# Mehmet Hazmi Tura Yüksek Lisans Tezi

**Yazar:** FATMA SENA YÖNLÜER

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mehmet-hazmi-tura-yuksek-lisans-tezi
**Sayfa:** 147

---

T.C.

MARMARA ÜNĠVERSĠTESĠ

SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ ĠLAHĠYAT ANABĠLĠM DALI

TASAVVUF BĠLĠM DALI

MEHMET HAZMĠTURA

Yüksek Lisans Tezi

FATMA SENA YÖNLÜER

Ġstanbul 2010

T.C.

MARMARA ÜNĠVERSĠTESĠ

SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ ĠLAHĠYAT ANABĠLĠM DALI

TASAVVUF BĠLĠM DALI

MEHMET HAZMĠTURA

Yüksek Lisans Tezi

FATMA SENA YÖNLÜER

DANIġMAN: DOÇ. DR. NECDET TOSUN

Ġstanbul 2010

ÖZET

Bu çalıĢmada, tekkeler kapatılmadan önceki son dönem UĢĢâkî meĢâyıhından ve aynızamandaulemâdanolanMehmetHazmiTura(1881-1960)‟nınbiyografisi sunulmuĢtur. Mehmet Hazmi Tura, Arapgir‟de doğmuĢ, tahsil için Ġstanbul‟a gelmiĢ,

ArapgirliHüseyinAvniKaramehmetoğlu‟ndanicâzetalarakBâyezıdDersiâmları arasınakatılmıĢtır.PâdiĢâhhuzurundayapılanHuzurDersleri‟ndemuhâtablıkta bulunmuĢ, 20 sene Murad Molla Kütüphanesi‟nde görev yapmıĢ, 10 sene Süleymaniye

Kütüphanesi müdürlüğünü yürütmüĢtür. ÇeĢitli Ģehirlerde ve vefâtına kadar Ġstanbul‟da

Fâtih Câmîi‟ndeMesnevîokutmuĢtur.

Gençlikyıllarında Kâdiriyye‟ye intisâb eden Mehmet Hazmi Efendi, 1918 yılındaKasımpaĢaUĢĢâkîÂsitânesiĢeyhlerindenMustafaHilmi-iSâfîEfendi‟ye bağlanmıĢ, aynı zamanda da dâmâdı olmuĢtur. Mustafa Sâfî Efendi‟den hâlifelik alarak ĠstanbulFâtihKeçeciler‟debirUĢĢâkîtekkesiolanġeyhMahmudBedreddin

Dergâhı‟nınsonpostniĢîniolmuĢtur.BudergâhCemâleddin-iUĢĢâkî(ö.

1164/1751)‟nin halîfelerinden Mahmud Bedreddîn Efendi (ö. 1197/ 1783) tarafından 1179/1765 yılında kurulmuĢtur.Bugün tekkeden geriye, ġeyh Mahmud Bedreddin

Efendi‟nin türbesi ile yanındaki küçük hazîre dıĢında bir Ģey kalmamıĢtır.

UĢĢâkîyye tarîkatının son asırdaki temsilcilerinden olan Mehmet Hazmi Tura, 1960 yılında vefât etmiĢ, KasımpaĢa Feriköy Mezarlığı‟na defnedilmiĢtir. Mehmet

Nusret Tura, Mehmet Hazmi Efendi‟nin halîfelerindendir. Mehmet Hazmi Tura‟nın yayımlanmıĢ ve yayımlanmamıĢ Ģiirleri, makaleleri ve tercümeleri bulunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Mehmet Hazmi Tura, UĢĢâkiyye, Keçeciler ġeyh Mahmud

Bedreddin Dergâhı, Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi,Mehmet Nusret Tura.

i

ABSTRACT

In this work, the biography of Mehmet Hazmi Tura (1881-1960), who was one of the Ottoman scholars and of the UĢĢaki Sheikhs of the last era before the dervish lodges were shut down, is presented. He was born in Arapgir, and moved to Istanbul in order to study.He got his degree as a professor of his time from Hüseyin Avni

Karamehmetoğlu from Arapgirand joined "Bayezid Dersiamları".He was a narratee of "Huzur Dersleri", which was held in the presence of the Sultan. He served 20 years in the library of Murad Molla, and served another 10 years as the director of Suleymaniye

Library. He taught "Mesnevi" in various cities and in Fatih mosque until his demise.

Mehmet Hazmi, who joined Kadiriyye in his youth, became the son in law and a disciple of Mustafa Hilmi-i Safi, who was one of the sheikhs of“KasımpaĢa Âsitâne-i

UĢĢakiyye”, in 1918. Mehmet Hazmi got his caliphate from Mustafa Safi Efendi, and became the last sheikh of ġeyh Mahmud Bedreddin Dergâhı,which was a UĢĢaki lodge in Kececiler in Fatih,Ġstanbul.This lodge was founded by one of the caliphs of

Cemaleddin-i UĢĢaki 1751), Mahmud Bedreddin Efendi 1783) in 1765. Today, apart from Shiekh Bedreddin Efendi's tomb and the small cemetery next to it, nothing is

left of that Lodge.

One of the last sheikhs of UĢĢakis,Mehmet Hazmi Tura, passed away in 1960 and he was burried in KasımpaĢa Feriköy Cemetery.Mehmet Nusret Tura is one of

Mehmet Hazmi's caliphs. Mehmet Hazmi Tura has many translations, poems and articles that are published, and yet to be published.

Keywords:MehmetHazmiTura,UĢĢâkiyye,KeçecilerSheikhMahmud

Bedreddin Lodge, Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi, Mehmet Nusret Tura.

ii

ÖNSÖZ

UĢĢâkîliğin son dönem temsilcilerinden olan Mehmet Hazmi Tura 1960 yılında Ġstanbul‟da vefât etmiĢtir. Bu çalıĢma sürecinde, yakın dönemde yaĢamıĢ olmasına karĢın,kendisihakkındabilgiyeulaĢabileceğimizkaynaklarınsınırlıolduğu görülmüĢtür.Müdürlüğünü yaptığı Süleymaniye Kütüphanesi‟nde kendisine aitdosyaya ulaĢılamadığı ve ġer‟i Siciller ArĢivi‟nde de dosyasının bulunmadığı,yalnız sicil defterinde bir sayfalık kaydı olduğu tesbit edilmiĢtir. Ankara‟daki Emekli Sandığı dosyasındangörevyaptığıdönemleilgilibazıbilgilereulaĢılmıĢtır.BaĢbakanlık

Osmanlı ArĢivi‟nde ve Meclis-i MeĢâyıh Defterleri‟nde kendisi ve postniĢîn olduğu dergâhı hakkında araĢtırma yapılmıĢ, ulaĢılan birkaç arĢiv evrakı Ekler bölümüne alınmıĢtır.DostuvebirlikteçalıĢmalaryaptıklarıSüheylÜnver‟inSüleymaniye

Kütüphanesi‟nde bulunan defterleri ve dosyalarından ilgili olabilecekler incelenmiĢ, yine aynı kütüphanedebulunan Revnakoğlu ArĢivi‟nden de ilgili olabileceği tahmin edilendosyalarabakılmıĢvekendisinitanımıĢ,derslerinekatılmıĢkimselerile mülakatlar yapılmıĢtır. PîrdaĢı Hüseyin VassâfEfendi‟nin eserleri incelenmiĢ ve Hazmi

Efendi‟nin tasavvufî hayatıkonusunda en çok bu ismin kayıtlarından faydalanılmıĢtır.

ÇeĢitli yerlerde yayımlanmıĢ makaleleri tesbit edilerek, Osmanlıca olanlar yeni harflare aktarılmıĢ, günümüz harfleriyle yayımlanmıĢ makaleleri yayımlandığı Ģekline sâdık kalınarak, sadece bazı eser isimleri vemakale içinde alıntılanan Ģiirlerdeki yazım hataları düzeltilmeye çalıĢılarak aktarılmıĢtır.ÇeĢitli kaynaklardan, yeni harflerle kaydedilmiĢ ĢekillerineulaĢılan Ģiirleri de,Osmanlıca asılları bulunamadığından,bazı vezin ve mana düĢüklükleriyle birlikte aldığımız kaynaklardaki Ģekliyle, ancak tamlama veuzatmaiĢaretlerinedikkatedilmeyeçalıĢılarakdizilmiĢtir.ÇalıĢmadakiĢilerin hayatları, görevleri hakkında bilgi verilirken, vefât tarihleri dıĢında-bunlar hicrî seneyi göstermektedir-,rumîseneveparanteziçlerindemilâdîsenebelirtilmiĢtir.Ġlgili fotoğraflar, arĢiv belgeleri, Hazmi Tura‟nın yapmıĢ olduğu tercümeler Ekler bölümünde

yer almıĢtır.

Bu çalıĢma, tek kiĢinin emeğinin ürünü olmayıp, kaynakların toplanması, ilgili Ģahıslara ulaĢılması ve görsel malzemelerin derlenmesi aĢamalarında en çok emeği geçen Sayın M. Fazıl Bulut‟tur. Bu çalıĢma vesilesi ile tanıma bahtiyarlığına eriĢtiğimiz

iii değerli Necdet Ardıç Beyefendi ve Nüket Ardıç Hanımefendi‟ye de Ģükranlarımızı arz ederiz. Bizimle görüĢmeyi kabul edip bildiklerini, hatırladıklarını paylaĢandeğerli büyüklerimize, bizi Mehmed Hazmî Efendi ile tanıĢtıran ve çalıĢmamız sürecinde tüm yoğunluğuna rağmen tarafından hiçbir zaman geri çevrilmediğimiz kıymetli hocamız

Prof. Dr. MahmudErol Kılıç‟a, çalıĢmanın uzun bir döneminde danıĢmanlığımızı yapmıĢ, destek vermiĢ olandeğerli hocamız Doç. Dr. Sâfî ArpaguĢ‟a, danıĢmanımız

Doç. Dr. Necdet Tosun‟avetüm hocalaramıza teĢekkür ederiz.

BunâçizçalıĢmanın faydalı olabilmesi temennisiyle…

Fatma Sena Yönlüer,

iv

ĠÇĠNDEKĠLER

ÖZET Ġ

ABSTRACT ĠĠ

ÖNSÖZ ĠĠĠ ĠÇĠNDEKĠLER V

KISALTMALAR VĠĠ

GĠRĠġ 1

BĠRĠNCĠ BÖLÜM 4

MEHMET HAZMĠ TURA (1881-1960) VE TASAVVUFÎ HAYATI 4

I-MEHMETHAZMĠTURA 5

A. AĠLESĠ, DOĞUM YERĠ-TARĠHĠ, ĠSMĠ, EVLĠLĠĞĠ 5

B. TAHSĠL HAYATI 5

C. MESLEKÎ HAYATI 7 1. Dersiâmlığı-Müderrisliği 7 2. Huzur Dersleri Muhataplığı 10 3. Kütüphaneciliği 12 4. Mesnevîhanlığı 13

D. ĠCTĠMÂÎ HAYATI 17

II-TASAVVUFÎHAYATI 22

A. TARÎKATA ĠNTĠSÂBI 22

B. ġEYHĠ MUSTAFA HĠLMÎ-Ġ SÂFÎ EFENDĠ 27

C. ġEYH MAHMUD BEDREDDÎN DERGÂHI POSTNĠġĠNLĠĞĠ 39

D. HALÎFELERĠ 44 1. Mehmet Nusret Tura 44

III-VEFÂTI 49 ĠKĠNCĠ BÖLÜM 472

MEHMET HAZMĠTURA’NIN ESERLERĠ 52

v

I-KĠTAPLARI 53

II-MAKALELERĠ 55

A. HÜSÂMEDDÎN el-UġġÂKÎ 55

B. CEMÂLEDDÎN el-UġġÂKÎ 62

C. SALÂHADDÎN el-UġġÂKÎ 64

D. CĠHÂD VE FEZÂĠL-Ġ CĠHÂD 67

E. HÜSEYĠN VASSÂF‟A MEKTUBU 73

F. SEFÎNE-Ġ EVLĠYÂ‟YA TAKRÎZĠ 83

G. ĠTTĠHAD VE ĠTTĠFÂKIN FEVÂĠDĠ, TEFRĠKA VE NĠFÂKIN MAZARRATI 85

H. ARAPGĠR‟ĠN TARĠHĠMĠZE VERDĠĞĠ BÜYÜKLERDEN: ĠSTANBUL

DERSĠÂM MÜDERRĠSLERĠNDEN MERHÛM HÜSEYĠN AVNĠ

KARAMEHMETOĞLU 97

I. ARAPGĠR‟ĠN TARĠHĠMĠZE VERDĠĞĠ BÜYÜKLERDEN:KARABAġ-I VELÎ

HAZRETLERĠ 102

J. MEVLÂNÂ 104

III.ġĠĠRLERĠ 107

IV.TERCÜMELERĠ 143

SONUÇ 148

EKLER 150

EK 1: KĠġĠ FOTOĞRAFLARI

EK 2: MEKÂN FOTOĞRAFLARI

EK 3: ARġĠV BELGELERĠ

EK 4: ESERLERĠNĠN MÜELLĠF HATLI NÜSHALARI

EK 5: TERCÜMELERĠ

KAYNAKÇA 250

vi

KISALTMALAR

age: adı geçen eser

bkz: bakınız

c.: cilt

çev.: çeviren

DBĠA: Dünden Bugüne Ġstanbul Ansiklopedisi

DĠA: Türkiye Diyanet Vakfı Ġslam Ansiklopedisi

DĠB: Diyanet ĠĢleri BaĢkanlığı

haz.: hazırlayan ĠFAV: Ġlâhiyat Fakültesi Vakfı

md.: madde

MEB: Milli Eğitim Bakanlığı

ö.: ölümü

s.: sayfa

sad.: sadeleĢtiren

S.: sayı

TDV: Türkiye Diyanet Vakfı

ts.: tarihsiz

vb.: ve benzeri

vd.: ve devamı y.y.: yayın yeri yok

vii

GĠRĠġ

Toplumların davranıĢlarını doğru tahlil edebilmek için inanç dünyalarını tanımak gerekir. Rûhuna nüfûz edilmekistenilen bir toplumun, tarihinden ziyâde, dinini incelemek önemlidir. Osmanlı toplumuna bakıldığında tasavvufî Ġslâmın, her kesimden, her meslekten insanının hayatında etkili olduğu ve dünya görüĢünü belirlediği görülür. Osmanlılar dönemi tasavvuf ve tarikatlerle ilgili mühim geliĢmelerin yaĢandığı hareketli bir dönem olmuĢ, tasavvufvetarikatler,renklivederinbirkültürzeminihazırlayaraktarihimizinve medeniyetimizin ayrılmaz bir parçasını oluĢturmuĢtur.

Arapçada yol anlamına gelen tarîkat, tasavvufta; “Kâmil bir insan olabilmek ve mâsivânın, Allah dıĢındaki her Ģeyin hâkimiyetinden kurtulabilmek için, yetkili bir mürĢidin denetiminde yapılan eğitim sonucunda kalp ile kat‟ edilen yol” olarak tarif edilmiĢtir. Tarîkat kurucusunapîr;kurucuolmasadatarikatınbaĢındakikiĢiye,tekkeyöneticisineĢeyh;

vekillerine halîfe; tarîkat mensuplarına mürid, derviĢ, fakir, sâlik …denilmiĢtir. Ġnsanların yaratılıĢ modelleri, mizaç ve tabiatları muhtelif olduğundan, herkesin kendi özellikleriyle

Hakk‟a ulaĢabilmesi için O‟na giden yollar değiĢik ve çeĢit çeĢittir. Bu yollardan bir tanesi de 16. yüzyıldan beri varlığını korumuĢ olan UĢĢâkîyye‟dir.

UĢĢâkiyye, Anadolu ve Rumeli‟deki en etkili tarîkatlerden olan ve yıllar içerisinde kendisinden doğan kol ve Ģubelerin çokluğu ile dikkat çeken Halvetiyye‟nin kollarından biridir. Halvetiyye‟nin pîri Türkistanlı Ömer Halvetî (ö. 1349), ikinci pîri Seyyid Yahya ġirvânî (ö. 1453)‟dir. Halvetiyye tarikatında orta kol diye bilinen,YiğitbaĢı ġeyh Ahmed

Marmaravî (ö.1504) tarafından kurulanAhmediyye Ģu‟besi dört kola ayrılmıĢtır: Sinâniyye,

UĢĢâkiyye, Ramazâniyye, Mısriyye. Bunlardan UĢĢâkiyye kolunun pîri Buharadoğumlu olan

Hasan Hüsâmeddin UĢĢâkî(ö. 1592)‟dir. UĢak ve son olarak Ġstanbul‟da uzun yıllar hizmette bulunmuĢtur.UĢĢâkiyye‟yi yeniden canlandıran ve ikinci pîri kabul edilen zât Cemâleddin-i

UĢĢâkî ve üçüncü pîri kabul edilen zât Selâhaddin-i UĢĢâkî (ö. 1783)‟dir.

Tasavvufun sosyal müesseseleri tekkeler ve eğitim kurumu diyebileceğimiz tarîkatlar, geçtiğimizyüzyılınbaĢında,30Kasım1925tarihlikanungereğincekapatılmıĢve yasaklanmıĢtır. Tekkelerin kapatıldığı bu yıllarda, Ġstanbul‟da en fazla sayıda, Halvetî tekkesi

Mustafa Kara,Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatler, Ġstanbul: Sır Yay., 2008, s. 26; Mustafa Kara,

Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, Ġstanbul: Dergah yay., 2003, s. 16; Selçuk Eraydın,Tasavvuf ve

Tarikatlar, Ġstanbul: ĠFAV, s. 29.

ReĢat Öngören,Osmanlılarda Tasavvuf, Ġstanbul: Ġz Yay., 2003, s. 89-90.

UĢĢâkîlik hakkında daha ayrıntılı bilgi için çalıĢmamızda“Makaleler” baĢlığı içerisinde yer alan, Mehmet Hazmi

Tura‟nınUĢĢâkî pîrlerini anlattığı yazıları incelenebilir.

olduğu bilinmektedir.Bir biyografisini sunmaya çalıĢtığımız Mehmet Hazmi Tura (18811960) da, tekke ve zâviyelerin kapatıldığı bu dönemde, Ġstanbul‟da bir HalvetîUĢĢâkîtekkesi olan Mahmud Bedreddin Dergâhı‟nda Ģeyhlik makamında bulunmaktadır.

BuçalıĢmaile,önemlibirgeçiĢdönemindeyaĢamıĢ,Saltanat,MeĢrûtiyetve

Cumhûriyet dönemlerini idrak etmiĢ, her dönemdeki değiĢiklikleri bizzat yaĢamıĢ, uzun yıllar tekke-medrese tartıĢmalarının yapılmıĢ olduğu bir zeminde Ģeyhlik ve müderrislik vazîfelerini aynı anda sürdürmüĢ bir Ģahsiyet olan Mehmet Hazmi Tura‟nın her yönü ile tanınması, özellikletasavvufîyaĢantısınınincelenmesivevefâtındansonradağılmıĢolanönemli tasavvufî eserlerinden, yazı ve Ģiirlerinden ulaĢılabilenlerinderlenerek günümüz insanının istifâdesinesunulması amaçlanmıĢtır.

“Mehmet Hazmi Tura”baĢlıklı, giriĢ, iki ana bölüm ve Ekler kısmından oluĢan çalıĢmamızın ilk bölümünde çeĢitli yazılı ve Ģifâhî kaynaklardan edinilen bilgiler ıĢığında,

Mehmet Hazmi Tura‟nın ailesi, tahsil hayatı, meslekî hayatı, yaptığı görevler, sosyal ve siyâsî yaĢantısı ve vefâtı hakkında bilgiler verilmiĢtir. Tarîkata intisâbı, Halvetiyye-i UĢĢâkiyye‟den hilâfet alıĢı, Ģeyhi, postniĢin olduğu dergâhı ve halifeleri de, daha ziyâde HazmiEfendi‟nin pîrdaĢı olan Hüseyin Vassâf‟ınSefîne-i Evliyâ‟sından istifâde edilerek, yine birinci bölümde incelenmiĢtir. Ġkinci bölümde ise Hazmî Tura‟nın eserleri; kitapları, makaleleri, Ģiirleri ve tercümeleri baĢlıkları ile tanıtılmıĢ ve ulaĢılabilenlere bölüm içerisinde ve Ekler‟de yer

verilmiĢtir.

Hasan Kamil Yılmaz,Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ensar Yay., Ġstanbul 2004, s. 265.

BĠRĠNCĠ BÖLÜM

MEHMET HAZMĠ TURA (1881-1960) ve TASAVVUFÎ HAYATI

I-MEHMET HAZMĠ TURA

A. AĠLESĠ, DOĞUM YERĠ ve TARĠHĠ, ĠSMĠ, EVLĠLĠĞĠ

Hazmî Efendi, Malatya‟nın bir ilçesi olan Arapgir‟in Yukarı ġeyhlermahallesinde 1298/1881 yılında dünyaya gelmiĢtir.Babası Yukarı ġeyhler mahallesi‟ndeki BeĢlizâde

Câmii imam ve hatîbi Abdullah Hamdi Efendi‟dir.Abdullah Hamdi Efendi‟nin babası ve dedesi de mezkûr camide imam-hatiblik yapmıĢ olduğundan “hocazâde” lakabıyla meĢhur olmuĢtur.Hazmî Efendi‟nin nüfus kaydındaki bilgilere göre Abdullah Hamdi Efendi,

Hatice Zeliha hanım ile evlenmiĢtir.Bu evlilikten Mehmet Hazmî ve Fehmî isminde iki çocukları olmuĢtur. Fehmî Efendi Arapgir‟de hocalık yapmıĢtır. Hazmî Efendi‟nin, Mehmet isimli, ileriki yıllarda IĢıklar soyadını almıĢ olan bir de sütkardeĢi vardır.

Hazmî Efendi 1934 yılında Soyadı Kanunu ile Tura soyadını almıĢ ve Mehmet Hazmi

Tura olarak kayıtlara geçmiĢtir.

1336/(1918) senesinde FatmaMürĢîde Hanım (v.1962) ile evlenerek Hüsâmeddîn-i

UĢĢâkî Âsitânesi Ģeyhi Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin damadı olmuĢtur. Bu evlilikten çocukları olmamıĢtır.

B. TAHSĠL HAYATI

Mehmet HazmiEfendi, memleketi Arapgir‟de ilk mektebi okuduktan sonra Arapgir

RüĢtiyesi‟ne girerek 1308 (1892) senesinde rüĢtiyeyi pekiyi derece ile bitirmiĢtir.Ord. Prof.

Ebü‟l-ulâ Mardin,Huzur Dersleriadlı eserini hazırlama aĢamasındayken, huzur dersleri muhataplarından olan Hazmî Efendi‟den de bir hâl tercümesini yazarak kendisine yollamasını ricâ etmiĢtir. Hazmî Efendi‟nin bu taleb üzerine yazdığı hâl tercümesinden öğrendiğimize göre; kendileri ibtidâî ve dört senelik rüĢdî tahsilini ikmâl ettikten sonra yine Arapgir‟de

Sefine-i Evliyâ‟da Hazmî Efendi‟nin dünyaya geldiği mahallenin adı ġeyh Ulyâ olarak zikredilir. Bkz.

Osmanzâde Hüseyin Vassâf,Sefîne-i Evliyâ, 1348/1929, haz. Mehmet AkkuĢ-Ali Yılmaz, Ġstanbul: Kitabevi

Yayınları, 2006, IV, 362.

Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, 1376/1957, haz. Ġsmet Sungurbey, Ġstanbul: Ġstanbul Üniversitesi Hukuk

Fakültesi Yayınları, 1966, II-III, 215.

Hüseyin Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 362.

Nüfûs kayıt örneği için bkz. Ekler Bölümü EK 3: ArĢiv Belgeleri.

Mehmed IĢıklar‟ın oğlu Abdullah IĢıklar ile Temmuz 2010 tarihinde BeĢiktaĢ‟ta yaptığımız mülakat.

Ankara Emekli Sandığı ArĢiv bölümünden edindiğimiz nüfûs cüzdan örneği için bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

Hazmi Tura‟nın halifelerinden Nusret Efendi‟de kendisinden sonra aynı soyadını almıĢ ve bunun bel evlatlığı değil, yol evlatlığına dayandığını belirtmiĢtir. Nusret Tura, “Tura” ismi konusunda Ģunları söyler: “Efendi babamızın soyadı Tura‟dır. Tuğra derler eski Türkçe‟de. Mânâda sultanlar sultânının tuğrasıyız.”( M. Nusret

Tura,Mektuplar, Ġnsan Yay., Ġstanbul 1995, s. 11-12.)

Hüseyin Vassâf, age, IV, 363.

Diyanet ĠĢleri BaĢkanlığı ġer‟iyye Sicilleri ArĢivi, Sicil Defterleri, c. 7, s. 128; Sadık Albayrak,Son Devir

Osmanlı Uleması, Ġstanbul: Ġstanbul Büyük ġehir Belediyesi Kültür ĠĢleri Daire BaĢkanlığı Yayınları No: 40,

1996, III, 183-184.

Ispanakçızâde Medresesi müderrislerinden Hocazâde Ahmet Hilmi Efendi‟nin derslerine devâm ederek mukaddimât-ı ulûmu ve yüksek ilimlerden bir kısmını okumuĢtur.

HazmîEfendi‟ninpîrdaĢıHüseyinVassâfEfendi‟ninkaydettiğibilgileregöre;

Arapgir‟de ilköğrenimini gördükten sonra, ilm-i kıraat öğrenmek üzere Malatya ve Harput‟a giden Hazmî Efendi, 18 Temmuz 1318 (30 Temmuz 1902) tarihinde makâsıd-ı ulûm tahsili amacıyla Ġstanbul‟a gitmeye niyet etmiĢtir. Ancak o dönemde Sultan Ġkinci Abdülhamit tarafından talebe-i ulûmun Ġstanbul‟a gelmesi yasaklanınca Karahisar‟dan dönmek zorunda kalarak Kemâh ve Erzincan üzerinden Erzurum‟a ulaĢmıĢtır.Hazmî Efendi burada, Ömer

Nasûhi Bilmen‟in de ilk tahsilini kendisinden görmüĢ olduğu, dönemin Erzurum müftüsü

Narmanlızâde Hüseyin Hâki Efendi‟den bir sene ders görmüĢtür.

Erzurum‟da geçen bir senenin sonunda, 1319/(1903) târîhinde, Ġstanbul‟a gelmiĢ ve

BâyezıdCâmî-i Ģerîfinde ikinci defa Ģerh-i akâidden derse çıkmıĢ olan Arapgirli Hüseyin

AvniEfendi‟nindersinedevâmederek,icâzetnâmealmayamuvaffakolmuĢtur.

ĠcâzetnâmesiniHuzurDersleri‟ndeyeralanhâltercümesinegörerumî1322/(1906) târîhinde, hicrî olarak daSefîne‟de belirtildiği üzere 1323/(1906) senesinde almıĢtır,

Ulemâ Sicil Defteri‟ndeki kaydında icâzetnâme aldığı tarihe yer verilmemiĢtir. Hazmî Efendi, 1324/(1908) senesinde yapılan rüûs imtihânına katılarak baĢarılı olmuĢ ve Bâyezıd Câmi-i Ģerîfi dersiâmları arasına katılmıĢtır.

Bir müddet Ġstanbul Dârü‟l-Fünûnu Edebiyyat ve Felsefe Ģu‟belerine devam etmiĢtir.

Medresetü‟l-Kudât‟a da devâm ederek mezun olmuĢ ancak kadılık mesleğine girmemiĢtir.

Memleketinde, hocası Ahmed Efendi‟den ve Erzurum‟da diğer hocası Hasan Efendi‟den

Fârisî tahsili de görmüĢ, bu lisanı az vakitte öğrenmiĢtir.Vassâf‟ın aktardığına göre; Ġbn

Arabî hazretlerine muhabbeti ile bilinen,35 yılını onun eserlerini okumak ve okutmakla

Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III, 215.

Hüseyin Vassâf,Sefîne-i Evliyâ, IV, 362.

Rahmi Yaran, “Bilmen, Ömer Nasuhi”,DĠ 162-163.

Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III, 215.

Hüseyin Avni Karamehmetoğlu (1864-1954). Kütüphanesi vârisleri tarafından Ġstanbul Yüksek Ġslam

Enstitüsü (Marmara Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi)‟ne bağıĢlanmıĢtır. Bu kütüphanede eserlerinden bir bölüm

oluĢturulmuĢtur.

Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III, 215.

Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III, 215.

Hüseyin Vassâf, age, IV, 363.

Sicil Defteri, c. 7, s. 128; Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III, 215.

Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III, 215.

Hüseyin Vassâf, age, IV, 363.

geçirmiĢolanHalidiyye‟denErzurumluMuhammedNureddinEfendi‟ninensonders verdiği öğrencisi de Hazmî Efendi‟dir,Fütûhât-ı MekkiyyeokumuĢlardır.

Kaynakların verdiği bilgilerden; Hazmî Efendi‟nin Türkçe,Arapça ve Farsça‟ya vâkıf olduğu, bu dilleri konuĢma ve yazmada baĢarılıve zâhirî ilimler alanında oldukça iyi bir alt yapıya sahip olduğu anlaĢılmaktadır.

C. MESLEKÎ HAYATI 1. Dersiâmlığı-Müderrisliği

Hazmî Efendi, Kânunievvel 1324/(1908) târîhindeBâyezıd Câmi-i Ģerîfinde tedrîse baĢlar ve 95 kuruĢluk dersiâm maaĢına nâil olur.Burada dokuz sene içerisinde, o zaman ki mürettep usûle göre mantık ilmininTasavvurâtkısmını sonuna kadar okutmuĢtur.Hüseyin

Vassâf, Hazmî Efendi‟nin BâyezıdCâmii‟nde bulunduğu sürede talebeye Farsça dersi de vermiĢ olduğunu belirtmektedir.

ġeyhülislâm Hayri Efendi zamanında 10 Zilkade 1332 (29 Eylül 1914) tarihliIslâh-ı

MedârisNizamnâmesiiletedrîsusûlünündeğiĢtirilmesiveDârü‟l-Hilafeti‟l-Aliyye medreselerininteĢkil edilmesi üzerine, Hazmî Efendi mezkûr medresede Türkçe, Arapça ve

Farsça nahiv dersleri müderrisliğine tâyin edilmiĢtir.Yeni kurulan bu medreselerde tahsil süresi on iki sene olup her kısım dörder sene olmak üzere, Tâlî kısm-ı evvel, Tâlî kısm-ı sanî ve Âlî isimleriyle üç kısma ayrılmıĢtı.ġeyhülislâm Musa Kazım Efendi zamanında 2 Nisan 1917 tarihinde çıkarılan yeni bir kanun ile Tâlî Kısm-ı Evvel; Ġbtidaî Hâriç, Tâlî Kısm-ı Sânî;

Hakkında bilgi için bkz. Hüseyin Vassâf, age, II, 153-159.

Hüseyin Vassâf,age, II, 156; Hür Mahmut Yücer,Osmanlı Toplumunda Tasavvuf,Ġnsan Yay., Ġstanbul 2003,

s. 93.

Sicil Defteri, c. 7, s. 128

Dersiam: Medreselerde öğrencilere, camilerde halka açık ders verme yetkisine sahip müderris için kullanılan ünvan. Dersiam olmak için okuması meĢrût ilimleri okuyup medrese ıstılahınca mücaz olmak ve ondan sonra da bi‟l-imtihan ehliyetini ispat eylemek lazımdı. Dersiamlığa her sene on beĢ kiĢi ayrılırdı. Dersiamlık için ehliyet gösteren bu on beĢ kiĢiye dört sene sonra ruusla beraber iki yüz kuruĢ maaĢ bağlanır ve ondan sonra sıraları geldikçe maaĢlerı arttırılırdı. Ġkinci Abdülhamit maaĢsız ders okuttukları dört sene zarfında dersiamlara Hazine-i

Hassa‟dan dörder lira maaĢ tahsisi usulünü getirmiĢti. Ruus verilmesi ve maaĢ tahsisi üzerine Hazine-i Hassa‟dan bağlanan maaĢlar kesilirdi. (Mehmet ĠpĢirli, “Dersiam”,DĠA,” IX, 185-186; Mehmet Zeki Pakalın,Osmanlı

Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı, 1993, I, 427-428.)

Vassâf, hicrî 1326 (1908) yılını zikretmiĢtir.

Sicil Defteri, c. 7, s. 128; Sadık Albayrak, III, 183.

Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III, 215, 216.

Hüseyin Vassâf, age, IV, 363.

Ebü‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri,II-III,215, 216.

Ġsmail Hakkı UzunçarĢılı,Osmanlı Devletinin Ġlmiye TeĢkilâtı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1965, s.

267.

Ġbtidaî Dâhil ve Âlî kısmı da Sahn adını almıĢtır.Dârü‟l-Hilâfe‟nin tâlî sınıflarında dinî ilimlerinyanındakavaid,mantık,belâgat,vaz‟,âdâb,mükâlemevetatbikat,kitâbet-i

Arabiyye, Fârisî, kelam, felsefe, riyaziye, fizik, kimya, maâdin, ilm-i iktisat, siyer-i Nebî, Ġslâm ve Osmanlı tarihi, coğrafya ve dinler tarihi dersleri de konulmuĢtu.

Hazmî Efendi‟nin ġer‟i Siciller ArĢivinden ulaĢtığımız kaydında yer alan bilgileri incelediğimizde yapmıĢ olduğu görevleri daha ayrıntılı olarak görmekteyiz. Kayıtlara göre; 1

Kânunievvel 1324 târihinde Bâyezıd Câmi-i Ģerîfindetedris ile meĢgul olmasından dolayı tahsîs olunan 95 kuruĢ dersiâm maaĢı, 1325, 1328, 1330 ve 1332 yıllarındaki zamlar ile 800 kuruĢa yükseltilmiĢtir. Hazmî Efendi ayrıca Kânunisâni 1325/(1909) tarihinde Matbaa-i Âmire‟de Arapça, Farsça kitapların ikinci musahhihliğine tâyin edilmiĢ ve bir sene sonra

Kânunievvel 1326/(1910)‟daistifâ ederek ayrılmıĢtır. TeĢrinisâni 1330/(1914)‟te dersiâm maaĢı ile Medâris-i Tâliye birinci ve ikinci sınıfları Farsça müderrisiliğine tâyin olunmuĢ,

Eylül 1333 (1917) târîhinde, dersiâmlık maaĢı yanında 200 kuruĢ müderrislik maaĢı ile Ġbtidâi Hâriç medresesi üçüncü sınıf Farsça müderrisliğine tâyin olunmuĢtur. Kânunievvel 1336‟da

(1920) dersiâm maaĢı 800 ve müderrislik maaĢı 700 kuruĢ olmak üzere toplam 1500 kuruĢa terfi ile Ġbtidâ-i Dâhil medresesi üçüncü sınıf Türkçe müderrisliğine tâyin olunmuĢtur. Eylül 1337(1921)‟dekendikadrosuylamezkûrmedreseninMantıkveÂdâb-ıMünâzara müderrisliğine tâyin olunmuĢtur. Mayıs 1338 (1922)‟de 1600 kuruĢ maaĢla Mekteb-i Bahriyei ġahane‟de Ulûm-ı Dîniye muallimliğine tâyin olunmuĢ, Haziran 1338‟de ise dersiâm ve müderrislik maaĢlarıücrete inkılâb ederek müderrislikmaaĢı200 kuruĢa indirilmiĢ ve

Ağustos 1338 (1922) târîhinde de Hazmî Efendi mecbûrî mezuniyete sevk olunmuĢtur.

Ġstanbul‟da Ankara hükümetinin kurulmasıyla açıkta kalmıĢsa da akabinde ġubat 1339 (1923) tarihinde Sahn Medresesi‟nde Ġlm-i Kelam müderrisliğine tayin olunmuĢtur. Bu ilmî müesseseler, tedrisâtın birleĢtirilmesi ile 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılmıĢ ve Hazmî

Efendi de müderrislikten ayrılmıĢtır. 1926 senesinde dersiâmlık maaĢı 200 kuruĢ zam ile 1000 kuruĢa yükseltilmiĢtir.Tevhid-i Tedrisat Kanunu‟ndan sonra, Heybeli Ada Deniz Harp 33Sadık Albayrak, age, I, 55.

34Ġsmail Hakkı UzunçarĢılı, age, s. 267.

351326 tarihinde Hazmî Efendi‟nin Maarif Nezaretine yazdığı, arabî muallimliğinebaĢvuru dilekçesi:

“Maârif Nezâreti Celîlesine,

Ma‟rûz Dâilerine,

Bu sene usûlü cedîde vech ile açılacak on iki i‟dadî mektebinin arabî muallimliklerine tâlib olanların Maârif

Nezâret-i Celîlesine mürâcaat eylemeleri lüzûmunun i‟lân olunduğunu gazetelerde görmüĢ olduğumdan açılacak müsabaka imtihanına dâilerininde kayd ve kabûlüme müsâade buyurulması bâbında ve herhâlde emr ü irâde …”

Bkz. Ekler, Ek 3: ArĢiv Belgeleri36 37Sicil Defteri, c. 7, s. 128

Sicil Defteri, c. 7, s. 128;

Okulu‟ndasekizsenedindersimuallimliğiyapmıĢtır.Dinderslerininmektep programlarından kaldırılması üzerine bir sene kadar aynı mektepte felsefe ve ictimâiyyat dersleri okutmuĢ, sonrasında istifâ etmiĢtir.

Hazmî Efendi aynı zamanda KasımpaĢa‟da Cezayirli Hasan PaĢa‟nın KıĢla Câmi-i ĢerîfindemüderrislikveyineKasımpaĢa‟daBahriyyeDivanhanesiCâmi-iĢerîfinde

BuhârîhanlıkveÇarĢambagünleriNuruosmaniyyeCâmi-iĢerîfindemuhaddislik vazifelerini bu görevler lağv edilinceye kadar ifâ etmiĢtir.Ayrıca Aksaray Pertevniyal

Valide Câmi-i Ģerîfindeki Buhârîhanlık vazîfesine ve Fatih Câmi-i Ģerîfindeki Mesnevî takrîri vazîfesine vefâtına kadar devâm etmiĢtir.

2. Huzur Dersleri Muhataplığı

Osmanlılar'da, 1759‟da Sultan III. Mustafa döneminde baĢlayan, Ramazan aylarında padiĢahın huzurunda yapılan tefsir derslerineHuzur DersleridenilmiĢtir.Bu derslerinKadı

Beyzâvîtefsirinden yapılması âdet olmuĢtur.Huzur derslerinde dersi takrîr eden âlime "mukarrir", müzakereci durumunda olan âlimlere önceleri "talip", daha sonra "muhatap" adı verilmiĢtir.Bu kiĢilerin seçimleri ġeyhülislâm‟aaittir.Bir mukarrir ve beĢ muhatapla baĢlayan derslerde muhatapların sayısı zaman içinde artmıĢ, eksilmiĢ, ders adediyle günleri, saatleri ve dersin süresi değiĢikliğe uğramıĢtır.

Derslerin sonuncusu 1341 Ramazan‟ında (Mayıs 1923) yapılmıĢ, 26 Receb 1342 (4

Mart 1924) tarihinde halifeliğin kaldırılması ile birlikte huzur dersleri de son bulmuĢtur.

Böylece bu dersler 1759‟dan 1924 tarihine kadar 165 yıl boyunca kesintisiz devam etmiĢtir.

Hazmî Efendi, 1334‟te huzûr-ı hümayun ders muhataplığına tayin olunmuĢ, 1337 senesine kadar bu vazifeye devam etmiĢtir. Ramazan 1334 ve 1335‟te mukarrir Batumlu

AbdüllatifEfendi‟ninYusufSûresi‟ndentakrîrettiğiderslerdeveRamazan1336‟da

Sadık Albayrak, age, III, 184.

Hüseyin Vassâf, age, IV, 363.

Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 216.

Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, s. 217.

Mehmet ĠpĢirli, “Huzur Dersleri”,DĠA,XVIII, 441, 443; Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, Ġstanbul: Ġsmail

Akgün Matbaası, 1956, s. 5.

Ġsmail Hakkı UzunçarĢılı, age, s. 217.

Mehmet ĠpĢirli, “Huzur Dersleri”, 442.

Ġsmail Hakkı UzunçarĢılı, age, s. 217.

Mehmet ĠpĢirli, “Huzur Dersleri”, 442.

Mehmet ĠpĢirli, “Huzur Dersleri”, 443.

Bilgi için bkz. Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, 1376/1957, haz. Ġsmet Sungurbey, Ġstanbul: Ġstanbul

Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1966, II-III, 132-133.

mukarrir Rizeli Osman Nuri Efendi‟nin Râd Sûresi‟nden takrîr ettiği derslerde muhatap olarakbulunmuĢtur.1334ve1335‟temukarrirBatumluAbdüllatifEfendi‟nin mukarrirliğindeki derslere Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi (Yazır)‟da Hazmî Efendi ile birliktemuhatapolarakiĢtirakedenlerarasındadır.Ramazan1334‟teaynımecliste

Karahisarsahipli Kâmil Efendi (Miras)‟da muhataplar arasında bulunmuĢtur.Ġstanbullu Ġsmail Saib Efendi (Sencer)‟de Hazmî Efendi gibi 1334-1337 yılları arasında huzur dersi muhatabı olmuĢ ve Ramazan 1336‟da mukarrir Rizeli Osman Nuri Efendi‟nin dersinde birliktebulunmuĢlardır.SultanMehmetReĢad‟ıntahttaolduğubudönemdedersler

Dolmabahçe Sarayı‟nın Zülvecheyn sofasında Ramazan ayının ilk on gününde sekiz oturum halinde yapılmıĢtır.

Huzur Derslerieserinin müellifli Ebu‟l-ulâ Mardin kitabın hazırlanmasında Hazmî

Efendi‟nin yardımlarından söz etmiĢ, özellikle mukarrir Gümülcineli Ahmet Asım Efendi ve onun ders takrîrleriyle ilgili önemli katkılar yaptığını belirtmiĢtir.Hazmî Efendi, Ebu‟l-ulâ

Mardin‟in notları arasında bulunan “Huzur Dersleri muhataplarından Arapgirli Muhammed

Hazmî Efendi‟nin Ģahit olduğu menkıbe” baĢlıklı yazıda, muhatap olarak bulunduğu bir dersten Ģunları nakletmektmiĢtir:

“1334 senesi Ramazan ayında Sultan ReĢat‟ın huzurunda yapılan bir ders esnasında,

Sekizinci ders mukarririBatumlu Abdüllatif Efendi, Yusuf Sûresi‟nin doksan dokuzuncu ayetinden ()[Yusuf‟un yanına girdiklerizaman,anababasınıkucakladı,“GüveniçindeAllah‟ınirâdesiyleMısır‟a girin”dedi.]dersi takrîr ediyordu. Çok güzel selis bir ifade ile ayetin tefsirini yaparken “Bu ayet-i celîleden orduyu Ģahanenizin Mısır‟a girmesini tefe‟ül ederiz” demiĢlerdi.

Sultan ReĢat bu sözlerden pek mahzuz olmuĢ ve mecliste hazır bulunan Enver PaĢa‟ya gülerekiĢaret ile sevicini izhâr etmiĢti.”

Hazmî Efendi‟nin, BâyezıdCamii‟nde derslerine devam etmiĢ olduğu hocası Arapgirli

Hüseyin Avni Efendi de 1330 yılında huzur dersi muhatabı olmuĢ, sonrasında terfî etmiĢ ve

Bilgi için bkz. Ebu‟l-ulâMardin, age, II-III, 176-177.

Ebu‟l-ulâMardin, Huzur Dersleri, II-III, 216; I, 579, 583, 587.

Ebu‟l-ulâMardin, Huzur Dersleri,I,162, 579, 583;II-III,241-248.

Ebu‟l-ulâMardin, Huzur Dersleri,I, 161, 579;II-III,302-305.

Ebu‟l-ulâMardin, Huzur Dersleri,I,161, 579.

MehmetĠpĢirli, “Huzur Dersleri”, 443.

Ebu‟l-ulâMardin, Huzur Dersleri, II-III, 149, 217.

Kur‟an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2010, s. 246.

Ebu‟l-ulâMardin, age, II-III, 767, 768.

1334-1341tarihleriarasındabuderslerdemukarirlikyapmıĢtır.HazmîEfendi‟nin kendisinden seyr u sülûk gördüğü Ģeyhi Mustafa Hilmi-i Sâfi Efendi de 1330-1339 yılları arasında muhataplıkta bulunmuĢtur.

3. Kütüphaneciliği:

Hazmî Efendi, dersiâmlığı ve diğer görevlerinin yanında, yaklaĢık 40 sene müddetince dekütüphaneciliklemeĢgulolmuĢ,çeĢitlikademelerdeönemligörevlerîfâetmiĢtir.

Ġstanbul‟da değiĢik zamanlarda vazîfe yaptığı kütüphaneler Ģunlardır:

Murad Molla Kütüphanesi:

Mehmet Hazmi Efendi, müderrisliği sırasında, açılan hâfız-ı kütüplükimtihanını kazanarakĠstanbulÇarĢamba‟dabulunanMuradMollaKütüphanesi‟ninaltıncıhâfız-ı kütüplüğüne tâyin olunmuĢ, daha sonra kütüphanenin birinci hâfız-ı kütübü olmuĢtur.

Emekli Sandığı dosyasından ulaĢtığımız bilgilere göre buradaki görevine 17 Kasım 1329

(1913) tarihinde baĢlamıĢ, 1 Mart 1937‟de baĢ memurluğa terfî etmiĢ ve 27 Kasım 1937‟de buradan ayrılmıĢtır. Hazmî Efendi, Murad Molla Kütüphanesi‟nde yaklaĢık yirmi beĢ sene görev yapmıĢtır.Murad Molla Kütüphanesi bugün restorasyon çalıĢmaları sebebiyle kapalı

bulunmaktadır.

Süleymaniye Kütüphanesi:

Hazmî Efendi, 28 Kasım 1937 tarihinde Süleymaniye Kütüphanesi Müdürlüğüne nakledilmiĢtir.On sene bu kütüphanenin müdürlüğünü ifâ ettikten sonra 1947 senesinde

Ebu‟l-ulâMardin, age, II-III, 128.

Ulemâ Sicill-i Ahvâl Dosyası no: 3440, Sicil Defteri c. 7, s. 193.

Hâfız-ı kütüp: Kütüphane memuru yerinde kullanılır bir tabirdir. Hâfız saklayıcı, kütüp de kitabın cem‟idir. Bu sebeple hâfız-ı kütüp kitapları salkıyan demek olur. (M.Zeki Pakalın,Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri

Sözlüğü, I, 704.)

Ebu‟l-ulâMardin,age,II-III, 216.

Emekli sandığı dosya no: MT 108238 Mehmet Hazmi Tura, görev çizelgesi bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

Tevki Cafer Mahallesi 1910 da 54 parselde yer alan Murat Molla Kütüphanesi, Kültürel amaçlı hizmetlerde kullanılmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü‟nden tahsis edilmiĢtir.

20/06/2006tarihinde proje ihalesi yapılarak rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri hazırlatılmıĢtır. Projeler, Ġstanbul IV No‟lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‟nca onaylanmıĢtır. Yapının restorasyonunun yapılabilmesi için 2010 Avrupa Kültür BaĢkenti Ajansına baĢvurulmuĢ ve 2009 yılında restorasyon çalıĢmaları baĢlatılmıĢtır.Kütüphane, Rumeli Kazaskeri Damadzade Murad Molla Efendi tarafından 1183/1769‟da inĢa ettirilen, tekke-mescidin ardından 1189/1775‟de inĢa olunmuĢtur.Biri küçük, iki binadan oluĢan kütüphane binaları kare planlıdır.(Fatih Belediyesi Resmî Web sitesi:

http://www.fatih.bel.tr/kate_detay.asp?id=95&tur=409)

Hazmi Tura Süleymaniye Kütüphanesi‟nin beĢinci müdürüdür.Kütüphanenin ilk müdürü Kırım muhacirlerinden Musa Akyiğitzade, ikinci müdürü kısa süre görev yapmıĢ olan Cevdet Bey, üçüncü müdürü kanûnî hizmet müddetinin dolmasıyla emekliye sevkedilmiĢtir.Emekliliğinden sonra, beĢ sene daha aynı kütüphânenin tasnif komisyonunda çalıĢmıĢtır.Hazmî Efendi, buradaki yıllarında çeĢitli tercümeler yapmıĢ, Halit Dener‟in 1957 yılında basılanSüleymaniye Umumî

Kütüphanesiadlı önemlieserinin çalıĢmalarına da HazmiTura ile baĢlanmıĢtır.

4. Mesnevîhanlığı:

Hüseyin Vassâf; Hazmî Efendi‟ninMesnevî-i Ģerîf‟ten “hisse-yâb-ı feyz” olduğunu aktarır.Sefîne‟sinde1343 (1924) senesinde, Hazmî Efendi‟nin birkaç senedir Ramazan-ı Ģerîf‟te KasımpaĢa‟da Câmi-i Kebîr‟deMesnevî-i Ģerîftakrîr ettiğini, Edirne, Bursa ve

Selânik‟tebulunduklarımüddetçedeMesnevî-iĢerîftedrîsinegayretkârolduklarını belirtilmiĢtir.Muhtelif ĢehirlerdeMesnevîokuttuğunu öğrendiğimiz bir baĢka kaynak da,

Hazmî Efendi‟ninMesnevîderslerine iĢtirâk eden Ahmed Mâhir Gedikoğlu‟nun, bir gün Fatih

Camii‟ndekiMesnevîdersinden sonra yaĢlı bir zâtın Hazmî Efendi‟nin ellerini öperek:

“Bendeniz tam kırk sene evvel Bursa‟da Ulu Camii minare dibinde de zât-ı âlînizin Mesnevî derslerinizi dinlemiĢtim, Cenâb-ı Hakk himmetinizi dâim eylesin” dediğine Ģâhit olduğunu kaydetmiĢ olmasıdır.

12 Kasım 1958 târîhliFetihgazetesinde yayımlanan ilândan öğrendiğimize göre,

Hazmî Efendi önceleri Süleymaniye Câmii‟ndeMesnevîokutmakta iken mezkûr câminin tâmiri münasebetiyle ve gelen talepler doğrultusunda dersler Fâtih Câmii‟ne nakledilmiĢtir.

Ġlânda;Mesnevîtakrîrine, cumartesi günleri ikindi namazından sonra Fâtih hünkâr mahfeli altında devâm edileceği duyurulmuĢtur.Hazmî Efendi, Fatih Câmi-i ĢerîfindeMesnevî takrîri vazîfesine vefâtına kadar devâm etmiĢtir.

Mesnevîderslerine katılmıĢ isimlerden biri olan, 1957 yılında Hırka-i ġerîf Câmii‟nde müezzin iken, yakındaki AkĢemsettin Camii imamı Hendekli Mustafa Efendi vasıtasıyla

Hazmî Efendi ile tanıĢan Prof. Dr. Yusuf Ziyâ Kavakçı da, derslerin cumartesi günleri evvelâ 1927 senesine kadar görev yapan Sadullah Bey, dördüncü müdürü ise Zahir Hasırcıoğlu‟dur. (Halit Dener,

Süleymaniye Umumi Kütüphanesi,65Ġstanbul: Maarif Basımevi, 1957, s. 7.) 66Emekli Sandığı dosyasından alınan ilgili evrak için bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

67Ebu‟l-ulâMardin, age,II-III, 216.

“Hazmi Turaile baĢlanan, Dr. Mustafa Köymen ile yürütülen ve her safhasında Halit Dener‟le tahakkuk ettirilen bu eser, Türk kütüphaneciliği için bir iftihar mevzuudur.” Aziz Berker, “Birkaç Söz”, Halit Dener,

Süleymaniye Umumi Kütüphanesi,68Ġstanbul: Maarif Basımevi,1957, s. 1.

69H. Vassâf, age, IV, 363.

70Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Bir ġûle Söndü”,Arapgir Postası Gazetesi,Sayı: 321,12. 08. 1960, s. 2.

“Süleymaniye Kütüphanesinden emekli Bayezıd dersiâmlarından Muhammed Hazmi Tura, Süleymaniye Câmîi Ģerîfinde okutmakta olduğu (Mesnevî-i Ģerîf) derslerini câmi-i mezkûrenin tâmiri münâsebetiyle ve gösterilen arzu-yı umûmî üzerine Fatih Câmi-i Ģerîfine nakletmiĢtir. Üstad her cumartesi ikindi namazından sonra Fatih hünkâr mahfeli altında bu Mesnevî takrîrine devâm edecektir.”Fetih; Haftalık Siyâsî, Edebî Gazete, Yıl: 2, Sayı:

49, 12 Kasım 1958, s. 1.71(Bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri)

Ebu‟l-ulâMardin,age, II-III, 216.

Süleymâniye‟de yapıldığını, burada cemaatin on kiĢi kadar olduğunu ve caminin soğuk olduğunu, sonrasında derslerin Fatih Cami hünkâr mahfili altına intikal ettiğini, burada cemaatin 30-40 kiĢi kadar olduğunu aktarmıĢtır. Dersleri dinleyenler arasında Mahmud Esad

CoĢan‟ın babası Hafız Halil Necati CoĢan‟ın da bulunduğunu, Hazmî Efendi‟nin hemen solunda oturduğunu ve ağladığını hatırladığını anlatmıĢtır. Mahir Ġz‟inde dersleri dinlemeye gelenlerden olduğunu belirtmiĢtir. Mahir Ġz‟in bu derslerle ilgili, Ziya Kavakçı‟ya anlattığı bir hâtırasına göre; derslerden birinde Hazmî Efendi “evliyânın tasarrufu” diye bir söz kullanmıĢ, ders bitip cemaat dağılınca Mahir Ġz hocayaklaĢıp “efendim, evliyânın tasarrufu dediniz”

deyince, Hazmî Efendi “tasavvuf dedim” Ģeklinde tevîl etmiĢtir.

Yine Yusuf Ziya Kavakçı‟nın aktardığına göre, bir Mesnevî dersinde Hazmî Efendi, “her ki nâkıs âmed încâ, Ģod tamam” diyeceğine, dili sürçerek“Ģod imam” demiĢ, namaz vakti gelip namaza kalkılınca imam gelmediği için Hazmî Efendi imam olmuĢ ve sürç-i lisân

hakîkat olmuĢtur.

HemĢehrisi Ahmet Mahir Gedikoğlu, Fatih Camii‟ndeki Mesnevî derslerine katılarak feyz aldığını, değiĢik hikmetler öğrendiğini anlatmıĢ ve derslerin iĢleniĢiyle alakalı Ģunları

kaydetmiĢtir:

“BirRamazanakĢamı,cemaatleberaberiftarıunutarakyatsıyakadarders yaptıklarını söylemiĢlerdi. Bu kadar dikkatli dinlenir, en mühim mevzuları tel tel çözerlerdi.

Ayet-i kerime, Hadis-i Ģerif, Tarih, Edebiyat, menkıbe ve hatta mahalli tabir ve mesellerle tafsilatlı ve mükemmel Mesnevî okutuyorlardı. Büyük âĢık Hazret-i Mevlana‟ya hayranlardı ve hiç Ģüphesiz onu en iyi anlayanlardan biriydi. Bu sene, görmeyi çok arzu ettikleri

Konya‟dayapılan Mevlana ihtifaline de gitmiĢlerdi. Derslerde ehemmiyetli noktaları izah ederlerken çok nazikâne „Sizlerden rica ediyorum, istirham ediyorum, bu ince hikmetleri anlatabilmemiçinbendenizeyardımcıolun,dikkatlidinleyin.Dilimacizirfanınıza bırakıyorum‟ derlerdi. Derslerine sohbetlerine ne zaman bedbin ve hüzünlü girsem, her defasındaufkumaydınlanarakçıkardım.EkseriyaderslerHâfızKâni‟ninmüstesnâ hançeresinden dökülen Ku‟an-ı Kerim‟le mühürlenir ve Efendi Baba bu Kur‟an‟ı huĢû içinde dinlerdi. Cemaatin de büyük haz ve hayranlıkla dinlediği bu sesler, mübarek caminin 72Prof.Dr. Yusuf Ziya Kavakçı‟nın Mayıs 2008‟de internet üzerinden ulaĢtırdığı bilgiler.

73Prof. Dr.Yusuf Ziya Kavakçı‟nın Mayıs 2008‟de internet üzerinden ulaĢtırdığı bilgiler.

taĢlarına, duvarlarına, direklerine siniyor sanırdınız. “Ağzı dili olsa da söylese” tabiri buradan gelse gerek.”

Dersleri takip etmiĢisimlerden Hırka-i ġerif Camii eski baĢ müezzini Mehmet Remzi

Noyan, “ayaklı kütüphane” lakabıyla meĢhur olan Gümülcineli Mustafa Efendi‟nin, Hazmî

Efendi‟ninMesnevîderslerini takip edenler arasında olduğunu, kendisine ve çevresindekilere de muhakkak takib etmelerini tavsiye ettiğini anlatmıĢtır. Derslere halktan insanlardan ziyade ilim ehlinin, civar camilerin yetiĢmiĢ baĢ müezzin ve imamlarının katıldığını, bir gün Hazmî

Efendi‟nin “Muhammed”kelimesinin arapça yazılıĢ Ģeklindeki manaları, hikmetleri müthiĢ bir incelik ve derinlikle anlattığını, kendisinin hayranlık içinde kaldığını ve dersleri bugün hatırladığındakeĢkedahadikkatlitakibedipdahaçokistifadeedebilseydikdediğini

belirtmiĢtir.

Lise öğrencisi iken, Hazmî Efendi‟ninMesnevîderslerine katılma imkanı bulmuĢ olan

Mehmet Eminġahin, derslere katılanların en genci olduğunu, o yaĢında kendisinden yaĢça ve bilgi birikimi bakımından oldukça büyük olan o insanlarla aynı meclisi paylaĢmıĢ olmanın kendisi için bir lütuf olduğunu, derslere katılmaya herkesin kolayca cesaret edemediğini, daha az bilgili olanların arka taraflarda çekinerek oturduklarını anlatmıĢtır. Hazmî Efendi‟nin

Mesnevî‟yi en baĢından itibaren Ģerh ettiğini ancak kendisinin en baĢına yetiĢemediğini, beyitlerin önce Farsçalarını söyleyip ardından onlarıincelikleriyleaçıkladığını, derslerin bir iki saat sürdüğünü ve bazen bir beyit Ģerhinin haftalarca devam ettiğini belirtmiĢtir. Mehmet

Emin Bey, derslerde anlatılanları not alıp kaydettiğini, ancak bugün bu notların elinde bulunmadığını da teessüfle belirtmiĢtir. Alçakgönüllülük ile Hazmî Efendi‟nin “önce kulak mesafesi, sonra dil mesafesi” Ģeklinde bir sözü olduğunu ve kendilerinin kulak mesafesinde kaldıklarını söyler.Bazı zamanlar ders çıkıĢlarında Hazmî Efendi‟nin çantasını taĢıyarak evine kadar kendisine refakatetme bahtiyarlığına eriĢtiğini, çarĢıdan geçerlerken herkesin ayağa kalkarak Hazmî Efendi‟yi selamladığını, Hazmî Efendi‟nin de hepsine tebessümle latif bir Ģekilde mukabelede bulunduğunu, çok nazik ve latifeli de bir insan olduğunu anlatır.

HazmîEfendi‟ninbirdönemHırka-iġerîfCamîi‟ndededersverdiğinihatırladığını belirtmiĢtir.HazmîEfendi‟ninbilgibirikimi,danıĢmanlığısayesindeprofesörünvanı kazanmıĢ insanlar tanıdığını da aktarmıĢtır.

74A. Mahir Gedikoğlu, “Bir ġûle Söndü”, s. 2.

75Fatih Hırka-ı ġerif‟te Temmuz 2010‟da kendisiyle yaptığımız mülakat.

76Osmanlı AraĢtırmaları Vakfı‟nda, Mayıs 2009 ve Temmuz 2010tarihlerinde kendisiyle yaptığımız mülakatlar.

Mesnevî derslerine öğrencilik yıllarında katılmıĢ olan Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu derslere dair hatırasını Ģöyle anlatır:

“1959-1960 yıllarında bir müddet Fatih‟te kaldık. Çünkü Yüksek Ġslam Enstitüsü

Fethiye/Drağman‟daidi.GeneldeFatih‟tenamazkılıncaÇarĢambayolunuizleyerek Ġsmailağa‟ya oradan da okulumuza gelirdik. Cuma namazlarımız da Sultan Selim Cami-i Ģerifinde icra edilirdi. O tarihlerde haftada bir gün namaz sonu bir bey Mesnevî okuturdu.

Azmi Bey olduğunu öğrendiğimiz bu zatın adını yıllar sonra “Hazmî” olarak hafızamızda düzelttik. Bu zat hakkında bazı bilgiler, edebiyat ve tasavvuf tarihi kitabında bulunmaktadır.

Pek çok dersi dinlediğimi hatırlamaktayım. Ama zaman oldu bizim okulumuz oradan, ta

KabataĢ‟a nakledildi. Biz de bu dersleri izleyemedik. Hazmî Tura adlı büyüğümüzün dersleri ne kadardevam etti bunları bilmemekteyiz.”

Prof. Dr. Ahmet Suphi Fırat da üniversite öğrenciliği yıllarında Hazmî Efendi‟nin

Mesnevîderslerine katılmıĢ olduğunu, Hazmî Efendi‟nin konuya son derece hâkim olduğunu, derslerin dikkatle dinlendiğini, yine derslere devam etmiĢ olan isimlerden Kanî Karaca‟nın, her derste aĢr-ı Ģerîf okuduğunu hatırladığını anlatmaktadır.Hazmî Efendi‟ninMesnevî derslerini takib eden muhibleri arasında Kânî Karaca‟nın yanı sıra, üslup ve tavır yönünden

Kanî Karaca‟yı çok etkilemiĢ olanYeraltı Camii imamı ve hatibi meĢhûr Hâfız Ali Üsküdarlı

Bey‟de bulunmuĢtur.

Son devir âlimleri üzerine kendisiyle yapılan ropörtajlarda Emin Saraç Hocaefendi;

kendi döneminde Fâtih Câmii‟nde mesnevîhanlığın icrâ edilmekte olduğunu, haftada bir gün,

Cumartesigünleri,FatihCâmiihünkârmahfelininaltındaHazmîEfendi‟ninMesnevî okuttuğunu kaydetmiĢ ve bugün bu dersleri okutacak hocaefendiler olmadığı gibi bunlara heves eden ilim tâlibinin de kalmamıĢ olmasından üzüntü duyduğunu belirtmiĢtir.

Hazmî Efendi Fatih Camii‟ndeMesnevîokuturken, post-niĢîn olduğu Keçeciler‟deki

Mahmud Bedreddin Dergâhı‟nda da az sayıdaki kiĢiyeFüsûsü‟l-HikemokutmuĢtur.

77A. Osman Koçkuzu, “Cami Dersleri ve Mesnevi”,Selçuk Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi Dergisi, S: 17, Bahar

2004.78 79Süleymaniye Kütüphanesi‟nde Mart 2010‟da kendisiyle yaptığımız mülâkat.

80Hazmî Efendi‟nin süt kardeĢinin oğlu Abdullah IĢıklar ile Temmuz 2010‟da yaptığımız mülakat.

“Emin Saraç Hoca ile GeçmiĢe Dair”, (mülakat: Muhammed ReĢad, Ömer Faruk Tokat, Yusuf Hanif,

Abdullah Kargılı, Mehmet Erel),ĠnkiĢaf: üç aylık ilim ve fikir dergisi, Eylül-Kasım 2005, sayı: 4, s. 106-111;

“Emin Saraç HocaEfendi ile Son Devir Alimlerimiz Üzerine”, (mülahat: Salih Okur), http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=16&sec1=59&yazi_id=5433&menu=1.81

Mahmud Erol Kılıç, “Füsûsu‟l-Hikem”,DĠA, XIII, 236.

D. ĠCTĠMÂÎ HAYATI

MehmetHazmiEfendi‟ninnev‟iĢahsınamünhasırbirĢeyhefendiolduğu görülmektedir. Bir yandan devlet hizmetine devam ederken, diğer taraftan tarikat-ı aliyye içinde bulunmuĢtur. Cemaleddin Server Revnakoğlu, Hazmî Efendi‟den bahsederken; “son zamanlara kadar hocalıkla Ģeyhliği, muhterem Ģahsında pek kamilâne bir tarz-ı sûrette imtizaç ve izdivaç ettirmiĢ olmak gibi dikkat ve hayrete Ģayan bir muvaffakiyet gösteren

UĢĢakiyye‟denkütüphaneciArapkirliMehmetHazmîEfendihocamız…”tabirini kullanmaktadır.Tahsili sırasında tarîkata intisâb etmiĢ olan Hazmî Efendi‟nin, yaĢadığı dönemde yaygınlık kazanmaya baĢlayan, tasavvufa, tarîkata sıcak bakmayan ilmiye sınıfından olmayıp,gençyaĢlarından itibâren bu alana meyl ve muhabbeti olan bir âlim olduğu

görülmektedir.

Hazmî Efendi döneminin siyâsî ve ictimâî meselelerine ilgili bir Ģahsiyettir.Ceride-i

Sûfiyye‟de, dönemin güncel ve tartıĢmalı mevzusu cihad hakkında, “Cihad ve Fezâil-i Cihad”

baĢlıklı bir yazıkaleme almıĢ olması bunun bir göstergesidir. Gençlik dönemine tekabül edenzamanlardaĠttihadveTerakkîCemiyetiġehzadebaĢıKulübüĠlmiyeHeyetinin yayımladığı vaaz kitaplarının ilkinde, dönemin önemli bilginlerinden Musa Kazım Efendi,

Ömer Âdil Efendi, Mehmet Âkif (Ersoy) Bey, Aksekili Ahmed Hamdi Efendi, Ġsmail Hakkı

Bey, Osman RâĢid Efendi, Fehmi Efendi, Manastırlı Ġsmail Hakkı, Bahri Efendi, AbdürreĢid Ġbrahim Efendi ve Ali Nazmi Efendi‟nin makaleleriyle birlikte kendisinin de “Ġttihad ve Ġttifakın Fevâidi, Tefrika ve Nifakın Mazarrâtı”baĢlıklı bir makalesinin yayımlanmıĢ olması dabunu göstermektedir. Medreselerin ıslahına dair konularda aktif rol alarak 1331 (1913) yılında BâyezıdDersiam Müderrisleri‟ninSebîlürreĢad‟da yayımlanan “Medreselerin ıslahı 82Cemaleddin Server Revnakoğlu, “Eski Muharremlerde Mersiye ve AĢura”,Türk Edebiyatı Dergisi, S: 411,

Ocak 2008, s. 29.83

M. Hazmi Tura, “Cihad ve Fezâil-i Cihad”,Ceride-i Sofiye, S: 12-24/14-24. ÇalıĢmamızın III.

Bölümünde”Makaleleri” baĢlığı altında bu yazısına yer verilmiĢtir.84

Yazının tamamına çalıĢmamızın III. Bölümünde “Makaleleri” baĢlığı altında yer verilmiĢtir.

Prof. Dr. Ġsmail Kara, Hazmî Efendi‟nin bu yazısında ittihad kavramını açıklayıĢ tarzıyla alakalı Ģu yorumları yapmaktadır: “…VatandaĢlık görevlerinin önemli bir kısmı ittihad kavramı çerçevesinde dinî bir vazîfe/ibâdet gibi ele alınmaktadır. Bayezıt Medresesi müderrisi ve Ģeyh Hazmî Efendi‟nin böyle bir yol tutturması, bize göre çok Ģuurlu bir tercihtir. Çünkü gerçekten de II. MeĢrûtiyet sonrasının hürriyet ortamında bu tabii vatandaĢlık görevlerinden herhangi birinde ortaya çıkacak bir problem, bir tartıĢma ittihadı bozucu ve ortadan kaldırıcı, siyasî merkeze bağlılığı gevĢetici, sistemi tehdit edici hale dönüĢebilirdi. Nitekim bu türden olaylarda olmuĢtur.”

(Ġsmail Kara,Osmanlı Devleti‟nde Din ve Vicdan Hürriyeti, TartıĢmalı Ġlmî Toplantılar Dizisi: 33, Ġstanbul,

2000.) mesâil-iumûmiyedendir”baĢlıklıbeyanâtındaimzasınınbulunmasıdadöneminin sorunlarına bigâne kalmadığının iĢâretlerindendir.

50‟liyılların Ġstanbulu‟undaki hatırı sayılır kimselerle irtibat halinde olduğu göze çarpmaktadır. GörüĢtüğü kimselerin tamamıyla Ģeyh-mürid iliĢkisi içinde olmayıp, çevresinde ilmiye mensubu olması vesilesiyle dostluk kurduğu pek çok insan da olmuĢtur. Bu tarz iliĢkilerine,belirginbirörnekolarakOrd.Prof.Dr.SüheylÜnverileolanirtibatını gösterebiliriz. Süheyl Ünver‟in Hazmî Efendi‟nin Arapça ve Farsça bilgisinden pek çok yerde istifâde ettiği görülmektedir.Ayrıca Prof. Dr.Yusuf Ziya Kavakçı, Hazmî Efendi‟nin Ġngiliz müsteĢrik Nicholson ile arkadaĢ olduğunu, çokça mektuplaĢtıklarını bildirmiĢtir.

Hazmî Efendi, câmideMesnevîtakrîri için izin almak üzere dönemin Ġstanbul Müftüsü

Ömer Nasuhi Bilmen‟e resmî baĢvuruda bulunduğunda, Ömer Nasûhi Bilmen tâzim ile ayağa kalkmıĢ ve “izin ne demek, buyrunuz, keĢke bende gelebilsem, dinleyebilsem” diyerek hürmet ve muhabbetini izhâr etmiĢtir.Fatih Câmii‟nde kiMesnevîderslerini takib edenler de yukarıda “Mesnevîhanlığı”baĢlığı altında yer verildiği gibi, Gümülcineli Mustafa Efendi,

HâfızAliÜsküdarlı,KanîKaraca,HafızHalilNecatiCoĢan,MahirĠzgibitanınmıĢ isimlerdenoluĢmuĢtur.HazmîEfendi‟ninsütkardeĢininoğlugazeteci-yazarAbdullah

IĢıklar‟ın aktardığına göre; Cumartesi günleriMesnevîderslerinden sonra Hazmî Efendi‟nin derviĢlerindenĠbrahimBüyükçopur‟unevinegidiliporadasohbetedevamedilirdi.

CâmidekiMesnevîderslerini takib edemeyip evde yapılan bu sohbetlere katılanlar arasında, bir dönem Doğu Türkistan Cumhuriyeti genel sekreterliği yapmıĢ olan Ġsa Yusuf Alptekin, iĢ adamı Ömer Derin,EskiĢehirli siyâsetçi Ahmet Oğuzve birkaç isim daha bulunur, toplam 5-6 kiĢiyi geçmezlerdi.Hazmî Efendi‟nin evinde de sohbetler yapılır, ev toplantıları için davet edenler de olurdu. Böyle bir sohbette anlatmaya baĢladığı, Süleyman Çelebi‟nin 85Bayezıd Dersiâmları, “Medreselerin ıslahı mesail-i umumiyedendir”,SebilürreĢad,10/17-18, 12 Rebiülahir 1331 (Mart 1913). Bkz86. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

Gülbün Mesara, Aykut Kazancıgil, Ahmet Güner Sayar,A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, Ġstanbul 1998, ĠĢaret

Yayınları, s. 80, 83, 92, 96, 155, 275, 276, 335.87 88Prof.Dr. Yusuf Ziya Kavakçı‟nın Mayıs 2008‟de internet üzerinden ulaĢtırdığı bilgiler.

89Hazmî Efendi‟nin sütkardeĢinin oğlu gazeteci-yazar Abdullah IĢıklar ile Temmuz 2010‟da yaptığımız mülakat.

Kayserili olan Ġbrahim Büyükçopur kereste fabrikası sahibi, dönemin varlıklı kimselerinden olup

Atmeydanı‟ndaki büyük apartmanının bir dairesinde kira almadan Ġsa Yusuf Alptekin‟i oturtmuĢ, bir dairesinde de Kanî Karaca oturmuĢtur. (Abdullah IĢıklar ile Temmuz 2010‟da gerçekleĢtirilen mülakattan.)90

Hazmî Efendi ile çekilmiĢ bir fotoğrafları için bkz. EK 1: ġahıs Fotoğrafları.

92Hazmî Efendi‟nin Ahmet Oğuz‟aimzalayarak hediye ettiğikitap sayfası için bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

Hazmî Efendi‟nin sütkardeĢinin oğlu Abdullah IĢıklar ile Temmuz 2010‟da yaptığımız mülakat.

“Ehli derdin sohbetine mahrem et” mısrasını dört ay boyunca tefsir etmiĢ, ehli dert kimdir, sohbeti nasıldır, mahremiyet ne demektir sorularını incelikleriyle anlatmıĢtır.

Hazmî Efendi, Ramazan aylarında Vehbi Koç‟un düzenlediği muhtelif iftarlardan ulemâ iftarlarına dâvet edilir ve burada, irtihallerine kadar bu davetlere katılmıĢ olan Ömer

Nasuhi Bilmen, Alasonyalı Hacı Cemal (Öğüt) Efendi, Abdurrahman ġeref Güzelyazıcı, Ġbrahim Elmalı Bey, Hâfız Cevdet Bey,Hâfız Fahri Özcanlı Bey, Mahir Ġz gibi âlimler ile bir

araya gelirlerdi.

Hazmî Efendi‟nin görüĢtüğü isimler arasında Erzurumlu Mehmet Salih YeĢiloğlu ve

Cemalettin Server Revnakoğlu da yer alır. Mehmet Salih YeĢiloğlu,Cemalettin Server

Revnakoğlu‟na yolladığı mektubunda bir kitaptan bahseder ve kendisindeki nüshayı “vefâsız

Kütüphane Müdürü Hoca Hazmî Efendi”‟ye verdiğini anlatır, Revnakoğlu‟na, Ġstanbul‟a geldiğinde kitabı görebileceği bildirir.O sıralar Koska‟da ikāmet etmekte olan Hasan Basri

ÇantayiledegörüĢmüĢler,HazmîEfendiiçin“melâmîmeĢrepbirhoca”demiĢtir.

HemĢehrisi Fethi Gemuhluoğlu, Hazmî Efendi‟den bahsederken “bunların ilmi satırlarında değil, sadırlarında” der veyazmadıkları için üzüldüğünübelirtirdi.

Mehmet HazmiEfendi‟nin kendi kabuğuna çekilmiĢ bir Ģeyh olmadığı görülmektedir.

Sondönemdefötr Ģapkası, takım elbisesi, Ģık bastonu ile ve evinde genelde giydiği uzun entarisiiledaimatemizvebakımlıolmuĢtur.HemĢehrisivetalebesiA.Mahir

Gedikoğlu‟nunaktardığınagöre,HazmîEfendigünlükbirkaçgazeteokumaktahatta bazılarının koleksiyonunu yapmaktaydı. Türk Edebiyatını, Ġran ve Arap Edebiyatı gibi iyi bilir, okur, hemĢehrisi ve hocası Hüseyin Avni Karamehmetoğlu‟nun Arabî edebiyatta biricik olduğunu her fırsatta dile getirirdi. Mahir Gedikoğlu, Hazmî Efendi‟nin zâhir ve bâtın ilimlerine hakîmiyetiyle ilgili Ģunları söylemiĢtir:

“Hazmî Efendi zamanımız Türk-Ġslam ulemasının yaĢlılarındandı. Birçok âlimlerin hocasıydı. Büyük meĢakkatlere katlanarak yılmadan, usanmadan ilim tahsil etmiĢ ve seksen küsuryıllıkömrünüilmeveĠslâm‟ahasretmiĢtir.Zâhirdevebâtındagözüaçıkbir insandı….Tasavvufu her Ģeyi ile çok iyi bilirlerdi. Türk Ansiklopedisi sayfa tahdit ederek 93Abdullah IĢıklar, “Arapgirli Alimlerden Hazmi Hoca Efendi”,Arapgir Postası Gazetesi,ġubat 2004, s. 3.

94Mahir Ġz,Yılların Ġzi, Kitabevi, Ġstanbul 1990, s. 399.

95Süleymaniye Kütüphanesi, Revnakoğlu doyalar listesi ArĢiv-A, Zarf no: 135, 06/07/1946 tarihli mektup. Bkz.

EK 3: ArĢiv Belgeleri96.

97Hazmî Efendi‟nin sütkardeĢinin oğlu gazeteci-yazar Abdullah IĢıklar ile Temmuz 2010‟da yaptığımız mülakat.

Vahit Gedikoğlu, “Fethi Gemuhluoğlu”,Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Ekim 1982, S: 108, s.

12.98

Hazmî Efendi‟nin sütkardeĢinin oğlu gazeteci-yazar Abdullah IĢıklar ile Temmuz 2010‟da yaptığımız mülakat.

tasavvufta aĢk bahsini yazmalarını rica ettiği zaman, böyle büyük bir mevzuyu mahdut sayfalara sığdıramayacağını beyanla huzuru kalple yazamadığını duymuĢtuk. Hazmî Efendi zamanımızın emsâlini kolay kolay yetiĢtiremeyeceği bir zât-ı âlikadr idi. Ufûlleri ile Fatih

Camisindeki kürsüleri, feyiz ve irĢat yuvası olan evleri, etrafındaki cemaati melûl, mahzun ve

kimsesiz kaldı.”

HemĢehrisiMahirGedikoğlu,HazmîEfendi‟ninmemleketiArapgir‟ihiç unutmadığını ve Arapgir‟liler hakkında çokça malumat sahibi olduğunu Ģöyle aktarmaktadır:

“BazıhemĢehrilerimizin,kendilerinifazladerviĢbulmalarınarağmen,Efendi

Baba‟nın, her zaman hemĢehrilerine hususi bir ihtimam gösterdiğine Ģahit olmuĢuzdur.

Memleketini hiç unutmamıĢtı. Ayrıldıktan sonra birkaç kere ziyaret için Arapgir‟e gitmiĢtir.

Meclislerinde daima hemĢehrilerimiz de bulunur, onlarla ayrı ayrı ilgilenir, hatır sorar gönül alırlardı. Ellerini her öpüĢümüzde “Feyz-yâb olunuz efendim” diye pek zarif dua ederlerdi.

Yalnız Arapgirlileri tanımakla kalmaz köylerinden ve Arapgir civarında yetiĢen âlimleri, eserlerini,nerelerdehizmetettiklerini,nerelerdemedfûnbulunduklarınıdatafsilatıyla bilirlerdi. Bir defa bu mevzuda Ģayan-ı dikkat malumat vermiĢlerdi. Bunlar yazılsa da kaybolmasa diye düĢünmüĢtüm.”

Abdullah IĢıklar da Hazmî Efendi‟nin kendisine Arapgir‟deki hatıralarını anlattığını ve derslerinde de Arapgir‟den bahsettiği zamanların olduğunu kaydetmiĢtir.Aktardığına göre,

Hazmî Efendi bir dersinde anlatmak istediği konuyu bir misal ile Arapgir‟den bahsederek

Ģöyle anlatmıĢtır:

“Arapgir‟de keklik avına çıkan avcılar yanlarında taĢıdıkları kafesin içine diĢi keklik saklarlar. Bu kafesi bir taĢın üzerine bırakıp kendileri de taĢın arkasında gizlenerek erkek kekliğin gelmesini beklerler. DiĢi keklik ötmeye baĢlayınca bu sese koĢan erkeğini, avcı silahını ateĢleyerek vurur ve yakalar.”Bu hadiseyi düĢünerek ibret almalarını, güzel sözle kendilerine pusu kurulmasına izin vermemelerini, Allah sevgisinde samimi olanları, özü ve sözü bir olanları arayıp bulmalarını öğütlemiĢtir.

Prof. Dr. Süleyman AteĢ, gençlik yıllarında Mısır‟da eğitim almak istediğini, ancak pasaport verilmediği için kaçak olarak gitmeyi düĢündüğünü, Ġstanbul‟a geldiğini ve burada

Hazmî Efendi ile görüĢtüğünü, Hazmî Efendi‟nin, kendisine, kaçak olarak Mısır‟a gitmesinin 99A. Mahir Gedikoğlu, “Bir ġûle Söndü”, s. 2.

100A. Mahir Gedikoğlu, “Bir ġûle Söndü”, s. 2.

101Abdullah IĢıklar, “Arapgirli Alimlerden Hazmi Hoca Efendi”, s. 3.

102Abdullah IĢıklar, “Hak dostlarımızdan dinlediklerimiz…Sevgi”,Arapgir Postası,2004, s. 3.

mümkünolmadığınıvekendisinindeözeldersveremeyeceğiniancakĠstanbulağzını öğrenmek için bir Kur‟an kursuna devam etmesini söylediğini anlatmıĢtır.

II-TASAVVUFÎ HAYATI

A. TARÎKATA ĠNTĠSÂBI

Vassâf, Hazmî Efendi‟yi takdim ederken “urefâ-yı Kâdiriyye ve UĢĢâkiyye‟den”

demektedir.Hazmî Efendi‟nin tarikata ilk intisabı, gençliğinde 1318/(1902) yılında tahsil için gittiği Erzurum‟da olmuĢtur. Burada meĢâyıh-ı kirâm-ı Kâdiriyye‟den Ali Rıza Efendi‟ye intisâb ederek hizmetinde bulunmuĢtur.Daha sonra, Ġstanbul‟da bulunduğu dönemde 1336

(1918) senesinde, ikmâl-i sülûk maksadıyla KasımpaĢa‟da Hüsâmeddin-i UĢĢâkî Âsitânesi Ģeyhi Mustafa Sâfî Efendi‟ye intisâb etmiĢtir.

Hazmî Efendi‟nin kendisinden hilâfet aldığı Ģeyhi Mustafa Sâfî Efendi hakkında ileride daha geniĢ bilgiye yer verilecektir. Ġlk Ģeyhi Ali Rıza Efendi‟ye dair bilgilerimiz ise kısıtlıdır. Hüseyin Vassâf‟ın kaydettiğine göre, Ali Rıza Efendi‟nin sohbet ve irĢad Ģeyhi Hacı

Osman Efendi, evrâd Ģeyhi Sivâsî Nur Ali Baba‟dır. Sivâsî Nur Ali Baba, Kâdirî tarîkatının

Hâlisiyye kolunun kurucusu ġeyh Abdurrahman Hâlis et-Tâlebânî el-Kerkükî (1212/17971275/1859) hazretlerinin halîfesidir.Ali Rıza Efendi‟nin evrâd Ģeyhi Sivâsî Nur Ali

Baba‟nın, Gavs-ı A‟zam Abdülkâdir Geylânî hazretlerine ulaĢan silsilesi Ģu Ģekildedir:

Hz.Pîr Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî

EĢ-ġeyh Seyyid Abdürrezzâk

EĢ-ġeyh Osman el-Geylanî

EĢ-ġeyh Yahyâ el-Basrî

EĢ-ġeyh Nûreddîn ġâmî

EĢ-ġeyh Abdurrahman el-Hüseynî 103Süleyman AteĢ,Bir Ömür Böyle Geçti, Yeni Ufuklar NeĢriyat, 2007, s. 85.

104H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ, I, 38.

105H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ, IV, 363.

106H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 363.

107H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 363.

EĢ-ġeyh Burhâneddîn ez-Zencirî

EĢ-ġeyh Seyyid Muhammed-i Ma‟sûm el-Medenî

EĢ-ġeyh Seyyid Abdülrezzâk el-Hamavî

EĢ-ġeyh Seyyid Muhammed Hüseyin el-Ġzmirânî

EĢ-ġeyh Ahmed el-Hindî el-Lahorî

EĢ-ġeyh Mahmud ez-Zengenî et-Tâlebânî

EĢ-ġeyh Ahmed et-Tâlebânî el-Kerkükî

EĢ-ġeyh Sâhibü‟t-tarîka Ziyâeddîn Abdurrahman et-Tâlebânî

Kaynaklarda Ali Rıza Efendi hakkında daha fazla bilgiye rastlayamadık, bu sebeple vefât târihini de bilemiyoruz. Ancak Ali Rıza Efendi‟nin, elimizde bulunan, 26 Kânûnisânî 1334/(26 Ocak 1918) târihinde Hazmî Efendi‟ye yazmıĢ olduğu mektubundan, bu tarihe kadar hayatta olduğu ve HazmîEfendi‟nin Ali Rıza Efendi ile irtibatının bu târihte hâlâ devam ettiği anlaĢılmaktadır. Hazmî Efendi, KasımpaĢa‟da Hüsâmeddin-i UĢĢâkî Âsitânesi Ģeyhi Mustafa

Sâfî Efendi‟ye hicrî 1336 (1918) târihinde intisâb ettiğine göre, Ali Rıza Efendi bu tarihlerde, mektubundan kısa zaman sonra vefât etmiĢ ve Hazmî Efendi de Ģeyhinin vefâtı ile yarım kalan sülûkunu tamamlayabilmek için yeni bir Ģeyhe intisab etmiĢ olmalıdır.

Ali Rıza Efendi‟nin Hazmî Efendi‟ye yazdığı, Hazmî Efendi‟nin mânevî mertebesinin anlatıldığı, kendisinden övgüyle bahsedilen, yukarıdazikri geçenmektubu:

Ârif-i Mevlâ‟sın Muhammed Hazmî

Zâtın vasf olunmaz demek mümkün mü

Hakk seni Kur‟an‟da övmüĢ yaratmıĢ Ġsmini cismini nûra gark etmiĢ

Bir gonce yetiĢtin ermez bir beĢer

Kur‟ân-ı Kerîm‟i eyledin ezber Âlim esmâsına mazharsın ey cân

Sırr-ı Hak zâtına âyân u beyân

Hazîne-i Hak‟sın müjdeler olsun 108H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,I, 139.

109Mektubun orjinali için bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

Allah‟ın indinde bir güzel kulsun

Kur‟ân‟ı Furkān‟ı sana bildirdi

Zâhir bâtın sırrın hep sana verdi

KeĢfolundu sana cümle mezâyâ

Bâtın gözün açtın göründü her-câ

Hakîkati eĢyâ sana keĢfolundu

Bâtın kulağına neler denildi

Esrâr-ı telkînin sırr-ı nümâyân

Halloldu müĢkilân hem sırr-ı nihân

Hakāyık dakāyık göründü her-bâr

Her bir esmâ sırrı olundu ezhâr

Sırr-ı Muhammed‟e oldun âĢinâ

Mimlerden göründü nice binma‟nâ

Mimin biri Muhammed birisi mir‟at

Mimin biri sırdır görünmez heyhât

O mimde gizlidir nice bin ma‟nâ

O mimi bulandır âdem-i ma‟nâ

Hakāyık-ı Mevlâ ondan bilinir

Bu sırra erene ekmel denilir

O mimin biridir… ġef‟ olur Ģef‟ âlemler fahri ġefaat odurki Hakk‟a eresin

Hakk‟ın dîdârını âyân göresin

Hâlık‟a erendir velî-yi mutlak

Cân gözünü aç da o nûra bir bak

Varlığı mahvolur eriĢir Hakk‟a Ġltifât eylemez âlemde halka

Hicâplar ref‟ olur kalmaz bir hicâb

Bu sırrı bilendir hem ebû‟l-bâb Âdem murâdına o mimden erdi

O mir‟âte bakanlar Hakk‟ı Hak gördü

Bu sırdır zâtına oldu hüveydâ ġüphem yoktur sensin ârif-i dânâ

Öyle bir dil ile Ģükreyle dâim

Sırr-ı mi‟râc-ı namâz namaz-i dâim Ġki kanat ile Hakk‟a uçulur

Vâhhitten o ravza cümle açılır

O ravzada vardır dörttürlü ırmak

Gönül Ģu‟lesini o ravzada yak

Hubb-ı câvidân bulursa bir cân

Cân odur ki bula âlemde bir cânân

Cânânı bulanın cân gözü bînâ

Görünür gözünde dîdâr-ı Mevlâ

Her neye bakarsa görünür dîdâr

Dîdârı gören görmez âlemde ağyâr

Fânî olur âlem kalmaz birdiyâr

Leyse fî dâr-i gayrihi diyâr

Böyle bir âlemde mesrûr idi dil

Gelmezdi gönlüne hîç kāl ile kıyl

Sahve gelip gördüm âsârı hâme

Elime sunuldu bir güzel nâme

Muhammed Hazmî‟nin kokusu geldi

Deryâ-yı muhabbet hem dalgalandı

Okudum okudum lezzetim arttı

Gönül sefînesi girdâba battı

Her harfinde vardır nice bin ma‟nâ

Ne güzel mektûptur mektûb-ı zîbâ

Tekrâren okudum eyledim dikkat

Seni zebûn etmiĢ bir müthiĢ illet

Teessüf ederek eyledim duâ ġifâlar bahĢetsin hazret-i Mevlâ

Vücûdun görmesin âlâm u ekdâr ġefî‟-i muîn olsun Ahmed-i Muhtâr

Enbiyâ evliyâ reh-nümâ olsun

Sözünde özünde cân bulsun

Meclisine dâim ehl-i dil gelsin

O mecliste mey-i vahdet içilsin

Ehl-i dertler gelsin sohbete dâim

Tâlib-i âĢıkān olsun müdâvim Ġki âlemde olasın âlî

Bulduğun için yâ Hû bâb-ı rızâyı

Hakk‟ın rızâsıdır âlemde matlûb

Rızâyı bulandır âlemde mergūb

Dâmâdım evlâdım ediyor selâm

Huzûru kalp ile çokça ihtirâm

Hakkı Kâzım Beyler ediyor duâ

Ezkâr-ı cemîlin olur dâimâ

Hâne halkı bütün ediyor niyâz

Sıhhat haberinden iki satır yaz

Cümlemizin gözü yoldadır her-bâr

Muhibb-i sâdıksın hakîkatli yâr

Suâl edenlere eylegil selâm

Kalbimde saklarım onları müdâm

Bu kadar kâfîdir cânımın cânı

Sana arz eyledim râz-ı derûnu

Burda hatm eyledim yazmadı kalem

Daha neler vardır daha ser-encâm

Erzurumlufakîr … Ali Rıza

B. ġEYHĠ MUSTAFA HĠLMÎ-Ġ SÂFÎ EFENDĠ

Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi hakkında en geniĢ bilgiyi, müridi Hüseyin Vassâf‟ın

Sefîne-i Evliyâ‟sında bulmaktayız. Vassâf burada, Ģeyhinin ârifâne hallerini anlatmak üzere

Ahvâl-i Sâfiyeadlı bir eser yazmayı istediğinden bahseder.Ancak buna imkan bulamadığı anlaĢılmaktadır. Bir diğer önemli bilgi kaynağımız ise Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin

MeĢîhat-ı Ġslâmiyye Sicill-i Ahvâl Dairesine verdiği 27 Mayıs 1335 tarihli hâl tercümesidir.

Huzur Derslerimuhâtablığında bulunmuĢ olan Mustafa Hilmi Efendi‟nin bu hâl tercümesi,

Huzur Dersleriadlı eserde yer alırken bunun yanında dâmâdı MehmetHazmiTura tarafından 110H.Vassâf,Sefine-i Evliyâ, IV, 339.

verilen malûmattan da istifâde edildiği kaydedilmiĢtir. Bu eserde yer verilen fotoğrafının da damadı HazmiTura‟dan alındığı belirtilmektedir.

Mustafa Sâfî Efendi, hâl tercümesini doldururken kendisini Ģöyle tanıtmıĢtır: “Ġsmim

Mustafâ, mahlasım Hilmî tarîkaten Sâfî‟dir. Hanefiyyü‟l-mezheb olup, pederimin ismi Ali, mesleği münâdî, Ģöhreti DerviĢağazâde‟dir”.Vassâf,Ģeyhinin mahlasının Hilmî olduğunu aktarırken, kendilerinin bu mahlasın hakîkaten mümessili olup, hilmlerinin kemâl derecesinde olduğunu, onun kadar halîm bir zâta rastlamadığını ifâde eder.

Mustafa Hilmî-iSâfî Efendihicrî1274/(1858) senesinde,Burdur‟da doğmuĢtur.

Babasının adı Ali Efendi, Ģöhretleri yukarıda kaydedildiği gibi DerviĢağazâde‟dir.Mustafa

Hilmî-iSâfîEfendi,UĢĢâkîtarîkatındanmeĢhûrmersiyehânSebilciHüseyinEfendi

(Okurlar)‟nin amcasıdır. Ġlk tahsîlini Burdur‟da Çınaraltı mektebinde, Eski Yeni Medrese‟de görmüĢtür.Hüseyin Vassâf,Sefîne‟de Ģeyhi Mustafa Hilmî Efendi‟nin hayatını anlattığı bölümde,MustafaHilmîEfendi‟ninkendiarzusuileKur‟an‟ıhıfzetmeyemuvaffak olduğunun,busüreçiçerisindeailesininmâniolmasındanendiĢeettiğiiçinonlara hissettirmediğinin, ailenin ancak hâfızlığını tamamladığında haberdâr olduğunun kendisine nakledildiğini söyler.

1296/(30 Eylül 1879) tarîhinde tahsîl için, memleketi Burdur‟dan Ġstanbul‟a gelir.

Fatih‟te Tetimme-i Rabia Medresesi‟nde Rehâvî Muhammed ve Ġstanbullu Hâfız ġâkir

Efendi‟lerin derslerine devam etmiĢ, tahsîlini tamamlayarak 1300/(1883) senesinde Hoca

Ahmed ġâkir Efendi‟den icâzetnâme almıĢtır.1304 senesinde açılan rüûs imtihanında baĢarılı olarak müderris olmuĢ ve Fatih Câmi-i Ģerîfinde tedrîse baĢlamıĢtır. 1317 senesinde

Fatih Câmii‟nde talebelerine icâzet vermiĢtir.

1314/(1898)‟deimtihanileaskerîmekteplerdenEyüpSultanAskerîBaytar

RüĢtiyesi‟nde Kavâid-i Osmâniye muallimliğine tayin olunmuĢ ve TeĢrinisâni 1316‟da bu mektebin Arapça muallimi olmuĢtur. Nisan 1320‟de ToptaĢı RüĢtiyesi Kavâid-iOsmânî,

Temmuz 1325‟te Kuleli Ġdâdisi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğine tayin olunmuĢtur.

111Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 229. [Mezkûr fotoğrafa EK 1: ġahıs Fotoğrafları‟ndayer v112erilmiĢtir.] 113Ulemâ Sicill-i Ahvâl Dosyası no: 3440 Mustafa Hilmî Efendi.

114H.Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 336.

115H.Vassâf,Sefine-i Evliya,IV, 335; Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 228; Sicil Defteri, c. 7, s. 193.

116Sicil Defteri, c. 7, s. 193 117H.Vassâf,Sefine-i Evliya, IV, 335.

118H.Vassâf,Sefine-i Evliya, IV, 336; Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 228.

Sicil Defteri, c. 7, s. 193.

AynıseneTeĢrinisâni‟deiseEyüpAskerîRüĢtiyesiLisan-ıOsmânîmuallimliğine nakledilmiĢtir. Eylül 1326 (1910)‟da BeĢiktaĢ Askerî RüĢtiyesi Ulûm-ı Diniye muallimliğine ve Kânunievvel 1328‟de Koca Mustafa PaĢa Askerî RüĢtiyesi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğinenakledilmiĢtir.AskerîmekteplerinMaarif‟egeçmesiylekadrodıĢında kalmıĢtır.Ramazan 1330‟daHuzur Derslerimuhatablığına tayin edilmiĢ ve 1339 senesine kadar muhataplıkta kalmıĢtır.

O dönemde Ġlmiye TeĢkîlâtı‟nda bulunan kimseler, vazîfesini layıkıyla yerine getirip baĢarı sağlar, halkın iĢlerini eniyi Ģekilde yürütür ve aynı zamanda MeĢîhat Makamı tarafından da gayretleri uygun görülürse, beĢinci derecesinden aĢağıya doğru Osmanlı ve

MecidîniĢanlarıilemükâfatlandırılırdı.MustafaSâfîEfendide,FatihCâmii‟nde talebelerine icâzet verdiği sıradabir altun madalya, ToptaĢı Askerî RüĢtiyesi‟nde iken ikinci rütbeden bir Mecidî niĢanı ve vatan evlatlarına güzel hizmetinden dolayı beĢinci rütbeden bir

Mecidî niĢanı ile mükâfatlandırılmıĢtır.

Vassâf‟ın aktardığına göre Mustafa HilmîEfendi ilk evliliğini Burdur‟da dayısı

Ahmed Ağa‟nın kızı Hatice Hanım ile gerçekleĢtirmiĢtir. Hatice Hanım 1320/(1904) tarihinde Ġstanbul‟da vefât etmiĢ ve Eyüp Sultan‟da defn edilmiĢtir. Mustafa HilmîEfendi‟nin bu evliliğinden Cemâl Efendi isminde bir erkek ve MürĢide Hanımisminde bir kız evlâdı dünyaya gelmiĢtir. Daha sonra burada baĢka bir hanımla evlenmiĢ ve bir oğlu olmuĢ, ancak adem-i muâĢeret sebebi ile bu evlilik sona ermiĢtir. Bu evlilikle dünyaya gelen oğlu da,

Vassâf‟ın aktardığı Ģekliyle “tarîk-i nâ-hemvâra sâlik olmak hasebiyle dâire-i muhabbeti pederden hâriçte kalmıĢtır”.Mustafa HilmîEfendi‟nin son evliliği Hatice Hanım ile olmuĢtur.

Vassâf, Ģeyhinin eĢi Hatice Hanım için “fahru‟n-nisâ ıtlâkına Ģâyândır ve azîzimin saâdet-i hâline hizmerkârdır” demektedir. Bu hanımın önceki eĢinden olan Ahmed Cevad isminde yirmidörtyaĢındakioğluveremhastalığındanvefâtetmiĢveHz.Pîrdergâhına

defnedilmiĢtir.

Mustafa HilmîEfendi tasavvufa meyli ve muhabbeti sebebiyle Anadolu ve Rumeli‟de pek çok yeri gezmiĢ, ehl-ihâl ve sâhib-i kemâl zâtlar ile görüĢerek onlardan istifâde etmiĢtir.

ġeyh Hüsam Efendi‟nin öğrencisi Hacı Muhammed Tâhir Efendi‟denMesnevî-i ġerîfdersleri ilefeyzalır.1300/(1883)senesindeNazilli‟yegiderekġeyh-zâdeġeyhMuhammed 119Sicil Defteri, c. 7, s. 193.

120Sicil Defteri, c. 7, s. 193.

121Sâdık Albayrak, age, I, 53.

122Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 229.

124Ġleride Mehmet Hazmi Tura‟nın eĢi olmuĢtur.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 335-336.

Efendi‟nin delâleti ile ġeyh ġihâbeddin Efendi‟ye intisâb etmiĢ, o da ġeyh Fahreddîn

Efendi‟ye emânet buyurmuĢtur. Muhtelif zamanlarda Ġzmir, Üsküp, Selanik, Kosova, Edirne,

Manastır, Konya, mükerreren Nazilli ve Bursa‟ya seyâhat ederek tarîkat ve Ģerîat nurlarını yaymıĢtır. Vassâf, Mustafa HilmîEfendi‟nin Üsküp‟te Mevlevî Ģeyhi Niyâzî Efendi ile hemsohbetolup,onusohbetĢeyhiedindiğiniMustafaHilmîEfendi‟dendinlediğini

söylemektedir.

Senelerce ġeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkîhazretlerinin feyz-i nazarlarına mazhar olmuĢve1324senesiRamazan‟ınınKadirgecesinde(15Kasım1906),Fahreddin-i

Himmetîtarafından kendisine hilâfet verilmiĢtir. 1325-1327/(1909) senesinde TaĢkasap civârındaki Fındıkzâde TekkesimeĢîhatinin ġeyh Ârif Efendi‟nin vefâtından sonra boĢ kalması üzerine, Mustafa HilmîEfendi buraya tayin olunmuĢtur. Bu tekke esâsen NakĢî zâviyesi olduğundan NakĢî usûlü ile âyin icrâ edilmesi gerekmekteydi. Mustafa Hilmî

Efendi‟de ġeyh Arab Said Efendi‟den tarîk-i NakĢibendî icâzeti aldı ve tekkede hem hatm-i hâcegân hem de UĢĢâkî âyini icrâsında bulunmaktaydı.

Büyük bir yangın sonucu tekkenin yıkılması ile Mustafa Sâfî Efendi açıkta kalmıĢtır.

Bu yangında kıymetli birçok kitabı da zâyi‟ olmuĢtur. Yangından iki-üç gün sonra Mustafa

Hilmî-i Sâfî Efendi, ġeyhülislam Musa Kazım Efendi delâleti ile 10 Haziran 1334/(1918)‟de,

KasımpaĢa‟da ġeyh Muhammed Ġzzet Efendi‟ninvefâtından sonra boĢ kalan Hankâh-ı Hz.

Hüsâmeddin UĢĢakî meĢîhatine nakledilmiĢtir.Vassâf, Mustafa Sâfî Efendi‟nin Hz. Pîr

Dergâhı‟nda postniĢin bulunduğu dönemi Ģöyle anlatır: “Günden güne Ģöhretleri artmaya ve birçok teĢne-gân-ı ma‟rifet, âb-ı zülâl-ı irfânlarından sîr-âb olmaya baĢladı. Müridânın adedi günden güne tezâyüd eyledi. Hânkâh-ı Ģerîf, tavâf-gâh-ı ehl-i aĢk u muhabbet oldu.”

Burada zikr-i Ģerif PerĢembe günleri icrâ edilir ve Mustafa Hilmî-i SâfîEfendi, zikr-i Ģerîften önceMesnevî-i Ģerîftakrîr ederdi. Ancak rahatsızlanması ve doktorların kendini 125“ġeyh ġihâb Efendi 1316/(1898) yılında Nazilli‟de vefât etmiĢtir.” Vassâf, age, IV, 337.

126H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 336-337.

127Vefâtı 1297. Hakkında bilgi içinbkz. H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 467-469.

128Vefâtı 1333/(1915). Na‟Ģını Mustafa Hilmî-i SâfîEfendi gasl etmiĢtir. Halifeleri; meĢhûr Tesbihçi Ali Dede,

Ahmed Efendi, Mesçi Sâlih Dede, Mustafa Sâfî Efendi, Hacı Mustafa Efendi‟lerdir. Bkz. H. Vassâf,Sefîne-i

Evliyâ,IV, 484 -489. Hüseyin Vassâf,Dîvân‟ında “Azîzimin Azîzi ġeyh Fahreddin Hemta Hazretlerine”

diyerek ona yazdığı bir Ģiire yer vermiĢtir.129 130Fındıkzâde Ġshâk Bey tarafından 1217/(1802)‟de inĢâ edilmiĢtir. (H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 338.) 131H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 338.

132Vefâtı 1329/(1913).Bkz. H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 335.

133H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 338

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 338.

yormamasıyönündekiĢiddetlitavsiyeleriüzerineMesnevî-iĢerîftedrîsinedevâm

edememiĢtir.

MustafaSâfîEfendieserte‟lîfetmemiĢtir,onuneserleriyetiĢtirdiğikıymetli insanlardır. Kendisi kâmil ve mükemmil bir mürĢittir.Sefîne-i Evliyâ‟da dıĢ görünüĢü Ģöyle tavsîf edilir: “Beyaz sakalı, arâkiyye üzerine sardıkları yeĢil sarıkları sîmâ-yı dil-firîbine bir kat daha revnak-fezâ idi”.Vassâf, hâfızalarının çok güçlü olduğunu anlatırken, bahsi geçen herhangi bir konu üzerineMesnevî-i ġerîf‟ten ilgili beyitleri derhal okuyuverdiklerini, Hz.

Salahaddin-iUĢĢakî,Hz.Mısrî-iNiyâzî,Hz.Sezâî-iGülĢenîdîvânlarınınhâfızasında olduğunu, binlerce mürîdânının isimlerini ve her birinin seyr ü sülûktaki mertebesini de bildiklerinikaydetmektedir.Taassupsahibiolmayıpherkesinhâlinegöretenezzülleri olduğunu,sohbetininpeklatîfolduğunu,hiddetlendiğiningörülmediğinivemeĢrebinin celâlden ziyâde cemâle nâzır olduğunu da Vassâf‟tan öğrenmekteyiz.Sefine‟de Ģeyhi Mustafa

Sâfî Efendi için söylediği Ģu dörtlüğe yer vermiĢtir:

Bâb-ı irfân u füyûzunda bu âciz Vassâf

Hâki zer eyleyecek nazra-i Hak-bîn ister ġeyhimin kadrini takdîr edemem aczim var

Anı hakkıyla gören dîde-i Hak-bîn ister

Vassâf,Dîvân‟ında da “Azîzime” baĢlığıyla Ģeyhi Mustafa Sâfî Efendi için birçok Ģiir yazmıĢtır. Bunlardan bir tanesi Ģöyledir:

Bârekallah azîzim Sâfî

Seni mes‟ûd buyursun kâfî

Öyle bir mürĢid-i âlemsin ki

Bırakırsın perîde eslâfı

Kadrini bilmiyoruz hakkıyla

Gıpta eyler sana BiĢr‟ül-Hâfi

…

Yâr-ı cânım o kadar Ģîrîn ki

Vasfa sığmaz o güzel evsâfı 134H. Vassâf,Sefîne-iEvliyâ,IV, 339.

135H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 339, 343.

…

Mustafa Hilmî-iSâfî Efendi‟nin, tarîkat ehlinden olduklarını söyleyip Ģeriata aykırı tutumlarsergileyenkimselerdenhaylirahatsızlıkduyduğu,HüseyinVassâfEfendi‟nin

Dîvân‟ın da “UĢĢâkîlerin Lisânından” baĢlığı ile yer alan Ģiirlerinin ardından yaptığı Ģu açıklamadan anlaĢılmaktadır:

“Bu fahriyeleri azîz-i merhûm çok beğenmiĢ ve neĢ‟e-i fakîrânemin tezâyüdine dua buyurmuĢlardı. ġeriatsız tarîkat ehli geçinen ba‟zı câhillere karĢı (Farz u sünnet yoludur meslekimizbillâhi)diyebaĢlayankısmıherzamanokurlarbunuihvânınevrâdgibi ezberlemesini isterlerdi. Hatta bestelenmesi, dâimâ okunması temennisini izhâr ederlerdi.”

Hüseyin VassâfEfendi, Ģeyhinin irĢad ve kerâmetlerinden Ģâhit olduklarına örnekler verir; bir gün Ģeyhinin huzûruna girip elini öptükten sonra kenara oturduğunda, Mustafa Sâfî

Efendi, bugün Behcet Dede‟nin de kendisini ziyârete geldiğini, tam elini öpecekken geri çekildiğini sonra tekrar yaklaĢıp öptüğünü, sebebini sorunca; elini abdestsiz öpmediği gibi besmelesizdeöpmediğinivegeriçekilmesininsebebininbesmeleçekmeyiunutması olduğunu, besmeleyi zikrettikten sonra elini öptüğünü anlattığını nakleder ve Ģunları söyler:

“Vâkıa Ģahsımda hiçbir kıymet ehemmiyet yoktur. Lâkin Ģeyhine insan böyle nazar etmeli, böyle râbıta-bend olmalıdır. Bir Kur‟ân-ı sâmıt vardır. Bildiğimiz mesâhif-i Ģerîfedir. Bir de

Kur‟ân-ı nâtık vardır, mürĢidlerdir.Onlar hakâyık ve serâir-i Kur‟âniyye‟yi mürîdlere tefhîm ederler. Mesâhif-i Ģerîfe kırk yıl rafta dursa sâkittir. Onun mevzûunu bildirenler mürĢidlerdir.

Demek kimürĢidler hâmil-i esrâr-ı Kur‟ân‟dır. O sebeple onlara Kur‟ân‟ı nâtık demiĢler.

Mushaf-ı Ģerîf hakkında, esteîzü bi‟llah (lemme…Arapça)buyurulmasına bakılırsa, Kur‟ân-ı nâtıka dahi abdestsiz, Besmelesiz messetmek câiz olmaz. Bizim Behcet Dede‟de bu esrâr tecellî etmiĢ, takdîr ettim”.Bu sözlerin üzere VassâfEfendi, abdestsiz olduğunu ve tam almayaniyetetmiĢkenġeyh‟inigörünceheyecanlanıpbunuunuttuğunuhatırlayarak utancından ter içinde kalır. Mustafa Sâfî Efendi, Behcet Dede‟de üzerinden, Vassâf‟ı daha dikkatli olmaya davet etmiĢtir.

136Ġsmail Kasap, “Hüseyin Vassaf ve Divânı”, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, BasılmamıĢ Yüksek

Lisans Tezi, 1996, s. 247.Dîvân‟ında bir de “Merhûm Azîzimin lisânından” baĢlığıyla Mustafa Sâfî Efendi‟nin

HüseyinVassâf‟a hitâb ettiği Ģu beyit yer alır:

“AĢkını artıra Mevlâ-yı Kerîmü‟l-Müteâl 137Ey Hüseynim olasın garka-i deryâ-yı kemâl” ( s. 334).

138Ġsmail Kasap, “Hüseyin Vassaf ve Divânı”, s. 107.

Vassaf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 340-341.

Hazmî Efendi‟nin Ģeyhi Mustafa Hilmî-i Sâfi Efendi‟den Hz. Pîr‟e kadar olan ehl-i

silsile Ģöyledir:

ġeyh Mustafa Hilmî-i Sâfi Efendi ġeyh Muhammed Fahreddîn-i Himmetî Efendi ġeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî Efendi ġeyh Hüseyin Hakkî Efendi ġeyh Ömer-i Hulûsî Efendi ġeyh Muhammed Tevfîk Efendi ġeyh Ali el-Galib el-Vasfî Efendi ġeyh Muhammed Zühdî Efendi ġeyh Abdullah Selâhaddîn-i UĢĢâkî ġeyh Seyyid Muhammed Cemâleddîn-i UĢĢâkî ġeyh Muhammed Hamdî-i Bağdâdî ġeyh Sıdkî Osman Efendi ġeyh Abdülkerîm Efendi

ġeyh Halîl Efendi ġeyh Muhammed-i KeĢânî ġeyh Âlim Sinân Efendi

ġeyh Ömer-i Karîbî ġeyh Seyyid Memicân Efendi

Hz. Pîr Hasan Hüsâmeddîn-i UĢĢâkî (Kuddise sırruhu‟l-Bâkî) 139H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 345.

16 Safer 1344/ 15 Eylül 1925 târîhli kânun gereğince tekke ve zâviyelerin kapatılması, Ģeyhlik ve derviĢliğin kaldırılması ile Âsitâne-i UĢĢâkiyyede mühürlenmiĢtir. Mustafa Sâfî

Efendi, harem dairesinde odasında uzlete çekilmiĢ, ziyârete gelen mensûplarına burada feyz dağıtmıĢtır.Sekiz ay kadar bu Ģekilde devâmettikten sonra22 ġevval 1344 târîhinde (5

Mayıs1926)ÇarĢambagünü,damadıHazmîEfendi‟yegitmeyeniyetetmiĢken rahatsızlanmıĢtır. Üç gün hasta yatmıĢ, 25 ġevvâl Cumartesi gecesi vefât etmiĢtir. Ġlk halîfesi ġeyh Ġzzet, dâmâdı ġeyh Hazmî, pîrdaĢı ġeyhMustafa Efendi, ġeyh Osman Efendi ve

Hüseyin VassâfEfenditarafından büyük bir ihtiramla gasl edilmiĢ, Pazar gecesi hânkâh-ı Hz.

Pîr‟debulundurulmuĢvePazartesigünüKasımpaĢaCâmi-iKebîr‟indeöğlenamazını müteâkip cenâze namazı kılınmıĢtır.Namazını Rufâî Ģeyhlerinden ġeyh Hâfız Fâik Efendi kıldırmıĢtır.HükûmettarafındanizinverilmemesisebebiyleHz.Pîrhânkâhına defnolunamamıĢtır.Vassâf,cenâzenintehlîlilegötürülmesinedahimâni‟olunduğunu aktarır.Hz. Pîr‟e yakın KasımpaĢa Feriköy Mezarlığına defnedilmiĢtir. Hüseyin Vassâf,

Mustafa Sâfî Efendi için bir mezâr yaptırdığından,mezar taĢına Üsküdar Mevlevî ġeyhi

Remzi Dede Efendi‟nin söylediği târîhin yazıldığından bahseder.Ancak bugün mezar taĢının yenilenerek değiĢtirildiği anlaĢılmaktadır.Sefîne‟de; Bursa Mısrî Âsitânesi Ģeyhi ġemseddin Efendi‟nin, Bursa‟da Sa‟dî Dergâhı Ģeyhi Ġsmail Hakkı Efendi‟nin, Bilecik Maarif müfettiĢiHâfızNuriEfendi‟nin,GülĢenîĢeyhiġehrîEfendi‟nin,MustafaSâfîEfendi tarafından “Kutbu‟l-edeb” denilen Ġbnü‟l-Emîn Mahmud Kemal Beyefendi‟nin, Mevlevî

Tâhir Beyefendi‟nin ve muharrir Hüseyin Vassâf Efendi‟nin, Mustafa Sâfî Efendi‟nin vefâtı için söyledikleri târîhlere yer verilmiĢtir.

ġeyhMustafa Hilmi-i Sâfî Efendi‟nin halifeleri Ģu isimlerdir:

140H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 372.

141Hüseyin Vassaf, Mustafa Sâfî Efendi‟nin vefatı üzerine bir gazete de çıkan haber küpürünü kesipSefine-i

Evliyaeserinde ilgili bölüme yapıĢtırmıĢtır. Haber Ģöyledir:

“Ġrtihal:

Fâtih mücîz dersiâmlarından Burdurlu Hoca Mustafa Efendi irtihâl-i dâr-ı bekā eylemiĢtir. Na‟Ģ-ı mağfiretnakĢı bugün KasımpaĢa‟da sâbık UĢĢâkî Dergâhı‟ndan kaldırılacak KâsımpaĢa Câmi‟-i Kebîr‟inde namâzı ba‟de‟l142-edâ medfen-i mahsûsuna defn edilecektir.”

143H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 349.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 349.

Pîr Hüsameddîn-i UĢĢâkî mahbûbu‟l-kulûb

Ka‟be-i kûyun gönüller dâimâ eyler tavâf Âsitân-ı hizmetinde sâbıkan ġeyh-i celîl

Mustafa Sâfî Efendi-i kemâlât-ittisâf

……

Ba‟de-ez-in târîhini Remzi oku ihlâs ile

Nezd-i Hakk‟a Mustafa Sâfî Efendi gitti sâf= 1344/(1926) 144MezartaĢının bugünkü görüntüsü için bkz.EK 2: Mekân Fotoğrafları.

145H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 349-356.

ġeyh Muhammed ġerâfeddîn Sâdık Efendi:

ġeyh Fahreddin Himmetî Efendi‟nin irtihâlinden sonra kalan sülûkunu tamamlamak üzere Mustafa Sâfî Efendi‟ye intisâb etmiĢ ve az zaman sonra 1341/(1923) târîhinde hilâfete nâil olmuĢtur. 1343‟te vefât etmiĢ ve KasımpaĢa âsitâne-i Pîr‟de defn olunmuĢtur.

ġeyh Hulûsî-zâde Osman Nûrullah Efendi:

1284/(1867)‟de ġumnu‟da doğmuĢtur. Babası Diyarbakırlı Ahmed Hulûsi Efendi‟dir.

Bursa‟da Testereci Hamdî Baba‟nın halifesi Havlucu Hacı Muhammed Dede Efendi‟ye intisâb edip yedinci esmâyakadar sülûk görmüĢ ardından Mustafa Sâfî Efendi‟ye intisâb ederek sülûkunu tamamlamıĢtır. 1341/(1923) târîhinde hilâfete nâil olmuĢtur.

ġeyh Ġsmail Cemâlî Efendi:

Mustafa Sâfî Efendi‟nin tek oğludur. Genç yaĢında ikmâl-i sulûka muvaffak olup, 1341/(1923) târîhinde hilâfete nâil olmuĢtur.

ġeyh Tevfîk Refik Efendi:

Ümmîdir, 1341/(1923) târîhinde icâzet almıĢtır.

Kömürcü Muhammed Efendi:

MustafaSâfîEfendi‟denicâzetalmıĢ,HersekliMuhammedFevzîSafvetî‟yi yetiĢtirmiĢ ve hilâfet vermiĢtir.

ġeyh Emîn Efendi:

Mustafa Sâfî Efendi‟nin Ģeyhi olan Fahreddin-i Himmetî‟nin oğludur. Mustafa Sâfî

Efendi, seyr ü sülûka çalıĢması Ģartı ile tâc ve hırka giydirerek Aksaray‟da ġekeri Sokağı‟nda ki Kırkağacî Emin Efendi Dergâhı‟na, pederinin makamına oturtmuĢtur. Ġleride bahsi geçecek olan Keçeciler Dergâhı‟na Ģeyh tayini olaylarında Mustafa Sâfî Efendi aleyhinde bâzı

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 356.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 357.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 357.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 357.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 357.

Sadık Albayrak, age, V, 63-64.

hareketlerdebulunmuĢ,bunarağmen“azîz-zâdemdir”denilerekMustafaSâfîEfendi tarafından hoĢ görülmüĢ, iltifatta bulunulmuĢtur.

ġeyh Ahmed RüĢtü Efendi:

MusatafaSâfîEfendi‟denzikreme‟zûnolarakicâzetalmıĢtır.Dağıstânîġeyh ġerâfeddin Efendi ve Celvetiyye‟den ġeyh GülĢen Efendi‟nin halifelerindendir. Bursa‟da Ġsmail Hakkı el-Celvetî Âsitânesi Ģeyhliği yapmıĢtır.Ulemâdandır.

Terlikçi Osman Efendi(Osman Zeki Yücebilgiç):

Galata PerĢembe pazarında ayakkabıimâlathânesinde ticaretle meĢgûlolmuĢtur.

Kadirî ve Rıfâî tarîklerinden de icâzet almıĢtır.Yirmi-otuz derviĢiyle birlikte Mustafa Sâfî

Efendi‟ye gelerek seyr ü sülûk görmüĢ ve UĢĢâkî tarîkinden de hilâfete nâil olmuĢtur.

Manisa‟da Ali Naîlî Dergâhı meĢîhati kendisine verilmiĢtir.Osman Efendi Ģiirlerinde “Hâdî” mahlasını kullanmıĢtır. 1963 yılında vefât etmiĢ ve vefâtından sonra Ģiirleri avukat

Avni Onat tarafından derlenerek yayımlanmıĢtır.

ġeyh Cemâl Efendi:

Pîr-i sânî Cemâleddîn-i UĢĢâkî Âsitânesi Ģeyhliği yapmıĢtır. Babasının irtihâlinde postuna sâhib olabilmek için Mustafa Sâfî Efendi‟den bir icâzet almıĢ, sülûkunu tamamlamak Ģartıyla tâc ve hırka giydirilmiĢtir.

ġeyh AliDede:

Mersinlidir. 1342/(1923) senesinde hilâfete nâil olmuĢtur. Mustafa Sâfî Efendi‟ye muhabbet ve bağlılığı Ģiddetli olanlardandır.

ġeyh Molla Ahmed Efendi:

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 358.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 358.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 358.

Avni Onat, “BaĢlangıç”,Osman Zeki Yücebilgiç,Hâdi Divânı, (Derleyen: Avni Onat), Toker Matbaası, 1964,

s. 4.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 358.

Osman Zeki Yücebilgiç,Hâdi Divânı, (Derleyen: Avni Onat), Toker Matbaası, 1964.

Osman EfendiDîvân‟ındaki bir beytindeHazmî Efendi‟den Ģöyle bahseder:

“Dâmâd-ı mürĢîd Hazmî Efendi Ġlm ü irfânda yoktur menendi”

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 358.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 358.

ġeyh Fahreddin-i Himmetî‟den intikāl eden derviĢlerdendir. Mustafa Sâfî Efendi

Fındıkzâde Dergâhı Ģeyhi iken kendisine hilâfet vermiĢtir. Keçeciler Dergâhı meĢîhati boĢ kalınca buranın meĢîhatına tâlip olmuĢtur. Ancak bu dergâha tayin olunacak Ģeyhin, Âsitâne-i

UĢĢâkî‟de post-niĢîn olan zâttan hilâfet almıĢ olması Ģartı olduğundan ve Ahmed Efendide bu Ģarta uymadığından talebi gerçekleĢmemiĢtir. Bunun üzerine yukarıda ismi geçen ġeyh Emin

Efendi ve Sâfî Efendi‟nin pîrdaĢı ġeyh Mustafa Efendi ile birlikte Mustafa Sâfî Efendi hakkında,yaĢlılıktanneyaptığınıbilmiyor,vesâyetemuhtaçtırdiyerektutanak oluĢturmuĢlardır.BusıradaMollaAhmedvefâteder,Vassâf,Ģeyhininnazarına uğradığından öldüğünü söylemektedir. Mustafa Sâfî Efendi yine de ona acımıĢ ve rûhunun Ģâd edilmesi için Fâtihâlar okunmasını emretmiĢtir.

El-Hâc ġeyh Muhammed ĠzzeddînSafiyyullah Efendi:

Mustafa Sâfî Efendi‟nin ilk mürîdi ve ilk halîfesidir. 1324/(1906) târîhinde Mustafa

Sâfî Efendi‟ye intisâb etmiĢ ve 1334/(1916) senesinde hilâfete nâil olmuĢtur. Ġnegöl‟de

Hamîdiyye Medresesi müderrisliği yaparken, hilâfet alınca burada neĢr-i tarîkate baĢlamıĢtır.

Halkın teveccühüne mazhar olarak birkaç yüz ihvan toplamıĢtır. Fakat Ġstanbul‟da Keçeciler ġeyh Bedreddin Dergâhı meĢîhati boĢalınca, buraya Âsitâne-i UĢĢâkiyye‟den halifelik almıĢ birinin tayin edilmesi gerektiğinden ĠzzetEfendi münâsib görülerek tayin edilmiĢtir. Birkaç sene burada Ģeyhlik yaptıktan sonra zarûrete binâen mürĢidinin izni ile dergâh meĢîhatinden ferâgat ederek Ġnegöl‟de ikāmet etmeyi seçmiĢ, burada hem müderrislik hem de Bursa Vilâyet

GenelMeclisi‟ndeazâlıkyapmıĢtır.Arapça,Farsça,TürkçeveGürcüdilleriile

okuryazardı.

ġeyh Osmanzâde Hüseyin Vassâf Efendi:

Sefîne‟de,Vâkıatadlı eserinde de nasıl hilâfete nâil olduğunu anlattığını söylerve

Mustafa Sâfî Efendi hazretlerinin irtihâlinden sonra, yukarıda zikredilmiĢ olan hulefâsından Ġnegöl müftüsü ġeyh Muhammed Ġzzeddîn Safiyyullah Efendi‟nin Ġstanbul‟a gelerek seyr ü sülûkunu tamamlatıp, 18 Zilhicce1344/(30 Haziran 1926) târîhine kendisine icâzetnâme verdiğini ve beĢ sene önce gördüğü rüyasına müsteniden, iĢâret-i ma‟nevîyye ile Ģeyhinin tâc, kemer ve ferâcesinin kendisine tekbîrlendiğini aktarır. Mustafa Sâfî Efendi‟ye müntesib olup 160ÇalıĢmamızın “ġeyh Mahmud Bedreddin Dergâhı PostniĢinliği” baĢlığı altında bu hâdise tafsilatlı olarak anlatılmıĢtır.161 162Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 359.

163H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 359-360.

164Sadık Albayrak, age, V, 126-127.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV,361.

sülûkunutamamlamayansâlikvesâlikelerHüseyinVassâfEfendi‟yehavâle edilmiĢtir.PostniĢînliği sırasında Pötürgeli Ali Rızâ Zühdî Efendi, Sivaslı Muhammed

Ömer RüĢdî Efendi, Göreleli Ali Osman Sıdkî Efendi, Ankaralı Ahmedî Hamdî-i Tevfîkî

Efendi‟ye icâzet vermiĢ ve hanımlardan da Ġffet Sâdıka Hanım, Müzeyyen Hanım, Seher

Hanım ve Ferîde Hanım‟ın sülûklarını tamamladıklarını kaydetmiĢtir.

ġeyh Mehmed Hazmî Efendi: ÇalıĢmamızın konusunu oluĢturan zâttır.

C. ġEYH MAHMUD BEDREDDÎN DERGÂHI POSTNĠġĠNLĠĞĠ ġeyhMahmudBedreddînDergâhı‟nınkurucusuveilkpostniĢini,UĢĢâkiyye tarikatınınikinciPîri(Pîr-iSâni)kabuledilenCemâleddin-iUĢĢâkî(ö.1164/1751) hazretlerinin halifelerinden, ġeyh Mahmud Bedreddin Efendi‟dir. Dergâh 1179/(1765-66) senesinde Fatih /Yenibahçe‟de Keçeciler caddesinde inĢâ edilmiĢtir. Tekkelerin kapatılmasına kadar UĢĢâkîliğin Cemâlî Ģubesine bağlı kalmıĢtır.

ġeyh Mahmud Bedreddin Efendi Ġstanbulludur. 1196/(22 Ağustos1782) yılı Ramazan ayınınonüçündePerĢembegecesiçıkanbüyükCibâliyangınındanbirsenesonra

169170 1197/(1783)‟te vefât ederekvazîfe yaptığı tekkesine defnolunmuĢtur.Aynı yangında

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 323, Cemal Kurnaz-Mustafa Tatçı, “Hüseyin Vassâf”,DĠA,XIX, 18-19.

H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 323-325.

Vassâf‟ın,Dîvân‟ında pîrdaĢı Hazmi Efendi‟ye yazmıĢ olduğu, “bir zamanlar kûĢe-niĢîn-i uzlet iken bu hâlime râzı olmayarak mekâtıb-i müteaddideyle bezm-i sohbette söylenmek isyeten fuzalâdan Hazmî Efendi‟ye yazılmıĢtır” açıklaması ile yer verdiği Ģiiri Ģöyledir:

A güzel Hazmî-i hoĢ-dem ne ararsın benden

Söyletirsin beni bilmem ne ararsın benden

Bizde her ne var ise fazlasına mâliksin

A benim kalbime (dil-i atĢânıma) zemzem ne ararsın benden

Ben ki mahrûm-ı kemâl serseri âĢıkım

Kalb-i hasretine de pür-gam ne arasın benden

Beni söyletme Hüdâ aĢkına derdim çoktur

ÇeĢm-i firkat zede-pürnem ne ararsın benden

Dâhil-i kûĢe-i uzlet oluversem ne olur

Hazret-i Hazmî-i gülfem ne ararsın benden (Ġsmail Kasap, “Hüseyin Vassâf ve Dîvânı”, s. 191.)

Mahmud Erol Kılıç, “Cemâleddin UĢĢâkî”,DĠA, VII, s. 314.

M. Baha Tanman, “UĢĢâkîlik”,DBĠA, VII, 330.

H. Vassâf, age, IV, 416.

Mustafa Özdamar,Dersaâdet Dergahları, Kırk Kandil Yay., Ġstanbul 1994, s. 93.

pîrdaĢı Salahaddîn-i UĢĢakî hazretlerinin dergâhı da “dil-i UĢĢâk” gibi yanmıĢtır. Salahaddîn-i

UĢĢakî hazretleri, Mahmud Bedreddîn Efendi ile aynı sene içinde vefât etmiĢtir.

Anlatıldığına göre, Mahmud Bedreddîn Efendi dergâhına yakın bir bakkal dükkanı önünden geçerken orasının bir gün tekke olacağını söylemiĢ, hakîkaten bir müddet sonra o dükkanın bulunduğu yere Kādirî Tekkesi yapılmıĢtır. Hüseyin Vassâf Efendi, ġeyh Mahmud

BedreddinEfendi‟ningâyetârifâneveâĢıkāneyazılmıĢĢiirleriniiçerenbirdîvânını gördüğünü nakleder. Halifeleri; ġeyh Mehmed Edîb-i UĢĢâkî (v. 1220/1805) ve ġeyh Zuhûrî-i

UĢĢâkî (v.1172/1759)‟dir.

ġeyh Mahmud Bedreddin Efendi dergâh meĢîhatinin belirlenmesi iĢini, çocukları, torunları, halîfeleri ve onların halîfelerinden de ehliyetli kimseler bulunmadığında, Ģeyhliğe gelecek kimsenin Âsitâne-i UĢĢâkiyye‟de postniĢîn olan zâttan hilâfet almıĢ olması esâsı üzerine te‟sîs ettiğinden, tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu Ģarta riâyet edilerek Ģeyh ataması yapılmıĢtır.

Kendisinden sonra halîfesi ġeyh Mehmed Edîb Efendi, ondan sonra oğlu Sirac

Mahmud Efendi (v. 1267/1850), sonra da Mahmud Efendi‟nin oğlu Mehmed Sâlih Efendi (v.

1271/1854) postniĢin olmuĢtur. Daha sonra postniĢin olan Edirneli ġeyh Mehmed Sıdkî

Efendi tekkenin ikinci ve son bânisidir ancak dergâhı yeniden inĢâ iĢlemi bittikten bir hafta sonra 1272/ (1856) yılında burada vefât etmiĢ ve bir dönem Ģeyh vekilliği yaptığı Âsitâne-i

UĢĢâkîyye‟ye nakl olunarak Hz. Pîr türbesinde defnolunmuĢtur.Arkasından oğlu Mehmed

Said Efendi Ģeyh olmuĢ fakat bir sene vazife yaptıktan sonra, verem hastalığından 1274/

(1857)‟devefât ederek, dergâhtaġeyhMahmudBedreddîn‟inyanına defnolunmuĢtur.TekkemeĢîhatiboĢkalıncadöneminġeyhülislamıvasıtasıylaSa‟dî meĢâyıhından Hasan Hilmî Efendi (v. 1306/1888) meĢîhata tâyin olunmuĢtur. Bu tâyin dergâha atanma Ģartlarına aykırı olduğundan tartıĢmalara sebep olmuĢ, Sa‟dî Ģeyhi olan Hasan

Efendi‟ye usûlen UĢĢâkî tâcı giydirilmiĢtir.Bir müddet sonra vefât etmesiyle UĢĢâkî 171H. Vassâf, age, IV, 432.

172H. Vassâf, age, IV, 416.

173“ġart eyledim ki…Gavsül vasilin kutbul arifin merhum Hüsamettin UĢĢâkî hulefâsından aslah olan bir kimesne vakf-ı mezburuma mütevelli ve zaviye-i mezkurda Ģeyh ola..”(624 numaralı defterin 8 sahife ve 5.

Sırasında kayıtlı Ġstanbul‟da EĢ-ġeyh Mahmud Bedreddin Efendi vakfına ait 1179 tarihli vakfiyesinden hayır Ģartlarını ihtivâ eden kısmın örneğ Vakıflar Genel MüdürlüğüArĢiv ve Yayın Dairesi BaĢkanlığı)Bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri174.

175H. Vassâf, age, IV, 416.

176H. Vassâf, age, IV, 418.

177H. Vassâf, age, IV, 418, Hür Mahmut Yücer, age, s. 221-222.

H. Vassâf, age, IV, 418, Hür Mahmut Yücer, age, s. 218.

Asitânesi postniĢilerinden ġeyh Cemâl Efendi‟den halifelik almıĢ olan Filibeli Hâfız ġeyh

Ahmed Efendizâde ġeyh Ġsmail Efendi posta oturmuĢ, 1316/(1898) yılında vefât ederek dergâh bahçesine defnolunmuĢtur.Ardından, yine Cemâl Efendi‟nin halîfelerinden Ġkinci ġeyh Ġsmail Efendi meĢîhate geçmiĢtir.

Bu zâttan sonra dergâh meĢîhati boĢ kalınca, Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi ile pirdaĢ olup aynı anda hilâfet alan, Mustafa Sâfî Efendi‟nin Fındıkzâde Dergâhı ve sonrasında Hz. Pîr

Dergâhı meĢîhatinde bulunması ile rekabet hisleri uyanan Hacı Mustafa Efendi boĢ kalan bu dergâha tâyin olunabilmek için Mustafa Sâfî Efendi‟nin aracı olmasını istemiĢ ve ondan;

“Ģart-ı vâkıf îcâbınca Âsitâne-i UĢĢâkiyye‟den müstahlef olmak Ģarttır. ġartu‟l-vâkıf kenassı‟Ģ-Ģâri‟ nazariyesine göre sizi oraya inhâ etmek vakfa karĢı hıyânettir” cevâbını alınca, öyleyse kendisine ayrıca hilâfet vermesini talep etmiĢ, Mustafa Sâfî Efendi de bunun üzerine;

“Azîzimin masbata-i irfânında yan yana bulunduk, rahle-i tedrîsinde berâber bulunduk. O sizehilâfet vermiĢ. Ben onu ibtâl ile yeniden size hilâfet verebilir miyim? Rûh-ı azîz titrer, halk güler. Ehlu‟llâh la‟neteder” diyerek özür dilemiĢtir.Mezkûr Ģarta münâsib olarak

Mustafa Sâfî Efendi‟nin halîfelerinden Muhammed Ġzzeddin Safiyullah Efendi dergâhın Ģeyliğine getirilmiĢtir.

ġeyh Mahmud Bedreddîn Dergâh‟ının Ġzzeddîn Efendi‟den sonra boĢalmasıyla, Hacı

Mustafa Efendi,bu kez de Molla Ahmed Efendi ismindeki halîfenin buraya geçmesi için ısrar etmiĢtir. Ġstekleri yerine gelmeyince Mustafa Sâfî Efendi‟nin “ateh getirdiği”ne dair bir tutanak oluĢturmuĢlarsa da, yetkililer bunun kötü niyetlilerce hazırlanmıĢ olduğunu anlayıp geçersizbulmuĢtur.Böylece,dergâhmeĢîhatininbelirlenmesisürecindeMustafaSâfî

Efendi‟yiçokçaüzmüĢler,oisebuiĢlerhiçolmamıĢgibikendilerinemuâmelede

bulunmuĢtur.

Bütün bu olayların arkasından, Ġzzeddîn Safiyyullah Efendi‟den sonra münhal bulunan ġeyh Mahmud Bedreddin Dergâhı‟na postniĢin olan kiĢi Mehmed Hazmî Efendi olmuĢtur.

Hazmî Efendi imtihanda ehliyetini göstermiĢ ve Ģeyhi Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin 178ġeyh Seyyid Muhammed Cemâleddîn (v. 1331/1912).Bkz. Vassâf, age, IV, 330-335.

179Osmanlı ArĢivi Daire BaĢkanlığı‟ndan temin edilen, Hırka-i ġerîf Ģeyhi Tevfik Efendi‟nin Fatih‟teki UĢĢâkî

Dergâhı MeĢîhatinin Ġzmirli Osman Efendi‟ye tevcîhi talebi üzerine Meclis-i MeĢâyıh‟tan bu Ģeyhliğin

KasımpaĢa‟da bulunan Hafız Ġsmail Efendi‟ye tevcîh edilmesi gerektiğinin bildirildiği 1306 tarihli belge. Bkz.

EK 3: ArĢiv Belgeleri180.

181H. Vassâf, age, IV, 418.

182H. Vassâf, age, IV, 333, 419.

183H. Vassâf, age, IV, 489.

184H. Vassâf, age, IV, 359.

H. Vassâf, age, IV, 490.

delâleti ile dergâhın meĢîhatı kendisine verilmiĢtir. PirdâĢı Hüseyin VassâfEfendi:“ahîran azîzimin damad-ı muhteremi urefâ vü fuzalâdan ġeyh Muhammed Hazmî Efendi bi‟l-istihkak buranınmeĢîhatinerevnak-fezâolmuĢ….vebuvesîle-ihaseneilesilsile-izerrîn-i

UĢĢâkiyye‟ye dâhil olmuĢtur” demektedir.Tâc ve hırka giydirme merâsimi 17 Rebîulevvel 1343/(1924) târîhindePerĢembe günü, KasımpaĢa‟da Âsitâne-i UĢĢâkiyye‟de, bir mevlid-i ĢerîfcemiyetivedöneminmeĢâyıhıhuzûrunda,MustafaSâfîEfenditarafındanicrâ

edilmiĢtir.

Hazmî Efendi‟nin postniĢin oluĢu hususunda, Hüseyin VassâfEfendiDîvân‟ında:

“Müderrisîn-i fuzalâdan, Azîzim Mustafa Sâfî hazretlerinin damadı ġeyh Muhammed Hazmî

Efendi Keçecilerde Bedreddîn Dergâhı MeĢîhatine tayin olunmuĢtu. Ġstirkâb yüzünden bazı bed-hahlar bu tâyine aleyhdâr oldular. Hakkın galebesi cümlesi vâdi-i hüsrânda kaldılar.

Bunun üzerine muhabbeten sunûh etmiĢti” diyerek Ģu beyitlere yer vermektedir:

Dergeh-i Hazret-i Bedreddîn‟e

Post-niĢîn oldu Muhammed Hazmî

Bütün erbâb-ı hased cebhesine

Sedd-i Çin oldu Muhammed Hazmî

Gül-Ģen-i aĢka düĢünce râhı

Kâm-bîn oldu Muhammed Hazmî

Pûte-i akĢda olunca sâfî

El-emîn oldu Muhammed Hazmî Ġlm ü irfânını teslîm ederim

Pek metîn oldu Muhammed Hazmî

NeĢ‟e-yâb etsin onu Hazret-i Hak

AĢk-mekîn oldu Muhammed Hazmî ĠriĢüp Hazret-i Pîr‟den ona feyz 185H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 416, 368.

186H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 368.

Dâne-çîn oldu Muhammed Hazmî

Oldu dâisi onun Vassâf‟ı

Zü‟l-yakîn oldu Muhammed Hazmî

Hüseyin Vassâf,Sefîne-i Evliyâ‟sında da, UĢĢâkî Ģuârasından Behçet Dede ile birlikte,

Hazret-i Pîr Dergâhı‟nda, Hazmî Efendi‟nin Keçeciler‟deki dergâha tâyini münasebetiyle bir manzûme-i tarihiyye tanzîm ettiklerini anlatmakta ve aĢağıdaki beyitlere yer vermektedir:

Vassâf: Muhammed Hazmî-i UĢĢâkî ġeyh oldu bu dergâha

Behçet: Makâmında olup dâim iriĢsün pek büyük câhâ

Vassâf: Kulûb-ı âĢıkānı nûr-ı irĢâd ile kılsın Ģâd

Behçet: Cemâl-i pertev-i ikbâli dönsün bedr olan mâha

Vassâf: Harîm-i bezm-i irfâna girüp cânânı bulsunlar

Behçet: Dutanlar destini vâkıf olup sırr-ı yedu‟llâha

Vassâf: Geçüp dervîĢleri tevhîd ile âsâr-ı kesretten

Behçet: Olup âzâde-i elvân boyansın sıbğatu‟llâha

Vassâf: ĠriĢsün himmet-i Pîr‟im bütün ihvân u yârâna

Behçet: Husûsan Hazmî âĢık ola makbûl-ı feyiz-gâha

Vassâf: Yazup bu nazm-ı târîhi muhibbiBehçetüVassâf

Behçet: Temennî kıldılar cândan iriĢsün cümle di‟l-hâha

Vassâf:Füyûz-ı tâmmetârîh-i güĢâdı bâb-ı irfânın-1342

Behçet: Buyursunlar salâdır cümleten uĢĢâk-ı âgâha

Dergâhda Salı günleri âyin icrâ edilmakteydi.Tekkeve zâviyelerin kapatılmasından sonra iĢlevsiz kalan tevhidhânesi 1932 yılında bakımsızlıktan çökmüĢtür.Hazmî Efendi, 187Ġsmail Kasap, “Hüseyin Vassaf ve Divânı”, s. 262.

188H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 368.

189H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,V,310.

vefâtına kadar dergâhın ahĢap meĢrûtasında ikāmet etmiĢtir. Vefâtından sonra 1977 yılında burası da yıkılmıĢ ve arsa haline gelmiĢtir. Bugün tekkeden geriye, ġeyh Mahmud Bedreddîn

Efendi‟nin yenilenen türbesi ile yanındaki küçük hazîre dıĢında bir Ģey kalmamıĢtır.

D. HALÎFELERĠ

Mehmed HazmîEfendiüç halîfe bırakmıĢtır.Silsilesihalifelerinden merhûm

MehmetNusret Tura‟dan devam etmektedir.

1. Mehmet Nusret Tura:

BabasıkolağasıĠsmailEfendi,annesiġahindehanımdır.Babasınınailesi

Bulgaristan‟ın Kızanlık bölgesinden, buradaki düzenlerinin bozulması sebebiyle ayrılarak yola çıkmıĢ, bu göç esnâsında Ġsmail kaybolmuĢ ve Türkiye‟ye doğru gitmekten olan baĢka bir kafile yanlarına almıĢtır. Kendi ailesini bir daha bulamayan Ġsmail, yeni ailesi ile bir müddetTekirdağ‟daikāmetetmiĢ,dahasonraĠstanbulKasımpaĢa‟yayerleĢmiĢlerdir.

KasımpaĢa‟da ġahinde Hanım ile evlenen Ġsmail Efendi‟nin, 1903 senesinde Nusret isminde bir oğlu ve 1917 senesinde Fatma Nafize isminde bir kız çocuğu dünyaya gelmiĢtir.

Nusret Efendi18 yaĢlarında iken annesi onun hakkında güzel bir rüya görür. Bunun üzerine babası Nusret‟i yanına alarak KasımpaĢa‟daki UĢĢâkî âsitânesine gider ve dergâhın Ģeyhi Mustafa Sâfî Efendi‟ye “size bir UĢĢâkî gülü getirdim” diyerek Nusret‟i teslîm eder.

Nusret Efendi‟nin tarîkata intisâbı bu Ģekilde gerçekleĢir.1926 yılında Ģeyhi Mustafa Sâfî

Efendi vefât edince, zaten kendisinin terbiyesiyle ilgilenmekte olan Mustafa Sâfî Efendi‟nin halîfesi Mehmed Hazmî Efendi ile seyr ü sülûkuna devam etmiĢtir. Nusret Efendi‟nin bunu ifâde eden bir beyti Ģöyledir:

“Hazreti Hazmî‟ye büktük boynumuz misli gedâ,

Pîr Hüsâmeddîn-i UĢĢâkî‟ye ettik ilticâ”.

Esin Demirel ĠĢli, “Ġstanbul Tekkeleri Mimarisi Eklentileri ve Restorasyonu”, BasılmamıĢ Doktora tezi,

Yıldız Teknik Üniversitesi, Ġstanbul 1998, s. 92.

M. Baha Tanman, “UĢĢâkîlik”,DBĠA, VII, 330.

M. Nusret Tura,AĢk Yolu, (haz. Mahmut Erol Kılıç), Ġnsan Yay., Ġstanbul 2006, iç kapak arkası.

Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Divan 3, s. 34.

Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Divan 3, s. 35.

M. Nusret Tura,Karagün Dostuyum, Ġstanbul 1963, s. 39. BaĢka bir beytinde de Ģunları söyler:

Sen kisve-i âlemle kılıp kendini pinhân

Farkındayım eĢya bana ben zâtına kurban „Hazmî‟ dediğin meĢrık-ı ihsânda âyânsın

Tuttun beni, verdin ona, kıskansa da devrân (Karagün Dostuyum, s. 74.)

Hazmî Efendi‟nin Fatih Keçeciler‟de Mahmud Bedreddin Dergâh‟ındaki evini sık sık ziyâret etmiĢtir. Derslerini bitirmeye muvaffak olduğunda bunun sevinci ilegünümüzde rast makamında ilahî olarak okunmakta olan meĢhûr “Erler Demine Destur Alalım”nutkunu

söylemiĢtir:

Erler demine destûr alalım

Pervâneye bak ibret alalım

AĢk ateĢine gel bir yanalım

Dost dost diyerek arĢa varalım

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvah demeden, Allah diyelim

Günler geceler durmaz geçiyor

Sermâyen olan ömrün bitiyor

Bülbüllere bak feryâd ediyor

Ey gonca açıl mevsim bitiyor

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvah demeden, Allah diyelim ÂĢıksan eğer gel birleĢelim ġeyhin izine yüzler sürelim

Tâ fecrekadar zikreyleyelim

Feryâd edelim efgân edelim

Devrâna uyup seyrân edelim

Eyvah demeden, Allah diyelim

Ey yolcu biraz gel dinle beni

Kervan yürüyor sen kalma geri

Nusret denilen deryâ gezeri

Hatmetti bugün seyr ü seferi

Devrâna uyup seyrân edelim 196Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Divan 3, s. 36, 37.

Eyvah demeden, Allah diyelim

Talebesi olan Necdet Beyefendi onunla olan berâberliklerinden Ģunları nakleder:

“Nusret Babam giĢede çalıĢtığı sıralarda ziyaretine giderdim. Gemi saati olmadığı zamanlar giĢenin kapısı kapalı olur, kendisi içerde ya istirahat eder ya da eğer yorgun değilse zikir yapar veya yazılarını yazardı. Ben kapıyı vurmam beklerim, o geldiğimi anlar içeri alır, benimle sohbet ederdi…Bir gün arkadaĢım ile beraber ziyaretine gitmiĢtik. Sonra baĢka yer dedersimizolduğunusöyleyerekkendisindenizinistedik.Kapıdançıkarken„Deryâda yıkanıp temizlendiniz hadi Ģimdi göle gidip kirlenin bakalım‟ dedi.Bunun ne anlama geldiğini çok seneler sonra anladım…”

Mehmet HazmiTura ile halîfesi Mehmet Nusret Tura‟nın soyadlarının aynı olması kanbağındandeğilmanevîbağdankaynaklanır.NusretEfendi,ĢeyhineolanaĢırı muhabbetinden dolayı aynı soyadını kullanmıĢtır. Bununla alakalı bir beyti Ģöyledir:

“Bana kıtmir-i aĢk derler koĢarken Hazmî-i câna

Lâkaptır Nusret-i tura (Tuğra) ayılsınlar füsûnumdan…”

Mektuplar‟ında da soyadıyla ilgili Ģu açıklamayı yapar:

“Sordular Mecnûn‟a Leylâ‟nın saâdethânesin

Sînedenbirâhçekipgösterdidilvîrânesin”dediklerigibiHazmîBabamızda sînemizde yatıyor, toprakta değil. Efendi babamızın soyadı Tura‟dır. Fakîrin de Tura‟dır.

Tuğra derler eski Türkçede. Mânâda Sultanlar Sultanı‟nın tuğrasıyız. Esâsen Tuğra‟ya padiĢahların imzâsına derler. Cenâb-ı Kibriyânın gönlümüze vurduğu Tura‟nın pırıltılarını sözlerimizde, gözlerimizde görmek mümkündür.”

NusretEfendi,ĢeyhiHazmîEfendi‟ninvefâtındankısasüreönceçıktığıHac yolculuğuna dair “Efendi Babam Hacc‟a Giderken” baĢlıklı Ģu Ģiiri söylemiĢtir:

Günden güne efzûn oluyor âh-ı figânım,

Canânımın ardında koĢup gitmede figânım, 197M. Nusret Tura,Karagün Dostuyum, Ġstanbul 1963, s. 17. Nota arĢivlerindebu rast ilahinin güftesi ve bestesi

Hacı Tahsine Hanım‟a ait olarak gösterilmektedir. Ancak doğrusu güftenin Nusret Tura‟ya ait olduğudur.198 199Mahmud Erol Kılıç, “Önsöz”, M.Nusret Tura,Gönül veAĢk, Ġnsan Yay., Ġstanbul 2006, s. 7-8.

200M. Nusret Tura,Karagün Dostuyum, Ġstanbul 1963, s. 73.

M. Nusret Tura,Mektuplar, Ġnsan Yay., Ġstanbul 1995, s. 11-12.

Yandım tüterim kırk senedir, parlamadım âh,

Soldum gül idim, kâh olarak bülbüle hem râh

Gittim gelirim, “gel” dedi mahbûb-ı cihân “gel”,

Gönlümde bir aks-i sedâ var, “git ve hemen gel”

Ol hâk-i ıtırnâke eriĢ, sonra selâm et

Alnında durur dîdelerim, hâk ile pâk et,

Herkes su döker yolcusuna, yol alıyorken,

Biz yaĢ dökerizgelmen için, bir görüversen

Tayyâre ile âlemi eflâki dolaĢsan

Ref ref ile, düldüller ile arĢa ulaĢsan

Gönlümde yerin var, Allah, taĢra çıkamasın

Bir tek adım olsun atamaz, gāib olamazsın

Gittin bilirim ağlayarak, bir nice zahmet,

Ya kalbine geldiyse eğer, Nûr-ı Muhammed

Avdet gerekir, tâ ki bu dem kalmaya hasret,

Çok özlediNusretseni, gel kalbime hükmet.

Nusret Efendi gençliğinde Devlet Deniz Yolları‟nda göreve baĢlamıĢ ve seferlere çıkarak geçimini sağlamıĢtır. 25 yaĢında iken Rahmiye Hanım ile evlenmiĢ, bu evlilikten

Nûriye ve Recâî isimlerinde iki çocukları olmuĢtur. Ġstanbul KasımpaĢa‟da ve son olarak da

Bebek semtinde ikāmet etmiĢlerdir. Bebek iskelesi giĢe memurluğunda çalıĢtıktan sonra buradan emekli olmuĢtur.Nusret Tura 1979 yılında vefâtetmiĢ, vasiyetleri gereği, eĢiyle birlikte Pendik Soğanlık Dolayoba Yaylalar Köyü mezarlığına defnedilmiĢtir.

201Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Divan 3,s. 77.

202Mustafa Özdamar,Hüsâmeddin UĢĢâkî ve UĢĢâkîler,Kırk Kandil yay., Ġstanbul 2001, s. 224.

203Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Divan 3, s. 35, 38.

Mehmet Nusret Tura‟nın tasavvufî kitapları, gazetelerde yayımlanmıĢ yazıları ve Ģiirleri bulunmaktadır. Kendisi1960‟lıyıllarda, Ģiirlerini,Tasavvufta Gönül ve AĢkve

Vecîzelerisimli kitaplarını,Karagün DostuyumbaĢlığı ile üç kitap halinde bastırmıĢtır.

Nusret Efendi‟nin bazıtasavvûfî sohbetleri, 67-68‟liyıllardaYeni ĠstanbulveMilliyet gazetelerinde köĢe yazarlığı yapan Refiî Cevâd Ulunay‟ın talebiyle kendisine yollanarak bu gazetelerde okuyucu ile buluĢma imkanı bulmuĢtur.Bu yazılar Prof. Dr. Mahmud Erol

Kılıç tarafından derlenerekRâh-ı AĢkadıyla kitap haline getirilmiĢtir. Nusret Efendi‟nin

Esmâ-i Ġlâhiyyeadlı eseri ve bir müridine yolladığı mektuplarının toplamı da, eski harflerden yeni harflere geçirilerekO‟nun Güzel ĠsimleriveMektuplaradları ile ilk defâ yayımlanmıĢtır.

III-VEFÂTI

MehmetHazmiTura1379senesindeHacfarîzasınıîfâetmiĢ,budönemde rahatsızlanmıĢ veĠstanbul‟a geldikten sonra 5 Muharrem 1380 (29 Haziran 1960) târîhinde vefât etmiĢtir.KasımpaĢa‟da Feriköy Helvacı Bacı Mezarlığında kayınpederi Burdurlu

Mustafa Hilmî Efendi‟nin kabri yakınında medfûndur.HemĢehrisi ve talebesi Ahmet Mahir

Gedikoğlu;HazmîEfendi‟nin,ĢeyhivekayınpederiMustafaSâfiEfendi‟ninkabrinin ayakucunda yer olmadığı için onun baĢucuna gömüldüğünü, defin merasiminde bulunan herkesin “Allah için baĢucuna lâyıktı” dediklerini aktarmaktadır.

Haseki Hastanesi‟nde kayıtlı bulunan raporda, Hazmî Efendi‟nin ölüm sebebi; senilite, mide kanaması ve enfarktüs olarak belirtilmiĢtir.

Mahir Gedikoğlu, Hazmî Efendi‟nin vefâtı hakkında Arapgir Postası Gazetesi‟nde “Bir ġûle Söndü” baĢlıklı bir yazı kaleme almıĢ, yazısına bu baĢlığı vermesinin sebebini de, 204Nusret Tura UĢĢâkî,Karagün Dostuyum, Fakülteler Matbaası, Ġstanbul 1963

Nusret Tura UĢĢâkî,Karagün Dostuyum II, Doğruluk Matbaası, Ġstanbul 1965

Nusret Tura UĢĢâkî,205Karagün Dostuyum III, Yeni SavaĢ Matbaası, Ġstanbul 1964 206Mahmud Erol Kılıç, “Önsöz”, M.Nusret Tura,AĢk Yolu, Ġnsan Yay., Ġstanbul 2006, s. 8.

20730.06.1960 tarihliMilliyetgazetesinde yayımlanan vefât ilânı için bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

208Tarık Velioğlu,Osmanlı‟nın Manevi Sultanları, Hayykitap, Ġstanbul 2008, s. 422.

209Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Bir ġûle Söndü”, Arapgir Postası Gazetesi, 12. 08. 1960, s. 2, 4.

Bkz. Ek 3: ArĢiv Belgeleri.

Hazmî Efendi‟nin bir keresinde büyük bir insanın vefatı için böyle buyurduğunu belirterek açıklamıĢtır.MahirGedikoğlubuyazısındaHazmîEfendi‟ninsongünleriniĢöyle

aktarmaktadır:

“Efendi Baba çok yatmamakla beraber, son günleri oldukça ıstıraplı geçti. Son gece, hastanede kan verilince kriz gelmiĢ, sevdiklerinden, yakınlarından ayrı, kimsesiz vedâ ettiler hayata…Hicaz‟dan döndükten sonra ziyâretlerine gitmiĢtim. Yataktaydılar. Beni görünce sevindiler.ÇokkansızvedermansızkalmıĢtı.Dudaklarıbembeyazdı.Doktor, konuĢmamalarını tavsiye etmiĢ. “Siz konuĢun da ben dinleyeyim, iyileĢirsem ben konuĢurum siz dinlersiniz” dediler. Hicaz‟a Mısır yoluyla gitmiĢler, görülecek yerleri gezmiĢ ve sıcaktan hastalanmıĢ. Yirmi gün hiç bir Ģey yemeden buzlu su içmiĢ ve Mekke bronĢiti almıĢ. Hasta olarak Hac farîzasını edâ etmiĢ ve yine Mısır yoluyla ve uçakla yurda dönmüĢler. BaĢına konan buzlardan uçak gürültüsünden kulakları ağır iĢitiyordu. Berâber giden arkadaĢının yardımıilegelebilmiĢler.Bunlarıyanındakilerdendinledim.KonuĢmakistememelerine rağmen arada bir Ģeyler söylüyorlardı. Bir ara, “Beyazıd-ı Bistâmî hazretleri bir gün Cenâb-ı

Hakk‟a niyâz ederek lütfunu ziyâdesiyle gördüm, bana zahmetini de tattır yâ Rabbî demiĢti”

dedikten sonrabüyük bir teslîmiyet ve tevekkül içinde “o da bu olmalı” deyiĢi vardı ki çok hazîndi. Fazla yormamak için kalktım. Ayrılırken “yine gel” dediler.”

Hazmî Efendi‟nin talebelerinden Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı‟da bizlere ulaĢtırdığı bilgilerde;HazmîEfendi‟ninHacdönüĢünde,oradankaptığıbirhastalıktanmuzdarip olduğunuveiğneyapacakbiriniaradıklarınıanlatmıĢtır.Cenâzemerâsiminde,vücûdu kabristana taĢınırken, Muzaffer Ozak‟ın epeyce bir kalabalık ile kol kola girerek yüksek sesle tekbirgetirdiklerini,zikirçektiklerini,ancakMuzafferOzak‟ıMesnevîderslerindehiç görmediğini, Hazmî Efendi ile alakasını ilk kez cenâze merâsiminde farkettiğini aktarır.

MahirGedikoğluyukarıdabahsigeçenyazısında,HazmîEfendi‟ninvefâtını öğreniĢini, cenâzeevinde yaĢananları ve cenâze merâsiminden gözlemlerini de kaydetmiĢtir:

“30HaziranPerĢembegünü,sonvaziyetindenhaberalamadığımıziçinendiĢe ettiğimiz, âlim ve fâzıl hemĢehrimiz M. Hazmî Tura‟yı, mensubu bulunduğu UĢĢâkî tarîkatının eskiden tekkesiolan, Edirnekapı Keçeciler Caddesindeki ikâmetgâhlarında ziyâretlerine gittiğimiz zaman, daha dıĢarıdan bir Ģeyler sezerek telaĢlanmıĢ ve içeri girerek, bir gün önce

Haseki Hastanesi‟nde vefât ettiğini ve defin için evine getirilmiĢ olduğunu öğrenince çok 210Ahmet Mahir Gedikoğlu, aynı makale, .

211Prof.Dr. Yusuf Ziya Kavakçı‟nın Mayıs 2008‟de internet üzerinden ulaĢtırdığı bilgilerden.

müteessirolmuĢtuk.Cenâzegünlükoturmaodalarınınyanındakimisâfirodasındaydı.

Gelenler yavaĢ yavaĢ çoğalıyor, Efendi‟nin son bir defa yüzünü görmek istiyorlardı. Ortalık sessiz…YavaĢ yürünüyor, yavaĢ konuĢuluyor. Arada sızlanmalar, hıçkırmalar duyuluyor.

YaĢlı bir hanım, “Efendi Ģehîd-i aĢktır”diye ağlıyor. Ġçine ateĢ düĢmüĢ gibi ah çekenler görülüyor. Ortalıkta dolaĢanlardan biri, “O dünyasını değiĢtirdi. Ne olduysa bizlere oldu, sâhipsiz ve yetîm kaldık” diyor. Cenâze hazırlandıktan sonra tabutun üzerine sarık ve diğer bâzı ilmiye alâmeti de konarak Fatih Câmi-i ġerîfine getiriliyor. Öğle namazında muhrik bir sesle okuyan Hafız Kânî dikkat ve hayranlıkla dinleniyor. Fatih Câmisinde farklı bir kalabalık ve canlılık var. Namazdan önce Efendi‟ye hatim okunuyor. Öğleyi müteâkip büyük bir kalabalık cenâze namazını edâ ediyor. Cemaatten bir zât söz isteyerek Hazmî Efendi hakkında irticâlen edebî ve çok edepli bir konuĢma yapıyor. Tabut eller üstünde bir müddet taĢındıktan sonra cenâze arabaya konuyor. Arkasından dört-beĢ otobüs ve pek çok taksi takip ediyor.

KasımpaĢasırtlarınınbiryerindevâsıtalarduruyor.Tekrarellerveomuzlarüstünde ilâhilerle mezara geliniyor. Sıcak bir gün mezarın baĢına toplanıyoruz. Kur‟an-ı Kerim okunuyor.Arkadanusûlünegörezikrediliyor.Mensuplarınıniçiniçinakangönülden gözyaĢları ve gömüldükten sonra, yaĢlı ve nurânî bir zâtın duyarak, ağlayarak verdiği telkin görülecek Ģeydi… Efendi, Ģeyhi ve kayınpederi olan zâtın ayakucunda yer olmadığı için baĢucuna gömüldü. Herkes,Allah için baĢucuna lâyıktı, diyordu. Hazreti Mevlânâ‟da olduğu gibi. Fâtihâlar okuduk ve Efendi‟yi bu çıplak ve sıcak tepenin tek serin ve rüzgarlı ağacının, serin gölgesine tevdî ederek ayrıldık…”

212A. Mahir Gedikoğlu, aynı makale, s. 2.

ĠKĠNCĠ BÖLÜM

MEHMET HAZMĠTURA’NIN ESERLERĠ

I-KĠTAPLARI 1. Hüsâmeddîn-i UĢĢâkî ve Tarîkat-ı Aliyye-iUĢĢâkiyye:Bazı kaynaklarda ismi kaydedilen bu eser maalesef bugün elimizde bulunmamaktadır. Hüseyin Vassaf, Sefîne‟nin

UĢĢâkîler bölümünü yazarken kararsız kaldığı bir konuda; “neyse bu tedkîki azîzimin damadı ġeyh Mehmed Hazmî Efendi‟nin UĢĢâkîler hakkında yazmakta oldukları eser-i mühimme bırakalım”der ve daha sonra da Hazmî Efendi‟nin eserleri kısmında “gâyet vâkıfâne yazılmıĢ bir eser” açıklamasıyla bu kitabı kaydeder.Bizzat HazmîEfendide bu kitabı eserleri arasında zikretmektedir.

Hazmî Efendi‟nin bu alanda ciddi bir çalıĢma ve araĢtırma içinde olduğu,Sefîne‟de

UĢĢâkî Âsitânesi ġeyhlerinin sıralaması verilirken “bu esâmîyi bi‟t-tedkîk sıraya koyan ve ciddenibrâz-ıâsâr-ıhimmetedenzât,ġeyhMehmedHazmîEfendi‟dir”Ģeklindeki açıklamadanve aynı konuda Sâdık Vicdânî‟nin; “UĢĢâkî Âsitânesi Ģeyhleri için özel bir defter hazırlayarak, tesbît edilememiĢ olan Ģeyhlerin isimleri Hazmî Efendi kardeĢimizin uzun süren inceleme ve araĢtırmaları netîcesinde tesbit edilip öğrenilebilmiĢtir” kaydından da

anlaĢılmaktadır.

Prof. Dr. MahmudErol Kılıç, UĢĢâkîlik tarihi açısından oldukça önemli olan bu kayıp eserin uzun müddet izini sürmüĢ, araĢtırma sürecini ve ulaĢtığı bilgileri Ģöyle aktarmıĢtır: Bazı yaĢlı zâtların anlattığına göre, Hazmî Efendi‟nin vefâtından sonra, muhiblerinden Hacı Ömer

Derin, kitaplarını bir koliye doldurarak ziyân olmaması için götürmüĢ, etraftan bunu gören insanlar da bu zâtı tanıdıklarından güvenmiĢ ve ses çıkarmamıĢlardır. Hacı Ömer Derin‟e ulaĢmaya çalıĢan Mahmud Erol Kılıç, bu zâtın ölmüĢ yahut öldürülmüĢ olduğunu öğrenir.

Ölümünden sonra kitapların nereye, kimlere gitmiĢ olabileceğini araĢtırdığında, dört seçenek belirir: Hacı Ömer Derin‟in Alman bir bayanla yaĢayan oğlu, Tuzla‟daki yazlık evi, kurduğu

Derinler Vakfı, kuruluĢunda yardımlarda bulunduğu Yüksek Ġslam Enstitüsü. Hacı Ömer

Derin‟in oğluna ulaĢmaya çalıĢan Kılıç, bir trafik kazasında babasına benzer Ģekilde onun da öldüğünü öğrenmiĢ, baĢka kimselerikalmadığından Tuzla‟da ki evlerine de ulaĢamamıĢtır.

Almanya‟ya gidip gelmekte olan ve para harcamayı seven oğlu babasından kalan yazma eserleri Almanya‟da satmıĢ olabilir mi diyerek internet üzerinden merkez kütüphaneleri araĢtırmıĢ, esere rastlayamamıĢtır. O dönemde yazmaları toplayan isim olan Muzaffer Ozak‟a satmıĢ olma ihtimali üzerine, vefâtından sonra bu zâtın eserlerinin bir kısmı Ankara Dil Tarih 213H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 324, 364.

214Ġbn Sînâ,Büyük Türk Filozofu Ġbn Sina‟nın Namaz Hakkındaki GörüĢleri,(ter. Hazmi Tura), Ġstanbul 1942.

215H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 321.

216Sâdık Vicdânî,Tarîkatler ve Silsileleri, (haz. Ġrfan Gündüz), Enderun Kitabevi, Ġstanbul, 1995, s. 243.

Coğrafya Fakültesi‟ne bağıĢlanıp kütüphanede bir bölüm oluĢturulduğundan, bu bölümdeki eserlerin hazırlanmakta olan bir listesine göz atmıĢ, eseri görememiĢtir. Muzaffer Ozak‟ın evinde, ailesinde kalan kitapları inceleme imkanını ise bulamamıĢtır. Hacı Ömer Derin‟in, kitapları,kurulmasında çok çaba sarfettiğiYüksekĠslamEnstitüsü‟ne bağıĢlamıĢ olma ihtimalindenyolaçıkarak,eskidenFındıklı‟dabulunanEnstitü‟nün,BağlarbaĢı‟ndaki

Marmara Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi‟ne taĢınmıĢ olmasından, fakülte kütüphanesinde o zamanlar henüz tasnif edilip yerleĢtirilmemiĢ olan koliler halindeki kitaplar arasındayaptığı incelemede Hazmî Efendi‟nin bu eserine rastlayamamıĢ, tüm kolileri inceleyemeden bir yurtdıĢı seyahati sebebiyle ayrılması gerekmiĢ ve araĢtırması yarım kalmıĢtır.

Biz de, bugün kısmen düzenlenmiĢ olan Marmara Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi yazma eserler listesini incelediğimizde esere rastlayamadık, ancak bu kütüphane içerisinde

Hazmî Efendi‟nin el yazısıyla bir makalesinin ve üzerinde imzası bulunan bazı matbu‟ kitapların bulunmuĢ olması vefâtından sonra kendisinde ait bazı kitapların bu kütüphaneye ulaĢmıĢolduğunugöstermektedir.BulunamayanlarınözelellereintikāletmiĢolduğu tahmin edilmektedir. Ümit ediyoruz ki, bu mühim eser bir gün ortaya çıkar ve UĢĢâkîliğe dair önemli bir kaynağa kavuĢulmuĢ olur.

II-MAKALELERĠ

Bu bölümde Mehmet HazmiTura‟nın çeĢitli dergi, gazete ve kitaplarda yayımlanmıĢ makaleleri ile Hüseyin VassâfEfendi‟nin talebi üzerine Niyâzî-i Mısrî‟nin bir beytini Ģerh ettiği mektubu veSefîne Evliyâ‟ya yazmıĢ olduğu takrîze yer verilmiĢtir.

A. HÜSÂMEDDÎN el-UġġÂKÎ - Kuddise sırruhu‟l-Bâkî – “Seccâde-niĢîn-i irĢâd-ı dergâh-ı Hazret-i Pîr üstâd-ı mukerrem”

“MürĢid-i âlî-himem reĢâdetli Mustafa Efendi Hazretlerine”

Halvetiyye‟denbirĢu‟beolantarîkat-ıaliyye-iUĢĢâkiyye‟ninPîr-idestgîrî <kudvetü‟l-evliyâi‟l-izâm ve umdetü‟l-asfiyâi‟l-kirâm, kutbu‟l-aktâb ve mazhar-ı tecelliyât-ı 217Marmara Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi‟nde 8 Mart 2010 tarihinde kendisiyle yaptığımız mülâkat.

218ÇalıĢmamızın kısıtlı süresi içerisinde, Marmara Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi Kütüphanesi yazmaları ve

Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi Muzaffer Ozak bölümünde bulunan yazmaların tamamını tek tek tedkîk etme olanağını maalesef bulamadık.219

Marmara Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi Kütüphanesi yazma eserleri içerisinde YZ0244 numarada bulunan, müellif hatlı, “Ġttihad Ve Ġttifâkın Fevâidi, Tefrika Ve Nifâkın Mazarrâtı” makalesi için bkz. EK 4: Hazmi

Tura220‟nın kendi hattıyla eserlerinden örnekler.

Cerîde-i Sofiye, S: 146, Yıl: 5, 15 ġevval 1336, s. 440-442.

Rabbi‟l-erbâb, matrah-ı envâri‟l-kerâmet ve matmah-ı enzâri‟s-saâdet, mehbit-i envâri‟lmelikü‟l-bâkî Hazret-i <Hasan Hüsâmeddîn el-UĢĢâkî> kuddise sırruhu‟l-Bâkî efendimiz hazretleri, hicret-i nebeviyyenin sekizyüz seksen târîhindeBuhârâ‟da <Hacı Teberrük> nâm zâtın sülb-i pâkinden zuhûr edip peder-i âlîlerinin taht-ı terbiyesinde tahsîl-i ulûm-i zâhireye meĢgûl ve bu hâl ile rütbe-i temyîz ve kemâle vüsûl buldukta ticâretle iĢtigâl etmekte bulunan vâlid-i mâcidleri dâr-ı bekāya intikāl etmekle dûçâr olduğu Ģiddet-i hüzn ve infiâl esnâsında âlem-i ma‟nâda Ģöyle bir hitâbeye ma‟rûz kalırlar: “MeĢâkk-ı beyhûde-i ticâret ehl-i hakîkat indinde ayn-ıhasârındır, eğer kâm-ıuhrevîmatlûbunve “ticâreten len tebûr”

maksûdun ise çârĢı-yı kesretten yüz çevirip, ahsen-i medâin-i Anadolu‟dan medîne-i UĢĢak‟ta sâkin <ġeyh Emîr Ahmed Semerkandî>‟den ahz-i inâbet edip kûĢe-gîr-i uzlet ol!”

Bu hitâbe karĢısında derhâl bîdâr olan azîz-i muĢârunileyh hazretleri pederlerinden müntakil emvâl-i kesîre-i mevrûseyi birâderleri “Muhammed Çelebî”ye hibe ve teslîm edip piyâde olarak ve âteĢ-i aĢk ile yanıp tutuĢarak yola revân ve tayy-i menâzil ve kat‟-ı merâhil ederek medîne-i UĢĢâk‟a dâhil ve hizmet-i azîz-i muĢârunileyhe vâsıl olup ahz-i dest-i inâbetle hizmetlerinde kesb-i kemâl ve tahsîl-i rütbe-i âli‟l-âl ederler.

Bir zamân sonra azîzleri ġeyh Emîr Efendi Hazretleri dâr-ı bekāya intikāl etmekle hazret-i azîz, muĢârun ileyhin makām-ı irĢâdlarına kuûd ederek gittikçe âfitâb-ı velâyeti müncelî ve mâh-tâb-ı kerâmeti celî olup, sît ü Ģöhretleri hurĢîd-âsâ etrâf ve eknâfe ziyâbâĢ olmaya baĢlamıĢtı. ĠĢte o esnâda idi ki ol vakitler“Manisa”da vâli bulunan Ģeh-zâdegân-ı

Osmâniyân‟danMurâd-ısâlis,hazret-iazîzebirmektûpirsâledereknâil-isaltanat olabilmeleri için teveccühlerini istirhâm etmiĢlerdi. Hazret-i azîz daha mektubu açmadan mektubu getiren zâta hitâben: “ġeh-zâde-i muĢârunileyh falan günde erîke-i berâ-yı saltanat olacaklardır, Ģimdiden Ġstanbul‟a azîmete hazırlansınlar.” cevâbında bulunmalarıyla, cevâb-ı mezkûr Ģeh-zâde-i muĢârunileyhe vâsıl olur olmaz derhâl Ġstanbul‟a azîmete hazırlandılar ve hakîkat-ı hâlde bilâ-takaddüm ve lâ-teehhür hazret-i azîzin ta‟yîn buyurdukları günde serîrârâ-yı saltanat-ı osmâniyân oldular. Bunun üzerine Sultan Murâd Hân-ı sâlis hazretleri cenâb-ı 221Cerîde-i Sûfiyye‟nin- 17 -Nîsan târîh ve <138>numaralı nüshasında ġemseddîn Bey tarafından yazılan manzûm terceme-i hâlde hazret-i azîzin târîh-i tevellütleridokuz yüz gösterilmiĢse de doğrusu sekiz yüz seksen olacaktır.222 <138>numaralı nüshadaki manzûm makālede hazret-i azîzin “Ezrakânî Muahmmed Pîr Molla‟dan nasîb aldığı” muharrer ise de doğru değildir. Çünkü târîhen buna imkân yoktur. Zîrâ ġeyh Behauddîn Erzincânî‟nin târîh-i vefâtları olan (879) târîhinde, hazret-i pîr-i dest-gîr henüz kadem-nihâde-i âlem-i Ģühûd bile olmamıĢtır.

Belki ġeyh Muhammed Behâuddîn hazretleri cenâb-ı azîzin mürĢidleri olup, o da ya‟ni “Pîr Muhammed

Bahâuddîn Erzincânî “de ser-halka-yı Halvetiyân Seyyid Yahyâ-yı ġirvânî‟den müstahlef ve müstefîz olmuĢlardır. Buna göre cenâb-ı Hüsâmeddîn-i UĢĢakî Hazretleriyle, Pîr-i Halvetiyân Seyyid Yahyâ-yı ġirvânî arasında iki vâsıta mevcuttur demektir. Erzincânî Pîr Muhammed Bahâuddîn Hazretlerinin “Makāmâtü‟l-Ârifîn ve Meârifü‟s-Sâlikîn” isminde bir eserleri olduğunu fâzıl muhretem Bursalı Tâhir Bey Efendi Hazretleri “Osmanlı Müellifleri” nâm eser-i âlîlerinde beyân buyuruyorlar.

ĢeyhekalbenbüyükbirmuhabbetbağlamaklakendileriniĠstanbul‟ada‟vetbuyurup ikāmetleri için Aksaray civârında bir hâne temlîk ve tahsîs buyurdular. Fakat azîz-i muĢârunileyhin nazar-ı pâdiĢâhîdeki mevkı‟-ı bülendinden istifâde emeline düĢen rütbe ve mansıb düĢkünlerinin kesret-i izdihâm ve tehâcümüne ma‟rûz kalmakla tekrâr UĢĢak‟a gitmek üzere cenâb-ı pâdiĢâhîden vukû‟bulan istîzânı is‟âf buyurulmayıp kesret-i züvvârdan halâsa medâr olmak ümniyyesiyle emr-i pâdiĢâhî nâm-ı âlîlerine muzâf olarak, el-yevmgunûde-i bister-i gufrân oldukları KāsımpaĢa‟da kâin “Tekke-i ġeyh-i UĢĢâkî” nâm dergâh-ı saâdetpenâh binâ ve inĢâ buyurularak, hazret-i azîz dergâh-ı mezkûrede bir müddet kûĢe-niĢîn-i vahdet ve inzivâ-güzîn-i tâat ve ve ibâdet olmuĢlar ise de, yine metâlib-i dünyâ düĢkünlerinin tezâhüm ve tehâcümüne ma‟rûz olmalarından nâĢî gâyetle bî-huzûr olmalarıyla, cenâb-ı pâdiĢâhtan bi‟l-istîzân cânib-i Hicâz-ı mağfiret-tırâza azîmet veevvelâ tavâf-ı Beytillah, sâniyen ziyâret-i Ravza-i Hazret-i Risâlet-penâh ile Ģeref-yâb olduktan sonra, avdetlerinde

Konya‟ya vâsıl olduklarında hicret-i nebeviyye‟nin elf-i kâmili ya‟nî bininci senesinde yüz yirmi yaĢında oldukları hâlde mürg-i rûhu âĢiyâne-i ezeliyyesine tayerân etmekle bizzât vâli-i belde tarafından edâ-yı salât-ı cenâze edildikten sonra vücûd-ı saâdetlerini Ġstanbul‟a nakle teĢebbüs edildikte bu kadar uzun bir mesâfeden vukû‟ bulacak nakilde melhûz olan taaffün ve tagayyürden tahaffuziçin ahĢâ-yı dâhiliyesinin ihrâcıyla ba‟zı edviye-i tıbbîye ile gasl ve imlâsı vâli-i belde tarafından teklîf edilmiĢ ise de mürîdânı tarafından mümâneat olunup cesed-i âlîleri olduğu gibi Ġstanbul‟a nakl ve bu kadar uzun mesâfeden vukû‟ bulan nakl sebebiyle cesed-i Ģerîflerinde hîç bir gûne eser-i tagayyür ve taaffün husûle gelmediği hâlde

KasımpaĢa‟dakâinzâviyyelerindebeytûtetlerinemahsûsolanhalvettedefîn-irahmet-i

rahmân kılındı.

Pîr-i muĢârun ileyhin irtihâlleri hakkında birçok târîh ve mersiyeler söylenmiĢtir. O cümleden hafîd-i muhteremleri “Seyyid Abdülbâkî” efendi hazretlerinin inĢâd buyurdukları Ģu târîhî mersiyeleri Ģâyân-ı zikr ve mütâlaadır:

“ 223Zikri sebk eden makāle-i manzûmede hazret-i azîze Aksaray‟da “Oğlan ġeyh” Ġbrahim Efendi Dergâhı‟nın verilmiĢ olduğu muharrer ise de bu da hazret-i azîzin Aksaray‟da ikāmetinden galat olsa gerektir. Bir de “Olanlar

Dergâhı ġeyhi Ġbrahim Efendi” baĢka ve “Oğlan ġeyh” diye ma‟rûf olan zât yine baĢkadır.Ġbrahim Efendi

(1016) târîhinde vefât ettiği halde, “Oğlan ġeyh” diye mülâkkab olan “Ġsmaîl Ma‟Ģûkî” hazretleri “935”te Ģehîd

edilmiĢtir.

”

Bu Ģiirin Hazmî Efendi tarafından yapılan veSefîne‟de yer alan tercümesi Ģöyledir: [H] “Azîzim efendimin dâmâdı fuzalâ-yı zamândan ve urefâ-yı UĢĢâkıyye‟den Hazmî Efendi tarafından Ģu sûretle tercüme olunmuĢtur”:

a.Kal‟a-i dîn, kendisiyle hırâset ve sıyânet olunan Cenâb-ı Hüsâmeddîn, vasl-ı Hak ve lutf-ı Kâdiri mutlaka uĢĢâk-ı sâireden daha elyâk ve ahrâdır.

b.Büyük dağların küçük tepeler üzerine olan tefevvuk ve rüchânı gibi Cenâb-ı Hüsâmeddîn de hidâyet-i kâmile ile min ciheti‟Ģ-Ģeref bütün urefâ-yı asrîne fâik u râcih oldu.

c.O, üfûl ve gurûb etmedi. Belki o, ba‟de‟l-mahv felekte kendisi için tahakkuk eden zevâlden sonrabekā bulan bir bedr-i kâmildir.

d.Onun eĢi, bir Ģebîhi küre-i arza ayak basmadığı gibi takallubât-ı dehr de onun bir mislini henüz

getirmedi.

e.O hazretin rıhlet ve haber-i mevti semâvâtı bile ağlattı. Hem o kadar ağlattı ki hüzn-âmîz olan siriĢk-i semânın kesret-i takāturundan yeryüzünde hâsıl olan seylâbeler, bakûl, sebzevât u nebâtâtın köklerini bile yerinden koparıp, silip süpürüp götürdü. O hâlde nasıl olur da kavm-i cemâat-i UĢĢâk onun için giryân u nâlân olmaz. Onun için her an ağlamaz.

f.Kavm, cemâat-i UĢĢâk nasıl ağlamaz o hazrete ki, onun tahazzün ve teessürüyle ağlayan gözleri sürmeli ceylanların, buzağıların kesret-i bükâdan gözlerinin sürmeleri kalmadı. Bu tahassürden o sürmeli gözlü âhûlar bilegözlerindekigayr-ikābil-i izâlekudret sürmeleriniyıkayıncayakadar ağladılar,

durdular.

g.Kavm, cemâat-i UĢĢâk, eğer o hazrete teveccüh eden “irciî” emr-i celîlinin hangi bir fedâkârlık mukābilinde geri dönmek imkânını görselerdi genç ve ihtiyârdan hiçbir ferd kalmazdı ki, o hazret için canını fedâ etmiĢ olmasın.

h.Bu bâbta sözü uzatmak istemedim ve kemâl-i i‟tizâr ile Hazret‟in irtihâllerine Ģu tarihi söyledim:

“Kutb-ı ilâhî aslına hareket ve rücû‟ etti.” (Vassâf, age, IV, 284)

Hazret-i azîz kuddise sırruhu Ġstanbul‟a teĢriflerinde, ol vakitler post-niĢîn-i irĢâd olup dokuz yüz elli sekiz yahut dokuz yüz yetmiĢ altı târîhinde vefât ederek hazret-i Ebî Eyyub el-

Ensârî civârında kâin halîfeleri ġeyh Nasûh zâviyesinde el-yevm gunûde-i rahmet-i rahmân olan ârif-i billah ġeyh “Ümmî Sinan”kuddise sırruhu‟l-Mennân hazretlerinden de ahz-i feyzvelebs-ihırkaetmekleberâberilkmürĢid-iâlîleri(ġeyhAhmedSemerkandî) hazretlerinin de sâliki bulundukları “Kübreviyye” ve “NûrbahĢiyye” den usûl-i UĢĢâkiyye‟yi, bi‟l-ictihâd vaz‟ ve te‟sîs buyurdular. Bu i‟tibârla hazret-i azîz turuk-ı aliyye-i sûfiyyenin ba‟zılarını câmî olmuĢ oluyorlar, nitekim bu bâbda hazret-i ġeyh Ahmed Hüsâmî aleyhü‟rrahme dîvânlarında Ģöyle buyuruyorlar:

“Geldi bir kâmil-i vücûd edip zuhûr

Erdi ona nûr-ı mâye bî-kusûr

Maksat-ı re‟si Buhârâ‟dır onun

Sînesi aĢk ile yaradır onun

Bilmek ister isen onu sen eğer ÂĢık isen cândan ona ver haber

Havz-ı Kevser‟de bile sâkîdir ol ġeyh Hüsâmeddîn-i UĢĢâkîdir ol

Halvetîdir lâkin ol sultân-ı dîn “Nûr-bahĢ” ve “Kübrevî”den kâm-bîn

Kendi Pîrinden alıp irĢâdpes

Dahi hem “Ümmî Sinân” etmiĢ nefes ġehr-i UĢĢâk‟a gelip etti karâr ġu‟belendirdi tarîki ol kibâr

Çün sekiz yüz seksen onun mevlidi

Hem dokuz yüz otuzunda Ģeyh idi 225Hazret-i Mısrî-i Niyâzî‟nin mürĢidleri bulunup (1075) de vefât ederek “Elmâlı”damedfûn bulunan “Sinân-ı

Ümmî” hazretleri de tarîkat-ı Halvetiyye‟den olup “YiğitbaĢı” Ģu‟besindendir.

Gelüben Ġstanbul‟a etti duhûl,

Mesken etti çün KasımpaĢa‟yı ol

Oldu yetmiĢ sene irĢâdı onun

Halvet ve uzletti mu‟tâdı onun Ġftihâr-ı zümre-i ahyâr idi Âsitânıbendesi ebrâr idi

Ya‟nî bünyâd eyledi bir hânkâh

Oldu ol mesken ona câ-yı penâh

Olupdur âsitânı eymen-i tûr

Ki olmuĢ meĢhedi hem “me‟men-i nûr”

Bin bire erdi çü sâl-i hicreti,

Cennet-i me‟vâya kıldı rıhleti

Dergehinde kuluyum kemter gulâm,

HizmetiyleolmuĢum ben Ģâd u kâm Ġstinâdım hep onadır hep ona Ġki âlemde dahi olmam cüdâ”

Sonradan tarîkatı aliyye-i UĢĢâkiyye‟de beĢ Ģu‟be husûle gelmiĢtir:

1-“Câhidiyye” ki (1070) târîhinde vefât edip “Kilîdi‟l-bahr”de medfûn bulunan ârif-i billâh Edirneli “ġeyhAhmed Câhidî” efendi hazretlerine mensuptur. Bu zât-ı âlî-kadrin, ahvâl-i sülûk-ı tarîkate dâir “Kitâbü‟n-Nasîha” isminde mensûr bir eseri ile mürettep dîvânı

vardır.

2-“Muslihiyye”ki Muslihiddîn el-Karamânî el-Edirnevî‟ye mensuptur. Fakat bu iki Ģu‟benin ricâli azalarak munkarız olduklarından bugün bu Ģu‟belerin mensuplarından bir fert

mevcût değildir.

3-“Cemâliyye”ki hicret-i nebeviyyenin (1164) târîhinde vefât eden Eğrikapı hâricinde kâin Ahmet PaĢa zâviyyesinde defîn-i hâk-i ıtır-nâk olan ârif-i billah Seyyid

Muhammed Cemâleddîn-i Edirnevî‟ye mensuptur.

4-“Salâhiyye” ki (1196) da irtihâl edip Fâtih civârında ÂĢıkpaĢa mahallesinde kâin

TâhirAğaDergâh‟ıhazîresindedefîn-ihâk-iıtır-nâkolan“AbdullahSalâhaddîn-i

Balıkesirî”ye mensuptur. Sekseni mütecâviz âsâr-ı aliyyeleri ulüvv-i ka‟bına bir Ģâhid-i

âdildir.

“Celvetî, Bayrâmî vü Sâdî, Kâdirî

NakĢîbendî, Mevlevî vü GülĢenî, UĢĢâkîyiz”

beytiyle de câmiu‟t-turuk olduklarını izhâr buyurmuĢlardır. Kaddesa‟llâhu sırrahu‟l-azîz.

5-“Sezâiyye-i UĢĢâkiyye” dir ki “Hasan Sezâî GülĢenî-i Edirnevî” ye mensuptur. Bu Ģu‟benin Hazret-i Pîr‟e nisbeti Ģu vecihledir:

“Hasan Sezâî Edirnevî” La‟lî-i Fenâî, ġeyh Sâdık el-Edirnevî, Kuloğlu ġeyh Mustafa , ġeyh Âlim Sinan el-Gelibolî, ġeyh Ömer Karîbî el- Gelibolî, ġeyh Muhammed Memîcânı Saruhânîvasıtalarıyla Cenâb-ı Hazret-i Pîr Hüsâmeddîn-i UĢĢâkî kuddise sırruhu‟l-Bâkî hazretlerinemüntehîolur.Kaddesa‟llâhuteâlâesrârahümi‟l-aliyyeveenârana‟llâhu füyûzâtehüm âmin. Hülâsa: Cemâleddîn ve Abdullah Salâhaddîn kaddesa‟llâhu esrârahümâ hazerâtıvâsıtalarıilegelensilsile-iUĢĢâkî‟ye“Sezâiyye,GülĢeniyye,ġa‟bâniyye,

NakĢibendiyye” tarîklarını câmî olmakla ricâl-i UĢĢâkîyye câmi‟u‟t-turuk olmuĢlardır. Ġntehâ.

Bâyezıd Dersiâmlarından Arapgirli Mehmed Hazmî 226“Sinâniyye” Ģu‟besinden olup (1099)da vefât eden Tekfur Dağî ârif-i billah Mustafa Muslihiddîn hazretlerine nisbet bulunan “Muslihiyye” Ģu‟besi bundan baĢkadır.227

Halvetiyye‟den bir Ģu‟be olup (899)da vefât eden tesânif-i kesîre sâhibi “Cemâl Halvetî” Ģöhretiyle meĢhûr “Muhammed Hâmîdüddîn el228-Cemâlî” ye mensûp olan “Cemâliyye” Ģu‟besi de baĢkadır.

Taraf-ı âcizimden tercüme edilmiĢ olan “Miftâhü‟l-vücûdi‟l-eĢher fî tevcîh-i kelâm-ı ġeyh-i Ekber” nâm eser-i âlîlerinin tab‟ ve neĢrine muvaffakıyyet hâsıl olursa hazretin tercüme-i hâliyle birlikte esâmî-i âsârını da neĢr edeceğimizi ümîd etmekteyiz.229

Bu zât-ı âlî-kâdr “Mesâbîh”-i Ģerîfi nazmen tercümeettikleri gibi “Dîvân-ı Hümâyûn” nâmını verdiği bir dîvân230-ı kebîri ile bir de mevlid-i nebî manzûmesi vardır.

(1008) de vefât edip Emîr Buhârî civârındaki türbelerinde medfûn bulunan bu zât-ı âlî-kadrin “Lübbü‟l-Usûl fî ma‟rifeti‟l-vüsûl” ve “Metâlibü‟s-Sülûk” nâmındaki eserleri Ģâyân-ı mütâlaadır.

B. CEMÂLEDDÎN el-UġġÂKÎ -Kuddise sırruhu‟l-Bâkî-

Tarîkat-i aliyye-i UĢĢâkiyye Ģuabâtından (Cemâliyye)Ģu‟besi müessisi ârif-i billah, vâsıl-ı ilallah Ebû Nizâmeddîn es-Seyyid Muhammed Cemâleddîn UĢĢâkî kuddise sırrahu‟l-

Bâkî hazretleri Edirne‟de neĢ‟et etmiĢlerdir. Ġsti‟dâd-ı hudâ-dâdları hasebiyle ol vakitler

BağdadîĢöhretiylemüĢtehir,post-niĢîn-iirĢâdbulunanġeyhMuhammedHamdî-i

Bağdâdî‟den tarîkat-ıaliyye-iUĢĢâkiyyeâdâbve erkanınıtelkinveirĢâda me‟zun ve mustahlef olduktan sonra hazret-i “Sezâî” kuddise sırruhu hazretlerinin de dâhil-i haremserây-ı feyz ve sohpetleri olup, müĢârunileyh hazrtlerinden de “GülĢeniyye, Sünbüliyye, ġa‟bâniyye ve NakĢibendiyye” usûl ve erkānını ahz ederek câmi‟u‟t-turuk olmuĢlardır.

Nitekim ġeyh “Nezîrâ” dîvânlarında buna iĢâret buyuruyorlar:

“Cemâl-i Hakk‟a mazhardır Cemâlî

Onun için Ģöhreti oldu cemâlî

Celâl izhâr eder tevhîd-i Hakk‟ta

Velî tev‟em cemâline celâli

Gürûh-ı ârif-i billaha me‟haz

Odur aslında var zirâ kemâli

Reh-i UĢĢâkînin rehberidir

Reh-i aĢkı koymaz tenhâ u hâlî

El aldı hazret-i Bağdâdî‟den ol

Onunla buldu ol kurb-ı visâli

Netîce hazret-i ġeyh Sezâî

Onu irĢâd edip gitti melâli

O Ģimdi mürĢididir râh-ı Hakk‟ın

Murâdın anlamak ise meâlî 231Cerîde-i Sofiye,S: 148, Yı , 22 Zilkaide 1336, s. 408-409.

232Halvetiyye‟den bir Ģu‟be olup (899) târîh-i hicrîsinde vefât eden ve “Cemâl Havetî” lakabıyla yâd edilen “Muhammed Hamîdü‟d-dîn el-Cemâlî el-Bekrî” ye mensûb olan (Cemâliyye) Ģu‟besi de baĢkadır ki bunun için de ayrıca bir makāle yazacağız.

Varıp dâmânına yüz sür Nezîrâ

Var ise müĢkülün eyle suâli

Lîsân-ı hâl ile bilir murâdın

Duâsıdır uzatma gel makāli ”

Azîz-i müĢârunileyh hazretleri tarîkat-ı aliyye-i UĢĢâkiyye‟yi ba‟de‟l-indirâs tecdîd ve ihyâya muvaffak olup usûl-i esmâ-yı seb‟aya, fürûât-ı hamse ilâvesiyle neĢr-i füyûzâta baĢlayarak, nice nice teĢne-dilân feyz ve ma‟rifeti, çeĢme-i füyûzâtlarından reyyân ve dilsiz eylemiĢlerdir ki, o cümleden birisi de Fâtih civarında Tâhir Ağa Dergahında defîn-i hâk-i ıtırnâk olan, âsâr-ı adîde ve müellefât-ı kesîre sâhibi ve “Salâhiyye”Ģu‟besi müessisi hazret-i “Abdullah Salâhaddîn el-UĢĢâkî” hazretleridir. MüĢârunileyh, mürĢid-i âlîleri Cemâleddîn-i

UĢĢâkîhazretlerininfürûât-ıhamsevaz‟vetelkînimes‟elesini“Mir‟âtü‟l-Esmâ”nâm eserlerindeĢöylebeyânbuyuruyorlar:“...Fürûâtınevveli“YâFettâh”.(Fettâh)esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir. Ma‟nâsı mübâlağa ile açıcı demektir. Hazret-i ġeyh-i Ekber kuddise sırruhu‟l-ezher buyurur ki: “Hazret ism-i Fettâhı ale‟d-devâm kimse cem‟ eylemedi illâ ilm-i esmâ ile Âdem aleyhisselâm ve cevâmiü‟l-kelîm ile “Muhammed el-Mustafâ”sallâ‟llahu teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri cem‟ etmiĢlerdir. Mâ-adâları meĢreb ve isti‟dâdlarınca ahyânen fütûh-ı gaybiyyeden ahz eylemiĢlerdir. A‟nî Hazret-i Ġmâm “Ali” kerrema‟llahu vechehu ve radiyallahu anhu efendimiz hazretleri, azîzimiz ve mürĢidimiz kutbu‟l-ârifîn, gūtu‟l-vâsilîn“es-SeyyidMuhammedCemâleddîn”kaddesena‟llahubi-sırrıhi‟l-Muîn hazretlerine bi‟l-müĢâfehe ta‟lîm ve telkîn etmeleriyle, enseb-i medâric-i esmâ ve akrab-ı meâric-i müsemmâ olduğu ale‟t-tertîb esrâr-ı maânîlerinden hüveydâ ve azîz-i müĢârunileyh hazretlerinin meslekleri usûl-i Ģecere-i Halvetiyyeden bir fer‟-ı tâb-dâr olan UĢĢâkiyye‟den bir nihâl-i tâb-dâr olduğu ke‟Ģ-Ģemsi fî vasati‟n-nehârdır. ..”

Hazret-i azîz bir nice müddet Edirne‟de neĢr-i envâr-ı hakîkât ettikten sonra (1155) târîh-ihicrîsindeder-saâdetegelipEğrikapıhâricindeSavaklar‟daihyâsınamuvaffak oldukları dergâh-ı âlîde, dokuz-on sene kadar irĢâd-ı ibâdillah ile meĢgûl olduktan sonra

(1164) târîhinde âzim-i gülĢen-serây-ı cenân olarak dergâh-ı mezkûrede vedîa-i rabb-i gufrân kılınmıĢtır. Müretteb dîvân-ı ilâhiyyâtı vardır. Fasîh ve açık Türkçedir. Bir numûnesi:

“Bu Cemâlî‟nin vücûdu perdesini ref‟edip 233Terceme-i hâlleri ikinci makālemizde beyân edilecektir.

Bir dem ayırma onu zevk-i likādan ey çalab”

Kaddesa‟llahu sırrahuve enâlena‟llahu bi-Ģefâatihi âmîn!

Bâyezıd DersiâmlarındanArapgirliMehmed Hazmî

C. SALÂHADDÎN el-UġġÂKÎ -Kuddise sırruhu‟l-Bâkî-

Halvetiyye-iUĢĢâkiyye‟den(Salâhiyye)Ģu‟besimüessisiolup(1120)târîhinde

(Balıkesir) kazâsında kadem-nihâde-yiâlem-i Ģühûd olmuĢ olan (Abdullah Salâhî) kuddise sırruhu‟l-celî hazretleri, yirmi yaĢlarına gelinceye kadar memleketi ulemâsından tahsîl-i ulûm ve fünûn bezl-i makderet ettikten sonra tekmîl-i nüsah etmek üzere Ġstanbul‟a gelerek bir taraftanyenidenteallümvetederrüsemudâvemetleberâberdiğertaraftanda“tahvîl”

kalemine mülâzemete baĢladılar ve pek az bir zamânda isti‟dâd-i hüdâ-dâdlerinin yardımıyla fenn-i aksâ ve kitâbında vâsıl oldukları mertebe-i ulyâ ve derece-i kusvâsiyet ve Ģöhretini dübâlâ etmekle evvelâ mektubculukla Hekimoğlu Ali PaĢa maiyyetine ve daha sonra da

Mısır‟da bulunduğu esnâda PaĢa-yımuĢârun ileyhindîvân efendiliğine ta‟yînolunarak hizmet-i mezkûrede bir çok seneler kaldılar ve iĢte Mısır‟da bulundukları o zamânlarda “ġeyh ġemseddîn Muhammed el-Hafnî” hazretlerine mülâkî olarak sohpetlerinde bulundukları gibi “ġeyh Ahmed ed-Demenhûrî” hazretlerinden de (Cifr), (Ġlm-i evfâk) ve sâir gibi ulûm-ı garîbe ve ulûm-ı rûhâniyye ahz ve telakkî etmekle berâber Ģeyh-i muĢârun ileyh hazretlerinden “tarîkat-ı aliye-i NakĢibendiyye” bir de ahze muvaffak oldular bir müddet sonra Ġstanbul‟a avdetlerindeovakitEdirne‟deirĢâd-ıibâdilemeĢgûlbulunanveel-yevmEğrikapı haricindeki dergâhlarında defîn-i hâk-i ıtır-nâk olan “ġeyh Cemâleddîn-iUĢĢâkî” kuddise sırruhu‟l-bâkîhazretlerinemülâkîolarakġeyhmuĢârunileyhhazretlerininçeĢme-i feyzlerinden feyz-yâb olduktan sonra me‟mûriyyet-i sâbıkasından isti‟fâ edip ezvâk-ı bâtına ve ma‟neviyyeyi, ezvâk-ı zâhire ve mâddîyyeye tercîh ederek yedisene kadar halvet ve inzivâ âlemine çekilmiĢlerdirkiiĢte o neĢ‟elizamânlarında zuhûr eden vâridât-ıkalbiyyeleri

meyânında:

“MüĢkilin kimseye zâhirde Salâhî sormaz,

Hâce-i bâtına sordu soracak esrârı”

234Cerîde-i Sofiye, S. 153, yıl: 5, 3 Safer 1337, s. 500-501.

zemzemesiyle vâsıl oldukları merâtib-i zevk veirfânı vâzıhan beyân eyledikleri gibi “Celvetî Bayrâmî vü Sâ‟dî, Kâdirî,

NakĢibendî, Mevlevî vü GülĢenî, UĢĢâkîyiz.”

beytiyle de câmi‟u‟t-turuk olduklarını i‟lâm ve ifhâm buyurmuĢlardır.

MürĢid-i âlîleri cenâb-ı ġeyh Cemâleddîn-i UĢĢâkî hazretlerinden tekmîl-i sülûk edip esrâr-ı tarîkat ve dekâik-i ma‟rifeti ba‟de‟t-tahsîl, muĢârun ileyh hazretlerinden müstahlef ve nâil-i sıhrîyyeti olduktan sonra, iĢte o sıralarda âlem-i ma‟nâda Hazret-i ġeyhü‟l-Ekber kuddise sırruhu‟l-azher taraf-ı sâmîlerinden dört satırlık bir yazı okutturulmakla, cemi‟-i ulûm ve meârif kendilerine münkeĢif ve müncelî olup te‟lîfât-ı âsâra Ģüru‟ etmiĢler ve evvelâ Ġbn

Hâcib‟in “ġâfiyye”sini Ģerh etmiĢlerdir ve min ba‟d ömr-i azîzlerini bir taraftan irĢâd-ı ibâda diğertaraftante‟lîfiâsârahasrederekseksenimütecâvizâsâr-ıkıymet-dârvücûda getirmiĢlerdir ki, arabî, farsî ve türkî olarak üç lisân üzere yazmıĢ olduğu bu âsâr-ı muhallede meyânında pek kıymet-dâr Ģâh eserler vardır. “Makâmât-ı Hamîdiyye ġerhi”, “Dîvân-ı EĢ‟âr”, “Mir‟âtü‟l-ehlâm ve miĢkâtü‟l-ahlâm”, “Mevâkiü‟n-nücûm Ģerhi” iĢte o cümledendir.

Hazret-iġeyhü‟l-Ekber‟in“Mevâkiu‟n-nücûm”nâmeser-iâlîlerininĢerhiolan “Metâliü‟l-fühûm”nâmındaki bu eser Hazret-i Sâlâhî‟nin ulüvv-i ka‟b ve fazl u irfânına baĢlıbaĢınabirdelîl-ikâfîvebirbürhân-ıcelîdir.Eser-imezkûrunmukaddimesinde

buyuruyorlar ki:

“Vaktâkiġeyhu‟l-Ģüyûh,sâhibü‟l-feyzve‟l-fütûh”muhyi‟l-milletive‟d-dîn”

kaddesanallahu bi-sırrahu‟l-muîn hazretlerinin “Mevâkiu‟n-nücûm” nâm eserlerini mütâlaa ettim, ibret-bîn olduğum halde eser-i mezkûrun meydân-ı letâifinde inân-ı ihtiyârım elimden düĢtü de gördüm ki eser-i mezkûr bir derece ibârât-ı garîbe ve iĢârât-ı acîbe ile memlû ve bir vecihle rumuzât-ı mestûre ve muammeyât-ı mahziyye ile meĢhûn ki akıl ve kıyâs idrâkinden âtıl olmakla sanki kelâm-ı nâs idâdına gayr-i dâhil bir kelâm-ı mu‟cîz-i beyân idi.

Bu esnâda ben bihâr-ı hayretin garîki, nâr-ı gayretin harîki olup düĢtüğüm vâdi-i hayrettenhalâsabirçâretaharrisindeikenyinehazret-imüellifinezyâl-ihimem-i seniyyelerine sarılmaktan baĢka bir çâre bulmanın imkânsızlığını derk ve iz‟ân ederek derhâl hazret-i Ģeyhin dâmen-i himmetine temessük ve niam-i rûhâniyyeti hirmeninden hûĢe-çîn olarak rûhâniyyet-i âlîyyelerine hitâben dedim ki: “(Yâ seyyidî ve senedî ente hamdî ve mu‟temedî) sen ki benim mülci‟ ve penâhım ve her hâl ve kârda meded-kârımsın, Ģu‟leyi 235Kütüphâne-i umûmîde bir nüshası mevcûttur, arabiyyü‟l-ibârede.

ulûmdan bir Ģerâre a‟tâsıyla vâdi-i rencûr-ı hayretten sahrâ-yı hidâyet ve selâmete îsâlime bezl-i inâyet buyurmaz mısın ki sana zâhiren ve bâtınen her iki cihetle nisbet ve intisâbım derkârdır: Evvelâ bâtınen intisâbım her türlü Ģüpheden ârî ve beyândan müstağnîdir. Zâhiren intisâbıma gelince: Yâ seyyidî sen “Muhyiddîn ebû Abdullah”sın, ben ise “Abdullah es-

Salâhî” nâmıyla mülakkap ve mevsûmem, yâ-yı nisbet tezâyifî ve i‟tibârî olmakla adetten sâkıt ve fakat rûhâniyyetinden olan istiâneye delâlet eden “yâ”-i ilsâk ve istiâne adede dâhil olmakla istiâne-i yâ-i ilsâk ile tevâfuk-ı adeden bi‟l-ittifâk hâsıldır.Sâniyen (Yâ seyyidî ben

Abdullah‟ım sen ise Ebû Abdullah‟sın, sen benim eb-i rûhânîm ve mürebbi-i irfânımsın, ben ise senin veled-i kalb ve veled-i rûhunum. Nasıl olurda sen beni feyz ve fütûhundan me‟yûs bırakırsın.) ĠĢte ben bu münâcâtı ikmâl edince Hazret-i ġeyh bana envâr-ı kudsünden bir zerre ya da bihâr-ı ünsünden bir katre ihsân buyurdular da derhâl ben Hazret-i ġeyh‟in envâr-ı celiyyesiyle münevver ve esrâr-ı hafiyyesiyle mesrûr ve mübeĢĢer olarak ortaya atıldım ve iĢte o feyz-i ma‟nevî iledir ki bu Ģerhi meydana getirdim ilâ-âhirihi” buyuruyorlar.

Sultan Mustafa Han-ı Sâlis devri ricâlinden (Tâhir Ağa)nâm zâtın Fâtih civârında ÂĢık PaĢa mahallesinde (1174) târîhinde yaptırıp da meĢîhatini hazret-i azîzin uhdelerine tevcîh etmiĢ olduğu dergâhda yirmi iki sene kadar tedrîs-i ulûmve terbiye-yi sâlikîn ile meĢgûl olduktan sonra seng-i mezârında menkūĢ: (Salâhî Ģevk-ı envâr-ı cemâle oldu pervâne ) mısra‟ının delâlet ettiği (1196) târîhinde mürg-i rûhları âĢiyâne-i ezeliyyesine tayerân ederek dergâh-ı mezkûr hazîresinde vedîa-yı rabb-i gufrân kılınmıĢtır. Kaddesa‟llâhu rûhahu ve enâlenallahu bi-Ģefâatihi, âmîn.

Bâyezıd Dersiâmlarından Arapgirli Mehmed Hazmî

D. CĠHÂD VE FEZÂĠL-Ġ CĠHÂD

Bismillahi‟r-rahmâni‟r-rahîm 236Adedlerin keyfiyeti tevâfuku Ģu vecihledir: (Muhyiddîn Ebû Abdullah) aded 304; (Abdullah es-Salâhî) aded 312. 10=yâ237-yı nisbet, 312-10=302, 2=yâ-yı ilsâk ve istiâne, 302+2=304.

Dergâh-ı mezkûrda el-yevm hazretin vâris-i irfânı reĢâdetli ġeyh Behçet Efendi hazretleri post-niĢîn-i irĢâd …238ve terbiye-yi ibâd ile meĢgûldürler-tavvelallahu ömre ve bekāhu-.

Cerîde-i Sofiye,S: 12-24, Yıl: 2, s. 2-3;devamıS: 14-24, Yıl: 2, s. 2-3.

Meâl-i Münîfi

Ey mü‟minler! Sizi bir ticârete delâlet edeyim mi ki o ticâret sizi azâb-ı elîmden kurtarsın! O ticâret: Allah‟a ve Allah‟ın rasûlüne îmân ve fî sebîlillah malınızla,canınızla mücâhede etmenizle hâsıldır ve bilseniz bu umûr-ı mezkûre sizin için ne kadar hayırlıdır.

Bu a‟mâlinize mükâfât olarak Cenâb-ı Hak da günahlarınızı mağfiret, sizi ağaçları köĢklerialtındanenhâr-ılatîfecereyânedencennetlereidhâl,hulûdveebediyyet cennetlerinderevâyih-i tayyibe ile mürevveh, bekā ve likā ile …mesâkin-i âliyyeye is‟âd ve ikāme buyurur ki iĢte bu mükâfât-ı ilâhiyye büyük bir saâdet ve ni‟met-i uzmâdır.

Ve Ģu mükâfât-ı müstakbele ve ni‟met-i müecceleden mâ-adâ hâlen ve müaccelen size pek sevgili bir ni‟met-i halîle daha ihsân buyurur ki o da; a‟dâ-yı dîniniz üzerine ancak

Cenâb-ı Allah‟tan nusret-i azîme ve fütûhât-ı garîbe i‟tâsıdır.

Habîbim! Âcilen ve muaccelen mü‟minlere i‟tâsını va‟d ettiğim Ģu ni‟met-i ilâhiyye ve mükâfât-ı sübhâniyyemi onlara tebĢîr et!

Meâlen tercümesine cür‟et-yâb olduğumuz Ģu âyât-ı bâhiru‟l-beyyinâtın sebeb-i nüzûlü , “Hatîb Tebrîzî” nin beyânına göre ashâb-ı kirâm hazerâtının : “Yâ resûlallah hangi amel Allah‟a daha sevgilidir ki onunla iĢtigâl edelim” suâlleri olmuĢtur. “Mukâtil” den naklen “Ġmâm Kurtûbî” de Ģöyle beyân ediyor. Sahâbeden “Osman bin Maz‟ûn” un cenâb-ı risâletpenâh efendimizden vukū‟bulan bir takım istifsârâtı nihâyetinde ġuiki rivâyet meâlen müttehid ve maksadı îzâha kâfîdir. ġimdi biz Ģu âyât-ı celîleye biraz daha im‟ân-ı nazar edelim. Göreceğiz ki bu âyet-i celîle makāsıd-ı dünyeviyye ve uhreviyyeyi câmi‟ olan kelimât-ı ilâhiyyedendir. Çünkü Ģu âlemde müsteidd-i terakkî ve teâlâ olan insanların esbâb-ı terakkîsinden baĢlıcaları ticârettir. Ticâretsiz hiçbir cem‟iyyet terâkkî edemez hattâ pây-dâr olamaz. Fakat biz Müslümanlar nazarında ticâret iki kısma ayrılıyor;

mâddî, ma‟nevî. Ta‟bîr-i dîğerle: dünyevî, uhrevî. Âyet-i celîle de onu nâtıktır.

Âyet-i celîlede bize, biz Müslümanlara hitâben buyuruluyor ki: Ey mü‟minler! Siz öyle bir ticârete sülûk etmelisiniz ki, o ticâret sizi azâb-ı elîmden kurtarsın. Bunun için Allah ve Resûlüne îmân ile berâber, fî sebîlillah cihâd ve cihâdda sebât etmelisiniz. ĠĢte bu bir ticârettir ki sizi hem dünyâda hem de uhrâda mes‟ûd eder, azâb-ı elîmden kurtarır. “Azâb”

deyince hâtıra hemân vukū‟u muhakkak olan azâb-ı ahret gelmemelidir. Belki dünyada dahi birçok azâblar vardır ki hakîkaten pek elîmdir.

Ez cümle düĢmanlarımızın hâk-i pâk-ivatana istîlâ ve tehâcümü ile emvâl ü eĢyâmızı nehb ü gârât binlerce bî-günâh nüfûs-ı islâmiyyeyi katl-i âmm etmelerinden daha acı azâb tasavvur olunur mu? Bu, azâb-ı elîm değil de yâ nedir? ĠĢte Ģu azâb-ı dünyâ ve azâb-ı âhiretdennecâtvehalâsımıziçinCenâb-ıVâcibü‟l-Vücûdhazretlerininbizedelâlet buyurdukları ticâret iki Ģeydir:

1-Îmân bi‟llah ve bi-resûli‟llah 2-Cihâd fî sebîlillah

Makalemizin mevzu‟u i‟tibâriyle biz, cihâd ve fezâil-i cihâddan bahs edecekisek de âyet-i celîledeki “îmân billah ve îmân bi-resûlillah” ın “cihâd fî sebîlillah”a takaddümü, cihâdda a‟dâ-yı dîn ü vatana galebe ve o galebenin netâyici olarak mâddî ve ma‟nevî bir çok ticâret ve fevâidin husûlü mevâkı‟-ı harb ve cihâdda sabır, sebât ve metâneti te‟mîn edecek “îmân billah ve îmân bi-rasûlillah” a vâ-beste olduğunu gösteriyor ki (cihâd-ı ekber)den ibârettir. Ve bunun mukābili bi‟t-tab‟ cihâd-ı asgar demektir. Binâenaleyh bu bâbda evvelâ bir iki söz söylemeyi münâsip addediyoruz:

Ma‟lûmola ki -ibâdullah!-hâl-i sulh ve sükûnda cihâd-ı ekber silâhiyla mücehhez olmayanMüslümanlar,cihâd-ıasgardenilenmuhârabâttametânetveĢecâatibrâzıyla galibiyyet ve muzafferiyyet-i ticâret mühimmesine nâil olamayarak bi‟t-tab‟ telâfîsi nâ-kābil zararlara ve cidden azâb-ı elîm ü azîme dûçâr olurlar. Fakat cihâd-ı ekber silâhıyla mücehhez olanlar ya‟nî Cenâb-ı Vâcibü‟l-Vücûd-ı teâlâ ve tekaddes hazretlerine ve resûl-i kibriyâsına îmân edenler ve bu îmânın levâzımı olan bütün evâmir-i ilâhiyye zırhlarıyla vücûdunu muhâfaza edenler, cihâd-ı asgarda meydan-ı rezm u vegāda bir kal‟a-yı âhenîn gibi dururlar.

DüĢman güllelerinden ne bâk ederler? Çünkü bilirler ki nâsır u hâfız-ı hakîkileri Allah‟dır. Bu bilgi sâhipleridir ki düĢman güllelerine tarrâka-i dehĢet-nâkini bir terâne-i rûh-efzâ addederler de onunla….ederler, iĢte o gibi Müslümanlar âhiretteki azâb-ı elîmden halâs olacakları gibi dünyâdaki mağlûbiyyet ve inhizâm azâb-ı elîminde halâs-yâb olarak gâlibiyyet-i kat‟iyye ticâret-i mühimmesiyle iktisâb-ıfahr u Ģâd-mânî ederler. Îmân billah ve îmân resûlullah ve onun levâzımı Ģimdilik bir tarafa bırakalım da cihâdın fezâilinden bahisle bu bâbdaki vârid olan âyât ve ehâdîs-i Ģerîfeyi îzâha Ģürû‟ edelim. [mâ ba‟di var.]

[mâ ba‟d]

Cihâdda gâlibiyyet-i kat‟iyye ve muvaffakıyet-i kâmile istihsâli “cihâd-ı ekber”

silâhıyla mücehhez bulunmaklığa vâ-beste idüğünden onu bilâhire mufassalan îzâh etmek üzere Ģimdilik cihâdın fazîleti hakkındaki âyât ve ehâdîs-i Ģerîfeden ba‟zılarını mücmelen beyânedeceğimizibirincimakālemizdeva‟detmiĢolduğumuzdancihâdınfarziyyeti hakkındakiĢeref-nüzûlvevürûdedenâyâtveehâdis-iĢerîfebeyândanmüstağnî bulunduğundan, iĢte bu makālemizi yalnız fezâil-i cihâdın beyânına hasr ediyoruz.

[Kāla‟llahu Teâlâ fî Sûreti‟s-Saf] []

Meâl-i münîfi ale‟t-tahkîk: Cenâb-ı Allah o kimseleri sever, o kimselerden râzı olur ki, onlar metîn kal‟a duvarları gibi yek-dîgerine merbût ve zahîr olarak saff-ı harb teĢkîli ile

Allah yolunda, Allah rızası için, i‟lâyı kelimetullah için mükātele ederler, cihâd ederler.

ġu âyet-i celîleye epeyce atf-ı lahza-yı dikkat edersek görürüz ki âyet-i celîle-i mezkûrenin fıkra-i ûlâsında büyük,pek büyük bir saâdet-i ebediyye ve beĢâret-i sübhâniyye ile tebĢîr buyurulduğumuz gibi, fıkra-i sâniyesiyle de o saâdet ve beĢâretin istihsâli esbâbına

Cenâb-ı Hak bizi tenbîh ve irĢâd-ı beĢâret-i sübhâniyye bu ki :

Cenâb-ıAllahfîsebîlillahcihâdedenlerisevdiğiniale‟t-tahkîkonlardanrâzı olduğunu bize ihbâr buyuruyorlar. Bütün saâdet-i dünyeviyye ve uhreviyyenin mütevakkıf aleyhi Cenâb-ı Hakk‟ın rızâsını kazanmak olduğunda hîç bir kimse Ģüphe etmez Ģu hâlde bir amel ki sâhibini Hakk‟a sevdire o a‟mel bütün a‟mâlin hayırlı ve efdali olmuĢ olur, öyle ise fî sebîlillah mücâhidîni Cenâb-ı Hakk sevdiğini ve onlardan râzı olduğunu bizzât kendi kelâm-ı azîzlerinde ihbâr buyurmasına nazaran, hem cihâd efdal-i a‟mâl hem de Ģecere-i cihâdın yetiĢtirdiği meyve bütün semerâtın efdali olduğu müstağni ani‟l-beyândır.

ġecere-icihâdın yetiĢtirdiği meyve Ģu iki cümle ile hülâsa edilir ki bunu bizzât

Cenâb-ı Hakk kendileri buyuruyorlar: (Mücâhidîni Allah sever, Allah onlardan râzıdır.) Artık teslîm edilir ki Allah‟ın sevgisi, Allah‟ın rızâsından büyük bir ni‟met ve fazilet tasavvur olunamaz âyet-i celîlenin fıkra-i sâniyesi ise muhârebe ve mukātelenin en büyük esaslarından birini irâe ederek tenbîh ve ta‟lîm-i sübhâniyyeleriyle bizi irĢâd buyuruyor ki, hakîkatte mücâhidîn-i islâmiyye için bundan büyük ta‟lîmât ve tenbîhât olamaz. Bu tenbîhât-ı ilâhiyye “” nass-ı celîlinden müstefâd oluyor. Ya‟nî cenâb-ı Hak Ģöyle buyurmuĢ

oluyor ki:

Cihâd fî sebîlillah sizi “muhabbet-i sübhâniyyeme nâiliyyet”gibi bir ni‟mete, bir ni‟met-i uzmâya îsâli muhakkak ise de,bu ancak sizin meydân-ı rezm ve vegāda metîn kal‟alar gibi hücûm-ı a‟dâya karĢı sîne-küĢâ-yı Ģecaât ve metânet olmanızla kābil ve saff-ı harbde ibrâz edeceğiniz azm ü sebâtınızla hâsıldır.

ĠĢte görülüyor ki muhârebede muzafferiyyât ve muvaffakiyyâti her hâlde te‟mîn eden azm, sebât ve metânettir.

Azm ü sebâtın her hangi bir muhârebenin en mühim esâsını teĢkîl edeceğini “Ebû

Hureyre radiyallahu anh” hazretlerinden rivâyeten “Sahîhayn”da mezkûr Ģu hadîs-i Ģerîf

isbâta kâfîdir.

“”

“”

Ma‟nâ-yı münîfi: DüĢmanınızla mülâkî olmaya ya‟ni durup dururken kuvvet ve miknetinize i‟timâd ederek düĢmanınızla muhârebe ve mukātele etmeyi arzu etmeyiniz! Fakat zarûrî olarak bir harb karĢısında bulunur ve düĢmanınıza mulâkî olursanız, o vakit her hâlde sebât ediniz!-zîrâ muzafferiyyâti te‟mîn eden sebâttır- buyuruyorlar.

“Ġmâm Taberânî” nin “Mu‟cem-i kebîr”inde mezkûr Ģu hadîs-i Ģerîf de meydân-ı muhârebedeki azm u sebâtın fazîlet ve Ģerefini beyâna kâfîdir.

[]

“”

Ma‟nâ-yı Ģerîfi: her kim düĢmanına mülâkî olur da katlen Ģehîd oluncaya kadar yâhud düĢmanına galebe edinceye kadar sabr u sebât gösterecek olursa o kimse azâb-ı kabirden emîn olur. Azâb-ı kabirden kiĢiyi emîn eden Ģey‟-ki meydân-ı vegāda izhâr-ı sebâttır-sâhibini hemânda azâbı kabr kadar acı olan mağlûbiyyet ve onun teferruâtı olan katl-i âmm fâcialarından halâs edeceği Ģüphesizdir.

Kütüb-i sitte‟den “Sünen-i Ġbn Mâce” de hazret-i “Enes radiyallahu anh” dan rivâyeten zikr olunan Ģu hadîs-i Ģerîf, mücâhidîn ve guzât-ı islâmiyyeye ne büyük bir mevkı‟

ve Ģeref veriyor.

“”

“”

Ya‟nî her kim Allah Teâlâ‟nın rızâsında cihâd için bir def‟a sefer etse-bu seferde ilm veyâ hayrât-ı sâire için sefer etmek de bu hükümde dâhildir-vücûduna isâbet eden toz miktârı yevm-i kıyâmette misk ü râihâ-i tayyibeye mülâbis olarak mahĢûr olur, buyuruyorlar. Ne

büyük ni‟met!

[Mâ ba‟di var]

Mehmed Hazmî

E. HÜSEYĠN VASSÂF’A MEKTUBU

(Niyazî-ı Mısrî’nin Bir Gazelininġerhiyle Ġlgili)

Bismillah

Huzûr-ı ârifânelerine Ġrfân-penâh efendim hazretleri

Dünkü gün bir lutuf-nâmelerini aldım. Cenâb-ı Hazret-i Mısri ile birâder-i âlîlerinin merkad-ımübâreklerifotoğrafları da melfûf buyurulmuĢ. Meserret-i azîmeyi mucîb oldu.

Hazret-i Mısri‟nin birader-i âlîleri Ahmed Efendi hazretlerine göndermiĢ oldukları meĢhûr mektûblarını birkaç kereler okumuĢtum. Her okuyuĢta “Acaba bu zât-ı âli-kadrin merkadmübârekleri nerede?” diye kendi kendime tevcîh-i suâl etmiĢtim. Bir cevab alamamıĢtım.

Mektûb-ı âlîleri o suallerime bugün fotoğrafı ile cevab verdiğinden dolayı müteĢekkirim.

Bilmem bu muhterem zâtın terceme-i hâli mazbût mudur? Her halde seng-i mezârında tarihleri olacaktır. Târîh-i irtihâlleri Hz. Mısrî‟den mukaddem veya muahhar mıdır? Bu cihetlere dair tenvîr buyurulmaklığımı niyâz eylerim.

239Cerîde-i Sûfiyye‟de yaptığımız taramada yazının “mâ ba‟d” ine (devâmına) ulaĢamadık.

240Mektubun müellif hatlı orijinali, Süleymaniye Kütüphanesi Yazma BağıĢlar no: 2319‟daki, Hüseyin

Vassâf‟ınLücec-i Asrî ġerh-i Kelâm-ı Mısrîadlı Mısrî Ģerhleri eseri içerisinde yer almaktadır. Vassâf, yazmıĢ olduğu Mısrî Ģerhleri eserini Hazmî Efendi‟ye yollayarak incelemesini istemiĢtir. Mektûbda Hazmî Efendi bu konudan bahsetmektedir. Mektubun burada yeni harflerle yer alan Ģekli Abdullah Çaylıoğlu‟nunNiyazî-i Mısrî ġerhlerikitabından, bazı düzeltmeler yapılarak alınmıĢtır. (Abdullah Çaylıoğlu,Niyazî-i Mısrî ġerhleri,Ġnsan

Yay.,Ġstanbul 1999, s. 202-211)

Mektûb-ı âlilerinde gazel-i Mısrî Ģerhinin PerĢembe günü Muhlis Efendi dükkanına bırakılmasına emr ü iĢ‟âr buyurulur. Emr-i âlîlerine mutâvaat vecîbe-i zimmettir. Gönül isterdi ki; bu muhterem eseri geniĢ bir zamanda mütâlaa ile hem müstefîd ve mütefeyyiz olayım. Hem de bir takrîz yazmak cür‟etinde bulunayım. Fakat buna imkan hâsıl olmadı. Çok meĢgûlüm. Yalnız baĢtan aĢağıya bir defa okumaya muvaffak oldum. Nutk-ı mezkûrun Ģerhi sadedinde kalem-müĢkîn-i rakm-ı ârifânelerinde Ģeref-rîz-i sünûh buyurulmuĢ olan makālât-ı âlimâne ve beyânât-ı âĢıkāneleri fakîrinizi cidden zevk-yâb etti. Bu muvaffâkiyetinizi ansahîhi‟l-kalb tebrîk ederim. Ġrtibât ve münâsebât-ı mâneviyyedir ki; mânevî umûrum husûlüne bâdî olur. Cenâb-ı Mısrî ile büyük bir irtibât-ı mâneviyyeniz olmasaydı böyle bir Ģerhe muvaffak olmak emr-i asîr olurdu. Fakîriniz burada Hz. Gâlib Dede‟nin:

Gelenler âsitân-ı evliyâya

Bütün davetlidir Gâlib safâya nutk-ı meĢhûrumun mazmûnunu cilve-ger görüyor ve bunu nev‟an-mâ tasarrufla

diyorum ki:

Yazanlar Ģerh, nutk-ı evliyâya

Bütün dâvetlidir, Vassâf safâya

Bizzât kendilerinin “Kaynadı çün nâr-ı aĢk,

Oynadı ebhâr-ı aĢk”

Buyurdukları gibi nâr-ı aĢk-ı Mısrî seniyye-i âĢıkānelerinde kaynamasaydı, kalb-i pâkinizde her dem mütelâtim olan ebhâr-ı ma‟nâ galeyâna gelmez, vâdi-i aĢkta kaleminizi oynatmazdı.Buna ehlullah gammâzlığıderler.Yânîehlullahın rumuzlarınısöyleyenler, kendiliklerinden söylemezler. Belki ehlullah ve ervâh-ı arâisullah sevdiklerini gamz ederler.

Türkçesi, “Biraz da beni konuĢ, beni söyle, benim sözlerimi an!” diye dürtüĢtürürlermiĢ. ĠĢte

Hz. Mısrî o “gammâz” lardan. Zât-ı âlîleri de o “magmûz”lardansınız. Edhalen‟allâhu Teâlâ bi-hâze‟l-gammâzîne ve‟l-magmûzîn.

ġerh-i âliyi gözden geçirirken emr-i âlîlerine tebean ufak tefek bâzı kayıtlar yazmak cür‟etinde bulundum. Bunların ba‟del-mütâlaa silinebilmesini teshîl için kurĢun kalem ile yazmak mecbûriyetini hissettim. Yazdıklarım, tekrar arz edeyim ki; emr-i âlîlerine tebeandır.

Yoksa bu husûsda eser-i âlîlerinden değilim. Kuyûd-ı vâkıalar görüldükten sonra lütfen lastik

ile siliniz.

Yalnız gazel-i mezkûrun ilk beyti hakkında fikr-i kāsırânemi icmâlen arz etmekliğim müsâadesini ricâ ederim. Bunu Ģifâhen de arz etmiĢtim. Gazel-i mezkûrun matlaı olan:

Ġlim, bahr. Vücûd, esdâf; anın dür-dânesiyim ben

Maarif kenz ü dil vassâf; anın virânesiyimben

Beyti basma dîvânlarda yanlıĢ tab‟ edilmiĢ. Ġstitrâden arz edeyim ki; gerek yazma gerek basma bütün Mısri divânları hatâ ve galattan sâlim değildir. Çünkü nâsih ve talebeler o engin ve vâsi mânâları kavrayamadıklarından kendilerince mâkûl olan uslûbu bulup yazmıĢlar. Binâenaleyh

Hz. Mısrî‟nin bu gazel-i âlîlerinin matlaı da böyle bir yanlıĢlığa kurbân olup gitmiĢ ve Ģerh-i âlîniz Ģu nutk-ı mübâreğin sıhhatinin meydana çıkmasına bir vesîle-i hasene olmuĢtur.

ġemsîEfendide1172‟deyazılmıĢbirDîvân-ıPîr‟eistinâdenmatla‟-ımezkûrun doğrusunu zât-ı âlîlerine bildirmiĢ olduğu halde Ģerhinde beytin istikāmetinden inhirâf etmiĢtir.

Bunu zât-ı âlîlerine göndermiĢ olduğu Ģerhin nihâyetinde melfûf mektublarından anlıyorum.

Zât-ıfâzılâneleridehemyazmahemdebasmadîvânlaragöreĢerhbuyurmuĢ olduğunuzdan afv-ı kerîmânelerine istinâdenarz edeyim ki; maksad-ı Mısrî vehleten tefehhüm olunamayacak bir istikāmet almıĢtır. ġerh-i âlînin 30. sahîfesindeki: “Hz. Pîr buyuruyorlar ki: Ġlim, bahr-i vücûd, esdâf denilen Ģeylerin dür-dânesiyim ben” ibâresi nokta-i nazarımı musavvittir

zannederim.

Gazel-imezkûrunmerkez-isıkletimatla‟-ımezkûrolduğundanbirdefâbasma dîvanlardaki yanlıĢ zabta göre Ģerh ü beyân-ı mütâlaadan sarf-ı nazar edilse daha musîbdir zannederim. Zât-ı fâzılâneleri bile 30. sahîfede her iki zabıttan bahsederken : “Fakîr her ikisini de muvâfık bulanlardanım.” dedikten sonra “Mânâ gerçi vehleten mârûz-ı Ģuabât oluyor…” ifâdesiyle basma dîvânlardaki yanlıĢ zabtın lüzumsuzluğunu itirâf buyurmuĢ oluyorsunuz zannındayım.

EvetozabtdandabahsetmelifakatĢerhsûretiyledeğilancakbasmanüshaların yanlıĢlığını muharrer bahis sûretiyle.

ġimdi gazel-i mezkûrun doğru zabtına gelelim ki; en doğru zabtı Ģudur:

Ġlim, bahr. Vûcûd, esdâf, anın dür-dânesiyim ben

Maârif, kenz ü dil vassâf, anın virânesiyim ben

Tavzîh-imânâ için evvelâ ibâreyibi‟l-arab tahlîledelim:“Ġlim” mübtedâ;“Bahr”, haberdir. “Vücûd”, mübtedâ; “Esdâf”, haberdir. “Anın dür-dânesiyim ben” cümlesi de mübtedâ ve haberden ibâret bir cümle olup “vücûd, esdâf” cümlesine nisbetle hâl vâki olur. Bu son cümlenin mübtedâsı “ben” lafz-ı muahharı; haberi “dür-dânesiyim” lafz-ı mukaddemidir.

Mısra-i sânîyi tahlîle lüzum yoktur. Sûret-i terkîb Ģöyledir: Ġlim, bahrdir. Vücûd esdâfdır.

Ben de o esdâfın dür-dânesiyim. Maârif kenzdir. Dil vassâfdır. Ben de onun vîrânesiyim. Bu sûretle tahlîlden maksâd-ı âcîzânem ġemsî Efendi‟nin de yanılgısı gibi bunu “bahr-i vücûd” terkîbi izâfîsi iltibâsından kurtarmaktır.

Nüshalarda mısrâ-i sânîdeki “kenz” kelimesinin önünde bir vâv-ı âtıfe yazılmasına göre mısrâ-ı evvelde “bahr” kelimesinin önünde de bir vâv-ı âtıfe yazılmıĢ olaydı yanlıĢlığa ve iltibâsa mahal kalmazdı. Belki de nüsha-i asliyyede vâv vardır. Olmasa da olabilir. Belki okunurken “bahr”

kelimesi biraz imâleli okumak lâzım gelir. Ve cümlelerde sekte-i yesîre icrâ etmekle de iltibâsı def‟ mümkündür. ĠĢte bu dakîka nâsihlerce anlaĢılmadığındandır ki; vezni ikmâl kasdıyla “bahr”

kelimesinin önüne bir “ye” yazmıĢlar. Kelime de “bahrî” Ģeklinde tab‟ edilmiĢtir. Ġhtimâl, bu “ye”

arz ettiğim gibi “vâv”dan galattır.

Her ne ise Ģimdi maksâd-ı nâzıma gelelim:

Evvelâ Ģurasını arz edeyim ki; nâzım (kuddise sırruhu) tefhîm etmek istediği hakâyıkı burada istiâre-i teĢbîhiyye tarîkiyle edâ buyurup, her müĢebbehin akabinde müĢebbehün-bihini tizkârbuyurmuĢlardır.Binâenaleyh:“ilim”müĢebbeh;“bahr”,müĢĢebehun-bihidir.“vücûd”, müĢebbeh; “esdâf” onun müĢebbeh; “dür-dâne” müĢebbehun-bihidir.

Burada en ziyâde nazar-ı itibâra alacak Ģey iki evvelki müĢebbehlerden mânâ-yı murâdı bulmaktır. Nâzım (kuddise sırrûhu) “ilim” ve “vücûd” kelimelerinden burada acaba neyi murâd

ediyorlar?

Müsâadenizle telakkiyât-ı fakîrânemi arz edeyim: buradaki “ilim”den maksad sıfât-ı bârî olan ilimdir. Ġlmullah murâddır. Bahra teĢbîh buyurdukları ilim; ilm-i ilâhîdir ki; kadîmdir. Esdâfa teĢbîh buyurdukları “vücûd” dan maksad ise vücûd-ı kâinattır ki; hâdistir. Çünkü buradaki vücûd-ı mutlak mânâsına gelen vücûd olmayıp ancak vücûd-ı izâfîdir.

Hâsılı mânâ Ģudur ki; ilm-i ilâhî fî‟l-misl bir bahr-i bî-pâyândır. Bütün vücûd-ı ekvân sadefler gibi o bahr-ı bî-pâyân olan ilm-i ilâhîde meknûn ve mündemicdir. Esdâfın bahrdan zuhûru gibi âyân-ı ilmiyyede sûret-pezîr olan vücûd-ı eĢyâ vakt-i merhûnunda birer birer butûndan zuhûra

gelirler.

“Ġlim” ümmü‟s-sıfâttır. Her Ģey ilme râcî‟dir. Âyânı hâriciyyenin âyân-ı ilmiyedeki sûretlerdir ki;[…O, her an yaratma halindedir.(er-Rahman 55/29)] mantûkunca ân be ân sâhâ-ârâ-yı zuhûr ve bürûz olup durmadadır. Minhü bedee ve ileyhi yeûd.

Mısrî kendisi de bu bahr-i ilimden bürûz etmiĢ ise de mevcûdât-ı sâire gibi yalnız sadef Ģeklideğil belki esdâf içerisinde kıymetdâr bir inci gibi musaffâ ve müctebâ olarak bürûz etmiĢtir.

“Ânındür-dânesiyimben”tâbiriylekendilerininvâris-ietemmolduklarınıifhâm buyuruyorlar. Çünkü matla‟ın bu fıkrası lisân-ı muhammedîyle tercümân olduğu müĢ‟irdir. Zîrâ esdâf-ı mevcûdât dür-dânesi hakîkatte mazhar-ı küll (sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleridir. Mısrî de onun vâris-i ekmeli bulunduklarından o hakîkatte tercümân olmuĢ oluyorlar.

Nasıl ki Hz. Ġbn-i Fâriz de o hakîkate tercümân olarak:

buyuruyorlar.

Binâenaleyh ilimden maksat, ilm-i ilâhî; vücûddan maksat vücûd-ı kâinât olduğu fikr-i kāsırânece tahakkuk etmiĢ olur zannederim. Yoksa buyurduğumuz gibi burada vücûddan maksad vücûd-ı Hak ve Zâtullâh murâd olmasa gerektir. 36. sahifede “…burada Zâtullâh maksûd olsa gerektir. Hak (sübhânehu ve teâlâ) hemân vücûddur…” buyuruyorlar ki; bu beyânât-ı aliyyelerinin fıkra-i sâniyyesi ayn-ı hakîkattir. Fazlullah Hindî‟ninTuhfetü‟l-Mürsele‟sindennaklen “innelhakka sübhânehû ve teâlâ hüve‟l-vücûd” kaziyesi de fıkra-i sânîyyenizi müsbit ve müeyyiddir.

Evet fakîrinizde “inne‟l-hakka hüve‟l-vücûd” derim. Fakat vücûd-i mutlakdan bahs olduğu zaman;

vücûd-ı izâfîden bahs olduğu zaman değil. Binâenaleyhfıkra-i ûlâdaki “burada Zâtullâh maksûd olsa gerektir.” Kaziyesini kabûl edersek murâd-ı nâzımdan tebâüd etmiĢ, vücûd-i mutlakı vücûd-ı izâfî ile karıĢtırmıĢ oluruz.

buyurulmuĢtur.

Buradaki “vücûd” lafzını vücûd-ı Hak mânâsına almayıp da vücûd-ı ekvân mânâsına aldığımızın sebep ve hikmeti zâhirdir. Çünkü “vücûd”; sıfât-ı zâtiyyedendir ki; buna sıfât-ı nefsî de denilir. Bütün sıfâtın akdemidir. Hatta zât mânâsına gelen bir sıfattır. Vücûdu o mânâya aldığımız takdirde esdâfa teĢbîh ettiğimiz bu vücûd Hakk‟ın “ilim bahri”nde bürûz etmesi lâzım geliyor.

Yâni “ilm”i sıfât-ı ilâhiyyeden olan ilim mânâsına alır, “vücûd”u da Zâtullâh mânasına olan vücûdı Hak mânâsına alırsak aslı fer‟, fer‟i asıl yapmıĢ oluruz. Vücûd-ı Hakk‟ı esdâfa teĢbîh ederek ilim bahrinden zuhûr ve bürûz ettirmiĢ oluruz. Hâlbuki ilim, vücûd üzerine merbuttur. Vücûd asıldır, vücûd-ı vâcib olmayınca sıfât-ı ilm nereden mutasavver olur? Binâenaleyh ilmullahdan zuhûr ve bürûz eden vücûd, mâhûd izâfî olan vücûd-ı Hak ve vücûd-ı ekvândır ki; o vücûdâtın dür-dânesi de nâib-i peygamberi olmak üzere hazret-i Mısrî‟dir.

Hülâsatü‟l-hülâsâ Cenâb-ı Mısrî demek istiyorlar ki; ilmullah nasıl nâ-mütenâhi ise mâlûmâtullah da öylece nâ-mütenâhîdir, bahr-i ilm-iilâhîdir. Esdâf-ı mâlûmât hemân zuhûr ve bürûz eder.[…Her iĢ O‟na döndürülür…(Hûd 11/123)] muktezâsınca yine o bahre

rucû‟ eder.

Ġlimden âlem-i ayna gelir âyân-ı ilmiye

Ayndan ilme âlemden yine eyler sefer bir bir

Hakk‟ın ilminde mevcûd idi ulviyyât ü süfliyyât Ġlimden ayna gelir çâr u unsur bahr u berr bir bir

Bu âlem ilm-i Hakk‟ın sûreti mâlûmudur yek-bâr Ġyânen görmek istersen cihâna kıl nazar bir bir

Fakat ben, o esdâf-ı mevcûdât içerisinde “bi-hasebi‟l-verâse “dür-dâne gibi vâhid-i asrın, kutb-i zamânın, insân-ı kâmilim demek istiyorlar. Cenâb-ı Mısrî‟nin istidâdı ezelîleri vâris-i

Muhammedî olmak oldu ise ki; mertebe-i fakrdir, o mertebe de fahr vardır.bunun için

Hazret de “ben ânın dür-dânesiyim” diye bi-hakkın fahr etmiĢlerdir.

Ġlimden ayna gelmiĢ her nedenlü var ise eĢyâ

Cemîinin talebkârı sana ermek diler bir bir Ġlimden ayna istidâd nâzil olan cânlar

Neferlik eyleyip ön, son olurlar sırr-ı nefer bir bir

Vücûdundur vucud âlemine illet-i gāî

Kamu mâlûl olanlar feyzi senden aldılar bir bir ĠĢte vücûdu vücûd âlemine illet-i gāîyye olan Cenâb-ı fahr-i rusûl ve mazhar-ı küll

(sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin bi-hakkın vârisleridir ki; “ânın dür-dânesiyim ben” diye bi-hasebi‟l-verâse fahr edebiliyorlar ve fahra da layıkdırlar. ĠĢte fakîrinizin anladığım mânâ budur.

Cenâb-ı Pîr (kuddise sırruhu‟l-hatîr) hazretlerinin dîvânları ibtidâlarında:

Zehîkenz-i hâfî kandan gelir her vâr olur peydâ

Kimi zulmet zuhûr eder kimi envâr olur peydâ

Zehi deryâ-yı vahdet kim kesilmezhergiz emvâcı

Bu kesret âlemi andan doğup nâçâr olup peydâ

Buyurdukları da telakkiyât-ı fakîrânemi müeyyiddir zannederim.

Ġçi ummân-ı vahdettir, yüzü sahrâ-yı kesrettir

Yüzün gören görür ağyâr, içinde yâr olur peydâ

Beyt-i Ģerîfiyle de yine aynı noktaya temâs ediyorlar. Vücûd-i kâinat ser-tâ-ser suver-ı ilmiye olmakla iç yüzene bakan ilmullahtan baĢka görmemekle yâri görürler. Çünkü zât-ı ilm kesret kabûl etmez. DıĢ yüzüne bakan âyân ve eĢyâ görmekle ağyâr görmüĢ olurlar ki kesâret-i eĢyâdır. ġu kadar ki;zılden zû-zılle intikāl edenler için bu ru‟yet ayn-ı nîmettir denebilir.

Cenâb-ı Hak bileان ظروا ال ى اث ار رحمة اهللveyâ emsâlinazm-ı celîllerle eĢyâya, ekvâna ru‟yeti emir buyuruyorlar. Fakat bakıp kalmak sûretiyle değil, bakıp geçmek Ģartıyla nasıl ki; cenâb-ı Mevlânâda:

Allah‟a kasem ile dâimâ ileri atılmayı durup kalkmayı recâ ediyorlar. Tâbîr-i rûyâda buradan olsa gerek. Yani sûretten mânâya ubûr. Çünkü sûret dâimâ kesret; fakat mânâ dâimâ vahdettir. Vahdet-i mânâ katında kesret-i eĢyâ zıll-ı zâil gibi zevâl-pezîr olmakla dâimâ sûretten o mânâya ubûr olunur. Hakîkat de ancak bu itibârla bulunur. Bu makāmın sâhipleri:

Sorarsan bana dünyayı efendi!

Makām-ı vahdet oldu söz tükendi

Deyip susuyorlar. El-ilmü indellahi teâlâ.

Ġstidrâd! UĢĢâkîlerden bir Hâlet Efendi vardır ki; bu zâtın bâzı gazelleri manzûr-i âcizî oldu. Dergâh-ı Pîr‟in harem tarafındaki bahçede medfûn Yazıcı hazretlerinin seng-i mezârındaki târih de müĢârun-ileyhindir. Bu Hâlet Efendi kimdir? Terceme-i hâline dâir âcizlerini mümkün mertebe îtâ-yı mâlûmât buyurulursa bi‟l-hassa minnettârınız olurum.

Hâtır-ı fakîrâneme gelmiĢken Ģunu da iĢâret edeyim. Zannederim Ģifâhen de arz etmiĢtim.

ġerh-i âlînin 22.sahîfesinde ġemsîEfendi‟nin mektubunun bir fıkrasının müstenidün-ileyhi olan ibâre bir not ile zîr-i sahîfede irâe buyurulmuĢ. O daTezkîre-i Safâî‟nin beyânına göre Hazret-i

Mısrî‟nin zuhûrunu Cenâb-ı ġeyhi‟l-Ekber hazretleriAnkâ-yı mûğrib‟inde beyân buyurmuĢ imiĢ.

Safâî ne derse desinAnkâ-yı mûğrib‟de öyle bir ibâre yoktur. Nasıl ki KarabaĢ Velî hakkında da yine ĢeyhinTenezzülât-ı Mevsıliyye‟sinden bir ibâre nakl olunuyor. Bu ibâre güzel celî bir hat ile bir levhâyazılmıĢ, merhûmĠzzîEfendi‟nin dergâhında nazarımaçarpmıĢ idi. Merâk ettim

Tenezzülât-ı Mevsıliyye‟yi baĢtanbaĢa aradım, böyle bir ibâreye tesâdüf edemedim. Bunlar hep

masnû‟ Ģeylerdir.

Mısrî‟nin büyüklüğünü haricden bir ibâre ile takdîre ne lüzûm var! ĠĢte dîvânı, iĢte sâir

âsâr!

Kelâmından olur mâlum kiĢinin fazl u mikdârı

Fakîrinizce yalnız Ģu isim “Mısrî” ki; Mısrî‟nin büyüklüğüne kâfîdir. BaĢka delîle hâcet

yok.

KarabaĢ Velî de öyle. Bu isim bile o büyük insanın büyüklüğüne kâfî geliyor.Fusûs-i

Hazret-i ġeyh‟i biri mufassal, diğerimuhtasar iki def‟a Ģerh etmiĢ olan zâtın ulviyetine baĢka daha ne delîl aranmalıdır? Hazret-i Mısrî de:

Muhyiddîn ve Bedreddîn, ettiler izhâr-ı dîn

Deryâ Niyâzî Füsûs enhârıdır Vâridât

DemekleFusûsderyâsındankimbilirnekadarfusûsçıkarmıĢolduklarınıifâde buyurmuyorlar mı? ĠĢte bu husûs bunların ulviyyetine Ģâhid-i yegâne değil midir ki masnû‟ ibârelerle bu gibi zevâtın kadrini i‟lâma kalkıĢalım!

Hâtır-ı âcizîme gelmiĢken Ģunu da arz edeyim: evvelce bir defa daha kütüphânemize ziyâret etmiĢ bulunan bir zât; zannederim ismi “Nûrî” olacak. Geçen gün ikinci olarak yine kütüphanemize geldiler. Bazı Ģeyler yazdılar. Bu zât Ģûrâ-yı devlet memûrîn mütekâidesinden imiĢler. Ellerinde görmüĢ olduğum bir mecmuânın muhteviyâtını görmek istedim.

Hazret-iMısrî‟ninmanzûmbirKasîde-iBürdeTercümesimanzûrumoldu.Millet

Kütübhânesinde yazdıklarını; ve suâlim üzerine zât-ı âlîlerini de tanıdıklarını da söylediler. Tâhir

AğaDergâhımüdavimînindenolduklarınıdailâveeylediler.Buzât;sultânımın,-tâbiriniz vechiyle-Mısrî delisi olduğunuzu da biraz bilenlerdendir. Efendi babamıza da gelmiĢler. Bilmem

târif edebildim mi?

ĠĢte bu zâtın yedinde Millet Kütüphânesinde bir mecmuâdan istinsâh etmiĢ olduğunu söylediği Hazret-iMısrî‟ye ait Türkçe manzûmKasîde-i Bürde Tercümesifakîrinizi hayrete düĢürdü. Acaba bu tercüme hakîkaten Hazret-i Mısrî‟nin midir? Okuyup tetkîk edebilecek zaman yoktu.Mısrî‟ninasârımeyânındaĢimdiyekadarböylebireserinmevcûdiyyetinemuttalî olmamıĢtım. Hatta müteteblî olan Bursalı Tahir Bey bileOsmanlı Müellifleri‟nde böyle bir eserden bahsetmiyorlar. Gerçi onun bahs etmemesi olmamasını îcâb etmezse de Ģimdiye kadar hiçbir katalogda böyle bir esere tesâdüf etmedik. Binâenaleyh bu mühim meselenintekîki ile âcizlerini tatmîn buyurmalarını himem-i aliyyelerinden beklerim.

O zât-ı âli-kadr hakkında da fakîrinize biraz îzâhât lütuf buyurulursa memnûn olurum.

“Hayat” mecmûasında 12. asır Ģuarâsına dâir pek güzel yazılar yazan “Ali Cânib” Bey ile tanıĢır mısınız? Bilhâssa Ģârih-iMesnevîĠsmail Ankaravî hakkındaki yazıları pek güzeldi. Bu zât aynı zamanda Maârif Kütüphaneler müfettiĢi, yahut yalnız umûm müfettiĢ bulunuyorlar. Bir defa dabizimkütüphaneyegeldiler.Fakatbittabikesb-imuârefeedemedim.Zât-ıâlîleri tanıĢmıyorsanız Mahmud Kemal Beyefendi hazretleri muhakkak bu zâtı tanırlar. Binâenaleyh gerek zât-ı âlîleri, gerekse Mahmud Kemal Beyefendi hazretleri fakîrinizi o zâta Ģöyle bir geçiverse yani gıyâbî takdîm etseniz belkivesîle-yi muârefe olur. Zâten[…Birbirinizle tanıĢmanız için…(El-Hucurât 49/13)] nazm-ı celîli ile teârufla me‟mûruz.

Sultânıma yazacak daha bazı Ģeylerim var. Fakat vaktim pek dar. Ve hâlim bî-karârdır.

Esbâbını da belki sonra arz ederim. Mektubumu PerĢembe sabahı erkenden alelacele karaladım.

Kusûru çoktur, belki baĢtan ayağa mücessim-i kusûrdur. Afv-ı âlîlerini temennî ederim. Kitâbı bugün emr-i âlîleri vechiyle Muhlis Bey‟in dükkanına bırakmak mecbûriyetini hissettiğim için Ģu birkaç satırı karalamaktan kendimialamadım. Acele olduğundan bir def‟a olsun yazdıklarımı okumaya da vakit bulamadım.

Sûre-i ve‟l-leyl okurdum dün namâz-ı Ģâmda

Zülfün andım dilberin n‟ettim ne kıldım bilmedim.

Kabîlindenfakîrinizden‟ettim,neyazdımbilmiyorum.NeyazmıĢsamMısrî muhabbetiyle ve sultânımın ibzâl buyurulan müsâade ve teveccühleriyle yazılmıĢ oldukları için samimi yazılmıĢtır. Hatalarını dâmen-i afv ile setr buyurmanız niyâz-ı fakîrânemdir.

Bir Ģeye daha üzülürüm: geçen gün Mısrî gazeli Ģerhinin Muslih Bey‟in dükkanına bırakılmasında zât-ı âlînizin Ģerhinin de aynı dükkana bırakılmasını emir buyurmalarınızdan hazretimin oraya kadar ara sıra âmed-Ģudunuz münfehîm oluyor. Acaba Fatih‟ten Keçeciler‟e olan mesâfe kat‟ı nâ-kābil olacak kadar mı uzundur? Hazmî garîbdir. Hazmî bîkesîdir. Hazmî nâlân ve giryândır. Hazmî perîĢândır. Hazmî:

PerîĢân-hâlin oldum sormadın hâl-i perîĢânım

Diye feryâd-künân ve sîne-sûzandır. Etme sultânım! Fakîrinizi bu kadar tahassur ateĢine yakma! Ara sıra bir kadem rencîde buyur…[…Allah iyilik yapanların mükâfâtını zâyî etmez.(et-

Tevbe 9/120)] Vallâhu yetevelle‟s-sâlihîn, El-Bâkî hüvellâhü‟l-muîn.

24 Zilka‟de 1345 [5 Haziran 1926]

Fakîr-i pür-taksîrinizMehmed Hazmî

Muhterem hanımefendiler hazerâtına refîkamla birlikte arz-ı hürmetler ederiz. Suat Bey‟le

Muallâ Sultân‟ın devâm-ı âfiyetlerini temennî ederiz. Refîkam mübârek ellerinizi öperler.

Beyrûttan Hacı Ġzzet Efendi‟den fakîrinizde bezm-i âret olmuĢtum, hürmetleri vardır.

F. SEFÎNE-Ġ EVLĠYÂ’YA TAKRÎZĠ:

Ġrfân-penâh efendim hazretleri!

Sefîne‟yi tebyîz ile meĢgûl olduğunuz tebĢîrâtı, âcizlerini çok memnûn etti. ĠnĢâa‟llah tab‟ına muvaffâkiyet elverir de bütün uĢĢâk müstefîd ve müstefiz olurlar.

241H. Vassâf, age, I, 28.

“Cenâb-ı Hak sevdiklerini iyi iĢlerde istihdâme eder” meâlinde eser vârid olmuĢtur.

()[Sâlihlerin zikri sırasında rahmet iner] mantûk-ı âlîsi ma‟lûm-ı fazîletleridir. Hz. Cüneyd (Kuddise sırruhu)‟dan, meĢâyıh hikâye ve menkabelerinin mürîdâna ne fâidesi olduğu, suâl buyurulmuĢ; Cenâb-ı Cüneydde( )[Peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız bütün bu kıssalar ile senin kalbini pekiĢtiriyoruz (Hud, 120)] nazm-ı celîlini okumuĢlar.

Bu bâbdaki tafsîlât Câmî‟ninNefehâtü‟l-Ünsdibâcesindedir. Hz. Câmî‟de bu sözü ġeyh Attâr-i Velî‟ninTezkiretü‟l-Evliyâ‟sından almıĢlar i eser-i mezkûrda daha ziyâde tafsîlât vardır. Bir Attar-ı VelîTezkiretü‟l-Evliyâ; bir CâmîNefehâtü‟l-ÜnsyazmıĢsa, bir Vassâf da

Sefînetü‟l-Evliyâ‟sıyla hepsini câmi‟ olarak bu deryâ-yı aĢka kendisini itivermiĢ. Ya Rab! Ne büyük muvvafakiyyet. Hâzâ min fazli Rabbî..()

Mahmud Kemâl Beyefendi‟nin:

Deryâ-yı vefâ olunca sînen

Allah yoluna gider Sefîne‟n

Demesi ne kadar yerindedir. Bu sözün neĢesi her aklıma düĢtükçe beni neĢ‟e-yâb eder. Ve kendi kendime birkaç kere tekrâr eder okurum.

Aleyhi‟s-salâtü ve‟s-selâm efendimiz bir gün Hz. Ebû Zer (radiya‟llâhu anh)‟a( )[Yâ Ebâ Zer! Sefîneni tecdîd et, yenile! Çünkü bu deryâ derin deryâdır.] buyurdular. Yâ Hz. Vassâf! Sefînenitecdîde Ģurûundan gûĢ-ı cânın böyle bir emr-i

Muhammedîyi der-hûĢ etmiĢ olduğuna Ģüphe bırakmıyor. Ne saâdet, ne mutlu! Fakîrinizi de o

Sefîne‟nin bir zevreka-i inâyetinde, o deryâ-yı hakîkate berâber sürükleyerek, bu çöllerde âvâre bırakmayınız. Cânım neolur? HemîĢe ehl-i aĢkın Ģânı budur.

Sizi bu gün, “yürü kim meydân senindir bu gece” sadâ-yı lâhûtisine mâ-sadak görmekte, bu meydân-ı hakîkatte mütemâdiyen cevelân etmekte görmekledir ki, münĢerihü‟lbâl oluyorum. Cenâb-ı Hak muîn-ı dest-gîriniz olsun. Bu emr-i azîmi ikmâle muvaffak

buyursun. Âmîn.

Mübârek ellerinizden öper, aĢk niyâz ederim, sultânım!

14 teĢrîn-i evvel 1339/ (14 Ekim 1923)

Muhibb-i muhlîs-i kadîminiz M. Hazmî

G.ĠTTĠHADVEĠTTĠFÂKINFEVÂĠDĠ,TEFRĠKAVENĠFÂKIN

MAZARRATI

Elhamdülillahi Rabbi‟l-âlemîn ve‟s-salâtu ve‟s-selâmu alâ Muhammedin ve âlihî

ecmaîn.

Kāla‟llahu Teâlâ fî kitâbihi‟l-kerîmi‟l-münezzel alâ nebiyyihî‟n-nebîhî‟l-fahîmfî

sûreti Âl-i Ġmrân:

“

”

Sadaka‟llâhü‟l-azîm.

ġuâyet-icelîleileser-levhamızagörülen(ittihadveittifak)ıncem‟iyyet-i beĢeriyyece dînen ve aklen lüzûm ve fevâidini ve her bir saâdet-i dünyeviyyenin mâ-bi-hi‟lkiyâmı ancak (ittihad ve ittifak) olduğunu ve bunun hilâfı olan (tefrika ve nifâk)ın cem‟iyyet-i beĢeriyyeyi ne büyük tehlikelere ilkā ettiğini beyân etmek istiyoruz. Fakat âyet-i celîlenin, sadedinde olduğumuz (ittihad ve ittifak)ın lüzûm ve vücûbuna (tefrika ve nifâk)ın ise menhiyyât-ı dîniyyeden olduğuna vuzûhen delâleti anlaĢılmak için evvelâ âyetin sebeb-i nüzûlünü icmâlen zikr etmeyi münâsip görüyoruz:

Herkes için ma‟lûm bir hakîkat-i târîhiyyedir ki cenâb-ı risâlet-penâh sallâ aleyhi‟lâlihî Efendimiz hazretleri bin üç yüz bu kadar sene akdem Mekke-i mükerremede risâletle ba‟s ve halkı tevhîde da‟vet buyurdukları vakit, etrâf ve eknâfda bulunan kabâil ve akvâm tarîk-i Ģirk ve gavâyetde pûyân, husûsuyla o muhitte sâkin bütün urbân büyük bir cehâletin mahkûmu olarak âyîn-i putperestîde kemer dermeyânidiler. Ve iĢte bir dîn-i hak ile mütedeyyin olmamanın netîcesi idi ki bütün kabâil-i urbân arasında taassupla memzûç Ģedîd bir nifâk, adâvetle memlû‟ azîm bir tefrika ve Ģikāk-ıhüküm-fermâ olup yek-diğeriyle münâzaa,mudarabehattamukāteledenfâriğolmazlar,aralarındaâdîbirhicivden ehemmiyetsiz bir Ģetmden baĢlayan infiâl, bir kıtâl-i azîmi mûceb olur arada bir çok kanlar dökülür, kadın, çoluk çocuk esîr edilir, mağlûb olanlar Ģu hâli bir takım müheyyic kasâid ve eĢ‟âr ile kendi ahlâf, evlâd ve ahfâdına bildirerek hasımlarından intikām almalarını vasiyet ederler onların evlâdı ve ahfâdı da bütün mevcûdiyetlerini babalarının, dedelerinin intikāmını 242Mevâiz-i Dîniyye, Ġttihat ve Teakki Cemiyeti ġeyzadebaĢı Kulübü Yayını, Ġstanbul: Matbaa-i Âmire, 1328, s.

almaya hasr ederler, veĢu sûretle cem‟iyyet-i beĢeriye, asırlarca büyük bir taassub-ı câhilînin mahkûm-ı inkırâz ve kurbânı olur ve Ģâyân-ı esef bir vahĢet âbâd içinde yuvarlanır dururdu.

ĠĢtebucümledenolarakkabâil-iarabınhâtırısayılırlarından“Evs–Hazrec”

kabîleleri arasında bi‟set-i nebeviyyeden yüz yirmi sene mukaddem “Yevm-i Biâs” nâmıyla ma‟rûf bir kıtâl-i azîm vukû‟ bulmuĢ ve bir çok kanlar döküldükten sonra “Evsî”lerin muzafferiyetiyle netîcelenmiĢ idi. Fakat aradan husûmet, bürûdet aslâ zâil olmadığı gibi tarafeynintâ evlâd ve ahfâdına kadar intikāl ederek her iki kabîle ahfâdı yek-diğerinin hayatını ifnâya intihâz-ı fırsat edip dururlardı.

ĠĢte o esnâda idi ki Ģems-i tâbân-nübüvvet ufk-ı arz-ı Hicaz‟dan tulû‟ ederek Ģirk ve Ģikāk ile memlû‟, bütün aktâr-ı cihânı ziyâ-dâr ve küfr ve nifâk ile müzlim bi‟l-cümle sîneleri tenvîr etmeye ve arası çok geçmeden [] nazm-ı celîli muktezâsınca nâs fevc fevc dîn-i Ġslâm‟ı kabûle Ģitâbân olmaya baĢladılar. Ve o meyânda “Evs ve Hazrecî”ler de Ģeref-i Ġslâm‟la müĢerref olarak akd-i râbıta-i ühüvvet-i Ġslâmiyye eylediler. Bunun üzerine senelerden beri aralarında uzayıp giden o adâvetler, o husûmet ve bürûdetlerbi‟l-külliyyezâil olup adem-i âbâdı nisyâna gitti. Nasıl gitmesin ki bir dîne i‟tisâm ve temessük ediyorlardı ki o dînin esâsı her ihtilâfa, her tefrikaya nihâyet veren tevhîd

idi.

O tevhîd ki her saâdetin, her bir fazîletin, her bir medeniyetin menba‟ı ve esâsıdır.

O tevhîd ki necât ve saâdet-i uhreviyyeninzâminimecd ve rif‟at-i dünyeviyyenin de

kâfilidir.

O tevhîd ki efrâdı beĢeri tarîk-i bedâvet ve vahĢetten halâs ve yek-diğeriyle istinâsa sâik ve cem‟iyyet-i beĢeriyyeyi bir intizâm ve tekâmül-i tâm ile tarîk-i medeniyette hutveendâz-ıterakkî olmaya emrediyordu.

ĠĢte tevhîd esâsı üzerine müesses ve cemî‟-i fazâil ve kemâlât ile muhallâve müzeyyen, belki mecmu-i cemî‟-i kemâlât olan Ģu dîn-i celîl,cem‟iyyet-i beĢeriyyeyi saâdet-i uhreviyyeye nâil edecek her bir emr-i hayrın îfâsınada‟vet buyurduğu gibi o saâdet-i uhreviyyeye vesîle olan ve bütün saâdet-i dünyeviyyenin esâsını teĢkîl eden “ittihad ve ittifak”iledeemr,vehilâfıolan“nifâkvetefrika”danbi‟l-külliyemen‟venehy

buyuruyordu.

Bu esâsa vâkıf olan “Evs ve Hazrecî”ler hablullâhu‟l-metîn olan Ģu dîn-i celîle sarıldıkları günden i‟tibâren bir asrı mütecâviz aralarında imtidâd eden nifâk ve Ģikāk, husûmet ve cidâli bi‟l-külliye unutarak yek-diğerine cândan kardeĢ olmuĢlar ve samîmî bir uhuvvet-i islâmiyye husûle getirmiĢlerdi:

Bir gün her iki kabîlenin müctemean bir mahalde tatlı tatlı muhabbet ettiğini gören, dîn-i Ġslâm‟ın adüvv-i ekberlerinden “ġâs b. Kays” nâmında bir Yahudi bunların dîn-i Ġslâm sâyesinde eski adâvetlerini unutarak az bir zaman zarfında kardeĢ olduklarını görünce bunu kıskandı,çekemedihemenbunlarınbeyninebirtefrikadüĢürmekemeliyleEvsîlerle

Hazrecîlerin bir asır evvel vukû‟ bulan muhârebelerinde tarafeynden inĢâd olunan bâzı eĢ‟âr ve kasâidi genç bir Mûsevî çocuğu ile onların arasında okutturarak her iki kabîlenin adâvet-i sâbıkalarını tezkîr ve hamiyet-i câhiliyyelerini tehyîc eyledi. Bunun üzerine her iki tarafta o anda “es-silâh es-silâh” diyerek silâha sarıldılar ve yek-diğerini mukāteleye da‟vete baĢladılar.

ġu hâlden haberdâr olan Nebiyy-i zîĢân aleyhi‟s-salavâtü‟r-rahmân efendimiz hazretleri ashâbıyla berâber o mahalle teĢrîf ve Ģu galeyânı müĢâhede buyurduklarında: “Ben sizin aranızda mevcûd, ve Cenâb-ı Hak ni‟met-i Ġslâm‟la size ikrâm, ve emri-i câhiliyyeti sizden kat‟ edip kulûbünüzü te‟lîf eylemiĢken, siz hâlâ zaman-ı câhiliyyetteki ahvâli mi taleb ediyorsunuz? Ve tekrâr ahvâl-i sâbıkanıza rücû‟ etmek mi istiyorsunuz?” buyurdular. Bunun üzerine her iki kabîle Ģu hâl, tevhîde ve tevhîdin levâzımından olan “ittihat ve ittifak”a muhâlif bir emr-i nifâk-ı nefsânî ve vesvese-i Ģeytânî olduğunu derk ve iz‟ân ile hemen silâhlarını bırakıp ağlayarak yek-diğeriyle sarılıp kucaklaĢtılar ve istiğfâr ederek Cenâb-ı risâlet-penâh efendimizle berâber dönüp mevki‟lerine dağıldılar.

Hazret-i Câbir der ki: “Bu gün gibi bir gün görmedim ki evveli gāyet akbeh olduğu hâlde âhiri gāyet ahsen ola”.

ĠĢte Ģu vâkıa üzerine sadedinde bulunduğumuz âyet-i celîlenin daha evveli olan

den e kadar Ģu dört âyet-i celîle o ânda Ģeref-nâzil olduğunu umûm-ı müfessirîn-i kirâm hazerâtı bu vecihle beyânda ittifâk eylemiĢlerdir. Âyet-i celîlenin icmâlen

meâl-i münîfi:

“Ey mü‟minler! Eğer siz Ehl-i kitâptan ya‟nî dîn-i Hak‟tan udûl etmiĢ bir takım erbâb-ı Ģirk ve dalâl ve nifâktan bir gürûhun nifâk-âmiz sözlerine kapılarak kendilerine itâat ve inkıyâd ederseniz sizi onlar küfür ve inkâra döndürürler. Allah‟ın rasûlü sizin içinizde bulunduğu ve âyât-ı ilâhiyye aranızda okunup durduğu hâlde sizin küfür ve inkâra avdet ve rücû‟nuz nasıl olur hîç mümkün müdür. Bir kimse ki Allah‟ın dînine sarılır ve cemî‟-i umûrunda Cenâb-ı Allah‟a sığınırsa o kimse-kendini matlûbuna îsâl edecek-doğru bir yola

sülûk etmiĢ olur.

Ey mü‟minler! –Cenâb-ı Hakk‟ın bütün emr ettiği Ģeyleri yapmak bütün nehy ettiği Ģeyleri yapmamakta ve her bir sa‟y ve amelinizde- bi-hakkın Allah‟tan korkunuz veancak

Müslimolduğunuz hâlde ölmelisinizya‟nî dîn-i Ġslâm üzerine öyle sâbit-kadem olmalısınız ki ölüm size mülâkî oldukta sizi ancak Ġslâm üzere bulsun, hîç bir Ģey Ġslâm ile sizin aranızı ayırmasın. Hepiniz hablullâha ya‟nî dîn-i Ġslâm ve ahkâm-i Kur‟âniyyeye elbirliğiyle, sımsıkı sarılınız. Umûr-ı dîniyye ve menâfi-i siyâsiyyenizce hâsılı vechen mine‟l-vücûh sizi maddî ve ma‟nevî tehlikeye bırakacak her hangi bir husûsta ihtilâf ve tefrika ihdâsı ve aranızda münâzaa, müdârabe, ve mukātele gibi Ģeyler îkā‟ı ile sakın birbirinizden ayrılmayınız.

Allah‟ın size ihsân buyurduğu ni‟met-i îmân ve Ġslâm‟ı tezekkür ve mülâhaza ediniz ki ediniz ki siz zamân-ı câhiliyyet ve vahĢette –birbirlerinizle mukātele ederek- yek-diğerinize düĢman kesilmiĢken Cenâb-ı Hakk rahmeti ilâhiyyesiyle kalplerinizi te‟lîf etti, birleĢtirdi, bu sebeple birbirlerinize sevimli kardeĢ oldunuz. Siz hâli cidâl ve husûmette iken sanki ateĢe yakın bir uçurum kenarında bulunuyordunuz-ki eğer o hâl-i Ģirk ve dalâl, o nifâk ve ihtilâl, o husûmet ve cidâl üzere vefât etseydiniz o ateĢe, ateĢ-i dûzâha düĢüp helâk olmanız muhakkak idi.

Fakat Cenâb-ı Hak-sizi ni‟met-i îmân ve Ġslâm ile müĢerref kılıp-ol nâra düĢmekten halâs eyledi. ĠĢte bu zikr olunan hakîkatler gibi Cenâb-ı Hak size bir çok delâil ve berâhin serd ve beyân buyurur tâ ki tarîk-i Hüdâ ve istikāmet üzere sâbit ve ber-karar olasınız” demektir.

ĠĢte Ģu ayet-i celîle kâffe-i menâfi‟ ve makāsıdımızda ittihat ederek elbirliğiyle çalıĢmamızı sarâhaten gösteriyor ve [cemîan]kayd-ıefrâd-ı ümmetin hepsinin Ģu dîn-i Ġslâm‟a sımsıkı sarılarak kitle-i vahide gibi olmalarını, dîn, ve dînin levâzımı olan dâire-i ittihattan hîç bir ferdin hâriç kalmamasını irâe, kezâlik[] kavl-i celîli de-sakın yekdiğerinizden ayrılmayınız-ma‟nâsını nâtık olarak tefrikadan Ģiddetle bizi tahzîr ediyor.

Fahr-i Râzî der ki burada [] buyurulmasında nükte Ģudur ki dîn-i Ġslâm, hable teĢbîh edilmiĢtir. ġu cihetten ki keennehu gāyet sarp ve sa‟bü‟l-mürûr bir yoldan geçen bir adam yolun müntehâsına kadar mümtedd olan bir ipe yapıĢarak geçse nasıl sâlimen mahall-i maksûda vâsıl olur, kezâlik bir kuyuya inen bir adam bir ipe sarılarak inse kuyuya düĢmek tehlikesinden nasıl emîn olursa iĢte dîn-i Ġslâm‟a sarılan ve dîn-i Ġslâm‟ın emrettiği ittihât ve ittifâka ve tevhîd-i mesâîve a‟mâle çalıĢan bir kimse de öylece her bir mehâlikten emîn ve sâlim olur diyor. Suyûtî‟ninCâmi‟ü‟l-Sağîr‟indeSahîh-i Müslim‟den nakledilen Ģu hadîs-i Ģerîfte yine beyne‟l-müslimîn ittihâdın Ģiddet-i lüzûmunu gösteriyor ( )Meâli: “Mü‟minler Ģahs-ı vâhid gibidir ki baĢı ağrısa umûm-ı vücûdu o ağrıyı duyar kezâlik gözü ağrısa umûm-ı vücûdu o ağrıdan müteessir olur”

iĢte mü‟minler yek-diğerine o kadar merbûtturlar ki tâ aksâ-yı Ģarktaki bir mü‟minin elem ve kederi ile müntehâ-yı garptaki bir mü‟minin müteellim ve mükedder olması lâzımgelir.

Sevinç ve sürûru da böyledir çünkü aksâ-yı Ģarkta bulunan bir mü‟min müntehâ-yı garpta bulunan bir mü‟minin baĢı veyâ gözü mesâbesindedir keenne ki bir vücûtturlar buna binâen ġeyh Sa‟dîGülistân‟ında:

Benî Âdem a‟zâ-yı yek-diğerend

Ki der âferîneĢzi yek cevherend

Çû uzvî be derd âverd rûzgâr

Dîger uzvhâ râ ne mânedkarâr

Kavl-i hakîmânesiyle bu hakîkate iĢâret buyuruyorlar.

ĠĢte bâlâda beyân olunan âyet ve ehâdis-i Ģerîfeler ittihad ve ittifâkın lüzûm ve vücûbunu vâzıhan bize göstermiĢ oluyor. Binâen alâ zâlik naklen ittihât ve ittifâkın lüzûm ve vücûbunu kısmen de fevâidini öğrendikten sonra artık aklen bir delîl aramak lüzumsuz kalıyor zannederim. Çünkü ittihât ve ittifâkın cem‟iyyet-i beĢeriyyeye ne derece Ģiddet-i lüzûmu olduğunu bugün tasdîk etmeyen hiçbir fert tasavvur olunamaz. Zîrâ baĢımızı kaldırıp da muhîtimize, etrâfımıza sathî bir göz gezdirsek maddî, ma‟nevî, ulvî, süflî, âfâkî ve enfüsî her bir intizâm, her bir tekâmülün menĢei ictimâ‟ ve ittihâd, her bir tedennî ve inhıtâtın esbâbı ise infirâd ve inkıtâ‟ olduğunu bi‟l-bedâhe görürüz.

Nehâcet ufak bir misâl, bir misâl-i felsefî olarak diyelim ki: bizi besleyen ve mâddeten hayatımızı te‟mîn eden Ģu küre-i arzımıza bir ta‟mîk nazarla bakacak olsak acaba ne görürüz? Evet! Görürüz ki Ģu kocaman küremiz, biri, yek-diğerine iltihâk ve inzimâm etmiĢ bir takım zerrâtın hey‟et-i mecmûa-i bedâi‟-nümûnundan müteĢekkil bir kütle-i vâhideden baĢka bir Ģey değildir. Görülüyor mu? Ehemmiyetten ârî bir takım zerrât-ı sağîre ve eczâ-yı ferdenin birleĢmesi ve yek-diğeriyle ittihât etmesi yüzünden böyle azîm ve cesîm hayret-fezâyı ukūl-i cihânyân bir küre husûle gelmiĢ ve iĢte Ģu sûretle husûle gelen küremiz her Ģeyin mâ-bi-hi‟l-kıyâmı ve bütün eĢyânın en muazzezi olan “hayat” gibi bir ni‟met-i uzmânın mâddeten te‟mînine en büyük vâsıta olmuĢtur.

ĠĢte bakınız “ittihat ve ictimâ‟ “ neler yapıyor, ne ucûbeler gösteriyor. (

)

Kezâlik kâinâtın her noktasında cilve-ger ve rûnümâ olan bedâi‟-i intizâm, ve tekâmül-i tâm, fevâid-i ittifâk ve ittihâdın birer delîl-i alenîsi, ve ahkâm-ı Ģer‟iyyeden olan beĢ vakit namazda ve cum‟a ve bayram namazlarında cemâatin lüzûm ve vücûbu husûsen zaman-i “hac”da her sene Ģark ve garptan ve bütün aktâr-ı âlemden koĢup gelen yüz binlerle efrâd-ı milletin yek-nesak ihrâm-bend-i ubûdiyyet olarak “Cebel-i Arafat”da bir nokta da ictima‟ ile hep bir ağızdan “lebbeyk allâhümme lebbeyk” nidâ-yı ulvîsini ref‟-i bârgâh-ı ehadiyyet kılmaları ittihât ve ittifâkın mücessem, parlak birer bürhân-ı celîsi değil de ya nedir?

Beyne‟l-ümem ittihât ve ittifâkın mâddî, ma‟nevî, siyâsî, iktisâdî ne büyük roller oynadığı, tefrika ve nifâkın da ne azîm felâketler ne dehĢetli inkırâzlar husûle getirdiğini târîh kitapları sarâhaten göstermiĢ olduğundan ve târîhe âit bir Ģeyden bahse ise mevzûmuzun müsâadesi olmadığından o cihetten bahse lüzûm görmüyor ve erbâb-ı insâfın bu bâbtaki ma‟zeretimizi kabûl buyurmalarını ümît ve istirhâm ile yine sadedinde olduğumuz “ittihât ve ittifâk”ın ne demek olduğunu daha açıkça beyân ve ifhâm için bir iki söz daha söylemeği

münâsip görüyoruz.

“Ġttihât ve ittifâk” –ki lügaten birleĢmek, yek-vücûd olmak, tevhîd-i âmâl etmekdemektir. Bunun nakîzi ve mukābili ise: tefrîka ve nifâktır –ki ayrılmak ve iki yüzlü olmak muhtelif âmâle hizmet etmek, cem‟iyyet-beĢeriyyeye darbe-zen-i tefrika olmak- demektir.

ĠĢte Ģu ta‟rîfte görülen ittihât ve ittifâkın beyne‟l-müslimîn ne kadar azîm fâideleri var ise, tefrika, Ģikāk ve nifakın da o nisbetde mazarratıazîm ve vahîmdir.

Câmiü‟l-Sağîr‟de beyân buyurulan () hadîs-i Ģerîfine dikkat buyurulsun.“Cemâatrahmet, tefrikaazâb”dırbuyuruluyor.Ya‟nî:efrâd-ıbeĢerinyekdiğerine dest-i vifâk ve ittifâkı uzatarak birbirinin zahîr ve muîni olarak ictimâî bir sûrette yaĢayıĢları kendileri için aynî rahmettir. ġu hâlden her vakit müstefîd olurlar. Fakat yekdiğerinden ayrılmak, ayrı yaĢamak kendileri için aynî azabdır, azîm ve vahîm mazarratları dâîdir, buyuruluyor.

Ġmâm Ahmed‟in Muâz b. Cebel‟den nakl eylediği Ģu hadîs-i Ģerîf:

() Ġttihât ve ittifâktan ayrılmanın ne büyük bir tehlike teĢkîl ettiğini pek güzel îzâh ediyor. Meâl-i Ģerîfi: Ģüphe yok ki Ģeytân, insân kurdudur-koyun kurdu gibi-sürüden ayrılanı yer ey nâs siz yek-diğerinizden ayrılmadan, müteferrik bir sûrette yaĢamadan hazer edin,

sakının” demektir.

Öyleolmadımı?BizimmüteferrikyaĢamamızdan,ittihâtedemeyiĢimizden, birbirimiziçekememezliğimizdenhâsılıhertürlüihtilâfveahlâksızlığımızdanĢeytân, husûsiyleAvrupaĢeytânlarıistifâdeetmedilermi?Mevcûdiyetimize,hayatımızagöz dikmediler mi? Vatanımızı lokma lokma yutmadılar mı? Yutmadılar da vatanımızın birer cüz‟-i kıymetdârı olan Tunus, Cezâyir, Kırım, Kıbrıs, Mısır, Bosna, Hersek, Rumili-i Ģarkî ve sâirevesâirebunlarneoldular?Busevgilimemleketlerimizinelimizdençıkması, düĢmanlarımıza, Avrupa Ģeytânlarına tatlı tatlı lokma olması hep bizim, biz Müslümanların ahlaksızlığımızdanittihâtsızlığımızdan,menfaat-perestliğimizden,tembelliğimizdenhâsılı kendi seyyiâtımızdan değil midir? O, bir karıĢ toprağı binlerce lira eden memleketlerimiz birer ikiĢer âkıbet düĢmanlarımıza lokma oldu. Ve lezzeti dimağlarına bulaĢtığı için gözlerini gözlerinidörtaçtılar,eczâ-yıvatanımıza,kıymetdârmemâlikimizehâsılıbütün mevcûdiyyetimizegöz diktiler buna mukābil biz ne yaptık gözümüzü sekiz açmak lâzım gelecek iken mevcût gözlerimizi bile yumduk da a‟mâlar sırasında bulunmakla iftihâr eyledik.

Fakat Cenâb-ı Hak bu milleti acıdı, habîbine bağıĢladı, âkıbet bir sınıf mücâhidîn halk eyledi, onları teĢcî‟ eyledi, onlar çalıĢtılar, uğraĢtılar, âkıbet mevcûdiyyet-i milliyyemizi düĢmana lokma olmadan halâs eylediler. Vâr olsun o mücâhidîn-i vatan ki [] beĢâret-i celîlesinden kendilerine birhisse-imefharet ayırmaya bezl-i cehdeylediler ve mesâîlerinin semeresiniiseâkıbetiktitâfeylediler.ĠĢteCenâb-ıHakk‟ınlütfuPeygamberimizin rûhâniyyeti o mücâhidîn-i vatanın da gayreti sâyesinde vatanımız düĢman istilâsından Avrupa Ģeytânlarına tatlı tatlı lokma olmadan halâs oldu. Vemâzîmiz bize büyük bir ders-i ibret verdi âh! Okaranlık, o mülevves mâzînin sahâif-i târîhiyyesine bir lahza dönüp de bakacak olursak dahailksütunundanazar-ıinsâniyyetinnefretlegöreceğibirtâkımfecâyi‟cidden vücûdumuzu ürpertir, son sütunlarındaise vakāyı‟-ı târîhiyyeyi nâtık ve nazm-ı celîlinin tefsîrine temâs eder Ģöyle bir hâtime-i târîhiyye meĢhûdumuz

olacaktır:

“Cenâb-ı Allah bir kavme bir cemâate vermiĢ olduğu ni‟meti onların elinden almaz, tebdîl ve tağyîr etmez, tâ o kavim, o cemâat terk-i Ģükür ve terk-i tâatle o ni‟meti kendileri tağyîr ve tebdîl etmedikçe”.

Ey mü‟minler!Bilir misiniz kiCenâb-ı Hak size ne büyük ni‟metler in‟âm ve ihsân buyurdu da siz o ni‟metlere küfrân ettiniz ve âkıbet o ni‟metlerin mübeddelinakmet ve mihnet olduğunu müĢâhede eylediniz. Ey Müslümanlar! Kendi kendinizi tanımak, azıcık mevki‟nizi öğrenmek için sadr-ı Ġslâm‟a bir nazar ediniz göreceksiniz ki siz mebâdi‟-i Ġslâm‟da gāyet zaîf idiniz Cenâb-ı Hak sizi kavîleĢtirdi, âzlık idiniz efrâdınızı çoğalttı. [

] âyetini okuyunuz, fikîr ediniz Cenâb-ı Hak sizi zenginleĢtirdi. ĠĢte bunlar hep niam-ı ilâhiyye

değil midir?

ĠĢte Ģu ni‟metlere karĢı siz de hak Ģükür devâm ettikçe niam-ı ilâhiyye de maaziyâdetin ve mütenevvi‟ bir sûrette tecellî eyliyordu, her gün bir gûne lütf-ı ilâhî zuhûra geliyordu ve bu sûretle bir çok fütûhata nâil oldunuz: Ģark ve garba hükmettiniz, bütün cihânı tir tir titrettiniz, kabza-yı teshîrinize aldınız, Ģevket-i Ġslâmiyye‟yi –Avrupa‟nın göbeği olantâ Fransa içlerine kadar ulaĢtırdınız. Bunlar hep niam-ı ilâhiyye değil mi idi? Fakat Ģu terakkî acaba sizde devâm etti mi? Hayır! Buncaniam-ı ilâhiyyeyi elinizden çıkartmaya sebep oldunuz, o eski Ģevketiniz zâil oldu. Gitgide tedennî ve inhitâta yüz tuttunuz Ģunun için ki ahlâkınız bozuldu, kavîleriniz zayıfları ezmeye, ganîleriniz fakîrleri unutmaya baĢladı va‟diniisgā etmediniz, []vaîdinden gāfil oldunuz, odlunuz da âkıbet o cezâya çarpıldınız, ahlâk-ı rezîleyi baĢtan aĢırdınız, []nehy-i celîline karĢı fevâhiĢin bütün envâını irtikâb eylediniz [] nehy-i sarîhine karĢı bi-gayr-i hakkın nice mazlum kanı döktünüz nehy-i sübhâniyyesinin aksini iltizâm ettiniz: fukarâ-yı milletin emvâlini gāret ve yağma ettiniz, beytü‟l-mâl-i müslimîni Ģehevât-ı nefsâniyyeniz uğrunda sarf ve ihlâk eylediniz tevbîh ve nehy-i rabbânîsinden bi‟l-aks bir hazz-ı azîm duydunuz, karnınızı rakı ve Ģarap fıçısı yaptınız, yaptınız da Cenâb-ı

Hakk‟ın sizden istediği felâh ve necâtı iĢte Ģu amel-i Ģeytânîde bulmak istediniz nehy-i celîl-i nebevîsi kulaklarınıza hîç girmedi men‟-i nübüvvet-penâhîsinden hemende bir ferdinizhissealmadı, bi‟l-aks yek-diğerinizin aleyhinde bulundunuz, birbirinizin ayağını âlmaya uğraĢtınız emrini aksine telakkî eylediniz, birbirinize düĢman kesildiniz, belki Ģu evâmir-i celîle ile maa‟t-teessüf düĢmanlarınız âmil oldular, siz ise bunun aksine hareket eylediniz, ahlâk-ı hamîde yerine ahlâk-ı rezîle ile muttasıf oldunuz, ahlâk-ı rezîle ile ittisâf size insâniyyet ve gāye-i insâniyyeti, sa‟y ve gayreti unutturdu. Ve bu sebeple kuvve-i ma‟neviyyenize za‟f târî oldu.Vâ esefâ kinetîcede nazm-ı celîlinin sırrı zuhûra geldi,ânifü‟l-beyân ta‟dâdolunanni‟metler, eczâyı memâlikinizle berâber düĢmanlarınıza intikāl eyledi.

Hârûn er-ReĢîd zamanında islâmlar tarafından ihtirâ‟ edilip Fransa Ġmparatoru‟na hediye gönderildiği rivâyet olan “guguklu” bir saatin, saat baĢı çaldığı zaman orada hazır bulunanlar “bunun içinde Ģeytân var” diye firâr ettikleri hâl-i garâbet-iĢtimâl, bi‟l-âhire size intikāl eyledi, eyledi de garâbeti ancak aks-i sadâdan ibâret olan “fotoğraf”ların ilk îcâdında siz de o yolda mukābelede bulunmaya baĢladınız, binlerce teessüf!

Hâsılımüstağrakolduğunuzniam-ıilâhiyyeyeküfrânınızdannâĢîni‟metiniz, nikmete, râhatınız mihnete tebdîl ve tahvîl oldu. Gözler kamaĢtıran o terakkîniz, inhitât ve tedennîye,tekemmülünüz tenâkus ve tenezzüle yüz tuttu. Bir çok memâlikiniz düĢman eline geçti. Bir çok efrâdınız, bir çok kardeĢleriniz düĢmanlara esîr oldu. Evvelce sizlere “haraç güzâr” olanlara Ģimdi siz medyûn ve müntedâr oldunuz. ĠĢte Cenâb-ı Hak Ģu sûretlesizi terbiye eyledi. Ve Ģu terbiye ve mücâzâtınız tâ “10 Temmuz sene 324” e kadar devâm eyledi.

“10 Temmuz”da ise Cenâb-ı Hak sizi habîbine bağıĢlayarak felâketinize nihâyet verdi. Ve sizi acıdığından tedennînize artık hâtime çekti [] nazm-ı celîlini andırdı kennehu böyle buyurduğu içinizde seyyiât-ı sâbıkalarından rücû‟ edenler ya‟nî zulm yerine adli, atâlet yerine sa‟yi, hıyânet yerine istikāmeti, kizb yerine sıdkı vaz‟ edenler bulundukça Cenâb-ı Allah bu ümmete azâb etmez” iĢte on Temmuz‟dan sonra o seyyiât-ı sâbıkaya hâtime çekilerek her birmehâsiniicrâya teĢmîr-i sâk eylediğinizden dolayı ey mü‟minler! Emîn olunuz ki istikbâliniz gāyet parlak olacaktır. Yine o parlak, o Ģa‟Ģaalı mâzînize kavuĢacaksınız yine bütün âlem-i medeniyeti hayretlere düĢürecek ihtirâ‟lara mâlik olacaksınız, bu, muhakkaktır. Fakat bunun en büyük çâresi çalıĢmaktır. Ey Müslümanlar!

Yakînen biliniz ki 10 Temmuz‟dan sonra kevkeb-i tâli‟niz maĢrık-ı ikbâl ve terakkîden doğmuĢtur. Dâimâ inĢirâk edecek, dâimâ yükselecektir. Ve yine yakînen biliniz ki idbârınız kat‟iyyen ikbâle, tedennîniz terakkîye tenezzülünüz tekâmüle yüz çevirmiĢtir. Siz hemen serî‟ adımlarla, metîn hatvelerle ilerleyiniz. Siz ey Müslümânlar! Hemen çalıĢınız, çalıĢınız dâimâ, dâimâ çalıĢınız. ÇalıĢanların, terakkî ve tekâmül arzu edenler mâhi-i zulm ve istibdât, hâmi-i hakîkat ve adâlet olanların Cenâb-ı Hak muîn ve hâmîsidir.”

Hülâsaburayakadarfevâidiniyazmaklabitiremediğimiz“ma‟Ģûka-iittihatve ittifak”ın nerede ve ne gibi yerlerde tâlib-i visâli olacağımıza dâir icmâlen ve ehemmi mühimme takdîmen birkaç söz daha söyleyerek bahsimize hitâm verelim.

Ġttihat: Evvelâ kırk köylü ve kırk Ģehirli bi‟l-umûm efrâd-ı müslimîn izâle-i cehl ve ta‟mîm-i maârif için bezl-i himmet ve sarf-ı mâ-melek ve hâlen ve âtiyen vatana büyük büyük hizmetler etmek için yetiĢen çocuklarımızı okutup yazdırmakla kalplerini tenvîr etmek etmek husûslarında –ki bu bâbda hükûmetimizin de muâvenetini istirhâm eylemek de lâzımdır.

Sâniyen: Cümle mü‟minler vatanın menfaati uğruna her türlü fedâkârlıktan, her türlü teĢebbüsten her türlü sa‟y ve gayretten çekinmemek.

Sâlisen: Cümle mü‟minler yek-diğerinin muîn ve mazâhiri olmak ve yek-diğerine her husûsta emîn olmak, bir gûne hıyânette bulunmamak,bir mü‟min diğerbir mü‟minin malını malı gibi, cânını cânı gibi, ırz ve nâmusunu kendi ırz ve nâmusu gibi bilmek, tanımak, sıyânet ve muhâfaza eylemekte –ki iĢte Ģu hadîs-i Ģerîfte mü‟mini böylece tavsîf ediyor kezâ fî‟l-Câmi‟l-Sağîr. Meâli:

“Mü‟min, mü‟min-i hakîki o kimsedir ki onu, bütün insanlar mallarına, cânlarına emîn bileler mühâcir ise günahlarından vazgeçen kimsedir” demektir. Ve mâ-sabaktaki hadîsi Ģerîf gibi Câmî-i Sağîr‟de mezkûr Ģu hadîs-i Ģerîf de bu bâbda bizi irĢâda kâfîdir Meâl-i Ģerîfi: “Müslim hakîkatte Ģol kimsedir ki sâir müslimîn onun dilinden, elinden sâlim olalar–ya‟nî zarar çekmeyeler, incitmeyelermuhâcir ise Allah‟ın nehyettiği Ģeyden hicret, Allah‟ın nehyettiğiĢeyi terk terk edendir.-

Yoksa vatanından hicret eden demek değildir-bu hicrete dâir ikinci kısmımızda tafsîlât-ı lâzıme verilecektir.

Râbian mantūk-ı celîlince vatanımızda bize vedîa olan anâsır-ı muhtelife vatandaĢlarımızla hoĢ geçinerek onların hukukunu da kendi hukukumuz gibi sıyânet

etmek.

Hâmisen: Hükûmetimiz tarafından yine ahâlimizin vatanımızın ihtiyâcâtına sarf edilmek için tarh eylemiĢ olduğu vergileri maa‟l-memnûniyye edâ ve îfâsında hîç tekâsil etmeyip belki birbiriyle müsâbakaya çıkıĢırcasına edâ-yı deyn etmek –çünkü ortada hükûmeti ve hükûmetin her bir harekâtını kontrol etmekte bulunan bir “Millet Meclisimiz” var iken hîç birtekâlif haksız olarak hîçbir ferde tarh ve tevzî‟ edilemeyeceğini cümleten bilmemiz

lâzımdır.

Sâdisen: Rûhumuz kadar kıymet-dâr olan vatanımızı her türlü taarruz-ı a‟dâdan muhâfaza için hükûmet-i meĢrûtamızın teklîf eylediği o mukaddes askerliği seve seveîfâ etmek ve evlâdımızı vatan hudûtlarında silâh be-dûĢ “karakol” vazîfesini îfâ eder görmekle iftihâr etmek ve ihtiyâcâtımızın en büyüklerinden olan donanmamızın tezyîdi için sarf-ı mâmelek ederek hîç bir fedâkârlıktan çekinmemek hâsılı ta‟dâd ve beyân olunan umûrun küllîsindeez cân u dil ittihat ve ittifak etmek âyât ve ehâdîs-i Ģerîfenin cümle-i beyânatından ve vâcibât-ı dîniyye ve levâzımât-ı akliyyedendir.

Ma‟rûzât-ı mesrûdeye tatbîk-i hareket her vecihle bâis-i saâdetimiz, hilâfında hareket ise bâdî-i felâketimiz olacağını Cenâb-ı Mevlânâ‟daMesnevî-i Ģerîf‟te Ģu beyit ile îzâh buyuruyorlar.Mesnevî:

Hemen Cenâb-ı Hak bi‟l-umûm millet-i Ġslâmiyyeyi dâire-i ittihat ve ittifâkta dâim ve ber-karar buyurup her bir âmâl-i hasenelerine muvaffak bi‟l-hayr eyleye âmîn yâ Muîn bihürmeti Tâhâ ve Yâsin. ()

H.ARAPGĠR’ĠNTARĠHĠMĠZEVERDĠĞĠBÜYÜKLERDEN:ĠSTANBUL

DERSĠÂMMÜDERRĠSLERĠNDENMERHÛMHÜSEYĠNAVNĠ

KARAMEHMETOĞLU

Hüseyin Avni Karamehmetoğlu, hicrî 1280 senesi ġaban ayında Arapgir kazasının

Hezenek mahallesinde doğmuĢtur. Babası Molla Hasan nâmı ile ma‟rûf Karamehmedoğlu hoca Hasan Fehmi Efendi‟dir. Pek küçük yaĢta iken babasından Kur‟an-ı Kerim, tevhid, ilmihâl ve ahlak dersleri ile mebâdi-i ulûmu aldıktan sonra ilerde tahsil edeceği ulûm ve fünûna medarı olmak üzere kendiliğinden Arapçadan Türkçeye mütercem (Sıha-i Sübyân)

Farsça lügatlardan (Tuhfe-i Vehbi) menzûmelerini ezberlemiĢtir. Hüseyin Avni Efendi bir taraftan babasından almakta olduğu mebâni-i ulûma devâm ederken diğer taraftan da kaza merkezinde bulunan RüĢdiye mektebine kayıt ve kabûl olunarak mezkûr mektebin dört senelik dersleriniikmâl ve 1291‟de Ģehâdetnâme almıĢtır.

Tahsil ulûm ve fünûna son derece arzu-keĢ bulunan Avni Efendi, RüĢdiye tahsilini bitirdikten sonra medreseye intisâb etmiĢ, o tarihte ÇarĢı Câmi-i ġerîfi karĢısında bulunan

(Ispanakçı Zâde) Medresesi müderrislerinden meĢhûf müftü Mehmet RüĢtü Efendinin küçük birâderi(memleketteHocaMustafaEfendinâmıileanılan)MüderrisMustafaFevzi

Efendi‟nin halka-i tedrîsine dâhil olmuĢ ve hicrî 1303 senesinde Ģerîki Abdülhalim Efendi ile birlikte arabî ve farisî ulûmu mütedâvile ve mürettebeden müĢârunileyh Müderris Mustafa

Feyzi Efendi‟den icâzet almaya muvaffak olmuĢtur. Avni Efendi‟nin ulûm ve fünûna olan iĢitiyâk ve incizâbı bu icâze ile sönmemiĢ, hem müktesep mâlumâtını artırmak, hem de tâliblere neĢr ü ifâde de bulunabilmek için babasının izin ve müsâdesi ile 1303 târîhinde 243Göldağı Arapgir Kültür Derneği Yayını;Ġstanbul 1955 Ġstanbul‟a gelerek Bayezıt Medresesi‟ne yerleĢmiĢ ve zaman geçirmeden müteaddid esâtiz-i kirâmın derslerinden istifâdeye baĢlamıĢtır. Bu meyânda Bâyezıt dersiâmlarından Bayburtlu

Hüseyin Hüsnü Efendi Ġlm-i Akâit‟ten tedrîs etmekte olduğu (Celâl) dersine devâm ederek ikinci bir icâzet aldığı gibi ġeyhülislâm Bodrumlu Ömer Lütfi Efendi‟den de üçüncü olarak bir icâzet daha almıĢtır. Avni Efendi‟nin en büyük emel ve arzusu tedrîs ve neĢr-i ulûm etmekti. Bunun için de (Dersiâm) ünvânına hâiz olmak lazımdı. Bu ünvânı hâiz olabilmek için de her dört senede bir Bâb-ı MeĢîhat‟de ders vekîlinin riyâseti altında irâde-i padiĢâhî ile teĢekkül eden bir ilm-i hey‟et huzûrunda icrâ edilen (Ruûs) imtihânına girerek isbât-ı ehliyet etmek îcâb ediyordu. Binâenaleyh Hüseyin Avni Efendi 1305 senesinde Üryânî Zâde‟nin Ģeyhülislamlığızamanındaicrâkılınanruûsimtihanındaisbât-ıehliyet-iilmiyeederek Ġstanbul Ruûs‟una nâil ve (Dersiâm) silkine dâhil olarak o sene Bayezıt Câmi-i Ģerîfinde tedrîsi ulûma baĢladı. NeĢr ü ifâdeden çok zevk alan Avni Efendi yalnız tahsil günleri ile iktifâ etmeyerek tatil günleri dahiakĢam ve sabah tedrîse devâm etmek Ģartı ile tam ön dört sene bu Ģerefli hizmette vücûdunu yıpratmıĢ ve hicrî 1319 senesinde birinci def‟a olarak

Bayezıt Câmi-i Ģerîfinde 85 talebeye icâze vermeye muvaffak olmuĢ ve PadiĢah tarafından altun liyâkat ile taltîf olunmuĢtur.

Ġstanbul Dersiâmları dürûsu mürettebeden icâzet verdiklerinden sonra ekseriyetle tedrîssahasınıyeniyetiĢendersiâmlarabırakarakistirahatmütalaavete‟lîfâlemine çekilmeleri mu‟tad ikenbir kısım müntehî talebe Avni Efendi‟nin etrâfını sarmıĢlar, onu tekrar derse çıkmaya icbâr etmiĢlerdir. MüĢârunileyh talebenin bu ısrarına dayanamayarak

Lâleli Câmi-i Ģerîfinde (ġerh-i Akâid)den olmak üzere tekrar tedrîse baĢlamıĢtı ki abdi âciz iĢte bu ikinci tedrîslerinin ikinci senesinde halka-i tedrîs ve ifâdelerine dâhil olmuĢtum. Avni

Efendi bu ikinci tedrîslerinde ġerh-i Akaid ile birlikte ilm-i hadisten (Buhâri)yi de tedrîs etmiĢ ve 1324 senesinde bir cemm-i gafîre icâzet vererek bu def‟a da PadiĢah tarafından

NiĢan-ı Osmanî ile taltîf olunmuĢtur. Ġstanbul‟da Dersiâm olabilmek için Bâb-ı MeĢîhatçe icrâsı mutad olan rüûs imtihanları son zamanlarda (Sadettin Taftazânî‟nin) Ġlm-i Maânî ve

Belâgat‟den olan (Mutavvel) kitabından yapılmak usûl ittihâz edildiğinden 1324 senesinde yapılacak rüûs imtihânına bir hazırlık olmak üzere BayezıdCâmi-i Ģerîfinde ikindi namazını müteâkip birMutavveldersine çıkması pek çok müntehî talebe tarafından ricâ edilmesi üzerine Avni Efendi talebenin bu mes‟ullerini de is‟af etmiĢ ve 1320 târîhinde BayezıdCâmi244Ġstanbul Cevâmî ve Medârisinde okutulan dersler tahsîl ve tâtil günleri dersleri nâmı ile ikiye ayrılırdı. Cuma ve Salı günleri tatil günü sayılır ve bu günlerde dürûs-ı mürettebe okutulmazdı. Fakat Avni Efendi gibi bütün ömrünü ta‟lim ve tedrise hasretmiĢ olan bazı müderrisîn-i kirâm tatil günlerinde de dürûs-ı mürettebe hâricinde(âdâb, va‟z, aruz, alâka v.s. gibi) bazı fenleri tedrîs ederlerdi ki bu gibi fünûna da (Cüz‟iyat) dersleri

denilirdi.

iĢerîfindehergünikindinamazınımüteâkipkendisininpekçoksevdiğiSadettin

Teftazanî‟nin bu bî-nazîrkitabını tedrîse baĢlamıĢtır. Bu tedrîs üç sene devâm etmiĢ,

Mutavvel‟in üçüncü kısmı (Ġlmi Bedi‟)e ait olduğundan (Ġlm-i arûz)ile alâkadar bulunuyordu.

Bu sebeple yine talebenin ricâsı üzerine bir deMutavvel‟in üçüncü senesi (Aruz-ı Endülüsî) okutmuĢ ve icâze vermiĢtir. Kendisine has çok tatlı ve pek selîs bir ifâde ile ve gâyet muhakkikane bir tarzda takrîr ettiği bu derste pek çok müntehî talebe hazırbulunuyordu. O kadar ki BayezıdCâmi-i Ģerîfinin sol cenâhındaki girintiyi dolduran talebenin adedi iki yüzü tecâvüz ediyordu. Gerek bu derse devâm edenlerden ve gerek her iki icâzesinden mü‟caz bulunanlardan pek çoğu rüûs imtihanlarında muvaffak olarak Dersiâm silkine dâhil olmuĢ ve neĢr-i ifâdeye baĢlamıĢlardır ki abd-i âciz de –lehülhamd- onlardan birisiyim.

Resmî Hayatı: Avni Efendi 1320‟de Maârif Nezâretince (Dârülfünûn) Ġlm-i Kelâm müderrisliğine intihâb olunarak vazîfeye baĢlamıĢtır. 1324‟te Bâb-ı MeĢîhat‟te (Ders Vekâleti

Meclis-iMesâlih-iTalebeâzâlığına)intihâbedilmiĢ,1329‟daMedârisinIslâhıüzerine

Fâtih‟te (Suhan Medresesi) Edebiyat-ı Arabiyye Müderrisliğine, 1330‟da Bâb-ı MeĢîhat‟de

(ġûrâ-yıĠlmiyye)âzâlığınave(Medresetü‟l-Mütehassısîn)Ġlm-iKelâmMüderrisliğine, 1333‟te(Medrese-iSüleymâniye)Müdürlüğüne,1334‟te(DârülHikmetülĠslamiyye) âzâlığına,1335‟te (DârülHikmetülĠslamiyye) Riyâseti vekâletine, yine 1335 senesi TeĢrinisânî sinde DârülHikmetülĠslamiyye Riyâsetine tâyin olunmuĢtur. Tevhid-i Tedrîsat Kanunu ile

Medâris ve Dârülhikme‟nin ilgâsı üzerine 1926‟da B.M.M kararı ile Darülfünûn (Ġlâhiyat

Fakültesi)Hadis,Tarih-iHadisveĠlm-iKelamMüderrisliklerinetâyinolunmuĢtur.

MüĢârunileyh hazretleri 1934‟de Dârülfünûn Ġlâhiyat Fakültesinin ilgâsı ve Dârülfünûnun

Üniversiteye tahvîli üzerine tekāüde sevk edilmiĢ ve Erenköyü‟nde Sahra-yı Cedid‟deki köĢküne çekilerek kitapları ile baĢ baĢa kalmıĢtır.

EfendiHazretleri,aynızamandaHuzûr-ıHümâyûnDersMukarrırlarından bulunuyordu: Ġstanbul‟da her sene Ramazan-ı ġerîf‟te sarayda PadiĢahın huzurunda (Kadı-ı

Beyzâvî) tefsirinden olmak üzere sekiz ders takrîr olunmak mu‟taddı, bu dersleri takrîr edenlere(Mukarrir)denilirdi.HermukarririnkarĢısınayinedersiâmlardanonbeĢzât bulunurdu ki bunlara da (Muhâtab) denilirdi. Sultan ReĢat, huzûrunda takrîr olunan derslerin üçünde abd-i âcizde bu muhâtaplar meyânında bulunmuĢ idim. Bu derslerde PadiĢahtan mâ245Avni Efendi, bu tarihî âlimi çok sevdiğindendir ki, büyük oğlunun adını (Sadettin) tesmiye etmiĢ ve öteden beri eslâf ulemânın baba mânâsına gelen-eb- veya -oğul-mânâsına gelen kelimelerle künyelenmek mu‟tadları olduğundan talebeye vermiĢ olduğu icâze-nâmelerde –Ebüssaad-diye künyelenmiĢtir. Bir hâtıra olmak üzere istitrâten yazayım ki, Avni Efendi‟nin muâsırlarından olup muhahtaplarına-Kafadar-diye hitab etmek îtiyâdında bulunan Fatih Cami-i ġerifi Müceyyez Dersiâmlarından Tokatlı merhum ġakir Efendi bir gün abd-iâcize kafadar hocan Ebussaad diye künyelendiğinden nâĢî ben de ebû Abdurrahman diye künyelendim demiĢti.

adâ Hey‟et-i Vükelâ, Saray erkânı, ġehzâdegân ve kafes ardından olmak üzere selâtîn ve muhadderât da bulunurlardı. ĠĢte bu ders takrîrlerinde Avni Efendi kendisine has olan talâkat-ı lisan ve selâset-i beyânını o kadar muvaffâkiyetli takrîr ve ifâde de bulunmuĢtu ki PâdiĢah‟ın takdîrinicelbetmeklekalmayıpmuhâtablarıtarafından(AllahĠçinArapgirliçok muvaffâkiyetli ders takrîr etti) diye sitâyiĢhân olmuĢlardır.

Seciye ve fazîlet-i ahlâkiyesi: Merhûm metîn bir hafızaya, geniĢ bir karihaya ve sür‟atli bir intikâle mâlik idi.Hallâl-i müĢkilât idi. Her türlü ilmî mesâile vukûf-ı tâmmı vardı. Sorulan ilmî sorulara muknî cevaplar verirdi, bilhassa belâgat ve edebiyat-ı arabiyyede yed-i tûlâ sâhibi idi. En müĢkil ibâreleri kılı kırk yararcasına halle muktedir idi. Edebiyat-ı

Fârisîyede de aynı kuvvet ve kudreti hâiz idi, hayatını boĢ yere hiç isrâf etmemiĢ idi. Vaktini dâima ilme ve mütalaaya hasretmiĢ idi, vekâr-ı ilmîsini muhafaza etmekle berâbergayet beĢûĢ, güleryüzlü ve tatlı sözlü idi. Ġnsan meclis-i sohpetlerinden kolay kolay ayrılamazdı.

Meclisindedâimailmîsohpetlercereyânederdi,esnâ-yısohpetlerindecereyâneden sohbetlere müteallik ve münâsip arabî, farisî ve türkî edebiyat ile eĢ‟arokuyarak muhatapları mütefîd etmek âdetleri idi. Okuduğu ibârelerin ve eĢ‟arın kāillerini beraber söylerdi. Hilkaten ve teb‟an halim ve selim idi. Hiç hiddet ettiği görülmemiĢ idi. Kimseyi incitmemiĢti, kimseyi zem ve gıybet ettiği görülmemiĢtir. Herkesehüsn-i zan ederdi. Meclisinde bir kimse hakkında zemm ü fasla dair bir söz söylense, hemen onu önler ve kāilini susturmaya çalıĢırdı. Her vechile zühd ü takvâ sahibi idi.

Sahra-yı Cedid‟deki köĢkünde ikāmet etmekte iken sinninin ilerlemesi dolayısıyla Ġstanbul‟a gelip gitmekte karĢılaĢmakta olduğu müĢkilâttan nâĢî Ġstanbul‟da Lâleli civârında küçük apartmanının üçüncü katını istîcâr ederek buraya taĢınmıĢ ve bir müddet bu apartmanda kendisini sevenlerin ziyâretleri ile imrâr-ı hayat ettikten sonra hafif bir rahatsızlığı müteâkip 1954 senesi Mayıs ayının 11. ve 1373 Ramazan-ı ġerîf‟inin …günü iftar vakti, tekmil-i enfâsı ma‟dûde-yi hayat edip rahmet-i Rahmân‟a kavuĢmuĢ ve huzûr-ı ilâhîde iftar etmiĢtir.

Rahmetullahi aleyh.

Evlâduahfâdı:Merhumüstad,Ġstanbul‟daBayezıtDersiâmlarındanDeveli

Hânedânından Kayserili Ali Rıza Efendi‟nin kerîmesi ile evlenmiĢ ve dört erkek evlat dünyaya gelmiĢtir. Refîkalarının vefâtı üzerine Ali Rıza Efendi merhumun diğer kerîmesi ile evlenmiĢvebirerkekevlâdıdünyayagelmiĢtir.BüyükoğluSaadeddinBeyYüksek 246Bu Huzur Derslerinin Osmanlı Devri Saltanatında hangi tarihte baĢlamıĢ ve kimler tarafından ders takrir edilmiĢ olduğu ve takib etmiĢ olduğu tarihî seyri hakkında Üniversite Ġlm-i Hukuk Ord. Prof. EbululâBey tarafından mühim bir eser-i târîhî hazırlanmakta olduğu memnûniyetle öğrenilmiĢtir.

Mühendis olup Devlet Demiryolları ve Limanlar inĢaatında memlekete mühim ve nâfî hizmetler îfâ etmektedir. Evlidir, çocukları vardır. Peder-i cennet-makarrları gibi faziletkâr ve müstakimü‟l-etvâr bir zât-ı âli-kadrdir.

Ġzmit‟de resmî bir daire Ģefi bulunan Rıfkı Bey ve Ġstanbul‟da bir lise müdürü bulunan

ZekiBey,herikisidepederlerininfazilet-iahlakiyyesinintammânâsıilevârisi bulunmaktadırlar. En küçük mahdumu âteĢin bir zekâya mâlik ve ismi gibi çok (Aydın) olan necl-i necîb doktorluk ihtisâsını yeni bitirmiĢ, halen ihtiyat zâbitliğini îfâ etmekte ve vâlide-i muhteremeleri bu necl-inecîbile ikāmetetmektedirler. Hak hepsinide pederlerigibi muammerînden eyliye.

Üstâdın Eserleri:

1-En-Nakdü‟râicfîĢerh-idibacetinnetâyic.NahivdenĠzhar‟ınĢerhinetayicinin dibacesinin Ģerhidir. 1307‟de basılmıĢtır.

2-Ta‟likat-ı alel kasîdeti‟l-Lâmiye:(Kavâid-i nahviyye-yi tatbik için Ġbn-i Verdi‟nin –

Tuhfetül Ġhvan-adlıKasîde-i Lâmiyyesineta‟likat) 1306‟da basılmıĢtır.

3-Ġlm-i Kelam Dersleri Takrîrâtı: Darülfünûnda Ġlm-i Kelam Dersleri takriratı olup 1331 de ikinci def‟a tab‟ olunmuĢtur.

4-ġerhü‟l-kasidetü‟n-nûniyye:(EbülFethülVüstî)‟ninKaside-iNûniyesiĢerhidir.

1312‟debasılmıĢtır. Üstad etrafına haĢiyeler yazmıĢ olduğu bir nüshayı bu telmîzine hediye etmiĢtir. Mübârek hatt-ı desti bulunduğundan nâĢî kütüphanemin en kıymetli kitaplarından biridir.

5-Tarih-i Ġlm-i Hadis: 1926 Darülfünun da takrir olunmuĢ 1938-1942 senelerinde bazı ilâvât ile yeniden yazılmıĢtır.

6-El-ferâizi fî‟l-kavâid ve‟l-fevâid

7-Mecmaü‟l-mütûn 8-ġerh-i Ģevahidi‟s-sadeddin: 1314‟de yazılmıĢtır. Bu son dört eser basılmamıĢtır. Bu eserlerinbilhassaTarih-iĠlm-iHadis‟inbastırılarakhâhiĢ-kârân-ıilmüirfânın istifadelerine konulmasının te‟mini encâl-inecîbelerinden ricâ olunur.

BayezıdDersiâmlarından Arapgirli üstad-ı merhûmuntelmîzi;

Mehmet Hazmi Tura

I.ARAPGĠR’ĠNTARĠHĠMĠZEVERDĠĞĠBÜYÜKLERDEN:KARABAġ-I

VELÎ HAZRETLERĠ

Adı Alâeddin Ali‟dir. Uzun boylu olduğundan (Uzun Ali Efendi); siyah sarık sardığı için (KarabaĢ ve Ârifibillah ve MürĢidi ila‟llah olduğundan ötürü de (KarabaĢ-ı Velî) diye

meĢhûrdur.

KarabaĢ-ıVelîArapgirli‟dir.Me‟hazımızınbeyânınagöreKarabaĢ-ıVelî1020

(Hicrî)‟deArapgir‟dedoğmuĢtur.Babasısâdât-ıHüseynîye‟denvemeĢâyıh-ı

NakĢibendîye‟den ġeyh Mehmet Efendi‟dir. Memleketinde mebâdi-i ulûmu okuduktan sonra Ġstanbul‟a gelmiĢ, Fâtih medreselerinden birine yerleĢmiĢ, asrının ulemâ ve fudelâsından ulûm-ı resmîyyeyi tahsîl ettikten sonra inâyet-i ezelîyye kendisini tarîk-i tasavvufa celb ve cezpetmiĢ,ozamanlarKastamoni‟deirĢâd-ıibâdilemeĢgûltarîkat-ıHalvetiyye-i ġâbânîyye‟den Çorumlu Ġsmail Efendi‟nindâire-i feyz-i irĢâdlarına dâhil olarak senelerce tehzîb-i nefse ve tasfiye-i bâtına çalıĢmıĢ ve usûl-i Halvetiyye üzere ikmâl-i seyr u sülûk ve tekmîl-i (etvâr-ı seb‟a) ederek nâil-i hilâfet olmuĢ ve mürĢitlerinin emr ü tensîbleriyle irĢâd-ı âliye için Çankırı‟ya gönderilmiĢtir. MüĢârunileyh hazretleri Çankırı‟daki vazîfe-i irĢâdı yerine getirdikten sonra 1080 târîhinde Ġstanbul‟a dönüyor ve Rum Mehmet PaĢa Câmi-i ġerîfinde beĢ sene halvet ve inzivâda bulunuyor, beĢ sene sonra Üsküdar‟da Atik Vâlide

Mihrimâh Sultan zâviyesi meĢîhati uhdesine tevcîh olunmuĢ bir taraftan icrâ-yı âyini tarîkat-ı

Halvetiyye-i ġâbâniyyeile meĢgûl iken diğer taraftan da te‟lîf-i âsâra baĢlamıĢ ve câmi-i mezkûrda takrîr ettiği müessir mev‟izelerle halkı teshîr ve irĢâda devâm etmiĢtir. Bir aralık vaktin PâdiĢahımüĢârunileyhim meclis-i vaazlarında bulunmuĢ çok zevk-yâb olmakla her

Cuma günü selâmlığını aynı câmide icrâya baĢlamıĢ ve zaman zaman (ġeyhin va‟zı bana çok te‟sîr ediyor, terk-i saltanat ederek müĢârunileyhin fukarâsı meyânına girmek istiyorum.) demeye baĢlamasıüzerine pâdiĢâhın bu sözlerinden tevehhümedenSadrıâzâmMaktûl

Mustafa PaĢa Beyazî Zâde‟nin hüccetiyle kendisine esrâr-ı tevhîde dâir bâzı sözler isnâd 247Göldağı Arapgir Kültür Derneği Yayını; Ġstanbul 1955.

248Ġbrâhim Hâs‟ın rivâyâtı zaîfe olan (Tezkiretü‟l-hâs)nâmı ile ma‟rûf menâkıbnâmesinde KarabaĢ-ı Velî‟nin

Çankırı‟lı olduğunu yazması doğru değildir. Bu zühûl biraz aĢağıda îzâh edileceği vech ile MüĢârunileyhin bir müddet Çankırı‟da ikāmet ve irĢâd-ı ibâd ile meĢgûl olmasından ileri gelmiĢtir. Biz; velî-yimüĢârunileyhin hâl tercemesini Fâtih Kütüphânesi‟nin Ġbrahim Efendi kısmının 432 numarasında üç ciltten ibâret olan Arapça yazılmıĢ (Beyân-ı vesâili‟l-hakāyık fî beyân-ı selâsili‟t-terâik) adlı eserin üçüncü cildinin 57. sahîfesindeki (El-

KarabaĢîye) ünvanlı yazıdan aynen terceme ediyoruz. (KarabaĢı Velî‟nin Arapgir‟li olduğunu yazan (Osmanlı

Müellifleri249) ile (Sicilli Osmanî) vesîkalarını bu eserden almıĢ olmaları muhakkakdır.

Sicilli Osmanî‟nin; Hacı ġâbân-ı Velî hazretlerinden müstahlef olduğunu yazması yanlıĢtır. Çünkü Hacı ġâbân250-ı Velî hazretlerinin vefâtı 976‟dadır ki o târîhte KarabaĢ-ı Velî henüz âlem-i Ģuhûda ayak basmıĢ değildi.

Me‟hazımızda bu pâdiĢâhın Sultân Ġbrahim gösterilmesi eser-i zühûldür. O târîhlerde Sultan Ġbrâhim vefât etmiĢ, oğlu Dördüncü Mehmed tahta geçmiĢ bulunuyorlardı.251

Beyazîzâde Ahmet Efendi kazaskerlerdendir. 1098‟de vefât etmiĢtir.

edip1090yılındaLimniAdası‟nanefyettirmiĢtir.Dörtsenekadarmenfâdakalan müĢârunileyh mazhar-ı af olarak tekrar Üsküdar‟a avdet ve bilâhara Hicaz‟a azîmet etmiĢ ve üç sene kadar Haremeyn-i Muhteremeyn‟de mücâvir kaldıktan sonra hüccâc ile birlikte

Mısır‟a giderken, Mısır‟a yakın (En-nahle) mevkînde rûh-i kudsîleri melâ-yi âlâya urûc etmiĢtir. Bu mi‟râc-ı mânevî saferü‟l-haczin ikinci günü iki namaz arasında vâki‟ olmuĢtur, sene (1097). Kabr-i Ģerîfleri (Gaylân köyünde ġeyh Gazâlî nâm zâtın kabr-i Ģerîfleri civârında olup ziyâret olunmaktadır.). Kaddesa‟llâhu sırrahu‟l-azîz.

Eserleri: 1)KâĢif-i esrâri‟l-Füsûs2)Câmiü‟l-esrâri‟l-Füsûs3)Miyârü‟t-tarîka4)

Tarîkatân5)Risâle-i usûlü‟l-erbaa6)Risâle-i fî cevâzi‟d-devrân fîz‟z-zikr6)Risâletü‟t-tâbir 7)Risâle-i fî esâsi‟d-dîn9)Tefsîr-i Sûre-i Tâhâ10)ġerh-i hadîs-i hubbibe ileyye min dünyâküm selâsün11)ġerh-i Kasîde-i AĢkiye(kasîde ġeyhü‟l-Ekber‟indir) 12) ġerhi.

BunlarınhiçbirisibasılmamıĢtır.1114devefâtedipÜsküdar‟daDoğancılar‟da

(Nasûhî) Dergâhı hazîresine defnedilmiĢ olan mahdum-ı âlîleri (Mustafa Manevî) Efendi‟nin de (Füsûs ġerhi) ve müretteb dîvânları vardır.

Mehmet Hazmi Tura

J.MEVLÂNÂ “Derhâ heme beste end illâ der-i tû

Tâ reh-i nebered garîb illâ ber-i tû

Ey der kerem u izzet u nûr efĢânî

HurĢid u meh u sitâregân çâker-i tû”

Gönül gözleri nûr-ı Hak ile münevver olmuĢ kimseler hâdisât-ı müstakbeleyi görmekte güçlük çekmezler. Nitekim Mevlânâ kendisinden üç yüz sene sonra gelen, Hazret-i

Ömer-i“RûĢenî”ninhalîfesiolan (Ġbrahim-iGülĢenî)‟ninzuhûrunu bu beyitile beyân

buyurmuĢlar:

“Dîdem râh-ı hûb-i gülĢenî ra-an veĢm-i çırağ-ı gülĢenî ra”

252FETĠHSiyasette Fikirde Sanatta Hak Ölçülere Bağlı Haftalık Siyasi Edebi Aylık Gazete; Yıl 2, Sayı: 50, 26

Aralık 1958 “RûĢenî‟nin güzel yanağını müĢâhede ettim”demiĢlerdir. Umûr-ı müstakbeleyi keĢif beĢerin kudreti dâhilinde midir? suâlini Mevlânâ Ģu beyitleriyle cevaplandırıyor:

“Kârı pâkânra kıyası ez hudigâr –Gerçi bâĢed dernüviĢten Ģîr Ģir”.

ĠĢini kendinden kıyas etme, her ne kadar arslan mânâsına gelen Ģîr ile süt mânâsına gelen Ģîr imlâda bir yazılırsa da hakîkat itîbâriyle birisi hayatı izale eden arslani diğeri hayatı idâme eden süt mânâlarına gelmektedir. Buyurarak insân-ı kâmilin avam-ı nâstan ayrı mânen baĢka bir mertebe ve makamı olduğunu isbât ediyorlar.

Hazret-i Mevlânâ‟nın 685. Ölüm yılı münâsebetiyle bu geçen hafta Konya‟da üç gün üç gece pek ruhlu ve pek muazzam bir tören yapıldı. Gazetelerin yazdıklarına göre bu törende kırkbindenfazlainsanhazırbulundular.Butöreneyalnızkendimemleketimizinher tarafından koĢup gelmiĢ olan Mevlânâ âĢıkları değil, Ġran ve Pakistan gibi büyük Müslüman memleketlerinden gelen Mevlânâ muhibleri de iĢtirâk etmiĢlerdir. Hatta yine gazetelerin yazdıklarına göre Hristiyanlık âleminin papazı bitevârüs ettiğin o mübârek âle bu törene bir mesajgöndermeksûretiylesempatisinibildirmiĢlerdir.Bunahayretmiediyorsunuz?

Etmeyin! Çünkü Mevlânâ bütün hayatında, bütün beĢeriyeti dâire-i Ģümûlüne alan ve hayat-ı âlem olan aĢkı, hakîki aĢkı terennüm etmiĢtir. O aĢk ki efrâd-ı beĢerin hepsi ister istemez o aĢkın, o hakîkatin meclûbu, mahkûmu ve meftûnudur.

“Bâzâ bâzâ her ânçi hestî bâzâ-Ger kâfir u gebr u butperestî bâzâ-Ġn dergeh-i mâ nevmî nîst-Sadbâr eğer tevbe Ģikestî bâzâ”

Geri gel kâfir mecûsî putperest, her ne olursan ol, geri gel, bizim bu dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz defâ tevbeni bozsan ve kırmıĢ isen de yine gel…diyor. Bu dâveti duyan hangi bir kimse Mevlânâ kapısına koĢmaz ki?

MevlânâyaratmıĢveyayaĢamıĢveyaĢatmıĢolduğutasavvufuaĢkfelsefesinde ferdîlikten çıkmıĢ maĢerîliğe beynelmilellikten yükselmiĢ ve bu felsefesi yüzünden bütün beĢeriyetin malı olmuĢ bir dâhi-i aĢk, bir insan-ı kâmildir. Bu gibi ârif-i billah zevât-ı alîye hakkında Ģöyle deniliyor:

“Gözet kim vardet-i esrârın hayatında, memâtında dime kâfir Müslümân bu dil âgâh

bizdendir.”

Zâhire 685. ölüm yılı Mevlânâ‟ya göre hakîkatte bir (doğum yılıdır). Nitekim haklı olarak bu ölüm yılına (ġeb-i arus)=vuslat gecesi denilmektedir. Mevlânâ iĢte bu vuslat gecesi arzusuyladır ki vefâtına yakınkendisine tecellî eden ölüm ekisine karĢı: Ey benim sultânım, kapı ekisi önüme gel, önüme gel diye hitâbede bulunmuĢ, bütün avam-ı beĢer ölümden korkarak, Mevlânâ ölümü severek karĢılamıĢtır.

Çünkü Mevlânâ‟ya göre yaĢamak firkat; ölüm vuslattır.

Yukarıda yazdığımız gibi, vefâtı gecesine “ġeb-i arus”=vuslat gecesi denilmesi gâyet yerindedir. Mevlânâ cihan Ģümûl olan Mesnevîlerinin baĢlangıcında:

“Dinle bu neyi kim nasıl Ģikâyet, Ģikâyet sûretinde ayrılıklardan nasıl hikâyet ediyor.”

“Belhistan‟dan beni ayırdıklarından beri kadın-erkek herkes benim âh u figânımdan inlemiĢlerdir.”diye o vuslat gecesini anarak inlemekte olduğunu ifâde ve bu ayrılıktan parça parça olmuĢ bir sîne isterim ki, ona bu vuslat iĢtiyâkının derdini söyleyeyim diye derd-i derûnunu izhâretmekle, firkatin acılığını vuslatın ise tatlılığını ve hakîkî hayatın makām-ı vuslat olduğunu beyân buyuruyorlar.

Konya‟dakiKubbetü‟l-HadrâMevlânâ‟nınzâhirdebirmedfeni,birsembolüdür.

Hakîkatte ise Mevlânâ her muvahhidin, her hakîkat âĢığının kalbinde ve gönlünde medfûndur.

“Vefâtımızdan sonra bizim türbemizi yer altında arama ki, bizim mezarımız ârifâgah olanlarıngönüllerivekalpleridir..”buyuranMevlânâ‟nınzâirleritörenmünâsebetiyle

Konya‟da toplanmıĢ olan ve 40 bin kiĢi değil, ġark ve Garpta Mevlânâ aĢkını kalbinde taĢıyan belki de 40 milyonun üstünde olan Mevlânâ‟nın tâbiriyle (merdüm-i âriflerdir). Binâenaleyh

Konya‟daki törende bulunamadım diye merdüm-i ârifler üzülmesinler; onlar aĢk-ı Mevlânâ‟yı gönüllerinde taĢıdıkları müddetçe Mevlânâile berâberdirler.

“Dü cihânda eğer altun ola dirsen nâmın –sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânâ‟nın.”

Sayın Doktor Nafiz Uzluk‟tan bir ricâ:

Cenâb-ı Mevlânâ‟nın birçok eserlerinin neĢrine himmet etmiĢ oldukları gibi ġâkir

Dede‟nin manzum Mesnevî tercümesinin de neĢrine himmet buyururlarsa ruh-ı Mevlânâ‟yı Ģâd edecekleri gibi, âlem-i aĢk ve edebe de büyük bir hizmette bulunmuĢ olacaklardır.

Yazan: Mehmed Hazmî Tura

III. ġĠĠRLERĠ

Hazmî Efendi‟nin, birçok mutasavvıf gibi Ģâirliği de vardır.Sefîne-i Evliyâ‟da, Hazmî

Efendi‟nin birDîvançe-i EĢ‟arıolduğu kaydedilmiĢtir.Ord. Prof. Ebu‟l-ulâ Mardin‟de,

Hazmî Efendi‟nin değerli bir Ģair olup pek çok Ģiiri olduğunu, Ģiirlerini kalın bir defterde toplamıĢ ancak bastıramamıĢ olduğunu ve eĢi MürĢide Tura‟nınHazmî Efendi‟nin Ģiirlerini ihtivâ eden bu defterin vefâtı sırasında zâyî olduğunu haber verdiğini aktarmıĢtır.

BugünelimizdeHazmîEfendi‟ninĢiirlerinintopluhaldeyeraldığıbirdîvânı olmadığından,çeĢitlikaynaklardantoplanarakulaĢılabilenlerbubölümdebiraraya getirilmiĢtir.ġiirlerinin derlendiği yazılı-basılı kaynaklar;Sefine-i Evliyâ,Huzur Dersleri,

Arapgir Postası Gazetesi,Arapgir‟in Sesi Dergisi Özel Sayı: Arapgirli ġairler Antolojisi,

Göldağı Dergisive Hüseyin Vassâf‟ınDîvân‟ıdır.KiĢiler vasıtasıyla ulaĢılanlar ise; Zeki

Konbul, Ahmet Kadri YetiĢ, Mustafa Tolunay Beyefendilerin kendi arĢivlerinden alınan ve

Hazmî Efendi‟nin Erzurum‟daki Kadirî Ģeyhi Ali Rıza Efendi‟ye ait bir cönkten Bekir Çöl tarafından ulaĢtırılan Ģiirleridir.

Hazmî Efendi‟nin, meĢhûr mutasavvıf ĢairlerinĢiirlerine tahmîsleri ve nazîreleri,

Hazret-i Peygamber‟e naatleri, ehl-i beyt muhabbetini ortaya koyan gazelleri ve mersiyeleri,

Ekberî düĢünce çizgisinde olduğuna iĢaret eden vahdet-i vücûd, nûr-ı Muhammedî gibi konuları iĢlediği, Ģarab, mey, meyhane, sâkî, peymâne, zülüf, Leylâ, Mecnûn gibi tasavvûfî remizleri sıkça kullandığı aĢkullah dolu Ģiirleri ve tarîkatı UĢĢâkîyyeve UĢĢâkîler‟den bahsettiğiĢiirlerivardır.ġiirlerinde“Hazmî”mahlasınıkullanmıĢtırvearuzvezniile

yazmıĢtır.

PîrdaĢı Vassâf ve UĢĢâkî Behcet Dede gibi isimlerin, Hazmî Efendi‟nin Ģiirlerine nazîreleri vardır. Hazmî Efendi‟nin mersiye ve gazelleri, Ģeyhi ve kayınpederi Mustafa Hilmîi Sâfî Efendi‟nin yeğeni olan meĢhûr mersiyehan UĢĢâkî Hüseyin Sebilci (Okurlar), Kani

Karaca gibi usta ağızlar tarafından okunmuĢ, bazı Ģiirleri bestelenmiĢtir.

1.Nâbî‟nin bir gazelini tahmîsi

Fuâdı kâinâtın belde-i mu‟cîz nüvâdır bu 253Vassaf, age, IV, 364.

254Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 768.

255Vassaf, age, IV, 364.

256Vezin: Mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün

Semâ pâye harem-gâh-ı resûl-i müctebâdır bu

Harîmi arz-ı cennet ravza-i hayrü‟l-verâdır bu

Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hüdâ‟dır bu

Nazar-gâh-ı ilâhîdir makām-ı Mustâfâ‟dır bu

Bu dergâh-ı muallâya tevessül eyleyen sâil

Bulur her derdine dermân olur maksûduna nâil

Esâtın-i hikem cümle bu hükme oldular kāil

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil

Amâdan içti mevcûdât çeĢmin tûtiyâdır bu

Uyûn ârâsı âlem tûtiyâ na‟leyni hâkidir

Bu hadrâ kubbede mahfûz o nûrun cism-i pâkidir

Bütün envâr-ı âlem aks-i nûr-ı tâb-nâkidir

Felekde mâh-ı nev Bâbü's-Selâm'ın sîneçâkidir

Onun kandîli cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu

Mürahcâhdır bu hâkin her gubârı kadr ü kıymette

Cilâ-bahĢ-ı uyûn olmakta eksire meziyette

Bu câ-yi dilkûĢânın bir nazîri yok fazîlette

Habîb-i Kibriyâ'nın hâb-gâhıdır hakîkatte

Tefevvuk-gerde-i ArĢ-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu

Ziyâsı pertev-efĢândır bu hâkin mihr ile mâha

Eder âĢıkların dâvet serây-i lî ma‟allâha

Yüzün sür sen de eyHazmîbu dergâh-ı felek-câha

Mürâât-i edeb Ģartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu 2.Dede Ömer RûĢenî‟nin bir gazelini tahmîsi

Bir fakra yetiĢtim ki gınâ yâdıma gelmez 257Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 217-218.

258Vezin: Mef'ûlü / mefâ'îlü / mefâ'îlü / fe'ûlün

Bir dosta kavuĢtum ki sivâ yâdıma gelmez

Bir hasta-i aĢkım ki rehâ yâdıma gelmez

Bir derde sataĢtımki devâ yâdıma gelmez

Bir rence ulaĢtım ki Ģifâ yâdıma gelmez

Yanmakta gönül âteĢ-i hicrân ile her dem

Muzlim görünür çeĢmime ser-tâ-ser âlem

Zahm-ı dil-i mecrûhuma bunmadı merhem

Bir vechileyim cevr ü cefâ vü gama hem-dem ġâdî vü ferâh mihr ü vefâ yâdıma gelmez

Bir Leylî‟ye Mecnûn olalı deĢt-neverdim

Bassın kademin diye yüzüm yerlere serdim ÂĢıklığıma iĢte niĢân çehre-i zerdim

Yüz türlü suhân düzedirim demeye geldim

Nidem ki haĢâsında sana yâdıma gelmez

Günden güne bilmem ki neden mihnetim artar

Vuslat sözünü söyleyemem firkatim artar

Ol Ģûhdan ayrı düĢeli hasretim artar

Ağyârla yâri görücekhayretim artar

DeĢnâ vü hecâ medh ü senâ yâdıma gelmez

Ol gonca-femin bülbülüyüm gülĢeniyim kim

Ol bâğ-ı safânın gülüyüm sûseniyim kim

Ol mısr-ı melâhat Ģehinin bendesiyim

Men ol perin iĢvesine göyeneyim kim

AĢkında onun ata onun yâdıma gelmez

Bir pîr-i mugân pendini ettim yine der-gûĢ

Çâh-ı zegân yârdan oldum mey-nûĢ

DüĢtüm der-i meyhânede oldum bî-hûĢ

Görsen meni sen serhoĢ u âĢüfte vü medhûĢ

Sen sorma sakın RûĢenâ yâdıma gelmez

Yâ Râb ne büyük derdü belâ tîregî-i hicr Ġtti beni pâ-mâl-i fenâ tîregî-i hicr

Hazmî‟ye yeter cevr ü cefâ tîregî-i hicr

Men RûĢenî’yim gerçi bana tîregî-i hicr

Öyle eser etti safâ yâdıma gelmez 3.DESTÛR (Hasan Sezâî‟nin bir gazelini tahmîsi)

Menem Mecnûn-ı deĢt-i gam sebak-âmûz-ı ve'l-Leylî

Menem ol dost ile hem-dem dilimde yok sivâ meyli

Menem cânân ile mahrem gözümde nokta-i hâli

Menem çün mazhar-ı âdem idüp esmâ-i tekmîli

Sıfâtım zikr eder âlem eğer ulvî eğer süflî

Sivâyı yak lehîb-i nâr-ı sûzân-ı hakîkatdan

Ki dil kansın zülâl-i âb-ı irfân-ı hakîkatdan

Nevâl-i lutfun ibzâl eyle bûstân-ı hakîkatdan

Eyâ Rahmân-ı müĢfik feyz-pistân-ı hakikatdan

Ümîd-i Ģîr-i hikmetle figân eyler gönül tıflı

Fetîl-i aĢkı ey sâlik tutuĢdur tâ ki feth olsun

Kuvâ-yı nefsi ey sâlik çalıĢdır tâ ki feth olsun

Bu farkı cem'a ey sâlik ulaĢdır tâ ki feth olsun

Kilîd-i zikri ey sâlik yetiĢdir tâ ki feth olsun

Hakikât kenzini der-beste etmiĢdir sivâ kuflü

Aradan gayrı terk eyle özünde kendini cem‟ et

Kelâmın dinle her dilden sözünde kendini cem‟ et

Bakıp didârına yârın gözünde kendini cem‟ et

Görüp zülf-i periĢânın yüzünde kendini cem‟ et

Eğer fark etmek istersen dilâ cem‟ ile tafsîli 259Vassaf, age, IV, 369-370.

260Vezin: Mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün

EriĢdi nâgehânHazmîmeĢâmm-ı câna bir hoĢ-bû

Meğer zülfün dağıtmıĢ nâz ile ol gözleri âhû

Hicâb-ı zülfü ref‟ eyle çekip aĢk ile bir yâ Hû

Vücûdun zerresin mahv et cemâli mihrine karĢu

Sezâyî bir ola yârın sana hicriyle tafsîli 4.Recep Vahyî‟nin bir gazelini tahmîsi

Cümle zerrât-ı cihânı Hakk‟a burhân görmüĢüz

Safha-i ekvânı belki vech-i Rahmân görmüĢüz

Bâde-i vahdetle medhûĢ nice mestân görmüĢüz Âlem-i zevk u tarabda hayli rindân görmüĢüz

Gıbta bahĢ-ı hûr-ı cennet rû-yı RahĢân görmüĢüz

Mâsivâya meylimiz yok dildedir dildârımız

ÇârĢû-yı kesret içre Hak‟ladır bâzârımız

Bâğ-ı vahdet goncasıdır dîde-i hunbârımız

Fârığ-ı nakĢ-ı sivâyız azm-i Hak‟dır kârımız

Bakmayız rû-yı riyâya hüsn-i cânân görmüĢüz

Hırmen-i hubb-ı ezelden çünkü olduk hûĢe-çîn

Zevk-ı ma‟nâ ile olduk hep kedûretden emîn Âlem-i fakr u fenâda olmuĢuz vahdet-güzîn

Maksad u matlûbumuz Rıdvan-ı ekberdir hemîn

MürĢid-i kâmil katındafeyz ü irfân görmüĢüz

Bâd-ı aĢk ile olunca mevce-zen deryâ misâl

Tâir-i evc-i bekā olduk hemân bî-perr ü bal

NûĢ edip sahbâ-yı aĢkı olmuĢuz âsûde-hâl

BulmuĢuz rûĢen-dil-i zînet-fezâ-yı bî-hemâl

Vecde geldi cân u dil biz Ģâh-ı devrân görmüĢüz 261Vassaf, age, IV, 370-371.

262Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

Mahrem-i esrâr-ı aĢkız kimse bilmez hâlimiz

Olmayan aĢk âĢinâ derk eylemez akvâlimiz

AĢka dâirdir bütün akvâlimiz ef‟âlimiz

Sırr-ı aĢkdan güft ü gû eyler lisân-ı hâlimiz

Öyle bir deryâ-yı aĢkız bahr-ı ummân görmüĢüz

TîĢe-i aĢk ile her kim yıkılır vîrân olur

Nâil-i mülk-i bekā ma‟mûr u âbâdân olur

Bezm-i nûĢ-a-nûĢ aĢkda vâsıl-ı cânân olur

Mevc-i cûĢ-a-cûĢ-ı lâhûtu safâ-ı cân olur

Gark eder envâr-ı aĢka Ģevk-ı tâbân görmüĢüz

Bir hümâ-yı lâ-mekânımHazmîanka-meĢrebim

AĢk sahrasında çün ki sayd-ı bâzu‟l-eĢhebim

Her günüm îyd-ı visâldir rûz-ı rûĢen her Ģeyim

Vahyî‟yim ben sahn-ı gül-zâr-ı hüviyyet meĢrebim

Ravza-i ezhâr içinde ıtr-efĢân görmüĢüz 5.Vassâf‟ın bir gazelini tahmîsi

Misli yok bir mehlikâ cânânı gözler gözlerim

Nûr-ı mahz-ı Kibriyâ cânânı gözler gözlerim

Rûhuma zevk u sefâ cânânı gözler gözlerim

Sırrıma cilve-nümâ cânânı gözler gözlerim

Kendidir nûr-ı hüdâ cânânı gözler gözlerim

Sûreti elden bıraktım sîreti tahsîl için

Kesreti sildim gözümden vahdeti tahsîl için

GûĢe-gîr-i uzlet oldum kurbeti tahsîl için

Hankâh-ı aĢka girdim vuslatı tahsîl için

Derdime olur devâ cânânı gözler gözlerim 263Vassaf, age, IV, 365-366.

264Vezin:Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

Mün‟akisdir hüsn ü aĢkın cilvesi dilden dile

DüĢmüĢ istiğnâ güle feryâd u nâle bülbüle

Vâsıl-ı vuslat-serây-ı yâr olunca Ģevk ile

Bâğ-ı aĢkın bülbülü oldum nihâyet Ģevk ile

Goncadır ol cân fedâ cânânı gözler gözlerim

Olmadım hem-bezm-i vuslat ol gül-i handân ile

Girye-bâr-ı hasretim bu âteĢ-i sûzân ile

Ağladım yandım tutuĢtum firkat-i cânân ile

Bâb-ı ihsânında büktüm boynumu hicrân ile ÂĢıka eyler atâ cânânı gözler gözlerim

Lâ-mekân-ı vahdetim simurg-ı ankâ kâfıyım

Hastegân-ı aĢka neĢ‟emle devâ-yı Ģâfiyim

Hazret-i Vassâf‟aHazmîyâdigâr-ı Sâfî‟yim

Bâde-i bezm-i elestin mestiyim Vassâf‟ıyım Âh kim ol hûĢ-ı ribâ cânânı gözler gözlerim 6.Osman ġems Efendi Hazretlerinin gazeline nazîresidir:

Aks eder pertev-i dil-dâr gönülden gönüle ġevk verir sohbet-i ebrâr gönülden gönüle

Sem'a îsâl olunur nefha-i sırr-ı tevhîd

Bir nefesle dolar esrâr gönülden gönüle

Cilve-gerdir dilini zikr ile tenvîr edene

Nazar-ı Ahmed-i Muhtâr gönülden gönüle 265Hazmî Efendi burada, Vassâf‟ın bir mektubunda kendisine, mürĢidleri Mustafa Sâfî Efendi‟nin yâdigârı olarak kaldığını söylemesine telmîhte bulunmuĢtur. (Ġsmail Kasap, age, s. 306) 266Ġsmail Kasap, age, s. 306.

267Vezin: Fe'ilâtün / fe'ilâtün / fe'ilâtün / fe'ilün.

Kufl-ı tevhîd ile feth olsa maânî genci

Saçılır lü'lü-i Ģeh-vâr gönülden gönüle

Dest-i sâkî-i ecel sunsa "sakāhum" câmın

Dökülür bâde-i serĢâr gönülden gönüle "Men aref" dersini bî-savt u hurûf u elfâz

Okutur hâce-i esrâr gönülden gönüle

Hıyre-çeĢmân göremez tal'at-i yâri aslâ

Müncelî cilve-i dîdâr gönülden gönüle

Kalb-i abd üzre kurar bârgeh-i saltanatı

Hükm eder Hazret-i Hünkâr gönülden gönüle

Giremez cümle-geh-i vasla ebed bî-gâne

Onda mahrem bulunur yâr gönülden gönüle Âb-ı tevhîd iledil ravzası olsa sîr-âb

Açılır lâ-yuad ezhâr gönülden gönüle "Ve nefahtü" demi kim Âdem'e rûh-efzâdır

Nefh ederler onu ahrâr gönülden gönüle

Sırr-ı hubb-ı ezelî ber-heme eĢyâ sârîst

Oldu bu nükte pedîdâr gönülden gönüle

Hazmîyâhuzme-i Ģemse dilini mir'ât et

Rû-nümâ olsa rûh-ı yâr gönülden gönüle 268ġiiri aldığımız kaynakta bu kelime “hayra”olarak geçmektedir. Ancak Prof. Dr. Mustafa Tahralı hocamız doğrusunun “hıyre” olması gerektiğini belirtmiĢtir. Kendisine teĢekkürlerimizi arz ederiz. [Hıyre: (f.s) kamaĢık, donuk, fersiz (göz); Ferit Devellioğlu, age, s. 426935] ġiiri aldığımız kaynakta bu beyit “Giremez cümle ki valsa ebed-i bîgâne” Ģeklinde geçmektedir.

AncakProf. Dr. Mustafa Tahralı hocamız vezin ve anlamca yukarıda kaydedilen Ģeklin uygun olduğunu

belirtmiĢtir.

Vassaf, age, IV, 366-367.

7.YETĠġ

Ey gonca-i bâğ-ı safâ, ey verd-i handânım yetiĢ

Bûyin senin derde devâ ey derde dermânım yetiĢ

DolmuĢ gözüm gönlüm senin aĢkınla ey nazlı güzel

Sensiz cihânı neylerim ey mûnis-i cânım yetiĢ Ġçtim gözünden bir kadeh aĢkın Ģarâbın mest olup

Ayılmazam tâ haĢra dek ey çeĢm-i mestânım yetiĢ

Ey tûti-i sükker-dehân nutkun verir bu cisme cân

Kurban yolunda baĢ u cân ey mâh-ı tâbânım yetiĢ

Nûr-ı cemâlin Ģem‟ine pervâne veĢ yandı gönül

AĢkından ayırma beni ey Ģems-i tâbânım yetiĢ

Dil bülbülü feryâd eder ağlar durur Ģâm u seher

Bekler o cânândan haber ey cân-ı cânânım yetiĢ

Ey gonce-i bâğ-ı emel ey hüsn ü ânı bî-bedel

EyHazmî‟nin leylâsı gel sultân-ı hûbânımyetiĢ

8.

271Vezin: Müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün.

Zekâi Altun tarafından Hüseynî makamında bestelenmiĢtir. Eserin notası için bkz. EK 3: ArĢiv Belgeleri.

Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Divan 3.

Âsitân-ı devletindir kâbe-iulyâ bana

Ravza-i huld-i berînin cennetü‟l-me‟vâ bana

Ey cemâl-i âfitâbın kıble-gâhı ins ü cân

Ebruvânın kābe kavseyn kurbu ev ednâ bana

Gül-femin reĢk-âver gül gonca-i firdevstir

Dürr-i dendân-ı dehânın dürre-i beyzâ bana

Ey leb-i mu‟cîz beyânın menba‟-ı âb-ı hayat

Ey zülâl-i lâ‟l-i nâbın kevser-i mâ‟nâ bana

Ey kelâmı mu‟cizindir mürdeler ihya eden

Nutk-ı cân-bahĢındır ancak mu‟ciz-i Îsâ bana

Sen kelâmullahı nâtık olduğun burhânıdır

Sûre-i Yasîn ü Tâhâ hüccet-i garrâ bana

Koyma zulmette buHazmîkemterin eyle halâs

Ey vücûdu nurdan bir âyet-i kübrâ bana

9.

Âsitân-ı yâre baĢ koymak saâdettir bana

Bende-i sultân-ı aĢk olmak ne devlettir bana

AĢk ucundan çektiğim mihnet için fahr eylerim

AĢk yolunda her mezellet ayn-i rif‟attır bana

Ben o Mecnûnum ki Leylâsız cihânı istemem

Kûy-i leylâ nüzhet-âbâd bâğ-ı cennettir bana 273Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün 274Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 217.

275Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

Öyle bir sultân-ı aĢkın tâc-dârî âlemin

Taht-gâhı devletin kâfî kanâattir bana Ârif-i billâh olan düĢmez kerâmet kaydına

Hakk‟ı bilmek en büyük keĢf ü kerâmettir bana

Mündemiçtir her hakîkat aĢk-ı Hakk'taHazmîyâ

Her kerâmet her hakîkat aĢka hizmettir bana

10.

Derd-i cevrinden dirîgâ bî-karâr oldum yine

Hayli demdir mübtelâ-yı hicr-i yâr oldum yine

Bülbül-âsâ gülĢen-i vuslatta nağme-sâz iken

Kalb-gâhımdan cerîh-i zahm-ı yâr oldum yine

Seyl-i gam yıktı binâ-yı zevkı eyvâh kim

Bister-i gamda esîr-i derd-i yâr oldum yine

Evc-i istiğnâda tâir bir humâ-yı kadr iken Âlem-i pestîye düĢtüm hâk-sâr oldum yine

Perde olan vasl-ı yâre varlığımmıĢ anladım

Kendi kendimden hacîl ü Ģerm-sâr oldum yine

Ey nesîm-i feyz-bahĢâ tiz yetiĢ imdâdıma

Derd-nâk u sîne-çâk u nâle-kâr oldum yine

EĢk-bâr-ı hasret oldum makdem-i teĢrîfine

Hâk-pây-i yâreHazmîdürr-nisâr oldum yine 276Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Merhum Hazmi Efendi‟nin birkaç Ģiiri”,Arapgir Postası, 25. 11. 1960.

277Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

11.

Gubâr-ı pâyine kurbân olayım yâ Resûlallah

Nigâh-ı lûtfuna bin cân fedâyım yâ Resûlallah

Elim açtım hicâbımla der-i ihsânına geldim Ġnâyet kıl fakîr u bî-nevâyım yâ Resûlallah

Siyeh-rû bir günahkârım beni affet kerem-kârım

Huzûr-ı izzetinde cephe-sâyim yâ Resûlallah

Atâyı bî-hesâp etmek senin Ģân-ı kerîmindir

Atâ-bahĢ ol ki muhtâc-ı atâyım yâ Resûlallah

Huzûr-ı devletinde arz-ı hâle hiç yüzüm yok

Hacîl ü Ģerm-sârım pür-hatâyım yâ Resûlallah

Uzak düĢtüm harîm-i hazretinden ey ulû sultân

Elim tut ki giriftâr-ı hevâyım yâ Resûlallah

Kemend-i nefs-i zâlimle ayağım kündelenmiĢtir

Halâs eyle esîr-i mâsivâyım yâ Resûlallah

Cemâl-i bî-misâlin âĢık-ı âvâresiyim ben

Yüzün göster ki müĢtâk-ı likāyım yâ Resûlallah ġefâat kıl bağıĢla ehl-i beyte cürm ü isyânım

Kemîne bende-i âl-i abâyım yâ Resûlallah

Selâtîn-i cihâne ser-fürûetmem budur fahrim

Kapında boynu bağlı bir gedâyım yâ Resûlallah

KulunHazmî‟nin evrâdı budur her dem lisânında

Gubâr-ı pâyine kurbân olayım yâ Resûlallah

12.

Varlığındır hilkat-ı dünyâ vü ukbâdan garaz 278Ġsmail Kasap, age, s. 339.

279Vezin: Mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün 280Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Merhum Hazmi Efendi‟nin birkaç Ģiiri”,Arapgir Postası, 25. 11. 1960.

281Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün

Cemâl-i zâtını görmek ne devlet yâ Resûlallah

Gül-femindir güllere revnak veren ey nûr-i Hak

Kāmetindir cennet-i Adn içre Tûbâdan garaz

Kıble-gâh-ı âĢıkāndır ebruvânın ey habîb

KaĢlarındır kābe kavseyn ev ednâdan garaz

Ey kelâmullahı nâtık mazhar-ı ayât-ı Hak

Sensin ancak sûre-i Yâsîn ü Tâhâ‟dan garaz

Bu kulunHazmîayağın tozuna kurbân olur

Hubb-ı zâtındır efendim hubb-ı Mevlâdan garaz.

13.

Bu âlem buldu nûrunla bidâyet yâ Resûlallah

Yine sende bulur âlem nihâyet yâ Resûlallah

Sana tâ‟zîm için gönderdi Cebrâil-i emîni Hâk

Seni dergâhına Hâk etti dâvet yâ Resûlallah ġeb-i mi‟râc husûsî bir tecellîdir sana yoksa

Bütün ânın senin mi‟râc-ı izzet yâ Resûlallah

Seni gören görür Hakk‟ı ki sen mir‟at-ı Rahmân‟sın

Cemâl-i zâtını görmek ne devlet yâ Resûlallah

Senin hâk-i ıtır-nâkin tefâhür eylereflâke

Harem-i hazretindir arz-ı cennet yâ Resûlallah

Günahkârım huzurunda beni affeyle sultânım

Ki sensin âleme hüccet-i Rahmân yâ Resûlallah

Der-i devlet-meâbında boyun bükmüĢ niyâz eyler

KulunHazmîdiler senden Ģefâat yâ Resûlallah 282Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Merhum Hazmi Efendi‟nin birkaç Ģiiri”,Arapgir Postası, 25. 11. 1960.

283Vezin: Mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün

14.

ġem‟-i tevhîdin ezel pervânesidir gönlümüz

Bâde-i aĢkın ebed hum-hânesidir gönlümüz

Kays-veĢ sahrâları geĢt ü güzâr etmekteyiz

Bir bulunmaz Leylî‟nin dîvânesidir gönlümüz

Sığmayız arz u semâya lâ-mekân ankasıyız

Ol hümâ-yi lâ-mekânın lânesidir gönlümüz

Bu merâyâda tecellî eyleyen bir nûr iken

Mâsivânın dâimâ bî-gânesidir gönlümüz

ÇeĢm-i mest-i yârdan nûĢ eyleyince bir kadeh

Tâ-be-mahĢer ol meyin mestânesidir gönlümüz

Bir kadehle mest-i medhûĢ eyleriz tâlipleri

Bâde-i bezm-i elest meyhânesidir gönlümüz

Fahr edersen kâinâta çok mu eyHazmîbugün

Hazreti sultân-ı aĢkın hânesidir gönlümüz

15.

284Ebu‟l-ulâMardin,Huzur Dersleri, II-III, 768.

285Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün 286Ahmet Mahir Gedikoğlu, “Merhum Hazmi Efendi‟nin birkaç Ģiiri”,Arapgir Postası, 25. 11. 1960.

287Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

Hüseyin VassâfEfendi‟nin bu Ģiire nazîresi Ģöyledir:

Ol güzel cânânın aĢkı cevher-i cândır bize ÂĢık-ı Ģeydâsı olmak mâye-iĢândır bize

Kalbimiz envâr-ı aĢka ma‟kes olmuĢdur bizim

Dâimâ pür-zevk u Ģevkız Hak nümâyândır bize

Cezbe-i aĢk-ı Hudâ kim Ģu‟le-i cândır bize

Lâ-mekândan nâzil olmuĢ dilde mihmândır bize

Bâdiye-peymâ-yı aĢkız hânumândan geçmiĢiz

Yekke-tâz-ı vahdetiz bu arz meydândır bize

Hüsn-i mutlak âĢıkıyız her ne ki manzûrumuz

Pertev-i nûr-ı Hudâ‟dır vech-i Rahmân‟dır bize

Zâhidâ her zerrede bir Ģems-i tâbân gizlidir

Sûretâ her gördüğün bir katre ummândır bize

Sırr-ı mi‟râc-ı hakîkat her zamânda cilve-ger

Kābe kavseyni ev ednâdannümâyândır bize

Biz kemer-bend-i tevellâ vü teberrâ olmuĢuz

Hamse-i âl-i abânın hubbu îmândır bize

Yok hücûm-ı leĢker-i gamdan cihânda bâkimiz

Pîr Hüsâmeddîn-i UĢĢâkî ki sultândır bize

HazmîyâifĢâ-yı râz et âĢıkāna kıl salâ

Feyz-i Sâfî neĢ‟e-bahĢ-ı sırr-ı Yezdân‟dır bize

Pîrimiz ser-tâcımız burhânımız cânânımız

Reh-nümâ-yı Hak Hüsâmeddin sultândır bize

NeĢ‟e-i aĢk ile düĢtük hâk-pâ-yı mürĢide ġeyhimiz ihsân-ı Hak‟tır nûr-ı Yezdândır bize

Feyz-i Sâfî-i ilâhî mazharıyız çok Ģükür

Bir nigâh-ı iltifâtı ayn-ı ihsândır bize

AĢk ile devrân eder ez cân u dil zikr eyleriz

Cezbe-dârız aĢkımız mir‟ât-ı cânândır bize

Cümleten UĢĢâkî‟yiz hep olmuĢuz Vassâf‟ı aĢk ÂĢıkız ma‟Ģûka-i vicdânımız cândır bize (Vassâf, age, IV, 341) 288Vassaf, age, IV, 364.

16.

Bir hasta-yı aĢkım ne olur imdâdıma gelsen

Bir bâde-yi hamrâ ile hemen imdâdıma gelsen

Mehcûr-ı cemâlin olalı ey gözü âhû

Ağlar gezerim ne zaman yâdıma gelsen

Sızlar ciğerin hâl-i perîĢânımı görsen

Ağlarsın eğer sûziĢ-i feryâdıma gelsen

Cevrin ile ölsem yine zinde olurum ben

Kabrimde bile hâtırıma Ģâdanıma gelsen

Yıktın dil-i ma‟mûrunu buHazmîzârın

Ey bâni-i aĢkım ne var âbâdıma gelsen

17.

AĢk ucundan aldı Mecnûn baĢına sevdâları

AĢk ucundan mesken etti dağları sahrâları

TeĢne-i aĢk ile Ferhâd verdi cân ġîrîne

AĢktır sûzân eden Vâmıkları Azrâları

Dest-i sâkîyi ezelden nûĢ eden aĢk bâdesin

Bir pula almaz bugün dünya vü mâ-fîhâları

AĢktır dâim cihânda hâkim-i mutlak olan 289Vezin: Mef'ûlü / mefâ'îlü / mefâ'îlü / fe'ûlün 290Bu beytin vezni: Müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün 291Bu beytin vezni: Müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün 292Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

293Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

AĢktır Ģeydâ kılan Ġskenderi dânâları

Dâmen-i aĢka yapıĢ eyHazmî-yi Ģeydâ bugün

Kul iken sultân eder aĢk âĢık-ı Ģeydâları

18.

ÂĢık-ı vech-i Hüdâyız hubb-ı Yezdân bizdedir

Sâlik-i râh-ı Hüdâyız nûr-ı irfân bizdedir

Derd-i aĢka mübtelâ olanlara kıldık devâ

Bizde her derde dermân sırr-ı Lokmân bizdedir

Müncelâdir her nazarda bizlere cânân yüzü

Mest ü medhûĢ eyleyen uĢĢâkı cânân bizdedir

Vahdet-i mevlâyı bulduk Ģirkten olunduk halâs

Hakk‟ı bulduk Hakk‟ı gördük sırr-ı ihsân bizdedir

Hamse-i âl-i abânın biz kulu kurbânıyız

Sırr-ı sultân velâyeti Ģâh-ı merdân bizdedir

Hacc-ı ekber eylemektir kâmilin kalbin tavaf

Gel tavâf et zâhidâ kim beyt-i Rahmân bizdedir

Bu merâyâ nakĢına hiç meylim yokHazmîyâ

Levh-i dilde nakĢ olan mânâ-yı Kur‟ân bizdedir 294Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

295Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün 296Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

19.

Her göz ile bu âlemi idrâk edemezsin

Hersöz ile mir‟at-i dili pâk edemezsin.

Sahrâ-yı dile vakf-ı nazar eylemedikçe

Sayd-ı emel-i besteyi fiĢrak edemezsin.

Kendin çekip alamazsın enâniyet elinden Ġrfân evinin perdesini çâk edemezsin.

Bul vahdet-i aĢka sana bir rehber-i irĢâd

Yoksa dil damınken iĢrâk edemezsin.

Zann Ģâibesin silmez isen safha-yı dilden

Hazmîbu Ģebb-i nireden imsâk edemezsin.

20.

Gönül Ģem‟-i rûh-i yâre yanar pervânedir Ģimdi

Firâk ile akan gözyaĢlarım dürdânedir Ģimdi

Nigâh-ı iltifât-ı yâr ile ibâd iken gönlüm

Bu kâĢâne sitem tâĢı ile vîrânedir Ģimdi

Dil-i dânâmız evvelce Felâtunu beğenmezken

Bir âhû gözlünün aĢkı ile dîvânedir Ģimdi Ġçince câm-ı aĢkı gözlerinden zühdü terkettik 297Vezin: Mef'ûlü / mefâ'îlü / mefâ'îlü / fe'ûlün 298Sivas‟tan Bekir Çöl Bey‟in, KādiriyyemeĢâyıhındanAli Rıza Efendi‟ye ait cönkte tesbit ettiği

Ģiirlerinden.

299Vezin: Mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün

Melâmî meĢreb olduk tavrımız rindânedir Ģimdi

Füsûn-ı çeĢm-imestinden halâsım çaresin sordum

Dedi çâren yine bu dîde-yi mestânedir Ģimdi

Kebûterler değildir lâne tutmuĢ vech-i cânânda ġarâb-ı aĢk ile memlû‟ birer peymânedir Ģimdi

Gönül bir leylânın aĢkı ile mecnûna dönmüĢtü

O kıssa vâr ise ancak birer efsânedir Ģimdi

Sefâyı hâtıra ettik vedâ-yıhecr-i yâr ile

O zevk-âver ferâğat kûĢemiz gamhâredir Ģimdi ġerâb-ı aĢk-ı lâ‟li nâb-ı canândan içipHazmî

DüĢe kalka yine azmi der-i canânedir Ģimdi

21.

Mesken tanımam âlemi bir lâne kaderde

Sevmem onu hane-yi vîrânekaderde.

Ne neĢve-yi ikbâli ne de zevk-i hayâtı

Değmez nazarımda o bir efsâne kaderde.

Göstermedi asar nümâ nahli ümîdim

Topraklar arasında tîn dâne kaderde.

Gamdan ne kadar süzüĢ edersem de o yâra

Hazmîacımaz halime bî-gâne kaderde.

300Arapgirli ġairler Antolojisi, haz. Vasfı ServetKiper, Arapgir‟in Sesi Dergisi Özel Sayı, Ankara:

1972.

301Vezin: Mef'ûlü / mefâ'îlü / mefâ'îlü / fe'ûlün Ġncinmem o gonca-yı gül-zâr-ı cemâle

Har-ı Ģemsi iĢlese tâ câna kaderde.

22. MERSĠYE

Ağla ey dîde yine mâh-ı Muharrem geldi Ġnle ey dertli gönül kim dem-i mâtem geldi

Kerbelâ fâciâsın yâd ederek uĢĢâkın

Ciğeri hûn olarak dîdelerinden dem‟ geldi

Toprağa düĢtüğü dem nazlı Hüseyn‟in kanı

Hemân az kaldı ki âlem birden yıkıla bir dem geldi

Nühfelek, cümle felek tuttu Hüseyn‟e mâtem

Biz de mâtem tutalım, mâteme âlem geldi

Kanlı yaĢları akıtıp eyle sükût eyHazmî

DehĢet-i fâciâdan tûtî-i dil ebken geldi

23. MÜSEDDES

Gelin ey ehl-i velâ cûĢ edelim çağlayalım

Kerbelâ fâciâsın yâd ederek ağlayalım

Mâtem-i âl-i abâ ile ciğer dağlayalım

Giyelim kisve-i mâtem karalar bağlayalım

Soldu eyvah bugün Fâtımâ gül goncaları

Öldürüldü Ali‟nin gönlünün eğlenceleri 302ġiirin bu kaydında son beyit vezne uymamaktadır.

303Vezin: Fe'ilâtün / fe'ilâtün / fe'ilâtün / fe'ilün 304Ahmet Kadri YetiĢ Bey‟in arĢivinden.

305Vezin: Fe'ilâtün / fe'ilâtün / fe'ilâtün / fe'ilün

Bilmek ister misin ey ehl-i velâ noldu bugün

Gül-i bâğ-ı nebevî vah ne yazık soldu bugün

O Hüseyn-i Alevî iĢte Ģehît oldu bugün

Mâtem-i âl-i abâ ile cihân doldu bugün

Soldu eyvah bugün Fâtımâ gül goncaları

Öldürüldü Ali‟nin gönlünün eğlenceleri

Kerbelâ yazısının Ģiddeti oldu berter

O havlin ateĢi olmuĢtu cehennemden eser

SavaĢan sadece son kalmıĢtı Ali Ekber

Atılan bir ok ile oldu Ģehît ol gevher

Soldu eyvah bugün Fâtımâ gül goncaları

Öldürüldü Ali‟nin gönlünün eğlenceleri

Safter-i kerb-i belâ iĢte bugün oldu Ģehît

Kutve-i ehl-i safâ iĢte bugün oldu Ģehît

Zînet-i arz u semâ iĢte bugün oldu Ģehît

Nuhbe-i âl-i abâ iĢte bugün oldu Ģehît

Soldu eyvah bugün Fâtımâ gül goncaları

Öldürüldü Ali‟nin gönlünün eğlenceleri Ġçti çün câm-ı Ģehâdet Hüseyn-i yektâ

Yere düĢtükte baĢı titredi arĢ-ı a‟lâ

Göklere çıktı o dem velvele-i vâveylâ

Sen de eflâke çıkan nâleni eyHazmî-i Ģeydâ

Soldu eyvah bugün Fâtımâ gül goncaları

Öldürüldü Ali‟nin gönlünün eğlenceleri

Ahmet Kadri YetiĢ Bey‟in arĢivinden.

24.307

Bezm-i meyde Ģem' sanma nûr Ģeklin gösterir ÂteĢ-i aĢkın ile dil tennûr Ģeklin gösterir

Derdimi teĢhîse yeltenme tabîbâ çek elin

Pister-i gamda yatan rencûr Ģeklin gösterir

Gamzesi tîrine yârin olduğu çün dil hedef

Sînemiz bak hâne-i zenbûr Ģeklin gösterir

Hazmî-i nâlân ber-dâr oldu yârin zülfüne Âzim-i mi'râc olup Mansûr Ģeklin gösterir

25.

Hâl ehli olan küfr ile îmânı aramazlar

Zevk ehli olan âdet ve erkân aramazlar.

Mülk-i dili dil-dârına teslîm kılanlar

O taht-gâha baĢka sultânaramazlar.

Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

UĢĢâki Behçet Dede‟nin bu Ģiire nazîresi Ģöyledir:

Sâkiyâ zannetme câmını nûr Ģeklin gösterir ÂteĢ-i aĢkınla sînem tûr Ģeklin gösterir

Bezm içinde dâimâ mızrâb-ı gamdan inleyen

Kalb-i zârımdır benim tanbûr Ģeklin gösterir

Halka nisbet kendini ednâ görür ehl-i kemâl

Olsa da dehre Süleymân mûr Ģeklin gösterir

ÇeĢm-i ibretle nazar kıl sahne-idünyâya bir

Ser-ta-ser vîrânedir ma‟mûr Ģeklin gösterir

Pertev-i dildâr ile tâbân olursa bir gönül

Behcetâ âyîne-i meksûr Ģeklin gösterir (Vassâf, age, IV, 367)

Bu beyitin vezni:Müfteilün / fâ'ilün / müfteilün / fâ'ilün

Vassaf, age, IV, 365.

Vezin: Mef'ûlü / mefâ'îlü / mefâ'îlü / fe'ûlün

Bu vech-i muhabbet ki tecellî ede anda

Erbâb-ı vefâ hâl-i hâtırât aramazlar.

Cânânına cânını fedâ eyleyen uĢĢâk

Ettikleri ihsân için ihsân aramazlar.

Tâatıyla reh-yâb-ı feyz olmaz onlar kim

Bu merhalede neĢve-yi irfân aramazlar.

Dermânını derdinde bulan ehl-i muhabbet

Bir baĢka devâ-hânede dermân aramazlar.

Zühd ehlinin ahvâline hadd-i hayf kimHazmî

Bir katreye kānî‟ olup ummân aramazlar.

26.

Nâr-ı aĢk-ı yâr ile sûzan olan anlar bizi

Anlamaz handân olan giryân olan anlar bizi

Terk-i hâb-ı râhat ettik firkat-i cânân ile

Geceler tâ subha dek nâlân olan anlar bizi

Bu fenânın varlığına bağlananlar anlamaz

Taht-gâh-ı fakrde sultân olan anlar bizi

Hâlimizden anlamaz hiç aklına mâğrûr olan

Câm-ı vâhdetten içip sekrân olan anlar bizi 310Sivas‟tan Bekir Çöl Bey‟in, KādiriyyemeĢâyıhındanAli Rıza Efendi‟ye ait cönkte tesbit ettiği

Ģiirlerinden.

311Vezin: Fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün

Niyazî-iMısrîHazretleri‟nin “anlar bizi” redifli nutkuna nazîredir.

Hazret-i Pîr-i mugāna baĢ eğen Ģeydâlarız

Bâde-nûĢ-i âĢk olup mestân olan anlar bizi

Biz harâbât kûĢesine postumuz serdik bugün

Ol serây-ı devlete der-bân olan anlar bizi

Sırrımızı etmez idrâk bâtını hayvân olan

Zâhiri hem bâtını insân olan anlar bizi

Hüsn-i Leylâyı ne bilsin olmayan Mecnûn-ı âĢk

Hüsn-i Leylâ uğruna kurbân olan anlar bizi

Biz ki cânân aĢkına cân u cihândan geçmiĢiz

Vech-i cânâna bakıp hayrân olan anlar bizi

Çehresinde hüsn-i aĢkın mest ü medhûĢ olmuĢuz

Hüsn-i aĢkta Yûsuf-ı Ken‟ân olan anlar bizi

Sâlik-i râh-ı Cenâb-ı Hazret-i UĢĢâkî'yiz

Bu tarîkeHazmîyâ Ģâyân olan anlar bizi

27.313

Cânân elinin bâğı ile bostânı göründü

Dil bülbülünün Ģimdi gülistânı göründü

Giysilerinin kokusunu duydu meĢâmmım

Dost bahçesinin sümbülü reyhânı göründü 312Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

313Vezin: Mef'ûlü / mefâ'îlü / mefâ'îlü / fe'ûlün 314Bu beyitin vezni: Müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün

Hüzn ü elemin ağlamanın geçti zamanı

Ya‟kub‟a dili Yusuf‟un Ken‟ân‟ı göründü

Saplandı dile bir goncanın nâz-ı niyâzı

Ol çeĢm-i gazâlin yine müjgânı göründü

Aklın dağıtıp dağlara düĢünce Mecnûn

Leylâ yüzün zülf-i periĢânı göründü

Sağlandı gönül yâresi el-minnetü lillah

Bu hasta dilin derdine Lokmânı göründü

Firkat gecesi geçti visâlin günü doğdu

Bin hamd ü senâHazmî‟ye cânânı göründü

28.

Ey âĢıkān-ı bâ-safâ ey sâdıkān-ı pür-vefâ

Duydum bugün bir nev sedâ buldu gönül zevk ü sefâ

Dostdan düĢünce ben cüdâ çektim nice cevr ü cefâ

Bin derde oldum mübtelâ geldi gönülden bu nidâ

Çün dostla oldum âĢinâ bulam onunla rûĢenâ

Sem‟ine erdi bu nidâ doldu nice arz ü semâ

MâĢûk yüzün tutmuĢ sana iltifâtı dolmuĢ câna ÂĢık bana bak der bana sen baharsın gayrı sana 315Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

316Vezin:Müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün

UĢĢâka denildi salâ yoktur salâmızda riyâ

Gelsin bugün merd-i Hûda kalbine versin bir cilâ

Sûzî demiĢ bir hoĢ edâ buldu gönül anda safâ

MazmûnunaHazmîfedâ duysun bunu ehl-ihevâ

29.

Cihân bir bâdenin mesti, velî mestâneler baĢka

Çerâğ bizim birliğin, yanan pervâneler baĢka.

Bütün birliğinin meftûnudur sahrâ-yı aĢk içre

Hakîkat birdir ammâ, söylenen efsâneler baĢka

Muhabbet Ģevki gerçi cilve-gerdir her tabîatta

FakataĢk içre cânın terk eden merdâneler baĢka.

Harîm-i yâre vuslat zevkini almaz girse de zâhid

Ki anda âĢinâlar baĢkadır, bî-gâneler baĢka.

Değil bu zahidâ sen bildiğin mi bildiği sağır

Cihân-ı mârifette devir eden peymâneler baĢka.

BulunmazHazmîher vîrâneden geçince irfân

O kenz-i mârifet-i mahfî olan vîrâneler baĢka

30.

Bin derde düĢtüm aĢkın elinden 317Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

318ġiirin bu kaydına göre beyitlerin vezinleri birbirini tutmamaktadır.

319Sivas‟tan Bekir Çöl Bey‟in, KādiriyyemeĢâyıhındanAli Rıza Efendi‟ye ait cönktetesbit ettiği

Ģiirlerinden

Yandım tutuĢtum aĢkın elinden Âvâre oldum gül gibi soldum

Yandım kül oldum aĢkın elinden

Kalbim yanıyor aĢkın elinden

Yaram kanıyor aĢkın elinden

Yâri ararım yoktur karârım

Dâim yanarım aĢkın elinden

Bîçâre oldum pür-yâre oldum

Sad pâre oldum aĢkın elinden

Kalbim yanıyor aĢkın elinden

Yaram kanıyor aĢkın elinden

Derdim devâsız yârem Ģifâsız

Kaldım nevâsız aĢkın elinden

Ne sağa baktım ne sola baktım

Eridim aktım aĢkın elinden

Kalbim yanıyor aĢkın elinden

Yaram kanıyor aĢkın elinden

Aklım perîĢân fikrim perîĢân

Hâlim perîĢân aĢkın elinden

Kim aĢkı buldu kendi yok oldu Âhir Hakoldu aĢkın elinden

Kalbim yanıyor aĢkın elinden

Yaram kanıyor aĢkın elinden

Bilmem nideyim aĢkın elinden

Nere gideyim aĢkın elinden

BuHazmînâlân her lahza giryân

OlmuĢ perîĢân aĢkın elinden

Kalbim yanıyor aĢkın elinden

Yaram kanıyor aĢkın elinden

31.

Cihân câna senindil-dâde-i ruhsârın olmuĢlar

Bütün müĢtâk-i nûr-i cilve-i dîdârın olmuĢlar

Esîr-i pîç ü tâb zülf-i anber yarın olmuĢlar

Ser-â-ser müptelâ-yı gamze-yi sehhârın olmuĢlar

Görenler, görmeyenler hep perte-Ģikârın olmuĢlar.

O kim mest-i mey-i aĢkdır özge câmbilmezler

Dem-i hayrettedirler vakt-i subh u Ģâm bilmezler

Seni senden dilerler baĢka hiç bir kâm bilmezler

Ararlar Zât-ı pâkin bir nefes-i ârâm bilmezler.

Onun çün Kâbe-i kûyinde hep devvârın olmuĢlar

Eğerçe nûr-ı vechin görünür tûr-ı tecellâdan

Cemâl-ivahdetin pek âĢikârdır her merâyâdan

Sıfât-ı Zât-ı pâkin münfehimdir cümle eĢyâdan

Vücûd-ı gün sensin bu âyândır lâ vellâdan

Fakat zaferde her Ģey perde-i settârın olmuĢlar

Erenler remz-i ders-i men aref‟den aynı îmâna

Yetenler o hakāyık mektebinden zevk-i irfâna

Katanlar katresin sa‟y eyleyip deryâyı ummâna

Saâdete onlar erer kim erer derdinle dermâna

Serir li maallah üzere her dem yarın olmuĢlar

Hitâb-ı “len terânî” de aceb remz-i Celâlin var

Kelâm-ı îmâda müjde-i zevk-i visâlin var 320Vezin: Mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün / mefâ'îlün

Bakılsa her ne veche onda envâr-ı Cemâlin var

Bütün âyân ve eĢyâ üzere âsâr-ı kemâlin var

Cihân hep mazharın âlem-i tecellî-zârın olmuĢlar

Ezel anlar ki cümle sakin dergâhı izzet ti

Bütün vahdet teĢeyyün bâr-gâh-ı urve rifendi

Harîm-i izzetinde cabi kir kurb-i vahdeti

Seninle hem dem halveti saray zevku vuslattı

Neden Ģimdi kimi yârin kimi ağyârın olmuĢlar Ġlâhî kudretin idrakte bin acz ve hayretler

Nedir bu anâsır-ı imkânda bunca sır ve sıfatlar

Nedir bu hall-i müĢkil bunca hikmetler hakîkatler

Nedir insanda böyle baĢka baĢka mazhariyetler

Kimi merdûd kimi makbûl kimi muhtârın olmuĢlar.

Kimin îmânı kâmil ehli kalbin boĢ Ģikest ettin

Kimini veled-i zinâ eyleyip ateĢ- perest ettin

Aceb kim bâzen hestî nisbet bâzen netsi hes ettin

Bu mânâdan cihân hayri nekr olmuĢlar.

Libâs-ı mâsivadan soyunup uryan olanlar hep

Gözünün ıĢık Ģevki dem be dem nîran olanlar hep

Tarîk-i vahdetinde mazhar-ı îkān olanlar hep

Seray-ı sînesiHazmîgibi vîrân olanlar hep

Bu kevn-i mihnetten kurtulup ahrârın olmuĢlar

32.

ġarâb-ı aĢkı sun sâkî

Efendim Pîrim UĢĢâkî

Olalım aĢk ile bâkî 321Sivas‟tan Bekir Çöl Bey‟in, KādiriyyemeĢâyıhındanAli Rıza Efendi‟ye ait cönkte tesbit ettiği

Ģiirlerinden.

Efendim Pîrim UĢĢâkî

Aman Allah aman Allah

Yâ Hüsâmî Ģey‟en lillah

Sana her kimmürîd oldu

Ġçi envâr ile doldu

Seni bulan Hakk‟ı buldu

Efendim Pîrim UĢĢâkî

Aman Allah aman Allah

Yâ Hüsâmî Ģey‟en lillah

Bizim derdimize dermân

Füyûzâtındır ey sultân

Dileriz himmetin her ân

Efendim PîrimUĢĢâkî

Aman Allah aman Allah

Yâ Hüsâmî Ģey‟en lillah

Huzûrunda boyun büktük

Gözümüz yaĢların döktük

Gelip kapında diz çöktük

Efendim Pîrim UĢĢâkî

Aman Allah aman Allah

Yâ Hüsâmî Ģey‟en lillah

Bizi kıl lütfuna Ģâyân

Ki yok ihsânına pâyân

Bize senden olur ihsân

Efendim Pîrim UĢĢâkî

Aman Allah aman Allah

Yâ Hüsâmî Ģey‟en lillah

Esîr-i mâsivâyız biz

Fakîr-i bî-nevâyız biz

Kapında bir gedâyız biz

EfendimPîrim UĢĢâkî

Aman Allah aman Allah

Yâ Hüsâmî Ģey‟en lillah

BuHazmîkem-teri yâd et

YıkılmıĢ gönlün âbâd et

Kerem kıl onu Ģâd et

Efendim Pîrim UĢĢâkî

Aman Allah aman Allah

Yâ Hüsâmî Ģey‟en lillah

33.

Susuzlara biz sâkiyiz

Dertli gönül tiryâkiyiz ÂĢıkların müĢtâkıyız

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz

AĢk bâdesi sekrânıyız ÂĢıkların bürhânıyız

Biz cânların cânânıyız

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz

Bilmez bizi ehl-i hevâ

Görmez bizi ehl-i riyâ

Hayrân bize ârz-ı semâ

UĢĢâki‟yiz UĢĢâki‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz

Vahdet meyinden içmiĢiz

Cân ü cihândan geçmiĢiz

Ağyârı yârdan seçmiĢiz

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz ÂĢktır bizim her kârımız

Evrâdımız ezkârımız ÂĢktır bütün efkârımız

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz ÂĢk-ı Hak ile dolmuĢuz

Hak ile biz Hak olmuĢuz

Bâkî hayatı bulmuĢuz

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz

MeĢhûdumuz cânân yüzü

Mesmû‟umuz cânân sözü

Budur hakîkatin özü

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz

Vahdettedir cevlânımız

Hakk‟a gider kervanımız

ArĢa çıkar seyrânımız

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz

AĢka düĢen gelsin beri

Hazmî‟den alsın haberi

UĢĢâkîler Hak rehberi

UĢĢâkî‟yiz UĢĢâkî‟yiz

Biz ölmeyiz biz bâkîyiz

34.

Mecnûn olalı leylâ-yı hüsne

DeĢt-i cûnûnda cevlâna geldim

Geçtim cihândan bu cism ü cândan

Cânâna cânım kurbâna geldim

Zülfün teline bağlandı rûhum

Kırdım zünnârı îmâna geldim

Dil yâresine dermân ararken

Buldum tabîbim Lokmâna geldim 322Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

323ġiirin elimizdeki bu kaydına göre beyitlerin vezinleri birbirini tutmamakta.

Yüzün görünce ey Ģems-i tâbân

Aklım yitirdim divâne geldim

Hazmîfakîrin kuldur kapında

Dergâh-ı Pîr‟e ihsâna geldim

35.

Sînemde bir müessir âteĢli âh olaydı

Gerdûnu hep yakardım izn-i ilâh olaydı

Sevdâ-zeden olanlar sevdâdan el çekerdi

Bî-çâre kân-i aĢka baĢka bir yol olaydı

Fâhr ile yüz sürerdim ayağının tozuna

Üftâde-yi cemâlin hûrĢîd ü mâh olaydı

Bağrım delen müjgândan eyler idim Ģikâyet

Feryâdımı duyacak bir bâr-gâh olaydı

Gitmezdi kimse hacca köyün tavâf ederdi

Ol kâbe-yi visâle bir Ģâh-râh olaydı

Râh-ı muhabbetinde bitti tükendi ömrüm

Bir lûtfunu göreydim ömrüm tebâh olaydı

Mecnûn sıfat buHazmisığmaz idi cihâna

Leylâ-yı aĢka gönlü bir taht-gâh olaydı 324Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

325Vezin: Mef'ûlü / fâ'ilâtün / mef'ûlü / fâ'ilâtün 326Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden

36.

Gayrini ref etti Hüdâ Havva olan Âdem [?]

Vahdetine enîs içre ma‟allâh olan Âdem.

Gördü bu meraba da olan zâtı sıfâtı

Mihmân-ı nihân-hâne-i der-gâh olan Âdem.

Sildi herem-i dildeki evsâf-ı vücûdu

Bu gulgulede ki bu zevkten âgâh olan Âdem.

Attı bu sivâ nakĢini sırr-ı safha-yı dilden

Her bir nefesi âh olan Allah olan Âdem.

Bî-Ģüphe kiHazmîyetiĢir üç kemâle

Bedri gibi bir kâmile hem-râh olan Âdem.

37.

Hakîkat câmesin sanma her beden giydi

Libâs-ı mastarı râh-ı Hak‟tan geçen giydi

Abâ-yı Mustafa‟yı hiç kimse giymedi amma

Nûr-ı aĢkta terk-i cân eden Veysel Karanî giydi

Libâs-ı aĢkıher kisağa sola meyleden giymez

Onu ancak tarîk-imüstakîm üzere giden giydi

Cihân-kıymet olan Âl-i abâ tâcın nice yıllar

Boyun büküp erenler meclisinde diz çöken giydi 327ġiirinelimizdekibu kaydına göre beyitlerinvezinleri farklı farklıdır.

Sivas‟tan Bekir Çöl Bey‟in, KādiriyyemeĢâyıhındanAli Rıza Efendi‟ye ait cönkte tesbit ettiği

Ģiirlerinden.

329ġiirin elimizdeki bu kayıtlarına göre beyitlerin vezinleri farklı farklıdır.

Bekāgül-zârına tâlip isen fânîcihândan geç

Bekā pîrâhenin Yusuf anı ol sâhib-i beytü‟l-ahzân giydi

(Uçar can gözlerim umma ki gül pürhande Yûsuf,

Onu ol pir Kenan sâhib-i beyt‟ü-l hazan giydi)

Soyun kesret libâsından eriĢ “el-fakru fahrî”ye

Bu fahr-i pür-sefâyı câm-ı vâhdetten içengiydi

(Soyun kesret libâsından eriĢ ol fahr-ı fakre,

Ol tarîk-i pür-sefâyı onu vahdetten içen giydi)

Riyâ-pûĢân ne mümkündür âĢk-ı sevdâ kisvesin giymek

Harâbât köĢesine dost deyû postun serengiydi

Tarîk-iaĢkiçinde hırka-yıtecridi eyHazmî

Cenâb-ı Pîr Hüsâmeddîn UĢĢâkîHasan giydi

(Tarîk-i aĢk içere hırka-yı tercîh eyHazmî,

Cenâb-ı Pîr Hüsameddîn UĢĢâki Hasan giydi) 330Farklılık bulunan iki kayıt:Necdet Ardıç,Gönülden Esintiler: Dîvân 3;

Zeki Konbul Bey‟e intikāl etmiĢ Ģiirlerinden.

IV. TERCÜMELERĠ Ġlmiyye‟den olması hasebiyle Arapça ve Farsça‟ya iyi derecede vâkıf olan Hazmî

Efendi, dersiâmlığı ve kütüphane müdürlüğü dönemlerinde, önemli birçok eseri Türkçeye

tercüme etmiĢtir.

Hüseyin Vassâf,Sefîne-i Evliyâ‟sında Hazmî Efendi‟nin Ģu tercümelerini kaydeder:

Salâhî-i UĢĢâkî‟ninMiftâhü‟l-Vücûd‟u tercüme ve zeyli, Ġbn-i Kemal‟inUlûm-ı Hakāyık‟ı tercümesiZübdetü‟t-Dekāik, Büyük Râgıb PaĢa‟nın hocası Ġbrahim Halebî‟ninRisâle-i Ġrfâniyye‟si tercümesi, Necmeddîn Kübrâ‟nınTarîkat-nâme‟si tercümesi, Ġmam ġa‟rânî‟nin

KeĢfü‟l-Hicâbtercümesi, Fazlullah-ı Hindî‟ninTuhfetü‟l-Mürseletercümesi.Daha sonraki yıllardaHazmîEfendi‟nineserlerinin,kendisitarafındanverilenlistesinde,Vassâf‟ın kaydettiklerineekolarakĢunlaryeralmaktadır:ĠbnSînâ‟nınHüznrisâlesitercümesi,

Risâletü‟l-fasd(Kan alınacak damarlar risalesi) tercümesi,Tedbîrü‟l-müsâfirîntercümesi,

Ölüm korkusundan kurtuluĢ risalesitercümesi,AĢkrisâlesi tercümesi ve Farabî‟ninFüsûs

tercümesi.

Hazmî Efendi bunlardan baĢka, kütüphaneciliği döneminde, sık sık kütüphaneye gelerek burada inceleme ve araĢtırmalarda bulunan ve böylece yakın dostluk kurdukları Ord.

Prof. Dr. Süheyl Ünver‟in ricası ve teklifiyle farklı alanlarda yazılmıĢ çeĢitli risaleleri de çevirmiĢ ve bazı eserlerden kısa tercümeler yapmıĢtır.

Hazmî Efendi‟nin tercümelerindenSefîne-i Evliyâ‟da ve kendisinin ilan ettiği listede zikrolunanlar içinde bizim ulaĢabildiklerimiz ise Ģunlardır:

1-Salâhaddin-i UĢĢâkî‟ninMiftâhü‟l-Vücûdfî Tevcîhi Kelâmi‟Ģ-ġeyhi‟l-Ekberve

Zeylü‟l-Kitâb bi Ahseni‟l-Hitâbtercümesi:

Bu risâlede Ġbn Arabî hazretlerinin çok tartıĢılan “EĢyâyı îcâd eden o zâtı tesbîh ederim ki, O eĢyânın aynıdır” sözü, Vahdet-i Vücûd anlayıĢı çerçevesinde Ģerh edilmektedir.

Salahî bu risâleye, tamamlayıcı mahiyette olan bir de zeyl yazmıĢtır. Hazmî Efendi, bu eserleri 1336/(1920) senesinde Arapçadan Osmanlıcaya tercüme etmiĢtir. Bu tercümeler

Erzurum Ġl Halk Kütüphanesi yazmaları arasında DemiĢbaĢ No: 37969‟da yer almaktadır.

Tercümeler karton kapaklı çizgili bir deftere, rik‟a-ta‟lîk karıĢımı okunaklı bir hatla, 19 satır 331H. Vassâf,Sefîne-i Evliyâ,IV, 364.

332Ġbn Sina,Ġbn Sînâ‟nın Namaz Hakkındaki GörüĢleri, (çev. M. Hazmi Tura), Bürhâneddin Matbaası, Ġstanbul 1942, arka kapak içi.

üzerine yazılmıĢ ve her sayfa sırasıyla numaralandırılmıĢ olup, tamamı 48 sayfadır. Sayfa sonlarındayeryerdipnotlarkaydedilmiĢ,bazılarıdaküçükkağıtlarayazılarakyaprak aralarına yerleĢtirilmiĢtir. Metin içindeki bazı baĢlık, isim ve kavramlar kırmızı mürekkeple yazılmıĢtır. Müellif hattıdır. Bu yazma nüsha, 2009 yılında Prof. Dr. Osman Türer ve Doç.

Dr. Cengiz Gündoğdu tarafından günümüz Türkçesine aktarılarakTasavvufDergisi‟nde

yayımlanmıĢtır.

2-Ġbn Sînâ‟nınÖlüm Korkusundan KurtuluĢRisalesiTercümesi:

HazmîEfendi‟ninĠbnSina‟danyapmıĢolduğutercümeler,kütüphaneciliği döneminde, Türk Tarih Kurumu Ġbn Sina Komitesi tarafından Ġbn Sina‟nın 900.yıldönümü münasebetiyleĠstanbulkütüphanelerindekieserlerinintetkikedilmesivefiĢlenmesiile görevlendirilen isimlerden olması ve bu çalıĢmaları esnasında, o zaman Türk Tarih Kurumu sekreteri olan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver‟in bazı risaleleri tercüme etmesi için ricada bulunması münasebetiyle ortaya çıkmıĢtır.

Ġstanbul kütüphanelerinde çok sayıda nüshası bulunan bu risalenin orijinal adıRisâle fî def‟-i gami‟l-mevtolup, risalenin, Hazmî Tura tarafından Arapçadan yapılan tercümesinde

Hamidiye Kütüphanesi‟nin 1448 numaralı mecmuasından yararlanılmıĢtır.Tercüme Hazmî

Tura‟nın özsözüyle birlikte, 1942 yılında Ġstanbul Bürhaneddin Erenler Matbaasında, 16 sayfa halinde, müstakil olarak ve 1959 yılında Orhan Mete ve Ortağı Kollektif ġirketi Matbaasında,

Namaz Risalesi‟yle birlikte basılarak 48 sayfa halinde yayımlanmıĢtır.

3-Ġbn Sînâ‟nınNamazRisalesiTercümesi:

Risale, Arapça aslından, Hamidiye Kütüphanesi 1452 sayılı mecmuadaki nüsha ve

Nuruosmaniye Kütüphanesi 4892 sayılı mecmuasındaki nüshanın karĢılaĢtırılması suretiyle tercümeedilmiĢtir.Gerekliyerlerdedipnotlarilemütercimtarafındanaçıklamalar yapılmıĢtır.1942 yılında Ġstanbul Bürhaneddin Matbaasında, 29 sayfa halinde, 1959 yılında

Özek Yayınevi tarafından 26 sayfa halinde ve yine 1959 yılında Orhan Mete ve Ortağı 333“Salâhaddin-i UĢĢâkî‟nin Vahdet-i Vücûdla Alakalı Ġki Risalesinin Arapkirli Hazmî Tarafından Yapılan

Tercümesi”,Tasavvuf, S: 23, Ocak-Haziran 2009, s. 601-639. Bu tercümenin müellif hatlı nüshası veTasavvuf dergisinde yayımlanan günümüz harflerine aktarılmıĢ halinin tamamı için Bkz. Ekler334

Hazmi Tura, “Önsöz”, Ġbn Sînâ,Ölüm Korkusundan KurtuluĢ Risalesi,(çev. Hazmi Tura), Ġstanbul 1959.

Tercümenin tamamına, Hazmî Efendi‟nin emeği olması dolayısıyla Ekler bölümünde yer verilmiĢtir.335 336Hazmi Tura, “Önsöz”, Ġbn Sînâ,Ölüm Korkusundan KurtuluĢ Risalesi,(çev. Hazmi Tura), Ġstanbul 1959.

Bu tercüme veNamaz Risalesitercümesi, Ġbn Sina‟nın 900.ölüm yılı münasebetiyle hazırlanmıĢ olmasına karĢılık,1937 yılında Türk Tarih Kurumu‟nca yayımlananĠbn Sinakitabında, “bu kitaptaki yazıların bir nevi inhisar altında bulunması ve tercümenin namaz damgası taĢıması sebebiyle”, yayımlanmamıĢtır. (Hazmi Tura, “Önsöz”, Ġbn Sina,Ölüm Korkusunda KurtuluĢ ve Namaz Risalesi, Ġstanbul 1959.)

Kollektif ġirketi MatbaasındaÖlüm Korkusundan KurtuluĢRisalesitercümesi ile birlikte 48 sayfa halinde, Ġstanbul‟da basılmıĢtır.

4-Ġbn Sînâ‟nınHüzün RisâlesiTercümesi:

Bu tercüme, Türk Tarih Kurumu tarafından, Ġbn Sina‟nın 900. ölüm yıldönümü anısına, 1937 yılında, Muallim Ahmet Halit Kitapevi, Ġstanbul‟da neĢredilenBüyük Türk

Filozof ve Tıb Üstadı Ġbn Sina: ġahsiyeti ve Eserleri Hakkında Tetkikleradlı eser içerisinde yer alarak yayımlanmıĢtır.

5-Ġbn Sînâ‟nınKan Alınacak Damarlar RisalesiTercümesi:

Ayasofya Kütüphanesi 4829 numaralı mecmuada yer alan bu risale, o dönemde sahip olunan anatomik bilgiyi göstermesi bakımından önemlidir. Süheyl Ünver tarafından1937 yılındaTedavi Kliniği ve Laboratuvarı Dergisi,sayı:25, sayfa: 36-50 arasında ve aynı derginin sayı:26, sayfa: 93-101‟de yayımlanmıĢtır.

6-Ġbn Sînâ‟nınTedbîrü‟l-Müsâfirîn RisâlesiTercümesi:

Ayasofya Kütüphanesi numara 4819‟dakiMecmûa-i Resâil‟de bulunan, Ġbn Sina‟nın, konuyuKânun‟undakinden daha geniĢ ele aldığı risalenin, Hazmî Tura tarafından Arapça aslından yapılan çevirisinin sonuna metinde geçen kelimeleri açıklayan kısa bir sözlük de ilâve edilmiĢtir. Bu çeviri, Süheyl Ünver‟in eliyle 1938 yılındaTürk Tıp Tarihi ArĢivi,sayı:

10, s. 33-38‟de neĢredilmiĢtir.Hazmî Tura, bu tercümenin ayrı olarak da basıldığından

bahsetmiĢtir.

7-Süheyl Ünver‟in makaleleri veya kitapları içerisinde yer alıp yayımlanmıĢ olan çeĢitli tercümeleri ise Ģöyledir:

“BüyükTürkFilozofveHekimiUzlukoğluEbuNasırFarabi‟ninTıbbîBir

Makalesi”,TedaviKliniğive LaboratuvarıDergisi, (1937), s. 89-93:Ayasofya

Kütüphanesi3744numaralıKitâbü‟l-Mugnîfî‟l-Edviyeti‟l-Müfredenâmeserinson 337Yusuf Ziya Kavakçı, Hazmî Efendi‟nin tercüme kitaplarını çok felesefî bulup tenkit eden bazı kimselere,

Mesnevî derslerini takîb edenlerden yabancı bir üniversite hocasının: “haberiniz var mı o kitaplar sebebiyle kaç kiĢi Müslüman oldu veya akîdesini tashih etti” Ģeklinde cevap verdiğini aktarmıĢtır.( Prof.Dr. Yusuf Ziya

Kavakçı‟nın Mayıs 2008‟de internet üzerinden ulaĢtırdığı bilgiler.)338 339Tercümenin tamamına Ekler bölümünde yer verilmiĢtir.

340Tercümenin tamamına Ekler bölümünde yer verilmiĢtir.

341Tercümenin tamamına Ekler bölümünde yer verilmiĢtir.

M. Hazmi Tura, “Önsöz”, age.

sayfalarında eserin metni ile alakası olmayan, Fârâbî‟ye ait olduğu anlaĢılan iki sayfalık tıbbî bir değerlendirmedir. Arapça metnin Türkçe tercümesini Hazmî Tura gerçekleĢtirmiĢtir.

“Sipahizâde‟ye Göre Ġstanbul Hakkında Bazı EskimiĢ Bilgiler”,Türkiye Turing ve

Otomobil Kurumu Belleteni, S: 235 (1961), s. 11-12: Köprülü Kütüphanesi‟nde kayıtlı,

Sipahizâde‟ye ait Arapça bir eserin, Ġstanbul‟un fethinden önceki dönemine ait efsanevî bilgilerin nakledildiği bölümünün Hazmî Tura tarafından yapılan tercümesidir.

ĠkinciMurad‟ınVarna‟daMacarlaMuharebesindeġehitOlanlarımızHakkında,

(Ġstanbul, 1946): Fatih Kütüphanesi 2053 numaradakiKenzü‟l-Hakâyıkadlı kitabın boĢ bir yerindeki, tarihi açıdan dikkat çekici olan, Arapça kayıtların Hazmî Tura tarafından yapılan

çevirisini içerir.

“Had Zâviyenin Kâime Olmadan Münferice Olması Meselesi”,Türk Pozitif Ġlimler

Tarihinden Bir Bahis Ali KuĢçi Hayatı, Eserleri,(Ġstanbul 1986), s. 55-58: Ali KuĢçu‟nun sorduğu bir hendese problemine Sinan PaĢa‟nın verdiği cevabı içeren, Köprülü Kütüphanesi

Asım Bey kitapları arasında 721 numaradaki Risaleler Mecmuasında yer alan risâle, Hazmî

Tura tarafından okunmayan kısımlar, dil yanlıĢları düzeltilerek çevrilmiĢtir.

Kadıköyüne Ünvânı Verilen Hızır Bey Çelebi Hayatı ve Eserleri, (Ġstanbul 1945):

Eserin 13, 15 ve 16. sayfalarında Hazmî Tura‟nın Arapçadan tercüme ettiği kısımlar yer

almaktadır.

Ġlim ve Sanat Bakımından Fatih Devri Notları, (Ġstanbul 1947): Eserin 91 ve 92.

sayfalarında Molla Câmî‟nin Fatih‟e Farsça olarak yazdığı mektubun Hazmî Tura tarafından yapılan çevirisi yer alır.

Ġstanbul Fethiyle Kalelerin Manzum ve Mensur Tarih Ġbareleri, (Ġstanbul, 1953):

Kitabın 21, 29 ve 30. sayfalarında Hazmî Tura‟nın Farsça beyitleri dilimize çevirdiği kısımlar

yer alır.

342Gülbün Mesara, ,A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, s. 80. Millî Kütüphane‟de bir nüshası bulunan bu dergiye, araĢtırmamız sürecinde bu kütüphanedeki 1927-1947 tarihli eserlerin sayımda olması ve okuyucuya verilmemesi sebebiyle ulaĢamadık.343 344Gülbün Mesara, ,A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, s. 275. Tercümenin tamamı için Bkz. Ekler

Gülbün Mesara, ,A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, s. 155. Millî Kütüphane‟de bir nüshası bulunan bu esere, araĢtırmamız sürecinde bu kütüphanedeki 1927-1947 tarihli eserlerin sayımda olması ve okuyucuya verilmemesi sebebiyle ulaĢamadık.345

Tercümenin tamamına Ekler bölümünde yer verilmiĢtir. Aynı risalenin tenkitli metni için Bkz. Ġhsan

Fazlıoğlu, “Ali KuĢçu‟nun Bir hendese problemive Sinan PaĢa‟ya nisbet edilen cevabı-tenkitli metin ve çalıĢma”,Dîvân, S: 1, Ġstanbul 1996, s. 85-106.

“Kitap KarıĢtırılmalı mı Okunmalı mı?”,Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, S: 1-2,

(Ankara, 1964), s. 22: Süheyl Ünver‟in bu makalesinde Hazmî Efendi‟nin Arapça bir Ģiirden yaptığı tercüme yer alır.

Mehmet Hazmi Tura, ayrıca Salahaddin UĢĢâkî‟nin, Ġbn Arabî‟ninMevâkiu‟n-Nücûm eserine yaptığı Ģerh olanMatâliadlı eserin mukaddimesini tercüme etmiĢ ve bu tercüme

Ceride-i Sûfiyye‟nin 153. sayısında Salahaddin-i UĢĢâkî hakkında yazmıĢ olduğu makalesi içerisinde yer alarak yayımlanmıĢtır.

Mehmet Hazmi Tura‟nın, Ġstanbul Kütüphanelerinde bulunan Farabi‟ye ait eserlerin bir bibliyografyasını hazırlamıĢ olduğunu da çeĢitli kaynaklardan öğrenmekteyiz.

Mehmed Hazmi (Arapgirli), “Selahaddin-i UĢĢâkî”,Cerîde-i Sofiye,S: 153, Yıl: 5, 3 Safer 1337, s. 500-501.

Bu makalenin tamamı çalıĢmamızda “Makaleleri” baĢlığı içerisinde yer almıĢtır.

Bu bibliyografyaya ulaĢamadık. Bahsedildiği kaynaklar: “Eski kütüphane müdürlerinden B.Hazmi Tura ve

Doçent B. Ahmet AteĢ Farabî‟nin Ġstanbul Kütüphanelerinde bulunan eserlerinin tam birer bibliyografyasını hazırlamıĢlardır.”(Bedi N. ġehsuvaroğlu,Fârâbî (870-950), Ġstanbul: Ġsmail Akgün Matbaası, 1950, s. 14);

“Feylosofun 1000. ölüm yıldönümü dolayısıyla, Ahmet AteĢ ve Hazmi Tura ayrı ayrı birer bibliyografya hazırladılar. Bunlardan…ikincisi Ankara Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi tarafından neĢr edildi.”(Hilmi Ziya

Ülken,Ġslam DüĢüncesi II Ġslam Felsefesi Tarihi, Ġstanbul: Osman Yalçın Matbaası, 1957, s. 123); “Filozofun 1000. ölüm yıldönümü dolayısıyla Türk Tarih Kurumu‟nun neĢrettiği eserde B. Hazmi Tura bir bibliyografya yaptığı gibi…”(Fârâbî Tetkikleri I, Ġstanbul: Bürhaneddin Erenler Matbaası, 1950, s. 6).

SONUÇ 1881-1960 yılları arasında yaĢamıĢ ve 79 yaĢında Hac ibâdetini yerine getirdikten sonra âlem-i bekāya göçmüĢ olan Mehmet Hazmi Tura, Osmanlı‟dan Cumhuriyet‟e mîras kalan kıymetli meĢâyıh ve ulemâdandır.

Bir dönem Kadiriyye‟ye de intisâbı olan, son dönem UĢĢâkî meĢâyıhından, Keçeciler ġeyh Mahmud Bedreddîn Dergâhı son postniĢîni HazmîEfendi‟nin hayatını incelediğimizde karĢımıza çok yönlü bir Ģeyh efendi çıkmaktadır; dersiâm Hazmî Efendi, mesnevîhan Hazmî

Efendi, Huzur Dersleri muhatabı Hazmî Efendi, kütüphaneci Hazmî Efendi, Ģâir Hazmî

Efendi, mütercim Hazmî Efendi…Kendisinin tekke-medrese münâsebetlerinde denge ve uyumun örneği olduğu görülmektedir. Ġnsanlardan kopuk, yalnız tekkesi ve derviĢlerinin var olduğu bir hayatı değil de devrindeki tanınmıĢ isimlerle, çeĢitli kademelerdeninsanlarla muhatab olduğu, çalıĢtığı, dostluk kurduğu, gönül aldığı hareketli bir hayat tarzını seçmesi, bir nutkunda da “Melâmî meĢreb olduk tavrımız rindânedir Ģimdi” diyerek belirttiği üzere onun Melâmî neĢvesini göstermektedir. Ġmzalarında “UĢĢâkî” mahlasını hiç kullanmamıĢ olması da bunun iĢâretlerindendir.Söylediği nutuklara baktığımızatemelde daima vahdet-i vücûd inancınınhakîm olduğu ve aĢk konusunun iĢlendiği görülmektedir.

KasımpaĢa UĢĢâkî Âsitânesi Ģeyhlerinden Mustafa Sâfî Efendi‟den halifelik alan

Hazmî Efendi‟nin buradaki yaĢamı incelendiğinde, aynı Ģeyhe bağlı olan böylelikle Hazmî

EfendiiledepîrdâĢolanHüseyinVassâfEfendiileyakıniliĢkiiçindeoldukları anlaĢılmaktadır. Hazmî Efendi,Sefîne‟nin yazılması sırasında Vassâf‟a katkılar yapmıĢ, esere bir takrîz yazmıĢ, iki dost birbirleri için Ģiirler yazmıĢlardır. Vassâf, HazmîEfendi için “nazm u nesrde behre-ver, âĢık, fâzıl bir zâttır. Hakāyık-ı tevhidde sâhib-i irfândır” demekte ve kendisinden daima sitâyiĢle bahsetmektedir.

Ebu‟l-ulâ Mardin de Hazmî Efendi hakkında Ģunları söyler: “Hacı Muhammed Hazmî

Efendi, zamanımızda yetiĢen büyük din âlimlerinden, âbid, zâhid, müttakî, fâzıl, Ģâir ve Ģahsiyeti itibariyle gayet mütevâzı, âli-cenâb, hoĢsohbet bir zât idi.”

Bu kıymetli mutasavvıfın önemli tasavvufî eserleri vefâtından sonra zâyî olmuĢtur. Bu çalıĢma vesilesiyle, HazmîEfendi‟yi tanımıĢ kimselerden, talebelerinden, o dönemin süreli yayınlarından, çeĢitli yazılı kaynaklardan olmak üzere bir hayli Ģiirininbir araya getirilmiĢ olmasının önemli olduğu kanaatindeyiz.

Tasavvuf, tarikatlar ve tekkeler her ne kadar 1925 yılındayasaklanarak toplum hayatının dıĢında bırakılmıĢsada, insanların bu müesseselere ilgisi pek azalmamıĢtır. Bu hassas geçiĢ döneminde Ġstanbul‟da Ģeyhlik yapmıĢ olan HazmîEfendi örneği üzerinden, yasaklamalar döneminde ehl-i tasavvufun neler yaptığı, iĢlevsiz kalan tekkelere ve Ģeyhlerine ne olduğu, ihvânlarının neler yaptığı konularına dair de bir izlenim edinilmiĢtir.

EKLER

EK 1: KĠġĠ FOTOĞRAFLARI

EK 2: MEKÂN FOTOĞRAFLARI

EK 3: ARġĠV BELGELERĠ

EK 4: ESERLERĠNĠN MÜELLĠF HATLI NÜSHALARI

EK 5: TERCÜMELERĠ

36 -53.
