# SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET  TURA HAYATI, ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ (YÜKSEK LİSANS TEZİ)

**Yazar:** Yusuf Yücel

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/son-donem-ussaki-seyhlerinden-mehmet-nusret-tura-hayati-eserleri-ve-tasavvufi-gorusleri-yuksek
**Sayfa:** 146

---

T. C.

BURSA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI

TASAVVUF BİLİM DALI

SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET

TURA HAYATI, ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

(YÜKSEK LİSANS TEZİ)

Yusuf YÜCEL

BURSA 2024

T. C.

BURSA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI

TASAVVUF BİLİM DALI

SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET

TURA HAYATI,ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

(YÜKSEK LİSANS TEZİ)

Yusuf YÜCEL

Danışman:

Prof. Dr. Abdurrezzak TEK

BURSA 2024

ÖZET

Yazar Adı ve Soyadı:Yusuf YÜCEL

Üniversite: Bursa Uludağ Üniversitesi

Enstitü: Sosyal Bilimler Enstitüsü

Anabilim Dalı: Temel İslâm Bilimleri

Bilim Dalı: Tasavvuf

Tezin Niteliği: Yüksek Lisans

Tez Danışmanı: Prof. Dr. Abdurrezzak TEK

SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMETNUSRET TURA HAYATI,

ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

Bu tezde, Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyyeşubesinin son dönem şeyhlerinden olan M. Nusret Tura konu edilmiştir. Tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde M.

Nusret Tura’nın hayatıve bağlı olduğu tasavvufî gelenek;ikinci bölümde eserleri, üçüncü bölümde ise tasavvufîgörüşleri ele alınmıştır. Tezin hazırlanması sürecinde Uşşâkî kültürünün önemli şahsiyetlerinin geleneği takip edilmiş, Tura’nın eserleri, sevenleri ile bireysel görüşmeler yapılmıştır.Böyleliklekendisihakkındabirkanaatevarılarak,sonuçbölümündebir değerlendirme yapılmıştır.Nusret Tura, Osmanlı kültür mirasının taşıyıcıları Mustafa Hilmi-i

Sâfî Efendi ve Hazmi Tura rehberliğinde tasavvufî eğitimini tamamlamışve nihayetinde şeyhleri vasıtasıyla edindiği tasavvuf düşüncesinin sosyal ve kültürel kodlarını Cumhuriyet sonrası döneme taşıyan bir mânevî rehber olmuştur.M Nusret Tura, çok önemli ve sahih bir geleneğin temsilcisi olarak kültür hayatımıza önemli bir katkı sağlamıştır.

Anahtar Kelimeler:Nusret Tura, Uşşâkî, Hazmi TuraEfendi, Tarikatlar, Halvetiyye,

Gönül, Aşk.

iii

ABSTRACT

Writer’s Name:Yusuf YÜCEL

University: Bursa Uludağ University

Institute: Social SciencesInstitute

Anabilim Dalı: Basic Islamic Sciences

Bilim Dalı: Islamic Law

Tezin Niteliği: Master

Tez Danışman(lar)ı: Prof. Dr. Abdurrezzak TEK

THE LİFE, WORKS AND SUFİ VİEWS OFMEHMET NUSRET TURA, ONE

OF THE LAST PERİOD UŞŞÂKÎ SHEİKHS

This thesis focuses on M. Nusret Tura, one of the last period sheikhs of theUşşâkıyyebranch of the Ahmadiyya branch of the Halvetî order. The thesis consists of three main chapters. The first part deals with M. Nusret Tura's life, the second part with his works, and the third part with his understanding of Sufism. In the process of preparing the thesis, the traces of important figures of the Uşşâkî culture were followed, Tura's works and personal interviews with his lovers were made. In this way, an opinion was reached about him and an evaluation was made in the

conclusion section.

Nusret Tura completed his Sufi education under the guidance of Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi and Hazmi Tura, the carriers of the Ottoman cultural heritage, and eventually became a spiritual guide who carried the social and cultural codes of the Sufi thought he acquired through his sheikhs to the post-Republican period. M Nusret Tura makes a significant contribution to our cultural life as the representative and transmitter of a very important and authentic tradition.

Keywords:M.Nusret Tura,Uşşâkı,Hazmi Tura Efendi,Tariqas, Sufism, Halvetiyye,

heart,love.

iv

ÖN SÖZ

Halvetîyye-Ahmediyye tarikatının kollarından biriolan ve 16. yüzyılın son çeyreğinde kurulup yayılmaya başlayan “Uşşâkîlik” Pîr Hüsâmeddîn Hasan-ı Uşşâkî tarafından tesis edilmiştir. Batı Anadolu, İstanbul, Trakya ve Balkanlarda daha çok faaliyet gösterenbutarikat,bünyesindepekçokmütefekkir,şâir,bestekâr,mutasavvıf yetiştirmiş tarikatlardan biridir. Osmanlı’nın İbnü’-l-Arabî’si olarak bilinen Abdullah

Salâhaddîn-i Uşşâkî, Fransızca, Arapça, Farsça bilen bir âlim ve tekkesinde bir ârif olarak tanınan ŞeyhAbdurrahmanSâmî-i Uşşâkî, “Sefîne-i Evliyâ” başta olmak üzere birçok eseri ile tasavvuf tarihçiliğinin mühim şahsiyetlerinden Hüseyin VassâfEfendi,

Fatih dersiâmlarından, Mesnevîhan, Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürüHazmi

Tûragibimühimşahsiyetler bu ocaktayetişmişlerdir.Bu irfan ocağındayetişen şahsiyetlerden biri de tezimizde konu edilen Uşşâkî bahçesinin güllerinden ve Hak âşıklarından olan Mehmet Nusret Tura’dır.

Nusret Tura,ilk önce Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi Şeyhlerinden Mustafa Hilmi-i Sâfî

Efendi’ye bağlanmış, daha sonra şeyhinin vefatı üzerine Osmanlı dersiâmlarından,

Mesnevî şârihi ve Uşşâkî şeyhi Mehmet Hazmi Tura’ya biat edip tasavvuf dünyası ile erken yaşta tanışmıştır. Bu mânevi ocakta önce Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi daha sonra daHazmiTurarehberliğindeyetişerek,önemlibirirfangeleneğinikendinden sonrakilere miras bırakmıştır.

Yükseklisansteziolarakhazırlananbuçalışmadaamacımız,Uşşâkisilsilesinin günümüze ulaşmasına vesile olan son dönem Uşşâkî şeyhlerinden Mehmet Nusret

Tura’nınbiyografisini ele almak, bağlı bulunduğu Uşşâkıyyetarikatını tanıtmak ve eserlerini inceleyerektasavvufî görüşlerini bir araya toplamaktı.

Tezimizde Nusret Tura’nın hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşlerinden üç bölüm halinde bahsedilecektir. Uşşâkî mirasını katkılarıyla aktaran, İbnü’l-Arabî-Mevlânâ sentezini barındıran gönül dünyasına sahip Nusret Tura hakkındaki tespitlerimiz ortaya konmaya çalışılırken,sevenleriyleyaptığımızkişiselgörüşmeler,tasavvufliteratürünedair kitaplar, tezimize kaynak teşkil etmiştir.

Bu çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Nusret Tura’nın hayatı, mensup olduğu tasavvufî gelenek, tarikata intisabı, şeyhlerive silsilesi, ikinci bölümde yazmış olduğu eserleri ve üçüncü bölümde ise bazı tasavvufi kavramlar hakkındaki görüşleri,Esmâ-iHüsnâyorumuvebazısûreveâyetlerinişâriyorumlarıyer

almaktadır.

Nusret Tura’nın hayatını, tasavvufa intisabını, bağlı olduğu tarikatı konu alan tezin birincibölümükendisihakkındaulaşılankaynaklardanvesevenlerindenalınan bilgilerden yola çıkılarak incelenmiştir. Eserlerinin yer aldığı ikinci bölümde yayın hayatına kazandırılaneserleri incelenip tanıtılmıştır. Tasavvufî görüşlerinin yer aldığı üçüncü bölümde eserlerinden yola çıkılarak tasavvufî kavramlar, ilâhî isimlere ve bazı sûre ve âyetlere getirdiği yorumlar ele alınmıştır.

Öncelikle genç denecek yaştan itibarenNusret Tura’nın yanında bulunduğundan dolayı

Nusret Turahakkında kendisinden pek çok bilgi öğrendiğimiz ve Nusret Tura’dan sonra bu geleneği devam ettirenve bu çalışmanın her aşamasında yardımını ve himmetini bizdenesirgemeyenmuhteremNecdetArdıçEfendi’yeveeşiNüketArdıç

Hanımefendi’ye,“Âriflere hizmet bizim için şereftir.”düsturuyla NusretTura'nın hem

v kendi imkânlarıyla bastırdığı hem de gün yüzüne çıkmayan eserlerini yayın hayatına kazandırma hususunda büyük emeği geçen kıymetli hocamızProf. Dr. Mahmud Erol

Kılıç’a hürmet ve şükranlarımı arz ederim.

Ayrıca bu çalışmanın her aşamasında bilgi ve tecrübelerinden istifade ettiğimiz, sürecin başından sonuna teşvik ve desteklerini esirgemeyen kıymetli danışman hocam Prof. Dr.

Abdurrezzak Tek'e hürmet ve teşekkürlerimi arz ederim. Son olarak yapmış olduğumuz çalışmayı okuyup katkılarda bulunan Ramazan Yücel kardeşime ve bu çalışma boyunca her aşamada destek olmaya çalışan sevgili eşim Arzu Yücel’e en içten minnet ve şükranlarımı sunarım.

Yusuf YÜCEL

İstanbul, 2024

vi

İÇİNDEKİLER

TEZ ONAY SAYFASI Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

YÜKSEK LİSANS İNTİHAL YAZILIM RAPORUHata! Yer işareti tanımlanmamış.

YEMİN METNİ iii

ÖZET iv

ABSTRACT v

ÖN SÖZ vii

İÇİNDEKİLER ix

GİRİŞ 1

BİRİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA VE TASAVVUFÎ HAYATI

A. MEHMET NUSRET TURA’NIN HAYATI 3 1. Ailesi, Doğum Yeri ve Evliliği 3 2. MeslekîHayatı 9

B. TASAVVUFÎ HAYATI 10 1. M. NusretTura’nın Bağlı Olduğu Tasavvufi Gelenek 10 2. Tarikata İntisabı 18 3. Mürşidleri 18 a. Mustafa Hilm-i Sâfî Efendi 21 b. Mehmet Hazmi Tura 26 4. HalifelikDönemi 35 5. Halifeleleri 39 6. Tarikat Silsilesi 44 7. TasavvufîMeşrebi 47

C. VEFATI 51

İKİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN ESERLERİ

A. İLÂHÎ AŞKA DAİR ESERLERİ 55 1. Tasavvufta Aşk ve Gönül 55

vii 2. AşkYolu (Râh‐ı Aşk 56 3. Gönül ve Aşk 58

B. ŞİİRLERİ 59 1. Hamdım –Piştim –Yanıyorum 59 2. Erler Demine 62

C. TASAVVUFÎ MEKTUPLARI 63 1. Mektuplar 63 2. Mektuplarda Yolculuk 65

D.ESMÂÜ’L-HÜSNÂ YORUMLARI 67 1. O’nun Güzel İsimleri 67

E. HİKÂYELER, VECİZELER, ATALAR SÖZÜ 68

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

A. TEVHİD 71

B. HAKÎKAT-İ MUHAMMEDÎ 75

C. ÎLÂHÎ AŞK 80

D. ZİKİR 86

E. İŞÂRÎ YORUMLARI 90 1. Bazı Âyetlerin Tasavvufî Yorumları 90 2. İlâhî İsimlere Dair Yorumları 100

F. RÜYA YORUMLARI 111

SONUÇ 119

KAYNAKÇA 122

EKLER 127

viii

GİRİŞ

Tasavvuf düşüncesi, ortaya çıktığı andan günümüzekadar hiçbir zamangüncelliğini ve etkisini kaybetmemiş aksine devamlıilgi odağı olmuştur. Tasavvufȋ hayatın etrafında bir mihver haline gelip onu kuşatan sûfi tecrübe, tasavvuf ekolleriyle bireysel ve toplumsal boyutta etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.

Tasavvufun kurumsallaşması tarikatların teşekkülüne dayanır. Tasavvufî kurallara göre teşkilatlanmış kurumlar anlamına gelen tarikatların ilk örneklerininin 3/9. asırlardan itibarenkabul görmekle beraber, bu ilk örnekler henüz sistematik bir yapıları olmadığı içingenellikleilksûfilerinetrafındaoluşansosyalgruplardır.Günümüzeulaşan tarikatların büyük kısmı bugünkü isimleriyle, kendilerine has evrâd, ezkâr, âdâb, erkân gibi öğeleri ve zâviye, tekke, hankâh, âsitâne gibi yapılarıyla 6/12. yüzyıldan sonra teşekkül etmiştir. Bu tarikatlar zamanla birçok kola ve şubeye ayrılarak yayılmıştır.

Anadolu’ya Osmanlı’nın kuruluşundan evvel farklı bölgelerden pek çok sûfî gelmiş ve

Selçuklusarayındasaygıylakarşılanmışlardır.Osmanlılar,kuruluşyıllarındaki gayretleri ve hizmetleri sebebiyle tarikat mensuplarına arka çıkıp, İznik’te 1331’de kurulan ilk medresenin başına bir İbnü’l-Arabî şârihi olan Dâvûd-ı Kayserî’yi getirerek tasavvuf düşüncesini Osmanlı medrese kültürüne eklemlemişlerdir. Bununla beraber

Osmanlı Devleti idarecileri, ilk zamanlardan itibaren sûfîlerin toplumdaki pek çok etkinliğinegenellikletöleransgöstermişvemaddiolarakdaciddibirşekilde

desteklemiştir.

İslam coğrafyasında ve Anadolu’da faaliyet gösteren başlıca tarikatlar Halvetiyye,

Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rifâiyye, Şâzeliyye, Sa’diyye, Mevleviyye, Bayramiyye,

Bedeviyye, Kübreviyye gibi tarikatlardır.Bu tarikatlardan biri deUşşâkıyyetarȋkatıdır.

Uşşâkıyyetarȋkatı,PȋrHüsâmeddînHasan-ıUşşâkîtarafından16.yüzyılınson çeyreğinde tesis edilmiş ve günümüze kadar faaliyetine aralıksız devam etmiştir.

Abdurrezzak Tek,Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, (Bursa: Bursa Akademi Yayınevi, 2016), 271-

272.

Tek,Tasavvuf ve Tarikatlar, 281-283.

Tezimizde, yaklaşık elli kola ayrılan Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesinin son dönem şeyhlerindenMehmet Nusret Turakonu edilmiştir.Tezimizin birinci bölümündeNusret Tura’nın hayatı, tasavvuf dünyasıyla tanışmasıyla birlikte gelişen tasavvufî hayatı açıklanacaktır. İkinci bölümde genel olarak eserlerinden, son olarak üçüncü bölümde ise tasavvufî görüşlerindenbahsedilecektir.

Tezimizin amacına uygun olarak faydalanılan yöntem, teknik ve materyallar şunlardır;

mülâkatveröportaj,dedüksiyonmetodu,karşılaştırmametodu,dökümantasyon metodu, örneklem metodu, kütüphaneler ve internet sisteminden ulaşılan pek çok tasavvufî eser ve bilhassa biyografik çalışmalardır.

Akademik çerçevede yapılan biyografik çalışmaların hemen hepsinin ortak özelliği, hakkında bilimsel çalışma yapılan kişinin vefat edip dünyasını değiştirmiş olmasıdır.

Genel olarak hakkında çalışma yapılan kişinin hayatı, eserleri ve görüşleri esas alınarak yapılan bu çalışmalar, tezimize örneklik teşkil etmiştir. Ancak bahsi geçen çalışmalara konuolanşahıslarhayattaolmadıklarından,çalışmayıyapanaraştırmacılarbazı kaynaklara ulaşsalar dahi bazı konu ve kavramlara hatta tarihi bilgilere dair tahminlere dayalı yorum ve çıkarım yapmak zorunda kalmışlardır.

Tezimizdecevapları aranan sorular şunlardır: Uşşâkîlik nedir? Uşşâkîliğin günümüze etkileri nelerdir? Nusret Tura’nın bu kültür ve kimlik üzerindeki katkıları nelerdir?

Tasavvufa bakışı nasıldır?İrfan geleneğimizde ve Uşşâkî kültürü içinde Nusret Tura’nın farklı bir yeri olmasını sağlayan öne çıkan özellikleri nelerdir?

BİRİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA VE TASAVVUFÎ HAYATI

A. MEHMET NUSRET TURA’NINHAYATI 1. Ailesi,Doğum Yeri ve Evliliği

UşşâkîTarikatı16.yüzyılınsonçeyreğindeBuharalıHasanHüsameddinUşşâkî

(ö.1011/1575) tarafından kurulan bir tarikattır. Adını “ÂşıklarDiyarı” olarak bilinen

Uşşâk şehrinden alan bu tarikat bir şehir adına nispet edilen üç Osmanlı tasavvuf okulundan birisidir.Daha sonraları İstanbul merkezli bir tasavvuf anlayışı ortaya koyarakOsmanlıbaşkentininkültürbirikiminesahipbirokulhalinegelmiştir.

Tekkelerin kapatıldığı tarihe kadar çalışmalarına ara vermeden devam etmiş, temsil ettikleri irfan geleneğinin günümüze kadar ulaşmasına vesile olmuşlardır. Bu irfanî geleneğin günümüze kadar ulaşmasına vesile olanlardan biri de Uşşâkî tarikatının son temsilcilerindenbiriolanAllahvePeygamberâşığıMehmetNusretTura’dır.

(1904/1979)Nusret Tura, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden tasavvuf kültürünün önemlişubesiUşşâkıyye’ninsondönemmeşâyihindenveulemâdanolan,Fatih

KeçecilerŞeyhMahmudBedreddinDergâhısonpostnişi,Fâtihdersiâmlarından,

Mesnevîhan, Huzûr Dersleri muhatabı, Süleymaniye Kütüphanesieski müdürlerinden, âlimve fazilet sahibi bir zat MehmetHazmî Tura (ö.1961) Efendi'nin yetiştirdiği

talebelerindendir.

Uşşâkî silsile içerisinde ismi geçen ve genç denilecek yaşta Kasımpaşa’daki âsitâne’ye

Uşşâkî gülü olarak emanet edilen, günümüze kadar elden elegönülden gönüle devam eden irfan geleneğimizin son halkalarından biri olan Nusret Tura,âşıkları ile meşhur

Uşşâkî tarikatının Hak âşıklarından biridir. Nusret Tura’nın hayatı hakkında mahdut

ŞehiradıilebilinendiğerOsmanlıtasavvufekolleriRûşenîlik(Aydın)veSivsîlik’tir.Bk.

Mahmud ErolKılıç,Anadolu Tasavvuf TarihineNotlar‐II‐:HalvetîUşşâkîler,(İstanbul:Sufi Kitap, 2016,

7.

M. Baha Tanman,“Uşşâkîlik”,Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,(Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul,

1994), 7/ 329-331.

Rumi takvime göre 1320 olan doğum tarihi, bazı araştırmacılar tarafından hicri takvim esas alınarak miladiye dönüştürülmesi sebebiyle kaynaklarda 1903 olarak belirtilmiştir. Kabir taşında da yine aynı sebepten 1902 yazılıdır.

bilgilere sahibiz. Elimizde olan bilgiler genç denecek yaştan itibaren Nusret Tura’nın yanında bulunup mânevîeğitimini ondan almış olan, kendisinden sonra bu geleneği devam ettiren halifesi ve aynı zamanda kıymetli eşi Rahmiye Hanım’ın yeğeni de olan, sevenleri tarafından Terzi Baba namıyla bilinenTekirdağlı Necdet Ardıç’ınhem Nusret

Efendi hem de halası Rahmiye Hanım’dan edinip kitaplarına aldığı ve bizzat aktardığı bilgilerden ibarettir.

Nusret Tura’nınbabası İsmail Efendi annesi ise Şahinde Hanım’dır.Nusret Tura’nın babatarafındanailesiBulgaristan’ınKazanlıkkazasındayaşayanbirailedir.93 harbinin patlak vermesi neticesinde o bölgede yaşayan insanlar,yanlarına alabildikleri eşyalarla çoluk çocuk demeden göç etmeye başladılar. İsmail Efendi savaşın başladığı o dönemlerde henüz çocuk yaşlarındaydı. Yanında bulunan aile büyükleriyle beraber zorlu bir yolculuk için onlarda yola revan olmuşlardı. Kafileler halinde göç edenlerin ulaşmakistedikleriyeranavatanTürkiyeidi.Mevsiminkışmevsimiolmasıbu yolculuğu daha da zorlaştırmaktaydı. Bir yandan şiddetli soğuk ve yağan kar diğer yandan anavatana sağ salim ulaşabilme kaygısı içerisinde geçen çetin bir yolculuktu. Bu şartlar altında yolculuk devam ederken ortaya çıkan bir kargaşa durumunda küçük

İsmail kaybolur ve bir daha da ailesine ulaşamaz. Artık bu yolculuk küçük İsmail için gittikçe zorlaşmaktadır. Karlar altında korku içinde ağlayan İsmail’in imdadına arkadan gelen başka bir kafile yetişir. Bu kafile kaybolan küçük İsmail’i de yanlarına alarak yolculuklarına devam ederler. Ailesini kaybeden İsmail için bundan sonra yenibir hayat başlamış oluyordu.BuaileninTürkiye’yeulaştıktan sonra ilk duraklarıTekirdağ olmuştur. Tekirdağ’da kaldıkları süre içerisinde pek çok aile ile tanıştılar. Bu ailelerden biri de Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında yaşayan Küçük Ahmet lakabı ile bilinen aile idi. Küçük İsmail ve ailesi bir müddet sonra Tekirdağ’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşmeye karar verirler. İstanbul’daki adresleri ise Kasımpaşa semtidir. Aradan yıllar

HüsamettinÇelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1): NecdetArdıçve NecmSüresi,(Tekirdağ:2004), 20.

Kazanlık, Osmanlı metinlerinde Akçakazanlık, Bulgarca’da Kazanluk olarak geçer. Kelimenin Kızanlık şeklinde okunması doğru değildir. 1400 yılı civarında Osmanlılar tarafından kurulan Kazanlık, Osmanlı dönemi boyunca tamamıyla Türk ve Müslüman şehri olarak kalmış, bu sürede pek çok mimari eser inşa edilmiştir. Günümüzde bu özelliğini koruyamayan şehir çok az bir Türk azınlığın yaşadığı yerdir. Şehrin adı yüksek dağlarla çevrili ovanın Osmanlılar tarafından bir kazana benzetilmesinden kaynaklanmaktadır.

Kazanlık Doksanüç Harbi’nden doğrudan etkilendi. Savaş sırasında ve sonrasında Türkiye’ye göçler oldu.

Machıel Kıel, “Kazanlık”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDVYayınları,2022),

25/138-140.

geçtikten sonra İsmail Efendi ilk olarak Deniz Zâbitliği görevinde bulunmuş daha sonra da Osmanlı ordusunda kolağasıolarak görevine devam etmiştir. Evlilik çağına gelince de Şahinde Hanım ile Kasımpaşa Nalıncı yokuşunda evlendiler. Bu evliliklerinden 1904 yılında Nusret isminde bir erkek evlatları ile 1917 yılında da Fatma Nafize isminde kız çocukları dünyaya gelmiştir.

Nusret Turayirmi beşyaşına geldiği zamanailesi onu evlendirmek istedi. Daha önce

Tekirdağ'dakaldıklarısüre içerisindetanıştıklarıKüçük AhmetEfendi’nin kızları

Rahmiye Hanım'a talip oldular, İkitarafın da münasip görmesi neticesinde Nusret

Efendi ile Rahmiye Hanım evlendiler. Bu mütevazı aileye gelin olarak gelen Rahmiye

Hanım, Nusret Efendi ile huzur ve saadet içerisinde bir ömür sürdü.

Rahmiye Hanım, Tekirdağ’ın yerli ailelerinden olan“Küçük Ahmet” ailesindendir. Dört çocuklu bu ailenin ikinci çocuğu olarak 1906 yılında Tekirdağ’da dünyaya gelmiştir.

Ailenin dört çocuğundan en büyüğü Emin Efendi, sonra sırasıyla Rahmiye Hanım,

Sadık Efendi ve en küçükleri ise Mehmet Efendi idi.Nusret Efendi ile evlenene kadar

Tekirdağ’da yaşadı. Evlendikten sonra İstanbul Kasımpaşa’da ikamet ettiler. Daha sonra

Rahmiye Hanım’ın guatr rahatsızlığından dolayı doktorlarında deniz havasınım iyi geleceğitavsiyesi üzerine 1950 senesindeİstanbul Boğazı’na kıyısı olan Bebek semtine

taşındılar.

Rahmiye Hanım irfan sahibi kişiliğe sahip bir hanımefendidir. Bebek’teki evlerikimi zaman dergâh işlevi de gördüğünden ziyaretçileri çok olurdu.Evine gelip gidenler onu hep tebessümlü haliyle görmüşlerdir. “Hak ehline hizmet ettiğim için şükrediyorum”

diyerek yapmış olduğu hizmetin ne büyük hizmet olduğununda farkında olan bir hanımefendiydi.Kandilgecelerindehelvayapıpgelenlereikramederdi.Nusret

Efendi’ningececiolduğuzamanlargelenmisafirlerleRahmiyeHanımilgilenir, sohbetler devam ederdi. Hayatının sonlarına doğru geçirdiği bir kaza neticesinde kolu kırılmasına rağmen dervişlere olan hizmetini aksatmadan yerine getirmiştir.O yıllarda

Rahmiye Hanım’ın,hastalığın da etkisiyle yeğeni olan Necdet Ardıç’asöylediğibir

Kolağası:Eskiden ordudayüzbaşıilebinbaşıarasındakisubayrütbesive burütbedekisubay.

İlhanAyverdi,MisalliBüyükTürkçeSözlük,(İstanbul:KubbealtıYayınevi, 2011), 2/ 1750.

Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1),32.; Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.10

Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (I),50.

sözü vardı. “Oğlum, Cenâb-ı Hak’tan bir isteğim var.Efendi’den sonrabana iki senelik ömür verse de dinlensem diyordu.”Nitekim dediği gibi de oldu. Rahmiye Hanım çok sevdiği eşinden ancak iki sene ayrı kaldı. 16 Aralık 1981 tarihindeâlem-i bekâyagöç etti ve eşinin yanına defnedildi.

NecdetArdıç’ınifadelerine göre Rahmiye Hanım’ın cenazesi gelin alayı gibi olmuş, kabre kadar ilâhi ve zikirlerle uğurlanmıştır.Kabristana gelindiğinde ise çok sevdiği “Biz dünyadan gider olduk kalanlara selâm olsun” ilâhisi cenazeye katılanların bindiği otobüsün teybinden yankılandığı duyulmuştur.

Nusret Turahem yol arkadaşı hem de can yoldaşı olan eşi Rahmiye Hanım için duygularını dile getirdiği bir şiir yazmıştır.

Eşime

Bir gün olur Nusret küpü kırılır

Şarapları rüsvâ olur dökülür

Birkaç gün sonra kıymeti bilinir

Yüzündeki çamur izi silinir

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî “kal” demez

Melekü’l-mevtpek yakında gele mi

Bilmez oldum şu dem gündüz gece mi

Yâre sordum diktim ona dîdemi “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” dedi

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî “kal” demez 11Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler:Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler-12,(Tekirdağ: y.y., 2003), 159.

Nerde benim güler yüzüm sohbetim

Nerde benim cilâlanmış gözlerim

Nerde sana Rahmî diyen sözlerim

Elbet seni orada da özlerim

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî “kal” demez

Sefer sonu bekler idin yolumu

Güler yüzle uzatırdım kolumu

Bilmem acep vaktim tamam oldu mu

Benden sonra senin yüzün soldu mu

Buyolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî “kal” demez

Her gün sana katı yürek gözüktüm

Bazı gece seninçün çok yaş döktüm

Anlamasın diye arkamı döndüm

Beni niçin kırmaktasın ay yüzlüm

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez Âdetullah böyle cârî “kal” demez

Ben yatarken sen eylersin âh u vâh

Sen yatarken beklerim ben tâ sabah

Müezzin der iken “hayyâle’l-felâh”

Sen bağışla isyânımız ey İlâh

Bu yolculuk yüz yıl devam edemez

Adetullah böyle cârî “kal” demez

Nusret Efendi ile Rahmiye Hanım’ın evliliklerinden1928 yılında Nuriye isminde bir kız evladı ile 1930 yılında Recai isminde bir erkek evlatları dünyaya geldi. Nusret Tura’nın kızı Nuriye Hanım 1950 yılında Ali Bey ile evlenir. Bu evlilikten Betül ve Gönül isminde iki kızları dünyaya gelir. Nuriye Hanım ve eşi Ali Bey 1986 yılında geçirdikleri trafik kazası neticesinde vefat ettiler.

Nusret Tura’nınoğlu Recai Bey 1962 yılında Nimet Hanım ile evlenir. Recai Bey’in bu evlilikten Armağan ve Murat isimlerinde iki evladı dünyaya gelir. Recai Bey 2001 yılında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu vefat eder.Recai Bey’in hemeşiNuriye Hanım hem deevlatları hayattadırlar. Bu konu hakkında şu notu eklemek de yerinde olacaktır.

NusretEfendi’ninhalifesiolanNecdetArdıç,RecaiBey’inçocuklarını küçüklüklerinden beri tanımaktadır. Recai Bey vefat ettikten sonra da belli bir süre görüştüklerini ve daha sonraları ise bu görüşmelerin kesildiğini ifade etmektedir. Nusret

Efendi’nin emanetleri olarak gördüğü torunlarına her zaman sahip çıkmak istemiş ancak bu çabaları sonuçsuz kalmıştır.

Nusret Tura’nınkız kardeşi olan Fatma Nafize Hanımda Kasımpaşa'da komşularından olan mühendis Muammer Bey’le evlenmişlerdir. Bu evliliklerinden Nilüfer isminde bir kızları dünyaya gelmiştir. Muammer Bey geçirdiği kalp krizi neticesinde1977 yılında vefat etmiştir.Nafize Hanım ise 2000 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.Nafize

Hanım'ın eşi Muammer Bey’in mühendis olmasından dolayı Sivas’agörevli olarak giderler.Oradaki hayatlarının çok yoğun geçtiğini ve bebekteki günlerini hatırına getirip yaşadığınıNecdetArdıç’agönderdiğibirmektubundaanlatır.Bumektubundan öğrendiğimize görekendileri de abisi Nusret Turagibi Hazmi Efendi’ye intisap etmiştir.

12M.Nusret Tura,Karagün Dostuyum I., (İstanbul: FakültelerMatbaası, 1963), 114-115,; M.Nusret Tura,

Erler Demine13, haz. Necdet Ardıç,(İstanbul: H Yayınları, 2017), 149-150.

14Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1),32.

NecdetArdıçile 14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat

Mektubunda pekçok zuhurat gördüğünüvebunlarınhepsini ağabeyine yani Nusret

Tura’yayazmanınmümkün olmadığından bahsetmektedir.

2. MeslekîHayatı

Nusret Turahem çocuklukhem de gençlik dönemlerinde eğitim hayatını aksatmadan devam ettirdi.İlköğretimini tamamladıktan sonra İcadiye Ortaokuluna devam etti.18 yaşına geldiği zaman yüksek tahsil yapmak istedi. Bundan dolayı sınava girmek için babası İsmailEfendi ile birlikte denizcilik okuluna doğru gittiler. Yolculuk esnasında başına gelen bir hadise hayatının akışını değiştirdi. Sınava gireceği yere giderken denize düşüp ıslanmasıneticesindesınava yetişemeyince bu hayali de suya düştü.Sınava giremediği için üzgün bir şekilde babasıyla beraber evin yolunu tuttu. Babası İsmail

Efendi oğlunun başına gelen bu hadiseyi,“Her işte birhikmet var, demek ki bu işte nasibinyokmuş.”diyeyorumlayaraküzülmemesiiçintesellidebulundu.Eve geldiklerinde annesi Şahinde Hanım olayı öğrendiğinde bu duruma kendisi de üzülse bile oğluna belli etmemeye çalışıp, “Hakkında hayırlısı ne ise olsun”diye temennide bulundu.Annesi,oğlunahamileikengördüğürüyalaraklınagelinceorüyaları anlatmaya başladı. Bu rüyaların birinde gökyüzünde kelime-i tevhidyazılınurdan bir bayrak ve denizci kıyafetiyle bu bayrağı taşıyanbir asker gördüğünü anlattı.Gördüğü ikinci rüyada ise geceleyin gökyüzüne baktığında yüksekçe iki minare arasında mahya gibi ışıklarla Nusret isminin yazılmış olduğunu ve altında da yine bir denizci erinin elindeki tüfeğiyle nöbet tutar gibi durmakta olduğunu anlattı.Çok geçmeden Şahinde

Hanım’ın oğlu ile ilgiligördüğü zuhuratlar gerçekleşti. Nusret Turagenç yaştaDevlet

Deniz Yolları’nda “Tayyar” ve “Seyyar”bir de “Karadeniz” adlı gemilerdekamarot olarak göreve başladı. Bu görevine devam ederken yaşadığı bir olayı Necdet Ardıçşu şekilde anlatmaktadır: Deniz Yollarına ait yolcu gemilerinde kamarot olarakgöreve başladıktan sonra bir gece “Karadeniz” isimli gemi ile Karadeniz’de Samsun’a sefer yaparken Ereğli önlerindeyakalandıkları bir azgın fırtınada gemi büyükdalgalarda beşikgibi sallanırken, bir ara denizin dibini görüpo anda bir elin kendilerini yukarıya çekip, su üstüne çıkardığını görmüşler. O zamangemi kaptanıile kamarot Nusret, 15M. Nusret Tura,Mektuplarda Yolculuk, haz. Necdet Ardıç,(Tekirdağ: y.y., 2013), 9.

16Nusret Tura,Mektuplar,haz. Mahmut Erol Kılıç, (İnsan Yayınları, İstanbul: 1995), 19.

dergâha bir kurban adak adamışlar. Bir müddet sonra deniz sukûnet bulup sağ salim

İstanbul’a limana gelip durduklarındagemininhem çapası hem de kaptan köşküciddi zarar görmüş. Gemidenindiklerinde ilk iş olarak adadıkları kurbanı alıp dergâha götürmüşler.Nusret Tura sefer esnasında böyle bir hadise yaşarken aynı zamanda dergâhta da Mustafa Sâfî Efendi’nin yaşadığı bir hal olmuştur. Bu halin ayrıntısına Sâfî

Efendi’den bahsederken tekrar değineceğiz.

Nusret Tura uzun yıllar gemilerde sefere çıkarak geçimini sağladı. Meslek hayatındaki çalışma usulü 13 gün gemiyle sefer, 2 gün istirahat şeklindeydi. Bu görevin yanı sıra bir ara gemilerde muhasebe kâtibi olarak daçalıştı.Yaşının ilerlemesiyle mesleğinin son dönemlerindeBebekiskelesindeemekliolanakadargişememuruolarakmeslek hayatına devam etti. Nusret Turaemekli olma zamanı geçtiği halde yine de çalışmaya devam ediyordu. Neyazık ki bu uzun sürmedi. DevletDeniz Yolları o günlerdebelirli bir yaş grubundakilerin hepsini emekli etme kararı alınca Nusret Turadayaş haddinden dolayıemekli edildi.

Nusret Tura 1950 senesinde taşındığı Küçük Bebek semti İbriktar Sokaktaki bu evde vefatına kadar yaşadı. Bu ev bazızamanlarda dergâh olarak daişlev görmekteydi.

B. TASAVVUFÎHAYATI 1. M.Nusret Tura’nın Bağlı Olduğu Tasavvufi Gelenek

Osmanlı insanının düşünce dünyası üzerinde derinlemesine bir araştırma yapıldığında karşımıza tasavvuf ilminin çıktığını görürüz. Tasavvuf düşüncesinin Osmanlı toplum yapısındakapsayıcıbirkarakteresahipolduğugözükmektedir.Toplumunbütün katmanlarında bürokraside, ilmiye sınıfında, askeriyedeve halk arasında tasavvufa ait sembollerle karşılaşılır. Bu yönüyle tasavvufun Osmanlıların hem dinîhem de sosyal hayatı üzerinde ciddi etkisi olmuştur. Tasavvuf düşüncesi üzerinde uzmanlaşan sûfi, mutasavvıf diye isimlendirilen gönül insanı olan bu kişiler gittikleri her yeri kendi renklerine boyamayı bilmişlerdir.

17Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1): 241.

18Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (I),32; NecdetArdıçile 14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’da yapılan19mülakat 20NecdetArdıç ile14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat.

NecdetArdıçile14 Şubat2022 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat.

Anadolu'yubirgönülyurduhalinegetirenbuârifler,pekçokbölgeyedağılmış olmalarınarağmenbazendebellibölgelerebunlarıçekenbirtakımnedenlerde olmuştur. İşte böylesi ilim ve irfan merkezi olmuş birçok yöremizden bir tanesi de

Evliya Çelebi'nin (ö. 1095/1684) “Havasından mıdır suyundan mıdır âşığı çoktur, birisi birkaç gün kalsa hemen âşık olur,” dediği “Âşıklar” yani Uşşâk şehridir.Osmanlı döneminde içerisinden birçok şeyh, âlimveşair çıkaran Uşşâkıyyeokulu,bu şehirde kurulmuştur.Rûşenilik (Aydın) ve Sivâsilîğin yanı sıra bir şehir adına nisbet edilen üç

Osmanlı tasavvuf okulundan birisi de Uşşâkîliktir.

UşşâkıyyeTarikatı“Yiğitbaşı”namıyla şöhret bulan Ahmed Şemseddin (ö. 910/1504) tarafındankurulanAhmediyyekolunundörtanaşubesindenbiridir.Halvetîana gövdesindeiçtihadyapmaksuretiylekendineaitmüstakilkolkurarakbukolun "Uşşâkıyye"diyeisimlendirilmesinisağlayanPirSeyyidHüsâmeddinHasan-ı

Uşşâkî'dir.Bu kolun silsilesi Hüsâmeddin Uşşâkî’nin şeyhi Emir Ahmed Semerkandî vasıtasıyla Yiğitbaşı Ahmed Şemseddîn’e ulaşır. Hüsâmeddin Uşşâkî, Emir Ahmed

Semerkandî’yeintisap edenon beş halifesinden biridir. Bazı kaynaklarda Hüsâmeddin

Uşşâkî’ningençlikdönemindeKübreviyye’ninNurbahşiyyekolunaintisapettiği kaydedilmektedir. Bu intisap, muhtemelen ya memleketi olan Buhara’da veya daha sonra uğradığı Herat ve Meşhed dolaylarında ya da Anadolu’da gerçekleşmiştir. Bursa,

Balıkesir ve Uşak civarında Kübreviyyetarikatının az sayıda mensubu bulunduğuda kaynaklarda geçmektedir.Bu bilgilerden yola çıkarak Uşşâkıyye’nin Nurbahşiyye ile

Halvetiyye’nin karışımından ortaya çıktığıdasöylenebilir.

Uşşâkî tarikatının kurucusu olan Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî’nin asıl adı “Hasan” lakabı ise dinin kalesi,koruyucusu anlamına gelen “Hüsâmeddin”dir. Soyu Hz. Hasan'a dayandığından dolayı da “şerîf” sayılır. Hüsâmeddîn-i Uşşâkî’nin doğum yeri Buhara olduğu için el-Buhârî ve uzun seneler Uşşâk şehrinde yaşadığı için de “el-Uşşâkî”

nispetleri vardır. Bu durumda künyesi tam olarak şu şekildedir: Seyyid Hüsâmeddin 21Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐:7.

22MahmudErol Kılıç, “Uşşâkıyye”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul: TDVYayınları, 2012),42/232‐233. ; Semih Ceyhan, “Halvetiyye”,Türkiye’deTarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih

Ceyhan, (İSAM Yayınları, İstanbul, 2015), 737.; Sâdık Vicdâni,Tarikatler ve Silsileleri, haz. İrfan

Gündüz, (İstanbul, 1995), 241.

Hasan el-Buhâri el-Uşşâkî’dir.Hayatı hakkındaçok fazla bilgi bulunmamakla birlikte elde olan bilgilerde oğlunun torunu ve Zeyl-i Şakâik müellifi Uşşâkîzâde İbrahim

Hasib’in verdiği mâlûmata dayanır. O da doğumuyla ilgili olarak herhangibir tarih vermez.UşşâkîmeşâyihindenolanAhmedHüsâmeddinEfendi’nin,Hüsameddin

Uşşâkî için yazdığı bir manzume de doğum tarihi 880/1475 olarak belirtilmiş ve bu tarih sonra gelen müellifler tarafından da kabul görmüştür.

Hasan Hüsâmeddin’in babası Buharalı tüccarlardan Hacı Teberrük isimli zattır. Hasan

Efendi ilk dini bilgileri babasından almıştır. Babasının vefatı üzerine bir süre ticaretle meşgulolmuştur.Yaşadığıbölgedesiyasikarışıklıklarınolmasıdiğeryandanda ticaretle meşgul olmanın tabiatına uygun olmaması gibi sebeplerden dolayı gönül dünyasında pek huzurlu değildi. Mânevî anlamda kabz hali içerisinde iken gördüğü bir rüya hayatı hakkında yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. Birçok kimsenin mânevî yola girişinde görülen bir motif olan rüya ile yönlendirilme hadisesini onun hayatında da görmekteyiz. Kaynakların belirttiğine göre rüyasında kendisi, “dünya ticareti hakîkat ehli nazarında ziyandan ibârettir eğer âhiret sefâsı ve kârı kazanmak istiyorsan bu kesret çarşısından el çek ve Anadolu şehirlerinin en güzellerinden Uşşâk şehrinde mukîm olan şeyh Emir Efendi’den inâbe alarak uzlet köşesinde ibadetle meşgul ol.” mânevîişaretine muhatap olur.Hasan Hüsâmeddin gördüğü rüyanın neticesinde yaşadığı yerleri terk etti.Kendine kalan mirası kardeşi Muhammed Çelebi’ye bağışlayarak Anadolu'ya doğru yola çıktı.Herat, Tebriz ve Erzincan üzerinden devam eden yolculuk neticesinde

Uşşak'a vardı. Burada Emir Ahmed Semerkandî ilebuluşup kendisine intisap etti.Bu sıralardayaşıellicivarındaydı.Şeyhiningözetimindeçetinriyâzetvemücâhede eşliğinde seyrü sülûkunu tamamlayıp hilâfet aldı. Burada aynı zamanda İbrâhim Ümmî

Sinan'dandaistifadeederekteberrükenhırkagiydi.MürşidiEmirAhmed

Semerkandî’nin dâr-ı bekâya irtihalinden sonra Uşşâk'ta irşat postuna oturdu ve bu göreviniyaklaşık elliyılsürdürdü.Uşşâk’tairşatvazifesine devamederkengün geçtikçe şöhreti civar illere yayıldı. O sıralarda Manisa valisi olan II. Selim’in oğlu 23Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐, 23.

24Kılıç,Andaolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-, 21.;Mehmet Akkuş, “HüsameddinUşşaki”Türkiye

Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi25(İstanbul: TDV Yayınları,1988), 18/515.

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II-25., Hüseyin Vassaf,Sefine-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-

Ali Yılmaz, (İstanbul:KitabeviYayınları,2015), 4/347.

Şehzade Murad kendisine tahta geçmesi için dua niyazında bulunduğu bir mektup gönderdi. Mektubu getiren elçi şeyhe mektubu teslim etmeden önce şeyh, “Şehzade

İstanbul'adoğruyolaçıksın.ŞuvakitOsmanlıtahtınaoturacaktır.”dedi.Hasan

Hüsâmeddin Uşşâkî’nin sözünün gerçekleşmesi üzerine Şehzade Murad tarafından

İstanbul'a davet edildi.

Tahta geçen III. Murad diğer Osmanlı sultanları gibi tasavvufa ilgi duyan bir padişahtı.

Kendi döneminde şeyhleri, âlimleri ve şairleri koruyup gözettiği, tasavvuf erbabı ile zaman zaman mektuplaştığı ve rüyalarını tabir ettirdiği bilinmektedir.III. Murad tahta geçtiktensonraHasanHüsâmeddinUşşâkî’yiİstanbul'adavetederekAksaray'da kendisine bir konak tahsis etti.Hüsâmeddin Uşşâkî hazretleri bu konağa yerleşerek irşat vazifesine burada devam etmeye başladı. Zaman geçtikçe kendisine teveccüh gösteren insanların sayısı artınca bu durumdan rahatsız olan şeyh padişahtan izin isteyip tekrarUşşâk'adönmeyitalepettiancakpadişahIII.Muradşeyhinİstanbul'dan ayrılmasını istemiyordu. Bunun için İstanbul'un başka bir semtinde Kasımpaşa'da bir tekke yaptırarak şeyhin İstanbul'da kalmasını sağladı. Kasımpaşa'daki tekkede sakin bir hayat geçirse de zamanla tekkeye gelen ziyaretçilerin sayısı artınca şeyh busefer sultana hacca gitmek istediğini bildirdi. Yanına aldığı bir grup müridi ile beraber hac için yolculuğaçıktı.HacibadetinigerçekleştirdiktensonradönüşyolundaKonya'da rahatsızlanarak 1001 yılında âlem-i bekâya göç etti. Vefat ettiğinde 121 yaşında idi.

Konya valisinin okuduğu salâile cenaze namazı kılındı. Cenazesi İstanbul’daki dergâha defnedilmek üzere yola çıkarıldı. Cenazeyi İstanbul girişinde Aziz Mahmud Hüdâyî ile birlikte kalabalık bir cemaat karşıladı. Mübarek bedenleri kayık ile Üsküdar'dan karşıya geçirilerekKasımpaşa'dakitekkeyedefnedildi.BuradakitekkedahasonraUşşâkî tarikatının âsitânesi oldu.

Hüsâmeddîn-i Uşşâkidaha çok şifahîkültürü esas alan münzevibir sûfî meşrebinde olduğundan dolayı yazılı bir eser vermemiştir. Bunun yanında bazı kaynaklar onun düzenlediği Evråd-ı kebir, Hizbu'ş-şeyh, Ahzâb-ı üsbû’iyye ve Halvetîler arasında 26MustafaÖzdamar,HüsâmeddinUşşâkîveUşşâkîler, (KırkKandil Yayınları,İstanbul:2001), 10.;

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐,25.;TarıkVelioğlu,Osmanlı’nınMânevîSultanları, 2. b.,

(Hayy Kitap,27İstanbul:2008), 138- 141.

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II-,30-31; Tarık Velioğlu, Osmanlı’nın Mânevî Sultanları, 140.;Kılıç, “Uşşâkıyye”, 42/232.;Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/347.

büyük öneme sahip olan Seyyid Yahyâ-yıŞirvânî'nin Virdü's-settâr'ı üzerine bazı eklemelerlehazırladığı Şerh-i Virdü's-settår isimli evråd veahzab türü tanzimleri bulunduğunu bildirmektedirler.Bazı kaynaklarda onun "Hüsâmî" mahlasıyla yazdığı şiirlerinden meydana gelen bir divanı gözüküyorsa daaslında bu şiirler ona değil

Hüsâmi mahlasını kullanan ve yukarıda adı geçen Şeyh Ahmed HüsâmiEfendi'ye

aittir.

Hüsâmeddîn-i Uşşâkî’ninhanımının adı Helvayî Matlûbe Bacı'dır.Keramet ve tasarruf sahibi olan bu hanımın kabri, âsitânenin ilerisinde yokuşun sol tarafındaki mezarlıkta oluphalenziyaretedilenyerlerdendir.MenkıbeyegöreHüsâmeddin-iUşşâkî zamanında halvette giren bir dervişe canı helva istediği için bir türlü fetih vâki olmazmış.Öyle ki bu durum kalbinin huzuruna mani olacak dereceye ulaşmış. Matlûbe

Bacı'ya bu hal keşfen mâlum olunca bir miktar helva pişirip dervişe ikram etmiş ve başörtüsünün ucundan bir parça yırtıp “Bunu teberrüken başına koy inşallah fetih vâki olur”diye de duada bulunmuş. Hakikaten yalnız bu dervişe değil tam on dokuz dervişe aynı gece fetih vâki olunca bu olaydan sonra "Helvâyî Bacı" namıyla anılır olmuş.

Uşşâkîtarikatınınİstanbul’damerkeztekkesiHüsâmeddinUşşâkîTekkesi’dir.

Hüsâmeddin Uşşâkî’nin türbesinin bulunduğu ve aynı zamanda pîr makamı olan bu tekke16.yüzyılınsonçeyreğindeHüsâmeddinUşşâkitarafındankurulmuşve tekkelerin kapatıldığı tarih olan1925 yılına kadar aralıksız olarak faaliyetlerinedevam etmiştir. Bu merkez âsitâneden başka İstanbul’un çeşitli yerlerinde de Uşşâkî tekkeleri bulunmaktadır.Bunlar:EğrikapıdışındakiCemâleddinUşşâkîTekkesi,Fatih

Haydar’daki Tâhir Ağa Tekkesi, Üsküdar Halim Gülüm Tekkesi, Eyüp Defterdar’daki

Balçık Tekkesi, Fatih Keçeciler’deki Mahmud Bedreddin Tekkesi, Fatih Haydar’daki

Hocazâde Tekkesi, Karagümrük Uşşâkî Zâviyesi, Yedikule’deki Hâlid Efendi Tekkesi,

Aksaray’dakiMehmedEminEfendiTekkesi,FatihŞehremini’dekiDenizAbdal 28Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐,31,;Vassâf, Sefine-i Evliyâ, 4/286.;

Özdamar,29HüsâmeddinUşşâkîveUşşâkîler,12 .

30Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐,31.

Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar‐II‐, 32.

Tekkesi, Fatih Hırkaişerif’teki Kayserili Mustafa Efendi Tekkesi ve Fatih Nişanca’daki

Havuzlu Uşşâkî Tekkesi’dir.

İstanbul merkezli bir tasavvuf okulu olan Uşşâkıyye, İstanbul’da Cemâleddin Uşşâkî’ye

(ö. 1165/1751) nisbetle Cemâliyye ve ardından Salâhî Uşşâkî’ye (ö. 1197/1783) nisbetle

Salâhiyye şubeleriyle de temsil edilmiş, bir taraftan da halifeler vasıtasıyla dahaçok

Ege veRumeli’ye doğru yayılmıştır. Nazilli, Edirne, Keşan, Gelibolu, Çanakkale,

Gümülcine,Filibe,Belgrad,Peç,Budin,Tımışvar,KandiyeUşşâkîtekkelerinin bulunduğu yerlerdir.

19. yüzyıldan önce sadece İstanbul’da on dokuz Uşşâkî tekkesininolmasıtarikatın ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Fakat çok fazla zaman geçmeden bu sayı

İstanbuliçinolumsuzyöndedeğişipaltıyainmişveÜsküdar’daisehiçtekke kalmamıştır. Budurumun sebebi bu yüzyılda Osmanlı Devleti’ninbirçok sıkıntıyla karşılaşmasıdır.Haliylebusıkıntılardantasavvufhayatı,tarikatvetekkelerde etkilenmiştir. Yine de tarikat, Abdullah Salâhaddin Uşşâkî’nin halifeleri vasıtasıyla

RumeliveBatıAnadolu’yageçmişvebölgeninenyaygıntarikatlarındanbiri olmuştur.Bu bölgelerdeyayılırken tarikatın yer yer Mevlevî, Bektâşî, Gülşenî ve

Melâmî tarikatları ile yakın ilişkiler kurması daha geç dönemlerde tarikatte zâhidlikten rindmeşrebliğe doğru gelişen bir tasavvuf anlayışının öne çıkmasına yol açmıştır. Daha önceleri Bektâşîolduğu rivâyet edilen Nazillili Hulûsi Baba ile başlayan bumeşrep19.

yüzyılda Ahmed Tâlib-i İrşâdî ile günümüze kadar ulaşmıştır. Bu meşrep mensupları kendilerini “Nâzenîn-i Uşşâkî” diye tanımlamışlardır.

Cumhuriyet’ten sonra da silsilesi devam eden Uşşâkıyye’nin günümüzekadar gelen farklı silsilelerineMehmet Şamil Baş,hazırladığı “Ömer Hulûsî ve Divan’ı” başlıklı doktora tezindeayrıntılı bir analizle yer vermiştir. Bu silsileleri incelediğimizde, Ömer

HulûsîGüzelhisar-ıAydınî’nin(ö.1285/1868),tarikatgünümüzekadarulaşırken 31Kılıç, “Uşşâkıyye”, 42/233; Ceyhan, “Halvetiyye”,738;Hür Mahmut Yücer,Osmanlı Toplumunda

Tasavvuf (19. Yüzyıl),(İnsan Yayınları, İstanbul:2003)., 211-218.,M. Baha Tanman, “Uşşâkîlik”, 7/329-

331.32 33Yücer,OsmanlıToplumunda Tasavvuf, 209.

Kılıç, “Uşşâkıyye” 42/233;Ceyhan, “Halvetiyye”,741-742;Mehmet Şamil Baş,Aydınlı BirUşşâkî

ŞeyhiÖmer HulûsîveDîvân’ı,(İstanbul: MetamorfozYayıncılık,2014),55.,M. BahaTanman, “Uşşâkîlik”, 7/329-331.

merkez şahıslardan biri olduğu tespit edilir.Ömer Hulûsî’den devameden Uşşâkî silsilelerini şu şekildesıralayabiliriz: OsmanzâdeHüseyin Vassaf silsilesi, HacıNecdet

Ardıçsilsilesi, Hacı Eşref Sırrı Akın (Akhan) silsilesi, Sıddık Nâcî Eren silsilesi,

İbrahim Mahfi Güz silsilesi, Pir Ganiyy-i Muhtefi silsilesi, el-Hac Mehmet Tevfik

Efendi silsilesi, Hacı Sadık Yıldırım Efendi silsilesi. Neticede günümüze kadar ulaşan

Uşşâkîkolları Ömer Hulûsî’nin halifesi Hüseyin Hakkı Kasabavî (ö. 1297 /1880) ve

Ahmet Talib-i İrşâdî (ö. 1277/1881), Fahreddin Himmetî (ö.1333/1915), Muhammed

Emin-i Tevfikî (ö.1331/1913) yoluyla ana hatlarıyla Balıkesir, İstanbul, İzmir, Manisa ve Çorum şehirlerinde devam ederek zamanımıza kadar ulaşmıştır. Saptamalarımıza göre çağımızda varlığını devam ettiren ancak Ömer Hulûsî’ye dayanmayan bir Uşşâkî silsilesi bulunmamaktadır.

Ömer Hulûsi Divanı, daha önce sözkonusu edilen silsileler içerisindeki Uşşâkî şeyhleri tarafındandaçoğaltılmıştır.Buisimler;FahreddinHimmetî,MuhammedEmîn-i

Tevfikî, Mustafa Sâfî Efendi’dir. Dolayısıyla bu silsileler içinde en güçlü kolun Hüseyin

Vassaf’ın şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’ye ulaşan silsilenin olduğunu söylemek doğru bir

tespit olur.

Nusret Efendi’ye ulaşan silsile Hüseyin Vassaf’ın şeyhi Mustafa Hilmi Sâfî Efendi’ye dayanır. Hazmi Tura Efendi’den sonra silsile, 52. sırada yer alan Nusret Efendi’ye ulaşır.NusretEfendi’densonrasilsilede53.sıradayeralanisimNecdetArdıç

Efendi’dir.

Uşşâkîlerin zikir usullerine gelince ilk dönemlerdesadece kuûdî zikir yapsalar da sonralarıtarikatın zikir ve âyin usulleri Halvetiyye’nin diğer kollarına mutâbık olarak devrânî olmuştur. İstanbul Uşşâkî tekkelerinde durak, cumhur ilâhisi, usul ilâhisi, devran ilâhisi gibi İstanbul tavrı tekke mûsikisi icra edilirken,Anadolu’da bu tavır yerini mahallî formlara bırakmıştır. Nâzenîn-i Uşşâkî ve Melâmî Uşşâkîler’de ise devran yoktur. Pîr Hüsâmeddin Uşşâkî’ye ait olduğu iddia edilen Evrâdü’l-kebîrile 34Ceyhan,“Halvetiyye”, 762.

35Şamil Baş,Ömer Hulûsî ve Dîvân’ı, 62-63.

36Detaylı bilgi için bk. Abdurrezzak Tek,Silsile-iUşşâkıyye, Halvetî-Uşşâkî Yolunun Velileri, (Bursa

Akademi Yayınları, Bursa, 202137)

Ömer Tuğrul İnançer, “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi”, (Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul:

1994), 7/329-331.

Şerhu Virdi’s settâr isimli vird kitapları bir Uşşâkî sâlikinin günlük dua kitaplarıdır.

Salâhî Uşşâkî, Uşşâkî âdâb ve erkânını, Tuhfetü’l-Uşşâkıyyeadlı risâlede toplamış,eser son devir Uşşâkî şeyhlerinden Abdurrahman Sâmi Efendi tarafından dagenişletilerek

tercüme edilmiştir.

Uşşâkıyye’ninbağlıbulunduğuAhmediyyekolununkurucusuYiğitbaşıAhmed

Şemseddin’e göre esma sayısı on ikidir. Dolayısıyla Uşşâkıyye’de de esma sayısı on iki olup ilk yedi esmaya karşılık gelen ve etvâr-ı seb’adenilen nefsin yedi mertebesine, fürûât-ı hamse denilen beş isim daha eklenmektedir. Mürşidin dervişine telkin ettiği bu isimler şunlardır: Lâ ilâhe illallah, Yâ Allah, Yâ Hû, Yâ Hak, Yâ Hay, Yâ Kayyûm, Yâ

Kahhâr, Yâ Fettâh, Yâ Vâhid, Yâ Ehad, Yâ Samed, Allah.

OsmanlıkültürvemedeniyettarihindemühimtesirleresahipolanveOsmanlı döneminde en üst düzeyde kurumlaşan tasavvuf, âyin şekilleri ve rükünleri ile tarih içinde yerini almış ve çağımız insanına örneklik oluşturacak incelik, zerâfet ve nezâket ile Osmanlı kültürünün vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Mûsiki başta olmak üzere özellikle bütün güzel sanat dallarında ve bilim alanında isim bırakmış pek çok kişinin birtasavvufekolünebağlıolmasıdabugerçeğigösterenbirişarettir.Tasavvuf kültürünün yapıtaşlarından biri olan daha çok şehir merkezli Uşşâkî ekolü de ciddi bir

öneme sahiptir.

Medresede ders verenbir âlim, tekkesinde bir ârif, evindeki küçük laboratuvarında iksîr-i âzam araştırmaları ile uğraşan bir simyacı, karışımını kendisininbulduğu güzel kokuların ıtriyatçısı ve Fransızca okuyup konuşabilecekseviyedezamanına vâkıf bir aydın olan Manisalı Şeyh Abdurrahman Sâmi Efendi (ö. 1934) ile Sefinetü’l Evliyâ isimli beş ciltlik eseri başta olmak üzere pek çok eseri ile tasavvuf tarihçiliğimizin mühim şahsiyetlerinden olan Hüseyin Vassâf Efendi (ö.1929) bu irfan mektebinin son dönemdeyetiştirdiğiönemliyüzleridir.AyrıcaUşşâkîliğinKasımpaşa’dabulunan 38Kılıç, “Uşşâkıyye”, 42/232-233.; Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/347.; Ahmed Nezih Galitekin,Osmanlı

Kaynaklarına Göre İstanbul: Câmi, Tekke, Medrese, Mekteb, Türbe, Hamam, Kütüphâne, Matbaa,

Mahalle39ve Selatîn İmâretleri,(İşaret Yayınları, İstanbul:2003), 250.

40Abdurrahman Sâmi,Mi’yâru’l-Evliyâ, (İstanbul, 1339), 19.

Ömer Tuğrul İnançer, “Osmanlı Tarihinde Sûfîlik Âyin ve Erkânları”,Osmanlı Toplumunda Tasavvuf veSufiler:Kaynaklar-doktrin-ayinveerkân-tarikatlar-edebiyat-mimari-ikonografi-modernizm,haz.

Ahmet Yaşar Ocak,(Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2005), 168.

âsitânesininsondönemindezâkirbaşıolanCemaleddînEfendi(ö.1937),Türk mûsikisinin önemli şahsiyetleri Sadeddin Kaynak (ö. 1961), Kemal Batanay (ö. 1981) ve Sadi Hoşses’in (ö. 1994) hocalığını yapmıştır.

İnsanların Hak’a vasıl olması için takip edilen yollar denize akan nehirler misali çok değişik ve çeşitlidir. Bu yollardan bir tanesi olan ve 16. yüzyıldan beri varlığını korumuş olan Uşşâkıyye’nin tesirleri günümüze kadar ulaşmıştır.

2. Tarikataİntisabı

Nusret Tura 18yaşlarında iken babası onu ikamet ettikleri yerin yakınlarında bulunan

Kasımpaşa'daki Uşşâkî âsitânesine götürdü. Kendisi de Nakşibendîtarikatına bağlı bir derviş olan İsmail Efendio dönemde âsitâneninşeyhi olan Mustafa Sâfi Efendi’ye:

“Size bir uşşâkî gülü getirdim” diyerek oğlunu teslim etti. Böylece Nusret Tura’nın tarikata intisabı bu şekilde gerçekleşmişoldu.

Nusret Tura, tarikatların kapandığı yıl olan 1925 senesine kadar gemide seyahatte olmadığı zamanlarda Kasımpaşa’daki âsitâneye giderdi. Mustafa SâfiEfendi genç derviş Nusret’in mânevîterbiyesiyle ilgilenmesi için onu hem halifesi hem de damadı olan Hazmi Efendi’ye emanet etmişti. Bundan dolayı da bazı vakitlerde Keçeciler’deki dergâhagider oradan nasiplenirdi. Bir yandan Devlet Deniz Yollarında çalışıyor diğer yandan İstanbul'da bulunduğu zamanlarda hem âsitânedeki hem de Keçeciler’deki sohbet ve zikirlere katılıyordu. Nusret Tura’nınbu dönemlerde şeyhiSâfi Efendi ile yaşadığı bir hatırasını Necdet Ardıçşu şekilde anlatmaktadır:“Nusret Babammeslek hayatına genç yaşta Devlet Deniz Yollarına ait gemilerde kamarot olarak başlamıştı.Bu vazifeyi yaptığı zamanlarda Karadeniz adlı gemiyle Samsun seferi yaparken Ereğli önlerinde azgın bir fırtınaya yakalanıyorlar. Gemi devâsâdalgalar arasında sallanıp dururken bir ara denizin dibini görüp o anda bir elin kendilerini yukarıya çekip su üstüne çıkardığını görmüşler. Bu hadisenin yaşandığı esnada Kasımpaşa’dakiâsitânede gece yarısı Sâfi Efendi seccadesinde oturmuş elinde tesbihi ile coşkun bir hâlet-i rûhiye içinde zikir yapıyor. Bakıcı hanım bu halin normalin dışında bir hal olduğunu fark 41Kılıç,Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-,190.

42Mustafa Kara,Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatler, 2. b., (İstanbul:Sır Yay., 2008), 149.

43Ardıç,Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler-12, 160.

44Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1), 32.

edince beklemeye başlıyor. Bir müddet sonra Efendi hazretleri elhamdülillâh diyerek zikrini bitirip sukûnete eriyor. Yanına gelenlere “Çok şükür Nusret'i kurtardık” deyince yanındakilerbudurumuozamananlıyorlar.NusretTurailegemikaptanı

Karadeniz'deki azgın fırtınadan sağ salim kurtulup İstanbul'a geldikleri gibi adadıkları kurban ile dergâhın yolunu tutmuşlardır.

Nusret Turaşeyhi Mustafa SâfîEfendi ile çok fazla vakit geçiremese de üzerinde himmetini her daim hissetmiştir. 1925 yılında tekkelerin kapılarınakilit vurulunca tekkedeki buluşmalar da nihayete ermiştir. 1926 yılında da Safi Efendi âlem-i cemâle göçünce mânevîemanetidamadı olan HazmiEfendi’ye devretmiş,böyleceNusret

Efendi de diğer dervişler gibi Hazmi Efendi ile seyrine devametmiştir. Bu durumu bir şiirinde şu şekilde ifade etmektedir:

“Hazreti Hazmi’ye büktük boynumuz gedâ

Pir Hüsameddîn-i Uşşâkî’ye ettik iltica.”

Hazmi Efendi 1924 yılında Fatih Keçecilerdeki Mahmud Bedreddin dergâhınapostnişin olduktan sonra Nusret Tura’nınyeni adresi Fatih Keçeciler’de Mahmud Bedreddin

Dergâh’ı olmuştur. Mesleği icabı her zaman gitme fırsatı bulamasa da özellikle mübarek gecelerde dergâha gider orada sohbet, ibadet ve zikirle vakit geçirdikten sonra sabah namazını Hırka-i Şerif Camiinde eda edip evlerine dönerlerdi.Nusret Tura, şeyhi Hazmi

Efendi’ye derin bir muhabbet duyardı.Bu muhabbetin neticesi olarak da şeyhinin soy ismini almıştır. Soyadı Kanunu çıkmadan önce insanlar çeşitli lakaplar, ünvanlarile anılırdı. 1934 yılında çıkanyeni kanunla isminyanına bir soy ismi de alınması gerekliydi. Hazmi Efendi kendine soy isim olarak “Tura” ismini alınca Nusret Efendi de şeyhinden izin alarak onun soy ismini resmen almış ve Mehmet Nusret Tura şeklinde kayda geçmiştir. Bu sayede Nusret Turabağlı olduğu yere hem dünyevî hem de uhrevî olarak tabi olduğunu göstermiştir.

Nusret Turaşeyhi ile aynı soyadını almasını bel evlatlığına değil yol evlatlığına dayandığını belirterek “Tura” ismi konusunda şunları söylemektedir: “HazmiBabamız sînemizdeyatıyor, toprakta değil. Efendibabamızınsoyadı“Tura”dır. Fakirinde 45Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1), 241.

46Necdet Ardıç,Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Tur Sûresi, (Tekirdağ: y.y. 2017), 26.

“Tura”dır. “Tuğra” derler eski Türkçe’de. Mânada da sultanların sultanının tuğrasıyız.

Esâsen tuğraya padişahların imzası derler. Cenâb-ı Kibriyâ’nın gönlümüze vurduğu tuğranın pırıltılarını sözlerimizde, gözlerimizde görmek mümkündür.

NusretTurafırsatbuldukçaKeçeciler’dekiBedreddindergâhınagiderveHazmi

Efendi’ninhusûsayaptığıFusûsderslerinekatılırdı.Tekkelerinfaaliyetlerineson verildiktensonraFatihCamiveBayezıdCamii’ndekiMesnevisohbetlerininde müdavimlerinden biri olmuştur.

KeçecilerdekiBedreddindergâhındayaşananbirhatırayıdaNusretTura’nıneşi

Rahmiye Hanım şu şekilde anlatmıştır. Dergâhta Ramazan ayını idrak ederken akşam vakti yaklaşmış fakat iftarlık olarak bir hazırlık yapılmamıştı. Hâne halkı Hazmi

Efendi’ye “Ne yapacağız”diye sorduklarında HazmiEfendi “üzülmeyin yemeğimiz

Hak’tadır” der. Biraz zaman geçtikten sonra Nusret Turaelinde yiyecekler ile beraber içeri girince HazmiEfendi “Bugün Nusret Allah’lık (Rezzâklık) yaptı.” demişler. Hâne halkı da gelen yiyecekler ilehemen iftar hazırlığına başlamışlar.

Seneler geçtikçe Nusret Tura mânevîseyrinde olgunlaşmaktaydı.Nihayet derslerini bitirmeye muvaffak olduğunda bunun sevinci ile günümüzde rast makamında ilâhi olarak okunmakta olan meşhur “Erler Demine Destur Alalım” nutkunu söylemiştir.Bu ilâhi maalesef televizyon ve radyolarda eksik ve birazda değiştirilerek okunmaktadır.

HazmiEfendi’nin hac dönüşü rahatsızlanarak hastaneye kaldırılması vesonrasında dünyadaki günlerini tamamlayıp 1960 senesinde Hakk’a yürümesi neticesinde yerini ve emanetlerini Nusret Efendi’ye bırakmıştır. Artık Nusret Efend’nin Halifelik dönemi

başlamıştır.

47Tura, Mektuplar, 11-12.

48MahmudErol Kılıç,Erler Demine-Takriz, V-VIII.

49Çelebi(ŞerifKır),Terzi Baba (1), 245.

50Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba

Divanı,51(Tekirdağ: y.y., 2007), 36-37.

Ardıç,Gönülden Esintiler Divan-3, 39-41.

3.Mürşidleri a.Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi

Mustafa Hilmî-iSâfî Efendi hakkında detaylı bilgiyi, müridi Hüseyin Vassâf’ın Sefîne-i

Evliyâ’sındabulmaktayız.DiğerönemlibilgiisekaynağıMustafaHilmî-iSâfî

Efendi’nin Meşîhat-ı İslâmiyye Sicill-i Ahvâl Dairesine verdiği 27 Mayıs 1335 tarihli hâltercümesidir.BuhâltercümesinegöreMustafaSâfîEfendi,kendisinişöyle tanıtmıştır: “İsmim Mustafa, mahlasımHilmî tarîkaten Sâfî’dir. Hanefiyyü’l-mezhep olup, pederimin ismi Ali, mesleği münâdî, şöhreti Dervişağazâde’dir”.Sefîne müellifi

HüseyinVassâfEfendi,şeyhininHilmîmahlasınasahipolduğunuaktarırken, kendilerinin gerçek anlamda bu mahlasa sahip olduğunu,hilmlerinin kemâl derecesinde bulunduğunu ve onun kadar halîm bir zata rastlamadığını ifâde eder.

Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi 1274/1858yılındaBurdur’da dünyaya gelmiştir. Babasının adı Dervişağazâde Ali Efendi’dir.İlk tahsîlini Burdur’da Çınaraltı mektebinde, Eski

Yeni Medrese’de tamamlamıştır.Mustafa Hilmî Efendi bu dönemdekendi isteği ile

Kur’ân’ı hıfz edip hâfızlığını tamamlamaya muvaffak olmuştur. Bu süreç içerisinde ailesinin engel olmasından endişe duyduğu için onlardanbu durumu gizlemiştir. Ancak hâfızlığını bitirdikten sonra düzenlenen cemiyet esnasında ailesinin haberdar olduğu rivayet edilir.1296/1879tarîhinde dinî tahsil için, memleketi Burdur’dan İstanbul’a gelir.Fatih’teTetimme-iRabiaMedresesi’ndederslerinedevamederektahsîlini tamamlamıştır. Dört sene sonunda 1300/1883senesinde bu medreseden icâzetnâme almıştır. Daha sonra açılan ruûs imtihanında başarılı olarak müderris olmuş ve Fatih

Câmi-i Şerîfinde ders vermeye başlamıştır. Ders halkası günden güne genişleyerek artmaya başlamış ve 1317 senesinde Fatih Camii’nde talebelerine icâzet vermiştir.

1314/1898’de EyüpSultan Askerî Baytar Rüştiyesi’nde Kavâid-i Osmâniye muallimi daha sonra Teşrinisâni 1316’ da bu mektebin Arapça muallimi olmuştur. Nisan 1320’de 52Fatma Sena Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, (İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,

Yüksek Lisans Tezi, 2010), 25.53 54Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/336.

Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/335.; Ebu‟l-ulâ Mardin,Huzur Dersleri, 1376/1957, haz. İsmet Sungurbey,

(55İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1966), 2-3/228.

56Diyanet İşleri Başkanlığı Şer‟iyye Sicilleri Arşivi, Sicil Defterleri, 7/193.

57Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/335.

Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/336.; Ebu‟l-ulâ Mardin, Huzur Dersleri,2-3/228.

Toptaşı Rüştiyesi Kavâid-i Osmânî, Temmuz 1325’de Kuleli İdâdisi Ulûm-ı Diniye ve

Arabiye muallimliğine tayin olunmuştur. Aynı sene içerisinde Eyüp Askerî Rüştiyesi

Lisan-ıOsmânîmuallimliğinenakledilmiştir.Eylül1326/1910’daBeşiktaşAskerî

Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye muallimliğine ve Kânunievvel 1328’de Koca Mustafa Paşa

Askerî Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğine nakli gerçekleşmiştir. 1330

Ramazan ayında padişah huzurunda gerçekleştirilen Huzur Dersleri muhatablığına tayin edilmiş vebu görevde 1339 senesine kadar kalmıştır.

Mustafa Sâfî Efendi ilk evliliğini Burdur’da dayısı Ahmed Ağa’nın kızı Hatice Hanım ile gerçekleştirmiştir. Hatice Hanım 1320/1904tarihinde İstanbul’da vefât etmiş ve

Eyüp Sultan’da defnedilmiştir. Mustafa Hilmî Efendi’nin bu evliliğinden Cemâl Efendi isminde bir erkek ve Mürşide Hanım isminde bir kız evlâdı dünyaya gelmiştir.

Mustafa SâfîEfendi tasavvufa duyduğu muhabbet sebebiyle meşrebine uygun arayışlara girmiş ve neticesinde Anadolu ve Rumeli’de pek çok yeri gezerek kemâl sahibi zatlar ile görüşüp onlardan istifade etti. Daha sonra 1300 tarihinde Nazilli’ye giderek orada

Ali Galip Vasfî Efendi’nin oğlu Şeyh Şihâbüddin Efendi’ye (ö.1316/1918) intisap etti.

Şihâbüddin Efendi de mânevîterbiyesi için Fahreddîn Himmetî’ye(ö. 1333/1913) emanet etti. Bu süreçte İzmir, Üsküp, Selanik, Kosova, Edirne, Konya, Bursa ve

Nazilli’ye yaptığı seyahatler neticesinde buralarda bazı zatlarla görüşerek onlardan istifade etti.Üsküp'te ziyaret ettiği Mevlevîşeyhi Niyazi Efendi’yi sohbet şeyhi edindi.

Uzun seneler Şeyh Muhammed Emin Tevfikî (ö. 1297) hazretlerinin gözetiminde mânevîterbiyesini tamamlayarak 1324 Ramazan Kadir Gecesinde (15 Kasım1906) mürşidi Fahreddin Himmetî tarafından kendisine hilafet verilmiştir.1325/1909 tarihinde

Fındıkzâde Tekkesi şeyhliği boş kalınca Mustafa Sâfî Efendi buraya tayin edildi. Bu tekkeninNakşîtekkesiolmasındandolayıNakşîusulüileâyinicraedilmesi gerektiğinden dolayı Mustafa Sâfî Efendi de Arab Said Efendi'den Nakşibendî tarikatı icazeti aldı. Bundan sonra tekkede hem hatm-i hâcegân hem de uşşâkî âyini icrâ ederek tarikat faaliyetini sürdürmüştür. Fındıkzâde Tekkesi 1918 yılında çıkan büyük yangında tamamen yanmış Mustafa Sâfî Efendi de açıkta kalmıştır. Bu yangında kıymetli pek çok 58Sicil Defteri, 7/193.

59Vassâf,Sefine-i Evliyâ, 4/335-336.

kitabı da zayi’ olmuştur. Yangından birkaç gün sonra Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi tarafından o sırada boş durumda olan Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Âsitânesi şeyhliğine atandı. Mustafa Sâfî Efendi,Hz. Pîr Dergâhı’nda postnişin bulunduğu dönemde günden güne tanınmaya başlayınca dervişlerinin sayısı arttı. Mârifete susayanların kanacağı ve ehl-i aşkın muhabbete doyacağı bir meclis haline gelen tekkede zikr-i şerîf Perşembe günleri icra edilirdi.Zikr-i şerîften önce Mesnevî-i Şerîf okuyup şerh ederdi. Hâfızası güçlü olan Sâfî Efendi, Hz. Salâhaddîn-i Uşşâkî, Hz. Mısrî-i Niyâzî, Hz. Sezâî-i

Gülşenî’nindivanlarındanezberebildiğiyerlerdensohbetesnasındaörneklerde

verirdi.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması, şeyhlik ve dervişliğin kaldırılması16 Safer 1344/ 15

Eylül 1925 tarîhli kânun gereğince gerçekleşince Uşşâki Âsitânesi de mühürlenmiştir.

Bu durum neticesinde Mustafa Sâfî Efendi harem dairesinde odasında uzlete çekilip, ziyârete gelen mensuplarına burada feyz dağıttı. Bu süreçyaklaşık sekiz ay bu şekilde

devam etti.

“Vâkıât”yazma geleneğinin son örneklerinden biri de Hüseyin Vassaf Efendi’nin seyrü sülûkunda yaşadığı mânevîtecrübelerinden bahsettiği “Vâkıât” adlı eseridir. Vassaf

Efendi bu eserini şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’nin emriyle yazmış vealtmış dokuz vâkıâsını kaydetmiştir. Mustafa Sâfî Efendi’nin vefatına yakın gördüğü vâkıâtlarını anlatırken aynı zamanda şeyhinin vefat etmeden önceki son halleriyle ilgili şunları belirtmektedir:“Azîzim, mürşidim, Efendimin âlem-i cemâle intikāllerine değin vâkî olan müşâhedâtımdan ba‘zılarını bu risâleye yazdım. 66, 67, 68. vâkıât aynı aynına zuhûra geldi. Altmış altıncı vâkıâyı müşâhede ettiğim zamân hasta idim. Bu vâkıayı

Kasımpaşa’ya âsitâne-i Uşşâkıyye’ye gidip nûr-ı kalbim efendime şifâhen arz için kendimdecesâretbulamadım.Esâsensöyleyemezdimfakatmürîdhervâkıâsını mürşidinearzetmekmecbûriyetindeolduğundantahrîrenma‘rûzâttabulundum.

Mektubumu alır almaz harem-i âliyeleri vâlidemiz hanıma “Bizim Hüseyin olacakları görmüş, pek mühim zuhûrât vardır. Âferin evlâdım Hüseyin, mâşallah” buyurmuşladır.

Vâlide hanım merak etmiş “Efendim, ne gibi şeydir” suâline “Söylenecek gibi değildir.

60Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/338.

61Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/339.

62Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/372.

“İşte bu azîz ve alîm olan Allah’ın takdîridir.”cevâbını vermişlerdir. O dakîkadan îtibâren hâlleri diğer-gûn olup pür-beşâret bir hayâta müstağrak olmuşlardır. Bir iki gün sonra “Bizim evlâdın hastalığı nasıl oldu acaba, gelse de görüşsek” diye âsâr-ı iltifât gösterip fakirhâneye adam göndermişlerdir. Hasta idim, gidemedim, gidecek olsa idim yine gidemeyecek derecede mânevî bir tesîr-i hayret altındaydım. Şevvâlin yirmi ikinci çarşamba günü anlaşıldığına göre berâ-yı vedâ kerîmeleri Mürşide Hanım’a varmadı.

Hazmi Efendi’ye gitmek arzusunu izhâr buyurup harem-i âliyelerine hazırlanmasını emretmişlerdir.Azîziminâdetidir,ziyâretinekimgelirseonunyanındaabdestli bulunmağı sokağa çıkacak olsalar iğtisâl etmeyi arzu ederlerdi. İğtisâl içinsu ısıtmışlar, iğtisâl eder etmez kan dimâğına hücûm edip felc-i umûmî rû-nümâ olmuştur. Fakirhâne

Arnavutköyü’nde olmakla mahdûmları Cemâl Efendi “Pederim gāyet ağır hastadır”

diye telgrafla ma‘lûmât verdiğinden Kasımpaşa’ya şitâbân oldum. Gördüm ki azîzim temâşâ-yı Cemâl istiğrâkındadır. A‘zâsı hareketten âtıldır. Müdâvât-ı ibtidâiyye kâr-geri te’sîr olmuyor. Fakîri görünce tanıdı, bir şeyler söylemek istedi, anlaşılamadı. Kur’ân okundu. Tevhîd-i şerîf ile iştigāl edildi. Zemzem-i şerîf verildi. Ecel teri döküyordu.

Üçüncü günü akşamı cumartesi gecesi nısfu’l-leylden iki saat sonra rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Rahmetullâhi aleyh. İşte altmış altıncı rü’yâ bu sûretle aynen çıktı.

63Yâsin 36/38.

Hüseyin Vassaf’ın bahsettiği 66. Vâkıasını şu şekilde anlatmaktadır: 1344 senesi Şevvâl ayınınonunda bir cumartesi gecesi âlem-i menâmda kendimi Hindistan’da bir şehirdegördüm. Azîzim, mürşidim Şeyh

Mustafa Sâfî Efendi başında bir tabla yemek olduğu haldeyeryüzünden semâya doğru bir binânın çatısı hizâsına kadar yükselmiş, muallakta duruyor. Yüzünü yeryüzündeki halka döndürmüş “Ey ahâlî! İlâhî nimetlerin olduğu sofrayla geldim.İçinizde hayli zamân bulundum.Geliniz nevâle-çîn-i rahmet ve nimet olunuz’ diye bağırdım, hiçbiriniz rağbet göstermediniz. Bu azîm nimetinkadrini bilnediniz.Ben artık sofrayı götürüyorum” diyerek tekrar halkı uyanmaya davet ettiler. Fakîr dahi halkın yanında azîzimin o sözlerini dinliyordum. Azîzim hakîkat söylüyor diyordum.Azîzim semâya yükselmeye başlarken halkın aklı başına geldi. Feryâd u figāna başladılar. Fakîr dahi ağladım. “Aman azîzim, beni yalnız bırakma yanarım, mahrûm etme” diye izhâr-ı teessür ile nâlân olurken arkasından evlâd u iyâli de uçtular. Ben de arkalarına düştüm ve havada seyerân ettim. Nihâyet azîzimi İstanbul’da, Köprübaşı’nda bir tramvaya binmiş gördüm. Yanına sokuldum, baktım ki beyaz sarıklı, siyâh cübbeli, kara sakallı, sakalının bir tarafının ucu beyazlanmış bir ders hocası kıyâfetindedir. Koltuğunda beyaz bir boğça vardır. “Azîzim sizi takîb eyledim, yetiştim elhamdülillâh” dedim. Boğça nedir diye sordum. “Oğlum bunun içinde emânetler vardır, götürüyorum” dedi. Sonra hem-bezm-i sohbet olduk. İki saat sürdü. Hep hakāikten söyledi. O sözler ne mazbûtumdur ne de lisân-ı kāle sığacak bir şeydir. Rü’yâ içinde bir rü’yâ olan bu müşâhedeyi

Kasımpaşa’da azîzime gidip anlatmak istiyorum. Görüyorum ki Süleymâniye Câmi-i Şerîfi yüksekliğinde bir kemerden Kasımpaşa’ya yol vardır. Dünyâ ayakaltında kalmış bu kemerin üstünden gidiyorum.

Kasımpaşa’ya takarrubum sırasında azîzim arâkiyyeli, yeşil sarıklı, beyaz sakallı olarak fakîri istikbâl ediyor. Kemerden giderken düşeceğim diye korkar gibi oldum. Azîz elimden tuttu. Selâmete erdirdi. Bir konaktaya‘nîÂsitâne-iUşşâkıyye’dehalvetolduk.Müsâadeleriileavdetediyordum.Kemerden merdiven vâsıtasıyla ve meşâyıhdan İbrâhim Bey yardımıyla indim. Atlarla dolu bir ahır gördüm. Arpalar

Mustafa Sâfî Efendi, 22 Şevval 1344 târîhinde (5 Mayıs 1926) Çarşamba günü, damadı

HazmiEfendi’ye gitmeye niyet etmişken rahatsızlanmış ve üç gün hasta yatmış, 25

Şevvâl Cumartesi gecesi yarısı vefât etmiştir. İlk halîfesi Şeyh İzzet, dâmâdı Şeyh

Hazmi, pîrdaşı Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh Osman Efendi ve Hüseyin Vassâf Efendi tarafından büyük bir ihtiramla gasl edilmiş, techiz ve tekfin edilerek Pazar gecesi hânkâh-ı Hz. Pîr’de bulundurulmuş ve Pazartesi günü Kasımpaşa Câmi-i Kebîr’inde öğle namazını müteâkip cenâze namazı Rufâî şeyhlerinden Şeyh Hâfız Fâik Efendi tarafından kıldırılmıştır. Hüseyin Vassaf, Mustafa Sâfî Efendi’nin vefatı üzerine bir gazete de çıkan vefat ilanını Sefine-i Evliya eserinde ilgili bölüme eklemiştir. İlan şu şekildedir: “İrtihal: Fâtih mücîz dersiâmlarından Burdurlu Hoca Mustafa Efendi irtihâl-i dâr-ıbekāeylemiştir.Na’ş-ımağfiretnakşıbugünKasımpaşa’dasâbıkUşşâkî

Dergâhı’ndan kaldırılacak Kâsımpaşa Câmi-i Kebîr’inde namâzı ba’de’l-edâ medfen-i mahsûsuna defn edilecektir.”

Hz. Pîr hânkâhına defnedilmek istense de Hükûmet tarafından izin verilmediğinden dolayı kalabalık bir cemaat eşliğinde Kasımpaşa Feriköy Mezarlığı’na defnedildi.

Mezarı Hüseyin Vassaf tarafından yaptırılmıştı. Mezar taşına ÜsküdarMevlevî Şeyhi

Remzi Dede Efendi’nin söylediği tarîhin yazıldığından bahseder.Ancak bugün mezar taşının yenilenerek değiştirildiği anlaşılmaktadır.

Nusret Tura,Mustafa Sâfî Efendi’ye yazdığı bir şiirinde ona karşı duygularını şu şekilde mısralara dökmüştür.

Hocama

Ey! Bekā âleminin gamzeli eşsiz güzeli

Gözlerim görmedi diğer seni gördüm göreli

Gamzene kâkülüne gönlümü takdın nideyim?

ve sâir yemler mebzûl idi. İbrâhim Bey yanıma geldi. “Mazhariyetiniz büyüktür. Böyle bir kimsenin yanakları öpülesidir” diye boynuma sarıldı, öptü. Bu sırada eşyâ-yı kesîre arasında bulunuyordum.Bir merdivenden çıkarken ezân-ı Muhammedî okundu. Cemâatle edâ-yı salâta şitâbân oldum. Uyandım.

Hüseyin Vassaf,Vâkıât, Keşif Günlüğühaz.: Abdullah Taha Orhan, (Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul:

2016), 137-139.65 66Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/351

Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/349.

Asılıp perçemine dîdeni görmek dilerim

Bakarım aynaya bazen, görürüm sanki seni

Kapanıp secdeye ol dem öperim bil ki yeri

Nerede ol iri gözler ki hüdânın feneri

Bakaramma gülerek, hep görür Allah diyeni

Seni hâlâ severim, şemsimizin tek kameri

Beni yaktın sana insan mı desem yâ ki peri

Geçen ömrümdeki on bin seherin tek seheri

Bastığın toprağı bulsam öperim ben o yeri

Bana Nusret dediler, sana da Mustafa Sâfî

Bana birgün der isen “gel” gelirim Vallâhi

Nerede ol iri gözler ki hüdânın feneri

Bakar amma gülerek, hep görür Allah diyeni b. Mehmet Hazmi Tura

Son dönem Uşşâkî şeyhlerinden M.Nusret Tura’nın şeyhiArapgirli Hazmi Efendi, 1298/1882’de Malatya’nınArapgir ilçesinin YukarıŞeyhler mahallesindedünyaya gelmiştir.Babasıulemadan Abdullah Hamdi Efendi'dir. Hem babası hem dedesi mezkûr mahallede imam hatiplik yaptığından dolayı “Hocazâde” lakabıyla meşhur olmuşlardır.

Abdullah Hamdi Efendi,Hatice Zeliha Hanım ile evlenmiş ve bu evliliklerinden 67Nusret Tura,Karagün Dostuyum III, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, (İstanbul: Yeni Savaş Matbaası,

1964), 132-133.

Mehmet Hazmi ve Fehmi isminde iki çocukları dünyaya gelmiştir.Memleketinde ilk eğitimini tamamladıktan sonra kıraat ilmini öğrenmek için Malatya ve Harput'a gitmiş, daha sonra tahsilini ilerletmek için 1902’de İstanbul’a gelmek istemişse de, o sıralarda

Sultan Abdülhamid tarafından talebe-i ulûmun İstanbul’a gelmesi yasaklandığı için

Karahisar'a geri dönmüş, oradan Erzurum’aulaşmıştır ve burada bir sene kalmıştır.

Erzurum’da bulunduğu sırada tasavvufa olan ilgisi sebebiyle Kadirî şeyhlerinden Ali

Rıza Efendi’ye (ö.1930) intisap edip bir müddet hizmetinde bulunmuştur.

Yüksek ilim tahsil etme düşüncesinden dolayı İstanbul’a gitme arzusunda olan Hazmi

Efendi bu arzusundan vazgeçmedi ve ilk fırsatta Dersaadet’e gitmeninyollarını aradı.

Sonunda 1319/1903yılında İstanbul’a ulaşarak Bâyezıd Câmî-i ŞerîfindeArapgirli

Hüseyin Avni Efendi’nin (ö.1954) ilim halkasına katıldı. Üç yıl buradaki derslere devam edip sonunda icâzetnâme aldı.Hazmi Efendi, 1324/1908yılındayapılan ruûs imtihânında başarılı olmuşve Beyazıt Cami-iŞerîfi dersiâmları arasına katılmıştır. Bu görevini dokuz yıl sürdürmüş ve burada hem mantık hem de Farsça dersleri vermiştir.

Ardından yeni kurulan Dârü’l-Hilafeti’l-Aliyye medreselerinde iki yıl Türkçe, Arapça,

Farsça, Mantık, Adâb-ı münazara dersleri verdi.

Bu görevlerin yanında 1325/1909 yılından itibaren yaklaşık bir yılMatbaa-i Amire’de

Arapça ve Farsça kitapların ikinci musahhihliği görevinde bulunmuştur. 1332/1914 yılındaIslah-ıMedârisNizamnâmesiilemedresesistemindeyapılandeğişiklik neticesindeDâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye medresesinde Türkçe, Arapça ve Farsça nahiv dersleri müderrisliğine getirilmiştir.1333/1917 ve 1338/1922 yılları arasında İbtidâ-i hâricveibtidâ-idâhilmedreselerindeArapça,FarsçaveTürkçemüderrislik görevlerinde bulunmuştur. HazmîEfendi’nin bu süreçte getirildiği bir başka görev ise

Huzur Dersleri muhataplığıdır. Bu görevi 1334/1918 yılından 1337/1921 yılına kadar sürdürmüş; Cumhuriyet’in ilanındankısa bir süre önce de Sahn medresesinde kelâm ilmi müderrisliğine getirilmiştir. Tevhîd-i tedrîsat kanunuyla medreselerin fiilîolarak 68Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 5.

69Vassaf,Sefine-i Evliyâ, 4/362.; Velioğlu,Osmanlı’nın MânevîSultanları, 421.

70Ebü‟l-ulâ Mardin,Huzur Dersleri, 2-3/215.

71Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, 2-3/216.

72Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 7-9.

varlığının sona ermesinin akabinde 1340/1924 yılından itibaren Heybeliada Deniz Harp

Okulu’nda sekiz yıl kadar din dersimuallimi olarak görev yapmıştır.

HazmiEfendi’nin yapmış olduğu görevler içerisinde en önemli yeri, hiç kuşkusuz kütüphanecilik görevi işgal eder. Tevhîd-i tedrîsat kanunu ile çok sayıda müderris ve dersiâmın görevlerinden olduğu bir dönemde kütüphanecilik görevi HazmiEfendi için sığınılacak bir liman olmuştur. Bu görevi ara vermeden yaklaşık kırk yıl sürdürmüştür.

Kütüphanecilik görevine başlangıcı,müderris olarak görev yaptığı zaman açılan hâfız-ı kütüblüksınavına girmesi ve bu sınavda başarılı olmasıylabaşlamıştır. İstanbul

Çarşamba’da bulunan Murad MollaKütüphanesi’nin altıncı hâfız-ı kütüplüğüne tâyin olunmuş, daha sonra kütüphanenin birinci hâfız-ı kütübü olmuştur. 1329/1913 yılında

Murad Molla Kütüphanesi’nde başladığı görevinde 1937 yılında baş memurluğa terfi etmiş, aynı yıl içerisinde de Süleymaniye Kütüphanesi müdürlüğüne atanmıştır.On iki senebukütüphaneninmüdürlüğünüifâettiktensonra1947senesindeyaşhaddi nedeniyle emekli olmuştur. Emekli olduktansonra da Süleymaniye’den ayrılmamış;

fahriolarakyazmaeserlerintetkikiileilgilenmiştir.Yazmaeserlerüzerindeki notlarındanbirininaltına1374/1955tarihinidüşmüşolmasınabakılırsa,onun

SüleymaniyeKütüphanesiileolanbağınınenazındanbutarihekadarsürdüğü

anlaşılmaktadır.

HazmiEfendi’nin hayatının merkezinde yer alan ve karakterini oluşturan en önemli özelliği,tasavvufi kişiliğidir.1920’liyıllardanitibaren başladığıMesnevidersleri vesilesiyletasavvufi kişiliği daha çok ön plana çıkmıştır. Hüseyin Vassâf; Hazmi

Efendi’nin birkaç senedir Ramazan ayında Kasımpaşa’da Câmi-i Kebîr’de Mesnevî-i

Şerîf takrîr ettiğini, Edirne, Bursa ve Selânik’te bulundukları müddetçe de Mesnevî-i

Şerîf derslerinegayretli olduklarını belirtmiştir.

73Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura,11.

74Hâfız-ı kütüp: Kütüphane memuru yerine kullanılanbir tabirdir. Hâfız-ı kütüp, kitapları saklayan demektir.75M. Zeki Pakalın,Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 1/704.

76Ebu‟l-ulâ Mardin,Huzur Dersleri, 2-3/ 216.

77Yönlüer,Mehmet Hazmi Tur 12.

Mehmet Kalaycı. Süleymaniye’de Bir Hâfız-ı Kütüb: Mehmet Hazmi Tura ve Yazma Eserlere Düştüğü

Tetkik Notları78.İslam Tetkikleri Dergisi-Journal of Islamic Review 10/2, (Eylül 2020),501-552.

Vassâf,Sefine-i Evliyâ,4/363.

12 Kasım 1958 tarihli Fetih gazetesindekiilâna göre, Hazmi Efendi’nin önceleri

Süleymaniye Camii'nde okuttuğu Mesnevî derslerinin, caminin tamiri münasebeti ve gösterilen ilgidoğrultusunda cumartesi ikindi namazından sonra Fatih Camii'nin hünkâr mahfeli altında devam edileceği duyurulmuştur. Buradaki derslerine vefatına kadar devametmiştir.Budersleredahaziyadeilimehlivekalemerbabıkimseler katılmaktaydı. Fatih Câmii’ndeki Mesnevî derslerini takib edenler arasında Gümülcineli

Mustafa Efendi, Hâfız Ali Üsküdarlı, Kanî Karaca, Hafız Halil Necati Coşan, Mahir İz gibi tanınmış isimler bulunnaktaydı.Bu derslere katılanlardan biri aynı zamanda hemşehrisi olan Ahmed Mahir Gedikoğlu Mesnevî dersiyle ilgili bir hatırasını şöyle

anlatmaktadır:

“Bir Ramazan akşamı, cemaatle beraber iftarı unutarak yatsıya kadar ders yaptıklarını söylemişlerdi. Bu kadar dikkatli dinlenir, en mühimmevzuları tel tel çözerlerdi. Âyet-i kerîme, Hadîs-i Şerif, Tarih, Edebiyat, menkıbe ve hatta mahalli tabir ve mesellerle tafsilatlıvemükemmelMesnevîokutuyorlardı.BüyükâşıkHazret-iMevlânâ’ya hayranlardı ve hiç şüphesiz onu en iyi anlayanlardan biriydi. Bu sene, görmeyi çok arzu ettikleri Konya’da yapılan Mevlânâihtifaline de gitmişlerdi. Derslerde ehemmiyetli noktaları izah ederlerken çok nazikâne “Sizlerden rica ediyorum, istirham ediyorum, bu ince hikmetleri anlatabilmem için bendenize yardımcı olun, dikkatli dinleyin. Dilimi âciz irfanınıza bırakıyorum” derlerdi. Derslerine, sohbetlerine ne zaman bedbin ve hüzünlü girsem, her defasında ufkum aydınlanarak çıkardım. Ekseriya dersler Hâfız

Kâni’nin müstesnâ hançeresinden dökülen Kur’ân-ı Kerîm’le mühürlenir ve Efendi

Baba bu Kur’ân’ı huşû içinde dinlerdi. Cemaatin de büyük haz ve hayranlıkla dinlediği bu sesler, mübarek caminintaşlarına, duvarlarına, direklerine siniyor sanırdınız. “Ağzı dili olsa da söylese” tabiri buradan gelse gerek.”

Mesnevi derslerine katılanlardanbiri de dervişi Necdet Ardıç’tır. Tekirdağ’da ikamet ettiği için bu derslere çok fazla katılma imkânı olmasada ziyaret için İstanbul a geldiği vakitlerde cumartesi günü ikindi namazından sonra başlayan derslere katılmıştır. İştirak ettiği derslerden birinde Hazmi Efendi’nin,Hz. Nuh’tan (a.s.) bahsettiğini, anlattığı hakîkatler neticesinde Hz. Nuh’un sırrını öğrendiğini ve mübarek kelâmlarını dinledikçe 79Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 13-17.

80Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Bir Şule Söndü”,Arapgir Postası Gazetesi, Sayı: 321, (12 Ağustos 1960),2.

hakîkatlerini anlamaya başladığınıbelirtmektedir.Hazmî Efendi Fatih Camii’nde

Mesnevî okuturken, post-nişîn olduğu Keçeciler’deki Mahmud Bedreddin Dergâhı‟nda da az sayıdaki kişiye Fusûsü’l-Hikemokutmuştur.

1318/1902 senesindeKādirîşeyhi Ali Rıza Efendi’ye intisabı ile başlayan tasavvufi hayatı, 1918senesinde Kasımpaşa’da Hüsâmeddin‐i Uşşâkî Âsitânesi şeyhi Mustafa

Sâfî Efendi’ye intisap ederek devam etti. Şeyhinin kızı Mürşide Hanım’la evlenerek damadı oldu. Kısa sürede mânevî seyrini tamamladı.Daha sonra açılan imtihanda ehliyetiniispatederekşeyhiMustafaHilmi-iSâfîEfendi’nindelâletiileFatih

Keçeciler’deki Şeyh Mahmud Bedreddîn Dergâhınınmeşîhatı kendisine verilmiştir.Tâc ve hırka giydirme merâsimi17 Rebîulevvel1343/1924târîhinde perşembe günü,

Kasımpaşa’daÂsitâne-iUşşâkıyye’de,birmevlîd-işerîfcemiyetisonrasındave dönemin meşâyıhı huzûrunda, Mustafa Sâfî Efendi tarafından icrâ edilmiştir.Bir yıl sonraTekke ve zâviyeler kapatılıncaHazmiEfendi, vefâtına kadardergâhın ahşap meşrûtasında ikamet etmiştir.

MehmetHazmiTurahacfarîzasınıyerinegetiripİstanbul’adöndüktensonra5

Muharrem 1380 (29 Haziran 1960) tarihinde vefat etmiştir.Kasımpaşa’da Feriköy

HelvacıBacıMezarlığındakayınpederiBurdurluMustafaHilmîEfendi’ninkabri yakınında medfûndur.

Ahmed Mahir Gedikoğlu Hazmi Efendi’nin rahatsızlığı nedeniyle kaldırıldığı Haseki

Hastanesindekisongünlerinişöyleanlatmaktadır:“EfendiBabaçokyatmamakla beraber,son günlerini oldukça ıstıraplı geçirmişti. Son gece, hastanede kan verilince kriz gelmiş, sevdiklerinden, yakınlarından ayrı, kimsesiz vedâ ettiler hayata... Hicazdan döndükten sonra ziyaretlerine gitmiştim. Yataktaydılar. Beni görünce sevindiler. Çok kansız ve dermansız kalmıştı. Dudakları bembeyazdı. Doktor, konuşmamalarını tavsiye etmiş. ‘Siz konuşun da ben dinleyeyim, iyileşirsem ben konuşurum siz dinlersiniz’ dediler.Hicaz'aMısıryoluylagitmişler,görülecekyerlerigezmişvesıcaktan 81Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1), 245.

82MahmudErol Kılıç, “Füsûsu‟l-Hikem”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV

Yayınları 1996), 13/83236.

84Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, 4/368.

85Tanman, “Uşşâkîlik”, 7/330.

Velioğlu,Osmanlı’nın MânevîSultanları, 422.

hastalanmış. Yirmi gün hiç bir şey yemeden buzlu su içmiş ve Mekke bronşiti almış.

Hasta olarak Hac farizasını edâ etmiş ve yine Mısır yoluyla veuçakla yurda dönmüşler.

Başına konan buzlardan, uçak gürültüsünden kulakları ağır işitiyordu. Beraber giden arkadaşının yardımı ile gelebilmişler. Bunları yanındakilerden dinledim. Konuşmak istememelerine rağmen arada bir şeyler söylüyorlardı. Bir ara, ‘Bâyezîd-ı Bistâmî hazretleri bir gün Cenâb-ı Hakk'a niyâz ederek lütfunu ziyâdesiyle gördüm, bana zahmetini de tattır Ya Rabbîdemişti’buyurduktan sonra büyük bir teslimiyet ve tevekkül içinde ‘O da bu olmalı’deyişi vardı ki çok hazindi. Fazla yormamak için kalktım. Ayrılırken ‘Yine gel’ dediler.”

Hazmi Efendi’nin dervişi Necdet Ardıç daşeyhinin vefat ettiği günlerde yaşadığı bir hali şu şekilde nakletmektedir: “Bir günterzihanedükkânımda dikiş makinesinin başında çalışırken bir hal ile karşılaştım. Çalıştığımdikiş makinesinde yüzüm duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Efendi’min silueti belirdi. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durdurdum. Mürşidimbana sürekli ‘Haydi oğlum, gayret oğlum, lâ ilâhe illâllah,haydi gayret’şeklindehitap ederek bir mesaj veriyordu. Bu hal geçtikten sonra ütü masasının yanına gittiğimdeilginç bir görüntüyle karşılaştım.O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanırdık. Yere doğru baktığımda beyaz yerkarolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde sanki çizilmiş gibiyazılan, ع

(ayn),ي(ye) veد(dal)harflerinin olduğunu gördüm. O anda bunların ne anlama geldiğini bilemedim. Unutmamak için oradaki görüntüyü bir kâğıdayazdım. Aradan kısa bir süre geçtiktensonramürşidim Hazmi Tura Efendi’yi ziyaret için İstanbul

Fatih'tekidergâh olarak da kullanılan evine gittim. Kapıyı çaldığımda hanımı Mürşide

Anne kapıyı açtı. İçeriye girip 5-10 dakika oturduktan sonra MürşideAnneye, ‘Efendi

Babam evde yok mu?’diye sordum. Mürşide Anne decevaben‘Babanız sizindir yavrum’deyince bu sözden bir şey anlamadım. Bir müddet sonra Mürşide Anne’ye ‘Efendi Babam daha gelmedi mi?’diye tekrar sorduğumda ‘Efendi Babanız artık sizindir oğlum’cevabını alınca bu ifadedeki maksat ve mânayı anladım ki mürşidim

Hazmi Efendim vefat etmişti. Bu haber üzerine kısa bir tefekküre daldım ve değişik duygular yaşadım. Terzihanede çalışırken yaşadığım hâlet-i rûhiyemi daha iyi anladım.

86Gedikoğlu, “Bir Şule Söndü”, 2.

Mürşidimin ruhunu teslim etmeden evvel son bir kez gayrete geçirmek için beni ziyarete geldiğiniidrak ettim. Bir müddet sonra ‘Şimdi biz ne yapacağız?’diyeMürşide

Anneye sorduğumda Mürşide Anne de, ‘Efendi Babanız yerine M. Nusret Tura'yı bıraktı. Vasiyeti bu şekilde idi. Emanetler artık onda. Sizler de bundan böyle ona gideceksiniz’cevabını verdi. Dergâhtanayrıldıktan sonra Nusret Babamınyanınagittim ve ona terzihanede yaşadığım hali anlattım.’Oğlum, o gördüğün harflerin mânası, (‘ıyd) bayram demektir, O anda onun bayramı imiş, sana o mâlum olmuş’dedi. Fakir de o zaman meseleyi anladım.

29 Haziran 1960 (4 Muharrem 1380) Çarşamba günü 79 yaşında vefat eden Mehmet

Hazmi Tura’nın cenazesi, Öğle namazına müteakip büyük bir kalabalık eşliğinde kılınan cenaze namazının ardından Cerrahî şeyhi Muzaffer Ozak’ın rehberliğinde tekbir ve zikirlerle Feriköy Mezarlığı’nda mürşidi ve kayınpederi Mustafa Sâfîhazretlerinin ayakucuna defnedilmek istendi fakat yer bulunamayınca başucuna defnedildi. Orada bulunan herkesin“Allah için başucuna layıktı”dedikleri aktarılmaktadır.Mezar taşında“Tarikat-ıAliyye-iUşşâkıyyeMeşâyıhındanveBeyazıtDersiâmlarından

MesnevîhanArapgirliHacıMuhammedHazmiTura,Ruhunael-Fâtiha”ibaresi

yazılıdır.

Cenaze merasimine katılan A. Mahir Gedikoğlu gözlemlerini şöyle aktarmaktadır: “30

Haziran Perşembe günü, son vaziyetinden haber alamadığımız için endişe ettiğimiz, âlim ve fâzıl hemşehrimiz M. Hazmi Tura’yı mensubu bulunduğu Uşşâkî tarikatının eskidentekkesiolan,EdirnekapıKeçecilerCaddesi’ndekiikametgâhlarında ziyaretlerine gittiğimiz zaman, daha dışarıdan bir şeyler sezerek telaşlanmış ve içeri girerek,bir gün önce Haseki Hastanesi’nde vefât ettiğini ve defin için evine getirilmiş olduğunuöğreninceçokmüteessirolmuştuk.Cenazegünlükoturmaodalarının yanındaki misafir odasındaydı. Gelenler yavaş yavaş çoğalıyor, Efendi’nin son bir defa yüzünü görmek istiyorlardı. Ortalık sessiz... Yavaş yürünüyor, yavaş konuşuluyor;

arada sızlanmalar, hıçkırmalar duyuluyordu. Yaşlı bir hanım, ‘Efendi şehîd-i aşktır’ diye ağlıyor; içine ateş düşmüş gibi âh çekenler görülüyordu.Ortalıkta dolaşanlardan biri, ‘O dünyasını değiştirdi. Ne olduysa bizlereoldu, sahipsiz ve yetim kaldık’diyordu.

87Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1), 245.

88Yönlüer,Mehmet Hazmi Tura, 50.

Cenaze hazırlandıktan sonra tabutun üzerine sarık ve diğer bazı ilmiye alâmeti de konarak Fatih Câmi-i şerîfine getirildi. Öğle namazı öncesinde muhrik bir sesle Kur'ân okuyan HâfızKânidikkat ve hayranlıkla dinlendi. Fatih Câmii'nde farklı bir kalabalık vecanlılık vardı. Namazdan önce Efendi’ye hatim okundu. Öğleyi müteakip büyük bir kalabalık cenaze namazını edâ etti. Cemaatten bir zat söz isteyerek Hazmi Efendi hakkında irticâlen edebî bir konuşma yaptı. Tabutu eller üstünde bir müddet taşındıktan sonra cenaze arabaya kondu. Arkasından dört-beş otobüs ve pek çok taksi takip etti.

Kasımpaşa sırtlarının bir yerinde vasıtalar durdu. Tekrar eller ve omuzlar üstünde ilahilerle mezara gelindi. Sıcak bir gün mezarınbaşına toplandık. Kur’ân-ı Kerîm okundu; ardından usûlüne göre zikredildi. Mensuplarının için için akan gönülden gözyaşları ve gömüldükten sonra, yaşlı ve nurânî bir zatın duyarak, ağlayarak verdiği telkin görülecek şeydi. Fâtihalar okuduk ve Efendi’yi bu çıplak ve sıcak tepedeki ağacın serin gölgesinetevdî ederek ayrıldik.”

Osmanlı’danCumhuriyet’eintikal eden tasavvufkültürününönemlişubelerindenbiri olanUşşâkıyyenin son dönem meşâyihinden Fatih Keçeciler Şeyh Mahmud Bedreddin

Dergâhı son postnişi Hazmi Efendi çok yönlü bir şeyh idi. Dersiâm, Mesnevîhan, Huzûr

Dersleri muhatabı, kütüphaneci, şair ve mütercim kimlikleriyle zengin bir kişiliğe sahipti.Tekke-medresemünâsebetlerindedengeveuyumunbirörneğiolduğu görülmektedir. İnsanlardan uzak, yalnız tekkesi ve dervişlerinin var olduğu bir hayatı değil de çeşitli kademelerdeninsanlarla muhatab olduğu, çalıştığı, dostluk kurduğu, gönül aldığı hareketli bir hayat tarzını seçmesi onun Melâmî neşvesini göstermektedir.

İmzalarında “Uşşâkî” mahlasını hiç kullanmamış olması da bunun işâretlerindendir.

Söylediği nutuklara baktığımıza temelde daima vahdet-i vücûd anlayıının hâkim olduğu ve sıklıkla aşk konusunun işlendiği görülmektedir.Makaleleri, şiirleri ve tercümeleri bulunan M. Hazmi Tura’nın “Hüsâmeddîn‐i Uşşâkî ve Tarîkat‐ı Aliyye‐i Uşşâkıyye”

adlıkayıpkitabından,HüseyinVassafSefîne‐iEvliyâ’dabahsetmektedir.

“Hüsâmeddîn El‐Uşşâkî”, “Cemâleddîn El‐Uşşâkî”, “Salâhaddîn El‐Uşşâkî”, “Cihâd Ve

Fezâil‐i Cihâd”, makaleleri Ceride‐i Sûfiyye’nin1918 ve 1919 yıllarındaki sayılarında;

Mevlânâ adlı makalesi ise 1958 yılında Fetih isimli aylık edebî gazetede yayımlandı.

89Gedikoğlu, “Bir Şule Söndü”, 2.

90H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ, 4/324-364.

Niyazî Mısrî’denbir gazelin şerhiyle ilgili Hüseyin Vassâf’ayazdığı bir mektubu da

vardır.

Hazmi Efendi’nin Tercümeleri ise şu şekildedir:

1-Salâhaddin-iUşşâkî’nin Miftâhü’l-Vücûd fî TevcîhiKelâmi’ş-Şeyhi’l-Ekber ve

Zeylü’l-Kitâb bi Ahseni’l-Hitâb Tercümesi.Bu yazma nüsha, Prof. Dr. Osman Türer ve

Doç. Dr. Cengiz Gündoğdu tarafından günümüz Türkçesine aktarılarak 2009 yılında

Tasavvuf Dergisi’nde yayımlanmıştır.

2-İbn Sînâ’nın Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi Tercümesi 3-İbn Sînâ’nın Namaz Risâlesi Tercümesi.

4-İbn Sînâ’nın Hüzün Risâlesi Tercümesi.

Butercümeİbn Sina’nın 900. ölüm yıldönümüvesilesiyle1937 yılındaTürk Tarih

Kurumu tarafındanİstanbul’da neşredilen Büyük Türk Filozof ve Tıb Üstadı İbn Sina:

Şahsiyeti ve Eserleri Hakkında Tetkikler adlı eser içerisinde yer alarak yayımlanmıştır.

5-İbn Sînâ’nın Kan Alınacak Damarlar Risâlesi Tercümesi.

Bu risâle Süheyl Ünver tarafından 1937 yılında Tedavi Kliniği ve Laboratuvarı Dergisi, sayı:25,sayfa:36-50arasındaveaynıdergininsayı:26,sayfa:93-101’de

yayımlanmıştır 6-İbn Sînâ’nın Tedbîrü’l-Müsâfirîn Risâlesi Tercümesi.

Bu çeviri de Süheyl Ünver‟in katkılarıyla 1938 yılında Türk Tıp Tarihi Arşivi, sayı: 10, s. 33-38’de neşredilmiştir.

91Mektubun müellif hatlı orijinalhali, Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar no: 2319‟daki,

Hüseyin Vassâf‟ın Lücec-i Asrî Şerh-iKelâm-ı Mısrî adlı Mısrî Şerhleri eseri içerisinde yer almıştır.

Yeni harflerle yer alan şekli için bkz. Abdullah Çaylıoğlu,Niyazî-i Mısrî Şerhleri, (İnsan Yay., İstanbul:

1999), 202-211.92

Osman Türervd,“Salâhaddin-i Uşşâkî‟nin Vahdet-i Vücûdla Alakalıİki Risalesinin Arapkirli Hazmî

Tarafından Yapılan Tercümesi”, Tasavvuf Dergisi,9323, (Ocak-Haziran 2009), 601-639.

İbn Sînâ,Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risalesi,çev.M. Hazmi Tura, (Bürhaneddin Matbaası, İstanbul:

1942).94

İbn Sina,İbn Sînâ‟nın Namaz Hakkındaki Görüşleri, çev. M. Hazmi Tura, (Bürhâneddin Matbaası,

İstanbul: 1942)

4.Halifelik Dönemi

Nusret Tura şeyhi Hazmi Efendi’nin1960yılında vefat etmesineticesinde üzerine aldığı emaneti, hilafet görevini Küçük Bebek semtindeki hanesinde 1979yılına kadar sürdürmüştür.Kimi zamandergâh işlevidegören bu evde sevenleriyle bir araya gelerek

Hak sohbetlerine ve zikirlere vefatına kadar devam etmiştir. NusretTurazamanında sohbetler ayda bir defa genelde Cuma günleri vebunun yanında kandil gecelerinde yapılırdı. Mübarek geceler sohbet ve zikirlerle idrak edilirdi.

Nusret Tura’nınmeclisine birçok yolun müntesipleriiştirak ederlerdi. Necdet Ardıç’ın dakatıldığı bu meclislerde ilâhiler okunur, zikirler yapılır ve sonra sohbete geçilirdi.

Necdet Ardıç, o günlere dair hatıralarını yâdederek şu bilgileriaktarmaktadır: “Nusret

Babamın dâvûdi sesi,Rahmiye Anneminlatîf sesi, Rufâîşeyhi Lütfü Bey’in ince sesi,

Nazan Hanım’ınnazlı sesi ve Sabri Bey’in yumuşak sesi ile orada bulunan diğer kişilerindekatkılarıylahepberaberilâhilerokunurdu.RahmiyeAnnem,Niyâz-î

Mısrî’nin (ö.1105/1694) çok sevdiği,

Bakıp cemâl-i yâre, çağırırım dost dost

Dil oldu pâre pâre, çağırırım dost dost nutk-uşerifiniolatîfsesiilesöylerbizlerdeeşlikederdik.NusretBabamın dervişlerinden Hatice Hanım’ın söylediği,

Çıkılmaz benlik ile ulu dergâha

Varını yoğunu at da gel derviş

Fenerin mumunu yak da gel derviş ilâhisiberaberce söylenir dahasonra hep beraber Nusret Babamıntarikat derslerini ikmal edince yazmış olduğu “Erler Demine Destur Alalım” nutku çoşkulu bir şekilde, kendilerinin dekatılmasıyla hep beraber meşk edilirdi. İlâhiler bittikten sonra kısa bir zikir yapılırve Nusret Babamınlisanından günün konusuna ve sohbetin gidişine göre

Hak kelâmı başlardı.

95Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Terzi Baba İlahiler-Derleme, Tekirdağ: 3-4.

Burada yeri gelmişken “Erler Demine” ilâhisi hakkında yıllardır yapılan bir yanlışı düzeltmekadınabazıaçıklamalardabulunmakgerekmektedir.Günümüzdehem televizyon kanallarında hem de internet üzerinden hizmet verilen çeşitli mecralarda bu ilâhi (bir iki istisnası dışında) halen yanlış okunmaktadır. Bu ilâhinin yazıldığı ve okunduğu günlere şahit olan Nusret Tura’nındervişi ve aynı zamanda kendisinden sonra halifesi olarak vazife alan Necdet Ardıçbu husus hakkında yaptığımız görüşme neticesindebizimleşubilgileripaylaşmaktadır:“NusretBabamın‘ErlerDemine’ ilâhisini tarikat derslerini bitirdiği zaman yazdığını Rahmiye Annem bana söylemişti.

Zaten ilâhinin sözleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hilafetgörevine başlamadan önce bu ilâhiyi benzer makamda okuyor idik. Hilafet görevine başladıktan (1960) sonra da aynı şekilde okumaya devam ettik. Nusret Babamın meclisine zaman zaman başka yolların müntesiplerinin geldiği de oluyordu. Onların da bulunduğubu meclislerde hep beraber okunurdu. Orada bulunan diğer yolların müntesipleri de kendi meclislerinde bu ilâhiyi bizim okuduğumuz makamdaokumaya devam etmişlerdi. Günümüzde bestecisi olarak ismi geçen Tahsine Hanım belki o kardeşlerin okuyuşlarına şahit olup bu şekilde kendisi okumuş olabilir. Aslında güfte Nusret Tura, beste Nusret Tura’nın evlatları şeklinde olarak bilinmesi en doğru olanıdır. Bu ilâhiyi ben de dâhil Nusret Babamın meclisindebulunanlarbütünkandilgecelerindeaynımakamdaokurduk.Nusret

Babamdan sonra da hemTekirdağ’da evimizdehem de diğer bulunduğumuz yerlerde ve kandil gecelerinde ilkolarak nasıl okumuşsak o şekilde okumaya devam ettik. Bir diğer husus da Nusret Babamın şiirlerinin yer aldığı ‘Karagün Dostuyum I: Hamdım–Piştim–

Yanıyorum’adlı eserinin ilk baskısı 1963senesinde yapılmıştır. Nusret Babamın sohbet meclislerinde okunan ilâhileri 1960yılından beri özel olarak tuttuğum el yazısı ile yazdığım ilâhi defterinde kayıtlıdır. Daha sonra bu defteri kitap haline getirip diğer kitaplarım arasında muhafaza etmekteyim. Bu defterin varlığı bile bu husus hakkında önemli bir belge niteliği taşımaktadır. İnşallah kasıtlı olmadığına inandığım bu yanlıştan bir gün dönülür ve hak sahibine teslim edilir.

Güftesi Nusret Tura’ya bestesiNusret Tura’nın evlatlarına ait olan Erler Demine ilâhisinin aslı şu şekildedir:

96Necdet Ardıçile 14.07.2021tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

Erler demine destûr alalım

Pervâneye bak ibret alalım

Aşk âteşine gel bir yanalım

Dost dost diyerek arşa varalım

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim

Günler geceler durmaz geçiyor

Sermâyen olan ömrün bitiyor

Bülbüllere bak feryâd ediyor

Ey gonca açıl mevsim bitiyor

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim Âşıksan eğer gel birleşelim

Şeyhin izine yüzler sürelim

Tâ fecre kadar zikreyleyelim

Feryâd edelim efgân edelim

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim

Ey yolcu biraz gel dinle beni

Kervân yürüyor sen kalma geri

Nusret denilen deryâ gezeri

Hatmetti bugün seyr ü seferi

Devrâna uyup seyrânedelim

Eyvâh demeden Allâh diyelim.

Nusret Tura’nınevinde yapılan meclislereKādirî, Melâmî, Mevlevî, Rufâî ve Uşşâkî gibi tarikatların müntesipleri ile toplumun farklı kesimlerinden insanlar gelirdi. Küçük

Bebek’teki hanede yapılansohbetlerekatılanlardan biri Rufâî şeyhi merhum Lütfi

Efendi,bu evdeki sohbetlerin pek çoğuna bazı dervişleriyle beraber katılırdı.

Necdet Ardıç,şeyhiNusret Tura’nın sağlığında Melâmîşeyhi Sadeddin Bilginer Bey’le sık sık görüştüğünü belirterek bu zat ile olan ilişkisi hakkında şunları aktarmaktadır:

“Senelerevvelİstanbul’daNusretEfendi’ninsohbetlerinegelenüçüncüdevre melâmîlerinden Muhammed Nûru’l-Arabî’den (ö.1888) sonra gelen ilk kuşaklardan birisi olan“Allah ve İnsan” adlı kitabın yazarı merhum Sadeddin Bilginer Bey ile görüşürdük. Kendisini yakından tanıdığım bu zat gerçek bir melâmî idi. Nusret Efendim âhirete irtihal edince cenaze hizmetlerinde beraber bulunmuştuk. Nusret Efendimi

beraber gaslettik.

Nusret Tura’nın hanesine gelenlerden bir diğer kişi de Hz. Mevlânâ’nın 21. Göbek torunlarından, Bahariye Mevlevihânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ye müntesib bir

Mevlevî dervişive aynı zamanda gazeteci ve yazar olan Refii Cevad Ulunay’dır (ö.

1968).Bazı zamanlar sohbetlerine katılırdı. Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde

Nusret Tura’nınyazılarının kendi köşesinde yayınlanmasını sağlayan bu zat kendilerini yakından tanıdığı için zaman zaman ziyaretlerine gelirdi. Bu ziyaretlerden birineşahit olan Necdet Ardıço günkü hatırayı şu şekilde anlatmaktadır: “Nusret Efendi ile Cevad

Bey arasındaki yazışmaların devam ettiği günlerde Cevad Bey’in Nusret Efendi’ye olan muhabbeti de artmaya başlayınca kendisiyle görüşmek isteğinde bulundu. Uygun bir zamandabu gerçekleşti. Bir cumartesi günü Bebek’teki eve ilk defa misafir olarak geldiler. Oldukça muhabbetli geçen o günün sohbeti içinde Cevad Bey’in biraz da üzüntüyle söylediği sözleri hâlâ hatırımdadır. ‘Efendim, ne yazık ki biz ceddimize lâyık 97M. Nusret Tura,Karagün Dostuyum-I, 17; a.mlf,Erler Demine, XIV.

98Necdet Ardıç ile 14.07.2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

99Bk. Hilmi Yücebaş,Ulunay, Hayatı, Hatıralan, Eserleri, (Arkın Kitabevi, İstanbul, 1969) olamadık.’Saatler ilerleyince vedalaşıp kalktılar. Daha sonraları bu ziyaretlerine ara ara

devam etmişlerdir.”

5. Halifeleleri 76 yaşındaâlem‐i bekâya göçen Nusret Turason dönemde yetişmiş çok kıymetli meşâyihten idi. Âlim ve ârif bir zat olan M.Hazmi Tura’nın yanında yetişerek, geriye aşkla ve muhabbetle yazılmış eserler bıraktı. Birçok dervişi, muhibbi ve dört halifesi olan Nusret Tura hayatının son döneminde, kendisinde bulunanmaddîve mânevî emanetleri Terzi Baba olarak bilinen Necdet Ardıç’a vererekyerine halife olarak bıraktığını açıkladı. Nusret Efendi’nin halîfelerinin isimleri şöyledir: Bakırköylü Ahmet

Öçal, Arnavutköylü Hüseyin Angı, Kadıköylü Sabri Nebioğlu (ö. 1994) veTekirdağlı

Necdet Ardıç.Nusret Efendi’nin Necdet Ardıç haricindeki halifeleri vefat etmiş olup haklarında elimizde yeterli bilgi olmadığı için sadece isimlerini zikretmekle yetinmek

zorunda kaldık.

Necdet Ardıç

Necdet Ardıç, Tekirdağ’da Aydoğdu mahallesinde, Şabanoğlu bayırıdenilen mevkide 15Aralık1938tarihindedünyayageldi.Tekirdağ’ınyerliailelerinden,geçimini çiftçilikle sağlayarak mütevazıbir hayat süren Sadık Ardıç Beyve Melek (Melihâ)

Hanım’ınikinci çocuğudur.

Necdet Ardıç, 1945 yılında ilkokul eğitiminebaşlamış vebitirdikten sonraçalışmak zorunda olduğundan dolayı aile bütçesine katkı sağlamak için herhangi bir örgün eğitim kurumundatahsilhayatınadevamedememiştir.Ancakkendisinindinîilimleri öğrenmeye karşı olan isteği neticesinde küçükyaşlarda bazıhocalardanKur’ân-ı Kerîm okumak ve Arapça öğrenmek için eğitim almıştır.Geçimini çiftçilikle sürdüren babasıSadık Efendi, çocuklarının kendi mesleğini devam ettirmelerini pek istemiyordu.

Oğullarınınbaşkabirmesleksahibiolmasının,onlariçindahaiyiolacağı düşüncesindeydi. Bunun üzerine amcası Mehmet Bey yeğeni Necdet’i hem boşta kalmasın hem de başka bir meslek öğrensin diye o dönemde gözde bir meslek sayılan 100Necdet Ardıçile 14.07.2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

101Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),29.

102Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (I) ,20.

103NecdetArdıçile 14 Temmuz 2021 tarihindeTekirdağ’dayapılanmülakat “Terziliği” öğrenmesi için Tekirdağ’da Hüseyin Kuymu (Kara Hüseyin) adında bir terzininyanına çırak olarak verdi. Üç yıl süren çıraklık ve kalfalık döneminibu terzihane dükkânında tamamladı. İstanbul ve Tekirdağ’daki meslekî eğitimlerden sonra bir arkadaşıyla Tekirdağ’da ortak olarak küçük birbayan terzihanesiaçtı.

Askerdendöndükten sonra Tekirdağ’dadaha önce arkadaşıyla ortak olarak açtıkları terzihanearkadaşınınterziliğe devam etmek istemediğini belirtmesi üzerine kapanınca, bu sefer tek başına bir dükkân açmaya karar verdi. Küçük bir dükkân tutup mesleğini ilk defa kendi başına yapmaya başladı. İşlerini yavaş yavaş yoluna koyduktan sonra müşterileri artmaya başlayınca daha büyük bir dükkânkiralayıp oraya geçti ve bu yeni terzihanedükkânınınismini de “Servet Terzisi”koydu.

Necdet Ardıçterzilik mesleğini 45 sene çok yoğun, 10 sene daha az yoğunlukta olarak toplamda55yılyapmıştır.Uzunsenelerbumesleklemeşgulolmasındandolayı takipçileritarafından“TerziBaba”olaraktanınmıştırvehalendebuisimle anılmaktadır. Terzilik mesleğini hem zâhir hem bâtın olarak yerine getiren Necdet

Ardıç, bir yandan bedenlere elbise dikerken diğer yandan ilâhîhakîkatleri ve esmâ-i ilâhiyyeleri de Hak yolunun talibi olanlara mânevîelbiseler şeklinde giydirmektedir. Bir tekkehalinegelenbuterzihanedenicedervişleryetiştirerekkemâlehlihaline

getirmiştir.

Necdet Ardıç, 1964 yılının Eylül ayında, 26 yaşında iken mürşidi Nusret Tura’nın işaretiyle, ailesinin yakından tanıdığı ve uzak akrabalık bağınında bulunduğu Nüket

Hanımileevlenmiştir.NüketHanım,NecdetArdıçileevlendiğindehenüz15 yaşındaydı. Necdet Efendi ile huzur ve muhabbet dolu uzunca bir hayatı beraberce geçirmektedir. Necdet Efendi ve Nüket Hanım’ın evliliklerinden ilkolarak İzzet ve sonrasında Cemâl Cem adlı iki erkek evlatlarıdünyaya geldi.

Terzi Baba'nın yanında büyük bir ihlâsla, severekyıllarca hizmet eden Nüket Hanım evini ve gönlünü dervişlereher zamansonuna kadar açmış, onlara maddî ve mânevî ikramlarda bulunmuştur. Gerçek bir anne şefkatiyle, tüm dervişlere ve misafirlere daima 104Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),23.

105Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),129.

106Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),50.

güler yüzle yaklaşan Nüket Anne bazı sağlık sorunları yaşamasına rağmen pek çok zahmetekatlanarak,TerziBaba'nınbütünseyahatlerindeyanındabulunmuşve bulunmaya devam etmektedir.

Necdet Ardıç, terzilik mesleğiile ilgili olarakbilgi ve becerisini geliştirmek amacıyla anne ve babasından izin alarak yaklaşık bir seneliğine İstanbul’a gittiğinde halası

Rahmiye Hanım’ın evinde kaldı. Bu sıralar on beş yaşında olan Necdet Ardıç, eniştesi

M. Nusret Tura ve halası Rahmiye Hanım’ın zaman zaman “Huu, Efendi Baba’ya gidiyoruz!” hitaplarını duymakta ve böylece “Efendi Baba”nın kim olduğunu merak ediyordu. Bir müddet sonra RahmiyeHanım ve Nusret Tura’nın, özellikle kandil gecelerinde Fatih Keçeciler caddesindeki Bedreddin Dergâhı’na giderek “Efendi Baba”

dediklerimürşidleriHazmiTura’yıziyaretettikleriniöğrendi.NusretTura,hem ibadetlerini aksatmadan huşûiçinde yerine getirmesini hem de Necdet’teki muhabbeti farkedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı olabilmek düşüncesiyle, mürşidi

Uşşâkî şeyhi Hazmi Tura Efendi’ye gönderdi. Elinde eniştesi Nusret Tura’nınverdiği tanıtım kâğıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç, böylece tasavvufi hayata girmiş oldu.Hazmi Tûra UşşâkîEfendi’ye intisap ettiktensonra mücadele, çile, fedâkarlık ve riyâzet gerektiren Uşşâkıyyeyolu ile tasavvufî seyrine başladı. Fırsat buldukça İstanbul

Fatih Keçeciler’deki Bedreddin Dergâhı’nda ikamet eden mürşidini ziyaret ediyor, mürşidinin cumartesigünleri ikindi namazını müteakiben FatihCamii'nde okuttuğu

Mesnevî derslerine katılıyordu. Necdet Ardıçilk şeyhi Hazmi Efendi’den birinci esmâyı tekmil etmişti. 29 Haziran 1960 yılında 79 yaşında vefat eden Hazmi Tura Uşşâkî’den sonra tasavvufî terbiyesine halifesi Nusret Tura ile devam etmiştir.

NecdetArdıçİstanbulBoğaziçiBebekSemtindeikâmetedenveDevletDeniz

Yollarında memur olarak çalışan M. Nûsret Tûra’ya intisap ettikten sonra bir yandan dünyaişlerinidiğeryandandamâneviyatayönelikişleriniberabergötürmeye çalışıyordu. Sohbet günleri ve kandil gecelerinde Tekirdağ’dan kalkıp İstanbul’a gelirdi.

Mürşidinin hanımı aynı zamanda halası olmasından dolayı bu ziyaretleri daha sık yapabilmeimkânıbuluyordu.Bufırsatlarıeniyişekildedeğerlendirmeyegayret gösterirdi. Nusret Tura’dan pek çok yönden istifade eden Necdet Ardıç, mürşidini şöyle 107Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),27.

tanımlamaktadır: “Nusret Babam, büyük ârif ve sonsuz derecede Hak muhabbetlisi zarif, kâmil bir zâttı. Onda Allah’ın Vedûd ismi tecelli etmekteydi.

Yaklaşık yirmi yıl süren seyrü sülûkun ardından tasavvufi terbiyesini tamamlayan

Necdet Ardıç, 1972 yılından itibaren mürşidinin izniyle Tekirdağ'da irşad vazifesine başladı.1977yılındamürşidiNusretTurakendisine,“Oğlum,varlıknedenim senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim”diyerek şahitlerin huzurunda yapılan merasimle mânevî emanetleri kendisine verdi. Böylece Necdet Ardıç hem Tekirdağ’da hem de İstanbul Bebek’te mürşidinin evinde ihvana sohbetlere devam etti.1979yılındaNusretTura’nınvefatıilebirliktedeirşadgöreviniasâleten

üstlendi.

Necdet Ardıç’tabir hilâfet icâzetnâmesi bulunmamaktadır. Çünkü 1925 yılında 677 sayılıkanunlatekkevezâviyefaaliyetlerininhertürlüsüyasaklanıncatekkeve zâviyelerin kapatılması sonrasında tekke mensupları sıkı takibata uğradı. Âsitâne-i

Uşşâkıyye’de son şeyh olan Mustafa Sâfî Efendi’den icâzetnâme alamayan Hazmi Tura

Efendi, Nusret Tura’ya bir icâzetnâme veremedi. Günümüzde halenyürürlükte olan bu kanun gereğince Nusret TuradaNecdet Ardıç’a icâzetnâme veremedi.

Mürşidinden aldığı mânevî emaneti, vekil ve asil olarak büyük bir gayretle elli seneye yakın zamandır sürdüren ve hâlen devam edenNecdet Ardıçdöneminin en belirgin özelliği dervişlerin kendi hakîkatlerinin idrakine varmalarını sağlamasıdır. Bundan dolayı da zikir uygulamalarından ziyade daha çok irfani meselelerin ve hakîkatlerin anlatıldığısohbetlereyervermiştir.Ekberîgeleneğingünümüzdekiönemli takipçilerinden olan Necdet Ardıç’ınyıllardır süren sohbetlerinde dervişlerinevahdet-i vücûd sisteminde yer alan ve pek çok insan tarafından kavranması zor olan varlık mertebelerinivediğerirfanîkonularısadeveanlaşılırbirşekildeizahetmeye çalışmaktadır.BununyanındadervişlerineUşşâkîtarikatıusûlüncenefsinyedi aşamasınıvetevhidmertebelerininseyrinişeriat,tarikat,hakîkatvemârifet doğrultusundasağlamveşuurlubirşekildeyolaldırmayaçalışmaktadır.

108Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat 109Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1),28-29.

110Serkan Denkçi,Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç: Terzi Baba, Hayatı, Eserleri ve

Tasavvuf Anlayışı, (Emin Yayınları, Bursa 2019). 46.

1982 yılından itibaren Tâhirulmevlevî’nin(Tâhir Olgun)Mesnevî Şerhi üzerinden başlayıp daha sonra Mesnevî-i Şerîf’in Ahmed Avni Konuk Şerhiile devam ettirdiği

Mesnevî sohbetlerine halen devam etmektedir. Bunun yanında Abdülkerîm el-Cîlî

Hazretlerininİnsân-ıKâmil’iAbdülkadirAkçiçektercümesinden,İbnü’l-Arabî’nin

Fusûsu’l-Hikem’i Ahmet Avni Konuk şerhinden, Gülşen-i Râz, Gavsiyye Risâlesi,

Lübbü’l Lüb, Reşahat, Lemaât gibi tasavvuf alanında çok önemli kabul edilen eserler üzerinden kendisi tarafındansohbetler yapılmış ve sohbetleri bir ders havasında okunup izah edilmeye çalışılmıştır.

NecdetArdıçuzunyıllar,İbnü’l-ArabîHazretlerininFusûsu’l-Hikemadlıeserini

Mustafa Tahralı ve Selçuk Eraydın’ın yayına hazırladığı Ahmed Avni Konuk şerhinden şerh etmiştir. Bu şerh sohbetlerinin kayıtları görüntülü ve sesli olarak kendisinde ve terzibaba13.com, islamvetasavvuf.org adlı internet sitelerinde mevcuttur.Çağımızda

Fusûsu’l-Hikem gibi anlaşılması ve açıklanması zor bir eserin, ilkokul mezunu ve yıllarca terzilik yapmış biri tarafından ders konusu yapılması dikkate şayandır. Dersi dinleyenlerin anlayabileceği şekilde anlatabilme kabiliyeti ise ayrı bir meziyet olsa

gerektir.

Necdet Ardıç’ıneserleri tasavvuf alanıyla ilgilidir. Kitapları “Gönülden Esintiler”

başlığıaltındanumaralandırılmıştır.Kitaplarınınkaynakçasını;“Kûr’ânvehadis,

Hakk’ın hibe yoluyla verdiği vehbî ilim, çalışılarak kazanılan kesbî ilim, Mesnevî-i

Şerîf,Fusûsu’l-Hikemgibimuhtelifeserlerdenvesohbetlerimizden müşâhedeile toplanan naklî ilim.” şeklinde açıklar.

Son derece velûd bir müellif olanNecdet Ardıç’ınkaleme aldığı ve şu an için 200'e ulaşan,bunun yanında internet yoluyla kendisine gelen mektuplar vezuhûratlardan oluşanvesayıları120’yevarandosyalarlabirlikteçalışmalarınınsayısı320'ye ulaşmaktadır.İlerlemişyaşınarağmenbusahadakiçalışmalarınahalendevam etmektedir. Bu yönüyle Cumhuriyet döneminde en fazla eser yazan sûfi-müelliflerin başında gelmektedir. Telif ettiği kitapları ülü'l-azm peygamberlerin hakîkatine dair yazdığıaltıpeygamberserisi,tasavvufiterbiyeninanlatıldığıirfânmektebi,bazı 111Necdet Ardıç,Hz. Âdem ve Safiyet, (İstanbul: H Yayınları, 2015), 125.

sûrelerin işârîtefsiri, ibretlik hikâyeler ve yorumları, şiirlerini ihtiva eden divanları, sohbetlerinindökümü, şerhleri, seyahat notları şeklinde tasnif edilebilir.

“Hz. Âdem” ismini taşıyan kitabı “İnsanın Serüveni Hazreti Âdem ve Sâfiyet” adıyla, “İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri” kitabı aynı isimle, “Mübarek Geceler ve

Bayramlar”kitabı ise “Gece ve Kandil-İslâm’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve

Hakîkatleri” ismiyle, Nusret Tura Efendi’nin bütün şiirlerinin yer aldığı kitap “Erler

Demine” ismiyle H yayınlarından basılarak raflardaki yerini almıştır.

Necdet Ardıç Mesnevî-i Şerif, Fusûsu'l-Hikem, İnsan-ı Kâmil, Gülşen-i Râz, Lemaât gibi tasavvufun temel eserlerine dair yaptığı şerhler, telif ettiği eserler, yetiştirdiği halifeler, Tekirdağ, İstanbul, Bursa, Balıkesir, Kütahya ve İzmir gibi şehirlerde yaptığı sohbetler, ulusaltelevizyon kanalları ile internet üzerinden gerçekleştirdiği konuşmalar vasıtasıyla İslam'ın irfanî yönü olantasavvufi mirası geniş kitlelere ulaştırmaya devam

etmektedir.

6. Tarikat Silsilesi

Ömer Hulûsî Efendi’dendevam eden Uşşâkî silsilelerişunlardır:Osmanzâde Hüseyin

Vassaf silsilesi, Hacı Necdet Ardıçsilsilesi, Hacı Eşref Sırrı Akın (Akhan)silsilesi,

Sıddık Nâcî Eren silsilesi, İbrahim Mahfi Güz silsilesi, Pir Ganiyy-i Muhtefi silsilesi, el-

Hac Mehmet Tevfik Efendi silsilesi, Hacı Sadık Yıldırım Efendi silsilesi.

Uşşâkî kolları Ömer Hulûsî’nin halifesi Hüseyin Hakkı Kasabavî (ö. 1297 /1880) ve

Ahmet Talib-i İrşâdî (ö. 1277/1881), Fahreddin Himmetî (ö.1333/1915), Muhammed

Emin-i Tevfikî (ö.1331/1913) yoluyla zamanımıza kadar ulaşmıştır.NeticedeÖmer

Hulûsî’ye dayanmayan bir Uşşâkî silsilesi bulunmamaktadır.

Nusret Tura’nın silsilesiHüseyin Vassaf’ın şeyhi Mustafa Hilmi Sâfî Efendi’ye dayanır.

Hazmi Tura’dansonra silsile, 52.sırada yer alan Nusret Tura’yaulaşır. Nusret Tura’dan sonrasilsilede 53.sırada yer alan isim Necdet Ardıç’tır.

Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra tekke ve tarîkatlara ait pek çok eşya ve belge zamanla kaybolmuştur. Hazmi Tura’dan Nusret Tura’ya kendine kadar olan 112Bk. Denkçi,Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç, 84-125.

113Şamil Baş,Aydınlı Bir Uşşaki Şeyhi: Ömer Hulusi ve Divan’ı, 62-63.

Uşşâkî silsilesinin yazılı olduğu Osmanlıca bir belge kalmıştı. Nusret Tura’nın dervişi

Sabri Bey şeyhininizni ve onayıyla burada geçen isimleri latin harfleriyle daktilo etti.

Ancak bu Osmanlıca belgeyi Nusret Tura kaybetti. Daktilo edilen nüshaya göre Nusret

Tura’nın,HalvetîtarikatınınAhmediyyekolununUşşâkıyyeşubesindekisilsilesi, aşağıdanumaralı sırayla verilmiştir.

Şecere-i Âliyye-i Halvetiyye-iUşşâkıyye

Fahri Âlem Hz. Muhammed Mustafa ( ) (ö.11/632) 1. İmam Hz. Ali İbn-i Ebi Tâlib (ö.40/661) 2. Şeyh Hasan b. Yesâr-ı Basrî (ö. 110/728) 3. Şeyh Habîb-i A’cemî (ö.115/733) 4. Şeyh Ebu Süleyman Dâvûd b. Nâsir-i Tâî (ö.165/781) 5. Şeyh Ma’rûf Aliyy-i Kerhî (ö.200/815) 6. Şeyh Ebu’l-Hasan Seriyyü’s-Sakatî (ö.257/870) 7. Şeyh Cüneyd-i Bağdadî (ö. 298/910) 8. Şeyh Ahmed Mimşâd-ı Dîneverî (ö. 299/912) 9. Şeyh Abdullah Muhammed-i Dineverî (ö. 370/980) 10. Şeyh Muhammed el-Bekrî (ö. 487/1094) 11. Şeyh Ömer Vecihüddin el-Kâdî el-Bekrî (ö. 503/1109) 12. Şeyh Ziyâeddîn Abdülkâdir-i Sühreverdî (ö. 563/1168) 13. Şeyh Ebû Reşîd Kudbeddîn-i Ebherî (ö. 577/1182) 14. Şeyh Rükneddîn Muhammed-i Nehhâsî Buhârî (ö. 608/1210) 15. Şeyh Şihâbeddîn Muhammed-i Tebrizî (ö. 638/1240) 16. Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Şirazî (ö. 672/1273) 17. Şeyh İbrahim Zâhid-i Geylânî (ö. 700/1301) 18. Şeyh Kerîmüddîn Ahi Muhammed b. Nûru’l-Halvetî (ö. 780/1379) 19. Şeyh Ebû Abdullâh Sirâceddîn Pîr Ömer el-Halvetî (ö. 800/1397) 20. Şeyh Ahi Emre Muhammed el-Halvetî (ö. 812/1409) 21. Şeyh Hacı İzzeddîn el-Halvetî (ö. 828/1425) 22. Şeyh Sadreddîn-i Hıyâvî (ö. 860/1455) 23. Şeyh Seyyid Celaleddîn Yahyâ eş-Şirvânî (ö. 862/1457) 24. Şeyh Muhammed Pîr-i Erzincânî (ö. 879/1474) 25. Şeyh Tâceddîn İbrahîm-i Kâmil (ö. 883/1478) 26. Şeyh Alâeddîn-i Uşşâkî (ö. 890/1485) 27. Şeyh Ahmed ŞemseddînYiğitbaşı (Marmaravî) (ö. 910/1504) 28. Şeyh Hacı İzzeddîn-i Karamânî (Habib Ömer) (ö. 902/1497) 29. Şeyh İbrahim Ümmî Sinân (ö. 976/1568) 30. Şeyh Emîr Ahmed-i Semerkandî (ö.?) 31. Şeyh Hasan Hüsâmeddîn-i Uşşâkî (ö. 1001/1592) 32. Şeyh Memicân-ı Saruhanî (ö. 1008/1599) 33. Şeyh Ömer-i Karibî (Geliboluvî) (ö.?) 34. Şeyh Âlim Sinan (ö.?) 35. Şeyh Muhammed-i Keşânî (ö.?) 36. ŞeyhHalil Gümülcinevî (ö.?) 37. Şeyh Abdülkerîm-i Gümülcinevî (ö.?) 38. Şeyh Sıdkî Osmân (ö.?) 39. Şeyh Muhammed Hamdî-i Bağdâdî (ö.?) 40. Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Uşşâkî (Edirnevî) (ö. 1164/1750) 41. Şeyh Abdullah Salâhaddîn-i Kesriyevî (ö. 1197/1783) 42. Şeyh Muhammed Zühdî (ö. 1221/1807) 43. Şeyh Süleyman Rüşdî (ö. 1250/1834) 44. Şeyh Ali Gâlib el-Vasfî (ö.1266/1850) 45. Şeyh Muhammed Tevfîkî (ö.1280/1864) 46. Şeyh Ömer-i Hulûsî (ö. 1285/1868) 47. Şeyh Hüseyin Hakkî (ö. 1297/1880) 48. Şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî (ö. 1331/1913) 49. Şeyh Muhammed Fahreddîn-i Himmetî (ö. 1333/1915) 50. Şeyh Mustafa Hilmi-i Sâfî (ö. 1344/1926) 51. Şeyh Hacı Mehmed Hazmi Tûra Uşşâkî (ö. 1960) 52. Şeyh Mehmed Nusret Tura Uşşâkî (ö. 1979)

7. TasavvufîMeşrebi

Tasavvuf, zâhiri olarak hangi mevkide olursa olsun her insandan kâmil bir insan çıkarma sanatıdır. Bunun örneklerini tasavvuf tarihini incelediğimizde çok net olarak görmekteyiz.Toplumunfarklıkesimlerindensûfi,ârif,âşıkgibipekçokinsan çıkarmıştır.Bunlardan birisi de Devlet Deniz Yollarının İstanbul Bebek iskelesinde uzun yıllar gişe memuru olarak vazife yaptıktan sonra emekli olan M. Nusret Tura’dır.

Dışarıdan bakıldığında iskelede görev yapan gişe memuru, kimilerine göre biletçi amca, şeyhiHazmiEfendigibitoplumsalünvanlarasahipolmayansadebirvatandaş görünümünde olan Nusret Tura, iskeledeki küçük odasında vapur gelmediği zamanlarda vaktini tefekkür ve zikir ile geçiren,gönül dünyasına doğru yolculuk yapıldığında yangın yerine dönmüş bir gönle sahip Hak âşığı birzattır. Halvethâneyi anımsatan iskeledeki küçük odasında Rabbiylebaş başa dertleşen, dua ve niyazlarda bulunan bir

münzevîdir.

Yıllarca süren gönül yangını neticesinde bir yandan çoşkun bir gönlün taşması olan yazdığı eserleriyle diğer yandan da yakıcı mısralardan oluşan şiirleriyle aynızamanda yakmasını da bilen birârif ve sonsuz Hak muhabbetlisi zarif vekâmil bir zat olan

NusretTura, yirmi yaşında kendini hakîkat ve tasavvuf ilmine verdiğini söyler. Allah’ın lutfu ile Peygamberimiz vasıtasıyla bizlere bağışladığı İslâm dininin ve Kur’ân’ın ışığı 114Çelebi (ŞerifKır), Terzi Baba (1), 281-283.

115Kılıç, Erler Demine-Takriz, V-VIII.

altında gönül dünyasınıbeslemeye başlayan Nusret Turabu süreçteAbdülkādir-i

Geylânî (ö. 561/1166), Şems-i Tebrîzî (ö. 645/1247), Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî ve

Mustafa Sâfî hazretlerinin ruhâniyetlerinden istifade ettiğini zikreder. İmam Gazzâlî

(ö.505/1101),MevlânâCelâleddîn-iRûmî(ö.672/1273),Muhyiddinİbnü’l-Arabî

(ö.638/1240) Niyâzî-i Mısrî (ö.1105/1695), İbrâhim Hakkı Erzurûmî (ö.1194/1780) hazretlerinineserlerindenvetebellüretmişbenliklerindenfeyzaldığınıbelirtir.

Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Fîhi Mâ Fîh, Fusûsü’l-Hikem, Mısrî Dîvânı, Mârifetnâme gibi irfan ve aşk yüklü kitapları okuyarak gönül dünyasını zenginleştirmiş ve sevenlerine de

ışık tutmuştur.

Nusret Efendi yazmış olduğu eserlerinden anlaşıldığı üzere ilâhi aşkı merkeze alan bir hayat yaşamış, coşkulu ve muhabbet dolu bir gönle sahip şahsiyettir.Mütevazıbir hayat yaşayan Nusret Efendi, evinde sohbet olmadığı zamanlarda ve iskeledeki odasında yalnız kalmayı tercih ederdi. Müridi Sabri Bey’e yazdığı bir mektubunda “Yalnızlıktan korkma onda peygamberlik ve evliya neşesi vardır.”tavsiyesinde bulunurken de yalnız kalmanın kişinin mânevîgelişimindeki önemine vurgu yapmıştır. Bunun yanında ev halkıile beraber olduğu zamanlarda da ayrı bir tasavvufi neşesi vardır. Kendinden sonra bu yolu devam ettiren halifesi NecdetArdıç, şeyhi Nusret Tura’nın hanesinde kaldığı günlerde şahit olduklarını şu şekilde anlatmaktadır: Nusret Babam gececi olduğu zamanlarda akşamları hanesinde misafir olsa bile eşi Rahmiye Annem misafirlerle ilgilenir, sohbetler devam ederdi. Nusret Babamın gececi olmadığı zamanlarda ise akşam en geç saat onda yatar, iki saatlik uykudan sonra on iki civarında kalkardı.

Uykusunun açılmasıiçin kendine kahve yapardı. Daha sonra yatsı namazını eda eder, tarikat dersini yapıp dua ve niyazda bulunurdu. Belli bir vakit yazılarıyla meşgul olup sonra yine dinlenmeye geçerdi. Sabah namazı vaktinde kalkarak namaz için hazırlık yapar, evin alt katında yer alan misafir odasında kalan bize ve ev halkına evin içinden duyulacak şekilde yüksek olmayan bir sesle ezan okurdu. Ben de okunan ezanı duyunca kalkıp abdestimi alıp sabah namazını Nusret Babamla eda ettikten sonra kısa bir zikir 116Tura,Karagün Dostuyum-I, 3.

117Tura,Mektuplar,28.

yapardık. Bahar sabahları Bebek sırtlarında Âşiyan koruluğunda öten bülbüllerin sesiyle yaptığımız zikir sesleri birbirine karışırdı. Geçmiş zaman olur ki hayalî cihâna değer.

Nusret Tura’nın üzerinde muhabbet tecellîsinin yoğun bir şekilde tezahür ettiği özellikle yazmış olduğu şiirlerine bakıldığında net bir şekilde göze çarpmaktadır.

“Yâ Rabbi beni hasta alîl eyledi aşkın

Dil-hânemizi nûra mı ya nâra mı yaktın”

mısralarıgönlüHakaşkıyladolubiraşığındilegelenifadeleridir.Özellikle

Peygamberimiz’e duymuş olduğumuhabbeti ifade eden bir şiirinde, “Mahbesin içindeyim sâatin dördündeyim

Ağlar seni beklerim yâ Hazret-i Muhammed”

...

“Bugün gönlüm kaynıyor sebeb bilmem ne hikmet

Misafiriz âlemde ev sahibim Muhammed”

dizeleri de muhabbet-i Nebîile dolu bir gönlün inleyişleridir.

Nusret Efendi’de belirgin olan bir hal de heybet ve üns hâlidir. Gittiği yerlerde karşılaştığı insanlartarafından da fark edilen bu hal ile ilgilipek çok hatırası olan

Necdet Ardıçbunlardan bir tanesi hakkında şunları söylemektedir: “Nusret Babamın eşi

Rahmiye Annem aynı zamanda halam olduğu için fırsat buldukça ziyaret için İstanbul’a giderdim. Yine böyle bir ziyaret için sabah erken vakitte kalkıp İstanbul’a gidecek ilk otobüse bindim. O günün şartlarında yapılan yolculuk neticesinde İstanbul’a varınca

Nusret Babamların evine giden otobüse binip Küçük Bebek durağında indim. Eve doğru yavaş adımlarla yürüyordum. Eve giden yol biraz yokuştu. Yokuştan yukarıya doğru çıkarken Nusret Babamın aşağı doğru yürüdüğünü gördüm.Ancak bu sefer farklı bir hali vardı. Yaklaştıkça üzerindeki heybet hali belli oluyordu, adeta dünya ile bir ilgisi yok sadece beden olarak buradaydı. Yanımdan geçerken beni fark etmedi oysa kalabalık 118Çelebi (Şerif Kır),Terzi Baba (1), 28; Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat119.

120Tura,Erler Demine, 47.

Tura,Karagün Dostuyum-I, 9.;a.mlf,Erler Demine,1.

bir cadde de değildi. Ben de halinibozmamak için seslenmeden yanındangeçip giderek eve vardım. Bu hatırayı ne zaman anlatsam o hali hâlâ gözümde canlanır.

Nusret Efendi’nin yaşantısında göze çarpan bir diğer husus her daim tevhîd neşesi içinde olmasıdır. Bu halin tezahürünü hem yazılarında hem de şiirlerinde görmekteyiz.

Bazen çok basit gibi görünen bir konuda bile mevzuyu tevhîde bağlar, ardındaki hikmeti ortaya çıkarır, gönül dünyasında olanı sûret âleminde yaşantıya dökerdi. Bununla ilgili bir hatırayı yine Necdet Ardıçanlatmaktadır: Nusret Babamın ikiküçük kız torunu vardı. Ben yanlarına ziyarete gittiğim zamanlarda sohbet vakti gelene kadar onlarla biraz meşgul olurdum. Benden masal dinlemeyi çok severlerdi.Bende onlara bir şeyler anlatırdım. Çocuklar eğlenirler, onlara da bir değişiklik olurdu. Yinebir gün onlar benden masal anlatmamı istediler. Masalı anlatmaya başlamadan önce dikkatli bir şekilde dinlemelerini söyledim. Sessizce karşıma oturup ağzımdan çıkacak sözleri bekliyorlardı. Ben “bir varmış bir yokmuş” dedim. Bu cümleyi değişik tonlarda birden fazla söyledim. Çocuklar peşinden ne gelecek diye merakla bekliyorlardı. Nusret Babam da karşıda oturmuş, elinde gazetesiyle meşguldü. Son bir defa daha “bir varmış bir yokmuş”deyince Nusret Babam elindeki gazeteyi biraz aşağı indirip üstündenbaktı:

“Kızım bir varmış iki yokmuş diyecek ama bir türlü diyemiyor.” dedi. Bunlar işin belki latife tarafıdır ama içinde hakîkat vardır. “Bir varmış bir yokmuş” yerine “Bir varmış iki yokmuş” demek lâzımdır. Bu âlemde hakîkatte bir’den başka bir şey yoktur. Allah onlardan razı olsun, Allah yattıkları yeri cennet etsin. Onlarınhiçbirisinin haklarını ödememiz mümkün değildir.”

Nusret Efendi’nin hayatında önemli bir yeri olan diğer bir husus halvet hâlidir. Genelde çalıştığıdönemlerde eline geçen inkânlarıbu yönde değerlendirmiştir. Necdet Ardıç, şeyhi Nusret Tura’nın halvet hali ve yaşantısı hakkında şu bilgileri aktarmaktadır:

“Nusret Babamın halvet ve riyâzetleri pek mevzu olmazdı. Ancakbir bakıma hayatı halvet ve riyâzetle geçmiştir. Gemilerde görev yaptığızamanlarda gemide kendisine verilen küçük kamarasındahep halvetteydi. Yalnızlık halini mânevîseyri açısından fırsata çevirmeyi bilmişti. Daha sonra Bebek vapur iskelesindeki hareket memurluğuna tayin olunca gemilerin geliş-gidiş saatleri dışında iskelede bulunan küçük odasında hep 121Ardıç,Tur Sûresi,9-10;Necdet Ardıçile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

122Necdet Ardıç,Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Namaz Sureleri,(Tekirdağ: y.y. 2017), 24.

halvetteydi. Bu vakitlerini tefekkürle, zikirle geçirir, yazı çalışmalarına vakit ayırırdı.

Zaman zaman orada kendisini ziyarete gittiğim dönemlerde gişenin kapıları kapalı ise açılmasını beklerdim. Bir süre sonra kapılar açılıp yolcular içeri girerdi. Yolcuların biletleriyle ilgili işlemler bittikten sonra gemi kaptanına hareket için işaret verirdi. Gemi hareket ettikten sonra Nusret Babam kapıları kapatır bir sonraki geminin hareket saatine kadar özel odasında halvete çekilirdi. Bazen buraya misafirleri de gelirdi. Bebek iskelesinde çalıştığı zaman ben de fırsat buldukça ziyaretine giderdim. Bu ziyaretlerin birinde yaşadığım hâtırayı özellikle belirtmek isterim. Ziyaret için iskeleye gittiğim bir gün kapılar yine kapalıydı. Gemi saatine hayli vakit var diye istirahate çekilmiş olabileceğinden dolayırahatsızetmemek için uygun biryerde kapının açılmasını beklemeye başladım. Bir süre bekledikten sonra gişenin arka kapısı açıldı, beni orada görünceiçeriyedavetetti.İçeridebellibirsüreoturduktansonraTekirdağ’a döneceğimden dolayı kalkmak için izin istedim. Gitmeme müsaaede ettikten sonra bana bir elma verdi. Tekirdağ’a varınca bana verdiği elmayı yedikten sonra yattım. O gece bir zuhurat gördüm. Daha sonraki ziyaretimde anlattığım bu zuhurat ile dersimi geçtim.

Böylece fakirin mânevîseyrinde bir sonraki iskeleye doğru hedefini göstermiş oldu.

Nusret Babam nasıl ki zâhirde iskele amiri ve iskeledeki her şey onun kontrolünde devam ediyorsa bâtında da aynı hali vardı. Hem zâhirî hem de bâtınî âlemde gemilere ve yolculara yol vermekteydi. Beden gemileriyle nusret iskelesine yanaşan taliplilere gemilerini sağlıklı bir şekilde ulûhiyet deryasına ulaştırırdı.

Tasavvuf ilminin hal ilmi olduğunu hemyaşantısı hem de yaşadıklarını anlattığı eserleriyle ortaya koyan Nusret Efendi 75yaşında aşkıyla yanıp tutuştuğu Mâşuk’una

kavuştu.

C. VEFATI

NusretTura,eşiRahmiyeHanımınguatrrahatsızlığındandolayı1950yılında

Kasımpaşa’dan boğazda Küçük Bebek semtine taşındılar. İrşad vazifesini vefatına kadar bu evde sürdürdü. 5 Ekim 1979 yılında vefat etti. Gönlündeki aşk ile yazdığı eserleri ve şiirlerinde bahsettiği Mâşuk’una kavuştu ve vuslatı gerçekleşti. Vasiyeti gereği Pendik ilçesi Soğanlık Dolayoba mevkii Yayalar köyü kabristanlığına defnedildi. Rahmiye 123Necdet Ardıçile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

Hanım da çok sevdiği eşinden ancak iki sene ayrı kaldı. 1981 yılında eşinin yanına

gömüldü.

Nusret Tura’nınvasiyeti gereği Pendik’e defnedileşininsebebini halifesi Necdet Ardıç şuşekilde anlatmaktadır: “Akraba ziyaretiiçin ailesiyle beraber PendikSoğanlık mevkine gitmişler. O zamanlar orasının ağaçlık sakin bir yer olması ve yakında bulunan kabristanı da görmesinden dolayı Rahmiye Anneme “Vefat ettiğimizde bizi buraya defnetsinler” diye söz çıkınca bu sözü vasiyet olarak kabul ediyorlar. Daha sonra oradaki kabristandan üç kişilik yer alıyorlar ve ikisi de oraya defnediliyor. Evvelâ

Nusret Babam rahmetlik olunca onu götürdük. Cenaze alayı değil sanki mânevî bir gelin alayı gibiydi. İlâhiler okunarak, zikirler çekilerek yapılanbir yolculuktu. Zâhiren büyük bir hüzün içinde ise de bâtınen adeta “şeb-i arûs” yaşantısında idi.

Nusret Tura’dan pek çok yöndenistifade eden Necdet Ardıç'ın “Nusret Babam, büyük ârif ve sonsuz derecede Hak muhabbetlisi zarif, kâmil birzâttı. Onu ve Rahmiye

Annem'iher zaman rahmetle yâd ederim" diye tanımladığı mürşidinin kabri başında söylediği şiir şöyledir:

NUSRET BABAMIN KABRİ BAŞINDA

Ey yolu bu menzile düşen, gece gündüz âlemi gezen

Nice nice sırları sezen, burada Hz. Nusret yatıyor

İbretle bakıp nazar eyle, dilinden birkaç dua söyle

Bir gün olursun böyle, burada Hz. Nusret yatıyor

Düşün, içine yönel bir an, nasıl geçti bu kadar zaman

Nedir bugün elinde kalan, burada Hz. Nusret yatıyor 124Ardıç,Muhtelif Sohbetler-12, 158.

Bir gün gelir olursun böyle, çok uzaktır sanma öyle

Heran gönülden Hak’ı söyle, burada Hz. Nusret yatıyor

Hayatta idi bir zamanlar, ne güzel yaşamıştı onlar

Mesken oldu Pendik Yaylalar, burada Hz. Nusret yatıyor

Cânâna can, âşıka mâşuk, derde deva, gönüle ışık

Ömür boyunca Hak’a âşık, burada Hz. Nusret yatıyor

Nasrun mine’llâh âyetinden, çok şey kazandı gayretinden

Her an hayrandı hayretinden, burada Hz. Nusret yatıyor

Dervişleri Hak’a yürüten, gönülde muhabbet estiren

Cemâlullah’ı hep gösteren, burada Hz. Nusret yatıyor

Rahmiye Annem de yanında, hiç ayrılmadı hayatında

Beraberler kabristanda, burada Rahmiye Sultan yatıyor

Uşşâkî dediler yoluna, katıldı idim kervanına

Beni de aldı huzuruna, burada Babam Hz. Nusret yatıyor.

125Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler Divan-3, 104-105.

İKİNCİ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN ESERLERİ

Nusret Tura şeyhi Hazmi Efendi’denemaneti alıp vazifeye başladıktan sonra kimi zaman dergâh olarak kullandığı hanesinde kimi zamanda iskeledeki odasında yalnız kaldığı vakitlerde gönlüne doğan hikmetleri satırlara dökerek kayıt altına almıştır.

Nusret Tura kayıt altına aldığı buyazıları zamanla kitap haline getirip 60’lı yıllarda kendi imkânlarıyla sınırlı sayıda bastırmıştır.

Nusret Turakitaplarının içeriği hakkında şu bilgileri verirken okuyanların da dikkatini çekmeyeçalışmaktadır.Kardeşlerim!Tanrınefhasıveriyorumsizlere.İsimlerden aşılıyorum.Fakîrâneyegânevarımbudur.Sizlerikulluktansultanlığa,esaretten hürriyete, karanlıktan nûra, mâsivâdan ilim ve irfana çıkarmak için Allah’ın sırlarını açıklıyorum. Tahtgâh-ı ilâhî olan gönül âleminin içine sokuyorum sizleri.Size sultanlık yolları açıyorum. Gönül semâsındaki nur âleminin tebellür etmesiyle sahife-i idrâkinize kudret kalemiyle yazılan bu yazılar sizin de idrak ve gönül semânızda vücut ve şekil arzetmişse bahtiyarız.

Sözlerimizgerçişifrelidir.Olmayaiştiyakhâsılolsundiyebirmuammagibidir.

Şifrelidir. Ama canlara can katan bir enjeksiyon gibidir. Kuşdiliderler. Fakat gönül

kuşunun lisanıdır.

“Söziçâlemimizdekikaynaşmaların,bilgilerinağızkanalıylaçıkaraktebellür etmesidir.”diye belirten NusretEfendi’ninyazmış olduğu eserleri de onun iç âleminin dışa vurumudur. İlâhi aşk ile yanan bir gönlün âşıkâne ve ârifane ifadeleridir.

Kitaplarının gaflet içinde iken okunmaması konusunda okuyuculara tembihte bulunan

Nusret Tura, bu kitapların uyuyanları gaflet uykusundan uyandırmak için yazıldığını belirtir. Uykuya sevk eden değil aksine kişinin aslından, hakîkatinden bahseden bilgileri içermesinden dolayı uykuları kaçırıcı bir özelliği olan kitaplardır.

126Nusret Tura,Aşk Yolu, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b.,(İstanbul: İnsan Yayınları, 2009), 7.

127Nusret Tura,O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b.,(İstanbul: İnsan Yayınları), 2009, 9.

A.İLÂHÎ AŞKA DAİR ESERLERİ 1.Tasavvufta Aşk ve Gönül

NusretEfendi’nin“KaragünDostuyum”adıylaseriolarakbasılankitaplarının ikincisidir. M. Nusret Tura, “Azizokuyucularım” diyerek başladığıkitabında ele alınması zor olan bir mevzuyu yazmaya çalıştığını ifade etmektedir. “Bumevzuyu bütün mânalarıyla yazmaya ne ilmim ne de ömrüm kâfi gelir. Yirmi sekiz harf ile ifade etmek münkün değildir.”diye belirten Tura,Allah’tan yardım ve feyz isteyerek gönlün semâsından ve aşkın hallerinden bahseder.

Eserlerinindünyameşgalesiiçerisindeikenokunmasınınkişiyebirfayda sağlamayacağını, bir süre bu meşgalelerden uzak durulmasını ve geçmiş yaşantılardan kalan ne varsa hepsinin boşaltılmasını ister. Böyle bir istekte bulunmasının sebebi de okuyucuyu götüreceği yerdir. O da Kâbe’dir. Oraya gitmek için dışınızda ve içinizde bir toz dahi bulunmayacak şekilde temiz olmak gerektiğini ifade ederek okuyucuyu eserde yer alan hakîkatlere hazır hale getirmektedir. Son olarak okuyucudan şöyle bir istekte bulunur: “Şimdi ben bir ağız olayım siz de dikkatli bir kulak olun. Sözlerim tohum olsun, idrakiniz o tohumları yeşertecek, büyütecek bir toprak olsun.”

NusretEfendi,Haktaliplisiolanokuyucularahitabenderdinişuşekildedile getirmektedir: “Ey yürekleri Cenâb-ı Allah’ın aşkının derdiyle yanan kardeşlerim!

Bundan evvelki kitaplarımızda da olduğu gibi söylediklerimiz hep aşka dairdir. Biz de aşkilebozanlardan,bütünvarlığınıO’nahasredenlerdeniz,fakatmuhtelif mertebelerdenkonuştuğumuziçinyadırgamayınız.Filvakivücûd,ilim,idrâk katrelerinizde tûfanlar hâsıl etmek istiyorum ki, Hak’tan ve sevgiden başka bir şey bırakmasın, ne varsa boğsun, yok etsin. Gönüllerimiz, şimşeklerden ve fırtınalardan sonra çıkan yaz ve bahar güneşi gibi tertemiz olsun. Gönlümüzü aşk güneşi istilâ etsin.

Karanlık bir yer kalmasınistiyorum.

Nusret Efendi “Karagün Dostuyum”serisi altında “hamdım, piştim,yanıyorum”diye yazmış olduğu kitaplarında gönül ve aşkı merkeze alarak sözleri dönüp dolaşıp Allah 128Nusret Tura Uşşâkî,Karagün Dostuyum II-Tasavvufta Aşk ve Gönül, (İstanbul:Doğruluk Matbaası, 1965), 5.129 130Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 17.

Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül,.44-45.

sevgisinegetirdiğiniifadeetmektedir.Devamındaaşkhakkındaşusözleri söylemektedir: “Cayır cayır yanan bir gönül, enerjisini Allah’tan alıyor. Sonsuzluğa doğru inliyor, ağlıyor, feryâd ederek koşuyor. Sevginin ve muhabbetin çok şiddetlisine aşk denir. Bunu siz de bilirsiniz. Vahdet-i vücûd nazariyesine ve hakîkatinegöre bu âlem tek bir vücûddurdiyenler aşkı düşünerek söylüyorlar. Fakat kendileri de o vücûddan dışarı değillerdir.

Yazılarında beşeriyeti İslâmiyet'e, islâmları câmiye, câmiye girenleri de gönül âlemine çağıran bir ezân-ı Muhammedînağmesiolduğunu belirterek bu daveti de tamamıyla hurâfelerden kurtulmuş, son asır idrakine uygun olarak hakîmane bir dâvete işâret

olduğunu belirtir.

Gönüller Allah’ın baktığı bir aynadır, tecellî sahasıdır ve ilham kaynağıdır. Gönlün yedi kat içinden doğan bir nur vardır. Gönülden doğan o nura, nûr‐ı Muhammedî derler.

Gönül aynasına bu âlemde her şey akseder.Kâinatın sebebi ise aşkın zuhûrudur ve izhârı azamettir. Aşk gönülde öyle bir ateştir ki Hak’tan başka her şeyi yakar.Aşka ve gönledair diğer düşüncelerinietraflıca açıkladığı bu eser 206 sayfa olup İstanbul’da

Doğruluk Matbaası tarafından 1965 yılında basılmıştır.

2.Aşk Yolu (Râh‐ı Aşk)

Bu kitap M. Nusret Tura’nın 1967 ve 1968 yıllarında, Yeni İstanbul gazetesinin “Fikir

Meydanı” köşesinde haftadan haftaya ele aldığı sohbetleri ileMilliyet gazetesinde “TakvimdenBirYaprak”başlığıylayazılaryazanRefiîCevâdUlunay’ınkendi sütununda bir okuyucu mektubuymuş gibi yayımlamak zorunda kaldığı notlarından meydana getirilmiştir.

NusretEfendibueserindesehervaktindemuhabbetdolugönlünegelenseher tecellîlerinin rehberliğinde; kandillerin bâtınî yönlerinden, zaman ve aşk arasındaki ilişkiden, ebedî güzellikten, sevgiden, tasavvufun mânasından,bayramdan ve daha birçok konudan bahsetmektedir. "İlâhi Aşk" konusuiçerisine giren âşıkâne, ârifâne 131Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 88.

132Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 156.

133Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül,.13.

134Tura,Aşk Yolu, 7.

yazılan yazılardabu halin verdiği yanma, yakarma, cezbe ve vahdet neşeleri okuyanları da adeta çarpmakta, aynı hallere sokmaktadır.

Nusret Turasöz ve yazıları üç kısma ayırdığını belirtir. Birincisi havaî ve mânasız olanlardır.Bununlakastedilenhavadansudan,gündelikmeşgalelerdenyapılan konuşmalardır. Bunlar düşünülmeden, ağza geldiği gibisöylenen sözlerdir. İkinci kısma giren sözler ise aklın ve fikrin temas ettiği fenlere ve sûret ilmine ait olan beşeri sözlerdir. Üçüncüsü ise gönle ait olan, aşkı şerheden, yakıcı ancak feyizli ve hikmetli sözlerdir. Bu sözler insan ağzına yakışan sözlerdir. Nusret Tura’nınbu eseri üçüncü kısma giren,gönlünü yakıp kavuran muhabbet dolu sözlerden oluşmaktadır.

Eseri yazmaktaki maksadının Allahve Muhammed ( ) sevgisini anlatmak, kelime-i şehâdeti sadece söz olarak değil hakîkati ile bilmek ve tasdik etmekolduğunu belirten

Nusret Tura, bunun için de güzel ahlâk ve aşk sahibi olmak, benliktenkurtulmak ve bu husûstaki muvaffakiyete erişmekiçin yalnız şeriatın vücut hareketinin kâfi gelmediğini, dilinin döndüğü kadarıyla anlatmak istediğini ifade etmektedir.

Nusret Turabu aşk dolu satırlar ile neyi arzuladığını şu şekilde dile getirmektedir:

“Gönlümü yakan, aklımıbaşımdan alan bir ateş var ki civardaki dünyevî ve uhrevî bütün arzuları yakmış, nurlandırmıştır. Bu ateşi gönüllere aşılasam dakemâlegelenler, dünyâsında doyanlar Allah'ın gazabını idrâk edip de korkanlar sevinsinler. Nâşâd gönüller şâdıman olsun, yıpranmış akıllar yeniden hayat bulsun, ümitsizlik kapıları kapansın, geçmişi unutsun; ferâha kavuşsunlar.”

Geliniz, başüzerindeki göz nurunuzdan bakanın, gönlünüzden bakan olduğunu bilin.

SûrettesemâdabizibesleyenAllah,mânadandagönülâlemindendebizleri beslemektedir.Bizim bu sözlerimiz de aşktandır. İlâhi bir hizmettir, âşıklara aşkın

Allah’tan geldiğini bildirmektir. Çünkü bizim aşkımız O’ndandır. Bu âleme gelişimizin hikmeti budur. Bir nefesi âşık olarak alırsanız, bilinki ikinci nefesinizi de mâşukluk neşesiyle alacaksınız. Sözlerim bir itiraftır, aşkın bir ifşâsıdır.

135Tura,Aşk Yolu, 94.

136Tura,Aşk Yolu, 9.

137Tura,Aşk Yolu, 134.

Bu kitabın gün yüzüne çıkma hikâyesini Necdet Ardıç şöyle anlatmaktadır: “Nusret

Babamın makaleleri Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde yayınlandığı zamanhemen alırdım. Gazetedeki makale sütunlarını kesip, büyük kareli deftere tarih sıraları ile yapıştırırdım. Makaleleringazetelerdeyazımı sona erinceye kadardeftere yapıştırdım.

Böylece zaman içinde bu defter çok kıymetli bir deftere dönüştü ve kütüphanemdeki müstesna yerini aldı. Aradan epey zaman geçmişti. Sayın Mahmud Erol Kılıç Bey,

Nusret Babamın kitaplarını İnsan Yayınları vasıtası ile yayına hazırlarken, kendisine bu defterden bahsetmiştim. Sağ olsunlar bu defter ile ilgilendiler ve bazı eksik makaleleri eski gazete arşivlerinden temin edip, tashihlerini de yaparak tamamlayınca “Râh‐ı aşk/

Aşk yolu” ismi ile basımı yapıldı ve böylece meraklılarınistifadelerine sunulmuş oldu.

Bu vesile“Âriflere hizmet bizim için şereftir.” düsturuyla gerek bu kitabın gerekse

Nusret Babamındiğer kitaplarının ve şahsıma ait bazı kitaplarınbasılması aşamasında büyük emeği ve desteği geçtiğinden dolayı Sayın Mahmud Erol Kılıç Bey kardeşimize teşekkür ederiz.”Kitabın ilk baskısı İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında yapılmıştır.

3.Gönül ve Aşk

Bu eser, Nusret Tura’nın “Karagün Dostuyum” serisi kitaplarından “Tasavvuf’ta Gönül ve Aşk” ile “Vecîzeler” kitaplarının Mahmut Erol Kılıç Bey tarafından bir araya getirilipyenidengözdengeçirilmesiyleoluşmuştur.Aşkdenizinegiripgönüllerin yıkanması için bu kitabın tok karınla okunmaması gerektiğini belirten Nusret Tura

Efendi, sinesindeki dumansız kor yığınınınbu kitabı yazdırdığını belirtir.Eserde namaz, oruç, aşk, âşık, ateş, mest, insan kavramları gibi bazı kavramlar ele alınarak açıklanır. Ayrıca tanrı ve Allah lafızlarının farkları, “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı. İki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhad koyan O’dur.”âyetinin bâtınî yorumu gibi pek çok farklı mesele ele alındığı gibibazıtasavvufbüyüklerinin vecizelerine deyer verilerekyorumlanır. Kitabın sonunda, iç âlemi aydınlanarak ilâhî birliği çok derinden hisseden bir âşık olan denizci

Nusret Efendi tarafından vahdet denizinden çıkarılan on sekiz tane “İnci”ye yer verilir.

138Necdet Ardıç ile 14 Temmuz 2021 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

139Nusret Tura,Gönül ve Aşk, haz. Mahmut Erol Kılıç,(İstanbul: İnsan Yayınları, 1995), 174.

140el-Furkân, 25/53.

Bazı âyet ve hadislerin yorumunun yapıldığı bu bölüm; “Ey sevgili okuyucularım, anladınızsa hep beraber inciyiz, zât denizinden çıktık.” ifadesiyle son bulur.Kitap, ilk olarak İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında basılmıştır.

B.ŞİİRLERİ 1.Hamdım –Piştim –Yanıyorum

Bu eser Nusret Efendi’nin “Karagün Dostuyum” adıyla basılan serinin ilk kitabıdır.

Uşşâkıyyetarikatı kültür tarihimizde şiire en fazla önem veren tarikatlardan biridir. Şair

Uşşâkîşeyhlerininyazdığıdivanlarbununengüzelörnekleridir.Budivanları incelediğimiz zaman tasavvufî ıstılah ve mefhumların ele alındığı görülmektedir. Hak âşıklarının aşk-ı ilâhi ve muhabbet-i Nebîile dolu olan bu eserlerinden bir tanesi de

Nusret Efendi’nin kaleme aldığı “Karagün Dostuyum I: Hamdım–Piştim –Yanıyorum”

adlı eseridir. Bu eser NusretTura’nın mânevîhayatı süresince ilâhi aşkın gönül dünyasındakiyansımalarınıçoşkuluvecezbelibirdilleanlattığışiirlerinden

oluşmaktadır.

Kırk yılkendini hakîkat ve tasavvuf ilmine verdiğini ifade eden Nusret Tura divanın oluşumu hakkında şunları söylemektedir: “Âlemleri halkeden Allâh’ın lutf ukeremiyle;

Peygamberimiz’in( )bizlereşefâatkastıilebağışladığıİslâmiyetdinininve

Kur’ân-ıKerîm’inışığıaltındaveAbdülkâdir-iGeylânî,Şems-iTebrîzî,Hasan

Hüsâmeddîn-i Uşşâkî, Mustafa Sâfî Hazretlerinin rûhâniyetlerinden; Mısrî-i Niyâzî,

İbrâhimHakkı,MevlânâCelâleddîn-iRûmî,İmâm-ıGazzâlî,Muhyiddîn-iArabî

Hazretlerinin kitaplarından, tebellür etmiş benliklerinden feyz alarak Mısrî Dîvânı,

Mârifetnâme, Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Fîhi Mâfîh, Fusûs kitaplarını okuyarak evvelâ şu dîvânı sonra “Münacât” ve daha sonra da “Vecizeler” nâmı altında üç eserle siz kardeşlerime farkında olmadığınız; fakat göz önünde olan hakîkatlerin perdelerini açmaya niyet ettim.”

NusretEfendiyazmışolduğubudivanınönsözünde“Benimnasılyandığımı göreceksiniz, okuyacaksınız.”diyerek okuyanlara adeta yangın yerine dönen gönlünü 141Tura,Gönül ve Aşk, 316-332.

142Tura,Karagün Dostuyum-I, 3.

göstermektedirNusretEfendi’yegöreasılmeseleyanmakdeğilaynızamanda yakmasını da bilmektir.

Bu divanda yer alan şiirlerin konusu da diğer eserlerinde de olduğu gibi genellikleaşk-ı ilâhî ve muhabbet-i nebîüzerinedir.Bunun yanında Nusret Tura’nıngönül dünyasında yer eden bazı değer verdiği şahsiyetlere yazılmış şiirleri de yer almaktadır. Tıpkı kendisi gibi yaşadığı müddet boyunca ilâhî aşk ile yanıp tutuşmuş, aşkdenince akla ilk gelen

Hak âşığı, ârif bir zat olanMevlânâ Celâleddîn-i Rûmîiçin yazmış olduğu şiirleri yer almaktadır. Nusret Tura’nınhayatında çok kıymetli bir yeri olan aynı soyadını alacak kadar kendisine gönülden bağlanmış, onun dizinin dibinde yetişmiş Hazmi Efendi’ye yazdığı muhabbet dolu şiirleri ve son olarak hayatı boyunca yanından ayrılmayan sırdaşı, can yoldaşı, kıymetli eşi için yazmış olduğu vefa dolu mısralardan oluşan bir şiiri de bulunmaktadır.

Hz.Peygamber’e beslemiş olduğu derin muhabbeti ve duyduğu özlemi anlatan aşk yüklü mısralardan oluşan bir şiiri şu şekildedir:

Yâ Resûlallâh kapında bekleyen uşşâka bak

Bazımız mahcûb ve mahzûn bazımız bin derde gark

Ömrümüzden her geçen gün bizlere yıldan ırak

Lutf edersen beynimizde kalmaz aslâ iftirâk

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Yâ Resûlallâh uzun bir yoldan avdet eyledik

Dağ ve taşlardan geçip deryâları kat’ eyledik

Kalmamıştı sabr u tâkat nâle efgân eyledik

Sen Şefîü’l-müznibîne arz-ı hâcâteyledik

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Yâ Resûlallâh beni âğûşundan etme cüdâ

Maksadım mir’ât-ı sînenden temâşâ-yı Hudâ

Şerha şerha oldu sînem rahmet ey bahr-ı safâ

Bir gedâ-yı pür-kusûrum Yâ Muhammed Mustafâ

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Yâ Resûlallâh bütün ümmîdimiz sensin bizim

Gâyemizsin kıblemizsin Kâ’bemizsin sen bizim

Nusret inler kâinat ağlar düşündük suç bizim

Sen de dâd etmezsen ahvâlimiz nolur bizim

Kolların aç şöyle biraz sonra istersen bırak

Üzme nimettir bize der-âğûşun ey nûr-ı Hak

Hamlıktan olgunluğa doğru giden seyrinnihayetinde pişmiş ve gönlü ilâhî aşk ile yanan

Nusret Tura’nınyazdığı bu eser “Karagün Dostuyum” adlıserinin ilk kitabı olarak1963 yılında İstanbul’da Fakülteler Matbaasında basılmıştır.

… “Tam kırk sene var sîne-i sûzân yanıyor hep

Tam kırk sene var dîde-i giryân akıyor hep

Tam kırk sene var derd-i nihân yaktı kavurdu

Tam kırk sene var yâre-i aşk sızladı durdu.”

Nusret Turakitabında yer alan şiirlerini aşk şarabına benzeterek okuyucularına son olarakşuşekildeseslenmektedir:“Eğerbuaşkşarabıhoşunuzagittiisehoşluk

Allah’tandır.Eğerhoşunuzagitmediise,anlamadığınızainanacağım.Anlamaya 143Tura,Karagün Dostuyum-I, 41.

144Tura,Karagün Dostuyum-I, 131.

çalışınız. Çünkü bu ses, özünüzün sesidir. Muhakkak anlayacaksınız; hermeyvenin hamlık ve olgunluk devresi olduğu gibi, bu devrenin de mevsimi gelecektir. Sabırlı olunuz, anlamaya çalışınız.

2. Erler Demine

Bu eser Nusret Tura’nın“Karagün Dostuyum I” adlı kitabında yer alan şiirleriyle birlikte halifesi Necdet Ardıç’ınarşivinde bulunan diğer şiirlerinden oluşmaktadır.

EserinbirincibölümündeNusretEfendi’nindahaönceyayınlananşiirleri,ikinci bölümdeiseNecdetArdıç’ınNusretTura’danbizzatduyduğuvekaydaaldığı yayınlanmamış şiirleri ile NusretTura’nınmüridi Nazan ErginHanım’daNusret

Tura’ya ait bulunan şiirler yer almaktadır.

Kitabın isminin “Erler Demine” olarak konulması da önemli bir husustur.Bu husus hakkında Necdet Ardıçşu bilgileri vermektedir: Nusret Babamın şiirlerinin olduğu kitap 1963 yılında basıldı. Bu baskısında yer alan meşhur “Erler Demine DesturAlalım”

şiirini Nusret Babam mânevîseyrini tamamladığı zaman yazmıştır. Bizler de bu ilâhiyi o zamanlardan beri bulunduğumuz meclislerde bugün okunan makamda okuyorduk.

Dahasonralarınasılolduysabuilâhininşahbeytinideğiştiripkendinamlarına kaydettirmişlerdir.Birhakkınsahibineteslimedilmesikonusundayaptığımız müracaatlar ne yazık ki cevapsız kalmıştır. Aslı itibariyle

Ey yolcu biraz gel dinle beni

Kervan yürüyor sen kalma geri

Nusret denilen derya gezeri

Hatmetti bugün seyr-ü seferi olan şiirin son beyti

Yusuf denilen dünya güzeli

Fethetti bugün gönlü seferi 145Tura,Karagün Dostuyum-I, 134.

şeklinde değiştirilerek okunmaktadır. Bu kitap İstanbul’da H Yayınları tarafından 2017 yılında basılmıştır.

C.TASAVVUFÎ MEKTUPLARI

1. Mektuplar

Klasik dönemin en önemli haberleşme araçlarından biri olan mektuplar tasavvufî gelenek içerisinde mühim bir yertutar. Sûfiler tasavvufun ilk dönemlerinden itibaren mektup yazmayı hem irşadhem deeğitim faaliyeti olarak görmüşlerdir. Mektup yazma geleneğineredeysetümtasavvufehlitarafındanbenimsenmiş,tarikatlarınortaya çıkışından sonra da devam etmiştir. Erken dönemlerden itibaren yazılmaya başlanan bu mektupların pek çok örneğine rastlanmaktadır.

Mektupların içerikleri dikkate alındığında sufilerin mektupları şu saiklerle yazdıkları görülmüştür: Yöneticileri uyarmak ya da onlara bazı istekleri iletmek, ilim ehli olan kişilerle fikir alışverişinde bulunmak, kendilerine sorulan soruları cevaplandırmak, uzakta olan müridlerin seyrü sülûk esnasında yaşadıkları sıkıntıları çözmek, müridlerin rüyalarını/zuhuratlarını yorumlamak gibi. Tasavvuf çevrelerinde mektuplar genellikle müridlere nasihat etmek ve tasavvufun inceliklerini öğretmek amacıyla yazılmıştır.

Tasavvufi edebiyatta “Mektubat” adında diğer bir mektuplaşma çeşidine daha sıkça rastlanmaktadır. Bu türün daha çok bir şeyhin özellikle halifelerine yazıp gönderdiği mektuplardan oluştuğu görülmektedir. Bir araya getirilen bu mektupların içeriğinde sorulan bazı sorular cevaplandırılmakta veya bir şahıs muhatap alınarak bütün ihvana ve hakîkat taliplilerine hitap edildiği görülmektedir.Nusret Tura’nıngemi kaptanı olan müridi Sabri Bey’e yazdığı mektupları bu türdendir. Gemi kaptanı olarak görev yapan

Sabri Bey vazifesinden dolayı her zaman şeyhinin yanında bulunamamakta ve açık denizlerde şeyhinin hasretiyle yanmaktadır. Şeyhine gönderdiği mektuplarda gemide yaşadığı problemlerden, gurbette yalnız kalmanın sıkıntılarından ve bazen de gördüğü rüyalarından bahsetmektedir. Kendisi de denizci olan Nusret Tura’nınmüridi Sabri 146Reşat Öngören, “Mektup”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,İstanbul: TDVYayınları, 2004), 29/21-23.147

Tura,Mektuplar, 9.

Bey’e cevaben yazdığı mektuplarında bazı beşeri ve meslekî tavsiyelerde bulunmakta, rüyaların te’vili yapılmaktadır.

Nusret Turamektup yazmanın üç şeklinin olduğunu ifade eder. Bunlardan birincisi akranlara, arkadaşlara yazılan mektuplardır. Bu mektuplar genellikle hal hatır sorulan, dünyevîmeşgalelerin ele alındığı mektuplardır. İkincisi kendinden küçüklere yazılan mektuplardır. Bu mektupların içinde irşadve nasihatlerbulunmalıdır. Nusret Tura’nın yazdığı mektuplardaha çok bu sınıfa girmektedir. Üçüncüsü ise kendindenbüyüklere hitapedenmektuplardır.Bumektuplardanamazdavemünacaat’taolduğugibi mahviyet ve tevâzu göstererek aşk ve muhabbet vesilesiolarak ele alınmalıdır.Nusret

Tura’yagöre karşılıklı mektuplaşma da bir ilimdir. Sohbetsiz ve boşa geçen zamanlar bu şekilde telâfi edilmektedir.

NusretTuraSabriBey’eyazdığıbirmektubundamektupyazarkentıpkıdiğer yazılarında olduğu gibi sabahınerken saatlerinde yâr ile ülfette iken yazdığını belirtir.

Onun da aynı usule riayet ederek öyle bir zamanda okumasını tavsiye eder. Bu usule riayet ederek okunursa gönülden doğan hakîkatlerin başka bir bölgeye uğramadanyine gönle varacağını ve kişiyi sonsuz bir zevke eriştireceğini ifade eder.

Samimi ve içten gelen duygulu ifadelerle yazıldığı için mektuplarda genellikle konuşma dili hâkimdir. Nusret Tura’nınhem uzakta olan müridi Sabri Bey’e hem de Necdet

Ardıç’ayazdığı mektuplardaki hitap şeklinebakıldığında muhabbet dolu ve ârifâne ifadelerden oluştuğu görülmektedir.Mektuplarında “Gözümün nuru, Nûr-u aynım” gibi ifadeleri sıkça kullanmaktadır. Kullanılan bu ifadeler hakkında Necdet Ardıçşöyle bir açıklama yapmaktadır: “Nusret Babamın kullandığı bu ifadeler bize olan muhabbetini göstermektedir. O zamanlar bu ifadeden ne kastedildiğinin farkında olmasam da zaman içerisinde anladımkigözümünnuru dediğiaslında kendigözünün nurunun bize aktarılmasından başka bir şey değilmiş. Gözümün nuru evladım,muhabbetli sözü bizim için her zaman çok değerli bir ifade olmuştur.

148Tura,Mektuplar, 7.

149Tura,Mektuplarda Yolculuk, 17.

150Tura,Mektuplarda Yolculuk, 41.

151Tura,Mektuplar, 11.

152Tura,Mektuplarda Yolculuk, 19.

Nusret Tura,Necdet Ardıç’a gönderdiğibir mektubundaşu ifadeyi kullanır: “Fakir gözlerinden de (kulaklarından da) öperim. Kulak öpmek biraz garip olarak görünse de öpme yerine “ve refahtü fihi min ruhi” hakikatini üflerim.”

KulaktanöpmektabiriilekastedileniNecdetArdıçşuşekildeifadeetmektedir:

“(Resûlüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O'dur. Ne azşükrediyorsunuz.”âyetindekisırasıylaifadeedersekkişininilköncekulak ayarlarınınyapılması gereklidir. Çünkü ilâhi hakîkatler insan şehrine kulak kapısından girer. Evvela misafir sonra da ev sahibi olur. Kulak ayarlarının yapılması ile göz mahallesine aktarılan hakîkat misafirleri oradan fuâd/gönül mahallesine ulaşıp bütün vücut şehrine yayılarak orasını istila eder. Bu sayede kişi beşeriyetinden tamamen

temizlenmiş olur.

Bu kitapta Sabri Bey’in şeyhine yazdığı mektuplar yer almamaktadır. Yetmiş bir mektup Nusret Tura’nın cevaben yazdığı mektuplardır. Son üç mektup ise Sabri Bey’in şahsında bütün ihvana hitap etmektedir. Sabri Bey bu mektupların pek yayınlanması taraftarı değildi.“Kime faydası olur bilmem ama istersen ben dünyamı değiştirdikten sonra bunları yayınlayabilirsin” diyerek Mahmut Erol Kılıç Bey’e teslim etmiştir. O da “Belki bir faydası olur” düşüncesiyle eski Türkçe’den yeni yazıya geçirerek, İstanbul’da

İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında basılmasına vesile olmuştur. Ayrıca bu kitapta

Nusret Tura’nın Necdet Ardıç’a yazdığı bir mektup da yer almaktadır.

2. Mektuplarda Yolculuk

Bu eserinmeydana geliş süreci ve içeriği hakkındaM. Nusret Tura’nın halîfesi Necdet

Ardıç şunlarıanlatmaktadır:“Nusret Babamın Sabri Bey’e yazdığı mektupların yanında bana yazdığı mektupları da olmuştur. Ancak Nusret Babamı her zaman görme imkânım olduğu için bana yazılan mektuplar fazla değildir. Bu mektuplar zaman içinde en güzel hatıralarımdandır. Mektuplarda bana verdiği lakaplar da mevcuttur. Bunların arşiv dosyaları içinde kalmasına gönlüm razı olmadığı için gün ışığına çıkmasını arzu ederek böyle bir eser hazırlamaya başladım. Bu eserin içeriğinde bana yazdığı yirmi mektup, 153el-Mülk,67/23.

154Tura,Mektuplarda Yolculuk, 20.

155Tura,Mektuplar, 9.

yirmi dokuz sohbet, Gülşen‐i Râz’dan beş bölüm, bir şiir, ayrıca Nusret Babamın bende kasete alınmış bir sohbeti vardır. Hatta o mektupların içinde on dokuzuncu mektupta, “Mektuplar” kitabında bahsedilen, Sabri Nebioğlu’nun da adı geçmektedir.

NecdetArdıç’agönderilenbumektuplariçindeyeralansohbetlertasavvufî hikmetlerdenoluşmaktadır.Kısasohbetlerolmasınarağmeniçerdiklerihakîkat itibariyle önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Bu sohbetlerden bir tanesini örnek olması açısından buraya eklemeyi uygun gördük:

Ya Rabbe’l-Âlemin; Senden geldiklerini, yine sana döneceklerini, hatta senin nefhanla diri olduklarını bu insancıklar niçin düşünmezler? Niçin Seni aramak, bilmek, bulmak

yolunda yürümezler?

Âlemi ve âlemdekileri ve hattâ kendisini bir an hiçlik potasında eritmeden sana ulaşılamayacağını söylesem, bana da inanmazlar, alay ederler.

Dünya; güneşin doğmasıyla aydınlanır. Batmasıyla de karanlığa mahkûm olur. Fakat elinde lambası olan kimseye gece karanlığı tesir etmez, yine yolunu bulabilir.

Aziz kardeşim; sen de niçin aşkın nuru ile aydınlanmıyorsun? Aşk güneşi kalbindeki bulutlararkasındagizlibirhazineolarakkalmıştır.Onungözükmesiiçinbeşerî ihtirasların kara bulutlarını gönlünün semâsından dağıt. Bunun için; ibadet, zikir, tesbih, sâfiyet-i kalp, nefisle mücadele sana kâfidir. O zaman; yalnız kendini değil başkalarını da aydınlatmış ve karanlıktan kurtarmış olursun.

Eti örten deri, deriyi örten sırmalı elbiseler bir gün sırtından çıkabilir. Ruhunun üzerindeki mânevî elbiseler ise çıkmaz, çalınamaz. Yolunda bulunursan kirlenmez bile.

Akıllı çiftçiler çorak ve kurak araziye tohum ekmezler. Sen de gönlünü taşlardan, vahşi otlardan temizlersen bol mahsul idrâk edebilirsin.

Gönül kütüphanesindeki aşk ilminin mahrem kısımlarından pek azı pazara çıkmıştır.

Kendisini bilen, gönül kitabını okuyan, Kur’ân ı Kerîm’i tamamen hatmetmiş demektir.

"İnsan Kur’ân-ı nâtıktır" vecizesi bu sûretle ispatedilmiş olur.

156Tura,Mektuplarda Yolculuk, 6.

157Tura,Mektuplarda Yolculuk, 23-24.

Bu eser Necdet Ardıç’ın kişisel arşivinden elde edilen mektup ve notlarla ortaya çıkmış, bir dervişin yetişme sürecinin ele alındığı örneklerdendir. Kitap, Tekirdağ’da 2013 yılında basılmıştır.

D.ESMÂÜ’L-HÜSNÂ YORUMLARI 1.O’nun Güzel İsimleri

Sûfîler ilâhî isimleri, âlemin varoluş sebebi olarak görürler. Onlara göre ismin menşei sıfat ve sıfatın menşei de zâttır. Kitap, Nusret Tura’nın ilâhî isimler üzerine âşıkâne, ârifâne yorumlarından oluşmaktadır.Nusret Tura eserin girişinde kısa biraçıklama yaptıktan sonra “ilâhi isimlere Senin bize öğrettiğin ve Sana karşı kullanmamızı istediğin “Allah” ism-i şerîfinle başlarım” diyerek Allah ve Hâlık isimleriyleesere başlar ve es‐Sübhân ismiyle sonlandırarak pek çok ilâhî ismi açıklar.

NusretEfendi’ye göre Allah ismi yerine Tanrı demek suretiyle hakiki anlamada “Allah”

anlaşılmayacaktır. Bundan dolayı Allah isminin ibadette, ezan okumada veya Kur’ân-ı

Kerîm’den istifadede Türkçe veya herhangi bir lisana tercümesinden netice almak kısır bir iştir. Arapça’da bulunan fesahat ve şümul hiçbir lisanda yoktur.Cenâb-ı Hakk’ı kendi lisanımızla anlatmaya çalışsak kelimeler yetersiz kalır. Tercih ettiği hatta icat ettiği bir lisan üzerinden ismini en büyük isim olarak zâtının ismi olarak “Allah” diye bildirmiştir. Bu ismi değiştirmek için insanların yaptıkları tercüme hatalıdır. İsmi değiştirilmek istenen zât âlemleri icat eden, yoktan yaratandır. Arkadaşınız değildir.

Komşu değildir. Gafletin, cehaletin bundan büyüğü olur mu?

Nusret Turabir başka eserinde ilâhi isimlerin bütün varlıkların hakîkati olduğunu ifade eder. “Bütün esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye Hakk’a yalvarıyorlar. Bize birer vücûd ver de saltanatımızı sürelim diyorlar. Bu isim ve sıfatlara zıdolanlar da dâhil. Meselâ: Kahhâr ismi şerîfi de kahretmek için bir cesede girmiş, o vücûdda saltanat sürüyor. Etrafı kahrediyor. Adalet isim ve sıfatı da, Müntakım isim ve sıfatı da hepsi harekettedirler.”

158Tura,O’nun Güzel İsimleri, 8.

159Tura,O’nun Güzel İsimleri, 14.

160Tura,O’nun Güzel İsimleri, 64.

Nusret Turakendisinde de Rahîm ismi şerifine bağlı nusret sıfatının hareket halinde olduğunu belirtir.Güneş gibi döner, gölgede olmayanlar nurlanır, pişer,olgunlaşır.

Kitabın son sayfasında, Rabbinden son nefesini zikir halinde ikenalmasını ister: “Senin güzel ve o sonsuz sıfatlarının toplamı demek olan ve zâtına mahsus bulunan Allah ismi şerifinin zikriyle al.” Bu kitabın da ilk baskısı İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında yapılmıştır.

E.HİKÂYELER, VECİZELER, ATALAR SÖZÜ

Nusret Turaeserin girişinde vecizenin tanımını yaparak eserine başlar. “Bilirsiniz ki sözlerin özlüsüne vecize derler, Lâtince de az kelime ile çok mânâifade edenlere “lakonik”derler. Arapça’da kolay gibi görünüp benzeri yazılması çok güç olan yazılara da“sehl-i mümteni”derler. En büyük vecizeler kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kolay görünür, fakat eşi yazılamaz.

NusretTura’yagöre vecizeler de herhangi bir söz gibi özden doğup harf elbisesiyle ağzımızdan çıkar. Ağızdan çıkan bu sözler ya muhatabın bir kulağından girer diğerinden çıkıp gider ya da dimağına yerleşir. Bir de kayıt altına alınırsa ebedileşir.

Nusret Turaokumuş olduğu kitapların,ruhunda iz bırakan bölümlerini topladığını ve bunlarımüşterekduygularıpaylaştığıkimseleresunduğunubelirtir.Bueserde geçmişten bugünekadar dilden dileaktarılan vecizeleri, atasözlerini ve anlatılan bazı hikâyelere farklı bir tarzda yaklaşaraktasavvufî yönden değerlendirir.İrfanî arka planlarını açıklayarak tarihtenberi gelenkolektif şuuru ortaya koymaktadır. Hz. Îsâ

Razî,İbnü’l‐Arabî,Timurlengvedahabirçoktarihîşahsiyetinsözlerindenve başlarından geçen olaylardan bahsederek irfanî çıkarımlarda bulunur.

Kitapta yer alanörnek bir hikâye ve yorumu şu şekildedir: Bir arslanbir ceylanı kovalar. Çünkü ceylan acayip hareketlerle onu tahrik etmiştir. Kaçması da varlık alâmetidir. İki varlık imtizaç edemez. Arslan rakip istemez. Ceylan arslanın ayaklarının dibine yattı mı teslim olmuş ve varlığını terk etmiş demektir. Arslanın maksadı da zaten 161Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 59.

162Nusret Tura,Karagün Dostuyum III, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, (İstanbul: Yeni Savaş Matbaası, 1964), 3163

Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 4.

ikiliği bire indirmektir. Onabakmaz bile, geçer gider. Tevhîd ilmine fikren, zihnen, naklendeğilancakizâfâtıniskâtı,vücûdiyetinifnâsı,taayyününterkiylekademe kademe ulaşılır. Evliya ve asfiyâ bu mertebeye keşiflerle, vicdan ve müşahede ile ermiştir. İnsanlar âlîhimmet oldukları nisbette, ilâhî mahiyette zâtın hükmüne girer ve terakki ederek tatmin olurlar.

“Kırk seneden beri gecemizi gündüze katarak aşk denizinin en derin yerlerinden çıkardığımız bu incilerden, zat cennetinden topladığımız bu hurmalar arşın en yüksek yaylalarından nefh ettiğimiz bu nefhalar uyarıcı ve diriltici olan bu nâğmeler sizlere

Hakk’ın lutuf ve keremidir.İşte muhterem kardeşlerim! İçeride ve dışarıdahükmünü icra edenbeş duygumuzun bir de idrak ve akıl denilen reisleri vardır ki, dervişler, âşıklar, bir de mi’râc namazı diye iki rekât namaz kılarak karanlık geceleri ihya ederler.

Sezişlerini arttırırlar. Bunların çektikleri gönül telsizleri, doğru Hak Teâlâ Hazretlerine varır. Füyüzâtı da, ilhamları da orada beklerler ve alırlar. Feyiz incilerinin birkaçından bahsedelim.” diyerek kitabın sonunda iç âlemi aydınlanıp ilâhî birliğiderinden hisseden birâşık olan denizci Nusret Turatarafından vahdet denizinden çıkarılan on sekiz tane “İnci”yeyerverilir.Aşkdenizininderinlerindençıkarılanbuincilerdenbazıları

şunlardır:

Nusret Turabirinci inci olarak şu sözü zikreder: “Kim Rabbin cemâlini görmek isterse güzel ahlâklı olmalıdır.” Güzel ahlâk ise Allah’ın yapılmasınıistediklerini yapmak, uzak durulması istenenleri de yapmamak suretiyle şeriatın ahkâmına riayet etmektir.

Ondan sonra Hakk’a teslim ol, kâfidir.

Zikredilen incilerden bir tanesi de “Kendi nefsini bilen Rabbini bilir.” sözüdür. Nusret

Turabu sözün açıklamasını şu şekilde yapmaktadır: “Ne güzel bir söz. Daha nasıl söylesinler. Demek ki Rab ve kul arasında bir münasebet var. Can ile canan arasında bir hâdise var. Şu halde kendimizi iyi bilelim.”

İnci olarak değinilen diğer bir söz de “Ben Âdeme ruhumdan nefhettim”âyetidir.

Nusret Turabu âyetin izahı hakkında şunları söylemektedir:“Âdem’e bir nefha erişmiş, 164Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü,89.

165Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 115.

166Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 117.

167el-Hicr, 15/29.

fakat onefha yalancı softaların, yobazların üflemesi değil, Meryem’igebe kılan Cebrail nefhası da değil, İsa’nın ölüleri dirilten nefhası da değil, ebedî hayat bağışlayan Rabbin ilimvehayatnefhasıdır.Buidraknefhalarını,teneffüsedenler,beşvaktialtı yapanlardır. Zikirsiz geçen nefeslerini zayi olmuş bir define diyenlerdir. Allah demesini

bilenlerdir.”

Nusret Tura,âyet, hadîs ve bazı özlü sözleri inci taneleri olarak zikrettikten sonra hikmet penceresinden kısa bir şekilde izah etmektedir. Son olarak dahepimizin zat denizinden çıkan birer inci olduğumuzu ifade ederek bahsi sonlandırmıştır.

“KaragünDostuyum”serisininsonuncusuolanbukitapİstanbul’daYeniSavaş

Matbaası tarafından 1964 yılında basılmıştır.

168Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 125.

169Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 150.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MEHMET NUSRET TURA’NIN TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

A.TEVHİD

Tevhid, İslâm dininin inanç esasını oluşturan kavramlar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Peygamber Efendimizin Mekke döneminde yerleştirmek için gayret gösterdiği inanç,İslâm’ın temel ilkesi olan tevhid inancıdır. Arapçabir kelime olan tevhid sözlükte,tekolmak,birolmak,birkaçşeyibirleştirmekvebirlemeanlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise, Allah’ın birliğine inanma, O’nun zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir, tek ve benzersiz olduğuna inanmak anlamına gelmektedir.

Sûfîlerin kendilerine has birtevhîd anlayışıvardır. Bu anlayışa“tevhîd-i sûfiyye, tevhîd-i hâlî, hakîkat-i tevhîd, tevhîd-i amelî”gibi isimler verilmiştir. Bu ifadelerden anlaşılan sûfilerin tevhidi sadece bilgi ve sûretten ibaret görmedikleridir. Onlara göre tevhîd duygu ve sevgi ağırlıklıdır, keşif ve ilhama dayanır ve sülûkugerektirir. Bundan dolayı tasavvufî tevhîdanlayışıibadet, ahlâk ve duygularla ilgili olduğu için aynı zaman da amel yönü ağır basan bir tevhiddir.

Sûfilerin tevhidanlayışında genel olarak üç türlü tevhidden bahsedilir. Bunlardan birincisi Kusûdî tevhittir. Bu tevhid anlayışı kişinin kendi kastını ve iradesini Allah’ın iradesinde ifnâetmesidir. Sâlik olan kişi iradesini bir tarafa bırakıp bütün ibadetlerinde ve ahlâki davranışlarında Allah’ın iradesini ve rızasını ele alır. “Mâbudum, maksudum, matlubum sadece Allah’tır” şeklinde ifade edilir.

İkinci tevhid türü Şühûdî tevhide gelince bu anlayışta sâlik Allah’a olan muhabbet ve aşksebebiyle O’ndan başkasını görmez, her şeydeO’nu ve O’nun tecellîlerini temaşa 170Ethem Cebecioğlu,Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, (Rehber Yay., Ankara, 1997),718;

Mevlüt Özler, “Tevhid”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul:TDV Yayınları,2012), 41/19.171

Süleyman Uludağ, “Tevhîd (Tasavvuf)”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV

Yayınları, 2012), 41/ 21.

eder.Sûfîler, “Her şeyde Allah’ın birliğine delil olan bir âyet vardır” sözüyle bu tevhidi

kastederler.

Son tevhid çeşidi Vücûdî tevhittir. Tevhidin bumertebesinde her şey Hakk’ın ve O’nun çeşitli seviyedeki tecellîlerinden ibaret bilinir, görülür ve bu husus hal ve zevk olarak da yaşanır. Vahdet-i vücûdun tohumları ve belirtileri daha önce de bulunmakla beraber onu ilk defa sistemli bir hale getiren Muhyiddin İbnü’l-Arabî’dir.

Nusret Tura’nın tevhid anlayışınabaktığımız zaman genel olarak şühûdi ve vücûdi tevhidinörneklerinigörebiliriz.OnagörehakikivarlıkAllah’ınvarlığıdır.Göze görünen ne varsa hepsi O’nun isimve sıfatlarının tecellîsinden başka bir şey değildir.

Tevhid ehli olan kâmilinsan herşeyde Hakk’ı görür. Atomdan güneşe, katreden deryayakadarbütünmevcudâtkendiışığıveistidadınispetindeTanrı’yıtecellî ettirmektedir. Adeta kâinat sonsuz bir okyanusun yaz gecesinde,pırıl pırılparlayan yakamozlu bir görünüşüdür.

Tevhid’i İslâmiyetin en ince noktası olarak gören Nusret Tura.Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan“Allah Teâlâ bir adamın kalbinde iki kalb yaratmamıştır”âyetinden yola çıkarak insanın gönlüneyakışanın bir Allah sevgisi olduğuna işaret eder.Cenâb-ı

Hakk’ın şirki kabul etmeyeceğini, gönülde Allah sevgisinin yanında benlik duygusunun, çoluk çocuk sevgisinin, mala mülke değer vermenin olmayacağını,bir gönülde iki sevda bulunmaz diyerek ifade eder.

Tevhid düşüncesi açısındanİhlâssûresinin büyük bir öneme sahipolduğunu şusözlerle belirtir:“Ehad’dir, Samed’dir, doğmamış ve doğurmamıştır. Eşi, benzeri yoktur.”

âyetlerinden oluşan ve bir satırdan ibaret olanİhlâssûresinde öyle sırlar vardır ki âyet ve sayfaları daha fazla olan sûrelerde böyle heybetli ifadeler yoktur.İşin hakiki şekli;

ben yok, sen yok, Allah var. Ben ve benim benliğim bir isimden ibarettir. Hepsi O’nun malı ve mülküdür. Güneşin olduğu yerde ay ve yıldızlar gözükürler mi? Hakk’ın tecelliyatı,insanıngönlünegeldiğiandanitibarenkulunkulluğugider,tasarruf 172Uludağ, “Tevhîd (Tasavvuf)”,41/21.

173Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 94-95.

174el-Ahzab, 33/4.

175el-İhlâs, 112/1-4.

Hak’tandır.Nusret Tura’nın dünyasında tevhid, duygu ve muhabbet ağırlıklıdır.

İbadet ve ahlâk ile örülü olduğundan dolayı amelîyönü ön plana çıkan bir anlayıştır.

Tevhidle ilgili sözleri bir yaşantının eseridir. Hayata hep tevhid penceresinden bakmaya çalışmış ve bu hakîkatleri sevenlerine aktarmaya gayret göstermiştir. Onun tevhid anlayışına göre insan evvelâ“lâ”diyerekher şeyi hatta kendi varlığını bile inkâr etmelidir. İnsana sonradan giydirilen bütün elbiseleri terk ettikten sonra geriye kalanın nûr-iMutlak olacağını bir şiirinde şu şekilde ifade etmektedir:

Terk edip kat kat libâsı tek vücûd-ı mutlakız

Her ne yönden bakmış olsan biz ol nûr ı mutlakız.

Nusret Tura tevhidle ilgili olarak ilk dönem sûfilerinde olduğu gibi fenâ ve bekâ kavramları dâhilindegörüşlerde bulunmuştur. Ona göre insan mecâzîolanvarlıktan yani izâfi olan benliktengeçince O'nunla beraberdir. O'nun sıfatında müstehlek ve fânî olduğunda, zâtında artık tamamı ile O olmuş olduğunu irfan ederek anlar. Bundan sonra da bu sûretle bekâ-i Zât’a kavuşmuş olur. İşte tevhîd-i hakîki budur. Bu ifâde edilen hakîkat kişinin şehevî, fânî ve bedenî varlığın da değildir. Bu beyan edilen husus gâyet dakiktir. Bu sahada akl-ı maâşın rolü ve nasibi yoktur. Zîrabu hal tamamen mânaya taalluk eden bir hakîkattir.

Nusret Tura, İslâmiyet’in tevhid cümlesi olan kelime-i tevhidi sadece dil ile değil bütün uzuvlar ile ve gönlün derinliklerinden dile getirildiğinde hakîkatin ortaya çıkacağını belirtir. Açığa çıkan bu hâli tevhid neşesi içinde şu şekilde ifade etmektedir: “Lâ ilâhe illallah diyerek bu âlemi, sevdiklerimi, vücûduma ait olan sevgimi de terk ettikten sonra kalan Sen imişsin. Benim diyebilecek birşeyim yokmuşbilemedim. Topraktan gelip yaratılan ceset yine toprağa girecek, eriyecekve ortada kalan ruh da sendendir. O ruh için‘Benim nefhamdır’diyorsun. O da senin demektir ki o da Sana dönecek. Şu halde benim, ‘Benim’diyecek neyim vardır.Senbenim cânım, idrakim, nefham herşeyim olunca asıl adımda ‘Hak’olacaktır.”

176Tura,O’nun Güzel İsimleri, 41.

177Tura,Aşk Yolu, 128.

178Tura,Aşk Yolu,, 60.

179Tura,Aşk Yolu, 82.

“Lâ ilâhe illâllâh” sözüölüm döşeğindeikentam bir ifadesini bulmaktadır. İnsan hayatta bulunduğusüre içerisinde gâibi inkâr ederek “lâ”, hâzırı tasdik ederek illâ derken, ölüm döşeğinde olduğu anda iseyaşadığı hayatı ve kendiniinkâr, görülmeyen âlemi tasdik ederek “illâ”demektedir. Çünkü o zaman iç âlemindeki basiret gözünün açılmasıylabütünhakîkatianlamışolmaktadır.Budurumnormalinsanlariçin böyleyken, hakîkat şehrindeyaşarken yani ölmeden önce ölme sırrına erebilen sûfiler, ârifler, kâmiller için durum farklıdır. Onlar için inkâra delâlet eden “lâ”kelimesinin yeri yoktur. Hep“illâllâh”vardır.Çünkü inkâr edecek varlık göremezler.O'nun için yokluk

tasavvur edilemez.

NusretTura’dakitevhidneşesihayatınınheralanınayayılmış,müşâhedelibir yaşantıdır. Yeri geldiğinde bir satranç oyununu bile tevhid gözlüğü ile görüp ona göre değerlendirmektedir. Satrançoyunu esnasında piyadeler, süvâriler, kaleler, fillerve nihâyet vezirler giderler, gelirler, birbirlerini mat ederler. Fakat şahlara gelince onlar bu durumdanmüstesnadırlar,onlarölmezler.İkişahkarşıkarşıyakaldığındaaynı gibidirler. Bu şahlar kime şahlık yapacaklar? Birisinin diğerinde fâni olması veya ikinci plana düşmesigerekmektedir. Şahlardan biri asıl, diğeri gölgedir.Gölge olan insandır, onun şahlığı da kendinden değil Hakk’a ayna olmasındandır.Gerçek şah âlemin de hükümdarı olan Cenâb-ı Hak’tır. Ey şâh-ıcihan, ey sâhib-i kâinat, ey hâlik-i arz ve semâ!Senin azametini, senin cemâl-i bâkemâlini, senin kudretini âciz kullarınnasıl bilsin? Kimi kime anlatsın? Bütün insanlarzât güneşinin birer şuası, varlık denizinin

katreleri gibidir.

Nusret Tura, tevhidi güneşe benzettiği bir şiirinde,doğduğu zaman ayrılık bulutlarını dağıttığınıve bulutların ardından doğan nur ile sevinenâşıklarıanlattığıve tevhidî bir neşe ile yazdığı şiirinde şu şekilde anlatmıştır:

Tevhîd güneşi yırttı bugün ebr-i firâkı

Nûruyla sevindirdi yine biz fukarayı 180Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 156.

181Tura,Aşk Yolu, 147.

Âlem ne deme perde midir zât-ı şerîfe

Yırt perdeyi tâ iresin akl-ı selime

Bir meseleden yandı bütün çerâğlar

Yaktın beni yak âlemi ey şûle ne kim var

Bir zerre gibi şems-i hakîkatte nihânız

Yok olsa cihât zâtına bak sanki cihânız

Ağyâr ile ülfette isen cümle serâbız

Sohbette isen bi-men-ü-mâ cânlara cânız

Terk eyleyiver Allâh için nâm u nişânı

Seyreyle işin yoksa eğer cân ve cihânı

Son olarak Nusret Tura,Hakk’ın varlığı karşısında varlık iddiasında bulunup “varım”, “benim” diyerek çıkmaktansa “yokum, fakîrim, âcizim” diye bir yol tutmanın kişi için daha hayırlı olacağını ifade etmektedir. Bu yolda bilmem diyene öğretilir. Bilirim diyene ne bir şey öğretilir ne de bir şey söylenir.

B.HAKÎKAT-İ MUHAMMEDÎ

Hz.Peygamber'inmânevîşahsiyetiniifadeetmekiçinkullanılantasavvufî kavramlardan biri olan Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-

Tüsterî'de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah'ın ilk defa Hz. Muhammed'i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş ancak açıkça hakîkat-i Muhammediyye kavramından

söz etmemiştir.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî(ö.638/1240)Hakîkat-i Muhammediyyegörüşünüvahdet-i vücûd bağlamında geliştirerek daha sistemli bir şekilde açıklamıştır. İbnü'l-Arabî’ye göre,hakîkat-iMuhammediyyevücud-ımutlakınyaratılışsahasındakiilkveen 182Tura,Karagün Dostuyum-I, 57; a.mlf,Erler Demine, 70.

183Tura,Mektuplarda Yolculuk, 71 184Mehmet Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi(İstanbul:

TDV Yayınları, 1997), 15/179-180.

mükemmel mazharıdır.Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil”de denir.

Tüsterî’nin öğrencisi Hallâc-ı Mansûr (ö.309/922) tarafından bu kavram farklı bir şekilde dile getirilmiştir.Hallâc’ın temel görüşlerinden biri Nûr-iMuhammedî fikridir.

Ona göre bütün peygamberlerin nuruHz. Peygamber’in nurundan zuhuraçıkmıştır.Hz.

Peygamber’in iki şahsiyeti vardır: Biri ezeli bir nur oluşu, diğeri insan ve peygamber olarak şahsiyetidir. Allah’ın ilk yarattığı şey onun nurudur. Bütün veliler, nebîler ve resuller ilim ve irfanlarını ondan almışlardır.

Bu düşünceye göre âlem Hakk'ın nurunun bir tür yansımasıdır. Hakk'ınhem nurunun hem de ruhununâleme yansıması ve intikali bir irtibat noktası üzerinden olmuştur. Yani

Hakk'ıntecellîsibirnoktayaolmuşvedahasonradabutecelliyâtonoktadan yayılmıştır. İrtibat noktası ile kastedilen hakîkat-i Muhammediyye’dir.

Hz. Peygamber'in altmış üçsenelik zamanla sınırlı cismanîhayatından ayrı bir varlığı dahamevcuttur.Onunruhuvenurubütüninsanlardan,peygamberlerdenhatta meleklerden önce var olduğu için Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü'l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü'lervah).“Allah ilk defa benim nurumu yarattı”, “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim”meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir.Bir yönüyle

Muhammediyyetnübüvvetinortakadıdır.Bütünpeygamberhazerâtı,hakîkat-i

Muhammediyye'den neş'et ettikleri için her bir peygamber Hazret-i Muhammed'in bir yönünün izhar edicisi olmuştur. Bundan dolayı nasıl Allah ismi, lafza-yı Celâl, Hakk'ın diğer isimlerine câmi ise, bütün isimlerini kuşatıyorsa, Allah'ın her bir ismi o lafza-yı

Celâl içerisinde ihata ediliyorsa aynı şekilde Muhammed( ) ismi deİsâ, Mûsâ,

İbrahim,Üzeyir,Âdemaleyhimüsselâmvediğerbütünpeygamberlerdemânen mündemiştir. Dolayısıyla Hazreti Muhammed adeta bütün peygamberlerin toplamıdır, bütün peygamberlerin ortak adıdır.

185Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”,15/179-180.

186Yaşar Nuri Öztürk,Hallâc-ı Mansûr: (Darağacına Miraç), (İstanbul, Yeni Boyut, 2011), 2/198.

187Demirci,“Hakîkat-i Muhammediyye”, 15/179-180.

188Mahmut Erol Kılıç,Tasavvuf Düşüncesi, (Sufi Kitap, İstanbul: 2014). 41.

Hakîkat-i Muhammedî veyaNûr-i Muhammedî anlayışı Nusret Efendi’nin düşünce dünyasında merkezi bir yere sahiptir. Eserlerinde ve Peygamberimiz için yazdığı bazı şiirlerinde bu anlayışın izlerini görmek mümkündür. Hilkat-ı âlemden kıyamete kadar bir eşi ve benzerigelmeyecek olan, sevgiye ve irfana en lâyık ve en müstaid, en güzel ahlâklı kişi olan Hz. Muhammed’in ( ) altmış üç senelik sınırlı dünyevîhayatında yaşadığı varlığından ayrı,bir varlığı daha mevcuttur. Mekke’de Abdullah ve Âmine isimli iki insandan biyolojik bir varlık olan dünyaya gelen Hz. Muhammed ( ) gerçekte hakîkat-i Muhammediyye’nin bir tecellisidir. Bütün insanlığın da kendisinden zuhura çıktığı ilk yaratılan mahlûk onun hakîkatidir.

Nusret Tura’ya göre Rabbimizin ilk sevgi tecellisiyle yarattığı nûr-i Muhammedî,asırlar geçtiktensonrakendisinelâyıkolanvücud-iMuhammedî’yibirmekânvelibas edinerek zuhura gelmiştir. Bütün âlemleri güzerân eden nûr-i Muhammedî,babanın berzahından Sübhânallah, ananın berzahından Elhamdülillâh diyerek şehâdet âlemine dâhilolmuşveinsanlığınkemâlâtınaulaşarakAllahuekbertesbihatınamüdâvim

olmuşlardır.

HazretiMuhammed’in( )sonpeygamberolarakgönderilmesiilenûr-i

Muhammedî’nin bütün mahlûkata aksetmesi ve onları bu nur ile tenvir buyurmaları, insanları esrâr-ı tecelliyâta muttali kıldı. Bu nurun bütün varlıklara hayat vermesinden dolayı da kendileri âlemlere rahmettir. Bütün kâinat ona âşıktı. Âşıklar, aşk-ı hakikîyi

Efendimizdenöğrenmişlerdir.Baktıklarıherzerredebunûr-iMuhammedî’nin gösterdiği yoldan Zât-ı kibriyâyı idrak eder etmez yok olmuşlardır. Çünküher cins mahlûk,kemale ermek için nûr-i Muhammedî’den istidatları kadar feyz almışlardır.

Allahâlemleri yaratmadanönce ruh olarak evvelâ onun ruhunu yaratmıştır. Daha sonra da diğer ruhlarıilim ve idrâk bakımından derece derece yaratmıştır. Vücut ve sûret îtibariyle Âdem Peygamberden îtibarendiğer peygamberler varlık sahnesine çıkmıştır.

Efendimiz’den evvel gelen peygamberlerin ilim ve iktidarları, içinde yaşadıkları kavmin ilim ve idrakları nisbetinde idi. Bu Peygamberler hazerâtı içinde o nurdan payını alarak kimisiSafiyyullah,Neciyyullah,Kelîmullah,Rûhullahdiyeisimleralarak 189Tura,Aşk Yolu, 151.

190Tura,O’nun Güzel İsimleri, 52-53.

Peygamberimizekadargelmişlerdir.NihayetindeHz.Muhammed( )içinde

Allah’ın hubbiyyet tecellisinin zuhuru olduğundan dolayı“Habîbullah”denilmiştir ve

Allah’ın habîbi olduğu için Hak’tanhiç bir zamanayrılmamışlardır. Hz. Muahmmed’in

( )hakîkatiolanbunurölümsüzveebedîolduğundansûfilertarafından

Hz.Peygamber için “öldü” ifadesi kullanılmamıştır. Şu hâlde Efendimiz ölmemişlerdir vekıyâmete kadar gönüllerimizde yaşamaktadırlar.

NusretTura’yagöregönülleriniağyardantemizlemekgayretiyleyolculuğaçıkan kimseler,Âdemlik, Nûhluk, İbrâhimlik, Mûsâlık ve Îsâlıkdevrelerini yaşayarak idrâk sahaları genişleye genişleye kırklıyaşlardan itibarenkemâl noktası olan makâm-ı

Muhammediyyete ulaşırlar.Bu makâma ulaşanlar Muhammedî bir neşe içinde, bütün ervâhın başlarının üzerine basarak arşın üstünde, Fahr-i Âlem Efendimizin avucunun içinde,kendilerini gâib olmuşgöreceklerini ifade ederken bu makâmın da nasıl büyük bir nimet olduğunu şusözlerle dile getirmektedir: Gönlü ilâhîaşk ile dolu olanların, sizlerin, bizlerinhep aynı nurdan, Muhammedî ( ) nurdanaydınlanan gönüllerimiz var. Kendimizin bile farkında değiliz. Kâinatta bütün varlıkların, insanları yetiştirmek için hizmette, insanların da dinli dinsiz muhtelif putların ve peygamberlerin arkasına düştüklerini, hepsinin de (peygamber dahiolsa) HazretiPeygamber’emüteveccih olduklarınıbirbilseniz,geçmişgünlerinizdentövbeedersiniz.HeleHazreti

Muhammed’in ( )cübbesinin altına girebilip etrafa bir bakabilseniz yâni Kâbe-i

Muazzama’daki siyah örtünün üzerinden göz olup etrafa bir bakabilseniz!İbadetlerin size müteveccih olduğunu da görürsünüz.

NusretEfendi,hervarlığınkemâlatdevresininPeygamberimizinâlemşümûl nûrâniyetinin bir zuhuru olduğunu ifade etmektedir.Bu nûr kiminde ayân kiminde nihândır.Onurdakikemâlatıherkesistidadınispetindealmıştır.İnsanlariçinden

Allah’ını vePeygamberini bilen, muhabbet besleyen, herkese iyilik yaparak rahmet kanatlarını açan, hâliyle, ilmiyle, nasihatleriyle iyilik saçan ve ehil olanlara dasırlı bilgilerdenbahseden velîler, Efendimizin nurundan, ilminden hissesine düştüğü kadar nur ve feyz saçarlar. Kâmil bir insan vahdet-i Hakk’ı idrâk ve ifşâ ettiği zaman onun 191M. Nusret Tura,Aşk ve Muhabbet Yolu,haz. Necdet Ardıç, (Tekirdağ: y.y., 2012),16.

192Tura,Aşk ve Muhabbet Yolu, .

193Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül,182-183.

nuruna yaklaşmıştır. Onda fânî olan insana “O olmuştur”diyebilirsiniz. Bu hal herkese nasîp olmaz. Her varlığın kemâl zirvesindeki idrak hali ondandır.Çiçeklerin tam açılıpkemâleerincegüzelkokularvermesiningayesi,maksadıPeygamberimizin nurundan kısmetine düşen yükseliş odur. Meyvelerin ağaçlar üzerinde, sebzelerin toprak üzerinde olgunlaşıp kemâle ermeleri, taşların bileyâkut, mücevher, altın olmaları hep bu ruhâniyetin, nurâniyetin eseridir.

Nusret Efendi Peygamberimize getirilensalavâtıda nur-i Muhammedî penceresinden değerlendirir. Ona göresalavatPeygamberimizi iştiyakla anmaktır. Bütün selâmetler onun huzurundaolduğu içinsalavat getirmekleondan mukabil selâm istemiş oluyoruz.

Diğer bir yönden Peygamberimize sık sık salavat getirmekle; onun vücûdumuzda sâri olan varlığı tarafından da bize iâde edilir.Peygamber Efnedimize salavat getirdiğimiz zaman,odayakarşımızdaveyagönlümüzünderinliklerinde,yanibizim erişebileceğimiz en son kemâlât ve idrak noktasından bize mukabele eder. Böyle olunca salavat getiren her müminin her an fahri âlem Efendimizle mükâlemesi var demektir.

Nusret Tura’nın Peygamberimiz için yazmış olduğu muhabbet dolu bir şiirinde de nur-i

Muhammedî anlayışının izlerini görmek mümkündür.

Bilmez âlem bu sırrı bir Hak O’nda sen varsın

Gören Ogörülen sen yâ Hazret-i Muhammed

Bugün gönlüm kaynıyor sebeb bilmem ne hikmet

Misâfiriz âlemde evsâhibim Muhammed

Seher vakti Nusret’in senden şefaat bekler

Ümmete vermek için yâ Hazret-i Muhammed 194Tura,Aşk Yolu, 118.

195Tura,Aşk ve Muhabbet Yolu, 14-15.

196Tura,Aşk Yolu, 123.

197Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 74.

Mahbesin içindeyim sâatin dördündeyim

Ağlar seni beklerim yâ Hazret-i Muhammed

Kula secde yok derler sana dahi olmazmış

Kırk yıl secdem sanadır yâHazret-i Muhammed

Bilmez âlem bu sırrı bir Hak O’nda sen varsın

Gören o görülen sen yâ Hazret-i Muhammed

Dışı sana benzeyen içi Hak’tır şüphesiz

Birden gayrı ne vardır yâ Hazret-i Muhammed

Kâinatın mi‘râcı velîlerde son bulur

Velî sende yok olur yâ Hazret-i Muhammed

C.ÎLÂHÎ AŞK

Aşk kavramının kökeni Arapça“ışk” olup sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi; bir insanın kendisinitamamensevdiğinevermesiveondanbaşkagüzelgörmeyecekkadar sevgilisinedüşkün olması”anlamına gelmektedir.

Necdet Ardıç, şiirde yer alan “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi hakkında şu izahı yapmaktadır: Bu ifadeokuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakîkat-i Muhammediyye’ye göre söylenmiştir, zuhûr-ı Muhammediyye’ye göre değildir. Hz. Resûlullah’ın bâtınına ve hakîkatine göredir;

sûret ve zâhirine göre değildir. O’nun bâtını “Hak” zâhiri ise “halk”’tır. İfade edilen secde bâtınınadır.

Bâtını ise “Hak” olduğundan en geniş mânada Hakk’ın zuhûr mahalli olan Hz. Muhammed’in ( ) şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır.Tura,Erler Demine, 2.

Tura,Karagün Dostuyum I, 9; a.mlf,Erler Demine, 1.

Süleyman Uludağ, “Aşk”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisiİstanbul: TDV Yayınları, 1991),

4/11.

Lügat kitaplarında aşk kelimesinin anlamının aynı kökten olan ve sarmaşık anlamına gelen “aşeka” kelimesi ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Sarmaşık nasıl ki kuşattığı ağacın suyunu emerek onu soldurup zayıflatmakta ve kurutmakta ise aşırıya kaçan sevgi de sevenkişinin sevgilisinden başkasıyla ilgisini kesmesine ve sararıp solmasına sebep olmaktadır. Bu ilgiden dolayı da bu duyguya aşk denilmiştir.Aşk aynı zamanda “mâsivâ”olarakadlandırılanAllah’ınvarlığıkarşısındaherşeyigönülden uzaklaştırmayıvebütündikkati Allah’a yoğunlaştırmayı sağlayanbir kuvvettir.

Aşk kelimesiterim olarak Kur’ân-ı Kerîm ve sahîh hadislerde geçmemekle birlikte “sevgi”kelimesi genellikle“hubb”ve“muhabbet”bazen de“meveddet”kelimeleri ve bunlardantüretilençeşitlikelimelerleifadeedilir.İslâm’ınilkdönemlerindeaşk mânasına gelen diğer kelimelerinkullanılması daha çok tercih edilmiştir.Tasavvufî düşüncede aşk, hayatın aslı ve âlemin var oluş sebebi olarak kabul edilir.Allah âlemi kendini tanıtmaya olan muhabbeti sebebiyleyaratmıştır. İnsandaAllah’ı tanıyarak sevip ibadet etmesi için var edilmiştir. Bundan dolayı insanın âlemdekivarlıklara karşı olan muhabbetiilâhi sevginin bir tezahürüdür.

İslami literatürde aşk, mecâzî ve ilahî olmak üzere ikiye ayrılır. Beşerî aşk da denilen mecâzi aşk, bir kişinin başka bir kula veyakarşıcinseduyduğu aşkanlamındadır.

Mecâzi aşk, hakiki aşkagiden yolda bir basamakve araç olarak da kabul edilmektedir.

Bunun içinsevgiyi bilmeyen, tatmayankişinin Allah’ı sevmesi de beklenemez.

İlâhi aşka genellikle hakîkî aşk da denilmektedir. İlâhî aşk, Allah’a olan aşktır. Bu aşka nâil olan kişi, baktığında Hakk’ı görür,konuştuğunda hakîkati söyler.Hakiki aşk, iki şekilde olur. Birincisi Allah’ın kulunu sevmesi, ikincisi isekulun Allah‟ı sevmesi şeklindedir. Kul ile Allah’ın birbirini sevmesine muâşaka denilmiştir.

Aşk konusunu ele alan mutasavvıflar akıl ile aşkı karşılaştırmış ve aşkın akıldan üstün olduğunu, akılla Allah’a varılamayacağını,O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır.Demek ki Allah’a giden yolda akıl belli bir yerde durmak zorundadır;

bu noktadan itibaren insanı Allah’a götüren aşktır.

201Uludağ, “Aşk” 4/12.;Selami Şimşek,Tasavvuf Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, (Litera Yayıncılık,

İstanbul: 2017), “Aşk”, 43.202 203Uludağ, Aşk, .

Süleyman Uludağ,Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, (Kabalcı yay., İstanbul: 2012),”Aşk”, 48.

TasavvûfidüşüncedeAllahaşkınıherkesinanlayacağıbirşekildeanlatmakiçin birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âlemindenmisaller verilmiştir.İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha çok teşbih ve temsillerle dile getirdiklerinden dolayı, tassavvuf edebiyatıadetabir mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir.Hatta bazı hallerde bir manzumenin ilâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dair olduğunu anlamak çok

zordur.

Nusret Tura hayatı boyunca gönlü aşk-ı ilâhî ile yanıp tutuşmuş Hak âşıklarından biridir. İlâhî aşk onun hayatının merkezinde yer almış, hayata hep bu pencereden bakmıştır.Tasavvufdüşüncesininmerkezindedeilâhîaşkönplanaçıkmaktadır.

Yazmış olduğu eserlerinde ve şiirlerinde aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i Nebî’nin izlerini

görmek mümkündür.

Nusret Tura âlemin ve insanın varlık sahnesine çıkmasının sebebinin aşk olduğunu söyler. Cenâb-ı Hakk’ın insanı muhabbetinin eseri olarak zuhura çıkardığını ve kendi ruhundan nefhettiğini, insandan da buna mukabil bir aşk beklediğini ifade etmektedir.

Ona göre aşkAllah’ın ilk sıfatıdır. Kulun aşkıise O’nun aşkının bir aksi sedâsıdır.

Aşk ilk olarak Allah tarafından gelmekteve âşık kullar da bu sevgiyi anlayıp takdir etmelerininneticesindeHakk’aâşıkolmaktadırlar.BöyleceHakk’ınaşkıinsanın gönlünde mekân bulup oradan fışkırmaktadır. Bu aşk ağızdan, gözden,kalemden dışarı taşıpdökülmektedir,NusretTura’yagöreaşkbüyükbirkudrettirveAllah’ın bilinmek istemesindeki muhabbetten doğmuştur. Her zerrede aşkın mayası vardır.Asıl parlayan ateşteinsanıngönlündedir.Kullarına ilk muhabbet besleyenHazreti Allah’tır ve bu ilimleri bize hibe edende mahbûb-u Hüdâolan Peygamberimizdir.

Nusret Tura,insanın asıl âşık olması gerekenin Cenâb-ı Hak olduğunu ve gönülde de sadeceO’nunmuhabbetininbulunmasıgerektiğiniifadeederkenhepbugerçeği hatırlatmaktadır. Ezelden beri insanı seven ve sevgisi ile var eden ve insandan zâhir olan

O’dur derken buhakîkate işaret etmektedir. Bu noktada insana düşen de kendisini 204Uludağ, “Aşk”, 4/14.

205Tura,Aşk Yolu, 148.

206Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 43.

207Tura,Aşk Yolu, 105.

hakîkî mânada seveni bulup O’na esir olmasıdır.Ona göre insan muhabbetin eseridir, sevgi mahsûlüdür. Sevgi insana mahsus bir hâlettir. İnsanın gönlündebulunan bu muhabbetten dolayı her varlıkta da insana doğru bir muhabbet vardır. Bütün sevgiler insanda toplanmakta ve onun üzerinden dağılmaktadır. Bu muhabbetlerin insanda bir araya gelmesinin sebebi ise insanın asıl sevilmesi gereken Cenâb-ı Hakk’ı bulduktan sonra insan üzerinden mi’râca doğru yol bulmasıdır.

Nusret Tura insanın kendisine ödünç olarak verilen sevgiyi asıl sahibine ulaştırması gerektiğini belirtir. İnsanın gönlündeki bütün nurlar, aklındaki ilimler, vücûdundaki kuvvâlar ve beşeri güzellikler hep O’nundur. Allah insanıbu âleme vekîl olarak göndermiştir.İnsan nefsinin tesiriyle ortaya çıkardığı izâfi benlikten ve mâsivâolan gayrı sevgilerden vazgeçmelidir.Kâinatta her zerrebileinsanı O’na çağırmaktadır.

İnsan bu davetien güzel bir şekilde secdede anlayabilir.Çünkü secde kulun mâşukuna en yakın olduğu andır. Bu çağrıyı duymak için yolunda bulunmak, başını secdeye koymakve dilini şükre alıştırmak gerekir.Nusret Tura aşk ile dolu bir gönle sahip olduğundan dolayı aşkınçeşitli şekillerde tariflerini yapmıştır. Ona göre aşk kalblerde bulunan öyle bir ateştir ki Hak’tan başka her ne bulursa yakar. Aşk öyle bir zehirdir ki ondan dahalezzetli bir şerbet yoktur. Aşk öyle bir hastalıktır ki ondan âlâ bir sıhhat bulunmaz.Aşkınkıymetinegelinceonundeğerikökündediryaniyokluktadır, hiçliktedir. Aynı zamandaaşköyle bir ateştir ki yedi cehennemin ateşi onun yanında bir kıvılcım kadar kalır.

Nusret Tura,her ne kadar aşk için tarifler yapılsa da nihayetinde bu tariflerinaşkı anlatmada yetersiz kaldığını şu şekilde dile getirmektedir: Aşk târife sığmaz. Aşkıancak tadan bilir,âşık olan bilir. Tıpkı Hazreti Mevlânâ’nın “Ben ol da bil”dediği gibi.

Peygamberler hazerâtı,sûreti idare için şeriat gibi bir vazifeleri olduğundan dolayı aşktan bahsetmemişlerdir. O neşeyi velîlerin çıraklarından sorunuz.

Nusret Tura’ya göre aşk, kalblerde bir ateştir. Mahbûbtan, mâşuktan gayrı ne bulursa yakar tıpkı sûretteki ateşin ne bulursa yakması gibi.Nasıl ki ateş her şeyi temiz kül 208Tura,Aşk Yolu, 51-52.

209Tura,Aşk Yolu,59-60.

210Tura,AşkYolu, 195.

211Tura, Aşk Yolu, 151.

yapıp kendine benzetir aynı onun gibi gönülde bulunan aşk ateşi de gönüldeki mâsivâyı yakar. Çer çöp, pislik bırakmaz.İnsan aşk ateşi ile yandığından dolayı geçmişeait bütün günahlarıdaha hayatta iken af olunur.Sakinleştirici bir ilaç nasıl ki ağrılarıdindirirse aşkta, gönlünde yer eden kişiyi vesvese, evham, geçmiş ve gelecek kötü temayüllerden arıtıp, tertemiz ve mâsum bir hâle getirir.Aşkın nefhâsını İsrâfil’in sûruna benzeten

Nusret Tura,birincisinde kişiyi benliğinden kurtarıp yok ettiğini ikincisinde ise ebedî hayata bağladığını ifade etmektedir.

Nusret Tura âlemin ve insanın varoluşunun sebebinin muhabbet olduğunu ve aşkın farklıdüzeylerdetarifindenbahsettiktensonraâşıktanveâşığınhallerindende bahsetmektedir. Ona göre âşık, sevgisinin şiddetinden dolayı muhabbet sahibine denir.

Âşığa ifrat derecede olan sevgisinden dolayı âşık demişlerdir. Âşık yangın yerine dönen bir vücuttur, gönülden aldığı ateşle yanar ve maddîolanne varsa onları da o ateşle yakar.Kimin gönlü aşk ile dolmuşsa, ovücûdu âdeta elsiz, ayaksız, hareketsiz bırakır.

İki kanatla göklere uçurur. Oiki kanat her makâmda olduğu gibi burada da “Lâ” ve “illâ”dır. Eğer aşk sultânı bir gönül kâbesinden ezan okursa, o vücûdun her mesâmesi ve her tüyü ve cevâhiri “Allâhu Ekber” diyerek, huzûru ikrâr ederek bir anda mâsivâyı terk eder. Kıyamda ağaçlar gibi, rükûdamahlûkat gibi ve secde-i insâniyede kemâle ererek, tahiyyatta mahbûbluğu idrâk eder.Aşkın tesiri ile gayb âleminden esfeli sâfîlîne inen insan, yine aşk ile zâhirden bâtına urûc etmesini becerip“Kābekavseyn”dairesini tamamlayabilirse ne mutlu o insana.

Nusret Tura’ya göre insanı âşıklık derecesine çıkaran, mâşukun tecellîsidir. Mevlâ huzûrunakabul etmeyelâyık gördüğü sevgililerine önce aşkı tattırır, âşık eyler.Toprağa tohumlarıekmeden evvel toprağıntasfiye ve temizlenmesi gibiaşk sultânı da mânave hakîkatlerin neşvünemâsı için müsâit ve temiz gönüller arar. Bilâhare mâmûrolan o gönüllerde bizzât tecellî eder.Bundan sonra Cânan buâşıklarının gönlünde tahtını kurar.Artık o vücuttatasarruf eden O’dur. Âşığıın gözünden ve sözünden O’nun nuru bir pınar gibi fışkırır. Bu durum ilk defa Efendimiz’de böyle olmuş veâşıkları da 212Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 118.

213Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 54.

214Tura,Aşk Yolu, 94.

215Tura,Aşk Yolu, 86.

Kur’ân ile bu keyfiyetlerden haberdar etmiştir. Bazen da cânan,âşığın gözü ile göz kapağı arasına yerleşir. O zaman âşığın uykusu kaçar, gözünü açar açmaz da cânanı görür.İnsanlar içinde meşrepleri yüksek, ahlâkları temiz ve irâdelerini Hak’da fânî kılmış, mâşuk neşesini giyinmiş âşıklar olduğunu belirten Nusret Tura, bu âşıkların tenlerini canettiklerinivegönüllerindekineşvünemâ bulupsonra olgunlaşanaşk râyihalarını, istidat sâhiplerinin teneffüs etmesini ve tâze can bulmalarını arzuladıklarını ifade eder.Âşık Yunus’un “Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez” mısraında dile getirdiği gibi Nusret Tura’da gönlü Hak aşkıyla dolu olanların da ölümsüz olduğunu ifade eder.

Her şey zevâl bulur, fâni olur. Fakat mâşukluk makamına eren âşık ebedîleşmiştir. Ona göre ölmek bir an evvel aşkın deryâsına dalmak için emanet olan vücut elbiselerinden soyunmaktır. Bu hal ölmeden evvel ölmek sırrına ulaşıp, ihtirâs ve diğer nefsâni arzulardan temizlenmektir.Herkes eceli gelince ölür, ancak âşık Hay olan Allah ile

Hay olduğundan eceli gelmez ki ölsün.

Nusret Tura aşk-ı ilâhîdennasibi olmayan, aşksız hayat yaşayanların hayatını bir nevi cançekişmeolduğunubelirtir.İnsanlardanbazılarınıngönüldeolandanhabersiz yaşadıklarını ve Sevgilisi onu evde beklerken dışarıda gezip dolaşan kimsenin ne ahmak bir kimse olduğunu ifade eder.Ona göre aşk olmayankimsede ne can, ne cihan, ne de cânân vardır. Gönlünde aşk olmayan kimsenin hareketi, ölünün hareketi gibidir, âdeta uyurgezergibidir, hasta sayılır, aklıdafikri de kendisi gibi süflîdir.Âşık olmayanın sergilediğiher hareketinde riyânınkokusu vardır.

Nusret Tura’ya göre âşık ile mâşukun buluştukları vakit seher vaktidir. İnsanların çoğunun gaflet uykusuna daldığı bu vakitler âşık için neşe dolu vakitlerdir.Muhabbet, âşık ile mâşuk arasında bir perdedir. Bu perde ancak seher vaktinde âşığın gözyaşlarıyla yırtılabilir. Âşığın ağlama vakti belli olmaz. Ancak bu ağlama seher vakti olursa akan o yaşlarla mâşukun da yanakları ıslanır.

216Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül,87.

217Tura,Aşk Yolu, 54.

218Tura,Aşk Yolu, 54.

219Tura,Aşk Yolu, 100.

220Tura,Aşk Yolu, 54.

221Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül,85.

Âşık için seher vaktinin önemini gönülden gelen şu coşkun ifadelerle anlatan Nusret

Tura duygularını şu şekilde dile getirmektedir: “Saat sabahın dördü oldu. Muhabbet ve neşenöbetlerigeçirirvaziyetteikenbirazuyumak,vücudumuveduygularımı dinlendirmek istedim. İçimden coşan galip bir hitâb-ı hâtif, ‘Kalk uyuma, cânân sevgisi bütün zerreleriniistilâ etmişken bu zevkli anında uykuyu ne yapacaksın?’diyordu.

Evet; biliyordum, bu feyizli ve hayat nefhaları ile dolu saatler, arzın gâfil sakinlerinin uyku saatleridir. Âşıkların da huzur ve vuslat demleridir. Cemâline âşıkolduğuncânâna vücûdunu bezletmek için kaybedilecek vakit yoktur.Nusret Tura gece vakti her ne kadar uyku ve gaflet ile alâkalı olsa da bir âşığın gecesionungündüzündendaha hayırlıdır ve neşelidir.Çünkü gündüzâşikâr olan renk ve şekillerin hepsi kaybolmuş ve kendi köşelerine çekilerekâşığı mâşuk ilebaş başa bırakmışlardır. Tasavvufta mâşuk görünmez, o tecellîyiancak âşık görür ve ihyâ eder.Nusret Tura,Allah yanıkları diye nitelendirdiği Hak âşığının namazını şu şekilde anlatmaktadır: İlâhî aşk derdiyle yanıp, aşkı kemâle eren âşığın pak cemâlinden mâsivâ tozları ve ağyar izleri silinir. Bu sûretle

Hakk’ın huzuruna girmek için divâna durur. Âşık artık her şeyi unutmuş ve arkasına atmıştır. Altı cihetin kapılarını da kapatmıştır. Varlıktan da geçmiş bir halde,yalnız göz ve idrak olarak Rabbinden emir ve nevâziş beklemektedir. Bu namaz mi’râc namazıdır.

Kulluğun Rab’lıkta erimesi ve nikâholmasıdır. Çünkü rabbimizin ayan olmak ilâhî arzusu,kendisinden başka bir varlığın bulunmasını kabul etmez. Bunun yanında hakîkî gönül sahibinin bulunmasını da reddetmez ve onunla iftihar eder.

D.ZİKİR

Sözlükte “bir şeyi anmak, hatırlamak” anlamına gelen zikir kelimesi dinî literatürde “Allah’ı anmak ve unutmamak sûretiylegafletten ve nisyandan kurtuluş” anlamında

kullanılır.

Kur’ân’da türevleriyle birlikte pek çok âyette geçen zikir kelimesi Allah’ı dille hamd, tesbih ve tekbir şekliyle övmek; O’nun nimetlerini kalple hissedip tefekkür ederek 222Tura,Aşk Yolu,45.

223Tura,Aşk Yolu, 21.

224Tura,Aşk Yolu, 76.

anmak, namaz kılmak, dua ve istiğfarda bulunmak, kevnî âyetler üzerinde düşünmek şeklindekimânalaragelmektedir.Hadîslerdedezikrinöneminevezikirehlinin faziletlerine işaret edilmiştir.

Sûfî gelenekte zikir kelimesi genellikle Allah’ı zikretmek, O’nu sürekli hatırda tutup unutmamak diye ifade edilir. Başta Allah’ın isimleri olmak üzere hadislerde geçenbazı dualar velafızlarınbelli vakitlerde ve belli sayılarda tek başınaveyatoplu bir şekilde söylenmesi olarak ifade edilmektedir.

Sûfilere göre zikir, dilin zikrive kalbin zikri olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Dilin zikri kişinin sürekli diliyle Allah’ı anmasıdır.Kalbin zikri ise sevilenin hakîkatinin kalpte tasavvuru ve bu düşüncede yoğunlaşmasıdır.

Sûfîler en faziletli zikrin kalp ve lisanla birlikte yapılan zikir olduğunu söylerler. Burada kastedilen dilin kalpte olanı ortaya koymasıdır. Daha sonra kalp ileardından da dil ile yapılan zikir gelir. Onlara göre dilin zikri Allah’ı tesbih ve tâzim, hamd veşükre dair sözleri söylemektir. Kalbin zikri ise Allah’ainanmak, O’nun zât ve sıfatlarına delâlet eden delilleri, emir ve yasaklarının mânave hikmetlerini, yaratıklarının sırları üzerinde

düşünmektir.

Sûfiler tarafından yapılan diğer bir tasnife görezikir,hafî ve cehrî diyeikiyeayılır. Hafî zikir, zikreden kişinin tek başına, sadece kendisininişitebileceği alçak bir sesle yaptığı zikirdir. Cehrî zikir iseyüksek sesle veya çevrede bulunanların işitebileceği bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir.

İlksûfîlerinzikirdenincekastettiklerişeymezkûrun(Allah)zikiriçindearanıp bulunmasıdır. Diğer bir yoruma göre ise; Cenab-ı Hakk’ın zât, sıfat, isimleri ve kulları üzerindeki tasarrufu ve takdirleri gibimevzularda kalbi teyakkuza geçirip Allah’ı her dâim kalpte hazır tutmak veO’nu görüyormuş gibi ibadet etmektir ki bu ihsan denen makamdır. Bu konu hakkındaSehl b. Abdullah(ö.283/896):“Zikir Allah’ın seni 225Reşat Öngören, “Zikir”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul:TDVYayınları,2013), 44/409-410.226 227Mustafa Kara,Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, (Dergâh Yayınları, İstanbul: 2006), 156.

Abdülkerim Kuşeyrî,Kuşeyrî Risalesi, Haz. Süleyman Uludağ, 3.Baskı,(Dergâh Yaynıları,İstanbul:

1991), 367-368.228

Öngören, “Zikir”, 44/410.

gördüğü hususunda kesin bilgiye ulaşman, kalbinle O’nun sana senden daha yakın olduğunu görerek O’ndan utanman, bu durumu nefsine ve hareketlerine yansıtmandır.”

demiştir.

Tarikatların ortaya çıktığı dönemden itibaren zikir anlayışında bazı farklılıklar olmuştur.

Tarikatlardaki zikir anlayışı kulun Rabbine yakınlaşması içinvesile olan en önemli ibadet,nefsinıslahedilmesiiçinyapılan riyâzatınen mühimesasıolarakkabul edilmiştir.Birtarikatagirenmüridinmânevîeğitimindenefislerinnasılterbiye edileceğinin usûlünübilen şeyhler, mürid olanlarınmânevî durumlarına göreonlara en uygun zikri telkin ederek,onların Cenâb-ıHakk’a ulaşmalarına vesile olmuşlardır.

Onlar müridlerine başta Allah lafzı olmak üzere esmâ-i hüsnâ’dan bazı isimleri veya kelime-i tevhîdi telkin etmişler, müridler de bu lafızları kendilerine söylendiği sayıda tekrar ederek zikirlerini gerçekleştirmişlerdir.

Nusret Tura, tarikatlar kapanmadan önce şeyhi Hazmî Efend’nin Fatih Keçecilerdeki

Mahmud Bedreddindergâhındapostnişinolduğu yıllarda özellikle kandil gecelerinde şeyhiyle beraber zikir meclislerine katılmıştır. Daha sonra halifelik yıllarında kimi zaman dergâh olarak kullanılan hanesinde,bazı özel gecelerde sevenleriyle beraber zikir meclisleri kurmuşlardır. Bu meclislerin sayısı çok fazla olmamıştır. Çünkü Nusret

Tura’nın usûlü,kişiyi daha çok kendindeki hakîkatlerden haberdar etmeyeyönelik hakîkat sohbetleri yapma şeklinde olmuştur.

Nusret Tura’ya göre insanın varlık sahnesine çıkmasınınsebebi zikirdir. Allahü Teâlâ kendi isimlerininzikrini duymak için insanı, insan için de kâinâtı yaratmıştır. Ötmeyen kuş, zikir etmeyen insan leşolmaktan kurtulamaz.

Nusret Tura,zikrin ilk olarak Allah tarafından yapıldığını dile getirir. Gönüllerde ilk evvel zikre Obaşlar,bu zikri duymayanlar gaflettedir.Gönlü uyanık olanlar, bu anışı, zikri duyanlar, kendilerini o zikre uydururlar.Bir yönüyle bu zikir âdeta kişinin mi’râcı için bir başlangıçtır ve Mevlâ’nın davetidir. Ancakbunu idrâk edebilecek gönül hâlini ve gönül sâhibini bulmak güçtür.

229Öngören, “Zikir”, 44/410.

230Tura,Mektuplar, 113.

231Tura,Aşk Yolu, 97.

Zikir sâlikin mânevî anlamda derecesinin yükselmesini sağlayan önemli ibadetlerden biridir. Sâlik okuma ve sohbetleanlayışı artar, ilim ve idrak sahibi olur. Ancakmânevî anlamda terfî ve derecesinin yükselmesi için zikir lâzımdır. Cenâb-ı Hak “Beni zikr edin ki ben de sizi zikredeyim.”buyuruyor.Zikre devam edildiği müddetçe sülûkün sonlarındazikir,zâkir, mezkûr birleşecektir.

Nusret Tura zikir yaparken sayılardan daha ziyade gönülden hissederek yapılması üzerinde durmaktadır. Dil ile söylenen isimlere adeta bütün azâların iştirak etmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ona göre sayı olarak az olsa daözden yapılan zikre daha sıkı sarılmak gerekir. Bu şekilde yani özden yapılan zikirde,şeytan kişinin yanına gelmekten utanır, korkar. Bir de aşk sarayına varıp cûş ve hurûş içinde olan,enîn ve figânıgören ve duyan melâikelerbileellerindeki tesbihi bırakıp zikredenin peşinden koşarlar.Zikrin yalnız ağız ile değil, akıl, gönül ve bütün âzâlar dile gelerek ve ürpererek olması gerektiğini ifade eden Nusret Tura, dil zikrederken akıl ve gönlün başka havalar çalmaması gerektiğini belirtir.İnsanzikirde söylediği gibi olmalıdır. Dil “Yâ Allah” zikrini söylerken gönlün derinliklerinden gelen bir ses, kan damarlarınızdaki alyuvar ve akyuvarlar da “Yâ Allah!” demelidir. “Yâ Hû”diye zikrederken bütün kâinât size “Yâ Hû!” demeli yani aslında“Hû” biz değil sensin diye hitap etmeliveidrâk kulağımızlabunu duymalıyız. “Yâ Hay” ismi şerîfini söylerken bütün kâinata eşlik

etmelidir.

Nusret Tura gönülden zikreden ile gaflet içerisinde ve evham ile zikreden arasındaki farkı şu şekilde ortayakoymaktadır: Yüreği titreyerek Cenâb-ı Kibriyâ’yakavuşmak için sabahın sehervaktinde “Allah Allah” diye Mevlâ’yı çağıranlagönlübin bir vesvese ve korku içerisindeömür tüketen zavallılar arasında ne derin farklar vardır.

Nusret Tura,gönül uyanık iken yapılan zikirdensonrayapılması gereken hususlar hakkında Hazmî Efendi’nin verdiği tavsiyeyi şöyle izah etmektedir: Tam râbıta ile lâyıkıyla ve şevk içerisinde, aşk ile yapılan zikirlerden sonra tükürük yutulur çünkü nurludur.Eğer gönülde ve kıblede ağyâr ve mâsivâyer etmişse bunlar maddî ve mânevî 232el-Bakara, 2/152.

233Tura,Mektuplarda Yolculuk, 72.

234Tura,Mektuplar, 96.

235Tura,Mektuplar, 118.

236Tura,Mektuplar, 131-132.

perdeler olduklarından dolayı,o zaman tükürük vücuda karışmasın diye sağ ve sola tükürülürçünkü artık o yılan zehiri gibiolmuştur.

Zikir konusunda cehrî ve hafî ayrımı yapmadan her türlü yapılan zikrin kişi üzerindeki fayadalarıına da değinen Nusret Tura’ya göre zikir,nefsin fenalıklara olan meylini önleyecektir. Kalbin temiz hisleri olan sevgi, saygı, şefkat ve yardım gibi duygularının kuvvetlenmesini sağlayacaktır. Gönüldeki ümit ve sevinci her daimtaze tutabilecek tek gıdâ ve devâ Hz. Allah'ı cehren ve hafiyyen zikirdir.

Cenâb-ı Hakk’ı her an gönülden zikretmeye devam eden zâkir feyz almaya başlar ve bu zikir artıkzikr-i hasolur. Böyle bir zikir gönlü vehimlerden, efsanelerden, hurafelerden, vesveselerden âzat edip perdelerden geçirir. Kesâfetleri eritir.Bâtıla teması kesip hazarâtayanihazretmeretebelerineyolaçar.Kesretvarlığındankurtulupvahdet yokluğunaulaştırır.Efendimizin“El-fakrufahrî”,“Fakirlikleiftihârederim.”

buyurdukları gibi Hak’tan başka kimseye muhtaçlığın olmadığı tam fakr haline eriştirir ki sonu bütünüyle varlıktır.

E.İŞÂRÎ YOTUMLARI 1.Bazı Âyetlerin Tasavvufî Yorumları

Allah kelâmı Kur’ân-ı Kerîm, müminler için bir hidâyet kaynağıdır. Herkes ondan hissesinedüşeni kendi kabı ölçüsünde alır. Ama âriflere gelince onların Kur’ân’dan aldıkları hisse şüphesiz daha bir başkadır. Allah’ın kelâmı söz konusu olunca, onun anlam derinlikleri tükenmez,her zamanda ve her makamda Kur’ân sanki yeni nâzil oluyormuş gibiyepyeni bir veçhesini ortaya çıkarır.

Hayatının merkezinde ilâhî aşk olan Nusret TuraiçindeKur’ân-ı Kerîm ayrı bir öneme sahiptir.OnungönüldünyasınıbesleyenanakaynakKur’ân-ıKerîm’dir.Bunun yanında diğer önemli olarak gördüğü kaynak ise Kur’ân’ın kendisine indirildiği, Habîb-i

Hüdâ, fahr-i âlem Efendimiz Hz. Muhammed’in ( ) örneklik teşkil eden mânevî

hayatıdır.

237Tura,Mektuplarda Yolculuk, 80,; a.mlf,Mektuplar, 38.

238Tura,Aşk Yolu, 97.

239Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 82.

Nusret Tura’nın yazdığı eserleri dikkatle incelediğimizde Kur’ân’a farklı bir pencereden baktığını net olarak görmekteyiz. Gönlü aşk-ı ilâhî ile yanıp kavrulan bir Hak aşığı için

Kur’ân-ı Kerîm bir nevi aşkın ve âşığın hallerinden bahseden bir kitaptır. Ona göre

Allah ile kulları arasındaki muhabbet yollarını gösteren bütün kitaplar içerisinde en mükemmeli hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm’dir.

İnsanın varlık sahnesine çıkmasının sebebi Allah’ın ona duymuş olduğu muhabbettir.

Bundan dolayı Nusret Tura aşkın kaynağı olarak Cenâb-ı Hakk’ı görmüştür. Allah’ı âşık olarak, muhabbetten hâsıl olan Hz. Muhammed’i ( ) ve onun şahsında da insanımâşuk olarak değerlendirmiştir. Ona göre Kur'ân-ı Kerimâşıktan maşuka, özden sûrete yani Hak’tan halka gönderilen mübarek bir kitaptır. Mâşuk olan Efendimiz

( ) Kur’ân ile süslenip iftihar etmiş ve Kur’ân ile amel eylemiştir. Allah’ın habîbidir ki Kur’ân ı Kerîm de aslında odur.

Bir başka eserinde bu sefer âşık ile mâşuk yer değiştirmiş, Kur’ân’ın,aşk-ı ilâhi ile yananların mâşuku olan Allah’tan kullara yani mâşuktan âşığa gönderilen ve âşık için emir ve nasihatlarla dolu bir kitap olduğunu ifade etmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm, Fahr-i âlem Efendimizin gönülsemâsına indirilmiş, sönmez bir nûr ve eşsiz bir kitaptır. Bu durum göstermektedirki, Allah,ötelerde,kullarından uzakta ve onlarlailgisizdeğildir.İnsanlarıntasavvurettiğiayrılık,kendievhamve hayallerindendir.Bundan dolayı da Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk’ın Habîb’ine söylediğisözleraynızamandamuhatapolanherkesedir.YeterkiinsanAllah’ı kendinden uzak bilmesin ve kendini Habîb’in habîbi bilsin, Çünkü insanın kalbinin atması,nabzının oynaması, ciğerlerinin açılıp kapanması her an Allah’ı hatırlama ve

zikirdir,

Nusret Tura’ya göre en büyük kitap insanın gönül kitabıdır. “El-insânüve’l-Kur'ânu tev'emâni / İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştir.”Bu hakîkate agâh olan, kendisini bilen ve gönül kitabını okuyanlar Kur’ân-ı Kerîm’i tam anlamıyla hatmetmiş olurlar. İnsanların 240Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 173.

241Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, .

242Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 62.

243Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 184.

244Tura,Aşk Yolu,121.

bu gönül kitabını, hikmet sahifelerini okuyamamasına sebep isemâsivâdenilen ve

Hak’tan başka her şey olan madde âlemine iptilâ derecesinde ve ihtiras içerisinde

bağlanmalarıdır.

Kur'ân-ı Kerîm öyle bir kitaptır ki hem ayırır hem de toplar bir araya getirir. Buradan hareketle Nusret Efendi Kur’ân ile Furkân arasındaki farka değinir. Kur’ân, birleyen, furkân ayıran demektir. Kerîm ise ödünç ve hiçbir şey mukabili olmayarak, veren, bağışlayan, lûtfeden demektir. Kur’ân-ı Kerîmde,birleyen ve hikmet dolu Hak kelâmı demek olur. Furkân ise iyiyi kötüden ayıran kitap anlamına gelir.Diğer bir yönden

Kur’ân,kerem sahibi olan Allah’ın birlemek için işi ve sözü demektir. Furkân ise dağıtmak ve incelemek için ayırmak demektir. Bu yüce kitabı araştırıp inceleyenler çeşitli ilim ve feyizlere nâil olacakları gibi özüne ulaşanlar ise lâhutî neşelere mazhar

olurlar.

Nusret Tura,Kur’ân-ı Kerîm'in, cennete, cehenneme, târihe ve diğer ilimlere ait olan satırları arasında inci gibi parlayan nurânî âyetleri de olduğunu ve bu âyetlerin âleme ışık tuttuğunu söyler.İnsana düşen de bu sırlıâyetlerin mânaları ile ruhlaşmak, ölmezliğe erişmek ve her an bir şe’n’de olan Zât-ı İlâhiile hep ve her şey olduğunu idrak etme bahtiyârlığına kavuşabilmektir.Kur’ân’da sevgilileri vuslatla, aşkla teşhir eden müjdelerle ilgili âyetlerin de olduğunu belirten Nusret Tura, Kur’ân’da bulunan bu âyetlerden pek bahsetmeyen kişileri de eleştirir. Kur’an’dan iktibasla kitap yazanların çoğununusulden,cezâlarınçeşitlerindenyânicehennemdenbahsettiklerini,adetâ okuyanlara o cehennem hayatını yaşattıklarını ifade eder. Bu kişiler böyle yapmakla

Hak’la kul arasında büyük uçurumlar açtıklarının, korku ve ümitsizlikle kulları Hak’tan uzaklaştırdıklarının farkında bile değildirler.

Kur'ân-ı Kerîmbir taraftan Allah’ı yüceltir ve O’nunhemmükâfatından hem de gazabındandiğertaraftandaibretler,hikâyeleryoluileaşkından,sevgisinden, kudretinden, kuvvetinden bahseder. Nusret Tura builâhî sözleri,daima yeşilliğini, 245Tura,Mektuplarda Yolculuk, 24-25.

246Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 3.

247Tura,Aşk Yolu, 50.

248Tura,Aşk Yolu, 55.

249Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 61.

taravetini muhafaza edençam ağaçlarına benzetir. Kuruyan ve yapraklarını döken diğer ağaçlar gibi değişim geçirmedikleriniifade eder.

AşkbirvücuduistilâettiğizamanovücudAllah’ınvePeygamberininrengine boyanmış olur.Artık o vücudunbütünuzuvlarında fâil olan Cenâb-ı Hak’tır. O vücudun sâhibine konuşan Kur’ân derler çünküonunsözü Kur’ân’dan hariç değildir. Aşk ehli, gönül ehli olanlar Kur’ân-ı Kerîm’i gönüllerinde bulup oradan okumuş ve okutma yolunda gayret sarfetmiş kimselerdir.Nusret Tura bir bakıma bu cümlelerle kendi hali hakkında bilgiler vermiş ve yaşadığı hayat süresi içinde gönülde olan Kur’ân’dan okumuştur. Kur’ân-ı Kerîm hakkında bu görüşlere sahip olurken bazı âyetleri de gönül kitabından okuyarak,kendine has üslubu ile zuhura çıkarmıştır. Bu âyetleri genelde enfusî mânada yorumlayarak Kur’ân’a farklı bir pencereden baktığını göstermiştir.

Nusret Tura,Fâtiha sûresi hakkında tek tek âyetleri yorumlamasa da genel olarak bu sûrenin faziletinden bahsetmiştir. Hazret-i Mevlânâ için anlatılan hastalandığı zaman yanına gelenlerin Fâtiha okuması üzerine söylediği şu sözü zikreder: “Ben hastayım diye gelip,iyi olmam için Fâtihaokuyorlar. Bilmiyorlar ki ne yaptı ise bana Fâtiha yaptı. Beni bu hâle koyan Fâtiha’dır.”Buradan hareketle Nusret Tura Fâtiha’nın gönül ehlininHakk’a giden yollarını açtığını, perdelerini kaldırdığını ve ruhlarını yükselttiğini ifadeederken,bütünbunlarınbirbedeniçerisindeolduğuiçindebedeninçile doldurmasına sebep olacağını belirtir. Ârifler için durum böyleyken aynı Fâtiha gönül halinden anlamayanların sadece bedenlerine sıhhat verir.

Fâtiha hakkında bir başka eserinde Fâtiha’nın deliyi akıllı, akıllıyı akl ı kül sâhibi;

köleyi bey, beyi sultan; hayvanı insan, insanı da nur yaptığını ifade eder. Hastalara sıhhat verdiği gibi sıhhatli olanlarıda pehlivan yapar. Âcizlere kudret verirken kudret sâhiplerini de sâhib-i cemâl ve celâl yapar.

NusretTura’nınFâtihahakkındakibusözlerindenanlaşılan,Fâtiha’nınhakîkati yönündenokunmasısuretiylenoksanolankişilerekemâlyolundasağlayacağı faydalardır. Deli ile kastedilen aklını Hak’tan başka her şey ile meşgul eden kişiler ki bu 250Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 163.

251Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül,90.

252Tura,Mektuplar, 86.

253Tura,Aşk Yolu, 162.

kişilerin aklını başına getirmekle akıllı yapar. Akıl sahibi olan kişiyi de aklını bir nevi terbiye etmek suretiyle aklı kül sahibi haline getirir. “Köleyi bey, beyi de sultan yapar.”

Nefsinin boyunduruğu altında yaşayan insanı bu kölelikten kurtarıp hür bir insan haline getirerek bey yapar. “Hayvanı insan yapar insanı da nur sahibi yapar.” Hayvanî sıfatlara sahip bulunan kişiyi insanlık mertebesine, oradan da nurânî bir varlık haline ulaştırır.

Hastalara sıhhat verir, kalbi marazlanmış hastalara şifa olurken sıhhatli olanları da ruhanîanlamda kuvvetlendirerek pehlivan haline getirir. Böylece Hz.Peygamber’in

( ) “Asıl pehlivan öfkelendiği zaman öfkesini yutandır.” hadîsindeki er seviyesine çıkartır. Âcizlere kudret verir, nefsinin esareti altında yaşayan âcizleri ismin tasarrufu altına girince kudret sahibi yaparak kâdir sıfatıyla donatır. Kudret sahibi olunca hem cemâl hem de celâl sıfatlarıyla iş görür hale gelir. Hak yolunda yürümeye çalışanların acziyyetini izâle edip kudret sahibikılar. İşte hakikati itibariyle okununca Fâtiha insanı kâmil insan haline getirir.

Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."

Nusret Tura^nınkendine has yorumu ile bâtınî bir izah ile açıklamaya çalıştığı bir diğer âyet,insanlığın ilk atası olan Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın cennette bulunan ve yaklaşmaları yasak olan ağaç ile ilgili âyettir. Bu âyeti şu şekilde yorumlamaktadır:

“Beşeriyetin ilkbabası Âdem-i hakîkîolan akl-ı kül ile ilk anası olan Havva’yıhakîkî olan nefs-i küldür. Bunlar cennette yani Allah’ın vücud-u pâkinde gizli ve örtülüidiler.

Kendileri cennette yasakağaca el uzatıncaya kadar cennette kaldılar. Yasak ağaç bu görülen kesret âlemidir kiCenâb-ı Hakk’ın varlığına nazaran hayaldir. Nazarlarına çarptı ve kendilerini bu çokluk ve mihnet âleminden alamadılar. Beşeri zevklere devam ettiler. Vehim ve hayalden ibaret olan şeytan da istikbale ait tasavvur düzmeğe başladı.”

Bu âyetienfusî olarak da izah ederken, kesretâleminin arştan yeryüzüne kadar bir ağaç gibi uzandığını ve insanın gönül denilen sonsuzluktan gelen ruhâni zevklerle meşgul olmayı bırakıp,bu kesret ağacının meyvesini tadarak yani sûrete bağlanarakHak’tan uzakkaldıklarını ifade etmektedir. Yasak ağacın tadılan meyvesi de insan ruhunun, idrakinin Hak’tan başkasına gösterdiği iltifattır. İşte Kur’ân-ı Kerim’deki Âdem ile 254el-Bakara, 2/35.

Havva vak’ası bundan ibarettir ve bütün insanlarda maddîvemânevîhayatlarındabu devreyi geçirmektedirler.

NusretTura’yagöre, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm-ı Kadîminde bildirdiği memnu ağaç insanlar için birfitnedir.Gördüğümüz bu çokluk, taayyündereceleridir ki o darüyadan ibarettir.Bunu görebilmek için de gözümüzün gördüğü her şeye irfan gözü ile bakmak

gerekmektedir.

“Gün doğmazdan ve gün batmazdan evvel(kalk), Rabbini hamd ile tesbih

et.”

Nusret Efendi’ye göre insanların en temiz oldukları zaman sabahvaktidir. Akşam vaktinegelincebuvakitvücudunyorulduğu,gündüzyapılanişlerinhesaplarının yapıldığı ve evde çoluk çocuklarınınsaadetini görerek bunları halkeden Rabbü’l-âlemin hazretlerini düşündükleri zamandır.Ancak Nusret Turabu âyetten de ilham alarak genellikleeserlerinideyazdığısabahvaktininayrıbirhususiyetiolduğunuher defasında dile getirmektedir. Ona göre âhir zaman ümmetiolarak kendimizi ancak sabah serinliğinde, her taraf sessizken, gönlümüzü ve gözümüzü harekete getirerek niyaz etmekle bir kafile teşkil edelim ve böylece selâmete vâsıl edip kurtulalım.Bu saatler âşık ile Mâşukun mahrem konuştukları saattir. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın her duâyı kabul edeceğini vaad buyurduğu vakitlerdir.Dertlilerin,âşıklarınniyaz saati olan bu vakit İlâhi feyizlerin, rahmet-i Rahmâniyenin yağmur gibi yağdığıvakitlerdir.

“Biz rahmetimizi gökten indiririz.”

Bu âyetin yorumunda âlemde olan her şeyin mukabilinin insanda da olduğunu ifade eden Nusret Efendi adeta “Ne var âlemde o var Âdem’de” sözünün bir açıklamasını yapmaktadır. Yağmurun gökten yağması bu işin âfâkî kısmını oluşturur. Bir de bu hadisenin enfüsî bir kısmı da vardır ki, o da ilâhi varidatların, ilhamların, Kur’ân-ı

Kerîm’denanlaşılmayanhikmetlisözlerin,mânevîrahmetleringönülgöğünden yağmasıdır.Gözündâima yere dikilmemesi gerektiği, yerde maddi her nimetin 255Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 91.

256Tâhâ, 20/130.

257Tura,Mektuplar, 86.

258el-Furkan, 25/48.

259Tura,TasavvuftaAşk ve Gönü,8-9.

bulunduğunu fakat bütün rahmetlerin, feyizlerin gökten geldiğini, hatta zararın da oradan geldiğini belirtir.Gökten mutedil yağmur geldiği gibi dolu da gelir.Fırtına da gökten gelir. Yağmur gelmediğinde kuraklıkbaş gösterir. Gönlün debir semâsı vardır.

İlmin nuru, yağmur gibi o semâdan gelir. İnkâr, gaflet ve cehalet ateşi de nefsin hayal

göğünden yağar.

NusretTura’yagöre vücûdlarınyaşamasında gökten inen rahmetlerin tesiri büyüktür.

Yiyecekler, içecekler ancak bu sûretle temin edilmiş olur. İnsanların birde gönüllerinde semâyâni gökyüzü vardır. Oradan da insan varlığının mânevîkısmına rahmet yağar, feyz, ilimve hikmet yağar. Eğer kişinin gönül âlemibir kaya parçası gibi ise üzerine yağan rahmetler akar, gider.Ancak temiz bir toprak gibi olan gönüller bu yağmurlardan istifade ederler. O gönül toprağına ne ekilse bire on, bire yüz mahsül verir. Ağaçları doyurur. İşte rahmet Hak’tansa, gönül toprağını kurtlardan, taşlardan, yabâni otlardan temizlemek dekişinin kendi gayretindendir.

“Ey imanedenler, Allah’ı çok çok zikrediniz.”

Zikir âyeti ile ilgili olarak Nusret Tura zikrin iç ve dış duyguların tamamı ile yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu şekilde yerine getirilen zikir neticesinde,kullarına karşı çok merhametli olanAllahkişiyinûru ile öylenurlandırır ki, bu da O’nun teşrif etmesi olduğunu belirtir.Nasıl ki boş bir şişe denize sokulduğunda, fıkır fıkır içindeki hava çıkıp, yerine su dolarsa tıpkı bunun gibikişi de zikirle gönlünütemizledikçe Hakkın nurugönlünedolar,vücuduO’nunidaresinegeçer,sonsuzluğaveölümsüzlüğe

kavuşur.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.”

Nusret Tura bu âyeti,aşk-ı ilâhi eksenli ele almıştır. İnsana bu kadar yakın olan

Allah’tangafilkalınmasınıserzenişleifadeetmektedir:“Eyâşıklar,Ey sadıklar!

Rabbü’l-âlemin hazretleri daha ne söylesin. Koca Peygamberimiz ne etsin, bu gaflete bu kadar yakın bir Allah’ı ben bu ihtiyar halimle görür gibi oluyorum, ciğerlerimde 260Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 99.

261Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 137-138.

262el-Ahzâb, 33/41.

263Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 116.

264Kāf,50/16.

volkanlar,ağzımdaferyatlar,beynimdeinfilâklaroluyor.HacıMehmetHazmi

Hazretlerininbirşiirinde“Mâşukyüzüntutmuşsana;senbakarsıngayrıyana”

buyurdukları gibi Hak TeâlâHazretleri damarlarımızdan yakın, daima bize bakar.

Gafletle geçen zamanlarımız için binlerce tövbe ve istiğfar.”

“Sizedamarlarınızdanyakınım”âyetiyleCenâb-ıHakinsanlaraşuşekilde seslenmektedir. Sizinbenliğiniz yoktur. Benim tecellîm ile benim lûtfumla benim nûrumlavarsınız. Ben nûrumu sizden çektiğim anda cansız bir varlık olarak kaldığınızı düşünmüyor musunuz? Sizden evvel göçenlerde de görmediniz mi?demektir.

“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine karışmazlar.”

Nusret Efendi âyette geçen iki deniz ile kastedileni farklı şekillerde yorumlamıştır.

1-Sûret ve mânadır ve bu ikisi de Âdem’de birleşirler. Fakat aralarında öz bir berzah vardır ki, aşılmayan dağlar gibidir.

2-Gece ile gündüz de birer denizdir. Bunları de fecir veya gurup ayırır.

3-İyi kimseler ile fena kimseler arasındaki berzahtır. Biri razı olunacak amelleriyerine getirmeklevakitgeçirirkendiğeriyasaklanandavranışlarlavaktinizayieder.İyi kimseler fena olanlarla mecburiyetten arkadaşlık ederler. Fakat arkadaşlık zamanı geçtiğinde biri süflîâlemine dönerken, diğeri de âlem-i lâhûtîye döner.

4-Hakîkatte bir tek deniz vardır. Fakat isimleri ayrıdır. İşte zât denizimuhtelif renk ve şekiller ile zuhurdadır. Aynı ruhu taşırlar fakathareketleribirbirlerine zıttır. Aynı şekilde insandırlar. Kimi İslâm, kimi Hıristiyan'dır ve onların da aralarında bir berzah

vardır.

5-Velîler ve peygamberler de aramızda bulunurlar. Diğer insanlar gibi yaşarlarfakat

Allahile olan irtibatları diğerlerinde yoktur.

6-İnsan vücudunda ruh denilen bir Haknefhası ile nefis denilen tabiata çekici kuvvet bulunmaktadır fakat aralarında müthiş geçimsizlik vardır.

265Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 124.

266Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 127.

267er-Rahmân; 55/19, 20.

7-İnsan vücudunda gönül âlemi denen sonsuz bir âlem vardır ve oraya herkes giremez.

Bir degönül denizinin sahilinde hareket ederbir beden vardır.

8- Bir tarafta Hakk’ın vücûdu, diğer tarafta da benlik iddiasında olanmahlûkat.

Bu âyetin başka bir sırrı daha olduğunu ve bu sırrı da âşıklar üzerinden ifade eden Tura şunları söylemektedir: “Bir âşıklar meyhânesı vardır. Akıllılar buraya girenlere deli derler. Tepeden, tırnağa sırsıklam sarhoş olan âşıkların hâlinikeşfetmek zordur. Bir de akıllıların meyhânesi vardır ki, âşıklara da orası yabancı gelir. İçerisindekileri zavallı görürler, burada gönüller cûş u hurûşa gelmez. Zâhiri sarhoş, bir parlar bir söner ve nihâyet sızar, ne dünyâsını görebilir, ne de kendisini. Aralarında engel olup birleşmeleri mümkün olmayan iki denizin bir sırrı da budur.”

“Ey nefs-i mutmainne, sen O’ndan hoşnut O’da senden hoşnut olarak

Rabbine râci ol.”

“Ey nefs-i mutmainne”Ey ibadet yolunda itminan-ı kalbe erişen nefis! Rabbine rücû et, yâni yaklaş, sende kalan cüz’i bir varlıkla benden razı ol. Kazamdan,kaderimden, hayır ve şerrimden ki ben de senden hal ve harekâtından memnun ve razı olayım. Bu hale gelebilmek için namazı huzûru kalb ile kusursuz olarak kılmağa alışmalıdır. Sâf olan kalbAllah’ın aynasıdır. Allah’ın arşıdır. Allah’ın evidir.

“İrci’î” hitabı rücûet, avdet eyle demektir.Nusret Efendi bu âyeti ruhun geçirdiği evrelerden sonra nihayet insanda son bulması üzerinden izah etmektedir. Ruh farklı isimler altında çeşitli mertebelerden geçip her mertebede girdiği kabın rengini ve şeklini alır. Son olarak insan ruhu da Rab denizinden gelmiş faklı şekillerde insan isimlerini almıştır. Bundan dolayı Rabbin sevgilisinin müstesnâ ahlâkıyla ona lâyık vasıflarla muttasıf olmalıdır. İşte bu akıl yoluyla “Rabbine râci ol” emrinin izahıdır.

Bu ilâhî emrin dört mertebe üzerinden izahına gelince şeriat, bu emrin gereklerini bilfiil tatbik etme yoludur. Tarikat, bu yolların daha elverişli olanlarıdır. Hakîkat, bu yolların nihayetinde varılan şehirdir. Mârifet ise şehirde yer alan saray içindeki sultana mülâki 268Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 167.; a.mlf,O’nun Güzel İsimleri, 57.

269Tura,AşkYolu, 91.

270el-Fecr, 89/27-28.

271Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 126.

olmak bir nevi fenâolmak ve o şehirden tekrar bu âleme vazifeli olarak avdet edip ihtiyacı olanlara rehberlik etmektir.

“And olsun incire ve zeytine, Sînâ dağına, güven verici bu Mekke şehrine ki, gerçekten biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısıyaptık. Ancak inanan ve hayırlıişlerişleyen kimseler bundan müstesnâdır. Onlar için ardı arası kesilmeyen mükâfatlar vardır. O halde bu güzel dîni yalanlamana sebep ne? Allah hükmedenlerin en üstünü değil

midir?”

“Tîn” lügatteincir demektir. Tasavvufta “vahdette kesret” makâmıdır. Danede harmanı, bir meyvede bir meyveyive nihâyet ağaçları görmektir. İnsân-ı kâmilde de Cemâl-i pâki görmek demektir. Efendimizin“Beni gören Hakk’ı görür”sözü bunu güzelbir

şekilde açıklar.

“Ve’z-Zeytûn“bildigimizzeytindir.Yenirsedeyanarsadanurolur.Tasavvufta "Kesrettenvahdete”erenleriçinsöylenir.Yânibukalabalığabakıpşaşırmayın.

Milyarlarca mahlûkatın hizmeti, mi’racı, kemâliinsân-ı kâmilde fânî olmaktır.

Sînâ dağı,MûsâAleyhisselamınüzerinde konuştuğu Sînâdağıdır.Budağsenin vücûdundur. Allah ile konuşması,saf ve temiz gönlünden haber alması demektir.

Bayılması, ilâhi kelimelerin neşesinden dolayı benliğinden tamamıyla geçmesi bîhûş

olması demektir.

Güven verici Mekke şehri,gönüldür. Mahrem-i esrâr-ı ilâhi, halvethâne-i Rabbâni’dir ki bu dört büyük yemin,insanıahsen-i takvîm üzere,en güzel ve mânalı şekilde yarattığını

anlatmak içindir.

Ahsen-i Takvîm;“Nalınları çıktıktan sonra”yâni dünyâ ve âhiret endişeleri gittikten sonra mi’racı o vücutta misâllendirmeye dikkât ederek yukarı çıkarsak, mecâzi aşk sahasını da geçersek bağırsaklarda ve mîdede haşir neşir âlemlerini temâşa ederiz.

Oradan ciğerlere geçeriz. Sol taraf kesâfet tarafıdır. Hevâ-yı hevestir. Sağ taraf hüviyet tarafıdır; namazdaki selâmlar,gayb âleminden zuhûr âlemine doğru bir akış gösterir.

272Tura,Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, 118.

273et-Tîn, 95/1-8.

274Buhari, Sahih-i Buhari, Ta'bir, 10; Müslim, Rüya, 11; İbn Mace, Sünen, Ta'birü'r-Rü'ya, 2.

Nihâyet gırtlak berzahından geçilir vech-i mutlak temâşa edilir. Her güzel ve güzellik kendini temâşaiçin mukâbil bir ayna ister, zâtını görmek ister. İşte ehlullahın gönül mürâkabesi,HazretiAllah'ınHabîb’iniizharetmesiveonuniçindeâlemleri yaratmasının esrârı.

“Sonra onu aşağıların aşağısına attık” cümlesi insanın esfel-i sâfilîne red edilmesini bildirmektedir ki, sebep; insanda ilâhîvahdet, hiçlik neşesi belirdiği zaman, esfelden âlâya çıkıp Hakk’ın saltanatını bütün mertebelerde temaşa etmesi içindir.

2.İlâhî İsimlere Dair Yorumları

İsmin çoğulu olan esmâile “güzel, en güzel”anlamındaki hüsn kelimelerinden oluşan esmâ-i hüsnâ (el-esmâü’l-hüsnâ) terkibi naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifade eder.Bu terkip ile Allah’ın isimleri kastedilmiştir.Bizzat Allah tarafından en güzel isimlerin kendisine ait olduğu bildirilmişve müminlerden bu isimlerle dua etmeleri istenmiştir. “Esmâ-i Hüsnâ” terkibiKur’ân-ı Kerîm’de dört yerde geçmektedir:

“En güzel isimler Allah’ındır; bu güzel isimlerle O’na dua edin, O’nun isimleri hakkında doğru inançtan sapanları kendi başlarına bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”

“De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.”

“Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'nundur.”

“O,yaratan, yoktanvar eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler

O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

275Tura,Aşk Yolu, 137-140.

276Bekir Topaloğlu,“Esmâ-iHüsnâ",TürkiyeDiyanetVakfıİslamAnsiklopedisi,(İstanbul:TDV

Yayınları, 1995), 11/277404.

278el-A’râf, 7/180.

279el-İsrâ, 17/110.

280Tâhâ, 20/8.

el-Haşr, 59/24.

Bu âyetlerde bahsedilen ortak husus en güzel isimlerin Allah’a ait olduğudur. Bu isimlerin sayısı hakkında bilgi verilmemektedir.Esmâ-i Hüsnâ’nın sayısı hakkındailk akla gelen şey, sayıyı doksan dokuz olarak belirleyen ve müslümanlar arasında meşhur olan hadîs kitaplarında geçen şu hadîstir:

"AIIah'ın doksandokuz -yüzden bir eksik-ismi vardır. Bunları ezberleyip benimseyen (ihsâ) cennete girer"

Bu konuda sûfîlerin Allah’ın isimlerinin sayısı ile ilgili görüşleri, İslâm âlimlerinden pekfarklıolmayıp,onlardaAllah’ınisimlerindeherhangibirsınırlandırma

yapmamışlardır.

Mutasavvıflar Allah'ın isim ve sıfatIarını celâl ve cemâl şeklinde iki gruba ayırmış ve iki türlü zuhûr ve tecellîden bahsetmişlerdir.Cenâb-ı Hakk’ın kahır ve gazabına delâlet eden esmâve sıfatı için “celâl”; O’nun lütuf ve rızasına delalet eden isimve sıfatlarıyla mutlak güzelliğini ifade etmek için de“cemâl” terimini kullanırlar.

“Güzel isimler, Allah’a aittir. Allah’a o isimlerle dua ediniz.”âyetinden yola çıkarak ilâhîisimler,Allah ile insan arasındaki ilişkininen önemliunsurlarından olmuş, tasavvuf düşüncesinin her döneminde merkezi bir konumda yer almıştır.

Sûfiler nazarında ilâhîisimler,âleminvaroluşunun sebebiolarakgörülmektedir.

Âlemdeki bütün varlıklar Allah’ın isimlerinin mazharıdır. Bu varlıkların hepsinde

Allah’ın isimlerinin tecellîsi vardır. Onlara göre ismin menşei sıfat, sıfatın menşei ise zattır. Bu isimlerin delâlet ettikleri iki yer vardır. Bir yönüyle müsemmâya diğer yönüyle de hakîkat’e delâlet ederler.Bu sebeple isimler, esasen birer nispet ve izafetten ibaret olup, aslına dönerler.

İlk dönem sûfileri “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın” hadîsini düstur olarak alıp ilâhî isimlerikişinin ahlakî olgunlaşmasının bir gayesi olarak değerlendirmişlerdir.İbnü’l281Buhârî, Sahîh, Tevhîd, 12; Şurût, 18; Daavât, 83; Müslim, Sahîh. Tevhîd, 5; Tirmizî, Sünen. Daavât, 83; İbn-i Mâce, Sünen, Duâ, 10.

Süleyman Uludağ, “Celâl”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi(İstanbul, TDV Yayınları, 1993),, 7/ 240.283 284el-A’râf, 7/180.

Mahmut Erol Kılıç, “Önsöz”, M. Nusret Tura,O’nun Güzel İsimleri, (İnsan Yayınları, İstanbul 1995),

6285

Bu konu için bk. Abdullah Kartal,İlâhî İsimler Teorisi, (Hayy Kitap,İstanbul, 2009), 59-114.

Arabî dönemine gelindiğinde ise ilâhî isimlerahlakî olgunlaşmanın yanında kişinin bilgiyi elde etmesinin vasıtası oldukları gibi yaratmanın da kurucu unsurları haline gelmiştir. Diğerifadeyle isimler, hem ontolojik olarak hem de epistemolojik olarak vahdet-i vücûd doktrininin ana mihveri olmuştur.

İsimler konusunu mânevî açıdan yorumlayan Gazzâlî ve İbnü’l-Arabîgibiârifler, isimlerin aslında şu an içinde bulunduğumuz,adına şehadet âlemi denilen âlemin yapı taşları olduğunu ve bütün yaratılışın bu isimler üzerine bina edildiğini söylemişlerdir.

İlâhî zâtın ahadiyyetle başlayan kendini açma, belirleme ve sınırlama anlamındaki tecellî süreci, diğer bir ifadeylekendin de bulunan isim ve sıfatların zuhûruinsanla son bulur. Çünkü insan, ilâhî isim ve sıfatlarınhepsininen mükemmel şekilde zuhûrettiği tek varlık alanıdır. Taayyün ve tecellînin amacı olan isim ve sıfatların zuhûr etmesionda gerçekleştiğinden dolayıinsan, Hakk’ın kemâlâtını yansıtan en mükemmel aynadır.

“En güzel isimler” anlamınagelen, Kur’ân ve Sünnet’te üzerinde durulan esmâ-i hüsnâ hakkında İslâm âlimlerinin yanında sûfîler de ya müstakil şerh çalışmaları yapmış ya da eserlerinin bir bölümünü bu konuyaayırmışlardır.

Nusret Tura’nın kaleme aldığı “O’nun Güzelİsimleri” adlı eseri bir nevi esmâ-i hüsnâ şerhidir. O bu eserinde Allah’ın güzel isimlerinin her birini ayrı ayrı ele alarak, ne mânayageldiklerini,kimizamanmenkıbelerleberaberârifânebirşekilde

açıklamaktadır.

Nusret Tura tıpkı kendinden önceki sûfiler gibi ilâhî isimleri hem âlemin hem de insanın varlıksebebiolarakgörmektedir.OnagöreRabbü’l-âleminHazretleriinsanları, uluhiyyeti ile kaplamıştır. Cümlesi esmâ-i ilâhiyye’den ibaret olup kendi vücutları yoktur. Birer gölgeden ibarettirler.Hakiki varlık Hz.Allah'ındır. Gözle görülen ne varsabunların hepsi O’nun isimlerinin ve sıfatlarının tecellisinden başka bir şey 286Abdullah Kartal, Gaybî’nin Esmâ Telakkîsi: Risâle-i Esmâ’ya Dair,Kütahyalı Bilge Şair Sunullah-ı

Gaybi ve Dönemi287, ed. Bilal Kemikli vd. (Emin Yayınları, Bursa 2016), 207.

288Kılıç,Tasavvuf Düşüncesi, 11.

Abdullah Kartal,Abdülkerim Cilî, Hayatı,Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, (İnsan Yay., İstanbul, 2003),

76.

Esmâ-i hüsnâ ile ilgili yazılan mensûr ve manzûm şerhler için bk.AliYılmaz, “Türk Edebiyatında

Esmâ-i Hüsnâ Şerhleri ve İbn-i Îsâ-yı Saruhânî’nin Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ’sı”,CumhuriyetÜniversitesi

İlahiyat Fakültesi Dergisi290, 2, (Sivas 1998), 6-10.

Tura,Vecizeler, Hikâyeler, Atalar Sözü, 91.

değildir. Âlemlerin ve tabiatın yaratılmasındangayede isimlerin insanın ve nihayet kâmil insanın zuhûra gelmesidir. Kâmil insanın hayatta vazifeside kendinde bulunan isimler ile irfan vehikmete göreyaşamasıdır.

Nusret Tura, İlâhîisimlerin ve sıfatların gönülde zuhûrunun,o gönlünistidâdına ve sâfiyetine göre olduğunu ifade etmektedir.Eğerinsan tefekkür eder ve gönlünü mâsivâdan arındırırsa gönlünde esmâ-i hüsnâ’nın yazılı bulunduğu sahifeleri bulur.

Bunlardan bazısı cemâli isimleri bazısı da celâlî isimleri tahsil etmişlerdir. Bir kısmı da cümle esmâ-i ilâhiyye’yi kemâl ile müşâhede etmiştir ki tecellî-i kemâliye ulaşmıştır.

İlâhî isimlerin Cenâb-ı Hakk’ı tanıma ve tanımlama noktasında son derece önemli bir yeri olduğunu ifade eden Nusret Tura’ya göreAllah’ın binbir ismivardır ve bu isimlerin her birindenzâti idrâkâta yol bulunmaktadır.İsimlerden müsemmaya geçmek sûretiyle mârifet kesbetmekehlûllahın âdetidir.

İlâhî isimlerin her birinin ayrı bir özelliği olduğu kabul edilir. “Güzel isimler, Allah’a aittir. Allah’a o isimlerle dua ediniz.”âyetini dikkate alarak inanan kişiler,Cenâb-ı

Allah'tanbazıdileklerininveistenilenşeylerinyerinegelmesi,duâlarınınkabul edilmesi,bazı sıkıntılarının gitmesi ve hastalıklarının şifa bulması için Allâh'ın bazı isimlerini zikretmektedirler.

Nusret Tura bu hususu insan-ı kâmilin gönlünü dokuz yüz doksan dokuz penceresi bulunan bir saraya benzeterek anlatmaktadır. Bu saray; her zaman bir tek olan mahbûb-ı cihân; hazret-iinsân-ı kâmil ve mükemmelin mübarek gönlüdür. Güneş nûrunu oradan alır. Bu sarayın en yüksek yerine çıkıp, bütün pencerelerine birer birer bakmak sûretiyle etrafı dolaşalım. Her pencerenin altında üzerindeismi yazılı bir kapı var ve kapıların önünde bekleyenler gözün göremeyeceği kadar uzaklara gidenkuyruk oluşturmuşlar.

Yâ Rezzâk kapısında açlarla doluuzunbir kuyruk; Yâ Şâfi kapısında hastalarla dolu uzunbir kuyruk var. Yâ Alîm kapısında cahiller ilim istiyorlar. Yâ Kerîmkapısısnda lütuf ve kerem isteyenler,Yâ Cevad kapısında cûd ve âtâ isteyenler var.Yâ Âdil 291Tura,Mektuplarda Yolculuk, 54.

292Tura,Mektuplar, 93.

293Tura,Aşk Yolu, 41.

294Tura,Aşk Yolu, 180.

295el-A’râf, 7/180.

kapısında âdâlet isteyen mağdurlar dolu. Yâ Müntekım kapısında intikam isteyen mağdurlar, Yâ Hay kapısında ebedî hayat isteyenler var. Yâ Mâşuk kapısında aşk isteyenâşıknamzedlerivar.Bunlarazınlıktakalıyorlar.Fakatbunlarınçoğunun hedefleri temiz aşk ise de birer put bulmuşlar. Onun için yanıp yakılıyorlar da o mecâzi aşkı hakiki aşk zannediyorlar. Yâ Mahbûb kapısında da kimseler yok. İşte şimdi birisi geliyor. O kapının önüne gelebilmek için bile fakru mezelleti, hakirliği, râzılığı, yokluğutercihetmeklâzım.Hâlbukisevgililerdehepokapıdaniçeri

girebilmektedirler.

Nusret Tura esmâ-i hüsnâ’nın anlamlarını, özelliklerini ve bununla bağlantılı olarak kulların vasıflanmaları mümkün olan güzel huyları açıkladığı “O’nun Güzel İsimleri”

adlı eserinde ilâhîisimleri tek tek ele almaktadır.

Allah:Nusret Tura’ya göre Allah ismi isimlerin en güzeli,en derin mânalısıdır ve

Zâtınınismidir.Allah’ıbuisimleandığızamangönlündendoğanbirnurun, parmaklarının ucuna kadar yayıldığını, topraktan meydana gelen varlığını bu nurun kapladığını ve neticesinde bütün hislerinin, kuvvetlerinin, ihtiraslarının eriyipyok olduğunu söyleyerek Allah isminin üzerindeki etkisini dile getirir.Ona göre Allah ismi söz söylemek, maksadını anlatabilmek adına kendisi için ilim kaynağıdır.

Nusret Tura’ya göre “Allah” ism-i şerîfinden büyük ism-i âzamyoktur. Yeter ki insanlar omübarek ismi söyleyebilecek ağıza sahip olsundemektedir. İnsan dünyaya geldiğindegözünüaçaraçmazilkgördüğüHazret-iAllah'ınnurudur.Göz kapatıldığında da gönüldeki kendi âleminde degörülen yine O'nun nûrudur. Esâsen insandangören de O'nun nûrudur.

NusretTuraAllahadınayeminetmektenkaçınmakgerektiğiniifadeederkenşu açıklamalarda bulunmaktadır: “Vallâhi”deki (و) Velâyet makamının kemâlâtından mahrumiyeti istemektir. “Billâhi” deki (ب) ubudiyet ve rubûbiyetten istifadeetmekte olduğu kemâlâttan mahrumiyeti istemektir ve Allah ile olmayı istememek demektir.

296Tura,Tasavvufta Aşkve Gönül, 80-81.

297Tura,Aşk Yolu, 184.

298Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 183.

“Tallâhi” deki (ت) Müntehâ-yı ilm-i Resul olan teshik-i risalet ve unsûrinin kendisine bahşedeceği kemâlâttan mahrum olmayı istemektir.

Yemin ederken terazinin bir kefesine bu yazdıklarımızı koyunuz. Diğer tarafa da yemin etmeyiicapettirensebebikoyunuz.Birtaraftakiazametdiğertaraftaki ehemmiyetsizliğin derecesi hemen dikkat nazarınıza çarpar. Onun için en kısa tavsiyem yeminden kaçınmaktır.”

Er-Rahmân:Allah,mümin veya kâfir bütün yaratıklarına rahmet edicidir.

Cenâb-ı Allah, Rahmân sıfatı ile sır mertebesindeki âlemleri izhar etmiştir.Yoktan varlığa, mânadan sûrete getiren anlamındadır. Bitkilerin, hayvanların, insanların ve bütün âlemlerin zuhura gelmesi gibi, hatta din ayrımı olmaksızın bütün insanları kapsayan bir lütuftur.İlâhî lütuf ve atâ’nın bütün mahlûkata olan bağışıbu isim hasebiyledir. Mü’min, kâfir hatta bütün hayat sâhibi olan her varlık bu sıfattan nasibini

almıştır.

Er-Rahîm:Mü’minlere has olan hususi bir rahmettir. Âşıklaraait olan rahmete de rahmet-i hâssa denilmektedir. Hidâyet ve rahmetin birincisi müslüman bir anne ve babadanhâsılolmaktır.

Sûrettenmânaya,varlıktanyokluğadoğrubiryolculuğuyaniözevarışyollarını gösteren,ilim ve idrak kabiliyetlerini açan Allahü azîmüşşânanlamındadır.Cenâb-ı

Hak Rahîm sıfatı ile de âdeme gayb ilmini bahşeder ki, Cemal sıfatının müteradifidir.

El-Cebbâr: Dilediği bir işi zorla yaptırmaya kâdir bir padişahtır.

Cenab-ı HakCebbâriyet sıfatını herkese karşı aynı dercede kullanmaz. Zâlimlerin ceza görmeleri için kullandığı gibi, kendini Hakk’a teslim eden, O’nun himâyesine sığınan kimseleri de zâlimden, düşmandan muhâfaza etmek için de bu sıfatını kullanır.

299Tura,O’nun Güzel İsimleri, 67-68.

300Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 7.

301Tura,Aşk Yolu, 138.

302Tura,O’nun Güzel İsimleri, 55.

303Tura,Tasavvufta Aşk ve Gönül, 7.

304Tura,Vecizeler, Hikâyeler, Atalar Sözü, 55.

Kâdir-i Mutlak Hazretleri bu âlemi Habîbi şerefine yaratmış ve insana evvelâ âşık olan da kendisidir. İnsandan da aşkına mukâbil bir aşk-ı vefa beklemektedir. İnsan,Allah’ı bırakıp ta daha süflî mahlûklaramuhabbet ederse Zât-ı Zülcelâl Hazretleri cebbâriyet sıfatını kulanmasın da ne yapsın?

El-Kâbız: İcabettiğinde ruhları sıkan, ruhları alan, rızıkları daraltan demektir.

El-Bâsıt: İcab ettiği zaman ruhlara ferahlık veren, ruhları idare eden, rızıkları artıran

demektir.

Bu iki ismin azameti; hayati ebedîliği temin eder. Âlemde bulunan hiçbir varlık sükûnet içinde değildir. Hareket ve tekâmül halindedir. Bundan dolayı küçülmek, büyümek, daralmak, genişlemek, gece gündüz sevinmek, kederlenmek, ölmek, dirilmek, nefes alıp vermek gibi durumlar birbirini takip eden bu iki hareketle yaşamaktadır. İnsan bir şeye sıkıldığında arkadan gelecek ferahlığı bekler. Uzun bir gecenin sonunda sabah yakındır.

Senenin mevsimleri de aynı hükme tabidirler. İlkbahar ve yaz ayları bütünüyle “el-

Bâsıt” isminin tecellisidir. Sonbahar ve kış aylarının tesiri ile her şey ölüme çekilir.

Hatta insanlar bile vücutlarını elbise ve paltolarla kaplarlar. Bahar ve yaz mevsimleri geldiğinde yükleri hafifler ve bu durum bütün tabiatta böyledir. Mârifet, gönülde kış aylarında baharı yaşayabilmek, en kederli zamanda gülmeyi öğrenmektir.

Er-Râfi: Mü’minleri yükselten demektir.

Cenab-ı Allah’ın müminleri yükseltmesi, her kulun özünde bulunan sonsuzluğa doğru yükselmesidemektir,İnsanınvücudendişesindenveihtiraslarındanbiraniçin kurtulmasıdır. Sonsuzluktan gelip beden kafesine giren ruh kuşunun ölmeden evvel bu kafesten kurtulmasıdır.

El-Adl: Taraf seçmeden adalet eden demektir.

Bu keyfiyet üzerine bir hikâye anlatılır. Namazında, niyazında olan bir hâkim rüyasında

ResûlullahEfendimiz’lesıksıkgörüşüpsohbetedermiş.Hergecerüyasında

Peygamber’in sohbetinde bulunmak iştiyakı ile kendisini ibadete vermeyi ve bunun için 305Tura,O’nun Güzel İsimleri, 63.

306Tura,O’nun Güzel İsimleri, 64-65.

307Tura,O’nun Güzel İsimleri, 68-69.

de mesleğini bırakmayı düşünür ve istifasını verir. Beş vakit namaza beş daha katar, orucu bir aydan dört aya çıkarır, Ancak Efendimiz’i rüyasında hiç göremez. Ağlar, yalvarır, hatasını öğrenmek ister. Sonunda bir gece manadaEfendimiz kendisine yine tecellîeder.“YaAhmet”der.“Cenâb-ıAllah’ınel-Adlismişerifivardır.Sen mahkemede bu isme lâyık olarak adil kararlar verirdin, taraf tutmazdın, bu şekilde davranman da bir ibadetti. Sen bu hayırlı vazifeden istifa ettin. Halka faydalı olan bu hayırlı hizmetinden çekildin, ben sana nasıl gözükürüm artık” buyurmuşlar. Ahmet

Efendi, tekrar müracaat ederek hâkimliğe başlamış ve arzusuna muvaffak olmuştur.

El-Halîm: Kullarına karşı yumuşak davranan, gazaplı ve celâlli davranmayan demektir.

Kâmil insanlarda bu tecellî daha derin ve daha geniştir.

Hilmiyet yumuşak olmak anlamındadır. Bu kapıdan Hakk’a vâsıl olan kullar da vardır.

Bu bir meşrep meselesidir. İnsanların kimi celâlli ve heybetli olur; kimi halîm ve selim olur. Allah merhametlilerin en merhametlisi, şefkatlilerin en şefkatlisidir. Hilmiyet ve yumuşaklık mânevîolgunluğa delâlet eden bir vasıftır. Allah’ın hilmiyetine gelince ona muadil bir hilmiyet yoktur.

Er-Rakîb:Kullarını murakebe edici olan zat demektir.

Boyun bükerek, basiret gözü ve hakîkat kulağı kirişte olarak gönlüne bakıp, kendi kendini murakabe eden ârifler vardır. Zikir, tesbih ve niyaz hali içerisinde rabbine uzaksa yaklaşmayı, yakınsa huzurundan ayrılmayı isterler. Hayvanları tedavi ederek, yollardakitaşlarıkenaraçekerekyerigeldiğindehelâları,bulaşıklarıyıkayarak nefislerini kırmak icap ediyorsa kırarlar. Bu kimseler içinde öyleleri de var ki murakabe halindegönlünütemizleyemezse,rabbinibulamazsaoesnadakendinehakaret edilmesini bekler. Çünkü gönlü kırılacaktır. Cenâb-ı Hak da “Ben kırık kalplerin yanındayım” buyuruyor. Derhal bu halinHak’tan geldiğini anlayıp şükürlerde bulunur.

Artık gönlü temizlenmiş, Hak,kapısını ona açmıştır.

El-Vedûd:Velilerini ve hayır sahiplerini sevici demektir.

308Tura,O’nun Güzel İsimleri, 77.

309Tura,O’nun Güzel İsimleri, 79.

310Tura,O’nun Güzel İsimleri, 88.

Cenâb-ı Allah’ın sevgisi bizim sevgimizle ölçülemeyecek kadar kuvvetlidir. O kendisini sevenleri, sözünü dinleyenleri ve rızasını kazanmak için yarattığı mahlûklara sevgi gösteren, yardım eden kullarını sever. Hakk’ın sevgilisi olanların ettikleri dua “Kün”

emri gibidir, hemen kabul olur ve vücud bulur. Hatta duaya bile gerek kalmadan gönlünden geçen ihsan edilir.

Allah’ın sevgilisi olmaya çalışmak için istediklerini yapmak ve razı olmadığı şeylerden de kaçınmak gerekir. Geçici dünya hevesleri peşinde koşup ta O’nu unutmamak lâzımdır. O’nu sevmeyen gönülleri gam ve keder seli tahrip eder.

El-Bâis:Peygamber ve veli gönderici, öldükten sonra diriltici demektir.

Peygamber,Allah’tanaldıklarıhaberikullarınagetirendemektir.Cenâb-ıAllah kullarının bu asırlarda türlü türlü kabahatler yapacaklarını ve peygamberlik vasfına hâiz, tam bir kâmil insan bulunmayacağını bildiğindendolayı ümmetleri kendi varlığından, aşkındanveazametindenhaberdâretmekiçinvelîlergöndermiştir.Ovelîlerde kavimlerini ilim, idrak, lisan bakımından kendi derecelerinde yetiştirmişlerdir. Ancak şüphesiz olan bir cihet varsa o da, peygamberler idrak bakımından onlardan üstündürler.

Bu velîlerin vazifeleri halkı doğru yola davettir. Âhir zaman Peygamberimizin ilminin nuru ışığı altında ondan feyiz alarak feyiz vermektedirler.

“Ba‘süba‘de’l-mevt”,“öldüktensonradirilmek”demektir.Nefsâniarzularından geçerek,ölmeden evvel ölen velîler de böyledir. Onlar o kadar bigâne ve alâkasızlardır ki insanlar bu âlemde nasıl olup da yaşadıklarına hayret ederler. O makama erişen velîlerde tasarruf eden Allah’tır. Onlar ebedîhayata karışmış, ölü zannedilenlerdir.

Hak’la yaşayan dirilerdir.

Eş-Şehîd:Uzak, yakın her şeyi görücü; fikirle değil, akılla değil, şuhûd yoluyla görücü

demektir.

Buna benzer kelimeler lisanda çok kullanılır. Meselâ şâhid ve müşâhedekelimeleri bunlardandır. Şehîd muharebelerde düşmanın öldürdüğü kimselere denir. Bu tabirin vatan ve milletuğrunda ölenlere verilmesi mânalıdır. Çünkü büyük bir feragatle kendini 311Tura,O’nun Güzel İsimleri, 93.

312Tura,O’nun Güzel İsimleri, 95.

feda ederek, “Allah Allah” diye düşmana hamle ederken ölmek esnasında esrâr-ı ilâhîdenbazılarınavâkıfolduğudamuhakkaktır.Sıfat-ıilâhîye’yivecemâl-i

Peygamberîyi görmek sûretiyle, aşk ve şevk ile bu fani âleme veda etmek şühedâya nasip olan bir haldir.

Bununla beraber istediği zaman Hakk’ın Habîbini gören müminler de vardır. Onlar da şehîddirler. Muharebe şehidi bir anda vücudundan geçerken, velîler nefis terbiyesinde mükerreren ölmüş ve dirilmişlerdir. Efendimiz’in buyurdukları gibi, “Ey arkadaşlar, düşmanları olan muharebeyi kazandık, şimdi bizi daha büyük bir cihad bekliyor. O da nefisleolanmücadeledir.”Bundandolayıvelîlerinşehidliği,harpteölenlerin şehidliğinden yüksektir. Muharebede bir ölüm var ise nefis mücadelesinde birçok kereler dirilip dirilip ölmek sûretiyle muhtelif ölümler vardır.

El-Hay: Hay, diri demektir.

Dünyaya gelip geçip gidenlerden herkes için bir ölümün muhakkak olduğu anlaşılır.

Eğer ebedî ve ezelî olan bir dirilik varsa o da Allah’a mahsustur.

Kâinâtta diri olmayan yoktur. Herşey, her zerre “Hay” ism-i şerîfiyle diridir. İnsanların diriliği de kendi zât-î istidadı kadardır. Mürşidlerin vazifesi, bu diriliği azamî nispete ulaştırmak,kabiliyetinin sonuna kadarvardırmaktır. Çünkü diriliğin ve ölmezliğin sembolü “fenâfillâh” olan insan-ı kâmillere mahsustur. Mürşidde fâniolanlar da bu dirilikten istifade ederler. Bir makam davardır ki kâinat diriliğini bu tek ve münferid insân-ı kâmilden alır. Çünkü onda ilâhî dirilik vardır.

El-Kayyûm: Her mevcud,O’nun zatıyla veO’nun varlığıyla mevcuddur.

Mevcudolanlarınhiçbirinin“benim”diyebilecekbirvücuduyoktur.Kendisinde noksanlık bulunan, bazı sebeplerden dolayı müteessir olan, hasta olup çalışamaz ve hareket edemez hale gelen kişi benim vücudum var diyemez. Şu halde insanda ölümsüz olan, başı ve sonu olmayan bir kuvvet vardır ki asıl olan da budur. Buna zat derler.

Beşer gözü ile görülemez. Varlıkların Hak ile kâim olduktan sonra, inkılâpve tahavvül 313Tura,O’nun Güzel İsimleri,96.

314Tura,Mektuplar, 183.

halindeki vücudlarına var denilmez. İnsandaki vücudun nuru, ruhu vardır ki ona sıfat erişmez, o bakîdir. Çünkü Hakk’a mensuptur, oradan geldi ve oraya gidecektir.

Es-Samed:İhtiyaçtan münezzeh olan veya yarattıklarınınher an kendisine muhtaç olan

demektir.

Bu sıfatın kullar üzerindeki tecellîsi,Ramazan’da oruçlu iken vaki olur ki Kadîr gecesinde muvaffak olan, seçilmiş kimselere bu müyesserdir.

El-Berr:Muhtaç olana bahşedici demektir.

İnsanömrününbaşındansonunakadarO’namuhtaçtır.Bilmemdiyene,isteme mevkiinde olana öğretilir. Bilirim diyene bir şey öğretilmez.

Neye yarar ol namaz ki niyazı yok

Neye yarar ol gönül ki râzı yok.”

Râz, sır demektir. Sır ise herkesin bilmediği Hakk’ın ilmi demektir. Böyle olmayan gönül neye yarar, ona gönül değil bitpazarı denir. Birkaç sabah erken kalkıp “Aman yâ

Rabbelâlemin, aman yâ Resulallah” diyerek niyazda bulunulduğunda,Allah’ın karşılık verip vermediğine bakın. O daima herkesin başucunda, müminlerin beş vakit, âşıkların her vakit. Özellikle sabah olmadan erken saatlerde Mâşuk-i Hakîkî Hazretleri: “Ey kulum uyan, kâinatı güneşi ile yıldızları ile anasırı ile hizmetine verdim, kalk beni gör ömrün boyunca seni bekliyorum. Biraz da bana dön, bana bak, sonra ömür sermayen bitecek. İstediğin kadar uyursun, bu âleme seni yesin, içsin, uyusun diye göndermedim, benim saltanatımı burada görmezsen başka göreceğin yer yoktur. Ben sana âşığım, kıymetinikadrinibil.Kendinegelmeniçin,kendinivebeniöğrenesindiye peygamberler, kitaplar, velîler ve kılavuzlar gönderdim.” demektedir.

El-Muksit: Mazlumların hakkını zalimlerden alıcı demektir.Cenâb-ı Allah’ın intikam alması kulların ki gibi ölçüsüz, aşırı değildir. Sadece adalet maksadıyladır.

Tasavvuf ehli bütün işlerini Hakk’a havale etmişlerdir. Mütecaviz olmak katiyen onların işideğildir.Aldatmaktansaaldanmayıtercihederler.Kendilerinezulümyapılsa, 315Tura,O’nun Güzel İsimleri, 103.

316Tura,O’nun Güzel İsimleri,108.

317Tura,O’nun Güzel İsimleri, 117-118.

hakaret edilse eyvallah demekle iktifa ederler. Kendilerine fenalık edenlere bile iyilik yapmaktan çekinmezler, onların herişleri Hak rızası içindir. Cenâb-ı Hak bunların intikamını almayı tehir etse de ihmal etmez. Esasen zalim,zulüm yapa yapa çevresinde memnun olmayanlardan bir muhit meydana getirmiş olur. Zulmün cezası geciktiği nispette şiddetli olur. Hakk’ın sabrederek geciktirmesinden maksat da kulun tövbekâr olması, iyi biradam olmaya yönelmesi ihtimalidir.

Er-Rab: Terbiye edici demektir.

Her ana-baba çocuklarının, her âmir memurlarının rabbidir. Her yaşta büyük, en küçüğünün rabbidir. Hakk’ın rablığından bulaşmış bir terbiye edicilik sıfatı vardır.

Cenab-ıHak,Rabbü’l-erbâbdır.Rabbü’l-âlemîndir.RablerinRabbiveâlemlerin

Rabbi’dir. Hazreti Allah, kullarını kulları ile terbiye ettiği gibi hayvanlarla da terbiye eder, tabiat kuvvetleriyle de terbiye eder.

En-Nûr: Maddeyi ve mânâyı aydınlatıcı olan demektir.

Maddeyi aydınlatan güneştir. Mânayı aydınlatandaNûr-i Muhammedîdir,Hakîkat güneşidir. Dışımızda güneşin sûreti, içimizdede Hakgüneşi vardır. Yani iki güneş arasında kalmış birer et parçasıyız.Nur âleminde gâip olmadan, ne nuru ne kendimizi ne deAllah'ı anabiliriz.

F.RÜYAYORUMLARI

Tasavvufun ilk dönemlerinden itibaren rüya önemli bir konu ve bilgi kaynağı olmuştur.

Peygamberlerin gördüğü rüyalar vahiy, takva sahibi müminlerle velîlerin gördüğü rüyalar ise ilham mahiyetindedir. Tasawuf kaynaklarına göre rüyalar Hak’tan ve rüya meleğinden kaynaklanan sâdık rüyalar ile nefisten ve şeytandan kaynaklanan kâzib rüyalar şeklinde iki kısma ayrılmıştır. Sâdık rüyaların da üç türü vardır: Birincisi büşrâ veya mübeşşire adı verilen genellikle müjdeleyici nitelikte olan ve sâlih mürninlerin gördüğü rüyalardır. İkincisi uyarı niteliğinde olan rüyalardır. Bu tür rüyalara da tahrlr

(bilgilendirme) rüyaları denilir. İbadet ve taatten uzaklaşan kula bu türden rüyalar 318Tura,O’nun Güzel İsimleri, 119.

319Tura,O’nun Güzel İsimleri, 121-122.

320Tura,O’nun Güzel İsimleri, 127.

gösterilerek tövbeye ve kulluğa yönlendirilir. Sâdık rüyaların üçüncü kısmı ise ilham rüyalarıdır. Bu tür rüyalarda kişi kendini din ve hayır hizmetlerinde bulunurken görür.

Şeytan veya nefıs kaynaklıveadına adgāsü ahlâmya da kâbus adı verilen kâzib rüyalar da karışık, anlamsız ve genellikle hüzün vericidir.

Tasavvufîdüşüncedevarlıkmertebelerindenbiriolanmisâlâlemirüyaların gerçekleştiği mertebe olarak kabul edilir. Rüyalar insanıniç dünyasına ışık tutması ve mânevî eğitim olan seyrü sülûk açısından tasavvufî gelenekte rüya konusuna ayrı bir önem verilmiştir. İlk dönem sûfî müelliflerinden Kelâbâzî (ö. 380/990)et-Taarruf adlı eserinde, Kuşeyrî (ö. 465/1072) de er-Risâle’sinde rüya konusuna müstakil bir başlık açarak incelemiştir.Tarikatlarınortaya çıkmasından sonra bazıtarikatlarda, rüya tabiri seyrü sülûk sürecinin önemli bir şartı olarak uygulanmıştır.

Rüyalar tarikatlardaseyrü sülûkun bir parçası olarak görülmüştür. Mürşidin öncelikle görevlerinden biri müridinin gördüğü rüyayı tabir etmektir. Sâlikin eğitiminde rüyalar bir yandan mürşideyardımcı olurken diğer yandan da sâlik tarafındankatedilen mânevî mertebeyi göstermektedir.

Rüyalar,gören kişinin mânevî âleminin sırlarını taşımaktadır. Bundan dolayı rüyalar herkese değil, ancak kendisinde vehbî bir ilim dalı olan “rüya tâbir ve te'vili bilgisi”

verilmiş bulunan kişiye anlatılması gerekir. Çünkü o rüyâ “anlatılmakla”artık imkân âlemine indirilmiş olduğundan,hayırveya şernasıl tabir edilirse bu hüküm gören hakkında sabit olmaktadır.Bunun için halk arasında bile kötü rüyaların anlatılmadan sol yana tükürülmesi süretiyle def edilmesi gerektiği ve eğeranlatılırsa onun celb edileceği, başa geleceği kanaati yaygındır.

Rüya tabirinin belirli bazı usulleri vardır. Rüyalar enfüsî ve âfakî olmak üzere iki şekilde tabir edilir. Tasawufî rüyalar enfüsî,tasawufi olmayanlarise âfakîolarak

yorumlanır.

321Süleyman Uludağ, “Rüya”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi(İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 35/309-310.322 323Kuşeyrî,Kuşeyrî Risâlesi, 465-467.

324Uludağ, “Rüya”,35/310.

325Kılıç, “Önsöz”, Mektuplar,8.

Uludağ, “Rüya” 35/310.

Rüyayorumunun yapılabilmesi için misâl âleminin dilinin bilinmesi gerekmektedir. Bu dil bilinmez ise rüyalarda görülen şekiller, sahneler, insanlar, hayvanlar ve diğer görüntülerin ne mânayageldiği bilinemez. Haliyle bunlarbilinemeyince de sağlıklı bir rüyayorumlamalarıdayapılamaz.Seyrü sülük eğitimi alan bir kişinin rüyalarında önem verilenler arasında meselâ bazı yırtıcı hayvanları görmesinin yorumu,o kişide söz konusu o hayvanın sıfatlarından bulunduğu şeklindedir. Mürîdin bu sıfatlardan nefsini temizleyebilmesiiçinrüyasındaohayvanınetvetambirşekildeöldürmesi gerekmektedir.Eğer o hayvanı tam olarak öldürememesi veyayaralaması,mânevî dersinedaha çok ve daha sıkı çalışması gerektiğini göstermektedir. Başka bir örnek vermek gerekirseyedi başlı bir ejderha ya da bir din düşmanını katletmesi en makbul rüyalardan sayılır. Kendisini ölü görmesi ise nefis derecelerinin bitip ruh mertebelerine kadem bastığının işareti sayılır.

Sûfiler rüyanınuykuda, uyanıkken ve uyku ile uyanıklık arasında görülebilmesinden dolayı rüyaları vâkıat. hayâlât, havâtır. idrâkât. letâif gibi yakın anlamlı kelimelerle ifade etmişler, uyku için de görülmesine de mânakelimesini kullanmışlardır.

Rüyalarda görülen motiflerin neyi sembolize ettiğini açıklayan birçok eser kaleme alınmış, böylece tasawuf edebiyatında tâbirnâme, ta’bîrât-ıvâkıât, ta’bîrât-ırü'ya, rüyanâme,vâkıanâmegibiisimlerleanılanbirtürgelişmiştir.MehmetNusret

Tura’nınmürîdlerindenSabriNebioğlu'nagönderdiğimektublarındanoluşan “Mektuplar” adlı eseri de kısmen bu tür içerisine girmektedir. Bu eser içerisinde açık denizlerde şeyhinden uzakta bulunan bir dervişinşeyhine duyduğu hasreti dilegetiren mektuplaryeralır.Bununyanındabumektuplardagörmüşolduğurüyalarının yorumlarını da ihtivâ eden bilgiler de bulunmaktadır.

Nusret Tura’ya göre rüyalar sırlı bir âleminpencereleridir.Vücudumuzun kesifliğio pencerenin şeffaflığınaperde olmuştur. Bundan dolayı görüp bilmemiz lâzımgelen nice hakîkatlerden mahrum bırakmıştır. Halbûki vücut tarafı kesif olan camın mânatarafı temiz olursa ona ayna da derler, 326Necdet Ardıç ile 14.07.2022 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat.

327Kılıç, “Önsöz”, Mektuplar,8.

328Uludağ, “Rüya”, 35/310.

329Tura,Mektuplarda Yolculuk, 28.

NusretTura gemilerde vazifeli olduğu için uzaklarda olan müridi Sabri Nebioğlu’nun mânevî eğitimini mektuplarla haberleşmek sûretiyle yapmıştır.Bu mektuplarda Sabri

Bey gördüğü rüyaları daşeyhine anlatmış ve yorumlarınıbeklemiştir. Bu yorumlar neticesinde deseyrü sülûk yolculuğuna uzakta da olsa yine şeyhinin gözetiminde devam etmiştir. Gördüğü rüyaların bahsinin geçmediği bu mektuplarda Nusret Tura tarafından yapılanyorumlardanyolaçıkarakgörülenrüyalarhakkındafikiryürütebilmek mümkündür.SabriBey’ingörmüşolduğurüyalardandolayıNusretTurabazen müridinin vazifesini eksik yaptığını belirtir bazen de ders geçmeyle ilgili olduğunu ifade

eder.

Sabri Bey’in hayvanlarla ilgili olarak gördüğü bir rüyasınıNusret Turaşu şekilde yorumlamaktadır. “Canlıolarak nerede ve ne görürsen öldür. Çünkü nefsindir.”

Hayvan sûretinde görülen,kişinin nefsine ait sûretlerdir. Bundan dolayı öldürülmesinde bir mahzur yoktur. Aksine öldürülmesi seyrü sülûk açısından gereklidir.Nusret Tura rüyasında hayvan öldürdüğünügören müridine şu yorumu yapmaktadır. O pis hayvanı öldürdüğünüz çok iyi. Nefsler öyle zâlim ve hâindirler ki meydanı boş bulurlarsa yine dirilirler. Her günkü tevhîdden başka onu izâle edecek diğerbir silah yoktur.

RüyadagörülenhayvanlarınöldürülmesigerektiğiniifadeedenNusretTurabu hayvanların öldürülmemesinin sebebini zikrin gerektiği gibi yapılmamasına bağlayarak şu sözleri söylemektedir: Önünüzde siyah bir öküz yatıyor da ona bir bıçak darbesi vurup öldüremiyorsunuz. Bu hal zikir esnasında coşarken, sallanırken, feryad ederken ruhunuzun bigâneliğine, başka hedeflere teveccüh gösterdiğinize delâlet eder.

Rüyada sadece hayvan öldürme değil insan öldürmede gereklidir. Burada kastedilen tamamen nefs ile ilgilihususlardır. Budurumla ilgili bir rüya Nusret Tura tarafından şöyle yorumlanmıştır: Karşınıza yaralı adam,üstü başı kan içinde geliyor da onu öldürmeye teşebbüs etmiyorsunuz; anlayamıyorum. Bu hal, mücadeleden kaldığınıza delâlet eder. Manada mücadeleetmekve öldürmek, kan akıtmak lâzımdır. Nefsin son hilesidir. Bu mücâdeleye girişin ve kazanın. Hayvan gördüğünüz zaman istiğfârı bir iki 330Tura,Mektuplar, 16.

331Tura,Mektuplar, 117.

332Tura,Mektupla 67.

gün arttırın. Salavât-ı şerîfeyi gezerken de söyleyin.Bu şekilde istiğfar ve salavatı arttırmak rüyada görülen hayvanları öldürmek konusunda müridin işini kolaylaştıracak

kuvvetlerdir.

Denizde görülen canlılarla ilgili bir rüyanın yorumunda Nusret Tura müridine şu tavsiyelerdebulunmaktadır:Denizdenbalıkçıkar.Balıkharicindebaşkaşeylerin çıkması tahayyülât ve nefsaniyetin galebesi anlamına gelmektedir. Bu da kişinin hedefe varılacakyolüzerindeolmadığınaişarettir.Bunabenzerbaşkabirrüyanın görülmesindenmemnunolmayanNusretTurabutarzrüyalarıngörülmesinişu sebeplerebağlamaktadır.Denizdebalıkvar,incivar.Denizdeacaibmahlûklarla uğraşmanın sebebi zikrin saf ve temiz bir kalbleyapılmamasından kaynaklanır. Zikirde, hayalde tahayyül edilen şekillergönülde yertutarsaböyle olur.Engin denizlerde aileden, şehrin gürültüsünden ve insanların dedikodusundan uzak bir vaziyette iken kendindeki hâzineyevaramamak, kendini bulamamak ne kadar garip ve kızılacak

şeydir.

Sabri Bey’in zelzeleyle ilgili bir rüyasının yorumunda zelzelenin yüksek bir zuhûrât olduğunu belirten Nusret Tura, zelzelenin kimi tarafları yıktığını, kimi tarafları da âbâd olarak bırakıp haline terk eylediğini ifade eder.Zelzele seyrü sülûk yolunda ileriki derslerle ilgili bir rüyadır.

RüyadagörülençiçeklervemeyvelerleilgiliolarakNusretTuraşuizahları yapmaktadır:Menekşe,karanfil,leylak,zambakvegül.Bunlaryazılarımızın içerisindekimânayıtaşıyansatırlardır.Fakatlüzumukadarkıymetverip koklamamışsınız.Kiraz ümitsizliğeişaret ise de üzüm çok güzeldir. Çünkü üzüm şarabın aslıdır. Onun yıllanması lâzımdır ki gönlünüzde kuvvetli bir şarap olsun da kudsî ve ilâhî aşk sarhoşluğunu tatmış olun.

Olgun erik veyâ domatesin görülmesi ve yenmesiçok iyidir.Tavuk, nefsinde birçok yumurtaları toplamış olan bir varlıktır. İnsanla mirâcı gerçekleştirmek için kesilmek ve 333Tura,Mektupla 135.

334Tura,Mektupla 37.

335Tura,Mektupla 59.

336Tura,Mektuplar,35.

337Tura,Mektuplar, 40.

338Tura,Mektuplar, 56.

pişmek sûretiyle kendisini feda etmesi lazımdı, o da olmuş. Dünyâdaki yemelerin, içmelerin aşırısı zararlıdır. Hatta adamı öldürür. Fakat mânevî gıdalar, içkiler hayat verir, öldürmez, diriltir. Deryâya ne verirseniz kabul eder;doydum demez, dokundu demez. Mânevî vücûdunuzdaki hayvânî ve yırtıcı olan bir kuvvetin ifnâsı, bizlerde kemâle ermesi tabii iyi bir şeydir.

Rüyada namazkılmayla ilgili olarak yapılan yorumda Nusret Tura namaz kılmanın başı ve sonu olursa, yani tam olursa iyiolduğunu yine buna benzer şekilde Kur’ân-ı Kerîm’i sûre ve âyet-i şerîfleri tamam olarak okumanın da çok iyi olduğunu belirtmektedir.

Namaz kılmak ve kıldırmakla ilgili görülen rüya ders geçmeyi sağlamaktadır. Namaz kılmak ve kıldırmak “Fettâh” ismi şerifine; portakal, kavungibi meyveleri görmekle de “Vâhid”ismişerifineterfiettinizBumeyvelervahdettekesretsırrınaişaret ettiğinden ders geçme işareti olarak yorumlanmıştır.

Nusret Tura rüyada cami dışında ezan okumanın eksik bir durum olduğunu belirterek şu şekildeyorumlamaktadır:Zuhûratlarınızdanmüteessiroldum.Çünküezân-ı

Muhammedî’nin okunacağı yer bir cami ve caminin minaresidir. İnsanlar, bilhassa hak sevgilileriezanı dinleyince kendilerinden geçerler. Ancak dağın tepesinde, kale ve tepelerinde okunan ezân-ıMuhammedîdinleme kabiliyetini azaltır.

NusretTuramüridiningördüğühoşolmayanrüyalarınıyorumlarkenyapması gerekenleri de belirtmektedir. Olumsuz olarak yaşanan durumların geçici olduğunu ve ümitsizliğedüşmedensıkıntınınortadankalkmasıiçinbazıesmâ-iilâhîyelerinin çekilmesinin faydalı olacağını tavsiye etmektedir. Nusret Tura’nınyapmış olduğu yorum şu şekildedir: Otomobili kullanan refikanız olması doğru değildir. Kumanda sizde dahi olsa ani kazalar vardır, iş işten geçmiş olur. Bacaklarınızdan yaralanmanız karşılaştığınız maddî ve mânevî zararları gösterir; ölüm olmamasına şükretmek gerekir, direksiyonageçmeniz şayân-ı şükürdür. Bile bile uçurumdan atlamak şuursuzca bir harekettir. Bilerekkabahat yapıldığına delâlet eder. Olmamalı. İstiğfâr ve salavât-ı şerîfe’yi fazlaca çekmek gerekir. Bunun yanında namazlardan sonramümkünsebir 339Tura,Mektuplar, 107.

340Tura,Mektuplar, 27.

341Tura,Mektuplar,131.

342Tura,Mektuplar,121.

tesbihde “Yâ Dâfi‘”, “Yâ Mu‘în”, “Yâ Selâm”,“Yâ Hâfız” okunmalıdır. Hamamda yıkanmak güzel; biraz aklınızın başınıza avdet ettiğini gösteriyor. Peştemalların da beyaz ve temiz olması iyidir.

Nusret Tura müridi Sabri Bey’in gördüğü rüyalardan memnun olmadığını dile getirdiği bir mektubunda ümitsizliğe düşmemesi için Hz. Peygamberin hayatından da örnek vererek gayrete getirici şu sözleri söylemektedir. Rüyalarınızda biraz nâhoşluk gözükse de genelitibariyle güzeldirler. Zaten dosttan gelen her şey güzeldir.Huzurda olmak şartıyla dostluk yolunda zahmet yoktur. Bir dersi atlamaya bir parmak kadar mesafe kalmış,aman bu usûlü, bu safiyeti, bu çalışmayı bozma. Dokuzuncu basamaktan

(dersten)da bir şimşek çakmış, ama zıplamak yok. Üzülmeye,telaş etmeye mahal yok emin adımlarla yürümeye bak. Efendi Baba derdi ki:

“Yürü kim meydan senindir bu gece

Sohbet-i cânân senindir bu gece”

Yolcu yolunda gerek. Resûlullah Efendimiz mirâca çıkarlarken, dünyevî ve nefsânî kuvvetler onuyolundan alıkoymak için “Yâ Resûlallah! Biraz bekle, biraz beni dinle, biraz şuraya bak, biraz bizi şereflendir” diye ricada bulunurlarmış. Efendimizde bunlara gözucu ile bile iltifat etmeyip yoluna devam etmiştir.

Nusret Tura görülen rüyalardan yola çıkarak dile getirdiği tavsiyelere ve uyarılara dikkat edilmediğini gördüğünde celâllendiği de olmuştur. Böyle bir tavır sergilemesinin sebebini de Sabri Bey’e yazdığı bir mektubunda nefsinin şımarmaması için olduğunu belirtmektedir. Rüyalara gelince hiç beğenmedim. İlâhî âlemde kendinden geçerek şevk, zevk ve neşe içinde değil,rabıtasız olduğu belli oluyor.Allah’ın azameti karşısında murakabeye varmış bir peygamber gibi değil, altı cihetin kapılarını kapar gibi değil sanki sırtında bir yük taşır gibi. Rüyalar,elleriyle yaptığı puta tapan bir marangoz hali arzediyor.Elindesilaholduğuhaldeadamöldüremezsin.Denizdenbalıkdeğil, olmayacak hayaller bekliyorsun. Eline verilençiçeklerikoklamazsın. Dikkatli bakmaz yere düşürürsün. Hak kapısında varlık iddia eden içi boş bir soba borusugibi durmak feyiz vermez. Ancak zikir ve ibadetle boynu bükük bir fakir edasında bulunmak feyzi 343Tura,Mektuplar,11-116.

344Tura,Mektuplar,130.

çağırır. Aynı anda bir gönülde iki varlık olmaz. Ya sen varsın ya da Allah. Aylar geçip gidiyor. Bir gemi içindeâsude olan bir amir. Bir elinde kitaplar diğer elindetesbih, gözünde rabıta. Karınca kadar bile bir hareket yok.Bunun yanında biliyorum ki çok güzel zuhûrâtların da var. Aferin diye pohpohlasam nefsinizin hoşuna gidecek, size memnuniyet ve varlık bahşedecek. İplerle arza bağlı olan bir balon yükselebilir mi? Bu sözlerimsenibedbinlik, benlik, hodbinlik uykusundan uyandırsın. Ve bu mektubum da sağdan gelen bir berat makamına kâim olsun.

Nusret Tura’nın müridi Sabri Bey’e yazdığı mektupları sadece hal hatır soran, dünyevî işlerden bahseden mektuplardan ibaret değildir. Aksine içerisinde pek çok tasavvufî hikmetlerin yer aldığı mektuplardır. Bunun yanında yukarıda örneklerini sunduğumuz rüya yorumlarını da içeren bir eserdir.

345Tura,Mektuplar, 65-66.

SONUÇ ÂşıklarıilemeşhurUşşâkîtarikatınınHakâşıklarındanvesondönemUşşâkî şeyhlerinden olan M. NusretTura’nın hayatıve tasavvufi görüşleriçalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Nusret Tura’nın hayatı hakkında yazılı kaynakların sınırlı olması bizi şifahîkaynaklardan istifade yoluna sevk etmiştir. Bundan dolayı tezimizin birinci bölümünde,gençlik yıllarından itibaren yanında bulunmuş ve kendisinden sonra da bu geleneği devam ettiren Necdet Ardıç’ın bizzat anlattıklarından ve yazmış olduğu eserlerinde dile getirdiği hatıralarından faydalandık. Bunun yanında Nusret Tura’nın eserleri incelenmiş vetakipçileri ile mülakatlaryapılmış, Uşşâkîyolununbaşlıca şahısları ve onların eserleri ile tasavvuf literatürüne ait diğer eserler dikkate alınmıştır.

Nusret Tura 1904 yılında İstanbul’un Kasımpaşa semtinde dünyaya gelmiştir. Tahsil hayatına bu şehirde devam etmiş, yüksek tahsil yapmak istese de bazı sebeplerden dolayı bu isteğini gerçekleştiremeyip genç yaşta çalışma hayatına başlamıştır. İlk başta

Devlet Deniz Yollarında kamarot, daha sonraki yıllarda ise Bebek iskelesinde gişe memuru olarakvazifesine devam etmiştir.Nusret Tura 25 yaşına geldiğindeRahmiye

Hanım ile evlenmiş, bu evliliklerinden Nuriye isminde bir kız evladı ile Recai isminde bir erkek evlatları dünyaya gelmiştir.

Nusret Tura’nın Uşşâkî tarikatıyla tanışması bir Nakşî dervişi olan babasının vasıtasıyla olmuştur. Babası, genç Nusret’i ikâmet ettikleri yere de yakın olan Kasımpaşa’daki âsitânenin şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’ye “size bir Uşşâkî gülü getirdim” diyerek teslim etmiş ve bundan sonra Nusret Tura, Uşşâkî bahçesinde yetişen ender güllerden biri olmuştur. İrfan ocakları olan tarikatların kapısına kilit vuruluncaya kadar bu ocağın havasını teneffüs etme imkânına sahip olan Nusret Tura mânevî eğitimini ilk önce

Mustafa Sâfî Efendi’den almaya başlamıştır. 1926 yılında şeyhi Sâfî Efendi vefat edince seyrü sülûkuna Mehmet Hazmi Tura ile devam etmiştir. Hazmi Efendi’ye duymuş olduğu muhabbetten dolayı şeyhinin soyadı olan “Tura” soyadını alarak bunun bel evlatlığı değil “yol evlatlığı” olduğunu da ifade etmiştir.

NusretTura,yetişmesindebüyükemeğiolanFatihdersiâmlarından,Mesnevîhan,

Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürü ve aynı zamanda Tarîk-i Uşşâkî meşâyihinden

Arapgirli Mehmet Hazmi Efendi’nin Fatih Camii ve Beyazıd Camii’nde umûma yaptığı

Mesnevî derslerinin ve Keçecilerdeki dergâhında ise husûsa yaptığı Fusûs derslerinin müdavimi bir irfan talebesidir. Şeyhi Hazmi Tura’nın 1960 yılında Hakk’a yürümesiyle 1979 yılınakadar kimi zamandergâh işlevi de gören evinde Hak sohbeti yaparakbu vazifeyihassasiyetle devam ettirmiştir.

Kırk yılkendini hakîkat ve tasavvuf ilmine veren Nusret Tura eserlerini Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberimizin hadisleri ışığı altında ele almıştır. Bunun yanında Muhyiddîn-i

Arabî’ninFusûsu’l-Hikem,Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr,

Fîhi Mâfîh,İbrâhim HakkıhazretlerininMârifetnâmeveMısrî-i Niyâzî’nin Dîvân adlı eserlerinden ve tebellür etmiş benliklerinden feyz alıp eserlerini vücuda getirmiştir.

Eserlerinde göz önünde olduğu halde fark edilmeyen hakîkat perdelerini açmaya gayret

göstermiştir.

Nusret Tura,tasavvuf düşüncesiaçısından anlaşılması güç ve zor meseleleri, insanların anlayacağı bir seviyeye indirmiş ve anlaşılır bir hale getirmiştir. Tasavvufî görüşlerini kimi zaman nasihat ve sohbet şeklinde ifade ederken, aşk derdinianlatmak için, sanki karşısında biri varmış ve onunla sohbet eder gibi konuyu ele alarak açıklamalarda

bulunmuştur.

Gönül dünyasına doğru yolculuk yapıldığında yangın yerine dönmüş bir gönle sahip, muhabbetli bir zat olan Nusret Tura, eserlerindeki görüşlerinden anlaşıldığı üzere ilahî aşk merkezli bir hayat yaşamış, okuyanların gönlünde ilâhî aşk çerâğını yakan aşk dolu eserler yazmıştır. Halvethaneyi anımsatan iskeledeki küçük odasında vapur gelmediği zamanlardadua ve niyazlarda bulunup Rabbiyle baş başa dertleşmiş,vaktini tefekkür ve zikir ile geçirmiştir.

Bir yandancoşkun bir gönlün taşması olan yazdığı eserleriyle diğer yandan da yakıcı mısralardan oluşan şiirleriyle,aynı zamanda yakmasını da bilen bir ârif ve sonsuz Hak muhabbetlisi zarif ve kâmil bir zat olan Nusret Tura, eserlerinde hep ilâhî aşktan bahisler açmıştır. “Söz iç âlemimizdeki kaynaşmaların, bilgilerin ağız kanalıyla çıkarak tebellür etmesidir.”diye belirten Nusret Efendi’nin yazmış olduğu eserleri de onun iç âleminin dışa vurumudur. İlâhi aşk ile yanan bir gönlün âşıkâne veârifane ifadeleridir.

Nusret Tura, diğer Hak âşıkları gibi şairlik yönü de olan bir mutasavvıftır. Yüksek metafizik ve ilâhî aşka dair konuları dil ile ifade etmenin en iyi yollarından biri olan şiiri bir biçim olarak kullanmıştır. Şiirlerinde genellikleAllah aşkını vePeygamberimize duyduğu muhabbeti, dünya sevgisini terk etmeyi,gafletten uyanmayı ele almıştır.

Şiirleri içerisinde yer alan “Erler Demine” adlı şiiribestelenmiş ve pek çok yolun müntesibitarafındanzikirmeclislerindeokunmuşvehalendeokunmayadevam

etmektedir.

Nusret Tura ele alınması zor olan bir mevzuyu yazmaya çalışmış, yirmi sekiz harf ile aşkıanlatmayailmininveömrününkâfigelmeyeceğinibelirtmiştir.Yazılarında insanlığıİslâmiyet’e,Müslümanlarıdacamiye,gönülâlemineçağıranezân-ı

Muhammedî nağmesi olduğunu ve bu davetin de hurafelerden arınmış asrın idrakine uygun hakîmane bir davet olduğunu dile getirmiştir.

Nusret Tura’ya göre aşk, insanı boğulmaktan kurtaran necat gemisidir. Aşk bütün yaratılmışlar içinde yalnız insanların erebileceği son tekâmül basamağıdır.Yüksek haller ve makamlar aşk merhaleleri aşıldıkça daha net zuhura başlarlar.Aşk, kalplerde mahbubtan ve mâşuktan gayrı ne bulursa yakan bir ateştir.Suretteki ateşin ne bulursa yaktığı gibi gönülde bulunan aşk ateşi de gönüldeki mâsivâyı yakar.

Nusret Tura’nın eserlerini yazmaktaki gayesiinsanlara Allah ve Muhammed ( ) sevgisini anlatmak, kelime-i şehâdeti sadece söz olarak değil hakîkati ile bilmenin ve tasdik etmeninönemine vurgu yapmak olmuştur. Bunungerçekleşmesi için de güzel ahlâk ve aşk sahibi olmak, benlikten kurtulmak ve bu husustaki muvaffakiyete erişmek için suretten çok mânaya yönelmenin gerekli olduğunu,dilinin döndüğü kadarıyla anlatmaya çalışmıştır. Nâşâd gönüller şâdıman olsun, yıpranmışakıllar yeniden hayat bulsun, ümitsizlik kapıları kapansın,geçmişiunutsun;ferâha kavuşsunlar diyerek derdini bu şekilde dile getirenTura, tasavvuf ilminin hâl ilmi olduğunu hem yaşantısı hem de yaşadıklarını anlattığıaşk dolu satırlardan oluşaneserleriyleortaya koymuştur.

Özet olarak çerçevesini çizdiğimiz bu görüşler etrafındaedindiğimiz kanaate göre

Nusret Tura, Hak muhabbetlisi, tevhidehli bir şahsiyettir. Tasavvuf kültürünün ve bir geleneğin taşıyıcısı olan ve hayatını tasavvufî çalışmalara adamış bir insanı, sınırları belliolanbiryükseklisanstezindebütünyönleriylevekâmilmânadatanıtmak hususunda yetersiz kaldığımız muhakkaktır. Ancak akademik alanda ilk olan bu tezin ileride yapılacak araştırmalara bir nebze de olsa katkı sağlaması en büyük dileğimizdir.

KAYNAKÇA

AKKUŞ,Mehmet,Hüsameddin Uşşaki,İslam Ansiklopedisi, , TDV, İstanbul 1988.

ARDIÇ, Necdet,Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba Divanı,

Tekirdağ: y.y., 2007.

ARDIÇ, Necdet,Gönülden Esintiler: Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler-12, Tekirdağ:

y.y., 2003.

ARDIÇ, Necdet ,Gönülden Esintiler: Terzi Baba İlahiler-Derleme, Tekirdağ:

ARDIÇ, Necdet ,Hz. Âdem ve Safiyet,İstanbul: H Yayınları, 2015.

ARDIÇ, Necdet ,Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Tur Sûresi, Tekirdağ: y.y. 2017.

ARDIÇ, Necdet ,Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Namaz Sureleri,Tekirdağ: y.y. 2017

AŞKAR,Mustafa,BirTürkTarikatıOlarakHalvetiyye‟ninTarihîGelişimive

Halvetiyye Silsilesinin Tahlili,Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,

Ankara, 1999

AYVERDİ,İlhan,MisalliBüyükTürkçeSözlü 4.b.,İstanbul:Kubbealtı

Yayınevi, 2011.

BAŞ, Mehmet Şamil,Aydınlı Bir Uşşaki Şeyhi: Ömer Hulusi ve Divan’ı, İstanbul:

Metamorfoz Yayıncılık, 2014.

CEBECİOĞLU,Ethem.TasavvufTerimleriveDeyimleriSözlüğü,RehberYay.,

Ankara, 1997.

CEYHAN, Semih, “Halvetiyye”,Türkiye’de Tarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih

Ceyhan, İstanbul: İsam Yayınları, 2015.

ÇAYLIOĞLU, Abdullah,Niyazî-i Mısrî Şerhleri, İnsan Yay., İstanbul 1999.

ÇELEBİ, Hüsamettin (Şerif Kır),Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi,

Tekirdağ: y.y., 2004.

DEMİRCİ,Mehmet,Hakîkat-iMuhammediyye,TürkiyeDiyanetVakfıİslam

Ansiklopedisi(DİA),İstanbul:TürkiyeDiyanetVakfıİslam

AraştırmalarıMerkezi(İSAM),c. 15, İstanbul, 1997

DENKÇİ, Serkan,Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç: Terzi Baba, Hayatı,

Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, Emin Yayınları, Bursa 2019

GALİTEKİN, Ahmed Nezih,Osmanlı Kaynaklarına Göre İstanbul:Câmi, Tekke,

Medrese, Mekteb, Türbe, Hamam, Kütüphâne, Matbaa, Mahalle ve Selatîn

İmâretleri, İşaret Yayınları, İstanbul, 2003.

GEDİKOĞLU, Ahmet Mahir,Bir şûle Söndü,Arapgir Postası Gazetesi, Sayı: 321, 12.

08. 1960

İbn Sînâ,Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risalesi,(çev. Hazmi Tura), Bürhaneddin

Matbaası, İstanbul 1942

İbnSina,İbnSînâ‟nınNamazHakkındakiGörüşleri,(çev.M.HazmiTura),

Bürhâneddin Matbaası, İstanbul 1942

İNANÇER, Ömer Tuğrul,Osmanlı Tarihinde Sûfîlik Âyin ve Erkânları, Osmanlı

Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler: Kaynaklar-doktrin-ayin ve erkan-tarikatlaredebiyat-mimari-ikonografi-modernizm,haz.AhmetYaşarOcak,Ankara:

Türk Tarih Kurumu, 2005.

KALAYCI, Mehmet.Süleymaniye’de Bir Hâfız-ı Kütüb: Mehmet Hazmi Tura (öl.

1960) veYazma Eserlere Düştüğü Tetkik Notları. İslam Tetkikleri Dergisi-

Journal of Islamic Review 10/2, (Eylül 2020):

KARA, Mustafa,Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatler, 2. b., İstanbul: Sır

Yay., 2008.

KARA, Mustafa,Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, 4. b., İstanbul, Dergâh

Yayınları, 2014.

KARA, Mustafa,Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 11. b., İstanbul: Dergâh Yayınları,

2013.

KARTAL, Abdullah,İlâhî İsimler Teorisi, Hayy Kitap, İstanbul 2009.

KARTAL, Abdullah,Gaybî’nin Esmâ Telakkîsi: Risâle-iEsmâ’ya Dair, Kütahyalı

Bilge Şair Sunullah-ı Gaybi ve Dönemi, Ed. Bilal Kemikli, Ergin Ögcem,

EMİN YAYINLARI, Bursa 2016.

KARTAL, Abdullah,Abdülkerim Cilî, Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, İnsan Yay.,

İstanbul 2003.

KILIÇ,MahmudErol,AnadoluTasavvufTarihineNotlar-II-:HalvetîUşşâkîler,

İstanbul, Sufi Kitap, 2016.

KILIÇ,MahmudErolKılıç,Füsûsu‟l-Hikem,TürkiyeDiyanetVakfıİslam

Ansiklopedisi(DİA),İstanbul:TürkiyeDiyanetVakfıİslam

AraştırmalarıMerkezi(İSAM)

KILIÇ, MahmudErol Kılıç,Tasavvuf Düşüncesi, Sufi Kitap, İstanbul 2014.

KILIÇ, MahmudErol,Uşşakiyye, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012.

KIEL, Machıel,Kazanlık, Türkiye Diyanet Vakfı İslamAnsiklopedisi (DİA), İstanbul:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2022.

KUŞEYRÎ,Abdulkerim,TasavvufİlmineDairKuşeyrîRisâlesi,(haz.Süleyman

Uludağ), 3. baskı, İstanbul: Dergâh yay.1999.

MARDİN,Ebu‟l-ulâ,Huzur Dersleri,1376/1957, haz. İsmet Sungurbey, İstanbul:

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1966.

ÖNGÖREN,Reşat,Mektup,TürkiyeDiyanetVakfıİslamAnsiklopedisi(DİA),

İstanbul:TürkiyeDiyanet Vakfı İslam AraştırmalarıMerkezi(İSAM),İstanbu,

2004.

ÖNGÖREN,Reşat,Zikir, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul:

TürkiyeDiyanet Vakfı İslam AraştırmalarıMerkezi(İSAM), İstanbul 2013.

ÖZDAMAR, Mustafa,Hüsâmeddin Uşşâkî ve Uşşâkîler, Kırk Kandil Yayınları,

İstanbul: 2001.

ÖZTÜRK,Yaşar Nuri,Hallac-ı Mansur: (Darağacına Miraç), İstanbul, Yeni Boyut,

2011.

SERİN, Rahmi,İslam Tasavvufunda Halvetîlik ve Halvetiler, Petek yay., İstanbul, 1984.

ŞİMŞEK,Selami, Tasavvuf Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, Litera Yayıncılık, İstanbul

2017.

TANMAN, M. BahaUşşâkîlik, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,Tarih Vakfı

Yayınları, İstanbul, 1994.

TEK,Abdurrezzak,Silsile-iUşşâkıyye,Halvetî-UşşâkîYolununVelileri,Bursa

Akademi Yayınları, Bursa, 2021,

TEK, Abdurrezzak,Tarihi Süreçte Tasavvuf veTarikatlar, Bursa: Bursa Akademi

Yayınevi, 2016.

TURA, M. Nusret, Karagün Dostuyum-I, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1963.

TURA,M.Nusret,KaragünDostuyumII-TasavvuftaGönülveAşk,İstanbul:

Doğruluk Matbaası, 1965.

TURA, M. Nusret,Gönül ve Aşk, İstanbul: İnsan Yayınları,1995.

TURA, M. Nusret,Mektuplar, haz. Mahmut Erol Kılıç, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları,

2006.

TURA, M. Nusret, Aşk Yolu, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan Yayınları,

2009.

TURA, M. Nusret, O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan

Yayınları, 2009.

TURA, M. Nusret, Mektuplarda Yolculuk, haz. Necdet Ardıç, Tekirdağ: y.y., 2013.

TURA, M. Nusret, Erler Demine, haz. Necdet Ardıç, İstanbul: H Yayınları, 2017.

TOPALOĞLU,Bekir,Esmâ-i Hüsnâ, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

(DİA),İstanbul:TürkiyeDiyanetVakfıİslam

AraştırmalarıMerkezi(İSAM),İstanbul, 1995.

ULUDAĞ,Süleyman,Aşk, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul:

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), İstanbul 1991.

ULUDAĞ,Süleyman,Rüya,TürkiyeDiyanetVakfıİslamAnsiklopedisi(DİA),

İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2000.

ULUDAĞ,Süleyman,Celâl, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul:TürkiyeDiyanet Vakfı İslam AraştırmalarıMerkezi(İSAM), 2000.

ULUDAĞ, Süleyman,Halvetiyye, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA),

İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997.

ULUDAĞ,Süleyman, “Tevhîd (Tasavvuf)”,Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

(DİA),İstanbul:TürkiyeDiyanetVakfıİslam

AraştırmalarıMerkezi(İSAM),2012.

ULUDAĞ,Süleyman,Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı yay., İstanbul, 2012.

VASSÂF, Hüseyin,Sefîne-i Evliyâ, yay. haz. Mehmet Akkuş-Aliyılm

İstanbul, Kitabevi Yayınları, 2015.

VASSÂF,Hüseyin Vâkıât, Keşif Günlüğü haz.: Abdullah Taha Orhan, Büyüyen Ay

Yayınları, İstanbul 2016.

VELİOĞLU, Tarık,Osmanlı’nın MânevîSultanları, 2. b., Hayy Kitap, İstanbul: 2009.

VİCDÂNÎ, Sâdık,Tarikatler ve Silsileleri (Tomâr-ı Turûk-ı Aliyye),yay. haz. İrfan

Gündüz, İstanbul: Enderun Kitabevi, 1995.

YILMAZ, Ali,Türk Edebiyatında Esmâ-i Hüsnâ Şerhleri ve İbn-i Îsâ-yı Saruhânî’nin

Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ’sı, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,

Sivas 1998,

YILMAZ,Ömer,GeçmiştenGünümüzeTasavvufveTarîkatlar,Ankara:Akçağ

Yayınları, 2015.

YÜCEBAŞ,Hilmi, Ulunay, Hayatı, Hatıralan, Eserleri, Arkın Kitabevi, İstanbul, 1969.

YÖNLÜER, Fatma Sena,Mehmet Hazmi Tura, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi),

İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010.

YÜCER,Hür Mahmut,Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan Yayınları,

İstanbul, 2003.

EKLER

Ensoldan sırasıyla gençlik hali ile Necdet Ardıç, Nusret Tûra Uşşâkî

Hazretleri,merhum dervişGüner Kombak.

1965 /Adana.

Yukarıda yer alan fotoğrafın arkasında Nusret Tura’nın el yazısı ile Necdet Ardıç’a

yazdığı şiir.

Bîkesim ben sandı âlem, halbuki ben herkesim

Mihverim âlemlere, Hem de muhîti âlemim

Kâ’be’ye dikkatle baksa hacılar, zatımı görür

Didede olmazsa fer,her bir nefeste öldürür,

Kime yazmıştım bu beyti, kimlere oldu nasip

Haydi Necdet gayret eyle bekliyor zira Habip.

Nusret Tura Uşşâkî

Şeyh Mehmet Nusret Tura’nın tarikat kıyafetleri ile olan resmi

M.Nusret Tura’nın tâc-ı şerif ile çekilmiş resmi

Nusret Tura’nın tâc-ı şerif ile olan fotoğrafının arkasında eski Türkçe ile yazdığı yazı

Geçmiş nefsler ezeliyyete, gelecek nefsler ebediyyeteaidolup, şu nokta-i vücudumuz iki ânın birleştiği bir lâhzedir. Görünce 65 senelikbir hayât süresince ne mânalı ne neşeline gamlı demler geçmiş, fakat ne gam ey evladlarım!Rabbimin huzurunda memnunum, mesrûrum.

Mevlâm size de huzurlar, saadetler,hüsn-i hâtimeler ihsân buyursun. Âmin.

N.Tura

M. Nusret Tura

Nusret Tura’nın kendisinden imza isteyen dervişi için imzaladığı bir kitabı

Muhterem Kardeş,

Cenâb-ı Hak Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde kendini ayân etmiş. Fahri âlem Efendimiz de yine bu mübarek kitapta O olduğunu nükte ile zarafetle bildirmiş. Evliyâ hazerâtı aynı nağmeleri teganniederek tevhidi, neşelerine göre beyan etmişler. Sözlerinin mânalarında kâhgizlenmişler kâhayân olmuşlar. Fakir de onların sözlerinden bir macun yaparak potamda hal ve hamur halinde aczimi âşikâr ediyorum.Saygı ve sevgilerimle.

15.11.1965

Nusret Tura’nın dervişlerine hediye ettiği ve imzasının bulunduğu kitabın resmi

Necdet, Ahmet, Üner ve H. Bekir efendileresevgi ve saygılarımla. Okuyun, heceleyin.

Nusret Tura

Nusret Tura’nın kendisinden imza isteyen dervişi için imzaladığı “Tasavvufta Aşk ve

Gönül” kitabına yazmış olduğu el yazısı ve imzası “Âşığın dini, imanı, mihrabı mâşukunun cemâlidir. Sen de bu cemâli bul,buldunsa kaçırma. Bu ulu dergâhta fırsatlar ya bir ya iki zuhur eder.

el-Fakîr

Nusret TuraUşşâkî

Milliyet gazetesinde “Takvimden Bir Yaprak” başlığıyla yazılar yazan Refiî Cevâd

Ulunay’ın kendisütununda“Okuyucularımla”başlığıaltında14.11.1966 tarihinde yayınladığı Nusret Tura’nın yazısı.

Nusret Tura’nın İstanbul Bebek semti İbriktar Sokak’tabulunan evi ve halifesi Necdet Ardıç

Nusret Tura ve eşi Rahmiye Hanım’ın Pendik ilçesi Soğanlık Dolayoba mevkii Yayalar köyü kabristanlığında bulunan kabirleri.
