrail”, “Kelime-i Tevhîd”, “İnci Tezgâhı”, “İnci Mercan Tezgâhı”, “Hz. Peygamber’i Rüyada Görmek”, “Bir Zuhuratın Düşündürdükleri”, “Kur’ân’da Tesbih ve Zikir”, “Ölüm Hakkında”, “Yehova Şahitleri”, “İman ve Îkan”, “A‘yan-ı Sabite Kaza ve Kader”, “Tasavvufî İzahlar”, “Gökyüzü İnsanları Araştırması I-II.”

### 2.2.2. Sohbetleri ve Şerh Ettiği Kitaplar 

Necdet Ardıç, yıllardan beri değişik zaman ve mekânlarda yaptığı bütün sohbetlerde, tasavvuf büyüklerinin eserlerini süreklilik ve bütünlük arz edecek şekilde şerh etmektedir. Bu sohbetler, neredeyse tamamı başlangıçta, sadece sesli kayıt altına alınırken daha sonra görüntülü ve sesli şekilde kaydedilmekte, arşivlenmekte ve muhibbânı arasında paylaşılarak dinlenmektedir. İnternet ortamında terzibaba13.com adlı web sitesinde, diğer video paylaşım sitelerinde ve sosyal medya ve haberleşme sitelerinde “İrfan Sohbetleri”, “Terzi Baba” adı altında çeşitli gruplar kurulmuştur. Bu gruplara üye olup takip edenlere eski ve güncel sohbetler, e-kitaplar, sesli ve görüntülü kayıtlar, resim ve fotoğraflar ve mürşitlerine ilişkin daha pek çok düşünce ve çalışmaları iletilebilmektedir. Bunlar içersinde İbnü’l-Arabî’nin “Mir’atü’l-İrfân”, Abdulkadir-i Geylânî’nin “Risâle-i Gavsiyye”, “Ali b. Hüseyin el-Kâşifî, “es-Sâfî’nin Reşahât”, Mahmud Şebüsterî’nin “Gülşen-i Râz”, “Abdulkerîm el-Cîlî’nin el-İnsânü’l-Kâmil” kitaplarının tamamının sohbetleri yapılmakla birlikte, bu sohbetler derlenerek kitap haline getirilmiş, muhibbânına ve talep edenlere dağıtılmıştır. Abdulkerîm el-Cîlî’nin el-İnsânü’l-Kâmil” adlı eserinin şerhi yedi kitap olarak yayımlanmıştır.[87]

### 2.2.3. Hazırladığı ve Sadeleştirdiği Eserler

A. Tuhfetü’l-Uşşâkî: Necdet Ardıç eserin ön sözünde, Abdullah Salâhaddin Uşşâkî tarafından yazılıp Abdurrahman Sâmî Efendi tarafından bazı ilavelerle Osmanlı Türkçesine çevrilen eseri, muhterem ve merhum şeyhi Nusret Tura Efendi’nin hayatta iken isteğiyle günümüz insanının anlayacağı bir dilde uyarladığını ve bu çalışmayı şeyhinin vefatından sonra 1998 yılında bitirebildiğini belirtmektedir.[88] Halvetî-Uşşâkî yolunun âdâb kitabı olarak kabul edilen eser, iki ana bölüm ve sonuç bölümünden oluşmaktadır. Aslına sadık kalınarak sadeleştirilmiştir. 

B. Lübbü’l-Lüb: Osmanlıca olan Kitap, İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri’nin, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin “Fütuhat-ı Mekkîyye” isimli kitabından aldığı bazı bölümlerin açıklamasını yaptığı bir eserdir. Eserde, tasavvufun özü olan ârif, etvâr-ı seb’a, hazarât-ı hamse, gayb-i mutlak, âlem-i ceberût, âlem-i melekût, mutlak şuhûd, insân-ı kâmil, üç sefer ve tekvin gibi bahislerin yer alması nedeniyle tasavvufa gönül verenler için kılavuz olma niteliği taşımaktadır. Bu nedenle daha önce pek çok kez çevirisi yapılmış olan eseri, Necdet Ardıç kendi yorumlarını katarak daha da zenginleştirmiştir.

### 2.2.4. Diğer Dillere Çevrilen Kitapları

Necdet Ardıç’ın Fransa, İspanya, Almanya, Belçika, Kanada, Kolombiya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde sevenleri ve takipçileri bulunmaktadır. Fransa’nın Lyon şehrinde belli aralıklarla toplanılan bir dergâhı dahi bulunmaktadır. Bu arada eserlerinden beşinin yabancı dillere çevrildiğini görmekteyiz. Çevirilerin tamamı www.terzibaba13.org/kitaplar ve www.terzibaba.com sitesi kitaplar sekmesi altında yer almaktadır.[89] Buna göre;

 1. “Salât” kitabı 2004 yılında önce “The Secrets of Salât” ismiyle İngilizceye, daha sonra “Salât” ismiyle İngilizceden İspanyolcaya çevrilmiştir. Başlangıç bölümlerinde küçük bir sözlük bulunduran çeviriler, dosya halinde internet ortamında olup kitap olarak basılmamıştır.

2. “İslâm’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve Hakîkatleri” isimli eseri 2000 yılında “Les nuıts Sacrées” adıyla Fransızca’ya çevrilmiştir. 2017 yılında ise Fransızca’dan İspanyolca’ya tercüme edilmiştir. Aynı eser, 2021 yılında yine Türkçe’den İngilizce’ye çevrilmiştir. Tercüme edilen söz konusu eserleri dosya halinde internet ortamında bulunuyor olup kitap olarak henüz yayımlanmamıştır.[90]

3. “İslâm, İmân, İhsân, İkân” isimli kitap 2015 yılında İngilizce’ye “Breezes From The Heart-Islam Iman Ihsan Ikan” adıyla çevrilmiştir. Tercüme, dosya halinde internet ortamındadır, kitap halinde basılmamıştır. 

 4. “İrfan Mektebi” kitabı 1990 yılında yine önce Fransızca’ya, “L’atelier De La Gnose (Irfan): Itinéraire Du Chemin De La Vérite Divine (Haqq)” adıyla çevrilmiş, daha sonra 2007 yılında ise Fransızca’dan İspanyolca’ya “El Taller De La Busqueda (Irfan): Itinerario del Camino De La Verdad Divina (Haqq)” adıyla tercüme edilmiştir. 2014 yılında İspanyolca çevirisi güncellenmek sûretiyle kitap halinde yayımlanmıştır. Ayrıca bu kitap 2015 yılında Türkçe’den İngilizceye çevrilmiş olup, dosya halinde internet ortamında mevcuttur. Bu kitap özetlenerek kendi halifeleri için bir rehber kitabı haline getirilmiş ve Prof. Dr. Cem Demiroğlu tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Bu kitabın da internet ortamında bulunduğunu belirtmeliyiz. 

 5.“Lübbü’l-Lüb” kitabı İngilizceye çevrilmiş olup dosya halinde internet ortamındadır.

6. “Vahy ve Cebrâîl” kitabı, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Marie Helene Sauner Leroy tarafından Fransızca’ya tercüme edilmiş olup yayıma hazırlık çalışmaları devam etmektedir.

# 

# 3. NECDET ARDIÇ’IN TASAVVUF ANLAYIŞI

Sayısal açıdan çok geniş bir sohbet ve kitap külliyatına sahip olan Necdet Ardıç’ın tasavvufî görüşlerinin tamamını burada dile getirmek, elbette tezdeki zaman kısıtlaması nedeniyle çalışmanın sınırlarını aşacaktır. O yüzden asıl tez konusu olan namaz kavramına odaklanılmıştır. Bunu yaparken de kâh kendisi, kâh ihvanı ile yapılan mülakatlar ile eserleri ve kayıtlı sohbetleri çerçevesinde öne çıkan tasavvufî görüşlerine, çalışmanın bu bölümünde yer vermeye gayret gösterilmiştir.

Bu nedenledir ki, çalışmanın bu bölümünde, ilkin “Necdet Ardıç’ın Tasavvufa Bakışı ve Gayesi”, ikincisi “Seyr-ü Sülûk ve Safhaları”, üçüncüsü “Uşşâkî Usulüne Kazandırdığı Yeni İçtihatlar” ve dördüncü olarak da “Sayılar ve Taşıdığı Manalar” olmak üzere dört ana başlık üzerinde duracağız.

## 3.1. Tasavvufa Bakışı ve Gayesi

Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’de özü itibariyle; insanoğlunun kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, yürüdüğü bu yoldaki kuralların ne olduğu ve kime ait olduklarını anlatmaktadır. O’nun son elçisi Hz. Muhammed de bu hakikâtleri hem anlatmış hem de yaşayarak ashâbına göstermiştir. Bunun sonucunda İslâm’ın ilham verici hususiyeti, tabiat ile uyumlu, üretken, iyi ahlâkla bezenmiş, medeniyet inşa eden ruhu, milyonlarca insanı aynı çatı altında bir “ümmet” olarak bir araya getirmiştir. Daha sonra akıp giden zaman içerisinde Müslümanların iç kavgaları ve çekişmeleri ile içine düştükleri atalet İslâm Medeniyetinin ruhuna fayda getirmek yerine zarar vermiştir ve halen vermektedir, denilse sezadır.

Necdet Ardıç fırsat bulduğu her ortamda dervişlerine; Hz. Âdem ve Havva’dan günümüze insanlığı bir bütün olarak tanımlayan ve geçmişten geleceğe bir köprü gibi taşıyan; konuştuğu dil, ait olduğu soy-sop, içinde bulunduğu cemiyet, üzerinde yaşadığı vatan, o cemiyetin tarihini doğuran zaman, ortak hedeflere ulaşma ülküsü ve en önemlisi inandığı din olmak üzere altı unsurdan söz etmenin mümkün olduğunu; bu unsurların bireyleri cemiyete, cemiyetleri millete, milletleri de ümmet haline dönüştürdüğünü; Günümüzün dünyasında “mutlak gücü” elinde bulundurmak isteyen elit azınlığın, neredeyse tüm teknolojik araçları ve kültürel mecraları kullanmak sûretiyle fertlerin bilincindeki bu altı unsuru, özellikle milyonları etkileme ve birleştirme gücü olan İslâm inancını hedef aldığını, dile getirmektedir. Yine ona göre, İslâmiyet’e yönelen her türden saldırılar ve Müslümanlar arasındaki çekişmelerin bir araya gelmesi sonucunda; duygudan uzak, mânevi yanı körelmiş, ritüellere boğulmuş, yalnızca dış forma odaklanan, gerçek kimliğinden uzaklaşmış statik bir İslâm anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu anlayış modern zamanların yaşantısı içerisinde hissizleşen, robotlaşan ve salt tüketici hâle gelen modern insanın ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktır. Bu nedenle giderek hızlanan bir ivme ile ateizm[91], agnostizm[92] ve deizm[93] gibi kavramlar özellikle gençler arasında yaygınlaşmaya başlamıştır.[94]

İslâm anlayışı, uzun yıllardır toplumda şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet mertebelerinde hüküm sürmektedir. Şeriât mertebesi, Ardıç’a göre, fıkhî ve fizikî uygulamalara dayanmaktadır. Tarîkat mertebesi ise ilâhiler ve zikirler ile oluşan duygusal bir İslâm anlayışını yansıtmaktadır. Hakîkat mertebesi (insanoğlunun kendini tanıması) ve Mârifet mertebesinde (İnsanoğlunun Allâh’ı tanıma ve bilmesi) yaşanan ise irfânî ve ilâhî İslâm’dır. Şeriât, İslâm’ın zâhirî/dışsal yönünü; Tasavvuf ise içsel/derûnî yani ruhî yönünü temsil eder. İbadetler sadece şekli değildir. Hikmeti ve anlamı da kapsar ise tam olur. Bu nedenledir ki tasavvuf anlayışı, dinî hayatın sahihliğini, samimiyetini ve derinliğini arttırır.

Dünyanın her yerinde, hatta ülkemizde fikrî ve zihnî arayışa sahip insanın tasavvufa olan ilgisinin günbegün arttığını görmek mümkündür. Dolayısıyla, pek çok hak yolcusu gibi Necdet Ardıç da insanları ve dervişlerini irşad için gayret etmektedir. Şunu peşinen ifade etmekte fayda vardır ki, onun tasavvuf anlayışı Kur’ân ve sünnet temellidir. O, Hz. Peygamber’in sade yaşamını, dünya ve içindekilere mesafeli duruşu ve ahlakî derinliği ile ashâb-ı kirâmdan bazı sahabîlerin zühd hayatı yaşamalarını, ibadet ve ahlâk konusunda taşıdıkları hassasiyeti, tasavvufun başlangıcı ve kaynağı olarak görmektedir. O, tasavvufun kaynağını felsefi sistemlerden alan ve sonradan ortaya çıkan dışsal bir düşünce sistemi (mistisizm) olmadığını; bilakis İslâm’ın zuhurundan beri var olan bir içsel boyutun mü’minlerin, Kur’ân’ın taşıdığı derin manâları bulmaya ve yaşamaya yönelik çabasıyla açığa çıktığını savunmaktadır.[95]

Necdet Ardıç, Hakîkat ve irfânın sembolü tasavvuf dünyasının önemli mütefekkirlerinden İbnü’l-Arabî, Yunus Emre ve Hz. Mevlânâ gibi zevâtın yaşamış olduğu bu topraklarda bu düşünceyi temsil eden tarikât yapılanmalarının çoğu, ne yazık ki, şerîat ve tarîkat boyutlarında olduğunu ve çok sayıdaki sözde tasavvuf zümrelerinin insanlara idraksiz ve irfânsız bir şekilde, belli kisve ve ritüel adı altında yol aldırmaya çalıştıklarını, söylemektedir. 

İşte böylesi bir şart ve ortamda Necdet Ardıç, anlattıkları ve yazdıklarıyla çok önemli bir görev üstlenmektedir. O, tasavvuf yolunda bir mürşidin rehberliğinin ehemmiyetini dile getirirken, şeyh-mürid ilişkisinin, müridi araştırmaya ve sorgulamaya iten yapıda bir eğitim ilişkisine dayalı ve en önemlisi istismardan uzak olması gerektiğini ısrarla vurgulamaktadır. Başka bir ifade ile hakiki mürşidin, esasen müridini kendisine değil, doğrudan doğruya Allâh’a yönlendirmesi lüzumunu dile getirmektedir.[96] 

Necdet Ardıç’a göre tasavvufun amacı; insanın Allâh ile yakın bağ kurarak kâmil insan olmasıdır. Bu bağ için sadece ibadet yeterli değildir. İnsan ibadet ederken bir yandan “nefs terbiyesi” ile uğraşmalı diğer yandan “mârifetullah” (Allâh’ı bilme) için çaba sarf etmelidir. Tasavvuf, özünde tefekküre dayalı bir iç yolculuktur. O sebeple ferdî bir mahiyet taşımaktadır. Bununla birlikte, insanlara hizmet yönü ile toplumsal bir mahiyetinin bulunduğu da inkâr edilemez. Hakiki mutasavvıf, salt kendi seyr-ü sülûkunu tamamlamaya çalışan değil, aynı zamanda toplumun maddi ve mânevî sıkıntı ve dertlerine de çare olmaya çalışan kimsedir. Necdet Ardıç, eserlerinde ve sohbetlerinde yaşadığımız çağın İslâm dünyasında ortaya çıkan sıkıntı ve problemlerine, tasavvufî yaklaşımla çözüm önerileri konulabileceğini dile getirmektedir.

Necdet Ardıç’ın eleştirel baktığı tasavvufî yaklaşımlardan en önemlisi şekilciliktir. Tarihsel süreçte tasavvufun özünden uzaklaştırılarak şekilci ritüeller ve mistik aşırılıklara doğru evrildiğini sıklıkla ifade etmektedir. Ona göre tasavvuf, tarikât şeyhiyle, ritüelle veya kılık ve kıyafetle özdeşleştirilemez. Zikir, sadece bir ritüelden ibaret değildir; Allâh’ı sürekli anmak ve O’nu kalpte canlı tutmak için gerçekleştirilen odaklanma çalışmasıdır. Sadece Allâh’a inanıp ibadet etmek değil murakabe ile O’nu her an görüyormuşcasına (ihsân) yaşamaktır. Gönülde yaşanan ve hâl ile zuhûr edenin, gerçek tasavvuf olduğunu söylemektedir.[97] 

Ardıç’a göre tasavvufun asıl amacı, kişinin ferdîliğinden sıyrılıp önce hem kendini tanıması, hem de ilâhi benliğini bulması ve men (kim-kimlik) hakikâtini idrâk etmesidir. Şâyet yapılan zikir ve çekilen virdler irfân ve idrâk bilinci taşımıyorsa, zaman içerisinde bu yolda eğitim alan dervişlerde tatminsizliğe dönüşerek önüne perde olmaktadır. Bu durum dervişe sadece sevap kazandırmaktan öteye geçemez.[98] 

Necdet Ardıç’ın tasavvuf düşüncesi ele alınırken, kendi tasavvufî seyrini dile getirdiği “Meğer’’ başlıklı şiirini okunmadan, onu anlamak mümkün değildir. Ses sanatçısı Doğaç Kürşat Eroğlu tarafından ilâhi formunda seslendirilen bu şiirini, Necdet Ardıç vefât ettiğinde tabutunun bir kenarına iliştirilmesini vasiyet etmiştir. 

 MEĞER

Düşündün mü hiç kardeşim

Bu âlemde nedir işin

Dünyaya sebebi gelişin

Âdem olmakmış meğer

İlim öğrenmekten gaye

Ulaşmak içinmiş yâre

İlmin sonunda paye

Ârif olmakmış meğer 

Her yönüyle hep kemâlde

Görünür varlık cemalde

En güzel oluş herhalde

İnsan olmakmış meğer 

Aç gönlünü Hak’tan yana 

Neler ulaşır bak sana

En güzel şey

Allâh’a habib olmakmış meğer

Necdet’ten dinle bu sözü

Hak’tan ayırma hiç özü

Bu dünyanın gerçek tadı

Ölmeden ölmekmiş meğer.[99]

Terzi Baba’ya göre, kişinin bu âleme gelişinin amacı, aslına çıkış yolculuğu yaparak kendini “İnsân-ı kâmil” mertebesinde hakkânî nitelikleriyle bulmasıdır. Bu şekilde insan-ı kâmil gözünden her şey, her mertebede seyredilerek ilâhî seyir bitirilir ve böylece maksat hâsıl olur.[100] 

Yine Terzi Baba’ya göre, tövbe ederek gafletten uyanan ve Âdemiyyet mertebesinde “Ve nefahtü”[101] sırrı ile bilinçlenmeye başlayan kişi, nefsin temizlenmesine odaklanarak, özünü tanımaya başlar. Özünü tanıdıkça Allâh’a tamamen yaklaşır ve varlığını Hakk’a koşulsuz teslim eder. Böylece sâlikin yolculuğu aşamalı olarak ilerler. Mertebe-i İbrâhimiyette dostluk elbisesini giyer ve tevhîde ulaşır. Mertebe-i Mûseviyette Eymen vadisinde tenzîhle tanışır. Mertebe-i Îseviyette Rûhulkudüs’ten destek alarak teşbihi kavrar. Mertebe-i Muhammediyyet’te ise seyri zirveye çıkar ve mirâçını tamamlar.[102] 

Necdet Ardıç, Kur’ân-ı Kerîm ve peygamber kıssaları ile bir mânevî yolculuğun nasıl olacağını net bir şekilde dervişlerine gösterir. Seyr-i sülûkun bir ârifin gözetiminde normal şartlarda on ile yirmi sene arası bir zamanda (istisnai durumlar hariç) tamamlanacağını söyler.[103] Neticede yolcu, büyük âyet olan nefsini ve rabbini müşahede ederek, bu âlemde ru’yetullah’a[104] ulaşır. Aslında mânevî bir yolculuk olan seyr-ü sülûku içeren İslâm, Allâh’ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zâtına kadar ulaştıran sistemin ismidir.[105]

## 3.2. Seyr-ü Sülûk ve Safhaları

Tasavvuf düşüncesinde sık sık dile getirilen “seyr” sözcüğünün sözlük anlamı, ‘‘gidiş, yürüyüş, ilerleyiş’’ olarak tanımlanmıştır. “Sülûk” sözcüğü ise “yola girmek, yolda yürümek; başka bir şeyin içine nüfuz etmek, katılmak, intikal etmek” demektir. Tasavvuf literatüründe “seyr” ve “sülûk” tabirleri birbirine benzer anlamlı olup, “seyr-ü sülûk” şeklinde birlikte kullanılırlar. Tasavvuf kavramı olarak “seyr” sâlikin cehaletten ilme, kötü ve çirkin huylardan güzel ahlaka, kendi varlığından Hakk’a doğru hareket edip yürümesidir. Sülûk ise, tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlakî eğitimdir.[106] Bir başka ifâde ile tasavvuf yolunda bir mürşide intisab eden kişinin, tarîkat usulüne uyarak yaptığı mânevî yolculuğa seyr-ü sülûk denir.[107]

Seyr-ü sülûk için iki temel yol vardır. Biri nefsi tezkiye, diğeri ise ruhu tasfiyedir. Ruhu tasfiye yolunda kalbin inkişafı, Hakk’ın nurlarının çeşitli renklerde kalbe yansıması sûreti ile olurken hafi zikir metodu esas alınır.[108] Nefsi tezkiye yolu silsilesi Hz. Ali’ye dayanan riyâzet, mücahede ve cehrî zikrin esas alındığı tarikâtlarda tercih edilir.[109] Nefsi terbiye ederek sâliki sülûke devam ettirme metodu, aynı zamanda cehrî zikri esas alan mürşidlerin uyguladığı bir sistemdir. Sâlikleri cehrî zikir esasına göre terbiye edip yetiştirmeye çalışan mürşid, nefis terbiyesi ile sâlikini maksadına ulaştırmak pozisyonundadır.[110] Halvetî-Uşşâkî tarîkatı da, nefsi tezkiye yolu ile cehrî zikir uygulamasını benimsemiş olup, günümüz temsilcilerinden olan Necdet Ardıç Efendi de bağlılarına aynı metotlar ile seyir yaptırmaya çalışmaktadır.

Necdet Ardıç’a göre aslında, insanoğlu dünyaya gönderildiği ilk günden itibaren aslına dönme özlemi içerisindedir. Çünkü insanlar bu âleme, sıla-i rahimleri olan “Ulûhiyet” âleminden gelmiştir.[111] Yine ona göre, yeryüzü arzımız olan bu vücûd iklimimizin iyice anlaşılabilmesi, kendimizi daha iyi tanıyabilmemiz için Âdemiyyet mertebesi ilminden başlayarak diğer mertebelerin ilimlerini öğrenmeye çalışmamız ve ayrıca tevhîd hakikâtlerine doğru yola çıkmamız gerekecektir ki; Kûr’ân-ı Âzimüşşan’da belirtilen seyr’e uygun bir seyr yapma yolumuz açılmış olsun. Bu hakikâtin, yani gerçek bir seyrin bilinmesi ve yaşanması için, Âdemiyyet mertebesinden başlanması zorunluluğu olmaktadır ki; seyr’e ilk baştan başlayıp ileriye doğru yol açılmaya başlamış olsun.[112] O yüzden de Terzi Baba’ya göre seyr-ü sülûk yapmak için önce Âdemiyet hakîkatlerini öğrenmek gerekmektedir. 

Genel olarak tasavvuf yolunda sâlikin mânevî yükselişine göre seyrin dört derecesi vardır; seyr-i illallâh, seyr-i fillâh, seyr-i ma‘allâh, seyr-i anillâh şeklinde derecelendirilir.[113] Necdet Efendi ise her insan için geçerli olmak üzere seyri farklı esaslara dayalı altı başlık altında sınıflandırmıştır:

- Umumi Seyr

İnsanlık âleminin, Âdem (a.s) Peygamberden başlayarak kıyâmet gününe kadar gelip geçmiş olacak olan, bütün insanların kendi mertebelerinden yaptıkları tek, toplu ve umumi seyirdir.[114] Bu seyirde, her dönemin ve mertebenin kendine has hangi zıtlıkları varsa hepsi yaşanır. Mesela, Hz. İbrâhîm’in (a.s) karşıtı olarak Nemrut, Hz. Musa’nın (a.s) karşıtı olarak ise Firavun vardır. Bu seyir, diğer zıtlıklarla devam eder. Kıyâmet koptuğunda ise bütün mertebeleri ile birlikte sona erecektir.[115]

- Bireysel Seyr 

Sâlikin iyi ve disiplinli bir çalışma ile 15-20 yıl sürebilecek kendi seyrini yapmasıdır. Burada kastedilen tasavvufî anlamdaki seyr-i sülûkun kendisidir.[116]

- Senelik Seyr

Bir yıl yani on iki aylık zaman döngüsünü içeren ve herkes için geçerli olan bir seyirdir. Necdet Ardıç bir yılı faaliyet sahası itibariyle mertebelendirmiştir. Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan mübarek üç aylar ile iki bayram arasındaki iki ayın toplamıyla oluşan beş ay, beş hazret mertebesidir. Geriye kalan yedi ay ise nefis mertebeleridir. Bu seyir, muharrem ayının birinde başlar, Kurban Bayramı’nın dördüncü günü yani zilhiccenin on üçüncü günü biter.[117]

- Günlük Seyr

Gece ve gündüz olarak her gün yaşanan 24 saatlik seyirdir. Gece fenâfillâh, gündüz bekâbillâh hükmündedir.[118]

- Nefes Seyr’i

Nefes alırken “Hay” ismi ile hayat buluruz, nefes verirken “Mümît” ismi ile hayatımız sona erer. Bu hal herdaim devamlılık üzere olduğundan kendimizi hep diri zannederiz. Bu seyir, bir hadis rivâyeti olarak meşhur olan “Ölmeden evvel ölme”[119] hakîkatini aklımızda tutmamızı sağlar.[120]

- Anlık Seyr

Âlemde her an yeni bir kevn ve fesad (yani bir oluş ve bozuluş hali) tecellî eder. Bizimde her an ölüp dirildiğimiz hakikâtinin idrâki arzulanır.[121] Örnek olarak, elektrik akımı tel üzerinde kesik kesik ilerler ancak kesintiler o kadar kısadır ki insan onu fark edemez. Çünkü akımın kesintiye uğradığı kısa süre boyunca ampul yanmaya devam eder. Ampul sönmeden önce elektrik yeniden ampule ulaşır bu nedenle insan beyni ampulü sürekli yanıyormuş gibi algılar. Bu örnekte olduğu gibi insan beyni hayatımızı sürekli devam eden bir yaşantı gibi zanneder.[122]

Necdet Ardıç bağlı bulunduğu geleneğin, kişinin mânevî seyrinde uyguladığı iki kısımdan oluşan toplam 12 merhaleli çalışmasını devam ettirmektedir. Bu çalışmaların birinci kısmı, anlamı yedi tavr demek olan Etvâr-ı seb’a uygulamasıdır. Adından da anlaşılacağı üzere bu kısım yedi merhaleden oluşur. Bunlar sırasıyla şöyle adlandırılırlar:

1. Nefs-i emmâre 

2. Nefs-i levvâme

3. Nefs-i mülhime

4. Nefs-i mutmainne 

5. Nefs-i râziyye 

6. Nefs-i marziyye 

7. Nefs-i sâfiye

Bu kısımda kişi, “enfüsî” yani içe dönük çalışmalar yaparak kendi varlığında mevcut hakikâtlerini tanımaya başlar.[123]İkinci kısım, Hazarât-ı hamse yani beş hazret mertebesidir. Büyük tasavvuf düşünürü İbnü’l-Arabî tarafından varlık mertebeleri bağlamında hazarât-ı hamse; gayb-ı mutlak, âlem-i ceberrut, âlem-i melekût, şühûd-u mutlak ve insân-ı kâmil olarak merhalelere ayrılmıştır. Vücûd yani varlık, her bir mertebede, farklı isimler altında kendini izhar eder.[124]

İbnü’l-Arabî “Vücûd-ı mahz Allâh'tır, başkası değildir”[125] diyerek diğer mutasavvıfların da ortaya koyduğu, vücûdun varlık anlamına geldiği ve kendi zâtıyla kaim olan vücûdun bir olup, bunun da Hakk olduğu tasavvuf düşüncesini anlatır.[126] Terzi Baba ise Beş hazret mertebesinde, vücûd anlayışını aşağıdaki beş merhale ile kategorize etmiştir. 

Bu merhaleler de sırasıyla: 

1. Ef’al âlemi 

2. Esmâ âlemi 

3. Sıfat âlemi

4. Zât âlemi 

5. İnsan-ı kâmil diye adlandırılır.

Bu kısımda da kişi, nefis mertebelerinde kendi nefsinde yaşadığı hakikâtleri bu defa “Âfâkî” yani dış âlemde yaşayarak dış âlemi tanımış olur. Birinci kısımdaki yedi nefis mertebesini tamamlayarak sâlikin bu hallerin ilmini almış olması, varlıkta mutlak birliğe ulaşabilmesi için yeterli değildir. Gerçek manada tevhîde ulaşabilmek için beş hazret mertebesini de tamamlaması gerekmektedir. 

Necdet Ardıç Efendi beş hazret mertebelerini, kelimeyi tevhîd mertebeleri ve ilâhî seyir ile ilişkilendirir:

Tevhîd-i ef’al seyri: Lâ faile illallâh, Seyri ilallâh (Allâh’a seyir) 

Tevhîd-i esmâ seyri: Lâ mevcude illallâh, Seyri ilallâh (Allâh’a seyir)

Tevhîd-i sıfat seyri: Lâ mevsufe illallâh, Seyri fillâh (Allâh’da seyir)

Tevhîd-i zât seyri: Lâ mabude illallâh-Lâ ilâhe illallâh, Seyri maallâh (Allâh’la beraber seyir)

İnsan-ı kâmil seyri: Lâ ilâhe illallâh Muhammedün resûlullah, Seyri anillâh (Allâh’dan seyir) şeklindedir.[127]

Necdet Ardıç yukarıda anlatılan on iki mertebeli mânevî yolculuğu kendi çizdiği şema ile şekle dönüştürmüştür: İç içe geçmiş daireler 12 mertebe olarak düşünülürse en dışta olan bölüm nefs-i emmare olup kalınlığı sonsuzdur. Bu şeklin içi insanlığa yükseliş, dışı ise hayvanlığa iniştir. 

Şekil: Kendine Yolculuk, Hakk’a Mi’râc[128]

Necdet Ardıç İrfan Mektebi isimli kitabında irfan yolculuğunu ve bu yolculuğun mertebelerini şöyle açıklıyor:

“Beş hazret mertebesinin zirvesi gayb-ı mutlak, tabanı ise içinde bulunduğumuz şehâdet âlemidir. İnsanoğlu Ulûhiyet âleminden dünyaya gönderildiği ilk günden itibaren aslına dönme özlemi içerisindedir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz Şehâdet âleminden geriye doğru mânevî bir yükselişle başlangıç noktası olan Ulûhiyet âlemindeki gayb-ı mutlak mertebesine ulaşan insan, yükseliş esnasında geçtiği tüm mertebeleri ve bunların birbirlerine nispetle durumlarını müşahede eder ve hissederek bilir. Bu his, cisimler âleminde algılanan her bir nesnenin, misâl ve hayâl mertebesinde mevcûd olan lâtif bir varlığın sûreti olduğu hissidir. Ayrıca misâl ve hayâl, nûr âleminin sûreti; nûrlar rûh âleminin sûreti; ruhlar da a’yân-ı sabitenin sûretidir. A’yân-ı sabite ise ilâhî ilmin sûretidir. Böylece bütün ilâhî isimlerin eser ve hükümlerinin, Hakk yolcusu olan sâlikte zuhûr etmesi ile sâlik; hakîkatiyle Hakk, sûret ve zâhiriyle de halk olur. Hakk’ın bütün mertebelerinin ilmi kendisinde toplandığından sâlik, ilâhî sûretler üzere bütün halka “Rahmân” olmuş olur. Zira insân-ı kâmil, zâhiri ve bâtını ile halka rahmettir.”[129]

Necdet Ardıç Efendiye göre bu yolculukta on iki mertebeyi bitirmekle sâlikin seyri tamamen bitmiş sayılmaz. Çünkü bu seyr aslında üç türlüdür. Birinci seyr ef’al (madde) âleminde olan ilme’l-yakîn, ikinci seyr esmâ (nûr) âleminde olan ayne’l-yakîn ve üçüncü seyr sıfat (rûh) âleminde olan hakke’l-yakîn mertebeleridir. Genelde yapılan seyr-ü sülûklar, ef’al âlemindeki ilme’l-yakîn mertebesinde olan seyr-ü sülûklardır.

Ayrıca tecelli mertebeleri de dört hâle ayrılır. Bunlar da tecellî-i zat, tecellî-i sıfat, tecellî-i esmâ ve tecellî-i ef’âl’dir. Böylece dört tecellî mertebesindeki ders sayısının toplamı, 12+12+12+4=40 kırk olmuş olur. Birinci seyir ile sâlik genel mânâda bu hallerin ilmini almış olur, bu ise birey olarak kendisine yeterli olur. Sâlik daha ilerisini isterse idrâk, irfaniyet ve sabırla yoluna devam etmesi ve her yöndeki tecrübelerini arttırması gerekmektedir. Ancak o zaman gerçek kemâle ulaşma yolu açılmış olur. Misallendirmek gerekirse ilk seyir ortaokul, ikinci seyir lise, üçüncü seyr üniversite, tecelliler ise ihtisaslaşma eğitimine benzetilebilir.[130]

## 3.3. Uşşâkî Usulüne Kazandırdığı Yeni İçtihatlar

Türk Tasavvuf düşüncesinde Halvetî Uşşâkî geleneği içinde yüzyıllar boyunca yapıp edilen uygulamalar ile zemin bulmuş, Etvâr-ı seb’a ve hazarât-ı hamseden oluşan on iki mertebeli eğitim sistemi bulunmaktadır. [131] Necdet Ardıç, “Terzi Baba Dönemi” denilen süreçte, dervişlerin günlük uyguladığı virdde küçük bir metod değişikliğine gitmiştir. Dervişin her nefis mertebesiyle ve beş hazret mertebesiyle ilgili olarak “hâli ve idrâki” adı altında belirlenmiş, bir ya da birkaç âyet-i kerîme günlük çalışma programına ilave edilmiştir. Sâlik her mertebede günlük virdini bitirdikten sonra otuz üç kez bu âyetleri zikreder. Hâli ve idrâki âyetleri kişiye bulunduğu mertebenin durumunu ve o mertebedeki şuurlanmasını ve yaşantısının hakîkatlerini bildirmektedir. Eğer sâlik bulunduğu mertebenin hakikâtlerini idrâk edemiyorsa veya idrâk etmesine rağmen hâlin gereğini yapamıyorsa belirli duaları okumak ve belirli esmaları çekmek, sâlikin kâmil anlamda mânevî ilerlemesini sağlamaz.

Halvetî Uşşâkî düşüncesindeki tarikât virdine başlamadan önce destur isteme geleneği yüzyıllardır uygulana gelmektedir. “Destur yâ Hz. Allâh (c.c.), destur yâ Hz. Rasûlullah (s.a.v.), destur yâ Hz. Ali (k.v.), destur yâ Hz. Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî (k.s.), destur yâ ricâlü’l-gayb (k.s.), neveytü lillâh fa‘lem ennehü Lâ ilâhe illâllah” şeklindedir. Terzi Baba destur ya Hz. Ali (k.v.)’den cümlesinden sonra “Destur yâ Gavs-ı A‘zâm Hz. Abdülkadir-i Geylânî” cümlesini ilave etmiştir. Necdet Ardıç, bu ilavenin sebebini yaşadığı bir olayla şöyle açıklamaktadır. 

Eşi Nüket Hanım ile birlikte 1990 yılında hac vazifesini ifâ etmek için Mekke’de bulunduğu sırada üst üste karşılaştığı zorluklar karşısında “Yetiş yâ Gavsü’l-âzam!” sözcüklerinin ağzından çıkması üzerine kendisine maddi ve mânevî yardımların geldiğini ve tüm müşkillerinin hızla çözüldüğünü ifâde etmektedir. Necdet Ardıç’a göre Abdulkadir-i Geylânî Hazretlerinin, Allâh’ın “Kudret” isminin tecellisi olan bir veli zât olması sebebiyle Gavsü’l-âzam’dan himmet istendiğinde bir şahıstan değil, Allâh’ın “el-Kadir” esmâsından yardım talep edilmiş demektir. Ona göre “Büyükler hepimizin büyükleridir, o yüzden bunda bir sakınca yoktur.”[132]

Terzi Baba, sıkıntıya düşen dervişlerine müşkilâtları giderilinceye kadar Allâh Teâlâ’nın “es-Selâm” ismini çekmelerini tavsiye etmektedir. Sâlik, hangi nefis ya da hazret mertebesinde olursa olsun, tarîkat dersinde kendisine verilen esmâları çektikten sonra dersin sevabını belli tasavvuf büyüklerinin ruhuna hediye etmeden önce, sayı saymaksızın istediği miktarda “es-Selâm” zikrini çeker. Terzi Baba “Bi-ismi has es-Selâm” adlı eserinde, bu ismin kendisinin Rabb-i hassı olan isim olduğunu ifâde etmektedir.[133]

Uşşâkî geleneğinde devrân (kıyâmî/ayakta zikir) yaygındır. Necdet Ardıç çevredeki insanları rahatsız etmeyecek derecede, müstakil bir mekân olmadıkça toplu halde yapılan zikri tercih etmemiştir. Bunun yerine irşad vazifesinde sohbete daha fazla yer vermiştir. 

Terzi Baba, Halvetî-Uşşâkî yolunun geçmişten günümüze intikal eden seyr-ü sülûk uygulamalarını, kendi yaptığı bazı katkıları da içeren şekilde aslında, İrfan Mektebi isimli eserinde kaleme almıştır. Bu eserde mertebelerin çerçevesini çizmiş, belirli kriterler ve standartlar ortaya koyarak sâlikin, bulunduğu her mertebede kendi konumunu ve ilerleme yönünü görebileceği bir rehber hazırlamıştır. O, bu eserini aynı zamanda, tasavvufî terbiye/eğitim sisteminin bozulmadan kendinden sonraki nesillere aktarılması niyetiyle kaleme aldığını dile getirmiştir.

Necdet Ardıç, bu eserinde her nefis mertebesini; hali ve idraki âyetleri ile bunların mealini, zikrini, yaşantı şeklini, rengini başlıklar halinde tanımlarken, belirli ahlakî özelliklerini ve sıfatlarını ise kısa başlıklar altında anlatır. Ayrıca Hazret mertebelerini ise; makâmı, zikri, peygamberi, âlemi, lakabı, sûresi, kelimesi, seyri, yaşantısını, hali ve idraki âyetleri ile bunların mealini başlıklar halinde tanımlarken, kısa bilgiler başlığı altında da bulundukları tevhîd mertebesi hakkında bilgiler verir. Beş hazret mertebesinin sonunda kâmil insan mertebesine ulaşan sâlikin ulûhiyet âlemine geriye dönüş makâmları olan “Tecellî-i zat, tecellî-i sıfat, tecellî-i esmâ ve tecellî-i ef’al’i ” de izâh eder.[134]

Terzi Baba’nın “İrfan Mektebi” adlı eseriyle ortaya koyduğu seyr-ü sülûkun günlük uygulamasında, önce ‘‘nafile namaz-salât kapsamında’’ iki rekât Miraç namazı kılınır. Tebareke (Mülk) sûresinin tamamı okunur. Haşr sûresinin 22 -23 âyetleri olan “hüvallâhüllezi’’ aşr-ı şerîfi okunur. Ardından 101 kere “estağfirullah” çekilir. 3 İhlas ile 1 Fatiha sûresi okunarak Hz. Âdem Babamız ve Hz. Havva Annemizin ruhlarına hediye edilir. 101 kez Salâvat-ı Şerif çekilir. Sonra üç İhlas bir Fatiha sûresi okunarak Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’inin ruhlarına hediye edilir.

“Destur yâ Hz. Allâh (c.c.), destur yâ Hz. Rasûlullah (s.a.v.), destur yâ Hz. Ali (k.v.), destur yâ Gavsü’l-âzam, destur yâ Hz. Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî (k.s.), destur yâ ricâle’l-gayb (k.s.), neveytü lillâh fa‘lem ennehü Lâ ilâhe illâllah” şeklinde destur istenerek yedi yüz defa kelime-i tevhîd çekilir. 3 kez İhlas, 1 kez Fatiha sûresi okunduktan sonra Hz. Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî ve eşi Halva-i Bacının ruhlarına hediye edilir.[135] 

Derslerin buraya kadar olan bölümü tüm nefis mertebelerinde aynı şekilde uygulanır. Bundan sonra her nefis mertebesinde; önceki mertebelere ait zikirlerin yüzer adet okunmasının ardından o mertebeye ait zikir beş yüz kez çekilir. Sonra da Üç İhlas ve bir Fatiha sûresi okunarak Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin ruhlarına hediye edilir.

Hazret mertebelerinde farklı olarak; nefis mertebelerinde yedi yüz kez çekilen kelime-i tevhîd zikri Tevhîd-i Ef‘al mertebesinde altı yüz olmak üzere her mertebede yüz adet azalarak çekilir. Her hazret mertebesinde, daha önceki nefis ve hazret mertebelerinin tüm zikirlerinin yüzer defa çekilmesini mütakiben o hazret mertebesinin zikri de beş yüz kez çekilir. Bunlara ilaveten tevhîd kelimelerinden Lâ faile illallâh, Lâ mevcude illallâh, Lâ mevsufe illallâh, Lâ mabude illallâh, Lâ ilâhe illallâh Muhammedün resûlullah zikirlerinden bir tanesi ilişkilendirildikleri hazret mertebesinde yüz adet çekilir. 

Günlük dersin son bölümünde ise halî ve idrakî âyetleri otuz üçer kez okunur. Ardından üç İhlas ve bir Fatiha sûresi okunarak Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin ruhlarına hediye edilir. Ders ve ibadetlerin kabulü için Cenâb-ı Allâh’a dua edilerek derse son verilir.

Terzi Baba, kendi döneminde 19 rekât olarak Kâbe-i Muazzama’da kılınan İnsân-ı Kâmil ve 20 rekât olarak Mescid-i Nebevi’de kılınan Hakîkat-i Muhammedî namazlarını Halvetî Uşşâkî geleneğinin uygulamalarına eklemiştir. Bu namazlar hakkında detaylı bilgi ilerideki bölümlerde detaylı olarak anlatılacaktır. 

## 3.4 Sayılar ve Taşıdığı Manalar

Harfleri ve kelimeleri sayılarla sembolize etme ve bunlardan birtakım anlamlar çıkarma, hatta bunlarla gelecekten bilgi edinmeye çalışmak, İslamiyet’ten binlerce yıl ötesindeki kadim kültürlere dayanır. İslamiyet sonrası tasavufta da sayılara ve harflere bâtîni anlamlar yükleme geleneği devam etmiştir. Bu konu ile ilgili tasavvufta en çok bahsi geçen kavramlar ebcet, cefr (cifr) ve hurûftur. Bu anlamda Ebcet, Arap alfabesindeki harflerin rakamsal karşılıklarını ortaya koyan bir sistemdir.[136] Cefr/Cifr, harfler ve rakamların olaylar ile bağlantısını inceleyerek gelecekten haber alma ilmi olarak bilinir.[137] Hurûf ise gizli anlamlar içerdiği kabul edilen harflerin insana ve tabiata tesir ettiğini ve bu tesirleri kullanılarak gelecekten haber alınabileceğini söyleyen ilim dalı olarak ün kazanmıştır.[138]

Mutasavvıfların birçoğu da başta Kur’an-ı Kerîm olmak üzere, ibadetler ve bunun dışındaki dini uygulmalar ile ilgili harf ve kelimelerin sayısal değerlerinin bir dili olduğunu kabul etmişlerdir. Onlara göre bir sayı eğer Allâh’ın kelamında zikrediliyorsa, onun mutlaka, ma’dudunun (sayısal karşılığı) miktarını bildirmenin ötesinde manaları vardır. İnsanlar bu manaları kavrayabilirse tabiatta tesadüfün bulunmadığını anlayabilirler. Bazen anlayamazlar veya yanlış anlayabilirler. İnsanın bu hakikatleri doğru anlayabilmesinin ana kuralı; Kur’an-ı Kerîm’de bulunan kelimelerin zâhîri anlamlarının esas olduğu ve sayılar ile ortaya konan bâtîni anlamın zâhîri anlam ile çelişmemesi gerekir. Bu açıdan bir çelişki varsa insanın sayılar ile yaptığı çıkarımda bir hata var demektir. Bir âyet, bir cümle veya bir kelimenin zâhîri anlamı ile ebced değerinin birbirine uygunluk taşıması tevafuklardan (ilahî iradeye bağlı bilinçli raslantı örgüsü) biridir. Salât/namaz ibadetinin sayıların dili ile ortaya konulan anlamının, zâhîri anlamını destekleyici mahiyette derinlemesine ortaya konulmuştur.[139] 

 

Birçok mutasavvıf gibi Ardıç’da bu konularla ilgilenmiş ve sayıların sözel manaları ile ilgili Arap alfabesinin yanısıra Fenike, Yunan, Gürcü, İbranca ve Süryanca alfabelerini de incelemiştir.[140] Nitekim Necdet Ardıç’da sayıların dilinin varlığını kabul etmektedir. Şöyle ki:

Cenâb-ı Hak âlemleri muazzam bir ahenk ve denge içinde var etmiştir, bu ahenk ve düzen insan gözü ile görülür şekilde olduğundan müşahede kapsamında zevk edilmiştir. Lakin bu ahengin metne dökülmek istendiği durumlarda, sözcükler kifayetsiz kaldığından bunun matematik ile yani sayılarla ifade edilmesi gerekmektedir. Buna en temel örnek; matematiğin altın oran, Fibonacci dizisi, Pi sayısı v.b kaideleri, var olan ilahi düzen ve sistemin birer parçasına isimler verilmesi suretiyle göz ile görülenin kaleme alınması ve anlatılmasıdır. İslâm tasavvuf geleneğinde de Ebced sayı değerleri ile âyet yorumları yapılması, ilâhi intizamın ifâde edilişini sayıların diliyle desteklemesidir.[141]

Terzi baba da kendi sistemi içerisinde sayılara bir mana yüklemiş, yorumlarını bu mana ve sayılar ile de ifade etmiştir. Bu sayısal sistemde kimi zaman ebced hesaplamalarını kullanmış kimi zaman da tatbik ettiği seyr-ü sülûk sistemi içindeki ilahi mertebeler ile sayıları irtibatlandırmış ve bunu yaparken kendisine ait özgün bir anlayış kullanmıştır. 

Ardıç, sayıların bu mânâ değerlerini dikkate alır ancak bu sayısal değerleri yaşamını yönlendirmek ve olayları değerlendirmek amacıyla kullanmaz. Bu rakam ve değerlerin başkaları için bir bağlayıcılığı olmadığını, kişiye özel olduğunu, kendisinin sayıları gönlünde mutmain bir zevk bırakması için kullandığını ifâde etmektedir. 

Ardıç’a göre sayıların taşıdığı anlamlardan bazı örnekler aşağıda zikredilmiştir:[142]

1: Ehadiyet ve teklik âlemi. 

2: Tek’in çitte dönüşmesi. Sen ve ben

3: Yakîn mertebeleri; İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakke’l-yakîn

4: Şeriât, tarikât, hakikât, mârifet; anâsır-ı erbaʻa (dört unsur): toprak, su, ateş, hava

5: Hazarât-ı hamse beş hazret; efʻal, esmâ, sıfât, zât ve insân-ı kâmil

6: İmanın hakikatleri

7: Nefis mertebeleri; emmâre, levvâme, mülhime, mutmeʻinne, râdıye, merdiyye, sâfiye

8: Cennet mertebeleri

9: Mûseviyet Mertebesi

10: Varlık ve yokluk birarada

11: Birlikteki çokluk (Kesret)

12 : İnsanın seyr ü sülük mertebeleri. Kelime-i tevhîd’in harf sayısı

13: Hazret-i Muhammed’in (s.a) rumuz sayısı.

17: Namazın farzları

18: On sekiz bin âlem

19: Besmelenin harf sayısı, on dokuz mucizesi

28: Yirmi sekiz peygamber 

33: Îsevivet kemali; tesbih sayısı

40: Kemal yaş; Bir günlük namazın rekʻat sayısı

99: Esma-i hüsnâ; Allâh’ın güzel isimleri ve diğerleri

# 4. NECDET ARDIÇ’IN TASAVVUF ANLAYIŞINDA NAMAZ KAVRAMI

Namaz (Salât), hiç kuşkusuz İslâm’ın temel ibadetlerinden biridir. Tasavvuf düşüncesine göre, Namaz’ın zâhiri boyutları olduğu gibi bunun yanı sıra derin bir bâtınî hakikâti de bünyesinde barındırır. Namazın zâhiri yönü fıkıh alimleri tarafından geniş ve tafsilatlı bir şekilde anlatılmıştır. Ardıç, ‘‘Günümüzde namaz içerisinde söylenen sözlerin ezberden, ağız pınarından akıp döküldüğünü, okuyanın bu oluşumu idrak etse de etmese de fiili olarak şartlanmış ve alışkanlıklar içinde kapalı kalarak, adet hükmünden öteye götüremediğini’’ ifade etmektedir. Necdet Ardıç birçok eserinde ‘‘Namaz (Salât)’’ ibadetinin bâtınî hakikâtlerini tasavvufi bir perspektiften ortaya koymaktadır. Namazı yalnızca şekilsel bir ibadet olarak değil, Allâh’a vuslatın bir aracı, bir “mirâç” olarak ele almıştır. Namazda hareketlerin, sözlerin, zamanlamaların, hatta sayısal sembollerin bile tasavvufi anlamlarını çözümleyerek insanları çok katmanlı bir anlam âlemine davet etmektedir.

‘‘Namaz(salât), Allâh’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallin adıdır.’’[143] diyen Ardıç, “salât” kavramının sadece “namaz” ile sınırlı olmadığını, kelimenin kapsamındaki bâtıni(metafizik) ve vahdet (ontolojik) boyutlarının çoğunlukla ihmal edildiğini vurgulamaktadır. Salât kelimesi Arapça kökenli olup “dua, yakarış, bağlantı kurma, yönelme” anlamlarına gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen salât kelimesi, sadece zâhiri bir ibadeti değil, aynı zamanda bâtınî bir hâli, kulun Allâh’a yönelik sürekli bir yönelişini ve O’nunla irtibâtını ifade etmektedir.

Necdet Ardıç, aslında, bu kavramsal temeli kurarken, namazın ikilik ve salâtın teklik içerdiğini, özellikle “namaz” kelimesinin “salât”ın yalnızca ef’âl (fiiller) mertebesine denk düştüğünü ifade etmektedir. Yani, “namaz” kelimesinden anlaşılan ibadet şekli, salâtın yalnızca dış kabuğudur. Oysa salâtın içinde esmâ (isimler), sıfat (nitelikler) ve zât (öz varlık) mertebeleri de söz konusudur.

Necdet Ardıç, bu bakış açısını; “Salât kelimesi; ef‘âl, esmâ, sıfat ve zât mertebelerinde zuhur eden bir bütünlüğü temsil eder. Bu bütünlük, salâtın yalnızca şekilsel değil, aynı zamanda varoluşsal bir ibadet olduğunu bize gösterir.”​[144] diye ifâde eder.

Salât (صلاة) kelimesi Arapça’da dört harften oluşur: Sâd (ص), Lâm (ل), Vav(و) ve Te (ة).

- Sâd, Cenâb-ı Hakk’ın sıfat âlemini temsil eder.

- Lâm, lahut, yani ilahî bilinç alanını temsil eder.

- Vav, Vahdeti temsil eder.

- Te, tevhîd hakikâtini yani birliği simgeler.

Dolayısıyla bir kişi salâtı tam anlamıyla ifa ettiğinde, o kişi:

- Fiil (ef‘âl) düzleminde bedenini,

- Esmâ düzleminde dilini ve zikrini,

- Sıfat düzleminde kalbini,

- Zât düzleminde ise bütün varlığını Allâh’a yöneltmiş olur.

Necdet Ardıç bu yaklaşımıyla, namazın sıradan bir “ritüel” değil, “irfani bir yolculuk” olduğunu söylemektedir. Bu bakış açısı, klasik İslâm tasavvufunun özellikle “Vahdet-i Vücûd” anlayışına uygun olarak geliştirilmiştir. Salât, sadece namazın fiili değil, kulun Allâh’la her an içinde olduğu irtibâtın adı olarak da düşünülmelidir. Bu bağlamda, İbnü’l-Arabî’nin salât ile ilgili şu ifadeleri de Necdet Ardıç’ın yorumuyla örtüşmektedir:

“Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bize kendisi için namaz kılmamızı emrettiği[145]gibi O, sizi zulümâttan nûra ihrâc etmek için melekleriyle berâber size salât edendir. O, mü’minlere Rahîm’dir [146] âyet-i kerîmesinde, kendisi de bizim üzerimize musallî olduğunu beyân ve ihbâr buyurdu. Şu hâlde salâtın bir nev’i bizden Hakk’a ve bir nev’i de Hakk’tan bize râci’dir.”[147]

Yani salât, Allâh’ın kulunda tecellisi; kulun ise Allâh’ta fânî oluşudur. Bu anlayış, sadece şeriât yönünden değil, tarikât, hakikât ve mârifet yönlerinden de salâtın idrak edilmesini zaruri kılar.

Bilindiği gibi namaz ibadetinin biri sözler diğeri hareketler olmak üzere iki ana unsuru vardır. Bu kapsamda çalışmamızın bu bölümü; Namazdaki Dua ve Tespihler, Namazın Rükünleri, Cuma Namazı, Bayram Namazı, Cenâze Namazı, Teheccüd Namazı, Mirâç Namazı, Seferi Namaz ve Hükmünün Güncelliği, Kazâ Namazı, İnsan-ı Kâmil Namazı, Hakîkat-i Muhammediyye Namazı ve Ezân-ı Muhammed-i olmak üzere toplam on iki ana bölümden oluşmaktadır.

 

### 4.1 Namazdaki Dua ve Tespihler

İslâm dünyasında günde beş vakit kılınan farz namazların rek‘at sayısı konusunda icmâ bulunmaktadır. Buna göre sabah namazı iki, öğle, ikindi ve yatsı namazları dörder, akşam namazı üç rek‘attır. Mezhepler arasında farzlarla beraber kılınan sünnetlerin rek‘at sayısı hakkında görüş farklılıkları bulunduğu gibi Vitir namazı konusunda da görüş ayrılıklarının olduğu görmekteyiz.[148] 

Bilindiği üzere Hanefi mezhebine göre, bir günlük beş vakit namaz; on yedisi farz, yirmisi sünnet, üçü de salât-u vitir olmak üzere olmak üzere toplam kırk rek’attır. Her gün 40 rek’at şeklinde edâ edilen namaz esnasında yapılan niyet, namaz esnasında okunan sûre, âyet, dua ve zikirlerden oluşan bu bölüm on beş başlık altında ele alınacaktır. 

### 4.1.1. Niyet ve Tekbir

Namaza başlarken kıbleye dönerek “Niyet ettim Allâh rızası için sabah namazının iki rek’at farzını kılmaya” örneğinde olduğu gibi niyet eder ve “Allâhu Ekber” diyerek ellerimizi, avuçlarımız açık ve içleri Kâbe’ye dönük olacak şekilde kulaklarımızın alt kısmına götürürüz.

Necdet Ardıç’ın bakışıyla niyet, yalnızca ibadete başlama iradesi değil, kulun benliğini aşarak Hakk’a yöneliş niyetidir. Niyet, kişinin iç âleminde meydana gelen iradî bir kabuldür. Namazın özü de bu iradeye sadık kalmak ve niyetin hakkını vermekle başlar. Namazda Cenab- Hakk’ın zâtının timsali olan Kâbe’ye yönelinmesi, Allâh’a yönelişin dış âleme yansımasıdır. 

Necdet Ardıç, avuç içlerinde yer alan rakamları sıradan anatomik şekiller değil, insana yerleştirilmiş birer “ilahî şifre” olarak değerlendirir. Sağ eldeki 18 ve sol eldeki 81 rakamları, tasavvufi anlamda insanın varlık yapısına dair derin semboller taşır. İki elin birleşimiyle ortaya çıkan 99 ise, el-Esmaü’l-Hüsnâ’yı yani esmâ mertebesini temsil eder. Bu da salâtın sadece bedensel bir eylem değil, Yüce Allâh’ın isimlerinin tecellisiyle kulun ilahî hakikâte yönelişi anlamına gelir.

On sekiz rakamı, tasavvufi gelenekte “18.000 âlem” olarak bilinen yaratılış boyutlarını temsil eder. Ardıç’a göre sağ eldeki bu sayı, kulun yaratılmış âlemlerle olan irtibâtını, varlığın çeşitliliğini ve sonsuzluğunu simgeler. Sol eldeki seksen bir ise, 8 + 1 = 9 toplamıyla Varlığın tevhîd boyutuna işaret eder.[149] Dokuz rakamı, çalışmanın üçüncü bölümünün dördüncü maddesinde izâh edildiği üzere tasavvufta kemal ve tamamlanmışlık rakamı olarak kabul edilir.[150] Ardıç, bu rakamları sadece mucizevî bir işaret değil, aynı zamanda insanın salât sırasında temsil ettiği bütünsel varlık mertebelerinin sembolü olarak görür.

Ardıç, Allâh’ın eli onların elleri üzerindedir[151] âyetine atıfta bulunarak, kulun avuçlarının aynı zamanda ilahî tasarrufun bir nişânesi olduğunu belirtir. Bu bağlamda eller, yalnızca dua eden ya da bağlanan uzuvlar değil, Allâh’ın kudretini simgeleyen irfanî işaretlerdir. Namaz esnasında bu farkındalıkla tekbirde ellerini kaldıran kişi, yalnızca bedensel bir harekette bulunmaz bilakis ilahî iradenin temsiliyle Hakk karşısında bir teslimiyet hâline girer. Eller, bu teslimiyetin ve bilinçli yönelişin dışsal göstergesidir.

Ardıç, parmakların oluşturduğu “Allâh” lafzını da benzer bir şekilde açıklar. Sağ elin parmak yapısı, Arap harfleriyle “elif”, “lâm”, “lâm”, “he” harflerinin birleşiminden meydana gelen “Allâh” ismini temsil eder. Bu yazı, salât esnasında kişinin hem fiil (efʻal), hem isim (esmâ), hem de zât mertebesinde bir aynaya dönüşmesini simgeler. Bu noktada salâtın bir bakıma ayna metaforu üzerinden okunabileceği görülür. Kul, Allâh’ın isim ve sıfatlarının tecellisiyle kendi varlığında onları yansıtır; böylece salât, yalnızca bir ibadet değil, ilahî isimlerin kul üzerindeki tezahür alanı olur.

Bir başka yönden ele alındığında beş parmağımız, Hakk’ın Hazarât-ı hamse mertebelerini sağlı ve sollu ifâde eder. Namazda tekbirle ellerin kaldırılarak başparmakların kulaklara değdirilmesi “Ey insan, kulaklarını aç, ağzından çıkanı duy ve manasını anla” demektir. Günlük beş vakit namazda 13 defa niyet edilmesi de tezin üçüncü bölümünün dördüncü maddesinde belirtildiği üzere İnsan-ı Kâmil sembolüyle örtüşür.[152]

Terzi Baba’ya göre, tüm bunların anlamını idrâk eden bir kişinin “Allâhu Ekber” diyerek ellerini kulak memelerine değdirmesi fenâ ve bekâ arasında bir geçişin simgesidir. Kişi dünya ile olan tüm bağlarını terk eder ve Zât-ı İlâhî huzurunda bir irfanî seyr-ü sefer başlatır. 

### 4.1.2 Sübhaneke ve Açıklaması 

Namaz esnasında kıyâmdaki kişi “Sübhâneke” duasını[153] okur. Ardıç, söz konusu duanın genel olarak anlamını şöyle sunmaktadır: Ya Rabb! Seni noksanlıklardan berî kılarım. Ben seni ancak sana hamd ederek tenzîh ederim. Senin isminin hayrı her şeyde devam etsin. Senin celâlin yüce, senden başka mabûd yoktur.

Necdet Ardıç’a göre, namazda “Sübhâneke” duası, kulun içsel arınmasının sözlü beyanıdır. Bu dua, ibadetin ilk safhasında, kulun kendi varlığını silikleştirdiği ve ilahî hakikâtin yüceliğini idrak etmeye hazırlandığı bir yakarıştır. Tasavvufî anlamda bu metin, yalnızca bir giriş değil; aynı zamanda bir “tenzîh mertebesini” ifade eden kozmik bir cümledir.

Sübhaneke’nin ilk kelimeleri olan “Sübhâneke Allâhumme”, kulun dilinden dökülen bir “ulvîlik’’ikrarıdır. Namaza başlarken iftitahta ellerini kulaklarına götürerek yaptığı hareket, dilinde kelama dönüşmeye başlar. Ardıç bu ifadeyi şöyle yorumlar: “Ey Rabbim! Azamet ve şan bakımından yücesin. Seni tüm noksanlıklardan tenzîh ederim.” Ona göre bu, kulun benliğinden sıyrılarak, sonsuz olanla irtibat kurmaya başlamasının ilk adımıdır.

“Ve bihamdike” cümlesi, Necdet Ardıç’ın irfanî düşüncesinde, kulun yokluğunu itiraf ettiği ve hamdın kaynağının Hakk’ın kendisi olduğunu idrâk ettiği noktadır. Hamd, kuldan sâdır olmuş gibi görünse de hakikâtte kulun bir fiili değildir. Zira “ben yok isem, bende hamd eden kim?” sorusu tasavvufun özünü teşkil eder. Ardıç, bu ifadeyi şu şekilde çözümler: “Senin hamdınla sana hamd ederim.” Yani kul, kendi varlığını terk edip yalnızca Allâh’ın zâtında bir tecelli olarak “hamd” eylemini gerçekleştirir.

“Tebârekesmüke” ifadesiyle kul, Allâh’ın isminin mübarekliğini, bereketini dile getirir. “Teâlâ ceddüke” ise, O’nun azametinin her şeyin üstünde olduğunu bildirir. Necdet Ardıç’a göre bu iki cümle sâlikin yüce ismin azametli sıfatlarının ve ilahî kudretin huzurunda olduğunun farkındalığını ilan eder.

Duanın sonunda yer alan “Ve lâ ilahe ğayruk” (Senden başka ilah yoktur) ifadesi, Ardıç’a göre yalnızca dilde kalan bir söylem değil, hâl ile yaşanması gereken bir tevhîd beyanıdır. Namazın başında bu cümleyi söyleyen kişi, “benliğinden geçip yalnızca Hakk’ın var olduğunu” tasdik eder. Bu da onun, ibadeti yalnızca Allâh için ve Allâh ile birlikte edâ ettiğini gösterir.

Böylece Sübhaneke duası sadece bir metin değil, bir dönüşüm anıdır. Kul, burada artık kendi diliyle değil, Hakk’ın kendisine öğrettiği dil ile konuşur. Sübhaneke, Ardıç’ın sisteminde, varlıktan Hakk’a hicretin ilk yakarışıdır.

Necdet Ardıç, kişinin günde kıldığı 40 rek’at namaz müddetince on beş defa Sübhâneke duasının okumasını, çalışmanın üçüncü bölümünün dördüncü maddesinde belirtilen, tasavvufî açıdan sayıların anlamları üzerinden yorumlayarak; 15 sayısının 1+5= 6 toplamıyla imanın şartlarına işaret ettiğini ifâde eder.[154]

### 4.1.3 Eûzü Besmele ve Açıklaması

Namaz ibadetinin hemen başında yer alan Eûzü-Besmele; Eûzu billâhi mine’ş-şeytani’r-racîm ve Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm, Necdet Ardıç’a göre, iki cümleden oluşmaktadır. “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allâh'a sığınırım”, “Söz ve işlerime Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla başlarım” anlamına gelmektedir. Eûzü-Besmele, imkânları ve gücü sınırlı olan insanın, sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allâh’a sığınmasıdır.  Allâh’ın her an ve her yerde kendisini gördüğü bilinciyle yaşamasıdır. Eûzü-Besmele, ibadetlerimizin anahtarıdır.[155]

Terzi Baba’ya göre, Eûzu billâhi mine’ş-şeytani’r-racîm ifadesi aynı zamanda kulun, nefsin ve şeytanın vesveselerinden arınma dileğidir. Kulun, hem dış etkilerden hem de kendi içindeki “benlik gölgelerinden” korunmak için ilahî sığınağa yönelişidir. Burada kişi yalnızca kovulmuş şeytandan değil, “vehim, hayal ve gaflet” gibi içsel karanlıklardan da Allâh’a sığınır. Bu sığınma bir korkunun değil, asşlında farkındalığın ürünüdür.

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm, ile başlayan ikinci cümle ise, tasavvuf yolcusunun ilâhî isimlerin bereketiyle her fiile başlama adabını gösterir. “Rahman” ve “Rahîm” sıfatları, Ardıç’a göre Allâh’ın hem zâhir hem bâtın boyuttaki rahmetinin ifadesidir. Bu iki isim, bütün bir yaratılışın hem dışsal düzeni hem de içsel hikmetinin kaynağıdır.

Necdet Ardıç, sayıların tasavvufî dili ile Besmele-i Şerîfi ele almıştır. Besmele okunuşta (lâfızda) 19 harften oluşur bu da İnsân-ı Kâmil’in remzidir. 19 sayısı aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’in mûcize sayısıdır. Bu yönü ile Besmele-i şerif Kur’ân-ı Kerîm’in anahtarıdır. Besmele-i Şerîf, Kur’ân’da 114 kez geçmektedir. Bu sayı Kur’ân’ın mûcize sayısı 19’un 6 katıdır. 6 rakamı tasavvufta imanın şartlarını işaret eder. 40 rek’at günlük namazın 15 rek’atı Euzü Besmele ile başlar. 15 sayısının 1+5=6 toplamıyla yine imanın kemalatını işaret eder.

40 rek’at günlük namazın 25 rek’atı Besmele ile başlar. 25 sayısının 2+5= 7 toplamıyla etturu sebʻa yani yedi tavr denilen nefis mertebelerini ortaya koyar. Euzü Besmele’nin altı ve Besmele’nin yedi olan değerlerini topladığımız zaman 6+7=13 sayısı elde edilir ki bu da Peygamber Efendimizin yani Hakîkat-i Muhammedi’nin şifresini vermektedir. 13 rakamının ayrışmasının toplamı ise 1+3=4 sayısıdır. 4 sayısı ise şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet mertebelerini ifâde eder. 

Bütün bu yönleri dikkate alındığında Besmele, sadece bir ibadete başlama formülü değil, yaratılışın özüne nüfuz etmenin sır kapısıdır.[156]

### 4.1.4. Fâtiha Sûresi

Ona göre Fâtiha Sûresi, “Fâtiha- el Hamd” olarak da anılır. Fâtiha Sûresi, “Ümmü’l Kitâb“ yani Kitab’ın anasıdır. Bu durum, Fâtiha'nın mânevî derinliğini ve önemini vurgular. Zâhir olarak kitabın açılması ve onunla başlaması sebebiyle Fâtihâ adını almıştır. Bâtınî yorum olarak ise, içerisindeki hakikâtlerin gönüllerde açılabilmesi için “açıcı“(Fatiha) olması sebebiyle bu isimle anılır. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de Fâtihâ’ya “es-Sebʻu’l-mesânî” yani “yedi ikili” adını vermiştir.[157]Necdet Ardıç, “Yedi ikili” olarak ifâde edilen bu sûrenin yedi âyetinin zâhir ve bâtın mânâları olduğunu, aynı zamanda, sûrenin yarısının Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını, diğer yarısının ise gerçek kulun sıfatlarına işaret ettiğini belirtir.[158] Bu, zâhirî ve bâtınî yorum, kul ile Hakk arasında kurulan iki yönlü ilişkiyi sembolize eder. Ona göre Cenâb-ı Hakk, Fâtihâ’yı Kur’ân ile birlikte indirmiş, değerini adeta Kur’ân ile eş tutmuştur. Hz. Ali’nin, Fâtihâ’dan yetmiş deve yükü ilim çıkarabileceğini[159] söylemesi, sûre’deki ilmin büyüklüğünü gösterir.

Fâtiha Sûresi; Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm, Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn, Er-Rahmâni’r-Rahîm, Mâliki ve yevmi’d-dîn, İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în, İhdine’s-sırâta’l-mustakîm, Sırâta’l-lezîne en’amte aleyhim, Ğayri’l-meğdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn, olmak üzere yedi âyetten oluşmaktadır.[160]

Ardıç’a göre Fâtiha, sadece Kur’ân’ı açan bir sûre değil, aynı zamanda namazın da iç kapıları açan bir anahtardır. Ardıç, bu sûrenin her bir âyetini, insanın ruhsal tekâmülüyle doğrudan ilişkilendirir.

Necdet Ardıç’ın Fatiha Sûresi'nin âyetlerine bakışı ise kısaca şu şekildedir:

1.Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm: Âlimler arasında ihtilaf olmakla birlikte, genellikle Fâtihâ’nın ilk âyeti olarak kabul edilmiştir. 

2. Elhamdu li’llâhi Rabbi’l-âlemîn: Her türlü mertebeler ile zuhûrda olan Hamd ve senânın, umumî ve hususî rubûbiyetinin tahsîsini zâhir ve bâtın kemâliyle tamamlayan Cenâb-ı Rabbü’l-ʻâlemîn’e mahsus olduğunu bildirir. Âlem-i ervâh’da (ruhlar âleminde) ervaha, cisimler âleminde cismanî elbiselerle vücûd vermesi O'nun rubûbiyetindendir. Tekâmülünde sâlike, Hamd’ın yalnızca Hakk’a ait olduğunu bildirirken, kulun kendinde sahiplik vehmini yok eder. Ayrıca Hamd kelimesinin sekiz ayrı mertebesi daha vardır.[161] 

3. er-Rahmâni’r-Rahîm: Allâh’ın Rahmân ve Rahîm isimlerini tekrar vurgular. Bu isimler, O’nun varlıkları özünden halk etmesini ve Rahmâniyyet’inden onlara varlık vermesini ifade eder. Salike, varlıkların rahmetle çevrildiğini ve salâtın da bir rahmet tecellisi olduğunu hatırlatır.

4. Mâliki yevmi’d-dîn: Din gününün, yani mahşer ve kıyâmetin sahibidir. Bu âyet, bugünü de anlatır; Cenâb-ı Hakk’ın varlığını düşündüğümüz, şuûr ehli olduğumuz, bâtın âlemini tefekkür ettiğimiz, ibadet ettiğimiz zamanlar bizim din günümüzdür ve bugünün sahibi Hakk’tır; buna göre, zaman ve hükümranlık sadece Allâh’a aittir. Nefsini sahiplikten alanın, sahibi Hakk olur. Kul zaman ve mekândan soyutlanarak sonsuzlukla buluşur.[162]

5. İyyâke naʻbudu ve iyyâke nesteʻîn: “Ancak Sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” Bu Âyet, Fâtihâ’nın İlâhî vasıflardan beşerî vasıflara geçiş noktasını oluşturur. Ubûdiyetin makâm-ı fark’ın başlangıcında esasa dayandığını bildirir. Hakiki sâlikleri lâhut yolunda “ve yalnız senden yardım dileriz“ beyanıyla irşat eder. Bu âyet, kulun acziyetini ve her şeyde Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olduğu idrakini yansıtır. Bu aslında tevhîdî bir itiraftır.

6. İhdine’s-sırâta’l-mustakîm: “Bizi doğru yola ilet”. Bu âyet ile kullar, Cenâb-ı Hakk’tan kendilerini “Sırât-ı Müstakîm=Dosdoğru Yol” üzere götürmesini niyaz ederler.[163]

7. Sırâta’l-lezîne enʻamte ʻaleyhim, ğayri’l-meğdûbi ʻaleyhim ve le’d-dâllîn: “Nimet verdiğin kimselerin yoluna, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” Bu âyet, Sırât-ı Müstakîm’in ne olduğunu tanımlar; bu yol İlâhî nimetlere nâil olmuş kulların yoludur. Gazaba uğramışlar, Cenâb-ı Hakk’ın azamet vasıflarının göstergeleridir. Sapmışlar (dallîn) ise mudill/sapmış isminin mazharlarıdır. Hz. Nuh’un duasında dallîn’den kimsenin kalmamasını istemesi, o mertebede kesret hakikâtlerinin yaşandığından ve kesrette zıtların toplanamadığından kaynaklanır. Hakikât-i Muhammedî seyrinde ise mudil'i yok etmek değil, ona uymamak esastır. Nimet verilenler gibi olma arzusu; sapmadan, gazaba uğramadan Hakk’a yönelmenin duasıdır.

Fatiha Sûresi ve namazın arasındaki derin ilişki, kulun Allâh'a yönelişini, O’nun celâl ve cemâl sıfatlarını idrakini, acziyetini, yardım dilemesini ve doğru yolu talep etmesini içermesi açısından açıktır. Namaz içinde okunan Fâtihâ, bu mânevî seferlerin her an yaşanabileceği bir alan sunar. Âyetlerdeki İlâhî vasıflar ve kulun niyâzı, namazın ruhunu teşkil eden Allâh ile iletişim ve yakınlaşma gayretinin temelini oluşturur. İyyake na'budu ve iyyake nesta'in âyeti, namazın özü olan kulluk (ubûdiyet) ve yalnızca Allâh'tan yardım dileme şuurunu pekiştirir. Bu idrakle kılınan namaz, kulun zâhirî hareketlerinin ötesinde, bâtınî bir miraç niteliği kazanabilir. 

### 4.1.5. Zamm-ı Sûre

Zamm-ı sûre, sûre bitiştirmek anlamına gelmekte olup, dinî bir kavram olarak namazda ayakta iken Fâtiha sûresinden sonra bir sûre veya üç âyet ya da bir kısa sûre, uzun bir âyet okumak demektir. Bilindiği üzere Hanefî mezhebine göre farz namazların ilk iki rekâtinde, diğer namazların her rekâtinde Fâtiha sûresinden sonra bir sûre veya en az üç âyet okumak vaciptir.[164]

Necdet Ardıç’a göre, Fâtiha’dan sonra okunan zammı sûreler, kulun Hakk ile kurduğu ahengin genişlemesine vesile olan ilâhî metinlerdir. Fâtiha Sûresi, salâtın özünü ve ana çerçevesini oluştururken, zamm-ı sûreler bu merkeze açılan detaylı bilgi kanallarıdır. Zamm-ı sûrelerin her biri, kulun kulluk idrakini derinleştirip genişleten birer irfan kapısıdır.

Ardıç, zamm-ı sûreleri sadece ezberden okunan metinler olarak değil; aynı zamanda “Rabbi tanımanın basamakları” olarak ele alır. Bu anlamda her bir zamm-ı sûre Hakikâte doğru açılan bir penceredir. Özellikle İhlâs, Kevser, Asr, Felâk ve Nâs gibi kısa fakat özlü sûreler, bu yolculukta sâlikin (tasavvuf yolcusunun) çeşitli hâl ve makâmlarla tanışmasını sağlar.[165]

Zammı sûrelerin okunmasının amacı, Ardıç’a göre sadece bilgi sahibi olmak değil; bilgiden mârifete, mârifetten hakikâte ulaşmaktır. Her bir sûre, kulun içindeki perdeleri aralayan bir aydınlanma işlevi görür. İhlâs Sûresi, tevhîdin özüdür. Kevser, feyiz ve ihsanı anlatır. Asr, zaman bilincidir. Felâk ve Nâs, kulun iç ve dış karanlıklardan korunma duasıdır. Bunlar sadece lafzi okunuş değil, aynı zamanda hâl ile idrak edilmesi gereken mârifet pınarlarıdır.[166]

Ardıç, üç ve dört rekâtlı farz namazların ilk iki rekâtlarında zamm-ı sûre okunurken son rekâtlarında okunmamasını tasavvuf yolculuğunun mertebeleri ile bağdaştırarak namazın farklı rekâtlarında okunan metinlerin, kulun varlık yolculuğundaki mertebeleri ifade ettiğini vurgular. Birinci ve ikinci rekâtlar bilgi ve tefekkür mertebeleri iken; üçüncü ve dördüncü rekâtlar, bu bilgilerin içselleştirilip hakikât hâline dönüştüğü sükût ve sâfiyet makâmlarıdır.

İlk iki rekâtta zamm-ı sûre okunması, kulun akıl ve kalp yoluyla bilgi edinmesini simgeler. Ancak üçüncü ve dördüncü rekâtlar, artık bu bilgilerin bir araya gelip varlıkla bütünleştiği; akıl değil, hal diliyle yaşandığı kısımlardır. Bu yüzden Ardıç’a göre, bu aşamalarda suskunluk ve özlük esastır.

Bu yapı ona göre, tasavvuf yolculuğundaki “şeriât, tarikât, hakikât, mârifet” mertebelerine de birebir denk düşer: zamm-ı sûre okunan 1. ve 2. rekâtlar; Şerîat ve tarîkat, okunmayan 3. ve 4. rekâtlar; hakîkat ve mârifet mertebelerini işaret eder. Ardıç’ın bu yaklaşımı, klasik ibadet biçimlerinin ardında yatan irfanî anlayışı ortaya çıkarır. Namazda okumak değil, olmak esastır; bilgiyle başlar, tevhîd ile tamamlanır.

### 4.1.6. Kunût Duası: Namazın Erkânı ve Tefekkür Boyutları 

Kunût duaları özellikle vitir namazında okunan bir duadır. Vitir namazının üçüncü rekâtında zammı sure okunduktan sonra rükûdan önce tekbir alınır ve dua okunur. 

Kunut duasının ilki şöyledir: “Allâhümme innâ nesteʻînüke ve nesteğfiruke ve nestehdîk ve nü’minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü ʻaleyke ve nüsnî ‘aleyke’l-hayra küllehû neşküruk ve lâ nekfüruk ve nahle’u ve netrukü men yefcürük”.[167] 

İkincisi de şöyledir: “Allâhümme iyyâke naʻbüdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nesʻâ ve nahfid nercû rahmeteke ve nahşâ ‘azâbek inne ‘azâbeke bi’l-küffâri mülhık.”[168] 

Terzi Baba, Kunût duasının kulun Rabbine ilettiği çok özel bir yakarış olduğunu söylemektedir. Bu duayı salâtın en içten, en kişisel yönelişlerinden biri olarak değerlendirir. Kunût, kulun hem kendi zaafını hem de Allâh’ın mutlak kudretini kabul ettiği bir iç itiraftır.

Dua, genellikle gece ibadetlerinde (teheccüd, vitr vb.) yer aldığından, nefsin sustuğu, ruhun konuştuğu anlara denk gelir. Bu yönüyle, Kunut duası sadece bir istek değil, bir teslimiyet hâlidir. Kul, Hakk’ın önünde mutlak bir teslimiyet içinde “ben”liğini bırakır ve “Sen”de fânî olur.

Ardıç’a göre bu dua; korku, ümitle birlikte tevazu, mahcubiyet ve aşkı da taşır. Zira burada kişi artık Hakk’a sadece dert anlatmaz, O’nunla varoluşunu yeniden kurar.[169]

### 4.1.7. Tekbirler ve Tekbirlerin Sayısal ve Sembolik Anlamları 

Hem namaz esnasında hem de iç (kamet) ve dış Ezânlarda okunan “Allâhu Ekber” ifadesinin Necdec Ardıç’a göre detaylı izahı “Ezân-ı Muhammedî” bölümünde yapılacağını belirtmemiz gerekmektedir. O yüzden bu bölümde sayılarla sembolize edilen anlamlarına yoğunlaşılacaktır. 

Necdet Ardıç, bir günlük beş vakit namazdaki tekbirlerin (Allâhu Ekber) adedine dikkat çeker. Bunlar, 281 tekbir ve buna ek olarak vitr namazındaki bir özel tekbirdir. Bu da toplamın 282 adet tekbir anlamına geldiğini, fakat bunların bir bütün olarak toplanmadığını, çünkü sondaki tek tekbirin sadece Vitr namazında olan kendine has bir tekbir olduğunu ve karşıtının bulunmadığını söyler. Diğer tekbirlerin ise karşıtları olduğundan ayrı bir küme oluşturduğunu, Vitr namazının tekbirinin ise tek olup ayrı bir özelliği bulunduğunu vurgular.

Necdet Ardıç, namaz olgusunun gerçekten çok yönlü ve akılları hayrete düşüren bir kurgusu olduğunu belirterek namazda yer alan tekbirin 281 ve 1 sayıları ile sembolize edilen anlamları hakkında aşağıdaki yorumları yapar; 

Bakara Sûresi 281. âyetle İlişkisi: Hz. Peygamber'e (s.a.v.) gelen son vahyin Bakara Sûresi'nin 281. âyeti olduğunu hatırlatır: Vettekû yevmen turceûne fîhi ilallâh, sümme tüveffâ küllü nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn.[170] Ardıç, bu ifadenin, namazla birlikte diğer ibadetlere de çok ciddi bir şekilde sarılınması gerektiğini belirttiğini ifade eder.

Sayısal Yorum: 281 ve 1 sayılarını başka bir yönden ele alarak şu şekilde bir tevil eder: 281’in 1'ini çıkarınca (281–1) geriye 280 kalır. Onun da sıfırını atınca (280) geriye 28 kalır. Ardıç’a göre bu 28’in ifadesi, Kur’ân’da belirtilen (üçü ihtilaflı olan) 28 Peygamberin her birinden bir özellik alıp hayata tatbik edip yaşamaya çalışmaktır.

Eğer o ayrılan sıfır (0) da birin (1) sağına konursa 10 olur ki, Ardıç bunun daha kemâllisinin her Peygamberin hayat hikâyesinden 10 haslet kazanmakla olacağını ifade eder.[171]

Seyr-ü Sülûk ve İnsanlık Seyri hususunda Ardıç, seyr-ü sülûk eden Hak yolcusunun, Hz. Âdem (a.s.) ile başlayıp Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle eren genel manadaki insanlık seyrini, kendi bünyesinde ferdî olarak yaşamak ve öz benliğini bulmak zorunda olduğunu belirtir. Çünkü belirtilen o değerli insanların bizler için birer numûne teşkil ettiğini, sadece tarihi bir geçmiş değil, yaşanması gereken gerçekler olduğunu vurgular. Buradan hareketle 281 rakamının varlığın çokluk (kesret) halini ifâde ettiğini söylemektedir. 

Ardıç, yukarıdaki pragrafta (281-1=280) şeklinde yaptığı hesaplamada çıkardığı 1’in de kişinin kendi öz varlığı, yani ilâhî benliği olduğunu ifade eder. “Kim ki bu sırra erdi, gerçek namaz kılanlardan ve huzur ehlinden oldu”[172] der. Ayrıca “1” diye belirtilen Vitr tekbirinin ise İlahi varlığın benliği bir başka deyişle mutlak birlik (vahdet) olduğunu söyler.

Ona göre salâtın her tekbiri, bu çokluktan birliğe geçişin sesi gibidir. Her “Allâhu Ekber”, benliğin biraz daha çözülüp, Hakk ile özdeşleşmesidir. Ardıç’ın irfani sisteminde bu tekbirler, içsel mirâçın sessiz sedasız ritmidir. 24 saat içindeki bir günlük namaz ibadeti sırasında, tekbirin 281 ve 1 defa farkında olmadan ağzından çıkarak etrafa yayıldığını, çoğu kişinin yaptığı şeyin derinliği konusunda hiçbir fikrinin olmadığını söyler.[173]

### 4.1.8. Rükû ve Mânevî Anlamları

Namaz edâ edilirken zamm-ı sûrenin okunmasının arkasından günde 40 kez rükûda eğilmek suretiyle en az 120 defa “Sübhâne Rabbiye'l-Azîm ke” (Yüce ve azametli Rabbim, Seni her türlü noksanlıklardan tenzîh ederim) sözcükleri tekrar edilir. Ardıç, namaza başlarken ilk tenzîhin “Sübhâneke” ile yapıldığını, ikinci tenzîhin ise burada yapılmış olduğunu söyler. Bu tenzîh, artık sadece dilde değil, bedende ve ruhta da görünür hâle gelen “kendinden kendine olan bir hâl” almaya başlar. Kul, Allâh’ın huzurunda belini büküp eğilirken, aslında içindeki kibri, gururu ve benliği de kırmış olur.

Rükû, sâlik’in (tasavvuf yolcusu) iradesiyle eğilmesi değil; Hakk’ın huzurunda kendiliğinden eğilmesidir. Buradaki eğilme bir küçülme değil; izzet ve azametin huzurunda “varlıktan soyunma” eylemidir. Bu sebeple rükû bir hakikate yöneliş ve benliğe vedadır.[174]

Necdet Ardıç, rükû ile ilişkili yukarıda verilen 40 ve 120 sayılarını irdeler. 40, Hz. Muhammed’in peygamber olduğu yaştır. 120 sayısının sıfırını aldığımızda geriye 12 sayısı kalır. 12 sayısı; Seyr-ü sülûkun 7 nefis ve 5 hazret mertebesi ile tanımlanan seyir mertebelerini sembolize eder. Rükûda seyir mertebelerinin her birinde o mertebenin gereği olan tenzîhin yapılmış olması gerektiğini ifâde eder.[175]

### 4.1.9. Semiʻallāhu Limen Hamideh: Allâh'ın Hamdi İşitmesi

Rükûdan kalkarken de günde 40 defa söylenen “Semiallāhu limen hamideh” (Allâh, hamd edenin hamdını/övgüsünü duyar) cümlesi, Ardıç’a göre çok katmanlı bir anlam taşır. Bu söz, sadece Allâh’ın duayı işittiğini değil, aynı zamanda kulun hamd etmeye layık bir hâl içinde olduğunu da bildirir. Anlam katmanlarından ilki zâhîri olan, kulun rükûdan doğrulması ve dilinden hamdın dökülmesidir. İkincisi olan bâtîni anlamı ise, kulun kendi yokluğunda Hakk’ın kendisiyle konuştuğunu idrak etmesidir. 

Ardıç’a göre, hamd eden kişi bunu kendi nefsinden, benliğinden söylüyorsa, bu durum gaflettir, söylenen lafzî övgüdür ve ikiliktir. Kişi kemâle erdiğinde ise, bireysel varlığı ortadan kalktığından, hamdı yapan da söyleten de duyan da Hakk’ın kendisidir. Yani salâtın bu noktasında kul, kendinde varlık görmez; Hakk’ın lütfuyla hamd eden ve hamdı işitenin yine O olduğunu fark eder. Hakk’ı gerçek manada kendinden başkası övemez ve duyamaz. Bu, tecellî-i Hakkı idrak etmenin bir basamağıdır.[176]

### 4.1.10 “Rabbenâ Leke'l-Hamd”: Hamdin Gerçek Mercii

Necdet Ardıç, rükûdan kalktıktan sonra, secdeye giderken günde 40 defa söylenen “Rabbenâ leke'l-hamd” (Ey bizim Rabbimiz, hamd/övgü Sanadır) sözüyle, kulun tüm övgüleri doğrudan Allâh’a yönelttiği an olduğunu belirtir. Hazreti Yusuf’un zindandan çıkarken arkadaşlarına, “Yâ sâhibeyi's-sicni e erbâbun müteferrikûne hayrun emillâhü'l-vâhidü'l-kahhâr”[177] diye sorduğu âyeti temel alarak kişinin hamdı gerçek Allâh’a mı yoksa hayalindeki Allâh’a mı olduğunu konusunda uyarıda bulunur. 

Eğer kişi gerçek Rabbine erememiş de hayalindeki rabbine yönelmiş ise, hamd da secde de sadece hayale yapılmış olur. Bu yüzden “Rabbena lekel hamd” sözünde asıl mesele, “hamdın kime yapıldığını” bilmektir. Gerçek Rabb’e yönelen kul, burada hamdın da sahibinin Allâh olduğunu idrak eder. Böylece hamd eden, hamd olunan ve hamdın kendisinin tevhid dairesinde birleştiğini ifâde eder. 

### 4.1.11 Secde: Yakınlığın Zirvesi

Necdet Ardıç’a göre namazın en derin mertebesi secdedir. Namaz esnasında Allâh’a üçüncü tenzîh secdede yapılır. Bir günlük namazda 80 secde olduğunu ve en az 240 defa “Sübhâne Rabbiye'l-A’lâ” (Ey Yüce Rabbim, Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim) dendiğini belirtir. Namazın bir rekâtında bütün hareketler bir defa yapılırken secdenin iki kez tekrarlandığına dikkat çeker. Namazın daha önceki bölümlerini gerçek manayı kavrayarak yapan ve secdeye ulaşan kimsenin, “Kellâ, lâ tutıʻhu ve’scud ve’kterib”[178] ayetinde belirtilen hakîkat seviyesine gerçek manada ulaşmış olduğunu ifade eder. 

Ardıç, secdenin, kişinin nefsî varlığından tamamen sıyrılıp, “küllî mahva” (tüm yokluğa) erişip, oradan da gerçek benliğine ulaşması olduğunu açıklar. Bunun için birinci secdede izafî varlık terk edilerek gerçek Rabb’in önünde secde edilir. İkinci secdede ise gerçek benlik bulunup Allâh’ın önünde secde edilir. Bu hâl, sadece başın yere koyulması değil; varlığın toprakla bir olması, benliğin sıfırlanmasıdır. Bu yönüyle secde, kulun en aşağıya indiği ama hakikatte en yakına ulaştığı andır. Bu yakarış ve sığınış, Hakk’ın huzurunda yokluğun ilanıdır.[179] 

### 4.1.12 Tahiyyât: İlahî Huzurda Mükâleme

Necdet Ardıç’a göre Tahiyyât oturuşu kişinin ilâhi huzurda Allâh ile mükâleme, konuşma mertebesidir. Tasavvuf yolcusu sâlikin, namazın daha önceki hareketleri sırasında tüm bilinç mertebelerinde nefis terbiyesi esnasında içinde bulunduğu arayış, geçmesi gereken sınavlar, kelamı hâl edinmek için verdiği mücadeleden sonra kâmil insan olarak gerçek Hakk’ı anlamanın verdiği duruluk anıdır. Yani sükûnet, sakinlik ve huzur mertebesidir.

Günlük beş vakit namazda 8’i selâmsız, 13’ü selâmlı toplam 21 adet Tahiyyât oturuşu bulunur. Selâmsız tahiyyâtta kişi sadece Ettehiyyâtü duasını okur. Selâmlı Tahiyyâtta ise Ettehiyyâtü duasını müteakip “Allâhümme Salli ve Allâhümme Bârik” dualarını okur. Daha sonra Bakara Sûresi 201. âyeti ve İbrahim Sûresi 41. Âyeti okur. Bu oturuş, hem fiziki duruş hem de okunan her dua ve âyet ile Allâh’a yakarışın, Allâh’tan niyazın ve Allâh’ı tenzîhin sözle söylendiği, düşencenin idrake vardığı, idrakin hâl olduğu mertebedir. 

Tahiyyât duası, “Ettehiyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtüh, Esselâmü aleynâ ve ʻalâ ʻibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh” şeklinde olup;

“Dil ile beden ve mal ile olan ibâdetlerin hepsi yalnız Allâhu Teâlâ’yadır. O’ndan başkasına ibâdet olmaz. Ey mertebesi yüce olan Nebî “Muhammed”! Allâh’ın rahmeti ve bereketleri ile selâm ve selâmetlik Sana olsun! Selâm ve selâmetlik bizim üzerimize ve Allâh’ın iyi kullarına olsun! Şahadet ederim ki: Allâh’tan başka İlâh yoktur; yine şahadet ederim ki; Muhammed O’nun kulu ve resûlü ‘elçisi’ dir.”[180] anlamına gelmektedir.

Necdet Ardıç, Tahiyyât oturuşunu anlatırken et-Tehiyyâtü duasının sözlük anlamına atıfta bulunarak; “Bütün mahlûkatın hayatları, kal ve hal dilleri ile Hâlıkları olan Allâh’a (c.c.) karşı yaptıkları hamdlar, şükürler, mânevî hayat hediyeleri” olarak tarif eder.[181]

Ettehiyyâtü duasının “Ettehiyyâtü lillâhi ve’s-salavâtü ve't-tayyibât” bölümünün kişilerin bulundukları bilinç mertebesine göre değerlendirilmesi gerektiğini, bu anın gerçek hazzını ârif zâtların yaşayabileceği tespitinde bulunur. Şeriât ve tarikât mertebesinde olanların tenzîhî bir yaklaşımla tahiyyâtda oturduklarını, hakikat ve marifet mertebesinde olanların ise teşbihî ve tevhidî bir yaklaşımla meseleye bakıp o mertebeden değerlendirip yaşamaya çalıştıklarını ifade eder. Bu şekliyle bakıldığında, kendini Hakk'ta fâni etmiş kişinin ağzından Hakk’ın, “Benim oturuşum, yaptığım dualar, salâtlar, iyi işler Allâh içindir” bir başka ifadeyle “Ulûhiyyet gereğidir” diye kendi kendine mükâleme ettiğini ifâde eder.[182]

Ardıç, ilk bölümde kulluk mertebesinden niyaz ederek yaptığı işlerin sadece Hak için olduğunu ifade eden kişinin, “Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtüh” bölümünde, kişinin Hz. Muhammed için ettiği niyazı ve bu niyazın Hakk mertebesinden gelen muhteşem bir hitap ile karşılandığını belirtir. Bunun çok kıymetli ilâhi bir hitap olduğunu, tahiyyâtta oturan kişinin hangi mertebede ve o mertebenin yaşam idraki içinde ise, bu muhteşem ifadeyi o mertebeden alıp değerlendireceğini ama daha da önemlisi bu hali yaşayabilmenin çok zor olduğunu, bu hâli yaşayabilmek için bu hâle sahip bir ârifi bulup onunla bir müddet arkadaşlık etmenin gerektiğini öğütler.

Tahiyyât duasının “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn.” bölümünde ise kendisine Rabbinden yüce bir selam gelmiş olan kişinin, bu selamı alıp bulunduğu mertebesinden bu şekilde cevap verdiğini ifade eder. Duanın “ve ʻalâ ʻibâdillâhi's-sâlihîn” kısmını Hallâc-ı Mansûr ile ilişkilendirir. Hallâc-ı Mansûr Bağdat'ta vaaz ederken, “Mirâc gecesi Hz. Muhammed’in, Allâhʻın rahmetini sadece salih kulların üzerine tahsis etmeyip, ecmaîn (bütün kulların) üzerine olmasını isteseydi” demiş. Bunun üzerine Hz. Muhammed’in ruhâniyetinin belirip kendisine ancak vahiy ile konuştuğunu söylediğini, Hallâc'ın cezasının ne olduğunu sorduğunda “Başını vermendir” cevabını aldığını ve bunun üzerine “Ene'l-Hak” yangınını dışa vurduğu Hallâc'ın bilinen sonunun oluştuğunu aktarır.[183]

Ardıç, Hallâc’ın temel görüşlerinden birinin Nûr-ı Muhammedî (Hakîkat-i Muhammediyye) kavramı olduğunu ve Allâh’ın ilk yarattığı şeyin Hz. Muhammed’in nuru olduğu söylemektedir.[184] Hz. Âdem yaratılmamış iken onun peygamber olduğunu[185] ve bütün nebîler, resuller ve velîler ilim ve irfanlarını ondan aldığını, hatta bütün varlıkların var oluş sebebinin Hz. Muhammed olduğunu anlatmaktadır. Hz. Âdem bedenlerin, Hz. Muhammed ise ruhların atasıdır. İşte bu noktadan hareketle Ardıç, tahiyyât duasını hakîkat-i Muhammediyye mertebesi ile de ilişkilendirir. 

Ettehiyyâtü duasının, “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh” kısmı dördüncü bölümü oluşturur. Oturuşun evvelki bölümlerinde, Hakk ve kul mertebelerinin arasında oluşan söyleşinin şahitleri olan Meleklerin, bu güzel oluşumu müşahede ettikten sonra Kelime-i Şehâdet getirip bu hadiseye şehâdetlerini ifade ettiklerini söyler. Bir kimse gerçekten güzel bir oturuşla başladığı Ettehiyyâtü oluşumunu kısaca yukarıda bahsedilen şekilde tamamlayabildiğinde, var olan güç ve kuvvetlerin de bu olaya şahitlik ettiklerini ortaya koyar. [186]

### 4.1.13 Salavâtlar ve Rabbenâ Âtinâ Duası

Bilindiği üzere Tahiyyât duasının okunmasını müteakip selamlı tahiyyâttan sonra “Salli ve Bârik” duaları okunur. Allâhümme Salli duası, “Allâhümme salli ʻalâ Muhammedin ve ʻalâ âli Muhammed. Kemâ salleyte ʻalâ İbrahime ve ʻalâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd.” şeklinde okunup; “Allâh’ım! Muhammed’e ve onun evlât ve etbaına (yakınlarına), İbrahim’e ve âline rahmet ettiğin gibi, rahmet et. Muhakkak ki Sen öğülmüş, öğülmeye lâyık ve şanlısın.” anlamını taşır.[187]

Barik Duası “Allâhümme bârik ʻalâ Muhammedin ve ʻalâ âli Muhammed. Kemâ bârekte ʻalâ İbrahime ve ʻalâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd.” şeklinde olup “Allâh’ım! Muhammed’i ve âlini, İbrahim’i ve etbaını mübarek kıldığın gibi mübarek kıl. Şüphe yok ki, öğülmüş yalnız Sensin, gerçekten şan ve şeref sahibi de Sensin!” anlamındadır.[188]

Necdet Ardıç, kişinin tahiyyât oturuşunda ilâhi huzurda yaptığı Allâh ile mükâleme anında bu duaların ayrı bir yeri olduğunu ifâde etmektedir. Hz. İbrahim’in, Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesi ve İslâm ümmetinin var edilmesi için ‘‘Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl...”[189] ve “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsı.”[190] şeklinde ettiği dualara karşı bir tür şükranlarımızı sunduğumuzu belirtiyor. Ayrıca Hz. İbrahim’in sadece kendisinin peygamber olmayıp kendisinden sonra gelen tüm peygamberlerin onun iki oğlu İshak ve İsmail’in soyundan geldiğini bu nedenle edilen duaların sadece O’na değil tüm peygamberlere edildiğinin altını da çiziyor. 

Ardıç, Hz. İbrahim ve ailesinin yaşadıkları imtihanları ve bu imtihandan geçmek için gösterdikleri çaba ve gayreti yâd ederek kendi imtihanlarımız konusunda dayanak bulduğumuzu anlatıyor. Bütün bunlardan daha önemlisinin “Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!”[191] diye dua ettiğini, bu duanın Allâh tarafından kabul edilmesi neticesinde kılınmasını istediği namaz ibadetinde Hz. İbrahim’e ve soyuna dua edilmesini sağladığını ifâde etmektedir. 

Tahiyyât oturuşunda okunan Rabbenâ âtinâ fid dünyâ haseneten ve fi’l- âhiırati haseneten ve gınâ ʻazâbe’n-nâr.[192] âyeti; Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır.” anlamına gelmekte olup “Birahmetike yâ Erhamerrahimîn” duası ile birlikte okunur. 

Ardıç’a göre bu dua sadece maddi bir iyilik dileği değildir; dünyada Hakk’ın isimleriyle donanma arzusudur. Hakk’a vuslat, Hakk’ı hakkıyla tanıma temennisidir. Zâhîri olarak cehennemden korunmak dileği gibi görünse de, bâtîni olarak bu esasen nefsin yakıcılığından kurtulma arzusudur. Kul, dünyevî olandan tamamen kopmak istemez; ama orada Hakk’ı gözetir. Ahireti isterken de, bu istemin arkasına menfaat değil, aşk yerleştirir. Bu dua Ardıç’ın deyimi ile hikmet terazisidir.

Necdet Ardıç, Bakara sûresinin, Kur'ân’ın en uzun sûresi olduğunu ve İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve toplum düzeniyle ilgili temel bilgileri, Allâh’ın varlığına ve birliğine delalet eden konuları, insanın yaratılışı ve tabi tutulacağı imtihanları, İsrâiloğullarını, İslâm’ın kemalatını, daha önceki kutsal kitapların hükümlerini de ıslah ettiğini, Hz. İbrâhim kıssasını, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşunu, din ve vicdan hürriyetini, Allâh-kul ilişkisini anlattığını bu yönüyle de insanı kâmil mertebesine yapılan yolculuğun her aşamasını temsil ettiğini anlatır. 

Bu yolculuğa çıkan sâliklerine, Bakara sûresini her namazda iyi anlamalarını tavsiye eder. Bakara kelimesinin, bak-ara fiillerini işaret ettiğini, bunlara ilaveten dur, düşün ve araştır fiillerini de ekleyince sâlikin yolda karşılaşacağı sınavlar için gerekli olan donanıma sahip olacağını dile getirir. Namazda okunan bu âyetin sâlike Bakara sûresini sürekli olarak hatırlatacağı için önemli olduğunu söyler. 

Tahiyyât’da son okunan, Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mü'minîne yevme yegûmul hısâb.[193] âyeti, Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla! anlamına gelmektedir.

Necdet Ardıç, İbrahim sûresinde; Allâh’ın varlığı ve birliği, peygamberler, kıyâmet ve sorgulanma gibi temel inanç konularını ele aldığını, insanları Allâh yolundan alıkoyanların kınanması, peygamberlere karşı kötü tavır takınanların karşılaştığı sıkıntılar, Allâh’a güvenme ve itaat etmenin önemi, âhirette şeytanın suçlulara karşı tavrı, âhiret halleri ile mükâfat ve ceza, Hz. İbrâhim’in duası nihâyetinde Kur’ân’ın insanlığa gönderilmiş evrensel bir mesaj oluşunun anlatıldığını belirtmektedir. Bu nedenle kişinin İbrahim sûresini idrâk etmesinin çok önemli olduğunu, kişinin namazda bu âyeti okurken âyetin tamamını hatırlayarak Allâh’tan niyazda bulunmasını tavsiye etmektedir.

Ardıç, “Hz.Muhammed’in Mirâç gecesinde tahiyyât, salavât ve tayyibât kelimeleriyle Cenâb-ı Hakk’a tâzimde bulunduğunu, Allâh’ın da bu duruma selâm, rahmet ve berekât kelimeleriyle cevap verdiğini, Peygamberin de bu iltifat üzerine selâmın bütün peygamberler, melekler ve insanlar üzerine olmasını temenni ettiği, bu temenni üzerine bütün meleklerin kelime-i şehâdeti söylediklerini,”[194]ve Hz.Muhammed’in bu temennisinin tüm müslümanlara hediye olduğunu anlatarak, insanın bu vesileyle Allâh’a tâzimlerini idrâk içerisinde sunması, Resûlullah’ı sevgi ile yad etmesi, Allâh’ın kendisine ve sâlih kullara rahmetle muamele etmesini dilemesi gerektiğinin altını çizmektedir. Namazın müminin mirâcı ve insanlık mertebesi olduğunu vurgulamaktadır. 

### 4.1.14 Selam: Namazdan Çıkış ve Selametin Yayılışı 

Bulunduğu bilinç mertebesinde idrake vararak namazını buraya kadar getiren kişinin, sıra selâm vererek namazından çıkmasına gelmiştir. Bunun için Türkçesi “Allâh’ın selamı ve rahmeti size olsun” anlamındaki “Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâh” diyerek baş önce sağa, sonra aynı selâm tekrar edilirken baş sola döndürülerek namazın bu bölümü bitirilmiş olur. Ardıç’a göre bu durum hem bir tamamlanışı hem de bir başlatışı temsil eder. Son oturuş da zât tecellisinde olan kişi sağ ve sol tarafa döndüğünde o istikamette ne kadar varlık varsa her birine selâmet dilemiş olmaktadır. Bu selam, sadece sağa ve sola yöneltilen bir nezaket değil; yaratılmışlara barış taşıyan bir arifin selamıdır. Bu selamın karşılığında Türkçe manası “Allâhım selâm Sensin. Selâmet ve esenlik Sendendir. Ey en yüce ve en cömert olan Allâhım, Sen hayır ve bereketi çok olansın” [195] anlamına gelen aynı zamanda Hz. Muhammed’in sünneti olan “Allâhümme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ ze’l-celâli ve'l-ikrâm,”[196] diyerek cevap verilmesi gerekir. Eğer namaz yalnız kılınıyor ise kendi kendine, namaz cemaatle kılınıyor ise imamın selamına cevap verilerek namaz bitirilmiş olmaktadır. 

Ardıç’a göre Namaz esnasında kendi mirâcını yapan kul namaz sona ererken tekrar dünyaya döner; ancak artık dönüş bir farkındalıkla olur. Kul, bu farkındalıkla şunu itiraf eder: “Benim huzurum, yalnızca Senden (Allâh’tan) kaynaklıdır.” Namazın sonunda gelen bu ifade, tevhid hakikatinin hal diliyle söylenmiş bir biçimidir. Bir başka deyişle selâm, kişinin kendini, kendinde olanı ve bunun kaynağını bilmesinin dile gelişidir. Kendinde olan kişi selamette olur. 

Artık namaz sayesinde iç âlemini arındırmış olan kişi, çevresine de bu arınmışlığın huzurunu yayar. Tasavvuf dilinde bu hâl, sükûnî fenâdan seyri âleme geçiştir. Hakla olan münacat tamamlanmış, şimdi halkla muamele başlamıştır. Ancak artık o kul “aynı kişi değildir”; salâtla yeniden doğmuş, varlıkta yeniden konumlanmıştır. Allâh’ın selâm ismi kulda tecellî ettiğinden kul bireysel benliğinden uzaklaşmış, Hakk’ın varlığı ile gerçek selametine ulaşmıştır. Kulda meydana gelen zuhûr her varlığa selamet ve huzûr kaynağı olmuştur.

 

Ardıç, bir günlük namazdaki selam sayılarını ele alarak şu şekilde bir sayısal tevil yapar: Bir günlük namazlarda 21 Tahiyyât içindeki “es-Selâmü aleyke...” ve “Es-selâmü aleynâ...” şeklindeki çifte selamın toplamı; 21 X 2=42’dir. Namaz sonlarında 13 defa sağa ve sola “Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâh” şeklindeki çifte selamın toplamı; 13x2=26’dır. On üç adet selam karşılığı içinde bulunan ‘‘Allāhümme ente’s-selâm…’’ ve ‘‘…minke's-selâm…” şeklindeki çifte selamın toplamı da; 13x2=26’dır.

Beş vakit namazın da her birinin toplu birer selam olduğu dikkate alındığında beş selâm ortaya çıkmaktadır. Tüm bu selamları topladığımızda 42 + 26 + 26 + 5 = 99 eder.[197]

Ardıç, namaza 99 Esmâ-i İlâhî’nin varlığı ile başlandığını ve sonunda Selâm ismi ile namaza son verildiğini ve Selâm esmâsının 99 kez tekrarlandığını anlatır. 99 selâmın her biri, insanda koruyucu bir şemsiye yaratır ve kalkan görevi görür; Selamın her biri Allâh’ın 99 esmâsı vasıtası ile kişiye gelecek zahmetin dozunu azaltıp aynı zamanda gelecek olan rahmetin de dozunu arttırır. Yani namazdaki her bir selâm, Allâh’ın 99 esmasına karşılık gelerek kimini azaltıcı kimini ise arttırıcı bir etki yaratır.

### 4.1.15 Tesbihat: Namaz Sonrası Zikir ve Dua

Terzi Baba, günümüzde hayatın karmaşası ve meşgalesinin kişiyi Cenâb-ı Allâh’ı hatırlamak ve anmaktan alıkoyduğunu ifâde etmektedir. Ona göre; “Kulun Rabbine göstermesi gereken vefâ, Cenâb-ı Allâh’ı hatırlamak değil, hiç unutmamaktır.”[198] Her gün kılınan beş vakit namaz Cenâb-ı Allâh’ın kulun aklından çıkmasını engelleyen en önemli hatırlatıcıdır. Namaz sonrası yapılması önerilen tesbîhatlar da bunu pekiştiren fiillerdir.[199] 

Ardıç, Kul Allâh’a ne kadar yaklaşırsa, Allâh ona daha fazla yaklaşacaktır.[200] hadisi şerifini işaret ederek bu yakınlaşmayı sağlamada tesbihatların büyük fayda sağlayacağını ifâde etmektedir.

Alâ Resûlinâ Salavât: Terzi Baba, vakit namazlarının son selamları verildikten sonra tesbih bölümüne geçildiğini ve müezzinin “Alâ Resûlinâ Salavât” demesi üzerine namaz kılanların sessizce içinden “Allâhümme salli ʻalâ Seyyidinâ Muhammedin ve ʻalâ alî Seyyidinâ Muhammed ” şeklinde Salavât getirdiğini, genel anlamının da “Allâh’ım (peygamberimiz) Hz.Muhammed’e ve âline (soyundan gelenlere) salâ ü selâm ve esenlikler eyle.” olduğunu hepimizin bildiğini ancak bu zikrin neden yapıldığının çok bilinmediğini söyler.

Mirâç gecesi namazın bu haliyle bize Yüce Allâh tarafından hediye olarak yollanmasında vesile olduğu ve Hakîkat sırlarının açılmasına anahtar olduğu için şükran borcumuzu ödemek amacıyla Peygamberimize salât u selâm ederiz. Ardıç’a göre bu sadece bir övgü değil; hakikate yürüyen yolculuğun mihenk taşına saygıdır. Hz. Peygamber, namazın sembolik yapısında “İnsân-ı Kâmil”i temsil eder. Ardıç burada şunu vurgular:

“Salavât, sadece sözle değil, hâl ile gönderilmelidir.” Yani gerçek bir salavat, peygamberî ahlâkı kuşanmak, onun farkındalığıyla yaşamakla mümkündür. Böyle bir salavât, sadece dilde değil; zihinde, davranışta ve niyette de tecelli eder. Böylece sâlik, salâtla aldığı nurdan bir damlayı Hz. Peygamber vasıtasıyla yeryüzüne yayar.[201]

Sübhânellâhi ve’l-Hamdülillâhi: Namaz sonrası okunan ikinci salavât ise “Sübhânellâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallāhü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm” dir. Ardıç, anlamının “Allâh'ı bütün noksan sıfatlardan tenzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim.  Bütün hamd ve şükürler Allâh’adır. Allâh'tan başka hiçbir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allâh'tır, şeklinde olduğunu ve burada yine tenzîh, Cenâb-ı Hakk’ı ululama ve yüceltme olduğunu belirtmektedir.”[202] 

Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allâhʼı anın.”[203] ayetine atıfta bulunarak, kulun bu isteğinin aynı zamanda Allâh’ın kuldan isteği olduğunu ifâde eder.

Âyet-el Kürsî: İlk iki zikir bittikten sonra “Allâhü lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm, lehu mâ fissemâvâti ve ma fi’l-ard, men zellezi yeşfeʻu ʻindehu illâ bi’iznih, yaʻlemü mâ beyne eydiyhim, vemâ halfehüm, velâ yühîtûne bi’şey’in min ʻilmihî illâ bima şâe’. vesiʻa kürsiyyühü’s-semâvâti vel’ard, velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel ʻaliyyül azim’’[204] şeklindeki Âyet-el Kürsî okunur.

Ardıç’a göre çok önemli olan bu ayetin anlamı için Diyanet İşleri Başkanlığı Mealine atıfta bulunarak; “Allâh, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. Oʼnu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Oʼnundur. İzni olmaksızın Oʼnun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar Oʼnun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Oʼnun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek Oʼna güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.” anlamına geldiğini söyler. Bu âyetin, Kelime-i şehâdet ve İhlas sûrelerinin tafsilatlı hali olduğunu, İslâm inancının özü ve Allâh Teâlâ’nın Zâtı’nın en geniş biçimde anlatılmış olduğunu ifâde eder. 

Terzi Baba bu âyetin, okuyana şifâ ve koruma sağladığına dair birçok hadisin vârit olduğunu bunlardan bir tanesinin; “Her kim, her farz namazın arkasından Ayet el-Kûrsî’yi okursa, cennete girmekten onu ancak ölüm men eder. Her kim onu yatacağı zaman okursa, Allâh Teâlâ ona kendi evi, komşusunun evi ve etraftaki evler hakkında emniyet verir”[205] olduğunu söyler. Bu nedenle her namaz sonrası bu ayetin okunmasının insan için şeytana ve onun şerrine karşı koruyucu bir kalkan olacağını söyler.

Tesbihler (Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Allâhu Ekber): Ardıç, Âyet-el Kürsî’nin okunmasının ardından söylenen Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Allâhu Ekber tesbihlerinin insanı Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırdığını söyler. Bu tesbihlerin aslını değerlendirmeden önce tesbihlerle ilgili sayıların sembolize ettiği anlamların anlaşılmasını önemli vurgular.

Bir vakit namazın sonunda Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Allâhu Ekber tesbihlerinin her birinden 33’er adet söylendiğini bunların toplamının 33+33+33=99 ettiğini belirtir. Beş vakit namaz eda edildiğinde tesbihleri her biri 33x5 = 165 kez söylenir. Beş vakit namaz sonunda söylenen toplam tesbih sayısının 99x5= 495 adet olduğunu hesaplar.

Burada bulunan 33 sayısı rakamlarına ayrıldığında ortaya çıkan iki adet 3 rakamının ʻİlme’l-yakîn, Ayne’l-yakîn, Hakka’l-yakîn hallerini temsil ettiğini, iki adet olan üç rakamının toplamının ise 3+3= 6 olduğunu ve bununda îmân-ı kâmili ifade ettiğini söyler. 

33 kez söylenen iki tesbihin rakamlarına ayrılarak toplanması durumunda 3+3 + 3+3 = 6+6= 12 sayısının elde edildiğini bunun da on iki mertebeyi (7 nefs ve 5 hazret mertebesi) işaret ettiğini dile getirir. 

Her biri 33 kez söylenen üç tesbihin rakamlarına ayrılarak toplanması halinde (3+3) + (3+3) + (3+3) = 6+6+6 = 18 sayısının oluştuğunu bu sayının da on sekiz bin âlemi temsil ettiğini belirtir. 

Her biri 33 kez söylenen üç tesbihin sayısal olarak toplamı sonucunda 33+33+33= 99 sayısının elde edildiğini bunun ise Esmâü'l-Hüsnâ'nın ifadesi olduğunu söyler.

Bir tesbihin beş vakit namazda söylenme toplamı olan 165 sayısının rakamlarına ayrılarak toplanması sonucu elde edilen 1+6+5=12 sayısının on iki mertebeyi (7 nefs ve 5 hazret mertebesi) bir kez daha işaret ettiğini vurgular. 

Üç tesbihin beş vakit namazda söylenme toplamı olan 495 sayısını meydana getiren rakamlara ayırarak topladığımız zaman elde edilen 4+9+5=18 sayısının on sekiz bin âlemi bir kez daha işaret ettiğini dile getirir.

Bir vakit namaz sonunda söylenen üç tespihin toplamı 99 sayısı olup Esmâü'l-Hüsnâ’yı temsil etmekle birlikte rakamlarına ayırarak topladığımızda 9+9=18 sayısı elde edilir ve bunun da on sekiz bin âlemi üçüncü kez işaret ettiğini söyler.

Üç tesbihin birlikte ele alınması ile ortaya çıkan sayıların işaret ettiği anlamları değerlendirdikten sonra tesbihlerin her birinin anlamının daha kolay kavranabileceğini anlatır.[206] 

Sübhânallâh: Namaz esnasında ilk tenzih başlangıçta okunan Sübhâneke duası, ikinci tenzih rükûda söylenen “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm”, üçüncü tenzih secdede söylenen “Sübhâne Rabbiye’l-Alâ”, namaz sonrası tesbihde söylenen “Sübhânallâh” ise dördüncü tenzihdir. Günde beş vakit kılınan namazlar boyunca sırasıyla bu dört tenzih 15+120+240+165=540 defa söylenir. 

Ardıç, buradaki 5 sayısının Hazarât-ı Hamse; 4 sayısının şerîat, tarîkat, hakîkat, mârifet mertebeleri; sondaki sıfırın (0) ise hiçlik mertebesi olduğunu, gerçek bir tenzih ile namaz ibadetine devam eden kişiye bu mertebelerin hakikatinin açılacağını ifade eder.[207]

Cenâb-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan münezzeh kılma, O’nda hiçbir noksanlığın olmadığına yakîn bilgisiyle kâni olma hali olan tenzihi, kişi; şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet mertebelerinden hangi idrâk ve yaşam halinde ise, o düzeyde yerine getirebilir. İrfan ehlinin bu durum için “Sen kendini nasıl tenzih ediyorsan, biz de öyle tenzih ediyoruz” dediklerini hatırlatır. 

Elhamdülillâh: Namaz esnasında ilk hamd başlangıçta okunan Fâtiha, ikinci hamd, “Semi‘allâhu limen el hamideh”, üçüncü hamd “Rabbenâ leke’l-hamd”, dördüncü hamd namaz sonrası söylenen Elhamdülillâh tesbihi ve beşinci hamd ise son Fâtiha’daki hamddır. Günde beş vakit namaz boyunca sırasıyla bu beş hamd 40+40+40+165+5=290 defa tekrarlanır. 

Ardıç, 290 sayısının rakamlarına ayırılıp toplanırsa (2+9=11) on bir ettiğini, 11’in iki adet 1 ile yazıldığını, bunlardan birinci birin Hakk’ın birliği, ikinci birin ise Hakk’ın kuldaki birliği olduğunu ifade eder. İşte kemâl üzere olan hamdın ancak kendinden kendine bu şekilde olduğunu belirtir.[208]

Ardıç, Enes b. Mâlik’in rivâyetine atıfta bulunarak Hz. Peygamber’in şöyle niyazda bulunduğunu ifade etmektedir: Allâhım! Senin yüceliğin bütün yüceliklerin üstünde, sana yönelen övgü (hamd) bütün övgülerin fevkindedir.[209] Ardıç’a göre her gün namaz kılan kişi farkında olmadan; Allâh’ın insana tebliğ ettiği dîne, son peygambere, sağlık ve afiyete, tüm nimetlere, yaşadığı her âna "Hamd âlemlerin Rabbinedir" tesbihini günde 290 kez tekrar ederek hamd etmektedir. 

Allâhu Ekber (Tekbir): Diğer tespihler gibi tekbir de Allâh’ı tâzim (ululama/yüceltme), anlamı taşır. Kulun, O’nun varlığının eşsiz ve tek oluşunu sevgi, istek ve izzetle hissederek dile getirmesidir. Allâhu Ekber ilk önce Ezan ve Kamet içerisinde, sonra namaz esnasında, üçüncü olarak vitr tekbirinde, dördüncü olarak da namaz sonrası tesbihlerde tekrarlanır. Günde beş vakit namaz boyunca sırasıyla 60+221+1+165= 447 defa Allâhu Ekber tesbihi tekrarlanır.

Ardıç, buradaki 447 sayısının rakamlarına ayrılarak ilk iki rakamı toplanırsa 4+4=8 sekiz ettiğini bununda cennet kapılarının sayısı olduğunu, sayı içerisindeki üçüncü rakam olan (7) yedi rakamının ise yedi nefis mertebesinin ifadesi olduğu söyler. 

Ardıç, bir başka yönden incelendiğinde 447 sayısını oluşturan üç rakamın ayrılarak toplandığında 4+4+7=15 ettiğini, İlme'l-yakîn, Ayne'l-yakîn, Hakka’l-yakîn mertebelerini temsil eden üç rakamının bu toplamdan çıkarıldığında 15–3=12 kalacağını bunun da on iki (7 nefs ve 5 hazret mertebesi) mertebeyi ifade ettiğini dile getirir. [210]

Ardıç, “Sübhânallâh” dediğimiz zaman Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzih ettiğimizi, “Elhamdülillâh” dediğimiz zaman O’na hamd ettiğimizi, “Allâhu Ekber” dediğimiz zaman da O’nu yücelttiğimizi vurgular. Bu ifadeler namaz içerisinde belirli yerlerde ve belirli zamanlarda tekrar edildikçe, her tekrarda idrakin artacağı ve son tekrarlara yaklaştıkça daha kemâl ile söylenmiş olması gerektiğini belirtir. Ardıç’a göre mertebeleri itibarıyla: “Sübhânallâh” tenzîh; “Elhamdülillâh” teşbîh; “Allâhu Ekber” tevhîd anlamına gelmektedir. Bununla birlikte Peygamberlerin temsiliyet makamları açısından bakıldığında: Sübhânallâh (Tenzîh) Mûseviyet; Elhamdülillâh (Teşbîh) Îseviyet; Allâhu Ekber (Tevhîd) Muhammediyyet mertebesini ifâde eder. İslam dininin Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün insanlık mertebelerini bünyesinde topladığını vurgular.[211]

Dua: Ardıç, duanın kulun Allâh ile bağ kurduğu özel anlar olduğunu söyler. Bu anlarda kul Allâh’a şükretmek, onun yüceliğini dile getirmek, acziyetini idrâk ederek içten bir şekilde O’nun sınırsız gücüne ve merhametine sığınmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın ayette kullarına “Rabbiniz şöyle dedi: 'Bana dua edin, duânıza cevap vereyim…”[212] şeklinde buyurduğunu belirtir. Allâh’ın 99 isminden birinin de “el-Mûcib” yani duaya icâbet (kabul) eden olduğunu söyleyerek; Müslümanların müşküllerini paylaşmak, hamd etmek, sığınmak gibi her durumda, her yerde ve her zaman Allâh’a dua etme sorumluluğu taşıdığını ifâde eder.[213] 

Söylenen tesbihler bittikten sonra ve kişisel dua etmeye başlamadan önce “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ʻalâ külli şey’in kadîr” zikrinin okunduğunu belirtir. Bunun kısaca ifadesinin “O’ndan başka ilah yoktur. O’nun eşi ortağı da yoktur. Mülk O’nun, hamd O’nadır. O her şeye kâdirdir” olduğunu söyler. Ardıç, Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre Hz. Peygamber; Bir kimse her gün yüz defa, ‘lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve ʻalâ külli şey’in kadîr”, derse, on köle âzâd etmiş kadar sevap kazanır; ona yüz iyilik sevabı yazılır; yüz günahı bağışlanır; bu zikir o gün akşama kadar o kimsenin şeytandan korunmasını sağlar. Bu zikri ondan daha fazla tekrarlayan kimse dışında hiç kimse daha faziletli bir iş yapmamış olur.[214] Hadis-i şerifini anlatarak bu zikrin önemini vurgular.[215]

Ardıç’a göre, bundan sonra genellikle “Allâhümmahşurnâ fî zümrati's-sâlihîn” duası okunur ancak isteyen bunun benzeri olan âyetlerden birini de okuyabilir. Bu duanın “Dünyada da bizi salih kulların ile birlikte yaşat, ahirette de onlarla birlikte haşret (topla-yargıla)” temennisini içerdiğini söyler. Bu temenniden sonra insanlar ellerini havaya kaldırarak dilediği gibi, içinden geldiği gibi, samimiyetle Hakk’a yönelir. İsteyen hazırlanmış dualardan birini de okuyabilir.

Fâtiha Hamd (Hamd Tefekkürünün Derinleştirilmesi): Namazda hamd tefekkürün en önemlisi olan Fatiha’nın okunuşu ile son bulur. Elhamdülillâh tesbihi anlatılırken beş vakit namazda günde 290 kez hamd olgusunun tekrarlandığı belirtilmiştik. Terzi baba, hamd olgusuna ayrı bir önem atfekmektedir. Bu nedenle hamd konusunu derinlemesine ele almaktadır. Hamdın sekiz ayrı mânâ boyutu olduğunu her varlığın bulunduğu mertebeye göre hamd ettiğini ifâde eder.[216]

- Şükür Anlamında Hamd: Günümüzde insanların çoğunluğunun hayatın zâhîri yönünü esas aldığını ve şerîat mertebesinde olan bu kimselerin Cenâb-ı Hakk'ın kendisine vermiş olduğu nimetlere karşı şükrünü ifâde ettiklerini, kişilerin farkında olmadan menfaat karşılığı şükretmiş olduğunu, eğer Rabbimizin verdiği ve vermeyi vaat ettiği şeyleri vermemiş olsa insanların büyük bir çoğunluğunun bu şükürden vazgeçeceğini belirtir.

- Övgü Anlamında Hamd: Diğerlerine göre daha azınlıkta olsa da insanların herhangi bir şey beklemeden, karşılıksız olarak Rabbini sadece muhabbeti ve sevgisi gereği övmesi olduğunu söyler. Öven kişilerin bulunduğu mertebedeki idrâk seviyelerine göre övebildiklerini, bu kişilerin övgülerinin birbirinden farklı olacağını ve bunun tarikat mertebesi olduğunu belirtir.

- Hakka Geçen Hamd: Terzi Baba, kulluk mertebesinden yapılan hamdların ne kadar yüce duygular içerisinde olursa olsun yeterli olmayacağını, çünkü kulun gerçek hamdı yapabilmesi için övdüğü varlığı çok iyi tanıması ve bilmesi gerektiğini, şerîat ve tarîkat bilinç mertebesinde olan insanların bunu anlamasının mümkün olmadığını söyler. Yukarıda belirtilen anlamda hamdlar kul tarafından yapılırken burada hamd Hakk tarafından yapılmaktadır. Gerçek hamd Allâh’a mahsustur. Bu hamdı ancak hakikat mertebesine ulaşmış kimselerin anlayıp değerlendirebileceğini, zaten burasının da hakikat mertebesi olduğunu belirtir. Kulun şerîat ve tarîkat mertebelerini aşarak hakîkat mertebesine ulaşması durumunda Cenâb’ı Hakk’ın, Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.[217] ayetinde olduğu gibi kulunu övmeye başladığını ifâde eder.

- Makām-ı Mahmûd: Necdet Ardıç, bütün varlık âlemi tarafından gerek fıtrî gerek iradî olarak övülen, hamd edilen Makâm-ı Mahmûd’un, aslında Hakîkat-i Muhammedî olduğunu ifâde etmektedir. Burası hamdın en derin ve geniş anlamda ifâde edildiği manaya sahiptir. Pek çok insan bu makâmın kelamından söz eder ancak hakîkî manayı, hâl eden Mârifet ehli zatlar kavrayabilirler. Ve minel leyli fetehecced bihî nâfiletel lek Asâ en yebʻaseke Rabbüke makâmen Mahmûdâ[218] âyetiyle, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e ahirette bahşettiği makâm, kıyamet gününde tüm insanlara özellikle ümmetine göstereceği şefaat ile ayrıca onun bu dünyada hadisleri vasıtası ile müminlere yaptığı şefaat ve salikin kendi makamı mahmuduna ulaşma gayesiyle yaptığı fiiller gibi geniş bir tefekkür alanını ifâde etmektedir.

- Umumi Hamd: Her varlık zuhura çıktığında kendi mertebesinde bir özellik kazanmış olur. Tüm varlığın varoluş sebebine uygun olarak kazandıkları bu özelliklere yani fıtratlarına göre kendi lisanlarınca, kendilerine mahsus bir şekilde hamd etmelerine umumi hamd denir. Tüm varlıkların, tüm dillerde, tüm şekillerde, tüm yer ve zamanlarda hamdı yalnızca Allâh’adır. Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) mâliki Allâhʼa mahsustur.[219] âyeti bunu en geniş biçimde ortaya koyar. Bu varlıklar içinde çok katmanlı ve derin anlamlar taşıyan insanın hamdı ise bulunduğu bilinç mertebesine göre değişir. 

- Peygamberî Övgü: Terzi Baba bir Hadis-i şerifte, Hz. Peygamber’in Allâhümme innî eûzü bi rızâke min sehatike ve bi muâfâtike min ukûbetike ve eûzü bike minke, lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik.[220] şeklinde Cenâb-ı Hakk’a dua ettiğini anlatmaktadır. Bu dua içerisinde Allâh’a en iyi övgünün yine Allâh tarafından yapılabileceğini söylemektedir. Bu duası ile de ümmetine nasıl hamd etmesi gerektiği konusunda yol göstermektedir.

- Dua Anlamında Hamd: Necdet Ardıç, “Efdalü'z-zikri Lâ ilâhe illallâh, efdalü'd-duâi Elhamdülillâh”[221] Hadis-i şerifinde duaların en üstünün “Elhamdülillâh” olduğunu buyurduğunu ifâde etmektedir. Allâh’a ettiğimiz hamdların en üstünü olan ve yarısı uluhiyyet, yarısı abdiyyet mertebesinden hitap eden bu Sûre-i Şerîf'i namazın her rek’atında, namaz sonrası ve günlük yaşantımızın her anında okuduğumuzu dile getirmektedir. Bu duanın gerçek manasını ve değerini idrakin sâlik için çok önemli olduğunu belirtmektedir. 

- Hamd Sancağı: Terzi Baba, Öğünmek için söylemiyorum, ben Âdemoğullarının efendisiyim! Kıyamet gününde ilk diriltilecek benim. Öğünmek için söylemiyorum; ilk şefaat isteyen ve şefaati ilk kabul edilenim. Öğünmek için söylemiyorum; kıyamet gününde hamd sancağı benim elimde olacaktır.[222] Hadis-i şerifine atıfta bulunarak; burada hamdın ahirette oluşacak “Livâü’l-Hamd” (Hamd Sancağı)[223] altına sığınmak manasında olduğunu ifade eder. 

## 4.2. Namazın Rükünleri

Necdet Ardıç’a göre Namazdaki kıyâm, rükû, secde, tahiyyât gibi hareketler, sadece şekli bir ibadet olmayıp aynı zamanda bâtîni yönü ile tevhîd anlayışının özünü sembolize eden çok katmanlı anlamlar barındırır. Ardıç bu katmanları mertebeler halinde ilişkilendirdiği sembollerle anlatır. 

Namazın; harfler ve Âdemiyet, varlık mertebeleri, peygamber makâmlarının temsiliyeti ve tevhîd mertebeleri ile olan ilişkisini aşağıda görülen çizim ile şematik olarak özetler. 

Şekil: Salât-Namaz Sırları [224]

### 4.2.1. Namazda Harfler ve Âdemiyyet 

Necdet Ardıç, namaz hareketlerinin çok katmanlı bâtîni anlamlarından ilkini harfler ve Âdemiyyet mertebesi yönünden açar. Yorumlarında harf ve sayıların bâtıni manaları önemli bir yer tutar. Özellikle namazın hareketlerinin Arap alfabesindeki harflerle sembolik bir ilişkisi olduğunu belirtir:

- Kıyâm (Ayakta Durma): Elif (ا) harfini temsil eder.

- Rükû (Eğilme): Dal (د) harfini temsil eder.

- Secde (Yere Kapanma): Mim (م) harfini temsil eder.

 

Şekil: Namaz ve Ademiyyet Makamı[225]

Bu harfler yan yana getirildiğinde “Âdem” (آدم) kelimesini oluşturduğunu belirtir.[226] Günde beş vakit namaz kılan kimsenin böylece bedensel hareketleriyle de “Âdemlîğini” ortaya koyduğunu ifade eder.

“Elif“harfinin dikine inen düz çizginin aslında on iki (12) noktanın alt alta sıralanışından meydana geldiğini varsayar. Bunlardan en alttaki yedi (7) noktanın “ettur-u seb'a” yani 7 nefs mertebesini (emmâre, levvâme, mülhime, mutmeinne, râdıye, merdiyye, sâfiye) ifade ettiğini, devamı olan beş (5) noktanın ise “hazarât-ı hamse“ yani 5 hazreti (ef‘‘al alemi, esmâ âlemi, sıfat âlemi, zât âlemi, insân-ı kâmil) ifade ettiğini açıklar. 12 noktadan meydana geldiği varsayılan “elif“in şekillenme kabiliyeti olduğunu, kıvrılırsa “dal“, biraz daha kıvrılırsa “mim“ olduğunu, böylece aynı “elif“i değişik şekillere sokarak “Âdem” yazılabildiğini belirtir. Bu oluşumun insan varlığında da görüldüğünü, rakamlar için de aynı şeylerin söylenebileceğini, hepsinin “1” sayısının değişik kıvrımlarla şekillenmesi sûretiyle meydana geldiğini, kaynak ve malzemenin hep o aynı “elif ” olduğunu ifade eder. “Elif’in” ise tek bir “bütünlük” içinde, “İlahi varlık”, “Ehâdiyyet mertebesinin” ifadesi olduğunu söyler. Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda ayakta durulduğu zaman “İlâhî vahdet” ve on iki mertebeyi ifade eden gerçek “elif“in meydana çıkarıldığını, Rükûya varıldığında “dal” mertebesinin, secdeye varıldığında da “mim’’ mertebesinin meydana çıktığını belirtir. Bunların toplamının “Âdem” olduğunu ve kişinin bu hareketleri yaparak “Âdem” mührünü “amel defterine” her gün en az kırk defa vurduğunu, “ben Âdem’im” diye sözleri ve hareketleriyle Âdemlîğini ispatladığını ifade eder.[227]

Necdet Ardıç, namazda bulunan hareketleri aynı zamanda Âdem’in yaratılış sürecinin farklı mertebeleri ile de ilişkilendirir;

- Kıyâm, hakikâtini fark edip şuur olarak ayakta durulduğu andır. Bu durumda kul, ilk tekbirle birlikte varlıksal çokluktan çıkarak birliğe yönelir. Bu pozisyon, aynı zamanda Kur’ân’da geçen Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi[228] âyetini de yansıtır. Kul, salâtla bu emaneti omuzlamaya razı olan bilinçli varlık hâline gelir:

- Rükû, ilimle eğilme ve tevazuya girmedir.

- Secde, toprağa (aslîna) dönüş ve teslimiyettir.

- Ka'de, kulun Rabbi karşısındaki tevazu ve sabitlenme hâlidir.

- Tahiyyât, kulun salâtın zirvesinde Hakikât-i Muhammediyye’ye bağlanma anıdır. Kişi burada sadece Peygamber’in ismini telaffuz etmez; onun bâtınî nuruna bağlanır. Tevhîd-i ef‘âl, esma, sıfat ve zât; hepsi bu noktada hakikâte bürünür.

Şekil: Namazda Tahiyyât ve İnsân-ı Kâmil Mertebesi[229]

Tahiyyât (oturma) halinde, diz üstü oturan kişinin şeklinin “Muhammed“ (s.a.v.) harflerini meydana getirdiğini, bu halde oturmanın İnsân-ı Kâmil mertebesinde oturmak olduğunu belirtir. [230] 

 

### 4.2.2 Namaz ve Varlık Mertebeleri 

Necdet Ardıç, namaz hareketlerinin çok katmanlı bâtîni anlamlarından ikincisini varlık mertebeleri yönünden açar. Namazın rükünlerine varoluşsal bir derinlik atfeder. Ona göre, namazın her bir pozisyonu, evrendeki temel varlık düzeyleriyle sembolik bir uyum ve teması ifade eder:

Şekil: Namaz ve Varlık Mertebeleri[231] 

- Kıyâm (Ayakta Durma): Ardıç’a göre kıyâm, bitkiler âleminin (nebâtât) duruşunu sembolize eder. İnsanın dik duruşu, bitkilerin topraktan göğe doğru olan yönelişini ve hayatiyetini yansıtır.

- Rükû (Eğilme): Rükûdaki eğilme hali, hayvanlar âleminin yere paralel duruşunu ve o mertebedeki teslimiyeti temsil eder.

- Secde (Yere Kapanma): Secde, insanın toprakla, yani madenler âlemiyle tam bir temas ve hiçlik idrakine varışını sembolize eder. Bu, varlığın en alt katmanıyla birleşerek kendi benliğinden sıyrılma çabasıdır.

- Tahiyyât (Oturma): Önceki mertebeleri (maden, nebat, hayvan) kendi bünyesinde idrak etmiş olan “insan“ mertebesine has bir duruş ve tefekkür halidir. 

Bu sembolizm aracılığıyla namaz kılan kişinin, ibadeti sırasında tüm varlık katmanlarıyla mânevî bir bağ kurduğu ve kâinatla bütünleştiği vurgulanır. [232]

Necdet Ardıç, namazın hediye, emir ve borç mahiyetlerini ortaya koyarak namazın rükünları ile varlıklar arasında sembolik bir borç ilişkisi tanımlar. 

Namazın “borç mu, emir mi, yoksa hediye mi?” olduğu şeklindeki klasik soruya Necdet Ardıç, bu kavramların birbirini dışlamadığını, aksine birbirini tamamladığını belirterek cevap verir. Onun yorumlarında namaz:

- Hediye: Öncelikle, Miraç mucizesiyle Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve onun aracılığıyla ümmetine sunulmuş ilâhî bir armağandır.

- Emir: Bu hediyenin kadrini bilip gereğini yerine getirmekte zorlanan veya mânevî derinliğinden gafil olanlar için ilâhî bir emirdir.

- Borç: İnsanın, yaşamını idame ettirebilmek için sürekli faydalandığı ve bir anlamda “tükettiği’’ madenler, bitkiler ve hayvanlar âlemine karşı bir şükran ve sorumluluk ifadesi, bir “vefa borcu’’ olarak da değerlendirilir. Ardıç, bu “borcun’’ özellikle namazdaki sembolik duruşlarla ödendiğini ifade eder.

### 

### 4.2.3. Namaz Rükünları ile Varlıkların Sembolik Borç İlişkisi

Necdet Ardıç, insanın doğadan aldıklarına karşılık bir “borç’’ ödeme mekanizmasının namazda mündemiç olduğunu detaylandırır:

1- Kıyâm ve Nebâtât Âlemiyle Mânevî Alışveriş: Ardıç’a göre, kıyâmda durmak, bitkilerden alınan gıdaların ve yaşam enerjisinin bir şükrü olarak, onların varoluş biçimini taklit etmektir. Bitkiler sürekli “kıyâmda’’ yani ayakta durmak suretiyle Allâh’ı tesbih ederken, insan da namazdaki kıyâmıyla bu tesbihata katılır ve bitkilere olan manevî borcunu öder. Tüketilen her bitkisel gıda, insan bedeninde yeni bir varoluş bulur ve insan aracılığıyla daha üst bir bilinç düzeyine (Hayy isminin tecellisine) ulaşır. Bu, Ardıç’ın öğretilerinde, bitkinin insan bedeni üzerinden bir nevi “mirâç” yapması olarak da yorumlanabilir.

2-Rükû ve Hayvanlar Âlemiyle Kurulan Bağ: Rükû hali, hayvanların genel duruşunu sembolize eder. Necdet Ardıç, bu duruşla insanın, hayvanlardan elde ettiği (et, süt vb.) nimetlere karşı şükranını sunduğunu ve onlara olan borcunu manen ödediğini belirtir. Hayvansal gıdaların tüketilmesiyle, o hayvanın taşıdığı bazı özelliklerin veya “ruh hallerinin” insana geçebileceği, bu nedenle helâl ve tayyib gıdanın önem kazandığı da Ardıç’ın değindiği tasavvufi inceliklerdendir.

Rükû hali aynı zamanda insanın kendi içindeki hayvanî dürtüleri tanıması, onlarla yüzleşmesi ve onları eğitmesi sürecidir. Ardıç burada çok önemli bir vurgu yapar: “Salât, hayvanı insan yapan eylemdir.”[233]

3- Secde ve Madenler Âlemiyle Bütünleşme: Secde, insanın alnını toprağa koyarak en aşağı mertebe olan madenler alemiyle birleşmesi, hiçliğini idrak etmesidir. Ardıç'a göre bu, madenlerden (su, tuz, mineraller vb.) alınan faydalara karşı bir teşekkür ve borç ödeme halidir. İnsan, secde ile en alt mertebeye inerek, oradan yeniden bir yükselişe hazırlanır.

Necdet Ardıç, bu yorumlarıyla, insanın ekolojik çevreyle olan ilişkisine de dikkat çeker. Doğayı bilinçsizce tüketen modern insanın, bu varlıklara karşı olan sorumluluğunu namaz ibadetinin derinliklerinde yeniden hatırlaması gerektiğini vurgular.[234] 

4-Tahiyyât ve Hakikât-i Muhammediyye: Necdet Ardıç, aynı anda zuhûr eden birden çok bâtîni mertebe ile ilişkilendirilen Namaz rükûnlarında; İnsanın manen oluşumunun (م-د-ا) elif-lâm-mîm harflerinin birleşmesi ile tecelli ettiğini, Âdemiyyet mertebesinde Kıyâmın Elif (ا) harfini, Rükûnun Dal (د) harfini, Secdenin Mîm (م) harfini sembolize ettiği, bu üç harfin cem ederek “Âdem” (م-د-ا) ismini oluşturduğunu ve kişinin Âdemiyet mertebesine tahiyatta ulaştığını ifâde ederken,[235] buna eş zamanlı olarak varlık mertebesinde de kişinin kıyâm, rüku ve secde rükünlerinde, Allâh’ın zuhura getirdiği varlıklara borcunu ve minnetini ödeyerek tahiyyâtta ‘‘Hakikât-i Muhammediyye” seviyesine ulaşma potansiyeline erişebileceğini söyler. Tahiyyât oturuşu tüm mertebelerde her yönüyle mânevî yolculuğun zirvesidir. Tahiyyât, en özel ilâhî sohbet alanı olup namazın özünü taşıyan ve Cenâb-ı Hakk ile insan arasında kurulan en berrak köprüdür. İnsanın, namazla Âdemiyet‘den Muhammediyet’e doğru bir mânevî yolculuk (Mirâç) yaptığı bölümdür.[236]

### 4.2.4. Namazda Peygamber Makâmları 

Necdet Ardıç, namaz hareketlerinin sembolik anlamlarını daha da derinleştirerek, bu hareketlerin aynı zamanda peygamberlere atfedilen mânevî makâmlar ve Tevhîd'in (Allâh'ın Birliği'nin idraki) farklı mertebeleriyle ilişkisi yönünden tanımlar. Bu üçüncü yön, namaz kılan kişinin ibadet sırasında yaşadığı mânevî tecrübeyi ve katettiği tevhîd anlayışında ki aşamaları anlamlandırmak için bir çerçeve sunar:

Şekil: Namaz ve Peygamberler Makamı [237]

- Kıyâm (Ayakta Durma): Elif harfi ile sembolize edilir ve İbrâhimiyet Makâmı'na işaret eder. Bu makâm, Tevhîd-i Ef'al (Fiillerin Birliği) mertebesidir.

- Rükû (Eğilme) : Dal harfi ile sembolize edilir ve Museviyet Makâmı'na işaret eder. Bu makâm, Tevhîd-i Esma (İsimlerin Birliği) mertebesidir ve tenzîh boyutunu vurgular.

- Secde (Yere Baş Koyma): Mim harfi ile sembolize edilir ve İseviyet Makâmı'na işaret eder. Bu makâm, Tevhîd-i Sıfat (Sıfatların Birliği) mertebesidir ve teşbih boyutunu (O'na benzeme çabası, mahviyet) içerir.

- Tahiyyât (Oturuş): Muhammediyyet Makâmı'na işaret eder. Bu makâm, Tevhîd-i Zat (Zat'ın Birliği) mertebesidir ve tüm önceki mertebeleri kapsayan, en kapsamlı Tevhîd idrakidir.[238]

Necdet Ardıç'a göre, diğer ibadetleriyle Hak yolunda belirli bir mesafe katetmiş olan sâlik (mânevî yolcu), zatî bir ibadet olan namazın her bir rüknünde bu makâmların hakikâtini tecrübe etmeye başlar:

Kıyâm: İbrâhimiyet Makâmı ve Tevhîd-i Ef‘al

Kıyâmda duran kişi, Makâm-ı İbrâhimiyete ulaşır ve bu mertebenin hakikâti olan Tevhîd-i Ef'al'i idrak etmeye başlar. Bu, evrendeki bütün hareketlerin, bütün gücün ve bütün işlerin tek bir kaynaktan, Zât-ı Mutlak olan Hakk’dan kaynaklandığını bilmek ve müşahede etmektir. Ardıç, “Ebrahem” (İbrahim) isminin İbranice’deki kökenine de değinir: “Eb” (baba) ve “Rahem” (halk). Bu, birimsel manada “insanların babası” anlamına gelirken, genel manada “cümle halkın babası” anlamını taşır ki, bu da tüm fiillerin tek bir Fâil'den sudûr ettiği Tevhîd-i Ef‘âl sırrına işaret eder. Hz. İbrahim’e giydirilen mânevî bir elbise olan “hullet” (dostluk) de bu makâmın bir yansımasıdır. Bu mertebede sâlik, kendisinde yavaş yavaş Esma-i İlahi'nin (Allâh'ın 99 ismi) idrak yoluyla zuhura geldiğini müşahede etmeye başlar. [239]

Rükû: Museviyet Makâmı ve Tevhîd-i Esma

Kıyâmdaki Tevhîd-i Ef‘âl ve Esmâ tecellîlerinin mânevî ağırlığı altında zorlanmaya başlayan sâlik, rükûya doğru eğilir. Burası, Mûseviyet Makâmı, yani Tevhîd-i Esmâ mertebesidir. Bu makâmda “tenzîh” (Allâh'ı her türlü noksanlıktan uzak tutma) esastır. Sâlik, rükûda “Sübhâne Rabbiyel Azîm” (Azametli Rabbim, Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzîh ederim) demek suretiyle bu idrakini dile getirir. Ayağa kalkarken söylenen “Semi Allâhu limen hamideh” (Allâh, kendisine hamd edenin hamdını duyar) ifadesi, kulun kendisini bu mertebeye ulaştıran Rabbine hamd ü senâ etmesi ve bu hamdın Allâh tarafından duyulduğu hissinin yaşanması anlamına gelir. Ardından tekrar secdeye yönelmeden önce “Rabbena lekel-hamd“ (Ey Rabbimiz, hamd sadece Sanadır; hayali rabblara değil!) diyerek Tevhîd-i Esma'daki duruşunu pekiştirir.[240]

Secde: Îseviyet Makâmı ve Tevhîd-i Sıfat

Rükûdan sonra sâlik, secdeye varır. Burası, Îseviyet Makâmı’dır ve “mahv-ı küllî” (tam yokluk) halinin yaşandığı, Tevhîd-i Sıfat mertebesidir. Bu makâmda “teşbih” (O'nun sıfatlarıyla sıfatlanma, O'nda fani olma anlamında bir benzeme) hali tecrübe edilir. Sâlik, iki defa gittiği secdede “Sübhane Rabbiye’l-A‘lâ” (Ey Yüce Rabbim, Seni her türlü noksan müşahededen tenzîh ederim) diyerek bu oluşumu yaşar. Bu, kendi sıfatlarından fani olup Hakk'ın sıfatlarıyla bekâ bulma arayışıdır.[241]

Tahiyyât: Muhammediyyet Makâmı ve Tevhîd-i Zât

İki secdeden sonra sâlik, Tahiyyât’a oturur. Burası, Muhammediyyet Makâmı’dır ve Tevhîd-i Zât mertebesidir. Necdet Ardıç’a göre burası “gerçek müşâhede, huzûr, sükûn, kelâm ve habiblik (Allâh'ın sevgilisi olma)” halinin yaşandığı en üstün mertebedir. Sâlik, Tahiyyât ve diğer duaları okuyarak bu makâmın gereklerini yerine getirir.

Terzi Baba, namaz içindeki bu mânevî yolculuğu şöyle tasvir eder: Kişi, kıyâmda İbrahimiyet’in ağırlığını hissetmeye başlar, bu ağırlığa dayanamayıp beli bükülerek rükûya varır; burada Museviyet sırrının ağırlığını duyar. Ayakta durmakta daha da zorlanınca Secde-i Rahman’a kapanır ve orada Îseviyet sırrının ağırlığı altında kalır. Nihâyetinde iki hamle (iki secde) ile tahiyyâtta oturarak Muhammediyyet mertebesine ulaşır. Bu halde yeterli süre kalıp gerekenleri okuduktan sonra, sâlik iki tarafına başını çevirip, selam vererek “Esselamu aleyküm ve rahmetullah” demek suretiyle tüm varlığa selamet dileyerek bu ilâhî halden çıkar ve tekrar beşeriyet âlemine, yani günlük dünya hayatına döner. Böylece namaz içinde kendi kabı ve idraki nispetinde bir “Mirâç” yapmış olur. Buradaki selam ve selamet, sadece sağ ve soldaki kişilere değil, sembolik olarak sağlı sollu tüm varlığı, görünen görünmeyen tüm âlemleri kaplayan bir esenlik dileğidir.[242]

Necdet Ardıç’ın bu mertebe yönüyle yaptığı yorumlar, namazı sadece bir ibadet formu olmaktan çıkarıp, aynı zamanda Tevhîd'in en derin mertebelerine doğru bir mânevî yükseliş (mirâç) ve peygamberlerin mânevî miraslarıyla buluşma vesilesi olarak konumlandırır. Namazın her bir rüknü, sâlikin Allâh'ı tanıma (mârifetullah) yolculuğunda katettiği bir bilinç ve idrak seviyesine dönüşür.[243] Bu, namazın hem bireysel tecrübe boyutunu hem de tasavvufi irfan geleneğindeki yerini aydınlatan kıymetli bir bakış açısıdır.

### 4.2.5. Namazda Tevhîd Mertebeler

Necdet Ardıç, namazın mânevî boyutlarını ve Tevhîd mertebelerindeki seyrini daha da açarak, her bir makâmda yaşanan müşahedeleri (mânevî şahitlikleri) Kur’ân âyetleriyle ilişkilendirir. Bu dördüncü yön namaz ehlinin, ibadetin her bir aşamasında hangi ilâhî hakikâtlere şahit olabileceğine dair bir yol haritası sunar:

 

Şekil: Namaz ve Tevhîd Mertebeleri[244]

Ef‘âl Mertebesi (Kıyâm) ve Kur’âni Müşahedesi

Ardıç’a göre, Tevhîd-i Ef‘âl mertebesinin yaşandığı kıyâmda duran gerçek namaz ehlinin müşahedesi; …Küllü şey’in hâlikün illâ vecheh, lehü’l hükmü ve ileyhi türce‘ûn.[245] âyetinde; O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz, ifadesinde ortaya çıkar. 

Bu mertebede, bedeni ve idraki ile önemli bir aşama kaydetmiş olan sâlikin (mânevî yolcunun) yaşantısı, varlıkta O’nun vechinden (Zâtından) başka bir “şey” yani eşya göremez oluşudur. Buradaki “hüküm”, yani anlayış ve idrak, beşerî değil, tamamen Hakkanî bir nitelik kazanmıştır; kişinin kendi nefsine değil, Hakk’a yönelmiştir. Daha evvel kendine, yani nefsine dönük yaşayan kimse, yukarıdaki âyette geçen “Ona döndürüleceksiniz” ihtar ve ikazıyla gerçek yönünü bulmuş ve tüm fiillerin gerçek Faili'nin Hakk olduğunu müşahede etmeye başlamıştır.[246]

Esmâ Mertebesi (Rükû) ve Kur’ânî Müşahedesi

Tevhîd-i Esmâ mertebesinin idrak edildiği rükûda eğilen kişinin müşahedesi ise: Küllü men aleyhâ fân ve yebkâ vechü rabbike zü’l celâli ve’l ikrâm[247], âyetlerinde; Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır, şeklinde ifâde edilir.

Necdet Ardıç'a göre, daha evvelce kimliklerinin kendilerine ait bir varlıkları olduğu zannıyla yaşayan kimseler, bu mertebede varlıkları gerçek yönleriyle müşahede ederler. Varlık âlemindeki her türlü kimliğin geçici (fani) olduğunu, ancak celal ve ikram sahibi olan Rabbinin varlığının (vechi) baki olduğunu yakînî (kesin) bir bilgi ile anlamış olurlar.[248]

Sıfat Mertebesi (Secde) ve Kur’ânî Müşâhedesi

Tevhîd-i Sıfat mertebesinin tecelli ettiği secdeye varan kişinin müşâhedesi; Küllü nefsin zâikatü’l mevt…[249] âyetindeki; Her canlı ölümü tadacaktır anlamındaki hükümle gerçekleşir.

Bu, Ardıç’ın yorumuna göre, “küllî mahv” (fenâ/yok olma) haline ulaşma halidir. Bu müşâhedeyle kişi, kendi nefsani sıfatlarından tamamen sıyrılır; öyle ki ortada ne âlem ne de kişinin kendi vehmettiği benliği kalmıştır. Her şeyin Hakk’ın sıfatlarının tecellisi içinde eridiği bir idrak düzeyidir.[250]

Zât Mertebesi (Tahiyyât) ve Kur’ânî Müşahedesi 

Namazın zirvesi olan Tevhîd-i Zât mertebesinin yaşandığı tahiyyâtta oturan kişinin müşahedesi ise, Şehidallâhü ennehû lâ ilâhe illâ hû… [251] âyetindeki; Allâh, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler…, anlamındaki hakikâtle bütünleşmektir.

Bu mertebede kişi, Allâh'ın kendi varlığından başka hiçbir ilahın olmadığına dair şahitliğini, kendi varlığında yaşayarak ve bu gerçekle yaşantısını sürdürerek idrak eder. Bu mertebe, fenâ ve bekâ makâmıdır. Salât burada sadece Hak’tan Hak’ka yapılan bir seyr olur. Necdet Ardıç, bu mertebenin kemalinin dışa yansımasının; Beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur, anlamını taşıyan Men reânî fekad rae’l-Hak, Kudsî Hadis’inde ifade edilen, sırrı ve gerçeği olduğunu belirtir.[252]

 

 Şekil: Namaz ve Tevhîd-i Zât Mertebesi[253] 

Tahiyyât (oturma) halinde, bastonuyla diz üstü oturan kişinin yerde oluşan izdüşümünün, “Allâh” (cc) lafz-ı celâlini meydana getirdiğini, bu halde oturmanın Tevhîd-i Zât mertebesinde oturmak olduğunu ifâde eder.[254] 

Tahiyyât, Mirâç ve İlim Talebi

Necdet Ardıç, Miraç gecesinde oluşan tahiyyât mertebesinin bâtıni (içsel) ifadesini idrak etmiş olan kişinin gerçekten çok büyük bir lütfa nail olduğunu vurgular. Ettehiyyatü‘nün geniş manasını herkesin kendi bulunduğu mânevî mertebe düzeyinden anlamaya çalışması gerektiğini ifade eder.

Bu hakikâtlere ulaşmanın oldukça sıkı bir çalışma ve gayret gerektirdiğini belirten Ardıç, bu yolculukta Allâh'tan kolaylık dilenmesi gerektiğini hatırlatır ve …Rabbi zidnî ilmen.[255] âyetindeki Rabbim, ilmimi artır, anlamındaki duaya devam etmelerini tavsiye eder. 

Âyette zikredilen bu dua, mânevî yolculukta ve ilâhî hakikâtleri anlama çabasında sürekli bir öğrenme ve gelişme arzusunun önemini vurgular.

Necdet Ardıç’ın, namazın hareketlerinin çok katmanlı anlamlarının dördüncü yönü olarak ortaya koyduğu bu Kur'ânî müşahedeler, ibadetin her bir aşamasının nasıl derin bir tefekkür ve mânevî şahitlik alanı olduğunu ortaya koymaktadır. Namaz, bu yönü ile âyetlerin sırlarının tecrübe edildiği, Tevhîd'in farklı mertebelerinin yaşandığı ve kulun Rabbine doğru yaptığı mânevî bir yolculukta ilminin ve idrakinin sürekli arttığı faal bir süreç olarak anlaşılır.

## 4.3 Beş Vakit Namazın Zamanlamaları ve Hikmetleri 

Bu bölümde, Necdet Ardıç’ın (Terzi Baba) tasavvufî anlayışı doğrultusunda beş vakit namazın tarihsel sürecinin Miraç hadisesiyle belirlenmesi, vakitlerinin ve rekât sayılarının bâtıni anlamları, namazın farklı mânevî mertebeleri, vakitlerin mânevî özellikleri ve hikmeti daha kapsamlı bir şekilde incelenecektir.

### 

### 4.3.1. Beş Vakit Namazın Tarihsel Süreci ve Miraç Hadisesiyle Belirlenmesi

Necdet Ardıç, beş vakit namazın farz kılınış sürecini aktarırken, İslâm'ın ilk dönemlerindeki ibadet pratiklerine ve Miraç hadisesinin bu süreçteki merkezi rolüne dikkat çeker. Bilindiği üzere, Müslümanlar başlangıçta sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa Kudüs'e (Kuds-ü Şerîif) yönelerek namaz kılıyorlardı. Bu durum, İslâm ümmetinin ibadet hayatının henüz teşekkül aşamasında olduğunu gösterir.[256]

Ardıç, Hicretten yaklaşık 16 ay önce vuku bulan Miraç hadisesinin, namaz ibadetinin bugünkü formunu almasında bir dönüm noktası olduğunu vurgular. Bu mübarek gecede beş vakit namazın farz kılınışı, İslâmi kaynaklarda detaylı bir şekilde anlatılan ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Hz. Musa (a.s.) arasında geçen mânevî bir diyalog neticesinde şekillendiğini belirterek: 

“Miraç gecesinde Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve onun ümmetine başlangıçta elli vakit namazı farz kılmıştır. Hz. Peygamber, bu ilâhî emri alıp dönüş yolculuğuna başladığında, semavi katlarda Hz. Musa’nın (a.s.) ruhaniyetiyle karşılaşır. Hz. Musa, Ümmet-i Muhammed’in elli vakit namaza güç yetiremeyeceğine dair kendi kavmi olan İsrailoğulları ile yaşadığı tecrübelere dayanarak bir endişesini dile getirir ve Hz. Peygamber’e Rabb’inden bu yükün hafifletilmesini talep etmesi yönünde tavsiyede bulunur. Bu tavsiye üzerine Hz. Peygamber, defalarca Cenab-ı Hakk'ın mânevî huzuruna dönerek niyazda bulunur. Her bir niyaz neticesinde namaz vakitleri kademeli olarak kırk, otuz, yirmi, on ve nihâyet beş vakte indirilir. Bu süreç sonunda Allâh Teâla, “Ya Muhammed, namazlar günde beş vakitten ibarettir. Her namaz için on sevap vardır, bu da elli vakit namaz demektir“ buyurarak hem ibadet yükünün hafifletildiğini hem de mânevî değerinin korunduğunu müjdeler.”[257]

Ardıç’a göre bu rivâyet, ilâhî rahmetin ve kolaylaştırma prensibinin bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır.[258]

### 4.3.2. Elli Vakit Namaz Tayininin Hikmeti ve Mânevî Tekâmül Boyutu

Necdet Ardıç, namazın ilk başta elli vakit olarak belirlenip sonra beşe indirilmesindeki ilâhî hikmetlere derinlemesine bir bakış açısı sunar. “Bu durum, Cenab-ı Hakk'ın –haşa! – olayların sonucunu önceden bilememesi gibi bir durumla açıklanamaz, aksine bu bir adalet ve terbiye metodu içermektedir.”[259] Ardıç’a göre, eğer Cenâb-ı Hakk’ın muradı sadece beş vakit namazı farz kılmak olsaydı, bunu en başta doğrudan bildirebilirdi. Bu kademeli sürecin altında yatan hikmetler şunlardır:

İnsan Kapasitelerindeki Farklılık ve İlahi Adalet: Ardıç, insanların yaratılış itibarıyla aynı güç ve mânevî kabiliyette (isti'dat) olmadıklarını, dolayısıyla idrak ve ihata seviyelerinin de farklılık gösterdiğini belirtir. Eğer namaz en başta elli vakit olarak kesinleşseydi, bu durum mânevî kapasitesi daha sınırlı olan pek çok insan için çok büyük bir yük teşkil edecek ve ibadetten uzaklaşmalarına neden olabilecekti. Tersine, eğer namaz sadece beş vakit olarak başlansaydı, bu da mânevî potansiyeli çok yüksek, daha fazla ibadetle Rabbine yakınlaşma arzusu ve kabiliyeti olan kimseler için bir sınırlandırma anlamına gelecek, onların mânevî gelişimlerini engelebilecekti. Cen’ab-ı Hakk ise haksızlıkla değil, her bir kulunun istidat ve kabiliyetini gözeten bir hikmet ile muamele eder.[260]

Asgarî ve Âzamî Sınırların Belirlenmesi: Bu bağlamda Ardıç, namaz vakitlerinin sayısındaki bu indirimi, ilâhî bir eğitim olarak yorumlar:

Beş vakit: Tüm ümmet için farz kılınan, herkesin güç yetirebileceği asgari (en düşük) müşterek sınırdır. Bu, dinin temel direklerinden birinin herkes tarafından yerine getirilebilmesini sağlar.

Elli vakit: Mânâ âleminde yükselmeye istidatlı olan, yüksek mânevî kabiliyete sahip kullar için ise bir nevi azami (en yüksek) hedef ve imkân olarak sunulmuştur. Bu, onların mânevî gayretlerini ve Rabb'lerine olan iştiyaklarını daha fazla ibadetle ifade edebilmelerine olanak tanır.

Mânevî Tekâmül ve Elli Vaktin İçselleştirilmesi: Ardıç, her Müslümanın beş vakit namazın hakkını vererek tatbik ettikten sonra, kendi gayreti, samimiyeti ve mânevî çalışmaları neticesinde bir günlük namazını manen elli vakte çıkarma imkânına sahip olduğunu belirtir. Bu, fiilen elli vakit namaz kılmak anlamına gelmeyebilir; daha ziyade, kılınan beş vakit namazın kalitesinin, derinliğinin ve mânevî tesirinin artması, kişinin sürekli bir ibadet ve zikir halinde olmasıyla ilgilidir. Bu mânevî yolculuk, Ardıç'a göre, kişinin Hakikât-i Muhammed’i yolunda idrakini geliştirmesiyle mümkündür. Bu süreçte kişi:

Evvela Âdemiyyet mertebesini (insanın temel hakikâtini, kulluğunu) yaşar.

Oradan Nûhiyyet (Hz. Nûh'un teslimiyeti ve sabrı), İbrâhimiyet (Hz. İbrahim'in tevhîdi ve dostluğu), Museviyet (Hz. Mûsâ'nın kelam ve şeriâtla ilişkisi), İseviyet (Hz. Îsâ’nın Rûhulkudüs ile desteklenmesi ve fenâ hali) gibi peygamberlere atfedilen mânevî makâmları ve idrak düzeylerini kendi varlığında tecrübe eder.

Nihâyet mutlak olan Muhammediyyet mertebesine ulaşmayı hedefler. İşte bu mânevî seyr (yolculuk) esnasında, kişinin asgariden beş vakit namaz ile başladığı günlük ibadeti, her bir mertebede kazandığı mânevî derinlik ve idrakle yükselerek, manen elli vakit namazın feyzine ve hükmüne ulaşır. Ardıç, burada fiiliyatta bedenen kılınan namazın yine beş vakit olduğunu, diğerlerinin manen (içsel olarak, hal ile) yaşandığını, ancak vakti, gücü ve iştiyakı olanların nafile hükmünde fiilen de bu ibadetlerini artırabileceğini ifade eder. Eğer beş vaktin üstündeki bu mânevî yükseliş yoluna kapı aralanmamış olsaydı, Ümmet-i Muhammed için mânevî tekâmül yolunun bir noktada tıkanmış olacağını, bunun ise bu ümmetin şanına yakışmayacağını belirtir.[261]

Miraç Diyaloğundaki Hikmet (Hz. Musa ve Hz. İsa Farkı): Ardıç, Miraç dönüşünde Hz. Peygamber'i neden Hz. İsâ'nın (a.s.) değil de Hz. Mûsâ'nın (a.s.) karşılayıp bu azaltma sürecine bir nevi aracılık ettiği sorusunu, tasavvufi bir bakış açısıyla şöyle açıklar: Hz. İsâ'nın mânevî mertebesi “fenâfillâh” (Allâh'ta tamamen yok olma) hali olup, bu düzeyde bilinen anlamda bir şeriât (toplumsal düzeni ve ibadetleri şekillendiren yasalar bütünü) taşıyıcısı değildi. Kendisinde olmayan veya kendi misyonunun birincil unsuru olmayan bir konuda fikir beyan etmesi veya yol göstermesi beklenemezdi. Hz. Mûsâ ise, kendisine Tevrat ile verilen ve o günün şartlarına uygun olan bir şeriâtı kendi ümmeti üzerinde bizzat tecrübe etmiş, onların yükümlülükler karşısındaki durumlarını gözlemlemiş bir peygamberdi. Dolayısıyla, Ümmet-i Muhammed'in elli vakit namaz yükünü taşıyıp taşıyamayacağı konusunda, bu tecrübelerine dayanarak daha isabetli bir öngörüde bulunmuş ve Hz. Peygamber'e yükün hafifletilmesi yönünde girişimde bulunmasını sağlamıştır. Bu, her peygamberin kendi tebliğ ve mânevî mertebesiyle ilişkili bir durumdur.

### 4.3.3. Namazın Mânevî Mertebeleri: Ef'al, Esma ve Sıfat Namazları

Necdet Ardıç, namazın sadece bedensel bir ibadet olmadığını, aynı zamanda kulun mânevî yolculuğunda ulaştığı farklı idrak ve bilinç seviyelerine karşılık gelen mânevî mertebeleri olduğunu Kur'ân âyetleriyle derinlemesine açıklar. Bu mertebeler, namazın niceliğinden ziyade niteliğiyle ilgilidir:

Ef‘al Mertebesinin Namazı (Fiiller Âleminin Namazı): Bu, namazın ilk ve en zâhiri (Sûret) basamağıdır. …Çünkü namaz, müʼminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır, anlamına gelen; …innessalâte kânet ale’l-mü’miniyne kitâben mevkûtâ,”[262] ayetindeki hükmüyle işaret edilen bu namaz, bedenimizle, belirlenen vakitlerde, rükün ve şartlarına uyularak yerine getirilen fiziksel ibadettir. Bu namazın tecelli ettiği ve yaşandığı âlem, “ef‘âl âlemi” yani fiiller, eylemler âlemidir. Ardıç’a göre bu, şeriâtın zâhirine uygun, her Müslümanın yerine getirmekle yükümlü olduğu temel namazdır. Ancak, namaz sadece bu mertebede kalırsa, yani sadece bir “fiil” olarak, bir alışkanlık (âdet) şeklinde ifa edilirse, sahibini mânevî derinliklere ulaştırmaktan uzak kalabilir. Bu düzey, bir sonraki mertebeye geçiş için bir temel ve zorunluluktur, fakat amaç değildir.[263]

Esma Mertebesinin Namazı (İsimler Âleminin Namazı) – Salât-il Vustâ: Bu mertebe, efʻal namazından daha derin bir idrak seviyesini ifade eder. Namazlara ve orta namaza devam edin. Allahʼa gönülden boyun eğerek namaza durun, anlamına gelen; Hafizu alessalevati vessalâtil vüs­ta ve kumu lillahi kanitiyne[264] âyetiyle işaret edilir. “Vustâ” kelime anlamı itibarıyla “vasat, ara, orta “demektir. Ardıç, bu “orta namazı”, ef‘âl âlemi namazlarına huşu ve dikkatle devam ederken, kişinin yavaş yavaş idrakini geliştirerek, efʻal âlemi (form ve eylem) ile sıfat âlemi (mânevî nitelikler ve tecelliler) arasında bir köprü vazifesi gören “esmâ âleminin namazını” oluşturma gayreti olarak yorumlar.[265] 

Esmâ âleminin, Ardıç’ın ifadesiyle, “bir yüzü ef‘al âlemine, bir yüzü de sıfat alemine bakmaktadır.” Bu, esmâ namazının, bir yandan ef‘al namazının (şeklin, disiplinin) temellerini sağlamlaştırırken, diğer yandan sıfat namazının (mananın, sürekli huzurun) ufuklarına doğru bir yöneliş içinde olduğunu gösterir. Ef‘al âlemi itibarıyla bedensel namazını ihata eden kişi, eğer içinde bir gayret ve mânevî iştiyak varsa, Ardıç'ın “belirli çalışmalar” olarak ima ettiği tefekkür, zikir, Allâh muhabbetini kalpte canlı tutma gibi mânevî egzersizlerle ef‘al âleminden yükselmeye başlar ve böylece esmâ alemine ulaşmış olur. İşte bu mertebede kıldığı namazın ismi, “Salâtü’l- Vustâ” dır. Bu namaz, sadece belirli bir vakte (sabah veya ikindi gibi) indirgenemez; zira tefsirlerdeki bu tür yorumlar ef‘al âlemi itibarıyla doğru olsa da, Ardıç’a göre miraç yolundaki sâlik için Salâtü’l-Vustâ, bir hal ve makâm namazıdır. Kişinin beş vakit namaza, sohbetlere, zikirlere, güzel ahlakla yaşamaya devam etmesiyle mânevî gelişmeler kaydederek ulaştığı bu esmâ âleminde sürdürdüğü “orta (ara) namaz”, sayısal bir adetle sınırlı değildir. Burada mühim olan, kişinin gönlünde Allâh muhabbetini ve bilincini ne kadar süre canlı tutabildiği, O’nun isimlerinin tecellilerini ne kadar tefekkür edebildiğidir. Bu süre ve derinlik arttıkça, mânevî ibadeti de o oranda artmış ve derinleşmiş olur. Bu mertebenin yaşamını ve hayata bakışını ancak “ehli bilir“ diyen Ardıç, bu düzeyde belirli bir olgunluğa erişildikten sonra sıfat âlemine doğru yükselişin devam edeceğini belirtir.

Sıfat Mertebesinin Namazı (Sıfatlar Âleminin Namazı)–Daîmûn Namazı: Bu, namazın en ileri mânevî mertebelerinden biridir. Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir, anlamına gelen; Elleziynehüm ‘alâ salâtihim daimûn.[266]âyetindeki hükmüyle bu özelliğe ulaşmış kimselerin namazıdır. Ardıç, bu âyetin her ne kadar beş vakit namazını aksatmadan devam ettirenler için de bir müjde ve teşvik içerdiğini kabul etse de, gerçek ve kâmil manada bu ifadenin, manen elli vakte talip olup bu hali sürdürenler için geçerli olduğunu vurgular. Bu mertebeye ulaşanlar, evvela beş vakit namazlarını en iyi şekilde yerine getirmiş, bu süreçte edindikleri mânevî güç, tecrübe ve ilâhî feyizlerle, yaşadıkları zaman dilimlerinde hiçbir boşluk bırakmayıp, hayatlarının her anını devamlı Hakk’ı tefekkür ve zikir halinde geçiren kimselerdir. Onlar için namaz, sadece belirli vakitlere sıkışmış sıradan bir ritüel değil, kesintisiz bir bilinç ve huzur halidir. 

Ardıç, bu “daim“ halini somutlaştırmak için bir hesaplama yapar: Yirmi dört saatlik bir gün, yarım saatlik dilimlere bölündüğünde 48 yarım saat eder. Bu, her yarım saatte bir manen bir namaz eda edilmiş gibi bir sürekli ibadet haline işaret eder. Bu namazı kılan kişinin kendi izâfî, nefsani kimliğini “bir” (yok hükmünde, Hakk'a ayna olan) ve Hakk’ın mutlak varlığını da “bir” (tek gerçek varlık) olarak dikkate aldığımızda, bu iki “bir”in toplamıyla sayının sembolik olarak elli (50) olacağını ifade eder. Bu, Miraç'ta ilk emredilen elli vaktin bâtıni bir tecellisidir. Artık bu kimselerin uykuları dahi bir tür ibadettir, çünkü gözleri fiziksel olarak uyusa da kalpleri ve ruhları daima uyanık (Hakk ile beraber) olur. Buranın ehli, muhabbetullah (Allâh aşkı) ile dolu olan Ârif zâtlardır. Miraç gecesi Hz. Peygamber'e emredilen elli vakit namazın, aslında kâmil insanların ulaşacağı bu sürekli huzur ve ibadet hali için bir işaret olduğunu belirtir. Mânevî mertebeler daha aşağı doğru indikçe, bu “elli vakit“ idraki de manen kırka, otuza, yirmiye, ona ve nihâyet herkes için farz olan beş vakte iner. 

Ardıç, asgari müşterek olan bu beş vakit ibadetin dahi günümüz insanına zor gelmesinin, içinde bulunulan gafletin ne kadar aşikâr bir göstergesi olduğuna dikkat çeker. Bu noktada, “Feveylün lil musalliyne elleziynehüm an salâtihim sahun[267] ayetinin; Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar, anlamına gelen ihtarının ne kadar ağır bir suçlama olduğunu hatırlatır. Beş vakit namazla yola başlayan bir kimsenin, kendi gayreti, samimiyeti ve Allâh'ın lütfu nispetinde, yukarıda kısaca belirtildiği gibi mânevî seyrini yavaş yavaş yükselterek, “Namaz mü’minin miracıdır” sırrına ulaşabileceğini müjdeler. Ancak bu tür, yani Ef'al, Esma ve Sıfat mertebelerini kat ederek kılınan kâmil bir namazın sahibini gerçek anlamda mirâça ulaştıracağını vurgular. Bu daim namaz haline ulaşan kişinin kendi nefsani varlığı kalmaz, onda faaliyette olan Hakk’ın varlığıdır. İçiyle ve dışıyla Hak tarafından kuşatılmış olan bu kâmil insan, Hz. Peygamber'in diliyle ifade edilen “Men reânî fekad ra’el Hakk” (Beni gören Hakk’ı görür) Kudsî Hadisinin bir mazharı olur. “Çık aradan, kalsın Yaradan” hükmü bu kimselerde kesinleşmiş olur. Böyle birine bakanın, Hakk'ın tecellilerinden başka neyi görebileceğini sorar. Ardıç, bu işlerin üzerine elimizden geldiği kadar eğilmenin kendi menfaatimize olacağını, zira geçen günlerin geri gelmesinin asla mümkün olmadığını hatırlatır.[268]

 Rekât Sayılarının Sembolik Anlamları ve Mânevî Tekâmül Basamakları

Necdet Ardıç, namazların rekât sayılarının rastgele olmadığını, aksine her bir sayının mânevî tekâmül yolculuğundaki belirli idrak düzeylerine ve makâmlara işaret ettiğini belirtir. Bu, sâlikin (mânevî yolcunun) namaz aracılığıyla katettiği ruhsal mesafelerin ve ulaştığı bilinç hallerinin bir remzidir(sembolizasyonudur).

İki Rekâtlı Namazlar: Fenâfillâh ve Bekâbillâh Yolculuğu, Necdet Ardıç'a göre, iki rekâtlı namazların temelinde tasavvufun bu iki ana ve merkezi kavramı yatar:

Birinci Rekât: Fenâfillâh (Allâh'ta Yok Olma), kulun kendi izâfî varlığından, nefsaniyetinden ve benlik iddialarından sıyrılarak, mutlak varlık olan Allâh'ın varlığında bir nevi “yok olması,” erimesi halini temsil eder. Bu, kişinin kendi güç ve iradesinin bir hiç olduğunu, asıl failin ve varlığın sadece Hakk Teâlâ olduğunu idrak etme çabasıdır. Bu “yokluk,” bir hiçlik değil, daha büyük bir gerçeklikte eriyerek O'nunla var olmanın ilk adımıdır.

İkinci Rekât: Bekâbillâh (Allâh ile Baki Olma), Fenâfillah tecrübesinden sonra kul, bu kez Allâh'ın sıfatları ve tecellileriyle “bâki olma”, yani O’nunla birlikte yeni bir varoluş ve bilinç düzeyine erme halini yaşar. Bu, yokluktan sonraki varlık, dağınıklıktan sonraki topluluk (cem) ve Hakk’ın gözüyle görme, O’nun iradesiyle hareket etme halidir. Ardıç, “Hakk’a varmak için bu iki adımı atmak lazımdır“ diyerek, bu iki mertebenin mânevî yolculuğun olmazsa olmazları olduğunu vurgular. Bu yolun “pek uzak bir yol değilse de bu yolu aşmak kişilere göre değişir, ama yine de on beş yirmi seneyi alır” şeklindeki ifadesi, bu mânevî dönüşümün zaman, sabır, mücahede ve ilâhî lütuf gerektiren ciddi bir süreç olduğuna işaret eder.[269]

Üç Rekâtlı Namazlar: Yakîn Mertebelerinde Derinleşmeyi, bilginin ve imanın kesinlik (yakîn) derecelerindeki ilerleyişini simgeler:

Birinci Rekât: İlmel Yakîn (Bilgiyle Kesinlik) mertebesi olup Meseleleri, ilim yoluyla, delillere ve naslara (Kur'ân ve Sünnet) dayanarak, akli ve nakli bilgilerle şüpheden arınmış bir şekilde idrak etmektir. Bu, hakikâte dair teorik ve sağlam bir bilgi zeminine sahip olmaktır.

İkinci Rekât: Aynel Yakîn (Görerek/Müşahedeyle Kesinlik) mertebesi olup bilinen hakikâtlerin, mânevî bir görüş (basiret) veya müşahede yoluyla, sanki gözle görüyormuşçasına daha canlı ve doğrudan tecrübe edilmesi. Bu, ilmin ötesine geçip, hakikâtin tecellilerine kalben şahit olmaktır.

Üçüncü Rekât: Hâkkel Yakîn (Yaşayarak/Hakikâtiyle Kesinlik) mertebesi olup müşahede edilen hakikâtlerle tam bir bütünleşme, o hakikâtin bizzat kendisi olma, onu tüm varlığıyla yaşama halidir. Bu, bilginin ve görmenin ötesinde, hakikâtin kişinin varoluşunun ayrılmaz bir parçası haline geldiği en üst düzey kesinliktir.[270]

Dört Rekâtlı Namazlar: Mânevî seyr-ü sülûkun dört ana durağı olup tasavvufî yolda mânevî eğitimin dört temel mertebesinin hakikâtlerini idrak etmeyi temsil eder:

Birinci Rekât, Şeriât Mertebesinin Hakikâtini İdrak Etmek: Dinin zâhiri hükümlerine, emir ve yasaklarına titizlikle uymak ve bu hükümlerdeki ilâhî hikmetleri anlamak. Bu, mânevî yolculuğun temelidir ve sağlam bir şeriât temeli olmadan diğer mertebelere ulaşılamaz.

İkinci Rekât, Tarikât Mertebesinin Hakikâtini İdrak Etmek: Bir mürşid-i kâmil rehberliğinde, nefsi tezkiye etmek, ahlakı güzelleştirmek ve Allâh’a giden yolda özel metotlarla (zikir, tefekkür, riyazet vb.) ilerlemek. Bu, şeriâttan hakikâte giden yoldur.

Üçüncü Rekât, Hakikât Mertebesinin Hakikâtini İdrak Etmek: Varlıkların ve olayların ardındaki ilâhî sırları, tevhîdin derin manalarını ve eşyanın hakikâtini (hakâik-ul eşya) keşfetmek. Bu, ilâhî gerçekliklere vasıtasız bir şekilde âgah olmaktır.

Dördüncü Rekât, Mârifet Mertebesinin Hakikâtini İdrak Etmiş Olmak: Allâh'ı (c.c.) isimleri, sıfatları ve zatı itibarıyla, mümkün olan en kâmil manada tanımak ve bu tanıma (mârifetullah) ile O'na yakınlık (kurbiyet) kesbetmek. Bu, tüm mertebelerin zirvesi ve nihai amacıdır. Ardıç, “Mârifetullah yani, Allâh (c.c.) bilgisine, çalışılarak bu yollardan geçilerek ulaşmak mümkün olur. Dinimizde hiçbir şey tesadüfi değildir’’ diyerek, bu yüce hedefe ancak bilinçli bir çaba, sürekli bir gayret ve ilâhî yardım ile ulaşılabileceğini, her bir rekâtın bu yolda atılan anlamlı bir adım olduğunu vurgular.[271]

### 4.3.4.Vakitlerin Mânevî Özellikleri ve Hikmetleri

Necdet Ardıç, beş vakit namazın kılındığı zaman dilimlerinin sadece bir takvim belirlemesi olmadığını, aynı zamanda günün doğal ritmi içinde ruhun yaşadığı farklı mânevî hallere ve tecellilere işaret ettiğini belirtir. Her vakit, belirli bir mânevî tecrübenin ve idrakin kapısını aralar:

Sabah Namazı Vakti: Ardıç’a göre sabah namazı vakti, “Fenâfillâh hükmü’’ taşır. Fenâfillâh'ın sessizliği hüküm sürer. Gecenin karanlığının henüz tam olarak çekilmediği, etrafın yeni yeni aydınlanmaya başladığı bu saatlerde, varlıklar (eşya) adeta “yok” hükmündedir; belirginlikleri ve ayrılıkları henüz tam olarak ortaya çıkmamıştır. Bu, Hakk’a giden yolda önemli bir mesafe kat etmiş olan sâlikin, kendi benliğinden ve dış dünyanın karmaşasından sıyrılıp, her şeyin O’nda fânî olduğu bir “âdem’’ (yokluk) ve hiçlik bilincine eriştiği, ne kendinden ne de alemden (izâfî anlamda) habersiz kaldığı bir tefekkür ve huzur anını sembolize eder.[272] 

Öğle Namazı Vakti: Öğle vakti ise “Bekâbillâh hükmünü” ifade eder. Bekâbillâh’ın aydınlığı hüküm sürer. Bu vakitte güneş gökyüzünde en yüksek noktasına ulaşmış, etraf tamamen aydınlanmıştır. Bu, fenâfillâh tecrübesinden sonra sâlikin yavaş yavaş “kendine gelmeye”, yani Hakk ile bâkî kalarak yeni bir varoluş ve bilinç düzeyine ermeye başladığı bir mertebedir. Artık eşya ve olaylar, Hakk'ın tecellileri olarak, O’nun isim ve sıfatlarının yansımaları olarak net bir şekilde idrak edilir. “Bekâbillâh” yani Hakk'ta baki olmak sözüyle ifadelendirilen bu yaşamda, her şey kendi gerçek kimlikleriyle, ilâhî bir anlam ve düzen içinde ortaya çıkar.[273]

İkindi Namazı Vakti: İkindi vakti, Ardıç’ın yorumunda “Beşeriyet gölgesinin” belirginleştiği ve nefsin farkındalığının arttığı bir zaman dilimidir. Öğle vaktinde güneşin tam tepede olmasıyla ışıkların yeryüzüne dikey düşmesi, eşyanın gölgesinin en kısa olduğu veya hiç olmadığı bir anı temsil eder; bu, Ardıç'a göre saflığın ve salt, karışıksız kimliğin bir ifadesidir. Ancak, zaman denilen izâfî oluşum, dünya üzerinde hükmünü sürdürdükçe ve güneş batıya doğru yolculuğuna devam ettikçe, varlıkların gölgeleri yavaş yavaş uzamaya ve belirginleşmeye başlar. İkindi namazı vaktinde bu gölgeler iki katına çıkar. Ardıç, bunu varlıkların tekrar nefsaniyetlerinin, yani beşerî ve dünyevi yönlerinin daha fazla ön plana çıkmaya başlaması hükmü olarak yorumlar. Gün ilerledikçe bu gölgelerin daha da uzaması, beşeriyet halinin ve dünyaya ait meşgalelerin daha belirginleştiği bir sürece işaret eder. Bu, sâlik için bir gaflet anı değil, aksine beşerî yönlerinin farkında olarak, bu “gölgeler” arasında Hakk'a olan yönelişini koruma mücadelesi verdiği bir imtihan ve idrak vaktidir.[274] 

Akşam Namazı Vakti: Akşam vakti, “Fenâfillâh’a yeniden geçiş” anıdır. Güneş ışıklarını yeryüzünden çektikten sonra, çevre tekrar kararmaya başlar ve eşya gitgide görünmez olur. Ardıç'a göre, bu durumda “ne gölge, ne asıl ortada kalır”. Bu, gündüzün getirdiği ayrılıkların ve belirginliklerin tekrar birliğe doğru yöneldiği, kişinin kendi izâfî varlığından ve dünyanın meşgalelerinden sıyrılıp, bir “fenâ“ yani yok olma haline, içsel bir sessizliğe ve Hakk’a dönüşe hazırlandığı bir eşiktir.

Yatsı Namazı Vakti: Gece yatsı vaktine ulaştığında, karanlık kemale ermiş ve eşya hiç görünmez hale gelmiştir. Bu durum, Ardıç’a göre “kimliklerin tamamen ortadan kalkması, her şeyin Hakk’ta yok olması’’ anlamına gelen “Fenâfillâh’ın kemâli”dir. Bu, gün içindeki tefekkür ve ibadetlerin bir sonucu olarak, sâlikin tam bir teslimiyet ve hiçlik içinde Rabbine yöneldiği, O’nun mutlak varlığında kendi izâfî varlığını tamamen yitirdiği derin bir mânevî tecrübedir. Sabaha kadar süren bu mânevî yaşam ve tefekkür, kişinin hayata bakışında büyük ve köklü değişiklikler meydana getirir. Ardıç, bu yorumları özetleyerek genel anlamda “gece, fenâfillâh; gündüz, bekâbillâhdır“der. Ayrıca, namaz vakitlerinin insanın yaşam evreleriyle de sembolik bir bağlantısı olduğunu ekler: Sabah (doğuş), öğle (gençlik), ikindi (olgunluk), akşam (ihtiyarlık), yatsı (dünyadan ayrılma). Bu, günlük ibadet döngüsünün, aynı zamanda insanın tüm bir ömrü kapsayan mânevî yolculuğunun bir örneği olduğunu gösterir.[275]

Vakitlerin Oluşmasının Peygamber Kıssalarıyla İlişkilendirilmesi: İlahi Terbiyenin İzleri

Necdet Ardıç, beş vakit namazın her birinin vaktinin ve rekât sayısının belirlenmesinin ardında, peygamberlerin hayatlarındaki önemli dönüm noktalarıyla, yaşadıkları imtihanlar ve ilâhî lütuflarla bağlantılı derin hikmetler olduğunu aktarır. Bu kıssalar, namazların sadece soyut birer emir olmadığını, aynı zamanda ilâhî terbiyenin ve peygamberlerin mânevî miraslarının canlı birer hatırası olduğunu gösterir:

Sabah Namazı (2 Rekât) ve Hz. Âdem (a.s.): Hz. Adem’in (a.s.) cennetten yeryüzüne indirildiğinde, ilk olarak gecenin karanlığıyla karşılaştığı ve bu durumun verdiği hüzün ve pişmanlıkla bir rekât namaz kıldığı; sabaha erişip aydınlığı görünce de bir şükran ifadesi olarak bir rekât daha kıldığı rivâyet edilir. Bu iki rekâtın Dergâh-ı İzzet’e kabul edilmesiyle sabah namazının iki rekât olarak belirlendiği ifade edilir. Bu, insanın hatadan sonraki tövbesini, karanlıktan aydınlığa çıkışını ve Allâh'ın rahmetine sığınışını sembolize eder.[276] 

Öğle Namazı (4 Rekât) ve Hz. İbrahim (a.s.): Öğle namazının dört rekât oluşu, Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatındaki dört büyük imtihandan selametle çıkmasına bir şükran ifadesi olarak yorumlanır: 

1. Oğlu Hz. İsmail'i kurban etme emri karşısındaki teslimiyeti ve Allâh'ın bir koç göndererek onu bu imtihandan kurtarması.

2. Kavminin putlarını kırıp, bu fiilin sorumluluğunu üstlenmesi ve bu yüzden eziyet görmesi.

3. Nemrut tarafından ateşe atılması ve ateşin Hak Teâlâ tarafından ona bir gül bahçesine dönüştürülmesi.

4. Mısır’a hicret ettiğinde ailesiyle birlikte maruz kaldığı eziyetlerden Allâh'ın inâyetiyle korunması. Bu dört büyük ilâhî yardım ve kurtuluşa şükür olarak kıldığı dört rekât namazın kabul olduğu ve bu ümmete de öğle namazı olarak miras kaldığı belirtilir.[277]

İkindi Namazı (4 Rekât) ve Hz. Yunus (a.s.): Hz. Yunus’un (a.s.) kavmine darılıp onları terk etmesi, bir gemiye binmesi, geminin fırtınaya yakalanması ve kendisinin denize atılarak bir balık tarafından yutulması kıssasına atıfta bulunulur. Balığın karnında uzun bir süre kaldıktan sonra, bir ikindi vaktinde Allâh'ın emriyle karaya çıkarılması ve bu büyük sıkıntıdan kurtulmasına şükür olarak dört rekât namaz kıldığı; bu namazın da kabul edilerek bu ümmete ikindi namazı olarak farz kılındığını ifade edilir.[278] 

Akşam Namazı (3 Rekât) ve Hz. İsa (a.s.): Akşam namazının üç rekât oluşu, Hz. İsâ'nın (a.s.) yaşadığı olaylarla ilişkilendirilir. Kendisine bazı kimselerin “Tanrı’nın oğlu“ demesi ve Yahudilerin onu öldürme planları karşısında, Allâh’ın emriyle semaya kaldırıldığı vaktin akşam vakti olduğu ve bu kurtuluşa şükür olarak üç rekât namaz kıldığı rivâyet edilir.[279] Ardıç, bu noktada akşam namazının iki önemli özelliğine dikkat çeker: 

a) Farzının Tek Sayı (3 Rekât) Oluşu: Hz. İsa'nın mertebesinin “teşbih” (Allâh'ı yaratılmışlara benzetme değil, O'nun isim ve sıfatlarının tecellilerini varlıkta görme ve O’na benzemeye çalışma) olduğunu, bu nedenle Îseviyet hakikâtinin Hıristiyan inancında yanlış yorumlanan “Ebâ, Ebî ve Rûhü’l-kudüs” yani “Baba-Oğul ve Kutsal Rûh” şeklinde bir üçlü sistemle (teslîs) ifade edilmeye çalışıldığını belirtir. Ardıç'a göre, bu üçlü sistemin bâtıni hakikâtinin bir yansıması olarak akşam namazının üç rekâtla sembolize edildiğini, ancak teşbihten tevhîde geçemeyenlerin bu oluşumların zâhiri sûretinde kalarak yanlış yollara saptığını ifade eder.

b) Farzla Başlama Nedeni: Diğer namazlara genellikle sünnetle başlanırken akşam namazına farzla başlanmasının sebebini, Hz. İsa'nın yaşam mertebesinin “fenâfillâh” olmasıyla açıklar; bu mertebedeki birinin yapabileceği ilk ve en temel şeyin, ilâhî emre doğrudan teslimiyet olan farzı yerine getirmek olduğunu belirtir. Ayrıca, kıyâmetin bir akşam vaktinde kopacağı rivâyet edildiğinden ve hangi akşam olacağı bilinmediğinden, her akşam kıyâmet kopacakmış gibi, belki sünnet kılmaya vakit bulamayız endişesiyle farzın kılınmasının öncelik kazandığını ifade eder. Ardıç, Fenâfillâh mertebesine ulaşan kimsenin kıyâmetinin, zaten daha dünyada iken kopmuş olacağını belirterek, bu idrak düzeyindeki bir kişi için her anın bir hesap ve uyanıklık anı olduğunu belirtir ve “Allâh bu hakikâtleri beden elbiselerimizi sırtımızdan çıkartmadan idrak etmeyi nasip etsin”[280] şeklinde dua eder.

 

Yatsı Namazı (4 Rekât) ve Hz. Mûsâ (a.s.): Yatsı namazının dört rekât oluşu, Hz. Mûsâ'nın (a.s.) Mısır'dan kavmiyle birlikte çıkarken yaşadığı dört türlü hüzün ve endişeden (Firavun'un takibi, denizin önlerinde olması, kavminin itaatsizliği, susuzluk vb.) Tûr Dağı'na vardıklarında kardeşi Hz. Harun (a.s.) ile birlikte bu hüzünlerin dağılması ve ilâhî yardıma mazhar olmalarına şükür olarak yatsı vakti kıldığı dört rekât namazla ilişkilendirilir.[281]

Vitr Namazı: Tevhîdin ve Ferdiyetin İfadesi

Kökeni ve Yapısı: Necdet Ardıç, Vitr namazının kökeni, yapısı ve mânevî anlamına dair derinlemesine yorumlar sunar:

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mirac’a teşrif buyurduklarında, Hz. Ebû Bekir Sıddîk’n (r.a.) kendisi için Dergâh-ı İzzet'te bir rekât namaz kılmasını emanet ettiği rivâyetine dayanır. Hz. Peygamber'in sonsuzluk alemini müşahede ettiğinde kendi nefsi için bir rekât namaz kıldığı; Cebrail’in (a.s.) Hz. Ebû Bekir’in emanetini hatırlatması üzerine bir rekât daha kıldığı ve Cenab-ı Hakk’ın “Ya Muhammed, benim için de bir rekât namaz kıl” emri üzerine bir rekât daha kıldığı anlatılır. Tam rükûya varacak iken cehennem ehlinin azaplarını görmesi üzerine ümmetine merhametle bir hüzün hali yaşadığı, Cebrail'in (a.s.) Kevser’den mübarek yüzlerine saçmasıyla kalplerine ferahlık geldiği, bunun üzerine ellerini kaldırıp tekbir alarak Kunût duasını okuduğu ve namazı tamamladığı belirtilir.[282] Ardıç, bu rivâyete dayanarak, Hz. Peygamber'in kendisi için kıldığı rekâtın “sünnet”, Hz. Ebû Bekir için kıldığının “vacip”, Hakk Teâlâ’nın emriyle kıldığının ise “farz” hükmünü taşıdığını ifade eder ve Salât-ı Vitir’in ehemmiyetini bu şekilde anlatır.[283]

Vitir Namazının Kazası Meselesi:

Fıkıh ilminde tartışılan konulardan biri, vitir namazının kaza edilip edilmeyeceği meselesidir. Bazı âlimler, vitir namazının vacip (farza yakın) olmasından hareketle kazasının gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Ancak Ardıç klasik bir anlayıştan uzak ve bu görüşe karşı şu argümanları öne sürer:

Makâm ve Vakit: Beş vakit farz namazın her birinin kendine ait belirli bir vakti ve bu vakitle ilişkili mânevî bir makâmı vardır. Bir namazın kaza edilebilmesi için, o namazın farz olması ve kendine ait belirlenmiş bir vaktinin/makâmının olması gerekir. Vitir namazı için ise Kur’ân veya Sünnet’te beş vakit namaz gibi spesifik bir vakit tayin edilmemiştir. Ardıç, eğer mutlak farz olsaydı, belirli bir vaktinin olması gerekliliğini savunur.[284]   

Kıyas (Cuma Namazı Örneği): Cuma namazı, âyetle sabit, farz bir namaz olmasına rağmen, vaktinde cemaatle kılınamadığı takdirde kazası yoktur; yerine öğle namazının farzı kılınır. Ardıç, Farz olan Cuma namazının bile kazası yokken, hükmü ve vakti konusunda farklı görüşler bulunan vitir namazının kazasının gerektiği iddiasını tutarlı görmemektedir.   

Rekâtların Hükmü: Vitir namazının üç rekâtının tamamının hükmü (vacip, sünnet, müstehap olarak farklı değerlendirmeler vardır) konusunda ittifak yoktur. Bu durum da onun mutlak farz statüsünde olmadığını gösterir.

Hadisler: Günde sadece bir defa vitir kılınacağına dair rivâyetler, kazasının kılınması durumunda bu prensiple çelişki oluşturabilir. Ayrıca Peygamber Efendimizin vitri kaza ettiğine dair sahih bir rivâyete rastlanılmamıştır.   

Ardıç bu nedenlerle, vitir namazının kazasının olmadığı görüşünü daha kuvvetli görmektedir. İhtiyaten kılınmasını tavsiye etmek yerine, mutlak bir gereklilik gibi sunulmasının, dinde olmayan bir hükmün ihdas edilmesi anlamına geleceğini belirtir.

Kunut Dualarının Manası: Ardıç, bu duaların Allâh’tan yardım, mağfiret, hidâyet isteme; O’na iman, tevbe, tevekkül etme; O'nu hayırla anma, şükretme, nankörlükten kaçınma; günahkârları terk etme; sadece O'na kulluk etme, O'nun için namaz kılıp secde etme; O'na koşma, rahmetini umma ve azabından korkma gibi derin teslimiyet ve yakarış ifadeleri içerdiğini anlatır.

“Vitr” Kelimesinin Anlamı ve Tevhîd: Terzi Baba, Allâh tektir, tekleri sever” anlamına gelen “Allâhu vitrun yuhibbu’l vitra” hadis-i şerifinde[285] neden “Vâhid” veya “Ehad” (ki bunlar da “bir” anlamına gelir) denmeyip de “Vitr” kelimesinin kullanıldığı üzerinde durur. “Vitr” kelimesiyle daha farklı ve derin bir mananın kastedildiğini belirtir. Namaz tekbirlerinde de bahsedildiği gibi “vitr tekbirinin “bir tek” olduğunu ifade ederek, “Kim ki, kendi varlığının hakikâtini idrak etmiştir, işte o gerçek vitr namazını kılabiliyor demektir”[286] der.

Vitriyyet ve Ferdiyyet: Ardıç, bu kavramları şöyle tanımlar: Ona göre Vitriyyet, kişinin kendi bireysel varlığının hakikâtini idrak etmesidir. Ferdiyyet ise bütün âlemdeki tek mutlak varlığın hakikâtini idrak etmek, tüm varlığı tek bir “ferd” (birey, varlık) yani Hakk'ın bir tecellisi olarak müşahede etmektir. Bu, kesrette vahdeti (çoklukta birliği) görmektir.[287]

Cemaatle Kılınan Namazın Sevabı ve Mânevî Mertebeler: Ardıç, Cemaatle kılınan namazın sevabı yirmi yedi derece daha fazladır,[288] hadisindeki “yirmi yedi” sayısının, yirmi yedinci peygamber olan Hz. İsa (a.s.) ile ilişkili olduğunu belirtir. Kişinin, İseviyet mertebesine (Hz. İsa'nın temsil ettiği mânevî makâm ve idrak düzeyine) ulaşıncaya kadar “toplayıcı” yani “cemaât” halinde olacağını, bütün varlıktaki birimleri kendi içinde toplamaya çalışacağını ifade eder. Kişi, yirmi sekizinci peygamber olan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) özelliğini idrak edip “mertebe-i ferdiyyete” ulaştığında ise, tek başına nerede olursa olsun kıldığı namazla yirmi sekizinci dereceye ulaşmış olacağını söyler. Dolayısıyla, Mertebe-i İseviyette kılınan 27 dereceli namazın “Vitriyyet” ile Mertebe-i Muhammediyette kılınan 28 dereceli namazın ise “Ferdiyyet” ile ilgili olduğunu belirtir.[289] 

## 4.4. Diğer Namazların Bâtîni Yorumları 

## 

## 4.4.1.Cuma Namazı: Cem Makâmına ve İlahi Benliğe Ulaşma Vesilesi

Necdet Ardıç, Cuma namazını ele alırken, Yâ eyyühellezîne âmenû izâ nûdiye li’s-salâti min yevm’l cumu’ati fes’av ilâ zikrillâhi ve zerû’l bey, ayetinin; Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allâh’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın [290] anlamına gelen ilâhî emre dikkat çeker.

Ardıç, bu âyetteki “alışverişi kesin” emrinin sadece dünyevi ticareti değil, daha derin bir anlamda “dünya alışverişini” yani fani olana yönelik ilgi ve alakayı kesip, “Ahiret alışverişine” yani baki olana, Allâh'ın zikrine ve rızasına yönelmek anlamına geldiğini vurgular. Özellikle bu, Ahiret alışverişinin, duaların kabul olduğu “mübarek bir saate” (saat-i icâbe) denk gelme ihtimali, Cuma’nın mânevî kazancını katlayarak artırır.[291] 

“Cum’a” kelimesinin kökeninin “cem” yani “topluluk, bir araya gelme, toplanma” anlamına geldiğini belirten Ardıç, bu ibadetin sadece insanların fiziksel olarak bir araya gelmesinden öte, “bâtınen cem haline ulaşmış kimselerin kıldığı namaz”[292] olduğunu ifade eder. Bu “bâtıni cem hali,” tasavvufi bir perspektifle şu anlamlara gelir:

- Nefsin Dağınıklığından Kurtulup Vahdete Erme: Kişinin kendi içindeki dağınık düşünceleri, arzuları ve nefsani eğilimleri bir kenara bırakıp, kalbini ve zihnini Allâh'a yönelterek bir içsel bütünlüğe ve huzura ulaşması.

- Ümmetin Kalbi Birliği: Müminlerin aynı gaye ve aynı ruhla bir araya gelerek oluşturduğu mânevî bir sinerji ve topluluk bilinci.

- Hakk ile Cem Olma: En ileri mertebede, kulun kendi izâfî varlığından sıyrılıp, Hakk'ın varlığında bir nevi fani olarak O'nunla mânevî bir birleşme ve bütünleşme haline ulaşma çabası.

Ardıç’a göre, Cuma namazının iki rekâtının bu mânevî yolculuğu temsil etmektedir: “Birinci rekâtte gerçek kimliği ile başlayan ve ikinci rekâtta ilâhî benliğe ulaşılan bir namaz olmaktadır.” Burada “gerçek kimlik,” kulun Allâh karşısındaki acziyetini, fakrını ve O'na olan mutlak ihtiyacını idrak etmesi anlamına gelmektedir. “İlahî benlik“ ise, bu idrakten sonra kulun, O'nun ahlakıyla ahlaklanarak ve O’nun tecellilerine ayna olarak ulaştığı daha yüksek bir Hakikâte ulaşmayı ifade eder.[293] 

Cuma namazının farz olmasının şartları: 

a) Erkek Olmak: Sadece biyolojik cinsiyetin ötesinde, “Er olmak’’ yani “Hakk erlerinden olmak”, mânevî anlamda yiğitlik, cesaret, kararlılık ve Allâh yolunda sebat gösterme kabiliyetine sahip olmak.

b) Hür Olmak: Sadece kölelikten azade olmanın ötesinde, “Nefsinden hür olmak”, yani nefsani arzuların, dünyevi bağların ve kötü ahlakın esaretinden kurtulmuş, gerçek manada özgürleşmiş olmak.

c) Mukîm Olmak: Sadece belirli bir yerde ikamet etmenin ötesinde, “Mertebe-i Hakk’ta makâm tutmak”, yani mânevî yolculukta belirli bir istikrar ve sebat kazanmış, kalbi Allâh'ta karar kılmış olmak.

d) Hasta Olmamak: Sadece bedensel sağlığın ötesinde, “Nefs hastalığından kurtulmuş olmak”, yani kibir, haset, riya, gaflet gibi mânevî ve kalbi hastalıklardan şifa bulmuş olmak.

e) Kör Olmamak: Sadece fiziksel görme yetisinin ötesinde, “Hakikâti gören göze sahip olmak”, yani basiret gözüyle eşyanın ve olayların ardındaki ilâhî hikmetleri, tecellileri ve sırları görebilme yetisine kavuşmuş olmak.

f) Ayakları Olmak: Sadece yürüme kabiliyetinin ötesinde, “Hakk yoluna giden ayaklara sahip olmak,” yani Allâh'ın rızasına uygun ameller işlemek, O'na yaklaştıracak yollarda yürümek için mânevî bir azim ve gayrete sahip olmak.

Ardıç, genelde her yetişkin Müslümana farz olan Cuma namazının, bu özel bâtıni yorumlarla, kişinin zâhirden bâtına geçmesi, dışsal formlardan içsel hakikâtlere ulaşması için bir çalışma ve gayret alanı sunduğunu ifade eder.[294] 

## 4.4.2. Bayram Namazı: On Sekiz Bin Âlemin Tekbirlerle Müşahedesi ve Gerçek Bayram İdraki

Senede iki defa, Ramazan ve Kurban bayramları sabahlarında kılınan Bayram namazlarının, Ardıç'ın ifadesiyle “oldukça coşkulu” bir şekilde ifa edilmektedir. Bu coşku, sadece toplumsal bir sevinçten değil, aynı zamanda mânevî bir vuslatın ve ilâhî lütuflara erişmenin verdiği ruhani bir neşeden kaynaklanır.

Bayram namazlarını diğer namazlardan ayıran en önemli farklardan biri, her rekâtta fazladan üç tekbir getirilmesidir. Ardıç, bu ilave tekbirlerle birlikte (Fatiha öncesi tekbirler ve rükû tekbiriyle beraber) her rekâtta dokuz, iki rekâtta ise on sekiz tekbire ulaşıldığını belirtir. Bu “on sekiz” sayısının, tasavvuf geleneğinde sıkça zikredilen “on sekiz bin âlemin” ifadesi olduğunu vurgular. Bu, Bayram namazının, tüm varlık âlemlerini kapsayan bir şükür, tesbih ve Allâh'ın azametini idrak etme manasına geldiğini gösterir.[295] 

Ardıç, Bayram namazındaki bu tekbirlerin ve hareketlerin mânevî seyrini şöyle açıklar:

Birinci Rekâttaki Üç Tekbir ve Yakîn Mertebeleri: Birinci rekâtta ellerini üç defa kaldırıp (her birinde tekbir alıp) sonra bağlayan kimse, bu varlığın ve Allâh'ın hakikâtini sırasıyla “İlmel yakîn” (bilgiyle kesinlik), “Aynel yakîn” (müşahedeyle, görerek kesinlik) ve “Hâkkel yakîn” (yaşayarak, hakikâtiyle kesinlik) düzeylerinde müşahede etmiş, yani bu üç kesinlik mertebesini kendi iç dünyasında tecrübe etmiş demektir.

İkinci Rekâttaki Tekbirler ve Mânevî Makâmlar: İkinci rekâtta ise, secdeye varmadan alınan üç tekbir, mânevî yolculuğun ana duraklarını sembolize eder: 

- Birinci tekbir: Şeriât (Ef'al) mertebesini.

- İkinci tekbir: Tarikât (Esma) mertebesini.

- Üçüncü tekbir: Hakîkat (Sıfat) mertebesini; daha sonra secdeye vardıran (dördüncü) tekbir ise, bu seyrin zirvesi olan Mârifet (Zât) mertebesini ifâde etmektedir.

Ardıç’a göre, Hakk yolunda epey çaba sarf ettikten sonra gerçek bayrama ulaşan kimse, yani mânevî olgunluğa erişmiş bir sâlik, Bayram namazında bu tekbirlerin mânevî derinliklerini yaşayarak, en sonunda Zât mertebesi itibarıyla “Azamet-i İlahîyeyi” (İlahi Büyüklüğü ve Yüceliği) müşahede ederek bir şükran secdesine kapanır. “Gerçek bayramı işte bu kimseler yapmaktadır, diğerleri bunların şerefine dağıtılan o bayram sevinçlerini toplamaktadırlar”[296] diyerek, hakiki bayramın ancak böyle bir mânevî idrak ve vuslatla mümkün olacağını, diğer insanların ise bu kâmil zatların ulaştığı mânevî feyiz ve sevinçten nasiplendiğini ifade eder.[297] 

## 4.4.3. Cenaze Namazı: Hal ile Yaşanan Fatiha ve Ölüm Gerçeği

Cenaze namazı, Ardıç'ın da belirttiği gibi, diğer namazlardan yapı ve içerik olarak oldukça farklıdır. Bu namazda Fatiha Sûresi lisanen okunmaz; rükû, secde ve tahiyyât yoktur. Klasik fıkıh kaynaklarında da belirtildiği gibi, bu ibadet “asıl namaz olmayıp, dua ve istiğfar hükmünde” kabul edilir. Ancak Ardıç, bu zâhiri farklılığın ötesinde, cenaze namazının derin bâtıni anlamlarına dikkat çeker:

## Fatiha'nın Hal ile Yaşanması: Ardıç'a göre, bu namazın en mühim tarafı, Fatiha Sûresi'nin lisan ile değil, hal ile yaşanıp müşahede edilmesidir. Karşımızda duran cenaze manzarası –yakınımız olsun veya olmasın– bu âlemin en etkileyici ve düşündürücü olaylarından biridir. Önümüzde tahta bir kutu içinde sessizce yatan o kimse, dünya hayatı denilen kapıdan girip çıkmış, yaptıklarıyla baş başa kalmıştır. Bu manzaradan daha kesin ve keskin bir nasihatçi bulmak mümkün değildir. İşte bu noktada, cenaze namazını kılanlar, henüz o duruma düşmedikleri için ellerindeki hayat ve tövbe imkânının ne kadar değerli olduğunu derinden hissederler. Ardıç, bu halet-i ruhiye içinde Fatiha'nın manalarının nasıl tecelli ettiğini şöyle açıklar:

- “Elhamdü lillahi rabbi’l-‘ alemîn”: O anda, tüm övgülerin âlemlerin Rabbi olan Allâh'a ait olduğu gerçeği en bariz şekilde yaşanır. Hayatın ve ölümün sahibi O'dur.

- “er-Rahmânirrahîm”: Allâh'ın Rahman ve Rahim olduğu, hem yaşarken verdiği nimetlerle hem de ölüm anındaki ve sonrasındaki rahmetiyle yakinen hissedilir.

- “Mâliki yevmiddîn”: Kıyâmet gününün sahibinin Allâh olduğu gerçeği, önümüzde kıyâmeti kopmuş olan mevtanın haliyle somutlaşır. Bu, henüz o sona ulaşmamış olanlar için ne yapmaları gerektiğini düşünmeleri için ciddi bir uyarıdır.

- “İyyake na’büdü ve iyyâke nestaîin”: “Ancak Sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz” ifadesi, o acziyet ve muhtaçlık anında, hayallere veya başka güçlere değil, sadece Allâh'a sığınmanın ve O'na yönelmenin tek çare olduğu gerçeğiyle yaşanır.

- “İhdi nassırâte’l-müstakîm...”: “Bu hal başımıza gelmeden bizi gerçek doğru yola ilet” niyazı, sözlere dökülmeye gerek kalmadan, kalpten bir yakarışa dönüşür.[298]

Rükünleri ve Dört Tekbirin Anlamı: Cenaze namazının rükünleri kıyâm (ayakta durmak) ve dört tekbirdir. Ardıç, bu dört tekbiri de mânevî mertebelerle ilişkilendirir; Şeriât, Tarikât, Hakikât ve Mârifet. Bu mertebelerin, yukarıda dört rekâtlı namazlar bağlamında anlatıldığı şekilde, bu kez ölüm gerçeği karşısında, kıyâm halinde huşu ve tefekkürle müşahede edilmesi gerektiğini belirtir. Bu, hem ölen kişinin mânevî yolculuğuna bir dua hem de kalanların kendi mânevî yolculuklarını tefekkür etmeleri için bir vesiledir.

Ardıç, cenazenin namazı kılındıktan sonra bir miktar eller üstünde “saltanatını sürdürüp” bir daha çıkamayacağı çukuruna terk edilip yalnız başına bırakılmasının, en küçük akıl sahiplerine bile büyük ibretler içerdiğini vurgulayarak, bu hadisenin tefekkür boyutuna dikkat çeker.[299]

## 4.4.4. Teheccüd (Gece) Namazı: Makâm-ı Mahmûd’a Bir Vesile

Teheccüd namazı, Ardıç'ın; Ve minelleyli fetehecced bihî nâfileten lek. ‘Asâ en yeb’aseke rabbüke makâmen mahmûdâ,[300] âyetine atıfla ele aldığı; Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmudʼa ulaştırsın, anlamını taşıyan, gecenin bir vaktinde nafile olarak kılınan ve büyük mânevî mükâfatlar vaat edilen bir ibadettir.

Bu âyete “Hamd” konusunda da değinildiği üzere Ardıç, Teheccüd'ün “Makâm-ı Mahmud” yani övülmüş, şerefli bir makâma ulaşma vesilesi olduğunu vurgular. Gecenin ilerlemiş vaktine kadar gününü iyi bir hal ile geçirip, namaz ve diğer görevlerini yerine getiren ve sonra da Rabbi için uykusundan feragat ederek O'na yönelen kişinin, kendi mânevî mertebesi ve samimiyeti nispetinde bu yüce makâmın adayı olacağını ifade eder. Dört, sekiz, on iki rekât gibi farklı sayılarda kılınabilen bu gece namazına devam ettikçe, kişinin içsel gelişiminin artacağını, mânevî olarak olgunlaşacağını ve böylece Rabbinin katında daha çok değerlenip övülmeye layık hale geleceğini belirtir. Bu namaza devam edenlerin, ulaşabildikleri mânevî mertebelerden aldıkları “haz” (ruhani zevk, lezzet) ile yaşamlarına devam ettiklerini, bu hazzın onları daha da gayrete getirdiğini söyler.[301]

### 4.4.5. Mirâç Namazı: Mü'minin Gerçek Yükselişi ve İrfani Zevk

Ardıç, bazı tasavvufi gruplar veya mânevî yolda ilerlemiş kimseler tarafından yirmi dört saatte bir defa iki rekât olmak üzere kılınan ve “Mirâç Namazı” olarak adlandırılan özel bir uygulamadan bahseder. Bu namazın da çok büyük mânevî özellikleri olduğunu belirtir. Temel dayanak noktası, “Namaz mü’minin mirâçı’dır” hadis-i şerifidir. Ardıç, bu hadisten yola çıkarak, gerçek bir namazın, sahibini mutlaka mânevî bir yükselişe, bir “yerlere” getirmesi gerektiğini ifade eder.

Bu bağlamda, kişinin kendi ibadet hayatını sorgulamasının önemine dikkat çeker: Ömrünün bu güne kadar olan zamanını namaz kılarak geçiren kimsenin, bu zaman zarfında kendisinde ruhsal bir gelişme meydana gelmemişse, geriye dönüp ne yaptığına bakması lazım geldiğini, kılınan namazın gerçekten hakkıyla yapılan bir ibadet mi, yoksa sadece sıradan, alışkanlıkla yapılan adet hükmünde bir ibadet mi olduğunun muhasebesini yapmasının gerekliliğini vurgular. Bu öz eleştiriyi acilen yapıp, mânevî konumunu tespit ederek gereğini yerine getirmenin hem dünya hem de ahiret için hayırlı olacağını belirtir.[302]

“Namaz dinin direğidir,” “Namaz mü’minin mirâcıdır,” “Namaz uykudan hayırlıdır” gibi âyet, hadis ve dini hükümlerle pek çok defa hatırlatılan bu muhteşem ibadeti, kendine yakışır bir şekilde, yani bâtıni derinliklerini ve mânevî inceliklerini idrak ederek ifa etmeye çalışmak gerektiğini söyler. Ancak bu şekilde kişinin kendi “mirâçlarını” oluşturabileceğini ifade eder. Namazın sadece şekli ve zâhiri ifadelerden ibaret olmadığını anlayıp, bâtıni özellikleriyle namazı oluşturmaya gayret etmenin önemini vurgular.

Ardıç, bu tür irfani yorumların ve mânevî tecrübelerin, mantığı ve gönlü çalışan her ibadet ehli tarafından zamanla daha da derinleştirilip, farklı güzelliklerinin keşfedilebileceğini belirtir. “Bunlar bir zevk işidir. Genel bir hüküm değildir, irfani ve zevkidir, kimseyi bağlamaz”[303] diyerek, bu tür bâtıni yorumların fıkhi bir bağlayıcılığı olmadığını, kişisel mânevî tecrübe (zevk) ve irfana dayandığını ifade eder.

Fesalli li’rabbike venhar.[304](Rabbin için namaz kıl, kurban kes) âyetine dikkat çekerek, ibadetlerdeki ihlasın (samimiyetin) sorgulanması gerektiğini belirtir: “Acaba bu işleri gerçekten menfaat beklemeden Rabbimizin rızası için mi yapıyoruz? Yoksa nefsimizin rızası için mi? Yani gelecekte nefsimize menfaat temini için mi?” Bu sorular, ibadetin özündeki niyeti ve adanmışlığı ortaya koyar.[305]

Ardıç, Namazın önemini bir başka yönden izâh etmek için Hz. Peygamber'in “İki rekât namaz dünya ve dünyada olan şeylerden hayırlıdır” hadis-i şerifine dair Hz. Mevlâna’nın yaptığı izaha atıfta bulunur.[306] Ayrıca Risale-i Gavsiyye'deki şu ifadeyi aktarır: “[Dedim ki; - Ya Rabbi, hangi namaz sana daha yakındır? - O namaz ki içinde benden başkasının kalmadığı, kılanın onda kaybolduğu namazdır.]” Bu, namazda tam bir fenâ ve istiğrak halinin ideal olduğunu gösterir.[307]

Ardıç, bu derin bahisleri kişisel bir hatırasıyla zenginleştirir. 15 Aralık 1984'te Mevlâna ihtifali için gittiği Konya'da Hz. Şems-i Tebrizi'nin türbesini ziyaret ettiğinde, orada bir miktar namaz kıldıktan sonra Hz. Şems'in ruhaniyetine yönelip tefekkür halinde sorduğu bazı soruları ve aklında beliren cevapları aktarır:

Soru: Keşfin açılması nasıl olur? 

Cevap: “Ortada kapalı yok ki açılması olsun, sen ortada var oldukça kapalısın, sen kalkınca iş biter.” Bu cevap, keşfin ve mânevî açılımların önündeki en büyük engelin kişinin kendi nefsani varlığı (benliği) olduğu, bu benlik ortadan kalktığında hakikâtlerin zaten aşikâr olduğu şeklindeki temel bir tasavvufi prensibi vurgular.

Soru: Salât nedir? 

Cevap: “Salât bir andır. Ezel ve ebed söz konusu olmayan bir andır. O da tek varlığa mahsus, tek varlığın âlemdeki çokluk şeklinde görünen tek hareketidir.” Bu, salâtın zaman ve mekân kayıtlarının ötesinde, Allâh'ın ezelî ve ebedî varlığının, kesret (çokluk) âlemindeki yegâne fiili ve tecellisi olduğu şeklinde çok yüksek bir irfani tanımdır.[308]

Terzi baba, tasavvuf edebiyatında önemli bir yere sahip olan Abdülkerim Cîlî’den alıntı yaparak şu hadiseyi aktarır: Hz. Peygamber (s.a.v.) Mirac’a çıktığında, kendisine bütün perdeler açılmış, ancak bir perde kalmıştır. O bir perdenin de açılmasını dilediği zaman kendisine: “Dur, Rabbin namaz kılıyor...”[309] denilmiştir. Ardıç, bunu bizzat Hz. Peygamber'in (s.a.v.) anlattığını ve bu olayın “büyük bir sır” olduğunu, anlamanın çok güç olduğunu ancak yaşamak sûretiyle anlaşılabileceğini belirtir.[310]

## 4.4.6. Seferi Namaz ve Hükmünün Güncelliği

Seferilik (yolculuk) halinde dört rekâtlı farz namazların iki rekât olarak kısaltılması, fıkıhta belirli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlar genellikle yaklaşık 90 kilometrelik bir mesafe kat etmek ve bu yolculuğun meşakkatli olması (örneğin, eski dönemlerde yaya veya kervanla üç gün süren yolculuk) üzerine kurulmuştur.   

Ardıç, günümüz ulaşım koşullarının (otomobil, uçak vb.) bu mesafelerin çok daha kısa sürelerde ve daha az meşakkatle ve eski zamanlara kıyasen daha güvenli bir şekilde yol kat edilmesini mümkün hale getirdiğini belirterek şu örneği verir; “90 kilometrelik mesafe araba ile bir saat civarında alınabilmekte iken uçak ile yaklaşık 800-900 km yol alınabilmekte dolayısı ile bu durum, seferilik ruhsatının temel gerekçesi olan meşakkatin, modern yolculukların çoğunda ortadan kalktığı anlamına gelmekte olduğunu” ifâde eder. Dolayısıyla, sadece kilometre hesabına dayanarak, günümüz konforlu ve hızlı yolculuklarında namazları kısaltmanın kendisine göre uygun olmadığı ancak toplumu etkileyecek bir kararın dini otorite tarafından değerlendirilmesi gerektiğini ifâde etmektedir.[311] 

Fıkıh hükümlerinin zamanın ve şartların değişmesiyle yeniden yorumlanması (içtihat) bir gerekliliktir. Eski dönemlerin şartlarına göre belirlenmiş fetvalarla amel etmek yerine, günümüz koşulları dikkate alınarak seferilik gibi hükümlerin yeniden değerlendirilmesi ihtiyacı bulunmaktadır. Aksi takdirde, ruhsatın amacı göz ardı edilmiş ve şekilciliğe düşülmüş olunacaktır. [312]  

## 

## 4.4.7. Kaza Namazı 

Üzerinde farz namazı borcu bulunan kişiler için, özellikle borcu çok olanlar için, bu borçları kaza etmek mânevî bir yük ve karmaşık bir süreç gibi görünebilir. Bazı mezheplerdeki, üzerinde farz namaz borcu olanların nafile namazlarının kabul olmayacağı yönündeki görüş, kişileri öncelikle farz borçlarını ödemeye teşvik etmektedir.[313]

Kazâ Namazı için Pratik Bir Yöntem

Ardıç bu borçların kolaylıkla ve sistematik bir şekilde ödenebilmesi için şu yöntemi önermektedir:   

Ardıç bu yöntemdeki amacın, her bir günlük (beş vakit) farz namazın edası sırasında, fazladan sadece üç rekât ekleyerek, aynı zamanda bir günlük kazâ namazı eda ederek (beş vakit farz olarak) bir günde iki günlük farz namaz (biri eda, diğeri kaza) kılınmış olunacağını beyan eder. Uygulama da şöyledir:   

- Sabah Namazı: Aynen kılınır (2 rekât sünnet + 2 rekât farz). Sünneti, sünnet-i müekkede (Peygamberimizin genellikle terk etmediği kuvvetli sünnet) olduğu için değişikliğe uğramaz.

- Öğle Namazı: İlk 4 rekât sünnet (sünnet-i müekkede) ve 4 rekât farz aynen kılınır. Son 2 rekât sünnet (sünnet-i müekkede) yerine, “Niyet ettim Allâh rızası için vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazının farzını kaza etmeye” (veya “son öğle namazının farzını kaza etmeye”) niyetiyle 4 rekât farz kılınır. Böylece son sünnete 2 rekât eklenmiş olur.   

- İkindi Namazı: İlk 4 rekât sünnet (sünnet-i gayr-i müekkede- Peygamberimizin bazen terk ettiği sünnet) yerine, “Niyet ettim Allâh rızası için vaktine yetişip de kılamadığım ilk ikindi namazının farzını kaza etmeye” (veya “son ikindi namazının farzını kaza etmeye”) niyetiyle 4 rekât farz kılınır. Ardından günün ikindi namazının 4 rekât farzı kılınır.   

- Akşam Namazı: 3 rekât farz kılındıktan sonra, 2 rekât sünnet (sünnet-i müekkede) yerine, “Niyet ettim Allâh rızası için vaktine yetişip de kılamadığım ilk akşam namazının farzını kaza etmeye” (veya “son akşam namazının farzını kaza etmeye”) niyetiyle 3 rekât farz kılınır. Böylece son sünnete 1 rekât eklenmiş olur.   

- Yatsı Namazı: İlk 4 rekât sünnet (sünnet-i gayr-i müekkede) yerine, “Niyet ettim Allâh rızası için vaktine yetişip de kılamadığım ilk yatsı namazının farzını kaza etmeye” (veya “son yatsı namazının farzını kaza etmeye”) niyetiyle 4 rekât farz kılınır. Ardından günün yatsı namazının 4 rekât farzı kılınır. Son 2 rekât sünnet (sünnet-i müekkede) yerine ise, “Niyet ettim Allâh rızası için vaktine yetişip de kılamadığım ilk sabah namazının farzını kaza etmeye” (veya “son sabah namazının farzını kaza etmeye”) niyetiyle 2 rekât farz kılınır.   

Bu yöntemle, günlük namazlara sadece toplamda 3 rekât (öğleye 2, akşama 1) eklenerek, her gün bir günlük kaza borcu sistematik olarak ödenmiş olur. Başlangıç tarihi kaydedildiğinde, hesap tutma karmaşası ortadan kalkar. Örneğin, bu yöntemle 10 yıl boyunca namaz kılan bir kişi, 20 yıllık namaz kılmış (10 yıl eda + 10 yıl kaza) ve 10 yıllık kazâ borcunu ödemiş olur.   

Bu yöntemde sünnet-i gayr-i müekkedelerin yerine kaza kılınması, sünnetin tamamen terk edildiği anlamına gelmez. Zira farzdan önce veya sonra namaz kılma fiili (Peygamberimizin uygulaması) devam etmekte, sadece niyet farz kazasına yönlendirilmektedir. Sünnet-i müekkedeler ise (sabah, öğle ilk ve son, akşam, yatsı son sünnetleri) ya aynen kılınmakta ya da yine farz niyetiyle de olsa rekât sayıları korunarak veya artırılarak kılınmaktadır. [314]  

Yeni Müslüman Olanların Durumu

İslâm'ı sonradan kabul eden bir kişinin, Müslüman olmadan önceki dönemdeki ibadetlerinden sorumlu olup olmadığı konusu tartışmalıdır. Bir görüşe göre, İslâm'a girdiği andan itibaren sorumluluk başlar. Ancak Ardıç’a göre, her insan İslâm fıtratı üzere doğduğundan ve Hz. Muhammed'in peygamberliği ile tüm insanlar davete muhatap olduğundan, ergenlik çağından itibaren yerine getirilmeyen ibadetlerin kazası gerekir. Bu durum, İslâm'ı kabul etmekle kişinin geçmiş sorumluluklardan tamamen muaf olmadığı anlamına gelir.[315]

## 4.4.8. İnsan-ı Kâmil Namazı

Necdet Ardıç, 19 rekât olarak Kâ‘be-i Muazzama’da kılınan İnsân-ı Kâmil namazının hususiyet arz ettiğini ve az bilindiğini ifâde etmektedir. Âdemiyetten başlayarak Hakikât-i Muhammediyye’ye yani İnsân-ı Kâmil’e uzanan bu yolda tüm mertebeler bu namazın bâtîni anlamı içerisinde zuhûr etmektedir. İrfan ehli tarafından kılınan bu namaz, onlar için Miʻrac hükmündedir.

Ardıç, 12 mertebeli seyr-ü sülûk yolunda bulunan dervişlerine; eksiksiz ve idrâk içinde edâ ettikleri zâhîri beş vakit namaz, gönülden ve samimiyet içerisinde yerine getirdikleri zikir ve dualar, derin bir tefekkür ile Hz. Muhammed’in sancağı altında toplanmak için gösterdikleri gayret ve Allâh aşkı ile hemhal olmak için gösterdikleri çaba ölçüsünde İnsân-ı Kâmil namazı yolunda ilerleyebilecekleri ve bu yolu tamamladıklarında bu namazı Miʻrac hükmünde kılabileceklerini dile getirmektedir. Aynen farz namazı usulünde kılınan bu namazın Kâbe-i Muazzama’da her zaman kılınabileceğini ancak efdal olanın tavaftan sonra kılınmasının daha isabetli olacağını ifâde etmektedir. [316]

Şekil: Kâ‘be-i Muazzama’da İnsan-ı Kâmil Namazının Seyri.[317] 

İnsân-ı Kâmil özel namazı Kâbe-i Muazzama’da tavaftan sonra Makâm-ı İbrahim’in arkasında eda edilen 2 rekât namazla başlamaktadır. Bu başlangıcın “İnsan-ı Kâmil namazının başlangıcı” ve “şifresi” olduğu ifade edilmektedir. İbrâhîmiyyet Köşesi’nde (mertebesinde) kılınan 4 rekât namaz ile devam etmektedir. Bunu Mûseviyyet Köşesi’nde (mertebesinde) kılınan 4 rekât namaz izlemektedir. Ardından, Îseviyyet Köşesi’nde (mertebesinde) 3 rekât namaz takip etmektedir. Muhammediyyet Köşesi’ne (mertebesine) gelindiğinde ise, kılanan 4 rekât namazdan sonra Makâm-ı İbrâhîm’in tam önünde, kapı yüzeyinin tam ortasında şeriât ve marifet mertebelerinin birleştiği yerde Kâfirûn ve İhlâs Sûreleri okunarak kılınan 2 rekât ile İnsân-ı Kâmil namazının 19 rekâtı tamamlanmış olur. Ardıç, bu 19 rekâtın İnsân-ı Kâmil'in şifresi olduğunu da ayrıca belirtmektedir. 

## 4.4.9. Hakîkat-i Muhammediyye Namazı

Necdet Ardıç, Medine’de kılınan Hakîkat-i Muhammediyye Namazı’nın da özel nitelikli bir namaz olduğunu ifâde etmektedir. “Beş vakit namazın farzları bu namazın temelini oluşturur. Toplam 20 rekâttan oluşan bu namaz, özellikle Ashab-ı Suffa mahalli veya Mescid-i Nebevî’de Ravza-i Mutahhara (Hz. Peygamber’in kabr-i şerîfi) bölgesinde kılınabilir.”[318]

Namazın 20 rekâtlı yapısı, farklı peygamberlik mertebeleriyle ilişkilendirilir ve kılınışı beş vakit namazın farzlarına benzetilir:

• Âdemiyyet mertebesi namazı 2 rekâttır; kılınışı sabah namazının 2 rekât farzı gibidir.

• İbrâhimiyet mertebesi namazı 4 rekâttır; kılınışı öğlen namazının 4 rekât farzı gibidir.

• Mûseviyyet mertebesi namazı 4 rekâttır; kılınışı ikindi namazının farzı gibidir.

• İseviyyet mertebesi namazı 3 rekâttır; kılınışı akşam namazının 3 rekât farzı gibidir.

• Muhammediyyet mertebesi namazı 4 rekâttır; kılınışı yatsı namazının 4 rekât farzı gibidir.

• Vitriyyet mertebesi namazı 3 rekâttır; kılınışı vitr namazı gibidir.

Ardıç niyet edilirken her mertebe için ayrı ayrı niyet edilebileceği gibi, eğer bu sözler zor gelirse, “Niyet ettim hakikat-i Muhammed-î namazına” şeklinde ilk niyetin yeterli olacağına dikkat çekmektedir.

Toplam 20 rekât olan bu namazın, Ferdiyyet’i ifade ettiğini belirtilir. Ferdiyeti, teklerin birleşerek oluşturduğu teklik olarak tanımlayan Ardıç, vakit namazlarının birleşerek Hakîkat-i Muhammedî Namazını oluşturmasının Ferdiyeti temsil etmesinin sebebi olduğunu söyler. 20 rekâttan 2’sinin çıkarılmasıyla kalan 18’sinin, 18.000 âlem içinde olduğunu, geriye kalan 2’sinin ise bütün bunların zâhir ve bâtın, fenâ ve bekâ idrakiyle yaşanması olduğu yorumunu yapmaktadır. Ardıç, namazın 6 selâmda bitirilebileceği, 6 sayısının 6 yönü (üst, alt, sağ, sol, ön, arka) kapsamasından dolayı bu âlemde başka cihetin olmamasıyla ilişkilendirilir.

Ardıç, Hakikât-i Muhammediyye Namazını, tasavvufî öğretilerinde peygamberlik mertebelerini temsil eden ve kişinin kendi Hakikât-i Muhammediyye’sini idrak etme yolculuğuyla ilişkili, genellikle 20 rekâttan oluşan özel bir namaz olduğunu ifâde etmektedir. Beş vakit namazın temelini oluşturduğu bu namaz, mânevî mertebelerde yükselişi ifade eder ve irfan ehli tarafından kılındığında mânevî kazanımlara vesile olacağını dile getirir.

## 4.5. Ezân-ı Muhammedî

Necdet Ardıç, Ezân-ı Muhammedî konusunu ele alırken pek çok hadis ve ilmihal kitabından faydalandığını, bu kitaplarda çok geniş ve detaylı bilgi verildiğini daha fazla malumat edinmek isteyenlerin bu temel kaynaklara başvurabileceğini ifade eder. Ezân-ı Şerif, genel anlamda “bildirmek” ve “davet etmek” manalarına gelir. Ardıç, bu davete uyan ve hayatını ona göre düzenleyen kimselerin her iki dünyada da bahtiyar olacağını vurgular.[319]

### 4.5.1. Ezân-ı Şerifin Doğuşu 

Ardıç'a göre, Hicret'ten yaklaşık bir buçuk sene evvel Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Miraç’a çıkarıldığı gece kendisine sunulan hediyelerden biri olan namaz, beş vakit olarak şekillenmiş ve farz hükmünü almıştır. Mekke devrinin sonuna kadar namaza toplanmak için “es-Salâte (es-salâtü) câmiaten” (Namaz toplayıcıdır/Haydi namaza!) dendiğini aktarır.[320] Hicret hadisesiyle birlikte, hicretin ilk yılında Ezân-ı Şerif'in meşru olduğunu belirtir. Ardıç, Medine'de ilk Ezânı okuyanın Bilâl-i Habeşî (r.a.)[321] Mekke'de ilk Ezânı okuyanın ise Habîb b. Abdurrahman (r.a.) olduğunu kaydeder.

Necdet Ardıç, Müslümanların sayısının artmasıyla Mescid-i Nebevi'de aynı saatlerde toplanmanın zorlaşmaya başladığına dikkat çeker. Hadislere ve rivâyetlere dayanarak, Müslümanların çoğalınca aralarında namaz vakitlerini bildirecek bir yöntem üzerinde düşünmeye başladıklarını ifade eder. Ardıç, bu süreçte ortaya atılan önerileri ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bunlara verdiği cevapları şu şekilde sıralar:

- Bazıları “Çan çalalım” demiş, Resûlullah (s.a.v.) “Bu, Hristiyanlarındır” buyurmuştur.

- Diğer bir kısmı “Boru çalalım” demiş, Resûlullah (s.a.v.) “O da Yahudilerindir” demiştir.

- “Ateş yakalım” diyenler olmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) “O da Mecusilerindir” buyurmuştur.

Ardıç, bu toplantıda namaza davet için belirli bir davranış biçimi uygulamasına karar verilemediğinden, o günkü görüşmelerin sonuçsuz kaldığını belirtir. 

Ezân'ın meşruiyet kazanmasında Abdullah b. Zeyd ve Hz. Ömer’in rüyalarının önemli bir rolü olduğunu vurgular. Abdullah b. Zeyd’in (r.a.) gördüğü rüyayı Hz. Peygamber’e (s.a.v.) anlatmasını özetleyerek şöyle aktarır: Uykusunda bir adamın kendisini dolaştırdığını ve namaza davetle ilgili olarak “Allâhu Ekber, Allâhu Ekber...” diyerek Ezânı sonuna kadar öğrettiğini, ikameti ise “kad kâmeti's-salâh” ifadesi dışında tek tek zikrettiğini bildirmiştir. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu rüya için “İnşallâh bu hakikâten hak rüyadır” buyurduğunu ifade eder.

Ardıç, Ebu Davûd'un Sünen’inde nakledilen bu hadisenin şu şekilde geçtiğini de ekler: Abdullah bin Zeyd (r.a.) rüyasında elinde çan taşıyan bir adam görür, çanı satmasını ister. Adam ne yapacağını sorunca, namaza davet edeceğini söyler. Bunun üzerine adam, daha hayırlı bir şey olarak “Allâhu Ekber, Allâhu Ekber...” diyerek Ezânı öğretir.[322]

Ardıç, aynı rüyayı Hz. Ömer’in (r.a.) de yirmi gün kadar evvel gördüğünü fakat sıkıldığından Hz. Peygamber'e (s.a.v.) söyleyemediğini belirtir.[323]

Necdet Ardıç, Sahîh-i Buhârî[324] ve Sîre-i İbn Hişâm şârihi Süheylî’den alıntı yaparak Ezân’ın vahiy ile doğrudan emrolunmayıp bir zatın rüyası ile meşru kılınmasındaki hikmete değinir. Süheylî’ye göre, Ezân Hz. Peygamber’e (s.a.v.) Leyle-i İsrâ’da yedi kat Semâvâtın fevkinde gösterilmiştir ki bu, vahiyden daha kuvvetlidir. Ancak farz kılınması Medine’ye hicret vaktine kadar ertelenmiş, insanlara namaz vaktini ilan etmek istediklerinde vahyi beklemişlerdir. Abdullah bin Zeyd'in (r.a.) rüyası, semada gördüklerine muvafık düşünce Hz. Peygamber (s.a.v.) “İnşallâh bu rüyâ haktır” buyurmuş ve bunu, semada gördüklerinin yeryüzünde sünnet olmasının murad-ı ilâhî olduğuna delil kabul etmişlerdir. Hz. Ömer'in (r.a.) rüyasının da buna uygun düşmesiyle bu nebevi hükmün kuvvet bulduğunu ifade eder.[325] Ardıç, Buhârî'nin işaretiyle Ezânın meşrûiyetinin vahy-i münzel (indirilen vahiy) ile de teyit edildiğini belirtir.[326]

Necdet Ardıç, bir gün Bilâl’in (r.a.) sabah vaktinin girdiğini haber vermeye geldiğinde Hz. Peygamber'in (s.a.v.) biraz dalmış olduğunu öğrendiğini ve bunun üzerine iki kere “es-Salâtu hayrûn mine’n-nevm” (Namaz uykudan hayırlıdır) diye seslendiğini aktarır. Bu ifadenin Resûlullah’ın (s.a.v.) hoşuna gittiğini ve “Bilâl, bu ne güzel söz! Sabah Ezânlarını okuduğunda bunu söyle” buyurduğunu kaydeder.[327]  

İslâm'ın Sürekli Yankılanan Sesi

Necdet Ardıç, Ezân'ın İslâm dininin temel kaidelerinden birisi olarak oluştuğunu ve hiç değişmeden günümüze kadar geldiğini vurgular. Dünya durduğu sürece de bu sesin, İslâm'ın sesi olarak varlığını koruyacağını ifade eder. Hadislerde, Ezân'ın yüksek yerlerde okunmasının sünnet olduğu, yüksek yer varken alçak yerde veya oturarak okumanın mekruh olduğu, okunan her Ezânın dinlenmemesinin bir noksanlık olduğu ifade edildiğini aktarır.

Ardıç, okuyucuyu tefekküre davet ederek, dünyanın dönüşü ile değişen zaman gereği her an bir beldede Ezân-ı Muhammedî'nin okunup ilan edildiğinin müşahede edileceğini belirtirken; Yirmi dört saatte, yeryüzünün bir yerinde bu ilâhî davetin duyulmadığı hiçbir dakika olmadığını söyler. Ardıç, “Nasıl bir azamet-i ilâhiyye ve nasıl bir meth-i Peygamberî! İrfan ve uyanıklık ile düşünürsek Ezân-ı Muhammedî, İslâm’da ve bütün insanlığa nasıl muteber bir davet ve Hakk’a çağrı olduğunu anlarız”[328] sözleriyle bu durumun ehemmiyetine dikkat çeker.

### 4.5.2. Ezân’ı Anlamada Yüzeysellik Eleştirisi

Necdet Ardıç, Ezân-ı Muhammedî'nin kelimelerini belleyip namaz vakitlerinde tekrar etmek ve özelliklerini anlamadan okumanın yeterli olmadığını vurgular. Her Ezân okuyuşta mümkün olduğunca geniş bir ihata ve düşünce ile tefekkür edilmesi gerektiğini belirtir ve “Bu kelimelerde neler var?” sorusunu sorar. Ardıç'a göre, eğer Ezân Hristiyanların çanı, Yahudilerin boru sesi gibi dinlenir, ateşperestlerin ateşi seyrettikleri gibi gaflet içinde seyredilirse, ondan tam manasıyla faydalanılamaz.

Ardıç, güzel sesli bir müezzinin Ezân okuduğu zaman sadece sesinin güzelliğinin duyulup hadisenin duygusal yönden değerlendirilememesini ve ilmî yöne çevrilememesini yaygın bir yanılgı olarak gösterir. “Zaten camiamızın en zayıf noktası da bu değil midir? Genellikle bizler her meselede maddesel ve duygusal davranıp, gerekli araştırmacı ruhuna sahip olamamaktayız”[329] diyerek bu durumu eleştirir. Ardıç, Cenab-ı Hakk'ın atalarımızın en güzel hasletlerinden olan araştırmacılığı bizlere de nasip etmesi ve bu kuru taklitçilikten kurtarması temennisinde bulunur.

Ona göre, Ezân-ı Muhammedî'yi duyduğumuzda veya okuduğumuzda yeteri kadar ilgi göstermezsek gereken faydayı temin edemeyiz. Ondan gereği gibi faydalanılamaz ve gerçeğine yakın anlaşılamazsa, bu sefer onun devamı olan ve ona esas olan namazdan da gereği gibi faydalanılamayacağını belirtir.

### 

### 4.5.3. Ezân ve Kametin Kelimeleri

Dünyanın üzerinde insanların yaşadığı her yerde yirmi dört saat kesintisiz okunan Ezân-ı Şerif’in lafzı sırasıyla; dört defa Allâhu Ekber, iki defa Eşhedü en lâ ilâhe illallâh, iki defa Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh, iki defa Hayye ale's-salâh, iki defa Hayye ale'l-felâh, sadece sabah namazlarında iki defa es-Salâtu hayrun mine'n-nevm, iki defa Allâhu Ekber, bir defa Lâ ilâhe illallâh şeklindedir. Kamet getirilirken ise; iki defa Allâhu Ekber, bir defa Eşhedü en lâ ilâhe illallâh, bir defa Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh, bir defa Hayye ale's-salâh, bir defa Hayye ale'l-felâh, iki defa Kad kāmeti's-salâh, iki defa Allâhu Ekber, bir defa Lâ ilâhe illallâh okunur. [330]

Necdet Ardıç, diğer bazı hadislerde kametin de dörtlü tekbir ve diğer sözlerinin ikili okunabileceğinin buyurulduğunu, bu yüzden bazı yerlerde kametin çiftli, bazı yerlerde tekli olarak okunduğunu belirtir.

Ezân-ı Muhammedî’nin dışarda okunuşunun zâhîri davet, içerde okunuşunun yani kametin ise bâtîni davet olduğunu söyleyen Necdet Ardıç; Ezân-ı Muhammedî'nin sözleri üzerinde araştırma yaptığını ancak ondaki geniş manayı idrak edebilecek güçte olunmadığını, ama hiç olmazsa bazı başka özelliklerinin de olduğunun bilinerek bakış açısının biraz daha değiştirilmesi gerektiğini ifade eder. Ezân'daki sıralamanın; 4 tekbir, 2 Allâh'a şehâdet, 2 Resûlullah’a şehâdet, 2 hayye ale's-salâh, 2 hayye ale'l-felâh, tekrar 2 tekbir ve 1 kelime-i tevhîd olduğunu hatırlatarak, bu sıralamanın bir özelliği olması gerektiğini, zira günde beş defa içeride (kamet) ve beş defa dışarıda (Ezân) tekrar tekrar okutulduğunu belirtir.

Ardıç, müezzin Ezân okumaya başlayınca Müslümanların sadece Ezânın “savtını” yani sesini duyduğunu, müezzinin sesi güzelse “ne kadar güzel okudu” dendiğini ancak okunan çağrının sesin ötesinde taşıdığı mesajın günlük yaşamda ıskalandığını, Ezânın sahip olduğu çok katmanlı anlamları çözebilmek için bu mesaj içinde bulunan şifrelerin iyi anlaşılması gerektiğini ifâde etmektedir. Ezânın, kulu namaza bağlayan iletişim olduğunu taşıdığı mesaj ile ilgili mutlaka tefekkür edilmesi gerektiğini söylemektedir.[331]

Allâhu Ekber Lafzı: Ardıç, Allâhu Ekber’in genel manada Türkçeleştirildiğinde “Tanrı uludur” diye ifade edildiğini belirtir. Dünyada konuşulan hiçbir dilde Allâh lafzının tam karşılığını veren tek bir kelimenin olmadığını, Tanrı, God, Dieu, Nirvana, Yehova gibi kullanılan sözcüklerin anlamlarının çok dar kaldığını, Allâh lafzının, “Tanrı” kelimesiyle eş değerde tutulup onunla mana bulmasının mümkün olmadığını vurgular. Ancak başka karşılık kelime de olmadığı için genel manada “Tanrı” kelimesinin kullanıldığını ifade eder. Eski Şaman dinine mensup ateşperest milletlerin güneş doğarken ona secde ettikleri, taptıkları zamanda, tan yerinin aydınlanması hükmünde olan “Tanrı” sözcüğünü insanların kullanmaya başladığını ifâde eder. Oysa ki Allâh lafzının semavî olduğunu, Allâh’ın (c.c.) kendi kendine verdiği bir isim olduğunu, bazı lügat alimlerinin ise elehe yelehu` sözünden kaynaklandığını ifade ettiklerini belirtir.[332]

Ardıç, büyük mütefekkir Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin Allâh (c.c.) lafzını, “İsmü'z-Zât, cemîu's-sıfât, esmâ-i mütekābile ve sıfât-ı mütezadde cem’inin ehadiyetine Allâh (c.c.) denir.” yani, “Zatının ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin topluluğu ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme Allâh (c.c.) denir” diye tarif ettiğini aktarır.[333] 

“Ekber” kelimesini açıklarken: Kebir’in “büyük”, Ekber’in ise “en büyük” demek olduğunu belirtir. Fakat “en büyük” derken, sanki başka bazı büyükler varmış da onların arasında Allâh en büyükmüş manasının çıkarılmaması gerektiğini vurgular. Ardıç, “Allâhu Ekber, Allâh en büyüktür manasına gelir ama, bu çok iyi düşünemediğimiz ve tefekkür mertebesinde hayalimizde var ettiğimiz bir Tanrının büyüklüğünü değil, gerçek İlâh olan Allâh-u Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünün anlaşılmasını gerektiren bir durumdur” [334] der.

Ardıç'a göre, “Allâhu Ekber” diyen kişi, aklında, zihninde olan veya hayal gücü ile kendinin var ettiği tanrılardan, rablardan, putlardan ve sair sevdiklerinden arınmış olarak gerçek Rabbine ulaşma yoluna girmiş olmaktadır. Bu nedenle, “Allâhu Ekber” yerine “Tanrı Uludur” sözünü kullanmanın yeterli olmadığını yineler.

Necdet Ardıç, Allâh'ın (c.c.) Zât-ı Mutlak yönüyle anlaşılmasının mümkün olmadığını, bu hususta Hz. Peygamber'in (s.a.v.) “Allâh'ın Zâtı'nı tefekkür etmeyiniz.”[335] diye tavsiyede bulunduğunu hatırlatır. O'nun ancak Zât-ı Mukayyed; sıfatları, esmaları ve fiilleri yönüyle idrak edilmeye çalışılmasının mümkün olabileceğini belirtir. Ardıç, “Daha henüz kendi varlığını gerçek yönüyle idrak edemeyen, nefis perdelerini açamayan birey, bütün kâinatı var eden mutlak varlığı nasıl idrak edebilir?”[336] diye sorar.

“Allâhu Ekber” sözü söylendiği veya duyulduğu zaman bunu öz ve bâtın manasıyla Zât-ı Mutlak yönünden anlamanın mümkün olmadığını, fakat ortada bu hükmün olması dolayısıyla, imkân dâhilinde O'nu Zât-ı Mukayyed yönüyle, akl-ı cüz'ümüzü akl-ı küll'e ulaştırmaya çalışarak, ondan alınabilecek yardımla anlamaya çalışmanın mümkün olabileceğini ve buna çok ihtiyaç olduğunu ifade eder.

Necdet Ardıç, Ezân'da dört defa tekrarlanan “Allâhu Ekber” lafzının, Allâh'ın (c.c.) birliğinin dört mertebe itibarıyla ilan edilmesi ve yüceliğinin bu katmanlarda anlaşılması gerektiğini ifade eder. Ardıç, bu mertebeleri ve ilgili tefekkürleri şöyle sıralar:

Birinci Tekbir (Ef'al Âlemi): Ardıç'a göre, kişi Allâh'ın (c.c.) varlığını en geniş manada anlayamasa bile, en azından bu birinci düzeyden, yani yaşadığımız bu âlem olan fiiller âlemi (ef'al mertebesi) açısından anlamaya çalışmalıdır. Müezzin veya kişinin birinci tekbir olarak “Allâhu Ekber” demesi, Ardıç'a göre, bütün varlıkta Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani Lâ fâile illallâh (Allâh'tan başka gerçek fail/eyleyen yoktur) hükmünün gerçek manasıyla yaşanması anlamına gelir. Bu tekbirle, bütün madde âleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü ve varlığının Allâh (c.c.) olduğu, O'nun en büyük olduğu ikrar edilir.

İkinci Tekbir (Esmâ Âlemi): İkinci tekbire gelindiğinde, Ardıç, bu âlemi meydana getiren manalar âleminin, yani Allâh'ın (c.c.) güzel ve sonsuz isimlerinin (Esmâül-Hüsnâ) bulunduğu esmâ âleminin düşünülmesi gerektiğini belirtir. Bu tekbirle, esmâ âleminin de Hakk'ın varlığı ile var olduğu, bir başka deyişle Tevhîd-i Esmâ’nın Lâ mevcûde illallâh (mevcut olan ancak Allâh’tır )hükmü ile yaşanması idrâk edilir ve tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.

Üçüncü Tekbir (Sıfat Âlemi): Üçüncü tekbire geçildiğinde, sıfat mertebesinde sıfat âleminin de Allâh'ın (c.c.) varlığı ile var olduğu bütün benliklerin, varlıkların ve bunların özlerinin Allâh'ın (c.c.) olduğu, Lâ mevsûfe illallâh (Sıfatlanmış olan ancak Allâh’tır) hükmünün yani tevhîd-i sıfatın Allâh'a (c.c.) mahsus olduğu gerçek hali ile ortaya çıkar.

Dördüncü Tekbir (Zât Âlemi): Dördüncü tekbire gelindiğinde ise, Zât âleminin dahi Allâh'ın (c.c.) varlığı olduğu; Lâ ma’bûde illallâh ve Lâ ilâhe illallâh(Allâh’tan başka gerçek fail/eyleyen yoktur) sözünün hakikâti söylenmiş olur. Ardıç, “Allâhu Ekber” lafzının adeta “Allâhu Ahad” (Allâh Birdir/Tektir) haline geldiğini ifade eder. Çünkü burası Zât bölgesidir. İrfan ehlinin dördüncü tekbirin “Allâhu Ahad” olduğunu bildiğini, fakat yine genel söyleniş şekliyle söylediğini belirtir. Buranın “Allâhu Ahad” olması, Ahadiyyet mertebesi itibariyledir ki, Ahadiyyet mertebesi Vahidiyyet mertebesinin üstündedir. Ardıç, bu durumda dördüncü tekbirin özelliğinin değiştiğini vurgular. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, manaları, özellikleri mevcutken, Ahadiyyet mertebesine geçildiğinde artık orada “Ahadiyyet-i Sırf” yani zâtî durum söz konusu olduğundan, herhangi başka bir varlıktan bahsedilemeyeceği için “büyüktür” sözünün kendine bir ifade bulamayacağını açıklar. Orada hüviyeti ve inniyeti ile tek bir Zât, mutlak varlık mevcuttur. Dolayısıyla orada sadece “Allāhu Ahad” hükmü geçerli olur, nitekim “Kul hüvallāhü ehad”[337] (De ki: O, Allâh’tır, bir tektir) buyrulmaktadır.

Ef'al, esmâ, sıfat mertebelerinden sonra sadece Ahadiyyet-i Sırf-ı Zâtî mertebesinin kalacağını ve bunun ifadesinin de “Allâhu Ahad” olacağını belirtir. Ancak Ardıç, “Hal böyle de olsa, yine de bütün tekbirler Allâhu Ekber diye okunur, bu bir irfan ve idrak işidir aziz kardeşim”[338] diyerek bu inceliğe dikkat çeker.

Necdet Ardıç namaz, Ezân ve kamet tekbirleri ile birlikte günde 281 defa hatta kunut tekbirini de eklediğimiz zaman 282 defa “Allâhu Ekber” lafzının zikredildiğini belirtir. Âyet içerisinde geçen “…vele zikrulllāhi ekberu…” [339](Allâh'ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir.) ifadesine atıfta bulunarak, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerîm'de en büyük zikrin Allâh (c.c.) isminin zikri olduğunu beyan ettiğini ve ifa­delerin içerisinde en çok tekrar edilen kelimenin “Allâhu Ekber” olduğunu gördüğümüzü ifade eder.[340]

Eşhedü En Lâ İlâhe İllallâh lafzı: Necdet Ardıç, Ezân'daki dördüncü tekbirden sonra gelen şehâdetlere geçerken, bunların, tekbirlerin anlatıldığı şekilde en azından bilgi olarak veya ilim mertebesinden “İlme'l-yakîn” olarak idrak edilebileceğini belirtir. Gayret edildiği takdirde, “Eşhedü (ben görüyorum ki) en lâ ilâhe illallâh (O'ndan başka ilah yoktur, ancak O vardır)” hükmünün gerçeğine yakın anlamaya çalışılabileceğini ifade eder.

Ancak Ardıç, bu şehâdeti dile getirmek için baştaki tekbirleri, idrak ederek güzel getirmenin lazım geldiğini, bir işin başı güzel olmadıktan sonra devamının da olmayacağını vurgular. Bir kimsenin herhangi bir olayı görmediği halde “Ben bunu gördüm” diyerek hâkimin karşısında şahitlik etmesinin yalancı şahitlik olacağını ve suçunun derecesine göre ceza göreceğini hatırlatır. Buradan hareketle, “İşte eğer bizler de Hakk’ın gerçek varlığını, özelliğini, idrak etmeden “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh” diyorsak bir bakıma yalancı şahit hükmündeyiz demektir”[341] tespitinde bulunur. Ancak bu işin kasten yapılmadığını, gafletten kaynaklandığını, art niyet ve başkasına zarar verme amacı taşınmadığını ekler. Bu bakımdan, saflık ve kötü niyet olmaması dolayısıyla yalancı şahit durumuna düşülmediğini, fakat gafletle yapılan her şeyin gereken faydayı sağlamayacağını belirtir.

Dünyaya gelmekten maksadın azami derecede menfaat sağlamak olduğunu, bunun beşerî manada anlaşılan maddi yönlü bir menfaat değil, ahirete dönük bir menfaat olduğunu ve burada ne kazanılmışsa orada onların lazım olacağını ifade eder.

“…ve mâ tükaddimû li enfüsiküm min hayrin tecidûhu indallâh…”[342] (Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allâh katında onu bulursunuz) âyetindeki ifadeyi hatırlatır. 

Ardıç, bunları düşünerek insanın gerçeği ile görmese bile, hiç olmazsa düşünce mertebesinde “Eşhedü” derken “görüyorum ki” yerine düşünüyorum ki “ Lâ ilâhe illallâh” (Allâh’tan başka ilah yoktur) demiş olacağını belirtir. Bu durumda, gerçekten görüş mertebesine ulaşamamış olsa bile, hiç değilse bunu biliş mertebesi itibariyle söylediğinden, bu işin ilim yoluyla böyle olduğuna şahit olduğunu ifade etmiş olur. Netice itibariyle, “Düşünüyorum ki bu böyledir” hükmüyle, “gördüm” kelimesini ifade etmiş olacağını söyler.

Mealen, “Düşünüyorum ki Allâh’tan başka ilah yoktur” denilen; Birinci şehâdette, âfâkta yani zâhirde Allâh’tan başkası yoktur. İkinci şehâdette, enfüste yani kişinin kendinde de Allâh’tan başkası yoktur.

Ardıç, diğer bir ifadeyle, dışarıya bakıldığı zaman dışarıdaki varlıkların Hakk'ın varlığından başka bir varlık olmadığının idrak edileceğini ve kişinin de bu âlemin içinde bulunduğuna göre kendinde var olanın da Hakk'ın varlığından başka bir şey olmadığının anlaşılacağını belirtir. Böylece, birinci şehâdete genel anlamda zâhirî şehâdet (İlme'l-yakîn mertebesi), ikinci şehâdete de genel anlamda bâtınî şehâdet (Ayne'l-yakîn mertebesi) dendiğini ifade eder.

Ardıç, irfan yolculuğuna çıkanlara şu öğüdü verir: “Gafleti at, gerçeğe yönel; kabuğu bırak, özü al; satıhtan geç, dibe dal.”[343]

Ayrıca şehâdetin, dört tekbirin dört mertebesini de gerçek manada anlayıp o hallere şahitlik etmek, Hakk’ı bütün zuhurları itibariyle kabul ve tasdik etmek olduğunu ekler.

Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh lafzı: Necdet Ardıç, ikinci şehâdeti anlatırken “Ve yine görüyorum ki Muhammed (s.a.v.) Hakk’ın Resûlü ve Peygamberidir” ifadesini ele alır. “Resûl” kelimesinin “irsal eden, ulaştıran, gönderilen” manasına geldiğini, postacının mektubu ulaştırması gibi bir işlevi olduğunu belirtir. “Nebi”nin “haberci”, “Mürsel”in ise “haber ulaştıran (yeni bir şeriâtle gelen, yeni bir şeyler getiren)” demek olduğunu açıklar.

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh (Ben muhakkak görüyorum ki, Muhammed (s.a.v.) O'nun Resûlüdür) ifadesininde, bir önceki şehâdet gibi, âfâkta yani zâhirde, en azından “Düşünüyorum ki bunun böyle olduğunu” demek istendiğini ifade eder. Bir diğer ifadeyle, bunu okuyan kişinin, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) (evvelce bahsedilen o yüce gücün) ef'al âlemine, içe (deruni) ve insanlara dönük olarak Allâh 'dan haber getirmesinin “Resûllük” olduğunu, bu hali gördüğünü ve böyle olduğunu tasdik ettiğini söylediğini belirtir.[344]

Ardıç, insanoğlunun, ne kadar kendi varlığının hakikâtinin, Hakk’ın varlığının hakikâti olduğunu düşünse de, bunun teferruatını bilmesinin mümkün olmadığını; bunun detaylarını tek tek açıklayan bir habercinin gelmesi gerektiğini ve insanların da bu açıklamalar üzerine “eşhedü” yani “gördüm” diyebileceğini ifade eder. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) diğer peygamberlerden üstünlüğü ve en son gelişinin sebebinin, yukarıda bahsedilen dört tekbirin mertebesini ayrı ayrı haber verip izah etmesinden kaynaklandığını vurgular. İlk gelen peygamberlerin bir kısmının birinci tekbiri, daha sonra gelenlerin ikinci tekbiri, daha da sonra gelenlerin üçüncü tekbirin bir kısmını haber verebildiğini; Peygamber Efendimiz‘in ise bütün dört tekbirin tamamını en geniş ihata ve ifadesiyle haber verdiğini belirtir.

İşte, Ardıç’a göre, zâhirî ve bâtınî anlamlarıyla kişi, “Görüyorum, düşünüyorum, en azından biliyorum ki Hazret-i Muhammed denilen Habibullah; insanlığa bu dört mertebeden de haber getirdi, bunu müşahede ediyorum” deme bilincine varmış olur.[345]

Hayye Ale’s-Salâh lafzı: Necdet Ardıç, Ezân-ı Muhammedî’yi başından itibaren buraya kadar bu şekilde idrak edebilen kişinin, dördüncü bir cümleye, “Hayye ale's-salâh” (Haydi namaza/salâta) ifadesine muhatap olduğunu belirtir. Sıra buraya geldiği zaman, “fiiliyat” da başlamış olur. Buraya kadar olan kısmın bilgi, düşünce, yaşantı babında olduğunu, buralarda fiiliyat olmadığını, namazın fiilî olarak bu sözle başladığını ifade eder.

“Haydin namaza” diye tercüme edilen lafzın aslında “Haydin salâta” şeklinde olduğunu, “namaz” diye tercüme edildiğinde gerçek “salât” hükmünün anlam değişikliğine uğradığını; Nasıl “Allâhu Ekber” sözünün anlamını “Tanrı Uludur” sözü tam manası ile karşılayamıyorsa, “salât” sözünün de anlamını “namaz” sözcüğünün tam olarak karşılayamadığını vurgular. “Namaz” dendiği zaman bu sözün sadece fiiller mertebesinde beden hareketleriyle yapılan salâtı yani fiilî namazı ifade edebildiğini, hâlbuki “salât” kelimesinin bütün mertebelerde ve cümle makâmlarda yaşayan kimselerin kıldıkları namazlarının tümünü ifade ettiğini açıklar.[346]

Ardıç'a göre: Birinci “Haydin salâta”, zâhir manasıyla beden mertebesindeki namaza davettir. İkinci “Haydin salâta” ise bâtın manasıyla gönül âlemindeki namaza, yani gerçek salâta davettir.[347] Bu davete, evvela beden ile cami kapısından girilerek, sonra da mana yönünde beşerî benlikten geçip, gerçek benliğe dönmek sûretiyle icabet edileceğini ifade eder. İnsanın cami kapısından içeri girdiğini ama ne yazık ki kendi içine kolay kolay giremediğini, kendinde yaşadığını sandığını ama gerçekte kendinin dışında yaşadığını belirtir. O kişinin istediği kadar “Camiye girdim, namazımı kıldım” demekte ise de ancak birinci salât hükmünü yerine getirmiş olacağını söyler. Fakat mühim olanın her iki yönün de faaliyete geçirilmesi olduğunu, o yüzden biri zâhirî biri de bâtınî olmak üzere ikili okutulduğunu vurgular.

Ardıç, İslâm dini içerisinde görüldüğü gibi birçok grup olduğunu, bunlardan bazılarının tamamen zâhir yönü tutup tefekkür mertebesine geçemediğini; bazı grupların da “Fiillerle ilgimiz yok, biz o halleri geçtik, geriye dönüp ilkokulu mu okuyacağız?” aldanmasına kanıp, mana âleminde yaşadıklarını, fiillerin insanı belirli alışkanlık ve şartlanmalara götürdüğünü ve fiili ibadeti terk ederek sadece ikinci yöne yani tefekküre uyup onu tatbike kalktıklarını belirtir. Fakat birinci mertebenin tatbiki olmadan, zaten ikinci mertebenin de hakikâtinin ortaya çıkmayacağını, böylece yaşantılarında kargaşaya düşüp çözülemeyecek durumda bocalayıp duracaklarını ifade eder. Gerçekte hem zâhir mertebesindeki fiillerin ortaya çıkması, hem de mana yönündekilerin yaşanması gerektiğini, birinden birini terk edersek kemâl ehli olunamayacağını, zâhir ve bâtın her iki yönüyle bütün özelliklerin ortaya konmasının gerekli olduğunu vurgular.[348]

Hayye Ale'l-Felâh lafzı: Necdet Ardıç, “Hayye ale'l-felâh” (Haydi felâha/kurtuluşa) dendiği zaman, bunun iki anlam taşıdığını; ilk anlamının çağrı niteliğinde olduğunu, idrâk ederek ezanı duyan ve anlayan kişinin felâhının yani kurtuluşunun mutlak olduğunu belirtir. İdrake ulaşmış iseniz ve ezanı duyuyorsanız, “Felâh bulmuş, kurtuluşa ermiş olmalısınız; o huzuru, o hali, o güzel yaşantıyı yaşayabilmelisiniz ki gereği gibi faydalanasınız’’ anlamına gelir. İkinci anlamının bir uyarı niteliğinde olduğunu ‘‘uyanın ve kendinize gelin” demek istediğini açıklar. Bu ifadenin de zâhir ve bâtın olmak üzere iki defa “Haydin felâha, haydin felâha” diye tekrarlandığını belirtir.

Kur'ân-ı Kerîm'de “Vallāhu yed'û ilâ dâri's-selâm…”[349] (Allâh sizi selamet evine/barış yurduna davet eder) âyetinde buyurulduğunu hatırlatan Ardıç, felâha ve selamet evine davetin aynı hükmü taşıdığını ifade eder. Kişinin zâhir ve bâtın anlamında felâha ve selamete ulaşılmış olacağını ve âlemde bundan daha güzel bir halin olamayacağını söyler.[350] 

Kamet ve Sabah Ezânındaki Ek İfadeler: Necdet Ardıç, Kamet getirilmesi sırasında söylenen “Kad Kāmeti's-Salâh” lafzının genelde “Namaz başladı” diye ifade edildiğini, Ezânın daha önceki lafızlarının her mertebede idrakine vararak namaza başlamaya hazır olan kişinin bu sözle ayağa kalktığını ve Hakk’ın huzurunda en güzel şekilde durarak namaza hazır duruma geldiğini ifâde eder.

Sabah namazlarında Bilâl-i Habeşî Hazretleri'nin ilavesine sebep olduğu “es-Salâtu Hayrûn Mine'n-Nevm” (Namaz uykudan hayırlıdır) sözünün ise iki temel manası olduğunu ifade eder. İlk manasının “Yatakta uyuyacağına kalk ibadet et, bu senin için daha hayırlıdır.” olduğunu ifâde ederken ikinci manasının, “Ey can! Gaflet uykusundan uyan, uyurgezer olma, uyku halinden uzaklaş, buraya kadar bellediğin şeyleri göz ardı etme, daha dikkatli yaşa, değerli vakitlerini heba etme, benlik ve varlık uykusuna yatma, daha şimdiden uyan! Azrail geldiğinde uyanmaya çalışırsan çok geç kalmış olursun”[351] diye hitap edildiğinin idrak edilmesi olduğunu söyler.

Ardıç, Ezânın daha önceki lafızlarının idrakine varamayanların bâtîni manada uyumaya devam ettiğini, lafızların idrakine varanların ise zaten uyanmış olduğunu, buradaki asıl ikazın, uyanmış olanların tekrar uykuya (zâhirde ve bâtında) dalmaması yönünde olduğunu belirtir.[352]

Ezânın Sonundaki Allāhu Ekber ve Lâ İlâhe İllallâh lafızları: Necdet Ardıç, Ezân'ın başından itibaren söylenen şehâdetleri, salâhı, felâhı idrâk ederek geçtikten sonra sondaki tekbirlerde Allâh'ın (c.c.) varlığını ve büyüklüğünü daha geniş manada anlamanın mümkün olacağını söyler. Ezânın başında dört tekbir ile dört mertebede zuhûr eden hükümler, sonrasında gelen şehâdet, salâh, felâh gibi kemalâtların idraki neticesinde biri zâhîri diğeri bâtîni anlamda iki defa tekbir getirilmesinin aynı hükümlerin zuhûr etmesine yeterli olduğunu ifâde eder. Bunlardan birincisinde âlemler mertebesinde “Allâhu Ekber”, diğerinde ise kendi varlığındaki “Allâhu Ekber” müşahedesinin olduğunu açıklar.

Necdet Ardıç, Ezân-ı Şerif’in son lafzı olan Kelime-i Tevhîd yani Lâ ilâhe illallâh’ın; biri âlemler mertebesinde, diğeri ise kendi varlığındaki iki ayrı “Allâhu Ekber” müşahedesini tekleyen ve birleyen bir hüviyet taşıdığını buna da “tevhîd” denildiğini belirtir.

Ardıç, “Lâ ilâhe illallâh” lafzında; “Lâ”nın yok, hayır, nehiy, kaldırma manasına geldiğini, yok olan ya da kaldırılanın “ilâhe” yani ilahlar olduğunu, “illâ” ile ancak var olanın ise “Allâh” olduğunu yani “İlahlar yok, ancak Allâh var.” demek olduğunu belirterek Kelime-i Tevhîd'i dört mertebede ele alır:

Ef‘âl Mertebesindeki İfadesi: Görünen taşlar, topraklar, putlar, şunlar, bunlar yoktur; “illâ var ama Allâh’ın varlığı olarak var” şeklindedir. 

Esmâ Mertebesindeki İfadesi: Maddeleri meydana getiren esmâlar ve var olduğu zannedilen isimlerin varlığı, kendilerine ait bir hassaları yoktur; “illâ var ama Hakk’ın esmâsı, Hakk’ın isimleri olarak var” şeklindedir.

Sıfat Mertebesindeki İfadesi: Alttaki ef'al ve esmâ âlemindekiler yoktur. Aslında vasıflanmış hiçbir nesne yoktur; “illâ var ama ancak Allâh’ın sıfatları olarak var.” şeklindedir. 

Zât mertebesindeki İfadesi: Bu mertebede ise, hiçbir varlığın zâtı yoktur; “illâ var ama ancak Allâh’ın zâtı ile var” şeklinde ifâde etmiştir. 

Necdet Ardıç, Cenâb-ı Hakk'ın bizlere “Lâ ilâhe illallâh” hükmünü zâtı ve sıfatları itibariyle bildirdiğini insanın “Lâ ilâhe illallâh” hükmünü önce ef'al ve esmâ yoluyla idrak etmesi gerektiğini, idrâk edemeyenlerin tevhîdin daha üst mertebeleri olan sıfat ve zatını kavrayamayacağını, bu nedenle de gerçek Kelime-i Tevhîd'i idrak etmemizin mümkün olamayacağını belirtir.[353] 

### 

### 4.5.4. Ezân Duası

Necdet Ardıç, Ezân-ı Muhammedî’nin dışarıda okunuşunun zâhirî davet, içeride (kamet olarak) okunuşunun ise bâtınî davet olduğunu belirtir. Bazı yörelerde kametin tekli okunuşunun, dışta okunanların her yönüyle idrak edildiğini, bunların artık tekrarlanmaya gerek kalmadığını, tek okunduğu halde gerçek manalarının anlaşıldığını ifade ettiğini söyler. Bir başka yönden de bakıldığında, Ezânın dışarıdaki Müslümanları camiye, camidekileri gönüle, gönülde olanları da gerçek manası ile Allâh’a davet ettiğini ifade eder. Kim ki bu davetleri sırası ile duyar, tatbik edip uyar, işte o kişinin gerçekten kendini bulup kurtuluşa erenlerden olacağını vurgular. 

Her Ezândan sonra “Allâh (c.c.) cümlemize Ezân-ı Muhammedî'nin gerçeğini idrak edip, fehim ve yaşantısını versin. Âmin.”[354] diyerek bu düşüncelerini pekiştirir. 

Bununla birlikte Ardıç, Câbir b. Abdullah el-Ensârî'den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerifi aktarır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

Her kim Ezânı işittiği zaman, 'Allāhümme Rabbe hâzihi'd-da'veti't-tâmmeh, ve's-salâti'l-kāimeh, âti seyyidenâ Muhammedenil-vesîlete ve'l-fadîlete ve'd-derecete'r-refîah, veb'ashü makāmen mahmûdenillezî veadteh, inneke lâ tuhlifü'l-mîâd' derse, kıyâmet gününde şefaatim ona helal olsun.[355] (Ey şu tamam davetin ve hazır namazın Rabbi olan Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ver. Ona vaat ettiğin övülen makâma (Makâm-ı Mahmûd'a) gönder. Şüphesiz ki sen vaadinden dönmezsin.)

Ardıç, Hazret-i Resûlullah’ın Ezân için söylediği bu duayı kendisinin alışkanlık haline getirdiğini, O’nun şefâtine nail olmak isteyenlerin de bu duayı dillerinden düşürmemesini tavsiye eder.[356] 

# 5. SONUÇ

“Necdet Ardıç/Terzi Baba'nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı" başlıklı bu yüksek lisans tezi, çağdaş Türk tasavvuf düşüncesinin önemli temsilcilerinden biri olan Necdet Ardıç’ın (Terzi Baba) namaz (salât) kavramına dair derinlemesine ve çok katmanlı tasavvufi bakış açısını ortaya koymayı amaçlamıştır. Çalışma, Ardıç'ın hayatı, eserleri ve genel tasavvuf anlayışı çerçevesinde, namaz ibadetinin zâhiri boyutlarının ötesindeki bâtıni hakikatlerini, sembolik anlamlarını ve manevi mertebelerini onun yorumlarıyla incelemiştir.

Bu inceleme esnasında mutasavvıfın hayatta olması nedeniyle konunun birincil kaynağına dayalı olarak çalışma imkânı elde edilmiştir. Bunun sonucu olarak, sadece mutasavvıfın anlayışı değil aynı zamanda temsilcisi olduğu Uşşâkî geleneğinin güncel yorumu da ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Tezimizde, ilk olarak Necdet Ardıç’ın tasavvuf hayatına öncesi ve sonrası hayatı, şahsiyeti, Uşşâkî tarîkat silsilesindeki yeri, halifelik dönemi ve irşat anlayışı ele alınmıştır. Ardıç'ın Kur’ân ve Sünnet temelli tasavvuf anlayışı, irfan mektebi olarak kavramsallaştırdığı seyr-ü sülûk ve mertebeler sistemi, onun namaz yorumlarının zeminini oluşturmaktadır. Eserlerinin genişliği, onun düşünce dünyasının zenginliğini ve namaz konusundaki yetkinliğini göstermektedir.

Tezin ana konusu olan Necdet Ardıç’ın namaz anlayışı, namazın sadece şekilsel bir ibadet olmanın çok ötesinde, Allâh’a vuslatın bir aracı ve kul için bir “miraç” olduğu temel kabulüne dayanmaktadır. Ardıç, “salât” kelimesinin “namaz” kelimesinden daha geniş bir anlama sahip olduğunu, namazın ikilik ve salâtın teklik içerdiğini ifade etmektedir. Namaz ibadetinin ef'âl (fiiller), esmâ (isimler), sıfât (nitelikler) ve zât (öz varlık) mertebelerini içeren bir bütünlüğü temsil ettiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, Vahdet-i Vücûd düşüncesiyle paralellik arz etmektedir ve namazı, kulun Allâh ile her an içinde olduğu bir bağlılık olarak tanımlamaktadır.

Necdet Ardıç, namazın her bir aşamasını, duadan tesbihe, rükûdan secdeye kadar tüm söz ve hareketlerini derin tasavvufi anlam ve analizlerle yorumlamaktadır. Örneğin, namaza başlamadan önce yapılan niyet ve alınan tekbir, kulun benliğini aşarak Hakk’a yönelişinin ve ilahî isimlerin tecellisi ile ilahî hakikate yönelişinin bir ifadesi olarak dile getirilmiştir. Sübhâneke, bir tenzîh mertebesini ve kulun içsel arınmasını ifade etmektedir. Eûzü-Besmele, nefsin ve şeytanın vesveselerinden arınma dileği ve ilahî isimlerin bereketiyle her fiile başlama adabını gösterir. Fâtiha Sûresi, “Kitab’ın anası” olarak namazın iç kapılarını açan bir anahtar ve kulun ruhsal tekâmülünün bir yansımasıdır. Zamm-ı sûreler, Rabbi tanımanın basamakları ve irfan kapılarıdır. Kunût duaları, kulun Rabbine ilettiği özel bir yakarış ve teslimiyet halidir. Tekbirlerin sayısal karşılığı (281+1) ve sembolik anlamları, Bakara Sûresi’nin son âyetiyle ve seyr-ü sülûk mertebeleriyle ilişkilendirilmiştir. Rükû, izzet sahibinin önünde eğilmek ve benlikten soyunmaktır. Rukûdan doğrulunca söylenen “Semiallâhu limen hamideh”, tevhîdî idrakin yükselişi ve Hakk’ın kendi hamdını işitmesidir. “Rabbenâ leke’l-hamd”, hamdın kaynağına yönelmek ve gerçek övgünün merciini idrak etmektir. Secde, varlığın faniliğinde tevhîd, yakınlığın zirvesi ve küllî mahva erişmektir. Tahiyyât ve Salavât duaları, Hakk ile mükâlemenin doruğu, ilahî huzurda bir konuşma ve Hakikât-i Muhammediyye'ye bağlanma anıdır. Rabbenâ Âtinâ duası, varlığın hem zâhiri hem bâtınına yönelik bir hikmet terazisidir. Selâm, ibadetten varlığa bir dönüş, selametin yayılışı ve Hakk’ın varlığı ile gerçek selamete ulaşmaktır. Namaz sonrası tesbihâtlar ise tenzih, teşbih ve tevhid mertebelerinin bir ifadesi olarak manevi derinleşmeyi sağlamaktadır.

Ardıç, namaz hareketlerini (kıyam, rükû, secde, tahiyyât) harflerle (elif, dâl, mîm) ilişkilendirerek “Adem” kelimesinin oluşumunu ve insanın Âdemiyet mertebesini sembolize ettiğini belirtmiştir. Aynı zamanda bu hareketleri varlık mertebeleriyle (nebâtat, hayvanat, madeniyat, insaniyet) ve insanın bu varlıklara olan “vefa borcunu” ödemesiyle bağdaştırmıştır. Namazın rükünleri, büyük peygamberlerin makamlarıyla (İbrahimiyet, Mûseviyet, Îseviyet, Muhammediyet) ve tevhîd mertebeleriyle (Tevhîd-i Efʻâl, Esmâ, Sıfât, Zât) de ilişkilendirilerek, namazın bir manevi yükseliş (miraç) olduğu vurgulanmışır. Her bir tevhîd mertebesindeki müşahedeler Kur'ân ayetleriyle temellendirilmiştir.

Beş vakit namazın Miraç hadisesiyle belirlenmesi ve elli vakitten beşe indirilmesindeki hikmetler, ilahi adalet ve manevi tekâmül boyutuyla açıklanmıştır. Namazın Ef'âl, Esmâ (Salât-ı Vustâ) ve Sıfât (Dâimûn Namazı) olmak üzere manevi mertebeleri ve bu mertebelerdeki idrak düzeyleri ele alınmıştır. Rekât sayılarının (iki, üç, dört) sembolik anlamları; Fenâfillâh-Bekâbillâh, yakîn mertebeleri (ilmel, aynel, hakkel yakîn) ve manevi seyr-ü sülûkun dört ana durağı (şerîat, tarîkat, hakîkat, mârifet) ile ilişkilendirilmiştir. 

Beş vakit farz olan namazların vakitleri (sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı) manevî özellikleri ve peygamber kıssalarıyla bağlantılı hikmetleri incelenir. Vitr namazı, tevhîdin ve ferdiyyetin ifadesi olarak; Cuma namazı, cem makamına ve ilahi benliğe ulaşma vesilesi olarak; Bayram namazı, on sekiz bin âlemin tekbirlerle müşahedesi olarak; Cenaze namazı, hâl ile yaşanan Fatiha ve ölüm gerçeğiyle yüzleşme olarak; Teheccüd namazı, Makam-ı Mahmûd’a bir vesile olarak; Miraç namazı, mü'minin gerçek yükselişi ve irfânî zevk olarak; Seferi namaz ve hükmünün güncelliği; Kaza namazı için pratik bir yöntem; İnsan-ı Kâmil Namazı ve Hakikati Muhammediyye Namazı gibi özel namazlar da Ardıç'ın özgün yorumlarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Kazâ namazları ile ilgili ortaya koyduğu pratik yöntem, bu tez çalışması ile akademik gündeme taşınmış bir katkı olarak dikkat çekici olsa gerektir. Sonradan namaza başlayanlar veya üzerinde farz namazı borcu bulunanların, bu izahla farz borçlarını sistematik bir şekilde ödeyebilecekleri vurgulanmıştır. Her gün beş vakit farz namazlarının edası sırasında sünnet-i müekkede olan sünnet namazlar hariç, diğer sünnetlerin yerine 3 rekât (öğleye 2, akşama 1) ilavesi ile kazâ namazları kılınması olarak düzenlendiği dikkatlere sunulmuştur.

Ardıç düşüncesinde sabah namazının aynen kılınacağı, öğle namazının 2 rekât olan son sünneti yerine 2 rekât daha ilave edilerek 4 rekât kazâ namazının eda edileceği, ikindi namazının farzdan önce kılınan 4 rekât sünneti yerine kazâ namazı kılınacağı ifade edilmiştir. Akşam namazının 2 rekât sünneti yerine 1 rekât daha ilave edilerek 3 rekât kazâ namazı kılınacağı, yatsı namazının 4 rekât olan ilk sünneti yerine yatsının kazasının kılınacağı, 2 rekât olan son sünneti yerine ise sabah namazının kazasının eda edileceği, böylece bir günde iki günlük farz namazları kılınmış olacağı belirtilmiştir.

Bu izahatla sünnet-i gayr-i müekkedelerin yerine kaza kılınması, sünnetin tamamen terk edildiği anlamına gelmeyeceğinin altı çizilmektedir. Zira farzdan önce veya sonra namaz kılma fiili (Hz. Peygamber’in uygulaması) devam etmekte olup sadece niyet farz kazasına yönlendirildiği, sünnet-i müekkedelerin ise (sabah, öğle ilk ve son, akşam, yatsı son sünnetleri) ya aynen kılınmakta ya da yine farz niyetiyle de olsa rekât sayıları korunarak veya artırılarak ifa edildiği belirtilmiştir.

Genellikle Umre sırasında eda edilen, İnsân-ı Kâmil ve Hakîkat-i Muhammediyye namazları, bu tez çalışması ile akademik gündeme taşınmış bir diğer katkı olarak dikkatlere sunulmuştur. 

Âdemiyetten başlayarak Hakikât-i Muhammediyye’ye yani İnsân-ı Kâmil’e uzanan bu yolda, 19 rekât olarak Kâ‘be-i Muazzama’da kılınan İnsân-ı Kâmil namazının bâtîni anlamı içerisinde tüm mertebelerin zuhûr ettiği ifade edilmiştir. Farz namazların usulüne uygun kılınan bu namazın Kâbe-i Muazzama’da her zaman eda edilebileceği, ancak tavaftan sonra kılınmasının daha efdal olduğunun altı çizilmiştir. Ayrıca bu namazın İrfân ehli tarafından kılınmasının onlar için Miʻrac hükmünde olduğu belirtilmiştir. 

Kâbe-i Muazzama’da tavaftan sonra Makâm-ı İbrahim’in arkasında kılınan 2 rekât, İbrâhîmiyyet Köşesi’nde (mertebesinde) kılınan 4 rekât, Mûseviyyet Köşesi’nde (mertebesinde) kılınan 4 rekât, Îseviyyet Köşesi’nde (mertebesinde) kılınan 3 rekât, Muhammediyyet Köşesi’ne (mertebesinde) kılınan 4 rekât namazdan sonra Makâm-ı İbrâhîm’in tam önünde, kapı yüzeyinin tam ortasında şeriât ve marifet mertebelerinin birleştiği yerde Kâfirûn ve İhlâs Sûreleri okunarak kılınan 2 rekât namaz ile 19 rekât olan İnsân-ı Kâmil namazının tamamlandığı izâh edilmiştir. 

Bu namazdaki 19 rekâtın aynı zamanda İnsân-ı Kâmil'in şifresi olduğu; zâhîri beş vakit namazın eksiksiz ve idrâk içinde edâ edilmesi, zikir ve duaları gönülden ve samimiyet içerisinde yerine getirilmesi, Hz. Muhammed’in sancağı altında toplanmak için derin bir tefekkür ile gayret gösterilmesi ve Allâh aşkı ile hemhal olmak için çaba gösterilmesi durumunda İnsân-ı Kâmil namazı yolunda ilerlenebileceği; ömür boyu kılınan tüm namazların fenâfillâh ve bekâbillâh mertebesinde 2 rekat namazın kılınabilmesi için olduğu vurgulanmıştır.

Medine’de Ashab-ı Suffa mahalli veya Mescid-i Nebevî’de Ravza-i Mutahhara (Hz. Peygamber’in kabr-i şerîfi) bölgesinde 20 rekât olarak eda edilen Hakîkat-i Muhammediyye Namazı’nın da özel nitelikli bir namaz olduğu işaret edilmiştir. Beş vakit namazın farzlarının bu namazın temelini oluşturduğu; vakit namazlarının birleşerek Hakîkat-i Muhammediyye Namazını oluşturması sebebiyle ferdiyyeti (teklerin birleşerek oluşturduğu teklik) temsil ettiği dile getirilmiştir. 

Hakîkat-i Muhammediyye namazı farklı peygamberlik mertebeleriyle ilişkilendirilmiş ve kılınışı beş vakit namazın farzları ile ilişkilendirilmiştir: Âdemiyyet mertebesi namazının 2 rekât, İbrâhimiyyet mertebesi namazının 4 rekât, Mûseviyyet mertebesi namazının 4 rekât, Îseviyyet mertebesi namazının 3 rekât, Muhammediyyet mertebesi namazının 4 rekât ve Vitriyyet mertebesi namazının ise 3 rekâttan oluştuğu, kılınma şekillerinin sırası ile sabah, öğlen, ikindi, akşam, yatsı ve vitr namazlarının farzları ile birebir aynı olduğunun altı çizilmiştir. Bu namazın mânevî mertebelerde yükselişi ifade ettiği ve irfan ehli tarafından eda edildiğinde mânevî kazanımlara vesile oluşturduğuna değinilmiştir. 

Son olarak da Ezan-ı Muhammedî’nin doğuşu, lafızlarının (Allâhu Ekber, Şehâdetler, Hayye ale’s-Salâh, Hayye ale’l-Felâh, Lâ ilâhe illallâh) derinlemesine yorumları ve Ezân duası ele alınmış, Ezân’ın sadece sıradan bir çağrı olmadığı, başlı başına bir tefekkür ve idrak kapısı olduğu ortaya konulmuştur.

Nihayetinde bu çalışma, Necdet Ardıç’ın namaz anlayışının, İslâm’ın temel ibadetlerinden biri olan namazın sadece fıkhî bir yükümlülük olmadığını, aynı zamanda derin bir manevî tecrübe, bir irfan yolculuğu ve Hakk’a ulaşma vesilesi olduğunu ortaya koyması açısından ehemmiyetini vurgulamıştır. Ardıç, klasik tasavvufî kavramları ve sembolleri kullanarak namazın her bir unsuruna yeni ve canlı anlamlar yüklemekte, böylece günümüz insanının namazla daha derin bir bağ kurmasına imkân tanımaktadır. Ayrıca, Ardıç’ın zengin ve çok katmanlı namaz yorumlarını sistematik bir şekilde arz etmek, hem tasavvuf araştırmalarına hem de namaz ibadetini daha bilinçli bir şekilde eda etmek isteyenlere önemli bir vizyon sunmaya gayret etmektedir. Netice itibariyle, Necdet Ardıç’ın tasavvuf anlayışında namaz; Kâinatla bütünleşmenin, Allâh’ın emri ve peygamberlerin manevî mirasıyla buluşmanın ve en nihayetinde tevhîd akidesinin hikmetine ilişkin, kanaatimizce, derûnî yaklaşımıdır.

Bütün bunların yanında, fıkıh ilmi adına kimi lafız merkezli yaklaşımların tasavvufun bâtîni boyutlarına karşı eleştirel bir yaklaşımda bulunabildikleri de gözlerden ırak düşmemektedir. Bu eleştirilerin, “tasavvufî yaklaşımın zâhirî ibadetin ihmâli ve fıkhî temellerin zayıflamasına neden olduğu”, “aşırı sembolizm ve spekülatif anlamlar taşıdığı”, “seçkinci bir yaklaşım sergilediği ve anlaşılmasının zor olduğu”, “kimi bâtîni yorumların sübjektifliği ve yanılgı potansiyelini beraberinde getirdiği” gibi iddialara dayandırıldığı görülmektedir. Oysa, söz konusu çerçeveden değerlendirilecek olursa, Necdet Ardıç’ın tasavvuf anlayışının temelini, zâhiri ibadetin ihmali ve fıkhî temellerin zayıflaması iddialarının aksine Kur’ân ve Sünnet’i esas kabul ettiğini defaatle dile getirmektedir. Kaldı ki, çalışmamız boyunca Ardıç’ın, namazın zâhiri yönünün ve fıkhî esas ve kurallarının önemini asla yadsımadığı, aksine bâtıni anlamların bu zâhiri temel üzerine inşa edildiği bir yaklaşım sergilediği tespit edilmiştir.

Necdet Ardıç’ın genelde tasavvuf ve özelde buna ilişkin namaz (salât) anlayışının, tasavvuf geleneğinde aşırı sembolizm ve spekülatif yorumlar ortaya çıkardığı iddiasına da katılmamaktayız. Zira o, İslâm kültür ve düşünce dünyasında mevcut olan sembolik dil ve işârî tefsir metodunu kullanmaktadır. Benzer yorumların, özellikle İbnü'l-Arabi gibi büyük mutasavvıflar tarafından da benimsenmiş yaklaşımlar olduğu unutulmamalıdır.

Necdet Ardıç’ın namazı farklı mertebelerde (Ef'al, Esma, Sıfat) yorumlaması, bir anlamda her bireyin kendi manevi kapasitesi ve gayreti ölçüsünde namazdan feyiz alabileceğini göstermektedir. Bu itibarla, sıradan bir müslüman için anlaşılmazlık ve seçkinci bir yaklaşım iddiası, bize göre açık değildir. Çünkü ona göre, Efʻal namazı, her Müslümanın yerine getirdiği temel namazdır. Bilindiği üzere, daha manevî ve derûnî mertebelere ulaşmak ise kişisel gayret, samimiyet ve ilahî lûtfa bağlıdır. 

Tasavvuf düşüncesinde yer yer görülen bâtıni yorumların subjektifliği ve yanılgı potansiyeli iddiası da Necdet Ardıç düşüncesinde kabul edilir nitelikte gözükmemektedir. Zira o bizzat bu tür bâtıni yorumların “bir zevk işi” olduğunu, “herkese şâmil bir hüküm olmadığını, irfanî ve neşve işi olduğunu, “kimseyi bağlamadığını” belirtmektedir.

Sonuç olarak, bu mütevazı çalışma ile Uşşâkî geleneğinin yaşayan önemli temsilcilerinden Necdet Ardıç’ın, kanaatimizce, (Terzi Baba) zengin tasavvufi düşüncesi ile irşat metotlarının tanınması ve öğrenilmesine katkı sağlanmaktadır. Dileğimiz, Terzi Baba örneğinden hareketle, hayatta olan bir mutasavvıfın eserleri ve görüşleri üzerinden, klasik tasavvufî kavramların günümüzdeki yorumlarına ve uygulamalarına dair birinci elden bir perspektif kazandırılabilmesidir. Ayrıca yaşayan bir mutasavvıf üzerinden namazın zâhiri uygulamasının ötesinde, bâtınî anlamı ile bunun kişiye sağlayacağı manevi kazanımların idrak edilmesi, namazın daha şuurlu ve tefekkür edilerek ve manevi haz alınarak kılınması hususlarında ilham verici olabilmesidir. 

Yine umudumuz ve dileğimiz, bu mütevazı çalışma ile fıkhî yaklaşımların yanı sıra, namazın İslâm düşüncesinde yer tutan irfanî yorumlarının da İslam düşünce geleneğindeki ehemmiyetinin anlaşılabilmesidir. Bu tür çalışmaların, inançlı kitlelerin kulluk ve ibadet hayatının düzenlemesine yardımcı olabilmesidir. Bundan sonraki tez çalışmalarında Necdet Ardıç’ın oruç, zekât, hac gibi diğer ibadetlere ilişkin bakış açısı; onun sohbetlerindeki pedagojik yöntemler ve irşat anlayışı; günümüzde yaşayan sufîler ile Terzi Baba’nın tasavvuf anlayışlarının karşılaştırılması gibi pek çok meselenin ele alınması ile millî kültürümüzün önemli bir boyutu olan yaşayan tasavvuf düşüncesinin zenginleşmesine katkı sağlayabilmesidir. Bu arada İslamî ilimler ve düşünce dünyası içerisinde tasavvufun, ibadetlere nasıl derin ve farklı bir boyut kattığının görülebilmesidir. Son tahlilde bu mütevazı çalışmayla, diğer mutasavvıflar ve düşüncelerine ilişkin yapılacak araştırmalar ile Tasavvuf ve İslami ilimler alanına, küçük bir ışık tutulabilirse, bu bizim için en büyük kıvanç olacaktır. 

KAYNAKLAR

Aclûnî, İsmail b. Muhammed el-Cerrâhî, Keşfü'l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs amme iştehara mine’l-Ehâdîsi ala elsineti’n-Nâs, thk. Yusuf b. Mahmud el-Hâc Ahmed, I-II, Dımaşk: Mektebetü İlmi’l-Hadîs, 2000.

Ardıç, Necdet, Abdulkâdir Geylâni Risâle-i Gavsiye Şerhi, Tekirdağ: y.y., t.y..

---, Altı Peygamber-Hz. Adem, Tekirdağ: Flash Ofset, 2006.

---, Altı Peygamber-Hz. Muhammed Rasûlüllah, Tekirdağ: y.y., 2014.

---, Âşıklar Yolunun Âdâbı Tuhfetü’l-Uşşâkî, Tekirdağ: y.y., 1998. 

---, Biismi Has Selâm, Tekirdağ: y.y., 2014.

---, Dur Rabb’ın Namaz Kılıyor, (Basılmamış, Yayına Hazır Eser).

---, Gönülden Esintiler: Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba Divanı, Tekirdağ: Flaş Matbaası, 2007.

---, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, Tekirdağ: Flaş Ofset, 1995.

---, Hz. Âdem ve Safiyet, İstanbul: H Yayınları, 2015. 

---, İrfan Mektebi, İstanbul: H Yayınları, 2016

---, On Üç ve Hakîkat-i İlâhiye, Tekirdağ: y.y., 2007. 

Ahıskalı, Recep, “Ruûs”, DİA, 35, 2008, 272-273. 

Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybânî el-Mervezî (ö. 241/855), Müsned, yy.: Müessetü’r-Risâle, 2001. 

Ayverdi, İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul: Kubbealtı Yayınevi, 2011. 

Bâbertî, Ekmelüddîn Muhammed b. Mahmûd. el-‘İnâye şerhu'l-Hidâye (Fethu’l-kadîr ile birlikte). Beyrut: Dâru’l-Kütübi'l-İlmiyye, 2003/1424.

Beki, Niyazi, Kulluğun Sembolü Namaz, İstanbul: Nesil Yayınları, 2014.

---, Namazın Sayısal Mucizeleri, İstanbul: Zafer Yayınları, 2.bs., 2010.

Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyin (ö. 458), Şuʻabu’l-İmân, Riyad: Mektebetü’r-Rüşd, 2003.

Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyin (ö. 458), Şuabu’l-İmân, Riyad: Mektebetü’r-Rüşd, 2003. (tekrarlanmış)

Bozhöyük, Mehmet Emin “Hurûf”, DİA, 18, 1998, 397-401.

Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil (ö. 256/870), Câmius-Sahîh, nşr. Mustafa Dîb el-Buğâ, Dımaşk: Dâru İbn Kesîr-Dâru’l-Yemâme, 1993.

Ceyhan, Semih, “Halvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İstanbul: İSAM Yayınları, 2022.

Cîlî, Abdülkerîm, İnsân-ı Kâmil, çev. Abdülaziz Mecdi Tolun, 2. Baskı, İstanbul: İz Yayıncılık, 2002. 

Coşkun, İbrahim, ‘‘Muhyiddin İbn Arabî’nin Felsefesinde “Allâh” Mefhumu’’, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l-Arabî Özel Sayısı ), 2008, 21: 117-143.

Çelebi, Hüsamettin (Şerif Kır), Terzi Baba-Necdet Ardıç-2, Tekirdağ: y.y., 2015. 

---, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, Tekirdağ: y.y., 2004.

Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahmân b. el-Fazl (ö. 255/869), Sünen, nşr. Nebil b. Haşim b. Abdullah Gamri, Mekke-Beyrut: Dârü’l-Beşâiri’l-İslâmiyye; el-Mektebetü'l-Mekkiyye, 1999, Mukaddime.

Denkçi, Serkan, “Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması "Necdet Ardıç" Örneği”, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, Tasavvuf Bilim Dalı, YLT, Bursa 2018. 

---, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, Bursa: Bursa Akademi, 2019.

Dâvûd, Ebû, Süleymân b. Eş‘as el-Ezdî es-Sicistânî. es-Sünen. Thk. Şu‘ayb el-Arnaût -Muḥammed Karabolelî. Dımaşk: Dâru’r-Risâletu’l-‘Âlemiyye, 1430/2009. 

Gazâli, İmam, İhyâ'u Ulûmi'd-dîn, I, çev. Ahmet Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Yayınları, 1975.

Gölpınarlı, Abdülbâki, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İstanbul: İnkilâp Kitabevi, 2004.

Hüsamettin, Erdem, “Deizm”, DİA, 9, 1994, 109-111.

İbn Arabî, Muhyiddin, Fütûhât-ı Mekkiyye: Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2015.

---, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2015.

---, Fusûsu’l-HikemTercüme ve Şerhi, çev. Ahmed Avni Konuk, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu, 2017.

İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî (ö. 273/887), es-Sünen, İstanbul: Çağrı Yayınları; Dâru Sahnûn, 1992. 

İbn Sirin, Ebû Bekr Muhammed b. Sîrîn el-Basrî (ö. 110/729), Tefsiru’l-Ahlam –Müntehabu’l-Kelam, fi Tefsiri’l-Ahlam, yy.: Şirketu Mektebeti ve Matbaʻati Mustafa el-Babi, el-Halebi evladihi, 1940.

İfrah, Georges, Akdeniz Kıyılarında Hesap-Rakamların Evrensel Tarihi –III-, çev. Kurtuluş Dinçer, İstanbul: Tübitak Yayınları, 1999. 

İpşirli, Mehmet, ‘‘Huzur Dersleri’’, DİA, 18, 1998, 442.

Kam, Ferit, İbn Arabî’de Varlık Düşüncesi, haz. Mustafa Kara, İstanbul: İnsan Yayınları, 1992. 

Kemâhî, Osman b. Saʻid, (ö. 1171h.), el-Müheyye’e fî Keşfi Esrâri’l-Muvattâ, Kâhire: Dâru'l-Hadîs, 2005.

Kılıç, Mahmud Erol, İbn Arabî Düşüncesine Giriş: Şeyh-i Ekber, İstanbul: Sufi Kitap, 5. bs., 2015.

---, ‘‘İbnü’l-Arabî, Muhyiddin’’, DİA, 20, 1999, 493-516.

---, ‘‘Cemâleddin Uşşâkî’’, DİA, 7, 1993, 314-315.

Kur’ân-ı Kerîm Meâli, 11.b., Ankara: Diyanet işleri Başkanlığı Yayınları, 2006.

Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr (ö. 671/1273), el-Câmiʻ li-ahkâmi’l-Kur’ân, nşr. Ahmet el-Berdûnî-İbrahim Atfîş, Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1964. 

Kutluer, İlhan, ‘‘Lâedrî’’, DİA, 27, 2003, 41-42.

Kutluer, İlhan, vd, ‘‘İlhâd’’, DİA, 22, 2000, 90-98.

Mansûr Ali El-Hüseynî, Tâc Tercümesi, çev. Bekir Sadak, İstanbul: Eser Neşriyat, 1975.

Mardin, Ebû’l-Ulâ, Huzûr Dersleri, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1966, 2-3/215.

Mevlâna, Fîhi Mâ Fîh, Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1985.

Müslim, Ebü’l-Hüseyn b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî (ö. 261/875), el-Camiʻu’s-Sahih, thk. Muhammed Fuâd el-Bâbî el-Halebî, Kahire: y.y. 1955.

Nesâî, Ebû Abdurrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali (ö. 303/915), es-Sünen, nşr. Muhammed Nâsirüddîn el-Elbânî, Riyad: Mektebetü‟l-Meârif, 1996. 

Özdamar Mustafa, Hüsâmeddin Uşşâkî ve Uşşâkîler, İstanbul: Kırk Kandil Yayınları, 2001.

Paksoy, İbrahim, Salâhaddîn Uşşâkî'nin Mir'âtü'l-Esmâ İsimli Eserinin Metin İncelemesi ve Eser Bağlamında Balıkesir ve Trakya Bölgesi Uşşâkîlerinin Etvâr-ı Seb'a Uygulamaları, Ankara Hacı Bayram Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, Tasavvuf Bilim Dalı, Ankara, 2024.

Serin, Rahmi, İslâm Tasavvufunda Halvetîlik ve Halvetîler, İstanbul: Petek Yayınları, 1984.

Süheyli, Ebû’l-Kâsım Abdurrahman b. Abdullah b. Ahmed (ö. 581/1185), er-Ravdu’l-Ünüf fî Şerhi İbn Hîşâm, Beyrut: Dâru İhyâi Türâsi’l-Arabî, 1412.

Şahin, Osman, ‘‘Rekât,’’ DİA, 34, 2007, 551. 

Tanman, M. Baha, ‘‘Hüsameddin Uşşâkî Tekkesi’’, DİA, 18, 1998, 517.

Tek, Abdurrezzak, Tasavvufî Mertebeler: Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî Örneği, Bursa: Emin Yayınları, 2008.

---, Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa: Bursa Akademi Yayınevi, 2016.

---, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, Bursa: Bursa Akademi Yayınları, 2020.

Tirmizî, Ebû, Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) et-Tirmizî (ö. 279/892), Sünen, thk.: Beşşar Avvad Maʻruf, Beyrut: Dârü’l-Garbi’l-İslâmî, 1998.

Topaloğlu, Bekir, ‘‘Allah,’’ DİA, 2, 1989, 271-298. 

Tosun, Necdet, Gönül Sohbet İster Kahve Bahane, İstanbul: Erkam Yayınları, 2019.

Tura, M. Nusret, Karagün Dostuyum-I, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1963.

---, Karagün Dostuyum II -Tasavvufta Gönül ve Aşk, İstanbul: Doğruluk Matbaası, 1965.

---, Gönül ve Aşk, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995.

---, Mektuplar, haz. Mahmut Erol Kılıç, 2. bs., İstanbul: İnsan Yayınları, 2006.

---, Aşk Yolu, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. bs., İstanbul: İnsan Yayınları, 2009.

---, O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. bs., İstanbul: İnsan Yayınları, 2009.

---, Mektuplarda Yolculuk, haz. Necdet Ardıç, Tekirdağ: y.y., 2013.

---, Erler Demine, haz. Necdet Ardıç, İstanbul: H Yayınları, 2017.

Uzun, Mustafa İsmet, “Ebcet”, DİA, 10, 1994, 10: 68-70. 

Yeğin, Abdullah, Yeni Lugat, İstanbul: Hizmet Vakfı Yayınları, 1992.

Yeşilyurt, Temel, ‘‘Ru’yetullah’’, DİA, İstanbul, 2008, 35, 311-314.

Yılmaz, Prof. Hasan Kâmil, ‘‘Seyr-ü Sülûk-Tasavvufi Eğitim’’, Altınoluk Dergisi, Haziran 1995, 112: 32.

---, Tasavvuf Mes’eleleri, İstanbul: Erkam Yayınları, 2000.

Yudagür, Metin, “Cefr”, DİA, 7, 1993, 215-218.

Yücebaş, Hilmi, Ulunay, Hayatı, Hatıralan, Eserleri, İstanbul: Arkın Kitabevi, 1969.

Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri ABD, Tasavvuf Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010. 

Yücel, Yusuf, Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri ABD, Tasavvuf Bilim Dalı, YLT, Bursa, 2024.

SÖYLEŞİLER

Necdet Ardıç ile 20 Mayıs 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 30 Haziran 2024 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 17 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 19 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 21 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 25 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 28 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 1 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 10 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat

Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 1 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 2 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 12 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 13 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

Necdet Ardıç ile 2 Mayıs 2025 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat.

Şerif Kır (Hüsamettin Çelebi) (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından caliskancanan@gmail.com internet adresine 23.04.2025 tarihli gönderilen e-posta.

Mehmet İzzet, (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından caliskancanan@gmail.com internet adresine 02.05.2025 tarihli gönderilen e-posta.

Muharrem Avan, (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından caliskancanan@gmail.com internet adresine 22.04.2025 tarihli gönderilen e-posta.

Cengiz Bulut (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından caliskancanan@gmail.com internet adresine 01.05.2025 tarihli gönderilen e-posta.

INTERNET REFERANSLARI

terzibaba13.com, (et. 01.04.2025)

terzibaba.com (et. 01.04.2025)

https://www.youtube.com/watch?v=xFkDAz7-x00 (et. 29.05.2025)

www.youtube.com/user/irfansohbetleri/live (et. 01.04.2025)

https://www.youtube.com/watch?v=gn4Ryd27Xfc (et.29 Mayıs 2025)

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp (et. 01.03.2025)

https://nurikoroglu.com/seyr-i-suluk-vuslata-yapilan-mânevî-yolculuk. (et.23.04.2025).

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/288/281-âyet-tefsiri. (et.10.04.2025)

https://www.kuranmeali.com/GunlukÂyet.php?sure=12&âyet=39 (et.10.04.2025)

https://www.kuranmeali.com/GunlukÂyet.php?meal=diyanetvakfi&sure=96&âyet=19(et. 10.04.2025)

https://siyerinebi.com/tr/Allâhim-selam-sensin-0 (et. 10.04.2025).

https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-1/fatiha-sûresi-1/âyet-1/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1 (et.10 Nisan 2025)

# ÖZGEÇMİŞ

 

# 

# BİLİMSEL ETİK SAYFASI

Yüksek Lisans Tezi olarak sunduğum “NECDET ARDIÇ / TERZİ BABA’NIN TASAVVUFANLAYIŞINDA NAMAZ KAVRAMI” adlı çalışmanın, tarafımdan, bilimsel ahlâk ve geleneklere aykırı düşecek bir yardıma başvurmaksızın yazıldığını ve yararlandığım eserlerin kaynaklarda gösterilenlerden oluştuğunu, bunlara atıf yapılarak yararlanılmış olduğunu belirtir ve bunu onurumla doğrularım. 

 

Canan ÇALIŞKAN

 İmza

- Müminûn, 23/1-2. ↑

- Necdet Tosun, Gönül Sohbet İster Kahve Bahane, (İstanbul: Erkam Yayınları, 2019), 19. ↑

- Bundan sonra iki özdeş kelime olan salât ile namaz tabirleri birbirlerinin yerine kullanılacaktır. ↑

- bkz. Tosun, Gönül Sohbet İster Kahve Bahane, 2019, 20-36. ↑

- Niyazi Beki, Kulluğun Sembolü Namaz, (İstanbul: Nesil Yayınları, 2014), 98-99. ↑

- 

## Tezimizde yer verilen ayet mealleri için Diyanet İşleri Başkanlığı Meali esas alınmış olup, hadis tercümeleri bizzat Necdet Ardıç’ın kitaplarından iktibas edilmiştir. 

 ↑

- 

## Bkz. (https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp, et. 01.03.2025)

 ↑

- Abdurrezzak Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, (Bursa: Bursa Akademi

 Yayınları, 2021), 202. ↑

- Hüsamettin Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, (Tekirdağ: y.y., 2004). ↑

- Hüsamettin Çelebi, Terzi Baba-Necdet Ardıç-2, (Tekirdağ: y.y., 2015). ↑

- Çalışmada bazen mutasavvıfın adı olan Necdet Ardıç ismi, bazen muhibbanın kendisi için kullandığı Terzi Baba lakabı kullanacaktır. ↑

- Serkan Denkçi, Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması "Necdet Ardıç" Örneği, (Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri ABD, Tasavvuf Bilim Dalı, YLT, Bursa, 2018). ↑

- Serkan Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, (Bursa: Bursa Akademi, 2019). (Bundan sonra, tezin ilgili dipnotlarında referans olarak, yüksek lisans çalışması değil, bu kitap gösterilmiştir). ↑

- İbrahim Paksoy, Salâhaddîn Uşşâkî'nin Mir'âtü'l-Esmâ İsimli Eserinin Metin İncelemesi ve Eser Bağlamında Balıkesir ve Trakya Bölgesi Uşşâkîlerinin Etvâr-ı Seb'a Uygulamaları, (Ankara Hacı Bayram Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri ABD, Tasavvuf Bilim Dalı, YLT, Ankara, 2024). ↑

- Müellifin kaleme aldığı bu kitaplar hakkında “eserleri” bölümünde detaylı bilgi verilmiştir. ↑

- (terzibaba13.com, et. 01.04.2025) ↑

- (www.youtube.com/user/irfansohbetleri/live, et. 01.04.2025) ↑

- “TvNet” Ulusal televizyon kanalında Necdet Ardıç’ın sohbetlerini de içeren “Hikmetin İzinde” adlı 26 Haziran 2016 tarihli sahur programı. (https://www.youtube.com/watch?v=gn4Ryd27Xfc, et. 29 Mayıs 2025) ↑

- Kendisi ile yapılan mülakatlara kaynakçada yer ve zaman bildirerek tek tek yer verilmiştir. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 278; Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, 2004, 20. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 16. ↑

- age. 21. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 285. ↑

- Nuket Ardıç ile 30 Haziran 2024 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 282; Necdet Ardıç ile 30 Haziran 2024 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 25; Necdet Ardıç ile 17 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 25. ↑

- Tekke, zâvye ve dergâhlar kapatıldıktan sonraki dönemde şeyh, mürşid, derviş gibi terimlerin kullanılmasına müsaade edilmiyordu. Hak yolcusu kimseler yasak olan bu ünvanlar yerine “Efendi Baba” tâbirini kullanıyorlardı. ↑

- 1977 yılında tekke yıkılmış ve boş arsa haline gelmiştir. Bugün yıkılan tekkeden geriye, Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi’nin yenilenen türbesi ile yanındaki küçük hazire dışında ayakta hiçbir şey kalmamıştır; M. Baha Tanman, “Hüsâmeddin Uşşâkî Tekkesi”, DİA, 1998, 18: 330. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 280; Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 26. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 281. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 255. ↑

- age. 255-256 ↑

- Osmanlı’da İlmiye teşkilâtında göreve başlama işlemleri için gerekli belgeye ruûs denilmekteydi. Medrese tahsilini tamamlayıp mülâzım olanlardan yedi senelik mülâzemet süresinden sonra girdikleri ruûs imtihanını başaranlar ruûs (göreve başlama belgesi) alırlardı. Bunlar ibtidâ-i hâric medreselerine tayin edildikleri için ruûslarına ibtidâ-i hâric ruûsu deniyordu. Bkz. Recep Ahıskalı, “Ruûs”, DİA, 35: 272. ↑

- Ebü’l-ulâ Mardin, Huzûr Dersleri, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası,1966, 2-3/215. ↑

- age. 2-3/216. ↑

- Osmanlılar'da, 1759’da Sultan III. Mustafa döneminde başlayan, Ramazan aylarında padişahın huzurunda yapılan tefsir derslerine Huzur Dersleri denilmiştir. Geniş bilgi için bkz. Ebu’l-ulâ Mardin, Huzur Dersleri, (İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1956), 5. Osmanlılar’da padişahın huzurunda yapılan tefsir derslerine müzakereci olarak katılan âlime verilen addır. Geniş bilgi için bkz. Mehmet İpşirli, ‘‘Huzur Dersleri”, DİA, 1998, 18: 442; ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 256. ↑

- age. 257. ↑

- Fatma Sena Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura, (Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri ABD, Tasavvuf Bilim Dalı, YLT, İstanbul, 2010), 14. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 258, 259. ↑

- age. 259. ↑

- Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura, 2010, 48. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 260, 261. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 29-30. ↑

- Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, 2004, 20. ↑

- Kolağası: Osmanlı ordusunda yüzbaşı ile binbaşı arasında bir subay rütbesi ve bu rütbedeki subay demektir. Bkz. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, (İstanbul: Kubbealtı Yayınevi, 2011), 2: 1750. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 266. ↑

- Nusret Tura, Mektuplar, haz. Mahmut Erol Kılıç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1995), 19; Yusuf Yücel, Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, (Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Tasavvuf Bilim Dalı, YLT, Bursa, 2024), 9. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 266. ↑

- Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, 2004,32; Yücel, Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura, 2024, 10. ↑

- Mustafa Özdamar, Hüsâmeddin Uşşâkî ve Uşşâkîler, (İstanbul: Kırk Kandil yay., 2001), 224; Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, 2004, 32; Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura, 2010, 48. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 267. ↑

- Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura, 2010, 10. ↑

- Bkz. Hilmi Yücebaş, Ulunay, Hayatı, Hatıraları, Eserleri, (İstanbul: Arkın Kitabevi,1969). ↑

- Yücel, Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura, 2024, 38. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 268. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler Divan-3, (Tekirdağ: Flaş Matbaası, 2007), 39-41; Yücel, Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura, 2024, 20. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 267. ↑

- Nusret Tura Uşşâkî, Karagün Dostuyum 1, (İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1963). ↑

- Nusret Tura Uşşâkî, Karagün Dostuyum II, (İstanbul: Doğruluk Matbaası, 1965). ↑

- Nusret Tura Uşşâkî, Karagün Dostuyum III, (İstanbul, Yeni Savaş Matbaası, 1964). ↑

- M. Nusret Tura, Râh-ı Aşk, haz. Mahmut Erol Kılıç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1995). ↑

- Tura, Mektuplar, haz. Mahmut Erol Kılıç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1995). ↑

- M. Nusret Tura, O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1995). ↑

- M. Nusret Tura, Erler Demine, haz. Necdet Ardıç, (İstanbul: H Yayınları, 2017). ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler: Divan 3, 2007, 35, 38: Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 269. ↑

- Yücel, Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura, 2024, 39. ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 266. ↑

- Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, 2004, 28,29; Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 285.; Yücel, Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura, 2024, 42. ↑

- Mahmut Erol Kılıç, “Cemâleddin Uşşâkî”, DİA, 1993, 7: 315. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Kitaplarına, binden fazla sohbet kaydına ve çeşitli konulardaki görüşlerine internet ortamında ulaşmak için bkz. (https://www.youtube.com/user/irfansohbetleri/live, et. 01.04.2024); (https://www.terzibaba13.com, et.02.04.2024); (https://www.terzibaba.com, et. 05.04.2025). ↑

- Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 287. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 49. ↑

- 

## Tek, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, 2021, 21. 

 ↑

- 

## Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 209.

 ↑

- 

## ay.

 ↑

- 

## Denkçi, Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması "Necdet Ardıç" Örneği, 2018, 49.

 ↑

- Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, 2004, 39-43. ↑

- Cengiz Bulut (Necdet Ardıç’ın iş çevresinden tanıdığı) tarafından caliskancanan@gmail.com internet adresine 01.05.2025 tarihli gönderilen e-posta. ↑

- Mehmet İzzet Aslın (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından caliskancanan@gmail.com internet adresine 02.05.2025 tarihli gönderilen e-posta. ↑

- Muharrem Avan (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından caliskancanan@gmail.com internet adresine 22.04.2025 tarihli gönderilen e-posta. ↑

- Necdet Ardıç, Hz. Âdem ve Safiyet, (İstanbul: H Yayınları, 2015), 125. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 83. ↑

- (https://www.youtube.com/watch?v=xFkDAz7-x00, et. 29.05.2025) ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 123. ↑

- Necdet Ardıç, Aşıklar Yolunun Adabı Tuhfetü’l-Uşşâkî, Tekirdağ: y.y., 1998, 8. ↑

- Necdet Ardıç ile 1Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 2 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ateizm ile ilgili detay için bkz. İlhan Kutluer vd, “İlhâd”, DİA, 2000, 22: 90-98 ↑

- Agnostik ve agnostizmizm kavramları için bkz İlhan Kutluer, “Lâedrî”, DİA, 2003, 27: 41-42. ↑

- Deizm kavramı için bkz. Hüsamettin Erdem, “Deizm”, DİA, 1994, 9: 109-111. ↑

- Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 28 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 1 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 25 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 10 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Terzi Baba Divânı, (Bursa: Stüdyo Star Matbaası, 2019), 72. ↑

- Necdet Ardıç ile 20 Mayıs 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Hicr, 15/29; Sâd, 38/72. ↑

- Necdet Ardıç ile 19 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 13 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Ru’yetullah, Müminlerin âhirette Allâh’ı görmesi anlamında bir kelâm terimidir. Geniş bilgi için bkz. Temel Yeşilyurt, “Ru’yetullah”, DİA, 2008, 35: 311-314. ↑

- Necdet Ardıç, İman ve İkan, (Tekirdağ, y.y, 1996), 25-26. ↑

- Prof. Hasan Kâmil Yılmaz, “Seyr u Sülûk-Tasavvufi Eğitim”, Altınoluk Dergisi, 1995, 112: 32 ↑

- Abdülbâki Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, (İstanbul: İnkilâp Kitabevi, 2004), 272-284. ↑

- (https://nurikoroglu.com/seyr-i-suluk-vuslata-yapilan-mânevî-yolculuk, et. 23.04.2025). ↑

- Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Mes’eleleri, (İstanbul: Erkam Yayınları, 1997), 76-81. ↑

- Rahmi Serin, İslâm Tasavvufunda Halvetîlik ve Halvetîler, İstanbul: Petek Yayınları, 1984, 49. ↑

- “TvNet” Ulusal televizyon kanalında 26 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan Necdet Ardıç’ın sohbetlerini de içeren “Hikmetin İzinde” adlı sahur programı. (https://www.youtube.com/watch?v=gn4Ryd27Xfc, et. 29 Mayıs 2025) ↑

- Necdet Ardıç, Altı Peygamber-Hz.Adem, (Tekirdağ: Flash Ofset, 2006), 7-8. ↑

- Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Mes’eleleri, (İstanbul: Erkam Yayınları, 2000), 80. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, (İstanbul: -H- Yayınları, 2016), 131. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 130. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2016, 132. ↑

- ay. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2016, 133. ↑

- Bkz. Aclûnî, İsmail b. Muhammed el-Cerrâhî, Keşfü'l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs amme iştehara mine’l-Ehâdîsi ala elsineti’n-Nâs I-II, tahk. Yusuf b. Mahmud el-Hac Ahmed, (Dımaşk: Mektebetü İlmi’l-Hadîs, 2000), 2: 350. ↑

- Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 2019, 131. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2016, 134. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2016, 13. ↑

- Mahmut Erol Kılıç, İbn Arabî Düşüncesine Giriş: Şeyh-i Ekber, 5. Baskı, (İstanbul: Sufi Kitap, 2015), 88. ↑

- Mahmut Erol Kılıç, “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin”, DİA, 1999, 20: 499. ↑

- Ferid Kam, İbn Arabî’de Varlık Düşüncesi, haz. Mustafa Kara, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1992), 62-63. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2016, 83-114. ↑

- Necdet Ardıç, Hak Yolun’un Seyr Defteri Şerhi, (Tekirdağ: y.y., 2005), Giriş. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2016,130. ↑

- age.131. ↑

- Semih Ceyhan, “Halvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, (İstanbul: İSAM Yayınları, 2022), 702-703. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Biismi Has Selâm, (Tekirdağ: y.y., 2014), 6. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2016, 123. ↑

- age., 17. ↑

- Bkz. Mustafa İsmet Uzun, ‘‘Ebcet’’, DİA, 1994, 10: 68-70. ↑

- Bkz. Metin Yurdagür, ‘‘Cefr’’, DİA, 1993, 7: 215-218. ↑

- Bkz. Mehmet Emin Bozhöyük, ‘‘Hurûf’’, DİA,1998, 18: 397-401. ↑

- Bkz. Beki, Namazın Sayısal Mucizeleri, 2. Baskı, (İstanbul: Zafer Yayınları, 2010), 9-27. ↑

- Necdet Ardıç, (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiye, (Tekirdağ: y.y., 2007), 22; bkz. Georges İfrah, Akdeniz Kıyılarında Hesap, Rakamların Evrensel Tarihi, çev. Kurtuluş Dinçer, (İstanbul: Tübitak Yayınları, 1999), 134-221. ↑

- Necdet Ardıç ile 19 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, (Tekirdağ: Flaş Ofset, 1995), 7-8. ↑

- Necdet Ardıç, Dur Rabb’ın Namaz Kılıyor, (Basılmamış Yayına Hazır Eser), 296. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 14. ↑

- Kevser, 108/2 ↑

- Ahzâb, 2/43. ↑

- İbnü’l-Arabî, Muhyiddin, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, çev Ahmed Avni Konuk, (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu, 2017), 1562. ↑

- Osman Şahin, “Rekât”, DİA, 2007, 34: 551. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 18. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Fetih, 48/10. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 18. ↑

- “Sübhâneke allâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teʻâlâ ceddük ve lâ ilâhe ğayrûk”. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 20. ↑

- Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 2 Mayıs 2025 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Hicr, 15/87. ↑

- Ayrıca bkz. Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) et-Tirmizî (ö. 279/892), Sünen, thk. Beşşar Avvad Maʻruf, (Beyrut: Dârü'l-Garbi'l-İslâmî, 1998), Tefsir 15, 4. ↑

- İmam Gazâli, İhyâ'u Ulûmi'd-dîn, çev. Ahmet Serdaroğlu, (İstanbul: Bedir Yayınları, 1975), I: 822. ↑

- “Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allâh'a mahsustur. (Allâhım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.”; (https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-1/fatiha-sûresi-1/âyet-1/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1 et. 10 Nisan 2025) ↑

- Necdet Ardıç, Kur’ân-ı Kerimde Yolculuk; Fatiha Sûresi ve Besmele-i Şerif, (Tekirdağ: y.y., 2011), 129. ↑

- Ardıç, Fatiha Sûresi ve Besmele-i Şerif, 2011, 126. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 24. ↑

- Necdet Ardıç ile 12 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 25. ↑

- “Allâh’ım! Biz Senden yardım isteriz, günahlarımızı örterek bizi rüsvay etmemeni isteriz; râzı olduğun şeylere bizi hidâyet etmeni isteriz. Allâh’ım, Sana îman ederiz, tövbe edip Sana döneriz; işlerimizde Sana dayanır ve Sana güveniriz; Seni överiz, bütün hayırların Sende olduğunu ikrar ederiz; verdiğin bunca nîmetlerden dolayı Sana şükrederiz ve nankörlük yapmayız. Sana karşı nankörlük eden fâcirleri bırakır ve ondan ayrılırız, onunla olan rabıtamızı keseriz.”; Ahmet Hamdi Akseki, Namaz Sûrelerinin Türkçe Terceme ve Tefsiri, 21. Baskı, (Ankara: DİB Yayınları, 2012), 72. ↑

- “Allâh’ım! Biz ancak Sana ibâdet ve kulluk ederiz, ancak Senin için namaz kılarız ve Sana yalvarırız, yalnız Sana secde eder, yalnız Sana koşar ve Sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbâdetini sevinçle yaparız, rahmetini ve ihsanının devamını ve çok olmasını dileriz. Yasak ettiklerini yapamaz ve azabından korkarız. Şüphe yok ki, azabın kâfirlere ulaşır.”; Akseki, Namaz Sûrelerinin Türkçe Terceme ve Tefsiri, 2012, 72. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- “Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allâh’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.” (https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/288/281-âyet-tefsiri. et. 10.04.2025) ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 27. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 27. ↑

- ay. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 27-28. ↑

- age.28. ↑

- “Ey zindan arkadaşlarım! ayrı ayrı ilahlar mı daha iyidir, yoksa mutlak hakimiyet sahibi tek Allâh mı?” Yusuf, 12/79. (https://www.kuranmeali.com/GunlukÂyet.php?sure=12&âyet=39, et. 10.03.2025). ↑

- “Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.” Alâk, 96/19. (https://www.kuranmeali.com/GunlukÂyet.php?meal=diyanetvakfi&sure=96&âyet=19, et. 10.03.225). ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 29. ↑

- Akseki, Namaz Sûrelerinin Türkçe Terceme ve Tefsiri, 2012, 68. ↑

- Abdullah Yeğin, Yeni Lugat, (İstanbul: Hizmet Vakfı Yayınları, 1992), 138. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 31. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 19. ↑

- ʻAclûnî, Keşf, 2000, 1:303. ↑

- ay. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 33. ↑

- Akseki, Namaz Sûrelerinin Türkçe Terceme ve Tefsiri, 2012, 69-70. ↑

- ay. ↑

- Bakara, 2/128. ↑

- Bakara, 2/129. ↑

- İbrahim, 14/40. ↑

- Bakara, 2/201. ↑

- İbrahim, 52/41. ↑

- Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr (ö. 671/1273), el-Câmiʻ li-ahkâmi’l-Kur'ân, nşr. Ahmet el-Berdûnî-İbrahim Atfîş, (Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1964), III: 425. ↑

- (https://siyerinebi.com/tr/Allâhim-selam-sensin-0. et. 10.04.2025). ↑

- Müslim, Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî (ö. 261/875), el-Câmiʻu’s Sahîh, thk. Muhammed Fuâd el-Bâbî el-Halebî, (Kahire: y.y. 1955), “Mesâcid”, 135 [591]. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 34. ↑

- Necdet Ardıç ile 10 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat ↑

- Necdet Ardıç ile 16 Mayıs 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- “Ebû Hüreyre’nin nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allâh şöyle buyurur:

"Ben, kulumun benim hakkımdaki zannı üzereyim. Beni andığında onunla beraberim. O beni kendi başına anarsa, ben de onu kendi başıma anarım. O beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu o topluluktan, daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim!”. Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil (ö. 256/870), nşr. Mustafa Dîb el-Buğâ, el-Câmiʻu’s-Sahîh, (Dımaşk: Dâru İbn Kesîr-Dâru’l-Yemâme, 1993), “Bed’ü-l-halk”, 11; “Deʻavât” 64, 65 Müslim, el-Câmiʻu’s-Sahîh, 1955, “Tevhîd,” 15; Müslim, el-Câmiʻu’s-Sahîh, 1955, “Zikir”, 21. ↑

- Necdet Ardıç ile 2 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 37. ↑

- Nisâ, 4/103 ↑

- Bakara, 2/255 ↑

- Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyin (ö. 458), Şuʻabu’l-İmân, Riyad: Mektebetü’r-Rüşd, 2003, IV, 57. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 37-38. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 38. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 40. ↑

- Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybânî el-Mervezî (ö. 241/855), Müsned, yy.: Müessetü’r-Risâle, 2001, 3, 239. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 40. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995. 41. ↑

- Mü’min, 40/60 ↑

- Necdet Ardıç ile 12 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Buhârî, Câmiʻu’s-Sahîh, 1993, “Bed’ü-l-halk”, 11; “Deʻavât” 64, 65. ↑

- Necdet Ardıç ile 13 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Fatiha Sûresi ve Besmele-i Şerif, 2011, 115-123. ↑

- İsra, 17/70 ↑

- “Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makâm-ı Mahmûd’a ulaştırsın”, İsrâ, 17/79. ↑

- Fatiha, 1/2-4 ↑

- “Allâhım, öfkenden rızana, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınır, sana olan övgüleri saymakla bitiremem. Sen kendini övdüğün gibisin.”, Müslim, el-Câmiʻu’s-Sahîh, 1955,

 “Salât”, 222. ↑

- “Zikrin en faziletlisi lâ ilâhe illallâh, duanın en faziletlisi de elhamdülillâh demektir.”, Tirmizî,

 Sünen, 1998, “Daʻavât” 9. Ayrıca bk. İbn Mâce, es-Sünen, 1992, “Edeb” 55. ↑

- Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 281, 295, III, 14; Tirmizî, Sünen, 1998, “Menâkıb”, 1; İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî (ö. 273/887, Sünen, (İstanbul: Çağrı Yayınları; Dâru Sahnûn, 1992), Zühd, 37; Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahmân b. el-Fazl ed-Dârimî (ö. 255/869), Sünen, nşr. Nebil b. Haşim b. Abdullah Gamri, (Beyrut: Dârü’l-Beşâiri’l-İslâmiyye; el-Mektebetü'l-Mekkiyye, 1999), Mukaddime, 8. ↑

- Bir rivayete göre diğer peygamberlerde bulunmayan, yalnızca Hz. Peygamber'e ait olan bu sancak altında Âdem (a.s)'den kıyamete kadar bütün müminler toplanacaklardır. Bkz. Tirmizî, Sünen, 1998, “Sıfatü’l-Kıyâme”, 8; İbn Mace, Sünen, Zühd, 37. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 9. ↑

- Ardıç, Dur Rabb’ın Namaz Kılıyor, (Basılmamış Yayına Hazır Eser), 295. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 46. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 47-48. ↑

- Ahzâb 33/72 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 9. ↑

- age. 48. ↑

- age. 9. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 48. ↑

- Necdet Ardıç ile 28 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 52. ↑

- Necdet Ardıç, (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiye, (Tekirdağ: y.y., 2007), 68. ↑

- Necdet Ardıç ile 25 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Dur Rabb’ın Namaz Kılıyor, (Basılmamış Yayına Hazır Eser), 296. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 53. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”,1995, 54. ↑

- ay. ↑

- ay.. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 55. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakattan. ↑

- Ardıç, (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiye, 2007, 68. ↑

- Kasas, 28/88 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 55. ↑

- Rahman, 78/26-27 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 56. ↑

- Âl-i İmrân, 3/185. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 56. ↑

- Âl-i İmrân, 3/18. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, 2004, 76. Kutsi Hadis için bkz. İbn Sirin, Ebû Bekr Muhammed b. Sîrîn el-Basrî (ö. 110/729), Tefsiru’l-Ahlam –Müntehabu’l-Kelam, fi Tefsiri’l-Ahlam, (yy.: Şirketu Mektebeti ve Matbaʻati Mustafa el-Babi, el-Halebi evladihi, 1940), I: 57. ↑

- Ardıç, Dur Rabb’ın Namaz Kılıyor, (Basılmamış Yayına Hazır Eser), 403,404. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 56. ↑

- Tâhâ, 20/114 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 57. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 57; Bkz. Mansûr Ali el-Hüseynî, Tâc Tercümesi, çev. Bekir Sadak, (İstanbul: Eser Neşriyat, 1975), 3: 486’dan naklen. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 57. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 57. ↑

- Necdet Ardıç ile 1 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 2 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Nisa, 4/103 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 59. ↑

- Bakara, 2/38. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 59. ↑

- Meâric, 70/23. ↑

- Maun, 107/4-5. ↑

- Necdet Ardıç ile 21 Kasım 2024 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 1 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 1Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 30 Haziran 2024 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 17 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 63. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 63-64. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 64. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 64-65. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 65.; Ayrıca bkz. Bâbertî, Ekmelüddîn Muhammed b. Mahmûd, (ö. 786). el-‘İnâye Şerhu'l-Hidâye thk. Ebu Mahrûş Amr b. Mahrûş, (Beyrut: Dâru’l-Kütübi'l-İlmiyye, 1971), 1: 182. ↑

- Bkz. Bâbertî, el-İnâye, 2003, 1: 286. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 66. ↑

- Bkz. Bâbertî, el-İnâye, 2003, 1:286. ↑

- Bkz. Kemâhî, Osman b. Saʻid, (ö. 1171h.), el-Müheyye’e fî Keşfi Esrâri’l-Muvattâ, (Kâhire: Dâru'l-Hadîs, 2005), 1: 48. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 67.

 ↑

- Necdet Ardıç ile 10 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Buhârî, “Daʻavât” 68. ↑

- Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 68. ↑

- Tirmîzî, “Salât”, 49. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 69. ↑

- Cuma, 62/9. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 69. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 70. ↑

- Necdet Ardıç ile 30 Haziran 2024 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 70. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 70, ↑

- Necdet Ardıç ile 13 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 70-71. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 72; Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 72. ↑

- İsra, 17/79.

 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 72-73; Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 73. ↑

- age. 74. ↑

- Kevser, 108/2 ↑

- Necdet Ardıç, Abdulkâdir Geylâni Risâle-i Gavsiye Şerhi, (Tekirdağ: y.y., t.y.), 51. ↑

- bkz. Mevlâna, Fîhi Mâ Fîh, (Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1985), 31. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 74. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 74-75. ↑

- Abdülkerîm Cili, İnsân-ı Kâmil, çev.Abdülaziz Mecdi Tolun, İstanbul: İz Yay., 2.bs., 2002, 67. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 75. ↑

- Necdet Ardıç ile 13 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 2 Mayıs 2025 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 1 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 12 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 13 Nisan 2025 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 2 Mayıs 2025 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Altı Peygamber-Hz. Muhammed Rasûlüllah, (Tekirdağ: y.y., 2014), 241. ↑

- Necdet Ardıç ile 2 Mayıs 2025 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Bkz. Buhârî, “Bedʾü’l-halh”, 6; Müslim, “Îmân”, 259. ↑

- Bkz. Buhârî, “Küsûf”, 3, 8; Müslim, “Küsûf”, 4. ↑

- Ebû Dâvûd, Süleymân b. Eş‘as el-Ezdî es-Sicistânî. es-Sünen. thk. Şu‘ayb el-Arnaût -Muḥammed Karabolelî, (Dımaşk: Dâru’r-Risâletu’l-‘Âlemiyye, 1430/2009), “Salât”, 3. Ebû Dâvûd, es-Sünen, 1430/2009, ↑

- Ebû Dâvûd, es-Sünen,1430/2009, es-Sünen,1430/2009, “Salât”, 27. ↑

- Buhârî, Câmiʻu’s-Sahîh, 1993, “Eẕân”, 1; Müslim, el-Câmiʻu’s-Sahîh, 1955, “Salât”, 1; Ebû Dâvûd, es-Sünen,1430/2009, “Salât”, 27; Tirmizî, Sünen, 1998, “Salât”, 25; İbn Mâce, es-Sünen, 1992, “Ezân”, 1; Ebû Abdurrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali (ö. 303/915), es-Sünen, nşr. Muhammed Nâsirüddîn el-Elbânî, (Riyad: Mektebetü‟l-Meârif, 1996), “Eẕân”, 1. ↑

- Buhârî, Câmiʻu’s-Sahîh, 1993, “Eẕân”, 1. ↑

- Süheyli, Ebû’l-Kâsım Abdurrahman b. Abdullah b. Ahmed (ö. 581/1185), er-Ravdu’l-Ünüf fî Şerhi İbn Hîşâm, (Beyrut: Dâru İhyâi Türâsi’l-Arabî, 1412), 4: 299-300. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 78-79. ↑

- İbn Mâce, “Ezân”, 3. ↑

- Necdet Ardıç ile 28 Eylül 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 80-81; Necdet Ardıç ile 1 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 79. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 81; Necdet Ardıç ile 1 Ekim 2024 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑

- Bkz. Topaloğlu, Bekir, “Allâh”, DİA, 1989, 2: 471-498. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 83; Ayrıca bkz. İbrahim Coşkun, ‘‘Muhyiddin İbn Arabî’nin Felsefesinde “Allâh” Mefhumu’’, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l-Arabî Özel Sayısı ), 2008, 21: 117-143. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 83. ↑

- Bkz. Taberanî, Evsat (6-250); Ruhul Furkan (2-74) (Künyedeki eksikleri tamamlayabilir miyiz?) ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 83. ↑

- İhlâs, 112/1 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 86. ↑

- Ankebût, 29/45 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 86. ↑

- age. 87-88. ↑

- Bakara, 2/110 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 89. ↑

- ay. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 90. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 91; Necdet Ardıç ile 2 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 91. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 91-92; Necdet Ardıç ile 26 Ocak 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Yûnus, 10/25 ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 92; Necdet Ardıç ile 1 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 93. ↑

- Necdet Ardıç ile 1 Şubat 2025 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler -V- “Salât”, 1995, 95. ↑

- age. 95-96. ↑

- Buharî, “Ezan” 8; Müslim, “Salât” 11. ↑

- Necdet Ardıç ile 02 Mayıs 2025 tarihinde İzmir’de yapılan mülakat. ↑
