# SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET  TURA HAYATI, ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ (YÜKSEK LİSANS TEZİ)

**Yazar:** Yusuf Yücel

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/son-donem-ussaki-seyhlerinden-mehmet-nusret-tura-hayati-eserleri-ve-tasavvufi-gorusleri-yuksek
**Sayfa:** 146

---

T. C.

BURSA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI

TASAVVUF BİLİM DALI

SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET

TURA HAYATI, ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

(YÜKSEK LİSANS TEZİ)

Yusuf YÜCEL

BURSA 2024

T. C.

BURSA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI

TASAVVUF BİLİM DALI

SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET

TURA HAYATI, ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

(YÜKSEK LİSANS TEZİ)

Yusuf YÜCEL

Danışman:

Prof. Dr. Abdurrezzak TEK

BURSA 2024

ÖZET

Yazar Adı ve Soyadı : Yusuf YÜCEL

Üniversite : Bursa Uludağ Üniversitesi

Enstitü : Sosyal Bilimler Enstitüsü

Anabilim Dalı : Temel İslâm Bilimleri

Bilim Dalı : Tasavvuf

Tezin Niteliği : Yüksek Lisans

Tez Danışmanı : Prof. Dr. Abdurrezzak TEK

SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET TURA HAYATI,

ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

Bu tezde, Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesinin son dönem şeyhlerinden olan M. Nusret Tura konu edilmiştir. Tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde M.

Nusret Tura'nın hayatı ve bağlı olduğu tasavvufî gelenek; ikinci bölümde eserleri, üçüncü bölümde ise tasavvufî görüşleri ele alınmıştır. Tezin hazırlanması sürecinde Uşşâkî kültürünün önemli şahsiyetlerinin geleneği takip edilmiş, Tura'nın eserleri, sevenleri ile bireysel görüşmeler yapılmıştır. Böylelikle kendisi hakkında bir kanaate varılarak, sonuç bölümünde bir değerlendirme yapılmıştır. Nusret Tura, Osmanlı kültür mirasının taşıyıcıları Mustafa Hilmi-i

Sâfî Efendi ve Hazmi Tura rehberliğinde tasavvufî eğitimini tamamlamış ve nihayetinde şeyhleri vasıtasıyla edindiği tasavvuf düşüncesinin sosyal ve kültürel kodlarını Cumhuriyet sonrası döneme taşıyan bir mânevî rehber olmuştur. M Nusret Tura, çok önemli ve sahih bir geleneğin temsilcisi olarak kültür hayatımıza önemli bir katkı sağlamıştır.

Anahtar Kelimeler: Nusret Tura, Uşşâkî, Hazmi Tura Efendi, Tarikatlar, Halvetiyye,

Gönül, Aşk.

iii

ABSTRACT

Writer's Name : Yusuf YÜCEL

University : Bursa Uludağ University

Institute : Social Sciences Institute

Anabilim Dalı : Basic Islamic Sciences

Bilim Dalı : Islamic Law

Tezin Niteliği : Master

Tez Danışman(lar)ı : Prof. Dr. Abdurrezzak TEK

THE LİFE, WORKS AND SUFİ VİEWS OF MEHMET NUSRET TURA, ONE

OF THE LAST PERİOD UŞŞÂKÎ SHEİKHS

This thesis focuses on M. Nusret Tura, one of the last period sheikhs of the Uşşâkıyye branch of the Ahmadiyya branch of the Halvetî order. The thesis consists of three main chapters. The first part deals with M. Nusret Tura's life, the second part with his works, and the third part with his understanding of Sufism. In the process of preparing the thesis, the traces of important figures of the Uşşâkî culture were followed, Tura's works and personal interviews with his lovers were made. In this way, an opinion was reached about him and an evaluation was made in the

conclusion section.

Nusret Tura completed his Sufi education under the guidance of Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi and Hazmi Tura, the carriers of the Ottoman cultural heritage, and eventually became a spiritual guide who carried the social and cultural codes of the Sufi thought he acquired through his sheikhs to the post-Republican period. M Nusret Tura makes a significant contribution to our cultural life as the representative and transmitter of a very important and authentic tradition.

Keywords: M.Nusret Tura, Uşşâkı, Hazmi Tura Efendi, Tariqas, Sufism, Halvetiyye,

heart, love.

iv

ÖN SÖZ

Halvetîyye-Ahmediyye tarikatının kollarından biri olan ve 16. yüzyılın son çeyreğinde kurulup yayılmaya başlayan "Uşşâkîlik" Pîr Hüsâmeddîn Hasan-ı Uşşâkî tarafından tesis edilmiştir. Batı Anadolu, İstanbul, Trakya ve Balkanlarda daha çok faaliyet gösteren bu tarikat, bünyesinde pek çok mütefekkir, şâir, bestekâr, mutasavvıf yetiştirmiş tarikatlardan biridir. Osmanlı'nın İbnü'-l-Arabî'si olarak bilinen Abdullah

Salâhaddîn-i Uşşâkî, Fransızca, Arapça, Farsça bilen bir âlim ve tekkesinde bir ârif olarak tanınan Şeyh Abdurrahman Sâmî-i Uşşâkî, “Sefîne-i Evliyâ” başta olmak üzere birçok eseri ile tasavvuf tarihçiliğinin mühim şahsiyetlerinden Hüseyin Vassâf Efendi,

Fatih dersiâmlarından, Mesnevîhan, Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürü Hazmi

Tûra gibi mühim şahsiyetler bu ocakta yetişmişlerdir. Bu irfan ocağında yetişen şahsiyetlerden biri de tezimizde konu edilen Uşşâkî bahçesinin güllerinden ve Hak âşıklarından olan Mehmet Nusret Tura'dır.

Nusret Tura, ilk önce Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi Şeyhlerinden Mustafa Hilmi-i Sâfî

Efendi'ye bağlanmış, daha sonra şeyhinin vefatı üzerine Osmanlı dersiâmlarından,

Mesnevî şârihi ve Uşşâkî şeyhi Mehmet Hazmi Tura'ya biat edip tasavvuf dünyası ile erken yaşta tanışmıştır. Bu mânevi ocakta önce Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi daha sonra da Hazmi Tura rehberliğinde yetişerek, önemli bir irfan geleneğini kendinden sonrakilere miras bırakmıştır.

Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmada amacımız, Uşşâki silsilesinin günümüze ulaşmasına vesile olan son dönem Uşşâkî şeyhlerinden Mehmet Nusret

Tura'nın biyografisini ele almak, bağlı bulunduğu Uşşâkıyye tarikatını tanıtmak ve eserlerini inceleyerek tasavvufî görüşlerini bir araya toplamaktı.

Tezimizde Nusret Tura'nın hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşlerinden üç bölüm halinde bahsedilecektir. Uşşâkî mirasını katkılarıyla aktaran, İbnü'l-Arabî-Mevlânâ sentezini barındıran gönül dünyasına sahip Nusret Tura hakkındaki tespitlerimiz ortaya konmaya çalışılırken, sevenleriyle yaptığımız kişisel görüşmeler, tasavvuf literatürüne dair kitaplar, tezimize kaynak teşkil etmiştir.

Bu çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Nusret Tura'nın hayatı, mensup olduğu tasavvufî gelenek, tarikata intisabı, şeyhleri ve silsilesi, ikinci bölümde yazmış olduğu eserleri ve üçüncü bölümde ise bazı tasavvufi kavramlar hakkındaki görüşleri, Esmâ-i Hüsnâ yorumu ve bazı sûre ve âyetlerin işâri yorumları yer

almaktadır.

Nusret Tura'nın hayatını, tasavvufa intisabını, bağlı olduğu tarikatı konu alan tezin birinci bölümü kendisi hakkında ulaşılan kaynaklardan ve sevenlerinden alınan bilgilerden yola çıkılarak incelenmiştir. Eserlerinin yer aldığı ikinci bölümde yayın hayatına kazandırılan eserleri incelenip tanıtılmıştır. Tasavvufî görüşlerinin yer aldığı üçüncü bölümde eserlerinden yola çıkılarak tasavvufî kavramlar, ilâhî isimlere ve bazı sûre ve âyetlere getirdiği yorumlar ele alınmıştır.

Öncelikle genç denecek yaştan itibaren Nusret Tura'nın yanında bulunduğundan dolayı

Nusret Tura hakkında kendisinden pek çok bilgi öğrendiğimiz ve Nusret Tura'dan sonra bu geleneği devam ettiren ve bu çalışmanın her aşamasında yardımını ve himmetini bizden esirgemeyen muhterem Necdet Ardıç Efendi'ye ve eşi Nüket Ardıç

Hanımefendi’ye,“Âriflere hizmet bizim için şereftir.”düsturuyla NusretTura'nın hem

v kendi imkânlarıyla bastırdığı hem de gün yüzüne çıkmayan eserlerini yayın hayatına kazandırma hususunda büyük emeği geçen kıymetli hocamızProf. Dr. Mahmud Erol

Kılıç'a hürmet ve şükranlarımı arz ederim.

Ayrıca bu çalışmanın her aşamasında bilgi ve tecrübelerinden istifade ettiğimiz, sürecin başından sonuna teşvik ve desteklerini esirgemeyen kıymetli danışman hocam Prof. Dr.

Abdurrezzak Tek'e hürmet ve teşekkürlerimi arz ederim. Son olarak yapmış olduğumuz çalışmayı okuyup katkılarda bulunan Ramazan Yücel kardeşime ve bu çalışma boyunca her aşamada destek olmaya çalışan sevgili eşim Arzu Yücel'e en içten minnet ve şükranlarımı sunarım.

Yusuf YÜCEL

İstanbul, 2024

vi

İÇİNDEKİLER

TEZ ONAY SAYFASI Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

YÜKSEK LİSANS İNTİHAL YAZILIM RAPORU Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

YEMİN METNİ iii

ÖZET iv

ABSTRACT v

ÖN SÖZ vii

İÇİNDEKİLER ix

GİRİŞ 1

BİRİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA VE TASAVVUFÎ HAYATI

A. MEHMET NUSRET TURA’NIN HAYATI 3 1. Ailesi, Doğum Yeri ve Evliliği 3 2. MeslekîHayatı 9

B. TASAVVUFÎ HAYATI 10 1. M. NusretTura’nın Bağlı Olduğu Tasavvufi Gelenek 10 2. Tarikata İntisabı 18 3. Mürşidleri 18 a. Mustafa Hilm-i Sâfî Efendi 21 b. Mehmet Hazmi Tura 26 4. HalifelikDönemi 35 5. Halifeleleri 39 6. Tarikat Silsilesi 44 7. TasavvufîMeşrebi 47

C. VEFATI 51

İKİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN ESERLERİ

A. İLÂHÎ AŞKA DAİR ESERLERİ 55 1. Tasavvufta Aşk ve Gönül 55

vii 2. AşkYolu (Râh‐ı Aşk 56 3. Gönül ve Aşk 58

B. ŞİİRLERİ 59 1. Hamdım –Piştim –Yanıyorum 59 2. Erler Demine 62

C. TASAVVUFÎ MEKTUPLARI 63 1. Mektuplar 63 2. Mektuplarda Yolculuk 65

D.ESMÂÜ’L-HÜSNÂ YORUMLARI 67 1. O’nun Güzel İsimleri 67

E. HİKÂYELER, VECİZELER, ATALAR SÖZÜ 68

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

A. TEVHİD 71

B. HAKÎKAT-İ MUHAMMEDÎ 75

C. ÎLÂHÎ AŞK 80

D. ZİKİR 86

E. İŞÂRÎ YORUMLARI 90 1. Bazı Âyetlerin Tasavvufî Yorumları 90 2. İlâhî İsimlere Dair Yorumları 100

F. RÜYA YORUMLARI 111

SONUÇ 119

KAYNAKÇA 122

EKLER 127

viii

GİRİŞ

Tasavvuf düşüncesi, ortaya çıktığı andan günümüzekadar hiçbir zamangüncelliğini ve etkisini kaybetmemiş aksine devamlıilgi odağı olmuştur. Tasavvufȋ hayatın etrafında bir mihver haline gelip onu kuşatan sûfi tecrübe, tasavvuf ekolleriyle bireysel ve toplumsal boyutta etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.

Tasavvufun kurumsallaşması tarikatların teşekkülüne dayanır. Tasavvufî kurallara göre teşkilatlanmış kurumlar anlamına gelen tarikatların ilk örneklerininin 3/9. asırlardan itibarenkabul görmekle beraber, bu ilk örnekler henüz sistematik bir yapıları olmadığı içingenellikleilksûfilerinetrafındaoluşansosyalgruplardır.Günümüzeulaşan tarikatların büyük kısmı bugünkü isimleriyle, kendilerine has evrâd, ezkâr, âdâb, erkân gibi öğeleri ve zâviye, tekke, hankâh, âsitâne gibi yapılarıyla 6/12. yüzyıldan sonra teşekkül etmiştir. Bu tarikatlar zamanla birçok kola ve şubeye ayrılarak yayılmıştır.

Anadolu'ya Osmanlı'nın kuruluşundan evvel farklı bölgelerden pek çok sûfî gelmiş ve

Selçuklu sarayında saygıyla karşılanmışlardır. Osmanlılar, kuruluş yıllarındaki gayretleri ve hizmetleri sebebiyle tarikat mensuplarına arka çıkıp, İznik'te 1331'de kurulan ilk medresenin başına bir İbnü'l-Arabî şârihi olan Dâvûd-ı Kayserî'yi getirerek tasavvuf düşüncesini Osmanlı medrese kültürüne eklemlemişlerdir. Bununla beraber

Osmanlı Devleti idarecileri, ilk zamanlardan itibaren sûfîlerin toplumdaki pek çok etkinliğinegenellikletöleransgöstermişvemaddiolarakdaciddibirşekilde

desteklemiştir.

İslam coğrafyasında ve Anadolu'da faaliyet gösteren başlıca tarikatlar Halvetiyye,

Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rifâiyye, Şâzeliyye, Sa’diyye, Mevleviyye, Bayramiyye,

Bedeviyye, Kübreviyye gibi tarikatlardır.Bu tarikatlardan biri deUşşâkıyyetarȋkatıdır.

Uşşâkıyyetarȋkatı,PȋrHüsâmeddînHasan-ıUşşâkîtarafından16.yüzyılınson çeyreğinde tesis edilmiş ve günümüze kadar faaliyetine aralıksız devam etmiştir.

Abdurrezzak Tek,Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, (Bursa: Bursa Akademi Yayınevi, 2016), 271-

272.

Tek,Tasavvuf ve Tarikatlar, 281-283.

Tezimizde, yaklaşık elli kola ayrılan Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesinin son dönem şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura konu edilmiştir. Tezimizin birinci bölümünde Nusret Tura'nın hayatı, tasavvuf dünyasıyla tanışmasıyla birlikte gelişen tasavvufî hayatı açıklanacaktır. İkinci bölümde genel olarak eserlerinden, son olarak üçüncü bölümde ise tasavvufî görüşlerinden bahsedilecektir.

Tezimizin amacına uygun olarak faydalanılan yöntem, teknik ve materyallar şunlardır;

mülâkatveröportaj,dedüksiyonmetodu,karşılaştırmametodu,dökümantasyon metodu, örneklem metodu, kütüphaneler ve internet sisteminden ulaşılan pek çok tasavvufî eser ve bilhassa biyografik çalışmalardır.

Akademik çerçevede yapılan biyografik çalışmaların hemen hepsinin ortak özelliği, hakkında bilimsel çalışma yapılan kişinin vefat edip dünyasını değiştirmiş olmasıdır.

Genel olarak hakkında çalışma yapılan kişinin hayatı, eserleri ve görüşleri esas alınarak yapılan bu çalışmalar, tezimize örneklik teşkil etmiştir. Ancak bahsi geçen çalışmalara konu olan şahıslar hayatta olmadıklarından, çalışmayı yapan araştırmacılar bazı kaynaklara ulaşsalar dahi bazı konu ve kavramlara hatta tarihi bilgilere dair tahminlere dayalı yorum ve çıkarım yapmak zorunda kalmışlardır.

Tezimizde cevapları aranan sorular şunlardır: Uşşâkîlik nedir? Uşşâkîliğin günümüze etkileri nelerdir? Nusret Tura'nın bu kültür ve kimlik üzerindeki katkıları nelerdir?

Tasavvufa bakışı nasıldır? İrfan geleneğimizde ve Uşşâkî kültürü içinde Nusret Tura'nın farklı bir yeri olmasını sağlayan öne çıkan özellikleri nelerdir?

BİRİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA VE TASAVVUFÎ HAYATI

A. MEHMET NUSRET TURA’NIN HAYATI 1. Ailesi, Doğum Yeri ve Evliliği

Uşşâkî Tarikatı 16. yüzyılın son çeyreğinde Buharalı Hasan Hüsameddin Uşşâkî

(ö.1011/1575) tarafından kurulan bir tarikattır. Adını “ÂşıklarDiyarı” olarak bilinen

Uşşâk şehrinden alan bu tarikat bir şehir adına nispet edilen üç Osmanlı tasavvuf okulundan birisidir.Daha sonraları İstanbul merkezli bir tasavvuf anlayışı ortaya koyarakOsmanlıbaşkentininkültürbirikiminesahipbirokulhalinegelmiştir.

Tekkelerin kapatıldığı tarihe kadar çalışmalarına ara vermeden devam etmiş, temsil ettikleri irfan geleneğinin günümüze kadar ulaşmasına vesile olmuşlardır. Bu irfanî geleneğin günümüze kadar ulaşmasına vesile olanlardan biri de Uşşâkî tarikatının son temsilcilerinden biri olan Allah ve Peygamber âşığı Mehmet Nusret Tura'dır.

(1904/1979)Nusret Tura, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden tasavvuf kültürünün önemlişubesiUşşâkıyye’ninsondönemmeşâyihindenveulemâdanolan,Fatih

Keçeciler Şeyh Mahmud Bedreddin Dergâhı son postnişi, Fâtih dersiâmlarından,

Mesnevîhan, Huzûr Dersleri muhatabı, Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürlerinden, âlim ve fazilet sahibi bir zat Mehmet Hazmî Tura (ö.1961) Efendi'nin yetiştirdiği

talebelerindendir.

Uşşâkî silsile içerisinde ismi geçen ve genç denilecek yaşta Kasımpaşa'daki âsitâne'ye

Uşşâkî gülü olarak emanet edilen, günümüze kadar elden ele gönülden gönüle devam eden irfan geleneğimizin son halkalarından biri olan Nusret Tura, âşıkları ile meşhur

Uşşâkî tarikatının Hak âşıklarından biridir. Nusret Tura'nın hayatı hakkında mahdut

ŞehiradıilebilinendiğerOsmanlıtasavvufekolleriRûşenîlik(Aydın)veSivsîlik’tir.Bk.

Mahmud ErolKılıç,Anadolu Tasavvuf TarihineNotlar‐II‐:HalvetîUşşâkîler,(İstanbul:Sufi Kitap, 2016,

7.

M. Baha Tanman,“Uşşâkîlik”,Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,(Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul,

1994), 7/329-331.

Rumi takvime göre 1320 olan doğum tarihi, bazı araştırmacılar tarafından hicri takvim esas alınarak miladiye dönüştürülmesi sebebiyle kaynaklarda 1903 olarak belirtilmiştir. Kabir taşında da yine aynı sebepten 1902 yazılıdır.

bilgilere sahibiz. Elimizde olan bilgiler genç denecek yaştan itibaren Nusret Tura'nın yanında bulunup mânevî eğitimini ondan almış olan, kendisinden sonra bu geleneği devam ettiren halifesi ve aynı zamanda kıymetli eşi Rahmiye Hanım'ın yeğeni de olan, sevenleri tarafından Terzi Baba namıyla bilinen Tekirdağlı Necdet Ardıç'ın hem Nusret

Efendi hem de halası Rahmiye Hanım'dan edinip kitaplarına aldığı ve bizzat aktardığı bilgilerden ibarettir.

Nusret Tura’nınbabası İsmail Efendi annesi ise Şahinde Hanım’dır.Nusret Tura’nın babatarafındanailesiBulgaristan’ınKazanlıkkazasındayaşayanbirailedir.93 harbinin patlak vermesi neticesinde o bölgede yaşayan insanlar,yanlarına alabildikleri eşyalarla çoluk çocuk demeden göç etmeye başladılar. İsmail Efendi savaşın başladığı o dönemlerde henüz çocuk yaşlarındaydı. Yanında bulunan aile büyükleriyle beraber zorlu bir yolculuk için onlarda yola revan olmuşlardı. Kafileler halinde göç edenlerin ulaşmakistedikleriyeranavatanTürkiyeidi.Mevsiminkışmevsimiolmasıbu yolculuğu daha da zorlaştırmaktaydı. Bir yandan şiddetli soğuk ve yağan kar diğer yandan anavatana sağ salim ulaşabilme kaygısı içerisinde geçen çetin bir yolculuktu. Bu şartlar altında yolculuk devam ederken ortaya çıkan bir kargaşa durumunda küçük

İsmail kaybolur ve bir daha da ailesine ulaşamaz. Artık bu yolculuk küçük İsmail için gittikçe zorlaşmaktadır. Karlar altında korku içinde ağlayan İsmail'in imdadına arkadan gelen başka bir kafile yetişir. Bu kafile kaybolan küçük İsmail'i de yanlarına alarak yolculuklarına devam ederler. Ailesini kaybeden İsmail için bundan sonra yeni bir hayat başlamış oluyordu. Bu ailenin Türkiye'ye ulaştıktan sonra ilk durakları Tekirdağ olmuştur. Tekirdağ'da kaldıkları süre içerisinde pek çok aile ile tanıştılar. Bu ailelerden biri de Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında yaşayan Küçük Ahmet lakabı ile bilinen aile idi. Küçük İsmail ve ailesi bir müddet sonra Tekirdağ'dan ayrılıp İstanbul'a yerleşmeye karar verirler. İstanbul'daki adresleri ise Kasımpaşa semtidir. Aradan yıllar

HüsamettinÇelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1): NecdetArdıçve NecmSüresi,(Tekirdağ:2004), 20.

Kazanlık, Osmanlı metinlerinde Akçakazanlık, Bulgarca’da Kazanluk olarak geçer. Kelimenin Kızanlık şeklinde okunması doğru değildir. 1400 yılı civarında Osmanlılar tarafından kurulan Kazanlık, Osmanlı dönemi boyunca tamamıyla Türk ve Müslüman şehri olarak kalmış, bu sürede pek çok mimari eser inşa edilmiştir. Günümüzde bu özelliğini koruyamayan şehir çok az bir Türk azınlığın yaşadığı yerdir. Şehrin adı yüksek dağlarla çevrili ovanın Osmanlılar tarafından bir kazana benzetilmesinden kaynaklanmaktadır.

Kazanlık Doksanüç Harbi'nden doğrudan etkilendi. Savaş sırasında ve sonrasında Türkiye'ye göçler oldu.

Machıel Kıel, “Kazanlık”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDVYayınları,2022),

25/138-140.

geçtikten sonra İsmail Efendi ilk olarak Deniz Zâbitliği görevinde bulunmuş daha sonra da Osmanlı ordusunda kolağasıolarak görevine devam etmiştir. Evlilik çağına gelince de Şahinde Hanım ile Kasımpaşa Nalıncı yokuşunda evlendiler. Bu evliliklerinden 1904 yılında Nusret isminde bir erkek evlatları ile 1917 yılında da Fatma Nafize isminde kız çocukları dünyaya gelmiştir.

Nusret Tura yirmi beş yaşına geldiği zaman ailesi onu evlendirmek istedi. Daha önce

Tekirdağ'da kaldıkları süre içerisinde tanıştıkları Küçük Ahmet Efendi'nin kızları

Rahmiye Hanım'a talip oldular, İki tarafın da münasip görmesi neticesinde Nusret

Efendi ile Rahmiye Hanım evlendiler. Bu mütevazı aileye gelin olarak gelen Rahmiye

Hanım, Nusret Efendi ile huzur ve saadet içerisinde bir ömür sürdü.

Rahmiye Hanım, Tekirdağ'ın yerli ailelerinden olan "Küçük Ahmet" ailesindendir. Dört çocuklu bu ailenin ikinci çocuğu olarak 1906 yılında Tekirdağ'da dünyaya gelmiştir.

Ailenin dört çocuğundan en büyüğü Emin Efendi, sonra sırasıyla Rahmiye Hanım,

Sadık Efendi ve en küçükleri ise Mehmet Efendi idi.Nusret Efendi ile evlenene kadar

Tekirdağ'da yaşadı. Evlendikten sonra İstanbul Kasımpaşa'da ikamet ettiler. Daha sonra

Rahmiye Hanım'ın guatr rahatsızlığından dolayı doktorların da deniz havasınım iyi geleceği tavsiyesi üzerine 1950 senesinde İstanbul Boğazı'na kıyısı olan Bebek semtine

taşındılar.

Rahmiye Hanım irfan sahibi kişiliğe sahip bir hanımefendidir. Bebek'teki evleri kimi zaman dergâh işlevi de gördüğünden ziyaretçileri çok olurdu. Evine gelip gidenler onu hep tebessümlü haliyle görmüşlerdir. "Hak ehline hizmet ettiğim için şükrediyorum"

diyerek yapmış olduğu hizmetin ne büyük hizmet olduğunun da farkında olan bir hanımefendiydi. Kandil gecelerinde helva yapıp gelenlere ikram ederdi. Nusret

Efendi'nin gececi olduğu zamanlar gelen misafirlerle Rahmiye Hanım ilgilenir, sohbetler devam ederdi. Hayatının sonlarına doğru geçirdiği bir kaza neticesinde kolu kırılmasına rağmen dervişlere olan hizmetini aksatmadan yerine getirmiştir. O yıllarda

Rahmiye Hanım'ın, hastalığın da etkisiyle yeğeni olan Necdet Ardıç'a söylediği bir

Kolağası:Eskiden ordudayüzbaşıilebinbaşıarasındakisubayrütbesive burütbedekisubay.

İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, (İstanbul: Kubbealtı Yayınevi, 2011), 2/1750.

Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1),32.; Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.10

Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (I),50.

sözü vardı. "Oğlum, Cenâb-ı Hak'tan bir isteğim var. Efendi'den sonra bana iki senelik ömür verse de dinlensem diyordu." Nitekim dediği gibi de oldu. Rahmiye Hanım çok sevdiği eşinden ancak iki sene ayrı kaldı. 16 Aralık 1981 tarihinde âlem-i bekâya göç etti ve eşinin yanına defnedildi.

NecdetArdıç’ınifadelerine göre Rahmiye Hanım’ın cenazesi gelin alayı gibi olmuş, kabre kadar ilâhi ve zikirlerle uğurlanmıştır.Kabristana gelindiğinde ise çok sevdiği “Biz dünyadan gider olduk kalanlara selâm olsun” ilâhisi cenazeye katılanların bindiği otobüsün teybinden yankılandığı duyulmuştur.

Nusret Tura hem yol arkadaşı hem de can yoldaşı olan eşi Rahmiye Hanım için duygularını dile getirdiği bir şiir yazmıştır.

Eşime

Bir gün olur Nusret küpü kırılır

Şarapları rüsvâ olur dökülür

Birkaç gün sonra kıymeti bilinir

Yüzündeki çamur izi silinir

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî "kal" demez

Melekü'l-mevt pek yakında gele mi

Bilmez oldum şu dem gündüz gece mi

Yâre sordum diktim ona dîdemi "Küllü nefsin zâikatü'l-mevt" dedi

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî “kal” demez 11Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler:Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler-12,(Tekirdağ: y.y., 2003), 159.

Nerde benim güler yüzüm sohbetim

Nerde benim cilâlanmış gözlerim

Nerde sana Rahmî diyen sözlerim

Elbet seni orada da özlerim

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî "kal" demez

Sefer sonu bekler idin yolumu

Güler yüzle uzatırdım kolumu

Bilmem acep vaktim tamam oldu mu

Benden sonra senin yüzün soldu mu

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî "kal" demez

Her gün sana katı yürek gözüktüm

Bazı gece seninçün çok yaş döktüm

Anlamasın diye arkamı döndüm

Beni niçin kırmaktasın ay yüzlüm

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî "kal" demez

Ben yatarken sen eylersin âh u vâh

Sen yatarken beklerim ben tâ sabah

Müezzin der iken "hayyâle'l-felâh"

Sen bağışla isyânımız ey İlâh

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez

Adetullah böyle cârî “kal” demez

Nusret Efendi ile Rahmiye Hanım’ın evliliklerinden1928 yılında Nuriye isminde bir kız evladı ile 1930 yılında Recai isminde bir erkek evlatları dünyaya geldi. Nusret Tura’nın kızı Nuriye Hanım 1950 yılında Ali Bey ile evlenir. Bu evlilikten Betül ve Gönül isminde iki kızları dünyaya gelir. Nuriye Hanım ve eşi Ali Bey 1986 yılında geçirdikleri trafik kazası neticesinde vefat ettiler.

Nusret Tura'nın oğlu Recai Bey 1962 yılında Nimet Hanım ile evlenir. Recai Bey'in bu evlilikten Armağan ve Murat isimlerinde iki evladı dünyaya gelir. Recai Bey 2001 yılında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu vefat eder. Recai Bey'in hem eşi Nuriye Hanım hem de evlatları hayattadırlar. Bu konu hakkında şu notu eklemek de yerinde olacaktır.

Nusret Efendi'nin halifesi olan Necdet Ardıç, Recai Bey'in çocuklarını küçüklüklerinden beri tanımaktadır. Recai Bey vefat ettikten sonra da belli bir süre görüştüklerini ve daha sonraları ise bu görüşmelerin kesildiğini ifade etmektedir. Nusret

Efendi’nin emanetleri olarak gördüğü torunlarına her zaman sahip çıkmak istemiş ancak bu çabaları sonuçsuz kalmıştır.

Nusret Tura'nın kız kardeşi olan Fatma Nafize Hanım da Kasımpaşa'da komşularından olan mühendis Muammer Bey'le evlenmişlerdir. Bu evliliklerinden Nilüfer isminde bir kızları dünyaya gelmiştir. Muammer Bey geçirdiği kalp krizi neticesinde 1977 yılında vefat etmiştir. Nafize Hanım ise 2000 yılında Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Nafize

Hanım'ın eşi Muammer Bey'in mühendis olmasından dolayı Sivas'a görevli olarak giderler. Oradaki hayatlarının çok yoğun geçtiğini ve bebekteki günlerini hatırına getirip yaşadığını Necdet Ardıç'a gönderdiği bir mektubunda anlatır. Bu mektubundan öğrendiğimize göre kendileri de abisi Nusret Tura gibi Hazmi Efendi'ye intisap etmiştir.

12M.Nusret Tura,Karagün Dostuyum I., (İstanbul: FakültelerMatbaası, 1963), 114-115,; M.Nusret Tura,

Erler Demine13, haz. Necdet Ardıç,(İstanbul: H Yayınları, 2017), 149-150.

14Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1),32.

NecdetArdıçile 14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat

Mektubunda pek çok zuhurat gördüğünü ve bunların hepsini ağabeyine yani Nusret

Tura’yayazmanınmümkün olmadığından bahsetmektedir.

2. Meslekî Hayatı

Nusret Tura hem çocukluk hem de gençlik dönemlerinde eğitim hayatını aksatmadan devam ettirdi. İlköğretimini tamamladıktan sonra İcadiye Ortaokuluna devam etti. 18 yaşına geldiği zaman yüksek tahsil yapmak istedi. Bundan dolayı sınava girmek için babası İsmail Efendi ile birlikte denizcilik okuluna doğru gittiler. Yolculuk esnasında başına gelen bir hadise hayatının akışını değiştirdi. Sınava gireceği yere giderken denize düşüp ıslanması neticesinde sınava yetişemeyince bu hayali de suya düştü. Sınava giremediği için üzgün bir şekilde babasıyla beraber evin yolunu tuttu. Babası İsmail

Efendi oğlunun başına gelen bu hadiseyi, "Her işte bir hikmet var, demek ki bu işte nasibin yokmuş." diye yorumlayarak üzülmemesi için teselli de bulundu. Eve geldiklerinde annesi Şahinde Hanım olayı öğrendiğinde bu duruma kendisi de üzülse bile oğluna belli etmemeye çalışıp, "Hakkında hayırlısı ne ise olsun" diye temennide bulundu. Annesi, oğluna hamile iken gördüğü rüyalar aklına gelince o rüyaları anlatmaya başladı. Bu rüyaların birinde gökyüzünde kelime-i tevhid yazılı nurdan bir bayrak ve denizci kıyafetiyle bu bayrağı taşıyan bir asker gördüğünü anlattı. Gördüğü ikinci rüyada ise geceleyin gökyüzüne baktığında yüksekçe iki minare arasında mahya gibi ışıklarla Nusret isminin yazılmış olduğunu ve altında da yine bir denizci erinin elindeki tüfeğiyle nöbet tutar gibi durmakta olduğunu anlattı. Çok geçmeden Şahinde

Hanım'ın oğlu ile ilgili gördüğü zuhuratlar gerçekleşti. Nusret Tura genç yaşta Devlet

Deniz Yolları’nda “Tayyar” ve “Seyyar”bir de “Karadeniz” adlı gemilerdekamarot olarak göreve başladı. Bu görevine devam ederken yaşadığı bir olayı Necdet Ardıçşu şekilde anlatmaktadır: Deniz Yollarına ait yolcu gemilerinde kamarot olarakgöreve başladıktan sonra bir gece “Karadeniz” isimli gemi ile Karadeniz’de Samsun’a sefer yaparken Ereğli önlerindeyakalandıkları bir azgın fırtınada gemi büyükdalgalarda beşikgibi sallanırken, bir ara denizin dibini görüpo anda bir elin kendilerini yukarıya çekip, su üstüne çıkardığını görmüşler. O zamangemi kaptanıile kamarot Nusret, 15M. Nusret Tura,Mektuplarda Yolculuk, haz. Necdet Ardıç,(Tekirdağ: y.y., 2013), 9.

16Nusret Tura,Mektuplar,haz. Mahmut Erol Kılıç, (İnsan Yayınları, İstanbul: 1995), 19.

dergâha bir kurban adak adamışlar. Bir müddet sonra deniz sukûnet bulup sağ salim

İstanbul’a limana gelip durduklarındagemininhem çapası hem de kaptan köşküciddi zarar görmüş. Gemidenindiklerinde ilk iş olarak adadıkları kurbanı alıp dergâha götürmüşler.Nusret Tura sefer esnasında böyle bir hadise yaşarken aynı zamanda dergâhta da Mustafa Sâfî Efendi’nin yaşadığı bir hal olmuştur. Bu halin ayrıntısına Sâfî

Efendi'den bahsederken tekrar değineceğiz.

Nusret Tura uzun yıllar gemilerde sefere çıkarak geçimini sağladı. Meslek hayatındaki çalışma usulü 13 gün gemiyle sefer, 2 gün istirahat şeklindeydi. Bu görevin yanı sıra bir ara gemilerde muhasebe kâtibi olarak daçalıştı.Yaşının ilerlemesiyle mesleğinin son dönemlerindeBebekiskelesindeemekliolanakadargişememuruolarakmeslek hayatına devam etti. Nusret Turaemekli olma zamanı geçtiği halde yine de çalışmaya devam ediyordu. Neyazık ki bu uzun sürmedi. DevletDeniz Yolları o günlerdebelirli bir yaş grubundakilerin hepsini emekli etme kararı alınca Nusret Turadayaş haddinden dolayıemekli edildi.

Nusret Tura 1950 senesinde taşındığı Küçük Bebek semti İbriktar Sokaktaki bu evde vefatına kadar yaşadı. Bu ev bazızamanlarda dergâh olarak daişlev görmekteydi.

B. TASAVVUFÎ HAYATI 1. M. Nusret Tura'nın Bağlı Olduğu Tasavvufi Gelenek

Osmanlı insanının düşünce dünyası üzerinde derinlemesine bir araştırma yapıldığında karşımıza tasavvuf ilminin çıktığını görürüz. Tasavvuf düşüncesinin Osmanlı toplum yapısında kapsayıcı bir karaktere sahip olduğu gözükmektedir. Toplumun bütün katmanlarında bürokraside, ilmiye sınıfında, askeriyede ve halk arasında tasavvufa ait sembollerle karşılaşılır. Bu yönüyle tasavvufun Osmanlıların hem dinî hem de sosyal hayatı üzerinde ciddi etkisi olmuştur. Tasavvuf düşüncesi üzerinde uzmanlaşan sûfi, mutasavvıf diye isimlendirilen gönül insanı olan bu kişiler gittikleri her yeri kendi renklerine boyamayı bilmişlerdir.

17Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1): 241.

18Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (I),32; NecdetArdıçile 14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’da yapılan19mülakat 20NecdetArdıç ile14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat.

NecdetArdıçile14 Şubat2022 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat.

Anadolu'yubirgönülyurduhalinegetirenbuârifler,pekçokbölgeyedağılmış olmalarınarağmenbazendebellibölgelerebunlarıçekenbirtakımnedenlerde olmuştur. İşte böylesi ilim ve irfan merkezi olmuş birçok yöremizden bir tanesi de

Evliya Çelebi'nin (ö. 1095/1684) “Havasından mıdır suyundan mıdır âşığı çoktur, birisi birkaç gün kalsa hemen âşık olur,” dediği “Âşıklar” yani Uşşâk şehridir.Osmanlı döneminde içerisinden birçok şeyh, âlimveşair çıkaran Uşşâkıyyeokulu,bu şehirde kurulmuştur.Rûşenilik (Aydın) ve Sivâsilîğin yanı sıra bir şehir adına nisbet edilen üç

Osmanlı tasavvuf okulundan birisi de Uşşâkîliktir.

Uşşâkıyye Tarikatı "Yiğitbaşı" namıyla şöhret bulan Ahmed Şemseddin (ö. 910/1504) tarafından kurulan Ahmediyye kolunun dört ana şubesinden biridir. Halvetî ana gövdesinde içtihad yapmak suretiyle kendine ait müstakil kol kurarak bu kolun "Uşşâkıyye" diye isimlendirilmesini sağlayan Pir Seyyid Hüsâmeddin Hasan-ı

Uşşâkî'dir. Bu kolun silsilesi Hüsâmeddin Uşşâkî'nin şeyhi Emir Ahmed Semerkandî vasıtasıyla Yiğitbaşı Ahmed Şemseddîn'e ulaşır. Hüsâmeddin Uşşâkî, Emir Ahmed

Semerkandî'ye intisap eden on beş halifesinden biridir. Bazı kaynaklarda Hüsâmeddin

Uşşâkî'nin gençlik döneminde Kübreviyye'nin Nurbahşiyye koluna intisap ettiği kaydedilmektedir. Bu intisap, muhtemelen ya memleketi olan Buhara'da veya daha sonra uğradığı Herat ve Meşhed dolaylarında ya da Anadolu'da gerçekleşmiştir. Bursa,

Balıkesir ve Uşak civarında Kübreviyye tarikatının az sayıda mensubu bulunduğu da kaynaklarda geçmektedir. Bu bilgilerden yola çıkarak Uşşâkıyye'nin Nurbahşiyye ile

Halvetiyye’nin karışımından ortaya çıktığıdasöylenebilir.

Uşşâkî tarikatının kurucusu olan Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî’nin asıl adı “Hasan” lakabı ise dinin kalesi,koruyucusu anlamına gelen “Hüsâmeddin”dir. Soyu Hz. Hasan'a dayandığından dolayı da “şerîf” sayılır. Hüsâmeddîn-i Uşşâkî’nin doğum yeri Buhara olduğu için el-Buhârî ve uzun seneler Uşşâk şehrinde yaşadığı için de “el-Uşşâkî”

nispetleri vardır. Bu durumda künyesi tam olarak şu şekildedir: Seyyid Hüsâmeddin 21Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐:7.

22MahmudErol Kılıç, “Uşşâkıyye”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul: TDVYayınları, 2012),42/232‐233. ; Semih Ceyhan, “Halvetiyye”,Türkiye’deTarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih

Ceyhan, (İSAM Yayınları, İstanbul, 2015), 737.; Sâdık Vicdâni,Tarikatler ve Silsileleri, haz. İrfan

Gündüz, (İstanbul, 1995), 241.

Hasan el-Buhâri el-Uşşâkî’dir.Hayatı hakkındaçok fazla bilgi bulunmamakla birlikte elde olan bilgilerde oğlunun torunu ve Zeyl-i Şakâik müellifi Uşşâkîzâde İbrahim

Hasib'in verdiği mâlûmata dayanır. O da doğumuyla ilgili olarak herhangi bir tarih vermez. Uşşâkî meşâyihinden olan Ahmed Hüsâmeddin Efendi'nin, Hüsameddin

Uşşâkî için yazdığı bir manzume de doğum tarihi 880/1475 olarak belirtilmiş ve bu tarih sonra gelen müellifler tarafından da kabul görmüştür.

Hasan Hüsâmeddin'in babası Buharalı tüccarlardan Hacı Teberrük isimli zattır. Hasan

Efendi ilk dini bilgileri babasından almıştır. Babasının vefatı üzerine bir süre ticaretle meşgulolmuştur.Yaşadığıbölgedesiyasikarışıklıklarınolmasıdiğeryandanda ticaretle meşgul olmanın tabiatına uygun olmaması gibi sebeplerden dolayı gönül dünyasında pek huzurlu değildi. Mânevî anlamda kabz hali içerisinde iken gördüğü bir rüya hayatı hakkında yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. Birçok kimsenin mânevî yola girişinde görülen bir motif olan rüya ile yönlendirilme hadisesini onun hayatında da görmekteyiz. Kaynakların belirttiğine göre rüyasında kendisi, “dünya ticareti hakîkat ehli nazarında ziyandan ibârettir eğer âhiret sefâsı ve kârı kazanmak istiyorsan bu kesret çarşısından el çek ve Anadolu şehirlerinin en güzellerinden Uşşâk şehrinde mukîm olan şeyh Emir Efendi’den inâbe alarak uzlet köşesinde ibadetle meşgul ol.” mânevîişaretine muhatap olur.Hasan Hüsâmeddin gördüğü rüyanın neticesinde yaşadığı yerleri terk etti.Kendine kalan mirası kardeşi Muhammed Çelebi’ye bağışlayarak Anadolu'ya doğru yola çıktı.Herat, Tebriz ve Erzincan üzerinden devam eden yolculuk neticesinde

Uşşak'a vardı. Burada Emir Ahmed Semerkandî ile buluşup kendisine intisap etti. Bu sıralarda yaşı elli civarındaydı. Şeyhinin gözetiminde çetin riyâzet ve mücâhede eşliğinde seyrü sülûkunu tamamlayıp hilâfet aldı. Burada aynı zamanda İbrâhim Ümmî

Sinan'dan da istifade ederek teberrüken hırka giydi. Mürşidi Emir Ahmed

Semerkandî’nin dâr-ı bekâya irtihalinden sonra Uşşâk'ta irşat postuna oturdu ve bu göreviniyaklaşık elliyılsürdürdü.Uşşâk’tairşatvazifesine devamederkengün geçtikçe şöhreti civar illere yayıldı. O sıralarda Manisa valisi olan II. Selim’in oğlu 23Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐, 23.

24Kılıç,Andaolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-, 21.;Mehmet Akkuş, “HüsameddinUşşaki”Türkiye

Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi25(İstanbul: TDV Yayınları,1988), 18/515.

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II-25., Hüseyin Vassaf,Sefine-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-

Ali Yılmaz, (İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2015), 4/347.

Şehzade Murad kendisine tahta geçmesi için dua niyazında bulunduğu bir mektup gönderdi. Mektubu getiren elçi şeyhe mektubu teslim etmeden önce şeyh, "Şehzade

İstanbul'a doğru yola çıksın. Şu vakit Osmanlı tahtına oturacaktır." dedi. Hasan

Hüsâmeddin Uşşâkî'nin sözünün gerçekleşmesi üzerine Şehzade Murad tarafından

İstanbul'a davet edildi.

Tahta geçen III. Murad diğer Osmanlı sultanları gibi tasavvufa ilgi duyan bir padişahtı.

Kendi döneminde şeyhleri, âlimleri ve şairleri koruyup gözettiği, tasavvuf erbabı ile zaman zaman mektuplaştığı ve rüyalarını tabir ettirdiği bilinmektedir.III. Murad tahta geçtiktensonraHasanHüsâmeddinUşşâkî’yiİstanbul'adavetederekAksaray'da kendisine bir konak tahsis etti.Hüsâmeddin Uşşâkî hazretleri bu konağa yerleşerek irşat vazifesine burada devam etmeye başladı. Zaman geçtikçe kendisine teveccüh gösteren insanların sayısı artınca bu durumdan rahatsız olan şeyh padişahtan izin isteyip tekrarUşşâk'adönmeyitalepettiancakpadişahIII.Muradşeyhinİstanbul'dan ayrılmasını istemiyordu. Bunun için İstanbul'un başka bir semtinde Kasımpaşa'da bir tekke yaptırarak şeyhin İstanbul'da kalmasını sağladı. Kasımpaşa'daki tekkede sakin bir hayat geçirse de zamanla tekkeye gelen ziyaretçilerin sayısı artınca şeyh busefer sultana hacca gitmek istediğini bildirdi. Yanına aldığı bir grup müridi ile beraber hac için yolculuğaçıktı.HacibadetinigerçekleştirdiktensonradönüşyolundaKonya'da rahatsızlanarak 1001 yılında âlem-i bekâya göç etti. Vefat ettiğinde 121 yaşında idi.

Konya valisinin okuduğu salâile cenaze namazı kılındı. Cenazesi İstanbul’daki dergâha defnedilmek üzere yola çıkarıldı. Cenazeyi İstanbul girişinde Aziz Mahmud Hüdâyî ile birlikte kalabalık bir cemaat karşıladı. Mübarek bedenleri kayık ile Üsküdar'dan karşıya geçirilerekKasımpaşa'dakitekkeyedefnedildi.BuradakitekkedahasonraUşşâkî tarikatının âsitânesi oldu.

Hüsâmeddîn-i Uşşâkidaha çok şifahîkültürü esas alan münzevibir sûfî meşrebinde olduğundan dolayı yazılı bir eser vermemiştir. Bunun yanında bazı kaynaklar onun düzenlediği Evråd-ı kebir, Hizbu'ş-şeyh, Ahzâb-ı üsbû’iyye ve Halvetîler arasında 26MustafaÖzdamar,HüsâmeddinUşşâkîveUşşâkîler, (KırkKandil Yayınları,İstanbul:2001), 10.;

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐,25.;TarıkVelioğlu,Osmanlı’nınMânevîSultanları, 2. b.,

(Hayy Kitap,27İstanbul:2008), 138- 141.

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II-,30-31; Tarık Velioğlu, Osmanlı’nın Mânevî Sultanları, 140.;Kılıç, “Uşşâkıyye”, 42/232.;Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/347.

büyük öneme sahip olan Seyyid Yahyâ-yıŞirvânî'nin Virdü's-settâr'ı üzerine bazı eklemelerlehazırladığı Şerh-i Virdü's-settår isimli evråd veahzab türü tanzimleri bulunduğunu bildirmektedirler.Bazı kaynaklarda onun "Hüsâmî" mahlasıyla yazdığı şiirlerinden meydana gelen bir divanı gözüküyorsa daaslında bu şiirler ona değil

Hüsâmi mahlasını kullanan ve yukarıda adı geçen Şeyh Ahmed Hüsâmi Efendi'ye

aittir.

Hüsâmeddîn-i Uşşâkî'nin hanımının adı Helvayî Matlûbe Bacı'dır. Keramet ve tasarruf sahibi olan bu hanımın kabri, âsitânenin ilerisinde yokuşun sol tarafındaki mezarlıkta olup halen ziyaret edilen yerlerdendir. Menkıbeye göre Hüsâmeddin-i Uşşâkî zamanında halvette giren bir dervişe canı helva istediği için bir türlü fetih vâki olmazmış. Öyle ki bu durum kalbinin huzuruna mani olacak dereceye ulaşmış. Matlûbe

Bacı'ya bu hal keşfen mâlum olunca bir miktar helva pişirip dervişe ikram etmiş ve başörtüsünün ucundan bir parça yırtıp “Bunu teberrüken başına koy inşallah fetih vâki olur”diye de duada bulunmuş. Hakikaten yalnız bu dervişe değil tam on dokuz dervişe aynı gece fetih vâki olunca bu olaydan sonra "Helvâyî Bacı" namıyla anılır olmuş.

Uşşâkî tarikatının İstanbul'da merkez tekkesi Hüsâmeddin Uşşâkî Tekkesi'dir.

Hüsâmeddin Uşşâkî'nin türbesinin bulunduğu ve aynı zamanda pîr makamı olan bu tekke 16. yüzyılın son çeyreğinde Hüsâmeddin Uşşâki tarafından kurulmuş ve tekkelerin kapatıldığı tarih olan 1925 yılına kadar aralıksız olarak faaliyetlerine devam etmiştir. Bu merkez âsitâneden başka İstanbul'un çeşitli yerlerinde de Uşşâkî tekkeleri bulunmaktadır. Bunlar: Eğrikapı dışındaki Cemâleddin Uşşâkî Tekkesi, Fatih

Haydar'daki Tâhir Ağa Tekkesi, Üsküdar Halim Gülüm Tekkesi, Eyüp Defterdar'daki

Balçık Tekkesi, Fatih Keçeciler'deki Mahmud Bedreddin Tekkesi, Fatih Haydar'daki

Hocazâde Tekkesi, Karagümrük Uşşâkî Zâviyesi, Yedikule'deki Hâlid Efendi Tekkesi,

Aksaray’dakiMehmedEminEfendiTekkesi,FatihŞehremini’dekiDenizAbdal 28Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐,31,;Vassâf, Sefine-i Evliyâ, 4/286.;

Özdamar,29HüsâmeddinUşşâkîveUşşâkîler,12 .

30Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐,31.

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐, 32.

Tekkesi, Fatih Hırkaişerif'teki Kayserili Mustafa Efendi Tekkesi ve Fatih Nişanca'daki

Havuzlu Uşşâkî Tekkesi’dir.

İstanbul merkezli bir tasavvuf okulu olan Uşşâkıyye, İstanbul'da Cemâleddin Uşşâkî'ye

(ö. 1165/1751) nisbetle Cemâliyye ve ardından Salâhî Uşşâkî'ye (ö. 1197/1783) nisbetle

Salâhiyye şubeleriyle de temsil edilmiş, bir taraftan da halifeler vasıtasıyla daha çok

Ege ve Rumeli'ye doğru yayılmıştır. Nazilli, Edirne, Keşan, Gelibolu, Çanakkale,

Gümülcine, Filibe, Belgrad, Peç, Budin, Tımışvar, Kandiye Uşşâkî tekkelerinin bulunduğu yerlerdir.

19. yüzyıldan önce sadece İstanbul'da on dokuz Uşşâkî tekkesinin olması tarikatın ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Fakat çok fazla zaman geçmeden bu sayı

İstanbuliçinolumsuzyöndedeğişipaltıyainmişveÜsküdar’daisehiçtekke kalmamıştır. Budurumun sebebi bu yüzyılda Osmanlı Devleti’ninbirçok sıkıntıyla karşılaşmasıdır.Haliylebusıkıntılardantasavvufhayatı,tarikatvetekkelerde etkilenmiştir. Yine de tarikat, Abdullah Salâhaddin Uşşâkî’nin halifeleri vasıtasıyla

RumeliveBatıAnadolu’yageçmişvebölgeninenyaygıntarikatlarındanbiri olmuştur.Bu bölgelerdeyayılırken tarikatın yer yer Mevlevî, Bektâşî, Gülşenî ve

Melâmî tarikatları ile yakın ilişkiler kurması daha geç dönemlerde tarikatte zâhidlikten rindmeşrebliğe doğru gelişen bir tasavvuf anlayışının öne çıkmasına yol açmıştır. Daha önceleri Bektâşî olduğu rivâyet edilen Nazillili Hulûsi Baba ile başlayan bu meşrep 19.

yüzyılda Ahmed Tâlib-i İrşâdî ile günümüze kadar ulaşmıştır. Bu meşrep mensupları kendilerini “Nâzenîn-i Uşşâkî” diye tanımlamışlardır.

Cumhuriyet'ten sonra da silsilesi devam eden Uşşâkıyye'nin günümüze kadar gelen farklı silsilelerine Mehmet Şamil Baş, hazırladığı "Ömer Hulûsî ve Divan'ı" başlıklı doktora tezinde ayrıntılı bir analizle yer vermiştir. Bu silsileleri incelediğimizde, Ömer

HulûsîGüzelhisar-ıAydınî’nin(ö.1285/1868),tarikatgünümüzekadarulaşırken 31Kılıç, “Uşşâkıyye”, 42/233; Ceyhan, “Halvetiyye”,738;Hür Mahmut Yücer,Osmanlı Toplumunda

Tasavvuf (19. Yüzyıl), (İnsan Yayınları, İstanbul: 2003)., 211-218., M. Baha Tanman, “Uşşâkîlik", 7/329-

331.32 33Yücer,OsmanlıToplumunda Tasavvuf, 209.

Kılıç, “Uşşâkıyye” 42/233;Ceyhan, “Halvetiyye”,741-742;Mehmet Şamil Baş,Aydınlı BirUşşâkî

ŞeyhiÖmer HulûsîveDîvân’ı,(İstanbul: MetamorfozYayıncılık,2014),55.,M. BahaTanman, “Uşşâkîlik”, 7/329-331.

merkez şahıslardan biri olduğu tespit edilir.Ömer Hulûsî’den devameden Uşşâkî silsilelerini şu şekildesıralayabiliriz: OsmanzâdeHüseyin Vassaf silsilesi, HacıNecdet

Ardıç silsilesi, Hacı Eşref Sırrı Akın (Akhan) silsilesi, Sıddık Nâcî Eren silsilesi,

İbrahim Mahfi Güz silsilesi, Pir Ganiyy-i Muhtefi silsilesi, el-Hac Mehmet Tevfik

Efendi silsilesi, Hacı Sadık Yıldırım Efendi silsilesi. Neticede günümüze kadar ulaşan

Uşşâkî kolları Ömer Hulûsî'nin halifesi Hüseyin Hakkı Kasabavî (ö. 1297 /1880) ve

Ahmet Talib-i İrşâdî (ö. 1277/1881), Fahreddin Himmetî (ö.1333/1915), Muhammed

Emin-i Tevfikî (ö.1331/1913) yoluyla ana hatlarıyla Balıkesir, İstanbul, İzmir, Manisa ve Çorum şehirlerinde devam ederek zamanımıza kadar ulaşmıştır. Saptamalarımıza göre çağımızda varlığını devam ettiren ancak Ömer Hulûsî'ye dayanmayan bir Uşşâkî silsilesi bulunmamaktadır.

Ömer Hulûsi Divanı, daha önce söz konusu edilen silsileler içerisindeki Uşşâkî şeyhleri tarafından da çoğaltılmıştır. Bu isimler; Fahreddin Himmetî, Muhammed Emîn-i

Tevfikî, Mustafa Sâfî Efendi'dir. Dolayısıyla bu silsileler içinde en güçlü kolun Hüseyin

Vassaf’ın şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’ye ulaşan silsilenin olduğunu söylemek doğru bir

tespit olur.

Nusret Efendi'ye ulaşan silsile Hüseyin Vassaf'ın şeyhi Mustafa Hilmi Sâfî Efendi'ye dayanır. Hazmi Tura Efendi'den sonra silsile, 52. sırada yer alan Nusret Efendi'ye ulaşır. Nusret Efendi'den sonra silsilede 53. sırada yer alan isim Necdet Ardıç

Efendi’dir.

Uşşâkîlerin zikir usullerine gelince ilk dönemlerdesadece kuûdî zikir yapsalar da sonralarıtarikatın zikir ve âyin usulleri Halvetiyye’nin diğer kollarına mutâbık olarak devrânî olmuştur. İstanbul Uşşâkî tekkelerinde durak, cumhur ilâhisi, usul ilâhisi, devran ilâhisi gibi İstanbul tavrı tekke mûsikisi icra edilirken,Anadolu’da bu tavır yerini mahallî formlara bırakmıştır. Nâzenîn-i Uşşâkî ve Melâmî Uşşâkîler’de ise devran yoktur. Pîr Hüsâmeddin Uşşâkî’ye ait olduğu iddia edilen Evrâdü’l-kebîrile 34Ceyhan,“Halvetiyye”, 762.

35Şamil Baş,Ömer Hulûsî ve Dîvân’ı, 62-63.

36Detaylı bilgi için bk. Abdurrezzak Tek,Silsile-iUşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, (Bursa

Akademi Yayınları, Bursa, 202137)

Ömer Tuğrul İnançer, “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi”, (Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul:

1994), 7/329-331.

Şerhu Virdi's settâr isimli vird kitapları bir Uşşâkî sâlikinin günlük dua kitaplarıdır.

Salâhî Uşşâkî, Uşşâkî âdâb ve erkânını, Tuhfetü'l-Uşşâkıyye adlı risâlede toplamış, eser son devir Uşşâkî şeyhlerinden Abdurrahman Sâmi Efendi tarafından da genişletilerek

tercüme edilmiştir.

Uşşâkıyye'nin bağlı bulunduğu Ahmediyye kolunun kurucusu Yiğitbaşı Ahmed

Şemseddin’e göre esma sayısı on ikidir. Dolayısıyla Uşşâkıyye’de de esma sayısı on iki olup ilk yedi esmaya karşılık gelen ve etvâr-ı seb’adenilen nefsin yedi mertebesine, fürûât-ı hamse denilen beş isim daha eklenmektedir. Mürşidin dervişine telkin ettiği bu isimler şunlardır: Lâ ilâhe illallah, Yâ Allah, Yâ Hû, Yâ Hak, Yâ Hay, Yâ Kayyûm, Yâ

Kahhâr, Yâ Fettâh, Yâ Vâhid, Yâ Ehad, Yâ Samed, Allah.

Osmanlı kültür ve medeniyet tarihinde mühim tesirlere sahip olan ve Osmanlı döneminde en üst düzeyde kurumlaşan tasavvuf, âyin şekilleri ve rükünleri ile tarih içinde yerini almış ve çağımız insanına örneklik oluşturacak incelik, zerâfet ve nezâket ile Osmanlı kültürünün vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Mûsiki başta olmak üzere özellikle bütün güzel sanat dallarında ve bilim alanında isim bırakmış pek çok kişinin bir tasavvuf ekolüne bağlı olması da bu gerçeği gösteren bir işarettir. Tasavvuf kültürünün yapıtaşlarından biri olan daha çok şehir merkezli Uşşâkî ekolü de ciddi bir

öneme sahiptir.

Medresede ders verenbir âlim, tekkesinde bir ârif, evindeki küçük laboratuvarında iksîr-i âzam araştırmaları ile uğraşan bir simyacı, karışımını kendisininbulduğu güzel kokuların ıtriyatçısı ve Fransızca okuyup konuşabilecekseviyedezamanına vâkıf bir aydın olan Manisalı Şeyh Abdurrahman Sâmi Efendi (ö. 1934) ile Sefinetü’l Evliyâ isimli beş ciltlik eseri başta olmak üzere pek çok eseri ile tasavvuf tarihçiliğimizin mühim şahsiyetlerinden olan Hüseyin Vassâf Efendi (ö.1929) bu irfan mektebinin son dönemdeyetiştirdiğiönemliyüzleridir.AyrıcaUşşâkîliğinKasımpaşa’dabulunan 38Kılıç, “Uşşâkıyye”, 42/232-233.; Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/347.; Ahmed Nezih Galitekin,Osmanlı

Kaynaklarına Göre İstanbul: Câmi, Tekke, Medrese, Mekteb, Türbe, Hamam, Kütüphâne, Matbaa,

Mahalle39ve Selatîn İmâretleri,(İşaret Yayınları, İstanbul:2003), 250.

40Abdurrahman Sâmi,Mi’yâru’l-Evliyâ, (İstanbul, 1339), 19.

Ömer Tuğrul İnançer, “Osmanlı Tarihinde Sûfîlik Âyin ve Erkânları”,Osmanlı Toplumunda Tasavvuf veSufiler:Kaynaklar-doktrin-ayinveerkân-tarikatlar-edebiyat-mimari-ikonografi-modernizm,haz.

Ahmet Yaşar Ocak, (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2005), 168.

âsitânesininsondönemindezâkirbaşıolanCemaleddînEfendi(ö.1937),Türk mûsikisinin önemli şahsiyetleri Sadeddin Kaynak (ö. 1961), Kemal Batanay (ö. 1981) ve Sadi Hoşses’in (ö. 1994) hocalığını yapmıştır.

İnsanların Hak’a vasıl olması için takip edilen yollar denize akan nehirler misali çok değişik ve çeşitlidir. Bu yollardan bir tanesi olan ve 16. yüzyıldan beri varlığını korumuş olan Uşşâkıyye’nin tesirleri günümüze kadar ulaşmıştır.

2. Tarikata İntisabı

Nusret Tura 18 yaşlarında iken babası onu ikamet ettikleri yerin yakınlarında bulunan

Kasımpaşa'daki Uşşâkî âsitânesine götürdü. Kendisi de Nakşibendîtarikatına bağlı bir derviş olan İsmail Efendio dönemde âsitâneninşeyhi olan Mustafa Sâfi Efendi’ye:

“Size bir uşşâkî gülü getirdim” diyerek oğlunu teslim etti. Böylece Nusret Tura’nın tarikata intisabı bu şekilde gerçekleşmişoldu.

Nusret Tura, tarikatların kapandığı yıl olan 1925 senesine kadar gemide seyahatte olmadığı zamanlarda Kasımpaşa’daki âsitâneye giderdi. Mustafa SâfiEfendi genç derviş Nusret’in mânevîterbiyesiyle ilgilenmesi için onu hem halifesi hem de damadı olan Hazmi Efendi’ye emanet etmişti. Bundan dolayı da bazı vakitlerde Keçeciler’deki dergâhagider oradan nasiplenirdi. Bir yandan Devlet Deniz Yollarında çalışıyor diğer yandan İstanbul'da bulunduğu zamanlarda hem âsitânedeki hem de Keçeciler’deki sohbet ve zikirlere katılıyordu. Nusret Tura’nınbu dönemlerde şeyhiSâfi Efendi ile yaşadığı bir hatırasını Necdet Ardıçşu şekilde anlatmaktadır:“Nusret Babammeslek hayatına genç yaşta Devlet Deniz Yollarına ait gemilerde kamarot olarak başlamıştı.Bu vazifeyi yaptığı zamanlarda Karadeniz adlı gemiyle Samsun seferi yaparken Ereğli önlerinde azgın bir fırtınaya yakalanıyorlar. Gemi devâsâdalgalar arasında sallanıp dururken bir ara denizin dibini görüp o anda bir elin kendilerini yukarıya çekip su üstüne çıkardığını görmüşler. Bu hadisenin yaşandığı esnada Kasımpaşa’dakiâsitânede gece yarısı Sâfi Efendi seccadesinde oturmuş elinde tesbihi ile coşkun bir hâlet-i rûhiye içinde zikir yapıyor. Bakıcı hanım bu halin normalin dışında bir hal olduğunu fark 41Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-,190.

42Mustafa Kara,Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatler, 2. b., (İstanbul:Sır Yay., 2008), 149.

43Ardıç,Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler-12, 160.

44Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1), 32.

edince beklemeye başlıyor. Bir müddet sonra Efendi hazretleri elhamdülillâh diyerek zikrini bitirip sukûnete eriyor. Yanına gelenlere "Çok şükür Nusret'i kurtardık" deyince yanındakiler bu durumu o zaman anlıyorlar. Nusret Tura ile gemi kaptanı

Karadeniz'deki azgın fırtınadan sağ salim kurtulup İstanbul'a geldikleri gibi adadıkları kurban ile dergâhın yolunu tutmuşlardır.

Nusret Tura şeyhi Mustafa Sâfî Efendi ile çok fazla vakit geçiremese de üzerinde himmetini her daim hissetmiştir. 1925 yılında tekkelerin kapılarına kilit vurulunca tekkedeki buluşmalar da nihayete ermiştir. 1926 yılında da Safi Efendi âlem-i cemâle göçünce mânevî emaneti damadı olan Hazmi Efendi'ye devretmiş, böylece Nusret

Efendi de diğer dervişler gibi Hazmi Efendi ile seyrine devam etmiştir. Bu durumu bir şiirinde şu şekilde ifade etmektedir:

"Hazreti Hazmi 'ye büktük boynumuz gedâ

Pir Hüsameddîn-i Uşşâkî’ye ettik iltica.”

Hazmi Efendi 1924 yılında Fatih Keçecilerdeki Mahmud Bedreddin dergâhına postnişin olduktan sonra Nusret Tura'nın yeni adresi Fatih Keçeciler'de Mahmud Bedreddin

Dergâh'ı olmuştur. Mesleği icabı her zaman gitme fırsatı bulamasa da özellikle mübarek gecelerde dergâha gider orada sohbet, ibadet ve zikirle vakit geçirdikten sonra sabah namazını Hırka-i Şerif Camiinde eda edip evlerine dönerlerdi. Nusret Tura, şeyhi Hazmi

Efendi’ye derin bir muhabbet duyardı.Bu muhabbetin neticesi olarak da şeyhinin soy ismini almıştır. Soyadı Kanunu çıkmadan önce insanlar çeşitli lakaplar, ünvanlarile anılırdı. 1934 yılında çıkanyeni kanunla isminyanına bir soy ismi de alınması gerekliydi. Hazmi Efendi kendine soy isim olarak “Tura” ismini alınca Nusret Efendi de şeyhinden izin alarak onun soy ismini resmen almış ve Mehmet Nusret Tura şeklinde kayda geçmiştir. Bu sayede Nusret Turabağlı olduğu yere hem dünyevî hem de uhrevî olarak tabi olduğunu göstermiştir.

Nusret Turaşeyhi ile aynı soyadını almasını bel evlatlığına değil yol evlatlığına dayandığını belirterek “Tura” ismi konusunda şunları söylemektedir: “HazmiBabamız sînemizdeyatıyor, toprakta değil. Efendibabamızınsoyadı“Tura”dır. Fakirinde 45Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1), 241.

46Necdet Ardıç,Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Tur Sûresi, (Tekirdağ: y.y. 2017), 26.

"Tura"dır. "Tuğra" derler eski Türkçe'de. Mânada da sultanların sultanının tuğrasıyız.

Esâsen tuğraya padişahların imzası derler. Cenâb-ı Kibriyâ’nın gönlümüze vurduğu tuğranın pırıltılarını sözlerimizde, gözlerimizde görmek mümkündür.

Nusret Tura fırsat buldukça Keçeciler'deki Bedreddin dergâhına gider ve Hazmi

Efendi’ninhusûsayaptığıFusûsderslerinekatılırdı.Tekkelerinfaaliyetlerineson verildiktensonraFatihCamiveBayezıdCamii’ndekiMesnevisohbetlerininde müdavimlerinden biri olmuştur.

Keçecilerdeki Bedreddin dergâhında yaşanan bir hatırayı da Nusret Tura'nın eşi

Rahmiye Hanım şu şekilde anlatmıştır. Dergâhta Ramazan ayını idrak ederken akşam vakti yaklaşmış fakat iftarlık olarak bir hazırlık yapılmamıştı. Hâne halkı Hazmi

Efendi'ye "Ne yapacağız" diye sorduklarında Hazmi Efendi "üzülmeyin yemeğimiz

Hak’tadır” der. Biraz zaman geçtikten sonra Nusret Turaelinde yiyecekler ile beraber içeri girince HazmiEfendi “Bugün Nusret Allah’lık (Rezzâklık) yaptı.” demişler. Hâne halkı da gelen yiyecekler ilehemen iftar hazırlığına başlamışlar.

Seneler geçtikçe Nusret Tura mânevîseyrinde olgunlaşmaktaydı.Nihayet derslerini bitirmeye muvaffak olduğunda bunun sevinci ile günümüzde rast makamında ilâhi olarak okunmakta olan meşhur “Erler Demine Destur Alalım” nutkunu söylemiştir.Bu ilâhi maalesef televizyon ve radyolarda eksik ve birazda değiştirilerek okunmaktadır.

Hazmi Efendi'nin hac dönüşü rahatsızlanarak hastaneye kaldırılması ve sonrasında dünyadaki günlerini tamamlayıp 1960 senesinde Hakk'a yürümesi neticesinde yerini ve emanetlerini Nusret Efendi'ye bırakmıştır. Artık Nusret Efend'nin Halifelik dönemi

başlamıştır.

47Tura, Mektuplar, 11-12.

48MahmudErol Kılıç,Erler Demine-Takriz, V-VIII.

49Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1), 245.

50Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba

Divanı,51(Tekirdağ: y.y., 2007), 36-37.

Ardıç,Gönülden Esintiler Divan-3, 39-41.

3. Mürşidleri a. Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi

Mustafa Hilmî-iSâfî Efendi hakkında detaylı bilgiyi, müridi Hüseyin Vassâf’ın Sefîne-i

Evliyâ'sında bulmaktayız. Diğer önemli bilgi ise kaynağı Mustafa Hilmî-i Sâfî

Efendi’nin Meşîhat-ı İslâmiyye Sicill-i Ahvâl Dairesine verdiği 27 Mayıs 1335 tarihli hâltercümesidir.BuhâltercümesinegöreMustafaSâfîEfendi,kendisinişöyle tanıtmıştır: “İsmim Mustafa, mahlasımHilmî tarîkaten Sâfî’dir. Hanefiyyü’l-mezhep olup, pederimin ismi Ali, mesleği münâdî, şöhreti Dervişağazâde’dir”.Sefîne müellifi

HüseyinVassâfEfendi,şeyhininHilmîmahlasınasahipolduğunuaktarırken, kendilerinin gerçek anlamda bu mahlasa sahip olduğunu,hilmlerinin kemâl derecesinde bulunduğunu ve onun kadar halîm bir zata rastlamadığını ifâde eder.

Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi 1274/1858yılındaBurdur’da dünyaya gelmiştir. Babasının adı Dervişağazâde Ali Efendi’dir.İlk tahsîlini Burdur’da Çınaraltı mektebinde, Eski

Yeni Medrese’de tamamlamıştır.Mustafa Hilmî Efendi bu dönemdekendi isteği ile

Kur’ân’ı hıfz edip hâfızlığını tamamlamaya muvaffak olmuştur. Bu süreç içerisinde ailesinin engel olmasından endişe duyduğu için onlardanbu durumu gizlemiştir. Ancak hâfızlığını bitirdikten sonra düzenlenen cemiyet esnasında ailesinin haberdar olduğu rivayet edilir.1296/1879tarîhinde dinî tahsil için, memleketi Burdur’dan İstanbul’a gelir.Fatih’teTetimme-iRabiaMedresesi’ndederslerinedevamederektahsîlini tamamlamıştır. Dört sene sonunda 1300/1883senesinde bu medreseden icâzetnâme almıştır. Daha sonra açılan ruûs imtihanında başarılı olarak müderris olmuş ve Fatih

Câmi-i Şerîfinde ders vermeye başlamıştır. Ders halkası günden güne genişleyerek artmaya başlamış ve 1317 senesinde Fatih Camii’nde talebelerine icâzet vermiştir.

1314/1898’de EyüpSultan Askerî Baytar Rüştiyesi’nde Kavâid-i Osmâniye muallimi daha sonra Teşrinisâni 1316’ da bu mektebin Arapça muallimi olmuştur. Nisan 1320’de 52Fatma Sena Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, (İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,

Yüksek Lisans Tezi, 2010), 25.53 54Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/336.

Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/335.; Ebu‟l-ulâ Mardin,Huzur Dersleri, 1376/1957, haz. İsmet Sungurbey,

(55İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1966), 2-3/228.

56Diyanet İşleri Başkanlığı Şer‟iyye Sicilleri Arşivi, Sicil Defterleri, 7/193.

57Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/335.

Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/336.; Ebu‟l-ulâ Mardin, Huzur Dersleri,2-3/228.

Toptaşı Rüştiyesi Kavâid-i Osmânî, Temmuz 1325'de Kuleli İdâdisi Ulûm-ı Diniye ve

Arabiye muallimliğine tayin olunmuştur. Aynı sene içerisinde Eyüp Askerî Rüştiyesi

Lisan-ı Osmânî muallimliğine nakledilmiştir. Eylül 1326/1910'da Beşiktaş Askerî

Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye muallimliğine ve Kânunievvel 1328'de Koca Mustafa Paşa

Askerî Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğine nakli gerçekleşmiştir. 1330

Ramazan ayında padişah huzurunda gerçekleştirilen Huzur Dersleri muhatablığına tayin edilmiş vebu görevde 1339 senesine kadar kalmıştır.

Mustafa Sâfî Efendi ilk evliliğini Burdur'da dayısı Ahmed Ağa'nın kızı Hatice Hanım ile gerçekleştirmiştir. Hatice Hanım 1320/1904 tarihinde İstanbul'da vefât etmiş ve

Eyüp Sultan’da defnedilmiştir. Mustafa Hilmî Efendi’nin bu evliliğinden Cemâl Efendi isminde bir erkek ve Mürşide Hanım isminde bir kız evlâdı dünyaya gelmiştir.

Mustafa Sâfî Efendi tasavvufa duyduğu muhabbet sebebiyle meşrebine uygun arayışlara girmiş ve neticesinde Anadolu ve Rumeli'de pek çok yeri gezerek kemâl sahibi zatlar ile görüşüp onlardan istifade etti. Daha sonra 1300 tarihinde Nazilli'ye giderek orada

Ali Galip Vasfî Efendi'nin oğlu Şeyh Şihâbüddin Efendi'ye (ö.1316/1918) intisap etti.

Şihâbüddin Efendi de mânevî terbiyesi için Fahreddîn Himmetî'ye (ö. 1333/1913) emanet etti. Bu süreçte İzmir, Üsküp, Selanik, Kosova, Edirne, Konya, Bursa ve

Nazilli'ye yaptığı seyahatler neticesinde buralarda bazı zatlarla görüşerek onlardan istifade etti. Üsküp'te ziyaret ettiği Mevlevî şeyhi Niyazi Efendi'yi sohbet şeyhi edindi.

Uzun seneler Şeyh Muhammed Emin Tevfikî (ö. 1297) hazretlerinin gözetiminde mânevî terbiyesini tamamlayarak 1324 Ramazan Kadir Gecesinde (15 Kasım 1906) mürşidi Fahreddin Himmetî tarafından kendisine hilafet verilmiştir. 1325/1909 tarihinde

Fındıkzâde Tekkesi şeyhliği boş kalınca Mustafa Sâfî Efendi buraya tayin edildi. Bu tekkeninNakşîtekkesiolmasındandolayıNakşîusulüileâyinicraedilmesi gerektiğinden dolayı Mustafa Sâfî Efendi de Arab Said Efendi'den Nakşibendî tarikatı icazeti aldı. Bundan sonra tekkede hem hatm-i hâcegân hem de uşşâkî âyini icrâ ederek tarikat faaliyetini sürdürmüştür. Fındıkzâde Tekkesi 1918 yılında çıkan büyük yangında tamamen yanmış Mustafa Sâfî Efendi de açıkta kalmıştır. Bu yangında kıymetli pek çok 58Sicil Defteri, 7/193.

59Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/335-336.

kitabı da zayi’ olmuştur. Yangından birkaç gün sonra Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi tarafından o sırada boş durumda olan Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Âsitânesi şeyhliğine atandı. Mustafa Sâfî Efendi,Hz. Pîr Dergâhı’nda postnişin bulunduğu dönemde günden güne tanınmaya başlayınca dervişlerinin sayısı arttı. Mârifete susayanların kanacağı ve ehl-i aşkın muhabbete doyacağı bir meclis haline gelen tekkede zikr-i şerîf Perşembe günleri icra edilirdi.Zikr-i şerîften önce Mesnevî-i Şerîf okuyup şerh ederdi. Hâfızası güçlü olan Sâfî Efendi, Hz. Salâhaddîn-i Uşşâkî, Hz. Mısrî-i Niyâzî, Hz. Sezâî-i

Gülşenî'nin divanlarından ezbere bildiği yerlerden sohbet esnasında örnekler de

verirdi.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması, şeyhlik ve dervişliğin kaldırılması 16 Safer 1344/15

Eylül 1925 tarîhli kânun gereğince gerçekleşince Uşşâki Âsitânesi de mühürlenmiştir.

Bu durum neticesinde Mustafa Sâfî Efendi harem dairesinde odasında uzlete çekilip, ziyârete gelen mensuplarına burada feyz dağıttı. Bu süreç yaklaşık sekiz ay bu şekilde

devam etti.

"Vâkıât" yazma geleneğinin son örneklerinden biri de Hüseyin Vassaf Efendi'nin seyrü sülûkunda yaşadığı mânevî tecrübelerinden bahsettiği "Vâkıât" adlı eseridir. Vassaf

Efendi bu eserini şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’nin emriyle yazmış vealtmış dokuz vâkıâsını kaydetmiştir. Mustafa Sâfî Efendi’nin vefatına yakın gördüğü vâkıâtlarını anlatırken aynı zamanda şeyhinin vefat etmeden önceki son halleriyle ilgili şunları belirtmektedir:“Azîzim, mürşidim, Efendimin âlem-i cemâle intikāllerine değin vâkî olan müşâhedâtımdan ba‘zılarını bu risâleye yazdım. 66, 67, 68. vâkıât aynı aynına zuhûra geldi. Altmış altıncı vâkıâyı müşâhede ettiğim zamân hasta idim. Bu vâkıayı

Kasımpaşa’ya âsitâne-i Uşşâkıyye’ye gidip nûr-ı kalbim efendime şifâhen arz için kendimdecesâretbulamadım.Esâsensöyleyemezdimfakatmürîdhervâkıâsını mürşidinearzetmekmecbûriyetindeolduğundantahrîrenma‘rûzâttabulundum.

Mektubumu alır almaz harem-i âliyeleri vâlidemiz hanıma “Bizim Hüseyin olacakları görmüş, pek mühim zuhûrât vardır. Âferin evlâdım Hüseyin, mâşallah” buyurmuşladır.

Vâlide hanım merak etmiş "Efendim, ne gibi şeydir" suâline "Söylenecek gibi değildir.

60Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/338.

61Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/339.

62Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/372.

“İşte bu azîz ve alîm olan Allah’ın takdîridir.”cevâbını vermişlerdir. O dakîkadan îtibâren hâlleri diğer-gûn olup pür-beşâret bir hayâta müstağrak olmuşlardır. Bir iki gün sonra “Bizim evlâdın hastalığı nasıl oldu acaba, gelse de görüşsek” diye âsâr-ı iltifât gösterip fakirhâneye adam göndermişlerdir. Hasta idim, gidemedim, gidecek olsa idim yine gidemeyecek derecede mânevî bir tesîr-i hayret altındaydım. Şevvâlin yirmi ikinci çarşamba günü anlaşıldığına göre berâ-yı vedâ kerîmeleri Mürşide Hanım’a varmadı.

Hazmi Efendi’ye gitmek arzusunu izhâr buyurup harem-i âliyelerine hazırlanmasını emretmişlerdir.Azîziminâdetidir,ziyâretinekimgelirseonunyanındaabdestli bulunmağı sokağa çıkacak olsalar iğtisâl etmeyi arzu ederlerdi. İğtisâl içinsu ısıtmışlar, iğtisâl eder etmez kan dimâğına hücûm edip felc-i umûmî rû-nümâ olmuştur. Fakirhâne

Arnavutköyü'nde olmakla mahdûmları Cemâl Efendi "Pederim gāyet ağır hastadır"

diye telgrafla ma‘lûmât verdiğinden Kasımpaşa’ya şitâbân oldum. Gördüm ki azîzim temâşâ-yı Cemâl istiğrâkındadır. A‘zâsı hareketten âtıldır. Müdâvât-ı ibtidâiyye kâr-geri te’sîr olmuyor. Fakîri görünce tanıdı, bir şeyler söylemek istedi, anlaşılamadı. Kur’ân okundu. Tevhîd-i şerîf ile iştigāl edildi. Zemzem-i şerîf verildi. Ecel teri döküyordu.

Üçüncü günü akşamı cumartesi gecesi nısfu’l-leylden iki saat sonra rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Rahmetullâhi aleyh. İşte altmış altıncı rü’yâ bu sûretle aynen çıktı.

63Yâsin 36/38.

Hüseyin Vassaf’ın bahsettiği 66. Vâkıasını şu şekilde anlatmaktadır: 1344 senesi Şevvâl ayınınonunda bir cumartesi gecesi âlem-i menâmda kendimi Hindistan’da bir şehirdegördüm. Azîzim, mürşidim Şeyh

Mustafa Sâfî Efendi başında bir tabla yemek olduğu haldeyeryüzünden semâya doğru bir binânın çatısı hizâsına kadar yükselmiş, muallakta duruyor. Yüzünü yeryüzündeki halka döndürmüş “Ey ahâlî! İlâhî nimetlerin olduğu sofrayla geldim.İçinizde hayli zamân bulundum.Geliniz nevâle-çîn-i rahmet ve nimet olunuz’ diye bağırdım, hiçbiriniz rağbet göstermediniz. Bu azîm nimetinkadrini bilnediniz.Ben artık sofrayı götürüyorum” diyerek tekrar halkı uyanmaya davet ettiler. Fakîr dahi halkın yanında azîzimin o sözlerini dinliyordum. Azîzim hakîkat söylüyor diyordum.Azîzim semâya yükselmeye başlarken halkın aklı başına geldi. Feryâd u figāna başladılar. Fakîr dahi ağladım. “Aman azîzim, beni yalnız bırakma yanarım, mahrûm etme” diye izhâr-ı teessür ile nâlân olurken arkasından evlâd u iyâli de uçtular. Ben de arkalarına düştüm ve havada seyerân ettim. Nihâyet azîzimi İstanbul’da, Köprübaşı’nda bir tramvaya binmiş gördüm. Yanına sokuldum, baktım ki beyaz sarıklı, siyâh cübbeli, kara sakallı, sakalının bir tarafının ucu beyazlanmış bir ders hocası kıyâfetindedir. Koltuğunda beyaz bir boğça vardır. “Azîzim sizi takîb eyledim, yetiştim elhamdülillâh” dedim. Boğça nedir diye sordum. “Oğlum bunun içinde emânetler vardır, götürüyorum” dedi. Sonra hem-bezm-i sohbet olduk. İki saat sürdü. Hep hakāikten söyledi. O sözler ne mazbûtumdur ne de lisân-ı kāle sığacak bir şeydir. Rü’yâ içinde bir rü’yâ olan bu müşâhedeyi

Kasımpaşa’da azîzime gidip anlatmak istiyorum. Görüyorum ki Süleymâniye Câmi-i Şerîfi yüksekliğinde bir kemerden Kasımpaşa’ya yol vardır. Dünyâ ayakaltında kalmış bu kemerin üstünden gidiyorum.

Kasımpaşa’ya takarrubum sırasında azîzim arâkiyyeli, yeşil sarıklı, beyaz sakallı olarak fakîri istikbâl ediyor. Kemerden giderken düşeceğim diye korkar gibi oldum. Azîz elimden tuttu. Selâmete erdirdi. Bir konaktaya‘nîÂsitâne-iUşşâkıyye’dehalvetolduk.Müsâadeleriileavdetediyordum.Kemerden merdiven vâsıtasıyla ve meşâyıhdan İbrâhim Bey yardımıyla indim. Atlarla dolu bir ahır gördüm. Arpalar

Mustafa Sâfî Efendi, 22 Şevval 1344 târîhinde (5 Mayıs 1926) Çarşamba günü, damadı

Hazmi Efendi'ye gitmeye niyet etmişken rahatsızlanmış ve üç gün hasta yatmış, 25

Şevvâl Cumartesi gecesi yarısı vefât etmiştir. İlk halîfesi Şeyh İzzet, dâmâdı Şeyh

Hazmi, pîrdaşı Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh Osman Efendi ve Hüseyin Vassâf Efendi tarafından büyük bir ihtiramla gasl edilmiş, techiz ve tekfin edilerek Pazar gecesi hânkâh-ı Hz. Pîr’de bulundurulmuş ve Pazartesi günü Kasımpaşa Câmi-i Kebîr’inde öğle namazını müteâkip cenâze namazı Rufâî şeyhlerinden Şeyh Hâfız Fâik Efendi tarafından kıldırılmıştır. Hüseyin Vassaf, Mustafa Sâfî Efendi’nin vefatı üzerine bir gazete de çıkan vefat ilanını Sefine-i Evliya eserinde ilgili bölüme eklemiştir. İlan şu şekildedir: “İrtihal: Fâtih mücîz dersiâmlarından Burdurlu Hoca Mustafa Efendi irtihâl-i dâr-ıbekāeylemiştir.Na’ş-ımağfiretnakşıbugünKasımpaşa’dasâbıkUşşâkî

Dergâhı’ndan kaldırılacak Kâsımpaşa Câmi-i Kebîr’inde namâzı ba’de’l-edâ medfen-i mahsûsuna defn edilecektir.”

Hz. Pîr hânkâhına defnedilmek istense de Hükûmet tarafından izin verilmediğinden dolayı kalabalık bir cemaat eşliğinde Kasımpaşa Feriköy Mezarlığı’na defnedildi.

Mezarı Hüseyin Vassaf tarafından yaptırılmıştı. Mezar taşına Üsküdar Mevlevî Şeyhi

Remzi Dede Efendi’nin söylediği tarîhin yazıldığından bahseder.Ancak bugün mezar taşının yenilenerek değiştirildiği anlaşılmaktadır.

Nusret Tura, Mustafa Sâfî Efendi'ye yazdığı bir şiirinde ona karşı duygularını şu şekilde mısralara dökmüştür.

Hocama

Ey! Bekā âleminin gamzeli eşsiz güzeli

Gözlerim görmedi diğer seni gördüm göreli

Gamzene kâkülüne gönlümü takdın nideyim?

ve sâir yemler mebzûl idi. İbrâhim Bey yanıma geldi. “Mazhariyetiniz büyüktür. Böyle bir kimsenin yanakları öpülesidir” diye boynuma sarıldı, öptü. Bu sırada eşyâ-yı kesîre arasında bulunuyordum.Bir merdivenden çıkarken ezân-ı Muhammedî okundu. Cemâatle edâ-yı salâta şitâbân oldum. Uyandım.

Hüseyin Vassaf, Vâkıât, Keşif Günlüğü haz.: Abdullah Taha Orhan, (Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul:

2016), 137-139.65 66Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/351

Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/349.

Asılıp perçemine dîdeni görmek dilerim

Bakarım aynaya bazen, görürüm sanki seni

Kapanıp secdeye ol dem öperim bil ki yeri

Nerede ol iri gözler ki hüdânın feneri

Bakar amma gülerek, hep görür Allah diyeni

Seni hâlâ severim, şemsimizin tek kameri

Beni yaktın sana insan mı desem yâ ki peri

Geçen ömrümdeki on bin seherin tek seheri

Bastığın toprağı bulsam öperim ben o yeri

Bana Nusret dediler, sana da Mustafa Sâfî

Bana bir gün der isen "gel" gelirim Vallâhi

Nerede ol iri gözler ki hüdânın feneri

Bakar amma gülerek, hep görür Allah diyeni b. Mehmet Hazmi Tura

Son dönem Uşşâkî şeyhlerinden M. Nusret Tura'nın şeyhi Arapgirli Hazmi Efendi, 1298/1882'de Malatya'nın Arapgir ilçesinin Yukarı Şeyhler mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası ulemadan Abdullah Hamdi Efendi'dir. Hem babası hem dedesi mezkûr mahallede imam hatiplik yaptığından dolayı "Hocazâde" lakabıyla meşhur olmuşlardır.

Abdullah Hamdi Efendi,Hatice Zeliha Hanım ile evlenmiş ve bu evliliklerinden 67Nusret Tura,Karagün Dostuyum III, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, (İstanbul: Yeni Savaş Matbaası,

1964), 132-133.

Mehmet Hazmi ve Fehmi isminde iki çocukları dünyaya gelmiştir.Memleketinde ilk eğitimini tamamladıktan sonra kıraat ilmini öğrenmek için Malatya ve Harput'a gitmiş, daha sonra tahsilini ilerletmek için 1902’de İstanbul’a gelmek istemişse de, o sıralarda

Sultan Abdülhamid tarafından talebe-i ulûmun İstanbul'a gelmesi yasaklandığı için

Karahisar'a geri dönmüş, oradan Erzurum'a ulaşmıştır ve burada bir sene kalmıştır.

Erzurum'da bulunduğu sırada tasavvufa olan ilgisi sebebiyle Kadirî şeyhlerinden Ali

Rıza Efendi’ye (ö.1930) intisap edip bir müddet hizmetinde bulunmuştur.

Yüksek ilim tahsil etme düşüncesinden dolayı İstanbul'a gitme arzusunda olan Hazmi

Efendi bu arzusundan vazgeçmedi ve ilk fırsatta Dersaadet'e gitmenin yollarını aradı.

Sonunda 1319/1903 yılında İstanbul'a ulaşarak Bâyezıd Câmî-i Şerîfinde Arapgirli

Hüseyin Avni Efendi’nin (ö.1954) ilim halkasına katıldı. Üç yıl buradaki derslere devam edip sonunda icâzetnâme aldı.Hazmi Efendi, 1324/1908yılındayapılan ruûs imtihânında başarılı olmuşve Beyazıt Cami-iŞerîfi dersiâmları arasına katılmıştır. Bu görevini dokuz yıl sürdürmüş ve burada hem mantık hem de Farsça dersleri vermiştir.

Ardından yeni kurulan Dârü'l-Hilafeti'l-Aliyye medreselerinde iki yıl Türkçe, Arapça,

Farsça, Mantık, Adâb-ı münazara dersleri verdi.

Bu görevlerin yanında 1325/1909 yılından itibaren yaklaşık bir yıl Matbaa-i Amire'de

Arapça ve Farsça kitapların ikinci musahhihliği görevinde bulunmuştur. 1332/1914 yılındaIslah-ıMedârisNizamnâmesiilemedresesistemindeyapılandeğişiklik neticesindeDâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye medresesinde Türkçe, Arapça ve Farsça nahiv dersleri müderrisliğine getirilmiştir.1333/1917 ve 1338/1922 yılları arasında İbtidâ-i hâricveibtidâ-idâhilmedreselerindeArapça,FarsçaveTürkçemüderrislik görevlerinde bulunmuştur. HazmîEfendi’nin bu süreçte getirildiği bir başka görev ise

Huzur Dersleri muhataplığıdır. Bu görevi 1334/1918 yılından 1337/1921 yılına kadar sürdürmüş; Cumhuriyet’in ilanındankısa bir süre önce de Sahn medresesinde kelâm ilmi müderrisliğine getirilmiştir. Tevhîd-i tedrîsat kanunuyla medreselerin fiilîolarak 68Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 5.

69Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/362.; Velioğlu,Osmanlı’nın MânevîSultanları, 421.

70Ebü‟l-ulâ Mardin,Huzur Dersleri, 2-3/215.

71Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, 2-3/216.

72Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 7-9.

varlığının sona ermesinin akabinde 1340/1924 yılından itibaren Heybeliada Deniz Harp

Okulu’nda sekiz yıl kadar din dersimuallimi olarak görev yapmıştır.

Hazmi Efendi'nin yapmış olduğu görevler içerisinde en önemli yeri, hiç kuşkusuz kütüphanecilik görevi işgal eder. Tevhîd-i tedrîsat kanunu ile çok sayıda müderris ve dersiâmın görevlerinden olduğu bir dönemde kütüphanecilik görevi Hazmi Efendi için sığınılacak bir liman olmuştur. Bu görevi ara vermeden yaklaşık kırk yıl sürdürmüştür.

Kütüphanecilik görevine başlangıcı,müderris olarak görev yaptığı zaman açılan hâfız-ı kütüblüksınavına girmesi ve bu sınavda başarılı olmasıylabaşlamıştır. İstanbul

Çarşamba’da bulunan Murad MollaKütüphanesi’nin altıncı hâfız-ı kütüplüğüne tâyin olunmuş, daha sonra kütüphanenin birinci hâfız-ı kütübü olmuştur. 1329/1913 yılında

Murad Molla Kütüphanesi’nde başladığı görevinde 1937 yılında baş memurluğa terfi etmiş, aynı yıl içerisinde de Süleymaniye Kütüphanesi müdürlüğüne atanmıştır.On iki senebukütüphaneninmüdürlüğünüifâettiktensonra1947senesindeyaşhaddi nedeniyle emekli olmuştur. Emekli olduktansonra da Süleymaniye’den ayrılmamış;

fahriolarakyazmaeserlerintetkikiileilgilenmiştir.Yazmaeserlerüzerindeki notlarındanbirininaltına1374/1955tarihinidüşmüşolmasınabakılırsa,onun

Süleymaniye Kütüphanesi ile olan bağının en azından bu tarihe kadar sürdüğü

anlaşılmaktadır.

Hazmi Efendi'nin hayatının merkezinde yer alan ve karakterini oluşturan en önemli özelliği, tasavvufi kişiliğidir. 1920'li yıllardan itibaren başladığı Mesnevi dersleri vesilesiyle tasavvufi kişiliği daha çok ön plana çıkmıştır. Hüseyin Vassâf; Hazmi

Efendi'nin birkaç senedir Ramazan ayında Kasımpaşa'da Câmi-i Kebîr'de Mesnevî-i

Şerîf takrîr ettiğini, Edirne, Bursa ve Selânik’te bulundukları müddetçe de Mesnevî-i

Şerîf derslerinegayretli olduklarını belirtmiştir.

73Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura,11.

74Hâfız-ı kütüp: Kütüphane memuru yerine kullanılanbir tabirdir. Hâfız-ı kütüp, kitapları saklayan demektir.75M. Zeki Pakalın,Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 1/704.

76Ebu‟l-ulâ Mardin,Huzur Dersleri, 2-3/ 216.

77Yönlüer,Mehmet Hazmi Tur 12.

Mehmet Kalaycı. Süleymaniye’de Bir Hâfız-ı Kütüb: Mehmet Hazmi Tura ve Yazma Eserlere Düştüğü

Tetkik Notları78.İslam Tetkikleri Dergisi-Journal of Islamic Review 10/2, (Eylül 2020),501-552.

Vassâf,Sefine-i Evliyâ,4/363.

12 Kasım 1958 tarihli Fetih gazetesindeki ilâna göre, Hazmi Efendi'nin önceleri

Süleymaniye Camii'nde okuttuğu Mesnevî derslerinin, caminin tamiri münasebeti ve gösterilen ilgi doğrultusunda cumartesi ikindi namazından sonra Fatih Camii'nin hünkâr mahfeli altında devam edileceği duyurulmuştur. Buradaki derslerine vefatına kadar devam etmiştir. Bu derslere daha ziyade ilim ehli ve kalem erbabı kimseler katılmaktaydı. Fatih Câmii'ndeki Mesnevî derslerini takib edenler arasında Gümülcineli

Mustafa Efendi, Hâfız Ali Üsküdarlı, Kanî Karaca, Hafız Halil Necati Coşan, Mahir İz gibi tanınmış isimler bulunnaktaydı.Bu derslere katılanlardan biri aynı zamanda hemşehrisi olan Ahmed Mahir Gedikoğlu Mesnevî dersiyle ilgili bir hatırasını şöyle

anlatmaktadır:

“Bir Ramazan akşamı, cemaatle beraber iftarı unutarak yatsıya kadar ders yaptıklarını söylemişlerdi. Bu kadar dikkatli dinlenir, en mühimmevzuları tel tel çözerlerdi. Âyet-i kerîme, Hadîs-i Şerif, Tarih, Edebiyat, menkıbe ve hatta mahalli tabir ve mesellerle tafsilatlıvemükemmelMesnevîokutuyorlardı.BüyükâşıkHazret-iMevlânâ’ya hayranlardı ve hiç şüphesiz onu en iyi anlayanlardan biriydi. Bu sene, görmeyi çok arzu ettikleri Konya’da yapılan Mevlânâihtifaline de gitmişlerdi. Derslerde ehemmiyetli noktaları izah ederlerken çok nazikâne “Sizlerden rica ediyorum, istirham ediyorum, bu ince hikmetleri anlatabilmem için bendenize yardımcı olun, dikkatli dinleyin. Dilimi âciz irfanınıza bırakıyorum” derlerdi. Derslerine, sohbetlerine ne zaman bedbin ve hüzünlü girsem, her defasında ufkum aydınlanarak çıkardım. Ekseriya dersler Hâfız

Kâni'nin müstesnâ hançeresinden dökülen Kur'ân-ı Kerîm'le mühürlenir ve Efendi

Baba bu Kur’ân’ı huşû içinde dinlerdi. Cemaatin de büyük haz ve hayranlıkla dinlediği bu sesler, mübarek caminintaşlarına, duvarlarına, direklerine siniyor sanırdınız. “Ağzı dili olsa da söylese” tabiri buradan gelse gerek.”

Mesnevi derslerine katılanlardanbiri de dervişi Necdet Ardıç’tır. Tekirdağ’da ikamet ettiği için bu derslere çok fazla katılma imkânı olmasada ziyaret için İstanbul a geldiği vakitlerde cumartesi günü ikindi namazından sonra başlayan derslere katılmıştır. İştirak ettiği derslerden birinde Hazmi Efendi’nin,Hz. Nuh’tan (a.s.) bahsettiğini, anlattığı hakîkatler neticesinde Hz. Nuh’un sırrını öğrendiğini ve mübarek kelâmlarını dinledikçe 79Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 13-17.

80Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Bir Şule Söndü”,Arapgir Postası Gazetesi, Sayı: 321, (12 Ağustos 1960),2.

hakîkatlerini anlamaya başladığınıbelirtmektedir.Hazmî Efendi Fatih Camii’nde

Mesnevî okuturken, post-nişîn olduğu Keçeciler’deki Mahmud Bedreddin Dergâhı‟nda da az sayıdaki kişiye Fusûsü’l-Hikemokutmuştur.

1318/1902 senesindeKādirîşeyhi Ali Rıza Efendi’ye intisabı ile başlayan tasavvufi hayatı, 1918senesinde Kasımpaşa’da Hüsâmeddin‐i Uşşâkî Âsitânesi şeyhi Mustafa

Sâfî Efendi’ye intisap ederek devam etti. Şeyhinin kızı Mürşide Hanım’la evlenerek damadı oldu. Kısa sürede mânevî seyrini tamamladı.Daha sonra açılan imtihanda ehliyetiniispatederekşeyhiMustafaHilmi-iSâfîEfendi’nindelâletiileFatih

Keçeciler’deki Şeyh Mahmud Bedreddîn Dergâhınınmeşîhatı kendisine verilmiştir.Tâc ve hırka giydirme merâsimi17 Rebîulevvel1343/1924târîhinde perşembe günü,

Kasımpaşa’daÂsitâne-iUşşâkıyye’de,birmevlîd-işerîfcemiyetisonrasındave dönemin meşâyıhı huzûrunda, Mustafa Sâfî Efendi tarafından icrâ edilmiştir.Bir yıl sonraTekke ve zâviyeler kapatılıncaHazmiEfendi, vefâtına kadardergâhın ahşap meşrûtasında ikamet etmiştir.

Mehmet Hazmi Tura hac farîzasını yerine getirip İstanbul'a döndükten sonra 5

Muharrem 1380 (29 Haziran 1960) tarihinde vefat etmiştir. Kasımpaşa'da Feriköy

HelvacıBacıMezarlığındakayınpederiBurdurluMustafaHilmîEfendi’ninkabri yakınında medfûndur.

Ahmed Mahir Gedikoğlu Hazmi Efendi'nin rahatsızlığı nedeniyle kaldırıldığı Haseki

Hastanesindekisongünlerinişöyleanlatmaktadır:“EfendiBabaçokyatmamakla beraber,son günlerini oldukça ıstıraplı geçirmişti. Son gece, hastanede kan verilince kriz gelmiş, sevdiklerinden, yakınlarından ayrı, kimsesiz vedâ ettiler hayata... Hicazdan döndükten sonra ziyaretlerine gitmiştim. Yataktaydılar. Beni görünce sevindiler. Çok kansız ve dermansız kalmıştı. Dudakları bembeyazdı. Doktor, konuşmamalarını tavsiye etmiş. ‘Siz konuşun da ben dinleyeyim, iyileşirsem ben konuşurum siz dinlersiniz’ dediler.Hicaz'aMısıryoluylagitmişler,görülecekyerlerigezmişvesıcaktan 81Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1), 245.

82MahmudErol Kılıç, “Füsûsu‟l-Hikem”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV

Yayınları 1996), 13/83236.

84Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/368.

85Tanman, “Uşşâkîlik”, 7/330.

Velioğlu,Osmanlı’nın MânevîSultanları, 422.

hastalanmış. Yirmi gün hiç bir şey yemeden buzlu su içmiş ve Mekke bronşiti almış.

Hasta olarak Hac farizasını edâ etmiş ve yine Mısır yoluyla ve uçakla yurda dönmüşler.

Başına konan buzlardan, uçak gürültüsünden kulakları ağır işitiyordu. Beraber giden arkadaşının yardımı ile gelebilmişler. Bunları yanındakilerden dinledim. Konuşmak istememelerine rağmen arada bir şeyler söylüyorlardı. Bir ara, ‘Bâyezîd-ı Bistâmî hazretleri bir gün Cenâb-ı Hakk'a niyâz ederek lütfunu ziyâdesiyle gördüm, bana zahmetini de tattır Ya Rabbîdemişti’buyurduktan sonra büyük bir teslimiyet ve tevekkül içinde ‘O da bu olmalı’deyişi vardı ki çok hazindi. Fazla yormamak için kalktım. Ayrılırken ‘Yine gel’ dediler.”

Hazmi Efendi'nin dervişi Necdet Ardıç da şeyhinin vefat ettiği günlerde yaşadığı bir hali şu şekilde nakletmektedir: "Bir gün terzihane dükkânımda dikiş makinesinin başında çalışırken bir hal ile karşılaştım. Çalıştığım dikiş makinesinde yüzüm duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Efendi'min silueti belirdi. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durdurdum. Mürşidim bana sürekli 'Haydi oğlum, gayret oğlum, lâ ilâhe illâllah, haydi gayret' şeklinde hitap ederek bir mesaj veriyordu. Bu hal geçtikten sonra ütü masasının yanına gittiğimde ilginç bir görüntüyle karşılaştım. O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanırdık. Yere doğru baktığımda beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde sanki çizilmiş gibi yazılan, ع

(ayn), ي (ye) ve د (dal) harflerinin olduğunu gördüm. O anda bunların ne anlama geldiğini bilemedim. Unutmamak için oradaki görüntüyü bir kâğıda yazdım. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra mürşidim Hazmi Tura Efendi'yi ziyaret için İstanbul

Fatih'teki dergâh olarak da kullanılan evine gittim. Kapıyı çaldığımda hanımı Mürşide

Anne kapıyı açtı. İçeriye girip 5-10 dakika oturduktan sonra Mürşide Anneye, 'Efendi

Babam evde yok mu?' diye sordum. Mürşide Anne de cevaben 'Babanız sizindir yavrum' deyince bu sözden bir şey anlamadım. Bir müddet sonra Mürşide Anne'ye 'Efendi Babam daha gelmedi mi?' diye tekrar sorduğumda 'Efendi Babanız artık sizindir oğlum' cevabını alınca bu ifadedeki maksat ve mânayı anladım ki mürşidim

Hazmi Efendim vefat etmişti. Bu haber üzerine kısa bir tefekküre daldım ve değişik duygular yaşadım. Terzihanede çalışırken yaşadığım hâlet-i rûhiyemi daha iyi anladım.

86Gedikoğlu, “Bir Şule Söndü”, 2.

Mürşidimin ruhunu teslim etmeden evvel son bir kez gayrete geçirmek için beni ziyarete geldiğini idrak ettim. Bir müddet sonra 'Şimdi biz ne yapacağız?' diye Mürşide

Anneye sorduğumda Mürşide Anne de, ‘Efendi Babanız yerine M. Nusret Tura'yı bıraktı. Vasiyeti bu şekilde idi. Emanetler artık onda. Sizler de bundan böyle ona gideceksiniz’cevabını verdi. Dergâhtanayrıldıktan sonra Nusret Babamınyanınagittim ve ona terzihanede yaşadığım hali anlattım.’Oğlum, o gördüğün harflerin mânası, (‘ıyd) bayram demektir, O anda onun bayramı imiş, sana o mâlum olmuş’dedi. Fakir de o zaman meseleyi anladım.

29 Haziran 1960 (4 Muharrem 1380) Çarşamba günü 79 yaşında vefat eden Mehmet

Hazmi Tura’nın cenazesi, Öğle namazına müteakip büyük bir kalabalık eşliğinde kılınan cenaze namazının ardından Cerrahî şeyhi Muzaffer Ozak’ın rehberliğinde tekbir ve zikirlerle Feriköy Mezarlığı’nda mürşidi ve kayınpederi Mustafa Sâfîhazretlerinin ayakucuna defnedilmek istendi fakat yer bulunamayınca başucuna defnedildi. Orada bulunan herkesin“Allah için başucuna layıktı”dedikleri aktarılmaktadır.Mezar taşında“Tarikat-ıAliyye-iUşşâkıyyeMeşâyıhındanveBeyazıtDersiâmlarından

Mesnevîhan Arapgirli Hacı Muhammed Hazmi Tura, Ruhuna el-Fâtiha" ibaresi

yazılıdır.

Cenaze merasimine katılan A. Mahir Gedikoğlu gözlemlerini şöyle aktarmaktadır: "30

Haziran Perşembe günü, son vaziyetinden haber alamadığımız için endişe ettiğimiz, âlim ve fâzıl hemşehrimiz M. Hazmi Tura’yı mensubu bulunduğu Uşşâkî tarikatının eskidentekkesiolan,EdirnekapıKeçecilerCaddesi’ndekiikametgâhlarında ziyaretlerine gittiğimiz zaman, daha dışarıdan bir şeyler sezerek telaşlanmış ve içeri girerek,bir gün önce Haseki Hastanesi’nde vefât ettiğini ve defin için evine getirilmiş olduğunuöğreninceçokmüteessirolmuştuk.Cenazegünlükoturmaodalarının yanındaki misafir odasındaydı. Gelenler yavaş yavaş çoğalıyor, Efendi’nin son bir defa yüzünü görmek istiyorlardı. Ortalık sessiz... Yavaş yürünüyor, yavaş konuşuluyor;

arada sızlanmalar, hıçkırmalar duyuluyordu. Yaşlı bir hanım, 'Efendi şehîd-i aşktır' diye ağlıyor; içine ateş düşmüş gibi âh çekenler görülüyordu. Ortalıkta dolaşanlardan biri, 'O dünyasını değiştirdi. Ne olduysa bizlere oldu, sahipsiz ve yetim kaldık' diyordu.

87Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1), 245.

88Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 50.

Cenaze hazırlandıktan sonra tabutun üzerine sarık ve diğer bazı ilmiye alâmeti de konarak Fatih Câmi-i şerîfine getirildi. Öğle namazı öncesinde muhrik bir sesle Kur'ân okuyan Hâfız Kâni dikkat ve hayranlıkla dinlendi. Fatih Câmii'nde farklı bir kalabalık ve canlılık vardı. Namazdan önce Efendi’ye hatim okundu. Öğleyi müteakip büyük bir kalabalık cenaze namazını edâ etti. Cemaatten bir zat söz isteyerek Hazmi Efendi hakkında irticâlen edebî bir konuşma yaptı. Tabutu eller üstünde bir müddet taşındıktan sonra cenaze arabaya kondu. Arkasından dört-beş otobüs ve pek çok taksi takip etti.

Kasımpaşa sırtlarının bir yerinde vasıtalar durdu. Tekrar eller ve omuzlar üstünde ilahilerle mezara gelindi. Sıcak bir gün mezarın başına toplandık. Kur’ân-ı Kerîm okundu; ardından usûlüne göre zikredildi. Mensuplarının için için akan gönülden gözyaşları ve gömüldükten sonra, yaşlı ve nurânî bir zatın duyarak, ağlayarak verdiği telkin görülecek şeydi. Fâtihalar okuduk ve Efendi’yi bu çıplak ve sıcak tepedeki ağacın serin gölgesine tevdî ederek ayrıldik.”

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden tasavvuf kültürünün önemli şubelerinden biri olan Uşşâkıyyenin son dönem meşâyihinden Fatih Keçeciler Şeyh Mahmud Bedreddin

Dergâhı son postnişi Hazmi Efendi çok yönlü bir şeyh idi. Dersiâm, Mesnevîhan, Huzûr

Dersleri muhatabı, kütüphaneci, şair ve mütercim kimlikleriyle zengin bir kişiliğe sahipti. Tekke-medrese münâsebetlerinde denge ve uyumun bir örneği olduğu görülmektedir. İnsanlardan uzak, yalnız tekkesi ve dervişlerinin var olduğu bir hayatı değil de çeşitli kademelerden insanlarla muhatab olduğu, çalıştığı, dostluk kurduğu, gönül aldığı hareketli bir hayat tarzını seçmesi onun Melâmî neşvesini göstermektedir.

İmzalarında “Uşşâkî” mahlasını hiç kullanmamış olması da bunun işâretlerindendir.

Söylediği nutuklara baktığımıza temelde daima vahdet-i vücûd anlayıının hâkim olduğu ve sıklıkla aşk konusunun işlendiği görülmektedir.Makaleleri, şiirleri ve tercümeleri bulunan M. Hazmi Tura’nın “Hüsâmeddîn‐i Uşşâkî ve Tarîkat‐ı Aliyye‐i Uşşâkıyye”

adlıkayıpkitabından,HüseyinVassafSefîne‐iEvliyâ’dabahsetmektedir.

“Hüsâmeddîn El‐Uşşâkî”, “Cemâleddîn El‐Uşşâkî”, “Salâhaddîn El‐Uşşâkî”, “Cihâd Ve

Fezâil‐i Cihâd”, makaleleri Ceride‐i Sûfiyye’nin1918 ve 1919 yıllarındaki sayılarında;

Mevlânâ adlı makalesi ise 1958 yılında Fetih isimli aylık edebî gazetede yayımlandı.

89Gedikoğlu, “Bir Şule Söndü”, 2.

90H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ, 4/324-364.

Niyazî Mısrî’den bir gazelin şerhiyle ilgili Hüseyin Vassâf’a yazdığı bir mektubu da

vardır.

Hazmi Efendi’nin Tercümeleri ise şu şekildedir:

1- Salâhaddin-i Uşşâkî’nin Miftâhü’l-Vücûd fî Tevcîhi Kelâmi’ş-Şeyhi’l-Ekber ve

Zeylü’l-Kitâb bi Ahseni’l-Hitâb Tercümesi. Bu yazma nüsha, Prof. Dr. Osman Türer ve

Doç. Dr. Cengiz Gündoğdu tarafından günümüz Türkçesine aktarılarak 2009 yılında

Tasavvuf Dergisi’nde yayımlanmıştır.

2-İbn Sînâ’nın Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi Tercümesi 3-İbn Sînâ’nın Namaz Risâlesi Tercümesi.

4-İbn Sînâ’nın Hüzün Risâlesi Tercümesi.

Bu tercüme İbn Sina’nın 900. ölüm yıldönümü vesilesiyle 1937 yılında Türk Tarih

Kurumu tarafından İstanbul’da neşredilen Büyük Türk Filozof ve Tıb Üstadı İbn Sina:

Şahsiyeti ve Eserleri Hakkında Tetkikler adlı eser içerisinde yer alarak yayımlanmıştır.

5- İbn Sînâ’nın Kan Alınacak Damarlar Risâlesi Tercümesi.

Bu risâle Süheyl Ünver tarafından 1937 yılında Tedavi Kliniği ve Laboratuvarı Dergisi, sayı: 25, sayfa: 36-50 arasında ve aynı derginin sayı: 26, sayfa: 93-101’de

yayımlanmıştır 6- İbn Sînâ’nın Tedbîrü’l-Müsâfirîn Risâlesi Tercümesi.

Bu çeviri de Süheyl Ünver‟in katkılarıyla 1938 yılında Türk Tıp Tarihi Arşivi, sayı: 10, s. 33-38’de neşredilmiştir.

91Mektubun müellif hatlı orijinalhali, Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar no: 2319‟daki,

Hüseyin Vassâf‟ın Lücec-i Asrî Şerh-iKelâm-ı Mısrî adlı Mısrî Şerhleri eseri içerisinde yer almıştır.

Yeni harflerle yer alan şekli için bkz. Abdullah Çaylıoğlu, Niyazî-i Mısrî Şerhleri, (İnsan Yay., İstanbul:

1999), 202-211.92

Osman Türervd,“Salâhaddin-i Uşşâkî‟nin Vahdet-i Vücûdla Alakalıİki Risalesinin Arapkirli Hazmî

Tarafından Yapılan Tercümesi”, Tasavvuf Dergisi,9323, (Ocak-Haziran 2009), 601-639.

İbn Sînâ,Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risalesi,çev.M. Hazmi Tura, (Bürhaneddin Matbaası, İstanbul:

1942).94

İbn Sina,İbn Sînâ‟nın Namaz Hakkındaki Görüşleri, çev. M. Hazmi Tura, (Bürhâneddin Matbaası,

İstanbul: 1942)

4. Halifelik Dönemi

Nusret Tura şeyhi Hazmi Efendi’nin 1960 yılında vefat etmesi neticesinde üzerine aldığı emaneti, hilafet görevini Küçük Bebek semtindeki hanesinde 1979 yılına kadar sürdürmüştür. Kimi zaman dergâh işlevi de gören bu evde sevenleriyle bir araya gelerek

Hak sohbetlerine ve zikirlere vefatına kadar devam etmiştir. Nusret Tura zamanında sohbetler ayda bir defa genelde Cuma günleri ve bunun yanında kandil gecelerinde yapılırdı. Mübarek geceler sohbet ve zikirlerle idrak edilirdi.

Nusret Tura’nın meclisine birçok yolun müntesipleri iştirak ederlerdi. Necdet Ardıç’ın da katıldığı bu meclislerde ilâhiler okunur, zikirler yapılır ve sonra sohbete geçilirdi.

Necdet Ardıç, o günlere dair hatıralarını yâd ederek şu bilgileri aktarmaktadır: “Nusret

Babamın dâvûdi sesi, Rahmiye Annemin latîf sesi, Rufâî şeyhi Lütfü Bey’in ince sesi,

Nazan Hanım’ın nazlı sesi ve Sabri Bey’in yumuşak sesi ile orada bulunan diğer kişilerin de katkılarıyla hep beraber ilâhiler okunurdu. Rahmiye Annem, Niyâz-î

Mısrî’nin (ö.1105/1694) çok sevdiği,

Bakıp cemâl-i yâre, çağırırım dost dost

Dil oldu pâre pâre, çağırırım dost dost nutk-u şerifini o latîf sesi ile söyler bizler de eşlik ederdik. Nusret Babamın dervişlerinden Hatice Hanım’ın söylediği,

Çıkılmaz benlik ile ulu dergâha

Varını yoğunu at da gel derviş

Fenerin mumunu yak da gel derviş ilâhisi beraberce söylenir daha sonra hep beraber Nusret Babamın tarikat derslerini ikmal edince yazmış olduğu “Erler Demine Destur Alalım” nutku çoşkulu bir şekilde, kendilerinin de katılmasıyla hep beraber meşk edilirdi. İlâhiler bittikten sonra kısa bir zikir yapılır ve Nusret Babamın lisanından günün konusuna ve sohbetin gidişine göre

Hak kelâmı başlardı.

95Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Terzi Baba İlahiler-Derleme, Tekirdağ: 3-4.

Burada yeri gelmişken “Erler Demine” ilâhisi hakkında yıllardır yapılan bir yanlışı düzeltmek adına bazı açıklamalarda bulunmak gerekmektedir. Günümüzde hem televizyon kanallarında hem de internet üzerinden hizmet verilen çeşitli mecralarda bu ilâhi (bir iki istisnası dışında) halen yanlış okunmaktadır. Bu ilâhinin yazıldığı ve okunduğu günlere şahit olan Nusret Tura’nın dervişi ve aynı zamanda kendisinden sonra halifesi olarak vazife alan Necdet Ardıç bu husus hakkında yaptığımız görüşme neticesinde bizimle şu bilgileri paylaşmaktadır: “Nusret Babamın ‘Erler Demine’ ilâhisini tarikat derslerini bitirdiği zaman yazdığını Rahmiye Annem bana söylemişti.

Zaten ilâhinin sözleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hilafet görevine başlamadan önce bu ilâhiyi benzer makamda okuyor idik. Hilafet görevine başladıktan (1960) sonra da aynı şekilde okumaya devam ettik. Nusret Babamın meclisine zaman zaman başka yolların müntesiplerinin geldiği de oluyordu. Onların da bulunduğu bu meclislerde hep beraber okunurdu. Orada bulunan diğer yolların müntesipleri de kendi meclislerinde bu ilâhiyi bizim okuduğumuz makamda okumaya devam etmişlerdi. Günümüzde bestecisi olarak ismi geçen Tahsine Hanım belki o kardeşlerin okuyuşlarına şahit olup bu şekilde kendisi okumuş olabilir. Aslında güfte Nusret Tura, beste Nusret Tura’nın evlatları şeklinde olarak bilinmesi en doğru olanıdır. Bu ilâhiyi ben de dâhil Nusret Babamın meclisinde bulunanlar bütün kandil gecelerinde aynı makamda okurduk. Nusret

Babamdan sonra da hemTekirdağ’da evimizdehem de diğer bulunduğumuz yerlerde ve kandil gecelerinde ilkolarak nasıl okumuşsak o şekilde okumaya devam ettik. Bir diğer husus da Nusret Babamın şiirlerinin yer aldığı ‘Karagün Dostuyum I: Hamdım–Piştim–

Yanıyorum’adlı eserinin ilk baskısı 1963senesinde yapılmıştır. Nusret Babamın sohbet meclislerinde okunan ilâhileri 1960yılından beri özel olarak tuttuğum el yazısı ile yazdığım ilâhi defterinde kayıtlıdır. Daha sonra bu defteri kitap haline getirip diğer kitaplarım arasında muhafaza etmekteyim. Bu defterin varlığı bile bu husus hakkında önemli bir belge niteliği taşımaktadır. İnşallah kasıtlı olmadığına inandığım bu yanlıştan bir gün dönülür ve hak sahibine teslim edilir.

Güftesi Nusret Tura’ya bestesi Nusret Tura’nın evlatlarına ait olan Erler Demine ilâhisinin aslı şu şekildedir:

96Necdet Ardıç ile 14.07.2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

Erler demine destûr alalım

Pervâneye bak ibret alalım

Aşk âteşine gel bir yanalım

Dost dost diyerek arşa varalım

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim

Günler geceler durmaz geçiyor

Sermâyen olan ömrün bitiyor

Bülbüllere bak feryâd ediyor

Ey gonca açıl mevsim bitiyor

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim Âşıksan eğer gel birleşelim

Şeyhin izine yüzler sürelim

Tâ fecre kadar zikreyleyelim

Feryâd edelim efgân edelim

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim

Ey yolcu biraz gel dinle beni

Kervân yürüyor sen kalma geri

Nusret denilen deryâ gezeri

Hatmetti bugün seyr ü seferi

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim.

Nusret Tura’nın evinde yapılan meclislere Kādirî, Melâmî, Mevlevî, Rufâî ve Uşşâkî gibi tarikatların müntesipleri ile toplumun farklı kesimlerinden insanlar gelirdi. Küçük

Bebek’teki hanede yapılan sohbetlere katılanlardan biri Rufâî şeyhi merhum Lütfi

Efendi, bu evdeki sohbetlerin pek çoğuna bazı dervişleriyle beraber katılırdı.

Necdet Ardıç, şeyhi Nusret Tura’nın sağlığında Melâmî şeyhi Sadeddin Bilginer Bey’le sık sık görüştüğünü belirterek bu zat ile olan ilişkisi hakkında şunları aktarmaktadır:

“Seneler evvel İstanbul’da Nusret Efendi’nin sohbetlerine gelen üçüncü devre melâmîlerinden Muhammed Nûru’l-Arabî’den (ö.1888) sonra gelen ilk kuşaklardan birisi olan “Allah ve İnsan” adlı kitabın yazarı merhum Sadeddin Bilginer Bey ile görüşürdük. Kendisini yakından tanıdığım bu zat gerçek bir melâmî idi. Nusret Efendim âhirete irtihal edince cenaze hizmetlerinde beraber bulunmuştuk. Nusret Efendimi

beraber gaslettik.

Nusret Tura’nın hanesine gelenlerden bir diğer kişi de Hz. Mevlânâ’nın 21. Göbek torunlarından, Bahariye Mevlevihânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ye müntesib bir

Mevlevî dervişive aynı zamanda gazeteci ve yazar olan Refii Cevad Ulunay’dır (ö.

1968). Bazı zamanlar sohbetlerine katılırdı. Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde

Nusret Tura’nın yazılarının kendi köşesinde yayınlanmasını sağlayan bu zat kendilerini yakından tanıdığı için zaman zaman ziyaretlerine gelirdi. Bu ziyaretlerden birine şahit olan Necdet Ardıç o günkü hatırayı şu şekilde anlatmaktadır: “Nusret Efendi ile Cevad

Bey arasındaki yazışmaların devam ettiği günlerde Cevad Bey’in Nusret Efendi’ye olan muhabbeti de artmaya başlayınca kendisiyle görüşmek isteğinde bulundu. Uygun bir zamandabu gerçekleşti. Bir cumartesi günü Bebek’teki eve ilk defa misafir olarak geldiler. Oldukça muhabbetli geçen o günün sohbeti içinde Cevad Bey’in biraz da üzüntüyle söylediği sözleri hâlâ hatırımdadır. ‘Efendim, ne yazık ki biz ceddimize lâyık 97M. Nusret Tura,Karagün Dostuyum-I, 17; a.mlf,Erler Demine, XIV.

98Necdet Ardıç ile 14.07.2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

99Bk. Hilmi Yücebaş, Ulunay, Hayatı, Hatıralan, Eserleri, (Arkın Kitabevi, İstanbul, 1969) olamadık.’ Saatler ilerleyince vedalaşıp kalktılar. Daha sonraları bu ziyaretlerine ara ara

devam etmişlerdir.”

5. Halifeleleri 76 yaşındaâlem‐i bekâya göçen Nusret Turason dönemde yetişmiş çok kıymetli meşâyihten idi. Âlim ve ârif bir zat olan M.Hazmi Tura’nın yanında yetişerek, geriye aşkla ve muhabbetle yazılmış eserler bıraktı. Birçok dervişi, muhibbi ve dört halifesi olan Nusret Tura hayatının son döneminde, kendisinde bulunanmaddîve mânevî emanetleri Terzi Baba olarak bilinen Necdet Ardıç’a vererekyerine halife olarak bıraktığını açıkladı. Nusret Efendi’nin halîfelerinin isimleri şöyledir: Bakırköylü Ahmet

Öçal, Arnavutköylü Hüseyin Angı, Kadıköylü Sabri Nebioğlu (ö. 1994) ve Tekirdağlı

Necdet Ardıç.Nusret Efendi’nin Necdet Ardıç haricindeki halifeleri vefat etmiş olup haklarında elimizde yeterli bilgi olmadığı için sadece isimlerini zikretmekle yetinmek

zorunda kaldık.

Necdet Ardıç

Necdet Ardıç, Tekirdağ’da Aydoğdu mahallesinde, Şabanoğlu bayırı denilen mevkide 15 Aralık 1938 tarihinde dünyaya geldi. Tekirdağ’ın yerli ailelerinden, geçimini çiftçilikle sağlayarak mütevazı bir hayat süren Sadık Ardıç Bey ve Melek (Melihâ)

Hanım’ınikinci çocuğudur.

Necdet Ardıç, 1945 yılında ilkokul eğitiminebaşlamış vebitirdikten sonraçalışmak zorunda olduğundan dolayı aile bütçesine katkı sağlamak için herhangi bir örgün eğitim kurumundatahsilhayatınadevamedememiştir.Ancakkendisinindinîilimleri öğrenmeye karşı olan isteği neticesinde küçükyaşlarda bazıhocalardanKur’ân-ı Kerîm okumak ve Arapça öğrenmek için eğitim almıştır.Geçimini çiftçilikle sürdüren babasıSadık Efendi, çocuklarının kendi mesleğini devam ettirmelerini pek istemiyordu.

Oğullarınınbaşkabirmesleksahibiolmasının,onlariçindahaiyiolacağı düşüncesindeydi. Bunun üzerine amcası Mehmet Bey yeğeni Necdet’i hem boşta kalmasın hem de başka bir meslek öğrensin diye o dönemde gözde bir meslek sayılan 100Necdet Ardıçile 14.07.2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

101Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1), 29.

102Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (I), 20.

103NecdetArdıçile 14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat “Terziliği” öğrenmesi için Tekirdağ’da Hüseyin Kuymu (Kara Hüseyin) adında bir terzininyanına çırak olarak verdi. Üç yıl süren çıraklık ve kalfalık döneminibu terzihane dükkânında tamamladı. İstanbul ve Tekirdağ’daki meslekî eğitimlerden sonra bir arkadaşıyla Tekirdağ’da ortak olarak küçük birbayan terzihanesiaçtı.

Askerdendöndükten sonra Tekirdağ’dadaha önce arkadaşıyla ortak olarak açtıkları terzihanearkadaşınınterziliğe devam etmek istemediğini belirtmesi üzerine kapanınca, bu sefer tek başına bir dükkân açmaya karar verdi. Küçük bir dükkân tutup mesleğini ilk defa kendi başına yapmaya başladı. İşlerini yavaş yavaş yoluna koyduktan sonra müşterileri artmaya başlayınca daha büyük bir dükkânkiralayıp oraya geçti ve bu yeni terzihanedükkânınınismini de “Servet Terzisi”koydu.

Necdet Ardıç terzilik mesleğini 45 sene çok yoğun, 10 sene daha az yoğunlukta olarak toplamda 55 yıl yapmıştır. Uzun seneler bu meslekle meşgul olmasından dolayı takipçileri tarafından “Terzi Baba” olarak tanınmıştır ve halen de bu isimle anılmaktadır. Terzilik mesleğini hem zâhir hem bâtın olarak yerine getiren Necdet

Ardıç, bir yandan bedenlere elbise dikerken diğer yandan ilâhî hakîkatleri ve esmâ-i ilâhiyyeleri de Hak yolunun talibi olanlara mânevî elbiseler şeklinde giydirmektedir. Bir tekke haline gelen bu terzihanede nice dervişler yetiştirerek kemâl ehli haline

getirmiştir.

Necdet Ardıç, 1964 yılının Eylül ayında, 26 yaşında iken mürşidi Nusret Tura’nın işaretiyle, ailesinin yakından tanıdığı ve uzak akrabalık bağının da bulunduğu Nüket

Hanımileevlenmiştir.NüketHanım,NecdetArdıçileevlendiğindehenüz15 yaşındaydı. Necdet Efendi ile huzur ve muhabbet dolu uzunca bir hayatı beraberce geçirmektedir. Necdet Efendi ve Nüket Hanım’ın evliliklerinden ilkolarak İzzet ve sonrasında Cemâl Cem adlı iki erkek evlatlarıdünyaya geldi.

Terzi Baba'nın yanında büyük bir ihlâsla, severekyıllarca hizmet eden Nüket Hanım evini ve gönlünü dervişlereher zamansonuna kadar açmış, onlara maddî ve mânevî ikramlarda bulunmuştur. Gerçek bir anne şefkatiyle, tüm dervişlere ve misafirlere daima 104Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),23.

105Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1), 129.

106Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1), 50.

güler yüzle yaklaşan Nüket Anne bazı sağlık sorunları yaşamasına rağmen pek çok zahmete katlanarak, Terzi Baba'nın bütün seyahatlerinde yanında bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir.

Necdet Ardıç, terzilik mesleği ile ilgili olarak bilgi ve becerisini geliştirmek amacıyla anne ve babasından izin alarak yaklaşık bir seneliğine İstanbul’a gittiğinde halası

Rahmiye Hanım’ın evinde kaldı. Bu sıralar on beş yaşında olan Necdet Ardıç, eniştesi

M. Nusret Tura ve halası Rahmiye Hanım’ın zaman zaman “Huu, Efendi Baba’ya gidiyoruz!” hitaplarını duymakta ve böylece “Efendi Baba”nın kim olduğunu merak ediyordu. Bir müddet sonra Rahmiye Hanım ve Nusret Tura’nın, özellikle kandil gecelerinde Fatih Keçeciler caddesindeki Bedreddin Dergâhı’na giderek “Efendi Baba”

dedikleri mürşidleri Hazmi Tura’yı ziyaret ettiklerini öğrendi. Nusret Tura, hem ibadetlerini aksatmadan huşû içinde yerine getirmesini hem de Necdet’teki muhabbeti farkedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı olabilmek düşüncesiyle, mürşidi

Uşşâkî şeyhi Hazmi Tura Efendi’ye gönderdi. Elinde eniştesi Nusret Tura’nınverdiği tanıtım kâğıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç, böylece tasavvufi hayata girmiş oldu.Hazmi Tûra UşşâkîEfendi’ye intisap ettiktensonra mücadele, çile, fedâkarlık ve riyâzet gerektiren Uşşâkıyyeyolu ile tasavvufî seyrine başladı. Fırsat buldukça İstanbul

Fatih Keçeciler’deki Bedreddin Dergâhı’nda ikamet eden mürşidini ziyaret ediyor, mürşidinin cumartesi günleri ikindi namazını müteakiben Fatih Camii'nde okuttuğu

Mesnevî derslerine katılıyordu. Necdet Ardıçilk şeyhi Hazmi Efendi’den birinci esmâyı tekmil etmişti. 29 Haziran 1960 yılında 79 yaşında vefat eden Hazmi Tura Uşşâkî’den sonra tasavvufî terbiyesine halifesi Nusret Tura ile devam etmiştir.

Necdet Ardıç İstanbul Boğaziçi Bebek Semtinde ikâmet eden ve Devlet Deniz

Yollarında memur olarak çalışan M. Nûsret Tûra’ya intisap ettikten sonra bir yandan dünya işlerini diğer yandan da mâneviyata yönelik işlerini beraber götürmeye çalışıyordu. Sohbet günleri ve kandil gecelerinde Tekirdağ’dan kalkıp İstanbul’a gelirdi.

Mürşidinin hanımı aynı zamanda halası olmasından dolayı bu ziyaretleri daha sık yapabilmeimkânıbuluyordu.Bufırsatlarıeniyişekildedeğerlendirmeyegayret gösterirdi. Nusret Tura’dan pek çok yönden istifade eden Necdet Ardıç, mürşidini şöyle 107Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),27.

tanımlamaktadır: “Nusret Babam, büyük ârif ve sonsuz derecede Hak muhabbetlisi zarif, kâmil bir zâttı. Onda Allah’ın Vedûd ismi tecelli etmekteydi.

Yaklaşık yirmi yıl süren seyrü sülûkun ardından tasavvufi terbiyesini tamamlayan

Necdet Ardıç, 1972 yılından itibaren mürşidinin izniyle Tekirdağ'da irşad vazifesine başladı. 1977 yılında mürşidi Nusret Tura kendisine, “Oğlum, varlık nedenim senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim” diyerek şahitlerin huzurunda yapılan merasimle mânevî emanetleri kendisine verdi. Böylece Necdet Ardıç hem Tekirdağ’da hem de İstanbul Bebek’te mürşidinin evinde ihvana sohbetlere devam etti. 1979 yılında Nusret Tura’nın vefatı ile birlikte de irşad görevini asâleten

üstlendi.

Necdet Ardıç’ta bir hilâfet icâzetnâmesi bulunmamaktadır. Çünkü 1925 yılında 677 sayılı kanunla tekke ve zâviye faaliyetlerinin her türlüsü yasaklanınca tekke ve zâviyelerin kapatılması sonrasında tekke mensupları sıkı takibata uğradı. Âsitâne-i

Uşşâkıyye’de son şeyh olan Mustafa Sâfî Efendi’den icâzetnâme alamayan Hazmi Tura

Efendi, Nusret Tura’ya bir icâzetnâme veremedi. Günümüzde halenyürürlükte olan bu kanun gereğince Nusret TuradaNecdet Ardıç’a icâzetnâme veremedi.

Mürşidinden aldığı mânevî emaneti, vekil ve asil olarak büyük bir gayretle elli seneye yakın zamandır sürdüren ve hâlen devam eden Necdet Ardıç döneminin en belirgin özelliği dervişlerin kendi hakîkatlerinin idrakine varmalarını sağlamasıdır. Bundan dolayı da zikir uygulamalarından ziyade daha çok irfani meselelerin ve hakîkatlerin anlatıldığı sohbetlere yer vermiştir. Ekberî geleneğin günümüzdeki önemli takipçilerinden olan Necdet Ardıç’ın yıllardır süren sohbetlerinde dervişlerine vahdet-i vücûd sisteminde yer alan ve pek çok insan tarafından kavranması zor olan varlık mertebelerini ve diğer irfanî konuları sade ve anlaşılır bir şekilde izah etmeye çalışmaktadır. Bunun yanında dervişlerine Uşşâkî tarikatı usûlünce nefsin yedi aşamasını ve tevhid mertebelerinin seyrini şeriat, tarikat, hakîkat ve mârifet doğrultusunda sağlam ve şuurlu bir şekilde yol aldırmaya çalışmaktadır.

108Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat 109Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1), 28-29.

110Serkan Denkçi, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç: Terzi Baba, Hayatı, Eserleri ve

Tasavvuf Anlayışı, (Emin Yayınları, Bursa 2019). 46.

1982 yılından itibaren Tâhirulmevlevî’nin (Tâhir Olgun) Mesnevî Şerhi üzerinden başlayıp daha sonra Mesnevî-i Şerîf’in Ahmed Avni Konuk Şerhi ile devam ettirdiği

Mesnevî sohbetlerine halen devam etmektedir. Bunun yanında Abdülkerîm el-Cîlî

Hazretlerinin İnsân-ı Kâmil’i Abdülkadir Akçiçek tercümesinden, İbnü’l-Arabî’nin

Fusûsu’l-Hikem’i Ahmet Avni Konuk şerhinden, Gülşen-i Râz, Gavsiyye Risâlesi,

Lübbü’l Lüb, Reşahat, Lemaât gibi tasavvuf alanında çok önemli kabul edilen eserler üzerinden kendisi tarafından sohbetler yapılmış ve sohbetleri bir ders havasında okunup izah edilmeye çalışılmıştır.

Necdet Ardıç uzun yıllar, İbnü’l-Arabî Hazretlerinin Fusûsu’l-Hikem adlı eserini

Mustafa Tahralı ve Selçuk Eraydın’ın yayına hazırladığı Ahmed Avni Konuk şerhinden şerh etmiştir. Bu şerh sohbetlerinin kayıtları görüntülü ve sesli olarak kendisinde ve terzibaba13.com, islamvetasavvuf.org adlı internet sitelerinde mevcuttur. Çağımızda

Fusûsu’l-Hikem gibi anlaşılması ve açıklanması zor bir eserin, ilkokul mezunu ve yıllarca terzilik yapmış biri tarafından ders konusu yapılması dikkate şayandır. Dersi dinleyenlerin anlayabileceği şekilde anlatabilme kabiliyeti ise ayrı bir meziyet olsa

gerektir.

Necdet Ardıç’ın eserleri tasavvuf alanıyla ilgilidir. Kitapları “Gönülden Esintiler”

başlığı altında numaralandırılmıştır. Kitaplarının kaynakçasını; “Kûr’ân ve hadis,

Hakk’ın hibe yoluyla verdiği vehbî ilim, çalışılarak kazanılan kesbî ilim, Mesnevî-i

Şerîf,Fusûsu’l-Hikemgibimuhtelifeserlerdenvesohbetlerimizden müşâhedeile toplanan naklî ilim.” şeklinde açıklar.

Son derece velûd bir müellif olanNecdet Ardıç’ınkaleme aldığı ve şu an için 200'e ulaşan,bunun yanında internet yoluyla kendisine gelen mektuplar vezuhûratlardan oluşanvesayıları120’yevarandosyalarlabirlikteçalışmalarınınsayısı320'ye ulaşmaktadır.İlerlemişyaşınarağmenbusahadakiçalışmalarınahalendevam etmektedir. Bu yönüyle Cumhuriyet döneminde en fazla eser yazan sûfi-müelliflerin başında gelmektedir. Telif ettiği kitapları ülü'l-azm peygamberlerin hakîkatine dair yazdığıaltıpeygamberserisi,tasavvufiterbiyeninanlatıldığıirfânmektebi,bazı 111Necdet Ardıç,Hz. Âdem ve Safiyet, (İstanbul: H Yayınları, 2015), 125.

sûrelerin işârîtefsiri, ibretlik hikâyeler ve yorumları, şiirlerini ihtiva eden divanları, sohbetlerinindökümü, şerhleri, seyahat notları şeklinde tasnif edilebilir.

“Hz. Âdem” ismini taşıyan kitabı “İnsanın Serüveni Hazreti Âdem ve Sâfiyet” adıyla, “İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri” kitabı aynı isimle, “Mübarek Geceler ve

Bayramlar” kitabı ise “Gece ve Kandil-İslâm’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve

Hakîkatleri” ismiyle, Nusret Tura Efendi’nin bütün şiirlerinin yer aldığı kitap “Erler

Demine” ismiyle H yayınlarından basılarak raflardaki yerini almıştır.

Necdet Ardıç Mesnevî-i Şerif, Fusûsu'l-Hikem, İnsan-ı Kâmil, Gülşen-i Râz, Lemaât gibi tasavvufun temel eserlerine dair yaptığı şerhler, telif ettiği eserler, yetiştirdiği halifeler, Tekirdağ, İstanbul, Bursa, Balıkesir, Kütahya ve İzmir gibi şehirlerde yaptığı sohbetler, ulusal televizyon kanalları ile internet üzerinden gerçekleştirdiği konuşmalar vasıtasıyla İslam'ın irfanî yönü olan tasavvufi mirası geniş kitlelere ulaştırmaya devam

etmektedir.

6. Tarikat Silsilesi

Ömer Hulûsî Efendi’den devam eden Uşşâkî silsileleri şunlardır: Osmanzâde Hüseyin

Vassaf silsilesi, Hacı Necdet Ardıç silsilesi, Hacı Eşref Sırrı Akın (Akhan) silsilesi,

Sıddık Nâcî Eren silsilesi, İbrahim Mahfi Güz silsilesi, Pir Ganiyy-i Muhtefi silsilesi, el-

Hac Mehmet Tevfik Efendi silsilesi, Hacı Sadık Yıldırım Efendi silsilesi.

Uşşâkî kolları Ömer Hulûsî’nin halifesi Hüseyin Hakkı Kasabavî (ö. 1297 /1880) ve

Ahmet Talib-i İrşâdî (ö. 1277/1881), Fahreddin Himmetî (ö.1333/1915), Muhammed

Emin-i Tevfikî (ö.1331/1913) yoluyla zamanımıza kadar ulaşmıştır. Neticede Ömer

Hulûsî’ye dayanmayan bir Uşşâkî silsilesi bulunmamaktadır.

Nusret Tura’nın silsilesi Hüseyin Vassaf’ın şeyhi Mustafa Hilmi Sâfî Efendi’ye dayanır.

Hazmi Tura’dan sonra silsile, 52. sırada yer alan Nusret Tura’ya ulaşır. Nusret Tura’dan sonra silsilede 53.sırada yer alan isim Necdet Ardıç’tır.

Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra tekke ve tarîkatlara ait pek çok eşya ve belge zamanla kaybolmuştur. Hazmi Tura’dan Nusret Tura’ya kendine kadar olan 112Bk. Denkçi,Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 84-125.

113Şamil Baş, Aydınlı Bir Uşşaki Şeyhi: Ömer Hulusi ve Divan’ı, 62-63.

Uşşâkî silsilesinin yazılı olduğu Osmanlıca bir belge kalmıştı. Nusret Tura’nın dervişi

Sabri Bey şeyhinin izni ve onayıyla burada geçen isimleri latin harfleriyle daktilo etti.

Ancak bu Osmanlıca belgeyi Nusret Tura kaybetti. Daktilo edilen nüshaya göre Nusret

Tura’nın, Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesindeki silsilesi, aşağıda numaralı sırayla verilmiştir.

Şecere-i Âliyye-i Halvetiyye-iUşşâkıyye

Fahri Âlem Hz. Muhammed Mustafa ( ) (ö.11/632) 1. İmam Hz. Ali İbn-i Ebi Tâlib (ö.40/661) 2. Şeyh Hasan b. Yesâr-ı Basrî (ö. 110/728) 3. Şeyh Habîb-i A’cemî (ö.115/733) 4. Şeyh Ebu Süleyman Dâvûd b. Nâsir-i Tâî (ö.165/781) 5. Şeyh Ma’rûf Aliyy-i Kerhî (ö.200/815) 6. Şeyh Ebu’l-Hasan Seriyyü’s-Sakatî (ö.257/870) 7. Şeyh Cüneyd-i Bağdadî (ö. 298/910) 8. Şeyh Ahmed Mimşâd-ı Dîneverî (ö. 299/912) 9. Şeyh Abdullah Muhammed-i Dineverî (ö. 370/980) 10. Şeyh Muhammed el-Bekrî (ö. 487/1094) 11. Şeyh Ömer Vecihüddin el-Kâdî el-Bekrî (ö. 503/1109) 12. Şeyh Ziyâeddîn Abdülkâdir-i Sühreverdî (ö. 563/1168) 13. Şeyh Ebû Reşîd Kudbeddîn-i Ebherî (ö. 577/1182) 14. Şeyh Rükneddîn Muhammed-i Nehhâsî Buhârî (ö. 608/1210) 15. Şeyh Şihâbeddîn Muhammed-i Tebrizî (ö. 638/1240) 16. Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Şirazî (ö. 672/1273) 17. Şeyh İbrahim Zâhid-i Geylânî (ö. 700/1301) 18. Şeyh Kerîmüddîn Ahi Muhammed b. Nûru’l-Halvetî (ö. 780/1379) 19. Şeyh Ebû Abdullâh Sirâceddîn Pîr Ömer el-Halvetî (ö. 800/1397) 20. Şeyh Ahi Emre Muhammed el-Halvetî (ö. 812/1409) 21. Şeyh Hacı İzzeddîn el-Halvetî (ö. 828/1425) 22. Şeyh Sadreddîn-i Hıyâvî (ö. 860/1455) 23. Şeyh Seyyid Celaleddîn Yahyâ eş-Şirvânî (ö. 862/1457) 24. Şeyh Muhammed Pîr-i Erzincânî (ö. 879/1474) 25. Şeyh Tâceddîn İbrahîm-i Kâmil (ö. 883/1478) 26. Şeyh Alâeddîn-i Uşşâkî (ö. 890/1485) 27. Şeyh Ahmed ŞemseddînYiğitbaşı (Marmaravî) (ö. 910/1504) 28. Şeyh Hacı İzzeddîn-i Karamânî (Habib Ömer) (ö. 902/1497) 29. Şeyh İbrahim Ümmî Sinân (ö. 976/1568) 30. Şeyh Emîr Ahmed-i Semerkandî (ö.?) 31. Şeyh Hasan Hüsâmeddîn-i Uşşâkî (ö. 1001/1592) 32. Şeyh Memicân-ı Saruhanî (ö. 1008/1599) 33. Şeyh Ömer-i Karibî (Geliboluvî) (ö.?) 34. Şeyh Âlim Sinan (ö.?) 35. Şeyh Muhammed-i Keşânî (ö.?) 36. ŞeyhHalil Gümülcinevî (ö.?) 37. Şeyh Abdülkerîm-i Gümülcinevî (ö.?) 38. Şeyh Sıdkî Osmân (ö.?) 39. Şeyh Muhammed Hamdî-i Bağdâdî (ö.?) 40. Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Uşşâkî (Edirnevî) (ö. 1164/1750) 41. Şeyh Abdullah Salâhaddîn-i Kesriyevî (ö. 1197/1783) 42. Şeyh Muhammed Zühdî (ö. 1221/1807) 43. Şeyh Süleyman Rüşdî (ö. 1250/1834) 44. Şeyh Ali Gâlib el-Vasfî (ö.1266/1850) 45. Şeyh Muhammed Tevfîkî (ö.1280/1864) 46. Şeyh Ömer-i Hulûsî (ö. 1285/1868) 47. Şeyh Hüseyin Hakkî (ö. 1297/1880) 48. Şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî (ö. 1331/1913) 49. Şeyh Muhammed Fahreddîn-i Himmetî (ö. 1333/1915) 50. Şeyh Mustafa Hilmi-i Sâfî (ö. 1344/1926) 51. Şeyh Hacı Mehmed Hazmi Tûra Uşşâkî (ö. 1960) 52. Şeyh Mehmed Nusret Tura Uşşâkî (ö. 1979)

7. Tasavvufî Meşrebi

Tasavvuf, zâhiri olarak hangi mevkide olursa olsun her insandan kâmil bir insan çıkarma sanatıdır. Bunun örneklerini tasavvuf tarihini incelediğimizde çok net olarak görmekteyiz. Toplumun farklı kesimlerinden sûfi, ârif, âşık gibi pek çok insan çıkarmıştır. Bunlardan birisi de Devlet Deniz Yollarının İstanbul Bebek iskelesinde uzun yıllar gişe memuru olarak vazife yaptıktan sonra emekli olan M. Nusret Tura’dır.

Dışarıdan bakıldığında iskelede görev yapan gişe memuru, kimilerine göre biletçi amca, şeyhiHazmiEfendigibitoplumsalünvanlarasahipolmayansadebirvatandaş görünümünde olan Nusret Tura, iskeledeki küçük odasında vapur gelmediği zamanlarda vaktini tefekkür ve zikir ile geçiren,gönül dünyasına doğru yolculuk yapıldığında yangın yerine dönmüş bir gönle sahip Hak âşığı birzattır. Halvethâneyi anımsatan iskeledeki küçük odasında Rabbiylebaş başa dertleşen, dua ve niyazlarda bulunan bir

münzevîdir.

Yıllarca süren gönül yangını neticesinde bir yandan çoşkun bir gönlün taşması olan yazdığı eserleriyle diğer yandan da yakıcı mısralardan oluşan şiirleriyle aynı zamanda yakmasını da bilen bir ârif ve sonsuz Hak muhabbetlisi zarif ve kâmil bir zat olan

NusretTura, yirmi yaşında kendini hakîkat ve tasavvuf ilmine verdiğini söyler. Allah’ın lutfu ile Peygamberimiz vasıtasıyla bizlere bağışladığı İslâm dininin ve Kur’ân’ın ışığı 114Çelebi (ŞerifKır), Terzi Baba (1), 281-283.

115Kılıç, Erler Demine-Takriz, V-VIII.

altında gönül dünyasını beslemeye başlayan Nusret Tura bu süreçte Abdülkādir-i

Geylânî (ö. 561/1166), Şems-i Tebrîzî (ö. 645/1247), Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî ve

Mustafa Sâfî hazretlerinin ruhâniyetlerinden istifade ettiğini zikreder. İmam Gazzâlî

(ö.505/1101), Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö.672/1273), Muhyiddin İbnü’l-Arabî

(ö.638/1240) Niyâzî-i Mısrî (ö.1105/1695), İbrâhim Hakkı Erzurûmî (ö.1194/1780) hazretlerinin eserlerinden ve tebellür etmiş benliklerinden feyz aldığını belirtir.

Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Fîhi Mâ Fîh, Fusûsü’l-Hikem, Mısrî Dîvânı, Mârifetnâme gibi irfan ve aşk yüklü kitapları okuyarak gönül dünyasını zenginleştirmiş ve sevenlerine de

ışık tutmuştur.

Nusret Efendi yazmış olduğu eserlerinden anlaşıldığı üzere ilâhi aşkı merkeze alan bir hayat yaşamış, coşkulu ve muhabbet dolu bir gönle sahip şahsiyettir.Mütevazıbir hayat yaşayan Nusret Efendi, evinde sohbet olmadığı zamanlarda ve iskeledeki odasında yalnız kalmayı tercih ederdi. Müridi Sabri Bey’e yazdığı bir mektubunda “Yalnızlıktan korkma onda peygamberlik ve evliya neşesi vardır.”tavsiyesinde bulunurken de yalnız kalmanın kişinin mânevîgelişimindeki önemine vurgu yapmıştır. Bunun yanında ev halkıile beraber olduğu zamanlarda da ayrı bir tasavvufi neşesi vardır. Kendinden sonra bu yolu devam ettiren halifesi NecdetArdıç, şeyhi Nusret Tura’nın hanesinde kaldığı günlerde şahit olduklarını şu şekilde anlatmaktadır: Nusret Babam gececi olduğu zamanlarda akşamları hanesinde misafir olsa bile eşi Rahmiye Annem misafirlerle ilgilenir, sohbetler devam ederdi. Nusret Babamın gececi olmadığı zamanlarda ise akşam en geç saat onda yatar, iki saatlik uykudan sonra on iki civarında kalkardı.

Uykusunun açılmasıiçin kendine kahve yapardı. Daha sonra yatsı namazını eda eder, tarikat dersini yapıp dua ve niyazda bulunurdu. Belli bir vakit yazılarıyla meşgul olup sonra yine dinlenmeye geçerdi. Sabah namazı vaktinde kalkarak namaz için hazırlık yapar, evin alt katında yer alan misafir odasında kalan bize ve ev halkına evin içinden duyulacak şekilde yüksek olmayan bir sesle ezan okurdu. Ben de okunan ezanı duyunca kalkıp abdestimi alıp sabah namazını Nusret Babamla eda ettikten sonra kısa bir zikir 116Tura,Karagün Dostuyum-I, 3.

117Tura, Mektuplar, 28.

yapardık. Bahar sabahları Bebek sırtlarında Âşiyan koruluğunda öten bülbüllerin sesiyle yaptığımız zikir sesleri birbirine karışırdı. Geçmiş zaman olur ki hayalî cihâna değer.

Nusret Tura’nın üzerinde muhabbet tecellîsinin yoğun bir şekilde tezahür ettiği özellikle yazmış olduğu şiirlerine bakıldığında net bir şekilde göze çarpmaktadır.

“Yâ Rabbi beni hasta alîl eyledi aşkın

Dil-hânemizi nûra mı ya nâra mı yaktın”

mısraları gönlü Hak aşkıyla dolu bir aşığın dile gelen ifadeleridir. Özellikle

Peygamberimiz’e duymuş olduğu muhabbeti ifade eden bir şiirinde, “Mahbesin içindeyim sâatin dördündeyim

Ağlar seni beklerim yâ Hazret-i Muhammed”

...

“Bugün gönlüm kaynıyor sebeb bilmem ne hikmet

Misafiriz âlemde ev sahibim Muhammed”

dizeleri de muhabbet-i Nebî ile dolu bir gönlün inleyişleridir.

Nusret Efendi’de belirgin olan bir hal de heybet ve üns hâlidir. Gittiği yerlerde karşılaştığı insanlar tarafından da fark edilen bu hal ile ilgili pek çok hatırası olan

Necdet Ardıç bunlardan bir tanesi hakkında şunları söylemektedir: “Nusret Babamın eşi

Rahmiye Annem aynı zamanda halam olduğu için fırsat buldukça ziyaret için İstanbul’a giderdim. Yine böyle bir ziyaret için sabah erken vakitte kalkıp İstanbul’a gidecek ilk otobüse bindim. O günün şartlarında yapılan yolculuk neticesinde İstanbul’a varınca

Nusret Babamların evine giden otobüse binip Küçük Bebek durağında indim. Eve doğru yavaş adımlarla yürüyordum. Eve giden yol biraz yokuştu. Yokuştan yukarıya doğru çıkarken Nusret Babamın aşağı doğru yürüdüğünü gördüm.Ancak bu sefer farklı bir hali vardı. Yaklaştıkça üzerindeki heybet hali belli oluyordu, adeta dünya ile bir ilgisi yok sadece beden olarak buradaydı. Yanımdan geçerken beni fark etmedi oysa kalabalık 118Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1), 28; Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat119.

120Tura, Erler Demine, 47.

Tura,Karagün Dostuyum-I, 9.;a.mlf,Erler Demine,1.

bir cadde de değildi. Ben de halinibozmamak için seslenmeden yanındangeçip giderek eve vardım. Bu hatırayı ne zaman anlatsam o hali hâlâ gözümde canlanır.

Nusret Efendi’nin yaşantısında göze çarpan bir diğer husus her daim tevhîd neşesi içinde olmasıdır. Bu halin tezahürünü hem yazılarında hem de şiirlerinde görmekteyiz.

Bazen çok basit gibi görünen bir konuda bile mevzuyu tevhîde bağlar, ardındaki hikmeti ortaya çıkarır, gönül dünyasında olanı sûret âleminde yaşantıya dökerdi. Bununla ilgili bir hatırayı yine Necdet Ardıç anlatmaktadır: Nusret Babamın iki küçük kız torunu vardı. Ben yanlarına ziyarete gittiğim zamanlarda sohbet vakti gelene kadar onlarla biraz meşgul olurdum. Benden masal dinlemeyi çok severlerdi. Bende onlara bir şeyler anlatırdım. Çocuklar eğlenirler, onlara da bir değişiklik olurdu. Yine bir gün onlar benden masal anlatmamı istediler. Masalı anlatmaya başlamadan önce dikkatli bir şekilde dinlemelerini söyledim. Sessizce karşıma oturup ağzımdan çıkacak sözleri bekliyorlardı. Ben “bir varmış bir yokmuş” dedim. Bu cümleyi değişik tonlarda birden fazla söyledim. Çocuklar peşinden ne gelecek diye merakla bekliyorlardı. Nusret Babam da karşıda oturmuş, elinde gazetesiyle meşguldü. Son bir defa daha “bir varmış bir yokmuş” deyince Nusret Babam elindeki gazeteyi biraz aşağı indirip üstünden baktı:

“Kızım bir varmış iki yokmuş diyecek ama bir türlü diyemiyor.” dedi. Bunlar işin belki latife tarafıdır ama içinde hakîkat vardır. “Bir varmış bir yokmuş” yerine “Bir varmış iki yokmuş” demek lâzımdır. Bu âlemde hakîkatte bir’den başka bir şey yoktur. Allah onlardan razı olsun, Allah yattıkları yeri cennet etsin. Onlarınhiçbirisinin haklarını ödememiz mümkün değildir.”

Nusret Efendi’nin hayatında önemli bir yeri olan diğer bir husus halvet hâlidir. Genelde çalıştığı dönemlerde eline geçen inkânları bu yönde değerlendirmiştir. Necdet Ardıç, şeyhi Nusret Tura’nın halvet hali ve yaşantısı hakkında şu bilgileri aktarmaktadır:

“Nusret Babamın halvet ve riyâzetleri pek mevzu olmazdı. Ancakbir bakıma hayatı halvet ve riyâzetle geçmiştir. Gemilerde görev yaptığızamanlarda gemide kendisine verilen küçük kamarasındahep halvetteydi. Yalnızlık halini mânevîseyri açısından fırsata çevirmeyi bilmişti. Daha sonra Bebek vapur iskelesindeki hareket memurluğuna tayin olunca gemilerin geliş-gidiş saatleri dışında iskelede bulunan küçük odasında hep 121Ardıç,Tur Sûresi,9-10;Necdet Ardıçile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

122Necdet Ardıç, Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Namaz Sureleri, (Tekirdağ: y.y. 2017), 24.

halvetteydi. Bu vakitlerini tefekkürle, zikirle geçirir, yazı çalışmalarına vakit ayırırdı.

Zaman zaman orada kendisini ziyarete gittiğim dönemlerde gişenin kapıları kapalı ise açılmasını beklerdim. Bir süre sonra kapılar açılıp yolcular içeri girerdi. Yolcuların biletleriyle ilgili işlemler bittikten sonra gemi kaptanına hareket için işaret verirdi. Gemi hareket ettikten sonra Nusret Babam kapıları kapatır bir sonraki geminin hareket saatine kadar özel odasında halvete çekilirdi. Bazen buraya misafirleri de gelirdi. Bebek iskelesinde çalıştığı zaman ben de fırsat buldukça ziyaretine giderdim. Bu ziyaretlerin birinde yaşadığım hâtırayı özellikle belirtmek isterim. Ziyaret için iskeleye gittiğim bir gün kapılar yine kapalıydı. Gemi saatine hayli vakit var diye istirahate çekilmiş olabileceğinden dolayı rahatsız etmemek için uygun bir yerde kapının açılmasını beklemeye başladım. Bir süre bekledikten sonra gişenin arka kapısı açıldı, beni orada görünce içeriye davet etti. İçeride belli bir süre oturduktan sonra Tekirdağ’a döneceğimden dolayı kalkmak için izin istedim. Gitmeme müsaaede ettikten sonra bana bir elma verdi. Tekirdağ’a varınca bana verdiği elmayı yedikten sonra yattım. O gece bir zuhurat gördüm. Daha sonraki ziyaretimde anlattığım bu zuhurat ile dersimi geçtim.

Böylece fakirin mânevî seyrinde bir sonraki iskeleye doğru hedefini göstermiş oldu.

Nusret Babam nasıl ki zâhirde iskele amiri ve iskeledeki her şey onun kontrolünde devam ediyorsa bâtında da aynı hali vardı. Hem zâhirî hem de bâtınî âlemde gemilere ve yolculara yol vermekteydi. Beden gemileriyle nusret iskelesine yanaşan taliplilere gemilerini sağlıklı bir şekilde ulûhiyet deryasına ulaştırırdı.

Tasavvuf ilminin hal ilmi olduğunu hem yaşantısı hem de yaşadıklarını anlattığı eserleriyle ortaya koyan Nusret Efendi 75 yaşında aşkıyla yanıp tutuştuğu Mâşuk’una

kavuştu.

C. VEFATI

Nusret Tura, eşi Rahmiye Hanımın guatr rahatsızlığından dolayı 1950 yılında

Kasımpaşa’dan boğazda Küçük Bebek semtine taşındılar. İrşad vazifesini vefatına kadar bu evde sürdürdü. 5 Ekim 1979 yılında vefat etti. Gönlündeki aşk ile yazdığı eserleri ve şiirlerinde bahsettiği Mâşuk’una kavuştu ve vuslatı gerçekleşti. Vasiyeti gereği Pendik ilçesi Soğanlık Dolayoba mevkii Yayalar köyü kabristanlığına defnedildi. Rahmiye 123Necdet Ardıçile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

Hanım da çok sevdiği eşinden ancak iki sene ayrı kaldı. 1981 yılında eşinin yanına

gömüldü.

Nusret Tura’nın vasiyeti gereği Pendik’e defnedileşinin sebebini halifesi Necdet Ardıç şu şekilde anlatmaktadır: “Akraba ziyareti için ailesiyle beraber Pendik Soğanlık mevkine gitmişler. O zamanlar orasının ağaçlık sakin bir yer olması ve yakında bulunan kabristanı da görmesinden dolayı Rahmiye Anneme “Vefat ettiğimizde bizi buraya defnetsinler” diye söz çıkınca bu sözü vasiyet olarak kabul ediyorlar. Daha sonra oradaki kabristandan üç kişilik yer alıyorlar ve ikisi de oraya defnediliyor. Evvelâ

Nusret Babam rahmetlik olunca onu götürdük. Cenaze alayı değil sanki mânevî bir gelin alayı gibiydi. İlâhiler okunarak, zikirler çekilerek yapılanbir yolculuktu. Zâhiren büyük bir hüzün içinde ise de bâtınen adeta “şeb-i arûs” yaşantısında idi.

Nusret Tura’dan pek çok yönden istifade eden Necdet Ardıç'ın “Nusret Babam, büyük ârif ve sonsuz derecede Hak muhabbetlisi zarif, kâmil bir zâttı. Onu ve Rahmiye

Annem'i her zaman rahmetle yâd ederim" diye tanımladığı mürşidinin kabri başında söylediği şiir şöyledir:

NUSRET BABAMIN KABRİ BAŞINDA

Ey yolu bu menzile düşen, gece gündüz âlemi gezen

Nice nice sırları sezen, burada Hz. Nusret yatıyor

İbretle bakıp nazar eyle, dilinden birkaç dua söyle

Bir gün olursun böyle, burada Hz. Nusret yatıyor

Düşün, içine yönel bir an, nasıl geçti bu kadar zaman

Nedir bugün elinde kalan, burada Hz. Nusret yatıyor 124Ardıç,Muhtelif Sohbetler-12, 158.

Bir gün gelir olursun böyle, çok uzaktır sanma öyle

Her an gönülden Hak’ı söyle, burada Hz. Nusret yatıyor

Hayatta idi bir zamanlar, ne güzel yaşamıştı onlar

Mesken oldu Pendik Yaylalar, burada Hz. Nusret yatıyor

Cânâna can, âşıka mâşuk, derde deva, gönüle ışık

Ömür boyunca Hak’a âşık, burada Hz. Nusret yatıyor

Nasrun mine’llâh âyetinden, çok şey kazandı gayretinden

Her an hayrandı hayretinden, burada Hz. Nusret yatıyor

Dervişleri Hak’a yürüten, gönülde muhabbet estiren

Cemâlullah’ı hep gösteren, burada Hz. Nusret yatıyor

Rahmiye Annem de yanında, hiç ayrılmadı hayatında

Beraberler kabristanda, burada Rahmiye Sultan yatıyor

Uşşâkî dediler yoluna, katıldı idim kervanına

Beni de aldı huzuruna, burada Babam Hz. Nusret yatıyor.

125Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler Divan-3, 104-105.

İKİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN ESERLERİ

Nusret Tura şeyhi Hazmi Efendi’den emaneti alıp vazifeye başladıktan sonra kimi zaman dergâh olarak kullandığı hanesinde kimi zamanda iskeledeki odasında yalnız kaldığı vakitlerde gönlüne doğan hikmetleri satırlara dökerek kayıt altına almıştır.

Nusret Tura kayıt altına aldığı bu yazıları zamanla kitap haline getirip 60’lı yıllarda kendi imkânlarıyla sınırlı sayıda bastırmıştır.

Nusret Tura kitaplarının içeriği hakkında şu bilgileri verirken okuyanların da dikkatini çekmeye çalışmaktadır. Kardeşlerim! Tanrı nefhası veriyorum sizlere. İsimlerden aşılıyorum. Fakîrâne yegâne varım budur. Sizleri kulluktan sultanlığa, esaretten hürriyete, karanlıktan nûra, mâsivâdan ilim ve irfana çıkarmak için Allah’ın sırlarını açıklıyorum. Tahtgâh-ı ilâhî olan gönül âleminin içine sokuyorum sizleri. Size sultanlık yolları açıyorum. Gönül semâsındaki nur âleminin tebellür etmesiyle sahife-i idrâkinize kudret kalemiyle yazılan bu yazılar sizin de idrak ve gönül semânızda vücut ve şekil arzetmişse bahtiyarız.

Sözlerimiz gerçi şifrelidir. Olmaya iştiyak hâsıl olsun diye bir muamma gibidir.

Şifrelidir. Ama canlara can katan bir enjeksiyon gibidir. Kuş dili derler. Fakat gönül

kuşunun lisanıdır.

“Söziçâlemimizdekikaynaşmaların,bilgilerinağızkanalıylaçıkaraktebellür etmesidir.”diye belirten NusretEfendi’ninyazmış olduğu eserleri de onun iç âleminin dışa vurumudur. İlâhi aşk ile yanan bir gönlün âşıkâne ve ârifane ifadeleridir.

Kitaplarının gaflet içinde iken okunmaması konusunda okuyuculara tembihte bulunan

Nusret Tura, bu kitapların uyuyanları gaflet uykusundan uyandırmak için yazıldığını belirtir. Uykuya sevk eden değil aksine kişinin aslından, hakîkatinden bahseden bilgileri içermesinden dolayı uykuları kaçırıcı bir özelliği olan kitaplardır.

126Nusret Tura, Aşk Yolu, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., (İstanbul: İnsan Yayınları, 2009), 7.

127Nusret Tura, O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., (İstanbul: İnsan Yayınları), 2009, 9.

A. İLÂHÎ AŞKA DAİR ESERLERİ 1. Tasavvufta Aşk ve Gönül

NusretEfendi’nin“KaragünDostuyum”adıylaseriolarakbasılankitaplarının ikincisidir. M. Nusret Tura, “Azizokuyucularım” diyerek başladığıkitabında ele alınması zor olan bir mevzuyu yazmaya çalıştığını ifade etmektedir. “Bumevzuyu bütün mânalarıyla yazmaya ne ilmim ne de ömrüm kâfi gelir. Yirmi sekiz harf ile ifade etmek münkün değildir.”diye belirten Tura,Allah’tan yardım ve feyz isteyerek gönlün semâsından ve aşkın hallerinden bahseder.

Eserlerinindünyameşgalesiiçerisindeikenokunmasınınkişiyebirfayda sağlamayacağını, bir süre bu meşgalelerden uzak durulmasını ve geçmiş yaşantılardan kalan ne varsa hepsinin boşaltılmasını ister. Böyle bir istekte bulunmasının sebebi de okuyucuyu götüreceği yerdir. O da Kâbe’dir. Oraya gitmek için dışınızda ve içinizde bir toz dahi bulunmayacak şekilde temiz olmak gerektiğini ifade ederek okuyucuyu eserde yer alan hakîkatlere hazır hale getirmektedir. Son olarak okuyucudan şöyle bir istekte bulunur: “Şimdi ben bir ağız olayım siz de dikkatli bir kulak olun. Sözlerim tohum olsun, idrakiniz o tohumları yeşertecek, büyütecek bir toprak olsun.”

Nusret Efendi, Hak taliplisi olan okuyuculara hitaben derdini şu şekilde dile getirmektedir: “Ey yürekleri Cenâb-ı Allah’ın aşkının derdiyle yanan kardeşlerim!

Bundan evvelki kitaplarımızda da olduğu gibi söylediklerimiz hep aşka dairdir. Biz de aşk ile bozanlardan, bütün varlığını O’na hasredenlerdeniz, fakat muhtelif mertebelerden konuştuğumuz için yadırgamayınız. Filvaki vücûd, ilim, idrâk katrelerinizde tûfanlar hâsıl etmek istiyorum ki, Hak’tan ve sevgiden başka bir şey bırakmasın, ne varsa boğsun, yok etsin. Gönüllerimiz, şimşeklerden ve fırtınalardan sonra çıkan yaz ve bahar güneşi gibi tertemiz olsun. Gönlümüzü aşk güneşi istilâ etsin.

Karanlık bir yer kalmasınistiyorum.

Nusret Efendi “Karagün Dostuyum”serisi altında “hamdım, piştim,yanıyorum”diye yazmış olduğu kitaplarında gönül ve aşkı merkeze alarak sözleri dönüp dolaşıp Allah 128Nusret Tura Uşşâkî,Karagün Dostuyum II-Tasavvufta Aşk ve Gönül, (İstanbul:Doğruluk Matbaası, 1965), 5.129 130Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 17.

Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül,.44-45.

sevgisinegetirdiğiniifadeetmektedir.Devamındaaşkhakkındaşusözleri söylemektedir: “Cayır cayır yanan bir gönül, enerjisini Allah’tan alıyor. Sonsuzluğa doğru inliyor, ağlıyor, feryâd ederek koşuyor. Sevginin ve muhabbetin çok şiddetlisine aşk denir. Bunu siz de bilirsiniz. Vahdet-i vücûd nazariyesine ve hakîkatinegöre bu âlem tek bir vücûddurdiyenler aşkı düşünerek söylüyorlar. Fakat kendileri de o vücûddan dışarı değillerdir.

Yazılarında beşeriyeti İslâmiyet'e, islâmları câmiye, câmiye girenleri de gönül âlemine çağıran bir ezân-ı Muhammedî nağmesi olduğunu belirterek bu daveti de tamamıyla hurâfelerden kurtulmuş, son asır idrakine uygun olarak hakîmane bir dâvete işâret

olduğunu belirtir.

Gönüller Allah’ın baktığı bir aynadır, tecellî sahasıdır ve ilham kaynağıdır. Gönlün yedi kat içinden doğan bir nur vardır. Gönülden doğan o nura, nûr‐ı Muhammedî derler.

Gönül aynasına bu âlemde her şey akseder.Kâinatın sebebi ise aşkın zuhûrudur ve izhârı azamettir. Aşk gönülde öyle bir ateştir ki Hak’tan başka her şeyi yakar.Aşka ve gönledair diğer düşüncelerinietraflıca açıkladığı bu eser 206 sayfa olup İstanbul’da

Doğruluk Matbaası tarafından 1965 yılında basılmıştır.

2.Aşk Yolu (Râh‐ı Aşk)

Bu kitap M. Nusret Tura’nın 1967 ve 1968 yıllarında, Yeni İstanbul gazetesinin “Fikir

Meydanı” köşesinde haftadan haftaya ele aldığı sohbetleri ileMilliyet gazetesinde “TakvimdenBirYaprak”başlığıylayazılaryazanRefiîCevâdUlunay’ınkendi sütununda bir okuyucu mektubuymuş gibi yayımlamak zorunda kaldığı notlarından meydana getirilmiştir.

NusretEfendibueserindesehervaktindemuhabbetdolugönlünegelenseher tecellîlerinin rehberliğinde; kandillerin bâtınî yönlerinden, zaman ve aşk arasındaki ilişkiden, ebedî güzellikten, sevgiden, tasavvufun mânasından,bayramdan ve daha birçok konudan bahsetmektedir. "İlâhi Aşk" konusuiçerisine giren âşıkâne, ârifâne 131Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 88.

132Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 156.

133Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, .13.

134Tura, Aşk Yolu, 7.

yazılan yazılarda bu halin verdiği yanma, yakarma, cezbe ve vahdet neşeleri okuyanları da adeta çarpmakta, aynı hallere sokmaktadır.

Nusret Tura söz ve yazıları üç kısma ayırdığını belirtir. Birincisi havaî ve mânasız olanlardır. Bununla kastedilen havadan sudan, gündelik meşgalelerden yapılan konuşmalardır. Bunlar düşünülmeden, ağza geldiği gibi söylenen sözlerdir. İkinci kısma giren sözler ise aklın ve fikrin temas ettiği fenlere ve sûret ilmine ait olan beşeri sözlerdir. Üçüncüsü ise gönle ait olan, aşkı şerheden, yakıcı ancak feyizli ve hikmetli sözlerdir. Bu sözler insan ağzına yakışan sözlerdir. Nusret Tura’nın bu eseri üçüncü kısma giren, gönlünü yakıp kavuran muhabbet dolu sözlerden oluşmaktadır.

Eseri yazmaktaki maksadının Allahve Muhammed ( ) sevgisini anlatmak, kelime-i şehâdeti sadece söz olarak değil hakîkati ile bilmek ve tasdik etmekolduğunu belirten

Nusret Tura, bunun için de güzel ahlâk ve aşk sahibi olmak, benliktenkurtulmak ve bu husûstaki muvaffakiyete erişmekiçin yalnız şeriatın vücut hareketinin kâfi gelmediğini, dilinin döndüğü kadarıyla anlatmak istediğini ifade etmektedir.

Nusret Tura bu aşk dolu satırlar ile neyi arzuladığını şu şekilde dile getirmektedir:

“Gönlümü yakan, aklımıbaşımdan alan bir ateş var ki civardaki dünyevî ve uhrevî bütün arzuları yakmış, nurlandırmıştır. Bu ateşi gönüllere aşılasam dakemâlegelenler, dünyâsında doyanlar Allah'ın gazabını idrâk edip de korkanlar sevinsinler. Nâşâd gönüller şâdıman olsun, yıpranmış akıllar yeniden hayat bulsun, ümitsizlik kapıları kapansın, geçmişi unutsun; ferâha kavuşsunlar.”

Geliniz, baş üzerindeki göz nurunuzdan bakanın, gönlünüzden bakan olduğunu bilin.

Sûrette semâda bizi besleyen Allah, mânadan da gönül âleminden de bizleri beslemektedir. Bizim bu sözlerimiz de aşktandır. İlâhi bir hizmettir, âşıklara aşkın

Allah’tan geldiğini bildirmektir. Çünkü bizim aşkımız O’ndandır. Bu âleme gelişimizin hikmeti budur. Bir nefesi âşık olarak alırsanız, bilinki ikinci nefesinizi de mâşukluk neşesiyle alacaksınız. Sözlerim bir itiraftır, aşkın bir ifşâsıdır.

135Tura, Aşk Yolu, 94.

136Tura, Aşk Yolu, 9.

137Tura, Aşk Yolu, 134.

Bu kitabın gün yüzüne çıkma hikâyesini Necdet Ardıç şöyle anlatmaktadır: “Nusret

Babamın makaleleri Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde yayınlandığı zaman hemen alırdım. Gazetedeki makale sütunlarını kesip, büyük kareli deftere tarih sıraları ile yapıştırırdım. Makalelerin gazetelerde yazımı sona erinceye kadar deftere yapıştırdım.

Böylece zaman içinde bu defter çok kıymetli bir deftere dönüştü ve kütüphanemdeki müstesna yerini aldı. Aradan epey zaman geçmişti. Sayın Mahmud Erol Kılıç Bey,

Nusret Babamın kitaplarını İnsan Yayınları vasıtası ile yayına hazırlarken, kendisine bu defterden bahsetmiştim. Sağ olsunlar bu defter ile ilgilendiler ve bazı eksik makaleleri eski gazete arşivlerinden temin edip, tashihlerini de yaparak tamamlayınca “Râh‐ı aşk/

Aşk yolu” ismi ile basımı yapıldı ve böylece meraklıların istifadelerine sunulmuş oldu.

Bu vesile “Âriflere hizmet bizim için şereftir.” düsturuyla gerek bu kitabın gerekse

Nusret Babamındiğer kitaplarının ve şahsıma ait bazı kitaplarınbasılması aşamasında büyük emeği ve desteği geçtiğinden dolayı Sayın Mahmud Erol Kılıç Bey kardeşimize teşekkür ederiz.”Kitabın ilk baskısı İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında yapılmıştır.

3. Gönül ve Aşk

Bu eser, Nusret Tura’nın “Karagün Dostuyum” serisi kitaplarından “Tasavvuf’ta Gönül ve Aşk” ile “Vecîzeler” kitaplarının Mahmut Erol Kılıç Bey tarafından bir araya getirilip yeniden gözden geçirilmesiyle oluşmuştur. Aşk denizine girip gönüllerin yıkanması için bu kitabın tok karınla okunmaması gerektiğini belirten Nusret Tura

Efendi, sinesindeki dumansız kor yığınınınbu kitabı yazdırdığını belirtir.Eserde namaz, oruç, aşk, âşık, ateş, mest, insan kavramları gibi bazı kavramlar ele alınarak açıklanır. Ayrıca tanrı ve Allah lafızlarının farkları, “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı. İki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhad koyan O’dur.”âyetinin bâtınî yorumu gibi pek çok farklı mesele ele alındığı gibibazıtasavvufbüyüklerinin vecizelerine deyer verilerekyorumlanır. Kitabın sonunda, iç âlemi aydınlanarak ilâhî birliği çok derinden hisseden bir âşık olan denizci

Nusret Efendi tarafından vahdet denizinden çıkarılan on sekiz tane “İnci”ye yer verilir.

138Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

139Nusret Tura, Gönül ve Aşk, haz. Mahmut Erol Kılıç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1995), 174.

140el-Furkân, 25/53.

Bazı âyet ve hadislerin yorumunun yapıldığı bu bölüm; “Ey sevgili okuyucularım, anladınızsa hep beraber inciyiz, zât denizinden çıktık.” ifadesiyle son bulur.Kitap, ilk olarak İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında basılmıştır.

B.ŞİİRLERİ 1.Hamdım –Piştim –Yanıyorum

Bu eser Nusret Efendi’nin “Karagün Dostuyum” adıyla basılan serinin ilk kitabıdır.

Uşşâkıyye tarikatı kültür tarihimizde şiire en fazla önem veren tarikatlardan biridir. Şair

Uşşâkî şeyhlerinin yazdığı divanlar bunun en güzel örnekleridir. Bu divanları incelediğimiz zaman tasavvufî ıstılah ve mefhumların ele alındığı görülmektedir. Hak âşıklarının aşk-ı ilâhi ve muhabbet-i Nebî ile dolu olan bu eserlerinden bir tanesi de

Nusret Efendi’nin kaleme aldığı “Karagün Dostuyum I: Hamdım–Piştim –Yanıyorum”

adlı eseridir. Bu eser Nusret Tura’nın mânevî hayatı süresince ilâhi aşkın gönül dünyasındaki yansımalarını çoşkulu ve cezbeli bir dille anlattığı şiirlerinden

oluşmaktadır.

Kırk yıl kendini hakîkat ve tasavvuf ilmine verdiğini ifade eden Nusret Tura divanın oluşumu hakkında şunları söylemektedir: “Âlemleri halkeden Allâh’ın lutf u keremiyle;

Peygamberimiz’in( )bizlereşefâatkastıilebağışladığıİslâmiyetdinininve

Kur’ân-ı Kerîm’in ışığı altında ve Abdülkâdir-i Geylânî, Şems-i Tebrîzî, Hasan

Hüsâmeddîn-i Uşşâkî, Mustafa Sâfî Hazretlerinin rûhâniyetlerinden; Mısrî-i Niyâzî,

İbrâhim Hakkı, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, İmâm-ı Gazzâlî, Muhyiddîn-i Arabî

Hazretlerinin kitaplarından, tebellür etmiş benliklerinden feyz alarak Mısrî Dîvânı,

Mârifetnâme, Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Fîhi Mâfîh, Fusûs kitaplarını okuyarak evvelâ şu dîvânı sonra “Münacât” ve daha sonra da “Vecizeler” nâmı altında üç eserle siz kardeşlerime farkında olmadığınız; fakat göz önünde olan hakîkatlerin perdelerini açmaya niyet ettim.”

NusretEfendiyazmışolduğubudivanınönsözünde“Benimnasılyandığımı göreceksiniz, okuyacaksınız.”diyerek okuyanlara adeta yangın yerine dönen gönlünü 141Tura,Gönül ve Aşk, 316-332.

142Tura, Karagün Dostuyum-I, 3.

göstermektedir Nusret Efendi’ye göre asıl mesele yanmak değil aynı zamanda yakmasını da bilmektir.

Bu divanda yer alan şiirlerin konusu da diğer eserlerinde de olduğu gibi genellikle aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i nebî üzerinedir. Bunun yanında Nusret Tura’nın gönül dünyasında yer eden bazı değer verdiği şahsiyetlere yazılmış şiirleri de yer almaktadır. Tıpkı kendisi gibi yaşadığı müddet boyunca ilâhî aşk ile yanıp tutuşmuş, aşk denince akla ilk gelen

Hak âşığı, ârif bir zat olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî için yazmış olduğu şiirleri yer almaktadır. Nusret Tura’nın hayatında çok kıymetli bir yeri olan aynı soyadını alacak kadar kendisine gönülden bağlanmış, onun dizinin dibinde yetişmiş Hazmi Efendi’ye yazdığı muhabbet dolu şiirleri ve son olarak hayatı boyunca yanından ayrılmayan sırdaşı, can yoldaşı, kıymetli eşi için yazmış olduğu vefa dolu mısralardan oluşan bir şiiri de bulunmaktadır.

Hz. Peygamber’e beslemiş olduğu derin muhabbeti ve duyduğu özlemi anlatan aşk yüklü mısralardan oluşan bir şiiri şu şekildedir:

Yâ Resûlallâh kapında bekleyen uşşâka bak

Bazımız mahcûb ve mahzûn bazımız bin derde gark

Ömrümüzden her geçen gün bizlere yıldan ırak

Lutf edersen beynimizde kalmaz aslâ iftirâk

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Yâ Resûlallâh uzun bir yoldan avdet eyledik

Dağ ve taşlardan geçip deryâları kat’ eyledik

Kalmamıştı sabr u tâkat nâle efgân eyledik

Sen Şefîü’l-müznibîne arz-ı hâcât eyledik

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Yâ Resûlallâh beni âğûşundan etme cüdâ

Maksadım mir’ât-ı sînenden temâşâ-yı Hudâ

Şerha şerha oldu sînem rahmet ey bahr-ı safâ

Bir gedâ-yı pür-kusûrum Yâ Muhammed Mustafâ

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Yâ Resûlallâh bütün ümmîdimiz sensin bizim

Gâyemizsin kıblemizsin Kâ’bemizsin sen bizim

Nusret inler kâinat ağlar düşündük suç bizim

Sen de dâd etmezsen ahvâlimiz nolur bizim

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Hamlıktan olgunluğa doğru giden seyrin nihayetinde pişmiş ve gönlü ilâhî aşk ile yanan

Nusret Tura’nın yazdığı bu eser “Karagün Dostuyum” adlı serinin ilk kitabı olarak 1963 yılında İstanbul’da Fakülteler Matbaasında basılmıştır.

… “Tam kırk sene var sîne-i sûzân yanıyor hep

Tam kırk sene var dîde-i giryân akıyor hep

Tam kırk sene var derd-i nihân yaktı kavurdu

Tam kırk sene var yâre-i aşk sızladı durdu.”

Nusret Tura kitabında yer alan şiirlerini aşk şarabına benzeterek okuyucularına son olarak şu şekilde seslenmektedir: “Eğer bu aşk şarabı hoşunuza gitti ise hoşluk

Allah’tandır.Eğerhoşunuzagitmediise,anlamadığınızainanacağım.Anlamaya 143Tura,Karagün Dostuyum-I, 41.

144Tura, Karagün Dostuyum-I, 131.

çalışınız. Çünkü bu ses, özünüzün sesidir. Muhakkak anlayacaksınız; hermeyvenin hamlık ve olgunluk devresi olduğu gibi, bu devrenin de mevsimi gelecektir. Sabırlı olunuz, anlamaya çalışınız.

2. Erler Demine

Bu eser Nusret Tura’nın “Karagün Dostuyum I” adlı kitabında yer alan şiirleriyle birlikte halifesi Necdet Ardıç’ın arşivinde bulunan diğer şiirlerinden oluşmaktadır.

Eserin birinci bölümünde Nusret Efendi’nin daha önce yayınlanan şiirleri, ikinci bölümde ise Necdet Ardıç’ın Nusret Tura’dan bizzat duyduğu ve kayda aldığı yayınlanmamış şiirleri ile Nusret Tura’nın müridi Nazan Ergin Hanım’da Nusret

Tura’ya ait bulunan şiirler yer almaktadır.

Kitabın isminin “Erler Demine” olarak konulması da önemli bir husustur. Bu husus hakkında Necdet Ardıç şu bilgileri vermektedir: Nusret Babamın şiirlerinin olduğu kitap 1963 yılında basıldı. Bu baskısında yer alan meşhur “Erler Demine Destur Alalım”

şiirini Nusret Babam mânevî seyrini tamamladığı zaman yazmıştır. Bizler de bu ilâhiyi o zamanlardan beri bulunduğumuz meclislerde bugün okunan makamda okuyorduk.

Daha sonraları nasıl olduysa bu ilâhinin şah beytini değiştirip kendi namlarına kaydettirmişlerdir. Bir hakkın sahibine teslim edilmesi konusunda yaptığımız müracaatlar ne yazık ki cevapsız kalmıştır. Aslı itibariyle

Ey yolcu biraz gel dinle beni

Kervan yürüyor sen kalma geri

Nusret denilen derya gezeri

Hatmetti bugün seyr-ü seferi olan şiirin son beyti

Yusuf denilen dünya güzeli

Fethetti bugün gönlü seferi 145Tura,Karagün Dostuyum-I, 134.

şeklinde değiştirilerek okunmaktadır. Bu kitap İstanbul’da H Yayınları tarafından 2017 yılında basılmıştır.

C. TASAVVUFÎ MEKTUPLARI

1. Mektuplar

Klasik dönemin en önemli haberleşme araçlarından biri olan mektuplar tasavvufî gelenek içerisinde mühim bir yertutar. Sûfiler tasavvufun ilk dönemlerinden itibaren mektup yazmayı hem irşadhem deeğitim faaliyeti olarak görmüşlerdir. Mektup yazma geleneğineredeysetümtasavvufehlitarafındanbenimsenmiş,tarikatlarınortaya çıkışından sonra da devam etmiştir. Erken dönemlerden itibaren yazılmaya başlanan bu mektupların pek çok örneğine rastlanmaktadır.

Mektupların içerikleri dikkate alındığında sufilerin mektupları şu saiklerle yazdıkları görülmüştür: Yöneticileri uyarmak ya da onlara bazı istekleri iletmek, ilim ehli olan kişilerle fikir alışverişinde bulunmak, kendilerine sorulan soruları cevaplandırmak, uzakta olan müridlerin seyrü sülûk esnasında yaşadıkları sıkıntıları çözmek, müridlerin rüyalarını/zuhuratlarını yorumlamak gibi. Tasavvuf çevrelerinde mektuplar genellikle müridlere nasihat etmek ve tasavvufun inceliklerini öğretmek amacıyla yazılmıştır.

Tasavvufi edebiyatta “Mektubat” adında diğer bir mektuplaşma çeşidine daha sıkça rastlanmaktadır. Bu türün daha çok bir şeyhin özellikle halifelerine yazıp gönderdiği mektuplardan oluştuğu görülmektedir. Bir araya getirilen bu mektupların içeriğinde sorulan bazı sorular cevaplandırılmakta veya bir şahıs muhatap alınarak bütün ihvana ve hakîkat taliplilerine hitap edildiği görülmektedir.Nusret Tura’nıngemi kaptanı olan müridi Sabri Bey’e yazdığı mektupları bu türdendir. Gemi kaptanı olarak görev yapan

Sabri Bey vazifesinden dolayı her zaman şeyhinin yanında bulunamamakta ve açık denizlerde şeyhinin hasretiyle yanmaktadır. Şeyhine gönderdiği mektuplarda gemide yaşadığı problemlerden, gurbette yalnız kalmanın sıkıntılarından ve bazen de gördüğü rüyalarından bahsetmektedir. Kendisi de denizci olan Nusret Tura’nınmüridi Sabri 146Reşat Öngören, “Mektup”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,İstanbul: TDVYayınları, 2004), 29/21-23.147

Tura, Mektuplar, 9.

Bey’e cevaben yazdığı mektuplarında bazı beşeri ve meslekî tavsiyelerde bulunmakta, rüyaların te’vili yapılmaktadır.

Nusret Turamektup yazmanın üç şeklinin olduğunu ifade eder. Bunlardan birincisi akranlara, arkadaşlara yazılan mektuplardır. Bu mektuplar genellikle hal hatır sorulan, dünyevîmeşgalelerin ele alındığı mektuplardır. İkincisi kendinden küçüklere yazılan mektuplardır. Bu mektupların içinde irşadve nasihatlerbulunmalıdır. Nusret Tura’nın yazdığı mektuplardaha çok bu sınıfa girmektedir. Üçüncüsü ise kendindenbüyüklere hitapedenmektuplardır.Bumektuplardanamazdavemünacaat’taolduğugibi mahviyet ve tevâzu göstererek aşk ve muhabbet vesilesiolarak ele alınmalıdır.Nusret

Tura’yagöre karşılıklı mektuplaşma da bir ilimdir. Sohbetsiz ve boşa geçen zamanlar bu şekilde telâfi edilmektedir.

Nusret Tura Sabri Bey’e yazdığı bir mektubunda mektup yazarken tıpkı diğer yazılarında olduğu gibi sabahın erken saatlerinde yâr ile ülfette iken yazdığını belirtir.

Onun da aynı usule riayet ederek öyle bir zamanda okumasını tavsiye eder. Bu usule riayet ederek okunursa gönülden doğan hakîkatlerin başka bir bölgeye uğramadanyine gönle varacağını ve kişiyi sonsuz bir zevke eriştireceğini ifade eder.

Samimi ve içten gelen duygulu ifadelerle yazıldığı için mektuplarda genellikle konuşma dili hâkimdir. Nusret Tura’nın hem uzakta olan müridi Sabri Bey’e hem de Necdet

Ardıç’ayazdığı mektuplardaki hitap şeklinebakıldığında muhabbet dolu ve ârifâne ifadelerden oluştuğu görülmektedir.Mektuplarında “Gözümün nuru, Nûr-u aynım” gibi ifadeleri sıkça kullanmaktadır. Kullanılan bu ifadeler hakkında Necdet Ardıçşöyle bir açıklama yapmaktadır: “Nusret Babamın kullandığı bu ifadeler bize olan muhabbetini göstermektedir. O zamanlar bu ifadeden ne kastedildiğinin farkında olmasam da zaman içerisinde anladımkigözümünnuru dediğiaslında kendigözünün nurunun bize aktarılmasından başka bir şey değilmiş. Gözümün nuru evladım,muhabbetli sözü bizim için her zaman çok değerli bir ifade olmuştur.

148Tura, Mektuplar, 7.

149Tura, Mektuplarda Yolculuk, 17.

150Tura, Mektuplarda Yolculuk, 41.

151Tura, Mektuplar, 11.

152Tura, Mektuplarda Yolculuk, 19.

Nusret Tura, Necdet Ardıç’a gönderdiği bir mektubunda şu ifadeyi kullanır: “Fakir gözlerinden de (kulaklarından da) öperim. Kulak öpmek biraz garip olarak görünse de öpme yerine “ve refahtü fihi min ruhi” hakikatini üflerim.”

Kulaktan öpmek tabiri ile kastedileni Necdet Ardıç şu şekilde ifade etmektedir:

“(Resûlüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O'dur. Ne azşükrediyorsunuz.”âyetindekisırasıylaifadeedersekkişininilköncekulak ayarlarınınyapılması gereklidir. Çünkü ilâhi hakîkatler insan şehrine kulak kapısından girer. Evvela misafir sonra da ev sahibi olur. Kulak ayarlarının yapılması ile göz mahallesine aktarılan hakîkat misafirleri oradan fuâd/gönül mahallesine ulaşıp bütün vücut şehrine yayılarak orasını istila eder. Bu sayede kişi beşeriyetinden tamamen

temizlenmiş olur.

Bu kitapta Sabri Bey’in şeyhine yazdığı mektuplar yer almamaktadır. Yetmiş bir mektup Nusret Tura’nın cevaben yazdığı mektuplardır. Son üç mektup ise Sabri Bey’in şahsında bütün ihvana hitap etmektedir. Sabri Bey bu mektupların pek yayınlanması taraftarı değildi. “Kime faydası olur bilmem ama istersen ben dünyamı değiştirdikten sonra bunları yayınlayabilirsin” diyerek Mahmut Erol Kılıç Bey’e teslim etmiştir. O da “Belki bir faydası olur” düşüncesiyle eski Türkçe’den yeni yazıya geçirerek, İstanbul’da

İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında basılmasına vesile olmuştur. Ayrıca bu kitapta

Nusret Tura’nın Necdet Ardıç’a yazdığı bir mektup da yer almaktadır.

2. Mektuplarda Yolculuk

Bu eserin meydana geliş süreci ve içeriği hakkında M. Nusret Tura’nın halîfesi Necdet

Ardıç şunlarıanlatmaktadır:“Nusret Babamın Sabri Bey’e yazdığı mektupların yanında bana yazdığı mektupları da olmuştur. Ancak Nusret Babamı her zaman görme imkânım olduğu için bana yazılan mektuplar fazla değildir. Bu mektuplar zaman içinde en güzel hatıralarımdandır. Mektuplarda bana verdiği lakaplar da mevcuttur. Bunların arşiv dosyaları içinde kalmasına gönlüm razı olmadığı için gün ışığına çıkmasını arzu ederek böyle bir eser hazırlamaya başladım. Bu eserin içeriğinde bana yazdığı yirmi mektup, 153el-Mülk,67/23.

154Tura, Mektuplarda Yolculuk, 20.

155Tura, Mektuplar, 9.

yirmi dokuz sohbet, Gülşen‐i Râz’dan beş bölüm, bir şiir, ayrıca Nusret Babamın bende kasete alınmış bir sohbeti vardır. Hatta o mektupların içinde on dokuzuncu mektupta, “Mektuplar” kitabında bahsedilen, Sabri Nebioğlu’nun da adı geçmektedir.

Necdet Ardıç’a gönderilen bu mektuplar içinde yer alan sohbetler tasavvufî hikmetlerden oluşmaktadır. Kısa sohbetler olmasına rağmen içerdikleri hakîkat itibariyle önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Bu sohbetlerden bir tanesini örnek olması açısından buraya eklemeyi uygun gördük:

Ya Rabbe’l-Âlemin; Senden geldiklerini, yine sana döneceklerini, hatta senin nefhanla diri olduklarını bu insancıklar niçin düşünmezler? Niçin Seni aramak, bilmek, bulmak

yolunda yürümezler?

Âlemi ve âlemdekileri ve hattâ kendisini bir an hiçlik potasında eritmeden sana ulaşılamayacağını söylesem, bana da inanmazlar, alay ederler.

Dünya; güneşin doğmasıyla aydınlanır. Batmasıyla de karanlığa mahkûm olur. Fakat elinde lambası olan kimseye gece karanlığı tesir etmez, yine yolunu bulabilir.

Aziz kardeşim; sen de niçin aşkın nuru ile aydınlanmıyorsun? Aşk güneşi kalbindeki bulutlar arkasında gizli bir hazine olarak kalmıştır. Onun gözükmesi için beşerî ihtirasların kara bulutlarını gönlünün semâsından dağıt. Bunun için; ibadet, zikir, tesbih, sâfiyet-i kalp, nefisle mücadele sana kâfidir. O zaman; yalnız kendini değil başkalarını da aydınlatmış ve karanlıktan kurtarmış olursun.

Eti örten deri, deriyi örten sırmalı elbiseler bir gün sırtından çıkabilir. Ruhunun üzerindeki mânevî elbiseler ise çıkmaz, çalınamaz. Yolunda bulunursan kirlenmez bile.

Akıllı çiftçiler çorak ve kurak araziye tohum ekmezler. Sen de gönlünü taşlardan, vahşi otlardan temizlersen bol mahsul idrâk edebilirsin.

Gönül kütüphanesindeki aşk ilminin mahrem kısımlarından pek azı pazara çıkmıştır.

Kendisini bilen, gönül kitabını okuyan, Kur’ân ı Kerîm’i tamamen hatmetmiş demektir.

"İnsan Kur’ân-ı nâtıktır" vecizesi bu sûretle ispatedilmiş olur.

156Tura, Mektuplarda Yolculuk, 6.

157Tura, Mektuplarda Yolculuk, 23-24.

Bu eser Necdet Ardıç’ın kişisel arşivinden elde edilen mektup ve notlarla ortaya çıkmış, bir dervişin yetişme sürecinin ele alındığı örneklerdendir. Kitap, Tekirdağ’da 2013 yılında basılmıştır.

D. ESMÂÜ’L-HÜSNÂ YORUMLARI 1. O’nun Güzel İsimleri

Sûfîler ilâhî isimleri, âlemin varoluş sebebi olarak görürler. Onlara göre ismin menşei sıfat ve sıfatın menşei de zâttır. Kitap, Nusret Tura’nın ilâhî isimler üzerine âşıkâne, ârifâne yorumlarından oluşmaktadır.Nusret Tura eserin girişinde kısa biraçıklama yaptıktan sonra “ilâhi isimlere Senin bize öğrettiğin ve Sana karşı kullanmamızı istediğin “Allah” ism-i şerîfinle başlarım” diyerek Allah ve Hâlık isimleriyleesere başlar ve es‐Sübhân ismiyle sonlandırarak pek çok ilâhî ismi açıklar.

Nusret Efendi’ye göre Allah ismi yerine Tanrı demek suretiyle hakiki anlamada “Allah”

anlaşılmayacaktır. Bundan dolayı Allah isminin ibadette, ezan okumada veya Kur’ân-ı

Kerîm’den istifadede Türkçe veya herhangi bir lisana tercümesinden netice almak kısır bir iştir. Arapça’da bulunan fesahat ve şümul hiçbir lisanda yoktur.Cenâb-ı Hakk’ı kendi lisanımızla anlatmaya çalışsak kelimeler yetersiz kalır. Tercih ettiği hatta icat ettiği bir lisan üzerinden ismini en büyük isim olarak zâtının ismi olarak “Allah” diye bildirmiştir. Bu ismi değiştirmek için insanların yaptıkları tercüme hatalıdır. İsmi değiştirilmek istenen zât âlemleri icat eden, yoktan yaratandır. Arkadaşınız değildir.

Komşu değildir. Gafletin, cehaletin bundan büyüğü olur mu?

Nusret Tura bir başka eserinde ilâhi isimlerin bütün varlıkların hakîkati olduğunu ifade eder. “Bütün esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye Hakk’a yalvarıyorlar. Bize birer vücûd ver de saltanatımızı sürelim diyorlar. Bu isim ve sıfatlara zıd olanlar da dâhil. Meselâ: Kahhâr ismi şerîfi de kahretmek için bir cesede girmiş, o vücûdda saltanat sürüyor. Etrafı kahrediyor. Adalet isim ve sıfatı da, Müntakım isim ve sıfatı da hepsi harekettedirler.”

158Tura, O’nun Güzel İsimleri, 8.

159Tura, O’nun Güzel İsimleri, 14.

160Tura, O’nun Güzel İsimleri, 64.

Nusret Turakendisinde de Rahîm ismi şerifine bağlı nusret sıfatının hareket halinde olduğunu belirtir.Güneş gibi döner, gölgede olmayanlar nurlanır, pişer,olgunlaşır.

Kitabın son sayfasında, Rabbinden son nefesini zikir halinde iken almasını ister: “Senin güzel ve o sonsuz sıfatlarının toplamı demek olan ve zâtına mahsus bulunan Allah ismi şerifinin zikriyle al.” Bu kitabın da ilk baskısı İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında yapılmıştır.

E. HİKÂYELER, VECİZELER, ATALAR SÖZÜ

Nusret Turaeserin girişinde vecizenin tanımını yaparak eserine başlar. “Bilirsiniz ki sözlerin özlüsüne vecize derler, Lâtince de az kelime ile çok mânâifade edenlere “lakonik”derler. Arapça’da kolay gibi görünüp benzeri yazılması çok güç olan yazılara da“sehl-i mümteni”derler. En büyük vecizeler kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kolay görünür, fakat eşi yazılamaz.

Nusret Tura’ya göre vecizeler de herhangi bir söz gibi özden doğup harf elbisesiyle ağzımızdan çıkar. Ağızdan çıkan bu sözler ya muhatabın bir kulağından girer diğerinden çıkıp gider ya da dimağına yerleşir. Bir de kayıt altına alınırsa ebedileşir.

Nusret Turaokumuş olduğu kitapların,ruhunda iz bırakan bölümlerini topladığını ve bunlarımüşterekduygularıpaylaştığıkimseleresunduğunubelirtir.Bueserde geçmişten bugünekadar dilden dileaktarılan vecizeleri, atasözlerini ve anlatılan bazı hikâyelere farklı bir tarzda yaklaşaraktasavvufî yönden değerlendirir.İrfanî arka planlarını açıklayarak tarihtenberi gelenkolektif şuuru ortaya koymaktadır. Hz. Îsâ

Razî,İbnü’l‐Arabî,Timurlengvedahabirçoktarihîşahsiyetinsözlerindenve başlarından geçen olaylardan bahsederek irfanî çıkarımlarda bulunur.

Kitapta yer alanörnek bir hikâye ve yorumu şu şekildedir: Bir arslanbir ceylanı kovalar. Çünkü ceylan acayip hareketlerle onu tahrik etmiştir. Kaçması da varlık alâmetidir. İki varlık imtizaç edemez. Arslan rakip istemez. Ceylan arslanın ayaklarının dibine yattı mı teslim olmuş ve varlığını terk etmiş demektir. Arslanın maksadı da zaten 161Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 59.

162Nusret Tura, Karagün Dostuyum III, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, (İstanbul: Yeni Savaş Matbaası, 1964), 3163

Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 4.

ikiliği bire indirmektir. Onabakmaz bile, geçer gider. Tevhîd ilmine fikren, zihnen, naklendeğilancakizâfâtıniskâtı,vücûdiyetinifnâsı,taayyününterkiylekademe kademe ulaşılır. Evliya ve asfiyâ bu mertebeye keşiflerle, vicdan ve müşahede ile ermiştir. İnsanlar âlîhimmet oldukları nisbette, ilâhî mahiyette zâtın hükmüne girer ve terakki ederek tatmin olurlar.

“Kırk seneden beri gecemizi gündüze katarak aşk denizinin en derin yerlerinden çıkardığımız bu incilerden, zat cennetinden topladığımız bu hurmalar arşın en yüksek yaylalarından nefh ettiğimiz bu nefhalar uyarıcı ve diriltici olan bu nâğmeler sizlere

Hakk’ın lutuf ve keremidir. İşte muhterem kardeşlerim! İçeride ve dışarıda hükmünü icra eden beş duygumuzun bir de idrak ve akıl denilen reisleri vardır ki, dervişler, âşıklar, bir de mi’râc namazı diye iki rekât namaz kılarak karanlık geceleri ihya ederler.

Sezişlerini arttırırlar. Bunların çektikleri gönül telsizleri, doğru Hak Teâlâ Hazretlerine varır. Füyüzâtı da, ilhamları da orada beklerler ve alırlar. Feyiz incilerinin birkaçından bahsedelim.” diyerek kitabın sonunda iç âlemi aydınlanıp ilâhî birliği derinden hisseden bir âşık olan denizci Nusret Tura tarafından vahdet denizinden çıkarılan on sekiz tane “İnci”ye yer verilir. Aşk denizinin derinlerinden çıkarılan bu incilerden bazıları

şunlardır:

Nusret Tura birinci inci olarak şu sözü zikreder: “Kim Rabbin cemâlini görmek isterse güzel ahlâklı olmalıdır.” Güzel ahlâk ise Allah’ın yapılmasını istediklerini yapmak, uzak durulması istenenleri de yapmamak suretiyle şeriatın ahkâmına riayet etmektir.

Ondan sonra Hakk’a teslim ol, kâfidir.

Zikredilen incilerden bir tanesi de “Kendi nefsini bilen Rabbini bilir.” sözüdür. Nusret

Turabu sözün açıklamasını şu şekilde yapmaktadır: “Ne güzel bir söz. Daha nasıl söylesinler. Demek ki Rab ve kul arasında bir münasebet var. Can ile canan arasında bir hâdise var. Şu halde kendimizi iyi bilelim.”

İnci olarak değinilen diğer bir söz de “Ben Âdeme ruhumdan nefhettim”âyetidir.

Nusret Turabu âyetin izahı hakkında şunları söylemektedir:“Âdem’e bir nefha erişmiş, 164Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü,89.

165Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 115.

166Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 117.

167el-Hicr, 15/29.

fakat o nefha yalancı softaların, yobazların üflemesi değil, Meryem’i gebe kılan Cebrail nefhası da değil, İsa’nın ölüleri dirilten nefhası da değil, ebedî hayat bağışlayan Rabbin ilim ve hayat nefhasıdır. Bu idrak nefhalarını, teneffüs edenler, beş vakti altı yapanlardır. Zikirsiz geçen nefeslerini zayi olmuş bir define diyenlerdir. Allah demesini

bilenlerdir.”

Nusret Tura,âyet, hadîs ve bazı özlü sözleri inci taneleri olarak zikrettikten sonra hikmet penceresinden kısa bir şekilde izah etmektedir. Son olarak dahepimizin zat denizinden çıkan birer inci olduğumuzu ifade ederek bahsi sonlandırmıştır.

“Karagün Dostuyum” serisinin sonuncusu olan bu kitap İstanbul’da Yeni Savaş

Matbaası tarafından 1964 yılında basılmıştır.

168Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 125.

169Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 150.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

A. TEVHİD

Tevhid, İslâm dininin inanç esasını oluşturan kavramlar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Peygamber Efendimizin Mekke döneminde yerleştirmek için gayret gösterdiği inanç,İslâm’ın temel ilkesi olan tevhid inancıdır. Arapçabir kelime olan tevhid sözlükte,tekolmak,birolmak,birkaçşeyibirleştirmekvebirlemeanlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise, Allah’ın birliğine inanma, O’nun zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir, tek ve benzersiz olduğuna inanmak anlamına gelmektedir.

Sûfîlerin kendilerine has birtevhîd anlayışıvardır. Bu anlayışa“tevhîd-i sûfiyye, tevhîd-i hâlî, hakîkat-i tevhîd, tevhîd-i amelî”gibi isimler verilmiştir. Bu ifadelerden anlaşılan sûfilerin tevhidi sadece bilgi ve sûretten ibaret görmedikleridir. Onlara göre tevhîd duygu ve sevgi ağırlıklıdır, keşif ve ilhama dayanır ve sülûkugerektirir. Bundan dolayı tasavvufî tevhîdanlayışıibadet, ahlâk ve duygularla ilgili olduğu için aynı zaman da amel yönü ağır basan bir tevhiddir.

Sûfilerin tevhid anlayışında genel olarak üç türlü tevhidden bahsedilir. Bunlardan birincisi Kusûdî tevhittir. Bu tevhid anlayışı kişinin kendi kastını ve iradesini Allah’ın iradesinde ifnâ etmesidir. Sâlik olan kişi iradesini bir tarafa bırakıp bütün ibadetlerinde ve ahlâki davranışlarında Allah’ın iradesini ve rızasını ele alır. “Mâbudum, maksudum, matlubum sadece Allah’tır” şeklinde ifade edilir.

İkinci tevhid türü Şühûdî tevhide gelince bu anlayışta sâlik Allah’a olan muhabbet ve aşksebebiyle O’ndan başkasını görmez, her şeydeO’nu ve O’nun tecellîlerini temaşa 170Ethem Cebecioğlu,Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, (Rehber Yay., Ankara, 1997),718;

Mevlüt Özler, “Tevhid”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV Yayınları, 2012), 41/19.171

Süleyman Uludağ, “Tevhîd (Tasavvuf)”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV

Yayınları, 2012), 41/ 21.

eder. Sûfîler, “Her şeyde Allah’ın birliğine delil olan bir âyet vardır” sözüyle bu tevhidi

kastederler.

Son tevhid çeşidi Vücûdî tevhittir. Tevhidin bumertebesinde her şey Hakk’ın ve O’nun çeşitli seviyedeki tecellîlerinden ibaret bilinir, görülür ve bu husus hal ve zevk olarak da yaşanır. Vahdet-i vücûdun tohumları ve belirtileri daha önce de bulunmakla beraber onu ilk defa sistemli bir hale getiren Muhyiddin İbnü’l-Arabî’dir.

Nusret Tura’nın tevhid anlayışına baktığımız zaman genel olarak şühûdi ve vücûdi tevhidin örneklerini görebiliriz. Ona göre hakiki varlık Allah’ın varlığıdır. Göze görünen ne varsa hepsi O’nun isim ve sıfatlarının tecellîsinden başka bir şey değildir.

Tevhid ehli olan kâmilinsan herşeyde Hakk’ı görür. Atomdan güneşe, katreden deryayakadarbütünmevcudâtkendiışığıveistidadınispetindeTanrı’yıtecellî ettirmektedir. Adeta kâinat sonsuz bir okyanusun yaz gecesinde,pırıl pırılparlayan yakamozlu bir görünüşüdür.

Tevhid'i İslâmiyetin en ince noktası olarak gören Nusret Tura. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan “Allah Teâlâ bir adamın kalbinde iki kalb yaratmamıştır” âyetinden yola çıkarak insanın gönlüne yakışanın bir Allah sevgisi olduğuna işaret eder. Cenâb-ı

Hakk’ın şirki kabul etmeyeceğini, gönülde Allah sevgisinin yanında benlik duygusunun, çoluk çocuk sevgisinin, mala mülke değer vermenin olmayacağını, bir gönülde iki sevda bulunmaz diyerek ifade eder.

Tevhid düşüncesi açısından İhlâs sûresinin büyük bir öneme sahip olduğunu şu sözlerle belirtir: "Ehad'dir, Samed'dir, doğmamış ve doğurmamıştır. Eşi, benzeri yoktur."

âyetlerinden oluşan ve bir satırdan ibaret olan İhlâs sûresinde öyle sırlar vardır ki âyet ve sayfaları daha fazla olan sûrelerde böyle heybetli ifadeler yoktur. İşin hakiki şekli;

ben yok, sen yok, Allah var. Ben ve benim benliğim bir isimden ibarettir. Hepsi O’nun malı ve mülküdür. Güneşin olduğu yerde ay ve yıldızlar gözükürler mi? Hakk’ın tecelliyatı, insanın gönlüne geldiği andan itibaren kulun kulluğu gider, tasarruf 172Uludağ, “Tevhîd (Tasavvuf)”, 41/21.

173Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 94-95.

174 el-Ahzab, 33/4.

175el-İhlâs, 112/1-4.

Hak'tandır. Nusret Tura’nın dünyasında tevhid, duygu ve muhabbet ağırlıklıdır.

İbadet ve ahlâk ile örülü olduğundan dolayı amelî yönü ön plana çıkan bir anlayıştır.

Tevhidle ilgili sözleri bir yaşantının eseridir. Hayata hep tevhid penceresinden bakmaya çalışmış ve bu hakîkatleri sevenlerine aktarmaya gayret göstermiştir. Onun tevhid anlayışına göre insan evvelâ “lâ” diyerek her şeyi hatta kendi varlığını bile inkâr etmelidir. İnsana sonradan giydirilen bütün elbiseleri terk ettikten sonra geriye kalanın nûr-i Mutlak olacağını bir şiirinde şu şekilde ifade etmektedir:

Terk edip kat kat libâsı tek vücûd-ı mutlakız

Her ne yönden bakmış olsan biz ol nûr ı mutlakız.

Nusret Tura tevhidle ilgili olarak ilk dönem sûfilerinde olduğu gibi fenâ ve bekâ kavramları dâhilindegörüşlerde bulunmuştur. Ona göre insan mecâzîolanvarlıktan yani izâfi olan benliktengeçince O'nunla beraberdir. O'nun sıfatında müstehlek ve fânî olduğunda, zâtında artık tamamı ile O olmuş olduğunu irfan ederek anlar. Bundan sonra da bu sûretle bekâ-i Zât’a kavuşmuş olur. İşte tevhîd-i hakîki budur. Bu ifâde edilen hakîkat kişinin şehevî, fânî ve bedenî varlığın da değildir. Bu beyan edilen husus gâyet dakiktir. Bu sahada akl-ı maâşın rolü ve nasibi yoktur. Zîrabu hal tamamen mânaya taalluk eden bir hakîkattir.

Nusret Tura, İslâmiyet’in tevhid cümlesi olan kelime-i tevhidi sadece dil ile değil bütün uzuvlar ile ve gönlün derinliklerinden dile getirildiğinde hakîkatin ortaya çıkacağını belirtir. Açığa çıkan bu hâli tevhid neşesi içinde şu şekilde ifade etmektedir: “Lâ ilâhe illallah diyerek bu âlemi, sevdiklerimi, vücûduma ait olan sevgimi de terk ettikten sonra kalan Sen imişsin. Benim diyebilecek bir şeyim yokmuş bilemedim. Topraktan gelip yaratılan ceset yine toprağa girecek, eriyecek ve ortada kalan ruh da sendendir. O ruh için ‘Benim nefhamdır’ diyorsun. O da senin demektir ki o da Sana dönecek. Şu halde benim, ‘Benim’ diyecek neyim vardır. Sen benim cânım, idrakim, nefham her şeyim olunca asıl adımda ‘Hak’ olacaktır.”

176Tura, O’nun Güzel İsimleri, 41.

177Tura, Aşk Yolu, 128.

178 Tura, Aşk Yolu,, 60.

179Tura, Aşk Yolu, 82.

“Lâ ilâhe illâllâh” sözü ölüm döşeğinde iken tam bir ifadesini bulmaktadır. İnsan hayatta bulunduğu süre içerisinde gâibi inkâr ederek “lâ”, hâzırı tasdik ederek illâ derken, ölüm döşeğinde olduğu anda ise yaşadığı hayatı ve kendini inkâr, görülmeyen âlemi tasdik ederek “illâ” demektedir. Çünkü o zaman iç âlemindeki basiret gözünün açılmasıyla bütün hakîkati anlamış olmaktadır. Bu durum normal insanlar için böyleyken, hakîkat şehrinde yaşarken yani ölmeden önce ölme sırrına erebilen sûfiler, ârifler, kâmiller için durum farklıdır. Onlar için inkâra delâlet eden “lâ” kelimesinin yeri yoktur. Hep “illâllâh” vardır. Çünkü inkâr edecek varlık göremezler. O'nun için yokluk

tasavvur edilemez.

Nusret Tura’daki tevhid neşesi hayatının her alanına yayılmış, müşâhedeli bir yaşantıdır. Yeri geldiğinde bir satranç oyununu bile tevhid gözlüğü ile görüp ona göre değerlendirmektedir. Satranç oyunu esnasında piyadeler, süvâriler, kaleler, filler ve nihâyet vezirler giderler, gelirler, birbirlerini mat ederler. Fakat şahlara gelince onlar bu durumdan müstesnadırlar, onlar ölmezler. İki şah karşı karşıya kaldığında aynı gibidirler. Bu şahlar kime şahlık yapacaklar? Birisinin diğerinde fâni olması veya ikinci plana düşmesi gerekmektedir. Şahlardan biri asıl, diğeri gölgedir. Gölge olan insandır, onun şahlığı da kendinden değil Hakk’a ayna olmasındandır. Gerçek şah âlemin de hükümdarı olan Cenâb-ı Hak’tır. Ey şâh-ı cihan, ey sâhib-i kâinat, ey hâlik-i arz ve semâ! Senin azametini, senin cemâl-i bâ kemâlini, senin kudretini âciz kulların nasıl bilsin? Kimi kime anlatsın? Bütün insanlar zât güneşinin birer şuası, varlık denizinin

katreleri gibidir.

Nusret Tura, tevhidi güneşe benzettiği bir şiirinde, doğduğu zaman ayrılık bulutlarını dağıttığını ve bulutların ardından doğan nur ile sevinen âşıkları anlattığı ve tevhidî bir neşe ile yazdığı şiirinde şu şekilde anlatmıştır:

Tevhîd güneşi yırttı bugün ebr-i firâkı

Nûruyla sevindirdi yine biz fukarayı 180Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 156.

181Tura, Aşk Yolu, 147.

Âlem ne deme perde midir zât-ı şerîfe

Yırt perdeyi tâ iresin akl-ı selime

Bir meseleden yandı bütün çerâğlar

Yaktın beni yak âlemi ey şûle ne kim var

Bir zerre gibi şems-i hakîkatte nihânız

Yok olsa cihât zâtına bak sanki cihânız

Ağyâr ile ülfette isen cümle serâbız

Sohbette isen bi-men-ü-mâ cânlara cânız

Terk eyleyiver Allâh için nâm u nişânı

Seyreyle işin yoksa eğer cân ve cihânı

Son olarak Nusret Tura, Hakk’ın varlığı karşısında varlık iddiasında bulunup “varım”, “benim” diyerek çıkmaktansa “yokum, fakîrim, âcizim” diye bir yol tutmanın kişi için daha hayırlı olacağını ifade etmektedir. Bu yolda bilmem diyene öğretilir. Bilirim diyene ne bir şey öğretilir ne de bir şey söylenir.

B. HAKÎKAT-İ MUHAMMEDÎ

Hz. Peygamber'in mânevî şahsiyetini ifade etmek için kullanılan tasavvufî kavramlardan biri olan Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-

Tüsterî'de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah'ın ilk defa Hz. Muhammed'i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş ancak açıkça hakîkat-i Muhammediyye kavramından

söz etmemiştir.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ö.638/1240) Hakîkat-i Muhammediyye görüşünü vahdet-i vücûd bağlamında geliştirerek daha sistemli bir şekilde açıklamıştır. İbnü'l-Arabî’ye göre, hakîkat-i Muhammediyye vücud-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en 182Tura, Karagün Dostuyum-I, 57; a.mlf, Erler Demine, 70.

183Tura, Mektuplarda Yolculuk, 71 184Mehmet Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul:

TDV Yayınları, 1997), 15/179-180.

mükemmel mazharıdır. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir.

Tüsterî’nin öğrencisi Hallâc-ı Mansûr (ö. 309/922) tarafından bu kavram farklı bir şekilde dile getirilmiştir. Hallâc’ın temel görüşlerinden biri Nûr-i Muhammedî fikridir.

Ona göre bütün peygamberlerin nuru Hz. Peygamber’in nurundan zuhura çıkmıştır. Hz.

Peygamber’in iki şahsiyeti vardır: Biri ezeli bir nur oluşu, diğeri insan ve peygamber olarak şahsiyetidir. Allah’ın ilk yarattığı şey onun nurudur. Bütün veliler, nebîler ve resuller ilim ve irfanlarını ondan almışlardır.

Bu düşünceye göre âlem Hakk'ın nurunun bir tür yansımasıdır. Hakk'ın hem nurunun hem de ruhunun âleme yansıması ve intikali bir irtibat noktası üzerinden olmuştur. Yani

Hakk'ın tecellîsi bir noktaya olmuş ve daha sonra da bu tecelliyât o noktadan yayılmıştır. İrtibat noktası ile kastedilen hakîkat-i Muhammediyye’dir.

Hz. Peygamber'in altmış üçsenelik zamanla sınırlı cismanîhayatından ayrı bir varlığı dahamevcuttur.Onunruhuvenurubütüninsanlardan,peygamberlerdenhatta meleklerden önce var olduğu için Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü'l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü'lervah).“Allah ilk defa benim nurumu yarattı”, “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim”meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir.Bir yönüyle

Muhammediyyet nübüvvetin ortak adıdır. Bütün peygamber hazerâtı, hakîkat-i

Muhammediyye'den neş'et ettikleri için her bir peygamber Hazret-i Muhammed'in bir yönünün izhar edicisi olmuştur. Bundan dolayı nasıl Allah ismi, lafza-yı Celâl, Hakk'ın diğer isimlerine câmi ise, bütün isimlerini kuşatıyorsa, Allah'ın her bir ismi o lafza-yı

Celâl içerisinde ihata ediliyorsa aynı şekilde Muhammed( ) ismi deİsâ, Mûsâ,

İbrahim, Üzeyir, Âdem aleyhimüsselâm ve diğer bütün peygamberlerde mânen mündemiştir. Dolayısıyla Hazreti Muhammed adeta bütün peygamberlerin toplamıdır, bütün peygamberlerin ortak adıdır.

185Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”, 15/179-180.

186 Yaşar Nuri Öztürk, Hallâc-ı Mansûr: (Darağacına Miraç), (İstanbul, Yeni Boyut, 2011), 2/198.

187Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”, 15/179-180.

188Mahmut Erol Kılıç, Tasavvuf Düşüncesi, (Sufi Kitap, İstanbul: 2014). 41.

Hakîkat-i Muhammedî veyaNûr-i Muhammedî anlayışı Nusret Efendi’nin düşünce dünyasında merkezi bir yere sahiptir. Eserlerinde ve Peygamberimiz için yazdığı bazı şiirlerinde bu anlayışın izlerini görmek mümkündür. Hilkat-ı âlemden kıyamete kadar bir eşi ve benzerigelmeyecek olan, sevgiye ve irfana en lâyık ve en müstaid, en güzel ahlâklı kişi olan Hz. Muhammed’in ( ) altmış üç senelik sınırlı dünyevîhayatında yaşadığı varlığından ayrı,bir varlığı daha mevcuttur. Mekke’de Abdullah ve Âmine isimli iki insandan biyolojik bir varlık olan dünyaya gelen Hz. Muhammed ( ) gerçekte hakîkat-i Muhammediyye’nin bir tecellisidir. Bütün insanlığın da kendisinden zuhura çıktığı ilk yaratılan mahlûk onun hakîkatidir.

Nusret Tura’ya göre Rabbimizin ilk sevgi tecellisiyle yarattığı nûr-i Muhammedî, asırlar geçtikten sonra kendisine lâyık olan vücud-i Muhammedî’yi bir mekân ve libas edinerek zuhura gelmiştir. Bütün âlemleri güzerân eden nûr-i Muhammedî, babanın berzahından Sübhânallah, ananın berzahından Elhamdülillâh diyerek şehâdet âlemine dâhil olmuş ve insanlığın kemâlâtına ulaşarak Allahuekber tesbihatına müdâvim

olmuşlardır.

HazretiMuhammed’in( )sonpeygamberolarakgönderilmesiilenûr-i

Muhammedî’nin bütün mahlûkata aksetmesi ve onları bu nur ile tenvir buyurmaları, insanları esrâr-ı tecelliyâta muttali kıldı. Bu nurun bütün varlıklara hayat vermesinden dolayı da kendileri âlemlere rahmettir. Bütün kâinat ona âşıktı. Âşıklar, aşk-ı hakikîyi

Efendimizden öğrenmişlerdir. Baktıkları her zerrede bu nûr-i Muhammedî’nin gösterdiği yoldan Zât-ı kibriyâyı idrak eder etmez yok olmuşlardır. Çünkü her cins mahlûk, kemale ermek için nûr-i Muhammedî’den istidatları kadar feyz almışlardır.

Allah âlemleri yaratmadan önce ruh olarak evvelâ onun ruhunu yaratmıştır. Daha sonra da diğer ruhları ilim ve idrâk bakımından derece derece yaratmıştır. Vücut ve sûret îtibariyle Âdem Peygamberden îtibaren diğer peygamberler varlık sahnesine çıkmıştır.

Efendimiz’den evvel gelen peygamberlerin ilim ve iktidarları, içinde yaşadıkları kavmin ilim ve idrakları nisbetinde idi. Bu Peygamberler hazerâtı içinde o nurdan payını alarak kimisi Safiyyullah, Neciyyullah, Kelîmullah, Rûhullah diye isimler alarak 189Tura, Aşk Yolu, 151.

190Tura, O’nun Güzel İsimleri, 52-53.

Peygamberimizekadargelmişlerdir.NihayetindeHz.Muhammed( )içinde

Allah’ın hubbiyyet tecellisinin zuhuru olduğundan dolayı “Habîbullah” denilmiştir ve

Allah’ın habîbi olduğu için Hak'tan hiç bir zaman ayrılmamışlardır. Hz. Muahmmed'in

( )hakîkatiolanbunurölümsüzveebedîolduğundansûfilertarafından

Hz. Peygamber için “öldü” ifadesi kullanılmamıştır. Şu hâlde Efendimiz ölmemişlerdir ve kıyâmete kadar gönüllerimizde yaşamaktadırlar.

Nusret Tura’ya göre gönüllerini ağyardan temizlemek gayretiyle yolculuğa çıkan kimseler, Âdemlik, Nûhluk, İbrâhimlik, Mûsâlık ve Îsâlık devrelerini yaşayarak idrâk sahaları genişleye genişleye kırklı yaşlardan itibaren kemâl noktası olan makâm-ı

Muhammediyyete ulaşırlar.Bu makâma ulaşanlar Muhammedî bir neşe içinde, bütün ervâhın başlarının üzerine basarak arşın üstünde, Fahr-i Âlem Efendimizin avucunun içinde,kendilerini gâib olmuşgöreceklerini ifade ederken bu makâmın da nasıl büyük bir nimet olduğunu şusözlerle dile getirmektedir: Gönlü ilâhîaşk ile dolu olanların, sizlerin, bizlerinhep aynı nurdan, Muhammedî ( ) nurdanaydınlanan gönüllerimiz var. Kendimizin bile farkında değiliz. Kâinatta bütün varlıkların, insanları yetiştirmek için hizmette, insanların da dinli dinsiz muhtelif putların ve peygamberlerin arkasına düştüklerini, hepsinin de (peygamber dahiolsa) HazretiPeygamber’emüteveccih olduklarınıbirbilseniz,geçmişgünlerinizdentövbeedersiniz.HeleHazreti

Muhammed’in ( )cübbesinin altına girebilip etrafa bir bakabilseniz yâni Kâbe-i

Muazzama'daki siyah örtünün üzerinden göz olup etrafa bir bakabilseniz! İbadetlerin size müteveccih olduğunu da görürsünüz.

Nusret Efendi, her varlığın kemâlat devresinin Peygamberimizin âlem şümûl nûrâniyetinin bir zuhuru olduğunu ifade etmektedir. Bu nûr kiminde ayân kiminde nihândır. O nurdaki kemâlatı herkes istidadı nispetinde almıştır. İnsanlar içinden

Allah’ını ve Peygamberini bilen, muhabbet besleyen, herkese iyilik yaparak rahmet kanatlarını açan, hâliyle, ilmiyle, nasihatleriyle iyilik saçan ve ehil olanlara da sırlı bilgilerden bahseden velîler, Efendimizin nurundan, ilminden hissesine düştüğü kadar nur ve feyz saçarlar. Kâmil bir insan vahdet-i Hakk’ı idrâk ve ifşâ ettiği zaman onun 191M. Nusret Tura, Aşk ve Muhabbet Yolu, haz. Necdet Ardıç, (Tekirdağ: y.y., 2012), 16.

192Tura,Aşk ve Muhabbet Yolu, .

193Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 182-183.

nuruna yaklaşmıştır. Onda fânî olan insana “O olmuştur” diyebilirsiniz. Bu hal herkese nasîp olmaz. Her varlığın kemâl zirvesindeki idrak hali ondandır. Çiçeklerin tam açılıp kemâle erince güzel kokular vermesinin gayesi, maksadı Peygamberimizin nurundan kısmetine düşen yükseliş odur. Meyvelerin ağaçlar üzerinde, sebzelerin toprak üzerinde olgunlaşıp kemâle ermeleri, taşların bile yâkut, mücevher, altın olmaları hep bu ruhâniyetin, nurâniyetin eseridir.

Nusret Efendi Peygamberimize getirilen salavâtı da nur-i Muhammedî penceresinden değerlendirir. Ona göre salavat Peygamberimizi iştiyakla anmaktır. Bütün selâmetler onun huzurunda olduğu için salavat getirmekle ondan mukabil selâm istemiş oluyoruz.

Diğer bir yönden Peygamberimize sık sık salavat getirmekle; onun vücûdumuzda sâri olan varlığı tarafından da bize iâde edilir. Peygamber Efnedimize salavat getirdiğimiz zaman, o da ya karşımızda veya gönlümüzün derinliklerinde, yani bizim erişebileceğimiz en son kemâlât ve idrak noktasından bize mukabele eder. Böyle olunca salavat getiren her müminin her an fahri âlem Efendimizle mükâlemesi var demektir.

Nusret Tura’nın Peygamberimiz için yazmış olduğu muhabbet dolu bir şiirinde de nur-i

Muhammedî anlayışının izlerini görmek mümkündür.

Bilmez âlem bu sırrı bir Hak O’nda sen varsın

Gören O görülen sen yâ Hazret-i Muhammed

Bugün gönlüm kaynıyor sebeb bilmem ne hikmet

Misâfiriz âlemde ev sâhibim Muhammed

Seher vakti Nusret’in senden şefaat bekler

Ümmete vermek için yâ Hazret-i Muhammed 194Tura, Aşk Yolu, 118.

195Tura, Aşk ve Muhabbet Yolu, 14-15.

196Tura, Aşk Yolu, 123.

197Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 74.

Mahbesin içindeyim sâatin dördündeyim

Ağlar seni beklerim yâ Hazret-i Muhammed

Kula secde yok derler sana dahi olmazmış

Kırk yıl secdem sanadır yâ Hazret-i Muhammed

Bilmez âlem bu sırrı bir Hak O’nda sen varsın

Gören o görülen sen yâ Hazret-i Muhammed

Dışı sana benzeyen içi Hak’tır şüphesiz

Birden gayrı ne vardır yâ Hazret-i Muhammed

Kâinatın mi‘râcı velîlerde son bulur

Velî sende yok olur yâ Hazret-i Muhammed

C. ÎLÂHÎ AŞK

Aşk kavramının kökeni Arapça “ışk” olup sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi; bir insanın kendisini tamamen sevdiğine vermesi ve ondan başka güzel görmeyecek kadar sevgilisine düşkün olması” anlamına gelmektedir.

Necdet Ardıç, şiirde yer alan “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi hakkında şu izahı yapmaktadır: Bu ifade okuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakîkat-i Muhammediyye’ye göre söylenmiştir, zuhûr-ı Muhammediyye’ye göre değildir. Hz. Resûlullah’ın bâtınına ve hakîkatine göredir;

sûret ve zâhirine göre değildir. O’nun bâtını “Hak” zâhiri ise “halk”’tır. İfade edilen secde bâtınınadır.

Bâtını ise “Hak” olduğundan en geniş mânada Hakk’ın zuhûr mahalli olan Hz. Muhammed’in ( ) şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır.Tura,Erler Demine, 2.

Tura, Karagün Dostuyum I, 9; a.mlf, Erler Demine, 1.

Süleyman Uludağ, “Aşk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi İstanbul: TDV Yayınları, 1991),

4/11.

Lügat kitaplarında aşk kelimesinin anlamının aynı kökten olan ve sarmaşık anlamına gelen “aşeka” kelimesi ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Sarmaşık nasıl ki kuşattığı ağacın suyunu emerek onu soldurup zayıflatmakta ve kurutmakta ise aşırıya kaçan sevgi de seven kişinin sevgilisinden başkasıyla ilgisini kesmesine ve sararıp solmasına sebep olmaktadır. Bu ilgiden dolayı da bu duyguya aşk denilmiştir. Aşk aynı zamanda “mâsivâ” olarak adlandırılan Allah’ın varlığı karşısında her şeyi gönülden uzaklaştırmayı ve bütün dikkati Allah’a yoğunlaştırmayı sağlayan bir kuvvettir.

Aşk kelimesi terim olarak Kur’ân-ı Kerîm ve sahîh hadislerde geçmemekle birlikte “sevgi” kelimesi genellikle “hubb” ve “muhabbet” bazen de “meveddet” kelimeleri ve bunlardan türetilen çeşitli kelimelerle ifade edilir. İslâm’ın ilk dönemlerinde aşk mânasına gelen diğer kelimelerin kullanılması daha çok tercih edilmiştir. Tasavvufî düşüncede aşk, hayatın aslı ve âlemin var oluş sebebi olarak kabul edilir. Allah âlemi kendini tanıtmaya olan muhabbeti sebebiyle yaratmıştır. İnsan da Allah’ı tanıyarak sevip ibadet etmesi için var edilmiştir. Bundan dolayı insanın âlemdeki varlıklara karşı olan muhabbeti ilâhi sevginin bir tezahürüdür.

İslami literatürde aşk, mecâzî ve ilahî olmak üzere ikiye ayrılır. Beşerî aşk da denilen mecâzi aşk, bir kişinin başka bir kula veya karşı cinse duyduğu aşk anlamındadır.

Mecâzi aşk, hakiki aşka giden yolda bir basamak ve araç olarak da kabul edilmektedir.

Bunun için sevgiyi bilmeyen, tatmayan kişinin Allah’ı sevmesi de beklenemez.

İlâhi aşka genellikle hakîkî aşk da denilmektedir. İlâhî aşk, Allah’a olan aşktır. Bu aşka nâil olan kişi, baktığında Hakk’ı görür,konuştuğunda hakîkati söyler.Hakiki aşk, iki şekilde olur. Birincisi Allah’ın kulunu sevmesi, ikincisi isekulun Allah‟ı sevmesi şeklindedir. Kul ile Allah’ın birbirini sevmesine muâşaka denilmiştir.

Aşk konusunu ele alan mutasavvıflar akıl ile aşkı karşılaştırmış ve aşkın akıldan üstün olduğunu, akılla Allah’a varılamayacağını, O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Demek ki Allah’a giden yolda akıl belli bir yerde durmak zorundadır;

bu noktadan itibaren insanı Allah’a götüren aşktır.

201Uludağ, “Aşk” 4/12.; Selami Şimşek, Tasavvuf Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, (Litera Yayıncılık,

İstanbul: 2017), “Aşk”, 43.202 203Uludağ, Aşk, .

Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, (Kabalcı yay., İstanbul: 2012),”Aşk”, 48.

Tasavvûfi düşüncede Allah aşkını herkesin anlayacağı bir şekilde anlatmak için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden misaller verilmiştir. İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha çok teşbih ve temsillerle dile getirdiklerinden dolayı, tassavvuf edebiyatı adeta bir mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir. Hatta bazı hallerde bir manzumenin ilâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dair olduğunu anlamak çok

zordur.

Nusret Tura hayatı boyunca gönlü aşk-ı ilâhî ile yanıp tutuşmuş Hak âşıklarından biridir. İlâhî aşk onun hayatının merkezinde yer almış, hayata hep bu pencereden bakmıştır. Tasavvuf düşüncesinin merkezinde de ilâhî aşk ön plana çıkmaktadır.

Yazmış olduğu eserlerinde ve şiirlerinde aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i Nebî’nin izlerini

görmek mümkündür.

Nusret Tura âlemin ve insanın varlık sahnesine çıkmasının sebebinin aşk olduğunu söyler. Cenâb-ı Hakk’ın insanı muhabbetinin eseri olarak zuhura çıkardığını ve kendi ruhundan nefhettiğini, insandan da buna mukabil bir aşk beklediğini ifade etmektedir.

Ona göre aşk Allah’ın ilk sıfatıdır. Kulun aşkı ise O’nun aşkının bir aksi sedâsıdır.

Aşk ilk olarak Allah tarafından gelmekte ve âşık kullar da bu sevgiyi anlayıp takdir etmelerinin neticesinde Hakk’a âşık olmaktadırlar. Böylece Hakk’ın aşkı insanın gönlünde mekân bulup oradan fışkırmaktadır. Bu aşk ağızdan, gözden, kalemden dışarı taşıp dökülmektedir, Nusret Tura’ya göre aşk büyük bir kudrettir ve Allah’ın bilinmek istemesindeki muhabbetten doğmuştur. Her zerrede aşkın mayası vardır. Asıl parlayan ateş te insanın gönlündedir. Kullarına ilk muhabbet besleyen Hazreti Allah’tır ve bu ilimleri bize hibe eden de mahbûb-u Hüdâ olan Peygamberimizdir.

Nusret Tura, insanın asıl âşık olması gerekenin Cenâb-ı Hak olduğunu ve gönülde de sadece O’nun muhabbetinin bulunması gerektiğini ifade ederken hep bu gerçeği hatırlatmaktadır. Ezelden beri insanı seven ve sevgisi ile var eden ve insandan zâhir olan

O’dur derken bu hakîkate işaret etmektedir. Bu noktada insana düşen de kendisini 204Uludağ, “Aşk”, 4/14.

205Tura, Aşk Yolu, 148.

206Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 43.

207Tura, Aşk Yolu, 105.

hakîkî mânada seveni bulup O’na esir olmasıdır. Ona göre insan muhabbetin eseridir, sevgi mahsûlüdür. Sevgi insana mahsus bir hâlettir. İnsanın gönlünde bulunan bu muhabbetten dolayı her varlıkta da insana doğru bir muhabbet vardır. Bütün sevgiler insanda toplanmakta ve onun üzerinden dağılmaktadır. Bu muhabbetlerin insanda bir araya gelmesinin sebebi ise insanın asıl sevilmesi gereken Cenâb-ı Hakk’ı bulduktan sonra insan üzerinden mi’râca doğru yol bulmasıdır.

Nusret Tura insanın kendisine ödünç olarak verilen sevgiyi asıl sahibine ulaştırması gerektiğini belirtir. İnsanın gönlündeki bütün nurlar, aklındaki ilimler, vücûdundaki kuvvâlar ve beşeri güzellikler hep O’nundur. Allah insanı bu âleme vekîl olarak göndermiştir. İnsan nefsinin tesiriyle ortaya çıkardığı izâfi benlikten ve mâsivâ olan gayrı sevgilerden vazgeçmelidir. Kâinatta her zerre bile insanı O’na çağırmaktadır.

İnsan bu daveti en güzel bir şekilde secdede anlayabilir. Çünkü secde kulun mâşukuna en yakın olduğu andır. Bu çağrıyı duymak için yolunda bulunmak, başını secdeye koymak ve dilini şükre alıştırmak gerekir. Nusret Tura aşk ile dolu bir gönle sahip olduğundan dolayı aşkın çeşitli şekillerde tariflerini yapmıştır. Ona göre aşk kalblerde bulunan öyle bir ateştir ki Hak’tan başka her ne bulursa yakar. Aşk öyle bir zehirdir ki ondan daha lezzetli bir şerbet yoktur. Aşk öyle bir hastalıktır ki ondan âlâ bir sıhhat bulunmaz. Aşkın kıymetine gelince onun değeri kökündedir yani yokluktadır, hiçliktedir. Aynı zamanda aşk öyle bir ateştir ki yedi cehennemin ateşi onun yanında bir kıvılcım kadar kalır.

Nusret Tura, her ne kadar aşk için tarifler yapılsa da nihayetinde bu tariflerin aşkı anlatmada yetersiz kaldığını şu şekilde dile getirmektedir: Aşk târife sığmaz. Aşkı ancak tadan bilir, âşık olan bilir. Tıpkı Hazreti Mevlânâ’nın “Ben ol da bil” dediği gibi.

Peygamberler hazerâtı, sûreti idare için şeriat gibi bir vazifeleri olduğundan dolayı aşktan bahsetmemişlerdir. O neşeyi velîlerin çıraklarından sorunuz.

Nusret Tura’ya göre aşk, kalblerde bir ateştir. Mahbûbtan, mâşuktan gayrı ne bulursa yakar tıpkı sûretteki ateşin ne bulursa yakması gibi. Nasıl ki ateş her şeyi temiz kül 208Tura, Aşk Yolu, 51-52.

209Tura, Aşk Yolu, 59-60.

210Tura, Aşk Yolu, 195.

211Tura, Aşk Yolu, 151.

yapıp kendine benzetir aynı onun gibi gönülde bulunan aşk ateşi de gönüldeki mâsivâyı yakar. Çer çöp, pislik bırakmaz. İnsan aşk ateşi ile yandığından dolayı geçmişe ait bütün günahları daha hayatta iken af olunur. Sakinleştirici bir ilaç nasıl ki ağrıları dindirirse aşkta, gönlünde yer eden kişiyi vesvese, evham, geçmiş ve gelecek kötü temayüllerden arıtıp, tertemiz ve mâsum bir hâle getirir. Aşkın nefhâsını İsrâfil'in sûruna benzeten

Nusret Tura, birincisinde kişiyi benliğinden kurtarıp yok ettiğini ikincisinde ise ebedî hayata bağladığını ifade etmektedir.

Nusret Tura âlemin ve insanın varoluşunun sebebinin muhabbet olduğunu ve aşkın farklı düzeylerde tarifinden bahsettikten sonra âşıktan ve âşığın hallerinden de bahsetmektedir. Ona göre âşık, sevgisinin şiddetinden dolayı muhabbet sahibine denir.

Âşığa ifrat derecede olan sevgisinden dolayı âşık demişlerdir. Âşık yangın yerine dönen bir vücuttur, gönülden aldığı ateşle yanar ve maddî olan ne varsa onları da o ateşle yakar. Kimin gönlü aşk ile dolmuşsa, o vücûdu âdeta elsiz, ayaksız, hareketsiz bırakır.

İki kanatla göklere uçurur. Oiki kanat her makâmda olduğu gibi burada da “Lâ” ve “illâ”dır. Eğer aşk sultânı bir gönül kâbesinden ezan okursa, o vücûdun her mesâmesi ve her tüyü ve cevâhiri “Allâhu Ekber” diyerek, huzûru ikrâr ederek bir anda mâsivâyı terk eder. Kıyamda ağaçlar gibi, rükûdamahlûkat gibi ve secde-i insâniyede kemâle ererek, tahiyyatta mahbûbluğu idrâk eder.Aşkın tesiri ile gayb âleminden esfeli sâfîlîne inen insan, yine aşk ile zâhirden bâtına urûc etmesini becerip“Kābekavseyn”dairesini tamamlayabilirse ne mutlu o insana.

Nusret Tura’ya göre insanı âşıklık derecesine çıkaran, mâşukun tecellîsidir. Mevlâ huzûrunakabul etmeyelâyık gördüğü sevgililerine önce aşkı tattırır, âşık eyler.Toprağa tohumlarıekmeden evvel toprağıntasfiye ve temizlenmesi gibiaşk sultânı da mânave hakîkatlerin neşvünemâsı için müsâit ve temiz gönüller arar. Bilâhare mâmûrolan o gönüllerde bizzât tecellî eder.Bundan sonra Cânan buâşıklarının gönlünde tahtını kurar.Artık o vücuttatasarruf eden O’dur. Âşığıın gözünden ve sözünden O’nun nuru bir pınar gibi fışkırır. Bu durum ilk defa Efendimiz’de böyle olmuş veâşıkları da 212Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 118.

213Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 54.

214Tura, Aşk Yolu, 94.

215Tura, Aşk Yolu, 86.

Kur’ân ile bu keyfiyetlerden haberdar etmiştir. Bazen da cânan, âşığın gözü ile göz kapağı arasına yerleşir. O zaman âşığın uykusu kaçar, gözünü açar açmaz da cânanı görür. İnsanlar içinde meşrepleri yüksek, ahlâkları temiz ve irâdelerini Hak’da fânî kılmış, mâşuk neşesini giyinmiş âşıklar olduğunu belirten Nusret Tura, bu âşıkların tenlerini can ettiklerini ve gönüllerindeki neşvünemâ bulup sonra olgunlaşan aşk râyihalarını, istidat sâhiplerinin teneffüs etmesini ve tâze can bulmalarını arzuladıklarını ifade eder. Âşık Yunus’un “Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez” mısraında dile getirdiği gibi Nusret Tura’da gönlü Hak aşkıyla dolu olanların da ölümsüz olduğunu ifade eder.

Her şey zevâl bulur, fâni olur. Fakat mâşukluk makamına eren âşık ebedîleşmiştir. Ona göre ölmek bir an evvel aşkın deryâsına dalmak için emanet olan vücut elbiselerinden soyunmaktır. Bu hal ölmeden evvel ölmek sırrına ulaşıp, ihtirâs ve diğer nefsâni arzulardan temizlenmektir. Herkes eceli gelince ölür, ancak âşık Hay olan Allah ile

Hay olduğundan eceli gelmez ki ölsün.

Nusret Tura aşk-ı ilâhîden nasibi olmayan, aşksız hayat yaşayanların hayatını bir nevi can çekişme olduğunu belirtir. İnsanlardan bazılarının gönülde olandan habersiz yaşadıklarını ve Sevgilisi onu evde beklerken dışarıda gezip dolaşan kimsenin ne ahmak bir kimse olduğunu ifade eder. Ona göre aşk olmayan kimsede ne can, ne cihan, ne de cânân vardır. Gönlünde aşk olmayan kimsenin hareketi, ölünün hareketi gibidir, âdeta uyurgezer gibidir, hasta sayılır, aklı da fikri de kendisi gibi süflîdir. Âşık olmayanın sergilediği her hareketinde riyânın kokusu vardır.

Nusret Tura’ya göre âşık ile mâşukun buluştukları vakit seher vaktidir. İnsanların çoğunun gaflet uykusuna daldığı bu vakitler âşık için neşe dolu vakitlerdir. Muhabbet, âşık ile mâşuk arasında bir perdedir. Bu perde ancak seher vaktinde âşığın gözyaşlarıyla yırtılabilir. Âşığın ağlama vakti belli olmaz. Ancak bu ağlama seher vakti olursa akan o yaşlarla mâşukun da yanakları ıslanır.

216Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 87.

217Tura, Aşk Yolu, 54.

218Tura, Aşk Yolu, 54.

219Tura, Aşk Yolu, 100.

220Tura, Aşk Yolu, 54.

221Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 85.

Âşık için seher vaktinin önemini gönülden gelen şu coşkun ifadelerle anlatan Nusret

Tura duygularını şu şekilde dile getirmektedir: “Saat sabahın dördü oldu. Muhabbet ve neşe nöbetleri geçirir vaziyette iken biraz uyumak, vücudumu ve duygularımı dinlendirmek istedim. İçimden coşan galip bir hitâb-ı hâtif, ‘Kalk uyuma, cânân sevgisi bütün zerrelerini istilâ etmişken bu zevkli anında uykuyu ne yapacaksın?’ diyordu.

Evet; biliyordum, bu feyizli ve hayat nefhaları ile dolu saatler, arzın gâfil sakinlerinin uyku saatleridir. Âşıkların da huzur ve vuslat demleridir. Cemâline âşık olduğun cânâna vücûdunu bezletmek için kaybedilecek vakit yoktur. Nusret Tura gece vakti her ne kadar uyku ve gaflet ile alâkalı olsa da bir âşığın gecesi onun gündüzünden daha hayırlıdır ve neşelidir. Çünkü gündüz âşikâr olan renk ve şekillerin hepsi kaybolmuş ve kendi köşelerine çekilerek âşığı mâşuk ile baş başa bırakmışlardır. Tasavvufta mâşuk görünmez, o tecellîyi ancak âşık görür ve ihyâ eder. Nusret Tura, Allah yanıkları diye nitelendirdiği Hak âşığının namazını şu şekilde anlatmaktadır: İlâhî aşk derdiyle yanıp, aşkı kemâle eren âşığın pak cemâlinden mâsivâ tozları ve ağyar izleri silinir. Bu sûretle

Hakk’ın huzuruna girmek için divâna durur. Âşık artık her şeyi unutmuş ve arkasına atmıştır. Altı cihetin kapılarını da kapatmıştır. Varlıktan da geçmiş bir halde, yalnız göz ve idrak olarak Rabbinden emir ve nevâziş beklemektedir. Bu namaz mi’râc namazıdır.

Kulluğun Rab’lıkta erimesi ve nikâh olmasıdır. Çünkü rabbimizin ayan olmak ilâhî arzusu, kendisinden başka bir varlığın bulunmasını kabul etmez. Bunun yanında hakîkî gönül sahibinin bulunmasını da reddetmez ve onunla iftihar eder.

D. ZİKİR

Sözlükte “bir şeyi anmak, hatırlamak” anlamına gelen zikir kelimesi dinî literatürde “Allah’ı anmak ve unutmamak sûretiyle gafletten ve nisyandan kurtuluş” anlamında

kullanılır.

Kur’ân’da türevleriyle birlikte pek çok âyette geçen zikir kelimesi Allah’ı dille hamd, tesbih ve tekbir şekliyle övmek; O’nun nimetlerini kalple hissedip tefekkür ederek 222Tura, Aşk Yolu, 45.

223Tura, Aşk Yolu, 21.

224Tura, Aşk Yolu, 76.

anmak, namaz kılmak, dua ve istiğfarda bulunmak, kevnî âyetler üzerinde düşünmek şeklindeki mânalara gelmektedir. Hadîslerde de zikrin önemine ve zikir ehlinin faziletlerine işaret edilmiştir.

Sûfî gelenekte zikir kelimesi genellikle Allah’ı zikretmek, O’nu sürekli hatırda tutup unutmamak diye ifade edilir. Başta Allah’ın isimleri olmak üzere hadislerde geçen bazı dualar ve lafızların belli vakitlerde ve belli sayılarda tek başına veya toplu bir şekilde söylenmesi olarak ifade edilmektedir.

Sûfilere göre zikir, dilin zikri ve kalbin zikri olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Dilin zikri kişinin sürekli diliyle Allah’ı anmasıdır. Kalbin zikri ise sevilenin hakîkatinin kalpte tasavvuru ve bu düşüncede yoğunlaşmasıdır.

Sûfîler en faziletli zikrin kalp ve lisanla birlikte yapılan zikir olduğunu söylerler. Burada kastedilen dilin kalpte olanı ortaya koymasıdır. Daha sonra kalp ile ardından da dil ile yapılan zikir gelir. Onlara göre dilin zikri Allah’ı tesbih ve tâzim, hamd ve şükre dair sözleri söylemektir. Kalbin zikri ise Allah’a inanmak, O’nun zât ve sıfatlarına delâlet eden delilleri, emir ve yasaklarının mâna ve hikmetlerini, yaratıklarının sırları üzerinde

düşünmektir.

Sûfiler tarafından yapılan diğer bir tasnife göre zikir, hafî ve cehrî diye ikiye ayılır. Hafî zikir, zikreden kişinin tek başına, sadece kendisinin işitebileceği alçak bir sesle yaptığı zikirdir. Cehrî zikir ise yüksek sesle veya çevrede bulunanların işitebileceği bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir.

İlk sûfîlerin zikir denince kastettikleri şey mezkûrun (Allah) zikir içinde aranıp bulunmasıdır. Diğer bir yoruma göre ise; Cenab-ı Hakk’ın zât, sıfat, isimleri ve kulları üzerindeki tasarrufu ve takdirleri gibi mevzularda kalbi teyakkuza geçirip Allah’ı her dâim kalpte hazır tutmak ve O’nu görüyormuş gibi ibadet etmektir ki bu ihsan denen makamdır. Bu konu hakkında Sehl b. Abdullah (ö.283/896): “Zikir Allah’ın seni 225Reşat Öngören, “Zikir”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul: TDV Yayınları, 2013), 44/409-410. 226 227Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, (Dergâh Yayınları, İstanbul: 2006), 156.

Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, Haz. Süleyman Uludağ, 3.Baskı,(Dergâh Yaynıları, İstanbul:

1991), 367-368. 228

Öngören, “Zikir”, 44/410.

gördüğü hususunda kesin bilgiye ulaşman, kalbinle O’nun sana senden daha yakın olduğunu görerek O’ndan utanman, bu durumu nefsine ve hareketlerine yansıtmandır.”

demiştir.

Tarikatların ortaya çıktığı dönemden itibaren zikir anlayışında bazı farklılıklar olmuştur.

Tarikatlardaki zikir anlayışı kulun Rabbine yakınlaşması için vesile olan en önemli ibadet, nefsin ıslah edilmesi için yapılan riyâzatın en mühim esası olarak kabul edilmiştir. Bir tarikata giren müridin mânevî eğitiminde nefislerin nasıl terbiye edileceğinin usûlünü bilen şeyhler, mürid olanların mânevî durumlarına göre onlara en uygun zikri telkin ederek, onların Cenâb-ı Hakk’a ulaşmalarına vesile olmuşlardır.

Onlar müridlerine başta Allah lafzı olmak üzere esmâ-i hüsnâ’dan bazı isimleri veya kelime-i tevhîdi telkin etmişler, müridler de bu lafızları kendilerine söylendiği sayıda tekrar ederek zikirlerini gerçekleştirmişlerdir.

Nusret Tura, tarikatlar kapanmadan önce şeyhi Hazmî Efend’nin Fatih Keçecilerdeki

Mahmud Bedreddin dergâhında postnişin olduğu yıllarda özellikle kandil gecelerinde şeyhiyle beraber zikir meclislerine katılmıştır. Daha sonra halifelik yıllarında kimi zaman dergâh olarak kullanılan hanesinde, bazı özel gecelerde sevenleriyle beraber zikir meclisleri kurmuşlardır. Bu meclislerin sayısı çok fazla olmamıştır. Çünkü Nusret

Tura’nın usûlü, kişiyi daha çok kendindeki hakîkatlerden haberdar etmeye yönelik hakîkat sohbetleri yapma şeklinde olmuştur.

Nusret Tura’ya göre insanın varlık sahnesine çıkmasının sebebi zikirdir. Allahü Teâlâ kendi isimlerinin zikrini duymak için insanı, insan için de kâinâtı yaratmıştır. Ötmeyen kuş, zikir etmeyen insan leş olmaktan kurtulamaz.

Nusret Tura, zikrin ilk olarak Allah tarafından yapıldığını dile getirir. Gönüllerde ilk evvel zikre O başlar, bu zikri duymayanlar gaflettedir. Gönlü uyanık olanlar, bu anışı, zikri duyanlar, kendilerini o zikre uydururlar. Bir yönüyle bu zikir âdeta kişinin mi’râcı için bir başlangıçtır ve Mevlâ’nın davetidir. Ancak bunu idrâk edebilecek gönül hâlini ve gönül sâhibini bulmak güçtür.

229Öngören, “Zikir”, 44/410.

230Tura, Mektuplar, 113.

231Tura, Aşk Yolu, 97.

Zikir sâlikin mânevî anlamda derecesinin yükselmesini sağlayan önemli ibadetlerden biridir. Sâlik okuma ve sohbetle anlayışı artar, ilim ve idrak sahibi olur. Ancak mânevî anlamda terfî ve derecesinin yükselmesi için zikir lâzımdır. Cenâb-ı Hak “Beni zikr edin ki ben de sizi zikredeyim.” buyuruyor. Zikre devam edildiği müddetçe sülûkün sonlarında zikir, zâkir, mezkûr birleşecektir.

Nusret Tura zikir yaparken sayılardan daha ziyade gönülden hissederek yapılması üzerinde durmaktadır. Dil ile söylenen isimlere adeta bütün azâların iştirak etmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ona göre sayı olarak az olsa da özden yapılan zikre daha sıkı sarılmak gerekir. Bu şekilde yani özden yapılan zikirde, şeytan kişinin yanına gelmekten utanır, korkar. Bir de aşk sarayına varıp cûş ve hurûş içinde olan, enîn ve figânı gören ve duyan melâikeler bile ellerindeki tesbihi bırakıp zikredenin peşinden koşarlar. Zikrin yalnız ağız ile değil, akıl, gönül ve bütün âzâlar dile gelerek ve ürpererek olması gerektiğini ifade eden Nusret Tura, dil zikrederken akıl ve gönlün başka havalar çalmaması gerektiğini belirtir. İnsan zikirde söylediği gibi olmalıdır. Dil “Yâ Allah” zikrini söylerken gönlün derinliklerinden gelen bir ses, kan damarlarınızdaki alyuvar ve akyuvarlar da “Yâ Allah!” demelidir. “Yâ Hû” diye zikrederken bütün kâinât size “Yâ Hû!” demeli yani aslında “Hû” biz değil sensin diye hitap etmeli ve idrâk kulağımızla bunu duymalıyız. “Yâ Hay” ismi şerîfini söylerken bütün kâinata eşlik

etmelidir.

Nusret Tura gönülden zikreden ile gaflet içerisinde ve evham ile zikreden arasındaki farkı şu şekilde ortaya koymaktadır: Yüreği titreyerek Cenâb-ı Kibriyâ’ya kavuşmak için sabahın seher vaktinde “Allah Allah” diye Mevlâ’yı çağıranla gönlü bin bir vesvese ve korku içerisinde ömür tüketen zavallılar arasında ne derin farklar vardır.

Nusret Tura, gönül uyanık iken yapılan zikirden sonra yapılması gereken hususlar hakkında Hazmî Efendi’nin verdiği tavsiyeyi şöyle izah etmektedir: Tam râbıta ile lâyıkıyla ve şevk içerisinde, aşk ile yapılan zikirlerden sonra tükürük yutulur çünkü nurludur. Eğer gönülde ve kıblede ağyâr ve mâsivâ yer etmişse bunlar maddî ve mânevî 232el-Bakara, 2/152.

233Tura, Mektuplarda Yolculuk, 72.

234Tura, Mektuplar, 96.

235Tura, Mektuplar, 118.

236Tura, Mektuplar, 131-132.

perdeler olduklarından dolayı, o zaman tükürük vücuda karışmasın diye sağ ve sola tükürülür çünkü artık o yılan zehiri gibi olmuştur.

Zikir konusunda cehrî ve hafî ayrımı yapmadan her türlü yapılan zikrin kişi üzerindeki fayadalarıına da değinen Nusret Tura'ya göre zikir, nefsin fenalıklara olan meylini önleyecektir. Kalbin temiz hisleri olan sevgi, saygı, şefkat ve yardım gibi duygularının kuvvetlenmesini sağlayacaktır. Gönüldeki ümit ve sevinci her daim taze tutabilecek tek gıdâ ve devâ Hz. Allah'ı cehren ve hafiyyen zikirdir.

Cenâb-ı Hakk’ı her an gönülden zikretmeye devam eden zâkir feyz almaya başlar ve bu zikir artık zikr-i has olur. Böyle bir zikir gönlü vehimlerden, efsanelerden, hurafelerden, vesveselerden âzat edip perdelerden geçirir. Kesâfetleri eritir. Bâtıla teması kesip hazarâta yani hazret meretebelerine yol açar. Kesret varlığından kurtulup vahdet yokluğuna ulaştırır. Efendimizin “El-fakru fahrî”, “Fakirlikle iftihâr ederim.”

buyurdukları gibi Hak’tan başka kimseye muhtaçlığın olmadığı tam fakr haline eriştirir ki sonu bütünüyle varlıktır.

E. İŞÂRÎ YOTUMLARI 1. Bazı Âyetlerin Tasavvufî Yorumları

Allah kelâmı Kur’ân-ı Kerîm, müminler için bir hidâyet kaynağıdır. Herkes ondan hissesine düşeni kendi kabı ölçüsünde alır. Ama âriflere gelince onların Kur’ân’dan aldıkları hisse şüphesiz daha bir başkadır. Allah’ın kelâmı söz konusu olunca, onun anlam derinlikleri tükenmez, her zamanda ve her makamda Kur’ân sanki yeni nâzil oluyormuş gibi yepyeni bir veçhesini ortaya çıkarır.

Hayatının merkezinde ilâhî aşk olan Nusret Tura için de Kur’ân-ı Kerîm ayrı bir öneme sahiptir. Onun gönül dünyasını besleyen ana kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bunun yanında diğer önemli olarak gördüğü kaynak ise Kur’ân’ın kendisine indirildiği, Habîb-i

Hüdâ, fahr-i âlem Efendimiz Hz. Muhammed’in ( ) örneklik teşkil eden mânevî

hayatıdır.

237Tura, Mektuplarda Yolculuk, 80,; a.mlf, Mektuplar, 38.

238Tura, Aşk Yolu, 97.

239Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 82.

Nusret Tura’nın yazdığı eserleri dikkatle incelediğimizde Kur’ân’a farklı bir pencereden baktığını net olarak görmekteyiz. Gönlü aşk-ı ilâhî ile yanıp kavrulan bir Hak aşığı için

Kur’ân-ı Kerîm bir nevi aşkın ve âşığın hallerinden bahseden bir kitaptır. Ona göre

Allah ile kulları arasındaki muhabbet yollarını gösteren bütün kitaplar içerisinde en mükemmeli hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm’dir.

İnsanın varlık sahnesine çıkmasının sebebi Allah’ın ona duymuş olduğu muhabbettir.

Bundan dolayı Nusret Tura aşkın kaynağı olarak Cenâb-ı Hakk’ı görmüştür. Allah’ı âşık olarak, muhabbetten hâsıl olan Hz. Muhammed’i ( ) ve onun şahsında da insanımâşuk olarak değerlendirmiştir. Ona göre Kur'ân-ı Kerimâşıktan maşuka, özden sûrete yani Hak’tan halka gönderilen mübarek bir kitaptır. Mâşuk olan Efendimiz

( ) Kur’ân ile süslenip iftihar etmiş ve Kur’ân ile amel eylemiştir. Allah’ın habîbidir ki Kur’ân ı Kerîm de aslında odur.

Bir başka eserinde bu sefer âşık ile mâşuk yer değiştirmiş, Kur’ân’ın, aşk-ı ilâhi ile yananların mâşuku olan Allah’tan kullara yani mâşuktan âşığa gönderilen ve âşık için emir ve nasihatlarla dolu bir kitap olduğunu ifade etmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm, Fahr-i âlem Efendimizin gönül semâsına indirilmiş, sönmez bir nûr ve eşsiz bir kitaptır. Bu durum göstermektedir ki, Allah, ötelerde, kullarından uzakta ve onlarla ilgisiz değildir. İnsanların tasavvur ettiği ayrılık, kendi evham ve hayallerindendir. Bundan dolayı da Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk’ın Habîb’ine söylediği sözler aynı zamanda muhatap olan herkesedir. Yeter ki insan Allah’ı kendinden uzak bilmesin ve kendini Habîb’in habîbi bilsin, Çünkü insanın kalbinin atması, nabzının oynaması, ciğerlerinin açılıp kapanması her an Allah’ı hatırlama ve

zikirdir,

Nusret Tura’ya göre en büyük kitap insanın gönül kitabıdır. “El-insânü ve’l-Kur'ânu tev'emâni / İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştir.” Bu hakîkate agâh olan, kendisini bilen ve gönül kitabını okuyanlar Kur’ân-ı Kerîm’i tam anlamıyla hatmetmiş olurlar. İnsanların 240Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 173.

241Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, .

242Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 62.

243Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 184.

244Tura, Aşk Yolu, 121.

bu gönül kitabını, hikmet sahifelerini okuyamamasına sebep ise mâsivâ denilen ve

Hak’tan başka her şey olan madde âlemine iptilâ derecesinde ve ihtiras içerisinde

bağlanmalarıdır.

Kur'ân-ı Kerîm öyle bir kitaptır ki hem ayırır hem de toplar bir araya getirir. Buradan hareketle Nusret Efendi Kur’ân ile Furkân arasındaki farka değinir. Kur’ân, birleyen, furkân ayıran demektir. Kerîm ise ödünç ve hiçbir şey mukabili olmayarak, veren, bağışlayan, lûtfeden demektir. Kur’ân-ı Kerîm de, birleyen ve hikmet dolu Hak kelâmı demek olur. Furkân ise iyiyi kötüden ayıran kitap anlamına gelir. Diğer bir yönden

Kur’ân, kerem sahibi olan Allah’ın birlemek için işi ve sözü demektir. Furkân ise dağıtmak ve incelemek için ayırmak demektir. Bu yüce kitabı araştırıp inceleyenler çeşitli ilim ve feyizlere nâil olacakları gibi özüne ulaşanlar ise lâhutî neşelere mazhar

olurlar.

Nusret Tura, Kur’ân-ı Kerîm'in, cennete, cehenneme, târihe ve diğer ilimlere ait olan satırları arasında inci gibi parlayan nurânî âyetleri de olduğunu ve bu âyetlerin âleme ışık tuttuğunu söyler. İnsana düşen de bu sırlı âyetlerin mânaları ile ruhlaşmak, ölmezliğe erişmek ve her an bir şe’n’de olan Zât-ı İlâhi ile hep ve her şey olduğunu idrak etme bahtiyârlığına kavuşabilmektir. Kur’ân’da sevgilileri vuslatla, aşkla teşhir eden müjdelerle ilgili âyetlerin de olduğunu belirten Nusret Tura, Kur’ân’da bulunan bu âyetlerden pek bahsetmeyen kişileri de eleştirir. Kur’an’dan iktibasla kitap yazanların çoğunun usulden, cezâların çeşitlerinden yâni cehennemden bahsettiklerini, adetâ okuyanlara o cehennem hayatını yaşattıklarını ifade eder. Bu kişiler böyle yapmakla

Hak’la kul arasında büyük uçurumlar açtıklarının, korku ve ümitsizlikle kulları Hak’tan uzaklaştırdıklarının farkında bile değildirler.

Kur'ân-ı Kerîm bir taraftan Allah’ı yüceltir ve O’nun hem mükâfatından hem de gazabından diğer taraftan da ibretler, hikâyeler yolu ile aşkından, sevgisinden, kudretinden, kuvvetinden bahseder. Nusret Tura bu ilâhî sözleri, daima yeşilliğini, 245Tura, Mektuplarda Yolculuk, 24-25.

246Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 3.

247Tura, Aşk Yolu, 50.

248Tura, Aşk Yolu, 55.

249Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 61.

taravetini muhafaza eden çam ağaçlarına benzetir. Kuruyan ve yapraklarını döken diğer ağaçlar gibi değişim geçirmediklerini ifade eder.

Aşk bir vücudu istilâ ettiği zaman o vücud Allah’ın ve Peygamberinin rengine boyanmış olur. Artık o vücudun bütün uzuvlarında fâil olan Cenâb-ı Hak’tır. O vücudun sâhibine konuşan Kur’ân derler çünkü onun sözü Kur’ân’dan hariç değildir. Aşk ehli, gönül ehli olanlar Kur’ân-ı Kerîm’i gönüllerinde bulup oradan okumuş ve okutma yolunda gayret sarfetmiş kimselerdir. Nusret Tura bir bakıma bu cümlelerle kendi hali hakkında bilgiler vermiş ve yaşadığı hayat süresi içinde gönülde olan Kur’ân’dan okumuştur. Kur’ân-ı Kerîm hakkında bu görüşlere sahip olurken bazı âyetleri de gönül kitabından okuyarak, kendine has üslubu ile zuhura çıkarmıştır. Bu âyetleri genelde enfusî mânada yorumlayarak Kur’ân’a farklı bir pencereden baktığını göstermiştir.

Nusret Tura, Fâtiha sûresi hakkında tek tek âyetleri yorumlamasa da genel olarak bu sûrenin faziletinden bahsetmiştir. Hazret-i Mevlânâ için anlatılan hastalandığı zaman yanına gelenlerin Fâtiha okuması üzerine söylediği şu sözü zikreder: “Ben hastayım diye gelip, iyi olmam için Fâtiha okuyorlar. Bilmiyorlar ki ne yaptı ise bana Fâtiha yaptı. Beni bu hâle koyan Fâtiha’dır.” Buradan hareketle Nusret Tura Fâtiha’nın gönül ehlinin Hakk’a giden yollarını açtığını, perdelerini kaldırdığını ve ruhlarını yükselttiğini ifade ederken, bütün bunların bir beden içerisinde olduğu için de bedenin çile doldurmasına sebep olacağını belirtir. Ârifler için durum böyleyken aynı Fâtiha gönül halinden anlamayanların sadece bedenlerine sıhhat verir.

Fâtiha hakkında bir başka eserinde Fâtiha’nın deliyi akıllı, akıllıyı akl ı kül sâhibi;

köleyi bey, beyi sultan; hayvanı insan, insanı da nur yaptığını ifade eder. Hastalara sıhhat verdiği gibi sıhhatli olanları da pehlivan yapar. Âcizlere kudret verirken kudret sâhiplerini de sâhib- i cemâl ve celâl yapar.

Nusret Tura’nın Fâtiha hakkındaki bu sözlerinden anlaşılan, Fâtiha’nın hakîkati yönünden okunması suretiyle noksan olan kişilere kemâl yolunda sağlayacağı faydalardır. Deli ile kastedilen aklını Hak’tan başka her şey ile meşgul eden kişiler ki bu 250Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 163.

251Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 90.

252Tura, Mektuplar, 86.

253Tura, Aşk Yolu, 162.

kişilerin aklını başına getirmekle akıllı yapar. Akıl sahibi olan kişiyi de aklını bir nevi terbiye etmek suretiyle aklı kül sahibi haline getirir. “Köleyi bey, beyi de sultan yapar.”

Nefsinin boyunduruğu altında yaşayan insanı bu kölelikten kurtarıp hür bir insan haline getirerek bey yapar. “Hayvanı insan yapar insanı da nur sahibi yapar.” Hayvanî sıfatlara sahip bulunan kişiyi insanlık mertebesine, oradan da nurânî bir varlık haline ulaştırır.

Hastalara sıhhat verir, kalbi marazlanmış hastalara şifa olurken sıhhatli olanları da ruhanî anlamda kuvvetlendirerek pehlivan haline getirir. Böylece Hz. Peygamber’in

( ) “Asıl pehlivan öfkelendiği zaman öfkesini yutandır.” hadîsindeki er seviyesine çıkartır. Âcizlere kudret verir, nefsinin esareti altında yaşayan âcizleri ismin tasarrufu altına girince kudret sahibi yaparak kâdir sıfatıyla donatır. Kudret sahibi olunca hem cemâl hem de celâl sıfatlarıyla iş görür hale gelir. Hak yolunda yürümeye çalışanların acziyyetini izâle edip kudret sahibikılar. İşte hakikati itibariyle okununca Fâtiha insanı kâmil insan haline getirir.

Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. "

Nusret Tura^nın kendine has yorumu ile bâtınî bir izah ile açıklamaya çalıştığı bir diğer âyet, insanlığın ilk atası olan Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın cennette bulunan ve yaklaşmaları yasak olan ağaç ile ilgili âyettir. Bu âyeti şu şekilde yorumlamaktadır:

“Beşeriyetin ilk babası Âdem-i hakîkî olan akl-ı kül ile ilk anası olan Havva’yı hakîkî olan nefs-i küldür. Bunlar cennette yani Allah’ın vücud-u pâkinde gizli ve örtülü idiler.

Kendileri cennette yasak ağaca el uzatıncaya kadar cennette kaldılar. Yasak ağaç bu görülen kesret âlemidir ki Cenâb-ı Hakk’ın varlığına nazaran hayaldir. Nazarlarına çarptı ve kendilerini bu çokluk ve mihnet âleminden alamadılar. Beşeri zevklere devam ettiler. Vehim ve hayalden ibaret olan şeytan da istikbale ait tasavvur düzmeğe başladı.”

Bu âyeti enfusî olarak da izah ederken, kesret âleminin arştan yeryüzüne kadar bir ağaç gibi uzandığını ve insanın gönül denilen sonsuzluktan gelen ruhâni zevklerle meşgul olmayı bırakıp, bu kesret ağacının meyvesini tadarak yani sûrete bağlanarak Hak’tan uzak kaldıklarını ifade etmektedir. Yasak ağacın tadılan meyvesi de insan ruhunun, idrakinin Hak’tan başkasına gösterdiği iltifattır. İşte Kur’ân-ı Kerim’deki Âdem ile 254el-Bakara, 2/35.

Havva vak’ası bundan ibarettir ve bütün insanlar da maddî ve mânevî hayatlarında bu devreyi geçirmektedirler.

Nusret Tura’ya göre, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm-ı Kadîminde bildirdiği memnu ağaç insanlar için bir fitnedir. Gördüğümüz bu çokluk, taayyün dereceleridir ki o da rüyadan ibarettir. Bunu görebilmek için de gözümüzün gördüğü her şeye irfan gözü ile bakmak

gerekmektedir.

“Gün doğmazdan ve gün batmazdan evvel (kalk), Rabbini hamd ile tesbih

et.”

Nusret Efendi’ye göre insanların en temiz oldukları zaman sabah vaktidir. Akşam vaktine gelince bu vakit vücudun yorulduğu, gündüz yapılan işlerin hesaplarının yapıldığı ve evde çoluk çocuklarının saadetini görerek bunları halkeden Rabbü’l-âlemin hazretlerini düşündükleri zamandır. Ancak Nusret Tura bu âyetten de ilham alarak genellikle eserlerini de yazdığı sabah vaktinin ayrı bir hususiyeti olduğunu her defasında dile getirmektedir. Ona göre âhir zaman ümmeti olarak kendimizi ancak sabah serinliğinde, her taraf sessizken, gönlümüzü ve gözümüzü harekete getirerek niyaz etmekle bir kafile teşkil edelim ve böylece selâmete vâsıl edip kurtulalım. Bu saatler âşık ile Mâşukun mahrem konuştukları saattir. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın her duâyı kabul edeceğini vaad buyurduğu vakitlerdir. Dertlilerin, âşıkların niyaz saati olan bu vakit İlâhi feyizlerin, rahmet-i Rahmâniyenin yağmur gibi yağdığı vakitlerdir.

“Biz rahmetimizi gökten indiririz.”

Bu âyetin yorumunda âlemde olan her şeyin mukabilinin insanda da olduğunu ifade eden Nusret Efendi adeta “Ne var âlemde o var Âdem’de” sözünün bir açıklamasını yapmaktadır. Yağmurun gökten yağması bu işin âfâkî kısmını oluşturur. Bir de bu hadisenin enfüsî bir kısmı da vardır ki, o da ilâhi varidatların, ilhamların, Kur’ân-ı

Kerîm’den anlaşılmayan hikmetli sözlerin, mânevî rahmetlerin gönül göğünden yağmasıdır. Gözün dâima yere dikilmemesi gerektiği, yerde maddi her nimetin 255Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 91.

256Tâhâ, 20/130.

257Tura, Mektuplar, 86.

258el-Furkan, 25/48.

259Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönü, 8-9.

bulunduğunu fakat bütün rahmetlerin, feyizlerin gökten geldiğini, hatta zararın da oradan geldiğini belirtir. Gökten mutedil yağmur geldiği gibi dolu da gelir. Fırtına da gökten gelir. Yağmur gelmediğinde kuraklık baş gösterir. Gönlün de bir semâsı vardır.

İlmin nuru, yağmur gibi o semâdan gelir. İnkâr, gaflet ve cehalet ateşi de nefsin hayal

göğünden yağar.

Nusret Tura’ya göre vücûdların yaşamasında gökten inen rahmetlerin tesiri büyüktür.

Yiyecekler, içecekler ancak bu sûretle temin edilmiş olur. İnsanların bir de gönüllerinde semâ yâni gökyüzü vardır. Oradan da insan varlığının mânevî kısmına rahmet yağar, feyz, ilim ve hikmet yağar. Eğer kişinin gönül âlemi bir kaya parçası gibi ise üzerine yağan rahmetler akar, gider. Ancak temiz bir toprak gibi olan gönüller bu yağmurlardan istifade ederler. O gönül toprağına ne ekilse bire on, bire yüz mahsül verir. Ağaçları doyurur. İşte rahmet Hak’tansa, gönül toprağını kurtlardan, taşlardan, yabâni otlardan temizlemek de kişinin kendi gayretindendir.

“Ey iman edenler, Allah’ı çok çok zikrediniz.”

Zikir âyeti ile ilgili olarak Nusret Tura zikrin iç ve dış duyguların tamamı ile yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu şekilde yerine getirilen zikir neticesinde, kullarına karşı çok merhametli olan Allah kişiyi nûru ile öyle nurlandırır ki, bu da O’nun teşrif etmesi olduğunu belirtir. Nasıl ki boş bir şişe denize sokulduğunda, fıkır fıkır içindeki hava çıkıp, yerine su dolarsa tıpkı bunun gibi kişi de zikirle gönlünü temizledikçe Hakkın nuru gönlüne dolar, vücudu O’nun idaresine geçer, sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe

kavuşur.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.”

Nusret Tura bu âyeti, aşk-ı ilâhi eksenli ele almıştır. İnsana bu kadar yakın olan

Allah’tan gafil kalınmasını serzenişle ifade etmektedir: “Ey âşıklar, Ey sadıklar!

Rabbü’l-âlemin hazretleri daha ne söylesin. Koca Peygamberimiz ne etsin, bu gaflete bu kadar yakın bir Allah’ı ben bu ihtiyar halimle görür gibi oluyorum, ciğerlerimde 260Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 99.

261Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 137-138.

262el-Ahzâb, 33/41.

263Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 116.

264Kāf, 50/16.

volkanlar, ağzımda feryatlar, beynimde infilâklar oluyor. Hacı Mehmet Hazmi

Hazretlerinin bir şiirinde “Mâşuk yüzün tutmuş sana; sen bakarsın gayrı yana”

buyurdukları gibi Hak Teâlâ Hazretleri damarlarımızdan yakın, daima bize bakar.

Gafletle geçen zamanlarımız için binlerce tövbe ve istiğfar.”

“Size damarlarınızdan yakınım” âyetiyle Cenâb-ı Hak insanlara şu şekilde seslenmektedir. Sizin benliğiniz yoktur. Benim tecellîm ile benim lûtfumla benim nûrumla varsınız. Ben nûrumu sizden çektiğim anda cansız bir varlık olarak kaldığınızı düşünmüyor musunuz? Sizden evvel göçenlerde de görmediniz mi? demektir.

“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine karışmazlar.”

Nusret Efendi âyette geçen iki deniz ile kastedileni farklı şekillerde yorumlamıştır.

1- Sûret ve mânadır ve bu ikisi de Âdem’de birleşirler. Fakat aralarında öz bir berzah vardır ki, aşılmayan dağlar gibidir.

2- Gece ile gündüz de birer denizdir. Bunları de fecir veya gurup ayırır.

3- İyi kimseler ile fena kimseler arasındaki berzahtır. Biri razı olunacak amelleri yerine getirmekle vakit geçirirken diğeri yasaklanan davranışlarla vaktini zayi eder. İyi kimseler fena olanlarla mecburiyetten arkadaşlık ederler. Fakat arkadaşlık zamanı geçtiğinde biri süflî âlemine dönerken, diğeri de âlem-i lâhûtîye döner.

4- Hakîkatte bir tek deniz vardır. Fakat isimleri ayrıdır. İşte zât denizi muhtelif renk ve şekiller ile zuhurdadır. Aynı ruhu taşırlar fakat hareketleri birbirlerine zıttır. Aynı şekilde insandırlar. Kimi İslâm, kimi Hıristiyan'dır ve onların da aralarında bir berzah

vardır.

5- Velîler ve peygamberler de aramızda bulunurlar. Diğer insanlar gibi yaşarlar fakat

Allah ile olan irtibatları diğerlerinde yoktur.

6- İnsan vücudunda ruh denilen bir Hak nefhası ile nefis denilen tabiata çekici kuvvet bulunmaktadır fakat aralarında müthiş geçimsizlik vardır.

265Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 124.

266Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 127.

267er-Rahmân; 55/19, 20.

7- İnsan vücudunda gönül âlemi denen sonsuz bir âlem vardır ve oraya herkes giremez.

Bir de gönül denizinin sahilinde hareket eder bir beden vardır.

8- Bir tarafta Hakk’ın vücûdu, diğer tarafta da benlik iddiasında olan mahlûkat.

Bu âyetin başka bir sırrı daha olduğunu ve bu sırrı da âşıklar üzerinden ifade eden Tura şunları söylemektedir: “Bir âşıklar meyhânesı vardır. Akıllılar buraya girenlere deli derler. Tepeden, tırnağa sırsıklam sarhoş olan âşıkların hâlini keşfetmek zordur. Bir de akıllıların meyhânesi vardır ki, âşıklara da orası yabancı gelir. İçerisindekileri zavallı görürler, burada gönüller cûş u hurûşa gelmez. Zâhiri sarhoş, bir parlar bir söner ve nihâyet sızar, ne dünyâsını görebilir, ne de kendisini. Aralarında engel olup birleşmeleri mümkün olmayan iki denizin bir sırrı da budur.”

“Ey nefs-i mutmainne, sen O’ndan hoşnut O’da senden hoşnut olarak

Rabbine râci ol.”

“Ey nefs-i mutmainne” Ey ibadet yolunda itminan-ı kalbe erişen nefis! Rabbine rücû et, yâni yaklaş, sende kalan cüz’i bir varlıkla benden razı ol. Kazamdan, kaderimden, hayır ve şerrimden ki ben de senden hal ve harekâtından memnun ve razı olayım. Bu hale gelebilmek için namazı huzûru kalb ile kusursuz olarak kılmağa alışmalıdır. Sâf olan kalb Allah’ın aynasıdır. Allah’ın arşıdır. Allah’ın evidir.

“İrci’î” hitabı rücû et, avdet eyle demektir. Nusret Efendi bu âyeti ruhun geçirdiği evrelerden sonra nihayet insanda son bulması üzerinden izah etmektedir. Ruh farklı isimler altında çeşitli mertebelerden geçip her mertebede girdiği kabın rengini ve şeklini alır. Son olarak insan ruhu da Rab denizinden gelmiş faklı şekillerde insan isimlerini almıştır. Bundan dolayı Rabbin sevgilisinin müstesnâ ahlâkıyla ona lâyık vasıflarla muttasıf olmalıdır. İşte bu akıl yoluyla “Rabbine râci ol” emrinin izahıdır.

Bu ilâhî emrin dört mertebe üzerinden izahına gelince şeriat, bu emrin gereklerini bilfiil tatbik etme yoludur. Tarikat, bu yolların daha elverişli olanlarıdır. Hakîkat, bu yolların nihayetinde varılan şehirdir. Mârifet ise şehirde yer alan saray içindeki sultana mülâki 268Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 167.; a.mlf, O’nun Güzel İsimleri, 57.

269Tura, Aşk Yolu, 91.

270el-Fecr, 89/27-28.

271Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 126.

olmak bir nevi fenâ olmak ve o şehirden tekrar bu âleme vazifeli olarak avdet edip ihtiyacı olanlara rehberlik etmektir.

“And olsun incire ve zeytine, Sînâ dağına, güven verici bu Mekke şehrine ki, gerçekten biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısı yaptık. Ancak inanan ve hayırlı işler işleyen kimseler bundan müstesnâdır. Onlar için ardı arası kesilmeyen mükâfatlar vardır. O halde bu güzel dîni yalanlamana sebep ne? Allah hükmedenlerin en üstünü değil

midir?”

“Tîn” lügatte incir demektir. Tasavvufta “vahdette kesret” makâmıdır. Danede harmanı, bir meyvede bir meyveyi ve nihâyet ağaçları görmektir. İnsân-ı kâmilde de Cemâl-i pâki görmek demektir. Efendimizin “Beni gören Hakk’ı görür” sözü bunu güzel bir

şekilde açıklar.

“Ve’z-Zeytûn” bildigimiz zeytindir. Yenirse de yanarsa da nur olur. Tasavvufta "Kesretten vahdete” erenler için söylenir. Yâni bu kalabalığa bakıp şaşırmayın.

Milyarlarca mahlûkatın hizmeti, mi’racı, kemâli insân-ı kâmilde fânî olmaktır.

Sînâ dağı, Mûsâ Aleyhisselamın üzerinde konuştuğu Sînâ dağıdır. Bu dağ senin vücûdundur. Allah ile konuşması, saf ve temiz gönlünden haber alması demektir.

Bayılması, ilâhi kelimelerin neşesinden dolayı benliğinden tamamıyla geçmesi bîhûş

olması demektir.

Güven verici Mekke şehri,gönüldür. Mahrem-i esrâr-ı ilâhi, halvethâne-i Rabbâni’dir ki bu dört büyük yemin,insanıahsen-i takvîm üzere,en güzel ve mânalı şekilde yarattığını

anlatmak içindir.

Ahsen-i Takvîm; “Nalınları çıktıktan sonra” yâni dünyâ ve âhiret endişeleri gittikten sonra mi’racı o vücutta misâllendirmeye dikkât ederek yukarı çıkarsak, mecâzi aşk sahasını da geçersek bağırsaklarda ve mîdede haşir neşir âlemlerini temâşa ederiz.

Oradan ciğerlere geçeriz. Sol taraf kesâfet tarafıdır. Hevâ-yı hevestir. Sağ taraf hüviyet tarafıdır; namazdaki selâmlar, gayb âleminden zuhûr âlemine doğru bir akış gösterir.

272Tura, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 118.

273et-Tîn, 95/1-8.

274Buhari, Sahih-i Buhari, Ta'bir, 10; Müslim, Rüya, 11; İbn Mace, Sünen, Ta'birü'r-Rü'ya, 2.

Nihâyet gırtlak berzahından geçilir vech-i mutlak temâşa edilir. Her güzel ve güzellik kendini temâşa için mukâbil bir ayna ister, zâtını görmek ister. İşte ehlullahın gönül mürâkabesi, Hazreti Allah'ın Habîb’ini izhar etmesi ve onun içinde âlemleri yaratmasının esrârı.

“Sonra onu aşağıların aşağısına attık” cümlesi insanın esfel-i sâfilîne red edilmesini bildirmektedir ki, sebep; insanda ilâhî vahdet, hiçlik neşesi belirdiği zaman, esfelden âlâya çıkıp Hakk’ın saltanatını bütün mertebelerde temaşa etmesi içindir.

2. İlâhî İsimlere Dair Yorumları

İsmin çoğulu olan esmâ ile “güzel, en güzel” anlamındaki hüsn kelimelerinden oluşan esmâ-i hüsnâ (el-esmâü’l-hüsnâ) terkibi naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifade eder. Bu terkip ile Allah’ın isimleri kastedilmiştir. Bizzat Allah tarafından en güzel isimlerin kendisine ait olduğu bildirilmiş ve müminlerden bu isimlerle dua etmeleri istenmiştir. “Esmâ-i Hüsnâ” terkibi Kur’ân-ı Kerîm’de dört yerde geçmektedir:

“En güzel isimler Allah’ındır; bu güzel isimlerle O’na dua edin, O’nun isimleri hakkında doğru inançtan sapanları kendi başlarına bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”

“De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.”

“Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'nundur.”

“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler

O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

275Tura, Aşk Yolu, 137-140.

276Bekir Topaloğlu, “Esmâ-i Hüsnâ", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV

Yayınları, 1995), 11/277 404.

278el-A’râf, 7/180.

279el-İsrâ, 17/110.

280Tâhâ, 20/8.

el-Haşr, 59/24.

Bu âyetlerde bahsedilen ortak husus en güzel isimlerin Allah’a ait olduğudur. Bu isimlerin sayısı hakkında bilgi verilmemektedir. Esmâ-i Hüsnâ’nın sayısı hakkında ilk akla gelen şey, sayıyı doksan dokuz olarak belirleyen ve müslümanlar arasında meşhur olan hadîs kitaplarında geçen şu hadîstir:

"AIIah'ın doksandokuz -yüzden bir eksik-ismi vardır. Bunları ezberleyip benimseyen (ihsâ) cennete girer"

Bu konuda sûfîlerin Allah’ın isimlerinin sayısı ile ilgili görüşleri, İslâm âlimlerinden pek farklı olmayıp, onlar da Allah’ın isimlerinde herhangi bir sınırlandırma

yapmamışlardır.

Mutasavvıflar Allah'ın isim ve sıfatIarını celâl ve cemâl şeklinde iki gruba ayırmış ve iki türlü zuhûr ve tecellîden bahsetmişlerdir.Cenâb-ı Hakk’ın kahır ve gazabına delâlet eden esmâve sıfatı için “celâl”; O’nun lütuf ve rızasına delalet eden isimve sıfatlarıyla mutlak güzelliğini ifade etmek için de“cemâl” terimini kullanırlar.

“Güzel isimler, Allah’a aittir. Allah’a o isimlerle dua ediniz.” âyetinden yola çıkarak ilâhî isimler, Allah ile insan arasındaki ilişkinin en önemli unsurlarından olmuş, tasavvuf düşüncesinin her döneminde merkezi bir konumda yer almıştır.

Sûfiler nazarında ilâhî isimler, âlemin var oluşunun sebebi olarak görülmektedir.

Âlemdeki bütün varlıklar Allah’ın isimlerinin mazharıdır. Bu varlıkların hepsinde

Allah’ın isimlerinin tecellîsi vardır. Onlara göre ismin menşei sıfat, sıfatın menşei ise zattır. Bu isimlerin delâlet ettikleri iki yer vardır. Bir yönüyle müsemmâya diğer yönüyle de hakîkat’e delâlet ederler. Bu sebeple isimler, esasen birer nispet ve izafetten ibaret olup, aslına dönerler.

İlk dönem sûfileri “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın” hadîsini düstur olarak alıp ilâhî isimlerikişinin ahlakî olgunlaşmasının bir gayesi olarak değerlendirmişlerdir.İbnü’l281Buhârî, Sahîh, Tevhîd, 12; Şurût, 18; Daavât, 83; Müslim, Sahîh. Tevhîd, 5; Tirmizî, Sünen. Daavât, 83; İbn-i Mâce, Sünen, Duâ, 10.

Süleyman Uludağ, “Celâl”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi(İstanbul, TDV Yayınları, 1993),, 7/ 240.283 284el-A’râf, 7/180.

Mahmut Erol Kılıç, “Önsöz”, M. Nusret Tura, O'nun Güzel İsimleri, (İnsan Yayınları, İstanbul 1995),

6285

Bu konu için bk. Abdullah Kartal, İlâhî İsimler Teorisi, (Hayy Kitap, İstanbul, 2009), 59-114.

Arabî dönemine gelindiğinde ise ilâhî isimler ahlakî olgunlaşmanın yanında kişinin bilgiyi elde etmesinin vasıtası oldukları gibi yaratmanın da kurucu unsurları haline gelmiştir. Diğer ifadeyle isimler, hem ontolojik olarak hem de epistemolojik olarak vahdet-i vücûd doktrininin ana mihveri olmuştur.

İsimler konusunu mânevî açıdan yorumlayan Gazzâlî ve İbnü’l-Arabî gibi ârifler, isimlerin aslında şu an içinde bulunduğumuz, adına şehadet âlemi denilen âlemin yapı taşları olduğunu ve bütün yaratılışın bu isimler üzerine bina edildiğini söylemişlerdir.

İlâhî zâtın ahadiyyetle başlayan kendini açma, belirleme ve sınırlama anlamındaki tecellî süreci, diğer bir ifadeyle kendin de bulunan isim ve sıfatların zuhûru insanla son bulur. Çünkü insan, ilâhî isim ve sıfatların hepsinin en mükemmel şekilde zuhûr ettiği tek varlık alanıdır. Taayyün ve tecellînin amacı olan isim ve sıfatların zuhûr etmesi onda gerçekleştiğinden dolayı insan, Hakk’ın kemâlâtını yansıtan en mükemmel aynadır.

“En güzel isimler” anlamına gelen, Kur’ân ve Sünnet’te üzerinde durulan esmâ-i hüsnâ hakkında İslâm âlimlerinin yanında sûfîler de ya müstakil şerh çalışmaları yapmış ya da eserlerinin bir bölümünü bu konuya ayırmışlardır.

Nusret Tura’nın kaleme aldığı “O’nun Güzel İsimleri” adlı eseri bir nevi esmâ-i hüsnâ şerhidir. O bu eserinde Allah’ın güzel isimlerinin her birini ayrı ayrı ele alarak, ne mânaya geldiklerini, kimi zaman menkıbelerle beraber ârifâne bir şekilde

açıklamaktadır.

Nusret Tura tıpkı kendinden önceki sûfiler gibi ilâhî isimleri hem âlemin hem de insanın varlıksebebiolarakgörmektedir.OnagöreRabbü’l-âleminHazretleriinsanları, uluhiyyeti ile kaplamıştır. Cümlesi esmâ-i ilâhiyye’den ibaret olup kendi vücutları yoktur. Birer gölgeden ibarettirler.Hakiki varlık Hz.Allah'ındır. Gözle görülen ne varsabunların hepsi O’nun isimlerinin ve sıfatlarının tecellisinden başka bir şey 286Abdullah Kartal, Gaybî’nin Esmâ Telakkîsi: Risâle-i Esmâ’ya Dair,Kütahyalı Bilge Şair Sunullah-ı

Gaybi ve Dönemi287, ed. Bilal Kemikli vd. (Emin Yayınları, Bursa 2016), 207.

288Kılıç, Tasavvuf Düşüncesi, 11.

Abdullah Kartal, Abdülkerim Cilî, Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, (İnsan Yay., İstanbul, 2003),

76.

Esmâ-i hüsnâ ile ilgili yazılan mensûr ve manzûm şerhler için bk. Ali Yılmaz, “Türk Edebiyatında

Esmâ-i Hüsnâ Şerhleri ve İbn-i Îsâ-yı Saruhânî’nin Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ’sı”, Cumhuriyet Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi Dergisi290, 2, (Sivas 1998), 6-10.

Tura, Vecizeler, Hikâyeler, Atalar Sözü, 91.

değildir. Âlemlerin ve tabiatın yaratılmasından gaye de isimlerin insanın ve nihayet kâmil insanın zuhûra gelmesidir. Kâmil insanın hayatta vazifesi de kendinde bulunan isimler ile irfan ve hikmete göre yaşamasıdır.

Nusret Tura, İlâhî isimlerin ve sıfatların gönülde zuhûrunun, o gönlün istidâdına ve sâfiyetine göre olduğunu ifade etmektedir. Eğer insan tefekkür eder ve gönlünü mâsivâdan arındırırsa gönlünde esmâ-i hüsnâ’nın yazılı bulunduğu sahifeleri bulur.

Bunlardan bazısı cemâli isimleri bazısı da celâlî isimleri tahsil etmişlerdir. Bir kısmı da cümle esmâ-i ilâhiyye’yi kemâl ile müşâhede etmiştir ki tecellî-i kemâliye ulaşmıştır.

İlâhî isimlerin Cenâb-ı Hakk’ı tanıma ve tanımlama noktasında son derece önemli bir yeri olduğunu ifade eden Nusret Tura’ya göre Allah’ın bin bir ismi vardır ve bu isimlerin her birinden zâti idrâkâta yol bulunmaktadır. İsimlerden müsemmaya geçmek sûretiyle mârifet kesbetmek ehlûllahın âdetidir.

İlâhî isimlerin her birinin ayrı bir özelliği olduğu kabul edilir. “Güzel isimler, Allah’a aittir. Allah’a o isimlerle dua ediniz.” âyetini dikkate alarak inanan kişiler, Cenâb-ı

Allah'tan bazı dileklerinin ve istenilen şeylerin yerine gelmesi, duâlarının kabul edilmesi, bazı sıkıntılarının gitmesi ve hastalıklarının şifa bulması için Allâh'ın bazı isimlerini zikretmektedirler.

Nusret Tura bu hususu insan-ı kâmilin gönlünü dokuz yüz doksan dokuz penceresi bulunan bir saraya benzeterek anlatmaktadır. Bu saray; her zaman bir tek olan mahbûb-ı cihân; hazret-i insân-ı kâmil ve mükemmelin mübarek gönlüdür. Güneş nûrunu oradan alır. Bu sarayın en yüksek yerine çıkıp, bütün pencerelerine birer birer bakmak sûretiyle etrafı dolaşalım. Her pencerenin altında üzerinde ismi yazılı bir kapı var ve kapıların önünde bekleyenler gözün göremeyeceği kadar uzaklara giden kuyruk oluşturmuşlar.

Yâ Rezzâk kapısında açlarla dolu uzun bir kuyruk; Yâ Şâfi kapısında hastalarla dolu uzun bir kuyruk var. Yâ Alîm kapısında cahiller ilim istiyorlar. Yâ Kerîm kapısısnda lütuf ve kerem isteyenler, Yâ Cevad kapısında cûd ve âtâ isteyenler var. Yâ Âdil 291 Tura, Mektuplarda Yolculuk, 54.

292Tura, Mektuplar, 93.

293Tura, Aşk Yolu, 41.

294Tura, Aşk Yolu, 180.

295el-A’râf, 7/180.

kapısında âdâlet isteyen mağdurlar dolu. Yâ Müntekım kapısında intikam isteyen mağdurlar, Yâ Hay kapısında ebedî hayat isteyenler var. Yâ Mâşuk kapısında aşk isteyen âşık namzedleri var. Bunlar azınlıkta kalıyorlar. Fakat bunların çoğunun hedefleri temiz aşk ise de birer put bulmuşlar. Onun için yanıp yakılıyorlar da o mecâzi aşkı hakiki aşk zannediyorlar. Yâ Mahbûb kapısında da kimseler yok. İşte şimdi birisi geliyor. O kapının önüne gelebilmek için bile fakr u mezelleti, hakirliği, râzılığı, yokluğu tercih etmek lâzım. Hâlbuki sevgililer de hep o kapıdan içeri

girebilmektedirler.

Nusret Tura esmâ-i hüsnâ’nın anlamlarını, özelliklerini ve bununla bağlantılı olarak kulların vasıflanmaları mümkün olan güzel huyları açıkladığı “O’nun Güzel İsimleri”

adlı eserinde ilâhî isimleri tek tek ele almaktadır.

Allah: Nusret Tura’ya göre Allah ismi isimlerin en güzeli, en derin mânalısıdır ve

Zâtının ismidir. Allah’ı bu isimle andığı zaman gönlünden doğan bir nurun, parmaklarının ucuna kadar yayıldığını, topraktan meydana gelen varlığını bu nurun kapladığını ve neticesinde bütün hislerinin, kuvvetlerinin, ihtiraslarının eriyip yok olduğunu söyleyerek Allah isminin üzerindeki etkisini dile getirir. Ona göre Allah ismi söz söylemek, maksadını anlatabilmek adına kendisi için ilim kaynağıdır.

Nusret Tura’ya göre “Allah” ism-i şerîfinden büyük ism-i âzam yoktur. Yeter ki insanlar o mübarek ismi söyleyebilecek ağıza sahip olsun demektedir. İnsan dünyaya geldiğinde gözünü açar açmaz ilk gördüğü Hazret-i Allah'ın nurudur. Göz kapatıldığında da gönüldeki kendi âleminde de görülen yine O'nun nûrudur. Esâsen insandan gören de O'nun nûrudur.

Nusret Tura Allah adına yemin etmekten kaçınmak gerektiğini ifade ederken şu açıklamalarda bulunmaktadır: “Vallâhi”deki (و) Velâyet makamının kemâlâtından mahrumiyeti istemektir. “Billâhi” deki (ب) ubudiyet ve rubûbiyetten istifade etmekte olduğu kemâlâttan mahrumiyeti istemektir ve Allah ile olmayı istememek demektir.

296Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 80-81.

297Tura, Aşk Yolu, 184.

298Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 183.

“Tallâhi” deki (ت) Müntehâ-yı ilm-i Resul olan teshik-i risalet ve unsûrinin kendisine bahşedeceği kemâlâttan mahrum olmayı istemektir.

Yemin ederken terazinin bir kefesine bu yazdıklarımızı koyunuz. Diğer tarafa da yemin etmeyi icap ettiren sebebi koyunuz. Bir taraftaki azamet diğer taraftaki ehemmiyetsizliğin derecesi hemen dikkat nazarınıza çarpar. Onun için en kısa tavsiyem yeminden kaçınmaktır.”

Er-Rahmân: Allah, mümin veya kâfir bütün yaratıklarına rahmet edicidir.

Cenâb-ı Allah, Rahmân sıfatı ile sır mertebesindeki âlemleri izhar etmiştir. Yoktan varlığa, mânadan sûrete getiren anlamındadır. Bitkilerin, hayvanların, insanların ve bütün âlemlerin zuhura gelmesi gibi, hatta din ayrımı olmaksızın bütün insanları kapsayan bir lütuftur. İlâhî lütuf ve atâ’nın bütün mahlûkata olan bağışı bu isim hasebiyledir. Mü’min, kâfir hatta bütün hayat sâhibi olan her varlık bu sıfattan nasibini

almıştır.

Er-Rahîm: Mü’minlere has olan hususi bir rahmettir. Âşıklara ait olan rahmete de rahmet-i hâssa denilmektedir. Hidâyet ve rahmetin birincisi müslüman bir anne ve babadan hâsıl olmaktır.

Sûretten mânaya, varlıktan yokluğa doğru bir yolculuğu yani öze varış yollarını gösteren, ilim ve idrak kabiliyetlerini açan Allahü azîmüşşân anlamındadır. Cenâb-ı

Hak Rahîm sıfatı ile de âdeme gayb ilmini bahşeder ki, Cemal sıfatının müteradifidir.

El-Cebbâr: Dilediği bir işi zorla yaptırmaya kâdir bir padişahtır.

Cenab-ı Hak Cebbâriyet sıfatını herkese karşı aynı dercede kullanmaz. Zâlimlerin ceza görmeleri için kullandığı gibi, kendini Hakk'a teslim eden, O'nun himâyesine sığınan kimseleri de zâlimden, düşmandan muhâfaza etmek için de bu sıfatını kullanır.

299Tura, O’nun Güzel İsimleri, 67-68.

300Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 7.

301Tura, Aşk Yolu, 138.

302Tura, O’nun Güzel İsimleri, 55.

303Tura, Tasavvufta Aşk ve Gönül, 7.

304Tura, Vecizeler, Hikâyeler, Atalar Sözü, 55.

Kâdir-i Mutlak Hazretleri bu âlemi Habîbi şerefine yaratmış ve insana evvelâ âşık olan da kendisidir. İnsandan da aşkına mukâbil bir aşk-ı vefa beklemektedir. İnsan, Allah’ı bırakıp ta daha süflî mahlûklara muhabbet ederse Zât-ı Zülcelâl Hazretleri cebbâriyet sıfatını kulanmasın da ne yapsın?

El-Kâbız: İcab ettiğinde ruhları sıkan, ruhları alan, rızıkları daraltan demektir.

El-Bâsıt: İcab ettiği zaman ruhlara ferahlık veren, ruhları idare eden, rızıkları artıran

demektir.

Bu iki ismin azameti; hayati ebedîliği temin eder. Âlemde bulunan hiçbir varlık sükûnet içinde değildir. Hareket ve tekâmül halindedir. Bundan dolayı küçülmek, büyümek, daralmak, genişlemek, gece gündüz sevinmek, kederlenmek, ölmek, dirilmek, nefes alıp vermek gibi durumlar birbirini takip eden bu iki hareketle yaşamaktadır. İnsan bir şeye sıkıldığında arkadan gelecek ferahlığı bekler. Uzun bir gecenin sonunda sabah yakındır.

Senenin mevsimleri de aynı hükme tabidirler. İlkbahar ve yaz ayları bütünüyle “el-

Bâsıt” isminin tecellisidir. Sonbahar ve kış aylarının tesiri ile her şey ölüme çekilir.

Hatta insanlar bile vücutlarını elbise ve paltolarla kaplarlar. Bahar ve yaz mevsimleri geldiğinde yükleri hafifler ve bu durum bütün tabiatta böyledir. Mârifet, gönülde kış aylarında baharı yaşayabilmek, en kederli zamanda gülmeyi öğrenmektir.

Er-Râfi: Mü’minleri yükselten demektir.

Cenab-ı Allah’ın müminleri yükseltmesi, her kulun özünde bulunan sonsuzluğa doğru yükselmesi demektir, İnsanın vücud endişesinden ve ihtiraslarından bir an için kurtulmasıdır. Sonsuzluktan gelip beden kafesine giren ruh kuşunun ölmeden evvel bu kafesten kurtulmasıdır.

El-Adl: Taraf seçmeden adalet eden demektir.

Bu keyfiyet üzerine bir hikâye anlatılır. Namazında, niyazında olan bir hâkim rüyasında

Resûlullah Efendimiz’le sık sık görüşüp sohbet edermiş. Her gece rüyasında

Peygamber’in sohbetinde bulunmak iştiyakı ile kendisini ibadete vermeyi ve bunun için 305Tura, O’nun Güzel İsimleri, 63.

306Tura, O’nun Güzel İsimleri, 64-65.

307Tura, O’nun Güzel İsimleri, 68-69.

de mesleğini bırakmayı düşünür ve istifasını verir. Beş vakit namaza beş daha katar, orucu bir aydan dört aya çıkarır, Ancak Efendimiz’i rüyasında hiç göremez. Ağlar, yalvarır, hatasını öğrenmek ister. Sonunda bir gece manada Efendimiz kendisine yine tecellî eder. “Ya Ahmet” der. “Cenâb-ı Allah’ın el-Adl ismi şerifi vardır. Sen mahkemede bu isme lâyık olarak adil kararlar verirdin, taraf tutmazdın, bu şekilde davranman da bir ibadetti. Sen bu hayırlı vazifeden istifa ettin. Halka faydalı olan bu hayırlı hizmetinden çekildin, ben sana nasıl gözükürüm artık” buyurmuşlar. Ahmet

Efendi, tekrar müracaat ederek hâkimliğe başlamış ve arzusuna muvaffak olmuştur.

El-Halîm: Kullarına karşı yumuşak davranan, gazaplı ve celâlli davranmayan demektir.

Kâmil insanlarda bu tecellî daha derin ve daha geniştir.

Hilmiyet yumuşak olmak anlamındadır. Bu kapıdan Hakk’a vâsıl olan kullar da vardır.

Bu bir meşrep meselesidir. İnsanların kimi celâlli ve heybetli olur; kimi halîm ve selim olur. Allah merhametlilerin en merhametlisi, şefkatlilerin en şefkatlisidir. Hilmiyet ve yumuşaklık mânevî olgunluğa delâlet eden bir vasıftır. Allah’ın hilmiyetine gelince ona muadil bir hilmiyet yoktur.

Er-Rakîb: Kullarını murakebe edici olan zat demektir.

Boyun bükerek, basiret gözü ve hakîkat kulağı kirişte olarak gönlüne bakıp, kendi kendini murakabe eden ârifler vardır. Zikir, tesbih ve niyaz hali içerisinde rabbine uzaksa yaklaşmayı, yakınsa huzurundan ayrılmayı isterler. Hayvanları tedavi ederek, yollardaki taşları kenara çekerek yeri geldiğinde helâları, bulaşıkları yıkayarak nefislerini kırmak icap ediyorsa kırarlar. Bu kimseler içinde öyleleri de var ki murakabe halinde gönlünü temizleyemezse, rabbini bulamazsa o esnada kendine hakaret edilmesini bekler. Çünkü gönlü kırılacaktır. Cenâb-ı Hak da “Ben kırık kalplerin yanındayım” buyuruyor. Derhal bu halin Hak’tan geldiğini anlayıp şükürlerde bulunur.

Artık gönlü temizlenmiş, Hak, kapısını ona açmıştır.

El-Vedûd: Velilerini ve hayır sahiplerini sevici demektir.

308Tura, O’nun Güzel İsimleri, 77.

309Tura, O’nun Güzel İsimleri, 79.

310Tura, O’nun Güzel İsimleri, 88.

Cenâb-ı Allah’ın sevgisi bizim sevgimizle ölçülemeyecek kadar kuvvetlidir. O kendisini sevenleri, sözünü dinleyenleri ve rızasını kazanmak için yarattığı mahlûklara sevgi gösteren, yardım eden kullarını sever. Hakk’ın sevgilisi olanların ettikleri dua “Kün”

emri gibidir, hemen kabul olur ve vücud bulur. Hatta duaya bile gerek kalmadan gönlünden geçen ihsan edilir.

Allah’ın sevgilisi olmaya çalışmak için istediklerini yapmak ve razı olmadığı şeylerden de kaçınmak gerekir. Geçici dünya hevesleri peşinde koşup ta O’nu unutmamak lâzımdır. O’nu sevmeyen gönülleri gam ve keder seli tahrip eder.

El-Bâis: Peygamber ve veli gönderici, öldükten sonra diriltici demektir.

Peygamber, Allah’tan aldıkları haberi kullarına getiren demektir. Cenâb-ı Allah kullarının bu asırlarda türlü türlü kabahatler yapacaklarını ve peygamberlik vasfına hâiz, tam bir kâmil insan bulunmayacağını bildiğinden dolayı ümmetleri kendi varlığından, aşkından ve azametinden haberdâr etmek için velîler göndermiştir. O velîler de kavimlerini ilim, idrak, lisan bakımından kendi derecelerinde yetiştirmişlerdir. Ancak şüphesiz olan bir cihet varsa o da, peygamberler idrak bakımından onlardan üstündürler.

Bu velîlerin vazifeleri halkı doğru yola davettir. Âhir zaman Peygamberimizin ilminin nuru ışığı altında ondan feyiz alarak feyiz vermektedirler.

“Ba‘sü ba‘de’l-mevt”, “öldükten sonra dirilmek” demektir. Nefsâni arzularından geçerek, ölmeden evvel ölen velîler de böyledir. Onlar o kadar bigâne ve alâkasızlardır ki insanlar bu âlemde nasıl olup da yaşadıklarına hayret ederler. O makama erişen velîlerde tasarruf eden Allah’tır. Onlar ebedî hayata karışmış, ölü zannedilenlerdir.

Hak’la yaşayan dirilerdir.

Eş-Şehîd: Uzak, yakın her şeyi görücü; fikirle değil, akılla değil, şuhûd yoluyla görücü

demektir.

Buna benzer kelimeler lisanda çok kullanılır. Meselâ şâhid ve müşâhede kelimeleri bunlardandır. Şehîd muharebelerde düşmanın öldürdüğü kimselere denir. Bu tabirin vatan ve millet uğrunda ölenlere verilmesi mânalıdır. Çünkü büyük bir feragatle kendini 311Tura, O’nun Güzel İsimleri, 93.

312Tura, O’nun Güzel İsimleri, 95.

feda ederek, “Allah Allah” diye düşmana hamle ederken ölmek esnasında esrâr-ı ilâhîden bazılarına vâkıf olduğu da muhakkaktır. Sıfat-ı ilâhîye’yi ve cemâl-i

Peygamberîyi görmek sûretiyle, aşk ve şevk ile bu fani âleme veda etmek şühedâya nasip olan bir haldir.

Bununla beraber istediği zaman Hakk'ın Habîbini gören müminler de vardır. Onlar da şehîddirler. Muharebe şehidi bir anda vücudundan geçerken, velîler nefis terbiyesinde mükerreren ölmüş ve dirilmişlerdir. Efendimiz'in buyurdukları gibi, “Ey arkadaşlar, düşmanları olan muharebeyi kazandık, şimdi bizi daha büyük bir cihad bekliyor. O da nefisle olan mücadeledir.” Bundan dolayı velîlerin şehidliği, harpte ölenlerin şehidliğinden yüksektir. Muharebede bir ölüm var ise nefis mücadelesinde birçok kereler dirilip dirilip ölmek sûretiyle muhtelif ölümler vardır.

El-Hay: Hay, diri demektir.

Dünyaya gelip geçip gidenlerden herkes için bir ölümün muhakkak olduğu anlaşılır.

Eğer ebedî ve ezelî olan bir dirilik varsa o da Allah’a mahsustur.

Kâinâtta diri olmayan yoktur. Her şey, her zerre “Hay” ism-i şerîfiyle diridir. İnsanların diriliği de kendi zât-î istidadı kadardır. Mürşidlerin vazifesi, bu diriliği azamî nispete ulaştırmak, kabiliyetinin sonuna kadar vardırmaktır. Çünkü diriliğin ve ölmezliğin sembolü “fenâfillâh” olan insan-ı kâmillere mahsustur. Mürşidde fâni olanlar da bu dirilikten istifade ederler. Bir makam da vardır ki kâinat diriliğini bu tek ve münferid insân-ı kâmilden alır. Çünkü onda ilâhî dirilik vardır.

El-Kayyûm: Her mevcud, O’nun zatıyla ve O’nun varlığıyla mevcuddur.

Mevcud olanların hiçbirinin “benim” diyebilecek bir vücudu yoktur. Kendisinde noksanlık bulunan, bazı sebeplerden dolayı müteessir olan, hasta olup çalışamaz ve hareket edemez hale gelen kişi benim vücudum var diyemez. Şu halde insanda ölümsüz olan, başı ve sonu olmayan bir kuvvet vardır ki asıl olan da budur. Buna zat derler.

Beşer gözü ile görülemez. Varlıkların Hak ile kâim olduktan sonra, inkılâp ve tahavvül 313 Tura, O’nun Güzel İsimleri, 96.

314 Tura, Mektuplar, 183.

halindeki vücudlarına var denilmez. İnsandaki vücudun nuru, ruhu vardır ki ona sıfat erişmez, o bakîdir. Çünkü Hakk'a mensuptur, oradan geldi ve oraya gidecektir.

Es-Samed: İhtiyaçtan münezzeh olan veya yarattıklarının her an kendisine muhtaç olan

demektir.

Bu sıfatın kullar üzerindeki tecellîsi, Ramazan'da oruçlu iken vaki olur ki Kadîr gecesinde muvaffak olan, seçilmiş kimselere bu müyesserdir.

El-Berr: Muhtaç olana bahşedici demektir.

İnsan ömrünün başından sonuna kadar O’na muhtaçtır. Bilmem diyene, isteme mevkiinde olana öğretilir. Bilirim diyene bir şey öğretilmez.

Neye yarar ol namaz ki niyazı yok

Neye yarar ol gönül ki râzı yok.”

Râz, sır demektir. Sır ise herkesin bilmediği Hakk’ın ilmi demektir. Böyle olmayan gönül neye yarar, ona gönül değil bitpazarı denir. Birkaç sabah erken kalkıp “Aman yâ

Rabbelâlemin, aman yâ Resulallah” diyerek niyazda bulunulduğunda, Allah'ın karşılık verip vermediğine bakın. O daima herkesin başucunda, müminlerin beş vakit, âşıkların her vakit. Özellikle sabah olmadan erken saatlerde Mâşuk-i Hakîkî Hazretleri: “Ey kulum uyan, kâinatı güneşi ile yıldızları ile anasırı ile hizmetine verdim, kalk beni gör ömrün boyunca seni bekliyorum. Biraz da bana dön, bana bak, sonra ömür sermayen bitecek. İstediğin kadar uyursun, bu âleme seni yesin, içsin, uyusun diye göndermedim, benim saltanatımı burada görmezsen başka göreceğin yer yoktur. Ben sana âşığım, kıymetini kadrini bil. Kendine gelmen için, kendini ve beni öğrenesin diye peygamberler, kitaplar, velîler ve kılavuzlar gönderdim.” demektedir.

El-Muksit: Mazlumların hakkını zalimlerden alıcı demektir. Cenâb-ı Allah’ın intikam alması kulların ki gibi ölçüsüz, aşırı değildir. Sadece adalet maksadıyladır.

Tasavvuf ehli bütün işlerini Hakk’a havale etmişlerdir. Mütecaviz olmak katiyen onların işi değildir. Aldatmaktansa aldanmayı tercih ederler. Kendilerine zulüm yapılsa, 315 Tura, O’nun Güzel İsimleri, 103.

316 Tura, O’nun Güzel İsimleri, 108.

317 Tura, O’nun Güzel İsimleri, 117-118.

hakaret edilse eyvallah demekle iktifa ederler. Kendilerine fenalık edenlere bile iyilik yapmaktan çekinmezler, onların her işleri Hak rızası içindir. Cenâb-ı Hak bunların intikamını almayı tehir etse de ihmal etmez. Esasen zalim, zulüm yapa yapa çevresinde memnun olmayanlardan bir muhit meydana getirmiş olur. Zulmün cezası geciktiği nispette şiddetli olur. Hakk'ın sabrederek geciktirmesinden maksat da kulun tövbekâr olması, iyi bir adam olmaya yönelmesi ihtimalidir.

Er-Rab: Terbiye edici demektir.

Her ana-baba çocuklarının, her âmir memurlarının rabbidir. Her yaşta büyük, en küçüğünün rabbidir. Hakk’ın rablığından bulaşmış bir terbiye edicilik sıfatı vardır.

Cenab-ı Hak, Rabbü’l-erbâbdır. Rabbü’l-âlemîndir. Rablerin Rabbi ve âlemlerin

Rabbi'dir. Hazreti Allah, kullarını kulları ile terbiye ettiği gibi hayvanlarla da terbiye eder, tabiat kuvvetleriyle de terbiye eder.

En-Nûr: Maddeyi ve mânâyı aydınlatıcı olan demektir.

Maddeyi aydınlatan güneştir. Mânayı aydınlatan da Nûr-i Muhammedîdir, Hakîkat güneşidir. Dışımızda güneşin sûreti, içimizde de Hak güneşi vardır. Yani iki güneş arasında kalmış birer et parçasıyız. Nur âleminde gâip olmadan, ne nuru ne kendimizi ne de Allah'ı anabiliriz.

F. RÜYA YORUMLARI

Tasavvufun ilk dönemlerinden itibaren rüya önemli bir konu ve bilgi kaynağı olmuştur.

Peygamberlerin gördüğü rüyalar vahiy, takva sahibi müminlerle velîlerin gördüğü rüyalar ise ilham mahiyetindedir. Tasawuf kaynaklarına göre rüyalar Hak'tan ve rüya meleğinden kaynaklanan sâdık rüyalar ile nefisten ve şeytandan kaynaklanan kâzib rüyalar şeklinde iki kısma ayrılmıştır. Sâdık rüyaların da üç türü vardır: Birincisi büşrâ veya mübeşşire adı verilen genellikle müjdeleyici nitelikte olan ve sâlih mürninlerin gördüğü rüyalardır. İkincisi uyarı niteliğinde olan rüyalardır. Bu tür rüyalara da tahrlr

(bilgilendirme) rüyaları denilir. İbadet ve taatten uzaklaşan kula bu türden rüyalar 318 Tura, O’nun Güzel İsimleri, 119.

319 Tura, O’nun Güzel İsimleri, 121-122.

320 Tura, O’nun Güzel İsimleri, 127.

gösterilerek tövbeye ve kulluğa yönlendirilir. Sâdık rüyaların üçüncü kısmı ise ilham rüyalarıdır. Bu tür rüyalarda kişi kendini din ve hayır hizmetlerinde bulunurken görür.

Şeytan veya nefıs kaynaklıveadına adgāsü ahlâmya da kâbus adı verilen kâzib rüyalar da karışık, anlamsız ve genellikle hüzün vericidir.

Tasavvufî düşüncede varlık mertebelerinden biri olan misâl âlemi rüyaların gerçekleştiği mertebe olarak kabul edilir. Rüyalar insanın iç dünyasına ışık tutması ve mânevî eğitim olan seyrü sülûk açısından tasavvufî gelenekte rüya konusuna ayrı bir önem verilmiştir. İlk dönem sûfî müelliflerinden Kelâbâzî (ö. 380/990) et-Taarruf adlı eserinde, Kuşeyrî (ö. 465/1072) de er-Risâle'sinde rüya konusuna müstakil bir başlık açarak incelemiştir. Tarikatların ortaya çıkmasından sonra bazı tarikatlarda, rüya tabiri seyrü sülûk sürecinin önemli bir şartı olarak uygulanmıştır.

Rüyalar tarikatlarda seyrü sülûkun bir parçası olarak görülmüştür. Mürşidin öncelikle görevlerinden biri müridinin gördüğü rüyayı tabir etmektir. Sâlikin eğitiminde rüyalar bir yandan mürşide yardımcı olurken diğer yandan da sâlik tarafından katedilen mânevî mertebeyi göstermektedir.

Rüyalar, gören kişinin mânevî âleminin sırlarını taşımaktadır. Bundan dolayı rüyalar herkese değil, ancak kendisinde vehbî bir ilim dalı olan “rüya tâbir ve te'vili bilgisi”

verilmiş bulunan kişiye anlatılması gerekir. Çünkü o rüyâ “anlatılmakla" artık imkân âlemine indirilmiş olduğundan, hayır veya şer nasıl tabir edilirse bu hüküm gören hakkında sabit olmaktadır. Bunun için halk arasında bile kötü rüyaların anlatılmadan sol yana tükürülmesi süretiyle def edilmesi gerektiği ve eğer anlatılırsa onun celb edileceği, başa geleceği kanaati yaygındır.

Rüya tabirinin belirli bazı usulleri vardır. Rüyalar enfüsî ve âfakî olmak üzere iki şekilde tabir edilir. Tasawufî rüyalar enfüsî, tasawufi olmayanlar ise âfakî olarak

yorumlanır.

321 Süleyman Uludağ, “Rüya”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 35/309-310. 322 323 Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, 465-467.

324 Uludağ, “Rüya”, 35/310.

325 Kılıç, “Önsöz”, Mektuplar, 8.

Uludağ, “Rüya” 35/310.

Rüya yorumunun yapılabilmesi için misâl âleminin dilinin bilinmesi gerekmektedir. Bu dil bilinmez ise rüyalarda görülen şekiller, sahneler, insanlar, hayvanlar ve diğer görüntülerin ne mânaya geldiği bilinemez. Haliyle bunlar bilinemeyince de sağlıklı bir rüya yorumlamaları da yapılamaz. Seyrü sülük eğitimi alan bir kişinin rüyalarında önem verilenler arasında meselâ bazı yırtıcı hayvanları görmesinin yorumu, o kişide söz konusu o hayvanın sıfatlarından bulunduğu şeklindedir. Mürîdin bu sıfatlardan nefsini temizleyebilmesi için rüyasında o hayvanı net ve tam bir şekilde öldürmesi gerekmektedir. Eğer o hayvanı tam olarak öldürememesi veya yaralaması, mânevî dersine daha çok ve daha sıkı çalışması gerektiğini göstermektedir. Başka bir örnek vermek gerekirse yedi başlı bir ejderha ya da bir din düşmanını katletmesi en makbul rüyalardan sayılır. Kendisini ölü görmesi ise nefis derecelerinin bitip ruh mertebelerine kadem bastığının işareti sayılır.

Sûfiler rüyanın uykuda, uyanıkken ve uyku ile uyanıklık arasında görülebilmesinden dolayı rüyaları vâkıat. hayâlât, havâtır. idrâkât. letâif gibi yakın anlamlı kelimelerle ifade etmişler, uyku için de görülmesine de mâna kelimesini kullanmışlardır.

Rüyalarda görülen motiflerin neyi sembolize ettiğini açıklayan birçok eser kaleme alınmış, böylece tasawuf edebiyatında tâbirnâme, ta'bîrât-ı vâkıât, ta'bîrât-ı rü'ya, rüyanâme, vâkıanâme gibi isimlerle anılan bir tür gelişmiştir. Mehmet Nusret

Tura’nın mürîdlerinden Sabri Nebioğlu'na gönderdiği mektublarından oluşan “Mektuplar” adlı eseri de kısmen bu tür içerisine girmektedir. Bu eser içerisinde açık denizlerde şeyhinden uzakta bulunan bir dervişin şeyhine duyduğu hasreti dile getiren mektuplar yer alır. Bunun yanında bu mektuplarda görmüş olduğu rüyalarının yorumlarını da ihtivâ eden bilgiler de bulunmaktadır.

Nusret Tura'ya göre rüyalar sırlı bir âlemin pencereleridir. Vücudumuzun kesifliği o pencerenin şeffaflığına perde olmuştur. Bundan dolayı görüp bilmemiz lâzım gelen nice hakîkatlerden mahrum bırakmıştır. Halbûki vücut tarafı kesif olan camın mâna tarafı temiz olursa ona ayna da derler, 326 Necdet Ardıç ile 14.07.2022 tarihinde Tekirdağ'da yapılan mülakat.

327 Kılıç, “Önsöz”, Mektuplar, 8.

328 Uludağ, “Rüya”, 35/310.

329 Tura, Mektuplarda Yolculuk, 28.

Nusret Tura gemilerde vazifeli olduğu için uzaklarda olan müridi Sabri Nebioğlu’nun mânevî eğitimini mektuplarla haberleşmek sûretiyle yapmıştır. Bu mektuplarda Sabri

Bey gördüğü rüyaları da şeyhine anlatmış ve yorumlarını beklemiştir. Bu yorumlar neticesinde de seyrü sülûk yolculuğuna uzakta da olsa yine şeyhinin gözetiminde devam etmiştir. Gördüğü rüyaların bahsinin geçmediği bu mektuplarda Nusret Tura tarafından yapılan yorumlardan yola çıkarak görülen rüyalar hakkında fikir yürütebilmek mümkündür. Sabri Bey’in görmüş olduğu rüyalardan dolayı Nusret Tura bazen müridinin vazifesini eksik yaptığını belirtir bazen de ders geçmeyle ilgili olduğunu ifade

eder.

Sabri Bey'in hayvanlarla ilgili olarak gördüğü bir rüyasını Nusret Tura şu şekilde yorumlamaktadır. “Canlı olarak nerede ve ne görürsen öldür. Çünkü nefsindir.”

Hayvan sûretinde görülen, kişinin nefsine ait sûretlerdir. Bundan dolayı öldürülmesinde bir mahzur yoktur. Aksine öldürülmesi seyrü sülûk açısından gereklidir. Nusret Tura rüyasında hayvan öldürdüğünü gören müridine şu yorumu yapmaktadır. O pis hayvanı öldürdüğünüz çok iyi. Nefsler öyle zâlim ve hâindirler ki meydanı boş bulurlarsa yine dirilirler. Her günkü tevhîdden başka onu izâle edecek diğer bir silah yoktur.

Rüyada görülen hayvanların öldürülmesi gerektiğini ifade eden Nusret Tura bu hayvanların öldürülmemesinin sebebini zikrin gerektiği gibi yapılmamasına bağlayarak şu sözleri söylemektedir: Önünüzde siyah bir öküz yatıyor da ona bir bıçak darbesi vurup öldüremiyorsunuz. Bu hal zikir esnasında coşarken, sallanırken, feryad ederken ruhunuzun bigâneliğine, başka hedeflere teveccüh gösterdiğinize delâlet eder.

Rüyada sadece hayvan öldürme değil insan öldürmede gereklidir. Burada kastedilen tamamen nefs ile ilgili hususlardır. Bu durumla ilgili bir rüya Nusret Tura tarafından şöyle yorumlanmıştır: Karşınıza yaralı adam, üstü başı kan içinde geliyor da onu öldürmeye teşebbüs etmiyorsunuz; anlayamıyorum. Bu hal, mücadeleden kaldığınıza delâlet eder. Manada mücadele etmek ve öldürmek, kan akıtmak lâzımdır. Nefsin son hilesidir. Bu mücâdeleye girişin ve kazanın. Hayvan gördüğünüz zaman istiğfârı bir iki 330 Tura, Mektuplar, 16.

331 Tura, Mektuplar, 117.

332Tura,Mektupla 67.

gün arttırın. Salavât-ı şerîfeyi gezerken de söyleyin. Bu şekilde istiğfar ve salavatı arttırmak rüyada görülen hayvanları öldürmek konusunda müridin işini kolaylaştıracak

kuvvetlerdir.

Denizde görülen canlılarla ilgili bir rüyanın yorumunda Nusret Tura müridine şu tavsiyelerde bulunmaktadır: Denizden balık çıkar. Balık haricinde başka şeylerin çıkması tahayyülât ve nefsaniyetin galebesi anlamına gelmektedir. Bu da kişinin hedefe varılacak yol üzerinde olmadığına işarettir. Buna benzer başka bir rüyanın görülmesinden memnun olmayan Nusret Tura bu tarz rüyaların görülmesini şu sebeplere bağlamaktadır. Denizde balık var, inci var. Denizde acaib mahlûklarla uğraşmanın sebebi zikrin saf ve temiz bir kalble yapılmamasından kaynaklanır. Zikirde, hayalde tahayyül edilen şekiller gönülde yer tutarsa böyle olur. Engin denizlerde aileden, şehrin gürültüsünden ve insanların dedikodusundan uzak bir vaziyette iken kendindeki hâzineye varamamak, kendini bulamamak ne kadar garip ve kızılacak

şeydir.

Sabri Bey'in zelzeleyle ilgili bir rüyasının yorumunda zelzelenin yüksek bir zuhûrât olduğunu belirten Nusret Tura, zelzelenin kimi tarafları yıktığını, kimi tarafları da âbâd olarak bırakıp haline terk eylediğini ifade eder. Zelzele seyrü sülûk yolunda ileriki derslerle ilgili bir rüyadır.

Rüyada görülen çiçekler ve meyvelerle ilgili olarak Nusret Tura şu izahları yapmaktadır: Menekşe, karanfil, leylak, zambak ve gül. Bunlar yazılarımızın içerisindeki mânayı taşıyan satırlardır. Fakat lüzumu kadar kıymet verip koklamamışsınız. Kiraz ümitsizliğe işaret ise de üzüm çok güzeldir. Çünkü üzüm şarabın aslıdır. Onun yıllanması lâzımdır ki gönlünüzde kuvvetli bir şarap olsun da kudsî ve ilâhî aşk sarhoşluğunu tatmış olun.

Olgun erik veyâ domatesin görülmesi ve yenmesiçok iyidir.Tavuk, nefsinde birçok yumurtaları toplamış olan bir varlıktır. İnsanla mirâcı gerçekleştirmek için kesilmek ve 333Tura,Mektupla 135.

334Tura,Mektupla 37.

335Tura,Mektupla 59.

336 Tura, Mektuplar, 35.

337 Tura, Mektuplar, 40.

338 Tura, Mektuplar, 56.

pişmek sûretiyle kendisini feda etmesi lazımdı, o da olmuş. Dünyâdaki yemelerin, içmelerin aşırısı zararlıdır. Hatta adamı öldürür. Fakat mânevî gıdalar, içkiler hayat verir, öldürmez, diriltir. Deryâya ne verirseniz kabul eder;doydum demez, dokundu demez. Mânevî vücûdunuzdaki hayvânî ve yırtıcı olan bir kuvvetin ifnâsı, bizlerde kemâle ermesi tabii iyi bir şeydir.

Rüyada namaz kılmayla ilgili olarak yapılan yorumda Nusret Tura namaz kılmanın başı ve sonu olursa, yani tam olursa iyi olduğunu yine buna benzer şekilde Kur’ân-ı Kerîm’i sûre ve âyet-i şerîfleri tamam olarak okumanın da çok iyi olduğunu belirtmektedir.

Namaz kılmak ve kıldırmakla ilgili görülen rüya ders geçmeyi sağlamaktadır. Namaz kılmak ve kıldırmak “Fettâh” ismi şerifine; portakal, kavun gibi meyveleri görmekle de “Vâhid” ismi şerifine terfi ettiniz Bu meyveler vahdette kesret sırrına işaret ettiğinden ders geçme işareti olarak yorumlanmıştır.

Nusret Tura rüyada cami dışında ezan okumanın eksik bir durum olduğunu belirterek şu şekilde yorumlamaktadır: Zuhûratlarınızdan müteessir oldum. Çünkü ezân-ı

Muhammedî'nin okunacağı yer bir cami ve caminin minaresidir. İnsanlar, bilhassa hak sevgilileri ezanı dinleyince kendilerinden geçerler. Ancak dağın tepesinde, kale ve tepelerinde okunan ezân-ı Muhammedî dinleme kabiliyetini azaltır.

NusretTuramüridiningördüğühoşolmayanrüyalarınıyorumlarkenyapması gerekenleri de belirtmektedir. Olumsuz olarak yaşanan durumların geçici olduğunu ve ümitsizliğedüşmedensıkıntınınortadankalkmasıiçinbazıesmâ-iilâhîyelerinin çekilmesinin faydalı olacağını tavsiye etmektedir. Nusret Tura’nınyapmış olduğu yorum şu şekildedir: Otomobili kullanan refikanız olması doğru değildir. Kumanda sizde dahi olsa ani kazalar vardır, iş işten geçmiş olur. Bacaklarınızdan yaralanmanız karşılaştığınız maddî ve mânevî zararları gösterir; ölüm olmamasına şükretmek gerekir, direksiyonageçmeniz şayân-ı şükürdür. Bile bile uçurumdan atlamak şuursuzca bir harekettir. Bilerekkabahat yapıldığına delâlet eder. Olmamalı. İstiğfâr ve salavât-ı şerîfe’yi fazlaca çekmek gerekir. Bunun yanında namazlardan sonramümkünsebir 339Tura,Mektuplar, 107.

340 Tura, Mektuplar, 27.

341 Tura, Mektuplar, 131.

342 Tura, Mektuplar, 121.

tesbihde “Yâ Dâfi‘”, “Yâ Mu‘în”, “Yâ Selâm”,“Yâ Hâfız” okunmalıdır. Hamamda yıkanmak güzel; biraz aklınızın başınıza avdet ettiğini gösteriyor. Peştemalların da beyaz ve temiz olması iyidir.

Nusret Tura müridi Sabri Bey’in gördüğü rüyalardan memnun olmadığını dile getirdiği bir mektubunda ümitsizliğe düşmemesi için Hz. Peygamberin hayatından da örnek vererek gayrete getirici şu sözleri söylemektedir. Rüyalarınızda biraz nâhoşluk gözükse de genel itibariyle güzeldirler. Zaten dosttan gelen her şey güzeldir. Huzurda olmak şartıyla dostluk yolunda zahmet yoktur. Bir dersi atlamaya bir parmak kadar mesafe kalmış, aman bu usûlü, bu safiyeti, bu çalışmayı bozma. Dokuzuncu basamaktan

(dersten) da bir şimşek çakmış, ama zıplamak yok. Üzülmeye, telaş etmeye mahal yok emin adımlarla yürümeye bak. Efendi Baba derdi ki:

“Yürü kim meydan senindir bu gece

Sohbet-i cânân senindir bu gece”

Yolcu yolunda gerek. Resûlullah Efendimiz mirâca çıkarlarken, dünyevî ve nefsânî kuvvetler onu yolundan alıkoymak için “Yâ Resûlallah! Biraz bekle, biraz beni dinle, biraz şuraya bak, biraz bizi şereflendir” diye ricada bulunurlarmış. Efendimiz de bunlara göz ucu ile bile iltifat etmeyip yoluna devam etmiştir.

Nusret Tura görülen rüyalardan yola çıkarak dile getirdiği tavsiyelere ve uyarılara dikkat edilmediğini gördüğünde celâllendiği de olmuştur. Böyle bir tavır sergilemesinin sebebini de Sabri Bey’e yazdığı bir mektubunda nefsinin şımarmaması için olduğunu belirtmektedir. Rüyalara gelince hiç beğenmedim. İlâhî âlemde kendinden geçerek şevk, zevk ve neşe içinde değil, rabıtasız olduğu belli oluyor. Allah’ın azameti karşısında murakabeye varmış bir peygamber gibi değil, altı cihetin kapılarını kapar gibi değil sanki sırtında bir yük taşır gibi. Rüyalar, elleriyle yaptığı puta tapan bir marangoz hali arz ediyor. Elinde silah olduğu halde adam öldüremezsin. Denizden balık değil, olmayacak hayaller bekliyorsun. Eline verilen çiçekleri koklamazsın. Dikkatli bakmaz yere düşürürsün. Hak kapısında varlık iddia eden içi boş bir soba borusu gibi durmak feyiz vermez. Ancak zikir ve ibadetle boynu bükük bir fakir edasında bulunmak feyzi 343 Tura, Mektuplar, 11-116.

344 Tura, Mektuplar, 130.

çağırır. Aynı anda bir gönülde iki varlık olmaz. Ya sen varsın ya da Allah. Aylar geçip gidiyor. Bir gemi içinde âsude olan bir amir. Bir elinde kitaplar diğer elinde tesbih, gözünde rabıta. Karınca kadar bile bir hareket yok. Bunun yanında biliyorum ki çok güzel zuhûrâtların da var. Aferin diye pohpohlasam nefsinizin hoşuna gidecek, size memnuniyet ve varlık bahşedecek. İplerle arza bağlı olan bir balon yükselebilir mi? Bu sözlerim seni bedbinlik, benlik, hodbinlik uykusundan uyandırsın. Ve bu mektubum da sağdan gelen bir berat makamına kâim olsun.

Nusret Tura’nın müridi Sabri Bey’e yazdığı mektupları sadece hal hatır soran, dünyevî işlerden bahseden mektuplardan ibaret değildir. Aksine içerisinde pek çok tasavvufî hikmetlerin yer aldığı mektuplardır. Bunun yanında yukarıda örneklerini sunduğumuz rüya yorumlarını da içeren bir eserdir.

345 Tura, Mektuplar, 65-66.

SONUÇ Âşıkları ile meşhur Uşşâkî tarikatının Hak âşıklarından ve son dönem Uşşâkî şeyhlerinden olan M. Nusret Tura’nın hayatı ve tasavvufi görüşleri çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Nusret Tura’nın hayatı hakkında yazılı kaynakların sınırlı olması bizi şifahî kaynaklardan istifade yoluna sevk etmiştir. Bundan dolayı tezimizin birinci bölümünde, gençlik yıllarından itibaren yanında bulunmuş ve kendisinden sonra da bu geleneği devam ettiren Necdet Ardıç’ın bizzat anlattıklarından ve yazmış olduğu eserlerinde dile getirdiği hatıralarından faydalandık. Bunun yanında Nusret Tura’nın eserleri incelenmiş ve takipçileri ile mülakatlar yapılmış, Uşşâkî yolunun başlıca şahısları ve onların eserleri ile tasavvuf literatürüne ait diğer eserler dikkate alınmıştır.

Nusret Tura 1904 yılında İstanbul’un Kasımpaşa semtinde dünyaya gelmiştir. Tahsil hayatına bu şehirde devam etmiş, yüksek tahsil yapmak istese de bazı sebeplerden dolayı bu isteğini gerçekleştiremeyip genç yaşta çalışma hayatına başlamıştır. İlk başta

Devlet Deniz Yollarında kamarot, daha sonraki yıllarda ise Bebek iskelesinde gişe memuru olarak vazifesine devam etmiştir. Nusret Tura 25 yaşına geldiğinde Rahmiye

Hanım ile evlenmiş, bu evliliklerinden Nuriye isminde bir kız evladı ile Recai isminde bir erkek evlatları dünyaya gelmiştir.

Nusret Tura’nın Uşşâkî tarikatıyla tanışması bir Nakşî dervişi olan babasının vasıtasıyla olmuştur. Babası, genç Nusret’i ikâmet ettikleri yere de yakın olan Kasımpaşa’daki âsitânenin şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’ye “size bir Uşşâkî gülü getirdim” diyerek teslim etmiş ve bundan sonra Nusret Tura, Uşşâkî bahçesinde yetişen ender güllerden biri olmuştur. İrfan ocakları olan tarikatların kapısına kilit vuruluncaya kadar bu ocağın havasını teneffüs etme imkânına sahip olan Nusret Tura mânevî eğitimini ilk önce

Mustafa Sâfî Efendi’den almaya başlamıştır. 1926 yılında şeyhi Sâfî Efendi vefat edince seyrü sülûkuna Mehmet Hazmi Tura ile devam etmiştir. Hazmi Efendi’ye duymuş olduğu muhabbetten dolayı şeyhinin soyadı olan “Tura” soyadını alarak bunun bel evlatlığı değil “yol evlatlığı” olduğunu da ifade etmiştir.

Nusret Tura, yetişmesinde büyük emeği olan Fatih dersiâmlarından, Mesnevîhan,

Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürü ve aynı zamanda Tarîk-i Uşşâkî meşâyihinden

Arapgirli Mehmet Hazmi Efendi’nin Fatih Camii ve Beyazıd Camii’nde umûma yaptığı

Mesnevî derslerinin ve Keçecilerdeki dergâhında ise husûsa yaptığı Fusûs derslerinin müdavimi bir irfan talebesidir. Şeyhi Hazmi Tura’nın 1960 yılında Hakk’a yürümesiyle 1979 yılına kadar kimi zaman dergâh işlevi de gören evinde Hak sohbeti yaparak bu vazifeyi hassasiyetle devam ettirmiştir.

Kırk yıl kendini hakîkat ve tasavvuf ilmine veren Nusret Tura eserlerini Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberimizin hadisleri ışığı altında ele almıştır. Bunun yanında Muhyiddîn-i

Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr,

Fîhi Mâfîh,İbrâhim HakkıhazretlerininMârifetnâmeveMısrî-i Niyâzî’nin Dîvân adlı eserlerinden ve tebellür etmiş benliklerinden feyz alıp eserlerini vücuda getirmiştir.

Eserlerinde göz önünde olduğu halde fark edilmeyen hakîkat perdelerini açmaya gayret

göstermiştir.

Nusret Tura, tasavvuf düşüncesi açısından anlaşılması güç ve zor meseleleri, insanların anlayacağı bir seviyeye indirmiş ve anlaşılır bir hale getirmiştir. Tasavvufî görüşlerini kimi zaman nasihat ve sohbet şeklinde ifade ederken, aşk derdini anlatmak için, sanki karşısında biri varmış ve onunla sohbet eder gibi konuyu ele alarak açıklamalarda

bulunmuştur.

Gönül dünyasına doğru yolculuk yapıldığında yangın yerine dönmüş bir gönle sahip, muhabbetli bir zat olan Nusret Tura, eserlerindeki görüşlerinden anlaşıldığı üzere ilahî aşk merkezli bir hayat yaşamış, okuyanların gönlünde ilâhî aşk çerâğını yakan aşk dolu eserler yazmıştır. Halvethaneyi anımsatan iskeledeki küçük odasında vapur gelmediği zamanlarda dua ve niyazlarda bulunup Rabbiyle baş başa dertleşmiş, vaktini tefekkür ve zikir ile geçirmiştir.

Bir yandan coşkun bir gönlün taşması olan yazdığı eserleriyle diğer yandan da yakıcı mısralardan oluşan şiirleriyle, aynı zamanda yakmasını da bilen bir ârif ve sonsuz Hak muhabbetlisi zarif ve kâmil bir zat olan Nusret Tura, eserlerinde hep ilâhî aşktan bahisler açmıştır. “Söz iç âlemimizdeki kaynaşmaların, bilgilerin ağız kanalıyla çıkarak tebellür etmesidir.” diye belirten Nusret Efendi’nin yazmış olduğu eserleri de onun iç âleminin dışa vurumudur. İlâhi aşk ile yanan bir gönlün âşıkâne ve ârifane ifadeleridir.

Nusret Tura, diğer Hak âşıkları gibi şairlik yönü de olan bir mutasavvıftır. Yüksek metafizik ve ilâhî aşka dair konuları dil ile ifade etmenin en iyi yollarından biri olan şiiri bir biçim olarak kullanmıştır. Şiirlerinde genellikle Allah aşkını ve Peygamberimize duyduğu muhabbeti, dünya sevgisini terk etmeyi, gafletten uyanmayı ele almıştır.

Şiirleri içerisinde yer alan “Erler Demine” adlı şiiri bestelenmiş ve pek çok yolun müntesibi tarafından zikir meclislerinde okunmuş ve halen de okunmaya devam

etmektedir.

Nusret Tura ele alınması zor olan bir mevzuyu yazmaya çalışmış, yirmi sekiz harf ile aşkı anlatmaya ilminin ve ömrünün kâfi gelmeyeceğini belirtmiştir. Yazılarında insanlığı İslâmiyet’e, Müslümanları da camiye, gönül âlemine çağıran ezân-ı

Muhammedî nağmesi olduğunu ve bu davetin de hurafelerden arınmış asrın idrakine uygun hakîmane bir davet olduğunu dile getirmiştir.

Nusret Tura’ya göre aşk, insanı boğulmaktan kurtaran necat gemisidir. Aşk bütün yaratılmışlar içinde yalnız insanların erebileceği son tekâmül basamağıdır. Yüksek haller ve makamlar aşk merhaleleri aşıldıkça daha net zuhura başlarlar. Aşk, kalplerde mahbubtan ve mâşuktan gayrı ne bulursa yakan bir ateştir. Suretteki ateşin ne bulursa yaktığı gibi gönülde bulunan aşk ateşi de gönüldeki mâsivâyı yakar.

Nusret Tura’nın eserlerini yazmaktaki gayesiinsanlara Allah ve Muhammed ( ) sevgisini anlatmak, kelime-i şehâdeti sadece söz olarak değil hakîkati ile bilmenin ve tasdik etmeninönemine vurgu yapmak olmuştur. Bunungerçekleşmesi için de güzel ahlâk ve aşk sahibi olmak, benlikten kurtulmak ve bu husustaki muvaffakiyete erişmek için suretten çok mânaya yönelmenin gerekli olduğunu,dilinin döndüğü kadarıyla anlatmaya çalışmıştır. Nâşâd gönüller şâdıman olsun, yıpranmışakıllar yeniden hayat bulsun, ümitsizlik kapıları kapansın,geçmişiunutsun;ferâha kavuşsunlar diyerek derdini bu şekilde dile getirenTura, tasavvuf ilminin hâl ilmi olduğunu hem yaşantısı hem de yaşadıklarını anlattığıaşk dolu satırlardan oluşaneserleriyleortaya koymuştur.

Özet olarak çerçevesini çizdiğimiz bu görüşler etrafında edindiğimiz kanaate göre

Nusret Tura, Hak muhabbetlisi, tevhid ehli bir şahsiyettir. Tasavvuf kültürünün ve bir geleneğin taşıyıcısı olan ve hayatını tasavvufî çalışmalara adamış bir insanı, sınırları belli olan bir yüksek lisans tezinde bütün yönleriyle ve kâmil mânada tanıtmak hususunda yetersiz kaldığımız muhakkaktır. Ancak akademik alanda ilk olan bu tezin ileride yapılacak araştırmalara bir nebze de olsa katkı sağlaması en büyük dileğimizdir.

KAYNAKÇA

AKKUŞ,Mehmet,Hüsameddin Uşşaki,İslam Ansiklopedisi, , TDV, İstanbul 1988.

ARDIÇ, Necdet, Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba Divanı,

Tekirdağ: y.y., 2007.

ARDIÇ, Necdet, Gönülden Esintiler: Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler-12, Tekirdağ:

y.y., 2003.

ARDIÇ, Necdet, Gönülden Esintiler: Terzi Baba İlahiler -Derleme, Tekirdağ:

ARDIÇ, Necdet, Hz. Âdem ve Safiyet, İstanbul: H Yayınları, 2015.

ARDIÇ, Necdet, Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Tur Sûresi, Tekirdağ: y.y. 2017.

ARDIÇ, Necdet, Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Namaz Sureleri, Tekirdağ: y.y. 2017

AŞKAR,Mustafa,BirTürkTarikatıOlarakHalvetiyye‟ninTarihîGelişimive

Halvetiyye Silsilesinin Tahlili, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,

Ankara, 1999

AYVERDİ,İlhan,MisalliBüyükTürkçeSözlü 4.b.,İstanbul:Kubbealtı

Yayınevi, 2011.

BAŞ, Mehmet Şamil, Aydınlı Bir Uşşaki Şeyhi: Ömer Hulusi ve Divan’ı, İstanbul:

Metamorfoz Yayıncılık, 2014.

CEBECİOĞLU, Ethem. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Rehber Yay.,

Ankara, 1997.

CEYHAN, Semih, “Halvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih

Ceyhan, İstanbul: İsam Yayınları, 2015.

ÇAYLIOĞLU, Abdullah, Niyazî-i Mısrî Şerhleri, İnsan Yay., İstanbul 1999.

ÇELEBİ, Hüsamettin (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi,

Tekirdağ: y.y., 2004.

DEMİRCİ, Mehmet, Hakîkat-i Muhammediyye, Türkiye Diyanet Vakfı İslam

Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam

Araştırmaları Merkezi (İSAM), c. 15, İstanbul, 1997

DENKÇİ, Serkan, Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç: Terzi Baba, Hayatı,

Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, Emin Yayınları, Bursa 2019

GALİTEKİN, Ahmed Nezih, Osmanlı Kaynaklarına Göre İstanbul: Câmi, Tekke,

Medrese, Mekteb, Türbe, Hamam, Kütüphâne, Matbaa, Mahalle ve Selatîn

İmâretleri, İşaret Yayınları, İstanbul, 2003.

GEDİKOĞLU, Ahmet Mahir, Bir şûle Söndü, Arapgir Postası Gazetesi, Sayı: 321, 12.

08. 1960

İbn Sînâ, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risalesi, (çev. Hazmi Tura), Bürhaneddin

Matbaası, İstanbul 1942

İbnSina,İbnSînâ‟nınNamazHakkındakiGörüşleri,(çev.M.HazmiTura),

Bürhâneddin Matbaası, İstanbul 1942

İNANÇER, Ömer Tuğrul, Osmanlı Tarihinde Sûfîlik Âyin ve Erkânları, Osmanlı

Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler: Kaynaklar-doktrin-ayin ve erkan-tarikatlaredebiyat-mimari-ikonografi-modernizm,haz.AhmetYaşarOcak,Ankara:

Türk Tarih Kurumu, 2005.

KALAYCI, Mehmet. Süleymaniye'de Bir Hâfız-ı Kütüb: Mehmet Hazmi Tura (öl.

1960) ve Yazma Eserlere Düştüğü Tetkik Notları. İslam Tetkikleri Dergisi-

Journal of Islamic Review 10/2, (Eylül 2020):

KARA, Mustafa, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatler, 2. b., İstanbul: Sır

Yay., 2008.

KARA, Mustafa, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, 4. b., İstanbul, Dergâh

Yayınları, 2014.

KARA, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 11. b., İstanbul: Dergâh Yayınları,

2013.

KARTAL, Abdullah, İlâhî İsimler Teorisi, Hayy Kitap, İstanbul 2009.

KARTAL, Abdullah,Gaybî’nin Esmâ Telakkîsi: Risâle-iEsmâ’ya Dair, Kütahyalı

Bilge Şair Sunullah-ı Gaybi ve Dönemi, Ed. Bilal Kemikli, Ergin Ögcem,

EMİN YAYINLARI, Bursa 2016.

KARTAL, Abdullah, Abdülkerim Cilî, Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, İnsan Yay.,

İstanbul 2003.

KILIÇ, Mahmud Erol, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar-II-: Halvetî Uşşâkîler,

İstanbul, Sufi Kitap, 2016.

KILIÇ,MahmudErolKılıç,Füsûsu‟l-Hikem,TürkiyeDiyanetVakfıİslam

Ansiklopedisi (DİA), İstanbul:Türkiye Diyanet Vakfı İslam

Araştırmaları Merkezi (İSAM)

KILIÇ, Mahmud Erol Kılıç, Tasavvuf Düşüncesi, Sufi Kitap, İstanbul 2014.

KILIÇ, Mahmud Erol, Uşşakiyye, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012.

KIEL, Machıel,Kazanlık, Türkiye Diyanet Vakfı İslamAnsiklopedisi (DİA), İstanbul:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2022.

KUŞEYRÎ, Abdulkerim, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyrî Risâlesi, (haz. Süleyman

Uludağ), 3. baskı, İstanbul: Dergâh yay. 1999.

MARDİN,Ebu‟l-ulâ,Huzur Dersleri,1376/1957, haz. İsmet Sungurbey, İstanbul:

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1966.

ÖNGÖREN, Reşat, Mektup, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul:Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), İstanbu,

2004.

ÖNGÖREN, Reşat, Zikir, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), İstanbul 2013.

ÖZDAMAR, Mustafa, Hüsâmeddin Uşşâkî ve Uşşâkîler, Kırk Kandil Yayınları,

İstanbul: 2001.

ÖZTÜRK, Yaşar Nuri, Hallac-ı Mansur: (Darağacına Miraç), İstanbul, Yeni Boyut,

2011.

SERİN, Rahmi, İslam Tasavvufunda Halvetîlik ve Halvetiler, Petek yay., İstanbul, 1984.

ŞİMŞEK, Selami, Tasavvuf Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, Litera Yayıncılık, İstanbul

2017.

TANMAN, M. Baha Uşşâkîlik, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,Tarih Vakfı

Yayınları, İstanbul, 1994.

TEK, Abdurrezzak, Silsile-i Uşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, Bursa

Akademi Yayınları, Bursa, 2021,

TEK, Abdurrezzak, Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa: Bursa Akademi

Yayınevi, 2016.

TURA, M. Nusret, Karagün Dostuyum-I, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1963.

TURA, M. Nusret, Karagün Dostuyum II -Tasavvufta Gönül ve Aşk, İstanbul:

Doğruluk Matbaası, 1965.

TURA, M. Nusret, Gönül ve Aşk, İstanbul: İnsan Yayınları,1995.

TURA, M. Nusret, Mektuplar, haz. Mahmut Erol Kılıç, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları,

2006.

TURA, M. Nusret, Aşk Yolu, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan Yayınları,

2009.

TURA, M. Nusret, O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan

Yayınları, 2009.

TURA, M. Nusret, Mektuplarda Yolculuk, haz. Necdet Ardıç, Tekirdağ: y.y., 2013.

TURA, M. Nusret, Erler Demine, haz. Necdet Ardıç, İstanbul: H Yayınları, 2017.

TOPALOĞLU, Bekir, Esmâ-i Hüsnâ, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

(DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam

Araştırmaları Merkezi (İSAM), İstanbul, 1995.

ULUDAĞ, Süleyman, Aşk, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), İstanbul 1991.

ULUDAĞ, Süleyman, Rüya, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2000.

ULUDAĞ, Süleyman, Celâl, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul:Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2000.

ULUDAĞ, Süleyman, Halvetiyye, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997.

ULUDAĞ, Süleyman, “Tevhîd (Tasavvuf)”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

(DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam

Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012.

ULUDAĞ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı yay., İstanbul, 2012.

VASSÂF, Hüseyin,Sefîne-i Evliyâ, yay. haz. Mehmet Akkuş-Aliyılm

İstanbul, Kitabevi Yayınları, 2015.

VASSÂF,Hüseyin Vâkıât, Keşif Günlüğü haz.: Abdullah Taha Orhan, Büyüyen Ay

Yayınları, İstanbul 2016.

VELİOĞLU, Tarık, Osmanlı’nın Mânevî Sultanları, 2. b., Hayy Kitap, İstanbul: 2009.

VİCDÂNÎ, Sâdık, Tarikatler ve Silsileleri (Tomâr-ı Turûk-ı Aliyye), yay. haz. İrfan

Gündüz, İstanbul: Enderun Kitabevi, 1995.

YILMAZ, Ali, Türk Edebiyatında Esmâ-i Hüsnâ Şerhleri ve İbn-i Îsâ-yı Saruhânî’nin

Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ’sı, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,

Sivas 1998,

YILMAZ, Ömer, Geçmişten Günümüze Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ankara: Akçağ

Yayınları, 2015.

YÜCEBAŞ, Hilmi, Ulunay, Hayatı, Hatıralan, Eserleri, Arkın Kitabevi, İstanbul, 1969.

YÖNLÜER, Fatma Sena, Mehmet Hazmi Tura, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi),

İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010.

YÜCER, Hür Mahmut, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan Yayınları,

İstanbul, 2003.

EKLER

En soldan sırasıyla gençlik hali ile Necdet Ardıç, Nusret Tûra Uşşâkî

Hazretleri, merhum derviş Güner Kombak.

1965 /Adana.

Yukarıda yer alan fotoğrafın arkasında Nusret Tura’nın el yazısı ile Necdet Ardıç’a

yazdığı şiir.

Bîkesim ben sandı âlem, halbuki ben herkesim

Mihverim âlemlere, Hem de muhîti âlemim

Kâ'be'ye dikkatle baksa hacılar, zatımı görür

Didede olmazsa fer, her bir nefeste öldürür,

Kime yazmıştım bu beyti, kimlere oldu nasip

Haydi Necdet gayret eyle bekliyor zira Habip.

Nusret Tura Uşşâkî

Şeyh Mehmet Nusret Tura’nın tarikat kıyafetleri ile olan resmi

M.Nusret Tura’nın tâc-ı şerif ile çekilmiş resmi

Nusret Tura’nın tâc-ı şerif ile olan fotoğrafının arkasında eski Türkçe ile yazdığı yazı

Geçmiş nefsler ezeliyyete, gelecek nefsler ebediyyete aid olup, şu nokta-i vücudumuz iki ânın birleştiği bir lâhzedir. Görünce 65 senelik bir hayât süresince ne mânalı ne neşeli ne gamlı demler geçmiş, fakat ne gam ey evladlarım! Rabbimin huzurunda memnunum, mesrûrum.

Mevlâm size de huzurlar, saadetler, hüsn-i hâtimeler ihsân buyursun. Âmin.

N.Tura

M. Nusret Tura

Nusret Tura’nın kendisinden imza isteyen dervişi için imzaladığı bir kitabı

Muhterem Kardeş,

Cenâb-ı Hak Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde kendini ayân etmiş. Fahri âlem Efendimiz de yine bu mübarek kitapta O olduğunu nükte ile zarafetle bildirmiş. Evliyâ hazerâtı aynı nağmeleri teganni ederek tevhidi, neşelerine göre beyan etmişler. Sözlerinin mânalarında kâh gizlenmişler kâh ayân olmuşlar. Fakir de onların sözlerinden bir macun yaparak potamda hal ve hamur halinde aczimi âşikâr ediyorum. Saygı ve sevgilerimle.

15.11.1965

Nusret Tura’nın dervişlerine hediye ettiği ve imzasının bulunduğu kitabın resmi

Necdet, Ahmet, Üner ve H. Bekir efendilere sevgi ve saygılarımla. Okuyun, heceleyin.

Nusret Tura

Nusret Tura’nın kendisinden imza isteyen dervişi için imzaladığı “Tasavvufta Aşk ve

Gönül” kitabına yazmış olduğu el yazısı ve imzası “Âşığın dini, imanı, mihrabı mâşukunun cemâlidir. Sen de bu cemâli bul, buldunsa kaçırma. Bu ulu dergâhta fırsatlar ya bir ya iki zuhur eder.

el-Fakîr

Nusret Tura Uşşâkî

Milliyet gazetesinde “Takvimden Bir Yaprak” başlığıyla yazılar yazan Refiî Cevâd

Ulunay’ın kendi sütununda “Okuyucularımla” başlığı altında 14.11.1966 tarihinde yayınladığı Nusret Tura’nın yazısı.

Nusret Tura’nın İstanbul Bebek semti İbriktar Sokak’ta bulunan evi ve halifesi Necdet Ardıç

Nusret Tura ve eşi Rahmiye Hanım’ın Pendik ilçesi Soğanlık Dolayoba mevkii Yayalar köyü kabristanlığında bulunan kabirleri.
